Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Sure-I Murselât - Kuran - Konlayli Vehbimehmet Tefsiri - 77. Sayfa

SURE-I MURSELÂT.. 2


SURE-I MURSELÂT

 

Mekk-i Mükerreme'de nâzi  alan sûrelerdendir. Elli âyeti câmidir

[Birbirini ta'kib ederek ma'ruf olan ahkâmla taraf-ı İlâhî'den gönderilen meleklere, emre imtisalde, evâmir-i ma'rufeyi enbiya­ya getirmekte rüzgâr gibi sür'at edici meleklere ve şerâyi-i enbi­yayı yeryüzünde dağıtmak suretiyle dağıtıcı, hakla batıl beynini tefrik etmek suretiyle tefrik edici meleklere ve enbiyaya zikir ve sair lâzım gelen ahkâmı ilkaa ve ilham eden meleklere ve o me­leklerin ilham ettikleri zikir, gerek Cenâb-ı Hakka tevbe eden kim­selere özür için olsun, gerekse batılı irtikâb edenleri korkutmak için olsun mutlaka zikir iikaa eden meleklere yemin ederim kî tah­kik sizin vaadolunduğunuz kıyamet ve haşr ü neşir vuku bulacak­tır.]

Yani; şu sıfatlarla mevsuf olan meleklerin cümlesine yemin ederim ki size vaad olunan âhiret vuku bulucu ve herkes ettiğini bulucu ve cezasını görücüdür. Binaenaleyh; âhiret hakkında şüphe etmeyip itikad etmek lâzımdır.

zikir îlkaası gerek i'tizar için, gerek korkut­mak için olsun demektir. Çünkü; zikrullah günahları mahvettiği cihetle zikirle meşgul olan müminler için  zikretmek vuku bulan kusurlarına i'tizar olduğu gibi zikirle meşgul olmayanları, zikri fevtettikleri cihetle vâki olacak mes'ûliyetten korkutmak olur. Zi­ra; birşeyin. işlemesinde sevap olunca terkinde ikab olacağından onlar haklarında o emrin gelmesinin inzar olacağı zaruridir. Bina­enaleyh; zikir ilkaası; zikredenler hakkında i'tizar ve zikri terk edenler hakkında korkutmak için olduğunda şüphe yoktur.

Şu beyan olunan manâ; zikrolunan evsaf meleklerin sıfatları olduğuna nazarandır. Amma bu sıfatlar Kur'anın âyetlerinin sıfat­ları olduğuna nazaran manâ-yı âyet: [Ma'rufatı beyan sadedinde inzal olunan ve suret-i seriada edyan-ı saireyi nesihle izale eden, beynelmeşrik velmağrib âleme âsâr-ı hidayeti neşreden, hakla ba­tıl beynini tefrik eden, gerek i'tizar gerekse korkutmak için olsun Allah'ın dostlarına zikir ilkaa edici âyât-ı Kur'ana yemin ederim ki size vaadolunan âhiret vuku bulucudur] demektir.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile şu kelimeler enbiya-yı izam ha-zâratının sıfatları olmak ihtimali vardır. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Ma'ruf olan ahkâm-ı şer'iyeleriyle taraf-ı İlâhî'den irsal olunan ve evvelâ zayıf olan dinlerini şiddetli rüzgârlar gibi kuv­vetlendiren, ümmetlerine 8in ve mezheplerini derhal neşredip da­ğıtan, ümmetleri arasında hakla batıl beynini tefrik eden, iyi kim­seler hakkında i'tizar, kötü kimseler hakkında inzar için zikrul-lah'ı ilkaa eden enbiya-yı kirama yemin ederim ki sizin vaadolun­duğunuz âhiret ve âhirette olacak lutf u ihsan ve kahr u gazap cüm­lesi vuku bulacaktır] demek olur.

Bu kelimelerle murad-ı İlâhî; gerek melek, gerek Kur'anm âyetleri ve gerekse enbiya-yı izam hazâratı olsun her cümlesi in-dallah mükerrem ve muhterem olduklarına binaen Cenab-ı Hak bunlara yeminle âhiretin vukuunu beyan buyurmuştur.[1]

 

Vacip Tealâ'nm kıyametin ve âhiretin vâki olacağını yeminle ûeyan etmesi üzerine «Kıyamet ne zaman vâki olacak?» yolunda vârid olan bir suâle cevap olarak kıyametin bazı alâmetlerini beyan i'tmek üzere buyuruyor.

[İmdi yıldızların ziyaları zail olup gittiğinde, Allah'ın korkusu ve kıyamet günün dehşetinden gök varıldığı ve yerlerin çivisi me­sabesinde olan dağlar yerlerinden kopariıldiğı vakit, resullerin ümmetlerine şehadetleri için bir vakit ta'yhı olunduğu zaman ve taraf-ı İlâhî'den «Hangi gün için enbiyanın şehadetleri te'cil ve te'hir olundu?» diyerek suâl olunduğu vakit kıyamet ve âhiret vâki olacak, amellerinizin cezası o zaman vuku bulacaktır.]

Yani; kıyamet şol vakitte olacaktır ki. o vakitte parlak yıldız­ların ziyası silinecek, kalmayacak, cesîm gökler bu kadar cesâmet-leriyle beraber Allah'ın korkusundan parça parça yarılacak, bü­yük dağlar yerlerinden kaldırılacak, Rusül-ü Kiram'm şehadetleri için bir vakit ta'yin olunacak ve «Bu enbiyanın şehadet vazifeleri hangi güne te'hir olundu?» diyerek suâl olunduğu vakit, kıyamet kaim olacaktır.

Enbiyanın ümmetleri hakkında şehadet edecekleri beyan olun­muş ise de vakti ta'yin olunmadığından o günde hangi zaman için te'hir olunduğu suâl olunacağı bu âyetle beyan olunmuştur. Bu suâlden maksat; kıyamet gününün sanma ta'zim ve o günün aza­metinden insanları taaccübe sevketmektir. Çünkü; enbiya-yı iza­mın ümmetleri hakkında şehadetleri pek mühim olduğundan o güne te'hiri günün ehemmiyetine ve azametine delâlet ettiği cihetle in­sanların taaccübüne şayandır. Zira; o gün öyle bir gün ki o günde enbiya-yı izam toparlanırlar, ümmetlerinin hayr ü ser, sevap ve günah amellerine şehadet ederler ve enbiyayı tekzib eden kâfirler ta'zib, iman eden müminler taltif olunurlar. Binaenaleyh o gün; taaccüb olunmaya şayan bir gündür.[2]

 

Vacip Tealâ enbiyanın şehadetleri hangi gün için te'hir olun­duğuna dair vâki olan suâle cevap olmak üzere buyuruyor.

[Yevm-i fasliçin te'hir olundu ve ya Ekrem-er Kusul! Yevra-i faslın mahiyetini sana ne gibi şey bildirdi ve ne gibi şey bildire­bilir?]

Yani; enbiyanın ümmetleri hakkında şebabetleri te'hir olun­duğu gün, Vacip Tealâ'nm hakla bâtıl beynini tefrik edeceği gün için te'hir olunmuştur ki o gün kıyamet günüdür. Ve yevm-i kıya­metin neden ibaret olduğunu sana hangi şey bildirdi? Zira; bu dün­yada o günün şiddetini bildirecek birşey yoktur. Çünkü; o günün dehşetini bu dünyada temsil edecek bir misal bulunup kıyas olu­namaz. Binaenaleyh; bu dünyada o günün şiddetini ukûl-ü beşer idrakten âciz olduğundan lâyıkıyla bilinmek mümkün olmadığına işaret için resulüne «Kıyametin hakikatini sana ne gibi şey bildir­di? Hiçbir şey bildiremez» buyurmuştur. Şu halde kıyamet günü­ne yevm-i f a si dendiği sanma ta'zim içindir. Çünkü; cüm­le hukukun faslı ve enbiyanın şehadetleri gibi pek büyük işler o günde olacaktır.[3]

 

Vacip Tealâ kıyametin şiddetini beyandan sonra kıyameti tek-db edenlerin kıyamette şiddetle azab olunacaklarını beyan etmek üzere : buyuruyor.

[Helâk-i azîm; kıyamet gününde o günü tekzib ediciler: için­dir.]                                                                                  

Yani; enbiya-yı ızâm  tarafından vâki olan bilcümle ahkâmı tasdik etmek vacipken o ahkâmı tekzib edenler için yevm-i kıyamette büyük helak vardır. O günde kâfirlere ve bilhassa kıyameti tekzib edenlere nazil olacak helakin devam, sebat ve azametine işaret için kelimesi ta'zime delâlet eden tenvinle nekre olarak vârid olmuştur.[4]

 

Vacip Tealâ kıyametin alâmetlerini, şiddetlerini, kıyameti tekzib edenlerin o günde helak olacaklarını beyandan sonra küfrün dünyada ve âhirette helake sebep olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Biz kavm-i Nuh, kavm-i Hûd gibi evvel geçenleri ihiâk edip sonra onların mesleğine sülük edenleri onlara tâbi kılmadık mı?]

Yani; evvel geçen birtakım ümmetleri küfürleri sebebiyle her-birerlerini birer gûnâ azapla helak edip de sonra küfürde onlara ittibâ' eden kavm-i Mûsâ, kavm-i Lût gibi kâfirleri biz helakte on­lara tâbi kılmadık mı? Şu halde küfür, evvel ve âhir helake sebep olunca bilcümle kâfirlerin korkması lâzım değil mi?

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile evvelin le murad; Re-sulullah'tan evvel geçenler ve âhirînle murad; Resulullah'-tan sonra gelenler olmak ihtimali varsa da evvelin; ümem-i sâlifeden evvel geçenler ve âhirin ise Firavun ve saire gibi sonra gelenler olmak ciheti râcidir. Çünkü; bundan sonraki âyetin Kureyş hakkında olması bu ciheti tercih ettirir.[5]

 

Vacip Tealâ evvel ve âhir kâfirleri    ihlâk ettiğini beyandan sonra bilûmum günahkârları ihlâk edeceğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Böylecesine biz mücrimlere işleriz, âvetleri tekzib edenler içindir.]

Ö  günde helâk-i azîı Yani; enbiyayı ve kitaplarını inkâr eden kâfirleri ihlâk ettiği miz gibi her cürüm sahiplerini ihlâk ederiz. Çünkü: evvel ve âhi günah ve küfür helake sebep olunca evvel geçenler nasıl ki küfür leri sebebiyle helak oldularsa sonra gelenlerin de helak olacağı ta; biidir ve bu helak yalnız dünyaya mahsus değildir. 'Belki âhirette helak; enbiyayı ve âyetleri tekzib edenler içindir.,

Cenâb-ı Hak Kureyş müşriklerini bu âyetle tehdit buyurdu. Çünkü; bu dünyada Bedir gazasında helak oldukları gibi âhirette dahi azâb-ı ebedî içinde helak olacaklarını beyan buyurmuştur.[6]

 

Vacip Tealâ kâfirleri dünya ve âhirette vâki olacak azapla fen* did ettikten sonra iptida-yı hilkatlerini zikirle insafa davet ve tehf did etmek üzere buyuruyor.

[Biz sizi hakîr ve zelîl bir sudan halketmedîk mi? O suyun ana rahmine inmesi üzerine biz o insanı mahfuz ve muhkem bîr karargâha koyduk ki vakt-i muayyen olan velâdet vaktine kadar orada karar etsin. Biz onun a'za-yı cevârihini, rengini, müddet-i hamlini ve dünyada ne kadar yalayacağını takdire kaadir olduk. Şu evsaf üzere insanı halketmeye kaadir olan Allahü Tealâ ne zel kaadirdir ve yevm-i kıyamette azapla helak; bizim kudretimi? tekzib edenlere mahsustur.]

Vacip Tealâ insanlara olan pek büyük nimetlerini bu âyettt ta'dâd buyurmakla imana davet etmiş ve iman etmeyenlere helâl ve yevm-i kıyamette azaba duçar olacaklarını beyan buyurmuştu! Çünkü; nimet ne kadar büyük olursa o nimete karşı kuframnın cezası da o kadar büyük olacağı tabiidir ve mün'im ne kadar büyük ol'ursa ona karşı inkârın da o kadar büyük olacağında şüphe yoktur.

Md-i mehîn ; hakîr bir su demektir ki Menidir. Öyle hakîr bir su damlasından böyle güzel suret üzere bir insan halket-mek ne kadar büyük bir nimet olduğu ve ne kadar bir kuvvet ve kudret-i kâmileye muhtaç olduğu malûmdur. Karar- mekın; ana rahmidir. Zira; evvel meni, sonra çocuk için anaların rahmi go,yet muhkem ve mahfuz karargâh olduğu cihetle mekın denmiştir ki çocuğun eğleşmesine elverişli bir mekân de­mektir. Kader-i malûm; hamlin müddetidir. Müddet-i hamil alelekser dokuz aydır ve Hanefiye indinde ekser-i müddet-i hamil iki sene ve ekall-i müddet-i hamil altı aydır.

Velhasıl Allahü Tealâ'ya malûm olan müddette eğleşmek üze­re rahm-i ümmehata insanları vaz'etmek ve orada kemaline gel­dikten sonra saha-i âleme çıkarmak insanlar için bir lutf-u İlâhî'-dir, tâmmülaza olarak herbirini birer suretle yaratmak ve herke­sin Ömrünü takdir edip, envâ'-ı terbiyeyle kemaline ulaştırmak ne kadar büyük kudrete muhtaç olduğu malûmdur. Binaenaleyh; Ce-nab-ı Hak bunlara kaadir olduğunu beyanla kullarını imana ve insafa davetle bu güzel kudreti, o kudretin sahibini tekzib edenle­rin azapla helak olacaklarını beyan buyurmuştur. Çünkü; bu haki-katlar meydandadır. Meydanda olan hakikatları inkâr gizli olan hakikatları inkâra benzemez. Zira; zahir olan hakikati inkâr yal­nız inat ve kibre mebni olduğundan inkâr edenlerin duçar olacak­ları azaba karşı i'tizarları bulunamaz. Binaenaleyh; onlar için he­lakten başka çare olmadığını beyan zımnında Cenabı Hak buyurmuştur.[7]

 

Vacip Tealâ insanın nefsine mahsus olan nimetleri beyandan sonra etraf-i âlemde insana mahsus olan nimetleri beyan etmek üzere :

[Biz Azünüşşân arzı insanların Ölülerini, dirilerini ve insanın muhtaç olduğu sne'kûlât ve meşrubatını cem'cdici bir mahal kîl-madık mı? Biz onların dirilerim üzerinde gezmeye ve ölülerini ka­birlerine defne sâlih kılmadık mi? Biz insanlar üzerinde gezmesi için arz üzerinde yüksek dağlar halkettilc, ey insanlar! Size tatlı su içirdik. Yevm-i kıyametle helak; şu nimetleri tekzib edenler içindir.]

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile cern'etmek manası­nadır. Çünkü; yeryüzü insanları hal-i hayatlarında- cem'edip, vali­de makamında her ihtiyaçlarını defiçin kucağına alıp bağrına bas­tığı gibi hâl-i mematlarında dahi kabir suretiyle içine alır, hıfze­der. Şu halde her iki surette dahi arzın bu hakle yaratılması insan­lar için pek büyük nimet olduğundan bu nimetin şükrünü eda et­mek vaciptir. Binaenaleyh; bu nimetin şükrünü eda etmeyenlerin azaba duçar olacaklarım Cenab-ı Hak beyan buyurmuştur. İnsan­ların gerek hayatta olanları ve gerek vefat edenlerinin sayılmaz ve tükenmez derecede çok olduğuna işaret için ke­limeleri çokluğa delâlet eden tenvinle nekre olarak vârid olmuştur. Arz üzerinde çivi mesabesinde olan dağların bulunması da insan­lar için büyük bir nimettir. Çünkü; dağlarda insanın rahatını te­min eden nimetler ovalardan daha çoktur, dağların çokluğuna ve

nimetlerinin bol olduğuna İşaret için îa'zhne ve tek­sire delâlet eden tenvinle nekre olarak varid olmuştur. İnsanın ya­şayabilmesi suyla olacağından Cenab-ı Hak tatlı suyu da nimet sırasında beyan buyurmuştur. Şu halde burada beyan olunan ni­metlerin şükrünü eda etmeyenlerin kıyamette azapla helak olacak­ları adalet-i İîâhî'ye cümlesindendir.[8]

 

Vacip Tealâ şu beyan olunan nimetleri inkâr edenlerin azaba istihkaklarını icmâlen beyandan sonra o azabın tafsilâtını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Taraf-ı îlâhî'den şu nimetleri inkâr eden kâfirlere denir ki «Siz yalana nispet ettiğiniz azaba gidiniz, kılığınızı görünüz. Gidi­niz, üç parça sahibi olan gölgeye bakalım, sizin küfrünüz sizi saklar mı?»] Kâfirlere böyle denilmekle azaba girmeleri emrolunur.

Yani; Vacip Teaiâ'nm nimetlerini inkâr eden kâfirlere hesap­ları görülüp'cezaları taayyün edince taraf-ı İlâhî'den onlara iha­net suretiyle hitab olarak denilir ki «Siz dünyada nimetleri ve âhi-ret azabını inkâr ediyor, yalandır diyordunuz. Haydi, o tekzib etti­ğiniz azaba gidin, görün bakalım yalan mıymış. Siz gidiniz üç parça olan Cehennem'in dumanına». Böyle denilmekle onların azab olun-masıyla emrolunur.

Fahri Râzi'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu âyette onların gitmesiyle emir; tevbih ve ihanet içindir. ZıIIe murad; Cehennem'in dumanıdır. Çünkü; Cehennem'in dumanı çok­luğundan yukarı çıktıkça üçe ayrılır. Yahut üç şube yle mu­rad; ateşin üç parçasıdır. Zira; ateş kâfirin sağını ve solunu ve ba­şını çevireceği cihetle üç parça denmiştir. Ateşe gölge tâ­biri mecaz ve kâfirleri istihza içindir.

İnsanı tarik-ı hidayetten meneden üç şeydir ki onlar da his, hayal, vehimdir. Bu üç kuvveden herbirine bir kıt'a' taksim olun­mak suretiyle üç parça ateşten veya dumandan ibaret olan gölgeye gidin denecektir. Yahut bu azabın üç parça olmasının sebebi; insanı ibadetten meneden kuv ânın üç olma­sıdır : Birincisi; kuvve-i vahimedir ki dimağda olur. İkincisi; kuvve-i gazabiyedir ki insanın kalbinin sağ tara­fında olur. Üçüncüsü; kuvve-i şehevaniyedir ki kalbin sol tarafında olur. Binaenaleyh; kuvâ-yı seîâseden sudur eden günah­lar üç cihetten olduğu cihetle azabın da üç kısım olacağı beyan olunmuştur.[9]

 

Vacip Tealâ ehl-i Cehennem'in girecekleri gölgenin üç parça olacağını beyandan sonra o gölgenin ve Cehennem'in ateşine veraretine. mâni olamayacağım beyan etmek üzere buyuruyor.

[Üç parça olan gölge ehl-i Cehennem'i gölgeleyemez, Cejjıt nem'in alevinden de uzak kılamaz.]

Yani; üç parça olan gölgeye gidin, fakat o gölge sizi gölğeTe-yici olmadığı gibi Cehennem'in alevinden de muğni kılıp saklaya-maz. Çünkü; her ne kadar gölge gibi görünürse de siyah duman gi­bi aynı ateştir. Binaenaleyh; Cehennem'in alevini ehl-i Cehennem'-den defedemez. Bu âyette ehl-i Cehennem'i tehekkûm ve istihza vardır. Çünkü; "Gölgeye gidin ki o gölge sizi gölgeleyemez ve ha­rareti de sizden defedemez» demek; onlara ihanet ve hakaretten başka bir manâyı müfid olmaz.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu gölgenin arsa-i mahşerde ol­mak ihtimali olduğu gibi Cehennem'de olmak ihtimali de vardır. İşte şu ihtimal, o gölgenin Cehennem'in alevini menedemeyeeeğini beyan etmek te'yid eder.[10]

 

Vacip Tealâ Cehennem'in evsâfındaı^ ra bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor.

[Muhakkak Cehennem büyük ebniyeler gibi kıvılcım atar. Keenne o çıngılar san develer gibidir. Yevm-i kıyamette heîâk, Cehennem'in bu hallerini tekzib edenler içindir.]

Yani; Cehennem kemal-i dehşet ve alevinden taşra şerareler saçar ki o şerareler büyük köşkler gibidir ve Cehennem'in savur-mus olduğu kıvılcımlar keenne sarı develer gibidir. Çünkü; Cehennem'in alevi dağlar gibi olunca ondan taşraya sıçrayan kıvılcımrın develer ve büyük ebniyeler gibi olması uzak birşey değildir.

Zira; çocuk validesine göre doğar.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile kıvılcımın arkası kesilmeksizin birbiri arkasında gelip gideceğine işaret için deveye teşbih olun­muştur. Kâfirlerin dünyada kendilerine mahall-i aman olan köşk­leri gibi kıvılcım saçan Cehennemce dahil olacaklarını beyanla ken­dilerinin bir kat daha muazzab olacakları beyan olunmuştur. Çün­kü; büyük ebniyeler gibi çıngılar yukarıya çıkıp tekrar ehl-i Ce­hennemin üzerlerine düşünce azap üzerine azap olacağında şüphe yoktur[11]

 

Vacip Tealâ Cehennem'in evsafım beyandan sonra zebaniler tarafından ehl-i Cehennem Cehennem'e sevkolunmaya başlayınca onların söz söyleyemeyeceklerini ve izin verilmeyeceğini beyan et­mek üzere buyuruyor.

[Şu gün ol bir gün ki ehl-i nar söz söyleyemezler ve onlara izin verilmez ki i'tizar etsinler. Onlar söylemeye ve i'tizara başla­yınca tekdir olmak üzere tara£-i Ilâhî'dcn melekler vasıtasıyla »Şu gün bir gün ki ehl-i Cehennem söz söyleyemezler ve onlara izin verilmez ki i'tizar etsinler» denilmekle terzil olunurlar.]

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bunların söz söylememesi ve onlara i'tizara izin verilmemesi bazı zaman ve mekâna mahsus ol­duğundan söz söyleyeceklerine, husumet edeceklerine ve i'tizara izin verileceğine delâlet eden âyetlere bu âyet münafi olmaz. Çün­kü; bazı zamanda söylerler, bazı zamanda söylemeye me'zun olmaz ve söylemezler demektir. Yahut söylerler, i'tizar da ederler, lâkin faydası olmadığından söylememiş gibi oldukları cihetle söylemezler denmiştir. Çünkü; her ne kadar i'tizar ederlerse de zamanı geçtiği için, geçmiş olan sevin de tedariki mümkün olmadığından sözleri ve i'tizarları yok mesabesinde olur. Zira; birşeyden maksat i'evto-lunca o şeyin kendisi fevtolmuş gibi olur ve kabule şayan özürleri olmadığından izin verilmez, yoksa hakikatta özürleri var da izin verilmez manâsına değildir. O vakitte ehl-i Cehennem için halk arasında kusurları zahir olmak suretiyle nastan utanmak azabı ol­duğu gibi dünyada beğenmediği hasımlarını lutf-u İlâhî'ye müs-tağrak olmuşlar görünce hasmının aziz olmasından hasıl olan azab-ı ruhanî dahi olur.[12]

 

Vacip Tealâ bunlarla beraber Cehennem'! görmekle azab-ı c manî de hasıl olacağına binaen buyuruyor.

[O günde helak; bu gibi azapları tekzip edenler içindir.][13]

 

Vâcip Tealâ âsîlerin görecekleri azaptan bazılarını beyandan sonra krİRnet gününün evsafından bazılarını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şu gün hakla bâtıl beyni tefrik olunacak bir gündür. Biz sizi ve sizden eVvel geçen ümmetleri cemettik ki haklar ayrılsın.]

Yani; kıyamet olup herkes arsa-i mahşere toplandığında ta-raf-ı İlâhî'den nasa hitaben «Şu gün öyle bir gündür ki hakların faslolunacağı ve herkesin hakkı yerini bulacağı bir gündür. Zira; herkesin hakkını kendine vermek için biz sizi ve sizden evvel ge­çen ümmetleri toparladık. Çünkü; bugün hakların yerini bulacağı ve muhakemelerin cereyan edeceği ve ihkak-i hak olacağı gündür» denilmekle kâfirler rne'yus ve müminler mesrur edilir.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bugünde iki cihetle muhakeme cereyan eder: Birisi; abidle Rab bey7iinde cereyan eder ki bunun neticesi, sevap veya azaptır. Çünkü; ya abid Rabb'isine karşı iman ve amel-i salih işlemiştir. Binaenaleyh; sevaba nail olur yahut küfr ü isyan işlemiştir. Bunun neticesiyse azaptır. İki muhakeme­den diğer birisi de kulların birbirlerine karşı vâki olan zulüm ve sair hukuku hakkında muhakemeleridir. Bunun neticesi; hak sa­hibine hakkım îsâidir. Bu kelâm; yevm-i kıyametin yevm-i fasıl olduğunu beyan olduğu gibi yevm-i fasla lâzım olan ashab-ı huku­kun bir yere cem'olunacaklarını da beyandır. Binaenaleyh; bu dün­yada kâfirleri tehdidi mutazammmdır. Çünkü; herkesin bir yere cem'olup muhakemeleri cereyan edeceği beyan olununca kâfirle­rin ve bilcümle suçlu olanların korkması lâzımdır.[14]

 

Vâcip Tealâ yevm-i kıyametin yevm-i fasıl olduğunu beyan­dan sonra o günde kâfirleri utandırmak ve rezil etmek için vâki olacak ikinci hitabını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Eğer sizin için bir hile varsa yapın, geri koymayın. O günde helak; kudretimizi tekzib edenler içindir.]

Yani; Vacip Tealâ bilûmum insanları cemedince insanlara ve bilhassa kâfirlere hitaben «Ben sizin cümlenizi arsa-i mahşere to­parlayınca sizi azaptan kurtaracak bir hileniz varsa o hile ve hud'a-yı dünyada yaptığınız gibi burada da yakın ki sizi azaptan kurtar­sın» buyurmakla dünyada hileyle gayra zulmederek haklarını ver­meyenleri terzil eder. İşte o günde helak; bu gibi ahvalin vukuunu tekzib edenler içindir.

Fahri.Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu âyet; dünyada hileyle meşgul olanları tahcîl, rüsvâ ve acizlerini izhar için söylenecektir. Çünkü: dünyada ehl-i imanı aldatmak ve hileyle haklarını yağma etmek gibi fenalığa sa'yedenler malûmdur. Hatta zaman-ı saadette dahi kâfirler tarafından müminlere pek çok hile yaparlar ve aldatmaya sa'yederlerdi. Binaenaleyh; bu dünyada hi­leyi kendine âdet edenlere Cenab-ı Hak yevm-i kıyamette «Haydi, hileniz varsa ve yapmaya muktedirseniz yapın, faydası olursa isti­fade edin» diyeceğini bu âyetle beyan buyurmuştur.

Dünyada kâfirler için bir mümini rahatta görmek kadar bir azap olmadığı halde âhirette müminlerin Vacip Tealâ rahatlarını temin etmekle kâfirleri ta'zib buyuracağını ve hilelerini başlarma vuracağını beyan etmiştir ki müminler mesrur olsun ve kâfirler de küfürden ve hileden vazgeçsinler. Çünkü; insanlarda hasmının re­zil ve rüsvâ olmasını arzu etmek cibillîdir.[15]

 

Vacip Tealâ-kâfirleri terzil edeceğini beyandan sonra müı lerin nail olacakları nimetlerden bazılarını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şirkten ve sair günahlardan sakımci olan kimseler gölgeler­de ve tatlı sudan pınarlar başında, istedikleri meyveler içinde ka­rar edicilerdir ve onlara taraf-ı İlâhî'dcn "İşlediğiniz amelleriniz sebebiyle hazmı gayet kolay olan me'kûlât ve meşrubattan yiyiniz, içiniz. Zira; biz itikat ve amelde iyilik edicileri güzel ceza ile ceza­landırırız» denmekle taltif buyurulur. O günde azapla helak; bu gibi nimetleri tekzib edenler içindir;]

Yani; kâfirlerin şu beyan olunan azapları ve rüsvalıkları mu­kabilinde dünyada a'mâl-i saunayla meşgul olan ve bilcümle günah­lardan kaçman müminler Cennet'te ağaçların gölgelerinde, ağaçlar altından akan pınarlar başında ve nefislerinin istediği meyveler yanında zevk u safa ile vakitlerini geçirir ve o güzel yurtta karar ederler, bu kadar zevk u safa ile de kalmazlar, belki taraf-ı İlâhî'-den bizzat ve bilvasıta taltif olunurlar. Çünkü onlara «Ameliniz sebebiyle kolaylıkla yiyiniz, içiniz. Zira; biz itikadı, ameli ve ahlâkı güzel olanları güzel ceza ile cezalandırırız» denilmekle tatyib-i ha­tır vâki olur.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette emirler taltif içindir, teklif için değildir. Çünkü Cennet; dar-ı taltiftir, darı teklif değildir bu makamda halis iezzetmanâsınadır. Çünkü; Cennetin nimetleri telezzüz içindir. Açlık ve susuzluk için değil­dir. Zira; açlık ve susuzluk gibi ihtiyaçlar bu dünyaya mahsustur, Cennet'te bunlara ihtiyaç olmaz. Binaenaleyh; Cennet'in'nimetle­rinde hastalık vermek, karın şişirmek ve sıkıntı îras etmek gibi şeyler bulunmaz.

Erbab-î ihsana güzel ceza vereceğini beyan etmek kâfirlere takrizdir ki onlara fevtettikleri nimetleri hatırlatmak ve ehl-i ihsan olmadıklarını bildirmekle -tahassürlerini arttırmaktır.[16]

 

Vacip Tealâ ehl-i Cennet'in rahatlarmı ve zevk u saf alarmı beyandan sonra bu dünyada kâfirlere vâki olan hitabını beyan et­mek üzere buyuruyor.

[Ey kâfirler- Dünyanın fânî olan nimetlerinden yiyin, az bir müddet de metamdan intifa edin. Zira; siz günahkâr, söz duymaz ve ıio^F'tat dinlemezsiniz. O günde azapla helak; az bir müddette gelip geçecek dünyaya emelini hasrederek âhireti tekzîb edenler içindir.]

Yani; ey kâfirleri Ehl-i Cennet'in zevk u safalarım işittiğiniz halde dünya-yı faniyeyi âhiret-i bakiye üzerine tercih ediyorsunuz.

Şu halde dünyanın fânî olan nimetlerinden yiyiniz ve az bir müd­dette yiyecek, giyecek ve binecek gibi nimetlerinden intifa ediniz. Zira; siz mücrimsiniz, mücrimlerin intifaı bu kadar olur. Çünkü; mücrimler için âhirette azaptan başka bir şey yoktur. Zira; fâniyi bakî üzerine tercih edenlerin halleri böyledir.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyetin zahiri emirse de ma­nâda dünyaya muhabbetten nehiydir.

Dünyayı tercihle âhireti terkedenlerin misali: içinde semm-i mühlik olan bir lokma helvayı nasihat dinlemeyip yemekle helak olan kimse gibidir. Çünkü; nasihat dinlemeyip bu helvayı yemek isteyen kimseye «Ye bu helvayı, bunu yedikten sonra helak senin içindir. Zira; sen söz dinlemiyorsun ve nasihat da duymuyorsun. Binaenaleyh; sen helake müstehaksm» denilir. İşte kâfirler de aynı haldedirler ve aynı söz onlara söyleniyor. Çünkü; dünya âhirets nispetle mühlik bir lokma menzilindedir.[17]     

 

Vacip Tealâ kâfirlerin dünyayı tercih ettiklerini beyandan soı ra ibadete meyletmediklerini beyan etmek üzere

buyuruyor.

[Onlara rükû' edin dendiğinde rükû' etmezler. O günde azap! helak; rükûun sevabını tekzib edenler içindir.]

Yani; rusül-ü kiram tarafından kâfirlere «Siz kibir ve inattan vazgeçin, Allah'ın emrine imtisal edip, namaz kılanlarla namaz kı­lın» denildiğinde onların kibir ve azametleri galebe ederek emre imtisalı terk ile namaz kılmazlar, kibr ü inatlarında devam eder­ler. İşte kıyamette helak; bu gibi ibadetleri tekzib edenler içindir.

Hâzin'in beyanı veçhile âyetin sebeb-i nüzulü şöyledir: Kesulul-lah bazı kimselere namazla emrettiğinde «Namazda rükû ve sücut vardır. Rükû ve sücuddaysa insanın mak'adı görünür, bu da ayıp­tır. Ayıp olan şeyi biz işlemeyiz» demeleri üzerine onları zem için bu âyet nazil olmuştur. Şu halde bu âyet; kâfirlerin furu-u a'mâlle mükellef olduklarına delâlet eder. Zira; Cenab-ı Hak küfürleri ha­linde namaz kılmamalarıyla onları zemmetmiştir. Eğer mükellef olmasalar namazı terketmeleriyle zeramolunmazlardı. Zira; insan mükellef olmadığı birşeyi terketmekle zemmolunmaz.

Resulullah «Rükû ve sücud olmayan bir dinde hayır olmaz» buyurmuşlardır. Ebussuud Efendi'nin beyanına nazaran bu hal yevm-i kıyamette olacaktır. Çünkü; yevm-i kıyamete ta'zim için Cenab-ı Hakka rükû ve sücutîa ehl-i mahşere emrolunduğunda kâ­firler rükû ve sucuda kaadir olamayacaklardır.

Bu sûrede âyeti zahirde tekrar gibiyse de hakikatta tekrar yoktur. Çünkü; beyan olunan ahkâm arkasın­dan gelen üe murad; o âyetlerin hükmünü tekzib edenlere ait olduğu cihetle her defasında tekzib edenler baş­kadır.[18]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin iman eti Kur'andan başka iman edecek birs üzere diklerini    beyandan sonra olmadığını    beyan etmek buyuruyor.

[Kur'ana iman etmeyince Kur'andan sonra hangi habere iman ederler?]

Yani; Kur'anın bu kadar îcazı, fesahat ve belagatı, hakka de­laletiyle beraber Kur'ana iman etmeyenler Kur'andan sonra iman edecek ne gibi haber bulabilirler ki iman ederler? Hiçbir kitaba ve bir kelâma iman etmezler. Çünkü; Kur'an gibi ne bir kitap ve ne de bir kelâm olur. Binaenaleyh; Kur'ana inanmayan başka bir habere inanmaz. Şu halde kâfirler inat ve temerrüdün nihayesine varmışlardır.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile firak-ı dâlleden Mu'tezile «Bu âyet Kur'anın hudûsuna delâlet eder» demişlerse de ehl-i. sünnet «Hudûs elfaza ait olup manâya taalluku olmadığını» beyanla cevap vermişlerdir.

Bu âyet; kâfirlerin hallerine taaccübü mutazammındır. Çün­kü; sûrenin evvelinden buraya gelinceye kadar kâfirleri birtakım açık ve lâtîf delillerle küfürden men, din-i hakkı kabule terğib ve teşvik ettiği halde küfre ısrar ve inatları taaccübe şayan bir hal olduğundan Cenab-ı Hak «Buna iman etmezlerse bundan sonra ne­ye iman ederler ve ne gibi habere inanırlar?» buyurmuştur ki taac-, cübe şayan bir haldir demek olur.[19]



[1] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6292-6293

[2] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6293-6294

[3] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/625

[4] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6295-6296

[5] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6296

[6] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6296-6297

[7] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6297-6298

[8] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6298-6299

[9] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6299-6300

[10] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6300-6301

[11] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6301-6302

[12] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6302-6303

[13] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6303

[14] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6303-6304

[15] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6304-6305

[16] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6305-6306

[17] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6306-6307

[18] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6307-6308

[19] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6308-6309