Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Otuzuncu Cüz - Kuran - Konlayli Vehbimehmet Tefsiri - 78. Sayfa

OTUZUNCU CÜZ.. 2

SURE-İ NEBE' 2


OTUZUNCU CÜZ

 

SURE-İ NEBE'

 

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Kırk veyahut kırk bir âyeti camidir.

[Hangi şeyden suâl ederler, o kâfirler bir haberden suâl eder­ler ki o haber gayet büyük ve onlar o haber hakkında birbirleriyle ihtilâf edicilerdir.]

Yani; -hangi şeyin mahiyetinden suâl ederler? Onlar bir bü­yük haberden suâl ederler ki o haber hakkında onlar ihtilâf ederler. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile suâl edenler; kâfir­lerdir. Zira; onlar istihza tarikıyla Resulullah'tan ve ashabından suâl ederlerdi   Haber-i azimle murad; kıyamettir. Kıya­mette kulların amelleri muayene olacağı ve herşey meydana çıka­cağı cihetle haber-i azîm denmiştir. Kâfirlerden bazıla­rı kıyametin aslını inkâr, bazıları aslını ikrarla keyfiyetinden bazı cihetlerini inkâr ederlerdi. İşte bu minval üzere aralarında ihtilâf ettiklerini Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur,

Haber-i azîmle murad; Kur'an olduğuna nazaran manâ-yı nazım: [Ehl-i Mekke haber-i azîm olan Kur'anın mahiyetin­den suâl ederler ki o Kur'an hakkında ihtilâf ederler. Binaenaleyh; bazıları sihir, bazıları şiir, bazıları da kehânettir demekle araların­da ihtilâf ederler]  demektir.

Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile vak'anm şanına ihtimam

için evvelâ ibham, saniyen tesfir olunmuştur. Çünkü; de bulunan lâfzı kıyametten ve kıyametin haldkatından suâl­dir. Fakat kıyametten suâl olduğuna delâlet eder bir delil olmadı­ğından tefsire muhtaç olduğu cihetle nazmıyla tef­sir olunmuştur.

Yahut nehe'-i azîmle murad; nübüvvet~i Resulullah'-tır. Zira. Resulullah'ın nübüvvet davası indelarap en büyük ha­berlerdendir. Onlar Resulullah'ın nübüvvetinden birbirlerine so­rarlar ve herbirerleri birer gûııa söylemekle ihtilâf da ederlerdi. Cenab-ı Hak bu hali beyan etmek üzere bu âyeti inzal buyurmuş­tur. Buna nazaran manâ-yı nazım : [Neden suâl ederler? Onlar sol haber-i azimden suâl ederler ki o haber-i azimde onlar ihtilâf edi­cilerdir]  demektir.[1]

 

Vacip Tealâ kıyametten, Kur'andan veya nübüvvetten suâl ve inkâr edercesine ihtilâf ettiklerini beyandan sonra onların inkârını reddetmek üzere buyuruyor.

[Onların inkârları gibi değil, yakında kıyameti bilirler. Sonra itikad-ı batılları gibi değildir, elbette onlar yakında ve kıyamette amellerinin cezasını bilirler.]

Yani; kâfirler her ne kadar kıyameti inkâr ve istihza tarikıyla suâl ederlerse de hakikat-ı hal onların inkârları gibi değildir. Zira; onlar yakında kıyameti bilirler ve kıyametten sonra görecekleri cezayı ve muhasebelerini de bilirler.

Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile onların itikaadlarını red içindir. reddin illeti ve sebe­bidir. Ve inkâr edenleri tehdid için vârid olmuştur. Çünkü; herkes işlemiş olduğu günahlar üzerine cezanın terettüb edeceğini bilince günahının cezasını göreceği   günden ve onun azabından korkması lâzımdır. zahirde tekrar zikrolunmuşsa da hakikatta tekrar yoktur. Zira    birincisi;   kıyamete,    ikincisi; amellerinin cezasına masruftur.    Buna nazaran manâ-yı nazım: [Halüşan onların inkârları gibi değildir. Zira; onlar yakında kı­yameti ve kıyametten sonra amellerinin cezasını bilirler] demektir. Yahut evvel kâfirlere, sânî müminlere mahsustur. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Emr-i hal onların itikatları gibi değildir. Zira; ya­kında kâfirler kıyameti tekziplerinin akıbetini ve sonra müminler de tasdiklerinin akıbetini bilirler|  demektir.    Yahut evvel nefs-i hasra, sânî de nefs-i azaba   masruftur.    Şu. halde man-yı nazım; [Hal ü şan onların vehimleri gibi değildir. Zira; onlar yakında ka­birden kalkıp arsa-i mahşere haşrolunduklannı ve sonra amelleri. üzerine terettübeden azabı bilirler]  demektir.

dan müstefad olan reddi te'kid ve şiddetine işaret için iki kere zikrolunmuştur. Yani «Kıyamet bir emr-i haktır; onu defedecek birşey yoktur ve bir emr-i vâkidir; onda şüphe yoktur, bir emr-i kafidir; onda şekketmekie manâ yoktur. Şu halde haber verilen kıyamet günü onların dedikleri gibi yalan değildir» demek olur.[2]

 

Vacip Tealâ kıyameti inkâr edenlerin inkârlarını reddeltiken sonra kudret-i kâmilesine delâlet eden acâyib-i sanayimden ve ga-raib-i bedayiinden bazılarını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Biz Azimüşşan yeryüzünü döşenmiş döşek ve dağları yerle-çivisi kılmadık mı?]

Yani; biz kıyameti inkâr eden insanların ayakları altına döşek gibi arzı düşemedik mi? Ve üzerinde gezip maişetlerini toplayıp rahat etmezler mi? Dağları arzın karar ve sebatına sebep olacak derecede çivisi mesabesinde halketmedik mi? Arzı döşek ve dağları arzın çivisi olarak halketmek bizim kudret-i kaahiremize delâlet ettiği halde nasıl oluyor ki kudretimiz tahtında dâhil olan kıyameti inkâra cesaret ederler?

Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile mihad ; çocuğun yatması için yapılan beşiktir ki çocuk onda rahat eder, uyur. Şu halde arza mihâd dernek; teşbih tarikıyla «însanlarııı beşiği mesabesinde rahat edecekleri şey» demektir.

de bulunan    hemze hâd kılmadık mı? Elbette kıldıktakrir içindir ki «Biz arzı n demektir.[3]

 

Vacip Tealâ kudrei;~i kâmilesine delâlet eden acaib-i sanayiin] den bazılarım beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor,

[Biz Azimüşşâîî sizi <pli olarak erkekti, dişili halkettik, nuzu size rahat kıldık, geceyi size libas menzilinde perde ve düzü maişetinize mahal kıldık.]

Yani; bîr mayadan sizi erkek-ve dişi, uzun, kısa, beyaz, siyan güzel, çirkin olarak yarattık. Böyle bir maddeden mütenevvi' di r&tteansanlan.hh;!:,. kaadır olan zat-ı üiûhiyelin bundan daha : iay olan hasra kaaciiv -.'Ja-jağı der kârken nasıl oluyor ki hasrı inkâ-ra cür'et ve haher-i üvava olan kıyamette ihtilâf edersiniz?        

Uykunuzu hrirokH ve hissini'iûı kesilmesiyle sükûnetinize sb Kılmakla .rahalAİiî^i-te'mii"! etlik ki uyku vasıtasıyla vücuduna! inlensin, gündüz işlerinize kemal-i kuvvetle devam edip dünydif

ve uhrevi maişetinize sa'yederek betaet etmeyesiniz. Şu haldehatımz için uykunuzu halketmek kudret-i kâmilemize delâlet eder­ken uykuya benzeyen ölümle öldükten sonra hasra benzeyen uyan­mak gibi kabirden kalkacağınıza niçin inanmaz ve inkâra cesaret edersiniz?

Geceyi sizin için biz elbise makamında Örtü kıldık ki isteyen saklansın, kaçtığından kurtulsun. Çünkü gece; karanlığıyla bilcüm­le mevcudatı setrettiği gibi insanları da setrettiğinden gece insan­lar için büyük bir nimettir. Binaenaleyh; bu nimeti halketmeye kaadir olan Vacip Tealâ insanları kabrinden kaldırmaya kadir ol­maz mı? Ve gecede herkesin mahalline girip sükûnet üzere bulu­nup sabahleyin çıkıp işinin başına koşması kabirden çıkıp mahşe­re koşmasına benzemez mi?

Gündüzü biz sizin maişetinizi tahsile mahal kılmadık mı? Şu halde gündüz sizin için ayn-ı menfaat değil mi ve bu nimetleri dün­yada sizin için halketmeye kaadir olan Allahü Teaiâ kıyameti ve hasrı halka kaadir olmaz mı mahall-i maişet olan gündüzü halka kaadir olan Hallâk-ı Alem gündüze benzeyen Cennet'i halketmeye kaadir olmaz mı?

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile kesmek manasınadır ki insanların uykusu daimi olmayıp ihtiyaç miktarı uyuduktan sonra kesildiği için sübât denmiştir. Binaenaleyh; ihtiyaç miktarı uyku insan için menfaat-ı uzmâ olduğundan Cenab-ı Hak uykuyu nimet sırasında saymıştır. Amma ihtiyaçtan fazla uyku bir hastalık neticesi olduğu için mazarrattır.[4]

 

Vacip Tealâ kudret-i kârnilesine delâlet eden nimetlerden bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor.

[Biz Azimüşşân kemal-i kudretimizle sizin üzerinizde yedi ta­baka muhkem gökleri bina ettik ve göklerin arasında şemsi zryalı çıra mesabesinde âleme ziya verici kıldık.]

Yani; biz sizin üzerinizde yedi kat gökleri halkettik ki onlar gayet muhkemdir. Zira; zamanın mürûruyla onlar müteessir olmaz, yaratıldıkları gibi durur, asla yarılmak ve yırtılmak gibi bir nok­san ânz olmaz. Zelzeleler, fırtınalar olur, onlarda kafiyen tebed­dül olmaz, biz o göklerin arasında güneşi âlemi parlatıcı bir çıra kıldık ki âlemi başka ziyaya muhtaç etmiyor, hararetiyle otlar, ekinler, meyveler kemaline bitip pişiyor, güneşten başka hararet istemiyor. Şu halde bu mevcudatın cümlesi Halik Tealâ'nm azame­tine açıktan delâlet ettiği halde nasıl oluyor ki siz kıyameti, haşr ü neşri inkâra cesaret ediyorsunuz?

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile semanın hilkatında âfete ma'ruz

olmakla yıkılmak olmadığına işaret için varid olmuştur. yaratılışı gayet muhkem demektir. Vehhâc ; nurun ve hararetin mecmaı manasınadır ki şemsde ziya ile hara­ret her ikisi de mevcut demektir, hararetle ziyanın lüzumu kadar kemaline vasıl olduğuna işaret için mübalâğa sıygasıy-la vârid olmuştur.[5]

 

Vacip Tealâ   kudret-i kahiresine bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor.

[Biz Azimüşşân buluttan çok ve sık dökülücü suyu inzal ettik ki o su sebebiyle yerden taneleri, otları ve birbirine yaprakları ve dalları karışmış olan bostanları ve bahçeleri çıkaralım, insanlara ve sair ruh sahibi olan hayvanlara gıda edelim.]

Yani; biz rüzgârlar vasıtasıyla toparlanmış ve sıkışmış olan bulutlardan çok taneli ve dökülücü olan suyu inzal ettik ki o su vasıtasıyla yerden insanların gıdası olan taneleri ve hayvanların gıdası olan otları, insanların eğlencesi olan ve hayatlarına hizmet eden bağları, bahçeleri ve o bahçelerin birbirine karışmış ve altını gölgelemiş olan envâ'-ı. ağaçları çıkaralım. İşte şu nimetlerin cüm­lesi bizim kudret-i kâmilemize delâlet ettiği halde nasıl oluyor ki kâfirler-hasrı inkâra cesaret ediyorlar? Şu halde bu kadar cesîm ve açık delilleri müşahede ettikleri halde kıyametin vukuunu inkâr, mücerret inat ve istikbardan başka birşey değildir.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile mu'srât ; sıkıştırıcı rüz­gâr manâsmaysa da bu makamda rüzgâsın sıkıştırdığı bulut mana­sınadır. Çünkü; rahmet buluttan dökülür, rüzgârdan dökülmez. Seccâc ;   şiddetle dökülen yağmurdur.

Vacip Tealâ tanenin gıdada asıl olduğuna ve hayvanat-ı saire-nin insana nispetle muahhar bulunduğuna, bağ, bahçe ve meyveye ihtiyaç zaruri olmadığına işaret için evvelâ taneyi, saniyen otu ve üçüncü mertebede bostanları îrad buyurmuştur.[6]

 

Vacip Tealâ kıyametin ve hasrın vücuduna delâlet eden bazı delâili beyandan sonra yevm-i kıyametin ve ba'sm vukuunu haber vermek üzere buyuruyor.

[Muhakkak hakla batıl arasını tefrik edecek gün ilm-i İlâhî'de bîr vakt-i muayyen oldu ki o günde sûra üfürülür, binaenaleyh; &h de amelinize göre fevc fevc gelirsiniz, gökler yarılmakla açılır, müteferrik kapılar olur, dağlar yerlerinden kopanlır, havada sey­ran eder, akıbet serab olur.]

Yani; muhakkak olan kıyamet günü bir gündür ki o günle ilm-i ilâhî'de dünyanın müddeti tayin ve hakla batıl beyni tefrik olunur. İsrafil vasıtasıyla sûra üfürülür. Binaenaleyh; herkes kendi ameline göre bir levn ve renk üzere gelir ki güzel, çirkin, azaba müptelâ ve bazılarınız da selâmetle cemaat cemaat gelirsiniz. Çünkü; her nevi amel sahipleri birer fırka olarak geldiklerinden fevc fevc gelecekleri beyan olunmuştur, emr-i ilâhî üzerine sûra üfü-rülünce gökler yarılır ve o yarıklar göklerin kapıları mesabesinde 'olur, dağlar bu ağırlıkları ve cesametleriyle beraber yerlerinden kopar, havaya kalkar, savrulur, akıbet yok olur, gider. Yevm-i kı­yamet bir gün ki o günle dünyanın müddeti tevkît olunduğundan yahut o günle helâikın ömrü nihayet bulduğundan, yahut Allahü Tealâ'nm kullarına vaad ettiği sevap ve azabın vakti veya fasl~ı hükûmât ve kat'-ı husumat için halkın içtivıaının vakti olduğundan o güne yevm-I fasI  denmiştir.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bilcümle ulvî ve süfli ecsam cis-miyette müsavi olduğundan birinin üzerinde carî olan ahval diğeri­nin üzerinde de carî olur. Binaenaleyh; arz üzerinde yarılmak, yır­tılmak, parçalanmak carî olduğu gibi göklerde dahi carî olur. Şu halde semanın yarılıp açılmasında ve bu âlemin harab olmasında şüphe yoktur, Cenab-ı Hakkın bu âlemi evvelâ icada ve saniyen tahribe kudreti kâfi olunca diğer bir âlem-i uhrâyı icada kudreti­nin şümulünde tereddüt olmaz.

Hukukun faslı ve mahşerde sûrun üfürülmesi kabirden kal­kıp mahşere cem'olmak için ise de fasl-ı hukukun sûra üfürülme-sinden muahhar olmasında bir mâni yoktur. Zira; zaman uzun ol­duğundan bidâyesinde sûra üfürülmek suretiyle nihayesinde fasl-ı hukuk olacağı Ebussuud Efendinin cümle-i beyanatmdandır.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile kıyamette dağların akıbeti hak­kında muhtelif ahvali beyan olunmuştur ve hepsinin cem'-i müm­kündür. Tenakuz yoktur. Çünkü; evvelâ dağlar havaya kalkar, atıl­mış yün suretinde bulutlar gibi havada gezer, saniyen rüzgâr sa-vurur, kum gibi olur. Bundan sonra serab olur demek «Yok olur» demektir. Zira serap; yaz gününde düz ovalarda uzaktan su gibi ılgıt ılgıt görülür. Fakat o görülen mahalle varıldığında hiçbir şey bulunmaz, işte kıyamette dağların havaya kalkması ve kum gibi savrulması misilli halleri geçirdikten sonra akıbet yok olacağını Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur.[7]

 

Vacip Tealâ icmalen kıyametin ahvalini beyandan sonra kıya­metin ahvali içinden Cehennem'in halini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Muhakkak Cehennem bilûmum âsî kulların geçeceği ve geç­mesi gözetileceği bir mahal oldu ve tâğî yani günahkârlara merci' oldu. O günahkârlar ise Cehennem'de yüzbinlerce sene mekseder-ler.]

Yani; Cehennem kulları gözetecek bir mahal oldu. Çünkü; Cehennem'in hazinedarları ehl-i Cehennemi gözettikleri gibi Cen-net'in hazinedarı da ehl-i Cennet'i beklerler. Zira sırat; Cehennem üzerinde olduğundan hiçbir kimse Cehennem üzerinden geçmemiş olmaz, elbette Cehennem üzerinden geçecektir. Binaenaleyh; zeba­niler ehl-i Cehennem'i beklerler ki gelince Cehennem'e atsınlar, Cennet hademesi de ehl-i Cennet'i beklerler ki Cehennem'in ale­vinden ehl-i imanı korusunlar. Amma her kul kendi ameline göre geçer. Bazıları gayet seri', bazıları gayet ağır fakat er geç geçer­ler, geçemeyen düşer, lâyık olduğu azabı bulur, Cehennem tâğüere merci oldu ki onlar Cehennem'de ebeden yani ezmine-i gayr-ı mü-tenahiyede kalırlar. Çünkü; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile hu­kup; bu dünyaya nispetle yetmiş bin veyahut seksen bin seneye denilirse de bu âyette ah k ap; cemi' sıygasıyla varid olduğun­dan nihayet bulacağına delâlet yoktur. Çünkü bir hukup gider, ye­rine diğer bir hukup gelir ve ilâgayrinnihaye böyle gider.[8]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin Cehennem'de kalacaklarını beyandan sonra ehl-i Cehennem'in me'kûlât ve meşrubatını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ehl-i Cehennem Cehennem'de geçen zamanlarda kendilerine serinlik ve rahat verecek soğuk tatmazlar ki rahat üzere bir nefes alsınlar ve susuzluklarına şifa verecek su tatmazlar ki hararetle­rini kessin, illâ onlar soğuk su yerine şiddetli kaynar sıcak su içer­ler ve azab üzere azap olsun için ehl-i Cehennem'in yaralarından akan sarı su ve irinler içerler. Gerek sıcak su ve gerek irinler bun­ların amellerine muvafık cezalandır.] Zira; şu ceza amellerine muvafık istihkaklarıdır ki ziyade ve noksan değildir. Yani bir ce­zayla cezalanırlar ki o ceza amellerine göredir.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile harareti kesecek latif rüzgâr ve gölge ki mutlaka serinlik verecek şey demektir. Şu hal­de manâ-yı nazım: [Onlar Cehennem'in şiddetli hararetine karşı soğuk rüzgâr ve koyu gölge gibi serinlik verecek hiçbir şey tat­mazlar]   demektir.[9]

 

Vacip Tealâ ehl-i Cehennem'in azabını beyaı jtihkaklarmm sebebini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Zira; onlar yevm-i cezada hesab olunacaklarını ümid etme­diler ve bizim âyetlerimizi tekzib edercesine tekzib ettiler.] Bina­enaleyh; bu azaba müstehak oldular.

Yani; ehl-i Cehennem'in şu beyan olunan azaba istihkaklarının sebebi; onlar dünyada hava ve heveslerine tebaiyet ederek âhirete iman edip amelleri üzerine hesab olunacaklarını ümid etmediler ve bizim vahdaniyetimize ve âhirete delâlet eden âyetlerimizi şiddetle tekzib ettiler. Şu halde bunların âhireti inkârlarına ve âyetleri tek­ziplerine yakışan; Cehennem'de sıcak su içmek ve me'kûlât yerine ehl-i Cehennem'den akan irinleri yemektir. Çünkü; o günün vücu­dunu inkâr edenlere o günün en şiddetli azabını göstermektir. Bi­naenaleyh; Cehennem'de yanan kimsenin sıcak su içmesinden, ve diğer yananlardan akan ve şiddetli kokan irinlerini yemesinden daha ziyade azap tasavvur olunamaz.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile kâfirlerin âyetleri tekzipten baş­ka birçok kabahatları olduğu halde âhireti inkârları her günahın başı olduğuna işaret için bu âyette onların azabına sebep; âhireti inkâr etmeleri olduğunu beyan buyurmuştur. Çünkü; âhirete iman etmeyen bir kimse hayrata meyletmediği gibi münkerâtı işlemek­ten de çekinmez. Binaenaleyh; bu makûle kimseler şerrin küllisini işler, hayrın küllisini terkederler. Zira; serden zarar geleceğini ve hayırdan menfaat oiacağml itikad etmeyince onun için şer olan ha­yır, hayır olan ayn-i şer demektir. Şu halde âhireti inkâr ve âyet­leri tekzib edenlerin kuvve-i nazariye'ki itikatları ve kuvve-i ame­liye ki ameliyatları bozuk olduğunu Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. Çünkü; ameli üzerine hesab olunacağını ümid etme­yen kimse envâ-ı kabayih ve münkerâtı işlemekten çekinmeyince ameliyatı tamamen ve âyetleri tekzib edince itikatlarının külliyen 'bozuk olduğunu ve bu verilen' cezanın amellerine tamamıyla muva­fık olduğunu beyan buyurmuştur.[10]

 

Vacip Tealâ ehl-i Cehennem'in amelde ve itikatta fesat üzere bulunduklarından Cehennem'e müstehak olduklarını beyandan sonra onların amellerinin keyfiyetini ve miktarını tafsil üzere zat-ı ülûhiyetinin malûmu olduğunu beyan etmek zımnında buyuruyor.

[Herşeyi biz kitapta yazmak suretiyle zaptettik.]

Yani; verilen ceza onların amellerine muvafıktır. Zira; biz iti­kat ve amellerini ve sair herşeyi onları hıfzeden ve amellerini yaz­maya müvekkel olan meleklerin kitaplarında veyahut Levh-i Mah-fuz'da yazmak ve sabit kılmak tarikıyla saydık ve zaptettik, Bina-enaleyh; amellerini yazmakta sehiv ü hata yoktur, vukuat aynıyla deftere alınmıştır ki verilen ceza tamamıyla amellerine mutabık tertib olunmuştur. Şu halde onlar için beyan olunan ceza elbette vuku bulacaktır. Zira; günahları birer birer sayılıp yazılınca onun üzerine terettüb edecek-ceza elbette vuku bulur. Çünkü; cezayı icab eden a'mâl-i kabiha aynıyla zaptolununca cezanın da aynıyla husul bulacağında şüphe yoktur..

Ebussuud Et'endi'nin beyanı veçhile bu âyet bundan evvelki âyetlerde beyan olunan cezaların vukuunu te'kid için getirilmiş bir cümle-i mu'terizadir. Çünkü cezayı vermek; o cezayı icab eden gü­nahları bilmekle olacağından, bu cümle de Cenab-ı Hakkın o gü­nahları bildiğini beyan için getirildiğinden elbette cezanın terko-lunmayacağmı beyan etmesi o cezanın vukuunu te'kid olmuştur, bu âyet-i celile Cenab-ı Hakkın ciiz'iyat-ı eşyayı bildiğine delâlet ettiğinden Vacip Tealâ'nm cüz'iyata ilmîni inkâr edenler tekfir olunur[11]

 

Vacip Teaiâ ehl-i Cehennem'in azaplarını, o azapların amel­lerine muvafık olduğunu, amellerinin tafsilini bildiğinden cezanın amele tevafuk eylediğini beyandan sonra ahval-i .sabıka üzerine te­rettüb eden cezayı beyan ve kâfirlere tekdir suretiyle emretmek üzere buyuruyor.

[Haliniz böyle ve amelîniz defterde mahfuz olunca Cehen­nem'in azabım tadın. Zira; biz size elbette ziyade etmeyiz. İllâ azap ziyade ederiz.]

Yani ey âsîler! Siz âhirette hesabı İnkâr ve âyetleri îe:l<;zib edince envâ'-ı azabı tadınız. Zira; her ne zaman Cehennenı'den çıkmak için bir çare aramaya başlarsanız biz elbette azabınıza ziya­deyle mukabele ederiz. Çünkü; Cehennemiden kurtulmaca çare aramak zamanı geçmiştir.

Fahri Eâzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile ehl-i Ce­hennem üzerine Kur'anda en ziyade te'sir eden âyet bu âyettir ve Resulullah'tan rivayet de bu minval üzeredir. Çünkü ehl-i Cehen­nem her ne zaman Cehennem'den halâslarına çare arayıp, yalva-rırlarsa azaplarının ziyadelenmesini beyan etmek ve çare kapıları­nı kapamak; kemal-i m e 'y us iy etler ine delâlet eder. Zira; halâsa ça­re olmadığını ve çare aramanın da zarardan başka birşey tevlid etmeyeceğini beyandan daha ziyade bir azap olamaz. Şu halde ve­rilen cezanın amele muvafık olduğunu beyandan sonra «Tadın aza­bı, size azabınızı ziyade etmekten başka birşey yok» demek" bir fet­va ki tebdil etmek ihtimali olmadığından azabın şiddetine delâlet eder.

Vacip Tealâ'nm ehl-i nâra tekellüm etmeyeceğini beyana mü­teallik olan âyetlere bu âyette «Tadın azabı» şeklinde vuku bula­cak emir münafi değildir. Çünkü tekellüm etmeyeceğini beyan eden âyetten.maksat, ehl-i nara menfaat verir söz söylemeyecek demektir. Bu âyetteyse ihanet ve hakaret suretiyle emredeceği ve söz söyleyeceği beyan olunmuştur. Binaenaleyh; âyetler arasında tenakuz yoktur.[12]

 

Vacip Tealâ ehl-i Cehennem'in ahvalini beyandan sonra ehl-i Cennet'in ahvalini beyan etmek üzere buyuruyor.                                                                  

[Allah'ın haram kıldığı şeylerden nefislerini muhafaza eden müttekiler için Cehennem azabından halâs, fevz ü necat, bağlar, bahçeler, üzümler, memeleri yeni belirmiş bakir kızlar, içi şarap dolu hazırlanmış kâseler vardır.] Binaenaleyh; gönlün sevdiği, nef­sin arzu ettiği, telezzüz ve rahat için hazırlanmış herşey mevcut­tur. [Ve ehl-i Cennet Cennet'te faydasız söz ve yalan işitmezler.] Çünkü; haset ve birbirlerine buğz u adavet yok ki faydasız şeylerle meşgul olsunlar, celb-i menfaat ve def'-i mazarrat daiyeieri de yok ki yekdiğerine karşı yalan söylesinler, velhasıl Cennet'te fazla faaac ve aei -ı mazarrat, uaryeıerı ue yuis.

vi yekdiğerine karşı yalan söylesinler, velhasıl Cennet'te fazla fa­hiş söz olmaz ki işitsinler. Şu halde istedikleri herşeye nail olurlar istemedikleri uirşey bulunmaz.[13]

 

Vacip Tealâ ehl-i Cennet'in nail olacakları nimetlerden bazı­larını beyandan sonra o nimetlerin amellerine ceza ve Rab'lerinden ihsan olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ehl-i Cennet'in şu nâii oldukları nimetler senin Rabb'ih Tea­lâ tarafından onların a'mâl-i sâlihalanna ceza ve amelleri miktarı mahsub olarak atiye-i İlâhî'yedir] ki herkesin atiyesi kendi a'mâli miktarıdır, a'mâlinden fazla veya noksan değildir.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile ehl-i Cennet'in nail olduğu ni­metler amelleri mukabilinde vaad-i İlâhî üzerine terettüb ettiği ci-i hetle ceza Allahü Tealâ üzerine vermek vacip olmayıp atâ oldu-l ğundan atâ ile ceza beyninde münafat var denilemez. Çünkü; bir-j şey mincihetin ceza olduğu gibi o şeyin aynıyla ahar cihetten atiye olması caizdir. Yahut asıl amele mukabil verilen cezadır ve birden! ona veya yedi yüze kadar fazla verilen tafaddul ve atiyedir.[14]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin azabını ve müminlerin nail olacakları nimetleri beyandan sonra âsî olanlara azab etmeye, itaat edenlere nimet vermeye kaadir olduğunu beyan etmek üzere :

[Kâfirleri envâ-s azapla ta'zib eden ve ehl-i Cennete bu kadar cesîm nimetleri veren Rabb'în Tealâ yerin, göklerin ve yerle gök­ler arasında olan bilcümle mevcudatın Kabb'isi ve rahmet sıfatıyla muttasıftır ki onun heybetinden huzurunda söz söylemeye hiçbir kimse malik olamaz.]

Yani; ya Ekrem-er Rusül! Kullarına şu nimetleri veren Rabbin Tealâ semâ vatın, arzın aralarında olan mahlûkatın Rabbisi ve her cümlesine in'âm ve ihsan sahibidir. Çünkü; kullarına nimeti verme­sine bir mani yoktur. Hergey kendinindir ve o günde cümle âlemin Rabb'isı huzurunda bilâperva söz söylemek hakkına kimse mâlik olamaz. Zira; cümlesi Allah'ın mernlûküdür. Hiçbir memlûkün ma­liki üzerine birgey davasına salâhiyeti olmadığı gibi söz söylemeye dahi malik ve müstehak olamaz. Amma müstehak olmayarak fazl-ı ilâhî kabilinden izin verilirse söyleyebilir Ve izin suretiyle söyle­mesinden söze malik olması lâzım gelmez. Çünkü; söze malik olsa elbette söylemeye hakkı olur, izne ihtiyaç olmazdı. Zira; herkes hakkını isti'mâlde hiçbir zaman gayrın izin vermesine muhtaç, ol­maz. Şu halde ehl-i şefaatin şefaat hususunda Cenab-ı Hakka karşı hitaplarıyla bu âyete itiraz vârid olmaz. Çünkü; onların sözü izn-i İlâhî iledir, yoksa mâlik olduklarından değildir. Âyetteyse söz söy­lemezler denmiyor. .«Söze malik olmazlar» deniyor. Binaenaleyh; itiraz vârid değildir,

Ebussuud Efendinin beyanı veçhile bundan evvel zikrolunan ceza ve atîyede Vacip Tealâ müstakil olduğunu ispat için umumun Rabb'isi ve rahmet-i vâsia sahibi olduğu ve bu âyette rubûbiyetin ifade ettiği azameti takrir için hiçbir kimsenin söze malik olama­yacağı beyan olunmuştur.[15]

 

Vacip.Tealâ hiçbir kimsenin huzur-u Eâhî'de söz söylemeye malik olmadığını beyandan sonra bu manâyı takrir ve te'kid etmek üzere :

[Şol günde onlar hitaba malik olmazlar ki o günde ruh ismin­de olan melekle sair melekler safbeste oldukları halde ayak üzeri dururlar ve onlardan hiç birisi Vacip Tealâ'ya karşı söz söylemeye kaadir olmazlar, ancak şol kimseler kaa'dir olurlar ki cümle kulla­rına ihsan sahibi olan Rahman Tealâ tarafından kendilerine izin verilen ve dünyada savah olan kelimc-î tevhidi söyleyen kimseler söz söylerler, şu meleklerin safbeste olarak kaim olacakları gün sa­bit ve vâki olacak bir gündüı'.] Çünkü; vukuunda şüphe yoktur.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile melekler kuvvet ve kudrette mahlûkat-ı saireden ziyade oldukları halde o günün dehşeti ve ce-lâlet-i İlâhî'yenin heybeti karşısında hayran olup tekellüme kaadir olamayınca insanların kaadir olamayacakları evleviyetle sabit olur, o günde.herkes söz söyleyemez, ancak Allahü Tealâ'mn söyleme­sine izin verdiği, savap söyleyen kimseler tekellüm ederler. Yani izin olmayınca söylemedikleri gibi izin verildiği zamandaysa doğru. ve savap buğunu bildikleri sözü söylerler ki «Yanlış söz söylen­mez» demektir.

Yahut manâ-yı âyet: [ Onlar söz söylemez, illâ şol kimse hak­kında söylerler ki o kimsenin hakkında şefaat edilmesine Rahman Tealâ izin verdiği ve dünyada savap olan sözleri söylemiş olan kim­seler hakkında söylerler ve şefaat ederler] demektir.

Bazı kullarına izin vermek rahmet sıfatının eseri olduğuna işa­ret için esmâ-i hüsnâ iç/nden Rahman ism-i şerifi ve yevm-i kıya­metin azamet ve fehamette ulüvv-ü derecesine işaret için bıCd-u mertebeye delâlet eden lâfzı varid olmuştur. O günde hukukun cümlesi hâsıl, bâtılın cümlesi zail olacağı cihetle yevm-i kıyamete yevm-i hak denmiştir. Çünkü; yevm-i kıyamet elbette vâki olup sabit olacaktır, her gizli olan şeylerin, o günde zuhur edeceğine binaen o güne gün demek lâyık ve müstehak oldu­ğuna işaret için yevm-i hak denmiştir.[16]

 

Vacip Tealâ kıyamet gününün sabit ve elbette vuku bulacâ'l gün olduğunu beyandan sonra o gün için tedarik lâzım olduğu-beyan etmek üzere buyuruyor.

[Yevm-i kıyamet vukuu şüphesiz bir gün olunca isteyen kim­se Rabb'isini merci' ittihaz eder ve biz sizi yakın olan kıyamet gü­nünün azabiyla korkuturuz.]

Yani; kıyametin geleceğinde şüphe olmayınca herkesin kendi için o günde sefil olmamak üzere tedarikât-ı lâzime yapması lâzım­dır. Binaenaleyh; azab-ı İlâhî'den ve fitne-i âhiretten emin olmak isteyen kimse a'mâl-i saliha ve ahlâk-ı merziyeyle Rabbisine bir doğru yol tutar ve o yol sayesinde Rabbisine rücû' eder, mevlâsının rızasına vasıl olur. Şu halde cânib-i manevî-i ülûhiyet bu misilli kimsenin daima mercii olduğundan o kimse herşeyi Rabb'isine ar-zeder, her ne beklerse Rabb'isinden bekler, ne isterse ondan ister, Rabbi'si de ona muîn ve nasır olur, Biz Azimüşşân ey insanlar! Pek yakın olan kıyamet gününün azabından sizi muhakkak korkuturuz.

Fahri Râzfnin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhle yevm-i âhiret elbette gelecektir, her gelecek de yakın olduğu cihetle kıya­met gününe ve âhiret azabına azab–ı karîb denilmiştir. Azab-ı karîble Vacip Tealâ'nın inzan; sûrenin evvelinden beri âhi-rete müteallik zikrolunan âyetlerle vâki olmuştur.[17]

 

Vacip Tealâ azab-ı karîble kullarını korkuttuğunu beyandan sonra o yakın azabın gününü beyan etmek üzere buyuruyor.

[Yakın olan azabın günü sol bir gün ki o günde mümin ve kâ­fir her şahıs kendi kesb-i yediyle âhirete göndermiş olduğu ameline bakar. Eğer göndermiş olduğu ameli haseneyse mesrur, seyyieyse

me'yus olur. Herkes amelini gözleriyle görünce kâfir olan kimse «Ne olaydı insan olarak yaratılmayaydım da toprak olaydım» de­mekle esefini izhar eder.] Gerçi kâfirin şu temennisi muâlse de muhali temennisi caizdir.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bazı rivayete nazaran hayvanat-ı saire de kıyamette haşrolunur. Birbirlerinden hakları alınıp kısas olunduktan sonra toprak olur, giderler. İşte o vakitte hayvanatın toprak olduğunu gören kâfir kendinin de onlar gibi toprak olup da ebeden muazzap olmamasını ister, lâkin bu arzu faydasızdır. Hay­vanatın hasrından fayda; bilmukabele kısas olunmaktır, adalete muvafık olan da budur, yoksa bunların hasrı, ceza görmek için de­ğildir. Zira kendilerinde teklifin medarı olan akıl olmadığından mükellef değillerdir. Amma bilmukabele kısası bilecek kadar idra­ke malik olduklarından idrak edecekleri miktarla iktifa olunur. Bi­naenaleyh; idrakin haricinde birşeyle bu dünyada mükellef olma­dıkları gibi âhirette dahi azab olunmazlar.[18]

 



[1] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6310-6311

[2] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6311-6312

[3] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6312-6313

[4] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6313-6314

[5] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6314-6315

[6] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6315-6316

[7] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6316-6317

[8] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6318

[9] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6318-6319

[10] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6319-6320

[11] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6320-6321

[12] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6321-6322

[13] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6322-6323

[14] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6323

[15] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6323-6324

[16] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6324-6325

[17] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6325-6326

[18] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6326-6327