Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Süre-İ Naziat - Kuran - Konlayli Vehbimehmet Tefsiri - 79. Sayfa

SÜRE-İ NAZİAT.. 2


SÜRE-İ NAZİAT

 

Mekke-i Mükerreme'de    nazil olaiJlûrelerdendir.  Kırk altı ayeti camidir

[Kâfirlerin bedenlerine saplanmış ve garkolmuş ruhlarını şid­detle bedenlerinden çıkarıcı meleklere ve müminlerin ruhlarını ke-nial-i liyııet ve mülâyemetle bedenlerinden çıkarıp neşat ve sürıır verici meleklere ve havada kcmal-i sür'atia yüzücü ve yeryüzüne şiddetle inici meleklere ve emrolunduklan işlerine kemaî-i sür'atia geçici ve işinin başına tezce varıcı meleklere ve kendilerine tevdi olunan işleri yoluyla tedbir edici meleklere yemin ederim ki elbet­te siz kabrinizden kalkacak, muhasebe görecek ve amelinizin ceza­sını bulacaksınız.]

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile su sıfatlar; meleklerin sıfatıdır-Zira; sıfatlardan anlaşıldığı veçhile bu sıfatlarla muttasıf olan me­leklerin şerefine binaen Cenab-ı Hak bu meleklere yemin etmiştir. Çünkü; şerefli olan bazı mahlûkatına yemin etmek âdet-î îlâhrye-dendir. Yahut bu misilli makamda (Rab) kelimesi mukadderdir. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Şu sıfatlarla -mevsûf olan melekle­rin Rabb'isine yemin ederim ki elbette siz haşrolunacaksınızl de­mektir. Nezi' : kâfire ve uest; mümine mahsus kılınmış­tır. Zira nezi' ; şiddetle çekmek ve soymak ve ne$t ; rıfık ve -mülâyemetle çekmek manâsına olduğundan nezi' kâfire ve neşt .mümine lâyık ve münasiptir. Çünkü; müminin ruhu bedenînden öayrılınca bağlı olan kimsenin bağından kurtulduğu gibi ferahlanır ve neşelenir ki müminin âhirette. nail olacağı nimetin azıcık bir cüzüne bütün dünyada gördüğü nimetler mukabil olamıyacağmdan müminin ruhu bedeninden ayrılınca kayd-ı esaretten kurtulmuş fibi mesrur olur. Binaenaleyh: «Dünya müminin zindanı» denil­miştir. Çünkü: mümin dünyada her nimete müstağrak ve her sü-rurdan hissedar olsa bile âhirette göreceği nimetlere karşı dünya onun için zindan mesabesindedir. Yoksa mümin dünyada nimetten mahrum olur demek değildir.

Bu ay t1 ite yeminin cevabı mukadderdir ve demektir yahut demektir. Yani «(Elbette siz ba'solunui'su-nuzJ elbette kıyamet kaim olacaktır?» demek olur.[1]

 

Vacip Tealâ su beyan olunan sıfatlarla muttasıf olan melekle­re yemin ederek insanların elbette ba'sohmaeaklarıriı beyandan sonra ba'sın zamanını beyan etmek üzere buyuruyor,

[O günde siz kabrinizden kalkarsınız kî harekesi olmayan yer­ler ve dağiar hareket eder, sallanır, onların harekesine göklerin harekesi de tâbi olur. Binaenaleyh; yer ve gök birbirine karışır ve o günde âsîlerin kalpleri koikucu, gözleri zelil ve hakîr olucudur.]

Fahri Râzrnin beyanı veçhile râcije ; şiddetle hareket veyahut insanları korkutucu şiddetli savttır. Bu makamda ikisi de birîeşebilir. Çünkü; Kıyamette sûrun üfurülmesiyle yerlere ve gök­lere ânz oları zelzelenin ve şiddetli hareketlerin korkunç sadaları da olması zaruridir. Binaenaleyh râcite : şiddetli şada ile beraber büyük hareket demek olur. Râdife ; hareketi arza tühi olan göklerin harekelidir ki semanın harekesi arzın harekesin-&§T\ sonra ona tâbi olacağına delâlet eder.  Vâeife; çokça kucu demektir. Buna nazaran manâ-yı nazını; "[İnsanların kabrin­den kalkıp muhasebe görmesi-şol bir günde olacak ki o günde yer­ler bu kadar cesametiyle beraber hareket eder, o harekeyle beraber şiddetli ve korkunç sadalarla sallanır, onun arkasına semanın ha­rekesi ve ıztırabı tâbi oîur ve yıldızlar dökülür, gökler parçalanır ve o günde kıyameti inkâr eden âsîlerin kötü amellerinin cezası olarak muazzap olacaklarını bilmeleri üzerine kalpleri korkucu ve gözleri hakîr ve zelil olur] demektir. İnsanların korkulan gözlerde sair azadan daha ziyade zahir olduğundan huşu' ve züll ü meskenet, gözlerine isnad olunmuştur. Zira; korkan kimse kemal-i dehşetle etrafına bakınır, gözünün içi dışına döner gibi olur. Binaenaleyh; gözün korkusu ve tezellülü   diğer azalara delâlet ettiğinden göze nispet etmekle iktifa olunmuştur,    yoksa gözler korkar da başka azalar korkmaz manâsına değildir.[2]

 

Vâcip Tealâ kıyamette hasrı inkâr edenlerin kalpleri korkuca ve gözleri hakîr ve zelil olacağını beyandan sonra bu hallerin se-beb ve illetini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Onlar bası inkâr ederek derler ki «Biz dünyada olduğumuz suret ve cesamette vefat ettikten sonra aynı suret ve cesametle di­rilir, hâlet-i asliyemize reddolunur muyuz, bu reddolunmak müm­kün müdür,    biz çürümüş kemik olduğumuzdan mı reddolunacağız?»] İşte kâfirler böyle demekle öldükten sonra dirileceklerini suret-i kafiyede inkâr ederler.

Yani; Resulullah (S.A.) Efendimiz kâfirlere dirilip kabirlerin­den kalkacaklarını haber verince onlar derler ki «Biz halet-i ûlâmız olan hayat-ı asliyemize reddolunur muyuz? Bunun imkânı yoktur. Zira; insan ölüp kabre girince çürüyor, bu çürümüş kemiklere na­sıl can gelir, yeniden nasıl bir insan olur? Olamaz. Çünkü; çürü-

, toza toprağa karışmış yok olmuştur. Yok olan şeyi iade müm­kün değildir».

Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile kâ­fire; tarikat-ı asliye ve hâlet-i ûlâ demektir. Nahire ; çü­rümüş, içi boşalmış olan şeydir. Hasrı inkâr edenlerin şüpheleri; «Bizler şu cism-i mahsus üzere bulunuyoruz. Vefat ettiğimizde mi­zacımız bâtıl, terkibimiz fâsid olur ve eczalarımız toprağa karışır. Binaenaleyh; toprağa, suya ve havaya karışmış olan eczaların yek-diğerinden tefrik ve temyizi mümkün olamaz ki eczaları toparlan­sın, birbirine raptolsun da halet-i ûlâsı gibi bir insan olsun. Bunun imkânı yoktur» gibi safsatalarla hasrı muhal addederler. Onlarm bu şüphesine cevap olmak üzere «Her ne kadar insanın eczası ana-sır-ı muhtelifeye karışırsa da ilm-i İlâhîde yekdiğerinden mümtaz ve ayrıdır. Zira; herkesin eczasını olduğu yerde Cenab-ı Hak ayrı ayrı bilir. Binaenaleyh; cem'i ve yekdiğerine raptı mümkündür, her mümkünse kudret-i İlâhî'ye tahtmdadır. Şu halde çürümüş ke­mikleri cem'etmek ve hayat vermek de kudret-i İlâhî'ye tahtında dahildir, muhal değildir».[3]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin ba's'i inkâr ettiklerini beyandan sonra Resulullah'ı ve ashabını istihza makamında söyledikleri sözlerini hikâye tarikıyla beyan etmek üzere buyuruyor.

[Hasrı inkâr edenler istihza suretiyle dediler ki «Eğer bunla-rjn dedikleri gibi öldükten sonra tekrar dirilmek ve iade olunmak doğruysa bizler bu takdirce bir ric'atla ric'at etmiş oluruz ki o ric'at bizim için zararlı bir ric'attır.] Zira; inkâr ettiğimizden dolayı o nc at için bir tedarikâtta bulunmadığımızdan bizim hakkımızda bu rıc at ziyandan başka birşey değildir» demekle eğlence yaparlar.[4]

 

Vâcp Tealâ ba's'i inkâr edenlerin, gayet müşkül ve güç addet­tiklerinden nâşi inkâr ettiklerini beyandan sonra hasrın gayet ko­lay olduğunu ve onların zannettikleri gibi olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ancak kıyamet bir sayhadan ibarettir. O sayha-i vahide vücut bulunca onlar ansızın kendilerinim beyaz bir arsa üzerinde olduk­larını görürler.]

Yani; onlar kendi itikad-ı batülarmca öldükten sotıra tekrar dirilmeyi güç addetmelerine binaen inkârları üzerine Cenab-ı Hak onlara haşrm gayet kolay olduğunu beyanla cevap veriyor. Şu hal­de manâ-yı nazım: |Ey münkirler! Siz öldükten sonra tekrar diril­meyi güç addedip müşkül zannetmeyin. Zira; o ric'at ve.kabirden kalkmak İsrafil'in sûra üfürmesinden hâsıl olan tek bir sadadan ibarettir. Çünkü; emr-i İlâhî üzerine israfil sûra üfürünce ondan hâsıl olan sadayı kabri üzerinde ot gibi bitmiş ve dikilmiş heykel olan insanlara haj^at gelerek, ansızın kendilerini bir beyaz arsa üzerinde eskisi gibi insan ularâK bulurlar}  demektir.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile o beyaz arsa ; arsa-i mahşerdir. Çünkü sâhire. arz-ı beyzâ demektir. Sûrun üfü-rülmesiyle insanların toplanacağı arz; arzı mahşerdir. Arz-ı mah­şerde bulunacak insanların uykusu olmayacağına binaen o arza sahire denmiştir. Yahut arsa-i mahşerin enginlik, yükseklik ve eğrilik olmaksızın düz ova olacağına binaen sâhire den­miştir.[5]

 

Vacip Tealâ haşir hakkında kâfirlerin inkârlarını beyandan sonra bu inkârdan resulünde hasıl oları hüzn ü kederi defi ve izale etmek üzere Hz. Mûsâ ile kavmi arasında vuku' bulan mübâhase-leri m akam-ı tesliyede beyan etmek zımnında buyuruyor.

[Muhakkak Hz. Musa'nın haberi sana geldi. Şol zamanda ki o zamanda Musa'ya Musa'nın Rabb'isi mübarek bîr vadide çağırdı.]

Yani; ya Ekrem-er Rusül! Sen kâfirlerin muamelesinden eza-lanıyorsun. Tahkik sana biraderin Mûsâ'nm kavmiyle vâki olan mübahasesinin haberi geldi şol vakitte ki o vakitte Tür dağında vâki (Tuva) isminde olan mübarek vadide Mûsâ (A.S.) m Rabb'isi Musa'ya nida etti. Şu halde Hz. Mûsâ kavminden vuku bulan yol­suz muameleye tahammül ederek akıbet düşmanlarına nasıl galip olduysa sen de kavminden vâki olan yolsuzluklara tahammül et ki akıbet düşmanlarına galip olasın.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Hz. Mûsâ ile Firavun'un vukua­tını hikâyeden maksat; iki şeydir ; Birincisi ; Hesulullahh testiye ve sabra devamına tenbthtır. İkincisi; Resulullahhn kavmini tehdittir. Çünkü; Firavun Kureyş'ten daha kuvvetli oldu­ğu halde Hz. Mûsâ nasıl galip ve Firavun nasıl mahv ü muzmahil olduysa Kureyş'e de Resulullah'm galip olacağını ve onların mabv u muzmahil olacaklarını beyandır.[6]

 

Vacip Tealâ Hz. Musa'ya vâdi-yi mukaddeste nida ettiğii yandan sonra o nidada vâki olan emrini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Vacip Tealâ Hz. Musa'ya nidasında buyurdu ki «Yâ Mûsâ! Sen Firavun'a git, onu irşâd ve emrimi tebliğ et. Zira o Firavun tuğyan etti. yoldan çıktı, hatta tuğyanım o derece Heri götürdü ki ülûhiyet davasına kadar vardı. Binaenaleyh; irşada  muhtaç oldu, sen ona «Ya Firavun! Senin için şu müptelâ olduğun küfür ve tuğ­yandan temizlenmeye meyil var mı? Zira, bu habasetten paklan­maya senin için ihtiyaç vardır» demekle nasihatta bulun. Ve sen ona de ki «Ben seni Rabb'ine irşad edeyim ki sen Rabbin Tealâ'hın azabından korkasın. Zira; Rabb'in Tealâ'yı bilmeyince korkmazsın. Binaenaleyh; seni Vacip Tealâ?ya hidayette kılayım ki onu ma'ri-fetle azametini bilince intikamından havf ü haşyet üzere olasın.]

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile abdüzerine ibadetten ve herşey-den evvel vacip olan ma'rifet-i İlâhî'ye olduğuna bu âyette delâlet vardır. Zira; Firavun herşeyden evvel Vacip Tealâ'yı ma'rifete da­vet olunmuş ve Allah'tan korkmanın Allah'ı bilmeye tevakkuf et­tiğine işaret için tertibe delâlet eden lafzıyla-varid olmuştur. Yani «Ben sana Rabbini bildirirsem sen Rabbinin kahrından korkarsın. Eğer sen Rabbini bilmezsen azabından kork­mazsın» demektir. Enbiyanın kulları irgad için gönderilmelerinden maksat; kulları hayır olan yollara sevketmek olduğuna bu âyet de­lâlet eder. Çünkü; Cenab-ı Hak Hz. Musa'ya herşeyden evvel hayr-ı mahzolan ma'rifet-i İlâhî'yeye Firavun'u davet etmesiyle emir bu­yurmuştur.

Şu emr-i İlâhî'de Firavun gibi haddini kat kat tecavüz etmiş olan bir bâgiye gayet mülâyemetle tebliğ vardır. Zira makam-ı nü­büvvet ve mertebe-i risalete münasip olan; mükâlemede velev düş­manla mükâleme olsun fevkalâde tatlılıktır. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak gayet liynetle emretmiştir. İşte şu esasa binaen emribilma'ruf ve nehyianilmünkerle meşgul olan herkes için lâzım olan; tebligat­ta gayet yumuşak söylemektir. Zira; kötü söz her zaman zarar ge­tirir, fayda getirmez. Bilâkis tatlı söz daima maksada îsâl o acı söz-se maksadı fevteder.[7]

 

Vacip Tealâ Firavun'u irşad etmek üzere Hz. Musa'ya vermiş olduğu talimatı beyandan sonra emr-i İlâhî'ye imtisalen Mûsâ (A.S.) m gidip mucizesini izharla Firavun'u imana davet ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Mûsâ (A.S.) emr-i İlâhî'ye imtisalen tebligatta bulunmak Üzere Firavun'a gitti ve Firavun'a asanın yılana kalbolması gibi büyük mucizesini gösterdi ve nübüvvet davasını onunla te'yid etti. Lâkin Firavun Hz. Musa'nın mucizesini görünce tekzifa ederek is­yan etti, yalnız tekzip ve isyanla kalmadı, beiki tekzib ettikten son­ra arkasını dönüp fesada sa'yetti ve Mûsâ (A.S.) m davasını iptale gayret ederek korkusundan hanesine can attı ve itaattan i'raz edin­ce askerini ve sahirîerini topladı. Bizzat kendisi veyahut tellâl vaı sıtasıyla çağırmaya başladı.]

[Nidasında «Ben sizin büyük Rabbinizimn dedi.]

Yani;    Firavun topladığı asker ve sâhirlerine karşı kemal-ij kibr ü azametinden neş'et ederek dedi ki «Ben sizin en ulu ve yük­sek Kabbinizim, benim fevkımda "sizin Rabbi'niz yoktur. Zira; siziı herşeyinizi ben tesviye ediyorum».

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Firavun'un bu.sözden maksadı? ben yerin ve göklerin halikıyım demek değildir. Zira her şahıs ken­dinin âlem-i ulvî ve âlem-i süflinin halikı olmadığını bilir, bunu bilmeyen mecnûn olur. Mecnun ise bir nebiyy-i muazzam tarafın­dan davet olunmaz. Halbuki Firavun Hz. Mûsâ tarafından davet olundu. Şu halde Firavun'un bu sözünden maksadı; «Ben sizi ter­kiye edici, ihsan verici ve emr ü nehyile sizi istediğim gibi kulla-nıcıyim» demektir. Çünkü; Firavun sâniî münkir dehrî olduğundan "Alemde insanlara emr ü nehyedecek bir kimse yok,    ancak beı vanrn. Binaenaleyh; benden büyük bir kimse yok ki halk ona ibaet etsin. Şu halde en büyük ben olduğum cihetle bana ibadet et beleri lâzımdır» itikadında bulunduğundan gibi haline yakışmayan bir davaya cesaret etmiştir.

Firavun rtıbûbiyot davasına cür'et ettiği halde şahsına lânel olunmuyor da Iblis'in böyle bir davaya cür'et etmediği halde şah­sına îânet olunmasının hikmeti: âlemde evvel hilaf ve şikakı icad ve iptida küfre cesaret edenin İblis olmasıdır, Vacip Tealâ'nin za-tına karşı bilâvasıta küfrettiğinden şahsına lanet olunmuştur ve İblis ömründe bir defa kusurunu itiraf ederek Cenab-t Hakka tazar-ruda bulunmamıştır. Amma Firavun ve emsalinin küfrü enbiya-yı izam vasıtasıyla olduğu gibi bazan kusurlarını itiraf ettikleri de ol­muştur. Binaenaleyh; şahsa lanet hususunda hiçbir kimse İblis'e kıvas olunmaz.[8]

 

Vacip Tealâ Firavun'un rubûbiyet davasına kadar cesaret et­tiğini beyandan sonra dünya ve âhiret azabıyla ihlâk ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Firavun deyince Allahü Tealâ onu dünya ve âhiret azabıyla tuttu.]

Yani; Firavun kendinde görmüş olduğu azamet ve kibr ü gu­rurla rubûbiyet davasına kalkınca Allah ü .Tealâ onu dünyada suya garketmek ve âhirette Cehennem'e koymakla ta'zib eui. Şu manâ­ya nazaran bu ayet; Firavun'un iman etmediğine delâîet eder. Bi­naenaleyh; bu âyete karşı Firavun'un imiin ettiğini dava edenlerin davaları sahih olamaz.

Fahri Râzi ve Ebussuud Eienürnin beyanları veçhile bu âyette âhire ve ûIâ ile murad; Firavun'dan sudur eden iki kelime olduğunu İbn-î Abbas Hazretlerinden mervidir. İki kelimeden bi­risi yani «Sizin için benden başka bir ma-bud bilmiyorum- demektir. Diğeıiyse Ben sîzin büyük Rahbinizmv demektir ve bu iki keHme 'arasında kırK sene  seçmiştir.  Zira:  evvelkini  söylediğindi1  Cenab-ı  Kak  der nal ahzetmemiş, kırk sene sonra ikinciyi söyleyince ahzetmiştir ki kul­larının kusurunu imhâl edip ihmal etmediğine dahi tenbih buyur-muştur. Buna nazaran manâ-yi âyet: [Firavun ikinci kelime olan demeye cür'et edince Allahü Tealâ onu kelime-i ûlâsı ve kelime-i âhiresiyle ta'zib etti ve her ikisine de cezasını verdi | demektir. Gerçi mühlet vermişse do azabını terketmemistir, Nekâl ; tenkil ve ta'zib manasınadırBir fiil üzerine azap diğer kimsenin o fiilden menolunmasına ve onun nükülüne sebep olmak itibarıyla nekâI  meni' manasınadır.

[Muhakkak Firavım'un helakinde Allah'ın gazabından korkan kimseler için vaaz u nasihat ve ibret vardır.]

Yani; Firavun'un şu cesareti ve iman etmemesi sebebiyle ba­sma gelen belâda Allah'tan korkmak şanından olan kimseler için ibret vardır. Amma. Allah'tan korkmayan kimse hiçbir zamanda Imütenebbih olmaz ve ibret alınacak şeylerden de ibret almaz, Hz. Mûsâ ile Firavun beyninde cereyan eden mübâhesat fev­kalâde câlib-i nazar-ı dikkat ve gayet müessir bir vak'a olduğuna işaret için Cenab-ı Hak bu'd-u mertebeye işaret olan ve la.'zime delâlet eden tenvinle lâfızlarını irad buyur­muştur. Çünkü; Hz. Musa'nın hakka davetine mukabil Firavun'un Allahü Tcalâ'ya karşı temerrüdü ve resulünü tekzibi üzerine-Fira­vun'un helaki ve Hz. Musa'nın mansur ve muzaffer olması enbiyayı tekzib edenlerin helakine tasdik edenlerin nebileriyle be'raber man­sur olacaklarına suret-i kafiyede delâlet ettiğinden bu kıssanın mertebesi gayet büyüktür. Binaenaleyh; bu gibi vakalardan ibret almayanlar başka hiçbir şeyden ibret almazlar.[9]

 

Vacip Tealâ Firavun'un kıssasını beyanla kullarını insafa ve ıana davet ettikten sonra iman etmeyenleri tevbih etmek üzere buyuruyor.

[Yaratılışta siz mi muhkem ve kuvvetlisiniz, yoksa gökler mi kuvvetli ve muhkemdir? Allahü Teaîâ semayı yaptı ve yüksekli­ğini görüldüğü veçhüzere kaldırdı. Binaenaleyh; eczalarını birbi­rine benzer deliksiz ve kusursuz müsavi kıldı ve semânın gecesini karanhklaştırdi ve gündüzün ziyasını çıkardı.]

Yani; ey âhirete ve öldükten sonra dirilmeye iman etmeyen ve resulümüzü tasdikle necat bulmak istemeyen kâfirler! Bir kere düşünün, hilkat cihetinden ve öldükten sonra dirilmek noktasından siz mi daha muhkemsiniz, yoksa semanın yaratılışı mı daha muh­kemdir? Elbette semanın icadı öldükten sonra sizin icadınızdan daha kuvvetlidir. Şu halde semayı halka kaadir olan Allahü Tealâ, öldükten sonra sizi ihyaya kaadir olmaz mı? Ve. sizi ihya etmek semayı icad etmekten daha mı güçtür? Niçin bu cihetleri düşünmez de inkâr edersiniz? Görmüyor musunuz Allahü Tealâ semayı bu kadar cesameti ve yüksekliğiyle beraber nasıl bina etti ve ulüvv-ü irtifaını nasıl yukarı kaldırdı, nasıl akıllara hayret verircesine ec­zalarını birbirine bağladı, muntazam kıldı? Bu kadar yüksekliğiyle semayı kaldıran ve eczasını tesviye eden Allahü Tealâ sizi ihyaya kaadir olmaz mı? Semanın gecesini şiddetle karanlıklaştırdı, o zul­met içinden gündüzünü çıkarttı, böyle karanlık geceleri, aydınlık gündüzleri halkeden hallâk, öldükten sonra sizi ihyaya kaadir ol­maz mı? Elbette kaadir olur. Şu halde akıl sahiplerinin bu gibi mühim delilleri düşünmesi lâzım değil mi?

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile geceyle gündüz güneşin doğup batmasıyla hasıl olduğu cihetle her ikisi de semaya muzaf kılın­mıştır. Çünkü; şemsin doğup batması semânın harekesiyîe vücut bulduğundan karanlık ve aydınlık semaya nispet olunmuştur, in­sanların ölümleri geceye, öldükten sonra dirilmeleri geceden sonra hasıl olan gündüze benzediği için Vacip Tealâ ba's'i ispatta geceyle gündüzü dermeyan buyurmuştur. Yani (.Ölüme benzeyen geceyi, hayata benzeyen gündüzü halketmeye kaadir olan    Allahü Tealâ insanı öldükten sonra ihyaya kaadir olmaz mı?» demektir.

Bu âyet; semanın kürevî olmasına delâlet eder. Çünkü; kürevî olmasa semanın bazı ciheti bize yakın, bazı ciheti uzak, bazı ciheti düz, bazı ciheti eğri olur da hakikatta tesviye olmazdı. Halbuki Allahü Tealâ tesviyesini beyan buyurdu. Şu halde semanın kürevi olmasına delâlet vardır. Kürevî olmasıyla haymî olması beyninde itikatça bir zarar ve fark yoktur. Çünkü; her iki surette muhdes fail-i muhtarın icadına muhtaç olunca itikatta müsavidir ve Allahü Tealâ'nm binası semanın hadis ve fâil-i muhtarın ihtiyarıyla oldu­ğuna delâlet eder.[10]

 

Vacip Tealâ semanın hilkatim beyandan sonra arzın hilkatin^ beyan etmek üzere buyuruyor.

[Allahü Teaîâ semayı halkettikten sonra arzı insanların ayak­ları altına döşedi, arzdan o arzın suyunu ve otunu çıkardı ve yer üzerinde dağları sabit kıldı ki arzın otları, suları, dağları, çiçek­leri, ve ormanları size ve hayvanlarınıza menfaat olsun.]

Yani; Allahü Tealâ şu görülen cesamet ve ulviyet üzere semayı halkettikten sonra arz-ı insanların süknâsma elverişli bir surette döşedi, insanların kendilerine menfaat olsun için yerden kaynamak suretiyle sularını, yağmurlar vasıtasıyla otlarını, ekinlerini ve mey­velerini bitirdi ve çıkardı, dağları arz üzerinde kararlaştırdı ki yaz günlerinde insanlar yaylalar ittihazıyla rahat etsinler.

°§eraek manasınadır. Bazı âyette semanın evvel yaratılmasına ve azı diğerinde arzın evvel yaratılmasına delâlet varsa da tevili okundur, münafat yoktur. Çünkü esah olan rivayet, arzın evvel atılmasıdır: Binaenaleyh; bu âyette «Semadan sonra arzı döşedi» demek "Arzı evvel yarattı, ba'dehu semayı yarattı, ondan sonra arzı döşedi» demektir. Şu halde semadan sonra olan. arzın döşen-mesidir, yaratılması değildir. Zira; arzı yaratmak başka, otlar, ekin­ler, ağaçlar ve madenler bitecek derecede arzı döşemek de yine başkadır.

İste arzı şu minval üzere halketmeye. otlarını, yularını arzdan çikarm'tys kaadir olan Allahü Tealâ öldükten sonra tekrar arzdan insanları çıkarmaya kaadir olmaz rm? Elbette kaadir olur. Zira; yer altından suları, kurumuş topraktan otlan çıkarmak- ölmüş in­sanları topraktan çıkarmaktan daha ko'lay değildir.[11]

 

Vacip Tealâ hasrın vukuuna delâlet eden sema ile arzın hilka­tini beyandan sonra bilfiil kıyametin vukuunu bevan etmek üzere buyuruyor.

[Fek büyük belâ olan kıyamet geldiğinde nas kabrinden kal­kar ki o günde insan islediği amelini hatırına getirir ve Cehennem görmek şanmdan olan kimselere zahir olur.]

Yani; belâ-yı azim olan kıyamet günü geldiğinde insan çalış­makla husule getirdiği hayr u ser bilcümle a'mâlini defterinde görmekle hatırına get.inr. Çünkü: gaflet veyahut çok zaman geç­mekle unuttuğu a'mâlini meleklerin yazmış olduğu defterde az, çok, küçük, büyük bilûmum amelini yazılmış görünce her birin i ne­relerde işledi ve ne gibi maksada mebni işlemişse onları bilir ve o günde gözü olup görmek yanından olan kimseler için Cehennem meydanda görülür, .Biırı-^v.'iayh: o günde Cehennem'i görmedik kimse kalmaz. Çünkü; a'm.-":-! sal İha sahipleri görürler ki Cehen-aem'den halaslarından cioUo. s smurlnn aitsin, kolu amel sahipleri de go." . :er ki kederlen ziyadelerisin.

HA?! nin beyanı veçhilt-  Arap indinde ta-ı-jr-ın ievkmâa belâdır. Bin;-ü:nnievh  demek; dahiye-i azime yani büyük belâ demektir. Kıyamet gürii bütün insanların, yerin ve göklerin helak olacağı bir gün olduğu için ondan daha büyük bir belâ olamaz. Bu âyette tdmw.e–i kübrâ ile murad; İsrafil'in siıra ikinci merrede üfürmesiyle hasıl olacak haşr ü neşrolmak ihtimali vardır. Çünkü; Cenab-ı Hakkın tâmme-i kübrayı insanların, amellerini tahattur edeceği ve Cehennem'in herkese görüneceği gün olmasıyla tefsir ve tavsif bu­yurması bu ihtimali te'yid eder. Herhangi gün murad olunursa olunsun belâ-yı azîm denmeye şayan olduğundan insan için her işinde ve her zaman o günü hatırından çıkarmamaya işaret vardır. Zira o günde amelini hatırlayacağını ve Cehennem'in görüleceğim beyan etmek: insanların o gün için tedarik yapmalarını tenbih ve .tavsiyedir.[12]

 

Vacip Tealâ kıyameti beyandan sonra insanların iki kısım o duğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Amma şol kimse ki günah işlemekte tuğyan ederek haddini tecavüz ve fanı olan hayat-i dünyayı bakî olan âhiret üzerine ihti­yar ve tercih etti. Muhakkak onun yeri ancak Cehennemdir, amma sol kimse ki kıyameti ve haşn itikad etmesi sebebiyle yevm-i kı­yamette günahla yüzü kara olarak Rabb'isinin huzurunda kıva­mından korktu ve nefsini arzusu olan günahlardan nehyetti, îiefsî-nin arzusunu islemedi. O kimsenin makamı muhakkak olarak an­cak Cennet'th-.]

Yani; insanlar iki kısımdan halî değildir. Zira; itikat cihetin­in küfrü irtikâpla tuğyan ve amel cihetinden nefsine tebaiyetle dünyayı âhiret üzerine tercih ederse onun yeri ancak Cehennenı'-3İÎ", eğer itikat cihetinden Rabb'isinin huzuruna varacağını bilerek iman ve amel cihetinden nefsini arzuladığı şeylerden menederse onun yeri ancak Cennet'tir.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile tuğyan; itikatta fesada ve dünyayı âhir e t üzerine, ihtiyar da amelde fesada işaret olduğu gibi âyet-i saniyede Allah'tan k orku ; itikatta salaha ve nefsi arzusundan nehyetmek; amelde salâha işarettir. Şu halde tuğyanla dünyaya mu­habbet ederek âhireti unutmak fesad-ı ahlâkın en nihayesi oldu­ğundan cezanın en nihayesi olan Cehennemle cezalanacağı beyan olunduğu gibi Allah'tan korkmak ve-nefsi arzusundan menetmek hüsn-ü ahlâkın en yüksek tabakası olduğu cihetle mükâfatın en yüksek derecesi olan Cennet-i A'lâ onun makamı kılınmıştır.

Fahri Râzi'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu iki âyetin iki kardeş hakkında nazil olduğu mervidir. Çünkü; Uhud gazasında (Umeyr oğlu Ebu Aziz) küfür halinde olup onun bira­deri Hz. (Mus'ab) İslâm olarak ashab içinde bulunduğu sırada kü­fürde ileri gitmiş olan biraderi (Ebu'Aziz)'i Mus'ab Hazretleri kat­ledip kendisi de şehid oluncaya kadar Resulullahin muhafazasın­da bulunması üzerine bu âyetlerin nazil olduğu mervidir.[13]

 

Vacip Tealâ evvelâ kıyametin imkânını, saniyen vukuunu, üçüncü mertebede kıyametin ahval-i umumîsini, dördüncü merte­bede insanların iki kısım olup birisinin ehl-i Cehennem, diğerinin ehl-i Cennet olduğunu beyandan sonra müşriklerin şu beyanat-ı beliğa karşısında aldıkları vaziyet ve hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ya Ekrem-er Eusül! Onlar kıyametten sana suâl ederek, der­ler ki «Kıyametin kıyamı ne zamandır?» Ey Habibim! Sen hangi şan ü mertebedesin ki onlara kıyametin zamanını zikredesin. Zira; kıyametin kaim olacağı zamanı ben sana haber vermedim ki sen haber veresin. Ancak kıyametin kaim olacaği zamana ilmin senin Rabbinedir,   &abbinden gayrı onun zamanım bilen

Binaenaleyh kıyametin zamanını haber vermeye me'mur ki onu suâl etmekle seni itham etsinler, edemezler. Çün-zamanını onlara ta'yin edecek bir vazifeyle mükellef t halde kıyametin zamamm haber vermemekten sana iik olmadığı gibi nübüvvetine bir halel de gelmez. Râzi'nin beyanı veçhile kâfirlerin bu suâlleri istihza ta-lır. Çünkü; bu kadar delâil-i akliyeyle kıyametin imkân ve ispat olunduktan sonra tekrar suâl etmek istihza ve inattan başka birşey değildir. Kıyametin ikamesi, icadı ve kararlaşması ne zaman? demektir.

Bazı müfessırîn daki kelimesi onların suâllerini reâ ve inkârdır. iptida-yı kelâm­dır dediler. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Şu suâl lâyık değildir. Zira; bu suâl hangi şey hakkındadır ki lâyık olsun. Çünkü; sen en­biyanın hâtemi olduğun için kıyametin zikirlerinden bir zikir, alâ­metlerinden bir alâmetsin. Binaenaleyh; "bu suâl bir emr-i azimden ve meydanda olan bir hakikattan suâl olduğu için lâyık değildir. Çünkü; suâl; bilinmeyen birşeyden olur, malûm olan birşeyden suâl etmek lâyık olmaz] demek olur. Şu halde Resulullah enbiya­nın âhiri olduğundan alâmet-i kıyametten ma'dud olduğuna bu âyet şu ikinci manâya nazaran delâlet eder.[14]

 

Vâcpi Tealâ kıyametin, ilmi kendi zatına münhasır olduğunu beyanla müşriklerin suâllerini reddettikten sonra reddın ıkıncı^r illetim beyan etmek üzere buyuruyor.

[Hemen ancak sen korkutucusun sol kimseyi ki o kimse metten korkar.]

Yani; ya "Ekrem-er Rusülî Sen ancak kıyametin şiddetinden korkan kimseleri korkutursun, vazifen de budur. Binaenaleyh; kı­yametin esasını beyandan sonra bu hususta vazifeniz bitmiştir. Şu halde zamanını ta'yin vazifen haricidir, ümmetine lâzım olan ise aslına iman etmektir, yoksa zamanından suâl etmek değildir.

Kıyametin vakti ta'ym olunmadı. Zira; zamanını ta'yin amelde tekâsülü icab eder. Halbuki insana lâzım olan her vakit kıyamet günü için hazırlıkta bulunmaktır. Bu âyette Resulullah kıyametten korkan ve korkmayan her insanı korkutmak için ba'solunduğu hal­de «Sen korkan kimseleri korkutursun» buyurulmuştur. Çünkü; Resulullah'ın inzârından intifa' eden ancak korkanlar olduğu cihet­le onlara tahsis olunmuştur ki diğerleri her ne kadar inzar olunur-larsa da korkmadıklan için intifa' etmedikleri cihetle keenne inzar olunmamış gibidir.[15]

 

Vacip Tealâ kıyameti inkâr edenlerin o günde hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Keenne müşrikler gördükleri gün kıyameti zannederler ki dünyada hayatları ve durmaları olmadı, ancak bir akşam veyahut bir kuşluk vakti kadaı* oldu.]

Yani; Mekke müşrikleri inkâr ettikleri kıyamet gününü göz­leriyle gördüklerinde öyle zannederler ki dünyada yaşadıkları yaş­lan ve sürdükleri demleri keenne bu inkâr ettikleri günün müdde­tine nispetle bir akşam veyahut bir kuşluk vaktidir. Çünkü; bir kimsenin me'yus olduğu zaman az bir zaman olsa bile me'yusiyeti icabı nihayesini beklediğinden gayet güç nihayet bulur. Kıyamet günüyse müddetinin uzun olmasıyla beraber kâfirler, itikatlarının hilâfına bin türlü ye's ü fütur içinde bulunduklarından onlar için o günün nihayesini görmek gayet uzak olacağından bu dünyada geçirdikleri vaktin onlara nispetle azıcık bir zaman addolunacağı beyan olunmuştur.[16]



[1] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6328-6329

[2] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6329-6330

[3] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6330-6331

[4] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6331

[5] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6332

[6] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6332-6333

[7] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6333-6334

[8] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6334-6336

[9] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6336-6337

[10] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6337-6339

[11] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6339-6340

[12] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6340-6341

[13] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6341-6342

[14] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6342-6343

[15] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6343-6344

[16] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6344