Sure-Î Abese - Kuran - Konlayli Vehbimehmet Tefsiri - 80. Sayfa
SURE-Î ABESE
Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Kırk iki âye ti camidir.
[Onun yanma a'mânın gelmesinden yüzünü ekşitti ve dürdü.]
Yani; a'mâ olan (îbn-i Ümm-ü Mektum) un gelmesinden Resulullah (S.A.) Efendimiz yüzünü eğdi ve a'mânm sözünü dinlemekten i'raz etli..
Fahri Râzi, Hâzin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile a'ma ile murad; Abdullah b Ümm-ü Mefctum'dur ki Hz. Hatice (R.A.) nın dayısı oğludur. Resulullah/m ikinci müezzini olup Re-sululİah gazaa teşrif buyurduğunda iki defa Medine'de makamına halife olarak terketmiştir, evvel hicret eden ashab-ı kiramdandır. Birgün Resulullah'm Kııreyş'in büyükleriyle mübâhase ve onları islâm'a davetle meşgul olduğu bir zamanda bu zat-ı şerif huzur-u risalete gelerek «Ya Rosulallah! Allah'ın sana bildirdiğini sen de bana bildir* der ve bu kelâmını tekrar tekrar iade ve ısrar eder. Ancak Resulullah ehem mi mühim üzerine tercih ederek Kureyş'in sanadîdiRİ imana davette devamla. (Abdullah b. Ümm-ü Mektum)'un sözüne cevap vermediği gibi Abdullah'ın bu ısrarını sevmediğini dahi belirterek yüzünü çevirdi. Zira: Abdullah evvelce İslâm olmuş, zaruri\a*;-i dirüyesini öğreniri iş ve kibar-ı ashap sırasına geçmişti. Halbuki huzur-u risalette bulunanlar henüz İslâm olmadıkları gibi İslâm oldukları, takdirde birçok kimselerin İslâmına da sebep olacaklarından Resulullah onları daveti îbn-i Mektum1 a iltifat üzerine tercih buyurmuştu. Lâkin bu tercihte zenginleri fukara üzerine takdim şaibesi olduğundan Resulullah'ın düşmanları tarafından ta'na bir vesile ittihaz etmek ihtimaline binaen Cenab-ı Hak resulüne bu âyeti inzalle herhalde fukaraya kemal-i hürmet lâzım ve ağniya üzerine fukarayı tercih ehem olduğunu ve o vakitte Resulullah'a ânz olan hali beyan buyurmuştur.
İbn-i Ümm-ü Mektum'un âmâsı sebebiyle kemal-i şefkat ve atûfete muhtaç olduğuna işaret için ism-i sarihi terkolunarak a'mâ lafzıyla zikrolunmuştur. Kişinin candan sevdiğini ve seveni velev-se fakir ve alil olsun ağyar üzerine takdim ve tercih olunmak lâzım olduğuna bu âyet delâlet eder velev.se o ağyar eşraftan ve ağ-niyadan olsun. Şu halde âyet-i celile hüsn-ü âdaba delâlet ettiği gibi (İbn-i Ümm-ü Mektum) Hazretlerinin ind-i ilâhî'de büyük bir kadri olduğuna dahi delâlet eder. Bazı ulemanın beyanına nazaran (İbn-i Ümm-ü Mektum)'un amasını zikirde huzur-u risalette bulunan sanadid-i Kureyg'e ta'riz vardır. Yani; «Ey Habibim! Yanında bulunan sanadidin her ne kadar gözleri varsa da ancak onlar hakkı görmekten mahrumlardır. Amma İbn-i Ümm-ü Mektum'un her ne kadar gözünde ama varsa da senin ahvalini nazar-ı itibara alıp nûr-u basiretle hakkı gördü, nübüvvetini tasdik etti. Binaenaleyh; onlardan daha ziyade hürmete şayan» demektir ki "Gözü olup da hakkı görmeyenler hakkı gören a'mâlardan daha kötüler» demektir.[1]
Vacip Tealâ Resulullah'm huzuruna a'mâ olan İbn-i Ümm-ü Mektum geldiğinde iltifat etmediğini beyanla iltifata şayan olduğuna işaret ettikten sonra Abdullah b. Ümm-ü Mektum'un iltifata şayan olduğunun sebebini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Ya Ekrem-er Rusül! Hangi sey sana o a'mânuı halini ve kalbini bildirdi ki iltifat etmedin? Me'mûl ki o a'mâ günahlardan temizlenir, pâk olur, senden öğrendiği mesail-i diniyeyle amel eder, onunla tatahhur eder veyahut o a'mâ senden vaaz işitir ve işittiği vaaz ona menfaat verir.] Binaenaleyh; sen ona iltifat etmeliydin. Çünkü; iltifat ettiğin cehele-i kefere, senin nasihatim işitseler dahi kabul etmediklerinden vaazm onlara menfaat yermez. Şu halde a'mâya iltifat ve onlar üzerine a'mâyı tercih evlâ idi.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu âyette kelimesinden müstefad olan reca ve ümit Resulullah'a aittir. Yani «Ey Habibim! Senin vaazın ona menfaat vermekle onun nefsini temizlemesi me'mûldür. Ma'siyetten kaçınmak ve ibadete devamla nefsini tathir etmek me'mûl olduğunda iltifat lâzım olunca tathiri maktu' olduğunda iltifata şayan olacağı evleviyetle sabittir» demeye işaret için recaya delâlet eden kelimesi varid olmuştur.
Bu âyette üstâza lâyık olan ta'lim; ilimle tilmizin tezkiyesini kasdetmesine ve tilmizin de taallümle nefsini tathir kasdetmesi lâzım olduğuna işaret vardır. Binaenaleyh; muallim ve müteallim her ikisinin de ilimle nefislerini tathir kasdetmeleri elzemdir, evvelce iman eden müminlerin noksanını ikmalle onların imanlarını takviye ve tahkim etmek yeniden İslâm'a dahil olacakların esbab-ı duhullerini aramaktan daha mühim olduğuna âyette delâlet ve işaret vardır. Çünkü; İbn-i Ümm-ü Mektum İslâm olduğu halde Re-sulullah'tan bilmediğini öğrenmek kasdıyla gelmiş ve sanadid-i Kureyş ise İslâm'a dahil olmaları için Resulullah davet buyurduğu halde Cenab-ı Hak Kureyş'i davetle meşgul olmak üzere a'mâya iltifatı Ve onun noksanını ikmali tercih buyurmuştur.[2]
Vacip Tealâ sanadid-i Kureyş'in ve İbn-i Ümm-ü Mektum'un hallerine icmâlen işaretten sonra her birerlerinin hallerini ayri ayrı birer miktar tafsil etmek üzere buyuruyor.
[Amma sol kimse ki mah ve serveti sebebiyle imandan istiğna etti. Onun istiğnası üzerine sen ona İman etmesini tavsiyeye başlamıştın. Halbuki onun iman etmeyip tatahhur etmemesinden sana bir zarar yoktur, amma sol kimseler kî hayra seğirtir ve Allah'ın gazabından korkar olduğu halde Allah'tan hidayet ve senden irşad istemek üzere sana geldiğinde sen ondan i'raz ettin, diğerleriyle meşgul oldun.]
Yani; ey Resul-ü Mükerrem! Allah'a ve emrine ve senin vaazına ihtiyacı olmadığını gösteren; dünyasına mağrur sanadide malları ve itibarları İslâm'ın kuvvetine sebep olur zannıyla iltifat-ettin. Halbuki iman etmelerini sen ne kadar arzu etsen onlar bildiklerinden dönmez ve iman etmezler. Çünkü, senin sözünü derûn-u kalpleriyle dinlemezler. Halbuki onların iman etmemelerinde sana bir zarar yoktur. Zira senin üzerine vacip olan; benim emrimi onlara tebliğ etmektir. Şu vazifeyi yerine getirdikten sonra davete icabet edip menfaat görmek, icabet etmeyip mazarrat bulmak onlara atitir. Şu halde onların imanlarına kemal-i arzu ile iltifat edip İbn-i Ümm-ü Mektum'a iltifatı terketmeyi icâb eder bir hal yoktur. Amma şoi kimse ki Allah'tan korkar, ibadete sa'yeder olduğu halde sana geldi, sen ondan i'raz ettin, diğerlerine vaazla meşgul oldun. Halbuki hakka talih olan kimsenin istediğini yerine getirmek istemeyenlere söz söylemekten daha iyidir. Çünkü; talip söylenen sözün kadrini bilir, talip olmayanlara ne kadar nasihat olsa kadrini bilmez.[3]
Vacip Tealâ sanadid-i Kureyş'in ve îhn-i Ümm-ü Mektum'un hallerini ve Resulullah'ın sanadide iltifatını beyandan sonra sana-didin iltifata şayan olmadıklarını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Onlar senin zannın gibi nasihat dinler değillerdir, nasihat dinlemek için gelen kimseye iltifat etmemen de muvafık değildir. Zira: Kuranın âyetleri ve o âyetler vasıtasıyla davetin bir mev'ı-za-i azîmedir. İsteyen o mev'ızayla mütenassıh olur: İbn-i Ümm-ü Mektum gibi. Amma sanadid gibi istemeyenler mütenassıh olmaz. Şu halde senin onların imanlarını arzu etmende bir fayda yoktur. Çünkü; "kendileri istemiyorlar. Senin onlara söylemiş olduğun mev'ı-za ise indallah mükerrem, kadri yüce, ayıptan pak ve tabir ve şeytanların elleri değmekten mahfuz olan kitaplarda sabittir ki o kitaplar meleklerin ellerinde yazılmış, hatası yoktur. Çünkü; o melekler indallah aziz ve mükerrem oldukları gibi ehl-i imana ikram ve iyilik edicilerdir.] Şu halde kâfirler.onu anlamak ve iman etmek isteseler, derhal anlar imarı .'dener. Zira; açık bir yoldur ve o yola gitmekte bir mâni de »yoktur.
Fahri Râzi'mn beyanı voçhite Vacip Tealâ Kuranı iki veçhile tavsif buyurdu . Birincisi ; mevza-i beliğ a olması, i kinci ,s\i ; isteyenin o mev'ızayla müttaiz olmasıdır. Zira o mev'ıza: acık ve zahir olup muğlak hiç bir meselesi yoktur. Binaenaleyh; murad eden derhal anlar, müşkülât çekmez. M elekleri- de iiç sıfatla tavsif buyurmuştur : Birine isi ; sefere olmalarıdır, yani mev'ızayı yazıcılar ve Allahü Tealâ ile enbiya arasında sefirler demektir. Çünkü sefere; söfir den alınırsa yazıcı, sefir den alınırsa elçi manasınadır. İkincisi: kiram olmalarıdır. Çünkü: melekler indallah mükerrem oldukları gibi Benî Âdem'e istiğfar etmekle ikram edicilerdir. Üçüncüsü : berere obualarıdır ki Allahü Tealâ'ya itaat ve müminlere ivilik edicilerdir.[4]
Vacip Tealâ Kuranın âyetlerinin mev'ıza-i beliğa olduğunu Levandan sonra o mev'ızayı kabul etmeyince insanların halleri ta-( ccübo savan olduğunu bev;ın!a zemmetmek üzere:
[İhlâk olunsun o insan ki ne acayip küfrediyor?]
Yaniç lanet olsun ve öldürülsün o insan-ı kâfire ki şeylerden hangi şey onun küfrüne ve itaat-ı İlâhî'yeden frazma sebep oldu. Halbuki o insan Allah'ın âyetlerini işitiyor, alâmetlerini görüyor, resulü tarik-ı hakka irşad ediyor ve çok lutuflarmı ve nimetlerini biliyor. Bunların cümlesi iman icâb ederken bilâkis bunların küfürleri taaccüb sânından olan kimseler için taaccüb etmeye şayandır.
Bu âyette kelimesinden müstefad olan taaccüp us-lûb-u Arap üzere varid olmuştur ve bu taaccüp insanlara aittir. Çünkü; Vacip Tealâ'dan hakîkî taaccüp tasavvur olunmaz. Zira taaccüp; bir şeyin sebeb-i hafisini bilmeyen kimselerden tasavvur olunur. Vacip Tealâ ise herşeyi bildiğinden taaccüp tasavvur olunmaz. Binaenaleyh; Kur'anda varid olan taaccüp kelimesi insanları taaccübe sevk içindir.
insanın aleyhine duadır ve bu duâ gayet esna'dır. Çünkü; insanın katlolunması dünyada en şiddetli bir ukubettir. Âyet; envâ'-ı kabayih ve münkeratı irtikâb ettiklerinden envâ'ı- azabın en büyüğüne müstehak olduklarına ve kemal-i ga-zab-ı İlâhî'yeyi câlib olan küfran-ı nimette bulunduklarına delâlet eder. Duâ, âciz olan insanlara lâyık olduğu halde kaadir ü kayyûm olan Cenab-ı Hak'tan duâ insanlara ta'linı ve uslûb-u Arap üzere vârid olduğundandır. Yoksa hakikatta Vacip Tealâ'dan duâ değildir. Binaenaleyh manâ-yı nazım: [Kâfir insanlar helak olsun. Ey müminler! Siz bunların hallerinden taaccüp ve katlolunmalarıyla duâ edin. Zira; onlar bu kadar niarn-ı İlâhî'yeye garkolmuş ve her-şey açık delillerle ispat olunmuşken bunların küfürleri taaccüpten başka birşeye değmez] demektir ki bu âyet gayet kısa olmakla beraber kâfirler üzerine gazab-ı azîm ve zemm-i beliğa delalet eder.[5]
Vacip Tealâ kâfir olan insanın helake müstehak olduğunu beyandan sonra o tekebbürle küfreden insanı tahkiri takrir ve tesbit etmek üzere buyuruyor.
[Hangi şeyden yarattı Allahü Tealâ o insanı ki tekebbür ederek küfran-ı nimette bulunup Rabb'isine karşı haddini bilmiyor?]
Halbuki halkolunduğu madde-i asliyesini düşünse küfretmez. Bu makamda gerek e y yi kelimesiyle suâl, gerekse şey kelimesiyle ta'bir olsun küfran-ı nimet eden insanı tahkir içindir.[6]
Vacip Tealâ şu suâle cevap olmak üzere buyuruyor.
[Allahü Tealâ insanı meni gibi gayet hakir bir sudan yarattı, azalarını validesinin rahminde tesviye ve takdir etti, bundan sonra anasının rahminden çıkacak yolunu kolay kıldı.]
Yani; «Allahü Tealâ hangi şeyden yarattı?» suâline cevap olarak buyuruyor ki Allahü Tealâ insanı hakîr ve zelil olan bir damla meniden yarattı. Bunun üzerine cümle uzvunu, eşkâlini, âlâtmı ve heykelini tesviye buyurdu. Hatta a'zalar arasında ziyade ve noksan olmadığı gibi o insanın her uzvu kendi maslahatına muvafık ve ihtiyacını defa salih, erkeklik ve dişilik gibi her türlü levazımatmı takdir etti, validesinin rahminde lâzım olan terbiye ve neşv ü nemasını verdikten sonra rahimden dünyaya çıkacak yolunu kolay kıldı. Çünkü; rahmin ağzı kapalıyken açtı, başı yukarıdayken aşağı dönmeyi ilham etti, döndürdü, o kadar dar bir mahalden hayatına zarar gelmeksizin yol verdi, çıkardı, büyüttü, sonra enbiya-yı kiram ve kitapları vasıtasıyla hayır ve şer yollarını öğretti. Şu ta'dâd olunan nimetlerin cümlesine şükretmek icab ederken küfreden insanın haline taaccüp başka ne olur, bidayesinde böyle hakir bir meniden olduğu halde kendine şu gördüğü suret-i acibe ve kisve-i garibesini giydiren mün'iminc karşı tekebbür ve tecebbur eden insan haddini bilmediğinden dolayı lanetle dua ve mazarrata istihkakını
beyandan başka ne olabilir? Binaenaleyh; cümie-i mücmelesiyle aleyhine beddua olunarak şiddetle gazab-ı İlûhî'ye müstehak olduğu beyan olunmuştur.[7]
Vacip Tealâ insanın bîdayesinde hilkati nimet olduğunu beyandan sonra ölümün v^ .kabre riofnolıınmasının da nimet olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
[Sonra Allahü Tealâ insanı öldürür, kabrine defnettirir ve bundan sonra dilediği vakit kabrinden kaldırır.]
Yani: Allahü Tealâ insanı halkedip mükellef kılıp dünyada nimetler verdikten sonra o inşam öldürür, öldürmek do insan için Cenab-ı Hakkın bir nimetidir. Zira ölüm; hayat-ı ebediyeye ulaşmasına sebep, erzel-i ömürden vikaaye. dar-ı mihnetten halâs, dar-ı sürür ve rahata vusulüne vasıtadır. Binaenaleyh ö|üm; insan için pek büyük bir nimettir. Sonra Cenab-ı Hak insanın kabre doi'no-lunmasını emreder ki hayvan1-; .--nrc gibi na'şı açıkta birakılma-yıp toprakh: setr.jlunması: insan içiv: -şükrana şayan l>ir ınınt'tıir. Kabre defnojunduktan som:) Aliahü 'i'eaiâ insanı istediği vakitte diriltir, kabrinden kaldırır, muhasebesini .^örüı\ ameline göre cezasını verir. A'mâl-i hayrıyesini zayi etmeyip güzel ceza vermek insan için şâyân-i şükran bir nimeL-i uzmâ olduğundan Vacip Tea-la insana vermiş olduğu nimetler sırasında la'dâ-1 buyurmuştur[8]
Vacip Tealâ şu nimetlere karsı insanın bulunduğu halin lâyık olmadığını bevan r-irnek üzere buyuruyor.
[İnsanın tekebbürü ve küfür üzere ıstan lâyık değil ve tevhidi, haşr ü neşri inkârı münasip değildir. Zira; o insan Allah'ın emrettiği şeyi işlemedi.]
Yani; hakkaa ki o insan Allah'ın emrettiği veçhüzere amelini kaza etmedi. Binaenaleyh; insanın bulunduğu hal insana lâyık değildir. Çünkü; devr-i Âdem'den beri insan niçbir zaman Allah'ın ona emrettiği şeyi lâyıkıyla kaza etmedi. Şu kadar ki insandan bazıları tevbe ve istiğfar etmekle cebr-i mafât edip Rızâ-yı Bâriye nail oldular, bazıları da olduğu halde ısrar üzere gittiler, onlar da gazab-ı Ilâhî'ye duçar oldular.[9]
Vacip Tealâ insanın kendi nefsinde vahdaniyetine delâlet eden delilleri beyandan sonra insanın "haricinde ve etraf-ı âlemde vahdaniyete delâlet eden delillerini beyan etmek üzere buyuruyor.
[İnsan kendi taamına nazar etsin ve baksın. Zira; semadan suyu dökmekle döktük. Bundan sonra arzı ot ve ekin bitmek için yarmakla yardık.]
f Yani; insan yediği taama nazar-ı ibretle baksın ki o taamın yaratılışında ne kadar acib ve garîb sanatlar vardır. Bunların her-bir zerresi Vacip Teaiâ'nm vahdaniyetine delâlet ettiğinden küfürden vazgeçmekle Cenab-ı Hakka itaat etsin. Zira; o taam onun kendi liyakat ly la verilmiyor, belki cânib~i İlâhî'den lutf u ihsan olarak veriliyor ki o taamı yemekle hayatını muhafaza etsin, bedeni kuvvet bulsun ve ibadete devamla rıza-yı İlâhî'ye nail olsun da gazab-ı İlâlıî'den kurtulsun için kendine ihsan olunuyor. Bunları kemaliyle tefekkür edip, düşünmek lâzımdır. Çünkü; biz yoktan semadan yağmur sularını kemal-i şiddetle döker gibicesine dökeriz ve yeryüzünü yarar gibicesine yararız, otları ve ekinleri bitirir, insana taam kılarız ki o insan bunlara bakarak insafla iman etsin. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile semadan suyun dökülmesi ve arzın yarılması semanın erkek ve arzm dişi mesabesinde olduğuna işaret içindir. Bu âyette ve bundan sonraki âyetlerde beyan olunan delâil insanın hudûsundan sonra hayatına hadim olan şeylerdir ki insanın her saatta gördüğü ve bildiği şeylerdrc ve.binaenaleyh; inkâra mecali yoktur. Şu halde iman etmek lâzımdır ki i'ti-zarı kabul olunmaz.[10]
Vacip Tealâ insanın taamının keyfiyet-i hilkatma ye yaratılışında hazırlanan esbab-ı garibeden yağmur sularının dökülmesine ve yerlerin yarılmasına işaretten sonra o sular sebebiyle yerden hasıl olan sekiz nevi nimetlerini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Yerlerin yarılması üzerine Biz Azimüşşân size ve hayvanlarınıza menfaat olsun için o arzda buğday, arpa v.s. gibi taneleri, yaş, kuru, üzüm, zeytin ve hurma tanelerini, sık ağaçlı bahçeleri, envâ'-i meyveleri ve hayvanatınızın yiyeceği mer'ada biten otları bitirdik ki bunlarla teiezzüz ederek menfaati an as mız ve imrar-ı hayat edesiniz.]
meyvelerin başına denildiği gibi yonca, tere ve maydonoz otlan gibi senede birkaç defa biçilip insanların ve hayvanların intifa' ettiği nimetlere dahi denir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile lâfzının üzüm ve sair zikrolunan nimetler üzerine atfolunması fâkiheyle muradın onların gayrı olan meyveler olmasına delâlet eder zira ma'tufun ma'tuiünaieyhe mugayir olması kavâid-i arabiye iktizasındandır. Binaenaleyh fâkihe; dünya yüzünde mevcut olan meyvelerin cümlesine şamil olduğu cihetle bu âyette bilûmum meyveler zikrolunmuştur.
Bu nimetleri zikirden maksat; Vacip Tealâ'nın vücuduna ve vahdaniyetine delâlet eden delilleri beyan ve öldükten sonra diriltmeye1 kudretinin şümulünü insanın bilmesiyle düşünsün, sâniini bilsin, temerrüdden vazgeçsin ve kibr ü inadını terketsin de aczini bilsin ve insaf ederek iman etsin demektir.[11]
Vacip Tealâ kudret-i kahiresine delalet eden delilleri rj dan' sonra kıyameti ve ahval-i âhireti beyan etmek üzere buyuruyor.
[İsrafil'in sûra ikinci defa üiürmesiyîe hâsıl olan sayha-i kıyamet geldiğinde hal müşkül olur. Zira; o sadayı işitince herkes kendi derdiyle meşgul olduğundan hiçbir kimsenin diğerine yardım etmeye mecali olmaz ki o günde kişi kendi biraderinden, ana ve babasından, kıymetli hatunundan ve oğlanlarından kaçar, onların hiçbirine bakmaya vakti olmaz.]
Fahri Râzi ve Ebussuud Ef endi'nin beyanları veçhile sahh ; şiddetle kulağa çarpmak manâsına olup sûrun sadası şiddetle insanların kulağına vuracağından o sayhaya sâhha denilmiştir.
Bu âyette aşağıdan yukarıya gitmek vardır. Yani insan kıyametin şiddetini görünce dünyada kendine muin ve yardımcı olan sevgili kardeşinden firar eder, belki kardeşi şöyle dursun, kardeşinden daha sevgili dünyada bütün hâdiselerde kucağma sokulduğu ve envâ'-ı şefkatini gördüğü validesinden bile kaçar. Validesi şöyle dursun daha sevgili ve envâ'-ı nimetiyle perverde olup vücuduyla iftihar ettiği pederinden bile firar eder. Babası şöyle dursun kendi haremi ki dünyada ona cümle akrabasından ziyade muhabbet ederdi, ondan bile firar eder. Haremi şöyle dursun oğullarından ki onların muhabbeti herkesten çoktu onlardan da firar eder. Çünkü; bilir ki onların hiçbirinden fayda yoktur. Yahut bunlardan firarının sebebi; onlar haklarında vâki olan kusurlarından dolayıdır. Zira; onların herbirinin hakkını istemek korkusu vardır. Çünkü; kardeşi «Benimle güzel ünsiyet etmedin», anası, babası «Bizim hukukumuza riâyet etmedin», hatunu «Bana haram lokma yedirdin, hu-kuk-u zevciyemi yerine getirmedin», oğulları da «Bizi okutup irşad etmedin» diyerek herkes hakkını istemekten geri durmayacağını
bildiğinden firara mecbur olur ki (— Hain olan korkak olur) fahvasmca dünyada âharm hukukuna hıyanet eden elbette âhirette kaçıcı olur.
,Bu âyette insanın yevm-i kıyamette cümle akrabasından firar edeceğini beyan, şefaata delâlet eden âyetlere münafi değildir^ Çünkü; firarın mevkii başka, şefaatin mevkii ve zamanı yine başkadır. Zira bu âyette beyan olunduğu veçhile firarın zamanı sûr üfürülüp herkes yeni hayat bulduğu zamandır. Şefaatin zamanı jise herkes mahşere cem'olup muhasebe görüldüğü zamandır. Bina-lenaleyh; ayetler arasında münafat ve tenakuz yoktur.[12]
Vacip Teaîâ kıyamette herkesin sevdiği kimselerden firar edeceğini beyandan sonra firarın sebebini beyan etmek üzere buyuruyor
[Onlardan her bir kişi için şuğul olur ki o günde herkesin su-ğulü kendine kifayet eder.]
Yani; onlardan herbiri diğerinden firar eder. Zira; herkesin kendine göre şuğlü olur ki o şuğul kendine yeter. Binaenaleyh; gayrın şuğlüne bakmaya vakti olmadığından gayrın halini bilsin veya suâl etsin.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile yani «O günde herkesin meşgalesi karabetin halini suâl etmekten men'eder» demektir.[13]
Vacip Tealâ yevm-i kıyametin bazı ahvalini beyandan sonra mükellef olan insanların iki kısım olduklarını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Birçok yüzler o günde nûr-u îmanın ziyasıyla parlakta ve hesaptan selâmet çıktığı için gülücüdür, Allah'ın rızasına, kerâmât ve derecât-ı âîiyâta nail olduğundan ferahlamcidir.]
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile yüzlerinde olan ziyanın teheccüd namazının eseri olduğu Ibn-i Abbas Hazretlerinden mervîdir. Yahut abdestin eseridir. Yahut fîsebilillâh gazası sebebiyle yüzlerine arız olan toz, toprak mukabilinde Cenab-ı Hak yevm-i kıyamette yüzlerini nurlandıracakiır. [Ve birçok yüzlerin o günde üzerlerinde toz ve toprak olur ve o yüzleri ince tozlar ihata eder. Binaenaleyh; yüzleri karanlık ve zulmetli olur.] Zira; dünyada irtikâb ettikleri küfrün siyahı yüzlerinde zuhur etmekle çehreleri çirkin olur ki işlemiş oldukları günahların icabı duçar olacakları azabı bildiklerinden hemen her taraflarını keder ihata eder ve bu kederin eseri başlıca yüzlerinde görüleceği için yüzleri zik-rolunmuştur. Binanealeyh; bu misilli kimseler gayet hakîr ve zelîl görünürler.
[İşte şu yüzlerini keder zulmetleri ihata eden kimseler kefere-i fecerelerdir.] Zira; onlar kuvâ-yı behimiye ve şehevaniyelerine tâbi oldukları için derekât-ı Cehennem'e duçar olan, yüzleri siyah eş-kiya kâfirler ve fâcirlerdir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile insanların iki fırka olduğu bu âyette beyan olunması günah-ı kebire sahibinin kâfir olmasına delâlet etmez. Zira; bu âyette iki fırkanın beyan olunmasından üçüncü bir fırka ki mümin-i fâsıkın bulunmasına bir mani yoktur. Çünkü birinci fırka; gayet beşuş olan mümin-i kâmildir. İkinci fırka; gayet zelil, hakir ve mezellet her tarafını ihata etmiş olan kâfir-- dir. Bu ikisinin arasında bir fırka daha vardır ki onların yüzleri ne gayet beşuş, ne de onlar gayet zelillerdir ki işte onlar mümin-i fâ-sıklardır. Binaenaleyh; mümin-i fasıklar günahı miktarı azab olunduktan sonra ehl-i Cennet'tir.[14]
[1] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6345-6346
[2] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6346-6347
[3] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6347-6348
[4] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6348-6349
[5] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6349-6350
[6] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6350-6351
[7] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6351-6352
[8] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6352
[9] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6352-6353
[10] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6353-6354
[11] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6354-6355
[12] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6355-6356
[13] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6356-6357
[14] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6357-6358
İslami Okul Okulların En Önemlisi