Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Sure-I Tekvır - Kuran - Konlayli Vehbimehmet Tefsiri - 81. Sayfa

SURE-I TEKVIR.. 2


SURE-I TEKVIR

 

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Yirmi âyeti hâvidir.

[Güneş dürülün ortadan kalktığında ve ziyası zail olup gitti ğinde ve yıldızlar yeryüzüne döküldüğünde her nefis âhiret içiî hazırladığım bilir,]

Yani; şemsin ziyası sönerek kendi merkezinden çıkıp, semada! sıyrılarak kat kat parçaları durulduğu, yıldızlar yerlerinden kopu] yağmur taneleri gibi yere döküldüğü vakit her şahıs kıyamet içiı hazırladığı amelini bilir. Çünkü; o zaman herşey meydana çıkai saklı birşey kalmaz.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile kıyamette yer ve gökler yıkılı; birbirine karışınca hiçbir şeyin diğerine raptı kalmadığından inti zamı bozularak herbirinin bir yere çarpılıp dökülmesi zaruri bir şeydir.

[Dağlar yerlerinden koparılıp havada gezmeye başladığı, to

ve kum haline gelip savrulduğu zaman ve on aylık gebe develer bakan olmayıp mühmel ve muattal sahipsiz kaldığı, hayvanat vahşiye o günün dehşetinden bir yere toparlandığı ve denizler kaj natılıp yanar ateş olduğu vakit her nefs kıyamet için ne gibi ann işlediğini ve ne hazırladığını bilir.]

Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile dağ­ların seyri; yerinden koparılmasıdır. İşar; karnında yavrusu on aylık devedir. Burada işarın zikri; Arabm en kıymetli malı olduğu halde o günde herkes kendi nefsiyle uğraşıp yüzüne bakan ve sahip çıkan olmadığını beyanla o günün şiddetine işaret içindir. Vuhû§la murad; kuşlar, kurtlar ve bilûmum hayva­nattır ki o günün şiddetinden herbiri yekdiğerine arkadaş olmak için etraf-ı âlemden bir araya toplanırlar. Denizlerin tes-c ir i ; o günün dehşetinden kaynayıp ateş gibi olması yahut bir­birine karışıp hepsinin bir deniz olması veyahut o günün harare­tinden ateş haline gelip bir damla bile sularının kalmamasıdır.

Şu altı alâmet dünyanın evvel tahrib olunduğu zamanda olmak ihtimali olduğu gibi kıyametin kıyamından sonra olmak ihtimali de vardır. Zira; lâfz-ı âyette bu iki ihtimalden birisini ta'yrne de­lâlet yoktur. Fakat bu altının mekân* bu dünyadadır. Bundan son­ra zikrolunacak altının mevkii âhirettir.

[Nefisler birbiriyle birleştiğinde yani mümin müminle Cen-net'e, kâfir kâfirle Cehennem'e girip herkes kendi emsaliyle birleş­tiği vakitte ve diri olarak kabre defnolunan kız çocuklarının itla­fından suâl olunup «Hangi günah sebebiyle öldürüldü?» denildi­ğinde, dünyada insanların amellerini hafaza meleklerinin yazmış olduğu amel defterleri dağıldığı vakitte, göklerin rengi soyulup kırmızı bir cisim kaldığında veya yerlerinden sökülüp mahall-i âhara parça parça atıldığında, Cehennem şiddetle alevlendir ildi­ğinde, Cennet müminlere yaklaştırıldığı vakitte her nefis o gün için hazırladığı hatayı, savabı ve her türlü amelini bilir.]

Yani; şu beyan olunanlar vukua geldiği vakit her nefis âhiret için hazırladığı iyi ve kötü amelini bilir. Zira; o zaman; muhasebe zamanı olduğu için herşey meydana çıkar. Defterler ortaya atılıp saklı birşey kalmaz, ashab-ı hukuk hakkını ister. Cenab-ı Hak mağ­firet' etmedikçe herkes günahı miktarı azap görür ve cezasını bulur. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile mev'ûde ; zaman-ı cahi-liyede Arapların âdetleri veçhile diri olduğu halde.fakr ü zaruret korkusundan veyahut büyüdüğünde âhara vermesini ayıp saydıkla­rından toprağa gömdükleri kız çocuklarıdır. Çünkü; kız çocuğu dünyaya gelince onlar sevmezlerdi. Binaenaleyh; hayatta kalması­nı isterlerse ona yünden veya kıldan bir elbise giydirirler, dağda deve ve koyun güttürürlerdi, eğer öldürmek isterlerse boyu altı karış oluncaya kadar durdururlar, boyu altı karış ol unca dağda bir kuyu kazar, hazırlarlar, çocuğu validesine tezyin ettirirler ve ak­rabasına gidecek gibi hanesinden çocuğu alır, götürürler ve kuyu­nun başına varınca çocuğa «Kuyuya bak» deyip bakınca arkasın­dan kuyuya atarlar ve üzerini toprakla örter, bırakır, gelirler ve «Melâike Allah'ın kızlarıdır. Bunlar da meleklere karışır» itikadın­da bulunurlardı. İşte yevm-i kıyamette bu misilli diri olarak top­rağa gömülmekle öldürülen çocukların hangi günahları sebebiyle öldürüldükleri suâl olunacağını Cenab-ı Hak bu âyetle beyan bu-vurmustur.[1]

 

Vacip Tealâ kıyametin anvalini beyandan sonra kıyametin vu­kuunda mübalâğaya delâlet eden delillerden bazılarını beyan et­mek üzere buyuruyor.

[Gizli yimiyücü, ileri gidip geri dönüp gelici yıldızlara dünya­ya teveccüh edip âlemi ve karanlığı ihataya başladığı vakitte gece­ye ve âleme ziya veren sabahın ziya verdiği zamanda o,sabaha ye­min ederim ki Kur'an-ı Kerim resulün sözüdür, yalan değildir.]

Yani; şu yıldızlara, geceye ve sabaha yemin ederim ki Muhammed (A.S.) in size haber verdiği kıyamet, kıyametin ahvali, keha­net ve zan kabilinden değildir. Zira; Kur'anla haber veriyor. Kur'an; tahkik vahy-i İlâhî'yle enbiyâya gelen ve envâ'ı ke­rametle muttasıf olan Cibril-i Emiriin Muhammed (A.S.) a getir­diği kelâmdır. Binaenaleyh; yalan olmak ihtimali yoktur, haber verilen ahval-i kıyamet haktır ve vukuu muhakkaktır.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile hunnes ; insanlara görün­meyen gizli 'yıldızlardır. Yahut gündüz şemsin ziyası altında saklı olan yıldızlardır. Künnes ; geceyle mahallinde doğmakla zu­hur eden yıldızlardır. Yahut hunne s gidip geri gelici, künnes ziyayı şems altında gizlenmesidir. Yahut umum yıldızların gündüz insanların gözlerinden gizli olduklarına hunnes ; ge­ceyle her yıldızın kendi mevkiinde görünmesi sebebiyle künnes denilmiştir. Yahut hunnes ; uzaklaşan, künnes ; yaklaşan yıldızlardır. Velhasıl hunnes ve  künnes;

gizli ve aşikâr gidici ve gelici yûakzlardır. ( t£jb. ' ) yürüyücü, cereyan edici demektir ki yıldızlarda her zaman cereyan vardır. Şu halde herhangi manâ murad olunursa olunsun manâ-yı nazım: ! Gizli ve aşikâr gidip gelmek suretiyle cereyan eden yıldızlara ye­min ederim ki Kur'an resulün kelâmıdır] demek olur.

Asas ; ikbal ve idbar manâlarına gelirse de burada ikbal manâsı daha münasiptir ki gecenin karanlığının teveccüh edip gel­mesidir. Bu itibarla • manâ-yı nazım.: [Zulmeti, dünyayı, ihata et­meye başladığı zaman geceye yemin ederim ki Kur'an yalan değil­dir, resulün kelâmıdır)  demek olur.

Teneffes; sabahın ağarması ve şafağın sökmesi mana­sınadır. Çünkü; gecenin zulmetinden insanlara arız olan gam, ka­savet, hüzün ve keder sabah vaktinin ziyası ve latîf rüzgârla zail olması nefesi daralmış olan kimsenin geniş bir nefes alması mesa­besinde olduğuna işaret için sabahın ağarmasından teneffes tâbir olunmuştur. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Ağarmaya baş­ladığı zaman sabaha yemin, ederim ki Kur'an resulün kelâmıdır, sihir değildir.]

ResuIle murad; Cibril-i Emin'dir, Zira Cibril, Allah'ın en-biya-yı izam'a resulüdür.    Cibril-i Emin kerametle tavsif olundu.

Cibril-i Emin; Allah'ın kullarına ma'rifet, hidayet ve irşat gibi atâ-yânm en büyüğüyls ikram ettiği içirt kerim denmeye şayandır.[2]

 

Vacip Tealâ Kur'anın resulün kelâmı olduğunu beyandan son­ra o resulün evsaf ve mezayasmdan bazılarını beyan etmek üzere buyuruyor.

[O resul ki kuvvet sahibi ve arş-ı âlânın sahibi olan Vacip Tealâ indinde vakar ve mertebe sahibidir, melekler tarafından sö­züne itaat olunmuş, semavatta ve a'lay-ı illiyyînde vahyüzere ema­netle muttasıf tır.] Binaenaleyh; enbiya-yı izamın kâffesine vahyile bu zat-ı şerif gelmiştir.

Cibril-i Emin'in indallah câh ve mansıb sahibi olduğuna işaret için Cenab-ı Hak bu âyette Cibril'i altı sıfatla tavsif bu­yurmuştur ki onlar da risalet, keramet kuvvet, mekânet, itaat ve emanettir. Kuvvetle murad; şiddettir. Çünkü; Cibril'in kavm-i Lût'un karyesinin altını üstüne az bir zamanda döndürüvermek gibi umûr-u azîmeye kuvveti kâfidir. Mekin.; câh, mansıb ve kadr-i celil sahibi demektir.    Muta';   melekler tarafından

kendine itaat olunur ve re'yine inkıyad olunmuş demektir. arş-ı a'lâda kendine itaat olunur demektir. Emin; Allahü Te-Mlâ hıyanet ve hatayadan muhafaza ettiği için vahy-i İlâhVyi en­biya-yı kirama getirmekte emanetle muttasıf tır. Bu mar kamda mekân ve cihet manâsına değildir, belki teşrif ve ta'zim manasınadır.

Bu âyette Cibril, Resulullah'a vahiy tankıyla Kur'anı getirip tebliğ ettiği için Kur'ana kavI-i Cibril denmiştir ki se-beb-i zahirîye binaendir, yoksa Kur'an hakikatta kelâmullahtır. Şu halde Cibril'e isnat; sebebine isnat kabilinden mecazdır.[3]

 

Vacip Tealâ Cibril'in evsafını beyandan sonra peygamberimi­zin evsafını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ey ^hî-i Mekke! Sizin sahibiniz mecnun olmadı.]

Yani; ey ehl-i Mekke! Muhammed (A.S.) hakkında sizin iti­kadınız bâtıldır. Çünkü; siz cehalet 've kemal-i gafletinize binaen cinnet isnad ediyorsunuz. Halbuki sizin sahibinizde eser-i cinnet yoktur.

Bu âyetten maksat; ehl-i Mekke'nin «Kuran insan sözüdür» ve «Muhammed (S.A.) mecnundur» yollu sözlerini reddetmektir, yoksa Cibril'le bizim resulümüz arasında muvazene için sevkolun-mamıştır ki Mu'tezile'nin dediği gibi Cibril'in bizim peygamberi­miz üzerine efdaliyetine delâlet etsin, delâlet etmez. Çünkü; Mu'-tezile «Bu âyette Cibril'in mezayasından altı sıfat zikrolunduğu halde Resulullah'm yalnız mecnun olmamasını beyanla iktifa olun­ması Cibril'in efdal olduğuna delâlet eder» dediler. Evet! Bu âyet Cibril'in peygamberimiz üzerine efdaliyetine delâlet ederdi, ancak beyinlerini muvazene için sevkolunmuş olsaydı. Halbuki muvazene için sevkolunmamıştır ki Cibril'in efdaliyetine delâlet etsin.[4]

 

Vacip Tealâ Resulullah'm evsafından evsaf-ı aharını beyan et­mek üzere buyuruyor.

[Allahü Tealâ hakkı için semanın açık kenarında sizin sahibi­niz, Cibril'i suret-i asliyesi üzerine gözleriyle gördü ve Resulullah gaipten kendine haber verilen şeylere bâhîl olmadı.] Binaenaleyh; kendine haber verilen şeyleri erbabına verir, saklamaz.

Bazı rivayete nazaran Cibril-i Emin'i suret-i asliyesi üzerine görmesini Resulullah'm arzu buyurması üzerine Cibril,. Cebel-i Hıra'da görünmesine muvafakat gösterdi. Ta'yin olunan vakitte Re­sulullah (Hıra) dağını teşrif buyurdu. Cibril-i Emin suret-i asliyesi üzerine semanın etrafından göründü ve Resulullah da gözleriyle gördü.

ile kıraet olunduğunda bahîl manası­nadır. Anıma ile kıraet olunduğunda muttehem manası­nadır. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Sizin sahibiniz cemi'-i gayb üzere muttehem değildir. Zira; gaipten her ne haber verirse sikar dır, doğrudur, yanlış değildir. Çünkü; söylediğini havadan söyle­mez, belki vahyile söyler. Binaenaleyh; sözünde asla töhmet ol­maz] demektir.[5]

 

Vacip Tealâ Resulullah'm kelâmı vahyolup sözünde töhmet ol­madığını beyandan sonra Resulullah'm haber verdiği Kur'anm, şeytan'm sözü olmadığım beyan etmek üzere buyuruyor.

[Kur'an sürülmüş şeytan'ın sözü değildir.]

Yani; Kur'an ehl-i Mekke'nin dediği gibi semadan tardoiun şeytan'ın sözü olmadı.                                         

Eh]-i Mekke «Kur'am, semadan tardolunan şeytanların bazı­ları semaya giderek meleklerden çalıp getirdiklerini Muhammed (S.A.) e haber veriyorlar, Muhammed (S.A.) de bize haber veri­yor» demişlerdi. Cenab-ı Hak onları red için Kur'amn, şeytan'ın sözü olmadığını beyan buyurmuştur.[6]

 

Vacip Tealâ resulünün ve Kur'anm hallerini beyandan sonra kâfirlerin gittikleri yolların dalâl olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Kur'anın ve Muhammed'in halleri malûm olunca ey kâfirler! Siz nereye gidiyorsunuz?] Gittiğiniz yol neresidir? Kur'anın ve re­sulümüzün yolu açık ve meydandayken sizin bunların hilâfına git­tiğiniz yol yanlıştır. Bu yanlış yolda ne sebeple gidiyorsunuz?

Bu âyet; kâfirleri tekdir ve tevbih için sevkolunmuştur. Çün­kü; Kur'anın vahy olduğu ve indallah her cihetle emin olan Cib­ril'in getirdiği ve Resulullah'ta cinnet ve töhmet gibi birşey bulun­madığı ve Kur'anın, şeytan'm sözü olmadığı beyan olunduktan sonra onların halâ bunun hilâfına tarik-ı dalâlete gitmeleri tekdi­re şayandır. Bunun nazîri; hariçte cadde-i vâsiayı terkederek pü­rüzlü ve çıkmaz bir yola giden kimseye «Yol, şu açık caddedir. Sen bu açık caddeyi terkedip de nereye gidersin?» denir. İşte o kâfir­lere de bunun aynı söz söylenir.[7]

 

Vacip Tealâ Kur'anın yolu gayet doğru bir yol olduğundan onun haricinde gitmek dalâlet olduğunu beyandan sonra Kur'anın bütün âlemlere bir vaaz olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Kur'an ancak bütün âlemlere ve bilhassa sizden istikamet et­mek isteyenlere bir vaaz-ı azimdir.]

Yani; Kur'an, nasihat kabul etmek şanından olan âlemler ve bilhassa istikamet etmek isteyenler için büyük bir nasihattir.

Vacip Tealâ Kur'anın âleme nasihat olduğunu beyandan son­ra âlem içinden hakkı aramak suretiyle istikamet etmek isteyenleri ayrıca zikretmiştir. Çünkü âlem içinden Kur'anla intifa' edenler; ancak hakkı arayanlardır. Zira; hakkı aramayanlar intifa' edemezler. Binaenaleyh; intifa' edeceklerin şanlarına ihtimam için Cenab-Hak âlemden sonra onları ayrıca zikir buyurmuştun.[8]

 

Vacip Tealâ istikameti dilemek Allah'ın dilemesine muvafı olması lâzım olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Siz meşiyet edemezsiniz, illâ âlemlerin ita bb isi olan Al lalı i Tealâ'mn meşiyet buyurduğu vakit meşiyet edersiniz.]

Yani; sizin meşiyetinizin te'siri olmaz. Ancak Allahü Tealâ meşiyet eder ve sizin fiilinizi halkederse o zaman meşiyetinizin te'­siri olur.

Malûm olduğu üzere istikameti dilemek bir fiil-i hadistir. Her fiil-i hadisin halikı Allahü Tealâ olduğu için Allah'ın halkına ve iradesine mütevakkıftır. Binaenaleyh; kulun meşiyeti Allah'ın meşiyetine tevafuk etmedikçe kulun meşiyetiyle hiçbir şey vücut bulmaz. Çünkü; hayr ü şer, iman ve küfür, hidayet ve "dalâlet hepsi; irade-i İlâhî'yeye müsteniddir. İrade-i İlâhî'yenin haricinde hiçbir şey vücut bulmaz. Zira; abid irade eder, lâkin irade ettiği şeyi Al­lahü Tealâ murad etmeyince kulun iradesinin faydası olmadığı her zaman görülen ahvaldendir. Ancak irade-i İlâhî'ye abdin ef'âl-i ih-tiyariyesini irade etmesine tâbi olduğu cihetle abdin iradesinde Mecbur olması lâzım gelmez. Çünkü; kâfirin irade-i cüz'iyesini küf­re sarfetmesi üzerine Allahü Tealâ küfrü halkettiği için kâfir küfrü Mikâbında mecbur olmaz, binaenaleyh; küfrü ihtiyarda ma'zur da olmaz[9]



[1] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6359-6361

[2] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6361-6363

[3] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6363

[4] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6364

[5] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6364-6365

[6] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6365

[7] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6365-6366

[8] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6366-6367

[9] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6367