Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Sure-İ Mutaffifîn - Kuran - Konlayli Vehbimehmet Tefsiri - 83. Sayfa

SURE-İ MUTAFFİFÎN.. 2


SURE-İ MUTAFFİFÎN

 

Mekke-i Mükerreme'de nazil jflan sûrelerdendir. Otuz altı âyeti camidir.

[Helâk-i azîm ve azab-ı elîm ölçekte ve tartıda azıcık birşeyi gizlice müşteriden çalan kimseler içindir. Onlar şol kimseler kî alırken aldıklarını dikkatla ölçüp tam aldıkları gibi hileyle fazla bile alırlar, asla noksan ölçmezler. Amma satarken ölçüp veya tart­tıklarında hileyle azıcık birşeyi çalarak noksan verir ve müşteriyi izrâr ederler. Halbuki Ölçü ve tartıda maksad-ı aslî; hukukta mü­savat ve adalettir. Şu maksad-ı aslîyi haleldar ettikleri için onlar helâk-i azîme müstehak olmuşlardır.]

Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile tatfif ; Ölçü ve tartıda'azıcık birşeyi çalmaktır. Gerçi bu kadarcık şeyi çalmak nas indinde ehemmiyetsiz ve değersiz birşey ise de in-, dallan kadri büyük olduğundan bu gibi denaeti irtikâb edenlerin pek büyük azaba duçar olacakları beyan olunmuştur. Çünkü ölçek ve terazi; bilcümle Benî Âdemin muamelesinde mi'yar-ı aslî oldu­ğundan âlemin intizamında üssülesas olduğu cihetle ,nazar-ı ilâhî'-de büyük bir ehemmiyeti vardır. Binaenaleyh; kile ve terazide ve­lev cüz'î bir şeyle muâmelât-ı nâsı ihlâl etmek âlemin intizamının esasını ihlâl etmek olduğundan bunu irtikâb edenler maddeten kü­çükse de manen pek büyük cinayet irtikâb etmiş oldukları cihetle azab~ı elimle azab olunacakları beyan olunmuştur. Çünkü; kusur zahirde küçükse de umumun muhtaç olduğu muamelede olduğu için pek büyük addolunması adalete muvafıktır.

İbn-i Abbas Hazretlerinden rivayet olunduğuna nazaran Re-sulullah Medine'ye hicret buyurduğunda Medine1 ahalisinde alırken tam almak, verirken noksan vermek âdet-i kerihesi vardı. Onun üzerine bu âyet-i celile nazil olup, Resulullah da tebliğ edince Me­dine ahalisi bunun filhakika kötü birsey olduğunu idrak ederek bu âdeti terkle muamelâtta adalete riâyete başlamışlardır.

Resulullah (S.A.) Efendimiz buyurmuştur ki :

Yani «Şu beş haslet: beş ukubete sebeptir: Bi­rincisi; Bir kavim ki ahdini bozarsa. Allahü Tealâ o kavmü-zerine düşmanlarını musallat kılar, İkincisi; bir kavim ki Allah'ın inzal buyurduğu kitabın gayrıyla hükmederse o kavra içinde fakr u ihtiyaç zahir ve şayi olur. Üçüncüsü; bir ka­vim, ki onlarda zina zuhur ederse o kavmiçinde veba suretiyle ölüm zuhur eder. Zira; zinada insanın esası olan mâ-i hayatı telef oldu­ğundan zânilerin manâda ırk-ı insanîyi izaya sarf-ı mesaî etmele­rine mukabil Allahü Tealâ onları veba ile müptelâ kılar. Çünkü ceza; amel cinsindendir. Döv d, üncüsü; bir kavim ki onlar ölçekte noksan verirler. Allahü Tealâ onlardan otlan meneder ve kıtlıkla müptelâ kılar. Beşincisi; bir kavim ki zekâtlarını menederler. Allahü Tealâ onlardan yağmurunu hapseder, kurak­lıkla .müptelâ olurlar» demektir.[1]

 

Vacip Tealâ ölçekte ve tartıda   hile edenleri   tchdid etti sonra o hâle müptelâ olanları tevbih etmek üzere buyuruyor:

[Zannetmezler mi şu mezmum ahlâkı irtikâb edenler kendi­lerinin ba'solunacaklarmı büyük gün için ki o günde herkes Rab-bülâlemîn huzurunda kaim olur.]

Yani; şu terazi ve kileden hileyle bir miktar şey çalmak de-naetini irtikâb eden kimseler şiddeti ve meşakkati çok ve büyük bir gün için ba'solunup kabirlerinden kalkacaklarını zannetmezler mi? Öyle bir gün ki o günde herkes muhasebesinin görülmesi ve kendine bir hüküm verilmesi için âlemlerin Rabbisi huzurunda kaim olurlar. Binaenaleyh; baVı zannedenler bu gibi denâetin ken­disinden sorulacağını zannederek terketmesi lâzımdır, nerede kaldı ki ba's'ı yakînen itikad edenler irtikâb etsinler. Şu halde bu ma­kamda zan lâfzı; şu denâeti irtikâb edenlerin hallerini inkâr içindir.

Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile şu denâeti irtikâb edenle­rin bu vasıfla sair nâstan mümtaz olduklarına ve helakle hüküm­lerinin sebebi bu denâeti irtikâpları olduğuna, bunların şerri ve fesadı cümle fesatların    fevkmda bulunduğuna işaret için zamir

mevkiinde ism-i zahir olarak bu'd-u mera tibe mevzu olan ( *iÜjİ ) lâfzı varid olmuştur.

Kile ve terazide noksan vermek gibi denâeti irtikâbtan şiddet­le men'olmak için Vacip Tealâ zât-ı ülûhiyetinin âlemlerin Rabbisi olduğunu ve nâsın fasl-ı hukuk için kendi huzurunda safbeste kaim olacaklarını beyan buyurmuştur ki günah ne kadar küçük olsa da onun görüleceği mahkemenin gayet büyük olduğu, zâlimden maz­lumun hakkı velevse hardal tanesi veya zerre kadar olsun ihmal olunmayıp alınacağına ve muhakemesinin görüleceğine işaret bu­yurmuştur.

Fahri Râzfnin üstaz (Ebül Kasını Kuşeyrî) den naklen beya­nına nazaran tam alıp noksan vermek yalnız kileye ve vezne mün­hasır değildir. Ayıbı meydana koymamak ve saklamakta dahi olur .ki insanın kendi ayıbını saklaması, gayrın ayıbını söylemesi aynı haldir. İnsaf ve intisafta dahi böyledir. Meselâ başkalarının intisa-fını ister, fakat kendi insaf etmez. Kezalik sohbette ve muaşerette dahi olur. Zira; herşeyde kendi haysiyetini, vakarını ve hakkını arayıp aynı meselede gayrın hukukuna ve haysiyetine riâyet etmemekten ziyade tam alıp noksan vermek olamaz. Velhasıl tatfif ki tam alıp noksan vermek maddiyatta carî olduğu gibi maneviyat­ta dahi carî olur. Şu halde ahlâkiyatta, âdâtta, ibadât ve.muâmelât-ı maneviyenin küllisinde carî olunca maddiyatta tatfif için beyan olunan azabın maneviyattaki tatfife dahi lâhik olacağı şüphesizdir.[2]

 

Vacip Tealâ kilede ve terazide noksan verenlerin hallerini be-mdan sonra bu halde olan kimseleri menetmek üzere buyuruyor.

[Hesaptan gaflet ederek noksan vermek gibi denâetle meşgul olmak muvafik-i akl u hikmet değildir. Zira; fısk u fücurla meşgul olanların amelleri yazılan defterler Cehennem'dedir.] Çünkü; amel defteri işe yaramaz Cehennem'de olursa o defter sahibinin Cehen-nem'de olacağı evleviyetle sabittir. Defterin Cehennem'e atılması; sahibini tahkir ve istihfaf içindir. Yahut âyet; iptida-yı, kelâmdır. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Hakka ki günahkârların amel defter­leri Cehennemdedir] demektir. Şu manâ siccinin Cehennem'­de bir mahallin ismi olduğuna nazarandır. Amma siccîn ; ga­yet karanlık, dar hapishane manâsına olduğunda manâ-yı nazım : [Halkın muamelâtında noksan edenlerin itikatları gibi değildir. Zi­ra; fâcirlerin amel defterleri dar ve karanlık bir mahzendedir] de­mek olur ki defterin işe yaramayanlarını süflî mahallere atmak âdettir. Siccînin yedi kat yerin altı ve şeytanların meskeni olmak ihtimali dahi vardır ki bu manâ bazı ehadis-i şerifeye de muvafıktır. Çünkü; bazı rivayette «Müminin ruhu kabzolunduğun-da amel defteriyle beraber a'lâ-yı illiyyîne gider, kâfirlerin ruhu kabzoiunduğunda esfel-i safilîne gider» buyurulmuştur. Yahut Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile siccîn ; bir kitabın is­midir ki o kitapta şeytanlar, kâfirler, fâcirler ve fâsıkların amel­leri yazılır ve ona divân-ı ser denilir. Zira yalnız şer yazılı olup hayır yazılmadığından divân-ı şer denmeye sezadır. Buna nazaran bu âyette kitap; kitabet manâsına olduğundan manâ-yı nazım şöyledir : [Fâcirlerin amellerine müteallik yazılar siccîn isminde olan kitaptadır]  demektir.[3]

 

Vacip Tealâ fâcirlerin amelleri siccînde yazılı olduğunu beyan dan sonra siccîn'in neden ibaret olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ya Ekrem-er Rusül! Hangi şey haberdar etti seni siccîn neden ibarettir? Zira o siccîn; yazısını her gören okuyabilecek derecede açık yazılı bir kitaptır.]

Yani; ey Habibim! Siccînin. neden ibaret olduğunu bu dünyada sana hangi şey bildirebilir? Onun mahiyetini hiçbir şey bildiremez. Çünkü o siccîn; -bir kitaptır ki onda yalnız şer yazılı Olduğundan her gören onda-hayır olmadığını, bilir. İşte siccîn ; kâfirler, fâcirler ve fâsıkların amelleri yazılı olan bir kitaptır ki o kitapta^ sahibinin şekavetine delâlet eden rakamlarla alâmet olur. Nitekim tacirlerin kıymetini bildirmek üzere emtea üzerine rakam koyduğu gibi o defterler üzerine alâmet konur ve kıyamette sahibinin boy­nuna takılır. Binaenaleyh; onu her gören o alâmetten şekavet ve şer defteri olup hayır olmadığını bilir.[4]

 

Vacip Tealâ fâcirlerin amel defterlerinin neden ibaret olduğu­nu beyandan sonra o defterlerin sahipleri olan mükezzibînin hela­ke müstehak olduklarını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Yevm-i kıyamette helâk-i azîm ve azab-ı elîm, hakkı tekzib edenler içindir. Hakkı tekzib eden sol kimseler ki onlar hakkı tek­zib ettikleri gibi yevm-i kıyameti dahi tekzib ederler.] işte vebalin en büyüğü: kıyameti tekzib edenlere mahsustur. Çünkü kıyameti itikat; diyanetin üssülesası, mesail-i itikadiyenin ve zaruriyat-ı di-niyenin temeli olup onu inkâr eden bütün zaruriyat-i diniyeyi in­kâr etmiş olduğundan azabın en büyüğüne duçar olacağı şüphe­sizdir.[5]

 

Vacip Tealâ yevm-i kıyameti tekzib edenlerin helake müste­hak olduklarını beyan ettikten sonra yevm-i kıyameti kimlerin tek­zib ettiklerini ve tekzib edenlerin ne gibi sıfatla muttasıf oldukla­rını bovan eîmok ü/orc buyuruyor,

[Yevm-i kıyameti tekzib etmez, illâ her günahkâr zalim tekzib eder. O günahkâr ki onun üzerine bizim âyetlerimiz tilâvet olun­duğunda o âyetlerimize «Bunlar evvel geçen ümmetlerin yazdık­ları yalanlardır» der.]

Yani; yevm-i kıyameti tekzibe cesaret etmez, ancak haddine tecavüz eden ve'nazarında gaflet ve âbâ ve ecdadını taklitte ifrata' münhemik olar; ve öldükten sonra insanları ihyaya Allah'ın kudre­tini kâfi görmeyen-ve şehevat-ı nefsaniyesiyle meşgul bulunan gü­nahkâr ve >_âlım gaddar tekzib eder ki; o zalim üzerine resulümüz vasıtasıyla bizim kudret-r kahiremize delâlet eden âyetlerimiz okunduğunda o günahkâr adam «Bu okunan evvel geçen ümmet­lerin yazılmış yalanlarıdır ve eski kitaplarda yazılmış hikâyeler-'dirt> demekle sairlerini iğfal   eder.[6]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin Kurana1 esâtir-ül evvelin dediklerini beyandan sonra bunların daha esna' "olan hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Onların yevm-i cezayı tekziplerine sebep yalnız ma'siyete dalmaları değildir, belki onların kalpleri üzerine işledikleri ma'si-yetlerin pas bağlaması ve orada kararlaşmasıdır.]

Yani; onların tekzip ve cür'etleri mücerret günahkârlığa de­vamları değildir, belki onların kalpleri üzerinde günaha muhabbe­tin yer edip kararlaşması ve işledikleri günahların kalpleri üzerin­de kir bağlamasıyla kalplerinin kör olması ve hakla batıl beynini tefrik edemez bir hale gelmesidir.

Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile ( öb ) galebe etti manasınadır ki işledikleri günahlar kalpleri üzerine ga­lebe ettiğinden hakkı görmez bir hale getirdi demektir. Çünkü; iş­ledikleri küfür ve sair günahların, ayna üzerindeki siyahlığın ay­nadan görmeye mani ve hâil olduğu gibi kalple hakkı görmeye ma­ni olduğundan menafi-i dünyeviye ve uhreviyelerine irşâd eden âyetlere esatir demeye kadar cesaret etmişlerdir. Zira; insan her ne zaman bir günah işlerse kalbinin üzerine bir siyah nokta konur. Noktalar taaddüd ve tekeşsür ettikçe kalbin her tarafını ihata eder ki kalp, siyahla örtülmüş ve görülmez bir hale gelen ayna gibi olur, binaenaleyh; hakkı görmez bir hale gelir, bâtıl olan herşeye cür'et eder. Amma tevbe ve istiğfar ederse tevbe o siyahlık mesabesinde olan noktaları siler, basireti tekrar açılır.[7]

 

Vacip Tealâ"kâfirlerin kesbettikleri ma'siyetleri kalplerine ga­lebe edip ma'siyete meleke hasıl olduğundan âyetleri inkâra cür'et ettiklerini beyandan sonra o günahların ru'yet-i İlâhî'yeye mani olduğunu beyan etmek üzere

buyuruyor.

[Onların itikad-i batılları gibi değil, âhir ette onlar için iyilik yoktur. Zira; o günde onlar Rablerini görmekten perdelenmiş olup o perdeden sonra onlar Cehennem'e giricilerdir.j

Yani; dünyada onların kalpleri üzerinde günahlarının galebe-siyle bâtılı ihtiyar ettikleri gibi değildir. Zira; âhirette Rablerini görmekten memnû'lardır. Çünkü; dünyada ma'rifet-i İlâhî'yeden mahrum kaldıkları gibi âhirette Rablerini görmekten de mahrum­lardır. Bu mahrumiyetle de kalmazlar, belki bundan sonra Cehen­nem'e dahil olurlar. Âye.t-i celile kâfirlerin ihanetine delâlet eder.

Fahri Râzi'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu âyet-i celile müminlerin Rablerini göreceklerine delâlet eder. Çün­kü âyet; ru'yet-i İlâhî'yeden-mahrum olacaklarını beyanla kâfirleri zemmedince ehl-i imanın ru'yetle müşerref olacaklarına delâlet eder. Zira; müminlerin kalpleri dünyada ma'rifet-i İlâhî'yeyle mü­zeyyen olduğu gibi âhirete de gözleri Cenab-ı Hakkı görmekle mü­şerreflerdir. Kâfirlerin ru'yetten mahrum olduklarını beyan; onla­rın ihanet ve istihfaf olunacaklarını tasvir ve temsildir. Bunun ha­riçte misali: Dünyada hükümdarânm yanma girmeye mezun olan­lar hükümdarlar indinde muazzez ve mükerrem olanlar olduğu gibi girmekten ve ru'yetten memnu' olanlar da hükümdarlar indinde hakîr ve zelîl olanlardır. Şu halde bu âyet; müminlerin izzetine, kâfirlerin zilletine delâlet eder. Cehennem'e girmek ru'yetten mah­rum olmaktan daha eşed olduğuna işaret için tertibe delâlet eden kelimesi varid olmuştur.[8]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin Cehennem'e gireceklerini beyandan sonra Cehennem'de tahkir için onlara vârid olacak hitabı beyan etmek üzere buyuruyor.

[Kâfirler Cehennem'e girdikten sonra Cehennem'in hazinedarlan tarafından «İşte şu görmüş olduğunu?, ateş sizin dünyada tek-zib ettiğiniz ateştir» demekle onları bir kat daha terzil ederler.]

Çünkü; onlara bu söz azap üzerine-azaptır. Zira; inkâr ettikleri bir-şeyi gözleriyle gördükten sonra »İnkâr ettiğiniz şey işte budur, şimdi gördünüz ve inandınız mı?» demek onları tahkir ve terzil etmektir ki bu dünyada da aynıyla muamele cereyan eder. Meselâ, bir kimse bilmediği hakle birşeyi şiddetle inkâr ettikten sonra o şeyi görüp bildiğinde ahar bir kimse tarafından onu tekdir olmak üzere «İnkâr ettiğin şeyi gördün mü?" demek onun mahcubiyetine sebebiyet vermek ve evvelki inkârında hatasını tekrar etmektir.[9]

 

Vacip Tealâ ölçekte ve terazide sirkat etmek denâetini ve sair günahları irtikâb edenlerin âkıbet-i hallerini beyandan sonra bu misilli,günahları irtikâb etmeyenlerin encam-ı hallerini beyan et­mek üzere buyuruyor.

[Emr-i hal ü şan fâcirlerm itikatları gibi Kur'ah esâtîr-ül ev­velin değildir, beyan ettiği ahval-i âhiret tamamen vâkidir. Zira; iyi itikadda olan ve Kur'amn beyanı veçhüzere amel eden iyi kim­selerin amel defterleri a'lâ-yı illiyyîne dahil olucudur ve illiyyûnun hangi şey olduğunu sana ne bildirdi? Zira; onun mahiyetini dün­yada sana bildirecek bir şey yoktur. O îliiyyûn bir kitap ki onda iyi ameller yazılmıştır ve mukarreb olan melekler onu hıfız ve içinde yazılı olan amellere şehadet ederler.] Binaenaleyh; iyilerin amel defterleri açık yazıyla yazılmış, her gören kimse onu okur, sahibinin fevz ü necata dahil olduğunu "bilir. Şu halde o kitapta sahibinin iyiliğine delâlet-eder alâmet olduğundan sahibinin ebe­den mesrur olacağını ilân eder.

Fahri Râzfnin ve TŞbussuud Efendi'ıvin beyanları veçhile iII yyvn : yedinci kat gök. yahut e;r.v-> ala veyahut J^evh-i tfahfuzdur. O kitabı hıfzeden ve cümle halâik huzurunda mazmununa şehadet eden meleklerin mukarrebun olmaları ehl-i imanın şanları­na ta'zim içindir. Zira; amel defterlerini hıfzeden meleklerin Ce-nab-ı Hakkın mukarreblerinden olması kitabın muhterem ve için­de olan amellerin rıza-yı Ilâhî'ye muvafık olmasına delâlet ettiğin­den müminler için bundan büyük saadet olamaz ve kezalik şahit­lerin de indallah mukarreb olması şehadetin hüsn-ü kabulüne ve­sile olacağından rütbelerinin balâter olduğuna delâlet eder.

Yahut illyiyûn la murad; yalnız hayır yazılan defterdir ki onu gören onda hayır ve sahibinin makbul bir kul olduğunu bi­lir. Yahut sidre-i müntehâdır. Haiaza melekleri hergün yazmış ol­dukları iyi amelleri a'lâ-yı illiyyîne götürürler ve mukarreb olan meleklere teslim ederler. Onlar da muntazam deftere onu nakil ve o âlî makamda hıfzederler. Hatta kabrinden kalkıncaya kadar ora­da hıfzolunur, kabirden kalkınca herkesin defteri kendi boynuna takılır. Velhasıl bu âyette illiyyûnun yüksek bir mahal olduğunda ittifak olup ancak onun mahallini ta'ymcle ihtilâf var­dır. Ayetten maksat; müminlerin amel defterlerinin şeref sahibi olan bir mahalde hıfzolunduğunu beyanla onların şerefini beyan etmektir. Çünkü amel defterinin âlî bir makamda hıfzolunması; sa­hibinin kadri âlî olduğuna delâlet eder.[10]

 

Vacip Tealâ müminlerin amel defterlerine ta'zim olunduğunu beyandan sonra âhirette mertebelerine de ta'zim olunacağını etmek üzere buyuruyor.

[İyi amel sahibi olan kimseler muhakkak ni'met içinde bulu­nurlar ve kürsüler üzerinde nail oldukları nrmetlere ve teferrüc-gahlara bakarlar.]

Yani; Allahü Tealâ'ya itaat, Kur'ana ye âhirete iman eden kim­seler Cennet'e girince nimet-i İlâhî'yeye müstağrak olurlar ve o nimetler cümlesinden olan köşkler, saraj'lar ve kürsüler üzerinde oldukları halde taraf-ı İlâhî'den kendilerine ihsan olunan hurilere. gılmanlara ve sair nimetlere kemâl-i sürûrla bakarlar. Hatta Fahri Râzi'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanlarına nazaran düşmanları­nın Cehennem'de muazzap olduklarına dahi bakarlar. Çünkü; düş­manlarını azapta görmek kendilerine sürür verdiği gibi kendileri­nin o misilli azaptan halâs olduklarını görmek sürür üzerine sürür olur.[11]

 

Vacip Tealâ ehl-i Cennet'in koltuklar üzerinde kendilerine bahşoîunan nimetleri seyir ve temaşa edeceklerini beyandan sonra ehl-i Cennet'in yüzlerinde âsâr-ı sürür ve beşâşet üzere olduklarını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Sen bilirsin ehî-i Cennet'in yüzlerinde nimetin güzelliğini,]

Ky hitap şanından olan zat! Sen ehl-i Cermei'i görünce yüzlerinde beyazlık ve beşâşet gibi ehl-i nimetin yüzünde görülen alâmetleri görür ve onunla ehl-i nimet olduklarını bilirsin. Zira; bu dünyada ehl-i nimetin yüzlerinde servetin ve rahatın eseri malûm olduğu gibi âhirette dahi ehl-i Cennet'in yüzlerinde nimetin eseri görülür. [Yalnız yüzlerinin beşaşeti ve nadratıyla kalmazlar. Çünkü; onlar ağzı mühürlü ve mührü misk ü anber olan şarab-ı halisten içirti­yorlar.]

Yani; ehl-i Cennet Cennet'e girdiklerinde yüzlerinde güzellik görüldüğü gibi bir şarâb-L hâlisten içirilirier ki o şarap gayet safî, hâlis ve berrak olduğu gibi içinde tabiata kerih gelecek veyahut mizacı ifsâd edecek birşey bulunmaz. Zira; o şarabın kemal-i nefa­setinden ağzı mühürlü olup mum yerine onun mührü misk ü an-berdir veyahut içince âhiri misk rayihasına benzer bir râjâhayla hitam bulur. Yani içen içtikten sonra misk rayihasını duyar, yoksa dünya şarapları gibi karın ağrıtmak, ağız kokutmak ve baş döndür­mek gibi birşeyler olmaz.

Fahri Râzi'nin be^yani veçhile rahîk ; kendisinde asla karışık olmayan şaraptır. Mühürlü olması;,ehl-i Cennet'e ta'zim ve tekrinı içindir. Zira; ikram olunacak büyük kimselere takdim olu­nan şeyin ta'zim için mühürlü takdim olunması âdettir. O şarabı içen kimse, âhirinde misk râyihası gibi bir râyiha bulur.[12]

 

Vacip' Tealâ ehl-i Cennet'in şarabını beyandan sonra o  rağbet etmek lâzım olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şu pâk olan şarap ve hâlis olan nimet rağbet etmeye lâyıktır. Şu halde rağbet ediciler rağbet etsinler.]

Yani; ehl-i Cennet hakkında beyan olunan nimetler ve garap-. lar ebedî olup kemal-i safvetiyle beraber karışıktan ârî olduğu ci­hetle rağbet etmeye lâyıktır, binaenaleyh; ibadei-i İlâhî'yeye suVat ve tâât-ı sübhaniyeye miidavemet etmekle, bu nefis nimetlere rağ­bet ediciler rağbet etsinler,

Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile ehl-i Cennet'in nimetleri­ne ve şaraplarının ulüvv-ü mertebesine işaret için bu'd-u meraıibe mevzu olan lâfzı varid olmuştur.

Tenâfüs ; silr'atla birşey e rağbet etmek, yahut müsabaka suretiyle amel etmektir. Çünkü; Cennet nimetlerinin nefaseti v^ ebediyeti malûm olunca insanla?.1! yekdiğerlerine karşı o nimetlere] nail olmaya vesile olan ibadete müsabaka etmeli ki o nimetlere müsabaka olsun.[13]

 

Vacip Tea,â Cen.et §arabınm diğer buyuruyor.

[O şarab-ı hâlisin mizacı Cennette (tesnim) denilen pınarın suyudur. O tesnîm; bir pınardır ki ondan ind-i ülûhiyette mukar-reb olan kimseler içerler.]

Yani; rahîk denilen şaraba karıştırılan tesnîm isminde olan pınarın suyudur. O tesnim bir pınardır "ki ondan içenler dünyada vaktini zayi etmeyip mükellef olduğu vezaif-i diniyesini şeriatın beyanı veçhüzere eda etmekle Cenab-i Hakkın rızasını tahsil etmiş ve kurbiyet-i maneviye peyda ederek âhirete gitmiş olan kimseler­dir. Zira tesnîm; makbul bir pınar olduğu için makbul olan kullar o pınardan içmek şerefine nail olurlar.

Fahri Râzi'nih beyanı veçhile tesnîm; Cennet pınar­larının en şereflisidir. Cennetin gayet yüksek mahallerinden ak­tığı için tesnim denilmiştir.[14]

 

Vacip Tealâ Cennet'te müminlere vâki olacak ikramı beyandan sonra dünyada kâfirlerin müminleri istihzaları ve gülmeleri gibi fena muamelelerini ve âhirette o muamelenin aynıyla kendi aleyh­lerine döneceğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şol kimseler ki onlar günah islemekle cürüm sahihi oldular. Onlar ehl-i îmanın hallerine gülerler, c kâfirler müminlere tesadüf ettiklerinde göz" ve kaslarıyla birbirine işaret ederek ehl-i imanı zemmederler, o kâfirler müminleri zemmederek dönüp hanelerine geldiklerinde müminleri istihzalarından telezzüz ederek dönerler,

gelirler, o kâfirler müminleri gördüklerinde derler ki «Şu mümin­ler muhakkak dalâlettedirler. Zira; nimet-i hâzırayı terkederek vukuu malûm olmadık bir ni'meti ümid ederler».] Ve böyle demekle kendilerinin hidayette olduklarım iddia ederler.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette zemmolunan (Ebu Ce­hil), (Velid b. Muğire) ve (Âs b. Vâil) gibi ekâbir-i müşrikindir. Çünkü onların (Ammar), (Suheyb) ve (Bilâl) gibi fukara-yı as­habın hallerine güldükleri ve istihza ettikleri zamanda âyetin nazil olduğu mervidir. Ekâbir-i müşrikin fukara-yı ashabı gördüklerinde göz ve kaslarıyla birbirlerine işaret ederek zemmederler, gülüşür-lerdi, bununla evlerine geldiklerinde bu zemleriyle meyve yemiş gibi telezzüz eder ve ehl-i iman için «Dalâlettedir» derlerdi.

Bu âyet gözüyle kaşıyla zem ve gıybetin lisanla gıybet gibi olduğuna delâlet eder. Zira; Cenab-ı Hak kâfirleri gözleriyle kas­larıyla işaret ederek gıybet etmeleriyle zemmetmiştir. Eğer günah olmakta lisanla giybet gibi olmamış olsaydı kâfirleri bununla zem-metmezdi. Halbuki zemmetti, şu halde lisanla zemle gözüyle ka­şıyla işaret suretiyle zem beyninde fark olmadığına âyet delâlet eder. Kâfirler âhire tin vücuduna itikad etmediklerinden âhirete1 itikad eden ve âhiret için sa'yeden ehl-i imanın dalâlette olduklarını pervasız söylerlerdi. Şu ta'n misilli zamanımızda bulunan düşün­cesiz cehele-i avam ve dinle alâkası olmayan birtakım kimseler ta­rafından da mümin-i kâmillere vâki oluyor. Halbuki o humakaa kendi dalâletlerini müminlere isnad ediyorlar ve şu isnatlarından da haya etmiyorlar.[15]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin   hallerini beyandan    sonra kâfirleri müminleriri hallerini   teftişe memur olmadıklarını   beyan etmek üzere buyuruyor.

[Halbuki o kâfirler müminlerin hallerini ve amellerini hıfze-cîici olmadıkları gibi muhafazaya memur da değillerdir.] Ve eb.14

.JsiSrua bekçi olarak da gönd^rilmediler. Binaenaleyh; her ne yap­salar vazifelerinin haricinde yaptıkları için kendileri mes'ûl ve rnu-azzap olurlar. Çünkü; vazifesinin gayriyi a meşgul ulan kimse her zaman meşguliyetinden ve mahcubiyetinden kurtulamaz. Şu halde kâfirler müminler hakkında ne deseler ve ne de yapsalar akıbet kendileri mes'ûl ve mahcuplardır.[16]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin dünyada müminlere güldüklerini ve halbuki müminlerin hallerini teftişe me'mur olmadıklarını beyan­dan sonra ahirette müminlerin kâfirlere güleceklerini beyan etmek buyuruyor.

[KfuîrTerin halleri böyle olunca kıyamet gününde müminler kâfirler» hakir, zelil ve st fil görünce gülerler, köşklerde, saraylarda ve küysüier üzerinde Allah'ın verdiği nimetlere nazar eder, mesrur oîurlar.] Zira: dünyada kâîiıier nimetlerine mağrur olarak yüksek h«.:-.ne?2rinde oturup fukara-yi müsliminin fakr u" ihtiyaçları sebe­biyle? onlara nasıl gülmüşlerse ahirette nöbet müminlere gelir ve aynı hal ü^ere müminler de onlara öylece gülerler ve intikamlarını alırlar-. Binaenaleyh; müminlerin, onların hallerine sabretmeleri 1 azimdir. Çü'^kü akıbet; müminlerindir.[17]

 

Vâcİp Tealâ kât'İJ'lere olacak muamelenin dünyada müminlere yaptıkları muamelenin cezası ve ona mukabil olduğunu beyan et-m^k iv/.efe buyuruyor.

[Eİhette kâfirler    işledikleri amelleri    üzerine cezalanırlar.]

Zira; dünyada müminlere güldüler, ona mukabil ahirette ehl-f Cen-net'e gülünç olurlar, müminleri istihza ettiler, ona mukabil istihza olunurlar, velhasıl dünyada yaptıkları yolsuz rmaâmelenin aynını ahirette görürler.

Bu âyetler ehl-i imanı tesliye için sevkolunmuştur. Çünkü; dünyada kâfirlerden gördükleri muameleyi ahirette kâfirlerin gö­receğini vaadle Cenab-ı Hak ehl-i imana ta'zim buyuruyor. Zira; bir kimsenin hasmına ihanet ve ondan ahz-ı intikam o kimse için ayn-ı ta'zimdir. kelimesiyle istifham; bu makamda takrir

içindir. Yani «Elbette kâfirler işledikleri ef âlin cezasını görecekler^ yanlarına kalmayacak" demektir.[18]



[1] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6376-6377

[2] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6377-6379

[3] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6379-6380

[4] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6380

[5] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6380-6381

[6] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6381

[7] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6381-6382

[8] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6382-6383

[9] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6383-6384

[10] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6384-6385

[11] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6385-6386

[12] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6386-6387

[13] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6387

[14] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6387-6388

[15] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6388-6389

[16] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6389-6390

[17] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6390

[18] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6390-6391