Sure-İ Bürûc - Kuran - Konlayli Vehbimehmet Tefsiri - 85. Sayfa
SURE-İ BÜRÛC
Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Yirmji âyeti camidir.
[Burçlar sahibi olan semaya ve insanlara vaadolunan yivm-i kıyamete ve şahit olan nebiye ve meşhûd olan ümmetine vemin ederim ki; alevienici ateşle doldurulmuş çukurlardan ibareti olan uhdûdun sahipleri Öldürüldü.]
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bürûcla murad; rasatha-nelerce meşhur ve ilm-i nilcumda malûm ve gökte mevcut olayı on iki burçtur ki birinci semadadır. Onlarla yeryüzünde güz, yaz, bahar ve kış mevsimleri taayyün eder. Yahut burçlarla, murad; yıldızlardır. Onlar gizli olmayıp açık oldukları için burûc denmiştir. Semâda nice binlerce acayip ve garaibe delâlet eder san'at-lar mevcut.olup yeryüzünün mesaîmi semaya merbut olduğu cihetle semanın şerefine binaen Cenab-ı Hak semaya yemin etmiştir. Yevm-i mev'ûdla murad; kıyamet günüdür. Zira; kıyametin vukuu insanlara vaadolunduğu için yevmi mev'ûd denilmiştir. Yevm-i mev'ûdda semanın varılacağı ve yıldızlarının burçlarının mahv ü muzmahil olacağı cihetle yevm-i mev'ûdla sema arasında münasebete binaen yeminde ikisi birleşmiştir. Sâhitle murad; ibrımetive şehadet edecek nebi ve meşhûd la murad; o nebinir, ümmetidir. Yahut şahitle murad; ümmet-i Muham-med ve meşhüd la murad; sair ümmetlerdir. Zira; ümmet-i Muhammed yevm-i- kıyamette Kur'anda gördükleri veçhile diğer ümmetlerin lehine ve aleyhine şehadet edecekleriNcihetle ümmet-i Muha.mnw.cVc sakil diğerlerine meshûd denmiştir. Yahut ş ahit Vacip Tealâ, meşhûd ; mahlûkatıdır. Yahut şahit ". melekler, meşhut : mükellefindir. Çünkü; melekler mükellefinin amellerine şehadet edeceklerdir.
Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu âyet ashab-ı uhdûdun kimler olduğunu beyan hakkında mücmeldir ve bu mücmeli tafsil (Suheyh) Hazretlerinin Resulullah (S.A.) Efendimiz Hazretlerinden rivayet ettiği bir hadisle sabit olur. Binaenaleyh: ekser-i müfessirîîi bu âyeti o hadisle tefsir etmişlerdir, hadisin meali de şöyledir: Zaman-ı sabıkta bir padişah kendine tâbi olanların Rabbisı olduğunu iddia ederdi, kendine mensup olan sâ-hir ihtiyarlamaya başlayınca vefat ettiği zaman yerinde kalacak bir kimse bulunmasını tasavvur ederek sihir öğrenmek üzere bir çocuğu o ihtiyar sâhire gönderdi. Çocuk sihir öğrenmek üzere gidip gelirken yol üzerinde mümin bir rahipten taallüme başlar ye rahipten aldığı feyz üzere iman eder ve zühd ü takva ile muttasıf ehi-i dil ve "erbab-ı kerametten mümüı-i kâmil" olur, hastaları tedaviye baslar ve tedavi edeceği hastalan imana davet şder, onlar da iman ederler.-Melik çocuğu ve ona tâbi olanları menetmek isterse de muvaffak olamayınca sahrada çukurlar kazdırır, içine ateşler yaktırır ve ateşin alevi semaya ser çektiği zaman kendine tâbi olmayan ehl-i imanı o çukurlara atar ve yakar, lâkin ehl-i imanı ateşe atınca Cenab-ı Hak ateşe varmaksızın onların ruhlarını kabızla ateşten halâs eder. Fakat melik ve ona tâbi olanları çukurlardan etrafa püsküren ateşlerle Cenab-ı Hak yakar. İşte bu suretle onları ihlâk etliğini bu âyetle beyan buyurmuştur. Binaenaleyh ashâb–ı nh düdla murad; o padişahla ana tâbi olanlardır
Ehl-i Mekke indinde ashab-i uhdûdun ahvali malûm olduğundan Cenab-ı Hak onları bildikleri bir meseleyle tehdit, resulünü ve ashabını sabır ve tahammüle davetle tesliye buyurmuştur. Yani
«Ey ehl-i Mekke! Nasıl ki ashab-ı uhdûd müminlere eza ederken kendi ezaları kendi aleyhlerine döndü. Siz de küfürde ve Müslümanlara ezada ısrar ederseniz müminler hakkında kurduğunuz dolaplar ve düşündüğünüz'hileler kendi ayağınıza dolaşır, ey müminler! Ashab-ı uhdûdun ezalarına sabreden Müslümanlar nasıl ki de-recâta nail oldularsa siz de sabrınız sebebiyle derecata nail olacaksınız- demektir.[1]
Vacip Tealâ ashâb-ı uhdûdun katlolunduklarını beyandan sonra katlolunduklannm keyfiyetine işaret etmek üzere
buyuruyor.
[Ashâb-ı uhdûd katlolundular. Zira; onlar ateş üzerinde oturur ve yanacakları seyrederler uzak bir mahalde değillerdi.] Binaenaleyh; ateşin .alevi ansızın onlara ulaşmış ve yakmıştır. Halbuki onlar müminleri yakmak için işledikleri azab üzerinde hazırlardı. Yahut onlar müminlere işledikleri azaba padişah huzurunda şehadet ederler ve filân çukur kazmakta, filân odun getirmekte, filân ateş yakmakta ve filân da Müslümanları ateşe atmakta kusur etmediklerine ve padişahın emrine kemaliyle itaat ettiklerine yekdiğerine karsı şehadet ve herkes kendi fiiliyle iftihar ederdi. İşte o zaman helak olmuşlardır. Bu şehadetlerinden maksatları; padişaha kurbiyet peyda ederek muzahrefat-ı dünyeviyeye nail olmaktır. Bu gibi emel-i hasisi taşıyan hulûskârlar her zaman padişahlar huzurunda bulundukları ve insaniyete yakışmayan birtakım efâle cesaret ettikleri tarihle sabit olduğu gibi herkes kendi zamanında müşahede eder ve bu misilli insan suretinde canavarlardan, insan olanlar da nefret ederler.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile ashab-ı uhdûd; ehl-i iman için yakmış oldukları .ateşleri kendilerini yaktığı cihetle dünya ve âhi-rette hâib ü hâsir olmuşlardır. Bu âyette ashab-ı uhdûdun kasvet-i kalplerinin şiddetine ve ehl-i imanın imanlarında ciddiyetlerine delâlet vardır. Zira: ehl-i küfür kendi cinsleri insanları ateşe attıkları halde onları seyir için ateşin yamnda bulunup asla müteessir olmadıkları gibi müminler de kendilerine reva görülen ateşe bilâ-perva girip ehl-i küfre iltifat bile etmemişlerdir.[2]
Vacip Tealâ ashab-ı uhdudun müminlere ezalarının sebebini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Onlar müminlerden hiçbir sebep ve bahaneye mebni intikam almaya kıyam etmediler, ancak aziz ve hamîd olan Allahü Tealâ'ya iman edip. imanlarında sebat ve devanı ettiklerinden dolayı intikama kıyam ettiler.] Çünkü; onlar nazarında müminlerin Allahü Tealâ'ya iman etmelerinden başka bir kusurları yoktu. Ancak padişaha muhalefet ederek Allah'ın birliğini ikrar etmelerini haklarında büyük bir cinayet addederek dünya ve âhirette en şiddetli azab olan ateşe atmaya karar verdiler.[3]
Vacip Tealâ zat-ı ülûhiyetini izzet ve hamîd olmak sıfatlarıyla tavsif buyuranca cümle kullarının her türlü senalarına müstehak ve herşey üzerine galip ye kahir olduğunu ispat etmek üzere buyuruyor.
[Müminlerin iman ettikleri Allahü Tealâ şol zat-ı eceli ü a'Iâ-dir ki göklerin ve yerin mülkü onundur. Binaenaleyh; yerde ve gökte cereyan eden herşeye ve her mevcuda Allah'ın ilmi lâhik ve herşeyde ilmi hâzırdır.]
Yani; müminlerin iman ettikleri Allahü Tealâ herkese galip ve kahir ve her türlü senaya lâyık olduğu gibi yerin ve göklerin malikidir ki bunların ve bunlarda mevcut olan bilcümle mahlûka-j tın tasarrufu o Allahü Tealâ'ya mahsustur, başka bir kimsenin hiçbir şeyde methali yoktur. Halbuki Allahü Tealâ'nm ilmi herşeyt lâhiktir. İşte şu beyan olunan sıfatlarla muttasıf olan zat-ı latif imana müstehaktır. Ondan gayrı imana müstehak kimse yoktur. Şı halde nasıl oluyor ki böyle mülk ü melekût sahibi, ilmi herşeyt lâhik ve kudret-i kahiresiyle herkese galip olan zata imanı kâfirleı ayıp addediyorlar.
Bu âyet Cenab-ı Hakkı methiçin sevkolunmuş ve Allah'ıı olduğunu ispat makamında,delildir, takriri şöyledir : «Allahü Tealâ aziz ve hamîddir. Zira; yerin ve göklerin mülkü Allahü Tealâ'ya mahsustur. Her kimse ki yerin ve göklerin mülkü ona mahsus ola, o zat aziz ve hamîddir. Binaenaleyh; Allahü Tealâ aziz ve hamîddir», kezalik «Allahü Tealâ aziz ve hamîddir. Zira; Allahü Tealâ'nm ilmi herşeye lâhiktir. İlmi herşeye lâhik olan kimse aziz ve hamîddir. O halde Allahü Tealâ aziz ve hamîddir» demek olur.[4]
Vacip Tealâ ashab-ı uhdûdun müminlerin imanlarını ayıp g düklerini beyandan sonra imam ayıp addeden kâfirlerin cezalar beyan etmek üzere buyuruyor.
[Şol kimseler ki erkek ve hatun bilcümle ehl-i imanı filney< ilkaa ettiler ve ettiklerine nadim olarak tevbe etmediler. Onlar için şiddetli Cehennem ve yangın azabı vardır.]
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile fitne yle murad; ateşle yakmaktır. Ancak bu makamda ashab-ı uhdûdun fitnesi muraddır ki o da evvelki âyetlerde beyan olunduğu veçhile ateşle yakmaktır.
Bu âyette beyan olunan azapların her ikisi de âhirette vâkidir. Şu kadar ki azab-ı Cehennem ]e murad; küfürleri sebebiyle olan azaptır. Azab-ı harîfla murad; müminleri yakmaları sebebiyle asıl azapları üzerine ziyade olan azaplarıdır. Yahut az ab -ı Cehennem; âhirettedir, azab-ı harîk ise dünyada müminler için hazırladıkları ateşte kendilerinin yanması-dır. Velhasıl iki nevi azap; iki cihetle günahkâr olduklarının neticesidir ki biri küfür diğeri ehl-i imana ezalarıdır. Hatta çukurlardan püsküren ateşler onların kendilerini yaktığı gibi hanelerini dahi yakmıştır. Şu manâya nazaran bu âyet ashab-ı uhdûdun katlolun-duklarmın keyfiyetini tefsirdir.
Bu âyet kâfir ve kaatillorin tevbeleriniu kabulüne delâlet eder. Zira; azabın müminleri fitneye iikaa edip tevbe etmeyenlere olacağı beyan olunmuştur ki tevbe edenlere azabın olmayacağına işaret olunmuştur.[5]
Vacip Tealâ kâfirlerin dünyada ve âhirette azaplarını beyandan sonra müminlerin nail olacakları derecâtı beyan etmek üzere buyuruyor.
[Şol kimseler ki onlar îman ettiler ve amel-i salih işlediler. Muhakkak onlar için altından ırmaklar akar Cennet'ler vardır. İşte şu Cennetlere nail olmak büyük necattır.] Zira; müminlere Cenab-ı Hakkın şu haberi müminlerden razı olduğuna delâlet eder. Mümin için Allah'ın rızasına nail olmaktan daha büyük bir nimet olamaz. Çünkü rıza-yı İlâhî; cümle metâlibin fevkmdadır.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile ashab-ı uhdûd kıssası ve bilhassa şu âyet-i celiie küfrü ihtiyar etmesi üzerine bir kimse icbar olunduğunda kalbi imanında sabit olduğu halde kendini helakten kurtarmak için icbar eden kimseye karşı teklif ettiği küfrü zahirde ir-tikâb etmesine ruhsat-ı şer'iyeye binaen caizse de ancak zahirde küfrü irtikâb üzerine helakini tercih ederek helak olması efdâl olduğuna delâlet eder. Zira; ashab-ı uhdud kendilerini küfre icbar eden padişaha karşı imanlarında sebat ederek helaklerini ihtiyar etmeleri üzerine Cenab-ı Hak onları sena buyurdu. Çünkü; azimet-i şer'iyeyle ameldir. Azimetle amel. ruhsatla amelden elbette evlâ ve efdaldir.
Şu manâyı te'yid eder bir hadis-i şerif de vardır. Şöyle ki as-hab-ı Resulullah'tan iki kişi (Müseylemet-ü3 Kezzab) m eline düşerler. Onlara kendinin nebi olduğunu tasdik etmelerini teklif ve icbar eder. Birisi zahirde muvafakat eder, nefsini helakten kurtarır, diğeri teklifini reddeder, (Müseyleme) ova katleder. Bu haber Resulullah (S.A.) Efendimize vasıl olunca buyurur. Yani «Amma şol kimse ki onu Müseyleme terketti. Ö kimse ruhsatla amel etti. Ve armna şol kimse ki Müseyleme tarafından katlolundu. O.kimse faziletle amel etti. kolaylık onun içindim demek olur. İşte şu kelâm-ı nebeviden anlaşıldığı veçhile küfrüzere icbar olunan kimsenin imanda sebatla helak olması ruhsat üzere zahirde küfrü ihtiyar etmekten evlâdır.[6]
Vacip Teaîâ ehl-i imanı ifsad edenleri tehdid ve amel-i salih isleyenlere Cennet'ini vaad buvurduktan sonra evvelâ tehdidini ve saniyen vaadini te'kid buyurmak üzere buyuruyor.
[Ey Habibim! Senin Eabbinin tutması muhakkak şiddetlidir. Zira; o Rabbin Tealâ herşeyi yeniden yaratır ve yarattığm. öldükten sonra iade eder, Allahü Tealâ kullarının kusurunu brtucu w iyi kullarmı sevicidir. Ars-ı âlânın sahibidir ve kadı-i alı, istedi-ğini işleyiçidir.]
Yani; Rabbin Tealâ küfürde ısrar edenîeri muâhaze eder. Zira; âsîleri isyanlarıyla tutuşu gayet katı ve şiddetlidir. Binaenaleyh; onlardan ahz-ı intikam eder. Zira; evvelâ icad eder. Çünkü; kud-ret-i kâmilesi icada kâfidir. Saniyen öldükten sonra hâlet-i asliyesine iade eder. Zira; kahr u galebe sahibidir. Şu halde hem dünya hem de âhirette kullarının her türlü amellerine göre mücâzat eder. Nitekim ashab-ı uhdûdu da mücâzat etmiştir, Rabbin Tealâ itaat eden kullarım Cennet'e nail eder. Zira; tevbe ve istiğfar eden kullarının günahlarını setredici, tevbe ve nedamet eden kimselerin ihlâsına ve iyi kullarının itaatma muhabbet edicidir, arş-ı a'lânm sahibi zatında ve sıfatında cümleden ulu ve büyüktür. İstediği şeyi bilihtiyar işler ve hiçbir kimsenin karışmaya salâhiyeti yoktur. Çünkü; her ne islerse kendi mülkünde isler, her ne gibi âsâr sö-rürse bilihtiyar yalnız ondan sadır olmuştur. Binaenaleyh; sevdiği kullarını Cennet'e ithal eder, hiç bir kimse mani olamaz, düşmanlarını Cehennemce ithal eder. hiç bir kimse onlara yardım edip sesini çıkaramaz.[7]
Vacip Tealâ ashab-ı uhdûdu zikirle Resulûllah'ı ve ashabını tesliye ve kâfirleri tehdid ettikten sonra Firavun ve Semûd gibi daha evvel geçenleri zikirle dahi tehdit ve tesliye etmek üzere buyuruyor.
[Muhakkak sana askerlerin haberi geldi. O askerler ki Firavun ve kavm-i Semûddur.]
Yani; ya Ekrem-er Rusül! Ümem-i salifeden enbiya üzerine asker çekenlerin haberi elbette sana geldi ve onlardan en kuvvetli olan Firavun biraderin Mûsâ (A.S.) a ne kadar eziyetler etti ve akıbeti neye vardı, Semûd kavmi Salih (A.S.) a neler yaptı, akıbet onları nasıl muâhaze ettik. Şu halde senin kavminden sana ve ashabına vaki olan ezalara sen mahzun olma. Çünkü; biz onlardan intikamımızı alırız. Binaenaleyh; Mekke müşrikleri kavm-i Firavun ve Semûd gibi helake hazır olsunlar.[8]
Vacip Teaiâ tehdidini te'kid etmek üzere buyuruyor.
[Belki sol kimseler ki onlar sana ve kitabına küfrettiler. Onlar tekzipte sabitler ve kararlaşmalardır, vazgeçmezler. Halbuki Al-lahü Tealâ kudretiyle onları her taraftan kuşatıcıdır.] Binaenaleyh; kudret-i kaahiresinden kurtulmak yoktur. Zira; her ne kadar sana ve ashabına eziyet ederlerse de onlar için azap her taraftan hazırlanmıştır. Çünkü; Allahü Tealâ'mn işlerini jjjata ettiği için amellerinin hiçbir zerresini bile ihmal etmez.
[Belki onların tekzib ettikleri şey Kur'andır, Levh-i Mahfuz'da yazılıdır.] Binaenaleyh; kadri âlîdir. Onların tekziplerinden \ Kur'ana bir noksan arız olmaz. Zira; tebeddül ve tagayyürden ma-! sundur. Şu halde Kur'an her ne ki haber verdiyse vâki olmuş ve 1 olacaktır. İşte şu esasa binaen kâfirler hakkında Kur'anın haber I verdiği şeylerin cümlesi vâki olacaktır.[9]
[1] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6401-6403
[2] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6403-6404
[3] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6404
[4] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6404-6405
[5] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6405-6406
[6] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6406-6407
[7] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6407-6408
[8] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6408-6409
[9] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6409
İslami Okul Okulların En Önemlisi