Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Sure-İ Bürûc - Kuran - Konlayli Vehbimehmet Tefsiri - 85. Sayfa

SURE-İ BÜRÛC.. 2


SURE-İ BÜRÛC

 

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir.  Yirmji âyeti camidir.

[Burçlar sahibi olan semaya ve insanlara vaadolunan yivm-i kıyamete ve şahit olan nebiye ve meşhûd olan ümmetine vemin ederim ki; alevienici ateşle doldurulmuş çukurlardan ibareti olan uhdûdun sahipleri Öldürüldü.]

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bürûcla murad; rasatha-nelerce meşhur ve ilm-i nilcumda malûm ve gökte mevcut olayı on iki burçtur ki birinci semadadır. Onlarla yeryüzünde güz, yaz, ba­har ve kış mevsimleri taayyün eder. Yahut burçlarla, murad; yıldızlardır. Onlar gizli olmayıp açık oldukları için burûc den­miştir. Semâda nice binlerce acayip ve garaibe delâlet eder san'at-lar mevcut.olup yeryüzünün mesaîmi semaya merbut olduğu ci­hetle semanın şerefine binaen Cenab-ı Hak semaya yemin etmiştir. Yevm-i mev'ûdla murad; kıyamet günüdür. Zira; kıyametin vukuu insanlara vaadolunduğu için yevmi mev'ûd denilmiş­tir. Yevm-i mev'ûdda semanın varılacağı ve yıldızlarının burçla­rının mahv ü muzmahil olacağı cihetle yevm-i mev'ûdla sema ara­sında münasebete binaen yeminde ikisi birleşmiştir. Sâhitle murad; ibrımetive şehadet edecek nebi ve meşhûd la murad; o nebinir, ümmetidir. Yahut şahitle murad; ümmet-i Muham-med ve meşhüd la murad; sair ümmetlerdir. Zira; ümmet-i Muhammed yevm-i- kıyamette Kur'anda gördükleri veçhile diğer ümmetlerin lehine ve aleyhine şehadet edecekleriNcihetle ümmet-i Muha.mnw.cVc sakil diğerlerine meshûd denmiştir. Ya­hut ş ahit Vacip Tealâ, meşhûd ; mahlûkatıdır. Yahut şahit ". melekler, meşhut : mükellefindir. Çünkü; me­lekler mükellefinin amellerine şehadet edeceklerdir.

Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu âyet ashab-ı uhdûdun kimler olduğunu beyan hakkında mücmeldir ve bu mücmeli tafsil (Suheyh) Hazretlerinin Resulullah (S.A.) Efen­dimiz Hazretlerinden rivayet ettiği bir hadisle sabit olur. Binaen­aleyh: ekser-i müfessirîîi bu âyeti o hadisle tefsir etmişlerdir, hadi­sin meali de şöyledir: Zaman-ı sabıkta bir padişah kendine tâbi olanların Rabbisı olduğunu iddia ederdi, kendine mensup olan sâ-hir ihtiyarlamaya başlayınca vefat ettiği zaman yerinde kalacak bir kimse bulunmasını tasavvur ederek sihir öğrenmek üzere bir çocuğu o ihtiyar sâhire gönderdi. Çocuk sihir öğrenmek üzere gidip gelirken yol üzerinde mümin bir rahipten taallüme başlar ye ra­hipten aldığı feyz üzere iman eder ve zühd ü takva ile muttasıf ehi-i dil ve "erbab-ı kerametten mümüı-i kâmil" olur, hastaları te­daviye baslar ve tedavi edeceği hastalan imana davet şder, onlar da iman ederler.-Melik çocuğu ve ona tâbi olanları menetmek is­terse de muvaffak olamayınca sahrada çukurlar kazdırır, içine ateş­ler yaktırır ve ateşin alevi semaya ser çektiği zaman kendine tâbi olmayan ehl-i imanı o çukurlara atar ve yakar, lâkin ehl-i imanı ateşe atınca Cenab-ı Hak ateşe varmaksızın onların ruhlarını ka­bızla ateşten halâs eder. Fakat melik ve ona tâbi olanları çukur­lardan etrafa püsküren ateşlerle Cenab-ı Hak yakar. İşte bu su­retle onları ihlâk etliğini bu âyetle beyan buyurmuştur. Binaena­leyh ashâb–ı nh düdla murad; o padişahla ana tâbi olan­lardır

Ehl-i Mekke indinde ashab-i uhdûdun ahvali malûm olduğun­dan Cenab-ı Hak onları bildikleri bir meseleyle tehdit, resulünü ve ashabını sabır ve tahammüle davetle tesliye buyurmuştur.  Yani

«Ey ehl-i Mekke! Nasıl ki ashab-ı uhdûd müminlere eza ederken kendi ezaları kendi aleyhlerine döndü. Siz de küfürde ve Müslü­manlara ezada ısrar ederseniz müminler hakkında kurduğunuz do­laplar ve düşündüğünüz'hileler kendi ayağınıza dolaşır, ey mümin­ler! Ashab-ı uhdûdun ezalarına sabreden Müslümanlar nasıl ki de-recâta nail oldularsa siz de sabrınız sebebiyle derecata nail olacak­sınız- demektir.[1]

 

Vacip Tealâ ashâb-ı uhdûdun katlolunduklarını beyandan son­ra katlolunduklannm keyfiyetine işaret etmek üzere

buyuruyor.

[Ashâb-ı uhdûd katlolundular. Zira; onlar ateş üzerinde otu­rur ve yanacakları seyrederler uzak bir mahalde değillerdi.] Bina­enaleyh; ateşin .alevi ansızın onlara ulaşmış ve yakmıştır. Halbuki onlar müminleri yakmak için işledikleri azab üzerinde hazırlardı. Yahut onlar müminlere işledikleri azaba padişah huzurunda şeha­det ederler ve filân çukur kazmakta, filân odun getirmekte, filân ateş yakmakta ve filân da Müslümanları ateşe atmakta kusur et­mediklerine ve padişahın emrine kemaliyle itaat ettiklerine yekdi­ğerine karsı şehadet ve herkes kendi fiiliyle iftihar ederdi. İşte o zaman helak olmuşlardır. Bu şehadetlerinden maksatları; padişaha kurbiyet peyda ederek muzahrefat-ı dünyeviyeye nail olmaktır. Bu gibi emel-i hasisi taşıyan hulûskârlar her zaman padişahlar huzu­runda bulundukları ve insaniyete yakışmayan birtakım efâle cesa­ret ettikleri tarihle sabit olduğu gibi herkes kendi zamanında mü­şahede eder ve bu misilli insan suretinde canavarlardan, insan olanlar da nefret ederler.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile ashab-ı uhdûd; ehl-i iman için yakmış oldukları .ateşleri kendilerini yaktığı cihetle dünya ve âhi-rette hâib ü hâsir olmuşlardır. Bu âyette ashab-ı uhdûdun kasvet-i kalplerinin  şiddetine ve  ehl-i  imanın  imanlarında  ciddiyetlerine delâlet vardır. Zira: ehl-i küfür kendi cinsleri insanları ateşe attık­ları halde onları seyir için ateşin yamnda bulunup asla müteessir olmadıkları gibi müminler de kendilerine reva görülen ateşe bilâ-perva girip ehl-i küfre iltifat bile etmemişlerdir.[2]

 

Vacip Tealâ ashab-ı uhdudun  müminlere ezalarının  sebebini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Onlar müminlerden hiçbir sebep ve bahaneye mebni intikam almaya kıyam etmediler, ancak aziz ve hamîd olan Allahü Tealâ'­ya iman edip. imanlarında sebat ve devanı ettiklerinden dolayı in­tikama kıyam ettiler.] Çünkü; onlar nazarında müminlerin Allahü Tealâ'ya iman etmelerinden başka bir kusurları yoktu. Ancak pa­dişaha muhalefet ederek Allah'ın birliğini ikrar etmelerini hakla­rında büyük bir cinayet addederek dünya ve âhirette en şiddetli azab olan ateşe atmaya karar verdiler.[3]

 

Vacip Tealâ zat-ı ülûhiyetini izzet ve hamîd olmak sıfatlarıyla tavsif buyuranca cümle kullarının her türlü senalarına müstehak ve herşey üzerine galip ye kahir olduğunu ispat etmek üzere buyuruyor.

[Müminlerin iman ettikleri Allahü Tealâ şol zat-ı eceli ü a'Iâ-dir ki göklerin ve yerin mülkü onundur. Binaenaleyh; yerde ve gökte cereyan eden herşeye ve her mevcuda Allah'ın ilmi lâhik ve herşeyde ilmi hâzırdır.]

Yani; müminlerin iman ettikleri Allahü Tealâ herkese galip ve kahir ve her türlü senaya lâyık olduğu gibi yerin ve göklerin malikidir ki bunların ve bunlarda mevcut olan bilcümle mahlûka-j tın tasarrufu o Allahü Tealâ'ya mahsustur, başka bir kimsenin hiç­bir şeyde methali yoktur. Halbuki Allahü Tealâ'nm ilmi herşeyt lâhiktir. İşte şu beyan olunan sıfatlarla muttasıf olan zat-ı latif ima­na müstehaktır.    Ondan gayrı imana müstehak kimse yoktur. Şı halde nasıl oluyor ki böyle mülk ü melekût sahibi, ilmi herşeyt lâhik ve kudret-i kahiresiyle herkese galip olan zata imanı kâfirleı ayıp addediyorlar.

Bu âyet    Cenab-ı Hakkı  methiçin  sevkolunmuş ve Allah'ıı olduğunu ispat makamında,delildir, takriri şöyledir : «Allahü Tealâ aziz ve hamîddir. Zira; yerin ve göklerin mülkü Allahü Tealâ'ya mahsustur. Her kimse ki yerin ve göklerin mülkü ona mahsus ola, o zat aziz ve hamîddir. Binaenaleyh; Allahü Tealâ aziz ve hamîddir», kezalik «Allahü Tealâ aziz ve hamîddir. Zira; Allahü Tealâ'nm ilmi herşeye lâhiktir. İlmi herşeye lâhik olan kimse aziz ve hamîddir. O halde Allahü Tealâ aziz ve hamîd­dir» demek olur.[4]

 

Vacip Tealâ ashab-ı uhdûdun müminlerin imanlarını ayıp g düklerini beyandan sonra imam ayıp addeden kâfirlerin cezalar beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şol kimseler ki erkek ve hatun bilcümle ehl-i imanı filney< ilkaa ettiler ve ettiklerine nadim olarak tevbe etmediler. Onlar için şiddetli Cehennem ve yangın azabı vardır.]

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile fitne yle murad; ateşle yak­maktır. Ancak bu makamda ashab-ı uhdûdun fitnesi muraddır ki o da evvelki âyetlerde beyan olunduğu veçhile ateşle yakmaktır.

Bu âyette beyan olunan azapların her ikisi de âhirette vâkidir. Şu kadar ki azab-ı Cehennem ]e murad; küfürleri sebebiyle olan azaptır. Azab-ı harîfla murad; müminleri yakmaları sebebiyle asıl azapları üzerine ziyade olan azaplarıdır. Yahut az ab -ı Cehennem; âhirettedir, azab-ı harîk ise dünyada müminler için hazırladıkları ateşte kendilerinin yanması-dır. Velhasıl iki nevi azap; iki cihetle günahkâr olduklarının ne­ticesidir ki biri küfür diğeri ehl-i imana ezalarıdır. Hatta çukurlar­dan püsküren ateşler onların kendilerini yaktığı gibi hanelerini dahi yakmıştır. Şu manâya nazaran bu âyet ashab-ı uhdûdun katlolun-duklarmın keyfiyetini tefsirdir.

Bu âyet kâfir ve kaatillorin tevbeleriniu kabulüne delâlet eder. Zira; azabın müminleri fitneye iikaa edip tevbe etmeyenlere ola­cağı beyan olunmuştur ki tevbe edenlere azabın olmayacağına işa­ret olunmuştur.[5]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin dünyada ve âhirette azaplarını beyan­dan sonra müminlerin nail olacakları derecâtı beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şol kimseler ki onlar îman ettiler ve amel-i salih işlediler. Muhakkak onlar için altından ırmaklar akar Cennet'ler vardır. İşte şu Cennetlere nail olmak büyük necattır.] Zira; müminlere Cenab-ı Hakkın şu haberi müminlerden razı olduğuna delâlet eder. Mümin için Allah'ın rızasına nail olmaktan daha büyük bir nimet olamaz. Çünkü rıza-yı İlâhî; cümle metâlibin fevkmdadır.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile ashab-ı uhdûd kıssası ve bilhassa şu âyet-i celiie küfrü ihtiyar etmesi üzerine bir kimse icbar olun­duğunda kalbi imanında sabit olduğu halde kendini helakten kur­tarmak için icbar eden kimseye karşı teklif ettiği küfrü zahirde ir-tikâb etmesine ruhsat-ı şer'iyeye binaen caizse de ancak zahirde küfrü irtikâb üzerine helakini tercih ederek helak olması efdâl olduğuna delâlet eder. Zira; ashab-ı uhdud kendilerini küfre icbar eden padişaha karşı imanlarında sebat ederek helaklerini ihtiyar etmeleri üzerine Cenab-ı Hak onları sena buyurdu. Çünkü; azimet-i şer'iyeyle ameldir. Azimetle amel. ruhsatla amelden elbette evlâ ve efdaldir.

Şu manâyı te'yid eder bir hadis-i şerif de vardır. Şöyle ki as-hab-ı Resulullah'tan iki kişi (Müseylemet-ü3 Kezzab) m eline dü­şerler. Onlara kendinin nebi olduğunu tasdik etmelerini teklif ve icbar eder. Birisi zahirde muvafakat eder, nefsini helakten kurta­rır, diğeri teklifini reddeder, (Müseyleme) ova katleder. Bu haber Resulullah (S.A.) Efendimize vasıl olunca buyurur. Yani «Amma şol kimse ki onu Müseyleme terketti. Ö kimse ruhsatla amel etti. Ve armna şol kimse ki Müseyleme tarafından katlolundu. O.kimse faziletle amel etti. kolaylık onun içindim demek olur. İşte şu kelâm-ı nebeviden anlaşıldığı veçhile küfrüzere icbar olunan kimsenin imanda sebatla helak olması ruhsat üzere zahirde küfrü ihtiyar etmekten evlâdır.[6]

 

Vacip Teaîâ ehl-i imanı ifsad edenleri tehdid ve amel-i salih isleyenlere Cennet'ini vaad buvurduktan sonra evvelâ tehdidini ve saniyen vaadini te'kid buyurmak üzere buyuruyor.

[Ey Habibim! Senin Eabbinin tutması muhakkak şiddetlidir. Zira; o Rabbin Tealâ herşeyi yeniden yaratır ve yarattığm. öldük­ten sonra iade eder, Allahü Tealâ kullarının kusurunu brtucu w iyi kullarmı sevicidir. Ars-ı âlânın sahibidir ve kadı-i alı, istedi-ğini işleyiçidir.]

Yani; Rabbin Tealâ küfürde ısrar edenîeri muâhaze eder. Zira; âsîleri isyanlarıyla tutuşu gayet katı ve şiddetlidir. Binaenaleyh; onlardan ahz-ı intikam eder. Zira; evvelâ icad eder. Çünkü; kud-ret-i kâmilesi icada kâfidir. Saniyen öldükten sonra hâlet-i asliye­sine iade eder. Zira; kahr u galebe sahibidir. Şu halde hem dünya hem de âhirette kullarının her türlü amellerine göre mücâzat eder. Nitekim ashab-ı uhdûdu da mücâzat etmiştir, Rabbin Tealâ itaat eden kullarım Cennet'e nail eder. Zira; tevbe ve istiğfar eden kul­larının günahlarını setredici, tevbe ve nedamet eden kimselerin ihlâsına ve iyi kullarının itaatma muhabbet edicidir, arş-ı a'lânm sahibi zatında ve sıfatında cümleden ulu ve büyüktür. İstediği şeyi bilihtiyar işler ve hiçbir kimsenin karışmaya salâhiyeti yoktur. Çünkü; her ne islerse kendi mülkünde isler, her ne gibi âsâr sö-rürse bilihtiyar yalnız ondan sadır olmuştur. Binaenaleyh; sevdiği kullarını Cennet'e ithal eder, hiç bir kimse mani olamaz, düşman­larını Cehennemce ithal eder. hiç bir kimse onlara yardım edip se­sini çıkaramaz.[7]

 

Vacip Tealâ ashab-ı uhdûdu zikirle Resulûllah'ı ve ashabını tesliye ve kâfirleri tehdid ettikten sonra Firavun ve Semûd gibi daha evvel geçenleri zikirle dahi tehdit ve tesliye etmek üzere buyuruyor.

[Muhakkak sana askerlerin haberi geldi. O askerler ki Fira­vun ve kavm-i Semûddur.]

Yani; ya Ekrem-er Rusül! Ümem-i salifeden enbiya üzerine asker çekenlerin haberi elbette sana geldi ve onlardan en kuvvetli olan Firavun biraderin Mûsâ (A.S.) a ne kadar eziyetler etti ve akıbeti neye vardı, Semûd kavmi Salih (A.S.) a neler yaptı, akıbet onları nasıl muâhaze ettik. Şu halde senin kavminden sana ve as­habına vaki olan ezalara sen mahzun olma.    Çünkü; biz onlardan intikamımızı alırız.  Binaenaleyh; Mekke müşrikleri kavm-i Fira­vun ve Semûd gibi helake hazır olsunlar.[8]

 

Vacip Teaiâ tehdidini te'kid etmek üzere buyuruyor.

[Belki sol kimseler ki onlar sana ve kitabına küfrettiler. Onlar tekzipte sabitler ve kararlaşmalardır, vazgeçmezler. Halbuki Al-lahü Tealâ kudretiyle onları her taraftan kuşatıcıdır.] Binaena­leyh; kudret-i kaahiresinden kurtulmak yoktur. Zira; her ne kadar sana ve ashabına eziyet ederlerse de onlar için azap her taraftan hazırlanmıştır. Çünkü; Allahü Tealâ'mn işlerini jjjata ettiği için amellerinin hiçbir zerresini bile ihmal etmez.

[Belki onların tekzib ettikleri şey Kur'andır, Levh-i Mahfuz'da yazılıdır.] Binaenaleyh; kadri âlîdir. Onların tekziplerinden \ Kur'ana bir noksan arız olmaz. Zira; tebeddül ve tagayyürden ma-! sundur. Şu halde Kur'an her ne ki haber verdiyse vâki olmuş ve 1 olacaktır. İşte şu esasa binaen kâfirler hakkında Kur'anın haber I verdiği şeylerin cümlesi vâki olacaktır.[9]



[1] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6401-6403

[2] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6403-6404

[3] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6404

[4] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6404-6405

[5] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6405-6406

[6] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6406-6407

[7] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6407-6408

[8] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6408-6409

[9] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6409