Sure-İ Duhâ - Kuran - Konlayli Vehbimehmet Tefsiri - 93. Sayfa
SURE-İ DUHÂ
Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Yirmi' ayeti camidir.
[Kuşluk vaktine ve karanlığı dünyayı ihata edip sükûnet bulduğu zaman geceye yemin ederim ki ey Habibim! Rabbin Tealâ Şjeni terketmedi ve sana buğzetmedi.]
Yani; güneşin ziyası âlemi nurlandırdığı zamana ve karanlığı sakin olduğu vakit geceye kasem ederim ki müşriklerin dedikleri gibi Rabbin Tealâ seni terk ve sana buğzetmedi. Binaenaleyh; kâfirlerin taunlarına mahzun olma.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile neharm en kuvvetli zamanı kuşluk vakti olup >Hz. Musa'ya tekellüm o vakitte vuku bulduğu için kuşluk vakti yemine tahsis olunmuştur. Yahut zikr-i cüz' irade-i kül kabilinden olarak duhâ ile murad; gündüzün hepsidir, Neharm azıcık bir cüz'ü gecenin küllisine bedel olduğuna işaret için gecenin küllisini zikir mukabilinde gündüzün yalnız kuşluk vakti zikredilmiş, kuşluk vakti sürür zamanı olup gecede gumum ve humum zamanı olduğu cihetle dünyanın mihnet ve kederine nispetle ferahı gayet az olduğuna dahi işaret olunmuştur.
sükûnet, manasınadır. Yani «Gecenin ehli sakin olduğunda veyahut zulmeti sükûnet bularak tamamıyla kararlaşıp zeval ihtimali kalmadığı zaman geceye yemin ederim» demektir. Bu sûrenin sebeb-i nüzulü; Resulullah'a birkaç gün vahiy gelmesi taahhur edince (Ebu Leheb) in haremi Ümm-ü Cemil Re-sulullah'a «Ya Muhammedi (S.A.) Rabbin Tealâ seni terk ve sana buğzetti. Zira; vahiy gondermemek buğz eseridir:- demesi üzerine Cenab-ı Hak resulünü makam~ı tesliyede bu sûreyi inzal buyurmuştur. Vahyin taahhuruna sebep; bazı rivayete nazaran Yahudilerin ResuluUah'a Zülkarneyn'den ve ashab-ı Kehif den suâl etmeleri üzerine Resulullah'ın inşaallah demeksizin «Yarın cevap vereyim» demesine binaen birkaç gün vahiy taahhur etmiştir. Diğer bir rivayete nazaran hane-i saadete kimsenin haberi olmaksızın bir kelp yavrusu girdiğinden Cibril-i Emin gelmemiştir. Vakt-i aharda Resulullah Cibril'den sebeb-i taahhurunu suâl ettiğinde «Biz kelp ve suret olan haneye giremeyiz» cevabım vermiştir. Vahyin taahhuru on iki, on beş veya kırk gün olmasında rivayetler muhteliftir. Vahyin taahhurunda beyan olunan sebepler evlâyı terket-mek kabilindendir.[1]
Vacip Tealâ resulünü terk ve buğzetmediğini yeminle takviye etmek suretiyle şanına ta'zim ve şerefini beyandan sonra daha büyük nimetler vereceğini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Ya Ekrem-er Rusül! Elbette senin için âhîr-ct dünyadan daha hayırlıdır ve elbette Rabbin Tealâ sana nimetler verir ki sen o nimetlerden razı olursun.]
Yani; ey Resul-ü Ekrem! Senin geçmiş ahvalinden gelecek ahvalin daha iyidir, senin Rabbin sana nusret verir, düşmanlarından intikamını alırsın, fevc feve nas dinine girmeleriyle, ümmetinin adedinin çoğalmasıyla, kâfirlerin kalplerine korku düşmek ha-, sebiyle hasıl olan Islâmın kuvvet ve şevketi gibi nimetlere sen razı olursun. Binaenaleyh; ehl-i küfrün hezeyanından mahzun olma.
Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile Vacip Tealâ'nm resulüne dünyada vermiş olduğu şeref~i nübüvvetinin gün be gün izzet-i celâletinin artmasına, beynelmeşrik velmağrib dininin intişar etmesine hiç bir şey muâdil olamazsa da dünyada ahkâm-ı şer'iyeyi tebliğde birtakım müşkülâta tesadüf etmekten hali olmadığı gibi dünya nimetleri daima zevale ma'ruz ve gûnâ gûn meşakkatlarla karışık olduğu cihetle elbette âhiret nimetleri daha hayırlıdır. Zira; âhiret nimeti bakî, kederden salim, her istediği mevcut ve havf ü endişeden halidir ve bilhassa Resulullah'a verilenin cemi-i enbiyaya takaddüm etmesi ve ümmetinin sair ümmetler üzerine şahit olmaları ve derecelerinin sair ümmetlerden âlî olması ve kendine makam-ı mahmudun verilmesi gibi nimetler elbette dünya nimetlerinden daha şereflidir.
Bu âyet-i celileler âhirete mahsustur denilmişse de ekser-i mü-fessirinin beyanlarına nazaran âyetler; dünya ve âhiret nimetlerinin kâfjesine şamildir. Zira; dünya ve âhiret nimetlerinden birine tahsis etmeye karine-i kaviyye olmadığı gibi her ikisine delâlette de bir mani yoktur. Şu halde manâ-yı âyet: |Ey Habibim! Dünyada gelecek ahvalin geçmiş ahvalinden ve ahiretin dünyandan daha hayırlı olacaktır ve senin Rabbin dünya ve âhirette istediği nimetleri verir, sen razı oluncaya kadar] demektir. Resulullah'ın aksa-yı emeli ehl-i tevhidin Cehennemide kalmaması olduğu cihetle bu âyet âmme-i müminine şefaat edeceğine delâlet ettiği cihetle cümle ehl-i imana beşareti mutazammındır. Binaenaleyh; ehl-i imana Kur'anda en ziyade ümit veren âyet bu âvettir[2]
Vacip Tealâ resulüne vermiş olduğu nimetlerini icmâlen beyandan sonra dünyada verdiği nimetlerin bazılarını tafsilen beyan etmek üzere buyuruyor.
[Ey Nebiyy-i Muazzam! Rabbin Teaîâ seni yetim olarak bulup da sana mesken vermedi mi?]
Yani; ey Resul-ü Mükerrem! Pederin Abdullah'ın vefatıyla yetim kalıp Rabbin Tealâ seni yetim olarak bilmedi mi, sakin olacağın evleri sana vermedi mi? Elbette bildi ve mesken verdi, şu halde hal-i sebavetinde zayıf olduğun halde Rabbin seni terketmedi, terbiye etti, seni gözetti de şimdi arş-ı aladan daha şerefli kıldığı zamanda mı terkedecek?
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Resulullah'm pederi (Abdullah) Resulullah dünyaya tulü' etmeden vefat etti. Resulullah dünyayı teşrif etti. Dedesi Abdülmuttalip taht-ı tekellüfüne aldı. Altı yaşındayken validesi, iki Sene sonra da dedesi vefat etti. Fakat Abdülmuttalip hin-i vefatında oğlu Ebu Tâlib'e Cenab-ı Muhammed'i vasiyet etti. Çünkü; Abdullah'la Ebu Tâlib ana baba bir kardeş oldukları cihetle Ebu Talip Resulullah'a diğer biraderlerinden daha yakındı. Binaenaleyh; Abdülmuttalib'in vefatından sonra Ebu Talip Resulullah'ı yanma aldı, hususiyet-i beşeriyesine tamamen tekeffül etti, çok zamanlar da Resulullah'a yardım etti ve Resulul-lah'tan çok harikuladeler rivayet ederdi. Şu halde bu âyet ve bundan sonra gelecek âyetlerle Cenab-ı Hak resulüne ihsan buyurmuş olduğu nimetlerini ta'dadlâ bundan sonra daha birçok nimetlerine garkedeceğine işaret ve binaenaleyh; düşmanlarından vâki olan ta'nlarmdan hasıl olan kederini tamamıyla izale buyurmuştur.
[Ya Ekrem-er Rusül! Rabbin Tealâ seni ilm ü hikmetten halı bulup ilm ü hikmet ilhamıyla hidayette kıldı.]
Yani; Rabbin Tealâ seni şerayiden gafil bulup ba'dehu risalet-le şeriata hidayette kıldı.
Yahut Rabbin Tealâ seni yetişmiş olarak bulup deden Abdül-muttalibe teslimle hidayette kıldı demektir. Çünkü; Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile Resulullah süt annesi Ha-lime'nin yanında kayboldu. Koyununa bakmaktan gelen Ebu Cehil tesadüf etti. Resulullah'ı devenin arkasına almak istemişse de deve itaat etmedi. Devenin önüne almak istediğinde deve itaat etti ve Resulullah'ı kucağına aldı, götürdü, Abdülmuttalib'e teslim etti. Ebu Cehil devenin bu suretle inkıyad ve adem-i inkıyadına müteallik ahvali hikâye ve taaccüb ederdi. İşte Cenab-ı Hak Hz. Mûsâ'yı düşmanı olan Firavun'un kucağında sakladığı gibi bizim nebimizi de düşmanı olan Ebu Cehil'ih kucağında saklamıştır. Şu manâya nazaran âyet-i celile bu vak'ayı hikâye ediyor demektir.
Yahut Hz. Hatice'nin kölesi (Meysere) ile Şam'a giderken karanlık bir gecede Resulullah'm bindiği deve yolu şaşırmıştı. Cibril-i Emin nazil olarak Resulullah'm devesini kafilenin gittiği yola ir-câ'la kafileye ulaştırdı. Buna nazaran âyet-i celile şu vak'ayı beyan olur. Herhangi manâ murad olunursa olunsun Cenab-ı Hakkın resulüne bir nevi lutfunu beyan etmiştir ki her cümlesi de mu'cize-nin mukadimesi olan irhasat kabilinden yani bir nevi keramettir.
Yahut dernek «Nübüvvet ve ahkâm-ı şeriattan hali bulduk, ba'dehu nübüvvet ve ahkâm-ı şeriata hidayette kıldık» demektir.
Yahut demek demektir. Yani «Seni Rabbin Mekke kâfirleri arasında örtülü kalmış buldu. Dinini izhar etmekle açığa çıkardı» demektir.
Yahut demek «Seni hicretken gafil Kureyş elinde mütehayyir olarak bulduk, ba'dehu hicrete izin verip Ebu Bekir'i refik kılmakla hidayette kıldık» demektir.
Yahut «Umur-u dünyadan gafil bulduk, sonra ticarete hidayette kıldık ki ticaretin nema buldu» demektir.
Yahut «Kavmin içinde zayi ve onların ezalarına ma'ruz bulduk, hatta senin onlara raiyye olmana razı olmazlarken senin işini kuvvetlendirmek ve üzerlerine âmir ve vali kılmakla hidayette kıldık» demektir.[3]
Vacip Tealâ resulüne vâki olan nimetinden bazılarını beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor.
[Rabbin Tealâ seni f skû1 buldu, sonra Hatice'nin malıyla zengin kıldı.] Veya [E-şbbin Teaîâ seni fakir olarak buldu, ba'dehu ashabın ve emvaî-i ganimetle seni zengin kıldı] demektir. Zira; ashabın İslâm olmazdan evvel kâfirlerin ezaları zamanında muavenete ihtiyaç varken s.shabm İslâm'ı kabul ve sana muavenetlerimle Babbin seni ihtiyaçtan vareste kıldı. Yahut iğna ile murad; kalp gınasıdır. Zira: kalpte gına ve kanaat olmayınca malm çokluğu fayda vermediği bir çok kimselerde her vakit görülen ahvaldendir. Bu manâyı Hesulullah'm yani «Gına mal çokluğuyla olmadı ve lâkin gına gma-yı kalptim buyurduğu hadis-i serili de bu manâyı ie'yid eder.
Bu âyet Resulullah'm iptida-yi halinde dünya malına iltifat etmediğine delâlet eder, fakr-i hal beşeriyette kusur teşkil etmediği gibi Resulullah'm fakrı iMiyarî olduğu için memduhtur. Binaenaleyh; .Resulullah ( iSj^ y&\ ) buyurmuştur. Yani "Fakır benim iftihar ettiğim birşey» demektir. Vakıa; ^Fakir küfre yakındır» manâsına hadis de varsa da hadisler beyninde avamın zannettiği gibi tenakuz yoktur. Çünkü; bu misilli şeyler eşhasın ihtilafıyla muhtelif olur ki bası kimse sabır ve kanaat sahibi olur. Onun hakkında fakrın hiç te'siri olmaz, diğer bir kimse haris, heva ve hevesine münhernik, me'kûlât ve meşrubatına düşkün olur, alâyiş ve nümayişi çok sever. Onun hakkında fakır mazarrat olur. Çünkü kavlen ve fiilen birtakım haram olan şeyler irtikâbına sebep olur. Şu halde birşey bazı kimse hakkında ayn-T menfaat olur. Zira; sabır sebebiyle sevaba nail olur. Diğer bir kimse hakkında o şey nimet olur ki ihtiyacın icab ettiği zahmetlere katlanamaz. Binaenaleyh; kendisinden sudur eden yolsuz ef âli sebebiyle azaba duçar olur. Velhasıl mahallin değişmesiyle ahvalin değiştiği cihetle hadîsler arasında tenakuz yoktur. Zira fakır; Resul ullah hakkında ihtiyarî olduğundan iftihar edecek birşey olmuştur. Amma avam-ı nâs hakkında ıztırarî olduğundan bazı mehlekoys sebep olacağında şüphe yoktur.
Gınanın insanlar hakkında nimet olduğuna bu âyet delâlet eder. Zira; gına nimet olmasaydı Cenab-ı Kak gına ile resulüne im-tinan buyurmazdı. Halbuki gınayı resulüne nimet sırasında ta'dad buyurmuştur. Binaenaleyh gınanın nimet olduğunda şüphe yoktur. Şu kadar ki serveti mahalline sarf etmeli, israf ve sefahete sarf etmemelidir. Eğer sefahete sarfederse ayn-i azap olacağı aşikârdır.[4]
Vacip Tealâ resulüne ihsan buyurduğu nimetlerden bazılarını beyandan sonra o nimetlere karşı gerek halkla, gerek halikla ne gibi muamele olunacağını irşad tarikıyla resulüne beyan etmek üzere buyuruyor.
[Amma yetime kahretme.]
Yani; Rabbin Tealâ seni yetim kılıp meskenler halketmekle rahatını te'min edince sen de yetimlere güzel muamele et. Onların zaaflarından istifade ederek mallarını almak ve yüzünü eğmek, sözlerini reddetmek suretiyle onlara kahretme.
Bu âyetin hükmü" bundan evvelki âyetlerin hükümleri üzerine terettüb ettiğine işaret için tertibe delâlet eden lafzıyla varid olmuştur. Çünkü; Cenab-ı Hak resulünü yetim olarak terbiye buyurduğunu ve birçok nimetler verdiğini beyan edince resulünün de yetimlere güzel muamele etmesi lâzım geldiğini beyan buyurmuştur.
Yetime kahır; yetimin malını almakla, sözünü reddedip tekdir etmekle, yüzünü ekşitmekle, bed muamele göstermekle olacağı cihetle âyette bu misilli muamelenin cümlesi nehyolunmuştur. Cenab-ı Hakkın resulünü birşeyden nehyetmesi o şeyden ümmetini dahi nehyetmektir. Âyet-i celile; yetimlere güzel muamele olmakla emri mutazammındır. Zira; birşeyden nehyinin onun zıddıyla emri mutazammın olması kavaid-i usuliye iktizasındandır. Binaenaleyh; 'Kahretme» demek «Lütfet» demeyi müşirdir. Zira kahırdan ne-hiy; lûtufla emirdir, işte şu esasa binaen Lesulullah buyurmuştur.
Yani «Müslümanlar içinde evlerin hayırlısı bir evdir ki o evde kendine İhsan olunur yetim bulunan ve Müslümanlar içinde evlerin şerlisi bir evdir ki o evde kendine kötülük edilen yetim buluna»
demektir. Kezalik hadis-i şerifi de bu manâyı te'yid eder. Yani Resulullah «Ben ve yetimin umuruna kefalet eden kimseyle ikimiz beraber Cennet'teyİ2» buyurmuştur.
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran Resulullah'm yetim olmasındaki hikmet; yetimlerin halini bilmesi içindir. Çünkü; yetim olarak neşet eden bir zatın, yetimlerin hallerini bilmesi tabiidir.
Yahut Resulullah'ın zahirde Allah'tan başkasına itimad edecek bir kimsesi bulunmasın da her zamanda itimadı Allahü Tealâ'-ya olsun için yetim, kılınmıştır. Yahut herkes haline vakıf olsun da tcvnedecek birşeyi bulunmasın için yetim kılınmıştır. Yetim olan bir çocuğun her haline kefalet edecek pederi bulunmayınca herkesçe hali malûm olur. Binanealeyh; Kureyş kabilesi Resulullah'm her halini bilirlerdi. Onlar indinde Resulullah'm gizli bir hali olmadığından Resulullah'm ahval-i hususiyesine dair itiraz, edecek birşey bulamazlardı, enbiyanın cümlesi de kabileleri arasında pak ve ne-cib olmakla tanımışlardır, hikmet-i bi'set ve nübüvvet de bunu icab eder.[5]
Vacip Tealâ yetime kahretmekten nehyettiği gibi saili menetmekten dahi nehyetmek üzere buyuruyor.
[Daîıi amma sen sâili kapından reddetme.]
Yani; Cenab-ı Hak seni hidayette kılıp ve birçok nimet verince sen de sana müracaat eden saili reddetme. Amma o sail gerek sâil-i ilim, gerek sail-i mal olsun. Hiçbirini kudretin tahtında oldukça istediği şeyden mahrum etme, Allah'ın sana ihsanı gibi sen de onlara ihsan et.
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran âyetin sebeb-i nüzulü şöyledir : Hz. Osman Resulullah'a bir miktar hurma getirip huzur-u nebide bulunurken kapıya bir sâil geldi. Resulullah hurmayı saile vermesini emir buyurdu. Hz. Osman hurmayı saile vermişse de merzîsi hurmayı Resulullah'm ekletmesi olduğundan tekrar sâil-den satın aldı, geri getirdi. Sail tekrar avdet etti. Resulullah tekrar verilmesini emretti. Velhasıl üç defa verilip tekrar geri satın alınıp dördüncüde sâil tekrar gelince Resulullah «Sen sail misin, yoksa satıcı mısın?» buyurması üzerine bu âyetin nazil olduğu mervi-dir. Şu halde «Sail her kim olursa olsun menetmek lâyık olmaz» demektir. Nehir; menetmek, katı söz söylemek ve şiddetle reddetmek manasınadır. Saili şiddetle reddetmekten nehy(etmek onun zıddı olan riâyet ve mülâyemetle emretmektir.[6]
Vacip Tealâ resulüne verdiği nimetleri ta'dad, yetime ve saile riayetle emrettikten sonra nimetin şükrünü eda etmek lâzım olduğunu beyan zımnında :
[Rabbin Teaâl'nm sana vermiş olduğu nimete sen şükret.] Zira; yetime ve sâile riâyete muvaffak olmak büyük nimet olduğu cihetle nâsa haber vermek suretiyle şükrünü eda etmek lâzımdır. Nimeti tahdîsin manâsı nimetin âsânnı hariçte göstermektir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile tahdis tebliğ manâsına olunca nimetle murad; Kur'an ve nübüvvettir. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Rabbin Tealâ'nm sana vermiş olduğu rîur-u nübüvvet sayesinde inzal buyurduğu Kur'anı nâsa tebliğ et ve oku ki halk Kur'anın cami olduğu hakayıkı bilsin, müstefid olsun ve es-rar-ı Kur'ana vukufla, sana iman-ı tamla iman etsinler] demektir.
Bu âyet herkesin nail ^olduğu nimeti şükür kabilinden olarak haber vermesi caiz olduğuna delâlet eder, lâkin haber veren kimsenin riya ve ucüp gibi maraz-ı kalbiye müptelâ olmaması şarttır. Eğer böyle âfete müptelâ ise haber vermemesi lâzımdır. Böyle âfet şaibesi olmazsa herkesin kendine iktida etmesi maksadıyla nail olduğu nimeti ve muvaffak olduğu hayratı haber vermek men-duptur.
Vacip Tealâ bu sûrede yetime ve saile riayetle emri mahzâ ibadet olan tahdis-i nimet üzerine takdim buyurmuştur. Zira; halk muhtaçtır, Cenab-ı Haksa ganîdir. Binaenaleyh; muhtaç olan hal-kın ihtiyacına taalluk eden muamelenin muhtaç olmayan Halik Tealâ ile muamele üzerine mukaddem olduğuna işaret buyurmuştur. Çünkü; bir kimsenin maaşı muntazam olmayınca emr-i âhirete huzur-u kalple çalışamaz. Zira; meşrubat ve me'kûlâtı olmayınca vücutta kıvam olamayacağı cihetle ibadet mümkün olamaz. Şu halde insana lâzım olan, herşeyden evvel hayatına kâfi derecede rızkını tedarike sa'y ü gayret etmek olduğundan herkese rızkını tahsil etmek farz-ı aynolmuştur.
Vacip Tealâ bu sûrede insanın ulüvv-ü kadrine riâyetin vacip olduğunu gayet kısa bir surette beyan buyurmuştur. Çünkü; yetimin rahatını te'min için bir mesken tedariki icab ettiğine ve sâilin memnun, dinî ve dünyevî yolunu şaşıran kimseyi matlubuna irşad etmek lâzım olduğuna işaretten sonra yetimi tahkir ve saili menetmekten nehiy buyurmasıyla insanların kendi-cinsleri olan her ferde riâyet ve muavenetin lüzumunu beyan ve insanlar arasında bir aheng-i tam ve intizamın vücubuna işaret buyurmuştur. Şu halde insanların perişan ve maişetlerini tahsilden âciz olanlarına kemal-i hürmet lâzım olunca cümle insanlara mertebe-i insaniyetten dolayı hürmetin vücubu aşikârdır.
Her ibadetin zikr-i îlâhî'ye 'hitam bulması mühim olduğuna işaret için Vacip Tealâ şu beyan olunan ibadetlerden sonra zikr-i İlâhî'den ma'dud olan tahdis-i nimeti sûrenin hatimesinde ve ibadetlerin nihayesinde getirmiştir.[7]
[1] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6477-6478
[2] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6478-6479
[3] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6479-6481
[4] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6481-6483
[5] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6483-6484
[6] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6484-6485
[7] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6485-6486
İslami Okul Okulların En Önemlisi