Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Sure-İ Duhâ - Kuran - Konlayli Vehbimehmet Tefsiri - 93. Sayfa

SURE-İ DUHÂ.. 2


SURE-İ DUHÂ

 

Mekke-i Mükerreme'de   nazil olan sûrelerdendir.    Yirmi' ayeti camidir.

[Kuşluk vaktine ve karanlığı dünyayı ihata edip sükûnet bul­duğu zaman geceye yemin ederim ki ey Habibim! Rabbin Tealâ Şjeni terketmedi ve sana buğzetmedi.]

Yani; güneşin ziyası âlemi nurlandırdığı zamana ve karanlığı sakin olduğu vakit geceye kasem ederim ki müşriklerin dedikleri gibi Rabbin Tealâ seni terk ve sana buğzetmedi. Binaenaleyh; kâ­firlerin taunlarına mahzun olma.

Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile neharm en kuvvetli za­manı kuşluk vakti olup >Hz. Musa'ya tekellüm o vakitte vuku bul­duğu için kuşluk vakti yemine tahsis olunmuştur. Yahut zikr-i cüz' irade-i kül kabilinden olarak duhâ ile murad; gündüzün hepsidir, Neharm azıcık bir cüz'ü gecenin küllisine bedel olduğuna işaret için gecenin küllisini zikir mukabilinde gündüzün yalnız kuşluk vakti zikredilmiş, kuşluk vakti sürür zamanı olup gecede gumum ve humum zamanı olduğu cihetle dünyanın mihnet ve ke­derine nispetle ferahı gayet az olduğuna   dahi işaret olunmuştur.

sükûnet, manasınadır. Yani «Gecenin ehli sakin olduğun­da veyahut zulmeti sükûnet bularak tamamıyla kararlaşıp zeval ihtimali kalmadığı zaman geceye yemin ederim» demektir. Bu sûrenin sebeb-i nüzulü; Resulullah'a birkaç gün vahiy gelmesi taahhur edince (Ebu Leheb) in haremi Ümm-ü Cemil Re-sulullah'a «Ya Muhammedi (S.A.) Rabbin Tealâ seni terk ve sana buğzetti. Zira; vahiy gondermemek buğz eseridir:- demesi üzerine Cenab-ı Hak resulünü makam~ı tesliyede bu sûreyi inzal buyur­muştur. Vahyin taahhuruna sebep; bazı rivayete nazaran Yahudi­lerin ResuluUah'a Zülkarneyn'den ve ashab-ı Kehif den suâl etme­leri üzerine Resulullah'ın inşaallah demeksizin «Yarın cevap vere­yim» demesine binaen birkaç gün vahiy taahhur etmiştir. Diğer bir rivayete nazaran hane-i saadete kimsenin haberi olmaksızın bir kelp yavrusu girdiğinden Cibril-i Emin gelmemiştir. Vakt-i ahar­da Resulullah Cibril'den sebeb-i taahhurunu suâl ettiğinde «Biz kelp ve suret olan haneye giremeyiz» cevabım vermiştir. Vahyin taahhuru on iki, on beş veya kırk gün olmasında rivayetler muh­teliftir. Vahyin taahhurunda beyan olunan sebepler evlâyı terket-mek kabilindendir.[1]

 

Vacip Tealâ resulünü terk ve buğzetmediğini yeminle takviye etmek suretiyle şanına ta'zim ve şerefini beyandan sonra daha bü­yük nimetler vereceğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ya Ekrem-er Rusül! Elbette senin için âhîr-ct dünyadan daha hayırlıdır ve elbette Rabbin Tealâ sana nimetler verir ki sen o ni­metlerden razı olursun.]

Yani; ey Resul-ü Ekrem! Senin geçmiş ahvalinden gelecek ahvalin daha iyidir, senin Rabbin sana nusret verir, düşmanların­dan intikamını alırsın, fevc feve nas dinine girmeleriyle, ümmeti­nin adedinin çoğalmasıyla, kâfirlerin kalplerine korku düşmek ha-, sebiyle hasıl olan Islâmın kuvvet ve şevketi gibi nimetlere sen razı olursun. Binaenaleyh; ehl-i küfrün hezeyanından mahzun olma.

Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin    beyanları veçhile Vacip Tealâ'nm resulüne dünyada    vermiş olduğu şeref~i nübüvvetinin gün be gün izzet-i celâletinin artmasına, beynelmeşrik velmağrib dininin intişar etmesine hiç bir şey muâdil olamazsa da dünyada ahkâm-ı şer'iyeyi tebliğde birtakım müşkülâta tesadüf etmekten hali olmadığı gibi dünya nimetleri daima zevale ma'ruz ve gûnâ gûn meşakkatlarla karışık olduğu cihetle elbette âhiret nimetleri daha hayırlıdır. Zira; âhiret nimeti bakî, kederden salim, her iste­diği mevcut ve havf ü endişeden halidir ve bilhassa Resulullah'a verilenin cemi-i enbiyaya takaddüm etmesi ve ümmetinin sair üm­metler üzerine şahit olmaları ve derecelerinin sair ümmetlerden âlî olması ve kendine makam-ı mahmudun verilmesi gibi nimetler elbette dünya nimetlerinden daha şereflidir.

Bu âyet-i celileler âhirete mahsustur denilmişse de ekser-i mü-fessirinin beyanlarına nazaran âyetler; dünya ve âhiret nimetleri­nin kâfjesine şamildir. Zira; dünya ve âhiret nimetlerinden birine tahsis etmeye karine-i kaviyye olmadığı gibi her ikisine delâlette de bir mani yoktur. Şu halde manâ-yı âyet: |Ey Habibim! Dünya­da gelecek ahvalin geçmiş ahvalinden ve ahiretin dünyandan daha hayırlı olacaktır ve senin Rabbin dünya ve âhirette istediği nimet­leri verir, sen razı oluncaya kadar] demektir. Resulullah'ın aksa-yı emeli ehl-i tevhidin Cehennemide kalmaması olduğu cihetle bu âyet âmme-i müminine şefaat edeceğine delâlet ettiği cihetle cüm­le ehl-i imana beşareti mutazammındır. Binaenaleyh; ehl-i imana Kur'anda en ziyade ümit veren âyet bu âvettir[2]

 

Vacip Tealâ resulüne vermiş olduğu nimetlerini icmâlen beyandan sonra dünyada verdiği nimetlerin bazılarını tafsilen beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ey Nebiyy-i Muazzam! Rabbin Teaîâ seni yetim olarak bulup da sana mesken vermedi mi?]

Yani; ey Resul-ü Mükerrem! Pederin Abdullah'ın vefatıyla yetim kalıp Rabbin Tealâ seni yetim olarak bilmedi mi, sakin olaca­ğın evleri sana vermedi mi? Elbette bildi ve mesken verdi, şu hal­de hal-i sebavetinde zayıf olduğun halde Rabbin seni terketmedi, terbiye etti, seni gözetti de şimdi arş-ı aladan daha şerefli kıldığı zamanda mı terkedecek?

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Resulullah'm pederi (Abdullah) Resulullah dünyaya tulü' etmeden vefat etti. Resulullah dünyayı teşrif etti. Dedesi Abdülmuttalip taht-ı tekellüfüne aldı. Altı ya­şındayken validesi, iki Sene sonra da dedesi vefat etti. Fakat Ab­dülmuttalip hin-i vefatında oğlu Ebu Tâlib'e Cenab-ı Muhammed'i vasiyet etti. Çünkü; Abdullah'la Ebu Tâlib ana baba bir kardeş oldukları cihetle Ebu Talip Resulullah'a diğer biraderlerinden da­ha yakındı. Binaenaleyh; Abdülmuttalib'in vefatından sonra Ebu Talip Resulullah'ı yanma aldı, hususiyet-i beşeriyesine tamamen tekeffül etti, çok zamanlar da Resulullah'a yardım etti ve Resulul-lah'tan çok harikuladeler rivayet ederdi. Şu halde bu âyet ve bun­dan sonra gelecek âyetlerle Cenab-ı Hak resulüne ihsan buyurmuş olduğu nimetlerini ta'dadlâ bundan sonra daha birçok nimetlerine garkedeceğine işaret ve binaenaleyh; düşmanlarından vâki olan ta'nlarmdan hasıl olan kederini tamamıyla izale buyurmuştur.

[Ya Ekrem-er Rusül! Rabbin Tealâ seni ilm ü hikmetten halı bulup ilm ü hikmet ilhamıyla hidayette kıldı.]

Yani; Rabbin Tealâ seni şerayiden gafil bulup ba'dehu risalet-le şeriata hidayette kıldı.

Yahut Rabbin Tealâ seni yetişmiş olarak bulup deden Abdül-muttalibe teslimle hidayette kıldı demektir. Çünkü; Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile Resulullah süt annesi Ha-lime'nin yanında kayboldu. Koyununa bakmaktan gelen Ebu Ce­hil tesadüf etti. Resulullah'ı devenin arkasına almak istemişse de deve itaat etmedi. Devenin önüne almak istediğinde deve itaat etti ve Resulullah'ı kucağına aldı, götürdü, Abdülmuttalib'e teslim etti. Ebu Cehil devenin bu suretle inkıyad ve adem-i inkıyadına müte­allik ahvali hikâye ve taaccüb ederdi. İşte Cenab-ı Hak Hz. Mûsâ'yı düşmanı olan Firavun'un kucağında sakladığı gibi bizim ne­bimizi de düşmanı olan Ebu Cehil'ih kucağında saklamıştır. Şu manâya nazaran âyet-i celile bu vak'ayı hikâye ediyor demektir.

Yahut Hz. Hatice'nin kölesi (Meysere) ile Şam'a giderken ka­ranlık bir gecede Resulullah'm bindiği deve yolu şaşırmıştı. Cibril-i Emin nazil olarak Resulullah'm devesini kafilenin gittiği yola ir-câ'la kafileye ulaştırdı. Buna nazaran âyet-i celile şu vak'ayı beyan olur. Herhangi manâ murad olunursa olunsun Cenab-ı Hakkın re­sulüne bir nevi lutfunu beyan etmiştir ki her cümlesi de mu'cize-nin mukadimesi olan irhasat kabilinden yani bir nevi keramettir.

Yahut dernek «Nübüvvet ve ahkâm-ı şeriattan hali bulduk, ba'dehu nübüvvet ve ahkâm-ı şeriata hidayette kıldık» demektir.

Yahut demek demektir. Yani «Seni Rabbin Mekke kâfirleri arasında örtülü kalmış buldu. Dinini izhar etmekle açığa çıkardı» demektir.

Yahut demek «Seni hicretken gafil Kureyş elinde mütehayyir olarak bulduk, ba'dehu hicrete izin verip Ebu Bekir'i refik kılmakla hidayette kıldık» demektir.

Yahut «Umur-u dünyadan gafil bulduk, sonra ticarete hidayet­te kıldık ki ticaretin nema buldu» demektir.

Yahut «Kavmin içinde zayi ve onların ezalarına ma'ruz bul­duk, hatta senin onlara raiyye olmana razı olmazlarken senin işini kuvvetlendirmek ve üzerlerine âmir ve vali kılmakla hidayette kıl­dık» demektir.[3]

 

Vacip Tealâ resulüne vâki olan nimetinden bazılarını beyan­dan sonra bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor.

[Rabbin Tealâ seni f skû1 buldu, sonra Hatice'nin malıyla zen­gin kıldı.] Veya [E-şbbin Teaîâ seni fakir olarak buldu, ba'dehu as­habın ve emvaî-i ganimetle seni zengin kıldı] demektir. Zira; as­habın İslâm olmazdan evvel kâfirlerin ezaları zamanında muave­nete ihtiyaç varken s.shabm İslâm'ı kabul ve sana muavenetlerimle Babbin seni ihtiyaçtan vareste kıldı. Yahut iğna ile murad; kalp gınasıdır. Zira: kalpte gına ve kanaat olmayınca malm çoklu­ğu fayda vermediği bir çok kimselerde her vakit görülen ahvalden­dir. Bu manâyı Hesulullah'm yani «Gına mal çokluğuyla olmadı ve lâkin gına gma-yı kalptim buyurduğu hadis-i serili de bu manâyı ie'yid eder.

Bu âyet Resulullah'm iptida-yi halinde dünya malına iltifat etmediğine delâlet eder, fakr-i hal beşeriyette kusur teşkil etmedi­ği gibi Resulullah'm fakrı iMiyarî olduğu için memduhtur. Bina­enaleyh; .Resulullah ( iSj^ y&\ ) buyurmuştur. Yani "Fakır be­nim iftihar ettiğim birşey» demektir. Vakıa; ^Fakir küfre yakın­dır» manâsına hadis de varsa da hadisler beyninde avamın zannet­tiği gibi tenakuz yoktur. Çünkü; bu misilli şeyler eşhasın ihtilafıy­la muhtelif olur ki bası kimse sabır ve kanaat sahibi olur. Onun hakkında fakrın hiç te'siri olmaz, diğer bir kimse haris, heva ve hevesine münhernik, me'kûlât ve meşrubatına düşkün olur, alâyiş ve nümayişi çok sever. Onun hakkında fakır mazarrat olur. Çünkü kavlen ve fiilen birtakım haram olan şeyler irtikâbına sebep olur. Şu halde birşey bazı kimse hakkında ayn-T menfaat olur. Zira; sa­bır sebebiyle sevaba nail olur. Diğer bir kimse hakkında o şey ni­met olur ki ihtiyacın icab ettiği zahmetlere katlanamaz. Binaena­leyh; kendisinden sudur eden yolsuz ef âli sebebiyle azaba duçar olur. Velhasıl mahallin değişmesiyle ahvalin değiştiği cihetle ha­dîsler arasında tenakuz yoktur. Zira fakır; Resul ullah hakkında ih­tiyarî olduğundan iftihar edecek birşey olmuştur. Amma avam-ı nâs hakkında ıztırarî olduğundan bazı mehlekoys sebep olacağında şüphe yoktur.

Gınanın insanlar hakkında nimet olduğuna bu âyet delâlet eder. Zira; gına nimet olmasaydı Cenab-ı Kak gına ile resulüne im-tinan buyurmazdı. Halbuki gınayı resulüne nimet sırasında ta'dad buyurmuştur. Binaenaleyh gınanın nimet olduğunda şüphe yoktur. Şu kadar ki serveti mahalline sarf etmeli, israf ve sefahete sarf et­memelidir. Eğer sefahete sarfederse ayn-i azap olacağı aşikârdır.[4]

 

Vacip Tealâ resulüne ihsan buyurduğu nimetlerden bazılarını beyandan sonra o nimetlere karşı gerek halkla, gerek halikla ne gibi muamele olunacağını irşad tarikıyla resulüne beyan etmek üzere buyuruyor.

[Amma yetime kahretme.]

Yani; Rabbin Tealâ seni yetim kılıp meskenler halketmekle rahatını te'min edince sen de yetimlere güzel muamele et. Onların zaaflarından istifade ederek mallarını almak ve yüzünü eğmek, sözlerini reddetmek suretiyle onlara kahretme.

Bu âyetin hükmü" bundan evvelki âyetlerin hükümleri üzeri­ne terettüb ettiğine işaret için tertibe delâlet eden lafzıyla varid olmuştur. Çünkü; Cenab-ı Hak resulünü yetim olarak terbi­ye buyurduğunu ve birçok nimetler verdiğini beyan edince resu­lünün de yetimlere güzel muamele etmesi lâzım geldiğini beyan buyurmuştur.

Yetime kahır; yetimin malını almakla, sözünü reddedip tekdir etmekle, yüzünü ekşitmekle, bed muamele göstermekle olacağı cihetle âyette bu misilli muamelenin cümlesi nehyolunmuştur. Ce­nab-ı Hakkın resulünü birşeyden nehyetmesi o şeyden ümmetini dahi nehyetmektir. Âyet-i celile; yetimlere güzel muamele olmakla emri mutazammındır. Zira; birşeyden nehyinin onun zıddıyla emri mutazammın olması kavaid-i usuliye iktizasındandır. Binaenaleyh; 'Kahretme» demek «Lütfet» demeyi müşirdir. Zira kahırdan ne-hiy; lûtufla emirdir, işte şu esasa binaen Lesulullah buyurmuştur.

Yani «Müslümanlar içinde evlerin hayırlısı bir evdir ki o evde kendine İhsan olunur yetim bulunan ve Müslümanlar içinde evlerin şerlisi bir evdir ki o evde kendine kötülük edilen yetim buluna»

demektir. Kezalik hadis-i şerifi de bu manâ­yı te'yid eder. Yani Resulullah «Ben ve yetimin umuruna kefalet eden kimseyle ikimiz beraber Cennet'teyİ2» buyurmuştur.

Fahri Râzi'nin beyanına nazaran Resulullah'm yetim olmasın­daki hikmet; yetimlerin halini bilmesi içindir. Çünkü; yetim olarak neşet eden bir zatın, yetimlerin hallerini bilmesi tabiidir.

Yahut Resulullah'ın zahirde Allah'tan başkasına itimad ede­cek bir kimsesi bulunmasın da her zamanda itimadı Allahü Tealâ'-ya olsun için yetim, kılınmıştır. Yahut herkes haline vakıf olsun da tcvnedecek birşeyi bulunmasın için yetim kılınmıştır. Yetim olan bir çocuğun her haline kefalet edecek pederi bulunmayınca herkes­çe hali malûm olur. Binanealeyh; Kureyş kabilesi Resulullah'm her halini bilirlerdi. Onlar indinde Resulullah'm gizli bir hali olmadı­ğından Resulullah'm ahval-i hususiyesine dair itiraz, edecek birşey bulamazlardı, enbiyanın cümlesi de kabileleri arasında pak ve ne-cib olmakla tanımışlardır, hikmet-i bi'set ve nübüvvet de bunu icab eder.[5]

 

Vacip Tealâ yetime kahretmekten nehyettiği gibi saili menet­mekten dahi nehyetmek üzere buyuruyor.

[Daîıi amma sen sâili kapından reddetme.]

Yani; Cenab-ı Hak seni hidayette kılıp ve birçok nimet verince sen de sana müracaat eden saili reddetme. Amma o sail gerek sâil-i ilim, gerek sail-i mal olsun. Hiçbirini kudretin tahtında oldukça istediği şeyden mahrum etme, Allah'ın sana ihsanı gibi sen de on­lara ihsan et.

Fahri Râzi'nin beyanına nazaran âyetin sebeb-i nüzulü şöyledir : Hz. Osman Resulullah'a bir miktar hurma getirip huzur-u ne­bide bulunurken kapıya bir sâil geldi. Resulullah hurmayı saile vermesini emir buyurdu. Hz. Osman hurmayı saile vermişse de merzîsi hurmayı Resulullah'm ekletmesi olduğundan tekrar sâil-den satın aldı, geri getirdi. Sail tekrar avdet etti. Resulullah tekrar verilmesini emretti. Velhasıl üç defa verilip tekrar geri satın alı­nıp dördüncüde sâil tekrar gelince Resulullah «Sen sail misin, yok­sa satıcı mısın?» buyurması üzerine bu âyetin nazil olduğu mervi-dir. Şu halde «Sail her kim olursa olsun menetmek lâyık olmaz» demektir. Nehir; menetmek, katı söz söylemek ve şiddetle reddetmek manasınadır. Saili şiddetle reddetmekten nehy(etmek onun zıddı olan riâyet ve mülâyemetle emretmektir.[6]

 

Vacip Tealâ resulüne verdiği nimetleri ta'dad, yetime ve saile riayetle emrettikten sonra nimetin şükrünü eda etmek lâzım oldu­ğunu beyan zımnında :

[Rabbin Teaâl'nm sana vermiş olduğu nimete sen şükret.] Zi­ra; yetime ve sâile riâyete muvaffak olmak büyük nimet olduğu cihetle nâsa haber vermek suretiyle şükrünü eda etmek lâzımdır. Nimeti tahdîsin manâsı nimetin âsânnı hariçte göster­mektir.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile tahdis tebliğ manâsına olunca nimetle murad; Kur'an ve nübüvvettir. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Rabbin Tealâ'nm sana vermiş olduğu rîur-u nübüv­vet sayesinde inzal buyurduğu Kur'anı nâsa tebliğ et ve oku ki halk Kur'anın cami olduğu hakayıkı bilsin, müstefid olsun ve es-rar-ı Kur'ana vukufla, sana iman-ı tamla iman etsinler] demektir.

Bu âyet herkesin nail ^olduğu nimeti şükür kabilinden olarak haber vermesi caiz olduğuna delâlet eder, lâkin haber veren kim­senin riya ve ucüp gibi maraz-ı kalbiye müptelâ olmaması şarttır. Eğer böyle âfete müptelâ ise haber vermemesi lâzımdır. Böyle âfet şaibesi olmazsa herkesin kendine iktida etmesi maksadıyla nail olduğu nimeti ve muvaffak olduğu hayratı haber vermek men-duptur.

Vacip Tealâ bu sûrede yetime ve saile riayetle emri mahzâ ibadet olan tahdis-i nimet üzerine takdim buyurmuştur. Zira; halk muhtaçtır, Cenab-ı Haksa ganîdir. Binaenaleyh; muhtaç olan hal-kın ihtiyacına taalluk eden muamelenin muhtaç olmayan Halik Tealâ ile muamele üzerine mukaddem olduğuna işaret buyurmuş­tur. Çünkü; bir kimsenin maaşı muntazam olmayınca emr-i âhirete huzur-u kalple çalışamaz. Zira; meşrubat ve me'kûlâtı olmayınca vücutta kıvam olamayacağı cihetle ibadet mümkün olamaz. Şu hal­de insana lâzım olan, herşeyden evvel hayatına kâfi derecede rız­kını tedarike sa'y ü gayret etmek olduğundan herkese rızkını tah­sil etmek farz-ı aynolmuştur.

Vacip Tealâ bu sûrede insanın ulüvv-ü kadrine riâyetin vacip olduğunu gayet kısa bir surette beyan buyurmuştur. Çünkü; yeti­min rahatını te'min için bir mesken tedariki icab ettiğine ve sâilin memnun, dinî ve dünyevî yolunu şaşıran kimseyi matlubuna irşad etmek lâzım olduğuna işaretten sonra yetimi tahkir ve saili menet­mekten nehiy buyurmasıyla insanların kendi-cinsleri olan her fer­de riâyet ve muavenetin lüzumunu beyan ve insanlar arasında bir aheng-i tam ve intizamın vücubuna işaret buyurmuştur. Şu halde insanların perişan ve maişetlerini tahsilden âciz olanlarına kemal-i hürmet lâzım olunca cümle insanlara mertebe-i insaniyetten dolayı hürmetin vücubu aşikârdır.

Her ibadetin zikr-i îlâhî'ye 'hitam bulması mühim olduğuna işaret için Vacip Tealâ şu beyan olunan ibadetlerden sonra zikr-i İlâhî'den ma'dud olan tahdis-i nimeti sûrenin hatimesinde ve iba­detlerin nihayesinde getirmiştir.[7]



[1] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6477-6478

[2] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6478-6479

[3] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6479-6481

[4] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6481-6483

[5] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6483-6484

[6] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6484-6485

[7] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6485-6486