Sure-İ Alâk — Kalem - Kuran - Konlayli Vehbimehmet Tefsiri - 96. Sayfa
SURE-İ ALÂK — KALEM
Mekke-i Mükerreme'de nazil, olan sûrelerdendir^Btm dokuz âyeti camidir.
[Ey Resul-ü Mükerrem! Sen Rabbin Tealâ'nm ismiyle başlar olduğun halde Kur'ani oku ki o Rabbin Tealâ cümle mahlûkatı halketti.]
Yani; bilûmum zerrat-ı cihanı halkeden Rabbin Tealâ'nm ismiyle yardım taleb eder olduğun halde sana nazil olan Kur'anı sen oku.
Hz. Âişe ve İbn-i Abbas (R.A.) dan rivayet olunduğuna nazaran Kur'andan, evvel nazil olan bu âyettir. Çünkü; Resulullah (Ce-bel-i Hıra) da ma'bedhanesi olan gar-ı şerifte ibadetle meşgul olduğu zamanda Cibril-i Emin bu âyetle geldi.. Resulullah vahyin şiddetinden kendine arız olan dehşeti izale için Hz. Hatice'nin hanesine avdet etti ve üzerine örtü aldı. İşte o vakit nazil olmuştur.
Bu âyette istiâne veya mülâbese içindir. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Ya Ekrem-er Rusül! Seni ve cemi' nıahlûkatrhalke-den Rabbin Tealâ'nm ismine mülâbis olduğun İmalde sen Kur'anı kıraet et] demektir. Binaenaleyh her emr-i mubahın iptidasında besmele okumak memduhtur. Şu halde bu âyette emir; istihbab için olduğundan Kur'an okuyacak kimsenin besmeleyle iptida etmesi müstehaptır. Yahut emir; vucûb içindir. Buna nazaran Kur'an okuyacak kimsenin besmele ile başlaması vâcibtir. Şu halde Kur'-anm evvelinde besmeleyi terkeden kimse günahkâr olur.
Resulullah'a vahyin evvelinde arız olan bazı sıkıntıyı izale için Vacip Tealâ bu âyette esma-i İlâhî'yesi içinden Rab kelimesini irad buyurmuştur. Çünkü rububiyet ; tedriç suretiyle kemale ulaştırmak manâsına olduğundan «Rabb'inin ismiyle istiâne eder olduğun halde Kur'an oku» demek «Ey Resul-ü Mükerrem! Seni azar azar kemalâta îsâl ile pederin sulbünde ve validen rahminde zayi etmeyip muhafaza eden Rabbin Tealâ seni zayi etmez, muhafaza eder. Binaenaleyh; telâş etme demektir. Cenab-ı Hak bu âlem-i mükevvenâtm hulâsası olan resulünün Rabbisi olunca diğer mahlukatm Rabbisi olacağı evleviyetle sabit olduğundan Rab kelimesi yalnız Resulullah'a muzaf kılınmıştır.
Cenab-ı Hak resulünün Rabbisi olduğunu beyandan sonra ru-bubiyetini ispat makammda halik olduğunu zikir buyurmuştur ve takriri şöyledir : «Allahü Tealâ senin Rabbindir. Zira; seni ve ce-mi-i mahlûkaatı halketti. Her kimse ki seni ve cemi-i mahlûkaatı halkede. Senin Rabb'indir. Binaenaleyh Allahü Tealâ senin Rabb'in-dir» demektir. Halk ve icad cümle nimetler üzerine mukaddem olduğu için rububiyetin delilleri içinden hilkati ihtiyar buyurmuştur. Çünkü; rububiyeti ve vahdaniyeti inkâr eden müşriklere başka deliller zikrolunsa inkâr edeceklerinden delâlette pek açık ve sarih olan hilkat zikrolundu ki inkâra mecalleri olmasm, ilzam ve iskât kolay olsun. Zira; hilkat, bedihi bir hakikat olduğu cihetle teslimi zaruridir ve şu hilkati teslimden sonra halk fiiline bir fâil-i hakîkî lâzım olup o fâil-i hakîkînin de Halik Tealâ olduğunu teslim etmek lâzım gelir. Çünkü; müşriklerin ma'bud ittihaz ettikleri putların halik olamayacağım edna akıl bilir. Şu halde rububiyete ve vahdaniyete evvelemirde hilkati delil olarak getirmek maksada vusulü teshil içindir.
Çftmle mahlukatm halikı Allahü Tealâ olduğuna işaret için, halk mutlak olarak zikrolunmuştur ki Mu'tezile'nin «Herkes kendi fiil-i ihtiyarîsini halkeden» yollu iddiaları merduddur.[1]
Vacip Tealâ cümle mahlûkatı halkettiğini icmâlen beyandan sonra mahlukatm eşrefi ve ahseni olan insanın hilkatini zikirle ik-J tifa etmek üzere buyuruyor.
[Cümle mahlûkatı halkeden Rabb'in Tealâ bilhassa msamj uyuşmuş kandan halketti.]
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile insanın mahlukatm .cüm-j leşinden eşref olduğuna ve Kur'anı kn-aetle muhatap ancak insan olduğuna işaret ve şanına ta'zim için mutlaka hilkati beyandanj sonra ayrıca insanin hilkati zikrolunmuştur. İnsanla uyuşmuş kaı beyninde münasebet olmadığı halde uyuşmuş kandan insanı halket-mek kudret-i kahireye ziyade delâlet ettiği cihetle insanın yaratılışında olan ahval içinden donmuş olan kan parçasından halkolun-duğu beyan olunmuştur.[2]
Vacip Tealâ evvelâ resulüne Kur'anı kendi nefsinde okumasını emrettikten sonra nasa tebliğ için kıraet etmesini emretmek üzere buyuruyor.
[Ya Ekrem-er Rusüî! Sen Kur'anı Cibril'den alarak kendi nef-| sinde okuduğun gibi nâsa tebliğ için de oku.] Yahut Fahri Râzfniı beyanı veçhile evvelki kıraet namaza, ikinci kıraet namazın haricine aittir. Buna nazaran manâ-yı nazım : [Ey Resul-ü Muazzam! Seı Kur'anı namazda okuduğun gibi namazın haricinde dahi kıraet et] demektir. Şu halde gerek namazda ve gerek hariçte tilâvet-i Kur'-snııı lüzumuna bu âyet delâlet eder.[3]
Vacip Tealâ resulüne kıraetle emredince Resul kıraet edeceğim şeyi bilmiyorum» diyerek i'tizar etmesi üzerine Cenab-ı Hak kıraetini ta'lim buyuracağına işaretle resulünün i'ti-zannı izale etmek üzere buyuruyor.
[Ey Habibimî Senin Rabbin şol ekremdir ki insana bilmediğini kalemle ta'lim etti.]
Yani; ya Ekrem-er Rusül! Sen Kur'anı kıraet için telâş etme, Cibril'den işittiğini oku. Zira; senin Rabbin Tealâ cümle kerem sahiplerinden ziyade kerem sahibidir ki kalem vasıtasıyla insanlara bilmediklerini öğretti ve okuttu. Şu halde sana da bilmediğini bildirir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile ekrem; ivazsız yani karşılıksız ihsan eden kimseye denir. Binaenaleyh; Vacip Tealâ'nm kullarına ihsanında asla ivaz kokusu olmadığından Allahü Tealâ'nm keremi bilûmum kerem sahiplerinin keremlerine faik olduğundan Vacip Tealâ'ya keremde hiç kimse nazir olamadığı cihetle ek-rem-ül ekremîn itlakı zat-ı üiûhiyete münhasırdır. Binaenaleyh; velev az olsun bir ivaz mukabilinde veya meth ü senasından veya sevabından veya bir kimsenin zemminden kurtulmak için vâki olan ihsanmdan dolayı ib,san eden kimseye ekrem denmez.
Vacip Tealâ Kur'anı kıraate terğib için kıraetle emirden sonra zat-ı ülûhiyetinin ekrem olduğunu beyan buyurmuştur. Çünkü; Kur'anı kıraete devam eden kimseye her kelimesi belki her harfi mukabilinde bol bol ecirler ihsan eder demektir. Zira ekrem ; keremi bol manasınadır.
Kalemde insanlar için menfaat pek çok olduğundan faziloı ve meziyetine işaret için kalemle talimi Cenab-ı Hak kendi zatına nispetle tasrih buyurmuştur. Çünkü; bütün ilimlerin zaptı ve muhafazası kitabetledir. Eğer kalemle yazı olmasa emr-i din ve emr-i dünyadan hiçbir şeyin kıvamı mümkün olamazdı, İmam-ı Katade' kelâmı bu manâyı te'yid eder. Yani «Kalem Allahü Tealâ'dan bir nimettir. Eğer kalem olmamış olsaydı din kaaim olmaz, maişetjie salâh bulmazdı» demektir. Çünkü; her kavme nazaran kendilerinden evvel geçenle-rin ahval ve âdetlerini ve onların sonra geleceklere bırakmış oldukları eserlerini zaptetmek ancak yazıyla olduğundan her zaman ~û> sanlar yazıya dikkat ve ihtimam edegelmişler ve evvel geçenler sonra gelenlere eserlerini kalem ve yazı vasıtasıyla. devretmekte devam etmişlerdir. İşte kalemin menfaati pek büyük olduğuna ten-bih için Kur'andan evvel nazil olan âyetlerinde zat-ı ülûhiyetinin ekrem olduğunu kalemle talimini beyanla ispat etmiştir. Çünkü ka-lemle ta'lim; ekrem olduğunun delilidir ve takriri şöyledir: «Rabbin ekremdir. Zira; insana bilmediğini kalemle ta'lim etti. Her kimse insana bilmediğim kalemle 'talim ede, o kimse ekremdir. Binaenaleyh; Rabbin ekremdir» demek olur.
Bu âyette kalemle talim nübüvvete delâlet eder. Zira kalemle talim; ancak işitmekle bilinmesi mümkün olan mesmûâta delildir. Mesmûâta itibarsa; enbiyadan işitilenedir. Çünkü; enbiyanın gayrı-dan işitilen şeye itimad olunamaz.[4]
Vacip Tealâ kalemle talimini icmalen beyandan, min bazı envâ'mı beyan etmek üzere buyuruyor.
[Allahü Tealâ insana bilmediği şeyleri öğretti.]
Yani; ya Ekrem-er Rusül! Ekrem olan Rabbin Tealâ- insana gizli, aşikâr, ,küllî ve cüz'î bilmediği şeyleri ta'lim buyurdu. Binaenaleyh; Hz. Âdem'e esmayı talim buyurduğu gibi sair insanlara da envâ'-ı ilmi ve hidayeti talim buyurmuştur. Sen ise ey Habibim! Cümle insanların eşrefi ve şan ü şeref cihetinden efrad-ı insanın eazzi ve kadr ü mekânet cihetinden de cümlesinin yükseği ve a'lâsı olduğundan bilmediğin şeyleri sana talim buyuracağı evleviyetle sabit olur,[5]
Vacip Tealâ insanın uyuşmuş kandan halkolunduğunu, talim ve taallüme liyakat kesbedecck kemalâta vasıl olduğunu beyandan sonra şu ahvalini düşünmeyerek küfür ve tuğyanda bulunması insan için lâyık birşey olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Hakkaa sabit oldu ki insan kendini müstağni addettiği için muhakkak ey insan! Ahar ette senin meretin ancak Eabbin Teaîâ'nın huzur-u ma'nevîsidir.] insanın hali böyleyken kendinin hakîr ve zelil meniden yaratıldığını unutur, kendi itikaad-ı batılmca Allahü Tealâ'nm in'âmına ihtiyaçtan müberra olduğunu zannederek Rabbi-sine ibadetten kibreder. Haddini tecavüzle kendi ebna-yı cinsine zulm ü taaddî eder, yevm-i kıyamette mücazat olunacağını düşünmez. Halbuki ey insan! Ahirette senin rücuun ancak Rabbin Tea-lâ'yadır ki her halin cezasını verir ve hiçbirisi cezasız kalmaz.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu ve bundan sonraki. âyetler Ebu Cehil hakkında nazil olmuştur. Çünkü; âyeti nazil olunca Ebu Cehil hiddete gelir, «Benden ekrem kim olabilir?» demekle tuğyana başlar. Zira habisin âdeti; kisvesini ve merkebini tezyin, taamını arttırmakla tekebbür etmek ve fahr u mübahâtm envâıyla etrafa ateş saçmaktı. Vacip Tealâ onu ve emsalini zem için bu âyetlerini - inzal buyurmuştur. Çünkü; sebeb-i nüzule nazaran insanla murad; Ebu Cehil olmak lâzım gelirse de itibar sebeb-i nüzulün hususuna olmayıp lâfzın umumuna olduğu cihetle tuğyan eden cümle insanlara şâmil olmak ahkâma daha muvafıktır.
Vacip Tealâ kudrete ve vahdaniyete delâlet eden delillerden gafletin sebebi hubb-ü dünya olduğunu, bu ve bundan sonra gelecek âyetlerle beyan buyurmuştur. Şu beyan olunan- mukaddemata nazaran manâ-yı âyet: [Münkir-i nimet olan kâfirlerin inkârları gibi değildir. Muhakkak insan kendi nimetini gördükçe haddini tecavüz ettiği ve nefsini Allah'ın nimetinden müstağni gördüğü için Rabbisine ibadetten tekebbür eder. Halbuki hakir ve zelil meniden; halkolunduğunu unutur] demektir. İşte insanın bu halleri taaccübe şayandır.
Bu âyet nazil olunca Ebu Cehil Resulullah'a »Sen, insan müstuğyan eder demişsin. Mekke dağlarım altın, gümüş
yap. Biz ondan istediğimiz kadar alalım, bakalım tuğyan eder miviz? Me'mûl ki dinimizi terkeder, sana tâbi oluruz» demekle Resulullah'a muâraza eder. Bunun üzerine Cibriİ-i Emin gelir, "Ya-Resulallah! İstersen onların arzuları veçhile yapalım. Lâkin iman etmezlerse Hz. İsa'dan mâide isteyip de iman etmeyenleri ihlâk ettiğimiz gibi bunları da ihlâk ederiz» demesi üzerine Resulullah'ın arzu buyurmadığı mervidir.[6]
Vacip Tealâ Ebu Cehil ve emsali kâfirlerin evsaf-ı zemimele-i rinden bazılarını beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor.
[Ey Habibim! Sen gördün mü şol şahs-i leîmi ki o şahıs, kâmil namaz kıldığında namazdan nehyeder.]
Yani; gördün mü şol fena kimseyi ki o fena adam namazISkılan kulumuzu namazdan bile meneder.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette hitap; Resulullah'adır. Ve sudl, taaccüp manâsını mutazammındır. Abidle murad; Resulullah'tır. kelimesinde bulunan tenvin; ta'zvm ve kemal içindir.' Resulullah'ı namazdan nehy'sden Ebu Cehil'dir. Çünkü; Ebu Cehil Kureyş'e ta'neder, derdi ki «Sizin yanınızda Mu-hammed (S.A.) namaz kılar, secde eder de siz sükût edersiniz. Sğer namaz kıldığını görürsem secde ederken boynuna basarım»" demekle şecaat izhar ederken bir gün ResululJah'ı namazda gördü ve Resulullah'a doğru gitti. Yakın varınca elleriyle müdafaa ederek hemen geri kaçtı. Kureyş Ebu Cehil'in firarından suâl ettiler. Cevap' olarak «Muhammed (S.A.) le benim aramızda bir hendek dolusu ateş zuhur etti, birtakım kanatlar da bana hücum etti. Ellerimle o kanatlara müdafaa ederek güç kurtuldum» demiştir.
Ebu Cehil'in hali taaccübe şayandır. Çünkü Resulullah din-i İslâm'ın Ebu Cehil veya Hz. Ömer'den birisiyle kuvvet bulmasına duâ ettiği halde Ebu Cehil Resulullah'ı namazdan menetmeye çalışırdı ve künyesi (Ebül Hakem) olduğundan bu künye sahibine yani Rabbisine ibadet eden bir abd-i kâmili ibadetten menetmeye lâyık değildi, kendisini Mekke'de emr ü nehiy sahibi sayar ve âmirin emrine itaati vacip itikad ederken âmir-i hakîkî olan Allahü Tea-lâ'nm emrine itaat edenleri itaattan mene çalışması taaccübe şayan bir haldir.
Bu âyette Ebu Cehil'i üç cihetle zem vardır ; Birincisi; abd-i kâmil olan Resulullah'ı mene çalışmasıdır. İkincisi; bu misilli efâl-i kabihâyı âdet edip her vakit mene çalıştığına delâlet eden kelimesinin varid olmasıdır. Çünkü; âdet-i müs-temirresi olduğuna delâlet eden muzari sıygası varid olmuştur. Üçüncüsü; efdal-i ibadet olan namazdan menetmesidir. Şu tafsilâta nazaran manâ-yı âyet: [Ya Ekrem-er Rusül! Gördün mü Ebu Cehil'i ki onunla İslâm'ın kuvvet bulmasına sen duâ ederken o, abd-i muazzam ve nebiyy-i mufahham olan zat-ı pak-i nebevini efdal-i ibadet olan namazdan men'e çalışıyor. Bu gibi habisin hali taaccübe lâyık] demektir.
Gerçi bu âyet Ebu CehiFi zemmediyorsa da bu misilli makamda sebeb-i nüzulün hususuna itibar olunmayıp elfazın umumuna itibar olunduğundan ibadet eden kimseyi ibadetten meneden her şahsa şâmildir? Yâni «Men'i caiz olmayan mahallerden meneden kimse mezmum» demektir. Şu halde mansub olan mahalde ve ev-kât-ı mekruhede namaz kılan kimseyi men' edenlere şamil olmaz. Çünkü; bunları menle şeriat emrettiğinden men'edene mes'ûliyet yoktur. Binaenaleyh; geceyle efendisi kölesini, kocası karısını nafile namaz kılmaktan menedebilir. Çünkü; nafile borç olmadığından köleye nispetle efendinin hakkına ve hatuna nispetle kocasının hakkına tekabül edemez. Nafile oruç da bu kabildendir.[7]
Vacip Tealâ kâfirin evsaf-ı zemimesinden bazılarını beyandan sonra o kâfir, hakkında hayır olan şeye işaretle insafa davet etmek üzere buyuruyor.
[Ey Resiîî-ü Mükerrem! Gördün mü o kafiri ki eğer o kâfir matlûba îsâl eder bir yola gitse veyahut takva ile emretse onun hakkında hayırlı olmaz mı?] Elbette hayır olur. Böyle hayır olan bir yolu bırakıp da küfür gibi çirkin bir tariki ihtiyarına ne re'y edersin?
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile âyet; hitaba şayan olan her kimseye veyahut Ebu Cehil'e hitap olmak ihtimali varsa da hitabın Resulullah'a olması bundan evvelki ve bundan sonraki âyetlere muvafık olduğu cihetle hitap Resulullah'adır.
Hûda; o kâfirin kendi nefsine nazarladır. Çünkü; çıkmaz bir yoldan ibaret olan küfür ve dalâletle meşgul olacağına rıza-yı îlâhfye îsâl eder. Tarik-ı hidayetle meşgul olmak hakkında elbette hayırlı olur. Takva ile murad; kendi ihvanına ve ebna-yı cinsine nazarladır. Çünkü; ebna-yı emsine putlara ibadetle emredeceğine emribilma'ruf ve nehyianilmünkerin hulâsası olan takva ile emretmiş olsa elbette hem kendi hem de ebna-yı cinsi hakkında hayır olacağında şüphe yoktur.
Şu tafsilata nazaran âyetin hulâsa-i meali: [Ey Resul-ü Mükerrem! Sen ne re'yedersin şu kâfir hakkında ki o kâfir hidayet üzere bulunsa veya takva ile emreder olsa kendi için hayır olmaz mı?] demektir.
Bu âyetin meali muhaveremizde de çok vuku bulur. Meselâ iki kimse üçüncü bir kimse hakkında bahsederken. «Filân kimse şu veya bu işi ihtiyar etmiş olsaydı hakkında daha hayırlı olurdu» derler. İşte Cenab-ı Hakla resulü beyninde Ebu Cehü'den bahis bu minval üzere cereyan etmiştir.
Kâfirlerin ve bilhassa Ebu Cehil'in hiddetini celbeden şey; Resulullah'm bizzat ibadetinden ziyade nâsı dinine davet ve takva ile emretmesi olduğundan herkesin şahsına ait olan hidayeti zikirden sonra takva ile emrin onun hakkında hayır olacağı zikrolun-muştur. Çünkü; bin nefis ibadete dahledenin halka dinini tebliğ ve takva ile emredene ta'nedeceği şüphesizdiı. Binaenaleyh; bizzat ibadete müdahale eden tekdire şayan olduğu gibi takva ile emre müdahale edenin de daha ziyade tekdire şayan olacağı evleviyetle sabittir.[8]
Vacip Tealâ kâfirin ahvalinden bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor.
[Ya Ekrem-er Rusül! hakkı tekzib eder, din-i lâ'nsn kendi halini bilip, mi?]
mü sen o kâfiri? Eğer şu kâfir i'raz ederse o kâ£ir Allahü Tea-ona göre müeazat edeceğini bilmez
Yani; ey Habibim Âbid olan bir kulu ibadetten nehyeden âsî hakka açıktan delâlet eden delilleri tekzib eder ve dini kabulden ve Allah'ın ibadetinden i'raz ederse bilmez mi o âsi ki Allahü Tealâ onu görür ve ameline göre ceza verir. Elbette islediği kötü ameller cezasız kalmaz. Şu halde ne acayiptir ki bu kadar günahlara cesaret ediyor.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet; haşr ü neşirle kâfirleri tehdit ve ehl-i taatı taata terğib eder. Zira; Cenab-ı Hakkın herkesin amelini göreceğini ve bileceğini itikad edince ehl-i küfür küfründen ve ehl-i ma'siyet de mahiyetinden vazgeçmesi lâzım olduğu gibi ehl-i taatm da taatına devam etmesi ve tezyidine çalışması lâzımdır. Çünkü; akim icabı budur.[9]
Vacip Tealâ inat üzere küfründe devam eden kâfiri açıktan menetmek üzere buyuruyor.
[Ebu Cehii'in zu'm-u bâtılı gibi değildir.]
Yani; Ebu Cehil Allah'ın kulunu ibadetten men'i ve putlara ibadete davetini hakka davet eden Muhammed (A.S.) m daveti üzerine tercih eder. Halbuki hakikat-ı hal onun zu'mu gibi değildir. Binaenaleyh; o kâfir maksuduna nail olamaz ve bütün teşeb-büsâtı akim kalır. Çünkü; hal ü şan onun zannettiği gibi değildir.
Ebu Cehii'in maksadı; din-i İslâm'ı iptal etmek, Allah'ın resulü üzerine galebe çalmak,, eziyet etmek ve müminleri din-i haktan din-i bâtıla döndürmekti, Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurduğu veçhile bu emellerinin hiçbirisine nail olmaksızın katlolunmuş ve canı Cehennem'e gitmiştir.
[Zat-ı ülûhiyetime yemin ederini ki eğer küfründen vazgeçmezse o kâfir elbette ve elbette alnının saçıyla biz onu şiddetle Ce-hennem'e çekeriz. Öyle alin saçı ki onun sahibi yalan soyleyici ve günah işleyiçidir.]
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile kelimesinin masdarı olan şefi'; şiddetle tutmak, çekmek, yüzüne vurup zelil etmek ve siyahtandırmaktır. Nâsıye ; alın saçıysa da bu makamda zikr-i hai ve irade-i mahal kabilinden alın ve yüz murad-dır. Ebu Cehil alnının saçını yıkamak, taramak, bağlamak, yukarı kaldırmak ve rayiha-i tayyibeler sürmek suretiyle pek ziyade ihtimam edip kıymetli tuttuğu için alın saçı zikrolunmuştur ki ke-mal-i hakaretle tahkir olunacağına işarettir. Ebu Cehil Allahü Te-alâ'ya iftira ve yalandan çekinmediğinden kâzibe ve bedihi olan hakikatlara karşı temerrüd ettiğinden hâiteyle. tavsif olunmuştur. Çünkü hâtıe ; mütemerrid günahkâr demektir. Amma bir meselede hata eden kimsede kasıt olmadığından muâhaza olunmaz.
Burada hâtıe muhti' manâsına değildir. Şu beyanata nazaran ma-nâ-yı âyet: [Zat-ı ülûhiyetime yemin ederim ki eğer o kâfir tuttuğu yoldan ve işlediği günahlardan ve din-i haktan kullarımı men'e çalışmaktan vazgeçmezse elbette Biz Azimüşşân melekler vasıtasıyla onu şiddetle başından ve yüzünden hakir ve zelil ve yüzü kara olarak Cehennem'e çekeriz ki o nâsıyenin sahibi Allahü Tealâ üzerine yalan söylemekten ve günah işlemekten çekinmez] demektir. Şu manâ; âhirette Cehennem'e çekmek manâsına olduğuna nazarandır. Amma bu dünyada olmak ihtimaline nazaran âyetin manâsı Bedir gazasında zuhur etmiştir, şöyle ki (Sure-i Rahman) nazil olunca Resulullah huzurunda bulunan ashabına hitaben «Kureyş cemaatı üzerine su sûreyi okuyacak var mıdır?» buyurdu. Kureyş'in şerrinden korktukları için ashap sükût ettiler. Yalnız (îbn-i Mesud) Hazretleri «Ben okurum ya Resulallah!» dedi. Lâkin İbn-i Mesud, vücudu gayet zayıf bir zat-ı latif olduğundan Resulullah onun gitmesini arzu buyurmadığı cihetle bu kelâmı üç defa tekrar buyurdu, her defada cevap İbn-i Mesud'a müyesser oldu. Binaenaleyh; müsaade-i nebevileri üzerine müşarünileyh hazretleri Kureyş'in büyüklerini Kabe'nin etrafında bulup sûreyi Kureyş'e karşı tilâvete başlayınca Ebu Cehil İbn-i Mesud'a bir tokat vurdu ve kulağını yaraladı. İbn-i Mesud ağlayarak gelince Resulullah mükedder oldu. Bunun üzerine Cibril-i Emin gülerek geldi ve «Ya Resulallah! Merak etme, akıbet sizindir» buyurdu. Vakta ki Bedir gazasında ehl-i İslâm zafer bulunca İbn-i Mesud maktullerin arasında gezerken gördü ki Ebu Cehil can çekişiyor. Hemen İbn-i Mesud Hazretleri sıçrayıp göğsüne çıktı. Ebu Cehil gözünü açıp göğsüne İbn-i Mesud'u görünce: «Ey İbn-i Mesud! Pek yüksek ve müşkül bir mevkie çıktın» demesi üzerine İbn-i Mesud diye cevap verdi. Bunun üzerine Ebu Cehil îbn-i Mesud'a «Benim şu kılıcımla boynumu kes. Zira; keskindir, tez keser ve bana uzun müddet zahmet vermez» demesi üzerine lâînin boynunu kesti ve ancak habisin başını yerinden kaldıramadığından kulağını deldi, bir ip takarak sürüyüp huzur-u nebiye getirince Cibril-i Emin gülerek gelip «Ya Resulalalh! Sure-i Rahman kırae-tinde İbn-i Mesud'un yaralanan kulağına kulakla kısas ve bir de baş kesilmesi ticaret oldu» buyurmuştur. nazm-ı celâlinin
dünyada eseri bu vak'ayla zuhur etmiştir. Çünkü; yukarıda beyan olunduğu veçhile muzari sıygası olup istikbâle delâlet ettiği gibi başından ve yüzünden keraal-i tahkir ve şiddetle çekmek manâsına dahi delâlet eder ve aynı manâ bu vak'ada vuku bulmuştur. Fakat ihtimalin her ikisini cemetmek de mümkündür. Zira; dünyada rezil ve rüsvâ olmaktan âhirette olmamak lâzım.gelmediği gibi belki dünyada gördüğünden yüz bin derece fazla belâlara âhirette müptelâ olacaktır.[10]
Vacip Tealâ Ebu Cehil'in Resulullah'ı namazdan Imenetmek 'için geldiğinde şiddetle reddolunduğunu beyandan sonra.o.zamanda Ebu. Cehil hiddetlenerek «Benim birtakım yardımcılarım, ahbabım ve hizmetçilerim vardır. Onları çağırırım. Seni itlaf ederler» demişti. İşte şu kelâm-ı kerahet encamına cevap olmak üzere buyuruyor.
[Çağırsın o kâfir kavm ü kabilesini. Yakında biz de çağ Cehennem zebanilerini.]
Yani; Ebu Cehil kavm ü. kabilesine ve ahbab ü yaranma güveniyorsa çağırsın ehl-i meşveret ve meclisini, istimdad etsin onlardan. Yakında biz de Cehennem'e müekkel olan melekleri çağırırız ki Ebu Cehil'i ve onun ahbab ü yaranını şiddetle Cehennem'e çeker, götürürler.
Fahri Râzi'niri beyanı veçhile n âdiye; ehl-i raecliş_v£. meşverettir. Zebaniye ; azap melekleri ki şiddetle tutmaya atmaya ve Cehennemdin umuruna me'mur olan meleklerdir. Naşı şiddetle Cehennem'e defetmeye muktedir oldukları için zebani denmiştir. Yani «Ebu Cehil çağırsın, kime çağıracaksa. Ona mukabil biz de zebanileri çağırırız ki onları redde kavm ü kabilesinin takati olamaz» demektir.
Bu âyetler her ne kadar Ebu Cehil hakkında nazil olmuşsa da kendilerinde bu misilli sıfatlar bulunan zalimlerin. cümlesine şamildir. Binaenaleyh; bir kimse kendi kuvvetine Ve etbâ'ma güvenerek ahar bir kimseyi ibadetten veya hayr-ı mahzolan bir şeyden mene çalışırsa Allahü Tealâ'nin1 kendine ihlâsı olan kuluna'meleklerin muavenet edeceğine bu âyet delâlet eder.
[Eba Cehil kavm ü kabilesini çağırsa bile kabilesi ona muavenet edemezler.] Zira; hakikat-ı hal onun zannettiği gibi değildir.
Binaenaleyh; ey Hatibim! Ebu Cehil sana mukabele edecek bir kimse değildir. Çünkü; ind-i ülûhiyetimde hakir, zelil ve değersizdir. Şu halde maksadına nail olamaz. Yahut manâ-yt nazım: [Ebu Cehil ve emsali istediği şeye nail olamaz. Zira; onun istediği senin ona itaat etmendir-. Buysa onun nail ülacağj bi-'şey xİ9ği!] demektir.[11]
Vacip Tealâ Ebu Cehil'e itaatin caiz olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.
[İtaat etme o kâfire, sen namazda devam et.]
Yani; ey Resul-ü Mükerrem! O kâiir-i muannid her ne kadar eza ederek seni ıtaatma davet ediyorsa da sen o âsîmiı sözünü dinleme, namazdan menetmek isterse de huzu ve huşu üzere namazına devam et, o misilli kâfirin sözüne kulak asma ki mahzun olmaya-sin.
Bu makamda secdeyle murad; zikr-i cüz' irade-i kül kabilinden namazdır. Çünkü; Ebu Cehil Hesulullah'ı yalnız secdeden menetmiyor, belki mutlaka namazdan menedİliyordu. Halbuki Cenab-ı,Hak Ebu Cehil'in menetmek istediği namazla emrediyor. Yahut Ebu Cehil'in namaza buğzu varsa da namazın erkânından secdeye daha ziyade buğzettiği cihetle C^nab-ı Hak onun ziyade buğ-zettiği ve hiddetlendiği secdeyle emretmiştir. Şu manâlardan hangisi murad olunsa Cenab-ı Hak Ebu Cehil'e karşı resulünü teşci1 buyurmuştur. Çünkü Ebu Cehil'in1 maksadı; Resul ullah'a eza ile kendi emri altına almaktı. Vacip Tealâ resulünü onun sözünü dinlemekten've itaat etmekten nehyile Ebu CemTi tahkir etmiştir, Ebu Cehil5:n başlıca merakı namaz olduğu halde Cenab-ı Hak onun merzîsi hilâfına namazla ve secdeyle emretmiştir.[12]
Vacip Tealâ resulüne secdeyle emirden sonra takarrub etm< sini emretmek üzere buyuruyor.
[Sen Kabbine kurbiyet taleb et.l
Yani; her ne kadar Sbu Celü] seni Rabbinden uzaklaştırma] istese de sen namaz ve secdeyle Rabbine mertebeni yaklaştır.
Cenab-ı Hak bu âyette resulüne kurbiyetle emir buyurdu. Zira; kulun hıılûs-u kalple ibadet etmesi kurbiyet-i maneviyesine sebeptir ve takarrubia emir; muavenet-i İlâhîyeöT;^ v^adi mubz^. ı-mındır. Zira; «Bana yakın ol» demek <>Sen benim hıfız ve himayem desin» demektir. Şu halde bu âyette Vacip Tealâ'nm itaattan ne-hiyde, secde ve kurbiyetle emirde resulünü teşci ve mertebesini ilâ olduğu gibi hasımlarını da tahkir ve terzil vardır.[13]
[1] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6501-6502
[2] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6502-6503
[3] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6503
[4] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6503-6505
[5] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6505
[6] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6506-6507
[7] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6507-6508
[8] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6509-6510
[9] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6510
[10] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6510-6513
[11] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6513-6514
[12] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6514-6515
[13] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6515
İslami Okul Okulların En Önemlisi