Sure-I Beyyıne - Kuran - Konlayli Vehbimehmet Tefsiri - 98. Sayfa
SURE-I BEYYINE
Medine-i Münevvere'de nazil olan sûrelerdendir. Sekiz âyeti
[Ehl-i kitaptan ve müşriklerden kâfir oîan kimseler kendilerine beyyine kabilinden olan resul gelinceye kadar imandan ayrı-lıcı olmadılar.]
Yani; gerek Yehûd ve Nasara'dan, gerek puta tapan müşriklerden kâfir olan kimseler Resulullah'a iman ve ittiba edeceklerine dair olan vaad ve ittikalarından ayrılmadılar ve bu itikatta devam ettiler. Hatta Resulullah kendilerine gelinceye kadar.
Ebussuud Efendi ve Fahri Râzi'nin beyanları veçhile Ehl-i kitap Resulullah'ın. vasfını ve menakıb-ı celüesini kitaplarında görürler, âhir zamanda bas'olunacağmı bilirler ve nübüvvetine iman ederlerdi. Müşriklerden bazıları da ehl-i kitaptan işitirler ve böyle bir resulün irsal olunacağına itikad ederler, bu iman ve itikatlarından ayrılmazlardı. Hatta ehl-i kitap Resulullah'ın bi'setini beklerler ve zuhurunda asker olup sayesinde sâyebân olmasını arzu ederlerdi. Bu iman ve arzuları devam etti, beyyine kabilinden olan mucizeleriyle Resulullah kendilerine gelinceye kadar. Vakta ki ufk-u nübüvvetten Resulullah tulü' edince imandan ayrıldılar ve hasetlerinden naşı" kitaplarında olan evsaf-ı Resulullah'ı tağyir ettiler.
Bu makamda beyyine yie murad; Resulullah veya Resululldh'ın risaletine delâlet eden mucizeleridir. kelimesi gayet içindir. Yani «Bunların imanları devam etti, Resulullah veyahut Resulullahla beraber mucizeleri gelinceye kadar» demektir. Zira; beyyine-i zahire kabilinden olan Resulullah gelince imanları zail olmuştur.
Yahut manâ-yı âyet: [Ehl-i kitaptan ve müşriklerden kâfirler muttasıf oldukları küfürlerinden ayrılmazlar, kendilerine beyyine-i zahire kabilinden olan resul gelinceye kadar. Amma resul gelip onlara hakla batıl beynini tefrik ederek doğru yolu gösterince kabul edenleri küfürlerinden ayrıldılar"] demektir. Fakat Resulullah'ın beyan buyurduğu hakikati hepsi kabul etmeyip bazılarının kabul ettiğine işaret için ba'z manâsına delâlet eden lafzıyla varid olmuştur.
Bu âyette kâfir; iki kısma taksim- olunmuştur: Zira; esas itibarıyla dünyada mevcut kâfirler ya ehl-i kitap veya ehl-i sirk olmak itibarıyla ikiden ha1! değildir. Bazı müfessirîn bu âyette kelimesi mübalâğa içindir dediler. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Ehl-i kitaptan ve ehl-i şirkten bazıları muttasıf oldukları küfürden ayrılmazlar, velevse onlara zahir ve bahir beyyine bile gelse yine küfürden vazgeçmez ve ayrılmazlar. Zira; küfürleri hasetlerinden naşi inadîdir. Binaenaleyh; dönmezler, ısrar ederler] demektir.
Ehl-i kitap ulemadan olup Resuullİah'm evsafına kütüb-ü semaviye vasıtasıyla tamamıyla vakıf olmakla beraber küfretmeleri sairlerinin küfürlerine esas olduğu cihetle kütüb-ü semaviyeye vakıf olmayan ehl-i şirkin küfründen daha fena olduğuna işaret için bu-âyette ehl-i kitap takdim olunmuş ve ehl-i kitabla müşrikler beyninde fark olduğuna işaret için müşrik ehl-i kitap üzerine atfe-dilmiştir. Çünkü atıf; ma'tuf olan müşriklerin ma'tufunaleyh olan ehl-i kitaba mugayir olduğuna delâlet eder. Binaenaleyh; bir müminin kitabî olan hatunu nikâh etmesi caizdir ye lâkin müşrike olan bir hatunu nikahlaması caiz değildir.[1]
Vacip Tealâ beyyineyi ta'rif etmek üzere buyuruyor.
[O beyyine taraf-lîlâhî'den müeyyed resuldür ki kâfirler üzerine Kur'anı caıni olan sahifeîer okur ki o sahifeîer bâtıl olan şey-lerhı cümlesinden pâk ve nezihtir.]
Ebussuud Sfendi'nin beyanı veçhile resul;- beyyineden bedel ve tefsir için gelmiştir. Reaulıülahm sanma ta'zim için nekre olarak varid olmuştur. Çünkü lâfzmdaki tenvin; ta'zim içindir. Suhufla murad; Kur3an yazılan sahifelerse de bu makamda Kur3an ve Kur'anın şamil olduğu ahkâm maksuddur. Çünkü Resulullah'ın tilâvet buyurduğu şey; sahife değildir, belki sahife-nin müştemil oMuğu Kur1 an ve onun cami olduğu ahkârrîdır. Zira Kur'andan maksud: ahkâmı cami olan elfazdır, yoksa ahkâmdan hali yalnız elfaz değildir. Kur'an3 alîm olan Allahü Tealâ tarafından inzal olunduğu için cemi-i rezailden, kabih ve yalandan pâk olduğuna binaen taharetle tavsif olunmuştur. Binaenaleyh; Kur'an rezailden pâk olduğundan taharet üzere ' bulunmayan, cünüb ve hayız olanlar ve abdesti olmayanlar taralından Kur'ana yapışmak caiz olmaz. Çünkü; mukaddes ve tahir olan birşey mülevves olan ele lâyık olamayacağından Cenab-ı Hak o misilli kimselerin yapışmasından Kur'anı mahfuz kılmış ve Kur'anm ulviyetini ilân. etmiştir.
Resulullah'm her emri zahir ve ahlâk-ı haroidesi herkesi ilzam edecek bir derecede olduğu gibi mucizeleri .gayet açık ve çok olduğundan Cenab-ı Hak resulüne beyyine ıtlak" etmiştir. Çünkü beyyine; hasmı ilzam, ve İskata kâfi şehadete ve delile denip Resulullah ise cümle düşmanlarını ilzama kâfi olduğu cihetle hakiki- bir beyyine ıtlakma sezad)i\ Şu halde Cenab-ı Hak peygamberimizin resul elmasını beyan ve o resulün taraf-ı İlâhî'yesmden gönderildiğini ilân ve halkı irşad için Kur'anı cami sahifelevi tilâvet, ettiğini ve o "sahifeîer ahkâm-ı bstıladan tahir olduğunu ve resülünün hasımlarını ilzam eder bir beyyine olmasını beyanla resulünün şanını ve azametini ilân buyurmuştur. Bu âyet; Resulullah'm beyyine olduğuna delil rnakammdadır ve takriri şöyledir": «Peygamber beyyinedir. Zira; Allahü Tealâ tarafından meb'us resuldür. Her kimse ki Allahü Tealâ tarafından meb'us resul ola, beyyinedir. Binaenaleyh peygamber beyyinedir» demektir.[2]
Vacip Tealâ resulünün ebâtıldan tahir sahif eleri tilâvet, ettiğini beyandan sonra o sahifelerde yazılı olan ahkâmın âdil ve doğru olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
[Sahifelerde yazılmış olara ahkam doğrudur.]
Yani; Resulullah'm tilâvet ettiği sahifelerde yazılmış ve ahkâmı cami âyetler mevcuttur ki o âyetlerin .tazamrnun ettiği ahkâm ayn-ı adalettir. Zira; her şahsın hukukunu te?min eder. O ahkâm; müstakimdir. Zira; eğrilik yoktur. O ahkâm; kaaime ve müstakilledir. Zira; yalnız olduğu halde hasma galebede kâfidir. Şu cümle; suhufun sıfat-ı madihasıdır ve taharetine delildir. Yani resulün tilâvet ettiği sahifeîer ebâtıldan münezzehtir. Çünkü; o sahifelerde adalet üzere ahkâm mevcuttur. Her sahife ki adalet üzere ahkâm mevcut ola, o sahife ebâtıldan münezzehtir. Binaenaleyh; resulün tilâvet ettiği sahifeîer ebâtıldan münezzehtir.[3]
Vacip Tealâ kâfirleri iki kısma taksim buyurduktan sonra ehl-i kitabın kitaplarında peygamberin' hak olduğunu gördükleri halde küfürleri daha ziyade zemme şayan olduğu cihetle onlar1 ayrıca zemmetmek üzere buyuruyor.
[İhtilâf etmedi şol kimseler ki onlara kitap verildi, illâ kendilerine resul-ü azîm veyahut Kur'an-i Kerim geldikten sonra ihtilâf ettiler.]
Yani; Cânib-i İlâhî'den kendilerine nebileri tarafından kitap verilen ehl-i kitap hiçbir zamanda peygambere1 iman ve risaletini tasdikte ihtilâf etmediler. Cümlesi kitaplarında beyan olunduğu veçhile imanda ittifak etmişler ve. zuhurunda ittibâ' edeceklerine ikrar vermişlerdi. İllâ beyyine kabilinden olan resul-ü muazzam kendilerine gelerek ahkâmı tebliğe başlayıp halkı dine davet edince Nasara ve Yehûd dinlerinin neshohmacağına ve bazı menfaatla-rmın fevtolacağma tahammül edemeyip asabiyyet ve hasetleri galeyana gelerek imanda ihtilâf ettiler. Zira; bazıları insaf üzere iman, bazıları da menfaati dünyeviyeyi irtikâpla küfrettiler. Binaenaleyh; bu cihetle aralarında tefrika hasıl olmuştur. Halbuki Re-sulullah nübüvvetini izhar etmeden evvel cümlesi âhir zaman nebisine imanda müttefiklerdi. Çünkü; Cenab-ı Hak Tevrat ve İncil'de Resulullah'm evsafını beyan buyurduğundan: o beyan olunan evsaf üzere ba'solunacak resulün hakkaa resul olduğuna iman etmişlerken Resulullah nübüvvetini izhar edince hasetleri kabara-rak küfrettikleri gibi kitaplarında zikrolunan evsafı tebdil ve tağ-" yir etmeye kadar cesaret etmişler ve birçok kimselerin dalâletlerine dahî. sebep olmuşlardır, işte şu tafsilâttan anlaşıldığı veçhüze-re ehl-i kitap küfrü bildikleri halde hasetlerinden neş'et ettiği için müşriklerden daha ziyade zemme sayandırlar.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette Resulullah'ı tesliye vardır. Yani «Ey Habibim! Ehl-i kitabın ihtilâfı sana hüzün vermesin. Zira; onların ihtilâf ve küfürleri senin delillerinde kusur oldu-ğundan değildir, belki inat ve has etler indendir. Çünkü; onların kendilerine acık ve vazıh deliller geldikten sohrs küfretmek eskiden beri kötü âdetlerindendir. Şu halde onların haller: sana keder vermesirij> demektir.[4]
Vacip Teala ehl-i kitabın küfürlerinin sebebini ve tefrikalarının beyyine geldikten sonra olduğunu beyanla zemmettikten sonra onların hareketleri kendi kitaplarına dahi muhalif olduğunu be-yanla bir kat daha zemmetmek üzere buyuruyor.
[Onlar hiçbir şey için emrolunmadılar, illâ edyan-ı batıîadan din-i hakka meyledici ve Aliahü Tealâ için dinine ihlâs edici oldukları halde Aİlahü Teaîâ'ya ibadet etmek için emrolundular,]
Yani; o kâfirler kendi kitaplarında hiçbir şey iç;n emrolunma-dilar, ancak edyan-ı batıîadan hak olan din-i Islama meyledici oldukları, riya ve şirk gibi şeyleri karıştırmaksızın dini Aliahü Tealâ'ya tahsis ederek niyet-i halisayla Aliahü Tealâ'ya ibadet etmek için emrolundular.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette erairle murad; Tevrat'ta, İncil'de ehl-i kitaba varid olan emirler olmak ihtimali vardır. Çünkü; bu âyette beyan olunan ahkâm Ehl-i kitabın kitaplarında dahi mevcut olduğundan bu âyet onların kitaplarında olan ahkâmı hikâye etmiş ve bize de ayn-ı şeriat olmuş olur. Zira; bizden evvel geçen ümmetlerin şeriatlarını Cenab-ı Hak kitabında veyahut, resulü hadisinde beyan buyurduğunda bize aynı surette şeriat olur. Buna nazaran vıanâ-yı âyet: [Ehl-i kitap kendilerine açık surette delâlet eden beyyine geldikten sonra ihtilâf ettiler. Halbuki onlar kendi kitaplarında hiçbir şeyle emrolunmadılar, ancak batıldan hakka meyledici, riya ve sum'adan ârî ve Aliahü Tealâ'nm rızası için dinine ihlâs edici oldukları halde Allah'a ibadetle emrolundular. Sana itaat ise kendilerine emrolunan ibadet cümlesinden-dir. Binaenaleyh; sana muhalefetleri kendi kitaplarına muhalefet olduğu cihetle kendi kitaplarının ahkâmını terketmiş olurlar] demektir.
Yahut, bu âyette emirie murad; lişan-ı Muhammed (A.S.) üzerine Kur'aııda vârid olan emirler olmak ihtimali vardır ve bu ihtimal râcihtir. Çünkü bu ihtimale nazaran âyetten maksat yeni bir şeriat te'sis etmektir, yoksa eski şeriatı te:kid değildir. Yeni şeriatı te'sis etmekse eski şeriatı te'kitten hayırlıdır. Şu ihtimale nazaran manâ-yı âyet: Ya Ekrem-er Kusul! Ehl-i kitap sana imanda ihtilâf ettiler. Halbuki Kur'anda Ehl-i kitap hiçbir şeyle emrolun-madılar, ancak batıldan hakka meyledicî oldukları halde ihlâs üzere 'Allahü Tealâ'ya ibadetle emrolundular. Buysa muhalefet icab etmeyip, muvafa*kat icab ederken muhalefetleri denaet-i tabiatlarının iktizasıdır] demektir.
Bu âyet; ibadette niyet lâzım olduğuna delâlet eder. Zira; ihIâs ; niyet-i halisa manasınadır. Binaenaleyh; me'murünbih olan ibadetlerin cümlesi niyetle mukayyed olduğundan niyete mu-karin olursa mu'teber olur, eğer niyete mukarin olmazsa nazar-ı şeri'de mu'teber olmaz, İşte bu esasa binaen Şafiî, Maliki ve Han-belî indinde abdeste niyet şart olduğundan niyetsiz abdest caiz olmaz. Amma Hanefî indinde niyet abdestin sünnetinden olup şartındım olmadığından niyete mukarin olmayarak abdestin sevabı olmaz.-a da namaz "caiz olur. Yalnız niyet kâfi olmayıp belki niyette ihlâs lâzım olduğuna işaret için âyette niyetten ihlâsla tâbir olunmuştur. Niyette İhlasın lüzumuna binaen bir kimsenin ana ve babasına ve evlâdına zekâtım vermesi caiz olmaz. Çünkü; bunlara, vorilen zekâtta ihlâs olmaz. Zira ihlâs; ancak Rıza-yı Bariyi kasdetmeküf. Usul ^e furuuna verilen zekâttaysa maksat onları iğna ile kendi menfaatini te'min etmektir, yoksa Rıza-yı Bari de-<7i'fur
Hu âyette hunefâ ; akaid-i baüladan hakka meyil ma-nâsı-rn olduğu gibi kaccedidler manâsına da olabilir. Buna naza-rar, manâ-yı âyet: [Haccedici oldukları halde ibadetle emrolundu-larj ''emektir. Şu manâya nazaran bu âyette hac; erkân-ı ibadetten ramaz ve zekât üzerine takdim olunmuştur. Zira; hac ibadet-i ııaliye ve bedenvjeyi cami olduğundan yalnız ibadet-i bedeniye vilan namaz, yalnız ibadet-i maliye oları zekât üzerine takdim okunmuştur. Çünkü her ikisinde olan mezayayı camidir. Yahut hunefâ ; Cemi-i enbiyaya iman ediciler demektir. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Ehl-i kitap niyet-i halisayia cemi-i enbiyaya üTw.n edip hiçbirini tefrik etmeyici oldukları halde ibadetle einro-luı.dular.] demektir. Zira; enbiyadan bazılarına iman etmemek sülalesine iman etmemek gibi olduğundan bacısına iman sebeb-i necat olamaz. Binaenaleyh; efdal-i, enbiya olan âhir zaman nebisine iman etmeyince sairlerine imanları muteber değildir.[5]
Vacip Tealâ ibadetle emrolunduklarmı icmâlen beyandan sı ra ibadetin bazılarını tafsil etmek üzere buyuruyor.
[Ehl-i kitap n&maz kılmak ve zekât vermekle dahi lar. İşte şu emrohmduklan şey doğru bir dindir.]
Yani; ehl-i kitap edyan-ı batıladan Din-i Hakka meyledici veyahut haccedici oldukları halde, niyeUi halisa üzere ibadet ve ma'-rifet-i İlâhî'yeyle emrolundukları gibi erkan-i dinden ve ibadet-i bedeniyeden ibaret olan namaz kılmakla ve ibadet-i maliyeden ibaret olan zekâtı vermekle dahi emrolundular. işte me'mur oldukları şeylerin cümlesi-müstakim bir dindir ki .ısla eğrilik yoktur. '
Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyan i arı veçhile şu beyan olunan ahkâmın şanına ihtimam .için baide -oe bu!d-u meratibe mevzu olan lâfzı varid olmuştur. Eu âyette beyan olunan alıkâm ; esas olan İtikadMjaiı ve furu'-u. a'mâlden mala ve bedene taalluk eden İbadatı ve îbadahn ruhu mesabesinde olan ihlâs üzere şâmil olduğundan insanın maddi, manevi, dünyevi ve uh-revi mesalihini kesb hususunda, kaim olan şu ahkâma kayyım denmiştir. Çünkü kayyim ; mssaUh-i mühimmeye ve âcizlerin umuruna nezaret edip lâyıkıyla tesviye eden kimseye dendiği gibi insanın umurunu-lâyıkıyla tanzim ede.ı ahkâma dahi denilir. Zira; insan kalple kalıptan mürekkep mecmu-u aza bir beden olduğu gibi din de itikatla amelden mürekkep birşey olduğundan Ce-nab-ı Hak mecmuuna din-i kayyım buyurmuştur ki tarik-ı müstakim demektir. Din; itikat ve amelden mürekkep-olunca ehli kitabın itikadı terkederek ibadetleri fayda vermediği gibi firak-ı dâlleden Mürcie'nin yalnız iman kâfidir diyerek furu'-u a'mâli ihmal etmeleri de hatadan salim olmadığını ispat etmekte bu âyet kâfidir. Zira; âyette beyan olunduğu veçhile, din-i kayyım; itikat, ihlâs ve amelden ibaret olunca bunlardan birisi noksan olursa din-i kayyim olamaz. Şu halde noksan din; sahibini selâmete îsâl edemez.[6]
Vacip Tealâ sûrenin evvelinde iptidaen . kâfirlerin dünyada hallerini ve saniyen müminlerin hallerini beyandan sonra sûrenin âhirinde evvelâ kâfirlerin âhiretteki hallerini, saniyen müminlerin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Şol kimseler ki kâfir oldular, onlar ehl-i kitaptan ve müşriklerden ebeden Cehennem'de kalıcı oldukları halde Cehennem ateşindedirler. İşte şu Cehennem ateşine giren kâfirler mahlûkatm en ziyade şerlisi olanlarıdır.] Zira; bunlar nübüvvet-i Muhammediye-yi hasetlerinden naşi inkârla veyahut puta tapmak suretiyle küfrü ihtiyar edip Cenab-ı Haktan vermiş olduğu nimetlerin şükrünü terkettiklerinden naşi mahlûkat içinde en kötüleridir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile ehl-i kitap; hırsızlardan şerlidirler. Zira; hırsızların sirkatları dünya metamdadır. Ehl-i Kitap ise Resulullah'ın* evsafına müteallik olan ahkâmı Tevrat'tan ve İncil'den sirkat ettiklerinden ahkâmı sirkat, dünya metâ'mı sirkata elbette nispet kabul etmez. Çünkü; ahkâmı sirkatin cezası ağırdır.
Bunlar kutta'-ı tariktan da şerlidirler. Zira; bunlar iman edeceklerin yollarını kestikleri için tarik~ı dini katlettikleri cihetle dünyaya müteallik olan kat'-ı tariktan daha esna' olduğunda şüphe yoktur.
Bunlar cüheladan da kötüdürler. Zira; bunlar hakkı ancehlin inkâr ettiklerinden an ilmin inkârdan ehvendir. Binaenaleyh; ule- her zaman cüheladan ziyade tevbihe şayandırlar.
Tâib ü müstağfir olanlar bu âyetin ahkâmından müstesna oldukları için tevbeye müteallik olan âyetlerle bu âyet tahsis olunmuştur/ Binaenaleyh; âyet umun, üzere cari değildir, kâfirlerin amelleri münhasıran şer olduğuna işaret için hasra delâltc eden zamir-i fasılla varid olmuştur. Bu âyet bi'set-i nebiden sonra olan, kâfirlerin serlerini beyan hakkında olduğundan beriyye bunlardan evvel geçen mahrukata şamil değildir. Zira; Firavun'un şerri bunlardan daha ziyadedir.[7]
Vacip Tealâ kâfirlerin âhiretteki hallerini beyandan sonra müminlerin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Şol, kimseler ki iman ettiler ve amel-i salih işlediler. İşte oı lar muhakkak olarak mahlûkatın hayirlısıdırlar.
Yani; şol kimseler ki peygamberin nübüvvetini tasdik,, davetine icabet, dinini kabulle im-' n ve Allah'ın rızasına îsâl edici a'mâl-il salihayla imanlarını tezyin ettiler. İşte şu imanı ve ameli cemedenj kimseler muhakkak mahlûkatm hayırhsıdırlar. Zira; bunlar İs-J lâm'm hâmisi bulunduğu zamanda pazar-ı İslâmı ihya sadedindi bezli emval ve feda-yı can ettiklerinden fazilet-i uzmaya rnüstehak oldular ve hayrülberiyye unvanını aldılar. Çünkü; ihtiyaç zamanında muavenetle ihtiyaç olmadığı zamanda muavenet beyninde büyük fark vardır. İşte bu esasa mebnidir ki Mekke'nin fethinden evvel iman edenle ondan sonra iman edenler beyninde hiçbir zamanda müsavat aranmamış ve iddia eden de olmamıştır. Binaenaleyh; evvel imân eden, ashab-ı Resulullah arasında her zaman her hususta takdim olunmuşlardır, bu manâyı her şahıs kendi nefsinde bulduğu cihetle kabil-i inkâr değildir. Zira; kemal-i şiddetle muhtaç olduğu zamanda ihtiyacını defedenle muhtaç olmadığı zamanda muavenet eden beyninde nefsinde bir fark bulmak herkes için zaruridir.
Bu âyette mûminierle murad; beşerden müminlerdir diyenler beşerin melekten efdal olduğunu istidlal etmişlerse de bu muhtelefünfiha bir meseledir. Tarafeynin delilleri ilm-i kelâmda mezkûr olduğundan burada bu meseleye dair delilleri, zikirle bahse lüzum görülmemiştir. Şu iki âyette kâfirlere müteallik olan vaîd ve tehdit ehl-i imana müteallik olan vaad üzerine takdim olunmuştur. Zira tehdit; hastaya deva, vaad ise gıda mesabesindedir. Devayı gıda üzerine takdimde hiç kimse şüphe etmez. Çünkü; hasta beden, gıdadan evvel devadan intifa eder. 3u âyette amel imanın gayrı olup imandan cüz' olmadığına işaret için amel iman üzerine atf olunmuş tur.[8]
Vacip Tealâ mahlûka tın hayırlısı ehl-i iman olduğunu beyandan sonra müminlerin nail olacakları derecatı beyan etmek üzere buyuruyor.
[Müminlerin cezası Rablerinin indinde ikamet mahalli olan Cennetlerdir ki o Cennetlerin altından ırmaklar akar, Muhalled oldukları halde müminler o Cennetlerde ebeden yaşarlar.]
Yani; müminlerin imanları ve amel-i sa]inleri sebebiyle müs-tehak oldukları cezaları Kabierinin indinde onların ikametlerine mahsus olan bağlar ve bostanlardan ibaret olan Cennetlerdir ki o Cennet'ierin altından ehl-i Cennet'in telezzüzü için ırmaklar akar ve ehl-i Cennet de muhallet oldukları halde o Cennet'te ebeden zevk u safa içinde kalırlar.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile ehl-i Cennet'in ebeden Cennet'te kalmalarının hikmeti; bir insan hîn-i bulûğuna kadar pederinin sulhunda ve anasının rahminde birtakım dar mahallerden kat,'-ı mesafe ederek dünyaya gelince beşikte ve bir müddet sonra mektepte hapsîle beraber ebeveyninin «Şuraya gittin, buraya geldin» gibi birçok tekdirlerine ma'ruz olduktan ve daha bunun gibi birçok mihnetler geçirdikten sonra bulûğuna vasıl olup aklı başına geldiğinde tekâlif-i ilâhîye zinciriyle bağlanır, düşünmeye başlar ve eler ki «Ben ne cinayet işledim ki bu tazyikler bana nereden ve kimden geldi?* Bu düşüncenin neticesi şu beyan olunan ef'âlin halikı Aliahü Tealâ olup bir halden diğer hallere nakil ve tahav-;!| vülün herbiri birçok hikmetleri mutazammm olduğunu, bunlarına cümlesi zahirde mihnet ve meşakkatsa da hakikatlarınm lutf-u İlâhî olduğunu bilir. Binaenaleyh; şu görmüş olduğu müşkülâttan şikâyeti terkle Rabbisinin lutfuna şükürle mukabeleye başlar. Hatta cümle lezaiz üzerine nail olduğu nimetlere şükür kabilinden olan' ibadatı takdimle kalbini ebedi bir muhabbetle Cenab-ı Hakka rap-J teder. İşte şu ebedi muhabbetle Cenab-ı Hakka rapt-ı kalb etmesin e.' karşı Rabbisi bu misilli insan-ı kâmilleri ebedî nimetler içinde müs-j tağrak kılacağjnı diğer âyetlerde beyan buyurduğu gibi bu âyetteŞ dahi beyan buyurmuştur. Lutf-u İlâhî'nin gazabı üzerine sabık olduğuna işaret için lutfunu beyan eden bu âyette lâfzı varid olduğu halde kâfirlere gazabını beyan eden bundan evvelki âyette lâfzı vârid olmamıştır.
Bu âyette Cennet'te mümine verilecek ihsanın kâfi dereced olacağına işaret için verilecek nimetlerden ceza lafzıyla tâbir olun muştur. Çünkü ceza ; kifaye manasınadır. Şu verilecek ce zanm hazine-i Ilâhî'yede emanet gibi mahfuz olduğuna işaret içini varid olmuştur Çünkü; kelimesi hazined
mevcut ve mahfuz emanet gibi olduğuna delâlet eder. Ehl-i imandan her ferde Cennetlerden bir Cennet olup yoksa bir ferde bütün Cennetler olmayacağına işaret için cennât lâfzı cemi' sıygasıyla varid olduğu gibi ehl-i imana râci olan zamir de cemi' siygasıylâ varid olmuştur. Çünkü; «Cemi' cem'e tekabül edince fert ferdöş taksim olunur» kaidesine tevfikan ehl-i imandan bir şahsa verilecek ihsan «Cennetlerden bir Cennet» demektir, yoksa ehl-i Cennet'ten birine bütün Cennetler verilecek manâsına değildir. Amms bir şahsa müteaddid Cennetler ihsan olunmasına da bir mani yoktur. Ehl-ı Cennet'in arzu ettikleri şeye suret-i seriada nail olacaklarma işaret için Cennete Cennet denmiştir. Çünkü Cennet
cenn lâfzından alınıp cenn ise seyr-i seria malik olduğu cihetle Cennet; sür'at manâsını müşirdir. Yahut kalkan manâsına olan cünne lâfzından alınarak kalkan sahibini muhafaza ettiği gibi Cennet de ehl-i Cennet'i Cehennem'den vikaye ettiği için C ejrı net denmiştir.[9]
Vacip Tealâ Cennet'i beyandan, sonra Cennet'ten daha efdal olan rıza-yı İlâhî'sini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Allahü Tealâ ehl-i Cennet'ten ve onlar da Allah'tan razı oldular.]
Yani; ehl-i Cennet cismin telezzüz edeceği her nimete nail olduktan sonra gaye-i emelin en a'lâsı ve nihayesi olan rızaya nâü olurlar ki Allahü Tealâ onların amel ve Maşlarından razı olur ve onlar da lutf u ihsanından razı olurlar. Rıza-yı İlâhî ruhun gıdası olduğu cihetle diğer nimetlerden efdal olduğu gibi rıza cümle nimetlere neyl-i vusulün esası olduğu cihetle dahi efdaldir.
Allahü Tealâ kadîm, kulları hadis olup kadîmin hadis üzerine takdimi tabii olduğu gibi kadîmin efâli de hadisin ef'âli üzerine takdim olunmak lâzım olduğuna işaret için kadîm olan Vacip Tea-lâ'nın rızası ehl-i Cennet'in rızaları üzerine takdim olunmuştur.
Abdin kemal-i zilletine ve Vacip Tealâ'nın kemal-i azametine delâlet için esma-i hüsna içinden lâjza~i celâl varid olmuştur. Çünkü Iâjza-i celâl; zat, sıfat, kemal-i azamet ve mehabete delâlet ettiğinden şu azamete karşı abid, kendini gayet âciz ve zayıf görerek inkıyad ve itaatini ikmalle Cenab-ı Hakkın rızasına nail,olur.[10]
Vacip Tealâ müminlere vereceği Cennet'ini ve rızayı beyandan sonra bunların cümlesine esas Allahü Tealâ'nm korkusu oldu-^ ğumı beyan etmek üzere buyuruyor.
[Şu hey an olunan Rıza-yi İlâhî şol kimseler içindir ki o kimse Rahb'isinden korkar.] Çünkü; onlar Allah'ın gazabından korkuları sebebiyle emrine imtisal ve nehyinden içtinab ederek, korktuklarından kurtulur, umduklarına nail olurlar.
Haşyet; havftan daha dehşetli olduğundan bu âyette varid olmuş da varid olmamıştır. Cümle-i kemalâtın haşyetin altında olduğuna bu âyet delâlette kâfidir. Çünkü haşyet; kemalât-ı ameliye ve ilmiyenin neticesi olduğundan saâ-det-i diniye ve dünyeviyenin üssüles asıdır. Kemâlatın cümlesi ter-biye-i İlâhî'yenin eseri olduğuna işaret için Rab isnı-i şerifi varid olmuştur.[11]
[1] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6520-6521
[2] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6522-6523
[3] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6523
[4] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6523-6524
[5] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6524-6527
[6] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6527-6528
[7] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6528-6529
[8] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6529-6530
[9] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6530-6532
[10] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6532
[11] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6532-6533
İslami Okul Okulların En Önemlisi