Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Sure-İ Adiyât - Kuran - Konlayli Vehbimehmet Tefsiri - 100. Sayfa

SURE-İ ADİYÂT.. 2


SURE-İ ADİYÂT

 

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. On bir âyeti camidir.

[Muharebede şiddetle düşmana karşı Seyirtici ve burunların­dan ses verici atlara ve kemal-i sür'atla seğirtmesi sebebiyle tır­naklarının taşa çarpmasından ateş çıkarıcı ve sabah vaktinde düş­man üzerine savletle gaarat edip düşmanının mallarını ganimet olarak celbeden ve düşman üzerine seğirtirken tozları havaya kal­dıran ve o tozlarla düşmanın cemiyeti ortasma giren atlara yemin ederim ki insan Rabbîsine nimetleri inkâr edicidir.]

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile adiyatla murad; Araf af­tan Müzdelife'ye ve Müzdelife'den Mine'ye sür'aüa inen huccacm develeri olmasına ve ile de murad; o develerin nefesle­rinden hasıl olan şada olmasına dair rivayet varsa da bundan sonra gelecek âyetler âdiyatla muradın fisebilillâh muharabe eden gazilerin sür'aüa düşman üzerine seğirten atlan ve ile muradın o atların burunlarından çıkan sadaları olmak rivayetini te'yid eder. Çünkü; gerek dabıh ki burun horultusu, gerek kadih ki şiddetle ayağını taşa çarpmakla ateş çıkarmak ve gerek^gaarat edici manâsına mugırat deveden ziyade ata yakıştığından diyatla muradın, at olmasını muhakkıkları tercih etmişlerdir.

müfessirînin

Gerçi deve insana ef âl-i hacda ve sair hususatta hizmeti ve menafi-i adidesi itibarıyla yemin olunmaya şayansa da atın mezâ-yâsı ve fisebilillâh muharebede sair hayvanattan ziyade hizmeti ve hısâl-i hamidesi cümlece müsellem olan halattan olduğu cihetle Vacip Tealâ tarafından yemin olunmak şerefini deveden ziyade haizdir. Adiyat m asıl manâsı; seğirtici olup, seğirtmek sıfat-ı memduhası da atta deveden daha ziyade olması âdiyatla mu­radın at olmasını te'yid eder. Bazı rivayete nazaran Resulullah'm (Benî Kenane) den bir kavmüzerine gönderdiği askerin atları ol­mak ihtimali varsa da âdiyatm elif lamını cinse hamlile ilâyevmil-kıyam devam eden guzât-ı müslimînin atları murad olmak makama daha evfaktır. Çünkü; atların bazısına tahsisi icab eder bir sebebi kavî olmayınca muharebeye giden atların hepsine şâmil olur ve derecede tamim evlâdır. Zira icabsız taksir kusurdur. Velhasıl at; menaü-i diniye ve dünyeviyeyi cami ve i'lâ-yı kelimetullaha hadim bir mahlûk-u mergub olduğundan ind-i İlâhî'de şeref sahibi oldu­ğuna bu âyet delâlet eder. Binaenaleyh; böyle şeref sahibi olan bir hayvanı insanın â'dâya hücum etmek kasdıyla hanesinde bulun­durması şereftir. Amma akran ü emsaline tefahur şartıyla bulun­durmak mezmum olduğu gibi şeref olmak şöyle dursun belki zil­lettir. Çünkü; birşey kendisinden maksada masruf olmadığında muattal olduğu cihetle mezellet addolunmaya şayandır.

Mûriyat ; ateş çıkarıcı, birşeyi âhara vurmak manasınadır. Düşman üzerine hücum eden gazilerin atlarının kemal-i sür'aüa seğirtmelerinden ayaklarını taşa çarpmakla ateş çıkarttıkları için o atlara mûriyât den­miştir. Gerçi bu tırnaktan hasıl olan ateşten hiç kimse intifa' et­mez, lâkin şiddetle basmak atların hısal-i memduhalarmdan olup, bu ateş de a'dâya hücum zamanında hasıl ve bu hal Arapların dai­ma hayallerinde mevcut olduğu cihetle ayağından ateş çıkarıcı at­lara yemin olunmuştur. Bu hal şiddetle seğirtmek manâsına olan âdiyatm levazımmdandır.

Yahut mûriyatla murad; muharebede geceyle ateş yakan guzat-ı rnüsUmîndir. Guzât-ı muslinimin şeriat nazarında mer­tebeleri âli olduğundan bu makamda Vacip Tealâ tarafından yemi­ne alet olmak şerefini haiz olmuştur. Buna nazaran raanâ-yı nazım: |Düşmanla muharebeye gidip geceyle ateş yakıcı gazilere yemin ederim ki insan münkir-i nimettir] demek olur.

iâhut mûriyatla murad; insanların lisanlarıdır. Çünkü; insanların lisanlarından çıkan sözler ejrad, belki akvam, belki de milletler arasında çok zaman ateş-i adaveti yakıcı ve fitne ateşle­rini alevlendirici olduğu cihetle mûriyât denmiştir.

Yahut mûriyâtla murad; insanların efkârıdır. Çünkü; insanların efkârı a'dâya galebe sadedinde birtakım hile ve desise­lerle a;dâ üzerine galebe ve zafer ateşlerini yakıcıdır, Mevki-i harp­te hud'ayla a'dâya galebe etmek bir meziyet-i merdane olduğu ci­hetle bu misilli keskin efkâr kendileriyle yemin olunmaya lâyık olduğundan Cenab-ı Hak bu gibi efkâra yemin etmiştir. Binaen­aleyh; hud'anm mevkiine göre bir. meziyeti olunca fenn-i hud'aya aşina olan kimsenin de meziyetinde şüphe olmaz. Katta iptida-yi İslâmda ashab~ı kiram düşmana yaklaştıklarında geceyle mütefer­rik surette birçok ateşler yakarlardı ki bunların ateşine bakarak çok zannıyla d aşınanlarının kuvve-i mar.eviyeleri kırılır ve galip de olurlardı.

Mugirat ; düşman üzerine hücumla yağma ve emval-i ganimeti ehhi ivıana celple gaarai ediciler demektir. Gaarata gi­denlerin âdetleri düşmana bildirmemek için gecenin karanlığından istifade ederek geceyle gitmek ve şafak vakti gaflet vakti olduğu için gaarat ekseriya sabah vakti vuku bulduğundan sabah vakti zik-roiımmuştur. Düşman üzerine bağteten gaarat etmek şecaat neti­cesi olduğu cihetle yemin olunmaya lâyık olduğundan Vacip Tealâ tarafından gaarat edenlerin ismine yemin edilmiştir.

âsâra   toprak koparmak manâsına ve ince toz ve toprak demektir ve zamiri atların seğirttikleri mekâna veya vakte râcidir ve bu cümle âdiyat üzerine ma'tuftur. Çünkü; âdiyat her ne kadar ism-i fâilse de fiil-i muzari

mevkiindedir ve takriri şöyledir : yani «Gazilerin atları seğirttiler ve seğirttikleri mekânda veyahut o vakitte ayaklarıyla ince toz ^c toprakları havaya kaldırdılar» demektir.

gazilerin atlarının ayaklarının kaldırmış olduğu toprakla düşmanın cerniy etinin ortasına girdiler ve cemi­yetlerini dağıttılar demektir.

Sûrenin evvelinden buraya gelinceye kadar âyetler gazilerin atlarını, Vacip Tealâ tarafından meth ü senaya müteallikse de atlar yalnız iş görmeyip sahipleri iş göreceği cihetle atları sena etmek sahiplerini sena olacağında şüphe yoktur. Binaenaleyh; şeriat-ı Is-lâmiye ve bilhassa bu âyetler atları ve ata binmekte mahareti olan gazileri alâtariküiltizam sena etmektedir.

Kenûd ; nimeti münkir, âsî, bâhil ve rahatı tez unutur manâlarını ifade eder. Bu manalardan herhangisi murad olunsa makam müsaittir. Çünkü.bu âyet; yeminin cevabı­dır. Insanla murad; cins--i insandır. Zira nimeti inkâr etmek; her insanda bilkuvve mevcuttur. Amma bazıları fiilen inkâr eder­ler, bazıları da bilfiil inkâr etmezler, kuvvede kalır, fiile çıkarmaz­lar. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Şu evsafla mevsuf olan atlara yemin ederim ki cins-i insan Rabbisinin nimetlerini inkâr edici ve Rabbisine âsidir] demek olur. Enbiya-yı izanı hazaratı istisna-yı aklî ile bu âyetten müstesnadırlar ve onların masumiyetlerine de­lâlet eden nusus-u celilede dahi enbiya müstesna olduktan sonra cümle insanlar da halinden şikâyet tankıyla velev mümin-i müt-teki olsun nimeti inkâr etmek haleti mevcuttur. Binaenaleyh; kâ­fire tahsise lüzum yoktur. Çur<kü kâfire tahsiste bilâicab âyeti za­hirinden çıkarmaktır

İbn-i Abbas Hazıetlerinin rivayetine nazaran bu sûre Kureyş'-ten (Kart b. Abdullah) hakkında nazil olmuşsa da itibar lâfzın umumuna oıup sebep olan zata değildir. Binaenaleyh âyetin hük­mü; umuma şâmildir.[1]

 

Vacip Tealâ insanın münkir-i nimet olduğunu beyandan sonra [{inkârına kendinin şahit olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[O insan şu nimeti inkâr etmesi üzerine elbette şehadet edici­dir.]

Yani; insanda kendi nefsinde birçok nimetler mevcut olduğu halde şükrünü eda etmediğini ve çabucak rahatı unutup nimeti in­kâra kıyam ettiğini her zaman kendi şahsında gördüğünden şu in­kârına muhakkak şehadet eder, çünkü; inkârı mümkün olmadık bir hakikattir ki her zaman nimeti inkâra cür'etini gördüğü için kendi aleyhinde şehadeti zaruridir.

Şu manâ Fahri Râzi'nin beyanı veçhile şehadet; dün­yada olduğuna nazarandır. Amma şehadet le murad; âhirette şehadet olduğuna nazaran insan defter-i a'mâlinde günahlarını gö­rünce nefsi aleyhinde elbette şehadete mecbur olacaktır. Zira; in­kâra mecali olamaz.

Yahut âyette zamir; Allahü Tealâ'ya râcidir. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Allahü Tealâ insanın münkir-i nimet olduğuna şehadet eder] demektir, bu manâ insanı ma'siyetten menetmeye daha muvafıktır. Çünkü; Allah'ın şehadet edeceğini bilince insa­nın ma'siyetten çekinmesine sebeb-i kavı olacağından tehdidi mu-tazarnmmdır. Lâkin evvelki manâ nazm-ı âyete daha münasiptir. Çünkü; bundan sonraki âyette zamir; insana râci olduğundan za­mirlerde ayrılmak lâzım gelmesin için bu âyette dahi zamirin in­sana raci olması evlâdır ve âyetlerin bir siyak üzere intizamına mu­vafık olan da budur.[2]

 

Vâcip Tealâ yemine cevabın üçüncüsünü beyan etmek üzere buyuruyor.

[Muhakkak insanın mala muhabbeti gayet kavî ve talebinde son derece musirdir.]

Yani; insan metâ'-ı dünyadan ibaret olan emvale muhabbetin­den dolayı son derece bahil ve mümsiktir. Çünkü; mala olan fart-i muhabbeti insanı bir dereceye kadar götürür ki fukara ve zuafaya infaktan onu uzaklaştırır ve malın şükrü olan ibadet ve taatı da unutur. Zira imsake muhabbet; bittabi imsakin aksi olan infaka muhabbetin,ya bilkülliye inkıtâ'mı veyahut zaafını icab eder.[3]

 

Vacip Tealâ yeminin cevabında insanın üç cihetle kabahat beyandan sonra şu kabahatlar üzerine tehdid etmek üzere buyuruyor.

[O insan günahları işler ve mala riıuhabbet eder de bilmez mi kabirde olan mevtalar çıkarıldığında ve kalbinde gizli olan şeyler meydana çıktığı vakit neler olacak?] Bunları ve o vakitte olacak halleri düşünmek lâzım değil mi? Niçin düşünmez ve o vakit için neden hazırlık yapmaz? Halbuki kabrinden kalktığı vakit tesadüf edeceği mihnetlere karşı çareler aramak ve nimetin şükrünü eda etmek mala muhabbetinden daha evlâdır.                

Bu âyette insanın mala muhabbetle ibadetten i'raz etmdsi ve münkir-i ni'met olması bir emr-i münker olduğuna işaret için isüf-ham-ı inkârı varid olmuştur. Kabrinden mevtanın çıktığında ruh gelmezden evvel cemadat kabilinden olup idrak sahibi olmadığına işaret için akıl sahihlerinin gaynda isti'mâl olunan lâfzı va­rid olmuştur. Yahut toprak içinde medfun olan mevcudat içinden akıl sahibi olan insle cinnin gayet az olduğuna işaret için lâf­zı varid olmuştur.                                                                

Bu âyet kabahata cür'etkâr olan kimseleri tehdid ettiği gibi düşüncesiz olan insanları dahi tehdit ve tekdir eder. Çünkü; insan­lar için menfaat ve mazarratı ve tuttuğu işin akıbetini düşünmek Jnr meziyet ve haslet-i hamidedir. Zira; insanın kıyamette bilcümle a'mâli yani vacip, mendup, kerahet, haram ve mubahın yekdiğe-rinden temyiz ve tefrik olunacağını ve gizli amellerin defter-i a'mâ-linde cemolunarak meydana çıkacağını düşünüp bilmesi insanın uhdesine terettüb eden bir vazifei- diniyedir. Binaenaleyh; şu va­zifeyi terkeden insanlar taraf-ı şeri'den daima tevbihe müstehak-lardır[4]

 

Vacip Tealâ insanın tefekkür ve teemmülü lâzım olduğunu be­yandan sonra bu lüzumun sebebi Rablerinin yevmi kıyamette on-ların ahvalini bilmesi olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Muhakkak onların Rabbisi kıyamet gününde elbette hallerini bilir.]

Yani; insanları tedricen kemallerine îsâl ederek hakiki terbi­yelerini veren Rableri onların küçük ve büyük amellerini bilir, yevm-i kıyamette her amellerinin cezasını verir, hiçbir amelleri cezasız kalmaz. Vacip Tealâ kullarının a'mâlini dünyada ve âhiret-te bildiği halde a'mâlin cezası yevm-i kıyamette tertib olunacağına binaen yevm-i kıyamette haberdar olduğunu beyanla iktifa olun­muştur. Yoksa Vacip Tealâ'nın ilmi âhirete münhasır değildir. Zira her yerde ve her zaman kullarının her halini bilir ve ona göre ce­zalarını verir.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette Vacip Tealâ cüz'iyât-ı zamana âlim olduğunu beyan buyurmuştur. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak cüz'iyatı bilmez diyen kimse tekfir olunur ve hukema-yı kadi-menin küfürlerini icabeden mesâilden birisi de budur. Ve bu âyet onların aleyhlerine delil-r vazıhtır.[5]



[1] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6540-6543

[2] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6543-6544

[3] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6544-6545

[4] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6545-6546

[5] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6546