Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Sure-İ Mâûn - Kuran - Konlayli Vehbimehmet Tefsiri - 107. Sayfa

SURE-İ MÂÛN.. 2


SURE-İ MÂÛN

 

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir, camidir.

[Bildin mi sen yâ Ekrem-er Rusül? Şol şahs-ı hakiri ki o şahıs yevm-i ceza olan kıyameti tekzib eder.] Bu âyette hitap; Re-sulullah'adır veyahut görmek ve bilmek sânından olan bilûmum insanlaradır.

Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu âyet­te istifham; âyetten maksat kimler olduğunu bilmeye teş­vik ve dini tekzib eden kimsenin haline taaccüpte mübalâğa için-dir. Şu halde manâ-yı âyet: [Ey bilmek şanından olan insan! Sen şol şahs-ı leîmi bildin mi ki o şahs-ı leîrn kıyametin vukuuna delâ-let eden delâil-i vâzıhanm zuhurundan sonra garaz-ı fasidine ve hevâ ve hevesine ittibâ' ederek yevm-i ceza olan kıyameti tekzib eder.] Binaenaleyh; onun hali taaccüb olunmaya şayandır. Zira; fâsid bir garaz üzerine vukuu kat'î olan birşeyi inkârla nefsini ebe-dî bir azaba duçar etmek taaccübden başka birşeyi değmez demek-tir.                               

Ayette ( t$J)i ) lâfzı tahkir içindir. Çünkü; kat'î delillerle vuku bulacağı tahakkuk eden birşeyi inkâra cür'et eden her şahsın ukalâ indinde hakîr ve zelil olacağında şüphe yoktur.

Bu âyet-i celilenin (Ebu Cehil) hakkında nazil olduğu mervî-dir. Çüî.kü; ?]bu Cehil'in vasisi olduğu bir yetim, üryan ve perişan olarak gelip kendi malından bir miktar şey istediğinde Ebu Cehil şiddetle reddedip yetim me'yus olunca orada hazır bulunan Ku-reyş süfehası istihza tankıyla f-Muhammed (S.A.) e git. sana şefaat etsin demeleri üzerine yetim Resulullah'a gelir, şefaat ister. Re-suluıiah (S.A.) Efendimiz   yetimle beraber    Ebu Cehil'e gelince Ebu Cehil Cenab-i Peygambere iltifat eder ve çocuğun malından istediğini vermesi üzerine süfeha-yı Kureyş Ebu Cehil'i «Dininden döndün, Muhammed (S.A.) den korktun» gibi sözlerle ta'yib edin­ce Ebu Cehil «Hayır! Dinimden dönmedim, lâkin iki tarafında iki harbe gördüm. Eğer icabet fetmesem bana harbelerin sokulacağın­dan korktum» demesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Ya­hut (Ebu Süfyan) hakkında nazil olmuştur. Zira; Ebu Süfyan her hafta iki deve keserdi, lâkin bir yetim gelip bir miktar et istediğin­de asâsıyla reddederdi. Yahut (As b. Vâil) hakkında.nazil olmuş­tur. Çünkü As'm âdeti: yevm-i kıyameti inkârla beraber şân-ı in­saniyete lâyık olmadık ef'âl-i kabîhanın cümlesini işlemekten çe­kinmezdi. Sebab-i nüzul her kim hakkında olursa olsun itibar lâf­zın umumuna olup sebeb-i nüzulün hususuna olmadığından âyet, kıyameti tekzih eden her şahsa şâmildir. Çünkü kıyameti tekzip; küfür ve rnaâsînin enva'ma esas olduğundan kıyameti tekzib eden kimse her zaman mezmûmdur.   Zira insanı ibadete sevk ve bilû­mum günahlardan meneden sebep; sevaba rağbet etmek ve azap­tan korkmaktır. Şu halde gerek sevaba rağbet, gerek azaptan kork­mak; kıyamete imanın neticesidir. Binaenaleyh; kıyamete iman et­meyen kimse muharremât ve müstehiyâta müteallik hiçbir şeyden çekinmediğinden her kötülüğü işler, iyiliğe de asla rağbet etmez.

Bu âyette dinle murad; nejs-i din-i İslâm olmak ihtimali varsa da esah olan dinle murad; yevra-i ceza olan kıyamettir. Çünkü; din-i islâm'ı inkâr eden bir kimse kıyamete iman ederek birtakım ef'âl-i hamide işleyebilir, Nasârâ ve Yehûd taifelerinde olduğu gibi. Amma kıyameti inkâr eden kimse hiçbir şeyden çe­kinmez, bilâperva her kötülüğü işler ve işlediği şeylerden utanması da olmaz.[1]

 

Vacip Tealâ yevm-i cezayı tekzib eden kimseyi icmâlen beyan» dan sonra o icmali tafsil ve dini tekzib eden kimseyi bazı evsafıyla ta'rif etmek üzere buyuruyor.

[Ya Ekrem-er Rusül! Şu dini ve yevm-i cezayı tekzib eden şol kimsedir ki yetimi şiddetle defeder, kendi malından hakkını ver­mez ve miskine taam yedirmek üzere kendi nefsini terğib etmez.]

Yani; ey Habibim! Yevm-i kıyameti inkâr eden şahs-ı leîmi bilmek istersen o şahıs şol kimsedir ki o kötü kimse vasisi olduğu yetimi hukukundan şiddetle meneder. Yetimi kendi malından mah­rum etmek ister, kendi nefsini ve gayrıları muhtaç olan miskine taam yedirmek üzere terğib de etmez.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile yevm-i cezayı tekzib eden kim­senin birçok günahları olduğu halde yalnız yetimi defetmek ve fu­karaya taam vermemek hasletlerini zikretmek bu iki hasletin şer'an rnezmum olmalarıyla beraber mürüvvet ve insaniyeti dahi muhil olduklarına tenbih içindir ki bu iki haslet diyaneti olmayanlar na­zarında dahi çirkindir demeye işarettir.

Bu âyette yetimi defeden kimse o yetimi zulmen kendi malın­dan menettiğine ve insaniyetin iktizası yetimle hüsn-ü muaşeret etmekken bilâkis döğmek ve tekdir etmekle istihfaf ederek reddet­tiğine işaret için şiddete delâlet eden lâfzı varid olmuştur. Çünkü; kelimesinin lâfzında şiddet olduğu gibi manâsında dahi şiddet vardır. Yetimi defetmek, fukaraya merhamet etmemek yevm-i kıyameti inkâr edenlerin âdetleri olduğuna işaret için âdete ve istimrara delâlet eden muzari sıygası varid olmuştur. Şu halde yetimi menedip de akibinde nedamet eden kimseye bu âyetin teh­didi şâmil olmaz. Zira; ısrar olmayan yerde âdet olmaz. lâfzından müstefad olduğu veçhile fukaraya taam yedirmek ve merhamet etmek üzere gayrıları terğib etmeyen kimsenin kendi nefsinde eser-i merhamet olmayacağı evleviyetle sabit olacağından gayrıları terğib etmez manâsına alınmak kendi nefsini terğib etmez manâsına alınmaktan evlâdır.

Bu âyet-i ceiilede bu misilli kabahatlarm kıyameti ikrar eden kimselerden sâdır olması lâyık olmadığına işaret için gerek yetime eza ve hakkından men'le zulmetmek, gerek muhtaç olanlara mua­venet ve merhamet etmemek her ikisi de âhireti inkâr edenlere alâmet ve yevm-i cezayı tekzib edenlere ta'rif kabilinden kılınmış­tır. Yevm-i cezayı tekzib etmek bu gibi merhametsizliklere sebep

olduğuna işaret için sebebiyete delâlet eden lâfzı varid olmuş­tur. Yani «Şu şâhıs, yetimi meneder. Zira; yevm-i kıyameti tekzib eder. Yevm-i kıyameti tekzib eden kimse yetimi meneder. Şu şa­hıs yetimi meneder»' demektir. Hulâsa gerek yetimin hakkını me­netmek, gerek fukaraya merhamet etmemek her ikisinin illeti ve sebebi âhireti inkâr etmektir.

Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile gerek yetime ve gerek sair muhtaç olanlara merhamet etmeyenlerin şer ve fesatta merte­belerinin gayet yüksek olup, ileri gittiğine işaret için bu'd-u me-ratibe mevzu olan (   dili ) lâfzı varid olmuştur. Çünkü; mevziinde varid olabilirdi, lâkin bu manâyı ifade etmezdi.

Şu tafsilâttan anlaşıldığı veçhile Vacip Tealâ zuafaya zuim ü taaddi etmek ve muavenet etmemek gibi beşeriyeti rencide eden ahlâk-ı zemimenin esası yevm-i kıyameti tekzib olduğunu beyan buyurmuştur. Çünkü; âhireti inkâr eden kimseden hayır beklen­mez. Zira; insan hayrı sevap ümidiyle işlediği gibi serden çekin­mesi de azap korkusuna binaendir. Şu halde âhireti inkâr eden kimse hayra yanaşmaz, çünkü; sevap ümidi yoktur, serden çekin­mez, çünkü; azap korkusu yoktur. Binaenaleyh; âhirete imanı ol­mayan kimsenin hiçbir şeyden korkusu olmadığı gibi bir kayıtla da mukayyed olmaz. Amma fâsık olan mümin buna kıyas olunmaz. Zira; mümin, fasık olsa da âhirete imanı olduğu cihetle her ne ka­dar günah işlese de Allah'tan korkar, Binaenaleyh; kâfir münkir kadar şerre cür'et etmez.[2]

 

Vacip Tealâ yetime ve sair muhtac-ı muavenet olanlara mua-venet etmemek, onlara hürmetsizlik göstermek yevm-i kıyameti Ikzibe alâmet olduğunu beyandan sonra din-i Mâmın ruknu olan namazda gaflet kıyamet tekzibe alâmet olduğu gibi helâk-i azımı dahi mucip olacağını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Helâk-i azim şol namaz kılan münafıklar içindir ki mazlannda gaflet edicilerdir.]

Yani; yetime ve zuafaya merhamet etmemek kıyameti tekzibe! alâmet, zem ve takbihi mucip olunca Vacip Tealâ'nın kahr u gazabı^ ve büyük azabı şol namaz kılan münafıklar içindir ki onlar kıya-1 meti tekzib ettiklerinden namazda gaflet üzere bulunur ve zahme-U tinden sevap ümid etmezler ve kendi itikatlarınca namazla iştigali.;* beyhude ve abes addederler. Namazın her cüz'ünde gaflet üzeremi bulunur, nefislerini huzu' ve h'uşua davet etmezler ve namazın bazısını halka karşı Müslüman gibi görünerek bu minval üzere eda-t ederlerse de bazısı da geçer gider, asla mübalât etmezler. Adeta; namazı nifaklarını saklamaya alet ettiklerinden faydasını görme-;; dikleri gibi azaba da duçar olurlar.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Kur'anda âdet-i İlâhî'ye; insan-| ların hakla muamelesini beyandan sonra halkla muamelesini beyan} veyahut bilâkis halkla muamelesini beyandan sonra hakla muâme-t; leşini beyan etmektir. İşte bu minval üzere Cenab-ı Hak bu sûrede-, yevm-i cezayı tekzib eden kimsenin yetim ve sair muhtaç olanlarla^ muamelesini beyandan sonra hakla muamelesini beyan buyurmuş­tur. Çünkü ahkâm-ı şer'iyenin hulâsası ve üssülesası; ikidir: Birincisi ; abdın Cenah-ı Hakiza karşı ia'zim ve vazife-i ubü: diyeti ifa etmesidir. İkincisi; Allah'ın kullarına şefkat ve merhamet etmesi ve onlarla muamelesi doğru olup olraamasıdır\ Binaenaleyh; Cenab-ı Hak bu sûrede her iki cihete de işaret buyur­muş ve her iki surette kusur etmek kıyameti tekzib etmek üzere terettüb ettiğine işaret için fıkraların herbirinde tertibe delâlet eden lâfzı varid olmuştur.

Hakla muamelede yani Allahü Tealâ'ya karşı ubudiyette ku­sur halkla muamelede kusurdan daha ziyade azabın şiddetini mu­cip olduğuna işaret için ikinci âyette helâk-i azîm manâsına olan lâfzı varid olmuştur. Çünkü; mahlûkun mahlûka karşı kusuru her ne kadar Allah'ın emrine muhalif olduğu cihetle hakka kargı kusur ise de asıl kusurun mercii mahlûk olduğundan hiçbir zamanda mahlûkun Hâlik'ma karşı kusuruna kıyas kabul etmez. Zira Halik'a karşı kusurun ehemmiyeti ziyadedir. Binaenaleyh aza­bı da şiddetlidir. Şu halde aff-ı İlâhfyle o kusurun zâîl olması affo­lunmadığı surette cezanın şiddetine mani değildir. Şu kadar ki mahlûkun mahlûka karşı kusuruna aff-ı İlâhî taalluk etmediği gibi mahlûkun ihtiyacına binaen Hakkullahla hakk-ı abid taâruz etti­ğinde hakk-ı abdin tercih olunması kavaid-i usuliyemiz iktizasın­dandır. Lâkin bu tercih .Hakkullah'a karşı kusurda azabın şiddeti­ne münafi değildir. Çünkü azabm şiddetini icâb eden sebep; Ha-lik'ın azametine karşı kusur olmasıdır. Amma hakk-ı abdin terci­hini icab eden sebepse abdin aczi ve ihtiyacıdır. Binaenaleyh; bu iki sebep arasında münafat olmadığı gibi o sebeplerin iktiza ettiği neticeler arasında dahi münafat yoktur. Namazdan gaflet eden kılsın kılmasın ibadet kasdetmeyen münafıklar murad olduğuna veyahut namazdan gaflet eden asla hatırına getirmeyen kimseler murad olmasına binaen helâk-i azimle tehdid olunmuşlardır. Çün­kü; ibadet kasdetmeyerek eda olunan namaz azabı iskat etmez.[3]

 

Vâcip Tealâ helâk-i azîrne müstehak olan kimselerin sıfatların­dan birincisi namazdan gaflet olduğunu beyandan sonra ikincisi ve üçüncüsünü beyan etmek üzere buyuruyor

[Helâk-i azîm şol kimselerin içindir ki amelîerînae riya eder­ler ve nâs arasında mürüvvet oiarak komşuya verişmesi âdet olan şeyleri vermez, înenederler.]

Yani; şol kimseler helake müstebaklardır ki onlar kalplerinde olmayan şeyi yabancıya karşı izhar ederler, gösteriş yaparlar ki ona mütedeyyin desinler ve hakkında hüsn-ü zan etsinler. Onlar şol kimseler ki tencere, tava, balta ve kova gibi komşunun kornea­ya ariyet olarak verilmesi âdet olan şeyleri vermezler.

Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile riyanın vücudu dalma lâakal iki kimsenin vücuduna tavakkuf ettiğinden lâfzı iki kimse beyninde müşarekete delâlet- eden r.ıüjâale babın­dan varid olmuştur. Çünkü riya eden kimsenin riyası elbette onu görecek ve sena edecek kimseye karşı olduğundan behemehal baş­ka bir kimsenin vücudu lâzımdır. Riya etmek hurmet-i kafiyeyle haram olduğundan riyanın sahibi azaba müstehak olur. Çünkü iba­det; ancak Allahü Tealâ'nın rızasını tahsil için ihlâs üzere olursa makbul olur. Binaenaleyh; ihlâs olmayan ibadet sahibine vebaldir. Şu kadar ki feraiz-i diniyeden namaz ve zekât gibi erkân-ı dinden olan ibadetleri alenen eda etmek riya olmaz. Belki bu misilli feraizi töhmetten ihtiraz için alenen eda etmek lâzımdır. Kezalik başkaları kendine iktida etsinler   fikriyle ihlâs "üzere nafile ibadetleri dahi alenen eda etmek caizdir.   Amma bu fikrin hilâfına herkes benim ibadetimi bilsinler ve bana riâyet etsinler için ibadet ederse riya­dır ve haram, olan riya da budur. Tenha mahalde bulunduğunda eda etmediği feraizi halkın göreceği mahalde eda etmek de riyadır Belki riyanın en fenasıdır.

Mâûn ; farz olan zekât manâsına olmak ihtimali vardu*. Zira salevat-ı mefruzede gaflet ve amelde riya edenlerin helake müstehak olduklarını beyandan sonra roâûnu menedenlerin de he-, lake müstehak olduklarını beyan etmek; mâûnun zekâl-i mefruza manâsına olmasını icab eder. Çünkü: farz olmayan bû-şeyi menet­mek helaki mucip olmaz. Ancak ekssr-i müfessirînin beyanları veç­hile metinla murad; balta, kürek, bel, kova, kalbur, elek. su: ateş ve tuz gibi komşunun komşuya verrmsi âdet olup hey:et-i iç-tirnaiye-i beşeriyettin levazımından her zaman herkesin birbirine muhtaç olduğu şeylerdir. Bunlar nâs nazarında alelade alınır ve­rilir şeyler olduğundan bunları meneden kimseler beşeriyet arasın­da ahlâksızlık ve denaet-i ta'bla zemmolunurlar, nâsın bu misilli kimseleri zemmetmesi bu âyete müsteniddir. Zira; Cenab-ı Hak bu âyette onları zemmetmiştir. Binaenaleyh; bu gibi âlât ü edevatı komşuya vermek maksadıyla hanede bulundurmak mendup ve müstehab olduğundan nazar-ı şeri'de memduhtur. Zira; Cenab-ı Hakkın zemmettiği şeyin zıddmm elbette memduh olacağında şüp­he yoktur. Bu misilli adî şeyleri komşudan menetmek insanlar ara­sında lüzumu kat'î olan muâvenet-i içtimaiye esasım ihlâl etmekle beraber buhlün en mezmûm mertebesi olduğu için bunları mene-denler, azaba duçar olacaklarını beyanla tehdid olunmuşlardır.

Vacip Tealâ bu sure-i celilede insana lâzım olan usul-ü itikat ve furu-u a'mâl ve ebna-yı cinsine riâyetin lüzumuna icmalen işa­retle insanın vazife-İ asliyesini beyan buyurmuştur. Çünkü; sûre­nin evvelinde esas-ı itikadiyat olan yevm-i kıyametten bahis ve yevm-i kıyameti tekzib edenleri zemle tasdikin lüzumunu beyan­dan sonra furu-u a'mâlde insana lâzım olan iki esas ki birinrisi; ebna-yı cinsinin hukukuna riâyet, ikincisi; hakkullahı gözetmektir. Bunun her ikisinden de bahis buyurmuştur. Zira; ebna-yı cinsin­den en âciz sınıfı olan yetime ve miskine riâyetin lüzumunu ve riâ­yet ' etmeyenleri zem ve azaba müstehak olduklarını beyan buyur­duğu gibi Hakkullah'a riâyetin vücubunu dahi riâyet etmeyuııYri zem ve azaba müstehak olduklarını zikirle beyan buyurmuştur. Su halde insana lâzım olan şeâir-i İslâmiyenin esasına icmalen isf-r-at olunmuştur.

Bu sure-i celile kâfirlere ve münafıklara şamil olduğu gibi na­mazı bazan eda ve bazan da gaflet ederek terkedip mübalât-ı dmi-yesi olmayanlara, farzolan zekâtı vermeyerek fukaranın hakkını menedenlere ve âdi şeyleri esirgeyip mûâvenet-i içtimaiye es; ıs un ihlâl edenlere dahi şâmildir. Çünkü; bu misilli kimseler her ne ka­dar mümin olsalar da itikad ettikleri dinin esasını teşkil eden t;eUt ve zekât gibi nazar-ı şeri'de fevkalâde ihtimam lâzım olan ibadV.a ihtimam etmemekle ahkâm-ı şer'iyeyi haleldar ettiği gibi intizaır-ı âlemin esasını teşkil eden ebna-yı cinsine riâyet ve hüsn-ü muE'te-reti ihlâl ettiklerinden mes'ûliyetten kurtulmayıp azaba müstoha1 olacakları bu sûrede beyan olunduğu gibi diğer ayat-ı beyymat ve İâdis-i nebeviyâtla dahi sabittir. Binaenaleyh; esasaM Islamıyey tkederek   intizam-! âlemi   haleldar edenler   dünyevî ve uhrevı mes'ûliyetten kurtulamazlar.[4]



[1] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6577-6578

[2] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6579-6580

[3] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6581-6582

[4] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6582-6585