Sure-İ Nasr - Kuran - Konlayli Vehbimehmet Tefsiri - 110. Sayfa
SURE-İ NASR
Medine-i Münevvere'de nazil olan sûrelerdendir. Üç âyeti câmidir
[AİIah'ın yardımı ve Mekke'nin fethi sana geldiği ve Allah'ın dinine fevc fevc nâsın dahil olduğunu gördüğün vakit Allah'ın hamdine mülâbis olduğun halde sen teşbih et ve Allahii Tealâ'dan günahların affını dilemek hususunda istiğfar et.]
Yani; Allahü Tealâ'nm sana vaad etmiş olduğu nusret, Mekke'nin fethi ve sair fütuhat sana gelip, dinin cemi-i edyan üzerine galebe edip nasm cemaat cemaat din-i İlâhî'ye dahil olduklarını, akılları ve ferasetleriyle- din-i İslâm'ın hak olduğunu idrak ettiklerini gördüğün zamanda Rabbin Tealâ'nm meth ü senasına mülâbis olduğun halde cemi-i nekaisten tenzih ederek istiğfara devam et.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Cenab-ı Hakkın vaadetmiş olduğu nusretin âyetin nüzulünden sonra geleceğine ve nusretin zuhuru
muhakkak olduğuna işaret için ( tel ) lâfzı varid olmuştur. Çünkü ( tel ) lâfzı, ileriye delâlet ettiği gibi muhakkak olacak şeyde dahi isti'mal olunmak kaide-i Arabiye iktizasındandır.
Nusret; maksad-ı asli olan fütuhata sebep olduğu cihetle âyette nusrej;,, fetih üzerine takdim olunmuştur. Çünkü; sebepler müsebbip üzerine, şartlar meşrut üzerine daima mukaddem olduğundan sebep kabilinden olan nusret mukaddem olarak varid olmuştur.
Âyette fetihle murad; jeth-i Hayber veya Tâif yahut cümle fütuhat olmak ihtimali varsa da ekser-i müfessirînin beyanları veçhile f etihle murad; feth-i Mekke'dir, Zira; o zamanda Mekke'nin fethi bütün Ceziret-ül Arab'ın fethi mesabesinde olup Re-sulullah'm arzusu da her yerden evvel Mekke'nin fethi olduğu cihetle âyetde feth-i Mekke murad olunması cihetini tercih eder. O zamanda Ceziret-ül Arab'da en büyük belde Mekke olup bütün ka-bailin Harem-i Şerif münasebetiyle kalpleri Mekke'ye merbut olduğu cihetle Mekke'nin fethi din-i İslâm'ın kuvvet ve şevketine sebep olacağından ve ehl-i İslâm için pek büyük nimet olduğundan nusret ve fetih zuhur ettiğinde teşbih ve takdis etmesiyle Vacip Tealâ resulüne ferman buyurmuştur. Çünkü; fütuhat ve nâsın fevc fevc din-i İslama duhulleri nimet olunca o nimet mukabilinde şükretmek vaciptir. Resulullah'm vefatı sûrenin nüzulünden bir müddet sonra vuku bulmuştur. Hatta sûrenin nüzulünden, Hz. Abbas Resulullah'm irtihaline işaret olduğunu anladığı cihetle ağlamıştır. Hesulullah amcasının ağlamasının sebebini suâl edince Hz. Abbas «Sûrede irtihalinize işaret hissettiğimden ağlarım ya Resulallah!» deyince «Hissiniz doğrudur» buyurduğu mervidir. Çünkü nusret ve fütuhatın gelmesi, nâsın fevc fevc din-i İslâm'a dahil olmaları dinin tekemmül ettiğine delâlet etmesi irtihal-i nebevilerine işaret olmuştur. Kezalik teşbih ve istiğfarla emir yalnız âhirete müteallik bir emir olduğundan Hz. Abbas Resulullah'm irtihaline istidlal etmiştir.
Din-i İlâhî 'ye dahil olan nâsla murad; ef-rad-ı beşerin kâffesi olmadığı aklen ve hissen malûm olduğu cihetle nâs lâfzı her ne kadar elfaz-% dmmedense de bu makamda ma-nâ-yı ânımı murad olunmak imkânı olmadığından imam kabul etmek ve din-i İslâm'a dahil olmak suretiyle dinden istifade edenler muraddır. Bu kadar açık delillerden din-i İslâm'ın hak olduğunu istidlal edemeyenler keenne behaim zümresine ilhakla onlara ze-vilukulde isti'mâl olunan nâs lâfzım ıtlak etmek lâyık olmadığına işaret olunmuştur. Çünkü herşeyin kemali; o şeyden maksad-ı asli neyse ona vasıl olmakla olup nâstan rnaksad ise ma'rifet-i İlâhî'ye ve iman olduğundan şu maksat kendilerinden hasıl olmayan insanlar zahirde mevcutlar ise de hakikatta yok mesâbesindedirler. Binaenaleyh; iman etmeyenlerden, insanlardan maksad-ı asli olan ma'rifet hasıl olmadığı cihetle onlara nâs lâfzını ıtlak etmek lâyık değildir. Şu halde din-i İslâm'a dahil olmayıp küfür üzere bulunanlar nâs lâfzından aklen ve hissen müstesna oldukları cihetle nâsm umumi manâsı murad değildir.
Fevc fevc din-i İslama dahil olanların pek çokları delâiliyle Zatulllah'ı ve Sıfâtullah'ı ispat ve istidlal ederek itikadiyatm de-kayıkma vakıf olmadık cüheladan olup ancak fudalâ-yı ashabı tak-lid eden mukallidîerden oldukları cihetle bu âyet mukallidin imanı sahih olduğuna delâlet eder. Çünkü; bu gibi mukallidlerin din-i İslama dahil olduklarını beyanla Vacip Tealâ resulüne imtinan buyurmuştur. Eğer onların imanları sahih olmamış olsaydı onların İslama duhulleriyle imtinan olmazdı ve onların İslama duhullerini Resulullah hakkında nimet addederek teşbihle emretmezdi. Halbuki onların İslâm'a duhullerini nimet addederek teşbih ve tah-midle emretmiştir. İşte şu emir sebebiyle bu âyet mukallitlerin indallah imanlarının sıhhatına delâlet eder.
Nâsm fevc fevc İslâm'a duhulleri Mekke'nin fethinden sonra başlamıştır. Çünkü; (Hudeybiye) de Resulullah'm Kureyş'le muahedelerinde, Kureyş'i isteyen Kureyş'in ahdi altında kalmak ve Resulullah'ı dileyen Resulullah'm ahdi altında bulunmak ve herkesin istediği tarafa bağlanmak yed-i ihtiyarında olmak muahedenin hükümlerinden olduğu cihetle Mekke'nin civarında oldukları halde (Benî Huzaa) Resulullah'm ahdmı, (Benî Bekir) de Kureyş'in ahdini kabul etmişlerdi. Ahdin hulâsası; müddeti hitamına kadar tarafeynin yekdiğerini zarardan vikaye ederek, mallarına ve canlarına tecavüz etmemek olup bu da ahdin münderecatmdan olduğu halde (Benî Bekir) in (Benî Huzaa) üzerine tecavüz etmesi ve Kureyş'in de onlara muavenette bulunmasıyla ahdi nakzetmiş oldular. (Benî Huzaa) vak'ayı elçileri vasıtasıyla Resulullah'a haber verdiler, Resulullah da bu haberden müteessir olarak harp tedarikini düşünmeye başladığı zaman Kureyş'in muahedeyi tecdid için Ebu Süfyan'ı gönderdiklerini Resulullah ashabına haber verdi ve saat geçmeksizin Kureyş tarafından Ebu Süfyan geldi. Muâhedenin tecdidini taleb etti. Resulullah't an ve ekâbir-i ashaptan bir cevap alamayınca Hz. Fatma'ya gitti. Resulullah'a rica etmesini istirham etti. Ondan da bir cevap alamayınca me'yusen Mekke'ye , avdet edip, Kureyş'e ahvali haber verdi. Resulullah da gizli olarak harp tedarikine başladı ve ashabına da hangi cihete azimet edeceklerini gizli tutmasını tavsiye etti. Binaenaleyh; Resulullah askeriyle beraber Mekke'ye teveccüh etti ve (Mürrüzzahran) denilen mevkie gelinceye kadar Resulullah'm halinden Kureyş haberdar olamamıştır. İşte hükümet-i İslâmiyenin ve bilhassa asakir-i İslâmiyenin esrarını ketmetmek ehem ve elzem olduğuna Resulullah'm şu tedbiri delâlet eder ve hele emr-i harpte harp plânını gizlemek eşedd-i vücubla vaciptir,
(Mirrazzahran) da Hz. Abbas Ebu Süfyan'ı Resulullah'm huzuruna getirdi. Ebu Süfyan bazı tazarruâtta bulunmuşsa, da kabul. olunmayarak Ebu Süfyan o gece Abbas Hazretlerinde misafir kaldı ve'sabahtan asakir-i İslâmiyenin geçeceği yol üzerinde bir yüksek mahalle çıkardı ve Resulullah'm askeri fırka fırka geçerken seyr ü temaşa ettirdi. Ba'dehu Mekke'ye haber vermek üzere emr-i Resulullah'la Ebu Süfyan'ı bıraktı. Ebu Süfyan Mekke'ye geldi ve Resulullah'm askerine kimsenin mukavemet edemeyeceğini haber verdi, askeriyle beraber Resulullah da Mekke'ye girdi. İşte Ebu Süfyan'a şevket-i İslâmiyeyi gösterdikten sonra Mekke'ye haber versin için bırakıvermek, görünecek yerde düşmana gayet kavî görünmek lâzım olduğuna delâlet eder. Çünkü; İslâm'ın kuvvet ve şevketini gören düşmanın kuvve-i maneviyesi kırılacağına binaen Resulullah Mekke ahalisinin harp tedarikini yapamayacağı bir zamanda kuvvetini gösterdi ve Ebu Süfyan'ı da Mekke'ye haber vermek üzere gönderdi ki Mekke ahalisi mukavemet edemeyeceklerini bilsinler ve muharebesiz Mekke'yi teslimin çaresine baksınlar. Resulullah'm şu tedbiri üzerine Mekke şehri muharebesiz fetholun-muştur. Zira; Resulullah'm şevketini Ebu Süfyan'dan işiten Mekke ahalisi muharebeye hazırlanmak şöyle dursun canlarını kurtarmanın Resulullah'a arz-ı inkıyad etmekte olduğunu bildiklerinden hemen arz-ı inkıyadın çaresini düşündüler ve itaat ettiler. Eğer Resululîah şevketini göstermemiş ve Mekke ahalisini son zamanda kuvvetinden haberdar etmemiş olsaydı Mekke ahalisi mukabele ederiz zannıyla muharebeye kıyam ederler ve tarafeynden birçok adamlar zayi olmakla beraber yine Mekke fethedilmiş olacaktı, Halbuki hüsn-ü tedbir sayesinde bunların cümlesi bertaraf edilmiş ve gayet kolaylıkla maksat hasıl olmuştur.
Mekke'nin fethinde Ebu Cehil'in oğlu (İkrime) ile (Süheyl-fo. Amr) m toplamış oldukları bir miktar kuvvet üzerine sevkolunan Hz. Halid'le Zübeyr'in fırkası (İkrime) ve (Süheyl) kuvvetlerine tesadüfle cüz'i bir mukatele olmuş ve Halid'in askerinden bir neferin şehadeti ve İkrime'nin başında bulunan müşriklerden on iki neferin katlolunmalarıyla neticelenen müsademeden başka müsademe olmamıştır. Çünkü Resulullah asakir-i îslâmiyenin fırka reislerine emir verdi ve buyurdu ki "Sizinle mukatele edenle mukatele edin, sizden .elini çekenlerden elinizi çekin». Cenab-ı Risaletmeâb Efendimiz böyle emir buyurmakla Mekke'ye hîn-i duhullerinde askerin alacağı vaziyeti ta'yin buyurmuştur. Binaenaleyh (İkrime) ve (Süheyl) den başka mukateleye kıyam eden olmadığından her taraftan Mekke'ye vukuatsız ve suhuletle girilmiştir.
Resulullah Mekke'ye dahil olunca Ebu Süfyan aman diledi ve Resulullah da «Sbu Süfyan'in hanesine giren, emindir» buyurdu. Ebu Süfyan «Ya Resulallah! Evim dardır, Mekke ahalisini istiab edemez» dedi. Resulullah «Mescid-i Şerife giren, emindim buyurdu. Ebu Süfyan «Mescid de dardır» deyince Resulullah «Elinden silâhını terkeden ve evinin kapısını arkasından kilitleyen emindir a buyurmakla bütün Mekke ahalisine şamil bir aman vermiştir.
Resulullah Kâbe-i Muazzama'nm kapısı önüne geldi, ehl-i Mekke'yi herşeyden âzâd kıldı. Bundan sonra nâs fevc fevc gelerek Resulullah'a biat ettiler. Nâsm umumunun biati için Resulullah (Safa) üzerinde oturdu ve bîat-ı âmme Safa'da vuku buldu. İşte o zaman ve ondan sonra fırka fırka nâsm din-i İslama duhullerini Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur. Resulullah'in askerinin adedinde ihtflâf varsa da ekser-i rivayete nazaran on bin adat olması rivayeti diğer rivayetler üzerine müreccahtır. Mekke'nin fethi hicretin sekizinci senesi Ramazanının yirmisinden sonra vaki olmuştur. Resulullah ba'delfetih Mekke'de on beş gün ikamet buyurmuştur. İşte şu nimetleri Cenab-ı Hak resulüne ihsan edince bu nimetlerin şükrünü eda etmek üzere teşbih ve istiğfarla emretmiştir.
Vacip Tealâ'mn resulüne ihsan ettiği üç nevi nimet ki nusret, fetih ve nâstn din~i İslama duhulü olup bunlara mukabil üç nevi ibadetle emretmiştir. Çünkü; a'da-yı din üzerine nusret pek büyük nimet olduğundan Cenab-ı Hak buna mukabil zât-ı pâk-i ülûhiye-tini nekaisten tenzih manâsına teşbihle emretmiştir. Yahut teşbih ten murad namaz olduğuna nazaran namazla emretmiştir. Çünkü teşbih; namazın eczasından olduğu cihetle cüz'ünü zikir ve küllünü irade kabilinden teşbih zikrolunmuşsa da namaz irade olunmuştur. Buna nazaran vıanâ-yı nazım: [Ya Ekrem-er Rusül! Rabbin Tealâ'nm sana vermiş olduğu nusreti, fütuhatı ve nâsm fevc fevc din-i İslama duhulüyle arz-ı inkıyad ettiklerini gördüğün vakitte Rabbin Tealâ'mn meth ü senasına mukarin olduğun halde nekaisten tenzihle namaz kıl ve istiğfar et] demektir. Teşbih; sıfât-ı selbiyeye ve hamd de sıfât-ı sübûtiyeye delâlet ettiğinden ve sıfât-ı selbiye, sübûtiye üzerine mukaddem olduğundan sıfât-ı selbiyeye delâlet eden teşbih, hamdüzerine takdim olunmuştur. Çünkü teşbih; nekaisten tenzih olup nekaisten tenzih ise Vacip Tealâ'dan lâyık olmadığı sıfatları selbetmek olduğu cihetle sıfât-ı selbiyeye delâlet ettiği gibi hamd; Vacip Tealâ'yı meth ü sena olup Vacip Tealâ'ya lâyık- ve muttasıf olduğu sıfatlan isn,ad etmek olduğu cihetle hamdın sıfât-ı sübûtiyeye delâleti şüphesizdir. Çünkü Allahû TeaIâ'ya hamdü sena; Allahü Tealâ alimdir ve kadirdir gibi sıfatları isnadla olduğundan elbette hamd sıfat~ı sübûtiye cümlesindendir.
Teşbihten müstefad olan tenzih, Allahü Tealâ'mn zatına, sıfâ-' tına ve efâline şâmil olduğundan Allahü Tealâ zatında, sıfatında ve ef'âlinde ülûhiyete lâyık olmadık şeylerin cümlesinden münezzeh demektir. Çünkü; Cenab-ı Hak zatında mukaddes olduğu gibi sıfatında ve ef'âlinde dahi mukaddestir.
Bu âyet teşbih ve tahmidin efdal-i ibadet olduğuna delâlet eder. Çünkü; Vacip Tealâ resulüne ihsan ettiği nusret ve beldelerin fethi gibi cesîm nimetlere mukabil Resulullah üzerine vacip olan şükrü edada teşbihle hamdi kâfi kılıp yalnız bunlarla emretmesi bunların ibadât içinde eidal olduğuna delâlet eder. Âyette teşbihle emir her ne kadar Resululiah'aysa da Resulullah'a emir ümmetine de emir olduğundan nasıl ki nimet mukabilinde resulüne şükürle emretmiş ve Resulullah da şükretmekle me'mur olduğu gibi ün> met-i Muhammed de aynı emre imtisalle mükellef ve her nimetin şükrünü eda ile me'mur olmuşlardır.
Ayette teşbihle emir mutlak olduğundan emrin vücub için olması râcihtir. Çünkü; fukahâ indinde emt-i mutlakların vücub ifade etmesi kavaid-i usûliye iktizasıdir.
Nâsm fevc fevc din-i Islama duhulleri sebebiyle ehl-i İslâm'ın çoğalmasından ashab-ı Resulullah'a arız olan gurura kefaret olmak üzere istiğfarla emir buyurulnıuşiur. Çünkü; her ne kadar istiğfarla emir zahirde Resululiah'aysa da hakikatta zahiri ve batını kusurdan halı olmayan ehl-i imana emirdir. Resulullah'a nazaran istiğfarla emir; ümmetini irşad ve devamla emirdir. Çünkü; Resulullah ma'sum, mukaddem ve muahhar zellesi mağfiret olunduğu gibi ubudiyet noktasında dahi itinası son derecede olduğu meydandayken istiğfardan müstağni olmayınca âhad-ı ümmetin istiğfardan müstağni olamayacaklarına tenbih vardır. Zira; cemi-i mahrukatın ef-dali olan Fahri Kâinat istiğfara muhtaç olunca efrad-ı nâsm istiğfara muhtaç olacağı evleviyetle sabit demektir.[1]
Vacip Tealâ istiğfarla emirden sonra lâyıkı veçhüzere abidden vâki olan istiğfarı kabul buyuracağını beyan etmek üzere edip bab-ı İlâhî'ye elini açarak tazarru ve niyaz eden kimsenin günahlarını affetmek ülûhiyetm şömndandır. Binaenaleyh; tevbe ve istiğfar eden her kimse tevbesinin kabulünü itikad etmek tevbeniıı kabulünün şartlarından olduğu cihetle tevbe eden kimsenin tevbesinin kabulüne intizar etmesi lâzımdır. Şu halde kabulünden kat'-ı ümid etmek caiz değildir.
Bu sûrede Vacip Tealâ abdin vazifesinde tertibe riâyet lâzım olduğuna işaret etmiştir. Çünkü teşbih ve tahmid; Vacip Tealâ'ya ta'zim olduğu cihetle abdin zatına ait olan istiğfar üzerine takdim olunmuştur. Zira abdiçin vazife-i mühimme; zatına ait olan veza-iften evvel asamet-i İlâhî'yeyi idrakle cemi-i nekaisten tenzih ve lâyık olduğu evsafla tavsif etmektir. Şu halde Allahü Tealâ'mn cemi-i kemâlâtla ittisafmı itikad edip lâyık olduğu evsafla tavsif ettikten sonra kendi hakkında Allah'tan isteyeceği şeyi istemektir. Binaenaleyh; abid bir işe başladığında teşbih ve tahmidle başlamak ve âhirinde vâki olan kusurlarına istiğfarla hitam vermek ubudiyetin vezaifinden olduğuna bu âyette işaret olunmuştur.
Sûrenin evvelinde dünyaya müteallik nimetlerle iptida olunduğu gibi âhirinde de âhirete müteallik tevbenin kabulü nimetiyle hitam bulmuştur. Çünkü; abdin Rabbisine karşı vaki olan kusurundan tevbesinin kabulü âhiret için en büyük nimetlerdendir. Zira; Cennet-i A'lâ'da nimetlere nail ve cemal-i îlâhî*yi müşahedeyle müşerref olmak abdiçin en büyük saâdetse de azaptan kurtulmak her nimetten mukaddem ve her türlü saadete vusule vesiledir buyuruyor.
[Muhakkak Allahü Tealâ tevbe eden kimsenin tevbesini kabul edicidir.]
Yani; insanlara lutf u ihsan eden Aliahü Tealâ mükellef olan kullarının vâki olan kusurlarından nedamet ederek dergâh-ı ülû-hiyete rücû' edip kusurunun affını dileyen kullarının tevbelerini kemal-i ehemmiyetle kabul buyurucudur. Zira; kusurunu itiraf[2]
[1] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6598-6604
[2] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6604-6605
İslami Okul Okulların En Önemlisi