Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

KUR'ÂN OKUMALARI ÜÇÜNCÜ KİTAP - 3. Sayfa

 

KUR'ÂN OKUMALARI ÜÇÜNCÜ KİTAP. 2

Önsöz. 2

BİRİNCİ  BÖLÜM... 2

HAYATIN İÇİNDE KUR'ÂN.. 2

Düşenin Dostu Olmak. 3

Sabır Ve Namaz. 4

Înfak Zamanı 5

Bir İftirayla Gelen. 8

İlk İle Öğretilen. 10

Herkes için adalet 12

Bir Fasık Bir Haber Getirirse... 14

İçerdekiler, Dışardakiler 15

İKİNCİ  BÖLÜM... 16

SÛRELER ARASINDA.. 16

Zuhruf-Yunus Hattı 16

Bakara’yla Öğretilen. 18

Tevbe Sûresinin Öğrettiği 19

İsrâ Süresindeki Miraç. 20

Necm Süresindeki Mırac. 21

Kuşatma Altında. 22

ÜÇÜNCÜ  BÖLÜM... 25

KISSALARLA GELEN.. 25

İki Yanlış, İki Duruş. 25

Yakub Sabrı,Yakub Ümidi 26

Arayış Cümlesi, Tasdik Cümlesi 28

Ve Şimdi Semûd! 29

Firavun'a Gideceksin! 32

Firavun'a Nasıl Gidilir?. 33

Firavun’a Gidildiğinde. 34

İktidar Kokusu. 35

İnsanlık Onuru Na Dair 36

DÖRDÜNCÜ  BÖLÜM... 37

KUFÂN ÜLKESİNDE KISA YOLCULUKLAR.. 37

Sabrın Anahtarı 37

Toptancılığa Reddiye. 38

Ölümün Anlamı 39

Boş Söz Ve Yalan. 40

Cuma Dersleri 41

Sadaka Sadakattir 42

Azlar Ve Çoklar 42

Güzel Bir Ayrılış. 43

Sonsöz. 44


KUR'ÂN OKUMALARI ÜÇÜNCÜ KİTAP

 

Metin Karabaşoğlu

 

1964 yılında İzmir'in Tire ilçesinde doğdu, ilk ve orta öğrenimini bu ilçede ta­mamladı. 1985 yılında İÜ Siyasal Bilgiler Fakültesi'ni bitirdi. Okul yıllarında yazmaya başladığı Köprü dergisinin bir süre editörlüğünü yürüttü. İz Yayıncı­lık'ta, Karakalem ve Zafer dergilerinde editörlükte bulundu. 1994-2001 yılları arasında Yeni Asya gazetesinde haftada iki gün olmak üzere köşe yazarlığını yü­rüttü. 2001-2002 akademik yılında Hartford Seminary'nin davetlisi olarak 'mi­safir ilim adamı' statüsüyle ABD'ye gitti. Halen, kurucusu olduğu Karakalem Yayınları'nın ve Karakalem dergisinin editörüdür. Yayınlanmış kitaplarının lis­tesini dördüncü sayfada verdiğimiz yazar, İbrahim M. Abu Rabi'nin editörlü­ğünde hazırlanan İslam on the Crossroads:

On the Life and Thought of Bediuzzaman Said Nursi adlı İngilizce eserin de (State University of New York Press, 2003) yazarları arasındadır. Karabaşoğlu, Blaise Pascal'ın Düşüncelerini Türk­çe'ye çevirmiş, mütercimleri arasında yer aldığı Marshall G.S. Hodgson'ın üç ciltlik The Venture of Islam'ın Türkçe yayına hazırlamış, ayrıca M. Asım Köksal'ın sekiz ciltlik Hz. Muhammed ve İslâmiyet'i dahil ikiyüz civarında kitabın yayınına editör olarak katkıda bulunmuştur. [1]

 

Önsöz

 

Üçbuçuk yıl aradan sonra, Kur'ân okumaları dizimi­zin üçüncü kitabıyla yeniden karşınızdayız.

Kur'ân Okumaları-üçüncü kitap, birinci kitabın doğduğu şartların aksine, ikincisine benzer şartlarda doğdu.

Birinci kitap, doğrudan doğruya bu kitabın yazılarına adan­mış ayların ardından günyüzüne çıkmıştı. İkinci ve üçüncü ki­taplar ise, beş yıla yakın bir zaman aralığında farklı zamanlarda, farklı vesilelerle, farklı hâlet-i ruhiyeler içinde yazılmış yazıların biraraya gelmesiyle doğmuş bulunuyor.

Bu durumun bir kitap için özellikle dil ve üslup birliği açısın­dan bazı olumsuzluklar içerdiğinin farkındayım. Dolayısıyla, en başta, bu durumu dürüstlükle ifade etmem gerekiyor.

Gönül isterdi ki, üçüncü kitabı, tıpkı birinci kitap için sözkonusu olduğu gibi, başlıbaşına bu kitaba ayırabileceğimiz 'aylar' bularak hazırlamış olalım. Ancak, müthiş bir yoğunlukla geçen Kur'ân okumaları son üç yılda, bu mümkün olamadı, öte yandan, "Kur'ân Oku­maları" havuzunda biriken yazıların orada burada unutulup git­mesine de vicdanımız razı olamadı. Kur'ân Okumaları-üçüncü kitap'ın sayfaları arasında ilerlerken, buna razı olamamakla vic­danımızın isabet ettiğini düşüneceğinizi umuyorum.

Yine de, Rabb-ı Rahîm'den dileğim odur ki, "dördüncü ki­tap" için akıl ve kalb havuzuna birikmiş olup bir kitap hacmini şimdiden aşmış bulunan hakikat nüvelerini sırf bu kitaba adan­mış bir zaman diliminde hazırlayalım.

Sizi bu kitabın yazılarıyla başbaşa bırakmadan, son bir husu­sa daha değinmek isterim. Her kitabın bir yazarı olmakla bera­ber birden çok kahramanı vardır. Bu gerçek, bu kitap için de ge­çerlidir. Bu bakımdan, kitabın gün yüzüne çıkmasında emeği geçenler listesinde yer alan herkese teşekkür borçluyum. Benim Kur'ân'la tamamen özgür bir iklimde tanışmamı sağlayan an­nem ile babamdan başlayarak beni Kur'ân'la düşünmeye yönel­ten Risale müellifine, Kur'ân öğretmenim Salih Demir'e, Kur'ân hakikatlerini beraberce müzakere ettiğimiz sevgili arkadaşları­ma, Kur'ân'la ilgili eserleriyle bize yol haritası sunan büyük in­sanlara, okuma ve yazma eksenli bir hayat biçimini seçmemde yardımını her zaman minnetle andığım eşime, bu yazıların kitaplaşması yönündeki taleplerini defaatle dile getiren gönül dostlarına teşekkür ediyorum.

Sevgili ağabeyim Bahaeddin Sağlam ile sevgili kardeşim Salih Özaytürk'e ise, kitapta yer alan bazı açılım ve incelikleri kendile­rine borçlu olduğum için ayrıca teşekkür etmem gerekiyor. Beni ilerleyen sayfalarda göreceğiniz İsrâ nüktesiyle tanıştıran Baha­eddin Sağlam'a, yayma hazırlık aşamasında kitabı okuyup yararlandığım açıklama ve uyarılarda bulunduğu için de teşekkür ediyorum.

Sözün kısası, kitapta yer alan güzellikler Kur'ân'ın malı olup pek çok insanın yardımıyla benim dünyama gelmiş bulunuyor, Bununla birlikte, kitapta yer alması muhtemel kusurlur bana aittir.

O yüzden, son tahlilde, meleklerin Rabbimize söylediği şu sözü benim de tekrarlamam gerekmektedir:

"(Rabbimiz!) Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bi­ze öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Alîm Sensin, Hakim Sen,.."

Metin Karabaşoğlu İstanbul, 1 Mayıs 2003 [2]

 

1. HAYATIN İÇİNDE KUR'ÂN

 

Düşenin Dostu Olmak

 

Kur'ân'ın hikmet ve rahmet yüklü âyetleri arasında toplum hayatı, cemaati hayatlar, dostluklar ve arkadaşlıklar açısından beni en ziyade sarsan, [3] âyeti­dir. Bu âyet Hakîm ve Rahîm bir Rabbin sözü olarak bize hikmet-rahmet beraberliğini ders verdiği gibi, 'âlemlere rahmet' olarak gönderilen Peygamber aleyhissalâtu vesselamın bizler için nasıl bir rahmet elçisi olduğunu da belgelemektedir.

Bu âyet, ondan önce gelen otuz civarındaki âyetle birlikte, Uhud savaşının akabinde nazil olmuştur. Nitekim, Resûl-i Ek­rem'in (a.s.m.) Uhud'da savaşın 'galibiyet'ten 'mağlubiyet'e dönüşmesiyle birlikte sergilediği bir davranışı övmektedir.

Hepimizin değilse bile çoğumuzun bildiği üzere, Kureyş müşriklerinin güçlü bir orduyla Medine üzerine yürüdüklerini haber aldığında, Hz. Peygamber sahabilerini toplar ve durumu Kur'ân okumaları kendilerine arzedip onlarla istişare eder. Hz. Peygamberin terci­hi, Kureyş'le bir meydan savaşı yapmak yerine, Medine'de kalıp şehri savunmak yönündedir. Ancak, Bedir'e katılamamış sahabiler, Hz. Hamza gibi bahadır sahabiler, ve de genç sahabiler müş­rik ordusunu şehrin dışında, Uhud'da karşılama eğilimi içinde­dirler. Hz. Peygambere şehri savunmayı kendisine Allah'ın mı emrettiğini, yoksa bunun kendi kişisel tercihi mi olduğunu so­rarlar. Hz. Peygamber bu konuda kendisine bir âyetin inmediği­ni bildirince de, kendi görüşlerini açıkça ifade ederler. Yapılan istişarede bu görüşü benimseyenler çoğunluğu teşkil ettiği için, Hz. Peygamber de çoğunluğun tercihine uygun şekilde ashabını Uhud'da bir meydan savaşına hazırlamaya başlar.

Bu savaşta Resûl-i Ekrem'in üzerinde ısrarla durduğu ve as­habını sıkı sıkıya tenbihlediği iki husus vardır:

l) Kureyş süva­rilerinin hücumuna açık tepelik bölgede bulunan okçular, mey­danda ne olursa olsun, mevzilendikleri gediği asla terketrneyeceklerdir.

2) Uhud meydanında doğrudan müşriklerle çarpışan mü'minler, Kureyş müşrikleri arkalarını dönüp kaçmaya başlasalar dahi, ganimet peşinde olmayacaklardır.

Ancak, savaşın müslümanlar lehine gelişmesi ve bozguna uğ­rayan müşriklerin kaçmaya başlaması üzerine, Hz. Peygamberin her iki emri de çiğnenir. Doğrudan çarpışmanın içinde yer alan sahabiler, az bir grubu hariç, ganimet toplamaya başlarlar. Ok­çular da, az bir kısmı hariç, mevzilerini terkedip ganimet peşine düşerler. Bunun üzerine, Kureyş'in bir köşede beklemekte olan süvarileri okçuların boş bıraktığı gedikten savaş meydanına girerler. Süvarilerin saldırısı, gerisin geriye kaçmakta olan Kureyş piyadelerini de yeniden savaşa dönmeye cesaretlendirir. Böylece, iki nebevi emre uymamanın sonucu olarak, mü'minler ordusu iki ateş arasında kalır. Böylece, İslâm ordusu açık bir galibiyete doğru giderken hazin bir yenilgiyle tanışır. Kureyş piyadeleri ile süvarileri arasında kalan sahabilerin yetmişten fazlası şehit edil­miştir. Şehitler arasında, Peygamber Efendimizin bahadır amca­sı Hamza ile Medine'nin kalbini İslâm'a açan büyük şahabı Mus'ab b. Umeyr de vardır. Pek çok sahabi de ciddi şekilde ya­ralanmıştır. Hz. Peygamber de yüzünden yaralanmış, dişi kırıl­mıştır.

Resûl-i Ekrem'in (a.s.m.) tercihinin aksine Medine'de bir şe­hir savunması yerine Uhud'da yapılan meydan savaşında, yine Resûlullah'ın iki uyarısına uyulmaması sonucu ortaya çıkan tab­lo, işte budur. Açık bir mağlubiyet, yetmişin üstünde şehit, yüz­lerce yaralı... Bu zayiat içinde bir tek Hz. Hamza'nın şehadeti bi­le Peygamber Efendimiz ve sahabiler açısından müthiş bir kayıp hükmündedir. Ne var ki, kayıplar Hamza'yla sınırlı da değildir.

Açıkçası, ortada ciddi bir mağlubiyet, bu mağlubiyetin geri­sinde ise feci bir kusur vardır-bedeli son derece ağır olan bir kusur... Nitekim, hayatta kalan sahabiler, işledikleri bu kusurun da, bu kusurun getirdiği ağır bedelin de farkındadırlar O yüz­den, müthiş bir suçluluk psikolojisi içindedirler. Duydukları piş­manlık ve utanç had safhadadır. Bu pişmanlık ve utanç, savaşın en şiddetli anlarında Resûl-i Ekrem'in 'öldürüldüğü'nü duyduk­larında tarif edilmez bir noktaya tırmanmıştır. Sonradan Hz. Peygamberin ölmediğini görmüşlerdir; ama 'anam babam sana feda olsun' dîye hitap edegeldikleri Hz. Peygamberin yüzünden aldığı yaranın kendi kusurlarının sonucu olduğu da besbelli or­tadadır.

Apaçık bir kusurun ağır bedeli apaçık ortada iken, Resûl-i Ekrem (a.s.m.) eşsiz bir davranış sergiler. Yaptıkları yanlışı onla­rın yüzlerine vurmaz. Ne "Ben Medine'de kalalım dediğim hal­de niye Uhud diye tutturdunuz? Niye beni dinlemediniz?" diye çıkışır; ne de "Gördünüz mü yaptığınızı? Yüzümdeki şu yaranın hesabını kim verecek? Amcam Hamza'nın, Mus'ab'ın, yetmiş küsur sahabimin hesabım nasıl vereceksiniz?" kabilinden sözler söyler. Bilakis, [4] âyetinde buyurulduğu üzere, Rabbinin katından gelen bir rahmet ile, onlara karşı yu­muşak davranır. Suçlayıcı, incitici, kırıcı tek kelime dahi etmez.

Resûl-i Ekrem'i dinlememeleri yüzünden yaşananlar, hele sa­vaşın o hezimet ortamında müşriklerden duydukları "Muhammed öldü!" naraları, sahabilere zaten yeterince büyük bir vicda­nî acı ve sorgulama yaşatmıştır. Hz. Peygamber bu yangının üs­tüne körükle gitmez. Yaşadığı her türden acıyı yüreğine gömer. Kırıcı tek söz etmez. Bir kez olsun onlara karşı suçlayıcı bir bakış yöneltmez. Âyetin bildirdiğine göre, o durumda Hz. Peygambe­rin sergileyeceği sert ve suçlayıcı bir davranış, zaten müthiş bir suçluluk psikolojisi yaşayan sahabiler için büsbütün yıkıcı bir te­sir icra edecektir. Rabb-ı Rahim ilgili âyette bu durumu şöyle bildirmektedir:

"Katımızdan gelen bir rahmetle, sen onlara yumuşak davrandın. Şayet onlara sert davransaydın, kırılan teşbih taneleri gibi, etrafından dağılıp gideceklerdi."

Hz. Peygamberin Rabbimiz katından gelen bir rahmetle Uhud'da sergilediği, ardındaki hikmeti ise Âl-i İmran sûresinin bu âyetiyle yine Rabbimizin bütün zamanlara bildirdiği bu dav­ranışın, mü'minler topluluğu içerisinde, özellikle de iman hiz­meti dairesinde yaşanan bir dizi probleme karşı ciddi bir çıkış yolu sunduğunu düşünüyorum.

Zira, ortaya koyduğumuz bir ölçünün ona uyma sözü veren kişilerce çiğnenmesi durumunda, veya özelde bizim ortaya koy­ma durumunda olmadığımız imanı ölçülerin dışına çıkılması durumunda mü'min kardeşlerimize karşı bizim sergilediğimiz tavır, Resûl-i Ekrem'in (a.s.m.) sergilediği tavırla ne yazık ki örtüşmüyor.

Yanlış bir muhakeme yürüterek veya nefsine uyarak ayağı sürçen, tökezleyen, düşen, ama aynı zamanda kalbi ve vicdanı yaptığının yanlışlığını kabul eden, ancak hatasının bir şekilde yüzüne vurulacağı, dahası herkese ilan olunacağı endişesiyle kendisini iyice harap eden bir mü'min kardeşimize karşı nasıl davranıyoruz sahi? Dışlamadan ve suçlamadan, sanki birşey ol­mamış gibi onu aramızda tutmaya mı çalışıyoruz? Yoksa, yüzü­ne karşı veya arkasından, açık açık veya ima yoluyla suçlama ve dışlama yoluna mı gidiyoruz?

Maalesef, her zaman değilse de çoğunlukla, ikincisi oluyor. Ve buna karşılık, ortaya şöyle bir sonuç çıkıyor bir noktada aya­ğı sürçerek düşen mü'min kardeşlerimizin, suçluluk psikolojisi içinde ve suçunun yüzüne vurulacağı endişesiyle, kırılan teşbih taneleri misali, etrafımızdan dağılıp gitmesi...

Hangimiz, kendi hafıza arşivinde buna dair hazin tecrübeler olmadığını söyleyebilir?

Dahası, hangi birimiz, bir noktada yanlış akıl yürütmelerle veya nefsimize uyarak sürçmemize rağmen mü'min kardeşleri­mizin bizi dışlamayacağından, bilakis yüzümüze vurmadan ve arkamızdan da konuşmadan kendimizi toparlamamıza yardımcı olacaklarından yüzdeyüz emin haldeyiz?

Oysa bu âyet, Resûl-i Ekrem'in Uhud'da sergilediği davranışı överek ve bu davranışın ardındaki hikmeti göstererek, bizi düşe­nin dostu olmaya çağırıyor.

Dolayısıyla, başka âyetler kadar bu âyetten, başka hadiseler kadar Resûl-i Ekrem'in Uhud'daki bu davranışından aldığı ders­le "Asıl hüner, kardeşini fena gördüğü vakit onu terketmek değil, belki daha ziyade uhuvvetini kuvvetleştirip ıslahına çalış­maktır" diyen bir büyük insanın belirttiği şekilde, düşenin dostu olmak gerekiyor.

Bunun yolu ise, sanırım, dışlamayıp kucaklayan, suçlanmayıp bağışlayan bir büyük şefkat ve hikmetle donanmaktan geçiyor... [5]

 

Sabır Ve Namaz

 

Hayatın akışı içerisinde sık sık karşılaştığım bir soru var ki, bir çırpıda sonuç veren pratik bir cevabına bugüne kadar ulaşmış değilim ve bundan sonra da ulaşacağımı sanmıyo­rum. Doğrusu, bu sorunun böyle hazır ve pratik bir cevabını keşfetmiş olsam, kendim de aynı dertle muzdarip olduğum için, bu keşfi ilk önce kendi üzerinde denerdim. Ancak, biliyorum ki, bu imtihan dünyasında sözkonusu sorunun umulan türde hazır bir cevabı bulunmuyor.

Bu soru, şu: "İmanın gereklerini bildiğim, iman esaslarının nasıl bir hayatı gerektirdiğinin farkında olduğum halde, neden iman ölçülerini hayata yansıtmada tam anlamıyla başarılı olamı­yorum. Bunun çözümü nedir?"

Aynı 'tam anlamıyla yansıtamama' meselesini bizatihi yaşa­dığım için, bununla ne kastedildiğini pekâlâ biliyorum. Allah'ın emri olduğunu bildiğimiz salih amelleri dört dörtlük biçimde tatbik edemeyişimiz de bu tarifin içine giriyor, haram olduğunu bildiğimiz halde yakamızı kendilerinden tam anlamıyla sıyıramadığımız fiiller de...

Meselâ, hiç kaçırmak istemediği halde bazı namazları, özel­likle sabah namazını zaman zaman kaçırmak da bunun içinde; kalbi istemediği halde nefsin zoruyla harama bakmak da. Ticarî hayatta emr-i ilâhîye uymayan birtakım muamelelere bulaşmak da bunun içinde; aile hayatını sağlam bir iktisat denklemi üzere kuramamak da. Bize göre lüzumsuz konularla iştigal de bunun içinde yanlış olduğunu bile bile, gıybet ve suizandan tam anlamıyla kurtulamamak da.

Her nefis muhasebesi anında, böylesi bir dizi amelî zaafın imanı ölçülere uymamasının getirdiği iç huzursuzlukları yaşıyo­ruz. Bu halimizin rızayı ilâhîye muvafık hareket ve ihlas gibi kudsî ölçülere pek uymadığını görmenin tedirginliğini de yaşı­yoruz. Ancak, yine de yakamızı bu günah ve zaaflardan tam an­lamıyla sıyıramıyoruz. O yüzden, bir cevap, bir deva arıyoruz. Fakat, bütün bu arızalara bir anda cevap verecek, bütün bu has­talıkların hepsine birden bir anda çare olacak bir deva...

Açıkçası, bir bakıma, muhali talep ediyoruz. Şu imtihan dün­yasının bizim için bir anda imtihan konusu olmaktan çıkmasını, bir anda melekler gibi olmamızı hayal ve talep ediyoruz. Bu ha­yal ve talep tahakkuk etmeyince de, ye'se düşüyor, ümitsizlik içinde kahroluyoruz. Ve bir kere ümitsizliğe düşünce, atabilece­ğimiz küçük adımları da atamaz hale geliyoruz.

Sözkonusu manevî hastalığımıza Kur'ân eczanesinden bir deva aradığımda ise, meseleyi bir çırpıda çözüp bizi bir anda meleğe çevirecek bir formülün olmadığını öğreniyorum. Terak­kisi bu gelgitlerde, bu gelgitler içinde yaşadığı arayışlarda saklı olan insana reçeteler sunarken, "Bu bir çırpıda sizi kurtarır," "Bu hastalığınıza bir anda deva olur' demiyor Kur'ân. Bilakis, ancak sunduğu devaların adım adım tatbiki ile deva bulma ve manen terakki etme yolunda yürüyebileceğimizi bize bildiriyor. Ki, 'sabr'ın bu kadar sıklıkla vurgulanması; müzminlerin vasıfla­rı anılırken birçok âyette ilk sırada 'sâbirîn,' yani 'sabredenler' vasfının zikrolunması, bu işin bir 'anında görüntü' işi değil, bir 'süreç' işi olduğunu açıkça gösteriyor.

Kendi manevî yaralarımın sancıdığı, o yüzden ziyadesiyle de­va aradığım bir hengâmda Bakara sûresini okuyorken iki yerde karşıma çıkan bir âyetin bu noktada hepimiz için anlamlı bir ders ve deva taşıdığına inanıyorum. Rabb-ı Rahim, bu en büyük sûrenin  âyetinde "Sabır ve namaz ile yardım dileyin" [6] buyu­ruyor. âyette ise, yine "Ey iman edenler! Sabır ve namaz ile yardım dileyin" buyurduktan sonra, "Muhakkak ki Allah sabre­denleri sever" müjdesini veriyor.

Her iki âyetin deva olarak 'sabır' ve 'namaz’ gösterdiği açık ve net biçimde görülüyor.

Şahsen, bu iki devanın, Kur'ân'ın bize sunduğu muazzam denklemlerden biri olarak takva-amel-i salih denkleminin bir iz­düşümü olduğuna inanıyorum. Yani, bir yanda ayağımız sürçe­cek ve nefsimiz bizi harama sürükleyecek olduğunda o günaha düşmeme konusunda 'sabır' göstererek sakınmamız; öte yanda, gündelik hayatımızı amel-i salihin anası olan 'namaz'ı merkeze alarak yaşamamız icab ediyor. Gerek kendi nefsimiz, gerek için­de bulunduğumuz ortamın kollektif nefs-i emmâresi karşısında, ilâhî yardım bu iki şartla geliyor.

Bu bâbda, ciddi şekilde ayağı sürçmüş ve hataya düşmüş bir sahabinin durumunu Resûlullah'a arzetmesinden sonra nazil olan [7] âyeti de, bizi kalben yandıran amelî düşmelerimiz ve sürçmelerimiz karşısında beş vakit namazı bir kez daha bir deva olarak karşımıza çıkarıyor:

"Gündüzün iki tarafında ve gecenin gündüze yakın saatlerinde namaz kıl. Çünkü iyilikler kötülükleri giderir. Bu namaz, zikre­denler için bir uyarıcıdır."

Ve Ankebût sûresinin 45. âyetinde, namaz bir kez daha deva olarak karşımıza çıkıyor:

"Kitaptan sana vahyedileni oku ve namazı dosdoğru kıl. Çünkü namaz fahşâ ve münkerden [fahiş ve iğrenç şeylerden; ifrat ve tefritten] alıkoyar."

Sözünü ettiğimiz manevî yaraya deva olarak Kur'ân eczanesi­nin sunduğu bu iki ilacı tatbik edip gündelik hayatımızı Allah'a isyan anlamı taşıyan davranışları işlememe yönünde sabır ve de beş vakit namaz üzere yaşamaya gayret ettiğimiz derecede, şikâ­yetini ettiğimiz hususların belki tamamen yok olmasa bile hem sayıca hem şiddetçe azalacağını düşünüyor; bilvesile, Resûl-i Ek­rem'in beş vakit namazın arada işlenen küçük günahların affına vesile olduğu şeklindeki müjdesini bir gayret ve ümit vesilesi olarak zikretmek istiyorum. [8]

 

Înfak Zamanı

 

Hayal ettiği Amerika'yı çıplak gözle görme imkânı bulan hemen her insanın bu ülkede en ziyade dikkâtini çekecek olgulardan biri, 'medeniyetin vitrini' olan bu diyarda yoksulluğun ulaştığı boyut olsa gerektir, istatistiklere de açık biçim­de yansıyan bu manzaranın 'tutunamayan' insanların dünyasına nasıl yer ettiği, bir kısmından gündüz vakti geçmenin bile pek tekin sayılmadığı sokaklarda 'Amerikan rüyası'nı kâbus suretin­de yaşayan bu insanların yüzlerinden kolaylıkla okunabilir. Bu yüzler, yoksul ama asil, yoksul ama dirençli, yoksul ama ümitli bir görünüm arzediyor değildir. Bilakis, bir tükenmişlik, yitip gitmişlik, ümitsizlik hali; bir şefkatten, sevgiden, sığınacak ad­resten mahrumiyet hali okunur onlarda. Hispanik veya zencilerin çoğunluğu teşkil ettiği sokaklardaki fukaralık, otobüs durak­larında bekleşen insanların önemli kısmının yüzündeki çaresizlik ve meyusiyet izleri, şehir merkezinin orasında burasında pi­nekleyen işsizler, bir aşevinin önünde bir öğün bedava yemek için sıraya giren insanların yüz haritaları, derken, çıplak gözle görünce insanı adamakıllı sarsan tablolar sergilenir her gün.

Çağdaş uygarlığın görücüye çıktığı Amerika vitrininde yer alan bu manzaralar, dev şirketlerin gösterişli binalarının sundu­ğu ışıltılı manzaralarla müthiş bir zıtlık oluşturur. Hâzır mede­niyetin vitrini mesabesindeki bu ülkede dahi müthiş bir adalet­sizliği içinde barındırdığı, bu kontrast manzaralar sayesinde net bir şekilde görülür. Bir tarafta on odalı, onbeş odalı saray yavru­su evler, öte yanda evsizler; bir yanda yedikleri için harcadığı paradan ayrı, 'formunu korumak' için binlerce dolar harcayanlar, öte yanda o gün karnını doyuracağı garantisi olmayanlar; bir yanda lüks lokantalarda yarısını yemeden bıraktığı yemeğe yüz­lerce doları gözünü kırpmadan ödeyenler, öte yanda çöplükten yiyecek arayanlar... Böylesi manzaralar, insanı ister istemez bir mukayeseye yöneltir.

"Komşunu seveceksin" gibi İncil kaynaklı hoş bir mesajın tatlı bir mırıltı gibi sürekli tekrarlandığı, ama komşuluğun ve infakın ölmüş olduğu bu diyarda, 'kendisine rızık olarak verilenler'den başkasını da nasiplendirmeyi emreden, infakı emreden âyetlerin şekillendirdiği İslâm coğrafyasından insanlık manzara­larını ister istemez hatırlarsınız.

Ve, 'orası' ile 'burası' arasında bir kıyaslama yaptığınızda, vaktiyle bu minvalde bir mukayesede bulunmuş bir büyük insa­nı hatırlarsınız.

Bundan yüz sene öncesidir. Sözkonusu büyük insan, o dö­nemde yaşamış her hamiyetli insan gibi, -İslâm âleminin içine düştüğü geri kalmışlığa mukabil Batının kalkınmışlığı karşısında bir çözüm arayışı içindedir. Ancak, bu arayışı içinde geldiği yoken sonunda, 'medeniyetten istifa' olur. Zira, "Saadet odur ki, külle, ya eksere ola" diye düşünmektedir. Buna karşılık, hâzır medeniyetin herkese veya çoğunluğa mutluluk verme becerisin­den mahrum olduğunu görmüştür. Hâzır medeniyet, ancak 'ekall-i kalîl'e, yani çok küçük bir azınlığa mutluluk vermekte­dir. O da, kalbi ve ruhu kuşatan bir mutluluk değil, yalnızca gö­rünüşte kalan, dışı süslü içi karanlık bir sözde 'saadet' halidir. Bu dahi, sair insanların tümünü meşakkate, yoksulluğa, şekavete atarak sağlanmaktadır. Buna karşılık, "Nev'-i beşere rahmet olan Kur'ân, ancak umumun, lâakal ekseriyetin saadetini tazammun eden bir medeniyeti kabul eder." Dolayısıyla, dünyanın bir kısmında az sayıda insanın saray yavrusu evlerde yaşaması paha­sına dünyanın her yerinde sömürüye, fakirliğe, darlığa yol açan; üçbeş bin insanı dünya nüfusunun yarısından fazla servete sa­hip eden bir medeniyeti olduğu gibi kabullenmek, Kur'ânî ölçü­ler dahilinde, mümkün değildir.

Dünyanın süper gücü ABD vitrininde görülenler de, gerçek­ten, insana 'medeniyetten istifa'yı düşündürür.

Bu manzaraların ortaya koyduğu en açık gerçeklerden biri, bir beldenin bütün olarak zenginliğinin tek tek bireylerin zen­ginliğini tazammun veya garanti etmediğidir. Bir diyar, dünya­nın en zengin diyarı olabilir; dünyanın en büyük şirketleri orada olabilir, orada onbinlerce saray yavrusu ev ormanı andırır dere­cede geniş bahçeleriyle birbiri ardısıra dizilmiş olabilir; ama bu, o diyarın her bir insanının rahatını, refahını, mutluluğunu ga­ranti etmez. Dahası, o diyarın her bir insanının o gün karnının tok olacağını dahi garanti etmez. Bilakis, her hal ve şartta alma­nın, kazanmanın, çıkar sağlamanın asıl; vermenin, paylaşmanın ise istisna olduğu bir ruh ve davranış ikliminde, zenginlik ve yoksulluğun her ikisi aynı anda en uç noktada tecelli edebilir,

Yani, bireyciliğin asıl, diğergâmlıgın istisna; almanın asıl, verme­nin istisna; kendi çıkarını düşünmenin asıl, paylaşmanın istisna olduğu bir diyarda, genel anlamda servet ve refah özelde tek tek bireylerin refahının veya en azından rahatının ve geçiminin te­minatı değildir.

Dünyanın kalan kısmını yoksullaştırdığı gibi kendi içinde da­hî 'yoksulluk' sorununu çözememiş hâzır medeniyetten böylesi insan manzaraları ile yaşadığımız diyarın manzaraları arasındaki farkı görmemek mümkün değildir. Maamafıh, bu diyarda ve sa­ir İslâm beldelerinde dahi, akıl almaz bir özentiyle hâzır medeni­yetin düşünce ve duygu iklimine doğru bir kayma sözkonusudur. Bu minvalde bireyciliğin, çıkarcılığın giderek yayıldığı; yar­dımlaşma, paylaşma ruhunun giderek zayıfladığı pekâlâ söylene­bilir. Nitekim, karşılıksız vermenin adı olarak zekâtın hakkı çok­larınca gözardı edildiği gibi, haksız bir karşılık isteyerek verme­nin adı olarak faizin zihniyet ve uygulama itibarıyla yaygınlaştığı bir vakıadır. Fakat, bütün bunlara rağmen, bu diyarda ayakta kalan, devam eden, birileri uymasa da uyanlar sayesinde toplum dokusunu incelikle, özenle ve şefkatle örmeyi sürdüren Kur'ânî ölçüler sayesinde, dünya zengini Amerika sahnesinde görülen manzaralara o derece rastlanmadığı da bir gerçektir. Normal şartlar altında, şu ülkede, ondan yirmi küsur kat zengin olan Amerika'da görülen yürek yakıcı sokak manzaralarının yirmi kat fazlasına rastlanması beklenir. Ama hayır. Bu diyarda çok muhtaç insan vardır, ekmek alacak, tüp alacak, ilaç alacak parası olmayan belki milyonlarca insan vardır; ne ki, orada olmayan birşey gizliden gizliye işgörmekte, bir büyük ekonomik krizin üstesinden henüz gelememiş bu diyarın zof durumdaki insanla­rını ayakta tutmaktadır.

Oralarda olmayıp buralarda olan şeyin ne olduğunu belki en çarpıcı şekilde gösteren bir örnek, Elie Kedourie'ye ait, Osmanlı topraklarına İngiliz nüfuzunu anlatan bir kitabın arka kısmında yer alan İngiliz belgelerinden birinde gizlidir. Ondokuzuncu yüzyıl sonlarında, Doğu Anadolu'da, Kars ve Ardahan civarın­da-muhtemelen Osmanlı-Rus savaşlarının getirdiği yıkım ve ölümler yüzünden toprağın işlenememiş olmasından dolayı- kıtlık başgösterir. Bunu haber alan İngiliz yönetimi, bölgede Os­manlı aleyhtarı bir ayaklanma potansiyeli olup olmadığını araş­tırmak üzere bir casusu bu beldeye gönderir. Casus, yaptığı araş­tırmalardan sonra, Londra'ya şu raporu verecektir:

"Evet, bura­da kıtlık var, ama açlık yok." Onun açıkça gördüğü üzere, kıtlık ortamında insanlar muazzam bir dayanışma sergilemekte; ola­nın olmayanı gözetmesi sayesinde kıtlık açlığa dönüşmediği için, bir sosyal patlama potansiyeli gelişmemektedir.

Böylesi tabloların dayandığı infak ruhunun kaynağını keşif için ise, herhalde, tarih kervanına binmek, kervansaraylarda ko­naklayıp vakıf sularından içerek ve imaretlerde doyarak Asr-i Saadete kadar uzanmak gerekmektedir. Çünkü, hâzır medeniye­tin görücüye çıktığı Amerika sahnesinde sergilenen utanç verici sefalet tablolarından en perişan zamanında bile İslâm medeniye­tini alıkoyan sırrın özü, orada gizlidir.

Sonraki çağlar boyu, gerek Kur'ân aracılığıyla, gerek tekrar tekrar anlatılıp yeni kuşaklara taşman Peygamber sözleri ve sahabi hatıraları aracılığıyla İslâm medeniyetinin belkemiği, esası, ilkörneği olan Asr-ı Saadet, irili-ufaklı yüzlerce, binlerce infak tablosu içermektedir. İlk Müslümanların sergilediği feragat ve dayanışma, meselâ 'kardeşlerinin nefislerini kendi nefislerine tercih etmeleri,' meselâ 'onda değil, bende olsun'un tam aksine 'benim yerime onda olsun' diğergâmlığı o derece nettir ki, Kur'ân onları bu şekilde övecektir. Ki, Muhacirîn-Ensar dayanışması, insanlık için ibret ve iftihar tabiosu hükmündedir. İmanlarından dolayı hayatlarının tehlikeye girdiği Mekke'yi herşeylerini orada bırakarak terkeden Muhacirin, Medineli sahabilerin şahsında, 'Ensar' [yardım edenler] kelimesini en derin an­lamıyla hak eden bir yardım görmüşlerdir. Muhacirine yönelik muazzam yardım, Medineli sahabiler, yani Ensar çok zengin in­sanlar olduğu için gerçekleşmiş değildir, Kur'ân'ın ifadesiyle, Medineli sahabiler 'onların nefislerini kendi nefislerine tercih et­tikleri' için gerçekleşmiştir. Ki bu, infak ruhuna sahip olmak için aslolanın mal zenginliği değil, iman ve gönül zenginliği olduğu­nun bir belgesidir.

Savaş olmaksızın elde edilen Benî Nadîr topraklarının taksi­mini Resûlüllah'a tevdi eden âyetlerin inmesinden sonra yaşa­nan bir olay, bu iman ve gönül zenginliğinin boyutlarını apaçık gözler önüne sermektedir.

Hz. Peygamber, ilgili Haşr sûresi âyetlerinin nüzulünden sonra Ensarı toplayıp onlara şu teklifte bulunur: "Muhacir kar­deşlerinizin malları yoktur, isterseniz, Benî Nadîr mallarından Allah'ın bana verdiği malları sizinle Muhacirler arasında bölüş­türeyim de, Muhacirler yine evlerinizde oturmakta ve malları­nızdan yararlanmakta devam etsinler. İsterseniz, Benî Nadîr mallarını yalnız Muhacirlere vereyim de, onlar evlerinizden ve mallarınızdan çıksınlar, el çeksinler?"

Medineli sahabilerin liderleri hükmündeki, Hazrec kabilesi reisi Sa'd b. Ubâde ile Evs kabilesi reisi Sa'd b. Muaz, bu iki şıkka karşılık bir üçüncü şıkkı teklif edeceklerdir:

"Yâ Rasûlallah! Sen Nadîr oğullarının mallarını yalnız Muhacirler arasında bö­lüştür. Ama onlar, şimdiye kadar olduğu gibi, yine evlerimizde oturmakta devam etsinler."

Bu teklifi duyar duymaz, sair Medineli sahabilerden yükselen ses de, "Biz buna razıyız ve kabul ediyoruz yâ Rasûlallah!" sözü olacaktır.

Sergilenen bu tavır, şu âyetin nüzul sebebidir:

". . . Onlardan önce, Medine'yi yurt ve iman evi edinmiş olan kimseler [Ensar] de, kendilerine hicret edenlere sevgi beslerler. Onlara [Muhacirlere] verilen şeylerden dolayı da, göğüslerinde hiçbir ihtiyaç meyli bulmazlar. Kendilerinde bir ihtiyaç olsa bi­le, onları (Muhacirleri], öz canlarından üstün tutarlar! Kim nefsinin mala olan hırsından ve cimriliğinden korunursa, işte, korktuklarından kurtulan, umduklarına erenler onlardır!" [9]

İnsan, akıllara hayret veren böylesi bir feragatin nasıl müm­kün olduğunu anlamaya çalıştığında ise, infaka ve infakın farz kısmını teşkil eden zekata dair yüzlerce âyet karşısına çıkar. Ba­kara, Âl-i İmran, Nisa, derken, içinde 'infak'a dair bir emir, bir davet olmayan sûre yok gibidir. İnfakın neden bu kadar önemli ve ne şekilde mümkün olduğunu en keskin surette bize bildiren âyetler ise, ilgili İsrâ sûresi âyetleri olsa gerektir.

Resûlullah'ın miracının ilk basamağı olan 'Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksâ'ya gece yürüyüşü'nü bildirerek başlayan, sonraki tüm âyetlerinde ise hepimize kendi şahsî ubudiyet mira­cımız için lâzım gelen asılları ve usulleri öğreten bu sûre, yalnızca Allah'a ibadet etmemiz emrinin hemen ardından ana babaya iyiliği emreden 23. âyetinden başlayarak, bize infak dersleri ve­rir. Rabbimizin bize rızık olarak verdiklerini ihtiyaç halinde kendileriyle paylaşmamızı istediği insanların başında, annemiz ve babamız vardır. Onları, muhtaç haldeki akraba, fakirler ve yolda kalmışlar izlemektedir. Sûre, 28. âyetiyle, müthiş bir imanî inceliği de mü'minlere ders vererek, halini bize arzedene eğer verecek birşeyimiz yoksa en azından 'gönül alıcı bir söz' (kavten meysûra) infak etmemizi ister.

Bir sonraki âyet "Ellerini boynuna asıp durma, büsbütün de ellerini açma" buyurarak infakta denge noktasını bize öğretir­ken, 30. âyet infak karşısında nefsin en kritik dayanağını kesip atmaktadır:

"Şüphesiz Rabbin, dilediğine rızkı genişletir, dilediğine de da­raltır (ölçülü verir). Muhakkak ki O, kullarından haberdardır, onları çok iyi görür."

İnfak emri içeren âyetlerin ardından gelen bu 30. âyetin kırıp attığı en kritik dayanak, kendisine infakta bulunması emredildiğinde Karun'un sarfettiği sözde tecessüm eden anlayışta saklıdır. Zenginliğiyle şöhret bulmuş Karun, Allah'ın Peygamberi Musa (a.s.) malından infak etmesini ondan istediğinde, "Bunlar, ben­deki ilim sayesinde bana verildi" diyerek itiraz ve isyan etmiştir.

Bu sözün ardındaki mantık bellidir:

"Velev ki bu zenginliğin bana Allah tarafından verildiğini kabul ediyor olayım, biliyorum ki, bunun bana verilmesinin asıl sebebi bendeki ilimdir. Ben na­sıl para kazanılacağını biliyordum ve bu bilgiyi pratiğe aktardım. Allah elbette bana verecekti; vermek zorundaydı."

Bu mantığın şu anlayışı da içerdiği apaçık ortadadır:

"Ben zenginlik edinmenin şartlarını gerçekleştirdim, zengin de oldum. Eh, birileri fakir ise, muhtaç halde sürünüyorsa, bu benim sorunum değil; onların sorunu. Onlar da kafayı çalıştırıp çalışsa­lardı, zengin olurlardı. Demek ki, zenginliğin yolunu ya öğren­mediler yahut öğrenseler de uygulamayı beceremediler. Ben ne diye onların yükünü yükleneyim? Suç onların!"

Kendisine Allah tarafından zenginlik verilip bu zenginliği kendilerine mal edenlerin bu tavrının Karun'a mahsus olmadığı, [10] âyetinden anlaşılır. Bu âyetin bildirdiğine göre, onlara "Allah'ın size verdiği rızıktan infak edin" denildi­ğinde, onlar mü'minlere şöyle derler:

"Allah yedirmek isteseydi, yedîrirdi. Siz ancak apaçık bir dalâlet içindesiniz."

Mü'minleri 'apaçık bir dalâlet' içinde gösteren bu apaçık cer­bezenin içinde, Karun mantığının bir tezahürü görülür. "Al­lah'ın size verdiği rızıktan infak edin" emrinin belgelediği üzere, ellerindeki nimet Allah'ındır ve Allah'tandır. Ancak onlar bunu sahiplenmekte; bu nimeti hak ettiklerini, dolayısıyla onun kulla­nımı konusunda Allah'ın onlara emir vermeye hakkı olmadığını düşünmektedirler. Ellerindeki onlarındır; diledikleri gibi kullanırlar, diledikleri gibi harcarlar. Nasıl kullanacaklarına, hâşâ, Al­lah bile karışamaz. İhtiyaç halinde insanlar varsa, hâşâ, bu o kişi­lerin ve Allah'ın sorunudur; onların değil. Onlar, hiç kimseye yedirmek zorunda değildirler. Kaldı ki, hak etmiş olsalardı, ihti­yaç halindeki o insanlara da nimet verilirdi. Hak etmemişler ki verilmemiş.

Ruhu, kalbi, vicdanı, şefkati, rikkati onu infaka sevketse de msanı infaktan alıkoyan bu cerbezeli mantığa, infak âyetlerinin ardından gelen İsrâ âyeti öldürücü bir darbe vurmaktadır. Rızkı veren Allah'tır; ve Allah "dilediğine rızkı genişletir, dilediğine daraltır." Dilediğine rızkı genişleten Allah, rızkını genişlettiği bu insanların, rızkını daralttığı insanlara infakta bulunmasını da di­lemektedir. Bu âyetin anne babaya, akrabaya, yoksula, yolda kalmışa iyiliği açık ve kesin bir şekilde emreden âyetlerin hemen ar­dından gelmesiyle, şu mesaj verilmektedir: "İnfak etmen gerekti­ğinde, sakın 'Bu benim malını, başkasının derdinden bana ne?' demeyesin. Çünkü, sana bu malından infak etmeni emreden Zât, bu malı sana veren Zâttır. Elindeki mülkün asıl Mâliki O'dur. Sen bir tablacı, bir tevziat memuru, bir kepçe hükmündesin. O'nun verdiğini O'nun istediği şekilde, O'nun izni daire­sinde kullanma durumundasın. O bu malı kendinle birlikte baş­kalarını da faydalandırman için vermiştir. O halde, bu malı baş­kalarına karşı değil, başkaları için de kullanabilmelisin."

Bu açıdan bakıldığında, infak, bir 'iman sınanması' anlamını da taşır. İnfak, mülkü gerçekten Mâlik-i Hakikî'ye tevdi edip et­mediğimizin, kendimizi O'nun kulu, bize verilenleri ise O'nun ikramı ve ihsanı bilip bilmediğimizin sınanmasıdır. Kişi infak ediyorsa, mülkün asıl Sahibini biliyor ve tanıyor demektir. Kişi infak edemiyor olsa bile İhtiyaç halinde kendisine gelene en azından 'gönül alıcı bir söz' söylüyorsa, yine, bu sınanmayı ba­şarıyla geçmektedir.

Açıkçası, infak edebiliyor veya infak edebilme niyeti taşıyor isek, bir büyük sınavdan geçmiş; Mâlikü'1-Mülk, Rezzak, Mün'im, Bâsıt, Kâbız gibi isimlerin müsemmasının Allah olduğunu tasdik etmişiz demektir. İman ikrarımızda samimi ve sadık olduğumu­zu göstermişiz demektir. Ki, infakın farz kısmı olarak zekâtın 'tezkiye' yani 'temizlenme' ile aynı kökten gelmesi; 'infak'ın ihti­yari kısmı olarak 'sadaka'nın 'sadakat' kelimesiyle aynı kökten geliyor olması, bu bakımdan son derece manidardır. Zekat ver­mesini gerektirir bir zenginlik içinde olup zekatı hakkıyla veriyor olmak; kendimizi benlik ve bencillik kokan iddialardan te­mizlediğimizin, kendimizi ve elimizdekileri O'nun bildiğimizin nişanesidir. Sadaka vermek, Mâlikü'l-Mülk'ün, Rezzak-ı Ke­rîm'in O olduğu inancımızda samimi ve sadık olduğumuzun göstergesidir.

Bu sırdandır ki, Bakara sûresinin daha ilk âyetlerinde 'müttakîler' tarif edilirken zikredilen üç vasıftan biri, 'infak'tır:

"Onlar ki, gayba İman eder, namazı dosdoğru kılar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler."

Bu sırdandır ki, Âl-i İmran sûresinde mü'minler değişik imanî vasıflarla tarif edilirken, münfikîn, yani 'infak edenler,' mustağfırine bi'1-eshâr, yani 'seher vakti gözyaşı döküp istiğfar edenler'den daha önde zikredilirler.

Bu sırdandır ki, Mü'minûn sûresinin başındaki 'mü'minler' tarifinde, infakın farz kısmı olan zekat için çalışmak, ilk sıralar­da yer alır.

Bu sırdandır kî, 'namazı dosdoğru kılma'nın emredildiği âyetlerin neredeyse tamamında, 've zekatı da verin' diye emredi­lir.

Bu sırdandır ki, Beled sûresinde tarif edilen 'sarp yokuş’ veya 'dar geçit'i geçenlerin bir vasfı 'köleleri zincirlerinden ayırmak’ ise, diğer vasıfları 'kıtlık ve açlık gününde yakın yetimlere, fakir miskinlere yedirmek, sonra inanıp da sabrı ve merhameti tavsiye edenlerden olmak'tır. "İşte saadet ehli olanlar onlardır."

İslâm diyarında Asr-ı Saadetten bugüne varlık ve darlık anla­rında bu Kur'ânî talimin neticesi olarak yaşanagelen infak tablo­larını bir tarafa, dünyanın bugünkü adaletsiz halini öbür tarafa koyduğumuzda, bir gerçek net bir şekilde açığa çıkıyor:

Aç ka­lan, açıkta kalan, dara düşen insanların rahata kavuşması daha fazla zenginleşme ve kalkınma ile mümkün olacak değildir. İnfak zarureti aklımızda, infak duygusu kalbimizde yer etmedikçe, refah ve servet genel anlamda artsa bile esasında belli ellere aka­cak, birileri yine aç, yine açıkta kalacaktır. Hâzır medeniyet tab­losu, infaksız bir zenginliğin hiçbir yoksulluğun, hiçbir sefaletin devası olamayacağını açıkça göstermektedir. Zenginlik, infak şu­urunu da içinde barındırıyorsa değerlidir ve ancak infak şuuru­na sahip bir zengin 'açın hali'nden anlayabilmektedir.

Dolayısıyla, çözüm, vereneller'den olabilmek, mü'min ola­bilmek, münfık olabilmektir. Dolayısıyla, dikkatlerin 'refah'a ve­ya 'kalkınma'ya değil, 'infak'a yönelmesi gerekmektedir. [11]

 

Bir İftirayla Gelen

 

Saadet asrında sahabilerin yüzyüze geldiği olaylar ara­sında bizim için en öğretici olanlarından biri, Hz. Âişe'yi he­def alan bir iftira sonrasında yaşananlardır.

Bu iftiranın üretildiği anı takip eden günler ve haftalar boyu, Âişe validemizi, Resûlullah'ı, Ebu Bekir ailesini ve bir bütün ola­rak mü'mînler topluluğunu feci şekilde sarsan bir sınanma yaşa­nır, iftira öylesine ustalıklı bir biçimde tasarlanmıştır ki, düğü­münü ne Hz. Âişe'nin, ne eşi Hz. Peygamberin, ne babası Hz. Ebu Bekir'in, ne de başkalarının çözmesi mümkün değildir. Bu­na karşılık, Cenab-ı Hakkın-tabir caizse-olaya doğrudan el koyması ve indirdiği vahiyle iftiranın düğümünü çözmesi, o gün bugündür, anlayan her insana müthiş bir ehadiyet dersi vermek­tedir. Bu dersi en iyi anlayan insanlar ise, sahabilerdir. Çünkü bu dersi ilk elden, capcanlı, taptaze bir halde almışlardır.

Nur sûresinin yirmi civarında âyetinin iniş sebebi olan bu olay, en temelde, Kâinat Sultanı olan Rabbimizin koskoca kâinat içinde hiçbir şeyden gafil kalmadığını bildirmesi itibarıyla an­lamlıdır. Zira bu olay, her biri yüzmilyarlarca yıldız barındıran milyarlarca galaksiyle süslü gökkubbenin altındaki şu minik dünyada o sıralar yaşamakta olan milyonlarca insandan yalnızca birine yalnızca bir noktada edilen iftiraya âlemler Rabbinin müdahalesini seslendiren âyetlerle, müthiş bir tevhid ve ehadiyet dersi sunmaktadır. O'nun ilmi ve nüfuzu herşeyi kuşatan; bütü­nü kuşatırken parçayı unutma, büyüğe bakarken küçüğü gözden kaçırma gibi noksanlardan münezzeh olan; mutlak anlamda gören, mutlak anlamda işiten, mutlak anlamda bilen, mutlak anlamda Hâkim bir Kadîr-i Zülcelâl olduğunu bilfiil göstermek­tedir.

Hadise, Hz. Peygamberin hayatını okumuş bulunan her mü'minin malûmudur. Peygamber Efendimizin hanımı Hz. Âişe, Müreysi' veya Benî Mustalık gazvesi dönüşündeki bir konak­lama esnasında gerdanlığını kaybettiğini farkeder. Ve, ne o kayıp gerdanlığını ararken kervanın yeniden yola koyulduğunun farkı­na varır, ne de yeniden yola koyulan kervandaki mü'minlerden herhangi biri onun aralarında olmadığını farkeder. Tâ ki, yolda unutulan, kaybedilen eşyalar, develer vs. olup olmadığını araş­tırmakla görevli Safvan b. Muattal adlı sahabi onu çölde tek ba­şına bulup, Hz. Âişe'yi devesine bindirip, kendisi yaya halde bir sonraki konaklama yerine ulaşıncaya kadar...

Fitne kazanı, işte bu noktada kaynamaya başlar. Münafıklar, Hz. Âişe'nin geri kalıp konaklama yerine bu şekilde gelişini baş­ka anlamlara çeker ve Hz. Âişe'ye akla gelecek en çirkin fiili ya­kıştırırlar. Ve ne yazık ki, sahabiler içinde bunu en azından bir ihtimal olarak mümkün gören insanlar çıkar. Ki, bu sahabilerin bir kısmı, Hz. Âişe'ye karşı bir şekilde 'sorunlu' insanlardır. Me­selâ Havle binti Cahş, Âişe'nin gözden düşmesiyle yine Hz. Peygamber'in hanımı olan kendi ablası Zeyneb'in Resûlullah nezdinde itibarının yükseleceği düşüncesiyle bu iftiranın yayılması­na âlet olmuştur. Üstelik, ablasının "Âişe hakkında hayırdan başka birşey bilmiyorum" demesine ve böyle çirkin bir fiili ona yakıştırmasının asla mümkün olmadığını açıkça ifade etmesine rağmen.

Sonuçta, olanlar olur. Üretilen bir iftiramış, mış'larla ya­yılır. Gitgide, sırasıyla Hz. Âişe'yi, Resûl-i Ekrem'i, Hz. Ebu Be­kir'i, Ebu Bekir ailesini ve bir bütün olarak mü'minler toplulu­ğunu feci şekilde yaralayıcı bir mahiyete bürünür.

Hadisenin en ağır tarafı ise, mağdur tarafın töhmet altında kalması ve bu töhmetten kurtulmak için 'suçsuzluğunu isbat'a mecbur bırakılmasıdır. Ne var ki, iddia edilen çirkin fiilin vâki olduğunu veya olmadığını görebilir durumda kimse yoktur. Do­layısıyla, 'suçsuzluğunu isbat'ın imkânı yoktur. Hz. Âişe'nin ya da Safvan b. Muattal'ın böyle bir fiilin olmadığına dair beyanla­rı ise, iftiranın yüreklerinde iz bıraktığı insanlara inandırıcı gözükmemektedir.

Böylece, bir Peygamber hanımının Resûlullah'ın asla ayıpla­madığı bir kadınsı duyguyla sevdiği ve yitirdiği gerdanlığını ara­mak üzere çölde yapayalnız kalmasından kaynaklanan bir iftira, içinden çıkılmaz bir hal alır. İddia sahiplerinin ve bu iddiayı yayanların rahat rahat ortalarda dolaştığı, Âişe'nin ise masumiyeti­ni isbat edecek bir şahitten mahrum olduğu için insan içine çı­kamaz duruma geldiği günler yaşanır. Bu, son derece haksız, şefkatsiz ve adaletsiz bir durumdur; ama, yaşanır. Haftalar boyu, Âişe validemiz, işlemediği bir fiilin töhmetini üzerinde taşıyarak yaşamaya mahkum bırakılır.

Bu iftiranın ağırlığıyla yaşama durumunda kalan, yalnız Hz. Âişe de değildir, iftiranın asıl hedefi olan Resûlullah da, tam da iftirayı üreten münafıkların hedeflediği üzere, müthiş bir ikilem­le yüzyüze gelir. Hiçbir şey olmamış gibi davransa, çirkin bir fiil­le suçlanan bir hanımla evliliğini sürdürüyor olduğu için ahlâkı­na ve dolayısıyla bir Resul olarak ismetine ilişilecektir. Âişe'yi boşasa, hakkında delil olmayan bir iddiadan dolayı hanımını cezalandırmış olma gibi ağır bir adaletsizliğe düşmüş olacaktır.

Hz. Peygamber, haftalar boyu, sebepler dairesinde işin aslını açık biçimde ortaya koyacak bîr delil arar. Aişe'nin o güne kadar yaşadığı iffet timsali hayat ortadadır; ama o fiilin ne işlendiğine, ne de işlenmediğine dair bir delil ve şahit yoktur.

Her halükârda bu ikircikli durum Resûl-i Ekrem'i müthiş de­recede etkilediği için, Hz. Ali gibi bir büyük sahabi, Hz. Âişe için edilen iftiralara asla taraftar olmaksızın, sırf Resûlullah'ın risalet vazifesine salimen devam etmesini temin gibi asil bir niyetle, Âi­şe'yi boşamasını ona önerecektir.

Fakat, ucunda umumî bir maslahat gözükse de, Hz. Peygam­ber bu öneriye göre hareket etmez. Onun yerine, hadisenin her­kes için açıklığa kavuşması ümidiyle, lehte veya aleyhte şahitle­rin zuhurunu bekler. Hz. Âişe de, olayın merkezindeki kişi ola­rak üzerine yüklenen fiilden azadeliğini en iyi bilen insan olduğu halde, suçsuz olduğunu söylemesinin iftiraya kapılan insanların nezdinde bir anlam ifade etmediğini bizatihi tecrübe ederek, bekleyiş içindedir. Bu arada, yaşadığı yürek yangını bir tarafa, yemeden içmeden kesilir, bünyesi ciddi şekilde zayıflar ve hasta­lanır.

Günler bu şekilde geçerken, Aişe'nin masumiyetini-veya suçluluğunu-isbatın sebepler dairesinde mümkün olmadığı görülür. Buna karşılık, Aişe'nin suçsuzluğuna dair şahitlik, Arş-ı Âzam'dan gelir. Rabbu'l-âlemîn, Nur sûresinde yer alan 'ifk' (iffira) âyetlerini vahyeder. İftira düğümü, Kadîr-i Zülcelâl'in 'ola­ya el koymasıyla' çözülür.

Özelde Hz. Âişe, ailesi ve Resûl-i Ekrem açısından, genelde bütün mü'minler açısından son derece zor ve ağır bir halde ge­cen ifk günlerinden sonra gelen vahiy, "Bunu bir şer olarak say­mayın; bilakis, o sizin için bir hayırdır" müjdesini verir. Nite­kim, bu vesileyle, mü'minler, Kadîr-i Zülcelâl'in tek bir kulunun cüz'î bir hukukunu dahi ihmal etmediğini; bir kuluna yönelik tek bir haksızlığa dahi rıza göstermediğini bildiren muazzam bir tevhid ve ehadiyet dersi almışlardır, ikincisi, bu hadise vesilesiy­le gelen âyetler ile, iftira gibi bir çirkinliğe yeltenen insanlar, 'ça­mur at, izi kalsın' keyfîliğinden ebediyyen mahrum bırakılmış­lardır.

Âyetin fermanıyla, ortada bir iddia varsa, doğruluğunu isbat, iddiayı ortaya atanın veya yayanın boynuna borçtur. Bir iddiada bulunan veya bir iddiayı yayıp taşıyan kişiler, doğru söyledikle­rini dört âdil şahitle isbat edemezlerse, âyetin tarifiyle, 'yalancı­nın ta kendisi' ilan edilmektedir. Böyleleri için, bundan böyle, Allah tarafından bu ağır ifadeyle nitelenmeye mahkum edilme­nin ötesinde, seksen kırbaç gibi maddî bir ceza da vardır. Bir di­ğer ceza ise, bu insanların şahitliğinin bundan böyle asla kabul edilmemesidir.

Burada dikkate değer bir husus, meselâ bir, iki veya üç şahi­din bir 'iddia'yı 'iftira' niteliğinden arındırmak için yeterli sayılmamasıdır. İddiada bulunan ve buna karşılık yalnız üç adil şahit gösterebilen kişi de, iftira cezasının sonuçlarına katlanma duru­mundadır. Bu ise, 'ağzından çıkanı kulakların duyması' yönün­de bir ilâhî ikaz olarak okunabilir. Buna göre, kişi, ancak dört şahidin bulunduğu, yani artık ayyuka çıkmış, açığa vurulmuş bir kötülüğü dışa vurup bunun hakkında tedbir alınmasını sağla­maya cesaret edebilecektir. Yoksa, meselâ kendisi bir çirkin fiil görmüş olsa dahi, bunu uluorta anlatıp insanların zihinlerini çirkin işlerle meşgul etmekten uzak duracaktır. Bu tedbirde ise, mü'minler topluluğunu ikide bir hakkında konuşarak kötülüğü 'normalleştirmekken uzak tutma gibi rabbani bir hikmet vardır. Dört şahit şartının tek istisnası, kocanın karısına zina isna­dında bulunmasıdır. Nur sûresinin ilgili âyetinin fermanıyla, bir erkek eşinin bir başka erkekle tam bir cinsel ilişki yaşadığını id­dia ediyorsa, yapacağı iş, bunu sağa sola yaymak değildir. Bunun yerine, 'Han’ kurumunu işletecektir. Yani, doğru söylediğine da­ir dört defa Allah adına yemin edip, beşincide "Eğer yalancılar­dan isem, Allah'ın laneti benim üzerime olsun" diyecektir. Ha­nımı da aynısını yapacak, bu şekilde karşılıklı olarak lânetleşeceklerdir. Bu lânetleşmeye razı olup böyle bir yeminde de bulu­nulduktan sonra ise, ilgili iddia bir daha asla tekrarlanmayacaktır. Belirtelim ki, bu da, yalnız 'kendi hanımlarına zina suçu isnad edip de kendisinden başka dört şahit getiremeyenler'e mah­sus bir istisnadır. Yoksa, bir insanın eşini durduk yerde suçla­masına izin verilmediği gibi, başkaca insanların eşleri olmayan insanlar hakkında böyle bir iddiayı dile getirmesi durumunda da 'Han' kurumu işlememektedir. Eşi olmayan bir insana zina isnad eden kişi, iddiasını dört adil şahitle isbat edemiyorsa, âyetin ön­gördüğü cezaların tamamına hak kazanmaktadır.

Masum kişileri zan altında bırakan, toplum hayatını çirkin şeylerin konuşulduğu bir mezbeleliğe dönüştüren iddia ve iftira­lar üretip yayanlara karşı böylesine kesin ve keskin ölçüler geti­ren Cenab-ı Hak, Hz. Âişe'nin maruz kaldığı iftiranın bu kadar kolay biçimde yayılması noktasında da mü'minleri ikaz eder. Nur sûresinin ilgili âyetlerinden öğrendiğimiz üzere, iffetiyle tanıdıkları biri hakkında yakışıksız bir iddia duyduklarında mü'minlerin 'hakkında hiçbir bilgisi olmayan şeyi ağzında söyleyip durmak'tan da, ne de 'vallahi kardeşim, doğru mudur yanlış mı­dır ben bilmem' diyerek bigâne kalmaktan da sakınması gerek­mektedir. Biraz daha açarsak:

a) "Duydun mu, filancanın şöyle yaptığını söylüyorlar" gibi sözlerle, tasdik etmese bile açıkça red­detmekten sakınan bir tavır da emr-i ilâhî ile yasaklanmaktadır,

b) Aynı şekilde, "Bana ne canım, üzerine atılan çamuru kendi temizlesin" diye düşünmek de...

Bu durumlarda, görünürde tek bir kulun cüz'î bir hukuku sözkonusu gibidir. Ama, Ezeî ve Ebed Sultanı olan Âdil-i Rahîm, tek bir kulunun cüz'î bir hukukunu dahi zayi etmemekte ve o hukukun çiğnenmesine izin vermemektedir. İffetiyle tanınan bi­ri hakkında yakışıksız bir iftira duyduklarında kullarından O'nun istediği, iftiraya katılıp yaymak olmadığı gibi, sessiz kalmak da değildir. Bilakis, "Bunu dilimize dolamak bize yakışmaz. Bu açık bir iftiradır" şeklinde açık ve kesin bir tavır koymamızı iste­mektedir, ilgili âyetler, böyle bir açık tavır koymamanın gadab-ı ilâhîyi celbedebileceği uyarısında bulunmaktadır.

Hz. Âişe üzerinden Resûlullah'ı hedef alan bir iftiranın aka­binde gelen bu âyetler, o günün mü'minleri kadar, bugünün mü'minlerini de bağlıyor elbette. Ancak, buna rağmen, bugün mü'minler topluluğu arasında da yakışıksız iftiraların kolayca yayılabildiği durumlar maalesef yaşanıyor. Bir hadîsin belirttiği üzere, 'kendilerinden şahitlik istenmeyen' insanlar, gözleriyle görmedikleri konularda, kolaylıkla konuşabiliyorlar. 'Duydun mu?'ların 'şöyle olmuş böyle gitmişler'in, 'diyorlar ki'lerin eşli­ğinde, iddia sahibini de, yayanı da, katılmadığını açıkça ifade et­meyeni de ilâhî ceza ve gadab alanına sokan lâflar kolayca dola­şabiliyor. Böylece, şahsî hukukların çiğnenmesinin yanısıra, aile hayatları, cemaatı hayatlar, toplum hayatı yaralanıyor. Ve iftira­ya konu edilen kişi bundan uzak da olsa, bu kadar çok konuşul­dukları bir ortamda çirkinlikler 'alelâde'leşiyor, 'sıradanlaşıyor, 'normal'leşiyor. Bu ise, çirkin fiillere yönelik şahsî ve sosyal di­renç noktalarını törpülüyor.

Televizyon haberlerinden arkadaş sohbetlerine uzanan bir yelpazede zanların, iddiaların, iftiraların kol gezdiği şu zamanda hem bu dünyada, hem de ahirette bizi mes'ul edecek bir yaygın hastalıktan kurtulmak için, Nur sûresinin bir iftiraya cevap ola­rak gelen ilgili âyetlerinin aydınlığına o kadar muhtacız ki... [12]

 

İlk İle Öğretilen

 

Her türlü kusur ve noksandan azade olmak, yani ke­mal ve kudsiyet, ancak Zât-ı Zülcelâl'e has bir keyfiyettir. Kul olmak, kusura açık olmak demektir. Nitekim, en küçük zer­reden en büyük galaksiye, yaratılmış her bir şey bir yandan Cenab-ı Hakkın cemal ve kemal sıfatlarının tecellisini üzerinde gösterirken, öte yandan varlığını kendi başına devam ettireme­mesi, yani fena ve zevale maruz oluşu ile kendi acz ve kusurunu ilan etmektedir. Kendisine irade verilmeyen mahlukatta kusur ve noksan dağılıp bozulmaya, yani fena ve zevale maruz oluş suretinde kendisini gösterirken; insan gibi irade verilmiş mahluk­larda bu kusur ve noksan kendisini başka açılardan ve daha yo­ğun bir şekilde belli etmektedir.

Kâinata dikkatle bakmış bir Kur'ân talebesi, mahrukatın ira­denin devreye girdiği oranda kendisini daha açık biçimde belli eden bu kusur ve noksan boyutunu, nar-arı-insan örneğinde şöyle açıklar irade ve ruhtan mahrum nar ağacının her bir mey­vesinde tam bir 'intizam ve ittikan' vardır. Nar taneleri bir yu­varlağın içine muazzam bir ustalıkla, boş bir yer bırakmadan ve bir sıra diğerine değmeden yerleştirilmiştir. Nar, üzerinde gözü­ken ustalık, sanat, intizam ve ittikan cihetiyle, ruhu olan ve bir derece iradesi de bulunan arının yaptığı bal peteğinden daha üs­tün durumdadır. Arının inşa ettiği petek ise, nardan geri kal­makla birlikte, mahlukat içinde en iradelisi ve akıllısı olarak in­sanların yaptığı binalardan daha sanatlı, daha ustalıklıdır. Sergi­lenen sanatın mükemmelliği ile cüz'î iradenin devreye girmesi arasındaki bu ters orantı, cüz'î irade devreye girdikçe hata payı­nın yükseldiğinin nişanesidir.

Velhasıl, kendisine cüz'î irade verilmiş bir mahluk olarak, be­şer şaşar. Mu'tezile'nin insana verilmiş iradeyi ve bu arada aklı yüceltme çabasına mukabil, özellikle Eş'ariyye'nin cüz'î irade ve akim vahiy olmadan tek başına hakikati bulamayacağı noktasın­daki ısrarı bundandır. Beşere düşen, 'şaşmazlık’ iddiasını bürün­mek değil, şaşabildiği noktada bu durumdan rücu edebilmektir.

Zaten, Kur'ân'da o kadar çok âyetin gösterdiği üzere, Rabb-ı Rahîm'in insandan istediği, 'hatasızlık' değil, hata yaptığında bunu itiraf edebilme ve hatasından geri dönebilme mertliğidir. Kur'ân-ı Hakim, "Allah tevbe edenleri sever" buyurur; tvb' kö­künden türetilen 'tevbe' ise, kök itibarıyla 'geri dönme' ve 'dö­nüşü kabul' anlamlarına gelmektedir.

Demek ki, Rabb-ı Rahîm, kusur ve noksana her zaman açık kullarından hatasızlık ve kusursuzluk istiyor değildir. "Ben ku­sursuzları severim" mealinde bir âyet de'yoktur zaten. Fakat, ku­sur işlese dahi kusurundan dönen, yani 'tevbe eden' bir kul, Al­lah katında sevilmektedir.

Tıpkı, yine Kur'ân'da belirtildiği üzere, Rabb-ı Rahîm'in 'mütetahhirini, yani 'temizlenenler'i de seviyor olması gibi... 'Temizlenenler'den olmak ise, kîrsizligi değil, bilakis üzerimiz­deki kirin varlığını kabul edip ondan arınma gayretine girişmeyi gerektirir.

İstiğfar ile 'olan' hatamızı itiraf edip, tevbe ile 'olması gere­ken' yöne dönmeyi başardığımızda, yani temizlenme çabasına girdiğimizde ise, Kadîr-i Zülcelâl, yine Kur'ân'ın bildirdiği üze­re, 'seyyieyi haseneye çevirme,' 'geceyi gündüze kalbetme,' 'ölü bir halden diri bir hal çıkarma' gibi muazzam bir nimeti bize bahşetmektedir.

Her bir karesi ile Rabbimizin bize çok dersler verdiği Asr-ı Saadette, bu mânâyı tasdik eden birçok hadise vardır. Ifk günleri esnasında yaşanan umumî sınanma hengâmında bir sahabinin yaşadığı dönüşüm, bunun müthiş bir örneğidir.

Bu sahabi, Hz. Ali'dir. Kendisi, Resûl-i Ekrem'in ortada dola­şan iddialar üzerine yürüttüğü tahkikat esnasında konuştuğu kimseler arasındadır. Hz. Ali, Hz. Âişe'nin mazisinin bu iftiraya sırt çevirmeyi zorunlu kıldığını düşünmektedir. Ancak, bu iftira ekseninde yaşanan gelişmelerin Resûl-i Ekrem'i (a.s.m.) ziyade­siyle mahzun ve meşgul ettiğini de görmektedir. Bu bakımdan, yaşanan gelişmelerin risalet vazifesini icrada Hz. Peygambere ve dolayısıyla İslâm'a zarar verdiği düşüncesiyle-dillerde dolaşan iftirayı asla onaylamamakla birlikte-Hz. Peygamber'e şunu önerecektir:

Âişe'yi boşa, kurtul!

Tekrar belirtelim: Hz. Ali, Âişe validemize hiçbir kötü isnad ve iftirada bulunmaksızın bunu önermektedir. Hadiseye, Hz. Aişe'den ziyade Resûlullah açısından bakmakta; Allah Resûlü’nün bu hadise ile ziyade meşgul ve taciz edilmesinin yol açtığı umumî zararı hesaba katmakta; sonuç itibarıyla, 'umumun selameti' için Âişe adlı bir kulun 'cüz'î hukuku'nun feda edilmesini önermektedir.

Maamafih, Hz. Peygamber, bu öneriye uymaz. Çok geçme­den, bir önceki yazıda anlattığımız üzere, Hz. Âişe'nin isnad edi­len fiilden berî olduğuna dair bir vahiy gelir.

Gelen vahiy, yaşanan olay için, "Bunu bir şer olarak sayma­yın; bilakis, o sizin için bir hayırdır" müjdesini verir. Bu vesiley­le bir vahiy gelmiş olması, elbette, bu hayırların en önemlisidir. Bu olay üzerine gelen âyetlerle, mü'minler nice hakikat ve hik­met dersinin yanısıra, toplum hayatına dair son derece kritik bir dizi ölçüyle tanışmışlardır. Bir insana çirkin bir fiil isnad edildi­ğinde, isbat yükümlülüğünün isnadda bulunan kişiye ait olması, bu ölçülerin başında gelmektedir.

Bu olay vesilesiyle gelen bir dizi ilâhî ölçüden bir diğeri ise, iffetli insanlar için zina gibi bir suçlama sözkonusu olduğunda, mü'minlerin 'tarafsız' da kalmayıp 'bu apaçık bir iftiradır' diye açık bir tavır koymaları gereğidir.

Sözkonusu hadisede, Hz. Âişe'ye yapılan iftiraya hiç mi hiç katılmadığı, bu iftirayı ağzına da almadığı halde Hz. Ali'nin sürçtüğü nokta da, işte burasıdır. O, hadiseye Hz. Âişe'nin cüz'î hukuku namına değil, Fahr-ı Kâinat (a.s.m.) namına ve ümme­tin selameti hesabına bakmış; böylesi bir yaklaşımda Âişe'nin cüz'î hukuku ihmale uğradığı için de, katılmadığı iftira karşısın­da kesin ve keskin bir muhalefet de ortaya koymamıştır.

Buna karşılık, Cenab-ı Hakkın bir haksızlığı asla görmezden gelmediğini bildiren ve mü'minlere de buna uygun bir tavır al­malarını emreden âyetlerin verdiği hakikat dersi, o andan itiba­ren Hz. Ali'nin dünyasını öylesine doldurmuş olmalı ki, onun sonraki tüm hayatına rengini veren en birinci husus 'adalet-i mahzâ' noktasındaki ısrarı olmuştur. Hayatında bir kez umumun selameti' için 'cüz'î hukuku nazara almama' sürçmesi yaşa­yan Ali radıyallahu anh, gelen vahiy üzerine öyle kesin bir yöne­liş yaşayacaktır ki, bu ölü halden bindörtyüz yıldır Hz. Ali'yle birlikte anılan hayattar bîr hakikat çıkacak; Hz. Ali bu adalet-i mahzâ hakikati uğruna yaşayacak ve yine bu hakikat uğruna şe­hit olacaktır.

O büyük sahabinin bir noktadaki sürçmeyi kendisi için küllî bir terakki vesilesi kılan bu hatırasından bizlere düşen birçok hisse bulunuyor.

İşte bu hisselerden biri hata yaptığı halde 'hatasızlık' ve 'ku­sursuzluk’ iddiası geliştirmeye kalkmayıp, hatalardan hayır, seyyielerden hasene, geceden gündüz, ölüden diri çıkmasına vesile olacak bir ruh halini kuşanmak... [13]

 

Herkes için adalet

 

Peygamber efendimiz vefat ettiğinde, dadısı Ümmü Eymen döktüğü gözyaşlarının sebebini şu şekilde açıklar: "Ben onun vefatına ağlamıyorum. Fakat ben, onunla gelen vahyin ar­tık kesilmiş olmasına ağlıyorum."

Hz. Peygamberin vefatı üzerine söylenmiş sözlerin belki de en derini ve en hikmetlisi, Ümmü Eyrnen'in bu sözleridir.

Bu sözün dikkat çektiği üzere, aralarında Ümmü Eymen'in de bulunduğu sahabiler Resûlullah hayatta iken her an vahiyle yüzyüze olmanın huzuruyla yaşamışlardır. Nitekim, tereddüt et­tikleri durumlar olmuş, ama gelen vahyin yol göstericiliğiyle netliğe kavuşmuşlardır. Yanıldıkları noktalar olmuş, ama gelen vahiy onlara doğru şıkkı sunmuştur. İhtilafa düştükleri noktalar olmuş, gelen vahiy onları ortak bir çizgide buluşturmuştur.

Ama artık aralarında Resûlullah yoktur. Dolayısıyla, tereddüt ettikleri noktada aydınlatıcı, yanıldıkları noktada düzeltici yeni bîr âyetin gelmesiyle birlikte netliğe ve rahatlığa ulaşma gibi bir imkân da ortadan kalkmıştır artık. Deyim yerindeyse, bundan böyle, artık iş başa kalmıştır. Yine, bundan böyle, aralarındaki bir ihtilafın ittifaka dönüşmesi zorlaşacak; zira, ihtilaf ettikleri hususta "isabetli görüş şudur" şeklinde yeni bir vahyin gelmesi sözkonusu olmayacaktır.

Ki, Peygamber aleyhissalâtu vesselamın, vefatından sonra çı­kacak ihtilaf ve fitnelere karşı ashabını tekrar tekrar uyarması da, muhtemelen bu yüzdendir.

Ancak, hadiseler Resûlullah'ın henüz hayatta iken mucizevî surette haber verdiği şekilde gelişecek; onun vefatından sonra, sahabiler neyin kesinkes doğru neyin kesinkes yanlış olduğunda bir türlü karar kılamadıkları bir dizi sınanmayla yüzyüze gele­cektir.

Yaşanan bu sınanmaların en büyüğü ise, üçüncü halife Hz. Osman'ın katledilmesiyle başlayan olaylar zinciri olsa gerektir.

Bu olaylar esnasında, Hz. Peygamberin hayatta kalmış sahabileriyle birlikte bütün bir ümmet müthiş bir ikilemle karşılaşır. Ve, artık Allah'ın elçisi yanlarında bulunmadığı ve onun elçiliğiyle yeni bir vahyin gelmesi de sözkonusu olmadığı için, saha­biler ciddi bir tereddüt ve ihtilafa düşerler. Zira, ortada çözül­mesi son derece zor bir olay vardır. Asi bir güruhun mensubu olan kırk kişilik bir grup, Resûlullah'ın iki kızını kendisiyle evlendirdiği, bu yüzden 'Zinnureyn’ (iki Nurun Sahibi) diye anı­lan en güzide sahabilerinden biri olan üçüncü halife Hz. Os­man in evine saldırmış ve içlerinden biri onu öldürmüştür. Ci­nayeti işleyen kişi, bu kırk asiden biridir. Fakat, cinayeti bu kırk kişiden hangisinin işlediği bilinememektedir.

Ummü Eymen'in ağlama gerekçesinin ne derece isabetli olduğunu bize öğreten müthiş ikilem, işte bu noktada başlar. Ci­nayete teşebbüs eden kırk kişiye mukabil, bilfiil cinayeti işleyen bir kişi vardır. Dolayısıyla, Cenab-ı Hakkın cana kasdetmeye da­ir kısas emri, fiiliyatta ancak bu bir kişi için uygulanabilir du­rumdadır. O bir kişi ise henüz tesbit edilememiştir. Ve seçilen yeni halife, Hz. Ali, ortalık yatışıp katil tesbit olunana kadar bek­leme kararındadır. Hz. Ali gibi Resûlullah tarafından henüz ha­yatta iken cennetle müjdelenenler arasında yer alan Zübeyr b. Avvam, Talha b. Ubeydullah gibi sahabiler ise, 'geciken adalet'in yeni cinayet ve zulümlere kapı aralamasından endişe etmekte­dirler.

Böylece, birbiriyle ciddi şekilde çatışan iki zıt yaklaşım ortaya çıkar. Bir tarafta, 'bir kişinin işlediği bir cinayetin cezasının baş­kalarına yüklenemeyeceği'ni düşünen, bundan dolayı temkinli olma ve bekleme yanlısı olan Hz. Ali vardır. O, kırk kişinin ta­mamına kısas uygulamayı, "Hiçbir günahkâr başkasının günahı­nı yüklenmez" mealindeki ilâhî emre aykırı görmektedir. Öte yandan, Hz. Zübeyr, Hz. Talha ve Hz. Âişe gibi sahabiler, cinayetin yapanın yanına kâr kaldığı bir görüntünün başkaca cina­yetlere davetiye çıkaracağını düşünmektedir. Dolayısıyla, onlara göre, adaletin tatbiki gecikmemelidir. Muhtemel cinayetleri en­gellemek için, madem ki cinayeti işleme eğiliminde idiler, cina­yetin cezası bu olaya karışan kişilerin hepsine birden yüklenme­lidir.

Araya başkaca unsurların da girmesiyle sahabilerin iki gruba bölünmesine yol açan bu ikilem, gerçekte, İslâm tarihinin en büyük dönemeçlerinden birini temsil eder. Bu olaylar esnasında, İslâm'ın sonraki bütün asırlarını etkileyecek bir dizi kritik soru gündeme gelir ve bir dizi hayatî cevabın izi sürülür:

Gelmesi muhtemel bir zararı önlemek için şahsî hukuklar feda edilebilir mi? Kamu yararı mı daha önceliklidir, bireysel haklar mı? Top­lum mu asıldır, fert mi?

iki grup arasındaki mücadelenin bir içtihad mücadelesi oldu­ğunu bilerek her iki tarafın hürmet hakkını zayi etmemesi gere­ken bütün bir ümmet, öte yandan, bu zor sınanmada sergilediği dirayetle böylesi soruların doğru cevabına ulaşılmasını mümkün kılan 'ilim şehrinin kapısı' Hz. Ali'ye teşekkür borçlu olsa gerek­tir. Zira, İslâm tarihini bir kırılma noktasına getirmesi muhte­mel bir dönemeç, onun sergilediği dirayetle aşılmış durumdadır.

Her iki grupta yer alan güzide sahabilerin bu büyük içtihad savaşında sergilediği argilmanlar, İslâm ümmetinin sonraki ku­şakları tarafından, 'adalet-i mahzâ' ve 'adalet-i izafîye' diye kavramlaştırılmıştır. Bu kavramlaştırmanın izini sürersek; Hz. Ali'nin bayraktarı olduğu 'adalet-i mahzâr yaklaşımına göre, hak haktır, büyüğüne küçüğüne bakılmaz. Bir fert, umumun sela­meti için dahi feda edilmez. Toplumun selameti için-kendi rı­zası olmaksızın-ferdin hayatı veya hakkı feda edilemez. Hem, bir masumun hakkı, bütün halk için dahi iptal edilmez. Adalet adalettir; adaletin uygulanması 'duruma göre' değişemez.

Buna karşı geliştirilen 'adalet-i izafiye' yaklaşımına göre ise, değişen şartlarda adalet farkı şekillerde uygulanabilir. Meselâ, daha büyük bir zararı engellemek için daha küçük bir zarara razı olunabilir. Toplumun selameti sözkonusuysa, ferdin hakkı feda edilebilir.

Hz. Zübeyr, Hz. Talha, Hz. Âişe gibi sahabiler, sözkonusu olayda kendileri açısından haklı gerekçelerle işte böylesi bir yak­laşım sergilemişlerdir. Hz. Ali'nin sergilediği yaklaşım ise, bu ge­rekçeleri de aşan bir derinlik ve incelik içermektedir. Evet, bir rdin hakkını zayi etmemenin bedeli, daha büyük zararlara yol açılması olabilir; ne ki, 'vaki olan' ile 'muhtemel olan,' eşit şeyler değildir. Bütün bir toplumun zarar görmesi yönündeki bir ihti­mal, bir bireyin vâki olan hakkının zayi olmasından daha büyük bir durum değildir; zira muhtemel olan, nitelik itibarıyla, vaki olandan küçük durumdadır. Bu bakımdan, umumu ilgilendiren bir zararın gerçekleşmemesi adına, kişiye hak etmediği bir ceza verilemez. Muhtemel olan, vâki olanın; mümkin olan muhak­kak olanın önüne geçirilemez. Kaldı ki, bir kere muhtemel olanın vaki olanın önüne geçmesine kapı aralandığında, ihtimalle­rin devreye sokulduğu akıl yürütmelerin eşliğinde, çok zulümle­re meşruiyet kılıfı uydurmanın yolu açılacaktır. Dolayısıyla, aksi takdirde zarar ihtimali gözükse bile, mümkün ve muhtemel olan, vâki ve muhakkak olanın önüne geçirilmemelidir.

Açığa çıkması için sahabilerin bir büyük içtihad savaşına razı olduğu bu ölçü, selef-i sâlihîn çizgisinin sonraki mümessillerince de korunmuş ve formüle edilmiştir. Ve en temel dayanağı "Birinin hatasıyla başkası mes'ul olmaz" anlamını taşıyan "Hiç­bir günahkâr başkasının günahını yüklenmez" âyeti [14] olan bu ölçü sayesindedir ki, İslâm tarihi bir adalet ve itidal tarihi olagelmiştir, İslâm tarihi, herkes için her hal ve şartta adaleti gözeten bu ölçüden dolayı, 'kamu yararı' adına kişisel hakları çiğnemenin meşrulaştırıldığı bir tarih ol­maktan uzak kalmıştır. İslâm tarihi, yine bundan dolayı, muhte­mel zararlara binaen mevcut hakların hiçe sayıldığı bir tarih de değildir.

Maamafih, İslâm tarihinde haksızlığa, eziyete ve zulme yelte­nen insanlar da vardır. Ama, adalet-i mahzâ ölçüsünün sıkıca formüle edilmiş olması sayesindedir ki, yapılan haksızlık yapa­nın hesabına yazılmıştır; İslâm'ın hesabına değil. Meselâ, Emevî sultanlarının sergilediği zulmün din namına meşrulaştırılması asla mümkün ve vaki olmamıştır-bunun için devlet gücüyle muazzam bir gayret sarfedilmiş olsa bile. Hem, İslâm tarihi, uyguladıkları şiddete dinî kılıf giydirmeye çalışanların 'Haricî' ta­nımıyla dışlandığı bir tarihtir; 'Haçlı' gibi unvanlarla okşandığı bir tarih değil!

Gelin görün ki, İslâm tarihinin sergilediği bu tabloyu bugü­nün Müslümanları olarak bugünün dünyasına yansıtmayı ba­şardığımız da pek söylenemez. Eğri oturup doğru konuşalım; bugünün dünyasında birçok mü'minin zihnini, sözkonusu tab­loyu mümkün kılan ince içtihadlardan ziyade, maalesef, kaim ve temelsiz hükümler dolduruyor. Ne yazık ki, birçok Müslüman, kılı kırk yaran hassas İslâmî adalet mirasını yansıtmaktan ziyade, geçmişi Haçlı savaşları gibi zulüm dosyaları içeren bir iklimde doğan modern medeniyetin ürettiği paradigmalarla olaylara ve olgulara bakıyor.

Meselâ, ehl-i dîn arasında bugünün dünyasındaki silahlı mü­cadelelere dair ciddi bir sorgulama göremiyoruz. "Birinin hata­sıyla başkası mes'ul olmaz" gibi Kur'ânî bir adalet ölçüsü ortada iken; üstelik, bu ölçünün bir pratik tezahürü olarak Resûl-i Ek­rem'in savaşlarda çocuklara, kadınlara, yaşlılara, mabedinde iba­detle meşgul olan din adamlarına, tarlasında işiyle meşgul olan­lara, ekinlere, ağaçlara ve hayvanlara zarar vermeyi yasaklamış olmasına rağmen, İslâm ümmetinin üyesi olan kimi fertlerden 'masumları ateşe atan' şiddet gösterileri sâdır olabiliyor. İslâm adına, İslâmî ölçülerle izahı imkânsız şiddet eylemleri düzenle­nebiliyor.

Bu bâbda, modern medeniyetin sergilediği 'topyekün savaş' mantığının-Kur'ânî ve nebevi ölçülere sığdırmak asla müm­kün değilken-ehl-i din nezdinde yeterince irdelenmediği pekâ­lâ görülebiliyor.

Meselâ, yalnızca doğrudan savaşa dahil olan kişi veya kurumları (meselâ orduyu, hükümeti) değil, onların İçinde yaşadı­ğı ülkeyi ve toplumu toptan düşman gören topyekün savaş mantığının en zalim göstergelerinden biri olarak şehirlere atılan 'bomba'nın ne demeye geldiğinin İslâmî ölçüler açısından yete­rince tartışıldığını gördünüz mü hiç? Sözgelimi atom bombası, sahibi kim olursa olsun, sanık sandalyesine oturtulabiliyor mu? Hiroşima ve Nagazaki'de doğrudan savaşın tarafı olmadıkları halde yüzbinlerce çocuk, kadın, yaşlı, hasta ve sair sivilin feci şe­kilde ölümüne yol açan zulümlü bir 'topyekün savaş’ âleti olarak atom bombası, bir İslâm ülkesi olarak meselâ Pakistan imal eder hale geldiğinde de kötü görülebiliyor mu hâlâ? Yoksa, Pakistan veya iran'ın bu bombayı üretme aşamasına gelmesi, senelerce 'İslâm bombası' şeklinde mî yansıdı ehl-i dinin sözlerine ve yazı­larına?

Keza, bir devletle veya bir hükümetle olan sorununu o devle­tin sınırlan içinde bulunan veya o devletin kimliğini taşıyan in­sanlara ödetme gibi bir haksızlığın ismi olan terörizm, girişenle­rin kimliğinden bağımsız olarak, her hal ve şartta lanetlenebildi mi?

Yoksa, gerçekte modern medeniyetin zihnî-fikrî-fiilî kalıpları içerisinde sergilenen bu kabil düşünce yahut eylemler, bazı din­darlar tarafından yapanın kimliğine ve kime karşı yapıldığına göre mi değerlendirildi? Yapan Müslüman olduğunda yapılanı da 'İslâmî' görme gibi bir çifte standarttan her hal ve şartta uzak durmayı başardığımız söylenebilir mi?

Bütün bu sorulan ortaya atarken, son asırlar boyu İslâm dünyasının-yani, Müslümanların-uğradığı sürekli haksızlığı görmezden geliyor değiliz elbette. Sömürgeleştirilen, çoğunlukla ancak ulusal kurtuluş savaşlarından sonra bağımsızlığına tekrar kavuşan, ama bu defa ya yerli bir zorbanın pençesine teslim eden ve iktisadî açıdan hâlâ sömürülen bir coğrafyaya sahip olmak, ehl-i İslâm'da büyük bir öfke ve hiddet beslemiş bulunu­yor; bunun elbette farkındayız. Dahası, Keşmir, Filistin, Bosna, Çeçenistan gibi parçaları dolayısıyla tecrübe ettiği ikiyüzlü Batılı tavır, İslâm dünyasında bu öfkeyi sürekli canlı tutuyor ve büyü­tüyor; bu da apaçık görülüyor.

Ama, bunların hiçbiri, uğradığı bir haksızlığın cezasını hak­sızlığı yapanların milletdaşına, yurttaşına, doğrudan o haksızlı­ğın icracısı olmayan insanlara kesmeyi haklı ve meşru kılmıyor. Birinin hatasıyla başkasını cezalandırmayı meşrulaştırmıyor.

Dolayısıyla, ilgili Kur'ân âyetinden ve zor bir sınanma esna­sında Hz. Ali'nin o âyetin ışığında çıkardığı 'adalet-i mahzâ' der­sinden hareketle, İslâmî bir dava adına da olsa, masumları hedef alan herhangi bir teşebbüse karşı gizli-açık sempati beslemenin uzağında olmak; bilakis, keyfîlik, haksızlık ve zulüm kokan böy­lesi tavırlara, kimden gelirse gelsin, karşı olmak gerekiyor. Ken­dimiz için istediğimiz adaleti herkes için istemek; kendimiz için adalet isterken başkalarına karşı zulüm işlenmesine asla'razı ol­mamak gerekiyor.

1400 yıllık İslâmî mirasın ve İslâm'la kıvamını bulan şefkat ve rahmet gibi insanî değerlerin eşliğinde pek çok mü'minin bu hassasiyete zaten sahip olduğunu biliyor; yine de, bir bütün ola­rak mü'minleri, şu âyeti tekrar tekrar düşünmeye davet ediyoruz:

'Ey iman edenleri Allah için duran hâkimler, adalet numunesi şahitler olun. Sakın bir topluma kızmanız sizi adaletsizliğe sevket- Adil olun; takvaya en yakın olan budur." [15]

 

Bir Fasık Bir Haber Getirirse...

 

Sosyal hayata, sosyal hayatta adalet ve dengenin temini­ne bakan bir sûrenin ismini vermem istense, her halükârda, Hucurât sûresi derdim.

Bu sûre, ilk âyetinden son âyetine kadar, hayat-ı içtimaiyeyi yaralayan ve zehirlendiren âfâkî ve enfüsî marazlara karşı kudsî ilaçlar sunmakta; bilvesile, mü'minin kuşanması gereken zihin ve ruh halini ders vermektedir. Alaycılık, düşmanlık, suizan, te­cessüs, gıybet, milliyetçilik gibi içtimaî hayatı mahveden hallere karşı ucu esmâ-i hüsnâya dayanan reçeteler sunan bu sûrenin, "Mü'minler ancak kardeştirler" mealindeki âyetin içinde bulun­duğu sûre olması da manidardır.

İşte bu sûrede, Rabb-ı Rahim, içtimai hayatı ve de mü'minler arasındaki kardeşliği zehirlendiren bir diğer hale karşı da reçete sunmaktadır:

Bayatın içinde Kur'ân

"Ey iman edenler! Eğer bir fâsık size bir haber ile gelirse, durup araştırın. Yoksa bilmeden bir topluma vurursunuz da, yaptıkla­rınızdan dolayı pişman olursunuz."

Bu âyet, şu çağın insanı olarak, beni özellikle düşündürür. Zira, yaşadığımız çağ, küre-i arzın bir köy hükmüne geldiği, ile­tişim alanındaki müthiş ilerleme ile günün her saati bütün dün­yadan haber almanın mümkün olduğu bir çağdır; lâkin, unutu­lan, bû haber ile bize gelenin, yani haberi getirenin niteliğidir. Küresel plandaki haber mercileri, gerçekten sözüne ve özüne gü­venilir kişiler midir; yoksa, âyetin tarif ettiği 'fâsıklar' sınıfına mı girmektedir. Dünya üzerinde neredeyse haber ağı tekeli kurmuş Batılı haber kuruluşlarının--ajans, TV kanalı, gazete, dergi, rad­yo, hepsinin-yayın duruşu ve çizgisi 'fısk' ekseninde gelişiyor değil midir?

Bu haber mercilerinin haber 'üretme' ve de 'sunma’ biçimi itibarıyla nasıl manipülasyonlara girdikleri, nasıl haberi eğip bü­kerek çarpıttıkları, kitleleri nasıl yanlış bir yöne sevkettikleri üzerine bizatihi Batıda yapılan araştırmalar, bu soruların cevabı­nı net biçimde vermeye yeter. Tek başına Noam Chomsky'nin veya Edward Said'in ortaya koyduğu çalışmalar, sözkonusu çar­pıtma ve manipülasyonun fecaatini gözler önüne sermeye yetip de artıyor bile!

Bu vakıanın bir de dahili boyutu var ki, en az bu küresel boyut kadar yoğun fecaatler taşıyor. Doğrudan ulaşılması zor alan­lardan 'aktarmalı' biçimde gelen haberlerdeki çarpıtma, saptır­ma ve yalan boyutu bir tarafa; ulaşılması pekâlâ mümkün alan­larda dahi apaçık çarpıtmalar sergilenebiliyor. Öyle bir durum ki, özellikle şu diyarda ve şu ortamda, akşam masum bir insan olarak uyuyan birinin, fâsikların ürettiği yalan haberlere binaen, sabahleyin zâlim iftirasıyla uyanması ne yazık ki mümkün. Haklı bir sözün, fâsıkların sözü aktarırken giriştiği ekleme-çıkarmalar­la, sözün sahibinin başına her türlü işler açar bir hale dönüştü­rülmesi mümkün. Akşam şerefli bir insan olarak yatan bir insa­nın yüzüne, o gece uydurulup yayılmış bir haber yüzünden erte­si sabah tükürükler atılması, yuhalanması mümkün. Bugün size 'melek gibi insan' diyenlerin, çarpıtma ve manipülasyon yüklü bir haberin ardından, bu kez 'melek yüzlü şeytan' diye tempo tutması mümkün.

Böylesi boyutlar yüklü sözümona 'haber'ler karşısında durup düşünelim:

Bu sözümona 'haber'leri, durup araştırmadan, tah­kik etmeden olduğu gibi alıp kabullensek, kaç türlü iftirayı irtikap etmiş, kaç türlü günaha düşmüş oluruz?

Hele bir de, bu haberleri olduğu gibi kabullenip, sırf bu ha­bere dayanarak suçsuz bir insana, masum bir mü'mine veya ona sempati duyanlara karşı hakaret, alay, hatta beddua etme gibi hallere düştüğümüzü düşünelim:

Bir fâsık bir haber getirdiğinde durup araştırmadan olduğu gibi almak, bizi pişman olacağımız hükümlere ve davranışlara atmıyor mu?

Gelin görün ki, bu konuda âyetin üzerimize yüklediği, yani üzerimize farz olan titizliği gösteren mü'minlerin varlığı bir ya­na, çoğu insan televizyonda duyup gazetelerde okuduğu şeyleri 'şöyle olmuş,' 'böyle yapmış'larla kendisine aktarıldığı şekilde aktarabiliyor; dahası, bumış' ve 'muş'lara dayanarak kişiler ve topluluklar hakkında hüküm verebiliyor. Hele sözü edilen kişi şahsen yakınlık duymadığı, hatta ihtilaf halinde olduğu bir gru­ba mensup ise, bu çukura düşülmesi daha bir kolaylıkla müm­kün oluyor.

Velhasıl, bir mütevatir hadiste haber verildiği üzere, insanların 'kendilerinden şahitlik istenmediği halde şahitlikte bulundu­ğu' bir çağda bulunuyoruz. Sonuçta, tahkiksiz bir nazarla tele­vizyon karşısında oturup her duyduğuna inanan veya tahkiksiz bir akılla her ajans ve gazete haberini kabullenen; böylece gözüy­le görmediği hadisenin olduğuna, kulağıyla duymadığı sözün söylendiğine hükmeden; o hükümle Hesap Günü yüzünü kızartacak nice sözler ve davranışlar serdeden insanlar dolaşıyor ara­mızda...

Bu duruma düşmemek için, bizi haksızca hükümlere şevkedebilen uydurma 'haberler'e, eksik veya çarpıtılmış haberlere; ve bu haberleri aktaran mecralara karşı elden geldiğince müstağni davranmalı. Bir şekilde o mecralardan bize bir haber ulaşacak olduğunda ise, peşin peşin bir hüküm vermeyip, bu Haberin doğru olup olmadığını araştırmalı. Ve, Kur'ânî ölçüler dahilinde bir 'haber' anlayışını kavrayıp özümsemeli.

Aksi takdirde, bu dünyada yüzümüzü kızartıcı haksız söz ve davranışlara düşmemiz de; öte dünyada fayda vermeyen 'son pişmanlıklar yaşamamız da an meselesi gibi gözüküyor... [16]

 

İçerdekiler, Dışardakiler

 

Neredeyse yirmi yıldan beri gücünün yettiğince ka­lemiyle cihada cehdeden biri olarak kendi hayatımda tec­rübe ettiğim bir vakıa var.

Bizler, kalemiyle cihad çabası içinde, bir sınır çizgisinde du­ruyoruz. Bir sınır çizgisinde durmamız gerekli; çünkü, en başta, kime neyin nasıl söyleneceğini, hangi iman hakikatinin hangi muhataba nasıl takdim edileceğini tesbit edebilmek, 'muktezayı hale mutabık’ konuşup yazabilmek için bu muhakkak gerekiyor. Ancak, bu durum bizi bir 'aşınma' riskiyle de yüzyüze bırakıyor.

Sınır çizgisinde durmak, bir yönüyle, elbette muazzam bir imkân barındırıyor. Zira, imana karşı hariçten gelecek tecavüzata set çekmek gibi, o an hariçte olup "hakkı arayan insanların iman dairesine geçişine vesile olmak gibi hayırlı ve hakikatli hiz­metleri mümkün kılıyor. Ama öte yandan hariçten gelecek oklarken ve kalben yaralanıp manen kan kaybetme gibi riskleri de içinde barındırıyor.

Biraz açmamız gerekirse; meselâ, iman davetçisi bir yayın faliyetine teşebbüs ettiğinizde, veyahut dinleyicilerinin 'zaten inananlar'dan ibaret olmadığı ortamlarda konuşup insanları bir iman hakikatine davet çabasına girdiğinizde, öncelikle, sizi sar­san, zorlayan, ilk anda cevap bulmakta zorlandığınız, yahut aklı­nız mukabele etse de nefsinizin yenik düştüğü sorular ve fikir­lerle yüzyüze gelebiliyorsunuz. Bu, aşılabildiğinde, insanı terakki ettiren, ona basamak atlatan bir durum. Fakat, 'aşılamaması'nın da mümkün olması itibarıyla, bir risk de taşıyor. Aynı şekilde, davetin yöneldiği muhatap kitlenin el'an sürdürdüğü gayri imani yaşayışın sizin iç dünyanızı, bilhassa hislerinizi yaralaması da pe­kâlâ mümkün oluyor. Meselâ, muhatabınızın giyim tarzından, bindiği arabadan, evinin özenli döşeminden, oturduğu semtin itibarından, kullandığı dilden yediği yemeğe uzanan bir dizi un­sur, kendisine 'uhrâ'yı hatırlatmaya çalıştığınız kişilerden size 'dünya'yı hatırlatan bir etkiye maruz kalmanıza yol açabiliyor. Bu meyanda, 'davet' niyetiyle yola çıkan birçok kişi, özellikle şöhretin ve karşı cinsin cazibesi yüzünden, son derece ciddi, hat­ta ölümcül yaralanmalar da yaşayabiliyor.

Biraz daha basitleştirmemiz gerekirse; meselâ, iman dairesine gelecek tecavüzleri tesbit edip set çekmek ve iman dairesi hari­cindeki 'arayış insanlarına bir yol ve ışık sunmak üzere sınır çiz­gisinde duran kişiler olarak, sırf bu iki maksada binaen gazetele­ri, dergileri, haberleri takip ederken, bir dizi küfrî fikir ve görün­tü sizi yaralayabiliyor. Bir katalogda imana davet eden derginizi daha cazip kılacak resimler ararken, sizi manen inciten resimler­le de karşılaşabiliyorsunuz. Bir üniversite ortamında, bir tartış­ma grubu içinde bir meseleyi müzakere ederken, karşı cinsten birinin bakışlarından olumsuz yönde etkilenebiliyorsunuz.

Sözüyle veya kalemiyle iman davetinde bulunmaya çalışan, Allah yolunda cihadı bu zamanda 'cihad-ı manevî' suretinde yapmaya cehdeden hemen herkesin-eşit derecede olmasa da­hi-bu durumdan etkilendiğini hissediyorum.

İman hizmeti dairesi içinde, vakıanın yalnız bu tarafına ba­karak haricî daireye yönelik hizmetleri ihmal edip içine kapa­nanlar da mevcut. Bu durumda olanların önemli kısmı ise, hari­ce yönelik vazife ve hizmete binaen sınır çizgisinde 'cihad-ı ma­neviye çalışanları hor, düşük ve hatta aldanmış halde görebili­yor. Sonuçta, sınır çizgisinde olmanın getirdiği 'risk'ten dolayı, yine sınır çizgisinde olmakla gerçekleşen bir hizmet imkânına sırt çevrildiğine şahit olabiliyoruz.

Oysa, bu iki yaklaşımın sonuç itibarıyla geldiği noktaya bak­tığımızda, sözkonusu 'risk'i üstlenenlerin, arayış içindeki insan­ların iman dairesine dahil olmaları yolunda, hariçten gelen ima­na yönelik soru ve şüphelere cevap sunma yolunda, hariçten ge­len imana yönelik desise ve saldırılara mania ve set teşkil etme yolunda daha başarılı olduğunu görüyoruz. Hariçten gelen risk­ten sakınma uğruna içe kapanan kişiler ve gruplar ise, sonuç iti­barıyla, kapalı bir dil geliştirip kapalı bir ilişkiler ağı kuruyor; bunun sonucu olarak, hariçte olup biteni doğru yorumlayamayıp safdilâne icraatlar sergileyebiliyor, hariçte olanın durumunu lâyıkınca tesbit edip 'muktezayı hale mutabık' davranamadığı için de 'cihad-ı manevî' sahasında pek müessir olamıyorlar.

Buna mukabil, bir kez daha belirtelim, 'sınır çizgisi'nde du­ranlar, bu açıdan daha başarılı da olsalar, sözkonusu riskler yü­zünden az ya da çok darbe alıyor, yaralanıyorlar.

Şahsen, çeyrek yüzyıldan beri, yüzü enfüse dönük kişi ve grupların harice yönelik hizmette yoğunlaşanları hafif gördüğüne, 'aşınmak ve bozulmak'la ve hatta 'takvasızlık'la suçlayabildigine de çok şahit oldum; yüzü harice dönük olanların enfüse dö­nük vurguda bulunanları 'mollalıkla, 'dünyadan bihaber'likle, 'ayağı yerden kesik'likle suçlayışına da... Öyle ki, bu ikinci yön­de gelişen eleştiriler, 'mübarek' gibi güzel bir kelimenin dahi kü­çümseyici bir tarzda kullanılması gibi sevimsiz sonuçlara bile yol açmış bulunuyor.

İman dairesindeki insanları ve grupları bir vücudun azaları gibi görmeyi gerektiren 'ihlas' ve 'uhuvvet' düsturları dahilinde meseleye bakıldığında ise, her iki yönden gelen aşırılığın törpülenip her iki yaklaşımın mensuplarının bir ortak çizgide birbiri­ne destek olma noktasında buluşacağına inanıyorum.

Dahası, iman dairesi içinde yüzü harice dönük grupların da, enfüse dönük grupların da beraberce varolması lüzumuna; keza, her bir İslâmı topluluk içinde yüzü harice dönük fertlerin de, enfüse dönük fertlerin de varolması gereğine inanıyorum. El'an mevcut olan problem, bir vücudun azalarından birinin diğerini lüzumsuz ve hatta yanlış görmesinden; yanlış görülenin de, öte­kini aynı şekilde lüzumsuz ve yanlış görmesinden kaynaklanı­yor-farklılığın kendisinden değil!

Bu noktada, Tevbe sûresinin 122. âyetini, gerek benim gibi yüzü harice dönük kişilerin, gerek yüzü enfüse dönük kişilerin denge'yi temin etmelerini mümkün kılacak bir dikkat ve rikkat­le mütalaa etmeleri gerekiyor.

Bu sûrede, Rabb-ı Rahîm, "Mü'minlerin hepsi birden topla­nıp sefere çıkmaları gerekmez" buyuruyor. Bilakis, li yetefekkanû kaydıyla, 'her fırkadan bir taife'nin geride kalması; ait ol­dukları topluluğun sair mensupları sefere çıkıp harice yönelir­den, bunların dinde imanı bilgi ve anlayışı tahsil etmeleri, yani imanın ve İslâm'ın hakikatlerini derinlemesine kavramaları tavsiyesinde bulunuyor. Tâ ki, sefere ve haricî cihada çıkanlar geri döndüklerinde, onları uyarsınlar!

Bu âyet, bir kere, 'harice yönelik cihad'ın taşıdığı risklere işa­ret ediyor. İşarî olarak bildiriyor ki, haricî cihada çıkanlar, 'geri dönüldüğünde uyarılmayı gerektiren’ durumlar üzere olabilirler. Ki, bugünün cihad-ı manevî ortamında sözkonusu risklerin bir kısmını, bittecrübe, yukarıda sıralamış bulunuyorum. Bu risk maddî cihad ortamında da elbette vardı. Meselâ, mü'minler grubu yüzyüze geldikleri kâfirlerle bir fikrî çatışmadan olumsuz yönde etkilenebilirlerdi. Yüzyüze geldikleri kâfirlerin maddî re­fahına, yaşama tarzlarına, köşk ve saraylarına bakıp dünyaya yö­nelik duygular itibarıyla yaralanabilirlerdi. Tesettür gibi emirlerden uzak yaşanan bu ortamlarda sergilenen görüntüler, kuvve-i şeheviye gibi duygular itibarıyla bir imtihan ve hatta aşınma se­bebi olabilirdi. Veyahut, zafer kazanmışlığın getirdiği, 'zafer sar­hoşluğu' türünden, zaferi kendinden bilip gurura düşme kabi­linden riskler de zuhur edebilirdi. Âyet, geri dönüldüğünde 'uyarılma'yı gerektiren böylesi risklere işaret ediyor. Ancak, işa­ret ettiği böylesi risklere binaen, mü'minleri 'cihada gitmek'ten geri de bırakmıyor. Bilakis, Hak isminin cilvesiyle bize hakikatin muvazenesini sunan Rabb-ı Rahîm, hem bu riskin aşılması, hem de cihad ve imana davet vazifesinin deruhte edilmesi için, bir grup cihada çıkarken, bir grubun 'dinde derinlemesine kavrayış'a ulaşmak üzere geride kalmasını; ve enfüse yönelik talim ya­şayan bu ikinci grubun haricî cihada yönelik grup geri döndü­ğünde onları uyarıp bilgilendirmesini tavsiye ediyor. En önemli­si, topluca haricî cihada çıkmayı da, topluca Medine'de kalmayı da asla ve kat'a önermiyor.

Bu âyetten aldığım derse binaen, üstlendiği imanı vazife hari­ce yönelik bir kişi olarak yüzü enfüse yönelik olanların varlığını ve onların bizim gibi 'aşınma' riski taşıyanlara ilettikleri eleştiri­leri bir sıhhat ve rahmet alameti görüyor; öte yandan, bu eleştiri ve uyarıları dikkate alma şartıyla ve ayrıca hep hariçte kalmayıp zaman zaman geriye ve enfüse dönme kaydıyla, harice yönelik hizmete devam etmemiz gerektiğine inanıyorum. Yüzü enfüse yönelik mü'min kardeşlerimizin ise, bizim gibi harice dönük mü'minleri elbette imanın getirdiği şefkat ve hikmet ölçüleri da­hilinde uyarırken, sırf 'aşınmalarımıza bakıp harice dönüklüğü mahkum etme ve gereksiz görme gibi bir tavra girmemeleri ge­rektiğini düşünüyorum.

Mü'minler, gerek bir bütün olarak, gerek her bir cemaat içe­risinde bu Kur'ânî muvazeneyi temin ettiğinde, ifrat ve tefritten kurtularak kemale doğru beraberce ve sür'atle yol alınacağı ümi­dindeyim. [17]

 

2. SÛRELER ARASINDA

 

Zuhruf-Yunus Hattı

 

Kur'ân'ın nuranî îklîminde dolaşırken, bazı sûreler insanın dikkatini hemencecik çeker. Başka bazı sûreler ise, tabir caizse, kendisini gizler.

Hepimiz, kendi Kur'ânî tetebbuatımıza şöyle bir bakalım:

Kur'ân denildiğinde hemen ilk anda hatırımıza geliveren, bazı âyetleri bir şekilde hafızamıza yer etmiş sûreler vardır. Meselâ, benim açımdan Fatiha, Bakara, Âl-i İmran, Yâsîn, Mülk, Nebe, Tâ-Hâ, Nahl, Nur, Feth, Vakıa, Necm, Rahman, inşirah, gibi sûreler, bunların başında gelir. Ve diğer tarafta, nazarımızdan saklı kalmış âyetleriyle ilgili hafızamızda bir iz bulunmayan sû­reler de vardır.

Bu çerçevede, taşıdığı hakikat denizinden kabiliyetim nisbetinde istifade ettiğim sûreler kadar, içerdiği hakikatten henüz birkaç katrecik olsun akıl kabıma koyamadığım sûreler mevcut. Okuduğum, ama üzerinde yeterince ve gereğince tefekkür ede­mediğim, keşfedilip açılmayı bekleyen sûreler...

Uzunca bir süre benim açımdan tam da bu durumda olan iki sûreden birkaç hisse, yakın zaman önce nihayet dünyama girdi. Bu sûrelerin ismini kolayca tahmin edebilirsiniz. Bu yazının baş­lığından anlaşılacağı üzere, Zuhruf ve Yunus sûreleri...

Gerçi, Zuhruf diye bir sûrenin varlığından elbette haberdar­dım. En azından hatim okumalarımız vesilesiyle, onu da oku­yordum. Sûreden nihayet alabildiğim bir dizi dersin başında ise, sûreye ismini veren husus geliyor:

Şu dünya hayatında ehl-i küf­rün sergilediği refah ve servet manzarasının mü'minlerin iç dünyalarında uyandırdığı ruh hali...

Sûrenin 30-36. âyetlerinden anladığımız ve gündelik hayatta bilfiil tecrübe ettiğimiz üzere, ehl-i küfür, edindiği servet ve ma­kamı-bu servet ve makam çoğu zaman masumların haklarını zayi etme gibi kirli bedeller pahasına da olsa-güya kendi çizgi­sinin haklılığına dair bir karine ve emr-i İlâhîye karşı bir ukalalık ve isyan vesilesi olarak görüyor. Peygamberin ve ona evvelemir­de tâbi olanların genelini belli bir makam ve servet sahibi olma­yan genç ve fakirlerin teşkil ediyor olmasına karşılık kendileri­nin servet ve makam sahibi oluşunu, kendilerinin haklı olduğu­na dair bir gösterge olarak algılıyorlar. Ve bu algılama ehl-i dini de etkiliyor olmalı ki, Hakîm-i Zülcelâl yeryüzünde kiminin zengin, kiminin fakir olmasının Kendi takdiri olduğunu bildiri­yor. [18]

Hemen ardından, "Rabbinin rahmeti, onların topladıkların­dan daha hayırlıdır" buyuruyor. Ve bir sonraki âyette, ehl-i küf­rün edindiği servet ve makamı kendi lehinde bir propaganda ve­silesi kılması, ehl-i dinden bir kısmının ise bu propagandadan etkilenmesi olgusuna şu şekilde dikkat çekiyor:

"Eğer insanların tek bir toplum olma tehlikesi olmasaydı, her-şeyin rızkını veren Allah'ı inkâr eden kâfirlere gümüşten evler ve üzerine basıp çıktıkları merdivenler yapardık."

Gümüşten evler, gümüşten merdivenler... 34. âyete bakarsak, ilaveten, gümüşten kapılar, gümüşten koltuklar...

Sûreye ismini veren 'Zuhruf kelimesinin geçtiği 35. âyete böylece geliyoruz. Bu âyette " ve zuhrufen" buyurarak; ehl-i küf­rün servet ve refah üzerinden giriştiği propagandanın ehl-i dini yolundan kaydırma endişesi olmasaydı, bırakın gümüşü, kâfirler için bütün bunları altından da yapardık diye bildiriyor Kadîr-i Zülcelâl.

Ve peşisıra, nazarlarımızı, mü'minlerin dikkat etmesi gere­ken asıl noktaya, ehl-i küfrün servet ve refah üzerinden'giriştiği propagandanın kalblerinde bir tereddüt veya tedirginlik izi bı­rakmaması için mü'minlerin kalblerine yerleştirmeleri gereken noktaya çekiyor:

". . . Fakat bütün bunlar, dünya hayatının metaldir. Ahiret ha­yatı ise, Rabbinin yanında, müttakiler içindir."

Zuhruf sûresinin, bugün de ehl-i dini dünyevîleştiren halet-i ruhiyelerin arkaplanını ve bu halet-i ruhiyelerdeki zaafın hal ça­resini gösteren sözkonusu âyetlerinin zihnimi doldurduğu yakın bir vakitte Yunus sûresini de okuma imkânı bulduğumda ise, iki gerçekle birden karşılaştım. Zira, bu sûrede, hem ehl-i küfrün emr-i ilâhîye karşı diklenip mü'minlere karşı böbürlenme vesilesi kıldığı, ehl-i dinin de imanmdaki zaaf nisbetinde imrendiği bu servetin akıbetini; hem de, ehl-i küfürdeki bu geçici dünya metaına mukabil gelen, mü'minlerin sahibi oldukları ama farkına varmadıkları asıl nimeti hatırlatan âyetler çıktı karşıma. Her bir âyeti ancak uzaktan uzağa görebildiğimiz çok dersler taşıyan bu sûrenin sekizinci sayfasında, birbiri ardınca, Zuhruf taki dersi tamamlayan âyetler vardı. Öncelikle 54. âyet, ehl-i küfrün bu dünyada ister çalışarak, ister çalarak edinmiş olsun, her halükârda Rabbinin ihsanı bilmeyip Rabbine karşı isyan vesilesi kıldığı bütün bu nimetlerin getirdiği hüsranı haber veriyordu. Kadîr-i Hakîm, bu âyetle, hayatını Rabbinin üzerindeki nimetini inkâr ve kulluğundan sarf-ı nazar ile geçirip haddi aşmış o zalimlerin, Mahşer Günü hesaplar ortaya döküldüğünde azabı görür gör­mez, 'bütün dünya kendilerinin olsaydı, içten içe pişmanlık du­yarak, kendilerini kurtarmak için feda etmek isteyecekleri'ni ha­ber veriyordu. Takip eden âyetler, bütün bu âlem-i mülkün Mâ­likinin kim olduğunu ve memlûkler olarak hepimizin O'na dö­nücü olduğumuzu kısa, kesin ve keskin ifadelerle ders verirken, 57-58. âyetler ehl-i küfrün elindeki servete imrenen bütün bir insanlığa asıl servetin ne olduğunu bildiriyordu:

"Ey insanlar! İşte size, Rabbinizden bir öğüt ve gönüllere şifa, mü'minlere hidayet ve rahmet olan [Kur'ân] geldi. De ki: Al­lah'ın fazl ve rahmetiyle, işte bununla sevinin. Bu, onların topladıklarından daha hayırlıdır."

Hepimizin şu veya bu düzeyde etkilendiği, servet ve makam üzerinden gelişen küfrânî propaganda düğümü, işte burada çö­zülüyor...

Vakıa, ortada ikili bir süreç yaşanıyor:

Varabileceği en üst nokta 'bütün dünyayı ele geçirme' olan birileri, dünyadan ele geçirebildiği kadarını elinde tutup, bu servet ve makama güve­nerek ehl-i dini aşağılayıp imrendirmeye ve kendini haklılaştırmaya çalışıyor. Ehl-i din de, taşıdığı nefis itibarıyla ve kalblerinin nefislerini dizginleyip dizginlememe derecesine göre bun­dan etkilenerek, şu veya bu gerekçeyle, aynı imkâna, aynı serve­te, aynı makama ulaşarak bu propagandayı etkisizleştirmeye ça­lışıyor. Ne var ki, bu uğurda kendi yolundan taviz veriyor. Hat­ta, kendi yolunu unutup başkalaşıyor.

Zuhruf-Yunus hattındaki ilgili âyetler ise, mü'minlere böyle­sine hatalı ve hatarlı bir yola hiç düşmeden bu propagandanın etkisinden kurtulmalarını mümkün kılacak çareler öneriyor:

1) Bütün bunların 'dünya hayatının geçici metaı' olduğunu ve ne ölüm, ne ölümden sonraki hesap, ne de hesaptan sonraki azap karşısında hiçbir işe yaramadığını derk;

2) Belki dünya kadar servete boğulan bu insanların, şu dünyada mü'minlerin elinde olan bir servetten kesinkes mahrum olduklarını idrak...

Açıkçası, bir yanda ne ölüme, ne ölüm ötesine, ne de kalbin ebediyet arzusuna cevap verebilen bir dünya malı bulunuyor. Öte yanda ise, insanı Rabbü'l-âlemîn'in en şerefli misafirine dö­nüştüren, 'Rabbinden bir öğüt, gönüllere şifa, mü'minler için hidayet ve rahmet' olarak Kur'ân...

Fakat biz istiyoruz ki, hem dünya bizim olsun, hem de âhiret. İstiyoruz ki, hem dünya kadar malımız olsun, hem Kur'ân'la ha­şir neşir olalım.

Nefsimizle kalbimiz arasında kimin hâkim, kimin tâbi olacağı noktasında net kararı veremiyor, o yüzden böylesi bir 'uzlaş­ma formülü' arayıp duruyoruz.

Halbuki, yaşadığımız hayat ortada. Kendi tecrübelerimiz ve hariçte gördüklerimiz ortada. Hem dünyayı, hem de âhireti tas­tamam elde etmek; hem boğazına kadar maia boğulup onun he­sabıyla meşgul olup hem de Kur'ân'a hakkıyla muhatap olmak, şu zamanda olan, olabilen bir iş değil...

O yüzden, birini asıl tutup diğeriyle 'gerektiği kadar' meşgu­liyet ve muhatabiyet gerekiyor.

Velhasıl, bir tercih gerekiyor. Bir öncelik-sonrahk, aslîlik-tebeilik tasnifine gitmemiz gerekiyor.

İşte bu noktada, soralım kendimize:

 Hangi servet daha bü­yük: dünya malı mı, Kur'ân mı?

Cevabı besbelli ortadaysa, Allah'ın bizi Kur'ân'a muhatap et­mekle üzerimizde sergilediği rahmet ve fazlın kıymetini bilelim. Bunun, ehl-i küfrün toplayıp durduklarından daha hayırlı oldu­ğunu bilmeyi becerelim.

Sahi, onlar 'Rabbimizden bir öğüt, gönüllere şifa, mü'minlere hidayet ve rahmet' olan Kur'ân gibi bir nimete imrenmezken, biz onların elindeki geçici dünya metaına niye imrenelim ki? [19]

 

Bakara’yla Öğretilen

 

Kur'ân okumak üzere mushafı elimize aldığımızda karşımıza çıkan ilk sûreler, nüzul sırası itibarıyla da en ön­de gelen sûreler değildir. Bilakis, ilk önce inen sûrelerin büyük kısmı daha gerilerde iken, âyetlerinin büyük kısmı Medine'de nazil olmuş olan ve muamelata dair en fazla hüküm içeren sûre­ler mushafta ilk sırada gelmektedir.

Kur'ân mushaf haline getirilirken, sahabiler, neden bu sûre­leri mushafın en başına yerleştirmişlerdir?

Zihnimin bu soruyla meşgul olduğu bir sırada, Bakara'yla il­gili bir nükte beni karşıladı. Bu vesileyle, Cahiliye döneminde şi­iri meşhur Yedi Askı, yani Muallakât-ı Seb'a içinde Kabe'ye ası­lan, Allah'ın yüz yaşın üstünde ömür nasip ettiği, böylece ahir ömründe İslâm'la şereflenme nimetine de erişen şair Lebid'in bir sözündeki hikmeti de, bir derece kavrama imkânı buldum.

Halifeliği döneminde Hz. Ömer, "Lebid'in şiirini özledim" der ve bir mü'mini yeni bir şiiri varsa onu edinmek üzere Le­bid'in yaşadığı beldeye gönderir. Yaşlı şair, kendisine gelen ada­ma şu cevabı verir:

"Ömer'e de ki, Rabbi onu Bakara ve Âl-i İmran'la müşerref ettikten sonra, Lebid artık şiir yazmıyor."

Lebid gibi büyük bir şairin bu cevabı, yüzyıllar boyu, uzunlu­ğu içindeki belagatını kavramaktan aciz kalabileceğimiz bu sûre­lerin belagatına dair bir dikkat levhası işlevi görmüştür mü'min-ler için. Nitekim, iki cüzü aşan bu en uzun sûrenin belagatını kendi kabiliyetim ve donanımım nisbetinde kavrama iştiyakını içimde hissediyorsam, bu, biraz da Lebid'in bu sûreyi 'Lebid'e şiiri bıraktıran' bir belagat incisi olarak vasfedîşinden dolayıdır.

Ancak, bütün sûreler gibi bu sûrenin de belagatını gereğince kavrayabilecek bilgi ve eğitimden mahrum olduğumun şükür ki farkındayım. Bununla birlikte, şükür ki, Rabbimiz kabiliyetimiz nisbetinde bir hisseden de bizi mahrum etmiyor.

Nitekim, Kur'ân'la tanışmamı sağlayan Bediüzzaman'ın Kur'ân'daki belagatın en birinci veçhesi olarak zikrettiği 'nazm-ı maani' (anlam dizimi) itibarıyla bu uzun sûrenin i'cazı üzerine düşünürken, bir ipucu edindiğimi sanıyorum.

Bu ipucu, özetle şöyle:

Bakara, en uzun sûre olarak, aynı za­manda hayatı düzenleyen en fazla sayıda âyeti içeren sûre. Bir noktada, Kur'ân'ın bir hülâsası olduğunu söylememiz mümkün. İçinde iman esaslarına dair âyetler elbette mevcut olduğu gibi; yine Bakara, namazı, zekatı, haccı, orucu emreden, aile hayatına dair hükümler getiren, faizi yasaklayan, sözleşmeleri yazılı hale getirmekten cihada bir dizi emri ihtiva eden bir sûre olarak kar­şımıza çıkıyor. Ve, sûrenin ayrı ayrı sayfalarında karşımıza çıkan bu âyetler kadar, yine Bakara, iki insan topluluğunu öncelikle nazarlara veriyor:

Münafıklar ve Yahudiler.

Ki, Kur'ân'ın 'müttakiler için hidayet rehberi' olarak zikrolunmasıyla başlayan sûre, ilk âyetlerinde mü'minleri tarif ettik­ten sonra, hemen ikinci sayfada, münafıkları bize anlatmaya başlıyor. Mü'minlerin yanında 'inandık' deyip şeytanlanyla başbaşa kaldıklarında imanlarından dolayı mü'minleri alaya alan; "Bu beyinsizlerin inandığı gibi mi inanalım?" diyerek mü'minle­ri küçümseyen; müfsid oldukları halde yeryüzünü ıslah iddiasın­da bulunan nifak ehlini bize anlattıktan sonra da, 40. âyetinden başlayarak, adım adım, Yahudilerin sergiledikleri kayma ve sap­manın numunelerini zikrediyor. Zaten, ismini de, yine Benî İs­rail'in yaşadığı bir imtihandan, 'inek' (bakara) imtihanından alı­yor.

"Peki, sûrenin içerdiği bu kadar yoğun emir ve nehiyle, yani muamelata dair bu kadar çok hükümle birlikte, münafıklara ve Yahudilere bu kadar yoğun biçimde atıfta bulunulmasının hik­meti nedir?" sorusunun izini sürdüğümüzde, kendi nefsimizin ilâhî emir ve yasaklar karşısındaki tavrını da hatırlayıp, şunu kavrıyoruz:

Malûm, Yahudiler, Hz. İbrahim'in oğlu İshak'ın oğlu Yakub'un soyundan gelen; yani bir nebevi asla dayanan bir kavim idiler. Ve, Hz. Yusuf’la devam edip Hz. İsa'ya uzanan, içinde Hz. Musa, Hz. Davud, Hz. Süleyman gibi çok mühim halkaların da bulunduğu bir nübüvvet silsilesiyle şereflenen bir topluluk idi­ler. Bir ulu'1-azm peygamber olarak Hz. Musa, imana dair me­sajların yanısıra Hâlık-ı Zülcelâl'in muamelata, pratik hayata da­ir hükümlerini de ihtiva eden Tevrat'ı onlara getirmişti. Ki, Hz. Musa'dan sonraki peygamberler de, esasen Tevrat'la gelen şeriat ile amel etmişlerdi. Bir bakıma, Tevrat'ın içerdiği, ancak zaman içinde unutulan veya saptırılan boyutları yeniden hayata geçir­mek gibi bir vazifeyi üstlenmişlerdi.

Kısacası, Yahudilerin saptığı nokta şeriatsızlık, ölçüsüzlük, bir ilâhî ölçüden mahrum oldukları için deneme yanılma yoluy­la birşeyler öğrenme mecburiyeti filan değildi. Bilakis, açık ve net bir ilahî şeriatla yüzyüzeydiler. Ancak, akıllar ve kalbler için nimet olan böylesi bir ilâhî hediye nefislerine dokunuyordu. Bu yüzden, Tevrat'la gelen ilâhî ölçüleri teviller ve tahriflerle hayat­larından uzaklaştırmaya çalıştılar. Yahut, Tevrat'taki ilâhî ölçü­leri, özünden ve ruhundan soyutlayarak uygulamaya kalkıştılar.

Açıkçası, Yahudiler, şeriatsızlıktan dolayı sapmadılar. Tev­rat'la gelen şeriat nefislerine ağır geldiği için saptılar.

Benzer şekilde, münafıklar da, zahiren mü'min görünseler de, imanın içerdiği hükümler nefislerine dokunduğu, menfaatle­rine zarar verdiği, enelerini zapturapt altına aldığı için Kur'ân'a ve Resûlullah'a karşı cephe alıyorlardı.

Velhasıl, hayatlarını nasıl yaşayacaklarını kendilerine bıra­kan, nevalarına göre yaşamalarına izin veren; güçlünün zayıfı ezebildiği, asilin asil olmayanı, hür olanın köleyi aşağılayabildiği; nefsinin emirlerine amade olarak yaşarken insanın sıkıştığı ve daraldığı yerde bir 'stepne' olarak işgören bir dinle her iki züm­renin de alıp veremediği yoktu. Böyle bir dine, hiç de itiraz ede­cek değillerdi. Zira, normalde hayatlarını keyiflerince yaşarken, aciz kaldıkları yerde bir Rabbe sığınmanın getirdiği rahatlıktan da mahrum kalmayacak; iki tarafı da idare ederek, kendilerince yaşayıp gideceklerdi.

Kısacası, ubudiyet diye bir dertleri yoktu. Bu kadar nimetler­le bize ikramda bulunan bir Rabbe şükrünü namazla, oruçla, hacla, zekatla, faizden uzak durmakla, ahdine uymakla., ifade et­mek gibi bir dertleri yoktu. O'nu tanıyıp sevdiklerini O'nun emirlerine uyma suretinde gösterme gibi bir dertleri de yoktu.

Ne ki, ruhlarının ve kalblerinin istediği ve muhtaç olduğu şeyi, 'iman-ı Bilîah'ı onlara ders veren vahy-i ilâhî, öte yanda ne­fislerinin istemediği şeyi de getiriyor; itaat-isyan, Allah'a ibadet-şeytana esaret, hidayet-dalâlet denklemleri içinde, nefislerin haddini ve dolayısıyla Rabbini tanımasını mümkün kılacak öl­çüler sunuyordu.

Düğüm noktası işte burasıydı. Yahudiler, 'bakara' imtihanı gibi imtihanları bu yüzden yaşadılar ve gelen ilâhî emri tahrife ve tahfife bu yüzden kalkıştılar. Bu yüzden, Tevrat'taki hüküm­leri eğip bükmeye kalkıştılar. Münafıklar, bu yüzden, İslâm'la ve mü'minlerle uğraştılar.

Dönüp baktığımızda, kendi nefislerimizde de, emr-i ilâhî karşısında aynı zaafı sanırım görüyoruz. Aklımız kabul, kalbim tasdik de etse, nefislerimiz emr-i ilâhîye uymakta zorlanıyor. Bu yüzden, işine gelmeyen yerde tevile ve tahrife meylediyor.

İşte Bakara sûresi Kur'ân'ın en uzun ve de en çok muamelat âyeti içeren sûresi olarak Yahudilerin ve münafıkların saptıkları noktaları bir bir ders verirken, yalnızca münafıklara ve Yahudi­lere değil, onlardan önce biz mü'minlere konuşuyor. Âdeta, "iş­te Rabbinizin sizden istediği bu. Lâkin, bu ilâhî murad nefisleri­ne ağır geldiği için Yahudiler de, münafıklar da saptılar. "Sakın sakın, onlar gibi olmayın" diyerek, bizleri uyarıyor. [20]

 

Tevbe Sûresinin Öğrettiği

 

Rîsale-i nur külliyatı ıçîndekî en uzun risale olarak "Yirmibeşinci Söz," Kur'ân'ın mucizeliğine adanmış muhtevasıyla, dikkatli her muhataba Kur'ân'dan hakikat dersi almanın bir dizi yolunu öğretir. Bu risalenin son kısmı olarak "Üçün­cü Şule"nin "üçüncü ziya"sı ise, Risale-i Nur müellifinin Kur'ân'la birlikte hayata ve kâinata bakışının en muazzam örnekle­rinden birini oluşturur.

Burada özetlemenin imkânsız olduğu bu bahsin ana vurgusu, Kur'ân'daki muvazene ve tenasüptür. Kur'ân, hayatın çok farklı alanlarına ait farklı farklı hükümler getirmekle, her bir esmâ-i hüsnânın gerektirdiği başka başka hususlara işaret etmekle, ha­kikatin başka başka renklerini görüp göstermekle birlikte; üste­lik yirmiüç sene içinde farklı nüzul sebepleri bulunan âyetler olarak parça parça nazil olduğu halde; sûreler, âyetler, hatta her bir âyet içindeki cümle ve kelimeler arasında muazzam bir uyum, ahenk ve denge vardır. Hakikat terazisinin bir tarafı özel­likle nazara verilirken, öteki taraf ihmale uğruyor değildir. Ulûhiyet ile rububiyet, vahidiyeî ile ehadiyet, celâl ile cemal arasında benzersiz bir denge, muvazene ve tenasüp içinde konuşmaktadır Kur'ân.

Kendisine dikkatle muhatap olan her insanın Kur'ân'a muhatabiyet zeminini genişletir ve yükseltir bir istidadda olan "Yir­mibeşinci Söz" ve özellikle bu son kısmı, şahsen, bir kul olarak bütün eksikliğini ve kusurlarımla birlikte olabildiğim en iyi şe­kilde Kur'ân'a muhatap olma çabalarımda rehberim olmuş; kendi hayatımdaki çok meseleyi en azından zihnen çözmemi sağlayan birçok ölçü de "Yirmibeşinci Söz"deki bu rehberlik sa­yesinde bana nasip ve müyesser olmuştur.

Bu bâbda, taşıdığı en bariz dersin farkına "Yirmibeşinci Söz"den önce varamadığım Tevbe sûresi, ancak sözkonusu mu­vazene nazarıyla dünyama açılmıştır.

Bu sûre, Kur'ân okuyan herkesin bildiği üzere, besmelesiz okunan bir sûredir. Zira, Mekke'nin fethinden sonra nazil ol­muş bir sûre olarak, hâlâ küfürde kalmış olanlara karşı kesin bir ültimatom niteliğindedir. Kıtal gibi, savaş gibi, "Severek küfrü imana tercih ederlerse, babalarınızı ve kardeşlerinizi dostlar edinmeyin" gibi kesin, keskin ve sert hükümler içermektedir.

Sûrenin bu muhtevasını, şu veya bu düzeyde Kur'ân'a muhatabiyet çabası içinde olan herkes bilir. Sûreye Rahman ve Rahim gibi rahmet ve cemal yüklü iki esmâ-i hüsnâyı zikretmeden baş­lanmasının sebebine dair bir izahı ya duymuş yahut okumuştur.

Ancak, bu sert ve şiddetli sûrenin, bilinmeyen, görülmeyen, çok açık olduğu halde gözlerden gizlenen bir başka veçhesi var­dır. Yıllar yılı bu sûrenin 'besmelesiz'liğine kilitlenmiş biri olarak Kur'ân okumaya başladıktan ancak onyedi sene sonra farkı­na vardığım açık bir hakikattir bu. Açıklığı, en başta, sûreye isim olmasındandır. Kıtal emreden, savaş emreden, Mescidi'-Haram'a müşriklerin ayak basmasını ebediyyen yasaklayan, bilerek küfrü imana tercih eden en yakın akrabasını bile dost edinmeme uyarısında bulunan bu sûre, öte yandan, adı üstünde, 'Tevbe' süresidir!

Zira, sûre, içerdiği o denli kesin ve keskin hükümle ve buna binaen 'Rahman ve Rahîm'siz okunmakla birlikte, üçüncü âye­tinden başlayarak, rahîmâne bir kayıt düşmektedir. Kesin bir ül­timatoma muhatap kılınan müşrikler, sûrenin henüz üçüncü âyetinde, "Eğer tevbe ederseniz, o sizin için daha hayırlıdır" tav­siyesiyle, Rablerinin yoluna dönmeye davet edilmektedir. Bu 'tevbe' daveti ve tavsiyesi, beşinci âyet, onbirinci âyet, onbeşinci âyet derken, defaatle dile getirilmektedir.

Ki, sûrenin sonuna doğru gelindiğinde, Rabb-ı Rahîm'in bu kez 'Tevvâbu'r-Rahim' olarak anıldığı bir âyet gelecektir. Sûre­nin bu 118. âyeti, bir bakıma, sûreye adını veren âyettir. Zira, âyet, Tebük Gazvesinden mazeretsiz geri kalan, ancak bir maze­ret uydurmaya yeltenmeyip hatasını itiraf ile beraber istiğfar ve tevbe eden, bu hengâmda elli gün boyu 'yerin bütün genişliğiyle beraber kendilerine dar geldiği1 bir ağır imtihan yaşayan üç mü'minin tevbelerînin kabul edildiğini bildirmekte;

"Allah on­ları affetti ki, tevbe etsinler. Şüphesiz Allah, tevbeleri çokça ka­bul eden Tevvâb, rahmeti nihayetsiz olan Rahîm'dir" mealinde­ki ilâhî fermanla sona ermektedir.

Sûrenin sonuna gelindiğinde ise, sondan bir önceki âyet ola­rak 128. âyette, bu kez Resûl-i Ekrem'in (a.s.m.) 'raûfu'r-rahîm,' yani 'çok şefkatli ve çok merhametli’ unvanıyla anılıp övüldüğü­nü görürüz.

Velhasıl, Kur'ân'ın hükümce en sert, en keskin, en celalli sû­resi, öte yanda, o celâlin ardında bir cemal ve rahmet cilvesi de barındırır. Sûre, 'Rahmâni'r-Rahîm'siz başlasa dahi, devamla Zât-ı Zülcelâl'in Tevvâb ve Rahim isimlerini hatırlatır, sonra bu isimleri açıkça zikreder, daha sonra da Resûl-i Ekrem aleyhissalatu vesselam örneğinde bize de 'raûf ve 'rahîm,' yani şefkatli ve merhametli olma dersi verir.

Açıkçası, bu en celalli sûre, celâliyle birlikte taşıdığı 'Tevbe' İsmiyle, Kur'ân'ın celâl-cemal dengesini nasıl kurduğunun mu­azzam bir örneğidir. Bize de, nice dersin yanında, bu dengenin de dersini vermektedir.

Bu dersten benim dünyama düşen hisselerden biri ise, tevbe kapısı kapanmadan kapıyı kimseye kapatmamak gerektiğidir... [21]

 

İsrâ Süresindeki Miraç

 

Kur'ân-ı hakîm'de Miracın hangi sûrelerde anlatıldı­ğını inceleyecek olursak, İsrâ ve Necm sûreleri karşımıza çıkar. Bu büyük mucizenin 'Mescid-i Haram'dan Mesc'id-i Aksâ'ya gece yürüyüşü' kısmı İsra sûresinde, tâ Sidretü'l-Münteha'ya, Kâb-ı Kavseyn'e kadar yükseliş kısmı ise Necm sûresinde anlatılır.

Ancak, İsrâ sûresine dair kendi okumalarını esnasında çöze­mediğim bir soru kalmıştır hep aklımda:

Neden bu sûrenin yal­nızca ilk âyeti Miracın ilk kısmı olan Mescid-i Haram'dan (Ka­be'den) Mescid-i Aksâ'ya gece yürüyüşü'nü anlatıyor da, hemen sonraki âyette Benî İsrail'e geçiyor, sonraki âyette Nuh aleyhisselamın bahsi derken sûre bu şekilde devam ediyor?

Sûrenin yalnızca ilk âyetinde Miracın anlatılması, takip eden 110 âyette ise Miraca dair bir söz ve atfın bulunmaması, açıkçası, isrâ sûresine muhatap oluşumda bir dikkat ve merak konusu haline gelmiştir benim için.

Sûre bu şekilde merak ve dikkatini celbedince de, ihsan bu sûreye dair bilgilere daha açık hale geliyor. Bu sûre için yazılıp söylenenlere daha bir dikkatle bakmaya başlıyor.

Bu merak iledir ki, okuduğum bir kitaptan, sûrenin bu ilk âyetindeki 'abdihi ifadesinin bir hikmetini öğrenme imkânı buldum. "Bir gece kendisine âyetlerimizden bir kısmım göstere­lim diye kulunu Mescidi'l-Haram’dan Mescidi'l-Aksâ'ya götüren Allah, her nevi eksiklikten münezzehtir. O, Semîu'l-Basîr'dir" mealindeki bu ilk âyette Resûl-i Ekrem'den ismiyle veya resul unvanıyla değil de 'abdihi diye söz edilmesi, okuduğum bu ki­taptan öğrendiğime göre, bir ubudiyet dersi veriyordu bize. En zirve noktası secde olan bir ubudiyet hali üzere olan bir 'kul,' za­hirde ve de enaniyet nazarıyla bakılırsa, bir düşüş yaşıyor gibi görülüyordu. Oysa, Miraç gibi muazzam bir yükselişi yaşama imkânı, 'kul' olduğunu idrak edip, 'abdihî' yani 'O'nun kulu' ol­manın şuuruyla yaşamaya bağlıydı. Resûlullah'ın miracını bildi­ren âyette onun ismini zikretmeden ve onun risalet sıfatını da sözkonusu etmeden 'abdihî' ifadesinin kullanılışı, abdiyet için­deki yükselişin, Rabbi karşısında benlik iddiasından soyunarak kemale ermenin, kulluğunu idrak ile mahlukat içinde sultanlığa yükselmenin sırrını ele veriyordu.

'Abdihî'nin bir diğer hikmeti ise, Resûl-i Ekrem'in (a.s.m.) Muhammed veya Ahmed olarak İsmi yahut nebi veya resul ola­rak vasfı zikrolunacak olsa bu hadiseyi yalnız ona has görüp kendisine bir hisse ve bir ders-i teşvik çıkarmaya yanaşmaması muhtemel biz muhatapları da kendi hususî miracımızı gerçek­leştirmeye teşvik ediyor olmasıydı. Resulüne miracı 'risaleti' cihetiyle değil 'abdiyet'i cihetiyle hediye ettiğini bu şekilde bize bildiren Rabb-ı Rahîm, böylece, bizleri de Resûl-i Ekrem'in yü­rüdüğü yolda bir ubudiyet talimine davet ediyordu. Bize, "Siz de o yolda giderseniz, size de kendi istidadınız nisbetinde bir miracı nasip ederim" mesajını veriyordu.

Ki, İmam Şafiî gibi hidayet önderleri, ihtimal ki Miracdaki bu 'abdihî' vurgusundan hareketle, Miracın sünnet-i seniyyenin teyidi demek olduğunu; Miraç ile Resûl-i Ekrem'in (a.s.m.) sünnetine uymakla kemal bulabileceğimizin bize öğretildiğini söylemişlerdi.

Mime Risalesi gibi güzelim bir eserin müellifi olan Said Nursî de, muhtemelen bu 'abdihî'den aldığı dersle, gerek bu risalede, gerek diğer eserlerinde, Resûlullah'ın 'velayeti,' yani şahsî ubu­diyeti ile Miraca çıktığı, risaletiyle geri döndüğü vurgusunda bu­lunuyordu. Hatta, latif bir espri de taşıyan şu ifadeleri kullanı­yordu:

"... Zât-ı Ahmediye aleyhissalâtu vesselam o yolu açmış; velayetiyle gitmiş, risaletiyle dönmüş ve kapıyı da açık bırakmış. Arasındaki evliyayı ümmeti, ruh ve kalb ile o cadde-i nuranîde, Mirac-ı Nebevî'nin gölgesinde seyr ü sülük edip istidatlarına göre makamat-ı âliyeye çıkıyorlar."

İsrâ sûresine dair aklıma düşen sorunun peşisıra gelen dikkat ve merak ile, zaman içinde sûrenin ilk âyetinde 'abdihî' ifadesin­den hâsıl olan böylesi nuranî izahları-okuduğum bir kitabın yardımıyla-bir derece keşfetmekle birlikte, en başta sorduğum soru hâlâ cevapsız duruyor; farkındayım.

Evet, İsrâ sûresinin ilk âyeti Miracın başlangıcından bahse­derken, niye ikinci âyet Benî İsrail ve Musa aleyhisselamdan, üçüncü âyet Nuh aleyhisselamdan, dördüncü âyet gene Benî İs­rail'den söz ediyor ve sûre öylece devam ediyor?

Sorumun bu kısmına cevap bulmamı ise, müdakkik bir Kur'ân talebesi olan, Kur'ân'a dair tefekküründen istifade etti­ğim bir büyüğüme borçluyum. Onun anlattığından anladığım kadarıyla aktarayım:

Bu soru, doğru değil. İsrâ sûresi, yalnızca ilk âyetinde Miracı anlatmıyor, başından sonuna kadar Miracı anlatıyor. Bize, kendi miracımızı yaşamamız için yapmamız ge­rekenleri, keza yapmamamız gerekenleri; neye dikkat edip naza­rımızı nelerden geri çekmemiz gerektiğini bildiriyor. Sûreye bu nazarla bakınca, kendi ubudiyet miracımızı yaşamamız için ha­yatımıza taşımamız gereken namaz, anne-babaya iyilik, infak, şefkat, güzel sözlülük, gibi bir dizi ölçüyü görüyoruz. Keza, is­raftan sakınma, zinaya yaklaşmama, rızık endişesiyle hududullahı çiğnememe, ölçüde ve tartıda adil olma, gibi bir dizi ölçüyü de. Bütün bunları emreden âyetler İsrâ sûresinde bir 'abd' ola­rak Resûl-i Ekrem'in miracının zikredildiği birinci âyetten he­men sonra geliyor ki, bu ölçülere tam riayet etmiş o kudsî nebi­nin açtığı miraç yolunda istidadımızca biz de yürüyelim. Yine, bu sûrede anlatılan Musa ve Nuh aleyhimesselam gibi nebileri örnek alıp, Benî İsrail ve Firavun gibi, geçmişteki sair bozguncu kavimler gibi menfi örneklerden uzak duralım ki, miracımıza ulaşalım.

İşte, müdakkik simalar vesilesiyle dünyama taşman bazı İsrâ nükteleri...

Rabbimizin hayatımızı İsra sûresinin âyetleriyle nurlandırması; bu sûreyi ubudiyet yolumuzda bir köşe taşı ve bir yükseliş noktası kılması duasıyla... [22]

 

Necm Süresindeki Mirac

 

Resûl-î ekrem'in (a.s.m.) Miraç mucizesinin 'gece yürü­yüşü' kısmını, yani Mekke'deki Mescid-i Haram'dan Kudüs'teki Mescid-i Aksâ'ya yolculuğunu İsrâ sûresinin ilk âyeti bize anlatırken, yolculuğun geri kalan kısmını Necm sûresi anla­tır. Bu sûre, ilk onsekiz âyetiyle, onun Mescid-i Aksâ'dan semavat âlemlerine, tâ Kâb-ı Kavseyn'e, Sidretü'l-Münteha'ya, Cennetü'l-Me'va'ya kadar olan yolculuğunu bize haber verir. Ve bu­nu, Resûl-i Ekrem'i asla 'kendi nevasından konuşmayan' bir sıddîk nebî olarak tarif ederek yapar.

Sûrenin 19. âyetinden sonrası ise, zahir nazarla bakılırsa, Mirac'dan başka hususlara dairdir. Meselâ, kendilerinin ve babala­rının zanna ve nevalarına uyarak taktıkları- isimlerden ibaret olan, Allah'ın haklarında hiçbir delil indirmediği putlara tapan­lardan söz etmekte; meleklere ve ahirete iman, hayatı yalnız dünya hayatı olarak bilmenin yanlışlığı, herşeyin Allah'ın mülkü olduğu, o halde bu hayatı O'nun rızasınca yaşama gereği, ahîret âleminde O'nun rızasını gözetip gözetmeyişimize göre mükâfat veya mücazat göreceğimiz hakkındaki âyetlerle devam etmekte­dir. Sonrasında, O'nun rızasına erişmek için yapılması veya ya­pılmaması gerekenlerin kısa bir özeti, onun da ardından muaz­zam bir tevhid dersi verilmektedir:

"Güldüren ve ağlatan O'dur. Ve şüphesiz, öldüren ve dirilten O'dur. Ve O, eşleri (erkek ve dişiyi) yaratandır. Akıtıldığı za­man, bir damlacık meniden. Ve hiç şüphesiz, ikinci inşa (diri­liş) de O'na aittir. Ve gerçekten zengin edip doyuran O'dur." [23]

Bu şekilde akıp giden, ilk nazil olduğunda belagatı karşısında Mekke müşriklerinin bile gayrilihtiyarî secdeye kapandıkları bu sûre, müdakkik bir Kur'ân talebesinin İsrâ sûresi için önerdiği şekilde, kendi ubudiyet miracımızı yaşayabilmenin yolunu bize gösteren bir diğer sûre olarak okunabilir miydi? Meselâ, sûrenin ahirete, meleklere, Resûlullah'a yönelik vurgusu, bu ubudiyet miracına ulaşabilmek için ahirete, meleklere ve peygambere imanda terakki etmemiz gerektiğini mi göstermekteydi?

Böylesi sorular eşliğinde Necm sûresinin Miraç ekseninde anlamaya çalışırken, bu sûre ile İsrâ sûresi arasında bir paralellik daha bulacaktım. Bize Miracın anlatıldığı her iki sûrede, aynı dersi ve aynı hakikati bildiren müşterek bir âyet vardı. İsrâ sûresinin 15. ayetinde buyuran Mütekeilim-i Ezelî, Necm sûresinin 38. âyetinde ise ikisi de "Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez" mealini taşıyan bu iki âyet, 'ilim şehri' olan Peygamber-i Zîşan'ın 'ilim şehrinin kapısı' olduğunu bildirdiği Hz. Ali'nin bay­raktarı olduğu 'adalet-i mahzâ' çizgisini emir ve şart koşan âyetti esasında. Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez ise, asıl olan, suçun şahsîliği idi. Yani, birinin hatasıyla başkası mes'ul tutulamazdı. Sözgelimi bir kişinin yaptığı bir yanlış; meselâ bir küfür ve inkâr hali, bir fısk ve fücur, bir cinayet, bir zulüm vs.den dolayı o kişinin eşi, anne babası, çoluk çocuğu, sülalesi, memleketi, milleti aleyhine bir söz ve fiile teşebbüs edemezdik.

Nitekim, ortaya koyduğu dirayetle 'Bediüzzaman' unvanına lâyık görülmüş bir Kur'ân talebesi, milliyetçilik karşısında sergi­lediği mesafeyi de, doğrudan siyasete girmekten uzak duruşunu da, zulme ve küfre muhalefetini şu zamanda 'eliyle' değil 'diliyle' yapmasını da, işte bu âyetin verdiği 'adalet-i mahzâ' dersi ekse­ninde izah etmekteydi.

Ona göre, meselâ milliyetçilik, insanı bu âyetin ders verdiği 'tam adalet' çizgisinden uzaklaştırıyordu. Zira, milliyetçi bir kişi kendi milletdaşım tercih edip adalet edemediği gibi, kendileri­nin karşısında gördüğü bir ulusun bütün fertlerini ayna kaba koyuyor; haklı olsun olmasın, yanlış bir icraata katılsın katılma­sın, onlara 'toptan' düşmanlık sergiliyordu. Milliyetçi bir nazar­la, 'suçu işleyen kişi'den öte, 'suçu işleyen kişi veya kişilerin ait olduğu milliyet' de suçlanıyordu. Nitekim, şu ülkede ve şu dün­yada toptancı hakaretleri mazur ve meşru gören adaletsiz yakla­şımlar, milliyetçi hissiyatın 'birinin hatasıyla başkasını mes'ul eden' genetik kodlarının bir tezahürü hükmündeydi. Öte yandan, hâzır siyaset, sözde 'medenî' olmakla birlikte, özde denî bir siyasetti. Gerilik simgesi olarak anılagelen Eski Çağlarda bile mevcut olmayan 'topyekün savaş' mantığını yer­leştiren; savaşı ordular arasında meydanlarda yapılan bir müca­dele olmaktan çıkarıp bir ülkeyi ve bir milleti topyekün düşman görerek topyekün yıkımlara yol açan; bu uğurda içinde masum-mazlum-muhalif var mı yok mu demeden onlarca kilometre öteden topları, havadan bombaları, yüzlerce kilometre öteden ise füzeleri savaş aracı olarak kullanan bu hâzır siyaset tavrı değil miydi? Bir ülkenin liderine kızıp, o ülkenin insanlarını açlığa, hastalığa, ölüme mahkum eden; ve bunu ruhsuz ve zalim bir 'reelpolitik' kavramıyla meşrulaştırmayı deneyen bir siyaset anlayı­şı değil miydi ortadaki?

Böyle bir siyasî anlayışın hakim olduğu bir vasatta ortadaki yanlışı 'eliyle' düzeltmeye kalkışmak ise, adalet duygusundan mahrum, toptancı, topyekün savaş mantığıyla hadisatı değerlen­diren zümrelerin onlara 'elleriyle' muhalefet edenleri bahane edip hadisede dahli olmayan insanları da zulme ve ateşe atması­nı sonuç veriyordu. Dolayısıyla, böyleleri karşısında 'eliyle' mü­cadeleye girişenler, masumları ateşe atan böyle bir zulme vesile olma cihetiyle, bu zulümden elbette hissedar olurlardı. Bu nok­tada da, bizim yüzümüzden başkalarının zarar görmesine mani olmak için, muhalefet ve mücahedesini 'eliyle' değil, 'diliyle' ifa­de etmek icap ediyordu-İbn Ömer ve İbn Abbas gibi pek çok sahabi ile birlikte Tâbiîn'in mühim simalarının Emevî zulmüne karşı muhalefet ve mücahedesini, sözkonusu âyetin verdiği 'adalet-i mahzâ' dersine binaen, 'eliyle' değil 'diliyle' sergilemesi gibi...

Velhasıl, ümmete 'adalet-i mahzâ' dersini veren bu iki âyetin Miracı anlatan ve bize kendi ubudiyet miracımız için yol ve usul öğreten iki sûrede de mevcut olması, bana son derece manidar gözüktü.

Bu vesileyle düşündüm:

Kendi ubudiyet miracımızı gerçek­leştirebilmenin bir şartı da, 'adalet-i mahzâ'yı bir hayat düsturu haline getirmek, bu uğurda adalet-i mahzâdan bizi alıkoyan fikir ve felsefelerden arınmak olmasın? [24]

 

Kuşatma Altında

 

Nasıl tohum ağacın, hücre bedenin, insan da kâinatın özü ve özeti hükmünde ise, Asrı Saadet de insanlık tarihinin özeti hükmündedir. Rabb-ı Rahîm, bizim için 'en güzel ör­nek' olarak tarif ettiği Habib-i Ekrem'inin (a.s.m.) ashâbıyla bir­likte yaşadığı hadiselerin içinde, her çağın ve her durumun mü'minlerine dersler ve mesajlar verir. Asr-ı Saadet tablosundan zengin-fakir, genç-yaşlı, güçlü-zayıf, sağlam-hasta, alim-cahil, asil-avâm, amir-memur her türden insanın kendisi için alacağı dersler vardır. 'Günleri döndüren' Kadîr-i Zülcelâl'in günleri nasıl döndürdüğünün bir numunesi olarak rahat-sıkıntı, galibiyet-mağlubiyet, bolluk-darlık, sevinç-hüzün, bast-kabz.. salınımları içinde seyreden Asr-ı Saadet günleri, bu yönüyle de her Çağın mü'minleri için bir başvuru kaynağı hükmündedir. Asr-ı Saadet'in ayrı ayrı günleri, kendi hayatlarımızın gelgitleri hengâmında hangi durumda ne yapacağımıza ilişkin örnekler ve ölçü­ler içermektedir.

Bu bakımdan, Resûl-i Ekrem'in 'örtüsüne büründüğü' gün­ler, 'kalkıp uyardığı' günler, 'Dârü'l-Erkam' günleri, ambargo günleri, taşlandığı Taif günü, Miraç gecesi, Hicret günleri, Bedir günü, Uhud günü, Ahzâb günleri, Hudeybiye günleri, Fetih gü­nü, Huneyn günü, Tebük günleri, veda günleri., kısacası Pey­gamber Efendimizin sahabilerin dilinden taşınarak kayıtlara geçmiş ve günümüze kadar aktarılmış her bir günü, o günlerde­ki halin bir benzerini kendi hayatlarında yaşayan mü'minler için yol gösterici niteliktedir.

Meselâ, öz vatanı da olsa bulunduğu yerde artık ya küfre tes­limiyet ya da ölüm ikilemiyle yüzyüze gelmiş bir mü'minin mü­racaat adresi, Hicret günleridir. Kendilerine reva görülen her türlü kötü muameleden sonra zafere ulaşma durumundaki mü'mirilerin zafere ulaşıldığında takınmaları gereken ruh hali, Re­sûl-i Ekrem'in muazzam bir itidal, sükûnet ve bağışlayıcılık üze­re olup asla 'başa kakma' ve 'hınç alma' tavrına girmediği Fetih gününde sergilenmiştir. Zafer sarhoşluğu türünden bir halet-i ruhiyeye kapılan mü'minlere gerekli ders, Huneyn gününde ve­rilmiştir. Karşısındaki ehl-i küfrün çokluğu karşısında kendi az­lığından dolayı endişe ve ümitsizliğe kapılma durumundaki mü'minlerin adresi, Bedir'dir. Galibiyet halet-i ruhiyesi içinde asıl görevini terkedip dünya ganimeti peşinde koşmaya, iman ve ubudiyete dair mevzilerini terketmeye yönelen mü'minlerin ilacı ise Uhud'dadir.

İnsan, kendi yaşadığı zamana Asr-ı Saadet günleri aynasın­dan baktığı zaman, bir bakıma Asr-ı Saadet'i ders ve irşad cihetiyle kendi zamanına taşımış olur. Bunun asgarî şartı, 'günleri döndüren' Zât-ı Zülcelâlin kendisini içinde yaşattığı halin izdüşümünü Asr-ı Saadet'te araması ve benzer bir halde Resûl-i Ek­rem ve ashabının neler yaptığına bakmasıdır. Bir mü'min Asr-ı Saadet'i bu şekilde kendi hayatına taşıdığı ölçüde, kendi asrını kendisi için 'saadetli' kılabilecek bir kıvama kavuşur.

Asr-ı Saadet'e böyle bir nazarla baktığımda, son yıllarda ya­şadığımız hale ve bu halin bizierde uyandırdığı halet-i ruhiyeye en yakın düşen günler Ahzâb günleri gibi gözüküyor. Ve durum buysa, yaşadığımız hali ve bu halin ürettiği halet-i ruhiyeyi aşa­bilmek için, Ahzâb günlerini dikkatle tahlil edip o günün bugü­nümüze taşıdığı mesajı kavramak gerekiyor.

İslâm tarihinin en kritik dönemeçlerden birini teşkil eden Ahzâb günleri, Türkçe kaynaklarda daha ziyade Hendek savaşı başlığı altında geçmektedir. Zira, bu günlere İslâm'a karşı birleş­miş hiziplerin Medine'ye ortak saldırı için yola çıkmaları karşı­sında mü'minlerin Allah'ın yardımıyla altı gün gibi kısa bir za­manda Medine'nin etrafında açtıkları Hendek damgasını vur­muştur. Ancak, Kur'ân'da bu günler üzerine nazil olan sûrenin Ahzâb sûresi olduğu dikkate alınırsa, o günlerin dersini Kur'ân'ı hatırda tutarak alabilme açısından, 'Ahzâb günleri' veya 'Ahzâb savaşı' tabirinin daha münasip düştüğü görülmektedir. 'Ahzâb' ifadesi, 'Hendek savaşı' tabirine kıyasla, bu hadisenin Resûl-i Ekrem ve ashabı için taşıdığı ağırlığı ve o günlerde yaşanan ku­şatılmışlığı daha iyi ifade etmektedir.

Velhasıl, Hendek günleri aslında Ahzâb günleridir; Hendek savaşı ise Ahzâb savaşı...

Zira, Bedir veya Uhud'un mü'minler ile Kureyş müşrikleri arasında yaşanmasına mukabil, bu son savaşta mü'minlerin kar­şısında 'Ahzâb,' yani 'hizipler' vardır. Hepsi bir başka put adına veya bir başka hesaba binaen İslâm'a karşı duran bütün hizipler, ilk defa bu savaşta güçbirliği etmişlerdir. Böylece, Medine'de yaşayan ve eli silah tutanlarının sayıca üç bini bile bulmadığı mü'minler, ilk kez bu savaşla, yalnızca Kureyş müşriklerinin ve Mekke'nin değil, bütün Arabistan'ın tasallut ve saldırısıyla karşı karşıya kalmışlardır. Tek başına bu durum, o günlere hâkim olan ve bilfiil yaşanan 'kuşatılmışlık' halini insana derinden de­rine hissettirmektedir.

İslâm'a ve mü'minlere karşı birleşmiş olan bu hiziplerin ba­şında, tahmin edileceği gibi, Hz. Peygambere gelen vahyin sahte ilahlar icad ederek kurdukları maddî-manevî çıkar çemberini kı­racağını görüp başından beri İslâm'a muhalefet eden Kureyş müşrikleri vardır. Birleşmiş hiziplerin ikinci önemli unsuru ise, Resûlullah'a suikast teşebbüslerinden sonra emr-i ilâhî uyarınca Medine'den sürülen Benî Nadir kabilesini de içinde barındıran Hayber Yahudileridir. Bu hizbe dahil olan müşrik Bedevi kabile­lerin listesi ise, Gatafan, Fezâre, Benî Esed, Eşca', Mürre, Süleym, Kinâne, Sakîf diye uzayıp gitmektedir. Dahası, 'Fâsık' un­vanıyla şöhret bulan Ebu Âmir gibi şerrin akıl hocası durumun­daki bazı kişiler de, etraflarına topladıkları insanlarla birlikte, bu hizipler arasındadır.

Bütün bu hizipler birleştiklerinde, sayıca on bini aşan bir or­du meydana gelir. Buna karşılık, Medine'deki mü'minler arasın­da cihada gücü yeten insan sayısı üç bin bile değildir. Bu, muh­temel bir savaşın iki tarafı arasında, bire dört gibi açık bîr sayı farkı anlamına gelmektedir.

Maamafih, iş bununla kalsa, yine iyidir. Bu sırada, aradaki bu dramatik farkı birleşmiş olan hizipler lehine daha da derinleşti­ren bir gelişme vuku bulur. Birleşmiş hizipler, Medine içindeki, bin civarında eli silah tutan erkeği bünyesinde barındıran Benî Kurayza Yahudileri ile de anlaşır. Buna göre, Kurayza oğulları, Resûlullah ile yapmış oldukları anlaşmayı çiğneyerek, dışarıdan saldıran ahzâba içeriden destek olacaktır.. Kendi semtlerinde bu­lunan surların kapılarını müşriklere açarak, develerin ve atların geçemeyeceği hendekler kazıp şehri korumaya çalışan mü'minlerin tedbirlerini boşa çıkarmak, bu desteğin en can alıcı nokta­sıdır.

Sözün özü, durum, tam bir 'kuşatılma' durumudur. Hem de, önde Kizıldeniz, arkada Firavun ordusu olduğu halde öylece ka­lakaldığında Musa aleyhisselamın durumuna benzer bir kuşatıl­ma durumu...

Bu halin şiddetini, Kur'ân, "Hani, üstünüzden ve alt tarafı­nızdan size gelip saldırmışlardı. O zaman gözler yılmış, kalbler ağızlara gelmişti" mealindeki âyetiyle anlatır. Bu âyetten anlaşıl­dığı üzere, vaziyet o kadar şiddetli, durum o derece ümitsizdir ki, mü'minler arasında bulunan niceleri, sebepler dairesinde bü­tün formül ve çözümlerin tıkandığına ve tükendiğine bakıp, "Allah bize yardım etmez" türünden zanlar üretmeye başlamışlardır.

Dışarıda Medine'yi çepeçevre kuşatmış onbinin üstünde as­keriyle Ahzâb'ın, içeride ise onlara Peygambere verdikleri söze ihanet için söz vermiş Benî Kurayza'nın her an bir saldırı düzen­lemesi ihtimali mü'minlere yeterince zor zamanlar yaşatırken, bu kuşatılmışlık halini daha da katmerlendiren bir gelişme daha yaşanır, içerideki münafıkların ve kalblerinde hastalık olanlar, sözkonusu kuşatılmışlık hali içinde, "Allah ve Resulü, bize aldat­maktan başka birşey vaad etmediler" diye kalbî ve aklî bir fitne yaymaya başlarlar. Münafıklar, bu halet-i ruhiye içinde, hende­ğin gerisinde oluşturulan savunma hattını bırakıp giderler. Gi­derken, "Ey Medine halkı! Siz burada tutunamazsınız" diye in­sanlara evham vermekten de geri durmazlar.

Bunlar da hesaba katılırsa, durumun ciddiyet ve vahameti apaçık ortaya çıkmaktadır.

Neredeyse bütün sebeplerin sukut ettiği bu günlerde, gerek münafıkların, gerek kendi iman zaafından dolayı münafıkların ürettiği fitneden etkilenen 'kaîbleri hastalıklı' insanların davra­nış biçimi elbette dikkat çekicidir. Nitekim, Ahzâb sûresi, birbiri ardınca gelen dokuz âyetiyle bunu bildirir. Bu âyetler, her çağın mü'minlerini, böylesi 'kuşatılma' anlarında üretilecek nifak bi­çimleri konusunda bilinçlendirir.

Onikinci âyetinden yirminci âyetine kadar bu güruhu bize bildirdikten hemen sonra Resûl-i Ekrem'i zikreden sûrenin "Andolsun! Sizden Allah'a ve ahiret gününe kavuşmayı uman­lar, Allah'ı çokça ananlar için Resûlullah'ta uyulacak güzel bir örnek vardır" buyurması, elbette manidardır. Onlar ki, Resûl-i Ekrem'den (a.s.m.) o güne kadar aldıkları iman dersinin yanısıra, o kuşatılma ortamında Resûl-i Ekrem'in (a.s.m.) sergilediği sekînet ve metanet halinden de ders alarak, yılmamış, yıkılma­mış, yanılmamışlardır. Münafıkların, kalblerinde hastalık olan­ların, iman mesleğine ancak rahat ve menfaat ortamında talip olanların maddeten ve manen dağılıp çözüldüğü bu kuşatılmış­lık hali, onların ise yalnızca iman ve teslimiyetlerini arttırmıştır. Bizatihi Rabbimizin Ahzâb sûresinin 22. âyetinde bildirdiği üze­re, vakıa budur.

Vakıa budur; zira onlar Allah'ı celâl ve cemaliyle, lütuf ve kahrıyla bilen insanlardır. O ki, Mâlikü'l-Mülk'tür; çok hikmet­lere binaen, günleri döndürür. Kâh genişlik, kâh darlık yaşatır. Kâh kolaylıkla, kâh zorlukla sınar.

Onlar Rablerini zaten böyle bilen, yalnızca 'kolay günlerin mü'mini' olmaya yeltenmeyen insanlardır. Rableri, Hak isminin sahibi olarak gönderdiği âyetlerle, onlara mallarıyla, canlarıyla, evlatlarıyla, eşleriyle sınanacaklarını zaten bildirmiştir. Onlar, iman etmenin bir bedeli olduğunu, zor zamanlardan ve ağır sınanmalardan geçebileceklerini bilerek iman etmişlerdir. O yüz­den de, Medine'ye karşı saldırıya geçen hizipleri görünce, şaş­mamış ve şaşırmamışlardır. Bilakis, onlar, "Bu, Allah ve Resulü­nün bize va'dettiği şeydir. Allah ve Resulü doğru söylemişlerdir" demişlerdir. Bu zor durum, onlar için, daha önce gelen ve onları 'zor zamanlar' noktasında uyaran âyetlerin hakkaniyetine dair açık bir delil olmuş; bu ise, Allah'a ve Resulüne imanlarını sağlamlaştırmıştır.

Bu bakımdan, Ahzâb günlerinden alınacak birinci ders, şu dünyanın bir imtihan ve sınanma meydanı olduğunun bilinmesi zaruretidir. Mü'minler bu imtihan dünyasında bazan zafer, bazan hezimet yaşarlar. Bazan kolaylıkla, bazan zorlukla; bazan ge­nişlikle, bazan darlıkla sınanırlar. Sahabiler, bunu bildikleri, zira Rablerini cemal ve celâli, lütuf ve kahrı ile tanıdıkları, dahası 'lutf u kahrı şey'-i vahid bildikleri' için, belki sarsılmış, ama yıkılmamış ve şaşırmamışlardır.

Bu durum, benzer bir kuşatılma durumunu yaşayan veya gü­nün birinde yaşaması muhtemel olan mü'minlere, iman çalış­masının ve Rablerini bütün isimleriyle bilmenin ne kadar önem­li olduğunu bildirmektedir. Ahzâb günleri gibi bir büyük sınan­madan alınlarının akıyla çıkanlar, ancak Rablerini bu şekilde bi­lenlerdir. Ki, onlar, bu büyük sınanmayı 'iman ve teslimiyetleri­ni arttırma' vesilesi dahi kılabilmişlerdir. Onlar, bir 'tozpembe dünya' hayaliyle değil, şu dünyanın bir sınanma dünyası oldu­ğunu bilerek iman ettikleri için, birleşmiş hizipler karşısında, her yönden kuşatılmış bir halde dahi çözülmemiş, dağılmamış, hizmeti ve vazifeyi bırakmamış; böylece bu kuşatmanın ardın­dan işgalin gelişine müsaade etmemişlerdir.

Onların bu halinden her çağın mü'minlerinin, özellikle de 'kuşatılanların alacağı en öncelikli ders, menfi gözüken hadise­ler ve tazyikler karşısında iman ve İslâm davasından taviz ver­meme gereğidir.

Ahzâb günlerinden alınacak ikinci önemli ders, hendeğin ka­zılması hengâmında ortaya çıkan ve parçalanamayan bir büyük kayanın Resûl-i Ekrem tarafından mucizevî bîr surette parçalan­ması vesilesiyle alınan derstir. Bu taş Resûlullah'ın vuruşuyla üç hamlede parçalanırken, her bir vuruş anında çıkan mu'cizevî kı­vılcımı Resûlullah (a.s.m.) ashabına "Bana Yemen'in sarayları gösterildi," "Bana Busrâ'nın sarayları gösterildi," "Bana Medâyin sarayları gösterildi" diye bildirmiştir. O kuşatılmışlık atmos­feri içinde mü'minlerin 'gaye-i hayal'ini diri ve uyanık tutan; na­zarlarını ve düşüncelerini o anın kuşatması içinde hapsolmaktan kurtaran bir keyfiyettir bu. Mü'minler, bu mucizevî irşad ile, be­denleri Medine'nin surları ve hendek içinde kuşatılmış olduğu halde, nazarlarını ve tasavvurlarını üç koldan dünya kadar ge­nişletmişlerdir. Zira, Muhammedü'1-Emîn, bu hadiseyle, onlara sözkonusu kuşatılmışlığın arızî ve geçici olduğunu, gün gelip İs­lâm'ın Yemen (yani doğu), Busrâ (yani Afrika ve batı), Medâyin (yani Mezopotamya, Anadolu, İran, Kafkaslar; kuzeybatı) yö­nünden ilerleyip bütün dünyaya yayılacağı müjdesini vermiştir.

Ahzâb günlerinin bu veçhesinden bizim alacağımız ders ise, âlem-i İslâm'ın parça parça olduğu ve merkez-i hilafetin Avru­palılarca târümâr edildiği bir vasatta taşıdığı o muazzam ümide şaşan Rus polisinin 'aklına şaşan’ Bediüzzaman misali, hâl-i ha­zır ne kadar olumsuz gözükürse gözüksün, "Âlemde hayır asıl, şer ise tebeldir. Faraza şer galip de gözükse, bu geçici bir galibi­yettir" diye bilmek; ve azmini, ümidini, hakkın galebesine olan inancını yitirmemektir.

Ahzâb günlerinin bir başka önemli dersi, tek bir kişiyle verilen derstir. Nuaym b. Mes'ud, birleşmiş olan hizipler arasında yer alan kişilerden biridir. Kendi kabilesi içinde, Hendek savaşı­na, elbette mü'minlerin hayrına gelmiş değildir. Ne ki, mü'minlere karşı giriştikleri o müthiş kuşatmada, kendilerinin sayıca çokluğuna karşı o kadar az sayıda mü'minin sergilediği direnç onu vicdanî bir muhasebeye itecek; bu, hakikati taraflardan hangisinin temsil ettiği yönünde bir sorgulamayı getirecek; so­nunda kalbi imana meyletmiş olarak kavminden ayrılıp gizlice Resûl-i Ekrem'in yanına gelecektir. İman ettiği kavmi, Ahzâb'i teşkil eden sair hizipler ve de Kurayza Yahudileri tarafından he­nüz bilinmeyen Nuaym b. Mes'ud, hazırladığı muazzam bir plan ile bütün hizipleri birbirine düşürecektir.

Bu hadiseden her çağın kuşatılmış mü'minlerine düşen ders ise şudur:

Rabb-ı Rahîm, isterse ve hikmeti iktiza ederse, bir adamla onbin adamı tesirsiz kılabilir. Yine, isterse ve hizmeti ik­tiza ederse, bugün şer cephesinde gözüken birini yarın imanın en büyük bayraktarlarından biri yapabilir!

Ve Ahzâb günleriyle verilen ve ancak bir kısmını buraya taşı­yabildiğimiz ilâhî derslerin en önemlisi, kuşatmanın sona erişi, Medine gibi son derece sıcak bir beldede çıkan muazzam bir so­ğuk, bu soğuğa eşlik ederek müşriklerin atlarını ve develerini boşandıran, çadırlarını söküp atan, eşyalarını sürükleyen müthiş bir fırtına ile gerçekleşen ilâhî inayettir. Bu hal, aslolanın sebep­ler olmadığının, sebepler perdesinin ardında işgörenin Müseb-bibü'l-Esbab olduğunun; o yüzden, sebepler sukut etmiş gözük­se bile azmini ve inancını yitirmemek gerektiğinin nişanesidir. Nitekim, bu sırdandır ki, Resûl-i Ekrem aleyhissalâtu vesselam, çok değil üç yıl sonra yaşanan Fetih gününde Mekke'ye girer­ken, Ahzâb günlerini sona erdiren bu hadiseyi ima ederek "Allah va'dini yerine getirdi. Kuluna yardım etti. Toplanmış olan hizipleri tek başına yenilgiye uğrattı" buyuracaktır.

O yüzden, mü'minlerin, her ne zaman bir kuşatılmışlık halet-i ruhiyesine duçar olmuşlarsa, Ahzâb sûresinin iniş sebebini teşkil eden Ahzâb günleriyle verilen dersi hatırlaması icab et­mektedir... [25]

 

3. KISSALARLA GELEN

 

İki Yanlış, İki Duruş

 

Kur'an'da birçok sûrede bize tekrar tekrar hatırlatı­lan hususlardan biri, İblis'in emr-i ilâhî karşısındaki isyan ve temerrüdüdür. İlgili Kur'ân âyetlerinde anlatıldığı üzere, Kadîr-i Zülcelâl Âdem'i yaratıp meleklerden ve İblis'ten ona secde etmelerini emrettiğinde, melekler itaat etmişler, melekler arasın­da bulunan bir ruhanî olarak iblis ise isyana yönelmiştir.

İblis'in bu tavrı, en yumuşak ifadeyle bir 'itaatsizlik,' en net ifadeyle ise bir 'tuğyan' halidir. Her halükârda, iblis Rabbinin emrine karşı diklenmiş ve emri yerine getirmemiştir.

Olan olmuş, bir yanlış işlenmiştir. Bu yanlıştan sonra İblis'in yaptığı ise, yaptığının yanlış olduğunu kabul ve itiraf ederek tevbe ve istiğfar ile Rabbinin rahmetine sığınmak değildir. Bilakis, yaptığının doğru olduğunu ileri sürüp kendini savunarak Rabbi­nin gadabını celbetmiştir.

Açıkçası, iblis, onu şeytana dönüştüren kibriyle, kendisini yanlış yapan biri olarak görmeyi kabullenmez. Bilakis, yaptığı­nın doğruluğunu iddia eder. Ona göre, yanlış yapan, hâşâ, Kadîr-i Zülcelâl'dir. İblis'in ateşten, insanın topraktan yaratıldığı bir gerçektir; ve İblis'in mantığınca ateş topraktan üstün oldu­ğuna göre, Âdem'e secde edin emriyle Cenab-ı Hak, hâşâ, aşağı olanı üstün olandan üstün tutma gibi bir hata işlemiştir. İblis, kibriyle sapan ve kibirle saptıracak olan bir mahluk olarak, ken­disini isyanında haklı görür. Yanlış yaptığını kabul etmez. Yanlı­şını kabul etmediği için, bağışlanma dileyerek hatasını telafı et­meye, yani istiğfar ve tevbeye de yanaşmaz. Ancak, bu yaptığının yanına kâr kalmayacağının farkındadır. O yüzden, isyan ettiği Rabbine karşı şu duada bulunur:

"Bana mühlet ver."

Nitekim, isyanından dolayı iblis'e Cenab-ı Hakkın lâyık gör­düğü cezanın infazı, çok hikmetlere binaen, Hesap Gününe te­hir edilmiştir. Bu erteleme uyarınca, İblis'e kıyamet gününe ka­dar mühlet verilmiştir.

Öte yandan, İblis'in kendisinden aşağı gördüğü için hem ona hem onu yaratan Rabbe karşı kibirlendiği Âdem de, İblis'in kandırması sonucu, bir hata işleyecektir, İblis, Allah'ın meyve­sinden yemeyi insana yasakladığı bir ağacı, Âdem'e 'şeceretu'l-huld,' yani 'ölümsüzlük ağacı' olarak tanıtmış; böylece, en birin­ci talebi ve duygusu olan 'beka özlemi'ni suuistimal ederek, insa­nı bu meyveyi yemeye sevketmiştir.

Âdem de, bu meyveyi yedikten, yani bu meyve hakkındaki ilâhî yasağı çiğnedikten sonra, daha önce İblis için de sözkonusu olduğu gibi, ikili bir tercihle yüzyüze gelir:

Ya şeytanın oyununa gelerek yaptığı işin emr-i ilâhîye itaatsizlik olduğunu kabul ve iti­raf ederek affedilme talebiyle Rabbine yönelecek; yahut yaptığı­nın doğru olduğunu iddia edip İblis'le aynı çizgide ilerleyecektir.

Ancak, İblis'in aksine, Âdem hatasını kabul eder ve bağışlan­ma talebiyle Rabbinin rahmetine sığınır. Buna karşılık, çok hik­metlere binaen geçici olarak dünyaya indirildikten sonra, tevbe ve istiğfarını diri kılmasının ödülü olarak, Rabbi onu yeniden cennete alır.

İblis ile Âdem'in birleştiği ve ayrıştığı noktaları çözümleyerek, çok dersler yüklü bu kıssadan bizlerin de bir hisse çıkarma­sı, herhalde mümkündür.

Dikkat edilirse, İblis ile Âdem'in birleştiği asıl nokta, emr-i ilâhî karşısında-bu emirler ayrı olmakla birlikte-ikisinin de itaatsizlik göstermiş olmasıdır. Ayrıştıkları en temelli nokta ise, iblis ve Âdem'in iki ayrı kul olarak bu itaatsizlik halinden sonra takındıkları tavırdır. İblis yanlışını yanlış kabul etmeyerek ken­dini savunma cihetine gitmiş; Âdem ise yaptığının yanlış oldu­ğunu kabul ve itiraf etmiştir.

Bu tavır farklılığına karşılık, ikisinin ortaklaştığı bir nokta daha vardır. Sonuç itibarıyla, ikisi de Rabbine karşı bir dua ve ri­cada bulunmuştur. Ayrıştıkları ikinci bir nokta ise, bu dua ve ri­canın içeriğinde saklıdır. Yaptığının yanlışlığını kabul etmeyen, ancak yaptığının yanına kâr kalmayacağını da bilen İblis'in yap­tığı, mühlet istemektir; Âdem'in yaptığı ise, affedilmeyi istemek. Bir diğer deyişle, İblis 'mühlet duası' yapmıştır; Âdem ise 'bağış­lanma duası.'

Ki, dikkat edilirse, ikisinin de duası kabul edilmiştir. Kulları­nın dualarına icabet edip cevap veren Mucîb-i Rahîm ikisinin de duasını geri çevirmem iştir. Kendisinden mühlet isteyen İblis'e mühlet vermiş, kendisinden bağışlanma dileyen Âdem'i ise ba­ğışlayıp rahmetinin perdesiz tecelli ettiği cennete yeniden yük­seltmiştir.

Demek ki, dikkat etmemiz gereken bir nokta, emr-i ilâhîye itaatsizlik gibi bir fiil, yani bir günah işlediğimizde istiğfara mı, yaptığımızı savunma ve doğrulama gibi bir tavra mı yöneldiğimizdir. Eğer yaptığımız günahı günah bilip bağışlanma diliyor­sak, Âdem'in tarafmdayız demektir. Yok eğer yaptığımız yanlışı doğru bilerek veya türlü çeşit mazeretler üreterek bağışlanma di­lemekten kaçıyor, buna karşılık bilakis Allah'ın henüz canımızı almamış olmasına-yani, cezamızın şimdilik ertelenmiş olmasına-dayanarak asla istiğfara girişmeden bu günahı işlemeye de­vam ediyorsak, İblis'in tarafındayız demektir.

Yine, çok çok dikkat etmemiz gereken bir diğer nokta, ettiği­miz duaların içeriğidir. Rabb-ı Rahim, Mucîbu'd-daavât'tır, du­alara icabet etmekte, isteyene istediğini vermektedir. İblis'in du­asına dahi icabet etmiş, istediği şeyi ona vermiştir. Lâkin kibri­nin alçalttığı ve ahin akla ştırdığı iblis ancak ve ancak 'mühlet' is­tediği için, kendisine ancak ve ancak mühlet verilmiştir. Buna mukabil, bağışlanma isteyen Âdem'in bağışlanması gibi bir va­kıa da karşımızda durmaktadır.

Bu bakımdan, Hesap Günü İblis Rahîm-i Zülcemâl ve Kadîr-i Zülcelâl olan âlemler Rabbini kendisini ve kendisine uyan in­sanları cehenneme atmasından dolayı rahmetsizlikle itham ede­meyecektir. Rabb-ı Rahîm, onun da duasına cevap verildiğini bildirecek; ve, Âdem hatasına karşı istiğfar ederken İblis'i yalnız­ca mühlet istemeye sevkeden şeyin-yani Kebîr, Müteâl ve Mütekebbir olan Hâhk-ı Zülcelâ le karşı kibirlenmenin-hesabını ondan soracaktır.

İşte, İblis ile Âdem arasındaki hadiseleri bildiren çok hikmet­ler yüklü bir Kur'ân kıssasından hissemize düşen birkaç hisse...

İmdi, bundan sonra, dönüp kendimize bakalım:

Günaha düştükten sonra, kimin durduğu yerde duruyoruz? İblis gibi iş­lediğimiz günahı savunuyor muyuz? Yoksa, Âdem misali, günahımızı kabul edip, Rabb-ı Rahîmimizden af ve mağfiret mi talep ediyoruz?

Bu ölçüyü hayatımızın bundan sonraki adımlarında hep tutturabilsek, İblis'in bize karşı işinin zorlaşacağını düşünüyorum. [26]

 

Yakub Sabrı, Yakub Ümidi

 

Yusuf kıssası, 'kıssaların en güzeli' diye de şöhret bulmuş bir peygamber kıssasıdır. Özellikle Yusuf sûresinde, bir pey­gamber çocuğu olarak doğan Hz. Yusuf un çocukluk yılları, gençliğe adım atmak üzere iken gördüğü rüya, bu rüyayı bir şe­kilde öğrenen ağabeylerinin içine düştükleri kıskançlık krizi, bu büyük kardeşlerin Yusuf u öldürerek rahatlamaya çalışmaları, diğerlerinden daha makul ve daha şefkatü olan en büyük karde­şin bu plana açıkça karşı koyamamakla birlikte en azından öl­dürme planına engel olması, en büyük ağabeyin bu müdahalesi ile öldürme planının kuyuya bırakma fiiline dönüşmesi, derken, Yusuf aleyhisselamın hayat öyküsü, bu sûrede, adım adım anla­tılır.

Ve, her bir Kur'ân kıssası gibi, bu kıssa da, her bir karesiyle, bu zamanın insanına hayata dair hayatî dersler taşır.

Yusuf aleyhisselam ekseninde gelişen bu hikmet yüklü kıssayı okurken, arka planda, başka bir peygamberin, Yakub aleyhisselamın izini ve nefesini hisseder insan. Gerçi Yakub aleyhissela­mın Yusuf’un babası olarak yaşadıkları-onun "Ben keder ve üzüntümü ancak Allah'a anlatırım" [27] şeklindeki muazzam tavrına paralel olarak-pek öne çıkmaz. Ancak, Yusuf kıssasının başından sonuna Yakub aleyhisselam hep vardır. Vardır, ama geride durmakta, nadiren öne çıkmakr tadır.

Malûm, kardeşleri, kıskanıp ölümüne kasdettikleri Yusuf’u büyük ağabeylerinin müdahalesi sonucu kuyuya atmakla yetinir; bu arada, Yusuf’un gömleğini kestikleri bir koyunun kanına bulayıp babalarına getirerek, "Yusuf’u kurt parçaladı" derler. Yu­suf’u çiğ çiğ yerken gömleğini olduğu gibi bırakan bir kurt ma­salına Yakub aleyhisselam elbette inanacak değildir. Ancak, ne yapabilir? Bir tarafta, bir şekilde yitirdiği, ama öldüğüne dair ke­sin bir delil olmadığı için yaşadığını ümit ettiği en sevgili oğlu vardır; öte tarafta, Yusuf’un, niyetlerini açığa çıkarsa haya per­desini yırtıp bir gün pişman olma imkânını da yitirecek ve her­kes tarafından 'kardeş kâtilî' olarak yaftalanacak ağabeyleri... Ya­kub aleyhisselam, bir ikilemin ortasında, bu dünyada bir baba­nın yaşayabileceği en ağır imtihanlardan birini yaşar. Ve bu ağır imtihanında bir babanın verebileceği en vakur karşılıklardan bi­rini verir oğullarına. 'Kardeşimizi kurt yedi' uydurmasına karşı, "Hayır! Mutlaka nefsiniz size bir iş uydurmuştur" der, ama öte­sini kurcalamadan, ekler:

"Bana düşen, yalnız güzelce sabret­mektir. Sizin anlattıklarınıza karşı da, Allah'tan yardım dilerim."

Ağabeylerinin kuyuya attığı Yusuf’u oradan geçen birileri ku­yudan çıkarırlar. Ama bu, Yusuf’un 'kurtulduğu' anlamına gel­memektedir. Bilakis, köleleştirilip Mısır'a götürülür Yusuf Mıkıssalarla gelen sır'da, üst düzey devlet görevlilerinden biri onu köle olarak sara­yına alır, ancak burada Yusuf bu üst düzey görevlinin hanımının sebebiyet verdiği bir fitneyle yüzyüze kalır, zindana atılır, suç­suzluğu ancak uzun seneler sonra anlaşılır, zindandan kurtul­duktan sonra da Mısır'ın yönetiminde en yetkili kişi haline gelir. Bütün bunlar olurken, Yakub aleyhisselam'ın Yusuf’a dair aldığı tek bir haber yoktur. Onun cephesinde, açık ve kesin bir 'Yusuf öldü' haberi bulunmadığı için ümit, ama Yusuf’tan ayrılığına karşı da 'sabır' ve 'Allah'tan yardım dileme' vardır.

Yakub aleyhisselam, anlaşıldığı kadarıyla onbir-oniki yaş ci­varında iken yitirdiği oğlu Yusuf’tan, yaklaşık otuz yıl hiçbir ha­ber alamamıştır. Otuz yıla yakın, Yusuf’un ölüsüne veya dirisine dair en küçük bir emareye ulaşmış da değildir.

Hz. Yâkub, bir baba olarak dayanılması son derece zor olan bu durum karşısında müthiş bir sabır göstermiş; ve bu sabrının temelini oluşturan "Ben keder ve üzüntümü ancak Allah'a şikâ­yet ederim" sözüyle peygamberler arasında müstesna bir yer edinmiştir. Sonraki çağlarda mü'minler her bir peygamberi en seçkin vasıflarıyla anmaya teşebbüs ettiğinde, Yâkub denildiğin­de akla gelen, onun işte bu sözde ifadesini bulan şekvası, yani şikâyetidir:

"Ben keder ve üzüntümü ancak allah'a şikâyet ederîm."

Yâkub aleyhisselam bu kudsî şekvası ile keder ve hüznünü kendisi gibi aciz kullara açıp onlara yakınıp durmaktan kesinlik­le uzak durur. Gösterdiği peygamber sabrı ve peygamberâne şekvası ile kendî ubudiyet miracına yükselirken, öldüğüne dair kesin bir karine edinmediği Yusuf un hayatta olduğu ümidini de hep korur. Varsın oğlundan en küçük haber gelmesin, varsın otuz senedir Yusuf’un yaşadığına dair bir bilgi edinmesin; madem ki öldüğü açığa çıkmış değildir, onun yaşadığına dair ümitli olmaya mahal var demektir.

Evladıyla ilgili olarak bu durumun çok daha hafifini yaşayan nice insan aklî dengesini yitirirken, Yakub aleyhisselamın böyle­sine ağır bir imtihanda sergilediği direncin ardındaki dört temel nitelik, şunlar olmuştur:

 1) Sabır,

2) Şekvasını yalnız Allah'a iletme,

3) Yardımı da O'ndan dileme, ve

4) O'ndan asla ümidi­ni kesmeme.

Sonuçta, dünyanın o gün meskûn olan bölgelerinin önemli kısmını, bu arada Yusuf’un anavatanı Kenan ilini (Filistin'i) de kasıp kavuran uzun kıtlık yılları gelip çattığında, Yusuf’un en yetkili kişi olarak görev yaptığı Mısır'da bolca erzak bulunduğu­nu duyan herkes Mısır'a akın ederken, Yusuf un kardeşleri de erzak edinmek için Mısır'a koşar; böylece, yaklaşık otuz yıl ön­cesinde kalmış bir sır da aydınlanır. Yusuf aleyhisselam, aradan geçen otuz yıla rağmen, ağabeylerini tanır. Bunun üzerine, hem öz ve küçük kardeşi Bünyamin'i yanına almasına, hem ağabeyle­rinin geçmişte kendisine yaptıklarını hatırlamalarına, hem de babasının kendisinin hayatta olduğuna dair bir karine edinmesi­ne vesile olacak bir planı düşünür ve uygular. Bundan sonra da, düğüm adım adım çözülür. Bu hengâmda, Bünyamin'in de Mı­sır'da alıkonulması karşısında, "Babanızın sizden Allah adına kuvvetli bir söz aldığını ve daha önce Yusuf’a neler yaptığınızı biliyorsunuz, Babam bana izin verinceye veya Allah hükmünü gösterinceye kadar bu yerden ayrılmayacağım" diyen en büyük kardeş de, anlaşıldığına göre, Mısır'da kalacaktır. Ki, onun şef­katçe ve hikmetçe Yusuf’un diğer ağabeylerinden üstün olduğu âyetlerden apaçık anlaşılmaktadır.

Kardeşler, en küçük kardeşi Mısır'da bırakarak yurtlarına dönüp durumu babalarına anlattıklarında, Yakub aleyhisselam yaklaşık otuz yıl önce sergilediğine benzer bir sabır ve ümit ör­neği sergileyecektir:

"...Bana düşen, yalnızca güzel bir sabırdır. Allah'ın yakında hepsini geri getireceğini umuyorum. Şüphesiz Allah, Alîm ve Hakîm'dir."

Onları bırakıp giderken "Ah Yusuf’um!" diye hasretini ve ke­derini de ihsas eden Yakub aleyhisselama oğulları "Allah'a andolsun ki, sen Yusuf’u anmaktan kendini alamıyorsun. Sonunda ya eriyeceksin veya yok olup gideceksin" diye çıkışırlar. Yakub aleyhisselam, bunun üzerine de, "Ben keder ve üzüntümü ancak Allah'a anlatırım. Ve ben, sizin bilmediğiniz şeyleri, Allah'tan bilirim" buyurup, ekler:

"Ey oğullarım! Gidin, Yusuf’u ve karde­şini araştırın. Ve Allah'ın ravhından [rahata erdirmesinden, rah­metinden] ümit kesmeyin. Zira kâfir bir toplumdan başkası Al­lah'ın ravhından ümit kesmez."

Gerisini hepiniz bilirsiniz. Ağabeyleri, Yakub aleyhisselamın yaklaşık otuz yıl hakkında hiçbir haber alamadığı, ancak öldü­ğüne dair kesin bir habere de ulaşmadığı için yaşadığı ve Al­lah'ın bir gün kendisine kavuşturacağı ümidini hep koruduğu Yusuf’u Mısır'da bulurlar. Üstelik, Mısır'a önceki gelişlerinde muhatap oldukları Mısır azizinin o olduğunu öğrenerek... Yusuf aleyhisselam ağabeylerine kendisini hatırlattığında, ağabeyleri geçmişte ona karşı kurdukları tuzağı itiraf ederler. Buna karşılık, Yusuf aleyhisselamın sergilediği tavır, peygamberlere yakışır bir olgunluk ve şefkat ile onları bağışlamaktır.

Bundan sonra, aile tekrar biraraya gelecektir. Sebepler daire­sinde ümit ışığı uyandıran tek bir emare bulunmadan geçen otuz yıla mukabil, Yakub aleyhisselamın sergilediği dört büyük haslet-sabır, şekvasını Allah'a arzetme, yardımı Allah'tan dileme, ve de O'nun rahmetinden ümidi kesmeme-Yusuf’a tekrar kavuşma sonucunu meyve vermiştir.

Ve dikkat edelim ki, Yakub aleyhisselam şekvasını ancak Al­lah'a arzetmiş ve de Allah'ın rahmetinden asla ümidini kesmemiştir. "Zira, kâfir bir toplumdan başkası Allah'ın rahmetinden ümit kesmez."

Bu âyetin mefhum-u muhalifıyle düşünürsek, demektir ki, kâfir bir toplum Allah'ın ravhından-yani rahata erdirmesinden ve rahmetinden-ümit keser. Çünkü, kâfirin nazarında eşyanın yalnız mülk boyutu vardır; melekûtî boyutu yoktur. Onun dün­yası sebepler âleminden ibarettir. Herşeyi sebepler dairesinde tartar biçer. O yüzden, sebepler dairesinde ümit veren birşey yoksa, ümitsizliğe düşer. Mü'min ise, tanım gereği, mülkün ar­dında melekûtu, sebeplerin ardında Müsebbibü'l-Esbâbı gören­dir. Sebeplerin ardında ve sebepleri perde ederek işgörenin Kadîr-i Zülcelâl olduğunu bilendir. O yüzden, mü'min, sebepler dairesindeki tartıp biçmelerle bitirmez işini. Sebepler dairesinde ümit veren birşey gözükmese dahi, bilir ki, işgören Müsebbibü'1-Esbab'dir, Kadîr-i Zülcelâl'dir; ve O, isterse ve hikmeti ikti­za ederse, umulmadık yerde ve umulmadık zamanda kullarını rahata ve rahmete erdirebilir.

Yakub aleyhisselam, bu imanı talimi bir kudsî nebî olarak bi­hakkın özümsediği içindir ki, sebepler dairesinde hiçbir ümit ışığının gözükmediği ama olumsuz duruma-yani Yusuf’un öl­düğüne-dair açık bir delilin de olmadığı onca uzun yıl boyun­ca Allah'ın rahmetinden asla ümidini kesmemiştir. Zira, sebep­lere takılıp kalarak değil, Müsebbibü'l-Esbab'ı bilerek muhakeme yürütmüştür. Sonuç, yürütülen bu imanı muhakemenin, beklenmedik bir anda gelen bir büyük buluşma sayesinde, Allah katında teyid ve tasdik edilmesidir.

Madem vakıa budur, bizim de karanlık ve zahiren ümitsiz görünen durumlarda dahi, olumsuz sonuca dair kesin bir delil olmadıkça ümidimizi korumamız ve birbirimize ümit aşılama­mız gerekiyor. Çünkü, ilgili âyetlerden ve ilgili kıssadan anlaşıl­dığı üzere, ümit mü'minin şiarı ve imanın bir gereğidir.

O halde, bizler de Yakub gibi olalım ki Yusuf’umuza kavuşa­bilelim. [28]

 

Arayış Cümlesi, Tasdik Cümlesi

 

"İbrahim aleyhisselamın şirkin kol gezdiği bir ortamda Rabbini nasıl bulduğu, Kur'ân okuyan herkesin malûmudur.

Putlara tapılan bir ortamda büyüyüp yetişen bir genç olarak İbrahim, cansız ve de insan yapısı putların ilah ve rab olamaya­cağını küçük yaşta kavrar ve o yüzden, asla putlara tapmaz. öte yandan, fıtratına uluhiyet ve rububiyet hakikati dercedildiği için de, rabbinin ve ilahının kim olduğunu arar, araştırır. Bu meyanda, arzda olan ve arzda kalan birşeyin rab olamayacağına kani olduğu için, arza göre celâl ve haşmet timsali olan ve yine arza göre müteal gözüken semaya nazarını çevirir.

En'am sûresinden anladığımız üzere, kendisi bu arayış için­deyken gece üzerine karardığında, bir yıldız görür. Arzın uza­ğında ve üstünde olan bu yıldızı, arzî olan birşeye nisbetle, rab olmaya daha lâyık görür ve "Bu benim rabbimdir" der. Ancak, bir müddet sonra Ay belirip yıldızın ışığı kaybolunca, "Ben batıp kaybolanları sevmem" diyerek, bu yıldızın rab olamayacağı, çünkü fena ve zevale maruz olduğu sonucuna ulaşır. Bu kez, Ay için, "Bu benim rabbimdir" der. Ancak Ay da batınca, bir Rabbin varlığına iman eden; onun arz cinsinden olmayıp haşmet, celâl ve mütealiyet sahibi olduğunu da idrak eden; ama bu Rabbin kim olduğunu henüz hakkıyla keşfedemeyen biri olarak, "Eğer Rabbim bana doğru yolu göstermezse, o [putlara tapan] sapık toplumdan olurum" der ve o müteal ve zülcelâl Rabbe-o Rab her kim ise-kendisine doğru yolu göstermesi için yalvarır. Bu hengâmda sabah olup Güneş doğunca, "İşte, rabbim budur! Bu daha büyüktür" der. Sonra akşam olup o da batınca, semada görülen en azametli cisim olarak Güneşin de rab ve ilah olmak­tan uzak olduğunu, zira onun da fena ve zeval ile malul olduğu­nu, fena ve zeval ile malul olduğu için de uluhiyet ve rububiyetin lâzımı olan mutlak kudret ve iradeden mahrum olduğunu idrak eder. Bu tefekkür, onu yerin ve göklerin yaratıcısı olan, ancak ne yerdekiler ne de göktekiler cinsinden olmayan, fena ve zevale maruz bulunmayıp ezelî ve baki olan, cisimden ve cisma-niyetin kayıtlarından münezzeh olan müteal bir Rabbe götürür.

Ki, Hz. Peygamberin de sık sık tekrarladığı "Ben dosdoğru olarak yüzümü gökleri ve yeri açıp yaratan Rabbime çeviriyo­rum. Ve ben asla müşriklerden değilim" sözü ona aittir ve Kur'ân'da ona atfen geçmektedir.

İbrahim aleyhisselamın müşriklerden olmadığı, başka âyet­lerde bizatihi Cenab-ı Hak tarafından da teyid edilir. Meselâ Âl-i İmran sûresinin 67. âyetinde, Kadîr-i Zülcelâl, "İbrahim ne yahudi, ne de hıristiyandı" buyurur.

"O, müslüman bir hanif idi. Ve müşriklerden de değildi."

Mütekellim-i Ezelî olan Zât-ı Zülcelâl, [29] âyetinde de, "İbrahim müşriklerden değildi" buyurmaktadır.

Bu durumda, ortaya, sorma durumunda olduğumuz bir soru çıkar:

İbrahim (a.s.) sırasıyla yıldız, ay ve güneş için "Bu benim Rabbimdir" diye düşünmüş olduğu halde, nasıl asla müşrikler­den olmadı?

Bu soruya cevap sadedinde geliştirilmiş bazı izahlar mevcut. Bu izahlar arasında en ziyade kabul göreni ise, İbrahim aleyhis­selamın gerçekte sırasıyla yıldızı, ayı ve güneşi asla rab diye dü­şünmemiş olduğu halde, kavminin hidayeti için böyle söylediği şeklinde gelişiyor. Buna göre, İbrahim aleyhisselam, bir an için, kavmini irşad amacıyla, onları hidayete sevketmek üzere böyle bir yola başvurmuş; dolayısıyla, bu üç semavî kütleye izafe ettiği "Bu benim Rabbimdir" sözünü 'talimî bir surette,' 'kavmini ir­şad için' söylemiş bulunuyor.

Nitekim, Kur'ân Okumaları-ikinci kitap'ta Hz. İbrahim'in "Ben batıp gidenleri sevmem" sözünü tahlil ettiğimiz yazıda, bu görüşü merkeze alan bir açıklamamız sözkonusuydu.

Ancak, ilerleyen zaman içinde, Hz. İbrahim'in bu tavrını izah sadedinde geliştirilen ve diğer görüş kadar yaygın kabul gör­memekle birlikte red de edilmeyen iki görüşle daha tanışma imkânı buldum.

Bu görüşlerin ilki, Hz. İbrahim'in ilgili sözünün "Bu benim Rabbimdir" anlamını taşımadığını, bilakis "Bu mu benim Rabbim?" şeklinde bir 'istifham-ı inkârî' içerdiğini, kesin bir iti­raz boyutu taşıdığını vurguluyor.

İkinci görüşe göre ise, bu sözü söylediğinde Hz. İbrahim henüz 'teklife muhatap olmamış bir 'arayış insanı'nın, bir arayış cümlesi' olarak bu sözü birbiri ardınca üç ayrı kütle için söylemiş bulunuyor.

İşte bu İkinci görüş, Risale-i Nur'un birbiriyle bağlantılı iki bahsi, Lemeaİ'takı "dimağdaki meratib" bahsi ile, Mektubat'taki "imansız İslâmiyet, İslamiyetsiz iman" tahlili içerisindeki "İslâ­miyet iltizamdır; iman iz'andır... İman hakkı kabul ve tasdiktir" bahsini ilgili olay ve sözle ilintilendîrmeye beni yöneltmiş bulu­nuyor.

"Dimağdaki meratib" bahsini kısaca hatırlayacak olursak; düşünme süreci, tahayyül-tasavvur-taakkul-tasdik-iz'an-i itizam-itikad diye bir sıralama dahilinde gerçekleşir. Yani, bir fikir önce tahayyül suretinde akla gelir, sonra daha iyi düşünebilmek için tasvir ve tasavvur ederek ona bir suret giydiririz. Bu tasavvurun akabinde, taakkul, yani akıl yürütme gelir. Aklımızla bu düşün­cenin doğru mu, yanlış mı olduğunu tartarız. Doğru olduğuna aklen kani olmamız iledir ki, kalben tasdik ve iz'an ederiz; tasdik ve iz'anı ise iltizam izler ve bu çizgi itikad ile kesinleşip keskinleşir.

Mektubaftaki diğer bahsi de hatırlarsak; iman 'kabul ve tas­dik' mertebesinde gerçekleşen bir keyfiyettir. Yani, yanlış birşey tahayyül eden, yanlış birşey tasavvur eden, hatta bir düşünce olarak, bir arayış cümlesi olarak yanlış birşey taakkul eden biri, o yanlışa 'iman' etmiş sayılamaz. Bir 'iman'dan söz edebilmek için, o şeyin kalben kabul ve tasdiki de gerekir.

Bu yaklaşımı, sözünü ettiğimiz 'ikinci görüş'ü merkeze alıp İbrahim aleyhisselam kıssasına uyarlarsak; İbrahim aleyhisselam, insanın kendi eliyle yapıp ettiği şeylerin rab olamayacağın­dan yüzdeyüz emindi. O yüzden, asla putlara tapmadı. Ancak arzî ve arzlı olmayan, celâl ve haşmet sahibi, müteal birinin rab ve ilah vasfına lâyık olacağını ntraten kavramış biriydi o. Yıldı­za, aya ve güneşe izafeten söylediği "Bu benim rabbimdir" sözü ise, bir tasdik cümlesi değil, bir arayış cümlesiydi. Yani, "Bir put ve arzî birşey rab olamayacağına göre, gökten ışığıyla arzı ihata eden, arzdan münezzeh ve müteal olan bu şey rabbim olabilir mi?" diye bir akıl yürütmüştü. Akıl yürütme esnasında ise, yanlış şıklarla doğru şıkları beraberce tartma durumundaydı." Bu du­rumda bir insan olarak, İbrahim, bu benim rabbim olabilir diye düşündüğü şeyin batıp gidişi karşısında, o şeyin rab olamayacağında karar kıldı. Ve bir arayışın yansıması olan bu akıl yürüt­meler sonucu, cisimden münezzeh bir Rabbin varlığını anlayıp, arzı ve arzdakileri de, semayı ve semadakileri de O'nun yarattığı­nı kavrama noktasına geldi.

Hadiseye bu şekilde bakınca, bu kıssadan benim aldığım bir ders, değişik ağızlardan çıkan cümleleri aynı kefeye koymayıp, bu sözün düşünme sürecinin hangi aşamasında söylendiğini tesbit etmektir. Bir tahayyül cümlesi, bir tasavvur cümlesi veya bir taakkul cümlesi ayrı şeydir; bir tasdik ve iz'an cümlesi ayrı şey. Birinde 'yanlış'ın tahayyülü veya düşünülmesi vardır ve arayış içindeki bu düşünce ile yanlışın yanlışlığını kavrayıp doğruya gitme imkânı bulunmaktadır. Diğerinde ise, 'yanlış'ın doğrulu­ğu tasdik edilmektedir!

Bu bakımdan, bir arayış hengamında yıldıza bakıp "Bu be­nim rabbimdir" diyen ama 'asla müşriklerden olmayan' İbrahim aleyhisselam kıssasının ilgili yorumundan hissemizi alıp, bir ara­yış cümlesi olarak yanlış şeyler dile getirebilen arayış ehli ile, yanlışı doğru diye tasdik ederek söyleyenleri ayırabilmemiz ge­rekmektedir. [30]

 

Ve Şimdi Semûd!

 

Kur'ân kıssaları arasında dolaşırken, karşımıza ço­ğu kez beraberce zikredilen iki kavim çıkar:

Âd ve Semûd. Bu iki kavimden birinin zikredildiği hemen her sûrede, diğeri­nin de adı geçer. Bir sûrede Âd'ın sözü ediliyorsa, genellikle, he­men ardından Semûd'dan da söz açılır.

Peki, bu iki kavmi neredeyse ikiz kardeş gibi birbirine yakın kılan nedir? Neden Kur'ân bu iki kavmi birbiri ardınca zikret­mektedir?

Bu iki soruya cevap ararken, Âd ve Semûd arasında ciddi benzerlik ve yakınlıklar bulur insan. Bir kere, aralarında bir kro­nolojik sıra vardır. Yani, önce Âd kavmi gelmiş, onların göçüp gitmesinden sonra Semûd kavmi yeryüzünde hüküm sürmüş­tür. Ayrıca, iki kavim de aynı yeri vatan edinmişlerdir; her iki kavmin yaşadığı diyar, birebir aynı bölgesi olmasa da, Arabistan'dır. Dahası, Semûd kavmi, hayat felsefesi itibarıyla da Âd'ın devamı gibidir, iki kavim de müreffeh bir hayat sürmüştir. Ve ikisi de bu refah ve zenginliği gaflet, inkâr ve isyan gerekçesi kıl­mıştır. İkisine de uyarıcı olarak peygamber gönderilmiştir. An­cak, Âd kavmi Hûd aleyhisselamla gelen uyarıya hangi sebeple ve ne şekilde isyan etmişse, Semûd kavmi Salih aleyhisselamla gelen uyarıya aynı sebeple ve aynı şekilde isyan etmiştir.

İşte coğrafî, ırkî, fikrî, amelî böylesi bir dizi benzerlikten do­layı, Semûd kavmi 'İkinci Âd’ olarak geçmiştir tarihlere.

Ama öte yandan, Semûd, düpedüz 'Âd' diye de anılmamaktadır. O, olsa olsa, 'İkinci Âd'dır. Birçok açıdan Âd'a benzediği için 'İkinci Âd'dır Semûd-yoksa, Âd'ın devamı değildir. Zira, asıl Âd kavmi, Hûd Peygamber ve beraberindeki az sayıda muslih mü'min hariç, toptan helak olmuş durumdadır.

Kur'ân-ı Hakim, Hûd sûresi başta olmak üzere Âd'ın adının geçtiği bütün sûrelerde, helak olmuş bu kavim, bu kavmin yaşa­dığı yer ve yaşama tarzı hakkında dikkate değer ipuçları vermek­tedir:

Yerin üzerinde akan ırmakları, bağları, bahçeleri, sürü sürü davarları, yeraltında da su depoları vardır [31]. Kendilerine, başkalarına verilmeyen boy bos, güç kuvvet de verilmiştir [32]. Düz bir arazide yaşamaktadırlar [33]. Buna karşılık, yaşadıkları diyardaki her yüksek dağ ve tepeye-bir üstünlük ve yücelik simgesi olarak olsa gerek-birtakım işaretler, yani putlar kondurmuşlardır [34].

Rahat bir beldede bolluk ve zenginlik içinde ve de kuvvetli bir kavim olarak yaşamaları, Âd kavmini, "Kuvvetçe bizden da"a güçlü kim varmış?" diyerek yeryüzünde büyüklük taslamaya, azgınlık ve fesat çıkarmaya, putlara tapmaya, ahireti inkâra sevfeder. Zenginlik ve gücün verdiği kibir yüzünden nefisler bir Sultan-ı Ezel ve Ebedi tanımaya da yanaşmadığından, güçlü ola­nın duracağı bir sınır kalmaz ve 'güçlü'nün 'haklı' sayıldığı bir sosyal yapı vücuda gelmeye başlar. Bu yapı içinde, Âd kavmi, Kur'ânî ifadeyle, her 'cebbar anîd'in, yani her inatçı zorbanın sözünü geçirdiği bir kavim olur çıkar. Bu zorbalar bütün bir kavmi kendi küfranî ve karanlık yollarına sürüklerler. Ve kimi çıkarını gözeterek, kimi de korku zoruyla, Âd kavminin insanla­rı bu küfranî yol üzere gitmeye başlar.

Böylesi bir durumda Rabb-ı Rahim Âd kavmine 'içlerinden’ bir peygamber gönderir. İlgili bütün sûrelerde görüleceği gibi, Hûd aleyhisselam, kavmine açık, berrak ve son derece vakur bir davette bulunur. Bu davete karşılık kendilerinden bir ücret, bir menfaat beklemiyor oluşuna da, bu daveti herhangi bir 'çıkar' hesabıyla bulandırmamaları için, özellikle dikkatlerini çeker.

Ne var ki, Âd kavmi yola gelecek gibi değildir. Hûd aleyhisselamın davetine önce itiraz, sonra da isyan ederler. Bunun üzeri­ne, Rabb-ı Rahîm onları müstakbel bir azapla uyararak yola gel­meleri çağrısında bulunur. Ancak, Hûd aleyhisselamla gelen bu azap uyarısına Âd kavmi inkâr ve alayla karşılık verir.

Sonuç, kendilerinden önce yaşamış bir kavmin, Nuh kavmi­nin tecrübe ettiği sonuçtan farklı değildir:

Geleceğini hiç umma­dıkları azap, gerçekten gelir. Daha doğrusu, geliverir. Kadîr-i Zülcelâl, bir ova üzerine yerleşmiş bulunan Âd'a bir rüzgâr gön­derir. Onlar rüzgârın uzaktan sürükleyip getirdiği şeyin bir yağ­mur bulutu olduğunu umadursun, müthiş bir kum fırtınası hepsini çepeçevre kuşatır. Hûd aleyhisselam, son kez azap uyarısını hatırlatır. Yine de dinlemezler. Bunun üzerine, Rabbinin emri uyarınca artık oradan ayrılan Hûd (a.s.) ve beraberindeki az sayıda muslih mü'min hariç, geride kalan her kim varsa, kö­künden koparılmış hurma kütükleri gibi oraya buraya savrulur.

Sonra, üstlerine kumlar çöker ve Âd kavmi öylece görünmez olur.

Semûd kavmi, Âd kavminin işte bu şekilde helak edilmesin­den sonra yükselen bir kavimdir. Onlar, Âd'ın başına geleni bil­mektedirler. Âd'ın başına geleni bildikleri için de, başka bir ha­yat kurarlar kendilerine.

Hayır; bu, Âd'a gelen azabın bir benzerinden korunmak için, Âd'ın inkâr ettiği hakikatlere uygun bîr hayat değildir. Semûd kavminin tercihi, Âd'a gelen azabın bir benzerine uğramamak için Âd gibi yaşamamak şeklinde olmamıştır. Bilakis, yaşayış ve felsefe itibarıyla Âd'dan pek farkları yoktur. Yalnız, Âd kum fır­tınalarına maruz bir ovada yaşadığı ve sonunda da bir kum fırtı­nasına tutulduğu için, kum fırtınasının zarar veremeyeceği dağlarda kayaları oyup, kasırgayla veya hortumla sökülüp gitmeye­cek evler yapmayı tercih etmişlerdir.

İhtimal ki, gelen azabı, Âd'a yönelik bir ilâhî azab ve diğer kavimlere yönelik bir ilâhî uyan gibi görmek yerine, rastgele gerçekleşmiş bir 'doğa olayı' gibi görmüşlerdir.

İhtimal ki, 'Böyle doğa olaylarından etkilenmemek için, sağ­lam yerlerde sağlam evler yapmak gerekir' diye düşünmüş; o yüzden, ovalara yayılan Âd'ın aksine, dağlarda kayaları oyarak yaptıkları evleri mesken edinmişlerdir.

Her halükârda, yaşanan azaba karşı bir manevî korunma yo­lunun izini sürecek yerde, 'maddî' tedbirlere kilitlenmişlerdir. Böylece, Âd'ın hatırası göz önündeyken, bu hatırayı hatırda tut­makla gelecek manevî ihtarlardan yakalarını kurtarmayı becer­mişlerdir!

Açıkçası, Semûd, Âd'ın yaşadığı akıbeti yaşamak istemez; ama Âd'ın yaşadığı gibi yaşamak ister. Âd gibi yaşadığı halde Âd'ın yaşamadığı sağlam evlerde yaşadığı için de, Âd'ın akıbeti kendilerini pek ilgilendirmez.

Özellikle Şuarâ sûresinde ima edildiği üzere, Semûd kavmi, şımarık bir vaziyette, keyifle ve ustalıkla kayalardan evler yont­makla meşguldür. Ovada bağlar ve bostanlar, ekinler ve hurma­lıklar edinip tepelere kurdukları köşkler ve kayadan evler içinde Âd'ın yaşadığı gibi bir hayat yaşarken, kendilerine gönderilen Salih aleyhisselamı dinleyecek halleri yoktur.

Salih Peygamber onlara "Siz burada, bağlar ve bostanlar, ekinler, meyveleri ermiş hurmalıklar arasında güven içinde bıra­kılacağınızı mı sanıyorsunuz?" diye sorar. Evet, öyle sanmakta­dırlar! Gerçi Âd da gelen peygamberi yalanlayıp helak olmuştur ama, Semûd'un elinde Âd'da olmayan bir teknoloji vardır. Bu teknikle ve bu imkânlarla yaptıkları, 'kaya gibi sağlam' evleri vardır. Bunlar, gerçekten de kaya gibi sağlam evlerdir; zira, kayaları oyarak yapılmışlardır!

Bu minvalde, Salih aleyhisselamın yirmi yıl sürdüğü rivayet­lerde belirtilen davetine kulak tıkayan Semûd, bir keresinde, Hz. Salih'ten davasını isbat edecek bir mucize ister. Ve Rabb-ı Rahîm, peygamberini ve peygamberi ile gönderdiği davetini, bir 'dişi deve’ (nâka-i Salih) mucizesiyle destekler.

Kur'ân-ı Hakîm'de bu mucizenin ne şekilde vuku bulduğu söylenmeden, sadece Salih aleyhisselamın "îşte bu, dişi bir deve­dir!" sözü zikredilir. Tefsirlerde ise, bazı rivayetlere dayanarak, mucizenin bir kayanın içinden dişi bir devenin çıkması suretin­de tecelli ettiği; zaten, kavminin de Salih'ten böyle bir mucize ta­lep ettiği belirtilir. Bu rivayetleri asıl kabul ederek sözkonusu mucizeyi anlamaya çalışırsak:

1- Semûd kavminin Salih aleyhisselamdan kayadan bir mucize çıkarmasını istemeleri, onların kayayı oyarak ev yapan bir kavim olarak, kendi teknik ve teknolojilerine duydukları aşırı güveni ve bu teknoloji ile gelen kibirlerini göstermektedir.

2- Kayanın içinden bir dişi deve çıkmasında, Kadîr-i Zülcelâl'in rahîmâne bir mesajı vardır. Âd'ın yaşadığı gibi yaşayan, ama Âd'ın yaşadığı azabın bir benzerinin kendi başına gelmeyeceğinden emin olan, zira yaptıkları kaya­dan evlere güvenen Semûd'u uyandırabilecek en son çare, böyle bir mucizedir! Zira, böyle bir mucize, onların güve­nip dayandıkları kayaların Kadîr-i Zülcelâl'in emrine tâbi olduğunu; kayaya değil O'na dayanmaları gerektiğini; O'nun azabına karşı kayaya güvenerek değil, O'nun emri­ne uyarak yaşamaları icab ettiğini ders vermektedir.

3- Bu mucize, Semûd kavminin kaya üzerinden kendisi hakkında geliştirdiği kibir ve gururu da bertaraf etmektedir. Kayaları yontup ev yapıyor olmanın keyfini ve şıma­rıklığını süren Semûd, bir ilâhî meydan okuma ile karşı karşıyadır:

Haydi, gerçekten güçlü iseniz, cansız kayadan bir canlı çıkarın bakalım! Kayaları oyup ev yapmak bir iş­se, sert ve cansız kayadan deve gibi zarif bir canlı çıkar­mak çok daha büyük bir iştir, tam bir mucizedir; zira, on­ları tam da kendilerine çok güvendikleri bir alanda acze düşürmektedir. Açıkçası, Semûd kavmi elindeki teknoloji ile başka kavimlerden daha ileri ve üstün durumda olabi­lir; ama bu, arzda kalan ve arzhlara bakan bir üstünlükten ibarettir. Kudret-i ilâhî ve emr-i rabbânî karşısında ise, Semûd'un bırakın üstünlüğünü, eşitliği dahi sözkonusu değildir. O halde, hadlerini bilmeleri; dahası, hadlerini bildiklerini, Rablerinin emrini kabul ve O'nun peygamberine itaat suretinde göstermeleri gerekmektedir.

Gelin görün ki, Semûd kavmi bu büyük mucize ile gelen şef­kat, hikmet ve azamet yüklü bu ilâhî dersi de anlamaz. Onun ye­rine, kendi hayat felsefelerini zir ü zeber eden bir mucize olarak gözlerinin önünde duran ve her gördüklerinde kendilerine emir ve kudret-i ilâhîyi hatırlatan deveden kurtulmanın bir yolunu ararlar. Gerçi Salih aleyhisselam son ve kesin delil olarak kendilerine gelen mucize deveyi öldürecek olurlarsa üzerlerine kesin­kes azap geleceğini bildirmiştir. Ama onların düşüncesi, deveyi öldürüp gözlerinin önünden savarlarsa, eski keyiflerini gene ra­hatça sürebilecekleri; bu taciz edici uyandan böylece kurtulmuş olacakları şeklindedir. İhtimal ki, aralarında, bu deveyi öldür­menin bu mucizenin mucizeliğini tartışmalı hale getireceğini düşünenler de vardır.

Sonunda, deve gerçekten öldürülür. Bu cinayetin ardından, azap alâmetlerinin belirdiği üç gün yaşanır. Ve dördüncü gün gökte müthiş bir uğultu, yerde ise büyük bir zelzele ile Semûd kavmi de hayat sahnesinden silinir. Kadîr-i Zülcelâl bu azapla Semûd kavmini şu dünyada helake götürürken, onların evlerin­den birçoğunu sonraki kavimler için bir ibret nişanesi olarak bı­rakır.

Ve şimdi, Âd'ın yaşadığına benzer bir durumda 'güçlü'lerin 'haklıları ezmesine seyirci kalarak yaşanan bir büyük musibetin ardısıra gelişen psikolojik ve fiilî cevaplara bakıldığında, Semûd'un izdüşümünü andıran bir durumla karşılaşıyor insan. Düz yerlerde, ovalarda yaşanan bir büyük yıkıma mukabil, dağ­lara yöneliyor herkes. Artık evler 'kaya gibi sağiam' diyerek satı­lıyor. Evler için, "Altı kaya; üstü kaya gibi sağlam" türünden reklamlar yapılıyor.

Dün Âd gibi davranan kimileri, ardısıra, Semûd misali bir tepki geliştiriyor açıkçası. Ev yapımında sünnetullahın izi- velev ki sünnetullah şuuruyla olmasın-sürülmeye başlandığı halde, hayat binasının yapımında yine de O'nun rızasına sırt dönülüyor.

Halbuki, Semûd, Âd'ın yaşadığı tecrübeyi hiç de doğru oku­mamıştı. Yaşanan büyük olayı maddî düzlemde görmüş; ovaya değil dağa, kerpiçten çatılmış değil kayadan oyulmuş evler yapa­rak meseleyi çözeceğini düşünmüştü.

Oysa mesele evlerde değil, bizlerdedir. Musibet esasen evler­den dolayı değil, bizlerden dolayı geldiği gibi; çözüm de evlerin yanısıra, bizlerin değişmesinden geçmektedir. [35]

 

Firavun'a Gideceksin!

 

Kur'ân kıssalarının doğrudan bize ve kendi hayatları­mıza bir yol ve ışık sunması için, Kur'ân'da adı geçen tarihî şahsiyetlerin her çağdaki, bu arada yaşadığımız zaman dilimin­deki izdüşümlerini arama şeklinde bir zihnî alışkanlığımızın ol­ması gerekiyor.

Bir yanda Nuh, ibrahim, Salih, Hûd, Lokman, Şuayb, Musa, Zülkarneyn, Tâlût ilâahir örneklerinden; öte yanda Nemrut, Fi­ravun, Câlût, kavm-i Nûh, kavm-i Lût, Medyen, Âd, Semûd ve benzeri örneklerden hareketle hem iman-küfür, hidayet-dalâlet, hak-bâtıl mücadelesinin bütün insanlık tarihini kuşatan bir va­kıa olduğu dersini alıyoruz; hem de, birinci listede anılanlar mi­sali bir hayat yaşayabilmek için ikinci listede yer alanların timsa­li olanlar karşısında bugün nasıl bir duruş sergileyeceğimizin ce­vabını buluyoruz.

Bu minvalde, Kur'ân-i Hakîm'de en geniş biçimde anlatılan kıssa olarak Musa aleyhisselam kıssasının günümüze bakan iz­düşümlerini de buluyoruz elbette. Onun mazhar olduğu asâ, yed-i beyzâ, denizin yarılması mucizeleri; Firavun karşısındaki tavrı; hem Firavun kavmi, hem de Benî İsrail ile olan mücahedesi; Hâmân, sihirbazlar, Karun, Sâmirl derken, Musa aleyhisse­lam kıssası özellikle şu enaniyet asrında muazzam dersler taşıyor hayatlarımıza.

Bu dersleri almaya çalışırken, ehl-i dinin bir kısmı, özellikle siyaset-merkezli bir düşünceyi esas alan bazıları, Musa aleyhisse­lam kıssasını Firavun figürünü Musa (a.s.) figüründen de öne alarak okuyabiliyorlar. Musa (a.s.) kıssasından bugüne dair alı­nan dersler, bu yüzden, vurgulu bir Firavun okumasıyla çıkabili­yor karşımıza. Öyle ki, böylesi bir okuma dahilinde, bizatihi Musa aleyhisselam dahi, vurgu itibarıyla ikinci sıraya düşebili­yor.

Daha açık konuşacak olursak, o günün Firavun'u ile bugü­nün muktedirleri arasında birebir eşlemeler kuruluyor; ve bu arada kendimizi Musa figürü ile özdeşleştiriyoruz. Bu durumda, gerek Musa aleyhisselamın kendi iç dünyasındaki imanı arkaplan, gerek onun Firavun ve timsali kişilere karşı mücahedesindeki bu zamanın biz insanlarına dönük bazı kritik dersler nazar­dan gizleniyor.

Bu okuma biçimi içerisinde bizim nazarımızdan kayıp giden­leri göstermek için, Musa aleyhisselam kıssasının en yoğun bi­çimde bildirildiği sûrelerden biri olarak belagat incisi Tâ-Hâ'daki Musa-Firavun karşılaşması, mükemmel bir örnek olsa gerek­tir.

Bu sûreden öğrendiğimiz üzere, Musa aleyhisselamın ağabeyi Harun ile beraber Firavun'a gittiğini hepimiz biliyoruz. Buradan, her çağda Musa misali kişilerin o çağın Firavun timsali kişi­lerle bir yüzleşme yaşama durumunda olduğu dersini çıkarmayı da biliyoruz. Ancak, ilgili yüzleşmeden aldığımız dersi burada kapatıyor; ve kendimizi bir kere Musa-misal kişi (veya kişiler) olarak tanımlayıp, Firavun-misal kişi (veya kişiler) ile nasıl yüzleşeceğimize kendi aklımızca, daha da doğrusu, kendi hissiyatımızca karar veriyor; sûrenin bu noktada aşikâr biçimde veya tel­mih ve işaret suretinde getirdiği ölçüleri ise gözardı ediyoruz. Ve, aklımızca verdiğimiz kararlardan tavizcilik ve gevşeme; hissiyatımızca verdiğimiz kararlardan ise öfke ve hiddet tabloları çıkıyor. Böyle olunca da, kendi hayatlarımızda, birbirinin zıddı görünmekle birlikte eşit derecede ölçüsüz ve semeresiz bir du­rum çıkıyor karşımıza. Bu arada, özellikle şahsî hayatlarımız açı­sından vazgeçilmez öneme sahip iman ve marifetullah talimi- kıssa bu dersi net biçimde içeriyor olmakla birlikte-kesinlikle gözden kaçıyor!

Biraz daha açarsak: Hz. Musa'ya verdiği "Firavun'a git!" em­rini Tâ-Hâ sûresinde iki kere, 24. ve 43. sûrelerde zikreden Kadîr-i Zülcelâl, her iki âyette de bunu 'onun tuğyana sapması' te­meline dayandırıyor. Tuğyan ki, 'azma' şeklinde meali verilen bu hal,-Kur'ân'ın genelinden aldığımız kavramsal derse bina­en-küfrün en nihaî ve en mütecaviz aşamasını temsil ediyor. Bu iki âyetten ilkinde yalnızca Musa aleyhisselama hitaben "Firavun'a git; çünkü o azmıştır" denilir iken, ikincisinde Harun da ima edilerek ravun'a gidin; çünkü o azmıştır" denilmesi, elbette manidar. Çünkü, ikisi arasında, Musa aleyhisselamın bir duası bulunuyor. Celâl vasfı öne çıkan, dilinde de tutuktuk olan bir kul olarak Musa aleyhisselam, üzerine yüklenen risalet vazifesini hakkıyla ifa için ettiği "Sadrımı (göğsümü) genişlet! İşimi kolaylaştır! Hindeki düğümü çöz!" duasının devamında Rabbü'l-âlemîn'den cemal vasfı öne çıkan ve meramını da çok iyi ifade edebilen ağa­beyi Harun'u kendisine yardımcı kılmasını istiyordu. 43. âyette emrin "Firavun'a gidin; çünkü o azmıştır" suretinde zikredilme­si, Musa aleyhisselamın bu duasının kabul edildiğini net biçim­de gösteriyor.

Bu noktadan hareketle, birinci dersi peşinen almış oluyoruz. Yani, Rabbü'l-âlemîn tarafından istenenin, Firavun'a paldır-küldür gitmek olmadığı dersini...

İstenen, Firavun'a, sırf bir celâl hali üzere gitmek, yahut sırf bir cemal hali üzere gitmek de değildir.

Firavun'a gidilecektir; ancak, celâl ile cemâli beraberce barın­dıran bir ruh hali ve üslup içinde... Bir yanda öfke ve hiddetten, öte yanda korku ve tavizkârlıktan azade biçimde...

Firavun'a gidilecektir; ancak, celâl-cemal dengesinin tezahü­rü olan bir vakar ve sükûnet içinde...

Musa aleyhisselamın duasını kabul buyuran Rabbimizin, biz­leri öfke ve hiddetten de, tavizkârlık ve korkaklıktan da uzak tut­ması; bizi, Musa ve Harun misali mü'minler kılması duasıyla... [36]

 

Firavun'a Nasıl Gidilir?

 

Bir önceki yazımızda, Musa aleyhisselama ilk vahiy anında "Firavun'a git!" emrinin verilişinden, Musa aleyhisselamın bu vazifeye Harun'un da dahil olması yönündeki du­asından, duayı bu şekilde kabul buyuran Rabbimizin bu kez "Fi­ravun'a gidin!" emrini vermesinden söz etmiş; bu 'beraberce gidiş'teki bir ders ve hikmeti anladığımız kadarıyla anlatmaya ça­lışmıştık.

Tâ-Hâ sûresinin 43. âyetinde geçen "Firavun'a gidin!" emri­nin nasıl yerine getirileceğini ise, iki komşu âyetten öğreniyoruz. Sûrenin 42. âyetinde emredildiği üzere, Hz. Musa ve ağabeyi Harun, Firavun'a 'Allah'ın âyetleriyle’ gideceklerdir. Ve, 44. âyette emredildiği üzere, ona öfke ve hid'detle değil, tam aksine, 'kavl-i leyyin' ile muhatap olacaklardır. Yani, Firavunla konu­şurken, yumuşak bir üslup kullanacaklardır.

42. âyetteki 'âyetlerimizle' kaydından murad, müfessirlerin büyük kısmının belirttiğine göre, mucizelerdir. Her halükârda, 'âyetlerimizle' kaydı, Musa ve Harun aleyhimesselam ile Firavun arasındaki diyalogu, yatay düzlemde bir diyalog ve mücadele ol­maktan çıkarıyor. Zira, bu 'âyetlerimizle' kaydı, Musa aleyhisselamın kendi adına ve kendi aklınca bulduğu tezler ve iddialar ile Firavun'a gidiyor olmadığını; bilakis, Firavun'un, kendisinin ve bütün âlemlerin Rabbi olan Allahu Zülcelâl adına Firavun'a git­tiğini gösteriyor.

İlgili âyetteki bu 'âyetlerimizle' kaydı, bizlere de, şu dersi ve­riyor olsa gerektir:

Ortadaki mücahede, yatay düzlemde ve şa­hıslar düzeyinde kalabilecek bir mücahede değildir. Yani, bir mü'min-kâfir mücadelesi değil; bir iman-küfür mücadelesidir. Dolayısıyla, Musa ve Harun'un yolunda olmaya çalışan bizler ile Firavun çizgisinde olanlar arasındaki mücadele, bir sen-ben mü­cadelesi olmamalı, asla böyle bir mücadeleye dönüşmemelidir. Mücadele, esasen, mü'min ve kâfir şahıslar arasında değil, fikir­ler arasında, iman ile küfür arasında yürümektedir ve öyle yürümelidir.

44. âyetteki 'kavl-i leyyin,' yani 'yumuşak bir söz' kaydı ise, son derece manidardır. Firavun, küfrün en uç derekesi olarak 'tuğyan'a sapmış, bu meyanda kendi ilahlığını ilan etmiş biridir. Fakat, o güne kadar bir vahye muhatap olmuş da değildir. Böyle bir durumda, Kadîr-i Rahim, Firavun için, peşinen "Bu Firavun adam olmaz" gibi bir hüküm vermekten öte, resulü olan Musa ve nebisi olan Harun aleyhimesselamı görevlendirerek, Firavun'un kalbinin vahye muhatap olması için en elverişli ortamı yaratmayı murad etmektedir. Firavun, ancak vahye muhatap ol­ması için en elverişli zemin yaratıldığı halde küfür ve tuğyanında ayak dirediğinde, mutlak anlamda sorumlu olacaktır. Diğer bir ifadeyle, Firavun gibi bir insana dahi, doğrudan vahye muhatap olmadan bu duruma düşmüş olmasına karşılık, vahye muhatap kılmak suretiyle yeni bir fırsat sunulmaktadır.

Vahye muhatap kılmanın bu âyette gösterilen usul ve üslubu ise, muazzam derecede manidardır. Rabb-ı Rahim, zaten mü­cessem bir enaniyet timsali haline gelmiş, o kadar ki kendisini ilah zanneden bu insana gönderdiği iki peygambere, onun da­marına basmalarını, kafasına vura vura hakikati tebliğ etmeleri­ni, hiddetini celbeden bir üslupla vahyi iletmelerini istiyor değil­dir. Bilakis, âyetten anlaşıldığına göre, bu şekilde bir 'tebliğ,' gerçek anlamda bir tebliğ değildir. Firavun vahye muhatap kılı­nacaktır; ancak, bu muhatabiyet, 'damarına basıp kafasına vura vura' değil, 'kavl-i leyyin'le, 'yumuşak bir sözle olacaktır. Ki, Cenab-ı Hakkın Musa ve Harun'u Firavun'a göndermesindeki maksadın bu azgın kişiyi tahkir ve tahrik etmek değil, tuğyanınından vazgeçip eğer mümkünse imana gelmesini sağlamak ol­duğu, "Ona yumuşak bir söz söyleyin" emrinin hemen ardından gelen kayıtla anlaşılmaktadır:

"Ona yumuşak bir söz söyleyin. Ola ki, mesajı alır veya korkar."

Demek ki, hakikati temsil ediyor olduktan, söylediği söz ve davet ettiği mesaj hakikat olduktan sonra, bunu dile getirmek için öfkeye ve hiddete hacet yoktur. Zâtında hakikat olmanın gücünü taşıyan bir sözün, gücünü ziyadeleştirmek için, hiddet ve öfke boyutu taşımasına hacet yoktur. Hakikat, zâtında güçlü­dür; vakur ama yumuşak, yumuşak ama vakur bir üslupla söy­lendiği takdirde, Firavun-misal kişilikler dahi, yaratılışlarının özüne dercedilmiş bu hakikati ola ki hatırlayabilir, gelen mesajı alabilirler. Yok eğer bu hakikati hatırlayıp imana gelecek bir po­tansiyeli hepten yitirmiş iseler, bu kez, kendilerine yumuşak bir üslupla tebliğ edilen bu hak sözün gücünü ve hakikatini içten içe sezip 'korkar'lar.

Açıkçası, sözün hak olması kadar önemli bir husus, hak bir üslupla söylenmiş olmasıdır. Sözle birlikte üslup da doğru oldu­ğunda, mutahabın bu söz karşısında üretebileceği dahilî ve hari­cî savunma düzenekleri peşinen yıkılmaktadır.

Bu bakımdan, Firavun'a gidilip hakikat kendisine hakikatli bir üslupla-yani, 'kavl-i leyyin'le-söylendiğinde, Firavun iç dünyasında 'damarıma dokunuldu' türünden inat ve ısrar ge­rekçeleri üretemeyecegi gibi, inat ve ısrarını başkaları nezdinde haklılaştırabilme imkânından da mahrum kalacaktır. Hakikat hakikatli bir üslupla söylendikten sonra, Firavun misali kişilerin bu hakikati söyleyen ve temsil eden kişilere karşı girişecekleri her türden zecrî tedbiri mazur gösterme imkânı da ortadan kal­kacaktır.

O yüzden, ehl-i imanın, hem 'gidin' emrine ittibaen hakikati Firavun misal insanlara dahi ulaştırma cehdi taşıması, hem 'âyetlerimizle gidin!' fermanındaki ders mucibince bu insanlara Rabb-ı Rahîm'in âyetlerinin rehberliğinde muhatap olması, hem de, 'yumuşak söz söyleyin' emri uyarınca hakikatin tebliğini ha­kikatli bir biçimde-damara basmadan, tahrik etmeden, akla kapı açarak, nefse bahane bırakmayarak-yapması icab ediyor.

Bu hususlara dikkat etmeden Firavun'a gidilmişse, bilinsin ki, Firavun'a gidin!" emri aslında yerine getirilmemiştir.

Firavun 'a gidildiğinde... herşeye özel bir şekil veren, sonra (karmaşık yollar içinde) ona doğru yol gösterendir" cevabını verir. Ve Tâ-Hâ sûresinin ya­nında Şuarâ sûresini de okuyacak olursak, O'nu 'göklerin, yerin ve ikisi arasmdakilerin Rabbi,’ 'Firavun ve kavmi ile atalarının Rabbi,' 'doğunun, batının ve ikisi arasındakilerin Rabbi' olarak tanıtırlar.

Rabb-i Rahîm'in külli ve mutlak rububiyetini ders veren böylesi bir tebliğ karşısında eli kolu bağlanan Firavun, Rabbü'l-âlemîn'e güya acz izafe edip ahiret azabına dair uyarıyı da savuş­turacak bir soru yöneltir. Musa ve Harun peygambere, "ilk çağ­ların hali ne olacak?" diye sorar.

Musa aleyhisselamın bu soruya verdiği cevap, bir peygambe­rin diline çok da güzel yakışan, ahireti isbat eden, son derece ne­fis, beliğ ve derin bir cevaptır: [37]

 

Firavun’a Gidildiğinde

 

Ve en sonunda, ilgili âyetlerin bildirdiği ölçüler uyarın­ca, Musa ve Harun aleyhimesselam, Firavun'a giderler. "Biz senin Rabbinin elçileriyiz" derler ve köleleştîrilmiş Benî İsrail'i Rablerinin emrettiği üzere serbest bırakmasını, kendilerinin on­ları tekrar Filistin'e götürmelerine müsaade etmesini ondan is­terler.

"Biz senin Rabbinin elçileriyiz. İsrail oğullarını bizimle bera­ber gönder, onlara işkence çektirme. Biz, Rabbinden gelen bir mucize ile sana geldik. Selam ve esenlik doğruya tâbi olana ol­sun!" der ve Firavun'u hidayetle müjdeleyip azapla korkuturlar.

Onların bu vakur davetine karşı, Firavun, Rabbü'l-âlemîni kendi Rabbi olarak tanımadığını ima eder bir üslupla konuşur.

"Ey Musa! Rabbiniz de kim?" diye sorar. Bunun üzerine, Musa aleyhisselam, "Rabbimiz o Zâttır ki;

"Onların hal bilgisi, Rabbimin kitabında mevcuttur. Rabbim ne şaşırır, ne de unutur. O Rabbim ki, yeri sizin için bîr beşik kıl­mıştır, İçinde de sizin için yollar yaratmıştır. Ve gökten su indi­rendir." [38]

Bu sözlerin ardından, Musa aleyhisselam, gelen şu ilâhî vahyi Firavun'a okur:

"Biz o su ile muhtelif bitkilerden çiftler çıkardık. Yiyin ve hay­vanlarınızı otlatın. Muhakkak ki, bunlarda akıl sahiplen için ib­ret alınacak âyetler vardır. Sizi yerden yarattık ve sizi ona iade ediyoruz. Yine bir daha sizi ondan çıkartacağız." [39]

Tâ-Hâ sûresi kadar, Şuârâ ve Kasas gibi sûrelerde de değişik veçheleriyle aktarılan bu 'Firavun'a gidiş' hadisesinin her kare­sinde, her çağın mü'minleri için muhakkak ibretler vardır. Bu asrın mü'minlerînin burada özellikle dikkat etmeleri gereken bir nokta ise, yapılan görüşmenin ve bilhassa Musa aleyhisselam ta­rafından söylenen sözlerin muhtevasıdır.

Dikkat edilirse, Firavun'la şahsî veya siyasî bir hesaplaşma sözkonusu olmamıştır. Yalnızca, köleleştirilmiş Benî İsrail'in Fi­listin'e dönmek üzere özgür bırakılması istenmiştir, o kadar. Bu­nun ötesinde, ne Firavun'un iktidarına talip olunmuş; ne de doğrudan Firavun'un şahsı hedef alınmıştır. Ve, sergilediği oIumsuz tavra ve geçmişte yaptıklarına rağmen, uluhiyet ve rububiyet hakikati Firavun'a, kavl-i leyyinle ve akla kapı açar bir in­celikle anlatılmıştır. Bir noktayı bir kez daha vurgularsak, Fira­vun'a uluhiyet ve rububiyet hakikati anlatılmıştır.

Bu hususu zihnimizin bir köşesinde tutarak, bugünün ehl-i dininin, bu zamanın Firavun misali şahsiyetlerine yönelik doğ­rudan ve dolaylı seslenişlerine bakalım. Acaba, kaç Firavun mi­sali şahsiyete Musa misali bir muhteva, usul ve üslupla gidilmiş­tir? Veyahut, şöyle soralım:

Bugünün Firavun misali şahsiyetle­rine Musa misali bir muhteva, usul ve üslupla hitap edebilen kaç mü'min vardır?

Bugünün Firavun misali şahsiyetlerine karşı söylenen veya yazılıp çizilen şeyler, celâl-cemal dengesini taşıyan, gerek öfke ve gerek teslimiyet zaafı taşımayan, bir siyasî iktidar hesabı ile yaftalanması mümkün olmayan, şahıslara yönelik özel bir tahkir boyutu da bulunmayan saf bir özgürlük talebi ve sağlam bir rububiyet ve uluhiyet dersi hükmünde midir? Yoksa, imanî bir ta­lim ve ders gözardı edilmekte midir? Firavun misali kişilere, ya­tay düzlemde kalan, iktidar talebinin yahut şahsî husumetlerin karıştığı bir usul ve üslupla mı gidilmektedir?

Açıkçası, Firavun'a gitmek bir emr-i ilâhîdir. Ancak emr-i ilâhî, Firavun'a Allah'ın varlık ve birliğini, mutlak uluhiyeti ile küllî rububiyetini belgeleyen 'âyetlerle ve 'kavl-i leyyin'le gitmektir-öfkeyle, indî veya arzî hükümlerle, doğrudan onun şahsını veya iktidarını hedef alarak gitmek değil!

Bu bakımdan, bizlerin "Bu zamanın firavunlarına gittik ve hakkı tebliğ ettik" diyebilmemiz için, Musa ve Harun aleyhimes-selamın Firavun'a söylediklerini onların söylediği üslupla söyle­yebilmiş olmamız gerekmektedir.

Ne var ki, bugünün ehl-i dininin söylemi bu teraziye vurul­duğunda, durumun tam da bu merkezde olduğunu söylemek pek mümkün gözükmemektedir. [40]

 

İktidar Kokusu

 

Musa ve Harun aleyhimesselam, Firavun'a 'Rablerinin âyetleriyle' gittiler. "Biz senin Rabbinin elçileriyiz" diyerek, yumuşak ve vakur bir üslupla ona Rabbü'l-âlemîn'i bildirip, köleleştirilmiş.  Benî İsrail'i Filistin'e dönmek üzere özgür bırak­masını kendisinden istediler. Firavun'un şüphe ve vehim yüklü bir sorusuna, yine yumuşak ve vakur bir üslupla kâinatın şahitli­ğinde enfes bir uluhiyet ve rububiyet dersi vererek mukabele et­tiler.

Peki sonra ne oldu?

Vakur ve yumuşak bir sözle gerçekleşen, âlemler Rabbinin ulûhiyetini kâinatın şahitliğinde dile getiren bu büyük davet karşısında, Firavun ne tepki verdi?

Bu iki soruyu aklımızın bir köşesinde tutup, Musa ve Harun aleyhimesselamın davetindeki bazı noktaları tekrar hatırlayalım:

Ne Musa aleyhisselam, ne de ağabeyi Harun, Firavun'un mevki­ine, makamına, servetine, iktidarına, sarayına göz diktiklerini ifade eden en ufak birşey söylemediler. Böyle birşeyi bırakın ifa­de etmeyi, ima ve ihsas dahi etmediler. Çünkü, böyle bir dertleri ve hesapları gerçekten yoktu. Rablerinin onlara emrettiği şey bu olmadığı gibi, Rablerinin emri mucibince onların Firavun'a ilet­meleri gereken şey de bu değildi, istenen, Firavun'un Rabbini tanıması; ve o Rabbin özgür insanlar olarak yarattığı Benî İsrail'i haksız yere köleleştirmekten, işkenceye tâbi tutmaktan, yeni do­ğan kızlarını sağ bırakıp oğullarını öldürme gibi feci cinayetleri işlemekten geri durmasıydı. Firavun'dan, Benî İsrail'e işkence etmeyi bırakıp, onların Hz. Musa ve Harun'la beraber tekrar Filistin'e dönmelerine izin vermesi isteniyordu.

Musa ve Harun aleyhimesselamın bu emr-i ilâhîyi dile getir­meleri üzerine Firavun "Rabbiniz de kim?" diye sorduğunda ise, iki kudsî nebi, hikmet ve hakikat yüklü bir üslupla, hiç de dama­ra dokunmadan, ikna edici bir tevhid dersiyle karşılık vermişler­di. Firavun'un bu tevhid dersine "ilk çağların hali ne olacak?" sorusuyla itiraza yeltenmesi üzerine ise, yine kâinatın şahitliğindeki bir tevhid, haşir ve ahiret dersi ile mukabele etmişlerdi. Firavun'un bu büyük imanî dersten dahi ders almayıp onlardan haklılıklarına dair ayrıca bir delil istemesi üzerine de, Musa aley­hisselam 'asâyı Musa' mucizesini onlara gösterecekti.

Hâsılı, Musa ve Harun aleyhimesselamın Firavun'dan iste­dikleri, ona söyledikleri ve onun karşısında yaptıkları, işte bun­lardan ibarettir.

Ama bütün bunlar karşısında Firavun son derece manidar bir karşılık verecektir. Gerçekte o, ne yaptığı köleleştirme ve iş­kence ameliyesini savunabilir, ne Musa aleyhisselamın verdiği tevhid ve haşir dersini çürütecek bîr söz söyleyebilir, ne de gördüğü mucizeyi görmezden gelebilir durumdadır. Bütün yapıp ettiği, sonraki tüm çağların firavun ruhlularına emsal teşkil ede­cek bir iddia ortaya atmaktan ibarettir:

"Ey Musa! Sihrinle bizi yurdumuzdan çıkarmak için mi geldin?" [41]

Bu, son derece manidar bir husustur.

Zira, ne Musa, ne de Harun, Firavun'a "Seni, kavminle bir­likte yurdundan çıkarmaya geldik" demişlerdir. İstedikleri şey, kesinlikle bu değildir. Bilakis, Benî İsrail'e ettiği zulüm ve işken­ceye son verip, onların kendileriyle beraber Mısır'dan Filistin'e göçmesine izin verilmesini istemişlerdir. Bu kadar net ve apaçık bir talebe karşı, Firavun bu kadar fahiş ve alçakça bir çarpıtmay­la mukabele edecektir.

Şuarâ sûresinden öğrendiğimiz üzere, Firavun, peşisıra, bu çarpıtmasını kendi adamlarına ve kavmine de aktarır. Çocuk ya­şından itibaren tanıdığı Musa aieyhisselam için, "Bu, bilgili bir sihirbazdır. Büyüsüyle sizi memleketinizden çıkarmak istiyor" [42]der.

Yalan, yanlış ve çarpıtma yüklü bu propaganda, korku gibi, iktidar nimetlerinden istifade gibi saiklerle Firavun'a tâbi olmuş kesimler arasında da kolayca taraftar bulur. Onlar da, Musa ve Harun aleyhimesselam için, "Bunlar ancak iki sihirbazdır. Bü­yüleri ile sizi yurdunuzdan çıkarıp herkesçe örnek alman düze­ninizi kaldırmak istiyorlar" demeye başlarlar. Sonra da, durum­dan vazife çıkararak, "Artık bütün hile ve gücünüzü toplayın" çağrısıyla birbirlerine seslenirler.

Musa aleyhisselam kıssasının bu veçhesi, şu zamanda dünya­nın birçok kesiminde zulüm ve baskıya maruz kalan ehl-i iman için manidar bir ders taşımaktadır. Anlaşıldığı üzere, imana kar­şı olanlar onlara iman hakikatlerini tebliğ eden mü'minlere kar­şı, 'iktidara talip olma,' 'baştakileri baştan atma' gibi niyetler taşıdıkları türünden ithamlara girişeceklerdir. Böylece, onlara söy­lenen bütün şeyler doğru ve güzel olsa bile, bunun gerçekte sözkonusu hainâne niyetin kılıfı olduğu iddia edilecektir. Asıl niyet­lerinin başa geçmek, iktidarı ele almak olduğu iddiasıyla, ehl-i iman bertaraf edilmeye çalışılacaktır.

Nitekim, Musa ve Harun aleyhimesselam gibi iki büyük pey­gamberin işkenceden vazgeçip adaletle davranma gibi, Allah'ın özgür olarak yarattığı insanlara özgürlüklerini iade etme gibi son derece mâkul, masum ve haklı talebine karşı geliştirilen id­dia budur. Bu iddia, sonraki tüm zamanlarda da, ehl-i imana karşı hep canlı tutulmuştur.

Ehl-i imana düşen ise, Kur'ân'ın verdiği derse binaen, fira­vun tiynetli insanların bu tuzağını bilmek; ve böyle bir tuzağa kendi eliyle düşme ve bu tuzağa meşruiyet kazandırma riski taşı­yan yollara asla tevessül etmeden adalet, hak ve özgürlük tale­binde bulunmak; ve öncelikle tevhidi ders vermektir.

Bu haklı talep ve hakikat dersi bir 'iktidar kokusu' da taşıdığı veya 'devleti ele geçirme' gibi niyetler de ona bulaştığı takdirde, ehl-i İmanın en makul ve masum talepleri rahatlıkla ezilebilmektedir.

O halde, lütfen biraz basiret, biraz sabır, ve biraz hikmetli tavır...

Düğüm böyle çözülecektir. [43]

 

İnsanlık Onuru Na Dair

 

Bir Berat gecesinin arefesinde, bazı müfess iri erin üçüncü âyetindeki 'gece'yi Berat Gecesi diye tefsir ve tâbir ettikleri Duhan sûresini okuma kasdıyla Kur'ân'ı elime aldığım­da karşıma çıkan ilk sûre Duhan'ın komşusu Zuhruf olduğu için, öncelikle onu okumaya başlamıştım. Nefsimizin elinden kurtarabildiğimiz zamanlarda yapmaya çalıştığım Kur'ân oku­maları esnasında da bu sûreyi defalarca okumuş olmalıydım. Ama bu sûreye dair bir iz yoktu hatırımda. Hâlâ daha sûreyi bü­tün âyetleriyle hafızama ve hatırıma kaydedebildiğimi söyleye­cek durumda değilim. Ancak, sözkonusu Berat gecesinin ardın­dan, bu sûrenin bir derece dünyama girdiğini söyleyebilirim.

Bu sûreyi 'farkına vararak' okuduğum sırada dikkatimi çeken hususlardan biri, sûrenin 54. âyetiydi. Sûre, 46. âyetinden itiba­ren, Musa aleyhisselamın Firavun ve kavmini imana davet edişini anlatıyor, gerek Firavun'un ve gerek kavminin bu çağrıya na­sıl kulak tıkadıklarını bildiriyor, ve daha sonra, Firavun'un kav­mine nasıl seslendiğinden söz ediyordu.

Firavun, Musa aleyhisselamın onu imana davet etmesi karşı­sında, "Ey kavmim!" diye seslenmiş ve şunu sormuştu:

"Mısır'ın mülk ve idaresi benim değil mi? Görmüyor musunuz? Bu nehir­ler benim altımdan akıyor değil mi?"

Bir başka sûrede ifade edildiği üzere, "Ben sizin en yüksek rabbinizim" de diyen müthiş bir dalâlet örneği olarak Firavun, her ne varsa sahiplenen; dağı, taşı, ırmağı ve havasıyla Mısır'ı ta­mamen kendine mal eden bu seslenişiyle, yalnızca Hz. Musa'yı değil, kavmini de küçümsemişti esasında...

Gelin görün ki, Rabbinin kim olduğunu bilen, mülk ve ida­renin kimin elinde olduğunu da bilen, nehirleri mecramda akı­tanın kim olduğunu da bilen biriydi Musa aleyhisselam. O yüz­den, ne Firavun'un bu kibir yüklü sözlerinden etkilendi; ne de onun 'en yüksek rab'lik iddiasıyla geliştirdiği küçümseyici, alaycı ve aşağılayıcı tavırdan.

Ancak Firavun'un kavmi için durum hiç de böyle değildi. [44] Ayetinin bildirdiğine göre, "Bu suretle Fira­vun kavmini küçümsedi, kavmi de ona itaat etti."

Sûre, kendilerini aşağılayan, küçümseyen, hafife alan ve tah­kir eden birinin bu tavrına 'itaatle karşılık vermek gibi feci bir alçalışın sebebini ise, aynı âyetin devamında açıklıyordu:

"Çünkü onlar fâsık [yoldan çıkmış, fıtratlarını çürütmüş] bir kavim idiler."

Bu âyet, keşfettiğim ilk günden itibaren, gerek ilk cümlesi, gerek bu cümlede anlatılan durumun sebebini açıklayan ikinci cümlesi ile beni bir hayli düşündürdü, ilk cümle beni düşündür­dü; zira, ortadaki, insanın fıtraten razı ve alışık olduğu bir du­rum değildi. Hepimiz tecrübeten biliriz ki, insan istihfafa karşı tezellül göstermez, aşağılanmaya katlanamaz bir fıtratta yaratıl­mıştır. Birisi bir insana hakaret etse, bu hakaretin karşılığını bir şekilde alır; birisi bir insanı ezmeye kalksa, ezilmek istenen mu­hakkak direnir. Hepimiz, kendi hayatımızda, bunun bir dizi ör­neğini görebiliriz. Birisi bizi ezmeye, tahkire, tahfife çalışsa, bu­na ya elimizle, veya dilimizle cevap vermişizdir. Karşımızdaki onun tahkir ve tahfifine elimizle veya dilimizle cevap vermemizi imkânsız kılacak derecede muktedir biri olsa, bu durumda bile, en azından içten içe bir cevap vermiş; onun bu tahfifine karşı bir muhalefet ve direnci kalbimizde diri tutmuşuzdur.

Diğer taraftan, tahfife çalıştığımız insanların nasıl 'ağzımızın payını verdikleri'ne dair bir dizi tecrübemiz de vardır muhak­kak.

Çünkü, Rabbimiz bizi 'izzet-i nefis' denilen bir duyguyla ya­ratmıştır. O yüzden, bizim gibi yaratılmış olan başka birinin bi­ze tahakküme kalkması ve bizi hafife alması, bizim için fıtratı­mız, özümüz, yaratılışımız itibarıyla 'münker'dir; sevmeyiz bu­nu, sevdirilmemiştir bize. Böyle bir hale karşı, fıtraten muhalefet ve direnç gösteririz.

Ve belli ki, âlemlerin Rabbi, bu 'izzet-i nefis' duygusunu iba­det edilmeye gerçekten lâyık olan Zâtına kul olalım, O'ndan gayrısına kul köle olmayalım, kula kulluk etmeyelim diye bize vermiştir.

Fakat, Firavun kavminin durumu, bu insanî hali yansıtmaz. Bir tarafta, kendisini 'en yüksek rab' edinen; bütün mülk ve ida­renin kendisinin elinde olduğunu, ırmakların kendisi için aktıkıssalarla gelen

ğını, onun dilemesiyle ırmakların akıtıldığını söyleyen bir müstekbir vardır; öte tarafta, bu müstekbirin böylesi bir hitapla geli­şen tahfif ve tahkirine boyun eğen bir kavim... Bir 'izzet-i nefis' yokluğu, bir 'insanlık onuru'ndan mahrumiyet durumu apaçık ortadadır.

Peki, Firavun kavmi neden böyle davranmıştır? Firavun'un yaratılmışlık açısından da, yaratıcı olmaktan uzaklık açısından da onlarla bir ve eşit olmasına rağmen, neden Firavun'un kendi­ni mabud konumuna yükseltmesine kendilerini 'kula kulluk' konumuna alçaltmak suretiyle karşılık vermişlerdir? Neden 'iz­zet-i nefıs'ten bu derece uzağa düşüp, insanlık onurunu ayaklar altına almışlardır?

Âyetin ikinci cümlesi işte bunun cevabını veriyor:

"Çünkü onlar, fâsık bir kavım idiler."

Âyet, dikkat edilirse, 'kâfir bir kavim' veya 'müşrik bir kavim’ demiyor. 'Fâsık bir kavim' diyor.

Zira, küfür veya şirk, insanın hakkı ararken başına düşen bir dalâlet durumudur. Yani, düşünme sürecinin basamakları ola­rak tahayyül, tasavvur ve taakkul merhalelerinde yaşanan bir dikkatsizliğin veya tenbelligin sonucu, insan hakkı ararken bâtılı hak diye alıp satabilmektedir. Ancak bu temelde aklî ve zihinsel bir problem olduğu için, ulaştığı bu sonucun yanlışlığı izah ve isbat edilir ve kalbi de buna teslim olursa, kâfirin veya müşrikin bu yanlıştan vazgeçmesi yine de muhtemeldir. Nitekim, Mekke müşrikleri içerisinde sırf bir 'aklî yanılgı' sonucu şirk ve küfre düşmüş olanları, başta Hz. Ömer olmak üzere, zaman içinde bi­rer birer iman dairesine gelmişlerdir.

'Fısk'ta ise, şirk ve küfür halini katmerlendiren bir durum vardır. Dikkatli bir mü'minin 'fısk'a dair âyet ve hadislere ilişkin tetebbuatına binaen dikkatimizi çektiği üzere, fısk bir 'fıtratı tahrip' veya 'fıtratını çürütme' durumuna işaret etmektedir. Bu­na göre, fâsık olmayan bir kâfir meselâ 'izzet-i nefis' duygusunu gene de üzerinde taşıyor olabilir, hatta bu 'izzet-i nefis’ duygu­suna hitapla kula kul olmanın insanlık onuruna yakışmadığı ona anlatılarak Hâlık-ı Zülcelâle kulluğa doğru yol alması da sağlanabilir. Ama küfrü fıskla katmerlenmiş birinin işi çok daha zordur; zira, aklı yanlış işlediği ve yanlış düşündüğü gibi, duygu­ları da yanlış çalışmakta-veya hiç çalışmamaktadır.

Bu bakımdan, yemeye içmeye muhtaç olduğunu apaçık gör­dükleri Firavun'un 'en yüksek rab'lik iddiasına haydi diyelim ki bir aklî yanılgıyla kapılmış olsunlar, Hz. Musa ile gelen vahiyden sonra, kavm-i Fir'avn bu yanılgıdan kurtulabilirlerdi. Çünkü, kâinat cinsinden birşeyin rab olamayacağım; 'rububiyet' ve 'uluhiyet' vasfına ancak doğmayan, doğurmayan, doğurulmayan, yemeye içmeye muhtaç olmayan, zaman ve mekân kaydı altında olmayan birinin lâyık olduğunu Musa aleyhisselam hem tebliğ etmiş, hem de mazhar olduğu mucizelerle de bunu defaatle ders vermişti. Buna rağmen, kavminin 'en yüksek rab' olarak gene de Firavun'u tanımasının ardında, 'geri zekahlık'tan ziyade 'geri duygululuğun rolü vardır. Duygusal açıdan bir çürümüşlük ya­şadıkları, fıtraten bir tahribe uğradıkları, kula kulluğu engelle­yen 'izzet-ı nefis' gibi bir duyguyu çürütüp insanlık onurunu ayaklar altına alabildikleri, özgürlük gibi muazzam bir insanî ta­lebi körelttikleri için bu duruma düşmüşlerdir.

Bu bakımdan, tarihin her zamanında ve her coğrafyada, in­sanlık onuruyla her kim oynuyorsa, bunu firavunların hesabına yaptıklarını bilmemiz; ve buna karşı, özgürlük gibi, izzet-i nefis gibi, insanlık onuru gibi bizi kula kul olmaktan alıkoyan duygu­ları itinayla muhafaza etmemiz; bu duyguları tahribata uğramış veya uğruyor gibi görünenlere ise, insanlığını gerçekleştirmenin ancak bu duyguların muhafazasıyla mümkün olacağını bildirmemiz gerekiyor. Tâ ki, zihinler fıravunî iddialardaki yanlışlığı teslim ederek Musa-misal insanlarla gelen hakikate muhatap olabilsinler.

Diğer bir deyişle, bir yerde veya bir çağda imanın inkişafını isteniyorsa, insanlık onuru ve özgürlük için de mücahede ve mücadele etmek gerekiyor, vesselam. [45]

 

4. KURÂN ÜLKESİNDE KISA YOLCULUKLAR

 

Sabrın Anahtarı

 

Kur'ân-ı hakîm'de mü'minlerin nitelikleri sıralanırken, ilk sırada çoğu kez 'sabır’ zikredilir. Âl-i İmrân sûresinin 17. âyeti bunun bir örneğidir. Bazı sûrelerde ise, mü'minler, 'sabreden' insanlar olmanın yanısıra, 'birbirine sabrı tavsiye eden' insanlar olarak da anılırlar. Ayrıca, birçok Kur'ân âyeti mü'minlere sabırlı olmalarını emretmektedir.

Açıkçası, Kur'ân'da sabra yönelik yoğun bir vurgu vardır. Birçok âyet, sabır ile iman, sabredenlerden olmak ile mü'min ol­mak arasında açık bir irtibata dikkat çekmektedir.

Öte yandan, hadis ve siyer kitaplarından açıkça anlaşıldığı üzere, Hz. Peygamberin hali ve sözleri de, sabrı hayatın merkezi­ne taşımaktadır.

Bununla birlikte, sabrın mü'minâne bir hayat için taşıdığı bu açık öneme rağmen, bizlerin kendi hayatlarımızda sabredici kullar olmayı lâyikınca başaramadığımız da bir vakıadır.

Meselâ kendi namıma konuşmam gerekirse, sabrın değerine ve önemine dair bu kadar Kur'ânı ve nebevi ikaza rağmen, sa­bırlı olmayı lâyıkınca başarabildiğimi söyleyebilecek durumda değilim. Resûl-i Ekrem'in (a.s.m.) hayatına bakıp o hayat üze­rinden kendi hayatıma nazar ettiğimde, onun sabırla karşıladığı dağ gibi meselelerin yanında alevlenip parladığım, esip gürlediğim, açıkçası sabırla karşılayamadığım o kadar küçük mesele var ki...

Seneler senesi, 'sabrın gereğine inanma ancak gereğince sabredememe' suretinde yaşadığım bu paradoksu çözecek anahtarı, yakın zaman önce, yine Kur'ân'da buldum. Bu anahtarı hayatı­mın her alanında kullanabilmeyi başardığımı söyleyemem; ama bu sayede en azından gösterdiğimiz 'sabırsızlıkların ardındaki asıl sebebi keşfetme imkânına erişmiş bulunuyorum.

Sabrın anahtarının Kur'ân'daki yerini de gecikmeden söyle­yelim. Bu anahtar, Kehf sûresinde bize veriliyor.

Malûm, bu sûre, başkaca hakikatlerin yanısıra, Yahudilerin Hz. Peygambere sorduğu üç soruya cevap sadedinde, Resûlullah'ın şahsında bizlere Zülkarneyn'i, Ashâb-ı Kehf i, bir de Hz. Musa ile-hadis rivayetlerinden hareketle Hızır olduğuna kail olduğumuz-ledün ilmine vâkıf bir kul arasında yaşananları an­latır. Sûrenin Musa ile Hızır arasında olup bitenleri anlatan bö­lümünde, insanın nazarı kıssanın geneline yöneldiği için ilk an­da dikkatten kaçan bir âyet vardır. Nitekim, Musa aleyhisselamın, ona verilen ledün ilmini kendisine de öğretmesini Hı­zır'dan istediğinde, Hızır aleyhisselamın verdiği "Sen benimle beraber kalmaya, sabretmeye dayanamazsın" cevabı hepimizin aklında kalmıştır; ama bunu Hızır'ın neye binaen söylediği aklı­mıza yer etmiş değildir. Îşte, ilk anda dikkatten kaçan âyette, yani Kehf sûresinin 68. âyetinde, Hz. Musa'nın 'niye sabredemeyeceği'nin izahım okuruz:

"Bilgisini elde edemediğin birşeye karşı nasıl sabredeceksin?"

Bize sabrın anahtarını veren âyet, işte budur.

Zira, mefhum-u muhalifi ile âyet bize insanın 'neye ve nasıl sabredeceğinin' cevabını vermektedir. İnsan "Bilgisini elde ede­mediği birşeye karşı sabredemez" ise, bu demektir ki, "ancak bilgisini elde edebildiği birşeye karşı sabreder." O halde, sabır­sızlık halindeki ana problem, ilgili şeyin içyüzünden haberdar olmamak, o şeyin derûnundaki bilgiden mahrum olmaktır.

Buna göre, meselâ Peygamberimiz aleyhissalâtu vesselam eş­siz bir sabır örneği sergilemişse, bu, sabırla karşılaması gereken olaylarda, o olayların derûnuna dair bir bilgi sahibi olmasından dolayıdır.

"Peki, bu bilgi neydi?" sorusu aklına geldiğinde, bugün vuku bulmuş birçok olayın içyüzünün veya ileride olacak birçok ola­yın vahiy ve ilham yoluyla ona bildirildiğini hatırlıyor insan. Fa­kat, bu 'özel' bilginin yamsıra, Hz. Peygamber (a.s.m.) her mü'minin kabiliyeti nisbetince erişebileceği 'genel' bilgilere de azamî derecede erişmiş durumdaydı.

Meselâ, biliyordu ki, Rabbinin izni olmadan tek bir yaprak dahi düşmez. Yine biliyordu ki, Rabbi abes iş yapmaz, zulüm de etmez. Her işin, her fiilin Faili oîan Zât-ı Zülcelâl, kâinatın şahit olduğu üzere, Hakîm'dir, Rahîm'dir, Kerîm'dir, Muhsin'dir... Bir hadise yaratıyorsa, bu hadise sabrı gerektiren olumsuz bir olay olarak gözükse dahi, ardında muhakkak bir hikmet ve rah­met cilvesi vardır. Bu olumsuz durum, olsa olsa, tohumun çürümeşinin zahirde taşıdığı olumsuzluk gibidir; bu vesileyle, o to­humdan bir ağaç boy vermektedir. Yaşanan musibet ve sınan­ma, Kerîm ve Rahîm olan Rabbin müstakbel ikram ve rahmeti için bir ihzariye hükmündedir.

Yani, Hz. Peygamber'in şahsında görüldüğü gibi, bir kere kâ­inatın ve içindeki her şeyin ve her olayın O'nun eseri olduğunu bilip bunlar üzerinden O'nun hikmet, rahmet, kerem, ihsan., gi­bi sıfatlarının farkına varınca ve zahiren olumsuz gibi görünen olayların içyüzü de bu çerçevede okununca, insanın önüne geniş bir sabır alanı açılıyor.

Yok eğer ilgili olaylar bu çerçevede okunamadığında ise, öfke ve hiddet gibi duyguların da eşliğinde, insanın iç dünyasını bir sabırsızlık hali kuşatıyor.

Bunun böyle olduğunun en açık delili, kendi hayatlarımızda saklı olsa gerektir.

Şöyle bir bakalım kendi hayatlarımıza:

Yaşanan olayın Al­lah'tan geldiğine ve O'nun da abes ve merhametsiz iş yapmadı­ğına, o halde bu işte de-bizim ilk anda göremediğimiz-bir rahmet ve hikmet boyutunun muhakkak mevcut olduğuna inan­dığımız durumlarda mı sabırsızlık gösteriyoruz? Yoksa, bu na­zarla okuyamadığımız olaylarda mı?

Elbette, ilkini başarabildiğimiz ölçüde sabırlı, başaramadığı­mız oranda da sabırsız oluyoruz.

Bu bakımdan, sabır, gerçekte imanımızın ne mertebede ol­duğuna dair muazzam bir sınanma vesilesi oluyor bizim için. O'nun esmâ-i hüsnâsına olan iman ve marifetimiz nisbetinde sabır halini kuşanıyor; ve bu iman ve marifetimizdeki zaaf nis­betinde de sabırsızlık sergiliyoruz.

O halde, şu dünyada dahi cennet-misal bir hali mü'minlere yaşatan ve, "Sabreden zafere erişir" sırrınca, şu dünyada da hayır ve hakkın galebesinin en birinci anahtarı olan sabrı kuşanabil­mek için, lütfen dikkat!

O'na dair, O'nun yaratışına dair, O'nun hikmet ve rahmetle, kerem ve merhametle yarattığına dair, O'nun esmâ-i hüsnâsına dair bilgimizi kemale erdirelim ki, lâyıkınca sabredebilelim. [46]

 

Toptancılığa Reddiye

 

Yakın zaman önce kısa âyetlerle örülü bir belagat incisi olarak Hicr sûresini okurken, daha önce farkına varmadı­ğım üç âyet özellikle dikkatimi çekti. Önce İbrahim aleyhisselâma gelerek ona ve hanımına bir oğul (ishak) müjdesini veren meleklerin, esasen Lût kavmine vaad edilen azabı getirmek için geldiklerini Hz. İbrahim'e açıkladıkları âyetler idi bunlar. Sûre­nin 58. âyetinde "Biz mücrim bir kavme gönderildik" diyen melekler bir sonraki âyette "Ancak Lût ailesi hariç. Onların hepsini kurtaracağız" istisnasında bulunuyor, 60. âyette ise bir diğer is­tisnayı zikrediyorlardı:

"Yalnız hanımı müstesna."

Bu üç âyeti beraberce bir kere daha okuyacak olursak, melek­ler şöyle demişlerdi:

"Biz mücrim bir kavme gönderildik. Ancak Lût ailesi hariç. On­ların hepsini kurtaracağız. Yalnız hanımı müstesna. Onun azap içinde kalacak olanlarla beraber olacağını biliyoruz."

Sûreyi okurken, bir sıralama içermesi itibarıyla, bu üç âyet dikkatimi özellikle çekti. Lâkin, ilk etapta bu sıralamanın hikme­tini çözemedim ve günler boyu aklıma düşen şu soruları düşün­düm durdum:

Kur'ân, durumu anlatmak için, neden "al-i Lût hariç olmak üzere, Lût kavmine azabı getirmek üzere geldik" gi­bi bir ifadeyi tercih etmiyor? Bunun yerine, neden üç ayrı âyette birbiri ardınca:

• Mücrim bîr kavim;

• Bu kavim içinden âl-i Lût müstesna;

• Lût ailesi içinden de karısı müstesna sıralamasıyla meseleyi anlatıyor?

Lillahi'1-hamd, bu soruların peşisıra, hikmeti sonsuz bir Rabbin sonsuz hikmetler yüklü Kelâm-ı Ezelîsinin bu üç âyetindeki hikmet denizinden, hayatlarımız açısından son derece önemli bir hikmeti kavramış bulunuyorum.

Aklımın anlayabildiği kadarıyla, meleklerin diliyle zikredilen bu azap haberindeki sıralama ile, Hakîm-i Rahîm, çok derslerin yanında, bize 'toptancı' olmama dersini de veriyor. Öncelikle, mü'minlerin sayısının son derece sınırlı kaldığı bir toplumun neredeyse tamamının küfür ve azgınlık içinde olmasına binaen, kavm-i Lût'u 'kavmin mücrimin (mücrimler kavmi) olarak ta­rif ediyor. Bir sonraki âyette, geneli yozlaşmış bu kavme dair sözkonusu genellemeye mukabil, Lût ailesi istisna tutuluyor. Kavm-i Lût'un umumen hak ettiği 'mücrim' unvanından âl-i Lût'un istisna tutulduğu bu âyetin ardından ise, umumu 'müc­rim olmayan' âl-i Lût'tan Lût'un mücrim karısı istisna tutulu­yor.

Yani, bu üç âyette bir topluma, o toplum içindeki bir aileye, ve o aile içindeki bir ferde dair üç ayrı hüküm görüyoruz. Böyle­ce, Âdil-i Hakim, içinde mücrimlikle temayüz etmeyen yalnız tek bir ailenin bulunduğu bir topluma dair toptan bir hükümle bu tek ailenin hukukunu zayi etmiyor. Sonra, yine toptancı bir hükümle bu aile içindeki mücrimi de temize çıkarmıyor. Bilakis, âl-i Lût'u 'mücrimler kavmi'nden, Lût'un mücrim karısını ise 'âl-i Lût'tan ayırıyor. Bu şekilde bize, verilen hüküm ister olum­lu olsun ister olumsuz, toptancı olmama dersini veriyor. Bize, kayıtlan ve istisnaları gözardı etmemeyi, genel bir hüküm verir­ken özel durumları gözden kaçırmamayı öğretiyor.

Bir diğer açıdan bakarsak; Rabb-ı Rahim, birbiri ardınca ge­len ve 'istisnalar' yüklü bu üç âyetle, bir kavim hakkında şöyle genel bir bakışla hüküm vermediğini; o kavim içinde hangi aile­nin mücrim, hangisinin mü'min olduğunu teker teker ayırıp bildiğini; ayrıca, her bir aile içinde de hangi ferdin mü'min, han­gi ferdin mücrim olduğunu bildiğini gösteriyor. Böylece, O'nun katında bize içinde bulunduğumuz toplumun veya ailenin müc­rim veya mü'min olmasına göre değil, kendi imanımız ve kullu­ğumuza göre bir değer biçildiğini öğreterek, bizi kendi kişisel so­rumluluğumuz ve 'bireysel kulluk borcumuz' üzerinde düşün­meye sevkediyor. Ne içinde bulunduğumuz ortamdaki insanla­rın umumunun mücrim olmasından dolayı kendimiz hakkında ümitsizliğe düşmemize müsaade ediyor; ne de içinde bulundu­ğumuz ortamdaki insanların umumunun mü'min olmasından dolayı gevşeklik, lâkaytlık ve ubudiyetini ihmal gibi bir tavra ka­pı aralıyor.

Bir belagat incisi olarak Hicr sûresinin ilgili âyetlerinin beliğ bir üslupla verdiği bu hikmet, hakikat ve adalet dersine binaen, 'Allah'ın ahlakıyla ahlâklanması' gereken bizlerin de 'genelleme' ile 'toptancılık'ın arasını ayırmayı öğrenmemiz; olumlu veya olumsuz, genellemeler yaparken, istisnaları gözardı etmememiz gerekiyor. Tâ ki, genel bir hükme ulaşmaya çabalarken özel hu­kukları zayi etmeyelim. Tâ ki, genele dair olumlu bir tablodan hareketle, kendi özel hayatımızda tembellik ve lâkaytlığa düşme­yelim. [47]

 

Ölümün Anlamı

 

Celâl yüklü bîr sûre olarak Mülk sûresi, ikinci âye­tinde Rabbimizi 'ölümü ve hayatı yaratan' olarak tarif eder. Kâinat adlı şu mülkün Malikini belagat incisi âyetlerle bildiren sûrenin bu tarifi, genellikle 'kronolojik' düşünmeye alışkın biz­lere ters gelen bir yön içerir. Âyet, mülkün Malikini, 'hayatı ve ölümü yaratan' olarak tarif etmez çünkü; bilakis, âyetin vurgusuyla, Allah 'ölümü ve hayatı yaratan'dır.

Bu kısacık ifade, sonsuz hikmetler yüklü bir Kelâm-i Ezelî olarak Kur'ân'ın her bir cümlesinde, hatta her bir kelimesinde ne derece hikmetler ve hakikatler taşıdığına dair parlak bir ör­nek hükmündedir.

Bir kere, âyet, ölümün de, hayat gibi,''yaratıldıgı'na dikkat çekmektedir. Demek ki, ölüm 'hayatın sona ermesi'nden öte birşeydir. Demek ki, ölümü hayatın sona ermesi şeklinde açıklayan yaklaşım, kuru bir totolojiden ibarettir. Demek ki, yaratılan ve bir 'yaratma fiili' olarak dikkat gerektiren şey, yalnızca hayat değildir. Ölüm de bir 'yaratma fiili' olarak aynı derecede dikkat istemektedir. Ve, demek ki, 'hayat sahibi' kılınan insanın yavaş yavaş ölüme gitmesi, Kadîr-i Zülcelâl'in kudret ve iradesinin mani olamadığı 'doğal bir süreç' değildir. Bilakis, O'nun kudret ve iradesi, havi ve kuvveti altında gerçekleşen bir yaratma eyle­midir.

Diğer taraftan, bu âyet, 'ölüm'ü 'hayat'tan da önce zikrede­rek, sûreye ismini veren nokta, yani Hâlık-ı Zülcelâl'i 'mülkün Maliki' olarak tanıma noktası itibarıyla da ölümün kritik öne­mine dikkat çekmektedir. Mülkün Malikini tanıma noktasında ölüm hayattan da kritik bir önem arzediyor olmalı ki, 'hayattan sonra’ gerçekleşiyor olmasına rağmen âyette hayattan önce zik­redilmektedir.

Vakıa, öyledir de. Hayata anlamını veren şey, gerçekte, ölüm­dür, insanoğlu şu dünyada hiç ölmeden yaşıyor olsaydı, herhal­de, bu hayatın bir 'emanet' olduğunu, emanetin kendisine veril­miş olduğunu hiç mi hiç düşünemeyecek; peygamberler gelip bunun böyle olduğunu söyleseler dahi onları ciddiye alıp dinle­meyecekti. Hayatın bitmeksizin devamı, şu ölümlü dünyada da­hi kendisinde sonsuz güç vehmedebilen insanoğluna, hayatının kendi elinde olduğunu, onu kimseden emanet almadığını, dola­yısıyla kimseye de borçlu olmadığını düşündürecekti.

Oysa, 'ölümlü dünya'da yaşıyoruz. Ölümlüyüz, faniyiz. Ve her gün duyduğumuz ölüm haberler, her şehirde gördüğümüz kabristan ve mezarlıklar sayesinde ölüm gerçeğiyle içiçe yaşıyo­ruz. Ölümlü olmak ve ölümle içice yaşamak, bize yaşadığımız hayatın kendi eserimiz olmadığını, bizatihi hayy ve diri olmadı­ğımızı öğretiyor. Var olmak ve varlığını devam ettirmek için başka hiçbir şeye muhtaç olmayan bir Hayy-ı Kayyûm'un eliyle hayat sahibi kılındığımızı, O'nun bize bu hayatı emaneten ver­mesinin de bir hikmeti ve anlamı olduğunu kavramamız, bu sa­yede mümkün oluyor, ölüm, hayatın içyüzünü kavramamızı sağlıyor. Hayatlarımız, ölüm gerçeğiyle anlam kazanıyor.

Gelin görün ki, hayatî yolda bulup aldığı değersiz bir mal gibi kullanıp tüketmeye kalkışan nefsimiz, bizi ölüm gerçeğinden uzak tutmayı tercih ediyor. Dünyanın fani yüzünde yaşadığımız aldanışlar bir tiryakiliğe dönüşmüşse, hayatın emanet olduğunu ve emaneti Sahibinin rızasınca kullanmak gerektiğini ders veren ölümle yüzleşmek pek tercih edilmiyor. Onun yerine, kendimizi kandırıp ölümü görmezden gelmeye çalışıyoruz.

Buna karşılık, hayatın emanet olduğu dersini tam almış ve emaneti Sahibinin istediği şekilde kullanma lüzumuna tasta­mam inanmış dillerde, ölümden söz etmenin, bir dosttan söz et­mek kadar rahat ve o kadar da huzur verici olduğunu gözlemli­yoruz. Ölümü düşünmeyi hayata dair tefekkürün ayrılmaz bir parçası kılmış olan, ölümü düşünerek bir mezarlıkta dolaşmayı bir bahar ülkesinde dolaşmak kadar zevkli bulan insanlar da var aramızda.

Rabbimizi, 'ölümü ve hayatı yaratan' olarak tanımak... Haya­ta anlamını veren ölüme, hayata ve ölüm ötesine dair dersler çı­kararak bakmak...

Hayatımız da bunu yapabildiğimiz ölçüde güzelleşecek, ölü­mümüz de... [48]

 

Boş Söz Ve Yalan

 

“Nasıl bîr yerde yaşamak isterdiniz?" diye sorulsa, hemen herkes, önü deniz, arkası orman olan, kenarın­dan da nehir akan, bahçesinde çeşit çeşit meyveli ağaçlar ve çi­çekler bulunan geniş bir köşk tarif ederdi herhalde.

'En güzel nimet' denildiğinde ilk anda akla gelenler de böyle­si şeyler olur; belki, aşkını ve şevkini paylaşabileceği karşı cinsten bir muhatabı, samimi ve fedakâr dostları, rahat bir bineği, insa­nın ufkunu açan kitapları, da buna ekleyenler olurdu.

Keza, Kur'ân'ın cennet tasvirlerinden en ziyade aklımızda kalan unsurları sıralamamız istense, yine, altından ırmaklar akan köşkler, huriler, istediğiniz anda önünüzde bulduğunuz çeşit çeşit meyveler, altın tahtlar, ipek yastıklar, başı çekerdi muhtemelen.

Saydığımız bütün bu şeylerin birer nimet olduğu, insanı kendilerine cezbettiği, tartışmasız bir gerçek. Aksi halde, bütün bunlar, hayallerimizi süslemediği gibi, Rabb-ı Rahîm'in bizi ubudiyete sevk ve teşvik için Kelâm-ı Ezelîsinde tasvir ettiği cen­net tabloları arasında da yer almazlardı.

Ancak, bütün bu nimetleri tamamlayan, o olmadığında bü­tün bu nimetlerin tadının tuzunun kalmadığı bir nimet daha var ki, genellikle gözlerden saklı durur ve bilinmez. O yüzden, şükrü de pek edilmez. "O da ne?" diyorsanız, işte cevabı:

Sözkonusu nimet ortamında, rahatsız edici boş bir söz ve sesin, yalan ve yanlış şeylerin olmaması nimeti...

Bulunulan ortamın boş söz ve yalandan arınmışlığı öylesine büyük bir nimet olmalı ki, bizim gözümüzden genellikle kaç­makla birlikte, Rabb-ı Rahim cenneti tarif ederken bu hususu özellikle vurgular. Meselâ, Nebe sûresinde 'orada ne boş söz, ne de yalan işitildiği'ni haber verir. Vakıa sûresinde, cennetliklerin cennette 'ne boş, ne de günaha çağına bir söz' işiteceklerini bil­dirir. Gâşiye sûresinde ise, "Orada boş bir söz işitmezler" müj­desini verir.

Görüldüğü üzere, orada boş bir söz ve yalanın olmayışı, diğer cennet nimetleri arasında Kur'ân'da özellikle zikredilen bir ni­mettir. Zira, diğer cennet nimetlerinin nimetiyeti, ancak bu ni­met ile tamama ve kemale ermektedir.

Şahsen, kendi hayatımda, böylesi bir nimetin büyüklüğünü ve derecesini, aksi yöndeki bir durumu beş yıl boyu sürekli yaşa­yarak kavramış oldum. Zira, Rabb-ı Rahim bizi kira derdinden kurtarıp ev sahibi kıldığında, bu cennet nimetinin nimetiyetini, hem de büyük bir nimet olduğunu farketmemizi sağlayacak bir imtihan da yaşadım. Alt katta, hanımı daha önceden ölmüş bu­lunan, altı çocuğu olsa da-muhtemelen sorumluluğun bir kıs­mı kendisine, bir kısmı çocuklara, bir kısmı şu zamanın hâkim hayat felsefesine ait olmak üzere-çocukları tarafından yalnız bırakılan, hayatını ubudiyetle güzelleştirip ona Rabbini hatırla­tan dostlarla süsleyemediği için içkide ve televizyonda teselli arayan zavallı bir insan yaşıyordu. Üstelik, kulakları da iyi duy­muyordu. O yüzden, özellikle gecenin uykuya en ziyade susadı­ğımız, onun ise yalnızlığını en ziyade hissedip efkârlandığı vakit­te, televizyonun sesini sonuna kadar açıyordu. Buna bir de za­man zaman içki sofrasında ona yârenlik eden misafirlerinin sar­hoş kafayla söyledikleri her türden nağmeler eklenince, evimi­zin, özellikle de olay mahalline en yakın odasının hali dayanıl­maz bir mahiyete bürünüyordu.

Neyse ki, beş yılın sonunda, bizim bu sabır imtihanımız geç­ti. Zira o zavallı insan hazin bir şekilde bu dünyadan göçüp gitti. Bizim dünyamıza, bir sürü nahoş hâtıra, ve yalnız bir tek hoş hâtıra bırakarak...   

Bu hoş hâtıra ise, vaktinde uyumuş olan bebeğimizin gecenin yarısında başlayan televizyon gürültüsü yüzünden uyandığı, o yüzden tam da uykuya hazırlandığımız sırada kucakta bebeğimi­zi gezdirip tekrar uyutmaya çalıştığımız ânlarda yaşadığımız sa­bır gayreti ile geldi. Nebe süresindeki cennet tasvirinde yer alan bahçeler, üzüm bağları ve sair şeyler arasında "Orada boş söz ve yalan işitmezler" âyetiyle haber verilen nimetin değerini, ilk kez işte bu sabır teşebbüsleri hengâmında farkettik. İmtihanımızın devam ettiği, yani boş söz ve yalanın istemesek de evimize ban­gır bangır misafir olduğu dönem zarfında, Nebe sûresinin ya­nında, başka bazı sûrelerde de bu nimetin tâdâd edildiğini keş­fetme imkânı da bulduk.

O sabır imtihanı hengâmında, cennet 'boş söz'ün olmadığı bir yer olarak bize tarif edilip ruhumuz o yöne teşvik edildiğine, bu dünya ise cennetin ta kendisi olmadığına göre, bu dünyada böylesi 'boş söz' imtihanlarını yaşamamız mukadder diye dü­şünmüştük. Böyle düşünmek, hem bulunulan hale karşı sabır kuvvetini veriyor, hem de insanda cennete karşı bir özlem ve cennetlik amellere doğru bir temayül uyandırıyordu.

Böylece, Allah'a şükür, ölü bir halden güzel tablolar çıkacak; 'boş söz'ün kirlettiği bir ortamdan, sözlerin en güzeli olarak Kelâm-ı Ezelînin bir nüktesini keşfetme imkânı bize aralanacaktı.

Sözünü ettiğim imtihan döneminde, özellikle imtihanın şid­detlendiği anlarda, ne yalan söyleyeyim, "Cenab-ı Hak bu insanı bu haliyle cennete koysa, cennet de cennetlikten çıkar" diye dahi düşündüğüm olmuştu. Ancak, bir adım ileride, çuvaldızı kendi­me de batırarak, belki komşuları rahatsız edecek böylesi gürül­tüler çıkarmamaya gayret ediyor olsam bile, hayatımda hiç mi boş söz olmadığını soracak; dahası, hayatımda boş sözlerin mi, 'dolu' sözlerin mi daha ziyade yer tuttuğunu düşünme fırsatı bulacaktım. Bu muhasebe vesilesiyle farkettigim bir husus şuy­du:

Madem ki cennet günaha çağıncı, yalan veya boş bir sözün olmadığı bir yerdir; o halde, oraya böylesi sözlerden sakınanlar, hayatını böylesi sözlerden arındırmaya çalışanlar, belki tasta­mam başaramasa da bu yönde çaba harcayanlar buyur edilecek­tir. Madem ki durum budur, o halde benim de hayatımı yalan sözlerden ve de günaha çağırıcı sözlerden arındırmaya çalıştığım gibi, boş sözlerden de arındırmaya çalışmam gerekmektedir.

'Boş söz ve yalan'a dair bu dersi fiiliyatta lâyıkınca tatbik ede­bildiğimi söyleyecek durumda değilim maalesef... Ancak, cenne­ti arzulayan biri olarak, cennete alınır hale gelebilmek için haya­tımı boş sözlerden arındırmaya elimden geldiğince gayret ediyo­rum.

Umulur ki, Rabbimiz bizi şu dünyada boş sözlerden boşananlar cümlesine dahil etsin. Umulur ki, hepimize her iki cihanda boş sözden uzak durma gibi bir nimet, dolu dolu iman ve marifet sözleriyle haşir neşir olma gibi bir imkân nasip etsin. [49]

 

Cuma Dersleri

 

Şeytanın insanı aldanışa sürüklerken kullandığı en önde gelen malzemelerden biri, 'belirsizlikler'dir. Kalben ar­zu ve niyet ettiğimiz halde yerini ve zamanını tayin ve tesbit et­mediğimiz için bir türlü yapamadığımız ne kadar çok hayır ve hasenat vardır kimbilir? Düşündüğümüz, gönül koyduğumuz şey haklı ve hakikatli olsa bile, eğer ne zaman, nasıl, ne şekilde, niye yapılacağı belirsiz ise, büyük bir ihtimalle hiç yapılmaya­caktır.

Zira, Allah'ın rızasına uymayan işlerde 'hemen şimdi'ci olan nefis, ilahî rızaya uygun işlerde ise tam bir 'erteleyici'dir. Söz vermediğimiz, karar kılmadığımız her hayır, bu bakımdan, belki hiç yapılmamak üzere 'ertelenmeye' mahkum kalmaktadır.

İşte, belirsizliğe karşı insanın bu zayıf ve şeytan tarafından kullanılmaya açık durumuna mukabil, Rabb-ı Rahim, hikmet ve rahmeti ile bize ubudiyet nevlerini bildirmekle kalmaz; onların 'yeri ve zamanı'nı da bildirir.

Meselâ, şayet Kelâm-ı Ezelîde yalnızca "Namaz kılın" denilse, ama vakti ve yeri tayin edilmese idi, ihtimal ki, 'ileride,' 'uygun bir zaman' kollarken hiç namaz kılamadan bu dünyadan göçüp gidebilirdik. Ama namazların vakti beilidir; dahası, bu vakitlerin ne şekilde tayin ve tesbit edileceği, Resul-i Ekrem (a.s.m.) tara­fından bilfiil gösterilmiştir.

Keza, "Yılın bir vakti oruç tutun" denilse, herhalde 'önü­müzdeki ay,’ 'gelecek hafta,' 'ertesi gün' derken, şeytanın belir­sizlik tuzağına düşmüş halde, ihtimal ki yıllarımızı hiç oruç tutamadan geçirirdik. Ama Rabb-ı Rahîm, rahmeti ve hikmeti gere­ği, bize vakti de bildirmiştir:

"Ramazan ayı."

Öte taraftan, haccın da hem zamanı tayin edilmiştir; hem de yeri...

Gelin görün ki, bu kadar bariz 'yer ve zaman' tahsislerine rağmen, nefis ve şeytan hâlâ daha kaçamaklar peşinde koşar du­rur. Bunun bir veçhesi ise, ne yazık ki, Cuma vakitlerinde sunulur.

Adını Cuma'ya dair âyetinden alan Cum'a sûresinde, mü'minlerden Cuma günü namaz için çağrıldıklarında şu iki şeyi yap­maları istenir:

1) Zikrullaha, yani namaza ve hutbeye koşmak;

2) Alışverişle, yani para getiren bir işle iştigali terketmek.

İlgili âyet, birçok belagat incisi yüklüdür. Meselâ, "Allah'ın zikrine koşun" denilirken 'fes'av' ibaresi kullanılmıştır. Buna göre, 'fes'av'ı aslî halini bozmadan Türkçe'ye aktarırsak, "Al­lah'ın zikrine sa'y edin" denilmektedir. 'Sa'y ise 'çalışma,' 'emek sarfetme' anlamı da taşımaktadır. Bu ise, maalesef 'sa'y'i hep dünyalık işlere hasreden; doğrudan ahirete, ibadete ve esmâ-i hüsnaya yönelik hiçbir çabayı 'sa'y,' yani 'çalışma1 sınıfında görmeyen bizlere latif bir ilâhî uyarı hükmündedir. Gerçekte, mad­dî kazanç sağlayan bir işle iştigal nasıl 'sa'y'i yani koşup didin­meyi, çalışmayı gerektiriyorsa; Allah'ı tefekkür ve tezekkür edip O'na ibadet etmek de öyle sa'y gerektirmektedir. Üstelik, yüz kat fazlasıyla... Zira, ilkine nefis ve şeytan hiç engel olmaz iken; ikin­cisi için, onların ördüğü binlerce tuzağı bozmak ve aşmak da ge­rekmektedir.

Velhasıl, bize Cuma vakti alışverişi terk ve zikrullaha koşma emri getiren bu âyet, 'sa'y' denilen şeyi yalnızca 'para getiren işler'e münhasır kılmama dersi de vermektedir... [50]

 

Sadaka Sadakattir

 

Eskilerin eskimez bir sözü vardır:

"Kamus namustur." Gerçekten de öyledir. Zira, düşüncenin ve anlamın taşıyıcısı kelimelerdir, insanlar, kelimeler ile düşünür ve anlaşırlar. O yüzden, kelimelere, yani kamusa dair bir yozlaşma, ister istemez, doğru düşünüşün ve doğru anlayışın da mahvını getirmektedir.

Kelâm-ı Ezelînin ve bize onu bildiren Hz. Peygamberin bazı kelimeler üzerindeki ısrarı da, bu hikmetten olsa gerektir.

Meselâ, kök itibarıyla 'kat kat artma' anlamını taşıyan 'riba'yı, yani 'faiz'i ele alalım. 'Riba,’ yani 'kat kat artma' kelimesi­ni özellikle faiz için ilk kez kullananlar faizi benimseyen ve beğe­nen insanlar olmalı ki, faiz adını verdiğimiz işlem için ona bu kelimeyi lâyık görmüşlerdir. Oysa Kur'ân, bir âyetinde, bu kul­lanımın ardındaki yanlış düşünüşe karşı ince bir uyarıda bulu­nur. Hayır; riba, yani faiz, kelimenin kök anlamının ima ettiği şekilde, kat kat artmaz! Bilakis, "Allah ribayı mahveder" [51]. Buna karşılık, âyetin hemen sonraki cümlesine bakarsak, 'ribayı mahveden' Allah, 'sadakayı da ribalandırır,' ya­ni 'kat kat arttırır.' Yani, 'riba' adı verilen şey hakikat-ı halde mahvolan ve mahva götüren birşeydir; eksilme zannedilen sada­ka ise, ribalanan birşey... Bu şekilde, Kadîr-i Zülcelâl, alınan ribanın hesabını soracağı gibi, verilen sadakaların kat kat fazlasını verdiğini, vereceğini ve vermekte olduğunu bildirmektedir.

İşin aslına aykırı anlamlar çağrıştıran bir kelime olarak (riba'ya karşı bizi bu şekilde uyaran Kur'ân'da, işin aslına uygun anlamlar yüklü birçok kelime için bir teyid zemini sunan âyetler de vardır.

Meselâ 'sadaka' kelimesi, bilinen anlamıyla, Kur'ân nazil ol­madan önce de kullanılan bir kelime olsa gerektir. Kur'ân, bu kelimeyi, bir dizi âyetinde açık biçimde kullanır. Sadaka, bildiği­miz üzere, bir insanın muhtaç halde gördüğü başka insanlara kendi malından verdiği şeyin adıdır; ama, kök anlamı itibarıyla, 'sadaka'nın 'vermek'le hiçbir alâkası yoktur. Sadaka, kök anlamı itibarıyla, 'sadakat'le, 'sidk'la, 'tasdik'le akrabadır. Bu kelimeyi bildiğimiz sadaka anlamında defalarca kullanan Kur'ân ise, böy­lece, bildiğimiz 'sadaka’ ile bildiğimiz 'sadakat' ve 'tasdik' ara­sındaki anlam akrabalığına dikkatimizi çekmektedir. Sadaka, sa­dakatle aynı kökten gelmektedir; ve işin aslına bakılırsa, sadaka gerçekten sadakattir. Zira, sadaka, "Mülk O'nundur" sözünü gerçekten bilerek ve inanarak mı söylediğimizin, mülkün Mali­kinin gerçekten Allah olduğunu tasdik edip etmediğimizin bir sınanması hükmündedir. Kendisinde olanı gerçekten O'ndan bilen biri, bunu verdiği 'sadaka' ile teyid ve tasdik etmektedir. Çünkü, ancak verenin O olduğunu bilen biri, gönül rahatlığıyla ve karşılığında maddî manevî hiçbir menfaat beklemeksizin başkalarına verebilmektedir.

Açıkçası, her sadaka verişimizde, sadakatimizi teyid ederiz esasında. Her sadaka, bir sadakat teyididir. Zira, sadaka, "Mülk O'nundur" hakikatine sadakatin meyvesidir.

Madem öyle, muhtaçların giderek arttığı zor bir zamanda sa­dakatimizi gösterelim.

Madem öyle, gereğince ve yeterince veremiyorsak, kendimizi "Mülk O'nundur" hakikati noktasında tekrar bir talimden geçi­relim. [52]

 

Azlar Ve Çoklar

 

İnsanlık tarîhî, bir bakıma, 'azlar'ın tarihidir. Göz 'çoklar'a aldandığı için aldı gözüne inmiş insanlar 'çokluk' peşin­de koşuyor olsa da, tarih kitapları 'azlar'ın keyfiyet itibarıyla 'çok'luğuna ve âcizlerin zaferine ilişkin dizi dizi şahitlik zabıtları barındırır.

Kur'ân kıssaları arasında dolaşırken de, insanın dünyasında bu husus dolanıp durur. Câlût'un askerlerinin çokluğu karşısın­da 'nehrin öte yakası'nda kalan çoklara mukabil, Tâlût'un ordu­sunun inanmış azlarının söylediği o manidar söz, belki yüzlerce, belki binlerce kez zihnimizde yankılanır meselâ. O inanmış az­lar, "Allah'ın izniyle" demişlerdir, "nice azlar, nice çokları yen­mişlerdir."

Her bir peygamberin hayatı, bunu belgelemektedir. Küfür ve şirk batağına saplanmış bir kavim içerisinde 'tek başına bir ümmet' olan İbrahim (a.s.), her alanda mutlak bir otorite kurmuş Firavun'un küfrü ve zulmü karşısında Musa (a.s.), sayıca bir elin parmaklarını ancak geçen havarileriyle İsa (a.s.), diğerleri, diğer­leri... Ve elbette, Muhammed Mustafa aleyhissalâtu vesselam...

Kur'ân, peygamber kıssalarıyla, keyfîyetli çoklar olmayı red gibi bir aşırılığa da asla düşmeden, gerektiğinde keyfıyetü azlar olabilmenin erdemine ve önemine yöneltir akıllarımızı.

Bugünün 'çokluk'ları karşısında bunaları iç dünyalarımızın, 'niceliğin egemenliği'ne karşı verilen bu 'nitelik' dersini zihnine kazıması; hem ehl-i ilhad karşısında ve sebbit akdâmenâ' çizgi­sinde sapasağlam kalabilmek, hem ehl-i din içerisinde yol ve şe­rit değiştirmeden kendi mesleğini muhafaza edebilmek için, el­zem olmalı. Mesele çoklardan olmak değil, mesele elbette özel­likle az olmak da değil. Ancak, ilgili tüm âyetleri ile Kur'ân, asıl meselenin 'keyfiyet'te düğümlendiğini gösteriyor.

Zihnimin çokluklardan olumsuz anlamda etkilenen niceleri­nin dünyama taşıdığı hüzünle meşgul olduğu bir zamanda Kadr sûresinin kısacık âyetlerini bir derece tefekküre çalışırken, 'nitelik'i merkeze alarak çözülebilen bu 'çoklar/azlar' denklemi bir kez daha karşıma çıkmış bulunuyor.

Çünkü sûre, başka bir açıdan, yine 'çokluk-azlık' mukayesesi yapıyor-ve yine 'az olan' lehine.

Bir tarafta bîr gece, öte tarafta bin ay... "Kadir gecesi, bin ay­dan hayırlıdır."

Tek bir gecenin, koca bir ömürden daha hayırlı olması vakı­asına işaret ediyor sûre. 'Hayr'ın ölçüsünün, yaşanan ömür de­ğil; yaşanan hakikat olduğunu bildiriyor. Ki, Kur'ân'ın iç dünya­lara nüzul ettiği, daire-i esbabın kirlerine bulaşmayan melâike ve ruha arkadaş olunan, âlemler Rabbinin selâmına muhatap olu­nan bir gece, sonraki tüm günleri ve geceleri de aydınlatan muhtevasıyla, Kur'ân nurundan ve melekût ikliminin aydınlığından mahrum bin aydan elbette daha değerli ve daha hayırlı durumda bulunuyor.

Bir Kadir gecesi arefesinde Kadr sûresinin nazarları niceliğe değil niteliğe çeken bu dersiyle zihnimin meşgul olduğu günle­rin ardından, 'komşu' sûrelerden biri, çoklukla oyalanmanın akıbetini hatırlatan Tekâsür sûresi kapımı çaldı. Ondan sonra, 'iman, amel-i salih, hakkı ve sabrı tavsiye' gibi nitelikleri üzerin­de taşıyan insanlar müstesna, insanların hüsranım haber veren Asr sûresi... Ve hemen ardından, mal toplayıp habire sayıp du­ranlara veyl yüklü Hümeze sûresi...

Bütün bu sûreler, sayılarla oyalanmanın, sayılarla oyalananlarla da oyalanmanın beyhudeliğini kulağımıza fısıldıyor. Ve bizi asıl noktaya, 'nitelik'e çağırıyor. [53]

 

Güzel Bir Ayrılış

 

Hayatımıza dikkatle nazar ettiğimizde, iktisat-israf denkleminin yalnız parayla ilgili konulara münhasır olmadığını görürüz. 'İktisad,' asıl olarak 'orta yolda' demek ise, ubu­diyet maksadına uygun her hareket 'iktisat'lıdır. Aynı şekilde, is­raf maksada uymayıp haddi aşma ise, bunun da maddî-manevi sayısız yansıması mevcuttur. Cimrilik ise, gereken yerde dahi kullanmama gibi bir dengesizliğin ifadesidir.

Kısacası, mü'min hayatının her veçhesinde iktisatlı olmakla, ve yine, hayatının her veçhesinde israftan ve cimrilikten uzak durmakla yükümlüdür. Maddî harcamalarını iktisat-israf-cimri­lik denklemine oturttuğu gibi, ömür sermayesini de iktisatlı kul­lanması; keza, kalbi, aklî ve ruhî enerjilerinin kullanımında ikti­satlı olması boynuna borçtur.

İktisadın, cimriliğin ve israfın kapsamını bu şekilde genişlettiğimizde, bugünün ehl-i dini açısından, iki israf tablosu ilişir gözümüze. Ortada duran, gerek 'heyecan'ını, gerek 'öfke'sini ik­tisatlı, yani maksada uygun biçimde kullanamayıp israf ile haddi aşma durumudur.

Bu noktada, şöyle bir bakalım; yıllar yılı nelerden heyecan duyduk ve nerelerden heyecan umduk? Yeni doğan bir bebek, bir çiçek, yeni bir gündoğumu manzarası, yeni bir ibadete çağı­ran yeni bir ezan, yeni farkedilmîş bir âyet veya hadis, esmâ-i hüsnânın yeni bir cilvesini farkediş gibi, bizi ubudiyet ekseninde yaşanacak tefekkür ve tezekkür hallerine taşımak üzere verilmiş heyecan duyma kabiliyetini nerelerde kullandık?

İstisnalar bir yana, ülfetle kararttığımız için heyecanımızı kendilerinden kıskandığımız bu hadiselere mukabil, müthiş bir heyecan israfı yaşadık. Sözgelimi, kâinatın her an yeniden yeniye yazılan tekvini âyetlerinden esirgenen heyecan, siyasî ahvalin kaypak ve tekinsiz gelişmelerine aktarıldı. Gerek tekvini, gerek tedvini âyetlerin yeniden yeniye okunup keşfedilmesiyle yaşana­cak iç gelişmeden sarf-ı nazar edilip, dış gelişmeler ile gerçekle­şecek fütuhatların izi arandı. Bu uğurda on yıl, yirmi yıl, otuz yıl, kırk yıldır nice hamiyetler ve nice heyecanlar harcandı.

Bütün bunlardan sonra gelinen noktada ise, kimileri yine aynı eksenli bir heyecan çizgisinde duruyor, kimileri ise bir 'öf­ke' çizgisinde. Öyle yahut böyle, müphem bir gelecek uğruna as­lî mecramdan koparılan heyecanların heder oluşu karşısında ciddi bir meslek ve meşrep, yol ve yordam muhasebesi yerine, kafalar aynı yerde duruyor. Yine, Kur'ân'dan esirgenen zaman­ların çok daha fazlası gazete haberlerine ayrılıyor. Yine, kâinatı tefekkürden esirgenen gözler saatler boyu televizyon haberlerine kilitleniyor. Sonuçta, heyecanlar olması gerekenden farklı ve da­ha düşük mecralara akıyor; ve bu arada, 'selamet-i ruh ve istirahat-ı kalb'e ket vuran öfke kabarmaları yaşanıyor.

Peki, sonra ne olacak? Bu heyecan israfı nereye uzanacak? Bu hal-i âlem, birilerinin bizi öfkelendirmesi, bizim de onlara öfke­lenmemiz üzere mi devam edip gidecek?

Görebildiğim o ki, bugün ehl-i dinin hatırı sayılır bir kısmı 'öfke'den öte bir diyar bilmiyor; bir o kadarı ise, tam aksine, izzetsiz bir teslimiyeti içine sindirebilmiş gözüküyor.

Ama her halükârda, yaşanan tecrübeler ile kaderin verdiği en kritik derslerden biri ihmal ediliyor.

Oysa derine, daha derine, daha da derine uzanınca, bugün ehl-i dinin umumî duruşu ne "Lekum dînukum veliyedîn" sırrı­na denk düşüyor, ne de bu sırdan ders alan bir Kur'ân talebesi­nin çok daha zor zamanlarda seslendirdiği "Sizin dünyanıza ka­rışmıyorum, siz de benim ahiretime karışmayın" ölçüsüne...

Böyle bir çizgi, yazık ki, 'içe kapanık' geliyor bize. Bunu di­yen insanın hayatıyla ve eserleriyle başardığı fütuhat ortada iken, onun bunu diyebilmesi sayesinde milyonlar bu dünyada küfrün karanlığından ve şüphenin alacakaranlığından kurtulup imanın aydınlığıyla tanışmış iken, bu kafayla bir yere varılmaz sanıyoruz.

Birileri iç dünyalarda ve ailelerde temellenen böyle bir hayat ve hizmet tercihini semeresiz görüp siyasî fütuhatlar aradı yıllar boyu. Başka birileri ise, 'içtimaî fütuhatlar'ın izini sürdü. Sonuç? Gerek siyasî, gerek sosyal, gerek iktisadî alanda, ehl-i dünyanın standartlarına, mantığına, usûl ve üslubuna avdet ve teslimiyet! Ve biz onların dünyalarına karıştıkça, onlar bizim ahiretimize karışma cesaretini kuşandılar.

Hem, 'dış fetihler’ uğruna iç dünyalar ve de evlerimiz zaten ihmale uğradığından, sığmaksız, ortada kalıverdik. Bu sebeple, en akla gelmedik tavizlerden 'namazsız İslâmcılık'a uzanan hazin bir fatura düştü hissemize...

Bu fatura, Kur'ân'la verilen ve nasıl tatbik olunacağı Resûl-i Ekrem (a.s.m.) ile gösterilen dersin çok cihetlerden ihmali yü­zünden hissemize düşmüş bulunuyor. Bu Kur'ânî dersin ihmal olunan bir cihetini ise, Müzzemmil sûresinin vurgusu hayatları­mızda hemen hemen hiç yapılmamış 10. âyeti oluşturuyor.

Gerçek şu ki, bu âyette bugün ehl-i dinin içine düştüğü ha­zin, savunmasız, kıstırılmış, ya heyecanı tükenmiş veya öfke do­lu ruh halinin en iyi çaresi saklı bulunuyor. Zira, gün, "Onların dediklerine sabret. Ve güzel bir ayrılışla onlardan ayrıl" emrinin nazil olduğu zamanı andırıyor. Aynı usul, aynı üslub, aynı tarz, aynı taktik üzere gitmek bize asla yakışmıyor. 'Güzel bir ayrılış' yaşanmadan, imandaki ve mü'mindeki güzellik ile küfür ve nifaktaki çirkinlik ayrışmıyor.

Vakıa, yaşananlar, ne onlara benzemekle, ne de onlara benzemeyip sabırsızca öfkelenmekle bir yere varılamayacağını zaten gösteriyor.

Dediklerine sabredip 'güzel bir ayrılış' ile onlardan ayrılma şıkkı ise, bir üçüncü şık olarak, denenmeyi bekliyor.[54]

 

Sonsöz

 

Baştan buraya kadar tüm yazılanlar, hususan namaz vakitlerinde, Kur'ân okurken ve de ihtiyaç ânlarında 'ism-i Hakim ve Rahîm'in imdadıyla ezelî Kur'ân pınarından dünya­mıza düşen damlalardı. Bu kitap o damlaları beraberce yudum­lama düşüncesiyle doğdu.

Kur'ân Okumaları-üçüncü kitap burada sona erdi. Ama, na­zil olduğu ândan itibaren milyarlarca insana konuşan; hiçbir âyetinin mânâsı, bindörtyüz yıldır okunduğu ve yazıldığı halde, asla bitmeyen; bize kâinatı ve fıtratımızı şahit tutarak, bütün isimleriyle Rabbimizi tanıtan Kur'ân-ı Hakîm, Kelâm-ı Ezelî olarak, tüm kâinatın ve insanın ne için varolduğuna, nereden gelip nereye gittiğine, görevinin ne olduğuna dair ezelî hitabını kesintisiz sürdürüyor.

Kur'ân Okumaları-üçüncü kitap'ın kapağını bir daha açmamak üzere kapatabilirsiniz; ama dünyanızı daima Kur'ân'a açık tutmayı unutmayın. Onun sayfaları arasında, her daim, şu dün­yanın sahibi, şu kâinatın Halikı, şu mevcudatın Mâliki olan Zât-ı Zülcelâl konuşuyor. O Sâni-i Hakîm, dünya mescidinde ve arz mektebinde, asırlar arkasında oturan taifelerin umum saflarına hitaben irad ettiği ezelî hutbesinde, tüm zamanlara ve tüm in­sanlara, ama özellikle size konuşuyor. [55]

 



[1] Metin Karabaşoğlu, Kur’an Okumaları Üçüncü Kitap, Karakalem Yayınevi: 1.

[2] Metin Karabaşoğlu, Kur’an Okumaları Üçüncü Kitap, Karakalem Yayınevi: 7-9.

[3] Âl-i İmran: 3/159,

[4] Âl-i İmran: 3/159.

[5] Metin Karabaşoğlu, Kur’an Okumaları Üçüncü Kitap, Karakalem Yayınevi: 13-18.

[6] Casiye: 45/153.

[7] Hûd: 11/34

[8] Metin Karabaşoğlu, Kur’an Okumaları Üçüncü Kitap, Karakalem Yayınevi: 19-22.

[9] Haşr: 59/9

[10] Yâsîn: 36/ 47.

[11] Metin Karabaşoğlu, Kur’an Okumaları Üçüncü Kitap, Karakalem Yayınevi: 23-34.

[12] Metin Karabaşoğlu, Kur’an Okumaları Üçüncü Kitap, Karakalem Yayınevi: 35-42.

[13] Metin Karabaşoğlu, Kur’an Okumaları Üçüncü Kitap, Karakalem Yayınevi: 43-47.

[14] bkz. İsrâ: 17/15; Necm: 53/38 vd.

[15] Metin Karabaşoğlu, Kur’an Okumaları Üçüncü Kitap, Karakalem Yayınevi: 48-55.

[16] Metin Karabaşoğlu, Kur’an Okumaları Üçüncü Kitap, Karakalem Yayınevi: 56-59.

[17] Metin Karabaşoğlu, Kur’an Okumaları Üçüncü Kitap, Karakalem Yayınevi: 60-65.

[18] Âyet: 32

[19] Metin Karabaşoğlu, Kur’an Okumaları Üçüncü Kitap, Karakalem Yayınevi: 69-74.

[20] Metin Karabaşoğlu, Kur’an Okumaları Üçüncü Kitap, Karakalem Yayınevi: 75-79.

[21] Metin Karabaşoğlu, Kur’an Okumaları Üçüncü Kitap, Karakalem Yayınevi: 80-83.

[22] Metin Karabaşoğlu, Kur’an Okumaları Üçüncü Kitap, Karakalem Yayınevi: 84-87.

[23] bkz. Necm: 53/43-48

[24] Metin Karabaşoğlu, Kur’an Okumaları Üçüncü Kitap, Karakalem Yayınevi: 88-92.

[25] Metin Karabaşoğlu, Kur’an Okumaları Üçüncü Kitap, Karakalem Yayınevi: 93-102.

[26] Metin Karabaşoğlu, Kur’an Okumaları Üçüncü Kitap, Karakalem Yayınevi: 105-109.

[27] bkz. Yusuf: 12/85

[28] Metin Karabaşoğlu, Kur’an Okumaları Üçüncü Kitap, Karakalem Yayınevi: 110-116.

[29] Nahl: 16/123.

[30] Metin Karabaşoğlu, Kur’an Okumaları Üçüncü Kitap, Karakalem Yayınevi: 116-121.

[31] Şuarâ: 26/

[32] A'râf: 7 Ahkâf: 46/

[33] Ahkâf: 46/

[34] Hûd: 11/

[35] Metin Karabaşoğlu, Kur’an Okumaları Üçüncü Kitap, Karakalem Yayınevi: 122-129.

[36] Metin Karabaşoğlu, Kur’an Okumaları Üçüncü Kitap, Karakalem Yayınevi: 130-133.

[37] Metin Karabaşoğlu, Kur’an Okumaları Üçüncü Kitap, Karakalem Yayınevi: 134-137.

[38] Tâhâ: 20/52-53

[39] Tâ-Hâ: 20/53-55

[40] Metin Karabaşoğlu, Kur’an Okumaları Üçüncü Kitap, Karakalem Yayınevi: 138-141.

[41] Tâ-Hâ: 20/57

[42] Şuarâ: 26/34-35

[43] Metin Karabaşoğlu, Kur’an Okumaları Üçüncü Kitap, Karakalem Yayınevi: 142-145.

[44] Zuhruf: 43/54.

[45] Metin Karabaşoğlu, Kur’an Okumaları Üçüncü Kitap, Karakalem Yayınevi: 146-151.

[46] Metin Karabaşoğlu, Kur’an Okumaları Üçüncü Kitap, Karakalem Yayınevi: 155-159.

[47] Metin Karabaşoğlu, Kur’an Okumaları Üçüncü Kitap, Karakalem Yayınevi: 160-163.

[48] Metin Karabaşoğlu, Kur’an Okumaları Üçüncü Kitap, Karakalem Yayınevi: 164-166.

[49] Metin Karabaşoğlu, Kur’an Okumaları Üçüncü Kitap, Karakalem Yayınevi: 167-171.

[50] Metin Karabaşoğlu, Kur’an Okumaları Üçüncü Kitap, Karakalem Yayınevi: 172-174.

[51] bkz. Bakara: 2/276

[52] Metin Karabaşoğlu, Kur’an Okumaları Üçüncü Kitap, Karakalem Yayınevi: 175-177.

[53] Metin Karabaşoğlu, Kur’an Okumaları Üçüncü Kitap, Karakalem Yayınevi: 178-180.

[54] Metin Karabaşoğlu, Kur’an Okumaları Üçüncü Kitap, Karakalem Yayınevi: 181-184.

[55] Metin Karabaşoğlu, Kur’an Okumaları İkinci Kitap, Karakalem Yayınevi: 185-186.