KUR'ÂN OKUMALARI ÜÇÜNCÜ KİTAP - 3. Sayfa
KUR'ÂN OKUMALARI ÜÇÜNCÜ KİTAP
Bir Fasık Bir Haber Getirirse...
Arayış Cümlesi, Tasdik Cümlesi
KUFÂN ÜLKESİNDE KISA YOLCULUKLAR
KUR'ÂN OKUMALARI ÜÇÜNCÜ KİTAP
Metin Karabaşoğlu
1964 yılında İzmir'in Tire ilçesinde doğdu, ilk ve orta öğrenimini bu ilçede tamamladı. 1985 yılında İÜ Siyasal Bilgiler Fakültesi'ni bitirdi. Okul yıllarında yazmaya başladığı Köprü dergisinin bir süre editörlüğünü yürüttü. İz Yayıncılık'ta, Karakalem ve Zafer dergilerinde editörlükte bulundu. 1994-2001 yılları arasında Yeni Asya gazetesinde haftada iki gün olmak üzere köşe yazarlığını yürüttü. 2001-2002 akademik yılında Hartford Seminary'nin davetlisi olarak 'misafir ilim adamı' statüsüyle ABD'ye gitti. Halen, kurucusu olduğu Karakalem Yayınları'nın ve Karakalem dergisinin editörüdür. Yayınlanmış kitaplarının listesini dördüncü sayfada verdiğimiz yazar, İbrahim M. Abu Rabi'nin editörlüğünde hazırlanan İslam on the Crossroads:
On the Life and Thought of Bediuzzaman Said Nursi adlı İngilizce eserin de (State University of New York Press, 2003) yazarları arasındadır. Karabaşoğlu, Blaise Pascal'ın Düşüncelerini Türkçe'ye çevirmiş, mütercimleri arasında yer aldığı Marshall G.S. Hodgson'ın üç ciltlik The Venture of Islam'ın Türkçe yayına hazırlamış, ayrıca M. Asım Köksal'ın sekiz ciltlik Hz. Muhammed ve İslâmiyet'i dahil ikiyüz civarında kitabın yayınına editör olarak katkıda bulunmuştur. [1]
Önsöz
Üçbuçuk yıl aradan sonra, Kur'ân okumaları dizimizin üçüncü kitabıyla yeniden karşınızdayız.
Kur'ân Okumaları-üçüncü kitap, birinci kitabın doğduğu şartların aksine, ikincisine benzer şartlarda doğdu.
Birinci kitap, doğrudan doğruya bu kitabın yazılarına adanmış ayların ardından günyüzüne çıkmıştı. İkinci ve üçüncü kitaplar ise, beş yıla yakın bir zaman aralığında farklı zamanlarda, farklı vesilelerle, farklı hâlet-i ruhiyeler içinde yazılmış yazıların biraraya gelmesiyle doğmuş bulunuyor.
Bu durumun bir kitap için özellikle dil ve üslup birliği açısından bazı olumsuzluklar içerdiğinin farkındayım. Dolayısıyla, en başta, bu durumu dürüstlükle ifade etmem gerekiyor.
Gönül isterdi ki, üçüncü kitabı, tıpkı birinci kitap için sözkonusu olduğu gibi, başlıbaşına bu kitaba ayırabileceğimiz 'aylar' bularak hazırlamış olalım. Ancak, müthiş bir yoğunlukla geçen Kur'ân okumaları son üç yılda, bu mümkün olamadı, öte yandan, "Kur'ân Okumaları" havuzunda biriken yazıların orada burada unutulup gitmesine de vicdanımız razı olamadı. Kur'ân Okumaları-üçüncü kitap'ın sayfaları arasında ilerlerken, buna razı olamamakla vicdanımızın isabet ettiğini düşüneceğinizi umuyorum.
Yine de, Rabb-ı Rahîm'den dileğim odur ki, "dördüncü kitap" için akıl ve kalb havuzuna birikmiş olup bir kitap hacmini şimdiden aşmış bulunan hakikat nüvelerini sırf bu kitaba adanmış bir zaman diliminde hazırlayalım.
Sizi bu kitabın yazılarıyla başbaşa bırakmadan, son bir hususa daha değinmek isterim. Her kitabın bir yazarı olmakla beraber birden çok kahramanı vardır. Bu gerçek, bu kitap için de geçerlidir. Bu bakımdan, kitabın gün yüzüne çıkmasında emeği geçenler listesinde yer alan herkese teşekkür borçluyum. Benim Kur'ân'la tamamen özgür bir iklimde tanışmamı sağlayan annem ile babamdan başlayarak beni Kur'ân'la düşünmeye yönelten Risale müellifine, Kur'ân öğretmenim Salih Demir'e, Kur'ân hakikatlerini beraberce müzakere ettiğimiz sevgili arkadaşlarıma, Kur'ân'la ilgili eserleriyle bize yol haritası sunan büyük insanlara, okuma ve yazma eksenli bir hayat biçimini seçmemde yardımını her zaman minnetle andığım eşime, bu yazıların kitaplaşması yönündeki taleplerini defaatle dile getiren gönül dostlarına teşekkür ediyorum.
Sevgili ağabeyim Bahaeddin Sağlam ile sevgili kardeşim Salih Özaytürk'e ise, kitapta yer alan bazı açılım ve incelikleri kendilerine borçlu olduğum için ayrıca teşekkür etmem gerekiyor. Beni ilerleyen sayfalarda göreceğiniz İsrâ nüktesiyle tanıştıran Bahaeddin Sağlam'a, yayma hazırlık aşamasında kitabı okuyup yararlandığım açıklama ve uyarılarda bulunduğu için de teşekkür ediyorum.
Sözün kısası, kitapta yer alan güzellikler Kur'ân'ın malı olup pek çok insanın yardımıyla benim dünyama gelmiş bulunuyor, Bununla birlikte, kitapta yer alması muhtemel kusurlur bana aittir.
O yüzden, son tahlilde, meleklerin Rabbimize söylediği şu sözü benim de tekrarlamam gerekmektedir:
"(Rabbimiz!) Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Alîm Sensin, Hakim Sen,.."
Metin Karabaşoğlu İstanbul, 1 Mayıs 2003 [2]
1. HAYATIN İÇİNDE KUR'ÂN
Düşenin Dostu Olmak
Kur'ân'ın hikmet ve rahmet yüklü âyetleri arasında toplum hayatı, cemaati hayatlar, dostluklar ve arkadaşlıklar açısından beni en ziyade sarsan, [3] âyetidir. Bu âyet Hakîm ve Rahîm bir Rabbin sözü olarak bize hikmet-rahmet beraberliğini ders verdiği gibi, 'âlemlere rahmet' olarak gönderilen Peygamber aleyhissalâtu vesselamın bizler için nasıl bir rahmet elçisi olduğunu da belgelemektedir.
Bu âyet, ondan önce gelen otuz civarındaki âyetle birlikte, Uhud savaşının akabinde nazil olmuştur. Nitekim, Resûl-i Ekrem'in (a.s.m.) Uhud'da savaşın 'galibiyet'ten 'mağlubiyet'e dönüşmesiyle birlikte sergilediği bir davranışı övmektedir.
Hepimizin değilse bile çoğumuzun bildiği üzere, Kureyş müşriklerinin güçlü bir orduyla Medine üzerine yürüdüklerini haber aldığında, Hz. Peygamber sahabilerini toplar ve durumu Kur'ân okumaları kendilerine arzedip onlarla istişare eder. Hz. Peygamberin tercihi, Kureyş'le bir meydan savaşı yapmak yerine, Medine'de kalıp şehri savunmak yönündedir. Ancak, Bedir'e katılamamış sahabiler, Hz. Hamza gibi bahadır sahabiler, ve de genç sahabiler müşrik ordusunu şehrin dışında, Uhud'da karşılama eğilimi içindedirler. Hz. Peygambere şehri savunmayı kendisine Allah'ın mı emrettiğini, yoksa bunun kendi kişisel tercihi mi olduğunu sorarlar. Hz. Peygamber bu konuda kendisine bir âyetin inmediğini bildirince de, kendi görüşlerini açıkça ifade ederler. Yapılan istişarede bu görüşü benimseyenler çoğunluğu teşkil ettiği için, Hz. Peygamber de çoğunluğun tercihine uygun şekilde ashabını Uhud'da bir meydan savaşına hazırlamaya başlar.
Bu savaşta Resûl-i Ekrem'in üzerinde ısrarla durduğu ve ashabını sıkı sıkıya tenbihlediği iki husus vardır:
l) Kureyş süvarilerinin hücumuna açık tepelik bölgede bulunan okçular, meydanda ne olursa olsun, mevzilendikleri gediği asla terketrneyeceklerdir.
2) Uhud meydanında doğrudan müşriklerle çarpışan mü'minler, Kureyş müşrikleri arkalarını dönüp kaçmaya başlasalar dahi, ganimet peşinde olmayacaklardır.
Ancak, savaşın müslümanlar lehine gelişmesi ve bozguna uğrayan müşriklerin kaçmaya başlaması üzerine, Hz. Peygamberin her iki emri de çiğnenir. Doğrudan çarpışmanın içinde yer alan sahabiler, az bir grubu hariç, ganimet toplamaya başlarlar. Okçular da, az bir kısmı hariç, mevzilerini terkedip ganimet peşine düşerler. Bunun üzerine, Kureyş'in bir köşede beklemekte olan süvarileri okçuların boş bıraktığı gedikten savaş meydanına girerler. Süvarilerin saldırısı, gerisin geriye kaçmakta olan Kureyş piyadelerini de yeniden savaşa dönmeye cesaretlendirir. Böylece, iki nebevi emre uymamanın sonucu olarak, mü'minler ordusu iki ateş arasında kalır. Böylece, İslâm ordusu açık bir galibiyete doğru giderken hazin bir yenilgiyle tanışır. Kureyş piyadeleri ile süvarileri arasında kalan sahabilerin yetmişten fazlası şehit edilmiştir. Şehitler arasında, Peygamber Efendimizin bahadır amcası Hamza ile Medine'nin kalbini İslâm'a açan büyük şahabı Mus'ab b. Umeyr de vardır. Pek çok sahabi de ciddi şekilde yaralanmıştır. Hz. Peygamber de yüzünden yaralanmış, dişi kırılmıştır.
Resûl-i Ekrem'in (a.s.m.) tercihinin aksine Medine'de bir şehir savunması yerine Uhud'da yapılan meydan savaşında, yine Resûlullah'ın iki uyarısına uyulmaması sonucu ortaya çıkan tablo, işte budur. Açık bir mağlubiyet, yetmişin üstünde şehit, yüzlerce yaralı... Bu zayiat içinde bir tek Hz. Hamza'nın şehadeti bile Peygamber Efendimiz ve sahabiler açısından müthiş bir kayıp hükmündedir. Ne var ki, kayıplar Hamza'yla sınırlı da değildir.
Açıkçası, ortada ciddi bir mağlubiyet, bu mağlubiyetin gerisinde ise feci bir kusur vardır-bedeli son derece ağır olan bir kusur... Nitekim, hayatta kalan sahabiler, işledikleri bu kusurun da, bu kusurun getirdiği ağır bedelin de farkındadırlar O yüzden, müthiş bir suçluluk psikolojisi içindedirler. Duydukları pişmanlık ve utanç had safhadadır. Bu pişmanlık ve utanç, savaşın en şiddetli anlarında Resûl-i Ekrem'in 'öldürüldüğü'nü duyduklarında tarif edilmez bir noktaya tırmanmıştır. Sonradan Hz. Peygamberin ölmediğini görmüşlerdir; ama 'anam babam sana feda olsun' dîye hitap edegeldikleri Hz. Peygamberin yüzünden aldığı yaranın kendi kusurlarının sonucu olduğu da besbelli ortadadır.
Apaçık bir kusurun ağır bedeli apaçık ortada iken, Resûl-i Ekrem (a.s.m.) eşsiz bir davranış sergiler. Yaptıkları yanlışı onların yüzlerine vurmaz. Ne "Ben Medine'de kalalım dediğim halde niye Uhud diye tutturdunuz? Niye beni dinlemediniz?" diye çıkışır; ne de "Gördünüz mü yaptığınızı? Yüzümdeki şu yaranın hesabını kim verecek? Amcam Hamza'nın, Mus'ab'ın, yetmiş küsur sahabimin hesabım nasıl vereceksiniz?" kabilinden sözler söyler. Bilakis, [4] âyetinde buyurulduğu üzere, Rabbinin katından gelen bir rahmet ile, onlara karşı yumuşak davranır. Suçlayıcı, incitici, kırıcı tek kelime dahi etmez.
Resûl-i Ekrem'i dinlememeleri yüzünden yaşananlar, hele savaşın o hezimet ortamında müşriklerden duydukları "Muhammed öldü!" naraları, sahabilere zaten yeterince büyük bir vicdanî acı ve sorgulama yaşatmıştır. Hz. Peygamber bu yangının üstüne körükle gitmez. Yaşadığı her türden acıyı yüreğine gömer. Kırıcı tek söz etmez. Bir kez olsun onlara karşı suçlayıcı bir bakış yöneltmez. Âyetin bildirdiğine göre, o durumda Hz. Peygamberin sergileyeceği sert ve suçlayıcı bir davranış, zaten müthiş bir suçluluk psikolojisi yaşayan sahabiler için büsbütün yıkıcı bir tesir icra edecektir. Rabb-ı Rahim ilgili âyette bu durumu şöyle bildirmektedir:
"Katımızdan gelen bir rahmetle, sen onlara yumuşak davrandın. Şayet onlara sert davransaydın, kırılan teşbih taneleri gibi, etrafından dağılıp gideceklerdi."
Hz. Peygamberin Rabbimiz katından gelen bir rahmetle Uhud'da sergilediği, ardındaki hikmeti ise Âl-i İmran sûresinin bu âyetiyle yine Rabbimizin bütün zamanlara bildirdiği bu davranışın, mü'minler topluluğu içerisinde, özellikle de iman hizmeti dairesinde yaşanan bir dizi probleme karşı ciddi bir çıkış yolu sunduğunu düşünüyorum.
Zira, ortaya koyduğumuz bir ölçünün ona uyma sözü veren kişilerce çiğnenmesi durumunda, veya özelde bizim ortaya koyma durumunda olmadığımız imanı ölçülerin dışına çıkılması durumunda mü'min kardeşlerimize karşı bizim sergilediğimiz tavır, Resûl-i Ekrem'in (a.s.m.) sergilediği tavırla ne yazık ki örtüşmüyor.
Yanlış bir muhakeme yürüterek veya nefsine uyarak ayağı sürçen, tökezleyen, düşen, ama aynı zamanda kalbi ve vicdanı yaptığının yanlışlığını kabul eden, ancak hatasının bir şekilde yüzüne vurulacağı, dahası herkese ilan olunacağı endişesiyle kendisini iyice harap eden bir mü'min kardeşimize karşı nasıl davranıyoruz sahi? Dışlamadan ve suçlamadan, sanki birşey olmamış gibi onu aramızda tutmaya mı çalışıyoruz? Yoksa, yüzüne karşı veya arkasından, açık açık veya ima yoluyla suçlama ve dışlama yoluna mı gidiyoruz?
Maalesef, her zaman değilse de çoğunlukla, ikincisi oluyor. Ve buna karşılık, ortaya şöyle bir sonuç çıkıyor bir noktada ayağı sürçerek düşen mü'min kardeşlerimizin, suçluluk psikolojisi içinde ve suçunun yüzüne vurulacağı endişesiyle, kırılan teşbih taneleri misali, etrafımızdan dağılıp gitmesi...
Hangimiz, kendi hafıza arşivinde buna dair hazin tecrübeler olmadığını söyleyebilir?
Dahası, hangi birimiz, bir noktada yanlış akıl yürütmelerle veya nefsimize uyarak sürçmemize rağmen mü'min kardeşlerimizin bizi dışlamayacağından, bilakis yüzümüze vurmadan ve arkamızdan da konuşmadan kendimizi toparlamamıza yardımcı olacaklarından yüzdeyüz emin haldeyiz?
Oysa bu âyet, Resûl-i Ekrem'in Uhud'da sergilediği davranışı överek ve bu davranışın ardındaki hikmeti göstererek, bizi düşenin dostu olmaya çağırıyor.
Dolayısıyla, başka âyetler kadar bu âyetten, başka hadiseler kadar Resûl-i Ekrem'in Uhud'daki bu davranışından aldığı dersle "Asıl hüner, kardeşini fena gördüğü vakit onu terketmek değil, belki daha ziyade uhuvvetini kuvvetleştirip ıslahına çalışmaktır" diyen bir büyük insanın belirttiği şekilde, düşenin dostu olmak gerekiyor.
Bunun yolu ise, sanırım, dışlamayıp kucaklayan, suçlanmayıp bağışlayan bir büyük şefkat ve hikmetle donanmaktan geçiyor... [5]
Sabır Ve Namaz
Hayatın akışı içerisinde sık sık karşılaştığım bir soru var ki, bir çırpıda sonuç veren pratik bir cevabına bugüne kadar ulaşmış değilim ve bundan sonra da ulaşacağımı sanmıyorum. Doğrusu, bu sorunun böyle hazır ve pratik bir cevabını keşfetmiş olsam, kendim de aynı dertle muzdarip olduğum için, bu keşfi ilk önce kendi üzerinde denerdim. Ancak, biliyorum ki, bu imtihan dünyasında sözkonusu sorunun umulan türde hazır bir cevabı bulunmuyor.
Bu soru, şu: "İmanın gereklerini bildiğim, iman esaslarının nasıl bir hayatı gerektirdiğinin farkında olduğum halde, neden iman ölçülerini hayata yansıtmada tam anlamıyla başarılı olamıyorum. Bunun çözümü nedir?"
Aynı 'tam anlamıyla yansıtamama' meselesini bizatihi yaşadığım için, bununla ne kastedildiğini pekâlâ biliyorum. Allah'ın emri olduğunu bildiğimiz salih amelleri dört dörtlük biçimde tatbik edemeyişimiz de bu tarifin içine giriyor, haram olduğunu bildiğimiz halde yakamızı kendilerinden tam anlamıyla sıyıramadığımız fiiller de...
Meselâ, hiç kaçırmak istemediği halde bazı namazları, özellikle sabah namazını zaman zaman kaçırmak da bunun içinde; kalbi istemediği halde nefsin zoruyla harama bakmak da. Ticarî hayatta emr-i ilâhîye uymayan birtakım muamelelere bulaşmak da bunun içinde; aile hayatını sağlam bir iktisat denklemi üzere kuramamak da. Bize göre lüzumsuz konularla iştigal de bunun içinde yanlış olduğunu bile bile, gıybet ve suizandan tam anlamıyla kurtulamamak da.
Her nefis muhasebesi anında, böylesi bir dizi amelî zaafın imanı ölçülere uymamasının getirdiği iç huzursuzlukları yaşıyoruz. Bu halimizin rızayı ilâhîye muvafık hareket ve ihlas gibi kudsî ölçülere pek uymadığını görmenin tedirginliğini de yaşıyoruz. Ancak, yine de yakamızı bu günah ve zaaflardan tam anlamıyla sıyıramıyoruz. O yüzden, bir cevap, bir deva arıyoruz. Fakat, bütün bu arızalara bir anda cevap verecek, bütün bu hastalıkların hepsine birden bir anda çare olacak bir deva...
Açıkçası, bir bakıma, muhali talep ediyoruz. Şu imtihan dünyasının bizim için bir anda imtihan konusu olmaktan çıkmasını, bir anda melekler gibi olmamızı hayal ve talep ediyoruz. Bu hayal ve talep tahakkuk etmeyince de, ye'se düşüyor, ümitsizlik içinde kahroluyoruz. Ve bir kere ümitsizliğe düşünce, atabileceğimiz küçük adımları da atamaz hale geliyoruz.
Sözkonusu manevî hastalığımıza Kur'ân eczanesinden bir deva aradığımda ise, meseleyi bir çırpıda çözüp bizi bir anda meleğe çevirecek bir formülün olmadığını öğreniyorum. Terakkisi bu gelgitlerde, bu gelgitler içinde yaşadığı arayışlarda saklı olan insana reçeteler sunarken, "Bu bir çırpıda sizi kurtarır," "Bu hastalığınıza bir anda deva olur' demiyor Kur'ân. Bilakis, ancak sunduğu devaların adım adım tatbiki ile deva bulma ve manen terakki etme yolunda yürüyebileceğimizi bize bildiriyor. Ki, 'sabr'ın bu kadar sıklıkla vurgulanması; müzminlerin vasıfları anılırken birçok âyette ilk sırada 'sâbirîn,' yani 'sabredenler' vasfının zikrolunması, bu işin bir 'anında görüntü' işi değil, bir 'süreç' işi olduğunu açıkça gösteriyor.
Kendi manevî yaralarımın sancıdığı, o yüzden ziyadesiyle deva aradığım bir hengâmda Bakara sûresini okuyorken iki yerde karşıma çıkan bir âyetin bu noktada hepimiz için anlamlı bir ders ve deva taşıdığına inanıyorum. Rabb-ı Rahim, bu en büyük sûrenin âyetinde "Sabır ve namaz ile yardım dileyin" [6] buyuruyor. âyette ise, yine "Ey iman edenler! Sabır ve namaz ile yardım dileyin" buyurduktan sonra, "Muhakkak ki Allah sabredenleri sever" müjdesini veriyor.
Her iki âyetin deva olarak 'sabır' ve 'namaz’ gösterdiği açık ve net biçimde görülüyor.
Şahsen, bu iki devanın, Kur'ân'ın bize sunduğu muazzam denklemlerden biri olarak takva-amel-i salih denkleminin bir izdüşümü olduğuna inanıyorum. Yani, bir yanda ayağımız sürçecek ve nefsimiz bizi harama sürükleyecek olduğunda o günaha düşmeme konusunda 'sabır' göstererek sakınmamız; öte yanda, gündelik hayatımızı amel-i salihin anası olan 'namaz'ı merkeze alarak yaşamamız icab ediyor. Gerek kendi nefsimiz, gerek içinde bulunduğumuz ortamın kollektif nefs-i emmâresi karşısında, ilâhî yardım bu iki şartla geliyor.
Bu bâbda, ciddi şekilde ayağı sürçmüş ve hataya düşmüş bir sahabinin durumunu Resûlullah'a arzetmesinden sonra nazil olan [7] âyeti de, bizi kalben yandıran amelî düşmelerimiz ve sürçmelerimiz karşısında beş vakit namazı bir kez daha bir deva olarak karşımıza çıkarıyor:
"Gündüzün iki tarafında ve gecenin gündüze yakın saatlerinde namaz kıl. Çünkü iyilikler kötülükleri giderir. Bu namaz, zikredenler için bir uyarıcıdır."
Ve Ankebût sûresinin 45. âyetinde, namaz bir kez daha deva olarak karşımıza çıkıyor:
"Kitaptan sana vahyedileni oku ve namazı dosdoğru kıl. Çünkü namaz fahşâ ve münkerden [fahiş ve iğrenç şeylerden; ifrat ve tefritten] alıkoyar."
Sözünü ettiğimiz manevî yaraya deva olarak Kur'ân eczanesinin sunduğu bu iki ilacı tatbik edip gündelik hayatımızı Allah'a isyan anlamı taşıyan davranışları işlememe yönünde sabır ve de beş vakit namaz üzere yaşamaya gayret ettiğimiz derecede, şikâyetini ettiğimiz hususların belki tamamen yok olmasa bile hem sayıca hem şiddetçe azalacağını düşünüyor; bilvesile, Resûl-i Ekrem'in beş vakit namazın arada işlenen küçük günahların affına vesile olduğu şeklindeki müjdesini bir gayret ve ümit vesilesi olarak zikretmek istiyorum. [8]
Înfak Zamanı
Hayal ettiği Amerika'yı çıplak gözle görme imkânı bulan hemen her insanın bu ülkede en ziyade dikkâtini çekecek olgulardan biri, 'medeniyetin vitrini' olan bu diyarda yoksulluğun ulaştığı boyut olsa gerektir, istatistiklere de açık biçimde yansıyan bu manzaranın 'tutunamayan' insanların dünyasına nasıl yer ettiği, bir kısmından gündüz vakti geçmenin bile pek tekin sayılmadığı sokaklarda 'Amerikan rüyası'nı kâbus suretinde yaşayan bu insanların yüzlerinden kolaylıkla okunabilir. Bu yüzler, yoksul ama asil, yoksul ama dirençli, yoksul ama ümitli bir görünüm arzediyor değildir. Bilakis, bir tükenmişlik, yitip gitmişlik, ümitsizlik hali; bir şefkatten, sevgiden, sığınacak adresten mahrumiyet hali okunur onlarda. Hispanik veya zencilerin çoğunluğu teşkil ettiği sokaklardaki fukaralık, otobüs duraklarında bekleşen insanların önemli kısmının yüzündeki çaresizlik ve meyusiyet izleri, şehir merkezinin orasında burasında pinekleyen işsizler, bir aşevinin önünde bir öğün bedava yemek için sıraya giren insanların yüz haritaları, derken, çıplak gözle görünce insanı adamakıllı sarsan tablolar sergilenir her gün.
Çağdaş uygarlığın görücüye çıktığı Amerika vitrininde yer alan bu manzaralar, dev şirketlerin gösterişli binalarının sunduğu ışıltılı manzaralarla müthiş bir zıtlık oluşturur. Hâzır medeniyetin vitrini mesabesindeki bu ülkede dahi müthiş bir adaletsizliği içinde barındırdığı, bu kontrast manzaralar sayesinde net bir şekilde görülür. Bir tarafta on odalı, onbeş odalı saray yavrusu evler, öte yanda evsizler; bir yanda yedikleri için harcadığı paradan ayrı, 'formunu korumak' için binlerce dolar harcayanlar, öte yanda o gün karnını doyuracağı garantisi olmayanlar; bir yanda lüks lokantalarda yarısını yemeden bıraktığı yemeğe yüzlerce doları gözünü kırpmadan ödeyenler, öte yanda çöplükten yiyecek arayanlar... Böylesi manzaralar, insanı ister istemez bir mukayeseye yöneltir.
"Komşunu seveceksin" gibi İncil kaynaklı hoş bir mesajın tatlı bir mırıltı gibi sürekli tekrarlandığı, ama komşuluğun ve infakın ölmüş olduğu bu diyarda, 'kendisine rızık olarak verilenler'den başkasını da nasiplendirmeyi emreden, infakı emreden âyetlerin şekillendirdiği İslâm coğrafyasından insanlık manzaralarını ister istemez hatırlarsınız.
Ve, 'orası' ile 'burası' arasında bir kıyaslama yaptığınızda, vaktiyle bu minvalde bir mukayesede bulunmuş bir büyük insanı hatırlarsınız.
Bundan yüz sene öncesidir. Sözkonusu büyük insan, o dönemde yaşamış her hamiyetli insan gibi, -İslâm âleminin içine düştüğü geri kalmışlığa mukabil Batının kalkınmışlığı karşısında bir çözüm arayışı içindedir. Ancak, bu arayışı içinde geldiği yoken sonunda, 'medeniyetten istifa' olur. Zira, "Saadet odur ki, külle, ya eksere ola" diye düşünmektedir. Buna karşılık, hâzır medeniyetin herkese veya çoğunluğa mutluluk verme becerisinden mahrum olduğunu görmüştür. Hâzır medeniyet, ancak 'ekall-i kalîl'e, yani çok küçük bir azınlığa mutluluk vermektedir. O da, kalbi ve ruhu kuşatan bir mutluluk değil, yalnızca görünüşte kalan, dışı süslü içi karanlık bir sözde 'saadet' halidir. Bu dahi, sair insanların tümünü meşakkate, yoksulluğa, şekavete atarak sağlanmaktadır. Buna karşılık, "Nev'-i beşere rahmet olan Kur'ân, ancak umumun, lâakal ekseriyetin saadetini tazammun eden bir medeniyeti kabul eder." Dolayısıyla, dünyanın bir kısmında az sayıda insanın saray yavrusu evlerde yaşaması pahasına dünyanın her yerinde sömürüye, fakirliğe, darlığa yol açan; üçbeş bin insanı dünya nüfusunun yarısından fazla servete sahip eden bir medeniyeti olduğu gibi kabullenmek, Kur'ânî ölçüler dahilinde, mümkün değildir.
Dünyanın süper gücü ABD vitrininde görülenler de, gerçekten, insana 'medeniyetten istifa'yı düşündürür.
Bu manzaraların ortaya koyduğu en açık gerçeklerden biri, bir beldenin bütün olarak zenginliğinin tek tek bireylerin zenginliğini tazammun veya garanti etmediğidir. Bir diyar, dünyanın en zengin diyarı olabilir; dünyanın en büyük şirketleri orada olabilir, orada onbinlerce saray yavrusu ev ormanı andırır derecede geniş bahçeleriyle birbiri ardısıra dizilmiş olabilir; ama bu, o diyarın her bir insanının rahatını, refahını, mutluluğunu garanti etmez. Dahası, o diyarın her bir insanının o gün karnının tok olacağını dahi garanti etmez. Bilakis, her hal ve şartta almanın, kazanmanın, çıkar sağlamanın asıl; vermenin, paylaşmanın ise istisna olduğu bir ruh ve davranış ikliminde, zenginlik ve yoksulluğun her ikisi aynı anda en uç noktada tecelli edebilir,
Yani, bireyciliğin asıl, diğergâmlıgın istisna; almanın asıl, vermenin istisna; kendi çıkarını düşünmenin asıl, paylaşmanın istisna olduğu bir diyarda, genel anlamda servet ve refah özelde tek tek bireylerin refahının veya en azından rahatının ve geçiminin teminatı değildir.
Dünyanın kalan kısmını yoksullaştırdığı gibi kendi içinde dahî 'yoksulluk' sorununu çözememiş hâzır medeniyetten böylesi insan manzaraları ile yaşadığımız diyarın manzaraları arasındaki farkı görmemek mümkün değildir. Maamafıh, bu diyarda ve sair İslâm beldelerinde dahi, akıl almaz bir özentiyle hâzır medeniyetin düşünce ve duygu iklimine doğru bir kayma sözkonusudur. Bu minvalde bireyciliğin, çıkarcılığın giderek yayıldığı; yardımlaşma, paylaşma ruhunun giderek zayıfladığı pekâlâ söylenebilir. Nitekim, karşılıksız vermenin adı olarak zekâtın hakkı çoklarınca gözardı edildiği gibi, haksız bir karşılık isteyerek vermenin adı olarak faizin zihniyet ve uygulama itibarıyla yaygınlaştığı bir vakıadır. Fakat, bütün bunlara rağmen, bu diyarda ayakta kalan, devam eden, birileri uymasa da uyanlar sayesinde toplum dokusunu incelikle, özenle ve şefkatle örmeyi sürdüren Kur'ânî ölçüler sayesinde, dünya zengini Amerika sahnesinde görülen manzaralara o derece rastlanmadığı da bir gerçektir. Normal şartlar altında, şu ülkede, ondan yirmi küsur kat zengin olan Amerika'da görülen yürek yakıcı sokak manzaralarının yirmi kat fazlasına rastlanması beklenir. Ama hayır. Bu diyarda çok muhtaç insan vardır, ekmek alacak, tüp alacak, ilaç alacak parası olmayan belki milyonlarca insan vardır; ne ki, orada olmayan birşey gizliden gizliye işgörmekte, bir büyük ekonomik krizin üstesinden henüz gelememiş bu diyarın zof durumdaki insanlarını ayakta tutmaktadır.
Oralarda olmayıp buralarda olan şeyin ne olduğunu belki en çarpıcı şekilde gösteren bir örnek, Elie Kedourie'ye ait, Osmanlı topraklarına İngiliz nüfuzunu anlatan bir kitabın arka kısmında yer alan İngiliz belgelerinden birinde gizlidir. Ondokuzuncu yüzyıl sonlarında, Doğu Anadolu'da, Kars ve Ardahan civarında-muhtemelen Osmanlı-Rus savaşlarının getirdiği yıkım ve ölümler yüzünden toprağın işlenememiş olmasından dolayı- kıtlık başgösterir. Bunu haber alan İngiliz yönetimi, bölgede Osmanlı aleyhtarı bir ayaklanma potansiyeli olup olmadığını araştırmak üzere bir casusu bu beldeye gönderir. Casus, yaptığı araştırmalardan sonra, Londra'ya şu raporu verecektir:
"Evet, burada kıtlık var, ama açlık yok." Onun açıkça gördüğü üzere, kıtlık ortamında insanlar muazzam bir dayanışma sergilemekte; olanın olmayanı gözetmesi sayesinde kıtlık açlığa dönüşmediği için, bir sosyal patlama potansiyeli gelişmemektedir.
Böylesi tabloların dayandığı infak ruhunun kaynağını keşif için ise, herhalde, tarih kervanına binmek, kervansaraylarda konaklayıp vakıf sularından içerek ve imaretlerde doyarak Asr-i Saadete kadar uzanmak gerekmektedir. Çünkü, hâzır medeniyetin görücüye çıktığı Amerika sahnesinde sergilenen utanç verici sefalet tablolarından en perişan zamanında bile İslâm medeniyetini alıkoyan sırrın özü, orada gizlidir.
Sonraki çağlar boyu, gerek Kur'ân aracılığıyla, gerek tekrar tekrar anlatılıp yeni kuşaklara taşman Peygamber sözleri ve sahabi hatıraları aracılığıyla İslâm medeniyetinin belkemiği, esası, ilkörneği olan Asr-ı Saadet, irili-ufaklı yüzlerce, binlerce infak tablosu içermektedir. İlk Müslümanların sergilediği feragat ve dayanışma, meselâ 'kardeşlerinin nefislerini kendi nefislerine tercih etmeleri,' meselâ 'onda değil, bende olsun'un tam aksine 'benim yerime onda olsun' diğergâmlığı o derece nettir ki, Kur'ân onları bu şekilde övecektir. Ki, Muhacirîn-Ensar dayanışması, insanlık için ibret ve iftihar tabiosu hükmündedir. İmanlarından dolayı hayatlarının tehlikeye girdiği Mekke'yi herşeylerini orada bırakarak terkeden Muhacirin, Medineli sahabilerin şahsında, 'Ensar' [yardım edenler] kelimesini en derin anlamıyla hak eden bir yardım görmüşlerdir. Muhacirine yönelik muazzam yardım, Medineli sahabiler, yani Ensar çok zengin insanlar olduğu için gerçekleşmiş değildir, Kur'ân'ın ifadesiyle, Medineli sahabiler 'onların nefislerini kendi nefislerine tercih ettikleri' için gerçekleşmiştir. Ki bu, infak ruhuna sahip olmak için aslolanın mal zenginliği değil, iman ve gönül zenginliği olduğunun bir belgesidir.
Savaş olmaksızın elde edilen Benî Nadîr topraklarının taksimini Resûlüllah'a tevdi eden âyetlerin inmesinden sonra yaşanan bir olay, bu iman ve gönül zenginliğinin boyutlarını apaçık gözler önüne sermektedir.
Hz. Peygamber, ilgili Haşr sûresi âyetlerinin nüzulünden sonra Ensarı toplayıp onlara şu teklifte bulunur: "Muhacir kardeşlerinizin malları yoktur, isterseniz, Benî Nadîr mallarından Allah'ın bana verdiği malları sizinle Muhacirler arasında bölüştüreyim de, Muhacirler yine evlerinizde oturmakta ve mallarınızdan yararlanmakta devam etsinler. İsterseniz, Benî Nadîr mallarını yalnız Muhacirlere vereyim de, onlar evlerinizden ve mallarınızdan çıksınlar, el çeksinler?"
Medineli sahabilerin liderleri hükmündeki, Hazrec kabilesi reisi Sa'd b. Ubâde ile Evs kabilesi reisi Sa'd b. Muaz, bu iki şıkka karşılık bir üçüncü şıkkı teklif edeceklerdir:
"Yâ Rasûlallah! Sen Nadîr oğullarının mallarını yalnız Muhacirler arasında bölüştür. Ama onlar, şimdiye kadar olduğu gibi, yine evlerimizde oturmakta devam etsinler."
Bu teklifi duyar duymaz, sair Medineli sahabilerden yükselen ses de, "Biz buna razıyız ve kabul ediyoruz yâ Rasûlallah!" sözü olacaktır.
Sergilenen bu tavır, şu âyetin nüzul sebebidir:
". . . Onlardan önce, Medine'yi yurt ve iman evi edinmiş olan kimseler [Ensar] de, kendilerine hicret edenlere sevgi beslerler. Onlara [Muhacirlere] verilen şeylerden dolayı da, göğüslerinde hiçbir ihtiyaç meyli bulmazlar. Kendilerinde bir ihtiyaç olsa bile, onları (Muhacirleri], öz canlarından üstün tutarlar! Kim nefsinin mala olan hırsından ve cimriliğinden korunursa, işte, korktuklarından kurtulan, umduklarına erenler onlardır!" [9]
İnsan, akıllara hayret veren böylesi bir feragatin nasıl mümkün olduğunu anlamaya çalıştığında ise, infaka ve infakın farz kısmını teşkil eden zekata dair yüzlerce âyet karşısına çıkar. Bakara, Âl-i İmran, Nisa, derken, içinde 'infak'a dair bir emir, bir davet olmayan sûre yok gibidir. İnfakın neden bu kadar önemli ve ne şekilde mümkün olduğunu en keskin surette bize bildiren âyetler ise, ilgili İsrâ sûresi âyetleri olsa gerektir.
Resûlullah'ın miracının ilk basamağı olan 'Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksâ'ya gece yürüyüşü'nü bildirerek başlayan, sonraki tüm âyetlerinde ise hepimize kendi şahsî ubudiyet miracımız için lâzım gelen asılları ve usulleri öğreten bu sûre, yalnızca Allah'a ibadet etmemiz emrinin hemen ardından ana babaya iyiliği emreden 23. âyetinden başlayarak, bize infak dersleri verir. Rabbimizin bize rızık olarak verdiklerini ihtiyaç halinde kendileriyle paylaşmamızı istediği insanların başında, annemiz ve babamız vardır. Onları, muhtaç haldeki akraba, fakirler ve yolda kalmışlar izlemektedir. Sûre, 28. âyetiyle, müthiş bir imanî inceliği de mü'minlere ders vererek, halini bize arzedene eğer verecek birşeyimiz yoksa en azından 'gönül alıcı bir söz' (kavten meysûra) infak etmemizi ister.
Bir sonraki âyet "Ellerini boynuna asıp durma, büsbütün de ellerini açma" buyurarak infakta denge noktasını bize öğretirken, 30. âyet infak karşısında nefsin en kritik dayanağını kesip atmaktadır:
"Şüphesiz Rabbin, dilediğine rızkı genişletir, dilediğine de daraltır (ölçülü verir). Muhakkak ki O, kullarından haberdardır, onları çok iyi görür."
İnfak emri içeren âyetlerin ardından gelen bu 30. âyetin kırıp attığı en kritik dayanak, kendisine infakta bulunması emredildiğinde Karun'un sarfettiği sözde tecessüm eden anlayışta saklıdır. Zenginliğiyle şöhret bulmuş Karun, Allah'ın Peygamberi Musa (a.s.) malından infak etmesini ondan istediğinde, "Bunlar, bendeki ilim sayesinde bana verildi" diyerek itiraz ve isyan etmiştir.
Bu sözün ardındaki mantık bellidir:
"Velev ki bu zenginliğin bana Allah tarafından verildiğini kabul ediyor olayım, biliyorum ki, bunun bana verilmesinin asıl sebebi bendeki ilimdir. Ben nasıl para kazanılacağını biliyordum ve bu bilgiyi pratiğe aktardım. Allah elbette bana verecekti; vermek zorundaydı."
Bu mantığın şu anlayışı da içerdiği apaçık ortadadır:
"Ben zenginlik edinmenin şartlarını gerçekleştirdim, zengin de oldum. Eh, birileri fakir ise, muhtaç halde sürünüyorsa, bu benim sorunum değil; onların sorunu. Onlar da kafayı çalıştırıp çalışsalardı, zengin olurlardı. Demek ki, zenginliğin yolunu ya öğrenmediler yahut öğrenseler de uygulamayı beceremediler. Ben ne diye onların yükünü yükleneyim? Suç onların!"
Kendisine Allah tarafından zenginlik verilip bu zenginliği kendilerine mal edenlerin bu tavrının Karun'a mahsus olmadığı, [10] âyetinden anlaşılır. Bu âyetin bildirdiğine göre, onlara "Allah'ın size verdiği rızıktan infak edin" denildiğinde, onlar mü'minlere şöyle derler:
"Allah yedirmek isteseydi, yedîrirdi. Siz ancak apaçık bir dalâlet içindesiniz."
Mü'minleri 'apaçık bir dalâlet' içinde gösteren bu apaçık cerbezenin içinde, Karun mantığının bir tezahürü görülür. "Allah'ın size verdiği rızıktan infak edin" emrinin belgelediği üzere, ellerindeki nimet Allah'ındır ve Allah'tandır. Ancak onlar bunu sahiplenmekte; bu nimeti hak ettiklerini, dolayısıyla onun kullanımı konusunda Allah'ın onlara emir vermeye hakkı olmadığını düşünmektedirler. Ellerindeki onlarındır; diledikleri gibi kullanırlar, diledikleri gibi harcarlar. Nasıl kullanacaklarına, hâşâ, Allah bile karışamaz. İhtiyaç halinde insanlar varsa, hâşâ, bu o kişilerin ve Allah'ın sorunudur; onların değil. Onlar, hiç kimseye yedirmek zorunda değildirler. Kaldı ki, hak etmiş olsalardı, ihtiyaç halindeki o insanlara da nimet verilirdi. Hak etmemişler ki verilmemiş.
Ruhu, kalbi, vicdanı, şefkati, rikkati onu infaka sevketse de msanı infaktan alıkoyan bu cerbezeli mantığa, infak âyetlerinin ardından gelen İsrâ âyeti öldürücü bir darbe vurmaktadır. Rızkı veren Allah'tır; ve Allah "dilediğine rızkı genişletir, dilediğine daraltır." Dilediğine rızkı genişleten Allah, rızkını genişlettiği bu insanların, rızkını daralttığı insanlara infakta bulunmasını da dilemektedir. Bu âyetin anne babaya, akrabaya, yoksula, yolda kalmışa iyiliği açık ve kesin bir şekilde emreden âyetlerin hemen ardından gelmesiyle, şu mesaj verilmektedir: "İnfak etmen gerektiğinde, sakın 'Bu benim malını, başkasının derdinden bana ne?' demeyesin. Çünkü, sana bu malından infak etmeni emreden Zât, bu malı sana veren Zâttır. Elindeki mülkün asıl Mâliki O'dur. Sen bir tablacı, bir tevziat memuru, bir kepçe hükmündesin. O'nun verdiğini O'nun istediği şekilde, O'nun izni dairesinde kullanma durumundasın. O bu malı kendinle birlikte başkalarını da faydalandırman için vermiştir. O halde, bu malı başkalarına karşı değil, başkaları için de kullanabilmelisin."
Bu açıdan bakıldığında, infak, bir 'iman sınanması' anlamını da taşır. İnfak, mülkü gerçekten Mâlik-i Hakikî'ye tevdi edip etmediğimizin, kendimizi O'nun kulu, bize verilenleri ise O'nun ikramı ve ihsanı bilip bilmediğimizin sınanmasıdır. Kişi infak ediyorsa, mülkün asıl Sahibini biliyor ve tanıyor demektir. Kişi infak edemiyor olsa bile İhtiyaç halinde kendisine gelene en azından 'gönül alıcı bir söz' söylüyorsa, yine, bu sınanmayı başarıyla geçmektedir.
Açıkçası, infak edebiliyor veya infak edebilme niyeti taşıyor isek, bir büyük sınavdan geçmiş; Mâlikü'1-Mülk, Rezzak, Mün'im, Bâsıt, Kâbız gibi isimlerin müsemmasının Allah olduğunu tasdik etmişiz demektir. İman ikrarımızda samimi ve sadık olduğumuzu göstermişiz demektir. Ki, infakın farz kısmı olarak zekâtın 'tezkiye' yani 'temizlenme' ile aynı kökten gelmesi; 'infak'ın ihtiyari kısmı olarak 'sadaka'nın 'sadakat' kelimesiyle aynı kökten geliyor olması, bu bakımdan son derece manidardır. Zekat vermesini gerektirir bir zenginlik içinde olup zekatı hakkıyla veriyor olmak; kendimizi benlik ve bencillik kokan iddialardan temizlediğimizin, kendimizi ve elimizdekileri O'nun bildiğimizin nişanesidir. Sadaka vermek, Mâlikü'l-Mülk'ün, Rezzak-ı Kerîm'in O olduğu inancımızda samimi ve sadık olduğumuzun göstergesidir.
Bu sırdandır ki, Bakara sûresinin daha ilk âyetlerinde 'müttakîler' tarif edilirken zikredilen üç vasıftan biri, 'infak'tır:
"Onlar ki, gayba İman eder, namazı dosdoğru kılar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler."
Bu sırdandır ki, Âl-i İmran sûresinde mü'minler değişik imanî vasıflarla tarif edilirken, münfikîn, yani 'infak edenler,' mustağfırine bi'1-eshâr, yani 'seher vakti gözyaşı döküp istiğfar edenler'den daha önde zikredilirler.
Bu sırdandır ki, Mü'minûn sûresinin başındaki 'mü'minler' tarifinde, infakın farz kısmı olan zekat için çalışmak, ilk sıralarda yer alır.
Bu sırdandır kî, 'namazı dosdoğru kılma'nın emredildiği âyetlerin neredeyse tamamında, 've zekatı da verin' diye emredilir.
Bu sırdandır ki, Beled sûresinde tarif edilen 'sarp yokuş’ veya 'dar geçit'i geçenlerin bir vasfı 'köleleri zincirlerinden ayırmak’ ise, diğer vasıfları 'kıtlık ve açlık gününde yakın yetimlere, fakir miskinlere yedirmek, sonra inanıp da sabrı ve merhameti tavsiye edenlerden olmak'tır. "İşte saadet ehli olanlar onlardır."
İslâm diyarında Asr-ı Saadetten bugüne varlık ve darlık anlarında bu Kur'ânî talimin neticesi olarak yaşanagelen infak tablolarını bir tarafa, dünyanın bugünkü adaletsiz halini öbür tarafa koyduğumuzda, bir gerçek net bir şekilde açığa çıkıyor:
Aç kalan, açıkta kalan, dara düşen insanların rahata kavuşması daha fazla zenginleşme ve kalkınma ile mümkün olacak değildir. İnfak zarureti aklımızda, infak duygusu kalbimizde yer etmedikçe, refah ve servet genel anlamda artsa bile esasında belli ellere akacak, birileri yine aç, yine açıkta kalacaktır. Hâzır medeniyet tablosu, infaksız bir zenginliğin hiçbir yoksulluğun, hiçbir sefaletin devası olamayacağını açıkça göstermektedir. Zenginlik, infak şuurunu da içinde barındırıyorsa değerlidir ve ancak infak şuuruna sahip bir zengin 'açın hali'nden anlayabilmektedir.
Dolayısıyla, çözüm, vereneller'den olabilmek, mü'min olabilmek, münfık olabilmektir. Dolayısıyla, dikkatlerin 'refah'a veya 'kalkınma'ya değil, 'infak'a yönelmesi gerekmektedir. [11]
Bir İftirayla Gelen
Saadet asrında sahabilerin yüzyüze geldiği olaylar arasında bizim için en öğretici olanlarından biri, Hz. Âişe'yi hedef alan bir iftira sonrasında yaşananlardır.
Bu iftiranın üretildiği anı takip eden günler ve haftalar boyu, Âişe validemizi, Resûlullah'ı, Ebu Bekir ailesini ve bir bütün olarak mü'mînler topluluğunu feci şekilde sarsan bir sınanma yaşanır, iftira öylesine ustalıklı bir biçimde tasarlanmıştır ki, düğümünü ne Hz. Âişe'nin, ne eşi Hz. Peygamberin, ne babası Hz. Ebu Bekir'in, ne de başkalarının çözmesi mümkün değildir. Buna karşılık, Cenab-ı Hakkın-tabir caizse-olaya doğrudan el koyması ve indirdiği vahiyle iftiranın düğümünü çözmesi, o gün bugündür, anlayan her insana müthiş bir ehadiyet dersi vermektedir. Bu dersi en iyi anlayan insanlar ise, sahabilerdir. Çünkü bu dersi ilk elden, capcanlı, taptaze bir halde almışlardır.
Nur sûresinin yirmi civarında âyetinin iniş sebebi olan bu olay, en temelde, Kâinat Sultanı olan Rabbimizin koskoca kâinat içinde hiçbir şeyden gafil kalmadığını bildirmesi itibarıyla anlamlıdır. Zira bu olay, her biri yüzmilyarlarca yıldız barındıran milyarlarca galaksiyle süslü gökkubbenin altındaki şu minik dünyada o sıralar yaşamakta olan milyonlarca insandan yalnızca birine yalnızca bir noktada edilen iftiraya âlemler Rabbinin müdahalesini seslendiren âyetlerle, müthiş bir tevhid ve ehadiyet dersi sunmaktadır. O'nun ilmi ve nüfuzu herşeyi kuşatan; bütünü kuşatırken parçayı unutma, büyüğe bakarken küçüğü gözden kaçırma gibi noksanlardan münezzeh olan; mutlak anlamda gören, mutlak anlamda işiten, mutlak anlamda bilen, mutlak anlamda Hâkim bir Kadîr-i Zülcelâl olduğunu bilfiil göstermektedir.
Hadise, Hz. Peygamberin hayatını okumuş bulunan her mü'minin malûmudur. Peygamber Efendimizin hanımı Hz. Âişe, Müreysi' veya Benî Mustalık gazvesi dönüşündeki bir konaklama esnasında gerdanlığını kaybettiğini farkeder. Ve, ne o kayıp gerdanlığını ararken kervanın yeniden yola koyulduğunun farkına varır, ne de yeniden yola koyulan kervandaki mü'minlerden herhangi biri onun aralarında olmadığını farkeder. Tâ ki, yolda unutulan, kaybedilen eşyalar, develer vs. olup olmadığını araştırmakla görevli Safvan b. Muattal adlı sahabi onu çölde tek başına bulup, Hz. Âişe'yi devesine bindirip, kendisi yaya halde bir sonraki konaklama yerine ulaşıncaya kadar...
Fitne kazanı, işte bu noktada kaynamaya başlar. Münafıklar, Hz. Âişe'nin geri kalıp konaklama yerine bu şekilde gelişini başka anlamlara çeker ve Hz. Âişe'ye akla gelecek en çirkin fiili yakıştırırlar. Ve ne yazık ki, sahabiler içinde bunu en azından bir ihtimal olarak mümkün gören insanlar çıkar. Ki, bu sahabilerin bir kısmı, Hz. Âişe'ye karşı bir şekilde 'sorunlu' insanlardır. Meselâ Havle binti Cahş, Âişe'nin gözden düşmesiyle yine Hz. Peygamber'in hanımı olan kendi ablası Zeyneb'in Resûlullah nezdinde itibarının yükseleceği düşüncesiyle bu iftiranın yayılmasına âlet olmuştur. Üstelik, ablasının "Âişe hakkında hayırdan başka birşey bilmiyorum" demesine ve böyle çirkin bir fiili ona yakıştırmasının asla mümkün olmadığını açıkça ifade etmesine rağmen.
Sonuçta, olanlar olur. Üretilen bir iftiramış, mış'larla yayılır. Gitgide, sırasıyla Hz. Âişe'yi, Resûl-i Ekrem'i, Hz. Ebu Bekir'i, Ebu Bekir ailesini ve bir bütün olarak mü'minler topluluğunu feci şekilde yaralayıcı bir mahiyete bürünür.
Hadisenin en ağır tarafı ise, mağdur tarafın töhmet altında kalması ve bu töhmetten kurtulmak için 'suçsuzluğunu isbat'a mecbur bırakılmasıdır. Ne var ki, iddia edilen çirkin fiilin vâki olduğunu veya olmadığını görebilir durumda kimse yoktur. Dolayısıyla, 'suçsuzluğunu isbat'ın imkânı yoktur. Hz. Âişe'nin ya da Safvan b. Muattal'ın böyle bir fiilin olmadığına dair beyanları ise, iftiranın yüreklerinde iz bıraktığı insanlara inandırıcı gözükmemektedir.
Böylece, bir Peygamber hanımının Resûlullah'ın asla ayıplamadığı bir kadınsı duyguyla sevdiği ve yitirdiği gerdanlığını aramak üzere çölde yapayalnız kalmasından kaynaklanan bir iftira, içinden çıkılmaz bir hal alır. İddia sahiplerinin ve bu iddiayı yayanların rahat rahat ortalarda dolaştığı, Âişe'nin ise masumiyetini isbat edecek bir şahitten mahrum olduğu için insan içine çıkamaz duruma geldiği günler yaşanır. Bu, son derece haksız, şefkatsiz ve adaletsiz bir durumdur; ama, yaşanır. Haftalar boyu, Âişe validemiz, işlemediği bir fiilin töhmetini üzerinde taşıyarak yaşamaya mahkum bırakılır.
Bu iftiranın ağırlığıyla yaşama durumunda kalan, yalnız Hz. Âişe de değildir, iftiranın asıl hedefi olan Resûlullah da, tam da iftirayı üreten münafıkların hedeflediği üzere, müthiş bir ikilemle yüzyüze gelir. Hiçbir şey olmamış gibi davransa, çirkin bir fiille suçlanan bir hanımla evliliğini sürdürüyor olduğu için ahlâkına ve dolayısıyla bir Resul olarak ismetine ilişilecektir. Âişe'yi boşasa, hakkında delil olmayan bir iddiadan dolayı hanımını cezalandırmış olma gibi ağır bir adaletsizliğe düşmüş olacaktır.
Hz. Peygamber, haftalar boyu, sebepler dairesinde işin aslını açık biçimde ortaya koyacak bîr delil arar. Aişe'nin o güne kadar yaşadığı iffet timsali hayat ortadadır; ama o fiilin ne işlendiğine, ne de işlenmediğine dair bir delil ve şahit yoktur.
Her halükârda bu ikircikli durum Resûl-i Ekrem'i müthiş derecede etkilediği için, Hz. Ali gibi bir büyük sahabi, Hz. Âişe için edilen iftiralara asla taraftar olmaksızın, sırf Resûlullah'ın risalet vazifesine salimen devam etmesini temin gibi asil bir niyetle, Âişe'yi boşamasını ona önerecektir.
Fakat, ucunda umumî bir maslahat gözükse de, Hz. Peygamber bu öneriye göre hareket etmez. Onun yerine, hadisenin herkes için açıklığa kavuşması ümidiyle, lehte veya aleyhte şahitlerin zuhurunu bekler. Hz. Âişe de, olayın merkezindeki kişi olarak üzerine yüklenen fiilden azadeliğini en iyi bilen insan olduğu halde, suçsuz olduğunu söylemesinin iftiraya kapılan insanların nezdinde bir anlam ifade etmediğini bizatihi tecrübe ederek, bekleyiş içindedir. Bu arada, yaşadığı yürek yangını bir tarafa, yemeden içmeden kesilir, bünyesi ciddi şekilde zayıflar ve hastalanır.
Günler bu şekilde geçerken, Aişe'nin masumiyetini-veya suçluluğunu-isbatın sebepler dairesinde mümkün olmadığı görülür. Buna karşılık, Aişe'nin suçsuzluğuna dair şahitlik, Arş-ı Âzam'dan gelir. Rabbu'l-âlemîn, Nur sûresinde yer alan 'ifk' (iffira) âyetlerini vahyeder. İftira düğümü, Kadîr-i Zülcelâl'in 'olaya el koymasıyla' çözülür.
Özelde Hz. Âişe, ailesi ve Resûl-i Ekrem açısından, genelde bütün mü'minler açısından son derece zor ve ağır bir halde gecen ifk günlerinden sonra gelen vahiy, "Bunu bir şer olarak saymayın; bilakis, o sizin için bir hayırdır" müjdesini verir. Nitekim, bu vesileyle, mü'minler, Kadîr-i Zülcelâl'in tek bir kulunun cüz'î bir hukukunu dahi ihmal etmediğini; bir kuluna yönelik tek bir haksızlığa dahi rıza göstermediğini bildiren muazzam bir tevhid ve ehadiyet dersi almışlardır, ikincisi, bu hadise vesilesiyle gelen âyetler ile, iftira gibi bir çirkinliğe yeltenen insanlar, 'çamur at, izi kalsın' keyfîliğinden ebediyyen mahrum bırakılmışlardır.
Âyetin fermanıyla, ortada bir iddia varsa, doğruluğunu isbat, iddiayı ortaya atanın veya yayanın boynuna borçtur. Bir iddiada bulunan veya bir iddiayı yayıp taşıyan kişiler, doğru söylediklerini dört âdil şahitle isbat edemezlerse, âyetin tarifiyle, 'yalancının ta kendisi' ilan edilmektedir. Böyleleri için, bundan böyle, Allah tarafından bu ağır ifadeyle nitelenmeye mahkum edilmenin ötesinde, seksen kırbaç gibi maddî bir ceza da vardır. Bir diğer ceza ise, bu insanların şahitliğinin bundan böyle asla kabul edilmemesidir.
Burada dikkate değer bir husus, meselâ bir, iki veya üç şahidin bir 'iddia'yı 'iftira' niteliğinden arındırmak için yeterli sayılmamasıdır. İddiada bulunan ve buna karşılık yalnız üç adil şahit gösterebilen kişi de, iftira cezasının sonuçlarına katlanma durumundadır. Bu ise, 'ağzından çıkanı kulakların duyması' yönünde bir ilâhî ikaz olarak okunabilir. Buna göre, kişi, ancak dört şahidin bulunduğu, yani artık ayyuka çıkmış, açığa vurulmuş bir kötülüğü dışa vurup bunun hakkında tedbir alınmasını sağlamaya cesaret edebilecektir. Yoksa, meselâ kendisi bir çirkin fiil görmüş olsa dahi, bunu uluorta anlatıp insanların zihinlerini çirkin işlerle meşgul etmekten uzak duracaktır. Bu tedbirde ise, mü'minler topluluğunu ikide bir hakkında konuşarak kötülüğü 'normalleştirmekken uzak tutma gibi rabbani bir hikmet vardır. Dört şahit şartının tek istisnası, kocanın karısına zina isnadında bulunmasıdır. Nur sûresinin ilgili âyetinin fermanıyla, bir erkek eşinin bir başka erkekle tam bir cinsel ilişki yaşadığını iddia ediyorsa, yapacağı iş, bunu sağa sola yaymak değildir. Bunun yerine, 'Han’ kurumunu işletecektir. Yani, doğru söylediğine dair dört defa Allah adına yemin edip, beşincide "Eğer yalancılardan isem, Allah'ın laneti benim üzerime olsun" diyecektir. Hanımı da aynısını yapacak, bu şekilde karşılıklı olarak lânetleşeceklerdir. Bu lânetleşmeye razı olup böyle bir yeminde de bulunulduktan sonra ise, ilgili iddia bir daha asla tekrarlanmayacaktır. Belirtelim ki, bu da, yalnız 'kendi hanımlarına zina suçu isnad edip de kendisinden başka dört şahit getiremeyenler'e mahsus bir istisnadır. Yoksa, bir insanın eşini durduk yerde suçlamasına izin verilmediği gibi, başkaca insanların eşleri olmayan insanlar hakkında böyle bir iddiayı dile getirmesi durumunda da 'Han' kurumu işlememektedir. Eşi olmayan bir insana zina isnad eden kişi, iddiasını dört adil şahitle isbat edemiyorsa, âyetin öngördüğü cezaların tamamına hak kazanmaktadır.
Masum kişileri zan altında bırakan, toplum hayatını çirkin şeylerin konuşulduğu bir mezbeleliğe dönüştüren iddia ve iftiralar üretip yayanlara karşı böylesine kesin ve keskin ölçüler getiren Cenab-ı Hak, Hz. Âişe'nin maruz kaldığı iftiranın bu kadar kolay biçimde yayılması noktasında da mü'minleri ikaz eder. Nur sûresinin ilgili âyetlerinden öğrendiğimiz üzere, iffetiyle tanıdıkları biri hakkında yakışıksız bir iddia duyduklarında mü'minlerin 'hakkında hiçbir bilgisi olmayan şeyi ağzında söyleyip durmak'tan da, ne de 'vallahi kardeşim, doğru mudur yanlış mıdır ben bilmem' diyerek bigâne kalmaktan da sakınması gerekmektedir. Biraz daha açarsak:
a) "Duydun mu, filancanın şöyle yaptığını söylüyorlar" gibi sözlerle, tasdik etmese bile açıkça reddetmekten sakınan bir tavır da emr-i ilâhî ile yasaklanmaktadır,
b) Aynı şekilde, "Bana ne canım, üzerine atılan çamuru kendi temizlesin" diye düşünmek de...
Bu durumlarda, görünürde tek bir kulun cüz'î bir hukuku sözkonusu gibidir. Ama, Ezeî ve Ebed Sultanı olan Âdil-i Rahîm, tek bir kulunun cüz'î bir hukukunu dahi zayi etmemekte ve o hukukun çiğnenmesine izin vermemektedir. İffetiyle tanınan biri hakkında yakışıksız bir iftira duyduklarında kullarından O'nun istediği, iftiraya katılıp yaymak olmadığı gibi, sessiz kalmak da değildir. Bilakis, "Bunu dilimize dolamak bize yakışmaz. Bu açık bir iftiradır" şeklinde açık ve kesin bir tavır koymamızı istemektedir, ilgili âyetler, böyle bir açık tavır koymamanın gadab-ı ilâhîyi celbedebileceği uyarısında bulunmaktadır.
Hz. Âişe üzerinden Resûlullah'ı hedef alan bir iftiranın akabinde gelen bu âyetler, o günün mü'minleri kadar, bugünün mü'minlerini de bağlıyor elbette. Ancak, buna rağmen, bugün mü'minler topluluğu arasında da yakışıksız iftiraların kolayca yayılabildiği durumlar maalesef yaşanıyor. Bir hadîsin belirttiği üzere, 'kendilerinden şahitlik istenmeyen' insanlar, gözleriyle görmedikleri konularda, kolaylıkla konuşabiliyorlar. 'Duydun mu?'ların 'şöyle olmuş böyle gitmişler'in, 'diyorlar ki'lerin eşliğinde, iddia sahibini de, yayanı da, katılmadığını açıkça ifade etmeyeni de ilâhî ceza ve gadab alanına sokan lâflar kolayca dolaşabiliyor. Böylece, şahsî hukukların çiğnenmesinin yanısıra, aile hayatları, cemaatı hayatlar, toplum hayatı yaralanıyor. Ve iftiraya konu edilen kişi bundan uzak da olsa, bu kadar çok konuşuldukları bir ortamda çirkinlikler 'alelâde'leşiyor, 'sıradanlaşıyor, 'normal'leşiyor. Bu ise, çirkin fiillere yönelik şahsî ve sosyal direnç noktalarını törpülüyor.
Televizyon haberlerinden arkadaş sohbetlerine uzanan bir yelpazede zanların, iddiaların, iftiraların kol gezdiği şu zamanda hem bu dünyada, hem de ahirette bizi mes'ul edecek bir yaygın hastalıktan kurtulmak için, Nur sûresinin bir iftiraya cevap olarak gelen ilgili âyetlerinin aydınlığına o kadar muhtacız ki... [12]
İlk İle Öğretilen
Her türlü kusur ve noksandan azade olmak, yani kemal ve kudsiyet, ancak Zât-ı Zülcelâl'e has bir keyfiyettir. Kul olmak, kusura açık olmak demektir. Nitekim, en küçük zerreden en büyük galaksiye, yaratılmış her bir şey bir yandan Cenab-ı Hakkın cemal ve kemal sıfatlarının tecellisini üzerinde gösterirken, öte yandan varlığını kendi başına devam ettirememesi, yani fena ve zevale maruz oluşu ile kendi acz ve kusurunu ilan etmektedir. Kendisine irade verilmeyen mahlukatta kusur ve noksan dağılıp bozulmaya, yani fena ve zevale maruz oluş suretinde kendisini gösterirken; insan gibi irade verilmiş mahluklarda bu kusur ve noksan kendisini başka açılardan ve daha yoğun bir şekilde belli etmektedir.
Kâinata dikkatle bakmış bir Kur'ân talebesi, mahrukatın iradenin devreye girdiği oranda kendisini daha açık biçimde belli eden bu kusur ve noksan boyutunu, nar-arı-insan örneğinde şöyle açıklar irade ve ruhtan mahrum nar ağacının her bir meyvesinde tam bir 'intizam ve ittikan' vardır. Nar taneleri bir yuvarlağın içine muazzam bir ustalıkla, boş bir yer bırakmadan ve bir sıra diğerine değmeden yerleştirilmiştir. Nar, üzerinde gözüken ustalık, sanat, intizam ve ittikan cihetiyle, ruhu olan ve bir derece iradesi de bulunan arının yaptığı bal peteğinden daha üstün durumdadır. Arının inşa ettiği petek ise, nardan geri kalmakla birlikte, mahlukat içinde en iradelisi ve akıllısı olarak insanların yaptığı binalardan daha sanatlı, daha ustalıklıdır. Sergilenen sanatın mükemmelliği ile cüz'î iradenin devreye girmesi arasındaki bu ters orantı, cüz'î irade devreye girdikçe hata payının yükseldiğinin nişanesidir.
Velhasıl, kendisine cüz'î irade verilmiş bir mahluk olarak, beşer şaşar. Mu'tezile'nin insana verilmiş iradeyi ve bu arada aklı yüceltme çabasına mukabil, özellikle Eş'ariyye'nin cüz'î irade ve akim vahiy olmadan tek başına hakikati bulamayacağı noktasındaki ısrarı bundandır. Beşere düşen, 'şaşmazlık’ iddiasını bürünmek değil, şaşabildiği noktada bu durumdan rücu edebilmektir.
Zaten, Kur'ân'da o kadar çok âyetin gösterdiği üzere, Rabb-ı Rahîm'in insandan istediği, 'hatasızlık' değil, hata yaptığında bunu itiraf edebilme ve hatasından geri dönebilme mertliğidir. Kur'ân-ı Hakim, "Allah tevbe edenleri sever" buyurur; tvb' kökünden türetilen 'tevbe' ise, kök itibarıyla 'geri dönme' ve 'dönüşü kabul' anlamlarına gelmektedir.
Demek ki, Rabb-ı Rahîm, kusur ve noksana her zaman açık kullarından hatasızlık ve kusursuzluk istiyor değildir. "Ben kusursuzları severim" mealinde bir âyet de'yoktur zaten. Fakat, kusur işlese dahi kusurundan dönen, yani 'tevbe eden' bir kul, Allah katında sevilmektedir.
Tıpkı, yine Kur'ân'da belirtildiği üzere, Rabb-ı Rahîm'in 'mütetahhirini, yani 'temizlenenler'i de seviyor olması gibi... 'Temizlenenler'den olmak ise, kîrsizligi değil, bilakis üzerimizdeki kirin varlığını kabul edip ondan arınma gayretine girişmeyi gerektirir.
İstiğfar ile 'olan' hatamızı itiraf edip, tevbe ile 'olması gereken' yöne dönmeyi başardığımızda, yani temizlenme çabasına girdiğimizde ise, Kadîr-i Zülcelâl, yine Kur'ân'ın bildirdiği üzere, 'seyyieyi haseneye çevirme,' 'geceyi gündüze kalbetme,' 'ölü bir halden diri bir hal çıkarma' gibi muazzam bir nimeti bize bahşetmektedir.
Her bir karesi ile Rabbimizin bize çok dersler verdiği Asr-ı Saadette, bu mânâyı tasdik eden birçok hadise vardır. Ifk günleri esnasında yaşanan umumî sınanma hengâmında bir sahabinin yaşadığı dönüşüm, bunun müthiş bir örneğidir.
Bu sahabi, Hz. Ali'dir. Kendisi, Resûl-i Ekrem'in ortada dolaşan iddialar üzerine yürüttüğü tahkikat esnasında konuştuğu kimseler arasındadır. Hz. Ali, Hz. Âişe'nin mazisinin bu iftiraya sırt çevirmeyi zorunlu kıldığını düşünmektedir. Ancak, bu iftira ekseninde yaşanan gelişmelerin Resûl-i Ekrem'i (a.s.m.) ziyadesiyle mahzun ve meşgul ettiğini de görmektedir. Bu bakımdan, yaşanan gelişmelerin risalet vazifesini icrada Hz. Peygambere ve dolayısıyla İslâm'a zarar verdiği düşüncesiyle-dillerde dolaşan iftirayı asla onaylamamakla birlikte-Hz. Peygamber'e şunu önerecektir:
Âişe'yi boşa, kurtul!
Tekrar belirtelim: Hz. Ali, Âişe validemize hiçbir kötü isnad ve iftirada bulunmaksızın bunu önermektedir. Hadiseye, Hz. Aişe'den ziyade Resûlullah açısından bakmakta; Allah Resûlü’nün bu hadise ile ziyade meşgul ve taciz edilmesinin yol açtığı umumî zararı hesaba katmakta; sonuç itibarıyla, 'umumun selameti' için Âişe adlı bir kulun 'cüz'î hukuku'nun feda edilmesini önermektedir.
Maamafih, Hz. Peygamber, bu öneriye uymaz. Çok geçmeden, bir önceki yazıda anlattığımız üzere, Hz. Âişe'nin isnad edilen fiilden berî olduğuna dair bir vahiy gelir.
Gelen vahiy, yaşanan olay için, "Bunu bir şer olarak saymayın; bilakis, o sizin için bir hayırdır" müjdesini verir. Bu vesileyle bir vahiy gelmiş olması, elbette, bu hayırların en önemlisidir. Bu olay üzerine gelen âyetlerle, mü'minler nice hakikat ve hikmet dersinin yanısıra, toplum hayatına dair son derece kritik bir dizi ölçüyle tanışmışlardır. Bir insana çirkin bir fiil isnad edildiğinde, isbat yükümlülüğünün isnadda bulunan kişiye ait olması, bu ölçülerin başında gelmektedir.
Bu olay vesilesiyle gelen bir dizi ilâhî ölçüden bir diğeri ise, iffetli insanlar için zina gibi bir suçlama sözkonusu olduğunda, mü'minlerin 'tarafsız' da kalmayıp 'bu apaçık bir iftiradır' diye açık bir tavır koymaları gereğidir.
Sözkonusu hadisede, Hz. Âişe'ye yapılan iftiraya hiç mi hiç katılmadığı, bu iftirayı ağzına da almadığı halde Hz. Ali'nin sürçtüğü nokta da, işte burasıdır. O, hadiseye Hz. Âişe'nin cüz'î hukuku namına değil, Fahr-ı Kâinat (a.s.m.) namına ve ümmetin selameti hesabına bakmış; böylesi bir yaklaşımda Âişe'nin cüz'î hukuku ihmale uğradığı için de, katılmadığı iftira karşısında kesin ve keskin bir muhalefet de ortaya koymamıştır.
Buna karşılık, Cenab-ı Hakkın bir haksızlığı asla görmezden gelmediğini bildiren ve mü'minlere de buna uygun bir tavır almalarını emreden âyetlerin verdiği hakikat dersi, o andan itibaren Hz. Ali'nin dünyasını öylesine doldurmuş olmalı ki, onun sonraki tüm hayatına rengini veren en birinci husus 'adalet-i mahzâ' noktasındaki ısrarı olmuştur. Hayatında bir kez umumun selameti' için 'cüz'î hukuku nazara almama' sürçmesi yaşayan Ali radıyallahu anh, gelen vahiy üzerine öyle kesin bir yöneliş yaşayacaktır ki, bu ölü halden bindörtyüz yıldır Hz. Ali'yle birlikte anılan hayattar bîr hakikat çıkacak; Hz. Ali bu adalet-i mahzâ hakikati uğruna yaşayacak ve yine bu hakikat uğruna şehit olacaktır.
O büyük sahabinin bir noktadaki sürçmeyi kendisi için küllî bir terakki vesilesi kılan bu hatırasından bizlere düşen birçok hisse bulunuyor.
İşte bu hisselerden biri hata yaptığı halde 'hatasızlık' ve 'kusursuzluk’ iddiası geliştirmeye kalkmayıp, hatalardan hayır, seyyielerden hasene, geceden gündüz, ölüden diri çıkmasına vesile olacak bir ruh halini kuşanmak... [13]
Herkes için adalet
Peygamber efendimiz vefat ettiğinde, dadısı Ümmü Eymen döktüğü gözyaşlarının sebebini şu şekilde açıklar: "Ben onun vefatına ağlamıyorum. Fakat ben, onunla gelen vahyin artık kesilmiş olmasına ağlıyorum."
Hz. Peygamberin vefatı üzerine söylenmiş sözlerin belki de en derini ve en hikmetlisi, Ümmü Eyrnen'in bu sözleridir.
Bu sözün dikkat çektiği üzere, aralarında Ümmü Eymen'in de bulunduğu sahabiler Resûlullah hayatta iken her an vahiyle yüzyüze olmanın huzuruyla yaşamışlardır. Nitekim, tereddüt ettikleri durumlar olmuş, ama gelen vahyin yol göstericiliğiyle netliğe kavuşmuşlardır. Yanıldıkları noktalar olmuş, ama gelen vahiy onlara doğru şıkkı sunmuştur. İhtilafa düştükleri noktalar olmuş, gelen vahiy onları ortak bir çizgide buluşturmuştur.
Ama artık aralarında Resûlullah yoktur. Dolayısıyla, tereddüt ettikleri noktada aydınlatıcı, yanıldıkları noktada düzeltici yeni bîr âyetin gelmesiyle birlikte netliğe ve rahatlığa ulaşma gibi bir imkân da ortadan kalkmıştır artık. Deyim yerindeyse, bundan böyle, artık iş başa kalmıştır. Yine, bundan böyle, aralarındaki bir ihtilafın ittifaka dönüşmesi zorlaşacak; zira, ihtilaf ettikleri hususta "isabetli görüş şudur" şeklinde yeni bir vahyin gelmesi sözkonusu olmayacaktır.
Ki, Peygamber aleyhissalâtu vesselamın, vefatından sonra çıkacak ihtilaf ve fitnelere karşı ashabını tekrar tekrar uyarması da, muhtemelen bu yüzdendir.
Ancak, hadiseler Resûlullah'ın henüz hayatta iken mucizevî surette haber verdiği şekilde gelişecek; onun vefatından sonra, sahabiler neyin kesinkes doğru neyin kesinkes yanlış olduğunda bir türlü karar kılamadıkları bir dizi sınanmayla yüzyüze gelecektir.
Yaşanan bu sınanmaların en büyüğü ise, üçüncü halife Hz. Osman'ın katledilmesiyle başlayan olaylar zinciri olsa gerektir.
Bu olaylar esnasında, Hz. Peygamberin hayatta kalmış sahabileriyle birlikte bütün bir ümmet müthiş bir ikilemle karşılaşır. Ve, artık Allah'ın elçisi yanlarında bulunmadığı ve onun elçiliğiyle yeni bir vahyin gelmesi de sözkonusu olmadığı için, sahabiler ciddi bir tereddüt ve ihtilafa düşerler. Zira, ortada çözülmesi son derece zor bir olay vardır. Asi bir güruhun mensubu olan kırk kişilik bir grup, Resûlullah'ın iki kızını kendisiyle evlendirdiği, bu yüzden 'Zinnureyn’ (iki Nurun Sahibi) diye anılan en güzide sahabilerinden biri olan üçüncü halife Hz. Osman in evine saldırmış ve içlerinden biri onu öldürmüştür. Cinayeti işleyen kişi, bu kırk asiden biridir. Fakat, cinayeti bu kırk kişiden hangisinin işlediği bilinememektedir.
Ummü Eymen'in ağlama gerekçesinin ne derece isabetli olduğunu bize öğreten müthiş ikilem, işte bu noktada başlar. Cinayete teşebbüs eden kırk kişiye mukabil, bilfiil cinayeti işleyen bir kişi vardır. Dolayısıyla, Cenab-ı Hakkın cana kasdetmeye dair kısas emri, fiiliyatta ancak bu bir kişi için uygulanabilir durumdadır. O bir kişi ise henüz tesbit edilememiştir. Ve seçilen yeni halife, Hz. Ali, ortalık yatışıp katil tesbit olunana kadar bekleme kararındadır. Hz. Ali gibi Resûlullah tarafından henüz hayatta iken cennetle müjdelenenler arasında yer alan Zübeyr b. Avvam, Talha b. Ubeydullah gibi sahabiler ise, 'geciken adalet'in yeni cinayet ve zulümlere kapı aralamasından endişe etmektedirler.
Böylece, birbiriyle ciddi şekilde çatışan iki zıt yaklaşım ortaya çıkar. Bir tarafta, 'bir kişinin işlediği bir cinayetin cezasının başkalarına yüklenemeyeceği'ni düşünen, bundan dolayı temkinli olma ve bekleme yanlısı olan Hz. Ali vardır. O, kırk kişinin tamamına kısas uygulamayı, "Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez" mealindeki ilâhî emre aykırı görmektedir. Öte yandan, Hz. Zübeyr, Hz. Talha ve Hz. Âişe gibi sahabiler, cinayetin yapanın yanına kâr kaldığı bir görüntünün başkaca cinayetlere davetiye çıkaracağını düşünmektedir. Dolayısıyla, onlara göre, adaletin tatbiki gecikmemelidir. Muhtemel cinayetleri engellemek için, madem ki cinayeti işleme eğiliminde idiler, cinayetin cezası bu olaya karışan kişilerin hepsine birden yüklenmelidir.
Araya başkaca unsurların da girmesiyle sahabilerin iki gruba bölünmesine yol açan bu ikilem, gerçekte, İslâm tarihinin en büyük dönemeçlerinden birini temsil eder. Bu olaylar esnasında, İslâm'ın sonraki bütün asırlarını etkileyecek bir dizi kritik soru gündeme gelir ve bir dizi hayatî cevabın izi sürülür:
Gelmesi muhtemel bir zararı önlemek için şahsî hukuklar feda edilebilir mi? Kamu yararı mı daha önceliklidir, bireysel haklar mı? Toplum mu asıldır, fert mi?
iki grup arasındaki mücadelenin bir içtihad mücadelesi olduğunu bilerek her iki tarafın hürmet hakkını zayi etmemesi gereken bütün bir ümmet, öte yandan, bu zor sınanmada sergilediği dirayetle böylesi soruların doğru cevabına ulaşılmasını mümkün kılan 'ilim şehrinin kapısı' Hz. Ali'ye teşekkür borçlu olsa gerektir. Zira, İslâm tarihini bir kırılma noktasına getirmesi muhtemel bir dönemeç, onun sergilediği dirayetle aşılmış durumdadır.
Her iki grupta yer alan güzide sahabilerin bu büyük içtihad savaşında sergilediği argilmanlar, İslâm ümmetinin sonraki kuşakları tarafından, 'adalet-i mahzâ' ve 'adalet-i izafîye' diye kavramlaştırılmıştır. Bu kavramlaştırmanın izini sürersek; Hz. Ali'nin bayraktarı olduğu 'adalet-i mahzâr yaklaşımına göre, hak haktır, büyüğüne küçüğüne bakılmaz. Bir fert, umumun selameti için dahi feda edilmez. Toplumun selameti için-kendi rızası olmaksızın-ferdin hayatı veya hakkı feda edilemez. Hem, bir masumun hakkı, bütün halk için dahi iptal edilmez. Adalet adalettir; adaletin uygulanması 'duruma göre' değişemez.
Buna karşı geliştirilen 'adalet-i izafiye' yaklaşımına göre ise, değişen şartlarda adalet farkı şekillerde uygulanabilir. Meselâ, daha büyük bir zararı engellemek için daha küçük bir zarara razı olunabilir. Toplumun selameti sözkonusuysa, ferdin hakkı feda edilebilir.
Hz. Zübeyr, Hz. Talha, Hz. Âişe gibi sahabiler, sözkonusu olayda kendileri açısından haklı gerekçelerle işte böylesi bir yaklaşım sergilemişlerdir. Hz. Ali'nin sergilediği yaklaşım ise, bu gerekçeleri de aşan bir derinlik ve incelik içermektedir. Evet, bir rdin hakkını zayi etmemenin bedeli, daha büyük zararlara yol açılması olabilir; ne ki, 'vaki olan' ile 'muhtemel olan,' eşit şeyler değildir. Bütün bir toplumun zarar görmesi yönündeki bir ihtimal, bir bireyin vâki olan hakkının zayi olmasından daha büyük bir durum değildir; zira muhtemel olan, nitelik itibarıyla, vaki olandan küçük durumdadır. Bu bakımdan, umumu ilgilendiren bir zararın gerçekleşmemesi adına, kişiye hak etmediği bir ceza verilemez. Muhtemel olan, vâki olanın; mümkin olan muhakkak olanın önüne geçirilemez. Kaldı ki, bir kere muhtemel olanın vaki olanın önüne geçmesine kapı aralandığında, ihtimallerin devreye sokulduğu akıl yürütmelerin eşliğinde, çok zulümlere meşruiyet kılıfı uydurmanın yolu açılacaktır. Dolayısıyla, aksi takdirde zarar ihtimali gözükse bile, mümkün ve muhtemel olan, vâki ve muhakkak olanın önüne geçirilmemelidir.
Açığa çıkması için sahabilerin bir büyük içtihad savaşına razı olduğu bu ölçü, selef-i sâlihîn çizgisinin sonraki mümessillerince de korunmuş ve formüle edilmiştir. Ve en temel dayanağı "Birinin hatasıyla başkası mes'ul olmaz" anlamını taşıyan "Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez" âyeti [14] olan bu ölçü sayesindedir ki, İslâm tarihi bir adalet ve itidal tarihi olagelmiştir, İslâm tarihi, herkes için her hal ve şartta adaleti gözeten bu ölçüden dolayı, 'kamu yararı' adına kişisel hakları çiğnemenin meşrulaştırıldığı bir tarih olmaktan uzak kalmıştır. İslâm tarihi, yine bundan dolayı, muhtemel zararlara binaen mevcut hakların hiçe sayıldığı bir tarih de değildir.
Maamafih, İslâm tarihinde haksızlığa, eziyete ve zulme yeltenen insanlar da vardır. Ama, adalet-i mahzâ ölçüsünün sıkıca formüle edilmiş olması sayesindedir ki, yapılan haksızlık yapanın hesabına yazılmıştır; İslâm'ın hesabına değil. Meselâ, Emevî sultanlarının sergilediği zulmün din namına meşrulaştırılması asla mümkün ve vaki olmamıştır-bunun için devlet gücüyle muazzam bir gayret sarfedilmiş olsa bile. Hem, İslâm tarihi, uyguladıkları şiddete dinî kılıf giydirmeye çalışanların 'Haricî' tanımıyla dışlandığı bir tarihtir; 'Haçlı' gibi unvanlarla okşandığı bir tarih değil!
Gelin görün ki, İslâm tarihinin sergilediği bu tabloyu bugünün Müslümanları olarak bugünün dünyasına yansıtmayı başardığımız da pek söylenemez. Eğri oturup doğru konuşalım; bugünün dünyasında birçok mü'minin zihnini, sözkonusu tabloyu mümkün kılan ince içtihadlardan ziyade, maalesef, kaim ve temelsiz hükümler dolduruyor. Ne yazık ki, birçok Müslüman, kılı kırk yaran hassas İslâmî adalet mirasını yansıtmaktan ziyade, geçmişi Haçlı savaşları gibi zulüm dosyaları içeren bir iklimde doğan modern medeniyetin ürettiği paradigmalarla olaylara ve olgulara bakıyor.
Meselâ, ehl-i dîn arasında bugünün dünyasındaki silahlı mücadelelere dair ciddi bir sorgulama göremiyoruz. "Birinin hatasıyla başkası mes'ul olmaz" gibi Kur'ânî bir adalet ölçüsü ortada iken; üstelik, bu ölçünün bir pratik tezahürü olarak Resûl-i Ekrem'in savaşlarda çocuklara, kadınlara, yaşlılara, mabedinde ibadetle meşgul olan din adamlarına, tarlasında işiyle meşgul olanlara, ekinlere, ağaçlara ve hayvanlara zarar vermeyi yasaklamış olmasına rağmen, İslâm ümmetinin üyesi olan kimi fertlerden 'masumları ateşe atan' şiddet gösterileri sâdır olabiliyor. İslâm adına, İslâmî ölçülerle izahı imkânsız şiddet eylemleri düzenlenebiliyor.
Bu bâbda, modern medeniyetin sergilediği 'topyekün savaş' mantığının-Kur'ânî ve nebevi ölçülere sığdırmak asla mümkün değilken-ehl-i din nezdinde yeterince irdelenmediği pekâlâ görülebiliyor.
Meselâ, yalnızca doğrudan savaşa dahil olan kişi veya kurumları (meselâ orduyu, hükümeti) değil, onların İçinde yaşadığı ülkeyi ve toplumu toptan düşman gören topyekün savaş mantığının en zalim göstergelerinden biri olarak şehirlere atılan 'bomba'nın ne demeye geldiğinin İslâmî ölçüler açısından yeterince tartışıldığını gördünüz mü hiç? Sözgelimi atom bombası, sahibi kim olursa olsun, sanık sandalyesine oturtulabiliyor mu? Hiroşima ve Nagazaki'de doğrudan savaşın tarafı olmadıkları halde yüzbinlerce çocuk, kadın, yaşlı, hasta ve sair sivilin feci şekilde ölümüne yol açan zulümlü bir 'topyekün savaş’ âleti olarak atom bombası, bir İslâm ülkesi olarak meselâ Pakistan imal eder hale geldiğinde de kötü görülebiliyor mu hâlâ? Yoksa, Pakistan veya iran'ın bu bombayı üretme aşamasına gelmesi, senelerce 'İslâm bombası' şeklinde mî yansıdı ehl-i dinin sözlerine ve yazılarına?
Keza, bir devletle veya bir hükümetle olan sorununu o devletin sınırlan içinde bulunan veya o devletin kimliğini taşıyan insanlara ödetme gibi bir haksızlığın ismi olan terörizm, girişenlerin kimliğinden bağımsız olarak, her hal ve şartta lanetlenebildi mi?
Yoksa, gerçekte modern medeniyetin zihnî-fikrî-fiilî kalıpları içerisinde sergilenen bu kabil düşünce yahut eylemler, bazı dindarlar tarafından yapanın kimliğine ve kime karşı yapıldığına göre mi değerlendirildi? Yapan Müslüman olduğunda yapılanı da 'İslâmî' görme gibi bir çifte standarttan her hal ve şartta uzak durmayı başardığımız söylenebilir mi?
Bütün bu sorulan ortaya atarken, son asırlar boyu İslâm dünyasının-yani, Müslümanların-uğradığı sürekli haksızlığı görmezden geliyor değiliz elbette. Sömürgeleştirilen, çoğunlukla ancak ulusal kurtuluş savaşlarından sonra bağımsızlığına tekrar kavuşan, ama bu defa ya yerli bir zorbanın pençesine teslim eden ve iktisadî açıdan hâlâ sömürülen bir coğrafyaya sahip olmak, ehl-i İslâm'da büyük bir öfke ve hiddet beslemiş bulunuyor; bunun elbette farkındayız. Dahası, Keşmir, Filistin, Bosna, Çeçenistan gibi parçaları dolayısıyla tecrübe ettiği ikiyüzlü Batılı tavır, İslâm dünyasında bu öfkeyi sürekli canlı tutuyor ve büyütüyor; bu da apaçık görülüyor.
Ama, bunların hiçbiri, uğradığı bir haksızlığın cezasını haksızlığı yapanların milletdaşına, yurttaşına, doğrudan o haksızlığın icracısı olmayan insanlara kesmeyi haklı ve meşru kılmıyor. Birinin hatasıyla başkasını cezalandırmayı meşrulaştırmıyor.
Dolayısıyla, ilgili Kur'ân âyetinden ve zor bir sınanma esnasında Hz. Ali'nin o âyetin ışığında çıkardığı 'adalet-i mahzâ' dersinden hareketle, İslâmî bir dava adına da olsa, masumları hedef alan herhangi bir teşebbüse karşı gizli-açık sempati beslemenin uzağında olmak; bilakis, keyfîlik, haksızlık ve zulüm kokan böylesi tavırlara, kimden gelirse gelsin, karşı olmak gerekiyor. Kendimiz için istediğimiz adaleti herkes için istemek; kendimiz için adalet isterken başkalarına karşı zulüm işlenmesine asla'razı olmamak gerekiyor.
1400 yıllık İslâmî mirasın ve İslâm'la kıvamını bulan şefkat ve rahmet gibi insanî değerlerin eşliğinde pek çok mü'minin bu hassasiyete zaten sahip olduğunu biliyor; yine de, bir bütün olarak mü'minleri, şu âyeti tekrar tekrar düşünmeye davet ediyoruz:
'Ey iman edenleri Allah için duran hâkimler, adalet numunesi şahitler olun. Sakın bir topluma kızmanız sizi adaletsizliğe sevket- Adil olun; takvaya en yakın olan budur." [15]
Bir Fasık Bir Haber Getirirse...
Sosyal hayata, sosyal hayatta adalet ve dengenin teminine bakan bir sûrenin ismini vermem istense, her halükârda, Hucurât sûresi derdim.
Bu sûre, ilk âyetinden son âyetine kadar, hayat-ı içtimaiyeyi yaralayan ve zehirlendiren âfâkî ve enfüsî marazlara karşı kudsî ilaçlar sunmakta; bilvesile, mü'minin kuşanması gereken zihin ve ruh halini ders vermektedir. Alaycılık, düşmanlık, suizan, tecessüs, gıybet, milliyetçilik gibi içtimaî hayatı mahveden hallere karşı ucu esmâ-i hüsnâya dayanan reçeteler sunan bu sûrenin, "Mü'minler ancak kardeştirler" mealindeki âyetin içinde bulunduğu sûre olması da manidardır.
İşte bu sûrede, Rabb-ı Rahim, içtimai hayatı ve de mü'minler arasındaki kardeşliği zehirlendiren bir diğer hale karşı da reçete sunmaktadır:
Bayatın içinde Kur'ân
"Ey iman edenler! Eğer bir fâsık size bir haber ile gelirse, durup araştırın. Yoksa bilmeden bir topluma vurursunuz da, yaptıklarınızdan dolayı pişman olursunuz."
Bu âyet, şu çağın insanı olarak, beni özellikle düşündürür. Zira, yaşadığımız çağ, küre-i arzın bir köy hükmüne geldiği, iletişim alanındaki müthiş ilerleme ile günün her saati bütün dünyadan haber almanın mümkün olduğu bir çağdır; lâkin, unutulan, bû haber ile bize gelenin, yani haberi getirenin niteliğidir. Küresel plandaki haber mercileri, gerçekten sözüne ve özüne güvenilir kişiler midir; yoksa, âyetin tarif ettiği 'fâsıklar' sınıfına mı girmektedir. Dünya üzerinde neredeyse haber ağı tekeli kurmuş Batılı haber kuruluşlarının--ajans, TV kanalı, gazete, dergi, radyo, hepsinin-yayın duruşu ve çizgisi 'fısk' ekseninde gelişiyor değil midir?
Bu haber mercilerinin haber 'üretme' ve de 'sunma’ biçimi itibarıyla nasıl manipülasyonlara girdikleri, nasıl haberi eğip bükerek çarpıttıkları, kitleleri nasıl yanlış bir yöne sevkettikleri üzerine bizatihi Batıda yapılan araştırmalar, bu soruların cevabını net biçimde vermeye yeter. Tek başına Noam Chomsky'nin veya Edward Said'in ortaya koyduğu çalışmalar, sözkonusu çarpıtma ve manipülasyonun fecaatini gözler önüne sermeye yetip de artıyor bile!
Bu vakıanın bir de dahili boyutu var ki, en az bu küresel boyut kadar yoğun fecaatler taşıyor. Doğrudan ulaşılması zor alanlardan 'aktarmalı' biçimde gelen haberlerdeki çarpıtma, saptırma ve yalan boyutu bir tarafa; ulaşılması pekâlâ mümkün alanlarda dahi apaçık çarpıtmalar sergilenebiliyor. Öyle bir durum ki, özellikle şu diyarda ve şu ortamda, akşam masum bir insan olarak uyuyan birinin, fâsikların ürettiği yalan haberlere binaen, sabahleyin zâlim iftirasıyla uyanması ne yazık ki mümkün. Haklı bir sözün, fâsıkların sözü aktarırken giriştiği ekleme-çıkarmalarla, sözün sahibinin başına her türlü işler açar bir hale dönüştürülmesi mümkün. Akşam şerefli bir insan olarak yatan bir insanın yüzüne, o gece uydurulup yayılmış bir haber yüzünden ertesi sabah tükürükler atılması, yuhalanması mümkün. Bugün size 'melek gibi insan' diyenlerin, çarpıtma ve manipülasyon yüklü bir haberin ardından, bu kez 'melek yüzlü şeytan' diye tempo tutması mümkün.
Böylesi boyutlar yüklü sözümona 'haber'ler karşısında durup düşünelim:
Bu sözümona 'haber'leri, durup araştırmadan, tahkik etmeden olduğu gibi alıp kabullensek, kaç türlü iftirayı irtikap etmiş, kaç türlü günaha düşmüş oluruz?
Hele bir de, bu haberleri olduğu gibi kabullenip, sırf bu habere dayanarak suçsuz bir insana, masum bir mü'mine veya ona sempati duyanlara karşı hakaret, alay, hatta beddua etme gibi hallere düştüğümüzü düşünelim:
Bir fâsık bir haber getirdiğinde durup araştırmadan olduğu gibi almak, bizi pişman olacağımız hükümlere ve davranışlara atmıyor mu?
Gelin görün ki, bu konuda âyetin üzerimize yüklediği, yani üzerimize farz olan titizliği gösteren mü'minlerin varlığı bir yana, çoğu insan televizyonda duyup gazetelerde okuduğu şeyleri 'şöyle olmuş,' 'böyle yapmış'larla kendisine aktarıldığı şekilde aktarabiliyor; dahası, bumış' ve 'muş'lara dayanarak kişiler ve topluluklar hakkında hüküm verebiliyor. Hele sözü edilen kişi şahsen yakınlık duymadığı, hatta ihtilaf halinde olduğu bir gruba mensup ise, bu çukura düşülmesi daha bir kolaylıkla mümkün oluyor.
Velhasıl, bir mütevatir hadiste haber verildiği üzere, insanların 'kendilerinden şahitlik istenmediği halde şahitlikte bulunduğu' bir çağda bulunuyoruz. Sonuçta, tahkiksiz bir nazarla televizyon karşısında oturup her duyduğuna inanan veya tahkiksiz bir akılla her ajans ve gazete haberini kabullenen; böylece gözüyle görmediği hadisenin olduğuna, kulağıyla duymadığı sözün söylendiğine hükmeden; o hükümle Hesap Günü yüzünü kızartacak nice sözler ve davranışlar serdeden insanlar dolaşıyor aramızda...
Bu duruma düşmemek için, bizi haksızca hükümlere şevkedebilen uydurma 'haberler'e, eksik veya çarpıtılmış haberlere; ve bu haberleri aktaran mecralara karşı elden geldiğince müstağni davranmalı. Bir şekilde o mecralardan bize bir haber ulaşacak olduğunda ise, peşin peşin bir hüküm vermeyip, bu Haberin doğru olup olmadığını araştırmalı. Ve, Kur'ânî ölçüler dahilinde bir 'haber' anlayışını kavrayıp özümsemeli.
Aksi takdirde, bu dünyada yüzümüzü kızartıcı haksız söz ve davranışlara düşmemiz de; öte dünyada fayda vermeyen 'son pişmanlıklar yaşamamız da an meselesi gibi gözüküyor... [16]
İçerdekiler, Dışardakiler
Neredeyse yirmi yıldan beri gücünün yettiğince kalemiyle cihada cehdeden biri olarak kendi hayatımda tecrübe ettiğim bir vakıa var.
Bizler, kalemiyle cihad çabası içinde, bir sınır çizgisinde duruyoruz. Bir sınır çizgisinde durmamız gerekli; çünkü, en başta, kime neyin nasıl söyleneceğini, hangi iman hakikatinin hangi muhataba nasıl takdim edileceğini tesbit edebilmek, 'muktezayı hale mutabık’ konuşup yazabilmek için bu muhakkak gerekiyor. Ancak, bu durum bizi bir 'aşınma' riskiyle de yüzyüze bırakıyor.
Sınır çizgisinde durmak, bir yönüyle, elbette muazzam bir imkân barındırıyor. Zira, imana karşı hariçten gelecek tecavüzata set çekmek gibi, o an hariçte olup "hakkı arayan insanların iman dairesine geçişine vesile olmak gibi hayırlı ve hakikatli hizmetleri mümkün kılıyor. Ama öte yandan hariçten gelecek oklarken ve kalben yaralanıp manen kan kaybetme gibi riskleri de içinde barındırıyor.
Biraz açmamız gerekirse; meselâ, iman davetçisi bir yayın faliyetine teşebbüs ettiğinizde, veyahut dinleyicilerinin 'zaten inananlar'dan ibaret olmadığı ortamlarda konuşup insanları bir iman hakikatine davet çabasına girdiğinizde, öncelikle, sizi sarsan, zorlayan, ilk anda cevap bulmakta zorlandığınız, yahut aklınız mukabele etse de nefsinizin yenik düştüğü sorular ve fikirlerle yüzyüze gelebiliyorsunuz. Bu, aşılabildiğinde, insanı terakki ettiren, ona basamak atlatan bir durum. Fakat, 'aşılamaması'nın da mümkün olması itibarıyla, bir risk de taşıyor. Aynı şekilde, davetin yöneldiği muhatap kitlenin el'an sürdürdüğü gayri imani yaşayışın sizin iç dünyanızı, bilhassa hislerinizi yaralaması da pekâlâ mümkün oluyor. Meselâ, muhatabınızın giyim tarzından, bindiği arabadan, evinin özenli döşeminden, oturduğu semtin itibarından, kullandığı dilden yediği yemeğe uzanan bir dizi unsur, kendisine 'uhrâ'yı hatırlatmaya çalıştığınız kişilerden size 'dünya'yı hatırlatan bir etkiye maruz kalmanıza yol açabiliyor. Bu meyanda, 'davet' niyetiyle yola çıkan birçok kişi, özellikle şöhretin ve karşı cinsin cazibesi yüzünden, son derece ciddi, hatta ölümcül yaralanmalar da yaşayabiliyor.
Biraz daha basitleştirmemiz gerekirse; meselâ, iman dairesine gelecek tecavüzleri tesbit edip set çekmek ve iman dairesi haricindeki 'arayış insanlarına bir yol ve ışık sunmak üzere sınır çizgisinde duran kişiler olarak, sırf bu iki maksada binaen gazeteleri, dergileri, haberleri takip ederken, bir dizi küfrî fikir ve görüntü sizi yaralayabiliyor. Bir katalogda imana davet eden derginizi daha cazip kılacak resimler ararken, sizi manen inciten resimlerle de karşılaşabiliyorsunuz. Bir üniversite ortamında, bir tartışma grubu içinde bir meseleyi müzakere ederken, karşı cinsten birinin bakışlarından olumsuz yönde etkilenebiliyorsunuz.
Sözüyle veya kalemiyle iman davetinde bulunmaya çalışan, Allah yolunda cihadı bu zamanda 'cihad-ı manevî' suretinde yapmaya cehdeden hemen herkesin-eşit derecede olmasa dahi-bu durumdan etkilendiğini hissediyorum.
İman hizmeti dairesi içinde, vakıanın yalnız bu tarafına bakarak haricî daireye yönelik hizmetleri ihmal edip içine kapananlar da mevcut. Bu durumda olanların önemli kısmı ise, harice yönelik vazife ve hizmete binaen sınır çizgisinde 'cihad-ı maneviye çalışanları hor, düşük ve hatta aldanmış halde görebiliyor. Sonuçta, sınır çizgisinde olmanın getirdiği 'risk'ten dolayı, yine sınır çizgisinde olmakla gerçekleşen bir hizmet imkânına sırt çevrildiğine şahit olabiliyoruz.
Oysa, bu iki yaklaşımın sonuç itibarıyla geldiği noktaya baktığımızda, sözkonusu 'risk'i üstlenenlerin, arayış içindeki insanların iman dairesine dahil olmaları yolunda, hariçten gelen imana yönelik soru ve şüphelere cevap sunma yolunda, hariçten gelen imana yönelik desise ve saldırılara mania ve set teşkil etme yolunda daha başarılı olduğunu görüyoruz. Hariçten gelen riskten sakınma uğruna içe kapanan kişiler ve gruplar ise, sonuç itibarıyla, kapalı bir dil geliştirip kapalı bir ilişkiler ağı kuruyor; bunun sonucu olarak, hariçte olup biteni doğru yorumlayamayıp safdilâne icraatlar sergileyebiliyor, hariçte olanın durumunu lâyıkınca tesbit edip 'muktezayı hale mutabık' davranamadığı için de 'cihad-ı manevî' sahasında pek müessir olamıyorlar.
Buna mukabil, bir kez daha belirtelim, 'sınır çizgisi'nde duranlar, bu açıdan daha başarılı da olsalar, sözkonusu riskler yüzünden az ya da çok darbe alıyor, yaralanıyorlar.
Şahsen, çeyrek yüzyıldan beri, yüzü enfüse dönük kişi ve grupların harice yönelik hizmette yoğunlaşanları hafif gördüğüne, 'aşınmak ve bozulmak'la ve hatta 'takvasızlık'la suçlayabildigine de çok şahit oldum; yüzü harice dönük olanların enfüse dönük vurguda bulunanları 'mollalıkla, 'dünyadan bihaber'likle, 'ayağı yerden kesik'likle suçlayışına da... Öyle ki, bu ikinci yönde gelişen eleştiriler, 'mübarek' gibi güzel bir kelimenin dahi küçümseyici bir tarzda kullanılması gibi sevimsiz sonuçlara bile yol açmış bulunuyor.
İman dairesindeki insanları ve grupları bir vücudun azaları gibi görmeyi gerektiren 'ihlas' ve 'uhuvvet' düsturları dahilinde meseleye bakıldığında ise, her iki yönden gelen aşırılığın törpülenip her iki yaklaşımın mensuplarının bir ortak çizgide birbirine destek olma noktasında buluşacağına inanıyorum.
Dahası, iman dairesi içinde yüzü harice dönük grupların da, enfüse dönük grupların da beraberce varolması lüzumuna; keza, her bir İslâmı topluluk içinde yüzü harice dönük fertlerin de, enfüse dönük fertlerin de varolması gereğine inanıyorum. El'an mevcut olan problem, bir vücudun azalarından birinin diğerini lüzumsuz ve hatta yanlış görmesinden; yanlış görülenin de, ötekini aynı şekilde lüzumsuz ve yanlış görmesinden kaynaklanıyor-farklılığın kendisinden değil!
Bu noktada, Tevbe sûresinin 122. âyetini, gerek benim gibi yüzü harice dönük kişilerin, gerek yüzü enfüse dönük kişilerin denge'yi temin etmelerini mümkün kılacak bir dikkat ve rikkatle mütalaa etmeleri gerekiyor.
Bu sûrede, Rabb-ı Rahîm, "Mü'minlerin hepsi birden toplanıp sefere çıkmaları gerekmez" buyuruyor. Bilakis, li yetefekkanû kaydıyla, 'her fırkadan bir taife'nin geride kalması; ait oldukları topluluğun sair mensupları sefere çıkıp harice yönelirden, bunların dinde imanı bilgi ve anlayışı tahsil etmeleri, yani imanın ve İslâm'ın hakikatlerini derinlemesine kavramaları tavsiyesinde bulunuyor. Tâ ki, sefere ve haricî cihada çıkanlar geri döndüklerinde, onları uyarsınlar!
Bu âyet, bir kere, 'harice yönelik cihad'ın taşıdığı risklere işaret ediyor. İşarî olarak bildiriyor ki, haricî cihada çıkanlar, 'geri dönüldüğünde uyarılmayı gerektiren’ durumlar üzere olabilirler. Ki, bugünün cihad-ı manevî ortamında sözkonusu risklerin bir kısmını, bittecrübe, yukarıda sıralamış bulunuyorum. Bu risk maddî cihad ortamında da elbette vardı. Meselâ, mü'minler grubu yüzyüze geldikleri kâfirlerle bir fikrî çatışmadan olumsuz yönde etkilenebilirlerdi. Yüzyüze geldikleri kâfirlerin maddî refahına, yaşama tarzlarına, köşk ve saraylarına bakıp dünyaya yönelik duygular itibarıyla yaralanabilirlerdi. Tesettür gibi emirlerden uzak yaşanan bu ortamlarda sergilenen görüntüler, kuvve-i şeheviye gibi duygular itibarıyla bir imtihan ve hatta aşınma sebebi olabilirdi. Veyahut, zafer kazanmışlığın getirdiği, 'zafer sarhoşluğu' türünden, zaferi kendinden bilip gurura düşme kabilinden riskler de zuhur edebilirdi. Âyet, geri dönüldüğünde 'uyarılma'yı gerektiren böylesi risklere işaret ediyor. Ancak, işaret ettiği böylesi risklere binaen, mü'minleri 'cihada gitmek'ten geri de bırakmıyor. Bilakis, Hak isminin cilvesiyle bize hakikatin muvazenesini sunan Rabb-ı Rahîm, hem bu riskin aşılması, hem de cihad ve imana davet vazifesinin deruhte edilmesi için, bir grup cihada çıkarken, bir grubun 'dinde derinlemesine kavrayış'a ulaşmak üzere geride kalmasını; ve enfüse yönelik talim yaşayan bu ikinci grubun haricî cihada yönelik grup geri döndüğünde onları uyarıp bilgilendirmesini tavsiye ediyor. En önemlisi, topluca haricî cihada çıkmayı da, topluca Medine'de kalmayı da asla ve kat'a önermiyor.
Bu âyetten aldığım derse binaen, üstlendiği imanı vazife harice yönelik bir kişi olarak yüzü enfüse yönelik olanların varlığını ve onların bizim gibi 'aşınma' riski taşıyanlara ilettikleri eleştirileri bir sıhhat ve rahmet alameti görüyor; öte yandan, bu eleştiri ve uyarıları dikkate alma şartıyla ve ayrıca hep hariçte kalmayıp zaman zaman geriye ve enfüse dönme kaydıyla, harice yönelik hizmete devam etmemiz gerektiğine inanıyorum. Yüzü enfüse yönelik mü'min kardeşlerimizin ise, bizim gibi harice dönük mü'minleri elbette imanın getirdiği şefkat ve hikmet ölçüleri dahilinde uyarırken, sırf 'aşınmalarımıza bakıp harice dönüklüğü mahkum etme ve gereksiz görme gibi bir tavra girmemeleri gerektiğini düşünüyorum.
Mü'minler, gerek bir bütün olarak, gerek her bir cemaat içerisinde bu Kur'ânî muvazeneyi temin ettiğinde, ifrat ve tefritten kurtularak kemale doğru beraberce ve sür'atle yol alınacağı ümidindeyim. [17]
2. SÛRELER ARASINDA
Zuhruf-Yunus Hattı
Kur'ân'ın nuranî îklîminde dolaşırken, bazı sûreler insanın dikkatini hemencecik çeker. Başka bazı sûreler ise, tabir caizse, kendisini gizler.
Hepimiz, kendi Kur'ânî tetebbuatımıza şöyle bir bakalım:
Kur'ân denildiğinde hemen ilk anda hatırımıza geliveren, bazı âyetleri bir şekilde hafızamıza yer etmiş sûreler vardır. Meselâ, benim açımdan Fatiha, Bakara, Âl-i İmran, Yâsîn, Mülk, Nebe, Tâ-Hâ, Nahl, Nur, Feth, Vakıa, Necm, Rahman, inşirah, gibi sûreler, bunların başında gelir. Ve diğer tarafta, nazarımızdan saklı kalmış âyetleriyle ilgili hafızamızda bir iz bulunmayan sûreler de vardır.
Bu çerçevede, taşıdığı hakikat denizinden kabiliyetim nisbetinde istifade ettiğim sûreler kadar, içerdiği hakikatten henüz birkaç katrecik olsun akıl kabıma koyamadığım sûreler mevcut. Okuduğum, ama üzerinde yeterince ve gereğince tefekkür edemediğim, keşfedilip açılmayı bekleyen sûreler...
Uzunca bir süre benim açımdan tam da bu durumda olan iki sûreden birkaç hisse, yakın zaman önce nihayet dünyama girdi. Bu sûrelerin ismini kolayca tahmin edebilirsiniz. Bu yazının başlığından anlaşılacağı üzere, Zuhruf ve Yunus sûreleri...
Gerçi, Zuhruf diye bir sûrenin varlığından elbette haberdardım. En azından hatim okumalarımız vesilesiyle, onu da okuyordum. Sûreden nihayet alabildiğim bir dizi dersin başında ise, sûreye ismini veren husus geliyor:
Şu dünya hayatında ehl-i küfrün sergilediği refah ve servet manzarasının mü'minlerin iç dünyalarında uyandırdığı ruh hali...
Sûrenin 30-36. âyetlerinden anladığımız ve gündelik hayatta bilfiil tecrübe ettiğimiz üzere, ehl-i küfür, edindiği servet ve makamı-bu servet ve makam çoğu zaman masumların haklarını zayi etme gibi kirli bedeller pahasına da olsa-güya kendi çizgisinin haklılığına dair bir karine ve emr-i İlâhîye karşı bir ukalalık ve isyan vesilesi olarak görüyor. Peygamberin ve ona evvelemirde tâbi olanların genelini belli bir makam ve servet sahibi olmayan genç ve fakirlerin teşkil ediyor olmasına karşılık kendilerinin servet ve makam sahibi oluşunu, kendilerinin haklı olduğuna dair bir gösterge olarak algılıyorlar. Ve bu algılama ehl-i dini de etkiliyor olmalı ki, Hakîm-i Zülcelâl yeryüzünde kiminin zengin, kiminin fakir olmasının Kendi takdiri olduğunu bildiriyor. [18]
Hemen ardından, "Rabbinin rahmeti, onların topladıklarından daha hayırlıdır" buyuruyor. Ve bir sonraki âyette, ehl-i küfrün edindiği servet ve makamı kendi lehinde bir propaganda vesilesi kılması, ehl-i dinden bir kısmının ise bu propagandadan etkilenmesi olgusuna şu şekilde dikkat çekiyor:
"Eğer insanların tek bir toplum olma tehlikesi olmasaydı, her-şeyin rızkını veren Allah'ı inkâr eden kâfirlere gümüşten evler ve üzerine basıp çıktıkları merdivenler yapardık."
Gümüşten evler, gümüşten merdivenler... 34. âyete bakarsak, ilaveten, gümüşten kapılar, gümüşten koltuklar...
Sûreye ismini veren 'Zuhruf kelimesinin geçtiği 35. âyete böylece geliyoruz. Bu âyette " ve zuhrufen" buyurarak; ehl-i küfrün servet ve refah üzerinden giriştiği propagandanın ehl-i dini yolundan kaydırma endişesi olmasaydı, bırakın gümüşü, kâfirler için bütün bunları altından da yapardık diye bildiriyor Kadîr-i Zülcelâl.
Ve peşisıra, nazarlarımızı, mü'minlerin dikkat etmesi gereken asıl noktaya, ehl-i küfrün servet ve refah üzerinden'giriştiği propagandanın kalblerinde bir tereddüt veya tedirginlik izi bırakmaması için mü'minlerin kalblerine yerleştirmeleri gereken noktaya çekiyor:
". . . Fakat bütün bunlar, dünya hayatının metaldir. Ahiret hayatı ise, Rabbinin yanında, müttakiler içindir."
Zuhruf sûresinin, bugün de ehl-i dini dünyevîleştiren halet-i ruhiyelerin arkaplanını ve bu halet-i ruhiyelerdeki zaafın hal çaresini gösteren sözkonusu âyetlerinin zihnimi doldurduğu yakın bir vakitte Yunus sûresini de okuma imkânı bulduğumda ise, iki gerçekle birden karşılaştım. Zira, bu sûrede, hem ehl-i küfrün emr-i ilâhîye karşı diklenip mü'minlere karşı böbürlenme vesilesi kıldığı, ehl-i dinin de imanmdaki zaaf nisbetinde imrendiği bu servetin akıbetini; hem de, ehl-i küfürdeki bu geçici dünya metaına mukabil gelen, mü'minlerin sahibi oldukları ama farkına varmadıkları asıl nimeti hatırlatan âyetler çıktı karşıma. Her bir âyeti ancak uzaktan uzağa görebildiğimiz çok dersler taşıyan bu sûrenin sekizinci sayfasında, birbiri ardınca, Zuhruf taki dersi tamamlayan âyetler vardı. Öncelikle 54. âyet, ehl-i küfrün bu dünyada ister çalışarak, ister çalarak edinmiş olsun, her halükârda Rabbinin ihsanı bilmeyip Rabbine karşı isyan vesilesi kıldığı bütün bu nimetlerin getirdiği hüsranı haber veriyordu. Kadîr-i Hakîm, bu âyetle, hayatını Rabbinin üzerindeki nimetini inkâr ve kulluğundan sarf-ı nazar ile geçirip haddi aşmış o zalimlerin, Mahşer Günü hesaplar ortaya döküldüğünde azabı görür görmez, 'bütün dünya kendilerinin olsaydı, içten içe pişmanlık duyarak, kendilerini kurtarmak için feda etmek isteyecekleri'ni haber veriyordu. Takip eden âyetler, bütün bu âlem-i mülkün Mâlikinin kim olduğunu ve memlûkler olarak hepimizin O'na dönücü olduğumuzu kısa, kesin ve keskin ifadelerle ders verirken, 57-58. âyetler ehl-i küfrün elindeki servete imrenen bütün bir insanlığa asıl servetin ne olduğunu bildiriyordu:
"Ey insanlar! İşte size, Rabbinizden bir öğüt ve gönüllere şifa, mü'minlere hidayet ve rahmet olan [Kur'ân] geldi. De ki: Allah'ın fazl ve rahmetiyle, işte bununla sevinin. Bu, onların topladıklarından daha hayırlıdır."
Hepimizin şu veya bu düzeyde etkilendiği, servet ve makam üzerinden gelişen küfrânî propaganda düğümü, işte burada çözülüyor...
Vakıa, ortada ikili bir süreç yaşanıyor:
Varabileceği en üst nokta 'bütün dünyayı ele geçirme' olan birileri, dünyadan ele geçirebildiği kadarını elinde tutup, bu servet ve makama güvenerek ehl-i dini aşağılayıp imrendirmeye ve kendini haklılaştırmaya çalışıyor. Ehl-i din de, taşıdığı nefis itibarıyla ve kalblerinin nefislerini dizginleyip dizginlememe derecesine göre bundan etkilenerek, şu veya bu gerekçeyle, aynı imkâna, aynı servete, aynı makama ulaşarak bu propagandayı etkisizleştirmeye çalışıyor. Ne var ki, bu uğurda kendi yolundan taviz veriyor. Hatta, kendi yolunu unutup başkalaşıyor.
Zuhruf-Yunus hattındaki ilgili âyetler ise, mü'minlere böylesine hatalı ve hatarlı bir yola hiç düşmeden bu propagandanın etkisinden kurtulmalarını mümkün kılacak çareler öneriyor:
1) Bütün bunların 'dünya hayatının geçici metaı' olduğunu ve ne ölüm, ne ölümden sonraki hesap, ne de hesaptan sonraki azap karşısında hiçbir işe yaramadığını derk;
2) Belki dünya kadar servete boğulan bu insanların, şu dünyada mü'minlerin elinde olan bir servetten kesinkes mahrum olduklarını idrak...
Açıkçası, bir yanda ne ölüme, ne ölüm ötesine, ne de kalbin ebediyet arzusuna cevap verebilen bir dünya malı bulunuyor. Öte yanda ise, insanı Rabbü'l-âlemîn'in en şerefli misafirine dönüştüren, 'Rabbinden bir öğüt, gönüllere şifa, mü'minler için hidayet ve rahmet' olarak Kur'ân...
Fakat biz istiyoruz ki, hem dünya bizim olsun, hem de âhiret. İstiyoruz ki, hem dünya kadar malımız olsun, hem Kur'ân'la haşir neşir olalım.
Nefsimizle kalbimiz arasında kimin hâkim, kimin tâbi olacağı noktasında net kararı veremiyor, o yüzden böylesi bir 'uzlaşma formülü' arayıp duruyoruz.
Halbuki, yaşadığımız hayat ortada. Kendi tecrübelerimiz ve hariçte gördüklerimiz ortada. Hem dünyayı, hem de âhireti tastamam elde etmek; hem boğazına kadar maia boğulup onun hesabıyla meşgul olup hem de Kur'ân'a hakkıyla muhatap olmak, şu zamanda olan, olabilen bir iş değil...
O yüzden, birini asıl tutup diğeriyle 'gerektiği kadar' meşguliyet ve muhatabiyet gerekiyor.
Velhasıl, bir tercih gerekiyor. Bir öncelik-sonrahk, aslîlik-tebeilik tasnifine gitmemiz gerekiyor.
İşte bu noktada, soralım kendimize:
Hangi servet daha büyük: dünya malı mı, Kur'ân mı?
Cevabı besbelli ortadaysa, Allah'ın bizi Kur'ân'a muhatap etmekle üzerimizde sergilediği rahmet ve fazlın kıymetini bilelim. Bunun, ehl-i küfrün toplayıp durduklarından daha hayırlı olduğunu bilmeyi becerelim.
Sahi, onlar 'Rabbimizden bir öğüt, gönüllere şifa, mü'minlere hidayet ve rahmet' olan Kur'ân gibi bir nimete imrenmezken, biz onların elindeki geçici dünya metaına niye imrenelim ki? [19]
Bakara’yla Öğretilen
Kur'ân okumak üzere mushafı elimize aldığımızda karşımıza çıkan ilk sûreler, nüzul sırası itibarıyla da en önde gelen sûreler değildir. Bilakis, ilk önce inen sûrelerin büyük kısmı daha gerilerde iken, âyetlerinin büyük kısmı Medine'de nazil olmuş olan ve muamelata dair en fazla hüküm içeren sûreler mushafta ilk sırada gelmektedir.
Kur'ân mushaf haline getirilirken, sahabiler, neden bu sûreleri mushafın en başına yerleştirmişlerdir?
Zihnimin bu soruyla meşgul olduğu bir sırada, Bakara'yla ilgili bir nükte beni karşıladı. Bu vesileyle, Cahiliye döneminde şiiri meşhur Yedi Askı, yani Muallakât-ı Seb'a içinde Kabe'ye asılan, Allah'ın yüz yaşın üstünde ömür nasip ettiği, böylece ahir ömründe İslâm'la şereflenme nimetine de erişen şair Lebid'in bir sözündeki hikmeti de, bir derece kavrama imkânı buldum.
Halifeliği döneminde Hz. Ömer, "Lebid'in şiirini özledim" der ve bir mü'mini yeni bir şiiri varsa onu edinmek üzere Lebid'in yaşadığı beldeye gönderir. Yaşlı şair, kendisine gelen adama şu cevabı verir:
"Ömer'e de ki, Rabbi onu Bakara ve Âl-i İmran'la müşerref ettikten sonra, Lebid artık şiir yazmıyor."
Lebid gibi büyük bir şairin bu cevabı, yüzyıllar boyu, uzunluğu içindeki belagatını kavramaktan aciz kalabileceğimiz bu sûrelerin belagatına dair bir dikkat levhası işlevi görmüştür mü'min-ler için. Nitekim, iki cüzü aşan bu en uzun sûrenin belagatını kendi kabiliyetim ve donanımım nisbetinde kavrama iştiyakını içimde hissediyorsam, bu, biraz da Lebid'in bu sûreyi 'Lebid'e şiiri bıraktıran' bir belagat incisi olarak vasfedîşinden dolayıdır.
Ancak, bütün sûreler gibi bu sûrenin de belagatını gereğince kavrayabilecek bilgi ve eğitimden mahrum olduğumun şükür ki farkındayım. Bununla birlikte, şükür ki, Rabbimiz kabiliyetimiz nisbetinde bir hisseden de bizi mahrum etmiyor.
Nitekim, Kur'ân'la tanışmamı sağlayan Bediüzzaman'ın Kur'ân'daki belagatın en birinci veçhesi olarak zikrettiği 'nazm-ı maani' (anlam dizimi) itibarıyla bu uzun sûrenin i'cazı üzerine düşünürken, bir ipucu edindiğimi sanıyorum.
Bu ipucu, özetle şöyle:
Bakara, en uzun sûre olarak, aynı zamanda hayatı düzenleyen en fazla sayıda âyeti içeren sûre. Bir noktada, Kur'ân'ın bir hülâsası olduğunu söylememiz mümkün. İçinde iman esaslarına dair âyetler elbette mevcut olduğu gibi; yine Bakara, namazı, zekatı, haccı, orucu emreden, aile hayatına dair hükümler getiren, faizi yasaklayan, sözleşmeleri yazılı hale getirmekten cihada bir dizi emri ihtiva eden bir sûre olarak karşımıza çıkıyor. Ve, sûrenin ayrı ayrı sayfalarında karşımıza çıkan bu âyetler kadar, yine Bakara, iki insan topluluğunu öncelikle nazarlara veriyor:
Münafıklar ve Yahudiler.
Ki, Kur'ân'ın 'müttakiler için hidayet rehberi' olarak zikrolunmasıyla başlayan sûre, ilk âyetlerinde mü'minleri tarif ettikten sonra, hemen ikinci sayfada, münafıkları bize anlatmaya başlıyor. Mü'minlerin yanında 'inandık' deyip şeytanlanyla başbaşa kaldıklarında imanlarından dolayı mü'minleri alaya alan; "Bu beyinsizlerin inandığı gibi mi inanalım?" diyerek mü'minleri küçümseyen; müfsid oldukları halde yeryüzünü ıslah iddiasında bulunan nifak ehlini bize anlattıktan sonra da, 40. âyetinden başlayarak, adım adım, Yahudilerin sergiledikleri kayma ve sapmanın numunelerini zikrediyor. Zaten, ismini de, yine Benî İsrail'in yaşadığı bir imtihandan, 'inek' (bakara) imtihanından alıyor.
"Peki, sûrenin içerdiği bu kadar yoğun emir ve nehiyle, yani muamelata dair bu kadar çok hükümle birlikte, münafıklara ve Yahudilere bu kadar yoğun biçimde atıfta bulunulmasının hikmeti nedir?" sorusunun izini sürdüğümüzde, kendi nefsimizin ilâhî emir ve yasaklar karşısındaki tavrını da hatırlayıp, şunu kavrıyoruz:
Malûm, Yahudiler, Hz. İbrahim'in oğlu İshak'ın oğlu Yakub'un soyundan gelen; yani bir nebevi asla dayanan bir kavim idiler. Ve, Hz. Yusuf’la devam edip Hz. İsa'ya uzanan, içinde Hz. Musa, Hz. Davud, Hz. Süleyman gibi çok mühim halkaların da bulunduğu bir nübüvvet silsilesiyle şereflenen bir topluluk idiler. Bir ulu'1-azm peygamber olarak Hz. Musa, imana dair mesajların yanısıra Hâlık-ı Zülcelâl'in muamelata, pratik hayata dair hükümlerini de ihtiva eden Tevrat'ı onlara getirmişti. Ki, Hz. Musa'dan sonraki peygamberler de, esasen Tevrat'la gelen şeriat ile amel etmişlerdi. Bir bakıma, Tevrat'ın içerdiği, ancak zaman içinde unutulan veya saptırılan boyutları yeniden hayata geçirmek gibi bir vazifeyi üstlenmişlerdi.
Kısacası, Yahudilerin saptığı nokta şeriatsızlık, ölçüsüzlük, bir ilâhî ölçüden mahrum oldukları için deneme yanılma yoluyla birşeyler öğrenme mecburiyeti filan değildi. Bilakis, açık ve net bir ilahî şeriatla yüzyüzeydiler. Ancak, akıllar ve kalbler için nimet olan böylesi bir ilâhî hediye nefislerine dokunuyordu. Bu yüzden, Tevrat'la gelen ilâhî ölçüleri teviller ve tahriflerle hayatlarından uzaklaştırmaya çalıştılar. Yahut, Tevrat'taki ilâhî ölçüleri, özünden ve ruhundan soyutlayarak uygulamaya kalkıştılar.
Açıkçası, Yahudiler, şeriatsızlıktan dolayı sapmadılar. Tevrat'la gelen şeriat nefislerine ağır geldiği için saptılar.
Benzer şekilde, münafıklar da, zahiren mü'min görünseler de, imanın içerdiği hükümler nefislerine dokunduğu, menfaatlerine zarar verdiği, enelerini zapturapt altına aldığı için Kur'ân'a ve Resûlullah'a karşı cephe alıyorlardı.
Velhasıl, hayatlarını nasıl yaşayacaklarını kendilerine bırakan, nevalarına göre yaşamalarına izin veren; güçlünün zayıfı ezebildiği, asilin asil olmayanı, hür olanın köleyi aşağılayabildiği; nefsinin emirlerine amade olarak yaşarken insanın sıkıştığı ve daraldığı yerde bir 'stepne' olarak işgören bir dinle her iki zümrenin de alıp veremediği yoktu. Böyle bir dine, hiç de itiraz edecek değillerdi. Zira, normalde hayatlarını keyiflerince yaşarken, aciz kaldıkları yerde bir Rabbe sığınmanın getirdiği rahatlıktan da mahrum kalmayacak; iki tarafı da idare ederek, kendilerince yaşayıp gideceklerdi.
Kısacası, ubudiyet diye bir dertleri yoktu. Bu kadar nimetlerle bize ikramda bulunan bir Rabbe şükrünü namazla, oruçla, hacla, zekatla, faizden uzak durmakla, ahdine uymakla., ifade etmek gibi bir dertleri yoktu. O'nu tanıyıp sevdiklerini O'nun emirlerine uyma suretinde gösterme gibi bir dertleri de yoktu.
Ne ki, ruhlarının ve kalblerinin istediği ve muhtaç olduğu şeyi, 'iman-ı Bilîah'ı onlara ders veren vahy-i ilâhî, öte yanda nefislerinin istemediği şeyi de getiriyor; itaat-isyan, Allah'a ibadet-şeytana esaret, hidayet-dalâlet denklemleri içinde, nefislerin haddini ve dolayısıyla Rabbini tanımasını mümkün kılacak ölçüler sunuyordu.
Düğüm noktası işte burasıydı. Yahudiler, 'bakara' imtihanı gibi imtihanları bu yüzden yaşadılar ve gelen ilâhî emri tahrife ve tahfife bu yüzden kalkıştılar. Bu yüzden, Tevrat'taki hükümleri eğip bükmeye kalkıştılar. Münafıklar, bu yüzden, İslâm'la ve mü'minlerle uğraştılar.
Dönüp baktığımızda, kendi nefislerimizde de, emr-i ilâhî karşısında aynı zaafı sanırım görüyoruz. Aklımız kabul, kalbim tasdik de etse, nefislerimiz emr-i ilâhîye uymakta zorlanıyor. Bu yüzden, işine gelmeyen yerde tevile ve tahrife meylediyor.
İşte Bakara sûresi Kur'ân'ın en uzun ve de en çok muamelat âyeti içeren sûresi olarak Yahudilerin ve münafıkların saptıkları noktaları bir bir ders verirken, yalnızca münafıklara ve Yahudilere değil, onlardan önce biz mü'minlere konuşuyor. Âdeta, "işte Rabbinizin sizden istediği bu. Lâkin, bu ilâhî murad nefislerine ağır geldiği için Yahudiler de, münafıklar da saptılar. "Sakın sakın, onlar gibi olmayın" diyerek, bizleri uyarıyor. [20]
Tevbe Sûresinin Öğrettiği
Rîsale-i nur külliyatı ıçîndekî en uzun risale olarak "Yirmibeşinci Söz," Kur'ân'ın mucizeliğine adanmış muhtevasıyla, dikkatli her muhataba Kur'ân'dan hakikat dersi almanın bir dizi yolunu öğretir. Bu risalenin son kısmı olarak "Üçüncü Şule"nin "üçüncü ziya"sı ise, Risale-i Nur müellifinin Kur'ân'la birlikte hayata ve kâinata bakışının en muazzam örneklerinden birini oluşturur.
Burada özetlemenin imkânsız olduğu bu bahsin ana vurgusu, Kur'ân'daki muvazene ve tenasüptür. Kur'ân, hayatın çok farklı alanlarına ait farklı farklı hükümler getirmekle, her bir esmâ-i hüsnânın gerektirdiği başka başka hususlara işaret etmekle, hakikatin başka başka renklerini görüp göstermekle birlikte; üstelik yirmiüç sene içinde farklı nüzul sebepleri bulunan âyetler olarak parça parça nazil olduğu halde; sûreler, âyetler, hatta her bir âyet içindeki cümle ve kelimeler arasında muazzam bir uyum, ahenk ve denge vardır. Hakikat terazisinin bir tarafı özellikle nazara verilirken, öteki taraf ihmale uğruyor değildir. Ulûhiyet ile rububiyet, vahidiyeî ile ehadiyet, celâl ile cemal arasında benzersiz bir denge, muvazene ve tenasüp içinde konuşmaktadır Kur'ân.
Kendisine dikkatle muhatap olan her insanın Kur'ân'a muhatabiyet zeminini genişletir ve yükseltir bir istidadda olan "Yirmibeşinci Söz" ve özellikle bu son kısmı, şahsen, bir kul olarak bütün eksikliğini ve kusurlarımla birlikte olabildiğim en iyi şekilde Kur'ân'a muhatap olma çabalarımda rehberim olmuş; kendi hayatımdaki çok meseleyi en azından zihnen çözmemi sağlayan birçok ölçü de "Yirmibeşinci Söz"deki bu rehberlik sayesinde bana nasip ve müyesser olmuştur.
Bu bâbda, taşıdığı en bariz dersin farkına "Yirmibeşinci Söz"den önce varamadığım Tevbe sûresi, ancak sözkonusu muvazene nazarıyla dünyama açılmıştır.
Bu sûre, Kur'ân okuyan herkesin bildiği üzere, besmelesiz okunan bir sûredir. Zira, Mekke'nin fethinden sonra nazil olmuş bir sûre olarak, hâlâ küfürde kalmış olanlara karşı kesin bir ültimatom niteliğindedir. Kıtal gibi, savaş gibi, "Severek küfrü imana tercih ederlerse, babalarınızı ve kardeşlerinizi dostlar edinmeyin" gibi kesin, keskin ve sert hükümler içermektedir.
Sûrenin bu muhtevasını, şu veya bu düzeyde Kur'ân'a muhatabiyet çabası içinde olan herkes bilir. Sûreye Rahman ve Rahim gibi rahmet ve cemal yüklü iki esmâ-i hüsnâyı zikretmeden başlanmasının sebebine dair bir izahı ya duymuş yahut okumuştur.
Ancak, bu sert ve şiddetli sûrenin, bilinmeyen, görülmeyen, çok açık olduğu halde gözlerden gizlenen bir başka veçhesi vardır. Yıllar yılı bu sûrenin 'besmelesiz'liğine kilitlenmiş biri olarak Kur'ân okumaya başladıktan ancak onyedi sene sonra farkına vardığım açık bir hakikattir bu. Açıklığı, en başta, sûreye isim olmasındandır. Kıtal emreden, savaş emreden, Mescidi'-Haram'a müşriklerin ayak basmasını ebediyyen yasaklayan, bilerek küfrü imana tercih eden en yakın akrabasını bile dost edinmeme uyarısında bulunan bu sûre, öte yandan, adı üstünde, 'Tevbe' süresidir!
Zira, sûre, içerdiği o denli kesin ve keskin hükümle ve buna binaen 'Rahman ve Rahîm'siz okunmakla birlikte, üçüncü âyetinden başlayarak, rahîmâne bir kayıt düşmektedir. Kesin bir ültimatoma muhatap kılınan müşrikler, sûrenin henüz üçüncü âyetinde, "Eğer tevbe ederseniz, o sizin için daha hayırlıdır" tavsiyesiyle, Rablerinin yoluna dönmeye davet edilmektedir. Bu 'tevbe' daveti ve tavsiyesi, beşinci âyet, onbirinci âyet, onbeşinci âyet derken, defaatle dile getirilmektedir.
Ki, sûrenin sonuna doğru gelindiğinde, Rabb-ı Rahîm'in bu kez 'Tevvâbu'r-Rahim' olarak anıldığı bir âyet gelecektir. Sûrenin bu 118. âyeti, bir bakıma, sûreye adını veren âyettir. Zira, âyet, Tebük Gazvesinden mazeretsiz geri kalan, ancak bir mazeret uydurmaya yeltenmeyip hatasını itiraf ile beraber istiğfar ve tevbe eden, bu hengâmda elli gün boyu 'yerin bütün genişliğiyle beraber kendilerine dar geldiği1 bir ağır imtihan yaşayan üç mü'minin tevbelerînin kabul edildiğini bildirmekte;
"Allah onları affetti ki, tevbe etsinler. Şüphesiz Allah, tevbeleri çokça kabul eden Tevvâb, rahmeti nihayetsiz olan Rahîm'dir" mealindeki ilâhî fermanla sona ermektedir.
Sûrenin sonuna gelindiğinde ise, sondan bir önceki âyet olarak 128. âyette, bu kez Resûl-i Ekrem'in (a.s.m.) 'raûfu'r-rahîm,' yani 'çok şefkatli ve çok merhametli’ unvanıyla anılıp övüldüğünü görürüz.
Velhasıl, Kur'ân'ın hükümce en sert, en keskin, en celalli sûresi, öte yanda, o celâlin ardında bir cemal ve rahmet cilvesi de barındırır. Sûre, 'Rahmâni'r-Rahîm'siz başlasa dahi, devamla Zât-ı Zülcelâl'in Tevvâb ve Rahim isimlerini hatırlatır, sonra bu isimleri açıkça zikreder, daha sonra da Resûl-i Ekrem aleyhissalatu vesselam örneğinde bize de 'raûf ve 'rahîm,' yani şefkatli ve merhametli olma dersi verir.
Açıkçası, bu en celalli sûre, celâliyle birlikte taşıdığı 'Tevbe' İsmiyle, Kur'ân'ın celâl-cemal dengesini nasıl kurduğunun muazzam bir örneğidir. Bize de, nice dersin yanında, bu dengenin de dersini vermektedir.
Bu dersten benim dünyama düşen hisselerden biri ise, tevbe kapısı kapanmadan kapıyı kimseye kapatmamak gerektiğidir... [21]
İsrâ Süresindeki Miraç
Kur'ân-ı hakîm'de Miracın hangi sûrelerde anlatıldığını inceleyecek olursak, İsrâ ve Necm sûreleri karşımıza çıkar. Bu büyük mucizenin 'Mescid-i Haram'dan Mesc'id-i Aksâ'ya gece yürüyüşü' kısmı İsra sûresinde, tâ Sidretü'l-Münteha'ya, Kâb-ı Kavseyn'e kadar yükseliş kısmı ise Necm sûresinde anlatılır.
Ancak, İsrâ sûresine dair kendi okumalarını esnasında çözemediğim bir soru kalmıştır hep aklımda:
Neden bu sûrenin yalnızca ilk âyeti Miracın ilk kısmı olan Mescid-i Haram'dan (Kabe'den) Mescid-i Aksâ'ya gece yürüyüşü'nü anlatıyor da, hemen sonraki âyette Benî İsrail'e geçiyor, sonraki âyette Nuh aleyhisselamın bahsi derken sûre bu şekilde devam ediyor?
Sûrenin yalnızca ilk âyetinde Miracın anlatılması, takip eden 110 âyette ise Miraca dair bir söz ve atfın bulunmaması, açıkçası, isrâ sûresine muhatap oluşumda bir dikkat ve merak konusu haline gelmiştir benim için.
Sûre bu şekilde merak ve dikkatini celbedince de, ihsan bu sûreye dair bilgilere daha açık hale geliyor. Bu sûre için yazılıp söylenenlere daha bir dikkatle bakmaya başlıyor.
Bu merak iledir ki, okuduğum bir kitaptan, sûrenin bu ilk âyetindeki 'abdihi ifadesinin bir hikmetini öğrenme imkânı buldum. "Bir gece kendisine âyetlerimizden bir kısmım gösterelim diye kulunu Mescidi'l-Haram’dan Mescidi'l-Aksâ'ya götüren Allah, her nevi eksiklikten münezzehtir. O, Semîu'l-Basîr'dir" mealindeki bu ilk âyette Resûl-i Ekrem'den ismiyle veya resul unvanıyla değil de 'abdihi diye söz edilmesi, okuduğum bu kitaptan öğrendiğime göre, bir ubudiyet dersi veriyordu bize. En zirve noktası secde olan bir ubudiyet hali üzere olan bir 'kul,' zahirde ve de enaniyet nazarıyla bakılırsa, bir düşüş yaşıyor gibi görülüyordu. Oysa, Miraç gibi muazzam bir yükselişi yaşama imkânı, 'kul' olduğunu idrak edip, 'abdihî' yani 'O'nun kulu' olmanın şuuruyla yaşamaya bağlıydı. Resûlullah'ın miracını bildiren âyette onun ismini zikretmeden ve onun risalet sıfatını da sözkonusu etmeden 'abdihî' ifadesinin kullanılışı, abdiyet içindeki yükselişin, Rabbi karşısında benlik iddiasından soyunarak kemale ermenin, kulluğunu idrak ile mahlukat içinde sultanlığa yükselmenin sırrını ele veriyordu.
'Abdihî'nin bir diğer hikmeti ise, Resûl-i Ekrem'in (a.s.m.) Muhammed veya Ahmed olarak İsmi yahut nebi veya resul olarak vasfı zikrolunacak olsa bu hadiseyi yalnız ona has görüp kendisine bir hisse ve bir ders-i teşvik çıkarmaya yanaşmaması muhtemel biz muhatapları da kendi hususî miracımızı gerçekleştirmeye teşvik ediyor olmasıydı. Resulüne miracı 'risaleti' cihetiyle değil 'abdiyet'i cihetiyle hediye ettiğini bu şekilde bize bildiren Rabb-ı Rahîm, böylece, bizleri de Resûl-i Ekrem'in yürüdüğü yolda bir ubudiyet talimine davet ediyordu. Bize, "Siz de o yolda giderseniz, size de kendi istidadınız nisbetinde bir miracı nasip ederim" mesajını veriyordu.
Ki, İmam Şafiî gibi hidayet önderleri, ihtimal ki Miracdaki bu 'abdihî' vurgusundan hareketle, Miracın sünnet-i seniyyenin teyidi demek olduğunu; Miraç ile Resûl-i Ekrem'in (a.s.m.) sünnetine uymakla kemal bulabileceğimizin bize öğretildiğini söylemişlerdi.
Mime Risalesi gibi güzelim bir eserin müellifi olan Said Nursî de, muhtemelen bu 'abdihî'den aldığı dersle, gerek bu risalede, gerek diğer eserlerinde, Resûlullah'ın 'velayeti,' yani şahsî ubudiyeti ile Miraca çıktığı, risaletiyle geri döndüğü vurgusunda bulunuyordu. Hatta, latif bir espri de taşıyan şu ifadeleri kullanıyordu:
"... Zât-ı Ahmediye aleyhissalâtu vesselam o yolu açmış; velayetiyle gitmiş, risaletiyle dönmüş ve kapıyı da açık bırakmış. Arasındaki evliyayı ümmeti, ruh ve kalb ile o cadde-i nuranîde, Mirac-ı Nebevî'nin gölgesinde seyr ü sülük edip istidatlarına göre makamat-ı âliyeye çıkıyorlar."
İsrâ sûresine dair aklıma düşen sorunun peşisıra gelen dikkat ve merak ile, zaman içinde sûrenin ilk âyetinde 'abdihî' ifadesinden hâsıl olan böylesi nuranî izahları-okuduğum bir kitabın yardımıyla-bir derece keşfetmekle birlikte, en başta sorduğum soru hâlâ cevapsız duruyor; farkındayım.
Evet, İsrâ sûresinin ilk âyeti Miracın başlangıcından bahsederken, niye ikinci âyet Benî İsrail ve Musa aleyhisselamdan, üçüncü âyet Nuh aleyhisselamdan, dördüncü âyet gene Benî İsrail'den söz ediyor ve sûre öylece devam ediyor?
Sorumun bu kısmına cevap bulmamı ise, müdakkik bir Kur'ân talebesi olan, Kur'ân'a dair tefekküründen istifade ettiğim bir büyüğüme borçluyum. Onun anlattığından anladığım kadarıyla aktarayım:
Bu soru, doğru değil. İsrâ sûresi, yalnızca ilk âyetinde Miracı anlatmıyor, başından sonuna kadar Miracı anlatıyor. Bize, kendi miracımızı yaşamamız için yapmamız gerekenleri, keza yapmamamız gerekenleri; neye dikkat edip nazarımızı nelerden geri çekmemiz gerektiğini bildiriyor. Sûreye bu nazarla bakınca, kendi ubudiyet miracımızı yaşamamız için hayatımıza taşımamız gereken namaz, anne-babaya iyilik, infak, şefkat, güzel sözlülük, gibi bir dizi ölçüyü görüyoruz. Keza, israftan sakınma, zinaya yaklaşmama, rızık endişesiyle hududullahı çiğnememe, ölçüde ve tartıda adil olma, gibi bir dizi ölçüyü de. Bütün bunları emreden âyetler İsrâ sûresinde bir 'abd' olarak Resûl-i Ekrem'in miracının zikredildiği birinci âyetten hemen sonra geliyor ki, bu ölçülere tam riayet etmiş o kudsî nebinin açtığı miraç yolunda istidadımızca biz de yürüyelim. Yine, bu sûrede anlatılan Musa ve Nuh aleyhimesselam gibi nebileri örnek alıp, Benî İsrail ve Firavun gibi, geçmişteki sair bozguncu kavimler gibi menfi örneklerden uzak duralım ki, miracımıza ulaşalım.
İşte, müdakkik simalar vesilesiyle dünyama taşman bazı İsrâ nükteleri...
Rabbimizin hayatımızı İsra sûresinin âyetleriyle nurlandırması; bu sûreyi ubudiyet yolumuzda bir köşe taşı ve bir yükseliş noktası kılması duasıyla... [22]
Necm Süresindeki Mirac
Resûl-î ekrem'in (a.s.m.) Miraç mucizesinin 'gece yürüyüşü' kısmını, yani Mekke'deki Mescid-i Haram'dan Kudüs'teki Mescid-i Aksâ'ya yolculuğunu İsrâ sûresinin ilk âyeti bize anlatırken, yolculuğun geri kalan kısmını Necm sûresi anlatır. Bu sûre, ilk onsekiz âyetiyle, onun Mescid-i Aksâ'dan semavat âlemlerine, tâ Kâb-ı Kavseyn'e, Sidretü'l-Münteha'ya, Cennetü'l-Me'va'ya kadar olan yolculuğunu bize haber verir. Ve bunu, Resûl-i Ekrem'i asla 'kendi nevasından konuşmayan' bir sıddîk nebî olarak tarif ederek yapar.
Sûrenin 19. âyetinden sonrası ise, zahir nazarla bakılırsa, Mirac'dan başka hususlara dairdir. Meselâ, kendilerinin ve babalarının zanna ve nevalarına uyarak taktıkları- isimlerden ibaret olan, Allah'ın haklarında hiçbir delil indirmediği putlara tapanlardan söz etmekte; meleklere ve ahirete iman, hayatı yalnız dünya hayatı olarak bilmenin yanlışlığı, herşeyin Allah'ın mülkü olduğu, o halde bu hayatı O'nun rızasınca yaşama gereği, ahîret âleminde O'nun rızasını gözetip gözetmeyişimize göre mükâfat veya mücazat göreceğimiz hakkındaki âyetlerle devam etmektedir. Sonrasında, O'nun rızasına erişmek için yapılması veya yapılmaması gerekenlerin kısa bir özeti, onun da ardından muazzam bir tevhid dersi verilmektedir:
"Güldüren ve ağlatan O'dur. Ve şüphesiz, öldüren ve dirilten O'dur. Ve O, eşleri (erkek ve dişiyi) yaratandır. Akıtıldığı zaman, bir damlacık meniden. Ve hiç şüphesiz, ikinci inşa (diriliş) de O'na aittir. Ve gerçekten zengin edip doyuran O'dur." [23]
Bu şekilde akıp giden, ilk nazil olduğunda belagatı karşısında Mekke müşriklerinin bile gayrilihtiyarî secdeye kapandıkları bu sûre, müdakkik bir Kur'ân talebesinin İsrâ sûresi için önerdiği şekilde, kendi ubudiyet miracımızı yaşayabilmenin yolunu bize gösteren bir diğer sûre olarak okunabilir miydi? Meselâ, sûrenin ahirete, meleklere, Resûlullah'a yönelik vurgusu, bu ubudiyet miracına ulaşabilmek için ahirete, meleklere ve peygambere imanda terakki etmemiz gerektiğini mi göstermekteydi?
Böylesi sorular eşliğinde Necm sûresinin Miraç ekseninde anlamaya çalışırken, bu sûre ile İsrâ sûresi arasında bir paralellik daha bulacaktım. Bize Miracın anlatıldığı her iki sûrede, aynı dersi ve aynı hakikati bildiren müşterek bir âyet vardı. İsrâ sûresinin 15. ayetinde buyuran Mütekeilim-i Ezelî, Necm sûresinin 38. âyetinde ise ikisi de "Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez" mealini taşıyan bu iki âyet, 'ilim şehri' olan Peygamber-i Zîşan'ın 'ilim şehrinin kapısı' olduğunu bildirdiği Hz. Ali'nin bayraktarı olduğu 'adalet-i mahzâ' çizgisini emir ve şart koşan âyetti esasında. Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez ise, asıl olan, suçun şahsîliği idi. Yani, birinin hatasıyla başkası mes'ul tutulamazdı. Sözgelimi bir kişinin yaptığı bir yanlış; meselâ bir küfür ve inkâr hali, bir fısk ve fücur, bir cinayet, bir zulüm vs.den dolayı o kişinin eşi, anne babası, çoluk çocuğu, sülalesi, memleketi, milleti aleyhine bir söz ve fiile teşebbüs edemezdik.
Nitekim, ortaya koyduğu dirayetle 'Bediüzzaman' unvanına lâyık görülmüş bir Kur'ân talebesi, milliyetçilik karşısında sergilediği mesafeyi de, doğrudan siyasete girmekten uzak duruşunu da, zulme ve küfre muhalefetini şu zamanda 'eliyle' değil 'diliyle' yapmasını da, işte bu âyetin verdiği 'adalet-i mahzâ' dersi ekseninde izah etmekteydi.
Ona göre, meselâ milliyetçilik, insanı bu âyetin ders verdiği 'tam adalet' çizgisinden uzaklaştırıyordu. Zira, milliyetçi bir kişi kendi milletdaşım tercih edip adalet edemediği gibi, kendilerinin karşısında gördüğü bir ulusun bütün fertlerini ayna kaba koyuyor; haklı olsun olmasın, yanlış bir icraata katılsın katılmasın, onlara 'toptan' düşmanlık sergiliyordu. Milliyetçi bir nazarla, 'suçu işleyen kişi'den öte, 'suçu işleyen kişi veya kişilerin ait olduğu milliyet' de suçlanıyordu. Nitekim, şu ülkede ve şu dünyada toptancı hakaretleri mazur ve meşru gören adaletsiz yaklaşımlar, milliyetçi hissiyatın 'birinin hatasıyla başkasını mes'ul eden' genetik kodlarının bir tezahürü hükmündeydi. Öte yandan, hâzır siyaset, sözde 'medenî' olmakla birlikte, özde denî bir siyasetti. Gerilik simgesi olarak anılagelen Eski Çağlarda bile mevcut olmayan 'topyekün savaş' mantığını yerleştiren; savaşı ordular arasında meydanlarda yapılan bir mücadele olmaktan çıkarıp bir ülkeyi ve bir milleti topyekün düşman görerek topyekün yıkımlara yol açan; bu uğurda içinde masum-mazlum-muhalif var mı yok mu demeden onlarca kilometre öteden topları, havadan bombaları, yüzlerce kilometre öteden ise füzeleri savaş aracı olarak kullanan bu hâzır siyaset tavrı değil miydi? Bir ülkenin liderine kızıp, o ülkenin insanlarını açlığa, hastalığa, ölüme mahkum eden; ve bunu ruhsuz ve zalim bir 'reelpolitik' kavramıyla meşrulaştırmayı deneyen bir siyaset anlayışı değil miydi ortadaki?
Böyle bir siyasî anlayışın hakim olduğu bir vasatta ortadaki yanlışı 'eliyle' düzeltmeye kalkışmak ise, adalet duygusundan mahrum, toptancı, topyekün savaş mantığıyla hadisatı değerlendiren zümrelerin onlara 'elleriyle' muhalefet edenleri bahane edip hadisede dahli olmayan insanları da zulme ve ateşe atmasını sonuç veriyordu. Dolayısıyla, böyleleri karşısında 'eliyle' mücadeleye girişenler, masumları ateşe atan böyle bir zulme vesile olma cihetiyle, bu zulümden elbette hissedar olurlardı. Bu noktada da, bizim yüzümüzden başkalarının zarar görmesine mani olmak için, muhalefet ve mücahedesini 'eliyle' değil, 'diliyle' ifade etmek icap ediyordu-İbn Ömer ve İbn Abbas gibi pek çok sahabi ile birlikte Tâbiîn'in mühim simalarının Emevî zulmüne karşı muhalefet ve mücahedesini, sözkonusu âyetin verdiği 'adalet-i mahzâ' dersine binaen, 'eliyle' değil 'diliyle' sergilemesi gibi...
Velhasıl, ümmete 'adalet-i mahzâ' dersini veren bu iki âyetin Miracı anlatan ve bize kendi ubudiyet miracımız için yol ve usul öğreten iki sûrede de mevcut olması, bana son derece manidar gözüktü.
Bu vesileyle düşündüm:
Kendi ubudiyet miracımızı gerçekleştirebilmenin bir şartı da, 'adalet-i mahzâ'yı bir hayat düsturu haline getirmek, bu uğurda adalet-i mahzâdan bizi alıkoyan fikir ve felsefelerden arınmak olmasın? [24]
Kuşatma Altında
Nasıl tohum ağacın, hücre bedenin, insan da kâinatın özü ve özeti hükmünde ise, Asrı Saadet de insanlık tarihinin özeti hükmündedir. Rabb-ı Rahîm, bizim için 'en güzel örnek' olarak tarif ettiği Habib-i Ekrem'inin (a.s.m.) ashâbıyla birlikte yaşadığı hadiselerin içinde, her çağın ve her durumun mü'minlerine dersler ve mesajlar verir. Asr-ı Saadet tablosundan zengin-fakir, genç-yaşlı, güçlü-zayıf, sağlam-hasta, alim-cahil, asil-avâm, amir-memur her türden insanın kendisi için alacağı dersler vardır. 'Günleri döndüren' Kadîr-i Zülcelâl'in günleri nasıl döndürdüğünün bir numunesi olarak rahat-sıkıntı, galibiyet-mağlubiyet, bolluk-darlık, sevinç-hüzün, bast-kabz.. salınımları içinde seyreden Asr-ı Saadet günleri, bu yönüyle de her Çağın mü'minleri için bir başvuru kaynağı hükmündedir. Asr-ı Saadet'in ayrı ayrı günleri, kendi hayatlarımızın gelgitleri hengâmında hangi durumda ne yapacağımıza ilişkin örnekler ve ölçüler içermektedir.
Bu bakımdan, Resûl-i Ekrem'in 'örtüsüne büründüğü' günler, 'kalkıp uyardığı' günler, 'Dârü'l-Erkam' günleri, ambargo günleri, taşlandığı Taif günü, Miraç gecesi, Hicret günleri, Bedir günü, Uhud günü, Ahzâb günleri, Hudeybiye günleri, Fetih günü, Huneyn günü, Tebük günleri, veda günleri., kısacası Peygamber Efendimizin sahabilerin dilinden taşınarak kayıtlara geçmiş ve günümüze kadar aktarılmış her bir günü, o günlerdeki halin bir benzerini kendi hayatlarında yaşayan mü'minler için yol gösterici niteliktedir.
Meselâ, öz vatanı da olsa bulunduğu yerde artık ya küfre teslimiyet ya da ölüm ikilemiyle yüzyüze gelmiş bir mü'minin müracaat adresi, Hicret günleridir. Kendilerine reva görülen her türlü kötü muameleden sonra zafere ulaşma durumundaki mü'mirilerin zafere ulaşıldığında takınmaları gereken ruh hali, Resûl-i Ekrem'in muazzam bir itidal, sükûnet ve bağışlayıcılık üzere olup asla 'başa kakma' ve 'hınç alma' tavrına girmediği Fetih gününde sergilenmiştir. Zafer sarhoşluğu türünden bir halet-i ruhiyeye kapılan mü'minlere gerekli ders, Huneyn gününde verilmiştir. Karşısındaki ehl-i küfrün çokluğu karşısında kendi azlığından dolayı endişe ve ümitsizliğe kapılma durumundaki mü'minlerin adresi, Bedir'dir. Galibiyet halet-i ruhiyesi içinde asıl görevini terkedip dünya ganimeti peşinde koşmaya, iman ve ubudiyete dair mevzilerini terketmeye yönelen mü'minlerin ilacı ise Uhud'dadir.
İnsan, kendi yaşadığı zamana Asr-ı Saadet günleri aynasından baktığı zaman, bir bakıma Asr-ı Saadet'i ders ve irşad cihetiyle kendi zamanına taşımış olur. Bunun asgarî şartı, 'günleri döndüren' Zât-ı Zülcelâlin kendisini içinde yaşattığı halin izdüşümünü Asr-ı Saadet'te araması ve benzer bir halde Resûl-i Ekrem ve ashabının neler yaptığına bakmasıdır. Bir mü'min Asr-ı Saadet'i bu şekilde kendi hayatına taşıdığı ölçüde, kendi asrını kendisi için 'saadetli' kılabilecek bir kıvama kavuşur.
Asr-ı Saadet'e böyle bir nazarla baktığımda, son yıllarda yaşadığımız hale ve bu halin bizierde uyandırdığı halet-i ruhiyeye en yakın düşen günler Ahzâb günleri gibi gözüküyor. Ve durum buysa, yaşadığımız hali ve bu halin ürettiği halet-i ruhiyeyi aşabilmek için, Ahzâb günlerini dikkatle tahlil edip o günün bugünümüze taşıdığı mesajı kavramak gerekiyor.
İslâm tarihinin en kritik dönemeçlerden birini teşkil eden Ahzâb günleri, Türkçe kaynaklarda daha ziyade Hendek savaşı başlığı altında geçmektedir. Zira, bu günlere İslâm'a karşı birleşmiş hiziplerin Medine'ye ortak saldırı için yola çıkmaları karşısında mü'minlerin Allah'ın yardımıyla altı gün gibi kısa bir zamanda Medine'nin etrafında açtıkları Hendek damgasını vurmuştur. Ancak, Kur'ân'da bu günler üzerine nazil olan sûrenin Ahzâb sûresi olduğu dikkate alınırsa, o günlerin dersini Kur'ân'ı hatırda tutarak alabilme açısından, 'Ahzâb günleri' veya 'Ahzâb savaşı' tabirinin daha münasip düştüğü görülmektedir. 'Ahzâb' ifadesi, 'Hendek savaşı' tabirine kıyasla, bu hadisenin Resûl-i Ekrem ve ashabı için taşıdığı ağırlığı ve o günlerde yaşanan kuşatılmışlığı daha iyi ifade etmektedir.
Velhasıl, Hendek günleri aslında Ahzâb günleridir; Hendek savaşı ise Ahzâb savaşı...
Zira, Bedir veya Uhud'un mü'minler ile Kureyş müşrikleri arasında yaşanmasına mukabil, bu son savaşta mü'minlerin karşısında 'Ahzâb,' yani 'hizipler' vardır. Hepsi bir başka put adına veya bir başka hesaba binaen İslâm'a karşı duran bütün hizipler, ilk defa bu savaşta güçbirliği etmişlerdir. Böylece, Medine'de yaşayan ve eli silah tutanlarının sayıca üç bini bile bulmadığı mü'minler, ilk kez bu savaşla, yalnızca Kureyş müşriklerinin ve Mekke'nin değil, bütün Arabistan'ın tasallut ve saldırısıyla karşı karşıya kalmışlardır. Tek başına bu durum, o günlere hâkim olan ve bilfiil yaşanan 'kuşatılmışlık' halini insana derinden derine hissettirmektedir.
İslâm'a ve mü'minlere karşı birleşmiş olan bu hiziplerin başında, tahmin edileceği gibi, Hz. Peygambere gelen vahyin sahte ilahlar icad ederek kurdukları maddî-manevî çıkar çemberini kıracağını görüp başından beri İslâm'a muhalefet eden Kureyş müşrikleri vardır. Birleşmiş hiziplerin ikinci önemli unsuru ise, Resûlullah'a suikast teşebbüslerinden sonra emr-i ilâhî uyarınca Medine'den sürülen Benî Nadir kabilesini de içinde barındıran Hayber Yahudileridir. Bu hizbe dahil olan müşrik Bedevi kabilelerin listesi ise, Gatafan, Fezâre, Benî Esed, Eşca', Mürre, Süleym, Kinâne, Sakîf diye uzayıp gitmektedir. Dahası, 'Fâsık' unvanıyla şöhret bulan Ebu Âmir gibi şerrin akıl hocası durumundaki bazı kişiler de, etraflarına topladıkları insanlarla birlikte, bu hizipler arasındadır.
Bütün bu hizipler birleştiklerinde, sayıca on bini aşan bir ordu meydana gelir. Buna karşılık, Medine'deki mü'minler arasında cihada gücü yeten insan sayısı üç bin bile değildir. Bu, muhtemel bir savaşın iki tarafı arasında, bire dört gibi açık bîr sayı farkı anlamına gelmektedir.
Maamafih, iş bununla kalsa, yine iyidir. Bu sırada, aradaki bu dramatik farkı birleşmiş olan hizipler lehine daha da derinleştiren bir gelişme vuku bulur. Birleşmiş hizipler, Medine içindeki, bin civarında eli silah tutan erkeği bünyesinde barındıran Benî Kurayza Yahudileri ile de anlaşır. Buna göre, Kurayza oğulları, Resûlullah ile yapmış oldukları anlaşmayı çiğneyerek, dışarıdan saldıran ahzâba içeriden destek olacaktır.. Kendi semtlerinde bulunan surların kapılarını müşriklere açarak, develerin ve atların geçemeyeceği hendekler kazıp şehri korumaya çalışan mü'minlerin tedbirlerini boşa çıkarmak, bu desteğin en can alıcı noktasıdır.
Sözün özü, durum, tam bir 'kuşatılma' durumudur. Hem de, önde Kizıldeniz, arkada Firavun ordusu olduğu halde öylece kalakaldığında Musa aleyhisselamın durumuna benzer bir kuşatılma durumu...
Bu halin şiddetini, Kur'ân, "Hani, üstünüzden ve alt tarafınızdan size gelip saldırmışlardı. O zaman gözler yılmış, kalbler ağızlara gelmişti" mealindeki âyetiyle anlatır. Bu âyetten anlaşıldığı üzere, vaziyet o kadar şiddetli, durum o derece ümitsizdir ki, mü'minler arasında bulunan niceleri, sebepler dairesinde bütün formül ve çözümlerin tıkandığına ve tükendiğine bakıp, "Allah bize yardım etmez" türünden zanlar üretmeye başlamışlardır.
Dışarıda Medine'yi çepeçevre kuşatmış onbinin üstünde askeriyle Ahzâb'ın, içeride ise onlara Peygambere verdikleri söze ihanet için söz vermiş Benî Kurayza'nın her an bir saldırı düzenlemesi ihtimali mü'minlere yeterince zor zamanlar yaşatırken, bu kuşatılmışlık halini daha da katmerlendiren bir gelişme daha yaşanır, içerideki münafıkların ve kalblerinde hastalık olanlar, sözkonusu kuşatılmışlık hali içinde, "Allah ve Resulü, bize aldatmaktan başka birşey vaad etmediler" diye kalbî ve aklî bir fitne yaymaya başlarlar. Münafıklar, bu halet-i ruhiye içinde, hendeğin gerisinde oluşturulan savunma hattını bırakıp giderler. Giderken, "Ey Medine halkı! Siz burada tutunamazsınız" diye insanlara evham vermekten de geri durmazlar.
Bunlar da hesaba katılırsa, durumun ciddiyet ve vahameti apaçık ortaya çıkmaktadır.
Neredeyse bütün sebeplerin sukut ettiği bu günlerde, gerek münafıkların, gerek kendi iman zaafından dolayı münafıkların ürettiği fitneden etkilenen 'kaîbleri hastalıklı' insanların davranış biçimi elbette dikkat çekicidir. Nitekim, Ahzâb sûresi, birbiri ardınca gelen dokuz âyetiyle bunu bildirir. Bu âyetler, her çağın mü'minlerini, böylesi 'kuşatılma' anlarında üretilecek nifak biçimleri konusunda bilinçlendirir.
Onikinci âyetinden yirminci âyetine kadar bu güruhu bize bildirdikten hemen sonra Resûl-i Ekrem'i zikreden sûrenin "Andolsun! Sizden Allah'a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar, Allah'ı çokça ananlar için Resûlullah'ta uyulacak güzel bir örnek vardır" buyurması, elbette manidardır. Onlar ki, Resûl-i Ekrem'den (a.s.m.) o güne kadar aldıkları iman dersinin yanısıra, o kuşatılma ortamında Resûl-i Ekrem'in (a.s.m.) sergilediği sekînet ve metanet halinden de ders alarak, yılmamış, yıkılmamış, yanılmamışlardır. Münafıkların, kalblerinde hastalık olanların, iman mesleğine ancak rahat ve menfaat ortamında talip olanların maddeten ve manen dağılıp çözüldüğü bu kuşatılmışlık hali, onların ise yalnızca iman ve teslimiyetlerini arttırmıştır. Bizatihi Rabbimizin Ahzâb sûresinin 22. âyetinde bildirdiği üzere, vakıa budur.
Vakıa budur; zira onlar Allah'ı celâl ve cemaliyle, lütuf ve kahrıyla bilen insanlardır. O ki, Mâlikü'l-Mülk'tür; çok hikmetlere binaen, günleri döndürür. Kâh genişlik, kâh darlık yaşatır. Kâh kolaylıkla, kâh zorlukla sınar.
Onlar Rablerini zaten böyle bilen, yalnızca 'kolay günlerin mü'mini' olmaya yeltenmeyen insanlardır. Rableri, Hak isminin sahibi olarak gönderdiği âyetlerle, onlara mallarıyla, canlarıyla, evlatlarıyla, eşleriyle sınanacaklarını zaten bildirmiştir. Onlar, iman etmenin bir bedeli olduğunu, zor zamanlardan ve ağır sınanmalardan geçebileceklerini bilerek iman etmişlerdir. O yüzden de, Medine'ye karşı saldırıya geçen hizipleri görünce, şaşmamış ve şaşırmamışlardır. Bilakis, onlar, "Bu, Allah ve Resulünün bize va'dettiği şeydir. Allah ve Resulü doğru söylemişlerdir" demişlerdir. Bu zor durum, onlar için, daha önce gelen ve onları 'zor zamanlar' noktasında uyaran âyetlerin hakkaniyetine dair açık bir delil olmuş; bu ise, Allah'a ve Resulüne imanlarını sağlamlaştırmıştır.
Bu bakımdan, Ahzâb günlerinden alınacak birinci ders, şu dünyanın bir imtihan ve sınanma meydanı olduğunun bilinmesi zaruretidir. Mü'minler bu imtihan dünyasında bazan zafer, bazan hezimet yaşarlar. Bazan kolaylıkla, bazan zorlukla; bazan genişlikle, bazan darlıkla sınanırlar. Sahabiler, bunu bildikleri, zira Rablerini cemal ve celâli, lütuf ve kahrı ile tanıdıkları, dahası 'lutf u kahrı şey'-i vahid bildikleri' için, belki sarsılmış, ama yıkılmamış ve şaşırmamışlardır.
Bu durum, benzer bir kuşatılma durumunu yaşayan veya günün birinde yaşaması muhtemel olan mü'minlere, iman çalışmasının ve Rablerini bütün isimleriyle bilmenin ne kadar önemli olduğunu bildirmektedir. Ahzâb günleri gibi bir büyük sınanmadan alınlarının akıyla çıkanlar, ancak Rablerini bu şekilde bilenlerdir. Ki, onlar, bu büyük sınanmayı 'iman ve teslimiyetlerini arttırma' vesilesi dahi kılabilmişlerdir. Onlar, bir 'tozpembe dünya' hayaliyle değil, şu dünyanın bir sınanma dünyası olduğunu bilerek iman ettikleri için, birleşmiş hizipler karşısında, her yönden kuşatılmış bir halde dahi çözülmemiş, dağılmamış, hizmeti ve vazifeyi bırakmamış; böylece bu kuşatmanın ardından işgalin gelişine müsaade etmemişlerdir.
Onların bu halinden her çağın mü'minlerinin, özellikle de 'kuşatılanların alacağı en öncelikli ders, menfi gözüken hadiseler ve tazyikler karşısında iman ve İslâm davasından taviz vermeme gereğidir.
Ahzâb günlerinden alınacak ikinci önemli ders, hendeğin kazılması hengâmında ortaya çıkan ve parçalanamayan bir büyük kayanın Resûl-i Ekrem tarafından mucizevî bîr surette parçalanması vesilesiyle alınan derstir. Bu taş Resûlullah'ın vuruşuyla üç hamlede parçalanırken, her bir vuruş anında çıkan mu'cizevî kıvılcımı Resûlullah (a.s.m.) ashabına "Bana Yemen'in sarayları gösterildi," "Bana Busrâ'nın sarayları gösterildi," "Bana Medâyin sarayları gösterildi" diye bildirmiştir. O kuşatılmışlık atmosferi içinde mü'minlerin 'gaye-i hayal'ini diri ve uyanık tutan; nazarlarını ve düşüncelerini o anın kuşatması içinde hapsolmaktan kurtaran bir keyfiyettir bu. Mü'minler, bu mucizevî irşad ile, bedenleri Medine'nin surları ve hendek içinde kuşatılmış olduğu halde, nazarlarını ve tasavvurlarını üç koldan dünya kadar genişletmişlerdir. Zira, Muhammedü'1-Emîn, bu hadiseyle, onlara sözkonusu kuşatılmışlığın arızî ve geçici olduğunu, gün gelip İslâm'ın Yemen (yani doğu), Busrâ (yani Afrika ve batı), Medâyin (yani Mezopotamya, Anadolu, İran, Kafkaslar; kuzeybatı) yönünden ilerleyip bütün dünyaya yayılacağı müjdesini vermiştir.
Ahzâb günlerinin bu veçhesinden bizim alacağımız ders ise, âlem-i İslâm'ın parça parça olduğu ve merkez-i hilafetin Avrupalılarca târümâr edildiği bir vasatta taşıdığı o muazzam ümide şaşan Rus polisinin 'aklına şaşan’ Bediüzzaman misali, hâl-i hazır ne kadar olumsuz gözükürse gözüksün, "Âlemde hayır asıl, şer ise tebeldir. Faraza şer galip de gözükse, bu geçici bir galibiyettir" diye bilmek; ve azmini, ümidini, hakkın galebesine olan inancını yitirmemektir.
Ahzâb günlerinin bir başka önemli dersi, tek bir kişiyle verilen derstir. Nuaym b. Mes'ud, birleşmiş olan hizipler arasında yer alan kişilerden biridir. Kendi kabilesi içinde, Hendek savaşına, elbette mü'minlerin hayrına gelmiş değildir. Ne ki, mü'minlere karşı giriştikleri o müthiş kuşatmada, kendilerinin sayıca çokluğuna karşı o kadar az sayıda mü'minin sergilediği direnç onu vicdanî bir muhasebeye itecek; bu, hakikati taraflardan hangisinin temsil ettiği yönünde bir sorgulamayı getirecek; sonunda kalbi imana meyletmiş olarak kavminden ayrılıp gizlice Resûl-i Ekrem'in yanına gelecektir. İman ettiği kavmi, Ahzâb'i teşkil eden sair hizipler ve de Kurayza Yahudileri tarafından henüz bilinmeyen Nuaym b. Mes'ud, hazırladığı muazzam bir plan ile bütün hizipleri birbirine düşürecektir.
Bu hadiseden her çağın kuşatılmış mü'minlerine düşen ders ise şudur:
Rabb-ı Rahîm, isterse ve hikmeti iktiza ederse, bir adamla onbin adamı tesirsiz kılabilir. Yine, isterse ve hizmeti iktiza ederse, bugün şer cephesinde gözüken birini yarın imanın en büyük bayraktarlarından biri yapabilir!
Ve Ahzâb günleriyle verilen ve ancak bir kısmını buraya taşıyabildiğimiz ilâhî derslerin en önemlisi, kuşatmanın sona erişi, Medine gibi son derece sıcak bir beldede çıkan muazzam bir soğuk, bu soğuğa eşlik ederek müşriklerin atlarını ve develerini boşandıran, çadırlarını söküp atan, eşyalarını sürükleyen müthiş bir fırtına ile gerçekleşen ilâhî inayettir. Bu hal, aslolanın sebepler olmadığının, sebepler perdesinin ardında işgörenin Müseb-bibü'l-Esbab olduğunun; o yüzden, sebepler sukut etmiş gözükse bile azmini ve inancını yitirmemek gerektiğinin nişanesidir. Nitekim, bu sırdandır ki, Resûl-i Ekrem aleyhissalâtu vesselam, çok değil üç yıl sonra yaşanan Fetih gününde Mekke'ye girerken, Ahzâb günlerini sona erdiren bu hadiseyi ima ederek "Allah va'dini yerine getirdi. Kuluna yardım etti. Toplanmış olan hizipleri tek başına yenilgiye uğrattı" buyuracaktır.
O yüzden, mü'minlerin, her ne zaman bir kuşatılmışlık halet-i ruhiyesine duçar olmuşlarsa, Ahzâb sûresinin iniş sebebini teşkil eden Ahzâb günleriyle verilen dersi hatırlaması icab etmektedir... [25]
3. KISSALARLA GELEN
İki Yanlış, İki Duruş
Kur'an'da birçok sûrede bize tekrar tekrar hatırlatılan hususlardan biri, İblis'in emr-i ilâhî karşısındaki isyan ve temerrüdüdür. İlgili Kur'ân âyetlerinde anlatıldığı üzere, Kadîr-i Zülcelâl Âdem'i yaratıp meleklerden ve İblis'ten ona secde etmelerini emrettiğinde, melekler itaat etmişler, melekler arasında bulunan bir ruhanî olarak iblis ise isyana yönelmiştir.
İblis'in bu tavrı, en yumuşak ifadeyle bir 'itaatsizlik,' en net ifadeyle ise bir 'tuğyan' halidir. Her halükârda, iblis Rabbinin emrine karşı diklenmiş ve emri yerine getirmemiştir.
Olan olmuş, bir yanlış işlenmiştir. Bu yanlıştan sonra İblis'in yaptığı ise, yaptığının yanlış olduğunu kabul ve itiraf ederek tevbe ve istiğfar ile Rabbinin rahmetine sığınmak değildir. Bilakis, yaptığının doğru olduğunu ileri sürüp kendini savunarak Rabbinin gadabını celbetmiştir.
Açıkçası, iblis, onu şeytana dönüştüren kibriyle, kendisini yanlış yapan biri olarak görmeyi kabullenmez. Bilakis, yaptığının doğruluğunu iddia eder. Ona göre, yanlış yapan, hâşâ, Kadîr-i Zülcelâl'dir. İblis'in ateşten, insanın topraktan yaratıldığı bir gerçektir; ve İblis'in mantığınca ateş topraktan üstün olduğuna göre, Âdem'e secde edin emriyle Cenab-ı Hak, hâşâ, aşağı olanı üstün olandan üstün tutma gibi bir hata işlemiştir. İblis, kibriyle sapan ve kibirle saptıracak olan bir mahluk olarak, kendisini isyanında haklı görür. Yanlış yaptığını kabul etmez. Yanlışını kabul etmediği için, bağışlanma dileyerek hatasını telafı etmeye, yani istiğfar ve tevbeye de yanaşmaz. Ancak, bu yaptığının yanına kâr kalmayacağının farkındadır. O yüzden, isyan ettiği Rabbine karşı şu duada bulunur:
"Bana mühlet ver."
Nitekim, isyanından dolayı iblis'e Cenab-ı Hakkın lâyık gördüğü cezanın infazı, çok hikmetlere binaen, Hesap Gününe tehir edilmiştir. Bu erteleme uyarınca, İblis'e kıyamet gününe kadar mühlet verilmiştir.
Öte yandan, İblis'in kendisinden aşağı gördüğü için hem ona hem onu yaratan Rabbe karşı kibirlendiği Âdem de, İblis'in kandırması sonucu, bir hata işleyecektir, İblis, Allah'ın meyvesinden yemeyi insana yasakladığı bir ağacı, Âdem'e 'şeceretu'l-huld,' yani 'ölümsüzlük ağacı' olarak tanıtmış; böylece, en birinci talebi ve duygusu olan 'beka özlemi'ni suuistimal ederek, insanı bu meyveyi yemeye sevketmiştir.
Âdem de, bu meyveyi yedikten, yani bu meyve hakkındaki ilâhî yasağı çiğnedikten sonra, daha önce İblis için de sözkonusu olduğu gibi, ikili bir tercihle yüzyüze gelir:
Ya şeytanın oyununa gelerek yaptığı işin emr-i ilâhîye itaatsizlik olduğunu kabul ve itiraf ederek affedilme talebiyle Rabbine yönelecek; yahut yaptığının doğru olduğunu iddia edip İblis'le aynı çizgide ilerleyecektir.
Ancak, İblis'in aksine, Âdem hatasını kabul eder ve bağışlanma talebiyle Rabbinin rahmetine sığınır. Buna karşılık, çok hikmetlere binaen geçici olarak dünyaya indirildikten sonra, tevbe ve istiğfarını diri kılmasının ödülü olarak, Rabbi onu yeniden cennete alır.
İblis ile Âdem'in birleştiği ve ayrıştığı noktaları çözümleyerek, çok dersler yüklü bu kıssadan bizlerin de bir hisse çıkarması, herhalde mümkündür.
Dikkat edilirse, İblis ile Âdem'in birleştiği asıl nokta, emr-i ilâhî karşısında-bu emirler ayrı olmakla birlikte-ikisinin de itaatsizlik göstermiş olmasıdır. Ayrıştıkları en temelli nokta ise, iblis ve Âdem'in iki ayrı kul olarak bu itaatsizlik halinden sonra takındıkları tavırdır. İblis yanlışını yanlış kabul etmeyerek kendini savunma cihetine gitmiş; Âdem ise yaptığının yanlış olduğunu kabul ve itiraf etmiştir.
Bu tavır farklılığına karşılık, ikisinin ortaklaştığı bir nokta daha vardır. Sonuç itibarıyla, ikisi de Rabbine karşı bir dua ve ricada bulunmuştur. Ayrıştıkları ikinci bir nokta ise, bu dua ve ricanın içeriğinde saklıdır. Yaptığının yanlışlığını kabul etmeyen, ancak yaptığının yanına kâr kalmayacağını da bilen İblis'in yaptığı, mühlet istemektir; Âdem'in yaptığı ise, affedilmeyi istemek. Bir diğer deyişle, İblis 'mühlet duası' yapmıştır; Âdem ise 'bağışlanma duası.'
Ki, dikkat edilirse, ikisinin de duası kabul edilmiştir. Kullarının dualarına icabet edip cevap veren Mucîb-i Rahîm ikisinin de duasını geri çevirmem iştir. Kendisinden mühlet isteyen İblis'e mühlet vermiş, kendisinden bağışlanma dileyen Âdem'i ise bağışlayıp rahmetinin perdesiz tecelli ettiği cennete yeniden yükseltmiştir.
Demek ki, dikkat etmemiz gereken bir nokta, emr-i ilâhîye itaatsizlik gibi bir fiil, yani bir günah işlediğimizde istiğfara mı, yaptığımızı savunma ve doğrulama gibi bir tavra mı yöneldiğimizdir. Eğer yaptığımız günahı günah bilip bağışlanma diliyorsak, Âdem'in tarafmdayız demektir. Yok eğer yaptığımız yanlışı doğru bilerek veya türlü çeşit mazeretler üreterek bağışlanma dilemekten kaçıyor, buna karşılık bilakis Allah'ın henüz canımızı almamış olmasına-yani, cezamızın şimdilik ertelenmiş olmasına-dayanarak asla istiğfara girişmeden bu günahı işlemeye devam ediyorsak, İblis'in tarafındayız demektir.
Yine, çok çok dikkat etmemiz gereken bir diğer nokta, ettiğimiz duaların içeriğidir. Rabb-ı Rahim, Mucîbu'd-daavât'tır, dualara icabet etmekte, isteyene istediğini vermektedir. İblis'in duasına dahi icabet etmiş, istediği şeyi ona vermiştir. Lâkin kibrinin alçalttığı ve ahin akla ştırdığı iblis ancak ve ancak 'mühlet' istediği için, kendisine ancak ve ancak mühlet verilmiştir. Buna mukabil, bağışlanma isteyen Âdem'in bağışlanması gibi bir vakıa da karşımızda durmaktadır.
Bu bakımdan, Hesap Günü İblis Rahîm-i Zülcemâl ve Kadîr-i Zülcelâl olan âlemler Rabbini kendisini ve kendisine uyan insanları cehenneme atmasından dolayı rahmetsizlikle itham edemeyecektir. Rabb-ı Rahîm, onun da duasına cevap verildiğini bildirecek; ve, Âdem hatasına karşı istiğfar ederken İblis'i yalnızca mühlet istemeye sevkeden şeyin-yani Kebîr, Müteâl ve Mütekebbir olan Hâhk-ı Zülcelâ le karşı kibirlenmenin-hesabını ondan soracaktır.
İşte, İblis ile Âdem arasındaki hadiseleri bildiren çok hikmetler yüklü bir Kur'ân kıssasından hissemize düşen birkaç hisse...
İmdi, bundan sonra, dönüp kendimize bakalım:
Günaha düştükten sonra, kimin durduğu yerde duruyoruz? İblis gibi işlediğimiz günahı savunuyor muyuz? Yoksa, Âdem misali, günahımızı kabul edip, Rabb-ı Rahîmimizden af ve mağfiret mi talep ediyoruz?
Bu ölçüyü hayatımızın bundan sonraki adımlarında hep tutturabilsek, İblis'in bize karşı işinin zorlaşacağını düşünüyorum. [26]
Yakub Sabrı, Yakub Ümidi
Yusuf kıssası, 'kıssaların en güzeli' diye de şöhret bulmuş bir peygamber kıssasıdır. Özellikle Yusuf sûresinde, bir peygamber çocuğu olarak doğan Hz. Yusuf un çocukluk yılları, gençliğe adım atmak üzere iken gördüğü rüya, bu rüyayı bir şekilde öğrenen ağabeylerinin içine düştükleri kıskançlık krizi, bu büyük kardeşlerin Yusuf u öldürerek rahatlamaya çalışmaları, diğerlerinden daha makul ve daha şefkatü olan en büyük kardeşin bu plana açıkça karşı koyamamakla birlikte en azından öldürme planına engel olması, en büyük ağabeyin bu müdahalesi ile öldürme planının kuyuya bırakma fiiline dönüşmesi, derken, Yusuf aleyhisselamın hayat öyküsü, bu sûrede, adım adım anlatılır.
Ve, her bir Kur'ân kıssası gibi, bu kıssa da, her bir karesiyle, bu zamanın insanına hayata dair hayatî dersler taşır.
Yusuf aleyhisselam ekseninde gelişen bu hikmet yüklü kıssayı okurken, arka planda, başka bir peygamberin, Yakub aleyhisselamın izini ve nefesini hisseder insan. Gerçi Yakub aleyhisselamın Yusuf’un babası olarak yaşadıkları-onun "Ben keder ve üzüntümü ancak Allah'a anlatırım" [27] şeklindeki muazzam tavrına paralel olarak-pek öne çıkmaz. Ancak, Yusuf kıssasının başından sonuna Yakub aleyhisselam hep vardır. Vardır, ama geride durmakta, nadiren öne çıkmakr tadır.
Malûm, kardeşleri, kıskanıp ölümüne kasdettikleri Yusuf’u büyük ağabeylerinin müdahalesi sonucu kuyuya atmakla yetinir; bu arada, Yusuf’un gömleğini kestikleri bir koyunun kanına bulayıp babalarına getirerek, "Yusuf’u kurt parçaladı" derler. Yusuf’u çiğ çiğ yerken gömleğini olduğu gibi bırakan bir kurt masalına Yakub aleyhisselam elbette inanacak değildir. Ancak, ne yapabilir? Bir tarafta, bir şekilde yitirdiği, ama öldüğüne dair kesin bir delil olmadığı için yaşadığını ümit ettiği en sevgili oğlu vardır; öte tarafta, Yusuf’un, niyetlerini açığa çıkarsa haya perdesini yırtıp bir gün pişman olma imkânını da yitirecek ve herkes tarafından 'kardeş kâtilî' olarak yaftalanacak ağabeyleri... Yakub aleyhisselam, bir ikilemin ortasında, bu dünyada bir babanın yaşayabileceği en ağır imtihanlardan birini yaşar. Ve bu ağır imtihanında bir babanın verebileceği en vakur karşılıklardan birini verir oğullarına. 'Kardeşimizi kurt yedi' uydurmasına karşı, "Hayır! Mutlaka nefsiniz size bir iş uydurmuştur" der, ama ötesini kurcalamadan, ekler:
"Bana düşen, yalnız güzelce sabretmektir. Sizin anlattıklarınıza karşı da, Allah'tan yardım dilerim."
Ağabeylerinin kuyuya attığı Yusuf’u oradan geçen birileri kuyudan çıkarırlar. Ama bu, Yusuf’un 'kurtulduğu' anlamına gelmemektedir. Bilakis, köleleştirilip Mısır'a götürülür Yusuf Mıkıssalarla gelen sır'da, üst düzey devlet görevlilerinden biri onu köle olarak sarayına alır, ancak burada Yusuf bu üst düzey görevlinin hanımının sebebiyet verdiği bir fitneyle yüzyüze kalır, zindana atılır, suçsuzluğu ancak uzun seneler sonra anlaşılır, zindandan kurtulduktan sonra da Mısır'ın yönetiminde en yetkili kişi haline gelir. Bütün bunlar olurken, Yakub aleyhisselam'ın Yusuf’a dair aldığı tek bir haber yoktur. Onun cephesinde, açık ve kesin bir 'Yusuf öldü' haberi bulunmadığı için ümit, ama Yusuf’tan ayrılığına karşı da 'sabır' ve 'Allah'tan yardım dileme' vardır.
Yakub aleyhisselam, anlaşıldığı kadarıyla onbir-oniki yaş civarında iken yitirdiği oğlu Yusuf’tan, yaklaşık otuz yıl hiçbir haber alamamıştır. Otuz yıla yakın, Yusuf’un ölüsüne veya dirisine dair en küçük bir emareye ulaşmış da değildir.
Hz. Yâkub, bir baba olarak dayanılması son derece zor olan bu durum karşısında müthiş bir sabır göstermiş; ve bu sabrının temelini oluşturan "Ben keder ve üzüntümü ancak Allah'a şikâyet ederim" sözüyle peygamberler arasında müstesna bir yer edinmiştir. Sonraki çağlarda mü'minler her bir peygamberi en seçkin vasıflarıyla anmaya teşebbüs ettiğinde, Yâkub denildiğinde akla gelen, onun işte bu sözde ifadesini bulan şekvası, yani şikâyetidir:
"Ben keder ve üzüntümü ancak allah'a şikâyet ederîm."
Yâkub aleyhisselam bu kudsî şekvası ile keder ve hüznünü kendisi gibi aciz kullara açıp onlara yakınıp durmaktan kesinlikle uzak durur. Gösterdiği peygamber sabrı ve peygamberâne şekvası ile kendî ubudiyet miracına yükselirken, öldüğüne dair kesin bir karine edinmediği Yusuf un hayatta olduğu ümidini de hep korur. Varsın oğlundan en küçük haber gelmesin, varsın otuz senedir Yusuf’un yaşadığına dair bir bilgi edinmesin; madem ki öldüğü açığa çıkmış değildir, onun yaşadığına dair ümitli olmaya mahal var demektir.
Evladıyla ilgili olarak bu durumun çok daha hafifini yaşayan nice insan aklî dengesini yitirirken, Yakub aleyhisselamın böylesine ağır bir imtihanda sergilediği direncin ardındaki dört temel nitelik, şunlar olmuştur:
1) Sabır,
2) Şekvasını yalnız Allah'a iletme,
3) Yardımı da O'ndan dileme, ve
4) O'ndan asla ümidini kesmeme.
Sonuçta, dünyanın o gün meskûn olan bölgelerinin önemli kısmını, bu arada Yusuf’un anavatanı Kenan ilini (Filistin'i) de kasıp kavuran uzun kıtlık yılları gelip çattığında, Yusuf’un en yetkili kişi olarak görev yaptığı Mısır'da bolca erzak bulunduğunu duyan herkes Mısır'a akın ederken, Yusuf un kardeşleri de erzak edinmek için Mısır'a koşar; böylece, yaklaşık otuz yıl öncesinde kalmış bir sır da aydınlanır. Yusuf aleyhisselam, aradan geçen otuz yıla rağmen, ağabeylerini tanır. Bunun üzerine, hem öz ve küçük kardeşi Bünyamin'i yanına almasına, hem ağabeylerinin geçmişte kendisine yaptıklarını hatırlamalarına, hem de babasının kendisinin hayatta olduğuna dair bir karine edinmesine vesile olacak bir planı düşünür ve uygular. Bundan sonra da, düğüm adım adım çözülür. Bu hengâmda, Bünyamin'in de Mısır'da alıkonulması karşısında, "Babanızın sizden Allah adına kuvvetli bir söz aldığını ve daha önce Yusuf’a neler yaptığınızı biliyorsunuz, Babam bana izin verinceye veya Allah hükmünü gösterinceye kadar bu yerden ayrılmayacağım" diyen en büyük kardeş de, anlaşıldığına göre, Mısır'da kalacaktır. Ki, onun şefkatçe ve hikmetçe Yusuf’un diğer ağabeylerinden üstün olduğu âyetlerden apaçık anlaşılmaktadır.
Kardeşler, en küçük kardeşi Mısır'da bırakarak yurtlarına dönüp durumu babalarına anlattıklarında, Yakub aleyhisselam yaklaşık otuz yıl önce sergilediğine benzer bir sabır ve ümit örneği sergileyecektir:
"...Bana düşen, yalnızca güzel bir sabırdır. Allah'ın yakında hepsini geri getireceğini umuyorum. Şüphesiz Allah, Alîm ve Hakîm'dir."
Onları bırakıp giderken "Ah Yusuf’um!" diye hasretini ve kederini de ihsas eden Yakub aleyhisselama oğulları "Allah'a andolsun ki, sen Yusuf’u anmaktan kendini alamıyorsun. Sonunda ya eriyeceksin veya yok olup gideceksin" diye çıkışırlar. Yakub aleyhisselam, bunun üzerine de, "Ben keder ve üzüntümü ancak Allah'a anlatırım. Ve ben, sizin bilmediğiniz şeyleri, Allah'tan bilirim" buyurup, ekler:
"Ey oğullarım! Gidin, Yusuf’u ve kardeşini araştırın. Ve Allah'ın ravhından [rahata erdirmesinden, rahmetinden] ümit kesmeyin. Zira kâfir bir toplumdan başkası Allah'ın ravhından ümit kesmez."
Gerisini hepiniz bilirsiniz. Ağabeyleri, Yakub aleyhisselamın yaklaşık otuz yıl hakkında hiçbir haber alamadığı, ancak öldüğüne dair kesin bir habere de ulaşmadığı için yaşadığı ve Allah'ın bir gün kendisine kavuşturacağı ümidini hep koruduğu Yusuf’u Mısır'da bulurlar. Üstelik, Mısır'a önceki gelişlerinde muhatap oldukları Mısır azizinin o olduğunu öğrenerek... Yusuf aleyhisselam ağabeylerine kendisini hatırlattığında, ağabeyleri geçmişte ona karşı kurdukları tuzağı itiraf ederler. Buna karşılık, Yusuf aleyhisselamın sergilediği tavır, peygamberlere yakışır bir olgunluk ve şefkat ile onları bağışlamaktır.
Bundan sonra, aile tekrar biraraya gelecektir. Sebepler dairesinde ümit ışığı uyandıran tek bir emare bulunmadan geçen otuz yıla mukabil, Yakub aleyhisselamın sergilediği dört büyük haslet-sabır, şekvasını Allah'a arzetme, yardımı Allah'tan dileme, ve de O'nun rahmetinden ümidi kesmeme-Yusuf’a tekrar kavuşma sonucunu meyve vermiştir.
Ve dikkat edelim ki, Yakub aleyhisselam şekvasını ancak Allah'a arzetmiş ve de Allah'ın rahmetinden asla ümidini kesmemiştir. "Zira, kâfir bir toplumdan başkası Allah'ın rahmetinden ümit kesmez."
Bu âyetin mefhum-u muhalifıyle düşünürsek, demektir ki, kâfir bir toplum Allah'ın ravhından-yani rahata erdirmesinden ve rahmetinden-ümit keser. Çünkü, kâfirin nazarında eşyanın yalnız mülk boyutu vardır; melekûtî boyutu yoktur. Onun dünyası sebepler âleminden ibarettir. Herşeyi sebepler dairesinde tartar biçer. O yüzden, sebepler dairesinde ümit veren birşey yoksa, ümitsizliğe düşer. Mü'min ise, tanım gereği, mülkün ardında melekûtu, sebeplerin ardında Müsebbibü'l-Esbâbı görendir. Sebeplerin ardında ve sebepleri perde ederek işgörenin Kadîr-i Zülcelâl olduğunu bilendir. O yüzden, mü'min, sebepler dairesindeki tartıp biçmelerle bitirmez işini. Sebepler dairesinde ümit veren birşey gözükmese dahi, bilir ki, işgören Müsebbibü'1-Esbab'dir, Kadîr-i Zülcelâl'dir; ve O, isterse ve hikmeti iktiza ederse, umulmadık yerde ve umulmadık zamanda kullarını rahata ve rahmete erdirebilir.
Yakub aleyhisselam, bu imanı talimi bir kudsî nebî olarak bihakkın özümsediği içindir ki, sebepler dairesinde hiçbir ümit ışığının gözükmediği ama olumsuz duruma-yani Yusuf’un öldüğüne-dair açık bir delilin de olmadığı onca uzun yıl boyunca Allah'ın rahmetinden asla ümidini kesmemiştir. Zira, sebeplere takılıp kalarak değil, Müsebbibü'l-Esbab'ı bilerek muhakeme yürütmüştür. Sonuç, yürütülen bu imanı muhakemenin, beklenmedik bir anda gelen bir büyük buluşma sayesinde, Allah katında teyid ve tasdik edilmesidir.
Madem vakıa budur, bizim de karanlık ve zahiren ümitsiz görünen durumlarda dahi, olumsuz sonuca dair kesin bir delil olmadıkça ümidimizi korumamız ve birbirimize ümit aşılamamız gerekiyor. Çünkü, ilgili âyetlerden ve ilgili kıssadan anlaşıldığı üzere, ümit mü'minin şiarı ve imanın bir gereğidir.
O halde, bizler de Yakub gibi olalım ki Yusuf’umuza kavuşabilelim. [28]
Arayış Cümlesi, Tasdik Cümlesi
"İbrahim aleyhisselamın şirkin kol gezdiği bir ortamda Rabbini nasıl bulduğu, Kur'ân okuyan herkesin malûmudur.
Putlara tapılan bir ortamda büyüyüp yetişen bir genç olarak İbrahim, cansız ve de insan yapısı putların ilah ve rab olamayacağını küçük yaşta kavrar ve o yüzden, asla putlara tapmaz. öte yandan, fıtratına uluhiyet ve rububiyet hakikati dercedildiği için de, rabbinin ve ilahının kim olduğunu arar, araştırır. Bu meyanda, arzda olan ve arzda kalan birşeyin rab olamayacağına kani olduğu için, arza göre celâl ve haşmet timsali olan ve yine arza göre müteal gözüken semaya nazarını çevirir.
En'am sûresinden anladığımız üzere, kendisi bu arayış içindeyken gece üzerine karardığında, bir yıldız görür. Arzın uzağında ve üstünde olan bu yıldızı, arzî olan birşeye nisbetle, rab olmaya daha lâyık görür ve "Bu benim rabbimdir" der. Ancak, bir müddet sonra Ay belirip yıldızın ışığı kaybolunca, "Ben batıp kaybolanları sevmem" diyerek, bu yıldızın rab olamayacağı, çünkü fena ve zevale maruz olduğu sonucuna ulaşır. Bu kez, Ay için, "Bu benim rabbimdir" der. Ancak Ay da batınca, bir Rabbin varlığına iman eden; onun arz cinsinden olmayıp haşmet, celâl ve mütealiyet sahibi olduğunu da idrak eden; ama bu Rabbin kim olduğunu henüz hakkıyla keşfedemeyen biri olarak, "Eğer Rabbim bana doğru yolu göstermezse, o [putlara tapan] sapık toplumdan olurum" der ve o müteal ve zülcelâl Rabbe-o Rab her kim ise-kendisine doğru yolu göstermesi için yalvarır. Bu hengâmda sabah olup Güneş doğunca, "İşte, rabbim budur! Bu daha büyüktür" der. Sonra akşam olup o da batınca, semada görülen en azametli cisim olarak Güneşin de rab ve ilah olmaktan uzak olduğunu, zira onun da fena ve zeval ile malul olduğunu, fena ve zeval ile malul olduğu için de uluhiyet ve rububiyetin lâzımı olan mutlak kudret ve iradeden mahrum olduğunu idrak eder. Bu tefekkür, onu yerin ve göklerin yaratıcısı olan, ancak ne yerdekiler ne de göktekiler cinsinden olmayan, fena ve zevale maruz bulunmayıp ezelî ve baki olan, cisimden ve cisma-niyetin kayıtlarından münezzeh olan müteal bir Rabbe götürür.
Ki, Hz. Peygamberin de sık sık tekrarladığı "Ben dosdoğru olarak yüzümü gökleri ve yeri açıp yaratan Rabbime çeviriyorum. Ve ben asla müşriklerden değilim" sözü ona aittir ve Kur'ân'da ona atfen geçmektedir.
İbrahim aleyhisselamın müşriklerden olmadığı, başka âyetlerde bizatihi Cenab-ı Hak tarafından da teyid edilir. Meselâ Âl-i İmran sûresinin 67. âyetinde, Kadîr-i Zülcelâl, "İbrahim ne yahudi, ne de hıristiyandı" buyurur.
"O, müslüman bir hanif idi. Ve müşriklerden de değildi."
Mütekellim-i Ezelî olan Zât-ı Zülcelâl, [29] âyetinde de, "İbrahim müşriklerden değildi" buyurmaktadır.
Bu durumda, ortaya, sorma durumunda olduğumuz bir soru çıkar:
İbrahim (a.s.) sırasıyla yıldız, ay ve güneş için "Bu benim Rabbimdir" diye düşünmüş olduğu halde, nasıl asla müşriklerden olmadı?
Bu soruya cevap sadedinde geliştirilmiş bazı izahlar mevcut. Bu izahlar arasında en ziyade kabul göreni ise, İbrahim aleyhisselamın gerçekte sırasıyla yıldızı, ayı ve güneşi asla rab diye düşünmemiş olduğu halde, kavminin hidayeti için böyle söylediği şeklinde gelişiyor. Buna göre, İbrahim aleyhisselam, bir an için, kavmini irşad amacıyla, onları hidayete sevketmek üzere böyle bir yola başvurmuş; dolayısıyla, bu üç semavî kütleye izafe ettiği "Bu benim Rabbimdir" sözünü 'talimî bir surette,' 'kavmini irşad için' söylemiş bulunuyor.
Nitekim, Kur'ân Okumaları-ikinci kitap'ta Hz. İbrahim'in "Ben batıp gidenleri sevmem" sözünü tahlil ettiğimiz yazıda, bu görüşü merkeze alan bir açıklamamız sözkonusuydu.
Ancak, ilerleyen zaman içinde, Hz. İbrahim'in bu tavrını izah sadedinde geliştirilen ve diğer görüş kadar yaygın kabul görmemekle birlikte red de edilmeyen iki görüşle daha tanışma imkânı buldum.
Bu görüşlerin ilki, Hz. İbrahim'in ilgili sözünün "Bu benim Rabbimdir" anlamını taşımadığını, bilakis "Bu mu benim Rabbim?" şeklinde bir 'istifham-ı inkârî' içerdiğini, kesin bir itiraz boyutu taşıdığını vurguluyor.
İkinci görüşe göre ise, bu sözü söylediğinde Hz. İbrahim henüz 'teklife muhatap olmamış bir 'arayış insanı'nın, bir arayış cümlesi' olarak bu sözü birbiri ardınca üç ayrı kütle için söylemiş bulunuyor.
İşte bu İkinci görüş, Risale-i Nur'un birbiriyle bağlantılı iki bahsi, Lemeaİ'takı "dimağdaki meratib" bahsi ile, Mektubat'taki "imansız İslâmiyet, İslamiyetsiz iman" tahlili içerisindeki "İslâmiyet iltizamdır; iman iz'andır... İman hakkı kabul ve tasdiktir" bahsini ilgili olay ve sözle ilintilendîrmeye beni yöneltmiş bulunuyor.
"Dimağdaki meratib" bahsini kısaca hatırlayacak olursak; düşünme süreci, tahayyül-tasavvur-taakkul-tasdik-iz'an-i itizam-itikad diye bir sıralama dahilinde gerçekleşir. Yani, bir fikir önce tahayyül suretinde akla gelir, sonra daha iyi düşünebilmek için tasvir ve tasavvur ederek ona bir suret giydiririz. Bu tasavvurun akabinde, taakkul, yani akıl yürütme gelir. Aklımızla bu düşüncenin doğru mu, yanlış mı olduğunu tartarız. Doğru olduğuna aklen kani olmamız iledir ki, kalben tasdik ve iz'an ederiz; tasdik ve iz'anı ise iltizam izler ve bu çizgi itikad ile kesinleşip keskinleşir.
Mektubaftaki diğer bahsi de hatırlarsak; iman 'kabul ve tasdik' mertebesinde gerçekleşen bir keyfiyettir. Yani, yanlış birşey tahayyül eden, yanlış birşey tasavvur eden, hatta bir düşünce olarak, bir arayış cümlesi olarak yanlış birşey taakkul eden biri, o yanlışa 'iman' etmiş sayılamaz. Bir 'iman'dan söz edebilmek için, o şeyin kalben kabul ve tasdiki de gerekir.
Bu yaklaşımı, sözünü ettiğimiz 'ikinci görüş'ü merkeze alıp İbrahim aleyhisselam kıssasına uyarlarsak; İbrahim aleyhisselam, insanın kendi eliyle yapıp ettiği şeylerin rab olamayacağından yüzdeyüz emindi. O yüzden, asla putlara tapmadı. Ancak arzî ve arzlı olmayan, celâl ve haşmet sahibi, müteal birinin rab ve ilah vasfına lâyık olacağını ntraten kavramış biriydi o. Yıldıza, aya ve güneşe izafeten söylediği "Bu benim rabbimdir" sözü ise, bir tasdik cümlesi değil, bir arayış cümlesiydi. Yani, "Bir put ve arzî birşey rab olamayacağına göre, gökten ışığıyla arzı ihata eden, arzdan münezzeh ve müteal olan bu şey rabbim olabilir mi?" diye bir akıl yürütmüştü. Akıl yürütme esnasında ise, yanlış şıklarla doğru şıkları beraberce tartma durumundaydı." Bu durumda bir insan olarak, İbrahim, bu benim rabbim olabilir diye düşündüğü şeyin batıp gidişi karşısında, o şeyin rab olamayacağında karar kıldı. Ve bir arayışın yansıması olan bu akıl yürütmeler sonucu, cisimden münezzeh bir Rabbin varlığını anlayıp, arzı ve arzdakileri de, semayı ve semadakileri de O'nun yarattığını kavrama noktasına geldi.
Hadiseye bu şekilde bakınca, bu kıssadan benim aldığım bir ders, değişik ağızlardan çıkan cümleleri aynı kefeye koymayıp, bu sözün düşünme sürecinin hangi aşamasında söylendiğini tesbit etmektir. Bir tahayyül cümlesi, bir tasavvur cümlesi veya bir taakkul cümlesi ayrı şeydir; bir tasdik ve iz'an cümlesi ayrı şey. Birinde 'yanlış'ın tahayyülü veya düşünülmesi vardır ve arayış içindeki bu düşünce ile yanlışın yanlışlığını kavrayıp doğruya gitme imkânı bulunmaktadır. Diğerinde ise, 'yanlış'ın doğruluğu tasdik edilmektedir!
Bu bakımdan, bir arayış hengamında yıldıza bakıp "Bu benim rabbimdir" diyen ama 'asla müşriklerden olmayan' İbrahim aleyhisselam kıssasının ilgili yorumundan hissemizi alıp, bir arayış cümlesi olarak yanlış şeyler dile getirebilen arayış ehli ile, yanlışı doğru diye tasdik ederek söyleyenleri ayırabilmemiz gerekmektedir. [30]
Ve Şimdi Semûd!
Kur'ân kıssaları arasında dolaşırken, karşımıza çoğu kez beraberce zikredilen iki kavim çıkar:
Âd ve Semûd. Bu iki kavimden birinin zikredildiği hemen her sûrede, diğerinin de adı geçer. Bir sûrede Âd'ın sözü ediliyorsa, genellikle, hemen ardından Semûd'dan da söz açılır.
Peki, bu iki kavmi neredeyse ikiz kardeş gibi birbirine yakın kılan nedir? Neden Kur'ân bu iki kavmi birbiri ardınca zikretmektedir?
Bu iki soruya cevap ararken, Âd ve Semûd arasında ciddi benzerlik ve yakınlıklar bulur insan. Bir kere, aralarında bir kronolojik sıra vardır. Yani, önce Âd kavmi gelmiş, onların göçüp gitmesinden sonra Semûd kavmi yeryüzünde hüküm sürmüştür. Ayrıca, iki kavim de aynı yeri vatan edinmişlerdir; her iki kavmin yaşadığı diyar, birebir aynı bölgesi olmasa da, Arabistan'dır. Dahası, Semûd kavmi, hayat felsefesi itibarıyla da Âd'ın devamı gibidir, iki kavim de müreffeh bir hayat sürmüştir. Ve ikisi de bu refah ve zenginliği gaflet, inkâr ve isyan gerekçesi kılmıştır. İkisine de uyarıcı olarak peygamber gönderilmiştir. Ancak, Âd kavmi Hûd aleyhisselamla gelen uyarıya hangi sebeple ve ne şekilde isyan etmişse, Semûd kavmi Salih aleyhisselamla gelen uyarıya aynı sebeple ve aynı şekilde isyan etmiştir.
İşte coğrafî, ırkî, fikrî, amelî böylesi bir dizi benzerlikten dolayı, Semûd kavmi 'İkinci Âd’ olarak geçmiştir tarihlere.
Ama öte yandan, Semûd, düpedüz 'Âd' diye de anılmamaktadır. O, olsa olsa, 'İkinci Âd'dır. Birçok açıdan Âd'a benzediği için 'İkinci Âd'dır Semûd-yoksa, Âd'ın devamı değildir. Zira, asıl Âd kavmi, Hûd Peygamber ve beraberindeki az sayıda muslih mü'min hariç, toptan helak olmuş durumdadır.
Kur'ân-ı Hakim, Hûd sûresi başta olmak üzere Âd'ın adının geçtiği bütün sûrelerde, helak olmuş bu kavim, bu kavmin yaşadığı yer ve yaşama tarzı hakkında dikkate değer ipuçları vermektedir:
Yerin üzerinde akan ırmakları, bağları, bahçeleri, sürü sürü davarları, yeraltında da su depoları vardır [31]. Kendilerine, başkalarına verilmeyen boy bos, güç kuvvet de verilmiştir [32]. Düz bir arazide yaşamaktadırlar [33]. Buna karşılık, yaşadıkları diyardaki her yüksek dağ ve tepeye-bir üstünlük ve yücelik simgesi olarak olsa gerek-birtakım işaretler, yani putlar kondurmuşlardır [34].
Rahat bir beldede bolluk ve zenginlik içinde ve de kuvvetli bir kavim olarak yaşamaları, Âd kavmini, "Kuvvetçe bizden da"a güçlü kim varmış?" diyerek yeryüzünde büyüklük taslamaya, azgınlık ve fesat çıkarmaya, putlara tapmaya, ahireti inkâra sevfeder. Zenginlik ve gücün verdiği kibir yüzünden nefisler bir Sultan-ı Ezel ve Ebedi tanımaya da yanaşmadığından, güçlü olanın duracağı bir sınır kalmaz ve 'güçlü'nün 'haklı' sayıldığı bir sosyal yapı vücuda gelmeye başlar. Bu yapı içinde, Âd kavmi, Kur'ânî ifadeyle, her 'cebbar anîd'in, yani her inatçı zorbanın sözünü geçirdiği bir kavim olur çıkar. Bu zorbalar bütün bir kavmi kendi küfranî ve karanlık yollarına sürüklerler. Ve kimi çıkarını gözeterek, kimi de korku zoruyla, Âd kavminin insanları bu küfranî yol üzere gitmeye başlar.
Böylesi bir durumda Rabb-ı Rahim Âd kavmine 'içlerinden’ bir peygamber gönderir. İlgili bütün sûrelerde görüleceği gibi, Hûd aleyhisselam, kavmine açık, berrak ve son derece vakur bir davette bulunur. Bu davete karşılık kendilerinden bir ücret, bir menfaat beklemiyor oluşuna da, bu daveti herhangi bir 'çıkar' hesabıyla bulandırmamaları için, özellikle dikkatlerini çeker.
Ne var ki, Âd kavmi yola gelecek gibi değildir. Hûd aleyhisselamın davetine önce itiraz, sonra da isyan ederler. Bunun üzerine, Rabb-ı Rahîm onları müstakbel bir azapla uyararak yola gelmeleri çağrısında bulunur. Ancak, Hûd aleyhisselamla gelen bu azap uyarısına Âd kavmi inkâr ve alayla karşılık verir.
Sonuç, kendilerinden önce yaşamış bir kavmin, Nuh kavminin tecrübe ettiği sonuçtan farklı değildir:
Geleceğini hiç ummadıkları azap, gerçekten gelir. Daha doğrusu, geliverir. Kadîr-i Zülcelâl, bir ova üzerine yerleşmiş bulunan Âd'a bir rüzgâr gönderir. Onlar rüzgârın uzaktan sürükleyip getirdiği şeyin bir yağmur bulutu olduğunu umadursun, müthiş bir kum fırtınası hepsini çepeçevre kuşatır. Hûd aleyhisselam, son kez azap uyarısını hatırlatır. Yine de dinlemezler. Bunun üzerine, Rabbinin emri uyarınca artık oradan ayrılan Hûd (a.s.) ve beraberindeki az sayıda muslih mü'min hariç, geride kalan her kim varsa, kökünden koparılmış hurma kütükleri gibi oraya buraya savrulur.
Sonra, üstlerine kumlar çöker ve Âd kavmi öylece görünmez olur.
Semûd kavmi, Âd kavminin işte bu şekilde helak edilmesinden sonra yükselen bir kavimdir. Onlar, Âd'ın başına geleni bilmektedirler. Âd'ın başına geleni bildikleri için de, başka bir hayat kurarlar kendilerine.
Hayır; bu, Âd'a gelen azabın bir benzerinden korunmak için, Âd'ın inkâr ettiği hakikatlere uygun bîr hayat değildir. Semûd kavminin tercihi, Âd'a gelen azabın bir benzerine uğramamak için Âd gibi yaşamamak şeklinde olmamıştır. Bilakis, yaşayış ve felsefe itibarıyla Âd'dan pek farkları yoktur. Yalnız, Âd kum fırtınalarına maruz bir ovada yaşadığı ve sonunda da bir kum fırtınasına tutulduğu için, kum fırtınasının zarar veremeyeceği dağlarda kayaları oyup, kasırgayla veya hortumla sökülüp gitmeyecek evler yapmayı tercih etmişlerdir.
İhtimal ki, gelen azabı, Âd'a yönelik bir ilâhî azab ve diğer kavimlere yönelik bir ilâhî uyan gibi görmek yerine, rastgele gerçekleşmiş bir 'doğa olayı' gibi görmüşlerdir.
İhtimal ki, 'Böyle doğa olaylarından etkilenmemek için, sağlam yerlerde sağlam evler yapmak gerekir' diye düşünmüş; o yüzden, ovalara yayılan Âd'ın aksine, dağlarda kayaları oyarak yaptıkları evleri mesken edinmişlerdir.
Her halükârda, yaşanan azaba karşı bir manevî korunma yolunun izini sürecek yerde, 'maddî' tedbirlere kilitlenmişlerdir. Böylece, Âd'ın hatırası göz önündeyken, bu hatırayı hatırda tutmakla gelecek manevî ihtarlardan yakalarını kurtarmayı becermişlerdir!
Açıkçası, Semûd, Âd'ın yaşadığı akıbeti yaşamak istemez; ama Âd'ın yaşadığı gibi yaşamak ister. Âd gibi yaşadığı halde Âd'ın yaşamadığı sağlam evlerde yaşadığı için de, Âd'ın akıbeti kendilerini pek ilgilendirmez.
Özellikle Şuarâ sûresinde ima edildiği üzere, Semûd kavmi, şımarık bir vaziyette, keyifle ve ustalıkla kayalardan evler yontmakla meşguldür. Ovada bağlar ve bostanlar, ekinler ve hurmalıklar edinip tepelere kurdukları köşkler ve kayadan evler içinde Âd'ın yaşadığı gibi bir hayat yaşarken, kendilerine gönderilen Salih aleyhisselamı dinleyecek halleri yoktur.
Salih Peygamber onlara "Siz burada, bağlar ve bostanlar, ekinler, meyveleri ermiş hurmalıklar arasında güven içinde bırakılacağınızı mı sanıyorsunuz?" diye sorar. Evet, öyle sanmaktadırlar! Gerçi Âd da gelen peygamberi yalanlayıp helak olmuştur ama, Semûd'un elinde Âd'da olmayan bir teknoloji vardır. Bu teknikle ve bu imkânlarla yaptıkları, 'kaya gibi sağlam' evleri vardır. Bunlar, gerçekten de kaya gibi sağlam evlerdir; zira, kayaları oyarak yapılmışlardır!
Bu minvalde, Salih aleyhisselamın yirmi yıl sürdüğü rivayetlerde belirtilen davetine kulak tıkayan Semûd, bir keresinde, Hz. Salih'ten davasını isbat edecek bir mucize ister. Ve Rabb-ı Rahîm, peygamberini ve peygamberi ile gönderdiği davetini, bir 'dişi deve’ (nâka-i Salih) mucizesiyle destekler.
Kur'ân-ı Hakîm'de bu mucizenin ne şekilde vuku bulduğu söylenmeden, sadece Salih aleyhisselamın "îşte bu, dişi bir devedir!" sözü zikredilir. Tefsirlerde ise, bazı rivayetlere dayanarak, mucizenin bir kayanın içinden dişi bir devenin çıkması suretinde tecelli ettiği; zaten, kavminin de Salih'ten böyle bir mucize talep ettiği belirtilir. Bu rivayetleri asıl kabul ederek sözkonusu mucizeyi anlamaya çalışırsak:
1- Semûd kavminin Salih aleyhisselamdan kayadan bir mucize çıkarmasını istemeleri, onların kayayı oyarak ev yapan bir kavim olarak, kendi teknik ve teknolojilerine duydukları aşırı güveni ve bu teknoloji ile gelen kibirlerini göstermektedir.
2- Kayanın içinden bir dişi deve çıkmasında, Kadîr-i Zülcelâl'in rahîmâne bir mesajı vardır. Âd'ın yaşadığı gibi yaşayan, ama Âd'ın yaşadığı azabın bir benzerinin kendi başına gelmeyeceğinden emin olan, zira yaptıkları kayadan evlere güvenen Semûd'u uyandırabilecek en son çare, böyle bir mucizedir! Zira, böyle bir mucize, onların güvenip dayandıkları kayaların Kadîr-i Zülcelâl'in emrine tâbi olduğunu; kayaya değil O'na dayanmaları gerektiğini; O'nun azabına karşı kayaya güvenerek değil, O'nun emrine uyarak yaşamaları icab ettiğini ders vermektedir.
3- Bu mucize, Semûd kavminin kaya üzerinden kendisi hakkında geliştirdiği kibir ve gururu da bertaraf etmektedir. Kayaları yontup ev yapıyor olmanın keyfini ve şımarıklığını süren Semûd, bir ilâhî meydan okuma ile karşı karşıyadır:
Haydi, gerçekten güçlü iseniz, cansız kayadan bir canlı çıkarın bakalım! Kayaları oyup ev yapmak bir işse, sert ve cansız kayadan deve gibi zarif bir canlı çıkarmak çok daha büyük bir iştir, tam bir mucizedir; zira, onları tam da kendilerine çok güvendikleri bir alanda acze düşürmektedir. Açıkçası, Semûd kavmi elindeki teknoloji ile başka kavimlerden daha ileri ve üstün durumda olabilir; ama bu, arzda kalan ve arzhlara bakan bir üstünlükten ibarettir. Kudret-i ilâhî ve emr-i rabbânî karşısında ise, Semûd'un bırakın üstünlüğünü, eşitliği dahi sözkonusu değildir. O halde, hadlerini bilmeleri; dahası, hadlerini bildiklerini, Rablerinin emrini kabul ve O'nun peygamberine itaat suretinde göstermeleri gerekmektedir.
Gelin görün ki, Semûd kavmi bu büyük mucize ile gelen şefkat, hikmet ve azamet yüklü bu ilâhî dersi de anlamaz. Onun yerine, kendi hayat felsefelerini zir ü zeber eden bir mucize olarak gözlerinin önünde duran ve her gördüklerinde kendilerine emir ve kudret-i ilâhîyi hatırlatan deveden kurtulmanın bir yolunu ararlar. Gerçi Salih aleyhisselam son ve kesin delil olarak kendilerine gelen mucize deveyi öldürecek olurlarsa üzerlerine kesinkes azap geleceğini bildirmiştir. Ama onların düşüncesi, deveyi öldürüp gözlerinin önünden savarlarsa, eski keyiflerini gene rahatça sürebilecekleri; bu taciz edici uyandan böylece kurtulmuş olacakları şeklindedir. İhtimal ki, aralarında, bu deveyi öldürmenin bu mucizenin mucizeliğini tartışmalı hale getireceğini düşünenler de vardır.
Sonunda, deve gerçekten öldürülür. Bu cinayetin ardından, azap alâmetlerinin belirdiği üç gün yaşanır. Ve dördüncü gün gökte müthiş bir uğultu, yerde ise büyük bir zelzele ile Semûd kavmi de hayat sahnesinden silinir. Kadîr-i Zülcelâl bu azapla Semûd kavmini şu dünyada helake götürürken, onların evlerinden birçoğunu sonraki kavimler için bir ibret nişanesi olarak bırakır.
Ve şimdi, Âd'ın yaşadığına benzer bir durumda 'güçlü'lerin 'haklıları ezmesine seyirci kalarak yaşanan bir büyük musibetin ardısıra gelişen psikolojik ve fiilî cevaplara bakıldığında, Semûd'un izdüşümünü andıran bir durumla karşılaşıyor insan. Düz yerlerde, ovalarda yaşanan bir büyük yıkıma mukabil, dağlara yöneliyor herkes. Artık evler 'kaya gibi sağiam' diyerek satılıyor. Evler için, "Altı kaya; üstü kaya gibi sağlam" türünden reklamlar yapılıyor.
Dün Âd gibi davranan kimileri, ardısıra, Semûd misali bir tepki geliştiriyor açıkçası. Ev yapımında sünnetullahın izi- velev ki sünnetullah şuuruyla olmasın-sürülmeye başlandığı halde, hayat binasının yapımında yine de O'nun rızasına sırt dönülüyor.
Halbuki, Semûd, Âd'ın yaşadığı tecrübeyi hiç de doğru okumamıştı. Yaşanan büyük olayı maddî düzlemde görmüş; ovaya değil dağa, kerpiçten çatılmış değil kayadan oyulmuş evler yaparak meseleyi çözeceğini düşünmüştü.
Oysa mesele evlerde değil, bizlerdedir. Musibet esasen evlerden dolayı değil, bizlerden dolayı geldiği gibi; çözüm de evlerin yanısıra, bizlerin değişmesinden geçmektedir. [35]
Firavun'a Gideceksin!
Kur'ân kıssalarının doğrudan bize ve kendi hayatlarımıza bir yol ve ışık sunması için, Kur'ân'da adı geçen tarihî şahsiyetlerin her çağdaki, bu arada yaşadığımız zaman dilimindeki izdüşümlerini arama şeklinde bir zihnî alışkanlığımızın olması gerekiyor.
Bir yanda Nuh, ibrahim, Salih, Hûd, Lokman, Şuayb, Musa, Zülkarneyn, Tâlût ilâahir örneklerinden; öte yanda Nemrut, Firavun, Câlût, kavm-i Nûh, kavm-i Lût, Medyen, Âd, Semûd ve benzeri örneklerden hareketle hem iman-küfür, hidayet-dalâlet, hak-bâtıl mücadelesinin bütün insanlık tarihini kuşatan bir vakıa olduğu dersini alıyoruz; hem de, birinci listede anılanlar misali bir hayat yaşayabilmek için ikinci listede yer alanların timsali olanlar karşısında bugün nasıl bir duruş sergileyeceğimizin cevabını buluyoruz.
Bu minvalde, Kur'ân-i Hakîm'de en geniş biçimde anlatılan kıssa olarak Musa aleyhisselam kıssasının günümüze bakan izdüşümlerini de buluyoruz elbette. Onun mazhar olduğu asâ, yed-i beyzâ, denizin yarılması mucizeleri; Firavun karşısındaki tavrı; hem Firavun kavmi, hem de Benî İsrail ile olan mücahedesi; Hâmân, sihirbazlar, Karun, Sâmirl derken, Musa aleyhisselam kıssası özellikle şu enaniyet asrında muazzam dersler taşıyor hayatlarımıza.
Bu dersleri almaya çalışırken, ehl-i dinin bir kısmı, özellikle siyaset-merkezli bir düşünceyi esas alan bazıları, Musa aleyhisselam kıssasını Firavun figürünü Musa (a.s.) figüründen de öne alarak okuyabiliyorlar. Musa (a.s.) kıssasından bugüne dair alınan dersler, bu yüzden, vurgulu bir Firavun okumasıyla çıkabiliyor karşımıza. Öyle ki, böylesi bir okuma dahilinde, bizatihi Musa aleyhisselam dahi, vurgu itibarıyla ikinci sıraya düşebiliyor.
Daha açık konuşacak olursak, o günün Firavun'u ile bugünün muktedirleri arasında birebir eşlemeler kuruluyor; ve bu arada kendimizi Musa figürü ile özdeşleştiriyoruz. Bu durumda, gerek Musa aleyhisselamın kendi iç dünyasındaki imanı arkaplan, gerek onun Firavun ve timsali kişilere karşı mücahedesindeki bu zamanın biz insanlarına dönük bazı kritik dersler nazardan gizleniyor.
Bu okuma biçimi içerisinde bizim nazarımızdan kayıp gidenleri göstermek için, Musa aleyhisselam kıssasının en yoğun biçimde bildirildiği sûrelerden biri olarak belagat incisi Tâ-Hâ'daki Musa-Firavun karşılaşması, mükemmel bir örnek olsa gerektir.
Bu sûreden öğrendiğimiz üzere, Musa aleyhisselamın ağabeyi Harun ile beraber Firavun'a gittiğini hepimiz biliyoruz. Buradan, her çağda Musa misali kişilerin o çağın Firavun timsali kişilerle bir yüzleşme yaşama durumunda olduğu dersini çıkarmayı da biliyoruz. Ancak, ilgili yüzleşmeden aldığımız dersi burada kapatıyor; ve kendimizi bir kere Musa-misal kişi (veya kişiler) olarak tanımlayıp, Firavun-misal kişi (veya kişiler) ile nasıl yüzleşeceğimize kendi aklımızca, daha da doğrusu, kendi hissiyatımızca karar veriyor; sûrenin bu noktada aşikâr biçimde veya telmih ve işaret suretinde getirdiği ölçüleri ise gözardı ediyoruz. Ve, aklımızca verdiğimiz kararlardan tavizcilik ve gevşeme; hissiyatımızca verdiğimiz kararlardan ise öfke ve hiddet tabloları çıkıyor. Böyle olunca da, kendi hayatlarımızda, birbirinin zıddı görünmekle birlikte eşit derecede ölçüsüz ve semeresiz bir durum çıkıyor karşımıza. Bu arada, özellikle şahsî hayatlarımız açısından vazgeçilmez öneme sahip iman ve marifetullah talimi- kıssa bu dersi net biçimde içeriyor olmakla birlikte-kesinlikle gözden kaçıyor!
Biraz daha açarsak: Hz. Musa'ya verdiği "Firavun'a git!" emrini Tâ-Hâ sûresinde iki kere, 24. ve 43. sûrelerde zikreden Kadîr-i Zülcelâl, her iki âyette de bunu 'onun tuğyana sapması' temeline dayandırıyor. Tuğyan ki, 'azma' şeklinde meali verilen bu hal,-Kur'ân'ın genelinden aldığımız kavramsal derse binaen-küfrün en nihaî ve en mütecaviz aşamasını temsil ediyor. Bu iki âyetten ilkinde yalnızca Musa aleyhisselama hitaben "Firavun'a git; çünkü o azmıştır" denilir iken, ikincisinde Harun da ima edilerek ravun'a gidin; çünkü o azmıştır" denilmesi, elbette manidar. Çünkü, ikisi arasında, Musa aleyhisselamın bir duası bulunuyor. Celâl vasfı öne çıkan, dilinde de tutuktuk olan bir kul olarak Musa aleyhisselam, üzerine yüklenen risalet vazifesini hakkıyla ifa için ettiği "Sadrımı (göğsümü) genişlet! İşimi kolaylaştır! Hindeki düğümü çöz!" duasının devamında Rabbü'l-âlemîn'den cemal vasfı öne çıkan ve meramını da çok iyi ifade edebilen ağabeyi Harun'u kendisine yardımcı kılmasını istiyordu. 43. âyette emrin "Firavun'a gidin; çünkü o azmıştır" suretinde zikredilmesi, Musa aleyhisselamın bu duasının kabul edildiğini net biçimde gösteriyor.
Bu noktadan hareketle, birinci dersi peşinen almış oluyoruz. Yani, Rabbü'l-âlemîn tarafından istenenin, Firavun'a paldır-küldür gitmek olmadığı dersini...
İstenen, Firavun'a, sırf bir celâl hali üzere gitmek, yahut sırf bir cemal hali üzere gitmek de değildir.
Firavun'a gidilecektir; ancak, celâl ile cemâli beraberce barındıran bir ruh hali ve üslup içinde... Bir yanda öfke ve hiddetten, öte yanda korku ve tavizkârlıktan azade biçimde...
Firavun'a gidilecektir; ancak, celâl-cemal dengesinin tezahürü olan bir vakar ve sükûnet içinde...
Musa aleyhisselamın duasını kabul buyuran Rabbimizin, bizleri öfke ve hiddetten de, tavizkârlık ve korkaklıktan da uzak tutması; bizi, Musa ve Harun misali mü'minler kılması duasıyla... [36]
Firavun'a Nasıl Gidilir?
Bir önceki yazımızda, Musa aleyhisselama ilk vahiy anında "Firavun'a git!" emrinin verilişinden, Musa aleyhisselamın bu vazifeye Harun'un da dahil olması yönündeki duasından, duayı bu şekilde kabul buyuran Rabbimizin bu kez "Firavun'a gidin!" emrini vermesinden söz etmiş; bu 'beraberce gidiş'teki bir ders ve hikmeti anladığımız kadarıyla anlatmaya çalışmıştık.
Tâ-Hâ sûresinin 43. âyetinde geçen "Firavun'a gidin!" emrinin nasıl yerine getirileceğini ise, iki komşu âyetten öğreniyoruz. Sûrenin 42. âyetinde emredildiği üzere, Hz. Musa ve ağabeyi Harun, Firavun'a 'Allah'ın âyetleriyle’ gideceklerdir. Ve, 44. âyette emredildiği üzere, ona öfke ve hid'detle değil, tam aksine, 'kavl-i leyyin' ile muhatap olacaklardır. Yani, Firavunla konuşurken, yumuşak bir üslup kullanacaklardır.
42. âyetteki 'âyetlerimizle' kaydından murad, müfessirlerin büyük kısmının belirttiğine göre, mucizelerdir. Her halükârda, 'âyetlerimizle' kaydı, Musa ve Harun aleyhimesselam ile Firavun arasındaki diyalogu, yatay düzlemde bir diyalog ve mücadele olmaktan çıkarıyor. Zira, bu 'âyetlerimizle' kaydı, Musa aleyhisselamın kendi adına ve kendi aklınca bulduğu tezler ve iddialar ile Firavun'a gidiyor olmadığını; bilakis, Firavun'un, kendisinin ve bütün âlemlerin Rabbi olan Allahu Zülcelâl adına Firavun'a gittiğini gösteriyor.
İlgili âyetteki bu 'âyetlerimizle' kaydı, bizlere de, şu dersi veriyor olsa gerektir:
Ortadaki mücahede, yatay düzlemde ve şahıslar düzeyinde kalabilecek bir mücahede değildir. Yani, bir mü'min-kâfir mücadelesi değil; bir iman-küfür mücadelesidir. Dolayısıyla, Musa ve Harun'un yolunda olmaya çalışan bizler ile Firavun çizgisinde olanlar arasındaki mücadele, bir sen-ben mücadelesi olmamalı, asla böyle bir mücadeleye dönüşmemelidir. Mücadele, esasen, mü'min ve kâfir şahıslar arasında değil, fikirler arasında, iman ile küfür arasında yürümektedir ve öyle yürümelidir.
44. âyetteki 'kavl-i leyyin,' yani 'yumuşak bir söz' kaydı ise, son derece manidardır. Firavun, küfrün en uç derekesi olarak 'tuğyan'a sapmış, bu meyanda kendi ilahlığını ilan etmiş biridir. Fakat, o güne kadar bir vahye muhatap olmuş da değildir. Böyle bir durumda, Kadîr-i Rahim, Firavun için, peşinen "Bu Firavun adam olmaz" gibi bir hüküm vermekten öte, resulü olan Musa ve nebisi olan Harun aleyhimesselamı görevlendirerek, Firavun'un kalbinin vahye muhatap olması için en elverişli ortamı yaratmayı murad etmektedir. Firavun, ancak vahye muhatap olması için en elverişli zemin yaratıldığı halde küfür ve tuğyanında ayak dirediğinde, mutlak anlamda sorumlu olacaktır. Diğer bir ifadeyle, Firavun gibi bir insana dahi, doğrudan vahye muhatap olmadan bu duruma düşmüş olmasına karşılık, vahye muhatap kılmak suretiyle yeni bir fırsat sunulmaktadır.
Vahye muhatap kılmanın bu âyette gösterilen usul ve üslubu ise, muazzam derecede manidardır. Rabb-ı Rahim, zaten mücessem bir enaniyet timsali haline gelmiş, o kadar ki kendisini ilah zanneden bu insana gönderdiği iki peygambere, onun damarına basmalarını, kafasına vura vura hakikati tebliğ etmelerini, hiddetini celbeden bir üslupla vahyi iletmelerini istiyor değildir. Bilakis, âyetten anlaşıldığına göre, bu şekilde bir 'tebliğ,' gerçek anlamda bir tebliğ değildir. Firavun vahye muhatap kılınacaktır; ancak, bu muhatabiyet, 'damarına basıp kafasına vura vura' değil, 'kavl-i leyyin'le, 'yumuşak bir sözle olacaktır. Ki, Cenab-ı Hakkın Musa ve Harun'u Firavun'a göndermesindeki maksadın bu azgın kişiyi tahkir ve tahrik etmek değil, tuğyanınından vazgeçip eğer mümkünse imana gelmesini sağlamak olduğu, "Ona yumuşak bir söz söyleyin" emrinin hemen ardından gelen kayıtla anlaşılmaktadır:
"Ona yumuşak bir söz söyleyin. Ola ki, mesajı alır veya korkar."
Demek ki, hakikati temsil ediyor olduktan, söylediği söz ve davet ettiği mesaj hakikat olduktan sonra, bunu dile getirmek için öfkeye ve hiddete hacet yoktur. Zâtında hakikat olmanın gücünü taşıyan bir sözün, gücünü ziyadeleştirmek için, hiddet ve öfke boyutu taşımasına hacet yoktur. Hakikat, zâtında güçlüdür; vakur ama yumuşak, yumuşak ama vakur bir üslupla söylendiği takdirde, Firavun-misal kişilikler dahi, yaratılışlarının özüne dercedilmiş bu hakikati ola ki hatırlayabilir, gelen mesajı alabilirler. Yok eğer bu hakikati hatırlayıp imana gelecek bir potansiyeli hepten yitirmiş iseler, bu kez, kendilerine yumuşak bir üslupla tebliğ edilen bu hak sözün gücünü ve hakikatini içten içe sezip 'korkar'lar.
Açıkçası, sözün hak olması kadar önemli bir husus, hak bir üslupla söylenmiş olmasıdır. Sözle birlikte üslup da doğru olduğunda, mutahabın bu söz karşısında üretebileceği dahilî ve haricî savunma düzenekleri peşinen yıkılmaktadır.
Bu bakımdan, Firavun'a gidilip hakikat kendisine hakikatli bir üslupla-yani, 'kavl-i leyyin'le-söylendiğinde, Firavun iç dünyasında 'damarıma dokunuldu' türünden inat ve ısrar gerekçeleri üretemeyecegi gibi, inat ve ısrarını başkaları nezdinde haklılaştırabilme imkânından da mahrum kalacaktır. Hakikat hakikatli bir üslupla söylendikten sonra, Firavun misali kişilerin bu hakikati söyleyen ve temsil eden kişilere karşı girişecekleri her türden zecrî tedbiri mazur gösterme imkânı da ortadan kalkacaktır.
O yüzden, ehl-i imanın, hem 'gidin' emrine ittibaen hakikati Firavun misal insanlara dahi ulaştırma cehdi taşıması, hem 'âyetlerimizle gidin!' fermanındaki ders mucibince bu insanlara Rabb-ı Rahîm'in âyetlerinin rehberliğinde muhatap olması, hem de, 'yumuşak söz söyleyin' emri uyarınca hakikatin tebliğini hakikatli bir biçimde-damara basmadan, tahrik etmeden, akla kapı açarak, nefse bahane bırakmayarak-yapması icab ediyor.
Bu hususlara dikkat etmeden Firavun'a gidilmişse, bilinsin ki, Firavun'a gidin!" emri aslında yerine getirilmemiştir.
Firavun 'a gidildiğinde... herşeye özel bir şekil veren, sonra (karmaşık yollar içinde) ona doğru yol gösterendir" cevabını verir. Ve Tâ-Hâ sûresinin yanında Şuarâ sûresini de okuyacak olursak, O'nu 'göklerin, yerin ve ikisi arasmdakilerin Rabbi,’ 'Firavun ve kavmi ile atalarının Rabbi,' 'doğunun, batının ve ikisi arasındakilerin Rabbi' olarak tanıtırlar.
Rabb-i Rahîm'in külli ve mutlak rububiyetini ders veren böylesi bir tebliğ karşısında eli kolu bağlanan Firavun, Rabbü'l-âlemîn'e güya acz izafe edip ahiret azabına dair uyarıyı da savuşturacak bir soru yöneltir. Musa ve Harun peygambere, "ilk çağların hali ne olacak?" diye sorar.
Musa aleyhisselamın bu soruya verdiği cevap, bir peygamberin diline çok da güzel yakışan, ahireti isbat eden, son derece nefis, beliğ ve derin bir cevaptır: [37]
Firavun’a Gidildiğinde
Ve en sonunda, ilgili âyetlerin bildirdiği ölçüler uyarınca, Musa ve Harun aleyhimesselam, Firavun'a giderler. "Biz senin Rabbinin elçileriyiz" derler ve köleleştîrilmiş Benî İsrail'i Rablerinin emrettiği üzere serbest bırakmasını, kendilerinin onları tekrar Filistin'e götürmelerine müsaade etmesini ondan isterler.
"Biz senin Rabbinin elçileriyiz. İsrail oğullarını bizimle beraber gönder, onlara işkence çektirme. Biz, Rabbinden gelen bir mucize ile sana geldik. Selam ve esenlik doğruya tâbi olana olsun!" der ve Firavun'u hidayetle müjdeleyip azapla korkuturlar.
Onların bu vakur davetine karşı, Firavun, Rabbü'l-âlemîni kendi Rabbi olarak tanımadığını ima eder bir üslupla konuşur.
"Ey Musa! Rabbiniz de kim?" diye sorar. Bunun üzerine, Musa aleyhisselam, "Rabbimiz o Zâttır ki;
"Onların hal bilgisi, Rabbimin kitabında mevcuttur. Rabbim ne şaşırır, ne de unutur. O Rabbim ki, yeri sizin için bîr beşik kılmıştır, İçinde de sizin için yollar yaratmıştır. Ve gökten su indirendir." [38]
Bu sözlerin ardından, Musa aleyhisselam, gelen şu ilâhî vahyi Firavun'a okur:
"Biz o su ile muhtelif bitkilerden çiftler çıkardık. Yiyin ve hayvanlarınızı otlatın. Muhakkak ki, bunlarda akıl sahiplen için ibret alınacak âyetler vardır. Sizi yerden yarattık ve sizi ona iade ediyoruz. Yine bir daha sizi ondan çıkartacağız." [39]
Tâ-Hâ sûresi kadar, Şuârâ ve Kasas gibi sûrelerde de değişik veçheleriyle aktarılan bu 'Firavun'a gidiş' hadisesinin her karesinde, her çağın mü'minleri için muhakkak ibretler vardır. Bu asrın mü'minlerînin burada özellikle dikkat etmeleri gereken bir nokta ise, yapılan görüşmenin ve bilhassa Musa aleyhisselam tarafından söylenen sözlerin muhtevasıdır.
Dikkat edilirse, Firavun'la şahsî veya siyasî bir hesaplaşma sözkonusu olmamıştır. Yalnızca, köleleştirilmiş Benî İsrail'in Filistin'e dönmek üzere özgür bırakılması istenmiştir, o kadar. Bunun ötesinde, ne Firavun'un iktidarına talip olunmuş; ne de doğrudan Firavun'un şahsı hedef alınmıştır. Ve, sergilediği oIumsuz tavra ve geçmişte yaptıklarına rağmen, uluhiyet ve rububiyet hakikati Firavun'a, kavl-i leyyinle ve akla kapı açar bir incelikle anlatılmıştır. Bir noktayı bir kez daha vurgularsak, Firavun'a uluhiyet ve rububiyet hakikati anlatılmıştır.
Bu hususu zihnimizin bir köşesinde tutarak, bugünün ehl-i dininin, bu zamanın Firavun misali şahsiyetlerine yönelik doğrudan ve dolaylı seslenişlerine bakalım. Acaba, kaç Firavun misali şahsiyete Musa misali bir muhteva, usul ve üslupla gidilmiştir? Veyahut, şöyle soralım:
Bugünün Firavun misali şahsiyetlerine Musa misali bir muhteva, usul ve üslupla hitap edebilen kaç mü'min vardır?
Bugünün Firavun misali şahsiyetlerine karşı söylenen veya yazılıp çizilen şeyler, celâl-cemal dengesini taşıyan, gerek öfke ve gerek teslimiyet zaafı taşımayan, bir siyasî iktidar hesabı ile yaftalanması mümkün olmayan, şahıslara yönelik özel bir tahkir boyutu da bulunmayan saf bir özgürlük talebi ve sağlam bir rububiyet ve uluhiyet dersi hükmünde midir? Yoksa, imanî bir talim ve ders gözardı edilmekte midir? Firavun misali kişilere, yatay düzlemde kalan, iktidar talebinin yahut şahsî husumetlerin karıştığı bir usul ve üslupla mı gidilmektedir?
Açıkçası, Firavun'a gitmek bir emr-i ilâhîdir. Ancak emr-i ilâhî, Firavun'a Allah'ın varlık ve birliğini, mutlak uluhiyeti ile küllî rububiyetini belgeleyen 'âyetlerle ve 'kavl-i leyyin'le gitmektir-öfkeyle, indî veya arzî hükümlerle, doğrudan onun şahsını veya iktidarını hedef alarak gitmek değil!
Bu bakımdan, bizlerin "Bu zamanın firavunlarına gittik ve hakkı tebliğ ettik" diyebilmemiz için, Musa ve Harun aleyhimes-selamın Firavun'a söylediklerini onların söylediği üslupla söyleyebilmiş olmamız gerekmektedir.
Ne var ki, bugünün ehl-i dininin söylemi bu teraziye vurulduğunda, durumun tam da bu merkezde olduğunu söylemek pek mümkün gözükmemektedir. [40]
İktidar Kokusu
Musa ve Harun aleyhimesselam, Firavun'a 'Rablerinin âyetleriyle' gittiler. "Biz senin Rabbinin elçileriyiz" diyerek, yumuşak ve vakur bir üslupla ona Rabbü'l-âlemîn'i bildirip, köleleştirilmiş. Benî İsrail'i Filistin'e dönmek üzere özgür bırakmasını kendisinden istediler. Firavun'un şüphe ve vehim yüklü bir sorusuna, yine yumuşak ve vakur bir üslupla kâinatın şahitliğinde enfes bir uluhiyet ve rububiyet dersi vererek mukabele ettiler.
Peki sonra ne oldu?
Vakur ve yumuşak bir sözle gerçekleşen, âlemler Rabbinin ulûhiyetini kâinatın şahitliğinde dile getiren bu büyük davet karşısında, Firavun ne tepki verdi?
Bu iki soruyu aklımızın bir köşesinde tutup, Musa ve Harun aleyhimesselamın davetindeki bazı noktaları tekrar hatırlayalım:
Ne Musa aleyhisselam, ne de ağabeyi Harun, Firavun'un mevkiine, makamına, servetine, iktidarına, sarayına göz diktiklerini ifade eden en ufak birşey söylemediler. Böyle birşeyi bırakın ifade etmeyi, ima ve ihsas dahi etmediler. Çünkü, böyle bir dertleri ve hesapları gerçekten yoktu. Rablerinin onlara emrettiği şey bu olmadığı gibi, Rablerinin emri mucibince onların Firavun'a iletmeleri gereken şey de bu değildi, istenen, Firavun'un Rabbini tanıması; ve o Rabbin özgür insanlar olarak yarattığı Benî İsrail'i haksız yere köleleştirmekten, işkenceye tâbi tutmaktan, yeni doğan kızlarını sağ bırakıp oğullarını öldürme gibi feci cinayetleri işlemekten geri durmasıydı. Firavun'dan, Benî İsrail'e işkence etmeyi bırakıp, onların Hz. Musa ve Harun'la beraber tekrar Filistin'e dönmelerine izin vermesi isteniyordu.
Musa ve Harun aleyhimesselamın bu emr-i ilâhîyi dile getirmeleri üzerine Firavun "Rabbiniz de kim?" diye sorduğunda ise, iki kudsî nebi, hikmet ve hakikat yüklü bir üslupla, hiç de damara dokunmadan, ikna edici bir tevhid dersiyle karşılık vermişlerdi. Firavun'un bu tevhid dersine "ilk çağların hali ne olacak?" sorusuyla itiraza yeltenmesi üzerine ise, yine kâinatın şahitliğindeki bir tevhid, haşir ve ahiret dersi ile mukabele etmişlerdi. Firavun'un bu büyük imanî dersten dahi ders almayıp onlardan haklılıklarına dair ayrıca bir delil istemesi üzerine de, Musa aleyhisselam 'asâyı Musa' mucizesini onlara gösterecekti.
Hâsılı, Musa ve Harun aleyhimesselamın Firavun'dan istedikleri, ona söyledikleri ve onun karşısında yaptıkları, işte bunlardan ibarettir.
Ama bütün bunlar karşısında Firavun son derece manidar bir karşılık verecektir. Gerçekte o, ne yaptığı köleleştirme ve işkence ameliyesini savunabilir, ne Musa aleyhisselamın verdiği tevhid ve haşir dersini çürütecek bîr söz söyleyebilir, ne de gördüğü mucizeyi görmezden gelebilir durumdadır. Bütün yapıp ettiği, sonraki tüm çağların firavun ruhlularına emsal teşkil edecek bir iddia ortaya atmaktan ibarettir:
"Ey Musa! Sihrinle bizi yurdumuzdan çıkarmak için mi geldin?" [41]
Bu, son derece manidar bir husustur.
Zira, ne Musa, ne de Harun, Firavun'a "Seni, kavminle birlikte yurdundan çıkarmaya geldik" demişlerdir. İstedikleri şey, kesinlikle bu değildir. Bilakis, Benî İsrail'e ettiği zulüm ve işkenceye son verip, onların kendileriyle beraber Mısır'dan Filistin'e göçmesine izin verilmesini istemişlerdir. Bu kadar net ve apaçık bir talebe karşı, Firavun bu kadar fahiş ve alçakça bir çarpıtmayla mukabele edecektir.
Şuarâ sûresinden öğrendiğimiz üzere, Firavun, peşisıra, bu çarpıtmasını kendi adamlarına ve kavmine de aktarır. Çocuk yaşından itibaren tanıdığı Musa aieyhisselam için, "Bu, bilgili bir sihirbazdır. Büyüsüyle sizi memleketinizden çıkarmak istiyor" [42]der.
Yalan, yanlış ve çarpıtma yüklü bu propaganda, korku gibi, iktidar nimetlerinden istifade gibi saiklerle Firavun'a tâbi olmuş kesimler arasında da kolayca taraftar bulur. Onlar da, Musa ve Harun aleyhimesselam için, "Bunlar ancak iki sihirbazdır. Büyüleri ile sizi yurdunuzdan çıkarıp herkesçe örnek alman düzeninizi kaldırmak istiyorlar" demeye başlarlar. Sonra da, durumdan vazife çıkararak, "Artık bütün hile ve gücünüzü toplayın" çağrısıyla birbirlerine seslenirler.
Musa aleyhisselam kıssasının bu veçhesi, şu zamanda dünyanın birçok kesiminde zulüm ve baskıya maruz kalan ehl-i iman için manidar bir ders taşımaktadır. Anlaşıldığı üzere, imana karşı olanlar onlara iman hakikatlerini tebliğ eden mü'minlere karşı, 'iktidara talip olma,' 'baştakileri baştan atma' gibi niyetler taşıdıkları türünden ithamlara girişeceklerdir. Böylece, onlara söylenen bütün şeyler doğru ve güzel olsa bile, bunun gerçekte sözkonusu hainâne niyetin kılıfı olduğu iddia edilecektir. Asıl niyetlerinin başa geçmek, iktidarı ele almak olduğu iddiasıyla, ehl-i iman bertaraf edilmeye çalışılacaktır.
Nitekim, Musa ve Harun aleyhimesselam gibi iki büyük peygamberin işkenceden vazgeçip adaletle davranma gibi, Allah'ın özgür olarak yarattığı insanlara özgürlüklerini iade etme gibi son derece mâkul, masum ve haklı talebine karşı geliştirilen iddia budur. Bu iddia, sonraki tüm zamanlarda da, ehl-i imana karşı hep canlı tutulmuştur.
Ehl-i imana düşen ise, Kur'ân'ın verdiği derse binaen, firavun tiynetli insanların bu tuzağını bilmek; ve böyle bir tuzağa kendi eliyle düşme ve bu tuzağa meşruiyet kazandırma riski taşıyan yollara asla tevessül etmeden adalet, hak ve özgürlük talebinde bulunmak; ve öncelikle tevhidi ders vermektir.
Bu haklı talep ve hakikat dersi bir 'iktidar kokusu' da taşıdığı veya 'devleti ele geçirme' gibi niyetler de ona bulaştığı takdirde, ehl-i İmanın en makul ve masum talepleri rahatlıkla ezilebilmektedir.
O halde, lütfen biraz basiret, biraz sabır, ve biraz hikmetli tavır...
Düğüm böyle çözülecektir. [43]
İnsanlık Onuru Na Dair
Bir Berat gecesinin arefesinde, bazı müfess iri erin üçüncü âyetindeki 'gece'yi Berat Gecesi diye tefsir ve tâbir ettikleri Duhan sûresini okuma kasdıyla Kur'ân'ı elime aldığımda karşıma çıkan ilk sûre Duhan'ın komşusu Zuhruf olduğu için, öncelikle onu okumaya başlamıştım. Nefsimizin elinden kurtarabildiğimiz zamanlarda yapmaya çalıştığım Kur'ân okumaları esnasında da bu sûreyi defalarca okumuş olmalıydım. Ama bu sûreye dair bir iz yoktu hatırımda. Hâlâ daha sûreyi bütün âyetleriyle hafızama ve hatırıma kaydedebildiğimi söyleyecek durumda değilim. Ancak, sözkonusu Berat gecesinin ardından, bu sûrenin bir derece dünyama girdiğini söyleyebilirim.
Bu sûreyi 'farkına vararak' okuduğum sırada dikkatimi çeken hususlardan biri, sûrenin 54. âyetiydi. Sûre, 46. âyetinden itibaren, Musa aleyhisselamın Firavun ve kavmini imana davet edişini anlatıyor, gerek Firavun'un ve gerek kavminin bu çağrıya nasıl kulak tıkadıklarını bildiriyor, ve daha sonra, Firavun'un kavmine nasıl seslendiğinden söz ediyordu.
Firavun, Musa aleyhisselamın onu imana davet etmesi karşısında, "Ey kavmim!" diye seslenmiş ve şunu sormuştu:
"Mısır'ın mülk ve idaresi benim değil mi? Görmüyor musunuz? Bu nehirler benim altımdan akıyor değil mi?"
Bir başka sûrede ifade edildiği üzere, "Ben sizin en yüksek rabbinizim" de diyen müthiş bir dalâlet örneği olarak Firavun, her ne varsa sahiplenen; dağı, taşı, ırmağı ve havasıyla Mısır'ı tamamen kendine mal eden bu seslenişiyle, yalnızca Hz. Musa'yı değil, kavmini de küçümsemişti esasında...
Gelin görün ki, Rabbinin kim olduğunu bilen, mülk ve idarenin kimin elinde olduğunu da bilen, nehirleri mecramda akıtanın kim olduğunu da bilen biriydi Musa aleyhisselam. O yüzden, ne Firavun'un bu kibir yüklü sözlerinden etkilendi; ne de onun 'en yüksek rab'lik iddiasıyla geliştirdiği küçümseyici, alaycı ve aşağılayıcı tavırdan.
Ancak Firavun'un kavmi için durum hiç de böyle değildi. [44] Ayetinin bildirdiğine göre, "Bu suretle Firavun kavmini küçümsedi, kavmi de ona itaat etti."
Sûre, kendilerini aşağılayan, küçümseyen, hafife alan ve tahkir eden birinin bu tavrına 'itaatle karşılık vermek gibi feci bir alçalışın sebebini ise, aynı âyetin devamında açıklıyordu:
"Çünkü onlar fâsık [yoldan çıkmış, fıtratlarını çürütmüş] bir kavim idiler."
Bu âyet, keşfettiğim ilk günden itibaren, gerek ilk cümlesi, gerek bu cümlede anlatılan durumun sebebini açıklayan ikinci cümlesi ile beni bir hayli düşündürdü, ilk cümle beni düşündürdü; zira, ortadaki, insanın fıtraten razı ve alışık olduğu bir durum değildi. Hepimiz tecrübeten biliriz ki, insan istihfafa karşı tezellül göstermez, aşağılanmaya katlanamaz bir fıtratta yaratılmıştır. Birisi bir insana hakaret etse, bu hakaretin karşılığını bir şekilde alır; birisi bir insanı ezmeye kalksa, ezilmek istenen muhakkak direnir. Hepimiz, kendi hayatımızda, bunun bir dizi örneğini görebiliriz. Birisi bizi ezmeye, tahkire, tahfife çalışsa, buna ya elimizle, veya dilimizle cevap vermişizdir. Karşımızdaki onun tahkir ve tahfifine elimizle veya dilimizle cevap vermemizi imkânsız kılacak derecede muktedir biri olsa, bu durumda bile, en azından içten içe bir cevap vermiş; onun bu tahfifine karşı bir muhalefet ve direnci kalbimizde diri tutmuşuzdur.
Diğer taraftan, tahfife çalıştığımız insanların nasıl 'ağzımızın payını verdikleri'ne dair bir dizi tecrübemiz de vardır muhakkak.
Çünkü, Rabbimiz bizi 'izzet-i nefis' denilen bir duyguyla yaratmıştır. O yüzden, bizim gibi yaratılmış olan başka birinin bize tahakküme kalkması ve bizi hafife alması, bizim için fıtratımız, özümüz, yaratılışımız itibarıyla 'münker'dir; sevmeyiz bunu, sevdirilmemiştir bize. Böyle bir hale karşı, fıtraten muhalefet ve direnç gösteririz.
Ve belli ki, âlemlerin Rabbi, bu 'izzet-i nefis' duygusunu ibadet edilmeye gerçekten lâyık olan Zâtına kul olalım, O'ndan gayrısına kul köle olmayalım, kula kulluk etmeyelim diye bize vermiştir.
Fakat, Firavun kavminin durumu, bu insanî hali yansıtmaz. Bir tarafta, kendisini 'en yüksek rab' edinen; bütün mülk ve idarenin kendisinin elinde olduğunu, ırmakların kendisi için aktıkıssalarla gelen
ğını, onun dilemesiyle ırmakların akıtıldığını söyleyen bir müstekbir vardır; öte tarafta, bu müstekbirin böylesi bir hitapla gelişen tahfif ve tahkirine boyun eğen bir kavim... Bir 'izzet-i nefis' yokluğu, bir 'insanlık onuru'ndan mahrumiyet durumu apaçık ortadadır.
Peki, Firavun kavmi neden böyle davranmıştır? Firavun'un yaratılmışlık açısından da, yaratıcı olmaktan uzaklık açısından da onlarla bir ve eşit olmasına rağmen, neden Firavun'un kendini mabud konumuna yükseltmesine kendilerini 'kula kulluk' konumuna alçaltmak suretiyle karşılık vermişlerdir? Neden 'izzet-i nefıs'ten bu derece uzağa düşüp, insanlık onurunu ayaklar altına almışlardır?
Âyetin ikinci cümlesi işte bunun cevabını veriyor:
"Çünkü onlar, fâsık bir kavım idiler."
Âyet, dikkat edilirse, 'kâfir bir kavim' veya 'müşrik bir kavim’ demiyor. 'Fâsık bir kavim' diyor.
Zira, küfür veya şirk, insanın hakkı ararken başına düşen bir dalâlet durumudur. Yani, düşünme sürecinin basamakları olarak tahayyül, tasavvur ve taakkul merhalelerinde yaşanan bir dikkatsizliğin veya tenbelligin sonucu, insan hakkı ararken bâtılı hak diye alıp satabilmektedir. Ancak bu temelde aklî ve zihinsel bir problem olduğu için, ulaştığı bu sonucun yanlışlığı izah ve isbat edilir ve kalbi de buna teslim olursa, kâfirin veya müşrikin bu yanlıştan vazgeçmesi yine de muhtemeldir. Nitekim, Mekke müşrikleri içerisinde sırf bir 'aklî yanılgı' sonucu şirk ve küfre düşmüş olanları, başta Hz. Ömer olmak üzere, zaman içinde birer birer iman dairesine gelmişlerdir.
'Fısk'ta ise, şirk ve küfür halini katmerlendiren bir durum vardır. Dikkatli bir mü'minin 'fısk'a dair âyet ve hadislere ilişkin tetebbuatına binaen dikkatimizi çektiği üzere, fısk bir 'fıtratı tahrip' veya 'fıtratını çürütme' durumuna işaret etmektedir. Buna göre, fâsık olmayan bir kâfir meselâ 'izzet-i nefis' duygusunu gene de üzerinde taşıyor olabilir, hatta bu 'izzet-i nefis’ duygusuna hitapla kula kul olmanın insanlık onuruna yakışmadığı ona anlatılarak Hâlık-ı Zülcelâle kulluğa doğru yol alması da sağlanabilir. Ama küfrü fıskla katmerlenmiş birinin işi çok daha zordur; zira, aklı yanlış işlediği ve yanlış düşündüğü gibi, duyguları da yanlış çalışmakta-veya hiç çalışmamaktadır.
Bu bakımdan, yemeye içmeye muhtaç olduğunu apaçık gördükleri Firavun'un 'en yüksek rab'lik iddiasına haydi diyelim ki bir aklî yanılgıyla kapılmış olsunlar, Hz. Musa ile gelen vahiyden sonra, kavm-i Fir'avn bu yanılgıdan kurtulabilirlerdi. Çünkü, kâinat cinsinden birşeyin rab olamayacağım; 'rububiyet' ve 'uluhiyet' vasfına ancak doğmayan, doğurmayan, doğurulmayan, yemeye içmeye muhtaç olmayan, zaman ve mekân kaydı altında olmayan birinin lâyık olduğunu Musa aleyhisselam hem tebliğ etmiş, hem de mazhar olduğu mucizelerle de bunu defaatle ders vermişti. Buna rağmen, kavminin 'en yüksek rab' olarak gene de Firavun'u tanımasının ardında, 'geri zekahlık'tan ziyade 'geri duygululuğun rolü vardır. Duygusal açıdan bir çürümüşlük yaşadıkları, fıtraten bir tahribe uğradıkları, kula kulluğu engelleyen 'izzet-ı nefis' gibi bir duyguyu çürütüp insanlık onurunu ayaklar altına alabildikleri, özgürlük gibi muazzam bir insanî talebi körelttikleri için bu duruma düşmüşlerdir.
Bu bakımdan, tarihin her zamanında ve her coğrafyada, insanlık onuruyla her kim oynuyorsa, bunu firavunların hesabına yaptıklarını bilmemiz; ve buna karşı, özgürlük gibi, izzet-i nefis gibi, insanlık onuru gibi bizi kula kul olmaktan alıkoyan duyguları itinayla muhafaza etmemiz; bu duyguları tahribata uğramış veya uğruyor gibi görünenlere ise, insanlığını gerçekleştirmenin ancak bu duyguların muhafazasıyla mümkün olacağını bildirmemiz gerekiyor. Tâ ki, zihinler fıravunî iddialardaki yanlışlığı teslim ederek Musa-misal insanlarla gelen hakikate muhatap olabilsinler.
Diğer bir deyişle, bir yerde veya bir çağda imanın inkişafını isteniyorsa, insanlık onuru ve özgürlük için de mücahede ve mücadele etmek gerekiyor, vesselam. [45]
4. KURÂN ÜLKESİNDE KISA YOLCULUKLAR
Sabrın Anahtarı
Kur'ân-ı hakîm'de mü'minlerin nitelikleri sıralanırken, ilk sırada çoğu kez 'sabır’ zikredilir. Âl-i İmrân sûresinin 17. âyeti bunun bir örneğidir. Bazı sûrelerde ise, mü'minler, 'sabreden' insanlar olmanın yanısıra, 'birbirine sabrı tavsiye eden' insanlar olarak da anılırlar. Ayrıca, birçok Kur'ân âyeti mü'minlere sabırlı olmalarını emretmektedir.
Açıkçası, Kur'ân'da sabra yönelik yoğun bir vurgu vardır. Birçok âyet, sabır ile iman, sabredenlerden olmak ile mü'min olmak arasında açık bir irtibata dikkat çekmektedir.
Öte yandan, hadis ve siyer kitaplarından açıkça anlaşıldığı üzere, Hz. Peygamberin hali ve sözleri de, sabrı hayatın merkezine taşımaktadır.
Bununla birlikte, sabrın mü'minâne bir hayat için taşıdığı bu açık öneme rağmen, bizlerin kendi hayatlarımızda sabredici kullar olmayı lâyikınca başaramadığımız da bir vakıadır.
Meselâ kendi namıma konuşmam gerekirse, sabrın değerine ve önemine dair bu kadar Kur'ânı ve nebevi ikaza rağmen, sabırlı olmayı lâyıkınca başarabildiğimi söyleyebilecek durumda değilim. Resûl-i Ekrem'in (a.s.m.) hayatına bakıp o hayat üzerinden kendi hayatıma nazar ettiğimde, onun sabırla karşıladığı dağ gibi meselelerin yanında alevlenip parladığım, esip gürlediğim, açıkçası sabırla karşılayamadığım o kadar küçük mesele var ki...
Seneler senesi, 'sabrın gereğine inanma ancak gereğince sabredememe' suretinde yaşadığım bu paradoksu çözecek anahtarı, yakın zaman önce, yine Kur'ân'da buldum. Bu anahtarı hayatımın her alanında kullanabilmeyi başardığımı söyleyemem; ama bu sayede en azından gösterdiğimiz 'sabırsızlıkların ardındaki asıl sebebi keşfetme imkânına erişmiş bulunuyorum.
Sabrın anahtarının Kur'ân'daki yerini de gecikmeden söyleyelim. Bu anahtar, Kehf sûresinde bize veriliyor.
Malûm, bu sûre, başkaca hakikatlerin yanısıra, Yahudilerin Hz. Peygambere sorduğu üç soruya cevap sadedinde, Resûlullah'ın şahsında bizlere Zülkarneyn'i, Ashâb-ı Kehf i, bir de Hz. Musa ile-hadis rivayetlerinden hareketle Hızır olduğuna kail olduğumuz-ledün ilmine vâkıf bir kul arasında yaşananları anlatır. Sûrenin Musa ile Hızır arasında olup bitenleri anlatan bölümünde, insanın nazarı kıssanın geneline yöneldiği için ilk anda dikkatten kaçan bir âyet vardır. Nitekim, Musa aleyhisselamın, ona verilen ledün ilmini kendisine de öğretmesini Hızır'dan istediğinde, Hızır aleyhisselamın verdiği "Sen benimle beraber kalmaya, sabretmeye dayanamazsın" cevabı hepimizin aklında kalmıştır; ama bunu Hızır'ın neye binaen söylediği aklımıza yer etmiş değildir. Îşte, ilk anda dikkatten kaçan âyette, yani Kehf sûresinin 68. âyetinde, Hz. Musa'nın 'niye sabredemeyeceği'nin izahım okuruz:
"Bilgisini elde edemediğin birşeye karşı nasıl sabredeceksin?"
Bize sabrın anahtarını veren âyet, işte budur.
Zira, mefhum-u muhalifi ile âyet bize insanın 'neye ve nasıl sabredeceğinin' cevabını vermektedir. İnsan "Bilgisini elde edemediği birşeye karşı sabredemez" ise, bu demektir ki, "ancak bilgisini elde edebildiği birşeye karşı sabreder." O halde, sabırsızlık halindeki ana problem, ilgili şeyin içyüzünden haberdar olmamak, o şeyin derûnundaki bilgiden mahrum olmaktır.
Buna göre, meselâ Peygamberimiz aleyhissalâtu vesselam eşsiz bir sabır örneği sergilemişse, bu, sabırla karşılaması gereken olaylarda, o olayların derûnuna dair bir bilgi sahibi olmasından dolayıdır.
"Peki, bu bilgi neydi?" sorusu aklına geldiğinde, bugün vuku bulmuş birçok olayın içyüzünün veya ileride olacak birçok olayın vahiy ve ilham yoluyla ona bildirildiğini hatırlıyor insan. Fakat, bu 'özel' bilginin yamsıra, Hz. Peygamber (a.s.m.) her mü'minin kabiliyeti nisbetince erişebileceği 'genel' bilgilere de azamî derecede erişmiş durumdaydı.
Meselâ, biliyordu ki, Rabbinin izni olmadan tek bir yaprak dahi düşmez. Yine biliyordu ki, Rabbi abes iş yapmaz, zulüm de etmez. Her işin, her fiilin Faili oîan Zât-ı Zülcelâl, kâinatın şahit olduğu üzere, Hakîm'dir, Rahîm'dir, Kerîm'dir, Muhsin'dir... Bir hadise yaratıyorsa, bu hadise sabrı gerektiren olumsuz bir olay olarak gözükse dahi, ardında muhakkak bir hikmet ve rahmet cilvesi vardır. Bu olumsuz durum, olsa olsa, tohumun çürümeşinin zahirde taşıdığı olumsuzluk gibidir; bu vesileyle, o tohumdan bir ağaç boy vermektedir. Yaşanan musibet ve sınanma, Kerîm ve Rahîm olan Rabbin müstakbel ikram ve rahmeti için bir ihzariye hükmündedir.
Yani, Hz. Peygamber'in şahsında görüldüğü gibi, bir kere kâinatın ve içindeki her şeyin ve her olayın O'nun eseri olduğunu bilip bunlar üzerinden O'nun hikmet, rahmet, kerem, ihsan., gibi sıfatlarının farkına varınca ve zahiren olumsuz gibi görünen olayların içyüzü de bu çerçevede okununca, insanın önüne geniş bir sabır alanı açılıyor.
Yok eğer ilgili olaylar bu çerçevede okunamadığında ise, öfke ve hiddet gibi duyguların da eşliğinde, insanın iç dünyasını bir sabırsızlık hali kuşatıyor.
Bunun böyle olduğunun en açık delili, kendi hayatlarımızda saklı olsa gerektir.
Şöyle bir bakalım kendi hayatlarımıza:
Yaşanan olayın Allah'tan geldiğine ve O'nun da abes ve merhametsiz iş yapmadığına, o halde bu işte de-bizim ilk anda göremediğimiz-bir rahmet ve hikmet boyutunun muhakkak mevcut olduğuna inandığımız durumlarda mı sabırsızlık gösteriyoruz? Yoksa, bu nazarla okuyamadığımız olaylarda mı?
Elbette, ilkini başarabildiğimiz ölçüde sabırlı, başaramadığımız oranda da sabırsız oluyoruz.
Bu bakımdan, sabır, gerçekte imanımızın ne mertebede olduğuna dair muazzam bir sınanma vesilesi oluyor bizim için. O'nun esmâ-i hüsnâsına olan iman ve marifetimiz nisbetinde sabır halini kuşanıyor; ve bu iman ve marifetimizdeki zaaf nisbetinde de sabırsızlık sergiliyoruz.
O halde, şu dünyada dahi cennet-misal bir hali mü'minlere yaşatan ve, "Sabreden zafere erişir" sırrınca, şu dünyada da hayır ve hakkın galebesinin en birinci anahtarı olan sabrı kuşanabilmek için, lütfen dikkat!
O'na dair, O'nun yaratışına dair, O'nun hikmet ve rahmetle, kerem ve merhametle yarattığına dair, O'nun esmâ-i hüsnâsına dair bilgimizi kemale erdirelim ki, lâyıkınca sabredebilelim. [46]
Toptancılığa Reddiye
Yakın zaman önce kısa âyetlerle örülü bir belagat incisi olarak Hicr sûresini okurken, daha önce farkına varmadığım üç âyet özellikle dikkatimi çekti. Önce İbrahim aleyhisselâma gelerek ona ve hanımına bir oğul (ishak) müjdesini veren meleklerin, esasen Lût kavmine vaad edilen azabı getirmek için geldiklerini Hz. İbrahim'e açıkladıkları âyetler idi bunlar. Sûrenin 58. âyetinde "Biz mücrim bir kavme gönderildik" diyen melekler bir sonraki âyette "Ancak Lût ailesi hariç. Onların hepsini kurtaracağız" istisnasında bulunuyor, 60. âyette ise bir diğer istisnayı zikrediyorlardı:
"Yalnız hanımı müstesna."
Bu üç âyeti beraberce bir kere daha okuyacak olursak, melekler şöyle demişlerdi:
"Biz mücrim bir kavme gönderildik. Ancak Lût ailesi hariç. Onların hepsini kurtaracağız. Yalnız hanımı müstesna. Onun azap içinde kalacak olanlarla beraber olacağını biliyoruz."
Sûreyi okurken, bir sıralama içermesi itibarıyla, bu üç âyet dikkatimi özellikle çekti. Lâkin, ilk etapta bu sıralamanın hikmetini çözemedim ve günler boyu aklıma düşen şu soruları düşündüm durdum:
Kur'ân, durumu anlatmak için, neden "al-i Lût hariç olmak üzere, Lût kavmine azabı getirmek üzere geldik" gibi bir ifadeyi tercih etmiyor? Bunun yerine, neden üç ayrı âyette birbiri ardınca:
• Mücrim bîr kavim;
• Bu kavim içinden âl-i Lût müstesna;
• Lût ailesi içinden de karısı müstesna sıralamasıyla meseleyi anlatıyor?
Lillahi'1-hamd, bu soruların peşisıra, hikmeti sonsuz bir Rabbin sonsuz hikmetler yüklü Kelâm-ı Ezelîsinin bu üç âyetindeki hikmet denizinden, hayatlarımız açısından son derece önemli bir hikmeti kavramış bulunuyorum.
Aklımın anlayabildiği kadarıyla, meleklerin diliyle zikredilen bu azap haberindeki sıralama ile, Hakîm-i Rahîm, çok derslerin yanında, bize 'toptancı' olmama dersini de veriyor. Öncelikle, mü'minlerin sayısının son derece sınırlı kaldığı bir toplumun neredeyse tamamının küfür ve azgınlık içinde olmasına binaen, kavm-i Lût'u 'kavmin mücrimin (mücrimler kavmi) olarak tarif ediyor. Bir sonraki âyette, geneli yozlaşmış bu kavme dair sözkonusu genellemeye mukabil, Lût ailesi istisna tutuluyor. Kavm-i Lût'un umumen hak ettiği 'mücrim' unvanından âl-i Lût'un istisna tutulduğu bu âyetin ardından ise, umumu 'mücrim olmayan' âl-i Lût'tan Lût'un mücrim karısı istisna tutuluyor.
Yani, bu üç âyette bir topluma, o toplum içindeki bir aileye, ve o aile içindeki bir ferde dair üç ayrı hüküm görüyoruz. Böylece, Âdil-i Hakim, içinde mücrimlikle temayüz etmeyen yalnız tek bir ailenin bulunduğu bir topluma dair toptan bir hükümle bu tek ailenin hukukunu zayi etmiyor. Sonra, yine toptancı bir hükümle bu aile içindeki mücrimi de temize çıkarmıyor. Bilakis, âl-i Lût'u 'mücrimler kavmi'nden, Lût'un mücrim karısını ise 'âl-i Lût'tan ayırıyor. Bu şekilde bize, verilen hüküm ister olumlu olsun ister olumsuz, toptancı olmama dersini veriyor. Bize, kayıtlan ve istisnaları gözardı etmemeyi, genel bir hüküm verirken özel durumları gözden kaçırmamayı öğretiyor.
Bir diğer açıdan bakarsak; Rabb-ı Rahim, birbiri ardınca gelen ve 'istisnalar' yüklü bu üç âyetle, bir kavim hakkında şöyle genel bir bakışla hüküm vermediğini; o kavim içinde hangi ailenin mücrim, hangisinin mü'min olduğunu teker teker ayırıp bildiğini; ayrıca, her bir aile içinde de hangi ferdin mü'min, hangi ferdin mücrim olduğunu bildiğini gösteriyor. Böylece, O'nun katında bize içinde bulunduğumuz toplumun veya ailenin mücrim veya mü'min olmasına göre değil, kendi imanımız ve kulluğumuza göre bir değer biçildiğini öğreterek, bizi kendi kişisel sorumluluğumuz ve 'bireysel kulluk borcumuz' üzerinde düşünmeye sevkediyor. Ne içinde bulunduğumuz ortamdaki insanların umumunun mücrim olmasından dolayı kendimiz hakkında ümitsizliğe düşmemize müsaade ediyor; ne de içinde bulunduğumuz ortamdaki insanların umumunun mü'min olmasından dolayı gevşeklik, lâkaytlık ve ubudiyetini ihmal gibi bir tavra kapı aralıyor.
Bir belagat incisi olarak Hicr sûresinin ilgili âyetlerinin beliğ bir üslupla verdiği bu hikmet, hakikat ve adalet dersine binaen, 'Allah'ın ahlakıyla ahlâklanması' gereken bizlerin de 'genelleme' ile 'toptancılık'ın arasını ayırmayı öğrenmemiz; olumlu veya olumsuz, genellemeler yaparken, istisnaları gözardı etmememiz gerekiyor. Tâ ki, genel bir hükme ulaşmaya çabalarken özel hukukları zayi etmeyelim. Tâ ki, genele dair olumlu bir tablodan hareketle, kendi özel hayatımızda tembellik ve lâkaytlığa düşmeyelim. [47]
Ölümün Anlamı
Celâl yüklü bîr sûre olarak Mülk sûresi, ikinci âyetinde Rabbimizi 'ölümü ve hayatı yaratan' olarak tarif eder. Kâinat adlı şu mülkün Malikini belagat incisi âyetlerle bildiren sûrenin bu tarifi, genellikle 'kronolojik' düşünmeye alışkın bizlere ters gelen bir yön içerir. Âyet, mülkün Malikini, 'hayatı ve ölümü yaratan' olarak tarif etmez çünkü; bilakis, âyetin vurgusuyla, Allah 'ölümü ve hayatı yaratan'dır.
Bu kısacık ifade, sonsuz hikmetler yüklü bir Kelâm-i Ezelî olarak Kur'ân'ın her bir cümlesinde, hatta her bir kelimesinde ne derece hikmetler ve hakikatler taşıdığına dair parlak bir örnek hükmündedir.
Bir kere, âyet, ölümün de, hayat gibi,''yaratıldıgı'na dikkat çekmektedir. Demek ki, ölüm 'hayatın sona ermesi'nden öte birşeydir. Demek ki, ölümü hayatın sona ermesi şeklinde açıklayan yaklaşım, kuru bir totolojiden ibarettir. Demek ki, yaratılan ve bir 'yaratma fiili' olarak dikkat gerektiren şey, yalnızca hayat değildir. Ölüm de bir 'yaratma fiili' olarak aynı derecede dikkat istemektedir. Ve, demek ki, 'hayat sahibi' kılınan insanın yavaş yavaş ölüme gitmesi, Kadîr-i Zülcelâl'in kudret ve iradesinin mani olamadığı 'doğal bir süreç' değildir. Bilakis, O'nun kudret ve iradesi, havi ve kuvveti altında gerçekleşen bir yaratma eylemidir.
Diğer taraftan, bu âyet, 'ölüm'ü 'hayat'tan da önce zikrederek, sûreye ismini veren nokta, yani Hâlık-ı Zülcelâl'i 'mülkün Maliki' olarak tanıma noktası itibarıyla da ölümün kritik önemine dikkat çekmektedir. Mülkün Malikini tanıma noktasında ölüm hayattan da kritik bir önem arzediyor olmalı ki, 'hayattan sonra’ gerçekleşiyor olmasına rağmen âyette hayattan önce zikredilmektedir.
Vakıa, öyledir de. Hayata anlamını veren şey, gerçekte, ölümdür, insanoğlu şu dünyada hiç ölmeden yaşıyor olsaydı, herhalde, bu hayatın bir 'emanet' olduğunu, emanetin kendisine verilmiş olduğunu hiç mi hiç düşünemeyecek; peygamberler gelip bunun böyle olduğunu söyleseler dahi onları ciddiye alıp dinlemeyecekti. Hayatın bitmeksizin devamı, şu ölümlü dünyada dahi kendisinde sonsuz güç vehmedebilen insanoğluna, hayatının kendi elinde olduğunu, onu kimseden emanet almadığını, dolayısıyla kimseye de borçlu olmadığını düşündürecekti.
Oysa, 'ölümlü dünya'da yaşıyoruz. Ölümlüyüz, faniyiz. Ve her gün duyduğumuz ölüm haberler, her şehirde gördüğümüz kabristan ve mezarlıklar sayesinde ölüm gerçeğiyle içiçe yaşıyoruz. Ölümlü olmak ve ölümle içice yaşamak, bize yaşadığımız hayatın kendi eserimiz olmadığını, bizatihi hayy ve diri olmadığımızı öğretiyor. Var olmak ve varlığını devam ettirmek için başka hiçbir şeye muhtaç olmayan bir Hayy-ı Kayyûm'un eliyle hayat sahibi kılındığımızı, O'nun bize bu hayatı emaneten vermesinin de bir hikmeti ve anlamı olduğunu kavramamız, bu sayede mümkün oluyor, ölüm, hayatın içyüzünü kavramamızı sağlıyor. Hayatlarımız, ölüm gerçeğiyle anlam kazanıyor.
Gelin görün ki, hayatî yolda bulup aldığı değersiz bir mal gibi kullanıp tüketmeye kalkışan nefsimiz, bizi ölüm gerçeğinden uzak tutmayı tercih ediyor. Dünyanın fani yüzünde yaşadığımız aldanışlar bir tiryakiliğe dönüşmüşse, hayatın emanet olduğunu ve emaneti Sahibinin rızasınca kullanmak gerektiğini ders veren ölümle yüzleşmek pek tercih edilmiyor. Onun yerine, kendimizi kandırıp ölümü görmezden gelmeye çalışıyoruz.
Buna karşılık, hayatın emanet olduğu dersini tam almış ve emaneti Sahibinin istediği şekilde kullanma lüzumuna tastamam inanmış dillerde, ölümden söz etmenin, bir dosttan söz etmek kadar rahat ve o kadar da huzur verici olduğunu gözlemliyoruz. Ölümü düşünmeyi hayata dair tefekkürün ayrılmaz bir parçası kılmış olan, ölümü düşünerek bir mezarlıkta dolaşmayı bir bahar ülkesinde dolaşmak kadar zevkli bulan insanlar da var aramızda.
Rabbimizi, 'ölümü ve hayatı yaratan' olarak tanımak... Hayata anlamını veren ölüme, hayata ve ölüm ötesine dair dersler çıkararak bakmak...
Hayatımız da bunu yapabildiğimiz ölçüde güzelleşecek, ölümümüz de... [48]
Boş Söz Ve Yalan
“Nasıl bîr yerde yaşamak isterdiniz?" diye sorulsa, hemen herkes, önü deniz, arkası orman olan, kenarından da nehir akan, bahçesinde çeşit çeşit meyveli ağaçlar ve çiçekler bulunan geniş bir köşk tarif ederdi herhalde.
'En güzel nimet' denildiğinde ilk anda akla gelenler de böylesi şeyler olur; belki, aşkını ve şevkini paylaşabileceği karşı cinsten bir muhatabı, samimi ve fedakâr dostları, rahat bir bineği, insanın ufkunu açan kitapları, da buna ekleyenler olurdu.
Keza, Kur'ân'ın cennet tasvirlerinden en ziyade aklımızda kalan unsurları sıralamamız istense, yine, altından ırmaklar akan köşkler, huriler, istediğiniz anda önünüzde bulduğunuz çeşit çeşit meyveler, altın tahtlar, ipek yastıklar, başı çekerdi muhtemelen.
Saydığımız bütün bu şeylerin birer nimet olduğu, insanı kendilerine cezbettiği, tartışmasız bir gerçek. Aksi halde, bütün bunlar, hayallerimizi süslemediği gibi, Rabb-ı Rahîm'in bizi ubudiyete sevk ve teşvik için Kelâm-ı Ezelîsinde tasvir ettiği cennet tabloları arasında da yer almazlardı.
Ancak, bütün bu nimetleri tamamlayan, o olmadığında bütün bu nimetlerin tadının tuzunun kalmadığı bir nimet daha var ki, genellikle gözlerden saklı durur ve bilinmez. O yüzden, şükrü de pek edilmez. "O da ne?" diyorsanız, işte cevabı:
Sözkonusu nimet ortamında, rahatsız edici boş bir söz ve sesin, yalan ve yanlış şeylerin olmaması nimeti...
Bulunulan ortamın boş söz ve yalandan arınmışlığı öylesine büyük bir nimet olmalı ki, bizim gözümüzden genellikle kaçmakla birlikte, Rabb-ı Rahim cenneti tarif ederken bu hususu özellikle vurgular. Meselâ, Nebe sûresinde 'orada ne boş söz, ne de yalan işitildiği'ni haber verir. Vakıa sûresinde, cennetliklerin cennette 'ne boş, ne de günaha çağına bir söz' işiteceklerini bildirir. Gâşiye sûresinde ise, "Orada boş bir söz işitmezler" müjdesini verir.
Görüldüğü üzere, orada boş bir söz ve yalanın olmayışı, diğer cennet nimetleri arasında Kur'ân'da özellikle zikredilen bir nimettir. Zira, diğer cennet nimetlerinin nimetiyeti, ancak bu nimet ile tamama ve kemale ermektedir.
Şahsen, kendi hayatımda, böylesi bir nimetin büyüklüğünü ve derecesini, aksi yöndeki bir durumu beş yıl boyu sürekli yaşayarak kavramış oldum. Zira, Rabb-ı Rahim bizi kira derdinden kurtarıp ev sahibi kıldığında, bu cennet nimetinin nimetiyetini, hem de büyük bir nimet olduğunu farketmemizi sağlayacak bir imtihan da yaşadım. Alt katta, hanımı daha önceden ölmüş bulunan, altı çocuğu olsa da-muhtemelen sorumluluğun bir kısmı kendisine, bir kısmı çocuklara, bir kısmı şu zamanın hâkim hayat felsefesine ait olmak üzere-çocukları tarafından yalnız bırakılan, hayatını ubudiyetle güzelleştirip ona Rabbini hatırlatan dostlarla süsleyemediği için içkide ve televizyonda teselli arayan zavallı bir insan yaşıyordu. Üstelik, kulakları da iyi duymuyordu. O yüzden, özellikle gecenin uykuya en ziyade susadığımız, onun ise yalnızlığını en ziyade hissedip efkârlandığı vakitte, televizyonun sesini sonuna kadar açıyordu. Buna bir de zaman zaman içki sofrasında ona yârenlik eden misafirlerinin sarhoş kafayla söyledikleri her türden nağmeler eklenince, evimizin, özellikle de olay mahalline en yakın odasının hali dayanılmaz bir mahiyete bürünüyordu.
Neyse ki, beş yılın sonunda, bizim bu sabır imtihanımız geçti. Zira o zavallı insan hazin bir şekilde bu dünyadan göçüp gitti. Bizim dünyamıza, bir sürü nahoş hâtıra, ve yalnız bir tek hoş hâtıra bırakarak...
Bu hoş hâtıra ise, vaktinde uyumuş olan bebeğimizin gecenin yarısında başlayan televizyon gürültüsü yüzünden uyandığı, o yüzden tam da uykuya hazırlandığımız sırada kucakta bebeğimizi gezdirip tekrar uyutmaya çalıştığımız ânlarda yaşadığımız sabır gayreti ile geldi. Nebe süresindeki cennet tasvirinde yer alan bahçeler, üzüm bağları ve sair şeyler arasında "Orada boş söz ve yalan işitmezler" âyetiyle haber verilen nimetin değerini, ilk kez işte bu sabır teşebbüsleri hengâmında farkettik. İmtihanımızın devam ettiği, yani boş söz ve yalanın istemesek de evimize bangır bangır misafir olduğu dönem zarfında, Nebe sûresinin yanında, başka bazı sûrelerde de bu nimetin tâdâd edildiğini keşfetme imkânı da bulduk.
O sabır imtihanı hengâmında, cennet 'boş söz'ün olmadığı bir yer olarak bize tarif edilip ruhumuz o yöne teşvik edildiğine, bu dünya ise cennetin ta kendisi olmadığına göre, bu dünyada böylesi 'boş söz' imtihanlarını yaşamamız mukadder diye düşünmüştük. Böyle düşünmek, hem bulunulan hale karşı sabır kuvvetini veriyor, hem de insanda cennete karşı bir özlem ve cennetlik amellere doğru bir temayül uyandırıyordu.
Böylece, Allah'a şükür, ölü bir halden güzel tablolar çıkacak; 'boş söz'ün kirlettiği bir ortamdan, sözlerin en güzeli olarak Kelâm-ı Ezelînin bir nüktesini keşfetme imkânı bize aralanacaktı.
Sözünü ettiğim imtihan döneminde, özellikle imtihanın şiddetlendiği anlarda, ne yalan söyleyeyim, "Cenab-ı Hak bu insanı bu haliyle cennete koysa, cennet de cennetlikten çıkar" diye dahi düşündüğüm olmuştu. Ancak, bir adım ileride, çuvaldızı kendime de batırarak, belki komşuları rahatsız edecek böylesi gürültüler çıkarmamaya gayret ediyor olsam bile, hayatımda hiç mi boş söz olmadığını soracak; dahası, hayatımda boş sözlerin mi, 'dolu' sözlerin mi daha ziyade yer tuttuğunu düşünme fırsatı bulacaktım. Bu muhasebe vesilesiyle farkettigim bir husus şuydu:
Madem ki cennet günaha çağıncı, yalan veya boş bir sözün olmadığı bir yerdir; o halde, oraya böylesi sözlerden sakınanlar, hayatını böylesi sözlerden arındırmaya çalışanlar, belki tastamam başaramasa da bu yönde çaba harcayanlar buyur edilecektir. Madem ki durum budur, o halde benim de hayatımı yalan sözlerden ve de günaha çağırıcı sözlerden arındırmaya çalıştığım gibi, boş sözlerden de arındırmaya çalışmam gerekmektedir.
'Boş söz ve yalan'a dair bu dersi fiiliyatta lâyıkınca tatbik edebildiğimi söyleyecek durumda değilim maalesef... Ancak, cenneti arzulayan biri olarak, cennete alınır hale gelebilmek için hayatımı boş sözlerden arındırmaya elimden geldiğince gayret ediyorum.
Umulur ki, Rabbimiz bizi şu dünyada boş sözlerden boşananlar cümlesine dahil etsin. Umulur ki, hepimize her iki cihanda boş sözden uzak durma gibi bir nimet, dolu dolu iman ve marifet sözleriyle haşir neşir olma gibi bir imkân nasip etsin. [49]
Cuma Dersleri
Şeytanın insanı aldanışa sürüklerken kullandığı en önde gelen malzemelerden biri, 'belirsizlikler'dir. Kalben arzu ve niyet ettiğimiz halde yerini ve zamanını tayin ve tesbit etmediğimiz için bir türlü yapamadığımız ne kadar çok hayır ve hasenat vardır kimbilir? Düşündüğümüz, gönül koyduğumuz şey haklı ve hakikatli olsa bile, eğer ne zaman, nasıl, ne şekilde, niye yapılacağı belirsiz ise, büyük bir ihtimalle hiç yapılmayacaktır.
Zira, Allah'ın rızasına uymayan işlerde 'hemen şimdi'ci olan nefis, ilahî rızaya uygun işlerde ise tam bir 'erteleyici'dir. Söz vermediğimiz, karar kılmadığımız her hayır, bu bakımdan, belki hiç yapılmamak üzere 'ertelenmeye' mahkum kalmaktadır.
İşte, belirsizliğe karşı insanın bu zayıf ve şeytan tarafından kullanılmaya açık durumuna mukabil, Rabb-ı Rahim, hikmet ve rahmeti ile bize ubudiyet nevlerini bildirmekle kalmaz; onların 'yeri ve zamanı'nı da bildirir.
Meselâ, şayet Kelâm-ı Ezelîde yalnızca "Namaz kılın" denilse, ama vakti ve yeri tayin edilmese idi, ihtimal ki, 'ileride,' 'uygun bir zaman' kollarken hiç namaz kılamadan bu dünyadan göçüp gidebilirdik. Ama namazların vakti beilidir; dahası, bu vakitlerin ne şekilde tayin ve tesbit edileceği, Resul-i Ekrem (a.s.m.) tarafından bilfiil gösterilmiştir.
Keza, "Yılın bir vakti oruç tutun" denilse, herhalde 'önümüzdeki ay,’ 'gelecek hafta,' 'ertesi gün' derken, şeytanın belirsizlik tuzağına düşmüş halde, ihtimal ki yıllarımızı hiç oruç tutamadan geçirirdik. Ama Rabb-ı Rahîm, rahmeti ve hikmeti gereği, bize vakti de bildirmiştir:
"Ramazan ayı."
Öte taraftan, haccın da hem zamanı tayin edilmiştir; hem de yeri...
Gelin görün ki, bu kadar bariz 'yer ve zaman' tahsislerine rağmen, nefis ve şeytan hâlâ daha kaçamaklar peşinde koşar durur. Bunun bir veçhesi ise, ne yazık ki, Cuma vakitlerinde sunulur.
Adını Cuma'ya dair âyetinden alan Cum'a sûresinde, mü'minlerden Cuma günü namaz için çağrıldıklarında şu iki şeyi yapmaları istenir:
1) Zikrullaha, yani namaza ve hutbeye koşmak;
2) Alışverişle, yani para getiren bir işle iştigali terketmek.
İlgili âyet, birçok belagat incisi yüklüdür. Meselâ, "Allah'ın zikrine koşun" denilirken 'fes'av' ibaresi kullanılmıştır. Buna göre, 'fes'av'ı aslî halini bozmadan Türkçe'ye aktarırsak, "Allah'ın zikrine sa'y edin" denilmektedir. 'Sa'y ise 'çalışma,' 'emek sarfetme' anlamı da taşımaktadır. Bu ise, maalesef 'sa'y'i hep dünyalık işlere hasreden; doğrudan ahirete, ibadete ve esmâ-i hüsnaya yönelik hiçbir çabayı 'sa'y,' yani 'çalışma1 sınıfında görmeyen bizlere latif bir ilâhî uyarı hükmündedir. Gerçekte, maddî kazanç sağlayan bir işle iştigal nasıl 'sa'y'i yani koşup didinmeyi, çalışmayı gerektiriyorsa; Allah'ı tefekkür ve tezekkür edip O'na ibadet etmek de öyle sa'y gerektirmektedir. Üstelik, yüz kat fazlasıyla... Zira, ilkine nefis ve şeytan hiç engel olmaz iken; ikincisi için, onların ördüğü binlerce tuzağı bozmak ve aşmak da gerekmektedir.
Velhasıl, bize Cuma vakti alışverişi terk ve zikrullaha koşma emri getiren bu âyet, 'sa'y' denilen şeyi yalnızca 'para getiren işler'e münhasır kılmama dersi de vermektedir... [50]
Sadaka Sadakattir
Eskilerin eskimez bir sözü vardır:
"Kamus namustur." Gerçekten de öyledir. Zira, düşüncenin ve anlamın taşıyıcısı kelimelerdir, insanlar, kelimeler ile düşünür ve anlaşırlar. O yüzden, kelimelere, yani kamusa dair bir yozlaşma, ister istemez, doğru düşünüşün ve doğru anlayışın da mahvını getirmektedir.
Kelâm-ı Ezelînin ve bize onu bildiren Hz. Peygamberin bazı kelimeler üzerindeki ısrarı da, bu hikmetten olsa gerektir.
Meselâ, kök itibarıyla 'kat kat artma' anlamını taşıyan 'riba'yı, yani 'faiz'i ele alalım. 'Riba,’ yani 'kat kat artma' kelimesini özellikle faiz için ilk kez kullananlar faizi benimseyen ve beğenen insanlar olmalı ki, faiz adını verdiğimiz işlem için ona bu kelimeyi lâyık görmüşlerdir. Oysa Kur'ân, bir âyetinde, bu kullanımın ardındaki yanlış düşünüşe karşı ince bir uyarıda bulunur. Hayır; riba, yani faiz, kelimenin kök anlamının ima ettiği şekilde, kat kat artmaz! Bilakis, "Allah ribayı mahveder" [51]. Buna karşılık, âyetin hemen sonraki cümlesine bakarsak, 'ribayı mahveden' Allah, 'sadakayı da ribalandırır,' yani 'kat kat arttırır.' Yani, 'riba' adı verilen şey hakikat-ı halde mahvolan ve mahva götüren birşeydir; eksilme zannedilen sadaka ise, ribalanan birşey... Bu şekilde, Kadîr-i Zülcelâl, alınan ribanın hesabını soracağı gibi, verilen sadakaların kat kat fazlasını verdiğini, vereceğini ve vermekte olduğunu bildirmektedir.
İşin aslına aykırı anlamlar çağrıştıran bir kelime olarak (riba'ya karşı bizi bu şekilde uyaran Kur'ân'da, işin aslına uygun anlamlar yüklü birçok kelime için bir teyid zemini sunan âyetler de vardır.
Meselâ 'sadaka' kelimesi, bilinen anlamıyla, Kur'ân nazil olmadan önce de kullanılan bir kelime olsa gerektir. Kur'ân, bu kelimeyi, bir dizi âyetinde açık biçimde kullanır. Sadaka, bildiğimiz üzere, bir insanın muhtaç halde gördüğü başka insanlara kendi malından verdiği şeyin adıdır; ama, kök anlamı itibarıyla, 'sadaka'nın 'vermek'le hiçbir alâkası yoktur. Sadaka, kök anlamı itibarıyla, 'sadakat'le, 'sidk'la, 'tasdik'le akrabadır. Bu kelimeyi bildiğimiz sadaka anlamında defalarca kullanan Kur'ân ise, böylece, bildiğimiz 'sadaka’ ile bildiğimiz 'sadakat' ve 'tasdik' arasındaki anlam akrabalığına dikkatimizi çekmektedir. Sadaka, sadakatle aynı kökten gelmektedir; ve işin aslına bakılırsa, sadaka gerçekten sadakattir. Zira, sadaka, "Mülk O'nundur" sözünü gerçekten bilerek ve inanarak mı söylediğimizin, mülkün Malikinin gerçekten Allah olduğunu tasdik edip etmediğimizin bir sınanması hükmündedir. Kendisinde olanı gerçekten O'ndan bilen biri, bunu verdiği 'sadaka' ile teyid ve tasdik etmektedir. Çünkü, ancak verenin O olduğunu bilen biri, gönül rahatlığıyla ve karşılığında maddî manevî hiçbir menfaat beklemeksizin başkalarına verebilmektedir.
Açıkçası, her sadaka verişimizde, sadakatimizi teyid ederiz esasında. Her sadaka, bir sadakat teyididir. Zira, sadaka, "Mülk O'nundur" hakikatine sadakatin meyvesidir.
Madem öyle, muhtaçların giderek arttığı zor bir zamanda sadakatimizi gösterelim.
Madem öyle, gereğince ve yeterince veremiyorsak, kendimizi "Mülk O'nundur" hakikati noktasında tekrar bir talimden geçirelim. [52]
Azlar Ve Çoklar
İnsanlık tarîhî, bir bakıma, 'azlar'ın tarihidir. Göz 'çoklar'a aldandığı için aldı gözüne inmiş insanlar 'çokluk' peşinde koşuyor olsa da, tarih kitapları 'azlar'ın keyfiyet itibarıyla 'çok'luğuna ve âcizlerin zaferine ilişkin dizi dizi şahitlik zabıtları barındırır.
Kur'ân kıssaları arasında dolaşırken de, insanın dünyasında bu husus dolanıp durur. Câlût'un askerlerinin çokluğu karşısında 'nehrin öte yakası'nda kalan çoklara mukabil, Tâlût'un ordusunun inanmış azlarının söylediği o manidar söz, belki yüzlerce, belki binlerce kez zihnimizde yankılanır meselâ. O inanmış azlar, "Allah'ın izniyle" demişlerdir, "nice azlar, nice çokları yenmişlerdir."
Her bir peygamberin hayatı, bunu belgelemektedir. Küfür ve şirk batağına saplanmış bir kavim içerisinde 'tek başına bir ümmet' olan İbrahim (a.s.), her alanda mutlak bir otorite kurmuş Firavun'un küfrü ve zulmü karşısında Musa (a.s.), sayıca bir elin parmaklarını ancak geçen havarileriyle İsa (a.s.), diğerleri, diğerleri... Ve elbette, Muhammed Mustafa aleyhissalâtu vesselam...
Kur'ân, peygamber kıssalarıyla, keyfîyetli çoklar olmayı red gibi bir aşırılığa da asla düşmeden, gerektiğinde keyfıyetü azlar olabilmenin erdemine ve önemine yöneltir akıllarımızı.
Bugünün 'çokluk'ları karşısında bunaları iç dünyalarımızın, 'niceliğin egemenliği'ne karşı verilen bu 'nitelik' dersini zihnine kazıması; hem ehl-i ilhad karşısında ve sebbit akdâmenâ' çizgisinde sapasağlam kalabilmek, hem ehl-i din içerisinde yol ve şerit değiştirmeden kendi mesleğini muhafaza edebilmek için, elzem olmalı. Mesele çoklardan olmak değil, mesele elbette özellikle az olmak da değil. Ancak, ilgili tüm âyetleri ile Kur'ân, asıl meselenin 'keyfiyet'te düğümlendiğini gösteriyor.
Zihnimin çokluklardan olumsuz anlamda etkilenen nicelerinin dünyama taşıdığı hüzünle meşgul olduğu bir zamanda Kadr sûresinin kısacık âyetlerini bir derece tefekküre çalışırken, 'nitelik'i merkeze alarak çözülebilen bu 'çoklar/azlar' denklemi bir kez daha karşıma çıkmış bulunuyor.
Çünkü sûre, başka bir açıdan, yine 'çokluk-azlık' mukayesesi yapıyor-ve yine 'az olan' lehine.
Bir tarafta bîr gece, öte tarafta bin ay... "Kadir gecesi, bin aydan hayırlıdır."
Tek bir gecenin, koca bir ömürden daha hayırlı olması vakıasına işaret ediyor sûre. 'Hayr'ın ölçüsünün, yaşanan ömür değil; yaşanan hakikat olduğunu bildiriyor. Ki, Kur'ân'ın iç dünyalara nüzul ettiği, daire-i esbabın kirlerine bulaşmayan melâike ve ruha arkadaş olunan, âlemler Rabbinin selâmına muhatap olunan bir gece, sonraki tüm günleri ve geceleri de aydınlatan muhtevasıyla, Kur'ân nurundan ve melekût ikliminin aydınlığından mahrum bin aydan elbette daha değerli ve daha hayırlı durumda bulunuyor.
Bir Kadir gecesi arefesinde Kadr sûresinin nazarları niceliğe değil niteliğe çeken bu dersiyle zihnimin meşgul olduğu günlerin ardından, 'komşu' sûrelerden biri, çoklukla oyalanmanın akıbetini hatırlatan Tekâsür sûresi kapımı çaldı. Ondan sonra, 'iman, amel-i salih, hakkı ve sabrı tavsiye' gibi nitelikleri üzerinde taşıyan insanlar müstesna, insanların hüsranım haber veren Asr sûresi... Ve hemen ardından, mal toplayıp habire sayıp duranlara veyl yüklü Hümeze sûresi...
Bütün bu sûreler, sayılarla oyalanmanın, sayılarla oyalananlarla da oyalanmanın beyhudeliğini kulağımıza fısıldıyor. Ve bizi asıl noktaya, 'nitelik'e çağırıyor. [53]
Güzel Bir Ayrılış
Hayatımıza dikkatle nazar ettiğimizde, iktisat-israf denkleminin yalnız parayla ilgili konulara münhasır olmadığını görürüz. 'İktisad,' asıl olarak 'orta yolda' demek ise, ubudiyet maksadına uygun her hareket 'iktisat'lıdır. Aynı şekilde, israf maksada uymayıp haddi aşma ise, bunun da maddî-manevi sayısız yansıması mevcuttur. Cimrilik ise, gereken yerde dahi kullanmama gibi bir dengesizliğin ifadesidir.
Kısacası, mü'min hayatının her veçhesinde iktisatlı olmakla, ve yine, hayatının her veçhesinde israftan ve cimrilikten uzak durmakla yükümlüdür. Maddî harcamalarını iktisat-israf-cimrilik denklemine oturttuğu gibi, ömür sermayesini de iktisatlı kullanması; keza, kalbi, aklî ve ruhî enerjilerinin kullanımında iktisatlı olması boynuna borçtur.
İktisadın, cimriliğin ve israfın kapsamını bu şekilde genişlettiğimizde, bugünün ehl-i dini açısından, iki israf tablosu ilişir gözümüze. Ortada duran, gerek 'heyecan'ını, gerek 'öfke'sini iktisatlı, yani maksada uygun biçimde kullanamayıp israf ile haddi aşma durumudur.
Bu noktada, şöyle bir bakalım; yıllar yılı nelerden heyecan duyduk ve nerelerden heyecan umduk? Yeni doğan bir bebek, bir çiçek, yeni bir gündoğumu manzarası, yeni bir ibadete çağıran yeni bir ezan, yeni farkedilmîş bir âyet veya hadis, esmâ-i hüsnânın yeni bir cilvesini farkediş gibi, bizi ubudiyet ekseninde yaşanacak tefekkür ve tezekkür hallerine taşımak üzere verilmiş heyecan duyma kabiliyetini nerelerde kullandık?
İstisnalar bir yana, ülfetle kararttığımız için heyecanımızı kendilerinden kıskandığımız bu hadiselere mukabil, müthiş bir heyecan israfı yaşadık. Sözgelimi, kâinatın her an yeniden yeniye yazılan tekvini âyetlerinden esirgenen heyecan, siyasî ahvalin kaypak ve tekinsiz gelişmelerine aktarıldı. Gerek tekvini, gerek tedvini âyetlerin yeniden yeniye okunup keşfedilmesiyle yaşanacak iç gelişmeden sarf-ı nazar edilip, dış gelişmeler ile gerçekleşecek fütuhatların izi arandı. Bu uğurda on yıl, yirmi yıl, otuz yıl, kırk yıldır nice hamiyetler ve nice heyecanlar harcandı.
Bütün bunlardan sonra gelinen noktada ise, kimileri yine aynı eksenli bir heyecan çizgisinde duruyor, kimileri ise bir 'öfke' çizgisinde. Öyle yahut böyle, müphem bir gelecek uğruna aslî mecramdan koparılan heyecanların heder oluşu karşısında ciddi bir meslek ve meşrep, yol ve yordam muhasebesi yerine, kafalar aynı yerde duruyor. Yine, Kur'ân'dan esirgenen zamanların çok daha fazlası gazete haberlerine ayrılıyor. Yine, kâinatı tefekkürden esirgenen gözler saatler boyu televizyon haberlerine kilitleniyor. Sonuçta, heyecanlar olması gerekenden farklı ve daha düşük mecralara akıyor; ve bu arada, 'selamet-i ruh ve istirahat-ı kalb'e ket vuran öfke kabarmaları yaşanıyor.
Peki, sonra ne olacak? Bu heyecan israfı nereye uzanacak? Bu hal-i âlem, birilerinin bizi öfkelendirmesi, bizim de onlara öfkelenmemiz üzere mi devam edip gidecek?
Görebildiğim o ki, bugün ehl-i dinin hatırı sayılır bir kısmı 'öfke'den öte bir diyar bilmiyor; bir o kadarı ise, tam aksine, izzetsiz bir teslimiyeti içine sindirebilmiş gözüküyor.
Ama her halükârda, yaşanan tecrübeler ile kaderin verdiği en kritik derslerden biri ihmal ediliyor.
Oysa derine, daha derine, daha da derine uzanınca, bugün ehl-i dinin umumî duruşu ne "Lekum dînukum veliyedîn" sırrına denk düşüyor, ne de bu sırdan ders alan bir Kur'ân talebesinin çok daha zor zamanlarda seslendirdiği "Sizin dünyanıza karışmıyorum, siz de benim ahiretime karışmayın" ölçüsüne...
Böyle bir çizgi, yazık ki, 'içe kapanık' geliyor bize. Bunu diyen insanın hayatıyla ve eserleriyle başardığı fütuhat ortada iken, onun bunu diyebilmesi sayesinde milyonlar bu dünyada küfrün karanlığından ve şüphenin alacakaranlığından kurtulup imanın aydınlığıyla tanışmış iken, bu kafayla bir yere varılmaz sanıyoruz.
Birileri iç dünyalarda ve ailelerde temellenen böyle bir hayat ve hizmet tercihini semeresiz görüp siyasî fütuhatlar aradı yıllar boyu. Başka birileri ise, 'içtimaî fütuhatlar'ın izini sürdü. Sonuç? Gerek siyasî, gerek sosyal, gerek iktisadî alanda, ehl-i dünyanın standartlarına, mantığına, usûl ve üslubuna avdet ve teslimiyet! Ve biz onların dünyalarına karıştıkça, onlar bizim ahiretimize karışma cesaretini kuşandılar.
Hem, 'dış fetihler’ uğruna iç dünyalar ve de evlerimiz zaten ihmale uğradığından, sığmaksız, ortada kalıverdik. Bu sebeple, en akla gelmedik tavizlerden 'namazsız İslâmcılık'a uzanan hazin bir fatura düştü hissemize...
Bu fatura, Kur'ân'la verilen ve nasıl tatbik olunacağı Resûl-i Ekrem (a.s.m.) ile gösterilen dersin çok cihetlerden ihmali yüzünden hissemize düşmüş bulunuyor. Bu Kur'ânî dersin ihmal olunan bir cihetini ise, Müzzemmil sûresinin vurgusu hayatlarımızda hemen hemen hiç yapılmamış 10. âyeti oluşturuyor.
Gerçek şu ki, bu âyette bugün ehl-i dinin içine düştüğü hazin, savunmasız, kıstırılmış, ya heyecanı tükenmiş veya öfke dolu ruh halinin en iyi çaresi saklı bulunuyor. Zira, gün, "Onların dediklerine sabret. Ve güzel bir ayrılışla onlardan ayrıl" emrinin nazil olduğu zamanı andırıyor. Aynı usul, aynı üslub, aynı tarz, aynı taktik üzere gitmek bize asla yakışmıyor. 'Güzel bir ayrılış' yaşanmadan, imandaki ve mü'mindeki güzellik ile küfür ve nifaktaki çirkinlik ayrışmıyor.
Vakıa, yaşananlar, ne onlara benzemekle, ne de onlara benzemeyip sabırsızca öfkelenmekle bir yere varılamayacağını zaten gösteriyor.
Dediklerine sabredip 'güzel bir ayrılış' ile onlardan ayrılma şıkkı ise, bir üçüncü şık olarak, denenmeyi bekliyor.[54]
Sonsöz
Baştan buraya kadar tüm yazılanlar, hususan namaz vakitlerinde, Kur'ân okurken ve de ihtiyaç ânlarında 'ism-i Hakim ve Rahîm'in imdadıyla ezelî Kur'ân pınarından dünyamıza düşen damlalardı. Bu kitap o damlaları beraberce yudumlama düşüncesiyle doğdu.
Kur'ân Okumaları-üçüncü kitap burada sona erdi. Ama, nazil olduğu ândan itibaren milyarlarca insana konuşan; hiçbir âyetinin mânâsı, bindörtyüz yıldır okunduğu ve yazıldığı halde, asla bitmeyen; bize kâinatı ve fıtratımızı şahit tutarak, bütün isimleriyle Rabbimizi tanıtan Kur'ân-ı Hakîm, Kelâm-ı Ezelî olarak, tüm kâinatın ve insanın ne için varolduğuna, nereden gelip nereye gittiğine, görevinin ne olduğuna dair ezelî hitabını kesintisiz sürdürüyor.
Kur'ân Okumaları-üçüncü kitap'ın kapağını bir daha açmamak üzere kapatabilirsiniz; ama dünyanızı daima Kur'ân'a açık tutmayı unutmayın. Onun sayfaları arasında, her daim, şu dünyanın sahibi, şu kâinatın Halikı, şu mevcudatın Mâliki olan Zât-ı Zülcelâl konuşuyor. O Sâni-i Hakîm, dünya mescidinde ve arz mektebinde, asırlar arkasında oturan taifelerin umum saflarına hitaben irad ettiği ezelî hutbesinde, tüm zamanlara ve tüm insanlara, ama özellikle size konuşuyor. [55]
[1] Metin Karabaşoğlu, Kur’an Okumaları Üçüncü Kitap, Karakalem Yayınevi: 1.
[2] Metin Karabaşoğlu, Kur’an Okumaları Üçüncü Kitap, Karakalem Yayınevi: 7-9.
[3] Âl-i İmran: 3/159,
[4] Âl-i İmran: 3/159.
[5] Metin Karabaşoğlu, Kur’an Okumaları Üçüncü Kitap, Karakalem Yayınevi: 13-18.
[6] Casiye: 45/153.
[7] Hûd: 11/34
[8] Metin Karabaşoğlu, Kur’an Okumaları Üçüncü Kitap, Karakalem Yayınevi: 19-22.
[9] Haşr: 59/9
[10] Yâsîn: 36/ 47.
[11] Metin Karabaşoğlu, Kur’an Okumaları Üçüncü Kitap, Karakalem Yayınevi: 23-34.
[12] Metin Karabaşoğlu, Kur’an Okumaları Üçüncü Kitap, Karakalem Yayınevi: 35-42.
[13] Metin Karabaşoğlu, Kur’an Okumaları Üçüncü Kitap, Karakalem Yayınevi: 43-47.
[14] bkz. İsrâ: 17/15; Necm: 53/38 vd.
[15] Metin Karabaşoğlu, Kur’an Okumaları Üçüncü Kitap, Karakalem Yayınevi: 48-55.
[16] Metin Karabaşoğlu, Kur’an Okumaları Üçüncü Kitap, Karakalem Yayınevi: 56-59.
[17] Metin Karabaşoğlu, Kur’an Okumaları Üçüncü Kitap, Karakalem Yayınevi: 60-65.
[18] Âyet: 32
[19] Metin Karabaşoğlu, Kur’an Okumaları Üçüncü Kitap, Karakalem Yayınevi: 69-74.
[20] Metin Karabaşoğlu, Kur’an Okumaları Üçüncü Kitap, Karakalem Yayınevi: 75-79.
[21] Metin Karabaşoğlu, Kur’an Okumaları Üçüncü Kitap, Karakalem Yayınevi: 80-83.
[22] Metin Karabaşoğlu, Kur’an Okumaları Üçüncü Kitap, Karakalem Yayınevi: 84-87.
[23] bkz. Necm: 53/43-48
[24] Metin Karabaşoğlu, Kur’an Okumaları Üçüncü Kitap, Karakalem Yayınevi: 88-92.
[25] Metin Karabaşoğlu, Kur’an Okumaları Üçüncü Kitap, Karakalem Yayınevi: 93-102.
[26] Metin Karabaşoğlu, Kur’an Okumaları Üçüncü Kitap, Karakalem Yayınevi: 105-109.
[27] bkz. Yusuf: 12/85
[28] Metin Karabaşoğlu, Kur’an Okumaları Üçüncü Kitap, Karakalem Yayınevi: 110-116.
[29] Nahl: 16/123.
[30] Metin Karabaşoğlu, Kur’an Okumaları Üçüncü Kitap, Karakalem Yayınevi: 116-121.
[31] Şuarâ: 26/
[32] A'râf: 7 Ahkâf: 46/
[33] Ahkâf: 46/
[34] Hûd: 11/
[35] Metin Karabaşoğlu, Kur’an Okumaları Üçüncü Kitap, Karakalem Yayınevi: 122-129.
[36] Metin Karabaşoğlu, Kur’an Okumaları Üçüncü Kitap, Karakalem Yayınevi: 130-133.
[37] Metin Karabaşoğlu, Kur’an Okumaları Üçüncü Kitap, Karakalem Yayınevi: 134-137.
[38] Tâhâ: 20/52-53
[39] Tâ-Hâ: 20/53-55
[40] Metin Karabaşoğlu, Kur’an Okumaları Üçüncü Kitap, Karakalem Yayınevi: 138-141.
[41] Tâ-Hâ: 20/57
[42] Şuarâ: 26/34-35
[43] Metin Karabaşoğlu, Kur’an Okumaları Üçüncü Kitap, Karakalem Yayınevi: 142-145.
[44] Zuhruf: 43/54.
[45] Metin Karabaşoğlu, Kur’an Okumaları Üçüncü Kitap, Karakalem Yayınevi: 146-151.
[46] Metin Karabaşoğlu, Kur’an Okumaları Üçüncü Kitap, Karakalem Yayınevi: 155-159.
[47] Metin Karabaşoğlu, Kur’an Okumaları Üçüncü Kitap, Karakalem Yayınevi: 160-163.
[48] Metin Karabaşoğlu, Kur’an Okumaları Üçüncü Kitap, Karakalem Yayınevi: 164-166.
[49] Metin Karabaşoğlu, Kur’an Okumaları Üçüncü Kitap, Karakalem Yayınevi: 167-171.
[50] Metin Karabaşoğlu, Kur’an Okumaları Üçüncü Kitap, Karakalem Yayınevi: 172-174.
[51] bkz. Bakara: 2/276
[52] Metin Karabaşoğlu, Kur’an Okumaları Üçüncü Kitap, Karakalem Yayınevi: 175-177.
[53] Metin Karabaşoğlu, Kur’an Okumaları Üçüncü Kitap, Karakalem Yayınevi: 178-180.
[54] Metin Karabaşoğlu, Kur’an Okumaları Üçüncü Kitap, Karakalem Yayınevi: 181-184.
[55] Metin Karabaşoğlu, Kur’an Okumaları İkinci Kitap, Karakalem Yayınevi: 185-186.
İslami Okul Okulların En Önemlisi