Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

KUR'AN’DA İMAN PSİKOLOJİSİ - 1. Sayfa

1. Aidiyet Duygusu . 13 2. Bağlanma Ve Sığınma Eğilimi 13 3. Kutsallık Duygusu . 14 4-..."> KUR'AN’DA İMAN PSİKOLOJİSİ

KUR'AN’DA İMAN PSİKOLOJİSİ 6

Önsöz. 6

Giriş. 6

1- İMAN.. 8

I- Dini Kabiliyet (Fıtrat) 9

II. İman Motivleri 12

1. Aidiyet Duygusu. 13

2. Bağlanma Ve Sığınma Eğilimi 13

3. Kutsallık Duygusu. 14

4- Güzellik Duygusu. 15

5. Âhlâkî Motivasyon. 16

6. En Yetkin (Ekmel) Varlık Tasavvuru. 17

7. Hayatı Anlamlandırma İsteği 18

8- Tabiat Olayları Karşısındaki Çaresizlik Ve İlâhî Yardım Talebi 18

9- Ölüm Korkusu Ve Ölümsüzlük Arzusu. 20

10. Fikri Açıklık Ve Anlama İsteği 21

B. PSİKO-SOSYAL MOTİVLER.. 22

1. Sosyal Uyum.. 22

2. Sosyal Etkileşim.. 23

3. Dini Telkin. 23

4. Aile. 24

III. İmanın Boyutları 25

A. İmânın İç (Psikolojik) Boyutu. 27

l. Kalb İle Tasdik. 28

2. Zihinsel Boyut 28

2. İrâde Boyutu. 29

4. Duygusal Boyut 30

a) Sevgi 31

b) Korku. 33

c) Tam Bir Teslimiyet 34

d) İhlâs (Samimiyet) 35

e) Yakın (Kesin İnanç) 35

B. İmanın Dış (Fizyolojik) Boyutu. 36

1. Dil İle İkrar 36

2. Amel 37

IV. İmanda Artma Ve Eksilme. 38

V. İmanın İnsan Hayatına Olan Etkinliği 39

A. İmanın Bireysel Etkinliği 39

B. İmanın Toplumsal Etkinliği 39

VI. İMAN ESASLARI 41

A. Allah'a İman. 41

1. Allah: 42

2. “El-A'lâ, El-Aliyy, El Müteâl: 42

3. El-Alim, Alîm, Allâmü'l-Guyûb, A'lem.. 42

4. El-Azîz. 42

5. El-Azîm.. 43

6. El-Afuvv. 43

7. El-Ahir 43

8. El-Basîr 43

9. El-Bâtın. 43

10. El-Bâri 43

11. El-Berr 43

12. Bedîu's-Semâvâti Ve'l-Ard. 43

13. Câmiu’n-Nâs. 43

14. El-Cebbâr 44

15. El-Evvel 44

16. El-Ehad, El-Vâhid. 44

17. El-Ekrenı, El-Kerîm.. 44

18. Ehlu't-Takvâ Ve Ehlu'l-Mağfire. 44

19. Fa-Âlun Li Mâ Yurîd. 44

20. El-Fettâh, Hayru'l-Fâtihîn. 45

21. Fâtıru's-Semâvâti Ve'l-Ard. 45

22. Fâliku'I-Habbi Ve'n-Nevâ. 45

23. Fâliku’l-Îsbâh. 45

24. Gâlib Alâ Emrihî 45

25. El-Ganiyy. 45

26. El-Ğafûr, El-Ğaffâr, Ğâfiru'z-Zenb, Hayru'l-Gâfir”n, Zû Mağfire, Vâsiul-Mağfire. 46

27. El-Hâlık, El-Hallâk, Ahsenu'l-Hâlikin. 46

28. El-Habir 46

29. El-Hamîd. 46

30. El-Hâkim, El-Hakem, Ahkemu'I-Hâkimîn, Hayru’l-Hâkimîn. 46

31. El-Hâdî 47

32. El-Hayy. 47

33. El-Hafiyy. 47

34. El-Halîm.. 47

35. El-Hakk. 47

36. El-Hâfız, El-Hafiz. 47

37. Hayru'l-Fâsilîn. 47

38. El-Hâsib. 48

39. İlâh. 48

40. El-Kâdir, El-Muktedir, El-Kadîr 48

41. El-Karîb. 48

42. El-Kahhâr, El-Kâhir 48

43. El-Kebir 48

44. El-Kâfî 48

45. Kâbilut-Tevb. 49

46. El- Kuddûs. 49

47. El-Kaviyy, Zu'l-Kuvve. 49

48. El-Latîf 49

49. Mâliki Yevmi'd-Dîn, Melik, El-Melik, Mâliku'l-Mûlk. 49

50. El-Mecîd. 49

51. El-Muhîd. 49

52. El-Mucîb. 50

53. El-Müsteân. 50

54. Muhyi'l-Mevtâ. 50

55. Munzir 50

56. Mursil 50

57. Mûsi 50

58. El-Metîn. 50

59. El-Mukîd. 50

60. El-Mümin. 50

61. El-Mhuheymin. 51

62. El-Mûtekebbir 51

63. El-Musavyir 51

64. El-Mubîn. 51

65. Nûru's-Semâvâti Ve'l-Ard. 51

66. En-Nasîr, Hayru'n-Nâsırîn. 51

67. Rabb, Rabbu'l-Alemin. 51

68. Er-Rauf 52

69. Er-Rahmân, Er-Rahîm.. 52

70. Refîu'd-Derecât 52

71. Er-Rakîb. 52

72. Es-Selâm.. 52

73. Sâdık. 52

74. Es-Samed. 52

75. Eş-Şehîd. 53

76. Eş-Şekûr, Eş-Şâkir 53

77. Şedidû'l-İkâb. 53

78. Et-Tevvâb. 53

79. El-Vekîl 53

80. El-Velî, El-Mevlâ, El-Vâlî 53

81. El-Vâris, Hayru'l-Vârisin. 53

82. El-Vahhâb. 54

83. El-Vedûd. 54

84. Zu'n-Tikâm, Muntakimûn. 54

85. Zu’l -Fadl 54

86. Zi'1-Meâric. 54

87. Zü'l-Arş. 54

88. Ez-Zâhir 54

B. Kitaplara İman. 55

1. Kitaplara İmanın Tesirleri 55

2. Vahiy Karşısında İnkarcılar 56

3. Vahiy Tecrübesi 56

C. Peygambere İman. 57

1. İnsanın Eğitilebilirliği Açısından Peygamberlere İman. 58

2. Kişilik Psikolojisi Açısından Peygamberlere İman. 59

D. Ahirete İmanın Psiko-Sosyal Temelleri 59

1. Ahirete İman Motivleri 60

A) Adalet Ve Hak Eğilimi 60

b) İnsanın İsteklerinin Sonsuzluğu. 61

2. Ahirete İmanın Psiko-Sosyal Tesirleri 62

A) Ölüm Korkusu Ve Ölümsüzlük Arzusu. 62

B) Ahiret İnancı Sabır Ve Teselli Kaynağıdır 63

c) Sorumluluk Duygusu. 63

d) Dünyaya Bakış Açısı 64

E. Meleklere İmanın Psiko-Sosyal Temelleri 64

1. İyiliğe Ve Hayra Sevkederler 65

2. Ahlak Ve Davranışa Tesiri 65

F. Kadere İmanın Psikolojik Temelleri 66

1. Psikolojik Açıdan Kadere İman. 66

2. KADER İNANCINI TAŞIYAN VE TAŞIMAYANLARDA KARŞILIKLI PSİKOLOJİK ÇİZGİLER.. 67

a) Olumlu Şartlarda. 67

1) Tevazu-Gurur 67

2) Şükür-Şımarıklık. 68

B) Olumsuz Şartlarda. 68

1) Rıza (Teslimiyet)-Feryat Ve Hüzün. 68

2) Tevekkül (Güven)-Ye's (Ümitsizlik) 69

2- İNKAR.. 69

1. İnkara Sevkeden Motivler 70

A. PSİKOLOJİK MOTİVLER.. 70

1. Duygusal Motivler 70

a) Kibir: 70

b) Hevâ. 73

c) Hased. 74

d) İnat 75

e) Nankörlük. 76

f) Acelecilik. 77

h) Dünyaya Aşırı Bağlılık. 78

2. Fikri Motivler 79

a) Zan. 79

b) İnkarcı Aşırı Şüphe (Şekk Rayb) 80

c) Ön Yargı (Peşin Hüküm) 81

d) Gaflet 81

e) Cehalet 82

f) Kadercilik (Cebr, Fatalite) 83

B. Sosyolojik Motivler 84

1. Sosyal Çevre. 84

2. Atalar Kültü. 85

3. Baskı Ve Zor Kullanma. 87

4. Toplum Liderlerinin Saptırması 88

5. Aşırı Ta'zim.. 90

C. Fizyolojik Olmayan Motiv. 91

II. İnkarcılıktan Doğan Psikolojik Hastalıklar 91

A. Hastalıkların Genel Sebepleri 92

1. Fıtri İman Kabiliyetini Karşılıksız Bırakma. 92

2. Hayatı Anlamlandırma İsteğinin Engellenmesi 92

3. Ruhla Nefis Arasındaki Dengesizlik. 92

4. Yok Olma Korkusu. 93

5. Şüphecilik. 93

6. Güvensizlik Duygusu. 93

7. Şahsiyet Bütünlüğünü Parçalayan Şirk. 94

B. Kur'an'ın Psikolojik İnkar Hastalıklarına Verdiği İsimler 94

1. Kalp Katılığı (Kasvet) 95

2. Kalb Darlığı (Dîk) 95

3. Zorluk (Harec) 95

III. Gizli İnkar (Nifak) 96

A. Münafıkların Karakter Özellikleri 96

1. İkiyüzlülük (Riyakârlık) 96

2. Kalplerinde Hastalık Vardır 97

3. Kararsızlık (Tezebzüb) 98

4. Korkaklık. 98

5. Büyüklenme. 99

6. Döneklik. 99

7. Aldatıcı Dış Görünüş. 100

8. Alaycılık. 100

9. Yalancılık. 101

10. Kötülük Ve Bozgunculuğa Eğilim.. 101

Sonuç. 101

Bibliyografya. 103


KUR'AN’DA İMAN PSİKOLOJİSİ

 

Önsöz

 

İlmi gelişmelere paralel olarak Kur'ân-ı Kerim'e yöneliş­te de bir zenginliğin ortaya çıktığı gözlenmektedir. Artık Kur'ân'a psikolojik yönelişten ve bunun bir ihtiyaç olduğundan söz edilmektedir. Sınırlı sayıda da olsa, bu sahaya eğüim göste­ren İlim adamları ve araştırmacılar Kur'ân'ın psikolojik muhte­valı âyetlerine psikoloji ilminin verilerinden İstifade ederek ye­niden yönelmektedirler.

Fakat şu anda sunmakta olduğumuz tezle, psikolojik yö­nelişin, sahasında yapılmış ilk özgün çalışmasını sunuyoruz: “Kur'ân'da İman Psikolojisi.” Bu eser, yorumlarıyla, tesbitleriyle, üslubuyla ve tertibiyle bu konuda yapılmış ilk çalışmadır. Eserin, Kur'ân araştırmalarına kazandıracağı yeni boyutun ya­nında, akâid ve kelâm ilmine de yeni bir bakış açısı getireceği, din psikolojisi ve din eğitimi sahasında çalışanlara yeni ufuklar açacağını umuyoruz.

Kur'ân-ı Kerim her şeyden önce bir eğitim ve yönetim kitabıdır. İnsanın düşünce, duygu ve davranışlarını eğitir, yön­lendirir. Bu eğitimi gerçekleştirmek, yönlendirmeyi sağlamak için insan nefsindeki psikolojik hakikatleri, ahlâkî sınırları dik­kate almayı salık verir. İnsanın sağlıklı bir imana ve bu imana dayalı davranış biçimine sahip olması gerektiğini temel ilke ola­rak ele alan Kur'ân-ı Kerim; zihin, duygu, davranış gibi psiko­lojik olgularla daima iç içe bulunmuştur. İmanın psikolojik ger­çekliğine büyük önem atfetmiştir. Şimdiye kadar yeterince üzerinde durulmayan bu hususları ortaya koyma amacında olan araştırmamız iman-psikoloji ilişkisini değerlendirme çabası içe­risinde olmuştur.

Birinci bölümde iman konusunu ele aldık. İman başlığı altında fıtrat, iman motivleri, imanın boyutları, imanda artma ve eksilme, imanın insan hayatına etkinliği ve imam esaslarının psiko-sosyal tahlilleri üzerinde durduk. İkinci bölümde inkar başlığı altında inkar motivlerini, inkardan doğan psikolojik has­talıkları ve gizli inkar (nifak) konusunu inceledik.

Öncelikle Kur'ân'ı anlatmaya çalışan bu eser, ona lâyık muhteva ve üslûpla bezenmeye özen göstermişse de, bu görevi yerine getirmeye çalışırken, beşerî acze dayalı kasıtsız hatalar­dan uzak olduğunu iddia edemez.

Gerek tez seçiminde, gerekse tezin hazırlanma aşamasın­da ilgi ve desteğini esirgemeyen rehber hocam Doç. Dr. Durmuş Ali Kayapınar Beye, muhteva ve sistematik açısından araş­tırmamızın mükemmelleşmesi yönünde değerli tecrübelerinden istifade ettiğim Prof. Dr. Celal Kırca Beye ve Prof. Dr. M. Sait Şimşek Beye en derin saygı ve şükranlarımı sunarım.[1]

 

Giriş

 

Gerek Kur'ân-ı Kerim'in kendi muhteva ve üslûbundan, gerekse müfessirlerin görüş, düşünce ve tavırlarından kaynakla­nan sebepler dolayısıyla [2] tarih boyunca yapılan tefsir çalışmala­rı, aynı gayeye ulaşmaya çalışan değişik renk mozayiklerinden oluşan bir resmi ortaya çıkarma çabalarından başka bir şey de­ğildir. Tefsir tarihi boyunca ortaya çıkan ve mecazi olarak “Tef­sir Renkleri” adı verilen Kur'ân'ı anlamaya ve açıklamaya yö­neliş akımları; sosyal, kültürel ve ilmi gelişmelere paralel olarak ilerleme kaydetmiş ve günümüzdeki konumuna erişmiştir.

Bugün ilimler ve yorumlar açısından fıkhî, kelâmı (Şiî, Haricî, Cebriyeci, Mutezilî, Sünnî), tasavvufî, felsefî, filolojik, edebî, kıssacı, etnik, bilimsel, sosyolojik, ilhâdî, psikolojik, ikti­sadi, kavramsal yöneliş akımları Kur'ân'ı anlama ve yorumla­mada başvurulan yolları oluşmaktadır.

Özellikle, sosyolojik, bilimsel, ilhâdi ve mezhebî yöneliş akımları, içinde yaşadığımız çağda ön plana çıkmış tefsir faali­yetleridir. [3] Bu eğilimlerden “İçtimâi Tefsir Ekolü” diye bilinen sosyolojik yöneliş bir takım hata ve eksikliklerine rağmen çağı­mıza damgasını vurmuş, tefsir faaliyetlerine yeni bir boyut kata­rırak bu faaliyetleri topluma taşımayı amaç edinmiştir.[4]

Ekolün en belirgin özelliğini, bu ekolün kurucusu olarak kabul edilen Muhammed Abduh'un şu ifadelerinde buluruz: Amaçladığımız tefsir, insanlığı dünya ve ahiret saadetine ulaştı­ran bir din olması acısından Kur'ân'ı anlamaktır. Tefsirde en üstün amaç budur. [5] Kur'ân'ı tefsir ederken onun hidâyet yönünü tefsire konu edinmişlerdir. Bu hedeflerin yanında tefsir yapar­ken hiç bir mezhebin etkisi altında kalmamayı, tefsiri israiliyattan, ilim ve fen ıstılahlarından arındırmayı, Kur'ân'ın genel il­keleri üzerinde durup ayrıntılara girmemeyi prensip edinmişler­dir. Tesbit edilen bu ilkeler teorik açıdan olumlu bulunmuş fakat uygulamada istenilen başarı tam olarak sağlanamamıştır.[6]

Çağımızda Kur'ân'ı yorumlamada modern ilim eğilimi­nin aniden revaç bulduğunu ve böylece bilimsel tefsir ekolünün ortaya çıkışını görüyoruz. Bilimsel tefsir ekolünün tarihi daha eskilere uzanmakta ise de, ondokuzuncu asırda Batı'da ortaya çıkan bilimsel ve teknolojik buluşların İslâm dünyasına intikali tefsirde bu eğilime olan rağbeti artırmıştır.[7] Sözkonusu gelişme­ler sonucu revaç bulan, Kur'ân metinlerinin yorumunda ilmî te­rimleri hakim kılan ve çeşitli ilimleri, felsefî görüşleri ondan çı­karmaya çalışan tefsirlere ilmî tefsir denilmiştir.[8] Ülkemizde bu yönelişin bir ihtiyaç olduğunu temellendirmeye çalışan Celal Kırca pozitif bilimlerle ilgili Kur'ân'da oldukça fazla âyet bu­lunduğunu ve yine çok sayıda âyetin insanları tefekküre ve araş­tırmaya sevkettiğini belirterek Kur'ân-bilim ilişkisinin boyutla­rını ortaya çıkarmıştır. [9] Kur'an-ı Kerim'de Fen Bilimleri adlı çalışmasında bir pozitif ilim olarak psikoloji-Kur'ân ilişkisine de yer vermiştir. Fakat daha sonra Kırca'nın psikolojik yönelişi, bilimsel yönelişten ayrı, müstakil bir ekol olarak değerlendirdi­ğini ve bunun gerekliliğini öne sürdüğünü görüyoruz.[10]

Modern psikoloji günümüzde “davranışı ve davranışın al­tında yatan süreçleri bilimsel olarak inceleyen çalışma alanı”[11] olarak tanımlanır. Psikolojinin amacı, insan davranışlarının ne­denlerini ve niteliklerini, incelemektir. Düşünme, belleme, hayal kurmanın nasıl gerçekleştiği; öğrenme ve unutmanın ne şekilde olduğu; zeka, yetenek ve kişilik bakımından insanlar arasında ne gibi farklar bulunduğu, toplum ve çevrenin inşam nasıl etki­lediği, insanın ne tür durumlarda çevresiyle uyumsuzluk haline düştüğü ve bunun nedenlerinin neler olduğu gibi sayısız psiko­lojik olayların bağlı olduğu kanunları bulmaya çalışır. [12] Deney­sel psikoloji, fizyolojik psikoloji, gelişimsel psikoloji, kişilik psikolojisi, sosyal psikoloji, bilişsel psikoloji, klinik ve danış­manlık psikolojisi, eğitim psikolojisi, endüstri psikolojisi, ayrıca yeni gelişen adalet psikolojisi, çevre psikolojisi, sağlık psikolo­jisi, spor psikolojisi, psikolojinin ilgi alanları içerisinde yer al­maktadır. Deneysel psikoloji belirli bir davranışı etkileyen çevre şartlarını ve uyarıcıları detaylı olarak tanımlayıp ölçerek, uyarı­cının hangi davranışı, nasıl ve ne derece etkilediğini bulmaya çalışır. Fizyolojik psikoloji, genel olarak, biyolojik süreçlerle davranış arasındaki ilişkiyi inceler. Gelişimsel psikoloji, bireyin kronolojik yaşıyla, onun davranışının türü arasındaki ilişkiyi ele alır. Kişilik psikolojisi, fertlerin kendilerine has davranış, dü­şünce ve duygu biçimleriyle ilgilenir. Algılama, düşünme, hatırlama ve unutma, problem çözme ve dil davranışının altında ya­tan süreçler bilişsel psikolojinin amaçları arasında yer alır. “Hangi konu kime nasıl öğretilmelidir?” sorusuyla eğitim psikolojisi ilgilenir.[13] Sosyal psikolojinin, konusu ise, genel anlamıyla birey-toplum etkileşimidir.[14]

Görüldüğü gibi psikolojinin objesi insan ve davranışları­dır. Aynı şekilde Kur'ân-ı Kerim'in de objesi insandır. Kur'ân İnsanı düşünce açısından olgunlaştırmayı, tutum ve davranışla­rında ölçülü ve dengeli olmasını hedefler. İnsanın gerek birey gerekse toplum olarak huzurlu, mutlu, tutarlı ve uyumlu olması­nı gaye edinir. Dolayısıyla bunları gerçekleştirmeyi amaç edi­nen ilâhi bir kitabın psikolojik muhtevadan uzak olması asla düşünülemez. İnsanın düşünce ve davranışlarım eğitmeyi ve yön­lendirmeyi esas alan bir kitabın; insanın psikolojik yapısından bahsetmemesi ve bu psikolojik yapının varlığını görmezlikten gelmesi imkânsızdır.

Fakat ne var ki; Yüce Kur'ân'ı psikolojik yönden ele alıp inceleyen ve psikolojik açıdan yorumlayan müslüman bilim adamlarının sayısı ve bu sahada ortaya konan eserler oldukça azdır ve bu alandaki boşluk henüz doldurulamamıştır.[15]Oysa gerçekten de mümin ve yetkili kadrolar, Kur'ân'ın rehberliğinde bir “İnsan Psikolojisi” yapmayı ciddiyetle denemelidirler. İma­nı, tanımak konusunda, insanlık, Kur'ân-i Kerim'in yol gösteri­ciliğine şiddetle ihtiyaç duymaktadır.[16]

Bugün artık, Kur'ân için mümkün olduğunca geniş tutul­ması gereken psikolojik bir tefsire ihtiyacın olduğu açıkça vur­gulanmaktadır.[17] Kur'ân'ın psikolojik teorilerle ilgili bir kitap olmadığı şüphe götürmez. Fakat bununla birlikte O, rehber bir kitaptır, ruhun ve evrenin gizlerini insanların anlamaları için or­taya çıkarır. İnsanın ruhunun potansiyelini ve zaaf noktalarını açıklar.[18]

Kur'ân âyetlerinin psikolojik yönden incelenmesi ve yo­rumlanması bazı araştırmacıların ilgi alanını oluşturmuştur. Bunlar arasında Abdulvahhap Hamude, Muhammed Osman Ne­cati, Adnan eş- Şerif, Nebil M. Tevfik es- Semâlûtî ve ülkemiz­de Celal Kırca gibi isimlerin çalışmaları ilk planda göze çarp­maktadır. Ayrıca tarafımızdan hazırlanan Kur'ân-ı Kerim'de İn­san Psikolojisi adlı çalışmayı da burada zikredebiliriz.

Muhammed Kutup, eserinde insan psikolojisine ilişkin bazı duygu ve karakterlere yer vermiştir. Adnan eş- Şerifin ese­ri ise daha metodik ve detavlı biluiler nakleder. Nefis, stres, korku, ölüm, kompleks, kişilik hastalıklar!, akıl hastalıkları gibi ko­nulara değinir ve konu, ile ilgili âyetlerin psikolojik yorumunu yapar.

Celâl Kırca, Kur'ân-ı Kerim'de Fen Bilimleri adlı eserin­de din duygusu, motivler, karakter açısından insan tipleri gibi konulara yer verir.[19] Kırca'nın Aile müessesesini Kur'ân ışığın­da psikolojik açıdan inceleyen bir çalışması da mevcuttur. [20] Ay­rıca bir başka eserinde “Psikolojik Yöneliş” başlığıyla bu konuyu ele almıştır. [21] “Kur'ân ve insan” adlı eserinde de çeşitli ko­nulara ilişkin psikolojik ve psiko sosyal tahlillere yer vermiştir.

Nebil M. Tevfik es-Semâluti de “el-islam ve Kadâyâ îlmi'in-Nefsi'l-Hadis” adlı kitabının dördüncü bölümünde, Kur'ân ışığında insanın psikolojik yapısından bazı kesitler sunmuştur.[22]

Kur'ân-ı Kerim'de İnsan Psikolojisi adını taşıyan ve Kur'ân'ın psikolojik verilerini esas alarak hazırlamış olduğumuz çalışmada insanın duyu organlarını duygusal yapısını, ka­rakter özelliklerini, insan davranışlarını yönlendiren motivleri, metapsişik olayları, uyku, rüya ve ölüm sarhoşluğu gibi olayları, ruh sağlığını konu edinmiştik.[23]

Kur'ân'ın vermiş olduğu genel psikolojik esaslar yanın­da, ortaya koyduğu iman ilkelerinin de belli bir psikolojik teme­le dayanması gerektiği kanaatinden hareketle iman olayını psi­kolojik açıdan,.Kur'ân verileri rehberliğinde tahlile tabi tutmayı kararlaştırdık.

Kur'ân'ın getirdiği esaslar manzumesi genel olarak iki başlık altında incelenebilir. İtikâdî esaslar, amelî esaslar. Bun­lardan itikadı olanlarıyla akaid ve kelâm ilmi, amelî olanlarıyla Fıkıh ilmi, Ahlak ilmi ve benzeri ilimler ilgilenir. Buna göre akaid ve kelam ilmi, İslâm dininin itikad (iman) konulan üze­rinde çalışan ilmin adı olmaktadır. Bu ilim aynı zamanda Kur'ân-ı Kerim'in itikadla, inançla ilgili âyetlerinin yorumunu esas almıştır. Tevhid akîdesini yani Allah'ın bir tekliği inancını, iman kavramını, ilahiyat bahsinde Allah'ı isbat delillerini, insan ve fiillerini, peygamberlik ve buna bağlı konuları, âhiret ve hal­lerini Kur'ân metnini esas alarak inceler.

Fakat, İslâm dininin itikâdi sahadaki düşünce ekolleri di­yebileceğimiz mezheplerin Kur'ân-ı Kerim ve sünneti anlayış, yorumlayış şekilleri farklı olmuş, bu farklılık inanç esaslarını değerlendirmede kendini açık bir şekilde göstermiştir. Daha doğrusu bu mezheplerin herbirisi kendilerine özgü bazı ilkelere sahip olmuş ve Kur'ân'a yönelişlerinde bu ilkeler hareket nok­tası olmuştur. Şia, Haricîye, Cebriye ve Mu'tezîle gibi fikrî, si­yasî ve dinî nitelikleri olan mezhepler ortaya çıkmış, ardından inanç esaslarını yorumlamada diğer mezheplere göre daha mutedil ve orta yol izleme eğilimi gösteren Eş'arilik ve Maturîdilik müslümanlar arasında revaç bulmuştur. Tarih boyunca yapılan Kur'ân tefsirlerinde İstisnaları olmakla birlikte bütün müfessirler, mensubu bulunduğu mezhebin sözcülüğünü yapmışlardır.

İnsanda biyolojik yapının merkezi kalb olduğu gibi psi­kolojik yapının merkezi de kalptir. Aynı şekilde iman da kalbe kök salan bir olgudur. İnsanın psikolojik yapısında önemli işlev­leri olan zihinsel meleke ve irade olgusu iman olayında üstlendiği görevle kendini hissettirir. İnsandaki psikolojik tezahürler­den olan duyguların iman olayına eşlik ettiği görülür. İnsan yal­nızca kalbi, aklı ve duyguları olan bir varlık değildir. Onun bu psişik (iç) yapısının davranışlar halinde dışa yansıyan yönleri de mevcuttur. Aynı şekilde insanın psişik yapısını saran, şekillendi­ren imanın onun davranışlarını da şekillendirmesi kaçınılmaz-

Yüce Allah kainattaki her şeye bir ölçü, kanun yerleştir­diği gibi, insanlar için de toplumsal (sünnetullah) ve bireysel (fıtratullah) yasalar koymuştur. Bireysel yasalar gereği insanı psikolojik, manevî güç ve kabiliyetlerle donatmıştır. İman olayı­nın çekirdeği olan dinî kabiliyet de buna dahildir. Dinî kabiliye­tin uyanmasında, inançlı hayata geçişte psikolojik ve psiko-sosyal yasaların rolü olduğu gibi, inkâr olaymda da aynı yasalar rol oynar. Dolayısıyla inanma olayını ve onun zıddı olan inkâr ha­disesini psikolojik ve psiko-sosyal gerçeklikleri dikkate alma­dan izah etmek eksiklik olur.[24]

 

1- İMAN

 

Emn kökünden if’âl ölçüsünde bir masdar olan iman, bir kişiyi söylediği konuda tasdik etmek, söylediklerini kabullen­mek, gönül yatışkanlığı ile benimsemek, karşısındakine güven vermek, şüpheye yer vermeyecek şekilde kesin olarak içten ve yürekten inanmak anlamına gelir.[25]

İman kelimesinin boyun eğme, gönül huzuru ile benimseme, İslâm'ı kabul etme manalarında kullanıldığı olmuştur.[26]

Kalb ile tasdik, dil ile ikrar ve amelin hepsine birden i iman denildiği [27]  gibi, tek tek bunların herbirine de iman denilmiştir. [28] Eğer kişi ikrar ve amel eder, tasdik etmezse münafık  olur. Mü'min tasdik eden, imanla nitelenen kimsedir. Ayrıca  Yüce Allah'ın isimlerinden birisi de mümindir. [29]  İman edilen şeylere de Mü'menün bih denir. İslâm âlimleri iman teriminin şer'i manası üzerinde farklı kanaatlere sahip olmuşlardır. Bun­lardan ehl-i sünnet kelâmcılarının tarifi şöyledir; Hz. Peygamber (sav)'in Yüce Allah'tan getirdiği kesin olarak bilinen hü­kümlerde O'nu tesdik etmek, O'nun haber verdiği şeyleri tered­dütsüz kabul edip bunların gerçek ve doğru olduğuna gönülden inanmaktır.[30]

İman olgusunun ilk ve sade nüvesini Kur'ân-ı Kerim'in “fıtrat” adını verdiği inanma kabiliyeti oluşturur. Bir insan ola­rak bizim gözlemleyebildiğimiz kadarıyla, iman motivleri kişinin inanmasına sebep teşkil eden etkenlerdir. Bu motivlerin tesi­riyle ve İlâhi kudretin takdiriyle insan iman eder. Yapılanma sü­recini tamamlayan iman bütün boyutlarıyla teşekkül eder. Psi­kolojik boyut fizyolojik (dış) boyutla tamamlanır. İnsanın iç ya­pısında yerleşen ve dış yapısında tezahür eden iman, insanın kalbine (iç dünyasına), tutum ve davranışlarına, toplum olarak sosyal yapısına tesirde bulunur. Bütün bunlar bir yandan olur­ken insan merakı Yüce Allah'ı tasavvur etmekten kendini ala­maz. Onun yanlış yol ve anlayışlara düşmemesi için, Allah (cc), sıfatlarını bildirmek suretiyle kulunun bu eğilimine karşılık ver­miştir. Yine imanı besleyen atılımlardan biri olan “dini şüp­he” de insanların alışık bulunduğu bir olgudur.[31]

 

I- Dini Kabiliyet (Fıtrat)

 

İnsan doğuştan dini bir kabiliyete sahip olarak dünyaya gelir. Bu kabiliyet onun dîni düşünce ve davranışlarının temelini oluşturur. Kur'ân-ı Kerim'de insanlardaki bu potansiyel inanma kabiliyetine açıklık getirebilecek üç önemli kavram bulunmak­tadır. “Fıtrat”, “Misâk” ve “Sıbga” Kur'ân'da insanın dîni kabi­liyetini ifâde etme hususunda başta gelen kavramlardır.

Arap dili lügatlerinde “fıtrat” kelimesi, uzunlamasına yar­mak, memeden parmakla süt sağmak, hamuru mayalandırmadan pişirmek, deriyi tabaklamadan hazırlamak, ortaya çıkmak, zu­hur etmek, hayvanın azı dişi bitmek, yaratmak, benzeri olmayan bir şeyi icad etmek,[32] din, İslam [33] dini kabule eğilimli yaratı­lış [34] manalarına gelir.

Fıtrat kavramı değişik isim ve fiil kalıplarıyla Kur'ân-ı Kerim'de bir çok kez tekrar edilmiştir [35] ve her yerde yaratma, ibda etme manasını ihtiva etmektedir. Fakat bu âyetlerden yalnız birisinde “Fıtrat” kavramı insan ve din ilişkisini vurgulayan bir mana taşır. Bu âyette fıtrat kelimesi insanın din ile olan mü­nasebetini ifade için kullanılmıştır: “Ey Muhammed! Hakka yö­nelerek kendini Allah'ın insanlara yaratılışta verdiği dine ver. Zira Allah'ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din bu­dur, fakat insanların çoğu bilmezler” [36] Ayette geçen fıtratallah ifadesi Allah'ın insanları üzerine yarattığı bir yaratılış düzenle­mesini ifade eder.[37] Yüce Allah insanları hakkı kabul etme ka­biliyetleri ile hakkı idrâk etmeye hazırlıklı bir seviyeye getirerek yarattı.[38] Fıtrat gereği insanlar Allah'ın zatını biime, birle­me, O'ndan başka ilâh olmadığını kabul etme [39] Tevhide ve İs­lâm dinine yönelmede kabiliyetli olma [40] potansiyeliyle donatıl­mıştır.

İnsanların kaibine hak sevgisi ve hakka meyletme yetene­ği konmuştur. Fıtratın insanların akıllarına iyiyi ve kötüyü anla­ma kabiliyeti konması manasına geldiği de söylenir. [41] Ayette geçen en-nâs kelimesiyle ifade edilen Allah'ın fıtrat üzere yarat­tığı kimseler olduğu ve müşriklerin bu gruba dahil edilmediği yani onların İslâm fıtratı üzerine yaratılmadığı ileri sürülmüştür. Fakat tefsircilerin çoğunun ittifak ettiği görüş en-nâs kelimesi­nin müslüman-kâfir ayırımı yapılmaksızın genel manada kulla­nılmış olduğudur. [42] Allah'ın fıtratında değişme olmayacağı hu-susu ise şöyle açıklanmıştır. İnsanda Allah'ı birlemek doğuştan­dır ve bunun değiştirilmesi mümkün değildir, Çünkü iman kabi­liyeti kesbi olmayıp fıtridir.[43]

Dini kabiliyetin, doğuştan insanın mayasında mevcut ol­duğuna işaret eden kavramlardan birisi de “Misak”tır. Sözkonusu kavram Kur'ân-ı Kerim'de insanla Yüce Allah arasında sem­bolik bir iman sözleşmesi şeklinde anlatılır.

Arap dilinde “misak” akit, antlaşma manasında olup, “vesak”tan gelir. Bu kendisiyle esirlerin veya hayvanların bağlandı­ğı ip anlamını ihtiva eder. [44] “Misak”ın yemin ve ahitle pekişti­rilmiş bir akit olduğu da söylenir.[45]

“Rabbin, Ademoğullarının sulblerinden zürriyetini çıkar­mış, onları kendi nefislerine şahit tutarak; “Ben, sizin Rabbiniz değil miyim?” demiş, Onlar da; “Evet, şahidiz, sen bizim Rabbimizsin” diye cevap vermişlerdi. Bu, kıyamet gününde “Bizim bundan haberimiz yoktu” dememeniz içindir.”[46] Bu âyetteki ifade tarzı çoklarına göre temsilidir. [47] Misak Allah'ın insanları yarattığı fıtrattır denin [48] Ayette geçen “İşhâd” kavramıyla şu manaların kast edildiği söylenmiştir. Yüce Allah insanlara yara­tılışta yaratıcılarının kendisi olduğunu göstermiş, [49] onları tevhid, [50] dosdoğru hanîf dini üzere yaratmıştır. [51] Misak olayına getirilen farklı bir yorum ise şu şekildedir. Yüce Allah bütün in­sanları ilk yaratılışta âfakta ve enfüsteki delillerden istifade ede­rek tevhide ulaşmağa kabiliyetli yaratmıştır. [52] Bu delilleri onla­rın içine yerleştirmek suretiyle onları hidayetle dalâleti birbirin­den ayırmağa kabiliyetli kılmıştır.[53]

“Sıbğa” kavramının da iman duygusunun fıtri olduğuna dair işaret taşıdığı belirtilmiştir.

Arap dilinde “sıbğa”, elbise, kumaş ve benzerlerinin boyandığı şey. Allah'ın fıtratı. [54] din, millet manalarına gelir. [55] Kişinin dindarlığı güzel olduğu ve din kendisinde yerleştiği za­man, Allah'ın diniyle boyanmış denilir.[56] “Allah”ın boyası” kavramı Yüce Allah'ın insanlarda yarattığı, onları hayvanlardan ayıran, akletme melekesine işaret eder.[57]

“Biz Allah'ın boyası ile boyanmışızdır. Allah'tan daha güzel boyası olan kim? O'na kulluk edenlerdeniz.”[58] “Sıbgatullah”. Allah'ın dinidir. Fılratullah. manasına gelir.” [59] “Sıbğa”dan maksat fıtratın muhafazasıdır denilmiştir. [60] Yüce Allah'ın in­sanları fıtrat üzerine yaratması ile Sıbğa kelimesi arasındaki iliş­ki şöyle izah edilmiştir. Boya nasıl boyanan eşyanın süsü ise, fıtrat da insanın süsüdür denilmiştir. [61] er-Râzî'nin sıbğa kavramına getirdiği izah ise şöyledir: İnsan beden yapısı ve eğilimleri yönünden acziyet ve yoksullukla nitelenmiştir. Buna işaret eden deliller ise sonradan yaratılmış olması ve yaratıcıya muhtaç du­rumda bulunmasıdır. Bu deliller insan için bir sıbğa'dır.[62]

Müfessirlerin Fıtrat kavramını Misâk olayıyla; Misâk ola­yını, Fıtrat olgusuyla; Sıbğa kavramını Fıtrat ve Misâk kavra­mıyla açıklamaya çalıştıklarını görüyoruz. Bu durum Fıtrat, Misâk ve Sıbğa kavramlarının ortak bir paydası olduğuna işaret ediyor. Her üç kavramın birleştiği istisnasız nokta ise, her insan­da doğuştan Allah'a iman etme kabiliyetinin bulunduğu hususu­dur.

Bununla birlikte, fıtrat kavramına, iyiyle kötüyü ayırma kabiliyeti, sadece mümin kimselere verilen iman kabiliyeti, Mi­sâk kavramına enfüs ve âfaktaki delillerden hareketle hakkı ba­tıldan ayırma kabiliyeti gibi dolaylı izahlar getirilmiştir.

Fakat fıtrat, mîsâk ve sıbğa kavramlarına getirilen bu do­laylı yorumlar azınlıkta olup kavramlarının ağırlıklı olarak in­sandaki doğal iman etme, Allah'ı tanıma kabiliyetini ifâde ettiği görüşünde oy çokluğu sağlanmıştır. Kaldı ki. getirilen bu dolay­lı yorumlar, genel görüşe zıt değildir.

Fahreddin Râzi. ne olursa olsun insan ruhuna nakşedilen fıtratullah mührünün kazınamayacağını ileri sürer. “Allah'ın ya­ratışında değişme yoktur” ifadesini bu şekilde yorumlar. Küfür­le, şirkle, nifakla üzeri örtülse, küllense de iman kabiliyetinin İnsan benliğinden hiç bir zaman silinemeyeceğini belirtir.

Ayetlerden ve yorumlardan hareketle tanımlamaya çalış­tığımız bu iman kabiliyetini, iradeli olarak, aklederek, kalben tasdik edip söz ve fiille ikrar ederek teşekkül eden “olgun iman”ın karşılığı sayamıyoruz. Olsa olsa iman kabiliyeti olgun İmanın nüvesini, tohumunu teşkil ediyor olabilir. Kul, insanı in­kara götüren psikolojik ve fizyolojik motivlerin tesirinden sakı­nır, iç ve dış kaynaklı imana götüren motivlere sarılır, iradesini ve aklını olumlu yönde kullanırsa, Allah'ın dilemesiyle bu to­hum çimlenir, filizlenir ve yeşerir. Aksi takdirde üzeri örtülür, küllenir, küfür dediğimiz inanç türü ortaya çıkar. Fakat küllenmekle birlikte, âyetin delaletiyle er-Râzi'nin de belirttiği gibi bu mühür insan benliğinden hiç bir zaman bütünüyle silinmez.

İman kabiliyeti, “dinî mahiyet arzetmeyen bir dindarlık kabiliyeti ve yeteneğidir. Bu durumda bu duyguya, akıl ve tec­rübenin müdahalesi henüz yoktur. Ancak insan, bu kabiliyeti geliştirerek inanan bir mümin olabileceği gibi, köreltmek veya baskı altına almak suretiyle de inkarcı bir kimse olabilir.[63]

“Peygamberlerin getirmiş olduğu hiçbir şey, insanın ona karşı lakayt ve “tarafsız” olduğu şeyler değildir. Bilakis, tama­mı, insanoğlunun yaratılışı ve zatının gerektirdiği şeylerdir. Ya­ni insanoğlu, yaratılış itibariyle onlara eğilimlidir, doğası ve tıy­netinde vardır bu eğilim. Bu durumda peygamberler, bir çiçek veya bir ağacı yetiştiren bahçıvana benzerler. Çiçek ve ağaçta özel bir istidat, yani özel duruma temayül vardır. Eğer bir bahçı­van bir kayısı çekirdeğini yere ekiyorsa, bu çekirdek aynı za­manda hurma veya vişne de olmaya müsait ve bu türlere eğilim­li bir varlık değildir. Keza bahçıvan da, onu bir hurma veya viş­ne olarak yetiştirme yetki ve seçeneğine sahip değildir.

İnsanda, adına fıtrat denilen özel bir eğilim türü vardır. Peygamberlerin gönderilmesi olayı, insanoğlunun yaratılışındaki bu eğilime verilen olumlu bir cevaptan ibarettir. Gerçekte, in­sanoğlunun yaratılışı gereğince aradığı ve arayacağı her şeyi peygamberler ona sunmuşlardır. Fıtratın anlamı kısaca budur.” [64] Fıtrat bütün insanlar için geçerli olan, ortak ve genel, ev­rensel bir yaratılış özelliğidir.” [65] “Fıtratullah'ın Tanrısal bir ba­ğış ve aynı zamanda, insanlık kavramının gerçekleşmesi için varlığı zorunlu olan irade seçme, gerçekleştirebilme, vb. yapısal niteliklerle çatışmaması için, donmuş bir olgu değil de, yaratılı­şın başlangıcında herkese verilmiş olan, gerçekleştirilmesi veya küllenmesi değişik şartların bulunmasıyla bağlantılı olan şeffaf bir keyfiyet olması ümit edilir ve beklenir. Bu temel zaruretten dolayıdır ki, “Fıtrat”, hiç kimsenin yadsımayacağı “a priori” [66] bir bağıştır.”[67]

Tarafsız ve önyargıdan uzak bir şekilde araştırma yapan bazı Batılı psikologlar inanmanın fıtrî olduğunu açıkça belirt­mişlerdir. İnanmanın fıtrî olduğunu, bozulmamış insan tabiatı­nın doğuştan inanmaya yatkın olduğunu ileri sürenlerin başında Descartes gelir.” [68] H. Remplein, “dini inancın tohumları hiç şüphesiz insanın ruhunda ve benliğinde mevcuttur”[69] der. Kroh ise, çocuğun Allah'ın varlığına inanmaya hazırlıklı olduğunu söyler. [70] Bir grup Amerikalı psikolog da din duygusunu bir iç­güdü olarak gösterir: “Fert, dünyaya gelirken her türlü deneylerden ve sosyal tesirlerden önce bazı ırsî eğilimler ve içgüdüleri beraberinde getirmektedir ki, bunlar, onun dini hayatında da et­kili olmaktadır. Bu noktaya gelince karşımıza fertlerde dinin “ırsî bir içgüdü” olup olmadığı meselesi çıkar. Davranış psiko­lojisi taraftarlarının bu görüşe itiraz edecekleri muhakkaktır. Fa­kat burada bahis konusu olan, “dinî içgüdü” insana mahsus özel mahiyette bir içgüdüdür. Hayvanda yoktur. Ayrıca ilave edelim ki, psikolojide içgüdülerin sayısı ve mahiyeti üzerinde münakasalar devam etmektedir. [71] Max Nordeau ve Ferid Vecdi de din duygusunun insanın sahip olduğu duyguların en köklüsü oldu­ğunu, insanlık oldukça din duygusunun da olacağını, bu duygu­nun insandan bir an bile ayrılmayacağını belirtirler.[72]

İnsan doğuştan dindardır. Bilim ve felsefe insanın arayışı­nın ürünü iken, din daha çok insanın aranışının bir ürünüdür. İn­san Allah'ı aramakla birlikte, Allah'da insanı aramaktadır. Al­lah insan tarafından bilinmek istemektedir.[73]

Sonuç olarak denilebilir ki, fıtrat, mîsâk ve sıbğa âyetle­rinde, “iman olayının insanın nefsî varlığında köklü bir temeli olduğu ve onun iradî bir fiil olarak ortaya çıkmasında bu “ızdırârî” mesnedin önemli rolü bulunduğu”[74] anlatılmaktadır. Kur'ân öğretisinin öne sürdüğü bu fıtrilik (yaratılıştancılık) inancına göre insan dinli olarak dünyaya gelir. Objektif olarak konuya yaklaşan araştırmacıların ulaşmış oldukları sonuçlar da bu hakikati doğrular mahiyettedir.

Bu bağlamda çözüm gerektiren iki önemli soru çıkıyor karşımıza; Allah'ın varlığını hiç tanımamacasına, salt inkar mümkün mü? Fıtratın, İman kabiliyetinin sâikiyle, aşkın bir Al­lah'ın varlığını kabul etmek tek başına yeterli midir?

Fıtratla ilgili âyetlerden de anlaşıldığı gibi Kur'ân-ı Ke­rim salt ateizm'i imkânsız görür, böyle bir inanç ve düşüncenin insanda gerçekten var olabileceğini kabul etmez. Tanrıtanımaz­lık iddiasında bulunanların inkâr gibi bir yargıya doğuştan gelen fıtrî imanın sesine kulak vererek değil, aksine benliklerinde var olan bu derin duygu ve şuuru baskı altında tutarak ulaştıklarını kabul eder.

Her şeyin yolunda gittiği zamanlarda Allah (cc)'i unutan en sıkı ateistler, en azılı tanrıtanımazlar bile musibetlerin her yandan kendilerini kuşattığı ve başka çıkış yolunun bulunmadığı durumlarda imdat çığlıklanyla Allah'a yalvarıp yakarırlar. [75] “O kafirler, kara bulutlar gibi dalga sardığı zaman, dini Allah’a has kılarak O'na yalvarırlar, dua ederler. Allah onları karaya çıkarıp kurtardığında içlerinden bir kısmı doğru yolda kalır. (Diğerleri ise küfürlerine devam ederler.)” [76] En kibirli, en inatçı ateistlerin bile çaresizlik içerisinde kaldıkları zaman kur­tuluş için ister istemez Allah (cc)'a yalvardikları bir gerçektir. Çaresizlik anlarında ortaya çıkan bu durum her insanın kalbinin derinliklerinde fıtrî iman kabiliyetinin bulunduğunun bir delili­dir. İnkarcılar kibir, hevâ, hased, kin, nankörlük, inkarcı şüphe, önyargı, gaflet gibi inkar motivlerinin de tesiriyle benliklerinde varlığı mevcud olan fıtrî iman kabiliyetini baskı altında tutarak hiç yokmuş gibi davranmaya çalışırlar.

Arap cahiliye döneminde davranışlarının temelinde bir tür nihilizm bulunan, [77] kendilerine dehriler adı verilen kimsele­rin varlığından bahsedilir. “Dediler ki: Ne varsa dünya hayatı­mızdır, başka bir şey yoktur. Ölürüz, yaşarız, bizi zamandan başka bir şey helak etmiyor (öldürmüyor)” [78] Dehrilerin tabiat­taki olayları feleklerin hareketine yani bir takım maddi güçlere nisbet ettikleri [79] dolayısıyla tabiatı tanrılaştıran kimseler olduk­ları söylenir. Cahiliye insanının inanç yapısını ele alan diğer âyetlere de baktığımızda onlar arasında salt ateizmin değil, tabi­at gibi maddi şeyleri Allah'a ortak koşma, şirk inancının hakim olduğunu görürüz. “Eğer onlara: “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorarsan, elbetteki, Allah diyeceklerdir.” [80] “De ki: Biliyor­sanız dünya ve içinde bulunanlar kimindir? Onlar: Allah'ındır diyecekler. O halde düşünmez misiniz de...”[81]

Bu âyetler cahiliye insanın benliğinde Allah bilgisinin varlığını gösteriyor. Onların inkar etmelerinin sebebi ise bazı şeyleri Allah'a ortak koşuyor olmalarıdır.

En genel anlamıyla tanrıyı tanımama,[82] inanmama şek­linde tanımlanan ateizmin “salt inkâr” olarak gerçekleşmesinin çok zor hatta imkânsız olduğu ileri sürülmüştür. Bu görüşte olan Batılı bilim adamlarından bazı anekdotlar nakletmek yerinde olur.

“Tanrının asla var olmadığına inanan birisiyle karşılaş­mayı çok isterdim. Böyle birisi bana, en azından kendisini ikna edebilen, çürütülmez gerçeği açıklardı.” [83] diyen La Bruyere, böyle bir düşünceyle karşılaşmanın güç olduğunu dile getirir. Hristiyan ilâhiyatçılarmdan Anselm'in şu ifadeleri dikkat çeki­cidir. “Kalbimde tanrı yoktur diyen bir aptalın zihninde bile kendisinden daha yetkini düşünülmeyen bir tanrı fikri var­dır.”[84]

Bazı batılı bilim adamlarının da itiraf ettiği gibi şirkin çe­şitli tezahürleri şeklinde ortaya çıkan inkâr, hiç bir zaman “salt inkar” şeklinde ortaya çıkmamıştır.

Fıtrî iman kabiliyetinin saikiyle, aşkın bir Allah'ın varlı­ğını kabul etmek ve inanç yaşantısında bununla yetinmek yeter­li midir sorusuna gelince; Kur'ân öğretilerine göre iman sadece benlikte ve zihinde varlığı kabul edilen, bunun dışında hiç bir fonksiyonu ve hareket alanı bulunmayan bir olgu değildir. İman eden kişi iman objesiyle (iman edilecek varlık ve esaslarla) iliş­ki kurmak zorundadır. Bu ilişki ise doğrudan olmayıp dolaylı yoldan gerçekleşir. İman objesiyle ilgili bilgiler insana dışardan (vahiy yoluyla) gelir. Kişi bunlara gayben iman eder, inanç ve eylem plânında gereklerini yerine getirir. Bu konuya ilişkin hu­susları “Kitaplara İman” konusunda ele alacağımızı belirtelim.

İnanma konusunda sadece aşkın bir tanrının varlığını bil­mekle yetinenlerin ve iman olayını bu kadarıyla değerlendirenlerin varlığı muhakkaktır. Varlığı bilinebilen ve âleme müdahale etmeyen tanrı anlayışı olarak ortaya çıkan bu düşünce tarzı deizm olarak tanımlanır. Vahye, ahiret hayatına yer verilmeyen deizm düşüncesi.dinin kendisi değil, olsa olsa solgun ve ölgün bir yorumudur. [85] Öte yandan insanların hayatları tanrıyı ilgilendir­mez. Tanrı adına yapılan ibadetlerin de hiç bir anlamı yoktur.[86]

Yaratılıştan insan benliğinde var olan iman kabiliyetinin bütünüyle silinmesi, salt ateizmin ortaya çıkması mümkün ol­madığı gibi sadece duygu ve düşünce olarak kabul edilen, her­hangi bir fonksiyonu ve hareket alanı bulunmayan inanç da iman olarak değer kazanmaz.

“Fıtrat” kavramıyla ifade edilen olgu insan benliğine yer­leştirilmiş bir cevherdir. Bizzat imanın kendisi değil, onu başla­tan ilk muharriktir. Eğer insan iradesini iman etme yolunda kul­lanırsa bu fıtrat cevheri yönünü iman objesine (inanılacak varhk ve esaslara) çevirir. Gerekli motivasyonun sağlanmasıyla irade, zihin, kalb, duygular ve edimler iman objesiyle ilişkiye geçer ve iman hayatı başlar. İman objesiyle ilişki kurulmadığında (Al­lah'a ve O'nun gönderdiği esaslara iman edilmediğinde) fıtrî iman kabiliyetinin üzeri örtülü kalır. Küfür ve onun türevleri or­taya çıkar. İnsandaki susuzluk güdüsü nasıl, sağlıklı su ile doyuruluyorsa, iman kabiliyeti de Allah'a ve O'nun indirdiği esasla­ra iman etmekle doyurulur. Aksi takdirde her türlü inkâr hastalı­ğının ortaya çıkması kaçınılmaz olur.[87]

 

II. İman Motivleri

 

A. Psikolojik Motivler

“Bireyi bir harekette bulunmaya, ya da bir hareket yolunu diğerine üstün görmeye ilecek şekilde etkileyen sürücü kuvvet ve faktörlere motiv denir. Bir motivin etkisiyle ve buna uygun olarak meydana gelen faaliyet şekline de motivasyon denir.” [88] Motivler genel olarak fizyolojik, sosyal ve psikolojik (bireysel) olmak üzere üçe ayrılır. Bunlardan ilki insan ve hayvanlarda or­taktır. Sosyal ve psikolojik motivler ise, birey veya toplum ola­rak insana özgüdür. [89] Her davranışın ardında bir güdü (moti­vasyon) veya güdüler zinciri vardır. [90] Davranışların kaynağı olan bu etkenler hem fiziksel ve toplumsal hem de insanın için­den gelebilirler. [91] İşte öyle psikolojik ve sosyal motivler vardır ki, bunlar da insanı Yüce Allah'a inanmaya sevkeder, motive eder.

Psikolojik faktörler daha ziyade insanın iç yapısıyla ilgili­dir. İnsanın içinden gelen ve onu inanmaya sevkeden, aidiyet duygusu, bağlanma ve sığınma eğilimi; kutsallık duygusu, gü­zellik duygusu, ahlâkî eğilim, en yetkin varlık tasavvuru, hayatı anlamlandırma isteği, tabiat olayları karşısındaki çaresizlik ve ilâhî yardım talebi, ölüm korkusu ve ölümsüzlük arzusu, haki­kati arama hissi gibi duygusal ve zihinsel temele dayanan mo­tivler mevcuttur.

Aynı şekilde, sosyal uyum, toplumsal etkileşim, dini tel­kin, aile ortamı, insanın iman etmesinde etkin rol alabilecek sosyal motivlerdir.[92]

 

1. Aidiyet Duygusu

 

Her insanda doğuştan “köklülük” ihtiyacı vardır. Bu dür­tüyle kökenini arar, dünyanın tamamlayıcı bir parçası olmak, bir yere ait olduğunu hissetmek isler. Çocukluğunda kendisini annesine ait hissetmesi gibi.[93]

Varoluş koşullarından kaynaklanan bu ihtiyacın sâikiyle insan mensup olacağı bir yer arar. İşte din de insanlara “belirli bir yöneliş amacı kazandıran” [94] kurumlardan birisidir. Kökleri­ni yitiren, nerede olacağını ve kim olacağını bilemeyen, yapa­yalnız ve yuvasız kalan, bu durumun neden olduğu kopukluk ve çaresizlik altında kalan insan [95] yaratılışına uygun kökler edin­diği sürece bu dünyada rahat edebilir.

İnsanın köklülük ihtiyacını karşılayacak merciler arasında başı çeken din müessesesidir. Söz konusu ihtiyaç herşeyin üs­tünde, sonsuz kudret sahibi bir Rabb'e yönelme ve ona ait oldu­ğunu hissetme yoluyla en sağlıklı çözüme kavuşur.

Kur'ân, Allah'ı bırakıp da başka mercilere ait olma his­siyle hareket edilmesini fıtrata aykırı bulur. Aidiyet hissinin Al­lah'a yöneltilmesiyle gerçek tatminin ve sağlıklı çözümün ger­çekleşeceğini belirtir. Bu bağlamda insanların Rabb'e ait, Rabb'e mensup kimseler olmasını önerir. “Hiçbir beşerin, Al­lah'ın kendisine kitap, hikmet ve peygamberlik vermesinden sonra kalkıp da insanlara: Allah'ı bırakıp bana kul olun demesi mümkün değildir. Bilâkis: Okumakta ve öğrenmekte olduğunuz kitap uyarınca Rabb'e halis kullar olunuz.” [96] Ayette geçen Rabbânî kavramı Rabb'e mensup, ait olma anlamına gelir [97] Allah'a ait kimseler olarak yalnız Allah'a bağlanmak” [98] insan­daki fıtrî “köklülük” ihtiyacım karşılayacak ve insan böylece ra­hatlayacaktır.

Kendi varlığının temelini araştıran insan, kendibaşına va­roluşunda mükemmellik ve dayanıklılık bulamadığını hisseder. Bu durum insanda zihinsel ve manevî bir boşluk, belirsizlik, gü­vensizlik, bunalım ve mutsuzluk şeklinde kendini gösterir. İçin­de bulunduğu bu durumdan kurtulmak ve kendini sağlam bir yere yerleştirmek isteyen insan en sağlıklı çözümü Allah'a yö­nelmekte bulacaktır.[99]

 

2. Bağlanma Ve Sığınma Eğilimi

 

Çocuğun doğduğu andan itibaren ortaya çıkan himaye edilme ve bağlanma eğilimi onda dini duyguyu ve dini yaşayışı uyandıran nüvelerden biri kabul edilir.[100] Bu eğilim, emniyet, güven, dayanma, korunma, sığınma,, kabul görme, teslim olma, sevilme gibi çocuğun temel ihtiyaçları arasında yer alır.” [101] Daha ilk günlerden itibaren büyümek ve gelişmek için daha kuvvetli birilerinin sevgi ve şefkatine, korunmasına ihtiyaç duyar. Hima­ye edilme ve himaye edene bağlanma eğilimi, çocuğu kendisine yardım edecek ve koruyacak “sonsuz bir kuvvet” arayışına sevk eder. Kendi kaderine ve kainata hakim bir kudretin varlığım his­sedip O'nun himayesi altında olduğunu bilmek ve O'na içsel bağlarla bağlanmak ister.

Sığınma ve bağlanma güdüsünün sâikiyle ve sahip oldu­ğu bitmez tükenmez merak duygusunun da etkisiyle çocuk, he­nüz tam olarak kavrayamadığı, fakat zamanla öğreneceği ilâhî kuvveti arar durur. Ve bu ilâhî kuvveti kaçınılmaz bir dayanak, sığınak ve emniyet kaynağı olarak görür.

Kısaca denilebilir ki çocuğun Allah'a inanma gereksinimi gayet doğal olup, bu istek onun içten gelen bir ihtiyacını karşı­lamakta ve inanma isteği adeta çocuğun iradesi dışında oluşup gelişmektedir.

Çocuğun inanç dünyasını etkileyen faktörlerden olan bağlanma duygusu aynı zamanda ümit, korku, sevgi duygularıy­la da ilişkilidir. Psikanaliz sevgi ve bağlanma duygularını insa­nın en temel iki duygusu olarak ön plana çıkarır. [102] İman da kor­ku, ümit, sevgi gibi duyguları içeren bir olgudur. Kur'ân'ı Kerim'de iman edenlerin nitelikleri “korkan” ve “ümit eden” ola­rak verilir. [103] Kaynağı sevgi ve korku olan iman, sonradan ümit ve bağlanma duygusuna dönüşmektedir.

Her şeyden güçlü bir varlık arama ve bu varlığa sığınıp bağlanma duygusu Hz. İbrahim'in şu tutumunda farkedilmektedir. “Yakînen bilenlerden olması için İbrahim'e göklerin ve ye­rin hükümranlığını şöylece gösteriyorduk. Gece basınca bir yıl­dız gördü, işte bu benim Rabb'im dedi, yıldız batınca batanları sevmem dedi. Ay'ı doğarken görünce işte bu benim Rabb'im dedi, batınca Rabb'im beni doğruya eriştirmeseydi and olsun ki sapıklardan olurdum” dedi. Güneşi doğarken görünce, işte bu benim Rabb'im, bu daha büyük dedi; Batınca; Ey milletim! Doğrusu ben ortak koştuklarınızdan uzağım dedi. Doğrusu ben yüzümü, gökleri ve yeri yaratana çevirdim. Ben puta tapanlar­dan değilim.”[104]

Hz. İbrahim'in rol aldığı bu olayda sığınma ihtiyacını karşılama çabası içerisinde olan bir insanın arayışını görürüz, insanın sığınabileceği güçlü varlık olarak yıldız ön plana çıkı­yor. Yıldızın yok olmasıyla bunun “daimî ve yok olmayan” [105] bir varlık olmadığı anlaşılıyor. Daha güçlü bir varlık olduğu dü­şüncesiyle önce ay, sonra güneş seçiliyor. Gaye en güçlü varlığa sığınmak. Güneşin “hacim yönünden ve ışık gücü bakımından daha büyük” [106] olduğu düşünülüyor. Bu arayış en güçlü, gücünün üstünde güç olmayan varlığa ulaşınca son buluyor. Sığınıla­cak, güvenilecek bu varlığa yöneliyor ve bağlanıyor.

İnsan kendisindeki güçsüzlük, acz ve sığınma duygusuna bağlı olarak, her şeyden üstün, güçlü bir varlığa doğru yöneliş gösterir, Bu yöneliş din duygusunun temelini oluşturan unsur­lardan biridir. Güçsüzlük ve acziyet karşısında korunma, sığın­ma ve emniyette olma ihtiyacı küçük yaşlardan itibaren insanı etkiler, onu en büyük koruyucu, en güvenilir sığınak olarak Al­lah'a bağlılığa yöneltir.[107]

Kendi kendine yeterli olmadığını, eksik olduğunu bilip farkeden insan eksikliğini tamamlamak için yaşadığı kâinatta sı­ğınılacak ve bağlanılacak bir varlık da bulamayınca kainata de­ğil, onun yaratıcısına bağlanma gereğini zorunlu görmüştür.[108]

 

3. Kutsallık Duygusu

 

Kutsallık duygusunun nüvesi sevgidir. Çünkü kutsallık, sevgi ve korku duygularının oluşturduğu bir duygudur. Bundan dolayı “din şuurunun teşekkülünde önemli bir adım olan kutsal­lık duygusunun ilk tohumlan sevgi duygusunda saklıdır” deni­lir.[109] Kutsal bir varlığa tapmak insanda sevmek kadar doğal bir ihtiyaçtır. [110] Ve tapınma duygusu istisnasız her insanda do­ğuştan mevcuttur. Bu duygu insan ruhunun en köklü tecellile­rinden ve insan varlığının en asil boyutlarından biridir. Peygam­berler tapınmayı icad etmemişler, aksine tapınmanın doğru yo­lunu insanlığa öğreterek göstermişlerdir. Yanlış tapınma şekille­rine engel olmuşlardır.[111]

Dua ve yakarış duygusu içgüdüsel olarak, kendisinde ku­sur ve noksanlık bulunmayan yetkin bir varlığa karşı hissedilir. O her yönüyle kemal sıfatlarla muttasıf, noksan sıfatlardan beridir. İnsan tapınma yoluyla (ibadet) kendi sınırlı varlığından sıyrılıp sonu ve sının eksikliği bulunmayan bir gerçeğe ulaş­mak. O'nunla bütünleşmek ister.[112]

İnsanda bazı eşya ve varlıklara kutsallık izafe etmek, on­ları her türlü kusurdan tenzih etmek eğilimi vardır. Nitekim Yü­ce Allah, Cebrail'e Tûvâ vadisine ve kendi zâtına kutsiyet atfet­miştir. Kutsallık izafe etme, takdis etme eğilimini meleklerde dahi görüyoruz: “Melekler bizler hamdinle sana teşbih ve seni takdis ediyoruz, dediler.” [113] Takdis etmek, kutsamak noksanlık ve çirkinliği Yüce Allah hakkında uzak görmektir.[114]

Peygamberlerin ve müminlerin iskân ettiği yer olduğu için [115] Arz-ı Mukaddes'e, tamamen temiz ve Allah'ın kelamını eksiksizce ilettiği için[116] Cebrail'e, Tûvâ vadisine kutsallık atfedilmiştir. Atfedilen kutsallığın içeriği saygı, ta'zim gösterme, şeref ve üstünlük izafe etme şeklindedir.[117]

“Ey Kavmim, Allah'ın size yazdığı mukaddes toprağa gi­rin...” [118] “Çünkü sen kutsal vadi Tûvâ'dasın.” [119] “De ki: Onu Mukaddes Ruh (Cebrail) indirdi.” [120] Bu varlıkları Yüce Allah kutsal .saydığı için kutsal kabul edilirler. İnsandaki kutsal bir varlığa olan eğilim ve arayışın gerçek karşılığı Allah (cc)'ın kendisidir: “Göklerde ve yerde olanların hepsi mülkün sahibi, mukaddes, aziz olan Allah'ı tesbih eder.”[121]

Sevgi, korku, saygı gibi duyguların etkisiyle varlıklara kutsallık izafe etme eğiliminde olan insan, en kutsal varlığa ulaşma yolunda Allah'a yönelecektir.[122]

 

4- Güzellik Duygusu

 

İnsanın doğuştan getirmiş olduğu birtakım doğal eğilim­ler vardır. Bir başka deyişle onda var olması gereken nitelikler­dir bunlar. Tanı olarak mahiyeti açıklanıp çözümlenemeyen bu özelliklerden birisi de güzellik duygusudur. İnsan şık ve güzel olan şeylere, güzel bir görüntüye ilgi duyar, hayran kalır, gönlü ona doğru akar. Nitekim bu güzellik ve ahlâk duygusu, estetik etkilenme neticesinde müzik, resim, şiir gibi güzel sanatlar doğmuştur. İnsanlar bu sanat eserlerinin cazibesine kapılmaktan kendilerini alamazlar. Aynı şekilde çölde güneşin batışı, şahlan­mış bir deniz, güneşin doğuşu, mehtap, salıverilmiş alımlı ve çalımlı at sürüsü, rengarenk çiçekleri açmış yahut meyveleri olgunlaşmış bir bahçe karşısında insan, zihnini meşgul olmaktan, gönlünde bir takım kıpırdanışlar duymaktan kendini kurtaramaz.

İnsanın güzellikler karşısında gösterdiği tepki bazılarının iddia ettiği gibi sadece cinselliğe bağlı olmayıp daha ziyade in­sanda kendiliğinden meydana gelen bir fonksiyondur. İnsan kâ­inatta öyie ilginç tablo ve manzaralar karşısında öyle bilinmez alemlere gidiyor ki, izahı mümkün olmuyor. “Nasıl olur da in­san, güzelliğin uyardığı tesir altında bambaşka, yepyeni bir âle­me akıp gidiyor. Öyle bir âlem ki, insan kendisini orada lâyemutlar (ölümsüzler) arasında, lâyemut realite içinde hissediyor.[123]

Yüce Allah evrenlerin muhteşem ahengini sonsuz küçük­lerde ve sonsuz büyüklerde gizlemiştir. Evrendeki bitmez tüken­mez güzellik, Allah'ın emrini erişilmez bir ahenkte yansıtmakla görevlidir. Zekânın ve dehanın sınırlarını zorlayan bu sonsuz güzellik, gaye âleminin gizliliğini çağrıştırır. Gerçek manada id­rakten nasipleri olanlar evrenin erişilmez sanat tablosu karşısın­da Allah'ı görürler.[124]

Kainattaki muhteşem ahenk ve güzellik insanları her za­man etkileyegelmiştir. Tabiat yaratıcının vasıflarını yansıtan son derece esrarengiz bir kuvvet olarak algılanmıştır. Kâinattaki bu ahenk ve güzellik insan ruhunu etkilemiş ve insanı Allah'a gö­türen bir motiv olmuştur.

Kur'ânM Kerim insanların dikkatlerini kâinattaki güzellik ve ahenk üzerinde yoğunlaştırarak, güzellikten etkilenen kalb ile Allah arasında bağ kurmayı hedefler.

“O yarattığı her şeyi güzel yaratandır”.[125] Bu sonsuz ka­inatta Yüce Allah'ın yarattığı sayısız varlıkların hiçbirisi bozuk ve çirkin değildir. Her şeyin kendine özgü bir güzelliği var­dır.[126] Hikmet ve maslahata uygun bir güzelliktir bu. Gül güzel olduğu gibi dikeni de güzeldir.[127]

Yıldızıyla, gezegeniyle, meteoruyla sayısız güzellik ve ihtişamıyla tezyin edilen gökyüzü insanı adeta büyüler; “Andolsun ki yakın göğü kandillerle donattık.”[128]

Güzellik noktasında insanı en çok etkileyen unsurlardan birisi de renk faktörüdür. “Sizin için çeşitli renklerle yarattığı neler varsa onları da size müsahhar kılmıştır. Bunların herbirinde öğüt alacak kimseler için elbette alâmet vardır.”[129]

Güzellik denince insanın güzelliği ve yakışıklılığı da bü­yük önem arzeder. “Allah sizi şekillendirdi ve şeklinizi en güzel biçimde yaptı.” [130] “Şüphesiz biz insanı en güzel şekilde yarattık.”[131]

Yüce Allah aynı zamanda İnsanların seyretmekle zevk al­dıkları, güzelliği dolayısıyla “süs” ihtiyaçlarını karşıladıkları varlıklar yaratmıştır. “Hayvanları da yaratmıştır. Onlarda sizi ısıtacak şeyler ve bir çok faydalar vardır. Onların etlerini yersi­niz. Onları getirirken götürürken de zevk alırsınız. Kendi kendi­nize zor varacağınız memleketlere yüklerinizi taşırlar. Doğrusu Rabb'in şefkatlidir; merhametlidir. Sizin için atları ve merkebleri binek ve süs hayvanı olarak yaratmıştır. Bilmediğiniz daha ni­ce şeyleri de yaratır. Yolun doğrusunu göstermek Allah'a aittir. Yolun eğri olanı da vardır. Allah dileseydi hepinizi doğru yola iletirdi. Yukardan size su indiren O'dur. Ondan içersiniz. Hay­vanları otlattığınız bitkiler de onunla biter. Allah onunla size ekinler, zeytinler ve hurma ağaçları, üzümler ve türlü ürünler yetiştirir. Düşünen kimseler için bunda ders vardır. Geceyi, gün­düzü, güneşi, ayı sizin istifadenize vermiştir. Yıldızlar da onun buyruğuna boyun eğmiştir. Bunlarda düşünen kimseler için dersler vardır. Yeryüzünde rengârenk şeyleri sizin için yaratmış­tır. Bunda öğüt alan kimseler için ibret vardır. Taze et yemeniz, takındigmız süsleri edindiğiniz ve Allah'ın bol nimetlerinden faydalanmanız için denize ki gemilerin onu yara yara gittiğini görürsün; boyun eğdiren de odur, artık belki şükredersiniz.” [132] Yüce Allah bu âyetlerde hayvansal ihtiyaçların üzerine çıkabi­len insanın güzellik duygusu gibi ruhsal ihtiyaçlarını da tatmine eğilim gösterdiğini vurguluyor.[133]

Kur'ân-ı Kerim'de daha pek çok güzellik manzaralarının tasvir edildiği âyetler vardır. Yaratılan her şeyde göze çarpan bütün güzellikler Yüce Allah'ın sanatının bir eseridir. Gören bir göz, algılayabilen bir duygu, akıl yürütebilen bir zihin, en zevk­li, heyecan dolu bir akıntıya kaptırır benliğini. İlâhi âlemin asıl güzelliklerinden bu fani âleme akseden güzellikleri görür ve hisseder. Yaratılan muhteşem güzelliklerle bunları yaratan ara­sında bir ilgi kurar. Bu ilgi aynı zamanda Allah'a yönelişi sağla­yan bir motivdir.[134]

 

5. Âhlâkî Motivasyon

 

Ahlak kelimesi arapça Hulk veya Huluk kelimesinin ço­ğulu olup din, tabiat, huy ve karakter gibi manalara gelir.[135] Gazâlî bu kavramın açıklamasını şu şekilde yapar: Ahlak nefiste yerleşmiş bir melekedir (yetidir) ki, ondan fikrî bir zorlamaya lüzum kalmaksızın fiiller kolayca ortaya çıkar.[136]

Ahlâk insani bir vakıadır. Acaba ahlâki arayış ve endişe­ler dini inanca, dini davranışa başvurmaya yönelten bir motiv olamaz mı?

İnsanda hayır ve fazilet duygusu[137] bir başka deyişle hudutsuz bir hayır eğilimi vardır.

İnsan menfaat güdüsünün etkisiyle belki pek çok şeye yö­nelebilir. Çünkü bu eğilim onun fıtratında mevcuttur. Bu onun egosuyla ilgili, hayatını sürdürebilmesi için gerekli olan eğilim­lerden biridir. Bu tür eğilimlerin anlaşılması güç değildir. Ancak insanın menfaati olduğu için değil, fazilet ve hayır olduğu için eğilim duyduğu şeyler de vardır. [138]

Kaynağı menfaat duygusundan tamamen farklı olan hayır duygusu dayanışma, iyilik etme, fedakârlıkta bulunma, karşılık­sız verme gibi şekillerde tezahür eder.

“Bir şeye kendilerinin ihtiyacı olduğu halde diğerlerini kendilerinden üstün tutarlar.” [139] Kendisi ihtiyaç içerisinde ol­masına rağmen kardeşini kendine tercih eden insan, kişisel ar­zularını aşabilmiş mürüvvet (ahlâkî olgunluk) sahibi kimsedir.[140]

“Ve ona ihtiyaçları olduğu halde yemeklerini yoksula, ye­time ve tutsağa verirler, onları doyururlar ve şöyle derler; Sizi ancak Allah rızası için doyurmaktayız. Ve sizden ne bir karşılık isteriz, ne bir şükür.”[141]

Ahlâk, insanı bencillikten alıkoyup fedakârlığa, şefkate, sevgiye, karşılık beklemeden yardıma sevkeder. Ahlâklı insan iyilikte, karşılık beklemeden vermede ilâhi bir kutsallık sezer ve ona aşkla yönelir.

Ahlâkiiik aynı zamanda insanlık hayatını, hayvani yaşa­yıştan ayıran faktörlerden birisidir. Hayvanların hareketleri sa­dece içgüdüseldir. Bu yönüyle insana benzer özellik gösterirler. Fakat insanda daha başka üstün kıymetler de vardır. Akıl ve vic­dan gibi... Bu kıymetler vasıtasıyla insan sorumluluk bilincine vazife şuuruna ulaşır.

İnsanda doğuştan gelen iyiliğe ve kötülüğe hükmeden bir meleke vardır, buna vicdan adı verilir. [142] Vicdan, insanın tutum ve davranışlarının bir tür denetleyicisidir. Doğru olmayan bir fi­ilin işlenmesi, kötü bir sözün saıfediimesi vicdanın tesiriyle in­sanın İçinde sıkıntı ve rahatsızlık meydana getirir. Nitekim Yü­ce Allah, insana iyilik ve kötülüğü kavrama kabiliyetinin veril­diğini belirtmiştir: “Allah, insan nefsine fücurunu da takvasını da ilham etti. [143] İyiyi ve kötüyü öğretti,  [144]“ hayrı ve şerri il­ham etti.[145]

Fakat İnsanın her yer ve zamanda ahlâklı olabilmesi için bu meleke yeterli değildir. “Çünkü insanın meşguliyetlerinin yoğunluğu, üzüntü ve sıkıntı gibi pek çok sebep aklın doğru ka­rar vermesini engeller. Cinsel güdü ve nazların yoğunluğu da bu tür tesir yapar.” İnsanın psikolojik içgüdüleri kötü eğilimleri, olumsuz sosyal çevre vicdanın varlığına rağmen kötülüğe, ahlâ­kî vazifeyi terke sevkedebilir. İnsan bu engelleri aşmak için da­ha güçlü bir kaynağa, otoriteye gereksinim duyar. Meselâ Yusuf (as) nefsinin kötülüğe sevkedici isteğinden kurtulup ahlâklı ka­labilmek için Allah (cc)'ın yardımına ihtiyaç duymuştur: “Ben nefsimi temize çıkaramam; çünkü nefis ısrarla kötülüğü emre­der. Meğerki Rabb'im acımış ola...”[146]

Ahlak prensipleri tek başına insanı ahlaklı kılmaya yet­mez. Onlar buyururlar, kınarlar fakat motive edemezler. İhtiyaç duyulan husus, insanı ahlâk prensiplerine uygun hareket etmeye muktedir kılacak motivasyon kaynağıdır. Ahlâka böyle bir mo­tivasyon kaynağı oluşturacak olan da Allah'a ve O'nun dinine iman ve itaattir.[147]

 

6. En Yetkin (Ekmel) Varlık Tasavvuru

 

Önerme yoluyla insan zihnini. Allah'ın varlığını kabule yönelten motivlerden birisi de Ekmel Varlık tasavvurudur. Her bakımdan daha az yetkin olan varlık, insan zihninde, kendisin­den daha yetkin olanın varlığını çağrıştırır. Alemdeki daha az; daha çok mükemmellikler zinciri, insanı en mükemmel yetkin'in zorunlu olarak var olduğunu kabul etmeye sevkeder.[148]

İnsanda kendisinden daha mükemmeli tasavvur edileme­yen “mükemmel varlık” fikri mevcuttur. Allah'ın varlığına inanmayan insanda dahi bu fikir vardır. Mükemmel varlık fikri­nin sadece zihinde var olduğu, zihin dışında bir gerçekliği bu­lunmadığı kabul edilecek olursa insan kendisini çıkmazda bulur. Çünkü hem zihinde hem de zihin dışında var olan birşey sadece zihinde var olandan “daha mükemmel” olacaktır. Oysa insanı Allah'a inanmaya götüren ekmel varlık fikri, “kendisinden daha mükemmeli tasavvur edilemeyen varlık”tır. Eğer ekmel varlığın (Allah'ın) zihin dışında varolduğu kabul edilmezse insan mantı­kî tutarsızlığa düşer. Bu durumda Allah'ın hem zihinde hem de zihin dışında varlığı kabul edilmelidir.[149]

Descartes'in ekmel varlık tasavvurundan hareketle ele al­dığı önerme şu şekilde açılım gösterir;

(1) “Ben, Tanrı fikrini, yani en yüce derecede kemâle sa­hip bir varlık fikrini zihnimde taşıyorum.

(2) Mükemmellik vasıflarının birinden mahrum olan bir varlık, en yüce derecede kemal sahibi olamaz. Öyle ise,

(3) Tanrının yani en yüce derecede kemâle sahip olan bir varlığın, mükemmellik vasıflarının birinden mahrum olduğunu düşünmek çelişki doğurur.

(4) Varlık bir yetkinlik vasfıdır. Öyle ise,

(5) Varlıktan mahrum olmak mükemmellikten mahrum olmak demektir. Öyle ise,

(6) En mükemmel varlık olan tanrının varlıktan, mahrum olacağını düşünmek, çelişki doğurur. Öyle ise,

(7) Tanrının var olması, Tanrı kavramının ayrılmaz bir parçasıdır. Öyle ise,

(8) Tanrı gerçek anlamda vardır.”[150]

İnsanların zihinlerinde tasavvur ettikleri varlık zatı, sıfat­ları ve fiileri ile “En mükemmel varlık”tır. [151] Leibniz ise Tanrı­nın mükemmel (yetkin) varlık oluşunu üç sıfatta toplama dü­şüncesindedir. Bu yetkinlikler kudret, ilim, irâde sıfatlarıdır.[152] Yine Farabî de Yüce Allah'ın “ekmel” oluşunu “ilk” (evvel) oluşu ve kadim oluşuyla ilişkilendirir. [153] Leibniz ve Farabi’nin verdiği işaretlerden hareketle, Descartes ekmel varlık deliliyle Allah'ın varlığını ve hiçbir noksan sıfatı bulunmadığını isbat et­mektedir. [154] Ekmel varlık tasavvuru aynı zamanda İslâm inan­cının kalıplaşmış ifadelerinden biri olan “Yüce Allah kemâl sı­fatlarıyla muttasıf, noksan sıfatlardan münezzehtir.” esasını çağ­rıştırır.

İnsandaki her eğilim gibi ekmel varlık tasavvurunun da karşılık bulması lazımdır. Eğer benlikteki bu yöneliş Allah (cc)'ye çevrilirse daha iyisi düşünülmeyecek en uygun motivas­yon sağlanmış olur. Çünkü ekmel varlık olarak Allah'tan daha mükemmelini düşünmek imkansızdır. Kur'ân-ı Kerim insanın bu eğilimi karşılamaya yönelik eşsiz bir üslup örneği sergiler. Bir yandan Yüce Allah'ın kemal sıfatlarını tek tek sayarken di­ğer yandan bu sıfatların kainattaki tecellilerine dikkatleri yöneltir: “En güzel isimler Allah'ındır. O'na o isimlerle dua edin.”[155] “Bütün güzel isimler O'nundur. Yerde ve göklerde ne varsa O'nu tesbih eder...” [156] Allah, ekmel varlık oluşuna gölge düşürecek her türîü tasavvur ve düşünüşten berî ve uzaktır, en aşkın, takdise en lâyık varlıktır. [157] Hiç bir hususta dengi ve benzeri yoktur. [158] Müşrikler, “Allah Oğul edindi” dediler. O, bundan münezzehtir.”[159] “Allah'ı lâyık olmadığı şeylerden ten­zih ederim.”[160] Ayetlerde ifadesini bulduğu şekliyle Yüce Al­lah'ın ekmel varlık oluşuna ve buna gölge düşürecek düşünce ve inançlardan uzak durmaya ilişkin hususlara Kur'ân-ı Kerim önemine binaen fazla yer vermiştir.[161]

 

7. Hayatı Anlamlandırma İsteği

 

Hayatı anlamlandırma isteği insanın ihtiyaç duyduğu te­mel gereksinimlerinden biridir. Çünkü bu isteğin engellenmesi durumunda insan varoluş boşluğuna düşer, kişi hiçlikle, yokluk­la yüzyüze gelir. Bu durum can sıkıntısı ve varoluş kaygısı şek­linde kendini gösterir. Bu psikolojik hastalık (nevroz) içgüdüler arasındaki bir çatışma nedeniyle değil, çeşitli değerler arasında­ki ahlâki ve mânevi bir çatışma nedeniyle ortaya çıkar.[162]

Varoluş boşluğu ve yokluk kavramları müslüman psiko­loglara inkarcı kimsenin kendi ben'iyle olan ilişki ve bağlantısını kaybettiği, imanın eserinin bulunmadığı, inkarcı bir ruh hali­nin çıkmazını tanımlayan Kur'ân âyetlerini hatırlatmıştır: “Ken­dileri Allah'ı unutmuş, böylece O da onlara kendi nefislerini unutturmuş olanlar gibi olmayın.”[163] Allah'ın tek hakikat ve insanın da sadece bir yansıma .olarak kabul edildiği İslâm'da “Allah'ı unutmak” varlığın esas kaynağından olan kendi ben'ine yabancılaşmaktadır. [164] Allah (cc)’ı unutan insan bu dünya hayatında, kendisini yüce âleme bağlayan rabıtadan yok­sun bir şekilde, hayatın hedef ve gayesinden uzak olarak yaşar.[165]

İnsana verilen her türlü psikolojik ve fizyolojik eğilimler gibi, Allah'a inanma, O'na kulluk etme eğilimi de onun bünye­sine kodlanmıştır. Fıtrat, misak sıbğa olgusu bunu bize izah et­mektedir. Mîsâk âyetinde yer alan “Onları nefislerine şahit tut­tu” ifadesi Allah'a iman kabiliyetinin nefiste bir meleke olduğu­nu kanıtlar. İnsanın beşerî eğilimleri yaratılış ölçüleri içerisinde karşılık bulunca insan sağlıklı ve uyumlu bir hayat sürer. İnsan nefsine yerleştirilen Allah'a iman kabiliyetinin de diğer beşerî eğilimler gibi karşılık bulması lâzımdır. Eğer insan benliğine, nefsine yerleştirilen bu inanma kabiliyeti Allah'a ve O'nun bil­dirdiklerine inanılarak doyurulmazsa, insan kendi nefsine karşı yabancılaşmış, nefsindeki iman kabiliyetini unutmuş olur.

Kur'ân'a göre, Allah'a iman ve itaattan elde edilecek “manevî anlam” bu hayatta insanın elde edebileceği tek “gerçek anlam'dır. Yine Kur'ân maddi servetin “mânevi boşluk” içeri­sinde yaşayanlara verilen bir tür ceza olduğunu belirtir: “Sakın onların ne malları ne de evlatları seni imrendirmesin. Allah on­ları bu maddi şeyleriyle bu dünyada cezalandırmayı, kendileri kâfir olarak, ruhlarının güçlükle çıkmasını irâde eder.”[166]

V. E. Frankl’e göre insanın mana arayışı, hayatın temel gücüdür. O, içgüdüsel dürtülerin “ikincil aklileşmesi” değildir. Bu mana, eşsiz ve spesifiktir, sadece tek başına kendisinin yapa­bileceği ve yapması gerekendir. İnsan hayatına anlam kazandır­ma isteğini tatmin edecek bir anlamlılığı sadece o zaman başa­rabilir. Bazı yazarlara göre manalar (anlamlar) ve değerler hiç­bir şey değildir. Önemli olan savunma mekanizmaları, tepki oluşumları ve yüceltmeleridir. Fakat ben ne sadece savunma mekanizmalarımın hatırı için yaşamak, ne de tepki oluşumlarımın hatırı için ölmek istemem. İnsan, ancak idealleri ve de­ğerleri uğruna yaşayabilir ve hatta ölebilir de.[167]

Zihnî ve mânevi boşlukta bulunanlar için İslâm; belirsiz­lik, güvensizlik, bunalım ve huzursuzluktan kurtulup, kendini ve kâinatı yeniden keşfetmeyi, kendini sağlam bir konumda his­setmeyi ifade eder. Bu gibi kimseler “hayatlarına bir anlam ver­mek” için İslâm'a yönelmekten başka çıkar yol bulamazlar. [168] Çünkü inkarcı bireyin ruhunu ümitsizlik ve kötümserlik kaplar, hayat onun için anlamsızdır. Büyük bir ruhî buhran içerisinde bunalır kalır. Ferdin içine düşmüş olduğu bu boşluk ve anlamsızlık onun şahsiyetini derinden etkiler, sarsar. Bu safhada dev­reye girebilecek olan herhangi bir iman motivi veya faktörleri hidâyet olayını hazırlayacaktır. Hidâyetin gerçekleşmesi halinde boşluğun yerini iman, ümitsizliğin yerini ümit dolduracaktır. Bu yönüyle hidâyet insanın bütünlüğünü tamamlayan, şahsiyetini olgunluğa eriştiren bir unsur rolünü üstlenecektir.[169]

 

8- Tabiat Olayları Karşısındaki Çaresizlik Ve İlâhî Yardım Talebi

 

Yeryüzünün her tarafında çeşitli tabiat olaylarıyla her zaman karşı karşıya gelmek mümkündür. Bunlar, depremler, su (baskınları, yer kaymaları, şiddetli fırtına ve kasırgalar, kuraklık­lar, yangınlar, trafik kazaları, savaşlar, bulaşıcı hastalıklar vs.dir. İnsanın gücünü aşan onu âciz ve çaresiz bırakan bu felâket ve tehlike anlarında çoğu kimselerde tabiat üstü bir kurtarıcıya, ilâ­hi yardıma başvurma eğiliminin kendiliğinden uyandığı gözlen­miştir. Çünkü, insanın tabiatı gereği hayatı boyunca iniş çıkış gösteren iki yönü vardır. Bolluk ve sevinç anlarında Allah'ı unutmak, yokluk, sıkıntı ve tehlike anlarında ise hatırlamak.

İşte tabiat olayları karşısındaki çaresizlik insanda bir yer­lere sığınma dürtüsünü ön plana çıkarır. Uyumakta olan şuural­tını harekete geçirir. Kişi anî bir uyanmayla inkarcı bir hayattan dini bir hayata geçer. Bu tür olayların, yolunu kaybeden pek çok kimsenin hidâyetini hazırladığı görülmüştür. [170] Saadet ve bol­luk günlerinde Allah'ı tanımamakta inat eden insanlar, darlık anında bu inatlarını sürdüremez, yardıma muhtaç olduğunu his­seder, aczîyet ve çaresizliğinin farkına varıv. Kısacası fıtratında var olan iman ortaya çıkar.[171]

Hayatı boyunca tanrı tanımaz olarak yaşayan bir insan, tabiat olaylarından bir felâket karşısında hidâyetle karşı karşıya gelebilir. Bazen gayr-ı iradî hareketlerin zorlamasıyla İslâm inancını ifade eden kelimelerle karşılaştığı felakete tepkide bu­lunur. [172] Benliğinde doğuştan var olan fakat, iç ve dış inkâr motivleriyle örtülüp belirsiz hale gelen din ve Allah duygusu kı­pırdayıp harekete geçer. O anda Hakka teslimiyet havasına girip dua ve niyaza başlar.[173]

Literatüre geçmiş bu tüf çok sayıda ihtida örnekleri var­dır. Bir zamanların ünlü pop şarkıcısı Cat Stevens'ın hidâyet olayını hazırlayan böyle bir doğal âfettir. Atlas Okyanusu kıyı­larında yüzdüğü bir sırada akıntıya kapılan şarkıcı, o anda haya­tının yok olacağı hissine kapılır. Bu kritik anda, içinde doğan bir ümitle “Kurtar Beni Allah'ım!” diye dua ve niyazda bulunur ve ardından gelen büyük bir dalganın itivermesiyle kendisini kı­yıda bulur. Yusuf İslâm adını alarak müslüman olan şarkıcı ya­şamış olduğu bu hidâyet olayını şöyle ifade eder: “Bu size insa­nın insiyaklı olarak Allah'ın varlığını kabullendiğine bir örnektir.”[174]

İnsanların çoğunun maddi sıkıntı ve güçlüklerle karşı kar­şıya geldiklerinde Allah'ı düşündüklerini ortaya çıkaran araştırmalardan birisi Amerikan askerleri üzerinde yapılmıştır. İkinci Dünya Savaşı boyunca ve sonrasında Amerikalı askerler üzerin­de yapılan araştırmada, askerlerin yüzde yetmişbeşi ölüm tehli­kesi durumunda, duanın kendileri için çok büyük yardımı oldu­ğunu belirtmişlerdir.[175]

İşte bolluk ve saadet anları bir ölçüde fıtrattaki inanma kabiliyetini peydeleyen haller olurken “kriz anları” diye nitele­nebilen daha özel haller de fıtratın uyanışına, kulluğa geçişe, as­lî yaratılışa yeniden dönmeye vesile olurlar.[176]

Açıklamış olduğumuz bu hususları Kur'ân-ı Kerim'de değişik vesilelerle sık sık tasvir eden, meselenin önemini vurgu­layan bir çok âyet vardır.

“O, sizi karada ve denizde yürütendir. Hatta siz gemilerde bulunduğunuz, o gemiler de içindekileri güzel bir rüzgârla alıp götürdükleri ve (yolcular) bununla neşelendikleri zaman, o ge­miye şiddetli bir fırtına gelip çatar, her yerden onlara, dalgalar hücum eder ve onlar, çepeçevre kuşatıldıklarını anlarlar da dini yalnız Allah'a halis kılarak. Andolsun eğer bizi buradan kurta­rırsan mutlaka şükredenlerden olacağız diye Allah'a yalvarırlar. Fakat Allah onları selâmete çıkarınca bakarsın ki, yeryüzünde yine haksız yere azgınlıkta bulunuyorlar...” [177] Olumlu şartlarda Yüce Allah'ı hatırlamayan inkarcılar, hatta en aşırı ateisler bile, musibetlerin her taraftan kendilerini kuşattığı ve herhangi bir kurtuluş kapısı kalmadığını anladıklarında ilâhî yardım talebin­de bulunurlar. [178] İstek ve arzularına uygun güzel ortamdan, korkunç ve kahredici ortama geçiş büyük korku ve dehşete se­bep olur. İnsan bu durumda, bütün yaratılanlardan ümidini ke­ser, kalbi ve bedeniyle Allah'a yalvarıp yakarmaya yönelir. Da­ha önce bağlandığı batıi inanç ve ilahlarını unutur.'[179]

“Denizde boğulma korkusunun şiddeti size geldiği za­man, Allah'dan başka taptığınız bütün putlar hatırınızdan kay­bolur. Yalnız O'na dua edersiniz. Fakat Allah sizi kurtarıp kara­ya çıkarınca da yüz çevirirsiniz. İnsan çok nankördür.”[180]

“De ki! Karada ve denizde olan karanlıklardan sizi kim kurtarır? O halde iken gizli ve aşikâr Allah'a şöyle dua edersi­niz; Andolsun eğer bizi bu tehlikeden kurtarırsan, muhakkak şükredenlerden olacağız. De ki: Allah, sizi tehlikelerden ve bü­tün kederlerden kurtarır. Sonra yine siz O'na eş koşarsınız.”[181]

“Dağlar gibi dalgalar insanları kuşattığı zaman, dini ta­mamen Allah'a has kılarak O'na yalvarırlar. Onları karaya çıka­rarak kurtardığında, içlerinden bir kısmı doğru yolda kalır. Za­ten âyetlerimizi bilerek ancak hain nankörler inkâr ederler.”[182]

“İnsanın başına bir sıkıntı gelince Rabb'ine yönelerek O'na yalvarır. Sonra Allah, katından bir nimet verince önceden kime yalvarmış olduğunu unutuverir. Allah'ın yolundan saptır­mak için O'na eşler koşar. Ey Muhammed! De ki: İnkârınla az bir müddet zevklen, şüphesiz sen cehennemliksin.”[183]

“İnsan iyilik istemekten usanmaz da, kendisine bir kötü­lük gelince umutsuzluğa düşer, meyus olur. Başına gelen sıkın­tıdan sonra, kendisine katımızdan bir rahmet lattınrsak: Bu be­nim hakkımdır. Kıyametin kopacağını sanmıyorum. Rabb'ime döndürülürsem. O'nun katında and olsun ki benim için daha gü­zel şeyler vardır der. İnkâr edenlere işlediklerini and olsun ki bildireceğiz. Onlara and olsun ki çetin bir azab tattıracağız. İn­sana nimet verdiğimiz zaman yüz çevirerek yan çizer; başına bir kötülük gelince uzun uzun yalvarır.”[184]

“İnsana bir sıkıntı dokunduğu zaman, gerek yan yatarken, gerek otururken, gerek ayakta iken bize dua eder durur. Fakat ondan sıkıntısını giderdiğimiz zaman sanki kendisine dokunan bir sıkıntı için bize dua etmemiş gibi geçer gider. İşte o haddi aşan müşriklere, yaptıkları ameller, böyle süslü gösterilmektedir.”[185]

Nakledilen pek çok âyetten de anlaşıldığı gibi sıkıntı ve çaresizlik, insanı ilahî yardım istemeye sevkeden durumlardan biridir. Hayatın maddî güçlükleri ve çeşitli felaketleri içerisinde insanlar, Allah'tan gelebileceğini umdukları müdahaleye büyük kıymet verirler. İşte insanın fıtrî inanma kabiliyetini içten gele­rek uyandıran durumlardan birisi de budur. İnsanların çoğunda dua ve ibadet yapmak içîn en kuvvetli eğilim sıkıntı ve felaket anlarında, ölüm tehlikesi karşısında kendini gösterir. Kişinin içinde bulunduğu kritik durum onu doğrudan dini davranışa yö­neltir. Çünkü din bu tür engellemeler karşısında telâfi edici bir rol oynayabilmektedir. Kendisini tehdit altında hisseden İnsan, her şeye gücü yeten Allah'a yönelip dua eder, niyazda bulunur.[186]

 

9- Ölüm Korkusu Ve Ölümsüzlük Arzusu

 

Ölüm olayı, ister inansın, ister inanmasın bütün insanlar için, bazılarına göre kolay, bazılarına göre de zor bir problem şeklinde varolagelmiştir. İnsanlar daha çok yalnız kaldıklarında, yalnızlık duygusuna kapıldıklarında, karamsarlığa iten durum­larla karşı karşıya bulunduklarında ölümü hatırlar. Hayatın ne­şeli zamanlarında kendisini dünyanın çekiciliğine kaptıran, ölü­mü unutan kişi; dertler, sıkıntılar ve hayatın engelleri karşısında kendine gelmekte, geleceğini düşünme, hayatın gayesini, ne yapması gerektiğini araştırma ihtiyacı hissetmektedir.

Ölüm olayı karşısında insanların tutumları elbette birbi­rinden farklı olacaktır. Bazıları sağlam bir dini inançla ölüm  problemini aşacak, ölümden Allah ve Ahiret inancına geçecektir. Bazıları da bu gerçekten psikolojik bir kaçışla uzaklaşmayı yeğleyecektir.[187]

Ölüm korkusu ve ölümsüzlük arzusu bütün insanlar için değişmez bir psikolojik gerçek olarak kabul edilebilir. Bununla birlikte söz konusu korku ve arzunun ortak bir şekilde davranış­lara yansıyan tezahürlerini tesbit etmek zordur. Çünkü ölüm karşısında herkesin gösterdiği tepkilerde şu veya bu ölçüde farklılıklar mevcuttur.

Günümüzde ölüme karşı dört çeşit kültürel tutum gelişti­rildiği gözlenmiştir: Ölümü inkâr, ölüme meydan okuma, ölümü isteme ve ölümü kabullenme.[188]

Her olayın İnsan zihninde belli bir tesir bıraktığı muhak­kaktır. Ölüm olayının da, insanın düşünce hayatı üzerinde bir ta­kım değişikliklere neden olduğu, ölümü düşünen insanı, ötesini de düşünmeye zorladığı bir gerçektir. Buna insanın ölüm karşı­sında geliştirdiği tutumlardan biri olarak bakabiliriz. Ölümü ka­bullenen insan, zihnî faaliyetler neticesinde, olaylar arasında kurduğu münasebetlerden hareketle ölüm olayı karşısında belli bir inanca, bir kanaate ulaşabilmektedir. Bu inançlardan birisi de ölümden Allah'a ve âhiret inancına geçmektir.

Kâinatta meydana gelen olayları başıboş, sahipsiz, düzen­siz kabul etmek mümkün olmadığı gibi. ölüm olayını da anlam­sız saymak doğru değildir. Çünkü ölümün var olmasında bir ga­ye saklıdır: “Hanginizin daha iyi davranışta bulunacağını imtihan etmek için ölümü de hayatı da yaratan O'dur.” [189] “Al­lah'ın rahmetinin belirtilerine bir bak, yeryüzünü ölümden soma nasıl diriltiyor? Şüphesiz ölüleri O diriltir. O, herşeye Kâdir'dir.”[190]

Kâinatta insanı Allah'a inanmaya sevkeden her olay gibi ölüm de, Allah'ın varlığının delillerindendir. İnsan ölüm karşı­sında âciz durumdadır, hatta çoğu kez bu acizliğinin, farkına bi­le varmaz. Ölümsüzlük arzusu taşımasına rağmen, kendisini bu âlemde sonsuza dek yaşatma gücünden mahrumdur. İnsan şayet kendi kendini yaratan bir sebep olsaydı, her an özlediği sonsuz hayatı bu dünyada gerçekleştirmeye çalışırdı. Dilediğine ulaşa­mayan bir varlık olarak insan eksiktir. Bu zihin yürütme onu Allah'a götürmektedir.[191] “Ey Muhammed, de ki: Dünya geçimli­ği azdır, âhiret, Allah'a karşı gelmekten sakınan için hayırlıdır, size zerre kadar zulmedilmez. Nerede olursanız olun, sağlam kaleler içinde bulunsanız bile ölüm size yetişecektir.” [192] Ölüm, istisnasız herkesin başına gelecektir, ondan kurtuluş yoktur. Kişi istediği kadar sakınsa, korunsa da ölüm başına gelecektir. [193] Yüce Allah bu âyette ölümün kaçınılmazlığını ve buna bağlı olarak oluşacak kaygılara yer olmadığını, iman ve itaatla geçirilecek bir dünya hayatının ardından daha hayırlı bir başka hayata (âhirete) ümitle bakılmasını öneriyor.

İnsandaki sonsuzluk düşüncesi ve ebedîlik arzusunun or­taya çıkardığı eğilimler, insana çok geniş ve derin düşünme ye­teneği kazandırır, onu büyük ideallere sevkeder. Bu sonsuz İstek ve duygularını zayıf olan maddi varlığıyla, sınırlı imkânlarıyla karşılaması mümkün değildir. Yine kendisinden sonra şan-şöhret, eser bırakma gibi duygu ve arzuların kaynağı insanın ölüm­süz kalma düşüncesiyle izah edilebilir. Eğer insan için herşey bu hayattan ibaret olsaydı, bir yandan akıl almaz ruhî eğilim ve ar­zuları, diğer taraftan sınırlı güç ve yetenekleri arasında bocala­yıp duracaktı. İşte insanın bu duygusu ve ihtiyaçlarım tam anla­mıyla karşılayacak unsur imandır, din duygusudur.[194]

Fakat burada şunu da belirtmek gerekir ki, bir inanç sistemini benimsemede ölüm kaygısı tek belirleyici faktör değildir. İnsanı inanmaya sevkeden faktörlerden sadece birisidir. Ölüm korkusunun doğurduğu kaygı ve endişelere, bunalım ve çıkmaz­lara çözüm arayışı içinde bulunan kimsenin imdadına en ger­çekçi bir şekilde yetişecek olan imandır. Ahiret hayatına bağla­nan ümittir. İnsandaki ölümsüzlük arzusunu doyurabilecek olan da yine âhiret inancıdır. Dolayısıyla bu konuda kaygılarına çö­züm, arzularına doyum arayan insan doğru bir tercih yaparak âhiret inancına sığınacaktır.[195]

 

10. Fikri Açıklık Ve Anlama İsteği

 

İnsanda doğal bir istek olarak bilgiyi araştırma ve onu gözlemleme, hakikati arama ve ortaya çıkarma eğilimi vardır. [196] Bu eğilimi “bilgi arayışı” “âlemin hakikatini bulma” şeklinde de adlandırmak mümkündür.[197]

İnsanın, âlemin hakikatine ulaşma yönündeki eğilimine psikolojide “hakikati arama hissi” veya “arayış hissi” denilir. Psikologlar, arayış hissi diye adlandırılan bu eğilimin çocuklar­da dahi bulunduğunu belirtirler. Çocuğun sürekli ve ısrarlı sor­muş olduğu sorular, bir tur arayış hissi olup, onda uyanan haki­kati arama hissinin tezahürleridir. Hatta bazı çocukların yaptık­ları her gördüğü eşyayı elleyip kavramak istemeleri, nesneleri tanımak ve anlamak için yapılan eylemlerden başka birşey de­ğildir. Kısacası bu duygu insanoğlunun tabiatında vardır. Gerçe­ği bilme ve yeni şeyler öğrenmenin onlara vereceği zevkin tarifi imkânsız gibidir. İnsanlar “hakikati araştırma” eğilimi konusun­da zayıftan güçlüye doğru bir derecelemeye tabi tutulabilir, ama bu duygunun her insanda var olduğu tartışılamaz.[198]

Çocukluktaki basit arayış hissi ve anlama merakı, zamanla zihin gücünün de gelişmesiyle yaratılışın ve olayların ardın­daki nedenleri ve gerçekleri öğrenme merakına dönüşür. Bu me­rakını, kudretli bir yaratıcının varlığına dayandırmak suretiyle giderebilmesi kişide din duygusunun uyanmasına ve gelişmesi­ne neden olur. [199] Çünkü insanlar herşeyden önce, şaşırtıcı bir fikrî durum karşısında bir çözüm sağladığı için inançlara bağlanabilmektedirler.[200]

Bilimsel araştırma ve karşılaştırmaların bir çok aydının hidayetinde rol oynayan önemli bir motiv olduğu bilinmektedir. Bilhassa Kur'ân-ı Kerim üzerinde yapılan incelemeler, bilimsel anlayış ve kavrayışın zirvesine erişmiş kimselerde bile tam bir tatmin duygusu uyandırmak suretiyle, zihinsel ihtiyaçlara kesin cevaplar oluşturmaktadır. Böylece kişide oluşan zihinsel tatmin ve entellektüei doğrulama iman duygusunu uyandıran bir faktör olmaktadır.[201]

Aslında “Felsefe'nin hedefi de bilgi arayışı ve âlemin ha­kikatini bulmaktır. İnsanoğlunun felsefeyle ilgilenmesinin nede­ni, yaratılışından gelen “varlıkların hakikatini idrak etme eğilimi”dir. Buna bir anlamda “felsefî his” denilebilir.'[202]

İnsan hayatta karşılaştığı her olaya bir açıklama ve yorum getirme ve bunları anlatabilecek zihinsel imkana sahib olma gü­düsüyle hareket eder. İnsanın cevap aradığı her soruya uygun ve sağlıklı cevaplar verecek en güvenilir kaynak dindir. Gerçi dinin insana sunduğu bilgiler yalnızca onun bu “anlama” ihtiyacını tatminle sınırlı kalmaz. Din her yönüyle insan hayatını kuşatan bir kurumdur. Din, özellikle dünyanın nasıl başladığı, hayatın gayesinin ne olduğu, ölüm olayı ve ardındaki sırların mahiyeti gibi konularda doyurucu bilgiler sunar. Eğer hidâyet adayı bu bilgilerden tatmin olursa iman motivasyonu gerçekleşebilir. Kur'ân-ı Kerim'in her bir âyeti insanların entellektüei merakını giderecek mahiyettedir. Fizik ve metafizik âlemin varlık ve olayları hakkında zihinlerde oluşacak sorulara hazır ve bütün cevaplar .sunar. Ve bizzat muhataplarının kendisi üzerinde dü­şünmelerini önerir.

“Hâlâ Kur'ân üzerinde gereği gibi düşünmeyecekler mi? Eğer o, Allah'tan başkası tarafından gelmiş olsaydı onda bir çok tutarsızlık bulurlardı.”[203]

“Ey Muhammedi Sana bu mübarek Kitab'ı âyetlerini dü­şünsünler ve aklı olanlar öğüt alsınlar diye indirdik.[204]

“Onlar Kuran'ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalbleri kilitlimi?”[205]

Kur'ân muhatablarından âyetlerin manalarını ince bir kavrayışla, dikkatlice, derin bir şekilde düşünmelerini' [206] istiyor. Çünkü O içerisinde hiç bir çelişki bulunmayan, dengeli ve açık-seçik bir bütünlük arzeden, her konuya ve duruma hitabe­den bir kitaptır.[207] Bu özelliğiyle Kur'ân, insandaki entellektüel merakı fazlasıyla doyuracak güçtedir. İnsanın içinde yaşadığı dünyayı tutarlı bir biçimde algılamasını sağlayacak bir yönetim dayanağı olma özelliğine sahiptir.[208]

 

B. PSİKO-SOSYAL MOTİVLER

 

Sosyal bir varlık olan insan, hemcinsleriyle bir arada ya­şamak zorundadır. İçerisinde yaşamakta olduğu toplum, aynı zamanda insanın kişiliğinin oluşumunda en etkili faktörlerden birisidir. Hayatın her alanında olduğu gibi itikâdi alanda da etki­li bir unsur olan sosyal çevre insanın kişilik yapılanmasında en faal rolü üstlenir. “Çoğu kere, ferdin dinî inancı çevrenin inancı­dır: onun sahip olduğu İman. toplumun imanına bir iştirakten. âdet olan inançları taklîden benimsemekten ibarettir.”[209]

Toplumun inanç sahasındaki tesirinin her zaman aynı ol­madığı bir gerçektir. Toplumun tesiri menfî de olabilir. Meselâ, dindar bir ortamda, dinî eğitimle yetiştirilen çocukların dindar olmaları beklenirken, aralarından, yetişmiş olduğu çevreye şid­detli tepki gösteren, inançsız tiplerin ortaya çıkma ihtimali gö-zardı edilmemelidir.

Dinî inanç ve davranışların şekillenmesinde ailenin, arka­daşların, kitle iletişim araçlarının sosyal etkisi yadsınamaz. [210] Zira insanı inanmaya sevkeden motivler sadece zihnî ve îradî değildir. Zihin ve irâdeyle birlikte toplumun tesirlerinin beraber­ce, bir arada insan ruhuna yapmış oldukları tesirlerden teşekkül eder.[211]

İnsanların hidâyete ulaşmasında sosyal etkileşim vasıtala­rından biri olan telkin ve bu yolla yapılan dinî uyarılar önemli rol oynar. Bir hatibin, cemaatin aklına ve duygularına yönelik yapmış olduğu telkinler, halk üzerinde derin izler bırakabilir. Okullarda yapılan dinî telkin ve verilen dinî eğitim aynı şekilde iman teşekkülünde büyük önem arzeder. Yine dindar bir aile çevresinde yetişen çocuk, hayatında inkarcı alanların ve motivlerin tesiri altında kalsa bile. çocukluğunda edinmiş olduğu inti­balar onun ruhunda ve kalbinin derinliklerinde yaşamayı sürdü­rür. Okunan kitaplar, bir evlilik hadisesi hidayet olayım hazırla­mada aynı sosyal tesiri meydana getirirler.[212] Çağımızın büyük güç odaklarından biri haline gelen kitle iletişim araçlarını da bu sosyal motivler arasında saymak gerekir.[213]

 

1. Sosyal Uyum

 

Genellikle her birey, içerisinde yaşamakta olduğu toplu­mun kültürel değerlerine uygun bir tarzda gelişim gösterir. Henüz erken yaşta başlayan kültürel uyum safhasında birey, kültü­rel değerleri kişisel alışkanlıklar olarak edinmeye çaba gösterir. Kültürel değerler arasında yer alan inanç sistemi ve dinî pratik­ler onlar için pek fazla mana ifade etmez, ama toplum tarafın­dan bunlara atfedilen değer ve önem sebebiyle çocukların haya­tını derinden etkiler. Dinî yükümlülükleri yerine getirmek her şeyden önce bireye toplumla birlikte hareket etme, kaynaşma imkânı sağlar. Dinî davranışları yerine getiren çocuk, bunların ardındaki gerçek manayı anlamasa bile kendisini rahat, güvenli ve toplumla uyum içerisinde hisseder.[214]

Başka dine mensup bir toplum içerisinde yaşayan birey, çevresindeki kişilere uyma isteği ile din değiştirebilir. Böylece hem psikolojik ihtiyaçlarına karşılık bulabilen birey, hem de sosyal normlara rahatlıkla uyma imkânı bulur. [215] “Uyma dav­ranışı üç farklı sürece bağlı olabilir. Bunlar, itaat, özdeşleşme ve benimsemedir. İtaat, başkaları tarafından kabul edilmek; anla­mak şeklinde kişiye yarar sağlar. Bu bakımdan itaat ve özdeş­leşmede normatif, benimsemede ise bilgisel sosyal etki söz ko­nusudur. Böylece uyma davranışının hem kişisel hem de ortamsal etkenlerin etkileşimi sonucu ortaya çıktığı söylenebilir.”[216]

Kur'ân-ı Kerim bireylerin İnsanlarla birlikte olma, insan­lara uyma şeklindeki eğilimini olumlu yönde değerlendirmeleri­ni salık verir. “Ey iman edenler, Allah'tan korkun ve doğrularla beraber olun.” [217] Doğrularla birlikte olmak, Hz. Muhammed ve ashabıyla birlikte olmak şeklinde açıklanmıştır.[218] Günü­müzde ise onların yolundan gidenlerle birlikte olmak esastır. Dinlerinde, niyetlerinde, söz ve davranışlarında sâdık kimseler­le[219] birlikte ve uyum içerisinde olmak dinî hayatın sosyal açı­dan belli ölçüde garanti altına alınması demektir.[220]

 

2. Sosyal Etkileşim

 

Toplumlar ve bireyler değişik vesilelerle karşı karşıya ge­lirler. Birbirleriyle etkileşim sürecine girerler, tanışırlar, bilgi alışverişinde bulunurlar, birbirlerinin kültürlerini taklit ederler. Savaşlar, göçler, ticari ilişkiler, toplu ibadetler bu etkileşime ne­den olan ortamlardan bazılarıdır. Mesela; Kore Savaşı sırasında Kore'de bulunan Türk askerlerinin dinî yaşantıları, Kore halkını derinden etkilemiş ve pek çoğunun hidâyetine vesile olmuştur.  [221] Yine müslüman ticaret adamlarının gittikleri müslüman olmayan toplumlardaki her yönüyle örnek yaşantıları ihtida olaylarını hazırlayan etkili faktörlerden biri olmuştur. Zira İslâm dini Asya ve Afrika kıtalarında özel resmi davetçilerin faaliyet­leri sonucu değil, müslüman ticaret adamları aracılığıyla yayıl­mıştır.[222]

Düşünce ve eylem planında İslâm'ın üstünlük ve güzel­liklerini yaşayarak dışarıya yansıtan müslümanlar bütün insanlı­ğın ilgi odağı haline gelmeye namzettir. Onlar “İnsanlar için çı­karılmış hayırlı bir ümmettir.” [223] Sadece kendi başlarına hayır­lı İnsanlar olmakla kalmayıp, bütün insanlar için de hayırlı in­sanlardır. [224] Hayırlı olmaları ayrıca diğer insanlar için de ha­yırlıdır. “İnsanlar için çıkarılmış'1 bir topluluk olmak, onlara en güzel şekilde örnek olmak, onların da İslâm'a gönüllerini ısın­dırmak için psiko-sosyal bir motivasyondur.[225]

 

3. Dini Telkin

 

Telkin, kişilerin, çeşitli yönlerde birbirleri üzerinde yap­mış oldukları psişik etki diye tarif edilir. [226] Herhangi bir duy­gu, düşünce ve inancı başkalarına veya kendimize kabul ettir­mede bilinçli ve sistemli olarak yapılan en etkili yöntemlerden birisidir. [227] Telkinin hayatın her alanında olduğu gibi kişinin dine girmesinde de etkisi bulunduğu muhakkaktır. Bilhassa kü­çük yaşta yapılan dinî telkin kişinin dinî tercihini yapmasında önemli rol oynar.

İnsan uygun psikolojik ortamlarda başkalarının söz ve davranışlarından etkilenir. Yine iyi bir müslümanın tavır ve dav­ranışlarının uyandırdığı hayranlık ve özenti kişinin hidâyetiyle sonuçlanabilir. Bir mürşidin telkin ve öğütleri bir inkarcının yo­lunu aydınlatabilir. İşte bundan dolayıdır ki tarih boyunca bütün peygamberlerin görevi insanlara iman yolunu tebliğ etmek, on­ların hidâyeti için çalışmak olmuştur. Hz. Hûd kavmine, “Size Rabb'imin vahiylerini haber veririm, ben sizin için güvenilir bir öğütçüyüm.” [228] diye seslenmiştir. Hz. Salih de kavmine şöyle seslenişte bulunmuştur: “Onlardan yüz çevirerek, ey kavmim dedi. Ben size Rabb'imin vahiylerini haber verdim, size Öğüt verdim. Fakat siz öğüt verenleri sevenlerden değilsiniz.”[229] Yi­ne insanları hidayete çağırmakla görevli Hz. Muhammed'e hita­ben Yüce Allah şöyle buyurur: “Ey Peygamber! Sana Rabb'in tarafından gönderileni herkese bildir. Böyle yapmazsan pey­gamberlik vazifeni yapmamış olursun. Allah seni insanlardan korur.”[230]

Peygamberlere yüklenen görevin bir benzeri de farz-ı kifâye olarak [231] bütün müslümanlara yüklenmiştir. Her müslüman insanların hidâyeti için gücü nisbetinde çalışmak durumun­dadır: “Sizden, iyiye çağıran, doğruluğu emreden ve fenalıktan meneden bir cemaat olsun. İşte başarıya erişenler yalnız onlar­dır.” [232] “Siz, insanlar için ortaya çıkarılan, doğruluğu emreden, fenalıktan alıkoyan, Allah'a inanan hayırlı bir ümmetsiniz. Kitab ehli inanmış olsalardı, kendileri için daha hayırlı olurdu; iç­lerinde inananlar olmakla beraber, çoğu yoldan çıkmıştır.”[233]

Müminler iyiliğe teşvik ederek kötülükten sakındırarak insanlar arasında iyilik yayılsın, kötülük azalsın diye davet ve telkinde bulunurlar. İyiliği emretmeyi, kötülüğü yasaklamayı, bu işi iyi bilenlere tahsis etmek ise daha doğru olur.[234]

Telkin aynı zamanda peygamberlerin insanları imana da­vet ederken en çok başvurdukları yollardan birisi olmuştur.[235]

 

4. Aile

 

İnsan, sosyal yapının en küçük ünitesi olan ailede hayata başlar. Ailenin işlevlerini kesin bir şekilde tesbit etmek müm­kün olmamakla birlikte, bir fikir vermesi açısından Eliot ve Meril'in ailelerinin görevlerini belirten sekiz maddelik listesini saymak istiyoruz.

1. Biyolojik görev,

2. Ekonomik görev,

3. Koruyuculuk görevi,

4. Psikolojik görev,

5. Eğitim görevi,

6. Dinî görev,

7. Boş zamanlan değerlendirme görevi,

8. Prestij sağlama görevidir.[236]

Çocuğa dinî bir kimlik kazandırılması da aile kurumunun görevleri arasında sayılmaktadır.

İslâm'da dine yönelme istidadı olarak kabul edilen ve çok özel bir kabiliyet olarak insana verilen “fıtrat’ın iyi ve doğru şeklinin korunması ve devamı için sağlıklı bir sosyal ortama ih­tiyaç vardır. Bu gerçeği vurgulayan hadisinde Hz. Peygamber; “Her çocuğu, annesi fıtrat üzerine dünyaya getirir. Onun bu hali konuşma çağına kadar devam eder. Sonra anne-babası müslüman iseler çocuk da müslüman olur.” [237] buyurur. Hadiste inanç şekli başta olmak üzere şahsiyet oluşumunda eğitimin, özellikle de anne babanın rolü dile getirilmektedir. Sosyal çevrenin eği­tim yoluyla kişiye kazandıracağı hasletlere “din” örneğiyle dik­kat çekilmiştir. Çocuğun inanç ve düşünce yapısı mutlaka anne babanın düşüncesiyle her zaman aynı doğrultuda gelişir diye ke­sin bir yargı sözkonusu değildir. Ama psiko-sosyal yasalar gere­ği genellikle çocuk ailesinin ve çevresinin etkilerine olumlu kar­şılık verir. Fakat bunun aksi bir durumun ortaya çıkması da her zaman muhtemeldir.

İnsan yaradılış itibarıyla iyi ve doğru davranmaya elveriş­li ve temizdir. Yine eğitilmeye müsait durumda olan insanın di­nî eğitiminde ilk ve en etkili dış faktör çevre faktörüdür. Aile çocuktaki inanma kabiliyetinin ortaya çıkmasına ve devamına yardımcı olabileceği gibi, aynı zamanda fıtratın ortaya çıkması­na mani olabilecek özellikte olabilir. Konuya açıklık getiren Kurtubî'nin görüşü de bu doğrultudadır. “Yüce Allah, Ademoğullarının kalplerini Hakk'ı kabul etmeye yetenekli olarak ya­ratmıştır.” Tıpkı gözlerini ve kulaklarını, görülen ve işitilen şey­leri idrak etmeye yetenekli yarattığı gibi. Bundan dolayı kaîp, Hakk'ı kabul etme istidadı üzere kalmayı devam ettirirse Hakk'ı ve hak din olan İslam'ı idrak eder. Hz. Peygamberin; “Şunun gi­bi ki; her hayvan yavrusu uzuvları tam ve kusursuz olarak do­ğar. Hiç o yavrunun kulağında, burnunda noksan ve kesik bir şey görebilir misiniz.”[238] ifadesi buna delildir. Yani her hayvan yavrusunu, kusur ve ayıplardan uzak ve eksiksiz bir yaratılışta dünyaya getirir. Eğer o bu kusursuz yaratılışı üzere bırakılırsa. ayıplardan uzak ve mükemmel bir şekilde hayatını sürdürür. Fa­kat daha sonra bu hayvan üzerinde işlem yapılır, onun kulağı kesilir ve yüzü dağlanır. Böylece başına pek çok âfet gelir ve o ilk halinden çıkar. İşte insan da bunun gibidir, “[239]

Her ne kadar çocuklarda dinî duygu ve inanç fıtrî olarak doğuştan geliyorsa da, bu konuda bilhassa çocukluğun ilk döne­minde ailenin önemli etkisi ve katkısı mevcuttur. Ailede çocuk­ların dinî duygu ve düşüncesinin erken veya gecikmeli olarak, sağlıklı ya da sağlıksız gelişmesi, ailenin dindarlığı ve kültür se­viyesiyle doğru orantılıdır. Dindar olan ve zaman zaman ibadet­lerini çocukları ile birlikte yapan aileler çocuklarda dinî duygu­ların erken uyanmasına sebep olur. Dine ve ibadetlere karşı du­yarsız olan ailelerde ise çocukların dinî duyguları gecikmeli ve sağlıksız bir gelişme gösterir.

Kur'ân-ı Kerim'de Lokman sûresi ağırlıklı olarak çocu­ğun dinî duygu ve düşüncesinin, dinî davranışının olumlu yönde gelişmesi için ailenin gösterdiği çabaya dikkat çeker.

Lokman (as) oğlunu öncelikli olarak itikad yönünden eğitıyor, Allah'a ortak koşmamasını öğütlüyor. [240] Daha sonra di­ğer konulardaki eğitime geçiyor.

“Lokman, oğluna öğüt vererek; “Ey oğulcuğum! Allah'a eş koşma! Doğrusu eş koşmak büyük zulümdür.” demişti.[241]

“Lokman; Ey oğulcuğum, işlediğin şey, bir hardal tanesi ağırlığınca olsa da, bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin derinliklerinde bulunsa, Allah onu getirip meydana kor. Doğru­su Allah latîfdir, haberdardır. Ey oğulcuğum! Namaz kıl, uygun olanı buyurup fenalığı önle, başına gelene sabret; doğrusu bu­dur, azmedilmeğe değer işlerdir. İnsanları küçümseyip yüz çe­virme, yeryüzünde böbürlenerek yürüme, Allah kendini beğenip övünen kimseyi şüphesiz ki sevmez. Yürüyüşünde tabi ol: sesinı kes. Seslerin en çirkini şüphesiz merkeblerin sesidir.”[242]

Peygamberler aynı zamanda ailenin ileri gelen bir ferdi olarak diğer bireylerin hak din üzere olmalarına gayret göster­mişlerdir.

“İbrahim bunu oğullarına vasiyet etti. Yakub da; Oğulla­rım! Allah dini size seçti, siz de ancak O'na teslim olmuş olarak can verin dedi.”[243]

Sadece Hz. İbrahim değil, ondan önceki peygamberler de, onun soyundan gelen peygamberler de hep tevhid'i, Allah'a kul olmayı nesillerine öğütlemişlerdir.[244]

Yine peygamberler kendi soyundan gelecek nesillerin sağlam inançlı ve güzel ahlâklı olmasını istemişlerdir; “Orada Zekeriyya Rabb'ine dua etti. Ya Rabb'i! Bana kendi katından temiz bir soy bahşet, doğrusu sen duayı İşitensin. Mabed'de na­maz kılarken melekler ona seslendiler; Allah sana Allah'ın em­riyle (vucud bulan İsa'yı) tasdik eden, efendi, ifettli, iyilerden bir peygamber olarak Yahya'yı müjdeler.” [245] Aynı isteği Hz, İbrahim'de [246] de görüyoruz.

Kur'ân-ı Kerim çoluğu-çocuğu her yönüyle gözetmenin gereğini vurgularken, aynı zamanda çocuğun dinî kimliğini ka­zanması ve inkâra götüren yollar karşısında korunmasını işaret eder: “Kendini ve ehlini (çoluk-çocuğunu) ateşten koru. O ateş ki  onun yakıtı insanlar ve taşlardır.”[247]

Öğüt vererek ve eğiterek aile fertlerini [248] isyandan korumak, Allah'a kulluğa ve emirlere uymaya sevketmek[249] aile ileri gelenlerinin görevidir. Ayette korunup gözetilecek “ehl”den maksat hanımlar, çocuklar ve bunlara dahil olanlardır.[250]

Buraya kadar yapmış olduğumuz açıklamalarda da görül­düğü gibi, sosyal çevre, insanların inanç yapısının şekillenme­sinde rol oynayan güçlü bir motivdir. Sosyal uyum, sosyal etkileşim, telkinler, aile gibi çeşitli boyutlarıyla sosyal motiv insanı hidâyete çağırmakta, imana davet etmektedir.[251]

 

III. İmanın Boyutları

 

İmanın hakikati ve muhtevasına dair itikadi mezhepler farklı kanaatlere sahip olmuşlardır. Bu konuda ortaya çıkan belli başlı değişik görüşleri şöyle sıralayabiliriz:

Eş'arilerin ve Maturidilerin önde gelen alimleri “iman kalbin tasdikidir” [252] görüşünü ileri sürmüşlerdir. İmam Ebu Hanife ile Hanefilerin cumhuru “iman, inanılması gereken şeyleri kalbin tasdik etmesi, lisanın da bunu söylemesidir. [253] Mu'tezile ve Hariciler, iman kalb ile tasdik, dil ile ikrar ve ame­lin her üçüdür demişlerdir.[254]

Gerek tasdik gerekse dil ile ikrar ve amellerin birbirleriy­le bağlantılı unsurlar olmalarından hareketle bu elemanları ima­nın boyutları başlığı altında değerlendirmeyi, içsel bir vakıa olan tasdik olgusunu ve buna eşlik eden duygulan, imanın dtşa yansıması (fizyolojik boyutu) şeklinde tezahür eden, dil ile ikrar ve ameli, söz konusu bu unsurlar arasındaki psikolojik ilişki ve bağlantıları burada ele alacağız. Kelam âlimleri iman ve inkâr noktasında imanın bu boyutlarından hangilerine sahip olanların mümin olup olamayacağı üzerinde durmuşlardır. Bazısı bunla­rın birini (tasdiki) yeterli görürken, bazıları iki unsurun, bazıları da üç unsurun (tasdik, ikrar, amel) bir arada bulunmasını şart koşmuşlardır. Fakat bunların yanında dikkat çeken bir husus da­ha vardır. Ö da, Kur'ân'ın büyük önem atfettiği imanla birlikte bulunması lazım gelen yakın, gönülden teslimiyet, sevgi, korku, samimiyet gibi duygulara yer vermemiş olmalarıdır. Ayrıca iman olayına psikolojik açıdan yaklaştığımızda zihinsel bir boyutun, aklî bir işlevin, bilinçli ve şuurlu inanma olgusunun var­lığından haberdar oluyoruz. “İnsanları mutluluğa eriştirecek ila­hî esaslara kişinin hür iradesiyle inanması...” şeklinde yapılan klasik din tanımında da görüldüğü gibi imanla inkâr arasında bir seçim yapmada, imana kararlı bir şekilde yönelişte var olan ve imana süreklilik kazandıran irade unsurunun rolüne şahit oluyo­ruz.

Bu durumda genel manada imanın ne olduğu sorusuna cevap bulabiliriz. İman öncelikli olarak kalbin tasdiki, kabullenişi ve rıza göstermesidir. Yakın, gönülden teslimiyet, samimi­yet, sevgi, korku gibi duygular kalbin tasdik işlevine eşlik eder­ler. İnsanın şuurlu ve bilinçli hareket etmesini sağlayan akıl da zihinsel faaliyetiyle kalbin tasdik ettiği şeyleri bilgisel olarak doğrular. Kalbin tasdik ettiği ve zihnin doğruladığı esaslar dış görüntüler olarak insanın söz ve davranışlarına yansır.

Yüce Allah, İmanın, ahenkli ve bütünlük arzeden bu mut­lak yapısını, bünyesini, her yönüyle kusursuz, mükemmel bir ağaca benzetir.

“Allah'ın sana nasıl misal verdiğine baksan ya; Güzel bir söz, kökü sağlam, sabit dalları gökte güzel bir ağaç gibidir.”[255] Güzel bir kelimenin, güzel bir ağaca benzetildiği bu ayette mûrsel ve mücmel teşbih sanatı vardır. Allah (cc) iman kelimesini güzel bir ağaca benzetmiştir.”[256] Yukarıda boyutlarını verdiği­miz mutlak iman teşbih sanatı uyarınca “güzel bir ağaca” şöyle­ce yerleştirilebilir. İmanın görünmeyen kalpte ve zihinde gizli olan psikolojik boyutu, ağacın toprağın altında kalan köklerine  karşılık gelir. İmanın görülebilen fizyolojik tezahürleri de ağacın dallarına ve meyvelerine tekabül eder. [257]

“Ey Rabb'imiz, sen bunları boşuna yaratmadın, sen bundan pak ve münezzehsin, bizi ateşin azabından koru. Ey Rabb'imiz, hakikat Sen kimi o ateşe sokarsan şüphesiz onu rezil ve rüsvay edersin. Orada zalimlerin hiç bir yardımcıları da yok­tur. Ey Rabb'imiz doğrusu biz, Rabb'inize inanın diye imana çağıran bir davetçi işitip hemen imana geldik. Ey Rabb'imiz, senin peygamberlerine karşı va'dettiklerini ver bize. Kıyamet gününde yüzümüzü kara çıkarma. Şüphe yok ki sen asla sözün­den dönmezsin. Nihayet Rab'ları onların dualarını şöyle icabet etti: İçinizde gerek erkek gerek kadın ki, kiminiz kiminizden meydana gelmedir. Hayırlı bir iş yapanın amelini ben elbette boşa çıkarmayacağım. İşte hicret edenlerin, yurtlarından çıkarı­lanların, benim yolumda işkenceye, hakarete, ziyana uğrayanla­rın, muharebe edenlerin ve öldürülenlerin de, yemin olsun suç­larını örteceğim. Ve yemin olsun, Allah katından bir mükâfat ol­mak üzere, onları altından ırmaklar akan cennetlere de sokaca­ğım. Daha büyük ve güzel mükâfatlar ise Allah'ın yanındadır.” [258] Bu âyetler zincirinde kendilerine yapılan iman davetini kabul eden, hayırlı ameller işleyen, cihat ve hicret gibi fedakâr­lıkta zirveye erişen müminler nitelendiriliyor. Bu müminlerin şahsında imanın kalbdeki psikolojik boyutu, dışa yansıyan amel boyutu belirtiliyor.

Hakiki iman, İnsanın içine sinmiş, kalbine yerleşmiş, benliğiyle bütünleşmiş, Yaratıcı ile yaratılanlar arasında iyi ameller vasıtasıyla münasebet kurma gücü olmuştur. Böylece, Kur'ân'ın işaret ettiği gibi iman iç ve dış olmak üzere iki ayrı unsurdan teşekkül etmiştir. Ancak bu iki unsurun sentezi ile ha­kiki iman gerçekleşmiştir.[259]

“İslâm beş şey üzerine dayalıdır.”[260] hadisi ana hatlarıy­la iç ve dış olmak üzere imanın her iki boyutunu içerir. Hadiste geçen “İslâm” kavramı bütün boyutları ihtiva eden mutlak imanm kargılığıdır. Bu kavramın kapsamına giren beş temel madde şunlardır.

1. İman,

2. Namaz,

3. Zekat,

4. Hac ve

5. Oruç.

“İs­lam” kavranu en geniş ve kapsamlı sahayı temsil eder. “İman” kavramı ise, en mühimi olmakla birlikte “İslam”ın küme ele­manlarından birini teşkil eder. Diğer dört eleman ise zahirî amellerdir. Bu noktadan hareketle kişinin İç imanı ve dış eylem­leri arasındaki alâka gündeme getirilmiştir. [261] “îman” kavramı imanın iç boyutunu, diğer dört amel de imanın dış boyutunu temsil etmektedir.

İmanın psikolojik ve fizyolojik iki boyutu “Cibril hadîsi” diye bilinen haberde açıkça farkedilir. “Resûlüllah bir gün in­sanlarla beraberken bir adam -Cebrail- kendisine gelerek,

“İman nedir?” diye sordu. Resûlüllah,

“İman; Allah'a, meleklerine, Allah'a kavuşmaya, pey­gamberlerine, öldükten sonra dirilmeye inanmaktır,” karşılığını verir. Bunun üzerine o kimse,

İslam nedir? diye sordu. Resûlüllah da,

“Allah'a ibadet etmen, O'na ortak koşmaman, namazı kılman, farz olan zekâtı vermen, Kabe'yi hacetmendir,” cevabını verdi.

Aynı şahıs tekrar,  

İhsan nedir? diye sorduğunda Hz. Peygamber.

“Allah'a O'nu görüyormuş gibi İbadet etmendir. Çünkü sen O'nu görmüyor olsan da O seni görüyor, buyurdu.” [262]Gö­rüldüğü gibi hadisi şerifte inanış unsurları, ibadetler ve bunlar yerine getirilirken sahip olunması gereken ruh ve mana belirtil­mekledir. “İman” ve “İhsan” kavramlarıyla imanın psikolojik, iç yapısına ilişkin hususlar ifade edilirken. “İslam” kavramıyla da imanın fizyolojik, dış tezahürlerine dair unsurlara işaret edilmiş­tir.

Hz. Peygamber şöyle buyurur; “İman yetmiş küsur dala ayrılır. Bu dalların en yükseği Lâilâheillallah demek ve en alttakisi de gelip geçenleri rahatsız eden şeyleri yoldan kaldırmaktır. Utanmak da imanın dallarından biridir.”[263] İman kavramının burada, imanın hem psikolojik, hem de fizyolojik boyutu kapsa­dığını, kalbde yer edinen Lâilâheillallah olgusunun, güzel amel­ler ve tutumlar şeklinde dışa yansıdığını görüyoruz.

Rivayet edildiğine göre bazı hanım sahabilerin “erkekler Kur'ân'da zikrolundukları halde, biz neden zikrolunmuyoruz” veya, Peygamber hanımlarının Kur'ân'da zikredilmesi üzerine “bizlerde hayır olsaydı, bizier de zikrolunurduk” demeleri üzeri­ne nazil olan [264]“Müslüman erkeklerle, müslüman kadınlar, mümin erkeklerde mümin kadınlar, itaatkâr erkeklerle itaatkâr kadınlar...”[265] âyetinde “iman” ve “İslâm” kelimeleri farklı içe­riğe sahiptir. [266] İman Allah'ın ayetlerini tasdik etmek ve inan­cının doğruluğunu ortaya koymaktır. Bu iman insanı güzel dav­ranışlarda bulunmaya, ibâdete sevkeder, böylece itaatkâr olur. [267] İman kavramı psikolojik boyuta işaret ederken “itaat' olgusuyla fizyolojik boyut kastedilmiştir. Bu durumda “İslâm” kavramı her iki boyutu da kapsamaktadır.

“Gerçek iyilik, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirme­niz değildir. Asıl iyilik, o kimsenin iyiliğidir ki. Allah'a, âhire! gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanır. Allah rızası için yakınlara, yetimlere, yoksullara zekât verir. Andlaşma yap­tığı zaman sözlerini yerine getirir. Sıkıntı, hastalık ve savaş za­manlarında sabreder. İşte doğru olanlar, bu vasıfları taşıyanlar­dır. Muttakiler ancak onlardır.” [268] Ayette İslâm'ın temel iman ve amel konuları özetlenmiştir. [269] İbn Teymiyye âyette geçen el-birr kelimesinin iman manasına geldiğini deliller de getirmek suretiyle isbata çalışır. Bir (iman) olgusunun içeriğini oluşturan unsurlar; âyeti kerimede belirli hususlara İman etmek ve yapılması istenen eylemleri gereğince yerine getirmek olarak açık­lanmıştır. Bu unsurların ilki imanın psikolojik boyutunu, İnanan kimsenin iç yapısını belirtmektedir. Eylem olarak sıralanan di­ğer bütün unsurlar da bu psikolojik boyutun çeşitli somut teza­hürleridir. Kur'ân bu iç ve dış boyutları bir bütünün ayrılmaz parçaları kabul etmektedir.[270]

Konumuzun başından beri “iman” ve “İslam” kavramları­na değişik âyet ve hadislerle farklı içerik ve manalar yüklendi­ğini görüyoruz. Biz kelâm alimlerinin bu konudaki tercih ve tar­tışmalarına, görüş ayrılıklarına girmeden ana hatlarıyla genel olarak maksadımızı anlatmaya gayret ettik.[271]

 

A. İmânın İç (Psikolojik) Boyutu

 

İmanın psikolojik boyutu zihinsel, duygusal ve İradî ol­mak üzere üç temel unsurdan oluşur. Bir şeye inanan kimsenin tasdik ve kesin bilgi derecesinde o şey hakkında bilgi sahibi ol­ması gerekir. Korku ve sevgi gibi duygulan içeren duygusal un­sur da iman'in muhtevası içinde yer alır. Yine insanı inancı doğ­rultusunda amel etmeye sevkeden irade olgusu imanın psikolo­jik unsurlarından birini teşkil eder. [272] Bu üç unsur içerisinde en girift ve çeşitlilik arzedeni ise duygusal boyuttur. Duygusal bo­yut, sevgi, korku (takva), tam bir teslimiyet, ihlâs, yâkin, güven gibi hislerden teşekkül eder.

Psikolojik boyutuyla insan kalbinde ve zihninde yer eden iman. sağlam şuur, anlayış, duygu ve düşünce atmosferi içeri­sinde insanın benliğini sarar, akılla birleşmek suretiyle bütün değerlerin üstüne çıkar. Fedâkârlık duygusu zirveye ulaşır. Allah sevgisi ve O'na kavuşma arzusu kalpte kökleşir. [273] Çünkü “Allah onların kalplerine imam yazmış, onları kendinden bir ruh'la desteklemiştir.” [274] Allah (cc)'ın “imanı kalpte yazmış olması”, orada yerleştirmesi demektir. [275] Bundan imanın kalbin bir işlevi olduğu anlaşılıyor [276] Psikolojik boyutuyla ima­nın yerleştiği yer kalptir. Ameller imanın fizyolojik görüntüleri­dir. Dolayısıyla kalbe yerleşmiş olan imanın tehdit ve zorlamay­la sökülüp atılması imkânsız gibidir [277] Nitekim “Dinde zorla­ma yoktur. Hak yol, batıl yoldan ayrılmıştır. Kim tağutu inkâr eder, Allah'a inanırsa, kopması mümkün olmayan en sağlam kulpa tutunmuş olur. Allah hakkıyla işiten hakkıyla bilen” [278] inkâra zorlanan kimsenin dil ile yapmış olduğu inkâr kalbdeki imanı etkilemez: “Kalbi iman ile dolu iken, küfre zor­lanan müstesna olmak üzere, kim iman ettikten sonra küfre sine açarsa Allah'ın gazabı onların üzerindedir. Onlar için en büyük azap vardır.” [279] Ayetlerde ifade edilen “imanın kalbi mekan edinme” olgusu imanın psikolojik, insan için gizli kalan boyutu­dur: Allah kime doğru yolu gösterir, imana muvakkak kılarsa, onun kalbini İslâm İçin açar.”[280]

Psikolojik boyutuyla iman Hakk'ı tanımayı ve bilmeyi, benimsemeyi, doğrulamayı ifade eder [281] İnsan Allah'a yönel­diği zaman her şeyden önce inandığı Zât'ı bilmeyi arzu eder. [282] Bu bilmenin yanında güven, teslimiyet, sevgi, ihlâs, yâkin gibi kalbi amellerle tasdik gerçekleşir.[283]

 

l. Kalb İle Tasdik

 

İman, kelime olarak kabullenmek yani tasdik etmek anla­mını taşır.[284] Kişi kendi irade ve isteğini kullanarak, kararlı bir şekilde tasdik eylemini gerçekleştirir. İman olgusunun taşımış olduğu bu manadan hareketle Ehi-i sünnet alimlerinin önde ge­lenleri imanı kalbin tasdiki kabul etmişlerdir.

Yüce Allah'ın âyetlerine karşı insan şu iki tutumdan biri­ni sergileyebilir; ya bunları doğrular ya da tekzib eder, yalanlar. İnsanın takınabileceği bu tutumlardan herbiri doğrudan doğruya ya imanla veya inkarla ilişkilidir [285]Kalbde doğup kök salmış bir imanı tanımlayan unsurdur tasdik. Kalbde yerleşmiş inanç mutlaka bu unsuru taşır. İçten gelen, tartışmasız, pürüzsüz, sağ­lıklı, kararlı bir kabullenişi, doğrulamayı ifade eder. Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de iman ediyor olmayı, inanılacak esasları tas­dik etme, kabullenme, benimseme şartına bağlar.

“Doğruyu getiren ve onu tasdik edenler, işte onlar, tavka sahiplerinin ta kendileridir.”[286] Doğruyu, inanılacak, tasdik edilecek esasları getiren Resûlüllah veya Cebrail'dir. Bu esasları tasdik eden doğrulayanlar ise başta yine Resûlüllah olmak üzere bütün müslümanlardır.[287]

“Allah, iman edenlere, namusunu koruyan İmran'ın kızı Meryem'i de misal gösterir. Biz ona, ruhumuzdan üfledik. O, Rabb'inin sözlerini ve kitaplarım tasdik etmişti ve itaatkâr olan­lardandı.” [288] Hz. Meryem'in peygamberlere inen vahiyleri doğruladığı, tasdik ettiği vurgulanıyor.[289]

“Hesap gününe kesin bir şekilde inananlar” âyetinde ge­çen yusaddikûne ifadesi, kesin bir şekilde iman ederler,[290] dav­ranış ve eğilimleriyle tasdik ederler anlamına gelir.[291]

Sözkonusu âyetlerde iman olayının kalbde doğan ve karar kılan iradeli, içten bir doğrulama şartına bağlandığını görüyo­ruz. Doğrulamamak, yalanlamak ise iman etmenin zıddıdır.

“İnkarcı insan ne iman etti ne de namaz kıldı.” [292] âyetin­de geçen felâ sadeka ifadesi, iman etmedi [293] kalbiyle hakkı yalanladı, [294] Kur'ân’ı ve elçiyi doğrulamadı [295] anlamını içe­rir.

İman edilmesi gerekli esasları tasdik etmek iman etmek demektir. Kişi iradesini bu yönde kullanır, seçimini tasdik etme, doğrulama, kabullenme yönünde yaparsa kalbinde iman yerle­şir. Eğer tasdik etmez, yalanlarsa iman etmemiş olur. İnanıyor veya inanmıyor olmasının bu kadar açık, net ve sabit ölçüsü olan tasdik, imanın psikolojik, kalbî boyutunu oluşturur.[296]

 

2. Zihinsel Boyut

 

Akıllı olmak, iman etmekle yükümlü olmanın esasını teş­kil eder. Dolayısıyla iman fiiliyle zihinsel çaba arasında bir iliş­ki olduğu muhakkaktır. Tanrı fikrine ulaşan insan için, Tanrı, bir iman objesi olmanın yanında, zihinsel faaliyete konu olan fikrî bir obje, dedüktif bir hakikat olmaktadır. Akıl ve düşünce Tanrı kavramının şuura nakledilmesinde olduğu gibi, kazanılmış bu­lunan imanın, şuurda muhafaza edilmesinde de önemli bir rol üstlenir.[297]

Henüz çocukluk devresinde insanın zihninde çevrenin de tesiriyle belirli itikatlar ve inançların oluşmaya başladığı bir gerçektir. Kendisine öğretilen dinî inançları olduğu gibi kabul eder, benimser. Fakat büyüdükçe, aklın ve tecrübenin müdaha­lesi başlar. Öğrendikleriyle, bilgi ve tecrübeleriyle mantıksal analizlerde bulunarak inanmaya, dinî davranışlarını iyice düşünerek yapmaya başlar.[298]

Kur’an-ı Kerim itikad olayının aklî bir eylem olduğunu, iç gözleme (basirete) ve düşünmeye dayandığını söyler.

“De ki! Benim yolum işte budur: (İnsanları) bir basiret ve aydınlık içinde Allah'a çağırıyorum. Ben ve bana uyanlar böyle yaparız.”[299] Kur'ân-ı Kerim'in, insanı imana davet yolu, basi­ret, kesin bilgi ve delile dayanmaktadır. [300] Körükörüne hislere kapılmak değil, bilinçli bir iman daveti öngörülmektedir.[301]

“Habibim de ki: Ben size ancak birtek şeyi tavsiye ede­rim; o da teker teker veya ikişer ikişer Allah'ın huzurunda dur­manız, sonra da düşünmenizdir.”[302] Kur'ân-ı Kerim bu âyette Hz. Peygamber'e iman noktasında insanların meseleyi nesnel bir şekilde ve derinlemesine [303] düşünme, yorumlama ve çö­zümleme cihetine gitmelerini öneriyor. [304] Bilgi ile iman birbir­leriyle sıkı sıkıya ilişkilidirler. Aralarındaki ilişki nedensizlik ilişkisidir yani bilgi imanın nedenlerinden biridir. Kalben iman etmek bilgi değildir, fakat bilgi kişiyi kalben tasdik etmeye götüren sebeplerden bir tanesidir.[305] Bu hakikate bağlı olarak Kur'âri-ı Kerim Yüce Allah'ın hem kâinattaki kevnî âyetleri, hem de vahiy olarak gönderdiği âyetleri üzerinde düşünmeyi ve akıl yürütmeyi salık verir.

“Yeryüzünü döşeyen, orada sabit dağlar, tatlı sular yara­tan ve her türlü mahsulden çift çift yetiştiren Allah'tır. O, ge­ceyle gündüzü perdeler. Şüphesiz ki bunda düşünen bir kavim için nice deliller vardır.”[306]

“Onları, mucizelerle ve kitaplarla gönderdik. Sana da Kur'ân'ı indirdik ki, insanlara vahyedilenleri açıklayasın. Belki düşünürler.”  [307]

Gerek kâinattaki âyetler üzerinde gerekse vahyedilen âyetler üzerinde “düşünerek aklı kullanmak,” [308] ya'kılûn, yetefekkerûn gibi ifade kalıplarıyla Kur'ân'da yer almıştır. Dü­şünerek ve akıl yürüterek bilgi sahibi olmanın insanı imana gö­türen sebeplerden biri olduğu gerçeği göz önünde bulundurul­duğunda tefekkür âyetlerinin önemi daha iyi anlaşılır.

Fakat şu bir gerçektir ki, sadece Hakk'ı biliyor olmak iman etmek için yeter sebep değildir. [309] Bilgiyle birlikte kalbin eyleminin de bulunması zorunludur. “Çünkü nefsin iki gücü vardır.

1) “Uygun” ile “zıt” olanı fark edip algılamak, bunları bilip tasdik etmek

2) Uygundan hoşlanıp zıttan nefret etmek. Hareket korku ile umudu, “tutmakla”, “karşı olma”yı algıla­maktan doğar. Uygunu algılamak hazzı, ferahlığı ve sevinci ge­rektirir. Zıt ve ters olanı algılamak da elemi ve kederi gerektirir.[310]

Kur'ân-ı Kerim, iman kalbde yer etmedikçe, insanın vic­danına nüfuz etmedikçe, gönlün derinliklerine kök salmadıkça, sadece aklî bilgi ile yetinilemeyeceğini söyler. Çünkü “Hakikat”i yalnızca aklî bir marifet olarak algılayan kimse ya onu önemsiz bir şey olarak değerlendir, ya da hoşa gitmeyen acı bir gerçek olarak görür. Tıpkı seven ve arzu eden bir kişi olmadığı halde, sevgi ve arzunun manasını anlamaya çalışan kimse gibidir.

İnsanlardan pek çoğu, hakikati bildiği, Allah'ın âyetlerini açık bir şekilde gördüğü halde inanmamıştır ve inanmamaktadır. “Ehl-i Kitap'tan çoğu hak kendilerine besbelli olduktan sonra, ruhlarındaki hasetten ötürü, iman etmenizden sonra sizi küfre döndürmek hevesine düştüler.[311]

“Vicdanları bu âyetler hakkında tam bir kanaat sahibi ol­duğu halde zulüm ve kibirlerinden dolayı onları inkâr ettiler. Şimdi bak! Fesatçıların sonu nice oldu.”[312]

İman olayında akıl ile kalbin mutlaka birlikte hareket et­mesi lâzımdır. Bununla birlikte şunu da belirtmek gerekir ki. Kur'ân-ı Kerim bilgiyi iman için ilk unsurlardan saymıştır. “Allah'tan kulları içinde ancak âlimler korkar.”[313]

 

2. İrâde Boyutu

 

İrâde, nefsin, bir şeyi isteyerek, onun yapılması ya da yapılmaması lâzım geldiğine dair hüküm vermesi şeklinde tarif edilir.[314] İnancın teşekkülünde irade faktörünü ön plana çıka­ran birtakım düşünürler, antik çağdan günümüze kadar var ola­gelmiştir. Bunlar itikad sahasında kabul ve rızanın tamamıyla irâdenin bir ürünü olduğunu, irâdenin insanı bir güven noktası­na getirdiğini dolayısıyla inancın irâdenin eseri olduğunu ileri sürmüşlerdir. Onlara göre, irâde inanç sahasında büyük bir fak­tördür ve insan sadece inanmayı istediği için inanabilir. İnancı irâdeye dayanarak izah etmeye çalışanların başında William Ja­mes gelir.[315]

Dine muhatap olan bir kimse için inanmak veya inkâr et­mek, aynı zamanda irâdenin bir eseridir. Aslında “inanmak isti­yor ve inanıyorum” şeklinde bir kararla, “inanmak istemiyor ve inkâr ediyorum” tarzında bir kararın irâde açısından birbirinden farkı yoktur. Bu husus göz önüne alındığı takdirde, iman olayın­da ilk ve aslî görevi irâdenin üstlendiği görülür. İman basit bir kalbî tasdikten ibaret değildir. îmanın insan kişiliğinde teşekkül etmesinde olduğu gibi, teşekkül etmiş bu imanın korunmasında da iradî mekanizmanın işleyişi etkin bir rol oynamaktadır.[316]

İman etme olayında irâde boyutu doğrudan zihinsel bo­yutla temas halindedir: İradeyi iman etme yönünde kullanma­dan önce bir tasarım evresi geçer. Zihinde bu tasarının istenip istenmediği tartışılır. İman etme yönünde bir karara varılır ve bu karar uygulanır.

Kur'ân-ı Kerim iman eyleminde irâdenin yapmış olduğu tesirin önemine dikkat çeker.

“De ki; buna karşı sizden, Rabb'ine doğru bir yol tutmayı dileyen kimseler olmanız dışında, herhangi bir ücret istemiyorum.”[317]

“İbret almak veya şükretmek dileyen kimseler için gece ile gündüzü birbiri ardınca getiren de O'dur.”[318]

“İşte bu anlatılanlar, şüphesiz bir öğüttür. Artık kim diler­se Rabb'ine varan bir yol tutar.” [319]

“Hayır! Çünkü değerli ve güvenilir kâtiplerin elleriyle ya­zılıp tertemiz kılınmış, yüce makamlara kaldırılmış mukaddes sahîfelerde yazılı bu âyetler bir hatırlatma ve öğüttür. Dileyen onu dinler de ders alır.”[320]

Yüce Allah kâinattaki âyetleri ve vahiy olarak gönderdiği âyetleri insanların zihinlerine ve kaiblerine arzediyor. Ve irade­lerini iman etmeleri yönünde kullanmalarım istiyor, fakat onları bu konuda serbest bırakıyor.

Yine, “Dinde zorlama yoktur...” [321] Evet insan hayatında, hür irâdenin evrensel yerini ve değerini göstermektedir. İslâm'a girmesi için kimseye baskı ve zorlama yapılmaz. Ancak irade hürriyeti ve seçme imkanı verilir. [322]

Din insanların hür vicdanlarıyla seçip bağlanacakları bir kurumdur. İnsanı zorla imana sokmak imkansızdır. [323] Dinin as­lı kalb ile tasdiktir. Bu sırf rıza ve hüsnü ihtiyar meselesidir.[324]

Allah (cc) insanın irâdesine o kadar büyük değer vermiş ki, iman konusunda, hidâyet ve dalâlet hususunda onu kendi ba­şına bırakmıştır. Dolayısıyla imana girerken ve girdikten sonra imanın devamlılığının sağlanmasında iradenin büyük rolü vardır.[325]

 

4. Duygusal Boyut

 

Duygu ve heyecanlar, insan davranışlarının önemli etkenleri arasında yer alır. [326] Üç çeşit duygunun varlığından söz edi­lir: Heyecan, duygu ve tutku. Gerçekte bir davranış yapısı olan duygular, doğrudan ya da dolaylı bir şekilde, iç ve dış nedenlere bağlı olarak doğarlar. Kendilerini İlk uyaran uyartı yok olsa bile, varlıklarını devam ettirirler. Davranışın amaca yönelmesin­deki katkılarının büyüklüğü ve önemi yadsınamaz. [327]Duyguların inanç üzerinde büyük tesirleri vardır.[328] Öyle ki, duygucu teoriler, genellikle, inancı bir duygunun eseri (kalp işi) saymış­lardır. Bu teorisyenlerin başında da Schleiermacher gelir.[329]

İman ile his ve heyecanlar arasında kuvvetli bağlar mev­cuttur. Her türlü aktiviteye kalbin muharrik merkez olarak gös­terilmesi de, dinin psişik muhtevayı esas aldığının bir gösterge­sidir. İnanma fenomeniyle ilişkili, geleceğe yönelik psikolojik birer hal olan korku ve ümit dinî hayatta hareketlilik sağlayan iki temel unsurdur. Kalbin arzuları, hayatın temeli olduğuna gö­re, dinî inançlar da, bir bakıma, kalbin istek ve arzularının ilâhî bir normda eritilmesi, kutsal bir sisteme bağlanması demektir. Aynı zamanda dinî hayatın birey için en değerli yönü, dinî nite­likli heyecan ve duygulardır. İman halinin kazanılması ve geliş­tirilerek yaşatılması daha ziyade hissî unsurlarla mümkün ol­maktadır. Duygu ve heyecanlar insanın yapısında mevcut aslî birer fenomen olduğundan dolayı, fert bütünlüğüyle gerçekleşti­rilen iman fiilinin bu elemanlardan da pay alacağı muhakkaktır.[330]

Duyguların (kalb amelleri) imana eşlik etmesi gerekir. Böylece Allah'ı ve Resulü’nü sevmenin, Allah'tan korkmanın, Allah'ın sevdiğini sevip sevmediğini sevmemenin, her şeyde Allah'a güvenmenin imanın bir unsuru olduğu görülecektir.”[331] Çünkü henüz görünür ameller şeklinde iman meyvelerini ver­meden önce ruhta, ihlâs, sevgi gibi meyvelerin olgunlaşması lâ­zımdır. [332] Kalb âmellerindeki yani imanın duygusal dokusun­daki bir eksiklik dışarıya itaat olarak değil, isyan şeklinde teza­hür edebilecektir. Meselâ Allah'a olan sevgi ve saygının, korkunun bir an için olmayışı kişiyi isyana sevked e bilecektir. Eğer kalbinde Allah sevgisi ve korkusu iyice kök salmış ol­sa, bu duygular onun isyanını frenleyebilecektir. Zinakâr, zi­na ederken, hırsız hırsızlık yaparken, imanın bu ve benzeri bo­yutlarından soyutlanıyor, imanın bazı unsurları eksiliyor diyebiliriz.[333]“Zina eden, mümin olduğu halde zina etmez; hırsızlık yapan, mümin olduğu halde hırsızlık etmez, içki içen kişi mü­min olduğu halde içki içmez” [334] hadis-i şerifi imandan bazı unsurların eksildiğine, fakat imanın bütün boyutlarının yok ol­madığına işaret ediyor olabilir. Çünkü, “Zina etse de, hırsızlık yapsa da, “Lâilâhe illallah” diyen cennete girecektir.” [335] buyrulmaktadır. Zina fiilini irtikab etmiş olmaya rağmen imanın iç boyutunun tamamen ortadan kalkmadığına işaret ediliyor. Belki insan zihinsel olarak iman etmeye, kalben tasdik, dil ile ikrar et­meye devam ediyor ama, kalbî tastikde zayıflama veya ona eşlik eden duyguların işlevsiz kalması söz konusu olabilir. Şöyle ki, tam bir teslimiyet, Allah'a sonsuz sevgi ve saygı, Allah'tan ittikâ gibi duyguların zayıflaması, işlevsiz kalması sözkonusu olabilir. Bu duyguların güçlü olduğu durumlarda kişi nefsinin arzularını dizginlemeye ve imanın sesini dinlemeye daha kabili­yetli ve muktedir olur.[336]

 

a) Sevgi

 

Dostluk ve sevgi duygusunun ifade edildiği kavramlardan birisi de el-hubb kelimesidir. Zıddı ise. buğz ve nefrettir.[337] Sevgi, imana eşlik eden duyguların başında gelir. Kur'ân-ı Ke­rim sevgiyi imanla birlikte değerlendirmiş. Allah'ı sevmeyi, Al­lah sevgisiyle iyi işler yapmayı mümin olmanın ayırıcı nitelikle­rinden biri saymıştır.

İman, kişinin bütünüyle benliğini Allah'a hasretmesi, adaması demektir. Bu ise sevgiye dayalı bir güdüsel etkinliğin oluşmasına bağlı olarak gerçekleşir. Kendisine sevgi duygusu­nun da eşlik ettiği iman, inanan kimsede başka bir yolla müm­kün olmayan bağlılığı ve itaati meydana getirir. Ayrıca bu bağlılığı devamlı ve zevkli kılar.[338]

“Dinî sevgi temelde, insana lütfettiği sonsuz nimetler kar­şılığı Allah'a duyulan derin minnettarlık ve şükran hisleriyle ya­kından ilgilidir. Bunun tamamlayıcısı olan Allah korkusu da, bu nimetlerin gerektirdiği itaat ve kulluğu gereği gibi yapamama­nın doğurduğu hassas bir sorumluluk hissinin ifadesidir. Her iki duygu da dinî imanın ayrılmaz unsurlarıdır. İster minnettarlık ve sevgi temeline, isterse vazife ve sorumluluk, korku ve çekinme duyguları temeline bağlı olarak yaşansın iman, insanın kendi kendisiyle giriştiği iç mücadelede Allah'ın iradesi yönünde bir sonuca ulaşılmasıyla tam bir yapı kazanır. Benlikteki çatışmayı sona erdirecek ve tam teslimiyeti gerçekleştirecek bir irade ha­reketi, ilâhi sevgi ve korku ile beslenen dinamik bir kaynağa sa­hiptir. Fakat ruhî gelişimin daha ileri safhalarına ulaşıldığı za­man, çatışmalar son bulmakta ve Allah sevgisi dinî hayatı yöne­ten temel bir güdü olarak süreklilik ve etkinlik kazanmaktadır. Artık bu, Allah için bütün başka değerlerin terkedildiği, benli­ğin bütünüyle Allah rızasına hasredildiği bir merhaledir. Al­lah'ın, kişinin bütün şahsi hayatına hâkim duruma geldiği ve aynı zamanda “aşk” denilen psikolojik halin yaşandığı bir mer­haledir. Allah aşkı, ilâhî irâde için kendi isteğinden, başkaları­nın iyiliği için kendi bencil düşüncelerinden vazgeçerek, tesli­miyet ve bağlılığın zirvesine yükseliştir. Allah sevgisi, Allah için bütün değerleri feda etmek demektir. Bu Allah uğruna ra­hat, huzur, servet, şöhret, itibar ve en sonra hayat değerlerinin terkedilmesiyle gerçekleşir.” [339]“ Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de, “De ki, eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hı­sım akrabanız, kazandığınız mallar, kesada uğramasından kork­tuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler, size Allah'tan Rasûlü'nden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fasıklar toplulu­ğunu hidâyete erdirmez.” [340] Yüce Allah'a iman kalbin bütü­nüyle O'na yönelmesini, O'nun sevgisiyle dolmasını, gönüllere O'nun hâkim olmasını, gönüllere şevk ve heyecan veren şeyin O olmasının gerekli kılar.[341]

Allah'a olan imanına bağlı olarak kişi Allah'ı sevmek du­rumundadır. Allah'ı sevince, Allah'ın sevdiği tarzda hareket et­mesi O'na ittiba etmesi lâzımdır. Kendisine ittiba edeni de Yüce Allah sevecektir. “Habibim de ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız he­men bana uyun ki, Allah'da sizi sevsin ve suçlarınızı örtsün. Çünkü Allah çok affedici ve esirgeyicidir.” [342]

İnsan nefsi kemâle aşıktır, ona meyleder sevgi besler. Kul gerçek kemalin Allah'ta olduğunu bildiği zaman, sevgisi Al­lah'a yönelir. Bu ise, Allah'a itaati, O'na yaklaştıracak şeylere rağbet etmeyi beraberinde getirir.[343]

İlâh edinme konusunda sevgi son derece önemli bir un­surdur. Hem batıl tanrıların ilâh edinilmesinde, hem de Yüce Allah'a iman etmede sevgi duygusu belki önemli faktördür.

İnsanlardan kimi, Allah'tan başka eşler tutar. Allah'ı sever gibi onları severler. [344] “İman edenlerin Allah'a sevgisi ise her şeyden sağlamdır.”[345]

Ayette müminlerin Allah (cc)'a olan sevgisinin devamlı olduğu belirtiliyor. [346] Müminler hakikatte sevgiye lâyık varlık olan Yüce Allah'ı içtenlikle severler.

Kalbde imanın,var olabilmesi için, diğer kalb amellerinin (duygusal boyut) yanında Allah ve Resulünü sevmek de zorun­ludur. “Ey iman edenler, içinizden kim dininden dönerse Allah, müminlere karşı alçak gönüllü, kafirlere karşı onurlu ve zorlu, kendisinin onları seveceği, onların da kendisini seveceği bir kavm getirir ki, onlar Allah yolunda savaşırlar ve hiçbir kınaya­nın kınamasından çekinmezler.”[347] Allah ve Resulünü sevme­yenin imanı tamam olmaz ve bu kimse imanın verdiği yüksek manevî hazza erişemez.

“Üç şey kimde bulunursa, imanın halâvetini, zevkini, tat­lılığını bulur.

1) Allah'ı ve Resulünü herşeyden fazla sevmek.

2) Bir kimseyi ancak Allah için sevmek,

3) Allah onu kurtardıktan sonra ateşe atılmayı kötü gördüğü gibi, küfre dönmeyi kötü görmektir.[348]

Bu özellikleri,taşıyanların imanı sağlıklı, nefsi mutmain ve içi huzurlu olur. İmanın neşesi kalbi kaplar. Bir ilâh olarak Yüce Allah'ı Peygamber olarak Resûlüllah'ı ve aynı sevgiyi ve inancı taşıyan müminleri sevmek; küfürle ilgiü olan her şeye karşı sevginin zıddı bir tutum sergilemek hakiki imanın duygu­sal boyutlarındandır.

Allah'ın Elçisi'ni sevmek, imanın duygusal boyutunu ta­mamlayan sevgi unsurunun kapsamına girer. Yukarıda vermiş olduğumuz âyet-i kerimelerde bu hususu görmekteyiz.

“Sizden birinize ben, ana ve babasından, çocuğundan ve bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça, o kimse mümin olamaz.”[349]

İnsan fıtrî ve duygusal olarak, ister istemez ana-babasına, çocuğuna sevgi duyar. Bunun için harici bir motive gerek yok­tur. Fakat kişinin peygamberi sevmesi doğrudan kalbindeki imanla bağlantılı bir olaydır. İman açısından sevgi olgusunu de­recelendirdiğimizde peygamber sevgisi ana-baba, çocuk sevgi­sinden önce gelir. Hatta ana-baba ve çocuklar inkarcı olurlar, peygamberle bunlar arasında bir tercihte bulunma sözkonusu olursa iman kaynaklı peygamber sevgisi ağır basar.

Allah ve Resulünü sevmek gibi, müminleri de sevmek imanın bir gereğidir. Kur'ân-ı Kerim'de bu esas şöyle ifade edilmektedir: “Sizin dostunuz ancak Allah'tır, Resulüdür, iman edenlerdir; onlar ki Allah'ın emirlerine boyun eğerek namaz kı­lar, zekâtı verirler.”[350]

İman, müminler arasında sevgi ve dostluk bağının varlı­ğını zorunlu kılar, Müminlerle Allah düşmanları arasındaki iliş­kilere de sınırlama getirir.

“Muhammed Allah'ın elçisidir. Beraberinde bulunanlar da kâfirlere karşı çetin, kendi aralarında merhametlidirler...”[351]

İman güçlü olunca, unsurları arasında karşılıklı uyum ve ahenk, bağımlılık mevcut olur. Zayıf imanın unsurları arasında ise bu sıkı bağlılık görülmez. Kalbdeki inanç ve sevgi güçlü olunca, bu durum kendiliğinden Allah düşmanlardan nefret et­meyi, onlara karşı sevgi beslememeyi gerektirir.[352]

“Eğer onlar Allah'a, Peygamber'e ve o'na indirilen ger­çeklere inansalardı, o inkarcıları dost edinmezlerdi.”[353]

“Allah'a ve âhiret gününe inanan bir toplumun babaları, oğulları, kardeşleri veya akrabaları bile olsa Allah'a ve Resulü­ne düşman olanlarla dostluk kurduğunuzu görmezsin. Onlar o kimselerdir ki, Allah kalblerine imanı yazmış ve onları kendin­den bir ruh ile desteklemiştir.”[354]

“Ey Müminler, sakın benim ve sizin düşmanlarınızı dost edinip onlara sevgi ile yaklaşmayınız.”[355]

Böyle kimselere sevgi beslemek imanın gerekleriyle çeli­şir. Kâfirlere muhabbet etmek bir anlamda küfre muhabbet anla­mına gelir. Küfre muhabbet ile imanın bir araya gelmesi ise asla mümkün olmaz.[356]

Hem hak dine iman etmek, hem de bu dine düşman olan kimselere sevgi beslemek gibi birbirine zıt iki tavrın bir kimse­de aynı anda bulunması imkansızdır. Bir yanda iman, diğer yan­da Allah ve Resulünün düşmanlarına sevgi beslemek gibi bir ta­vır olamaz. Bir kimse hem kendi nefsini, hem de nefsinin düş­manlarını aynı zamanda sevemez. Gerçek bir müminin İslam düşmanlarına dostluk ve sevgi beslemesi beklenemez.

İmana eşlik etmesi gereken sevginin geniş bir yelpaze şeklinde açılım gösterdiğine şahit oluyoruz. Sevgi duygusu ina­nılacak varlıklar içerisinde buna en lâyık olan Allah'a yöneltili­yor. Allah zatına layık bir şekil ve derecede seviliyor. Sonra Al­lah'ın elçisi, gönderdiği ilahî mesaj ve Allah'a iman eden mü­minler Allah sevgisinin bir uzantısı olarak seviliyor. Kulun kal­binde yer eden sevgi itaat şeklinde davranışlara yansıyor.[357]

 

b) Korku

 

Korku, imanın genel yapısı içinde yer alan olgulardan birisidir.[358] Korku, insanın gelecekle ilgili olarak içte duyduğu endişe ve sıkıntıyı anlatır. Gaybî bir fenomen olarak da, imana yakın bir karaktere sahiptir. Korku ve iman ikilisi gayba ve ge­leceğe yönelik kalb eylemidir. [359]

Kur'ân-ı Kerim, gayben Allah'a imanı emrettiği gibi gayben Allah'tan korkmayı da emreder. [360] Hatta birçok âyet-i ke­rimede korku ve iman kavramlarının manalarını birleştirir, onla­rı oitak bir mana için kullanır. Meselâ. “Doğrusu bundan korkan kimseye bir ibret vardır” [361] âyetine, “Doğrusu bunda inanan kimseye bir ibret vardır” şeklinde yorum getirmek manayı boz­maz. Korku ve iman iki ayrı psikolojik bir olgu, iki ayrı kavram olmalarına rağmen, bu iki terim Kur'ân üslûbunda bir anlam ka­zanmıştır. “Şüphesiz bunda müminler için bir âyet vardır”[362] âyet-i kerimesi bu görüşe açıklık getirmektedir.

Yukarıdaki iki âyette bir üslup birliği görüldüğü gibi, kor­ku kavramlarının birbirine yaklaştırıldığı da görülür. Önceki âyette “korku” kavramıyla ifade edilmek istenen mana diğer âyette “iman” kavramıyla anlatılmış ve terimler arasında se­mantik bir bütünlük sağlamıştır. Bu birliği sağlayan unsurlann birisi iman ve korku fiillerinin objesindeki değişmezliktir. Fiil­lerin her ikisi de insanın Allah (cc)'a karşı tavrını belirtmekte­dir. İnanan her mümin Allah'tan korkar, Allah'tan korkan kimse de iman sahibidir. Öteki unsur ise, korku ile iman arasındaki ka­rakter birliğidir; her iki psikolojik tavır da gayba ve görünme­yen bir objeye karşı insanın takınmış olduğu tavrı gösterir. İman ve korku, geleceğe ya da bilinmeyene yönelik psikolojik birer olgudur.[363]

Kurân-i Kerim, insanın fitratındaki korku hissini yönlen­direrek, bu duyguyu her türlü boş, sahte ve sapık kalıplardan ayıklar. Sonra da korkuyu esas olarak korkulması ve aynı za­manda sığınılması gereken varlık Yüce Allah'a bağlar. Birçok âyette Allah'tan korkulmasını bildirir. Bunu daha çok  keli­mesini kullanarak yapar. Geçmiş ümmetlere gönderilen pey­gamberlerin hepsi Allah'tan ittika'yı emretmişlerdir.

“Andolsun ki Biz, sizden evvel kendilerine kitap verilen­lere de size de Allah'tan ittika edin diye tavsiye etmişizdir.”[364]

Hz. Nuh, kavmine şöyle seslenmiştir: “Ey kavmim, ben sizin için açık bir korkutucuyum, Allah'a kulluk edin. O'ndan korkun ve bana itaat edin diye gönderildim., Ta ki, Allah günah­larınızdan bir kısmını bağışlasın ve sizi belli bir vakte kadar er­telesin. Şüphe yok ki, Allah'ın takdir ettiği vakit gelince ertele­me olmaz. Eğer bilseydiniz, dedi.” [365] “Allah'tan ittika etmez misiniz? Ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim. Artık Allah'tan ittika edin ve bana itaat edin. Ben bu tebliğim karşılı­ğı sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim Alemlerin Rabb'inden başkasına ait değildir. Öyle ise Allah'tan ittika edin ve bana itaat edin demişti.” [366] “Size o korkunç akıbeti haber vermek için, Allah'tan ittika etmeniz için ve belki bu sayede rahmete kavuşturulmanız için, içinizden bir adam vasıtası ile Rabb'inizden bir uyarıcı gelmesine şaştınız mı?”[367]

Hz. Hûd, [368] Salih, [369] Hz. İbrahim, [370] Hz. Lut, [371] Hz. Şuayb, [372] Hz. Musa, [373] hep insanın kalbinde yer aldığı zaman başka bir bekçi ve savcıya ihtiyaç duyurmayan, insanı kötülük­ten alıkoyup, İyiliğe yönelten takva unsurunu kullanarak insan­ları iman etmeye çağırmışlardır.

“Takva” olgusunun içerik ve nitelik olarak ifade ettiği en yüksek mertebe, Allah'ı inkâr etmekten ittika etmek, yani Allah'a iman etmektir, “ittika” bir manada iman demektir. [374] Kur'ân'da geçen genel muhtevalı “takva” kavramının, manası öncelikle şirkten ittika etmektir, yani iman manasıdır.

Gerek “Takva” ve “Haşyet”, gerekse başka kavramlarla ifade edilsin, korku olgusunun imanla birlikte var olduğu inkâr edilemez bir gerçektir. İman eden bir kalbte takva ve haşyet mutlaka mevcuttur. Bu duyguların Yüce Allah'a yöneltilmediği kalpte imanın mevcudiyetinden söz etmek güçtür.[375]

 

c) Tam Bir Teslimiyet

 

İmanın bir başka yönü de, insanın kendi şahsî isteklerin­den ve bağımsız yönelişlerinden vazgeçerek, ilâhî iradeye tes­lim olup bağlanmasıdır. Allah (cc)'ın mutlak hakimiyetini kabul edip buna boyun eğmesi, kendi iradesini O'nun iradesine teslim ederek; O'nun emir ve yasakları çerçevesinde hayatına şekil ve düzen vermesidir.

“Kayıtsız şartsız kendi şahsî hürriyetinden vazgeçme ola­rak iman zamanın üç boyutuna uygun olarak yapılan bir “razı olma”dır. Herşeyden önce insan, kendi başlangıcım Allah'a da­yandırmayı kabul eder. Bunun yanında, insanı kendisine çeken fakat kendisinin düzenlemediği, Allah'ın tayin ve takdir ettiği bir gelenek üzerine hayatını bağlamaya razı olur. Nihayet kendi­sini, hâlihazırdaki iradesine hükmeden bir Mutlak İrade tarafın­dan varoluşunun sevk ve idare olduğu tarzda tanır. Böylece gö­rülüyor ki, dinî iman, kişinin kendisi hakkındaki ilâhî iradenin belirlediği hakikate başeğmesı ve razı olmasıyla gelişen bir “al­çak gönüllülük” fiilidir. Bir anlamda iman, insanın kendi aczini bilerek, kendini ilâhî emirlerin sadece uygulayıcısı olduğunu kabul etmek ve gereken vazifeyi en güzel şekilde, en üst derece­de, yerine getirmeye çalışmaktır. Bu tutum, güçlü bir “vazife ve sorumluluk” duygusuyla iç içe bulunmaktadır.”[376]

İnsanın Allah (cc) karşısındaki ahlâkî tutumunu ifâde eden teslimiyet “esleme” kökünden türemiştir. Bu fiil, inkıyâd, boyun eğme, kabul etme. teslim olma gibi manaları içerir. Tesli­miyet, imanla ilişkili ahlâkî bir süreç olarak kişinin Allah'ın gü­cünü, yüceliğini, ahlâklılığını takdir etmesinden doğan ahlâkî bir tercih, tutum ve sonuçtur.[377]

“Rabb'i İbrahim'e: İslâm ol demişti o da: “Alemlerin Rabb'ine teslim oldum” dedi.” [378] Ayette geçen teslim kelimesi, müslüman ol, İslâm'ı kabul et, Allah'ın isteğine boyun eğ anla­mındadır. Bu durumda müslüman, kendisini tamamen Allah'a teslim eden ve O'na itaat eden kimse demektir. [379] “Hayır kim işini güzel yaparak yönünü Allah'a döndürürse onun mükâfatı Rabb'inin kalındadır.” [380] “Kimler teslim olursa onlar doğru yolu aramışlardır.” [381] Ayet-i kerimelerde de görüldüğü gibi “esleme” fiili, mutlak bir gücün otoritesine, buyruklarına irras­yonel ve ahlâkî olmayan bir boyun eğmeyi değil; insan hakkın­daki niyetleri kavramış Ahlâklı bir Tanrı'ya “gönüllü bir yönelmeyi” [382] ifade eder.[383]

İmanın varlığı için tam bir teslimiyet ve kabul gereklidir. Kalbi, dini kabul etmekten sıkılan kimse mümin olamaz. [384] İmanın tam olması için, Allah'ın otorite ve hakimiyetini gönül rızası, kalb teslimiyeti ve iç yatışkanlığı ile kabul etmek zorun­ludur.

“Hayır, Rabb'in hakkı için onlar, aralarında çıkan çekiş­meli işlerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükme karşı içlerinde burukluk duymadan tam anlamıyla teslim olmadıkça inanmış olmazlar.”[385]

İnananlar vahiy olarak gelen her hükme içlerinde herhan­gi bir sıkıntı duymaksızın kalben ve amelî olarak uyarlar. Zerre kadar bir karşı çıkma hissi duymaksızın bütünüyle teslim olurlar.[386]

Kur'ân'ın imanla birlikte bulunmasını öngördüğü teslimi­yet duygusu, vahyin öğrettiği düşünce ve hayat tarzına karşı takınılması gereken bir duygudur. Gerçekten inanmış olabilmek için her konuda Yüce Allah'ı nihaî otorite kabul edip O'na içtenlikle teslim olmak lazımdır. Peygamberin bildirdiği vahiyleri teslimiyetle kabul edip, boyun eğmeyen gerçek mümin olamaz. İnsan herhangi bir otoriteye mecbur kaldığı için itaat eder, tesli­miyet gösterebilir. Ama içten içe buna karşı çıkar, isyan eder. Mümin'in Allah'a teslimiyeti ise hem içten hem de dıştan olma­lıdır.

Müminin kalbi Yüce Allah'tan gelen her şeye razı olma­lıdır:

“Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir kadın ve erkeğe, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resulü'ne karşı gelirse, apaçık bir sa­pıklığa düşer.”[387]

İman ancak gönül teslimiyeti ve yatışkânhğı ile kemâle erer. Yüce Allah bunu “münîbîne ileyh” buyruğuyla vurgu­lar. [388] “Gönülden kendinizi Allah'a verin, O'ndan korkup sakı­nın. Namazı dosdoğru kılın  ve müşriklerden olmayın.”[389]

 

d) İhlâs (Samimiyet)

 

İhlas, sevgiyi ve samimiyeti açıkça göstermeyi ifade eder. Allah'a ihlas ile bağlanmak dinde ihlaslı olmak anlamına gelir. Samimi olarak Allah'ı birleyen kimse ihlaslı kimsedir. İhlâs, itaat bağlamında ele alınırsa riyadan uzak olma anlamını içerir.[390]

Kalbde doğup gelişen “İman” olgusunda mevcut bulunan niteliklerden birisi de ihlâstır. İmanın tarifini, onun özelliklerin­den hareketle tanımlamaya kalkışan kimse, imanın unsurların­dan birinin samimiyet ve içtenlikle bağlanma olduğunu, riya ve iki yüzlülük gibi samimiyete gölge düşüren unsurları bünyesin­de barındırmadığını ifade edecektir.

Yeri geldikçe ve değişik vesilelerle “ihlâs” unsuruna yer veren Kur'ân-ı Kerim, inanç konusunda samimiyetsizlik, iki­yüzlülük, riyakârlık yapmaları dolayısıyla münafıkları yerer ve onların bu psikolojik durumlarını hastalık olarak değerlendirir.

“Söyle (onlara): Allah, bizim de sizin de Rabb'iniz iken, O'nun hakkında bizimle tartışıyor musunuz? Bizim yaptıkları­mız bize, sizin yaptıklarınız size aittir. Biz O'na gönülden bağ­lananlarız.”[391]

Ve nahnu lehû muhlisûn cümlesinde “ihlâs” olgusu şöyle izah edilir: İhlâs sahibi olarak müminler gönülden Allah'a bağ­lanan, ibadetlerinde içtenlikle O'na yönelen, O'ndan başka hiç­bir batıl ilâha samimiyet, sempati duymayan kimselerdir. Allah (cc) rızasına uymayan hususlarda kimsenin hatırına, gönlüne bakmazlar. [392] İlgilerini sevgilerini yalnızca O'na yöneltirler. Sahip oldukları her şeyi O'nun için feda etmeye hazırdırlar.[393]

“Ancak tevbe edip hallerini düzeltenler, Allah'a sımsıkı sarılıp dinlerini yalnız O'nun için yapanlar başkadır. İşte bunlar müminlerle beraberdirler, Allah, müminlere yakında büyük mü­kâfat verecektir.” [394] Dini Allah'a halis kılmak, itaat ederken yalnızca O'nun rızasını gözetmek manasına gelir.[395]

“De ki; Rabb'im bana adaleti emretti. Her mescidde yüz­lerinizi O'na doğrultun ve dinî yalnız Allah'a has kılarak O'na yalvarın. İlkin sizi yarattığı için yine O'na döneceksiniz.” [396]

“De ki: Ben dinî, Allah'a halis kılarak O'na kulluk etmekle emrolundum.”[397]

“De ki: Ben dinimde ihlâs ile ancak Allah'a ibadet ederim.”[398]

“Haydi kâfirlerin hoşuna gitmese de Allah'a, Allah için dindar ve muhlis olarak dua edin.”[399]

İmana eşlik eden bir duygu olarak ihlâs, Yüce Allah'a man ve itaat hususunda katıksız bir. samimiyettir ve bu içtenli­ğe cölge düşürecek riya gibi her türlü kusurdan arınmayı ifade eder. İhlâs duygusunun etkisiyledir ki, imana hiç bir batıl dü­şünce bulaşamaz. İhlas Allah ile kul arasında bir sır olup kul, Allah'a itaatında yalnızca O'nun rızasını gözetir. İhlas duygusu insanda ne kadar güçlüyse amellerde riya o oranda azalır.[400]

 

e) Yakın (Kesin İnanç)

 

Yakîn kelimesi ilim, şüpheyi giderme, gerçeği ortaya çı­karma gibi manalara gelir. Şüphenin zıddıdır.[401]

Genellikle inançlar insanda bir yakîn ile bulunurlar. Baş­ka bir deyişle hüküm halinde ifade edilen önermede hiçbir şüp­he ve kuşkuya yer bulunmaz. İnanç şüphe kabul etmez. Hüküm­ler müsbet olsun, menfî olsun “kesin” olarak verildiği zaman inanç vardır. Fakat bir şeye inanmak veya inanmamak konusun­da deliller eşit olursa, insan kararsızlık ve kuşku içerisinde kalır, şüpheye düşer. “Şüphe” ise, müsbet ve menfî bir şekilde kafî hüküm vermez. “İnanç, hüküm mevzuu ve mahmulüne bütün kaplamıyla şamil olursa, buna kesin İnanç (yakîn) denilir. Fakat verilen hüküm kısmen yani, tasdik kâtî değilde, ihtimalli olursa buna da zan (rey=opinion) denir. [402]

“İnanma olayına psikolojik yönden baktığımızda, onun Idüşünebilen bir varlık olan insanın bir fiili olması bakımından (sebepsiz meydana gelemeyeceği açıktır. İnsan saçma bir şeye de (inanabilir, fakat buna saçma olduğu için değil, O, inanca konu olan şeyi kabul etmek için kâfi bir delil, sağlam bir temel bul-pıak durumundadır. Bu açıdan bakıldığında inanç ile kesin bilgiyi psikolojik bakımdan birbirinden ayırdetmek mümkün deüîdir. Bu durumda kesin bilgi de inancın özel bir halidir ve birçeşit inançtır. [403]

Kur'ân-ı Kerim “yâkın” kavramını “iman” kavramıyla aynı manada kullanmıştır.

“Böylece biz, kesin iman edenlerden olması için İbra­him'e göklerin ve yerin muhteşem varlıklarını gösteriyorduk.[404]

“Sana indirilenlere ve senden önce indirilen kitap ve pey­gamberlere ve âhiret gününe iman ederler.”[405]

“Namazı kılan, zekatı veren ve âhirete de kesin olarak iman eden müminler için hidayet rehberi ve müjdedir.”[406]

“Namazı kılarlar, zekâtı verirler ve onlar âhirete de kesin olarak iman ederler.”[407]

“Sabrettikleri ve âyetlerimize kesinlikle inandıkları za­man, onların içinden, buyruğumuzla doğru yola ileten rehberler tayin etmiştik.”[408]

Yüce Allah, kendi varlığına delâlet eden tüm âyetleri “yakîn” (kesin bilgi) ile kendisine iman edecek kullarının idraklerine sunmuştur.[409]

Ayet-i kerimelerde imanın ayrılmaz bir parçası olarak su­nulan yakın olgusu bir şeyi kuşkusuz bilmek, kesin ve kararlı inanmak demektır.[410]

Mümin bir kimse hiç bir şek ve şüpheye yer vermeksizin, Yüce Allah'a ve O'nun vahiylerine sarsılmaz bir inanç ve karar­lılıkla bağlıdır.[411]

 

B. İmanın Dış (Fizyolojik) Boyutu

 

Kalbdeki iman dışarıya yansımaya, meyveleri dil ve be­denin diğer organlarında gözükmeye başlayınca, ortaya iki te­mel davranış türü çıkar. Dil ile ikrar ve amel. Bunlardan ilki kalbde gizli olan inancı itiraf ve ilan etmektir. Çünkü iman kişi­nin kalbinde yer ederse, onu başkalarına anlatmadan edemez. İkincisi ise, kişinin tutum ve davranışlarında, ibadetlerinde, di­ğer insanlarla olan ilişkilerinde, benimsediği değer yargılarında ve aldığı kararlarda, gizli-açık bütün hareketlerinde Allah'ın emirlerine uyması ve yasaklarından kaçınmasıdır. İkrar ve amel olgusu ikisi birlikte şu âyet-i kerimeye konu olmuştur: “İnsanla­rı Allah'a çağıran, güzel işler işleyen, ondan sonra da ben müslümanlardanım diyenden sözce daha güzel kim vardır.”[412]

 

1. Dil İle İkrar

 

Bir iç tecrübe olarak yaşanan imanının dışarıya yansıma şekillerinden biri, dil ile sözlü ikrardır. Söz, bir kimsenin onunla kendisini açığa vurduğu ve kendisini başkasına teslimettiği ifa­de vasıtalarının en mühimidir. Söz, insanı rıza ve anlam bütün­lüğü halinde başka varlığa taşır. Kalbdeki ruhi tecrübe, buna uy­gun düşen sözlü bir formül ile ifâde edildiği zaman, tam şuur kazanmış iman haline gelir. Yaşanmakta olan kalbdeki dinî tecrübenin, sözle desteklenmesi, pekiştirilmesi manasına gelen “ik­rar”, Yüce Allah ile kul arasındaki karşılıklı ilişkinin tabiatını dile getirir. Kişi, “Allah'tan başka ilâh yoktur” dediği zaman, Yüce Allah'ın varlığı karşısında O'nun varlığına şahadet ede­rek, kendi bütünlüğünü ve bağımsız gerçekliğini de ifade et­mektedir.[413]

Kalben kesin bir şekilde iman eden, ifâde hususunda, herhangi bir biyolojik, psikolojik veya sosyal baskı türünden maze­reti bulunmayan kimsenin şehâdet cümlelerini diliyle itiraf et­memesi düşünülemez.[414]

Mümin bir kimse İslâm'ı din ve dünya görüşü edindiğim övünerek ve bundan onur duyarak [415] “ben müslümanlardanım”[416] der. “Şüphesiz Rabb'imiz Allah'tır deyip”[417] Yüce Allah'ın rablığım itiraf ve vahdaniyetini ikrar eder.[418]

Kur'ân-ı Kerim'de “kâlû” dediler, [419] kâlû akrarnâ kabul ettik dediler, [420] kalet dedi [421] müminlerin imanlarını itiraf ve ikrar ettikleri belirtilirken, “kul” de ki [422] kûlû deyin [423] ifade­leriyle de müminlerden imanlarını sözlü olarak itiraf etmeleri is­tenmektedir. Fakat dil ile yapılan her ikrar, İmanın ikrarı olma­yabilir. İman ettiklerini ifade etmelerine, sözlü olarak itiraf etmelerine rağmen kalben iman etmeyen kimselerde vardır.[424]

 

2. Amel

 

İman'ı inceleme alanı olarak seçen ilmî literatürde amelin insandan bir cüz olup olmadığı meselesi tartışma konusu olmuş­tur. Mâturîdi ve Eş'arî kelâmcıları ameli İmanın bir cüz'ü (par­çası) olmadığın: ileri sürmüşlerdir. Kalbinde imanı bulunduğu ve bu imanı diliyle söylediği halde amelleri işlemeyen ve yasak­ları çiğneyen kimseleri mümin saymışlardır. Böyle kimseler iman eden, fakat günahkar müminler olarak kabul edilmiştir.

Mu'tezile ve Hâriciler ameli imandan bir cüz saymışlar, iman kalb ile tasdik, dil ile ikrar, tutum ve davranışların topla­mıdır demişlerdir.[425]

Bütün bu yaklaşımlar daha çok tasdik, ikrar ve amel un­surlarından ne kadarına sahip olanın mümin sayılıp sayılmaya­cağı, kâfir olup olmayacağı meselesine bağlı olarak ortaya çıkmıştır. Fakat biz bu yaklaşımın ötesinde psikolojik bir vakıa olarak içsel bir olgu olan tasdik ve ona eşlik eden duygular ile zahirî (dış) bir gerçeklik olan ikrar ve amel arasındaki ilişkiyi ele alacağız.

İman, insanın bio-psişik varlık bütünlüğüne ait bir eylem­dir. Hem psişik yapıya ait fenomenlerle (sevgi, korku, teslimi­yet, vs.) hem de maddî varlığının ortaya koyduğu her çeşit fiille, ilişkisi vardır. Dolayısıyla, diyebiliriz ki, imanın insanda cere­yan eden bir iç (psikolojik) yönü, bir de dış varlığa yansıyan ha­ricî (fizyolojik) yönü mevcuttur.[426]

İnsanın bütün fiilleri (fizyolojik eylemleri), psişik (iç) ya­pı tarafından ortaya konmaktadır. İnanma olgusu da ruhi (iç) ya­pının tayin ettiği, insanî etkinliklerin zarurî temellerindendir. Hatta bir iç akt olarak iman, amellerin gerçekleşmesini sağla­yan, başlıca faktör ve en köklü psişik fenomendir. İnsanm amel­leri çoğu kere, bu iç fenomenin gerçekleşmesi anlamını taşır. “Hayat, istikbale yönelik bir faaliyetin, inanma ile inancını gerçekleştirme arasındaki daimi çabanın ifadesidir.[427]

İnançlarına göre davranmak insanlarda fıtrîdir, doğuştan gelir, inanan insan amellerini, daima inancına uyduracak, inanç­larıyla amelleri arasında uyum sağlamaya çalışacaktır. Nefsin istekleri gibi çeşitli motivler, insanı inancına ters düşecek şekilde davranmaya sevkedebilir. Böyle bir pozisyonda, kişinin tu­tum ve tercihini, elbetteki, inancının derinliği ve içtenliği, yahut zayıflığı belirleyecektir.[428]

Beden kalbin isteğine ilgisiz kalamaz. Kalb iyi ise, yani zihinsel ve duygusal boyutları ile gerçek iman kalbde yerleşmiş­se, beden kalbdeki imana göre eylemini yapacaktır. Fiziksel ey­lemler, daima psikolojik (içsel) eylemleri izler. İçsel eylem iyi olursa fiziksel eylem de iyi, birincisi bozuk olursa, ikincisi de bozuk olur.[429]

Amel unsurunun dışarıya yansımadığı yerde din duygusu ve inançlar gizli kalır, bilinemez. Psikolojik (içsel) unsur varlı­ğını amel ve davranışlarla dışarıya aksettirmediği müddetçe so­yut, belirsiz bir olgu halinde kalıverecektir. [430] “Eğer bir konu­da, en son ulaşılan merhale inanç olarak belirlenmiş ise, bunu gerektiren bir vaziyet alış, bir davranış ortaya çıkar. Tıbba inan­mak demek, doktora danışmak ve onu reçetelerine riayet etmek demektir. Aksiyon, genellikle inancın bir belirtisidir ve harekete geçmeyen inanç, gerçek inanç değildir.”[431] “Kalbde tam bir iman meydana geldiği halde, kişinin gücü oranında bu imanın dış davranışlara yansımaması mümkün değildir ve yine insanın bir başkasını kesin bir şekilde sevdiği halde eğer onunla buluş­maya gücü yetiyor ise, bu yolda hiçbir teşebbüse girişmemesi, hiçbir adım atmaması olacak şey değildir.[432]

Bir işi yapmak için tam bir niyet ve kararlılığın, yeterli derecede kudretin bir araya gelmesi istenen şeyin gerçekleşme­sini gerektirir. Tıpkı bunun gibi bütün unsurlarıyla tam ve mü­kemmel olarak kalbde kök salmış İman da görünür ikrar ve amel gibi dış tezahürleri gerekli kılar. Kalbdeki imanın, normal bir sonuç olarak dışarıya yansımaksızın varlığını devam ettire­bilmesi adeta imkânsızdır. [433] Bireylerin kalbî inanışları ile, inanışa bağlı ameller bütünlüğü şeklinde gerçekleşmesi gereken iman eyleminde, objektif unsur olarak ameller terkedilirse, orta­da sade basit ve kısır bir duygu ile bilgi kalır. Böylece bireyin benliğinde birtakım duygu ve düşünceler halinde varlığını sür­dürmeye çalışan iman zayıflamaya yüz tutar.[434]

“Psişik enerjimizin verimi olan duygu ve düşünceye icra eden ancak hareket (action)dur. Esasında duygular bir nitelik (keyfiyet) olarak var olmakla beraber, bunların şekil almaları ancak fiillerimizle mümkündür. Burada diyebiliriz ki hiç ibadete başvurmayan insanın dindarlığı farazi ve hayalidir. Çünkü pozi­tif bir durumda olan zihnî hayatımız ancak hareketle objektifle-şir, dıştan görülebilecek hale gelir.”[435]

Kur'ân-ı Kerim'de “İman” ile “amel” kavramlarının pek-çok âyette yan yana, defalarca ve sık sık tekrar edilmesinin amacı, kalbî imanla, imanın dış boyutu arasındaki münasebeti belirtmek, mutlak manada bir imanın kalbî ve amelî boyutların birleşerek oluşturdukları kompozisyondan meydana geldiğini vurgulamak, buna dikkatleri çekmekten başka ne olabilir?

İman mutlak manada ele alınınca kalb ile tasdik, dil ile ikrar ve amel olarak karşımıza çıkar. eş-Sâfiî ve Ahmet ibn Hanbel'in değerlendirmeleri de bu doğrultudadır.[436] Bununla birlikte Ehl-i sünnet yönü ağır basan müfessirler şer'î imanı kalbin tasdiki olarak kabul etmişlerdir. [437] Tefsirinde büyük ölçüde Zemahşerî'yi taklit eden Nesefî bu konuya gelince tutumunu hemen değiştirir. İman dil ile ikrar kalb ile tasdiktir, amel imana dahil değildir der. [438] Zemahşeri ise ameli imana dahil eder.[439] İtikâdi âyetlerin yorumunda genellikle müfessirler. kendi kanaatlerinden çok mensubu bulunduğu mezhebin görüşleri doğrul­tusunda tefsir yaparlar.[440]

“O muttakîler ki, gayba inanırlar...”[441] âyetindeki iman kavramına ilişkin görüşleri nakleden Taberî imanın, tasdik, ikrar ve amelden teşekkül edeceğini belirtir.[442]

Gerek Kur'ân'm genel muhtevasının, gerekse iman ve amel kavramlarının birlikte ve oldukça fazla kullanılmasın­dan [443] anlaşılıyor ki, kalbdeki iman zahirî görüntüler, tutum ve davranışlar halinde amele yansır. İnsanın bütün davranışlarının psikolojik (iç) yapı tarafından ortaya konduğu ve inançlara göre davranmanın insanda fıtrî olduğu görüşü de imanm amelle olan köklü ilişkisini destekler mahiyettedir.[444]

 

IV. İmanda Artma Ve Eksilme

 

İman, büyüyüp gelişmeyen ve bir konumda donup kalan bir yapıda olmayıp hem gelişmeye hem de gerilemeye müsait bir yapıya sahiptir. Allah'a ve onun gösterdiği iman eden kişi­nin imam sabit kalmaz, donuk ve durgun olmaz, yükselme ve alçalmalara her zaman açıktır.[445]

İmanın artması, kökleşmesi kalbe iyice yerleşmesi de­mektir. İmanın dereceleri olmadığı kabul edilemez. İmanlarına arasıra şüphe giren samimi müminler olduğu gibi, imanm bütün ruhlarını kuşattığı müminler de vardır. Herkesin inanış gücü ay­nı olmaz. îmanın artışı, hiç şüphe bulaşmayacak güce erişmesidir. Bu psikolojik bir haldir.[446]

“Müminler düşman ordularını gördükleri zaman dediler ki, bu Allah'ın ve Resulünün bize vadettiği şeydir. Allah ve Re­sulü doğru söylemiştir. Bu sadece onların imanlarım ve teslimi­yetlerini arttırdı.” [447] “Bir kısım insanlar müminlere, düşmanla­rınız sîze karşı toplandılar; aman sakının onlardan dediklerinde bu, onların imanlarını bir kat daha arttırmış ve Allah bize yeter, O ne güzel vekildir, demişlerdir.”[448] Zorluklarla denendiği an­lar imanın artmaya., güçlenmeye, yükselmeye aday olduğu an­lardandır. Zor dönemlerden geçen gerçek müminler imanlarında tereddüt göstermeden, bu tür denemelerden imanları daha da güçlenerek çıkmasını bilirler. Aksi de olabilir, gerekli fedakarlı­ğı gösteremeyen ve itaatten sapan kişinin imanı ve itminanı azalir. imandaki bu artma ve eksilme manevî bir olaydır. [449] ima­nın denendiği anlarda zaaf göstermeyen müminlerin, Allah'a olan yakını inanışları artar. Yakîn ise, aşkla, tefekkürle, delillere başvurmakla artar. [450] İmanın artması “yakînleri artar, sağlam-laşır, itikadları perçinleşir,” [451] “Allah'a daha fazla ihlasla yönelirler” [452] şeklinde değerlendirilmiştir.

“Müminler ancak, Allah anıldığı zaman yürekleri titre­yen, kendilerine Allah'ın âyetleri okunduğunda imanlarını artı­ran ve yalnız Rabb'lerine dayanıp güvenen kimselerdir.”[453] Ayette sözü edilen İman artışı tasdikte artış, gönül ferahlığının ve kalb itminanının artışı, sağlam ve köklü bir yakîn oluşması [454] şeklinde açıklanmıştır.

İnsanda yakîn ve itminan imanla birlikte her zaman mev­cut olur. Bazı durumlarda bu itminan ve yakîn daha da güçlenir. “İmanlarına iman katsınlar diye müminlerin kalblerine güven indiren O'dur.” [455] İmanlarına iman katmak yakînlerine yakîn katma, akidede sağlamlaşma, kalblerdeki itminanı arttırma anla­mına gelir.[456]

Dikkat edilirse zorluk anları kişinin Allah'a daha çok yö­neldiği, ihtiyaç duyduğu, yakınlık hissettiği anlardır. Aynı şekil­de gerek Allah'ın kitabını okuyan, gerekse başka şekilde Allah'ı ve onun eserlerini tefekkür edenlerde Allah'a yakın olma hissi oldukça fazladır. Bu ve benzerî durumlar kalbdeki imanın güç­lenişini, artışını, kararlılığını, sarsılmazlığını, kısacası tarifi mümkün olmayan manevî bir durumu meydana getirir. İmanda­ki bu artma ve eksilme insandan insana, ortamdan ortama deği­şir, aynı kalmaz.[457]

 

V. İmanın İnsan Hayatına Olan Etkinliği

 

A. İmanın Bireysel Etkinliği

 

Psikoterapi, ruh hastalıkları ve çeşitli davranış bozukluk­larında uygulanan bir tedavi yöntemidir. Daha ziyade, hekim ile hastanın arasındaki araçsız ve sözel bir ilişkiye dayanır. Bunun, telkin tedavisi, kısa süreli psikoterapiler, davranış tedavisi, psi­kanaliz, uğraş tedavisi, psikodram, sosyoterapi gibi tipleri vardır[458]

Günümüzde Batılı, ruh hastalıkları uzmanları, akıl hasta­lıklarını tedavi etmenin çaresini, din ve Allah'a imanda, O'ndan başka her kuvvetin âciz kaldığı anda, O'na yönelmekte bulmuş­lardır. [459] Bu yöntemi uygulayanlardan birisi de “Allah İlim Asrında Tecelli Ediyor” kitabının yazarı Pol Ernest Adolf 'tur.[460]

Burada anekdot olarak, bir müslüman psikologun psiko­terapi yöntemiyle yapmış olduğu tedavi sürecini aktarmakta fayda görüyoruz.

“Hastalarımın İslâm'a olan inançlarının, tedavilerinde her zaman büyük bir paya sahip olduğunu görmüştüm. 1965'te Ra­bat Üniversitesi'nin araştırma hastanesinin neropsikiyatri bölü­münde iken Fas'lı genç bir bayan servisimize havale edilmişti. Kaygı, yetersizlik duygulan, çöküntü ve bazı fobik tepkiler gibi bir çok şikayeti vardı. Bu hastaya uygulanan “duyarsızlaştırma” tekniği başka bir yerde ayrıntılı bir şekilde incelenmiştir. Fakat burada bizi asıl ilgilendiren onun hastaneye iki defa kabul edil­diği yaklaşık bir yıllık bir dönem içinde merhametsiz bir üfü­rükçüye götürülmüş olmasıdır. Bu hasta, ne geleneksel şifacılar ve modern hekimlerden ne de grup psikoterapi ve tnınkuilizan ilaçlardan hiçbir fayda görmemişti. Grup seanslarından birinde, hastaneden ayrılmakta olan erkek bir hastaya moral desteği sağlamak için günahkâr davranışlarının affedileceğine ilişkin Kur ân'dan bir bölüm okuyordum.

“Rabbmizin mağrifetine ve genişliği göklerle yer kadar olan ve Allah'tan korkanlar için hazırlanmış bulunan Cennete koşun, o takva sahibi olanlar, bollukta ve darlıkta Allah yolunda harcarlar. Öfkelerini yenerler ve insanların kusurlarını bağışlar­lar. Allah iyilik yapanları sever. Onlar bir hayasızlık yaptıkları veya nefislerine zulmettikleri zaman Allah'ı hatırlarlar ve he­men günahlarının bağışlanmasını isterler. Günahları Allah'tan başka kim bağışlar? Onlar yaptıkları kötülükleri bilerek tekrar­lamazlar.” [461]

(Orada bulunmakta olan) bayan hasta, bu âyetlere hiç beklenmedik bir gözyaşı seli ile cevap verdi. O anda baş psiko­terapist Dr. Habib tedavi için onu yukarıya çıkarmamı istedi. Allah'ın tüm günahları affedeceği ile ilgili Kur'ân âyetlerini okumaya ve basit bir dille açıklamaya devam ettim. O an duy­gusal bir boşalımın başlangıcıydı ve davranışsal terapi teknikle­rinin uygulanmasıyla hasta çok kısa bir sürede iyileşme göster­mişti.

Bu başarılı dramatik iyileşmeden sonra Dr. Habib bana şunları söylemişti. “Son üç yıldan beri hastanedeki büromda mukaddes Kur'ân'ın bir nüshasını her zaman yanımda bulundu­ruyorum. Daha önceleri onu hastalarıma karşı terapik bir yardımcı olarak kullanabileceğimi hiç düşünmemiştim.[462]

Nevrotik ve güven duygusunu kaybeden hastaların dinî duyguların uyandırılmasıyla kolayca gevşeyebildikleri ve aşkın bir sükûnele kavuştukları teshil edilmiştir. [463] Kuvvetli bir dinî inanç psiko-somatik hastalıkların pek çoğunun nedeni olan üzüntüleri, yorgunlukları, sıkıntıları, korkuları giderebilmektedir. Dr. A.A. Brill'in ifadesiyle, “Gerçekten dindar bir insanda sinir illeti olmaz.” [464] Dr. Carl Jung'un açıklamaları ise şöyle­dir: “Son otuz sene içinde dünyanın bütün medenî memleketle­rinden bana müracaat edenler oldu. Yüzlerce hastayı tedavi et­tim. Hastalarımdan hayatın ikinci yarısına erenler, yani otuz beş yaşını geçmiş olanlar arasında hiçbir kimse yoktur ki, müşkülü­nü halletmek için son başvurduğu şey dinî bir bakış bulmaktan ibaret olmasın. Emniyetle diyebilirim ki, her birinin hastalan­masına sebep, her devirde her yaşayan dinîn saliklerine bahşet­tiği nimetlerden mahrum olmasıdır. Hem de dinî görüşü yeniden kazanmıyanlardan hiçbiri gerçekten iyileşmedi.”[465] Henri Link de, bir psikiyatrist olarak, ruhsal hastalıkların esas nedeni­nin imansızlık olduğunu keşfederek hastalarını iman etmeye ça­ğırmış, dinî müesseselere devam etmeye teşvik etmiştir.[466]

 

B. İmanın Toplumsal Etkinliği

 

İmanın önemli tesirlerinden birisi de, birleştirici ve topla­yıcı bir faktör olarak toplumlarda vazife görmesidir. Toplumu oluşturan bireyler özel yaşantıları çerçevesinde birbirlerinden ayrı şahıslardır. Aynı dine inanıyor olmak, bu bireyleri belirli ortak amaçlar ve ödevler karşısında bir bütün haline getirir. Böylece, birbirine yabancı oian insanlar aynı düşünce ve aynı duysu etrafında birbirleriyle kaynaşarak, bir birlik oluştururlar.[467]

Kur'ân-i Kerim müminleri manevi bir bütün olarak de­ğerlendirir. “Hep birlikte Allah'ın ipine sımsıkı yapışın: parça­lanmayın. Allah'ın size olan nimetlerini hatırlayın: Hani siz bir­birinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmiş ve O'nun nimeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz. Yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtar­mıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle açıklar ki, doğru yolu bulaşınız.”[468]

Bu âyette müminlerin Kur'ân etrafında toplanmaları ve ayrılığa düşmemeleri isteniyor. [469] Böylece Kur'ân ilkeleri etra­fında inanç birliği, düşünce birliği, amaç birliği oluşsun ve kalbler birbirine iyice ısınıp yaklaşsın, bireyler arasındaki dayanış­ma, dostluk, sevgi, samimiyet ve kardeşlik kuvvetlensin.

Aslında âyette geçen ihvânen kelimesi de birbirine alabil­diğine merhametli, samimi, candan, tek hedef ve gaye üzerinde birleşmiş  [470]  İslâm toplumunu karakterize eder.

Akrabalık ve neseb bağlan nasıl insanları birbirine yakınlaştırıyorsa imân da insanları öyle birleştirir. [471] Nitekim Yüce Allah imanın bu fonksiyonuna şöyle işarette bulunur: “Mümin­ler ancak kardeştirler.” [472] “Onları tek bir asla, tek bir öze bağ­layan iman bağı mevcuttur.” [473] Burada imanla birlikte bulun­ması gereken sevgi duygusunun rolü unutulmamalıdır. Olgun bir iman Allah'ı, Resulünü ve bütün iman edenleri sevmeyi ön­görür. Sevgi gibi duygular ise toplumsal birliğin psikolojik te­melini oluşturur.

Soy, ırk, renk, dil, ortak menfaat gibi beşeri bağlar, inanç bağıyla aynı güce sahip değildir. Bu beşeri bağlar, insanlan bir araya toplamayacak kadar basit ve zayıf bağlardır. Aynı zaman­da doğuştan gelen bir eğilim olarak iman ise, beşerî bağlardan daha kapsamlı ve kökleri daha derin bir birleştirici kuvvettir. İnanca dayalı birlik sağlam, köklü, uzun ömürlü, mekânları aşan, bütün ırkları kuşatan, bütün mensuplarını tek ideal etrafın­da toplayan sosyal bir yapılanmadır,sız.

Tevhid inancına sahip olmak, bütün insanların, bütün var­lıkların Rabb'inin bir olduğu imajını doğurur. Her şeyi yaratan, idare eden, hayır ve saadet ihsan eden O'dur. Rahmeti bütün in­sanlara şâmildir. Böylece insanlar; Bütün eylem, çaba ve yöne­lişlerinin odak merkezi olarak O'nu esas almak durumundadırlar.

“...Kuşkusuz hepimiz Allah'ınız ve yine O'na döneceğiz.”[474]

“...İlâhınız bir ilâhtır, O'ndan başka tapacak yok, Rahman ve Rahim O'dur.”[475]

İnsanların ümit ve hareket kaynağı, hedef ve ideali tek ve aynı olduğu zaman herkes kendini Yüce Allah'ın kulu bilip, O'na doğru yonelip, kendi aralarında ayrılığa düşmemelidirler.

Tevhid, insanî kardeşliğin, beşeri eşitliğin esasıdır. Şirk koşmak, yani kimilerin, kimilerini Rab edinmesi kardeşlik ve birliğin gerçekleşmesine engel olur. Nitekim Kur'ân-ı Kerim in­sanları İslâm'a davet ederken bu esası dikkate almıştır.

“Ancak Allah'a ibadet etmek, O'na bir şeyi ortak koşma­mak, Allah'ı bırakıp birbirinizi Rab'ler olarak benimsememek üzere, bizimle sizin aranızda ortak bir söze gelin.”[476]

Aynı toplum içerisinde bireyler değişik düşüncelere, fark­lı inançlara sahip olsalar, bu toplumda davranış ve eğilimler de çeşitli ve dağınık olur. Böyle bir yapılanmada toplumsal birlik­ten söz etmek imkânsız gibidir. İnanç noktasında, bireylerin ay­nı ortak dine mensup olması1 aralarındaki bağların ve birliğin bütünlüğün garantisidir. “Dini cemaat aynı tecrübeye bağlı kim­selerin dayanışmasını ifade ve isteklendirme amacını güden iman sembollerini formülleştirmek yoluyla kendi birliğini kuvvetlendinr.[477] İman, sürekli olarak toplumsal açıdan hedel birliğine, hedefe ulaşmada vasıta birliğine ve ilke birliğine sevk eder. Böylece müminler tek sancak, tek rehber etrafında topla­nırlar.[478] Aralarındaki bağ yapmacık ve çıkar ilişkisinden öte; ülfete, sevgiye, samimiyete ve dostluğa dayanır. Aralarında kalb ve gönül bağı vardır.

“Ve Allah, onların kalblerinin arasını birleştirendir. Sen yeryüzünde bulunan herşeyi verseydin, yine onların gönüllerini birleştiremezdin, fakat, Allah, onların aralarım bulup kaynaştır­dı. O mutlak galiptir, hikmet sahibidir.” [479] Hz. Peygamber'in oluşturduğu ilk İslâm toplumu, daha önce aralarında ayrılık ve düşmanlık varken, İslâm'ın ortaya çıkışıyla aralarındaki düş­manlık dostluğa, ayrılık birlik ve beraberliğe dönüşmüş tek vücut olmuştur. “[480]

Ayette, yeryüzünde bulunan şeylerle yani maddî, dünyevî bağlarla gönüllerin hakkıyla birleştirilemeyeceği, gerçek ve sar­sılmaz, samimî, katıksız birliğin ancak iman bağıyla sağlanaca­ğı belirtiliyor.

Kur'ân-ı Kerim, müslümanları evrensel bir ailenin birey­leri olarak ilan etmiştir. Bu sarsılmaz toplumsal birliğin oluşma­sında en büyük rolün Allah'ın ip'ine (Kur'ân'a) ait olduğu unu­tulmamalıdır. Çünkü birlikte Allah'ın ipine sarılmak inanç ve eylem birliğini sağlamak demektir. Herşeyi bir olan insanlar ara­sındaki bağların ne derece güçlü olduğu ise tasavvur edilemez.[481]

 

VI. İMAN ESASLARI

 

A. Allah'a İman

 

İnanç esaslarıyla ilgilenen akaid ve kelam ilmi Allah'a iman konusu çerçevesinde Allah'ın varlığı ve sıfatlarını ağırlıklı olarak incelemişlerdir. Allah'ın varlığı meselesini şu şekilde ele almışlardır: Allah'a iman dinin temelidir. Din bütünüyle Allah'a iman esasına dayanır. İnsanda doğuştan Allah'a inanma kabili­yeti vardır. Kainattaki ahenk ve nizam insanı zihinsel ve duygu­sal yönden etkileyen ve onu Allah'a iman etmeye sevkeden de­lillerdir. Dini kabiliyet ve iman motivleri başlıklı konularımızda bu hususlara değinmeye çalışmıştır. Allah'ın sıfatları konusunu ise burada, iman eden bir müminin bu sıfatları bilmeye olan ge­reksinimini esas alarak inceleyeceğiz.

İnsan doğal olarak inandığı Allah'ı bilme yönünde eğilim gösterir. Bu konuda hiç bir şey bilmeyen kimse merak ve tat­minsizlik içinde kalır, bunalır. Kur'ân öğretileri doğrultusunda Allah'ı bilmenin yolu O'nun isim ve sıfatlarını bilmekten geçer. İman ettiği Allah'ı isim ve sıfatlarıyla bilmek, kişiye vasıtasız olarak yaratıcıyla bir tür diyalog kurma imkanı sağlar. Bu isim ve sıfatlar, beşer idrakine sığmayan uluhiyet ile duyular âlemi ve akıl dünyasında yaşayan insan arasında iletişimi sağlayan bir bağ olarak değerlendirilebilir.

İnsanda Allah'ı bilme merak ve eğilimi çocukluk çağında başlar. Çocuklar 3-4 yaşlarında Allah'ı algılamaya, zihinlerinde canlandırmaya çalışırlar. Fakat zihinleri soyut kavramları anla­ma yeteneğinden yoksundur. [482] Allah'ı hep somut bir varlık olarak, [483] bir insanın nitelikleri çerçevesinde algılayabilirler. Kavrama kabiliyetleri ancak gözle görülebilen şeylerle sınırlıdır. Sekiz yaşlarından itibaren Antropomorfizmin etkisi hafif­ler, on bir yaşlarına doğru Allah tasavvuru gittikçe ruhanî bir ni­teliğe bürünür. On iki yaşlarına gelindiğinde ise rûhânileşmiş bir Allah inancı kesinleşir.[484]

Yetişkin bir mümin kendi güç ve kabiliyeti nisbetinde Al­lah'ın zat ve sıfatlarım soyut bir tasavvurla bilip O'nun varlığına öylece inanır. Çünkü kendisine verilen akıl ve duyu organla­rıyla Allah (cc)'ın hakiki hüviyetini bilme ve idrak etme kabili­yetinden yoksundur. Duyu organları ve akli idraki sınırlı olan insan; zatı ve sıfatlarıyla her türlü somut tasavvurun üstünde bu­lunan Yüce Allah'ın ilâhi hakikatini anlayamaz. Beşeri güç ve kabiliyetleri bunun için yetersiz kalır. İnsanın elindeki imkânlar ne kadar çoğalirsa çoğalsın, bütün bunlar Allah'ın zatını kavra­ma konusunda işe yaramazlar. Allah'ın zatını kavramaya çalış­mak, aklı sapıklığa götüren sonuç alınamayacak bir çabadır.

Varlık ve olaylar iki kategoride değerlendirilir; Duyularla algılanabilenlerin duyularla algılanamayıp, akıl ile idrak edile­bilenler. Duyularla algılanabilenlerin gözlenebilir bir sureti var­dır. Aklen ve zihnen tasavvur edilebilen nesne ve olayların ise zihni bir sureti mevcuttur. Yüce Allah ne duyularla algılanabi­len bir varlık ne de aklen İdrak olunan bir eşyadır. O bunlardan apayrı bir “Zat”tır. O'nun Zat'ı duyu ve akıl vasıtasıyla eserle­rinden bilinebilir.

İnsan doğal olarak Rabb'ini bilmek tanımak ister ve bu isteğini Allah'ın isim ve sıfatlarını bilerek karşılar. Allah'ın isim ve sıfatları bilgisi insanın ikinci bir ihtiyacını daha giderir. Mümin, Allah ile olan bağını her zaman ve konum içerisinde kesintisiz sürdürmek durumundadır. Bu süreç içerisinde insanın ruh hali ve ihtiyaçları, içinde bulunduğu durum çeşit çeşittir. Se­ver, korkar, minnet duyar, sığınır, yardım ister, yalvarır, nzık ve nimet ister, bağışlanmak ister, başarı ister, hidayet ister, iman et­tiği ilahın yüceliği hissetmek ister. Sözkonusu ihtiyaçlarını gi­dermek için Allah (cc)'ın hususiyetlerini belirten isimlerine baş­vurur. Çeşitli durumlarda vaziyetine en uygun isim ile niyazda bulunur.

Allah'a olan sevgisini izhar etmek istediği zaman eî-vedüd sıfatıyla, şükretmek istediği zaman, el-Hamid eş-şekür sı­fatlarıyla, yardım istediğinde el-Mustean sıfatıyla, rızk istedi­ğinde er-Rezzak sıfatıyla, bağışlanma istediğinde el-Gafur sıfa­tıyla, düşmanları karşısında zorda kaldığında en-Nasir sıfatıyla, Yüce Allah'ın güç ve kudretini hissetmek istediğinde el-Ala, el-Aziz, el-Cebbar... sıfatlarıyla insan Allah'a yönelir.

“En güzel isimler Allah'ındır. O'na o isimlerle dua edin...” [485] “Bütün güzel isimler O'nundur. Yerde ve göklerde ne varsa O'nu teşbih eder.” [486] “O Allah'tır ki, O'ndan başka tapacak yoktur. En güzel isimler O'nundur.” [487] Allah'ın bu '“İsim”lerinden “sıfatlar” şeklinde bahsedilmiştir.[488] İnsanlar eşyaya, onlar hakkındaki kendi kanaatlerini ifade eden isimler verirler. Öte yandan insanın bir nesne ile olan ilişkisi, o nesne hakkında oluşturduğu tasavvura dayanır. Eğer bu tasavvur doğ­ru ise, aradaki ilişki de doğru olur. Bu durum insan ile Allah ilişkisinde de aynen geçerlidir.[489]

Yüce Allah insanda oluşacak Allah'ı bilme eğilimini kar­şılayan ve uluhiyet makamına yakışmayacak tasavvurlardan in­sanı sakındıran, her türlü ihtiyaç halinde Allah ile kul ilişkisine insanın güç ve kabiliyetine uygun bir şekilde cevap veren isim ve sıfatlan Kur'ân-ı Kerim'de şu şekilde zikretmiştir.[490]

 

1. Allah:

 

Yüce Allah'ın zatına mahsus olan özel isim Allah lâf­zıdır. Bu isim Allah (cc)'tan başka hiç bir varlık için kullanıl­mamıştır. Allah lafzı bütün Kur'ân'da- açık ve müstetir zamirler ve muzaf durumları hariç- 980 defa geçmektedir. Bu lâfız muzaf durumuyla birlikle 2700 civarındadır.[491]

 

2. “El-A'lâ, El-Aliyy, El Müteâl:

 

Kur'ân-ı Kerim'de iki yerde el-A'lâ ismi geçer: “Yalnız Yüce Rabb'inin rızasını aramak için verilir.” [492] “Rabb'inin yü­ce adını teşbih et” [493] Ayetlerden de anlaşıldığı gibi A'lâ ismi en yüce, en şerefli anlamına gelmektedir.[494]

“el-Aliyy” kadri yüce olan manasındadır. Kur'ân'da “Ke­bir”,[495] “el-Azîm”,[496] “Hakîm” [497] isimlerine bitişik olarak vârid olmuştur.

“el-Müteâl” pek yüce ve münezzeh demektir.[498] Allah (cc)'ın insanların kendisi hakkında uydurdukları şeylerden, koş­tukları ortaklardan yüce olduğunu belirtmek için kullanılmıştır.[499]

 

3. El-Alim, Alîm, Allâmü'l-Guyûb, A'lem

 

“İlm” kökü ve bu kökten müştak olarak Allah'a tavsif için gelen isimler 900 kadar yerde zikredilir.

“el-Alim” fail vezninde Allah'ın ilim sıfatım belirten bir isimdir: “Şüphesiz Allah göklerin ve yerin gizlisini bilir. Allah yaptıklarınızı görmektedir.” [500] “Şüphesiz Allah, göklerin ve yerin gaybını bilir. Doğrusu O kalblerde olanı da bilir.”[501]

Alîm, İlm'den, ism-i fail olup “bilen,”bilici” anlamında­dır. Allâmu'l-ğuyûb, Alîm'in “faal” kalıbı olup olmuş olacak herşeyi bilen, gökte ve yerde hiçbir şey kendisine gizli kalmayan manasına gelir.[502]

Alem, İlm kökünden ismi tafdildir. En iyi, çok iyi bilen anlamı taşır. Yüce Allah bir çok âyette bu ismiyle anılır: “Allah şükredenleri daha iyi bilmez mi?” [503] “...Allah zalimleri çok da­ha iyi bilir.”[504]

 

4. El-Azîz

 

el-Azîz, Yüce Allah'ın kudretiyle ilgili isimlerindendir. Şiddet, kuvvet, galebe, kahr gibi manaları içerir. “Azız, kendisi kahreden, fakat kahredilmeyen” demektir.[505] “Sakın, Allah'ı elçilerine verdiği sözden döner sanma; Çünkü Allah daima aziz­dir, ve öc alandır.” [506] “Ey Musa, gerçek şu ki ben, azîz, hüküm ve hikmet sahibi olan Allah'ım.” [507] gibi âyetler, el-Azîz ismi­nin yer aldığı âyetlerdir.[508]

 

5. El-Azîm

 

Allah (cc)'ın bu sıfatı O'nun şanının büyüklüğüne kadri­nin yüceliğine delâlet eder. [509] Bu isim Kur'ân'ın altı yerinde Allah'ın tavsif için kullanılmıştır. Ayrıca “Rabbuke'1-Azîm”, kalıpları da mevcuttur.[510]

 

6. El-Afuvv

 

Afuvv, mübalâğa ifade eden bir sıfattır. Kur'ân'da dört defa “Afuvv Gafur” bir defa da “Afuvv Kadîr” şeklinde yer alır. Bu isim “günahları mahvetmek” anlamını içerir. Dolayısıyla “Gafur” ismiyle yakınlık arzeder. Fakat Gafûr'dan, daha geniş anlamlıdır.[511]

 

7. El-Ahir

 

Bu vasıf Kur'ân'da yalnız bir defa geçer.[512] Bütün yara­tılmışlar yok olduktan sonra da varlığını sürdüren anlamına gelir.[513]

 

8. El-Basîr

 

Basîr sıfatı “gören, bilen, kendisine hiç bir şey gizli kalmayan, yapılanları tek tek zaptederek kaydeden” anlamını ihtiva eder. Yüce Allah Kur'ân-ı Kerim'de 44 âyette Basîr sıfatıyla tavsif edilir.[514]

 

9. El-Bâtın

 

Yüce Allah'ın bir vasfı olarak bâtın, “herşeyin iç bölgesi­ne, içine, yani gizli yerlerine nüfuz eden, her şeye, herşeyden daha yakın olan” [515] manalara gelir. Kur'ân-ı Kerim'de bu vasıf bir yerde geçmektedir.[516]

 

10. El-Bâri

 

“Herhangi bir benzeri olmaksızın varlıkları icad eden” anlamını içeren Bari vasfına, taşıdığı bu anlamdan hareketle “Hâlık” manası da verilmiştir. [517] Kur'ân-ı Kerim, Allah'ı üç yerde Bari diye zikreder.[518]

 

11. El-Berr

 

Berr sıfatı. Yüce Allah'ın kullarına karşı şefkatli, onlara karşı ihsanı bol, iyilikleri bütün mahlukata yaygın olduğunu ifa­de eder.[519]

 

12. Bedîu's-Semâvâti Ve'l-Ard

 

Allah'ın bütün kainatı, içindekilerle beraber yoktan yarat­ması anlamını ihtiva eden bu sıfat Kur'ân-ı Kerim'de iki yerde vârid olmuştur.[520]

 

13. Câmiu’n-Nâs

 

Câmiu'n-Nâas, Yüce Allah'ın kıyamet gününde insanları hesaba çekmek üzere toplayan, bir araya getiren olduğunu belir­ten sıfattır. Bu sıfat Kur'ân-ı Kerim'de iki âyette yer alır. a.g.e.,olmayan günde şüphesiz in­sanları toplayacak olan sensin” [521] “Doğrusu Allah münafıkla­rın ve Kâfirlerin hepsini cehennemde toplayacak olandır.”[522]

 

14. El-Cebbâr

 

Allah'ın Cebbar sıfatı, O'nun “yarattıklarının işlerini ıs­lah eden, düzenleyen, iyiye sevk eden, onların menfaatına onlar üzerinde tasarrufta bulunan” olduğunu belirtir. [523]  Bu sıfat Kur'ân'da yalnız bir yerde zikredilir.[524]

 

15. El-Evvel

 

Yüce Allah'ın bir vasfı olarak Evvel, bütün varlıklardan önce var olan, hiç bir varlığın kendisinden önce olmadığı zâta delâlet eder. Kur'ân-ı Kerim'de yalnız bir âyette vârid olan bu vasıf hadis-i şerifte şöyle dile getirilir. “Yüce Allah, her şeyden önce vardı. O, her şeyin yaratıcısıdır ve her şey son bulduktan sonra da O, varlığını sürdürecektir.”[525]

 

16. El-Ehad, El-Vâhid

 

“Ehad lafzı “bir” anlamında olan “Vâhid” sözcüğü yeri­ne kullanılabiliyorsa da, esas itibariyle zatında hiç bir noksanlık, hiç bir adet (sayı) kabul etmeyen, hiç bir surette iki olma ihti­mali olmayan, hakiki bir, hep bir, daima bir, kendisi dışında kendisi gibi benzerin bulunmasına imkân olmayan bir, yegane bir, celâl ve cemal bütün kemâl sıfatlarıyla varlık kendisinde ol­makla uluhİyet kendisinin hakkı olan, yani hakkıyla ma'bud olan. yalnız kendisine ibadet edilmesi gereken, evvel ve âhir, ikincisi olmayan, tek bir vb. anlamlarda kullanılır. Vâhid ise, Allah dışında kalan tüm sahte ilâh, rabb ve mabudların nefyedilmesi, sadece Allah'ın bir olması, şeriki/ortağı olmaması bakı­mından bir olduğunu ifade eder. [526]

Kur'ân-ı Kerim'in yalnız bir âyetinde Ehad olan ismi zik­redilir. “De ki: O Allah tek'tir.”[527]

Vâhid ismi ise Kur'ân'da 30 defa varid olmuştur.[528]

 

17. El-Ekrenı, El-Kerîm

 

el-Ekrem, Yüce Allah'ın kullarına sayılamayacak kadar çok nimetten ihsan etmesini ifade eden bir sıfattır. Bu sıfat ilk nazil olan Kur'ân ayetleri arasında yer alır: “Senin Rabb'in ni­hayetsiz kerem sahibidir.”[529] Daha sonra nazil olan âyetlerde “el-Kerîm” isminin geçtiğini görürüz. “Ey insan! Kerîm olan Rabb'ine karşı seni aldatan nedir? O ki seni yaratmış, sana şekil vermiş, senin yaradılışını düzgün kılıp denkleştirmiş ve istediği gibi seni bir araya getirmiştir.[530]

 

18. Ehlu't-Takvâ Ve Ehlu'l-Mağfire

 

Ehlu't-Takvâ ve Ehlu'l-Mağfire ismi şöyle izah edilmiş­tir: “Azabından çekinilip korunulacak, kendisi tarafından bağış­lanılacak olan Allah'tır. Ondan çekinmeyen hiç bir şeyden çe­kinmez ve korunmaz. Allah'tan başka hiç kimse günahları affedemez.” “Ehlu't-Takva ve Ehlu'l-Mağfire” isminin geçtiği Müddessir suresinin son âyetini okuyan Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur. “Rabb'imiz şöyle buyurdu: Ben sakınılmaya lâyıkını. Öyleyse benimle beraber başka bir ilâh edinilmesin. Her kim benden sakınır da, benimle beraber başka bir ilâh edinmezse, ben onu mağrifete ehilim.”[531]

 

19. Fa-Âlun Li Mâ Yurîd

 

Yüce Allah dilediğini yapma gücüne sahiptir. İstediği şe­yi yapmaktan O'nu alıkoyabilecek hiç bir güç yoktur.

“O yaptı­ğından sorulmaz, ama onlar (yani o sahte tanrılar veya kullar) sorulurlar.”[532]

“Allah istediğini yapandır.”[533]

“Gökler ve yer durdukça orada sürekli kalacaklardır. Meğer Rabb'in çıkmalarını dilemiş olsun, çünkü Rabb'in istediğini yapandır.”  [534]

 

20. El-Fettâh, Hayru'l-Fâtihîn

 

el-Fettâh “Adil, Hakîm” anlamını taşır. Mübalağa ifade eder. [535] Kur'ân-ı Kerim'de Alîm ismiyle birlikte yer alır. “De ki: Rabb'iniz sonunda hepinizi toplar, sonra aranızda hükmeder. O'dur Fettâh, Alîm.”[536] Yine Allah (cc) için “Hayru'l-Fâtihîn” ismi varid olmuştur: “Ey Rabb'imiz! Bizimle kavmimizin ara­sında sen gerçekle hükmet. Muhakkak ki sen hükmedenlerin en hayırlısısın.”[537]

 

21. Fâtıru's-Semâvâti Ve'l-Ard

 

Bu sıfat Allah'ın gökleri ve yeri yaratmasına delâlet eder. “Ey gökleri ve yeri yaratan! Sen dünyada ve Ahirette be­ni [538]

 

22. Fâliku'I-Habbi Ve'n-Nevâ

 

Yüce Allah'ın Fâliku'l-Habbi ve'n-Nevâ ismiyle tavsif edilmesinin nedeni, O'nun tohum ve çekirdekleri toprağın altın­da çürümekten ve bozulmaktan koruyarak, canlı bir şekilde yer­yüzüne çıkarması, tohumlardan ekinler, çekirdeklerden de ağaç­lar çıkarmasıdır.

“Daneleri ve çekirdekleri açan şüphesiz Allah'tır. O, ölü­den diriyi çıkaran, diriden de ölüyü çıkarandır.”[539]

 

23. Fâliku’l-Îsbâh

 

Fâliku’l-İsbâh. beyazlığı karanlıktan ayıran, sabahın ka­ranlığını aydınlatan [540] manasında bir isimdir,

“Karanlığı yarıp, sabahı ortaya çıkaran O'dur. Geceyi dinlenme zamanı, güneş ve ayrı birer hesap (ölçüsü) yapmıştır. Bu, o üstün ve bilen Allah'ın takdiridir.”[541]

 

24. Gâlib Alâ Emrihî

 

Gâlib Alâ Emrihî sıfatı gereği Allah, “Yaratılanlar istese­ler de istemeseler de, onlar hakkında irade ettiği şeyi gerçekleş­tirir.” “Allah, emrini yerine getirmeye kadirdir. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.”[542]

 

25. El-Ganiyy

 

Ğaniyy, ismi Kur'ân-ı Kerim'in bazı âyetlerinde münferid olarak, bir çok âyette de “Ganiyy Hamid” terkibiyle vârid olmuştur. [543] İsim, “Allah'ın kendisinde mevcut ve mâlik bu­lunduğu şeylerle kemal sahibi bulunması, başkalarına muhtaç olmaması” anlamını ihtiva eder. “Allah ganîdir, siz ise fakirsiniz.”[544]

 

26. El-Ğafûr, El-Ğaffâr, Ğâfiru'z-Zenb, Hayru'l-Gâfir”n, Zû Mağfire, Vâsiul-Mağfire

 

Ğafür ve Gaffar isimleri genel olarak “Allah'ın kulların günahlarını örtmesi, suçlarım bağışlaması ve günahkâr olan suç­luları ahirette cezalandırmaktan vazgeçmesi” anlamını ihtiva eder.[545]

Ğâfiru'z-Zenb: Günahları bağışlayan demektir. Yalnız bir Kur'ân âyetine konu olmuştur.

Hayru'l-Gâfirin: Bağışlayanların en hayırlısı anlamındadır. Kur'ân'da bir ayette geçer.[546]

Zû Mağfire: Mağfiret sahibi anlamına gelir. Bu isim iki ayette yer alır. [547]

Vâsiu'l-Mağfire: Bağışlaması geniş olan demektir. Yalnız bir âyette geçer.[548]

 

27. El-Hâlık, El-Hallâk, Ahsenu'l-Hâlikin

 

Kur'ân, Yüce Allah'ın Halk (yaratma) fiili üzerinde çok çeşitli boyutlarıyla durmuş, bu kök çok fazla kullanılmıştır.

“İşte Rabb'iniz olan Allah budur. O'ndan başka ilâh yok­tur. (O), her şeyin yaratanıdır. Öyleyse O'na ibadet edin.” [549]  

“Hallâk” ismi mübalâğa ifade eder, devamlı olarak ve mükemmel bir şekilde yaratan manasına gelir.

“Ahsenu'l-Hâlikîn”, yaratanların en güzeli demektir: “Yaratanların en güzeli olan Allah ne yücedir.”[550]

 

28. El-Habir

 

Habir, “hiç bir şey kendisine gizli kalmayacak derecede bilgi sahibi, kendisinden gizli hiç bir haber saklanamayan, mül­künde gizli açık olup biten herşeyden, hareket edebilen en kü­çük zerreden bile haberdar olan, amellerimizin bütün haberlerini veya işlerimizin gizliliklerini bilen demektir. [551] Habir ismi Kur'ân'da 45 âyette geçer.

“Allah (kıyamet) saatinin ne zaman geleceği hakkındaki bilgi, O'nun yanındadır. Yağmuru O yağdırır, rahimlerde olanı bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilemez ve hiç kimse hangi yerde öleceğini de bilemez. Herşeyi bilen, her şeyden ha­beri olan yalnız Allah'tır.”[552]

 

29. El-Hamîd

 

Kur'ân-ı Kerim'de “Hamîd” ismi mutlak anlamda Allah (cc) için kullanılmıştır. Hanide lâyık olan yalnızca O'dur. Bu isim 40'tan fazla yerde Yüce Allah hakkında vârid olmuştur.

“Hamd” hamdolunan demektir. [553] “Uhdud Ashabının cam çıksın. O yakıt doldurup tutuşturulmuş (hendeğin adamla­rı). Onlar o ateş hendeğinin başında oturmuşlardı. Ve onlar (mü­minlere) yaptıklarını seyrediyorlardı. Müminler sırf Azîz ve Ha­mîd olan Allah'a inandıkları için (o zalimler) onlardan öç aldılar.”[554]

 

30. El-Hâkim, El-Hakem, Ahkemu'I-Hâkimîn, Hayru’l-Hâkimîn

 

Kur'ân-ı Kerim'de önemli bir yer işgal eden HKM mad­desi, kök olarak toplam 250 defa kullanılmıştır.

Bu kökten gelen isimlerden biri “Ahkemu'l-Hâkimin’dir. Kur'ân'da iki yerde geçer: “Allah Hâkimlerin Hâkimi değil midir?” [555] “Nuh seslendi: Rabb'im! Oğlum benim ailemdendir. Senin sözün elbette haktır. Ve sen Hâkimlerin Hâkimi'sin.”[556]

Hayru'l-Hâkimin, “hâkimlerin en hayırlısı” demektir. Kur'ân'ın üç yerinde Yüce Allah kendisini bu sıfatla nitelemiştir.[557]

el-Hakem, hükmü elinde tutan, düzensizliği ve bozukluğu ortadan kaldıran, demektir. “Allah size mufassalan kitap indir­mişken ben Allah'tan başka hakem mi ararım.”[558]

 

31. El-Hâdî

 

Yüce Allah'ın bir sıfatı olarak Hadi Kullarına kendini ta­nıma yollarını gösterip, bildiren, bu tanıma yollarını Rubûbiyetini ikrar edici deliller olarak sunan, varlığını sürdürebilmesi ko­nusunda her mahlûku gerekli cihetlere yönelten anlamını taşır. Allah bu sıfatıyla kullarına kurtuluş yollarını gösterip açıklar. Yine bu sıfatıyla kullarından dilediğini hidayete eriştirir.

“Allah dilediği kimseyi nuruna hidayet eder. Allah herşeyi bilir.” [559]“İşte böylece sana da buyruğumuzdan bir ruh vahyettik. Sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onunla kullarımızdan dilediğimizi doğru yola eriştirdiğimiz bir nur kıldık.”[560]

 

32. El-Hayy

 

Bu sıfatın açıklaması, her zaman var olan, hayat sahibi olmakla nitelenen, hayatı yokluktan sonra çıkmamış olan, ha­yatta sonra kendisinde ölüm arız olmayan ve bu konuda diğer canlılara asla benzemeyen şeklinde yapılmıştır. “Yüzler Hayy ve Kayyum'a boyun eğmiştir.” [561] “O'dur Hayy, yoktur O'ndan başka ilâh.”[562]

 

33. El-Hafiyy

 

Hafiyy sıfatı, Yüce Allah'ın iyilik sahibi; hayn bol oldu­ğuna delâlet eder.[563]

 

34. El-Halîm

 

Kullarını kendisine isyan eder gördüğü halde, onlara hilm ile muamele eden, küfürden dönmeleri için fırsat tanıyan, sonra da onlara bağışlama müjdesi veren Yüce Allah Halım sıfatının sahibidir.[564]

 

35. El-Hakk

 

Yüce Allah'ın bir sıfatı olarak Hakk, varlığının itiraf edil­mesi zorunlu olan, inkârı mümkün olmayan anlamındadır.

Bir çok âyette zikredilen Hakk sıfatı, bir Hadis-i Şerifte şu şekilde yer alır: “Allahım! Sensin hakk, vadin de hak, sözün de hakk, sana kavuşmak da hakk'dır. Cennet, Cehennem ve kı­yamet de hakk'dır.”[565]

 

36. El-Hâfız, El-Hafiz

 

Hafız sıfatı, hiç bir şey kendisine gizli olmayan, iyi veya kötü olarak kullarının yaptıkları herşeyi muhafaza eden, kuvvet ve kudretiyle gökleri ve yeri koruyan, kullarını belâ ve musîbetler karşısında kollayan, insanların söz ve davranışlarını tesbit eden, insanların niyetlerini ve kalblerindeki gizlediklerini bile­bilen, sevdiği kullarım zalimlerin şerrinden, şeytanların dürtme­sinden koruyan manalarını ihtiva eder.

el-Hafîz sıfatı da üç Kur'ân âyetine konu olmuştur.[566]

 

37. Hayru'l-Fâsilîn

 

Hayru'l-Fâsılîn; hak ile bâtılı birbirinden ayırdedenlerin en hayırlısı anlamında bir sıfattır.[567] “Hüküm de Allah'dan başkasının değildir ki, doğruyu O haber verir ve O (hak ile batı­lın arasını) ayırdedenlerin en hayırlısıdır.”[568]

 

38. El-Hâsib

 

Hâsib, Allah'ın, kullarının ancak hesab ile bilebileceği şeyleri, hiç bir hesaba ihtiyaç duymadan bilmesi olarak tanımla­nır.[569]

 

39. İlâh

 

Kur'ân-ı Kerim'de Allah'ın ilâhlığı üzerinde durulurken özellikle O'nun “tek ilâh” olması hususuna önem verilmiş, böy­lece sahte ilâhların reddedilmesi gündeme getirilmiştir.

“Allah ile beraber hiç bir ilâh edinip tapma, O'ndan başka hiç bir ilâh yoktur.”[570]

 

40. El-Kâdir, El-Muktedir, El-Kadîr

 

el-Kâdir, hiç bir şeyin Yüce Allah'ı âciz bırakamayacağı anlamına gelir. Dilediği her şey O'nun istediği şekilde meydana gelir. “Dediler ki, “O'na Rabb'inden bir mucize indirilmeli de­ğil miydi?” “De ki; Şüphesiz Allah bir mucize indirmeye kâdirdir, fakat çokları bilmezler.”[571]

el-Kâdir, hikmeti gereği dilediğini fazla ve eksik olmaksı­zın yapandır. [572] el-Muktedir, yapmaya güç yetirdiği fiili ger­çekleştirmek suretiyle kudretini izhar eden anlamındadır.[573]

 

41. El-Karîb

 

Karîb ismi, Yüce Allah'ın kullarına yakın olduğunu, on­lardan uzak olmadığını, kulun hiç bir halinin Allah'a gizli kal­madığını, yöneldiği zaman kulun duasına karşılık verdiğini be­lirtir. Kur'ân-ı Kerim'de nitekim, “Ey Muhammed! Kullarım sana beni sorarlarsa bilsinler ki; ben şüphesiz karîb (yakın)ım. Benden isteyenin duasını kabul ederim.” [574] buyurur.[575]

 

42. El-Kahhâr, El-Kâhir

 

Yüce Allah, hâkimiyet ve kudretle kullarına galebe edip, onları istediği yöne dilediği şekilde yöneltir. Bu kahhâr sıfatının bir tezahürüdür. el-Kâhir ismi ise daha ziyade düşmanlarını kah­reden, onların belini kıran, onları öldürerek kahreden anlamına gelir.”[576] Bu vasıf Kur'ân-ı Kerim'de iki yerde geçer.[577]

 

43. El-Kebir

 

Kur'ân-ı Kerim'de altı âyette Allah'ın stfatı olarak geçen el-Kebir “yüceliği yanında her büyüğün küçük kaldığı mutlak büyük” anlamındadır. Bir âyet-i kerimede şöyle geçer; “Eğer si­ze itaat ederlerse artık onların aleyhine başka bir yol aramayın, çünkü Allah yücedir, büyüktür.”[578]

 

44. El-Kâfî

 

Ulûhiyette ortağı olmadığı için bütün yeterlilikler yalnız Allah için geçerlidir. “el-Kâfi” sıfat olarak Kur'ân-ı Kerim'de bir âyette Allah hakkında zikrolunmuştur: “Allah kuluna kâfi değil midir.”[579]

 

45. Kâbilut-Tevb

 

“Tevbe edenin tevbesini kabul eden [580] anlamını ihtiva eden bu sıfat sadece bir âyete vârid olmuştur: “O, günahı bağış­layan, tevbeyi kabul eden, cezası şiddetli, lütfü bol olandır. O'ndan başka İlâh yoktur. Dönüş O'nadır.”[581]

 

46. El- Kuddûs

 

Kutlu, mübarek, [582] gayet mukaddes, her türlü kusurdan arınmış, her niteliği çok mükemmel, tahdid edilemeyen, tasviri yapılamayan, hiçbir leke kabul etmeyen, pampak gibi manaları olan kuddûs sıfatı, değişik Kuran âyetlerine konu olmuştur.[583]

 

47. El-Kaviyy, Zu'l-Kuvve

 

el-Kaviyy Yüce Allah'ın kadir, kuvveti tam, aczin hiçbir şekilde hakim olamadığına delâlet eden sıfattır. Zu'l-Kuvve, kuvvet sahibi demektir. Nitekim, “Şüphesiz rızık veren, sağlam kuvvet sahibi olan ancak Allah'tır.”[584] buyurulmuştur.[585]

 

48. El-Latîf

 

Latif sıfatı, Kur'ân'da yedi yerde Allah'ın vasfı olarak karşımıza çıkar. Bu âyetlerden genel olarak lâtîf sıfatının iki an­lamda kullanıldığı anlaşılmaktadır.

Birincisi; Allah'ın yaratıklarına rızık vermesi ve onlara sınırsız ihsanda bulunması: “Allah kullarına lûtûfkârdır, diledi­ğini rızıklandırır. O kuvvetlidir. Gâlib'dir.”[586]

İkincisi; Allah'ın bütün işlerin gizliliklerine vâkıf olma­sı: “Lokman öğütlerine devam ederek dedi ki: “Yavrucuğum, (yaptığın iyilik ve kötülük) hardal tanesi ağırlığınca birşey de olsa, bir kayanın içinde, göklerde veya yerde bulunsa Allah mutlaka onu getirir. Çünkü Allah lâtiftir, haber alandır.”[587]

 

49. Mâliki Yevmi'd-Dîn, Melik, El-Melik, Mâliku'l-Mûlk

 

“Din gününün mâliki” [588] olmak yüce Allah'ın vasıfla­rından biridir. Kur'ân-ı Kerim “meliklik” sıfatını gerçek ve mutlak olarak hem bu dünyada hem de âhirette Allah'a tahsis etmiştir.

“O gün onlar, ortaya çıkarlar. Onlardan hiçbirşey Allah'a gizli kalmaz. (Ve sorarlar onlara): “Bugün mülk kimindir? O tek ve Kahhâr olan Allah'ın!” [589]

 

50. El-Mecîd

 

Mecîd ismi cömertlik hususunda genişlik ve celâl mana­larını ihtiva eder. [590] Bu sıfat Kur'ân-ı Kerim'de bir yerde Allah'ı tavsif için gelmiştir. “Şüphesiz O (Allah) Hamîd'dir, Mecîd'dir.”[591]

 

51. El-Muhîd

 

Muhîd, yüce Allah'ın, kudret ve ilimle ihata eden, çepe çevre kuşatan bir zat olduğuna delâlet eder: “(Allah), onların yanında bulunan, her şeyi (bilgisiyle) kuşatmıştır, herşeyi tek tek saymıştır.”[592]

 

52. El-Mucîb

 

Allah'ın bir sıfatı olarak Mucîb, O'nun isteyenlerin istek­lerini, dua edenlerin dualarını, kabul etmesi, sıkıntı ve darda ka­lanların imdadına yetişmesi, kendisinden istekte bulunmadan dahi sayısız nimetler vermesi demektir.

“Kullarım sana beni sorarlarsa, (iyi bilsinler ki) Ben şüp­hesiz onlara çok yakınım. Benden isteyenin, dua ettiğinde du­asını kabul ederim.”[593]

 

53. El-Müsteân

 

Mûsteân sıfatı, yüce Allah'ın “kendisinden yardım isteni­len” olduğunu ifade eder. Kur'ân kendisinden yardım istenecek gerçek merciin Allah olduğunu vurgular: “Allah'tan yardım isteyıniz.”[594]

 

54. Muhyi'l-Mevtâ

 

Yüce Allah'ın bu sıfatı, ölüleri dirilten anlamına gelir» “Şimdi, bak Allah'ın rahmet eserlerine: Yeryüzünü ölü­münden sonra nasıl diriltiyor? Ölüleri diriltecek olan da odur. O, herşeye hakkıyla kadirdir.”[595]

 

55. Munzir

 

Münzir, insanlara dinen faydalı ve zararlı olan şeyleri ön­ceden bildiren anlamına gelir. [596] Bu isim yüce Allah'ı tavsif için sadece bir âyette vârid olmuştur.[597]

 

56. Mursil

 

Bu vasıf, yüce Allah'ın zaman zaman insanlara peygam­berler göndererek onları uyarmasını ifade eder.[598]

 

57. Mûsi

 

Rızıkları, mülkü, nimetleri genişleten gibi manaları ihtiva eden mûsi sıfatı Kur'ân-ı Kerim'de yalnızca bir âyette geçer: “Göğü kuvvetle biz bina ettik. Biz geniş bir kuvvet ve kudret sahibiyiz.”[599]

 

58. El-Metîn

 

Allah (cc)'ın bir sıfatı olarak metîn, kuvveti eksilmez, gevşemez, fütur gelmez anlamlarını içerir. Kur'ân-ı Kerim'de; “Muhakkak ki rezzâk, kuvvet sahibi, metîn olan Allah'tır” [600] şeklinde vârid olmuştur.[601]

 

59. El-Mukîd

 

Kur'ân'ın yalnız bir âyetinde Mukîd ismi yüce Allah'ı tavsif eder: “Kim iyi bir işe aracılık ederse, onun da o işten bir nasibi olur. Kim kötü bir işe aracılık ederse, onun da ondan bir payı olur. Allah herşeyin karşılığını vericidir.”[602]

 

60. El-Mümin

 

El-Mümin sıfatının içeriği konusunda şu görüşler ileri sü­rülmüştür: Mümin, yüce Allah'ın yaratıklarını zulümden emin kılmasıdır. [603] Veya Mümin, kıyamet gününde kullarını haksız yere ceza görmekten emin kılandır. Başka bir görüşe göre de; kendisini tevhid eden birleyendir şeklinde açıklanmıştır. Mümin sıfatı Haşr süresinin 23. âyetinde vârid olmuştur.[604]

 

61. El-Mhuheymin

 

Yüce Allah'ın bu sıfatının muhtevası ile ilgili görüşler şunlardır: “İnsanların yaptıklarını gözetendir. [605] Allah'ın her söylediğinde doğru olmasıdır. [606] Kıyamet gününde, itaat eden­lerin sevaplarını eksiltmeyen, mükâfatlarını verendir.

Sözkonusu sıfat İki Kur'ân âyetine konu olmuştur.[607]

 

62. El-Mûtekebbir

 

Mûtekebbir vasfı yüce Allah, büyüklüğün zirvesinde, herşeyden yüce anlamında kullanılır [608] Allah'ın bu vasfı sade­ce bir âyette vârid olmuştur.[609]

 

63. El-Musavyir

 

Mahlukatı dilediği vasıf üzere, seçtiği surette yaratan  [610] anlamındaki musavvir sıfatı Kur'ân-ı Kerim'in “O, Hâlık, Bari, Musavvir Allah'tır...”[611] âyetinde vârid olmuştur.[612]

 

64. El-Mubîn

 

Bu sıfat “O gün Allah, onlara hak ettikleri cezalarını tam verir ve onlarda bilirler ki Allah, apaçık Hak'tır.”[613] âyetinde geçer.[614]

 

65. Nûru's-Semâvâti Ve'l-Ard

 

Allah (cc)'ın bu sıfatı için göklerin ve yerin yaratıcısıdır, gökleri ve yeri düzenleyendir. [615] Gökleri ve yeri aydınlatandır. [616] Gibi farklı izahlar getirilmiştir. O'nun bu sıfatı Nur sure­sinin 34. âyetinde vârid olmuştur.[617]

 

66. En-Nasîr, Hayru'n-Nâsırîn

 

Nasır yardım eden veya destekleyen, arka çıkan manasını ihtiva eder. “Allah'a sarılın, o sizin mevlânızdır. O ne güzel Mevlâ, ne güzel yardım edendir.”[618]

Hayr'un-Nâsırîn sıfatının anlamı, yardım edenlerin en ha­yırlısı demektir. “Halbuki Mevlanız Allah'tır. O, yardım edenle­rin en hayırlısıdır.”[619] âyetinde bu sıfat geçmektedir.[620]

 

67. Rabb, Rabbu'l-Alemin

 

“Rabb” kavramı, Allah lâfza-i celâlinden sonra, mutlak olarak Allah için, Kur'ân'da en çok kullanılan kelimedir ve bu manada 970 kere vârid olmuştur.

“De ki: “Kim o yedi göğün Rabb'i ve o büyük arşın sahibi” [621]

“... sonra dönüşünüz Rabb'inizedir. O size yaptıklarınızı haber verir. Çünkü o göğüslerdekinin özünü bilir.” [622] “O doğu­nun ve batının Rabb'idir. O'ndan başka ilâh yoktur. Yalnız onu vekil tut.”[623]

 

68. Er-Rauf

 

Rauf sıfatı, aşırı merhamet ve şefkat anlamını ihtiva eder. Kur'ân'da genellikle Rahim sıfatıyla birlikte zikredilir.[624] 

 

69. Er-Rahmân, Er-Rahîm

 

er-Rahmân, Yüce Allah'ın bütün yaratılmışlara nzık, ya­şama vesileleri ve her türlü faydalar hususunda rahmetinin ya­yılmış olduğuna işaret eden bir sıfattır. Rahmeti, mümin kafir, iyi kötü ayrımı yapmaksızın herkesi kapsar. er-Râhim de, ne ka­dar bazı farklar olsa dahi aynı manaya gelir.[625]

Allah (cc) buyurur ki: “Benim rahmetim kâinatta bulunan herşeyi kuşatmıştır.” [626] “De ki, “İster Allah deyin, ister Rahman deyin. Hangisini derseniz deyin en güzel isimler O'nun içindir.” [627]

Aynı sıfat “Erhamu'r-Râhimin”, Hayru'r-Râhimin, Zu'r-Rahme, Zû Rahme Vâsia” kalıplarıyla da vârid olmuştur.[628]

 

70. Refîu'd-Derecât

 

Kur'ân'da bir âyette [629] geçen bu isim, yücelik bakımın­dan kendisinin üstünde hiçkimse bulunmayan, yüceliğine hiçkimsenin ortak olamadığı mutlak Yüce anlamındadır.[630] 

 

71. Er-Rakîb

 

Kur'ân-ı Kerim'de dört yerde [631] vârid olan Rakîb sıfatı, insanların yapmış olduğu her şeyi kaydeden, onları murakebe altına alan, insanların bütün yaptıklarını gözetim altında tutan, ne yaptıklarını bilen gibi manaları ihtiva eder.[632] 

 

72. Es-Selâm

 

Yüce Allah'ın bir sıfatı olarak es-Selâm, O'nun her türlü kusur, noksanlık ve fenalık gibi şeylerden uzak ve arınmış ol­ması manasına gelir. [633] Hz. Peygamber (s.a.v.)'in “Allah'ım! Sen'sin Selâm ve Sen'dedir selâmet.”[634] hadis-i şerifi de bu an­lamı destekler.[635] 

 

73. Sâdık

 

Sâdık, Yüce Allah'ın bu dünyada peygamberlerine olan vadinde, [636] müminlere karşı [637] Hz. Muhammed'e bildirdiği esaslarda [638] Ahirette müminlere verdiği sözlerde [639] mutlak doğru olduğuna işaret eder.[640] 

 

74. Es-Samed

 

Samed ismi, “yaratıkların ihtiyaç ve isteklerde kendisine yöneldikleri” şeklinde izah edilmiştir. [641] Ve bu isim yalnız bir âyette vârid olmuştur.[642]

 

75. Eş-Şehîd

 

“Ne işte bulunsan, Kur'ân'dan ne okusan ve siz ne iş yapsanız mutlaka biz içine daldığınız an üzerinizde şahidiz. “Her yaptığınızı görürüz. Ne yerde, ne gökte zerre kadar bir şey, Rabb'inin bilgisinden kaçmaz. Ne bundan küçük, ne de büyük hiçbirşey yoktur ki, hepsi apaçık bir kitapta olmasın” [643] âyetin­de şehîd ismi kapsamlı olarak verilmiştir.[644] 

 

76. Eş-Şekûr, Eş-Şâkir

 

Yüce Allah, kullarını bağışlayan, yaptıkları amellerin karşılığını veren, onları övendir. “Eğer Allah'a bir ödünç verir­seniz, onu sizin için kat kat yapar ve günahlarınızı örter, Allah şekûr, halîm'dir.”[645]

 

77. Şedidû'l-İkâb

 

Şedidû'l-İkâb, cezası şiddetli olan demektir. Bu vasıf Kur'ân-ı Kerim'de 14 yerde varid olmuştur.

“...Allah'tan korkun, biliniz ki Allah'ın vereceği ceza ağırdır.” [646] “Allah'da kendilerini günahları yüzünden yakalayıverdi. Allah'ın azabı çok şiddetlidir.”[647]

 

78. Et-Tevvâb

 

Tevvâb sıfatı Kur'ân'da tek başına bir âyette, [648] “Tavvâbur-Rahîm” şeklinde dokuz âyette [649] “Tevvâbun Hakîm” şek­linde bir âyette [650] vârid olmuştur. Sözkonusu sıfat, defalarca tevbe etmeleri için kutlarına fırsat tanıyan, kullarını cezalandır­maktan dönen manalarına gelir.[651]

 

79. El-Vekîl

 

Vekîl, Yüce Allah'ın bir sıfatı olarak herşeyi evirip-çeviren, kendisine hiçbirşeyin bilgisi gizli olmayan, hiçbirşeyi koru­mak ve idare etmek kendisine ağır gelmeyen, bilhassa yaratıkla­rı üzerinde koruyucu ve gözetici oian, hepsini rıziklandıran gibi nitelikleri içerir.[652]

 

80. El-Velî, El-Mevlâ, El-Vâlî

 

Velî dostluğu ifade eden bir sıfattır.[653] Yardım eden, kâ­inatın bütün işlerini üzerine alan anlamındadır. Ve bu sıfat bir­çok Kur'ân âyetine konu olmuştur. “....Sensin bizim veli­miz...” [654] “Velî ancak Allah'tır...”[655]

el-Mevlâ ismi Kur'ân'da Velî ile aynı anlamda kullanıl­mıştır. “Allah iman edenlerin Mevlâsıdır. Kafirlerin ise Mevlası yoktur.[656]

 

81. El-Vâris, Hayru'l-Vârisin

 

el-Vâris, ölümsüz, baki olan, herşeyin kendisine döneceği merci demektir. [657] “Biziz, elbette biziz ki, yaşatır ve öldürürüz. Gerçek varis olan da biziz, her fâninin mülkü bize kalır. Ölme­yen, daima kalan, baki olan biziz.”[658]

Hayrul-Vârisin, vârislerin en hayırlısı anlamına gelir. Kur'ân-ı Kerim'de Hz. Zekeriyya'nın bir duasında geçmektedir.[659]

 

82. El-Vahhâb

 

Allah (cc)'ın karşılıksız olarak insanlara lütuf ve ihsanda bulunduğunu, nimetler verdiğini ifade eden bir sıfatıdır, Vehhâb. Bu sıfat üç âyette Yüce Allah'ı nitelemektedir. [660]

 

83. El-Vedûd

 

Yüce Allah'ın bu ismi şu manaları ihtiva eder: el-Vedûd, Allah (cc) ile müminler arasındaki karşılıklı muhabbeti belirtir. Yine Allah (cc) bu sıfatla kendisine yönelip tevbe edene sevgi besler.[661]

el-Vedûd ismi Kur'ân'ın iki âyetinde geçmektedir: “O'dur, Gafur, Vedûd” [662] “Rabbinizden mağrifet dileyin, O'na tevbe edin, muhakkak ki Rabb'im, Rahim, Vedûd'dür.”[663]

 

84. Zu'n-Tikâm, Muntakimûn

 

Yüce Allah, kullarını hakettikleri oranda cezalandırır. Bu aynı zamanda O'nun Azız sıfatının da tezahürüdür. Nitekim, Kur'ân'da zü'ntikâm sıfatı dört âyette Azîz ismiyle terkip halinde zikredilmiştir. [664] Muntakimûn da, cezalandıran, intikam alan anlamına gelir: “Biz mücrimlerden intikam alıcılarız.”[665]

 

85. Zu’l -Fadl

 

Allah (cc)'ın bir sıfatı olarak zu'l-fadl, O'nun yaratıkla­rından sevip istediğine lütuf ve ihsanda bulunmasını ifade eder.

“...Allah'ın insanları birbirleriyle savması olmasaydı, şüphesiz yeryüzünün düzen ve dengesi bozulurdu. Ancak Allah âlemlere karşı lütûfkardır.” [666]

“...Allah rahmetini dilediğine tahsis eder. Allah, büyük lütuf ve ihsan sahibidir.” [667]

 

86. Zi'1-Meâric

 

Yücelik ve nimetler sahibi olmak, büyük lütuf sahibi ol­mak, ruhların ve işlerin kendisine yükseltildiği zat olmak gibi manalara [668] geldiği ifade edilen Zi'1-Meâric sıfatı yalnızca bir âyette geçer.

“Yükselme derecelerinin sahibi Allah'tır.”[669]

 

87. Zü'l-Arş

 

Zü'l-Arş, ismi Arş'ın sahibi anlamına gelir. Fakat Arş'ın mahiyeti hakkında açık bir bilgiye sahip olmak mümkün değil­dir. “(O elçi) güçlüdür; Arş sahibi (Allah) katında yücedir.” [670] âyetinde Zü'l-Arş sıfatı vârid olmuştur.[671]

 

88. Ez-Zâhir

 

Yüce Allah fiilleriyle apaçık aşikârdır. Varlığına ve birli­ğine delâlet eden delilleriyle de aşikârdır. Yine delilleriyle rubûbiyeti de açıktır. Kudretiyle herşeyin üzerindedir. İşte ez-Zâhir sıfatı bu gibi manaları ihtiva eder. Kur'ân-ı Kerim'de “O ilktir, sondur, zahirdir, bâtındır. O herşeyi bilendir.” [672] âyetinde vârid olmuştur.[673]

 

B. Kitaplara İman

 

İnsanda doğuştan iman etme kabiliyeti vardır. İçinden ge­len psikolojik ve dışardan tesir eden sosyolojik motivler onu iman objesiyle ilgi ve temas kurmaya sevkeder.

Kur'ân öğretilerine göre kişi iman objesiyle (iman edile­cek varlık ve esaslar) doğrudan değii, ancak dolaylı olarak ilişki kurma imkanı bulabilir. Bu durumda inanılacak olan objeyle ilişki kurmak için vasıtaya Kur'ân'ın ifadesiyle peygambere ve onun getirdiği vahiylere ihtiyaç vardır. Peygamberin getirdiği vahiylerin kaynağı ise Yüce Allah'tır.

“(Bu Kur'ân) üstün ve çok merhametli Allah tarafından indirilmiştir.” [674] “Bu kitabın indirilişi, aziz ve hikmet sahibi Allah katındandır.” [675] “(Kur'ân) Rahman ve Rahim olan Allah tarafından peyderpey indirilmiştir” [676] “(O) Alemlerin Rabb'ı tarafından indirilmiştir.”[677]

Kur'ân'ın öngördüğü iman olayı sadece aşkın bir ilâhın var olduğunu kabulden ibaret değildir. Allah'ın bildirmek iste­diği esasları elçi aracılığıyla göndermesine (inzal olayına) vahiy mahsulü sözkonusu esaslara da iman etmedikçe iman gerçekleş­miş olmaz.

Kur'ân-ı Kerim ehl-i kitabın, [678]  Havarilerin,” [679] ilimde derinleşmiş olanların, müminlerin” [680] Allah katından”[681] Hz. Muhammed'e ve daha önce kendisine vahiy indirilen peygamberlere” [682] iman edişlerini konu alır.

“De ki; biz Allah'a, bize indirilene, İbrahim, İsmail. İs-hak, Yakub ve Yakub oğullarına indirilenlere iman ettik.”[683]

Bu âyette Kur'ân'ın vahiy ürünü sahİfelerin, Tevrat ve İncil'in, kısacası Allah tarafından indirilen bütün kitapların mü­minler tarafından tasdik edildiği, inkâr edilmediği belirtiliyor.” [684] Peygamberlerin hepsine gelen vahiyler tasdik ediliyor. Bazısını doğrulama, bazısını yalanlama gibi bir ayrıma gidilmi­yor.” [685] Peygamber ayrımı yapmaksızın, vahiy mahsulü bütün ilâhî mesajlara ve bu iletişimin gerçekleştiği inzal olayına inan­mak ve tasdik etmekle iman olayı gerçekleşir.[686]

 

1. Kitaplara İmanın Tesirleri

İlâhî kaynaklı bir kitaba inanıyor, ilâhî bir kitaba muhatap bulunuyor olmanın insanın iç dünyasında özellikle de imanında önemli tesirleri görülür.

Allah'ın kelamıyla muhatap olmak, inananların imanları­nı sağlamlaştırır, akidelerini köklü kılar, kalblerindeki itmanını artırır.” [687] Allah'tan gelen vahiyleri tasdik ediyor olmak kalbe coşkunluk verir, dalgalandırır.” [688] İnsana cesaret, azim; inanca yakın kazandırır.”[689]

“De ki, onu Mukaddes Ruh, iman edenlere sebat vermek, müslümanları doğru yola iletmek ve onlara müjde vermek için, Rabb'in katından hak olarak indirdi.” [690]

Allah'ın gönderdiği vahiyler üzerinde düşünmek ilmin artmasını, dolayısıyla imanda artışı sağlar.[691] Bu tür tefekkür yakîn, sebaî, huşu gibi yönlerden imanı kuvvetlendirir.[692]

İnsan iman ettikten sonra imanında'devamlılık sağlaya­bilmesi için imanı güçlendirici, yenileyici unsurlara ihtiyaç du­yar. Allah'ın ketâmıyla muhatap bulunduğu bilincini ve hissini taşımak var olan inanca daha bir güç katar. Ayrıca imanda itmi­nan arayışı vardır. Kitaplara iman bu arayışa da karşılık verici özelliğe sahiptir.

Genel manada insanın kalbinde yer etmiş imanın, söz ve davranış halinde dışarıya yansıdığı bir gerçektir. Fakat bu du­rumda tutum ve davranışların ölçüsü ne olacak, iyi ve kötü dav­ranış neye göre belirlenecek sorusu akla geliyor. Her ne kadar insan hayrı ve şerri ayırabilecek bir melekeye sahip bulunuyorsa da bunun tek başına yeterli olmadığı bilinen bir gerçektir. İşte davranışlarda iyi ve kötüyü, ölçüyü belirlemede başvurulacak en sağlıklı kaynak vahiydir. Vahye iman edip doğrulayan İnsan ondaki, davranışların ölçüsünü, amellerin iyisini kötüsünü belir­leyen esaslaria davranışlarını şekillendirir. Bu bağlamda mümi­nin davranışlarında vahye dayalı esasların tesiri hakimdir. Hem fert planında hem de toplum bazında, inananların vahye uygun olarak davranmak ve yaşamak zorunluluğu vardır.

“Rabb'inizden size indirilene uyun.” [693] “Kulumuza in­dirdiğimize inanmışsanız, bilin ki, ganimet olarak aldığınız her­hangi bir şeyin beşte biri Allah'a, Resulüne, O'nun akrabaları­na, yetimlere, yoksullara ve yolcuya aittir.”[694]

Vahyi kabul etmek, tasdik etmek, koşulsuz olarak itaati zorunlu kılar. Aslında insan kalben neye inanıyor, neyi benimsi­yorsa davranışlarında da onun tesiri görülür. Vahye iman edenin davranışında da vahyin tesiri...[695]

 

2. Vahiy Karşısında İnkarcılar

 

Kur'ân-ı Kerim'de müşriklerin vahyi kabul etmemek ve inkâr etmek için birtakım itirazlar ileri sürdüklerini, daha doğru­su bahaneler aradıkları anlatılır.

“İnkar edenler, Kur'ân ona topluca indirilmeli değil miy­di dediler.” [696]  “ Bu altında fayda bulunmayan gereksiz bir iti­razdır.”[697] Müşriklerin itiraz etmeleri ve karşı çıkmaları zaten haktan saptıklarının, uzaklaştıklarının delilidir.[698] Müşrikler Kur'ân'ın nazil oluşu karşısındaki tutumlarını “İnanmıyoruz, reddediyoruz” diyerek kapatıp sona erdirebilirlerdi. Fakat Kur'ân'ı inkâr ve reddetmelerin geçerli ve haklı, mantıklı bir sebebini ortaya koyamıyorlardı. Bu durumda tek çıkar yol kalı­yordu o da bahane bulmak, savunma mekanizması geliştirmek.

“Kur'ân ona topluca indirilmeli değil miydi?”, “Bu Kur'ân iki şehirden bir büyük adama indirilse olmaz mıydı?” [699] gibi bahaneler ileri sürdüler. Aslında dedikleri ve iste­dikleri şekilde olsa yine inanacak değillerdi. Maksatları, inkâr­larına mantıklı bir gerekçe bulamamanın verdiği sıkıntıyı telâfi etmekti. Bunu da meseleyi başka mecraya çekerek, gereksiz iti­razlar ileri sürerek, boş isteklerde bulunarak ödünleme yoluna gittiler. Gaye vahyi kabul etmemek olunca bahaneler bulmak çok zor olmuyor.

Vahyi inkâr edenlerin takındığı bu tavır psikolojide baha­ne bulma, akla uydurma, mantığa bürünme (Rationalization) gi­bi ifadelerle anlatılır. İnsan kimi kez gerçeklerin verdiği kaygı­dan, yalın ve yüzeysel mantık oyunlarıyla kaçmaya çalışır.”[700] Bahaneler bulur, yaptığı bir şey için gerçek nedenden başka bir neden gösterir.”'[701] Aynı şekilde müşrikler de yaptıkları şey için gerçek neden bulamayınca, yalın ve yüzeysel mantık oyunuyla kaçmaya çalışmışlardır.

Yüce Allah'ın elçileri aracılığıyla insanları hidayete sevketmek için kitap gönderdiği gerçeğini inkâr etmeye götüren motivler, aynı zamanda genel inkâr motivleridir. Fakat Kur'ân'da ayrıca İlâhi kitabları ve inzal olayını inkâra sebep olan psikolojik ve sosyolojik motivlerden söz edilir.

“Kullarından dilediğine, Allah'ın lütuf ve ihsanından göndermesini kıskandıkları için Allah'ın indirdiklerini inkâr edip kendi canlarına karşılık satın aldıkları şey ve o sebeple de önceden gelmiş bir lanet üstüne gazaba uğramaları ne kötü.” [702] “Onlara Allah'ın indirdiğine uyun denildiği zaman onlar, hayır biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız derler.”[703]

Genel inkâr motivlerinde olduğu gibi kıskançlık türünden psikolojik motivlerin, geleneklere bağlılık tarzındaki sosyoloik motivlerin tesiriyle vahiy olgusunun, inzal gerçeğinin inkâr edildiğini görüyoruz.[704]

 

3. Vahiy Tecrübesi

 

Yüce Allah'ın kullarından seçtiği kimselere beşerin alışık olmadığı gizli bir yolla hidayet ve bilgi türünden bildirmek iste­diği her şeyi bildirmesine vahiy denir.[705] Vahiy insan psikoloji­sine hakim kanunlarla izahı mümkün olmayan bir hakikattir. Bir dinî tecrübe olarak vahiy anlaşılması güç bir tecrübedir. Aşkın varlık Yüce Allah ile zaman-mekan sürecine bağlt olan pey­gamber arasındaki ilişkiyi açıklamak insan aklının sınırlarını zorlamak demektir. Vahyin niceliği ve nasıllığı Allah (cc) ile peygamber arasında kalmış bir sır olduğundan, insanın bütü­nüyle bu sırrı anlayabilmesi mümkün değildir.

Bununla birlikte Yüce Allah gerektiği kadarıyla insanları vahiy konusunda bilgilendirmeyi dilemiştir. Hem inkâr edenlere bir karşılık, hem de iman edenlerin yakînini artırma kabilinden vahye dair bazı ipuçları vermiştir.

“Allah bir insanla ancak vahiy yoluyla veya perde arka­sından konuşur, yahut bir elçi gönderip izniyle ona dilediğini vahyeder. O, Yücedir, Hakim'dir.”[706] Ayette “Vahiy” ile gizli kelam” [707] ilkâ, ilham, kalbe doğmak ve rüya kastedilmektedir.[708] “Perde arkasından konuşma” şeklindeki vahiyde konu­şan şahıs görülmemekte, ses işitilmektedir.” [709] Musa (as)'nın Allah'ın kelâmını duyması örneğinde olduğu gibi... [710] Vahyin bir diğer geliş şekli ise meleğin elçi olarak vahiy getirmesidir.[711]

“Battığı zaman andolsun yıldıza ki, arkadaşınız sapmadı ve batıla inanmadı; o kötü arzularına göre konuşmaz. Onun ko­nuşması kendisine vahyedilenden başkası değildir. Çünkü O'nu kuvvetlinin kuvvetlisi Cebrail öğretti ki o, aklında ve davranı­şında kamil bir melektir. Hemen aslî suretine girip doğruldu. İş­te o zaman, kendisi en yüce bir ufukta idi. Sonra O'na yaklaştı ve sarktı. İki yay kadar yahut daha yakın oldu. Allah, vahyettiği şeyi bunun üzerine vahyetti. Gözleriyle gördüğünü kalbi yalan­lamadı.” [712] Yani Kur'ân'ı Hz. Muhammed kendiliğinden uydurmamıştır. O'na Allah tarafından vahyolunmuştur. O'na vah­yin ulaşmasında aracılık eden herhangi birisi değil, üstün bir varlık olan melektir. Ve Peygamber (sav) Allah'tan vahiy getire­nin Cebrail olduğu konusunda asla şüphe duymamıştır. Kendi­sinden o kadar emindi ki, yanlış bir şey görmediğine inanmıştı.[713]

“De ki: Cebrail'e kim düşman ise şunu iyi bilsin ki Al­lah'ın izniyle Kur'ân'ı senin kalbine bir hidayet rehberi, Önce gelen kitapları doğrulayıcı ve müminler için de müjdeci olarak indirmiştir.” [714] Cebrail, getirmiş olduğu vahiyleri peygamberin kalbine indirmiş yani şuur ve anlayışına sunmuştur.[715]

Ayetler ışığında Hz. Peygamber'in yaşadığı vahiy tecrü­besi hakkında ortaya çıkan hususlar şunlardır: Peygamberimiz, kalbinde ve şuurunda bir takım bilgilerin varlığının farkındaydı. Bu bilgiler onun kendi duygu ve düşüncelerinin ürünü değildi.

O, bu bilgilerin Cebrail tarafından kalbine indirildiğine inanı­yordu. Yani bu bilgiler dışardan geliyordu. Bu bilgileri gönde­ren Yüce Allah'tır. Ve peygamberimiz kalbine gelen bu bilgilere olumlu karşılık vermişti. İşte Peygamber (sav)'in yaşadığı vahiy tecrübesinin mahiyeti hakkında insan bilgisine sunulan hususlar bu çerçeve içerisinde bilinebilmektedir. Vahyin niteliğine dair bunun ötesindeki hususlar Allah ile Peygamberi arasında bir sır­dır.[716]

 

C. Peygambere İman

 

Kur'ân üzerine bina edilen İslâm dininde peygamberlik ve peygamberlere inanmak iman esaslarmdandır. Fark gözet­meksizin bu peygamberlerin hepsinin Allah tarafından gönderil­diğine ve getirdikleri hakikatlere inanırız. Yüce Allah peygam­berliğe kimlerin lâyık olduğunu bilir ve bu rütbeyi layık olanla­ra verir.

“Yüzlerinizi doğudan ve batıdan yana çevirmeniz iyi ol­mak değildir. Lakin iyi olan, Allah'a ahiret gününe, meleklere, kitaba, peygamberlere inanandır.”[717]

“Allah'a, bize indirilene, İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a ve torunlarına indirilene, Rableri tarafından Musa, İsa ve peygamberlere verilene inandık onları birbirinden ayırdetme-yiz, biz O'na teslim olanlardanız de.”[718]

“Ey inananlar! Allah'a, peygamberine, peygamberine in­dirdiği kitaba ve daha önce indirmiş olduğu Kitaba inanın. Kimi Allah'ın meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve âhiret gü­nünü inkâr ederse o, şüphesiz derin bir sapıklığa sapmıştır.” [719]

“Ey müminler! Deyin ki, “Biz Allah'a bize indirilene, İb­rahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a ve torunlarına indirilenlere iman ettik. Onlardan hiçbirini diğerinden ayırdetmeyiz. Biz Al­lah'a teslim olmuşuz.”[720]

“O Peygamber de kendisine Rabb'inden indirilene iman etti, müminler de. Onlardan herbiri, Allah'a, onun meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine inandı. Ve dediler ki: Allah'ın pey­gamberlerinden hiçbirisini diğerlerinden ayırmayız.”[721]

Yapılan her işin ve söylenen her sözün arkasında bir ga­ye, aramak esastır. “Peygamberler göndermek” gibi çok önemli ve kutsal iradenin ardında da elbette yüce hedefler, büyük gaye­ler gözetilmiştir. Bu hedef ve gayeler arasında konumuz açısın­dan önem arzeden iki meseleye değineceğiz.

Birincisi, İnsanın eğitilebilirliği açısından Peygamberlere iman, ikincisi de, kişilik psikolojisi açısından Peygamberlere iman meselesidir.[722]

 

1. İnsanın Eğitilebilirliği Açısından Peygamberlere İman

 

Kant, “Hayvanları içgüdüleri idare eder, halbuki cemiyet hayatı içinde yaşamak zorunda olan insanların eğitilmeye ihti­yaçları vardır.”[723] der. Hayvanlarla ortak özellikleri olmakla birlikte insan, pek çok yönden farklıdır. Hayvanlar kendilerine özgü birtakım özelliklerle donatılmışlardır. Dışarıdan herhangi bir idareciye, eğiticiye, yol göstericiye ihtiyaçları yok gibi­dir [724] Oysa insan yavrusu bir çok davranışları yapabilme kabiliyetinden yoksun bir halde dünyaya gelir. Yürüyemez, konuşa­maz vs. yardıma muhtaç bir durumdadır. Ve bu nedenle çok şey öğrenmek zorundadır. İnsanın fiziki, ruhî ve sosyal ihtiyaçları­nın çok yönlülüğü ve sınırsızlığı da göz önünde bulundurulursa, bir insan yavrusunun ne derece acz içerisinde olduğu anlaşılır.

İnsan eğitime muhtaç bir vaziyette yaratıldığı gibi, kendisine yönelen herşeyi almaya hazır, kalbi her türlü nakış ve şekilden arınmış, saf bir cevherdir. Nitekim, Kur'ân-ı Kerim'de, “Allah sizi annenizin karnından hiç bir şey bilmezler olarak yarattı”[725] buyrulmuştur. Doğduklarında bir hayvan yavrusundan daha ca­hil ve muhtaç halde olan insan [726] bilgisizlik konusunda tıpkı cansız varlıklar gibidir. [727] İnsanın elde ettiği bilgiler ise, Yüce Allah'ın kendisine ihsan ettiği öğrenme kabiliyetinin eseridir.

İşte bu nedenlerden dolayı insan dışarıdan yönlendirilme­ye muhtaçtır. Ve peygamberlerin gönderilmesi düşüncesindeki dayanaklardan biri de bu ihtiyaçtır. Çünkü insan taşımış olduğu olağanüstü yeteneklerinden habersiz, taşıdığı özellikler ve de­ğerler konusunda bilgisizdir. Kendisinde nelerin olduğunu bile­memekte ve onlardan gerektiği şekilde yararlanamamaktadır. Bu yüzden kendisini harekete geçirecek, yol gösterecek kontrol ederek, iç ve dış baskıların etkisinden kurtaracak, maddi ve mâ­nevi potansiyellerini örgütleyecek ve gerekli enerjiyi verecek rehbere ihtiyaç vardır. [728] “Onlar ki, yanlarında Tevrat ve İn­cil'de yazılı buldukları o elçiye, o ümmi peygambere uyarlar. O (Peygamber) ki kendilerine iyiliği emreder, kendilerini kötülük­ten meneder; onlara güzel temiz şeyleri helal, çirkin şeyleri ha­ram kılar, üzerlerindeki ağırlıkları, sırtlarmdaki zincirleri kaldı­rıp atar.”[729]

Peygamberlerin görevlerinin başında, insanın eğitilebilir potansiyellerinden biri olan fıtratı yani inanma kabiliyetini uyarmak ve bu fitrî ihtiyacına cevap vermek, gerçek bir karşılık önermektedir. Kendisine insanlardaki iman kabiliyetini uyandır­ma görevi verilen peygamberlerin sonuncusu Hz. Muhammed (sav)'dir. “O kitap sana, ataları uyarılmamış, bu yüzden kendile­ri de gaflet içinde kalmış bir toplumu uyarman için indirilmiştir.”[730] Tarih boyunca gelmiş geçmiş bütün ümmetlere fıtratı uyarmakla görevli peygamberler gelmiştir: “Andolsun ki, her ümmete; Allah'a kulluk edin, tağutlardan kaçının” diyen pey­gamberler göndermişizdir.”[731] Aslında insanın fıtratında Allah (cc)'ın varlığını bilme O'na yönelme kabiliyeti vardır. Fakat ço­ğu kere yaratıcıyı gerçek olmayan, yanlış şekillerde tasarlayıp, tasavvur ederler. Peygamberler aynı zamanda fıtratı bozabilecek yanlış ilâh tasavvurlarının da önüne geçmekle görevlidirler.[732] İnsanları, tek Allah'a kul olmaya, Allah'tan başka tanrılaştırdıkları şeyleri bırakmaya davet etmişlerdir.[733]

Bütün peygamberler kavimlerine şöyle seslenmişlerdir. “Allah'a kulluk edin, O'ndan başka ilâhınız yoktur.” [734] “Sen­den önce gönderdiğimiz her peygambere: Benden başka ilâh yoktur, bana kulluk edin diye vahyetmişizdir.”[735]

Özetle söylemek gerekirse, din duygusu insanda fıtrîdir. Bu duygu, gelişmek, tekâmül etmek istidadındandır. İnsanoğlu, psikolojik yapısı icabı, bu duygunun tekamülünü ister. Bu imkâ­nı bulamazsa bunalımlar ve buhranlar içinde kıvranır. Bu ise kendine olan güven hissini yok eder. Nübüvvet ise, insanı kötü­lüklerden, yanlış gidişten korur, onun dünya ve âhiret hayatını temellere oturtarak saadetini sağlar. Hakikat âleminin klavuzluğunu yaparak, kalblerde esen kötülük ve vahşet kasırgalarını dindirir. Ruh sükûnu ve kalb safiyeti Peygamberlerin: insanlara bildirdikleri hakikatlarla mümkün olmuştur.[736]

 

2. Kişilik Psikolojisi Açısından Peygamberlere İman

 

Psikologların üzerinde fikir birliği yaptığı bir tek kişilik (şahsiyet) tanımı yoktur. [737] Psikolojide kişilik, kapsamı olduk­ça geniş bir kavramdır. [738] Hemen hemen bütün tanımlarda kisiliği oluşturan fiziksel, biyolojik, psikolojik ve sosyal etkenler göz önüne alınmıştır.

Buna göre kişilik “bir doğal ve sosyal ortamda yaşayan bireyin doğuştan getirdiği, kalıtsal nitelikte olan psikolojik, bi­yolojik, fizik yapısının gerektirdiği tepki şekillerinin çevre etkilerine göre geliştirilmiş ahenkli ve organik bir bütünüdür. [739] Yani kişilikte dikkate değer bir husus, kişiliğin kendine özgü ve ahenkli bir bütün olmasıdır.[740]

Duygu, algı ve öğrenme, konuşma, düşünme, yargı, dış görüntü, giyim biçimi, tutum ve davranış özellikleri, ahlâk ve inanç yapısı gibi unsurların bir arada bütünleşmesiyle insanın kişiliği meydana gelir.[741] Kişiliği meydana getiren farklı yapı­daki unsurlar, sosyal ve doğal çevrelerin etkisine göre birleşerek bir biçim ve bütünlük kazanırlar. [742] Yani, doğum sonrası geliş­me devresinde insanlar arası etkileşim süreci içindeki çevresel ve sosyal etkenlerin kişilik üzerindeki etkileri yadsınamaz.[743]

Modern psikolojinin bu verileri de gözönünde bulunduru­larak peygamberlerin hayatlarına bakılacak olursa, onların ha­yatları “olgun kişiliğin birer modeli” olarak karşımıza çıkar. Sağlıklı bir kişilik sahibi olduklarından toplum içinde de, yal­nızken de aynı davranış dürüstlüğünü, şahsiyet bütünlüğünü gösterirler. Sözleriyle davranışları uygunluk arzeder.

Peygamberlerin kişiliği, inanan insanlar açısından büyük önem arzeder. Nitekim Kur'ân-ı Kerim’de insanların dikkati Hz. Muhammed (sav)'in olumlu şahsiyetine yöneltilmektedir.

“Ve sen elbette yüce bir Ahlâk'a sahipsin” [744] Resulüllah Kur'ân esaslarını insanlığa tebliğ etmekle kalmamış, bu esasları bizzat kendi şahsında tatbik etmek suretiyle insanlığa bir model sunmuştur. [745] Yüksek hayırlara ulaştıracak üstün karakteriyle, övgüye lâyık seciyye, meleke ve maneviyatıyla [746]  insanlığa ör­nek olmuştur.

“Andolsun ki, Resûlullah'da, sizin için, Allah'a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok zikredenler için en mükemmel bir örnek vardır.”[747] Bu âyette müminlerin hayatla­rının her safhasında her yönüyle Resûlullah (sav)'ı örnek model kabul etmeleri, kişilik ve karakterlerini bu modele göre şekillen­dirmeleri isteniyor.

Hz. Muhammed (sav) zirve olarak kişiliğiyle ümmetini eğittiği gibi, O'ndan önceki peygamberler de kişilikleriyle üm­metlerine örnek olmuşlardır. “İbrahim'de ve O'nunla beraber olanlarda sizin için gerçekten güzel bir örnek vardır.” [748] “Andolsun Onlar'da sizin için, Allah'ı ve Ahiret gününü arzu eden­ler için güzel bir örnek vardır.”[749]

Söz konusu âyetlerde Hz. İbrahim'e uyma ard arda tekrar edilmiştir. Bu tekrar İbrahim (as)'a uymaya teşvik edici bir ifa­de tarzıdır. Konunun önemi vurgulamak için ayrıca âyete ye­minle başlanmıştır.[750]

Bir müminin, peygamberi örnek alarak edindiği tecrübe­lerle oiuşiurduğu kişiliği kendi şahsi tecrübelerine dayanarak oluşturmaya çalıştığı kişilikten daha köklü ve daha sağlıklıdır.

Fakat peygamberin kişiliğini örnek edinen müminin dik­kat etmesi gereken önemli bir husus vardır. Olgun bir mümin, peygamberin kişiliğini örnek alıp onun gibi yaşamaya çalışır­ken, sadece peygamberi taklit etmek, onun gibi davranmak ye­terli değildir. Peygamber, Allah'ın emrine uygun davrandığı için bu davranışın doğruluğuna inanarak o şekilde davranmak, o davranışı kendine maletınek, benimsemek lâzımdır.[751]

 

D. Ahirete İmanın Psiko-Sosyal Temelleri

 

Kur'ân-ı Kerim âhiret gününe iman konusuna, inanç esaslan içerisindeki rolü ve konumuna bağlı olarak son derece önem verir. Öyle ki, bir çok yerde âhirete iman'ı Yüce Allah'a iman ile birlikte zikreder. Müminleri tanıtırken, onları Allah (cc)'a ve âhiret gününe inananlar olarak niteler.

“İşte sizden Allah'a ve âhiret gününe inanmış olanlara bununla öğüt veriliyor. Bu sizin için daha iyi daha temizdir. Al­lah bilir, siz bilmezsiniz.”[752]

“Bu topluluk Allah'a ve âhiret gününe inanırlar. İyiliği emreder, kötülükten vazgeçirirler. Hayırlara koşuşurlar, işte on­lar salihlerdendir.”[753]

“Sizin için andolsun ki, Resûlüllah'ta güzel bir örnek var­dır. Allah'a ve âhireî gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çokça zikredenler için.”[754]

Âhiret gününe imanın doğrudan Allah'a iman ile bağlan­tılı olduğu, onun bir tamamlayıcısı olduğu görülmektedir. İnsa­nın psikolojik bir ihtiyaç olarak, ebediyet özlemi içerisinde bu­lunduğu, bunun ruhun derinliklerinden gelen bir çığlık olduğu belirtilmektedir. [755] Beka hissi ve ebediyet fikrinin İnsanda doğuştan var olduğu ileri sürülmektedir.[756]

Ahirete inanan bir mümin nasıl bir ruh haline sahiptir ve­ya olmalıdır meselesine gelince, müminler, Kur'ân-ı Kerim'de anlatılan kıyamet olayını devamlı tefekkür eden, bu tefekkür ile kıyametin dehşetini idrak ederek korku içine düşen ve bu kıya­metin hak olduğuna iman eden kimselerdir. Ahirele iman etme­nin mühim unsuru, kıyameti yakın bilmek ve her an kopabilece­ği bilincini taşımaktır.

“Kıyamet saati yaklaştı.”[757]

“Gerçekten onlar bunu, uzak görmektedirler. Biz ise onu yakın görüyoruz.” [758] Kıyamet olayına inkarcıların yaklaşımı, böyle bir olayın imkan dışı olduğudur. Müminler ise, sanki he­men kopacakmış gibi yakın olduğuna inanırlar.” [759] Çünkü gel­mekte olan şey yakındır.”[760]

“O yaklaşmakta olan kıyamet saati artık yaklaştı.” [761]Şeklindeki âyetler müminlerin tutum ve düşüncelerini yönlen­dirmeye yöneliktir: Yani ne acelesi var, daha vakit çok zannına kapılmayın. Çünkü hiç kimse ne kadar zamanı olduğunu, ölü­mün ve kıyametin ne zaman geleceğini bilemez.

Kıyametin yakın olduğuna ve her an kopabileceğine ke­sin olarak iman eden müminlerin iç dünyasında, dünya görüşün­de, dünya ve insanlara yaklaşımında, hal ve yaşantısında mutla­ka bir değişme meydana gelir. İç dünyasında ve dışa yansıyan tutum ve davranışlarında bu inancın tesirleri görülür.

Sırf âhiret gününe iman etmiş olmak yeterli değildir, ek­siktir. Gerçekten bu inancı taşıyan, onu sürekli hatırlayan, hatı­rından hiç çıkarmayan kimsedir. Kur'ân-ı Kerim'in âhirete iman konusunu sık sık tekrar etmesinin İşaret ettiği gerçek bu olsa ge­rek... Âhiret gününü bir kez hatırlayıp geçmekle iş bitmez, bila­kis âhiret gününü ve onun aşamalarını sürekli hatırda tutmak gerekir.”[762]

İşte böyle gerçek ve tam boyutlu bir âhiret inancının insa­nın psikolojik ve sosyal yönüne etkide bulunması muhakkaktır. Aynı zamanda sosyal hayatın gerekleri ve insanın psikolojik ya­pısı, âhirete inanmayı psiko-sosyal bir ihtiyaç olarak görür. Me­selâ Adalet hissi, Ahlâkî değerleri korumaya duyulan eğilim, in­sanın isteklerinin sonsuzluğu ve bu dünyada bütünüyle doyuma ulaşmıyor olması insanda âhiret inancını bir ihtiyaç olarak hissettiren motivlerdir. Yine bir âhiret inancı taşıyan insanın psiko-sosyal yapısında da şüphesiz bu inancın tesirleri gözlenir. Mese­lâ kişi bu inanç sayesinde benliğindeki ölümsüzlük arzusunu tatmin eder, ölüm korkusundan kurtulur, sorumluluk duygusu taşıma bilinci kazanır, dünyaya bakışı ve yönelişi yepyeni bir açı çizer, zorluklar karşısında âhiret inancı sabır ve teselli kay­nağı olur.[763]

 

1. Ahirete İman Motivleri

 

A) Adalet Ve Hak Eğilimi

 

İnsan doğuştan getirmiş olduğu kabiliyetle iyilikle kötü­lüğü, adaletle zulmü birbirinden ayıracak güçtedir. Fakat ne var ki, aynı insan kendisine verilen bu fıtrî eğilimin tersine hareket ediyor, hemcinslerine zulmedip öldürüyor, onlara etinden gelen her türlü kötülüğü reva görebiliyor. Hak ve adaletin insanların gönlüne hiç ışık tutmadığını söylemiyoruz. Fakat ne acıdır ki, insanlık tarihinin büyük bir kısmı, zulüm, düşmanlık, kati, yı­kım, yağmalama, işkence vb. olaylarla doludur. Hırsızlıklar, vurgunlar, zorbalıklar, iftiralar, haksız ithamlar, akla gelmeye­cek dolandırıcılıklar, yakıp-yıkmalar, en vahşi hayvanlara taş çı­kartacak korkunç cinayetler, dünyanın her bir köşesinde buca­ğında meydana gelen yürek sızlatan hadiseler...

Özellikle kuvvet ve kudret sahibi zalim dikdatörler. zayıf­ları, güçsüzleri sömürüp ezmektedirler. Bu şekilde çeşitli zulüm ve haksızlıkların hüküm sürdüğü dünyamızda mazlumlar zalim­lerden, ezilenler ezenlerden haklarını alamadan ölmekledirler. Ne hukuk, ne ahlâk ne de başka kurallar bunu önleyememektedirler. Bu durumda, mutlak adaletin gerçekleşeceği, herkesin eksiksiz bir şekilde hakkını alacağı, haksızlık ve zulüm yapanla­rın da noksansız ceza göreceği bir âlemin varlığına ihtiyaç du­yulmaktadır. [764]

Bu dünyada insan olmak, topluluk halinde yaşamayı ge­rekli kılar. Ve bu birliktelik karşılıklı aynı zamanda çok yönlü ilişkiyi zorunlu hale getirir. Çok basit münasetlerden en ciddi ve girift alışverişlere varıncaya kadar hayatın her safhasında karşı karşıya gelmek durumunda olan insanlar arasında, binbir sebebe bağlı olarak haksızlıklar, tecavüz ve saldırılar cereyan etmekte­dir. Acaba bunlar eninde sonunda karşılıklı haklarını elde edebi­liyorlar mı? Acaba er-geç haksız ortaya çıkartılıp hak sahibi memnun edilebiliyor mu? Gizlice yapılan iftiralar ortaya çıkıyor mu? Gözlerden uzakta işlenen zulüm ve tecavüzlerin failleri bu­lunabiliyor mu? Bu sorunlara mutlak olumlu cevap vermek im­kânsızdır. İşte böyle bir pozisyonda mazlum, kalbini bu dünya­nın dışında başka bir âleme açıyor. Yine böyle bir durumda se­lim akıl mazlumun hakkının alınabileceği, zalimin cezasını çe­keceği, mutlak adaletin noksansız gerçekleşebileceği bir âleme çeviriyor bakışlarını.

Böylece ortaya çıkıyor ki, âhiret düşüncesinin dayandığı temellerden birisi “adalet'tir. Yaşadığı dünyada iyilikle kötülü­ğün, fazilet ile alçaklığın sürekli çarpıştığını gören insan çoğu kere kötülüğün iyiliği bastırdığını, alçaklığın fazilete baskın çıktığını müşahade ediyor. Selim fıtratıyla, vicdanının gerçekçi sesiyle, sağduyusuyla iyinin kötüye üstün gelmesini istiyor. Fa­kat sınırlı ömrü çerçevesinde, bu beklentisinin gerçekleştiğini göremeyebiliyor. Yine de iyiliğe karşılık mükafatın, kötülüğe karşı da cezanın verilmesinin zorunluluğunu hep bilinçaltında taşıyor. Belki de bilinçaltı onu böyle düşünmeye zorluyor. Bu dünyada olmasa bile, yine de adaletin gerçekleşmesini diliyor. Böylece adalet olgusu fikri ve düşüncesi doğrudan, ister iste­mez, direkt insanı, âhiretin varlığını hissetmeye sevkediyor.[765] Eğer âhiret hayatı olmasaydı, zalimlerin mazlumlara yaptığı zu­lüm ve haksızlık sıradan basit bir olay olmuş olurdu. İyiliğin ve­ya kötülüğün insanlar için hiç bir anlamı olmazdı. Oysa insan vicdanı her zaman iyiliğin ve kötülüğün değerini takdir edebile­cek yapı ve yeteneğe sahiptir.

“Dünyada iyi insanlar da kötü insanlar da vardır. Başkala­rının hak ve hukukunu gözeten, adaletle davranmak için her tür­lü zorluğu, sıkıntıyı göze alanlar da vardır; alamayanlar da. Eğer ölümle her şey mutlak bir sona ulaşıyorsa, adaletli ile ada­letsiz arasında nihâî noktada ne fark kalacaktır? Madem ki bu dünyada her şey tam olarak karşılığım bulamıyor, iyi insan sı­kıntı içinde kötü ise refah içinde yaşayabiliyor ve adaleti sağla­mak için de töreler, kanunlar vs. kâfi gelmiyor; adaletin tam olarak tecelli edeceği bir dünyanın varolması gerekmez mi? Kö­tünün tekdir, iyinin ise takdir edileceği bir dünya yoksa ahlâkî olgunluk için harcanan o kadar emek, ortaya konan o kadar ça­ba abes olmaz mı? Madem ki, adil bir Tanrı vardır, o halde ada­letin tam olarak tecelli edeceği bir dünyanın da olması gerekir. İşte ahlâkî açının ısrarla üzerinde durduğu ilk konu budur.”[766]

Yüce Allah, bu dünyada insanlara belli bir mühlet verse de, küçük büyük, zerre kadar her şeyin hesabının sorulduğu âhi­ret yurduna onları sevkedecektir.

“Yoksa kölülük işleyenler ölümlerinde ve sağlıklarında kendilerini, inanıp iyi ameller işleyen kimseler ile bir mi tutaca­ğımızı sandılar? Ne kötü hüküm veriyorlar.” [767] Yüce Allah, kötülük yapanlarla iyilik yapanları bir tutmanın mümkün olma­dığını; iyilerle kötüler arasındaki farklılığın halk esasına dayanan ve kainatın temelinde mevcut bulunan değişmez bir kanun olduğunu belirtiyor. [768] İyiliğe mükâfat, kötülüğe ceza verilme­si adaletin bir gereğidir. Aksi takdirde iyi ve kötü kavramlarının hiç bir anlamı olmaz. [769] İyilik ve kötülüğün sonucunun aynı olmasını düşünmek selim fıtratlı insanı rahatsız eder..Bu dünya­da bütün iyilikler ve kötülükler hakettiği karşılığı bulamamakta­dır. Böyle bir dünyanın eksik olduğu görülmektedir. Ve bu nok­sanlığın tamamlanacağı bir başka dünya gerekmektedir.[770]

 

b) İnsanın İsteklerinin Sonsuzluğu

 

Bu dünyada insanın ömrü sınırlı günleri sayılıdır. Yine bu dünya eksik ve fâni, buradaki nimetler de sonlu ve mahduttur. Her şeyi bu dünyada gerçekleştirmek mümkün olmamaktadır. Buna karşılık insanda yaşama eğilimi fikri, dünyadaki istekleri de sayısız ve sonsuzdur. Ruhun arzu ve emelleri için herhangi bir sınır ve son söz konusu değildir. Ama insanı bu dünya lez­zetleri tatmin etmiyor; Dilek ve beklentilerini geride bırakıp ölüp gidiyor.

O halde insanın hayal ve tasavvur âleminde arayıp buldu­ğu sayısız zevk ve güzellikler, hoşa giden olay ve eylemler hak­kında yapılabilecek en inandırıcı ve tatmin edici açıklama “âhiret inancı” olacaktır. Yani insanın sonsuz arzu ve emellerini ger­çekleştirecek olan ancak ölümsüzlük inancıdır. Yüce Allah bu dünyada bahşetmiş olduğu nimetleri orada tamamlayacak, ke­male erdirecektir.

İnsan yaratılışı gereği, dünyada elde ettiği nimetleri se­ver, ondan zevk ve haz duyar, ancak onun kemaline erişemez. Geçici ve sınırlı tatminler zaman zaman ürkütücü olur. İnsan bunun kaybolmasından, yok olup gitmesinden, günün birinde zevk alamayacak duruma düşmekten endişe duyar. İşte ölüm­süzlük inancı, sonsuz zevk ve mutluluğa kavuşabilme ümidi in­sanı boşlukta kalmaktan kurtarır.'[771]

Dünyadaki nimetlerin en güzel ve kemaliyle, yok olma­dan tadılması arzusu ve eğilimi insanı âhiret düşüncesine moti­ve ediyor. Dünyanın zevk ve güzelliklerini tadan insan, bunun sonsuz güzellikte ve mükemmellikte olanını düşlüyor ve buna ancak âhirette kavuşabileceğini kabul ediyor.

“Size verilen herhangi bir şey, dünya hayatının bir geçim­liği ve süsüdür. Allah katında olan daha iyi ve devamlıdır. Ak­letmez misiniz?” [772] Dünya nimetlerini insan dünyada bulundu­ğu süre içerisinde tadar. Âhirette ise insan lezzetin en özeline sevinç ve neşenin en zirvesine ebedî olarak erişir.[773]

 

2. Ahirete İmanın Psiko-Sosyal Tesirleri

 

A) Ölüm Korkusu Ve Ölümsüzlük Arzusu

 

İnsanın fıtratında sonsuzluğa karşı oldukça güçlü bir eği­lim vardır. Ne zaman, yok olacağım aklına getirse derin bir tees­süre kapılır. [774] Ne var ki, ölüm problemi ayrıcalıksız her insa­nın kabul etmek zorunda olduğu bir hakikattir. İnsan, en yakı­nından en uzağına kadar zengin-fakir, kuvvetli-zayıf herkesin öldüğünü görüyor, bunun için de ölüm zihinleri sürekli meşgul ediyor. Ve sorular geliyor ardından... Ölüm nedir? İnsan bu ölüm kapısından ne zaman geçecek? Ve acaba bu kapının ardın­da neler var?

Ölüm, insan için kaçınılmaz bir gerçek, akıl da bunu doğal ve normal bir olay şeklinde kabul etmesine rağmen insan duygusal ofarak ölüm hadisesine bir türlü alışamamış ve onu daima ürkütücü, korku verici, ürpertici, soğuk bir vakıa olarak görmüştür.[775]

Öncelikle ölüm korkusu, ölümün acı veren bir hadise ol­duğu düşüncesinden kaynaklanabilir. Belki de ölüm korkusu, insanın sahip olduğu maddi mânevi değerlerin elden çıkmasın­dan kaynaklanıyordu. Hatta ölümden dolayı hissedilen korku ve endişelerin daha başka nedenleri de mevcuttur. Sebepleri ne olursa olsun bu durumda insana düşen, ölüm korkusunu yenme­ye çalışmaktır. Genel ve yaygın kanaata göre, ölüm karşısında duyulan korku ve endişelerin çaresi âhiret inancına sahip ol­maktır.[776] Ahiret inancını içtenlikle benimseyen mümin için ölüm korkutucu, ürkütücü, acı verici bir hadise olmaktan çı­kar.[777] Meselâ özellikle ölümüne ramak kalmış yaşlı kimseler, âhiret inancı sayesinde ölümü tahammül ve soğukkanlılıkla kar­şılamaya hazırlanabilirler. Hayatlarının sönecek olması ve güzel dünyaların kapanmasına karşılık ancak bu inanç sayesinde te­selli bulabilirler.[778]

Ahiret inancına sahip bir kimse için ölüm olayını doğru yorumlamak kolaydır. Bütün canlılar için kaçınılmaz bir gerçek olan ölümü âhiret inancı sayesinde gayet doğal karşılamak hiç de zor değildir.

“Her kim Allah'a ve âhiret gününe hakikaten iman eder ve salih amel işlerse elbette bunların Rableri yanında ecirleri vardır, bunlara bir korku yoktur. Ve bunlar mahzun olacak de­ğillerdir.” [779] Ayetten Allah'a ahirete inanıyor ve bu doğrultuda amel ediyor olmanın bu dünyada korku ve üzüntüyü ortadan kaldırıcı tesire sahip olduğu anlamı da çıkarılmıştır.[780]

Öldükten sonra dirilmeye inanmayan kimseler için ise, ölüm kaçınılmaz bir sondur. Böyle kimseler herşeyin bu dünya­da olup bittiğini zannederek, bütün güç ve imkânlarını dünya­dan daha fazla haz almak için sarfederler. Fakat hastalık yahut ihtiyarlık gibi nedenlerle bedensel arzuların zayıflayıp kaybol­maya yüz tutması ve hiç bir şeyden haz alamaz hale gelmesi ki­şiyi sonu gelmez ızdırapların ve bunalımların kucağına iter. Göz göre göre yok olacağım zanneden hu kişinin, ölümü hatırladıkça nasıl zavallılaştığını, çaresiz ızdıraplardan kurtulmak için nasıl çırpındığını bir görmelisiniz!

Ahireti inkâr, insanları korkak ve cesaretsiz yapar. Savaş gibi zor şanlarda cesaretleri kırılır, azimleri kaybolur. Bu dünya hayatının ardından, daha üstün bir hayata kavuşacağına kesin­likle inanan bir kimseye gelince, o savaştan korkmaz, yılgınlık göstermez. Ahirete inancı olmayan, her şeyi bu dünya hayatın­dan ibaret görerek, ölmek istemeyeceğinden savaşa cesaret ede­mez. Ahirete inanmaması, dünya tutkusu kâfiri cesaretsiz kı­lar.[781] “Karşılaşan şu iki toplulukta sizin için ibret vardır. Bir topluluk Allah yolunda çarpışıyordu, öteki de nankördü, (onları, gözleriyle) kendilerinin iki katı görüyorlardı.”[782]

 

B) Ahiret İnancı Sabır Ve Teselli Kaynağıdır

 

Kişi hayatta karşılaştığı haksızlıkların, zulüm ve adalet­sizliklerin, çaresiz hastalık ve sakatlıkların, kısacası bütün olumsuz şartların vermiş olduğu sıkıntılara, ızdıraplara âhiret inancıyla direnme ve sabır gücü bulur. İnsan eğer zulme uğra­mışsa ve bunu kendi imkânlarıyla meşru olarak giderme imkânı bulamamıssa, ömür boyu böyle bir fedâkârlığın kurbanı olmuşsa er ya da geç hakkını mutlaka alacağına, hiç kimsenin yaptığının yanında kalmayacağına olan inancı onun için en büyük te­selli kaynağı teşkil edecektir. Şayet söz konusu olumsuz şartlar, insanın başına herhangi bir insan eliyle değil de, doğuştan yara­tılıştan tabiî olarak geliyorsa ve insanın elinden hiç bir şey gel­miyorsa, çaresizlik son haddine varmışsa âhiret inancı ve sabır en büyük sığınak ortaya çıkacaktır.

Ölümsüzlük inancı öyle tesirli bir güçtür ki sarsılmaya yüz tutan ümitleri yeniler, sıkıntı ve ızdırapları dindirir, musi­betlere katlanmada ve zorluklara karşı koymada üstün bir sabır ve direnç kaynağı görevi üstlenir. Çünkü ahirete inanan bir mü­min başına, gelen olumsuz şartlara sabredip isyan etmediği tak­dirde, âhiret gününde bunun karşılığını mutlaka göreceği bilin­ciyle yaşar. Böyle bir sabır ve ümit kaynağından yoksun olan kimse için, en küçük musibet bile, onu sarsmaya, öldürücü bir yeise sürüklemeye yeter sebep teşkil eder. Fakat mümin gerek olumlu, gerekse olumsuz şartlarda en uygun tavrı takınabilme güç ve yeteneğine sahiptir. Nitekim Hz. Peygamber (sav) onun bu halini şu şekilde tasvir eder: “Müminin hali hayret vericidir. Çünkü bütün halleri onun için hayırlıdır. Bu hak, yalnızca mü­mine özgü bir durumdur. Ona bolluk verilirse şükreder, bu onun için hayır olur. Şayet ona darlık gelir, yokluğa düşerse sabreder, bu da yine onun İçin hayırlı olur.”[783]

Mümin doğal olarak Rabb'inden gelen nimetlere şükre­der. Er geç âhirette karşılığını alacağına inandığı için hastalık, musîbet, kaza gibi hoşa gitmeyen hallerle karşılaşınca bağırıp çağırmaz, isyan etmez, sabırlı olur.

Mümin içinde bulunduğu olumsuz şartlar nedeniyle rahat, sıkıntısız, mutlu bir ömür süremiyor olsa bile gelecekteki ebedî saadeti ümit ederek ruhuna musallat olabilecek bunalımları ko­laylıkla savabilir, vicdanını ve duygularını kötümserlikten, karamsarlıktan anndırabilir. Bu dünyada maddi sıkıntı ve yoklu­ğun kucağına düşmüş olsa bile, huzurlu ve mutlu olmasını bilir. Ümit ve beklentilerini Yüce Allah'ın öteki âlemde vadettiği nimetlere çevirir.

Kur'ân-ı Kerim'in bakış açısıyla bu dünya insanların çeşit­li şekillerde denendiği, imtihana tabi tutulduğu ve olaylar karşı­sında sabırlı tutum sergileyebilenlerin seçildiği bir sınav alanıdır.

“Amelce hanginiz daha güzeldir diye sizi imtihan etmek için hem ölümü, hem hayatı icad eden O'dur. O azizdir, çok ba­ğışlayandır.”[784]

“Andolsun ki, sizi biraz korku, açlık, mallardan, onlardan ve ürünlerden biraz azalma ile imtihan ederiz, deneriz. Sen sa­bırlı davrananları müjdele.”[785]

Yüce Allah bir kısım mallarını elinden almakla, yakın ve akrabaların ölümüyle, tarım ürünlerini verim sizle ştirmekle, in­sanlara korku vererek onları imtihan eder [786] Bütün bu başına gelenlerin bir imtihan olduğuna ve bunlara sabrettiğinde karşılı­ğını âhirette göreceğinize iman eden bir mümin hemen teselli bulur ve sabretmesini bilir.

Bir müminin çektiği sıkıntı ve katlandığı bütün olumsuz şartlara karşı, bütün bunların kendisi için bir İmtihan vesilesi ol­duğu ve bunlara sabrettiği takdirde âhirette kat kat mükafaatını göreceği inancı onu bu dünyada sıkıntıya düşmekten alıkoya­cak, mutlu ve huzurlu olmasını sağlayacaktır.

“O, Allah'a karşı yalan yere iftira mı etti? Yoksa onda bir delilik mi var? Hayır, âhirete inanmamakta olanlar azapta ve de­rin bir sapıklık içindedirler.”[787] Bu ümidi taşımayan, öteki dünyaya yönelik beklentileri bulunmayanların, bu belâ ve çile­lere sabretmeleri katlanmaları mümkün değildir. Bu dünyada işlenen hayır-şer, büyük küçük ne varsa âhirette meydana çıkacak ve hesabı görülecektir. Böylesine ferahlatıcı ve rahatlatıcı bir imandan yoksun olmak, insanı azap ve şaşkınlık içerisinde bırakır.[788]

 

c) Sorumluluk Duygusu

 

Yüce Allah insanı yaratırken bir hedef ve gaye gözetmiş­tir. İnsan boş yere eğlence olsun diye değil, bir hikmete bağlı olarak yaratılmıştır. Ve sonunda Yüce Allah'ın huzuruna çıka­cak olan insan, yaratılış gayesine uygun davranıp davranmadığı­nın, sorumluluklarını ve yükümlülüklerini yerine getirip getir­mediğinin hesabını verecektir.

“Sizi boşuna yarattığımızı ve huzurumuza çıkarılmayaca­ğınızı mı sandınız?” [789] Kur'ân-ı Kerim, âhiret gününde her bi­reye tek tek yaptıklarının ve yapması gerekip de yapmadıkları­nın hesabını sorma esası getirmiştir. Böylece “bireysel sorumlu­luk duygusu”nu yerleştirmiştir.

“Kimse diğer kimsenin günahını yüklenemez. İnsan için çalıştığının karşılığından başka bir şey yoktur. İnsanın yaptığı amelin karşılığı mutlaka görülür. [790] Hiç kimse başkasının işle­miş olduğu günahtan dolayı yargılanamaz. [791] İnkâr eden yahut bir günah işleyen kimsenin bu yaptıklarının günahını bir başkası değil, kendisi yüklenir.[792] Esas olan sorumluluğun bireyselliğidir.[793] Dikkat edilirse âyette sorumluluk duygusu ve sorumlu­luğun bireyselliği prensibi, âhiretle özdeşleştirilerek sunulmak­tadır. Bununla âhiret inancının sorumluluk duygusu üzerindeki tesiri vurgulanmaktadır.

Âhiret hayatının inkârı, insanın tutum ve davranışlarına yansır. Bu inançtan yoksun olan birey kendisini büsbütün bir sorumsuzluk içinde bulur. Sorumluluk duygusu taşımaktan uzak olan bir insanın da nefis muhasebesi (sübjektif gözlem) yaparak kendini kontrol etmesi (otokontrol) imkânsız hale gelir.

Buna karşılık âhirete inanan kimse öncelikle nefis muha­sebesini elden bırakmaz. Her şeyin hesabının sorulacağı bir gü­nün mutlak varlığına iman ettiği için de, temas halinde bulundu­ğu bütün varlıklara ve bağlı bulunduğu tüm değerlere karşı so­rumluluğunu yerine getirmeye gayret eder.

Ahirete iman, insana başıboş olmadığını gereksiz olarak yaratılmadığını, kendi istek ve arzularıyla başbaşa bırakılmadı­ğını telkin eder. Ona kesin bir şekilde şunu bildirir; Mutlak bir adalet seni bekliyor... Böylece kalbine güven dolar, gönlü huzura erer.[794]

 

d) Dünyaya Bakış Açısı

 

Ölümsüzlük inancı taşımayan bir kimse yaptığı veya ya­pacak olduğu her işe pragmatist bir bakış açısıyla yaklaşır. Nor­mal şartlar altında bir insan doğal yapısı gereği kendisine fayda sağlamayan işleri yapmaya yanaşmadığı gibi, faydalı olacağına inandığı şeye karşı var gücüyle yönelir. Bu, insanın yaratılıştan getirdiği bir hakikattir. Fakat, âhirete iman etmeyen kimse salt bu dünyada elde edebileceği fayda ve zararı hesabeder. Eğer so­nucunda maddi bir çıkar sağlama olasılığı söz konusu değilse iyi eylemde bulunmaya çalışmaz. Şayet maddi çıkarlarına do­kunmuyorsa, kötü bir eylemi terketmeyi de düşünmez. Sadece dünyevî açıdan elde edeceği menfaatleri ve erişeceği hazları dü­şünür.

Böyle birisi için bu dünya hayatı ilk ve sondur. Ömür ise. onun tek fırsatıdır ve bu süre içerisinde haz ve menfaat adına ne kapabilirse kârdır. Hayat felsefesinde ahlâk, vicdan, hak gibi yüksek değerlere yer yoktur. Bunun yerine çıkarcılık ve fırsatçı­lık hâkimdir.

Var gücüyle dünyanın görünen maddi şeylerine gözünü çevirir. Hakikatin sadece bu dünyadan ibaret olduğunu zanne­der.[795]

“Onlar dünya hayatının görünen yüzünü bilirler, Ahiret-ten ise, onlar tamamen gafildirler.”[796] Ahiretten gafil olanlar dar görüşlüdürler. Dünya hayatının sadece görünen ve yüzeyde olan kısmını görürler, onun arkasındaki gerçeklerden habersiz­dirler.[797] Bilgileri dış dünyaya açılan duyuların algısına daya­nır. İman edenler ise, yalnız görülebilen hayatı kazanmaya de­ğil, sürekli mutluluk için, gizli gerçekler âlemi olan âhireti ka­zanmaya çalışırlar.[798]

Ama âhirete iman eden gerçek mükâfatın orada olacağını bilir; maddi fayda ve zararları gelip geçici sayar. Ebedî fayda ve zararı dikkate alarak tutum ve davranışlarına ona göre yön verir.

İnsan, ömür boyu süren mücadele sonuçlarının yalnızca bu dünyadan ibaret olduğunu, dünyada işlediği her şeyden hesa­ba çekilmeyeceği ve sonuçta, yaptığı şeylerin iyi veya kötü, doğru veya yanlış olduğu konusunda hüküm verecek herhangi bir mahkemenin varlığını inkâr ettiği zaman, bunun kaçınılmaz bir sonucu olarak hayata karşı, kendi iç dünyasında maddeci bir görüş ve anlayış geliştirir. Yine bir kimse, dünya hayatında işle­diği fillerin gerçek değerleriyle mütenasip olarak mutlaka karşı­lık göreceği bir öte dünya hayatı inancına sahip değilse, o kişi doâat olarak hayat konusunda bencil bir tutum geliştirecektir.[799]

 

E. Meleklere İmanın Psiko-Sosyal Temelleri

 

Gayba imanın bir başka şeklidir, Allah (cc)'ın melekleri­ne inanmak Gayba iman, insanı hayvanlara mahsus olan hissi­yatın sınırlarından çıkarır ve ona marifet kapılarını açar. İnsan gaybî bir hakikat olan meleklere imanı bizzat hissî ve aklî kabi­liyetleriyle kavrayamaz. Ama varlığı itibarıyla gayb hakikatleri­ni bilmek arzusu ve isteği taşır. Bu yaratılışının gereği bir eği­limdir. Ve bu hikmete bağlı olarak insanın arzularını en iyi bilen Yüce Allah, meleklere imanı emrederek, insanın, gayb hakikat­lerinin bir tarafına vakıf olmasını diledi.

“Hepsi de Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine iman etti.[800]

Kur'ân'ın getirdiği inanç esasları çerçevesinde meleklere iman eden bir müminin psikolojik ve fizyolojik yapısında bu inancın tesirlerinin görülmesinden daha doğal bir şey olamaz. Bu bir gereklilik, hatta zorunluluktur. Ve meleklere iman edenin zihninde, kalbinde, tutum ve davranışlarında elbette, bu inancın olumlu etkilerinin görülmesi lâzımdır. Aksi takdirde inancın yokluğuna veya zayıflığına hükmetmek durumunda kalırız. Kur'ân'ın verileri ışığında, meleklerin, insanın psiko-sosyal ya­pısına olan tesirlerinden tesbit edebildiklerimizi burada naklet­mek istiyoruz.[801]

 

1. İyiliğe Ve Hayra Sevkederler

 

İnsanın iyiliğe ve hayra olan eğiliminde meleklerin ilha­mının da payı vardır. İnsanı hayra teşvik eden bu ilhamdan ise müminler istifade ederler.[802] Melekler insanın zihnine iyi dü­şünceler atarak [803] hakkı ve hayrı ilham ederek insandaki ruhî kuvvetleri aktif hale getiren, artıran varlıklardır. [804] İnsanın ar­zularını, maddî ve manevî kuvvetlerini daima hayır ve iyiliğe teşvik eden asil ve ulvi işlere sevkeden manevi kuvvet sahibi varlıklardır.

Konuya açıklık getiren Hz. Peygamber (sav)'den nakledi­len haber şu şekildedir. “Ademoğluna hem şeytanın bir yaklaş­ması (vesvese ve dürtmesi), hem de meleğin bir .yaklaşması (il­hamı) vardır. Şeytanın yaklaşması kötülüğü telkin ve Hakk'ı ya­lanlaması şeklindedir. Meleğin yaklaşması ise, hayrı telkin ve teşvik, Hakk'ı tasdik şeklindedir. İçinde böyle bir şey hisseden bunun Allah'tan olduğunu bilsin. Allah'a hamdetsin. Diğerini hisseden de kovulmuş şeytandan Allah'a sığınsın.[805] Hadiste meleklerin insan üzerindeki olumlu tesiri izaha gerek duyulma­yacak bir açıklıkla ifade edilmektedir. Yine dikkat çeken bir hu­sus var ki, o da meleğin ilhamının hep hayır yönünde oluşu, şer içerikli bir ilhamın melek kaynaklı olması mümkün değildir. Bu işi şeytan yapmaktadır. Meleğin bu tesirinin keyfiyetini izah et­mek oldukça zordur.

Kur'ân'ı Kerim'de meleklerin müminlere sebat ilham et­tiği, azimlerini kuvvetlendirip, niyetlerini sağlamlaştırdıkları belirtilir: “Hani Rabb'in meleklere şüphesiz ben sizinle berabe­rim, haydi iman edenlere sebat ilham edin diye vahiy ediyordu.”[806] Meleklerin müminlere yapmış olduğu tesirin müjdele­me, hayır ilham etme'[807] şeklinde olabileceği belirtiliyor.[808]

 

2. Ahlak Ve Davranışa Tesiri

 

Özellikle bir kısım meleklerin ilgi alanı, görevleri doğru­dan insan ve onun davranışlarıyla bağlantılıdır.

“Andolsun insanı biz yarattık. Nefsinin ona ne vesveseler vermekte olduğunu da biliriz. Çünkü biz ona şah damarından daha yakınız. Çünkü hem sağında hem solunda oturan onun amellerini tesbit eden iki de melek vardır. O bir söz söylemeye dursun mutlaka yanında hazır bir gözcü vardır.”[809]

Bu âyet-i kerimede şu anlatılmak isteniyor: İki koruyucu yazıcı melek, söylenenleri kaydederken, Yüce Allah insanın içinde bulunduğu durumu her iki gözetleyiciden daha iyi bil­mektedir. O'nun, bu iki meleğin korumasını istemeye aslında ihtiyacı yoktur. Çünkü O, bu iki melekten daha iyi bilir ve onla­rın bilmedikleri her şeyi bilir. Fakat kul, Yüce Allah'ın ilmiyle her şeyi kuşattığım bilmekle birlikte, meleklerin bunları yazdı­ğını da bilince, iyilikleri daha çok yapmaya kötülüklerden de olabildiğince uzak durmaya çalışacaktır.[810]

“Halbuki üzerinizde hakiki bekçiler, çok şerefli yazıcılar vardır. Onlar ne yaparsanız bilirler.”[811] Allah (cc) insanı kâ­inatta bütünüyle kendi başına bırakmamıştır. Her insanın üzeri­ne gözetleyiciler tayin etmiştir. Gözetleyiciler iyi kötü insan ne yapıyorsa hepsini kaydetmektedirler. Onlardan kaçmak, gizlen­mek imkansızdır. [812] İşte bütün bunları bilmek kişinin uyanık, edepli ve huşu içinde yaşaması için yeterlidir.[813]

“Yoksa onlar işi sağlam mı tutmuşlar? İşte biz de hakika­ten tutanlarız. Yahut biz onların içlerinde gizlediklerini ve arala­rındaki fısıltılarını işitmiyoruz mu sanıyorlar? Hayır onların ya­nında elçilerimiz de var. Yazıyorlar.”[814]

Meleklere iman eden mümin tutum ve davranışlarının in­ce ve sıkı bir şekilde gözetlenmekte olduğu bilincini taşır. Yara­tılış açısından bizce bilinmeyen bir âleme mensup olan melekler yalnız başına bulunan insanın hareketlerini görebilme imkânına sahiptir. Melekler, Allah'ın insanı gözetleme vesilelerinden biridir denilebilir. [815] Gerçi inanan bir kimse, bütün tutum ve dav­ranışlarının, Yüce Allah'ın gözetim ve bilgisi çerçevesinde cereyan ettiğine inanır, fakat bir de bu iş için meleklerin özel ola­rak görevlendirildiğine de bunların amel defterlerini yazdıkları­na inanacak olursa, elbette daha tesirli olur. Ayrıca bir de me­lekler tarafından yakın bir takip ve kontrol altına alındığını dü­şünmek, insanı tutum ve davranışlarında daha dikkatli ve tutarlı olmaya sevkeder. Her an meleklerin gözetimi altında olduğunu hisseden mümin, ahlâki olmayan davranışlardan uzak durur, nefsani güdülerini kontrol altına alır, böylece hayatının düzene girmesi kolaylaşmış olur. Böylece, meleklere iman, bireysel ah­lâkın düzenli ve sağlıklı, toplumsal düzenin de istikrarlı ve ma­kul bir tarzda işlemesini temin etmiş olur.[816]

 

F. Kadere İmanın Psikolojik Temelleri

 

Kader, kelime olarak miktar, ölçü, bir şeyi belli ölçülere göre yapmak, belirlemek, tayin etmek gibi içeriklere sahiptir.

İtilâdi bir esas olarak ise. Yüce Allah'ın ezelden ebede kadar olacak ne varsa, bunların hepsinin zaman ve yerini, nite­lik ve niceliklerini kısacası ilgili bütün hususları ezelde bilip o şekilde takdir etmesidir. Ezelde takdir edilen şeylerin zamanı gelince Yüce Allah'ın ilim ve iradesine, takdirine uygun şekilde meydana gelmesi, yaratılması ise “kaza” olarak tanımlanır. Ka­za ve kadere imân eden bir mümin hayır ve şer, iyi ve kötü ne varsa bunların hepsinin Allah'ın takdiri ve yaratması ile olduğu­nu kabullenir ve inanır. Fakat kadere inanmak insanın irade sahibi bir varlık olduğunu gözardı etmek olarak değerlendirilmemelidir. İnsanlar kaderi bahane ederek sorumluluktan kurtula­mazlar.

İnsan kendi iradesinin varlığını ve sorumlu olduğunu ka­bul ederek ve bu irâdenin üzerinde de ilâhi bir iradenin bulun­duğuna iman ederek dengeli bir inanç yapısı, tutarlı bir manevî yaşantı, uyumlu bir dünya görüşü oluşturma imkânına kavuşur.

Kur'ân-ı Kerim'de, insanın irade sahibi bir varlık olduğu­nu bildiren âyetlerle, Allah'ın iradesinden bahseden âyetler ara­sındaki ilişkiden hareketle kader inancının, insanın tutum ve davranışlarında nasıl bir kontrol mekanizması görevini üstlendi­ğini anlamaya çalıştık. Kader inancına sahip olanlarla olmayan­lar arasındaki karşılıklı psikolojik çizgilerden bazılarını yakala­maya çalıştık. Olumlu şartlarda, bir yarar elde edildiğinde, başarı kazanıldığında müminde oluşan, tevazu çizgisine karşılık kâ­firde, gurur çizgisi; şükür çizgisine karşılık şımarıklık çizgisi oluştuğunu gördük. Olumsuz şartlarda, musibet ve felâket anla­rında, çaresizlik ortamında müminde oluşan rıza (teslimiyet) çizgisine karşılık inkarcıda feryat ve hüzün, tevekkül (güven) çizgisine karşılık yeis (ümitsizlik) meydana geldiği ortaya çıktı.[817]

 

1. Psikolojik Açıdan Kadere İman

 

Kur'ân-ı Kerim'in, kader meselesine konu olan âyetlerin­den bir kısmı Yüce Allah'ın irâdesinden, bir kısmı da insanın irâdesinden bahseder. Biz konuyla ilgili “Kelâm” tartışmalarına girmeden, kader meselesinde psikolojik bir boyutun bulunup bulunamayacağını araştırmaya çalışacağız.

İrâde insanda bulunan bir sıfattır. İnsan irâde sıfatıyla fiil­lerinin meydana gelmesini sağlar.[818]

Bu beşerî irâdenin sınırlarını, mahiyetini tam bir şekilde tayin etmek imkânsız gibidir. [819] Bununla beraber insan “ilim, meşiyet, irâde, kuvvet sahibi ve dilediğini yapabilmek kudretini haiz olarak” [820] yaratılmıştır. İnsanın özgür irâdeye sahip bu­lunduğuna işaret eden âyetlerden bazıları şunlardır.

“Bir millet kendini değiştirmedikçe Allah'da onları değiştirmez.” [821]

“Onlara Allah zulmetmiyordu, onlar kendilerine zulmedi­yorlardı.”[822]

“Biz ona yolu gösterdik, ister şükredenlerden, isterse nan­körlerden olur. “[823]

“Bırak isteyen iman etsin, isteyen inkâr etsin.”[824]

“Karada ve denizde fesat, insanların elleriyle işledikleri şeyler yüzündendir.”[825]

“Ahiret kazancını isteyenin kazancını artırırız, bu dünya­nın kazancını isteyene de ondan veririz.”[826]

“Kim bir fenalık yapar, yahut kendine zulmeder de, Al­lah'tan mağfiret dilerse, Allah'ı çok bağışlayıcı, çok merhametli bulur. Kim bir günah işlerse, onu ancak kendi aleyhine yapmış olur. Allah herşeyi hakkıyla bilendir. Hükmünde hikmet sahibidir.”[827]

Dünyada sorumluluk yüklenen insanoğlunun, bu âyetler­de belirtildiği şekliyle beşeri irâdeye sahip olduğu bir gerçektir. İnsan sahip olduğu “irâde” donanımıyla her türlü eğilim ve ey­lemi gerçekleştirmeye hazır bir yaratılışa sahiptir. İnsanın dile­mesiyle, istemesiyle ortaya çıkacak eğilim ve eylem olumlu da olabilir, olumsuz da, fayda da getirebilir, zarar da; belki hiç bir sınır taşımaksızın taşkınlık derecesine bile varabilir. Meselâ bir başarı kazandığında veya yarar sağladığında gururlanıp büyüklük taslayarak şımarır, azıtır gider. Bazen de bir musibetle karşı­laştığından gereğinden fazla aşırı hüzne kapılır, kendini kaybeder, feryadı basar, sızlanır durur. Bu haliyle insan sürekli kamçı­lanan, kamçılandıkça hızını belirsiz yer ve yönlere doğru artıran bir at gibidir. Bu atın dizginlenmesi ve kontrol altına alınması lâzımdır. İşte insanın iradesini başına buyrukluktan, taşkınlıktan ve ölçüsüzlükten alıkoyacak olan, Allah'ın iradesine, dilemesi­ne, takdirine olan imandır.

Kader, elde ettiği iyilik ve başarılara gururlanan insanın karşısına dikilir ve ona haddini bilmesini, asıl yapanın kendisi değil Yüce Allah olduğunu hatırlatır. [828] Ve, işte bu kontrolü sağlayan, ilâhî irâdeye işaret eden âyetler;

“Rabb'ın dilediğini yaratır ve seçer; irâde, serbestlik on­ların değil, (Allah'ındır.) Allah yücedir ve onların ortak koştuk­tan şeyden uzaktır.”[829]

“Her dilediğini mutlaka yapandır.”[830]

“O, yaptığından sorumlu değildir, onlar ise sorumlu tutu­lacaklardır.”[831]

“Yeryüzünde hiç bir şey ve sizin başınıza gelen hiç bir musibet yoktur ki, biz onu ortaya çıkarmadan önce kitapta yazılı olmasın. Doğrusu bu Allah'a kolaydır.”[832]

Söz konusu insanın irâdesini bildiren âyetlerle, Allah (cc)'ın irâdesini bildiren âyetler arasında zıtlık yoktur. Birinci guruptakiler, insanı kamçılar: ikinci guruptakiler ise dizginler.[833]

 

2. KADER İNANCINI TAŞIYAN VE TAŞIMAYAN­LARDA KARŞILIKLI PSİKOLOJİK ÇİZGİLER

 

a) Olumlu Şartlarda

 

1) Tevazu-Gurur

 

Tevazu ve Gurur, aynı psikolojik çizgi üzerinde hareket eden, birbirine zıt kutuplara yönelmiş olgulardır. Aynı ortamda, farklı düşünce ve inanç yapısına sahip bulunan kimselerin gös­termiş olduğu tepkilerdir. Olumlu, iyi, güzel, başarılı, kazançlı, nimete kavuşulan şartlarda müminin göstermiş olduğu tevâzuya karşılık, inkarcı buna gurur olgusuyla tepki gösterir.

Kadere inanan bir insan, başarı elde ettiği anlarda hiç bir zaman tevazu ve alçak gönüllülüğü elden bırakmaz, zafer sarhoşluğuyla kendini kaybetmez.[834] İşleri muvaffakiyetle sonuç­landığında, mütevâzi davranması gerektiğini unutmaz, sevinci­nin şiddetinden dolayı olgunluğunu kaybetmez.” [835] Bir iyilik anında Yüce Allah'a karşı boynunu büker, ondan af diler, ka­vuştuğu bu iyiliğin kendi çalışması neticesinde değil, Allah (cc)'ın bir ihsanı olarak geldiğini bilir.[836]

“Ne yerde ne de nefislerinizde bir musibet başa gelmez ki, biz onu yaratmadan önce yazılmış olmasın. Şüphesiz bu Al­lah'a göre kolaydır. Bu kaybettiğinize üzülmeyesiniz ve Al­lah'ın size verdikleriyle de şımarmayasmız diyedir. Allah, çok Öğünen kibirlileri sevmez.” [837] Bu inancı taşıyan kimse makam ve derecesinden dolayı böbürlenmez. Yüce Allah'ın mülkünde. O'nun verdiği nimetlerle yaşadığını, onun daima kendisini gör­düğünü unutmaz. Ve Allah'ın büyüklük laslayanlan sevmeyece­ğini bildiği için alçak gönüllü olmaya çalışır.[838]

Fakat kader inancına sahip bulunmayan bir kimse bir iyilige, bir hayra kavuşunca gurura kapılır, taşkınlıkta bulunur. Rabb'ine şükretmesi gerektiği aklının ucundan bile geçmez. Oysa kadere inanan bir mümin, ne kazandığı başarıdan gurur duyup coşar, ne de başarısızlığa uğradığında cesaretini yitirir. Çünkü o, her iki durumun da Yüce Allah'ın takdirinin bir sonu­cu olduğuna inanır. [839] Nitekim Yüce Allah, Hz. Peygamber (sav)'den şöyle demesini istiyor: “De ki, Allah'ın bizim için yazdıkları dışında, bize kesinlikle hiç bir şey isabet etmez.”[840]

 

2) Şükür-Şımarıklık

 

Aynı psikolojik ortamın, kadere inanan ve inanmayan ki­şiler üzerinde meydana getirdiği iki ayrı tepkidir, şükür ve şıma­rıklık.

İnanan kişi kendisine bir “hayır” (iyilik) dokunduğunda şükreder. [841] Kader inancı taşıyan insan, güzel bir iş başardığın­da, iyi bir eylemde bulunduğunda bilir ki, bu yapmış olduğu, Yüce Allah'ın kendisine bir lütfudur. Böylece kendiliğinden do­ğal olarak Yüce Allah'a hamdetmeye şükretmeye yönelir.” [842] “Ve onlar derler ki, lütfedip hidayetiyle bizi buna, bu nimete ka­vuşturan Allah'a hamdolsun.”[843]

Fakat kadere inanmayan kimse başarı kazandığında, ken­disine bir iyilik dokunduğunda her şeyi unutarak sevinip şımarır. Herhangi bir yarar ve başarı esnasında şımarmaktan kendini alamaz.

“Gerek yerde, gerek nefislerinizde hiç bir musibet yoktur ki, bizim onu yaratmamızdan evvel mutlaka bir kitapta yazmı­şızdır. Şüphesiz ki bu Allah'a göre kolaydır. Allah bunu kayıp­larınıza tasalanmayasanız ve O'nun size verdiği ile sevinip şımarmayasınız diye yazmıştır. Allah çok böbürlenen her kişiyi[844] nazil olduğu ortamı gözönünde bulundurmak bu âyetin daha iyi anlaşılmasına yardımcı olur. Müşriklerin tehdit ve kuşatması altında bulunan müminler bu musibetlere göğüs geriyorlar, fakat zaman zaman bu musibete dayanmak zor geli­yordu. Yüce Allah bu musibetlerin kendi bilgisi dışında olmadı­ğını bildirerek müminleri teselli etmiştir. [845] Herşeyin Allah'ın kaderiyle olduğunu bilen mümin başına gelen, musibetlerin Al­lah'ın bir emri olarak kabullenir ve üzülmez, eline geçen nimetlerden dolayı da şımarıp taşkınlık ederek böbürlenmez.”[846] Aşırı sevinç ve gurura kapılmayıp şükreder, hüzün ve kedere boğulmayıp sabreder.[847]

Fakat kötü olaylar karşısında hiç etkilenmemek, hüzünlenmemek, iyi olaylardan dolayı sevinmemek insanın elinde de­ğildir. İnsan çok doğal olarak kendisini ilgilendiren kötü olay­lardan üzüntü duyar, iyi şeylerle de sevinir. Kur'ân'ın yasakla­dığı sevinme taşkınlığa varan, insanı gururlandırıp böbürlendi­ren, şımarıklık yapmasına neden olan sevinmedir. Elde ettikleri­ni kendi ilmine ve yeteneğine bağlayan, ilâhî takdiri hesaba kar­mayan sevinmedir. Yasaklanan hüzün ise kendinden geçercesine musibetler karşısında aşırı derecede sızlanıp feryad eden, isyan eden kimsenin hüznüdür.

Ayette sözü edilen musibetler daha çok insanın iradesinin dışında gerçekleşen, hastalık, ölüm, âfet gibi musibetlerdir. Bunlar insanın elinde olmayan şeylerdir. Aslında insanın istemli olarak yaptığı işlerde Allah'ın bilgisi dahilindedir. Fakat insan kendi irade ve tercihini kullanarak yaptığı bu işlerden sorumlu­dur. Amalinde olmayan musibetler karşısında rıza gösterir, ka­der inancının sağladığı rahatlık ve mutluluğu tadar.[848]

 

B) Olumsuz Şartlarda

 

1) Rıza (Teslimiyet)-Feryat Ve Hüzün

 

İnsan daima sıkıntılarla musibetlerle içice yaşar. Sıkıntısı olmayan insan yok gibidir. Sıkıntılar, şiddetine göre az veya çok, insanı etkiler ve sarsar. En katı kalpli kimseler için dahi bu kural geçerlidir. Fakat her İnsanın musibetlerden doğal olarak etkilenmesi ile aşırı şekilde sarsılıp yıkılmasının, çökmesinin arasında fark bulunduğunu belirtmek gerekir. İkincisi, yani in­sanda mecal bırakmayan, kişiliği öldüren sarsıntı istenmeyen bir durumdur. Ne yazık ki, kadere inancı olmayanlar genellikle mu­sibet anında bu duruma düşerler. Oysa yüce Allah inananları bu konuda eğitmek maksadıyla, “Başa gelen hiçbir musibet Al­lah'ın izni olmaksızın olmaz. Allah'a kim inanırsa onun gönlü­nü doğruya yöneltir.” [849] İşte kader inancı taşıyan insan, her za­man kendine, duygularına hakim olmasını bilir, Yüce Allah'ın kaderine güvenerek, O'ndan iç huzuru dileyerek yoluna devam eder.

Kendisine bir sıkıntı isabet eden mü'min, bunun Yüce Allah'tan geldiğine rıza ve teslimiyet gösterir. Böylece içi rahat­lık ve huzura kavuşur. Ama diğerleri, musibetler karşısında ade­ta kırılıp dökülürler, hüzün ve hasret içerisinde boğulurlar, fer­yatlar kopararak, sızlanıp dururlar. Fakat kadere inanan mümin başına bir musibet geldiğinde hüzne ve hasrete kapılmaz, kendi­sine bir zarar dokunduğunda yahut başarısızlık anında feryadı basmaz.

“Kadere inanan, kederden uzak olur.” Kadere inanan, ba­şa gelen üzücü olayları normal ve doğal karşılar. Değiştirmeye gücü yetmediği meselelerde boşuna üzülmemesi gerektiğini bilir. Olayları sabır ve teslimiyetle, olgunluk ve soğukkanlılıkla karşılar. Bağırıp çağırarak kendini harap etmez, sitem dolu ifa­delerle hayıflanarak keder ve üzüntüsünü artırmaz. Elde edeme­diği arzularından, ulaşamadığı ihtiraslardan dolayı üzüntüye ka­pılmaz. Çünkü o, Allah'ın takdir ettiği birşeyin olacağına inanır. Buna bağlı olarak gerçekleşen ve gerçekleşmeyen şeyler karşı­sında taşkınlık ederek aşırı gitmez.[850]

Allah'ın takdirine boyun eğme düşüncesi zihinde yer ede­cek olursa, kişi, başına gelen herşeyi huzur ve emniyet içinde karşılar. Eline geçiremediği şeyler onu kendinden geçercesine sarsıp üzmediği gibi, elde ettiği bir başarı da, kendisinden geçercesine sevindirmez. Hadiseleri her zaman gönüllü ve mem­nun olarak karşılar.[851]

Allah (cc)'ın ezeli kaderinin değişmeyeceğine inanan kimse, olan şeyin neden olduğuna, olamayanın da neden olma­dığına üzülmez. Bunları, Yüce Allah'ın takdir ve iradesine ha­vale ederek rahatlar. Rızkının azalmasından, kıtlık ve kuraklığa uğramaktan, bir sıkıntıya düşmekten dolayı kendini yeyip biti­rerek bunalımlara düşmez. İnsan ancak bu inançla mutlu olabilir.[852]

 

2) Tevekkül (Güven)-Ye's (Ümitsizlik)

 

Devamlı bir mücâdele içerisinde geçen insan hayatı tehli­kelerle, zorluklarla ve sıkıntılarla doludur. Her an başına bir fe­laket gelebilir; maddi, mânevi her türlü güç ve kuvvetini yitire­bilir. Bu dünyada geçerli olan her türlü yola, çareye başvurması­na rağmen, bütün beşeri imkânlarını zorlamasına rağmen başarı­lı olamayabilir, musibet ve sıkıntılardan kurtulamayabilir. İşte kendisini böyle bir çıkmazın ve açmazın ortasında bulan mümin, Yüce Allah'a tevekkül etmek suretiyle bu bağdireyi en as­gari zararla kapatmasını bilen insandır.

Sağlıklı bir kader inancına sahip bulunan kimse, öncelik­le sebeplere tevessül eder, fakat, onun asıl güvendiği dayanak, sebepler değil, Yüce Allah'tır. [853] Çünkü, “Kim Allah'a güve­nirse O, kendisine yeter,” [854] “Göklerin ve yerin gaybı (sırrı) yalnız Allah'a aittir. Her iş ona döndürülür. Öyleyse ona kulluk et.ve ona dayan.”[855]

Tevekkül, sebeplere sarıldıktan sonra yapmamız gereken­leri yaptıktan sonra Yüce Allah'a güvenmek, O'na dayanmak, işleri O'na teslim etmek, her an O'ndan yardım dilemek demek­tir. İşte böyle sağlam ve engin bir güvenceye sahip olan mümin, en zor şartlar altında bile korku ve endişeye kapılmaz, içi her zaman rahat olur.

Kader inancı olmayanlara gelince, onları bu şartlar altın­da, ümitsizlik ve belirsizlikten başka birşey beklememektedir. Şartların zorluğu, çabaların boşa çıkması, kurtuluşun imkânsız­lığı, deıtlerin çaresizliği ve bunun gibi ortamlarda inkarcının sı­ğınabileceği hiçbir dayanak yoktur. Açık hiçbir ümit kapısı kal­mamıştır, kendisini teselli edecek hiçbir şey yoktur.[856]

 

2- İNKAR

 

Kur'ân'da genellikle küfür kavramıyla ifade edilen inkâr olayı, lugatta kalpteki inancı gizleyen ve iman etmeyen kimse­lerin sıfatı olarak ortaya çıkar.[857] Allah'ın bir tek oluşuna, nü­büvvete, şeriata iman etmemek, bir şeyi Örtmek manasına gelir. îmanın zıddıdır. [858] Bulut gökyüzünü kapladı, gecenin karanlığı her tarafı sardı, çiftçi tohumu tarlaya ekip gömdü şeklindeki eylemleri İfade etmek için kefera fiili kullanılır.[859]

İmanın terim manasında ortaya çıkan görüş ayrılıklarının doğal bir neticesi olarak küfürün de istilanda hangi manaya gel­diği konusunda, hangi şeylerin bulunmamasıyla kişinin kâfir olarak nitelendiğinde ihtilâf edilmiştir. Fakat bununla birlikle küfrün genel bir tanımını yapmak imkân dahilindedir: Hz. Pey­gamber (sav)'i Yüce Allah'tan getirdiği kesin bir şekilde sabit olan şeylerde yalanlayıp tevâtiire'n bize ulaşmış bulunan esaslardan birini veya birkaçını inkâr etmek demektir.[860]

Küfür, kâfirin tutum ve davranışında genel olarak iki şe­kilde tezahür eder. Açık küfür, gizli küfür. Kişinin Allah'ı pey­gamberi ve O'nun Allah'tan getirmiş olduğu esasları kalbi ile kabullenmemesi dili ile söylemesine rağmen kalbi ile tasdik et­memesi gizli küfürdür. Dıştan mümin ve müslüman görünmek kalben. Allah'ı, peygamberi, onun getirdiklerini kabul etmemek manasına gelen nifak gizli küfürdür. Kalben inanmayıp, zahiren nıüslünıanmış gibi görünen kimseye münafık denir. Konumuzun bu bölümünde insanları inkâra sevk eden, küfre düşüren motivlere, inkarcılıktan doğan psikolojik hastalıklara bunların genel sebeblerine ve Kur'ân-ı Kerim'de önemli bir yer işgal eden inkarını gizleyen münafık karakterlerine yer vereceğiz.[861]

 

1. İnkara Sevkeden Motivler

 

İnkâr olayını bir hastalık olarak değerlendiren Kur'ân-ı Kerim bu hastalığın teşhis edilmesine, hastalığa neden olan et­menlerin ortaya çıkmasına büyük önem vermiştir. İnsanları in­kâra sevkeden faktörlere sık sık, detaylıca fazlasıyla yer vermiş­tir. İnkâra sevkeden bu motivleri tam ve net çizgilerle birbirin­den ayırmak sınıflamaya tabi tutup sistematiğini gerçekleştir­mek güç olsa da, biz en ince titizliği göstererek genel bir gruplama yapmaya çalıştık. Böylece şu tablo karşımıza çıktı.

Psikolojik motivler: Bunlar duygusal ve fikrî motivler ol­mak üzere ikiye ayrılır. Duygusal motivler şunlardır: Kibir, heva, hased, hıkd (kin), inatçılık, nankörlük, acelecilik, dünyaya aşırı bağlılık... Fikrî motivler ise şunlardır: Zan, inkarcı aşırı şüphe, önyargı (peşin hüküm), gaflet, cehalet, kadercilik (cebr-fatalite)dir.

Sosyolojik motivler: Sosyal çevre, atalar kültü, baskı ve zor kullanma, toplum liderlerinin saptırması, aşırı tazim gibi sosyal içerikli etkinliklerdir.

Kur'ân-ı Kerim bu motivlere bir de şeytan faktörünü ek­lemektir.[862]

 

A. PSİKOLOJİK MOTİVLER

 

1. Duygusal Motivler

 

a) Kibir:

 

Kibir; insanın kendisini başkalarından büyük görmesidır.[863] Kibir kelimesiyle aynı kökten türemiş olan “tekebbür” kavramı, insanın hakkı kabul etmekten kaçınarak, Allah'a karşı büyüklük taslamayı ifade eder [864] Allah hakkında bir övgü sı­fatı olan “tekebbür”, kullar için olumsuz bir sıfattır. Bu sıfat yal­nız Allah için hak, onun dışındakiler için batıldır. “İstikbar”, tevhidden ve peygambere tabi olmaktan uzaklaşmak manasınadır.[865]

Genellikle “inat” sıfatıyla birlikte bulunan kibir, insan fit-ratı'nın yaratıcıya açılan pencerelerini perdeler[866] Kur'ân'da insanı inkara götüren sebeplerden biri olarak zikredilen kibir öğesiyle, birçok hallerde kâfirin en tipik niteliği sembolize edi­lir. Yani Kur'ân terminolojisinde kafir, insanları küçük gören ve kendisiyle övünen kişidir.[867]

Esasen kibir, insanı hakkı kabul etmekten; yaratıcısına itaatten alıkoyan, batıl inançlara ve taklide yol açan, psikolojik bir hastalıktır. Kibir bir kimsenin benliğinde yer ettiği zaman, onun iradesini elinden alıp, düşünme yeteneğini perdeler, onu Hak'kı şiddetle inkâra ve Hakkın varlığının delillerini örtmeye; batıl tasavvurlara bağlanmaya sevkeder. Gururlanmak, kendi görüşünü beğenmek, fikrî kaymaların en büyük nedenlerinden biridir. İnsanın batıl şeylere inanmasına, sapıklığa düşmesine ve bu uğurda çalışıp çaba sarfetmesine sebep olur.

Kibir, insanın fıtratında yaratılıştan getirmiş olduğu inan­ma kabiliyetini örten psikolojik bir hastalıktır. İnsanın hidâyete ulaşmasını engelleyerek inkâra sebep olur: “Vicdanları da buna tam bir kanaat hasıl ettiği halde zulüm ve kibir ile yine bunu in­kara kalkıştılar.” [868] Büyüklenerek imandan yüz çevirdiler.[869]

Günümüzde olduğu gibi tarihte de toplumların çoğu ki­birleri sebebiyle Allah'ı Rab olarak kabul etmek istememişler, elçilerini ve getirdikleri mesajları inkâr etmişlerdir. İblis, Yüce Allah'ın Rablığını, Firavun ve kavmi Hz. Musa'nın peygamber­liğini, Semud kavmi Hz. Salih'in peygamberliğini, Medyen ve Eyke halkı, Hz. Şuayb'in peygamberliğini. Mekke toplumu Hz. Muhammed'in peygamberliğini bildikleri halde, kibirleri sebebiyle inanmamışlardır.

Bunlar daha ziyade Allah'a kul olmayı, Allah'ın diğer kulları gibi muamele görmeyi gururlarına yediremeyen aristok­rat kesimidir. Firavun, Nemrud, Karun gibi tipler Kur'ân'in sunduğu müstekbir prototipleridir. Ebu Celil, Velîd b. Muğîre, Ebu Leheb gibi müstekbirler de Hz. Muhammed'in dâvetine karşı çıkanlar arasındadır.

“Kendilerine gelmiş hiçbir delil olmadan Allah'ın âyetle­ri hakkında tartışanlar yok mu. onların göğüslerinde, hiçbir za­man erişemeyecekleri büyüklük taslamaktan başka birşey yok­tur. Sen Allah'a sığın, çünkü işiten, gören O'dur.” [870]

Kur'ân-ı Kerim, kibirlenmek suretiyle Allah'a isyan edenlerin ilki olarak İblis'i gösterir. Nitekim, Yüce Allah onun kibirini küfür olarak isimlendirmiştir.[871]

“Ve o zaman Meleklere: Adem'e secde edin dedik, derhal secde ettiler. Ancak İblis secde etmedi. Yüz çevirdi. kibirine yediremedi, kâfirlerden öldü.” [872] İblis'in kibirlenmesinin, dolayı­sıyla secde etmemesinin sebebi, kendisini yaradılış özellikleri itibariyle Adem'den daha üstün görmesidir.[873]

Hükümranlık, dünyaca güçlü olmak, bolluk ve zenginlik içerisinde yaşamak, kibirlenmeye, dolaylı olarak da sirke ve küfre götüren sebeplerdendir. Halkının yalnız kendisine tapma­larını isteyen Firavun'un şirki, bu tür şirke örnektir.

“Firavun, milletine şöyle seslendi: “Ey milletim! Mısır'ın hükümdarlığı ve memleketimde akan bu ırmaklar benim değil mi? Görmüyor musunuz?” [874] “Firavun'a git; doğrusu o azmış­tır. O'na de ki, arınmaya niyetin var mı? Rabbine giden yolu göstereyim ki ona saygı duyup korkasın. Bunun üzerine ona en büyük mucizeyi gösterdi. Ama Firavun yalanladı ve başkaldırdı. Geri dönüp yürüdü. Adamlarını toplayıp seslendi: Sizin Yüce Rabb'iniz benim dedi.”[875]

Firavun dedi ki: Ey ileri gelenler, ben sizin için benden başka bir ilâh bilmiyorum. Ey Hamam, haydi benim için yüksek bir kule yap. Olur ki, ben o yollara, göklerin yollarına ulaşırım da, Musa'nın tanrısına yükselip çıkarım.”[876]

“Firavun (Musa'ya): Andolsun eğer benden başka bir tan­rı edinirsen seni muhakkak ve muhakkak zindana gidenlerden eylerim dedi.”[877]

Firavun'un bu ifadelerinden asıl maksadı doğrudan Al­lah'ı inkâr etmekten çok, Hz. Musa'nın davasını reddetmektir. Hz. Musa'nın dâvetine karşı çıkışı, hükümdarlığının, saltanatı­nın, dünyaca güçlü oluşunun, zenginlik ve bolluk içerisinde bir hayat yaşamasının kendisine verdiği kibir ve gurur yüzündendir.

Kur'ân-ı Kerim Nemrud'un şahsında kibrin, küfüre ve şirke sebep olduğunu haber veriyor: “Allah kendisine hüküm­darlık verdi diye İbrahim ile Rabb'i hakkında tartışanı görmedin mi? İbrahim: Rabb'im dirilten ve öldürendir” demişti. Ben de diriltir ve öldürürüm dedi. İbrahim: Şüphesiz Allah güneşi do­ludan getiriyor, sende batıdan getirsene dedi. İnkâr eden şaşırıp kaldı. Allah zulmeden kişileri doğru yola eriştirmez.”[878]

Firavun ve Nemrud'un ağına düştüğü kibir ve gurur. Ad kavminde de görülür. Bu kavim doğrudan Allah'ın varlığını in­kâr etmekle birlikte, çok kuvvetli olduklarını zannederek, yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamaları sebebiyle şirk koş­muşlardır: “Ad kavmi yeryüzünde haksız olarak büyüklük tasla­dılar ve: Bizden daha kuvvetli kim var? dediler. Onları yaratan Allah'ın kendilerinden daha kuvvetli olduğunu görmediler mi?”[879] Buradaki “büyüklük taslama”, başkaların küçük görme şeklinde kibrini ortaya koyma, onlar üzerinde hâkimiyet kurup sömürme manalarına gelir.[880]

Semûd kavminin inkârında da kibir motivi etkili olmuş­tur: “Sonra Salih'in kavminin kibirli önde gelenleri, hakir görü­len alçak tabakadan insanlara dediler ki, siz, Salih'in Rabb'i ta­rafından gönderilen biri olduğunu katiyetle biliyor musunuz? Onlar da biz onunla gelen ilâhi habere iman ediyoruz dediler. Ama kibirlenenler dediler ki, biz ise sizin iman ettiğiniz şeye iman etmiyoruz.”[881]

Hz. Nuh devrinin inkarcıları müminleri küçük görerek iman etmekten kaçınmışlardır. “Sana bir sürü bayağı kişiler uy­muşken, biz sana iman eder miyiz?” demişlerdir. [882] Nitekim Nuh (as)’un kavmine yapmış olduğu ziyaret sadece onların ki­birlerini arttırmıştır: “Doğrusu ben, onları senin bağışlaman için her davet ettiğimde, onlar kulaklarına parmaklarım tıkadılar ve elbiselerine hüründüler, ısrar ettiler, kibirlendikçe kibirlendi.”[883]

Mekke müşrikleri de büyüklenme duygusunun esiri ol­muşlardır: “Onlara insanların iman ettikleri gibi siz de İman edin denildiği vakit, biz hiç sefillerin iman ettikleri gibi iman eder miyiz? derler. Biliniz ki akılsız ve ahmak olanlar yalnızca onların kendileridir, fakat bunu bilmezler.”[884]

İlk dönemde Kureyş'in ileri gelenleri yoksul, zayıf müslümanlara karşı tavır takınmışlardır. Bu zayıf müslümaniardan Habbab b. Ered şöyle anlatır: Kureyş'in ileri gelenlerinden Akra b. Habis et-Temimi ve Uyeyn b. Hısn el-Fizari geldiler. Bilal-i Habeşi, Süheyb-i Rumi, ben ve daha başka zayıf müminler Resulullah ile birlikte oturuyorduk. Gelenler bize hakaret ettik­ten sonra Resulüllah'a;

“Araplar bizim üstünlüğümüzü bilirler. Onun için bize bunlardan ayrı bir meclis tahsis et. Dışardan ge­len elçilerin bizi bu köleler ile birlikte görmelerinden utanıyo­ruz. Biz senin yanma geldiğimizde onları buradan uzaklaştır, biz gittikten sonra otururlarsa otursunlar” dediler. Hatta bu is­teklerinin yazılı olarak kaydedilmesini istediler. Resulullah on­ların bu isteklerini kabul ederek yazılması için kağıt istedi. Biz henüz meclisten ayrılmak üzereydik ki, vahiy geldi. Resulullah bizi çağırarak gelen âyet-i Kerime'yi okudu:

“Selâm sizlere! Rabbiniz kendi üzerine rahmeti yazdı. İçinizden kim bilmiyerek bir kötülük yapıpta sonra arkasından tevbe etmiş ve düzeltmiş ise, şüphesiz ki o, çok bağışlayıcı ve çok esirgeyicidir.” [885] Ar­tık biz de onunla birlikte oturmaya başladık. “Sabah, akşam. O'nun cemalini dileyerek dua edenlerle beraber sebat et. Dünya hayatının zinetîni arzu edipte gözlerini onlardan ayırma. Kalbi­ne bizi anmaktan gaflet verdiğimiz, heva ve hevesine uymuş, işinde haddi aşmış kimselere boyun eğme” [886] âyeti nazil oldu. Bundan böyle Resulullah hep bizimle oturdu. Kalkacağı vakit geldiğinde o da kalksın diye, bize kalkar, O'nu yalnız bırakır­dık.”[887]

Allah'ın kendisine verdiği nimetler dolayısıyla şımarıp kibirlenen Velid b. Muğire de büyüklenme sebebiyle inkâra dü­şen Mekke müşriklerinden biridir: “Ey Muhammed! Tek olarak yaradıp, kendisine bol bol mal, çevresinde bulunan oğullar ver­diğim ve nimetleri yaydıkça yaydığım o kimseyi bana bırak. Bir de verdiğim nimeti daha da arttırmamı umar. Hayır, hayır; çün­kü o, bizim âyetlerimize karşı son derece inatçıdır. Onu sarp bir yokuşa sardıracağım. Çünkü o düşündü, ölçtü, biçti. Canı çıkası ne biçim ölçtü biçti. Sonra baktı, sonra kaşlarını çattı...”[888]

Mekke'li müşrikler Hz. Muhammed'in peygamberliğine kibirlerinden dolayı iman etmemişler, yüz çevirmişlerdir: “Ve dediler ki; Bu Kur'ân iki şehirden bir büyük adama indirilse ol­maz mıydı?” [889] Müşriklerin '“büyük adam” diye kasdettikleri kimse Kureyş'in ileri gelen zalimlerinden birisidir.[890]

Yahudilerin Allah'a şirk koşmalarının nedenleri altında, kibirliliğe yenik düşmeleri vardır.

“Andolsun ki, biz Musa'ya kitab verdik ve O'nun peşin­den birçok peygamber gönderdik. Meryem oğlu İsa'ya da açık deliller verdik ve O'nu Ruhu'l-Kudüs ile destekledik. Fakat ne zaman bir peygamber size canınızın istemediği bir mesaj getir­diyse kibirlilik taslamadınız mı? Bu peygamberlerin kimilerini yalanladınız ve kimilerini de öldürdünüz.” [891] Yahudilerin tutu­munun sadece canının istediği mesajı benimsemeye yanaşan, kendini beğenmiş kibirlilerin tutumu olduğu görülür.

İnkarcılar, peygambere ve getirdiği esaslara itirazda bu­lunmuşlardır. Onların bu itirazlarına neden olan anlayış, gerçeğe ulaşmak isteyen samimi bir insan anlayışı olmayıp, kibirden kaynaklanan bir anlayıştır: “Bize kavuşmayı ummayanlar. bize ya Melekler indirilmeliydi ya da Rabb'imizi görmeliydik! dedi­ler. Andolsun ki onlar, kendileri hakkında kibire kapılmışlar ve azgınlıkla ileri gitmemişlerdir.”[892]

Müşriklerin bu tür itirazları, zihni ve fikri meleklerini yıkan inat ve kibirlerine dayanır.[893]

“Onlar, sen dediler, bizim için yerden bir kaynak fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız. Veya. senin bir hurma bah­çen ve üzüm bağın olmalı; öyle ki; içlerinden gürül gürül ırmaklar akmalı. Yahut, iddia ettiğin gibi, üzerimize gökten parçalar yağdırmalısın veya Allah'ı ve Melekleri şahit getirmelisin. Ya­hut da, altından bir evin olmalı, ya da göğe çıkmalısın, bize okuyacağımız bir kitap indirmediğin sürece göğe çıktığına da kesinlikle inanmayacağız. De ki: Rabb'imi tenzih ederim. Ben sadece beşer bir elçiyim.”[894]

İnkâr ile tekebbür arasında sebep netice açısından ayrıl­maz bir ilişki vardır. Tekebbür inkârın, şirkin ayrılmaz bir sebe­bidir. İnkâr da tekebbür gibi motivlerin bir sonucudur.

“Boyunlarından, bir de ayaklarından zincire vurulacak, kaynar suya atılacaklar, sonra da, ateşte yanacaklar. Sonra onla­ra şöyle seslenilir: “Nerede” Allah'a ortak koşabildiğiniz bütün İlâhlar? Onlar kayboldu diyecekler. “İşte Allah kâfirleri böyle şaşkınlığa düşürür. Bütün bunların sebebi, dünyada hakkınız ol­madığı halde böbürlenmeniz ve kendinizden son derece mem­nun olmanızdır. Girin cehennemin kapılarından, orada ebediyyen kalmak üzere, hakikaten kendini beğenmişlerin en son gire­cekleri yer çok kötü biryerdir.”[895]

İnkâr-kibir ilişkisi Hadis-i Şeriflerde de açık bir şekilde ifadesini bulur. Kimin kalbinde zerre kadar.-iman bulunur ise cehenneme gitmez. Kimin kalbinde zerre kadar kibirlik bencillik bulunursa o kimse cennete giremez.” [896] Hadiste geçen kibir, herkesçe bilinen ve başkalarını küçük görmekten ibaret olan ki­birlenmeyi ifade etmenin yanında, daha çok insanı iman etme hususunda tekebbüre düşürecek, küfre sebep olacak kibirlenme­yi anlatmaktadır.

Sahabilerden birisi Peygamberimize;

“Ya Resûlullah, bir adam düşünelim ki, bu kimse elbise ve ayakkabısının güzel ol­masını ister. Bu kibirlilik, bencillik midir? diye sordu. Bunun üzerine Peygamberimiz o sahabiye şu cevabı verdi;

“Hayır, değildir. Allah güzeldir, güzeli sever. Kibirliliğe gelince o, hakkı kabul etmemek ve insanları horgörmektir.”[897]

Başta, insandaki fikri inanma kabiliyeti olmak üzere kâ­inattaki sayısız âyetler (deliller) insanı Allah'a inanmaya sevkeder. Fakat büyüklük taslayanlan Yüce Allah, bu âyetlerden uzaklaştırır. Büyüklenmek sebebiyle Allah'ın âyetlerinden uzak kalan kimse Allah'tan da uzak kalır.

“Allah haksız yere büyüklenenleri âyetlerinden uzaklaştırır.”  [898]

“Kendini kendine yeterli gören insanlar, kendi gücüne sonsuz güven taşıyan, hiçbir minnet duygusu taşımayan kimse­ler -aynen Firavun ve benzerleri örneğinde olduğu gibi- “bağım­sızlık” dürtüsünün tesiriyle kendilerini tanrı yerine koymaya ça­lışırlar. Proudhon'un ifadesiyle kendini tanrısından daha iyi his­seden insan inançsız olur. Çünkü Allah kavramı, psikolojik ken-diliğindenliği ile hareket eden insanın “bağımsızlık” eğilimine ters düşmektedir. Ölçüsüz bir gurur ve büyüklenme içerisinde kendini kendine dayatan insan, kendisi üzerinde hakim ve otorite bir yaratıcıyı red ve inkâr etmektedir.”[899]

 

b) Hevâ

 

Kısaca, nefsin kötü isteğe olan yönelişi [900] olarak ifade edilen hevâ, canının her istediğini yapan, onu elde etmede hiç­bir sınır tanımayan ve bu hevâ denilen arzusunu putlaştıran insanın niteliklerini karakterize eder. [901] Hevâ'nın genel manada insan ruhunun şehevi arzulardan ve hayvani içgüdülerden doğan eğilimi olduğu da söylenir.[902]

Kur'ân-ı Keıim'de hevanın ifade ettiği hiç değişmeyen anlamı, insanı Hak yoldan saptırması kaçınılmaz bir motiv olduğudur.

“Ey Muhammed, eğer sen, bilgi sana geldikten sonra, on­ların hevalarına uyacak olsaydın, muhakkak ki kötülerden olur­dun.”[903]

“Yo, yanlış işler yapanlar, bilgi yerine kendi nevalarına tabi olmaktadırlar. Allah'ın şaşırttığım kim doğrultabilir ki? On­ların yardımcısı olmaz!”[904]

“Eğer bilgi sana geldikten sonra sen onların nevalarına uyarsan Allah'a karşı ne koruyucun, ne de bir yardımcın olur!”[905]

Vahye değil de kendi nevalarına tabi olanların tavrı Kur'ân'da “hevasını tanrı edinmek” şeklinde son derece dikkat çekici bir tabirle ifade edilmiştir: “Görmedin mi hevâsını tanrı edineni! Allah'ta onu bile bile şaşırttı ve kulaklarıyla kalbine mühür vurup gözlerinin üzerine perde çekti. Şimdi Allah'tan sonra onu kim yola getirecek ki?” [906] “Hevasını kendine ilâh edineni gördün mü? O'na sen mi vekil olacaksın?” [907]

Heva, nefsin kendiliğinden meylettiği arzularıdır. Ayette geçen “hevasım kendisine ilah edinen” tabiri, canının istediğin­den başka kendine ilâh tanımayan demektir. Böyle kimselerde Hakk'a yöneliş düşüncesi bulunmayıp, sadece arzu ve istekleri­nin doğrultusunda hareket etmek anlayışı hâkimdir. Düşünceleri hakiki faydayı elde etmek üzere değil, sırf içgüdüsel ve sübjek­tif kuruntular üzerine kuruludur. Bunlar delil, ölçü ve sınır ka­bul etmez, kendi zevk ve arzularına kıymet ve kutsallık atfeder­ler. Zevklerinin kendileri için bir felaket kaynağı olduğunu bil­seler dahi, Hakkı zevklerine feda ederler. Din onlara göre insa­nın hissi arzularından, keyif ve zevklerinden ibarettir. Neyi arzu ederlerse ona taparlar. Hakka itaat arzusu, Hakk'ın rızasını kazanma düşüncesi taşımazlar. [908] Allah'tan başka herşeye tapan­ların ve her türlü isyanda hevâya tabi olan kimselerin “nevasını ilâh edinenler” sınıfına dahil olduğu belirtilir. [909] Kısaca hevâsını ilâh edinen dinde yaptığı veya terkettiği her hususta, hiçbir delile ve burhana dayanmadan hevâya boyun eğen, onun kulu olandır. [910] Neyi güzel görse, nefsinin nevası neden hoşlansa, o onun dini ve yolu olur.”[911]

“Ey Resul, sana da kendinden önceki kitabı doğrulayıcı ve ona karşı bir şahit olarak hak olan kitabı indirdik. O halde sen de onlar arasında Allah'ın indirdiği ile hükmet. Sana Hak'tan geleni bırakıp onların nevalarına uyma![912]

Yüce Allah, değişik vesilelerle hevâya tabi olmama ko­nusunda dikkatleri çeker. Meselâ Davud (as)'a: “Hevâna tabi olma, bu seni Allah yolundan saptırır” [913] buyurur.

“Eğer dileseydik, onu bu âyetler sayesinde yüceltirdik. Fakat o, yeryüzüne meyletti ve hevâsına tabi oldu”[914] âyetinde hevâya bağlılık, yeryüzüne sığınma ile aynı ilişki içerisinde vârid olmuştur. Ayette geçen “yeryüzüne meyletti,” ona bağlandı ifadesi, dünyevi hazlardan yararlanma ve onlara bağlanmaktan kinayedir.” [915] Orada ölümsiizleşmeyi umarak, yeryüzüne meyletti [916] şeklinde açıklanmıştır. Yere meyletmek “Cenab-ı Hakk'ın mutlak ve tek kesin hakikat olan emirlerinden sıyrılıp, onlarla ruhi ve fizik münasebetleri keserek, sadece duyu organ­larıyla idrak edilen ve '“insan merkezli” bir dünya kurmak de­mektir. Hevâya bağlılık da, şeytanın düzenine uyup, onun arzu­suna uygun bir hayatın izleyicisi olmak demektir.”[917]

İnsanların Hakk'ı kabulden kaçınmalarında hevâ büyük rol oynar. Hevâlarının esiri olanlar, Hakka aldırış etmeden, haz arayışı içerisinde şehvetlerinin peşine düşerler. Hevâ ve arzularının güzel bulduğu şeyleri de din edinirler. Çünkü hevâ insan nefsini kuşattığı zaman insan adeta hayvanlaşır, şehvet ve arzu­larının esiri olur. Böyle kimseler de insanı hidayete götüren sağ­lam delillerden, uzak yaşarlar ve şirk her yönden onları kuşatır.[918]

Hevâ aynı zamanda şehvete eğilimli nefis için de kullanı­lır. Kötülük yönünde eğilimleri olan, şehevi arzularına esir düş­müş kimseler her türlü günaha bulaştıklarından dolayı, Al­lah'tan kaçabilmek için O'nun hakkında şüphelere kulak verir­ler ve yavaş yavaş inkâra varırlar. Aslında bunlar küfrü sevdik­lerinden değil, fuhuş yapmak, kötü arzularını tatmin etmek için inkâr ederler.

İnsanların Tevhid'e baş kaldırıp şirke düşmeleri de hevâ ve heveslerine, nefislerinin tutkularına kul olmalarının oynadığı rol yadsınamaz. Çünkü, müşrik fert ve toplumlar aynı zamanda ahlâksız, arzularının ve tutkularının esiri, zalim, azgın ve boz­guncudurlar.

Burada din psikolojisinin verilerine de yer vererek konu­muzu noktalıyoruz: “İlkel bir şuur seviyesinde, ciddi düşünce ve akıl yürütme alışkanlığı olmayan, istek ve arzularının tabii eğilimi içerisinde yaşayan kimseler vardır. Hayatın geçiciliği ve bir daha ele geçirilmez olduğu düşüncesinden hareketle, do­yumsuz bir zevk ve tatmin arayışı içerisinde kendini bırakmış olan insan için din, ilgi alanının tamamen dışında bir konu ola­rak kalmaktadır. Hayatın zevklerine sınır getirmesi ve kişiye ah­lâki bir sorumluluk yüklemesi sebebiyle dini iman, arzu edilme­yen ve reddedilmesi gereken birşey olarak gözükmektedir. “Mo­tivasyon Psikolojisi”nden kaynaklanan bu inançsızlık şekli, “ka­ba ve bayağı” bir hayat anlayışının sonucudur ve ahlâk dışı dav­ranışları oyalamaya yarar.”[919]

Keyiflerine, batıl düşüncelerine uyarak hiç bir kanıta ve delile-dayanmadan kendisine bir yol çizmeye kalkışan hidayeti bulamaz. '“Hevâyı ilâh edinmek”, keyfine geleni yapan, ihtiras­larının esiri olan anlamına geldiği gibi, edindiği bir takım batıl inanç ve gelenekleri din sayıp ona uyan anlamını da içerir. Kişi her ne kadar arzularma ve batıl inançlarına bilfiil tapmasa da, kendini kayıtsız şartsız arzu ve batıl inançlarına terketmesi bun­ları tanrı edindiğinin bir kanıtıdır. Böyle bir bakış açısı ve ruh haline sahip olan kimseye, Allah'a ve O'nun emirlerine itaat et­mek ağır gelecek ve hidayete ulaşması güçleşecektir. Çünkü o hiç bir ölçüyü kabul etmez, hiç bir kuralı dinlemez, hiç bir cid­diliği benimsemez, gerçekleri çok kolay inkâr eder.[920]

 

c) Hased

 

Hased kelimesi, hased edilen kimsenin sahip bulunmuş olduğu nimetin elinden gitmesini arzulama şeklinde ortaya çıkan çekememezlik eğilimidir. [921] Düşmanlık ve öfke, üstünlük duygusu, kendini beğenme gibi duygular hasede zemin hazırlar.[922]

İnsanı İnkâra sevkeden motivlerden olan hased psikolo­jik hastalıklardan biridir. [923] Hakkı inkar etmek, O'na tabi olmaktan yüzçevirmek bazen hasedden kaynaklanabilir.[924]

Ehl-i Kitab, özellikle Yahudiler, ellerindeki kitapların verdiği bilgiye dayanarak, bir peygamber geleceğini bekleyip durdukları halde, gelen peygamber kendi aralarından olmadığı için hased ettiler. Ve hasedleri iman etmelerine mani oldu. Yahudiler'in ve hristiyanların Resûlullah'ı tanıma konusundaki bilgileri gayet kesin ve net şekildeydi.

“Kendilerine kitap verdiklerimiz o peygamberi öz oğulla­rını tanır gibi tanırlar. Böyle iken içerden bir topluluk hak ve ha­kikati bile bile gizlerler.”[925]

İçlerindeki hased duygusu o kadar şiddetlidir ki, kendileri iman etmemekle kalmayıp inananları da imanlarından çevirme­ye çalışırlar: “Kitab ehlinden çok kimseler, hak kendilerine apa­çık belli olduktan sonra, sırf içlerindeki hasetten dolayı, sizi imanınızdan sonra küfre döndürmeyi arzu ederler.” [926] Yahudile­rin bu hasedleri hakka bağlı olmalarından değil, sırf nefis ve arzularından kaynaklanmaktadır.[927]

Yahudilerin Resulullah'ı ve peygamberliğini kabul etme­melerinin gerçek sebebi, son gelen peygamberin yahudilerden olmamasıydı. Son peygamberin Yahudilerin içinden çıkmamış olması onlarda hasede sebeb olmuştu, dolayısıyla hades de in­kâra...[928] Fakat onlar Resulullah'ı çok iyi tanıyorlardı. “Ne za­man ki onlara Allah katından, yanlarında bulunan Tevrat'ı doğ­rulayıcı bir kitap geldi ki, daha önce küfredenlere karşı nısret talebinde bulunup dururlarken, o bildikleri Kur'ân kendilerine gelince, onu inkâr ettiler, artık Allah'ın laneti inkarcıların üzerine olsun.”[929]

Yahudilerin Resulullah'ı bilip tanıdıklarını açıkça isbat eden bir haberi nakledelim; Abdullah b. Selâm, Resulullah'a ge­lerek:

“Ya Resulullah, beni bir yere saklayın ve Medine'de ne kadar Yahudi alimi varsa hepsini çağırın! Sonra da onlara beni ve babamı nasıl tanıdıklarını sorun! Muhakkak olumlu cevap vereceklerdir. Sonra da ben, saklandığını yerden çıkıp müslümanlığımı ilân edeyim.” teklifinde bulundu. Resulullah da bu teklifi kabul etti. Abdullah b. Selâm, evin bir yerine gizlendi. Gelen Yahudi alimleri yerlerini aldılar. Resulullah sordu;

“Siz Abdullah b. Selâm'ı ve babasını nasıl bilirsiniz?”

“O ve babası bizim aramızda en alim ve en şereflilerdendir.” cevabını verdi­ler. Resulullah tekrar sordu;

“O beni tasdik ederse siz ne dersi­niz”, Onlar,

“İmkânsız, asla böyle bir şey olmaz!” dediler. O sırada Abdullah b. Selâm gizlendiği yerden çıktı. Şehadet getirip Resulullah'ın peygamberliğini tastik etti. Bu duruma şaşırıp ka­lan Yahudi alimler, az önce Abdullah b. Selâm hakkında söyle­dikleri övgü dolu ifadeleri geri alarak;

“O bizim en şerlimiz ve en şerlimizin oğludur.” dediler. Resulullah da bu iki yüzlülerin daha fazla huzurunda kalmalarına müsaade etmedi.[930]

Yine Hz. Ömer Abdullah b. Selâm'a sorar;

“Resulullah'ı öz evladın gibi tanıyor muydun?” O,

“Öz evladımdan daha iyi tanıyordum.” cevabını verir. Hz. Ömer tekrar

“Nasıl?” diye so­runca;

“Evladım hakkında şüphe edebilirim, belki hanımım beni kandırmıştır. Fakat Resulullah'ın son peygamber olduğundan zerre kadar şüphem yoktur” cevabını verır.[931]

Buraya kadar naklettiğimiz deliller Yahudilerin Resulul­lah'ı bilip tanıdıklarını isbat etmektedir. Fakat bilip tanımak, iman etmek manasına gelmez. Tanıyorlar fakat iman etmiyorlar­dı. Çünkü hased ve kıskançlıkları iman etmelerine mani oluyor­du.

Çekememezlik insanda olumsuz bir duygu, hasetçilik de olumsuz bir karakterdir. Nefret ve intikam duygularından besle­nir. [932] Bu duygunun insanı kötü sonuçlara, haksızlığa sürükle­yeceği muhakkaktır. Üstelik bile bile, göre göre. Yahudiler Hz. Muhammed'in elçiliğini açık seçik bilmelerine rağmen sırf ha­setlerinden ve çekememezliklerinden dolayı iman etmemişler­dir, Kur'ân'ın ön plana çıkardığı yahudi tipi, hasetçiliğin inan­maya engel teşkil eden motivlerden biri olduğunu belirtiyor.[933]

 

d) İnat

 

İnatçı müşrik, Hakk'ı kabul edemez. Kendisine yapılan öğütlere yüz çevirir. Kendi cehalet ve yanlışları arasında boğulup gider. Aklı ölçü kabul etmez, hakikati öğrenmeyi iste­mez.[934]

“Onlar, “sen, dediler, bizim için yerden bir kaynak fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız. Veya, senin bir hurma bah­çen ve üzüm bağın olmalı; öyle ki, içlerinden gürül gürül ırmak­lar akmalı, yahut iddia ettiğin gibi, üzerimize gökten parçalar yağdırmalısın veya Allah'ı ve melekleri şahit getirmelisin. Ya­hut da altından bir evin olmalı, ya da göğe çıkmalısın. Bize oku­yacağımız bir kitap indirmediğin sürece göğe çıktığına da asla inanmayacağız. De ki; Rabbimi tenzih ederim. Ben sadece beşer bir elçiyim.”[935]

Bu âyeti kerimede müşriklerin içinde bulundukları inkar­cı tutum, onların inatlarını açıkça yansıtmaktadır. Zira inatçı ol­maları akıl ve düşünme kabiliyetlerini dumura uğratmıştır.

İnkarcılar iki âyette “inatçı zorba” tabiriyle nitelenmiştir. “İşte Ad kavmi Rablerinin âyetlerini inkâr ettiler, onun peygam­berlerine âsi oldular ve inatçı her zorbanın emrine uydular.” [936] “Peygamberler, fetih istediler. Allah da verdi. Her inatçı zorba da hüsrana uğradı.”[937]

Velid b. Muğire hem büyüklük taslayan hem de inatçılı­ğıyla temayüz etmiş inkarcıların prototipidir. “Asla! Çünkü o, bizim âyetlerimize karşı alabildiğine inatçıdır.” [938] Hakkın de­lillerine, imanın emirlerine karşı direnmektedir. Peygamber (sav)'le mücadeleye girişerek, daveti engellemeye çalışmakta­dır. [939] Ayete konu olan Velid b. Muğîre Allah'ın birliğine ve O'nun gönderdiği esasları inkâr etme hususunda hep karşı çı­kan, çekişen birisiydi. Allah'tan gelen esasların doğruluğunu bilmesine rağmen diliyle inkâr ediyordu. Onun bu küfrüne “küfür inadı” denilmiştir.[940]

Bir âyet-i kerimede de inat, kâfirin sıfatı olarak “inatçı kâfir” ifadesiyle gelmiştir. “Yanındaki arkadaşı, işte yanımdaki hazır. Haydi ikiniz her inatçı kâfiri hayra bütün hızıyla engel olanı, azgın şüpheciyi Allah ile beraber başka ilâh edineni şid­detli azaba birlikte atın” der.”[941]

İnkarcıların bu inatçılık vasfı bir âyette “İnkârda ısrar et­tiler, ayak dirediler” şeklinde vârid olmuştur. “Gerçekten de İmana gelmeleri ve böylece günahlarını bağışlamam için onları ne zaman davet ettiysem, parmaklarını kulaklarına tıkadılar, elbiselerine büründüler, ayak dirediler, kibirlendikçe kibirlendi­ler.”[942]

Hidâyete engel olan diğer motivler gibi inatçılık da insan­daki fıtrî iman kabiliyetini perdelemekte, fıtratın uyanmasına mani olmaktadır.

İyiliğe engel olmak, aşırı şüphecilik, kibirlenmek, zorba­lık yapmak gibi kötü sıfatları da beraberinde taşıyan inatçı kâfir, Allah'ın âyetlerine inanmama ve bir kısım insanları da zorbalık yoluyla kendine uydurarak inanmalarına engel olma yolunda inat ve ısrarla direnmiştir. Bu inatçı ve katı tutumuyla kendi ba­tıl inançlarına sımsıkı sarılmış, onun dışındaki düşüncelere zih­nini ve kalbini açmamakta ısrar etmiştir. Kur'ân âyetleri karşısında inatçı bir tutum değil de, en azından tarafsız bir tutum ser­gilese belki de hidayet kapısı kendisine açılabilecekti.[943]

 

e) Nankörlük

 

“Küfrân” kavramı, Kur'ân'da genel olarak Allah'ın ni­metleri karşısında nankörlüğü ifade eder. Nankörlük, Allah'ın nimetlerine karşı şükürsüzlüğü ifade etmenin yanında Allah'ın lütuf ve ihsanını O'ndan başka varlıktan bilme anlamında kulla­nılır.[944]

Şükürsüzlük, Allah'ın nimetini hafife almayı ifade eder­ken, Allah'ın lütuf ve ihsanını başka varlıktan bilme Allah'a or­tak koşma manasına gelir.

Kâinatı bir ölçü ve nizam dahilinde, muhkem olarak yara­tan, insanın geçinmesi için bütün imkânları var eden Allah kul­larından bu nimetlere karşılık şükretmelerini beklemektedir. Fa­kat müşrikler, sadece şükretmemekle kalmayıp, Allah'ın nimet ve ihsanlarını başka varlıklara nisbet etmişlerdir. Dolayısıyla ta­kındıkları nankörce tavır onların şirk koşmalarına yol açan motîvlerden biri olmuştur.

“Yeri ve göğü yaratan Allah'tır. Ve sizin için gökten su indiren ve rızık olarak meyveler yeşerten O'dur. Emri ile deniz üzerinde yüzen gemileri hizmetinize veren de O'dur. Nehirleri emriniz altına alan da. Belirtilmiş güzergahlarında Güneş ve Ayı hizmetinize sunan da O. Geceyi ve gündüzü size hizmetkâr kı­lan da O'dur. Evet O size kendisinden istediğiniz herşeyden verdi. Allah'ın nimetlerini saymaya kalkarsanız bitmez. Doğrusu insan pek adaletsiz, pek nankördür.”[945]

Siz bilmezken Allah sizi annelerinizin rahimlerinden çı­kardı, size duyuş, görme ve kalb verdi, hani şükredesİniz diye. Havada gezen kuşları görmüyorlar mı? Onları orada tutan ancak Allah'tır. Doğrusu bu, iman edenler için bir işaret olsa gerekir. Ve size ikâmetgâh olarak evlerinizi tayin eden de Allah'tır ki, sizin sığır derilerinden yola gittiğiniz gün de konakladığınız günde taşıması müşkül olmayan konutlar, bir de bunların tüy ve yününden, sizin için, bir vakit zevkini çıkaracağınız eşya ve aletler kılmıştır. Allah'tır ki yine yarattıkları içinde sizin için, güneşten korunma kılmış ve dağlan dayanağınız yapmış ve sizi birbirlerinizin karşılıklı saldırganlığından muhafaza edecek ve­sileler ittihaz etmiştir. O belki teslimiyette bulunursunuz diye size karşı nimetini bu suretle ikmal etmektedir. “Ama, bütün bun­lara karşın yine de sırt çevirenlere senin görevin sadece, bu açık haberi duyurmaktır. Allah'ın nimetlerini görüyor, ama inkar edi­yor, çünkü çoğu insan nankördür.”[946]

Birinci âyet-i kerirne'de Yüce Allah insanlara sayısız ni­metler verdiğini, insanların da buna karşı nankörlükle karşılık verme niteliği taşıdığını belirtiyor. İkinci âyette ise nimetlere karşı takınılan nankörce tavrın inkâra sebep olan bir motiv oldu­ğu vurgulanıyor. Müşrikler kendilerine ihsan edilen nimetlerin Allah'tan olduğunu biliyorlar, bu nimete karşılık Allah'a kulluk etmeye sıra geldiğinde, nimeti verenden başkasına yöneliyor­lar.[947]

“Rabbinizdir, nimetini arayasınız diye, denizde gemileri yüzdüren. Öyle merhametlidir size karşı! Bir de denizde bir bela ile karşılaş sanız, her daim adını andığınız ne varsa hepsi yok olur. O kalır yalnız. Lakin sizi selametle kıyıya ulaştırdığı zaman, sırtınızı dönersiniz, insan gerçekten nankördür.”[948]

“Gemilere bindikleri vakit, dini Allah'a has tutarak sami­miyetle O'na dua ederler. Fakat O, onları salimen sahile ulaştır­dığında, evet, putlara yönelirler. Etsinler nankörlük. Bizim ken­dilerine yaptığımız iyiliklere karşı; bırak oynasmlar çok geçme­den anlayacaklar.”[949]

“İnsanlar bir darlığa uğrayınca, Rablerine yönelerek O'na yalvarırlar. Sonra Allah, kendi katından onlara bir rahmet taddırınca, bakarsınız ki, onlardan bir grup Rablerine ortak koşup durmaktadırlar. Kendilerine verdiklerimize nankörlük etsinler bakalım! Haydi sefa sürün; ama yakında bileceksiniz.”[950]

Yukarıdaki ve daha bir çok âyette [951] insanın sıkıntılı anlarındaki tutum ve davranışları üzerinde yapılan gözlemlerden elde edilebilecek veriler sunulmuştur. Söz konusu âyetlerde çi­zilen insan tipi, uğradığı en ufak bir musibeti zihninde muhafa­za ettiği halde, yararlandığı tüm nimetleri unutan bir tiptir.[952] Nimetler karşısında iradesini şükretme yönünde değil, nankör­lük yönünde kullanmıştır. Nankörlük motivi ise insanı Allah'a ortak koşmaya, O'nu inkâr etmeye sevkedebilmektedir.

Nankörlük her insanda yaratılıştan mevcuttur. Bu insan olmanın verdiği bir eğilim türüdür. Şükrün zıddıdır. İnsan irade­siyle bu iki tutumdan dilediğini, dilediği şekilde kullanabilir. İn­san bir yönüyle kendisine yapılan iyiliklere ve yardımlara iyilik­le karşılık veren bir müteşekkir, diğer yönüyle de kendisine gös­terilen iyilik ve yardımlar karşısında nankördür.[953]

İnsan sahip olduğu bütün nimetleri kendisine veren Al­lah'a karşı iki tutum sergileyebilir. Ya şükreder, ya da nankör­dür. Şükretmesi en genel anlamda Allah'a karşı minnet duyma­sı, O'na hamdetmesi ve kulluğa yönelmesidir. Bu tutum insan fıtratına uygun olumlu bir tercihtir. Fakat insanın nimet karşı­sında nankörlük etme eğilimi de mevcuttur. Nimeti vereni gör­mezlikten gelmek, nimetten dolayı duyulması gereken hamd ve şükür eğilimini, genel manada kulluğu başkalarına yöneltmek insanı şirke götürür. İnsan için nimeti verene şükretme eğilimi esas olduğu halde, onu Allah'a karşı nankörlüğe iten sebepler nelerdir?

Müşrikler kainatı Allah'ın yarattığına, bütün nimetleri O'nun verdiğine inanmakla birlikte, bir takım tanrısal güçler ta­şıdıklarını sandıkları şeylere taparlar, bu şekilde Allah'a yakla-saçaklarım sanırlardı.[954] Müşriklerin şükür yönünde değil, nan­körlük yönünde tercih yapmalarında daha önceki batıl inançları­nın etkisi sözkonusudur. Dolayısıyla nankörlük doğrudan değil dolaylı bir inkâr motividir.[955]

 

f) Acelecilik

 

Acelecilik, insanda aklına gelen her konuda süratlice iste­me arzusunun uyanması gibi manalara gelir.

İnsanda aceleciliği doğuran çeşitli faktörler vardır. Nefsin dürtülerinin tesiriyle birtakım arzu ve isteklerin gerçekleşmesi­ne ısrarla yönelmek, karşılaşılan çeşitli durumlarda tam bir ileri görüşlülükle değil, nefsin dürtülerinin etkisiyle akla ilk gelen düşünceyle hareket etmek, yine nefsî dürtülerin gücü karşısında iradenin zayıflaması ve işlevini yapamaz olması aceleciliği doğuran nedenler arasındadır.[956]

Acelecilik insanın yapısında vardır, sonucunu düşünmeden, hatırına gelen her şeyi hemen yapar. [957] İnsan çok sık ola­rak aceleye başvurduğundan ve onu alışkanlık haline getirdiğin­den dolayı [958] “insan aceleden yaratıldı” [959]buyrulmuştur.

Müşriklerin Kur'ân hidâyeti karşısında düşünmeden ace­le karar vermeleri, onları fikri kaymaya, dolayısıyla şirke sevkeden bir motiv olmuştur. Oysa Kur'ân, herhangi bir konuda karar vermeden önce insanın temkinli hareket etmesini ve mesele üzerinde iyice düşünmesini salık verir. [960] Eğer konu üzerinde yeterince delil toplamadan ve hakkında enine boyuna hesap yapmadan karar verilirse, atılan her adım düşünce ve inanç ala­nında bir çok sapmanın habercisi olur.

“İnsan aceleciliğinden dolayı hayrı ve şerri birbirinden ayıramaz. Sonra da”... “İyiliğin gelmesine dua ettiği gibi kötülü­ğün gelmesine de dua eder.” [961]

Acele etmek, körü körüne yapılan bir iştir. Dolayısıyla yapılan iş de körü körüne olur. Kişi Hayrı da, şerri de birlikte arar [962] Acelecilik sonucu yeterince delil toplamadan hüküm verip, görüş belirtmek, mesele üzerinde aniden ve hiç düşün­meksizin karar vermek ihtiyattan uzak bir tutumdur.”[963]

“Resulüm” Kâfirler seni gördükleri zaman, sizin.ilâhları­nızı diline dolayan bu mu, diyerek sana alaydan başka bir şeyle davranmazlar. Halbuki onlar, çok esirgeyici Allah'ın Kitab'ım inkâr edenlerdir. İnsan aceleci bir tabiatla yaratılmıştır. Size âyetlerimi göstereceğim; benden acele istemeyin. Eğer, diyorlar, doğru iseniz, ne zaman gerçekleşecek bu vaad.”[964]

Yukarıdaki âyetlerde anlatıldığı gibi Peygamber insanları geleceğinden şüphe olmayan bir günün azabıyla uyarınca müş­rikler yaratılıştan gelen acelecilik güdüsünün sâikiyle peygam­berin uyardığı bu azabın çabuk gelmesini istediler. Azap hemen gelmediği için de hiç gelmeyeceğini sanarak kendilerini azapla korkutan elçiye inanmadılar. Kur'ân'ın verdiği bu örnek, acele­ciliğin insanı inkâra sevkediş yollarından sadece birisidir. Genel olarak düşünmeden karar verme şeklindeki her türlü aceleciliğin insanı İnkâra motive etme olasılığı vardır.[965]

 

h) Dünyaya Aşırı Bağlılık

 

İnsanların Allah'a şirk koşmalarına sebep olan motivlerden biri de dünyaya aşın bağlılık, mala ve mülke fazla düşkün­lüktür. Mal ve mülk sevgisi, dünyalık biriktirme hırsı, refah dü­zeyini yükseltme arzusu çoğu zaman insanları şımarıklığa, az­gınlığa sevketmiş, onları Allah'a itaat ve kulluktan alıkoyarak maddeye kul ve köle yapmıştır.

Dünya, mal, mülk sevgisi insanda yaratılıştan mevcuttur. Fakat insan dünyaya olan sevgisinde ölçülü olmalı ve bu sevgi Allah'ı unutturmamalIdır. “Ey iman edenler! Mal ve Mülkünüz, evlatlarınız sizi, Allah'ı anmaktan alıkoymasın, kim bunu ya­parsa hüsrana uğrayanlardan olur.”[966]

Kur'ân-ı Kerim'in ışığı altında dünya metaı ile kafirler arasında yakın bir ilişki görülür. Onlar dünya hayatını aşırı se­ver ve öncelik tanırlar, onu âhirete tercih eder. Sadece dünya İçin çalışıp âhireti bir yana bırakırlar: “Gerçek şu ki siz, çarça­buk geçen dünya hayatını ve nimetlerini seviyor, âhireti bırakıyorsunuz.” [967] “Şu insanlar çarçabuk geçen dünyayı seviyorlar da önlerindeki çetin bir'günü, âhireti ihmal ediyorlar.” [968] “Her kim bu çarçabuk geçen dünyayı dilerse ona, yani dilediğimiz kimseye dilediğimiz kadarını verir, sonra da onu, kınanmış ve mahrum bırakılmış olarak gireceği cehenneme sokarız.”[969]

Dünya metaı ile insanların delâlete düşmesi arasında sıkı bir ilişki vardır. Dünya metaı onları dalâlete götüren motivler arasında yer almıştır. “O zulüm ehli kendilerine verilen refahın peşine düşüp şımardılar ve suç işleyen günahkârlar olup çıktılar.” [970] Şehvet ve arzularına uydular, kendilerine verilen mal ve lezzetler arasında adeta boğuldular. Dünya haz ve menfaatlerini her şeyden, âhiretten bile üstün tuttular. [971] Kendilerini re­fah ve zevke kaptırarak suç işlemiş oldular.[972]

Refah ve bolluk yüzünden şımarma keyfiyeti küfrün ay­rılmaz bir özelliği gibidir. Öyle ki, Yüce Allah'ın peygamberle­rini ve getirdikleri hakikatleri, öncelikle “varlıklı şımarmış ileri gelenler inkâr ederler.” [973] “Servet ve bolluğun şımarttığı insan­ların prototipi Karun'dur.” [974]

Mal ve servetin şımarttığı kimseler mallarına güvenip kendilerinin Allah'a muhtaç olmadığı kuruntusuna kapılarak, Tevhid gerçeğine karşı isyankâr bir tutum sergilerler.

“Arkadan çekiştirmeyi, yüze karşı eğlenmeyi ve başkala­rını ayıplamayı ve servet biriktirip onu saymayı adet edinenlere yazıklar olsun! O, malın kendisini ebedî tutacağını mı zanne­der? Hayır! Andolsun o Hutame'ye atılır.”[975]

Varlık içinde yaşıyor olmak, zaman zaman insanın şımar­masına neden olabilir ve dolayısıyla onu Allah'tan uzaklaştırabilir. Kendilerine verilen nimetin karşılığının şükür olduğu bi­linciyle hareket etmeyen toplumlar, sahip oldukları mal ve mül­kü kendi kişisel çabalan ve bilgileri neticesinde elde ettikleri kuruntusuna kapılırlar. Allah'ı insan hayatından dışlayarak şirke ve inkâra saparlar.[976] İnsanların kalbîerinde mal sevgisi öyle bir yerleşir ki, adeta ateş üzerindeki bir döşeğe serilir gibi onun üzerine yıkılırlar ve onun dışında her şeyden yüz çevirirler.”[977]

Sırf dünyanın geçici fayda ve çıkarları için çalışan kimse sadece bu dünyaya tapar. Ve başka ilâh kabul etmek istemez. Hiç bir sınır ve kayıt tanımadan dünya nazlarından istifade etme eğiliminde olan insan, şehvet ve arzularının bir takım ahlakî ku­rallarla kayıtlanacağı endişesiyle iman etmekten kaçınır.

İnsanları dünya nimetlerinden mahrum bırakmak bir ifrat teşkil ediyorsa alabildiğine dünyaya dalmak, yaratıcıyı ve yaratılış gayesini unuturcasına dünyayı putlaştırmak da tefrit ifade eder. Kur'ân'a göre, mahrumiyetlerin yer almadığı, fıtrî değer­lerin çiğnenmediği bir denge esastır. Dengenin bozulması halin­de sorunlar ortaya çıkar. Meselâ denge dünyaya aşırı bağlılık şeklinde bozulursa kişinin benliğini madde kaplar ve ilâhî âlem­le ilişki kurmak zorlaşır.[978]

 

2. Fikri Motivler

 

a) Zan

 

Zan henüz belirtileri açık şekilde ortaya çıkmamış bir sa­hada, mahiyeti bilinemeyen bir konuda tahminde bulunmak, akıl yürütmek demektir.[979]

Zan ve tahmine dayalı bilgi anlayışı Kur'ân'da reddedil­miş, deney ve gözleme, akla, vahye dayalı bilgi teorisi geçerli kabul edilmiştir. İlim derecesinde kesinliği bilinemeyen zan ve tahmin yollarına uymanın insanı sapıklığa götüreceği belirtil­miştir.

“Görmez misin ki gökte ve yerde ne varsa Allah'ındır. Öyleyse, Allah'a ortak koşanların istediği yol nedir? Onlar zandan başka bir şeye uymuyorlar, doğrusu onlar sadece tahmin yürütüyorlar.” [980] Kur'ân-ı Kerim şirki aklın zannetme işlevine bağlamaktadır. Esasen zan, ilmin yani şüphe edilmez bir biçim­de gerçeğe dayanan bilginin zıddıdır. Dolayısıyla delilsiz ve da­yanaksız bir düşünceyi şüpheli, belirsiz bir bilgiyi, güvenilmesi-ne imkân bulunmayan bir görüşü, sadece tahmini gösterir: “Doğrusu Ahirete inanmayanlar meleklere dişi isimleri vermekteler. Ne var ki hakikatte onların o konuda bir bilgileri mevcut değil. Zan peşindeler. Zan ise hakikatle bir olmaz.” [981] Melekler hakkındaki inançları bilgiye dayanmaz. Zanna göre hareket [982] inanç noktasındaki bilgileri zandan öteye geçmez.[983]

Kur'ân-ı Kerim metafizik alanda her türlü zan. boş inanç vehimden sakınmayı, sadece kesin ve açık bilgi anlamında ilme, burhana, güçlü ve aydınlatıcı sağlam delile dayanmayı emre­der.[984] Çünkü boş inançların vehimlerin ve hayallerin etkisin­deki düşünceler metafizik alanda çok fazla olumsuz etkide bulu­nurlar, insanı tevhid gerçeğinden uzaklaştırıp şirkin ortasına dü­şürürler.

“Hayır, zulmedenler ilimsiz, kendi nevalarının kaprisleri­nin peşinden gittiler. Allah'ı saptırdığı kimseleri kim hidayete eriştirebilir. Onların yardımcıları da yoktur.” [985] Kur'ân-ı Ke­rim ayrıca müşriklerin başvurdukları bilgi türü olan zannın hevâ, insan ruhunu yanıltıp yanlış yola sevkeden hayvansal içgü­düler olduğunu belirtir.[986]

“Yeryüzündekilerin çoğunluğuna itaat edersen, seni Allah yolundan saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar, sadece tahmin­de bulunurlar.” [987] “Puta tapanlar: Allah dileseydi babalarımız ve biz puta tapmaz ve hiç bir şeyi haram kılmazdık diyecekler. Onlardan öncekiler de bizim acı günümüzü tadana kadar böyle demişlerdi. Onlara, bize karşı çıkabileceğiniz bir bilginiz var mı? Siz ancak zanna uyuyorsunuz ve sadece tahminde bulunuyorsunuz.” [988] Ayetlerin de belirttiği gibi müşriklerin ilimleri yoktur, hakikate, sağduyuya itibar etmezler. Düşünce ve eylem planında zan ve tahmine dayanarak bir yargıya varmaya çalışır­lar. Özellikle hiç bir temele ye akli ölçüye dayanmadan putlarını Allah'ın ortakları zannederler.

Bunda atalarını taklid düşüncesi etkili olmuştur. Yüce Allah'da bu kötü davranışlarından dolayı onların idiâlini yazmıştır. [989] Yani inanç gibi hayati bir konuda zan ile hareket ettikleri için hidâyet yolunu onlara kapamıştır. Zan ve tahmine uymak onları, inkâra sevkeden bir motiv olmuştur.

Çoğunluğun hangi yolu izlediğine bakmak insanı gerçeğe ulaştırmaz. Çünkü çoğunluk bilgi yerine zanna uyar. Onların inançları, düşünceleri, dünya görüşleri esasları, ilkeleri zanna dayalı olduğu için saptırıcıdır. [990] Atalarından miras aldıkları gelenek ve değerleri taklid edenlerin yanıldıkları nokta, ataları­nın doğru yolda olduklarını zannetmeleridir.[991]

Zan sübjektif, enfüsî bir olaydır, tarafsız değildir. Zanda bulunan kimseler daha önceden belli düşüncelere şartlanmıştır. Gerçeğin bilgisine ulaşma yerine, sahip bulundukları inançları­na vehmederek ve tahminde bulunarak el yordamıyla sarılmayı tercih ederler. Bu durum hidayet kapısını onlara kapatır. İnanç açısından bozuk ve düşüncesini “zan” ile temellendiren topluma tabi olmak da dolaylı olarak insanların hidayetine engel olur.[992]

 

b) İnkarcı Aşırı Şüphe (Şekk Rayb)

 

Kur'ân'a göre insanları şirke sevkeden motivlerden birisi de onların Tevhid dini ve bu dinin peygamberleri hakkında şüp­heci bir mantık geliştirmelerdir. Müşriklerin vahye dayalı ilâhi öğretiler karşısındaki zihnî ve fiili yaklaşımları incelendiğinde şüphe etmenin temel niteliklerinden biri, yollarında devam ede­bilmeleri için vazgeçilmez bahaneleri olduğu anlaşılacaktır.

İnkarcıların ruhî kimliklerinde bir çatlağı açığa vuran şüphe olgusu, Kur'ân'da daha çok şekk ve rayb terimleriyle ifa­de edilmiştir. Gerçek şekk, gerekse rayb kalbde arız olan hasta­lıklardan biridir. İkisi de şüphe demek olup manaları birbirine yakındır.

Yakîn'in zıddı, yani kesin ve kati bilginin karşıtı olarak [993] nitelenen şekk kavramının içeriği şu şekilde doldurulmuştur. Her biri hakkında eşdeğer bir ipucu bulunması veya bu­lunmaması nedeniyle, birbiriyle zıt iki durumdan birini seçememe, ikisi arasında bir tercih yapamama halidir.”[994]

Şöyle ki, Yüce Allah'ın varlığı ve yaratıcılığı hakkında itirazda bulunmayan şüpheciler, şüphelerini daha ziyade pey­gamberliğin hakikati ve getirmiş oldukları ilâhi mesajın kaynağı hususunda belirtmişlerdir.[995] Onlara göre Allah'ın peygamber­lik müessesi aracılığıyla insanlarla irtibata geçmesi bir mana ifade etmiyordu. Bu müessenin varlığı kabul edilecek olsa bile, kentlisine vahiy gelecek zat, beşerî ölçülere göre belirlenmeliy­di. Beşeri aşan özgür bir ilâhî irade ve vahiy kabullenilemezdi.

Bu nedenle bilginin vahiy cinsinden olmasındaki ve Allah'ın peygamber gönderme sıfatının gerçekleşmesindeki şüphelerin­den dolayı peygamberlik olgusunu, beşeri nitelikteki olgulara indirmek istemişler, böylece peygamberlere mecnun, sihirbaz, şâir gibi ithamlarda bulunmuşlar, vahyi de esâtîru'l-evvelîn (mi­toloji) şeklinde değerlendirme yoluna gitmişlerdir. Takınmış ol­dukları söz konusu tavırlar nedeniyle, tabiat üstü hakikatin, kendini insanlığa açmasının imkânsız olduğu iddiasını ileri sürdük­leri için, Kur'ân'a göre şekk günahı işlemişlerdir.[996] 

Tarih boyunca her dönemde müşrikler, şüpheci tavırları sürdürmüşler ve her fırsatta bunu açıkça ifade etmekten kaçın­mamışlardır.

“Dediler ki, Ey Salih! Sen bundan önce içimizde Ümit beslenen biriydin, şimdi babalarımızın taptıklarına tapmaktan bizi engelliyor musun? Doğrusu biz, bizi kendisine çağırdığın. şeyden ciddi bir şüphedeyiz.” [997] Ayette geçen “şekk” kelimesi nefy ve isbat arasında kalmayı, “mürîb” ise sûizanda bulunmayı belirtir.[998]

“Andolsun, biz Musa'ya kitabı verdik de onda ihtilaf edildi. Eğer Rabb'inden bir söz geçmemiş olsaydı, elbette onla­rın arasında hüküm verilmişti. Şüphesiz ki onlar Kur'ân'dan kuşkulandırıcı şüphe içindedirler.”[999]

“Sizden öncekilerin, Nuh, Ad ve Semûd kavimlerinin ve onlardan sonrakilerin haberi size gelmedi mi? Onları Allah'tan başkası bilmez. Peygamberleri kendilerine mucizeler getirdi de, onlar ellerini peygamberin ağızlarına bastılar ve dediler ki, Biz size gönderileni inkâr ettik ve bizi, kendisine çağırdığınız şey­den şüphelendirici bir kuşku içindeyiz.”[1000]

“Onlar kendilerine ilim geldikten sonra sadece araların­daki çekememezlik yüzünden ayrılığa düştüler. Eğer belli bir süreye kadar Rabb'inden bir erteleme sözü geçmiş olmasaydı, aralarında hemen hüküm verilirdi. Onlardan sonra kitaba varis kılınanlar da ondan bir şüphe ve tereddüt içindedirler.” [1001] On­lar İslâm daveti hakkında kuşkulu bir şüphe içindeydiler, çünkü bu davet onların zihinlerindeki huzuru bozmuştu. Mesela davet her zaman için zihinleri yorar, çünkü onun düşmanları için bile ilk anda onu reddetmek veya gönül rahatlığıyla ona karşı çık­mak imkânsızdır. Onlar onun hakkındaki şüphelerinde ne kadar ısrar ederlerse etsinler ve onun gerçekliğini ve akla yakın fikir­lerini ne kadar reddederlerse reddetsinler, onun açık sözlülüğü, samimiyeti ve ifade tarzı, en azılı düşmanlarının zihninde bile karışıklıklara neden olur.[1002]

Müşriklerin bu sözleri gerçeğe ulaşmak için başvurulan, tefekküre dayalı metodik bir şüphe de değildi. Onlar sadece tak­lit edegeldikleri ve bir türlü bırakamadıkları atalar kültüne baha­ne olarak buldukları şüpheye sarıldılar. Hatta şu kadar varki; kendisinden ve getirdikleri mesajlardan şüphe ettikleri kimseler, daha önceleri pek güvendikleri, ümit bağladıkları kimselerdi ve şüpheleri düşünce unsuru içermiyordu. Sadece atalar kültünü taklit söz konusuydu. Şüpheyi hakikate ulaşma yolunda bir metod olarak kullanmamışlardı. Onların şüphesi, “İnsanı din konu­sunda küfre düşüren şüpheydi.” Tevhid ve nübüvvet konusunda şüpheye düşmüşlerdi. [1003] Dinin bütününü ihtiva eden Allah'ın indirdiği hükümlerde şüpheye düşen kimseyi de Yüce Allah saptırır. Bu manada şüphe insanda Allah'ın yarattığı ilk temiz fıtratı bozan bir faktör, yani insandaki inanma kabiliyetini per­deleyip, inkâra sevkeden bir motiv vazifesi görür.[1004]

 

c) Ön Yargı (Peşin Hüküm)

 

İnkarcıların hidayetine engel olan faktörlerden birisi de önyargılı olmalarıdır. Kur'ân-ı Kerim'de belirtildiği şekilde, ta­rih boyunca insanları tevhide davet eden peygamberler hep müşriklerin peşin hükümlü, ön yargılı cevap ve tutumlarıyla karşı karşıya gelmişlerdir. Meselâ “Ad kavmi, kendilerini şirkten temizlenmeye [1005] yalnız Allah'a kul olmaya davet eden Hud'a müşrikler “ister öğüt ver, ister öğüt verenlerden olma, bizce birdir” dediler.” [1006] Müşriklerin göstermiş oldukları bu reaksiyon ancak peşin hükümlülükle ifade edilebilir.[1007]

Peygamberler apaçık delillerle gelmelerine rağmen müş­rikler; “Ellerini ağızlarına götürüp “biz sizinle gönderileni inkâr ettik” dediler.” [1008] Ayete geçen “ellerini ağızlarına götürmek” ifadesi değişik şekillerde açıklanmışsa da, muhatapların (müş­riklerin) peşin hükümlü olduklarına delalet eder.[1009]

Anlama, bilgi, başka düşüncelerle kendi düşüncesini mu­kayese etmek, yeni fikirlere açık olmak gibi faktörler toplumsal değişmeye etki ederler. Önyargılı olmaları sebebiyle müşrikler böyle bir değişikliğe kapalıdırlar. Dolayısıyla önyargılı olmak onların Hakkı bulmalarını engelleyen bir motivdir.

Önyargının, insandaki iman istidadını kapatması psikolo­jik bir olaydır. İnkârlarında kararlı ve ısrarlı olanların gerçeği duyma ve anlama istidatları kapanır. Bu nedenle duymazlar, an­lamazlar ve inanmazlar... Batıl geleneklerin etkisinde oluşan peşin fikirleri ve saplantıları onları bu hale getirmektedir.[1010]

Önyargı haklılığı kanıtlanmamış bir tutumdur. Önyargı olumlu yönde olabileceği gibi olumsuz yönde de olur. Özellikle olumsuz önyargılar, düşmanca tutumlar geliştirmeye neden olurlar ve bir kere oluştuktan sonra da kolay kolay değişmezler.

İman olayı ise inanmayanların inancında gerçekleşmesi gereken bir değişimdir. Dışarıdan gelebilecek yeni ve farklı düşüncelere peşinen kapalı olan ve başka inançlara karşı olumsuz tutum ge­liştirenlerin küfürden imana geçişleri zorlaşır.

Önceden yargıya varmayı ifade eden önyargı eyleminde kişinin inanç ve değer anlayışının oluşmasını ilk defa sağlayan küfür ve geleneğin önemli rolü vardır. Zihni ve benliği önceden saran düşünce ve inançlar, yeni düşüncelere açık olmayan, ister yanlış ister doğru olsun sahip olduğu düşüncenin tartışılmasını istemeyen kimseleri önyargılı yapar. Atalarından aldıkları inanç ve değerlere bağlanan, onları tabulaştıran, dokunulmaz ve tartı­şılmaz yapan Mekkeli müşrikler, Önyargılı olarak Hz. Muhammed'in getirdiği hak dine hemen karşı çıkmışlardır. Tarih bo­yunca da hep böyle olmuştur.[1011]

 

d) Gaflet

 

İnsanı inkâra sevkeden motivlerden birisi de gaflete dal­maktır. Gaflet, korunma ve dikkat azlığından dolayı insanda meydana gelen unutkanlıktır.[1012] İnsan devamlı surette kalbini gafletten uyandırmaya ve uyanık bulundurmaya çalışmazsa, gaflet perdesi kalbi kaplar, dolayısıyla insan Allah'ı unutmaya yüz tutar.[1013]

“Allah'ın âyetlerine vâkıf olabilmek için nefsi gafletten te­mizlemek gereklidir. Allah'ın âyetleri ancak saf düşünce ile keşfedilebilir.” [1014] “İbadet ve eylem vasıtasıyla da Allah kişinin kalbini âyetlerine açar.”[1015]

“İnsanların haktan yüz çevirmelerinin nedenlerinden biri­dir gaflet. İnsanı gaflete sevk eden hususların başında da hayatı oyun eğlence saymak gelir.”[1016] “Eğlencelerin toplumda yaygınlık kazanması yüzünden, insanların dikkati oyalayıcı şeylere çeki­lip duyarsızlaşma türünden bir sersemlik meydana gelir.”[1017]

Kur'ân-ı Kerim Allah'ın âyetleri hakkında insanların na­sıl duyarsızlaştığı, dikkatsizleştiğini, sersemleştiğini, gaflete düştüğünü değişik vesilelerle, farklı -motivlerle sık sık önemle vurgular.

“Yeryüzünde haksız yere böbürlenenleri, âyetlerimden uzaklaştıracağım. Onlar bütün mucizeleri görseler yine de iman etmezler. Doğru yolu görseler onu yol edinmezler. Fakat azgın­lık yolunu görürlerse, hemen onu yol edinirler. Bu durum âyet­lerimizi yalanmalarından ve onların gafil olmalarından ileri gel­mektedir.”[1018]

“Andolsun, biz cin ve insanlardan bir çoğunu cehennem için yaratmışız. Zira onların kalbleri vardır ama onlarla gerçeği kavramazlar; gözleri vardır, lakin onlarla görmezler, kulakları vardır, takat onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hat­ta daha da sapıktırlar. Onlar gaflete düşenlerin ta kendileridir.” [1019] Gaflet içinde olanlar öncelikle fıtratlarındaki ilâhî özden habersizdirler. Hakikatleri bilinç ve duygularıyla algılayamadık­ları gibi, kâinattaki eserlerden ve kulaklarına ulaşan hak sözden, ilâhî mesajdan da duyamazlar. Vicdan denen alıcıları paslanmıştır.[1020]

“Öldükten.sonra dirilip bize kavuşmayı beklemeyenler, dünyafhayatına razı olup onunla rahat bulanlar ve âyetlerimiz­den gafil olanlar var ya! İşte onların kazanmakta oldukları günahlar yüzünden varacakları yer ateştir.”[1021] Gaflet içinde olan­lar. Allah'ın huzuruna varacağını ummayan, sadece dünyaya da­lan bu hayata razı olanlardır. Kainattaki ibret verici, kalpleri uyarıcı, tefekküre sevkedici âyetlerden habersizdirler.[1022]

“İşte onlar, Allah'ın, kalblerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlediği kimselerdir, Ve onlar gafillerin kendileridir.” [1023] Dünyaya o kadar daldılar ki, bu durum âkibetlerini düşünmele­rini engelledi.[1024]

“İnsanların hesap günleri yaklaştı. Hal böyle iken onlar, gaflet içinde yüz çevirmekteler.”[1025]

“O kitap sana, ataları uyarılmamış bu yüzden kendileri de gaflet içinde kalmış bir toplumu uyarman için indirilmiştir.” [1026] Bu âyette Peygamberimizin gönderildiği toplumun atalarının uyarılmadığı, bundan dolayı da kendilerinin ilâhî gerçekten ha­bersiz kaldıkları anlatılıyor.[1027]

Zihinlerde ve gönüllerde dikkat azlığının, duyarsızlığın ve bir tür sersemliğin meydana gelmesi gaflet alâmetidir. İnsan benliğini saran bu bulanıklığın ve unutkanlığın başta gelen se­bebi alabildiğince dünyaya dalmak, sonunun ne olacağını dü­şünmemektir. Nefsindeki ve çevresindeki âyetler, ilâhî kitabın âyetleri her an zihnine, duyularına ve duygularına hitabettiği halde onları görememektir. Bu hal iman etme yolunda İnsanın önüne çekilmiş bir perdedir.

İlk nazil olan âyetlerin Allah'ın kudretine dair işaretler taşıdığı dikkat çeker. Her an, herkesin gözünün önünde durmak­ta olan bu işaretler karşısında insanların çoğu gaflet içindeydi. Vahiy yoluyla insanların dikkatleri bu işaretlere (âyetlere) çekil­meye çalışıldı. Vahye rağmen dikkatsizliklerini sürdürmeye ça­lışanlar gaflette kalırken, vahiy karşısında olumlu tavır takınan­lar gafletten kurtuldular.[1028]

 

e) Cehalet

 

Cehalet dediğimizde hemen mücerred bilginin zıddı olan bilgisizlik çağrışım yapar. Kur'ân-ı Kerim'de, temelde ortak bileşkeleri bulunmakla birlikte üç değişik boyutta cehaletten söz edilir.

Birincisi insanın tabiatıyla ilgili olup, hiç bir otorite önünde eğilmemeyi, ilâhi güç karşısında teslimiyet gösterme­meyi, kendini hür zannetmeyi ifade eder. Bu manada cehl, en ufak kızgınlık anında iradesini kaybeden, duygu ve hırsına yeni­len, öfkesinin pençesine kendisini kaptıran sabırsız kişinin hali­ni belirtir.”[1029]

Kur'ân'ın nazil olduğu devirde cahilîyye, cahiliyye izzet-i nefsi, gururu ve bağlılığını ifade ediyordu. [1030] Allah bu insan­ların kalbine cahiliyye kalabalığı ve öfkesi koymuştu. [1031] Sırf kendi şöhret ve gururları uğruna bile bile uygunsuz her işi yapa­cak durumdaydılar. [1032] Sözkonusu cahiliyyet hamiyyeti, gayreti onları hakka uymaktan alıkoydu.[1033] “Zira kafirler, kalblerine cahiliyye hamiyyeti gibi bir hamiyyet koydular.” [1034] Bu bağlam­da cahiliyye, kâfirlerin küfrünün temelini oluşturuyordu...  rurlu bağımsızlık ruhu, insanî olsun ilâhi olsun hiç bir otoritenin önünde eğilmeyi kabul etmeyen bu şiddetli şeref duygusudur ki, kafirleri yeni dine karşı bu kadar sert bir muhalafete itmiştir.[1035]

Müşriklerin Peygambere ve ilahi otoriteye karşı çıkışları­nın temelinde cehl ruhu vardı. Allah'ın önünde eğilmeyi daya­nılmaz bir küçüklük sayıyorlardı. Bir otoriteye teslim olmakla emrolunmak onlar için dayanılmaz bir küçülmeyi ifade ediyor­du. Ve onlar bu manada cahil idiler.

Kur'ân'a göre cehlin ikinci boyutu, insanın Allah'ın âyet­leri olan kâinat varlıklarını. Allah'ın delilleri olarak görememe­si, görünen eşya ve olayların arkasındaki ilahî iradeyi kavraya­maması, bu hususta yetersiz kalmasıdır. Hatla öyle ki “Onlara melekleri indirmiş olsaydık, ölüler onlarla konuşsaydı ve her şe­yi karşılarına getirseydik yine Allah dilemedikçe inanacak de­ğillerdi. Fakat onların çoğu bilmiyorlar.” [1036] Yani onların sap­malarının nedeni, delillerin yokluğu veya azlığı değildir. Şayet ölüler dirilse de kendileriyle konuşsa, kâinattaki her şey dile ge­lip, onları çağırsa yine iman etmezler. Aynı şekilde “Bilmeyen­ler dediler ki; Allah bizimle konuşmalı ya da bize bir delil gel­meli değil miydi? Onlardan öncekiler de onların dedikleri gibi söylemişlerdi. Kalpleri birbirine benzemektedir. Gerçekleri bilmek isteyenlere delilleri apaçık gösterdik.” [1037] Ayette bahsi ge­çen “bilmeyenler”, ilahiyat sahasında bilgiden yoksun olanlar veya bilgili bir tarzda davranmayanlardır.[1038]

Cehlin üçüncü boyutu, bir şey bilmeme[1039] anlamına ge­len, cehlin en iyi bilinen klasik manasıdır. Şu halde vahiy bilgi­sine olan ihtiyaç kaçınılmazdır.

Cahilîyyenin değer yargıları, İslâm esaslarına çoğu za­man zıt unsurlar olduğundan dolayı Kur'ân'ı bilmemek, İslâm'ı tanımamak ulûhiyeti inkâra götürmektedir. Dini eğitim ve öğre­timin eksik yapıldığı yerlerde cahilliyye değer yargılarının orta­ya çıkma ihtimali her zaman mevcuttur. İlmin azlığı ve cehale­tin, yaygınlaşması insanların din konusunda bilgi sahibi olma­malarına yol açar. Ardından toplumda bozulmalar başlar ve ni­hayet dalâlete sürüklenir.[1040]

 

f) Kadercilik (Cebr, Fatalite)

 

Hayatta insanın, başına gelen engelleme ve çatışmalara karşı takındığı değişik davranış biçimleri vardır. Bazen çatışma karşısında benimsenen tutumun bilinçli olsa bile, çoğunlukla bi­linç dışı olarak adeta kendiliğindenmiş gibi otomatik bir davraniş biçimi benimsenir. Ego'nun ıd'den gelen dürtüleri doyuma ulaştırma çabasının engele uğramasından doğan çatışmalar kar­şısında, bu çatışmaları çözümlemek için benimsediği ve çoğu zaman bilinç dışı olan davranış tepkilerine savunma mekaniz­maları denir.”[1041]

Savunma mekanizmaları pek çok olup bunlardan biri de projeksiyon (suçu üzerinden atma) dur. Projeksiyon bir eksikliği veya suçu kabul etmemek ya da bunları kendi üzerinden atmak demektir. Bir insanın başarısızlığını, dikkatsizlik eseri yaptığı kazayı uğursuzluğa maletmesi gibi.[1042]

Nitekim müşrikler peygamberliği tenkid etmek için “cebr” görüşüne tutunarak “Allah dilemeseydi biz şirk koşmazdık” şeklinde savunmaya geçmişlerdir. [1043] Suçlarını ve yanlış davranışlarını haklı göstermek için özür beyan etmişlerdir. Bi­zim şirk koşmamız Allah'ın dilemesi sonucudur diyerek suçu Allah'a atma, kendilerini masum -gösterme çabasına girmişlerdir.

Herhangi bir tutarlı tarafı olmamasına rağmen, Allah'ın dilediği budur diye kaderi mazeret göstermişlerdir. [1044]      Cebrîye olarak literatüre geçen bu tutum Allah'ın kullan günah işlemeye mecbur tuttuğu, zorladığı düşüncesi olarak tanımlanır.[1045]

“Müşrikler; eğer Rahman dilemiş olsaydı, biz bunlara tapmazdik dediler.”[1046] İnkâr edenler bahane uydurarak, şayet Allah meleklere tapmamızdan memnun kalmasaydı bize bu im­kanı vermezdi diyorlar. Çıkar yolu gerçekleri saptırmada, Al­lah'ın iradesini çarpıtmada buluyorlar.[1047]

“Putperestler diyecekler ki, Allah dileseydi ne biz ortak koşardık ne de Atalarımız ortak koşardı. Hiç bir şeyi de haram kılmazdık. Bu şekilde onlardan öncekiler de yalanladılar da sonra azabımızı tatdılar. De ki; Yanınızda bize açıklayacağınız bir bilgi var mı? Siz zandan başka bir şeye uymuyorsunuz ve siz sadece yalan söylüyorsunuz.”[1048]

“Ortak koşanlar dediler ki, “Allah dileseydi ne biz, ne de babalarımız ondan başkasına ibadet ederdik. Onun emri olma­dan hiç bir şeyi de haram kılmazdık. Onlardan öncekiler de böyle demişlerdi,..” [1049] Tarih boyunca bütün müşrikler, üzerin­de bulundukları yolun doğruluğuna dair geçerli bir izah bulama­yınca, müşrik olmalarına bahane olarak kaderi göstermişlerdir. Bizim şirk koşmamız Allah'ın dilemesi sonucudur. Bunu Al­lah'ın iradesiyle uygunluk içinde yaptık, dolayısıyla yaptığımız iş doğrudur. Eğer yanlışsa bu durumda suçlu olan biz değil, Al­lah'tır. Allah'ın dilemesi dışında hiç bir şeye güç yetiremeyeceğimizden, yaptığımızı Allah'ın dilemesine bağlı olarak yapıyo­ruz demişlerdir. Allah dilemedikçe hiç bir şey olmaz. Bu doğru­dur. Fakat kulun seçme yeteneği vardır. Allah kulları kendi dü­şüncelerinde serbest bırakmıştır, kul düşünür bir işi seçer. Müş­rikler bu gerçeği göz ardı ederek cebriyeci bir yaklaşımla şirk koşmalarını Allah'ın iradesine bağlayarak savunma mekaniz­ması geliştirmişlerdir.[1050]

 

B. Sosyolojik Motivler

 

1. Sosyal Çevre

 

İnsan her türlü zihinsel ve duygusal yapıya sahip olarak gelişmeye hazır bir vaziyette dünyaya gelir. Bu gelişim sürecini devam ettirebilmek için toplum içerisinde yaşamak ve faydalan­mak zorundadır. Bu yönüyle toplumsal bir varlık olarak değer­lendirilen insan, inancını, bakış açısını, her türlü değer yargısını, kimlik ve kişiliğini içinde yaşadığı toplumdan alır. O kadar ki, insan kendini tarif ederken “ben” yerine içinde yaşadığı toplu­ma baz alarak “biz” demek ihtiyacını hisseder. Kendini mensu­bu bulunduğu topluma göre tanımlar.

Fakat belirli bir noktaya gelindiğinde toplum insanın ben­liğini, iradesini, idrakini kuşatır, adeta esir alır, hapseder. İnsa­nın, toplumun koyduğu normları aşabilmesi bir mesele haline gelir. Zira toplumlar kendi normlarını bireylere binemsetmek onların düşünce, inanç ve davranışlarını yönlendirmek isterler.[1051]

Toplum binlerce yıllık birikimini, tecrübelerini, örf ve adetlerini, inançlarını, değer yargılarını bireylere aktardıktan sonra, bu sosyal değer ve normların eleştirilmesine tahammül edemez, kendine mensup bireylerden mutlak itaat bekler. Bu normlar karşısında şüpheye düşülmesini bile istemez. Sosyal çevre, insanın her yönüyle gelişimine uygun bir ortam olmakla birlikte, belli bir aşamadan sonra yetersiz kalmakta, hatta fertle­re alternatif tanımadığı zaman da zararlı olmaktadır. Hür düşün­me ve araştırma imkânlarını ortadan kaldıran toplumsal çevre baskısı hiç bir zaman hoş karşılanmamaktadır.[1052]

Toplum ve birey arasındaki iletişim ve etkileşim konusu­na değindikten sonra, Kur'ân kültürüne dayalı bir perspektiften bakarak yapılarına göre iki tür toplumun varlığından söz edebi­liriz. Biri normları ilâhi öğretiye dayalı toplumlar, diğer normla­rı câhili öğretiye dayalı toplumlar. Cahili toplumlarda insanı doğruluktan, iyilikten, güzellikten uzaklaştırıcı bir baskı vardır.

İşte böylesi toplumlarda toplumun yanlışlığına rağmen doğruyu görmek, toplumun kötülüğüne ve çirkinliğine rağmen, iyiyi ve güzeli tercih etmek, söz konusu topluma ve toplumsal değerlere karşı çıkmayı, baskılara göğüs germeği gerektirir. Ayrica kişiliğini içinde bulunduğu toplumla özdeşleştirmiş kimse­ler için böyle bir durum geçerli değildir. Bunlar için, içinde ya­şadıkları toplumu reddetmek kendi kişiliğini reddetmek gibi im­kânsızdır. Bu tip insanlar ilâhî bir mesajla, hak ile sözle karşı­laştıklarında kendilerine göre bir değerlendirme yapma yetenek­lerini işlevsiz hale getirmişlerdir. Böyle bir durumda zihinleri­nin ilk çağrıştırdığı şey, içinde yaşadıkları toplumun yaklaşımla­rıdır. Doğru da olsa yanlış da olsa toplumun reddettiği her şey kabul edilemezdir.[1053]

Hak bir sözle, ilâhî bir mesajla cahiliye toplumunun kar­şısına çıkanlar şu tür sorulara muhatap olurlar; “Bu kadar insan bilmiyor da sen mi biliyorsun. Bunca insan yanlış yolda da, sen mi doğru yoldasın, yani bu kadar insan aldatıldığının farkında değil de, bunu sen mi farkettin? vs.”

Evet, bu kimselerin anlayışına göre iyi ve doğru çoğunlu­ğun kabul ettikleridir. Peki nedir çoğunluğun Özellikleri? Kur'ân-ı Kerim çoğunluğun yoldan çıkmış “fısk” ehli, [1054] Vahiy bilgisine karşı ilgisiz [1055] Allah'ın verdiği sayısız nimetlere nankörlük eden [1056] ve kâfir kimseler olduğunu belirtir.”' [1057] “Muhakkak ki biz, bu Kur'ân'da insanlara her türlü misali, çe­şitli şekillerde anlattık. Yine de insanların çoğu inkarcılıktan başkasını kabullenmediler.” [1058] “Andolsun ki eski milletlerin çoğu dalâlete düştü.”  [1059] “Sen iman etmelerine düşkün olsan bi­le yine de insanların çoğu iman edecek değillerdir.” [1060] “Elif, Lâm. Mîm. Râ, Bunlar O, Kur'ân'in âyetleridir. Sana Rabb'inden indirilen haktır, fakat insanların çoğu inanmazlar.”[1061]

Kur'ân ölçülerine göre itikâdi ve ahlâki açıdan olumsuz kimlik taşıyan, normları cahiliye esaslarına göre belirlenmiş toplumlar, çoğunluğun cahil, gafil ve kafir olması sebebiyle insanları Hak yoldan saptırabilecek bir etkinliğe sahiptir. Yüce Allah konu üzerinde müminlerin dikkatini çekecek uyarıda bu­lunur:

“Yeryüzünde bulunanların çoğuna uyacak olursan; seni Allah'ın yolundan saptırırlar. Onlar zandan başka bir şeye tabi olmaz, yalandan başka söz de söylemezler.”[1062] Aynı zamanda bu âyet hakkın tek, batılların ise birden fazla olduğuna, yerküre üzerinde yaşayanların çoğunluğunun da inkarcılar topluluğuna mensup bulunduğuna işaret eder. [1063] İnsanın batıl inançlara mensup toplumla etkileşiminden genellikle batıl inançlar do­ğar. [1064] Ayette sözü edilen yerin Mekke, çoğunluğun da kâfirler olduğu, yani kâfir Mekke ehline” [1065] gelişigüzel tabi olmanın doğuracağı sonuçlara dikkat çekiliyor. Her insanda çoğunluğa ayak uydurma, çoğunluğun beğenisini kazanma eğilimi, çoğun­luk tarafından dışlanma korkusu vardır. İnsanın içerisinde yaşa­dığı toplum inanç açısından Tevhid üzere ise toplumun yapacağı” etkileme olumlu olur. Fakat toplum dalalet ehli insanlardan olu­şuyorsa etkileşim de bu doğrultuda olacağından, dalalet ehli toplum inkâr motivi işlevini görür. Bu durumda İslâm, çoğunlu­ğun değer yargılarına değil, Kur'ân öğretilerine itibar etmeyi öngörür.

Bireyin kimlik ve kişiliğinin oluşmasında çoğunluğun ya­ni sosyal çevrenin rolü yadsınamaz. Sosyal çevre doğrudan doğ­ruya olmasa bile, dolaylı olarak etkide bulunur. İslâmi açıdan bozuk bir çevre öncelikle ruhu bozar. Ve bozulan ruhi ortamda, kutsal duyguların, yüce düşüncelerin gelişimi zayıflar, adi dü­şünceler güçlenir, bayağı duygular revaç bulur. Böyle bir ortam­da kişinin inkâra düşmesi kolaylaşır. Hatta olumsuz sosyal çev­re bireyin inkarcılığının bir motivi olur.[1066]

 

2. Atalar Kültü

 

Bu konu aslında bir önceki konumuzun devamı niteliğin­dedir. Ancak Kur'ân-ı Kerim atalar kültü üzerinde ısrarla ve önemli durduğu için, sosyal çevre motivinin bir açılımı olan “atalar kültü” konusunu müstakil bir başlık altında ele almayı uygun gördük.

Her doğan insan bir toplum içerisinde, o topluma özelli­ğini veren kültür ortamı içerisinde bulur kendisini. Birey kültür ortamıyla başlattığı etkileşim sürecini bir ömür boyu devam et­tirir. Fertler bir yandan mevcut kültürle hayatlarını şekillendirir­ken, diğer yandan bu kültürü yeni yetişen nesle aktarma uğraşı­na girerler. Başta yetişen nesil olmak üzere bütün toplum birey­leri kültür ortamına adapte olmaya çaba harcarlar.

Zira sosyal bir varlık olan insan doğal olarak, önceki ne­sillerin devretmiş olduğu fikirleri, inançları, davranış kalıplarını benimser, sahiplenir. Sahiplenilen bu sosyal normlar nesiller bo­yu sürekliliğini korur. Geçmiş nesilden alınan sosyal normların en belirgin özelliği süreklilik arzetmesi ve sürekliliği sağlayan ataların üstünlüğü fikridir.[1067]

Kültürün insana kazandırdığı normlardan insanın bir anda sıyrılması, onları terketmesi oldukça zor bir iştir. Bu tür değer­ler önceki nesillerden miras alınmış ve bireylerin benliğine ay-rılmamacasına yerleşmiş, onların kişiliklerinin bir parçası ol­muştur.

Aynı şekilde toplumda batıl inançlar, kötü alışkanlıklar hakim olunca, bu insanları atalarında taklit yoluyla devraldıkları bu inanç ve alışkanlıklardan uzaklaştırmak, ayırmak imkânsız gibidir.

İşte toplumun yapısını oluşturan batıl inanç ve kötü davranışlar insanları hakikatleri idrak etmekten ve hakka itaatten alıkoyan en önemli sosyal motivlerden birisidir. Bireyin içinde yaşadığı cahil toplumun normları insandaki inanma kabiliyeti­nin uyanmasını ve gelişmesini engelleyen etkili bir perdedir. Kur'ân-ı Kerim bu toplumsal yapıyı Hakk'ın tezahürüne en bü­yük engel kabul etmiş; akli incelemeyi, delillere sarılmayı bi­linçli ve insanca yaşamayı önermiştir.

“Onlara Allah'ın indirdiği Kur'ân'a tabi olun denildiği zaman derler ki; Hayır biz atalarımızı hangi inanç üzerinde bulduysak, ona tabi oluruz. Şeytan onların atalarım cehenneme ça­ğırıyor idiyse de mi?”[1068]

Eski atalarına tapıyor olmalarının hiç bir aklî dayanağı yoktur. [1069] Saf, katıksız mücerret taklide yöneliyorlar. [1070] Öyle bir taklit ki taklit ettikleri şey doğru mu, yanlış mı bunun üze­rinde hiç bir şekilde düşünmüyorlar. İnsan bir şeyi taklit eder, fakat bir yandan da onu sorgular veya taklit etmeden önce üze­rinde düşünür. Fakat inkarcılar kendilerine gelen ilahî mesajı kabul etmedikleri gibi taklit ettikleri gelenek ve değerlerin doğ­ru olup olmadığı üzerinde düşünmek de istememişlerdir.

Cahiliye toplumlarında gelenekçi anlayış geçmişin tartı­şılmasına, atalardan miras alınan sosyal normların analiz edil­mesine ve seçmeciliğe tabi tutulmasına karşı çıkar; “Onlara Al­lah'ın indirdiğine uyun denilince, hayır atalarımızı bulduğumuz şeye uyarız derler; ya ataları bir şey akledemeyen ve doğru yol­da olmayan kişiler idiyseler?”[1071]

Ayetin müşrikler hakkında olduğunu söyleyenler olduğu gibi yahudiler hakkında olduğu da söylenmiştir.[1072] Kur'ân'a, peygamberin getirdiklerine tabi olmaları istendiğinde atalarını taklitle yetinmişlerdir.”[1073]

Taklitçilik şirkin ayrılmaz niteliklerinden birisidir. Kur'ân-ı Kerim, ataları taklit ve onlara uyma bahanesiyle dünya ve âhiretle ilgili hakikatleri inkâr etme anlayışını pek çok âyette değişik vesilelerle kınar.

“Hayır, yalnızca, biz atalarımızı bir ümmet üzere bulduk. Biz de gerçekten onların izleri üstünde doğruya erdirilmişleriz” dediler. İşte böyle, senden önce hangi memlekete kötü sonuçları haber veren bir peygamber gönderdiysek, mutlaka onların önde gelenleri, Biz atalarımızı bir ümmet üzere bulduk, biz de onların izine uymuşlarız, demiştir. O peygamberlerden her biri; Ben si­ze atalarınızı üzerinde bulduğunuzdan daha doğrusunu getirmiş olsamda mı? dediler. Onlar da; Bizler o sizin gönderildiğiniz şeyleri tanımıyoruz dediler.”[1074]

Aynı zamanda atalar kültü tarihin belli bir dönemiyle, belli nesille sınırlı olmayıp, sosyal etkileşim kuralı gereği nesil­den nesile geçerek süreklilik özelliği gösterir. “Bizden önce ata­larımız şirk koşmuştu; biz ise onlardan sonra gelme bir kuşağız, işleri batıl olanların yaptıklarından dolayı bizi helak mı edeceksin.”[1075]

Kur'ân-ı Kerim her inanç ve davranışta delile başvurmayı öngörürken, müşrikler inanç ve davranışlarında atalarını taklit etmeyi ölçü almışlardır. “İbrahim sordu: Nelere tapıyorsunuz? Onlar; “Putlara tapıyoruz. Onlara bağlanıp duruyoruz.”“Çağırdığınız vakit sizi duyuyorlar mı? Yahut size bir fayda ve zarar verirler mi? '“Hayır ama babalarımızı da bu şekilde bulduk.” [1076] Müşrikler putların geçerliliğini geleneğe bağlıyorlar, Delil yeri­ne taklitçiliği tercih etmeleri, şirkte kalmanın motivi olup, aynı zamanda Allah'a ortak koşanların düşünce esasım teşkil eder. Atalardan miras olarak alınan sosyal normların ve bunlara bağlılığın en olumsuz tarafı, toplumun yahut bireyin hidayete ermesi için bir aşama olan sosyal yahut bireysel değişimi engel­liyor olmasıdır. Mesela, cahiliye toplumlarım hidayete çağıran, onlarda bir değişim süreci başlatmak isteyen bütün peygamber­ler bu sosyal motiv ile karşı karşıya kalmışlardır.

Geçmişi üstün görme ve beğenme duygusu, sosyal değiş­me karşısında kalan toplumlarda sıkça görülen bir olaydır. Çün­kü adetlerine bağlı olan toplumlar değişiklikten rahatsız olur. Fakat bu durum adetlerin niteliğine göre de değişiklikler arzeder.” Kendisine veya geçmişine kusur isnad etmek insana zor gelir. Dolayısıyla önceden beri yürürlükte olan çok sayıdaki adetlerden insanı vazgeçirmek güç bir meseledir.

Özellikle köklü bir geçmişe sahip toplumların, yıllar ön­cesi, hayat normlarının bir birikimi olan geleneksel yapıyı de­ğiştirmenin kolay olmadığı görülüyor. Çünkü söz konusu gele­neksel yapı toplum bireylerinin tamamının katılımıyla bir kültür birikimi meydana getirmiştir. İşte toplum vicdanında kemikle­şen bu dahili geleneksel yapıyı değiştirmeyi başaran, aynı za­manda toplumu, ilâhi geleneğe davet eden bir din olmuştur.[1077]

İslâm'ın ilk dönemde değiştirmeyi başardığı toplumun geleneksel yapısı içerisinde dinin konumunu incelediğimizde, dini inanç ve davranışların samimi bir insan ifadesi olmadığı, körü körüne atalara bağlılık olduğu görülür. Psiko-sosyal açıdan bir değerlendirme yapıldığında, İslâm öncesi Araplarda putpe­restliğin gerçek manada bir “dîn” olmaktan ziyade, kutsallaştırılmiş geleneklere bağlı ve bir dereceye kadar sosyal düzeni sağlayan davranış kuralları olduğu sonucuna varılır. “...Cahiliye devri Araplarında “din” ferde göre değişen bir inanç olmaktan çok kollektif kabile şuurunun davranışlar şeklinde tezahür eden bir görüntüsüdür; realitenin üstünde sadece vicdana hitap eden bir duygu veya düşünüş biçimi değildir. “Kısacası inanç, sosyal çevrenin empoze ettiği bir davranış şekliydi. Rasyonel değerlen­dirmelerden uzak, körükörüne, robotvari mekanik bir taklitçilik geçerliydi. Önemli olan atalara bağlı kalarak örf ve adetlere uy­gun şekilde hareket etmekti. [1078]

Bilhassa İslâmi tebliğin Mekke devrinde nazil olan âyet­ler, İslam öncesi Arap toplumun din anlayışına ışık tutmaktadır. “Ey Muhammed! De ki; Allah'ı bırakıp da taptığınız put­larınıza hiç baktınız mı? Yeryüzünde yarattıkları nedir? Bana göstersenize. Yoksa onların Allah'la ortaklığı göklerde midir? Yoksa biz onlara kitap verdik de ondaki delillere mi dayanırlar? Hayır O zalimler, birbirlerine sadece aldatıcı söz söylerler.[1079]

“Ey İnkarcılar! Şimdi Lât, Uzzâ ve bundan başka üçüncü­leri olan Menat'm ne olduğunu söyler misiniz? Bunlar sîzin ve babalarınızın taktığı adlardan başka bir şey değildir. Allah onla­rı destekleyen bir delil indirmemiştir. Onlar sadece sanıya ve canlarının istediğine uymaktadırlar.”[1080]

“Ayetlerimiz onlara apaçık olarak okunduğu zaman; Bu adam sizi babalarınızın taptıklarından alıkoymaktan başka bir şey istemiyor derlerdi. “Bu Kur'ân düpedüz bir uydurmadan başka bir şey değildir derlerdi. Hak, inkâr edenlere geldiğinde, onun için: bu apaçık bir büyüdür, demişlerdi.”[1081]

Kur’ân-ı Kerim'in ısrarla, hidâyetin önüne bir engel ola­rak dikilen atalar kültü üzerinde durduğunu görüyoruz. Kur'ân'da en çok üzerinde durulan inkar motivi olan atalar kül­tü inkârın tarihi sebebi de sayılabilir.

Gelenekçi toplumlar batıl değer yargılarına son derece bağlı ve yeniliğe kapalıdırlar. Aslında her toplum bu özelliğe az çok sahiptir. İnsanların gelenek ve göreneklerinden vazgeçip yeni düşünceleri kabul etmeleri zor bir iştir. Özellikle toplumun yaşlı kesiminde eskiye bağlılık hissi gençlerden daha güçlüdür. Atalarından devraldıkları gelenek ve değerleri körükörüne izle­yenler, bu gelenekleri uyulması gerekli bir otorite olarak kabul ederler. Geleneklerin otoritesini benimsemiş olmak Allah'ın otoritesini benimsemeye engel olur.[1082]

 

3. Baskı Ve Zor Kullanma

 

İnsanları Allah'a inanmaktan, O'nu bilip itaat etmekten alıkoyan motivlerden birisi de iktidar ve otorite sahiplerinin, ile­ri gelen nüfuzlu kimselerin toplumun zayıf kesimlerine korkut­ma, yerinden yurdundan etme gibi tehdit ve baskılarıdır. Bu baskının alaya almaktan, savaşmaya varıncaya kadar dereceleri vardır. “...Onlar eğer güçleri yeterse sizi dininizden döndürünceye kadar size karşı savaşa devam ederler...” [1083] Sıcak savaşın olmadığı dönemlerde de müminleri sindirmeye korkutmaya ça­lışırlar. İmânı reddetmekle kalmayıp açıkça düşmanlıklarını ve kötü niyetlerini ortaya korlar. Zihinlerde şüpheler uyandırıp, tu­zaklar ve plânlar kurarak hidayet yollarının insanlara açılmasına engel olmak için ellerinden geleni yaparlar.

Tarih boyunca iktidar ve güç odakları tevhid inancına sa­hip olan insanları şirke döndürmek, hidâyet yollarını kapamak için baskı, şiddet, işkence, alay, hakaret, iftira, zulüm, eşitsizlik, haksızlık, zor kullanma hatta savaş gibi her türlü boykot, savaş ilanı gibi yöntemler uygulamışlardır. Bütün bu yöntemlerde in­sanlardaki “korku” zaafından istifadeyi ihmal etmemişlerdir.

Kur'ân-ı Kerim sosyal baskı gruplarının, insanları hidâ­yetten alıkoymasına ilişkin hususları yalın bir şekilde anlatıp açıklamak yerine, tarihin seyri içerisinde inanan insanlarla, inkarcı baskı grupları arasındaki mücadelelerden kesitler sunarak aktarmayı tercih etmiştir. Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Şuayb, Hz. Musa, Uhdud Ashabı ve Hz. Peygamberin inkarcıların elebaşlarından gördüğü baskıyı anlatmıştır.

Kavminin baskıcı grupları Hz. Nuh'a önceleri demogog, mecnun, bunak diyerek baskı uygulamışlar, sonra da, “Ey Nuh, eğer sen dediğinden vazgeçmezsen muhakkak ki recmedilenlerden olursun” [1084] tehdidini yapmışlardır. Müşrikler tehdit etmek suretiyle korku hissinden istifade etmeyi planlamaktadırlar. Hz. Nuh'un onlardan korkmadığını belirtir ifadesi bu durumu yan­sıtmaktadır. “Bir araya toplanınız, istediğiniz kararı alınız. Ka­rarınızı uygulamada bana mühlet vermeyiniz.”[1085]

Hz. İbrahim şirki reddettiği, Nemrud'un rejimini kabul etmediği için, insan zihninin tasarlayabileceği en büyük baskı yöntemlerinden biriyle cezalandırılmak istenmiştir.

“İbrahim kavmine; Peki, siz Allah'ın bırakıp da size hiç bir fayda vermeyen şeylere mi tapıyorsunuz? Yuh size ve Al­lah'tan başka taptıklarınıza. Aklınızı kullanmıyor musunuz siz? dedi. Müşrikler O'nu yakın, böylece tanrılarınıza yardım edin, bir iş yapacaksanız dediler.” [1086] Hatta babası bile aynı baskı metoduna başvuruyordu. “Ey İbrahim! dedi, sen benim tanrıla­rımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer vazgeçmezsen, andolsun se­ni taşlarım! Uzun bir zaman benden uzak dur.” [1087] İbrahim'i taslamakla, ölümle, kınamakla tehdit ediyordu.”[1088]

Baskıcı zümre, yönelim alanında çoğulcu sivil toplum an­layışını ortadan kaldırarak düşünce ve inanç özgürlüğünü kendi tekelleri altına alıyorlardı. “Kavminin büyüklük taslayan ileri gelenleri: “Ey Şuayb! Ya dinimize dönersin ya da andolsun ki seni ve seninle beraber inananları kasabamızdan çıkarırız dediler.” [1089] Medyen halkının ileri gelenleri, Hz. Şuayb'ı ve ina­nanları küfre dönmekle, kasabayı terk arasında bir tercihe zorluyorlardı. [1090] Tehdit ve baskı uygulayarak özellikle zayıfların inanmasına engel olmaya çalışıyorlardı.[1091]

Firavun insanlardaki korku zaafını iyi kullanarak imana engel olan bir baskıcıydı. “Sonunda Firavun ve etrafmdakilerin belası korkusundan; Musa'ya kavminden ancak bir zürriyet iman etti. Çünkü Firavun o yerde çok zorba ve pek aşırı giden taşkınlardandı.” [1092]

Hz. Musa'yı yolundan döndürmek ve mevcut şirk düzeni­nin devamını sağlamak için de aynı metodu kullanan Firavun “Benden başka ilah edinirsen, yemin ederim ki, seni zindanlıklardan ederim.” demiştir. Yine şirke terketip tevhid inancını ka­bul eden sihirbazlara, “Ben size izin vermeden mi ona inandı­nız. O, size büyü öğreten büyüğünüzdür. Öyleyse size ne yapa­cağımı yakında öğrenirsiniz; Ellerinizi ve ayaklarınızı çapraz olarak keseceğim ve hepinizi asacağım.” [1093] diye Firavun, “si­hirbazların Hz. Musa ile gizli bir işbirliğine girdikleri düşünce­sini” haklı çıkarmak için korkunç tehditler savurmakta, baskı politikası izlemektedir. Böylece sihirbazlar “işbirliği yaptıkları­nı itiraf edecekler” ve onların binlerce seyirci önünde Musa'ya iman etmelerinin doğurduğu tesir silinecektir.[1094]

“Burçlarla donatılmış gökyüzüne, geleceği bildirilmiş olan kıyamet gününe, cuma ve arefe günlerine yemin ederim ki, içi yanan ateşle dolu hendeğe atılanlar öldürüldü. Yakanlar da başlarına oturmuşlar müminlere yapmakta oldukları işkenceyi temâşâ ederlerdi. Onlardan ancak şemavat ve arzın mülkü ken­disine ait olan aziz ve hamid olan Allah'a iman ettikleri için in­tikam aldılar. Oysa ki Allah herşeyi görür. Şüphesiz inanmış erkeklere ve kadınlara fitne yoluyla işkence edip sonra da tevbe etrreyenlere cehennem azabı ve yanma azabı vardır.”[1095] Bu âyetlerde sözü edilen Yahudi ve Mecusilerden bir grubun, başka bir rivayette de bazı kralların bir grup mümin topluluğunu ateş dolu bir hendeğe atarak onları imanlarından döndürmek isteme­leri anlatılır. Bu zulümle öldürülenler “Ashab-ı Uhdüd” diye anılır. Zulmedenlere verilecek cezanın iki kat olduğu belirtili­yor. Onlara küfürleri dolayısıyla cehennem azabı, fitneleri yani müminleri yakmaları nedeniyle de yangın azabı hazırlanmıştır.[1096]

Her devirde olduğu gibi Mekke müşrikleri de Hz. Pey­gamber ve müminlere karşı fikri, psikolojik ve fiziki baskıların her türlüsünü uygulamaktan çekinmemişlerdir. Hz. Peygamberi davetinde başarısız kılmak için alaya almışlar, ayıplamaya kal­kışmışlardır.[1097] Mecnun, şâir, sihirbaz gibi akıllarına gelen her türlü yalan ve iftirayı yapmışlardır. “Çünkü onlara; Al­lah'tan başka ilâh yoktur” denildiği zaman şüphesiz büyüklenirlerdi. Deli bir şair yüzünden ilâhlarımızı mı bırakalım derler­di.”[1098]

Aynı şekilde Hz. Peygamber'e tabi olan müminler de dö­vüldüler hapsedildiler, aç susuz bırakıldılar. İşkencenin her tür­lüsüne maruz kaldılar, üç yıl devam eden boykot süresince ade­ta ölüme terkedildiler.[1099]

İnkarcı güç odaklarının baskılarının insanların hidayeti bulmasında etkili bir engel olduğu ortadadır.

İşte insanları baskı yoluyla dinlerinden alıkoymak, insan­ları hidayetten alıkoyan şirk otoritelerinin etkisini kırmak için Kur'ân'ın öngördüğü siyaset savaştır. Savaş inanç hürriyetini sağlamak için meşru kılınmıştır. [1100] Sosyal baskı gruplarının uyguladığı her çeşit şiddete maruz kalan inançları yüzünden yurtlarından çıkarılan müminlere savaş izni verilmiştir; “Haksızlığa uğratılarak kendilerine savaş açılan kimselere karşı koy­maya izin verilmiştir. Allah onlara yardım etmeğe elbette kadir­dir. Onlar haksız yere ve Rabbimiz Allah'tır dediler diye yurtla­rından çıkarılmışlardır.”[1101]

İslam'da savaş insanların İslam'a girmelerine mani ol­mak isteyen güç odaklarına karşı meşru kılınmıştır. Bu çeşit maddi engeller ortadan kaldırılınca insanlar inanç özgürlüğünü elde edeceklerdir.[1102]

“Onlarla savaşın ki, fitne ortadan kalksın, din yalnız Al­lah'ın olsun. Eğer vazgeçerlerse artık zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur.”[1103]

“Fitne kalmayıncaya ve din tamamen Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın!. Eğer vazgeçerlerse, bilin ki Allah ne yaptıklarını görmektedir. Eğer dönerlerse, bilin ki Allah sizin sahibinizdir. O ne güzel sahip, ne güzel yardımcıdır.” [1104] Ayet­lerde Allah yoluna tabi olmak için gerekli olan özgürlük ve güven gibi gerekli şartlara sahip bulunmayan bir toplumun durumu anlatılıyor. İnsanın insana hükmettiği, hidayete ulaş­manın zor olduğu bir toplumda fitne yani “şirk” [1105] hüküm sürüyor demektir. İnsanların ilâhî tçbliğ karşısında iradelerini özgürce ortaya koyabilecekleri ortamın sağlanabilmesi için savaş meşru kılınmıştır.

Gerçekten de gerek Hz. Peygamber gerekse daha sonraki dönemlerde ardarda seferler düzenlemiş, bir çok kabile ken­disini Mekke müşriklerinin baskısından bağımsız hissetmeye başlamıştı. Böylece bu özgürlük ortamı onları İslam davetine hiç bir baskı altında kalmadan serbestçe karşılık verme imkânı vermişti. İşte bu kabileler kendi iradeleriyle özgürce İslâm saf­larına katıldılar.[1106]

“Allah'ın yardımı ve zaferi gelip de insanların bölük bölük Allah'ın dinine girmekte olduklarını gördüğün vakit Al­lah'a hamdederek O'nu tesbih et ve O'ndan mağfiret dile, çünkü O tevbeleri fazlaca kabul edendir.”[1107]

İnsandaki mal, can, menfaatim koruma kaygısından, kor­ku zaafından istifade ederek düşünce ve inanç özgürlüğünü ken­di tekelleri altına almak isteyen güç odakları ve uyguladıkları ekonomik, psikolojik ve fiziksel baskı politikasıyla insanların hidayetine engel olmaya çalışmışlardır. Kur'ân'ın inanç özgür­lüğünün sağlanması için öngördüğü hususlar ve tevhid mücadelesi tarihinden verdiği örnekler bunun en açık kanıt­larıdır.

Bu arada şu hususu da belirtmek gerekir ki, dine davet konusunda müslümanlara engel olan, insanların hürriyetini kısıtlayan güç odaklarına karşı savaşmak farzdır. Yoksa zorla insanları dine sokmak için savaş emredilmemiştir.[1108]

 

4. Toplum Liderlerinin Saptırması

 

Psiko-sosyal bir vakıa olarak yaşadığımız hayatta birey bireyle, birey toplumla, toplum toplumlarla bir etkileşim içerisindedir. Ayrıca toplumda uyanlar ve kendisine uyulanlar şeklinde bir yapılanma kaçınılmaz zorunluluk, sosyal yapının inkar edilmez kanunudur. Toplumun, kitlelerin yahut grupların uyduğu kimseler onların liderleridir.

Liderlik sosyal rollerden biri olarak değerlendirilir. Lider ise bir grup içerisinde, diğerlerini en fazla etkileyebilen kimse şeklinde tarif edilir. Liderlik bazen yaptığı iş gereği insanlara verilmiş bir görevdir. Bazen de liderler belli bir düzeni olmayan gruplar içerisinde kendi nitelik ve çabaları ile ortaya çıkarlar.

Yine sosyolojik bir realite olarak milletler ve kitleler liderlerine tabi olurlar. Onlara hayranlıkla, saygıyla gönülden bağlanırlar. Onları taklid ederler. Verecekleri emirlere itaat eder­ler, yönetilir ve yönlendirilirler.

Bu esaslar gereği dalâlet ehli liderler de otoriteleri ve yönetimleri sayesinde bâtıl inançlarını empoze ederek millet­lerini saptırmışlardır. Bu liderlere gaflet içerisinde tabi olup, on­ları büyük tanıyıp içtenlikle bağlanan toplumlar da dalâletin kökleşmesine, hidayet yollarının kapanmasına vesile olmuşlar­dır. Dalâlet ehli liderlerin insanlara hidayet yollarını kapayıp onları saptırması doğrudan olmayıp fiziki baskı, kültür emper­yalizmi, beyin yıkama gibi dolaylı yollardan gerçekleşmiştir. Başlarındaki liderlere siyasi, idari, ekonomik her alanda itaat ar-zeden cahiliye halkları, liderlerini takdis etmişler, dokunulmaz ve hata etmez saymışlar, emirlerini, yasaklarını, kanunlarını, görüşlerini ilâhi ve nebevi öğretilerin üstünde tutarak ilâhlaştırmışlardır.

Liderlerin insanları saptırmada oynadığı role dikkat çeken Hz. Peygamber, “Doğru yoldan sapıtan önderlerden üm­metin hesabına endişeleniyorum.” [1109] buyurmuştur.

Kur'ân-ı Kerim siyasi güçle, insanları hak yoldan sap­maya sevkeden liderlerin başında Firavun'u misal verir. “Netice olarak Firavun, halkını sapık yola sürükledi, doğru yola götür­medi.” [1110] Firavun kavmini din konusunda aldatan bir lider ol­duğu gibi, deniz hadisesinde de onları aldatan, kurtarmayan kimsedir. [1111] Ordusunu tehlikeye sürüklemiş ve helakine sebep olmuştur. [1112] Bir lider olarak Firavun nasıl kavminin hidayetine engel olma konusunda canlı örnek teşkil ediyorsa, her asırda liderlerin, önde gelenlerin toplumları saptırabileceğine, inanç ve değer yönlerden onları yanlış yollara sürükleyebileceğine dikkat çekiliyor. Yine Kur'ân dalâlet ehli liderlerden ve onların saptırdığı halklardan bahsederken kıyameti fon olarak, diyalog halinde bulunan lider ve saptırdık­larım obje olarak ele aldığı bir tablo çizer:

“Kâfirler dediler ki; “Biz ne Kur'ân'a inanırız, ne de on­dan öncekilere. Fakat sen zalimleri Rabb'lerinin huzurunda dur­duruldukları zaman, bazısının bazısına söz atışını, o zayıf düşürülenlerin, o büyüklük taslayanlara: Hayır, gece gündüz işiniz hilekârlıktı çünkü siz, bize Allah'ı inkâr etmemizi ve O'na eş koşmamızı emrediyordunuz” derler.”[1113]

“Size ne oldu ki birbirinize yardım etmiyorsunuz? Belki onlar o gün teslim olacaklar ve zillete boyun eğecekler. İşte bu duruma düştükleri vakit, onlardan bir kısmı diğerlerine yönelir­ler, birbirlerini sorumlu tutmaya çalışırlar. Uyanlar, uydukları adamlara; Siz bize sağdan gelirdiniz derler. “Ötekiler de bilâkis, derler, zaten siz kendiniz inanan kimseler değildiniz. Bizim sizi zorlayacak bir gücümüz de yoktu. Fakat siz kendiniz azgın bir toplum idiniz. Onun için Rabb'imizin sözü bize hak oldu. Biz  tadacağız.” [1114]

“Yüzleri ateşe evrilip çevrildiği gün eyvah bize! Keşke Allah'a itaat etseydik, peygambere de itaat etseydik! derler. Ey Rabb'imiz! Biz reislerimiz ve büyüklerimize uyduk da onlar bizi yoldan saptırdılar” derler. Rabb'imiz onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lanetle rahmetinden kov.”[1115]

“Kıyamet gününde Allah onlara diyecek ki; Sizden önce geçmiş cin ve insan toplulukları arasında siz de ateşe girin. Her ümmet girdikçe tâbi oldukları yoldaşlarına lanet edecekler. Hepsi birbiri ardından orada toplanınca, sonrakiler öncekilere, Ey Rabb'imiz bizi işte bunlar saptırdılar! Onun için onlara ateşten bir kat daha fazla azap ver” diyecekler. Allah'da onlara her biri için bir kat daha fazla azap vardır, fakat siz bilmezsiniz diyecek­tir.”[1116]

“Her insan topluluğunu önderleriyle birlikte çağıracağımız günde, kimlerin amel defteri sağından verilirse, onlar en küçük bir haksızlığa uğramamış olarak amel defter­lerini okurlar.”[1117]

“Kıyamet gününde hepsi Allah'ın huzuruna çıkacak ve zayıflar o büyüklük taslayanlara diyecekler ki: Biz sizin tâbilerinizdik. Şimdi siz Allah'ın azabından herhangi bir şeyi bizden savabilir misiniz? Onlar derler ki, Ne yapalım Allah bizi hidayete erdirseydi, biz de sizi doğru yola iletirdik. Şimdi biz sızlansak da sabretsek de birdir. Çünkü bizim için sığınacak bir yer yoktur.”[1118]

Yukarıdaki âyetlerde sözü edilen yöneticiler kâfirdirler [1119] Ayrıca âyetlerde yer alan “sâdetenâ” kelimesinin seçkinler ve yöneticiler; “küberâenâ” kelimesinin ise, toplumu ilmî ve kültürel açıdan saptıran bilginler anlamına geldiği söylenir.[1120]

Dalâlet ehli liderlerin insanların Hak'tan sapmasında mühim rol oynayan sosyal motivlerden biri olduğu âyet-i kerimelerden açıkça anlaşılmaktadır. Bu tür bir sapma olayında liderlerin aktif rolü açıkça görülüyor. Fakat liderlere uyanların bunda hiç rolü yok mu? Liderlere uyanlar ise bu eyleme pasif olarak katılırlar. Aşağılık duygusu içerisinde, düşünce, inanç ve hareket yönünden şahsî hürriyetlerini kaybedenler, despot ve diktatörlerin elinde birer kukla haline gelirler. Liderlerin inancı uyanlarının inancı olur. Bunun dışındaki mesajlara kulak vermeleri mümkün olmaz.[1121]

 

5. Aşırı Ta'zim

 

Toplumların içerisinde takvası, doğruluğu, ilmi, dehası ile halkının ve ülkesinin kurtuluşu için kazandığı zaferlerle, büyük başarılarla yüksek derecelere ulaşan insanlar vardır. Toplum böyle kimseleri yüceltir, layık olmadıkları halde onlara en yük­sek derecede kabul ederler. Bu hastalık toplumun bayağı, cahil, düşüncesiz kesiminin ruhlarında yer ettiği zanian yücelttikleri kimseyi ilâhlık veya bazı ilâhlık özellikleri nisbet ederek kutsallaştırırlar.[1122]

Çünkü insanın yaratılışında kahramanlığa, büyüklüğe, büyük şeylere karşı bir sempati ve ilgi mevcuttur. Onlara gös­terilecek normal ölçülerdeki bir saygı olumsuz bir davranış ol­mayıp aksine arzu edilen bir tutumdur. Mesela Kur'ân-i Kerim anne-babaya, [1123] Peygamberlere, [1124] saygı gösterilmesini ön­görür.

Fakat bir varlığa gösterilen hürmet aşırılığa kaçar, takdise kadar varırsa sapma başlar. İnsan şirke düşer, çünkü takdis yal­nız Allah için olur.

Hristiyanların Hz. İsa ile annesini, Yahudilerin Üzeyr'i, ehl-i kitabın din büyüklerini müşriklerin melekleri tazimde aşırı gitmeleri şirke düşmelerinin nedenlerinden biri olmuştur.

“Allah demişti ki; “Ey Meryem oğlu İsa sen mi insanlara; Beni ve Annemi Allah'tan başka iki tanrı edinin” dedin? İsa; Haşa, sen yücesin, dedi.” [1125] Hristiyanlar Hz. Meryem'i de ibadet edilecek bir nesne haline getirmişlerdir. M.S. 431 Efes konsülünde “Allah'ın Annesi” mefhumu resmen kullanılmaya başlandı. Arkasından Meryem'e tapıcılık hızla yayılma gösterdi. Kiliselere heykelleri dikildi. Kendisine tapıldı. [1126] Nitekim Resûlullah, kendisine aşırı derecede saygı gösterilmesini yasaklamıştır: “Hristiyanların Meryem oğlu İsa'yı övdükleri gibi beni övmeyin, Ben, bir kulum, “Allah'ın kulu ve Resulüdür”, deyin.” [1127] Hristiyanlar İsâ Allah'ın oğludur diyerek tevhidden uzaklaştılar, vahdaniyyet inancına gölge düşürdüler. Oysa tevhid, imanın zorunlu bir şartıdır. Her çeşit yardımcı ve ortak edinmekten beri olan Allah'a ne şekilde olursa olsun eş ve denkler isnad etmek şirktir.

“Yahudiler: “Uzeyr, Allah'ın oğludur dediler. Hristiyanlar da; Mesih Allah'ın oğludur” dediler. Bu onların ağızlarıyla geveledikleri sözlerdir. Sözlerini, önceden inkâr etmiş olan müşriklerin sözlerine benzetiyorlar. Allah onları kahretsin, nasıl da haktan yüz çeviriyorlar.” [1128] Dinlerine yapmış olduğu hiz­metlerden dolayı Üzeyir İsrailoğullarının aşırı takdir ve say­gısını kazanmıştı. Bu saygı ve aşırı tutum neticesinde ona kut­siyet atfettiler. Ve bazı Yahudi mezhepleri onu Allah'ın oğlu saymaya başladılar.[1129]

“Hahamlarını ve rahiplerini Allah'tan ayrı Rab'ler edin­diler, Meryem oğlu Mesih'i de öyle yaptılar. Oysa kendilerine yalnız tek ilâh olan Allah'a ibadet etmeleri emredilmişti. O'ndan başka ilâh yoktur. O, onların şirk koştukları şeylerden münezzehtir.”[1130]

Bazı kimseler de melekleri [1131] ve cinleri [1132] takdis ederek şirke düşmüşlerdir.

Yine Kur'ân-ı Kerim salih kimselere gösterilen aşırı say­gının şirke götüreceğine işaret etmiştir. “Dediler ki: Tanrılarınızı bırakmayın, ne vedd'i, ne Suva'ı, ne de Yeus'u, ve Nesr'i bırak­mayın.” [1133] Yeûk, Yagûs ve Nesr Hz. Adem ile Hz. Nuh arasında yaşamış iyi kimseler olup toplum içinde itibar görürler­di. Bu şahıslar öldükten sonra şeytanın vesvesiyle anıtları yapılarak, her birinin anıtına isimleri de verildi. Ardından da bunlara tapılmaya başlandı.[1134]

Kur'ân-ı Kerim, toplum içerisindeki seçkin ve üstün in­sanlara yapılacak aşırı tazimin takdise dönüşebileceğini ve in­sanı şirke götürebileceğini değişik vesilelerle naklettiği bilgiler ışığında isbat etmektedir. İnsanlar benliklerindeki kutsallık duy­gusunu bazen maddî, fanî varlıklara yöneltirler. Değişik neden­lerle bu varlıkları yüceltirler ve onlara kutsallık atfederler. Özel­likle kendisine minnet ve hayranlık duyulan insanlara gösterilen aşın saygı, ölçüsüzce bir tutumla onu kutsal saymaya kadar gider. Kur'ân'ın anlatmış olduğu tarihî hadiseler bu gerçeği doğrulamaktadır. Fanî varlıklara kutsallık atfetmek, secde eder­cesine aşırı tazim göstermek, hakikatte kutsallık atfedilmeye layık olan Yüce Allah'a yönelmeyi engeller. Allah'ın yanında başka şeylere de aşırı tanzim gösterme şirk inancını doğurur.[1135]

 

C. Fizyolojik Olmayan Motiv

 

Şeytan: İnsanları faaliyete sürükleyen ve davranışlarına etki eden unsurlardan biri de şeytandır. Kur'ân'da bu unsur, in­sanlara etkide bulunan önemli bir varlık olarak yer alır. Şeytan, insanın kendi benliği içindeki eğilimler değil, insanın dışında, ona yabancı ve düşman bir varlıktır. İyilik konusunda insanı alıkoymaya, kötülük konusunda teşvik edip süslü göstermeye çalışır. Bunu yapmış olduğu vesvese ile gerçekleştirir. [1136] An­cak şeytan her insanı nüfuzu altına alamaz: “Çünkü inananlara ve Rabb'lerine dayananlara onun bir gücü yoktur...”[1137]      

İnsana düşman olan şeytan ona sürekli kötülüğü telkin eder. İnsan psikolojisinde bu güç de vardır. Bu Allah'ın yarattığı kanundur.[1138]

Her türlü kötülüğe olduğu gibi, Allah'a ortak koşmaya neden olan motivlerden birisi de şeytandır.”[1139]

Kur'ân-ı Kerim değişik vesilelerle şeytanların insanları şirke düşürdüğünü hatırlatır. Meselâ, Sebe kraliçesi hakkında bilgi edinen Hüdhüd, Hz. Süleyman'a şunları haber verir. “O'nun ve kavminin, Allah'ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm. Şeytan onlara işlerini süslemiş de onları doğru yoldan çevirmiş, bu yüzden yola gelemiyorlar.”[1140]

Yine Kur'ân-ı Kerim'de insanları hak yoldan saptırmak için şeytanın kurduğu planlardan, yöntemlerden bahsedilir: “De ki, öyleyse beni azgınlığa mahkum ettiğin için ben de andolsun ki, onların önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından geleceğim ve sen onların çoğunu şükreder bulamayacaksın.”[1141] Bu âyetlerde geçen ifadeler müfessirer tarafından şu şekilde yorumlanmıştır: Ayette şeytanın insanların “üstlerinden” geleceği söylenmemiştir. Çünkü üstten insanlara rahmet iner. “Altlarından denmemesinin sebebi ise insanın alttan gelebilecek şeylerden ürkmesidir. Şeytanın “önlerinden” gelişinin manası, âhiret konusunda insanları şüpheye düşürmesidir. “arkadan” gelişinden kastedilen ise, dünyaya rağbet ettirmesidir, “sağların­dan” gelişinin anlamı dini meselelerde şüpheye düşürmesidir. “sollarından” gelmesinden maksat ise, isyana teşvik etmesidir.[1142]

Şeytan insanlar üzerinde, onların İradelerini ortadan kal­dırabilecek bir güce sahip değildir. Ancak şirke yönelmeleri ve böylece sapmaları noktasında vesvese verdiği, insanı kurun­tulara düşürdüğü bir gerçektir. “Onları mutlaka saptıracağım, muhakkak onları boş kuruntulara boğacağım, kesin olarak on­lara emredeceğim ve hayvanların kulaklarını yaracaklar, şüp­hesiz onlara emredeceğim de, Allah'ın yarattıklarını değiştirecekler, dedi. Kim Allah'ı bırakır da şeytanı dost edinirse el­bette apaçık bir ziyana düşmüştür.”[1143]

Şeytanlar insan üzerinde zahiri olduğu gibi bâtmî yönden de tesir yaparlar: “Şeytan, kanın damarlarda dolaştığı gibi, in­sanoğlunun kan damarlarında dolaşır. Ben sizin kalbinize şey­tanın vesvese atmasından korktum.”[1144] Şeytanın vücutta kanın dolaştığı gibi dolaşması mecaz olabilir. Hakikatte anlatıl­mak istenen şeytanın vermiş olduğu vesvesenin, yapmış olduğu dürtmenin tesiri ve etkileyiciliğidir.[1145]

 

II. İnkarcılıktan Doğan Psikolojik Hastalıklar

 

Hangi mesleğe veya hangi dünya görüşüne mensup olur­sa olsun, hemen hemen hiç bir fark gözetmeksizin herkeste görülebilen “akıl hastalıklarının, dindar insanlar üzerinde ise pek fazla etkili olduğu söylenemez. Akıl hastalıkları, her türlü ruhsal açmazlara bağlı nörotik şikayetler, psiko-somatik beden­sel rahatsızlıklar, davranış bozuklukları hep insanın dini inanış ve davranıştan uzaklığı oranında ortaya çıkar. Manevi şuurda yerinden sapmalar, maneviyatın bozulması, ihtiras, mani, melankoli, hebefreni, şizofreni gibi en hafifinden en ağırına kadar akıl hastalıklarına, ruhsal açmazlara sebep olur. Bundan dolayı din günümüzde psikiyatrinin ilgi odağı haline gelmiştir. Zira; akıl hastalıklarının menşeinde maneviyatsızlığın, manevi şuur eksikliğinin olduğu kabul edilmektedir. Kaynağı maneviyatsızlık olan şizofreni gibi akıl hastalıklarının tedavi edilmesi ve hatta baştan önlem alınabilmesi, manevi temelin düzeltilmesine bağlı görülmektedir. Çünkü dini tekamül akıl hastalıklarının meydana gelmesine imkân vermeyen bir konuma sahiptir.[1146]

İnkarcı ya da maneviyat yönünden zayıf kimselerde psikolojik hastalıkların hangi nedenlerle ve hangi boyutlarda kendini gösterdiğine bakacak olursak, karşımıza şunlar çıkar. Korku ve vehimler, ölüm korkusu, sonunun ne olacağı kaygısı, kendini güvensizlik içinde dayanaksız ve sığınaksız hissetme, her türlü dünya nimetinin elde edilmiş ve tadılmış olmasına rağ­men meydana gelen doyumsuzluk, insanî tabiatı gerçekleştirme ihtiyacını tatmin edememe, sonsuzluğa ve ölümsüzlüğe duyulan ihtiyacı karşılayamama, ruhla nefis (beşeri içgüdüler) arasındaki dengenin bozulması, hayatı anlamlandırma isteğinin engellen­mesine bağlı olarak varoluş kaygısı, fıtratın dışına çıkılarak, doğuştan var olan inanma kabiliyetinin karşılıksız bırakılması, aşırı şüphecilik ve kararsızlık gibi nedenlere bağlı olarak psikolojik rahatsızlıkların ortaya çıktığı görülebilir.[1147]

 

A. Hastalıkların Genel Sebepleri

 

1. Fıtri İman Kabiliyetini Karşılıksız Bırakma

 

“Resulüm! Sen yönünü “hanif” olarak dine yani, Allah insanları hangi fıtrat üzerine yaratmış ise o fıtrata çevir. Allah'ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur; fakat in­sanların çoğu bilmezler.” [1148] Ayet-i kerimede insanların dine eğilimli bir kabiliyet üzere yaratıldığı, bu fıtratın değiştirelemeyeceği, değişmeyeceği, insanların bu yaratılış ve gerçek tabiatları doğrultusunda hareket etmelerinin uygun ve'gerekli olduğu belirtiliyor. Böylece fıtratına uygun olarak bir dini düşünceye sahip bulunan ve davranışlarında dinin sınırlarını gözeten kimse uyumlu ve huzurlu olacaktır. İnanmayarak fıtrata ters düşen kimseler ise, tüm beşeri arzuları doyuma ulaşmış olsa bile huzursuzluk ve ruhi tatminsizlik içerisinde kıvranacaklardır.

İnsanî tabiatı gerçekleştirme ihtiyacını tatmin edemeyen kimselerin, bu boşluğu doldurmak ve dengeyi sağlamak için onun yerine ikame etmeye çalıştıkları, spor, talih oyunu, yarış­ma gibi maddi şeyler bu ihtiyacı karşılamaktan ve doyumu sağ­lamaktan uzaktır. Bu türden arayışlar kısmi bir tatmin sağlar görünürse de, neticede doyumsuzluğu artırır, ihtirası ve iç­güdüleri harekete geçirerek insanı saldırganlık ve taşkınlığa sürükler. Özellikle duyarlı ve dini kişilikler, Allah'a inanmazlar­sa, bu ihtiyaçları karşılıksız kalırsa şahsiyet parçalanmasına, kişilik bozukluklarına (psikoz) maruz kalırlar.[1149]

 

2. Hayatı Anlamlandırma İsteğinin Engellenmesi

 

Hayatı anlamlandırma isteği, insanda yaratılıştan gelen temel arayışlardan biridir. Bu isteğin engellenmesi durumunda insan, hiçlikle, yoklukla yüzyüze gelir. Bu durum can sıkıntısı ve varoluş kaygısı şeklinde dışarıya yansır. Psikoanalizcilerin kabul ettiği, dürtülerle içgüdeler arasındaki bir çatışma olmak­tan çok, çeşitli değerler arasındaki ahlâki ve manevi çatışmanın bir sonucu olarak kendini gösteren “noojenik mevrozu” bile or­taya çıkabilir. Bu varoluş boşluğu ve “yokluk” kavramları, ateist insanın kendi ben'iyle olan münasebeti kaybettiği ve imanın yok oluş durumuna düştüğü, Allah'a inançsız bir hayatın çıkmasını tanımlayan Kur'tın âyetlerini çağrıştırır. Şu alemde sadece bir yansıma olan insanın, tek gerçek olan Yüce Allah'ı unutması, varlığın esas kaynağından olan kendi ben'ine yaban­cılaşması demektir.[1150]

“Kendileri Allah'ı unutmuş, böylece O'da onlara kendi nefislerini unutturmuş olanlar gibi olmayın.”[1151]

 

3. Ruhla Nefis Arasındaki Dengesizlik

 

İnsandaki ruhî bunalımların akıl hastalıklarının nedenleri arasında ruhla nefis arasındaki dengesizlik ve ilişki bozukluğu gösterilir. İnsanı hayvandan ayıran ve metafizik âlemle ilişki kurmasını sağlayan üstün ruh hali ile yine ondaki nefis (yani iç­güdüsel eğilimler) arasında bir dengenin sağlanması zorunludur. Eğer bu denge bozulur ruhun ihtiyaçları karşılanmazsa insan bunalıma düşer. İnsanı ele alan batılı psikologlarda görüldüğü gibi nefsin bir yönü ön plana çıkarılmış, insan ruhuna nüfuz edilmemiş ve onun ihtiyaçları bir bütünlük içerisinde ele alın­mamıştır.[1152] Halbuki Kur'ân-ı Kerim, nefsin istek ve ihtiyaç­larını karşılamanın meşruluğu yanında, insanın Allah'a olan ruhî gereksiniminin de bir bütünlük içerisinde değerlendiril­mesini öngörür: “Kadınlara, oğullara yığın yığın biriktirilmiş al­tın ve gümüşe, salma ve güzel atlara, hayvanlara, ekinlere olan ihtiraskârâne sevgi insanlar için süslenip bezenmiştir. Bunlar dünya hayatının geçici birer faydasıdır. Allah'a gelince nihayet dönüp varılacak yerin bütün güzelliği onun nezdindedir.”[1153] İçgüdü ve arzular dünya hayatının gereklerini sağlamak ve Al­lah (cc)'a giden yolda vasıta olmak için verilmiş nimetlerdir. Bu eğilim ve arzulara aşırı ilgi göstermek, Allah'ı ve âhireti unut­mak yanlış bir tutumdur. [1154]

Ruhun Yüce Allah ile olan ilişkisini kesmek, insanı sadece doymak bilmeyen içgüdüsel arzuların kucağına teslim etmek sıkıntı ve bunalımların vücudun bütün hücrelerine yayıl­masına yol açar. Hayat o kimse için bir azap ve endişelerle dolu bir açmaz halini alır, sebepsiz, gayesiz, sahipsiz gördüğü bu âlem onun için musibetler ve bela cehennemi kesilir. Din gidin­ce fazilet anlayışı kaybolur, yüksek duygular adına kalbde ne varsa hepsi silinir gider, kalb bomboş kalır. Yerini bir kaos, sonu olmayan bir meydan kaplar. Bu zindanda, müthiş bir belirsizlik içerisinde olan insan sürüklenip gider.[1155]

Şehvet ve arzularına oian tutkunluğun ağır basmasıyla Yaratıcısıyla olan bağlarını zayıflatan insan hayvanlar seviyesine düşer. Benliğini hissî bir katılık kaplar, manevî duyarlılığını kaybeder. Şehvet ve arzularını ne kadar doyurursa doyursun ruhu sürekli açlık çeker.[1156]

 

4. Yok Olma Korkusu

 

İnsanın yaratıcısından uzaklaşması, O'na şirk koşması, korku ve vehimlerin kaynağıdır. Aklı ve gönlü hurafelerle, batıl inançların saçmalıklarıyla alt üst olan, sahte tanrıların yaymış oldukları vehimlere kapılan insan, artık herşeyden iyice kork­maya başlar. Açık bir sebep olmaksızın şirkin olduğu her yerde korku duygusu kolgezer. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmak­tadır: “Hakkında hiç bir delil indirmediği şeyi Allah'a ortak koşmalarından ötürü, inkâr edenlerin kalbine korku salacağız” [1157] Özellikle ölüm, yok olma korkusu sıkıntı ve strese neden olur. Bu arada belirtmemiz gerekir ki, stres, endişe, kaygı ve huzursuzluğun insanda doğurmuş olduğu gerginlik halidir. İnsanda kaygı ve huzursuzluk doğuran faktörler kişiden kişiye değişebilmektedir.[1158]

Yok olma duygusu, varlığını kaybetme yani ölüm kor­kusu insanda stresin başlıca kaynağıdır. Ölüm olayı insan için kaçınılmaz bir son, aklın normal olarak kabul etmesi gereken doğal bir olay olmasına rağmen, insan duygusal olarak ölüm hadisesine alınamamaktadır. Ölümün bu soğuk ve ürkütücü yüzü, korku veren bir olay olarak, yok olma korkusunun nedeni olmuştur. [1159] Yok olma korkusu, hayatın sadece görülebilen âlemden ibaret olduğunu sanan, onun bir yaratıcısı olduğu bilin­cini taşımayan inkarcı veya zayıf inançlı kimsulerde görülür. Yüce Allah'a ve bu hayattan sonra yeniden bir dirilişin var­lığına inananlar için böyle bir endişe, dolayısıyla aşırı bir stres söz konusu değildir.[1160]

 

5. Şüphecilik

 

Mânevi hayatın ihmal edilmesiyle ruh sağlığı yönünden başgösteren anormal tutumlardan birisi de şüpheciliktir. Şüphe insanın ruh dünyasını içten içe kemiren amansız bir hastalıktır. İnançsızlıktan kaynaklanan aşın şüphecilik ve her şeyden kuş­kulanma duygusu insanı daima sıkıntı ve ızdırap içerisinde bırakır.[1161]

Kur'ân-ı Kerim inkâr edenlerin kalblerinin kuşku dolu ol­duğunu haber verir: “Ancak Allah'a ve âhiret gününe inan­mayan kalbleri şüpheye düşüp kuşkular içinde bocalayanlar senden izin isterler.”[1162] İnkarcılar şüphecilikten kafaları karış­mış ve şaşırmış bir vaziyettedirler.[1163]

Şüphe nefse kaygı, endişe, huzursuzluk ve ızdırap verir, [1164] gönül rahatlığını ve iç huzuru bozar.[1165]

Ruh sağlığını derinden tehdit eden şüphecilik inkârın ay­rılmaz unsurlarından birisidir. İnsanda inkâr olduğu sürece şüp­heler onun ruhunu sürekli kemirecektir.[1166]

 

6. Güvensizlik Duygusu

 

Ruhsal dengenin sağlanmasına esas teşkil eden unsurlar­dan birisi de güven duygusudur. Gerçek manada güvenilebile­cek tek varlık Yüce Allah'tır. Eğer insanlar başka dayanak ve sığmaklar arayacak olursa elbette ruhsal denge sarsılacak sıkın­tı, gönül darlığı (agnossie) meydana gelecektir. [1167] Belirtmek gerekir ki “sıkıntı, özü itibariyle şuur dışıdır ve ele avuca sığ­mayan çok şekilli bir psikolojik gerçekliğe sahiptir. Gerçek sı­kıntı, umulmadık tarzda beliriverir; bir hayalet gibi nereden gel­diği ve ne istediği bilinmez. Bütün ruh hastalıklarının altında sı­kıntı yer alır; her marazı belirti bir sıkıntıyı saklar ve açığa vu­rur. Bununla birlikte sıkıntı her zaman marazı değildir. İki türlü sıkıntıda bahsetmek mümkündür. Marazı (patalojik) sıkıntı ve varoluşsal (existencielle) sıkıntı. [1168]

İnsanda sıkıntı doğuran sebeplerden birisi de inançsızlık tesiriyle ortaya çıkan güvensizlik duygusudur. İnsanda şahsiyet bütünlüğü sağlayan değerlerin kaybının veya belli ölçüde zarar görmesinin, insan benliğinde sarsıntı meydana getirmesinin se­bebi, güvensizlik duygusunda aranmalıdır. İnsan bağlandığı de­ğerlerin tehlikeye düşmesi halinde; güvensizlik duygusuna ka­pılır. Kendisini iyice yalnız hissetmeye başlar ve kendisini kur-tarabilecek bir güç arar.[1169] Kısacası, insan kendisini sarsabile­cek her türlü hadise karşısında kişiliğini koruyabilmek için gü­veneceği, dayanacağı bir şeye ihtiyaç duyar.

Güven duygusu, herhangi bir güvenceye bağlı olan kim­senin ruh halini anlatan bir duygudur. Güvence ve bu güvenceye olan bağlılık devam ettiği müddetçe güven duygusu da devam eder. Benliğini sarsabilecek, kişilik bütünlüğünü bastırabilecek herhangi bir gelişme karşısında, güvensizliğe kapılan insan ken­disini stresin kucağında bulur. Güvensizlik duygusu stresin se­beplerinden birisi durumundadır. Stresten kurtulmanın yolu da bu duygudan kurtulmakla olur.'[1170] Güvensizlik duygusundan kurtulmanın en emin ve gerçekçi yolu Allah'a bağlılık ve tesli­miyetten geçer. Bütün beşeri ihtiyaçlar gibi. sığınılacak mânevi bir kuvvete, dayanılacak güvenilir bir varlığa iman etmek de ruhun bir ihtiyacıdır. Alemde Yüce Allah'tan başka insan için sığınılabilecek, güvenilebilecek bir dayanak yoktur.[1171] Bu dayanaktan yoksun olanlar, her türlü stres ve sıkıntının tesirine açık bir korumasızlık içinde kalırlar.

Kendisini batıl tanrılanyla korkutmak isteyen müşriklere Hz. İbrahim'in verdiği cevap ve sergilediği güven duygusu imanın sağladığı avantajlardan biri olarak karşımıza çıkar.

“Allah'a ortak koştuklarınızdan nasıl korkarım? Oysa siz Allah'ın hakkında size bir delil indirmediği bir şeyi O'na ortak koşmaktan korkmuyorsunuz. İki taraftan hangisine güvenmek daha gereklidir, bir bilseniz. İşte güven onlara, inanıp iman­larına şirk karıştırmayanlaradır. Onlar hidâyete erenlerdir.” [1172] Ayette müminlere verilen güvenliğin, emniyet hissinin müşrik­lere verilmediği belirtiliyor. Sözkonusu güvenliğin “kıyamet gününde”[1173] güvende olma şeklinde yorumlandığını görüyoruz. Fakat Hz. İbrahim'in korkusuzca tavrından bu güvenliğin dünyada da geçerli olduğunu düşünüyoruz. Aynı şekilde müşriklerin de güvensizlik içinde olduklarını... Çünkü inancı olmayan güven içinde değildir. Güven duygusunun kay­nağı olan imandan yoksundur. Ortak koştuğu ilâhlar ona güven telkin edemez. Ahirete inanmadığı için geleceğe yönelik bir güvencesi yoktur. Her yönden güvenceden yoksun ve korumasızdır.[1174]

 

7. Şahsiyet Bütünlüğünü Parçalayan Şirk

 

Tevhid (tek olan Allah'a inanma) dîni insan şahsiyetine bütünlük kazandırır. Fakat Allah'a ortak koşmak (şirk) bu bütünlüğü bozup parçalar. Çünkü Allah'a ortak koşan insan “bu çeşitli ilâhların birbirinden ayrı arzularını yerine getirmeye çalışırken de kendi nefsi perişan olup dağılıyor. Sonunda da rahat ve huzuru kaybolduktan sonra kendi nefsini de kay­bediyor.”[1175]

“Allah, geçimsiz efendileri olan bir adamla, yalnız bir kişiye bağlı olan bir adamı misal olarak verir. Bu ikisi eşit midir? Övülmek Allah içindir, fakat onların çoğu bilmez.” [1176] Bu âyet müşrik bir kimse ile tek bir Allah'a iman eden mümin hakkında verilmiş bir misaldir.[1177] Verdiği misalde Yüce Allah tevhid ve şirk akidelerini karşılaştırmış, insan hayatı üzerindeki etkilerini açıklamıştır, [1178]

İnsan ancak tek İlâha kulluk etmekle huzur bulur. Düşün­cesi dağılmaz, ne yapacağını bilir. Müşrik ise hangi tanrıyı memnun edeceğini bilemez, şaşırıp kalır. Düşünce ve duyguları parça parça olur, benliğinde psikolojik çatışma başlar. Bu çatış­malar ruh sağlığının bozulduğunun belirtileridir.[1179]

 

B. Kur'an'ın Psikolojik İnkar Hastalık­larına Verdiği İsimler

 

Kur'ân-ı Kerim inkarcı tutumları ve fıtrata aykırı dav­ranışlarından dolayı müşriklerin iç dünyalarında meydana gelen anormal psikolojik gelişmelerden bahseder. Kalp katılığı (kas­vet), kalp darlığı (dik), zorluk (harec) gibi isimler altında in­kârın kâfir bir kalpte meydana getirdiği ruhî hastalıklara dikkat çeker.[1180]

 

1. Kalp Katılığı (Kasvet)

 

Sıkıntı duymak, bazı olaylar karşısında bunalmak insanın yaratılışında mevcuttur. “Biz insanı muhakkak bir sıkıntı içinde yarattık.” [1181] Yaratılıştan var olan bu psikolojik olgu çelişkiye düşen, çatışmaya giren, zor bir iş altında ezilen psikolojik bir engellemeyle karşı karşıya kalan insanda varlığını hissettirir. Onu bunaltır ve iyice sıkar, gönlünü daraltır, bütün genişliğine rağmen yeryüzü ona dar gelir. Yukarıda saydığımız gibi sıkıl­ması için sebeplerin fazlasıyla mevcut olduğu ateist, inkarcı kimselerin tutulmuş olduğu kalb hastalıklarından birisi “kalb katılığı”dır. İnkarcı ve müşrik kimseler yakalanmış oldukları bu hastalık nedeniyle bir türlü sıkıntı ve bunalımdan kurtulamaz, hiç bir şekilde huzurlu ve mutlu olamazlar.

“Kasvet” filolojik açıdan kuruluk, sertlik, katılık gibi içeriklere sahiptir. Müşrik ve inkarcıların kalbieri “katılığa” benzetilmiştir. [1182] Böyle bir kalb bütün doğal ünitelerini kay­betmiş olduğundan, işlevsiz ve hasta durumdadır. Sadece cehalet, nifak, kuşku, şüphe, hased ve kin gibi hastalıkları bün­yesinde barındırır. [1183] Kalbe hiçbir hayır, iyilik işlemez, hiçbir şey tesir edemez.[1184]

“Allah'ın, göğsünü İslam'a açtığı kimse, Rabb'inden bir nur üzerinde değil mi? Allah'ı anlamaya karşı yürekleri katılaş­mış olanlara yazıklar olsun. Onlar apaçık bir sapıklık içindedirler” [1185] Bu âyette iki grup insandan söz edilir. Birinci grupta ele alınan kimseler, İslâm nurunun aydınlığıyla iç dünyası genişletilmiş insanlardır, yani müminlerdir.” Yüce Allah'ın, Kendi Zâtı'nı bilip tanıması, tevhid şuuruna erişmesi, Rububiyetine boyun eğip itaati altına girmesi için kalbini geniş­lettiği kimse ile, yapmış olduğu işler yüzünden, kalbini katılaştırıp zikrinden.uzaklaştırdığı, Hakk'a tabi olmuş bir şekilde hidayete ulaşmayı kendisine zorlaştırdığı kimse bir midir? El­bette bir olamaz. Kalbi genişletilmiş olan kimse, ruhu Hak tarafından aydınlatıldığı için, kesin bir inanç ve şuur üzeredir. [1186] İkinci grupta ele alınan kimseler ise, “...kalbi katılaşmış, Yüce Allah'ı anmaktan uzaklaşmış, insanlara öğüt olsun diye indirilen Kur'ân'dan yüz çevirip, iman etmeyen, Kur'ân'ın içindekilerin i doğrulamayan insanlardır.[1187]

 

2. Kalb Darlığı (Dîk)

 

Özellikle inkârdan dolayı meydana gelen kalb darlığını ifade etmek için Kur'ân-ı Kerim'de “dîk” lâfzı kullanılır.

“Allah kimi hidayete erdirmek isterse; Onun kalbini İs­lâm'a açar. Kimi de saptırmak isterse, onun da göğe yükseliyormuş gibi kalbini daraltır, sıkar. Allah, iman etmeyenlerin üstüne işte böylece murdarlık çökertir.”[1188] Ayette geçen “dayyikan” ifadesi, genişliğin zıddıdır. [1189] înkâr ve şirk içerisine düşmüş insanlar, Yüce Allah'ın varlığının delillerine bakmaya davet edildiklerinde, sanki atmosferde yükselen kimsenin nefes alıp vermede zorluk çektiği gibi, kalb sıkıntısı, gönül darlığı, göğüs­lerinde bir tür sıkışma hissederler. [1190] Böylece hakkı kabul et­mekten hoşlanmaz, uzak düşer ve kalbine iman girmez.[1191] Göğsü daralır, sıkılır, tıkanır, son derece bunalır.[1192]  

Bu yönüyle sıkıntı, huzursuzluk, kararsızlık, güvensizlik ve ızdırap hali olan inkâr psikolojik hastalıkların, ruhsal bunalımların, içsel çatışmaların, sinirsel gerginliklerin ve aç­mazların baş etmenidir.[1193]

 

3. Zorluk (Harec)

 

Yukarıda zikrettiğimiz En'am süresinin 125. âyeti kelimesinde geçen “haraç” kelimesi, inkarcı kimselerin maruz kaldığı ruhî hastalıkları ifade eden kavramlardan biridir. Bu kavramın kapsamıyla ilgili Hz. Ömer (r.a)'den gelen bir rivayet vardır. En’âm sûresinin 125. âyetini okuyan Hz. Ömer âyette geçen haraç kelimesinin atılanımı Kinâne kabilesine mensup çobanlık yapmakta olan bir delikanlıya sordu. O genç de ağaçlar arasında, herhangi bir çobanın yahut hayvanın ya da başka bir şeyin girmediği sık ağaçlığa denir, karşılığını verdi. Bunun üzerine Hz. Ömer'de “İşte münafığın kalbi böyledir, oraya hiç bir iyilik giremez” dedi.[1194]

İnkarcıların kalblerindeki darlığı onların, ruh hallerini an­latan diğer Kur'ân âyetleri de şunlardır:

“Kendisine ortak koşmaksızın Allah'ın hanifleri olun. Kim Allah'a ortak koşarsa sanki o, gökten düşüp parçalanmış da kendisini kuşlar kapmış, yahut rüzgâr onu uzak bir yere sürüklemiş gibidir.”[1195] Müşriğin ruh hali, kuşun didiklediği ve rüzgârın perişan bir şekilde attığı adama benzetilerek, kendi nefsini şirk koşmak suretiyle helak ettiği anlatılır. Veya imanın yüceliği gökyüzüne, şirk ise. şeytanın vesveselerinden ibaret olan bir kuyuya benzetilmektedir.[1196] Bu âyette bir fizik yasasına da işaret vardır. Göğe yükselen insanın göğsünün daralacağı, o adamın nefes alıp vermede güçlük çekeceği belir­tilmiştir. Yükseğe çıkıldıkça hava basıncı düşer, solunum zor­laşır. Göğüs daralıp sıkılmağa başlar, insan boğulacak gibi olur. Her yüz metre yükseldikçe basınç bir derece azalır. 15-16 bin metrede özel cihazlar kullanılmadan solunum yapılamaz. Göğe yükselen insanın göğsünün tıkanacağını belirten Kur'ân hava basıncı kanununa işaret etmektedir.[1197]

Sıkıntıların arttığı, sorunların altından kalkılmaz hale gel­diği anlarda insanın kalbi hissedilir derecede sıkılır. Kalp kriz­lerinin genellikle böyle anlarda geldiği düşünülecek olursa bu durum daha da iyi anlaşılır. Kalbini sıkacak sebeplerin fazlasıy­la mevcut olduğu, kalbini geniş ve serin tutacak iman ikliminin bulunmadığı kâfirin göğsünü her zaman basınç altında tutan manyetik bir güç vardır.

“İnkâr edenlere gelince, onların amelleri, ıssız çöldeki serap gibidir ki, susayan onu su zanneder, nihayet opa vardığın­da orada herhangi bir şey bulamamış, üstelik yanıbaşında da Al­lah'ı bulmuştur; Allah ise, onun hesabını tastamam görmüştür. Yahut engin bir denizdeki yoğun karanlıklar gibidir; ki onu dal­ga üstüne dalga kaplıyor; üstünde de bulut... Birbiri üstüne karanlıklar... İnsan, elini çıkarıp uzatsa, neredeyse onu dahi göremez. Bir kimseye Allah nur vermemişse, artık o kimsenin ışık ve aydınlıktan nasibi yoktur.” [1198] Kafirler küfür taassubu içinde boğulur ve bocalarlar.[1199]

 

III. Gizli İnkar (Nifak)

 

“Nifak” ve “Münafık” kavramlarının İslâm itikad literatüründeki manasını anlayabilmek için filolojik içeriğine de bakmak yerinde olur. Bu kavram, dehliz, in, tünel, menfez an­lamına gelen en-nefeku'dan gelir. [1200] Tıpkı kalbinde nifak has­talığı bulunan münafık da, bir tür yeraltı faaliyeti içerisindedir. Açıktan İslâm'a girer, gizlice İslâm'dan çıkar, kalbinde küfrünü gizler, dışarıya inancı varmış imajını yansıtır.

İslâm itikad literatüründe en genel ifadeyle nifak, kalben ve gizliden gizliye inanmaz iken, dil ile iman ikrarında bulun­maktır. [1201] Bazı sebepler, yüzünden İslâm'a girip dışarıdan müslüman görünmeye çalışan münafık içten içe inançsızlığını ve inkârını gizleyen kimsedir.

Münafık kişilik, açısından kendine özgü öyle net ve derin şahsiyet çizgilerine sahiptir ki, bunlar onu başkalarından ayırır. Kur'ân-ı Kerim'in detaylıca üzerinde durduğu, münafığın şah­siyet yapısını oluşturan pek çok karakter özelliği vardır. İkiyüz­lülük (riyakârlık), psikolojik bakımdan kalplerinin hasta oluşu, inanç noktasında kararsızlık (tezebzüb), korkaklık, büyüklenme, döneklik, aldatıcı dış görünüş, alaycılık, yalancılık, kötülük ve bozgunculuğa eğilim gibi karakter çizgilerinin bir araya gel­mesinden münafık portresi teşekkül eder.[1202]

 

A. Münafıkların Karakter Özellikleri

 

Karakter, bireyin davranışının iradî yönünü, güdü ve yönsemelerini kontrol eden sabit ve sağlam prensipleri ifade eden bir kavramdır.[1203] Münafıklar da düşünce ve inanç yapılarına, dünya görüşlerine bağlı olarak sabitleşmiş bariz karakterler geliştirmişlerdir.[1204]

 

1. İkiyüzlülük (Riyakârlık)

 

Riyakarlık, niyeti başka olduğu halde insanlara karşı bir işi yapıyor görünmektir. Meselâ riyakar, insanlar kendisini gör­düklerinde namaz kılar, görmeyince namazı terkeder.[1205]

Bir şeyi olduğundan başka türlü göstermek, riya ile nifak'ın ortak noktalarından birisidir. Her münafık aynı zaman­da riyakâr iken, her riyakâr münafık olmayabilir. Riya, imana zıt olmayarak sadece amellerin bazısında bulunabilir. Gerçek münafıklık, akideye zıt düşen imanda ikiyüzlülüktür.

Münafıklar ya bir takım çıkarlar uğruna mümin olarak gözükmek ister ya da müminlerle aynı ortamı paylaşmak zorun­da olduklarından onlar gibi görünmenin daha kârlı olduğunu düşünürler. İster bu nedenlerle olsun, ister başka nedenlerle, münafıklar İslâmi emir ve yasaklara, müminlere kendilerini is-bat etmek için zahiren uyarlar.

“Çevrenizdeki bedevilerden ve Medine ahalisinden bir takım münafıklar vardır ki; onlar nifak üzerinde idman yapmış­lardı. Sen onları bilmezsin, onları biz biliriz.”[1206]

Davranışları çoğunlukla yapmacık ve sahtedir. Takınmış oldukları her riyakâr tutumun altında aldatma fikri ve eğilimi mevcuttur. Münafıklar başkalarını aldatma konusunda o derece ivme kazanmışlardır ki, Allah'ı bile aldattıklarını zannederler. “Küfürlerini gizleyerek (akıllarınca) Allah'ı ve müminleri kan­dırmaya kalkarlar. Halbuki sadece kendilerini aldatırlar da far­kına varmazlar.”[1207]

“Müminlerle karşılaştıkları zaman; biz de inandık derler. Şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarında, biz sizinle beraberiz. Biz ancak müminlerle alay edicileriz derler.” [1208] âyetinin nüzul sebebiyle ilgili haber, münafıkların içyüzlerini ortaya koymaya yeter.

Abdullah İbn Übey, bir gün yolda sahabilerden bir grupla karşılaştı. İbn Übey, beraberindeki yandaşlarına usulca, bakın ben şu ahmakları nasıl defedeceğim demiş ve yaklaştıkları zaman önce Hz. Ebu Bekir'i, sonra da Hz. Ömer ve Hz. Ali'yi övücü sözler söylemiştir. Bunun üzerine Hz. Ali, ey Abdullah Allah'tan kork, münafıklık yapma, çünkü münafıklar, Allah'ın en kötü yaratıklarıdır deyince, Abdullah şu karşılığı vermiştir: Müsade et, ey Ebu'l Hasan benim hakkımda böyle mi konuşuyorsun? Allah la yemin olsun ki, bizim imanımız sizin imanınız gibi. bizim tasdikimiz, sizin tasdikiniz gibidir. Oradan ayrıldıklarında, İbn Ubey tekrar yandaşlarına dönerek, nasıl yaptım .gördünüz mü? İşte siz de bunları gördüğünüzde aynısını yapın demiştir.”[1209]

Münafıkların yapmış olduğu ibadetler, kalpteki inancın dışa yansıması değil, sadece gösteriş niyetiyle yapılan eylemlerden ibarettir. İnfak ettikleri mallar, kılmış oldukları namazlar sadece gösteriş içindir.

“İşte şu namaz kılanların vay haline ki, onlar namazların­da yanılgıdadırlar, onlar gösteriş yapmaktadırlar.”[1210] Münafıklar namazlarında Allah'a yaklaşma, farzı eda etme gayesi gütmezler. [1211] İnsanlar onu amel ederken görsün, ona hayran kalsın, [1212] onu övsünler [1213] diye uğraşır. Böylece ikiyüzlülük yaparak çıkar sağlamaya çalışırlar.[1214]

İkiyüzlülüğün münafıkların hem inançlarında hem de davranışlarında ortaya çıktığını görüyoruz. İman ediyor olmanın kazandırdığı samimiyet ve ihlastan yoksun olmaları ve riyakar­lık yaparak çıkar sağlama eğilimleri onları bu tutuma itmiştir.[1215]

 

2. Kalplerinde Hastalık Vardır

 

Kur'ân-ı Kerim iki tür hastalıktan söz eder. Biyolojik hastalıklar [1216] ve ahlâkî (etik), psikolojik hastalıklar...[1217] Münafıkların kalblerindeki hastalık ikinci türden psikolojik has­talıktır. Hatta kalbi hastalıklı olmak münafıklığın ayrılmaz bir niteliği olmuştur.[1218]

“Onların kalblerinde bir hastalık vardır. Allâh'da has­talıklarını gittikçe artırmıştır. Söyledikleri yalandan ötürü onlar için acıklı bir azab vardır.”[1219]

Ayette geçen “maraz” kavramına birbirine yakın keder, küfür, kaîb elemi gibi manalar yüklenmiştir. Keder anlamında “maraz”: Münafıklar her geçen gün Hz. Peygamber (sav)'in sebatkârlığının artması ve şanının yayılması karşısında keder­lendiler, kalbleri hastalandı. Küfür anlamında maraz Şer'î tek­lifler arttıkça onların küfürleri ve hastalıkları da artmıştı. Bu tür hastalıktan masat niyette meydana gelen gevşemedir. Onların kalbleri başlangıçta savaşma ve düşmanlıklarını ortaya koy­mada kararlı iken, daha sonra bu azimleri kırıldı, korkaklık ve çekingenliklerinden dolayı münafıklık yapmaya başladılar. Kalb elemi manasında maraz: insanın, istemediği şeylerle karşılaş­tığında hased ve nifak eğilimi göstermesidir.[1220]

Bu açıdan bakıldığında nifak insanın içini kemiren psikolojik bir hastalıktır. İnsan bir şeye ya iman eder ya da et­mez. Her iki durum normal ve sağlıklı kabul edilebilir. İnsan iman veya inkârdan hangisini tercih etmişse bu tercihine göre yaşayıp gider. Nifak hastalığı kişinin düşünce ve tutumlarının toplum ile çelişmesi durumunun doğurduğu korku ve endişeden veya kişinin özel beklenti ve isteklerinden kaynaklanabilir. Ya da kişi, inancı doğrultusunda hareket ettiği takdirde maddi çıkarlarının tehlikeye girebileceği endişesine kapılabilir. Bu tutumun sebebi aşırı bir şüphecilik de olabilir. Bir takım en­dişeler taşıdığından sağlıklı bir tercih yapma imkânı bulamamış olabilir. Bu ve benzeri tesirlerin etki alanında kalan münafık[1221] hayatını başka bir varlık olarak sürdürmek durumundadır.[1222]

 

3. Kararsızlık (Tezebzüb)

 

Münafıklar, özellikle iman konusunda, duygu, zihin ve iradelerini kesin ve sağlam bir karara varmak için kullanmaktan yoksundurlar. Bazen iman tarafını tercihe başvururlar, bazen de küfre meyil gösterirler. İnançları zayıf, temelsiz, kararsız ve is­tikrarsız olduğundan dolayı en basit ve ufak tesirler karşısında hemen değişime uğrar. Güvenilir bir esasa dayanmamış ol­manın, herhangi bir düşünce ve inanç üzerinde karar kılamamış olmanın verdiği ürkek ve şaşkınca tavır, münafıkların karak­terini yansıtan belirgin bir psikolojik çizgidir. Ne hak davanın kimliğini üzerlerinde taşırlar ne de batıl davaya mensup olduk­larını itiraf ederler. İkisi arasında bocalayıp dururlar.

“Bunların arasında bocalayıp durmaktalar, ne onlara bağ­lanıyorlar, ne bunlara. Allah'ın şaşırttığı kimseye asla bir çıkar yol bulamazsın” [1223] Yüce Allah, inanç konusunda münafık­ların bu kararsız tutumunu “müzebzebîne beyne zâlik” ifadesiy­le dile getirir. Ayetteki “zebzebe” fiili bir şeyin gidip gelmesini, istikrar bulmaksızın hareket etmesini ifade eder. [1224] İki durum veya iki kimse arasında tereddüt gösteren karara varamayan kimsenin halini anlatır. [1225] Tabiîn müfessirlerinden Katâde'ye göre âyette tasviri yapılan kimseler ihlaslı birer mümin olmadıkları gibi, açıkça şirk koşan müşrik de değillerdir.[1226]

İnanç noktasında, münafıkların yaşadıkları bu kararsızlık psikolojisine Hz. Peygamber (sav) şöyle bir açıklama getirir.

“Münafık, iki koyun sürüsü arasında kararsız gidip gelen koyun gibidir. Bir ötekine gider, bir berikine... Hangisine tâbi olacağını bilemez.”[1227]

İnsan kendisine hak veya batıl bir inanç ve yaşayış düzeni seçer ve kendisiyle aynı inancı paylaşanlarla birlikte tutarlı ve kararlı hareket etmeye çalışır. Münafık ise müminlerle birlikte zahiren mümin olarak yaşamaya çalışır. Sözleriyle, davranış­larıyla müminler topluluğunun üyesi olarak gözükmeye uğraşır, fakat kalbi kâfirler gibi düşünmekte ve onlarla birlikte olmak is­temektedir. Görünürde birlikte olduğu toplumu ve onların inançlarını benimsememektedir. İnançlarını benimsediği top­lulukla da açıktan kader birliği yapamamaktadır. İnsan fıtratına da ters olan bu durum münafığı kararsız ve şaşkın bir hale sok­maktadır.[1228]

 

4. Korkaklık

 

Münafıklar daima, büyük bir güvensizlik, korku ve en­dişe içerisinde yaşarlar. Değişik yollara başvurmak suretiyle gizlemeye çalıştıkları iç yüzlerinin açığa çıkmasından, hazır­lamış oldukları plan ve tertiplerin, çevirdikleri entrikaların günün birinde teşhis edilmesinden, yalan yere yemin ederek ört­meye uğraştıkları karanlık emellerinin deşifre edilmesinden, sığınmakta oldukları basit nifak yuvasının her an üzerlerine çökebileceği endişesinden dolayı tedirginlik, korku, panik, en­dişe, kaygı ve dehşet içinde yaşamak zorundadırlar.

“...Onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmayacakiardır.” [1229] âyetinde karakterize edilen müminin sahip olduğu tes­limiyet, neşe ve rahatlığı asla elde edemez. Yaptığı herşeyin açık ve meşru olduğu, gizli kapaklı hiçbir şeyin bulunmadığı noktasından hareketle kendinden emin olmanın verdiği rahatlık ve iç huzurundan yoksundur.

“Sizden olduklarına Allah'a yemin ediyorlar. Oysa onlar sizden değiller, fakat onlar korkak bir topluluktur. Eğer sizden korunmak için sığınacak bir yer, yahut barınacak mağaralar ya da sokulacak bir delik bulsalardı. hemen oraya doğru koşarlardı.”[1230]

Münafıklar o derece korkak insanlar ki. şayet sığınabilecekleri sağlam bir yer, kale, mağara yahut fare deliği gibi başlarını sokabilecek bir tünel bulsalar, derhal o tarafa yönelirler ve gemi azıya almış, hiç bir şekilde zapleditemeyen at gibi koşup giderler. [1231] Yüce Allah, münafıkların korkaklığını bu güzel teşbihle insanların dikkatlerine sunmuştur. Hatta Allah (cc), münafıkların bu korkaklığını tasvire o kadar önem verir ki, şöyle buyurur:

“Kendilerine korku çattı mı, onların ölümden üstüne bay­gınlık çökmüş kimseler gibi gözleri dönerek, sana baktıklarını görürsün.”[1232] Münafıklar sıkıntı, savaş gibi durumlarla karşı karşıya kaldıklarında öldürülme ve yok olma korkusuna kapılır­lar. O sırada, gözleri sanki yuvasından fırlayacakmış gibi fıldır fıldır dönerek Hz. Peygamber (sav)'e bakarlar.[1233]

Münafıklar, müminlerden aşırı derecede korkarlar. Yüce Allah onların kalblerine bu korkuyu fırlattığı ve korkularını ar­tırdığı için, müminlerin karşısına çıkabilme cesaretini gösteremezler, gizlice, siperlerin arkasına sığınarak savaşırlar. [1234] “Onlar müstahkem kasabalarda, yahut duvarlar arkasında bulunmaksızın sizinle toplu halde vuruşamazlar.”[1235]

Korku, münafıkların yüreğine öylesine işlemiştir ki, en ufak bir ses ve hareket karşısında hemen irkilirler. Kendilerinin kastedildiği zannıyla paniğe kapılırlar. İkiyüzlülüklerinin ortaya çıkacağını sanarak korku ve heyecandan titrerler. “Her gürül­tüyü kendi aleyhlerinde sanırlar.”[1236]

 

5. Büyüklenme

 

Tevazu sahibi, alçak gönüllü olmak, boyun eğmek, insanı iman etmeye götüren bir motiv olduğu gibi, hakiki iman sahip­lerinin inançlarının duygusal boyutunun da bir unsurudur. Bu duygunun zıddı olan kibir ve gurur, insanın inanmasını engel­leyen bir motiv olmasının yanında, inkarcı ve münafıkların duy­gusal yapılarının ayrılmaz bir unsurudur. Son derece kibirli ve kendini beğenmiş olan münafıklar aynı zamanda hata yaptıkları zaman bunu kabullenmek istemedikleri gibi, kendilerine yapılan öğüt ve uyarıları da dikkate almazlar. Çok akıllı olduklarını ve herşeyin iyisini bildiklerini zannettiklerinden hiç kimseyi din­lemez ve beğenmezler. Tıpkı Hz. Peygamber (sav) döneminde O'nun uyarılarını dikkate almayan, büyüklenip yüz çeviren münafıklar gibi...

“Onlara: Gelin Allah'ın Resulü sizin için bağışlanma dilesin, denildiği zaman başlarını yana çevirdiler. Sen, onların büyüklük taslamışlar olarak yüz çevirmekte olduklarını görürsün.” [1237] Münafıklar özür dilemeyi gururlarına yediremiyorlar. [1238] Başlarını çeviriyorlar, büyükleniyorlar ve üstünlük tas­lıyorlar. [1239] Yüce Allah bu âyet-i kerime'de, münafığın gerçek büyüklerime ve gururunu gayet ilginç bir şekilde tasvir edip, adeta canlı bir şekilde dikkatlere sunuyor. Münafıklardan günahlarını itiraf etmeleri, Allah (cc)'da af ve bağışlanma dilemeleri isteniyor. Fakat münafıkların kibir ve gururu buna mani oluyor. Aslında münafıklar bu tutumlarıyla kimseye muh­taç olmadıklarını, kimseye karşı herhangi bir borçlarının bulun­madığını hissettirmeye çalışıyorlar. Söz konusu muhtaç ol­madıklarını teşhir etme duygusu, müminlerle karşı karşıya gel­diklerinde gurur ve büyüklenme duygusuna dönüşüyor.

“O gibilere “Allah'tan kork!” denilince işlediği günahlar sebebiyle benlik ve gurur kendisini yakalar da daha çok günah işler. Ceza ve azap olarak cehennem ona yetişir. Ne kötü yatak­tır o.”[1240] Münafıklara Allah'tan korkmaları söylendiğinde benliklerini, tenezzülsüzlük ve gurur büsbütün kaplar. [1241]

Yüce Allah'ın büyüklüğü ve azametine İnanan bir mümin gurura, kibire kapılmaz, Allah'a karşı ise hiç kibirlenmez. Hakikatte iman etmedikleri için münafıkların aynı tutumu ser­gilemesi mümkün değildir. Nitekim kendilerine “Allah Resulü sizin için bağışlanma dilesin”, “Allah'tan kork!” denildiğinde inkarcı bir gurura kapıldıklarını. Allah (cc)'a ve ondan gelen her şeye tenezzülsüzlük gösterdiklerini görüyoruz. Kalblerindeki inançları karakterlerine bu şekilde yansıyor.[1242]

 

6. Döneklik

 

İnsanların sahip oldukları inanç, şeref, namus, izzet ve haysiyet gibi yüksek duygular onları, vermiş oldukları sözü yerine getirmeye sevkeder. Fakat herhangi bir manevî inanca ve değere bağlı olmayan münafıkların böyle bir tutum ser­gilemelerini beklemek hayalcilik olur.

“Onlar sizi gözetleyip dururlar, eğer size Allah'tan bir fetih nasip olursa, biz de sizinle beraber değil miydik derler ve eğer savaşta kafirler kazanırsa onlara; biz size üstünlük sağlayıp sizi müminlerden korumadık mı? derler. Artık kıyamet gününde Allah, aranızda hükmedecek ve müminlere karşı kâfirlere asla yol vermeyecektir.”[1243] bu âyet münafıkların sıfatlarından biri olan “dönekliği” ortaya koyuyor. Döneklik, mânevi ölçülere göre değerlendirme yapmayıp, sadece dünya menfaatini hesabederek, olayların oluş seyrine göre hareket edip, yön değiştiren fırsatçı tiplerin genel niteliğidir.[1244]

Arzuladıkları şeylere kavuşabilmek için, yemin etme de dahil her türlü teminatı verirler. İsteklerine ulaştıklarında ise, verdikleri teminatı unutup sözlerinden dönerler.

“Onlardan kimi de Allah'a şöylece kesin söz vermişti, eğer Allah bize lütfü kereminden ihsan ederse muhakkak zekâtını vereceğiz, hakikaten salihlerden olacağız. Ne vakit ki Allah kereminden istediklerini verdi, cimrilik edip yüz çevir­diler. İşte onlar öyle dönektirler.” [1245] Ayet, verdikleri sözde durmayan, itaatten yüz çeviren münafıkları niteliyor. [1246] gu iutum onlarda genel bir alışkanlık halini almıştır.[1247]

 

7. Aldatıcı Dış Görünüş

 

Münafık eşya ve olayları dış görünüşüyle değerlendiren kimsedir.   Onun  nazarında  herşeyin değer  ölçüsü  dış

görünüşüdür. Almış olduğu kararda, sarfettiği sözde, varmış ol­duğu sonuçta hep bu dışa önem verme eğilimi ön plana çıkar. Bütün kabiliyet ve kuvvetlerini öncelikle dış görünüşü değer­lendirme yoluna kanalize edip ilgi çekici ve aldatıcı olabilmek için çaba sarfeder. Bütün dikkat ve çabasını dış görünümün süs­lü ve aldatıcı olması noktasında yoğunlaştırır.[1248] Meselâ dış görünüş olarak sempatik, iyiliksever görünen münafık, özel hayatına girildiğinde ahlâktan, merhametten yoksun bir kişilik olarak karşımıza çıkabilmektedir.

Kuru bir kabuktan ibaret olan dışlarını alımlı ve süslü, heybetli ve azametli göstermeye çalışmak bir münafık için, sağ­lam bir öze, temiz bir ruha sahip olmaktan daha önemlidir. On­ların bu halini Yüce Allah şöyle tasvir eder:

“Sen onları gördüğün zaman cüsseli yapıları beğenini kazanmaktadır. Konuştukları zaman da onları dinlersin. Oysa sanki onlar sütün gibi dayandırılmış ahşap kütük gibidirler. Her çağrıyı kendi aleyhlerinde sanırlar. Onlar düşmandırlar, bu yüz­den onlardan kaçınıp-sakının, Allah onları kahretsin, Nasıl da çevriliyorlar.” [1249] Alûsî onların bu hali için, ağaçtan yontulmuş putlardan farksızdırlar der. [1250] Bakışları yanıltan bir dış görünüş arzetme çabası içindedirler. Böylece kendileri hakkında iyi bir imaj bırakmak isterler. Bedenlerinin güzelliğine ve yaptıkları işlerin süslü ve çalımlı olmasına dikkat ederler.[1251]

Münafık etten bir kalbe ve kalıba, gösteriş ve kabuktan müteşekkil davranışlara, laftan ileri gitmeyen bir dindarlığa sahip olup, içinde iman ve ilâhî hakikatleri anlayacak ilim ve fikir bulunmayan kimsedir.[1252]

 

8. Alaycılık

 

Münafıklar, inanç açısından öyle bir ruh yapısına sahip­tirler ki, hayatta ciddiye alabilecekleri hiç bir mânevi değere sahip olmadıklarından, her şeyi hafife almayı, önlerine çıkan her şeyle alay etmeyi meşru görürler. Ciddiyet ve ağırbaşlılıktan yoksun son derece laubali insanlardır.

İnsan, yaratılışı icabı, kendisince değerli, yüce, üstün ve önemli kabul ettiği varlıklara, düşüncelere, eylemlere karşı büyük bir saygı hissi besler. Bu konulan asla eğlence konusu yapmaya yeltenmez. Onlar hakkında o derece hassastır ki, değil onlarla alay etmek, bunu aklından bile geçirmek istemez. Fakat münafıklar, başta Yüce Allah'a iman olmak üzere mânevi değer taşıyan hiç bir şeyi kabul edip benimsemediklerinden, önlerine çıkan her şeyle alay ederler. Bir de buna Allah'ın Resûlü'ne ve müminlere karşı duydukları; hased, kin ve nefret de eklenince, açıktan müminlere karşı tavır koyamadıklarından, alay etme yoluna başvururlar. Yapmış oldukları alaycı konuşmalar ve sarfettikleri iğneleyici sözler, şuuraltında gizledikleri düşmanlık ve kin duygularının bir yansımasıdır.

İslâm'ın ilk yayılış döneminde münafıkların sarfettiği tarihe malolmuş alaycı sözler oldukça dikkat çekicidir.

Münafıklardan birisi Hz. Peygamber (sav)'in Tebük seferine ordu hazırlayışını kastederek “Şu adama ve yaptığı iş­lere bakın; Suriye ve Roma İmparatorluğunun kalelerini fethedecekmiş! Çok yazık, çok!...” diyebilmiştir.”[1253]

Benî Mustalik gazvesinde Hz. Peygamberin devesinin kaybolduğu sırada münafığın biri şöyle demiştir; Muhammed, daha devesinin yerini bilemiyor! Bir de kalkmış size gökyüzün­den haber getiriyor!”[1254]

Kur'ân-i Kerim, münafıkların bu tür alaycı tavırlarına dikkat çekerek, onların içyüzlerini ortaya koymuştur.

“Şeytanlarıyla başbaşa kaldıkları zaman, biz sizinle beraberiz, biz ancak müminlerle alay edicileriz, derler.”[1255]

“Onlara sorsan, andolsun; biz dalmış oyalanıyorduk der­ler. De ki: Allah ile, O'nun âyetleriyle ve elçisiyle mi alay ediyorsunuz?”[1256]

Bir şeyi alaya alan kimse o şeyi küçümsüyor, inkar ediyor demektir. Münafıklar bir yandan İslam'ı hafife alırlarken, küfrü yüceltirler. Alay edenin gayesi alay ettiği şeyi ayıplamak suretiyle küçük düşürmektir.[1257] Münafıklar içten içe düşman­lık besledikleri İslam'ı ve müslümanlan alay ederek küçük düşürdüklerini sanıyorlardı.[1258]

 

9. Yalancılık

 

Yalancılık, münafıklığın ayrılmaz bir niteliğidir. Her yalancı münafık olmayabilir, ama her münafık mutlaka yalan­cıdır. Sahip bulundukları düşünce yapısını ve dünya görüşünü, yapmış oldukları bütün kötü fiilleri daima yalan ile gizlemeye, kendilerini masum göstermeye çalışmışlardır.

Münafıklar, öncelikle düşünce ve dünya görüşlerini, bakış açılarını gizlemek için yalana başvururlar.

“Şehadet ederiz ki, sen muhakkak ve mutlak Allah'ın peygamberisin dediler. Allah'da bilir ki, sen elbette ve elbette O'nun Peygamberisin (fakat) Allah o münafıkların hiç şüphesiz yalancılar olduğunu da biliyor.”[1259] Münafıkların ağzından çıkan “sen muhakkak Allah'ın peygamberisin” sözü münafıklar tarafından kalblerinde doğrulanmamış ve tasdik edilmemiştir. Sözleriyle onun peygamberliğini ikrar ederlerken kalbleriyle yalanlarlar. İnançlarıyla ikrarları birbiriyle çelişir. Nefislerinde onun peygamberliğini kabul etmezken, ağızlarıyla “sen muhak­kak Allah'ın peygamberisin” demeleri onların yalancılığını gösterir.[1260]

Yapmış oldukları kötü fiilleri de daima yalan ile örtmeye, yalan söyleyerek kendilerinin suçsuz olduğunu göstermeye çalışırlar.

“Bir de müslümanlara zarar vermek için ve daha evvel Allah ve Resulü ile harb edenin gelmesi iştiyakı ile beklemek ve gözetmek için bir bina yapıp onu mescid edinen ve bununla iyilikten başka bir şey kasdetmedik, muhakkak yemin edecek olanlar vardır. Allah şahitlik eder ki, onlar seksiz, şüphesiz yalancıdırlar.” [1261] Münafıkların yalancılık karakteri inanç nok­tasında olduğu gibi amel ve davranış sahasında da kendini gös­terir. Zarar vermek için gerçekleştirdikleri bir eylemi, iyilik ol­sun diye yaptık diyerek yalanı rahat bir şekilde kullanırlar.[1262]

 

10. Kötülük Ve Bozgunculuğa Eğilim

 

Münafığı, tek başına bir birey olarak değil de, toplum içerisinde bir birey olarak ele aldığımızda, onun kötülük yap­maya ve bozgunculuk çıkarmaya aşırı bir eğilimi olduğu görülür. Onu böyle bir tutuma sevkeden, böyle bir davranışa meylettiren pek çok neden olabilir.              

Sahip oldukları hayır ve şer, iyilik ve kötülük anlayışının ilâhi bir temele dayanmıyor oluşu bu sebeplerden biri olabilir.[1263] Yaratıcıya karşı isyan ruhu, yasakladığı şeyi yap­ma, yapılmasını istediği şeyi yapmama eğilimi böyle bir tutuma zemin hazırlayabilir.[1264] İnananlara karşı duydukları kin ve on­lara zarar verme çabasının etkisi bulunabilir. Fitne ve bozgunculuk çıkartılmış ortam haksız menfaat elde etmeye, bulanık suda balık avlamaya müsait olduğundan böyle bir ortamın doğ­masını isteyebilirler. Belki daha pek çok psiko-sosyal sebepler sayabiliriz. Fakat ortada bir hakikat var ki, münafıklar karısıyla erkeğiyle fitne ve bozgunculuk çıkarmadan, İyilik peşinde ve hayır yolunda çalışanları da engellemeden rahat edemezler.

“Münafık erkekler ve münafık kadınlar, bazısı bazılarındandır; kötülüğü emrederler iyilikten alıkoyarlar, ellerini sım­sıkı tutarlar. Onlar Allah'ı unuttular; O'da onları unuttu. Şüp­hesiz münafıklar fıska sapanlardır.” [1265] Münafıklar iyiliğin zir­vesi olan imanı engellemeye çalışırken, kötülüğün zirvesi in­kârın yayılmasını arzu ederler.[1266]   

“Kendilerine; yeryüzünde fesat çıkarmayın, denilince, biz ancak ıslah edicileriz, derler. Gözünü aç. Onlar bozguncuların ta kendileridir. Fakat bunu idrak etmezler.”[1267]

“Kötü sözlerin, iman edenler arasında yayılıp duyul­masını arzu edenler için muhakkak ki dünya ve âhirette acıklı bir azap vardır.” [1268]

Münafıklar genel olarak kötülükle meşgul olurlar. Kötülük yapanlara da sempati duyarlar, tavsiye ve teşvikte bulunurlar. Kötülüğün işlenmesi konusunda aralarında kollektif bir şuur hakimdir. İyilik yapıldığım duymak kalblerine acı verir, hayır işleyeni görmek onları rahatsız eder. Gizli ve sinsice bir kötülük, jurnalcilik, hilekarlık... sarmıştır benliklerini.[1269]

 

Sonuç

 

Bir hidâyet rehberi olan Kur'ân-ı Kerim'den azami derecede istifade edebilmek, onu iyi anlamaya bağlıdır. Kur'ân'ı anlama konusunda bakış açısı zenginliği kazandıran çeşitli yönelişler arasında psikolojik yönelişten de söz edilmek­tedir. Bu yöneliş tarzına ilişkin araştırma ve eserler yok denecek kadar azdır. Hem Kur'ân'ın anlaşılmasına yeni bir boyut kazan­dıran, hem de tefsir ilminin zenginleşmesine katkıda bulunacak olan “Kur'ân'a psikolojik yöneliş” sahasına ilişkin hazırlamış olduğumuz bu araştırma, sahasında küçük bir boşluğu doldurma görevini üslenecektir.

Asırlar boyu “inanç esaslarını” ele alan bir kısım ilim ehli daha çok kimin mümin, kimin kafir, kimin münafık olduğunu tartışmış, fert ve toplulukları inanç açısından belli bir sınıfa, statüye tabi tutmak, herhangi bir kalıba uyup uymadığım denemek, araştırmak veya tasarlanan şablonlardan hangisine tekabül ettiğine bakmakla uğraşmıştır.

Oysa öncelikle yapılması gereken şuydu. İmanın iç ve dış yapısı nasıldır, insanları imana sevkeden etmenler nelerdir. İn­san nasıl oluyor da küfre düşüyor, hangi iç ve dış sebepler onu inkâra sevkediyor? İnkarcı nasıl bir ruh haline sahiptir? Onu bu inkâr hastalığına sevkeden motivier nasıl etkisiz hale getirilebilir? Onu alıp götürüp, imanın şifalı ellerine teslim edecek motivlerin yolu nasıl açılabilir? İnanan bir mümin imanını ne kadar tanıyor, onu bütün boyutlarıyla idrak edebiliyor mu? Yoksa inancının değişik boyutlarındaki eksiklik ve zayifhk dolayısıyla birer birer bu boyutlar elinden kayıp gidiyor mu? Yoksa sadece sahip olduğu kalbî tasdik boyutu mu, elindeki iman sermayesi? Boyutlarının bir kısmının veya çoğunun işlevsiz hale geldiği bir imanı diriltmenin yolları neler­dir?

Evet, kanaatimizce iman konusunu ele alan bir ilim ön­celikle ve ağırlıklı olarak bu sorunların üzerine eğilmelidir. Ve bu metod aynı zamanda Kur'ân-ı Kerim'in metodudur.

Kur'ân-i Kerim'in asıl vermek istediği mesaj, inanç bakımından insanların ne olduğunu tespit etmek değil, nasıl ol­ması gerektiğini ön plana çıkarmak ve bunu gerçekleştirmeye çalışmaktır. Sadece kalbinde imanın tasdik boyutu olan bir in­sanın mümin olup olmadığını tartışmak yerine, iman yolunda bir adım atmış bulunan bu kimsenin diğer adımları da atıp inan­cım iç ve dış boyutlarıyla nasıl mükemmelleştirmesi gerektiği üzerinde durulmalıdır. Veya dış boyutu (ameli boyutu) işlevini yerine getiriyorsa, iç boyutlarında var olabilecek bir eksikliğin giderilmesine çalışılmalıdır. Mesela, mümin imanın iç boyut­larından biri olan “tanı bir teslimiyet” unsurunu içine sindirip gerçekleştirme, Allah'ın koyduğu hüküm ve kanunları benim­seyip, kalbinde hiçbir sıkıntı duymaksızın kabullenme konusun­da eksik olabilir. '“Bu devirde böyle olur muymuş” gibi çıkışlar yapabilir, işte asıl gaye her müminin inancında şu veya bu şekil­de olabilecek eksiklerin telâfi edilmesi olgun bir mümin kimliğinin kazanılması ve kazanılan kimliğin korunması yolunda gayret göstermektir. İmanında falan boyut eksik, filan unsur mevcut değil; bu kimse mümin midir, değil midir, tartışmaların­dan çok, iman yolunda bir adım atanın ikinci adımı atmasının yolları üzerinde durmak esas olmalıdır.

Her konuda olduğu gibi inanç konusunda Kur'ân-ı Kerim'in güttüğü en önemli gaye insanın düşünce yapısını, bakış açısını, duygusal eğilimlerini, tutum ve davranışlarını eğitmek, ölçülü ve dengeli kılmak, her yönüyle istifade edilir hale getirmek, insanı şu ya da bu yolla etkileyip düşünce ve ey­lem planında faaliyete sevketmektir. Meselâ kader konusunda insanın iradesi ile Yüce Allah'ın iradesinden bahseden âyetlerin öncelikle insana kazandırmak istediği pratik, uygulanabilir, yaşanıp hissedilebilir, kulun hayatında tesiri görülebilir bir yönünün olup olmadığı hususuna eğilmek gerektiği kanaatin­deyiz. İnsanlara bir hidâyet rehberi olan Kur'ân-ı Kerim'in gön­derilişinin başta gelen gayesi de bu olması lâzımdır. Sözkonusu meselelere kelâm ilmi çerçevesinde yapılan yaklaşımların büs­bütün gereksizliği iddiasında değiliz. Fakat bizim sözünü et­tiğimiz bu yöneliş tarzının ihmale uğradığı kanaatindeyiz.

Kur'ân-ı Kerim'de insanları inkâra götüren motivlere ıs­rarla dikkat çekildiğini, bu konuya ilişkin âyetlere çok fazla yer verildiğini görürüz. Bunun belli bir amacının, hedefinin ol­madığını söyleyemeyiz. Sözkonusu mesele hem müminler hem de kâfirler açısından büyük önem arzeder.

İnkâra götüren motivler, aynı zamanda bir mümini de etki altına alıp onun imanının önce zayıflamasına, sonra da yok ol­masına sebep olabilir. Bu bakımdan müminler kendi benlik­lerinden kaynaklanabilecek bu psikolojik motivlere ve dışardan tesir edebilecek sosyal motivlere karşı uyanık ve dikkatli olmak, kendilerini sürekli kontrol etmek durumundadırlar.

Hastalığı teşhis etmek, hastalığa sebep olan faktörleri tes­pit etmek, bir ölçüde hastalığı tedavi etmek demektir. İnkâr has­talığını tedavi etmede inkâr sebeplerinin bilinmesinin ve tedavi yöntemlerinde bu sebepleri de göz önünde bulundurarak bir yol izlemenin faydası muhakkaktır. Böyle bir metod takip etmek İs­lâm davetçilerinin işlerini kolaylaştıracaktır.

İnsanın, inkâr yolunu seçmek suretiyle benliğindeki İlâhî özden uzaklaşmasının sonuçları korkunç olmaktadır. İlâhî alem­le olan bağını kesmekle kendi benliğinden de kopan insan, sonu gelmez karanlıkların, belirsizliklerin ve açmazların kucağında buluyor kendisini. Bir yanda insanın sonu gelmez arzu ve ih­tirasları, bir yanda bu belirsizlik ve kaos... İşte insan ölçüyü kaçırıyor. Bütün dengeleri altüst oluyor. İşlenen bütün şehevî sapıklıklar, her türlü uyuşturucu bağımlılığı, şiddetin en acımasızı, mal ve para ihtirası... Çıldırma noktasına geliyor ve hatta çıldırıyor, intihar ediyor. Yine de doyumsuzluk, tatminsiz­lik, boşluk, arayış, beklentiler, ümitsizlikler, çıkmazlar ve aç­mazlar... Ve kimisi hafif, kimisi şiddetli akıl hastası milyonlarca yığınlar.Bütün bunlar imanın şifa iklimine duyulan İhtiyacı bir kere daha üzerine basa basa vurguluyor.

İnançla ilgili kavramlar. ıstılahlar, iman edilmesi gereken esaslar tamamıyla soyut değerlerdir. Bunların varlığına akıl ve kalp bazen kendi içlerinden gelen, bazen de kâinattaki eserlerin tesiriyle iman eder, Fikrin ve kalbin bu eylemleri bütünüyle soyuttur. Oysa yeni yetişen nesiller eşya ve olayları genellikle somut olarak kavramaya başlarlar ve gelişim süreci içerisinde soyuta doğru bir yükseliş grafiği çizerler. Somut şeyleri algılamaya eğilimli olan yetişme çağındaki nesle soyut esaslardan oluşan iman olgusunu kavratmak, belletmek, benimsetmek; sıradan gelişigüzel bir yolla değil, ciddi, dikkatli, metodlu ve akıllıca yapılması gerekli bir iştir. İman olayını çocuğun zihnine ve kalbine olabildiğince yaklaştırmanın metodlannı aramak gerekir. Meselâ bu dünyada imanın insanın mânevi bir ihtiyacı olduğunu, Allah'a iman ve itaatin, peygamberlere, âhirete, meleklere ve kadere, imanın insan üzerindeki olumlu tesirlerini öne çıkararak konuya yaklaşmak, çocuk kalbine ve aklına girebilmeyi kolaylaştıracaktır. İnkarcılığın olumsuz tesirlerin­den bahsetmek, onun bu dünyadaki olumsuz çehresini bu yaş­taki zihinlere yaklaştırmak elbette onları inkârdan uzak tutma konusunda etkili olacaktır. Gerek ülkemizde, gerekse diğer müslüman topluluklarda iman esaslarının yeni nesle aktarıl­masında kısmen bile olsa bu yola başvurulduğu görülmektedir. Nitekim yetişme çağındaki çocuklara okullarda okutulan ders kitaplarında konuya gösterilen eğilim bunun bir ihtiyaç ol­duğunun açık bir delilidir.

İnsan doğuştan “fıtrat” adı verilen dini bir kabiliyete sahip olarak dünyaya gelir. Onun dini düşünce ve davranışı bu kabiliyet ve eğilime dayanır. Kur'ân-ı Kerim’in değişik vesilelerle varlığına işaret ettiği bu kabiliyet iman motivlerinin tesiri ile uyanıp dirileceği ve gelişim göstererek olgun bir imanın gerçekleşmesine öz teşkil edebileceği gibi inkâr motiv­lerinin etkisi altında kalarak, küllenip. üzeri örtülü ve kilitli kalarak, sanki insan benliğinde hiç varolmamış gibi bir durum da arzedebilir.

Fıtrat, başta dini kabiliyetin bağlanma ve sığınma eğilimi, sevgi ve kutsallık duygusu, güzellik duygusu, ahlâkî moîivasyon, en yetkin varlık tasavvuru, hayatı anlamlandırma isteği, tabiat olayları karşısındaki çaresizlik ve ilâhî yardım talebi, ölümsüzlük arzusu, hakikati arama hissi gibi psikolojik gayret ve çabamıza rağmen eksik yanlarımızın ve gereksiz fazlalık­larımızın olabileceğini her zaman yineliyoruz.[1270]

 

Bibliyografya

 

1. Abdulbaki, Muhammed Fuad, Mecumu'l-Mufehres li Elfazi'l Kur'ani'l-Kerim, Çağrı Yayınları, İst., 1990

2. Aksu, Zahid, Hukuki Ayetler; Basıîmamış Doçentlik Tezi, Erzurum, 1993

3. Akseki, A. Hamdi, İslam, Fıtri Tabii Ve Umumi Bir Din'dir, Diyanet İşleri Reisliği Neşriyatından, İstanbul, tsz.

4. Alagaş, Mehmed, 20 Yüzyılda Tevhid Ve Şirk, İnsan Dergisi Yayınları, İzmir, 1993

5. Altıntaş, Ramazan, Kur'ân'da Hidayet Ve Dalalet, Pınar Yayınları, İstanbul, 1995

6. Alusi, Şihabuddin Mahmud, Ruhu'l-Maani Fi Tefsiri'l Kur'ani'l-Azim, Daru İhyai't Turasi'l-Arabi, Beyrut tsz.

7. Argyle, M., Dinin Yedi Psikolojik Temeli, Çev. Mehmet Dağ, Eğitim Hareketleri, S. 272, 1978

8. Armaner, Neda, İnanç Ve Hareket Bütünlüğü Bakımından Din Terbiyesi, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1967

9. Arvasi, S.Ahmed, Diyalektiğimiz Ve Estetiğimiz, Burak Yayınevi, İstanbul, tsz.

10. Armağan, Mustafa, Gelenek, Ağaç Yayıncılık, İstanbul, 1992

11. Arslan, Ahmet, Felsefeye Giriş, Vadi Yayınları, Ankara, 1984.

12. Ateş, Süleyman, Yüce Kur'an'ın Çağdaş Tefsiri, Yeni Ufuklar Neşriyat, İstanbul, 1998.

13. Ateş, Süleyman, İnsan Ve İnsan Üstü Ruh, Melek, Cin, İnsan, Dergah Yayınları, İstanbul, 1979

14. Atta, Abdu'i Kadir Ahmed, Haza Hatalun Ve Haza Haramun, Daru İhyai't-Turasi'l-Arabi, Kahire, 1975

15. Atay, Hüseyin, Kur'ân'a Göre İman Esasları, Ajans-Türk Matbaası, Ankara, tsz.

16. Ay, Mehmet Emin, Çocuklarımıza Allah'ı Nasıl Anlatalım, Timaş Yayınları, İstanbul, 1993

17. Aydın, Mehmet, S., Din Felsefesi, Selçuk Yayınları, İstanbul, 1994

18. Ayhan, Halis, Din Eğitimi Ve Öğretimi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara, 1984

19. Bağçeci, Muhiddin, Ruhun Muhtaç Olduğu Şey İmandır, Erciyes Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi Dergisi, S.4, Kayseri, 1987

20. Ba-Yunus, İlyas, Niçin, İslam Sosyolojisi, Çev. Ilım Güner, Akabe Yayınları, İstanbul, 1988

21. Baymur, Feriha, Genel Psikoloji, İnkilap Kitabevi, İstanbul, 1994

22. Balaban, M. Rahmi, İlim Ahlak İman, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara, 1994

23. Bediüzzaman, Said Nursi, Şualar, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 1991

24. Bediüzzaman, Said Nursi, Sözler, Sözler Yayınevi, İstanbul, 1990

25. Bediüzzaman, Said Nursi, Lem'alar, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 1990

26. El-Beyhaki, Ebu Bekr Ahmed İbn Hüseyn An, Kitabu'l-Esma Ve's Sıfat, Daru İhyait-Turasi'l-Arabi, Beyrut, Tsz.

27. El-Beyhaki, Ebu Bekr Ahmed İbn Hüseyn, El-Kaza Ve'l-Kader Ve'r-Reddü Ala'men Yahteccu Bi'l-Kader, Müessetu'l-Kütübü's-Sekafiyye, Beyrut, 1989

28. Bedevi, Yusuf, Ali, Hakkullah Ale'l-İbad Ve Hakku'l-İbad Alellah, Daru İbn Kesir, Beyrut, 1989

29. Beheşû Muhammed Hüseyin, Mutaharri, Murtaza, Kur'ân'da İnsan, Çev. E. Serdari, İnsan Yayınları, İstanbul, 1984

30. Bedri, Malik Babikir, Müslüman Psikologların Çıkmazı, Çev. Harun Şencan, İnsan Yayınları, İstanbul, 1984

31. El-Beyzavi, El-Kadi Nasiruddin, Envaru't-Tenzil Ve Esraru't-Te'vil, Daru'l-Kütübil-İlmiyye, Beyrut, 1988

32. Bilgin, Beyza, Eğitim Bilimi Ve Din Eğitimi, Yeni Çizgi Yayınları, Ankara, 1995

33. Bilgin, Mustafa, Kur'ân-ı Kerim'de İlim İman İlişkisi, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Bursa, 1984

34. El-Buhari, Ebu Abdullah Muhammed b. İsmail, Es-Sahih, Çağrı Yayınları, İstanbul, 1992

35. Canatan, Burhanettin, İslamiyette Ruh Sağlığı, Canatan Yayınları, Konya, tsz.

36. Carrel, Alexis, İnsanlar Uyanın Çev. Leyla Yazıcıoğlu, Arif Bolat Kitabevi, İstanbul, 1985

37. Cargenie, Dale, Üzüntüyü Bırak Yaşamaya Bak, Tere. Ömer Rıza Doğrul, Tan Matbaası, İstanbul, 1959

38. El-Celi, Ahmed Muhammed, El-İmanu Bi'l-Yevmi'l-Ahir Edilletuhu Ve Eseruhu Fi Hayati'l-İnsan, Mecelletu'l-Buhusi'l-İslamiyye, S. 36, Riyad, 1992

39.  Cemal, Ahmed Muhammed, Muhadarat Fi's-Sekafeti'l-İslamiyye, Daru'l-Fikr, Beyrut, 1974

40.  Cebeci, Lûtfullah, Kur'ân'da Şer Problemi, Akçağ Yayınları, Ankara 1985

41. Cebeci, Lütfullah, Kur'ân'a Göre Takva, Seha Neşriyat, İstanbul, 1988

42. Cerrahoğlu, İsmail, Tefsir Tarihi, D.İ.B. Yayınları, Ankara, 1988 .

43. El-Cisr, A.Nedim, İlim Felsefe Ve Kur'ân Işığında İman, Terc; Remzi Barışık, Hikmet Yayınları, İstanbul, 1981

44. El-Cürcani, Eş-Şerif Ali İbn Muhammed, Kitabu't-Tarifat, Dar li Kütübi'l-İlmiyye, Beyrut, 1983

45. Cüceloğlu, Doğan, İnsan Ve Davranışı, Remzi Kitabevi, İstanbul, .1993

46. Çamdibi, H.Mahmud, Din Eğitimine Giriş, M.Ü.İ.F.V., Yayınları, İstanbul, 1989

47. Çağrıcı, Mustafa Ve Arkadaşları, İslam Üzerine Düşünceler, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara, 1988

48.  Çubukçu, İbrahim Agah, İslam Felsefesinde Allah'ın Varlığının Delilleri, Ankara Üniversitesi Basımevi, Ankara, 1987

49. Darimi, Ebu Muhammed Abdullah b. Abdurrahman, Sünen, Çağrı Yayınları, İstanbul, 1992

50.  Draz, M.Abdullah, Din Ve Allah İnancı, Terc. Bekir Karlığa, Bir Yayıncılık, İst., tsz.

51.  Draz, M.Abdullah, İslam Hakkında Bazı Görüşler, Tere. Ali Özek, Hüsnühayat Matbaası, İstanbul, 1977

52.  Ebu Ceyb, Sa'di, Kamusu'l-Fıkhi, Daru'l-Fikr, Dimeşk, 1982

53.  Ebu Davud, Süleyman b. El-Eş'as, Sünen, Çağrı Yayınları, İstanbul, 1992

54. Eminoğlu, İbrahim, Kore'de İslamiyet, Madve Yayınları, İstanbul, 1983

55. Enç, Mitat, Ruh Sağlığı Bilgisi, İnkılap Ve Aka Kitabevleri, İsîb, 1976

56. Firuzabadi, Tertibu'l-Kamusu'l-Muhid, Daru'l-Kutub, 1971

57. Frankl, Victor E., İnsanın Anlam Arayışı, Çev. Selçuk Budak, Öteki Yayıncılık, Ankara, 1993

58. Fromm, Erich, Psikanaliz Ve Din, Çev. Şükrü Alpagut, Kabalcı Yayınevi, İst., 1990

59. Fromm, Erich, Sağlıklı Toplum, Çev. Yurdanur Salman, Payel Yayınları, İst. 1990

60. Fadlullah, Muhammed Hüseyin, Min Vahyi'l-Kur'ân, Çev. Mehmet Yolcu, Akademi Yayınları, İstanbul, 1990

61. Gençtan, Engin, Psikanaliz Ve Sonrası, Remzi Kitabevi, İst., 1990

62. Gilson, Etienne, Ateizmin Çıkmazı, Çev. Veysel Uysal, M.Ü.İ.F.V. Yayınları, İst., 1991

63. Gökberk, Macit, Felsefe Tarihi, Remzi Kitabevi, İst. 1990

64. Gölcük, Şerafettin, İslam Akaidi, Esra Yayınları, Konya, 1994

65. Gölcük, Şerafettin, Toprak, Süleyman, Kelam, Tekin Kitabevi, Konya, 1996

66. Guenon, Rene, Egemenliğin Ve Çağın Alametleri, Çev. M. Kanık, İz Yayıncılık, İst. 1970

67. Güler, İlhami, Allah-İnsan İlişkisinin Ahlaki Boyutu, İslami Araştırmalar, C:5, S.3,1991

68. Günce, Gülseren, Yurt Dışındaki İşçilerimiz Ve Din, Medes, Ankara, 1981

69. Wavva, Said, El-İslam, Daru'l-Kütübi'l-İlmiyye, Beyrut, 1981

70. El-Hatip, Ömer Avde, Lemehat Fi's-Sekafeti'l-İslamiyye, Müessesetü'r-Risale, Beyrut, 1973

71. El-Hatip, Abdulkerim, El-Kazau Ve'l-Kader Beyne'l-Felsefe Ve'd-Din, Daru'l Ma'rife, Beyrut, tsz.

72. Hamidullah, Muhammed, İslam Peygamberi, Çev. Salih Tuğ, İrfan Yayıncılık İst., 1990

73. Hikmetyar, Kur'ân'da Nifak Olayı, Düşünce Yayınları, İst., 1981

74. Hökelekli, Hayati, Din Psikolojisi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara, 1973

75. El-Huli, Emin, Tefsir Ve Tefsirde Edebi Tefsir Metodu, Çev. Mevlüt Güngör, İslami Araştırmalar, C:2, S.7, Ankara, 1988

76. İbn Mace, Ebu Abdullah Muhammed b. Yezid, Sünen Çağrı Yayınları, İst. 1992

77. İbn Hanbel, Ahmed Muhammed, Müsned, Çağrı Yayınları, İst. 1992

78. İbn Teymiyye, Takiyyüddin Ahmed, İman Üzerine, Çev. Salih Uçan, Pınar Yayınları, İst. 1994

79. İbn Kesir, Ebu'l-Fida İsmail, Tefsiru'l-Kur'ân'il-Azim, Daru'l-Marife, Beyrut, 1987

80. İbnu'l-Esir, Ebu'l-Hasan Ali, El-Kamil-Fi't-Tarih, Beyrut, 1385

81. İslam, Yusuf, Konuşmalar, Neşr. Adil Doğru, Mektep Yayınları, İst., tsz.

82. El-İsfehani, El-Haseneyn İbn Muhammed Ragıb, El Müfredat Fi Garibi'l Kur'ân, Dar'u Kahraman, İst., 1986

83. İzutsu, Toshihiko, Kur'ân'da Dini Ve Ahlaki Kavramlar, Çev. Sefahattin Ayaz, Pınar Yayınları, İst. tsz.

84. İzutsu, Toshihiko, Kur'ân'da Allah Ve İnsan, Çev. Süleyman Ateş, Yeni Ufuklar Neşriyat, İst., tsz.

85. İzutsu, Toshihiko, İslam Düşüncesinde İman Kavramı, Tere. Selahaddin Ayaz, Pınar Yayınları, İst., 1984

86. İbn Manzur, Cemaluddin Muhammed İbn Mükrem, Lisanu'l-Arab, Dar-U Sadır, Beyrut, tsz.                                                       

87. Kam, Ferit, Dini Felsefi Sohbetler, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara, tsz.

88. Kağıtçı Başı, Çiğdem, İnsan Ve İnsanlar, Evrim Basım Yayım, İst., 1988

89. Kasapoğlu, Abdurrahman, Kur'ân-ı Kerim'de İnsan Psikolojisi, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Samsun, 1993

90. Kadi, Abdulfettah, Esbabü'n-Nüzüt, Daru'l-Mushaf, Kahire, tsz.

91. Kanat, H. Fikret, Pedagoji Tarihi, İstanbul, 1948

92. Klavuz, A.Saim, Anahatlarıyla İsiam Akaidi Ve Kelam'a Giriş, Ensar Neşriyat, İst., 1987

93. Kırca, Celal, Kur'ân-ı Kerim'de Fen Bilimleri, Marifet Yayınları, İst., 1989

94. Kırca, Celal, Kur'ân'a Göre Ailenin Psikolojik Temelleri, Diyanet Dergisi, C: 27, S.2., Ankara, 1991

95. Kırca, Celal, Kur'ân Ve Bilim, Marifet Yayınları, İst. 1996

96. Kırca, Celal, İlimler Ve Yorumlar Açısından Kur'ân'a Yönelişler, Tuğra Neşriyat, İst. 1993

97. Kırca, Celal, Kur'ân Ve İnsan, Marifet Yayınları, İst. 1996

98. Kılıç, Sadık, Fıtratın Dirilişi, Nehir Yayınları, İst., 1991

99.  Konyalı, Mehmet Vehbi, Hulasatul-Beyan, Üçdal Neşriyat, İst., Tsz.

100. Koptagel-İlal, Günsel, Tıpsal Psikoloji, Beta Basım Yayım, İst., 1984

101. Koçyiğit Talat, Cerrahoğlu, İsmail, Kur'ân-ı Kerim Meal Ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara, 1990

102. Konuk, Yurdagül, Okul Öncesi Çocuklarda Dini Duygunun Gelişimi Ve Eğitimi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara, 1994

103. Köknel, Özcan, Psikiyatri, Nobel Tıp Kitabevi, İst. 1982

104. Kroh, O. Entwicklungspsychlogie Des Grundschulkindes, Verlag, I. Beltz, Weinheim, 1964

105. Kutub, Seyyid, Fi Zılali'l-Kur'ân, Daru'ihyai't-Turasi'l-Arabi Beyrut, 1967

106. Kutub, Seyyid, Müşahedatu'l-Kıyameti'l-Kur'ân, Daru'l-Maarif, Mısır, Tsz.

107. Kutub, Muhammed, Kur'ân Araştırmaları, Çev. Akif Nuri, Fikir Yayınları, İst. 1981

108. Kutub, Muhammed, Tevhid Çev. Nureddin Yıldız, Risale Yayınları, İst., 1990

109. Lahhabi, M. Aziz, İslam Şahsiyetçiliği, Çev. İsmail Hakkı Akm, Yağmur Yayınları, İst., 1972

110. Mevdudi, Ebu'l-A'la, Tefhimu'l-Kur'ân, Tere. Muhammed Han Kayani Ve Diğerleri, İnsan Yayınları, İst. 1986

111. El-Meydani, Abdurrahman Hasan Habenneke, Sıra Mea'l-Mülahide Hatte'l-Azm, Daru'l-Kalem, Dimeşk, 1985

112. El-Meydani, Abdurrahman Hasan Habenneke, El-Akidetü'l-İslamiyye Ve Üsüsüha, Dımeşk, 1986

113. El-Meydani, Abdurrahman Hasan Habenneke, El-Ahlaku'l-İslamiyye Ve Üsüsüha, Daru'l-Kalem, Dimeşk, 1987

114. Morgan, Clifford, T, Psikolojiye Giriş, Çev. Heyet, H.Ü.P.B. Yayınları, Ankara, 1995

115. Mutahhari, Murtaza, Fırat, Çev. Cafer Kırım, Akademi Yayınları, İst., 1992

116. Mutahhari, Murtaza, Toplum Ve Tarihte Hak-Batıl, Sena Basım, Konya, 1991

117. Mutahhari, Murtaza, Gaybi Yardımlar, Çev. Fuat Alaybeyoğlu, Seçkin Yayıncılık, İst., 1987

118. Müslim, Ebu'l-Hüseyin Müslim b. El-Haccac, Es-Sahih, Çağrı Yayınları, İst. 1992

119. En-Nesefi, Abdullah b. Ahmed, b. Mahmud, Tefsiru'n-Nesefi, Dar-u Kahraman, İst., 1984

120. En-Nesai, Ebu Abdurrahman Ahmet b. Şuayb, Sünen Çağrı Yayınları, İst., 1992

121. Nurbaki, Haluk, Tek Nur, Damla Yayınevi, İst. 1985

122. Öcal, Mustafa, Din Eğitimi Ve Öğretiminde Metodlar, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara, 1990

123. Öner, Necati, Stres Ve Dini İnanç, T.D.V., Yayınları, Ankara, 1985

124. Öztabağ, Lütfi, Psikolojide İlk Adım, İnkılap Ve Aka Kitabevleri, İst., 1983

125. Özcan, Hanifi, Epistemoiojik Açıdan İman, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları, İst., 1992

126. Pazarlı, Osman, Din Psikolojisi, Remzi Kitabevi, İst., 1982

127. Peker, Hüseyin, Din Psikolojisi, Sönmez Yayınevi, Samsun, 1993

128. Er-Razi, Fahruddin, Et-Tefsiru'l-Kebir, Darul-Fikr, Beyrut, 1990

129. Remplein, Hans, Die Seelische Entwicklung Des Menschen İm Kindes Und Jugendalter, 14 Aufl, 1966

130. Rıdvan, Rıdvan, Muhammed, İslam Akaidinde Tevhid, Çev. Mehmet Yolcu, Madve Yayınları, İst., 1987

131. Sabık, Seyyid, Ayet Ve Hadislerle İslam Akaidi, Çev. İbrahim Sarmış, Hibaş Yayınları, Konya, 1981

132. Sabrı, Mustafa, Mevkıfu'l-Beşer Tahte Sultani’1-Kader, El-Matbaatu's Selefiyye, Kahire, 1352.

133. Es-Sa'di, Abdurrahman B. Nasır, Teysiru'l-Kerimi'r-Rahman Fi-Tefsiri Kelâmi'l-Mennan, Riasetu'l-Amme, Riyad, 1404

134. Saka, Şevki, İman İnsana Ne Kazandırır? Diyanet Dergisi, C:26, S.4. Ankara, 1990

135. Es-Sabuni, Muhammed Ali, Safvetüvtefasir, Daru'l-Kur'âni'l-Kerim, Beyrut, 1981

136. Es-Semaluti, Nebil M. Tevfik, Kur'ân'a Göre İnsanın Psikolojik Yapısı, Çev. İsmail Durmuş, Habil Şentürk, Yeni Ümit, S.28. İzmir, 1995

137. Sıddıki, Mazharuddin, Semavi Dinlerde İtikat Ve Amei, Çev. Muhammed Han Kayanı, Fikir Yayınları, İst, 1991

138. Sultan, Muhammed Hişam, El-Akidetü Ve'l-Fikri'l-İslami, Daru'l-Eman, Rabat, 1987

139. Şarkavi, Muhammed Abdullah, El-İman Hakikatuhu Ve Eseruhu Fi'n-Nefsi Ve'l-Müctema; Mektebetü'z-Zehra, Kahire, 1989

140. Eş-Şevkani, Muhammed b. Ali Muhammed, Fethu'l-Kadir, Mektebetu Mustafa El-Babi, Mısır, 1964

141. Şentürk, Habil, Ölüm Gerçeği Ve Allah İnancı, D.E.Ü.İ.F., İlahiyat Fakültesi Dergisi, S.1, İzmir, 1983

142. Şentürk, Habil, Psikoloji Açısından Hazreti Peygamberin İbadet Hayatı, Bahar Yayınları, İst., 1984

143. Şimşek, M. Said, Günümüz Tefsir Problemleri, Esra Yayınları, İst., 1995

144. Taplamacıoğlu, M., Din Sosyolojisi, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları, Ankara, 1963

145. Et-Tarzi, Kemal, El-İlmu Ve'l-İman Fi'l-İslam, Menşurat-I Mecelletu'l-Hayat Es-Sekafiye, Kayrevan, 1975

146. Et-Taberi, Muhammed b. Cerir, Camiu'l-Beyan An Tevili'l-Kur'ân, Daru'l-Fikr, Beyrut, 1984

147. Tabbara, Abdulfettah, Ruhu'd-Dini'l-İslami, Daru'l-İlm Li'l-Melayin, Beyrut, 1973

148. Taylan, Necip, İslam Düşüncesinde Din Felsefeleri, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları, İst. 1994

149. Taylan, Necip, İlim-Din İlişkileri Sahaları Sınırları, Çağrı Yayınları, İst., 1979

150. Tabatabai, Muhammed Hüseyin, El-Mizan Fi Tefsiri'l-Kur'ân, Tahran, 1397

151. Tevfik, Mehmed, Ruhi Bunalımlar Ve İslam Ruhiyatı, Güven Matbaası, Ankara, 1985

152. Et-Tirmizi, Ebu İsa Muhammed b. İsa b. Sevre, Sünen, Çağrı Yayınları, İst. 1992

153. Uludağ, Süleyman, İslam'da Emir Ve Yasakların Hikmeti, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara, 1989

154. Ulutürk, Veli, Kur'ân-ı Kerim Allah'ı Nasıl Tanıtıyor? Çağlayan A.Ş. İzmir, 1985

155. Ulutürk, Veli, Kur'ân-ı Kerim'e Göre İnkar Ve İnkar Amilleri, Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, S.7, İst., 1986

156. Ünal, Ali, Kur'an'da Temel Kavramlar, Beyan Yayınları, İst. 1986

157. Yalçın, Mikdat, İman Ve Ahlakın Hayati Değerleri, Hikmet Yayınları, İst. 1981

158. Yazır, Elmalılı Muhammed Hamdi, Hak Dini Kur'ân Dili, Eser Kitabevi, İst. tsz.

159. Yıldırım, Celal, İlmin Işığında Asrın Kur'ân Tefsiri, Anadolu Yayınları, İst. 1986

160. Yıldırım, Suad, Kur'ân'da Uluhiyyet, Kayıhan Yayınları, İst. 1987

161. Yurdagür, Metin, Allah'ın Sıfatları, Marifet Yayınları, İst, 1984

162. Ez-Zehebi, M. Hüseyin; Müşkilatu't-Da've Fi'l-Asri'l-Hadis, Merkezi Şuuni'd-Da've, Medine, 1988

163. Ez-Zehebi, M. Hüseyin, Eî-Tefsir Ve'l-Müfessirun, Daru'l-Kalem, Beyrut, tsz.

164. Ez-Zemahşeri, Carullah Mahmud B. Ömer, El-Keşşaf An Hakaikkft-Tenzil, Daru'l-Küttabi'l-Arabi, Beyrut, tsz.  

165. Ez-Zemahşeri, Carullah Mahmud B. Ömer, Esasu'l-Belağa, Daru Sadır, Beyrut, 1979

166. Ez-Zerkani, Muhammed Abdülazim, Menahüü'l-İrfan Fi Ulumi'l-Kur'ân, Daru İhyai'l-Kütübi'l-Arabı, Kahire, tsz.

167. Zeydan, Abdulkerim, Usulü'd-Da've, Matbaatu's-Selman el-Azami, Bağdat, 1972[1271]



[1] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 5-6.

[2] Celal Kırca, İlimler Ve Yorumlar Açısından Kur'ân'a Yönelişler, Tuğra Neşriyat, İstanbul, 1993, S., 39

[3] Muhammed Hüseyin Ez-Zehebi El-Tefsir Ve'l-Müfessirun, 11/543

[4] M. Said Şimşek, Günümüz Tefsir Problemleri, Esra Yayınları, İst., 1995, S. 77

[5] M. Reşid Rıza, Tefsiru'l-Menar, Beyrut, Tsz.L/17

[6] İsmail Cerrahoğîu, Tefsir Tarihi, D.İ.B. Yayınları, Ankara, 1988, 11/468-469

[7] Şimşek, a.g.e., s.79

[8] Ez-Zehebi, a.g.e., 11/519

[9] Kırca, İlimler Ve Yorumlar Açısından Kur'ân'a Yönelişler, S.213-215

[10] Kırca, İlimler Ve Yorumlar Açısından Kur'ân'a Yönelişler, S.265-274

[11] Doğan Cüceloğlu, İnsan Ve Davranışı, Remzi Kitabevi. İstanbul, 1993, S.,35

[12] Feriha Baymur, Genel Psikoloji, İnkılap Kitabevi, İstanbul, 1994, S,, 3

[13] Cüceloğlu, a.g.e., s. 35-40

[14] Çiğdem Kağıtçıbaşı, İnsan Ve İnsanlar, Evrim Basım Yayım, İstanbul 1988, S.4

[15] Kırca, İlimler Ve Yorumlar Açısından Kur'ân'a Yönelişler, S.267

[16] S. Ahmed, Arvasi, Diyalektiğimiz Ve Estetiğimiz, Burak Yayınevi, İstanbul, Tsz., S.52

[17] Emin El-Huli, Tefsir Ve Tefsirde Edebî Tefsir Metodu, Çev. Mevlüt Güngör, İslâmî Araştırmalar, C.2t Sayı 7, Ankara. 1988, S. 113

[18] İlyas, Bayunus, Niçin İslâm Sosyolojisi, Çev. Ilım Güner, Akabe, Yayınları, İstanbul, 1988, S.99

[19] Celal Kırca, Kur'ân-I Kerim'de Fen Bilimleri, Marifet Yayınları, İstanbul, 1989, S.257-305

[20] Celal Kırca, Kur'ân'a Göre Ailenin Psikolojik Temelleri, Diyanet Dergisi, Ankara, 1991, C. 27, Sayı 2; S. 67-79

[21] Celal Kırca, İlimler Ve Yorumlar Açısından Kur'ân'a Yönelişler, S. 265-274

[22] Nebii M. Tevfik, Es-Semaluti, Kur'ân'a Göre İnsanın Psikolojik Yapısı, Çev. İsmail Durmuş, Habil Şentük, Yeni Ümit, Sayı 20, İzmir, 1995, S. 42-47-

[23] Abdurrahman Kasapoğlu, Kur'ân-I Kerim'de İnsan Psikolojisi, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Samsun, 1993

[24] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 7-12.

[25] Cemaluddin, Muhammed İbn Mükrem, Lisanu'l-Arab, Dar-U Sadır, Beyrut, Tsz.,Xııı/21

[26] Firuzabadi; Tertibu'l-Kamusu'l-Muhid, İsa El-Babi El-Halebi Ve Şürekah, Daru'l-Kütüb, 1971, 1/182

[27] El-Hüseyn İbn Muhammed Er-Ragıb El-İsfehani, El-Müfredatfi Garibi'l-Kur'ân, Dar-U Kahraman, İstanbul, 1986, S.30-32

[28] Eş-Şerif Ali İbn Muhammed El-Cürcani, Kitabu't-Tarifat, Dar Li Kütüb'l-İlmiyye, Beyrut, 1983, S.40

[29] Sa'di, Ebu Ceyb, Kamusu'l-Fıkhi, Darul-Fikr, Dımeşk, 1982, S.27

[30] Şerafeddin Gölcük, Süleyman Toprak, Kelam, Tekin Kitabevi, Konya,

1996, S. 106; A.Saim Kılavuz, Anahatlarıyla İstam Akaidi Ve Kelam'a Giriş, Ensar Neşriyat, İst. 1987, S. 17

[31] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 15-16.

[32] İbn Manzur, A.G.E., V/55-57; Firuzabadi, A.G.E., 111/503

[33] Ebuceyba.g.e.,S.288

[34] El-Cürcani, A.G.E., S, 168; Carullah Ebi'l-Kasım Mahmud İbn Ömer Ez-Zemahşeri, Esasu'l-Beiağa, Daru Sadır, Beyrut, 1979, S.476; İsfehanl A.G.E., S.575

[35] Rum: 30/30; Enbiya: 21/56; En'am: 6/16; İnfitar: 82/1; Müezzemmil: 73/18; İbrahim: 14/10; Hud: 11/51; Yusuf: 12/101; Taha: 20/72; Yasin: 36/22; Zuhruf: 43/27; Şura: 42/11.

[36] Rum: 30/30

[37] Muhammed İbn Cerir Et-Taberi, Camiu'l-Beyan An Tevilil-Kur'ân, Daru'l-Fikir, Beyrut, 1984, Xı/40

[38] Şihabuddin Mahmud El-Alusi, Ruhu'l Maani Fi Tefsiri'i-Kur'ant't-Azim, Daru İhyai't-Turasi'l Arabi, Beyrut, Tsz. Xxı/40; Kadi Nasiruddin El-Beyzavi, Envaru't-Tenzil Ve Esraru't-Tevil, Daru'l Kütübi'l-İlmiyye, Beyrut, 1988, 11/220

[39] Ebu'l-Fida İsmail İbn Kesir, Tefsiru'l-Kur'ani'l-Azim, Darun-Ma'rife, Beyrut, 1987, 111/422

[40] Carullah Mahmut, B. Ömer Ez-Zemahşeri, El-Keşşaf An-Hakaiki't-Tenzil, Daru'l-Küttabil-Arabi, Beyrut, Tsz., 111/479; Abdullah B. Ahmed B. Mahmud En-Nesefi, Dar-U Kahraman, İst., 1984,111/272

[41] Abdurrahman İbn Nasır Es-Sa'di, Teysiru'l-Kerimi'r-Rahman Fi Tefsiri . Kelami'l-Mennan, Vı/136

[42] Muhammed İbn Ali İbn Muhammed Eş-Şevkani, Fethu'l-Kadir, Matbaatu Mustafa El-Babi El Halebi, Mısır, 1964, İv/224

[43] Muhammed Fahruddin Er-Razi, Et-Tefsiru'l-Kebir, Daru'l-Fikr, Beyrut, 1990, Xxv/121

[44] İbn Manzur, A.G.E., X/371; Firuzabadi, İv/573

[45] İsfehani, a.g.e., S.804

[46] A'raf: 7/172

[47] Şevkani, a.g.e., M/262; Nesefi, a.g.e., II/85; Alusi, a.g.e., IX/102

[48] Taberi, a.g.e., VI/115

[49] Şevkani II/262

[50] İbn Kesir, a.g.e., II/375

[51] Es-Sa'di, a.g.e., 111/113       

[52] Alusi, a.g.e., IX/102

[53] Zemahşeri, a.g.e., 11/176; Nesefi, a.g.e., Lf/85

[54] İbn Manzur, a.g.e., VIII/437-438

[55] Firuzabadi, a.g.e.,  II/796

[56] Zemahşeri, Esasu'l-Belağa, S. 347

[57] İsfehani, a.g.e., S.405

[58] Bakara: 2/138.

[59] Taberi, a.g.e., 1/571

[60] Alusi, a.g.e., II/398

[61] Beyzavi, a.g.e., I/90

[62] Razi, a.g.e., IV/95

[63] Celal Kırca, Kur'an Ve İnsan, Marifet Yayınları, İst., 1996, S.22

[64] Murtaza Mutahhari, Fıtrat, Çev, Cafer Kırım, Akademi Yayınları, İstanbul, 1992, S. 160-161

[65] Hökelekli, Din Psikolojisi, T.D.V. Yayınları, Ankara, 1992, S. 124

[66] Apriori Bilgi Sujenin Bir İşlevidir. Aslında Böyle Bir Bilgi Her İnsanda Vardır. Fakat Bu Bilgi, Sanki Kül İçinde Saklanan Ateş Gibidir, İnsan Daha Sonra Sorular Sorarak Etkin Bilgi Haline Getirir. Bkz. Takıyyettin Mengüşoğlu, Felsefeye Giriş, Remzi Kitabevi, İst. 1992, S. 74

[67] Sadık Kılıç, Fıtratın Dirilişi, Nehir Yayınları, İstanbul, 1991, S. 17

[68] Macit Gökberk, Felsefe Tarihi, Remzi Kiiabevi, İst. 1990, S. 267

[69] Hans Remplein, Die Seelische Envvicklung Des Menschen İm Kindes Und Jugendaiter, 14 Aufl, 1966, S. 254

[70] O.Kroh, Entjiciungspysychologie Des Grundschulkinder, Verlag İ.Beitz, Weinheim, 1964, S.75

[71] Osman Pazarlı, Din Psikolojisi, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1982, S.53

[72] M.Abdullah Draz, Din Ve Allah İnancı, Terc. Bekir Karlığa, Bir Yayıncılık, İst., Tsz., S.96-97

[73] Beyza Bilgin, Eğitim Bilimi Ve Din Eğitimi, Yeni Çizgi Yayınları, Ankara, 1995, S.15

[74] Mustafa Bilgin, Kur'ân-I Kerim'de İlim-İman İlişkisi, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Bursa, 1994, S.213

[75] Ebu'l-A'la El-Mevdudi, Tefhimu'ı-Kur'ân, Çev. Heyet, İnsan Yayınları, İst. 1986, M/303

[76] Lokman: 31/32; Konuyla İlgili Diğer Ayetler "Tabiat Olayları Karşısındaki Çaresizlik Ve İlahi Yardım Talebi" Başlıklı Konumuzda Ele Alınacak.

[77] Toshihiko İzutsu, Kur'ân'da Allah Ve İnsan, Çev. Süleyman Ateş, Yeni Ufuklar Neşriyat, İst., Tsz. S.83

[78] Casiye: 45/24

[79] Beyzavi, A.G.E., 11/389

[80] Lokman: 31/7-8

[81] Müminun: 23/84-89

[82] Mehmet S. Aydın, Din Felsefesi, Selçuk Yayınları, İst. 1994, S.201

[83] Etienne Gilson, Ateizmin Çıkmazı, Çev. Veysel Uysal M.Ü.İ.F.V. Yayınları, İst., 1991, S.23-24

[84] Mehmet S.Aydın, A.G.E., S.205

[85] Mehmet S.Aydın, A.G.E., S.175-177

[86] Ahmet Arslan, Felsefeye Giriş, Vadi Yayınları, Ankara, 1984, S.153

[87] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 16-25.

[88] Lütfi Öztabağ, Psikolojide İlk Adtm, İnkılap Ve Aka Kitabevleri, İstanbul, 1983, s.33-34

[89] Öztabağ, a.g.e., S.36

[90] Cüceloğlu, a.g.e., S.230

[91] Baymur a.g.e., S.67

[92] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 25-26.

[93] Engin Gençtan, Psikanaliz Ve Sonrası, Remzi Kitabevi, İst. 1990, S.222

[94] Erich Fromm Psikanaliz Ve Din, Çev. Şükrü Alpagut, Kabalçı Yayınevi, İst, 1990, S.31

[95] Erich Fromm, Sağlıklı Toplum. Çev. Yurdanur Salman, Payel Yayınları, İst., 1990, S.51

[96] Al-i İmran: 3/79

[97] Zemahşeri, a.g.e.., I/378; Nesefi, a.g.e.... F/166

[98] Seyyid Kutub, Fi-Zıiali'l-Kur'ân, Daru İhya'it-Turasi'l-Arabi, Beyrut, 1967. 111/419

[99] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 26-27.

[100] Yurdagül Konuk. Okul Öncesi Çocuklarda Dini Duygunun Gelişimi Ve Eğitimi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara, 1994, S.14

[101] Baymur, a.g.e.., S.71-73

[102] Gülseren Günce; Yurt Dışındaki İşçilerimiz Ve Din, Medes, Ankara, 1981.s.221

[103] Bakara: 2/218; Araf: 7/59; Yunus: 10/15; İsra: 17/57

[104] En'am: 6/75-79

[105] İbn Kesir, a.g.e., 11/156

[106] İbn Kesir, a.g.e., H/156

[107] Hüseyin Peker, Din Psikolojisi, Sönmez Yayınevi, Samsun, 1993, S.67

[108] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 28-30.

[109] Pazarlı, a.g.e., S.97

[110] Alexis Carrel, İnsanlar Uyanın, Çev, Leyla Yazıoğlu, Arif Bolat Kitabevi, İstanbul, 1965, S.172

[111] Muhammed Hüseyin Beheşti, Murtaza Muhahhari, Kur'ân'da İnsan, Terc: E.Serdarı Objektif, İstanbul, Tsz., s.171

[112] Beheşti, Mutahhari, Kur'ân'da İnsan, S.172-173

[113] Bakara: 2/30

[114] Zemahşeri, a.g.e., 1/165; Nesefi, a.g.e., I/40

[115] Beyzavi, a.g.e., 1/261; Zemahşeri, a.g.e., I/620

[116] Mevdudi, Tefhimul-Kur'ân, III755

[117] Zemahşeri, , a.g.e. III/55

[118] Ma'ide: 5/21

[119] Taha: 20/12

[120] Nahl: 16/102

[121] Cuma: 62/1

[122] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 30-31.

[123] M. Rahmi Balaban, İlim Ahlâk İman, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara, 1984, S.75-76

[124] Haluk Nurbaki, Tek Nur, Damla Yayınevi, İstanbul, 1985, S.16-17

[125] Es-Secde: 32/7

[126] Mevdudi, a.g.e., IV/319

[127] Yazır, Elmalılı Muhammed Hamdi, Hak Dini Kur'ân Dili, Eser Kitabevi, İst., Tsz., VI/3859

[128] Mülk: 67/ 5

[129] Nahl: 16/13

[130] Tegâbün: 64/3

[131] Et-Tîn: 95/4

[132] En-Nahl: 165/14

[133] Seyyid Kutub , a.g.e., XIV/47

[134] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 31-34.

[135] İbn Manzur,  a.g.e., XI/374

[136] Ebu Hamid Muhammed El-Gazali, İhyau Ulumi'd-Din, Mısır, 1302, II/49

[137] Mutahhari, Fıtrat, s.56

[138] Mutahhari, Fıtrat, s.57

[139] Haşr, 59, 9

[140] Mehmed Vehbi Konyalı, Hulâsâtu'l-Beyan, Ücdal Neşriyat, İstanbul, Tsz., XIV/5850-5851

[141] İnsan: 76/8-9. Akseki, Ahmet Hamdi,

[142] Akseki, Ahmet Hamdi, İslam Fıtri, Tabii; Umumi Bir Dindir, D.İ.R. Neşriyatından, İst. Tsz. s.97

[143] Şems: 91/8

[144] Nesefi, , a.g.e., IV/361

[145] İbn Kesir, , a.g.e.., IV/551

[146] Yusuf: 12/53

[147] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 34-36.

[148] Necip Taylan, İslâm Düşüncesinde Din Felsefeleri, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları, İstanbul, 1994, S.117

[149] S. Mehmet Aydın, A.G.E., S.28

[150] Aydın, , a.g.e., S.30-31

[151] Mustafa Çağrıcı Ve Arkadaşları, İslâm Üzerine Düşünceler, T.D.V. Yayınları, Ankara, 1988, S.10

[152] Aydın, , a.g.e. s.32

[153] Aydın, , a.g.e., s.29

[154] Rıdvan Muhammed Rtdvan, İslâm Akaidinde Tevhid, Çev. Mehmet Yolcu, Madve Yayınları, İstanbul, 1987, S.101

[155] Â'raf: 7/180

[156] Haşr: 59/24; Taha: 20/8

[157] İbn Kesir, , a.g.e., 1/165; Zemahşeri, Abgbeb, 1/180

[158] İbn Kesir, , a.g.e., 1/514

[159] Bakara: 2/116

[160] Yusuf: 12/108

[161] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 37-39.

[162] Malik Babikir Bedri, Müslüman Psikologların Çıkmazı, Çev. Harun Şencan, İnsan Yayınları, İstanbul, 1988, S.94

[163] Haşr: 59/19

[164] Bedri, , a.g.e., S.94

[165] Seyyid Kutub, Fî Zılâül-Kur'ân, XXVIII/47

[166] Tevbe: 9/55

[167] Victor E. Franki, İnsanın Anlam Arayışı, Çev. Selçuk Budak, Öteki Yayıncılık, Ankara, 1993, S.90

[168] Pekert Din Psikolojisi, S.296

[169] Pazarlı, , a.g.e., S.145

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 39-41.

[170] Pazarlı, , a.g.e., s.146

[171] Yazır, a.g.e., 6/3826; 4/2699-2700

[172] Ramazan Altıntaş, Kur'ân'da Hidâyet Ve Dalâlet Pınar Yayınları, İstanbul, 1995, s.49-50

[173] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur'ân Tefsiri. Anadolu Yayınları, İstanbul. 1986, IX/4670

[174] Yusuf İslam: Konuşmalar Neşr. Adil Doğru, Mektep Yayınları, İstanbul, Tsz., s.21-22

[175] Hökelekli; a.g.e.,, S.89

[176] Kılıç, a.g.e.,, s.28

[177] Yunus: 10/22-23

[178] Mevdudi, a.g.e.,, 11/303

[179] Razi. a.g.e.,, XVII/70-71

[180] İsra: 7/67

[181] En'am: 6/63-64                                                  

[182] Lokman: 31/32

[183] Zümer: 39/8

[184] Fussilet: 41/49-51

[185] Yunus: 10/12

[186] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 41-45.

[187] Habil, Şentürk, Ölüm Gerçeği Ve Allah İnancı, D.E.Ü.İ.F.D:, Sayı 1, İzmir, 1983, S. 305-306

[188] Hökelekli, a.g.e.,, S.98

[189] Mülk: 67/2

[190] Rum: 30/50

[191] İbrahim Agah Çubukçu, İslâm Felsefesinde Allah'ın Varlığının Delilleri, A.Ü. Basımevi, Ankara, 1987, S.6

[192] Nisa: 4/77-78

[193] İbn Kesir, a.g.e.,, I/538-539

[194] Mutahhari, Gaybî Yardımlar, S. 35-36

[195] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 45-48.

[196] Mutahhari, Gaybî Yardımlar, S.19

[197] Mutahharf, Fıtrat, S.53

[198] Mutaharri, Fıtrat, S.54-56

[199] Peker, a.g.e.,, S.67

[200] M.Argyle. Dinin Yedi Psikolojik Temeli, Çev. Mehmet Dağ, Eğitim Hareketleri, S.272. 1978, S.12

[201] Hökelekli, a.g.e.,, S.295

[202] Mutaharri, Fıtrat, S.53

[203] Nisa: 4/82

[204] Sad: 38/29

[205] Muhammed: 47/24

[206] Zemahşeri, a.g.e.,, I/540

[207] Mevdudi, a.g.e.,, 1/313

[208] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 48-50.

[209] Bilgin, a.g.e.,, s.46

[210] Argyle, a.g.e., s.7

[211] Pazarlı, a.g.e., s.23

[212] Pazarlı, a.g.e.,, s.146

[213] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 50-51.

[214] Hökelekli, A.G.E., S.118

[215] Peker, Din Psikolojisi, s.144

[216] Kağıtçıbaşı, a.g.e., S.80-81

[217] Tevbe: 9/119

[218] İbn Kesir, a.g.e.,11/414

[219] Zemahşeri, a.g.e., II/320; Beyzavi, a.g.e., I/424

[220] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 51-52.

[221] İbrahim Emmioğlu, Kore'de İslâmiyet, Madve Yayınları, İstanbul, 1983, S.82

[222] M. Hüseyin Ez-Zehebî, Müşkilâtu't-Da've Fi'l-Asri'l-Hadîs, Merkezi Şuûni'd-Dave, Medine, 1988, S.18

[223] Al-i İmran: 3/110

[224] İbn Kesir, a.g.e., I/399

[225] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 53.

[226] Neda Armaner, Psikopatolojide Dini Belirtiler, Ankara, 1973, S. 15

[227] Kırca, Kur'ân Ve İnsan, s.335

[228] A'raf: 7/ 68

[229] A'raf: 7/79

[230] Mâide: 5/67

[231] Beyzavi, a.g.e.,1/174

[232] Al-i İmran: 3/104

[233] Al-i İmran: 3/110

[234] Şevkani, a.g.e., I/369

[235] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 53-55.

[236] Konuk, a.g.e., 20

[237] Ebu Abdullah Muhammed İbn İsmail El-Buhari, Es-Sahîh, Cenâiz, 80 Çağrı Yayınları, İstanbul, 1992, H/97; Kader, 3, VIII/211; Ahmed Muhammed İbn Hanbel, Müsned, Çağrı Yayınları, İstanbul, 1992, H/315, 346; Müslim, Ebu'l-Hüseyn Müslim B. El-Haccac, Es-Sahih, Çağrı Yayınları, İst., 1992, Kader, 25, III/2038

[238] Müslim, a.g.e., Kader, 22, III/S.2047

[239] Ebû Abdullah Muhammed B. Ahmed, El-Kurtubî, El-Câmiu Li Ahkâmi'l-Kur'ân, Beyrut, Tsz., XIV/29.

[240] Süleyman Ateş, Yüce Kur'ân'ın Çağdaş Tefsiri, Yeni Ufuklar Neşriyat, İst. VII/65

[241] Lokman: 31/13

[242] Lokman: 31/16-19

[243] Bakara: 2/132.

[244] Ateş, Yüce Kur'ân'ın Çağdaş Tefsiri, I/242

[245] Al-i İmran: 3/38-39

[246] Bakara: 2/124

[247] Tahrim: 66/6

[248] Beyzavi, a.g.e., II/506

[249] Yazır, a.g.e., Vll/410

[250] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetut't-Tefasir, Daru'l- Kur'ân 'İl- Kerim, Beyrut, 1981, 111/410

[251] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 55-59.

[252] El-Maturidi, Ebu Mansur Muhammed, Et-Tevhid, Nşr. Fethullah Huleyf, Beyrut, 1970, S. 375 Vd.

[253] El-Beyazi, Kemaluddin Ahmed, İşaratu'l-Meram Min İbarati'1-İmam, Neşr- Yusuf Abdurrezzak, Mısır, 1949, S.69 Vd,

[254] Beyzavi, a.g.e., 1/17-18

[255] İbrahim: 14/24-25

[256] Sabuni, a.g.e.,.; II/96

[257] Nesefi, a.g.e., 11/261

[258] Ali İmran: 3/190-195

[259] Lahhabi, M.Aziz, İslam Şahsiyetçiliği, Çev. İsmail Hakkı Akın, Yağmur Yayınları, İst., 1972, S. 47

[260] Buhari, a.g.e., İman, 7

[261] Toshihiko İzutsu, İslam Düşüncesinde İman Kavramı, Terc. Selahaddin Ayaz, Pınar Yayınları, İstanbul, 1984, S.80

[262] Buhari, a.g.e., İman, 37, 1/18; Müslim, a.g.e., İman, 1,1/37; Ebu  Davud Süleyman B. El-Eş'as, Sünen, Sünnet, 16, Çağrı Yayınları, İstanbul, 1992, V/69-73; Ebu İsa Muhammed B. İsa Et-Tîrmizî Sünen, İman, 4, Çağrı Yayınları, İstanbul, 1992, V/6-8; Ebu Abdullah Muhammed İbn Yeztd İbn Mâce, Sünen Mukaddime, 9. Çağrı Yayınları, İstanbul, 1992, I/24-25

[263] Ebu Davud, A.G.E., Sünnet, 14, V/55-56; Ebu Abdurrahman Ahmed İbn Şuayb En-Nesâi, Sünen, İman, 16, Çağrı Yayınları, İstanbul, 1992, VIII/110; İbn Mâce, a.g.e., Mukaddime, 9 1/22

[264] Abdulfettah Kadi, Esbâbü'n-Nüzûl-Daru'l-Mushaf, Kahire, Tsz., S.180

[265] Ahzab: 33/35

[266] İbn Kesir, a.g.e., III496

[267] Razı, a.g.e., XXV/211-212

[268] Bakara: 2/177

[269] Ateş, Yüce Kur'ân'in Çağdaş Tefsiri, I/288

[270] İzutsu, İslam Düşüncesinde İman Kavramı, S.94-95

[271] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 59-64.

[272] Kemal Et-Tarzı, El-İlmu Ve'l-İman Fi'i-İslâm, Menşûrât-I Mecelielu'l-Hayat Es-Sekâfiye, Kayrevan, 1975, S.246

[273] Celal Yıldırım, a.g.e., XII/6074-6075 

[274] Mücâdele: 58/22

[275] Beyzavi. a.g.e., II/478; İbn Kesir, a.g.e., IV/352

[276] Yazır, a.g.e., VII/4805

[277] Taiat Koçyiğit, İsmail Cerrahoğlu, Kur'ân-I Kerim Meal Ve Tefsiri, D.İ.B. Yayınları, Ankara, 1990, 1/511

[278] Bakara: 2, /256

[279] Nahl: 16/106

[280] En'am: 6/125

[281] Hanifi Özcan, Epistemolojik Açıdan İman, M.Ü.İ.F.V. Yayınları, İstanbul, 1992, S.73

[282] Hökelekli, a.g.e., s.161

[283] Özcan, a.g.e., S.71

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 64-65.

[284] İbn Manzur, a.g.e., XIII/2

[285] İzutsu, Kur'ân'da Allah Ve İnsan, s.131

[286] Zümer: 39/33

[287] İbn Kesir, a.g.e., IV/58-59

[288] Tahrim: 66/12

[289] Beyzavi, a.g.e., II508

[290] İbn Kesir, a.g.e., IV/450

[291] Zemahşeri, a.g.e., IV/613

[292] Kıyamet: 75/31                            

[293] Zemahşeri, a.g.e., IV/664

[294] İbn Kesir, a.g.e., IV/481

[295] Nesefi, a.g.e., IV/316

[296] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 65-67.

[297] Bilgin, a.g.e., s.30-33

[298] Peker, Din Psikolojisi, S.80

[299] Yusuf: 12/108

[300] İbn Kesir, a.g.e., II/514    

[301] Yazır, 4/2934

[302] Sebe': 34/46

[303] Mevdudi, a.g.e., IV/478

[304] Seyyid Kutub, Fi Zilali'l-Kur'ân XXII/2914

[305] İzutsu, İsiâm Düşüncesinde İman Kavramı, S.168

[306] Ra'd: 113/ 3-4; Bkz., Nahl: 16/11-12; Rum: 30, 21/24; Zümer: 39/42

[307] Nahl: 16/44; Yusuf: 12/2; Enbiya: 21/10; Zuhruf: 43/ 3

[308] Beyzavi, a.g.e., 1/501

[309] Takiyyuddin Ahmed, İbn Teymıyye, İman Üzerine, Çev, Salih Uçan, Pınar Yayınları, İst., 1994, S.155

[310] Îbn Teymiyye, a.g.e., s.109

[311] Bakara: 2/109

[312] Neml: 27/14

[313] Fâtır: 35/28                        

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 67-69.           

[314] El-İsfehani, a.g.e., s. 301

[315] Pazarlı, a.g.e., S.21; Özcan, a.g.e., S.53; Bilgin, a.g.e., s. 39-43; Neda Armaner, İnanç Ve Hareket Bütünlüğü Bakımından Din Terbiyesi, M:E.B., İstanbul, 1967, S.34-43

[316] Bilgin, a.g.e., s. 38-39

[317] Furkân: 25/57.

[318] Furkân: 25/62

[319] Müezzemmil: 73/19    

[320] Abese: 80/11-16               

[321] Bakara: 2/256

[322] Mehmet Vehbi Konyalı, Hulasatu'l-Beyan, Üçdal Neşriyat, İst., Sz. XII/476;Zemahşeri, I/303

[323] Ateş, Yüce Kur'ân'ın Çağdaş Tefsiri, I/453

[324] Yazır, a.g.e., 11/861

[325] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 69-71.

[326] Baymur, a.g.e., s.77

[327] Günsel, Koptagel-İlal, Tıpsal Psikoloji, Beta Basım Yayım, İstanbul, 1984, S.93

[328] Pazarlı, a.g.e., s.22

[329] Özcan, a.g.e., s.54

[330] Bilgin, a.g.e., s.35-37

[331] İzutsu, İslâm Düşüncesinde İman Kavramı, S.96,208

[332] Draz, a.g.e., s.24

[333] İzutsu, İslâm Düşüncesinde İman Kavramı, s.104

[334] İbn Mace, a.g.e., Fiten 3, 11/1298-1299

[335] Buhari, a.g.e., Cenâiz, 1, II/69; Libâs, 24 VII/43 İsti'zan, 30,VII/137; Müslim, a.g.e.,Zekât, 32,1/688; Tırmizi, a.g.e., İman, 18, V/27

[336] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 71-73.

[337] İbn Manzur, a.g.e., I/289

[338] Hökelekli, a.g.e., S.166

[339] Hökelekli, a.g.e., S.166-168

[340] Tevbe: 9/24

[341] Seyyid Kutub, Fî Zrlâli'l-Kur'ân, X/162

[342] Al-i İmran: 3/31

[343] Beyzavi, a.g.e.,1/155-156

[344] Es-Sa'di, a.g.e., 1/196

[345] Bakara: 2/165

[346] Beyzavi, a.g.e., I/98

[347] Mâide: 5/54.

[348] Buhari, a.g.e., İman, 9,1/9-10; İkrah, 1,VII/56

[349] Buhari, a.g.e., İman, 8,1/9.

[350] Maide: 5/55

[351] Fetih: 48/29

[352] İbn Teymiyye, a.g.e., s.101

[353] Mâide: 5/81

[354] Mücâdele: 58/22.

[355] Mümtahine: 60/1.

[356] Yazır, a.g.e., VII/4804

[357] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 73-78.

[358] Bilgin, a.g.e., s.281

[359] Bilgin, a.g.e.,, s.278

[360] Bakara: 2/74; Nisâ: 4/77; Haşr: 59/21

[361] Nâziât: 79/26

[362] Hicr: 15/77

[363] Bilgin, a.g.e., s.278-279

[364] Nisa: 4/131

[365] Müminûn: 23/22

[366] Şuâra: 26/105

[367] A'râf: 7/63

[368] Müminûn: 23/31-32

[369] Şuâra: 26/142-152

[370] Ankebût: 29/16

[371] Şuâra: 26/161-165; Hûd: 11/78; Hicr: 15/68-69

[372] Şuara: 26/177

[373] Şuara: 26/10-11

[374] Lütfuslah Cebeci, Kur'ân'a Göre Takva, Seha Neşriyat, İstanbul, 1988, s. 72-73

[375] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 78-80.

[376] Hökelekli, a.g.e., s.163

[377] İbn Manzur, XII/293-295

[378] Bakara: 2/131

[379] Mevdudi, a.g.e., 1/91

[380] Bakara: 2/112

[381] Cinn: 72/14

[382] Beyzavi I/82

[383] İlhamı Güler, Allah-İnsan İlişkisinin Ahlâki Boyutu, İslâmî Araştırmalar, C.5, Sayı 3, 1991, S.196

[384] Peker, Din Psikolojisi, S.47

[385] Nisa: 4/65

[386] İbn Kesir, a.g.e., I/532; Yazır, a.g.e., II/1385

[387] Ahzâb: 33/36                                           

[388] Celal Yıldırım, a.g.e., IX/4706

[389] Rum: 30/31

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 81-83.

[390] İbn Manzur, a.g.e.,VII/26

[391] Bakara: 2/139

[392] Yazır, a.g.e., 1/517

[393] Mevdudi, a.g.e., 1/341

[394] Nisa: 4/146

[395] Zemahşeri, a.g.e., 1/581; Beyzavi, a.g.e.,I/245; Alusi, a.g.e., I/399

[396] A'râf: 7/29

[397] Zümer: 39/11

[398] Zümer: 39/14

[399] Mümin :40/14

[400] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 83-85.

[401] İbn Manzur, a.g.e., XIII/457

[402] Pazarlı, a.g.e., S.14

[403] Necip Taylan, İlim-Din İlişkileri Sahaları Sınırları, Çağrı Yayınları, İstanbul, 1979, S.22

[404] En'am: 6/75

[405] Bakara: 2/4

[406] Neml: 27/ 2-3

[407] Lokman: 31/4

[408] Secde: 32/24

[409] Bakara: 2/117; Mâide: 5/50; Câsiye: 45/4;20.

[410] Nesefi, a.g.e.,I/14; Beyzavi, a.g.e.,  I/20 306 Fussılet: 41/33

[411] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 85-86.

[412] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 87.

[413] Hökelekli, a.g.e., s.160, 161

[414] İbn Teymiyye, a.g.e., s. 143

[415] Beyzavi. a.g.e., II/353

[416] Fussilet: 41/33

[417] Fussilet: 41/30                               

[418] Beyzavi, a.g.e., II/353

[419] Bakara: 2/133; 285; Araf: 7/75

[420] Al-i İmran: 3/81

[421] Neml: 27/ 44

[422] Bakara: 2/139, Al-i İmran: 3/84; Rad: 13; Şûra: 42/15

[423] Bakara: 2/136

[424] Bakara: 2/14,8; Al-i İmran: 3/167; Mâide: 5/41; Fetih: 48/11, Hucurât: 49/14

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 87-88.

[425] Beyzavi, a.g.e.,1/17-18; Alust, a.g.e., 1/111

[426] Bilgin, a.g.e., s.152

[427] Bilgin, a.g.e., s. 152

[428] Mazharuddin Siddıkı, Semavi Dinlerde İtikat Ve Amel, Çev. Muhammed Han Kayani; Fikir Yayınları, İstanbul, 1991, S.45

[429] İzutsu, İslâm Düşüncesinde İman Kavramı, S.212-213

[430] Taylan, İlim-Din İlişkileri Sahalan Sınırları, S.59

[431] Peker, Din Psikolojisi, S.46

[432] İbn Teymiyye, a.g.e., s.144

[433] İbn Teymiyye, a.g.e., s.173

[434] Armaner, İnanç Ve Hareket Bütünlüğü Bakımından Din Terbiyesi, S.46

[435] Armaner, İnanç Ve Hareket Bütünlüğü Bakımından Din Terbiyesi, S.47

[436] İbn Kesir, a.g.e., I/43; Şevkani, a.g.e., I/35

[437] Beyzavi, a.g.e., I/17;Es-Sa'dî, a.g.e., 1/41

[438] Nesefi, a.g.e., 1/13

[439] Zemahşeri, , a.g.e., 1/39

[440] Celal Kırca. Kur'ân Ve Bilim, Marifet Yayınları, İst., 1996, S.242

[441] Bakara: 2/3

[442] Taberi, , a.g.e., 1/101; İbn Kesir, a.g.e., I/43

[443] Muhammed Fuad Abdulbaki, Mucemu'l-Müfehres-İ El-Afazi'l-Kur'âni’l-Kerim, Çağrı Yayınları, İst., 1990, S.483-484

[444] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 88-92.

[445] Mevdudi, Tefhimu'l-Kur'ân, V/379; II/141; IV/361

[446] Ateş, Yüce Kur'ân'ın Çağdaş Tefsiri, III/487

[447] Ahzab: 33/22

[448] Al-i İmran: 3/173

[449] Mevdudi, a.g.e., VI/361

[450] Beyzavi, a.g.e., 1/190

[451] Zemahşeri, a.g.e., I/442

[452] Şevkani, a.g.e., T/400

[453] Enfal: 8/2

[454] İbn Kesir, a.g.e., II/297; Şevkani, a.g.e., II/285; Beyzavi, a.g.e., I/375; Nesefi, a.g.e., 11/93

[455] Fetih: 48/ 4

[456] Beyzavi, a.g.e., 11/407

[457] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 92-93.

[458] Koptagel-İlal, , a.g.e., s.403-405

[459] Ahmed Muhammed Cemal, Muhâdarât, Fi's-Sekâfeti't-İslâmiyye, Dârul-Fikr, Beyrut, 1974, s.45-46

[460] Abdulfettah Tabbara, Ruhu'd-Dini'l-İslami, Daru'l-ilm-Melayin, Beyrut, 1973, s.174-175

[461] Al-i İmran: 3/133-135

[462] Bedri, , a.g.e., s.73-75

[463] Bedri, , a.g.e., s.77

[464] Dale Carnegie, Üzüntüyü Bırak Yaşamaya Bak, Terc. Ömer Rıza Doğrul, Tan Matbaası, İstanbul, 1959, s.155

[465] Carnegie, , a.g.e.,  s.159

[466] Mikdat Yalçın, İman Ve Ahlâkın Hayatî Değerleri, Hikmet Yayınları, İstanbul, 1981,s.35-36

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 93-96.

[467] Pazarlı, , a.g.e.,  s.40; Celal Kırca, Kur'ân Ve İnsan, S.28     

[468] Al-i İmran: 3/103

[469] Es-Sa'di, , a.g.e.,  I/405

[470] Zemahşeri, , a.g.e.,  İ/395

[471] Zemahşeri, , a.g.e.,  İv/366

[472] Hucurat: 49, 10

[473] Beyzavi, , a.g.e.,  1/316

[474] Bakara: 2, 157

[475] Bakara: 2, 163

[476] Al-i İmran: 3, 64

[477] M. Taplamacıoğlu, Din Sosyolojisi, A.Ü.İ.F. Yayınları, Ankara, 1963, S.81

[478] Muhammed Hişam Sultan, El-Akide Ve'l Fikri'l-İslâmi, Dârul-Eman, Rabat, 1987, S.53

[479] Enfâl: 8/63

[480] Şevkâni, , a.g.e., I/369; Beyzâvî, , a.g.e., 1/316; Konyalı; , a.g.e., V/1926; Mevdudî, , a.g.e.,  I/228; 11/167; Ateş; Yüce Kur'ân'ın Çağdaş Tefsiri, 3/530

[481] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 96-99.

[482] Peker, Din Psikolojisi, S.51-52

[483] Mustafa Öcal, Din Eğitim Ve Öğretiminde Metodlar, T.D.V. Yayınları, Ankara, 1990, s.73

[484] Hökelekli, a.g.e., s.263-265

[485] Araf: 7/180                        

[486] Haşr: 59/24

[487] Taha:20/8.

[488] Beyzavi, a.g.e., I/368

[489] Mevdudi, a.g.e., 11/110-111

[490] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 99-102.

[491] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 102.

[492] Leyi 92, 20.

[493] Ala:  87/1.

[494] Ei-İsfehani, a.g.e., s.516

[495] Hac: 22/255, Şûra: 42/4

[496] Bakara. 2/255; Şûra: 42/4

[497] Şûra: 42

[498] El-İsfehani, a.g.e.,s.518  

[499] En'am: 6/100

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 103.

[500] Hucurât: 49/ 8

[501] Fâtır: 35/38

[502] El-İsfehani, a.g.e., s:514

[503] En'am: 6/53

[504] En'am: 6/58

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 103.

[505] El-İsfehani, a.g.e., s.333

[506] İbrahim: 14/47

[507] Neml: 27/9.

[508] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 104.

[509] Ebu Bekr Ahmed İbn Hüseyin Ali El-Beyhaki, Kitabu'l-Esma Ve's-Sıfat, Daru İhyai't-Turasi'l-Arabi, Beyrut, tsz., S.33

[510] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 104.

[511] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 104.

[512] Hadîd: 57/3.

[513] Beyhaki, a.g.e.,s.10-11

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 104.

[514] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 104-105.

[515] Muhammed B.Cerir Et-Taberi, Câmiu'l-Beyân-An Te'vili Ayi'l-Kur'ân, Dâru'l-Fikr, Beyrut, 1984, XXVII/215

[516] Hadîd: 57/3

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 105.

[517] Et-Taberi, a.g.e., II/78

[518] Bakara: 2/54; Haşr: 59/24

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 105.

[519] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 105.

[520] Bakara :2/117, En'âm: 6/101

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 105.

[521] Al-i İmran: 3/9

[522] Nisa: 4/140

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 105.

[523] İbn Kesir, a.g.e.,IV/367; Taberi, a.g.e., XXVIII/55

[524] Haşr: 59/23

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 106.

[525] Ebu Abdullah Muhammed İbn İsmail El-Buhârî, Es-Sanih, Tevhid, 22, Çağrı Yayınları, İstanbul, 1992, Vııı/175

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 106.

[526] Beyhaki, a.g.e.,S.31-32

[527] İhlâs: 112/1.

[528] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 106.

[529] Alâk: 96/3.

[530] Infitâr: 82/5-8

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 107.

[531] Ebu Abdullah Muhammed İbn Yezîd, İbn Mâce, Sünen, Zühd, 35, Çağrı Yayınları, İstanbul, 1992, 11/1437

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 107.

[532] Enbiya: 2/23

[533] Burûc: 85/16

[534] Hûd: 11/107

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 107.

[535] İbn Kesir, a.g.e., III/546

[536] Sebe’: 34/26

[537] A'râf: 7/ 89

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 108.

[538] Yusuf: 12/101

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 108.

[539] En'am: 6/95

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 108.

[540] Şevkani, a.g.e.,11/143

[541] En'am: 6/96

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 108.

[542] Yusuf: 12/21

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 109.

[543] Bakara: 2/267; İbrahim: 14/8; Lokman: 31/12-26; Fâtır: 35/15

[544] Muhammed: 47/38

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 109.

[545] El-İsfehani, a.g.e., s.542

[546] A'râf: 7/155

[547] Ra'd: 13/ 6; Fussilet: 41/43

[548] Necm: 53/32

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 109.

[549] En'am: 6/102

[550] Müminûn: 23/14

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 110.

[551] El-İsfehani, a.g.e., s.204

[552] Lokman: 31/ 34

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 110.

[553] İbn Mamur, 111/156

[554] Burûc: 85/4-8

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 110-111.

[555] Tın: 95/ 8.

[556] Hûd: 11/45

[557] A'raf: 7/87; Yunus: 10/109; Yusuf: 12/80.

[558] En'am: 6/114

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 111.

[559] Nur: 24/35

[560] Şûra: 26/62

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 111-112.

[561] Tâhâ: 20/11

[562] Mümin: 40/65

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 112.

[563] El-İsfehani, a.g.e., s.179

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 112.

[564] Metin Yurdagür, Allah'ın Sıfatları, Marifet Yayınları, İstanbul, 1984, S.93

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 112.

[565] Buhari, A.G.E., Teheccüd, 1. II-42, Daavât, 10 Vıı-148; Müslim, A.G.E., Salâtü'l-Müsâfirîn, 26 I/532-533

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 112-113.

[566] Hûd: 11/57; Sebe: 34/21, Şûra: 26/26.

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 113.

[567] Yazır, a.g.e., III-/1946

[568] En'am: 6/57

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 113.

[569] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 113.

[570] Kasas: 28/88

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 113-114.

[571] En'am: 6/37

[572] El-İsfehani, a.g.e., s.394

[573] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 114.

[574] Bakara: 2/186

[575] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 114.

[576] Beyhaki, a.g.e., s. 61

[577] En'am: 6/18-61

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 114.

[578] Nisa: 4/34

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 115.

[579] Zümer: 39/36

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 115.

[580] İbn Kesir, a.g.e.,  IV/76

[581] Mümin: 40/3

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 115.

[582] Taberi, a.g.e.,  XXVIII/54

[583] Haşr: 59/23; Cum'a: 62/1.

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 115.

[584] Zâriyât: 51/58

[585] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 115-116.

[586] Şûra: 26/19

[587] Lokman: 31/126

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 116.

[588] Fatiha: 1/ 3.

[589] Mümin: 40/16

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 116.

[590] El-İsfehani, a.g.e., s. 702

[591] Hûd: 11/73

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 117.

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 116-117.

[592] Cin: 72/28

[593] Bakara: 2/186

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 117.

[594] A'raf: 7/128

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 117.

[595] Rum: 30/50

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 117.

[596] İbn Kesir, a.g.e., IV/148

[597] Duhân: 44/ 3

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 118.

[598] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 118.

[599] Zâriyât: 51/47

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 118.

[600] Zâriyât: 51/58

[601] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 118.

[602] Nisa: 4/85

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 118.

[603] İbn Kesir, a.g.e., IV/366

[604] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 118-119.

[605] İbn Kesir, a.g.e., IV/366

[606] Taberi, a.g.e., XXVIII/55

[607] Mâide: 5/48; Haşr: 59/23

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 119.

[608] Taberi, a.g.e., XXVIII/56

[609] Haşr: 59/23

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 119.

[610] İbn Kesir, a.g.e.,  IV/367

[611] Haşr: 59/24

[612] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 119.

[613]Nur: 24/25

[614] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 119.

[615] İbn Kesir, a.g.e., III/300

[616] Yazır, a.g.e., V/3516

[617] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 119.

[618] Nisa: 4/45

[619] Furkân: 25/58

[620] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 120.

[621] Saffat: 37/ 5

[622] Zümer: 39/7

[623] Müzzemmil: 73/9

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 120.

[624] Bakara: 2/143; Tevbe: 9

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 120.

[625] Beyhaki, a.g.e., s. 50

[626] A'râf: 7/156

[627] İsra: 17/110

[628] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 120-121.

[629] Mümin: 40/15

[630] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 121.

[631] Nisa: 4/11; Hûd: 11/93; Ahzâb: 33/52

[632] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 121.

[633] El-İsfehani, a.g.e., s. 350

[634] Müslim, a.g.e., Mesâcid, 26, 1/415; Süleyman İbn El-Eş'as, Ebu Dâvud, Sünen Vitr, 25; Çağrı Yayınları, İstanbul, 1992, H/176

[635] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 121.

[636] Enbiya: 21/9

[637] Al-i İmran: 3/152; Ahzâb: 33/22

[638] Fetih: 48/27

[639] Zümer: 39/ 74

[640] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 121-122.

[641] El-İsfehani, a.g.e., s. 422

[642] İhlâs: 112/2.

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 122.

[643] Yunus: 10/61

[644] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 122.

[645] Teğabun: 64/17

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 122.

[646] Bakara 2/196

[647] Al-İ İmran: 3/11

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 122.

[648] Nasr: 110/3

[649] Bakara: 2/37- 54-128-160; Tevbe: 9/104-118, Nisa: 4/16-64; Hucurât: 49/12

[650] Nûr: 24/10

[651] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 123.

[652] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 123.

[653] Şevkani, a.g.e., 11/125                          

[654] A'râf: 7/155; Sebe: 34/41                      

[655] Şûra 42/9

[656] Muhammed: 47/11

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 123.

[657] El-İsfehani, a.g.e., s. 815 ,

[658] Hicr: 15/23

[659] Enbiyâ: 21/89

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 123-124.

[660] Sa'd: 38/9. Al-i İmran: 3/8

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 124.

[661] Yurdagür, a.g.e., s.77

[662] Burûc: 85/14

[663] Hûd: 11/90

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 124.

[664] Al-i İmran: 3/4; Mâide: 5/95; İbrahim: 14/47; Zümer: 39/37

[665] Sebe': 32/22

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 124.

[666] Bakara: 2/251

[667] Bakara: 2/105.

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 124-125.

[668] Beyhaki, a.g.e.,  93-94

[669] Meâric:70/3

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 125.

[670] Tekvir: 81/20

[671] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 125.

[672] Hadîd: 56/3

[673] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 125.

[674] Yasin: 36/5

[675] Zümer: 39/1

[676] Fussilet: 41/ 2

[677] Hakka: 69/ 43; Bkz. Gafir: 40/2; Casiye: 45/2; Ahkaf: 46/2; Vakıa: 56/80; Duhan: 44/3; Furkan: 25/6; Talak: 65/5

[678] Al-i İmran: 3/199

[679] Al-i İmran: 3/53

[680] Nisa: 4/162

[681] Bakara: 2/136

[682] Bakara: 2/4; Maide :5/59

[683] Al-i İmran: 3/59

[684] İbn Kesir, a.g.e., I/387

[685] Beyzavi, a.g.e., 1/168

[686] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 126-127.

[687] Beyzavi, a.g.e., I/557

[688] İbn Kesir, a.g.e., II/608

[689] Zemahşeri, a.g.e.,  II/635

[690] Nahl: 16/102

[691] Beyzavi, a.g.e.,  1/426

[692] Nesefi, a.g.e., II/151

[693] A'raf: 7/3

[694] Enfal: 8/41; Bkz. A'raf: 7/157; Zümer: 39/55; Hadid: 57/25.

[695] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 127-128.

[696] Furkan: 25/32

[697] Beyzavi, a.g.e., 11/130

[698] Zemahşeri, a.g.e.,  III/378

[699] Zuhruf: 43/31

[700] Özcan Köknel, Psikiyatri; Nobel Tıp Kitabevi, İst. 1989, S.75

[701] Clifford T. Morgan, Psikolojiye Giriş, Çev. Heyet, H.Ü. Psikoloji Bölümü Yayınları, Ankara, 1995, s.326

[702] Bakara: 2/90

[703] Bakara: 2/170

[704] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 128-130.

[705] Muhammed Abduiazim Ez-Zerkani, Menahilu'i-İrfan Fi Ulumi'l-Kur'ân, Daru İhya'il-Kutubi'l-Arabi, Karihe, tsz, I/63

[706] Şura: 42/51

[707] Beyzavi, a.g.e.,  II/367

[708] Mevdudi, a.g.e., V/238

[709] Mevdudi, a.g.e., V/238

[710] İbn Kesir, a.g.e., IV/131

[711] Beyzavi, a.g.e., II/367

[712] Necm: 53/1-11

[713] Mevdudi, a.g.e., VI/1518

[714] Bakara: 2/97

[715] Zemahşeri, a.g.e.,  1/169

[716] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 130-132.

[717] Bakara: 2/177

[718] Al-i İmran: 3/84 

[719] Nisa: 4/136

[720] Bakara: 2/136

[721] Bakara: 2/285

[722] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 132-133.

[723] H. Fikret Kanat; Pedagoji Tarihi, İstanbul, 1948,1/436 ,

[724] Mutahhari, Gaybî Yardımlar, S. 103 

[725] Nahl:16/78

[726] Mevdudi, a.g.e., 111/43

[727] Beyzavi, a.g.e., 1/522

[728] Mutahhari, Gaybî Yardımlar, S. 103-105

[729] A'râf: 7/157

[730] Yâsîn: 36/ 6

[731] Nahl: 16/36

[732] Muhammed Kutub, Tevhid, Çev. Nurettin Yıldız, Risale Yayınları, İst, 1990, S. 261

[733] Ateş, Yüce Kur'ân'ın Çağdaş Tefsiri, III/360

[734] Araf: 7/ 59-65-72-85

[735] Enbiyâ: 21/25

[736] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 133-135.

[737] Cüceloğlu, a.g.e., s.404   

[738] Baymur, a.g.e., 253

[739] Öztaba 6, a.g.e., 174

[740]Baymur, a.g.e., 253   '

[741] Koptagel-İlal, a.g.e., 275

[742] Öztabağ, a.g.e., 174

[743] Koptagel-İlal, a.g.e., 282

[744] Kalem 68, 4

[745] Mevdudi, a.g.e., VI/393

[746] Yazır, a.g.e., VIII/5268

[747] Ahzâb 33, 21

[748] Mümtehine 60, 4

[749] Mümtehine 60, 6

[750] Sabuni, a.g.e., III/363

[751] Habil Şentürk, Psikoloji Açısından Hazreti Peygamberin İbadet Hayatı, s.22        

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 135-137.                  

[752] Bakara: 2/232

[753] Al-i İmran: 3/114                                                       

[754] Ahzâb: 33/21

[755] Arvasi, a.g.e., s.45

[756] Süleyman Uludağ, İslâm'da Emir Ve Yasakların Hikmeti, T.D.V. Yayınları, Ankara, 19ö9, S.63

[757] Kamer: 54/1

[758] Meâric:70/6-7

[759] Zemahşeri, a.g.e., IV/609; İbn Kesir, a.g.e., IV/448; Beyzavi, a.g.e., II/526

[760] Sabuni, A.G.E., III/443

[761] Necm: 53/57

[762] Muhammed Kutub, Kur'ân Araştırmaları, Çev. Akif Nuri, Fikir Yayınları, İstanbul, 1981, 1/91.95

[763] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 138-140.

[764] Uludağ, a.g.e.,  l.64

[765] Hüseyin Atay, Kur'ân'a Göre İman Esasları, Ajans Türk Matbaası, Ankara, tsz, S.77

[766] Mehmet S.Aydın, a.g.e., s.238

[767] Câsiye: 45/21                                                    

[768] Seyyid Kutub, Fi-Zilali'l-Kur'ân XXV/3230

[769] Mevdudi, a.g.e., V/307

[770] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 140-143.

[771] Halis Ayhan, Din Eğitimi Ve Öğretimi, D.İ.B. Yayınları, Ankara, 1984, S.141

[772] Kasas: 28/60

[773] Beyzavi. a.g.e., II/197

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 143-144.

[774] Bediüzzaman. Lem'alar, Yeni Asya Neşriyat. İst. 1990, S.15

[775] Necati Öner, Stres Ve Dini İnanç, T.D.V. Yayınları, Ankara, 1985, S.16-17

[776] Mehmet S. Aydın, a.g.e., s.229-230

[777] Öner, a.g.e., s.31

[778] Bediüzzaman, Şualar, s.15

[779] Bakara: 2/62

[780] Razi, a.g.e., 111/113

[781] Ateş, Yüce Kur'ân'ın Çağdaş Tefsiri, II/21

[782] Al-i İmran: 3/13

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 144-146.

[783] Müslim, a.g.e., Kitâbu'z-Zühd, 64

[784] Mülk: 67/31

[785] Bakara: 2/155

[786] İbn Kesir, a.g.e., I/203

[787] Sebe; 34/8

[788] Seyyid Kutub, Fî Zılâli'l-Kür'ân, XXII/64

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 146-149.

[789] Müminûn: 23/115

[790] Necm 53, 38-40

[791] Beyzavi, a.g.e., II/442

[792] İbn Kesir, a.g.e., IV/276

[793] Ateş, Yüce Kur'ân'ın Çağdaş Tefsiri, Ix/133

[794] Seyyid Kutub, Fî Zılâli'l-Kur'ân, I/42

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 149-150.

[795] Said Havva, El-İslâm, Daru'l-Kütübi'l İlmiyye, Beyrut, 1981, Ş.807

[796] Rum: 30/7

[797] Mevdudi, a.g.e., IV/251

[798] Ateş, Yüce Kur'ân'ın Çağdaş Tefsiri, VII/8  

[799] Mevdûdt, Tefhîmu'l-Kur'ân, IV/77

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 150-151.

[800] Bakara: 2/285

[801] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 152.

[802] Lüîfullah Cebeci, Kur'ân'da Şer Problemi, Akçağ Yayınları, Ankara, 1985, S.170

[803] Süleyman Ateş, İnsan Ve İnsanüstü Ruh, Melek, Cin, İnsan, Dergâh Yayınları, İstanbul, 1979, S.30

[804] Ayhan, a.g.e., s.144; Seyyit Sabık, Ayet Ve Hadislerle İslam Akaidi Çev. İbrahim Sarmış, Hibaş Yayınları, Konya, 1981,128

[805] Tirmizî, Tefsir, 3

[806] Enfal: 8/11-12

[807] Beyzavi, a.g.e., I/377

[808] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 152-153.

[809] Kâf: 50/16-18

[810] Alûsî, a.g.e., XXVI/179

[811] İnfitâr: 82/10-12

[812] Mevdudi, A.G.E., VII/58

[813] Seyyid Kutub, Fi Zılalîl, VII/58

[814] Zuhruf: 43/79-80

[815] Atay, a.g.e., s.64-65                                       

[816] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 153-155.

[817] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 155-156.

[818] Şerafettin Gölcük, İslam Akaidi, Esra Yayınları, Konya, 1994, S.175

[819] Gölcük, a.g.e., s.177

[820] Akseki, İslâm Fıtrî Tabiî Umumî Bir Dindir, S.340

[821] Ra'd: 13/11

[822] Ankebût: 29/40

[823] İnsan: 76/ 3

[824] Kehf: 18/29

[825] Rûm: 30/41

[826] Şûra: 42/20

[827] Nisâ: 4/110-111

[828] Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, Sözler Yayınevi, İstanbul, 1990, S.432

[829] Kasas: 28/68

[830] Burûc: 85/16

[831] Enbiyâ: 21/23

[832] Hadîd: 57/22; Bkz. En'am: 6, 59; Al-i İmran: 3/26-154; Hicr: 15/21; Talâk: 65/3; Kamer: 54/49; İbrahim: 14/4; Yasin: 36/82

[833] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 156-158.

[834] Mustafa Sabrı, Mevkıfu'l-Beşer Tahte Sultâni'l-Kader, El-Matbaatu's-Selefiyye, Kahire, 1352, S.225

[835] Tabbara, a.g.e., s.157

[836] Ebu Bekr Ahmed B. El-Hüseyn, E!-Beyhaki, El-Kazâ Ve'l-Kader Ve'r-Reddü Alâ Men Yahteccü Bi'l-Kader, Müessesetü'l-Kütübü's-Sekâfiyyet, Beyrut, 1989, S.39

[837] Hadîd: 57/22-23

[838] Celal Yıldırım, a.g.e., XII/6031

[839] Mevdûdî, Tefhîmu'l-Kur'ân, II/221

[840] Tevbe: 9/51

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 159-160.

[841] Abdulkerim El-Hatip, El-Kazâ Ve'l-Kader Beyne'l-Felsefe Ve'd Dîn, Dârui-Marife, Beyrut, tsz. S.229

[842] Beyhaki, El~Kaza Ve'l-Kader, S.38-39

[843] A'raf: 7/43

[844] Hadîd: 57/22-23

[845] Mevdudi, a.g.e., VI/127

[846] Beyzavi, a.g.e., II/471

[847] İbn Kesir, a.g.e., IV/336

[848] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 160-161.

[849] Tegâbun: 64/11.

[850] Kırca, Kur'ân-I Kerim'de Fen Bilimleri, S.111

[851] Seyyid Kutub, Fî Zılâli'l-Kur'ân, XXV1I/175-176

[852] Ateş, Yüce Kur'ân'm Çağdaş Tefsiri, IX/276

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 162-163.

[853] Beyhaki, Ef-Kaza Ve'i Kader, S,35

[854] Talâk: 65/3

[855] Hûd: 11/123

[856] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 163-164.

[857] İbn Manzur, a.g.e., V/144

[858] Ebu Ceyb, a.g.e., s.320-321

[859] Ez-Zemahşehri, Esasul-Belağa, S.546

[860] Kılavuz, a.g.e., s. 40

[861] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 165-166.

[862] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 166.

[863] El-İsfehani a.g.e., s.637

[864] El-İsfehani a.g.e., s.637

[865] Beyzavi, a.g.e., I/443

[866] Abdulkerim Zeydan, Usûiüd-Da've. Matbaatu's-Seiman El Azamî, Bağdat, 1972, S.22

[867] Toshihiko İzutsu, Kur'ân'da Dini Ve Ahlâki Kavramlar, Çev. Selahattin Ayaz, Pınar Yayınları, İstanbul, tsz. S.193

[868] Neml: 27/14

[869] Razi, A.G.E., XXIV/184

[870] Mümin: 40/56

[871] Abdulkadir Ahmed Atta, Hazâ Halâlun Ve Hazâ Harâmun, Dâru İhyâi't-Turâsi'l Arabî, Kahire, 1975, S.53

[872] Bakara: 2/34, Araf: 7/12-21

[873] İbn Kesir, a.g.e., 1/81

[874] Zuhruf: 43/ 51

[875] Nâziât: 79/17-25

[876] Kasas: 22/ 38

[877] Şuarâ: 26/29

[878] Bakara: 2/258

[879] Fussilet: 41/15

[880] Razi, a.g.e., XXVII/112-113

[881] A'râf: 7/75-76

[882] Şuarâ: 26/111

[883] Nûh: 71/ 7

[884] Bakara: 2/13

[885] En'am: 6/54

[886] En'am: 6/52; Kehf: 18/28

[887] Taberi, a.g.e., XV/234-235

[888] Müddessir:  74/11-26

[889] Zuhruf: 43/31

[890] İbn Kesir, A.G.E., IV/137

[891] Bakara: 2/87                 

[892] Furkân: 25/21

[893] Bedevi, a.g.e., s.165

[894] İsrâ: 17/90-93

[895] Mümin: 40/81-76

[896] Buharı, a.g.e., Tevhid, 36, VII/200; Müslim, a.g.e., İman, 39, I/93; Ebu İsa Muhammed İbn İsa İbn Sevre Et-Tirmizî, Sünen, Birr, 61, Çağrı Yayınları, İstanbul, 1992, IV/360-361

[897] Müslim, a.g.e., İman, 49, T/93

[898] Araf: 7/146

[899] Hökelekli, a.g.e., s.208

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 166-174.

[900] El-İsfehani, a.g.e., s.796

[901] Şevkani, a.g.e., V/8

[902] İzutsu, Kur'ân’da Dini Ve Ahlâki Kavramlar, S.191

[903] Bakara: 2/145

[904] Rûm: 30/29

[905] Bakara. 2/120                                                        

[906] Câsiye: 45/23.

[907] Furkân: 25/43

[908] Yazır, a.g.e., V/3589-3590

[909] El-Alûsî, a.g.e., XlX/24

[910] Zemahşeri, a.g.e., III, 282

[911] İbn Kesir, a.g.e., III/332

[912] Mâide: 5/48

[913] Sâd: 38/26

[914] A'râf: 7/176                                     

[915] Muhammed Hüseyin Tabatabaı, El-Mizân Fî Tefsîri'l-Kur'ân, Tahran, 1397, VIII/348

[916] El-İsfehani, a.g.e., s.221

[917] Kılıç, a.g.e., s.83

[918] Bedevi, a.g.e., s.164

[919] Hökelekli, a.g.e., s.209

[920] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 174-178.

[921] İbn Manzur, a.g.e., 111/148

[922] Razl a.g.e., III/255-263

[923] El-Meydanı, Sıra Mea'l-Mülâhide Haîte'l-Azm, S.393; Ulutürk, Kur'ân-I Kerim'e Göre İnkâr Amilleri, S.224

[924] El-Meydanı, E-Ahlaku'l-İslâmiyye Ve Üsüsühâ, I/789

[925] Bakara: 2/146

[926] Bakara: 2/109

[927] Beyzavi, a.g.e., I/81

[928] Yazır, a.g.e., 1/417

[929] Bakara: 2/89

[930] Buharı, a.g.e., Tefsir, 6, V/148-148

[931] İbn Kesir, a.g.e., I/200

[932] Kırca, Kur'ân'ı Kerim'de Fen Bilimleri, S.212-213

[933] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 178-180.

[934] Bedevi, a.g.e., S.164-165

[935] İsra: 17/90-93

[936] Hûd: 11/ 59

[937] İbrahim: 14/15                                                                       

[938] Müddessir: 14/16

[939] Seyyid Kutub, Fi-Zilali’l-Kur'ân, Xxıx/3757

[940] Razi, A.G.E., XXX/199-200

[941] Kâf: 50/23-26

[942] Nûh: 71/7

[943] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 180-182.

[944] İsfehani, A.G.E., S.653

[945] İbrahim: 14/32-34

[946] Nahl: 10/78-83

[947] Beyzavi, a.g.e., I/553-554

[948] İsra: 17/66-67

[949] Ankebût: 29/65-66

[950] Rûm: 30/33-34

[951]Hûd: 11/9-11; İsra: 17/27; Zümer: 39/ 8

[952] İzutsu, Kur'ân'da Dini Ve Ahlâki Kavramlar, S.168

[953] Kırca, Kur'ân-I Kerim'de Fen Bilimleri, S.205-206

[954] Ateş, Yüce Kur'ân'ın Çağdaş Tefsiri, V/129-130

[955] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 182-185.

[956] El-Meydanı, El-Ahlâku'l-İslamiyye Ve Üsüsühâ, I/390

[957] Sabuni, a.g.e., II/154

[958] İbn Manzur, a.g.e., XI/428

[959] Enbiya, 21/37

[960] Al-İ İmran: 3/191; A'râf: 7/176; Yunus: 10/24; Ra'd: 13/3.

[961] İsrâ: 17/11.

[962] Beheşti, Mutahharı, Kur'ân'da İnsan, S.22

[963] Murtaza Mutahhari, Toplum Ve Tarihte Hak-Batıl, Sena Basım, Konya, 1991, S.119                                        

[964] Enbiya: 21/36-38 .

[965] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 186-187.

[966] Münâfikûn: 23/ 9

[967] Kıyamet: 75/20-21

[968] İnsan: 76/26

[969] İsrâ: 17/19

[970] Hûd: 11/116

[971] Sabuni, a.g.e., II/36

[972] Yazır, a.g.e., IV/2836

[973] İsrâ: 17/16

[974] Kasas: 28, 78-79

[975] Hümeze: 104/1-4                                                            

[976] Altıntaş, a.g.e., S.171

[977] Allısı, a.g.e., 11/100

[978] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 187-189.

[979] El-İsfehani, A a.g.e., s.472

[980] Yunus: 10/66

[981] Necm: 53/28

[982] Mevdudi, A.G.E., VI/25

[983] Ateş, Yüce Kur'ân'ın Çağdaş Tefsiri, IX/123

[984] Bakara: 2/11; Yunus: 10/68, En'am: 6/57.

[985] Rum: 30/29

[986] Toshihiko İzutsu, Kur'ân'da Allah Ve İnsan, Çev. Süleyman Ateş, Yeni Ufuklar Neşriyat, İstanbul, tsz., S.57.

[987] En'âm: 6/116

[988] En'âm: 6/148.

[989] İbn Kesir, a.g.e., 111/441.

[990] Mevdudi, a.g.e., I/481

[991] Sabuni, a.g.e., 1/414

[992] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 189-192.

[993] İbn Manzur, a.g.e., X/451

[994] El-Isfehanı, a.g.e., S.388.

[995] Ankebût: 29/61-63; Lokman: 31/25; Zümer: 39/38; Zuhruf: 43/9,87.

[996] Kılıç, a.g.e., S.66

[997] Hûd 11/ 62.

[998] Razi, a.g.e., XVIII/19

[999] Hûd: 11/110

[1000] İbrahim: 14/9.

[1001] Şûra: 42/14.

[1002] Mevdudi, a.g.e., II/509; Bkz, II/380; Yazır, a.g.e., IV/2829; Ateş, Yüce Kur'ân'ın Çağdaş Tefsiri, Vll/18

[1003] Alusı, a.g.e., XIV/68

[1004] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 192-194.

[1005] Hûd: 11/50.

[1006] Şuarâ: 26/36.

[1007] Suad Yıldırım, Kur'ân'da Ulûhiyyeî, Kayıhan Yayınları, İstanbul, 1987, S.287.

[1008] İbrahim: 14/9.

[1009] Suad Yıldırım, a.g.e., s.287

[1010] Süteyman Ateş, Yüce Kur'ân:In Çağdaş Tefsiri, Yeni Ufuklar Neşriyat, İstanbul, V/307

[1011] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 195-196.

[1012] El-İsfehanı, A a.g.e., s.543.

[1013] Bediüzzaman Said Nursî, Şualar, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 1991, S.13

[1014] Ra'd: 13/3-4.

[1015] Al-i İmran: 3/190-191

[1016] Muhammed: 47/36.

[1017] Bediüzzaman, Şualar, S.168.

[1018] A'raf: 7/146.

[1019] A'raf: 7/179.

[1020] Yazır, a.g.e., IV/2338

[1021] Yunus: 10/7-8

[1022] Seyyid Kutub, Fi-Zılali'l-Kur'ân Xl/1767

[1023] Nahl: 16/108.

[1024] Sabuni, a.g.e., 11/114

[1025] Enbiya: 21/1.

[1026] Yâsîn: 36/6.

[1027] Ateş, Yüce Kur'ân'm Çağdaş Tefsiri, VII/335

[1028] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 196-198.

[1029] Ulutürk, Kur'ân-I Kerim Allah'ı Nasıl Tanıtıyor? S.275; Kur'ân-I Kerim'e Göre İnkâr Amilleri, S.225; Altıntaş, a.g.e., S.202

[1030] Sabuni, a.g.e., III/226

[1031] Ateş. Yüce Kur'ân'ın Çağdaş Tefsiri, VIII/489-490

[1032] Mevdudi, a.g.e., V/394

[1033] Beyzavi, a.g.e., I/412

[1034] Fetih: 48/26.

[1035] İzutsu, Kurân'da Allah Ve İnsan, S.193

[1036] En'am: 6/111.

[1037] Bakara: 2/118.             

[1038] Yazır, a.g.e., I/480

[1039] İbn Manzur, a.g.e., Xl/129

[1040] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 198-200.

[1041] Günsel Koptagel-İlal, Tıpsai Psikoloji, Beta Basım Yayım, İstanbul, 1984, S.78.

[1042] Öztabağ, A.G.E., S.60

[1043] Razi, A.G.E., XX/27

[1044] Beyzavi, a.g.e., I/665.

[1045] İbn Manzur, a.g.e., IV/116

[1046] Zuhruf: 43/20.                                          

[1047] Seyyid Kutub, Fi-Zilali'l-Kur'ân, XXV/3181

[1048] En'âm: 6/108.

[1049] Nahl: 16/35

[1050] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 200-202.

[1051] S. Ahmed Arvasi, Diyalektiğimiz Ve Estetiğimiz, Burak Yayınevi, İstanbul, Tsz., S.64-65

[1052] Arvasi a.g.e., s. 67-68.

[1053] Mehmet Alagaş, 20. Yüzyılda Tevhid Ve Şirk, İnsan Dergisi Yayınları, İzmir, 1993, S.31

[1054] Mâide: 5/59; A'raf: 7/102; Tevbe: 9/8.

[1055] A'raf: 7/187; Yusuf: 12/21; Rum: 30/6; Sebe: 34/28.

[1056] Bakara: 2/243; A'raf: 7, 17; Yusuf: 12, 38; Mümin: 40/61.

[1057] Yusuf: 12/103; Ra'd: 13/1; İsra: 17/89.

[1058] İsrâ: 17/88.

[1059] Saffât: 37/71.                                    

[1060] Yusuf: 12,/103.

[1061] Ra'd: 13/1

[1062] En'âm: 6/116.

[1063] Razı, a.g.e., Xlll/171.    

[1064] Beyzavi, a.g.e., 1/318

[1065] Şevkanl a.g.e., II/155

[1066] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 202-205.

[1067] Mustafa Armağan, Gelenek, Ağaç Yayıncılık, İstanbul, 1992, S.19

[1068] Lokman 31, 21.

[1069] İbn Kesir, a.g.e., III/458

[1070] Şevkani, a.g.e., IV/241

[1071] Bakara: 2/170.

[1072] Zemahşeri, a.g.e., 1/213

[1073] Es-Sa'di, a.g.e., 1/99-100

[1074] Zuhruf: 43/22-24.

[1075] A'râf: 7/173.

[1076] Şuarâ: 26/70-77.

[1077] Rene Guenon, Egemenliğin Ve Çağın Alametleri, Çev. M.Kanık; İz Yayıncılık, İstanbul, 1990

[1078] Zahid Aksu, Hukukî Ayetler, Basılmamış Doçentlik Tezi, Erzurum, 1983, S.34-41

[1079] Fâtır: 35/40.

[1080] Necm: 53/19-20-23.

[1081] Sebe': 34/43.

[1082] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 206-211.

[1083] Bakara: 2/217.

[1084] Şuarâ: 26/116.

[1085] Şuarâ: 26/216.

[1086] Enbiyâ :21/66-68

[1087] Meryem: 19/46

[1088] Beyzavı, A.G.E., II/33.

[1089] A’râf: 7/88.

[1090] Beyzavi, a.g.e., I/349

[1091] Ateş, Yüce Kur'ân'ın Çağdaş Tefsiri, III/368

[1092] Yunus: 10/83

[1093] Şuarâ: 26/49.                                   

[1094] Mevdudi, a.g.e., IV/23

[1095] Burûc: 84/1-10.

[1096] Beyzavi, A.G.E., II/585

[1097] En'âm: 6/10, Mutaffifîn: 83, 29; Hümeze: 104/1-2.

[1098] Saffât:37/35-36.

[1099] İbnu'l-Esîf Ebul-Hasan Ali,El-Kâmi'l-Fi't-Tarih, Beyrut, 1385 II/63-68, 88

[1100] Şevki, Saka, Kur'ân'ı Kerim'in Davet Metodu, Seha Neşriyat, İstanbul, tsz. S.33

[1101] Hac: 22/39-40

[1102] Seyyid Kutub Fi Zilali’l-Kur'ân 11/190-191

[1103] Bakara: 2/193

[1104] Enfâl: 8/39-40.

[1105] Nesefi, a.g.e., 11/103

[1106] İsmail Farukî, İslâm, Çev. Osman Tunç, Risale Yayınları, İstanbul, 1987, S,36.

[1107] Baymur, a.g.e., S.287.

[1108] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 211-216.

[1109] İbn Mace, a.g.e., Fiten, 9, II/1304; Ebu Davud, Fiten, 1, IV/451

[1110] Tâhâ: 20/79.

[1111] Beyzavi, a.g.e., II/54

[1112] Zemahşeri, a.g.e., III/78

[1113] Sebe: 34/33.

[1114] Saffât: 37/25-31.

[1115] Ahzâb: 33/66-68.

[1116] A'râf: 7/38.

[1117] İsrâ: 17/71.

[1118] İbrahim 14/21.

[1119] Zemahşeri, a.g.e., II/275

[1120] İbn Kesir, a.g.e., III/527.

[1121] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 216-219.

[1122] El-Meydanı, Sıra, Mea'l-Mülâhide Hatle'l-Azm, S.388; El-Akîdetü'l-İslâmiyye, 1/378.

[1123] İsrâ: 17/ 23-24.

[1124] Nisâ: 4/64; Nur: 24/63; Hucurat: 49/2-3

[1125] Mâide: 5, 116.   

[1126] Mevdudi, a.g.e., I/429

[1127] Ebu Muhammed Abdullah İbn Abdurrahman Dârimî, Sünen, Rikâk, 68, Çağrı Yayınları, İstanbul, 1992, S.626-627

[1128] Tevbe: 9/30.

[1129] Mevdudi, a.g.e., II/207

[1130] Tevbe: 9/31.

[1131] Zuhruf: 43/19-20; Sebe: 34/40.

[1132] En'âm: 6/100; Saffât: 37/158-159

[1133] Nuh: 71/23.

[1134] İbn Kesir, A.G.E., IV/455.

[1135] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 220-222.

[1136] Kırca, Kur'ân'ı Kerim'de Fen Bilimleri, S.198-199

[1137] Nahl: 16/99

[1138] Ateş, Yüce Kur'an'ın Çağdaş Tefsiri, İü/24

[1139] Suat Yıldırım, Kur'ân'da Ulûhiyet, S.293

[1140] Neml: 27/24.

[1141] A'râf: 7/16-17

[1142] Beyzavı, a.g.e., 1/333-334.

[1143] Nisâ: 4/119.

[1144] Ebu Davud, a.g.e., Savm, 79 II/835; İbn Hanbel, a.g.e., 111/156

[1145] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 222-224.

[1146] Mehmed Tevfik, Ruhî Bunalımlar Ve İslam Ruhiyatı, Güven Matbaası, Ankara, 1985. 117-120.

[1147] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 224-225.

[1148] Rum: 30/30.

[1149] Mahmud Çamdibi; Din Eğitimine Giriş, M.Ü.İ.F.V. Yayınları, İstanbul. 1989= S.31-32

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 225-226.

[1150] Bedri, a.g.e., S.94

[1151] Haşr: 59/19.

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 226.

[1152] Muhiddin Bağçeci, Ruhun Muhtaç Olduğu Şey İmandır, E.Ü.İ.F.D., S.4, Kayseri. 1987, S.194-195

[1153] Al-i İmran: 3/14

[1154] Yazır, a.g.e., 11/1052

[1155] Ferid Kam, Dini Feisefî Sohbetler, D.İ.B. Yayınları, Ankara, Tsz., S.50-51

[1156] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 227-228.

[1157] Al-i İmran: 3/151. I     

[1158] Peker, Din Psikolojisi, S.165.

[1159] Necati Öner, Stres Ve Dini İnanç, T.D.V. Yayınları, Ankara, 1985, Y S.15-17

[1160] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 228-229.

[1161] Burhanettin Canatan, İslâmiyette Ruh Sağlığı, Canatan Yayınları, Konya, tsz. S.88

[1162] Tevbe: 9/45

[1163] Beyzavi, a.g.e., I/406

[1164] Nesefi, a.g.e., I/11; Zemahşeri, a.g.e., 1/34; Alusi, a.g.e., 1/106

[1165] Beyzavi, a.g.e.,  1/16

[1166] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 229.

[1167] Tevfik, a.g.e., s.272.

[1168] Hökelekli, a.g.e., s.112

[1169] Öner, a.g.e., s.35

[1170] Öner, a.g.e., s.36

[1171] Bağçeci, a.g.e., s.196

[1172] En'am: 6/81-82

[1173] İbn Kesir, a.g.e., 11/158

[1174] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 229-231.

[1175] Muhammed Kutub, Tevhid, S.167

[1176] Zümer: 39/29.     

[1177] İbn Kesir a.g.e., IV/57

[1178] Mevdudi, a.g.e., V/104

[1179] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 231-232.

[1180] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 232.

[1181] Beled: 90/ 4

[1182] El-İsfehanı, a.g.e., s.609.

[1183] Ahmed Mustafa Ei-Merâğî, Tefsîru'l-Merâğî, Mektebetu Mustafa El

Bâbî, Mısır, 1963,1/51.

[1184] Razı, A a.g.e., III/137.

[1185] Zümer: 39/22.

[1186] Taberî a.g.e.,  XXIII/209.

[1187] Alusi, a.g.e., XXIII/257.

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 232-234.

[1188] En'âm: 61/25.

[1189] El-İsfehani, a.g.e., S.444.

[1190] Meraği, A a.g.e., VII/25.

[1191] Beyzavi, a.g.e., I/320

[1192] Yaz,R, a.g.e., III/2050

[1193] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 234.

[1194] Alusı, a.g.e., VII/22.

[1195] Hac: 22/31.

[1196] Nesefî, a.g.e., III/101

[1197] Ateş, Yüce Kur'ân'ın Çağdaş Tefsiri, III/233-234

[1198] Nur: 24/39-40.

[1199] Yazır, a.g.e., V/3527

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 234-236.

[1200] El-İsfehanı, a.g.e., S.765.

[1201] İzutsu, Kur'ân'da Dini Ve Ahlâkî Kavramlar, S.238.

[1202] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 236-237.

[1203] Mitat Enç, Ruh Sağlığı Bilgisi, İnkılap Ve Aka Kitabevleri, İst., 1976 S.32

[1204] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 237.

[1205] İbn Manzur, a.g.e., XIV/302

[1206] Tevbe: 9/101.

[1207] Bakara: 2/9.

[1208] Bakara: 2/14.                                                                       

[1209] Yazır, a.g.e., I/237-238.

[1210] Mâûn: 107/4-6.

[1211] Nesefi, a.g.e., IV/379

[1212] Zemahşeri, a.g.e., IV/805

[1213] Beyzavi, a.g.e., II/625

[1214] Mevdudi, a.g.e., I/42

[1215] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 237-239.

[1216] Nur: 24/61; Fetih: 48/7; Bakara: 2/184.

[1217] Bakara: 2/10; Mâide: 5/52

[1218] Beyzavi, a.g.e., I/26

[1219] Bakara: 2/10.

[1220] Râzî, a.g.e., 11/71.

[1221] Muhammed Hüseyin Fadlullah, Min Vahyi'l-Kur'ân, Çev. Mehmet Yolcu, Akademi Yayınları, İstanbul, 1990, S. 1/80-81.

[1222] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 239-240.

[1223] Nisa: 4/143.

[1224] İbn Kesir, a.g.e., 1/582.

[1225] İbn Manzur, A.G.E., I-384

[1226] Râzî, a.g.e., XI/86.

[1227] Nesâî, a.g.e., İman, 31, VIII/124.

[1228] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 240-241.

[1229] Bakara: 2/38.

[1230] Tevbe: 9/56-57.

[1231] Alusı,  a.g.e., X/119.

[1232] Ahzâb: 33/19.

[1233] Taberı, a.g.e., XXI/140.

[1234] Taberı, a.g.e., XXI/140-141.

[1235] Haşr: 59/14.

[1236] Münâfikûn: 63/4. Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 242-243.

[1237] Münâfikûn: 63/ 5.

[1238] Beyzavi, a.g.e., II/496

[1239] Seyyid Kutub, Fi Zılali'l-Kur'ân, XXVIII/3579

[1240] Bakara: 2/206.

[1241] Alusi, A.G.E., II/96     

[1242] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 243-244.

[1243] Nisa 4/141

[1244] Fadlullah, a.g.e., VII/314.

[1245] Tevbe: 9/75-76

[1246] Sabuni, a.g.e., I/551

[1247] Beyzavî, a.g.e., 1/414. Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 245.

[1248] Hikmetyar, a.g.e., S.111.

[1249] Münâfikûn: 63/4.

[1250] Alusi, a.g.e., XXVIII/111.

[1251] El-Meydanı, El Ahlâku'l-İslâmiyye Ve Üsüsühâ, I/573.

[1252] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 245-246.

[1253] Alusı, a.g.e., X/130.

[1254] İbnu'l-Esır, a.g.e., II/135.

[1255] Bakara: 2/14.

[1256] Tevbe: 9/65.

[1257] Zemahşeri, a.g.e., I/66

[1258] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 246-248.

[1259] Münâfikûn: 63/1.

[1260] Bkz. Zemahşeri, a.g.e., IV/538

[1261] Tevbe: 9/107; Bkz. Tevbe: 9/42.

[1262] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 248-249.

[1263] Seyyicl Kutub, Fî Zılâli'l-Kur'ân, I/47.

[1264] Râzî, a.g.e., II/73.

[1265] Tevbe: 9/67.

[1266] Beyzavi, a.g.e., 1/411

[1267] Bakara: 2, 11-12

[1268] Nur: 24/19

[1269] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 249-250.

[1270] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 251-256.

[1271] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 303-312.