Kur’an’da İnsan Psikolojisi - Kuran - 1. Sayfa
Önsöz
KUR'ÂN'DA İNSAN PSİKOLOJİSİ
Giriş Kur'an Ve İlim..
1- İNSANDA RUH YAPISI DUYU ORGANLARI VE DUYGUSAL YAPI
A- Kur'ân Ve Psikoloji
B- Kur'ân'da Ruh Kavramı
C- İNSANIN DUYGUSAL YÖNÜ
1- Duyular Ve Kabiliyetler
a) Duyular Akıl Ve İdrak Kabiliyeti
b) Konuşma Kabiliyeti
c) Öğrenme Okuyup Yazma
d) Gülme Ve Ağlama
e) İnsana Verilen Farklı Kabiliyetler Ve Karakterler
2- İnsanda Ağırlıkta Olan Duygular
a) Huşu (Korku)
b) Korku Ve Ümit
c) Öfke
d) Pişmanlık
e) Utanma Duygusu.
f) Güzellik Duygusu
g) Eşler Arasında Sevgi Huzur Ve Sükûn
h) İnsanda Kadın Çocuk Ve Mal Sevgisi
ı) İnsanda Neslini Devam Ettirme Duygusu
j) İnsanlar Arasında Neseb Ve Hısımlık Bağı
2- İNSANLARIN SAHİP OLDUKLARI ÇEŞİTLİ KARAKTERLER
A- Nankörlük
B- Acelecilik
C- Kıskançlık
D- Yumuşak Kalplilik Ve Katı Kalplilik
E- Tartışmacılık.
F- Sıkıntıda Allah'a Yalvarma Rahata Erince Yüz Çevirme
G- Nimet Karşısında Sevinme Şımarıp Yüz Çevirme Zarar Dokununca Ümitsizliğe Düşme
H- Cimrilik
I- Haset
J- Kibir
K- Sabırlı Olmak.
3- KUR'ÂN'DA İNSAN DAVRANIŞLARINI ETKİLEYEN MOTİVLER
A- Kur'ân'da Fizyolojik Motivler
B- Kur'ân'da Fizyolojik Olmayan Motivler
C- Sosyal Motivler
4- KUR'AN'DA METAPSİŞİK OLAYLAR
A- Göz Değmesi (Nazar)
B- Telepati
C- Sihir (Büyü)
5- RÜYA UYKU VE ÖLÜM SARHOŞLUĞU
A- Rüya
B- Uyku
C- Ölüm Sarhoşluğu
6- KUR'ÂN'DA RUH SAĞLIĞI
Sonuç
Bibliyografya
KUR’AN’DA İNSAN PSİKOLOJİSİ
Takdim edeceğimiz bu mütevazi çalışmanın genel gayesi, Kur'ân ilim çatışması, İslâm dininin gelişme ve ilerlemeye engel olması gibi vehimleri ortadan kaldırmak, Kur’ân’ın ilmî yönden de bir mucize olduğunu gözler önüne sermektir. Özel gayesi ise, Kur'ân'ın insan psikolojisine ilişkin konulara ne derece önem verdiğini ve bu yöndeki beyanlarıyla da bir mucize olduğunu ilân etmektir.
Kur'ân-ı Kerim'de insan psikolojisi konusuna dair, bu hudutları aşan geniş çerçeveli bir tetkike rastlamadığımız için bu mevzuyu ele almaya karar verdik. Bu araştırma üslubuyla, tertibiyle, tesbitleriyle yeni olmak için yazılmıştır.
İnceleme plânının çerçevesinde konuların sıralanışı şu şekildedir: Kur'ân ve ilim, Kur'ân ve psikoloji, Kur'ân'da ruh kavramı, duyular ve kabiliyetler, insanda ağırlıkta olan duygular, insanların sahip oldukları çeşitli karakterler, insan davranışlarını etkileyen motivler, rüya, uyku ve ölüm sarhoşluğu, Kur'ân'da metapsişik olaylar, ruh sağlığı.
Bu araştırmanın hayırlara vesile olmasını, ondaki hakikatlerle yazanın ve okuyanın faydalanmasını temenni eder, onları bize bildiren değerli alimlerimize rahmet dilerim. Yine araştırmamızın mükemmelleşmesi yolunda değerli görüşlerini esirgemeyen hocalarım Doç. Dr. İshak Yazıcı ve Prof. Dr. Hüseyin Peker'e en derin saygı ve şükranlarımı sunarım.[1]
KUR'ÂN'DA İNSAN PSİKOLOJİSİ
Giriş Kur'an Ve İlim
Kur'ân araştırmacıları tefsirlerinde, yaşadıkları çağın düşünce ve görüşlerini belirtmek, açık ve seçik olan tabiî-ilmî konularla ilgili Kur'ân lâfızlarını açıklamak, Allah'ın koyduğu tabiat kanunlarını, sosyal ve siyasî sistemleri, iktisadî ve ahlâkî kuralları izah etmek durumundadırlar. Müfessirler Kur'ân-ı Kerim'i açıklayıp yorumlarken yaşadıktan çağın pozitif ilimlerinin verilerine de başvurma ihtiyacı duymuşlardır. Böylece Kur'ân ve ilim münasebeti doğmuştur.
Kur'ân âyetlerinin anlaşılmasında pozitif ilimlerden faydalanılması gerektiğini açıkça savunan ilk İslâm alimi olarak Gazali gösterilir. Gazalî, “sayılan ve sayılmayan bütün ilimlerin ilk nüvesi, Kur'ân'da mevcuttur.” [2] der.
Kur'ân'ın değindiği ya da işaret ettiği ilimlere ait incelikleri açıklamaya çalışan alimlerden birisi de Fahreddin er-Râzî'dir. Râzî, araştırma ve deneyler sonucu sabit plan ilmî verilerle, Kur'ân âyetleri arasında var gibi görünen zıtlığın gerçekte olmadığım isbat etmeye çalışmıştır, [3] İbn Ebu'1-Fazl Mürsî de Kur'ân'dan çıkan bütün dinî ilimlere değindikten sonra, ayrıca Kur'ân'ın tıp, matematik, astronomi gibi bilimlere de değindiğini belirtir. Bedensel ve psikolojik kökenli hastalıklara şifa tavsiye eden âyetlerden söz eder.[4]
Yirminci yüzyılın başlarında İslâm dünyasında başgösteren bir takım sosyal ve kültürel olaylar, Kur'ân'ın pozitif ilimlerle ilişkileri alanında yapılan çalışmalara canlılık getirmiştir. Hristiyan Avrupa'da Rönesansla birlikte başlayan din-ilim çatışması, daha sonra İslâm dünyasını da etkilemiştir. Böylece İslâm dünyasında da İslâm-ilim çatışması, İslâm dininin gelişme ve ilerlemeye engel olması vehimleri yayılmıştır. Bu vehimleri ve zihinlerde oluşan şüpheleri gidermek için İslâm alimleri Kur'ân'ın kâinatla ilgili ilmî ve fennî âyetlerini, yeniden ele alarak ilmî nazariyeler ve görüşler ışığında yorumlamaya çalışmışlardır. Neticede Kur'ân-pozitif ilimler ilişkisine dair yapılan araştırmalar büyük bir hız kazanmıştır. Cemaleddin Afgânî, Muhammed Abduh, M. Reşid Rızâ, Mustafa Sabri, Muhammed İkbal, İ. Fennî Ertuğrul, Mehmet Akif, Süleyman Ateş gibi pek çok alim ve düşünür, İslâm'a yapılan itirazlara bir takım cevaplar vermişlerdir.
Kur'ân-ı Kerim’i ilmî yönden açıklama, modern ilmin verileriyle tefsir etme faaliyetlerinin son asırlarda ilerleme kaydetmeye başladığı yolunda bir fikir vermesi bakımından Ahmed Muhtar Paşa'nın şu sözlerini nakletmekte yarar görüyoruz:
“Kur'ân-ı Kerim, âlemin yaratılışı, yaratılış şekli, yaratılış devirleri, varlıkların yaratılışı, hayatın sebepleri, küremizin son durumuyla ilgili birçok açıklayıcı âyetleri kapsamaktadır. Şimdiye kadar bu mübarek âyetlerin yüksek manaları, yalnız inancımıza bağlı kalmakta, ancak ilim yönünden açıklanamamaktaydı. Şimdi ise mesele böyle değildir. Zira son iki asırda yetişen bilginlerin çabaları ve vardıkları ince sırların şekilleri, ilâhî yüceliği olanca gücüyle göstermekte, ayrıca bu incelemeler, teknik gelişmelerin ürünü olan İlmî nazariyeleri, bugünkü tamamlanmamış haliyle bile Rabbânî âyetleri pek güzel açıklamaktadır.”[5]
Kur'ân-i Kerim pozitif ilimlerin meselelerini esas mevzu edinmemiştir. Kâinata Allah'ı tanımak, O'nun kudretini görmek için bakmıştır. Kur’ân’ın esas maksadı yanında, insanların araştırma ve deneyler sonucu elde edebilecekleri bilgileri vermek pek önemli bir konu sayılmaz. Esas maksat tevhittir. Tevhidin delili de kâinattaki nizamdır. Kur'ân bu düşünceyi ve kâinattaki varlıkların Allah (c.c)'ın tasarrufunda bulunduğu fikrini zihinlere yerleştirmek için; İnsanların onları neden ve nasıl düşünmeleri gerektiğini anlatmak üzere, doğru tefekkür yollarını göstermek istemiştir. Kur'ân varlıklar ve olaylar hakkında batıl inançlara kapılan insanları uyarıp onların gerçek niteliğini öğrenmeye teşvik etmiştir.[6]
Kur'ân'ın nazil olmasının asıl maksadı olan “insanlığa hidayet edip hakka ulaştırma, tevhid akidesini yerleştirme” esasını arka plana itip Kur'ân'a bir ilim kitabı kimliği verme aşırılığına gidenler, Kur'an lafızlarına, kasdetmediği manaları yükleyenler şiddetle eleştirilmiştir. İşte günümüz müfessirlerinden Süleyman Ateş'in bu konudaki görüşleri: “Kur'ân'ın tefsiri için bir ölçüde tabiat ilimlerine, astronomiye vakıf olmak icabeder. Çünkü Kur'ân, insanın yaratılışından, evrenin yaratılışına kadar kâinatta görülen her şeyi birer âyet (Allah'ın varlığının işareti, kanıtı) kabul ederek insanların dikkatini bu âyetlere çekmektedir. Bu tür âyetlerin tefsirini yapabilmek için de bir parça tabiat ilimlerine vakıf olmak gerekir... (Kur'ân) son çağlarda ortaya çıkan modernistlerin elinde bir astronomi, fizik, kimya ve biyoloji kitabı olmuştur.
Bu modernistler, hadlerini bilip Kur'ân lafızlarının sınırında dursalar bir diyeceğimiz yoktur. Ama onlar bu lafızlara, Peygamberin ve sahabilerin hatır ve hayallerine gelmeyen anlamlar yükleyerek saygı sınırını iyice aşmakla, hatta ömrü küfürle geçmiş insanları büyük müfessir yapmaktadır. Şimdi Maurice Boucai ile Kaptan Coustau Kur'ân'ın manasım en iyi anlayan birer müfessir olup çıkıvermişlerdir.
Bunlar aşırı davranışlardır. Kur'ân'ın amacı, insanlara astronomi ve fizik öğretmek, ya da tarih anlatmak değil; gördükleri olaylardan, geçen zamanlardan örnekler verip insanları doğru yola iletmektir. Kur'ân'ın cazibesine kapılan, müşrik iken onun büyüleyici etkisiyle uğrunda canını vermeye âmâde birer mümin olan insanlar, Kur'ân'da fizik, kimya buldukları için değil; onun fesâhetine, sunduğu maneviyata, insanlık ruhuna, yüksek ahlâka hayran kalarak müslüman olmuşlardır. Bundan dolayı aşırılıktan kaçınarak Kur'ân'ın hidayetini, onun sınırı içinde ve onun ruhuna uygun biçimde sunmak gerekir.”[7]
Büyük müfessir el-Alûsî, Kur'ân bilim ilişkileri konusunda dikkatli davranmayı öğütler: “Ayetlerin hemen felâsifenin her dediğine, fenne tatbike kalkışmamalı. Çünkü bilim ve fen değişiyor. Nazariye ve faraziyeler altüst oluyor. Henüz nazariye halinde olan bir şeyi dinî akidelere karıştırmış oluruz.[8]
Bu konuda gelişigüzel davranışlara, aşırı hareket edenlere karşı Seyyid Kutub'un tutumu oldukça serttir: “Ben bilhassa; şu Kur'ân-ı Mübîn'e onda olmayan şeyleri isnad etmeye ve Kur'ân'ın kasdetmediği şeyleri üzerine yüklemeye çalışan; tıp, kimya, astronomi ve benzeri ilimlere dair cüz'î şeyler istihsal etmeye çalışan cür'etkârların budalalığına hayret ediyorum... Fakat bununla asla ilmin keşfetmiş olduğu nazariye ve gerçeklerden faydalanarak Kur'ân-ı Kerim'in kâinat ve hayat hakkındaki hakikatlerini açıklamayalım demek istemiyorum.[9]
Kur'ân âyetlerini her an değişebilen, kesinlik ihtimali pek az olan teorilere bağlamak yanlış bir uygulamadır. Bu metod tatbik edildiğinde şu durumlar çıkar karşımıza: Kur'ân'ın lafızlarını ilmî teorilere bağlamak esas hakimiyetin ve üstünlüğün ilimde olduğu, Kur'ân'ın ona tabi bir konuma sahip olduğu vehmini doğurur. Daha kötüsü, Kur'ân'ı ilimle tasdik etme arzusunun belirmesine yol açar. Kur'ân'ı bilime bağlamakla, o, mahiyeti itibarıyla yanlış anlaşılmış, nazil oluş gayesinden saptırılmış olur. Kişi her gün yeni bir şekle giren ve durmadan değişen bilimsel teoriler karşısında, kendisini zorlayarak âyetleri devamlı tevil etme yollarına sapar.”[10]
Bu olumsuzlukların yanında ölçülü ve ihtiyaç oranında İlmin verilerinden yararlanarak Kur'ân âyetlerini açıklamak şüphesiz yerinde bir durum olur. Bu anlayışla yapılan tefsir insanların düşüncelerine ve eğitimlerine yol gösterir. Kâinatla ilgili ve kültürel gereksinimlere cevap verir. Kur'ân'ın yeni icaz vecihlerini (mucizevî yönlerini) gün yüzüne çıkarır, İlim ile din arasında çelişki-çatışma vardır diyenlerin iddialarını çürütür. Bu ilmî yolla, müslüman olmayanları İslâm'a meylettirir. Kevnî güçlerden, onun verilerinden faydalanmaya teşvik eder. İnsan Allah'ın kitabının kevnî ilimlerden faydalanılarak yapılan tefsiri üzerinde durduğunda, Allah'ın yüceliğini ve kudretini anlar, kalbi imanla dolar. [11]
Kur'ân'ın tefsirinde ilmî verilerden faydalanırken şu noktalara dikkat etmek zorunludur: Bu konularda, bir hidâyet ve icaz kitabı olan Kur'ân'ın birinci maksadını aşmamak gerekir. Kur'ân âyetlerini pozitif ilimlerle karşılaştırırken çağın getirdiklerini ve ortamın gereklerini gozönünde bulundurmak lâzımdır. Eğer bu tür açıklamalar müslümanları çalışmaya teşvik ediyor, Kur'ân'ın yüceliğini idrak ettiriyor ise yapılmalıdır.[12] Yine Kur'ân lâfızlarını açıklamada ilimden yararlanırken Kur'ân'ı tabiat ilimlerinin hakemliği önüne çıkarmamalı, kesinleşmemiş teorilere göre onu açıklamaya kalkarak tutarsız duruma düşmemeli. Müslümanların, Kur'ân'ın değişmez, mutlak hakikatler ihtiva ettiği konusunda şüpheye kapılmalarına sebep olmamalı, lügavî delâletlerin sınırında kalmalı, soğuk esprilere gidilmemeli.[13]
Hasan el-Bennâ, Kur'ân'daki kevnî âyetleri incelerken dikkat edilmesi gereken şu dört esası ileri sürer:
1. Allah Teâlâ'nın kitabında geçen kevnî âyetleri çok iyi düşüneceğiz.
2. Kur'ân-ı Kerim'i ilme uydurmak için çeşitli tevillere başvurmayacağız. O'nun ilmî gerçeklerle çatışmadığını bilmek bize yeter.
3. Kâinat ilmi ile uğraşanların verdikleri sonuç çok cüz'îdir. Kâinatın bazı gerçeklerini öğrenmeleri için, katetmeleri gereken uzun ilmî merhaleler vardır. Kur'ân'ın belirttiği üzere, onların ulaştığı merhaleye itiraz etmemeliyiz.
4. Kur'ân, kâinatı incelemeyi imânın kaynağı saymakla diğer kitaplardan ayrılmıştır. Kâinatın araştırılması için insana geniş hürriyet vermiştir.”[14]
Roger Garaudy ise, Kur'ân vahyi ile modern bilim ve teknikler arasındaki ilişkiler konusunda üç temel hususa dikkatleri çeker:
“1. Kur'ân, en modern bilim ve tekniklerin gerek vardıkları sonuçlar, gerekse başvurdukları prensiplerle ters düşecek bir şey ihtiva etmez. Tam aksine Kur'ân, araştırma yapmaya bir çağrıdır.
2. Kur'ân'ı bütün insan bilgisini içinde toplayan bir ansiklopedi olarak tasavvur etmek dine zıt ve boş bir düşüncedir. Böylesi bir bakış açısı “kendi kendine yeterli olmaya”, başkalarının baskılarından korkup köşesine çekilmeye, diyalog kurmayı reddetme ve durgunluğa götürecektir.
3. Kur'ân bizi, deneye dayanan bilimi bilgelikten (hikmetten) ve de vahiyden ayırmaksızın, aklı bütünüyle kullanmaya davet eder.[15]
Süleyman Ateş'in şu veciz ifadelerini nakledecek olursak, konumuzun sonunda özlü bir değerlendirme sunmuş oluruz:
“...Kur'ân-ı Kerim, bir fizik, kimya, coğrafya ve tarih kitabı değildir. O her şeyden önce bir ahlâk kitabıdır. O'nun davetine ve çizdiği yola uyanlar iki dünyada da selâmete ve saadete ererler. Ancak “Kur'ân, sadece bir ahlâk kitabıdır, onda hiç bir ilmî hakikat yoktur” şeklinde bir iddia da batıldır. “Kur'ân-ı Kerim'de her şey mevcuttur, bütün icatlar ondan alınmıştır” sözü ne kadar sakat ise “Onda hiç bir şeyin olmadığı” kanısı da ötekinden daha sakat ve gerçekten uzaktır.
Hakikat şudur ki, Kur'ân-ı Kerim'de birçok ilmî gerçekler, birçok tabiat kanunları formüle edilmiştir. Ancak Kur'ân, bunlara sadece bir mucize olarak işaret yapmış ve hiç bir zaman ilimle çatışmadığını göstermiştir...
Yalnız, Kur’ân’ın işaret ettiği hakikatleri anlıyabilmek için müsbet ilimlere iyice vakıf olmak ve Kurân'ı iyice düşünerek tetkik etmek gerekir.[16]
1- İNSANDA RUH YAPISI DUYU ORGANLARI VE DUYGUSAL YAPI
A- Kur'ân Ve Psikoloji
Kur'ân'ın genel olarak ilimlerle olan münasebetine değindikten sonra; şimdi de, özel olarak bir ilim dalı olan psikoloji ile Kur'ân'ın münasebetine yer vermek istiyoruz.
Psikolojinin objesi insan ve onun davranışları olduğu gibi, Kur'ân'ın da objesi insan ve onun davranışlarıdır. Kur'ân'da açıkça insan ruhu üzerinde, insan psikolojisi hakkında düşünülmesi emredilir: “Kesin inanacak insanlar için arzda (Allah'ın varlığını ve kudretini gösteren) nice işaretler var. Kendi canlarınızda da öyle, görmüyor musunuz?” [17] “Biz onlara, ufuklarda ve kendi canlarında âyetlerimizi göstereceğiz ki o (Kuran)'ın gerçek olduğu, onlara iyice belli olsun. Rabb'inin her şeye şahit olması, (her şeyi görmesi sana) yetmez mi?”[18]
İnsanın içyapısını, manevî varlığım inceleyen, onun arzu, yöneliş, öfke, sevgi, sezgi-bellek, zekâ, şuur, irade türünden tezahürlerini ele alıp değerlendiren psikolojidir. Kur'ân bu ilme işarette bulunmuş ve insan için anafikir niteliğinde bir takım doneler sunmuştur.[19]
İnsanın psikolojik yanım çeşitli yönleriyle açıkça gözler önüne seren pek çok âyet-i kerime vardır... Bunlar çeşitli ruh hallerini insanın önüne kor:
“Nefse ve onu şekillendirene, ona bozukluğunu ve korunmasını (isyanını ve itaatini) ilham edene and olsun ki; (Allah'tan başkasına tapmayarak) nefsini yücelten iflah olmuş, (yaratıklara taparak) onu alçaltan da ziyana uğramıştır.” [20] “Eğer biz insana, bizden bir rahmet taddırsak da sonra onu kendisinden çekip alsak, hemen o, umutsuzluğa düşer, nankör olur. Ve eğer kendisine dokunan bir zarardan sonra ona bir nimet taddırsak, mutlaka: “Kötülükler benden gitti” der, sevinir, övünür.” [21]
“Zaten nefisler cimriliğe hazır duruma getirilmiştir. (İnsanın mayasında cimrilik vardır.) Eğer güzel geçinir (kötülükten) sakınırsanız, Allah yaptıklarınızı haber alır.” [22]
“Allah sizden (ağır teklifleri) hafifletmek istiyor. Çünkü insan zayıf yaratılmıştır.”[23]
Kur'ân-ı Kerim bir nazariyeler kitabı değil, bir eğitim ve yönetim kitabıdır. Bu eğitimi gerçekleştirmek ve yönetimi sağlamak için, insanoğluna bir takım ruhî”sırları, psikolojik hakikatleri izah eder. Ona kendi nefsindeki psikolojik ve ahlâkî sırları araştırıp öğrenerek hak yola girmesini salık verir.[24]
Psikolojik olgular, sistematik bir biçimde Kur'ân'da yer almazlar. Kur'ân'ın asıl amacı ruhları eğitip yetiştirmek olup psikolojik nazariyeler, veriler ortaya koymak değildir. Ama insanın ruhu ve psikolojik yapısı hakkında fazla ve geniş bilgi verir. Belki diğer ilimlerden daha çok psikolojik konulara yer ayırıyor diyebiliriz. Böyle olması da doğaldır. Çünkü en önemli ve ilk hedefi, insan ruhunu eğitmek ve belli bir yöne sevketmektir. Kur'ân satırları arasına dağılmış bulunan bilgilerden hareket ederek, insan psikolojisi üzerinde kapsamlı bir etüd ortaya çıkarmak mümkündür. Bu etüdü gerçekleştirirken psikoloji ilminin verilerine başvurulmalıdır. Ancak şu kadar var ki, ilk ve son görüş kaynağı ve hareket noktası Kur'ân olmalıdır.[25]
Kur'ân, genel psikolojinin konuları araşma giren insan davranışları üzerinde durur. Normal ve anormal insan tiplerinin psikolojik ve fiziki portrelerini resmeder. Kur'ân'da içgüdüye motivlere ve duygulara ait kesin ve net açıklamalar bulmak mümkündür.[26]
Seyyid Kutub, Kur'ân'ın psikolojik sahada bir mucize olduğunu ileri sürer:
“...İnsan psikolojisini, ona nüfuz etme kurallarını, yön verme çare ve şartlarını araştıranlar; aynı açıdan Kur'ân'ın getirdiği usul ve çareleri tetkik ettikleri takdirde, öteki konularda araştırma yapanların gördüklerini görürler.
Kur'ân sadece üslûp, ifade ve ibare yönüyle mucize değil, bunlar ve bunlara benzer konularda beşer zekâsının varabileceği, sistematik, hukuk ve psikoloji sahalarının hepsinde erişilmez bir mucizedir.
Edebiyatçılar ve sanat otoriteleri, Kur'ân'ın bu sahadaki icazını (herkesi aciz bırakan edebiyat ve sanat değerini) daha iyi anlar. İçtimaî, hukukî, ruhî ve genel olarak insanî mefkureler mevzuunda meşguliyeti olanlar, Kur'ân'ın bu hususlardaki icazını ötekilerden daha iyi idrak ederler.” [27]
“Yoksa “Onu uydurdu” mu diyorlar? De ki: “Eğer doğru iseniz haydi onun benzeri bir sûre getirin ve Allah'tan başka çağırabikliklerinizi de çağırın!'”[28]
Kur'ân'ın üslûbunda en fazla başvurulan ifade vasıtalarından biri tasvirdir. Kur'ân, zihnî bir olgudan ve psikolojik bir durumdan kaynaklanan insan hayalinde, sezgisinde yer alan tabloları, müşahede edilebilen manzaraları ve insan tiplerini müşahhas bir şekilde canlandıran tablolarla ifade eder. Sonra çizdiği bu tablolara, canlı bir hayat, sürekli yenilenen taze bir hareketlilik verir. Böylece zihinsel kavramlar ve olgular şekillere veya hareketlere dönüşür. Psikolojik durumlar tablolara veya sahnelere, insan tipleri canlı, somut bir şekle veya insan tabiatında gözle görülebilen bir cisme dönüşürler. [29] Psikolojik bir durumun, manevî bir sıfatın, bir insan tipinin Kur'ân'da mükemmel tasvirlerinin yapıldığını ileri süren Seyyid Kutub, bu görüşünü misallerle de desteklemektedir. Bu konuda onun “Kur'ân'da Edebî Tasvir” adlı eserine bakılabilir.
İnsan psikolojisi öğrenmenin amacı, insanın nefsini bilip tanıması, böylece Rabb'ini de tanımış olmasıdır. Burada “nefsini tanıyan Allah'ım da tanır.” diyen hikmetli sözü hatırlayalım. İnsan, nefsini iyi tanırsa, nefsinin ve Rabb'inin hakkını eksiksiz olarak yerine getirebilir. İnsan, nefsine, ruh yapısına bakarak, yerinin neresi olduğunu ve görevlerinin neler olduğunu öğrenir.[30] Bu nedenle Kur'ân, insanı, nefsini müşahede etmeye, ruhî ve psikolojik özelliklerini tanımaya sevkeder:
“Kesin inanacak insanlar için arzda (Allah'ın varlığını ve kudretini gösteren) nice işaretler var. Kendi canlarınızda da öyle; Görmüyor musunuz?”[31]
İşte biz bu çalışmamızda, psikolojinin konuları arasında Kur’ân’ın değindiği noktalara yer vereceğiz.[32]
B- Kur'ân'da Ruh Kavramı
Kur'ân'a göre ruhu Allah yaratmıştır. Mahiyetini de O bilir. İnsanların bu konudaki bilgisi ise oldukça azdır. İnsanlar, Allah (c.c)'ın işlerinden olan ruhun boyutlarını anlayacak bilgi ve vasıtalara sahip değildir. Kur'ân insanların, ruhu hiç bilemeyeceklerini söylemiyor, yalnız, insanlara az'bilgi verildiğini ve onların ruhun mahiyetini bilme sınma varamadıklarını belirtıyor.[33]
“Sana ruhtan sorarlar. De ki: “Ruh, Rabb'imin emrindedir. Size ilimden pek az bir şey verilmiştir.”[34]
Bu âyetten, insan aklı faaliyetten alıkonmalıdır gibi bir anlam çıkarılmamalıdır. Ancak aklın kendi sınırları içerisinde faaliyet göstermesi gerektiği belirtiliyor. Ruh, Allah'ın gayb alemindeki varlıklarından biridir. Ve onun mahiyetini yalnız kendisi bilir. Allah'ın mutlak ilmine oranla insan sınırlı bilgi kapasitesine sahiptir. İnsana verilen aklî meleke kâinatın ihtiva ettiği sınırsız esrarı kavrayacak güçte değildir. Ancak kendisine bahşedilen sınırlı bilgi kudreti içerisinde, Allah'ın dilediği nisbette faaliyet gösterebilir. Yeryüzünde pek çok şeyin sınırını öğrenebilen insan ruh karşısında suskunluğunu sürdürmektedir. Ruhun nasıl bir şey olduğunu, nasıl bedene girip çıktığını, nerede olduğunu, sonuçta nerede olacağını bir türlü öğrenememiştir. Bu konudaki bilgisi Allah'ın Kur'ân'da belirledikleriyle, ruhun dışa yansıyan bazı özellikleriyle sınırlıdır.[35]
Ruh basit, mücerret bir cevherdir. Allah (c.c)'ın “ol!” emriyle yaratılmıştır. [36] Ruh, çift tabiatlı olan insanın bir yüzü, onun doğal içgüdüleri ve organik gücü ise bedeniyle ilgili diğer yönleridir. İnsanın ruh cephesi Allah tarafından üflenmiştir. Bu cephe insanın bilincinde idrak ve iradesinde kendini gösterir. İnsanın edindiği manevî değerlerde ortaya çıkar. Ruhî gerçekler tamamıyla bir sırdır. Görülmemektedir. Sınırını çizmeye, boyutlarını ölçmeye gücümüz yetmiyor. Ama etkisini hissedebiliyor, algılayabiliyoruz. İnsanın yapısı çift tabiatlı olmakla birlikte, her biri kendi başına hareket eden iki farklı unsurdan meydana gelmemiştir. Her iki unsur birbiriyle bütünleşmiş ve iç içe girmiştir. ikisinden, nitelikleri birbiriyle özdeşleşmiş tek bir mekanizma teşekkül etmiştir. İnsanın iki ana unsurdan mürekkep olduğunu kabul etmeyen bütün sistemler, büyük bir yanlışlığa sapmaktadırlar. Sonuçta ya bedenle ilgili duygular baskı altında kalmakta ya da ruhla ilgili duygular... Ardından da bir takım başka sapıklıklar sökün eder. Kur'ân, ruhla beden arasını birleştirir, ikisini tek, bütün bir varlık olarak değerlendirir. Ruh ve bedenden kaynaklanan her türlü duygu, düşünce ve davranışı bir bütün olarak ele alır.[37]
İnsan bedeni anne karnında kademe kademe olgunluğa erişip ruhu kabul edebilecek bir kabiliyete ulaştığı zaman Allah, onun ruhunu yaratır. Nûrânî bir cevher olan ruh, bedene nüfuz eder. Böylece bedene hayat gelir. Hareket etmeye, maddî ve manevî güçlerini kullanmaya başlar. Ruhla beden arasındaki bütünlük bozulur, dağılır, aralarında bir bağ kalmazsa, o zaman ölüm dediğimiz olay meydana gelir. Beden toprağa karışır, ruh ise varlığını devam ettirir.[38]
Ruhla bedenin birbiriyle bütünleşmesi halinde insan güçlerini kullanabilir, düşünebilme kabiliyeti kazanır. İkisi birbirinden ayrıldığında yükümlülük ve güçlerini kullanmaktan yoksun kalır. Ruhsuz bedenden bir faaliyet doğmadığı gibi, bedensiz ruhtan da bir faaliyet doğmaz. Çünkü ruhun faaliyeti bedenle birliktedir. Bedenden ayrı bir halde iken ruh, hiç bir şeyle yü-kümlü kılınmaz.[39]
Allah (c.c), “Onu biçimlendirip ruhumdan ona üflediğim zaman,” [40] buyurarak insanın iki unsurdan teşekkül ettiğini açıkça zikretmektedir. O ne sadece maddeden ibarettir, ne de ruhtan... Kalıbı topraktan olup Allah (c.c)'ın ruhundan üflemesi ile mükemmel bir varlık olmuştur. Bu ruhun mahiyetine, hakikatine ve sırrına vakıf olmak, insan düşüncesinin, aklî gücünün ve hayalinin üzerindedir. Ruhun ilâhî bir varlık olduğunu bilmek yeterlidir.[41]
C- İNSANIN DUYGUSAL YÖNÜ
1- Duyular Ve Kabiliyetler
Kur'ân-ı Kerim insanlara verilen duyu organlarından ve bunların işlevlerinden pek çok âyette bahseder. Görmemizi sağlayan gözleri, işitmeyi sağlayan kulakları, sık sık zikreder. Sulardaki tatlılık tuzluluk ve acılığa; meyvelerdeki ekşilik ve tatlılığa değinen Kur'ân, dolaylı olarak tad alma duyusuna işarette bulunur.
Kur'ân, bilip idrak etmek için akıl melekesinin, düşündüklerini ifade edebilmek için konuşma kabiliyetinin insana verilmesini en büyük nimetler olarak değerlendirir. Konuşma organlarından, konuşma yeteneğinin insana verilmesinden, ilk insan Adem'e varlıklara ve olaylara işaretler yakıştırarak dille telâffuz edebilme kudretinin verilmesinden söz eder. Konuşma yeteneğinin yanında, sevinç ve hüzün olaylarının özel ifade ve tezahür vasıtaları olan gülme ve ağlama hassalarından bahseder.
Kur'ân-ı Kerim, Allah'ın, insanı meleke ve kabiliyet, akıl ve huy, şekil ve duygu, istidat ve mizaç açısından mükemmel bir şekilde yarattığını haber verir. İnsanlar arasında duyum, duygu idrak, karakter ve yetenekler açısından farklılıklar bulunduğunu vurgular.[42]
a) Duyular Akıl Ve İdrak Kabiliyeti
Kur'ân-ı Kerim insana verilen en kıymetli şeylerin görme, işitme, bilip idrak etme, konuşma kabiliyetleri olduğunu pek çok âyette vurgular. Görme ve işitme duyu organlarını çoğu kere birlikte zikreder. İnsanlık bugün kulak ve gözlerdeki pek çok incelikleri keşfetmektedir. Allah, bu iki organı olağanüstü bir şekilde donatmıştır. Gözü oluşturan organlar, sinir sistemi, görüntüleri algılama tertibatı insanı hayrete düşürüyor. [43]
“De ki: “Sizi gökten ve yerden kim rızıklandırıyor? Ya da o kulak(lar)ın ve gözlerin sahibi kimdir? (Onları yaratıp yöneten kimdir?) Ölüden diriyi, diriden ölüyü kim çıkarıyor? Kim buyruğumu yürütüyor (kâinatı yönetiyor?)” “Allah” diyecekler. De ki: “O halde O'nun azabından korunmuyor musunuz?”[44]
İnsanlara, nesneleri apaçık görmeleri, kör gibi yaşamamaları için gözler verdi. Sesleri dinlemeleri, sağırlar gibi yaşamamaları için de kulaklar verildi. Gerçeği anlama, düşünce ve eylemde doğru olanı bulması için kalbler verildi. [45]
“Sonra ona biçim verdi, ona kendi ruhundan üfledi. Ve sizin için kulak(lar), gözler ve gönüller yarattı. Ne kadar az şükrediyorsunuz!”[46]
“Allah sizi, annelerinizin karnından çıkardı(ğı zaman) hiç bir şey bilmiyordunuz, size işitme (duyusu), gözler ve gönüller verdi ki şükredesiniz.”[47] Kur'ân-ı Kerim “kalb” ile insanın idrak unsurlarının tümünü kasdeder. Aklî idrak melekesiyle ilgili, gizli ilhamlarla alâkalı bütün unsurları “kalb” ve “fuad” terimleriyle ifade eder.[48]
Allah'ın insanı görür ve işitir halde yarattığı bir gerçektir. Böylece insan, kendisinde ve çevresinde işitilebilen, görülebilen tenzîlî ve tekvînî âyet ve delilleri duyacak, görecek, basiretle bilip ona göre vazifesini bilinçli olarak yerine getirecektir. [49]
“Doğrusu biz insanı, imtihan etmek için karışık bir nutfeden yarattık ta onu işitici. görücü yaptık.” [50] Allah insana işitecek kulak, görecek göz verdi ki, insan Allah'ın varlığının delillerini kulaklarıyla duysun, gözleriyle görsün, doğru yola girsin... Dikkat edilirse âyetlerde kulak hep gözden önce zikredilmiştir. Bununla kulağın gözden daha değerli ve önemli olduğuna işaret edilmek istenmişti]-. Göz olmaksızın kemâlât elde etme imkânı varsa da, kulak olmayınca kemâlât elde etmek mümkün olmaz. [51]
“De ki: “Sizi yaratan, size kulak(lar), gözler ve gönüller veren O'dur. Ne kadar az şükrediyorsunuz!” [52]
“O'dur ki, sizin için o kulağı, o gözleri ve gönülleri inşa etti. Ne kadar az şükrediyorsunuz !”[53]
Fahreddin er-Râzî [54] , Kurtûbi [55] , Ebussuûd Efendi [56], Alûsi [57], İsmail Hakkı Bursevî [58], gibi müfessüler göz, kulak ve kalb organlarının görevlerinin ilim elde etme, marifete ulaşma ve eşyayı idrak etme olduğu konusunda açıklamalarda bulunmuş lardır.
“Dilesek gözlerini silerdik de yola dökülürlerdi, ama nereden görecekler? (Göz olmadıktan sonra nasıl yol yürüyecekler?) Dilesek kılıklarını değiştirip onları oldukları yerde dondururduk, ne ileri gidebilir, ne geri dönebilirlerdi.”[59]
“Bu âyette görme nimetinin kadrine ve ayrıca görme özürlü insanlara işaret vardır. Allah, insandaki göz nimetini giderseydi, insanlar kör olurlar, alışık oldukları apaçık yollarda bile gidip gelme gücüne sahip olamazlardı.”[60]
Allah insanda tad alma duyusunu yaratmıştır. O, yediği içtiği şeylerden çeşitli tadlar alır; tatlı, acı, tuzlu, ekşi, mayhoş... Yiyecek ve içeceklerdeki bu tadları ise, dili vasıtasıyla anlar. Tatlı suyun insan için içimi kolaydır. İnsan tuzlu ve acı suyu kolay kolay içemez. Allah (c.c) bu nimeti şöyle zikretmektedir:
“O, iki denizi birbirine salmıştır. Bu tatlı, susuzluğu giderici şu tuzlu ve acıdır. Ve ikisinin arasına birbirine kavuşmalanna engel olan bir perde koymuştur (hiç birbirine kavuşmazlar).”[61]
Tatlı su insanın susuzluğunu ve hararetini giderir. İnsanlar tatlı suya muhtaçtırlar. İçilmesi mümkün olmayan, suları tuzlu ve acı denizler ve göller de vardır. İnsan yalnız tatlı suya değil, tuza da gereksinim duyar. Tuz oluşturan göller de ayrı bir nimettir. “İki deniz bir olmaz: Şu tatlı, susuzluğu keser, içimi (boğazdan) kayar; şu da tuzlu, (boğazı) yakar.[62]
Allah'ın yiyeceklerde yarattığı tatlılık, ekşilik, mayhoşluk özellikleri meyvelerde bariz bir şekilde görülür: “Ve her meyveden farklı -ekşi iki çift yarattı.”[63]
b) Konuşma Kabiliyeti
Kur'ân'da görme duyusu konuşma kabiliyeti ile birlikte zikredilmiştir.
“Biz ona vermedik mi: İki göz, bir dil, iki dudak?” [64] Allah, duyular aleminde insana yolunu gösterecek bir çok duyular bahsetmiştir. Görmek için iki göz vermiştir. Konuşacak dil vermiştir. İnsan bununla diğer canlılardan ayrılır. Konuşmak için iki değerli organ bahsetmiştir, bir dil ile iki dudak... [65] İnsan hayatında pek çok önemli roller üstlenen insan dili, hayvanlara verilen dil ve ses tertibatından kat kat üstün bir işleve sahiptir. Dil organının yanında konuşmak için en mühim diğer bir organ iki dudaktır. Dudaklar, konuşmayı sağlayan pek çok harfin çıkış kaynağıdır. [66] İnsan gözleriyle yerleri ve gökleri, zararını ve faydasını, alemde meydana gelen olayları, değişiklikleri görür. Kalbinde gizli olan şeyleri haber vermesi, bütün ilişki ve anlaşmalarını kolaylıkla yapması için ise insana dil verilmiştir. Dil olmasaydı insan bütün ilişkilerinde işaretle veya yazıyla meramını anlatma gibi pek çok problemle karşı karşıya kalacaktı.”[67]
Allah (c.c) insanı zahirî ve bâtını güçlerle donattı. Yönlendirici güdüleriyle yarattı. Onun yaratılışı dakik ve ince bir şekilde gerçekleşti. İnsanda eğilim, güdü, düşünce, akledici ve algılayıcı güçler var etti. Allah insana beyanı, yani düşüncelerini ifade etme kabiliyetini verdi, [68] “Çok merhametli (Allah), Kur'ân-ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona beyanı (konuşup düşüncelerini açıklamayı) öğretti.'[69]
Allah'ın lütfuyla insan başkalarıyla konuşuyor, düşüncelerini ifade ediyor, anlaşıyor ve uyuşuyor. Tek hücre olarak hayata başlayan insan, uzun bir değişim ve gelişim sonrası; kemik, ilik, sinir, kas ve deri hücrelerine kavuşur. Bu hücrelerden organlar teşekkül eder. Duyular oluşur, çalışmaya başlar. Kulak, göz; tat, koku ve dokunma duygulan... Ardından en büyük harika kendini gösterir, idrak ve beyan, konuşma mekanizması. Dil ve dudaklar, diş ve damaklar, hançere ve ses telleri, akciğerler hepsi birlikte zincirleme faaliyet göstererek ses çıkarma ve konuşmayı gerçekleştirirler. Pek çok merhaleleri olan bu iş oldukça girifttir. Çok sayıda mekanizma bu faaliyet içerisinde yer alır. Bu merhalelerin ve mekanizmaların birçok noktası hâlâ bilinmemektedir. Belirli bir amacı gerçekleştirmek için seçilecek mananın söylenme ihtiyacı duyulmasıyla, konuşma başlar. Bu duyu henüz bilinmeyen bir biçimde duyu mekanizmasının merkezi olan beyine geçer. Beyin sinirler yoluyla istenen sözü söyleme emrini dile gönderir. Akciğerde bulunan bir miktar hava gırtlaktan geçerek ses tellerine ulaşır ve ses tellerini titreştirir. Akciğerden gelen bu hava beynin isteği ve emri doğrultusunda sesler çıkarır. Pes ve tiz, hızlı ve yavaş, sert ya da yumuşak... Boğaz, dil, dudaklar, dişler bu işleve katılırlar. Bu organların değişik şekillere girmesiyle çeşitli mahreçlerden harfler çıkarılır. Harflerden kelimeler kurulmaya çalışılır. Bunu cümle ve düşünceler takip eder.”[70]
“Adem'e isimlerin tamamını öğretti, sonra onları meleklere sunup: “Haydi doğru iseniz onların isimlerini bana söyleyin,” dedi. Dediler ki: “Sen yücesin (yâ Rab); bizim senin bize öğrettiğinden başka bir bilgimiz yoktur. Şüphesiz sen bilensin, hakimsin (her şeyin içyüzünü bilensin, her şeyi yerli yerince yapansın.) (Allah) dedi ki: “Ey Adem, bunlara onların isimlerini haber ver.” Adem, bunlara onların isimlerini haber verince (Allah):
“Ben size, ben göklerin ve yerin gayblannı bilirim, sizin açıkladığınız ve içinizde gizlemekte olduğunuz şeyleri bilirim, dememiş miydim?” dedi. [71] Allah (c.c), Adem (a.s.)'e, eşyaya semboller şeklinde isimler verme sırrını öğretiyor. Bu sır insanlara, eşyaya, olaylara işaretler yakıştırarak dille telaffuz edilen isimlendirme kudretidir. Bu kudretin insan hayatında önemli yeri vardır. Eğer Allah insana konuşarak ifade etme kudretini vermeseydi, karşılaşacağı güçlükleri tasavvur etmek bile mümkün değildir.”[72]
c) Öğrenme Okuyup Yazma
Kur'ân'da öğrenme olayına, okuma ve yazmaya yer verilmiştir. Allah, insanı öğrenme yeteneği ile donatmıştır. Okumak ve yazmak için gerekli zihinsel ve psikolojik güçlerle onu teçhiz etmiştir: “O insana öyle bilmediği şeyleri öğretti ki, insanda olmayan kuvvetleri, istidatları, melekeleri yaratarak ve deliller nasb-u ikame ederek ve âyetler inzal eyliyerek vehbî olarak da öğretti, kesbî olarak da öğretti.”[73]
“Yaratan Rabb'inin adıyla oku. O insanı alâktan (kan pıhtısı biçimini alan embriyodan) yarattı. Oku, Rabb'in en büyük kerem sahibidir. O, (insana) kalemle (yazmayı) öğretti. İnsana bilmediğini öğretti.” [74]
“Cenâb-ı Allah, insanların içine bazı fikir ve düşünceleri yerleştirerek, onu araştırma ve tatbike yöneltmiştir. İnsan bu dürtüleri ve düşünceleri ile kâinatın sırlarını öğrenme noktasına, eşyanın tabiatını bilme derecesine ulaşır.”[75]
İnsanın, öğrenmeye olan ihtiyacını ve bu yoldaki istidadını, şu âyet-i kerime çok güzel dile getirir:
“Derken Allah, ona kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini göstermek için yeri eşeleyen bir karga gönderdi. (Karganın yaptığını görünce); “Yazık bana, şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini gömmekten âciz miyim (ben?) dedi ve pişman olanlardan oldu!” [76] Burada insanın taklit ederek öğrenmesi sözkonusudur. İnsanın öğrenmeye olan ihtiyacının hayvandan daha fazla olduğu ortaya çıkmaktadır. Ne yapacağını bilmeyen insana, nasıl hareket etmesi gerektiği bir karga tarafından öğretilmektedir.'[77]
d) Gülme Ve Ağlama
İnsana ağlama ve gülme hassasım veren Allah (c.c)'tır. Gülmek ve ağlamak insanın varlığının sırlarından birisidir. Yapısı ve ruhî giriftliği bakımından insanın organik yapısından aşağı kalır yanı yoktur. Her iki hadisenin meydana gelmesinde hem organik faktörler hem de psikolojik faktörler iç içe, yan yana faaliyet gösterirler.
İnsanı ağlatan ve güldüren, gülme ağlama sebeplerini yaratan Allah'tır:
“Güldüren de O'dur, ağlatan da O'dur.”[78] Gizli bir esrar gereği insanı bir olaya güldürürken bir olaya ağlatır. Bugün ağlattığı hadiseye belki yarın güldürebilir. Ağlamak ve gülmek delilikten ya da kendini kaybetmekten kaynaklanmaz. O değişen psikolojik hallerin, eşya ve ortamların, insan ruhunda hiç bir zaman aynı kalmayan değer ve arzuların bir sonucudur. Herkes başına gelen şeylere bağlı olarak ağlar ve güler. Bazılarının ağladığı şeye bazıları gülebilir. Fakat olay aynı olaydır. Ağlamak ve gülmek bazı kere aynı sebeple olur. Önceleri bir şeye gülen insan, daha sonra güldüğü şeyin neticesini görerek ağlayabilir. Keşke yapmasaydım gülmeseydim diyebilir.[79]
Allah (c.c) iki zıddı bir şahısta yaratmıştır. Bir kimseyi hem ağlatır hem güldürür. Bu iki olay birbirine zıttır. Müfessirler âyette geçen güldürme ve ağlatma hadiselerini, mutlu etme ve hüzünlendirme olarak da değerlendirmişlerdir. Bu durumda güldürür demek “mesrur eder”, ağlatır demek “mahzun eder” demektir. [80] Şurası bir gerçektir ki, gülme hadisesi mutluluk ve sevinç anında, ağlama olayı ise hüzün ve korku anında meydana gelir. Mutlu olmadan gülmek, hüzün olmadan ağlamak gerçekçi olmaz.[81]
e) İnsana Verilen Farklı Kabiliyetler Ve Karakterler
Allah (c.c), insanı en güzel biçimde yarattı. Meleke ve kabiliyetleri, akıl ve huyları da buna dahildir. İnsan sadece şekil olarak değil, duygusal olarak da güzel yaratılmıştır.[82]
“Gökleri ve yeri hak (hikmet) ile yarattı, sizi şekillendirdi, şekillerinizi güzel yaptı. Dönüş O'nadır.”[83]
“Ey insanlar, sizi tek nefisten (nefes alan candan) yaratan ve ondan eşini yaratıp ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üreten Rabb'inizden korkun; adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah'tan ve akrabalık (bağlarını kırmak)tan sakının. Şüphesiz Allah, sizin üzerinizde gözetleyicidir.” [84]
İnsanlar bir tek nefisten çoğalmakla birlikte, istidat ve kabiliyetleri çeşitlidir. Mizaçlar çeşitlidir, huylar başkadır, duygular, kabiliyetler değişiktir.[85]
“Andolsun biz, Adem oğullarına (güzel biçim, mizaç ve aklî kabiliyetler vermek suretiyle) çok ikram ettik, onları karada ve denizde (hayvanlar ve taşıtlar üzerinde) taşıdık. Onları güzel rızıklarla besledik ve onları yarattıklarımızın birçoğundan üstün kıldık.”[86] İnsan akıllı olma, konuşabilme, yazabilme, işlerini yapabilme yetenekleriyle diğer varlıklardan üstün kılınmıştır. [87] İnsan ruhî yapısı ve kabiliyetleriyle duygusal olgunluğu açısından en gelişmiş varlıktır.[88]
“Sonra nutfeyi alâka (embriyo)ya çevirdik, alâka (embriyo)yı bir çiğnemlik ete çevirdik, bir çiğnemlik eti kemiklere çevirdik, kemiklere et giydirdik; sonra onu bambaşka yaratık yaptık. Yaratanların en güzeli Allah, ne yücedir!” [89] İnsana bambaşka bir yaratılış verilmesi onun çeşitli kabiliyetlerle donatılmasıdır.
“Bir zamanlar Rabb'in, meleklere: “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım,” demişti. (Melekler): “Orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek birisini mi yaratacaksın? Oysa biz seni överek tesbih ediyor ve seni takdis ediyoruz?” dediler. (Rabb'in): “Ben sizin bilmediklerinizi bilirim,” dedi.” [90]
Yeryüzüne halife kılınan insanoğluna, kâinatın sahip olduğu her türlü kuvvetler, enerji kaynakları, maddeler ve diğer bütün nimetlerle birlikte; ayrıca bunları yerinde kullanıp Allah'ın iradesini yerine getirecek gizli bir kabiliyet, gizli bir kuvvet ve istidat verilmiştir. Kâinata hükmeden kanunlarla, insandaki istidat ve kuvvetlere hükmeden kanunlar arasında tam bir uyum vardır. [91] Müfessir Hâzin, Allah (c.c) ilk insanın toprağını, yeryüzünün her yerinden aldığı için insanoğlunun beyaz, siyah, kırmızı; yumuşak veya sert tabiatlı ve çeşitli huylarda tezahür ettiğini belirtiyor.[92]
Her insan değişik, kendine has bir mizaca, karaktere sahiptir. Ve bu karaktere göre hareket eder. [93]
“De ki: “Herkes kendi karakterine göre hareket eder. Rabb'iniz kimin en doğru yolda olduğunu daha iyi bilir.” [94] Arap dili mütehassısı el-İsfehânî, bu âyette geçen “şâkile” kelimesini şöyle izah ediyor: “Herkes kendisini bağlıyan seciyesine (karakter ve huyuna) göre işler.”[95] Müfessir İbn Kesîr ise, bu kelimeyi, İbn Abbas'ın “kendisini çeken müessire göre”, Mücâhid'in “hiddet ve tabiatına göre”, Katâde'nin “niyetine göre” şeklinde tefsir ettiklerini haber verir.[96]
“Bak nasıl, onların kimini kiminden üstün yaptık. Elbette âhiret, dereceler bakımından daha büyüktür. Çünkü âhiretteki nimet ve azâb dereceleri sınırsızdır. Onları dünyadakilerle kıyaslamak mümkün değildir. O'nun nimet ve ikramı daha büyüktür.” [97]
İnsanlar dünyada birbirinden farklıdırlar. Kimi sağlıklı, kimi hasta, kiminin zekâsı ötekinden üstün, kiminin ömrü uzun, kiminin kısa, kiminin yaşantısı mutlu kimininki ise ızdıraplıdır. [98] İnsanlar duyu, idrak, duygu ve mizaç gibi psikolojik yapı bakımından birbirinden farklı potansiyele sahiptirler.
“Allah'ın sizi birbirinizden üstün kıldığı şeylere göz dikmeyin. Erkeklere de kazandıklarından bir pay var, kadınlara da kazandıklarından bir pay var. Allah'tan, O'nun lütfunu isteyin. Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir.”[99] Allah, herkesi aym yaratmamıştır. Birini güzel, diğerini çirkin, birine akıcı ses, diğerine kaba ses, birine akıl ve bedenle ilgili belli kabiliyetler vermiş, diğerini başka yeteneklerle donatmıştır.[100]
“Sizi yeryüzünün halifeleri yapan, size verdiği şeylerde, sizi denemek için, kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O'dur. Şüphesiz Rabb'in, cezası çabuk olandır. Ve O bağışlayan, esirgeyendir.” [101]
“Akıl yönünden veya başka hususlarda insanların kimi kiminden üstün kılınmıştır.”[102]
“Rabb'inin rahmetini onlar mı bölüştürüyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz taksim ettik ve onlardan kimini ötekine derecelerle üstün kıldık ki biri, diğerine iş gördürebilsin. Rabb'inin rahmeti, onların toplayıp yığdıklarından daha hayırlıdır.”[103] Hayatı yaratan, gelişip devam etmesini dileyen Allah (c.c), yapılması gereken farklı işlere uygun olarak, insanda kabiliyet ve yetenekleri de yaratmıştır.[104]
“Allah, rızıkta kiminizi kiminizden üstün kıldı. (Rızıkça) üstün olanlar, ellerinin altında bulunanlara kendi rızıklarını verip de hepsi rızıkta eşit olmuyorlar. Allah'ın nimetini mi inkâr ediyorlar?” [105] Zekâ, akıl, muhakeme, sıhhat, hastalık gibi pek çok yönlerden insanlar birbirlerinden farklıdır.[106]
2- İnsanda Ağırlıkta Olan Duygular
Kur'ân-i Kerim insanın duygusal yönüne ve bu duyguların çeşitli tezahürlerine yer verir. Huşu, korku ve ümit, öfke, pişmanlık, utanma ve güzellik duygusu gibi duyguların farklı görüntülerini tasvir eder. Ayrıca Kur'ân, karı-koca arasındaki sevgiden, insandaki neslini devam ettirme duygusundan, insanın kadın çocuk ve mallara karşı olan sevgisinden, insanlar arasındaki neseb ve hısımlık bağımdan bahseder.[107]
a) Huşu (Korku)
“Asanı at!” (Mûsâ attığı kocaman) asasının küçük bir yılan gibi titreşip hareket ettiğini görünce (korkudan) öyle dönüp kaçtı (ki) arkasına bile bakmadı: “Ey Mûsâ, dön, korkma, sen güvende olanlardansın.”[108] Korku ve güven insan ruhunda peş-peşe, çarçabuk gelebilen, hayatın her safhasında birbirini takip edebilen duygulardır.[109]
Arapçada korku için “havf' ve “haşyet” diye iki kelime kullanılır. Bu iki kelime arasında ince bir anlam farkı vardır. “Havf” daha çok görülebilen bir kuvvet ve kudret karşısında, kendi acizliğini anlayıp hissedebilen bir kimsenin kalbinde meydana gelen bir korkuyu ifade eder. “Haşyet” ise, birinin büyüklük ve yüceliğini zihinde tasavvur eden insanın, onun heybeti karşısında gönlünü saran ürperme demektir. [110]
“Görmeden Rahmân'a saygı gösteren ve (Hakka) dönük bir yürek getiren herkesin (mükâfatı budur)!”[111]
Huşu, bedenin olduğu kadar, kalbin de bir durumunu gösterir. Kalbin huşûsu korkmak, güçlü bir varlık karşısında heybet duygusuna kapılmaktır. Bedenin huşûsu ise, böyle bir varlığın huzurunda boyun bükmek, bakışları aşağı yöneltip sesi kısmaktır. Namazda iken hem kalb hem beden huşu içerisinde olmalıdır. [112] “Onlar namazlarında huşu içindedirler.”[113] Elmalılı, bu âyetin tefsirinde şunları söylemektedir: “Huşûu bazıları havf ve rehbet gibi kalb fiillerinden olmak üzere tarif etmiş, bazıları da sükûn ve terki iltifat gibi cevarih fiillerinden göstermiştir. Doğrusu huşu, aslı kalbde, tezahürü bedende olmak üzere ikisini de camidir. Kalbe teallûk eden ciheti; azamet ve celâl-i Rabbanî karşısında kendi küçüklüğünü göstererek nefsi emri hakka serfüru ettirecek ve edeb-ü tazimden başka bir hatıraya iltifat etmeyecek surette kalbin son derece bir saygı hissi duymasıdır. Zahire teallûk eden ciheti de azâ-i bedende bu hissin tezâhüriyle bir sükûn ve sekînet hâsıl olması ve gözlerinin önüne secde mevziine bakıp, sağa sola, şuna buna iltifat etmemesidir!”[114]
b) Korku Ve Ümit
Korku ve ümit insan psikolojisinde yer eden karşılıklı iki duygudur. İnsan ruhu hem korku hem de ümitle doludur. Güçlülüğü yanında insan ruhunun derinliklerine de İşleyen bu iki duygu realitede hayata yön verir, insanın amaç ve hedeflerini tayin eder, duygularını düzenler.[115]
Allah (c.c), önce insana korku veren, sonra ümit ışıkları yakan şöyle bir tablo çizer:
“O'dur ki size, korku ve uniüd içinde şimşeği gösterir (şimşeği görünce tahribatından korkarsınız, fakat yağmurun işareti olduğu için sevinir, yağmur umarsınız. Yağmurla yüklü) ağır ağır bulutlar yapar. Gök gürültüsü, övgüsüyle melekler de korkusundan O'nıı tesbih ederler, Yıldırımlar gönderir de onlarla dilediğini çarpar. Allah'ın tuzağı (cezası) pek çetin olduğu halde, onlar halâ O'nun hakkında tartışmaktadırlar”[116]
Şimşek çakınca insanlar korkuya kapılır. O esnada meydana gelen gök gürlemesi, yürekleri hoplatır. Fakat insanlar yağmur yağacak diye de sevinirler. Şimşek ve gök gürültüsü insanda önce korku ardından da ümit meydana getirir.[117] “Korku ve ümit duygusu şimşekle birlikte insan ruhunda gezinen fıtrî duygudur. Çakan şimşekle birlikte her şeyi yakıp kül eden bir yıldırım endişesi kaplar insanı. Yahut şimşeğin gürlemesiyle bu dehşetengiz âleme hükmeden gücün hissedilmesini sağlayan girift bir korku kaplar insanı. Ama bundan sonra çoğu kere şimşekle birlikte gelen yağmur ümidi de ayrı bir istek verir insana.”[118]
c) Öfke
Öfke beşerî bir infialdir. Kanın ansızın hareketiyle insan öfkeye kapılır. İntikam ve düşmanlık gibi duyguların ağır basmasıyla insan öfkesini yenmede başarılı olamaz. İnsanda beliren gazap, yavaş yavaş öfkeye dönüşür. Öfke yenilmediği zaman nefse ağır bir yüktür. Fakat nefsin hoşgörülü davranıp kalbin affetmesiyle, insan bu yükün altından kurtulur. Kalb yumuşar, vicdan huzura kavuşur. [119] Kur'ân müminleri şöyle nitelendirir:
“O (koruna)nlar bollukta ve darlıkta Allah için harcarlar, öfke(lerin)i yutkunurlar, insanları affederler. Allah'da güzel davrananları sever.”[120]
Öfke insanı istenmedik pozisyonlara iter. Öfkeye kapılan insan, sonunda pişmanlık duyar.[121] Öfke, kızgınlıktan dolayı kalbin alevlenmesi halidir. Öfkenin yenilmesi, kişinin kendisini sabra yöneltmesiyfe mümkün olur. Takva sahibi insanlar, öfkelerini yenmede başarılı olan insanlardır.[122]
İnsanlar çeşitli nedenlerle öfkelenirler. Öfkeye yol açan hasımlardan intikam alındığında ise, öfke yerini rahatlamaya bırakır. Allah. Mekke müşriklerinin yaptıklarından dolayı kalbleri elem ve öfkeyle dolan müminlerin göğüslerini ferahlandırmıştır. Müşriklere karşı müminlerin göğüsleri kin dolmuştu. Müslümanların Kureyş ve müttefikleriyle savaşmaları sonucunda, onlann göğüslerindeki bu öfke ve elem, yerini ferahlığa terk etmiştir.[123]
“Onlarla savaşın ki Allah, sizin ellerinizle onlara azab etsin, sizi onlara üstün getirsin ve inananlar toplumunun göğüslerine şifa versin; yüreklerinin öfkesini gidersin. Allah, dilediğinin tevbesini kabul eder. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.”[124]
Kur'ân, öfkenin beşerî bir infial olduğunu inkâr etmez. Bu duygu insanın fıtratında mevcuttur. Kur'ân öfkeyi yenmeyi, bağışlamayı emreder: “Onlar büyük günahlardan ve çirkin işlerden kaçınırlar; kızdıkları zaman onlar, affederler.”[125]
Kur'ân kin ve öfke duygularının âhirette olmayacağını belirtir. Dünyada bu duyguların esiri olabilen insanların, çenette bütünüyle bu olumsuz duygudan arınacağını haber verir:
“Göğüslerinden kinden (tasadan ne varsa hepsini çıkarıp almışızdır. Altlarından ırmaklar akmaktadır, “lütfedip bizi buraya getiren Allah'a hamdolsun, Allah bizi getirmeseydi, biz bunu bulamazdık! Rabb'imizin elçileri, gerçeği getirmişler (söyledikleri doğruymuş.)” dediler. Onlara: “İşte size cennet; yaptıklarınıza karşılık o size miras verildi” diye seslenildi.”[126]
d) Pişmanlık
Pişman olmak, vazgeçmek, sonra yine aynı hataya düşmek insanın zayıf tarafıdır. İnsan nice işlerin sonunda pişman olur, bir daha öyle yapmamaya karar verir, tevbe eder, ama korkuyu atlatınca aynı sonuçları doğuracak yanlışlıkları yine yapar, tekrar pişmanlık duyar. Defalarca tevbe edip pişman olup günahlarına devam ederler.[127] Kur'ân kâfirlerin âhirette duyacağı pişmanlığı ve onların psikolojik hallerini şöyle tasvir eder:
“Onların, ateşin yanında durmuş iken: “Ah ne olurdu keşke biz (dünyaya) geri çevrilseydik de Rabb'imizin âyetlerini yalanlamasaydık, inananlardan olsaydık!” dediklerini bir görsen!”[128]
Ne zaman ki (pişmanlıklarından ötürü) başları elleri arasına düşürüldü ve kendilerinin gerçekten sapmış olduklarını görfüp anla)dılar, dediler ki:
“Eğer Rabb'imiz bize acımaz ve bizi bağışlamazsa, elbette ziyana uğrayanlardan oluruz!”[129] Ayette geçen “Sükıda fi eydîhim” tabiri şiddetli pişmanlık ifade eder.[130]
“Ve (seferden) geri bırakılan üç kişinin de tevbesini kabul buyurdu. Bütün genişliğiyle beraber dünya başlarına dar gelmiş ve canları sıkıldıkça sıkılmış ve Allah'tan, yine kendisine sığınmaktan başka çare olmadığını anlamışlardı. Allah onların tevbesini kabul buyurdu ki tevbe etsinler. Çünkü Allah, tevbeyi çok kabul eden, esirgeyendir.”[131]
Dürüstçe yapılan nâsuh tevbe işte böyle olur. Yeryüzü bütün genişliğine rağmen insana dar gelir. Kalb daralır, içinde sevinçten, neşeden eser kalmaz. Pişmanlık duyar. Bir daha aynı hataya dönmemeye kesin karar verir.' [132]
“Ey insanlar, Allah'a yürekten tevbe edin (öyle tevbe edin ki tevbeniz, kendinize başkalarına öğüt verici, geçmişte yaptığınız hataları onarıcı olsun). Umulur ki Rabb'iniz sizin kötülüklerinizi örter, Allah'ın peygamberi ve onunla beraber iman edenleri utandırmayacağı günde, sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere sokar. (O gün) onların nuru, önlerinden ve sağ yanlarından koşar. Derler ki: “Rabb'imiz nurumuzu tamamla, bizi bağışla, doğrusu, senin herşeye gücün yeter!”[133]
Kur'ân'ın emri doğrultusunda yapılan tevbe, vicdan azabının verdiği sıkıntı ve suçluluk duygusunu yok ederek inşam rahatlatır, huzura kavuşturur. Pek çok ruh hastalıklarının ortaya çıkmasına engel olur.[134]
e) Utanma Duygusu
İnsandaki utanma ve haya duygusu, doğal, fıtrî bir duygudur. Bir kimse başkasının önünde mahrem yerleri açıldığında tabiî olarak utanma hissi duyar. Bu duygu ne uygarlığın gelişmesiyle sonradan oluşmuş, ne de insan tarafından kaza-nılabilen bir duygudur. Bu, yaratıldığı ilk günden bu yana in-sanda mevcut olan fıtrî bir duygudur. [135]
“(Sonra Allah, Adem'e hitabetti): “Ey Adem, sen ve eşin cennette durun, dilediğiniz yerden yeyin; fakat şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz. Derken şeytan, onların, kendilerinden gizli kalan çirkin yerlerini kendilerine göstermek için onlara fısıldadı: “Rabb'iniz, başka bir sebepten dolayı değil, sırf ikiniz de birer melek ya da ebedî kalıcılardan olursunuz diye sizi şu ağaçtan menetti” dedi de yemin etti. Böylece onları aldatarak aşağı sarkıttı, (onları önceki mevkilerinden indirdi). Ağacı(n meyvasını) tadınca çirkin yerleri kendilerine göründü ve cennet yapraklarını üst üste yamayıp üzerlerine örtmeğe başladılar. Rabb'leri onlara ünledi: “Ben sizi o ağaçtan menetmedim mi ve şeytan size apaçık düşmandır, demedim mi?” [136] mealindeki âyetlerde, ilk insanlarda utanma duygusunun uyanışını görmekteyiz.
Utanma duygusu kadınlarda daha belirgindir. Özellikle erkeklerin karşısında, kadınlar daha fazla utangaçtır. Mûsâ (a.s.) kıssasında bunu görebiliriz:
“Derken o iki kızdan biri utana utana yürüyerek ona geldi: “Babam seni çağrıyor, bizim için (hayvanları) sulamanın ücretini verecek”, dedi. (Mûsâ), o (kızların babaları)na gelip (başından geçen) hikâyeyi anlatınca o: “Korkma, o zalim kavimden kurtuldun” dedi.” [137] Ayette kadının utanarak, dilini eğip bükmeden konuştuğu görülüyor. Bu da onun fıtratının bozulmamış olduğunu gösteriyor. Çünkü sağlam fıtrata sahip olan bir genç kız doğuştan, yabancı erkeklerle karşılaşınca utanır.[138]
f) Güzellik Duygusu
Güzellik duygusu, insan bünyesindeki hayret verici noktalardan biridir. İlim, bu duygunun mahiyetini bütünüyle açıklamaktan âcizdir. İlim sadece dışa yansıyan taraflarını tesbit ve tasvir eder, tezahürlerini araştırıp inceler.
İnsan, güzelliği, değişik şekillerde hisseder. Değişik şekilleri vardır bu duygunun. Zaman olur duygusal güzelliğe kapılır insan. Güzel bir manzaradan veya sevimli bir yüzden etkilenir. Güzel bir vücut, göz alıcı bir renk cümbüşü ve tatlı bir nağmeden büyülenir. Sayüamıyacak kadar çok güzellik çeşitleri ve dereceleri vardır. Gün olur manevî bir güzellik sarar insanın duygularını... Güzel bir düşünce, güzel bir his, güzel bir hareket insanı duygulandırır.
Güzellik fıtrî bir duygudur. İnsan hayatındaki çok önemli ve büyük meseleler, güzellik duygusu üzerine bina edilir. Sanat alanının en büyük dayanağı güzellik duygusudur. Yine akîde için de en büyük hazine güzellik duygusudur. Normal bir yaratılışa sahip olan insan güzellik duygusunun yüceliklerine daldıkça bu duygunun psişik sahadaki önemi artar, hayata yön verici gücü fazlalaşır. [139]
Kur'ân-ı Kerim insanların dikkatlerini hep güzele döndürür. Güzelliği doyasıya seyretmek ve kavrayabilmek için şöyle buyurur: “O'dur ki, yarattığı her şeyi güzel yaptı...”[140] Bu insan fıtratının gördüğü, gözünün seyrettiği, zihninin kavradığı bir hakikattir, eşyanın şeklinde ortaya çıkan saf bir gerçektir. Allah'ın yarattığı her şeyde bir güzellik göze çarpar. Her şeyde eşsiz bir güzelliğin hâkim olduğu eksiksiz bir ahenk vardır. Gören bir göz, hisseden bir gönül, düşünebilen bir zihin bu âlemde bütünüyle bir ahenk ve güzellik bulur.[141]
“Binmeniz ve süs için atlan, katıdan ve merkepleri (yarattı) ve daha sizin bilmediğiniz nice şeyler yaratmaktadır.” [142] Kur'ân'ın ilk indiği toplumlarda ve o devirdeki diğer toplumlarda bu gibi hayvanların mühim bir yeri vardı. Deve, öküz, koyun, keçi, at, katır ve merkep türünden hayvanlar binek hayvanı ve süs olarak kullanılırdı. Bu hayvanları ihtiyaçları için kullanmaktan başka, ayrıca sabahleyin salıverirken, akşamları dönerlerken güzelce zevklenirlerdi. Sevimli görünüşleri, alımlı yürüyüşleri bir başka güzellik arzederdi onlar için. “Binek ve süs hayvanı olarak” alımlı görünüşlerindeki güzellik ayrı bir canlılık katardı duygularına. Bu da gösteriyor ki, Kur’ân’ın hayata bakışında güzellik unsuru köklü bir yer işgal ediyor. İhtiyaçların ötesine taşan duyguların tatminine önem veriyor. Güzellik duygusunu tatmin etmeyi, hayvanı eğilim ve ihtiyaçların üstüne çıkmasını bilen insanın manevî arzularını doyurmayı gerekli görüyor.[143]
g) Eşler Arasında Sevgi Huzur Ve Sükûn
Allah (c.c), insanı bir tek cins değil, farklı fiziksel yapıya, değişik zihinsel ve psikolojik niteliklere, çeşitli duygu ve arzulara sahip olan iki ayrı cins halinde yaratmayı dilemiştir. Bu iki cins arasında da öyle mükemmel bir uyum vardır ki; Birini diğerine mükemmel bir eş kılmıştır. Eşlerden birinin fiziksel ve psikolojik ihtiyaçları bütünüyle diğerinin gereksinimlerini karşılar. Eğer iki cins farklı dizayn ve şekillerde yaratılmış ve her ikisi de birlikte olduklarında hissettikleri ahenk ve huzur duygusu yerleştirilmemiş olsaydı, insanların üremesi hayvanlara benzerdi. Allah (c.c) her iki cinse de, bir arada olmadıkça doyuramayacakları birbirine sevgi, istek ve ar/u yerleştirmiştir. Bu huzur ve sükûnet arzusu onları birlikte bir yuva kurmaya zorlamıştır. “Burada “sevgi” ile kadın ve erkek arasındaki cazibenin itici gücü olan ve onları birbirine bağlı kılan cinsel sevgi kastedilmektedir. “Merhamet”, evlilik hayatında yavaş yavaş gelişen karı-kocanın birbirlerine karşı nazik, hoşgörülü ve düşkün olmalarını sağlayan duygusal ilişkidir. Öyle ki, yaşlılık döneminde cinsel sevgi asgariye düşer ve iki eş birbirine gençliklerinde olduğundan daha bağlı olabilirler. Yaratıcının insanın içine yerleştirdiği bu iki olumlu güç, var olan doğar arzuyu destekler niteliktedir. Bu istek ve arzu sadece huzur arar ve kadınla erkeği bir araya getirir. Bundan sonra bu iki güç (sevgi ve merhamet) ortaya çıkar ve birbirlerinden ayrı ortamlarda yetişmiş olan iki yabancıyı o denli birbirlerine bağlar ki, bu ikisi hayatın birçok zorluklarına rağmen yaşamaya devam ederler.”[144] “Onun âyetlerinden biri de, size, kendi nefislerinizden, kendileriyle sükûn bulacağınız eşler yaratması ve aranıza sevgi ve merhamet koymasıdır. Şüphesiz bunda, düşünen bir toplum için ibretler vardır.”[145]
İnsan nefsi, kendisine arkadaşlık edip uyum sağlayacak, genel huylar ve karakterler konusunda kendisine yakınlaşma sağlayacak bir şahsa yönelir, onunla kaynaşır. Kendi hanımı ile meşru sınırlar içerisinde cinsel ilişkide bulunan kimse, bu meyil ve kaynaşmanın manasını apaçık bir şekilde tecrübe eder. Ruhî dinginlik ve sükûnetin ne demek olduğunu anlar. Huzura kavuşur dinlenir. Yorgunluğunu, hayatın ezici tesirlerini üzerinden atar. Öyle ki. Allah (c.c) karı-koca arasına sevgi, dostluk, ruhî ve manevî bir bağ koymuştur. Bu bağlar nedeniyle bir insana en yakın, eşi olmuştur. Allah'ın eşler arasına yerleştirdiği rahmet, şefkat gibi derin duyguların kaynağı sadece cinsel güdeyle maddî birleşmeler değildir. Aksine bunun kaynağı, ruhların ve nefislerin birleşip bütünleşmesidir.[146]
“İnsanlar karşı cinse duydukları hissi bilirler. İki cins arasındaki münasebetin, kafalarını ve zihinlerini ne kadar meşgul ettiğini hissederler. Kadın ve erkek arasındaki muhtelif temayüllerin ve arzuların insan hareket ve faaliyetinde ne kadar tesirli olduğunu görürler. Ama kendilerini iki cins olarak yaratan, ruhlarına bu duygu ve eğilimleri veren, cinsler arası alâkadan ruhlar için bir sükûn, sinirler için bir dinlenme vasıtası yaratan, kalbin ve bedenin huzuru, hayatın ve maîşetin istikrarı, ruhun ve vicdanın ünsiyeti böylece sağlanan hem kadına hem de erkeğe güven ve emniyet vesilesi kılınan bu yaratılış şeklindeki elini çok az kere düşünürler.”[147]
Esas yapısı itibarıyla insan; tek bir canlıdır. Dişi ile erkek arasında görevleri açısından bazı farklılıklar mevcut ise de aslında birdirler. Gerçekte bu farklılık eşin eşe kavuşması, gönlün huzura ermesi için yaratılmıştır. [148] “O'dur ki sizi bir tek nefisten yarattı, gönlü ısınsın diye ondan eşini var etti; eşini sarıp örtünce (eşiyle birleşince) eşi, hafif bir yük yüklendi onu gezdirdi. (Yükü ağırlaşınca ikisi beraber Rabb'lerî Allah'a dua ettiler: “Eğer bize iyi, güzel bir çocuk verirsen elbette şükredenlerden oluruz!” dediler.”[149]
“Allah size kendi nefislerinizden eşler yarattı ve eşlerinizden de size oğullar ve torunlar yarattı ve sizi güzel (ve helâl) rızıklarla besledi. Böyle iken onlar, batıla inanıp da Allah'ın nimetine nankörlük mü ediyorlar?”[150]
h) İnsanda Kadın Çocuk Ve Mal Sevgisi
“Kadınlardan, oğullardan, kantarlarca yığılmış altın ve gümüşten, salma atlardan, davarlardan ve ekinlerden gelen zevklere aşırı düşkünlük, insanlara süslü (câzib) gösterildi. Bunlar, sadece dünya hayatının geçimidir. Asıl varılacak güzel yer, Allah'ın yanındadır.” [151] Allah (c.c) bu âyette insanın fıtratında mevcut olan bir tutkuya işaret etmektedir. İnsan kadına, evlâda, çok miktarda altın ve gümüşe kısaca tüm dünya varlığına düşkündür. Bunlardan ne kadar elde etse daha fazlasına sahip olmak ister.[152]
Ayette sayılan şeyleri sevmeyi Allah (c.c) insanlara güzel göstermiş, içgüdü derecesine varacak kadar, bunların sevgisini kalblerine yerleştirmiştir. İnsan bir şeyi sever fakat onu sevmek kendisine güzel gösterilmediği takdirde, daha sonra ondan nefret edebilir. İnsan bir şeyi sever, bir de onu sevmek kendisine güzel gösterilirse, ondan kolay kolay vazgeçemez. Kadınlar ve çocuklar hayatın çiçekleridir. Kalbi besleyip gıdalandırırlar.
Kantar kantar altınlarla gümüşleri sevmek insan tabiatının bir gereğidir.[153]
ı) İnsanda Neslini Devam Ettirme Duygusu
Bütün canlılarda mevcut olan türünü devam ettirme arzusu insanda da bir içgüdü olarak vardır. İnsanın doğal arzuları, doğumla ölüm arasında sınırlı kalmaz. Ölümden sonrasına yönelik arzuları da vardır. İşte bu arzuların başında neslini sürdürme, arkasında aile ocağını tüttürecek bir vâris, kendi adını yaşatacak bir halef, sülaleyi kopmadan sürdürecek bir evlât bırakmak arzusu gelir. Kur'ân bu doğal arzuyu meşru bulmuş ve onu en iyi şekilde doyuma ulaştırmanın yollarını göstermiştir.[154]
İnsanlardaki neslini devam ettirme duygusu Kur'ân'a şöyle yansımıştır:
“Bir zaman Rabb'i İbrahim'i bir takım kelimelerle sınamış, o da onları tamamlayınca: “Ben seni insanlara önder yapacağım.” demişti. “Soyumdanda (Önderler yap, Yâ Rabbi!)” dedi. (Rabbi): “Zâlimlere ahdim ermez (onlar için söz vermedim)” buyurdu.” [155]
“Orada Zekeriyyâ, Rabb'ine dua etmişti: “Rabb'im, demişti bana katından temiz bir nesil ver. Sen duayı işitensin!” [156] ''Ve: “Rabb'imiz, bize gözler sevinci (gönüller açan) eşler ve çocuklar lûtfeyle ve bizi (senin azabından) korunanlara önder yap” derler.”[157]
j) İnsanlar Arasında Neseb Ve Hısımlık Bağı
Allah (c.c). insanlar arasında kan ve hısımlık bağı koymuştur. İnsanlar birbirine ya neseb veya hısımlık bağıyla bağlıdırlar. İnsan usul ve furûu ile kan akrabalığına, neseb bağına sahiptir.[158]
Neseb ve hısımlık bağlarıyla birbirine bağlı olan insanlar, birbirine daha çok yakındırlar, aralarındaki ilişkiler daha sıcaktır. Aralarındaki sevgi bağı oldukça güçlüdür. Birbirlerini kollayıp gözetirler. Birbirlerine olan güvenleri fazladır. Birbirlerine karşı daha merhametlidirler. Acılarını ve sevinçlerini paylaşırlar. Birinin üzüntüsü diğerinin de üzüntüsü, birinin sevinci diğerinin de sevincidir. İşte insanlar, bu tür tezahürleri olan bağlarla birbirlerine bağlıdırlar. Onlar arasında bu yakınlık bağını yaratan Allah'tır:
“Ve O, sudan bir insan yarattı da onu neseb ve sıhr kıldı (yâni insanı ikiye ayırdı. Çocukların kendisine nisbet edileceği erkek ile evlenmek suretiyle hısımlık kurulacak kadın yaptı). Rabb'in her şeye gücü yetendir.”[159]
Bu bölümün sonunda konumuzu toparlamak istiyoruz:
İnsan ve davranışları, hem psikolojinin hem de Kur'ân-ı Kerim'in ortak objeleridir. Kurân'da Yüce Allah açıkça insan davranışları üzerinde düşünmeyi emreder. Kur'ân'ın psikolojik konulara oklukça geniş yer ayırdığına şahit oluruz. Böyle olması da doğaldır. Çünkü en önemli ve başta gelen hedefi, insan ruhunu ve davranışlarını eğitmek, belli bir yöne sevketmektir. İşte Kur'ân bu eğitim ve yönlendirmeyi gerçekleştirmek için insanlara bir takım ruhî sırlan ve psikolojik hakikatleri açıklar. İnsana kendi nefsindeki psikolojik hakikatleri araştırmayı öğütler.
İnsan psikolojisi konusunda meşguliyeti olanlar, Kur'ân'ın bu hususlardaki icazını (eşsizliğini) başkalarından daha iyi idrak ederler. Seyyid Kutub'un belirttiği gibi, Kur'ân'ın psikolojik sahada erişilmez bir mucize olduğunu görürler.
Psikoloji konusunu ele alırken ruhtan söz etmemek eksiklik olur. Ruh, çift tabiatlı olan insanın bir yüzüdür. Ruhî gerçekler bütünüyle bir sırdır. Görülmezler. Ancak etkisini hisseder, anlarız.
İnsanların sahip oldukları kabiliyetler, duyu organları ve bunların işlevleri psikolojinin konularının başında gelir. Kur'ân insana verilen en kıymetli şeylerin duyu organları, bilip idrak etme, konuşma kabiliyetleri olduğunu pek çok âyette vurgular. Yüce Allah insanlara, varlıkları apaçık görebilmeleri, kör gibi yaşamamaları için gözler verdi. Sesleri duyabilmeleri, sağırlar gibi yaşamamaları için de kulaklar verdi. Düşünme ve karar verebilmeleri için ise akıl ve idrak melekeleri bahşetti. Yüce Allah Kur'ân'da, işitme organını, görme organından önce zikretti. Bununla, insanın, olgunluğa erişme yolunda işitme organına gözden daha çok ihtiyaç duyduğuna işaret etti. er-Râzî, Kurtûbî, Ebussuûd, el-Alûsî gibi müfessirler görme, işitme, akıl ve idrak kabiliyetlerinden bahseden âyetleri modern psikolojiye uygun olarak açıkladılar.
İnsan konuşma kabiliyetiyle diğer canlılardan ayrılır. Dili vasıtasıyla zihnindeki düşünceleri dışa vurur, bütün ilişki ve anlaşmalarını kolaylıkla yapar. Kur'ân'da Allah insana konuşma organları verdiğini vurgular. Ayrıca insana, varlıklara semboller şeklinde isimler verme sırrını öğrettiğini belirtir. Eğer Yüce Allah insana bu organ ve melekeleri vermeseydi, karşılaşacağı güçlükleri tasavvur etmek bile mümkün değildi.
Kur'ân-ı Kerim, insanın görme yeteneği ile donatılmış olduğunu, okumak ve yazmak için gerekli zihinsel ve psikolojik güçlerle teçhiz edildiğini açıklar. İnsanın öğrenmeye olan ihtiyacını ve öğrenme istidadını dile getirir.
İnsanlar arasında istidat ve kabiliyetler açısından farklılık vardır. Mizaçları çeşitlidir. Huyları duyguları başka başkadır. Her insan sahip olduğu kendine has mizaca, karaktere göre hareket eder. Kur'ân'da bu hakikatin ifâde edildiği “şâkile” kelimesini ilk müfessirlerden Mücâhid “tabiat” yani mizaç olarak açıklamakla büyük bir isabet kaydetmiştir. Allah her insanı aynı yaratmamıştır. Birine beli kabiliyetler vermiş, diğerini başka yeteneklerle donatmıştır.
İnsanın duygusal yapısına gelince, Kur'ân-ı Kerim insanda ağırlıkta olan duygulara dikkat çeker. İnsan ruhunda yer eden karşılıklı iki duygu olan korku ve ümitten söz eder. Şimşeğin çakışı ve yağmurun yağışı olayı ile bu iki duyguyu tarif eder. Kur'ân'ın korku olayını iki kategoride incelediğine şahit oluruz. Birincisi, daha çok kişinin görülebilen bir kuvvet karşısında acizliğini anlayıp hissetmesiyle kalbinde meydana gelen normal korkudur. Diğeri ise, yüce bir zâtın heybeti karşısında kişinin gönlünü saran ürpermedir ki, buna huşu denir. Bu tasnifi, Kur'ân'ın korku olayına getirdiği önemli bir incelik olarak kabul ediyoruz.
İntikam ve düşmanlık hislerinin ağır basmasıyla kan birden harekete geçer ve insan böylece öfkeye kapılır. Gazap ve kızgınlıktan dolayı kalbin alevlenmesi halidir..öfke. Kur'ân'da geçen öfkeye ilişkin âyetler, öfkenin yenilmesi yönündedir. Yine Kur'ân'da, öfkeye sebep olan hasımlardan intikam alındığında, öfke ve elemin, yerini ferahlığa bırakacağına dair âyetler mevcuttur.
İnsanlar yaptıkları pek çok işin sonunda pişmanlık duyarlar. Kur'ân-ı Kerim bu duyguyu dışa yansıyan yönleriyle beraber tasvir eder: Yeryüzü bütün genişliğine rağmen insana dar gelir, kalb daralır, içinde sevinçten, neşeden eser kalmaz.
Utanma duygusuna gelince, bu duygu da diğerleri gibi insanda fıtrîdir. Kur'ân, ilk insanda utanma duygusunun uyanış kıssasını anlatır. Ayrıca utanma duygusunun kadınlarda daha belirgin olduğuna dair işaretler verir.
Kur'ân'ın hayata bakışında güzellik unsuru köklü bir yer işgal eder. Kur'ân, maddî ihtiyaçların ötesine taşan duyguların tatminine önem verir. İnsanların dikkatlerini hep güzele döndürür. Güzellikleri doyasıya seyretmeyi öğütler. Böylece bu duygunun insanda fıtrî olduğuna dikkat çeker. Zîra, insan hayatındaki çok önemli ve büyük meseleler, güzellik duygusu üzerine kurulur.
Yüce Allah, karı-kocaya, bir arada olmadıkça doyuramayacakları birbirine karşı sevgi, istek ve arzu yerleştirmiştir. Bu iki cins arasında öyle mükemmel bir uyum yaratmıştır ki, birini diğerine mükemmel bir eş kılmıştır. Kur'ân karı-koca arasında sevgi-dostluk, manevî bir bağ konmasının sebebinin, eşin eşe kavuşması, gönüllerin huzur bulması olduğunu belirtir.
Kur'ân insan fıtratında mevcut olan çocuk, kadın ve mal tutkusuna parmak basar. İnsanda bir içgüdü olarak mevcut bulunan türünü devam ettirme arzusundan bahseder. Ve bu arzuyu meşru bir şekilde doyurmanın yollarını gösterir. Ayrıca Kur'ân insanlar arasındaki kan ve hısımlık bağına işarette bulunur.
Yapmış olduğumuz bu değerlendirmede, duyular, kabiliyetler ve duygular konusunda modern psikolojinin değindiği temel meselelerin tamamına yakınına Kur'ân-ı Kerim'in yer verdiğine şahit oluruz. Ayrıca modern psikolojinin ulaştığı sonuçlarla, Kur'ân'ın değindiği psikolojik hakikatler arasında tam bir uygunluk olduğu neticesine varırız. Dini gölgelemek için ilmi, paravan olarak kullananların kulakları çınlasın...[160]
2- İNSANLARIN SAHİP OLDUKLARI ÇEŞİTLİ KARAKTERLER
Allah (c.c), insanları çeşitli karakter özelliklerine sahip varlıklar olarak yaratmıştır. Bazıları olumlu, bazıları olumsuz olarak değerlendirilen bu karakter özellikleri her insanda farklı farklı tezahür etmektedir.
İşte Kur'ân'ın en çok yer verdiği konulardan biri de, insanların taşımış oldukları karakter özellikleridir. Bilhassa mizaç açısından olumsuz insan tiplerini sık sık tasvir eder. İnsanın aceleciliğinden, nankörlüğünden, kıskançlığından, katı kalbliliğinden, tartışmacı oluşundan sürekli bahseder. Sıkıntıda Allah'a yalvarıp rahata erince yüz çeviren, nimet karşısında sevinerek şımaran, yüz çeviren, zarar dokununca ümitsizliğe düşen insanların portrelerini çizer. Yine mizaç açısından olumsuz tiplerden cimri, hasetçi, kibirli insanların niteliklerini açıklar. İnsandaki sabırlı olma vasfına sık sık değinir. Şimdi bu tipleri belli başlıklar altında inceleyelim.[161]
A- Nankörlük
İnsan, kendisine nimet verene ve iyilik yapana, gücü nis-betinde karşılık vermek, teşekkür etmek durumundadır. Her Şeyden önce Allah'a şükretmek, bunun zıddı olan nankörlükten kaçınmak tavsiye edilir Kur'ân'da: “Andolsun biz Lokman'a hikmet verdik: “Allah'a şükret!” (dedik), kim şükrederse kendisi için şükreder; kim nankörlük ederse Allah zengindir, (müstağnidir. Onun şükrüne muhtaç değildir), övülmüştür, (hamde lâyıktır).”[162]
Mizaç açısından olumsuz bir tip olan nankör insan Kur'ân'ın pek çok âyetine konu olmuştur:
“Biz ona yolu gösterdik: (o) ya şükredici veya nankör olur.”[163]
“Ve kendisinden istediğiniz her şeyden size bir parça verdi. Eğer Allah'ın nimetlerini saymak isterseniz sayamazsınız! Doğrusu insan çok haksızlık edendir, çok nankördür.”[164]
“Eğer biz insana, bizden bir rahmet taddırsak da sonra onu kendisinden çekip alsak, hemen o, umutsuzluğa düşer, nankör olur.”[165]
“Eğer yüz çevirirlerse (üzülme); biz seni onların üzerine bekçi göndermedik. Sana düşen yalnız duyurmaktır. Biz insana, bizden bir rahmet taddırdı-ğımız zaman ona sevinir. Ellerinin (yapıp) öne sürdüğü işlerden, dolayı başlarına bir kötülük gelirse, hemen insan nankör (olur).”[166]
“Fakat insan böyledir; Rabb'i ne zaman kendisini sınayıp ona ikramda bulunur, ona nimet verirse: “Rabbim bana ikram etti” der. Ama Rabb'i onu sınayıp rızkını daraltırsa: “Rabb'im beni küçük düşürdü (perişan etti)” der. Hayır doğrusu siz yetime ikram etmiyorsunuz. Yoksula yedirmeğe (birbirinizi) teşvîk etmiyorsunuz. Malı pek çok seviyorsunuz.”[167]
Bu âyetler, sadece kendini düşünen, kendi çıkarları için çalışan, kendisine verildiğinde memnun kalan, verilmediğinde nankörlük eden insan tipini tasvir ediyor.
Nankörlük her insanda yaratılıştan mevcuttur. Bu, insan olmanın verdiği, doğal bir mizaçtır. Bununla beraber inşan bu mizacım baskı altında tutup davranışlarında ona imkân vermeyebilir. Nankörlük, insanın istenmeyen menfî yönlerinden biridir. Şükrün zıddıdır. İnsan iradesiyle bu iki davranış biçiminden dilediğini, dilediği şekilde kullanabilir. İnsan bir yönüyle kendisine yapılan iyiliklere ve yardımlara iyilikle karşılık veren bir miteşekkir, diğer yönüyle de kendisine gösterilen iyilik ve yardımlar karşısında nankördür. Nankör insan kendisine verildiğinde memnun, verilmeyince şikâyetçi olan bir tiptir. Bir türlü halinden memnun kalmaz. Elindekine kanaat getirmez. Gözü hep başkalarındadır. Böyle kimseler olumsuz mizaçlı, huysuz, ruhen hasta tiplerdir.[168]
B- Acelecilik
Acelecilik, insanın huylarından biridir. O, güzel ve hoşa giden şeylerin bir an önce, hızla gelmesini arzular. Hayrı çok sever. Kötülüğün gelmesi için ise asla acele davranmaz. Fakat inat ve ahmaklık gösterdiği durumlarda kötülüğün de acele gelmesini ister. Ve bu durumda iyiliği istediğini zanneder.[169]
“İnsanların, hayrı acele istemeleri gibi, Allah'da onlara şerri acele verseydi, süreleri hemen bitirilmiş olurdu. Ama biz, bizimle buluşmayı ummayanları bırakırız, azgınlıkları içinde bocalar, dururlar.”[170]
“İnsan, hayra dua eder gibi, şerre dua etmekte (hayrı ister gibi şerri istemekte)dir.” [171] İnsan, hatırına gelen ve faydalı bulduğu her şeyi alelacele ister. Meseleyi ileri görüşlülükle görmek isteyenin yapması gereken teenni ve ağırlığı göstermez. [172]
“Bazen insan, bir şeyi elde etmek için Rabb'ine ısrarla dua eder. O şey aslında kendisi için iyi olmayacağı halde o, hayırlı olduğunu zanneder. İyilik ister gibi o şerli şeyi ister ve onun için dua eder. Bu da acelecilikten ve o şeyi anlamakta, mâhiyetini kesin kavramakta teenni ile hareket etmemekten ileri geliyor. İnsan acelecidir. Mal ve şeref istemez miyiz? Bunu Allah'tan isterken ona ısrarla duâ etmez miyiz? İsteğimizin gerçekleşmesi bazen bizim için felâket ve hüsran olmaz mı? Dikkatle ve iyice düşüniip acelecilik etmezsek, isteğimizde ısrar etmeyiz. Bunda şaşılacak bir şey yoktur. İnsan çok aceleci bir varlık olarak yaratılmıştır.[173]
İnsan “acûl”dir, yani pek acelecidir. Sonra olacak şeyin, vaktinden önce olmasını ister. İnsan peşincidir. Veresiyeden çok peşin olanı arzular. Ahireti dünyada görmek ister. İnsanların birçoğu ahireti bırakır dünyayı isterler.[174]
Allah (c.c) şöyle buyuruyor: İnsan aceleden yaratılmıştır. Öyle ki acelecilik, sanki insanın oluşum maddesinin bir parçası kabul edilmiştir. Bu tutum bütün insanların huy ve karakteri haline gelmiştir.[175]
“Acele ile kastedilen, bilinen aceleciliktir. İnsanın aceleciliğinde mübalâğa için, aceleden yaratıldı denilmiştir. Canlılar içerisinde insan her konuda acele ettiğinden dolayı, sanki aceleden yaratılmış gibi, her şeyin istediği anda oluvermesini arzu eder.”[176]
“(İnsanın tabiatında acelecilik vardır. Öyle acelecidir ki, sanki) insan aceleden yaratılmıştır. (Durun), âyetlerimi göstereceğim, benden acele istemeyin.”[177]
C- Kıskançlık
Mizaç açısından Kur'ân'daki olumsuz tiplerden biridir, kıskanç insan. İnsan değer verdiği ve kendisine ait bildiği şeyleri başkalarından kıskanır. Kendisine ait olan şeylerin sadece kendisine ait olmasını; başkalarının kendisine ait olan şeylerde gözü olmamasını ister. Kendisine ait olan şeyleri başkalarından kıskanma, fıtrî ve doğuştan gelen bir duygudur. Bu duygu her insanda vardır.'' [178] Yani kıskançlık nefislerden kaybolmayan, ayrılmayan bir vasıftır. Nefislerin tabiatında mevcuttur.[179]
“Ve eğer bir kadın, kocasının huysuzluğundan yahut kendisinden yüz çevirmesinden korkarsa, anlaşma ile aralarını düzeltmelerinde ikisine de günah yoktur. Barış daima iyidir. Zaten nefisler kıskançlığa meyyaldir.”[180] Kur'ân'ın bu ifadesi insanın kıskanç olarak yaratıldığını değil de kıskançlığa meyilli olarak yaratıldığını belirtmektedir. Kıskançlık ölçülü ve dengeli olduğu sürece asla zararlı değildir. Ancak aşırılığa kaçar, bir hastalık haline gelirse tehlikeli bir hal alır.
Kıskançlık konusu, karı-koca ilişkisini anlatan bir âyetin içerisinde yer almaktadır. Karı-koca arasındaki kıskançlığın doğal olduğuna işaret etmektedir. Bu kıskançlık karı-koca arasındaki sevgi bağlarının güçlü olduğunu gösterir. Nisa sûresi 128. âyetten anlaşılan diğer bir önemli nokta da; kıskançlığın önce kadından başlamış olmasıdır. Bu konuda erkek daha serbest bir tutum takınırken, kadm daha hassas davranmaktadır. Erkek yaratılıştan dışa dönük, kadın ise içe dönüktür. Erkek aktif, kadın pasiftir. Dolayısıyla kadın daha kıskanç bir yapıya sahiptir.[181]
D- Yumuşak Kalplilik Ve Katı Kalplilik
Katı kalplilik ve ince kalplilik insan duygularında iki zıt kutup teşkil eder. Kur'ân bu iki duygunun tesirlerini misallerle beyan etmiştir.
“Allah'ın rahmeti sebebiyledir ki, sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, çevrenden dağılır, giderlerdi. Öyleyse onlar(ın kusurların)dan geç, onlar için mağfiret dile. (Yapacağın) iş(ler) hakkında onlara danış, karar verince de Allah'a dayan; çünkü Allah kendine dayanıp güvenenleri sever”. [182] Eğer Hz. Peygamber kaba, haşin, katı kalbli olsaydı insanlar etrafından dağılıp gideceklerdi. “Galîzu'1-kalb”, kalbi katı ve hiç bir şeyden müteessir olmayan demektir. Katı kalbli olanlarda asla merhamet olmaz. [183] Allah (c.c), Peygamber (s.a.v.)'i kavmine karşı, merhametli ve yumuşak kalbli yarattı. Eğer katı yürekli olsaydı, onun etrafında gönüller birleşip toplanmazlardı. İnsanlar merhametli, şefkatli bir bağıra, hoşgörülü bir tebessüme muhtaçtır. İşte Resûlüllah (s.a.v.) böyle bir kalbe sahipti. [184] Hz. Peygamber, ashabına alabildiğine merhametli ve şefkatli davranmıştır. Şefkati, merhameti, müminlere karşı düşkünlüğü, onları zora sokmak istemeyişi Hz. Peygamberin üstün vasıflarındandır.
“Andolsun, içinizden size öyle bir elçi geldi ki sıkıntıya uğramanız ona ağır gelir; size düşkün, rnürninlere şefkatli, merhametlidir.”[185]
Allah (c.c), İbrahim (a.s.)'ı çok ince kalbli yaratmıştır. İbrahim çok içli idi. Çok âh edip hasret çeker, huşu içinde bulunurdu. Yumuşak huylu bir insandı. Öfke ve gururuna yenilmezdi. Sabırlı, şefkatli ve hoşgörülü bir insandı.[186] “İbrahim'in babası için mağfiret dilemesi, sadece ona verdiği bir sözden ötürü idi. (Senin için Rabb'imden mağfiret dileyeceğim diye söz verdiği için ona duâ etmişti). Fakat onun, bir Allah düşmanı olduğu, kendisine belli olunca ondan uzak durdu. Gerçekten İbrahim, çok içli ve yumuşak huylu idi.”[187] Aşırı merhamet ve rikkati dolayısiyle, şefkat ve huşûsu sebebiyle çok âh çeken birisi idi. [188] Ayette geçen “evvâh” kelimesi, çok âh çeken manasına gelir. Bu durum hüzün ve teessüre delâlet eder. İnsan şiddetli bir hüzün duyduğu zaman, adeta kalbi tutuşur, nefesi daralır, boğulacak gibi olur. Yanan nefesini çıkarırken de ister istemez bir âh çeker. Bunun için âh çekmenin şiddetli hüzün, kalb yanıklığı ile alâkası vardır.[189]
Yahya (a.s.)'da kendisine kalb yumuşaklığı verilen peygamberlerden biridir. Bir manevî ihsan olarak bu nitelik verilmişti kendisine. Yorularak, çalışarak elde edilemeyen bir özellikti bu. Doğuştan Allah tarafından verilirdi.[190]
“Ey Yahya, Kitab'ı kuvvetle tut (Onun emirlerine göre hareket et ve onunla hükmet).” (dedik) ve ona çocuk iken de hikmet verdik. Katımızdan bir rahmet, (bir acıma duygusu) ve temizlik de (verdik; o günahlardan) korunan oldu.” [191]
Psiko-sosyal bir vakıa olarak şehirden uzakta yaşayan insanlar, şehirde yaşayan insanlardan daha katı kalbli olurlar. Nitekim Kur'ân, bedevîleri küfür ve nifak yönünden, şehirde yaşayanlardan daha ileri olarak nitelendirir. Çünkü sert karakterli ve katı kalblidirler. Çölde ve dağda yaşayan insanların genel huy ve yapısı böyledir. Bu görüş, herkesçe kabul edilmektedir.”[192]
“Bedevi Araplar, küfür ve ikiyüzlülükçe daha yaman ve Allah'ın, Elçisine indirdiği şeylerin sınırlarım tanımamağa daha müsaittirler. Allah (her şeyi) bilendir. Hüküm ve hikmet sahibidir.”[193]
Bedevilerin tabiatındaki katılık, içinde yaşadıkları hayat şartlarının ortaya çıkardığı bir haldir. Çölde oturanlar, katı ve sert tabiatlı oldukları için Allah (c.c) onlar arasından peygamber göndermiyor, elçilerini hep meskûn bölgelerde oturanlardan yolluyor:
“Senden önce gönderdiklerimiz ancak beldelerle de oturan kimselerdi ki, biz de oturan kimselerdi ki, biz onlara vahyetmiştik.”[194]
Katı kalbli insanlarda acıma duygusuna rastlamak imkânsız gibidir. Acıma duygusundan yoksun olan bu kimselerden muhtaçlara yardım etmelerini ummak da boş bir beklentidir.[195]
“Çünkü o büyük Allah'a inanmıyordu. Yoksulu doyurmaya ön ayak olmuyordu!”[196]
E- Tartışmacılık
Hayatta pek çok insan üstün gelebilmek için, muvaffak olabilmek içîn tartışma yolunu seçer. Kur'ân-ı Kerim'e göre; “insanın en çok yaptığı iş tartışmadır.” Kuran, doğruyu ve yanlışı birbirinden ayırdedip açıklamıştır. İnsanları imana davet eder. Eşsizlik, güzellik ve parlaklıkta kalbleri titreten ve nefisleri harekete geçiren benzersiz manalar ihtiva eder. Allah (c.c) bu manaları çeşitli kalıplar içerisinde tekrar tekrar anlatmış, ne var ki insanlar bunu hoş karşılamamışlar, doğru ve hak olan meselelerde tartışmaya girmişlerdir. En fazla tartışan insan olmuştur [197]
“Andolsun biz bu Kur'ân'da insanlara her çeşit misâli türlü biçimlerde anlattık. Ama insan tartışmaya her şeyden daha çok düşkündür.”[198] Kur'ân'ın sunduğu pek çok örneğe rağmen insan tartışmayı sürdürmüş, egoizmini kırmamış, gururunu azaltmamıştır.
“İnsanlardan kimi bilmeden, ne bir yol göstereni, ne de aydınlatıcı bir kitabı olmadan, Allah hakkında tartışır. Allah'ın yolundan saptırmak için boynunu döndürerek (kabara kabara tartışmasını sürdürür), dünyâda onun için kepazelik vardır. Kıyâmet günü de ona yangın azabını taddıracağız.”[199]
F- Sıkıntıda Allah'a Yalvarma Rahata Erince Yüz Çevirme
İnsanın gerçek karakteri kendisine bir zarar dokunduğu zaman apaçık meydana çıkar. Derhal Rabb'ine yönelir ve yalnızca O'na döner. Kendisini O'ndan başka kurtaracak olmadığını idrak eder. Ne zaman ki o zarardan kurtulup bolluk ve genişliğe kavuşur, başındaki belâ gider, bir de bakarsın ki bu insan derhal dönüş yapmış. Rabb'ine karşı yalvarıp yakarışım, O'na avuç açıp boyun büküsünü unutuvermiştir.
“İnsana bir zarar dokundu mu, hemen içtenlikle Rabb'ine yönelerek O'na dua eder. Sonra (Allah) ona kendisinden bir nimet verdi mi; önceden ona yalvarmakta olduğunu unutur da, O'nun yolundan saptırmak için Allah'a.eşler koşmağa baslar. De ki: Küfrünle azıcık yaşa. sen ateş halkındansın!”[200]
Başa gelen sıkıntı insanın yaraulışındaki şehevî duygulan kaldırır. Kendi varlığındaki ve kâinattaki sunî fımiilerden sıyrılır. İşte o zaman Allah'ı görür” ve yalnız O'na yönelir, Ama ne zaman ki bu darlık geçer, bolluk ve genişlik başlar, o zaman bu insan sıkıntılı zamanlardaki sözlerini unutur.
“İnsana bir zarar dokunduğu zaman bize duâ eder. Sonra, ona bizden bir nimet verdiğimiz vakit; “Bu, (benim) bilgi(m) sayesinde bana verildi” der. Hayır, o bir imtihandır, fakat çokları bilmiyorlar.”[201]
Darda kaldıkları zaman içtenlikle Allah'a yalvaran insanlar, genişe çıkınca kendilerini sıkıntıdan kurtaran Allah'a ortak koşmaya başlarlar.
“Size ulaşan her nimet Allah'tandır. Sonra size bir sıkıntı dokunduğu zaman da yalnız O'na yalvarırsınız. Sonra, sizden o sıkıntıyı aç(ıp kaldır)dığı zaman içinizden bir gurup, hemen Rab'lerine ortak koşarlar.”[202]
“İnsana bir darlık dokunduğu zaman, yanı üzerine yatarken yahut otururken ya da ayakta iken bize yalvarır; ama biz onun darlığını aç(ıp kaldır)ınca sanki kendisine dokunan bir darlıktan ötürü bize hiç yalvarmamış gibi hareket eder. İşte aşırı gidenlere, yaptıkları iş böylesine süslü gösterilmiştir.”[203]
“De ki: “Düşündünüz mü kendinizi hiç? Siz Allah'tan başkasına mı yalvarırsınız? Doğru sözlü iseniz söyleyin (bakayım)? Hayır, yalnız O'na yalvarırsınız; O da dilerse (kaldırmasını) istediğiniz belâyı kaldırır ve o zaman ortak koştuklarınız (putlarınız)ı unutursunuz.”[204]
İnsana elem, acı, tehlike veya şiddet gibi bir darlık dokununca, Allah'a yönelir. Kendisini esenliğe çıkarması için ısrarlı bir şekilde O'na yalvarır. Sıkıntısı giderildiğinde sanki daha sıkıntıdan dolayı Allah'a hiç yalvarmamış gibi hareket eder.
“Eğer kendisine dokunan bir zarardan sonra biz ona bir rahmet taddırırsak: “Bu benim hakkımdır; kıyametin kopacağını sanmıyorum; (kıyamet kopsa da) Rabb'ime götürülmüş olsam bile muhakkak O'nun yanında benim için daha güzel şeyler vardır” der. Biz, o inkâr edenlere, yaptıklarını mutlaka haber vereceğiz ve mutlaka onlara kaba azâbdan taddıracağız. İnsana bir nimet verdik mi yüz çevirir; yan çizer. Ona şer dokundu mu yalvarıp durur.”[205]
“Gemiye bindikleri zaman, dîni yalnız Allah'a has kılarak O'na yalvarırlar. Fakal Allah onları salimen karaya çıkarınca hemen (O'na) ortak koşarlar.”[206]
“Kendilerine dokunan bir darlıktan sonra insanlara bir rahmet (sağlık ve bolluk zevkini) taddırdığımız zaman bakarsın ki, yine âyetlerimiz hakkında bir tuzak düşünürler. De ki: “Allah daha çabuk tuzak kurar!” Elçilerimiz, sizin kurduğunuz tuzakları yazıyorlar. Sizi karada ve denizde yürüten O'dur. Gemide olduğunuz zaman(ı düşünün): Gemiler, içinde bulunanları hoş bir rüzgârla alıp götürdüğü- ve (yolcular) bununla sevindikleri sırada, birden gemiye, şiddetli bir kasırga gelip de, her yerden gelen dalgalar onları sardığı ve artık kendilerinin tamamen kuşatıldıklarını (bir daha kurtulamayacaklarını) sandıkları zaman, dini, yalnız Allah'a hâlis kılarak O'na şöyle yalvarmağa başlarlar: “And olsun, eğer bizi bundan kurtarırsan, şükredenlerden olacağız. Ama (Allah onları kurtarınca hemen yeryüzünde haksız yere taşkınlık yaparlar. Ey insanlar, taşkınlığınız kendi aleyhin izedir. Sâdece fânî dünyanın zevki(nden başka bir şey elde edemezsiniz.) Sonra bize dönersiniz, biz de size bütün yaptıklarınızı haber veririz”.[207]
“De ki: “Gizli ve açık olarak: “Bizi bundan (bu güç durumdan) kurtarırsa elbette şükredenlerden olacağız!” diye O'na yalvarıp yakardığmız zaman, karanın ve denizin karanlıklarından sizi kim kurtarıyor? De ki: “Ondan ve bütün sıkıntılardan sizi Allah kurtarıyor sonra siz yine O'na ortak koşuyorsunuz?”[208]
“Allah size bir kısım âyetlerini göstersin diye, Allah'ın nimetiyle gemilerin denizde gittiğini görmedin mi? Şüphesiz bunda sabreden, şükreden herkes için ibretler vardır. (Denizde) onları, gölgeler gibi dalga(lar) sardığı zaman, dîni yalnız kendisine has kılarak Allah'a yalvarırlar. Fakat O, onları kurtarıp, karaya çıkarınca içlerinden bir kısmı iktisâd eder (Allah'a yönelmeyi kısar gevşetir); zaten Bizim âyetlerimizi (öyle) nankör gaddarlardan başkası inkâr etmez.”[209]
“(Ey insanlar), Rabb'iniz O'dur ki lutfundan (payınızı) aramanız için size gemileri denizde yürütür. Doğrusu O size çok acır. Denizde size bir sıkıntı (boğulma korkusu) dokunduğu zaman O'ndan başka bütün yalvardıklarımz kaybolur. (Artık o zaman, Allah'tan başka kimseden yardımistemez-siniz. Çünkü O'ndan başka sizi kurtaracak kimse yoktur.) Fakat (O) sizi kurtarıp karaya çıkarınca yine (Allah'ı tanımaktan) yüz çevirirsiniz. Gerçekten insan nankördür.”[210] Allah (c.c), bu tablolarda deniz ve gemiyi insanların sıkıntı anları için örnek olarak vermiştir. Sükûn ve emniyetten alınıp korku ve heyecan içine atılan insanoğlu, dalgalar arasında yuvarlanan geminin içinde, bütün varlığıyla Allah'a sarılmaktadır. O'na yalvarmaktadır. Fakat yine aynı insan, sıkıntılardan kurtulup ayağı yere değince her şeyi unutur. Allah'ı bile unutur. Hevâ ve arzularının isteklerine terkeder kendini.
Yukarıdaki âyetlerde görüldüğü gibi, insanın sıkıntıda Allah'a yalvarma, sıkıntı geçtikten sonra hiç bir şey olmamış gibi Allah'ı unutarak azgınlaşma özelliği pek çok âyette ısrarla vurgulanmaktadır. Bu özellik insan psikolojisinin en derin çizgilerinden biridir. Müfessirler bu konuya ilişkin âyetleri ele alırken doyurucu açıklamada bulunmuşlardır.[211]
G- Nimet Karşısında Sevinme Şımarıp Yüz Çevirme Zarar Dokununca Ümitsizliğe Düşme
Kur'ân her fırsatta insanın şu zayıf tarafını haber verir: Allah'ın nimetlerine erer, boiluk ve refaha kavuşursa, şımarır, böbürlenir, Allah'a kulluğa yanaşmaz. Bollukta kibirlenir, darlıkta ümidini kaybeder. [212]
“İnsana nimet verdiğimiz zaman, yüz çevirip yan çizer. Ona bir zarar dokununca da umutsuzluğa düşer.”[213]
Allah insana iyilik ve ihsanda bulunduğunda, büyüklenerek başka tarafa dönüp arkasını çevirir. Kendisine hastalık, fakirlik gibi bir kötülük dokunduğunda ümitsizlik karanlığına gömülür. [214] İnsan kendisine nimetleri bahşedeni hatırlamaz, O'na şükretmezse, o nimetler kendisini şımartır. Allah'a bağlanmayıp güvenmeyen insanlar bir felâketle karşılaştıklarında derhal ümitsizliğe düşüp çırpınmaya başlarlar, ye's içerisinde kıvranırlar.[215]
İnsanlar rahmet anında hemen sımanr, aşın sevince kapılır. Onu vereni unuturlar, neşeye dalarlar. Başlarına bir musibet gelince de, zorlukla imtihan edildiklerinin hikmetini kavrayamadan ve. Allah'ın üzerlerinden bu sıkıntıyı kaldırması için rahmetini dilemeyerek ümitsizliğe kapılırlar.”[216]
“İnsanlara bir zarar dokundu mu, Rabb'lerine yönelerek O'na yalvarırlar. Sonra (Rableri), onlara kendinden bir rahmet taddırınca, hemen onlardan bir gurup, Rab'lerine ortak koşarlar.”[217]
İnsan kendisine bir kötülük dokunduğu zaman, bir sıkıntı, yoksulluk, hastalık gibi bir acı dokunduğunda kıvranır, sızlanır, feryad eder, dayanamaz. Kendisine bir hayır dokunduğu zaman da kıskanır, kıskançlığından, hırsından kimseye bir şey vermek istemez. Ağladığı günü hemen unutur. [218] “Doğrusu insan hırslı (ve huysuz) yaratılmıştır. Kendisine kötülük dokundu mu sızlanır, kendisine hayır dokundumu (yoksullara) yardım etmez (sıkı sıkı tutar)”[219] İnsan başına bir kötülük gelince feryadı basmakta, acısından sızlamakta, ızdırabından çığlık atmakta ve hep böyle devam edeceğini sanmaktadır. Bu yüzden de sıkıntılar içini yiyip bitirmektedir. Eline bir nimet geçtiği, gücü yettiği zaman ise iyiliğe engel olur. Başkalarını kıskanır, sırf kendisi için mal biriktirir, ihtiraslarının esiri olur.[220]
“Eğer biz insana, bizden bir rahmet taddırsak da sonra onu kendisinden çekip alsak, hemen umutsuzluğa düşer, nankör olur. Ve eğer kendisine dokunan bir zarardan sonra ona bir nimet taddırsak, mutlaka: “Kötülükler benden gitti” der, sevinir övünür.” [221]
“İnsan hayır istemekten usanmaz (daima nimetinin ve servetinin artmasını diler.) Ama kendisine bir şer dokundumu hemen üzgündür, ümitsizdir. Eğer kendisine dokunan bir zarardan sonra biz ona bir rahmet taddırırsak: “Bu benim hakkımdır; kıyametin kopacağını sanmıyorum; (kıyamet kopsa da) Rabb'ime götürülmüş olsam bile muhakkak O'nun yanında benim için daha güzel şeyler vardır,” der. Biz, o inkâr edenlere, yaptıklarını mutlaka haber vereceğiz ve mutlaka onlara kaba azâbdan taddıracağız. İnsana bir nimet verdik mi yüz çevirir; yan çizer. Ona bir şer dokundumu yalvarıp durur.”[222]
“Eğer yüz çevirirlerse (üzülme); biz seni onların üzerine bekçi göndermedik. Sana düşen yalnız duyurmaktır. Biz insana, bizden bir rahmet taddırdığımız zaman ona sevinir. Ellerinin (yapıp) öne sürdüğü işlerden, dolayı başlarına bir kötülük gelirse, hemen insan nankör olur.”[223]
Bu konuyu içeren âyetlerin Kur'ân-ı Kerim'de sık sık tekrarlanması; bu tutum ve davranışların insan psikolojisinde derin izlere sahip olduğunu gösteriyor. Sıkıntı ve felâket anında ümidini yitirmek, bolluk ve refahta şımarmak, kibirlenmek, büsbütün cimri kesilmek... İşte insanın genel ruh yapısı...[224]
H- Cimrilik
İnsanın olumsuz karakterlerinden biridir cimrilik. Mal sevgisi insanda fıtrîdir. İnsanı faaliyete yönelten duygulardan biridir. Fakat insan bu duyguyu ahlâkî kayıtlardan uzak bir tutumla hırs kalıbına sokarsa cimrilik meydana gelir. Mal konusunda muhteris ve zayıf olan insanı ancak ahlâk kuralları ve değer yargıları frenleyebilir.[225]
Cimrilik nefsin kendisinde bulunan bir iptilâdır. Nefsin cimriliğinden kurtulmadıkça insan rahata kavuşamaz: “Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar, kurtuluşa erenlerdir.”[226]
“Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar başarıya erenlerdir.'[227] Ayette geçen “şuhh” cimrilik, hırs, kıskançlık demektir. “Buhl” da cimrilik anlamını taşır. Fakat aralarında fark vardır. “Buhl” bilfiil cimrilik etmek, vermemektir. “Şuhh” ise, insanın fıtratında mevcut olan, cimrilik fiilini işlemeye sevkeden psikolojik bir duygudur. [228]
“De ki: “Eğer Rabb'imin rahmet hazinelerine siz sahip olsaydınız, sarfetmek(le tükenir) korkusiyle (onu) tutar (kimseye bir şey vermez)diniz. Hakikaten insan çok cimridir.”[229] Bu ifadelerde cimriliğin son haddi belirtiliyor. Her şeyi kuşatan Allah'ın rahmetinin tükenmesinden endişe edilmez. Ama insanlar o derece haris ve cimridirler ki, eğer Allah (c.c)'ın rahmet hazinelerini ellerinde bulundursalar bu rahmetten herkesi mahrum bırakırlar.[230] “Harcamakla tükenir” korkusuyla ellerinde tutar, harcamaz cimrilik ederler.[231]
“Dünya hayatı, bir oyun ve eğlenceden ibarettir. Eğer inanır, (günahlardan) korunursanız (Allah) size mükâfatlarınızı verir ve sizden (bütün) mallarınızı istemez, (sadece zekât ve sadaka gibi cüz'i bir miktar talebeder). Eğer onları isteseydi de sizi sıkıştırmaydı, cimrilik ederdiniz ve (bu) kinlerinizi ortaya çıkarırdı (Allah'ın elçisine kin beslemeye başlardınız).”[232] Allah (c.c), İnsanların bütün mallarını infak etmelerini istemiyor. Çünkü insanın yaratılıştan menfaatperest ve kendini düşünen olduğunu biliyor. Nefse taşıyamayacağından fazlasını yüklemiyor. Bütün varlıklarını infak etmelerini emredecek olsaydı insanların göçüşleri sıkıntıyla dolacak, hodbinliklerini ortaya koyacaklardı.[233]
İnsan “doğrusu malı çok sever.”[234] Malı çok sevdiği için cimrilik yapar. Malı fazlasıyla sevdiğinden ötürü elinde tutar, hayırda bulunmaz veya çok az bir kısmını infak eder. Haristir, son derece mala tutkundur.[235]
I- Haset
Karakter açısından Kur'ân'daki olumsuz tiplerden biri de hasetçi insandır. Haset, düşmanlığa varan intikamcı bir nefretin güttüğü kıskançlık türüdür. Haset: Bir faziletin, bir üstünlüğün, bir malın ya da buna benzer şeylerin; sahibinin elinden çıkmasını ve onda böyle bir nimetin bulunmamasını istemektir. Haset edenin kalbi kin ve düşmanlıkla doludur. Bu kin ve düşmanlık, insanı hased etmeye sevkeder.[236]
Hasetçi, Allah'ın, bazı kullarına bahşettiği nimetler karşısında kıskançlık duygusuna kapılıp o kulların bu nimetlerden yoksun kalmasını şiddetle arzu eder. Bu duygu, insan denen varlığın ruh aleminin sırlarından biridir.[237] Kur'ân, “Haset ettiği zaman hasetçinin şerrinden”[238] Allah'a sığınmayı emretmektedir.
Eğer bir kimse başkasında olan ilâhî nimeti kabul ederek, onun kendisine de verilmesini arzu ederse bu, hased değil, gıbta olur.[239] Başkasında görülen bir üstünlüğe imrenip ona yetişmek ve daha ileri gitmek için yardımlaşma hissi, nefsin ulvî himmetinden doğar. Bu duygu hasetten farklıdır. Hasetçi kemâle düşmandır. Hased ettiği kimsenin zarara uğramasından memnun kalır. Gıbta ederek yarışan insan kemâle âşıktır. O karşısın dakinin zararını değil, kendisinin daha ileri gitmesini ister. [240] “İşte yarışanlar, bunun için yarışsınlar.”[241]
Kurtûbî, hasedi iki kategoride değerlendirir. Biri yerilen, diğeri övülen... Yerilen hased, başkasının elindeki nimetin gitmesini istemektir. Övülen hased ise, birinin elindeki nimete imrenme, gıbta etmedir. [242] Gıbta insanları, ilerleme yolunda motive eder.
Haset, şahsiyeti oluşturan kötü bir karakterdir. Nefretten ve düşmanlıktan beslenerek gelişen bir kıskançlık çeşididir. [243] Haset, karakterde ihtirasa ve şer kuvvetlere kapı aralar. Gıpta ise, yapıcı terakki ile talep etmeğe gider. Psiko-medikal açıdan haset, doyurulamayan isteklerin dürtüsü halinde refulman unsurudur. Marazîdir. Tedavi edilmelidir.[244]
Bakara sûresinin 109. âyeti Yahudilerde ağır basan haset karakterini ortaya koyar: “Kitab sahiplerinden çoğu, gerçek kendilerine besbelli olduktan sonra, sırf içlerindeki kıskançlıklarından ötürü sizi imanınızdan sonra küfre döndürmek isterler. Allah emrini getirinceye kadar affedin, hoş görün. Şüphesiz Allah, her şeye gücü yetendir.”
Çekememezlik, haset ve kıskançlığın insanı nasıl kötü sonuçlara sürükleyeceğini belirtmek üzere Yüce Allah, Elçisine, Adem'in iki oğlunun kıssasını okumasını emrediyor:
“Onlara Adem'in iki oğlunun haberini gerçek (kıssa) olarak oku: Hani her biri birer kurban sunmuşlardı, (kurban) birinden kabul edilmiş, ötekinden kabul edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen, kabul edilene): “Seni öldüreceğim” demişti. (O da); “Allah, sâdece (azabından) korunanlardan kabul eder” dedi. “Andolsun, eğer sen beni öldürmek için elini uzatırsan, ben seni öldürmek için sana elimi uzatmam. Çünkü ben âlemlerin Rabbinden korkarım! Ben isterim ki sen, benim günahlarımı da yüklenip ateş halkından olasın! Zâlimlerin cezası budur.” Nefsi, onu kardeşini öldürmeye çağırdı, (o da nefsine uyarak) onu öldürdü, ziyana uğrayanlardan oldu. Derken Allah, ona kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini göstermek için yeri eşeleyen bir karga gönderdi. (Karganın yaptığını görünce); “Yazık bana, şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini gömmekten âciz miyim (ben?)” dedi ve pişman olanlardan oldu!”[245]
Bu kıssadan anlaşılan odur ki, haset ve kıskançlık, kardeşi kardeşe öldürtecek kadar olumsuz bir karakterdir. Allah (c.c) nefislerin öteden beri kalıtım yoluyla gelen huylarını açıklamak; bağların en sağlamı olan kardeşliği yok edip ortadan kaldıran ruhsal bir hastalık olan haset ve çekememezliğin tesirini göstermek için, yeryüzünde İlk insan öldürme olayının nedenini belirtmek için bu kıssayı anlattı.[246]
J- Kibir
“Allah'a kulluk edin, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın, ana babaya, akrabaya, öksüzlere, yoksullara, yakın komşuya, (yanınızdaki) arkadaşa, yolcuya, ellerinizin altında bulunanlara iyilik edin. Allah, kurumlu, böbürlenen insanları sevmez.'[247] Ayette geçen “muhtâl” kelimesi, hareket ve davranışlarında kibir göze çarpacak kadar, nefsine kibrin yerleşmiş olduğu kimse manasına gelir. “Fahur” ise, kendisinden emîn olan, başkasının hakkını kıskanan, büyüklük taslamak için kendi yaptığı işleri anlatan kimsedir.[248]
Büyüklük taslamak, zayıf akıllı ve anlayışı kıt olan kimselerde, aşağılık kompleksinden kaynaklanan bir ruhsal hastalıktır. Bu hastalık, sahibini hiç bir yerden ışık almayan kapalı bir kutunun içine tıkar. Böyle kimselerden olumlu tutum ve davranışlar beklemek boşunadır. Çünkü onlar kendi benliğinin üstün olduğunu ve hiç bir şeye muhtaç olmadığını zanneder.”[249]
“Yeryüzünde haksız yere büyüklenenleri âyetlerimden uzaklaştıracağım. Onlar her âyeti görseler de yine ona inanmazlar. Doğru yolu görseler, onu yol edinmezler, ama azgınlık yolunu görseler, onu yol edinirler. Çünkü onlar, âyetlerimizi yalanladılar onları umursamaz oldular.” [250]“Allah'ın, kibredenleri ayetlerinden çevirmesi, onların içinde uyanan psikolojik etkenlerin, kafalarındaki inatların sebeb olduğu bir isteksizlik ve hatta nefret halini almaktadır. Onların peşin hükümleri, bu âyetlere karşı kendilerinde bir isteksizlik, nefret uyandırır. Böylece onlar Allah'ın âyetlerinden uzak kalırlar. Bütün işleri yapan, gerçekte Allah'tır. O'nun kanunları işlemese hiçbir yaratık iş yapamaz. Herşey Allah'ın kanunları içinde olur. Fakat kulun seçimidir ki kendisini sorumlu kılar. Onları Allah (c.c)'ın âyetlerini anlamaz hale getiren, kendi inatları, peşin hükümleridir. Kulun inat ve günahında ısrarı, iman kabiliyetinin kapanmasına neden olur. Kur'ân-ı Kerim'de belirtilen: “Allah onların kalblerini mühürledi”, “Allah onları saptırdı”, “Allah onları âyetlerinden çevirdi” gibi ifadeler, hep bu psikolojik gerçeği belirten ifadelerdir. İnsanın içindeki psikolojik düşüncelerin kendisinin, şu veya bu yöne yönelmesine sebeb olduğunu belirtmektedir. Olayları meydana getiren Allah'ın kanunlarıdır, dolayısıyle Allah'tır. Gerçek fail O'dur. Fakat kulun inadı, kibri, aklını çalıştırmaması, o işin öyle sonuçlanmasına sebebolmuştur. Bundan dolayı kul sorumludur. Kur'ân'ın bu ifadeleri, kuldan sorumluluğu kaldıran sözler değildir. Bunlar, inen vahye karşı olumsuz tavır takınan İnsanları kınama amaciyle söylendiği için onların sorumluluğunu daha çok vurgulamaktadır.[251]
Kibir, başkalarına karşı, büyüklük ve üstünlük iddia ederek, insanın kendisini başkalarından farklı görmesidir. Kibir daha çok dışa yansıyan bir karakter çeşididir. [252] Kibir, kabiliyetleri dumura uğratan, insanların en değerli varlığı olan olgunluk adı verdiğimiz cevheri yok eden korkunç bir hastalıktır. Oysa tevazu: “Modern dünyanın psikoloji ve psikolojik-sosyoloji ilimleri, kati vakıa halinde tesbit etmişlerdir ki, ilimde, iş adamı olmakta, sevimlilikte ve muharebede en büyük zafer unsuru tevazudur.[253]
Kibir konusu, insanlığın yaşamı ile iç içe olan konuların en hassaslarındandır. Allah'ın sevmediği bir karakterdir: “Gerçekten Allah, onların gizlediklerini de bilir, açığa vurduklarını da, O büyüklük taslayanları sevmez.”[254] Büyüklenmek, salınarak kabara kabara yürümek ruhsal bir hastalıktır. İnsanların yakalanmış olduğu aşağılık kompleksinden kaynaklanır. Kişiliği gelişmiş, aklî dengesi yerinde olan bir insan, büyüklük taslayarak kabara kabara yürümez. Kur'ân böyle tutum ve davranışları yasaklamıştır:
“Yeryüzünde kabara kabara yürüme. Çünkü sen yeri yırtamazsın, boyca da dağlara erişemezsin!”[255]
Elinde bulunan servet, mevki, kuvvet, güzellik gibi şeyler insanı şımartır, böbürlendirir. Oysa sahip olduğu her şeyin Allah'a ait olduğunu, O'nun lütuf ve nimeti olarak kendisine verildiğini ve Allah'ın yüceliği karşısında kendisinin zayıf bir varlık olduğunu düşünebilen insan, bu şımarıklık ve böbürlenme hastalığından kurtulur. Ancak iç âlemi çok dar ve kalbi boş olan kimseler kibir ve gurura kapılır. [256] Büyüklenen bir kalb, kibirlenen bir nefis hakikatler karşısında teslimiyet göstermez, ikna olmaz.[257]
Hz. Lokman'ın oğluna tavsiyelerinden biri de şudur: “İnsanlara yanağını bükme (kibirlenerek boynunu bir yana büküp yüzünü insanlardan öte çevirme) ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Zîrâ Allah, kendini beğenip övünen kimseyi sevmez. Yürüyüşünde tutumlu ol, (orta yürü, ne çok çabuk ne de çok yavaş gitme, ölçülü hareket et), sesini de kıs. Çünkü seslerin en Çirkini eşeklerin sesidir.”[258]
Büyüklenmek daha ziyade, inkarcıların ve taşkınlık yapanların sıfatıdır: “Bizimle karşılaşmayı ummayanlar: “Bize melekler indirilmeliydi yahut Rabb'imizi görmeliydik değil mi?” dedi(ler). Andolsun ki onlar kendi içlerinde büyüklük tasladılar ve büyük bir azgınlıkla haddi aştılar.” [259] “Kendi gözlerinde çok büyük görüyorlardı kendilerini. Bu yüzden azıtıyor, büyükleniyor ve kötü bir yol tutuyorlardı. Kendilerini o kadar büyük görüyorlardı ki, hakiki ölçüyü ve sağlam değeri göremi-yorlardı, bulamıyorlardı. Gözlerinde kendileri büyüyor, devleşiyordu ve çevrelerinde görebilecek başka hiç bir şey bulunmadığını sanıyorlardı. Bunun için Allah'ın celal ve azametini görmedikçe inanıp tasdik etmeyeceklerini söylüyorlardı.[260]
Kibrin zıddı tevâzudur. İnanan insanlar genellikle mütevâzi olurlar. “Rahman'ın kulları, yeryüzünde mütevazı olarak yürürler, cahiller kendilerine laf atarlarsa “selâm” derler.” [261] İnanan insanların yürüyüşleri sâde, adımları mütevâzidir. Yapmacık ve gösteriş yoktur. Kibir ve gurura kapılmazlar. Ne alınlarını göklere kaldırırlar, ne de omuzlarını sallarlar'. Bilindiği gibi, insanın her hareketi gibi, yürüyüşü de onun kişiliğini yansıtır. Onun iç dünyasında yer eden duygularını belirtir.[262]
K- Sabırlı Olmak
Sabır, zorluklar karşısında dayanıklılık göstermek, nefse hâkim olmak demektir. En üstün derecesi ilk sadme anındaki sabırdır. Nefse zor ve ağır gelen fakat derecesi yüksek olan sabır, musibet ateşinin alevlendiği anda gösterilen sabırdır.[263]
“Ey inananlar, sabır ve namazla (Allah'tan) yardım dileyin, muhakkak ki Allah, sabredenlerle beraberdir.”[264]
Genel olarak sabır şu manalara gelir:
“Duygu ve arzulan kontrol altında tutmak, acelecilik, şaşkınlık, ümitsizlik ve açgözlülükten sakınmak, soğukkanlı olmak ve düşünceli kararlara varmak, tehlike zorluk anlarında sebat ve dayanıklılık göstermek; en aşırı kışkırtma anlarında bile yanlış adım atmamak, çok büyük belâlarla karşılaşıldığında ve çok kötü bir durumda olunduğunda dahi kontrolü kaybetmemek, görünürde yardımcı olan bir araçla, amaca gecikmeksizin hemen ulaşmak için sabırsızlıkla acele bir davranışta bulunmamak ve dünyevî kazanç ve faydalar elde etmeye veya nefsin eğilimlerine kendini kaptırmamaktır.”[265]
“Allah (c.c) Kur'ân'da sürekli sabrı tavsiye eder: “Allah'a ve elçisine itaat edin, birbirİnizle çekişmeyin, yoksa korkuya kapılırsınız, devletiniz gider. Sabredin, çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.”[266]
Kur'ân'ın vurgulamak istediği sabır, daha çok şu anlamı içerir: Kişinin vicdanının sesine kulak vererek seçtiği gaye uğrunda karşılaştığı güçlükler ve felâketler karşısında cesaret ve azimle yürümesini sağlayan ruhî gücü, kararlı olma ve hedefe ulaşma konusundaki direnci, disiplin ve kontrolü ifade eden bir terimdir sabır. [267] “Sabırla, namazla Allah'tan yardım dileyin, şüphesiz bu, (Allah'a) saygı gösterenlerden başkasına ağır gelir.[268]
Psiko-medikal açıdan sabır, insanın yaşaması, dürüst kalması, mücadelesindeki ince ve olgun stratejiye ilişkin bir olgudur. Sonu gelmez ihtiraslarla yüklü nefsi, bireyi çılgın ümitlere sürükler. Ruhun ve gönlün ihtiyaçsızlık içerisindeki kanaatkar tutumu, ümitsizliğin acısından insanları korur. Nefsin ümitsizlik ve acizlik ızdırabma, gönül ve ruh tarafından vurulan gemdir sabır. Sosyal psikoloji bakımından sabır; toplumda bireylerin, kanaat ölçüsü içerisinde, cemiyette katlanılması gereken yokluğa boyun eğmeleridir.[269]
Sabırsız kimseler sürekli darlık içindedir. Olaylar karşısında dayanıklı değillerdir. Herşeyi ister, herşeyden sıkıntı duyarlar. Elindeki nimetin değerini genişlik ânında takdir edemezler. Az bir yoklukta tahammülleri kaybolur.[270] Sabır öyle bir ilâçtır ki, beyni cinnetten, nefsi zahmetten, ruhu harâbolmaktan korur. Her zaman nefislere kuvvet bahşeder, insanı elem ve çile potasında arındırır, saflaştırır. İnanca derinlik, kuvvet ve canlılık verir. [271] Sabır karşılaşılan üzüntü, zayıflık, keder anlarında insana cesaret verir, tehlikelerle dolu mücâdele yolunda moral gücü, moral desteği sağlar.”[272] “Sabret Allah'ın va'di haktır, (o mutlaka yerine gelecektir). İnanmayanlar seni telâşa düşürmesin”[273]
“İşte onlara, sebretmelerinden ötürü mükâfatları iki kere verilir; onlar kötülüğü iyilikle savarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan (hayır yoluna) harcarlar”.[274]
Bu bölümün sonunda konumuzu toparlamak istiyoruz:
Yüce Allah, insanları çeşitli karakter özelliklerine sahip varlıklar olarak yarattı. Şüphesiz Kur’ân’ın en çok yer verdiği konulardan biri de, insanların taşımış oldukları karakter özellikleridir.
Meselâ mizaç açısından olumsuz bir tip olan nankör insan Kur'ân-ı Kerim'in pek çok âyetine konu olmuştur. Bu tipler huysuz, ruhen hasta tiplerdir. Sadece kendilerini düşünürler, kendilerine verildiğinde memnun kalıp verilmediğinde nankörlük ederler. Bir türlü elindekine kanaat getirmezler. Gözleri hep başkalarındadır.
Allah (c.c) insanı çok aceleci bir varlık olarak yarattı. Kur'ân “insanın aceleden yaratıldığını belirtmekle, aceleciliğin adeta insanın yaratılış maddesinin bir parçası olduğunu vurgulamıştır. İnsan her şeyin istediği anda gerçekleşmesini arzular. Pek aceleci ve peşincidir. Acelecilik gibi, kıskançlık da Kur'ân'da belirtilen olumsuz karakterlerden biridir. Kendisine ait olan şeyleri başkalarından kıskanma, fıtrî ve doğuştan gelen bir duygudur.
Katı kalblilik ve ince kalblilik insanda var olan iki zıt karakterdir. Kur'an bu iki karakterin dışa yansıyan görüntülerini misallerle açıklar. Katı kalbli insanda acıma duygusuna rastlamak imkânsız gibidir. Kalbi hiç bir şeyden müteessir olmaz. Yumuşak kalbliliğin de kendine özgü tezahürleri vardır. Bu karakter çalışarak elde edilemez. Allah'ın doğuştan verdiği bir özelliktir. Yine Kur'ân, şehirden uzakta yaşayan insanların, şehirde yaşayan insanlara oranla daha katı kalbli olduklarına işaret eder.
İnsanın sıkıntıda Allah'a yalvarma, sıkıntı geçtikten sonra da hiç bir şey olmamış gibi Allah'ı unutarak azgınlaşma özelliği pek çok âyette ısrarla vurgulanır. İnsanın bu karakteri kendisine bir zarar dokunduğu zaman apaçık meydana çıkar. Başa gelen sıkıntılar insanı kuşatan bütün maddî arzulan kaldırır. İşte insan o zaman Allah'ı görür ve yalnız O'na yönelir. Ne zaman ki, bu darlık gider, bolluk ve genişlik gelir, o zaman bu insan sıkıntılı anlardaki sözlerini unutur. Sanki hiç Allah'a yönelmemiş gibi hareket eder. Kur'ân-ı Kerim'de sık sık tekrarlanan karakter özelliklerinden birisi de, insanın sıkıntı ve felâket anında büsbütün ümitsizliğe gömülmesi, bolluk ve refah anında da şımarıp kibirlenmesidir. Bu karakterleri açıklayan âyetlere Yüce Allah'ın sık sık yer vermesi, bu tutum ve davranışların insan psikolojisinde derin izlere sahip olduğunun bir delilidir.
Kur'ân cimriliği, olumsuz karakterler arasında sayar. Bu hırstan kurtulmadıkça insanın rahata kavuşamayacağını vurgular. Kur'ân “cimrilik” kavramım iki aşamada inceler. Birincisi, insanın fıtratında mevcut olan ve insanı cimrilik etmeye sevkeden psikolojik bir duygudur. İkincisi ise bilfiil cimrilik etmektir.
Hased de insan şahsiyetinde bulunan kötü bir karakterdir. Nefret ve düşmanlıktan beslenerek gelişen bir kıskançlık çeşitidir. Yüce Allah, Kur'ân'da Adem (a.s.)'ın oğullarının kıssasını anlatırken iki önemli ders verir. Birincisi, kıskançlık ilk insanlarda bile var olan fıtrî bir duygudur. İkincisi, hased, bağların en sağlamı olan kardeşliği bile yok edip ortadan kaldıran ruhsal bir hastalıktır.
Büyüklük taslamak, aşağılık kompleksinden kaynaklanan ruhsal bir hastalıktır. Kur'ân böyle bir karaktere sahip olmaktan uzak durföayı öğütlerken, bu karakterin daha ziyade inkarcıların ve taşkınlık yapanların bir sıfatı olduğunu beyan eder.
Kur'ân'ın mizaç açısından olumsuz saydığı tiplerden birisi de tartışmacı insandır. Kur'ân'ın ifadesiyle “İnsanın en çok yaptığı iş tartışmadır.”
Kur'ân'ın insanlara kazandırmak istediği ve en çok tavsiye ettiği karakter sabırlı olmaktır.
Buraya kadar yapmış olduğumuz değerlendirmeden şu sonucu çıkarmamız isabetli olur: Kur'ân-ı Kerim, insan davranışlarına şekil veren, şahsiyeti oluşturan bütün temel karakter özelliklerine fazlasıyla yer vermiştir. Objesi insan olan böyle ilâhi bir kitaptan beklenen de işte budur. Ayrıca Kur'ân-ı Kerim, karakterler konusuna, modern psikolojiden daha kapsamlı ve tutarlı bir bakış açısı getirmiştir.[275]
3- KUR'ÂN'DA İNSAN DAVRANIŞLARINI ETKİLEYEN MOTİVLER
Kur'ân'a göre, insan davranışlarım etkileyen fizyolojik motivlerin yanında, fizyolojik olmayan motivler de vardır. Kur'ân açlık ve susuzluğun, insanı faaliyete sevkeden önemli fizyolojik faktörler olduğunu açıklar. Fizyolojik motiv olarak cinsel güdü de Kur'ân'da yer alır. Aynı şekilde Kur'ân'ın “nefis” adını verdiği psikolojik yapı, bir çeşit fizyolojik motiv olarak ele alınabilir.
Batı'ya dayalı günümüz psikolojisinin konulan arasında yer almayan, kaynağı fizyolojik olmayan, fakat insan davranışlarım etkileyen motivler de zikredilir. Kur'ân-ı Kerim'de. Şeytan, insan davranışlarına etkide bulunan güçlü bir unsur olarak değerlendirilir.
Kur'ân âyetleri arasında insan davranışlarını yönlendiren sosyal motivlere rastlarız.[276]
A- Kur'ân'da Fizyolojik Motivler
Açlık ve susuzluk insan davranışlarını etkileyen faktörlerdir. Kur'ân, açlık ve susuzluğun, insanı faaliyete sürükleyen Önemli faktörler olduğunu açıklar.
“Fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin. Onları da sizi de biz besliyoruz. Onları öldürmek, büyük günahtır.” [277]
“De ki: “Gelin, Rabb'inizin size (neleri) haram kıldığını okuyalım: O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın, ana babaya iyilik edin, fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin; sizi de onları da biz besliyoruz...” [278]
“Allah şöyle bir kenti misal olarak anlattı: Güven içinde, huzur içinde idi; her yerden rızkı bol bol kendisine geliyordu. Fakat Allah'ın nimetlerine nankörlük etti, bunun üzerine (halkının) yaptıklarından ötürü Allah ona açlık ve korku elbisesi taddırdı.”[279] Kur'ân'da susuzluk da etkileyici bir motiv olarak gösterilir.
“Bir zaman Mûsâ, kavmi için su (yağmur) istemişti; “Asanla taşa vur,” demiştik. Bunun üzerine taştan on iki göze fışkırmıştı. Her bölük, kendi içecekleri pınarı bilmişti: “Allah'ın rızkından yeyin, için ve yeryüzünde bozgunculuk yaparak (şuna buna) saldırmayın.” (demiştik).”[280] Susuzluk açlıktan daha önemli bir faktör olarak görülmektedir. İnsanın susuzluğa dayanma gücü, açlığa dayanma gücünden daha azdır. Su ihtiyacı, organizmayı doy urum yönünde iter. Bu itilmeye susuzluk güdüsü adı verilir. Böylece organizma su yönünde, su arama uğrunda faaliyete sürüklenir.
Cinsel güdü de fizyolojik motiv olarak Kur'ân'da yer alır, Cinsel arzunun, doyurulması zorunlu olun duygulardan biri olduğu kabul edilir. Her ihtiyaç gibi, onun da tatmin edilmesi, bu ihtiyacın giderilmesi gerekir. Kur'ân bu içgüdünün varlığına bir çok âyette temas eder:
“Kadınlardan, oğullardan, kantarlarca yığılmış altın ve gümüşten, salma atlardan, davarlardan ve ekinlerden gelen zevklere aşırı düşkünlük, insanlara süslü (cazip) gösterildi. Bunlar, sâdece dünyâ hayatının geçimidir. Asıl varılacak güzel yer, Allah'ın yanındadır.” [281]
“O dur ki sizi bir tek nefisten yarattı, gönlü ısınsın diye ondan eşini var etti; eşini sarıp örtünce (eşiyle birleşince) eşi, hafif bir yük yüklendi, onu gezdirdi. (Yükü) ağırlanınca ikisi beraber Rableri Allah'a duâ ettiler: “Eğer bize iyi, güzel bir çocuk verirsen elbette şükredenlerden oluruz!” (dediler).” [282]
“O'nun âyetlerinden biri de, size, kendi nefislerinizden, kendileriyle sükûn bulacağınız eşler yaratması ve aranıza sevgi ve merhamet koymasıdır. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için ibretler vardır.”[283]
Kur'ân'da sözü edilen “nefis” insanı faaliyete sevkeden bir çeşit fizyolojik motivdir.
Nefis insanların yaşamını devam ettirebilmesi, ilerleyip yükselebilmesi, beslenip büyüyebilmesi, üreyip çoğalabilmesi amacıyla gayret ve enerji kaynağı olarak, Allah'ın yarattığı bir mahluktur.[284]
Psikologlar, ruh bilimciler Kur'ân'ın “nefis” adını verdiği unsuru, tekrar tekrar bulup ortaya çıkarmakla, sanki keşfedilmiş bir şeyi yeniden keşfetmeye çalışmaktadırlar. Psikanalizcilerin “alt şuur” tabiri; içgüdüler, enstenktler; refleks çilerin şartlı ve şartsız refleksleri veya davranışçıların “otomatik-assosiye” davranışları, bütün bunlar İslam'ın “nefs-i emmâre” telâkkisini başka başka isimlerle İfade etmekten öte bir şey değildir.[285]
Nefis, Kur'ân'da insanı faaliyete sürükleyen etken olarak, açıkça zikredilir:
“(Yusuf'un) gömleğinin üstünde yalan kan getirdiler. (Yakub): “Herhalde, dedi, nefisleriniz sizi aldatıp (kötü) bir işe sürükledi. Artık tek çarem gizlice sabretmektir. (Bu) dediğinize dayanmak için ancak Allah'tan yardım istenir!” [286]
“Nefsi, onu kardeşini öldürmeye çağırdı, (o da nefsine uyarak) onu öldürdü, ziyana uğrayanlardan oldu.” [287] “Ben nefsimi temize çıkaramam. Çünkü nefis, dâima kötülüğü emredicidir. Meğer Rabb'imin esirgediği bir nefis ola. Rabb'im bağışlayan, esirgeyendir.”[288]
B- Kur'ân'da Fizyolojik Olmayan Motivler
Kur'ân'da kaynağı fizyolojik olmayan, fakat insan davranışlarında tesiri görülen motivler zikredilir. Bunların başında şeytan gelmektedir. Batı kökenli günümüz psikolojisinin konulan arasında yer almayan bu motivler, Kur'ân'da, insan davranışlarına etki eden güçlü unsurlar olarak zikredilir.
İnsanları faaliyete sürükleyen ve davranışlarına etki eden unsurlardan biri de şeytandır. Kur'ân'da bu unsur, insanlara etkide bulunan önemli bir olgu olarak yer alır. Şeytan, nefis gibi insanın kendi varlığı içindeki eğilimler değil, insanın dışında, ona yabancı ve düşman bir varlıktır. Şeytan insana olan yakınlığı dolayısıyla, onu kollar; iyiliğe yöneleceği sırada nefsi aracılığıyla onu iyilikten alı kor. Kötülüğe yöneleceği sırada ise teşvik eder, yapacağı şeyi süsler, güzel gösterir. Bunu, nefse yaptığı vesvese ile gerçekleştirir.[289]
Kötülük ve hayasızlık yolunda insanı etkilemek şeytanın görevidir:
“Öyle ise, dedi, beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onlar(ı saptırmak) için senin doğru yolunun üstüne oturacağım. Sonra (onların) önlerinden arkalarından, sağlarından sollarından onlara sokulacağım ve çoklarını sükredenlerden bulmayacaksın!”[290] Ancak, şeytan her insana etki edip nüfuzu altına alamaz:
“Çünkü inananlara ve Rab'lerine dayananlara o (şeytan)ın bir gücü yoktur. Onun gücü, sâdece kendisini dost tutanlara ve Allah'a ortak koşanlaradır. (O, sâdece onları kandırabilir.”[291]
Süleyman Ateş, şeytanın insana olan tesirini, bunun yanında meleklerin rolünü şöyle izah ediyor: “Şeytanın Adem'e düşman oluşu da yine Allah'ın kanunu gereğidir. Adem iki etken arasındadır. Kendisine dost olan meleklerle, düşman olan şeytan; Düşmanı olan şeytan, onu makamından düşürmek için ona kötü telkinler, düşünceler aşılamağa çalışır. Dostu olan melekler ise kalbine düşürdükleri iyi düşüncelerle, ilhamlarla onu iyilik yönüne sevkederler. İnsan psikolojisinde bu iki güç de vardır. Bunlar da Allah'ın, insanda yarattığı kanunlardır.”[292]
C- Sosyal Motivler
İnsan davranışlarına etkide bulunan en önemli faktörlerden bir kısmı da sosyal motivlerdir. İçerisinde yaşadığı çevre insanın tutum ve davranışlarını etkiler. İnsanı etkileyen çevreyi tabiat ve toplum olarak iki boyutta değerlendirmek mümkündür.
Tabiatın etkisine gelince; kendisinden olmayan varlıklar âlemi içerisinde yaşayan insanın onların etkisinden uzak kalması düşünülemez. Tabiat insanı hem inanç yönünden hem de zihin yönünden etkiler. Tarihin ilk çağlarında insanların tabiat olaylarına yahut tabiattaki bir varlığa tapma eğilimleri çevrenin etkisini göstermesi bakımından açık bir delildir. [293] Tabiatın insanı inanç yönünden etkilemesini gösteren bir olayı Kur'ân-ı Kerim şöyle anlatır: “Üzerine gece basınca (İbrahim) bir yıldız gördü; “Budur Rabb'im” dedi. Yıldız batınca: “Batanları sevmem,” dedi. Ayı doğarken görünce: “Budur Rabb'im” dedi. O da batınca: “Rabb'im bana doğru yolu göstermedeydi, elbette sapan topluluktan olurdum.” dedi. Güneşi doğarken görünce: “Budur Rabb'im, bu daha büyük” dedi. (O da) batınca dedi ki: “Ey kavmim, ben sizin (Allah'a) ortak koştuğunuz şeylerden uzağım.”[294]
Allah (c.c) pek çok âyette kâinattaki varlıklara dikkat çeker. İnsanın kâinattaki varlıklar karşısında etkilenmemesi mümkün değildir:
“O, yedi göğü, Bir biri üzerinde tabaka tabaka yarattı, Rahman'in yaratmasında bir aykırılık uygunsuzluk görmezsin. Gözü(nü) döndür de bak. Bir bozukluk görüyor musun? Sonra gözü(nü) iki kez daha döndür (bak). Göz (aradığı bozukluğu bulmaktan) umudu keserek hor ve bitkin bir halde sana döner.”[295]
Toplumun etkisi: İnsan insanla, insan toplumla bir etkileşim içerisindedir. İnsanın çevresini oluşturan toplum onun düşünce ve davranış dünyasını şekillendirir. İnsanın en yakın çevresi olan aile, başta onun inanç yapısı olmak üzere her çeşit düşünce ve tutumunu etkiler:
“Her doğan fıtrat-ı selîme ile doğar. Sonra anne ve babasının tesiri ile yahudi, hristiyan, mecûsi olurlar.”[296]
Aile insanın düşünce ve inanç yapısına etkide bulunuyor. Ayrıca onu bazı davranışlara karşı korumakla yükümlü bulunuyor:
“Ey iman edenler, kendinizi ve ailenizi bir ateşten koruyun ki onun yakıtı insanlar ve taşlardır.”[297] Ayette sözü edilen koruma işlemi, İnsanın çevresinden gelen olumsuz yönlendirmeler karşısında etkilenmemesini sağlamaktır. Bunun yanında insanın olumlu yönden etkilenmesine çalışmaktır.
Kur'ân insanların insanlardan etkilenebileceği gerçeğini gözardı etmez. Ve insanın iyi kötü her önüne gelenden etkilenmemesini salık verir. Kötü şahsiyetlerden etkilenmekten korunmayı öğütlerken, iyi şahıslardan etkilenmeyi tavsiye eder. Onları örnek almalarını, onlardan etkilenmelerini öngörür. Örnek ve ideal bir şahsiyet olan Hz. Peygamberin kişiliğinden etkilenmek Kur’ân’ın teşvik ettiği bir durumdur:
“Andolsun Allah'ın elçisinde sizin için Allah'a ve âhiret gününe kavuşmaya inanan ve Allah'ı çok anan kimseler için, (uyulacak) en güzel bir örnek vardır.” [298]
“Ve sen, büyük bir ahlâk üzerindesin.”[299]
İnsan doğuştan Allah'ın varlığını ve O'nun her şeyin tek hâkimi olduğunu kabul edecek eğilime sahiptir. Fakat inkarcı olmasında çevresinin etkisi oldukça fazladır. İnkâr yaratılışın bir gereği değildir. Daha ziyâde çevrenin tesiriyle meydana gelen bir yapılanma biçimidir. Şu âyetler insana etrafındaki toplumdan gelen bir müdahaleyi, insanın inancından çevrilmesi olayını ifade ederler:
“İşte herşeyin yaratıcısı olan Rabb'iniz Allah budur. Nasıl da (O'nu birlemekten) çevriliyorsunuz? İşte Allah'ın âyetlerini kasden inkâr edenler de (haktan) böyle çevriliyorlardı”. [300]
Bu bölümün sonunda konumuzu toparlamak istiyoruz:
Kur'ân'da İnsan davranışlarım etkileyen motivlerin varlığını gördük. Sınırlı imkânlarımız ve samimi gayretlerimizle bu motivlere ilişkin şu başlıkları çıkardık: Fizyolojik motivler, fizyolojik olmayan motivler, sosyal motivler.
Kur'ân fizyolojik motivleri şöyle sıralar: Açlık, susuzluk, cinsel güdü ve nefis. Kur'ân, açlık ve susuzluğun insanı faaliyete sürükleyen önemli faktörler olduğunu beyan eder. Susuzluğun açlıktan daha önemli bir faktör olduğu göze çarpar. “Fizyolojik motiv olarak Kur'ân'da yer alan cinsel güdünün, doyurulması zorunlu olan duygulardan biri olduğu kabul edilir. Yine Kur'ân'da nefis, insanı faaliyete sürükleyen etken olarak, açıkça zikredilir.
Kur’ân’ın sözünü ettiği fizyolojik olmayan motivler ise, günümüz psikolojisinin konulan arasında yer almamaktadır. İnsan psikolojisinde bu iki faktörün etkilerinin de bulunduğunu -Kur'ân ışığında- söyleyen çağımız müfessirlerinden Süleyman Ateş'in görüşlerine bütün inancımızla katılıyoruz.
Kur'ân'da tabiatın ve toplumun, insanı etkileyen sosyal motivler olduğunu görürüz.[301]
4- KUR'AN'DA METAPSİŞİK OLAYLAR
Kur'ân-ı Kerim'de göz değmesinin gerçekliği olduğuna işaret eden âyetler vardır. Yeri geldikçe müfessirler bu olayı izah etmeye çalışmışlardır. Kur'ân'da bahsedilen metapsişik olaylardan biri de telepatidir. Yakub (a.s.) ile Yusuf (a.s.) arasında geçen bir hadise, telepatik bir olay olarak değerlendirilir. Biz burada, metapsişik olaylar başlığı altında, Kur'ân-ı Kerim’de yer işgal eden ve Kur'ân araştırmacılarını “meşgul eden sihir (büyü) konusuna da değineceğiz.[302]
A- Göz Değmesi (Nazar)
“Dînî folklorumuzda “göz değmesi” olarak bilinen nazarın gerçek yanı olup olmadığı tartışma konusu olmuştur. Mu'tezile göz değmesini kabul etmezken, Ehl-i Sünnet nazarın varlığını doğrular. Göz değmesinin bilimsel açıklaması da yapılır. Peygamber (s.a.v.), “Nazar haktır” [303] buyurmuştur. Yine onun bir hadis-i şerifi de şöyledir: “Herhangi bir şey kaderi değiştirecek olsaydı, bu nazar olurdu.”[304] Peygamber (s.a.v.), Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin'i koruması için Allah'a şöyle duâ etmiştir: “Her türlü şeytandan, zararlı şeylerden ve kem gözlerden bütün sözleri yüzü hürmetine Allah'a sığınırım”.[305]
Gözler, karşısında durana bakışlarıyla iyi veya kötü tesirde bulunur. Kimi elektrik gibi dokunur, çarpar, mıknatıslar, manyetize eder. Bu isâbet-i ayn (göz değmesi)dir. Nazar konusunda çok şeyler söylemişlerdir. Mahiyeti ne olursa olsun nazar bir gerçektir. Göze batmak insan için tehlikeli bir şeydir.[306]
“Ve hased ettiği zaman hasedcinin şerrinden...”[307] âyetinde göz değmesine işaret vardır. Hased, potansiyel bir duygu olarak kaldıkça hased edenin kendinden başkasına zarar vermez. Hased faaliyete geçip hased ettiği kimseye kin, öfke ve düşmanlıkla çirkin nefsini yönelttiği zaman çoğunlukla göz değmesi denilen durum ortaya çıkar. Dolayısıyla hased ile göz değmesi arasında bir ilişki olduğu görülür. Hasedin kuvveden fiile çıktığı sırada hased edenin nefsi öyle kötü bir nitelikte tezahür eder ki, o hissin ileri fırlattığı kötü bakışların şuaları, karşısındakini zayıf bulduğu takdirde bazen yıldırım gibi çarpar. Öyle hasedciler, kötü gözlüler vardır ki, hased gözüyle baktıkları zaman, yılanların bakışından daha dehşetli ezâ verirler. Onlar için hased ettikleri kimsenin helakinden başka bir teselli yolu bulunmadığından, bu yolda içlerini yiye yiye kendilerini de bitirirler.[308]
“İnsan bir şeyi beğendiği zaman ya o şey hoşuna gittiği için kalmasını ister; ya da ondan rahatsız olur, sahibinin elinden çıkmasını ister. Her iki istek de ruhta ısınma meydana getirir. Ama ruhun ısınma derecesi aynı değildir. İsteğin olumlu veya olumsuzluğuna göre değişir. İşte bu algıların etkisiyle meydana gelen ısınma, gözden, beğenilen cisme doğru bazı parçaların (ışınların) akmasına neden olur. Gözden yansıyan bu parçalar (ışınlar), beğenilen şeyi zehir veya ateş gibi etkiler.”[309]
Göz değmesinin gerçek olduğunun aklî delili olarak; bir cismin diğer bir cisme etkide bulunabilmesi gösterilir. Bir kimsenin gözünden çıkan, gözle görülmeyen bir cevherin diğer bir kimseye isabet ederek kurşun gibi onu helak etmesinde aklî bir engel yoktur.[310]
“Ve dedi ki: “Oğullarım, (Mısır'a) bir kapıdan girmeyin ayrı ayrı kapılardan girin. Ben, Allah'tan gelecek hiçbir şeyi sizden savamam. Hüküm, yalnız Allah'ındır. (O size ne takdir etmişse muhakkak olacaktır). Ben O'na tevekkül ettim, tevekkül edenler de O'na tevekkül etsinler!” Babalarının emrettiği yerden (Mısır'a) girdiler; (gerçi; babalarının) bu (tedbiri), Allah(ın takdirin)den hiç bir şeyi onlardan savamazdı. Ama Yakub, içindeki bir dileği açığa vurmuştu. Elbette o kendisine öğrettiğimizden ötürü bilgi sahibi idi. (Bundan dolayı, Allah'ın takdirinden hiç bir şeyi sizden savamam demişti). Fakat insanların çoğu bilmezler.”[311] Yakub (a.s.), genç, yakışıklı oğullarının hep birlikte aynı kapıdan girdikleri takdirde onlara göz değeceğinden endişe etmiş ve bundan dolayı ayrı ayrı kapılardan girmelerini öğütlemiştir.[312]
B- Telepati
Kur'ân'da sözü edilen metapsişik olaylardan biri de telepatidir. Yakub (a.s.)'ın, oğlu Yusuf'un kokusunu uzak mesafelerden duymasıdır. Olay, bir mucize olmakla birlikte, bugün meydana gelen bazı metapsişik olaylara, ilmî açıdan yaklaşmaya yardımcı olur. Hayatta bulunan iki kişi arasında meydana gelen duygu ve düşünce nakillerine telepati denilmektedir. Bu nedenle Yakub (a.s.) ile Yusuf (a.s.) arasında geçen bu olay, telepatik bir olay olarak değerlendirilmiştir.
“Kervan (Mısır'dan) ayrıl(ıp yola koyul)unca, babalan, (yanında bulunanlara): “Eğer bana bunak demezseniz, (inanın) ben Yusuf'un kokusunu duyuyorum.” dedi.”[313] Yusuf (a.s.)'ı müjdelemek üzere Mısır'dan hareket edip Yakub (a.s.)'ın semtine doğru kervan yola koyulunca, Yusuf kokusu Yakub (a.s.)'ın vicdanını çepeçevre kuşatır. Bir kaç gün sonra kavuşacağı müjdenin mutluluğunu yüreğinde hisseder. Seksen fersahlık -ikiyüz kırk millik- mesafeden bu kokunun nasıl nakledildiği ve bunu sağlayan his inceliğinin nasıl bir duygu olduğu meselesi zihinleri kurcalamaya devam eden bir konudur. Hava akımının bu hız için yeterli olmayacağı bilinir. Kafilenin Mısır'dan ayrılışı sırasında öte tarafta Yakub (a.s.)'ın duyduğu bu kokunun hızı en az elektrik akımına denk olmalıdır. Oysa bugün elektrik akımı ses nakline hizmet etmekle birlikte, onun koku nakline dair bir işlevi bilinmemektedir. Günümüz psikologları bu tür olağan üstü psikolojik olayları izah edememekle birlikte, inkâr da etmeyip “telepati” adını verip öyle değerlendirmektedirler.[314]
C- Sihir (Büyü)
Sihir gizli, ince, anlaşılması güç bir olaydır. Tabiatüstü âlem ile ilgi kurarak varlıklar üzerinde etki yapma amacını taşır. Bunun bir kısmı bütünüyle yalandır. Bir kısmı da gerçekle hayal karışımıdır.[315]
Bazı kimselerin, ilim hakikatini henüz keşfedemediği bazı hassalara sahip olduğu her zaman müşahede edilir. Telepati, manyetizma gibi... Sihir de bu tür olaylardan sayılır. Sihir olayı şöyle gerçekleşebilir: Hislere, düşüncelere, eşya ve cisimlere gözbağcılığı yoluyla tesir edebilir. [316]
“Süleyman'ın hükümdarlığı hakkında onlar, şeytanların uydurdukları sözlere uydular (Süleyman'ın, büyücülükle saltanatını kazanmış olduğunu söyleyenler, büyü ile uğraşan şeytan ruhlu insanlar ve onları azdıran cinler idi. İşte onlar, bu gibilerin iftiralarına uyarak Süleyman'ı bir büyücü olarak tanımağa başladılar). Oysa Süleyman (büyü yaparak) küfre gitmemişti. Fakat o şeytanlar, küfre gittiler: İnsanlara büyü ve Bâbil'de Hârût ve Mârût adlı meleklerden ilham alan iki kişiyle indirileni öğretiyorlar. Halbuki onlar: “Biz bir fitneyiz (bu bilgi, sizin bunu kötüye kullanıp kullanamayacağınızin denemesi için size öğretilmektedir. Sakın bunu kötüye kullanıp büyü yaparak) küfre gitme(yin)!” demedikçe kimseye bir şey öğretmiyorlardı. Fakat bunlar, onlardan, erkekle karısının arasını açacak şeyler öğreniyorlardı. Ama onlar, Allah'ın izni olmadan büyü ile hiç kimseye zarar veremezler. Onlar, kendilerine yarar vereni değil, zarar vereni öğreniyorlardı. Andolsun, onu sat(ıp onunla çıkar sağlay)anın, âhirette bir nasîbi olmadığını gayet iyi biliyorlardı. Vicdanlarını sattıkları şey ne kötüdür, keşke (bunu) bilselerdi.”[317]
Sihir, bazı gizli sebeplerle batılı hak göstermektir. Sihrin cisimde tesiri vardır. Fakat büyücünün bir cismi başka bir cisme dönüştürmek veya yeniden bir cisim icad etmek gibi mühim işlere gücü yetmez. Ancak büyücü hileyle, şeytanın yardımıyla ve bir takım faaliyetlerle basit şeyler elde eder. Sihrin insan bedenine, zihnine ve aklına tesiri muhakkaktır.[318]
“Onlardan sonra Musa'yı mucizelerimizle Fir'avn'e ve onun ileri gelen adamlarına gönderdik, âyetlerimize haksızlık ettiler; fakat bak bozguncuların sonu nasıl oldu! Mûsâ dedi ki: “Ey Fir'avn, ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçiyim. Allah'a karşı gerçekten başkasını söylememek, benim üzerime borçtur. Size Rabb'inizden açık delil getirdim, artık İsrail oğullarım benimle gönder!” (Fir'avn) dedi. “Eğer bir âyet (mu'cize) getirmiş isen, hakîkaten doğru söylüyorsan göster onu bakalım!” Bunun üzerine (Mûsâ), asasını attı, birden o, açıkça bir ejderha (oluverdi). Ve elini (koltuğunun altından) çıkardı, birden o. bakanlar için bembeyaz parlayan bir şey oldu. Fir'avn kavminden ileri gelen bir topluluk dediler ki: “Bu çok bilgili bir büyücüdür! Sizi yurdunuzdan çıkarmak isliyor, ne buyurursunuz?” Onu da kardeşini de beklet, dediler, şehirlere toplayıcılar yolla. Bütün bilgili büyücüleri (toplayıp) sana getirsinler. Büyücüler Fir'avn'e gelip: “Eğer üstün biz olursak, elbet bize bir mükâfat var değil mi?” dediler. (Fir'avn): “Evet, dedi, hem de siz (benim) yakınlar(ım)dan (olacak)sınız!” Dediler ki: “Ey Mûsâ, sen mi (önce hünerini ortaya) atacaksın, yoksa (önce) atanlar biz mi olalım?” “Siz atuı” dedi. (Hünerlerini ortaya) atınca, insanların gözlerini büyülediler, onları ürküttüler ve büyük bir büyü (ortaya) getirdiler. Biz de Musa'ya: “Asanı at!” diye vahyettik. Bir de baktılar ki o, onların uydurduklarını yakalayıp yutuyor. (Musa'nın ejderha olan değneği, büyücülerin büyülerini yutup yok etmişti). Gerçek ortaya çıktı ve onların bütün yaptıkları batıl oldu. Orada yenildiler, küçük düştüler. Ve büyücüler secdeye kapandılar.”[319]
Said Havva, Mûsâ (a.s.) ile Fir'avn kıssasında yer alan büyüden söz ederken Neil Watson'un “Harika Tabiat” adlı eserinde “büyü” başlığı altında yer alan bir bölümü nakleder:
Çekoslovakyalı ilim adamı Milân Diess telepatiyle alâkalı bir takım deneylere girişmiştir. Bu deneyler esnasında trans haline geçen kişi, bir takım hastalık belirtilerinin bulunduğunu ileri sürmekte idi. Onun vermiş olduğu bu bilgileri hemen karşılayan yani algılayan kişi ise, bu hastalık arazlarından etkileniyor ve gerçekten bu hastalığa uğramış gibi bir hal gösteriyordu. Şayet trans halindeki kişi zihnini meselâ, boğulma esnasındaki davranışlara konsantre olup gönderecek olursa, bu bilgilen algılamak durumunda olan karşı taraf şiddetle öksürüyor ve fiilen boğuluyormuş gibi bir hale geliyordu.
İşte bu olay, gözbağcılann ve büyücülerin ne tür çalışmalar yaptıklarına dair bize bir fikir vermektedir. Onlar genelde hasta hakkındaki düşünceleri ve niyetleri üzerinde düşünen, trans haline geçerek ona hastalığı ve hastalıktan şifa bulması ile ilgili bilgiler gönderen kişinin durumuna benzerler.
Fransız Afrika'sının Batı tarafındaki ilkel kabileler arasında yaşayan William Coubrauk bu kabileye mensup birisini öldüren Belçikalı biri hakkında bir hikâye anlatmaktadır. Bu kabile büyü vasıtasıyla bu katili getirip bir dağın tepesine oturttu... Karşı dağın üzerine de beraberinde öldürülmüş kişi ile birlikte geldi ve ona katilin elbiselerini giydirdi. Okuyup üflemeye başladı. Bu arada davullar da çaldı. Çevredeki adamlar da aynı şekilde okuyup üflemeye başladılar. Aradan fazla bir süre geçmeden katil olan bu belçikalı aniden ölüverdi. Tercih edilen görüşe göre bu Belçikalı gizemli akıl yoluyla bu konudaki telkinlerin ona gelişinden sonra ölmüştür. Ancak yapılan keşifler duyuların da aynı şekilde algılanabileceğini ortaya koymaktadır. Bunun da anlamı şu olabilir: Adamın öldürülmesi esnasında yapılan dinî tören sırasında katilin onunla bir ilişkisi vardı. Etrafını saran ve tiksinti ile dolup taşan atmosfer de aynı etkiyi vermektedir. Ve bu bazen tiksinti duygularının konsantre edilmesi yoluyla, kişinin ölümüne sebep teşkil edebilen ve büyücüyle etrafındakilerin bu doğrultuda gösterdikleri hipnotizma yolu ile uyutma etkisinin aynısını gösterebilir.
Şüphe yok ki büyü esnasında yapılan işlemler bazan deliliğe kadar götürebilir. Bilindiği gibi sihirbazlar özel bir ortam hazırladıkları gibi, hastalıktan kurtarıcı ilâçlarını da getirirler. Her türlü büyü bir göz bağcılık değildir. Ancak şu ana kadar insan kansere gerçek bir ilâç keşfedebilmiş değildir. Bununla birlikte çok eskiden günümüze değin belirli bir takım otlar kullanılarak bu hastalığın tedavisi için takib edilen bir yol vardır. Bu yol; bu bitkilerin koparılma zamanının tesbiti ve etkilerinin ölçülmesidir. Bitkilerin koparılması ile ilgili çeşitli vakitlerde yapılmış yetmiş bin dolayında deneyden anlaşıldığına göre. bitkilerin yıldızlar ve güneşlerin hareketlerinden etkilendiği belirli bir an vardır. Ve bu tıpkı bitkilerin güneş ve ay tutulmasından etkilenmeleri gibi bir etkileniştir.
Yapılan bu açıklamalardan hareketle ben bütünüyle şuna inanmaktayım: Madde, akıl ve duyu bütünüyle bu kâinatta mevcut bir tek bağ ile bağlıdır.”[320]
“De ki: Sığınırım ben, karanlığı yarıp sabahı ortaya çıkaran Rabb'e; yarattığı şeylerin şerrinden, karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden, düğümlere üfleyip tüküren büyücü kadınların şerrinden...”[321] Düğümlere üfleyenler; sihir yapan büyücülerdir. Bu kimseler insanın duygu ve sinir sistemlerini aldatıcı bir tesir altına almak suretiyle onu büyülerler. Bu tür faaliyetlerinde iplik gibi şeylere düğümler çalarak üzerine üflerler. Büyü, ne üzerine yapılmış olursa olsun, o şeyin aslında veya şeklinde bir değişiklik meydana getirmez. Hâsıl olan şey; sadece büyücünün duyguları tesir altına alarak o nesneyi istediği şekilde gösterebilmesinden ibarettir.[322]
Büyücülerde görülen hasta yapma, karı-koca arasını açma, insanların aklını büyüleme, organlarından birini çalışmaz hale getirme gibi olağan üstü şeylerin, insanların gücünün üstünde olmadığını hiç kimse iddia edemez. Alimler, sihir yoluyla sihirbazın anahtar deliğinden geçmesini, ince bir çubuğun üzerinde yürümesini, havada uçmasını, suyun üzerinde gezmesini ve köpeğe binmesini imkân dahilinde kabul ederler. Bununla birlikte bütün bu olanları doğrudan sihir meydana getirmiş olmaz. Bunların hepsini gerçekte yaratan Allah'tır. Sihir sadece bunun sebebi yani vasıtasıdır.[323]
Fahreddin Râzi, sekiz çeşit büyüden söz etmektedir. Birincisi, semavî kuvvetlerle yere ait kuvvetleri birbirine karıştırmak suretiyle yapılan 'Kildânî' büyüsüdür. Kildânîler, yıldızların büyük gücü olduğunu kabul ederek, bazı rakamların özelliklerinden ve tılsımlardan faydalanarak büyü yapıyorlardı. İkincisi, evham ve güçlü ruh sahiplerinin büyüsüdür. Bunlar insan ruhunun temizlenmesiyle ve terbiye edilmesiyle bazı güçler kazanacağına, kendi bedeninde olduğu gibi başka bedenler üzerinde de tesirde bulunabileceğine inanırlar. Bu yeteneği çeşitli riyazetlerle elde etmeye çalışırlar. Üçüncü nevi büyü, yalnız yere ait ruhlardan veya cinlerden faydalanılarak yapılan büyüdür. Yere ait ruhlarla ilişki kurmak, semavî ruhlarla ilişki kurmaktan kolay olduğu için bu yola başvururlar. Dördüncüsü, hayali gerçek göstermek, göz bağlamak şeklindeki büyüdür. Duyuları aldatmaktan ibarettir. Tıpkı bir gemiyle yolculuk eden kimsenin, kıyının hareket ettiğini görmesi gibi. Beşincisi, çeşitli âletler kullanarak yapılan beceriler ve el çabukluğu türünden şeylerdir. Altıncısı ise, ilâçlarla yapılan büyüdür. Büyü yapılmak istenen kimseye esrar, morfin gibi şeyler verilerek aklı çelinir. Büyücüler kan gibi nesneler de kullanır. Yedinci tür büyüye gelince, büyücü muhatabını yaldızlı sözlerle aldatır, onu kendisinin cinlerle temas kurduğuna, manevî güce sahip olduğuna inandırır. Ve ona istediğini yaptırabilme kurnazlığını gösterir. Büyünün son çeşidi ise, söz getirip götürmek, insanları birbirine düşürmek ve böylece kendi hesabına çıkar sağlamak anlamını içerir.[324]
İslâm alimlerinin çoğunluğu büyünün gerçekliğini kabul eder. Büyücü, havada uçacak, suda yürüyebilecek, insanı öldürebilecek, eşek yapabilecek kadar beceri kazanabilir. Tabî ki, bütün bunları yapan hakikatte Allah (c.c)'dır.[325]
Bu bölümün sonunda konumuzu toparlamak istiyoruz:
Kur'ân'da, metapsişik olaylara ilişkin üç meseleye vâkıf olabildik. Göz değmesi, telepati ve sihir; Kuran ve sünnet ışığında İslâm alimleri, nazarın gerçekliğinin var olduğuna inanmışlardır. Onlara göre mâhiyeti ne olursa olsun nazar bir gerçektir. Ve göze batmak tehlikeli bir şeydir. Yine İslâm alimleri Kur'ân ışığında, hased ile göz değmesi arasmda bir ilişki olduğu kanaatine varmışlardır.
Yakub (a.s.)'ın oğlu Yusuf (a.s.)'ın kokusunu uzak mesafelerden duyması olayının kesinlikle bir telepati olduğu iddiasında değiliz. Bu olay her şeyden önce bir mucizedir ve buna kesinlikle inanırız. Böyle bir başlığa sırf, günümüzde meydana gelen bazı metapsişik olaylara, ilmî açıdan yaklaşmaya yardımcı olur niyetiyle yer verdik, o kadar.
Sihir konusuna gelince, Kur'ân'ın da delaletiyle İslâm alimlerinin çoğunluğu büyünün gerçekliğini kabul ederler.
Bu üç mesele günümüz psikolojisinin de ilgilendiği, mâhiyetini açıklamada pek bir ilerleme sağlayamadığı, fakat tesirini de inkâr edemediği hususlardır.[326]
5- RÜYA UYKU VE ÖLÜM SARHOŞLUĞU
Psikolojinin konuları arasında yer alan rüya bir çok Kur'ân âyetinin de konusu olmuştur. Meselâ Yusuf süresindeki kıssa bir rüya ile alâkalıdır. Yine Allah (c.c), insan hayatının üçte birini işgal etmesi ve insan yaşamında çok önemli bir konuma sahip bulunması nedeniyle, Kur'ân'ın pek çok yerinde, ısrarla insanların dikkatini uyku nimetine çeker. Gecenin uyku ve dinlenme vakti olduğu sık sık vurgulanır, Kur'ân'da, günümüz psikolojisinin konulan arasında yer almayan “ölüm sarhoşluğu” adı verilen, insanın bu dünyadan ayrıldığı anda girdiği bir ruh halinden de bahsedilir.[327]
A- Rüya
Uyku halinde insanın gördüğü şeylere rüya, düş denir. Rüya ruhun yücelip berraklaşması anında görülür. Rüya bazı rumuzlar verir. Yorumlamasını bilenler, bu rumuzlar aracılığıyla rüyayı tabir ederler. Rüyalar genellikle nefsin arzulayıp meylettiği şeyleri ifade eder. Bilinçaltı, rüyalarda etkin rol oynar.[328]
Yusuf süresindeki kıssa bir rüya ile alâkalıdır:
“Hani bir zaman Yusuf, babasına: “Babacığım demişti, ben (oryada) on bir yıldız, güneşi ve ayı gördüm, bunların bana secde ettiklerini gördüm” demişti. (Babası Yakub): “Yavrum, dedi, rü'yanı kardeşlerine anlatma sonra sana bir tuzak kurarlar. Çünkü şeytan, insana apaçık bir düşmandır! Böylece Rabb'in seni seçecek ve sana rü'ya(da görülen) olayların yorumunu (veya Allah'ın kitabının ve peygamberlerin sünnetlerinin inceliklerini) öğretecek, sana ve Yakub soyuna nimetini tamamlayacaktır; nasıl ki daha önce ataların İbrahim'e ve İshak'a da nimetini tamamlamıştı. Şüphesiz Rabb'in, bilendir, hikmet sahibidir.”[329]
Bazı müfessirler rüyadan şöyle bahsederler: “Rüya; uyku halinde ruhun bedeni tedbirden min vechin feragat etmesiyle âlem-i melekûta münasebetinden dolayı bir takım suretlerin kuvve-i muhayyeleye nakşedip kuvve-i muhayyeleden hiss-i müştereke aksetmesinden ibarettir.”[330]
Rüya genel olarak iki kategoride değerlendirilir. Birincisi yakın ve uzak gelecekle ilgili rüyalardır. Yusuf sûresinde sözü edilen sâdık rüyalar bu türdendir. Yusuf'un rüyası, zindandaki iki arkadaşının ve Mısır hükümdarının rüyaları... Diğeri ise, insanın yaşantısında cereyan eden ve mevcut olan şeylerinin bazılarının zaman zaman rüyada görülmesidir.[331]
Seyyid Kutub, rüyaların beşerle ilgili enteresan yönlerinin bazı hususiyetlerinden söz ederken şunları kaydeder: “İnsanoğlunda mevcut olan fakat mahiyetine bir türlü akıl erdiremediğimiz hasseler bazı zamanlar çok daha kuvvetli ve uyanık olur. Bu anlarda, zaman ve mekân mefhumlarının hudutlarını aşarak, mazideki istikbaldeki veya haldeki bazı şeyleri müphem şekilde görür, Bu hal bazı kimselerde uyanıkken his ve ilham şeklinde, bazı kimselerde ise rüya şeklinde tecelli eder. Bazan sadece zaman mefhumunu, bazan mekân mefhumunu, bazan da her ikisini birlikte aştığı olur. Bununla beraber ne zaman ne de mekân mefhumunun asıl mahiyetini gerçek manada bilemiyoruz. Her ne kadar -madde olarak- tarif ediliyorsa da, bizce gerçek mahiyeli malum değildir.”[332]
“(Bir gün) Kral dedi ki: “Ben, düşümde yedi semiz inek görüyorum, bunları yedi zayıf inek yiyor. Ve yedi yeşil, yedi kuru başak (görüyorum). Ey Efendiler, eğer siz rü'ya tabir ediyorsanız bu rü'yamın tabirini bana anlatın.” (Kralın başına toplanmış olan en ünlü rü'ya tabircileri) dediler ki: “Bu, karışık hayallerden ibarettir. Biz, hayalleri tabir etmeyi bilmeyiz.” [333] Bu âyetlerde geçen “rü'yâ ve ahlâm” kelimeleri birbirinden farklı oldukları için birbirine karıştırılmamalıdır.
Rüya soyut enfûsî bir olay değildir. Onun zımnında iç yüzüne vakıf olunabilecek hakiki bir anlam saklıdır. “Hulûm ise, gerçekte hiç anlamı olmayan boş bir hayalden ibarettir. Haricî bir tesirden kaynaklanmış olsa bile objektif bir hakikat ifade etmez. Dolayısıyla tabir ve te'vili yapılamayan sırf nefsî bir hadise olmaktan ileri gidemez. Demek oluyor ki rüya gerçek lisanda sâdık olanların ismidir. Kâzib olanlara “âhlâm” denilmektedir. Bunların her biri uyku sırasında nefiste temessüi eden hayalî bir takım suret ve şekiller olarak görüldüklerinden ilk bakışta “rüya” ve “hulûm'un aynı şeyler olduğu zannedilir. Gerçekte ise böyle değildir. Rüyada hayalin Ötesinde bir hakikat vardır. İşte rüyanın delâlet ettiği asıl şey odur. Bu nedenle rüyanın bir te'vil ve tabiri vardır denir. Rüya tabiri demek de hayalî suretlerden bir delâlet yönü bularak nuıhtevasındaki gizli hakikati keşfedebilmek demektir. Bunda önemli olan nokta hayalî olan hadisenin sübjektif muhtevasıyla objektif muhtevasını ayırtedebilmektir.[334]
B- Uyku
Allah, genellikle geceleyin algı gücünü alarak insanı uyutur. Belli bir süre tamamlandıktan sonra uyandırır. Uyku bir tür ölümdür. Bu sırada insan bilincinden sıyrılır. Can bedendedir, fakat canın özü olan bilinç ondan ayrılmıştır. Uykuda düşünme söz konusu değildir. Bedenden bağımsız olarak ruh rüya görür, birçok yeri dolaşır, sevinir, sıkıntıya düşer. Uyku bir yönüyle ölüme benzer. Ölümde ruh bedenden ebedî ayrılır. Uykuda ise bilinç kabiliyeti geçici olarak bedenden ayrılsa da, bedene canlılık veren hayvansal ruh bedende kalır. Bedenin dinlenmesi, beyinde binken bunalımların atılması için uyku şarttır. Uykunun ardından, sonra bilincine tekrar kavuşan insan kendisini dinçleşmiş hisseder.[335]
İnsan hayatmın üçte birini işgal etmesi ve insan yaşamında çok önemli bir konuma sahip bulunması nedeniyle Allah, Kur'ân'in pek çok yerinde, ısrarla insanların dikkatini bu nimete çekmek ister: “O'dur ki, geceleyin sizi öldürür (gibi uyutur), gündüzün ne işlediğinizi bilir; sonra belirlenmiş süre geçirilip tamamlansın diye gündüzün sizi diriltir. Sonra dönüşünüz O'nadır; sonra (O, dünyada) yaptıklarınızı size haber verecektir.”[336]
“O'nun âyetlerinden biri de, geceleyin ve gündüzün uyumanız ve O'nun lütfundan (nasibinizi) aramanızdır. Şüphesiz bunda, işiten bir toplum için ibretler vardır.”[337] İnsandaki duygu, düşünce ve idrak uyku sırasında gizlenir. Kendini uykunun kollarına atan kimsede duyu, düşünce ve idrak kalmaz. Dünyadan elini eteğini çeker. Ve bir süre dinlenir, sonra uyanır, yeniden hayata döner. Üzerinde tembellik, usanç, bıkkınlık hissetmez. [338]
Gün boyu yorulup çeşitli zahmetlere katlanan insan, geceleyin istirahat ve sükûn bulmak için yatağına uzanır. Allah ona derin bir uyku ile dinlenme bahşeder. Kafasındaki düşünceleri ve bedenindeki elemleri bir süre kesintiye uğratır, hissettirmez. Uyku ve gece sayesinde güçleri yenilenen insan, her doğan günün sabahı yeniden güç, kuvvet ve zindeliğe kavuşur.[339]
“O, geceyi sizin için elbise, uykuyu dinlenme, gündüzü de kalkıp çalışma zamanı yaptı.”[340]
Gece canlı hayvan ve insan için dinlenme zamanıdır. Yorgunluklar atılır, bedensel acılar diner, gerilimler kaybolur. Gece, insandaki hayatiyeti ve zindeliği yeniler:
“Geceyi sizin istirahat etmenize elverişli, gündüzü de (geçiminizi sağlamanız için) aydınlık yapan O'dur. Şüphesiz bunda işiten bir toplum için ibretler vardır.” [341]
“Geceyi (karanhğıyle sizi örten) bir elbise yaptık.”[342]
“Karanlığı yarıp sabahı ortaya çıkaran O'dur. Geceyi dinlenme zamanı, güneşi ve ayı (vakitlerin bilinmesi için) birer hesap (ölçüsü) yapmıştır. Bu, o üstün ve bilen (Allah)ın takdiridir.”[343]
“Uykuyu dinlenme vakti yapması da Allâhü Teâlâ'nın beşeriyet için kıldığı tedbirlerden biridir. İdrak sahibi insanları bir müddet için idrakten ve duyarlıktan alıkoymakta, onları ölümle hayat arası bir durumda bırakmaktadır. Gündüzleri bin bir meşakkat ve mücâdele içinde yorulan vücutları ve sinirleri bu yolla dinlenmektedir. Bu organların hepsi insanın mahiyetini anlamaktan âciz olduğu, iradesinin de içinde bulunmadığı hayrete değer bir yolla olmaktadır. Uyku halinden uyanıklığa, uyanıklıktan uykuya nasıl geçtiğinin farkında bile değildir. Uyku halinde iken bir düşünce, duyarlıkta bahis mevzuu değildir. Bu hiç şüphesiz canlıların yaratılışlarındaki sırlardan bir sırdır. Bu sırrı ancak onu yaratan ve ona bu sırrı veren bilir. Canlının hayatı da buna bağlı olup hiç bir canlı yoktur ki, uykusuz hayatını devam ettirebilsin. Uykusuzluğa dayanabilmek muayyen bir zamana bağlı kalabilir. Uykusuz kalmaya mecbur olan bir canlının sonunda ölüme mahkum olacağı muhakkaktır. Uykuda vücut ve sinirlerin ihtiyacı haricinde bir takım sırlar da bulunmaktadır. O ruha çok çeşitli hayat mücadelesi sonunda bir sükûnet bahşeder. Öyle bir sükûnettir ki, insanoğlu bir müddet için -ister istemez- silâh ve kalkanı bırakmaya ve kendisini sulh ve sükûne teslime mecbur olur. Her fert suya ve ekmeğe muhtaç olduğu kadar bu sükûnete de muhtaçtır. Gözleri kapayan bir uyku hali yorgun ruhlarda, yıpranmış sinirlerde, huzursuz nefislerde, titreyen gönüllerde bazen mucizevî tesirler meydana getirmektedir. Birkaç dakikayı dahi geçmeyen bu uyku hali ferdin varlığında tam bir inkılâb yapmakta, gücünde ruhunda tam bir yenilenme meydana getirmektedir. Uyandığında tam manasıyle hafiflemiş olur.”[344]
“De ki: “Baksanıza, eğer Allah, üzerinize geceyi kıyamet gününe kadar sürekli kılsa Allah'tan başka size ışık getirecek tanrı kimdir? (Söyleyin), işitmiyor musunuz?” De ki: “Baksanıza, eğer Allah, üzerinize gündüzü, kıyamet gününe kadar sürekli kılsa, Allah'tan başka, size dinleneceğiniz geceyi getirecek tanrı kimdir? Görmüyor musunuz? Rahmetinden dolayı sizin için geceyi ve gündüzü var etti ki, geceleyin dinlenesiniz ve (gündüzün) Allah'ın lütfunu arayasmız ve (Allah'ın nimetine) şükredesiniz.”[345] Gece sükûn ve huzur vaktidir, insanlar için dinlenme anıdır. Gündüz ise yorulma çalışma anı. [346] Uyku birçok yönüyle sır olma özelliğini devam ettirmektedir. Sonuç ve dış görünüş itibarıyla her ne kadar bilinmekte ise de, bir ok yönleri iie insanı çepeçevre saran bir meçhul olma özelliğini sürdürmektedir.[347]
“Allah O'dur ki, geceyi içinde istirahat etmeniz için (serin ve karanlık): gündüzü de (işinizi) görmeniz için aydınlık yaptı. Şüphesiz Allah, insanlara lütufkârdır; fakat insanların çoğu şükretmezler.”[348]
“Allahü Teâlâ sol vâcibulvucuttur ki, sizin rahatınız için geceyi karanlık ve soğuk olarak halketti ki, siz o gecenin içinde sakin olasınız ve sükûnet üzere rahat edesiniz. Çünkü; gece karanlık ve soğuk olup harekete ve iş görmeye mani olduğundan geceyle İnsanların hareketleri sükûnete, meşakkatleri rahata inkılâbeder. Ve bu hal ise daima hareket kuvvei beşeriye mütehammil olmadığından hikmete muvafık ve insanlar için aynı nimettir. Çünkü; daima hareket insanın kuvvay-ı müdrikesi olan gözlere, kulaklara ve sair âlâtı idrak olan azalara, hatta ruha bile zafiyet îrâs eder. Binâenaleyh; hareket sebebiyle arız olan za'fı gecede vâki olan sükûnet ve rahat izâle eder.”[349]
“Görmediler mi, biz geceyi, içinde istirahat etmeleri için yarattık, gündüzü de aydınlık yaptık: Şüphesiz bunda inanan bir kavim için âyetler vardır.”[350] Her ne kadar gündüz uyuyup dinlenmek ve geceleyin geçim temin etmekle uğraşmak mümkünse de, genel olarak çoğunlukla, dinlenmek geceye; çalışmak ise gündüze uygun düşer. Yoksa gece devamlı yatılmalıdır, gündüz de sürekli çalışmalıdır diye bir şart yoktur.[351]
Fahreddin Râzî, [352] Ebussuûd, [353] Aİûsî, [354] İsmail Hakkı Bursevî, [355] Konyalı Mehmet Vehbi, [356] Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır [357] gibi müfessirler, uykunun insan hayatında oynadığı önemli rolleri, uykunun mahiyetinin görülebilir yanlarını, beden ve ruha sağladığı faydalan tefsirlerinde açıklamışlardır.
Gece ve uyku ilişkisinden söz ederken, gecenin karanlığının insan üzerindeki psikolojik tesirlerine de değinmek istiyoruz. İnsan akşam karanlığından itibaren aydınlık hissinden sıyrılıp karanlık hissine girer. Gece Özelliklerinin kuşatması altında kalır. Parlak varlıklar mat, renkler ve şekiller siyah olur. Gözler kararır, gönüller daralır. İnsan kendisini gece içinde, bir hayal altında sinmiş, gizlenmiş ve mahkum olmuş hisseder. [358] Gündüzden geceye girdiğinde insan bu psikolojik havayı teneffüs eder.
“Rabb'imiz o Allah'tır ki: gökleri ve yeri allı günde yarattı, sonra arşa istiva etti (tahta kuruldu. O) geceyi, durmadan onu kovalayan gündüzün üzerine bürüyüp örter. Güneşi, ayı ve yıldızları buyruğuna boyun eğmiş vaziyette (yaratan O'dur). İyi bilin ki, yaratma ve emir O'nundur. Alemlerin Rabb'i Allah, ne uludur!”[359]
Gece karanlığı, ortalığı kapladığı zaman birçok şeyin görünmesine engel olur. Bu durumda gece korkulu bir hal alır. Kuruntular, vesveseler, korku ve tasalar gece karanlığında kaynaşır. Şuur ve duygular daralır. Şeytan, tuzaklarını daha rahat kurar. Karanlık ve yalnızlık hayvanı duyguların uyanmasına yardımcı olur. [360] Bu yüzden Allah (c.c) şöyle buyuruyor:
“De ki: Sığınırım ben karanlığı yarıp sabahı ortaya çıkaran Rabb'e; yarattığı şeylerin şerrinden, karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden...”[361]
C- Ölüm Sarhoşluğu
İnsanın en çok ürktüğü, hatırlamak istemediği, hayaline bile getirmeyi düşünmediği şey ölümdür. İnsanın ölüm anında geçirdiği “ölüm sarhoşluğu” denilen bir hal vardır. İnsan hayat safhasının sonunda böyle bir anı yaşar.
Hayat, ölüm emareleri belirleninceye kadar normal seyrinde devam eder. Ölüm anı gelip çattığında bir şiddet insanın her yanını sarar. Bu sekerât-ı mevttir. “Ölümün şiddeti ki, akla galip ve fehme mâni bir haldir.”[362] Resûlüllah (s.a.v.) vefat edeceği zaman yüzündeki mübarek terleri silerek şöyle buyur-muştur: “Sübhânallah, gerçekten ölüm sarhoşluğu var.” [363] “Ölüm sarhoşluğu gerçekten geldi. İşte (ey insan) bu, senin öteden beri kaçtığın şeydir.” [364]
Canın bedenden çıkacağı esnada üzerine zorlu haller iner. Ruhun köprücük kemiklerine varacağı esnada insanın içinde bulunduğu halin dehşetini tarif etmek mümkün değildir. O esnada insan, ayrılığın mutlaka vuku bulacağına ve işin zorlaşacağına meselenin sarpa sarıp bacağın bacağa dolaşmakta olduğuna kesinkes inanacaktır.[365]
“Hayır, ne zaman ki can, köprücük kemiklerine dayanır, (başında bulunanlar tarafından): “Kim afsun yapar acaba? denir, kendisi artık bunun, ayrılık zamanı olduğunu anlar, bacak bacağa dolaşır.” [366]
Can boğaza geldiğinde, son nefesini vermek üzereyken, her şey biter, gözleri yuvarlarından kaydıran sıkıntı sökün ediverin Son nefes acı, katı, aynı zamanda karşı gelinemeyen, geri çevrilemeyen bir hakikattir. Korkular, şaşkınlıklar ve feryatlar doludur. Son derece sıkıntılı, elem vericidir.[367]
Müminin ruhunun kolaylıkla çıkacağı, inanmayanların ruhlarının ise zorla çekilip alınacağı belirtilir:
“Allah'a karşı yalan uydurandan, ya da kendisine bir şey vahyedilmemişken “Bana da vahyolundu” diyenden ve “Ben de Allah'ın indirdiği gibi indireceğim!” diyenden daha zalim kim olabilir? O zalimler ölüm dalgaları içinde, melekler de ellerini uzatmış: “Haydi canlarınızı çıkarın, Allah'a gerçek olmayanı söylemenizden ve O'nun âyetlerine karşı büyüklük taslamanızdan ötürü, bugün alçaklık azabıyla cezalandırılacaksınız!” (derken) onların hâlini bir görsen!”[368] Ayet-i kerimede sözü edilen kimselerin ölümlerinin şiddetli, gayet elem verici olacağı ve meleklerin katı bir şekilde ruhlarını kabzedecekleri belirtiliyor.
Bu bölümün sonunda konumuzu toparlamak istiyoruz:
Uyku ve rüya olayı insanın hayatında önemli bir yer işgal ettiği gibi, psikologları en çok meşgul eden konuların da başında yer almıştır. İnsan hayatının üçte birini belki daha fazlasını işgal etme ve insan hayatında çok önemli bir role sahip olması nedeniyle Yüce Allah Kur’ân’ın pek çok yerinde, ısrarla insanların dikkatini uyku nimetine çekmek istemiştir. Uykunun insana sağladığı faydalan sanki bir nakarat gibi tekrar tekrar beyan buyurmuştur. er-Râzî, Ebussuûd, el-Alûsî gibi müfessirlerle, çağımızın müfessirleri, uykunun mâhiyetinin görülebilir yanlarını, beden ve ruha sağladığı faydaları ilmî bir şekilde açıklamışlardır.
Uykudan söz edilirken, hiç rüyadan bahsedilmez mi? Elbette bahsedilir. Kur'ân rü'ya hadisesine de parmak basar. Meselâ, Yusuf süresindeki kıssa bir rü'ya ile alâkalıdır. Kur'ân-ı Kerim günümüz psikolojisinden daha ileri giderek rü'yaya sadık ve sadık olmayan şeklinde bir nitelik kazandırmıştır. Hatta günümüz psikolojisinden farklı olarak rü'ya tabiri meselesine işaret etmiştir.
Kur'ân sahifelerini araştırırken psikolojik bir vakıa olarak “ölüm sarhoşluğu” diye bir olaya rastladık. Oysa günümüz Batı psikolojisinde böyle bir olaya yer verilmez. İşte biz Kur'ân'dan yapmış olduğumuz bu tür tesbitlerie psikoloji ilminin konularının zenginleşmesine hizmet ettiğimiz inancındayız.[369]
6- KUR'ÂN'DA RUH SAĞLIĞI
Kur'ân-ı Kerim hastalık nedenleri olarak ruhî etkilere büyük ölçüde yer verir. Üzüntü ve ruhî bunalımları hastalıkların baş nedeni sayar: “Dediler ki: “Vallahi sen, Yusuf'u ana ana hasta olacaksın, yahut öleceksin!”[370] Hastalıkların nedenlerini genellikle ruhî etkenlerde gören Kur'ân, ruh hekimliğinin önemine işaret etmiştir. İnsanları özellikle psiko-somatik hastalıklardan korumayı hedeflemiştir. Ruh hastalıkları daha çok, sıkıntı elem, çatışma, kaldıramayacak kadar ağır yük yüklenme gibi nedenlerden kaynaklanır.
Kur'ân Allah'a, kadere, âhirete imanı, tevekkül ve sabrı emrederek, ruhsal gerilimleri hafifletici, sıkıntıları giderici, bunalımları yok edici esaslarıyla psikoz ve nevroz gibi hastalıkların büyük ölçüde önüne geçer.
Kur'ân'da ruhsal hastalıkları önlemeye yönelik genel esaslar vardır:
“(Tarafımdan onlara) de ki: “Ey nefislerine karşı aşırı giden kullarım, Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü o, çok bağışlayan ve çok esirgeyendir.”[371]
“ “Sapıklardan başka kim Rabb'inin rahmetinden umut keser?” dedi.”[372]
“Ve deki: “Rabb'im, şeytanların dürtüklemelerinden sana sığınırım.”[373]
“Eğer Allah sana bir zarar dokundunırsa onu, yine ondan başka kaldıracak yoktur ve eğer sana bir hayır dilese, O'nun keremini de geri çevirecek yoktur. Hayrını kullarından dilediğine verir. O bağışlayan, esirgeyendir.”[374]
Kur'ân insanın ruh sağlığının esası olan iç huzurunun sağlanması yolunda somut adımlar atar. Bu somut adımların başında “zikrullah” gelir.
İnanan insanlar Allah'ı anmakla; Allah'a bağlılıklarını hissetmekle iç huzuru elde ederler. Yalnızlıktan doğan tedirginlik ve gerginlikten kurtulurlar.[375] Bu iddiayı özellikle hastalar ve yaşlılar üzerinde yapılan gözlemler isbat etmektedir. Yalnız kimselerin “zikrullah”ın verdiği iç huzuru sayesinde psikolojik bir dinamizm kazandıkları görülmüştür. Ruhun dinçleşmesi insan bedenine de müsbet bir şekilde yansımaktadır. Bu gerçek, Kur'ân'da şöyle ifadesini buluyor: “Onlar inanan ve Allah'ı anmakla gönülleri huzur bulan kimselerdir. İyi biiin ki ancak Allah'ı anmakla gönüller huzur bulur.”[376] Bu âyet-i kerime de, ancak Allah'ın zikriyle gönüllerin huzur bulacağı belirtiliyor. Gönüllerin huzur bulacağı, doyuma ulaşacağı zikir; Kur'ân okumak, dinlemek, sübhânellah, elhamdülillah, Allâhu ekber, lâ ilahe illallah gibi ifadelerle Allah'ı anmak veya Allah'ı kalbde tutmaktır. Allah'ı anmak insanın gönlüne sevinç ve huzur verir.[377]
Allah'ı anınca fikirler gayesine erer, mantıklar durur, bütün hissiyat, ümitler ve korkular son merciine dayanır. Gönüller, Allah'tan başka hangi şeye yönelip kavuşsa, hepsinin ötesi bulunduğundan hiç birinde karar kılamaz, hiç biri ruhunu doyuramaz, heyecanını dindiremez. Haz ve lezzette daha yükseğe erişmek ister. Fakat Allah'ı anmaktan zevk almağa başladığında bütün arzuların ve isteklerin Allah'a râci olduğunu anlar ve artık ondan yüksek bir merci ve maksûda yönelmeye imkân bulunmaz. Bundan dolayıdır ki, inanmayanların ve gafillerin kalbleri hiç bir zaman ızdıraptan kurtulamaz, iç huzuru bulamaz, çırpınır durur. [378] Sıkıntı, bunalım ve huzursuzluklar ise ruh sağlığını tehdit eden en büyük etmenlerdendir. Bu etmenlere ve bunların doğurabileceği psikolojik hastalıklara şifâ olarak Kur'ân reçetesi, “zikrullah” ilâcını teklif ve tavsiye eder.[379]
Sonuç
Bu mütevazı çalışmamızın sonuna gelmiş bulunuyoruz. Araştırmaya başlarken ulaşmayı hedeflediğimiz gayelere varmanın verdiği gönül rahatlığı içindeyiz.
Tezimizin genel gayesi, Kur'ân ilim çatışması, İslâm dininin gelişme ve ilerlemeye engel olması gibi vehimleri ortadan kaldırmak, Kur'ân'ın ilmî yönden bir mucize olduğunu gözler önüne sermekti. Çalışmamız kendi sınırları içerisinde bu hedefine ulaşmıştır. Tezin özel gayesi ise, Kur'ân'ın insan psikolojisine ilişkin konulara ne derece önem verdiğini ve bu yöndeki beyanlarıyla da bir mucize olduğunu ilân etmekti. Elimizdeki sınırlı imkânlara ve beşerî aczimize rağmen bu hedefe varma yolunda gösterilen çabanın en somut delili, işte elimizdeki bu tezdir.
Tezimizi hazırlarken bir psikoloji çalışması değil, bir Kur'an araştırması yaptığımızı hiç bir zaman unutmadık. Hiç bir zorlamaya ve dayanıksız te'villere gitmedik. Doğrudan müfessirlerin ve Kur'ân araştırmacılarının eserlerine başvurduk. Müfessirler tefsirlerini yazarlarken sırf Kur'ân'daki psikolojik âyetleri açıklama cihetine gitmemişlerdi, Doğal olarak, hiç bir zorlamaya gitmeden, Yüce Allah'ın âyetlerde neyi murâd ettiğini anlamaya çalışmışlar ve anladıklarını kaleme almışlardı. İşte biz başvurduğumuz kaynaklarda, psikolojik bir olaydan yahut insanların psikolojik bir yönünden bahseden Kur'ân âyetlerinin, müfessirler tarafından aynı şekilde psikolojik bir gerçek olarak açıklandığını gördük. Ve çalışmamızı bu tür verilere dayanarak gerçekleştirdik. Yoksa Kur'ân'dan bir kelime alıp psikoloji kitaplarına gidip sadece onlardaki bilgilerle bu kelimeyi açıklama gafletine düşmedik.
Tezimizde ele aldığımız konulara dair değerlendirmelere burada yeniden yer vermek istemiyoruz. Bu değerlendirmeleri bölüm sonlarında kaydetmiştik. Fakat bu tezimiz vasıtasıyla ulaştığımız bir gerçeği burada ilân etmek isteriz: Kur'ân-ı Kerim, modern psikolojinin daha henüz sözünü bile etmediği psikolojik meselelere yer vermiştir. İşte bunlardan bazıları: Melek ve şeytan gibi insan davranışlarını etkileyen fizyolojik olmayan motivler, ölüm sarhoşluğu... İşte biz Kur'ân'dan yapmış olduğumuz bu tesbitlerle psikoloji ilminin konularının zenginleşmesine hizmet ettiğimiz inancındayız.
Bu çalışmamızın ilim çevrelerindeki ilk tesirinin şu şekilde kendini göstereceğini umuyoruz: Din psikolojisi alanındaki çalışmalara yeni bir ivme kazandıracak, “İslâm Dini Psikolojisi” gibi kendine has nitelikleri olan bir özelleşmeye gidilecektir.
Ayrıca bu araştırmada, Kur'ân ve psikoloji münasebetine dair yapılan yorumların kesin neticeler olduğunu iddia etmiyoruz. Bu yorumlar, Kur'ân âyetlerinin üslûbu uyarınca muhtemel bir kaç anlamdan bir yahut ikisini tercih etmek suretiyle yapılan yorumlardır. Hata ihtimali daima mevcuttur. Hata ihtimali olmasına rağmen, bir Kur'ân kültürü verebilmek için böyle yorumlar makul görülebilir.
Sonra bu çalışma, taşıdığı isme rağmen, Kurûn'da mevcut, insan psikolojisine dair bütün verileri, meseleleri, problemleri en mükemmel bir şekilde aydınlatma iddiasında değildir. Sadece belirtilen konularda, mütevazi imkânlarla elde edebilen bilgiler aktarılmaya çalışılmıştır. Kur'ân-ı Kerim'deki mühim bir konuyu anlatmaya çalışan bu araştırma, O'na lâyık bir içerik ve üslûpla bezenmeye gayret göstermişse de, bu görevi yerine getirirken, beşerî acze dayalı, kasıtsız hatalardan uzak olduğunu iddia edemez.[380]
Bibliyografya
1- el-Alûsî, Şihâbuddîn Mahmud, Rûhu'l-Maânî fî Tefsîri'l-Kur'ani'1-Azîm, Dâru İhyâi't-Turâsi'l-Arabî, Beyrut, tarihsiz.
2- Ateş, Süleyman, Kur'ân-ı Kerim ve Yüce Meâlî, Yeni Ufuklar Neşriyat, İstanbul, 1988.
3- Ateş, Süleyman, Yüce Kur'ân'ın Çağdaş Tefsiri, Yeni Ufuklar Neşriyat, İstanbul, 1988.
4- Ateş, Süleyman, İslâm'a İ'tirazlar ve Kur'ân-ı Kerim'den Cevaplar, Yeni Desen Tic. Ltd. Şti. Matbaası, Ankara, 1966.
5- Bayraklı, Bayraktar, İslâm'da Eğitim, Şafak Ambalaj Sanayi, İstanbul, 1983.
6- Benna, Hasan, Risaleler, Tere. Hasan Karakaya, Kadir Tabakçı, H. İbrahim Kutlay, Hikmet Yayınları, İstanbul. 1984.
7- el-Buhârî, Muhammed b. İsmail. Sahih, Çağrı Yayınları, İstanbul,. 1981.
8- el-Bursevî. İsmail Hakkı. Tefsîru Rûhu'l-Beyân, Matbaayı Osmaniye, Dersaâdet, 1330.
9- el Cevheri, Tantâvî. Tefekkür Hazinesi Kur'ân-ı Kerim ve İlim Cevherleri, Tere. Abidin Sönmez, Nizam Yayınevi. İstanbul, 1974.
10- Ebussuûd, Muhammed b. Muhammed el-İmâdî, İrşâdu Akli's-Selîm İlâ Mezâye'l-Kitâbi'l-Kerîm, Dâru îhyâi't Turâsi'l-Arabî, Beyrut, tarihsiz.
11- Eminoğlu, Mehmet, Çağımızı Aydınlatan Kur'ân Mucizeleri, Hizmet Kitabevi, Konya, 1987.
12- Garaudy, Roger, İslâm ve İnsanlığın Geleceği, Terc. Cemal Aydın, Pınar Yayınları, İstanbul, 1990.
13- el-Gazalî, Ebû Hâmid Muhammed, Cevâhiru'l-Kur'an, Yazma, Süleymâniye Kütüphanesi, Ayasofya No. 1753.
14- Havva, Saîd, el-Esâs fi't-Tefsîr, Terc. M. Beşir Eryarsoy, Şâmil Yayınevi, İstanbul, 1989.
15- el-Hicâzî, M. Mahmut, Furkan Tefsiri, Tere. Mehmet Keskin, İlim Yayınları. İstanbul, tarihsiz.
16- İbn Kesîr Ebu'1-Fidâ İsmail, Tefsîru'l-Kur'ani'l-Azîm, Dâru İhyâi'l-Turâsi’l-Arabî, Beyrut, 1969.
17- Keskioğlu. Osman, Nüzulünden Günümüze Kur'ân-ı Kerim Bilgileri, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara. 1987.
18- Kırca. Celal, Kur'an-ı Kerim'de Fen Bilimleri, Marifet Yayınları. İstanbul, 1984.
19- el-Kurtûbî. Ebû Abdullah Muhammed b. Ahmed. el-Câmiu'l-Ahkâmi'l-Kur'an, Dâru İhyâi'l-Turâsi'l-Arabî. Beyrut. 1985.
20- Kutub. Seyyid. Fî Zılâli'l-Kur'an, Terc. M. emin Saraç, İ. Hakkı Şengüler. Bekir Karlığa. Hikmet Yayınları, İstanbul, tarihsiz
21- Kutub, Seyyid, Kur'an'da Edebî Tasvir, Tere. Süleyman Ateş, Hilâl Yayınları, İstanbul, tarihsiz
22- Kutub, Muhammed, İnsan Psikolojisi Üzerine Etüdler, Terc. Bekir Karlığa, İşaret Yayınları, İstanbul, 1987.
23- el-Mevdudî, Ebu'1-A'lâ, Tefhîmu'l-Kur'an, Tere, Muhammed Han Kayanı, Yusuf Karaca, Nazile Şişman, İsmail Bosnalı, Ali Ünal, Hamdi Aktaş, İnsan Yayınları, İstanbul, 1986,
24- el-Müslim, Ebu'l-Hüseyn Müslim b. el-Haccâc. Sahih, Çağrı Yayınları, İstanbul, 1981.
25- Nurbaki, Haluk, Sonsuz Nur, Damla Yayınevi, İstanbul, 1987.
26- Paşa, Gazi Ahmet Muhtar, Yaratılış ve Ötesi, (Serâiru'l-Kur'an), Sadeleştirme -açıklama: Ali Turgut, Küllür Basın Yayın Birliği, İstanbul, 1989.
27- er-Râzî, Fahreddin, Tefsîru'l-Kebîr, Dâru'l-Kütübü'l-İlmiyye. Tahrin, tarihsiz.
28- Songar. Ayhan. Çeşitleme, Kubbealtı Neşriyat, İstanbul. 1981.
29- es-Suyûtî. Celâleddin. el-İtkân fi Ulûmi'l-Kur'an, Terc. Sakıp Yıldız, Hüseyin Avni Çelik, Hikmet Neşriyat, İstanbul, 1987.
30- Tabbara, Abdulfettah, Kur'an ve Modern İlim, Tere. Celal Yıldırım. Uysal Kitabevi. Konya, tarihsiz.
31- Uludağ. Süleyman. İslâm'da Emir ve Yasakların Hikmeti, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara, 1989.
32- Vehbi, Konyalı Mehmed, Hulâsâtü'l-Beyân fi Tefsiri'1-Kur’an, Üçdal Neşriyat, İstanbul, 1976.
33- Vehbi, Konyalı Mehmed, Ahkâm-ı Kur'aniye, Üçdal Neşriyat, İstanbul, 1971.
34- Yazır, Elmalılı Muhammed Hamdi, Hak Dini Kur'an Dili, Diyanet İşleri Reisliği Neşriyatı, İstanbul, 1935.
35- Yıldırım, Suat, Kur'an-ı Kerim ve Kur'an İlimlerine Giriş, Ensar Neşriyat, İstanbul, 1985.
36- ez-Zerkanî, Muhammed Abdülazîm, Menâhilu'l-İrfân fî Ulûmi'l-Kur'an, Dâru İhyâu'l-Kütübü'l-Arabiyye, Kahire, tarihsiz.[381]
[1] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 5.
[2] Gazali, Ebû Hâmid Muhammed, Cevâhiru'l-Kur'ân, Yazma, Süleymâniye Kütüphanesi, Ayasofya No. 1753, v.18 b.
[3] Kırca, Celal, Kur'ân-ı Kerim'de Fen Bilimleri, s. 32-33.
[4] Suyûtî. Celâleddin, el-İtkân fi Ulûmi'l-Kur'ân, Tere. Sakıp Yıldız, Hüseyin Avni Çelik, İstanbul, 1987, II, 330.
[5] Paşa. Gazi Ahmed Muhtar, Yaratılış ve Ötesi, (Serâiru'l-Kur'ân), Sadeleştirme-Açıklama: Ali Turgut, İstanbul, 1989. s.20.
[6] Yıldırım, Sual, Kur'ân-ı Kerim ve Kur'ân İlimlerine Giriş, İstanbul. 1985, s.202-203.
[7] Ateş. Süleyman, Yüce Kur'ân'ın Çağdaş Tefsiri, İstanbul, 1988,1, 55-56.
[8] Keskioğlu, Osman. Nüzulünden Günümüze Kur'ân-ı Kerim Bilgileri, Ankara, 1987. s.266.
[9] Kutub. Seyyid Fî Zılâli'i-Kur'ân, Tere. M. Emin Saraç. İ. Hakkı Şengüler, Bekir Karlığa. İstanbul, tarihsiz. I. 377-379.
[10] Kutub. Seyyid. Fî Zılâli'l-Kur'ân. I. 378-379.
[11] Zerkanî. Muhammed Abdulazîm. Menâhilu'l-İrfân fi Ulümi'l-Kur'ân. Kahire, tarihsiz, II. 100-101.
[12] Zerkanî. Muhammed Abdulazîm. a.g.e., İL 101-102.
[13] Yıldırım, Suat, a.g.e., s. 204.
[14] el-Bennâ. Hasan, Risaleler, Tere. Hasan Karakaya, H. İbrahim Kutlay, Kadir Tabakçı, İstanbul, 1984, XII, 47-48:
[15] Garaudy, Roger, İslâm ve İnsanlığın Geleceği, Tere. Cemal Aydın, İstanbul, 1990, s.81.
[16] Ateş, Süleyman, İslâm'a İ'tirazlar ve Kur'ân-ı Kerim'den Cevaplar, Ankara. 1966, s.133. Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 6-12.
[17] ez-Zâriyât: 51/20-21.
[18] Fussilet: 41/53.
[19] Tabbara, Abdulfettah, Kur'ân ve Modern İlim, Tere. Celal Yıldırım. Konya, tarihsiz, s.243.
[20] eş-Şems: 91/7-l0.
[21] Hûd: 11/9-10.
[22] en-Nisâ: 4/128.
[23] en-Nisâ: 4/28.
[24] Kutub, Muhammed, İnsan Psikolojisi Üzerine Etüdler, Terc. Bekir Karlığa. İstanbul, 1987. s. 13-14.
[25] Kutub, Muhammed. a.g.e., s.15-17.
[26] Kırca, Celal, a.g.e., s. 182-183.
[27] Kutub. Seyyid, Fî Zılâli'l-Kur'ân, VII, 562.
[28] Yunus: 10/38.
[29] Kutub. Seyyid. Kur'ân'da Edebî Tasvir, Terc. Süleyman Ateş. İstanbul, tarihsiz. .s.41.
[30] el-Bennâ- Hasan a.g.e., XII, 20.
[31] ez-Zâriyat: 51/20-21.
[32] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 13-16.
[33] Ateş, Süleyman, Yüce Kur'ân'ın Çağdaş Tefsiri, V, 246.
[34] el-İsra: 17/85.
[35] Kutub, Seyyid, Fî Zılâli'l-Kur'ân, IX, 372.
[36] Râzî, Fahreddin, et-Tefsîru'1-Kebîr, Tahran, tarihsiz, XXI, 38.
[37] Kutub, Muhammed, a.g.e., s.66, 84, 87.
[38] Vehbi, Konyalı Mehmed, Hulâsâtu'l-Beyân, İstanbul, 1976, VIII, 3049-3050.
[39] Vehbi, Konyalı Mehmed, Ahkâm-ı Kur'âniye, İstanbul, 1971, s.79-80.
[40] el-Hicr: 15/29; Sâd: 38/72.
[41] el-Bennâ, Hasan, a.g.e., XII. 27. Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 16-18.
[42] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 19.
[43] Kutub, Seyyid, Fî Zılâli'l-Kur'ân, VII, 554.
[44] Yunus: 10/31.
[45] Mcvdudî. Ebu'1-Alâ. Tefhîmu'l-Kur'ân, Tere. Muhammed Han Kayanı, Yusuf Karaca, Nazife Şişman, İsmail Bosnalı, Ali Ünal, Hamdi Aklaş, İstanbul, 1986, IV, 322.
[46] es-Seede: 32/9.
[47] en Nahl: 16/78:
[48] Kulub. Seyyid, Fî Zılâli'l-Kur'ân, IX, 223.
[49] Yazır, Elmalılı Muhammed Hamdi, Hak Dini Kur'ân Dili, İstanbul. 1935. VII. 5497.
[50] el-İnsan: 76/2.
[51] Vehbi. Konyalı Mehmed, Hulâsâtu'l-Beyân, XV, 6271.
[52] el-Mülk: 67/23.
[53] el-Müminûn: 23/78.
[54] Râzî, Fahreddin, a.g.e., XX, 98.
[55] Kurtûbî, Ebû Abdullah Muhammed b. Ahmed, el-Câmiu'l-Ahkâmi'l-Kur'ân, Beyrut, 1985, X, 151.
[56] Ebussuûd, Muhammed b, Muhammed el-İmâdî, İrşâdu Akli's-Selim İlâ Mezâye'l-Kitâbi'l-Kerim, Beyrut, tarihsiz, V, 131-132.
[57] Alûsî, Şihabuddin Mahmut, Rûhu'l-Maânî fî Tefsîri’l-Kur'âni'l-Azîm, Beyrut, tarihsiz, XIV, 201.
[58] Bursevî, İsmail Hakkı, Tefsîru Rûhu’l-Beyân, Dersaâdet, 1330 h. IV, 43; V, 62-63.
[59] Yâsîn: 36/66-67.
[60] Hicâzî, M. Mahmut, Furkan Tefsiri, Tere. Mehmet Keskin, İstanbul, 1989. V, 211, Vehbi, Konyalı Mehmet, Htılâsâtu'I-Beyân, XII, 4672.
[61] el-Furkân: 25/53.
[62] el-Fâtır: 35/12.
[63] er-Ra'd: 13/3.
Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 19-22.
[64] el-Beled: 90/8-9.
[65] Kutub, Seyyid. Fî Zilâli'l-Kur'ân, XVI. 217.
[66] Yazır, Elmalılı Muhammed Hamdi, a.g.e., VII, 5836.
[67] Vehbi, Konyalı Mehmed, Hulâsâtu'l-Beyân, XV. 6456.
[68] Hicazı, M. Mahmut, a.g.e., VI, 102.
[69] er-Rahmân: 55/1 -4.
[70] Kutub, Seyyid Fî Zılâli'l-Kur'ân, XIV, 212-213.
[71] el-Bakara: 2/l-33.
[72] Kutub, Seyyid, Fî Zılâli'l-Kur'ân, I, 116. Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 22-24.
[73] Yazır, Elmalılı Muhammed Hamdi, a.g.e., VIII, 5952.
[74] el-Alâk: 96/1-5.
[75] Hicâzî, M. Mahmut, a.g.e;, VI, 562.
[76] el-Mâide: 5/31.
[77] Cevheri, Tantâvî, Tefekkür Hazinesi Kur'ân-ı Kerim ve İlim Cevherleri, Terc. Abidin Sönmez, İstanbul, 1974, s.115.
Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 24-25.
[78] en-Necm: 53/43.
[79] Kutub, Seyyid, Fî Zılâli'l-Kur'ân, XIV, 141.
[80] Vehbi, Konyalı Mehmed, Hulâsatu'l-Beyân, XIV, 5653.
[81] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 25-26.
[82] Yazır, Elmalılı Muhammed Hamdi, a.g.e., VIII, 5935.
[83] et-Tegabün: 64/3.
[84] en-Nisâ: 4/1.
[85] Kutub, Seyyid, Fî Zılâli'l-Kur'ân, III, 57.
[86] el-İsra: 17/70.
[87] Havva. Said, el-Esâs fi't-Tefsîr, Terc. M. Beşir Eryarsoy, İstanbul, 1989, VIII, 237.
[88] Kutub, Seyyid, Fî Zılâli'l-Kur'ân, XIV, 522.
[89] el-Müminûn: 23/14.
[90] el-Bakara: 2/30.
[91] Kutub, Seyyid, Fî Zılâli'l-Kur'ân, I, 114.
[92] Vehbi, Konyalı Mehmed, Hulâsâtu'l-Beyân, I, 92.
[93] Ateş, Süleyman, Yüce Kur'an'ın Çağdaş Tefsiri, V, 244.
[94] el-İsra: 17/84.
[95] Eminoğlu, Mehmet, Çağımızı Aydınlatan Kur'ân Mucizeleri, Konya, 1987, s.245.
[96] Ibn Kesîr, Ebu'1-Fida ismail. Tefsîru'l-Kur'âni'l-Azîm, Beyrut, 1969, III, 60.
[97] el-İsra: 17/21.
[98] Ateş, Süleyman, Yüce Kur'an'ın Çağdaş Tefsiri, V, 208.
[99] en-Nisâ: 4.
[100] Mevdudî, Ebu'l-A'lâ, a.g.e., 1,290.
[101] el-En'âm: 6/165.
[102] Havva, Said, a.g.e., V, 52.
[103] ez-Zuhruf: 43/32.
[104] Kutub, Seyyid, Fî Zılâli'l-Kur'ân, XIII, 187.
[105] en-Nahl: 16/71.
[106] Vehbi, Konyalı Mehmed, Hulâsâtu'l-Beyân, VII, 2863. Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 26-28.
[107] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 29.
[108] el-Kasas: 28/31.
[109] Kutub, Seyyid. Fî Zılâli'l-Kur'ân, XI, 255.
[110] Mevdudî, Ebu'l-A'lâ, a.g.e., V, 447.
[111] Kâf: 50/33.
[112] Mevdudî, Ebul-A'lâ. a.g.e., III, 364.
[113] el-Müminûn: 23/2.
[114] Yazır, Elmalılı Muhammed Hamdi, a.g.e., IV, 3428. Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 29-30.
[115] Kutub, Muhammed. a.g.e., s.103-104.
[116] er-Ra'd: 13/12-13.
[117] Ateş, Süleyman, Yüce Kur'an'ın Çağdaş Tefsiri, IV, 462.
[118] Kutub, Seyyid, Fî Zılâli'l-Kur'ân, XI, 418. Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 30-31.
[119] Kutub, Seyyid, Fî Zılâli'l-Kur'ân, II, 453.
[120] Al-i İmrân: 3/134.
[121] Ateş, Süleyman, Yüce Kur'an'ın Çağdaş Tefsiri, 11,111.
[122] Havva, Said, a.g.e., II, 455.
[123] Hicâzî, M. Mahmut, a.g.e., II, 457.
[124] et-Tevbe: 9/14-15.
[125] eş-Şûrâ: 26/37.
[126] el-A'râf: 7/43.
Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 31-32.
[127] Ateş, Süleyman, Yüce Kur'ân'ın Çağdaş Tefsiri, III, 133.
[128] el-En'âm: 6/27.
[129] el-A'râf: 7/149.
[130] Yazır, Elmalılı Muhammed Hamdi, a.g.e., III, 2284.
[131] et-Tevbe: 9/118.
[132] Hicâzî. M. Mahmut, a.g.e., II, .550.-551.
[133] et-Tahrîm: 66/8.
[134] Kırca, Celal, a.g.e., s. 1İ2.
Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997:32-33.
[135] Mevdudî Ebu'1-Alâ, a.g.e., II,21.
[136] el-A'râf: 7/19-22.
[137] el-Kasas: 28/25.
[138] Kutub, Seyyid, Fî Zılâli'l-Kur'ân, XI, 243. Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 33-34.
[139] Kutub, Muhammed, a.g.e., s.326.
[140] es-Secde: 32/7.
[141] Kutub, Seyyid, Fî Zılâli'l-Kur'ân, XI, 515-516.
[142] en-Nahl: 16/ 8.
[143] Kutub, Seyyid, Fî Zılâli'l-Kur'ân, IX: 163-164.
Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997:35-36.
[144] Mevdudî, Ebu'1-A'lâ, a.g.e., IV, 261-262.
[145] er-Rûm: 30/21.
[146] Hicazı, M. Mahmut, a.g.e., IV, 544-545.
[147] Kutub, Seyyid, Fî Zılâli'l-Kur'ân, XI. 414.
[148] Kutub, Seyyid, Fî Zılâli'l-Kur'ân, VI, 348.
[149] el-A'râf: 7/189.
[150] en-Nahl: 16/72. Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 36-38.
[151] Al-i İmrân: 3/14.
[152] Ateş, Süleyman. Yüce Kur'ân'ın Çağdaş Tefsiri, III, 22.
[153] Hicâzî, M, Mahmut, a.g.e., I, 256.
Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 38-39.
[154] Uludağ, Süleyman. İslam'da Emir ve Yasakların Hikmeti, Ankara, 1989, s. 158.
[155] el-Bakara: 2/124.
[156] Al-i İmrân: 3/38.
[157] el-Furkân: 25/74.
Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997:39.
[158] Ateş, Süleyman, Yüce Kur'ân'ın Çağdaş Tefsiri, VI, 267.
[159] el-Furkân: 25/54.
[160] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 40-44.
[161] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 45.
[162] el-Lokmân: 31/12.
[163] el-İnsân: 76/3.
[164] İbrahim: 14/34.
[165] Hûd: 11/9.
[166] eş-Şûrâ: 42/48.
[167] el-Fecr: 89/15-20.
[168] Kırca, Celal, a.g.e., s.205-206. Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 45-47.
[169] Hicâzî, M. Mahmut, a.g.e., III, 25.
[170] Yûnus: 12/11.
[171] el-İsra: 17/11.
[172] Havva, Said, a.g.e., VIII, 160.
[173] Hicâzî, M. Mahmut. a.g.e., III, 406.
[174] Yazır, Elmalılı Muhammed Hamdi. a.g.e., IV, 3168.
[175] Hicâzî. M. Mahmut, a.g.e., IV. 81.
[176] Vehbî. Konyalı Mehmet, Hulâsâtu'l-Beyân, IX. 3425.
[177] el-Enbiya: 21/ 37.
Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997:47-48.
[178] Kırca. Celal, a.g.e., s.208.
[179] Havva, Said. a.g.e., III. 305.
[180] eıı-Nisâ: 4/128.
[181] Kırca, Celal, a.g.e., s.209. Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997:48-49.
[182] Al-i İmran: 3/159.
[183] Vehbi. Konyak Mehmet, Hulâsâtu'l-Beyân, II, 767.
[184] Kutub, Seyyid, Fî Zılâli'l-Kur'ân, II, 501.
[185] et-Tevbe: 9/128.
[186] Hicâzî, M. Mahmut, a.g.e., II, 546.
[187] et-Tevbe: 9/114.
[188] Havva, Said, a.g.e., VI, 296.
[189] Yazır, Muhammed Hamdi, a.g.e., III, 2629.
[190] Kutub, Seyyid, Fî Zilâli'l-Kur'ân, IX, 497.
[191] Meryem: 19/12-13.
[192] Hicâzî, M. Mahmul, a.g.e., II, 528.
[193] et-Tevbe: 9/97.
[194] Yûsuf: 12/109.
[195] Kutub. Seyyid. Fî Zılâli'I-Kur'ân, XV, 200.
[196] el-Hâkka: 69/33-34. Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997:49-51.
[197] Hicâzî, M. Mahmut, a.g.e., III, 488.
[198] el-Kehl: 18/54.
[199] el-Hacc: 22/8-9. Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997:51-52.
[200] ez-Zümer: 39/8.
[201] ez-Zümer: 39/49.
[202] en-Nahl: 16/53-54.
[203] Yûnus: 10/12.
[204] el-En'am: 6/40-41.
[205] el-Fussilet: 41/50-51.
[206] el-Ankebût: 29/65.
[207] Yûnus: 10/21-23.
[208] el-En'âm: 6/63-64.
[209] Lokman: 31/31-32.
[210] el-İsrâ: 17/66-67.
[211] Râzî, Fahreddin, a.g.e., XXI, 10; XXV, 162; XXVI, 248-249; XXVII, 138, Kurtûbî, Ebû Abdullah Muhammed b. Ahmed, a.g.e.,VIII, 325, Ebussuûd, Muhammed b. Muhammed, a.g.e,, III, 145; IV, 126; VII, 244 Alûsî, Şihabuddîn Mahmud, a.g.e., VII, 179; XI, 79-80; XV, 114-115; XXIII, 244-245. Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 52-55.
[212] Ateş. Süleyman, Yüce Kur'ân'ın Çağdaş Tefsiri, V, 244.
[213] el-İsra: 17/83.
[214] Hicâzî, M. Mahmut, a.g.e., III, 447.
[215] Kutub. Seyyid. Fî Zılâli'l-Kur'ân, IX, 371.
[216] Kutub, Seyyid, Fî Zılâli'l-Kur'ân, XI. 432.
[217] er-Rûm: 30/33.
[218] Yazır Elmalılı Muhammed Hamdi. a.g.e., VII. 5357.
[219] el-Meâric: 70/19-21.
[220] Kutub Seyyid. Fî Zılâli'l-Kıır'ân, XV,235-236.
[221] Hud: 11/9-10.
[222] el-Fussilet: 41/49-51.
[223] Sûrâ: 42/48.
[224] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 55-57.
[225] Kırca, Celal, a.g.e., s.212.
[226] et-Tegâbün: 64/16.
[227] el-Haşr: 59/9.
[228] Ateş Süleyman, Yüce Kur'ân'm Çağdaş Tefsiri, IX, 355, Elmalılı, Hamdi Yazır, a.g.e., VI, 4845.
[229] el-İsra: 17/100.
[230] Kutub, Seyyid, Fî Zılâli'l-Kur'ân, IX, 378.
[231] Hicâzî, M. Mahmut, a.g.e., III, 454.
[232] Muhammed: 47/36-37.
[233] Kutub, Seyyid, Fî Zilâli'l-Kur'ân, XIII, 409.
[234] el-Adiyât: 100/8.
[235] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 57-58.
[236] Kırca, Celal, a.g.e., s.212.
[237] Kutub. Seyyid. Fî Zılâli'l-Kur'ân, XVI, 446.
[238] el-Felak: 113/5.
[239] Kırca, Celal, a.g.e., s.2I3.
[240] Yazır, Elmalılı Muhammed Hamdi, a.g.e., VII, 5663.
[241] el-Mutaffifîn: 83/26.
[242] Kurtûbî, Ebû Abdullah, a.g.e., II. 71.
[243] Kırca, Celal, a.g.e., s.213.
[244] Nurbaki. Haluk Sonsuz Nur, İstanbul, 1987, s.68.
[245] el-Mâide: 5/27-31.
[246] Hicâzî. M. Mahmut. a.g.e., II, 48. Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 59-61.
[247] en-Nisâ: 4/36.
[248] Hicâzî, M. Mahmut, a.g.e., 1,435.
[249] Hicâzî, M. Mahmut, a.g.e., II, 342.
[250] el-A'râf: 7/146.
[251] Ateş, Süleyman, Yüce Kur'ân'ın Çağdaş Tefsiri, III, 396.
[252] Kırca, Celal, a.g.e., s.213.
[253] Nurbaki, Haluk, a.g.e., s.63.
[254] en-Nahl: 16/23.
[255] el-İsra: 17/37.
[256] Kutub, Seyyid, Fî Zılâli'l-Kur'ân, IX, 320-321.
[257] Kutub, Seyyid, Fî Zılâü'l-Kur'ân, IX, 179.
[258] el-Lokmân: 31/18-19,
[259] el-Furkân: 25/23.
[260] Kutub, Seyyid, Fî Zılâli'l-Kur'ân, X, 519.
[261] el-Furkân: 25/63.
[262] Kutub, Seyyid, Fî Zılâli'l-Kur'ân, X, 561. Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997:61-64.
[263] Ateş, Süleyman, Yüce Kur'ân'ın Çağdaş Tefsiri, I, 264.
[264] el-Bakara: 2/153.
[265] Mcvdudi, Ebu"l-A'lâ, a.g.e., II, 159.
[266] el-Enfâl: 8/46.
[267] Mevdudî. Ebu"l-A'lâ, a.g.e., I. 57-58.
[268] el-Bakara: 2/45.
[269] Nurbaki. Haluk, a.g.e., s.89-90.
[270] Yazir, Elmalıh Muhammed Hamdi, a.g.e., I, 340.
[271] Nurbaki, Haluk, a.g.e., s.89.
[272] Kutub, Seyyid, Fî Zılâli'l-Kur'ân, 1,452-453
[273] Mevdûdî, Ebu'1-A'lâ, a.g.e., I, 104.
[274] er-Rum: 30/60.
[275] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 64-68.
[276] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 69.
[277] el-İsra: 17/31.
[278] el-En'âm: 6/151.
[279] en-Nahl: 16/112.
[280] el-Bakara: 2/60.
[281] Al-i İmran: 3/14.
[282] el-A'râf: 7/189.
[283] er-Rûm: 30/21.
[284] Songar, Ayhan, Çeşitleme, İstanbul, 1981, s.25.
[285] Songar, Ayhan, a.g.e., s. 25.
[286] Yusuf: 12/18.
[287] el-Mâide: 5/30.
[288] Yusuf: 12/53.
Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 69-71.
[289] Kırca. Celal, a.g.e, s. 198-199.
[290] el-A'râf: 7/16-17.
[291] en-Nahl: 16/99-100.
[292] Ateş, Süleyman, Yüce Kur'ân'ın Çağdaş Tefsiri, III, 324. Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997:71-73.
[293] Bayraklı, Bayraktar, İslâm'da Eğitim, İstanbul, 1983. s.133.
[294] el-En-âm: 6/76-78.
[295] el-Mülk: 67/3-4.
[296] Müslim, Ebu'l-Hüseyin Müslim b. el-Haccac, Sahîh, İstanbul, 1981, Kitâbu'l-Kader (46), Bâb:6, nr.22, (III, 2047).
[297] et-Tahrîm: 66/6.
[298] el~Ahzâb: 33/21.
[299] el-Kalem: 68/4.
[300] et-Mümin: 40/62-63.
[301] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 73-75.
[302] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 77.
[303] Buhârî, Muhammed b. İsmail, Sahih, İstanbul, 1981, Kitâbu't-Tıb(76), Bab:36. (VII, 23).
[304] Müslim, Ebu'l-Hüseyn, a.g.e., Kitâbu's-Selâm (39), Bâb: 16, nr.42,(II, 1719).
[305] Buhârî, Muhammed b. İsmail, a.g.e., Kitâbu'l-Enbiya (60), Bâb: 10, (IV, 119).
[306] Yazır, Elmalılı, Muhammed Hamdi, a.g.e., VII, 5305.
[307] el-Felâk: 113/5.
[308] Yazır, Elmalılı, Muhammed Hamdi. a.g.e., VIII. 6403.
[309] Ateş, Süleyman. Yüce Kur'ân'ın Çağdaş Tefsiri, IV, 4J0.
[310] Vehbi. Konyalı Mehmed, Hulâsâtu'l-Beyân, VII, 2553.
[311] Yusuf: 12/67-68.
[312] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 77-79.
[313] Yusuf: 12/94.
[314] Yazır, Elmalılı Muhammed Hamdi, a.g.e., IV, 2918-2919. Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997:79-80.
[315] Ateş, Süleyman, Yüce Kur'ân'ın Çağdaş Tefsiri, I, 206.
[316] Kutub, Seyyid, Fî Zılâli'l-Kur'ân, I, 203-204.
[317] el-Bakara: 2/102.
[318] Vehbi, Konyalı, Hulâsâtu'l-Beyân, I, 187-189.
[319] el-A'râf: 7/103-120.
[320] Havva, Said, a.g.e., V, 271-272.
[321] eI-Felâk: 113/1-4.
[322] Kutub, Seyyid, Fî Zılâli'l-Kur'ân, XVI, 444.
[323] Kurtûbî, Ebû Abdullah, a.g.e., II, 47.
[324] Râzî, Fahreddin, a.g.e., III, 206-213, Yazır, Elmahlı, a.g.e., I, 442-445, Ateş, Süleyman, Yüce Kur'ân'ın, Çağdaş Tefsiri, I, 207-208.
[325] Alûsî, Şihâbuddîn Mahmud, a.g.e., I, 339.
[326] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 80-86.
[327] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997:87.
[328] Hicâzî, M. Mahmut, a.g.e., III, 164.
[329] Yûsuf: 12/4-6.
[330] Vehbi, Konyalı Mehmed, Hulâsâtu'l-Beyân, VI, 2461.
[331] Kutub, Seyyid, Fî Zılâli'l-Kur'ân, VIII. 363.
[332] Kutub, Seyyid, Fî Zılâli'l-Kur'ân, VIII, 364.
[333] Yûsuf: 12/43-44.
[334] Yazır, Muhammed Hamdi, a.g.e., IV. 2863-2864. Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997:87-89.
[335] Ateş, Süleyman, Yüce Kur'ân'ın Çağdaş Tefsiri, III, 159-160.
[336] el-En"âm: 6/60.
[337] er-Rûm: 30/23.
[338] Hicâzî, M. Mahmut, a.g.e., IV. 546.
[339] Hicâzî, m. Mahmut, a.g.e/, IV, 323-324.
[340] eI-Furkân: 25/47,
[341] Yûnus: 10/67.
[342] en-Nebe: 78/9-10.
[343] eI-En'âm: 6/96.
[344] Kutub, Seyyid, Fî Zılâli'l-Kur'ân, XV, 465-466.
[345] el-Kasas: 28/71-73.
[346] Kutub, Seyyid, Fî Zılâli'l-Kur'ân, XI, 292; VIII, 26.
[347] Kutub, Seyyid, Fî Zılâli'l-Kur'ân, V, 267.
[348] el-Mümin: 40/61.
[349] Vehbi, Konyalı Mehmet, Hulâsâtu'l-Beyân, XII, 4998.
[350] en-Neml: 27/86.
[351] Vehbi, Konyalı Mehmeı, Hulâsâtu'l-Beyân, X, 4139.
[352] Râzî, Fahreddin, a.g.e, XXXI, 6-7.
[353] Ebussuûd, Muhammed b. Muhammed, a.g.e., IX, 86.
[354] Alûsî, Şihâbuddîn Mahmut, a.g.e., XXX, 7.
[355] Bursevî, İsmail Hakkı, a.g.e., X. 294-295.
[356] Vehbi. Konyalı Mehmet. Hulâsâtu'I-Beyân, XI, 4266-4267.
[357] Yazır Elmalılı M Hamdi. a.g.e., VII. 5533; VI. 2223:
[358] Yazır, Elmalılı. M. Hamdi.'a.g.e., III. 2186.
[359] el-A'râf: 7/54.
[360] Kutub. Seyyid. Fî Zılâli'l-Kur'ân, XVI, 444.
[361] el-Felâk: 113/1-3. Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997:89-94.
[362] Vehbi, Konyalı Mehmet, Hulâsâtu'l-Beyân, XIII, 5528.
[363] Buhârî, Ebû Abdullah Muhammed b. İsmail, a.g.e., Kitâbu'r-Rikâk (81), Bâb: 42, (VII, 192).
[364] Kâf: 50/19.
[365] Hicâzî, M. Mahmut, a.g.e., VI, 398.
[366] el-Kıyâmet: 75/26-29.
[367] Kutub, Seyyid, Fî Zılâli'l-Kur'ân, XV, 397.
[368] el-En’âm: 6/93.
[369] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 94-96.
[370] Yûsuf: 12/85.
[371] ez-Zümer: 39/53.
[372] el-Hicr: 15/56.
[373] el-Müminûn: 23/97.
[374] Yûnus: 10/107.
[375] Kutub. Seyyid, Fî Zılâli'l-Kur'ân, VIII, 547.
[376] er-Ra’d:13/28.
[377] Ateş. Süleyman. Yüce Kur'ân'ın Çağdaş Tefsiri, IV, 474-475.
[378] Yazır. Eimalılı Muhammed Hamdi, a.g.e., IV. 2984.
[379] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 97-99.
[380] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 101-103.
[381] Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları, İstanbul, 1997: 123-127.
İslami Okul Okulların En Önemlisi