Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

KUR'ÂN'IN KÂFİR DEDİKLERİ - 2. Sayfa

KUR'ÂN'IN KÂFİR DEDİKLERİ 2

Kur'ân Ölçüsünde Kimlik Tesbiti 2

Ölçümüz Kur'ân. 2

Küfür-Kâfir 3

Tekfir Meselesi 3

Kâfirler Ve Kur’ân. 4

Yeni Zaman Kâfirleri 5

Kâfirler Dini Parçalayandır 5

Kalpleri Hakk'a Kapalıdır 6

Mücadele Ederler 7

Kâfirler Saldırgandır 8

Hakka Karşıdırlar 9

Şeytanlar Dostlarıdır 10

Tanrıları Hevâlarıdır 11

Kötü Amel Sahibidirler 12

Kafirler Alaycıdır 12

Kafirler Müstekbirdir 14

İstikbar Yalnız Kafirin Sıfatıdır 15

Büyüklük Kompleksi İçindedirler 15

Dünyaya Aşırı Bağlıdırlar 16


KUR'ÂN'IN KÂFİR DEDİKLERİ

 

Kur'ân Ölçüsünde Kimlik Tesbiti

 

Şu dünya âleminde fânilik çemberiyle çepeçevre kuşatıl­mış bulunan insanoğlu için iyi bir müslüman kimliğine ger­çek anlamda sahip olmaktan daha önemli, daha kıymetli ve elzem hiç bir değer mevcut değildir. Ve dünya âleminde in­san için bundan daha şerefli bir nişan da düşünülemez.

Çünkü içinde bulunduğumuz dünyada ümmet olarak bir varlık belirtebilmek ancak bu hüviyetle mümkündür. Yine insana mahsus bir hayatı yaşayabilmek bu şarta bağlı oldu­ğu gibi, insanı yokluğa ve hiçliğe mahkûm edici bu fena yur­dunun dar mahbesinden kurtulup sonsuzluk ve saadet yur­duna geçiş de ancak bu kimlik ve bu kişilikle mümkün ola­caktır.

Fakat bu noktada önemli olan, beşerî sistem güdücülerinin tanzim edip düzenlediği beşerî sistem damgalı, sözde müslüman, başka bir deyişle sağcı, ulusal, dindar vatandaş kimliği değil de; Allah'ın boyası (sıbğatullah) ile boyanmış, ilâhî vahye uygunluk mührünü taşıyan bir gerçek kurtarıcı kimliğe sahip olabilmektir.

Yani itikadda, düşüncede, tavır ve davranışta, amelde ve eylemde Allah'ın muradına uygunluktan başka bir gayesi bu­lunmayan gerçek mü'min niteliklerini taşıyabilmektir. Başka bir deyişle Allah'ın hâlis dinini asliyetine uygun, zıtlarındah arınmış olarak temsil eden bir kişiliğe bürünebilmektir.

Bu netleşme, bu saflaşma, kısaca vahiy damgalı hüviyeti taşımak şunun için önemli ki, zamane dünyasının beşeri din güdücüleri, kendi dünya dinlerine uygun ve ideolojilerine uyumlu sağcı dindarlar oluşturmakta ve yine kendi hevalarına uygun kimlikler tanzim etmekte çok maharetlidirler.

Üstelik kafalarını ve kalplerini kendilerinin şekillendir­diği, düşünce yapılarını kendilerinin belirlediği, kendi ideolo­jilerinin rengine boyadıkları ve hevâlarına dayalı kültürleri­nin unsurlarıyla motive ettikleri... fertlerden meydana gelen bu insan yığınlarına da "müslüman" yaftasını takabilmektedirler.

İşte böyle bir ortamda, müslümanlık iddiası güden insan­ların, bu sahte oluşumun ye etkinin güdümünden kurtularak Allah'ın dinine uygun bir müslüman kişiliğinin özelliklerini kazanmaları, manevî bakımdan olduğu kadar maddî bakım­dan da bir varlık-yokluk meselesidir. Yani ancak bu şahsiye­tin ve özelliğin tam olarak kazanılıp muhafaza edilmesiyle gerçek anlamda var olunacaktır. Müslümanın ferdî ve top­lumsal, sosyal ve siyasal planda varlık belirtmesi ancak bu şartla mümkün olacaktır.

Aynı zamanda kendi kişilik ve kimliğinin zıddı ve karşıtı olan fertleri, hükmî şahsiyetleri, grup ve toplumları, millet ve toplulukları, başka bir deyişle "hizbü'ş-şeytân" cephesini tanıması da müslüman için o derece önemlidir. Onlara ben­zememek, onlara muhabbet beslememek ve böylece hükmen onlardan olmamak için tanıması önemlidir.

Müslüman, içinde bulunduğu toplumda ve bütün dünya planında, gerçek İslâm kriterleriyle her ferdi, her toplumu ve her milleti değerlendirmeli, ölçmeli, özellikle kendisine vazi­yet ve hükmetme mevkiinde olanları bir kıymet hükmüne bağlamalıdır. Kendinden olanı tasvip edip onaylaması, ken­dinden olmayanı da reddetmesi için bu değerlendirme gerek­lidir.

Ancak bu sağlıklı tanıma ve teşhisten sonradır ki, ilâhî vahiy damgalı gerçek mü'min kimliği, sahte benzerlerinden ve zıtlarından seçilip ayrılmış olarak ortaya çıkacaktır. Böy­lece yüce Hakk'ın muradına ve ahkâmına teslim olmuş, üs­tün nitelikleri kendinde toplamış, tevhid bilincine sahip müs­lüman kişiliği iyice billûrlaşmış olacaktır. [1]

 

Ölçümüz Kur'ân

 

Her hususta olduğu gibi bu kimlik tesbiti, inançları ve inkârları bakımından bireyleri ve toplumları tanıyıp değerlendirme işinde de ilâhî vahiy yegâne ölçümüz olacaktır (sün­net de vahyin bir bölümüdür).

Çünkü Kur'ân, hakla batılı ayırandır; bunun için ona Furkan denilmiştir.

Yüce Allah hak olarak kitabı, hukuk ve adalet için "ölçü"yü indirmiştir. [2] İşte o ölçü de Kitaptır.

Ayrıca peygamberlerini açık delillerle göndermiş, onlarla beraber yine ölçüyü indirmiştir ki insanlar o mizan ile ada­leti yerine getirsinler. [3]

Kitapla gelen bu mizanda, bu ölçüden maksat adalet ve insaftır. [4]

O halde yeryüzünde adaletin sağlanması, özellikle fertle­rin ve toplumların inanç kimliği bakımından sağlıklı ve Yaratıcı'nın muradına uygun bir şekilde değer hükmüne bağ1anması, yalnızca bu mutlak Kitabın adalet mefhumu ile mümkün olabilir.

Çünkü ancak vahye dayanan bu mizan vasıtasıyla, haki­kî olanla sahte olan birbirinden ayrılabilir. Hakla batılın arasındaki çizgiyi ve ayırıcısının yalnız o belirleyebilir.

Yüce Allah'ın, gönderdiğini bildirdiği bu mîzan; hukukî, içtimaî ve siyasî muvazeneyi belirleyen bir adalet ölçüsüdür.

Hak batıldan, delil şüpheden, sadece o kitapla temyiz olunur. Adaletle zulmün, ifrat ve tefritle itidalin, fazla ile ek­siğin arası ancak onunla tefrik edilebilir.

O halde sağlıklı bir iman için, inkar eden kâfirin, şirk ko­şan müşrikin, küfrünü gizlemeye çalışan münafıkın ve tevhi­di anlamda iman eden müslümanın vasıfları, Kur'ân ışığında belirlenerek ortaya konulmalıdır.

Efradını cami, ağyarını mâni bir tanımlama ancak bu hak ölçü ile yapılabilir. [5]

 

Küfür-Kâfir

 

Küfür, lügatta bir şeyi gizlemek, örtmek demektir. Bu­nun için kalbindeki iman fıtratını ve inanılması gereken hakikatleri örten kişiye kafir denmektedir.

Ayrıca küfür kelimesi, imanın karşıtı olarak tekzib ve inkâr mânâlarında kullanılmış ve bununla meşhur olmuştur. [6] Zamanla bu kelime, Hakk'ın gizlenmesi ve daha ileri giderek reddedilmesi anlamında kullanılmaya başlanmıştır.

Daha açık bir ifade ile iman, inanmak, kabul etmek, bo­yun eğmek, küfür de inanmamak, reddetmek ve karşı çıkmak demektir. Dinî anlamda söz konusu olan bu küfür, kişi­nin Allah'a inanmaması, O'nu ibadet edilecek tek Mâbud ka­bul etmemesiyle meydana geldiği gibi, hayatta ve düşüncede tek hakikat kaynağı olarak O'nun vahiy sistemini kabul etmemesiyle de meydana gelir. Dolayısıyla "kâfir" ismi, hem kalbinde imanı olmayana, hem de kendini dindar saydığı ve Allah'a inandığı halde İslâmiyet'i tek hakikat kaynağı say­mayan ve onu bir hayat tarzı olarak kabul etmeyen kimsele­re verilen bir isimdir.

Bu noktada, küfür ile şirk kavramı arasındaki farka da değinmek yerinde olacaktır. Küfür ile şirk birbirine yakın iki kavram ve iki olgudur. Aralarındaki fark, küfrün daha genel, şirkin ise daha özel olmasıdır. Çünkü şirk, sadece Allah'a or­tak koşma ve hakimiyetine ortak olma sonucu meydana ge­lir; küfür ise, inkar ile beraber, ilâhî sisteme aykırılık ifade eden birtakım hallerin ve beşerî görüşlerin kabulü ile de olur.                                                                    

İşte zamanımızda ençok bu tür küfür ya da şirk yaygın­dır. Meselâ İslâmiyet'i teoride kabul edip, pratikte kabul et­memek, onun yerine başka ideolojileri benimsemek gibi.

Şimdi bu aşamada, ilmî-kelamî usulde küfrün çeşitlerini uzun uzadıya anlatmaktan çok, zamanımız bakımından önem arzeden ve anlaşılması daha kolay olan bir-iki temel ölçüyü vermeyi uygun bulmaktayım.

İşte bu meyanda net ve kesin bir ölçü ile ifade edildiğine göre; küfrün esası ikidir. Biri: dinde tahkiri, aşağılanması gereken şeyi ta'zim edip yüceltmek; diğeri de: yüceltilmesi (ta'zimi) gerekeni tahkir etmek, aşağılamaktır. [7]

Bu çok veciz ve kesin ölçüye göre Allah'ın ve Resulü'nün yani İslâm'ın aşağıladığı, fena olarak nitelediği, buğz edilme­sini istediği herhangi bir insanı ya da düşünceyi yüceltmek, kutsamak, ona iyi deyip takdir ve ta'ziz etmek, kısaca onu beğenmek küfür olduğu gibi; dinin bir emrini ya da bütünü­nü küçümsemek, hafife almak ve onun iyi dediği, muhterem saydığı birşeye fena deyip beğenmemek de küfürdür.

Yeri gelmişken, burada, zamane toplumunda çok yaygın bir küfür şekli olan "istihza" olgusuna da değinmek faydalı olacaktır.

Bilinmesi gerekir ki, dinî sonuç bakımından inkar ile is­tihza birbirine eşit tavır ve davranışlardır.

Küfür ve istihza hükümde aynı şeylerdir.

İstihza etmek, küfür milletinin ilk dönemden itibaren en belirgin özelliklerinden biridir. [8]

Yeri geldiğinde daha genişçe anlatılacak bu istihza konu­suna, yani İslâm'ı ve müslümanları hafife alıp alay konusu yapma olayına, tamamiyle bir kâfir işi olarak bakmak zorun­dayız. [9]

 

Tekfir Meselesi

 

Konu küfür ve kâfir olunca tekfir meselesi de haliyle gündeme gelmektedir.

Peygamberimizin beyanıyla, bir kimseye kafir demek iki uçlu bir ok gibidir. Hedefe isabet etmezse sahibine döner. Bu bakımından bir ferdi veya topluluğu tekfir etmek, sorumlu­luk gerektiren ve dikkat isteyen bir olaydır. Bunda bir itham söz konusudur. Bunun için bu konuda da ölçümüz başta ki­tap ve sünnet olmak üzere dinî deliller olmalıdır.

İşte bu açıdan ve bu ölçü ile, halkı müslüman olduğu söy­lenen ülke toplumlarına bakıldığında, maalesef iç açıcı olma­yan bir halk ile karşılaşıldığı apaçıktır.

Ama durum o derece girifttir ki, kendine göre dindar ve muhafazakâr bir kimlik taşıyan bu insan, türünü, İslâmî öl­çüler muvacehesinde açık ve belli bir kalıba oturtmak, hakla­rında değer hükmü koymak pek kolay olmamaktadır.

Çünkü bu insan tipinin sözleri ve fiilleri, kalplerindeki ve nüfus cüzdanlarındaki İslâm iddiasını yalanlıyor. Bunlardaki davranışlar, "tavırlar, ileri sürdükleri fikirler, sahip olduk­ları itikadlar, çoğunlukla İslâm'ın değil, inkarın ve isyanın varlığına delalet ediyor.

Mesela bunlar en azından İslâm'a karşı olan ve ona cep­he almış bulunan icraatları küfür saymıyor.

Akaidimizde sabittir ki, şer'î bakımdan küfür imanın karşıtıdır, yani inançsızlık demektir. Fakat imandaki "tasdîk" gibi, küfürdeki "tekzib", yani yalanlama, inkar etme de ya kalb ile ya da söz ve fiil ile olur. Kalben tekzib nasıl küfür ise, bir zorunluluk olmaksızın söz ile olan tekzib ile öyledir. İman edilmesi istenen mukaddesatı fiilen tezyif etmek, aşa­ğılamak, eğlenceye alıp istihfaf etmek, onu iptal etmeye ça­lışmak muhakkak ki küfür nişanesidir. Dolayısıyla, sadece kalpte gizlenen küfre küfür denip de, kavlen ve fiilen -sözle ve davranışla- açıklanıp ilan olunan küfre küfür dememek nasıl mümkün olur?

Bu bakımdan meselâ zünnar bağlamak, ma'siyeti, isyanı, günahı helal saymak, haramı helal kabul etmek, helali ha­ram bilmek... gibi şeylerin küfür olduğunda da şüphe yoktur. [10]

Hal ve hüküm böyle iken, bütün sa'yü gayretleriyle, her fırsatı değerlendirerek, din ahkamını iptal etmekte olan, yer­li yersiz söz, hitabe ve yazılarıyla dini tezyif eden... haber, makale ve karikatürleriyle, kitap ve gazete, sinema ve tiyat-rolarıyla... kısaca bütün araç ve imkânlarıyla İslâm inancını ve onun bağlılarını hakaret yağmuruna tutan fert ve kurum­ların müslümanlık iddiası boş bir iddiadan ibarettir.

Ayrıca bu tür insanların ya da hükmî şahsiyetlerin mü'min olduğunu savunanlar, onların imanlar’ kalplerindedir diyerek icraatlarını onaylayanlar da, onlardan daha za­vallı idraksizler topluluğudur ve aynı dalalete ortaktırlar.

Çünkü gerçek ya da hükmî bir şahsiyetin İslama aykırı olan icraatı ve fiiliyatı açık iken; bütün faaliyetleri dinin hüküm­lerini iptal ve başka şeyleri de ikame etme gayreti üzerine bi­na edilmişken... Onların, kalplerinde bulunduğu iddia edilen imanın varlığına ve gerçekliğine itibar etmemek gerekir.

Bir putperest'e "müşrik" demekte haklı olarak bir sakın­ca görmeyen, fakat Allah'ın buyruklarına kafa tutup O'nun egemenliğine ortak olan ve böylece bir, tuğyan içine genlere "müşrik" hükmünü veremeyen kimseler, hiç değilse yüce Hakk'ın, "Onlara uydunuz mu, muhakkak ki siz de müşrik­siniz" [11] hükmünü iyi düşünmelidirler.

Küfrü ve kâfiri tanımanın en iyi yolu, önce ilâhî kelamın bildirdiği ölçülerle onların durumlarını belirlemektir. Böyle­ce cahiliye devri kafirleri ile yeni devir kafirleri arasındaki benzer ve farklı tarafları bularak bir senteze ve sağlıklı bir sonuca varmak mümkün olacaktır.

Çünkü kâfirleri tanımaktan maksat, sadece bir tarihî dö­nemi incelemek değil, bugün ile ilgi kurmak ve bugünün in­sanına ışık tutmaktır.

Kâfirler daha ziyade özellikleriyle; faaliyetleri, tavırları ve davraışlarıyla tanınmalıdır. Değilse soyut tanımların, geleneksel-bilimsel tasniflerin pratikte pek bir yararı olmaya­caktır. [12]

 

Kâfirler Ve Kur’ân

 

Kur'ân, mü'minlere manevî bir şifa olduğu halde kâfirle­rin yalnız zarar ve ziyanını artırıyor. [13]

Yine bu Kur'ân kâfirler için bir hasarettir. [14]

Mü'minlerin güçlendiğini, Kur'ân'ın yayıldığını gördükçe kâfirlerin içleri yanar. Ya da âhirette mü'minlere verilen mükâfatı gö­rünce pişman olup geçmişe hasret duyacaklardır.

Kur'ân'ın mü'minlere rahmet ve manevî şifa olması, in­sanların ruhunda bulunabilecek şüphe, nifak, küfür, şirk, zu­lüm, düşmanlık, hırs, yeis, tembellik, cehalet, taklid, taas­sup, kötü niyet... gibi ahlâkî, içtimaî ve ruhî hastalıklara şifa olmasıdır, [15] Sînelerdeki cehalet, ahlaksızlık, şüphecilik gibi dertlere devadır. Fakat unutmamak gerekir ki bu Kur'ân, sinesini ona açanlara şifadır. Mevlânâ'nın dediği gibi Kur'ân bir güneştir, fakat penceresi açık olanlara!

Mü'min insan imanını kuvvetlendirmek, ilmini artırmak, amelini verimli hale getirmek ve manevî derecesini yükselt­mek isteğiyle ondan sürekli yararlanmak azmindedir. İman­sızlara gelince Kur'ân'ı kabul etme hususunda sanki onların kulaklarında bir ağırlık vardır ve Kur'ân'a karşı kördürler. Onun güzelliklerini, hikmetlerini, inceliklerini görmezler, aksine ondan üzüntü ve sıkıntı duyarlar.[16]

Mü'min, inandığı için Kur'ân ona rahmettir; kafir ise inanmadığı için Kur'ân hakikatlerine karşı kafirlerin aşiretleri bağlanmıştır. Kalp pencereleri bu hidayet güneşine karşı kapalıdır.

Bunun için Kur'ân, kalplerinde küfür hastalığı olan bu insanların murdarlığına murdarlık katmıştır. [17]

Bundan daha önemlisi kâfirler "Kur'ân'ı parçalayanlar, onu bölüm bölük edenlerdir. [18] Fakat bu parçalama Kur'ân'ın görünen sayfalarında ve mushafta değil, onun muhte­vasında ve bildirdiği prensiplerdedir.

Meselâ Kur'ân'ın bir kısmına inanıp bir kısmına inanmamak, yahut beğendiklerini alıp beğenmediklerini almamak suretiyle onu parça parça etmek [19] işte bu kabildendir.

Yine bir görüşe göre, Kur'ân'ın bir kısmını Tevrat ve İn­cil'e uygun bularak kabul, bir kısmını da o kitaplara aykırı bularak reddeden Kitap Ehli'nin yaptığı da Kur'ân'ı parçala­ma cümlesindendir. [20]

Bir kasım kafirler de Hz. Peygamber'e, "Ya bize bundan başka bir Kur'ân gelir, ya da bunu değiştir" demişlerdi.[21]

Görüyoruz ki, öyle veya böyle diyeniyle Kur'ân'ı tahrif edenler çeşit çeşittir. [22]

 

Yeni Zaman Kâfirleri

 

Yeni zaman kâfirlerinin bu alanda yaptıkları ise eskilerinkinden çok daha fena ve zalimcedir. Çünkü bunların kul­landığı taktik, doğrudan doğruya Kitab'ın lafzını inkâr et­mek değil de, onun içeriğini ve ahkamını hem de göze görün­mez ve kolayca farkedilmez bir tarzda tahrif etme şeklinde­dir.

Meselâ eskiler, onu Tevrat ve İncil'e aykırı bularak yan­lışlığına karar veriyorlarsa, yeniler de yeni zaman ve yeni şartlara aykırı bularak onu reddetmekte, kendi ideolojileri hesabına ona düşman olmaktadırlar. Bundan daha fenası da, bu tahrif işini, İslâm ile kendi ideolojilerini bazı noktalarda bağdaştırıp uzlaştırmak suretiyle yapmalarıdır. Hem de gafil halka hiç belli etmeden, onları uyutarak ve dinlerini destek­ler görünerek bu ilâhî bildiriler sistemini gerçekte yokluğa mahkum etmeleridir.

Ve bu hal, Kur'ân'ı toptan reddetmekten çok daha beter bir durumdur. Çünkü onu bütünüyle inkar edenler kendi aslî kimliklerini belirtmiş, yaptıkları işin bir dinsizlik işi olduğu­nu saklamamış, itikatlarını açıkça ortaya koymuşlardır. Do­layısıyla bunlara karşı tavır alınması kolay olup, çok fazla bir zarara ve tahribata sebebiyet vermeleri önlenir. Ama bu Kitabı, yukarıda zikredilen metodla ve daha değişik şekiller­de bölenler ya da zamanın ve şartların batıla dayalı ilkeleri­ne adapte edenler ise, yarım ve yozlaştırılmış, Allah'ın hâlis dini olmaktan çıkarılmış sun'î bir dine sahabetlik ve öncülük etmiş olmaları itibariyle zulümlerin en büyüğünü işlemiş olurlar.

Bunların, cahiliye devrindeki ataları, putlarını ve atalar dinine dayalı iktidarlarını korumak için Kur'ân'a karşı çıkı­yorlardı; hücumları açık, oldukça basit ve sınırlı idi. Onların, şimdilerde dünya küfrünü ellerinde tutan modern takipçile­rinin Kur'ân'a karşı çıkmaları ve ona tavır almaları ise çok yönlüdür, sistemlidir, oldukça gizli yürütülmektedir. Hem korumak zorunda oldukları kutsalları artmıştır, hem de bil­gileri gelişmiş, uygarlıkları ve imkânları çağdaş bir yüzeye ulaşmış olup tahrip gücü fazladır.

Dolayısıyla bu yeni zaman küfür öncülerinin keyif ve nevalarını okşamayan, arzularına uymayan, plan ve projele­rini her halükârda desteklemeyen, Allah'tan başka perestiş ettikleri afakî ve enfüsî mabudlarını geçersiz kılan, mütema­diyen "...yalnız Allah'a kulluk edin" diyen bir Kur'ân'dan memnun olmamaları ise pek tabiîdir.

Bunun için sanki hal dilleriyle:

"Bize, mizacımıza uygun başka bir okuma kitabı getirilse, yahut bu Kitap olduğu gibi bırakılmayıp tebdil ve tağyir edilerek, hoşlanmadığımız bazı kısımları değiştirilip başka şekle konulsa, belki o vakit hale ve zamana ters düşmeyen, okuyabileceğimiz birşey elde edil­miş olur..." derler. [23]

Hatta o eskilerin, Hz. Muhammed'e (as), yukarıdakinden başka şöyle bir teklifleri de olmuştu:

"Eğer sana iman etme­mizi istiyorsan, içerisinde Lât, Menat ve Uzza adlarındaki putlarımıza ibadet etmemizi yasaklamayan başka bir Kur'ân getir. Yahut elindeki Kitapta haramı helal, helali harak kıl­mak suretiyle değişildik yap!" [24]

İşin garip ve acı olan yönü, modern küfür öncülerinin, atalarının yaptığı gibi Kur'ân'ın lafzında ve hükümlerinde değişiklik yapılmasını istemek gibi bir teklifte bulunmayıp dini hiçe saymak ve Kur'ân ahkâmını tanımamak suretiyle bunu daha kolay yoldan yapmalarıdır. Zira böyle gözle görü­nür bir şekilde ve Kur'ân metni üzerinde değişiklik yapmaya zaten ihtiyaçları yok. Üstelik bu bir tepkiye de sebep olabilir. Aynı zamanda dünya küfür sistemini yaşatmakta ve koru­makta olan otoriteler çok iyi biliyorlar ki, halihazır dindar millet toplumlarının uygulamasında olduğu şekliyle, Kur'ân kitabının kutsal bir emanet gibi duvarlarda asılı durmasının, hatta evlerde, camilerde ve iletişim araçlarında güzel sesler­le gürül gürül okunmasının mevcut sosyal yapıya ve dünya resmî ideolojilerine hiç bir zararı yoktur. Hatta bu mevcut uygulama ve algılama ile onun insanlığa ve toplum hayatına yönelik tebligatını zaman ve mekan dışı saymak, yokluğa mahkum etmek, aksiyon ve aktivitesini pasifize etmek, top­lumlara bir düşünce ve hayat tarzı olarak yansımasını önle­mek çok daha kolay olmaktadır.

Düşünürler ki; bu mukaddesatçı ve sağcı halklar, onun nağmesi ve lafzı ile yetinip avunacak, mevcut hali gerçek müslümanlık zannedecek ve onun hakikatine hiç bir zaman yönelmeyecektir. [25]

 

Kâfirler Dini Parçalayandır

 

İşte bu aldatıcı eylemi yürütenlerin tutumu Kur'ân'ın, "O dinlerini parça parça edenler...[26] dediği kimselerin hali­ne benzemektedir.

Eskisi ya da yenisiyle bu dini parçalayanlar, dinin bazı ahkâmını tanıyıp bazısını tanımayarak parçalayan veya din­lerini tevhid-i hakta toplamayıp muhtelif emeller, mâbudlar, metbular ve türlü türlü yollarla çatallandıranlar... Ya da, din insanın bâtınına ve ruhuna aittir, zahirine ve cismaniyetine karışmaz, din insanın filan işine hakimse de filan işine karışmaz, din başka millet başkadır... gibi sözlerle, dinlerini birçok işlerinden ayıranlardır. [27]

Tefsirci H. Yazır'ın bu tahliline, şimdilerde moda olan, "din vicdan işidir, dinin etki alanı sosyal hayata uzanmamalıdır" gibi anlayışları da ilave ederek, çağdaş din parçalayıcı­larının durumunu idrak etmek gerekir.

Ve bu idrak sonucunda anlaşılan gerçek, her devrin müş­riklerinin mutlak surette vahiy düşmanı olduklarıdır.

Resulullah'ın Rabbi katından getirdiğine hiç bir zaman müsbet gözle bakmazlar. O zalimler, her fırsatta Allah'ın âyetlerini inkar ederler. [28]

Bazen Hz. Peygamber için takdir edici beyanlarda bulun­salar da, onun egemenliğine rıza göstermezler.

Nitekim Ebu Cehil bir defasında Nebiyyi Muhterem'e:

"Biz seni tekzib etmiyoruz;, sana yalancı demiyoruz, fakat se­nin getirdiğini tekzib ve inkar ediyoruz!" demişti. [29]

Onun güvenilir olduğuna hâlâ inanıyorlardı, ama teblîğ ve talim ettiği Kur'ân disiplinine teslim olmak istemiyorlardı. Fakat imanda asıl olan, Peygamberin şahsiyetinin güve­nilir olduğunu kabul etmekten ibaret olmayıp onun risaletini, nübüvvetini ve getirdiği yeni dinin gerçekliğini bütünüyle kabul etmek, ona teslim olmaktır.

İşte onların bir türlü yapamadıkları buydu.

Esefle belirtmek gerekir ki, içinde bulunduğumuz zaman ve mekana da bu tür bir anlayış hakimdir.

Şirk güdücülerinin Kur'ân'a bu şekilde bakışları bir tara­fa, ilimden uzak, yabancı kültürlerin etkisinde kalmış adı müslüman halkların Kur'ân'ı algılayış şekilleri de maalesef iç açıcı değildir.

Herşeyden evvel bu halkın yüzde sekseni Kur'ân okuma­yı bilmemektedir. Kur'ân okumayı bilenlerin belki sadece binde biri onu anlayacak bir tefsir bilgisine sahiptir.

Bu kalabalıkların ekseriyeti, İslâm'a ve Kur'ân'a iman etmeyi; Ramazan aylarında hatimler okumak, camilerde mu­kabele dinlemek, güzel sesli okuyucuları dinleyip zevk al­mak, bu yetmiyormuş gibi kasetlere, görüntülü video bantla­rına doldurulmuş hatimlerle oyalanmak, Kur'ân ziyafetleri vermek... gibi işlerden ibaret sanmaktadır.

Halbuki, Kur'ân'a iman etmek, lafzıyla beraber, tefsiri yapılmış muhtevasında ve bu tebligatın bütünüyle hayata yansımasının gerekli olduğuna da inanmak demektir. Çünkü ancak fert ve toplum hayatına yön verdiği nisbette Kur'ân'ın gönderiliş hikmeti gerçekleşmiş olur.

Bu bakımdan aklı başında, idrak ve iz'an sahibi mü'minlerin, bu gerçekleri ve özellikle kafirlerin Kur'ân'a bakış tar­zını gözönünde bulundurarak Ona iman ediş tarzlarını yeni­den gözden geçirmeleri ve gerçek imana ulaşmaya çalışmala­rı şarttır.

Tek cümle ile bu gerçek şöyle ifade edilebilir: Kur'ân yal­nız belli mevsimlerde canlılık gösteren bir okuma kitabı de­ğil, bütün mevsimlerin ve hayatın kitabıdır. Sadece lafzıyla, mushafıyla, okunup geçilmesiyle yetinilecek bir kitap da de­ğildir. Onun bu kadarıyla yetinmek, dünya küfrünün ideolo­jik isteği doğrultusunda bir yarım dindarlığı benimsemek de­mektir. [30]

 

Kalpleri Hakk'a Kapalıdır

 

Hak söz, yani ilâhî vahiy haberleri kafirlerin küfrünü ar­tırıyor, daha da derinleştiriyor. Bunun için âlemlerin Rabbi, "Bizim Kur'ân'da anlattıklarımız, onlara, haktan kaçmaktan başka bir katkıda bulunmaz” [31] buyuruyor.

Sanki Hakk'ın kelamı ile aralarında bir perde vardı. On­lar hidayeti murad etmedikleri, küfürde ısrarlı oldukları için yüce Allah da, peygamberin okuduğu Kur'ân'la onların arası­na sanki manevî bir perde çekmiştir. Kalplerine bir kabuk, kulaklarına da bir ağırlık koymuştur. Bunun için Kur'ân'da, bir olan Rabb anıldığı zaman, tek Tanrı inancından hoşlan­madıkları içir arkalarını dönüp kaçarlar. [32]

O gün olduğu gibi bugün de kaçmaktadırlar. Kur'ân bil­dirisine âdeta sırtlarını dönmüş, kalplerini ona kapatmışlar­dır.

Herşeye açıktırlar, her türlü fikre müsamaha ile bakar, ilgilenirler, ama yalnız Ona kapalıdırlar. Şayet ilgilenirlerse sadece aleyhinde olmak için o Kitapla ilgilenirler.

Eskilerin düşmanlık ve inatları o derece katı idi ki, bazı geceler Resulullah'ın evinin etrafına gelip oturur, onun oku­duğu Kur'ân'ı dinler, gün ışıyınca birbirlerini orada görüp mahcup olurlardı. Hatta bir daha oraya gelmemek ve onu dinlememek üzere aralarında sözleşme yaparlardı. [33]

Bir de kafirlerin ileri gelenleri Hz. Peygamberle alay edi­yor, "Boş yere nefes tüketme, biz senin söylediklerini anlamıyoruz, anlattıklarına karşı kalplerimiz kapalı..." gibi laflar ediyorlardı.

Şah Veliyullah Dehlevî, hakikatle insan arasındaki bu "perde" meselesini daha geniş kapsamlı düşünüyor, gafil müslüman halkı da buna dahil ederek şöyle diyor:

"O perde­lerin en önemlisi üçtür: Tabiat perdesi, âdet (resmiyet) per­desi ve kötü bilgi perdesi"dir. [34]

Dehlevfnin "kötü bilgi" dediği şey batıl inançlar, cahilî ideolojiler ve bunlara bağlı olarak üretilen bilgilerdir. İşte bu batıla bağlı malzeme ve unsurlarla beyinlerin doldurulması ya da yıkanması, iyi bilgiye, hak inanca yer bırakmamak ve insan zihniyle ilâhî gerçek arasına bir set çekmek demektir.

Öyle görünüyor ki, o gün ve bugün, kafirler Kur'ân bildi­risinden kaçınıyorlar. Çünkü Kur'ân'ın gerçekleştirmek iste­diği tevhid akidesi, onların sahip oldukları cahilî otoriteleri­ni, sosyal mevkilerini, imtiyaz ve iktidarlarını tehdit etmek­tedir.

İşte bunun için yüce Allah "tek ve bir" olarak anıldığı za­man bu kafirlerin kalpleri ürker, ama O'ndan başka tanrıları anıldığı zaman hemen sevinirler. [35]

Kafirlerin burunları havadadır. Âlemlerin Rabbi sanki onların boyunlarına, çenelerine kadar dayanan halkalar geçirmiştir; onun için kafaları yukarı kalkıktır. [36]

İslâm gerçe­ğini görmek üzere etraflarına bakmazlar, hak hususunda te­reddüt ederler. Hayırdan faydalanmaz ve ona yönelmezler.

Allah, onlarla iman ve İslâm arasına bu engeli koymuştur. [37] Dolayısıyla öğüt dinlemezler, dinleseler de öğüt kabul etmezler.    .

Halbuki mü'min insan böyle değildir. Mü'minler öğüt ka­bul ediyorlar. Peygamberin inzarı bunlar üzerinde etkili olu­yor.

Öğüt kabul etmedikleri gibi, kafirlerin kalpleri Allah'ı anma hususunda da katılaşmıştır . [38]

Allah onları karanlıklar içinde bırakmıştır, onun için gör­mezler. Hem onlar sağırdırlar, dilsizdirler ve kördürler; Hakk'a da dönmezler. [39]

Kafirlerin, hakikati sezmeye, düşünüp bulmaya, yahut dinleyip işitmeye, onu güzelce algılamaya istekleri olmaz. Artık onlar kendi heva ve heveslerinden, nefsin isteklerinden başka birşeye de yönelmezler.

Küfür onların içine iyice yerleşmiş, müktesebatları, tabi­at ve huyları olmuştur. Türlü türlü zulümat içindedirler. Kü­für, cehalet, inat, taklit, hevâ ve ihtiras zulmetleri içende, önlerindekini görmezler, karanlıkta yuvarlanır giderler. [40]

İslâm gerçeğini tebliğ edenlere düşmanca duygular bes­ler, onlara çağdışı, kara cahil, karanlık güçler... derler. Zaten İslâm onların gözünde ortaçağ skolastiği ve hurafeler yığını­dır. [41]

 

Mücadele Ederler

 

Kafirler, düşmanca tavırlarla Allah hakkında mücadele ederler.

Eskiler, Peygamber'e (as) gider, onunla mücadele eder, tartışırlardı. [42]

Halen de öyledir. Kimisinin ne bilgisi, ne reh­beri, ne de aydınlatıcı bir kitabı olmadan Allah hakkında tar­tışır durur. [43]

Kurtubî'ye göre bu âyet bir yahudinin peygamberimize gelip, "Ey Muhammed, bana haber ver, senin Rabbin neden­dir, hangi şeyden olmuştur?" demesi üzerine inmiştir. Ya da, Nadr b. Haris, Ubey b. Halef ve benzerleri hakkında nazil ol­muştur. Onlar da peygamberle, Allah'ın birliği hakkında ca­hilce mücadele ederlerdi. [44]

Meselâ Nadr b. Haris, mücadeleci bir kafirdi. 'Kur'ân geçmişlerin düzmesidir', derdi. 'Allah, cesetleri çürümüş insanları diriltemez', derdi. İşte bu bakımdan, din hususunda kendi aklınca cahilane münakaşa edenlerin hepsi böyledir. [45]

Bunlar ve benzerleri, Allah hakkında bilgisiz halleriyle tartışıp her azgın şeytanın ardına düşerler. Kendilerine gel­miş bir delil olmadığı halde Allah'ın âyetleri hakkında mü­nakaşa ederler. [46]

Kafirler Kur'ân hakkında yaygara ederler. Nitekim bir­birlerine, "Bu Kur'ân'ı dinlemeyin, onun hakkında mânâsız yaygaralar yapın! Belki ona galip gelirsiniz." Yani o mü'minleri susturursunuz, derler.

Rivayetlere göre Resulullah Mekke'de iken yüksek sesle Kur'ân okuduğu zaman münkirler, etraftan dinleyen insan­ları kovarlar, dağıtırlar; 'dinlemeyin şu Kur'ân'ı ve gürültü yapın', derler, ıslık çalar gürültü ederlerdi. [47]

Ama yine tekrar edelim ki, Kur'ân'ın tümüne karşı olan bu açık mücadele, onun muhtevasına karşı olan gizli müca­deleden daha az zararlıdır. Açık mücadele aldatıcı değildir, fakat görünmez planda olan saldırılar hisse dilmediği için, onlara karşı tedbir de alınmamaktadır. İşte zamanın afeti bu türdendir.

Kafirler, boş lafa müşteridirler.

Kur'ân'ın ifadesiyle, insanlardan kimi de vardır ki, ceha­let içinde insanları Allah'ın yolundan saptırmak ve onunla alay etmek için eğlence sözleri satın alırlar. [48]

Kur'ân'ı bastırmak, dinle alay etmek için malzeme olarak kullandıkları bu eğlence söz (lehve'l-hadis); İnsanı oyalayan, işinden alıkoyan sözler, asılsız hikayeler, masallar, tarih kı­lıklı efsaneler, güldürücü lakırdılar, gevezelikler ve teganniler gibi eğlendirici seslerdir.

Meselâ meşhur Nadr, ticaretle Fars memleketlerine gidi­yor, onların efsane kitaplarını getiriyor ve bunları Kureyş'e okuyarak, "Muhammed size Âd ve Semud hikayeleri söylü­yor, gelin ben size Rüstem'in, İsfendiyar'ın, Kisraların hika­yelerini anlatayım" diyor ve bu suretle birçoklarının Kur'ân dinlemesine mani oluyordu. Çünkü Kur'ân dinlemeleri müslüman olmalarına sebepti. Bu ise Kureyş kafirleri için büyük zarardı.

Nadr, bu eyleminden başka bir de hanende (dansöz, şar­kıcı) cariye almıştı. Birinin müslüman olacağını işittiği za­man cariyesini ona götürüp 'haydi buna yedir, içir, şarkı söyleyiver', der, bu suretle eğlendirip sonra adama "Gördün ya, bu eğlence Muhammed'in çağırdığından, namazdan, oruçtan daha iyi değil mi?" derdi. [49]

Bu âyet-i kerîmede "eğlence söz" diye tercüme edilen "levhe'l-hadis" tabiri, insanı Allah'a itaatten uzaklaştıran, kendisinde hayır ve yarar bulunmayan şey demektir. Zemahserî der ki:

"Lehv insanı hayırdan alıkoyan herşeydir. Efsa­ne kitapları, güldürücü hurafeler ve lüzumsuz kelamlar bu cümledendir." [50]

Hal böyle olunca, sohbetlerini şaka ve fıkralarla doldu­ran, meclislerinde hep güldürücü lakırdılar konuşulan, hayırlı birşey konuşmak şöyle dursun, sükut etmeyi bile bilme­yen müslümanların hali, insanı biraz düşündürmelidir.

İnsanları din yolundan alıkoymak için mücadele eden, tartışan, yaygara koparan kafirler, aynı zamanda kavgacı toplumdur." [51] Bu kavgaların, bu tartışmalarını günün şart­larına ve imkânlarına göre yaparlar.

Meselâ gazeteleriyle irtica yaygaraları koparırlar. Müs­lümanlara ait en küçük bir meseleyi sansasyon haline dönüş­türür, bir kaşık suda fırtına koparırlar. Karikatürleriyle müslümanları çirkin, iğrenç ve tiksindirici şekilde resmeder­ler. Daha etkili iletişim araçlarıyla, büyük halk yığınlarını istedikleri formlara göre ayarlar ve kendi belirledikleri kalıp­lar ve normlar dahilinde düşünmelerini sağlarlar.

Böylece, fiilî olarak mücadele etmelerine de lüzum kal­maz. Çünkü fırsat ve güç onların elindedir, dolayısıyla etkin durumda olan onların hevalarıdır. [52]

 

Kâfirler Saldırgandır

 

Kendilerine Allah'ın âyetleri okunduğu zaman kâfirlerin yüzlerinde inkâr belirtisi farkedilir. Neredeyse, kendilerine âyetleri okuyanların üzerine saldıracak [53] gibidirler.

Onlar imkân bulabilseler, mü'minleri dinlerinden tama­men döndürünceye kadar savaşırlar.[54]

Sıcak savaş olmadığı zaman soğuk harple mü'minleri sindirir, korkuturlar. Hiç farkına vardırmadan kendi yolları­na adapte ederler. Çünkü propagandaları çok güçlüdür. Göz boyayıcılıkta da çok maharetlidirler.

Eskiler de böyle idi. Onlar da küfürde direndiler. İmanı reddetmekle kalmadılar, daha da ileri gidip ona karşı düş­manlık ve kötü niyetlerini ortaya koydular. Kafalarda şüphelerve sorular yaratarak, tuzaklar ve gizli planlar kurarak Mifti başarısız kılmak, insanları Allah'ın yolundan engelle­mek için ellerinden geleni yaptılar.

Bürrc sûresinde bahsedilen, Yahudi yahut Mecusîlerden bir gurubun, bir rivayete göre de bir kısım meliklerin, inananlardan bir cemaati ateş dolu bir hendeğe doldurarak onları inanlarından vezgeçirmek istemeleri çok eskilerden bir zu­lüm örneğidir. Bu suretle öldürülenler Kur'ân'da "ashab-ı uhdûd" diye anılıyor. Ve bunu yapanlara iki katlı ceza bildi­riliyor. Onlara hazırlanan "cehennem azabı" vardır ki, bu, küfürleri içindir. Ayrıca bir de "yangın azabı" (azâbü'l-harîk) vardır ki, bu da fitneleri, yani mü'minleri yakmaları sebebiyledir.[55]

Yirmibirinci asrın eşiğinde, modern dedikleri dünyada müslüman halklara buna benzer işkenceler yapıldığı çokça görülüyor. Mısır, Suriye, Irak, Tunus, Cezayir gibi müslü­man olduğu söylenen ülkelerin hapishaneleri ise, akla hayale gelmez işkencelerin ustalıkla uygulandığı mekanların başın­da gelmektedir.

Bazı ülkelerde de ashab-ı uhdûd benzeri bedenlere uygu­lanan bir azap türü yoksa da bedenlerin yerine ruhları sam yeli gibi kavuran bir azap türü vardır. Bu işkence türü ise, ruhları abluka altına amak, beyinleri yıkamak, vicdanlara hükmetmek, düşünceleri çağdaş batıllara doğru yönlendir­mek, körpe dimağları bu istikamette şekillendirmek... şek­linde uygulama alanına konulan bir mânâ katilliği ve ruh katliamıdır. Pasifize edilmiş gafil toplumlar tarafından tam olarak hissedilmediği ve gerekli tavır alınmadığı için de, bu saldırı, canlara yönelik saldırılardan daha büyük bir yıkıma sebep olmaktadır. En feci yönü de sürekli ve kapsamlı olma­sıdır.

Gerek insanlık tarihi boyunca peygamberlere ve tevhid inancı bağlılarına, gerekse son peygamber Hz. Muhammed'e (as) ve taraftarlarına yapılan baskılar, zulümler ve işkence­ler, sonradan meydana çıkacak muzaffer İslâm ümmeti için âdeta hazırlayıcı bir sebep ve âmil niteliğinde idi. Her saldı­rı, her abluka ve zulüm, bir patlamaya sebep oluyordu. Ka­firlerin her bakımdan yenilgisiyle sonuçlanıyordu. Batılın hücumu, hakkın zaferini doğuruyordu.

Yirminci asrın ruhlara yönelik saldırıları ise, bir uyanışa ve dirilişe sebep olmak şöyle dursun gafil toplumları biraz daha uyutmakta, gafletlerini artırmakta, hatta hallerinden memnun kılmaktadır. İşte bu niteliği ile diriliş için bir tepki­ye sebep olmamakta, yıkımını rahatça sürdürmektedir.

Bu tarz bir yıkım, gözle görünür bir araz belirtmeyen, gizli seyreden tehlikeli hastalıkları andırmaktadır. Bu itiarla sonucu mutlak ölümdür. Ama sadece bedenlerin ölümü değil, ruhların ölümü...

İslâm'a hücum ederken birlik olan kâfirler, aslında "bir gurur ve ayrılık (şikak) içindedirler." [56] İslâm imanına karşı bir tekebbür ve taassup içindedirler. İşte bu taassupta birlik­leri vardır. Peygambere karşı muhalefet ve düşmanlık hisle­riyle doludurlar. İşte bu muhalefette müttefiktirler.

Şimdi peygamber dünyada olmadığı için de, önceki atala­rının karakterine uygun olarak onun getirdiğine ve bağlıları­na-düşmanlık ve kin oklarını yöneltmişlerdir. Mü'minleri rencide edecek, küçük düşürecek, kendi batıl ölçülerine göre suçlayacak bir nokta buldukları zaman öfke, nefret ve gayzlarını bütün iştihalarıyla kusarlar. Aralarından birinin müslümanlara saldırısı gün yüzüne çıkacak olursa onu da bütün güçleriyle korur ve savunurlar. En çok ittifak ettikleri alan, mü'minlere hücum alanıdır. Kendi aralarında binbir türlü ihtilaf ve şikak içinde iken mü'minlere hücum fırsatı doğdu­ğunda yekvücut ve hemfikir olurlar.

İslâm hukuku açısında da kafirler, müslümanlara düş­manlık beslemeleri ve sözlü veya fiilî olarak saldırıda bulunup bulunmamaları bakımından farklı şekilde değerlendiri­lir. Saldırgan olmayan ve fitne çıkarmayanlara, aşağılanmış olarak cizye vermeleri şartıyla İslâm devletinin himayesi al­tında, İslâm ülkesinde oturmalarına izin verilir. [57]

 

Hakka Karşıdırlar

 

Kafirler, batılın ve bir sürü yanlışın bağlıları olarak sü­rekli hakka karşı çıkmışlardır.

Onlara Allah'ın âyetlerinden bir âyet gelmeye dursun, on­lar muhakkak bundan yüz çevirirler. Zaten kendilerine hak geldiği zaman da onu yalanlamışlardır. [58]

Kafirin mesleği her zaman için budur. Kur'ân'ın ifadesiy­le "Rahman'dan onlara yeni bir öğüt gelmeyedursun, mu­hakkak ondan yüz çevirirler. [59]

Gerçeği reddetmekteki ısrarlı ve inatçı tutumları, inkar edenleri meseleye salim bir düşünce ile bakmaktan alıkoy­maktadır. Allah'ın dini hakkında bağnazca vermiş oldukları olumsuz karar sebebiyle, bu dini incelemek, insaf ile değer­lendirmek gereğini duymazlar.

İslâm gerçeğinden hoşlanmamak küfür insanının peşin hükmüdür.

Rivayete göre Allah'ın Resulü bir adamla karşılaştı ve ona "müslüman ol" buyurdu. Adam,

"Sen beni hoşlanmadı­ğım bir şeye davet ediyorsun" diye cevap verince peygamberi­miz:

"Kötü görsen, hoşlanmasan da müslüman ol!" mukabe­lesinde bulundu. [60]

Öyle anlaşılıyor ki ilk dönem kafiri İslâm'dan hoşlanma­dığını açıkça söylüyor. Onlara Rabbiniz ne indirdi? denildi­ği zaman, Evvelkilerin masalları! diyorlardı. [61]

Zamane küffarının İslâm'a bakışı ise, şekil itibariyle onlarınkinden farklı ama mahiyet itibariyle aynıdır.

Bunlar, dinin tümüne birden esatir demeseler de, "din bir vicdan işidir" sakızını çiğnemek suretiyle onun hayatla il­gili yönünü inkar ederler. Böylece dini hayattan soyutlamak isterler;

İlericilik, çağdaşlık, akılcılık, bilimsellik ve modernlik gi­bi renkler taşıyan başka bir insan türü de, "din hurafelerden ibarettir" teranesini söyler durur. Belki de bu halleri onların kalplerinin çağdaş hurafelerle dolu olmasından ve bu zul­metler içinde gerçeği görme yeteneğini kaybetmiş olmaların­dandır. Kalplerinin bu bozukluğundan dolayı da "ehsenü'l-hadis: sözün en güzeli" olan hak sözü, "esatîr-i evvelin" ola­rak görürler.

Gerçekte o Kur'ân, beşeriyeti hurafelerden kurtaran, Al­lah'tan başkasına tapmamayı, kullara kul olunmamasını öğütleyen, en düz cadde olan hakikat yolunu insanlığa göste­ren bir rehber olduğu halde; "bu Kur'ân ve bu Muhammed insanlığa ne getirmiştir?" diyen cahiliye küfrü elbette deva­sız bir bağnazlığı ve yobazlığı sergiliyordu. Aynen bunun gi­bi, yeni zaman toplumunun "bu modern çağda 14 asır öncesi­nin inançlarına ve gökten indiği söylenen haberlere mi itibar edeceğiz?" demeleri de gösteriyor ki, bu çağdaş yobaz tipi, ca­hiliye yobazının evrim geçirmiş bir devamıdır.

Görülüyor ki, "ilkel'leri de, modernleri de esasta birbiri­ne benziyorlar. İnsanlığa teklif ettikleri "şer" eski şerrin aynı olduğu gibi, engellemeye çalıştıkları "hayır" da değişmeyen ezelî ve ebedî "doğru"dur.

Cahiliyede olduğu gibi şimdi de kafirler Kur'ân'dan yana kuşku içindedirler. Onlarca İslâm, "eski bir yalan"dır, (ifkü'n-kadîm). [62] Geçmiş devirlerin, çöl insanının meselesidir. Bugün artık yeni dinler, yeni mukaddesler vardır. Artık din olarak onları kutsayacak, onlara tapacaklardır.

Kafirler daima batıla meyyaldir. Gözleri ve gönülleri o tarafa yöneliktir. Doğru yolu, "sebîlü'r-rüşd"ü bırakmış, az­gınlığın yolunu "sebile'l-gayy"i yol edinmiştir. [63]

 

Şeytanlar Dostlarıdır

 

Kur'ân'ın haberine göre, insanlık içinden bir bölüme da­lalet müstahak olmuştur; çünkü onlar şeytanları Allah'tan başka dostlar edinmişler, üstelik bu halleriyle de kendileri­nin doğru yolda olduklarını sanmışlardır. [64]

Onlara olan yakınlıkları sebebiyle Allah da şeytanları in­kar edenlerin dostları kılmıştır. Daha da ötesi, kafirler şey­tanların kardeşleridir. Ve şeytanlar bu kardeşlerini azgınlığa sürükler, sonra da yakalarını bırakmazlar. [65] Her kafir için şeytanlardan bir kardeş vardır ve onun sapkınlığını artı­rır. [66] Eğer şeytanların kardeşleri insan cinsinden ise, diğer insanları saptırmada cin şeytanlarına yardım ederler.

İblis’in askerleri de vardır. İblis'in askerleri, gerek insan­dan, gerekse cinden, şeytanın uydusu olan kimselerdir. [67]

Şeytanın çok önemli bir görevi de kafirlere işlerini süsle­yip güzel göstermektir.” [68]

Şu kadar var ki, şeytan ancak ken­disini dost edinen kimseyi saptırır. [69]

Bunun için Yüce Allah, insanoğluna, "Şeytana tapmayın, bana kulluk edin" [70] buyurmuştur.

Kafirlere musallat edildiğ gibi, Allah'tan gafil olan diğer insanlara da şeytanlar musallat ediliyor. Şeytanlar onları yoldan çıkardığı halde bu insanlar doğru yolda olduklarını zannedebiliyorlar. [71]

Yeni dünyanın insan çoğunluğu, insanı rab edinme esası­na dayanan beşerî ideolojik görüşleri ilâhî sisteme tercih edi­yor. O insan tanrılarının belirlediği hayat tarzını biricik ve en ideal sistem kabul ediyor. Böylece gaflet ve sefahet içinde, insana mahsus olmayan bir hayatı sürdürüp gidiyor. Çünkü bu hayatın va'dettikleri şeytanın vazettiklerine uygun düş­mektedir.

Bu demektir ki, bu inanca sahip insan türünün ins ve cinden çok miktarda şeytan yoldaşları bulunmaktadır.

Bunun için yüce Allah, "Biz her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık" [72] buyuruyor.

Peygambere düşman olan insan şeytanının, o peygambe­rin bağlılarına da düşman olacağı şüphesizdir.

Yukarıdaki âyetin tefsirinde deniliyor ki:

Şeytan ins ve cinden olur. İnsandan da cinden de olsa; serkeş, mütekebbir (hakkı kabule yanaşmayan), fitneci, inatçı, kaypak, ele avuca sığmaz, yola gelmez olanların hepsine şeytan denilir. Cinden olan şeytan, mü'mini aldatmaktan aciz kalınca, mütemerrid (azgın) bir insana yani bir ins şeytanına gider ve mü'mini al­datmasına teşvik eder.

İnsanlardan şeytanlar bulunduğuna şunu da delil göster­mişlerdir: Hz. Peygamber, Ebu Zer-i Gıfarî'ye birgün: "Cin ve ins şeytanlarından Allah'a sığın!" buyurdu. Ebu Zer: "in­sanlardan şeytanlar var mıdır?" dedi. Hz. Peygamber de:

"Evet vardır, ve o, cin şeytanlarından daha şerlidir” buyur­du. [73]

Kur'ân'ın bazı âyetlerinde "şeyâtin: şeytanlar kelimesi, kafirlerin ve münafıkların ileri gelen reisleri anlamında kul­lanılmıştır. [74]

Azgınlıkları, fenalıkları sebebiyle onlara bu isim verilmiştir.

Peygamberimiz zamanında bunların en meşhurları: Ka'b b. Eşref, Ebî Bürde, Abdü'd-dar, İbn Âmir, İbnü Sevda vs. gibileri idi.

İbn Abbas'dan (ra) rivayete göre de, şeytan, cinlerden, in­sanlardan ve hayvanlardan her azgın olana denir. [75]

Öyle anlaşılıyor ki, küfrün egemen olduğu bir toplumda küfür öncüleri hem kendi işlerini, hem de şeytan dostlarının işlerini yürütüyor. Zaten işleri, istekleri beraberlik arzediyor. Hükümranlık, tahakküm ve insanlara yön verme hususunda otorite sahiplerinin yaptığını şeytan onlara süsleyip güzel gösteriyor. Böylece en doğru, en ideal yol olarak kendi belir­ledikleri şekli kabul ediyor ve ilâhî çizgiye nefretle bakıyor­lar.

Böyle bir durumda mü'mine düşen, görünmeyen cin şey­tanlarına ve görünen ins şeytanlarına karşı gereken tedbiri almak, yollarını tanıyıp onların adımlarını izlememektir. [76]

 

Tanrıları Hevâlarıdır

 

Hevâ: arzu, istek, meyil, keyf ve nefis anlamlarına gel­mektedir. Kur'ân'da çoğunlukla "ehvâ" şeklinde çoğul olarak zikredilir.

Hevâ, nefsin şehvetlere meyli demektir.

Hevâ iki kısımdır: Birisi ilme uygun olan, diğeri de olma­yandır. İlme muvafık olan hevâ, nazarî olarak insanın yaratılış gayesine uygun olan meyiller ve isteklerdir. Zira nefsin arzularının yaratılışı da boşuna değildir. Bu arzular, insan­ları yatarılışlarının gayesine erdirmek için Yaratıcı tarafın­dan verilmiş ruhî kuvvetlerdir. Ancak şeytanî olan insan ze­kası onu gayesinden çevirerek yalnızca zevk için kullandırır ve boşuna israf eder. Meselâ iffeti korumak ve nesli sürdür­mek niyetiyle evlenme arzusu yaratılış gayesine uygun ve bundan dolayı da ilme mutabık bir meyildir. Zina ve süflî ar­zular ilme aykırı olup, ulvî gayeye yönelik olmayan bir nefis isteğidir. [77]

Zaten mü'min insana mahsus meşru ve masum istekler, şer'î delillere dayanılarak ortaya konan görüşler, inkarcı, in­sanda heva haline gelmektedir. Ama İslâm'ın hudutlarını ko­ruyarak ve İslâm'ı müdafaa için görüş açıklayan mü'min in­sanda bu görüşler meşrudur ve takdire değer mahiyettedir.

Ve işte kâfirler, kaynağı ilim olan fikirler ile değil ilme dayanmayan keyfî hevalar ile hareket ve hükmetmeleri, aynı zamanda tutsağı oldukları ve heveslerinin peşinden gitmele­ri sebebiyle küfre dayalı görüşlerini zulümkârlıkla yürütür­ler.

Kafirlerin nevaları, yani görüşleri hakikatin ilmine değil keyf ve arzuya dayanmaktadır.

Çünkü onların hakka dayanan ilimleri yoktur. Onlar, sa­dece "zanna dayanıyor" ve bilgisizce nevalarına uyuyorlar. [78]

Bunun için yüce Allah, "Gördün mü o hevâsını Tanrı edi­nen kimseyi?" buyuruyor. Hevâsını, Tanrı edinmiş insanın diğer özellikleri de vardır.

Allah onu şaşırtmış, kulağını, kal­bini, mühürlemiş, gözüne de perde çekmiştir. [79] Demek ki, İslâm hakikatini göremeyen, onu kabul etmeyen fert ve top­lumun tanrısı hevâlarıdır.

Onlar kendi otorite ve iktidarlarını ilahlaştırmışlardır. Bir tanrıya duyulacak saygıdan daha çok ona saygı duyarlar ve o otoritelerini dokunulmaz kabul ederler.

Hakikatte ise, Allah'ın indirdiği ile bağımlı olmadan, Al­lah'tan gelen bir esası kendine rehber edinmeden, yalnız kendi görüşlerine uyan kimselerden daha sapık kimse yok­tur. [80]

Yani en büyük yanlışa düşen insan topluluğu, hak rehberden yoksun olan topluluktur.

İşte bunun için yüce Allah, Resulüne, "hevâsına uyan, hevâsını tanrı edinen kimselere sakın itaat etme!" [81] emrini vermiştir.

Hevâsını ilah edinenler, delil ve burhan tanımaz, hak ka­nun kabul etmezler. Dini de, insanların mücerred duygula­rından, zevklerinden ibaretz tanırlar. Gönülleri neye çekerse ona taparlar. Hak zevkini aramaz, hakkın rızasını gözetmez­ler.

Kur'ân'ın verdiği ölçüye göre hevânın sınırı çizilecek olursa; Allah'tan gelen bir rehbere ve bilgiye yani kısaca vah­ye istinad etmeyen her düşünce şekli ve her görüş hevâdır. Böylece görüşler serdederek, düsturlar koyarak sosyal hayat tarzı belirlemek nefsin de hoşuna gitmektedir. Ve bu yol, Al­lah'ın vahyini inkar edenlerin yoludur.

Kafirlerin başka bir hevâîliği de, "kalplerinin eğlencede" olmasıdır. Hesap günü yaklaştığı halde gaflet içinde haktan uzak bulunan o kafirlerin kalpleri oyun ve eğlencededir." [82]

Ciddi bir düşünceleri yoktur ve gaflet içindedirler.

Kâfirler genellikle durumlarından emin ve kaygısız olur­lar. Aldatıcı bir güven duygusu içinde bulunurlar. Halbuki işte bunlar gibi ziyana uğrayan topluluktan başkası Allah'ın mekr'inden hile ve azabından emin olamaz. [83] Ancak küfrün hevâsıdır ki onları derin bir gaflet ve sahte bir emniyet duy­gusu içinde yaşatmaktadır.[84]

 

Kötü Amel Sahibidirler

 

Şüphesiz inkarın ve bu inkara bağlı inançların yeri kalp­tir, bununla beraber kafirlerin de birçok amelleri vardır ki Kur'ân bunlara "âmelü's-seyyie", kötü amel demektir. Yani küfür sadece kalpteki inançsızlıktan ibaret değildir.

Mü'min’in nasıl salih amelleri varsa kafirlerin de fena amelleri vardır. Başka bir deyişle küfür kalpte başlar, ama bazı işler, davranışlar vardır ki, bunlar da insanda küfür be­lirtisidir. Yani bir insanın kalbî durumu bilinmediği halde davranışlarına ve icraatlarına göre onun hakkında kafir veya mü'min hükmü verilebilir, yani durumu tayin edilebilir.

Kur'ân-ı Mübîn'de, "Kafirlerin birtakım fena işleri vardır ki, onlar hep o işler için çalışırlar" [85] buyuruluyor.

Çünkü onların şirk ve küfürden başka şer cinsinden da­ha nice işleri vardır. Azgınlık tahakkuk etsin diye onları işle­mekte, küfürle kötü ameli beraber yürütmektedirler. [86]

Ayrıca hesap gününde gözlerinin önüne serilecek olan sa­dece kalplerinde olanın değil, yaptıklarının kötü sonuçları­dır. [87]

Kafirler, kıyametten sonra günahları sırtlarına yük­lenmiş olarak dirilecekler ve "vah bize!" diyeceklerdir. Bir rivayete göre, âhirette dirilince kötü ameli kafire şöyle diye­cek:

"Ben seni dünyada lezzet ve şehvetle taşıyordum, şimdi sen de beni taşı!...

" Ve onun sırtına binip cehenneme gidince­ye kadar sürerek götürecektir. [88]

Şimdi birkaç örnekle kafirlerin amellerini tanıyalım:

Kafirler, büyük günahları işlemekte ısrar edenlerdir. Ama buradaki büyük günahtan maksat şirktir. [89]

Onlar, Allah'ın yolu olan İslâm'ı eğriltmek isterler. [90]

Kafirler öğüt verenleri sevmezler. [91]

Kur'ân'ı dinlemeye tahammül edemezler. Allah'ı anmak (İslâm hakikatini görmek) hususunda da gözleri perdelidir. [92]

Allah onların işlerini kendilerine süslemiştir, onun için körü körüne bocalar dururlar.[93]

Kafir insanın hırsı şehvetle allanmış pullanmış, cazibeli, hem zevkine hem menfaatine uygun, sonu iyi gelecek bir amel -gibi gösterilmiştir. Bunun sonucu olarak da vehmi ve hevâsı aklına galip gelmiş, ihtiraslarının sarhoşluğu gönlünü gözünü bürümüş; batılı hak, kötüyü iyi, fenalığı güzel görür olmuştur. [94]

Böyle olduğu için yalnız kendi işlerinin, kendi fikirlerinin en iyi, en doğru olduğunu zannederler. En iyi sosyal ve -siya­sal yaşam şeklini buldukları inancında oldukları için de hiç­bir şekilde irşad kabul etmezler. İrşad kaynağı olan vahyi ve irşad etmek isteyenleri en büyük düşman, en zararlı unsur sayarlar. Bu tehlikeye karşı da önlem üstüne önlem alır, pür dikkat onun bekçiliğini yaparlar.

Daha önce de belirtildiği üzere, küfür kalpte gerçekleşen bir olgudur. Fakat bu inkar hali, dışarıya muhtelif söz ve fiil­ler halinde aksettiği için, inkarcı insan aynı zamanda belli sözlerin ve davranışların, daha ziyade faaliyet ve icraatın da sahibidir. Bu bakımdan onun mutlak şer olan çalışmaları çok olduğu gibi, hayır ve dindarlık suretinde görünen söz ve fiil­leri de vardır. Fakat bunların da esasta şer olduğu ve sahibi­ne uhrevî bir yarar sağlamayacağı kesindir.

Ve sonuçta kafirler, küfürleri sebebiyle olduğu gibi, amelleri sebebiyle de hesaba çekilip taziye edilecektir. Çünkü cezanın ve mükafatın sebebi aynı zamanda akidelerle be­raber insanın fiilleridir.

Yüce Allah bu gerçeği, "Azap kendilerine hak olan o mücrimlere “siz başka birşeyle değil, sadece yaptıklarınızla cezalandırılıyorsunuz!" [95] buyuracağını bildirerek haber ve­riyor.

Demek ki kafirin batıl inancı kadar, sözleri ve faaliyeti de önemlidir. Zaten bu insanların, hayatı etkileyen, topluma yansıyan, müslümana zararı olan yönü de icraatıdır. Onu bu yönüyle değerlendirmek gerekir. Ve Kur'ân, kafiri "kötü amel sahibi" olarak değerlendiriyor. [96]

 

Kafirler Alaycıdır

 

Kafirler, düşmanlıklarının bir sonucu olarak dine ve bağ­lılarına karşı daima alaycı olmuşlardır. Öncelikle kâinatın efendisini alaya aldılar. Kur'ân'ın beyanı şöyle:

"Kâfirler se­ni gördükleri zaman, seni ancak alaya alırlar. 'Sizin tanrıla­rınızı diline dolayan bu mu ?” diyerek...[97] istihza ederler.

Onlar, dinlerini de bir oyun ve eğlence yerine koydu­lar. [98]

Özellikle imana davet edildikleri zaman "davetçi" ile alay ederlerdi, onu hafife alırlardı. [99]

İnkarcılar, mü'minlerle de istihza ederlerdi. Bazıları bu meyanda şöyle diyorlardı: 

"Şayet Muhammed hak peygamber olsaydı bizim şereflilerimiz kuşkusuz ona uyarlardı. [100]

Yine onların sözleri: "Hem sonra Allah bunu mu peygam­ber göndermiş?" [101]

"Başka gönderecek kimse bulamamış mı?" Kendi kısır akıllarına göre şerefli dedikleri öncülerinin iman etmemesini, onun hak peygamber olmadığına delil sayıyorladı.

Kafirlerden bir grup, birgün Mekke'nin kenarına çıkmış oturuyorlardı. Resul-ü Ekrem yanlarına gitti. İslâm'ı tebliğ etmek istedi. İçlerinden birisi:

"Mekke'nin şu iki dağını Kur'ân okuyarak buradan yürüt, yerimiz genişlesin, çünkü burası çok dardır. Ayrıca aralarından nehirler, çaylar akıt, ziraat alanları açılsın, ağaç dikelim, ziraat yapalım. Ecdadı­mızdan filan ve falanları da dirilt ki onlara senin durumunu soralım, hak mısın, değil misin? [102] diyerek alaylı ve ölçüsüz sözler söyledi,

Vahiyle gelen cevap, önceki peygamberlere de istihza edildiği ve o inkarcılara bir süre mühlet verildiği şeklinde idi.

Tekrar belirtelim ki, bir mucize olsa, dağlar yürüse, şu olsa bu olsa deyip duran bu inkarcıların maksatları, iman etmek için bir delil istemek değil, sadece istihza etmek ve kü­fürde ısrar için bahane bulmaktır.

İşin garip ve enteresan yönü şu ki, İslâm mahkum, mü'minler mazlum durumda olduğu halde, onlardan istihza­nın en acısı duyuluyordu. Habbab b. Eret'ten şöyle bir olay nakledilir. Diyor ki:

"Ben bir demirci idim. As b. Vail isimli kafirde alacağım vardı. Onu istemek üzere yanına gittim. Bana Tallahi Muhammed'e küfür etmeden borcunu ödemem; sen peygamberine küfret, ondan sonra ödeyeyim' dedi. Ben 'Hayır! Allah'a yemin ederim ki, ben Muhammed'e (as) küfür etmem, sen öleceksin, sonra dirileceksin!' dedim. O zaman As 'Ben ölüp dirüdiğim zaman bana gelirsin, o zaman benim malım ve çocuğum çok olacak, sana istediğini veririm...' diye cevap verdi." [103]

Bu münkirlerin yapıları her zaman böyle olmuştur. Ba­zen de mü'minlere bakıp güler, yanlarından geçtikleri zaman birbirlerine kaş-göz ederek onları küçümser, kendi adamları­nın yanına döndükleri zaman da, tekrar mü'minleri ortaya atıp eğlenmeye başlarlardı. Kimi zaman da mü'minler için, "Bunlar sapık insanlardır” derlerdi. [104]

Bu hal ve bu tavır geçmişte kalmış tarihî bir vakıa değil­dir sadece. Biraz şekil değiştirmiş olarak bugün de yaşatıl­maktadır.

Zamanımızda bu istihzayı çarşılarda, sokaklarda ve her fırsatta düpedüz sözlü sataşmalarıyla ve alaylı bakışlarıyla yapıyorlar.

Kendileri gibi suratlarını cascavlak kazıtmadıkları için sakallı olan müslümanlara hayretle bakan, mesture bir genç kadın gördüklerinde yanlarındaki çocuklarına "öcüye bak!" diyerek gösteren, dinî eğitim veren okul öğrencilerine "ölü yı­kayıcısı mı olacaksın?" diye soran; İslâm'ı gericilik, müslümanlar da gerici sayan... çoğu da sükut etmekle beraber bu duyguları içinden geçiren büyük şehir kalabalıkları, hep o es­ki müstehzilerin, çağdaş küfrü devam ettiren temsilcileridir.

Ne garip bir tecellidir ki, Hz. Resulün getirdiği din ve mü'minler hakkında "Nereden çıktı bu yeni din ve savunucu­ları?" diyerek, eski düzenlerine bağnazca sarılan bu inkarcı tipi, şimdi de kendi "yeni dini" hesabına, İslâm'a "eski" dam­gasını vurmaktadır.

Halbuki biraz daha modernleşmiş olarak aynı küfür ka­fasını taşıdıklarını göre gene eskinin eskisini onlar temsil et­mektedir.

Yanlış her zaman eski, her zaman ilkel, doğru ise sürekli yeni ve her zaman mükemmeldir.

Bununla beraber bu ilkellik örnekleri, inkarlarıyla kal­mıyor, istihzayı kendilerine daimî bir malzeme ediniyorlar. Kur'ân'da, cehennemdeki zakkum ağacından bahsedildiği za­man eski kafirler onun adını duyar duymaz alay etmeye ve "Ateş ağacı yakarken, o ağaç cehennemde nasıl bulunur?" de­meye başlamışlardı. Alay edenlerden biri de Ebu Cehil b. Hişam'dı. İşi eğlence konusu yaparak:

"Ey Kureyş topluluğu, Muhammed'in sizi korkuttuğu zakkum ağacı nedir biliyor musunuz? O, Medine'nin kaymaklı hurmasıdır. Vallahi elime geçse de bol bol atıştırsak..." diyordu. [105]

Mü'minler ezanla namaza çağırdıkları zaman, kafirler o ezanı ve namazı eğlence yerine tutar, istihza ederlerdi. Bu garabetli cümlesin dendir ki, anlamsız çan seslerini dinler ve hoşlanır, fakat tevhide, salat ve kurtuluşa çağıran yüksek anlamlı güzel ezanlardan hoşlanmazlardı.

Şunu da belirtmek yerinde olacaktır: Dinle alay sadece müstehzi bakışlar ve alaylı sözler sarfetmekten ibaret değil­dir. Zira, "Onlar kendilerini bir eğlence ve oyun haline getirdiler" [106] şeklindek: ilâhî ihtardan maksat: Onlar, istedikleri şeyi haram, diledikleri şeyi de helal saydılar; onu gerçek an­lamda din edinmediler... demektir.[107]

Bu demektir ki, İslâm'ı ciddiye almamak, onun hükümle­rini işine geldiği şekilde anlamak da bir istihzadır. Ve işte yeni çağ insanının istihzası en çok bu şekilde kendini gösteriyor. Dinin kurallarını âdeta kendileri koyuyorlar, sınırlarını kendileri çiziyor, insanların ne ölçüde ve nereye kadar müslüman olabileceklerini kendileri belirliyorlar. Bu hal karşı­sında insan yüce Hakk'ın "De ki Allah'a dininizi siz mi öğre­teceksiniz?” [108] şeklindeki beyanı hayret ve ibretle hatırlama­lı, gereken dersi almalıdır. [109]

 

Kafirler Müstekbirdir

 

Kur'ân-ı Kerîm dikkatli bir gözle incelendiğinde şu husus kesinlikle anlaşılır: Müstekbir, âdeta kafirin diğer adıdır. Çünkü istikbar bunların en ayrılmaz sıfatlarından biridir.

Âhiretteki azabı görüp tekrar dünyaya dönsem de iyiler­den olsaydım, diyen kafire Yüce Allah, "Sana âyetlerim geldi de sen onları yalanladın, büyüklük tasladın, müstekbir ve münkirlerden oldun" diye cevap verecektir. Ki burada bü­yüklük taslamak fiili ile yalanlamak (tekzib) fiili, aynı eylemi ifade etmektedir. Yani inkar, daima büyüklenmenin sonucu oluyor. Kıyamet günü, küfürlerinden dolayı yüzleri simsiyah kesilecek olanlar: Kafirler, yani "mütekebbirler"dir. [110]

Âhirette, "açılmış bulunan şu cehennem kapılarından gi­rin! "denilecek olanlar yine mütekebbirlerdir. [111]

Mütekebbir, Firavun gibi münkirlerin de sıfatıdır. Musa aleyhisselam, "Ben hesap gününe inanmayan her kibirliden (Firavun ve benzerlerinden) Allah'a sığınırım" demişti.

Allah'ın âyetleriyle mücadele ettiği için kalbi mühürlen­miş olanlar da, "kibirli zorba" diye niteleniyor Kur'ân'da.[112]

Kendilerine haktan gelmiş hiç bir delil olmadan Allah'ın âyetleri hakkında tartışanların göğüslerinde de "bir büyüklük hevesi"nden başka bir şey yoktur. [113] Ama bu heves, hiç bir zaman erişemeyecekleri bir hevestir.

Onların kalbinde hakkı kabule tenezzül etmek istemeyen bir büyüklük davası, kuru bir azamet kuruntusu vardır.

Ad kavmi mensupları da yeryüzünde haksız olarak bü­yüklük taslamış ve "Bizden daha kuvvetli kim var?" demiş­lerdi. [114]

Kibir, tekebbür, istikbar, daima inkar etme fiilini takip eden, onunla beraber bulunan bir fiil olarak gözüküyor Kur'ân'da. Bu fiillerin ismi faili olan mütekebbir ve müstek­bir kelimeleri de, "kafir" kelimesinin eş anlamlısı olacak de­recede onunla beraber zikrediliyor. Yine kafirlere alçaltıcı azap, yeryüzünde büyüklük taslamalarından ve yoldan çık­malarından ötürü layık görülüyor. [115]

Nuh aleyhis selam, münkir kavmini Rabbine şöyle şika­yet etmişti:

"Davetime karşı onlar parmaklarını kulaklarına tıkadılar, örgülerini başlarına çektiler, direttiler ve çok kibirlendiler” [116]..Hep aynı şeyi görüyoruz. Müstekbir kafir, Allah'ın âyetleri kendisine okunduğu zaman, kibirle, sanki onları hiç işitmemiş gibi küfründe ısrar eden, direnendir. [117] Bu ilâhî kelamda "yusırru" şeklinde ge­çen "küfürde ısrar" kelimesinin asılda lügat mânâsı: eşeğin kulaklarını dikip kıçın kıçın dayatması [118] demektir ki kafir için kullanılması çok manidardır.

Bu istikbar, bu tekebbür onları o hale getirmiştir ki ken­dilerine, "Allah'tan başka tanrı yoktur!" denildiği zaman bü­yüklük taslarlardı. "Cin çarpmış bir şair (Peygamberimizi kastediyorlar) için biz tanrılarımızı terk mi edeceğiz?" derler­di. Halbuki o Peygamber sadece gerçeği getirendi.” [119]

Eskiden ve her zaman, mütekebbir: hakkı küçümseyen, hak yolun bağlılarını küçük gören, hem fiilen hem de manen onları ezen, baskı altında tutan demektir.

Müstekbirin tahakküm ettiği güçsüz kalmış ve ezilen, kimselere de "mustaz'af' denir. [120]

Bugün emperyalist ülkeler tam anlamıyla çağdaş müstekbirlerdir. Onlar tam anlamıyla bir gurur heykelidirler. Dünyanın batısına yerleşmiş iki ejderha, Avrupa ve Ameri­ka, özellikle Amerika tam bir hegamonya imparatorluğudur. Sanki dünyada İslâm'ın bekçisidir. Yani dünyada İslâm ol­masın, müslümanlar uyanmasın diye bekçilik yapmaktadır.

Batı insanı bireysel anlamda da bir gurur timsalidir. Me­sela Amerika insanı için, "Amerikalı olmak" payelerin payesidir. Batı insanı, bütün bir Şark'ı küçük gören, kendinden olmayan insanı aşağılayan, hatta insandan saymayan bir ruh haline sahiptir. Psikoz derecesinde bir psikolojik hastalı­ğa mübteladır. [121]

 

İstikbar Yalnız Kafirin Sıfatıdır

 

Hal böyle olunca, yani kibir, tekebbür ve istikbarın çokça kafirlere nisbet edilen sıfatlar olduğu anlaşılınca; tekebbü­rün, mutlak anlamıyla müslüman insana mahsus bir sıfat ol­madığı da meydana çıkmış oluyor.

Şimdi bizde kibir ve kibirlilik denilince hemen bazı müslümanlarda bulunan bir kötü huy akla geliyor. Ve kibir kötülenirken, sadece yakın çevremizde ve toplumdaki müslüman­lar göz önüne getiriliyor. Halbuki’ Kur'ân'ın ifade ettiği an­lamda bir kibir müslümanda bulunamaz. Çünkü o kibir ve istikbar, insanı Allah'a kulluktan alıkoyan bir ruh haletidir. Müslümanda olsa olsa gurur olabilir ki bu da "aldanmak" de­mektir. İnsan kendisini büyük ya da ebedî zannederek aldandığı için böyle insanlara gururlu denilmektedir.

Kur'ân gibi hadis-i şerifler de "kibir"i aynı şekilde tanım­lıyor. Abdullah b. Mes'ud radıyallahu anhın naklettiğine göre Hz. Muhammed (salat ve selam üzerine olsun) şöyle buyur­muştur:

"Şüphesiz kalbinde zerre kadar kibir olan kimse cen­nete giremez." Bunun üzerine ashabtan biri: İnsan, elbisesinin ve ayakkabısının güzel olmasını ister (bu da mı kibir olur?)" deyince Peygamberimiz, "Şüphesiz Allah güzeldir, güzelliği sever; kibir, hakkı kabul etmemek ve insanları kü­çümsemektir" buyurdu.[122]

Hadiste zikredilen kibir, insanı Hakk'a düşman yapan kibirdir.

Demek ki, Kur'ân'ın bildirdiği istikbar, imanın karşıtı ve zıddıdır. Çünkü tekebbür, ubudiyetin hakikatine aykırıdır.

Bundan dolayıdır ki, namazın, ezanın ve bayramların alameti ve şiarı tekbir olmuştur. İnsan, tekbirleri ile Allah'ın büyüklüğünü vurgulamakta ve kendisinden bu sıfatı nefyedip uzaklaştırmaktadır. Rükû ve secdelerde de aynı tezellül ve tevazu ifadesi vardır. Kul olan insan bu tekbirleri ve secdeleriyle Rabbini yüceltip kendi hiçliğini ortaya koymakta­dır. Kibir ise bu yüceltmeye tamamen engel olan bir haldir. Hatta bunun aksine kibirli insan kendini yücelten ve Rabbin azametini kabul edemeyen insandır. Ki bu da ancak küfrün sonucudur. [123]

 

Büyüklük Kompleksi İçindedirler

 

Kafirler, kabile ve kavim asabiyetine sahiptirler. Bu duy­guyu her an ve her yerde en yüksek düzeyde yaşatan ve bunu dışa vuran bir ruh hali içindedirler. Başka bir deyişle, ka­firler kaprislidirler.

Allah'ın vahyi ile müslümanlar bir çekirdek topluluk ha­linde ortaya çıkınca, kafirler kendileriyle bu cemaati muka­yese ediyorlardı. Allah'ın âyetlerine nazire yapmaktan ve İslâm gerçeğine fikren karşı koymaktan aciz kalınca mü'minler topluluğunu kastederek, bakın bakalım "bu iki topluluk­tan hangisinin makamı daha hayırlı, meclisi (mevkii) daha güzeldir?" derlerdi. [124] Böylece kendilerinin sosyal durumla­rıyla övünür, "bizim adamımız çok, itibarımız fazla; onlarsa yoksul ve düşük insanlar" diyerek toplumdaki itibarlarına güvenir, "nasıl olur da biz bu halimizle batıl üzere oluruz" derlerdi. [125]

Gene bu inkarcılar, "Muhammed'n getirdiği iyi birşey ol­saydı onlar ona inanmakta bizi geçemezdi" [126] diye akıl yürü­tüyorlardı. Kafirler bu yargıya varırken de mü'minler içinde fakir kişilerin ve kölelerin bulunmasını bahane ediyorlardı.

Nuh aleyhisselam devrinin kafirleri de Peygambere kar­şı, "Sana bir sürü bayağı kimseler uymuşken, biz sana iman eder miyiz?" demişlerdi.' [127]

Mekke devri kafirlerine, insanların iman ettiği gibi siz de iman edin, denildiği zaman, "Şu beyinsizlerin (süfehâü) inan­dığı gibi iman mı edelim?" şeklinde itirazda bulunmaları ve "Allah aramızdan şunlara mı lûtfu ihsanını lâyık gördü!" [128] şeklinde, büyüklük duygularını ifade etmeleri de dikkate de­ğer mahiyettedir.

Bu tarzda güya mantık yürütmelerinin ve garip saplantı­larının haddi hesabı yoktur.

Peygamberimizi vahye layık görmeyerek "Bu Kur'ân ara­mızdan ona mı indirildi?" diyenlere ve daha enteresanı, yine "Bu Kur'ân iki kentten büyük bir adama indirilmeli değil miydi?" iddiasında bulunanlar da o kafirlerdir?

Onlara göre Kur'ân ya Mekke zenginlerinin Velid b. Muğîre'ye ya da Taif in ileri gelenlerinden Urve b. Mes'ud'a indi­rilmeliydi. Velid şöyle demişti:

"Kureyş'in büyüğü ve efendisi olan ben, yahut Sakif kabilesinin 'ulu'su Ebu Amr b. Umeyr dururken Kur'ân Muhammed'e mi inecek?"

Demek istiyorlardı ki, Kur'ân Muhammed'e değil, bize gelmeliydi. Çünkü içimizde zenginlik ve reislik bakımından buna daha layık olanlar vardır.

Görülüyor ki, bu toplumun yeni dine iman etmelerine en büyük engel, büyüklük kompleksine kapılıp hak peygambe­rin risaletini kabul etmemeleri, bir de kendi iktidarlarını kaybetme endişesi idi. İşte bu benlik asabiyeti, bu büyüklük psikozu, onların hakkı kabul etmesine imkan vermiyordu.

İnsanlık tarihi içinde bu enaniyet duygusu çok çeşitli şe­killerde kendini göstermiştir. Modern zamanlarda belki pey­gamberi eskiler gibi çekemeyen, kıskanan yoktur; ama kendi görüşünü peygamber ve Kur'ân görüşünden üstün sayan, da­ha doğrusu onu iptal, kendi nevalarının esiri olan görüşleri de mutlak doğru kabul edip bu iktidarlarını ilahlaştıran, bu­nunla insanlığa hükmeden ceberrutlar saltanatı vardır. Ve bunların oluşturduğu kurumlar, siyasal doktrinler, tenkid kabul etmez bir biçimde "en üstünlük" fikrine de sahiptir.

Modern küfür anlayışında ululuğun ölçüsü: makam ve maddî üstünlüktür. İşte bu, her zaman ve mekanda cahiliyenin de ölçüsü ve görüşü olmuştur. Ne var ki, Allah'ın indinde gerçek büyüklüğün ölçüsü, ancak imanla sağlanan ruh yüce­liğidir. [129]

 

Dünyaya Aşırı Bağlıdırlar

 

Kur'ân'ın aydınlığında geçmişe ve hale baktığımız za­man, dünya metaı ile küfür ve kafirler arasında sıkı bir bağlantının olduğunu görüyoruz.

Mesela, çetin bir azab ile müjdelenen inkarcılardan bah­sedilirken onların bu azabı haketmelerine sebep olarak dün­ya hayatını âhirete tercih etmeleri gösterilir. Çünkü onlar dünya hayatını aşırı seviyorlar; ona öncelik tanıyıp âhirete tercih ediyor ve sadece dünya için çalışıyorlar. Ahireti unu­tup onu tamamen arkaya atıyorlar. [130] Yine onlar, "bizim için ne varsa şu dünya hayatımızdır, başka birşey yoktur, ölürüz ve yaşarız. Bizi zamandan başkası helak etmiyor" [131] derler.

Yine Kur'ân'ın beyanına göre genel olarak dalalet ile dünya metaı ve azap arasında çok yakın bir ilgi vardır. Yüce Allah'ın, "Nice ümmetler var ki biz onları dünya metaı ile ni­metlendireceğiz, sonra onlara bizden acı bir azap dokunacak" şeklindeki haberi de bunu gösteriyor. Bundan başta, "O zu­lüm ehli (kafirler) kendilerine verilen refahın peşine düşüp sunardılar ve suç işleyen günahkarlar olup çıktılar" [132] âyeti de aynı gerçeği ifade ediyor.

Amel defterleri sol tarafından verilerek ateş ve kaynar su içinde, bir kara duman altında kalacağı bildirilen kafirlerden bahsedilirken de bu azabın sebebi olarak, "önceden varlık içinde şımarmış olmaları" gösteriliyor. Ayetin tefsirinde de onların, keyiflerine düşkün, aldırışsız knıseler olduğu [133] bil­diriliyor. Refah ve bolluk ile şımarma keyfiyeti, kufinin âdeta ayrılmaz özelliği olarak gözüküyor. Öyle anlaşılıyor ki, Al­lah'ın peygamberleri ile gönderdiği hakikati, öncelikle o ülkelerin "varlıkla şımarmış ileri gelenleri" reis durumundaki elebaşları inkar ediyor. [134] Bu, varlıkla şımaran "müttefin" denilen kimseler; nimet, servet, haşmet ve riyaset sahibi olan kimselerdir.[135]

Görülüyor ki mal ve servet kâfir için de bir sınama aracı­dır, hatta onları aldatmak için hazırlanmış bir tuzaktır. Değilse onlar için gerçek bir nimet değildir.

Bunlara dünya hayatından bol bol verilmesinin hikmeti şımarıp azmaları içindir. [136]

Dünya onların gözünde güzelleştirilmiş, onun sevgisi âdeta kalplerine bir su gibi içirilmiştir. Hem de ona hırsla bağlanacak ve ilâhî hakikatten yüz çevirecek kadar kalpleri ona bağlanmıştır.

Böylece âdeta ateş üzerindeki bir döşeğe serilir gibi onun üzerine yıkılırlar ve onun dışında (gerçek namına) herşeyden yüz çevirirler. [137]

Hayatı sırf hayat-i hayvaniyeden ve cismaniyeden ibaret bilir, sadece karınlarını şişirmekle meşgul olurlar. [138]

Bütün sa'yü gayretleri çok kazanmak, çok üretmek ve çok tüketmek hedefine yöneliktir. Onlara göre sanki hayatın gayesi bundan ibarettir. Bu gayenin gerçekleşmesi uğrunda göze alınmayacak hiç bir şey yoktur. Bu uğurda bütün bir in­sanlığın helaki bile göze alınabilir. Her türlü hile, her türlü tuzak, kendilerinden olmayan bu insanlara reva görülebilir. Önemli olan yalnız kendi sultalarıdır. Yüce Allah da, hikmeti icabı belli bir vakte kadar onlara mühlet vermektedir.

Şu kadar var ki, kafirlerin buradaki ekonomik saltanat­ları, bir ömür zevk ü sefa sürmeleri, kayıtsız şartsız yaşamaları, sonunda yalan olacaktır. Sanki hiç yaşamamış zannede­cekler kendilerini. Nitekim âhirette, "yeryüzünde ne kadar kaldınız?" diye sorulduğunda, "birgün, yahut günün bir kıs­mı kadar" cevabını vereceklerdir. Çünkü esas itibariyle kafir, "bir süreye kadar" ve denenmek için yaşatılmaktadır. [139]

Buna da gerçek anlamda bir hayat demek mümkün de­ğildir.                                                                     

Rüyada görülene ne kadar kıymet verilirse bu hayata da ancak o kadar değer verilebilir.

Şunu da belirtmek gerekir ki, dünya hayatını bu kadar anlamsız, bu derece zararlı hale getiren, kafirin tutumu, yani inançsızlığıdır. Yüce Allah'ın nazarında da dünya asıl hayat yurdu değildir. Ehemmiyetsiz, fani bir yurttur.

Bir hadis-i şerifte şöyle buyuruluyor;

"Şayet bu dünya­nın Allah yanında sivrisineğin kanadı kadar kıymeti olsaydı kafire onun bir yudum suyunu bile tattırmazdı. [140]

Anlaşılıyor ki, dünya, kafirin herşeyini tüketen, onu ifna eden, aldatıcı bir varlık görüntüsü içinde yokluğu gerçekleş­tiren bir mekandır.

“Ateşe sundukları zaman bu gerçek onlara hatırlatılacak. Dünya hayatının bütün güzel şeylerini şimdi kaybettiniz; orada bunlarla sefa sürdünüz ve burası için hiç bir şey bırak­madınız" denilecek.[141]

İşte o kafirler, nefislerine zulmedenlerdir.

İlâhî habere inanmamak, herşeyi dünyadan ibaret bil­mek, Allah'ın verdiği akıl nimetini ve diğer yeteneklerini kö­tüye kullanmak suretiyle kendilerine zulmetmiş olanlardır.

Sözün kısası dünya kafirin hem mâbudu, hem de yalancı cennetidir.

Ama iyi bilmeli ki, gün bugün, saat bu saat değildir. Bu­gün tatlı görünenler yarın acı, bugün acı gelenler yarın tatlı olabilir. Zaman denen birşey vardır; hali istikbal takip eder. Gecelerin gündüzleri, gündüzlerin geceleri vardır. [142]

İşte mü'min, görünüşü aydınlık olan bu dünya hayatı sü­resince sonra yeni bir âlemin başlayacağına inanan kimsedir.

Bu bakımdan dünya, mü'min için hiç de bir felaket sebe­bi değildir; ebedî hayat yurduna yükselmek için kullandığı bir binek taşıdır.

Dünya, kafirde yokluk, mü'minde varlık sebebidir.

Genel özellikleri ve karakteriyle küfrü ve kafirleri bu şe­kilde tanıdıktan sonra haklarında verilen değer hükmünü de genel esaslarıyla görmek yerinde olacaktır. [143]



[1] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 15-17.

[2] Şûra: 17

[3] Hadîd: 25.

[4] Muhammed Ali es-Sâbunî, Muhtasar-u Tefsîr-i İbni Kesir, 13/273, Beyrut, 1971

[5] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 17-18.

[6] İbni Manzur, Lisânu’l-Arab, c.5, s.145, Beyrut, tarihsiz

[7] İmam Birgivî, Vasiyetnâme-Kadızade Şerhi, s.232, İst, 1974

[8] Şihabüddin es-Seyyid Mahmud el-Alûsî, Rûhü'l-Meânî, 5/173. Lübnan

[9] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 18-20.

[10] Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'ân Dili, 1/207, İst

[11] En'am: 6/121

[12] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 20-22.

[13] İsra: 17/82

[14] Hakka: 69/50

[15] Hamdi Yazır, age, 5/3192; es-Sabûaî, Muhtasar, 2/396

[16] age, 6/4212

[17] Tevbe: 9/ 124-125

[18] Hicr, 90-91. Bu anlam "muktesimîn" lafzıyla ifade edilmiştir

[19] es-Sabûnî, İbn Abbas'tan naklen, Safvetü't-Tefâsir, 2/416

[20] Nâsırü'd-dîn Ömer el-Beydâvî, Envârü't-Tenzîl ve. esrârü'l-Te'vîl, Mecmûatü't-Tefâsîr içinde, 4/65, Matbaa-i Âmire, 1320

[21] Yûnus: 10/15.

[22] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 22-24.

[23] Yunus: 10/15; H. Yazır,'age, 4/26988

[24] Haazin, Alâüddin Ali b. Muhammed el-Bağdâdî, Lübâbü't-Te'vîl fi Meâni't-Tenzil, 4/235

[25] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 24-26.

[26] En'âm: 6/159, "ferrekuu dînehüm..."

[27] H. Yazır, age, 3/2110

[28] En'âm: 6/33

[29] es-Sabûnî, Muhtasar, 1/575, Beyrut, 1981, 7. baskı

[30] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 27-29.

[31] İsra: 17/41

[32] İsra: 17/46

[33] Muhtasar-u Tefsir-i İbn Kesîr, 2/381

[34] Hüccetullahi'l-Bâliğa, tereden nakleden, H. Basrî Çantay, Kur'ân-ı Hakîm ve Meali Kerim, 2/853, not: 9

[35] Zümer: 39/45.

[36] Yasin: 36/8

[37] es-Sabûnî, Muhtasar, 3/155

[38] Zümer: 39/22

[39] Bakara: 2/17-18

[40] Elmalılı, age, 3/1903-1922

[41] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 29-31.

[42] En'am: 6/25

[43] Lokman: 31/20

[44] es-Sabûnî, Safvetü't-Tefâsir, 2/495

[45] Kadı Beyzavî, Haazin, age, 4/288

[46] Hac: 22/3; Mü'min, 35

[47] Fussilet: 41/26; Elmalılı, age, 4/4199

[48] Lokman:31/6.

[49] Haazin ve İbn Abbas, Mecmuatut-Tefâsir, 5/56

[50] Safvetü't-Tefâsir, 2/30

[51] Zuhruf: 43/58

[52] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 31-34.

[53] Hacc: 22/72

[54] Bakara: 2/217

[55] Beyzavi Medârik, age, 6/487; Büruc, 4-10

[56] Saffât: 37/2. 36

[57] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 34-37.

[58] En'am: 6/4-5

[59] Şuarâ: 26/5

[60] Muhtascr-u İbn Kesir, 2/570

[61] Nahl: 16/24;Furkan, 5. 38

[62] Ahkaf:  ll;Hacc, 55

[63] A'raf: 7/146. Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 37-39.

[64] A'raf: 7/30

[65] A'raf: 7/27-202

[66] Tefsir-i Haazin, age, 2/689

[67] Safuetü't-Tefasir, 2/385; Şuara, 94-95

[68] Nahl: 16/63

[69] Hac: 22/4

[70] Yasin: 36/60

[71] Zuhruf: 43/36-37

[72] En'am: 6/112

[73] İbn Kesir, Muhtasar, 1/609

[74] Bakara: 2/14

[75] Şihabü'd-din Mahmud el-ÂIûsî, Ruhu'l-Meânî, 1/157

[76] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 39-41.

[77] Elmalılı, 6/3820

[78] Rum: 30/29; Casiye, 24

[79] Furkan: 25/43; Casiye, 23

[80] Kasas: 28/55

[81] En'am: 6/150; Kehf, 28

[82] Enbiya, 1-3, "Lâhiyeten, kulûbühüm..."

[83] A'raf: 7/99

[84] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 41-44.

[85] Mü'minûn: 23/63

[86] es-Sâbunu, Safve., 2/313

[87] Zümer: 43/4849

[88] En'am: 6/31; Mecmuatü't-Tefâsir, 1/400; Muhtasar, 1/574.

[89] Vakıa: 56/46"; es-Sâbûnî, 3/310

[90] Âl-i İmrân: 3/99; Â'raf, 45-86; Hûd, 19; İbrahim, 3

[91] Â'raf: 7/29

[92] Kehf: 48/100-101

[93] Neml: 27/4; Ra'd, 33

[94] Elmalılı, 6/3978

[95] Saffat: 37/39

[96] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 44-46.

[97] Enbiyâ: 21/36

[98] Â'raf: 7/51

[99] Haazin, age, 2/559

[100] Ruhu'l-Meânî, 2/100

[101] Bakara: 2/22; Furkan: 25/41

[102] Kadı Beyzavî, Haazin, age, 3/494

[103] Muh. Tefsir-i İbn Kesir,  2/464; Meryem: 19/77

[104] Mutaffifîn: 83/28-32

[105] es-Sabûnî, Safve,3/36

[106] Â'raf: 7/50

[107] el-Alusî, Ruhu'l-Meâni, 8/126

[108] Hucurat: 49/16

[109] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 46-50.

[110] Zümer: 39/59-60

[111] Zümer: 39/72

[112] Mümin: 40/27-35

[113] Mümin: 40/56

[114] Fussilet: 41/15

[115] Ahkaf: 46/20

[116] Nuh: 71/7

[117] Câsiye: 45/8

[118] Elmalılı, 6/4309

[119] Saffat: 37/37

[120] Enfâl: 8/26; Nisa: 4/75.

[121] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 50-52.

[122] Sahih-u Müslim bi Şerhî'n-Nevevî, c.2, s.89

[123] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 52-53.

[124] Meryem: 19/73

[125] Kadı Beyzavî, 4/177; Muhtasar, 2/462

[126] Ahkaf: 46/11

[127] Şuara: 42/111.

[128] Bakara: 2/13; En'am, 6/53

[129] es-Sâbûnî, Muhtasar İbn Kesîr, 3/156. Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 53-55.

[130] age, 3/289

[131] Câsiye: 45/24.

[132] Hud: 11/48/116

[133] Vakıa: 56/41-46; Safuetü't-Tefâsîr, 3/3.10

[134] İsra: 17/16; Sebe, 34; Celaleyn, s.141

[135] Muhtasar-u İbn Kesir, 3/133

[136] es-Sâbûnî, Safve., 2/308

[137] el-Alusî, Ruhul-Meânl, 2/100; Beyzavî, 1/310

[138] M. Haindi Yazır, age, 6/4384

[139] Kehf, 19; Mü'minûn, 112; Enbiya, 111

[140] Tirmizî rivayet etmiştir, Safvetü't-Tefâsîr, 3/157

[141] Ahkaf: 46/20

[142] Elmalılı, 3/1887

[143] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 56-59.