Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

KÂFİRLER HAKKINDA DEĞER HÜKMÜ - 3. Sayfa

KÂFİRLER HAKKINDA DEĞER HÜKMÜ.. 2

İnsanlık İki Sınıf 2

Yol Kesiciler 3

Kafirler Zalimlerdir 4

Sistemleri Zulme Dayalıdır 4

Manevî Ölülerdir 5

En Katı Bağnazlardır 6

Sır İdrakinden Mahrumdurlar 6

"Ölüm Ötesi"ni Görmezler 7

Kafirlerin De Dini Vardır 7

Batıla İman Edenler 8

Amelleri Batıldır 9

Modern Küfür 10

Kafirlerin Dostlukları Dünyevîdir 11

Küfrün Sonu Pişmanlıktır 12

Küfürde Önderler ve Uyduları 12

Beşerî Sistemlerin Esası 13

İsyan Ve Cürümde Ortaklık. 14

Kafirlerin Egemenliği 15

Küfrün Geleceği 16


KÂFİRLER HAKKINDA DEĞER HÜKMÜ

 

İnsanlık İki Sınıf

 

Dünya küfür sistemi ve onun beynelmilel güdücüleri ne kadar zorlarsa zorlasın, insanlık iki sınıftır ve iki cephe ha­lindedir.

Nur ile zulmetin birbirine zıtlığı, hak ile batılın tam kar­şıt oluşu gibi, hakkın yahut batılların taraflısı olmak üzere insanlık da iki sınıftır. Bir tarafta tevhid ehli olarak mü'minler, öbür tarafta da binbir çeşit yanlış bağlıları ve köleleri olarak dalalet ehli vardır.

İlâhî kelam, bu karşılıklı zıtlıkları çok anlamlı ve hik­metli bir şekilde sergiler. Meselâ "iyi" olan, övgüye ve müjde­ye layık birşeyden sonra hemen kötü olan karşıtım zikreder, Mü'mine bir müjde verilirse kafire bir inzar gönderilir. Cen­netten sonra cehennem hatırlatılır.

Böylece hak ile batıl, hidayetle dalalet, hayır ile şer, doğ­ru ile yanlış, maruf ile münker... ve bunların taraftarları, karşılıklı olarak mukayese edilmek suretiyle durumları ve değerleri doğru bir hükme bağlanır.

Herşey zıddıyla münkeşif olur kuralınca, bu iki sınıf in­san türü de birbiriyle karşılaştırılmak suretiyle, müsbet ve meşru olan ile aykırı olan daha iyi belirlenmiş olur.

Kur'ân-ı Mübîn, kafirler ve mü'minlerden ibaret bu iki toplum tipini ve kimliğini çeşitli benzetmeler ve mecazlarla vasıflandırıp değerlendirir.

"Kör ile gören bir olmaz" buyurur. "Karanlıkla aydınlık, gölge ile hararet de aynı değildir" der. "Dirilerle ölülerin bir olmadığı"nı beyan eder.[1]

Hemen kolayca anlaşılır ki, burada söz konusu edilen "kör’den maksat, kafa gözü kapalı olan değil, küfrü sebebiyle manevî karanlıklarda dolaşıp sendeleyen kafir insandır. Hal­buki mü'min, iman nuru ile ezelî ve ebedî gerçeği gören in­sandır.

Yine buradaki kör, gafil kimse demektir; gören ise ma­nen uyanık olandır. Başka bir yoruma göre kör lafzıyla cahil, gören lafzıyla da ilim sahibi kastedilir.[2]

Gölge ile hararetin aykırılığı gibi, hidayetle dalalet de iki ayrı kutuptur.

Dirilerle ölüler nasıl birbirinin aynı değilse, akıllılarla cahiller de aynı değildir. Mü'min insan, imanı sayesinde san­ki bir gölgede, kafir insan da küfrü sebebiyle bir hararette ve azaptadır.

Kafirler âdeta kabirlerdeki ölülerdir. Onun içn peygam­ber bile onlara hakikatin sesini duyuramaz. Kabirlerdeki ölüler Allah'ın âyetlerini işitmeye ve o öğütlerden faydalan­maya güç yetiremez. Aynen bunun gibi kalbi ölü olan kimse de işittiği gerçek haberden faydalanamaz. [3]

Kitab-ı kerîm, bu uslûb ile karşılaştırmayı yer yer tekrar eder. Meselâ, "iman eden ve salih amel işleyenlerle, kötü olan ve kötülük yapan da bir olmaz" buyurur. [4]

İki deniz bir olmaz: şu deniz tatlıdır, susuzluğu giderir; şu da tuzludur, boğazı yakar. [5]

Ebussuud Efendi'ye göre bu misal mü'minle kafir farkına işarettir.[6]

Kıyamet günü sevinçle aydınlanan bazı yüzler vardır ki, bunlar imanlarında sebat edenlerdir. Bazı yüzler de iyice kararmış [7] olacak ki, bunlar da imandan sonra küfre dönenler­dir. Ya da bütün kafirlerdir ki bunlar, kendilerine vacip olan tevhidi kabul ye ikrardan yüz çevirmişlerdir. [8]

Görülüyor ki, âlemlerin Rabbi, yaratılışları aynı esasa dayansa da bütün insanlığı eşit saymıyor. Hak ehli ile batıl ehlini, itaat edenlerle isyan edenleri, saadet erbabı ile şeka­vet erbabını, ıslah edenle ifsad edeni, hidayet yolcuları ile da­lalet zümrelerini, doğruya yöneltenler cemaati ile hak yoldan saptırıcılar topluluğunu, sıdk ehli ile yalancılar güruhunu... ve daha nicelerini birbirinden ayrı zıt kutuplar olarak belirliyor.

İlâhî ölçünün insanları tanzimi ve sınıflaması böyle iken, insan sevgisi sloganı altında bütün insanlığa aynı gözle ba­kan, âdeta insanlık dini gibi yeni bir din icad eden; yüce Allah'ın, aralarını son derece hassas bir şekilde ve kesin çizgi­lerle tefrik ettiği, hakta bir batılda türlü türlü bu insan sınıf­larının hepsini müsavi sayan genel bir zihniyet vardır. İşte bu anlayışı meşru saymak, müslüman aklının kârı değildir. Bu anlayış olsa olsa hümanizm dininin esasını teşkil eder. Bu ideolojinin bağlıları, bilgi hammalı fakat iz'an yoksulu ideolog ve demogoglardır. Mutlak olarak çalışmayı kutsallaştırıp, ne niyetle ve kime hizmet için çalışılması gerektiğini belirlemeyen, insanlığa hizmeti öğütleyip hangi tür insanlığa (yani kafirlere mi, mü'minlere mi?) ve niçin, ne maksatla ola­cağı konusunda tutarlı bir ölçü koyamayan... nadanlar ve ukalalar hep bu güruhtandır.

Halbuki Cenab-ı Hak bütün insanlığı eşit saymıyor; mü'minler ve kafirler olarak ikiye ayırıp birinciye mükafat, ikinciye ceza va'dediyor. İnkar edenlerin bölük bölük cehen­neme sürüleceği haber verilirken; saadet ehli başka bir taife­nin grup grup cennete sevkedileceği ve onlara "selam size!" denilerek müjdeler verileceği bildiriliyor. [9]

Allah'ın kanunu hep böyle tecelli ediyor. Müttakiler için güzel, azgınlar için kötü bir gelecek olduğu [10] haber veriliyor. Ahirette mü'minlere meleklerin, "Rabbimiz, onları cehen­nem azabından koru" diye duaları, cehenneme giderken, bir­birlerine söz ile saldıran kafirlere; "Allah'ın size gazabı, si­zin kendi kendinize kızmanızdan daha büyüktür [11] diyerek suçlamaları olacaktır. Yaptıkları işlerden dolayı kafirler kor­kudan titrerken, iman edip salih amel işleyen nıü'minler cen­net bahçelerinde olacaklardır. [12]

Kafirlere, yeryüzü halkının en şerlileri diye kıymet hük­mü konulurken, iman eden ibadet sahiplerine "bütün halkın en hayırlıları" şeklinde değer biçilmektedir. [13]

Alemlerin Rabbi, ibadet ehli mü'minleri, yeryüzünde fe­sat çıkaranlarla bir tutmadığı gibi, takva sahiplerini de fâcirlerle bir tutmuyor. [14]

Bütün bu gerçeklere rağmen Cenab-ı Hakk'ın böldüğünü birleştiren, O'nun farklı ve aykırı saydığını aynı gören bir zihniyet sahipleri mutlak surette Allah'ın hükmüne muhale­fet ediyor demektir.

Kim ne derse desin... İnsanlık sevgisinden bahsedenler, hiç bir ölçü tanımadan her millete ve her topluma aynı gözle bakmayı telkin edenler ne kadar çabalarsa çabalasın... Yine de insanlık iki cephedir.

İşte bu cepheler arasındaki kimlik farkını göremeyenler, kendi yerlerinin de nerede olduğunu bilmeyecek kadar şaş­kın olanlardır. [15]

 

Yol Kesiciler

 

Kafirler, hakikatin yolunu kesenlerdir.

Ahirette bir nida edici, Allah'ın laneti zalimlerin üzerine olsun!" diye nida edecektir ki bunlar Allah'ın koyduğu din yo­luna engel olup onu eğriltmek isteyenlerdir. [16]

Lanetlenmek gibi en ağır bir bedduaya layık görülen bu yol kesiciler, insanları Allah'ın dinine uymaktan alıkoyanlar; bu yolun eğri, karışık ve bozuk olmasını isteyenlerdir. Buna çalışırlar ki, kimse o yola girmesin, Hakka uymasın. [17]

Yüce Allah bu kafirler için "azapların kal kat artırdık" buyuruyor. Çünkü onlar hem inkar ediyor, hem de insanları Allah'ın yolundan çeviriyor!ardı.[18]

Bunlara artırılmış, çoğaltılmış bir azabın uygun görül­mesi de manidardır. Evvelki azap küfürlerinin, artırılmış azap da fesatlarının, insanları din yolundan uzaklaştırmala­rının cezasıdır. [19]

Kafirlerin işi hep bu minval üzeredir. Onlar hakkı batıl ile gidermek için mücadele ederler. [20] Sürekli bu gaye için çalışırlar. Diğer bütün işlerini de İslâm'ın ilerlemesine engel olacak şekilde ayarlarlar.

Bundan başka Allah'ın âyetlerini red ve iptal etme, onla­rı hükümsüz ve geçersiz kılma yolunda yarış edercesine çalı­şanlar da vardır. [21]

Bunlar, yol kesiciliği kendilerine iş edinenlerdir. Çünkü Allah'ın indirdiğinden hoşlanmamışlar, onu kerih görmüşler­dir. [22]

Bunlara gerçek anlamda "kuttâu't-tarîk" demek uygun olur. Genel anlamıyla yol kesen eşkiya, insanların ya malını ya da canını alır. Toplumların inanç yolunu kesenler ise ruh ve mânâ katilleridir. Hidayetin yolunu kesip dalalet için bin-bir yol açanlar; kendi inkarlarıyla başbaşa kalmayıp toplum­ları da kendi inkarlarına ayarlayarak insanlığa zulmün, kö­tülüğün en büyüğünü, en iğrencini yapanlardır.

Bugünkü toplumların çoğu için hakikati bulmanın yolu biraz da kapalı gibidir. Dünya sistemi, mutlak gerçeğin bilin­memesi, anlaşılması için her türlü tedbiri almış, en amansız engelleri onun önüne koymuştur.

Bu fesat saçan bombardıman ve propaganda mekanizma­sını ellerinde tutanlar, bekçilik görevlerini de çok iyi yap­maktadırlar.

Metodları; ısrarla ve sürekli olarak kendi ideolojilerini empoze etmek ve toplumların kafalarını, bu inanç haline ge­tirdikleri görüşlerinin motifleriyle şekillendirmektir.

Bu taktik ise, hakikatin yolunu büyük ölçüde kapamak için yeterlidir. [23]

 

Kafirler Zalimlerdir

 

Görünen ve görünmeyen zulümlerin, açıkça hissedilen ve edilmeyen maddî-manevî işkencelerin, ferdî ve toplumsal hayatı çürüten binbir çeşit fesadın müslüman toplumları ka­sıp kavurmakta olduğu bir dünyada, bu zulmün kaynağını tesbit etmek hayatî bir önem taşımaktadır. Kaynağını belir­ledikten sonra ona göre bir tavır alıp kurtulup yolları aramak ise, müslüman için imanı bir yükümlülüktür.

Özellikle müslümanlık iddiasındaki kerimler, vurdum­duymaz gafillerin ve batıla şartlanmış kafaların farketmediği bu zulmü, bu fesadı ve sahiplerini farketmeli, kendi dün­yasının insanı ile yabancı dünyaları ve insanını tanımalıdır.

Hem İslâm dünyasının hem de bütün insanlığın felahı için bir çıkış yolu mutlaka aranmalıdır.

Bu girişten sonra hükmü hemen başa alarak bildirelim ki, her türlü zulmün ve fesadın kaynağı, yalnız ve yalnız ka­firlerdir.

Zaten İlâhî kelamda da "zalimler" kelimesi, doğrudan "kafirler" yerine kullanılmıştır. Türkçe'de ilk akla geldiği şe­kilde herhangi bir canlıya eziyet ve işkence edenler anlamın­da değildir.

Çünkü zulüm genel anlamda haddi aşmak, hak olan birşeyin doğruluğunu kabul etmemek, eşyayı layık olduğu yere koymamak, kısaca adaletsizlik demektir.

Kafir insan ise, yaratılış gayesini saptırması, Allah'a ve O'nun dinine layık olduğu şekilde iman edip teslim olmaması ve böylece mutlak adaleti bozmuş olması hasebiyle en büyük zulmü işleyen zalim insan olmaktadır.

işte bu bakımdan Kur'ân-ı Mübîn'in hükmüyle" de, Al­lah'ın âyetlerini inkar eden, kendisine gelen doğru bildiriyi tekzip edip yalanlayan insandan daha zalim kimse yoktur. [24]

Başka bir ifadeyle zulüm, bir hakkı veya görevi ihlal et­mektir. Rabbine ve O'nun nizamına karşı isyankar tutum içinde olan insan, şu üç temel hakkı ihlal ve sınırları tecavüz ettiğinden zalim olmuş olur: İlk olarak o, itaate layık olan Al­lah'ın haklarını gasbetmiş, tanımamıştır.

Daha sonra da, isyanına alet ettiği tüm eşyanın, diğer in­sanların ve kendi nefsinin haklarını çiğnemiş olur. Çünkü bütün bunların, Yaratıcının dilediği doğrultuda kullanılmaya hakları vardı. [25] Ama, o isyankar insan, eşyanın, diğer-in­sanların ve bizzat kendi varlığının hak yolda bulunmasına engel olmakla, en büyük zulmü işlemiş olmaktadır.

Üçünkü olarak, küfür vicdana tecavüzdür. Ayrıca hak mâbud olan Rablerinin gayrına ibadet ve başkalarını da bu yola sevkedip içtimaî hayatlarını fesada götürdüğü için de di­ğer insanlara tecavüz ve zulümdür. [26] Başka bir ifadeyle bu münkir insanlar, küfrü ve masiyeti seçmekle nefislerine zul­metmişler, Allah'ın koyduğu sınırları ihlal etmek suretiyle haddi tecavüz etmişlerdir. [27] Çünkü küfür ve isyan, vicdanın tabiî seyrine müdahale olduğu gibi, ferdin ve toplumun haya­tını da fıtrî halinden çıkarıp dalalete sevketmektir.

İşte bundan dolayı Mutlak Kitap, şirki en büyük zulüm olarak nitelemiş [28] imanlarını zulüm (yani şirk) ile bulaştırmayanların uhrevî bakımdan emniyet içinde olacaklarını [29] haber vermiştir.

Cenab-ı Hak Nuh aleyhisselama, "O zalimler için bana dua etme!" ihtarında bulunmuş tu.[30] O zalimler dediği kim­seler ise, peygamberi inkar edenlerdi.

Kur'ân lisanıyla lanetlenen zalimler vardır ki, bunlar in­sanları Allah'ın yolundan men'edip o yolu eğriltmek isteyen­lerdir. Zira onlar insanları Allah'ın dinine uymaktan alıkoya­rak, müstakim (İslâmî) olmayan eğri bir yolda bulunmalarını dilerler. [31]

Görülüyor ki, esas zalim, sadece mahlukata eziyet eden değil, insanların ebedî saadet nizamına kavuşmalarına engel olanlardır.

Çünkü bunlar dünyanın en büyük, en vahşi, en denî zul­münü işlemekte, en ilkel gaddarlık örneğini vermekte ve böy­lece mutlak adaleti heba etmektedirler.

Bunların zulmü, çoğu zaman ve yerde, bedenlere değil ruhlaradır. Bedenin zulmü, hatta öldürülmesi, sadece dünya hayatının kaybedilmesidir. Ruhun hak nizamdan mahrum bırakılması ise sonsuz hayat saadetinin kaybedilmesi demek­tir. [32]

 

Sistemleri Zulme Dayalıdır

 

En açık tanımıyla, zulüm, adaletsizlik olmaktır. Adalet ise yalnız ve yalnız İslâm'ın ölçü kabul edilmesidir.

Bunun için doğru haberci (muhbir-i sadık) olan Hz. Peygamber'e:

"Ben aranızda adaleti tatbik etmekle emrolundum" demesi bildirildi.[33] Allah Resulü'nün adalet yapması da, İslâm'ı amelî, ahlakî, hukukî ve sosyal planda fert ve top­lum hayatına yansıtması, onun gerekleriyle hükmetmesi de­mektir; Çünkü onun îfa etmekle emrolunduğu şey Cenab-ı Hakk'ın buyruklarını adaletle tebliğ ve icra etmesidir. Yani o zulüm menbaı olan, İslâm'sız insanın hevasıyla oluşmuş din-dışı hükümleri bırakıp hak hükmüyle Allah için adalet" etmesidir.

İslâmiyet'in bireysel ve toplumsal planda egemen bulun­madığı bir yerde adaletten bahsetmek abestir ve bir aldatmacadır. İsterse orada insanlara eşit muamele edilsin, farketmez. Ya da orada özgürlükten, insan haklarından dem vurulsun; batıl kurallara ve ölçülere göre herkese hakkının verildiği iddia edilsin... hiç önemi yoktur. Bunlar göz boya­madır ve neticede hepsi bir türlü zulümdür.

Bundan anlaşılıyor ki, dini doğrultmanın, onu ikame edip ayakta tutmanın en mühim belirtilerinden birisi, zulüm hükümlerini kaldırıp adalet yapmaktır. Bu da ancak Allah'ın dinine sarılmakla olur. [34]

Hakikî veya hükmî bir şahsiyetin, bir kurumun ya da otoriter bir grubun, şahsî yahut toplumsal muamelesinde adil olma niteliğini kazanabilmesi için öncelikle "müslüman" vasfına sahip olması lazımdır. Çünkü İslâmsız bir statüye göre işleyen bi mekanizma ile adalet dağıtılamaz. Nasıl bir hüküm verilirse verilsin, mutlak surette zulüm işlenmiş olur.

Kendilerinin müslüman olduğunu zan ve iddia edip Allah Resulü'nün getirdiği adalet sistemine düşman olanlar, bu adalet sistemine rağmen ve onu iptal edecek şekilde kural koyanlar... adalet ile zulmü değiştirmiş olurlar.

İşin daha fecisi de, İslâm'ın tebcil ettiği ve ancak kendi şartları içinde verimli olabilecek adalet kavramını istismar ederek, yani indeki adalet kavramını ele alıp batıl nizamda­ki sözde adaleti överek, zulme dayalı kendi sistemlerini ayakta tutmak isterler. Meselâ demokrasi ve kapitalist sis­tem dahilinde yürürlükte olan teşriî ve kazaî kurumlarını söz konusu edip çeşitli vesilelerle, adaletin faziletini, kudsîyetini anlatır ve anlattırırlar. Hocalarına, "âdil hakimler cen­netliktir" dedirtirler.

Bu işlerde kullanılan en verimli elemanları da, Allah'ın ve Resulü'nün kitabını, istedikleri konuya, istedikleri şekilde malzeme yapan, o kutsal metinleri ait olmadıkları konulara adapte eden, mevcut geçerli modern anlayışa göre te'vil ve tefsir eden müslüman yaftalı din rahipleridir.

Allah ü zü'1-Celal küfrü ve kafiri zulüm ve zalim kelime­leriyle ifade etmek suretiyle [35] onları layık oldukları sıfatlar­la nitelemiş ve haklarında en uygun değer yargısını vermiş­tir.

Aslına bakılırsa İslâmsız insanın yaptığı herşey nefsine, icraatı da diğer insanlara ve topluma zulümdür.

Egemen durumda ve hüküm mevkiinde ise, başka bir de­yişle tâbi (uyan) değil, metbû durumunda ise kafir insanın varlığı bile zulümdür.

Çünkü bu insan, kendini bozmakta, toplumu bozmakta ve dünyayı fesada vermektedir. [36]

 

Manevî Ölülerdir

 

İlâhî kelam, kafirleri "ölüler" olarak niteliyor;

Risalet sahibi, Hz. Peygamber aleyhisselatü vesselâm'a da, "Sen o ölülere işittiremezsin; arkalarını dönmüş kaçar­larken o sığırlara daveti duyuramazsın!" [37] deniliyor.

Çünkü gerçeği duymamakta onlar ölüler gibidir. Anlayış­ları yoktur, sığırlar gibi çağrıya cevap vermezler.

Allah tarafından bir zikir, bir öğüt ve irşad olan Kur'ân, ancak hayat sahibi olan insanı uyarıp gafletten kurtarır. [38] Manen ölü olduğu için, kafir insanın bu öğütten hiç nasibi bulunmamaktadır. Zaten ilâhî haberin peygambere indiril­mesinden maksat da kendilerinde hayat olanı, yani kalbi diri olanı o büyük gerçekten haberdar etmektir.

Kur'ân, küfrü "diriliğin" karşıtı sayıp onu ölümle bir ka­bul ediyor. Bu bakımdan bedenleri dipdiri ve alabildiğine semirmiş, tepe tepe kullandıkları bu dünya üzerinde keyiflerince yaşar ve gözleri de bakar olduğu halde, hakikatten ha­bersiz bulunan bu gafiller manen ölü, ruhen müflis ve ahla­ken sefil canlı cenazelerdir.

İşte bu anlayışsız, bu fıkıhsız insan yığınları, Kur'ân'ın deyimiyle hayvanlar gibidirler, hatta daha da aşağıdırlar.[39]

Çünkü hayvan, kendi yeteneğine göre, bilinmek duru­munda olan bazı şeyleri idrak eder. Faydalı ve zararlıyı az çok seçer; faydalıyı almak, zararlıyı defetmek için imkanı nisbetinde bazı şeyleri yapar. Bu gafil toplumlar ise faydalı ile zararlıyı tefrik etmede onlar gibi bile değildirler. Bilakis bunun aksini yapar, ilâhî emaneti terkeder, sadece nefsin hevasına uyar, böylece kendilerini sonsuz azaba müstahak kı­larlar.

Hakikî hayvanlar birşeyden engellenince dururlar, bir doğru yöne yöneltilince o doğru istikamete girerler. Bu isyan­kar insanlar ise hayırlı olan hiç bir yola sokulamazlar. Ger­çek hayvanlar sahibini tanır ve ona itaat ederler. Bunlar ise Rab'lerini tanımaz ve O'na itaat etmezler. [40]

 

En Katı Bağnazlardır

 

Böyle toplumlar en katı ve en ilkel bağnazlığın temsilci­leridirler. İcad edip inanç haline getirdikleri ideolojilerinde o derece ısrarlı ve o kadar asabiyet sahibidirler ki, ona karşı bir alternatif dahi düşünemezler. Bu konuda düşünceye ve fikren ilerlemeye âdeta bir sınır çekmişlerdir. Böyle birşey teklif edilecek olsa çılgına dönerler. O katr düşüncelerine ile­ri sürülebilecek herhangi bir görüşü -benimsemek şöyle dursun- dinlemeyeceklerini ve sistemlerinin buna müsait olmadığını peşinen ifade ederler. Teklif yollarını özel kanunlarla, akla ve sağduyuya aykırı kanunlarla sıkı sıkıya kapat­mışlardır. Bu yönde bir öneride ve istekte bulunabilecek, bu gayeye yönelik bir etkinlik gösterecek fert ve toplulukları fa­natik, fundamentalist ve çağdışı olarak nitelerler.

Kendi görüşleri onlarca neredeyse kutsanmıştır. Bu zih­niyetin öncüleri ve tebaaları, bu kalabalık yığınlar, selim ak­la, ve özgürlüğe aykırı olduğu halde önyargılarından vazgeç­mezler. Aksini düşünmezler. Sağduyuya, taptıkları uygarlık ilkesine, en önemli kutsallarından olan çağdaşlık ilkesine, hatta çok önem verdikleri bilimciliğe aykırı olduğu halde, yi­ne bu sabit fikirlerinin meftunu ve mahkûmudurlar.

Bunların zihinleri, bunların düşünceleri, dünyada mev­cut her türlü fikre açıktır, fakat yalnızca Allah'ın muradına uygun olan görüşe kapalıdır. Sadece ona hoşgörü ile bakmaz­lar. Vahye dayalı bildirinin tercih ve kabul edilmesine değil, önerilmesine ve gündeme getirilmesine dahi izin verilmeye­ceğini her fırsatta dile getirir, bunu değişmez nitelikli aslî kanunlarla sağlama bağlarlar.

İlkel olsun çağdaş olsun bütün kafirler önyargı sahibidir­ler. Peşin bir hüküm ile tevhid akidesini sosyal hayattan tecrid etmişlerdir.

Çok basit bir tabiat kanunu vardır: Eğer bir kimse bir mesele hakkında önyargı sahibi olur ve sürekli bu önyargısı­nı beslerse o şeyde ne iyi bir yan görebilir, ne iyi birşey işite­bilir, ne de tarafsızca değerlendirmek için ona kalbini açabi­lir. [41]

İnsan, bilmediğinin düşmanıdır kuralınca da artık ona düşman olur gider.

İşte zamane küfrünün, İslâmî tevhid sistemine bakışı bu tarzdadır. Peşin ve haksız, indî ve keyfî verilmiş bir kararla onu yokluğa mahkum etmişlerdir.

İnkarları ve düşmanlıkları daha değişik tarzda olanlar da vardır. Bunlar da çoğunlukla hakkı görür, onun gerçek ol­duğunu bilir, fakat ona tâbi olmazlar.[42]

İnançları bilgilerine muhaliftir. Hakkı bilir, fakat batıla inanırlar.

Halbuki mü'minler böyle değildir. Onlar ilâhî davete kar­şı duyarlıdırlar, ölü ve sağır değildirler. Çünkü basiretleri açık, kalpleri diridir. İdrakleri sağlamdır. İşitirler ve itaat ederler. Onlar Hakka boyun eğer ve teslim olurlar. Yeryüzü­nün de en hayırlılarıdırlar.

Kafirler hidayete yönelmedikleri, küfürde kararlı olduk­ları için Allah da onların kalbini mühürlemistir. Niyetlerine ve amellerine uygun olarak kaza ve kader bu şekilde tecelli etmiştir.

Kafirler öyle kesin ve inatçı bir kararla yollarını beğen­mişlerdir ki, "onlara ne kadar âyetler, deliller, burhanlar ge­tirilse gene iman etmezler. Çünkü onlarda anlayış olmadığı gibi insaf da yoktur." [43]

 

Sır İdrakinden Mahrumdurlar

 

Kafirler, o bedbahtlardır ki kalpleri vardır, fakat İslâm gerçeğini anlamazlar; gözleri vardır, fakat hakikati görmez­ler; kulakları vardır, ama İslâm'ın kurtarıcı sesini işitmez­ler. [44]

Bu modern dalalet öncülerinin ruhlarını çağdaş hurafe­ler, bilimsel ve rasyonel görünümlü batıllar kaplamıştır. Akılları nevalarının esiri haline gelmiştir.

Hayatın, varlığın, eşyanın hakikatine nüfuz edemezler. Yalnız zahirî, dış görünüşü bilirler. Dünya hayatından sade­ce görünen dış yüze bakarlar, ötelerden tamamen gafildir­ler.[45]

Bu dünyanın sonunun nereye varacağını düşünmez, ileri­sinin ne olacağı hakkında bir nebze olsun kafa yormazlar.

Sır idraki denilen yetenekten mahrumdurlar.

Meçhule karşı bir saygıları bile yoktur.

Bu insanların çoğunun ancak dünya işleri ve özellikle dünyalık kazanma alanında bilgileri, ihtisasları, yetenekleri ve uğraşları vardır. Zihinsel ve bedensel çalışmalarının ta­mamı bu dünyanın kazanılması ve sömürülmesi gayesine yö­neliktir. Esas olan üretim ve tüketimdir.

Ruhî hayatları bütün insanî özellikleri kaybetmiş, hayvani nitelikler kazanmıştır. O kadar ki kalplerinde metafizik ürpertiden bir eser kalmamıştır. Ruhlarının ölümüne mukabil, cismanî hayat alabildiğine gelişmiştir. Yeryüzünde yaşayan canlıların en şerlisi, en aşa­ğısı; kalpleri mühürlü, hakikate kapalı, bu gerçek düşmanı münkirlerdir. Bunlar, hakkı akletmeyen sağırlar ve dilsizler­dir. [46]

Bunlar, insan suretinde bulunan "devâbb-ı şerîre"dir, yerde yürüyen en zararlı canlılardır. Yılanlara bile birşey anlatılabilir, fakat bunlara anlatılamaz. [47]

Bunlar "şerrül-beriyye"dir. Çünkü her canlı, yaratılış ha­line göre Rabbine itaat etmektedir. Bunlar ise, Allah'a kul­luk için yaratılmış fakat küfrü ve isyanı seçmişlerdir. [48]

Bunlar ayrıca, ölü kalpleriyle, ebedî gerçeğe kapalı gö­nülleriyle, batıla dayalı düzenleriyle, kötülük üreten hayatlarıyla... temiz fıtratlı toplumları da kendileri gibi şerre ayar­layan, fesada zorlayan mânâ katilleridir. [49]

 

"Ölüm Ötesi"ni Görmezler

 

Kafir insan, ölümden sonrasına mutlak bir yokluk olarak bakmaktadır.

Eski kafirin bu ilkel itikadını daha sonrakiler tarihî maddecilik olarak yaşattılar, modernler de "materyalizm" olarak sürdürüyorlar.

Kafirlerde mantık; "biz toprak olduktan sonra yeniden mi yaratılacağız?" [50] diyecek şekilde işlemektedir.

Münkirler, ölümden sonrasını inkar etmekte öyle ısrarlı ve inatçıdırlar ki, yeminlerinin bütün şiddetiyle, "Allah, ölen kimseyi diriltmez!" diye yemin ederler. [51]

Önceki bedbahtlar, Allah'ın sadık habercisi Resulüne, alaylı bir şekilde başlarını sallayarak, "Ne zamandır o bah­settiğin [52] derlerdi.

Birbirlerine sözleri de:

"O peygamber size, siz öldüğünüz zaman yeniden hayata çıkarılacaksınız diye mi vaadediyor?" şeklinde idi.

Kur'ân'ın haber verdiği şu sözlerini, şimdikiler derhal dilleriyle ve yaşayışlarıyla âdeta ifade ediyorlar:

"Hayat an­cak bizim dünya hayatımızdır, ölürüz ve yaşarız. Yani kimi­miz bir taraftan ölür, kimimiz de yeni doğarız. Biz öldükten sonra dirilecek değiliz...” [53] diyorlar.

Ve işte hayat felsefeleri: "O halde bu alçak hayata sarı­lalım, keyfîmize bakalım! [54]

Kafirlerin unuttuğu yani kabul etmedikleri gerçek, âhiret buluşmasıdır. Ama onları bekleyen sadece hüsrandır. Asıl iflasları orada meydana çıkacaktır. Orada, günahlarını sırtlarına yüklenmiş olarak, "Hayatta yaptığımız günahlar­dan ötürü vah bize [55] diyecekler.

Bu hüsran, büyük sevabın ve sonsuz nimetlerin kaybedil­diğini gördükleri zaman hissedilecektir.

Bu kaybedişin sebebi, dünya hayatını herşey sanmaları, günlerini gün edip "yarın"a bakmamaları, gözlerini gerçeğe kapayıp Allah'ın dininden gafil olmalarıdır.

Batısı ve doğusuyla bugün dünya insanlığının büyük birkısmı hayatı sadece buradakinden ibaret bilmektedir. Onla­rın din haline getirdiler! ideolojik felsefelerinde mutlak he­sap günü, ilâhî adalet için haşir ve kafalarında da metafizik alan yoktur. Onların dinleri, dünyayı bütün unsurlarıyla fet­hetmek, durmadan ilerlemek gayesinden ibarettir. Şirk üze­rine kurulu dinlerinin esaslarından biri, bilim ve teknoloji putunu daha çok kutsayıp yüceltmek, diğeri de kısır görüşle­rinin eseri olarak icad edip, geliştirdikleri sosyal-siyasal ya­pıyı korumaktır. Bu dinin emirleri ve helalları bu kutsallara ta'zim, haramları da bunlara halel getirecek, zarar verecek herhangi aykırı bir görüş ve davranıştır. Bu haramları işle­meye yeltenenler, dünyanın en âdi suçunu işlemiş olurlar. Zindanlar ve darağaçları en çok bunlar için işletilir. Bir bun­lar için, bir de kendi ürünleri olan esrarkeşler, katiller, ırz düşmanları, alkol kurbanları ve daha bilmem neleri için işle­tilir.

Bu toplumlarda ölüm ötesi fikri olmadığı için, toplumun nizamını bozan ve ilâhî sistemi alt üst eden nefsî istekleri frenleyecek, hayırla şer arasını belirleyecek bir ölçü bulun­madığı gibi, insanı iyiye yönelten ve fenalıktan sakındıran bir yaptırım gücü de bulunmaz. [56]

 

Kafirlerin De Dini Vardır

 

Kafirler, çoğunluk itibariyle batıla iman etmişlerdir. Ka­firlerin de kendilerine göre dinleri var. Onların inandıkları, kıymet verdikleri, dokunulmaz saydıkları, böylece üzerine titreyip kutsadıkları, en iyi ve en ideal olduğunda ittifak ettikleri görüş’leri, onların bir nevi dini demektir.

Yeni zamanların bazı ideolojileri; insanların bağlandıkla­rı, yaşamlarını ve düşüncelerini ona göre ayarladıkları, herşeyin doğru ya da yanlışlığını ona nisbetle belirledikleri siyasal-felsefî sistemleri, hem onu yaşatmaya çalışan kurumları hem de onu benimseyen toplumların dini sayılır.

İlk dönemdeki münkir toplum, Allah'ın Resulüne şöyle diyordu:

"Bizim dinimizi kabul edersen, ya da en azından bi­zim ilahlarımıza karışmazsan seninle iyi geçiniriz ve aramızda, şehrimizde, güven içinde oturursunuz. Kendi kurulu düzenimizi yürütmen şartıyla seni başımıza reis de yapa­rız..."

Daha önceki bir münkir kavim olan Medyen halkının müstekbirleri, Şuayb aleyhisselama ve mü'minlerine, kendi dinlerine saygı duymaları şartıyla, şehirlerinde oturmalarına izin veriyorlardı. [57] Şimdilerde de bazı ülkelerde beşerî mut­lak otoriteler, kendi görüşlerine iman etmeleri koşuluyla hak dinin mensuplarına hayat hakkı tanıyorlar.

Görüldüğü üzere insanların imanı sadece hak dine ait ol­mayabilir. İslâm'ın dışındaki her toplum ve bunların öncüleri mutlaka birşeye inanıyordur. Bu gerçeği Kur'ân-ı Mübîn, "Batıla iman edip Allah'ı inkar edenler.” [58] şeklinde ifade edi­yor. İbn Abbas radıyallahu anha göre burada kafirlerin iman ettiği "batrl”dan maksat, Allah'ın gayrı olan herşeydir; ya da şeytana kulluk demektir. [59]

 

Batıla İman Edenler

 

Kur'ân-ı Mübîn'de, bu yanlış dinin mü'minleri hakkında, "onlar hâlâ batıla iman edip Allah'ın nimetine nankörlük mü ediyorlar? [60] buyurular.

Tekrar edelim ki batıla iman edenler İslâmin dışında herhangi birşeyi benimsemiş, hakka rağmen batılı seçmiş olanlardır.

Onlar, mü'minlerin yolundan başka bir yola girenler­dir. [61] Cahili, hevaî yollar, İslâmdan uzak kalmış eski ve yeni nesillerin belli başlı dini olmuştur. Çünkü peygamber devri kafirleri bütün güçleriyle mevcut statükoyu korumaya çalışı­yorlar ve buna babalarımızdan devraldığımız yol diyorlardı. [62] Şimdilerde modern dedikleri yeni yapıyı korumaktan başka birşey tanımıyorlar.

Onlara, "Allah'ın indirdiklerine uyun!" denilse, "Hayır, biz babalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız!" [63] der­lerdi. Şimdilerde, 'biz yeni kurduğumuz yoldan başkasını ta­nımayız' derler.

Ancak onların maksatları sadece babalarından devral­dıkları dini korumak değil, aynı zamanda iktidarlarını kaybetmemek, riyaset ve hakimiyeti ellerinde bulundurmaktı.

Meselâ, Musa aleyhisselam, Firavun'a ve adamlarına hakkı tebliğ edince ona itiraz edip:

"Sen yeryüzünde reislik ve büyüklük yalnız ikinize kalsın diye mi bize geldin? [64] de­mişlerdi.

Demek ki, onları mevcut peygambere iman etmekten alı­koyan en önemli sebep; reislik, büyüklük arzusu ve otoriteyi kaybetme endişesi idi. Bu durumda rahatlıkla söylenebilir ki, onların, ellerinde bulundurdukları kendi sultalarına da­yanan otoriter sistem, onların dini idi.

Bir de şu var: Milletlere yön veren, onlara hükmetme imkânını ellerinde bulunduran bazı ceberutlar, aynı zamanda küfrün de öncüleridir. İster istibdat, isterse çoğulcu sis­tem şeklinde olsun, sosyal, siyasal tahakküm sistemleriyle küfür ideolojisi beraber bulununca, haliyle zulüm de kat kat artıyor.

Meselâ Firavun hem Peygamberi reddeden hem de yer­yüzünde "ulu, yüce" sayılan ve de böylece aşırı gidenlerden­di. [65] Karun da ululuk taslayan ve fesat çıkarandı.[66]

Firavun aynı zamanda siyasî mânâda da ilahlık iddia ediyordu. Bir ara adamlarına, "Bırakın da şu Musa'yı öldüreyim, çünkü ben onun “dininizi değiştireceğinden” korkuyorum [67] demişti. Burada onun dininiz dediği şey, kendi yöne­timindeki devlet ve medeniyet nizamıdır. İşte Firavun'un korktuğu da, Musa peygamberin kendi hakimiyetini, mevcut an'ane ve kanunlara dayalı hayat nizamını değiştirmesi idi.

Tarih boyunca yeryüzünün büyük kafirleri hep cebabireden (otorite sahiplerinden) çıkmıştır. Küfürlerinin ve salta­natlarının kuvveti nisbetinde de insanlık üzerinde etkili ol­muşlardır.

Zaten genel kuraldır; herhangi bir küfür ideolojisi, ege­menlikle, tasallut, cebir, istibdat ve insanlara doğrudan ya da propaganda yoluyla hükmetme imkanıyla beraber bulun­duğu zaman daha etkili olmakta; zararı ve yıkımı da tabiî o nisbette kapsamlı hale gelmektedir.

Batıla imanın değeri nedir? Gayet açıktır ki, hiç imanı ol­mayanların kurtulamayacağı gibi, batıla iman etmiş olanlar da kurtulamayacaktır. O akidelerinin sonucu olarak yaptık­ları amelleri, o batılın butlanıyla yok olup gidecektir.

Ayrıca batıla iman, şirk sistemlerine inanmak, onları ve bağlılarını beğenmek, en akıllı ve en doğru görüşlü olarak onları saymak, şeytanın ve kardeşlerinin sözlerini diğerleri­ne tercih etmek, küfrün ve zulmün hayır olduğuna inanmak­tır, fuhşun, dolandırıcılığın, her türlü ahlaksızlığın gelişip ço­ğalmasına müsait olan, hevailiği körükleyen ve sonuçta zul­mü yaşatan ideolojileri en doğru kabul etmek... demektir ki, imanlarının belli başlı esasları ve ilkeleri bunlardır.

Ama onlara sorarsanız, insanlık için en ideal olanı bul­duklarını, insanları en iyiye yönelttiklerini söyleyecek şekil­de en ideal ve en mükemmel kabul etmişlerdir.

Nitekim Firavun da kavmine, "ben size yanlız (doğru) gördüğümü gösteriyorum ve ben sizi ancak doğru yola götü­rüyorum [68] demişti. Hal böyle olunca, bu öncü grubun, bu otoriter temsilcilerin peşinden giden, onları onaylayan yığın­ların durumu ne olacaktır?

"İzzet ve şeref yalnız Allah'ındır. Kafirlerde izzet yoktur ve üstünlük tamamen Allah'a aittir” [69] kuralınca, kafirlerin yani batıl din sahiplerinin peşinden giden, onları beğenen, dinlerini din edinenlerde de izzet yoktur. Bunlar da dalaletin içindedirler.                                              

Tekrar edelim, Kur'ân, kralların ve tebaalarının kendile­rine yol edindiği sistemlere onların dini diyor.

İlâhî kelamda Yusuf (as) zamanındaki Mısır hükümdarı kastedilerek "Kralın dini" deniliyor ki, kralın hükmü ve kanunu [70] kısaca devlet yönetimindeki sistem demektir.

Kafirler hakkında, "Yoksa onların kendilerine, Allah'ın izin vermediği dini koyan ortakları mı var?” [71] Buyuruluyor ki, başka bir ifadeyle, 'Allah'ın izin vermediği bir batıl yolu onlara meşru kılan ortaklar mı var?' demektir.

Yine Kâfirim sûresinde, mü'minlerin müşriklerle "uzlaş­ma" tehlikesini önlemek için ''Sizin dininiz size..." denilmiş­tir. Buradaki "sizin dininiz" lafzıyla "sizin şirkiniz" anlamı kastedilmiştir. [72] Bu durumda kafirlerin şirk düzeni, onların bir nevi dini olmaktadır.

Öyle görünüyor ki, geniş anlamıyla din, insanın kayıtlı bulunduğu kanun, sınır, yol; fikrî ve amelî nizam... demek­tir. Bunlardan da yalnız bir tanesi hak, onun dışında olan herşey batıldır.

Bir başka enteresan gerçek de, ilk cahiliye devrinin dini gibi, yirminci asır cahiliye toplumlarının dininin de tipik bir "beşerî din" olmasıdır.

Ama kafirlerin en acı cehennem azabına müstehak olma­larına sebep de, sapık yol üzere buldukları atalarının hayat tarzlarını sürdürmeleri, dalalette oldukları halde izlerinde koşturmaları, hiç bir delil ve burhanları olmadan onların adımlarına uymalarıdır. [73]

O derece "eski"ye bağlı idiler ki, hak peygamberin kurta­rıcı çağrışma karşı, "Biz bunu öteki dinde işitmedik” [74] diye cevap verirlerdi.

Bütün bunlarla beraber kafirler hakkında açık hüküm şudur: Allah'ın, meleklerin ve tüm insanların laneti onların üstünedir; ebedîyen lanet içindedirler. Hatta kafirler bile on­lara lanet eder. Çünkü kıyamet günü onların bazısı bazısına lanet edecektir. [75] Kafirler derin bir gaflet ve aldanış içindedir. [76]

Küfür karanlıklar, iman ise aydınlıktır. Kur'ân insanlığı bu zulümattan aydınlığa çıkarmak için indirilmiştir. Aydın­lık olarak nitelenen bu yol ise, o güçlü ve övgüye layık olan Allah'ın yoludur. [77]

 

Amelleri Batıldır

 

Allah'ın âyetlerini ve öte dünya hayatını inkar ettikleri için kafirlerin amelleri batıldır, boşa çıkarılmıştır. [78]

Yani bütün çalışmaları boşa çıkacağı gibi, ibadet gibi gö­rünen işlerinin de sonuçta kendilerine hiç bir yararı olmaya­caktır.

Onların bu dünyada harcadıkları (ve kendisinden hayır umdukları) şeyler, dondurucu bir rüzgarın vurup mahvettiği ekin gibidir. [79]

Ya da yine Kur'ân'ın yargısıyla, fırtınalı bir günde rüzga­rın savurduğu küle benzer; kazandıklarından hiç bir şeyi ele geçiremezler.

Ve onların işleri, çöldeki serap gibidir. Susayan onu su zanneder fakat yanına gidince hiç bir şey olmadığını anlar. [80]

Böyle olunca o mücrimlerin cahiliye devrindekilerin yap­tığı gibi misafire bakmak, akrabayı gözetmek, çaresizlere yardım etmek, yahut şimdi çok moda olan bir cümle ile in­sanlığa yararlı işler yapmak... cinsinden hayır görünümlü amelleri olsa da, o küfürleri sebebiyle hepsi heder olup git­miştir. Çünkü onlar "mutlak hayrı" baştan ve kökten reddet­mişlerdir. Vahiyle gelen nizamı reddederek mutlak hayrı tepmişlerdir.

Çağdaş cahiliyede bu hal biraz daha ılımlı ve din dozu ar­tırılmış olarak yürütülmektedir. Bunun sonucu olarak da, hayır işi yapıyorum diyerek küfre hizmet edenlerin haddi he­sabı yoktur. Hatta denilebilir ki, eski cahiliyenin "biz de iyi­lik ve ibadet yapıyoruz" diyen müşriki, şimdikiler kadar za­rarlı değildi. Çünkü onların mü'min olmadığı dinin sahipleri tarafından biliniyordu, yerleri belli idi. Mü'minler onları ken­dilerinden saymıyorlardı. Yeni durumda ise hem yetkili oto­rite yokluğundan, hem de basiret kıtlığından bu durum farkedilmiyor.

Gerçekte ise, onların hayır namına bütün yaptıkları o de­rece hederdir ki, onlar için bir ilâhî terazi dahi kurulmayacak, [81] işlerinin tamamı hayırsız kabul edilip onlara hiç bir değer verilmeyecektir.

Hal böyle olunca, 20. asır cahiliyesinin fikir karmaşası içinde, peygamberimizin "İnsanların en hayırlısı insanlığa faydalı olandır" sözünü dillerine dolayarak kayıtsız şartsız her türlü çalışmayı kutsallaştıran anlayışa şaşmak lazım. Yi­ne bu anlayış ki, "insanlık sevgisi"ni âdeta dinin tamamı say­maktadır.

En küçük bir idrak ve sağduyu sahibi olan insan hemen anlar ki, bir hizmetin ibadet sayılması ve Allah katında kıy­meti olması için emek ve faaliyet sahibinin mutlaka tam müslüman olması, niyetinin de müslümanlara hizmet gaye­sinden ibaret bulunması lazımdır.

Şayet böyle olmasaydı, peygamberimiz zamanında, "Biz de hacılara su ve yemek veriyoruz, Kabe'ye hizmet ediyoruz, biz de dindarız..." diyen müşrik ileri gelenlerinin işleri ve ta­vırları Allah katında kabul edilirdi. Halbuki kesinlikle kabu­le şayan olmadı onların hizmetleri. Çünkü öncelikle onlardan istenen, Hz. Resul'ün risaletini ve egemenliğini kabul etme­leriydi.

Kafirlerin amelleri gibi duaları da batıldır. “Onların duaları hep çıkmazdadır.” [82] Duaları bir hasılattan, bir faydadan yana boştur. Ona icabet edilmesi, onun kabul edilme ihtimali de yoktur.[83]

Bu gerçekler karşısında insan, piyasadaki sözde dinî me­rasimleri, özellikle "aktörlük" yapan duahanları düşünmeden edemiyor.

Dua, müslümanın, Rabbi ile kendi arasında içten bir bağ­lantı kurması halidir. Bu bakımdan dua, şamata ve gürlütünün, bağırıp çağırmanın, kafiyeli ve seci'li cümleler sıralama­nın, tasannu yapmanın, bunlardan daha beteri de artistik gösterilerin... sergilenmesi değildir.

İslâm'ın bütünlüğüne ve insana hükmeden yönüne karşı oldukları halde güya Allah'a inanan, ibadet olarak sadece' kurban kesenlerin, şöyle böyle oruç tutanların, bayram na­mazı kılanların, mevlitler ve hatimler okutanların... amelle­rini de bu hüküm içinde mütalaa etmek lazımdır.

Bu tür bir anlayış, bu tarzdaki bir dindarlık, küfrün mo­dernleşmişle dinin bazı yönleriyle uzlaşmış şeklidir. [84]

 

Modern Küfür

 

Yeni zamanların modern küfrü, hak dini bölmek parçala­mak, modernize etmek, mensuplarını da asimile etmek sure­tiyle oluşturulan bir küfürdür. Bu küfür daha çok suret-i haktan görünen icraat ve tavırlar halinde ortaya çıkmakta­dır.

Bu inceliği iyi anlamak için biraz girift gibi görünse de, tefsirdeki şu açıklamayı görmekte yarar vardır. Deniliyor ki: ' İman ile küfür iki noktadan değerlendirilir: bu noktalardan birisi insanın" yalnız yüce Allah'a karşı vaziyeti, diğeri de mü'minlere karşı tutumu ve durumudur. Yani İslâm inancının bir bireysel, bir de toplumsal haysiyeti vardır. Bu bakım­dan, "Allah'a ve peygambere kalbimde imanım var" deyip de Allah'ın kullarına karşı küfür muamelesi yapmak İslâm inancının şiarı değildir. Çünkü din ve imana muhtaç Allah değil, insanlardır. [85] Bunun için, insanlar hakkında değer hümü verirken, onların müslümanlara ne ile hükmettikleri­ne, nasıl icraatta bulunduklarına dikkat etmek lazım.

Yine akaidimizin en önemli kurallarından biri de, imanın bölünmez, tecezzi kabul etmez bir bütün olduğudur. İslâm inancının bölünmesi, çağdaş zihniyete adapte edilmesi, mo­dern ideolojilere destek ve uydu yapılması, bir kısmının ka­bul bir kısmının reddedilmesi... doğrudan doğruya bir mo­dern küfürdür.

Yani bir toplumun kafir olması için, iman edilecek ilkele­rin hepsini birden inkar etmesi, meselâ "din namına birşey yoktur' diyerek ateist olduğunu açığa vurması şart değildir. O dinin yalnız bir yönüne veya bir hükmüne inanmamak, meselâ dinin sosyal ve toplum hayatına yönelik kısmını be­ğenmemek gibi şeyler küfür için yeterlidir.

Bu bakımdan modern çağın, kendine göre birtakım din­ler edinmiş olan modern insanını, fikirleriyle beraber fiilleri ile de değerlendirmek gerekir. Çünkü bu kültüre sahip olan insan, moda olan deyimlerle, vicdanında ve kalbinde imânı olduğunu, dine de saygısı bulunduğunu iddia edebilir. Babası ya da dedesinin hacı-hoca olduğunu, çocukluğunda Kur'ân'ı hatmettiğini, 32 farzı ezberlediğini vs. söyleyebilir.

Ama müslüman için önemli olan geçmişte ve halde bu ni­teliklere sahip olması değil, şu anda icraatıdır; özellikle teşrî ve icra makamındaysa, bu işleri neye göre yürüttüğüdür. İslâmî değerlendirmede ilk kriter budur. İnsanın içinde olanın hesabı ise yüce Allah'a aittir.

Özellikle yetki sahipleri, topluma yön verme mevkiinde bulunanlar, halklara zulüm sistemleriyle egemen olurken, adil olmayan esaslarla sosyal ve siyasal hayatı tanzim eder­ken, böylece İslâm'ın kurumsal yönünü dışlamış bulunur­ken., kalplerinde bulunduğunu iddia ettikleri dinî imanın, gerçek müslüman nazarında hiç bir kıymeti olmamalıdır.  

Çünkü küfür, fertlerde ve toplumlarda iki şekilde kendi­ni göstermektedir: Birincisi, bireysel ya da kurumsal otorite­lerin bizzat kendilerini Allah'ın hakimiyetine ortak edip O'nun dininin yerine kendi dinlerin koymaları şeklinde orta­ya çıkan küfür, ikincisi de bu çağdaş diktatörlerin bizatihi küfür olan diktalarını kabullenip onaylayan halk yığınları­nın yaşattığı küfürdür. Bu takdirkarlar, açık küfre ortak ol­maktadırlar. Çünkü bunlar "Reislerini ve öncülerini, bir nevi Allah'ı sever gibi severler ve onların Hakk'a aykırı olan emir­lerine itaat ile Allah'a isyan ederler. Böylece ölçülerini, Al­lah'a nazir ve emsal edinmiş olurlar. [86]

Modern küfür bazı yönleriyle de biraz muhafazakar, bi­raz mukaddesatçıdır. Yer yer hamaset duygularıyla dopdoludur. Hümanizmden, şovenizmden renkler taşımaktadır. Di­nin aslında olmadığı halde sonradan icad edilen "folklorik yö­nüne" sahabetlik etmektedir. [87]

 

Kafirlerin Dostlukları Dünyevîdir

 

Kafirlerin bu dünyada birbirine karşı olan dostlukları ve bağlılıkları orada düşmanlık haline döşünecektir.

İlâhî hesaptan sonra onlara cehenneme gitmeleri emredildiğinde, her topluluk ateşe doğru yöneldikçe dünyadaki yoldaşlarına lanet edecektir. Herkes kendi dindaşını (yani batıl dindeki yoldaşını), mesela müşrikler müşrikleri, yahudi yahudiyi, nasâra nasârayı, mecusiler de mecusileri lanetleyeçektir. [88] Hal böyle olunca, yeniçağ küffarından, mesela ma­sonların masonları, komünistlerin komünistleri, faşistlerin faşistleri, cumhuriyetçilerin cumhuriyetçileri, demokratların demokratları... ve daha nice beşerî görüş bağlılarının aynı kafada olanları lanetlemesi de pek tabiîdir.

Dünyada iken siyasî, ekonomik, ideolojik ve diğer bakım­lardan tâbi (uyan) durumunda olanlar, uydukları önderlerini suçlayacaklar ve "Ey Rabbimiz, bizi bunlar saptırdı, onun için bunlara ateşten kat kat azap ver!" diyecekler. [89]

Kur'ân-ı Mübîn'de, İbrahim Aleyhis sel amin kavmi için:

"Siz dünya hayatında birbirinizi sevmek uğruna Allah'ı bı­rakıp, birtakım putlar edindiniz, ama daha sonra birbirinizi inkar eder ve lanetlersiniz” [90] buyuruluyor.

Dünyada iken aynı mabuda, aynı sahte ilaha tapmaları aralarında bir sevgi meydana getiriyordu. Ama o sevgi, so­nunda düşmanlık olacaktır. Zaten Kur'ân'ın açık hükmüdür ki, "O gün dostlar birbirine düşmandır, yalnız takva sahiple­ri hariç.[91]

Öyle anlaşılıyor ki, İslâmî temele dayanmayan, takva üzerine kurulmayan ve Allah'ın dinini yüceltmek gayesini gütmeyen her türlü dostluk, birlik, teşekkül, fırka, hizip, der­nek, vakıf, konsey, ahbaplık ve arkadaşlık... o vakit kesin bir düşmanlığa (adavete) dönüşecektir. Bu dünyevî beraberlik­ler, o birbirini tutma ve desteklemeler, o coşkulu taraftarlık­lar, kendi partisinden olanları kayırmalar... hepsi birer hu­sumet olarak tecelli edecek. Yine İslama ve müslümanlara dil uzatırken aynı üslup ve şiddetle birbirine yönelmiş düş­manlıklar ve saldırılar olarak belirecektir.

Yukarıda da belirtildiği üzere yalnız gerçek müslümanlarını hakka dayalı ve Allah için olan dostlukları sürekli ola­caktır. Devamlı kalacakları cennette (aynen dünyadaki gibi) birbirlerine iltifatları, duaları ve "selam sözleri" olacaktır. [92]

Kafirlerin dostlukları, işbirliği yapmaları, her nevi teşek­külleri, sonu hayra ulaşan, saadetle neticelenen birliktelikler değildir. Devamı da yoktur vefası da. Sadece dünyevîdir ve dünyada kalacaktır. Hatta dünyevî bir menfaatlerinin bozul­ması halinde sona erecek kadar zayıf ve iğreti dostluklardır.

Ama işin acı olan bir yönü var ki o da şudur; dünyalık için de olsa, batıl üzerinde de olsa kafirler ekseriya ittifak edebiliyorlar. İslama itirazda, müslümanlara saldırmada hep aynı tempoyu tutturuyor ve aynı sloganları tekrar ediyorlar. Her ne icraat yapsalar, adeta İslama karşı olmak için yapı­yorlar. Böylece, bütün dünyayı psikolojik bir baskı altına al­mayı, onları manen sindirmeyi, aşağılık duygusuna kapılma­larını sağlayabiliyorlar.

İşte müslüman bu gerçeği görmeli, bu konudaki içler acı­sı halini idrak etmeli ve derlenip toparlanmalıdır.

Bir de teselli olunacak, şükre vesile olacak bir durum var ki o da şudur:

Yalnız mü'minlerdir ki, onların Hak rızasına dayalı olan dostlukları gerçek dostluktur ve bunun ebedi­yete uzanan bir varlığı ve gerçekliği vardır. [93]

 

Küfrün Sonu Pişmanlıktır

 

Kafirin sonu mutlak pişmanlıktır.

O gün her zalim (kafir), pişmanlıkla iki elini ısırıp:

"Keş­ke ben peygamberlerle beraber bir yol edinseydim, falanıda dost edinmeseydim! Çünkü o beni, bana gelen haktan saptır­dı, beni Allah'a inanmaktan, Kur'ândan, İslâmdan, Peygam­berin öğütlerinden uzaklaştırdı” [94] diyerek hayıflanacaktır.

Yine onlardan birine ölüm geldiği zaman: Rabbim, beni dünyaya geri döndür ki, şimdi bırakmak zorunda olduğum o dünyada salih bir amel işleyeyim... der. Fakat bu onun söyle­diği, olmayacak bir laftır! [95]

Evet işin sonunda o kafirler pişmanlıkla, "keşke vaktiyle müslüman olsaydık!" diye temenni edecekler, ama iş işten geçmiş olacak. Bu pişmanlığı da, Allah'ın yardımının mü'minlere ulaştığını gördükleri zaman, yahut ölüm anında ya da kıyamet gününde duyacaklardır. [96]

Bundan sonra iman etmeye kalkışacaklar. Fakat hey­hat... İnanmak artık dünyada kalmıştır. Hem de hiç bir zaman ayrılmayacaklarını zannettikleri ve dört elle sarıldıkları dünyada... Halbuki daha önce o hakikati inkar etmişlerdi. Hem de öyle bir tavırla inkar ediyorlardı ki, Kur'ân'ın ifade­siyle "uzak yerden, görülmeyene taş atıyorlardı." [97] Görmedi­ğine taş atan avcılar gibi, bunlar da incelemedikleri, iyi ni­yetle araştırmadıkları ve peşin hükümle düşman oldukları Hak din'e atıp tutuyorlardı.

Gayb âlemi hakkında kısa akıllarınca akıl yürütüyorlar, çok sathî bilgileriyle kıyaslar yapıyorlar, sonra da: Yeni bir hayat ve hesap günü olamaz, cennet ve cehennem de yok... diyorlardı. Buna paralel olarak Kur'ân'ı ve Peygamber'i in­kar ediyorlardı. [98]

Gaybdan, ölüm ötesi hayattan bahsetmek onlara masal anlatmak gibi geliyordu. Hatta bunları komik, ütopik bile buluyorlardı. Masalın bile bir gerçeklik yönü olduğu halde, din mefhumunun bunların gözünde bir masal kadar gerçek­lik tarafı yoktu. Sözde akılları, bilimleri, laboratuarları, fel­sefeleri onları bu sonuca götürüyordu.

İşte hasret ve pişmanlık bütün bunların sonucu olacak­tır, önceden İslâm'a düşman olanlar, sonradan inanmak ve teslim olmak için, "Rabbimiz, yakın bir süreye kadar bizi (ölümü) ertele de senin çağrına geledim" diyeceklerdir.[99]

Bu bakımdan bazı kısa görüşlülerin, kafirleri bolluk için­de, refahta görmeleri ve böylece hakikati onlarda sanmaları önemsizdir. Zira onların bu geçici mutlulukları, kendilerini büyük felakete götüren istidrac (aldatma) planıdır.

Çünkü böyle nedametle sonuçlanacak olan bir hayat, ne derece zevkü sefa içinde geçerse geçsin, hiç yaşanmamış gibi­dir. Hiç yaşanmamış olmaktan da beter, sonsuz azabın hazır­layıcı sebebidir.

Ne kadar sıkıntı içinde geçerse geçsin, müslümanın ha­yatı ebedi saadetin hazırlayıcısı dır. Bu meşakket, yerine göre mahrumiyet, bazı zulümlere maruz, bazı hürriyetlerden mahrum kalmalar, kurtuluşa vesile olduğu için hiç sıkıntı çe­kilmemiş gibi olacaktır.

İnsan için önemli olan "son"dur, an değildir, Eğer sonu hazırlıyor, imar ediyorsak kârlı bir iş üzerindeyiz demektir. Bunun için Allah Resulü'nün, bize örnek olsun diye çok yap­tığı dualardan biri, "Ya Rabbi, bütün durumlarda sonumuzu hayırlı eyle!" şeklindedir.

Kafir ve gafil insan ise, çoğunlukla hevailik içinde "an"ı yaşamakta, başka bir ifadeyle gününü gün etmektedir.

Kafirin yatırımları kısa vadelidir. Hep gününü yaşama sevdasındadır. Onda büyük gelcek yoktur. [100]

 

Küfürde Önderler ve Uyduları

 

Bilindiği üzere insan psikolojisinin'bir sonucu ve sosyolo­jik bir hadise olarak toplumlarda "etkileşim" olgusu vardır, însan insandan etkilenir, insanlar çevrelerinden, milletler de milletlerden etkilenirler. Hepsinden önemlisi cemaat­ler, milletler ve kitleler önderlerine tâbi olurlar. Bazan onla­ra hayran olur, taklid ederler. Bazan da emir alır, emre uyar ve istemeyerek de olsa yönetilir, yönlendirilirler.

Toplumlar, uyanlar ve uyulanlardan (tâbiler ve metbulardan) ibarettir.

İşte bu yığınların hem dünyevî hem de uhrevî sorumlulu­ğunu büyük çapta önderler yüklenecektir. Her "birey"in mut­lak surette kendinden sorumlu olacağı gerçeğiyle beraber, iyi veya kötü çığır açanların öncülük ettikleri hayırda veya ser­de ortak olma durumları da söz konusudur, "Hiç kimse kim­senin günah yükünü yüklenmez” [101] ama, bir fenalığa sebep olan da onu işleyen gibidir hükmünce, fenalığa önder olup çı­ğır açan kimseler, öncülük yaptıkları toplumların günah yüklerinden de pay alacaklardır.

Bu ortaklık ve pay alma, günahta oludğu gibi küfürde de olabilir. Bu konudaki çok açık Kur'ân beyanına göre: Kim gü­zel bir işe aracılık ederse onun da o işten bir nasibi olur, fena bir işe aracılık edenin de o işten payı olur.[102]

Tarihin her döneminde dalalet ehlinden, milletleri saptı­ran, ideolojik batıl inançlarını otoriteleri ve yönetimleri saye­sinde toplumların bütün kesimlerine derece derece empoze eden önderler ve elebaşılar çıkmıştır. Bazı gafil toplumlar da, bu dalalet öncülerini adeta kendileri büyük tanıyıp kahra­man yaftası altında yücelttikçe yüceltmiş, onlara büyük bir coşku ile tâbi olmuşlardır. Böylece dalaleti kökleştirip bayraklaştırmanın, ulvi hakikati berhava etmenin eşsiz ve en acı örneklerini vermişlerdir.

Bazı milletler intibaha gelip akıllarını başlarına toplaya­rak o sahte kahramanları yerle bir etseler ve bir zamanlar taptıkları heykellerini devirseler de, bazı toplumların uyanışı bu dünyada olmayıp ukbaya kalmaktadır. Fakat oradaki uyanışları da, "Ey Rabbimiz, biz önderlerimize uyduk, onlar da bizi hak yoldan saptırdılar [103] demekten ileriye gitmeye­cektir. Yine Kur'ân'ın ifadesiyle: Tâbi olanlar, uydukları ön­derlerini suçlayacak ve "Ey Rabbimiz, bizi bunlar saptırdı, onun için bunlara kat kat azap ver!" diyeceklerdir. Çünkü kendilerine tâbi olunanların (metbuların) suçu tâbi olanlar­dan daha büyüktür; zira onları hak yoldan saptırmışlardır. [104] Bu fani hayatta kendilerine ümit bağlayarak siyasî, idari ve ekonomik bakımdan uydukları, takdir ettikleri, müslümanlara rağmen tercih ettikleri, hatta daha ileri giderek "bi­zi kurtardı, ya da kurtaracak..." dedikleri... ve daha nice tavırlarla adeta takdis ettikleri, dokunulmaz ve hatta hata et­mez saydıkları: emirlerini, nehiylerini, hükümlerini, direktif­lerini ve görüşlerini her nevi görüşün hatta ilâhî ve nebevi bildirinin üstünde tutarak bir nevi mâbud telakki ettikleri, böylece aralarında sevgi bağı kurdukları o önderleri, büyük hesap gününde en büyük düşmanları haline gelecektir.

Bu şuursuz kalabalıklar, iz'ansız ve idraksiz olarak takip ettikleri reislerine, "Siz olmasaydınız elbette biz mü'min olurduk!" şeklinde bir suçlama yönelttikleri zaman, o reisle­rinden alacakları karşılıkda:

"Size hidâyet geldiği zaman sizi ondan biz mi çevirdik? Hayır, zaten siz kendiniz suç işliyor­dunuz!" cümlesinden ibarettir. Milletlere tahakküm eden bu muktedir müs tekbirlerle itaatkar uydular arasındaki bu tar­tışma, uyduların şöyle demesiyle sona erecek:

"Hayır öyle de­ğil! Siz gece gündüz dolap kurar (kötülük aşılar)dınız. Allah'ı inkâr etmemizi, O'na eşler koşmamızı bize emrederdiniz! [105]

Kur'ân-ı mübin bu reisleri "müstekbirler" diye niteliyor. Emir altındaki tebaaları da "müs'taz'af' lafzıyla anıyor. Çünkü bu reisler, kibir ve ceberrutlukla, icabında belli bir çoğun­luğa dayanan siyasî güçleriyle otoritelerini ve sultalarını yü­rüten yetkililerdir. Diğerleri ise emir alma mevkiinde bulu­nan bir nevi zayıflardır. Sonuçta bu küfür elebaşıları ceza mahalline şevkedilirken, tabileri de aynen dünyada yaptıkla­rı gibi onları takip edeceklerdir. Bu sırada kendilerine, "bun­lar dünyada iken peşinizde oldukları gibi şimdi burada da arkanızdan geliyorlar" denilecektir. [106]

Ne gariptir ki, cehennem yoldaşı olacak bu uyduların dünyadaki mevcudiyetleri, çoklukları, muktedir öncüler için bir velinimet idi: bir övünç vesilesi ve kendilerinin siyasî are­nada boy gösterip ilerlemeleri için temel dayanak mesabesin­de idi. Siyasal yarışta, ister iktidar ister muhalefet olsunlar, rakiplerini yenmenin yegâne şartı ve güç kaynağı bunlardı. Kendileri için gurur, başkalarına karşı da galibiyet vasıtası idi. Onlara seçmen ve delege deniyordu ki, öne geçmeleri an­cak bunlarla mümkün oluyor, iktidarları ancak bu temel üze­rinde varlığını devam ettirebiliyordu. Muktedirler, rakipleri­ne onların yüzde olarak çokluğunu göstererek haklılıklarını isbata çalışıyorlardı. [107]

 

Beşerî Sistemlerin Esası

 

İşte beşerî sistemlerin hepsinde görüldüğü üzere, âdeta bir sürü gibi yönetilenler, hak nizama gözlerini ve gönülleri­ni kapayanlar, yanlışlık ve haksızlık karşısında hiç bir tepki göstermeyip kalabalığa uyanlar, hakka karşı olduğu halde otoriteye boyun eğenler, her halükârda memnuniyet ifade edenler... sonunda yönetici önderlerine, "biz size uymuştuk, şimdi bize gelen bu ateş azabından küçük bir parçayı olsun bizden savabilir misiniz?” [108] diyecekler.

Netice-i kelam, milletler genellikle meliklerinin dini üze­redirler. Meliklerin gidişatı, dünya görüşleri, tercihleri, de­ğer yargıları, takdirleri ve yergileri, tebaalarına da yansı­maktadır. "Ennâsü ala dîn-i mülûkihim: İnsanlar melikleri­nin dini üzeredir" hadis-i şerifi de bunu ifade etmektedir.

Sonra insanlar dünyaya doğuştan inkarcı olarak gelmi­yorlar. Bilakis sonradan aile, çevre, ortam, eğitim ve yönetim, onların mü'min ya da münkir olmalarında -az veya çok-etkili oluyorlar.

Özellikle şu son yüzyılda, batıcı, lâik, liberal, yerine göre materyalist ve kapitalist, yahut komünist ve sosyalist devlet­ler, alabildiğine dinden arındırılmış ve dine karşı tavır almış rejimleriyle, halklarına egemen oluyorlar. Halkı müslüman da olsa, birçok devletin yöneticileri bütün icraatlarını İslama karşı olmak esası üzerine bina ediyorlar. Bütün iç ve dış si­yasetlerinde, hak dini ruhta ve pratikte pasifize etmek, kö­reltmek, sığlaştırmak gayesini güdüyorlar.

Sözde İslâm ülkeleri de, yeni dünya düzeni kurucuları­nın, aslında İslâm karşıtı olan küfür müttefiklerinin, Özellik­le dünya jandarması ABD İmparatorluğunun dümen suyunda gitmektedir. Fikrî özgürlüğe sahip olmayan ve iradeleri san­ki ellerinden alınmış bulunan halkları da şöyle veya böyle itiraz edemez kullar haline getirip ileri derecedeki öncü müslümanlara da kan ağlatacak bir siyaseti tatbik etmektedir­ler. Böylece, evrensel dünya düzeninin yaşamasını ve güçlen­mesini sağlayan hakimiyetlere destek olmaktadırlar. [109]

 

İsyan Ve Cürümde Ortaklık

 

İşte küfür öncüleri kıyamette hem kendi veballerini hem de "bilgisizce saptırdıkları" tebaalarının veballerini yüklene­cekler. Ama bu yük, gerçekten ne kötü bir yüktür! [110]

Aziz ve celil olan Allah, Firavun ve adamları hakkında, "Biz onları, insanları ateşe çağıran önderler yaptık” [111] bu­yuruyor. Bu önderlerin insanları ateşe çağırması demek, on­ları cehenneme götürecek fiilleri yapmaya davet etmeleri ve buna vesile olmaları demektir.

Şu Kur'ân haberi de küfür öncülerinin ve onlara uyanla­rın dünyadaki beraberliklerinin sonsuz hayatta da süreceğini beyan ediyor:

"Günün birinde, her sınıf insanları önderleriy­le çağıracağız." [112]

Her insan topluluğu imamları ile çağrılacak. İmam, hidâyet veya dalalette öne geçirilip arkasına düşülen, uyulan (metbû) demektir ki, bir peygambere, kitaba, bir başkan ya da komutana denilir. Bu sebeple o gün her insan topluluğu, ilahî ya da şeytanî önderlerine nisbet edilerek çağırlacak. Mesela ey Firavun uyduları, ey Nemrut halkı... vs. diye da­vet edilecek. Ayrıca, dinlerine, kitaplarına nisbet ile, ey filan ümmet, filan millet diye de çağrılacaktır. [113]

Öyle anlaşılıyor ki şu sosyal hayatta, İslâm'ı dışlayarak belli bir ideoloji etrafında toplanan her cemiyet, her fırka ve her ekol mensubu, mutlak surette şeytanî yolda davet için bir araya gelmiş topluluklardır. Sanki günah ve düşmanlık için yardımlaşan bedbahtlardır. Zaten "o zalimler birbirleri­ne, aldatmadan başka bir şey va'detmezler.[114]

Bütün bunlar bize, şu dünya insanlığının, saptırıcılar elinde istenilen yöne sevkedildiğini gösteriyor. Allah Resulü'nün, "Kişi dostunun dini üzeredir; onun için herbiriniz kime dostluk ettiğine iyi baksın" sözünden de anlıyoruz ki, insanlar önderlerinin sadece şahsına değil, gönişlerine de dost oluyorlar, yani bağlanıyorlar. Onların yolla­rını kendilerine yol edinmek suretiyle, batıl dinlerini kendi­lerine din ediniyorlar.

Dünyadaki ideolojik veya hevaî temele dayalı işbirlikleri, kesinlikle görüş beraberliğine delalet ediyor. Bunun için Yü­ce Hakk'ın fermanı, "toplayın o zalimleri ve onlarla beraber işbirliği edenleri [115] şeklinde tecelli edecek.

Bunun sonucu olarak o kafir zalimlerle beraber, isyan ve cürümde onlara eşlik edenler de beraber hasredilecek. Hatta Kurtubî'ye göre, mesela zina eden zinakârla, içki içen yine kendi gibi olanlarla hasredilecek. [116]

Dünyada iken birbirini bağnazca destekleyen, taassupla savunan, tevhid dinine karşı tek bir millet halinde tek vücut olup aynı tempo ve aynı üslupla hücum eden, aynı sloganları ağızlarına sakız yapan o tuğyankarlara, "size ne oldu ki şim­di birbirinize yardım etmiyorsunuz! [117] denilerek istihza ile nida edilecek.

Dünyadaki etkileme ve tahakküm vakıası o derece açık ve enteresandır ki, İlâhî adalet gününde bunu mütegallibelerin yüzüne çarpan taklitçi uydular, sanki bugün yaşanan "oyun"u dile getiriyor gibidir. Şöyle diyor, tâbi olanlar metbularına:

"Siz bize sağdan gelirdiniz", güvendiğimiz yönden bi­ze sokulup vesvese verirdiniz. Siz bize hak cihetinden gelir, batılı bize süslü gösterirdiniz. Bizi hidâyet yoluna uymaktan alıkordunuz. Yine siz bize din taraflısı görünerek yaklaşır, görünüşte çok kuvvetli olan sahte delillerle aldatırdınız.' [118]

Zamanlar, metodlar ve imkanlar değişse de aldatmadaki asıl unsurun nasıl her devirde birbirine benzediği hayret ve­ricidir.

Görüyoruz ki, gafil halka hep hak cihetinden yaklaşıyor ve aynı "done'leri kullanıyorlar.

Kralı ve tebeasıyla, tâbisi ve metbûsuyla, yöneteni ve yönetileniyle... hepsi "o gün azabda müşterektirler." Nasıl ki azgınlıkta da müşterektiler. [119]

Son hüküm: Evveli tatlı, alayişli, gösterişli olmasına kar­şılık, sonuç itibariyle en acı, en alçaltıcı ve ibret verici ortak­lık, kafirlerin ortaklığı ve beraberliğidir. [120]

 

Kafirlerin Egemenliği

 

İnsanlık içinde başlangıcından bugüne kadar kafirlerin bulunması bir İlâhî hikmet kanunudur. Çünkü eğer âlemlerin Rabbi dileseydi yer yüzündekilerin hepsi iman ederdi. Ve yine Allah dileseydi insanları tek bir ümmet yapardı. [121]

Fakat Allah böyle dilemedi ve insanları biri hak, diğeri batıl olan iki yol ağzında serbest bıraktı

Bu bakımdan yeryüzünde küfrün ve kafirlerin bulunması gayrı tabiî olan bir şey değildir. Ama tabiî olmayan, fıtrata aykırı bulunan: kafirlerin çoğunlukta ve hakim durumda ol­masıdır. İnsana acı gelen, Allah'ın kullarına şeytanın kulla­rının hükmetmesidir. Çünkü bu durumda dini yalnız Allah'a has kılmak, Allah'ın kelamını yüceltmek ve de mü'minlerin inandıkları gibi yaşamaları mümkün olmamaktadır.

Bununla beraber kafirlerin zahirdeki bu üstünlüklerini mutlak bir nimet ve lütuf olarak görmemek gerekir. Onlar için bir lütuf değil ama, mü'minler için bir kayıp, bir hezimet olduğunda da şüphe yoktur.

Aslında bu hal, kafirler için bir tuzaktır ve onları hiç bil­meyecekleri bir yerden yavaş yavaş helake yaklaştırmaktır. Allah onların cezasını acele olarak verseydi süreleri hemen bitirilmiş olurdu. Fakat azgınlıkları içinde bocalayıp durma­ları için belli bir süreye kadar serbest bırakılmışlardır. [122]

Onların dünyada biraz nimetlenmesine izin verilmiştir. Ve bize, büyük bir saltanat, göz kamaştırıcı bir zenginlik ola­rak gözüken bu durum, "bir müddetlik geçim"den başka bir şey değildir. [123]

Onlara, "şimdilik eğlenin!", dünyadan faydalanın denili­yor ama, dönüş yerinin ateş olduğu da ihtar ediliyor. [124]

Kafirler nimet içinde ve gerçek anlamda yaşatılmıyor, sâ­dece erteleniyor; va'dedilen bir zaman var, işte o zamanın gelmesi bekleniyor. [125]

Ve Peygamber'e, "Bırak onları, kendilerine söylenen gün­lerine kavuşuncaya kadar dalsın, oynasınlar!" deniliyor. [126] Ama bunun kahredici bir tehdit olduğunda şüphe yoktur.

Bununla beraber tekrar belirtelim: Kafirlerin dünyada üstün durumda bulunmaları, tabiî ve mutlak bir kanun değil, arızî bir haldir. Aslolan ve Yaratıcı'nın rızasına da uygun bulunan, mü'minlerin bütün küffara üstünlük sağlamasıdır. Fakat belki de buna liyakatleri kalmadığı için bu nimet on­lardan alınmıştır.

Bunun için de küfür ehli dünyayı sömürmekte, az geliş­miş ülkeleri kemirmekte, biçâre milletleri göze görünmez entrikalarla bir köle gibi kullanmaktadır.

Fakat İlâhî tehdit, hep "son günü" kollamakta ve şöyle demektedir:

Ey Peygamber, bırak onları kendi hallerine! Ye­sinler, eğlensinler; emel onları oyalayadursun... Sonra gerçe­ği bilecekler..[127] Yani, şimdilik dünyadan alabildiğine faydalansınlar, hayvanı zevkleri ile boğuşadursunlar. Allah kor­kusu, hesap düşüncesi ile alakadar olmayarak keyf ededursunlar... Ama bu, onlar için sadece bir mühlet vermedir, ni­met değildir. Çünkü Allah "imhal" eder (mühlet verir) fakat "ihmal" etmez.

Durum böyle olduğu halde kafirler, "işlerimiz hep düz­gün gidecek, uzun ömürler süreceğiz, dünyadan istediğimiz gibi kâm alacağız..." [128] düşünceleriyle de akibetten gafil olurlar. Ama sonunda, topluluklarının, kalabalık oluşlarının kendilerine hiç bir yarar sağlamadığını itiraf edecek olanlar, mü'minler değil, kafirlerdir.

Yine kafir, "Malım bana hiç bir fayda verdimi; gücüm saltanatım yok olup gitti." [129] Kendisiyle iftihar ettiğim, her­kese üstünlük sağladığım, güvendiğim mülküm hükümetim, servet-ü samanım, tutunduğum bütün hüccetlerim, burhan­larını da [130] yok olup gitti...

Diyerek hasretini acı bir şekilde dile getirecektir.

Bunun için küfür dünyasının böyle alâyişli, debdebeli ya­şayışları bizi aldatmamalı ve buna hasret çekmemeliyiz. Bu husus, Peygamberimize hitaben mü'minlere şöyle ihtar edi­lir:

"Onların öyle şehirlerde dolaşmaları seni aldatmasın". Yani ticaret ve karlı kazançlar için hiç bir engelle karşılaş­madan o şehirden bu şehire gezip durmaları, dünyanın ken­dilerine gülmesi... seni aldatmasın. [131]

Şu kadar var ki bu tenbih, onların sosyal ve siyasal haki­miyetlerine rıza gösterilmesi gerektiği anlamına gelmez. Velayet ve üstünlük mutlak surette mü'minin hakkıdır.

Kafirlerin ihtişamı, selin götürdüğü köpük gibidir. Batıl aynen köpük gibidir. İnsanlara yararlı olan (hak) ise, kalıcı olandır.

Onlar hile yapar, tuzak kurar ama, bütün tuzaklar Al­lah'ındır [132].

Bütün bu ümit verici haberlerden dolayı, küfrün hezime­tinin, mü'minlerin galibiyetinin gerçekleşeceğini canlı bir inanç olarak içimizde yaşatmak ve buna liyakat kazanmak için cehdetmeliyiz.

Ancak cehd ve gayretten sonradır ki, İlâhî lütfa mazhar olmaya hak kazanıl abilir. [133]

 

Küfrün Geleceği

 

Gaibi bilen yalnız Alemlerin Rabbi'dir. Bu bakımdan küf­rün geleceği hakkında yargıda bulunmak mümkün değildir. Ancak, Kur'ân ve hadislerin ışığı altında, yani vahyin verdiği haberlere göre bazı sonuçlar çıkarmak, bir kul olarak imka­nımız dahilinde olan bir şeydir.

İlâhî va'd, küfrün izmihlali ve imanın galebesi yönünde mü'minlere şevk ve ümit verecek niteliktedir.

Mesela Yüce Hakk'ın, "Allah, sizden iman edip salih amel işleyenlere vadetti ki: onlardan önceki mü'minleri nasıl hükümran kıldıysa onları da yeryüzünde hükümran kılacak ve kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine sağ­lamlaştıracak ve korkularının ardından kendilerini bir gü­venliğe erdirecektir... [134] şeklindeki haberi, elbetteki bir ger­çeği haber veriyor.

İlâhî bildiriye göre Arz Allah'ındır. O, kullarından diledi­ğini ona mirasçı kılar. İyi sonuç da müttakilerindir. [135] Bu va'd, her ne kadar, Musa aleyhisselam'ın lisanıyla, İsrail oğullarına yönelik bir va'd ise de, iyi akıbetin günah ve küfürden korunan, salih amel sahibi muttaki mü'minler için olacağı hükmü umumîdir. Ve bu ümmetin de bu müjde kap­samına dahil olabileceği umulur.

Yüce Allah'ın, "Arz'a mutlaka salih kullarını varis olacak” [136] buyurması da ibret alınacak bir durumdur. Fakat işte burada önemli olan, "salih kullar" niteliğine sahip olabil­mektir.

Bu âyetle, âhirzamanda Muhammed Ümmeti'nin arza varis olacağına işaret olunmuştur. Zebur'da hatırlatıldığı gi­bi burada Kur'ân ile de haber veriliyor ki, yeryüzü, sonunda verasete layık, hilafete ehil, selahiyetli hak kullarına verilir. Ebedîlik sırrı salâh kanununa tabiîdir, fesad ehlinin "hakk-ı bekası" yoktur. Buna göre Hz. Muhammed'in peygamberli­ğinden sonra arz'a varis olma hakkı; tevhidi iman ile mü'min olan, salih ameller ile âmil bulunan, şirk ve isyandan koru­narak çalışan, mücahede eden salih kullarındır. [137]

Öyle anlaşılıyor ki kafirlerin halihazırdaki galebesine rağmen, mü'minler için bir nusret ve zafer müjdesi vardır. Fakat bu da daha önce işaret ettiğimiz liyakat kanununa tâbidir. Bu bakımdan genel görünüşe bakıp da, bütün dünya­ya egemen olan küfür zulmünün ilelebed süreceği zehabına kapılmak doğru değildir. Küfür sistemleri ve onların ceberrut öncüleri bütün insanlığı âdeta avucunun içine almış oldu­ğu halde, hiç bir felaket yokmuş gibi her tarafı sütliman gör­mek nasıl bir aldanış ve idraksizlik ise; mutlak bir ümitsizli­ğe kapılıp kıyamet saatini beklemek de o derece büyük bir gaflettir. Bu cümleden olarak, Hak egemenliğinin artık inkı­raz bulduğunu zannetmek, işi kıyamet alameti olarak yo­rumlayıp yapılacak bir şey kalmadığını düşünmek, İslâmî itikadda yeri olmayan fevkalade yanlış bir kanaattir.

Zalim müstekbir tasallutunun böylece sürüp gitmemesi, haklıların ve mazlumların bu esaret zincirini kırıp tekrar öz­gürlüğe kavuşmaları ve müslümanca yaşayabilecekleri bir ortamın şartlarını hazırlama yolunda mü'minler hem gayreti olmalı, hem de bu idealin tahakkuk edeceği hakkında kavi bir inançları bulunmalıdır. Zihnen ve fiilen, olanca cehdlerini bu yolda sarfedip sonucu âlemlerin Rabbi'ne havale etmeli­dirler.

Mü'min, ütopik ve fanatik düşüncelerle, yersiz va'dlere aldanmadan, sadece çalışmalı, ümit ile gayret etmelidir.

Bundan ötesi ise Kainatın Yaratıcı'sına aittir.

Yalnız şu da bir gerçek ki, dünyanın her yerinde, tevhidî anlamda bir İslâmî uyanış söz konusudur.

Müslümanlar hem çoğalmakta, hem de bilinçlenip daha net ve daha saf hale gelmektedir.

Artık küfür bekçileri, bütün dikkatlerine ve her türlü ön­lemi almalarına rağmen bu ilerlemeyi durduramayacak gibi­dirler.

Mü'minler, belli bir çapta ve kıratta da olsa, dostunu düşmanını tanıyacak, icabında tavır koyacak, kendinden olmayan fikir ve ideoloji sahiplerini, hem de demokratik yollar­la dışlayacak bir seviyeye erme yolundadırlar. [138]



[1] En'âm: 6/50;Ra'd,16; Fâtır, 19-22; Gâfir, 58

[2] Kadı Beyzavî, Enuârü't-tenzil ve Esrârü't-te'vîl, (Mecmuatü't-tefâsîr), 5/362; Haazin, 5/362

[3] es-Sabûnî, Safvetü't-Tefâsir, 2/573

[4] Mü'min: 40/58

[5] Fatır: 35/12

[6] es-Sabûnî, age,  2/569

[7] Âl-i İmrân: 3106

[8] Ruhu'l-Meânî, 3/26

[9] Zümer: 39/71-72

[10] Sa'd: 36/49, 55

[11] Mü'min: 40/7-10

[12] Şûra: 26/22

[13] Beyyine:98/ 6-7

[14] Sâd: 36/28

[15] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 61-65.

[16] A'raf: 7/44-45

[17] Muhtasar: 2/21

[18] Nahl: 16/36

[19] es-Sabûnî, age, 3/342

[20] Kehf: 18/56.

[21] Hac: 22/51;Sebe,38

[22] Muhammed, 9.

[23] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 65-66.

[24] En'am: 6/21; A'raf, 7/37; Zümer, 39/32; Ankebut, 29/68

[25] Ebu'1-Âlâ Mevdûdî, Tefhîmü'l-Kur'ân, terc. 1/57, İst., 1988

[26] Prof. Seyyid Kutup, Fi Zilâli'l-Kur'ân, terc, 5/142, İst., tarihsiz

[27] el-Alûsî, Râhuî-Meânî, 1/235

[28] Lokman: 31/13

[29] En'âm: 6/83

[30] Mü'minûn: 23/27

[31] A'râf: 6/44-45; es-Sabûnî, age, 1/47

[32] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 67-69.

[33] Şûra: 26/15

[34] Elmalılı H. Yazır,6/4321

[35] Bakara: 2/51, 92, 229, 254; Âl-i İmrân, 3/94, 128; Nisa, 4/75; Mâide, 5/45; En'âm, 6/21; Hûd, 11/102; Enbiyâ, 21/11; Furkan, 2527

[36] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 69-71.

[37] Zümer: 39/45

[38] Yâsîn: 3670

[39] A'râf, 7/179

[40] el-Alûsî, age, 9/120 Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 71-72.

[41] Mevdûdî, age, 1/47

[42] es-Sabûnî, age, 1/33

[43] Muhtasar İbn Kesîr, 1/572. Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 72-74

[44] A'raf: 7/179

[45] Rûm: 30/7

[46] Enfâl: 8/22; Beyyine, 98/6

[47] H. Yazır, 4/2384

[48] Muhtasar: 2/90.

[49] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 74-76.

[50] Ra'd: 13/5

[51] Nahl: 16/38.

[52] İsrâ: 17/51

[53] Mü'minun: 35-37

[54] Elmalılı, 5/3453

[55] En'am: 6/31

[56] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 76-77.

[57] A'râf: 7/88

[58] Ankebut, 29/52, "ellezîne âraenû bi'1-bâtılı..."

[59] İbn Abbas ve Haazin, age, 5/25. Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 78.

[60] Ankebut, 29/67

[61] Nisa: 4/115

[62] A'râf: 7/28

[63] Lokman: 31/20-21

[64] Yûnus: 10/78

[65] Yunus: 10/83

[66] Kasas: 28/76, 83

[67] Mü'min: 40/26

[68] Mü'min: 40/29

[69] Yunus: 12/65

[70] Celaleyn,Mecmuatü't-tefasirr 3/438; Yusuf, 76

[71] Şûra: 26/21

[72] Celaleyn, age, Kâfırûn, 6. âyet

[73] Saffât: 37/69-70; es-Sabûnî, age, 3/37

[74] Sâ'd: 38/7

[75] Bakara: 2/161-162; es-Sabûnî, age, 1/109

[76] Mülk: 67/20

[77] İbrahim:14/1. Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 79-83.

[78] A'raf. 7/147

[79] Âl-i İmran: 3/117

[80] İbrahim: 14/18; Nur, 24/39-40

[81] Kehf: 18/103-106. 84

[82] Gafîr, 50

[83] İmam-ı Rabbani, Mektûbat-ı Rabbani, Müstakimzâde Süleyman Efendi'nin Osmanlıca Tercümesi, c.l, 163. mektup, Taşbasması, 1277

[84] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 83-85.

[85] Hak Dini Kur'ân Dili, 1/208. 86

[86] Bakara: 2165; Elmalılı, 1/578

[87] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 85-87.

[88] A'râf: 738; Haazin Tefsiri, 2/549

[89] A'râf: 738; Muhtasar, 2/18

[90] Ankebut: 29/25

[91] Zuhruf: 43/67

[92] İbrahim: 14/23; Muhtasar, 3/295

[93] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 87-89.

[94] Furkan: 25/27-28; Beyzavî, Medârik, age., 4/440

[95] Mü'minûn, 99-100

[96] Hicr: 15/2; Beyzavî, 3/547

[97] Sebe: 34/52-53

[98] Safvetü't-tefâsir, 2/561

[99] İbrahim: 14/44

[100] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 89-91.

[101] İsra: 17/15

[102] Nisa: 4/85

[103] Ahzab: 33/67

[104] A'raf: 7/38; Tefsir-i Kesir, 2/18

[105] Sebe: 34/31-33

[106] Beyzavî: 5/290; Safvetü't-tefasîr, 2/555

[107] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 91-94.

[108] İbrahim: 14/21; Sebe, 31; Mü'min, 47

[109] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 94-95.

[110] Nahl: 16/25

[111] Muhtasar, 3/31Kasas, 41

[112] İsra: 17/71

[113] Hak Dini, 5/3192

[114] Fâtır: 35/40

[115] Saffât: 37/22-23

[116] Safvetü't'tefasîr, 3/31

[117] Saffat: 37/25

[118] Saffat: 3727-28; Taberî'den naklen, Safve., 3/31

[119] Saffat: 37/33; Safve,, 3/32

[120] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 95-98.

[121] Yunus: 10/99; Hûd, 118

[122] A'raf: 7/182-183; Yunus, 11; Buna "istidrac" denir

[123] Yunus: 10/70

[124] İbrahim14/30

[125] İbrahim: 14/42; Nahl: 1661; Kehf: 18/59

[126] Zuhruf: 43/83; Âl-i İmran 3.

[127] Hicr: 15/9

[128] Elmalılı,age, 5/3038

[129] Hakka: 698/28, 29

[130] Beydavî, age., 6/348; Elmalılı, 8/5332

[131] Beyzavî; Medarik'üt-Tenzil, age., 5/338; Mü'min, 4

[132] Ra'd: 13/17,42

[133] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 98-101.

[134] Nur: 24/55

[135] A'raf: 7/128

[136] Enbiya: 21/105

[137] Elmalılı, 5/3373

[138] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 101-103.