KÂFİRLER HAKKINDA DEĞER HÜKMÜ - 3. Sayfa
Kafirlerin Dostlukları Dünyevîdir
KÂFİRLER HAKKINDA DEĞER
HÜKMÜ
İnsanlık İki Sınıf
Dünya küfür sistemi ve onun beynelmilel güdücüleri ne kadar zorlarsa zorlasın, insanlık iki sınıftır ve iki cephe halindedir.
Nur ile zulmetin birbirine zıtlığı, hak ile batılın tam karşıt oluşu gibi, hakkın yahut batılların taraflısı olmak üzere insanlık da iki sınıftır. Bir tarafta tevhid ehli olarak mü'minler, öbür tarafta da binbir çeşit yanlış bağlıları ve köleleri olarak dalalet ehli vardır.
İlâhî kelam, bu karşılıklı zıtlıkları çok anlamlı ve hikmetli bir şekilde sergiler. Meselâ "iyi" olan, övgüye ve müjdeye layık birşeyden sonra hemen kötü olan karşıtım zikreder, Mü'mine bir müjde verilirse kafire bir inzar gönderilir. Cennetten sonra cehennem hatırlatılır.
Böylece hak ile batıl, hidayetle dalalet, hayır ile şer, doğru ile yanlış, maruf ile münker... ve bunların taraftarları, karşılıklı olarak mukayese edilmek suretiyle durumları ve değerleri doğru bir hükme bağlanır.
Herşey zıddıyla münkeşif olur kuralınca, bu iki sınıf insan türü de birbiriyle karşılaştırılmak suretiyle, müsbet ve meşru olan ile aykırı olan daha iyi belirlenmiş olur.
Kur'ân-ı Mübîn, kafirler ve mü'minlerden ibaret bu iki toplum tipini ve kimliğini çeşitli benzetmeler ve mecazlarla vasıflandırıp değerlendirir.
"Kör ile gören bir olmaz" buyurur. "Karanlıkla aydınlık, gölge ile hararet de aynı değildir" der. "Dirilerle ölülerin bir olmadığı"nı beyan eder.[1]
Hemen kolayca anlaşılır ki, burada söz konusu edilen "kör’den maksat, kafa gözü kapalı olan değil, küfrü sebebiyle manevî karanlıklarda dolaşıp sendeleyen kafir insandır. Halbuki mü'min, iman nuru ile ezelî ve ebedî gerçeği gören insandır.
Yine buradaki kör, gafil kimse demektir; gören ise manen uyanık olandır. Başka bir yoruma göre kör lafzıyla cahil, gören lafzıyla da ilim sahibi kastedilir.[2]
Gölge ile hararetin aykırılığı gibi, hidayetle dalalet de iki ayrı kutuptur.
Dirilerle ölüler nasıl birbirinin aynı değilse, akıllılarla cahiller de aynı değildir. Mü'min insan, imanı sayesinde sanki bir gölgede, kafir insan da küfrü sebebiyle bir hararette ve azaptadır.
Kafirler âdeta kabirlerdeki ölülerdir. Onun içn peygamber bile onlara hakikatin sesini duyuramaz. Kabirlerdeki ölüler Allah'ın âyetlerini işitmeye ve o öğütlerden faydalanmaya güç yetiremez. Aynen bunun gibi kalbi ölü olan kimse de işittiği gerçek haberden faydalanamaz. [3]
Kitab-ı kerîm, bu uslûb ile karşılaştırmayı yer yer tekrar eder. Meselâ, "iman eden ve salih amel işleyenlerle, kötü olan ve kötülük yapan da bir olmaz" buyurur. [4]
İki deniz bir olmaz: şu deniz tatlıdır, susuzluğu giderir; şu da tuzludur, boğazı yakar. [5]
Ebussuud Efendi'ye göre bu misal mü'minle kafir farkına işarettir.[6]
Kıyamet günü sevinçle aydınlanan bazı yüzler vardır ki, bunlar imanlarında sebat edenlerdir. Bazı yüzler de iyice kararmış [7] olacak ki, bunlar da imandan sonra küfre dönenlerdir. Ya da bütün kafirlerdir ki bunlar, kendilerine vacip olan tevhidi kabul ye ikrardan yüz çevirmişlerdir. [8]
Görülüyor ki, âlemlerin Rabbi, yaratılışları aynı esasa dayansa da bütün insanlığı eşit saymıyor. Hak ehli ile batıl ehlini, itaat edenlerle isyan edenleri, saadet erbabı ile şekavet erbabını, ıslah edenle ifsad edeni, hidayet yolcuları ile dalalet zümrelerini, doğruya yöneltenler cemaati ile hak yoldan saptırıcılar topluluğunu, sıdk ehli ile yalancılar güruhunu... ve daha nicelerini birbirinden ayrı zıt kutuplar olarak belirliyor.
İlâhî ölçünün insanları tanzimi ve sınıflaması böyle iken, insan sevgisi sloganı altında bütün insanlığa aynı gözle bakan, âdeta insanlık dini gibi yeni bir din icad eden; yüce Allah'ın, aralarını son derece hassas bir şekilde ve kesin çizgilerle tefrik ettiği, hakta bir batılda türlü türlü bu insan sınıflarının hepsini müsavi sayan genel bir zihniyet vardır. İşte bu anlayışı meşru saymak, müslüman aklının kârı değildir. Bu anlayış olsa olsa hümanizm dininin esasını teşkil eder. Bu ideolojinin bağlıları, bilgi hammalı fakat iz'an yoksulu ideolog ve demogoglardır. Mutlak olarak çalışmayı kutsallaştırıp, ne niyetle ve kime hizmet için çalışılması gerektiğini belirlemeyen, insanlığa hizmeti öğütleyip hangi tür insanlığa (yani kafirlere mi, mü'minlere mi?) ve niçin, ne maksatla olacağı konusunda tutarlı bir ölçü koyamayan... nadanlar ve ukalalar hep bu güruhtandır.
Halbuki Cenab-ı Hak bütün insanlığı eşit saymıyor; mü'minler ve kafirler olarak ikiye ayırıp birinciye mükafat, ikinciye ceza va'dediyor. İnkar edenlerin bölük bölük cehenneme sürüleceği haber verilirken; saadet ehli başka bir taifenin grup grup cennete sevkedileceği ve onlara "selam size!" denilerek müjdeler verileceği bildiriliyor. [9]
Allah'ın kanunu hep böyle tecelli ediyor. Müttakiler için güzel, azgınlar için kötü bir gelecek olduğu [10] haber veriliyor. Ahirette mü'minlere meleklerin, "Rabbimiz, onları cehennem azabından koru" diye duaları, cehenneme giderken, birbirlerine söz ile saldıran kafirlere; "Allah'ın size gazabı, sizin kendi kendinize kızmanızdan daha büyüktür [11] diyerek suçlamaları olacaktır. Yaptıkları işlerden dolayı kafirler korkudan titrerken, iman edip salih amel işleyen nıü'minler cennet bahçelerinde olacaklardır. [12]
Kafirlere, yeryüzü halkının en şerlileri diye kıymet hükmü konulurken, iman eden ibadet sahiplerine "bütün halkın en hayırlıları" şeklinde değer biçilmektedir. [13]
Alemlerin Rabbi, ibadet ehli mü'minleri, yeryüzünde fesat çıkaranlarla bir tutmadığı gibi, takva sahiplerini de fâcirlerle bir tutmuyor. [14]
Bütün bu gerçeklere rağmen Cenab-ı Hakk'ın böldüğünü birleştiren, O'nun farklı ve aykırı saydığını aynı gören bir zihniyet sahipleri mutlak surette Allah'ın hükmüne muhalefet ediyor demektir.
Kim ne derse desin... İnsanlık sevgisinden bahsedenler, hiç bir ölçü tanımadan her millete ve her topluma aynı gözle bakmayı telkin edenler ne kadar çabalarsa çabalasın... Yine de insanlık iki cephedir.
İşte bu cepheler arasındaki kimlik farkını göremeyenler, kendi yerlerinin de nerede olduğunu bilmeyecek kadar şaşkın olanlardır. [15]
Yol Kesiciler
Kafirler, hakikatin yolunu kesenlerdir.
Ahirette bir nida edici, Allah'ın laneti zalimlerin üzerine olsun!" diye nida edecektir ki bunlar Allah'ın koyduğu din yoluna engel olup onu eğriltmek isteyenlerdir. [16]
Lanetlenmek gibi en ağır bir bedduaya layık görülen bu yol kesiciler, insanları Allah'ın dinine uymaktan alıkoyanlar; bu yolun eğri, karışık ve bozuk olmasını isteyenlerdir. Buna çalışırlar ki, kimse o yola girmesin, Hakka uymasın. [17]
Yüce Allah bu kafirler için "azapların kal kat artırdık" buyuruyor. Çünkü onlar hem inkar ediyor, hem de insanları Allah'ın yolundan çeviriyor!ardı.[18]
Bunlara artırılmış, çoğaltılmış bir azabın uygun görülmesi de manidardır. Evvelki azap küfürlerinin, artırılmış azap da fesatlarının, insanları din yolundan uzaklaştırmalarının cezasıdır. [19]
Kafirlerin işi hep bu minval üzeredir. Onlar hakkı batıl ile gidermek için mücadele ederler. [20] Sürekli bu gaye için çalışırlar. Diğer bütün işlerini de İslâm'ın ilerlemesine engel olacak şekilde ayarlarlar.
Bundan başka Allah'ın âyetlerini red ve iptal etme, onları hükümsüz ve geçersiz kılma yolunda yarış edercesine çalışanlar da vardır. [21]
Bunlar, yol kesiciliği kendilerine iş edinenlerdir. Çünkü Allah'ın indirdiğinden hoşlanmamışlar, onu kerih görmüşlerdir. [22]
Bunlara gerçek anlamda "kuttâu't-tarîk" demek uygun olur. Genel anlamıyla yol kesen eşkiya, insanların ya malını ya da canını alır. Toplumların inanç yolunu kesenler ise ruh ve mânâ katilleridir. Hidayetin yolunu kesip dalalet için bin-bir yol açanlar; kendi inkarlarıyla başbaşa kalmayıp toplumları da kendi inkarlarına ayarlayarak insanlığa zulmün, kötülüğün en büyüğünü, en iğrencini yapanlardır.
Bugünkü toplumların çoğu için hakikati bulmanın yolu biraz da kapalı gibidir. Dünya sistemi, mutlak gerçeğin bilinmemesi, anlaşılması için her türlü tedbiri almış, en amansız engelleri onun önüne koymuştur.
Bu fesat saçan bombardıman ve propaganda mekanizmasını ellerinde tutanlar, bekçilik görevlerini de çok iyi yapmaktadırlar.
Metodları; ısrarla ve sürekli olarak kendi ideolojilerini empoze etmek ve toplumların kafalarını, bu inanç haline getirdikleri görüşlerinin motifleriyle şekillendirmektir.
Bu taktik ise, hakikatin yolunu büyük ölçüde kapamak için yeterlidir. [23]
Kafirler Zalimlerdir
Görünen ve görünmeyen zulümlerin, açıkça hissedilen ve edilmeyen maddî-manevî işkencelerin, ferdî ve toplumsal hayatı çürüten binbir çeşit fesadın müslüman toplumları kasıp kavurmakta olduğu bir dünyada, bu zulmün kaynağını tesbit etmek hayatî bir önem taşımaktadır. Kaynağını belirledikten sonra ona göre bir tavır alıp kurtulup yolları aramak ise, müslüman için imanı bir yükümlülüktür.
Özellikle müslümanlık iddiasındaki kerimler, vurdumduymaz gafillerin ve batıla şartlanmış kafaların farketmediği bu zulmü, bu fesadı ve sahiplerini farketmeli, kendi dünyasının insanı ile yabancı dünyaları ve insanını tanımalıdır.
Hem İslâm dünyasının hem de bütün insanlığın felahı için bir çıkış yolu mutlaka aranmalıdır.
Bu girişten sonra hükmü hemen başa alarak bildirelim ki, her türlü zulmün ve fesadın kaynağı, yalnız ve yalnız kafirlerdir.
Zaten İlâhî kelamda da "zalimler" kelimesi, doğrudan "kafirler" yerine kullanılmıştır. Türkçe'de ilk akla geldiği şekilde herhangi bir canlıya eziyet ve işkence edenler anlamında değildir.
Çünkü zulüm genel anlamda haddi aşmak, hak olan birşeyin doğruluğunu kabul etmemek, eşyayı layık olduğu yere koymamak, kısaca adaletsizlik demektir.
Kafir insan ise, yaratılış gayesini saptırması, Allah'a ve O'nun dinine layık olduğu şekilde iman edip teslim olmaması ve böylece mutlak adaleti bozmuş olması hasebiyle en büyük zulmü işleyen zalim insan olmaktadır.
işte bu bakımdan Kur'ân-ı Mübîn'in hükmüyle" de, Allah'ın âyetlerini inkar eden, kendisine gelen doğru bildiriyi tekzip edip yalanlayan insandan daha zalim kimse yoktur. [24]
Başka bir ifadeyle zulüm, bir hakkı veya görevi ihlal etmektir. Rabbine ve O'nun nizamına karşı isyankar tutum içinde olan insan, şu üç temel hakkı ihlal ve sınırları tecavüz ettiğinden zalim olmuş olur: İlk olarak o, itaate layık olan Allah'ın haklarını gasbetmiş, tanımamıştır.
Daha sonra da, isyanına alet ettiği tüm eşyanın, diğer insanların ve kendi nefsinin haklarını çiğnemiş olur. Çünkü bütün bunların, Yaratıcının dilediği doğrultuda kullanılmaya hakları vardı. [25] Ama, o isyankar insan, eşyanın, diğer-insanların ve bizzat kendi varlığının hak yolda bulunmasına engel olmakla, en büyük zulmü işlemiş olmaktadır.
Üçünkü olarak, küfür vicdana tecavüzdür. Ayrıca hak mâbud olan Rablerinin gayrına ibadet ve başkalarını da bu yola sevkedip içtimaî hayatlarını fesada götürdüğü için de diğer insanlara tecavüz ve zulümdür. [26] Başka bir ifadeyle bu münkir insanlar, küfrü ve masiyeti seçmekle nefislerine zulmetmişler, Allah'ın koyduğu sınırları ihlal etmek suretiyle haddi tecavüz etmişlerdir. [27] Çünkü küfür ve isyan, vicdanın tabiî seyrine müdahale olduğu gibi, ferdin ve toplumun hayatını da fıtrî halinden çıkarıp dalalete sevketmektir.
İşte bundan dolayı Mutlak Kitap, şirki en büyük zulüm olarak nitelemiş [28] imanlarını zulüm (yani şirk) ile bulaştırmayanların uhrevî bakımdan emniyet içinde olacaklarını [29] haber vermiştir.
Cenab-ı Hak Nuh aleyhisselama, "O zalimler için bana dua etme!" ihtarında bulunmuş tu.[30] O zalimler dediği kimseler ise, peygamberi inkar edenlerdi.
Kur'ân lisanıyla lanetlenen zalimler vardır ki, bunlar insanları Allah'ın yolundan men'edip o yolu eğriltmek isteyenlerdir. Zira onlar insanları Allah'ın dinine uymaktan alıkoyarak, müstakim (İslâmî) olmayan eğri bir yolda bulunmalarını dilerler. [31]
Görülüyor ki, esas zalim, sadece mahlukata eziyet eden değil, insanların ebedî saadet nizamına kavuşmalarına engel olanlardır.
Çünkü bunlar dünyanın en büyük, en vahşi, en denî zulmünü işlemekte, en ilkel gaddarlık örneğini vermekte ve böylece mutlak adaleti heba etmektedirler.
Bunların zulmü, çoğu zaman ve yerde, bedenlere değil ruhlaradır. Bedenin zulmü, hatta öldürülmesi, sadece dünya hayatının kaybedilmesidir. Ruhun hak nizamdan mahrum bırakılması ise sonsuz hayat saadetinin kaybedilmesi demektir. [32]
Sistemleri Zulme Dayalıdır
En açık tanımıyla, zulüm, adaletsizlik olmaktır. Adalet ise yalnız ve yalnız İslâm'ın ölçü kabul edilmesidir.
Bunun için doğru haberci (muhbir-i sadık) olan Hz. Peygamber'e:
"Ben aranızda adaleti tatbik etmekle emrolundum" demesi bildirildi.[33] Allah Resulü'nün adalet yapması da, İslâm'ı amelî, ahlakî, hukukî ve sosyal planda fert ve toplum hayatına yansıtması, onun gerekleriyle hükmetmesi demektir; Çünkü onun îfa etmekle emrolunduğu şey Cenab-ı Hakk'ın buyruklarını adaletle tebliğ ve icra etmesidir. Yani o zulüm menbaı olan, İslâm'sız insanın hevasıyla oluşmuş din-dışı hükümleri bırakıp hak hükmüyle Allah için adalet" etmesidir.
İslâmiyet'in bireysel ve toplumsal planda egemen bulunmadığı bir yerde adaletten bahsetmek abestir ve bir aldatmacadır. İsterse orada insanlara eşit muamele edilsin, farketmez. Ya da orada özgürlükten, insan haklarından dem vurulsun; batıl kurallara ve ölçülere göre herkese hakkının verildiği iddia edilsin... hiç önemi yoktur. Bunlar göz boyamadır ve neticede hepsi bir türlü zulümdür.
Bundan anlaşılıyor ki, dini doğrultmanın, onu ikame edip ayakta tutmanın en mühim belirtilerinden birisi, zulüm hükümlerini kaldırıp adalet yapmaktır. Bu da ancak Allah'ın dinine sarılmakla olur. [34]
Hakikî veya hükmî bir şahsiyetin, bir kurumun ya da otoriter bir grubun, şahsî yahut toplumsal muamelesinde adil olma niteliğini kazanabilmesi için öncelikle "müslüman" vasfına sahip olması lazımdır. Çünkü İslâmsız bir statüye göre işleyen bi mekanizma ile adalet dağıtılamaz. Nasıl bir hüküm verilirse verilsin, mutlak surette zulüm işlenmiş olur.
Kendilerinin müslüman olduğunu zan ve iddia edip Allah Resulü'nün getirdiği adalet sistemine düşman olanlar, bu adalet sistemine rağmen ve onu iptal edecek şekilde kural koyanlar... adalet ile zulmü değiştirmiş olurlar.
İşin daha fecisi de, İslâm'ın tebcil ettiği ve ancak kendi şartları içinde verimli olabilecek adalet kavramını istismar ederek, yani indeki adalet kavramını ele alıp batıl nizamdaki sözde adaleti överek, zulme dayalı kendi sistemlerini ayakta tutmak isterler. Meselâ demokrasi ve kapitalist sistem dahilinde yürürlükte olan teşriî ve kazaî kurumlarını söz konusu edip çeşitli vesilelerle, adaletin faziletini, kudsîyetini anlatır ve anlattırırlar. Hocalarına, "âdil hakimler cennetliktir" dedirtirler.
Bu işlerde kullanılan en verimli elemanları da, Allah'ın ve Resulü'nün kitabını, istedikleri konuya, istedikleri şekilde malzeme yapan, o kutsal metinleri ait olmadıkları konulara adapte eden, mevcut geçerli modern anlayışa göre te'vil ve tefsir eden müslüman yaftalı din rahipleridir.
Allah ü zü'1-Celal küfrü ve kafiri zulüm ve zalim kelimeleriyle ifade etmek suretiyle [35] onları layık oldukları sıfatlarla nitelemiş ve haklarında en uygun değer yargısını vermiştir.
Aslına bakılırsa İslâmsız insanın yaptığı herşey nefsine, icraatı da diğer insanlara ve topluma zulümdür.
Egemen durumda ve hüküm mevkiinde ise, başka bir deyişle tâbi (uyan) değil, metbû durumunda ise kafir insanın varlığı bile zulümdür.
Çünkü bu insan, kendini bozmakta, toplumu bozmakta ve dünyayı fesada vermektedir. [36]
Manevî Ölülerdir
İlâhî kelam, kafirleri "ölüler" olarak niteliyor;
Risalet sahibi, Hz. Peygamber aleyhisselatü vesselâm'a da, "Sen o ölülere işittiremezsin; arkalarını dönmüş kaçarlarken o sığırlara daveti duyuramazsın!" [37] deniliyor.
Çünkü gerçeği duymamakta onlar ölüler gibidir. Anlayışları yoktur, sığırlar gibi çağrıya cevap vermezler.
Allah tarafından bir zikir, bir öğüt ve irşad olan Kur'ân, ancak hayat sahibi olan insanı uyarıp gafletten kurtarır. [38] Manen ölü olduğu için, kafir insanın bu öğütten hiç nasibi bulunmamaktadır. Zaten ilâhî haberin peygambere indirilmesinden maksat da kendilerinde hayat olanı, yani kalbi diri olanı o büyük gerçekten haberdar etmektir.
Kur'ân, küfrü "diriliğin" karşıtı sayıp onu ölümle bir kabul ediyor. Bu bakımdan bedenleri dipdiri ve alabildiğine semirmiş, tepe tepe kullandıkları bu dünya üzerinde keyiflerince yaşar ve gözleri de bakar olduğu halde, hakikatten habersiz bulunan bu gafiller manen ölü, ruhen müflis ve ahlaken sefil canlı cenazelerdir.
İşte bu anlayışsız, bu fıkıhsız insan yığınları, Kur'ân'ın deyimiyle hayvanlar gibidirler, hatta daha da aşağıdırlar.[39]
Çünkü hayvan, kendi yeteneğine göre, bilinmek durumunda olan bazı şeyleri idrak eder. Faydalı ve zararlıyı az çok seçer; faydalıyı almak, zararlıyı defetmek için imkanı nisbetinde bazı şeyleri yapar. Bu gafil toplumlar ise faydalı ile zararlıyı tefrik etmede onlar gibi bile değildirler. Bilakis bunun aksini yapar, ilâhî emaneti terkeder, sadece nefsin hevasına uyar, böylece kendilerini sonsuz azaba müstahak kılarlar.
Hakikî hayvanlar birşeyden engellenince dururlar, bir doğru yöne yöneltilince o doğru istikamete girerler. Bu isyankar insanlar ise hayırlı olan hiç bir yola sokulamazlar. Gerçek hayvanlar sahibini tanır ve ona itaat ederler. Bunlar ise Rab'lerini tanımaz ve O'na itaat etmezler. [40]
En Katı Bağnazlardır
Böyle toplumlar en katı ve en ilkel bağnazlığın temsilcileridirler. İcad edip inanç haline getirdikleri ideolojilerinde o derece ısrarlı ve o kadar asabiyet sahibidirler ki, ona karşı bir alternatif dahi düşünemezler. Bu konuda düşünceye ve fikren ilerlemeye âdeta bir sınır çekmişlerdir. Böyle birşey teklif edilecek olsa çılgına dönerler. O katr düşüncelerine ileri sürülebilecek herhangi bir görüşü -benimsemek şöyle dursun- dinlemeyeceklerini ve sistemlerinin buna müsait olmadığını peşinen ifade ederler. Teklif yollarını özel kanunlarla, akla ve sağduyuya aykırı kanunlarla sıkı sıkıya kapatmışlardır. Bu yönde bir öneride ve istekte bulunabilecek, bu gayeye yönelik bir etkinlik gösterecek fert ve toplulukları fanatik, fundamentalist ve çağdışı olarak nitelerler.
Kendi görüşleri onlarca neredeyse kutsanmıştır. Bu zihniyetin öncüleri ve tebaaları, bu kalabalık yığınlar, selim akla, ve özgürlüğe aykırı olduğu halde önyargılarından vazgeçmezler. Aksini düşünmezler. Sağduyuya, taptıkları uygarlık ilkesine, en önemli kutsallarından olan çağdaşlık ilkesine, hatta çok önem verdikleri bilimciliğe aykırı olduğu halde, yine bu sabit fikirlerinin meftunu ve mahkûmudurlar.
Bunların zihinleri, bunların düşünceleri, dünyada mevcut her türlü fikre açıktır, fakat yalnızca Allah'ın muradına uygun olan görüşe kapalıdır. Sadece ona hoşgörü ile bakmazlar. Vahye dayalı bildirinin tercih ve kabul edilmesine değil, önerilmesine ve gündeme getirilmesine dahi izin verilmeyeceğini her fırsatta dile getirir, bunu değişmez nitelikli aslî kanunlarla sağlama bağlarlar.
İlkel olsun çağdaş olsun bütün kafirler önyargı sahibidirler. Peşin bir hüküm ile tevhid akidesini sosyal hayattan tecrid etmişlerdir.
Çok basit bir tabiat kanunu vardır: Eğer bir kimse bir mesele hakkında önyargı sahibi olur ve sürekli bu önyargısını beslerse o şeyde ne iyi bir yan görebilir, ne iyi birşey işitebilir, ne de tarafsızca değerlendirmek için ona kalbini açabilir. [41]
İnsan, bilmediğinin düşmanıdır kuralınca da artık ona düşman olur gider.
İşte zamane küfrünün, İslâmî tevhid sistemine bakışı bu tarzdadır. Peşin ve haksız, indî ve keyfî verilmiş bir kararla onu yokluğa mahkum etmişlerdir.
İnkarları ve düşmanlıkları daha değişik tarzda olanlar da vardır. Bunlar da çoğunlukla hakkı görür, onun gerçek olduğunu bilir, fakat ona tâbi olmazlar.[42]
İnançları bilgilerine muhaliftir. Hakkı bilir, fakat batıla inanırlar.
Halbuki mü'minler böyle değildir. Onlar ilâhî davete karşı duyarlıdırlar, ölü ve sağır değildirler. Çünkü basiretleri açık, kalpleri diridir. İdrakleri sağlamdır. İşitirler ve itaat ederler. Onlar Hakka boyun eğer ve teslim olurlar. Yeryüzünün de en hayırlılarıdırlar.
Kafirler hidayete yönelmedikleri, küfürde kararlı oldukları için Allah da onların kalbini mühürlemistir. Niyetlerine ve amellerine uygun olarak kaza ve kader bu şekilde tecelli etmiştir.
Kafirler öyle kesin ve inatçı bir kararla yollarını beğenmişlerdir ki, "onlara ne kadar âyetler, deliller, burhanlar getirilse gene iman etmezler. Çünkü onlarda anlayış olmadığı gibi insaf da yoktur." [43]
Sır İdrakinden Mahrumdurlar
Kafirler, o bedbahtlardır ki kalpleri vardır, fakat İslâm gerçeğini anlamazlar; gözleri vardır, fakat hakikati görmezler; kulakları vardır, ama İslâm'ın kurtarıcı sesini işitmezler. [44]
Bu modern dalalet öncülerinin ruhlarını çağdaş hurafeler, bilimsel ve rasyonel görünümlü batıllar kaplamıştır. Akılları nevalarının esiri haline gelmiştir.
Hayatın, varlığın, eşyanın hakikatine nüfuz edemezler. Yalnız zahirî, dış görünüşü bilirler. Dünya hayatından sadece görünen dış yüze bakarlar, ötelerden tamamen gafildirler.[45]
Bu dünyanın sonunun nereye varacağını düşünmez, ilerisinin ne olacağı hakkında bir nebze olsun kafa yormazlar.
Sır idraki denilen yetenekten mahrumdurlar.
Meçhule karşı bir saygıları bile yoktur.
Bu insanların çoğunun ancak dünya işleri ve özellikle dünyalık kazanma alanında bilgileri, ihtisasları, yetenekleri ve uğraşları vardır. Zihinsel ve bedensel çalışmalarının tamamı bu dünyanın kazanılması ve sömürülmesi gayesine yöneliktir. Esas olan üretim ve tüketimdir.
Ruhî hayatları bütün insanî özellikleri kaybetmiş, hayvani nitelikler kazanmıştır. O kadar ki kalplerinde metafizik ürpertiden bir eser kalmamıştır. Ruhlarının ölümüne mukabil, cismanî hayat alabildiğine gelişmiştir. Yeryüzünde yaşayan canlıların en şerlisi, en aşağısı; kalpleri mühürlü, hakikate kapalı, bu gerçek düşmanı münkirlerdir. Bunlar, hakkı akletmeyen sağırlar ve dilsizlerdir. [46]
Bunlar, insan suretinde bulunan "devâbb-ı şerîre"dir, yerde yürüyen en zararlı canlılardır. Yılanlara bile birşey anlatılabilir, fakat bunlara anlatılamaz. [47]
Bunlar "şerrül-beriyye"dir. Çünkü her canlı, yaratılış haline göre Rabbine itaat etmektedir. Bunlar ise, Allah'a kulluk için yaratılmış fakat küfrü ve isyanı seçmişlerdir. [48]
Bunlar ayrıca, ölü kalpleriyle, ebedî gerçeğe kapalı gönülleriyle, batıla dayalı düzenleriyle, kötülük üreten hayatlarıyla... temiz fıtratlı toplumları da kendileri gibi şerre ayarlayan, fesada zorlayan mânâ katilleridir. [49]
"Ölüm Ötesi"ni Görmezler
Kafir insan, ölümden sonrasına mutlak bir yokluk olarak bakmaktadır.
Eski kafirin bu ilkel itikadını daha sonrakiler tarihî maddecilik olarak yaşattılar, modernler de "materyalizm" olarak sürdürüyorlar.
Kafirlerde mantık; "biz toprak olduktan sonra yeniden mi yaratılacağız?" [50] diyecek şekilde işlemektedir.
Münkirler, ölümden sonrasını inkar etmekte öyle ısrarlı ve inatçıdırlar ki, yeminlerinin bütün şiddetiyle, "Allah, ölen kimseyi diriltmez!" diye yemin ederler. [51]
Önceki bedbahtlar, Allah'ın sadık habercisi Resulüne, alaylı bir şekilde başlarını sallayarak, "Ne zamandır o bahsettiğin [52] derlerdi.
Birbirlerine sözleri de:
"O peygamber size, siz öldüğünüz zaman yeniden hayata çıkarılacaksınız diye mi vaadediyor?" şeklinde idi.
Kur'ân'ın haber verdiği şu sözlerini, şimdikiler derhal dilleriyle ve yaşayışlarıyla âdeta ifade ediyorlar:
"Hayat ancak bizim dünya hayatımızdır, ölürüz ve yaşarız. Yani kimimiz bir taraftan ölür, kimimiz de yeni doğarız. Biz öldükten sonra dirilecek değiliz...” [53] diyorlar.
Ve işte hayat felsefeleri: "O halde bu alçak hayata sarılalım, keyfîmize bakalım! [54]
Kafirlerin unuttuğu yani kabul etmedikleri gerçek, âhiret buluşmasıdır. Ama onları bekleyen sadece hüsrandır. Asıl iflasları orada meydana çıkacaktır. Orada, günahlarını sırtlarına yüklenmiş olarak, "Hayatta yaptığımız günahlardan ötürü vah bize [55] diyecekler.
Bu hüsran, büyük sevabın ve sonsuz nimetlerin kaybedildiğini gördükleri zaman hissedilecektir.
Bu kaybedişin sebebi, dünya hayatını herşey sanmaları, günlerini gün edip "yarın"a bakmamaları, gözlerini gerçeğe kapayıp Allah'ın dininden gafil olmalarıdır.
Batısı ve doğusuyla bugün dünya insanlığının büyük birkısmı hayatı sadece buradakinden ibaret bilmektedir. Onların din haline getirdiler! ideolojik felsefelerinde mutlak hesap günü, ilâhî adalet için haşir ve kafalarında da metafizik alan yoktur. Onların dinleri, dünyayı bütün unsurlarıyla fethetmek, durmadan ilerlemek gayesinden ibarettir. Şirk üzerine kurulu dinlerinin esaslarından biri, bilim ve teknoloji putunu daha çok kutsayıp yüceltmek, diğeri de kısır görüşlerinin eseri olarak icad edip, geliştirdikleri sosyal-siyasal yapıyı korumaktır. Bu dinin emirleri ve helalları bu kutsallara ta'zim, haramları da bunlara halel getirecek, zarar verecek herhangi aykırı bir görüş ve davranıştır. Bu haramları işlemeye yeltenenler, dünyanın en âdi suçunu işlemiş olurlar. Zindanlar ve darağaçları en çok bunlar için işletilir. Bir bunlar için, bir de kendi ürünleri olan esrarkeşler, katiller, ırz düşmanları, alkol kurbanları ve daha bilmem neleri için işletilir.
Bu toplumlarda ölüm ötesi fikri olmadığı için, toplumun nizamını bozan ve ilâhî sistemi alt üst eden nefsî istekleri frenleyecek, hayırla şer arasını belirleyecek bir ölçü bulunmadığı gibi, insanı iyiye yönelten ve fenalıktan sakındıran bir yaptırım gücü de bulunmaz. [56]
Kafirlerin De Dini Vardır
Kafirler, çoğunluk itibariyle batıla iman etmişlerdir. Kafirlerin de kendilerine göre dinleri var. Onların inandıkları, kıymet verdikleri, dokunulmaz saydıkları, böylece üzerine titreyip kutsadıkları, en iyi ve en ideal olduğunda ittifak ettikleri görüş’leri, onların bir nevi dini demektir.
Yeni zamanların bazı ideolojileri; insanların bağlandıkları, yaşamlarını ve düşüncelerini ona göre ayarladıkları, herşeyin doğru ya da yanlışlığını ona nisbetle belirledikleri siyasal-felsefî sistemleri, hem onu yaşatmaya çalışan kurumları hem de onu benimseyen toplumların dini sayılır.
İlk dönemdeki münkir toplum, Allah'ın Resulüne şöyle diyordu:
"Bizim dinimizi kabul edersen, ya da en azından bizim ilahlarımıza karışmazsan seninle iyi geçiniriz ve aramızda, şehrimizde, güven içinde oturursunuz. Kendi kurulu düzenimizi yürütmen şartıyla seni başımıza reis de yaparız..."
Daha önceki bir münkir kavim olan Medyen halkının müstekbirleri, Şuayb aleyhisselama ve mü'minlerine, kendi dinlerine saygı duymaları şartıyla, şehirlerinde oturmalarına izin veriyorlardı. [57] Şimdilerde de bazı ülkelerde beşerî mutlak otoriteler, kendi görüşlerine iman etmeleri koşuluyla hak dinin mensuplarına hayat hakkı tanıyorlar.
Görüldüğü üzere insanların imanı sadece hak dine ait olmayabilir. İslâm'ın dışındaki her toplum ve bunların öncüleri mutlaka birşeye inanıyordur. Bu gerçeği Kur'ân-ı Mübîn, "Batıla iman edip Allah'ı inkar edenler.” [58] şeklinde ifade ediyor. İbn Abbas radıyallahu anha göre burada kafirlerin iman ettiği "batrl”dan maksat, Allah'ın gayrı olan herşeydir; ya da şeytana kulluk demektir. [59]
Batıla İman Edenler
Kur'ân-ı Mübîn'de, bu yanlış dinin mü'minleri hakkında, "onlar hâlâ batıla iman edip Allah'ın nimetine nankörlük mü ediyorlar? [60] buyurular.
Tekrar edelim ki batıla iman edenler İslâmin dışında herhangi birşeyi benimsemiş, hakka rağmen batılı seçmiş olanlardır.
Onlar, mü'minlerin yolundan başka bir yola girenlerdir. [61] Cahili, hevaî yollar, İslâmdan uzak kalmış eski ve yeni nesillerin belli başlı dini olmuştur. Çünkü peygamber devri kafirleri bütün güçleriyle mevcut statükoyu korumaya çalışıyorlar ve buna babalarımızdan devraldığımız yol diyorlardı. [62] Şimdilerde modern dedikleri yeni yapıyı korumaktan başka birşey tanımıyorlar.
Onlara, "Allah'ın indirdiklerine uyun!" denilse, "Hayır, biz babalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız!" [63] derlerdi. Şimdilerde, 'biz yeni kurduğumuz yoldan başkasını tanımayız' derler.
Ancak onların maksatları sadece babalarından devraldıkları dini korumak değil, aynı zamanda iktidarlarını kaybetmemek, riyaset ve hakimiyeti ellerinde bulundurmaktı.
Meselâ, Musa aleyhisselam, Firavun'a ve adamlarına hakkı tebliğ edince ona itiraz edip:
"Sen yeryüzünde reislik ve büyüklük yalnız ikinize kalsın diye mi bize geldin? [64] demişlerdi.
Demek ki, onları mevcut peygambere iman etmekten alıkoyan en önemli sebep; reislik, büyüklük arzusu ve otoriteyi kaybetme endişesi idi. Bu durumda rahatlıkla söylenebilir ki, onların, ellerinde bulundurdukları kendi sultalarına dayanan otoriter sistem, onların dini idi.
Bir de şu var: Milletlere yön veren, onlara hükmetme imkânını ellerinde bulunduran bazı ceberutlar, aynı zamanda küfrün de öncüleridir. İster istibdat, isterse çoğulcu sistem şeklinde olsun, sosyal, siyasal tahakküm sistemleriyle küfür ideolojisi beraber bulununca, haliyle zulüm de kat kat artıyor.
Meselâ Firavun hem Peygamberi reddeden hem de yeryüzünde "ulu, yüce" sayılan ve de böylece aşırı gidenlerdendi. [65] Karun da ululuk taslayan ve fesat çıkarandı.[66]
Firavun aynı zamanda siyasî mânâda da ilahlık iddia ediyordu. Bir ara adamlarına, "Bırakın da şu Musa'yı öldüreyim, çünkü ben onun “dininizi değiştireceğinden” korkuyorum [67] demişti. Burada onun dininiz dediği şey, kendi yönetimindeki devlet ve medeniyet nizamıdır. İşte Firavun'un korktuğu da, Musa peygamberin kendi hakimiyetini, mevcut an'ane ve kanunlara dayalı hayat nizamını değiştirmesi idi.
Tarih boyunca yeryüzünün büyük kafirleri hep cebabireden (otorite sahiplerinden) çıkmıştır. Küfürlerinin ve saltanatlarının kuvveti nisbetinde de insanlık üzerinde etkili olmuşlardır.
Zaten genel kuraldır; herhangi bir küfür ideolojisi, egemenlikle, tasallut, cebir, istibdat ve insanlara doğrudan ya da propaganda yoluyla hükmetme imkanıyla beraber bulunduğu zaman daha etkili olmakta; zararı ve yıkımı da tabiî o nisbette kapsamlı hale gelmektedir.
Batıla imanın değeri nedir? Gayet açıktır ki, hiç imanı olmayanların kurtulamayacağı gibi, batıla iman etmiş olanlar da kurtulamayacaktır. O akidelerinin sonucu olarak yaptıkları amelleri, o batılın butlanıyla yok olup gidecektir.
Ayrıca batıla iman, şirk sistemlerine inanmak, onları ve bağlılarını beğenmek, en akıllı ve en doğru görüşlü olarak onları saymak, şeytanın ve kardeşlerinin sözlerini diğerlerine tercih etmek, küfrün ve zulmün hayır olduğuna inanmaktır, fuhşun, dolandırıcılığın, her türlü ahlaksızlığın gelişip çoğalmasına müsait olan, hevailiği körükleyen ve sonuçta zulmü yaşatan ideolojileri en doğru kabul etmek... demektir ki, imanlarının belli başlı esasları ve ilkeleri bunlardır.
Ama onlara sorarsanız, insanlık için en ideal olanı bulduklarını, insanları en iyiye yönelttiklerini söyleyecek şekilde en ideal ve en mükemmel kabul etmişlerdir.
Nitekim Firavun da kavmine, "ben size yanlız (doğru) gördüğümü gösteriyorum ve ben sizi ancak doğru yola götürüyorum [68] demişti. Hal böyle olunca, bu öncü grubun, bu otoriter temsilcilerin peşinden giden, onları onaylayan yığınların durumu ne olacaktır?
"İzzet ve şeref yalnız Allah'ındır. Kafirlerde izzet yoktur ve üstünlük tamamen Allah'a aittir” [69] kuralınca, kafirlerin yani batıl din sahiplerinin peşinden giden, onları beğenen, dinlerini din edinenlerde de izzet yoktur. Bunlar da dalaletin içindedirler.
Tekrar edelim, Kur'ân, kralların ve tebaalarının kendilerine yol edindiği sistemlere onların dini diyor.
İlâhî kelamda Yusuf (as) zamanındaki Mısır hükümdarı kastedilerek "Kralın dini" deniliyor ki, kralın hükmü ve kanunu [70] kısaca devlet yönetimindeki sistem demektir.
Kafirler hakkında, "Yoksa onların kendilerine, Allah'ın izin vermediği dini koyan ortakları mı var?” [71] Buyuruluyor ki, başka bir ifadeyle, 'Allah'ın izin vermediği bir batıl yolu onlara meşru kılan ortaklar mı var?' demektir.
Yine Kâfirim sûresinde, mü'minlerin müşriklerle "uzlaşma" tehlikesini önlemek için ''Sizin dininiz size..." denilmiştir. Buradaki "sizin dininiz" lafzıyla "sizin şirkiniz" anlamı kastedilmiştir. [72] Bu durumda kafirlerin şirk düzeni, onların bir nevi dini olmaktadır.
Öyle görünüyor ki, geniş anlamıyla din, insanın kayıtlı bulunduğu kanun, sınır, yol; fikrî ve amelî nizam... demektir. Bunlardan da yalnız bir tanesi hak, onun dışında olan herşey batıldır.
Bir başka enteresan gerçek de, ilk cahiliye devrinin dini gibi, yirminci asır cahiliye toplumlarının dininin de tipik bir "beşerî din" olmasıdır.
Ama kafirlerin en acı cehennem azabına müstehak olmalarına sebep de, sapık yol üzere buldukları atalarının hayat tarzlarını sürdürmeleri, dalalette oldukları halde izlerinde koşturmaları, hiç bir delil ve burhanları olmadan onların adımlarına uymalarıdır. [73]
O derece "eski"ye bağlı idiler ki, hak peygamberin kurtarıcı çağrışma karşı, "Biz bunu öteki dinde işitmedik” [74] diye cevap verirlerdi.
Bütün bunlarla beraber kafirler hakkında açık hüküm şudur: Allah'ın, meleklerin ve tüm insanların laneti onların üstünedir; ebedîyen lanet içindedirler. Hatta kafirler bile onlara lanet eder. Çünkü kıyamet günü onların bazısı bazısına lanet edecektir. [75] Kafirler derin bir gaflet ve aldanış içindedir. [76]
Küfür karanlıklar, iman ise aydınlıktır. Kur'ân insanlığı bu zulümattan aydınlığa çıkarmak için indirilmiştir. Aydınlık olarak nitelenen bu yol ise, o güçlü ve övgüye layık olan Allah'ın yoludur. [77]
Amelleri Batıldır
Allah'ın âyetlerini ve öte dünya hayatını inkar ettikleri için kafirlerin amelleri batıldır, boşa çıkarılmıştır. [78]
Yani bütün çalışmaları boşa çıkacağı gibi, ibadet gibi görünen işlerinin de sonuçta kendilerine hiç bir yararı olmayacaktır.
Onların bu dünyada harcadıkları (ve kendisinden hayır umdukları) şeyler, dondurucu bir rüzgarın vurup mahvettiği ekin gibidir. [79]
Ya da yine Kur'ân'ın yargısıyla, fırtınalı bir günde rüzgarın savurduğu küle benzer; kazandıklarından hiç bir şeyi ele geçiremezler.
Ve onların işleri, çöldeki serap gibidir. Susayan onu su zanneder fakat yanına gidince hiç bir şey olmadığını anlar. [80]
Böyle olunca o mücrimlerin cahiliye devrindekilerin yaptığı gibi misafire bakmak, akrabayı gözetmek, çaresizlere yardım etmek, yahut şimdi çok moda olan bir cümle ile insanlığa yararlı işler yapmak... cinsinden hayır görünümlü amelleri olsa da, o küfürleri sebebiyle hepsi heder olup gitmiştir. Çünkü onlar "mutlak hayrı" baştan ve kökten reddetmişlerdir. Vahiyle gelen nizamı reddederek mutlak hayrı tepmişlerdir.
Çağdaş cahiliyede bu hal biraz daha ılımlı ve din dozu artırılmış olarak yürütülmektedir. Bunun sonucu olarak da, hayır işi yapıyorum diyerek küfre hizmet edenlerin haddi hesabı yoktur. Hatta denilebilir ki, eski cahiliyenin "biz de iyilik ve ibadet yapıyoruz" diyen müşriki, şimdikiler kadar zararlı değildi. Çünkü onların mü'min olmadığı dinin sahipleri tarafından biliniyordu, yerleri belli idi. Mü'minler onları kendilerinden saymıyorlardı. Yeni durumda ise hem yetkili otorite yokluğundan, hem de basiret kıtlığından bu durum farkedilmiyor.
Gerçekte ise, onların hayır namına bütün yaptıkları o derece hederdir ki, onlar için bir ilâhî terazi dahi kurulmayacak, [81] işlerinin tamamı hayırsız kabul edilip onlara hiç bir değer verilmeyecektir.
Hal böyle olunca, 20. asır cahiliyesinin fikir karmaşası içinde, peygamberimizin "İnsanların en hayırlısı insanlığa faydalı olandır" sözünü dillerine dolayarak kayıtsız şartsız her türlü çalışmayı kutsallaştıran anlayışa şaşmak lazım. Yine bu anlayış ki, "insanlık sevgisi"ni âdeta dinin tamamı saymaktadır.
En küçük bir idrak ve sağduyu sahibi olan insan hemen anlar ki, bir hizmetin ibadet sayılması ve Allah katında kıymeti olması için emek ve faaliyet sahibinin mutlaka tam müslüman olması, niyetinin de müslümanlara hizmet gayesinden ibaret bulunması lazımdır.
Şayet böyle olmasaydı, peygamberimiz zamanında, "Biz de hacılara su ve yemek veriyoruz, Kabe'ye hizmet ediyoruz, biz de dindarız..." diyen müşrik ileri gelenlerinin işleri ve tavırları Allah katında kabul edilirdi. Halbuki kesinlikle kabule şayan olmadı onların hizmetleri. Çünkü öncelikle onlardan istenen, Hz. Resul'ün risaletini ve egemenliğini kabul etmeleriydi.
Kafirlerin amelleri gibi duaları da batıldır. “Onların duaları hep çıkmazdadır.” [82] Duaları bir hasılattan, bir faydadan yana boştur. Ona icabet edilmesi, onun kabul edilme ihtimali de yoktur.[83]
Bu gerçekler karşısında insan, piyasadaki sözde dinî merasimleri, özellikle "aktörlük" yapan duahanları düşünmeden edemiyor.
Dua, müslümanın, Rabbi ile kendi arasında içten bir bağlantı kurması halidir. Bu bakımdan dua, şamata ve gürlütünün, bağırıp çağırmanın, kafiyeli ve seci'li cümleler sıralamanın, tasannu yapmanın, bunlardan daha beteri de artistik gösterilerin... sergilenmesi değildir.
İslâm'ın bütünlüğüne ve insana hükmeden yönüne karşı oldukları halde güya Allah'a inanan, ibadet olarak sadece' kurban kesenlerin, şöyle böyle oruç tutanların, bayram namazı kılanların, mevlitler ve hatimler okutanların... amellerini de bu hüküm içinde mütalaa etmek lazımdır.
Bu tür bir anlayış, bu tarzdaki bir dindarlık, küfrün modernleşmişle dinin bazı yönleriyle uzlaşmış şeklidir. [84]
Modern Küfür
Yeni zamanların modern küfrü, hak dini bölmek parçalamak, modernize etmek, mensuplarını da asimile etmek suretiyle oluşturulan bir küfürdür. Bu küfür daha çok suret-i haktan görünen icraat ve tavırlar halinde ortaya çıkmaktadır.
Bu inceliği iyi anlamak için biraz girift gibi görünse de, tefsirdeki şu açıklamayı görmekte yarar vardır. Deniliyor ki: ' İman ile küfür iki noktadan değerlendirilir: bu noktalardan birisi insanın" yalnız yüce Allah'a karşı vaziyeti, diğeri de mü'minlere karşı tutumu ve durumudur. Yani İslâm inancının bir bireysel, bir de toplumsal haysiyeti vardır. Bu bakımdan, "Allah'a ve peygambere kalbimde imanım var" deyip de Allah'ın kullarına karşı küfür muamelesi yapmak İslâm inancının şiarı değildir. Çünkü din ve imana muhtaç Allah değil, insanlardır. [85] Bunun için, insanlar hakkında değer hümü verirken, onların müslümanlara ne ile hükmettiklerine, nasıl icraatta bulunduklarına dikkat etmek lazım.
Yine akaidimizin en önemli kurallarından biri de, imanın bölünmez, tecezzi kabul etmez bir bütün olduğudur. İslâm inancının bölünmesi, çağdaş zihniyete adapte edilmesi, modern ideolojilere destek ve uydu yapılması, bir kısmının kabul bir kısmının reddedilmesi... doğrudan doğruya bir modern küfürdür.
Yani bir toplumun kafir olması için, iman edilecek ilkelerin hepsini birden inkar etmesi, meselâ "din namına birşey yoktur' diyerek ateist olduğunu açığa vurması şart değildir. O dinin yalnız bir yönüne veya bir hükmüne inanmamak, meselâ dinin sosyal ve toplum hayatına yönelik kısmını beğenmemek gibi şeyler küfür için yeterlidir.
Bu bakımdan modern çağın, kendine göre birtakım dinler edinmiş olan modern insanını, fikirleriyle beraber fiilleri ile de değerlendirmek gerekir. Çünkü bu kültüre sahip olan insan, moda olan deyimlerle, vicdanında ve kalbinde imânı olduğunu, dine de saygısı bulunduğunu iddia edebilir. Babası ya da dedesinin hacı-hoca olduğunu, çocukluğunda Kur'ân'ı hatmettiğini, 32 farzı ezberlediğini vs. söyleyebilir.
Ama müslüman için önemli olan geçmişte ve halde bu niteliklere sahip olması değil, şu anda icraatıdır; özellikle teşrî ve icra makamındaysa, bu işleri neye göre yürüttüğüdür. İslâmî değerlendirmede ilk kriter budur. İnsanın içinde olanın hesabı ise yüce Allah'a aittir.
Özellikle yetki sahipleri, topluma yön verme mevkiinde bulunanlar, halklara zulüm sistemleriyle egemen olurken, adil olmayan esaslarla sosyal ve siyasal hayatı tanzim ederken, böylece İslâm'ın kurumsal yönünü dışlamış bulunurken., kalplerinde bulunduğunu iddia ettikleri dinî imanın, gerçek müslüman nazarında hiç bir kıymeti olmamalıdır.
Çünkü küfür, fertlerde ve toplumlarda iki şekilde kendini göstermektedir: Birincisi, bireysel ya da kurumsal otoritelerin bizzat kendilerini Allah'ın hakimiyetine ortak edip O'nun dininin yerine kendi dinlerin koymaları şeklinde ortaya çıkan küfür, ikincisi de bu çağdaş diktatörlerin bizatihi küfür olan diktalarını kabullenip onaylayan halk yığınlarının yaşattığı küfürdür. Bu takdirkarlar, açık küfre ortak olmaktadırlar. Çünkü bunlar "Reislerini ve öncülerini, bir nevi Allah'ı sever gibi severler ve onların Hakk'a aykırı olan emirlerine itaat ile Allah'a isyan ederler. Böylece ölçülerini, Allah'a nazir ve emsal edinmiş olurlar. [86]
Modern küfür bazı yönleriyle de biraz muhafazakar, biraz mukaddesatçıdır. Yer yer hamaset duygularıyla dopdoludur. Hümanizmden, şovenizmden renkler taşımaktadır. Dinin aslında olmadığı halde sonradan icad edilen "folklorik yönüne" sahabetlik etmektedir. [87]
Kafirlerin Dostlukları Dünyevîdir
Kafirlerin bu dünyada birbirine karşı olan dostlukları ve bağlılıkları orada düşmanlık haline döşünecektir.
İlâhî hesaptan sonra onlara cehenneme gitmeleri emredildiğinde, her topluluk ateşe doğru yöneldikçe dünyadaki yoldaşlarına lanet edecektir. Herkes kendi dindaşını (yani batıl dindeki yoldaşını), mesela müşrikler müşrikleri, yahudi yahudiyi, nasâra nasârayı, mecusiler de mecusileri lanetleyeçektir. [88] Hal böyle olunca, yeniçağ küffarından, mesela masonların masonları, komünistlerin komünistleri, faşistlerin faşistleri, cumhuriyetçilerin cumhuriyetçileri, demokratların demokratları... ve daha nice beşerî görüş bağlılarının aynı kafada olanları lanetlemesi de pek tabiîdir.
Dünyada iken siyasî, ekonomik, ideolojik ve diğer bakımlardan tâbi (uyan) durumunda olanlar, uydukları önderlerini suçlayacaklar ve "Ey Rabbimiz, bizi bunlar saptırdı, onun için bunlara ateşten kat kat azap ver!" diyecekler. [89]
Kur'ân-ı Mübîn'de, İbrahim Aleyhis sel amin kavmi için:
"Siz dünya hayatında birbirinizi sevmek uğruna Allah'ı bırakıp, birtakım putlar edindiniz, ama daha sonra birbirinizi inkar eder ve lanetlersiniz” [90] buyuruluyor.
Dünyada iken aynı mabuda, aynı sahte ilaha tapmaları aralarında bir sevgi meydana getiriyordu. Ama o sevgi, sonunda düşmanlık olacaktır. Zaten Kur'ân'ın açık hükmüdür ki, "O gün dostlar birbirine düşmandır, yalnız takva sahipleri hariç.[91]
Öyle anlaşılıyor ki, İslâmî temele dayanmayan, takva üzerine kurulmayan ve Allah'ın dinini yüceltmek gayesini gütmeyen her türlü dostluk, birlik, teşekkül, fırka, hizip, dernek, vakıf, konsey, ahbaplık ve arkadaşlık... o vakit kesin bir düşmanlığa (adavete) dönüşecektir. Bu dünyevî beraberlikler, o birbirini tutma ve desteklemeler, o coşkulu taraftarlıklar, kendi partisinden olanları kayırmalar... hepsi birer husumet olarak tecelli edecek. Yine İslama ve müslümanlara dil uzatırken aynı üslup ve şiddetle birbirine yönelmiş düşmanlıklar ve saldırılar olarak belirecektir.
Yukarıda da belirtildiği üzere yalnız gerçek müslümanlarını hakka dayalı ve Allah için olan dostlukları sürekli olacaktır. Devamlı kalacakları cennette (aynen dünyadaki gibi) birbirlerine iltifatları, duaları ve "selam sözleri" olacaktır. [92]
Kafirlerin dostlukları, işbirliği yapmaları, her nevi teşekkülleri, sonu hayra ulaşan, saadetle neticelenen birliktelikler değildir. Devamı da yoktur vefası da. Sadece dünyevîdir ve dünyada kalacaktır. Hatta dünyevî bir menfaatlerinin bozulması halinde sona erecek kadar zayıf ve iğreti dostluklardır.
Ama işin acı olan bir yönü var ki o da şudur; dünyalık için de olsa, batıl üzerinde de olsa kafirler ekseriya ittifak edebiliyorlar. İslama itirazda, müslümanlara saldırmada hep aynı tempoyu tutturuyor ve aynı sloganları tekrar ediyorlar. Her ne icraat yapsalar, adeta İslama karşı olmak için yapıyorlar. Böylece, bütün dünyayı psikolojik bir baskı altına almayı, onları manen sindirmeyi, aşağılık duygusuna kapılmalarını sağlayabiliyorlar.
İşte müslüman bu gerçeği görmeli, bu konudaki içler acısı halini idrak etmeli ve derlenip toparlanmalıdır.
Bir de teselli olunacak, şükre vesile olacak bir durum var ki o da şudur:
Yalnız mü'minlerdir ki, onların Hak rızasına dayalı olan dostlukları gerçek dostluktur ve bunun ebediyete uzanan bir varlığı ve gerçekliği vardır. [93]
Küfrün Sonu Pişmanlıktır
Kafirin sonu mutlak pişmanlıktır.
O gün her zalim (kafir), pişmanlıkla iki elini ısırıp:
"Keşke ben peygamberlerle beraber bir yol edinseydim, falanıda dost edinmeseydim! Çünkü o beni, bana gelen haktan saptırdı, beni Allah'a inanmaktan, Kur'ândan, İslâmdan, Peygamberin öğütlerinden uzaklaştırdı” [94] diyerek hayıflanacaktır.
Yine onlardan birine ölüm geldiği zaman: Rabbim, beni dünyaya geri döndür ki, şimdi bırakmak zorunda olduğum o dünyada salih bir amel işleyeyim... der. Fakat bu onun söylediği, olmayacak bir laftır! [95]
Evet işin sonunda o kafirler pişmanlıkla, "keşke vaktiyle müslüman olsaydık!" diye temenni edecekler, ama iş işten geçmiş olacak. Bu pişmanlığı da, Allah'ın yardımının mü'minlere ulaştığını gördükleri zaman, yahut ölüm anında ya da kıyamet gününde duyacaklardır. [96]
Bundan sonra iman etmeye kalkışacaklar. Fakat heyhat... İnanmak artık dünyada kalmıştır. Hem de hiç bir zaman ayrılmayacaklarını zannettikleri ve dört elle sarıldıkları dünyada... Halbuki daha önce o hakikati inkar etmişlerdi. Hem de öyle bir tavırla inkar ediyorlardı ki, Kur'ân'ın ifadesiyle "uzak yerden, görülmeyene taş atıyorlardı." [97] Görmediğine taş atan avcılar gibi, bunlar da incelemedikleri, iyi niyetle araştırmadıkları ve peşin hükümle düşman oldukları Hak din'e atıp tutuyorlardı.
Gayb âlemi hakkında kısa akıllarınca akıl yürütüyorlar, çok sathî bilgileriyle kıyaslar yapıyorlar, sonra da: Yeni bir hayat ve hesap günü olamaz, cennet ve cehennem de yok... diyorlardı. Buna paralel olarak Kur'ân'ı ve Peygamber'i inkar ediyorlardı. [98]
Gaybdan, ölüm ötesi hayattan bahsetmek onlara masal anlatmak gibi geliyordu. Hatta bunları komik, ütopik bile buluyorlardı. Masalın bile bir gerçeklik yönü olduğu halde, din mefhumunun bunların gözünde bir masal kadar gerçeklik tarafı yoktu. Sözde akılları, bilimleri, laboratuarları, felsefeleri onları bu sonuca götürüyordu.
İşte hasret ve pişmanlık bütün bunların sonucu olacaktır, önceden İslâm'a düşman olanlar, sonradan inanmak ve teslim olmak için, "Rabbimiz, yakın bir süreye kadar bizi (ölümü) ertele de senin çağrına geledim" diyeceklerdir.[99]
Bu bakımdan bazı kısa görüşlülerin, kafirleri bolluk içinde, refahta görmeleri ve böylece hakikati onlarda sanmaları önemsizdir. Zira onların bu geçici mutlulukları, kendilerini büyük felakete götüren istidrac (aldatma) planıdır.
Çünkü böyle nedametle sonuçlanacak olan bir hayat, ne derece zevkü sefa içinde geçerse geçsin, hiç yaşanmamış gibidir. Hiç yaşanmamış olmaktan da beter, sonsuz azabın hazırlayıcı sebebidir.
Ne kadar sıkıntı içinde geçerse geçsin, müslümanın hayatı ebedi saadetin hazırlayıcısı dır. Bu meşakket, yerine göre mahrumiyet, bazı zulümlere maruz, bazı hürriyetlerden mahrum kalmalar, kurtuluşa vesile olduğu için hiç sıkıntı çekilmemiş gibi olacaktır.
İnsan için önemli olan "son"dur, an değildir, Eğer sonu hazırlıyor, imar ediyorsak kârlı bir iş üzerindeyiz demektir. Bunun için Allah Resulü'nün, bize örnek olsun diye çok yaptığı dualardan biri, "Ya Rabbi, bütün durumlarda sonumuzu hayırlı eyle!" şeklindedir.
Kafir ve gafil insan ise, çoğunlukla hevailik içinde "an"ı yaşamakta, başka bir ifadeyle gününü gün etmektedir.
Kafirin yatırımları kısa vadelidir. Hep gününü yaşama sevdasındadır. Onda büyük gelcek yoktur. [100]
Küfürde Önderler ve Uyduları
Bilindiği üzere insan psikolojisinin'bir sonucu ve sosyolojik bir hadise olarak toplumlarda "etkileşim" olgusu vardır, însan insandan etkilenir, insanlar çevrelerinden, milletler de milletlerden etkilenirler. Hepsinden önemlisi cemaatler, milletler ve kitleler önderlerine tâbi olurlar. Bazan onlara hayran olur, taklid ederler. Bazan da emir alır, emre uyar ve istemeyerek de olsa yönetilir, yönlendirilirler.
Toplumlar, uyanlar ve uyulanlardan (tâbiler ve metbulardan) ibarettir.
İşte bu yığınların hem dünyevî hem de uhrevî sorumluluğunu büyük çapta önderler yüklenecektir. Her "birey"in mutlak surette kendinden sorumlu olacağı gerçeğiyle beraber, iyi veya kötü çığır açanların öncülük ettikleri hayırda veya serde ortak olma durumları da söz konusudur, "Hiç kimse kimsenin günah yükünü yüklenmez” [101] ama, bir fenalığa sebep olan da onu işleyen gibidir hükmünce, fenalığa önder olup çığır açan kimseler, öncülük yaptıkları toplumların günah yüklerinden de pay alacaklardır.
Bu ortaklık ve pay alma, günahta oludğu gibi küfürde de olabilir. Bu konudaki çok açık Kur'ân beyanına göre: Kim güzel bir işe aracılık ederse onun da o işten bir nasibi olur, fena bir işe aracılık edenin de o işten payı olur.[102]
Tarihin her döneminde dalalet ehlinden, milletleri saptıran, ideolojik batıl inançlarını otoriteleri ve yönetimleri sayesinde toplumların bütün kesimlerine derece derece empoze eden önderler ve elebaşılar çıkmıştır. Bazı gafil toplumlar da, bu dalalet öncülerini adeta kendileri büyük tanıyıp kahraman yaftası altında yücelttikçe yüceltmiş, onlara büyük bir coşku ile tâbi olmuşlardır. Böylece dalaleti kökleştirip bayraklaştırmanın, ulvi hakikati berhava etmenin eşsiz ve en acı örneklerini vermişlerdir.
Bazı milletler intibaha gelip akıllarını başlarına toplayarak o sahte kahramanları yerle bir etseler ve bir zamanlar taptıkları heykellerini devirseler de, bazı toplumların uyanışı bu dünyada olmayıp ukbaya kalmaktadır. Fakat oradaki uyanışları da, "Ey Rabbimiz, biz önderlerimize uyduk, onlar da bizi hak yoldan saptırdılar [103] demekten ileriye gitmeyecektir. Yine Kur'ân'ın ifadesiyle: Tâbi olanlar, uydukları önderlerini suçlayacak ve "Ey Rabbimiz, bizi bunlar saptırdı, onun için bunlara kat kat azap ver!" diyeceklerdir. Çünkü kendilerine tâbi olunanların (metbuların) suçu tâbi olanlardan daha büyüktür; zira onları hak yoldan saptırmışlardır. [104] Bu fani hayatta kendilerine ümit bağlayarak siyasî, idari ve ekonomik bakımdan uydukları, takdir ettikleri, müslümanlara rağmen tercih ettikleri, hatta daha ileri giderek "bizi kurtardı, ya da kurtaracak..." dedikleri... ve daha nice tavırlarla adeta takdis ettikleri, dokunulmaz ve hatta hata etmez saydıkları: emirlerini, nehiylerini, hükümlerini, direktiflerini ve görüşlerini her nevi görüşün hatta ilâhî ve nebevi bildirinin üstünde tutarak bir nevi mâbud telakki ettikleri, böylece aralarında sevgi bağı kurdukları o önderleri, büyük hesap gününde en büyük düşmanları haline gelecektir.
Bu şuursuz kalabalıklar, iz'ansız ve idraksiz olarak takip ettikleri reislerine, "Siz olmasaydınız elbette biz mü'min olurduk!" şeklinde bir suçlama yönelttikleri zaman, o reislerinden alacakları karşılıkda:
"Size hidâyet geldiği zaman sizi ondan biz mi çevirdik? Hayır, zaten siz kendiniz suç işliyordunuz!" cümlesinden ibarettir. Milletlere tahakküm eden bu muktedir müs tekbirlerle itaatkar uydular arasındaki bu tartışma, uyduların şöyle demesiyle sona erecek:
"Hayır öyle değil! Siz gece gündüz dolap kurar (kötülük aşılar)dınız. Allah'ı inkâr etmemizi, O'na eşler koşmamızı bize emrederdiniz! [105]
Kur'ân-ı mübin bu reisleri "müstekbirler" diye niteliyor. Emir altındaki tebaaları da "müs'taz'af' lafzıyla anıyor. Çünkü bu reisler, kibir ve ceberrutlukla, icabında belli bir çoğunluğa dayanan siyasî güçleriyle otoritelerini ve sultalarını yürüten yetkililerdir. Diğerleri ise emir alma mevkiinde bulunan bir nevi zayıflardır. Sonuçta bu küfür elebaşıları ceza mahalline şevkedilirken, tabileri de aynen dünyada yaptıkları gibi onları takip edeceklerdir. Bu sırada kendilerine, "bunlar dünyada iken peşinizde oldukları gibi şimdi burada da arkanızdan geliyorlar" denilecektir. [106]
Ne gariptir ki, cehennem yoldaşı olacak bu uyduların dünyadaki mevcudiyetleri, çoklukları, muktedir öncüler için bir velinimet idi: bir övünç vesilesi ve kendilerinin siyasî arenada boy gösterip ilerlemeleri için temel dayanak mesabesinde idi. Siyasal yarışta, ister iktidar ister muhalefet olsunlar, rakiplerini yenmenin yegâne şartı ve güç kaynağı bunlardı. Kendileri için gurur, başkalarına karşı da galibiyet vasıtası idi. Onlara seçmen ve delege deniyordu ki, öne geçmeleri ancak bunlarla mümkün oluyor, iktidarları ancak bu temel üzerinde varlığını devam ettirebiliyordu. Muktedirler, rakiplerine onların yüzde olarak çokluğunu göstererek haklılıklarını isbata çalışıyorlardı. [107]
Beşerî Sistemlerin Esası
İşte beşerî sistemlerin hepsinde görüldüğü üzere, âdeta bir sürü gibi yönetilenler, hak nizama gözlerini ve gönüllerini kapayanlar, yanlışlık ve haksızlık karşısında hiç bir tepki göstermeyip kalabalığa uyanlar, hakka karşı olduğu halde otoriteye boyun eğenler, her halükârda memnuniyet ifade edenler... sonunda yönetici önderlerine, "biz size uymuştuk, şimdi bize gelen bu ateş azabından küçük bir parçayı olsun bizden savabilir misiniz?” [108] diyecekler.
Netice-i kelam, milletler genellikle meliklerinin dini üzeredirler. Meliklerin gidişatı, dünya görüşleri, tercihleri, değer yargıları, takdirleri ve yergileri, tebaalarına da yansımaktadır. "Ennâsü ala dîn-i mülûkihim: İnsanlar meliklerinin dini üzeredir" hadis-i şerifi de bunu ifade etmektedir.
Sonra insanlar dünyaya doğuştan inkarcı olarak gelmiyorlar. Bilakis sonradan aile, çevre, ortam, eğitim ve yönetim, onların mü'min ya da münkir olmalarında -az veya çok-etkili oluyorlar.
Özellikle şu son yüzyılda, batıcı, lâik, liberal, yerine göre materyalist ve kapitalist, yahut komünist ve sosyalist devletler, alabildiğine dinden arındırılmış ve dine karşı tavır almış rejimleriyle, halklarına egemen oluyorlar. Halkı müslüman da olsa, birçok devletin yöneticileri bütün icraatlarını İslama karşı olmak esası üzerine bina ediyorlar. Bütün iç ve dış siyasetlerinde, hak dini ruhta ve pratikte pasifize etmek, köreltmek, sığlaştırmak gayesini güdüyorlar.
Sözde İslâm ülkeleri de, yeni dünya düzeni kurucularının, aslında İslâm karşıtı olan küfür müttefiklerinin, Özellikle dünya jandarması ABD İmparatorluğunun dümen suyunda gitmektedir. Fikrî özgürlüğe sahip olmayan ve iradeleri sanki ellerinden alınmış bulunan halkları da şöyle veya böyle itiraz edemez kullar haline getirip ileri derecedeki öncü müslümanlara da kan ağlatacak bir siyaseti tatbik etmektedirler. Böylece, evrensel dünya düzeninin yaşamasını ve güçlenmesini sağlayan hakimiyetlere destek olmaktadırlar. [109]
İsyan Ve Cürümde Ortaklık
İşte küfür öncüleri kıyamette hem kendi veballerini hem de "bilgisizce saptırdıkları" tebaalarının veballerini yüklenecekler. Ama bu yük, gerçekten ne kötü bir yüktür! [110]
Aziz ve celil olan Allah, Firavun ve adamları hakkında, "Biz onları, insanları ateşe çağıran önderler yaptık” [111] buyuruyor. Bu önderlerin insanları ateşe çağırması demek, onları cehenneme götürecek fiilleri yapmaya davet etmeleri ve buna vesile olmaları demektir.
Şu Kur'ân haberi de küfür öncülerinin ve onlara uyanların dünyadaki beraberliklerinin sonsuz hayatta da süreceğini beyan ediyor:
"Günün birinde, her sınıf insanları önderleriyle çağıracağız." [112]
Her insan topluluğu imamları ile çağrılacak. İmam, hidâyet veya dalalette öne geçirilip arkasına düşülen, uyulan (metbû) demektir ki, bir peygambere, kitaba, bir başkan ya da komutana denilir. Bu sebeple o gün her insan topluluğu, ilahî ya da şeytanî önderlerine nisbet edilerek çağırlacak. Mesela ey Firavun uyduları, ey Nemrut halkı... vs. diye davet edilecek. Ayrıca, dinlerine, kitaplarına nisbet ile, ey filan ümmet, filan millet diye de çağrılacaktır. [113]
Öyle anlaşılıyor ki şu sosyal hayatta, İslâm'ı dışlayarak belli bir ideoloji etrafında toplanan her cemiyet, her fırka ve her ekol mensubu, mutlak surette şeytanî yolda davet için bir araya gelmiş topluluklardır. Sanki günah ve düşmanlık için yardımlaşan bedbahtlardır. Zaten "o zalimler birbirlerine, aldatmadan başka bir şey va'detmezler.[114]
Bütün bunlar bize, şu dünya insanlığının, saptırıcılar elinde istenilen yöne sevkedildiğini gösteriyor. Allah Resulü'nün, "Kişi dostunun dini üzeredir; onun için herbiriniz kime dostluk ettiğine iyi baksın" sözünden de anlıyoruz ki, insanlar önderlerinin sadece şahsına değil, gönişlerine de dost oluyorlar, yani bağlanıyorlar. Onların yollarını kendilerine yol edinmek suretiyle, batıl dinlerini kendilerine din ediniyorlar.
Dünyadaki ideolojik veya hevaî temele dayalı işbirlikleri, kesinlikle görüş beraberliğine delalet ediyor. Bunun için Yüce Hakk'ın fermanı, "toplayın o zalimleri ve onlarla beraber işbirliği edenleri [115] şeklinde tecelli edecek.
Bunun sonucu olarak o kafir zalimlerle beraber, isyan ve cürümde onlara eşlik edenler de beraber hasredilecek. Hatta Kurtubî'ye göre, mesela zina eden zinakârla, içki içen yine kendi gibi olanlarla hasredilecek. [116]
Dünyada iken birbirini bağnazca destekleyen, taassupla savunan, tevhid dinine karşı tek bir millet halinde tek vücut olup aynı tempo ve aynı üslupla hücum eden, aynı sloganları ağızlarına sakız yapan o tuğyankarlara, "size ne oldu ki şimdi birbirinize yardım etmiyorsunuz! [117] denilerek istihza ile nida edilecek.
Dünyadaki etkileme ve tahakküm vakıası o derece açık ve enteresandır ki, İlâhî adalet gününde bunu mütegallibelerin yüzüne çarpan taklitçi uydular, sanki bugün yaşanan "oyun"u dile getiriyor gibidir. Şöyle diyor, tâbi olanlar metbularına:
"Siz bize sağdan gelirdiniz", güvendiğimiz yönden bize sokulup vesvese verirdiniz. Siz bize hak cihetinden gelir, batılı bize süslü gösterirdiniz. Bizi hidâyet yoluna uymaktan alıkordunuz. Yine siz bize din taraflısı görünerek yaklaşır, görünüşte çok kuvvetli olan sahte delillerle aldatırdınız.' [118]
Zamanlar, metodlar ve imkanlar değişse de aldatmadaki asıl unsurun nasıl her devirde birbirine benzediği hayret vericidir.
Görüyoruz ki, gafil halka hep hak cihetinden yaklaşıyor ve aynı "done'leri kullanıyorlar.
Kralı ve tebeasıyla, tâbisi ve metbûsuyla, yöneteni ve yönetileniyle... hepsi "o gün azabda müşterektirler." Nasıl ki azgınlıkta da müşterektiler. [119]
Son hüküm: Evveli tatlı, alayişli, gösterişli olmasına karşılık, sonuç itibariyle en acı, en alçaltıcı ve ibret verici ortaklık, kafirlerin ortaklığı ve beraberliğidir. [120]
Kafirlerin Egemenliği
İnsanlık içinde başlangıcından bugüne kadar kafirlerin bulunması bir İlâhî hikmet kanunudur. Çünkü eğer âlemlerin Rabbi dileseydi yer yüzündekilerin hepsi iman ederdi. Ve yine Allah dileseydi insanları tek bir ümmet yapardı. [121]
Fakat Allah böyle dilemedi ve insanları biri hak, diğeri batıl olan iki yol ağzında serbest bıraktı
Bu bakımdan yeryüzünde küfrün ve kafirlerin bulunması gayrı tabiî olan bir şey değildir. Ama tabiî olmayan, fıtrata aykırı bulunan: kafirlerin çoğunlukta ve hakim durumda olmasıdır. İnsana acı gelen, Allah'ın kullarına şeytanın kullarının hükmetmesidir. Çünkü bu durumda dini yalnız Allah'a has kılmak, Allah'ın kelamını yüceltmek ve de mü'minlerin inandıkları gibi yaşamaları mümkün olmamaktadır.
Bununla beraber kafirlerin zahirdeki bu üstünlüklerini mutlak bir nimet ve lütuf olarak görmemek gerekir. Onlar için bir lütuf değil ama, mü'minler için bir kayıp, bir hezimet olduğunda da şüphe yoktur.
Aslında bu hal, kafirler için bir tuzaktır ve onları hiç bilmeyecekleri bir yerden yavaş yavaş helake yaklaştırmaktır. Allah onların cezasını acele olarak verseydi süreleri hemen bitirilmiş olurdu. Fakat azgınlıkları içinde bocalayıp durmaları için belli bir süreye kadar serbest bırakılmışlardır. [122]
Onların dünyada biraz nimetlenmesine izin verilmiştir. Ve bize, büyük bir saltanat, göz kamaştırıcı bir zenginlik olarak gözüken bu durum, "bir müddetlik geçim"den başka bir şey değildir. [123]
Onlara, "şimdilik eğlenin!", dünyadan faydalanın deniliyor ama, dönüş yerinin ateş olduğu da ihtar ediliyor. [124]
Kafirler nimet içinde ve gerçek anlamda yaşatılmıyor, sâdece erteleniyor; va'dedilen bir zaman var, işte o zamanın gelmesi bekleniyor. [125]
Ve Peygamber'e, "Bırak onları, kendilerine söylenen günlerine kavuşuncaya kadar dalsın, oynasınlar!" deniliyor. [126] Ama bunun kahredici bir tehdit olduğunda şüphe yoktur.
Bununla beraber tekrar belirtelim: Kafirlerin dünyada üstün durumda bulunmaları, tabiî ve mutlak bir kanun değil, arızî bir haldir. Aslolan ve Yaratıcı'nın rızasına da uygun bulunan, mü'minlerin bütün küffara üstünlük sağlamasıdır. Fakat belki de buna liyakatleri kalmadığı için bu nimet onlardan alınmıştır.
Bunun için de küfür ehli dünyayı sömürmekte, az gelişmiş ülkeleri kemirmekte, biçâre milletleri göze görünmez entrikalarla bir köle gibi kullanmaktadır.
Fakat İlâhî tehdit, hep "son günü" kollamakta ve şöyle demektedir:
Ey Peygamber, bırak onları kendi hallerine! Yesinler, eğlensinler; emel onları oyalayadursun... Sonra gerçeği bilecekler..[127] Yani, şimdilik dünyadan alabildiğine faydalansınlar, hayvanı zevkleri ile boğuşadursunlar. Allah korkusu, hesap düşüncesi ile alakadar olmayarak keyf ededursunlar... Ama bu, onlar için sadece bir mühlet vermedir, nimet değildir. Çünkü Allah "imhal" eder (mühlet verir) fakat "ihmal" etmez.
Durum böyle olduğu halde kafirler, "işlerimiz hep düzgün gidecek, uzun ömürler süreceğiz, dünyadan istediğimiz gibi kâm alacağız..." [128] düşünceleriyle de akibetten gafil olurlar. Ama sonunda, topluluklarının, kalabalık oluşlarının kendilerine hiç bir yarar sağlamadığını itiraf edecek olanlar, mü'minler değil, kafirlerdir.
Yine kafir, "Malım bana hiç bir fayda verdimi; gücüm saltanatım yok olup gitti." [129] Kendisiyle iftihar ettiğim, herkese üstünlük sağladığım, güvendiğim mülküm hükümetim, servet-ü samanım, tutunduğum bütün hüccetlerim, burhanlarını da [130] yok olup gitti...
Diyerek hasretini acı bir şekilde dile getirecektir.
Bunun için küfür dünyasının böyle alâyişli, debdebeli yaşayışları bizi aldatmamalı ve buna hasret çekmemeliyiz. Bu husus, Peygamberimize hitaben mü'minlere şöyle ihtar edilir:
"Onların öyle şehirlerde dolaşmaları seni aldatmasın". Yani ticaret ve karlı kazançlar için hiç bir engelle karşılaşmadan o şehirden bu şehire gezip durmaları, dünyanın kendilerine gülmesi... seni aldatmasın. [131]
Şu kadar var ki bu tenbih, onların sosyal ve siyasal hakimiyetlerine rıza gösterilmesi gerektiği anlamına gelmez. Velayet ve üstünlük mutlak surette mü'minin hakkıdır.
Kafirlerin ihtişamı, selin götürdüğü köpük gibidir. Batıl aynen köpük gibidir. İnsanlara yararlı olan (hak) ise, kalıcı olandır.
Onlar hile yapar, tuzak kurar ama, bütün tuzaklar Allah'ındır [132].
Bütün bu ümit verici haberlerden dolayı, küfrün hezimetinin, mü'minlerin galibiyetinin gerçekleşeceğini canlı bir inanç olarak içimizde yaşatmak ve buna liyakat kazanmak için cehdetmeliyiz.
Ancak cehd ve gayretten sonradır ki, İlâhî lütfa mazhar olmaya hak kazanıl abilir. [133]
Küfrün Geleceği
Gaibi bilen yalnız Alemlerin Rabbi'dir. Bu bakımdan küfrün geleceği hakkında yargıda bulunmak mümkün değildir. Ancak, Kur'ân ve hadislerin ışığı altında, yani vahyin verdiği haberlere göre bazı sonuçlar çıkarmak, bir kul olarak imkanımız dahilinde olan bir şeydir.
İlâhî va'd, küfrün izmihlali ve imanın galebesi yönünde mü'minlere şevk ve ümit verecek niteliktedir.
Mesela Yüce Hakk'ın, "Allah, sizden iman edip salih amel işleyenlere vadetti ki: onlardan önceki mü'minleri nasıl hükümran kıldıysa onları da yeryüzünde hükümran kılacak ve kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine sağlamlaştıracak ve korkularının ardından kendilerini bir güvenliğe erdirecektir... [134] şeklindeki haberi, elbetteki bir gerçeği haber veriyor.
İlâhî bildiriye göre Arz Allah'ındır. O, kullarından dilediğini ona mirasçı kılar. İyi sonuç da müttakilerindir. [135] Bu va'd, her ne kadar, Musa aleyhisselam'ın lisanıyla, İsrail oğullarına yönelik bir va'd ise de, iyi akıbetin günah ve küfürden korunan, salih amel sahibi muttaki mü'minler için olacağı hükmü umumîdir. Ve bu ümmetin de bu müjde kapsamına dahil olabileceği umulur.
Yüce Allah'ın, "Arz'a mutlaka salih kullarını varis olacak” [136] buyurması da ibret alınacak bir durumdur. Fakat işte burada önemli olan, "salih kullar" niteliğine sahip olabilmektir.
Bu âyetle, âhirzamanda Muhammed Ümmeti'nin arza varis olacağına işaret olunmuştur. Zebur'da hatırlatıldığı gibi burada Kur'ân ile de haber veriliyor ki, yeryüzü, sonunda verasete layık, hilafete ehil, selahiyetli hak kullarına verilir. Ebedîlik sırrı salâh kanununa tabiîdir, fesad ehlinin "hakk-ı bekası" yoktur. Buna göre Hz. Muhammed'in peygamberliğinden sonra arz'a varis olma hakkı; tevhidi iman ile mü'min olan, salih ameller ile âmil bulunan, şirk ve isyandan korunarak çalışan, mücahede eden salih kullarındır. [137]
Öyle anlaşılıyor ki kafirlerin halihazırdaki galebesine rağmen, mü'minler için bir nusret ve zafer müjdesi vardır. Fakat bu da daha önce işaret ettiğimiz liyakat kanununa tâbidir. Bu bakımdan genel görünüşe bakıp da, bütün dünyaya egemen olan küfür zulmünün ilelebed süreceği zehabına kapılmak doğru değildir. Küfür sistemleri ve onların ceberrut öncüleri bütün insanlığı âdeta avucunun içine almış olduğu halde, hiç bir felaket yokmuş gibi her tarafı sütliman görmek nasıl bir aldanış ve idraksizlik ise; mutlak bir ümitsizliğe kapılıp kıyamet saatini beklemek de o derece büyük bir gaflettir. Bu cümleden olarak, Hak egemenliğinin artık inkıraz bulduğunu zannetmek, işi kıyamet alameti olarak yorumlayıp yapılacak bir şey kalmadığını düşünmek, İslâmî itikadda yeri olmayan fevkalade yanlış bir kanaattir.
Zalim müstekbir tasallutunun böylece sürüp gitmemesi, haklıların ve mazlumların bu esaret zincirini kırıp tekrar özgürlüğe kavuşmaları ve müslümanca yaşayabilecekleri bir ortamın şartlarını hazırlama yolunda mü'minler hem gayreti olmalı, hem de bu idealin tahakkuk edeceği hakkında kavi bir inançları bulunmalıdır. Zihnen ve fiilen, olanca cehdlerini bu yolda sarfedip sonucu âlemlerin Rabbi'ne havale etmelidirler.
Mü'min, ütopik ve fanatik düşüncelerle, yersiz va'dlere aldanmadan, sadece çalışmalı, ümit ile gayret etmelidir.
Bundan ötesi ise Kainatın Yaratıcı'sına aittir.
Yalnız şu da bir gerçek ki, dünyanın her yerinde, tevhidî anlamda bir İslâmî uyanış söz konusudur.
Müslümanlar hem çoğalmakta, hem de bilinçlenip daha net ve daha saf hale gelmektedir.
Artık küfür bekçileri, bütün dikkatlerine ve her türlü önlemi almalarına rağmen bu ilerlemeyi durduramayacak gibidirler.
Mü'minler, belli bir çapta ve kıratta da olsa, dostunu düşmanını tanıyacak, icabında tavır koyacak, kendinden olmayan fikir ve ideoloji sahiplerini, hem de demokratik yollarla dışlayacak bir seviyeye erme yolundadırlar. [138]
[1] En'âm: 6/50;Ra'd,16; Fâtır, 19-22; Gâfir, 58
[2] Kadı Beyzavî, Enuârü't-tenzil ve Esrârü't-te'vîl, (Mecmuatü't-tefâsîr), 5/362; Haazin, 5/362
[3] es-Sabûnî, Safvetü't-Tefâsir, 2/573
[4] Mü'min: 40/58
[5] Fatır: 35/12
[6] es-Sabûnî, age, 2/569
[7] Âl-i İmrân: 3106
[8] Ruhu'l-Meânî, 3/26
[9] Zümer: 39/71-72
[10] Sa'd: 36/49, 55
[11] Mü'min: 40/7-10
[12] Şûra: 26/22
[13] Beyyine:98/ 6-7
[14] Sâd: 36/28
[15] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 61-65.
[16] A'raf: 7/44-45
[17] Muhtasar: 2/21
[18] Nahl: 16/36
[19] es-Sabûnî, age, 3/342
[20] Kehf: 18/56.
[21] Hac: 22/51;Sebe,38
[22] Muhammed, 9.
[23] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 65-66.
[24] En'am: 6/21; A'raf, 7/37; Zümer, 39/32; Ankebut, 29/68
[25] Ebu'1-Âlâ Mevdûdî, Tefhîmü'l-Kur'ân, terc. 1/57, İst., 1988
[26] Prof. Seyyid Kutup, Fi Zilâli'l-Kur'ân, terc, 5/142, İst., tarihsiz
[27] el-Alûsî, Râhuî-Meânî, 1/235
[28] Lokman: 31/13
[29] En'âm: 6/83
[30] Mü'minûn: 23/27
[31] A'râf: 6/44-45; es-Sabûnî, age, 1/47
[32] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 67-69.
[33] Şûra: 26/15
[34] Elmalılı H. Yazır,6/4321
[35] Bakara: 2/51, 92, 229, 254; Âl-i İmrân, 3/94, 128; Nisa, 4/75; Mâide, 5/45; En'âm, 6/21; Hûd, 11/102; Enbiyâ, 21/11; Furkan, 2527
[36] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 69-71.
[37] Zümer: 39/45
[38] Yâsîn: 3670
[39] A'râf, 7/179
[40] el-Alûsî, age, 9/120 Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 71-72.
[41] Mevdûdî, age, 1/47
[42] es-Sabûnî, age, 1/33
[43] Muhtasar İbn Kesîr, 1/572. Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 72-74
[44] A'raf: 7/179
[45] Rûm: 30/7
[46] Enfâl: 8/22; Beyyine, 98/6
[47] H. Yazır, 4/2384
[48] Muhtasar: 2/90.
[49] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 74-76.
[50] Ra'd: 13/5
[51] Nahl: 16/38.
[52] İsrâ: 17/51
[53] Mü'minun: 35-37
[54] Elmalılı, 5/3453
[55] En'am: 6/31
[56] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 76-77.
[57] A'râf: 7/88
[58] Ankebut, 29/52, "ellezîne âraenû bi'1-bâtılı..."
[59] İbn Abbas ve Haazin, age, 5/25. Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 78.
[60] Ankebut, 29/67
[61] Nisa: 4/115
[62] A'râf: 7/28
[63] Lokman: 31/20-21
[64] Yûnus: 10/78
[65] Yunus: 10/83
[66] Kasas: 28/76, 83
[67] Mü'min: 40/26
[68] Mü'min: 40/29
[69] Yunus: 12/65
[70] Celaleyn,Mecmuatü't-tefasirr 3/438; Yusuf, 76
[71] Şûra: 26/21
[72] Celaleyn, age, Kâfırûn, 6. âyet
[73] Saffât: 37/69-70; es-Sabûnî, age, 3/37
[74] Sâ'd: 38/7
[75] Bakara: 2/161-162; es-Sabûnî, age, 1/109
[76] Mülk: 67/20
[77] İbrahim:14/1. Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 79-83.
[78] A'raf. 7/147
[79] Âl-i İmran: 3/117
[80] İbrahim: 14/18; Nur, 24/39-40
[81] Kehf: 18/103-106. 84
[82] Gafîr, 50
[83] İmam-ı Rabbani, Mektûbat-ı Rabbani, Müstakimzâde Süleyman Efendi'nin Osmanlıca Tercümesi, c.l, 163. mektup, Taşbasması, 1277
[84] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 83-85.
[85] Hak Dini Kur'ân Dili, 1/208. 86
[86] Bakara: 2165; Elmalılı, 1/578
[87] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 85-87.
[88] A'râf: 738; Haazin Tefsiri, 2/549
[89] A'râf: 738; Muhtasar, 2/18
[90] Ankebut: 29/25
[91] Zuhruf: 43/67
[92] İbrahim: 14/23; Muhtasar, 3/295
[93] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 87-89.
[94] Furkan: 25/27-28; Beyzavî, Medârik, age., 4/440
[95] Mü'minûn, 99-100
[96] Hicr: 15/2; Beyzavî, 3/547
[97] Sebe: 34/52-53
[98] Safvetü't-tefâsir, 2/561
[99] İbrahim: 14/44
[100] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 89-91.
[101] İsra: 17/15
[102] Nisa: 4/85
[103] Ahzab: 33/67
[104] A'raf: 7/38; Tefsir-i Kesir, 2/18
[105] Sebe: 34/31-33
[106] Beyzavî: 5/290; Safvetü't-tefasîr, 2/555
[107] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 91-94.
[108] İbrahim: 14/21; Sebe, 31; Mü'min, 47
[109] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 94-95.
[110] Nahl: 16/25
[111] Muhtasar, 3/31Kasas, 41
[112] İsra: 17/71
[113] Hak Dini, 5/3192
[114] Fâtır: 35/40
[115] Saffât: 37/22-23
[116] Safvetü't'tefasîr, 3/31
[117] Saffat: 37/25
[118] Saffat: 3727-28; Taberî'den naklen, Safve., 3/31
[119] Saffat: 37/33; Safve,, 3/32
[120] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 95-98.
[121] Yunus: 10/99; Hûd, 118
[122] A'raf: 7/182-183; Yunus, 11; Buna "istidrac" denir
[123] Yunus: 10/70
[124] İbrahim14/30
[125] İbrahim: 14/42; Nahl: 1661; Kehf: 18/59
[126] Zuhruf: 43/83; Âl-i İmran 3.
[127] Hicr: 15/9
[128] Elmalılı,age, 5/3038
[129] Hakka: 698/28, 29
[130] Beydavî, age., 6/348; Elmalılı, 8/5332
[131] Beyzavî; Medarik'üt-Tenzil, age., 5/338; Mü'min, 4
[132] Ra'd: 13/17,42
[133] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 98-101.
[134] Nur: 24/55
[135] A'raf: 7/128
[136] Enbiya: 21/105
[137] Elmalılı, 5/3373
[138] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 101-103.
İslami Okul Okulların En Önemlisi