Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

FESAT OCAĞI MÜNAFIKLAR - 6. Sayfa

FESAT OCAĞI MÜNAFIKLAR.. 2

Nifak Ve Münafık. 2

Münafıkin Ortaya Çıkışı 3

Bugünün Münafıkları 4

Amelleri 4

Kafirlerle Dostlukları 5

Münafıklar Alaycıdır 6

Kötülüğü Emreden. 6

İslâm Hukuku Ve Siyaseti Açısından Durumları 7


FESAT OCAĞI MÜNAFIKLAR

 

Nifak Ve Münafık

 

Nifak, hayrı izhar edip şerri gizlemektir.

Başka bir deşiyle nifak, insanın iman belirtileri gösterip şerrin kaynağı olan küfrü içinde yaşatmasıdır.

Daha özel anlamda münafıklık, dıştan mü'min ve müslüman görünmek, fakat Allah'ın gönderdiği hak dini tam ola­rak kabul etmemektir.

Buna göre münafık da, iman izhar edip küfrünü gizleyen, diliyle müslümanlık iddia edip, onun kanunları ve gerekle­riyle amel etmeyen, İslâm'ın ferdî ve toplumsal kayıtlarıyla kayıtlanmayan, onun hükümleri altına girmeyendir. [1]

Yine münafık, sözü itikadına aykırı, içi dışına zıt olan­dır. [2]

Münafıklık, itikadı ve amelî olmak üzere iki türlüdür. İtikadı nifak, tam anlamıyla küfür hükmündedir, gerçek an­lamda bir küfür çeşididir. Uhrevî sonuç itibariyle kafirle münafıkın bir farkı yoktur. Farklılık, ancak dünyadaki bazı hü­kümler ve uygulamalar bakımındandır.

Amelî nifak ise, durumuna ve derecesine göre, çoğunluk­la günah ve fısk hükmünde olup, şirk ve küfür ifade ettiği durumlarda vardır.

Hatta münafık, kafirin en zararlı olan çeşididir. Çünkü onun toplum içindeki yeri ve konumu tam olarak sabit olma­yabilir. O, küfür ile iman arasında dolaşır ve yalpalar.

Peygamberimizin ifadesiyle münafık, iki'sürü arasında gidip gelen şaşkın koyun gibidir. [3]

Münafıklar, iman ile küfür arasında gidip gelirler; ne ta­mamen o tarafa ne de tamamen bu tarafa bağlanırlar. [4]

Münafıkların kalplerinde maraz vardır; bu maraz inanç­sızlık marazı, şek ve şüphe marazıdır.

Münafıklar cehennemin en' alt tabakasında (derk-i es-fel'de) bulunacaklardır. [5]

Münafıklar, kafirlerin en "habîs"i ve Allah'ın en çok buğzettikleridir. Çünkü onlar, kalplerindeki küfrü gizlemişler, ayrıca onu hile ve istihza ile karıştırmışlardır. Yani küfürle­rine, İslâm ile istihza etme ve müslümanları aldatma haba­setini de eklemişlerdir. Hem de müslümanların sırlarını ifşa etmişlerdir. [6]

Eskisi ve yenisiyle münafıklar o karakterin sahibidirler ki, aralarında hükmetmesi için Allah'a ve Resulü'ne çağrıl­dıkları zaman onlardan yüz çevirirler; fakat hüküm kendi lehlerine olursa itaat ederek gelirler. [7]

Yani şimdilerde maharetle uygulandığı gibi, İslâm'ı işle­rine uygun düştüğü sürece ve kendi görüşlerine destek olduğu kadarıyla alırlar. Fakat görüşlerine ve icraatların aykırı olan yönüyle onu derhal red ve en büyük tehlike olarak ilan ederler.

Halbuki tam bir iman ve tevhidi bir müslümanlık için Al­lah'ın bildirdiği ve Resulü'nün beyan edip açıkladığı ahkâma, yani İslâmî hayat anlayışına kayıtsız şartsız teslim olmak zorunludur. Hem düşüncede, hem de amel ve uygulamada teslim olmak şarttır. Bunun aksine bir tutum ve düşünce, "münafıkça" bir tavırdan başka bir şey değildir. Çünkü, mu­hakeme için o şer'î merciler kendilerine teklif edildiğinde iti­raz edenler onlardır ve muvahhid olan bir mü'minin böyle bir itiraz ve hoşnutsuzluk tavrı içinde olması kesinlikle düşünü­lemez.

Ama ancak münafıklardır ki, o vahye dayalı hidâyet yo­luna uymaları istendiği zaman ona uyma hususunda istikbar gösterirler; ayrıca da kendi batıllarını ayakta tutmak için kendi hevalarına uygun mercilerde ve makamlarda muhake­me olunmayı arzu ederler. [8]

Yalnız şu var ki, o zaman Medine'de kurulan İslâm Dev­leti sebebiyle siyasî-sosyal otorite müslümanların tarafında olduğu için, davet ve teklif hakkı da onlarda bulunuyordu. Şimdi ise müslümanlar böyle otoriter merciye sahip değiller­dir ve Allah'ın ahkâmına o tarzda bir davet imkanları yok­tur. Davet imkanı bir tarafa, müslümanlar, inançlarının ge­reğine göre yaşama ve fikir beyan etme özgürlüğüne bile sa­hip bulunmamaktadırlar. İşin daha garibi de, dil ile mukayyed olmayan resmîv-siyasâl sistemlerin sahipleri, müslüman­ları kendi ideolojilerine uymaya zorlamakta, böylece onların, dini inanç esaslarına göre yaşayıp konuşma şansını bile elle­rinden almaktadırlar.

Münafıklar, sanki elbise giydirilmiş (veya duvara daya­tılmış) kütükler gibidirler. [9]

Onlar, adeta bir yere dayanmış kerestelerdir. İşleri, kalp­leri, irfan ve şuurdan mahrumdur. İçi boş, kuru tahtalara, direklere benzerler, öyle ruhsuzdurlar. İstifade edilmesi la­zım gelen sözler kulaklarına girmez, ondan faydalanmazlar. [10] Üstelik her sayhayı, her seslenmeyi kendi aleyhlerine zannederler. [11]

Müslümanların en ufak bir kıpırdanışından ödleri kopar, temelleri sarsılır. Bir kıpırtı duymuş vahşiler gibi kulakları­nı diker, peşinden yaygarayı koparırlar. Müslümanların en doğal haklarını kullanmaları, kendilerine karşı hazırlanmış bir komplo, bir saldırı ve hatta ayaklanma olarak görünür.

Bunun üzerine, müesses nizamlarını korumak için yeni­den ve daha etkin tedbirler alırlar.

Ve hücumlarını tazeler, yeni bir üslupla sürdürürler. [12]

 

Münafıkin Ortaya Çıkışı

 

İslâmiyet'in ilk dönemi olan Mekke devrinde münafık kimliği taşıyan bir tip hemen hemen yok gibidir.

Çünkü İslâm baskı altındadır, mahpustur, cendere için­dedir. Bir avuç mü'min abluka altına alınmış vaziyettedir; sabır ve çile dönemini yaşamaktadır.

İman kalplerde mahpustur; İslâm, hayata ve cemiyet meydanına çıkamamaktadır.

Hükümran olan, küfrün cahiliye geleneğidir.

Ama Mekke şehir devletinin bunca baskısına ve terörüne rağmen, hiçbir mü'min davasından taviz vermemekte, her şeye rağmen müslüman kalabilmektedir.

İşte bu dönemde, ortalığa cahiliye sistemi egemen olduğu için, hiçbir kafirin küfrünü gizleyerek münafıklık yapmaya, iki yüzlü görünmeye ihtiyacı yoktu. Çünkü müslümanlara muhtaç ve bağımlı değillerdi.

Küfür ehli müstekbir, mü'minler ise mustaz'af konumun­da idi.

Yani toplum, çoğunluktaki ezenler ve azınlıktaki ezilen­lerden ibaretti.

Medine döneminde ise durum değişti. İslâm güçlendi, öz­gürlük ve canlılık kazandı.

Hepsinden önemlisi sosyal ve siyasal bakımdan hayata egemen oldu.

Daha önce Medine'de kurulu bir düzen vardı, fakat mü­esses bir devlet yoktu. Ancak Abdullah b. Ubey ismindeki ile­ri gelenlerden bir şahıs, kendisini Medine kralı ilan etmek is­tiyordu. Ne var ki bu, oraya hicret etmiş bulunan Peygamber (aleyhissalatü vesselam) açısından, bir küfür devletinin ku­rulması demekti. Henüz Mekke müşrikinin tehlikesi de ber­taraf edilmiş değildi.

Bunun için Hz. Peygamber, erken davranarak kendi dev­letini kurmayı hedef aldı.

Arap ve Yahudi kabile reislerini toplayarak onların da içerisinde bulunduğu bir devlet kurdu. Fakat kendisi bu dev­letin başkanı idi.

Elli iki maddelik bir anayasa dikte ettirerek işi sağlama bağladı. Böylece kendisinde Peygamberlik ve devlet reisliği sıfatlarını toplamış oldu.

Burada, mücerred İslâmî otoritenin, yani teşkilatlı İslâm otoritesinin önemini gösteren enteresan bir gerçek var ki, bu­na dikkati çekmek yerinde olacaktır. Çoğu müelliflerin işaret etmediği bu incelik şudur:

O yıllarda Medine şehri toplumu içinde, müslümanlar genel nüfusun ancak yüzde 10 veya 15'ini teşkil ediyordu. Geriye kalan çoğunluk tabiatıyle ehli kitabı, kafiri, müşriki ve münafıkıyla küfür ehli idi. Buna rağmen sosyal ve siyasal hayata, yani topluma Hz. Peygamber ve O'nun tarafı hakim­di. Yani İslâm egemendi, azınlık olmalarına rağmen, müslümanlar güç kaynağını ellerine geçirmişlerdi. Artık bütün insiyatif Hz. Peygamberin elindeydi. [13]

Müslümanlar sayıca az oldukları halde, yönetim onların elinde olduğu için siyasal ve toplumsal etkinlik onların tarafındaydı.

Başka bir ifadeyle, azınlıkta olan mü'minler, siyasal gücü ellerinde bulundurmaları sebebiyle, çoğunlukta olan müşrik­lerden üstün durumdaydılar.

Bu üstünlüğün kaynağı, Hz. Peygamber'in kurduğu teş­kilat ve tanzim ettiği kanunlardı. Bu kurallara dayalı öyle bir başarı sağlanmıştı ki, gayrı muslini unsurlar, müslümanlar ile anlaşma yapmak zorunda kalmışlardı.

İşte İslâmiyet'in güçlenip yayılmaya başladığı böyle bir dönemde münafık zuhur etti. Bu, yeni bir insan tipi idi. Sah­te kimlik taşıyorlardı ve hüviyetleri kafirlerden biraz farklıy­dı.

Dini içinden yıkmak için müslümanların içine girenler olduğu gibi; çevreleri müslümanlar tarafından kuşatılınca (yani çoğunluk müslüman olunca), dünyevi çıkarlarını koru­mak için şeklen ve sözde müslüman olanlar da vardı.

Bazıları da İslâm'ın gerçekliğine tam kani olmamış, fa­kat kabileleriyle birlikte, yani kalabalığa uyarak müslüman olmuşlardı.

Bundan başka, bir realite olarak İslâm'ın gerçekliğini aklen kabul eden, fakat eski geleneklerini, kişisel ihtiraslarını terkedemeyen ve İslâm'ı bir hayat tarzı olarak yaşama-iradesini gösteremeyen bir münafık türü vardı.

Tekrar belirtelim ki İslâm zamana ve mekana hakim ola­rak ilerlerken bazı kafirlerin mü'min görünmeleri çıkarları­nın gereğiydi. İslâmiyet'in dünyaya ait hükümlerinden ve dünyada sağladığı avantajlardan yararlanmaları için kendi açılarından bu zorunlu idi.

Münafıklığın ortaya çıkmasını hazırlayan sebeplerden bi­riside, Medine'deki ticarî hayata dayalı, ileri derecedeki mad­dî varlık faktörüdür.

Çünkü bildirildiğine göre Medine'de münafıklık yolunu tercih eden bu toplumun hemen hemen yüzde 90'dan fazlası zengindi. Bu insanların çok malları ve parlak bir ticari ha­yatları vardı. Bunlar sadece dünyayı düşünen insanlardı ve çıkarlarına göre hareket etmeyi biliyorlardı. Fakat İslâm Me­dine'ye gelince haliyle tedirgin oldular ve politik davranıp bu konumlarını korumanın yollarını aradılar. İşte münafıkça bir tavır bunun en politik ve kestirme yolu idi.

Bütün bu münafık türleri içinde, İslâm'a zarar vermesi bakımından en önemlisi elbette ki; fitne çıkarmak, bozguncu­luk yapmak, dini içinden yıkmak niyetinde olanlardı. İşte bunlar, mü'minlerin yanında "İman ettik!" dedikleri halde, şeytanları sayılan reisleriyle başbaşa kaldıkları zaman, "biz sizinle beraberiz, biz sadece mü'minlerle alay ediyoruz..." derlerdi. [14] Bu büyükleriyle beraber oldukları zaman, biz as­lında sizin dininiz üzereyiz, inanç ve düşünce yönünden ay­nen sizin gibiyiz, diyerek [15] onlara teminat veriyorlardı.

Bütünüyle İslâm tarihi ve küfür ehli göz önüne alındığı zaman görülür ki, münafıklar toplum içinde en azılı, sahte­kar, aldatıcı, dönek, oyalayıcı, engelleyici, hakikatleri tağyir ve tahrif edici, olayları saptırıcı, menfur insanlar güruhudur.

Çünkü onlar daha ilk başta, anlaşmayı bozarak savaşa hazırlanan Yahudileri desteklemekle, karakterlerini ve fitne­lerini belli etmişlerdir.

O kritik zamanlarda müşriklere ve Yahudilere, "biz bazı hususlarda size itaat edeceğiz" demişlerdi. Bu bazı hususlar da, Peygamber'e onlar gibi düşmanlık yapmaktı. Bu düşman­lık eyleminde kendilerine yardım edeceklerini, ayrıca müslümanları Resulüllah ile savaşa gitmekten alıkoymaya çalışa­caklarını gizlice va'detmişlerdi. [16]

 

Bugünün Münafıkları

 

Şimdi artık Kur'ân'ın, vasıflarını belirttiği bu tarihi mü­nafıklık ile bugünü, yani içinde bulunduğumuz mekanı ve şartları karşılaştırmak yerinde olacaktır.

Evvela şunu kesinlikle söyleyebiliriz... Bugün, dünya müs tekbiri erinin tasallutu ve baskısı altında bulunması se­bebiyle müslümanlığın durumu bir neyi Mekke dönemine benzemektedir. Yani dünyanın birçok yerinde ve müslümanları yaşadığı beldelerde birçok "Mekke'ler var. Onun için, toplum içinde o günkü anlamda bir münafık tipi bugün mev­cut değildir. Belki yer yer ve ferdi planda mevcuttur.

Çünkü hali hazır dünya sistemi ve mevcut şartlar içeri­sinde, İslâm insana bir avantaj sağlamıyor. Aksine bugün müslüman olmak bir "çile"yi de yüklenmek ve kabullenmek demektir. Bugün gerçek anlamda müslüman olmak, Allah Resulü'nün deyişiyle, elde bir ateş "kor"u taşımak kadar zor­dur. Kolay olan ise, kafirlerle uyuşmak, anlaşmak, ülfet et­mek, ihtilat etmek, onların beğendiklerini beğenmek suretiy­le sorun çıkarmamak...

Kısaca onların da itiraz etmeyeceği bir dindarlığı seçe­rek, ortak bir anlayışta birleşmektedir.

Bugün, inkara yönelik olmak kaydıyla herkes fikrini açıkça söylemektedir. Dolayısıyle insanlar küfrünü niçin giz­lesinler ki?..

Yalnız burada şunu da belirtmek gerekir. Toplumsal bir cereyan olarak değil, ama sadece politik mülahazalarla, müslümanların haklarını savunuyor görünen, temelde ve kuram­sal olarak dindışı oldukları halde müslümanlar gibi düşün­düklerini belirtmeye çalışan, dine saygılı olduklarını göster­mek için mesela ezan sesi duyduklarında saygı tavrına bürü­nen birtakım tipler mevcuttur.

Hasılı, münafıklık tersine dönmüştür. Şimdi gerçek müs­lümanlar birçok yerde ve durumda, mecburiyet karşısında ve kafirlerin zulmünden korunmak için, olduklarından başka türlü görünmek, imanlarının gereğini ve dışa vuran yönünü gizleyici bir tavra bürünmek durumundadırlar. Bu durumun hakkaniyet, halisiyet ve tevhid kavramlarıyla ne derece bağ­daştığı ise elbette su götürür bir meseledir.

Asıl olan ve matlup bulunan, yani ilâhî rızaya uygun olan tabi ki müslümanın İslâmî tavrını her hal ve şartta ortaya koymasıdır. Ama bu suretle müslümanlara gelecek za­rarı da hesaba katmak gerekir. [17]

 

Amelleri

 

İster Hakk'ın, ister batılların kulu olsun, insan türlerini ve kimliklerini tespit etmede, işleri, amelleri ve faaliyetleri en geçerli delillerdir. Âyînesi iştir kişinin kuralınca, insan topluluklarını inanç açısından değerlendirmek için, hareket­lerindeki, söz ve tavırlarındâki benzerliği belirlemek en sağ­lıklı yoldur.

Bu bakımdan münafık'ın, yaptığı işler, ortaya koyduğu tavırlar, belirttiği özellikler ve hepsinden önemlisi icraatları bakımından da tanımak gerekmektedir. İşte bu tespiti yap­tıktan sonra, müslüman olduğunu söyledikleri halde, aynı iş­leri ve benzer maksatlarla yapan insanları da münafıklık açısından değerlendirmek kolay olacaktır. O halde münafık'ın amellerinden bazılarını şöylece görelim...

Münafık, görünüşte hak ve hayır, gizlide ve arka planda ise şer maksatlı işleri yapar. Açık bir düşman gibi doğrudan saldırıda bulanmaz.

Münafıklar, İslâmî değerleri alt-üst ederek fesadı ıslahın yerine koyarlar.

Münafıklardan bir topluluğun, İslâm cemaatini bölmek için Küba mescidine karşılık olarak inşa ettiği "Dırar Mesci­dinin haberi Resulüllah'a ulaşınca, bu mescidi inşa etmele­rinin sebebini sordu. Onlar, Allah'a yemin ederek iyilik dile­diklerini söylediler. Fakat Yüce Allah, onların yalan söyle­diklerine şehadet etti. Resulullah, ashabından bir kaç kişiye, gidip o mescidi yıkmalarını emretti.

Kur'ân-ı Mübîn'in beyanıyla bu mescidin yapılış sebebi; zarar vermek, hakkı tanımamak, mü'minlerin arasını açmak... vs. gibi şeylerdi. [18] Yani tamamen fesat ve fitne üzeri­ne kurulmuş bir bina idi.

Şimdilere gelince... Bu modern zamanlarda yeni dırar mescidleri inşa etmek yoksa da, İslâmî hayat açısından hiç­bir fonksiyonu olmayan, aslında iyi niyetle yapılıp tevhidi anlayışa katkısı olmayan ve "müslümansız-cemaatsiz" mescid inşaları oldukça fazladır.

İşin daha da fecisi, aslında bir ibadet, meşveret ve kong­re mahallesi olması gereken camilerin, insanları asimile et­mek için bir araç olarak kullanılmasıdır.

Bu mekanların, hakka dayalı olmayan beşeri batıl ideolo­jilerin propaganda yeri haline getirilmesi, bütün dünya cami­lerinim dırar mescidi olmasından daha büyük bir felaket ola­rak görülmelidir. Çünkü bir bina açıkça "Dırar mescidi" ola­rak ortaya çıksa, "yıktırılır" ve ondan kurtulunur. Böylece şer ve fesat önlenmiş olur. Yahut bir Dırar mescidine karış "takva üzere" inşa edilmiş yüzlerce mescid bulunur, dolayı­sıyla fazla bir önem arzetmez.

Fakat zamanın, geçerli dünya düzenlerinin tahakkümü ve işgali altında bulunan mescidlerin asıl fonksiyonunu kay­betmesi, İslâm'ın konuşulduğu bir mekan olmaktan çıkması, İslâm binasını tamamen yıkmak demektir.

Münafıklar, çoğu zaman açıktan mücadele etmezler. Bir araya gelerek, açıkta, meydanda müslümanlarla savaşmaz­lar. Kendi aralarındaki nizaları da şiddetlidir. Görenler onla­rı toplu sanır, oysa kalpleri dağınıktır. [19]

Onların zaafları, Allah'ın yerine başkalarından korkma­ları ve mü'minler gibi uğrunda fedakarlık yapacakları ulvi bir gayeye sahibi olmamalarıdır. Üstelik her biri liderlik sev­dasındadır ve birbirlerine karşı samimi değillerdir.

Münafıklar mescide gelip müslümanların konuşmalarını dinliyorlar, sonra da hem müslümanlarla ve hem de dinleriy­le alay ediyorlardı. Bir defa Resulullah, Mescid'de birkaç münafıkın birbirlerine sokularak alçak sesle kendi aralarında konuştuklarını gördü ve mescidden çıkarılmalarını emretti. Bunun üzerine mescidden atıldılar.[20]

 

Kafirlerle Dostlukları

 

Münafıklar, müzminlere rağmen kafirleri dost edinirler.

Şeref ve izzeti de kafirlerin yanında ararlar. [21]

Onların yanında, yani küfrün tarafında oldukça daha saygın, daha onurlu olacaklarını zannederler.

Elbette görünüş itibariyle ve geçerli dünya sistemlerinin değer yargıları bakımından saygınlık ve itibar kazanmıyor da değillerdir. Mütegallibe durumunda oldukları, emir ve komuta onlarda bittiği, yargılar onların mercilerinde verildiği için, üstünlük onların tarafındadır. Münafık da haliyle üstün olan tarafı tutacaktır. Münafık bu konuda "oynak"tır; sabit ve kararlı değildir.

Meselâ Peygamberimiz zamanında, Müslümanlar üstün durumda oldukları zaman "biz de sizinle beraber değil miy­dik?" demişlerdi. Kafirler galip durumda oldukları zaman da onlara "biz size üstünlük sağlamadık mı?" iddiasında bulunmuşlardı. [22]

İşte bu şekilde münafıklar, çıkarlara ortak olmanın yolu­nu ararlar, hemen ganimete konmak isterler. Savaştan geri kalır, ama ganimet dağılırken herkesten önce davranırlar. [23]

Rivayet edildiğine göre:

Medine'de Yahudi din adamları bulundukları meclislerde Kur'ân'dan inkar ve alay yollu bah­sederler; münafıklar da onlarla beraber bulunur, konuşulan­ları dinlerlerdi. İnkâra ve istihzaya ortak olurlardı. Bundan dolayı mü'minlere, orada durup onları dinlememeler; şayet dinlerlerse aynen onlar gibi olacakları [24] bildirilmişti.

Daha önce bir münasebetle zikrettiğimiz; ezanı işittikleri zaman Peygamberin yanma gelerek, "Ey Muhammed! sen bir şey icad ettin ki, onun misli geçmişte işitilmedi, senden önce­ki ümmetlerden böyle bir şey duyulmadı!" diyen kafirlerin içinde münafıklar da vardır. İşte onlar ki, "Sen peygamberlik iddiasındasın, fakat önceki peygamberlere muhalefet ediyor­sun; şayet o işte hayır olsaydı, onu önceki peygamberler de uygulardı..." diyor ve ezan sesini kastederek, "deve sesleri gi­bi... ne çirkin sesler!" şeklindeki hezeyanlar ile sözlerini sürdürüyorlardı. [25]

İşte münafıklar, bu gibi işlerde kafirlere eşlik ve ortaklık ediyorlardı.

Kısaca, münafıklar iki sürü arasında şaşkın ve mütered­dit gidip gelen koyun gibi olsalar da kalpleri ve faaliyetleriy­le daima kafirlerin tarafını tercih etmişlerdir.

Daha önce de belirtildiği üzere, sonraki dönemlerde ve halen, o yapıda münafıklar mevcut değildir ama, müslümanlığı kendi kısır anlayışlarına uygun olarak kabullenen ve bir "taraf tutma" söz konusu olduğunda, düşüncesi, tercihi ve takdiri ile kafirlerin tarafına meyleden insan kalabalıkları vardır.

Öncü durumundaki insanları ve olayları değerlendirir­ken, bunların beğenileri, muhabbetleri, reyleri, tasvipleri ve bilfiil yardımları... açık ve seçik olarak küfür cephesi tarafınadır.

Bu yetmiyormuş gibi kendilerine göre birtakım önerme­ler ve tutarsız deliller getirerek, savunmalar yaparak bu yanlış tutumlarında ısrar etmeleri de, idrak yoksunu ve kat­merli cehalet (cehl-i mürekkep) içinde olduklarını göstermek­tedir.

İster aydın kesimden ister halk tabakasından olsun, işte bu şekilde, faaliyetleri, amelleri ve tutumları, münafıklarınkine benzeyen bu basiretsiz kalabalıkların kimliklerini belir­lemek, inanç durumlarını tespit etmek, artık zor olmasa ge­rektir. Artık onlar hakkında verilecek hüküm; benzedikleri, beğendeikleri ve yollarını destekledikleri güruhlar hakkında­ki hükümden başkası olmayacaktır. [26]

 

Münafıklar Alaycıdır

 

Allah'ın Resulü ve sahabe Tebük seferine hazırlanırken münafıklar gizli toplantılarında onlarla alay edici tarzda ko­nuşmalar yapıyorlardı.

Mesela bir toplantıda içlerinden biri şöyle dedi:

"Ey müslümanlar, sizler Romalıları Araplar gibi mi sanıyorsunuz? Yakında kendinizi bu "cesur" adamların ipleriyle bağlı bir halde göreceksiniz!"

Başka biri şöyle konuştu: "Bu bağlar her birinin vücudu­nu sardıktan sonra, yüz defa da sopa yeseler ne iyi olur, değil mi?"

Bir başkası, Hz. Peygamber'in sefer hazırlığını kastede­rek:

"Şu adama ve yaptığı hazırlıklara bir bakın! Suriye'deki ve Roma İmparatorluğun daki kaleleri fethedecekmiş! Hey­hat, heyhat!.." diyordu.[27]

Yine Tebük seferi sırasında Hz. Peygamberin develerin­den biri kaybolmuştu. Mü'minler onu aramaya çıktıklarında münafıkların bu olayı alaya alıp birbirlerine şöyle diyerek eğlendikleri rivayet edilir: "Şu adamın peygamberliğine ba­kın! Gökten haberler alıyor, fakat devesinin nerede olduğunu bilmiyor."

Fakir bir müslüman, ailesinin ihtiyaçlarından fedakarlık yaparak ayırdığı az bir miktardaki sadakayı îslâmî harekete yardım olarak getirdiğinde münafıklar alay ederek:

"Şuna bakın hele, işte Roma İmparatorluğunun kalelerini fethetme­ye yarayacak para!.." diyorlardı. Zenginler yardım ettiği za­man da, "bunlar mürâidir" diyorlardı.

Uhut savaşına münafıklardan da katılan olmuştu. Hz. Peygamberin öldürüldüğü şeklinde bir şayia duyulunca; "Ab­dullah b. Ubey'e gidelim ve bizim için Ebu Sufyan'dan eman dilemesini rica edelim!" demeye başladılar. Yani, müslümanların yanında savaştığımız için, affedilmemizi isteyelim... de­mek istediler. Daha küstah olanlar ise: "Eğer Muhammed gerçek bir peygamber olsaydı öldürülmez di; atalarımızın di­nine dönsek daha iyi olur... diyecek kadar ileri gittiler. [28]

Azılı münafıklardan Nebtel b. Haris, Resulüllah'ın, "Şeytan'a bakmak isteyen Nebtel'e baksın" dediği şahıstır. İşte bu Nebtel, Resulüllah'a gelip onunla konuşur, onu dinler, sonra da münafıkların yanına giderek gıyabında Resulüllah ile alay eder ve onun hakkında şöyle derdi:

"Muhammed, sadece her söyleneni dinleyen bir "kulak"tır. Kim ona ne derse onu doğrular."

Bunun üzerine şu âyet indi:

"İçlerinden bazıları da Peygamber'e eziyet ederler de, o (her söyleneni dinleyen) bir ku­laktır derler." [29]

Münafık öncülerinden Evs b. Kayzî ve etbâı da Hendek günü "Evlerimiz (sağlam değil) açıktır, bize müsade edin de evimize gidelim” [30] diyerek savaşa katılmak istemeyen bir gurubun sözcülüğünü yapmıştı. İlâhî ihtar ile "Halbuki onla­rın evleri açık değildir; onlar sadece savaştan kaçmayı arzu ediyorlardı” [31] buyurularak gerçek yüzleri meydana çıkarıldı.[32]

 

Kötülüğü Emreden

 

Münafıklar insanlara fenalığı emreder, iyilikten de alıkorlar. [33] Yani insanlar içinde küfür ve isyanın yayılması için çalışır, iman ve itaattan nehyederler. [34]

Eğer bir kimse fena olan bir şeyi yapmaya niyetlenirse, münafıklar tüm sempatilerini; tavsiye, teşvik, iyi dilek, övgü ve onaylarını böyle bir kimseye tahsis ederler. Bu kötülüğün işlenmesinde elbirliği yaparlar; başkalarını da bunda rol al­maya ikna ederler.

Ayrıca cimri olsun, cömert olsun, hiçbir münafık hayırlı bir gaye için harcama yapmaz.

Münafıklar, fesat ehlidirler; ama bu fesatlarını salah zannederler. Onlara, ""Yeryüzünde fesat çıkarmayın!' denildiği zaman, 'biz ancak ıslah edicileriz' derler. [35]

Aslında fesat, itidal ve istikametten ayrılmak, "doğru" olanı yok etmek demektir. Ancak münafıkların fesadı, küfür ya da nifak anlamındadır. [36]

Çalışmaları, küfür ve isyanı yaymaya yönelik olduğu hal­de "biz ıslah edicileriz!" diyerek, yaptıkları ifsadı, inkar ile örtmek isterler. Çünkü bunlar hakkı seçmek istemediklerin­den, bozmayı düzeltmek sanırlar. Yeryüzünün fesadı demek, Allah kullarının hallerini bozan, gerek dünya gerek âhiret iş­lerini çığırından çıkaran fitneler demektir; ifsad da bunlara sebep olacak şeyleri ihdas etmektir. [37]

İleri teknolojiye, aldatıcı refaha ve mutluluk sanılan gaf­letle sürüp giden hayata rağmen, bugün dünyanın bir fesat, maddi manevî bir çürüme, insanla beraber eşyanın ve mad­denin taiatını dahi tağyir eden bir anarşi içinde olduğu acı bir gerçektir. Bütün bunların sebebi, küfür ve nifak impara­torluğunun, hayatı fitne ve fesat üzerine ayarlamış olması­dır. Çünkü, kim yeryüzünde Allah'a asî oluyorsa yahut O'na isyanı emrediyor, itaatten alıkoyuyorsa işte o, yeryüzünde fe­sat çıkarıyor demektir. Zira yeryüzünün salahı ancak O'na itaat iledir. Bu itaat olmadan, Allah'ın ahkamına boyun eğil­meden, insanlığın felahı düşünülemez.

Bu küfür ve nifak kodamanları, kendi düşünceleri ve sis­temleri ve hayat tarzları gibi, toplumların düşünce, inanç ve hayatlarını da aynı isyan, aynı tuğyan ve aynı küfran temeli­ne dayalı hale getirmişlerdir.

İsyankarların, tuğyankârların, özellikle münafıklık mas­kesini takmış elebaşıların toplumlara yön verme, teşri ve icra mevkilerinde bulundukları zaman zararlarının, fitneleri­nin ve fesatlarının kat kat artacağı da şüphesizdir. Kur'ân, münafıkları hedef alarak bu gerçeği şöyle haber verir:

"De­mek siz idareyi ve hakimiyeti ele alırsanız hemen yeryüzünde fesat çıkarırsınız.” [38]

Halihazır durum, işte bu fesadın, yeryüzünü bütünüyle kapladığının remzidir. Başka bir deyişle, mevcut durum fesa­dın umumîleşmesi, kökleşmesi, sistemleşmesi ve kurumlaş­mış olmasının bilfiil sergilenmesidir.

Saadet asrında münafıklara iman teklif edildiğinde, "biz de o beyinsizlerin iman ettiği gibi iman mı edelim?" derlerdi. [39] Kendilerini akıllı, mü'minleri sefîh sayarlardı.

Bugünkü tavırları da ondan farklı değildir, hatta daha da dehşetlidir.

Münafıklar bu tutumlarıyla, kendi iman esaslarından bi­ri olan insan hakları ilkesinin gereğine, eşitlik ilkesine bile razı olmazlar; kendilerini üstün, imtiyazlı, bilgiç, aydın ve akıllı kabul ederler. Onlar bu itikadlarıyla insanları aşağılı­yor ve özellikle mü'min insanlara "o budalalar, süfehâ" diyor­lar. Kendilerinin özel ve başka bir inançları olduğunu, ve ol­ması gerektiğini ima etmek istiyorlar. Onların nazarında müslümanlar aşağı ve düşük bir sınıftır.

Gerçek şu ki, münafıkların, mü'minler topluluğunu de­ğerlendirmede kendilerine has bir anlayışları vardır. Bu anlayış, İslâmî imanın sadece cahil avam tabakası için gerekli olduğu şeklinde ifade edilebilir.

İşte bunun için, kafirlerle beraber yaşamak imkanını gördükleri zaman imanın lakırdısını bile etmezler, mü'minlerle beraber yaşamak zorunda kaldıkları zaman da imandan bahsederler.

Çok tehlikeli bir tutumları daha vardır ki o da, İslâmiyeti ancak kendilerini tehlikeye sokmayacak derecede kaldığı müddetçe, ona hoşgörü ile bakmalarıdır.

Münafıklar, hidâyet karşılığında dalaleti satın almışlar­dır; fakat bu alışveriş onlara kazanç sağlamamıştır.

Münafıklar, Allah'ın gazabına (kızgınlığına) sebep olan şeylerin ardınca gider, yine O'nun razı olacağı şeyleri de kötü görürler.

Münafıklar birbirlerin dendir. Kötülüğü emreder, iyilik­ten de alıkorlar. Toplum içinde küfrün, isyanın, fesadın fış­kın yayılması için çalışırlar. [40]

Sözün kısası; münafık, kuzu postuna bürünmüş kurttur. Münafık, yalnız iyi gün dostudur; ikbalde var, darlıkta yok­tur. [41]

 

İslâm Hukuku Ve Siyaseti Açısından Durumları

 

Şimdi önemli olan, müslümanların ve İslâmî otoritenin münafıklara karşı tavrının nasıl olacağıdır.

Daha önce de belirtildiği üzere, münafıkların dünyevî ba­kımdan konumları kafirlerden farklıdır.

Asr-ı Saadet'te, içlerinde küfrü gizledikleri halde müna­fıklar öldürülmemiştir. Bunun dünyevî sebebi, "Peygamber ashabını öldürüyor!" dedirtmemektir. Bu öldürmemenin bir de dini dayanağı vardır ki o da şudur: Tevhid kelimesini her kim açık olarak söylerse ona kılıç kalkmaz ve öldürülmez. İçinde sakladığından dolayı onun hesabı ise Allah'a aittir. [42]

Bu dünya hayatında İslâm hukuku sadece açık küfür, is­yan, ihanet ve sadakatsizlik gösteren münafıklara kafir mu­amelesi yapar. Bu ölçü içinde hareket edilmesi, onların İslâm cemaatinden sayılması anlamına gelmez ve onları İslâm üm­metinin dışında saymanın ilk fiilî alameti cenaze namazları­nın kılınmamasıdır.

Bu konuda Kur'ân, Peygamberimize hitaben, "Onlardan ölen hiçbir kimsenin cenaze namazını asla kılma!" buyurur. Bu namazdan mahrum bırakılmalarının asıl sebebi şudur:

Hz. Peygamberin namazı rahmettir; onlar ise rahmete ehil ve layık değildir. [43]

Buharî'nin İbn Ömer'den (r.a.) rivayet ettiğine göre: Ab­dullah b. Übey öldüğü zaman samimi bir müslüman olan oğ­lu Abdullah Hz. Peygamber'den babasına kefen yapmak üze­re gömleğini istedi. Hz. Peygamber bu isteğini yerine getirdi. Daha sonra Abdullah ondan babasının cenaze namazını kıl­dırmasını istedi. Hz. Peygamber bunu da kabul edip kıldır­mak için hazırlandı.

Fakat Hz. Ömer bundan caydırmak isteyip, "Ey Allah'ın Resulü, Allah menettiği halde ona namaz mı kılıyorsun?" de­di. Bu konuşma bir süre devam etti ve sonunda yukarıdaki âyet nazil oldu. [44]

Bundan sonra Hz. Peygamber'e, herhangi bir kimsenin cenaze namazını kıldırması teklif edildiğinde -eğer yakından tanımıyorsa- ilk önce ölen adamın durumunu araştırır­dı. Onun fena bir insan olduğunu öğrendiğinde cenazenin ai­lesine "Onu istediğiniz gibi gömebilirsiniz" derdi. [45]

Müslüman âlimlerden bir kısmı, özellikle Maturidîler dünyada zahire göre hükmedilmesinin gerekli olacağını ileri sürerek, 'münafık dünya hükümlerinde müslüman gibidir' demişlerdir. Buna göre, kalben tasdik etmediği halde dili ile ikrar edip, hareketleri ile de müslüman görünen münafık in­san, bir müslüman gibi miras alır, kendine mirasçı olunur, müslüman bir kadınla evlenebilir, cenaze namazı kılınır ve müslüman kabristanına gömülür. [46]

Bir görüşe göre de bu hal, "Allah'ın onlarla istihza (alay) etmesidir,” [47] Bu istihzanın bir sonucu olarak münafıklara dünyada müslüman muamelesi yapılır.

Münafıklara, gerek ibadetler ve gerekse muamelatla ilgi­li ilahi ahkamın hepsi müslümanlara tatbik edildiği gibi tat­bik edilir. Fakat bununla beraber mü'minler bunlara dikkat etmeye, hüküm ehliyetini ellerinde tutup onlara kaptırma­maya memur edilmişlerdir.

İslâm devletinin münafıklara böyle davranmasının hik­metlerinden biri, bunların müslüman muhitlerinde ve İslâmî hükümler altında yetişecek olan evlatlarından gerçek mü'minlerin yetişmesine imkan bırakmaktır. Diğer sebep de: Bu münafıkları, kalben iman etmedikleri ahkamı ilahiyyenin kendilerinde uygulanmasına mecbur etmek suretiyle onları her lahza gönül azabı içinde bırakmak ve cezalarını dünyada dahi çektirmektir. [48]

Yalnız burada şu gerçeği de belirtmek yerinde olacaktır. Daha önce, bu iki yüzlülüklerine ve alenî cürümlerine rağ­men hoşgörü ile karşılanan münafıkların fitnelerine son ver­mek için bilahere tedbir alınmaya başlandı.

O aşamadan itibaren münafıklara açıkça kafir muamele­si yapılması emredildi. "Ey Peygamber, kafirlerle ve müna­fıklarla cihad et ve onlara sert davran! [49] emri bunu göste­rir.

Bu emir, münafıklara karşı uygulanan politikadaki deği­şikliği belirtmektedir. Daha önce münafıklara müsamaha gösteriliyordu. Dış düşmanlardan başka bir de iç düşmanlar zuhur etmesin ve iç çatışma olmasın diye bu tutum gerekliy­di. Ayrıca da, İslama girmeleri ihtimali ile onlara mühlet ve­riliyordu. Ama artık belli bir dönemden sonra münafıklara yumuşaklık gösterilmesi için bir sebep yoktu.

İbn Abbasi (ra) göre de bu âyetteki "kafirlerle ve müna­fıklarla cihat et" emri: Kafirlere karşı kılıç ile, münafıklar ile de lisan ile cihad et, manasınadır. Çünkü onlar, lisanlarıyla müslümanlık izhar ettikleri için onlarla kıtal caiz değildir. [50]

Bununla beraber açık düşmanlıkları, müslümanlara kar­şı tertip ve hileleri açığa çıktığı zaman münafıklara karşı şiddetli ceza ile mukabele edildiğini görüyoruz. Mesela Tebük seferine katılmamaları konusunda halkı ikna edip vaz­geçirmek için toplandıkları bir münafıkın evini Hz. Peygam­ber ateşe verdi. İşte hem bu olay, hem de Mescid-i Dırar'a karşı gösterilen tepki de münafıklara karşı sert tutumun bir nişanesidir.

Aslında Resulüllah'ın bağlı bulunduğu temel kural, za­hirde olanı kabul edip batını Allah'a bırakmaktı. Lakin bununla beraber hiçbir hususta onlara güvenmiyordu. Resulullah'ın. Medine'den ayrıldığı çok olurdu. O zamanlarda Medi­ne'ye vali olarak ensardan bazılarını bırakmış, ama hiç bir defasında münafıklık şüphesi taşıyan birini bırakmamıştır.

Bu durum da bize, nifak şüphesini taşıyan yahut kalplerindekini açığa vurmama durumunda olan kimselere liderlik ve herhangi bir üst görev verilmemesi gerektiğini gösterir.

Kafirler için olan ehliyetsizlik münafıklar içinde söz ko­nusudur.

Bütün bunlarla beraber münafıkın, hem dünyadaki fitne ve zararı, hem de uhrevi ceza bakımmdan kafirden eşed, ye­rinin de "derk-i esfel" olduğunu hatırlatmakta yarar vardır. [51]



[1] Hazin: 2/191

[2] Muhtasar: 1/32

[3] İbn Kesir Muhtasarı, 1/451, İ. Ahmed, İbni Ömer'den rivayet

[4] Nisa: 4/143

[5] Nisa: 4/145

[6] Beyzavî, 1/55; Haazin, 2/191

[7] Nur: 24/48, 49.

[8] Muhtasar, 2/613

[9] Münafikun: 63/4

[10] Elmalılı, 7/5001

[11] Münafikun: 63/4

[12] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 189-192.

[13] Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma, Hz. Peygamber ve Devlet (Makale) İs­lâm Mecmuası, sayı, 18

[14] Bakara: 2/14

[15] Safvetü't-tefâsîr, 1/36

[16] Muhammed: 47/26; Medârik, 5/408. Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 192-196.

[17] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 196-197.

[18] Tevbe: 9/107

[19] Haşr: 59/14

[20] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 197-199.

[21] Nisa: 4/138, 139

[22] Nisa: 4/141

[23] Fetih: 15

[24] Nisa: 4/140

[25] el-Cemel Ale'l-Celâleyn (Celaleyn Şerhi), Süleyman b. Ömer eş-Şafıî, c.I, s. 504

[26] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 199-201.

[27] el-Alusî, 10/130; Muhtasar, 2/153

[28] Beyzavi, 1/600

[29] Tevbe: 9/61

[30] Beyzavî, Haazin, 5/97

[31] Ahzâb: 33/13

[32] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 201-203.

[33] Tevbe: 9/67

[34] Safetü't-tefâsir, 1/547

[35] Bakara: 2/II

[36] el-Âlusî, 1/153

[37] Elmalılı, 1/233

[38] Muhammed: 4722

[39] Bakara: 2/13

[40] Bakara: 2/16, 18; Tevbe, 67;Muhammed, 27-28

[41] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 203-206.

[42] Müslim, Kitâbu'l-İman, c. I, s. 53

[43] Tevbe: 9/84; Sâbunî, Safretü't-Tefâsîr, 1/554

[44] el-Alûsî, 10/154

[45] Muhtasar: 2/162

[46] İmamı Maturidi, Kitabü't-Tevhid, s. 374-375, Beyrut, 1970

[47] Bakara: 2/15

[48] Hak Dini Kur'ân Dili, 1/241

[49] Tevbe: 9/73

[50] Haazin, 3/159; Safvetü't-Tefâsîr, 1/549

[51] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 206-209.