İRTİDAT EDENLER (DİNDEN DÖNENLER) - 7. Sayfa
İRTİDAT EDENLER (DİNDEN DÖNENLER)
İRTİDAT EDENLER (DİNDEN
DÖNENLER)
İnanç ve İnkar bakımından insanları ve toplumları değerlendirirken görürüz ki mevcut inkarcı tiplerden biri de "mürted"ler, yani irtidat edip dinden dönenlerdir.
İrtidat, mü'min ve müslim olduktan sonra, yeniden küfre dönmek, İslâm dinini terketmek demektir.
Bu kavram Kur'ân-ı Mübîn'de, "Sizden her kim dininden döner (irtidat eder) ve kafir olarak ölürse..." [1]
şeklinde zikredilir. Ayrıca, "Şüphesiz, kendilerine hidâyet belli olduktan sonra (dine) arkalarını dönenler... [2] diye de ifade edilir. Bu âyetteki arkalarını dönenler ifadesinden maksat: eski küfürlerine (yahut münafıklığa) dönenler demektir. [3]
İşte herhangi bir suret ve tavırla imandan inkara sapan fert ve topluluklar hakkında Kur'ân'ın hükmü kesindir. Denilir ki, "İman edip de sonra küfre sapanlar, daha sonra (tekrar) iman edip yine küfre dönenler, sonra da inkarlarında ileri gidenler, Allah tarafından ne bağışlanacak ne de doğru yola iletilecektir! [4]
İlk dönemde Yahudiler böyle bir hale düşmüşlerdir ve bu âyet de o vesile ile nazil olmuştur. Çünkü Yahudiler evvela Musa aleyhisselama iman ettiler, sonra O'ndan dönüp buzağıya taparak kafir oldular. Sonra tekrar o Peygambere inandılar. İsa aleyhisselam geldi, ona iman etmeyip küfre saptılar. Nihayet Resulullah gelince onu da kabul etmeyip küfürlerini katmerli ve sürekli hale getirdiler.
Mürtedler, yani Hak Dini terkedenler, en derin dalalet ehli olarak hükme bağlanır ve tevbelerinin kabul edilmeyeceği bildirilir. Çünkü onlar, inandıktan sonra küfre dönmüş ve küfürlerini artırmışlardır. [5] Ölünceye kadar küfürlerinde devam ve ısrar ederek [6] küfürlerini ziyadeleşitirmiş ve affedilmez hale getirmişlerdir.
Dinden dönen mürtedlere şeytan günâh işlemeyi kolaylaştırmış ve onları uzun emellere, arzulara düşürmüştür. [7] Büyük günahları işlemeyi onlara önemsiz ve kolay göstermiş, emellerini ve kuruntularını çoğaltmış, kendilerinin çok ömür süreceklerini onlara telkin etmiştir. [8]
İrtidat edenlerin bütün iyi işleri, dünyada da ahirette de boşa çıkacaktır. [9] Bütün amelleri, İslâm inancında iken yaptıkları hasenatın hepsi dünyada ve ahirette batıl olur, boşa gider; telafisi kabil olmayacak bir surette tutulur, yani bütün çalışmaları (mesâileri) heder olur. [10]
İrtidat, küfürden daha büyük bir suçtur ve bu suça denk olarak da büyük cezalar haber verilir. Bu cümleden olarak, "O gün bazı yüzler ağarır, bazı yüzler de kararır. Yüzleri kararanlara: 'İnanmanızdan sonra inkar ettiniz öyle mi? O halde inkar etmenize karşılık azabı tadın!' denilecektir.' [11]
Bu irtidat bahsinde, İslam'ın ilk dönemlerinde vuku bulan irtidat hadiseleri sebebiyle nazil olduğu bildirilen bir âyeti kerimeyi de hatırlamak yerinde olacaktır:
"Ey iman edenler, sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, yakında öyle bir toplum getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah'ı sever...' şeklinde başlayan bu Kur'ân bildirisinde, dini terkeden toplumların yerine, o nimete layık gerçek mü'min toplumların getirileceği haber verilir.
Hakikaten İslâm'ın ilk dönemlerinde onbir fırka dinden dönmüştür. Bu vak'alardan üçü Hz. Peygamber'in hayatının sonlarına doğru meydana gelmiş, yedisi Hz. Ebu Bekir devrinde, biri de Hz. Ömer devrinde olmuştur.
Fakat burada bizim için önemli olan husus, bunları birer tarihi vak'a olarak anmak ve anlatmek değil, günümüz insanının bir irtidat keyfiyetiyle alakası ve bulaşıklığı olup olmadığının incelenmesidir.
Müfessirlerin de işaret ettiği gibi irtidat, bir veya birkaç olaya ve belli bir zamana münhasır değildir. Ayetlerin hükmü de umumidir ve o zamanlardan beri toplumların inanç bakamından sergiledikleri durumlar da bunu doğrulamaktadır. Yani değişik karakterler arzetse de irtidat etme halleri hiçbir devirde ve toplumda eksik olmamıştır. [12]
İrtidat Sayılan Haller
Şimdi burada, çok önemli saydığım bir noktayı belirlemek yerinde olacaktır.
İster ferdî ister toplu halde olsun, dinden dönme gibi büyük bir suçun sabit olması, gerçekleşmesi için, bir insanın veya toplumun "Ben İslâmı tamamen terkettim.." veya "şu dine girdim..." gibi bir beyanda bulunması şart değildir. Bu hali ifade eden tutumlar ve tavırlar göstermesi yeterlidir. Veya kendini mü'min saydığı halde, bir insanın, İslâmiyet'in emir ve yasaklarından sadece birini reddetmesi veya o esasa karşı tavır alması, irtidat keyfiyetinin gerçekleşmesi için kafidir.
Yukarıda bir kısmını zikrettiğimiz âyetlerin nüzulüne sebep olan ve İslâm tarihindeki diğer irtidat olaylarının mahiyet ve karakterine baktığımız zaman da bunu görürüz. Yahudilerin durumu hariç, diğerlerinin tamamında red ve inkar etmenin kısmî olduğunu görüyoruz.
Nitekim Hz. Ebu Bekir zamanındaki meşhur olayda da bazı kabileler sadece zekat vermek istemediklerini beyat etmişlerdi. Değilse müslümanlığı ve diğer emirleri kabul ediyorlardı.
Meşhur Eş'as b. Kays'ın da şöyle bir sözü vardır:
'Temin ederim ki ben kafir olmadım, ancak malımı vermek istemedim..."
Öyle görünüyor ki irtidat hadisesinin temel illeti sadece inkar değil çoğu kere İslâm otoritesine karşı gelmektir. Mesela bugün de zekat îslâmî ülü'1-emr tarafından toplanacak olsa vermeyecekler çoğunluktadır.
Netice olarak, mürted olmanın temelinde biraz ekonomik, biraz da Hz. Peygamber'in iktidarını kabul etmemek gibi siyasî etkenler de vardır.
O zamanki mürtedlerden bir kısmı da:
"Muhammed (asm) peygamber olsaydı ölmezdi..." diyerek putperestliğe dönmüştür.
Yalnız şu var: Hangi sebep ve saik neticesinde olursa olsun, irtidat eden kişi, yani mürted, dinî bakımdan en büyük suçu işlemiştir. Bunun için de suçu isbat edildiği ve şartlar tahakkuk ettiği takdirde mürtedin cezası ölüm olarak takdir edilmiştir.
Çünkü kafir, belki de İslâm'ı henüz tanımamış ve ondan yeterince haberdar olmamıştır. Dolayısıyla davete muhtaç durumdadır. İslâm ona anlatılsa belki de kabul edecektir. Fakat mürted olan kişi, müslümanlığı tanıdıktan ve ona inandıktan sonra dini terkedendir ki, bu halde İslama büyük hakaret ve onu aşağılama eylemi vardır.
Mürted, müslüman otoriteye âdeta savaş açmış bir bâğî ve muharip durumundadır. [13]
Gizli İrtidat
İçinde bulunduğumuz toplumun bir kesiminin, itikad ve fikir bakımından halleri gizli irtidat vak'asına uymaktadır.
Bu kalabalıkları, bundan başka hiçbir kalıba oturtmak mümkün olmamaktadır.
Tanzimatla denilen bîr nevi psikoloji ile başlayan, meşrutiyet ve cumhuriyet dönemleriyle gelişen hâlet-i ruhiye ve bu ruh halinin sonucunda, akide, düşünce ve sosyal yaşantıda meydana gelen değişim, öyle bir insan türü oluşturmuştur ki bu insan ne'vi, mukaddesat cümlesinden bazı şeyleri "bu benim aklıma ve çağdaş anlaşıya uymuyor..." diyerek kolayca reddedebilecek, akide bakımından zararlı olan birçok şeyi de rahatlıkla ve isteyerek benimseyip bir kurtuluş düsturu gibi sarılabilecek hale düşmüştür.
Aslında Tanzimat düşüncesi, bir veçhesiyle İslâmiyet'e olan itimadın zayıfladığının dışa vuran tezahüründen başka bir şey değildir. Dolayısıyla, o psikoloji ile başlayıp, batılılaşma adı altında gelişen değişim, diğer adıyla yapancılaşma çığırında gelinen bugünkü nokta, tam anlamıyla bir gizli irtidat olgusunu sergilemektedir.
Hem resmî, hem de özel ve sivil planda İslâmiyetin dışlanması demek olan bu hal, gizli irtidat hükmünden başka hiçbir şeyle izah edilemez. Çünkü bu toplum, bir zamanlar İslâmiyeti -tam olmasa da- esası itibariyle benimsemiş bir toplumdu.
Ama sonra onu çağın gerisinde kabul ederek kendine göre çağdaş normlar edinmek gibi batıl bir yola saptı, daha doğrusu saptırıldı.
İşte bu kültür ve bu anlayışla oluşan bir toplumun içinde, fikrî ve itikadı alanda, tevhid ölçüsünde ve çizgisine göre birçok sapmaların olması ve neidüğü belirsiz, melez, şahsiyetsiz ve kimliksiz insanlardan oluşan bir toplumun ortaya çıkması ise kaçınılmazdır.
Daha önce de işaret edildiği üzere, ilk dönemde kendini gösteren irtidat olayları ile son dönemlerde gizli ve itikatla da meydana gelen irtidat hallerinde, temelde yatan etkenler ve reddetmenin dışa vuruş şekilleri bakımından ortak nitelikler ve benzerlikler vardır.
Meselâ kendini mü'min saydığı halde, zekat diye bir görev tanımayan zenginler, yetkili merciler tarafından tahsil edilecek olsa vermeyecek durumda olan zenginler...
"Faizi bankalar kendi rızasıyla veriyor veya biz kendi istediğimizle ödüyoruz..." diyerek böyle dinî bir haramı kabul etmeyen ve bunu meşru sayan şahıs ve kurumlar...
Yine mesela icabında oruç tutan, kurban kesen, cuma namazı da kılan, fakat beş vakit namaz diye bir görevi yerine getirmeyip, böyle bir yükümlülüğü de adeta kabul etmez bir tavır içinde olan kalabalıklar...
Ve daha yaygın bir hastalık olarak, lâik ve şeriatsız bir dindarlığa güya taraftar olanlar...
Bütün bunlar "ridde" ve irtidat ölçüsünden başta hangi kalıba oturtulabilir?
Yine bu tür düşünce sahipleri, belki de mü'min bir aileden gelmektedir ya da gençliklerinden tam müslümandılar.
Dinden dönme oylayının bireysel ve toplumsal düzeyde vuku bulduğunu daha önce de belirtmiştik. Bu durumu, müfessir Hamdi Yazır merhum da şöyle belirtiyor:
"Demek oluyor ki bu gibi televvünat (yani itikada bakımdan değişik renklilikler göstermek) sadece efrad (ferdler) hakkında değil, cemaatlar hakkında da sebeb-i felakettir.
"Binaenaleyh, bir zamanlar İslâm dinine hizmet etmiş olup da bilâhere kâh küfür ve kâh iman, şuraya buraya bocalayarak sonunda küffara istihale etmiş (dönüşmüş-yabancılaşmış) olanların halâs ve selamet bulmalarında asla ihtimal olmadığını da anlaşılmış oluyor." [14]
Yani bu toplumlar iflah olmazlar. Felah, refah ve terakki gibi zahiri bakımdan iyi gibi görünen hallere rağmen, bunun gerçek bir saadet ve iyileşme olmadığı şühesizdir. Asıl kurtuluş, toplumların benlik ve şahsiyetlerini bulmasıdır.
Bu da ancak İslâmiyet'le mümkündür.
İslâm'ın dışında herhangi bir merciye ve sisteme yöneliş, durum ve derecesine göre, küfür, şirk, nifak ya da irtidat hallerinden biriyle nitelenip hükme bağlanabilir. [15]
[1] Bakara: 2/217
[2] Muhammed: 47/25
[3] Beyzavî, (Mecmua), 5/511
[4] Nisa: 4/137; Âi-i Îmrân: 3/86
[5] Âl-i Îmran: 3/90
[6] es-Sabûnî, Muhtasar, 1/298
[7] Muhammed: 47/25
[8] Beyzavî, age, 5/511
[9] Bakara: 2/217
[10] Âl-i Îmran: 3/106
[11] Mâide: 5/54
[12] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 210-212.
[13] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 212-213.
[14] Hak Dini Kuran Dili, 3/1499
[15] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 213-216.
İslami Okul Okulların En Önemlisi