KUR'ÂN'IN MÜ'MİNLER DEDİĞİ - 8. Sayfa
Mü'mînlerde Şiddet ve Merhamet
İslâm'ı Yeni Kuşaklara Aktarmak
KUR'ÂN'IN MÜ'MİNLER
DEDİĞİ
Özellik Ve Yükümlülük
Bâtılın Gösterişi Karşısında
Mü'minler akıllıdır, ülü'l-elbâb'dır. Bunun için onlara, gösterişli olmasına rağmen kötü olana değil, az ve alâyişsiz olsa da "iyi"ye talip olmaları öğütlenir. [1]
Mü'minler, ülü'l-elbâb olmaları sebebiyle, gösterişli ve şatafatlı da olsa, meşru olmayanın ve bâtılın cazibesine kapılmazlar.
Çünkü Allah'ın indinde itibar, mal ve insan sayısı bakımından çokluğa değil, temiz ve meşru olanadır.
Meselâ küfür ehli çoktur, sayıca fazladır. Her türlü imkanları vardır, teknolojileri ileridir; makinaları, her türlü aygıtları, araçları, alabildiğine fazladır. Ama mü'min insan, bütün bunlara gözünü dikmeden, cazibelerine kapılmadan, kendi inancında olanların tarafını tercih eder, yalnızca onlara kıymet verir. Taraftarları az, imkanları kısıtlı, garip ve gösterişsiz olsalar da, izzet ve şerefi onların yanında görür.
Çünkü Yüce Allah, mü'minlere imanı sevdirmiş, onu kalplerinde süslemiştir. Buna mukabil küfrü, fışkı ve isyanı kötü göstermiştir. [2]
Hal böyle olunca mü'min insan, batılın göz alıcı durumu karşısında aşağılık duygusuna ve ümitsizliğe kapılmaz.
Kafirler süper güç olsa da, bu gücün her şey olmadığına ve bir gün zeval bulacağına, tepetaklak olacağına inanır.
Mü'minin, batıla ve fenaya kıymet vermemesi hem umumi, sosyal ve siyasal planda hem de bireysel plandadır. Yani bir mü'min, çok olsa da gayrımeşru kazanca değil, az fakat helal kazanca talip olur. Çünkü önderi olan Peygamber'den aldığı öğreti böyledir.
Bir şahıs Resulüllah'a gelerek, "Benim ticaretim şarap üzerinedir, bundan birçok servet kazandım; bu maldan Allah'a ibadet sayılacak ameller yapsam yararı olur mu?" diye sormuş, O da, "sen onu hacca, cihada ya da sadakaya sarfetsen de Allah katında bir sinek kanadına değmez" buyurmuştur.[3]
Mü'minin nazarında, dünyaya hükmeden saltanatıyla bütün bir batıllar dünyasının kıymeti ve heves edilecek bir yanı olmadığı gibi, meşru olmayan ama çok kâr sağlayan kazancın da değeri yoktur. Onun gözü hakta ve hakkın ölçülerine uygun olan şeydedir.
Mü'min insan, bütün dünyada müslüman olarak tek bir kişi kalsa da, yine doğru bildiği yolundan sapmayacak kadar kararlı ve kendi yolundan emin olan kişidir. [4]
Hakkı İdrak Eden
Mü'min insan, kör gibi değildir, Allah'tan indirilenin hak olduğunu bilir. [5] Halbuki bunu anlamayan inkarcı insan, adeta kör gibidir, onun beşerî hissi kapanmıştır ve hakkı idrak kabiliyeti yok olmuştur. Mü'min, tefekkür ve tezekkür ehlidir. Dünyanın fani oluşundan ibret alır. [6] Takdir eder ki, şüphesiz dünya şu görünen haliyle güzeldir, göz alıcı bir yeşillik gibidir. Ama sonra çirkin bir acuze gibi olur. Genç insan da sonunda düşkün, zayıf bir ihtiyar olur. Ve hepsinin sonu da ölüme mahkumiyettir. Saîd (kurtulacak) o kimsedir ki, hali işte bu devreden sonra hayır olur. [7]
Mü'min, faniye değil bakiye, "hoşa giden peşin'e değil, hayırlı ve devamlı olan akibete bakar. Tez geçeni değil, kalıcı olanı elde etmeye çalışır.
Mü'minler, Kur'ân'da anlatılan haberden ibret alırlar. Selim akıllarıyla bu gerçekten hisse kaparlar. [8]
Mü'minler, sözü dinler ve onun en güzeline tâbi olurlar. [9]
O güzel söz: Allah'ın kelamı, Resulü'nün beyanları ve onları izleyen selef-i sâlihîn'in açıklamalarıdır.
İşte mü'minler, bu en güzel sözden başkasına itibar etmez, değer vermezler. Bu en güzel sözün (ahsen'ül-hadîs'in) dışında olan her söz, her fikir ve görüş onlara göre "beşerî"dir, keyf ve arzulara dayanır. Hak bir mesnede bağlı değildir ve yanızca batılın eseridir. [10]
Allah'ın Sınırlarını Koruyan
Mü'minler Allah'ın sınırlarını koruyandır. [11] Her türlü hukuka riayet ederler. Paygamber'in, peygamber varisi olan ulemânın, akrabının, komşunun, hayvanları, ve bütün eşyanın hukukuna riayet ederler, [12]
Allah'ın akdini bozmaz, anlaşmayı yerine getirirler. Bu akitten maksat ruhlar aleminde cereyan eden "Ben sizin rabbiniz değil miyim"?" sualine kulların "evet" deyip, Cenab-ı Hakk'ın rububiyetini nefislerine karşı itiraf etmeleridir. Yani kullar ile Yaratıcı arasındaki sözleşmedir.
İşte mü'minler bu sözleşmeye sadık kalır, inkara sapmazlar.
İnsanlara ait olan emanetlere ve anlaşmalara riayet ederler. Kendilerine tevdi edilen emanetlere hiyanet etmezler. Yüce Allah'ın söz, fiil ve itikad olarak kula tevdi ettiği emanetleri de gözetirler. [13]
Emanetler yalnız mala ve eşyaya münhasır değildir. Bütün şer'î teklifler, Allah'ın kul üzerindeki haklarıdır. Kulların birbirlerine karşı olan hakları da emanet cümlesin dendir.
Mü'minler, Rablerine karşı saygılı olur ve "kötü hesap"tan (âhiret'te azapla sonuçlanan sûül-hisâb'dan) korkarlar. Onun için o büyük hesaplaşmadan evvel, nefislerini daima hesaba çekerler.
Ve onlar, Rablerinin rızasını dileyerek sabrederler.
Namazı kılar, kemlerine verilen rızıktan Allah yolunda harcarlar. [14]
Kalpleri Allah'a Bağlıdır
Mü'minler iman eden kimseler olmakla beraber, Allah'ı zikretmekle de kalpleri mutmain olur, yatışır; sükûna erer ve şüphelerden arınır. [15]
Bir yaratılış zaafı olarak genelde insanların gönülleri "mâsivâ"dan (Allah'dan gayrı ve dünyalık cinsinden) birçok şeye meyleder. Fakat hangi şeye meyletse ve hatta ulaşsa, hepsinin bir ötesi ve daha ilerisi bulunduğundan hiç birinde karar edemez, hiç biriyle itminan bulamaz. Mâsivadan olan hiçbir şey, ruhun iştiyakını teskin, heyecanını tatmin edemez. Lezzet ve gıptada daha yükseğine intikal etmek ister. Fakat ilâhî marifetten, Allah'ı daha iyi tanıyıp sevmekten zevk almaya başlayınca bütün isteklerin ve bütün işlerin Allah'a dönücü oldununu anlar ve artık ondan yüksek bir merci ve maksuda intikal mümkün olmaz. [16] Ve işte bu mertebede ruh sükûna erer. Gerçek mü'minler bu mertebeye yükselmiş olanlardır.
Mü'minler, Rablerinin korkusuyla titrerler [17] Allah'a olan bağlılıkları ve sevgileri korkuyu da doğurur. O'un razasına aykırı hareket etmekten korkar ve sakınırlar.
Onların kalpleri Allah korkusuyla dolu ve azaların da sükunet içinde olduğu halde namaz kılarlar. Yani onlar namazlarında "huşû"içindedirler. "Huşu" hali, korku ve saygı duygusu ile ifade edilebilir. Aynı zamanda: îhlas, makama saygı, kesin inanç be bütün dikkati ibadette toplamak gibi anlamları da vardır. [18]
İşte onlar, namazda huşu içinde olurlar. Aslı kalbde, görünüşü bedende olan bir saygı hali içindedirler. [19]
İstikamet Üzeredirler
Mü'minler, "Rabbimiz Allah'tır" deyip istikamet üzere yaşarlar. Bu hasletlerinden dolayı melekler de onları müjdeler. [20]
Hz. Ebu Bekir radıyallahü anha göre istikamet Allah'a şirk koşmamak demektir. Hz. Ömer de bir hutbesinde bu âyetteki istikamet hakkında, "istikamet üzere oldukları için müjdeye nail olanlar: Allah'a itaate dosdoğru oldular. Tilkiler gibi hilekârlığa sapmadılar.." diyerek bir açıklama getirmiştir.
Hz. Osman'a göre istikamet ehli, amelde ihlas erbabı olanlardır.
Hz. Ali'ye göre, farzları hakkıyla eda edenlerdir.
Fudayl b. Iyaz'ın açıklamasında ise: onlar, fani olan şu dünyada baki olan âhirete rağbet edenlerdir. [21]
İstikamet, dinin bütün yönlerini kapsamaktadır. Yani tam istikamet üzere olan bir kimse, tam anlamıyla mü'min olmuş demektir. Yoksa, basit ve dar anlamıyla sadece "doğruluk" demek değildir. Çünkü istikamet üzere olmak, insanın, hem Rabbi'ne, hem de kendine ve topluma karşı olan bütün yükümlülüklerini yerine getirmesi demektir.[22]
Boş Sözden Kaçınan
Kurtulacağı haber verilen o mü'minler boş şeylerden, "lağv"den yüz çevirirler; gereksiz söz ve fiilden sakınırlar. Yalan' söylemek, sövmek, anlamsız şaka (hezl) gibi tüm kötü hem de gereksiz sözleri sarfetmezler. İşte bunların hepsine "lağv" denir. Lağv, bir tanıma göre, "bâtıl" demektir. Şirki ve günahları da kaplayan bir batıl. Ayrıca söz ve fiillerden, yararı olmayan şeyler de aynı cümle dendir. [23]
Mü'minler abesle iştigal etmezler. Bütün davranışları anlamlı ve faydalı olduğu gibi boş durmaları ve sükûtları da faydalı ve hikmetlidir.
Boş söz işittikleri zaman ondan yüz çevirirler ve "biz cahilleri istemeyiz" derler. [24]
Mü'min kişi boş sözü, anlamı olmayan ve insanı fikirden uzaklaştıran lakırdıları konuşmadığı gibi bunları dinlemeye de tahammül etmez.
Zaten İslâm'ın halihazır durumu ve müslümanların hali buna müsait değildir. [25]
Mü'min İbadet Ehlidir
Mü'minler Kur'ân'da "ibadet edenler" olarak anılıyorlar. Onlar tevbe eden, hamd eden, din için seyahat, rükû ve secde edenlerdir.
Namazlarını da vakitlerinde kılarak muhafaza ederler.
İlâhî emanet cümlesinden olan farz namazlarını geçirmek veya eksik bırakmamak için dikkat ederler, şartları ve âdabı ile kulluğu yerine getirirler . [26]
Kur'ân'ın, kendileri için bir irşad ve müjde olduğu bildirilen kimseler de namazı ve zekatı veren ve âhirete de kesin olarak iman eden mü'minlerdir. [27]
Demek ki bu irşad ve tebşire mazhar olabilmek için imandan sonra bu niteliklerin bulunması şarttır. Gerek fert ve gerek cemiyet için namaz dinin direği, zekat da köprüsü olduğundan, namazı ve zekatı zayi edenler bu müjdeyi kaybetmiş olurlar. Onun için Hz. Ebu Bekri Sıddîk, bu emirlerden biri olan zekâtı vermeyen isyankârlara savaş ilan etmişti. [28] Zaten gerçek mü'minlerin vasıflarından biri de namaz kılmalarıdır. Onlar ki, Allah'ın âyetleri kendilerine hatırlatıldığı zaman derhal secdeye kapanırlar. Rab'lerini överek teşbih ederler.
Mü'minler rükû ve secde ederek Allah'ın lutfunu ve rızasını ararlar. Yüzlerinde de secdelerin nişanları vardır. [29]
Mü'minler, korkarak ve ümit ederek Rab'lerine dua ederler. Allah'ın âyetleri de onların imanını artırır. [30]
Kitaba Bağlıdırlar
Mü'minler, düşüncenin ve hayatın nizamı olarak Kitab'ı kabul ederler. Mü'minler, Kitab'a bağlanan ve ona sımsıkı tutunanlardır. [31]
Tevrat'ı bozan, kendi keyflerince hükümler veren, onun hükümlerini değiştirenler gibi değildirler.
Kur'ân'ın ifasindeki, Kitab'a bağlanmak ve tutunmaktan, yani "temüssük"ten maskat, ona iman ve onda olanla hükmetmektir. Başka bir deyişle onda bulunanla amel etmek, helal dediği helal saymak, haram dediğini haram bilmek, hududa (emir ve sınırlara) riayet etmek ve hükümlerine uymaktır. [32]
Yüce Allah'ın Resulü'ne "Sana vahyedilen Kitab'ı tilavet et, oku! [33] şeklindeki hitabında geçen "tilavet etmek"ten maksat da: ona uymak ve onunla amel etmektir.
İbni Mes'ud radıyallahü anh, Bakara süresindeki, "Kendisine Kitap verdiğimiz kimseler onu gerçek bir tilavetle okurlar" âyetini tefsirinde: Onun hakkıyla tilavet edilmesi: kitabın helal kıldığını helal, haram kıldığını da haram kabul etmeleri demektir. [34]
Münafıkların ilâhî hükümden kaçınmasına karşılık mü'minler, aralarında hükmetmesi için Allah'a ve Resulü'ne çağrıldıkları zaman onların sözü ancak: İşittik ve itaat ettik... demekten ibarettir. [35]
Mü'minlerin tavrı tam teslimiyettir. Kitab'ın ve tebliğcisinin bildirdiği, onun için kesin hükümdür. Onu beğenmemek, ona itiraz etmek ve bildirilenleri zamanın şartlarına uygun bulmamak gibi bir tutum, gerçek mü'mınin küfür saydığı bir tutumdur. Zira Allah ve Resulü bir durum hakkında hüküm verdiği zaman artık mü'min insan için, o işi kendi isteğine göre seçip seçmeme hakkı yoktur. [36] Onu olduğu şekliyle kabul edecektir.
Buna göre Kitap ve Sünnet, herhangi bir meselede bir beyanda bulunmuşsa, buna muhatap olan insanın ona muhalefet etmesi, seçenek ve çıkış yolu araması, görüş belirtip söz söylemesi düşünülemez.
Allah Resulü'nün, "Sizden hiç biriniz, arzuları benim tebliğ ettiğim esasa uymadıkça, gerçek anlamda iman etmiş olmaz” [37] sözü de bu hakikati çok kesin ve net bir şekilde hükme bağlamaktadır.
Zaten Allah'a gerçek anlamda inanmak ve İslâm'ı da bir din olarak kabul etmek, kişinin, O'nun isteğini kendi dileğine veya başkalarının isteklerine tercih etmesini gerektirir.
Mü'min, ancak Allah ve Resulü'nün bildirdiğini destekleyecek ya da açıklayacak mahiyette görüş belirtebilir. Bu esaslara uygun olmak kaydıyla, zamanın gereklerine göre tavır alma selâhîyetine de sahiptir. [38]
Mü'mînlerde Şiddet ve Merhamet
Mü'minlerde şiddet ve merhamet yerli yerince, gereğine göre ve rızay-ı Bâri'ye uygun şekildedir.
Peygamberimizin ashabı, kafirlere karşı şiddetli, kendi aralarında merhametlidirler, [39]
Bununla berber mü'minler, kötülüğü iyilikle savarlar [40] Din kardeşlerinden herhangi bir suretle gelen kötülüklere iyilikle karşılık verirler. Bu âyet-i kerîmedeki "kötülüğü iyilikle savarlar" cümlesi şöyle de anlaşılabilir: Mü'minler bir fenalık işledikleri vakit hemen onun ardından onu yok edecek hayırlı bir amel işlerler. Yani, "hasenat seyyiâtı giderir' düsturunca hareket ederler. [41]
Kendi dindaşlarından gelen bir sıkıntıya tahümmül ederler ama, aykırı kutuplardan gelen bir zulme ve harekete karşı haklarını müdafaa eder, haksızlığa boyun eğmez, zilletten hoşlanmaz, adaletle öçlerini alırlar.
Şüphesiz Allah'ın Resulü de kendi nefsi için asla intikam almazdı. Ancak Allah'ın haramlarının ve sınırlarının çiğnenip ihlal edilmesi durumu müstesnadır. [42]
Zaten Allah'ın haramları ihlal edildiği zaman bir mü'min için hilm ve yumuşaklık vacip değildir. Bilakis böylesi durumlarda mü'mine gerekli olan, şiddet ve hiddet göstermektir. Fenalığı önlemek için gerekli vaziyeti almaktadır.
İmamı Şafiî'nin, "gadap ve öfke gerektiği yerde kızmayan kimse hımar (merkep) gibidir. Uygun ve gerekli olmayan yerde yumuşaklık göstermek de cehalettir." [43], sözü de pasifliğin, tepkisizliğin, öfkesizliğin fenalığını dile getirmektedir. Bu pasifliğe "hilm-i himârî" denir.
Allah mü'minlere imanı sevdirmiş ve onu kalplerinde süslemiştir. Küfrü, fışkı ve isyanı da çirkin göstermiştir. [44]
Onun için mü'minlerin iman ehline muhabbeti ve merhameti; küfür ve fıks ehline de buğz ve şiddeti vardır.
Müslüman olduğunu iddia eden kimselerde küfür ehline karşı buğz yoksa iman zayıf demektir. Yine onun mukabili olarak, özellikle öncü durumundaki mü'minlere karşı sevgisizlik varsa bu da iman zayıflığındandır.
İman etmek için yalnız marifet kâfi değildir; bu imanın bir irade fiili olabilmesi için sevmek de lazımdır. Bu haysiyetle de dinin başı muhabbettir. [45] Hal öyle olunca müslüman geçindiği halde İslâm'ı kendisine mesele edinmiş hakikat ehli cemaatlere ve fertlere karşı bir muhabbeti olmayan, üstelik onları türlü bahane ve yollarla sürekli itham edip suçlayan garip tiplere elbette idrak sahibi bir müslüman gözüyle bakılamaz.
Bunlar hakkında hüküm vermek o kadar zordur ki, manevi kimliklerinin kitaplarda bile yeri yoktur. [46]
Râb'lerine Güvenen
Mü'minler sabreder ve yalnız Rablerine tevekkül ederler. [47]
Dinlerinde sabit ve kararlı olma hususunda sabr-u sebat gösterirler; ashabın yaptığı gibi, hicret etmekte, icabında evi-barkı ve yakınları terketmek pahasına da olsa, bu yolda sabır gösterir, sadece Hakk'ın rızasını ve mükafatını umarlar. [48]
İbrahim aleyhisselam'ın Rabbine olan tevekkülü ve güveni mü'min için güzel bir örnektir.
O, putperest kavmini ve atalarını kastederek, "onlar benim düşmanımdır, yalnız Alemlerin Rabbi dostumdur" dedi ve Rabbine nasıl güvendiğini şöyle belirtti:
"Beni yaratan ve bana yol gösteren O'dur. Bana yediren ve içiren de O'dur. Hastalandığım zaman bana şifa veren O'dur. Beni öldürecek sonra diriltecek de O'dur." [49] İşte bu şekildeki sağlam bir tevekkül, kuvvetli bir imana delalet eder. [50]
İşleri Şûra İledir
Mü'minlerin ferdî ve içtimaî işleri şûra iledir. Yani işler hem aralarında istişare ile, hem de şûra denilen bir heyetin kararlarıyla yürütülür. [51]
Toplumsal, ekonomik ve siyasal... bütün işlerini müşavere ile yürütürler. Bu şûranın esası ve işleyişi de, "kamu"nun görüşlerini temyil edebilecek ictihad sahibi "hallü-akd" erbabının toplanıp müzakere etmesiyledir. [52]
Fakat-kendi işlerine de kendileri sahip ve hakimdirler. Başkalarının elinde esir değildirler. Aralarında dayanışma vardır ve dağınıklık yoktur. Toplanıp söz birliği etmesini bilirler.
Bir zulme ve saldırıya uğradıkları zaman da kendilerini savunurlar. [53] Yardımlaşır ve gerektiğinde düşmandan öçlerini alırlar. Haklarını müdafaa eder, haksızlığa boyun eğmez, zilletten hoşlanmazlar. Düşmanlık ve tecavüz edenin cezasını verirler. Aşırı da gitmeyip adaletle hareket ederler.
Ve bunun için başka bir milletin himayesine sığınmazlar. Kendi cemaat ve milletlerinin güç birliğiyle zalim ve bağinin hakkından gelirler.
Bütün bunlar gösteriyor ki mü'minlerin müstakil, bağımsız bir dünya politikası olmalıdır.
Olmalıdır diyoruz, çünkü hali hazırda halkı müslüman olan devletlerin politik durumlarına ve dünya düzenine, bu müslüman halkların ne denli bağımlı bulunduklarına baktığımız zaman, gerçek mü'min cemaaat özelliklerini taşıyan bir siyasal yapının bulunmadığını görüyoruz.
Yani "olan" ile olması gereken arasında büyük bir aykırılık mevcut. Müslümanlar, kendi işlerine kendileri sahip değil. Hep başkalarının yönlendirmesi ve güdümüyle vaziyet alıyorlar. Yoksa, dinlerinin gerektirdiği şekilde yapılmaya mahkum bulunuyorlar. Ama bu zillete düşmenin asıl sebebi, İslâm'a olan bağlılıklarının, Rablerine olan güvenlerinin azalmış olmasıdır. [54]
Kısa Çizgilerle Mü'min
Mü'minler öğüt alırlar. Çünkü Kur'ân'ın insanlara bir uyarı, mü'minlere de öğüt olarak" gelmiştir. Mü'min, öğüt dinleyen ve onu tutan kimsedir. Yani söz hak ve onu söyleyen de haklı olduğu sürece, mü'min söz dinleyendir.
Kur'ân'ın "mü'minlere bir öğüt olarak" geldiği haberinden, "mü'minin sürekli nasihata ihtiyacı vardır" anlamı da çıkartılabilir Bu işi de ilim ve fikir bakımından yeterli ve yetenekli müslümanlar sözlü ve yazılı olarak yapacaktır. Böylece müslümanların imanları, duygu ve fikir hayatları sürekli canlı tutulacaktır. Ruhî ve kalbi hayat, kendine özgü manevî gıdalarla beslenmedikçe sönmeye mahkumdur.
Rahman'ın kulları yeryüzünde mütevazı olarak yürürler; cahillerle karşılaştıklarında "selam" der geçerler.
Ama bu, cahili sistem bağlılarına karşı bir zillet tavrı gösterilecek anlamına değildir. Bilakis müslüman, küfür tanrılarına karşı alabildiğine izzetli ve vakarlı görünecektir. İslâm'ın izzetini kendi şahsında ve tavrında yansıtacaktır.
Rahman'ın kulları, gecelerini Rablerine secde ederek ve O'nun huzurundan kıyam (namaz) ile geçirirler.
Onlar ki, harcadıkları zaman israf etmezler, hakkı da kısıp cimrilik etmezler, orta yolu tutarlar.
Onlar, Allah ile beraber başka tanrılara yalvarmazlar. Yalana şahitlik etmezler, yalan konuşulan yerde durmazlar. Boş laf konuşanlara rastladıklarında vakar ile oradan geçerler. Ve onlar ki, kendilerine Rablerinin âyetleri hatırlatıldığı zaman onlara karşı sağır ve kör davranmazlar. [55]
Mü'minler hayır işlerinde yarışır ve hayır için öncü olurlar. [56]
Allah'ın Resulü, mü'minlere kendi nefislerinden daha ileridir, kıymetlidir.
Büyük günahlardan ve çirkin işlerden kaçınırlar.
Rablerinin çağrısına gelir, namazı dosdoğru kılarlar.
Kendilerine büyük mükafat vadedilen mü'minler de: itaate devamedenler, istikamet sahibi olanlar, sabredenler, Allah'a boyun eğenler, sadaka verenler, oruç tutanlar, ırzlarını koruyanlar ve Allah'ı çok zikredenler. [57]
İşte bütün bu iyi hasletlerin sonucu olarak mü'minler felaha erecektir. Felah ise, murada ermek ve kavuştuğu bu hayırda devamlı kalmakdir.
Yine bu özellikleri ve liyakatları sebebiyle yeryüzüne varis olma hakkına da sahiptirler. Ayrıca en yüksek cennet olan Firdevs cennetine varis olacaklar ve orada ebedi kalacaklardır. [58] Fakat unutmayalım ki bu müjdeler, Kur'ân'ın bildirdiği bu iyi halleri üzerinde taşıyan, onları koruyan, yaşayıp yaşatan toplumlar içindir. [59]
Mü'mînlere Yükümlülük
Taşıdıkları iyi hasletlere karşılık yükselen dereceli mükatakla müjdelenen mü'minler, aynı zamanda birtakım ferdî ve sosyal görevlerle de mükellef bulunuyorlar.
Meselâ, mü'min insan aslında iman etmiş kimse olduğu halde, "Ey iman eden kimseler, Allah'a, Resulü'ne ve indirdiine iman edini" [60] emrine muhatap bulunuyor.
Bu hitapla onlara; imanınızda sebat edin, istikrarlı olun ve imanınızı hâlis yapın...[61] demek isteniyor.
İmanın hâlis olması ise mü'min kişinin tüm kalbiyle ve ciddi bir şekilde samimiyetle iman etmesi; düşüncelerini, sevgi ve buğzlarını, zevklerini, insanlarla olan ilişkilerini bu inancına göre ayarlaması demektir.
Mü'minlere bildirilen diğer bir mükellefiyet de "Kitab'a uymaları"dır.
Bu emir "Rabbinizden indirilene tabi olun, ondan başka dostlar edinip onlara tabi olmayın! [62] şeklindedir.
Bu emir, müslümana dost seçimi ve millet olarak takdir edeceği toplum hakkında bir ölçü veriyor. Buna göre, herhangi bir kimsenin dostluğu insanı Allah dostluğuna götürecek, O'na ve Kitabına uymayı kolaylaştıracak ve kişiyi o yönde eğitip geliştirecekse böyle bir dostluk faydalıdır, tavsiye edilmelidir. Yani Allah yolunda olanlarla beraberlik, din yolunu tıkayanlara aykırılık, mü'min için önemli bir kulluk borcudur, hatta iman şartıdır.
İşte terketmemiz ve buğzumuza hedef kılmamız gereken bu kimseler, toplumu sıratı müştekimden saptıranlar, dalalete sevkedenler, çeşitli yollar ve desiselerle insanı şirke dayalı sosyal disiplinlere çağıranlardır. [63]
Yine bu İlâhî hitapta: Allah'ın dininin dışında o dalalet ehlinin dinine de uymayın... ihtarı vardır. Çünkü bu durumda Allah'ın hükmünden başkasının hükmüne sapma [64] durumu mevcuttur.
Mü'minden istenen: İslâm'ı en doğru yol bilmesi ve onun dışında toplum için düşünce ve hayat sistemi olarak tertip edilen her görüşü mutlak bir yanlış olarak görmesidir.
İster yöneten isterse yönetici mevkiinde olsun her müslüman mutlak surette içinde bulunduğu duruma göre, dışında ve etrafında bulunan insana değer hükmü koyma açısından bir sorumluluk taşımalı; Allah'ın dininin insanlığa ve özellikle ümmete vaziyet etmesi için kalben ve fiilen bir çaba sarfetmelidir. Çünkü Yüce Allah mü'minleri yüryüzünün tasarrufunu ve hakimiyetini ellerinde bulundurmaları için yaratmıştır.[65]
Aziz ve Celil olan Allah insanı ahkâm-ı İlâhîyyenin icrasına memur eylemiştir. Ve bu bildiri, Ümmet-i Muhammed'e istikbalin egemenliğini va'deden gayb haberlerinden biridir. [66]
Bir mü'minin takdir ve tasvip edeceği otorite örneği olarak, Ömer b. Abdilaziz'in şu sadâkati, şu dirayeti, titizliği ve şer'î hassasiyeti ne muazzam bir örnektir. Halife olduğunda halkına yaptığı ilk konuşma şöyle olmuştu:
"İyi bilin: Allah'ın helal kıldığı kıyamete kadar helal ve haram kıldığı da kıyamete kadar haramdır. Dikkat edin... Ben hüküm koyucu 'değil, sadece konulmuş hükümleri tatbik eden bir kişiyim. Ben yeni bir çığır açan değil, sadece açılan bir çığırda, tâbi durumunda olup yürüyen bir kişiyim."
Ve her meseleyi çözücü, kaynağı Peygamber olan o muazzam ölçüyü şöylece tekrar ediyor:
"İyi bilin, Allah'a isyan olan şeyde kula itaat yoktur!.. Ben sizin en hayırlınız değil, sadece yükü ve mesuliyeti en ağır olanım!.." [67]
İşte mü'min, bu düsturu ölçü olarak alacak ve İslâmın geçmişteki bu sadık önderlerine hasret duyacaktır. Aynı kriter ve inançlara sahip yenilerini bulmak için çalışıp didinecektir. [68]
Belalarla İmtihan Edilmek
Mü'minler bazı ve musibetlerle imtihan edilebilirler. İşte bunun hikmetini düşünüp iyi değerlendirmek gerekir. Bu sınav öncelikle sadık ile kâzibin, hakiki ile sahtenin birbirinden ayrılması için olur. Nitekim bir hâdis-i şerifte, "İnsanların en çok belaya mühtela olanları peygamberlerdir, sonra saiihler, sonra da derece derece iyi hal sahibi olanlardır" buyurulur. Buna göre kişi, kendi durumuna göre belalarla imtihan olunur, dinî salabetine göre belaya uğrar. [69] Yalnız bu kural, her salih kişinin mutlaka bir musibet ile sınanacağı anlamına gelmez.
Yine Kur'ân-ı mübinde: İnsanlar sadece inandık, "âmenna" demekle, hiç sınanmadan bırakılacaklarını mı sandılar, denilmektedir. [70]
Âlemlerin Rabbi bu bildiri ile mü'minlerin ezalara karşı sabretmeleri ve imanları üzere sabit kalmaları hususunda onlara tahammül gücü vermeyi irade etmiş, daha öncekilerin de bu şekilde imtihan edildiğini haber vermiştir.
"Yoksa siz, Allah içinizden cihad edenleri, sabredenleri sınayıp bilmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?" âyet-i kerîmesi de aynı mânâyı ifade etmekte dir. [71]
Çünkü o ilk dönemde mü'minlerin başına öyle bir sıkıntı çökmüştü ki, nihayet Peygamberimiz ve Onunla birlikte olan mü'minler, "Allah'ın yardımı ne zaman?.." diye sızlanacak duruma gelmişlerdi. [72]
Ama bu imtihan, iman davasında samimi ve sadık olanla, sözünde ve davasında yalancı olanı açığa çıkarmaya yarıyordu. [73]
Meşhur meseldir ki altın madeni kızgın ateşte eritilerek yabancı maddelerden arındırılır ve böylece saflaşır, halis hale gelir. Bela ve imtihanlar da gönüllerin temizlenip arınması hususunda aynı etkiyi yapar.
İçinde bulunduğumuz dönemde de müslüman halklar çok çetin sınavlarla sınanmaktadır. Adı müslüman olan yığınların batıl ehline tâbi olmaları, büyük çoğunluğun o batıl önderlerini çok güçlü, çok başarılı görmeleri ve kalben onaylayıp icabında alkışlamaları, onları övgülere boğmaları, o öncülere saygı duymaları, böylece onların ayakta kalıp egemenlik kurmalarına imkân sağlamaları... İşte bu korkunç fitnenin ve imtihanın kaybedilmiş bir bölümüdür.
Ve gerçek mü'min bununla sınanıyor. O, yanlış yoldaki çoğunluğa değil, azınlıktaki hakikat ehline gönül vermek ve destek olmakla bu sınavdan muvaffakiyetle çıkıyor. Bu korkunç akıma karşı direnerek, gerçek imana yol arayarak, tevhid ehli sınıfına geçiyor. [74]
Marufu Emretme Görevi
Mü'minler, emr-i maruf yapmakla da mükelleftirler. İslama uygun olanı emredip yapmak, aykırı olanı yasaklayıp insanları ondan uzaklaştırmak her müslümanın görevidir. Bu görev öncelikle otorite sahiplerinin, ikinci derecede fertlerindir. Devlet yapmadığı zaman bu görev herkese farz-i ayn olur.
Bu şuurdaki fertlerden teşekkül eden bir toplumda maşeri vicdan ve sağduyu sahibi bir kamuoyu oluşur. Böyle bir toplumun yönlendirme ve yaptırım gücü, bazan en güçlü otoritelerden bile ileridedir.
Mü'min her şeyden önce kendi idaresine, öz yönetimine; inanç sisteminin âdeta eli, dili, muhafızı ve uygulayıcısı olan bir otoriteye talip olacaktır.
İslâm'da devlet gaye değil vasıtadır, ama gayenin tahakkuku için bu vasıtanın mutlaka bulunması lazımdır. Bu vasıta, vazgeçilmez bir şarttır.
Bunun için öncelikle küfür ve fesat üreticilerinin faaliyetine engel olunmalıdır.
Zaten önceki nesiller, eski ümmetler, insanları bozgunculuk yapmaktan menetmedikleri için suçlandılar. Halkı ıslah edici olmadıkları için birçok şehirler halkı Cenab-ı Hak tarfından helak edildi. [75]
Bu bakımdan bir mü'min için sadece sâlih olmak yetmez, aynı zamanda muslin (düzeltici) de olmak şarttır.
Bir memleketin gerek idare edenleri ve gerekse idare edilen ahalisi küfür ve fesada meydan vermez. Halk da ıslah edici olursa fesat ve zulüm ehli kendi sanatlarını icra etmeye imkan bulamaz.
İşte bu önemli sorumluluktan dolaya, mesela çok âbid ve kendince güya takva sahibi oldukları halde fesada engel olma yolunda bir cehd ve gayreti bulunmayan, en azından kalben olsun bunun ızdırabını yaşamayan kalabalıklar devasız bir gaflet içinde olup, İslâmî inanca gerçek anlamda sahip değillerdir.
Bu konuda şu ilâhî bildiri de yanlış anlaşılmamalıdır. Yüce Allah'ın "Ey iman edenler, siz kendinize bakın! Siz hidayete erdiğiniz, takdirde sapan kimse size zarar veremez [76] şeklindeki beyanı, yalnız kendinize bakın, başkalarına karışmayın... anlamında değildir. Ancak, kendi durumuna dikkat etmeyip tenkid hastalığına tutulan kimseler için bir uyarıdır. Yoksa kişi yalnız kendini düşünsün, başkalarının kurtuluşu için çalışmayı bir yana bıraksın demek değildir.
Rivayete göre Hz. Ebu Bekir radıyallahü anh bir hutbesinde bu meseleye değinmiş ve şöyle demiştir:
"Ey insanlar, siz bu âyeti okuyor ve ona yanlış bir anlam yüklüyorsunuz.” Gerçek şu ki, ben Hz. Peygamberden şunu işittim: Buyurdu ki:
“ İnsanlar münkeri görüp de onu ortadan kaldırmaya çalışmadıkları zaman Allah'ın onların hepsine ceza vermesi beklenir.” [77]
Dolayısıyla bu âyet-i kerîmeden: hiç kimse kimseye karışmasın, herkes kendi nefsinde bir ferdi hayat yaşasın... gibi bir anlam çıkmaz. Çünkü bilinen bir şeydir ki, "hidayette olmanın, doğru yolu bulmanın şartlarından biri de, eldeki imkan ve güç nisbetinde mârufu emretmek, münkerden alıkoymak düsturunu uygulamakdır." [78]
Kur'ân'ın diğer bir tavsiyesi de mü'minlerin iyilik ve takva üzerine yardımlaşmaları, günah ve düşmanlıkta yardımlaşmamalarıdır. [79]
İbni Cerir der ki, buradaki günah (ism): Allah'ın, yapılmasını istediği şeyi yapmamak; düşmanlık ise, Allah'ın dinde koyduğu sınırları çiğnemektir. [80]
O halde bu emre aykırı tutum içinde olmamak için, Allah'ın emirlerinin başkaları tarafından da uygulanmasına çalışılacak, hududu çiğneyenlere ise mani olunacaktır.
Fakat ne garip bir toplumsal yapı içindeyiz ki, bütün güç odakları olanca güçleriyle cemiyetin isyan ve tuğyanının artmasına yardım ediyorlar. Modern iletişim araçlarıyla, basın denilen güdümlü silahlarıyla, sanat dedikleri hezeyanlarla, müzik dedikleri çılgınlık gösterileri ile,-insana mahsus olmayan fakat hayvani özellikler taşıyan bir hayat biçiminin oluşmasında yarış ediyorlar.
Bu arada, sürü ve yığın olmayan, bu çılgınca hayata karşı direnen gerçek müslümanın nasibi de: mazlum, mağdur, kahra uğramış, çileşek ve muzdarip ruh haliyle, sosyal hayatta etkinliği olmayan bir hale mahkûmiyettir.
Mü'mine yüklenen diğer bir sorumluluk da din kadeşliği esasıdır. Bu esasa göre bütün mü'minler gerçek anlamda, yani birbirlerine karşı yükümlülükleri, hak ve hukukları olacak şekilde kardeştirler. Bu kardeşler birbirlerinin arasını düzeltmelidirler. [81] Gerek iki fert, gerekse iki mü'min topluluk bozuştuklarında hemen aralarını bulup barıştırmak, dinde kardeşliğin icabıdır.
Din kardeşliği sebebiyle müm'mine terettüp eden bu vazife, müslümanların perişan edildiği, zulüm mekanizmasına çarptırıldığı dönemlerde daha çok önem arzetmektedir.
Yine bu kadeşliğin bir gereği olarak müslümanlar sû-i zandan, tecessüs denilen gizli şeyleri araştırma huyundan ve arkadan çekiştirme işinden nehyedilir. [82]
Müslüman, din kardeşine karşı müsamahalı olacaktır. Fakat müsamaha, din düşmanlığına ve islâmî olmayan şeye karşı caiz değildir. Hoşgörü sınırını haddinden fazla genişleterek Allah'ın dinini tahrip ve tahkir edenlere kadar şümullendirmek, ancak zamane dinsizlerinin dindarlık kisvesi altında uyguladıkarı bir uyutma yöntemidir. O kadar ki, aslında dinî bir terim olan bu kavramı, din düşmanlarının bireysel ve toplumsal faaliyetlirini dahi hoş görmek gerektiği şeklinde empoze edebiliyorlar. [83]
Allah'ı Zikreden Toplum
Mü'min insan, ıslah edici yönüyle dışa dönük olduğu gibi, kendi içine doğru da murakabeci bir ahlak içinde bulunacaktır. Nefisten gelen, şerre davet edici teklifleri bastıracak, buna ilaveten kalbinden, boş şeyleri çıkartıp atacaktır. Çünkü mü'min kişiye, "Rabbinin adını an ve kalbini her şeyden boşaltarak bütün gönlünle O'na yö'nel [84] emri veriliyor.
Rabb'i anmanın dinî terim olarak ismi "zikir"dir.
Zemahşerî'ye göre Allah'ı zikretmek: teşbih lafızlarını söylemek, kelime-i tevhîd'i okumak (tehlil), tekbir getirmek ve Allah'ı birlemekle olur. Yani teşbih, tehlil, tekbir, tevhid... hepsi zikirdir. Ayrıca namaz kılmak, Kur'ân okumak, ilim tedrisi ve bunun gibi Resulüllah'ın meşgul olduğu bu tür şeylerle meşgul olmak da zikirdir.[85]
Aslında müslümanın bütün ibadetleriyle beraber, hâlis bir niyetle yapıldığında bütün işleri ve çalışmaları da zikir mahiyetini kazanabilir. Zaten Allah katında makbul ve matlup olan da, kulluğu belli vakitlere inhisar ettirmeyip hayatın her anına ve her sahasına yaymaktır. Bununla, niyetli olan her eylem, her faaliyet bir kulluk vasıtası ve salih amel derecesinde getirilebilir.
Mü'min olma iddiasındaki kişi, yukarıda sayılanlardan başka, peygamberlerin sahip olduğu vasıflarla da hallenmeye çalışmalıdır. Mesela o peygamberlerden:
İbrahim aleyhisselam, "sıdkı bütün" bir peygamberdi. Mü'min de sadakat sahibi olmalı, tam bir imana inanmalıdır.
Musa aleyhisselam... "ihlâsa erdirilmiş" bir peygamberdi, muhlâs'tı. Mü'min de bu dereceyi kazanmaya çalışmalıdır.
İsmail aleyhisselam... O da "sözünde sadık" idi. Halkına namaz kılmayı, zekat vermeyi emrederdi. Mü'min kişi bunlara da rağbet etmelidir.
O payganıberlere Rahman'ın âyetleri okunduğu zaman ağlayarak secedeye kapanırlardı. Yüce Allah onları, doğru yolu gösteren önderler yapmış, onların hepsine hükümranlık ve ilim vermişti. [86] İşte mü'min de bunlara talip olmalıdır.
İmanda sadık, yarım dincilikten uzak, döneklikten beri olmalıdır.
Müslüman, doğruyu gösteren o önderlerin yolunu yaşatıp devam ettirmelidir. Onların sahip oluduğu "hükmetme" vasfını, içinde bulunduğu duruma göre kendi üzerinde de taşımalıdır. Her müslüman, yerine ve zamanına göre ve kendi çapında bir hükümdar olmalıdır. Hükmetmek, yani İslâm'ın enirini yapmak ve yaptırmak, onun daimî bir gayesi olmalıdır.
İman etmiş bulunan mü'minler topluluğuna, Yüce Allah hem önceki kitaplarda hem de son kitap Kur'ân'da "müslümanlar" adını vermiştir. Bu isimlendirmede de bir hikmet vardır. Bu ümmete işte bu şekilde müslümanlar denildi ki, onlar Peygamber'e uysunlar, teslim olsunlar ve bütün insanlara numune-i imtisal olabilsinler. [87]
Müslümanlar, çeşitli yollarla kendilerine teklif edilen batıllara uyan değil, hakkı temsil eden önderlerdir. Müslüman, uydu değil, kendisine uyulandır. O hak Kitap'tan ve Peygamberinden aldığını her haliyle yansıtan bir hakikat aynasıdır.
Müslüman, her türlü düşünceye karşı bağımsızdır, fakat yalnız İslâm'a karşı bağımsız değildir. Çünkü O'na teslim olmuştur. Dolayısıyla ferdî, toplumsal, politik, kültürel, ekonomik... her türlü mesele ve muamelesinde Allah'ın Dini'ne karşı bağımsız bir tavır takınamaz. Böyle bir bağımsızlık hali hükmen küfürdür. Allah-ü zü'1-Celâl, mü'minlerin kendisini sevdiğine delil olacak iki alâmet-i farika göstermiştir: Birisi, Resul'üne tâbi olmak, diğeri de kendi yolunda cihad etmektir.
Cihadın hakikati de: Allah'ın sevdiği iman ve iyi amelin meydana gelmesi ve O'nun buğzettiği küfür ile fasıldık ve isyanın defedilmesi için çalışıp gayret sarfetmektir. Cihad, müslümanın, Allah'ın sevdiği şeyin gerçekleşmesi, sevmediğinin de defedilmesi yolunda bütün kudretiyle çalışmasıdır. [88]
Mü'minler Takva Sahibidir
Takva, Allah'ın azabından korunma hususunda dikkat ve titizlik göstermektedir. Kelime olarak sakınma, korunma ve korkma anlamına gelen takva, ibadet ve taatlerin kemal decesidir. Takva, büyüğü ve küçüğüyle beraber günahları terketmektir. Bunun için şöyle denilmiştir:
Günahları bütünüyle terket ki işte bu takvadır. Dikenli bir arazide, gördüğü zararlılardan sakınarak yürüyen kimsenin yaptığı gibi yap. Küçük günahı önemsemezlik etme; çünkü dağlar da küçük taşlardan meydana gelmiştir. [89]
Takva, Allah'ın seni nehyettiği yerde görmemesi ve sana emrettiği şeyde de gafil olmamandır. Takva, kalbi Hak'tan alıkoyan, meşgul eden her şeyden uzak olmaktır.
Başka bir deyişle takva, emredileni yapmak, nehyedileni terketmektir. [90] Eski tabirle: Seyyiâttan tevakki, hasenatı iltizam etmektir.
Takvanın üç mertebesi vardır:
Şirkten ve küfürden teberri... Takvanın en aşağı derecesi budur ki, ebedi azabdan korunmak için küfürden kaçınmak ve iman yolunu benimsemektir.
İkinci derecesi, büyük günahları işlemekten ve küçük günahlarda ısrar etmekten kaçınmak; farzları dikkatlice eda etmektir.
Üçüncüsü tam anlamıyla takvadır ki kalbin insanı Hak'tan uzaklaştıracak ve meşgul edecek her şeyden temizlenmesi, bütün varlığı ile Hak Teâlâ'ya yönelip bağlanmasıdır.
Hakiki vikaye, yani en kapsamlı ve kuvvetli korunma ise ancak Allah'ın korunmasıdır. Zira insanın korunması, istikbale ve akıbete tamamen hakim olmadığı gibi, şimdiki halde görülen elem ve zararların bile hepsine hakim olamaz. Bu sebeple hakiki ittika, ancak Allah'ın korumasına (vikaye-tü'llah'a) girmekle gerçekleşir. Bu da gerçek korku ve sevgi ile alakalıdır. [91]
İşte bu takva halini yaşayan, ittika eden mü'minlere, "sakınan" anlamında müttakiler denir. [92]
Takva Sahipleri
Kısa çizgilerle takva sahiplerinin vasıflarından bazıları şöyledir: Müttakiler, kendilerine şeytan'dan bir vesvese geldiği zaman, Allah'ın emir ve yasaklarını hatırlar, hemen gerçeği görürler. [93] Gerçeği görür ve o tarafı tercih ederler.
O müttakiler, görmedikleri halde Rablerinden korkarlar, kıyamet saatinin korkusuyla titrerler. [94]
Zaten imanın kıymeti "gaybî" olmasından gelmektedir. Değilse, "buluttarı gölgeler içinde Allah'ın ve meleklerin gelmesini, görünmesini beklemek [95] ancak müşriklerin işi ve isteğidir. Mü'minin ise böyle bir şeye ihtiyacı yoktur.
İman, ancak insanın duyularından gizli (yani gayb) iken ve insanın aklı ile muhakeme edip, hiçbir zorlama olmaksızın onu kabul etmesi ile değerli olur. Yoksa Allah'ı, mesela "istiva ettiği Arş'ta" gözleri ile görüp, yerde ve gökte görevli melekleri açıkça gözledikten ve kendini tamamen O'nun kudreti altında hissettikten sonra, iman ve itaat etmenin hiçbir kıymeti olmaz. Öyle bir durumda inatçı kafirlerin ve en azılı günahkarların bile inanmama seçenekleri olmayacaktır.
İnsandaki takvanın belirtilerinden biri de, Allah'ın "şiarlarına saygı göstermektir. [96] Allah'ın "şeâir"inden maksat, muhterem kıldığı, saygıya layık gördüğü "işaretleredir.
Dinin şiarları, Cenab-ı Hakk'ın, kendisine ibadete vesile olmak üzere haklarında saygı göstermeye, onlarla kulluk vazifelerini yapmaya insanları davet ettiği esaslardır. Bunlar dinin adeta nirengi noktalarıdır. Meselâ, Kur'ân, Kabe, Peygamber, ramaz... gibi şeylerdir.
İşte muttaki insan, bu dinî unsurlara saygı gösteren, onlara karşı kusur etmekten sakınandır. Bu dikkat ve sakınma kalpteki takvanın eseridir.
Onun için mü'minim diyen kimsede, dinin kutsal tanıdığı şeylere karşılâubalilik, pervasızlık ve saygısızlık olamaz. İmanın tanımında da denildiği gibi, iman mukaddesata saygıdır.
Yalnız dinin şiarlarına, mukaddesata saygı duyandır derken, muttaki olmayı sadece şekilden ibaret, yalnızca içe dönük, pasif bir ruh haline bürünmekten ibaret saymayalım.
Muttaki mü'min, içe doğru alabildiğine derin, dışa doğru da aktivitesi olan, bağlandığı dinini yüceltmek için bütün zihni ve fiili gücüyle çalışan, kısaca İslâm'ı kendisine mesele edinen insandır.
Müttakiler gayba inanırlar. [97] Onlar kafa gözüyle değil, kalb gözüyle gördüklerine de inanırlar.
Onlar, "rayb-i küllî"den (şüphecilikten) azade oldukları gibi, iman etmeleri için önlerine dikilmiş maddî-manevî putlara, sahte ilahlara da bağlanamazlar. Daha önemlisi, sadece duyulanyla Mssetikleri şeylere de saplanıp kalmazlar.
Zaten işlerin aslı görünende değildir; bilakis ruh, akıl, kalb gibi görünmeyen merkezlerdedir. Özellikle görünmeden görende, zaman ve mekana musahhar olmayarak maddeleri fırlatıp oyanatan, fezaları doldurup boşaltanda [98], yani âlemlerin Rabbi'nin elindedir.
Onlar, namazı tam olarak eda edenlerdir.
Bu emirle ilgili olan Kur'ân ifadesindeki "ikamet'üs-salati" namazı dosdoğru kılmak teriminin çok geniş anlamlı olduğuna da dikkat edilmelidir. Bu, namazın cemaatle kılınması gereketiğine işaret eder. İşte namazı ikame etmek ancak bu cemaat tertibiyle mümkün olur.
Yine müttakiler, Allah'ın ve insanların hakkını vermek üzere malından ve parasından din yolunda safedemerdir. [99] Hal böyle olunca cimri ve parayı her şeyden çok seven, servet düşkünü olan, İslâm uğrunda malî fedakarlıkta bulunmayan kimseler muttaki olamazlar.
Müttakilerin diğer bir vasfı, Vahy'e inanmaları, ahirete de kesin bir bilgi ile iman etmeleridir.
Bunun için, vahyin dışında yol kabul edenler, beşeri teorileri benimseyenler, muttaki değil mü'min bile olamazlar. Ve Kur'ân'ın hidayetinden faydalanamazlar. Çünkü Kur'an, takva sahibi müminlere hidayettir. [100]
Muttaki mü'minlerin diğer bir hasleti de âhirete kesin bir iman ile inanmalarıdır denilmişti. Yakin demek, herhangi bir şüphelendirme ile zail olmayacak şekilde, şek ve şüphelerden uzak bulunan sabit bir itikad demektir.
Başka bir ifadeyle yakîn, kendisinde şüphe bulunmayan ilimdir. İşte böyle bir imana sahip olan mü'min, o derece şüpheden uzak ve öyle bir teslimiyet içindedir ki, meselâ onun matğma göre: Kıyamet kopar mı? denilse, hemen 'elbet kopar" der. Ölüler dirilir mi, biiznillah dirilir. Sudan ateş, ölüden diri çıkar mı, biiznillah olur!..[101] Onun ahireti tasdiki işte bu sağlamlıktadır.
Kafirlerin, hayatı sadece şu dünyadakinden ibaret bilmelerine karşılık, takva sahipleri asıl hayat yurdunun ahiret olduğunu bilmektedirler. Onlara göre ahiret yurdu daha hayırlıdır. [102]
Takva sahipleri "sadık"tırlar. Niyetlerinde, açık ve gizli sözlerinde sadıktırlar.
Allah'ın huzurunda olduklarını düşünerek O'nun emrine gönülden boyun eğerler. Seherlerde Allah'tan bağışlanma dilerler. [103]
Âhirette cennet takva sahibi mü'minlere yaklaştırılır. Kendilerine cennet yaklaştırılacak kadar büyük ikrama layık olan bu mü'minlerin Özelliği acaba ne idi?.. Bu mü'minler:
"Daima teybe ile Allah'a yönelen... O'nun buyruklarını koruyan... Görmedikleri halde Rahmana saygı duyan... Ve Hakk'a dönük bir kalb ile âhirete gelmiş olan..." [104] kimselerdir.
Takva sahipleri güzel davrandıkları, iyi amel sahibi oldukları için cennette çeşme başlarında olacaklardır.
Anlaşılıyor ki takva pasif bir olguyu ifade eden bir terim değil, güzel işler yapmak meyanında müsbet bir mefhumu ifade etmekdir. Yani takva, yalnız kötü olanı terketmek değil, iyi olana da yönelmektir. Salih amel takvanın eseridir. Onun için bu gerçek de İlâhî beyanda şöyle ifade edilir:
"Onlar geceleri pek az uyurlardı. Seherlerde istiğfar ederlerdi.." [105]
Yine o müttakiler ki iman ettiler, zürriyyetleri yani nesilleri de imanda kendilerine uydu. Müslümanlık kendi kuşaklarıyla sona ermedi. Aksine yeni kuşaklar imanda onları izlediler, aynı yolu sürdürdüler. [106] Bu Kur'ân bildirisi bize önemli bir yükümlülüğü de hatırlatıyor. [107]
İslâm'ı Yeni Kuşaklara Aktarmak
Müslümanlığı kuşaklar boyu sürdürmek, geliştirmek ve yaşatmak için çocuklara ve gençlere yönelmenin, kısaca geleceğe yönelik insan yetiştirmenin, yeni kuşakları İslâm'dan haberdar etmenin gereğini ve önemini vurguluyor.
Halbuki yeni zamanın zayıf dinli insanında bunu göremiyoruz. O, kendi dindarlığını yeterli sayıyor; modern çağın düşünce ve geleneğine ayarlı olarak evlatlarının ve yeni kuşakların dinden bigâne havailiğine hiç aldırmıyor. Sanki müslümanlık yalnız kendi kuşağına gelmiştir ve evladına intikal etmeyecektir. Bu yönde hiçbir çabası olmadığı gibi sorumluluk ve suçluluk duygusu da taşımamaktadır.
Bu, sözde dindar ebeveyn tipinin tutumuna daha somut bir örnek verecek olursak, mesela bir Ramazan gününde oruç için sahura kalktıkları zaman 20-25 yaşlarındaki oğullarını rahatsız edip uyandırmamak için evde sessiz hareket etmek zorunda olduklarını... itiraf eden tipleri zikredebiliriz. İşte bu babaya, "evladınızın orucu ne olacak? Onların müslümanlığı hakkında ne düşünüyorsun?" denildiği zaman, "Onlar artık kendilerini biliyor, istedikleri gibi hareket ederler, biz ne karışalım!" diye cevap verebilmektedir. Halbuki takva bu değildir. Takva, yeni nesillerin müslüman olabilmesi için ferdî ve içtimaî planda, kısa ve uzun vadede, yapılması gereken her şeyi yapmak, alınması gereken her tedbiri almak, bu uğurda olanca güç ve gayretini sarfetmektir. Esas çözümün uzun vadede ve "küllî çözüm" ile mümkün olacağını bilerek, içinde bulunduğu anda elden gelen bütün gayreti gösterdikten sonra, hemen neticelere bakıp ümitsizliğe kapılmadan gerisini ilâhî iradeye ve takdire bırakmaktır.
Daha önce de kısaca belirtildiği üzere takva bir gösteriden, sadece şekle ait ve satıh üstü tutumlardan ibaret değildir. Bir bakımdan sünnete uygunluk iddiasındaki kıyafeti, davranışı, ibadetleri, zikir ve tesbihatı ile tanı bir müttakî görünümü sergileyen fakat İslâm'ın hali, müslümanların durumu, dünya küfrünün tasallutu ve zulmü... gibi en esaslı konularda hiçbir fikri, tasası, endişesi, ızdırabi ve hepsinden önemlisi, fikrî çalışma gayesi olmayan insan da kesinlikle takva sahibi değildir. [108]
"İşimiz İslâm" Olmalı
Takva sahibi insanın işi İslâm'dır. Onun yegâne meşgalesi, gece ve gündüz bütün düşüncesi, tek kaygısı ve bütün faaliyetlerinin hem ölçüsü hem de hedefi, yalnızca inandığı dinin tam anlamıyla gerçekleşmesi olmalıdır. Diğer işler, diğer uğraşılar, öbür tasalar ve kaygılar, bu ana gayenin yanında sadece bir teferruat olmaktan öte bir değer kazanmamalıdır.
Böyle olmayıp da, büyük bir çoğunluğun içinde bulunduğu halin ifadesi olan:
"... Halimize çok şükür, güvenlik ve refah içinde yaşayıp gidiyoruz, işlerimiz de iyi... İbadetlerimizi noksansız yapıyoruz, camilerimiz dolup taşıyor, mevlid-i şerifleri de takip ediyoruz, ateşli vaizler dinliyoruz... Çok iyi bir Ramazan geçirdik, kandillerimizi kutladık, şimdi bilmem kaçıncı haccıma hazırlanıyorum, ama gelecek sene ailece birkaç ay önceden mübarek beldeye gidip Ramazan orucunu orada tutmak istiyoruz, sonra da umre ve hac yaparız..." gibi şeylerden başka gayreti olmayan, lüks villalarda oturan, yazın her hafta sonu özel şöforlü arabasıyla deniz kenarına giden, mercedes arabalarıyla her teravihi başka bir camide kılma gibi alışkanlıkları olan... kimseler de gerçek takva sahibi değillerdir.
Zira esas muttaki, Allah'ın dinine inandıktan sonra onun buyruklarını koruyan kimsedir. [109] Aziz İslâm zillete düşürülmüş, mukaddes din ahkâmı târümar edilmiş iken kendi fildişi kulesinde rahat yaşayıp gitmek, dini korumak değildir.
Yüce Allah'ın, kullarının ibadetlerinde önem verdiği şey, onlardaki niyet ve takvadır. Mesela kesilen kurbanlar hakkında, "Onların ne etleri ne de kanları Allah'a ulaşmaz; fakat sizin takvanız [110], yani sizi Allah'ın buyruklarını tutmaya zorlayan saygınız O'na ulaşır..." buyurulur.
Kur'an'a göre insan için takva elbisesi daha hayırlıdır. [111]
Kerem sahibi olan Allah, takva sahiplerini kendi çalışmaları sebebiyle kurtaracak, onları âhiret felaketlerinden koruyacaktır. Ayrıca melekler de ölüm anında onların ruhlarını güzel bir şekilde kabzedecekler ve "Selam size!.,, amelleriniz sebebiyle girin cennete!" diyeceklerdir. [112]
Kur'ân'da çok geçen terimlerden biri de "muhsinler", ihsan sahipleri terimidir.
Bunlar, en kısa tanımıyla, amelde güzellik sahibi olan ve cömertçe iyilik eden kimselerdir.
Nisâburî tefsirinde der ki: İhsan mertebesi takvanın üstündedir. Çünkü Peygamber aleyhissalaâtü vesselam: İhsan, Allah'ı görüyormuş sun gibi O'na ibadet etmendir, buyurmuştur. [113]Yüce Allah da müttekiler ve muhsinlerle beraber olduğnu [114], ihsan sahiplerine daha güzel karşılık ve de fazlasının verileceğini [115] âyetleriyle haber vermiştir.
Muhsin kelimesinin, iyilik eden eldeki rızık ve malden din yolunda ve muhtaçlara sarfeden manasına geldiği de bilinmektedir. [116]
Allah'ın Velileri-Dostları
Allah'ın dostları olan müminler zümresini de burada bir nebze tanımak yerinde olacaktır. Kur'ân-ı Mübînin, "iyi bilin... Allah'ın velileri vardır ki onlara korku yoktur ve mahzun da olmayacaklar.." diye haber verdiği bu Allah dostlarına o üyük müjdeyi verdiren haslet acaba nedir? Onların özelliğini şu âyet-i kerime bize haber veriyor: "Onlar iman edip takvaya ermiş olanlardır... [117]
Abdullah İbni Mes'ud radıyallahü anhü'den rivayet edildiğine göre Resulüllah'a "evliyâüllah"tan sorulmuş, O da: “Allah'ın velileri o kimselerdir ki görüldükleri ve yüzlerine bakıldığı zaman Allah hatirlanır" [118] buyurmuştur.
O halde Allah'ın velisi olan kulların ilk özellikleri:
İman edip takva derecesine ermiş bulunmaları ve görüldükleri zaman Allah'ı hatırlatacak ve karşısındakini böyle ilâhî bir duyguya büründürecek şekilde üstün bir hâl içinde olmalarıdır.
İşte bu veli kullara "dünya hayatında da, âhirette de müjdeler vardır. Ayrıca onlara korku yoktur ve mahzun da olmayacaklardır" [119]
Allah korkusu onlarda her korkuyu silmiş, yok etmiş olduğu için, ileride onlara korku olmadığı müjdesi verilmiştir. İlerisi daha güzel olduğu için de geçmişe hüzün yoktur[120]. yani geçmişi düşünüp hüzün duymazlar.
Dünyadaki müjdeye gelince... Denildiğine gelince dünyadaki müjde onlara verilen salih rüyalardır. Ki insan onu görür, yahut ona gösterilir. Âhiretteki müjde ise cennetir. [121]
İşte "evliyanın kerameti haktır" meselesinin esası da budur. Allah'tan başka veli tanımadıkları, Allah'ın rızasına muhalefetten korkup korundukları ve Allah'tan gayrı şeylerden hiçbir korkuları olmadığı, Allah da kendilerine dost olduğu için artık onlara ne korku vardır ve ne de hüzün. [122]
Bütün bu müjdelere rağmen, Allah'a yakın olan kullar, en çok korku çekenlerdir. Çünkü Allah sevgisi ve O'na yakınlık "korku"yu da gerektirir. Zira insan, sevdiğini darıltmaktan korkar.
O halde mü'min "beyn'el havfî ve'r-recâ" tabiriyle formüle edilen, korku ile ümit arasında bulunma ölçüsünü muhafaza edecektir.
Bazılarının bir meslek ve meşreb haline getirdiği gibi, yalnız Allah sevgisini esas alıp sadece rahmetinden bahsederek gazabını hiç hesaba katmamak, İslamî itikada uygun değildir.
İlim ve marifet ehlinden birçoğu, haşyet duymadan, muhabbetten çok çok bahsedenlerin meclisinde bulunmayı kerih saymış ve bu gibi meclislere itibar etmemiştir. [123] Allah dostluğu mertebesi, ancak sevgi, saygı ve korku duygularının beraber yaş atılmasıyla sağlanabilir. [124]
Mü'min ve Salih Amel
Herşeyin başı imandır. İman olmadan ibadet ve salih amel diye bir şey olmaz. İmanı ve tevhidi olmayanların amellerini Allah boşa çıkarmıştır.
İnsanın bütün davranışlarına mutlak anlamda "fiil" denir. Bu fiil eğer niyete dayalıysa, yani iyi bir maksatla yapılıyorsa o zaman "amel" adını alır. Devamlı bir biçimde ve sağlam bir şekilde işlendiğinde de bu işe "sanat" denir. [125]
Kelime olarak sâlih: iyi, hayırlı, aklen ve naklen müstakîm demektir. Salih amel de, kendisinde dört şey bulunandır. Bunlar: İlim, niyet, sabır ve ihlastır. [126]
Bir işin ve eylemin ibadet olması için, imanın sahih olması şarttır ama imanın tamlığı için de salih amel gereklidir.
İmanın sıhhati için şart olan bu salih ameli, iyi niyete bağlı olması koşuluyla her nevi ibadet, iş, eylem, davranış ve hayat tarzı olarak da ifade edebiliriz. Yani her nevi işi ve eylemi ibadet derecesine yükseltmek elimizdedir. İlk şart da niyet ve rıza-yı ilâhîyi kasdetmektir Başka bir ifadeyle amel-i sâlih, Allah'ın razı olacağı güzel işleri O'nun istediği şekilde yapmaktır.
Dinin kesin müjdesi de, gerçek iman ile iyi amelleri birleştirenleredir. Yani müjde ve mükâfata layık olmak, sahih bir inanca ve bu inanç doğrultusunda yaşamaya bağlıdır.
Kurân-ı Mübîn'de dikkatimizi çekmesi gereken çok önemli bir durum vardır ki o da şudur: âyetlerde geçen her iman kelimesinin peşinden mutlaka salih amelle ilgili bir lafız gelmektedir. Tek başına iman emri yoktur.
Onun için akaidimizdeki, amel imandan bir cüz değildir düsturu bizi yanıltmamak dır. Bu hüküm, keyfiyet olarak iman başka şey, amel başka şeydir anlamındadır. Elbette öyledir, çünkü iman kalpte, amel ise fiil ve davranışlarda kendini gösteren bir olgudur.
İman evvela, marifet ve muhabbet gibi iki ruh haletini içerir; sonra da Hak Teâla tarafından gelen emir ve nehiylere göre salih amellerle yaşamayı ve üstün ahlak ile ahlaklanmayı ihtiva eder. İmanı tamamlayanlar işte bu unsurlardır.
Başka bir tanımla salih amel:
Hak Teâla'nın emrine ta'zim ve yarattıklarına şefkat göstermektir.
Ayrıca: hakka davet ve hak yolunda mücahededir.
Salih amel, yalnızca namaz ve hac gibi dinin aslî rükünlerinden olan amellere mahsus değil, gerek usulden gerek furudan, gerek farz gerek nafilelerden; ister ibadetlerden isterse muamelattan olsun, Allah rızasına muvafık olarak iyiliğe yönelten, hayra yarar bütün faydalı amelleri işlemek ve yasaklananlardan sakınmak da ameli salih kavramına dahildir. Zira amel hem fiile hem de terk'e şamildir. [127]
Salih amel işleyenler, imanları yalnız gönüllerinde kalmamış olanlardır. Onların imanları düşünceden eyleme intikal etmiştir. Salih amel sahiplerinin sözleri başka, fiilleri başka değildir; işleri de itikadlarını yalanlamaz. Bilakis onların işleri sözlerini süslemektedir. Halbuki iyi amel sahibi olmayanların işleri sözlerini yalanlamaktadır.
Cenab-ı Hakk'ın koyduğu kurala göre, iman eden ve yaşayışı iyi olan, yani İslâm'a göre yaşayan kimseler cennet halkıdır. Cennet, müslümanlara, yaptıklarına karşılık bir miras olarak verilecektir. [128]
Ölümden sonraki diriliş de, iman edip iyi amelde bulunanlara adalet üzere bir mükafat verilmesi içindir. [129] İşte bu mükafat için insanın imanına ve yaşayışına bakılacaktır.
İbni Cüreyc demiştir ki: İnsan kabrinden kalktığı zaman onun ameli güzel bir surete girmiş olarak görünür ve ona çok hayırlı şeyler müjdeler. Mü'min ona "Sen kimsin" der. O da:
"Ben senin amelinim" cevabını verir. Cennete girinceye kadar nurunu onun önünde aydınlatıcı olarak bulundurur. Kafirin ameli de kötü bir surette belirir, sahibinin yakasına yapışır, ta ki cehenneme atar. [130]
Allah'ın bu ümmeti yaratması, yeryüzünde halifeler yapması, sadece nasıl yaşadıklarını görmek, itaatkar ile asi olanı seçmek içindir. [131]
Hiç bir şey Yüce Rabb'in bilgisi haricinde değildir. İnsan ne işte bulunursa mutlaka Allah onun üzerinde bir şahittir. Zerre ağırlığınca bir şey de olsa Rabb'in bilgisinden kaçmaz. [132]
Ahirette en güzel karşılık Rablerinin çağrısına uyanlaradır. [133] İşte bu çağrıya uymak, iyi davranışlarla ve yaşama tarzını İslâmiyet'e göre ayarlamakla olur.
Güzel ve mutlu bir gelecek, iman ettikten sonra güzel işler yapanlaradır. [134]
Kur'ân'ın Verdiği Müjde
Allah bu Kur'ân'ı indirmiştir ki, salih amel işleyen müminlere kendileri için güzel mükafat bulunduğunu müjdelesin. [135]
İbadeti olamayan insanın Allah nazarında hiç bir kıymeti yoktur. Bu husus Kur'ân'da şöyle belirtilir:
"De ki, duanız (ibadetiniz) olmadıktan sonra Allah sizi ne yapsın?.." [136] Yani sizin neyinize kıymet versin!... Çünkü âhiret itibariyle itibar ve mükafat, iman ile yapılan kulluk içindir.
Kur'ân'ın bildirisinde, insanı Allah'a kulluktan uzaklaştıran dünya, rüzgârın savurup götürdüğü çer-çöp gibidir. Mal ve evlat da bu dünya hayatının sadece süsüdür. İnsanın yanına kalacak olan yalnızca salih amelidir. Ve sonuç itibariyle bu hepsinden hayırlıdır. [137]
Resul-ü Ekrem'in verdiği bir habere göre, ölümden sonra insanı terkedecek olan mal ve yakınlarına karşılık, onunla baki kalacak olan, kişinin amelidir. [138]
Defteri sağ tarafından verilecek ve memnun edici bir hayat içinde bulunacaklar vardır. Bunlara, söz konusu ve diğer ikramlar yapılırken:
"Geçmiş günlerde yaptığınız işlerden ötürü bugün afiyetle yeyin, için “ [139] denilecektir.
En güzel bir biçimde yaratıldığı halde inkarlan sebebiyle aşağıların aşağısına indirilen insan çoğunluğundan ancak iman edip salih amel işleyenler hariç tutulmuştur. Umumî hüsrandan da yine bu niteliğe sahip olanlar kurtulacaktır. [140]
Kıyamet sonrasında her canlı, layık olduğu ve hak ettiği duruma göre bir korku ve dehşet içinde bulunacak, fakat iyi amel sahibi olan ve hasene ile gelen mü'min bu korkudan emin olacaktır. [141]
Cehennem azabının asıl sebebi de kötü amel yani "seyyie"dir. İşte böyle kötü amel ile gelenlerin yüzleri ateşte sürtülecek ve kendilerine, "Siz sadece yaptığınız şeyler sebebiyle cezalandırılıyorsunuz! [142] denilecektir.
İman edip salih amel işleyenlerin kötülüklerini de Allah örtecek, yani affedecektir. Yine va'd-i ilâhîye göre bunlar salihler arasına sokulacaktır. [143]
Kur'ân'da amel kelimesinden başka bir de "sa'y" lafzı geçmektedir, ki çalışma, gayret etme manasınadır. Fakat bu kelimeden en çok, ibadet niteliğindeki çalışmalar kastedilir.
Meselâ cennet halkına, "Bu sizin mükâfatınızdır ve çalışmanıza, sa'yirûze karşılık verilmiştir" denilecek. Buradaki çalışmadan murat, bir kulun hayatında yerine getirdiği bütün amelleridir. Kısaca, dünya hayatında yapılmakta olan, insana ait bütün hayırlı eylemler, sa'y olarak tanımlanır. [144]
Bu noktada Necm süresindeki "însan için ancak çalışmasının (sa'yinin) karşılığı vardır" âyetini de iyi anlamak gerekir. Bazılarının kasıtlı ve yanlış yorumladıkları şekilde, bundan kastedilen yalnız dünya çalışması değildir.
Çağdaş beşerî din müdafii bazı sözde din ve bilim adamları, bu âyetteki "seâ" kelimesini sadece "dünya için çalışmak" şeklinde anlatıyorlar. Hiç bir kayıt ve şarta bağlı olmaksızın, ne tür bir çalışma olduğunu belirlemeksizin, dünya sisteminin kutsadığı ve âdeta bir din haline getirdiği "üretim için çalışmak" ilkesini onlar da böylece kutsamış oluyorlar. Halbuki bu âyetin öncesi göz önüne alındığında hemen anlaşılır ki, teşvik edilen bu çalışma kavramı, ibadet ve kulluk niyetiyle yapılan işleri ifade etmektedir. Çünkü insana bu çalışmasının karşılığını ileride bir mükafaat olarak göreceği bildiriliyor.
Kur'ân'ı Mübîn, amel kavramını "kesb ve iktisab" lafızlarıyla "kazanılan şey" olarak da ifade ediyor. [145] Buna göre genelde iş ve amel denilen şey, aslında bizim kazançlarımız dır. Çünkü insanın kazandığı yani yaptığı iş, lehine olduğu gibi aleyhine de olabilir.[146]
Bugünkü kapitalist sistemler, kulları mesabesindeki insanlara, alabildiğine çok kazanmayı ve o derece tüketmeyi öğütlüyor. Uğrunda yaşanılacak yegâne değer olarak dünyevî kazanç ve teknolojik ilerlemeyi teklif ve tavsiye ediyor. Ürettiği göz alıcı mallarla, icad ettikleri makinalarla, insanın doymak bilmez nefsini biraz daha doymaz hale getiriyor. Böylece insanların kendilerine bağımlı kılınıp etki ve esaret altına alınması da daha kolay hale gelmiş oluyor.
Halbuki mü'min insan, bugünüyle beraber yarınına da bakan insandır. Çağdaş insan yalnız bugününe yani hiç bitmeyeceğini sandığı bu dünyasına bakıyor. Çalışmasının karşılığım madde ve mal olarak ve de hemen görmek istiyor.
İşte müslüman, bu niyetle ve bu tür bir çalışmayı kabul edemez, tebrik ve tebcil edip yüceltemez.
Mü'min insan, inandığı Rabbinin bu konudaki "Ey iman edenler, Allah'tan korkun... ve de kişi, yarın için ne (yapıp) gönderdiğine baksın” [147] Kim şeklindeki uyarısını kendisine esaslı bir hareket noktası ve prensip olarak kabul eder.
Böyle bir anlayışın aksi ise tam bir gaflettir ve dünyaya tapmak demektir. Sadece bugünü, yani dünyası için çalışan toplumlar, Allah'ı unutanlar ve Allah'ın da onlara kendilerini unutturduğu toplumlardır. [148]
İmanım var diyen kişi bu imanın gerçekliğini hem sözleri hem de işleri ve tavırlarıyla ispat etmelidir.
Amel imanın aynasıdır. İnsanın yaşayışı, içindeki imanın bir yansıtıcısı ve göstergesi olmalıdır. İnsanın imanı kuvveden fiile, nazariyeden uygulamaya intikal etmelidir.
Kur'ân-ı Kerîm amelsiz insanı "hüsran" içinde, zarar ve ziyanda sayıyor. O insanın, verdiğine karşılık aldığı birşey yoktur, diyor. [149]
Amelsiz Hayat Hüsrandır
Hüsran nedir? Hüsran, kazanacak yerde ziyan etmek, sermayeyi zayi eylemek, nihayet iflas ile hasret ve pişmanlık içine düşmektir.
Ömürden geçen her saat, sarfolunan her nefes ya bir işe sarfolunur ya da boşuna geçer. Boşuna geçtiyse elbette bu bir ziyandır. Bir işe sarfolunduysa ya hayır ve salah olan bir taattir veya şer ve fesat olan bir masiyettir. İşte salih amel, bu kısımlardan yalnız bir tanesidir; İslâm'a uygun olan iş ve davranışlardır. Mühim olan da bunu yakalamaktır.
İnsanın sermayesi ömrüdür, o ise her nefes, her saat sarfolunup giderek tükenmekte ve her nefes geçtikçe o nimet veren Allah'ın sual ve hesabı yaklaşmaktadır.
İnsanın bütün istifadesi onun harcanmasından hasıl olacak kâra bağlıdır. [150]
İnsanın sarfettiği her nefeste aslında bir ziyan vardır. Bu zararı, ancak karşılığında Allah için yapılmış olup onunla tartılacak olan kâr ödeyebilecektir.
Amel ile "niyet"in çok yakın bağlantısı vardır. Amel ve iş, ancak halis niyetle salih amel olur. Çünkü ameller niyetlere göredir. Kişi amelim niyetiyle çoğaltır. Halis bir niyetle teşebbüs edildiği halde sonuca ulaşmayan işler de salih amel cümlesinde dir.
Peygamberimizin "Mü'minin niyeti amelinden hayırlıdır" düsturu da bu gerçeği ifade etmektedir.
Kur'ân'da da, iyi niyetlerin aynen amel sayıldığının örnekleri vardır.
Meselâ, cihada katılmak için büyük bir istek duyan fakat gerçekten ciddi bir özür sebebiyle ve imkan bulamadıkları için katılamayan kimseleri, bedenen savaşa iştirak etmedikleri halde, yüce Allah onları savaşa katılanlar arasında sayacaktır. Ve bunlar sorumlu da değildirler. [151] Çünkü onlar, cihaddan geri kalışlarına üzülmüşlerdi.
Bu gerçek peygamberimizin kelamında da dile getirilmiştir. Enes'in (ra) rivayet ettiğine göre Resulullah şöyle buyurmuştur:
"Şüphesiz Medine'de kalan nice erler vardır ki, sizin aştığınız şu vadileri aşmadı ve yürüdüğünüz yolları yürümediler; fakat bunlar mükafatta sizinle beraberdir. Çünkü onları hastalıkları bu işten engelledi.” [152]
İslâm'da amellerin bir kısmı kollektiftir. Yani toplu olarak ve o manevî değerler ortaklaşa tadılarak icra edilmelidir. İşte bunun için "cemaat" kavramı vardır ve cemaat İslâm'ın çok önemli bir şiarıdır, esasıdır.
Hayat çoğu zaman "toplu" olarak ve ortaklaşa yaşanır. Hayat, alabildiğine bireysel değildir. Halbuki dinsiz batı zihniyetinin oluşturduğu modern hayatta ortaklaşa yaşanan birşey yoktur. Birey alabildiğine yalnızdır; kalabalıkların içinde yalnızdır. Hatta kendi ailesinin üyeleri içinde yalnızdır. Zaten aile de gitgide küçülmekte ve yok olmaktadır.
Mü'min toplumda fertler günde beş defa namaz için bir araya geldikleri gibi, haftada bir defa da daha büyük çapta ve bir muhasebe, müzakere için Cuma namazında bir araya gelirler. Hac ise, daha büyük ölçüde bir "ümmet" toplantısıdır, hatta kongredir. Küfür milletine karşı bir boy gösterisidir. Dünya küfrüne karşı bir varlık belirtme olayıdır.
Ramazan ayı, toplu yaşanan bir aydır.
İslâm'da cemaat bir nimet olduğu gibi, aynı zamanda bir emir ve bir kuraldır.
Meselâ beş vakit namazı cemaatle kılmak, samimî bir mü'min ile münafıkı ayıran kıstas olarak kabul edilmiştir. Çünkü Hz. Peygamber'in zamanında bir kişi düzenli ve vaktinde namaz kılmadıkça İslâm topluluğunun bir üyesi sayılmazdı. Herhangi bir dernek ve kuruluş, önemli bir sebep olmaksızın nasıl ki bir üyenin toplantıya katılmamasını ilgisizlik kabul eder ve sürekli devamlılık halinde o üyeyi dernek üyeliğinden düşürürse, bir mü'min cemaatla namaz kılmaması da onun İslâm'a ilgisizliğine işaret sayılır. Eğer sürekli olarak cemaatten uzak durursa, bu da onun dinden döndüğüne bir delil teştil eder. İşte bu nedenle o dönemde münafıklar da günde beş vakit namaza katılmak zorundaydılar. [153]
Burada son olarak bir de salih amelin ancak iman ile salih olabileceği gereğine işaret edelim. Yani ancak iman tam ve sahih olduğu takdirde yapılan ibadetler sahih ve sahih amel vasfına sahip olur.
Kur'ân-ı Mübîn, bunu, "Kim bir mü'min olarak iyi amel ve hareketlerde bulunursa..." cümlesiyle ifade ediyor. İşte ancak bu şarta riayet ile yapılan çalışmaların karşılığı tam olarak verilecektir. [154]
Kur'ân, ne zaman amel ve mükafattan söz etse, mutlaka iman ile ameli birleştirir. Zaten bunun için, kafirlerin amelinin iptal edilip boşa çıkarıldığı, bir değerinin olmadığı defaatle tekrar edilir. [155]
Ameli Terketmenin Hükmü
Bazı müellifler, amelsizliği ikiye ayırıyorlar. Buna göre ibadetleri terketmek, cüz'î terk ve küllî terk olmak üzere iki kısımdır. Yani birisi arasıra terketmek, diğeri de terki itiyad etmek, âdet haline getirmektir. Meselâ bazan namaz kılmayan ile, terk-i salatı itiyad eden arasında büyük fark vardır. Namaza imanı olan, onu vazife tanıyan kimsenin, insanlık icabı bazan tembellikte bulunup kılamaması bir dereceye kadar makuldür. Binaenaleyh, bu şekilde meydana gelen bir "terk-i cüz’i küfür olmayabilir. Lakin terki itiyad eden, kılmayı hiç hatırına getirmeyen, kılmadığı gibi kılmamaya da azmetmiş bulunan insanların ehl-i kıble olduklarına, Allah'a, peygambere, Kur'ân'a ve âhirete, vazifesinin farz olduğuna imanı bulunduğuna nasıl hükmedilebilir? [156]
Kur'ân, insanlardan "herbirinin yaptıkları işlere göre dereceleri vardır" buyuruyor. [157] Yani insanın iyi veya fena bir derece kazanması, yaptığı veya yapmadığı işlerle, kısaca amelleriyle mümkün olacaktır.
Her amel sahibi için, Allah'a itaat etmesine ve günahına göre dereceler, amelinden dolayı menziller, mertebeler vardır. Ve âhirette o derecelere kavuşacaktır. [158] Kur'ân'ın müjdesi iman ve salih amel sahibinedir, Bunun için, "(Ey Muhammed) Bu Kitab'a iman eden ve (O'na uygun amel işleyenleri müjdele" buyurulur. [159]
Fakat dikkat edilmeli ki tebşir, sade imana değil, mecmuuna (iman ve amel toplamına) yapılmıştır. Amel imandan cüz değilse de amelsiz tebşir hakkı olmadığı da anlaşılıyordu. [160]
Ayrıca, "İman olunca amelsizlik zarar vermez" diyen Mürcie meşrebli kimselerin sözleri hak değildir. İmanı olup da imanına göre amil olmayanlar bir nevi fasıklar ve asilerdir ki bunlar da bir çeşit hüsran içindedir.
İnsan hayatı yalnız iman ve amel ile değerlendiriliyor. O kıyamet gününde insanlar, ayrı ayrı guruplar halende ilâhî divana çıkarılırlar ki, amelleri kendilerine gösterilsin. Böylece zerre ağırlığınca hayır yapanda, şer işleyen de karşılığını görecektir. [161]
Sonsuz hayat itibariyle kurtuluşa erecek olanlar: ameli terketmeyenler, imanları yalnız gönüllerinde ve dillerinde
kalmayan, bütün hislerine, akıllarına ve bütün varlıklarına nüfus ederek iradelerine sahip olanlardır.
Bu kurtuluşa erenler yaptıkları işlerini itikadlarına muvafık, dinî ahkama uygun olarak yapmışlar, hep salaha çalışıp sonu hayır olan işler başarmışlar, dünyada imtihan için bulunduklarını düşünerek emrolunan görevleri eda etmiş, nehyolunan günahlardan kaçınmışlardır.
İmanları gibi amelleri de hep hakka yönelik olmuştur. "Hakka masruf olmayan her şey batıldır" düsturunu kendilerine ölçü edinmişlerdir.
Yine müjdeye layık olan mü'minler, "sözü dinleyen ve onun en güzeline tâbi olanlar"dır. [162]
O halde birçok sözü dinleyen, birçok ideolojiye muhatap olan ve bunlardan işine gelene, nefsine uygun olana uyanlar, sözün en güzelini terketmiş ve müjdeyi kaçırmış olurlar.,
Felaha ereceği haber verilen mü'minler, o hak Peygambere iman eden, onu destekleyen, ona saygı duyan ve onunla beraber indirilene uyanlardır. [163]
Kitab-ı Kerîm'de, "nefsine zulmedenler" tabiri vardır ki bunlar, Kur'ân'a varis oldukları halde, gereği gibi tilavet ve amel etmeyenlerdir. [164]
Şeytanın Aldatmasına Karşı
İlâhî hikmet gereği, şeytana, insanları aldatması, onlara aslı olmayan vaadlerde bulunması yönünde imkan verilmiştir.
Ancak şu var ki, şeytanın va'di yalnız aldatmakdır ve Allah'ın gerçek mü'min kullarına gücü yetmez. [165] İman edenlere ve Rablerine dayananlara o şeytanın bir hakimiyeti yoktur. Onun gücü ve etkisi sadece kendisini dost tutanlaradır. [166]
Kur'ân bu gerçeği, "Şeytan kime arkadaş olursa, o ne kötü bir arkadaştır!” [167] şeklinde ifade eder.
Müminleri ise Allah korur, destekler, onlara yardım eder. Resul-ü Ekrem bir hadislerinde, "Şüphesiz mü'min kişi, sizden birinizin devesini yolculukta yularladığı gibi şeytanlarını yularlayıp yedekler" buyurmuştur. [168]
Şeytanın insanları aldatıp günaha ve küfre sevketmesinde en etkili metodu, günahları süslü göstermesidir. Çünkü Allah tarafından şeytana izin verildiği, fakat lanetli olduğu bildirildiği zaman, "Rabbim, dedi, beni azdırmandan ötürü andolsun ki ben de yeryüzünde insanlara günahları süsleyeceğim ve onların hepsini azdıracağım!..." diye mukabelede bulunmuştu. [169]
Onun için şeytana bu yönde fırsat vermemek, hile ve tuzaklarına karşı uyanık olmak lazımdır, onunla dostluk kurmama hususunda insan için en iyi destek, şüphesiz kuvvetli bir iman ve akl-ı selimdir.
Bu konuda şairin, "Kişiye kendini sorma, arkadaşını sor; çünkü kişi kendi yoldaşına uyar ve onun yolundadır", sözü de çok anlamlıdır.
İnsanın nefsi de çoğu defa şeytanla hemfikirdir ve aynı yaratılıştadır. Huyları birbirine yakındır.
Mesela Musa aleyhisselam'ın yokluğundan faydalanarak halkı buzağıya tapmaya sevkeden ve böylece saptıran Sâmiri, Musa aleyhisselam tarafından suçlanınca, "nefsim böyle yapmayı bana koş gösterdi" diye cevap vermişti.[170]
Malik b. Dînar demiştir ki: "İnsan şeytanları cin şeytanlarından daha etkilidir." [171] Çünkü Allah'a sığınmak suretiyle cin şeytanlarının vesvesesi giderilebilir. Ama insan azgınları için bu pek mümkün değildir. Zira aynı cinsten olan kimselerin arkadaşlığı daha kuvvetlidir ve zararından korunmak zordur. Fakat mü'minlere verilen şu emre riayet edilirse hem şerrin zararından korunulur hem de hayra yönelinir. Şöyle buyuruluyor:
"Ey iman edenler, Allah'tan sakınınız ve sâdıklarla beraber olunuz!” [172]
İşte bu sadıklarla olan beraberlik, insan şeytanları gibi kâziblerin insanı dalalete sevketmesinden korunmayı sağlayacaktır.
Çünkü bu İlâhî emirde; "İmanlarında samimi olan; niyette, sözde, düşüncede ve davranışta İslâmiyet'e sadakatle bağlı bulunanların maiyyetinde bulununuz; bu sadıkların velayet ve refakatinden ayrılmayınız. Yani dinsizlerden ve yarım dinlilerden sakınıp, Muhammed ve eshabı gibi sadıklara ve onların yolunu yaşatmaya çalışanlara yâru yaver olunuz ve onlara uyunuz..." denilmektedir.
Mü'min için gerek ferdî gerekse toplumsal hayatta ve hatta düşüncede bundan başka bir seçenek yoktur. [173]
Ve Kimliğimiz
Kimliğimizin isim hanesinde sadece "Müslüman" yazmaktadır.
Bu şahsın tebaiyyeti, "Muhammed Ümmeti"dir.
Kimliğimiz, İlâhî Vahye uygunluk mührü ile damgalıdır ve Allah'ın boyası (sıbğat'ullah) ile boyalıdır.
Bu haliyle hiç bir sahteliği ve yabancıya benzerliği kabul etmemektedir.
Bu şahsın yegâne gayesi: Halil İbrahim milletinden ve Muhammed aleyhissalatü vesselamın ümmetinden, yani müslüman olabilmektir.
Çünkü o önder Peygamber'e, "Ben müslümanların ilki olmakla emrolundum" demesi emredilmişti.
İbrahim aleyhisselam da hanîf bir müslim idi. [174]
İsa aleyhisselam, "Allah yolunda bana kim yardım edecek?" dediği zaman, havariler:
"Biz Allah yolunun yardımcılarıyız, şahit ol, biz müslümanlarız!.." demişlerdi. [175]
Yine Yûsuf aleyhisselam; "Ey Rabbim, beni müslüman olarak öldür ne beni sâlihler zümresine kat..." diye dua etmiştir. [176]
Bütün insanlık tarihi boyunca, âlemlerin Rabbine tam olarak iman eden tevhid ehli zümrelerin sürekli duası da: "Ey Rabbimiz, bizi (başka bir hal üzere değil) sadece müslümanlar olarak öldür..." temennisi olmuştur. [177] Ve onlar, bunun haricinde bir inanç ve hal üzere bu dünyadan göçmeyi en büyük felaket saymışlardı.
Her zaman ve zeminde, mü'min olma iddiasındaki insanın en büyük dileği de elbetteki bundan başkası olamaz.
Kısacası, mü'minler topluluğunun hayatı bu ana ve bu ulvî temel üzerine bina edilmiştir.
O bahtiyar toplumlar, ayrıca bu kimliği taşımanın bir gereği olarak, yalnızca kendisine kulluk ettikleri Rablerine teslim de olmuşlardır. Yani Hakk'a teslim olmuş ve ahkâma boyun eğmişlerdir. Bu halleriyle de O'ndan başkasına boyun eğmemeye ahdetmişlerdir.
Çünkü müslüman olmak, teslimiyeti de gerektirmektedir.
Onlar bu hüviyetin ve bu kişiliğin sahibi olarak yeryüzünde bulunmayı ve müslümanların tarafında yer almayı hem en büyük nimet hem de en büyük şeref sayarlar.
Ferdî, ictimaî ve siyasî hayatlarında, bu kimliğe uygun olarak yaşamak ve ona halel getirecek durumlardan kaçınmak, küfre dönmeyi ateşe atılmak gibi çirkin görmek, en büyük emelleridir.
Bu şahıslar, "En büyük felaketzede dini yağma edilendir" sözünün ifade ettiği halden daha büyük bir zarar ve felaket tanımazlar.
Bize gelince... Bizim de en canhıraş dileğimiz, yıllardan beri kavurucu sam yelleriyle âdeta kurumuş ruhlarımızın, katılaşmış kalplerimizin yeniden İslam neşvesiyle canlanıp dirilmesidir.
Dirilmesi... ve müreffeh gibi görünen şu kasvetli, şu boğucu hayattan, Allah dostlanna mahsus gerçek safâlı hayata yükselmesidir. [178]
[1] Mâide: 5/100
[2] Hucurât: 49/7.
[3] Elmalılı, 3/1819
[4] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 219-220.
[5] Ra'd: 13/19
[6] Zümer: 39/21
[7] Muhtasar: 3/217
[8] Yûsuf: 12/111
[9] Zümer: 39/18
[10] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 220-221.
[11] Tevbe: 9/112
[12] Beyzavî, 3/487, 488
[13] es-Sabûnî, Safvetü't-tefasir, 2/303.
[14] Ra'd: 13/20-21. Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 221-222.
[15] Ra'd: 13/28
[16] Elmalılı, 4/2984.
[17] Mü'minûn, 57
[18] Medârik, Mecmua, 4/333
[19] Mü'minûn: 23/1-2. Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 222-223.
[20] Fussilet: 41/30; Ahkaf, 13
[21] Medârik: 5/383
[22] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 223-224.
[23] es-Sâbûnî, age, 2/303; Mü'minûn, 3.
[24] Kasas: 28/55.
[25] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 224-225.
[26] Tevbe: 9/112; Mü'minûn, 9; Elmalılı, 5/3430
[27] Neml: 27/2-3
[28] Buhârî, Kitâbü'z-Zekât, 2/109; Müslim bi Şerhi'n-Nevevî, 1/200
[29] Secde: 32/15; Fetih, 29
[30] Enfal: 8/2; Secde, 16. Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 225.
[31] A'raf: 7/160-170
[32] Haazin, age, 2/660
[33] Ankebut: 29/45
[34] İbn Kesîr, 1/114
[35] Nur: 24/51
[36] Ahzab: 33/36
[37] en-Nevevî, el-Erbain, 41. hadis.
[38] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 226-227.
[39] Fetih: 48/29
[40] Ra'd: 23/22.
[41] Beyzavî, Medarik, 3/489
[42] Muhtasar: 3/280
[43] Hâşiyetü's-Sâvi ale'l-Celaleyn, 4/40
[44] Hucurat: 49/7
[45] Hamdi'Yazır, 6/4459
[46] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 227-229.
[47] Ankebut: 29/59
[48] Muhtasar, 3/42
[49] Şûra: 26/76-83
[50] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 229.
[51] Şûra: 26/36-39
[52] Elmalılı, 6/4248
[53] Şûra: 26/36-39
[54] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 229-231.
[55] A'raf: 7/2. Furkan, 63-75.
[56] Mü'minûn: 23/61
[57] Ahzab: 33/6; Şûra, 37-38; Ahzab, 35
[58] Mü'minûn: 23/10-11
[59] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 231-232.
[60] Nisa: 4/136
[61] el-Alûsî, 5/169
[62] A'raf: 7/3.
[63] Beyzavî, Medârik, age, 2/522.
[64] Muhtasar: 2/5
[65] Fatır: 35/39.
[66] Hamdi Yazır, age, 6/3997
[67] Hılyetül-Evüya, Ebû Nuayra, 5/296
[68] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 232-234.
[69] Muhtasar: 3/28
[70] Ankebut: 29/2
[71] Âl-i Îmran: 3/142
[72] Bakara: 2214
[73] Muhtasar: 3/28
[74] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 234-236.
[75] Hûd: 11/116-117
[76] Mâide: 5/105
[77] el-Alûsî, 7/45
[78] Beyzavî, 2/360.
[79] Mâide: 5/2
[80] Safvetü't-tefâsir, 1/487
[81] Hucurât: 49/10.
[82] Hucurât: 49/12.
[83] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 236-239.
[84] Müzemmil: 73/8.
[85] Zemahşerî, Keşşaf, c.2, s.499
[86] Meryem: 19/41-58; Enbiyâ, 73, 79
[87] Hac: 22/78; Elmalılı, 5/3424.
[88] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 239-241.
[89] el-Alûsî, 3/108.
[90] Muhtasar-u İbn Kesir, 3/477
[91] Elmalılı, 1/169
[92] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 242-243.
[93] A'raf: 7/201.
[94] Enbiya: 21/49
[95] Bakara: 2/210.
[96] Hacc: 22/32
[97] Bakara: 2/3
[98] Hamdi Yazır, 1/172
[99] Bakara: 2/3
[100] Bakara: 2/2-4
[101] Hak Dini Kur'ân dili, 1/203
[102] En'am: 6/32
[103] Âl-i İmrân: 315-17
[104] Kaaf: 30-31
[105] Zâriyat: 51/15-18
[106] Tür: 52/21
[107] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 243-246.
[108] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 247-248.
[109] Kaaf: 18/31
[110] Hacc: 22/36
[111] A'raf: 7/26
[112] Zümer: 39/61;Nahl, 32
[113] Yûnus: 10/62, 64
[114] Yûnus: 10/63
[115] es-Sâbûni, Muh. İbni. Kesîr, 2/199
[116] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 248-249.
[117] age, ve yer; Not, 1
[118] Hak Dini, 4/2730
[119] Muh. İbni Kesîr, 2/199
[120] Hak Dini, 4/2732
[121] İbni Teymiyye, age., s. 74
[122] Müslim, Kitâb'ül-îman, c. 1, s. 37.
[123] Nahl: 16/28; Yûnus, 10/26
[124] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 249-251.
[125] el-Hicâzî, s. 79
[126] Haazin, 1/83
[127] Hamdi Yazır, 9/6002
[128] Â'raf: 7/42-43
[129] Yunus: 10/4
[130] Haazin, 3/231; Muhtasar, 2/184
[131] Yunus: 10/14; Mülk, 2
[132] Yunus: 1061
[133] Ra'd, 13/18
[134] Ra'd: 13/29. Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 251-254.
[135] Kehf: 18/2
[136] Furkan:25/77
[137] Kehf: 18/46
[138] Sahih-i Müslim bi Şerhi'n-Nevevî, Kitabü'z-Zühd, 18/95
[139] Hakka: 69/24.
[140] Tin: 4-6; Asr, 103/2-3.
[141] Neml: 27/87-89
[142] Neml: 27/90
[143] Ankebut: 29/7-9.
[144] İnsan: 76/22
[145] Bakara: 2/134.
[146] Bakara: 2/276.
[147] Haşr: 59/18
[148] Haşr: 59/19
[149] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 254-257.
[150] M. H.Yazır, 9/6077
[151] Tevbe: 9/92
[152] Hadisi Müslim ve İbn Mace rivayet etmiştir. Muhtasar, 2/164
[153] Tefhim: 1/371
[154] Tâhâ: 20/112; Enbiya, 94
[155] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 257-260.
[156] EImalılı, 1/208
[157] En'am: 6/132
[158] Safve., 1/420
[159] Bakara: 2/25
[160] Elmalılı, 1/274
[161] Zilzal: 99/6-8.
[162] Zümer: 39/7.
[163] A'raf: 7/157
[164] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 260-262.
[165] İsra: 18/64-65
[166] Nahl: 16/99-100
[167] Nisa: 4/38
[168] Muhtasar, 3/388
[169] Hicr: 15/39
[170] Tâhâ: 20/96
[171] el-Acluni Keşfü'l-Hafâ, 2/17
[172] Tevbe: 9/199
[173] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 262-264.
[174] En'âm: 6/14 Âl-i İmrân, 67
[175] Âl-i İmrân: 3/52
[176] Yûsuf: 12/101
[177] A'râf: 7/126
[178] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 264-266.
İslami Okul Okulların En Önemlisi