ABDULLAH CEVADÎ AMULÎ - 1. Sayfa
ABDULLAH CEVADÎ AMULÎ
İlâhî Ruh Kerametin Kaynağıdır
Kerim Olan Allah Keramet Dersi Vermektedir
Keramet İlâhî Eğitim Ve Öğretimin Odağıdır
Vahye İhtiyaç Duymamak Mümkün Değildir
Mü'minlerln Emiri Ali'nindi Bir Sözü
KONUMUZ, KUR'AN-I KERİM'DE ÎNSANIN KERAMETİYDİ.
Servet Kerametin Göstergesi Değildir
Cezbedilen Sâllk, Salik Cezbedîlen
Takva Sahibi Yüce Allah'a Ulaşır
Takva Ve Muttakînin Yüce Allah'a Ulaşmasına Dair İki Delil
Keramet Yolu Yolcularının Azığı: Takva
Takvanın Sonucu İlim Ve Bilgidîr
Takvanın Bîr Başka Sonucu: Cennet
İlahı Ruh İnsanın Ayrıcalık Kaynağıdır
İnsaniyet Makamı Doğuştan Değildir, Sonradan Kazanılır
Şekavet Olgunluk Yolu Değildir
Allah'ın Mübarek Oluşu O'nun Fıilînîn Sıfatıdır
İnsanın Bütünlüğü Ve Onun Yaratılmışların En Güzeli Oluşu
Takva Yolunun Katedilmesi Dayatma Değildir
Kerametten Uzaklaşmanın Îkî Etkeni: Cehalet Ve Gaflet
Cehalet Ve Gaflete Düşenlerin Cezası
Mebde Ve Meadın Hatırlanması Fıtratın Filizlenmesinin Etkenidir
KERAMET ÇİLE VE ZORLUKLARLA ELDE EDİLİR
Nebilerin Hedefi İnsanların Kerametidir
Kerametin Kerim Olan Allah'a Münhasır Olması
İzzetin, Kudretin Ve Malîkiyetîn Yüce Allah'a Münhasır Olması
Kerîm Olanların İbadet Tarzları
Müminlerin Emîrî Alî'nindi Sözlerinde Keramet
Takvanın Temeli: Bîlgi Ve Salih Amel
Kerametin, Takvanın Ve Salih Amelin Temeli: Bilgi
Müminlerin Emri’nin Sözlerinde Keramet
Takvanın Salih Amele Bağımlılığı
Üstün Takvanın Esası: Şuhudı Bilgi
Müminlerin Emîrîntn Sözlerinde Keramet
Takva Ve Kerametin Mertebeleri
Muttakilerin Mevlası Hz. Ali'nin Sözlerinde Takvanın Mertebeleri
KONUNUN MANTIKSAL DÜZENİNE BİR BAKIŞ
Takvanın Ölçütü Ne Göreli Ne De Zeval Bulucudur
Kerim Allah'ın Mazharı Kerîm İnsan
Muttakilerin Mevlası Hz. Ali'nin Sözlerinde Takva Mertebeleri
ABDULLAH CEVADÎ AMULÎ
Fakih ve ayetullah olan Amulî, h. 1312 (1933) yılında Amul şehrinde dünyaya geldi. Babası, AmuPım ünlü âlim ve vaizlerin dendir. İlk öğrenimini tamamladıktan sonra dinî eğilim almak amacıyla ilim meclislerine intisab etti. Bu aşamadaki eğitimi onu fıkıh, usul ve hadis alanında yüksek bir mevkiye getirdi.
H. 1330 yılında Tahran'a gitti. Orada, dönemin üstad-ı azamlarından addedilen Şeyh Muhammed Takiy el-Amuli'nin yanında kaldı. Onun aracılığıyla Mervî medresesinde yüksek ve aklî ilimler tedris etti. Bu, 1335 yılma kadar devam etti. Bu aşamada d-Manzume, el-îşarat ve el-Esfar adlı eserleri Ayetullah Şârânî, Ayetullah İlahi Kumşeîy gibi büyük âlimlerden okudu.
Hicri 1335 yılında ilim meclislerinin çoğalmasından dolayı Kum şehrine gitti. Burada Ayetullah Muhammed Hüseyin Burucerdî'nin yanında kaldı ve 13 yıl Ayelullah Da-mad'dan fıkıh tahsil etti. İmam Humeyni'nin yanında da yedi yıl usûl-u fıkıh okudu. Allâme Tabatabaî'nin hikmet-i müteâliye, irfan, hadis ve tefsir alanlarındaki özel derslerine katıldı ve onun yanında el-Esfar kitabını tamamen okudu.
Amulî'nin elinizdeki eserinden başka, Kur'âtı'da Hidayet, Cemal ve Celal Aynasında Kadın adlı iki eseri de yayınlarımız arasından çıkacaktır.[1]
KİTAP HAKKINDA
Âmulî'nin bu eseri keramet kavramını eksen alan bir Kur'ân çalışmasıdır. Kerameti, başka dillerde tek bir kelimeyle karşılığı verilemeyecek bir kavram olarak tanıtan eser on iki dersten oluşmaktadır. Her yeni derste, daha önce ele alınan konular özetlenmekte ve keramet çerçevesinde yeni konulara geçilmektedir. İlk dersten başlayarak keramet okuyucuya tanıtılmakta, Kur'ân dayanak alınarak kerametin niteliği ve çerçevesi belirginleştirilmektedir.
Genelde Müslümanlar arasındaki keramet anlayışına degi-nilmedigi, bu çalışmada müşahede edilmektedir. Bu eser bize Kur'ân'in üzerinde durduğu kerametin bugün keramet deyince akla gelenden çok farklı olduğunu göstermektedir.
Konuların sohbet havasında ele alındığı bu kitabın ilerleyen derslerinde kerametin şartlan ya da temel taşları ile kerametin kazanılmasına engel olan etkenler tanıtılmaktadır. Kerametin kazanılmasında vazgeçilmez olan, İnsanın takvah olmasıdır. Takvalı olmak insanı keremli olmaya götürmektedir. Takva kavramı da kitapta önemli bir yer tutmaktadır. Takva hakkındaki görüşler de İstifade edilebilecek görüşler olarak durmaktadır kitapta.
Çalışmada Kur'ân esas alındığından ortaya konulan görüşler âyetlerle desteklenmekte ve Kur'ân'ın bu konulara yaklaşımı Kur'ân'ın dilinden sunulmaktadır. Ayrıca hemen hemen her îrsin sonunda Hz. Ali'nin bu konulara ilişkin sözleri aktanla-ık konulann daha da açıklık kazanmasına çalışılmaktadır.
"Kur'ân'da Keramet" Kur'ân'm çağlar üstü mesajını daha iyi ılamaya yönelik, insanların Kur'ân'la daha sık ve daha kolay tıkışmalarını sağlamayı amaçlayan bir çalışma olarak görülmedir. Bu çalışma bir bakıma Kur'ân temel alınarak yapılmış bir ihin jimnastiği de sayılabilir. Çünkü Kur'ân'ın mesajları üzerin-e kafa yormak, samimi bir şekilde Kur'ân'daki kavramları anla-ıp kavramaya çalışmak ve hayatta da bunların karşılıklarını ulmaya ya da gerçekleştirmeye koyulmak, Kur'ân'ın mesajları-ı yaşamaya aktarma öncesinde bir ön hazırlık niteliği taşımak-ıdır. Her Müslüman bu ön hazırlığı yapmalıdır.
Toplumumuzda, birçoğu kitaplaşmasa bile bu tür çalışmaların yapıldığını biliyor ve buna seviniyoruz.
Kur'ân üzerinde düşünenlerimizin ve düşüncelerini eyleme aymanın yollarını arayanlarımızın artması dileğiyle.[2]
Hicabı Kırlangıç
GİRİŞ
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla. Yalnız O'na kulluk eder, yalnız O'ndan yardım dileriz.
I- KERAMET, ÖZEL BÎR VARLIK TARZI OLUP kerametin en kâmil ölçütü, varlığın en yüce derecesine sahip olan, hatta kendisi katıksız varlık olan yüce Allah için sabittir. Kerametin mânâsı, hem vâcibu'l-vücûda (Allah'a), hem de mümkinü'l-vücuda (yaratılmışlara) lafeî değil manevî müştereklik tarzında nisbet edildiğinden, mahiyetin temelinden olmadığı ve mahiyet taşıyan hiçbir makûlenin içinde yer almadığı anlaşılmaktadır.
Çünkü vacip olan varlığa özgü ya da vacip olan ile mümkün olan arasında manevî bakımdan müşterek olan birşey, mahiyet Özelliğinden münezzehtir. Bilakis, varlığın tarzından kopup gelen, varlığa yüklenen ve varlığın kendisi gibi mahiyetten münezzeh olan özel bir kavramdır. Bununla birlikte bazı orta ya da daha aşağı aşamalarda mahiyet keramete eşlik eder ve onunla birleşir; tıpkı Özde varlığın kendine özgü bir tarzı olan ve mahiyetten münezzeh olan, bununla birlikte nefsanî nitelik aşamalarında ya da benzeri durumlarda mahiyetle içice olan ilim gibi.
"Kerim" kelimesi ve kerametin öteki türevleri, Kur'ân'ın ve Ehl-i Beyt'in dilinde, lafzî değil manevî müştereklik tarzında yüce Allah'a nisbet edilmiştir. Aşağıda olduğu gibi:
"Rabbin ganidir, kerimdir."[3]
"Ey insan,seni kerim Rabbine karşı ne aldatıp isyana sürükledi?[4]
"Oku, Rabbin en büyük kerem sahibidir.[5]
"Celal ve ikram sahibi Rabbinin adı ne yücedir.[6]
Ya da:
"Ey isimlerin en keremlisinin sahibi, ey affedenlerin en ke-remlisi, ey keremliler keremlisi.[7]
"Ey kerem bakımından kimsenin geçemediği.[8]
"Ey günahkârların af dilediği en keremlİ varlık.[9]
II- Keramet, velayet, zenginlik, şehadet vs. gibi başkalarına eklenmesi gereken nefsanî bir vasıftır ve göreli vasıflar olan ve makama yönelik olarak başkasına eklenen cömertlik ve bağışın karşılığı değildir. Örneğin nefsanî bir vasıf olan şehadet keramettir, cömertlik değil. Bu bakımdan şehidlerin efendisinin (A.S.) "ziyaret-i erba'îri'inde şöyle söylenmektedir:
"Şehadet ederim ki o senin velindir. O, bahşettiğin şehadetle senin kerametini kazanmıştır."
Bununla birlikte "ikram" ve "tekrim" bazı bölüm ve derecelerinde cömertlik ve bağışın karşılığıdır. Buna karşılık, kerametin karşıtı alçaklık, cömertliğinki ise cimriliktir. Arınmış bir insanın yoksulken kerim olması mümkündür, fakat bu insan cömert ve bağış sahibi olamaz. Çünkü parası olmayan keremli bir kişi, bilfiil cömert ve bağışta bulunucu vs. olmamakla birlikte bilfiil kerimdir.
"ikram" ve aynı şekilde "tekrim" bir başkasını keremlİ göstermek olsa da mutlak anlamdaki cömertlik ve bağışla eş anlamlı değildir. Aşağıdaki âyette olduğu gibi:
"Rabbim beni ikram edilenlerden kıldı.[10]
Bu cümledeki ikram, insanın kerim ve şerefli kılınması anlamındadır. Aynı şekilde keremli, değerli ve kıymetli birşeyin bağışlanması anlamına gelse de "Ey Allahım, kerameti sen verirsin, malı da sen bahşedersin[11] duasında olduğu gibi mutlak bağışta bulunmayla eş anlamlı değildir. Bununla birlikte cömertlik esası mutlak tarzda bütün bu ölçütleri içine almaktadır.
Nefsi vasıfla nisbî vasıf arasındaki farkı ortaya koymada, fa-kihlikle taklit merciliği örnek olarak zikredilebilir. Bunların birincisi nefsî vasıf, ikincisi nisbî vasıftır. Aynı şekilde, içtihat ile fetva ya da içtihat İle rehberlik, bu farklılığın bir delili olmaktadır.
III- Keramet, cömertlik ve bağışta bulunma gibi amelî aldın işlerinden olmak yanında, bilgi, şuhud vs. gibi nazarî aklın işlerinden de sayılır, ölçüt bakımından bu iki aklî gücün işleri arasında birbirini gerektirme ve sonuçta benzerlik zemini oluşabi-lirse de nihaî tahlil aşamasında, her birinin ayırdedicİ mesafesi ötekini ayırır.
Örneğin mümtaz nübüvvet sıfatı, kerametin belirgin ölçüle-rindendir ve nübüvvet makamına nail olan bir insana özel bir keramet nasip olur; onu nübüvvete ulaştıran Allah, ona ikramda bulunmuştur. Buna paralel olarak, şehitlerin efendisi Hz. Hüseyin b. Ali (Allah'ın selamı onların üzerlerine olsun ve ruhum ona feda olsun) şöyle buyurmuştur:
"Allahım, bizi nübüvvet ile keremli kıldığın, bize Kur'ân'ı öğrettiğin ve bizi dinde fakihler kıldığın için sana hamdederim.[12]
Nübüvvet hem ilmî kemâli, hem de cömertlik gibi amelî kemâli beraberinde taşır. Fakat bununla birlikte nübüvveti cömertlik ve bağışta bulunma vs. gibi. vasıflar arasında saymazlar.
Keramet, ilahî bilgilerin bilinmesi gibi nazarî aklın meselelerini de içine almaktadır. Bu bakımdan dualarda ve ziyaretlerde şöyle yer almaktadır:
"Allahım, olayları anlamada bana yardımcı ol.[13]
"Sizi tanımamı bahşeden Allah'tan sizin velilerinizi de bana tanıtmasını niyaz ederim.[14]
IV- Kerân n, mucize gibi, Allah dostlarının nefsanî vasıflandır. Sâlİk insan bunun ışığında olağanüstülük gücünü taşır. Aşağıdaki ibarelerde olduğu gibi:
"Sen gözünü açıp kapayıncaya kadar onu sana getirebilirim.[15]
"Zekeriya ne zaman onun bulunduğu yere girse yanında bir yiyecek görürdü.[16]
Bu tür olağanüstülük, peygamberler dışındakiler için sözko-nusuysa terim olarak keramet diye adlandırılır. Keramet ile mucize arasındaki fark şudur: Mucize nübüvvet davasının berabe-rindedir ve meydan okuma İşlevi vardır. Fakat kerametin nübüvvet davasıyla ilgisi yoktur.
Bu tür konularda, sözün taşıdığı özel anlamdan ya da keramet kavramının kullanılışından söz edilmemektedir. Çünkü bilgiler alanında görüş sahibi olanlar arasında kullanılan bir terimdir. Fakat bu olağanüstülük gücüne, cömertlik ve bağışta bulunma unvanı verilemez. Bilakis keramet unvanı verilir.
Terimlerin farklarından ve ölçünlerin ayrılıklarından hiçbiri lafzî müşterekliğe ve kavramsal çokluğa neden olmayacaktır.
V- Keramet, gerçek kişinin mümtaz vasfı olduğu gibi, tüzel kişinin de ilmî ve amelî yapısını tanıtıcı mümtaz vasfı olabilir, örneğin, yönetimin vasfı olabilir ve bu durumda yönetimin kendine özgü sistemini açıklar.
Yani bir yönetimin sistemi islâm temeli üzerine kurulursa ve islâm ilimlerinin yayılmasını koruma altına alıp hukukunun uygulanmasını tazmin ederse, o yönetim keramet vasfını taşımaktadır. Bu doğrultuda mübarek Ramazan ayının açılış duasında şöyle yer almaktadır:
"Allahım, biz senden İslâm'ı ve ehlini izzetlendirecek, nifak ve ehlini de zelil kılacak kerim bir devlet diliyoruz. Onunla bizi sana kulluğa çağıranlardan eyle ve bizi yoluna önder kıl. O devletle bize dünya ve ahiret kerametini bağışla."
Eğer yönetimin dokusu sahih bilgi ve salih amel ise, ilahî öğretiyi üstün tutma ve bu öğretinin mensuplarını değerli sayma gücünü o yönetim kendinde taşır. Aynı şekilde nifakın ve mensuplarının aşağılanmasına da ortam hazırlama ve hakka davet imkânım ve Allah diyarı yolcularının önderliğini arınmış ariflere bağışlama gücünü kendinde taşır. Sonuçta onun sayesinde dünya ve ahiretin şerefli kılınmasının kaynağı hâsıl olur. Cömertlik ve bağışta bulunmada tüzel kişiliğin sıfatı olabilirse de daha çok amelî ve icraî yönü gösterir.
VI- Keramet özel hürriyetin de kendisidir, öyle ki Müfre-dâfında Râgıb, bazı âlimlerden şöyle aktarmıştır: Kerem, özgürlük gibidir, şu farkla ki hürriyet bazen küçük iyiliklerde, bazen de büyük iyiliklerde söz konusudur. Fakat kerem, malını Allah yolunda savaşan ordunun donatılması için harcayan kimsenin iyiliği gibi büyük işlerde kullanılır sadece.
VII- Peygamberimizden nakledilen dualarda kerametin özel bir şöhreti sözkonusudur. Hem Allah'ın kerem ve ekrem vs. adıyla anılması bakımından, hem de keramet makamına ve kerimlerle arkadaş olmaya ulaşmanın dilenmesi bakımından keramet kavramı bu dualarda önemli bir yer tutar. Örnek olarak:
"Allahım, ateşinin eleminden kurtarıp O'nun yakınlığının keremine ulaştırana hamdolsun... Makamının yakınlığı zeval bulmaz, kerameti İse kesintisizdir.[17]
"Kerametleri üzerine keramet katmak için onların üzerine salât olsun.[18]
"Muhammed'i ve âlini risalet ve keramet için seçen, risaleti uğrunda ceht ettiren AHahım.[19]
"Bize keramet ihsan eyle.[20]
"Çünkü kerametin herhangi bir ferdin girişimi ile önlenemez, yok olmaz. Ey Allahım, kerametinle beni üstün kıl. Sen geniş kerem sahibisin.[21]
"Kerametinle beni İslah eyle.[22]
"Ve bana afiyet ver[23]
"Cennette hazırladığın köşkleri ve keramet mertebelerini onların yüzüne göster.[24]
"Kötülüklerimi affet, günahlarımı kereminle gider.[25]
"Rahmetinle bana defalarca rahmet et. Şüphesiz ki sen ya-kanlanların en keremüsisin.[26]
"Seni bütün eksikliklerden tenzih ederim. Sana itaat ya da İsyan edene karşı davranışındaki keremin ne kadar da açık![27]
"Bana keramet kapılarım aç, beni rahmet pınarlarına ulaştır.[28]
"Kur'ân'ı bizim keramet derecelerinin en şereflisine ulaşmamızı sağlayacak bir vesile ve kurtuluş makamına çıkacağımız bir merdiven kıl.[29]
"Bize kendi katından bir mertebe ve kerametine ulaşmayı gösterdin. Şüphesiz sen kendisine arzu duyulanların en keremlisisın.[30]
"Delilinin en beliğ, cömertliğinin en mükemmel ve ihsanının en sürekli olmasını sağla.[31]
"Beni, bana verdiklerinin en kıymetlisine şevket.[32]
En seçkin peygamber dualarından olan Şaban ayı münacâ-tında şöyle denilir:
"Af senin kereminin bir sıfatıdır. Beni keremine girdiğim için sana şükrettim. Senin güzel keremine olan isteğim kesilmedi. Yakın sana meylin keremini bana gösterdi.[33]
VIII- Keramet, kendisi gibi olan çeşitli faziletler gibi her yerde ortaya çıkar ve bulunduğu yeri kendisiyle adaş kılarak onun şerefli olmasına kaynaklık eder; ilahî rahmet ve kerametin indiği özel bir zaman olan ve bu bakımdan da kesinlikle övülen are-fe günü gibi. Bu doğrultuda Hz. Ali b. el-Hüseyin (A.S.) şöyle buyurmuştur;
"Allahım, işte bu arefe günü. Onu şerefli ve keremli kıldın, yücelttin ve rahmetini ona yaydın.[34]
Ayrıca hakkında şöyle denilen mübarek Ramazan ayı da buna örnektir:
"işte diğer ayiara üstün, keremli, şerefli ve faziletli kıldığın
Hz. Seccad (A.S.) mübarek Ramazan ayını uğurlarken şöyle buyurur:
"Ey zamanların en keremlisi, sana selam otsun![35] Kerim olan Allah'ın mazharı olan varlık dünyasının her yanı keramet esasından pay sahibi olmakla birlikte, şahit olan ariflerin yüce himmeti, bütün bunların cemâline şahit olmaktan başka, marifet bakışıyla bunların en kerimini görmeye talip olacaktır, öyleki mübarek ayın sahur duasında şöyle denilmektedir:
"Allahım, Senin âyetlerinin en kerimini senden diliyorum. Senin bütün âyetlerin kerimdir. Allahım, senin bütün âyetlerini senden diliyorum."
Mübarek Ramazan ayı kerametin nazil olduğu vakit olduğundan, bu ayda yapılan duaların çoğu kerametin ya da kerimlerle arkadaşlığın elde edilmesine yöneliktir, örnek:
"Allahım, beni kerimlerin arkadaşlığıyla nzıklandır.[36] Aynı şekilde, kendine göre Özel bir kerametten payı olan Receb ayı hakkında hadis-i şerifte Hz. Veli-yi Asr'dan (canımız ona feda olsun) şöyle nakledilmiştir: "Keremli ayımız Receb'de bize bereket ver."
Bitirirken, bütün kerametlerin kendisinden kaynaklanıp kendine döndüğü yüce Allah'tan hepimizi yüce keramet makamına ulaştırmasını dileriz.[37]
DERS
1
KUR'ÂN-I KERİM ÖĞRETİSÎNÎN ÖNEMLİ HEDEFÎ insan nefislerinin tezkiyesi olmakla birlikte şu an ele alınmakta olan konu Kur'ân-ı Kerim'de insanın kerametidir. Bu bakımdan yüce Allah, insanın yaratılışını, onun cisimle ruhtan terkip edilişini, ruhun yaratılışının özelliklerini ve ruh ile cisim bağının niteliğini geniş olarak açıklamaktadır. Çünkü bu işlerin tanınmasının insanî keramet üzerinde etkin bir rolü bulunmaktadır. Teknik konuları gözardı ettiğimizde sözün ekseni şundan ibarettir: "Keramet ne demektir?" "însan keramet makamına nasıl ulaşır?" "insanî kerametin illetleri ve etkenleri nelerdir?" "İnsanın keramet makamına ulaşmasının engelleri nelerdir?", "Bazı evliyaullahin keramet makamına sahip olmaları ne demektir?" "Mucizeyle keramet arasındaki fark nedir?" Aynı şekilde insan ruhunun derecelerine İlişkin çeşitli konular da bu kategoridedir.[38]
İlâhî Ruh Kerametin Kaynağıdır
Yüce Allah, insanı kerim tür olarak tanıtmıştır. Şöyle buyurmuştur:
"Andolsun ki biz insanoğuüarını kerem sahibi kıldık, onların karada ve denizde gezmelerini sağladık, temiz şeylerle onları nzıklandırdık, yarattıklarımızın pek çoğundan üstün kıldık.[39]
Fiilî olarak insanın varoluş dünyasının bütün varlıklarına ya da onların çoğuna üstünlük taşıdığı konusu üzerinde durulma-maktadır. Çünkü âyetin başı insanın nefsî kerametine bakmaktadır. "Andolsun biz insanoğullarını kerem sahibi kıldık." Âyetin gerisi ise nisbî keramete bakmaktadır: "Yarattıklarımızın pek çoğundan onları üstün kıldık." öyleyse yüce Allah, insanı kerim tür olarak anmıştır. Aynı şekilde yaratılışı ve ilahî ruhun ona ek-lenişini anlattıktan sonra şöyle buyurmuştur: "Yaratanların en güzeli oİan Allah ne uludur![40] Bu övgü, sırf ilahî ruhun ona eklenmesi yüzündendir, yoksa anılan durumlarda öteki hayvanlar nutfenin, alakanın, et parçasının ve ceninin vs. dönüşmesi bakımından benzerdirler ve yüce Allah, insanın kerimligini sadece ilim ve salih amel çerçevesinde görmektedir. Fakat her ilim değil, muallimi yüce Allah olan ilimdir İnsanı kerim kılan. Allah, insanları bu ilimleri öğrenmeye çağırmıştır.[41]
Kerim Olan Allah Keramet Dersi Vermektedir
Meşhur rivayete göre, Allah Rasulü'nün mübarek varlığına nazil olan ilk sûre, yüce Allah'ın "ekrem" olarak yâdedildiği "Alak" süresidir. Şöyle buyurmuştur; Sizin öğretmeniniz ekrem olan Allah'tır.
"Yaratan Rabbinin adıyla oku: O, insanı pıhtılaşmiş kandan yarattı." Oku! Kalemle öğreten Rabbin "ekrem"dir. İnsana bilmediğini öğretti.[42]
öğretmen özel bir vasıfla tanıtılmışsa, bu öğretmenin öğrettiklerinin o vasıf ekseninde olduğuna işaret edilmiştir, örnek olarak falan mühendis ders veriyor denildiğinde bu, mühendislik dersi veriyor anlamındadır. Falan tabip ders veriyor deniliyorsa onun tabiplik dersi verdiği anlaşılır. Ekrem olan muallim ders veriyor denilirse, keramet dersi verdiği anlaşılır. Hükmün vasfa bağlanması o öğretimin eksenini belirler. "Oku! Kalemle öğreten Rabbin "ekrem"dir" buyurmuşsa, bundan ekrem olan Allah'ın kalem yoluyla kerameti öğrettiği ve insanı kerim kıldığı anlaşılır.
Sadece islâm ümmeti değil, hatta bütün ümmetler insan olmaları bakımından, kerim olan Allah'ın öğrencileridir. Allah, "ekrem" olması bakımından insanların öğretmenidir. Yani Allah, insanlara keramet dersi vermekte ve insanları kerim kılmak istemektedir. Bu ders, okuyup yazmakla ve benzeri şeylerle sınırlı değildir, insan ister kitapla haşır neşir olsun, ister ders ve tartışma ehli olmasın farketmez. Çünkü Allah insanın öğretmeni olunca iç ve kalp yoluyla ya da dışardan kulak ve göz yoluyla gerçekleri insana öğretebilir. İnsan, ekrem olan Allah'ın öğrencisi olmalıdır.
Allah insanların kimilerini vasıta olmaksızın keramete ulaştırır; nebilerde olduğu gibi. Diğer kimilerini de nebiler vasıtasıyla yüce keramet makamına nail eder. Bu bakımdan nebilerin so-nuncusulsavl şöyle buyurmuştur:
"Ben ahlâkın güzelliklerini tamamlamak için görevlendirildim.[43]
Yani ekrem olan yüce Allah, insanları keramete davet etmiştir, îlahî memurlar olan peygamberlerse size keramet dersi vermekte ve onların sonuncusu olan ben de kerametleri tamamlamak üzere görevlendirildim. Dolayısıyla keramet feyzinin mecrası ve kerametin öğretilmesinin vasıtaları olan yüce nebiler silsilesi elbette kerim olacaktır, insanî öğretim işlerinin tamamı kerametten nasibini almış olmalıdır. Dolayısıyla, yüce Allah, hem dinî programları keramet olarak tanıtmış, hem beşerî görevli ve öğretmenleri kerim olarak anmış, hem de vahiy mektebinin talebelerini keramete davet buyurmuştur.[44]
Keramet İlâhî Eğitim Ve Öğretimin Odağıdır
Buna göre eğer "Sizin Öğretmeniniz ekrem olan Allah'tır" bu-yurmuşsa bu, ilahî dinin eğitim ve öğretiminin odağı keramettir, demektir. Eğer kişi nefis muhasebesi ve bunun vasıflarım araştırmakla keramete ulaşamadığını anlamişsa, kerim olan Allah'ın başarılı öğrencisi olmadığını bilmelidir. Bir kimse keramete erişmişse ekrem olan Allah'ın başarılı öğrencisi olduğuna şükretmelidir. Keramet öğretiminin çerçevesinin noksanlıktan uzak olması için insanın eğitim ve öğretiminde rolü bulunan herşey keramet diye övülmüştür. Yüce Allah, keramet mesajını bildirmekle görevli olan melekleri "kerim kullar" olarak tanıtmıştır, insanların öğretmenleri olan nebileri kerim olarak zikretmiş ve dinî programları içeren nebi sayfalarını "mükerrem sayfalar" olarak anmıştir. Takva olan dinin esasını da kerametin kaynağı olarak görmektedir, öyleyse ekrem olan Allah, insanların öğretmenidir. Yani insana verdiği ders keramet dersidir.[45]
Keramet Nedir?
Keramet, aşağılıktan ve zelillikten arınmak demektir. Kerim, "kebir" ve "azim"den apayrı birşeydir. Kerim, Farsça'da belki de yalın bîr karşılığı olmayan bir anlam taşımaktadır. Dolayısıyla "kerim" kelimesini Farsça'ya tercüme etmek İstesek "kerİm'Mn anlamının aydınlanması için birkaç kelimeyi yan yana sıralamamız gerekir. Yüce ve her aşağılıktan münezzeh olan ruha "kerim" denir. Yüce Allah, tabiat âleminin ve onun değerlerinin çerçevesini keramet karşısında görmüş ve onu dünya olarak tabir etmiştir. Çünkü "denâet" "kerâmet"in karşısmdadır, "denî" ise "kerinv'in karşısmdadır.[46]
Keramet Ve Dünya
Yüce Allah, dünyayı bazen "ednâ" bazen de "dünya" olarak zikreder, yani bazen eril, bazen de dişil olarak zikreder. Bazen "bu değersiz dünyanın malı[47] olarak, bazen de "dünya hayatı[48] olarak zikreder, öyleyse keramet dünyaya ilişkin itibarlar çerçevesi içinde değildir. Dünya lezzeti veren herşey, kerametin kaynağı olmamak bir yana zelilliğin temelidir.
Kişinin dünyadan arınıp aşağılığa bulaşmaması, bununla birlikte keramete de ulaşamaması mümkündür. Fakat yüce Allah, insanın kerem sahipleri makamına ulaşmasını istemektedir. Yani aşağılığın ne olduğunu, insanı aşağı yapan şeylerin neler olduğunu anlasın, onlardan nasıl kurtulacağını, eksiklikten kurtulunca kemale nasıl erişeceğini bilsin ister. Çünkü kemale erişmezse kerim olmayacaktır. Sadece eksiklikten kurtuluş insanı kerim kılmaz. Dolayasıyla, bütün eksikliklerden münezzeh olan ve varlığın bütün kemallerini kendinde barındıran yüce Allah, kendisini "ekrem" olarak tanıtıp şöyle buyurmuştur: "Kalemle öğreten rabbin ekremdir. O, insana bilmediğini öğretti.[49] işte yüce Allah, insanı Allah'tan alıkoyan herşeyİ, yani aşağılık taşıyan herşeyi "dünya" olarak zikretmiştir.
Öyleyse dünyaya ilişkin itibarlar çerçevesinde kerametten söz edilemez. Dünyaya gönlünü kaptırmış insanın kerim olması mümkün değildir. Bir kimse dünyadan kurtulmuşsa, kerim sül-bî sıfatına yeni ulaşmıştır. Kerim ise sülbî sıfattan, yani tabiatın aşağılığından kurtulup arınmaktan başka bir icabı vasıf da taşımaktadır. Buysa tabiat ötesi yücelmeye ve yükselmeye ulaşmaktır. Bir kimse alçak değilse, kerim de olmayabilir. Çünkü alçaklık ve keramet birbirinin karşıtı değildir. Ancak bir kimse alçak olmayıp ruhî yücelmeden de nasibini almışsa kerimdir. Dolayısıyla yüce Allah, hem aşağılık ve eksikliğin çerçevesini somutlaştırmış, hem ruhun yücelme bölgesini belirlemiş, hem tabiatın eksikliğinden kurtulma yoluna açıklık kazandırmış, hem de fizik-ötesİ kemale ulaşma yöntemini açıklamıştır. Yüce Allah'tan daha üstün bir öğretmen ve semavî vahiyden daha iyi bir Öğretim kitabı yoktur. Buna göre Allah buyurmuştur: "İnsana bilmediğini öğretti." Bu âyetin anlamı, "Allah insana bilmediği birşeyi öğretti; eğer çaba gösterseydi insanın kendisi öğrenirdi" değil, tam tersine "semavî Öğretim olmasaydı insanın öğrenemeyeceği birşeyi insana öğretti"dir.[50]
Vahye İhtiyaç Duymamak Mümkün Değildir
Bu konunun delili, Rasul-i Ekrem'indi programını açıklamak babında buyurulan Bakara sûresinin 151. âyetidir: "Nitekim biz size âyetlerimizi okuyacak, sizi her kötülükten arıtacak, size kitabı ve hikmeti öğretecek ve bilmediklerinizi bildirecek bir peygamber gönderdik aranızdan." Son cümlenin anlamı şudur: Peygamber size, sizin öğrenmeye gücünüzün yetmediği birşeyi öğretmektedir. Yoksa ilim ilerlerse insanlar peygamberlere ihtiyaç duymadıkları bir yere gelebilirler, anlamı çıkmaz. İnsanın bugün peygamberlerden öğrendiği birşeyi yakın ya da uzak gelecekte peygamberlerin kılavuzluklarından yararlanmaksızın öğrenmesi imkansızdır. Nebilerin öğretmelerinin bereketiyle, gay-bî meselelerden başka, ahlâkî meseleler çözüme kavuşur. Semavî vahiy olmazsa, ilmî ve ahlâkî faziletler icrayı üstlenemezler.
"Bilmediğiniz birşeyi bildirirler" cümlesinden anlaşılan, öğretme işinde, bu işin sadece fiililiğinin değil, bağımsızlık ve kendi kendine yeterlik alanının olumsuzlanmasıdır. Yani peygamber, insanların fiilî olarak bilmedikleri bir yana, bağımsız olarak ve vahye ihtiyaç duymadan öğrenme gücünü de taşımadıkları birşeyi insanlara öğretir.
Nebiler olmasalar, başlangıç (mebde), mead, cennet, cehennem, berzah ve benzeri fizik-Ötesi meselelerden birçoğu çözümlenemeyecektir. Çünkü bu işler, deneysel ilimlerin bir parçası ve ne de bilinen ilimlerin bir parçası değildir ki insan onlara ulaşabilsin ve tekniğin ilerlemesi ve sürekli çalışmalar yoluyla bunlan Öğrenebilsin, öyleyse peygamberler, kendileri olmadıkları takdirde insanların öğrenmeyi başaramayacakları birşeyi insanlara öğretirler.[51]
Kerametin Engelleri
Kerametin öğretiminde sahih tarz, kerametin şartlarının ve etkenlerinin açıklanışı gibi engellerinin de açıklanmasıdır. Çünkü keramet okulunda insanların öğretmeni ve ekrem olan yüce Allah, önce keramete ulaşmanın engellerini zikretmektedir. Zira insan o engellerden kurtulmadıkça derse katılma yetkisini almaya güç yetiremeyecektir.[52]
Tuğyan
Vahyin inişinin hemen başlangıcında, keramet dersine katılmanın ilk engeli şöyle açıklanmıştır:
"Ama insanoğlu kendini müstağni sayarak azgınlık eder.[53]Yani ilk engel, Allah karşısında taşkınlık (tuğyan) ve itaatsizliktir ya da derse katılmanın ilk şartı boyun eğmek ve kulluktur, itaatsizlik huyu bulunan bir kimse keramet okuluna katılamaz. Bir kimse, kendini Allah'a muhtaç bilmedikçe ve katıksız kul olarak hissetmedikçe ilahî kerim kılma okuluna katılma yetkisini taşıyamaz. Yüce Allah, bir kimseyi kerim kılmak isterse, o kişide taşkınlık ve bencillik huyu olmamalıdır. Bu, ortadan kaldırılması gereken ilk engeldir ya da öte yandan, yerine getirilmesi gereken ilk şarttır.
Kur'ân-ı Kerim, yüce Allah'ı ve insanların amellerini kaydetmekle görevli melekleri keramet vasfıyla tanıtmaktadır:
"Ey tnsan! Seni yaratıp sana şekil veren, düzenleyen, mütenasip kılan, istediği şekilde seni terkip eden, çok cömert olan Rabbine karşı seni aldatan nedir? Oysa kerem sahibi yazıcılar sizi gözetlemektedir.[54]
Diyor ki tabiattan münezzeh olan melekler kerem sahibidirler, eğer kerim olmak istiyorsanız meleklerin huylarını kendinizde canlandırmalısınız. Onu da ilahî programları anlatırken zikretmiştir. Mübarek "Abese" sûresinin ll'den 16'ya kadar olan âyetlerinde şöyle buyurur:
"Dikkat et, bu Kur'ân bir öğüttür. Dileyen onu öğüt kabul eder. O, kutsal kılınmış, yüceltilmiş, arınmış sahifeler üzerindedir, iyi kimselerin, kerem sahiplerinin elleriyle yazılmıştır."
Yani bizim bu programlarımız, eksiklikten mükerrem olan sayfalar ve kitaplar içindedir. Bu programlan getirenler de eksiklikten uzak olan meleklerdir. Yani vahyin öğretilmesinin yolu işte bu keramet yoludur. Keramet dersine katılmayı arzulayan siz bu yolu yürüm elisiniz. Melekler kerim elçilerdir. Kerim olan bir elçinin elçiliği de keramet çerçevesi içindedir. O, kerim mesajı getirir; kerim mesaj kerametin göstergesini taşır. Elçi keramet vasıtasıyla övülmüşse bu, onun kerametten başka mesajının olmadığının göstergesidir. Yüce Allah, onlar hakkında "İyi kimselerin, kerem sahiplerinin elleriyle yazılmıştır." buyurmuşsa, bunlar keramet habercileridir, keramet elçileridir. Yani getirdikleri mesaj keramet mesajının ta kendisidir. Yani ben, siz kerim olasınız diye melekler aracılığıyla mesaj verdim. Sonuç olarak hem öğretmen kerimdir, hem elçiler kerimdirler, hem sayfalar keremlidir.[55]
Dünyayı Talep Etmek
O halde ne Kur'ân'da dünyayı talep etmeye teşvikten söz edilmektedir, ne de yüce Allah'ın dersinde dünyayı dilemeye yöneltme sözkonusudur. Bir kimse, Kur'ân aracılığıyla dünyayı cezbetmek istemişse, onun Kur'ân-! Kerim'le dünya metaını sağlamak istediği anlamına gelir bu. Aslında o kendini kandırmıştır. Çünkü bir kimsenin, keramet sermayesiyle denîlik metamı sağlaması mümkün değildir. Eğer bu kadar dar görüşlüyse, kerametin ta kendisi olan Kur'ân ruhundan nasibini alamamıştır.
Öyleyse Kur'ân, kerim bir kitaptır. Bu kitabı getirenler kerimdirler. Bu kitabın öğretmeni de kerimdir. Bu kitabın nebiler ve velilerden oluşan gerçek öğrencileri de kerim olacaklardır. İnsanlar onu öğrenmeden önce bu kitabın öğrencileri meleklerdir.
Meleklerin bu kitabın taşıyıcıları olmaları, bunların bir kitabı paket halinde bir yerden alıp birtakım kimselere ulaştırmaları anlamına gelmez. Tersine, bunlar, Kur'ân cildinin ve kapağının değil, bilgilerinin taşıyıcılarıdır. Melek Kur'ân elçisi ise bu, kağıdı kapağı bulunan fiziksel bir kitabı ya da benzerini Allah meleklere verip bunu yeryüzüne ulaştırın diye buyurmuştur anlamına gelmez. Tam tersine melekler, Kur'ân bilgisinin, anlamının ve ahlâkının elçileridir. Öyleyse kendileri o bilgileri bilmekte ve o ahlâkla ahlâklanmaktadırlar. Yüce Allah o bilgileri meleklere öğretmiş ve onları o anlamların ve gerçeklerin taşıyıcıları kılmıştır. Vahiy elçiliği, biçimsel meSaj getirici!ikten apayrı birşey-dir. Siz bir konuyu bir memura, anlamına dikkat etmeden bir konuyu ezberlemesini söyleyebilirsiniz, o da ulak olarak onu size ulaştırabilir. Fakat sizin o mesajdan maksadınızın ne olduğunu bimeyebilir. Ancak vahiy elçiliği ve meleklerin elçilikleri böyle değildir. Çünkü melekler, Kur'ân bilgisinin ve ahlâkının taşıyıcılarıdır. Semavî kitabın ilimlerini bilirler, onun faziletleriyle yaratılmışlardır ve ilmî kuşatıcıhk ve amelî ahlâk ile de Allah'ın mesajını ulaştırırlar. Dolayısıyla melek bir kimseye inmişse o ilmî marifet ve amelî ahlâkla inmiştir.
Melekler, "Rabbimiz Allah'tır diyen ve sonra dinde doğruluğa yapışanlara melekler iner[56] âyeti uyarınca doğru insanlara inmişlerse, ilahî elçiler olan kerim melekler, o kişinin kalbine nazil olunca, ilimleri ve bilgileri kendisine öğretirler, hem ahlâkî faziletlerle donanıp ona yönlendirmeyi kalbine yerleştirirler ve hem de kerametin engeli ve doğru yolun yol keseni olan dünyaya bağlanmayı onun kalbinden silerler.
öyleyse İnsan, dünyevî itibarlar darboğazında yaşadıkça kerim Allah'ın öğrencisi olamaz. Çünkü dünyanın çerçevesi, aşağılığın da çerçevesidir. Kişinin çöplükte oturup da gül kokusundan lezzet almak istemesi mümkün değildir, öyleyse dünya ehli, dünyaya gönlünü kaptırdığına göre "ekrem" olan Allah'ın öğrencisi değildir.[57]
Yerilen Dünya Nedîr?
Elbette dünyanın gökten ve yerden başka birşey olduğuna dikkat edilmelidir. Gök, yer, deniz ve ova dünya değildir. Çünkü bunlar, varoluşsal ve dışsal varlıklar olup ilahî âyetlerdir, bunlar haktır. Ancak o mevhum itibarlar, dünya adını taşımaktadır. Anlaşmalı böbürlenme ve övünme dünyadır. Yoksa yer ve gök yüce Allah'a işaret ederler. Kur'ân'da yerden, gökten ve çeşitli somut varlıklardan azametle söz edilmiştir. Hakikî varlıkların hiç biri kötü değildir. Örneğin ağaç kötü olsaydı, yüce Allah, onun varlığı ve yetişmesi konusunda, su gönderip ağacı bitiririm, diye bunca söz söylemezdi: "Siz onun bir ağacını bile bitiremezdiniz.[58] Ya da tarım konusunda kendini çiftçi ve tarımcı olarak tanıtmaz ve şöyle buyurmazdı: "Onu siz mi bitiriyorsunuz, yoksa biz mi bitiriyoruz?[59] öyleyse yeryüzünün ve aynı şekilde gökyüzünün varlığı kötü değildir. Çünkü bu dışsal varlıkların hiçbiri dünya değildir; ancak dünya o itibarî belirlemelerdir. Örneğin bir kimse benim şu kadar malım var, şu makama, mevkiye ulaştım derse ve bununla övünürse, işte bu dünyanın ta kendisidir.
Yüce Allah, dünyayı şu şekilde tanıtıp şöyle buyurmuştur:
"Bilin ki dünya hayatı bir oyuncak, bir eğlence, bir süs, aranızda bir övünme ve mal ve evlat bakımından çoğalıştır.[60]
Merhum Şeyh Bahâî anılan âyete dayanarak şöyle buyurur: "Dünya çocukluk döneminden başlayıp düşkünlük ve yaşlılık dönemine değin şu üç kesitte özetlenir: Ya oyundur, ya eğlencedir, ya övünme ya da böbürlenmedir. Çocukluk ve İlk gençlik döneminde oyun ve eğlencedir. Gençlik döneminde süstür. Makam ve mevkinin sözkonusu olduğu olgunluk döneminde övünmedir, insanın bütün bu dört meziyetten ve aşamadan mahrum kaldığı düşkünlük ve yaşlılık dönemindeyse mal ve evlat çokluğuyla böbürlenmedir, yani ne kadar malı, ne kadar evladı olduğuyla öyle meşguldür ki..."
Yüce Allah, yeryüzünün varlığını yermemiştir. Yer, Allah'ın âyeti olan, insanların sırlarını koruyan ve lüzum gününde onların hepsine, emaneti korumakla sahih bilgi veren dışsal bir varlıktır.
"O gün yer, bütün haberlerini anlatacaktır.[61]
öyleyse yer somut bir varlıktır; dünyevî bir belirleme değildir. Yerilen ise dünyevî belirlemedir.
Dolayısıyla bir kimse, keramet dersi verilen medreseye katılmak isterse bunun ilk şartı, dünya ehli olmamasıdır. Yani aşağılığa ve alçaklığa teslim olmamalıdır. Aşağılık bir insanın keramet dersinde bulunması, kerim meleklerle yüzyüze olması ve onların elçilerini yüklenmesi ya da kerim kılınmış sayfalarla yüzyüze gelmesi ve onlardaki bilgileri algılaması mümkün değildir ve kerimlik arasında fark vardır. "Denî"nin kerim olması mümkün değildir.
Buna göre yüce Allah, keramet okulunun çerçevesini açıklar: önce gerçek öğretmen olan kendisini "ekrem" olarak tanıtır.
Sonra buyurur: "Sahifeler kerim kılınmışlardır." Üçüncü aşamada, peygamberlerin görevlendir ilişlerinin, daha önce zikredilen hadise göre, kerametin öğretilmesi için olduğunu ortaya koyar. Nebilerin sonuncusunun risaletini ise ahlakî yücelikleri tamamlamak olarak belirler. O zaman şöyle buyurur: "insana, bilmediğini öğretti." Yani yüce Allah, insana kendi başına öğrenemeyeceği birşeyi öğretti. Bu konu dışsal ilimlere mahsus değildir, içsel ilimler de böyledir.[62]
Keramet Ve Fıtrat
insan, hem içsel sermayenin, hem de dışsal sermayenin sahibidir. Yani insan çeşitli dünya görüşlerine karşı bilinçsiz ve kalbinde ilim ve bilgiye dair birşey bulunmayacak şekilde yaratılmamıştır. Tam tersine, yüce Allah insana varlık kazandırdığı zaman, onun vücudunu ilmî sermayeyle yaratmıştır, insan hayır yolunda yürüme ya da şer yolunu seçme konusunda özgür ve bağımsız olmakla birlikte, yüce Allah, doğruyu arama ve doğruyu dileme fıtratını ona bağışlamıştır. Onu hem görüş bakımından hem de eğilim ve ahlâk bakımından donatmıştır. Bu içsel silahı, ona hüccet olarak tanıtmış ve dış yolla da ona keramet dersi vermiştir. Sanatlar, meslekler vs. gibi dışsal ilimler hakkında şöyle buyurmuştur:
"Allah, sizi hiçbir şey bilmediğiniz durumda annelerinizin karınlarından çıkardı.[63]
Yani yüce Allah, sizi analarınızın karınlarından, insanların ihtiyaçlarını karşılamak için gerekli olan ilimleri bilmez haldeyken dünyaya getirdi. Bu ilimleri öğrenmeniz için, dış dünyayla bağlantı kurup onun sırlarını öğrenesiniz diye size göz, kulak, düşünme ve kalp vermiştir.
"Size işitme, gözler ve gönüller verdi.[64] öyleyse bu ilimler, dışarıdan insanın nasibi olan ve doğarken yoksun olduğu ilimlerdir. Yüce Allah, asil kaynaklar olan ilahî bilgilere karşı, ben insanı ilmî sermaye ile yarattım. Bu, insanı iman ve küfre oranla bir yarattım demek değildir. O yolunu seçmede özgür olsa da ben ona hem hak görüş, hem de buna eğilim duygusu verdim. Şöyle buyurmuştur:
"Sen yüzünü hakka dönüp kendini tertemiz dine ver. Allah'ın insanları yarattığı halis dine sarıl. Allah'ın yaratışında asla değişme olmaz.[65]
Yani can yüzünü ilahî dine doğru çevir. Bu Allah'ı talep etme ve Allah'a kul olma fıtratı, insanlığın varlık tarihi boyunca bütün insanların içinde olmuştur, olacaktır. Hiç bir feıt bundan yoksun değildir, öyleyse çeşitli dünya görüşlerine karşı kalp görüşünün aynı olduğu ve çeşitli düşünce ve ekollere karşı nefsin yönelişinin aynı yaratıldığı söylenemez, ancak insanların içinde Allah'ı hissetme ve Allah'ı dileme sermayesi vardır ve bu sermayeyi Allah insana vermiştir.[66]
İnsan Kusursuz Yaratılmıştır
Allah insanı eşit yaratmıştır. İnsan beden bakımından özürlü olabilir, ancak beden özrü önemli değildir ve insan beden bakımından özürlü olduğu ölçüde ilahî yükümlülüğünden de muaf olur. Allah'ın bir kimsenin bedenindeki bir organı kusurlu yaratıp buna karşın ondan kusursuz bedenin yükümlülüklerini istemesi mümkün değildir. Fakat Allah hiçbir ruhu kusurlu yaratmamıştır. Çünkü şöyle buyurmuştur:
"Nefse ve ona en düzenli olarak biçim verene andolsun.[67] însan nefsine ve bu nefsi kusursuz olarak yaratan Allah'a yemin olsun. O zaman, ruhun yaratılışındaki kusursuzluğun ona fücur ve takva ilham etmesinde bulunduğunu açıklamıştır.
Çünkü ruhun şekli, yapısı ve eni boyu yoktur ki kusursuz yaratılıp yaratılmadığı hissedilebilsin. Ancak ruhun yaratılışının kusursuzluğu, ruhun aslından birşeye dayalıdır, yani soyut bir durumdur. Bu nedenle "Ona kötülük ve iyilik duygularını ilham etmiştir.[68]Yani fücur ve takvanın ilham edilmesi ruhun yaratılışının kusursuzluğunun nedenidir.
Öyleyse her insana, ahlâkî yönelişine ve salih amel eğilimine yönelik olarak nefsanî fücur ve takvayı ilham etmiştir. Öyleyse Allah, insanı tevhidi ve ilahî görüşle yaratmıştır, çünkü şöyle buyurmuştur:
"Allah'ın fıtratına ki O, insanları o ntrat üzere yaratmıştır.[69] Hem de ahlâkî eğilimlerle yaratmıştır ve "Ona kötülük ve iyilik duygularını ilham etmiştir" buyurmuştur.
Öyleyse yüce Allah, insanı öyle yaratmıştır ki eğer dünya arzusunun alçaklığının tozu can aynası üzerine çökmemişse Allah'ı görür, Allah'ı talep eder. Hem takva yolunu, hem fücur yolunu tanır ve hem de fücurdan kurtulup takvaya ulaşır. Takvaya ulaşınca kerim olur. Kerametin medarı takvadır. Çünkü yüce Allah, öz ve gerçek öğretmen olan kendisini ekrem olarak zikretmiş, ders programı olan semavî kitabı, keramet vasfıyla övmüş, o kitabı getirenleri keramet sıfatıyla tanıtmış ve takvayı da kerameti elde etme yolu olarak görüp şöyle buyurmuştur: "Allah katında en keremliniz en takvah olanınızdır.[70] Yani sakınan (muttaki) insan kerimdir ve en çok sakınan da en kerim kişidir. Takva ekseni dışında keramet yoktur. Dolayısıyla kerametin takva olan kaynağı insan özüne, aşağılığın kaynağı olan fücur nasıl ilham edilmişse öyle ilham edilmiştir. Takva kerametin kaynağıysa, fücur da aşağılığın kaynağı olacaktır. Hadis külliyatımızda "Dünya sevgisi bütün günahların başidır.[71]tabirinin çeşitli şekillerde yer alması bu nedenledir. Yani aşağılığa (denâet) olan sevgi, her türlü günah ve çöküşün kaynağıdır.
Öyleyse fücur aşağılığın kaynağıdır; dünyaya gönlünü kaptıran hiçbir kimse fücursuz değildir. Buna karşılık her kerim insan da takvanın yardımından yararlanmıştır.
O halde yüce Allah'ın kendini en kerim öğretmen olarak tanıtmasından çıkan sonuç, Allah'ın genel bir maksadı söylerken ona ulaşma yollarını da belirlediğidir. Sonra şöyle buyurmuştur:
"Üzerinde koruyucu olan değerli yazıcılar vardır.[72]Yani kerem sahibi varlıkların sizi gördüklerini bilin, insan bazen sıradan bireyler karşısında yer alır ve korunması azdır. Fakat bazen kerim bir varlığın karşısında yer alır, o zaman günahtan sakınması ve isyandan korunması daha fazla olacaktır. Bu bakımdan Allah, çok kerim ve yüce olan koruyucularınız vardır, bu kerim koruyucular sizi görürler, buyurmuştur, Kerim elçilerden bir grup vahiy mesajını size ilettiler ve onlar ya da onlar gibi kerim olan bir başka grup sizin buyruklar karşısında ne yaptığınızı görür.
O vahiy getiren elçiler, kerim koruyuculardan başka olabilirler. Fakat onlar arasında keramet adı verilen ortak bir kapsayıcı nitelik vardır. Öyleyse semavî buyruğun bildirilmesi elçinin kerâmetiyle birlikte olmasından başka insan amellerinin gözetilmesi de gözetenin kerâmetiyle birliktedir. O kerim gözeticiler, birçok konuda ilahî buyruk uyarınca göz yumarlar ve salih işlerin güzellikleriyle telafi etmemiz için kerim olan Allah'ın buyruğuyla çirkin işlerimizi yazmazlar.
Özetle, peygamberler insana bilmediğini öğrettiler, insan o şeyi bilmemesi bir yana, gelecekte de kendi başına öğrenmeye gücü yoktur. Yani beşerî ilimlerin vahyin yerini tutacak ve insan toplumlarını semavî vahye ihtiyaçsız kılacak kadar ilerlemesi mümkün değildir.
Bir başka konu da Allah'ın hem içsel ilmî sermayeleri, hem de dışsal faydayı insanlara vermesidir. Bu içsel sermayeyle dışardan birtakım ilimleri öğrenmişsek, her iki kısmın da gerçek öğretmeni Allah'tır. Kimse, ben kendim zahmet çekip âlim oldum, diyemez. Bir kimsede bu düşünce ortaya çıkmışsa bu Kârunca bir düşüncedir. Karun da mal konusunda şöyle demişti: "Bu servet bana ancak bendeki bilgi sayesinde verildi.[73]
Aynı sözü bir başkası da ilim hakkında demiş oluyor. Bir kimse, ben kendim zahmet çekip ilim tahsil ettim diyorsa, keramete ulaşamayacağını bilmelidir. Medreselerde öğrendiği sonunda kendisinden alınır. Çünkü yüce Allah, nur olan İlmi, her zaman için herkesin yetkisine bırakmaz. Çünkü birtakım insanlar bilgilerini ömürlerinin sonunda unuturlar. Buyurmuştur:
"içinizden kimini ömrün en aşağı yaşına yetiştirir ki bilirken hiçbir şey bilmez olur.[74]
Bazı okumuşlar avam olarak ölürler. Yani okudukları kafalarından çıkar gider. Dolayısıyla kerim elçiler şerefli sayfaları ge”tirmişlerse, amellerimizi gözetenler de kerim meleklerdir.
Keramet tahsilinin ilk şartı, dünyadan arınmaktır. Dünyaya bağlanmak kerim olmakla uyumlu değildir. Bu yüzden, dünyadan kurtuluş bulan insanlar hakkında meleklerin vasıfları olan vasıfların kullanıldığını görürsünüz, örneğin imamlara ilişkin külliyeleri ziyaret ederken şöyle arz ederiz:
"Onlar kerem sahibi kullardır. Onlar sözde ileri geçmezler, ancak onun emriyle iş yaparlar."
Oysa bu vasıflar, melekler hakkında nazil olmuştur. Enbiya sûresinde şöyle buyurulmuştur:
"Rahman çocuk edindi derler. O bundan münezzehtir. O melekler şerefli kullardır. Onlar sözde öne geçmezler, ancak O'nun emriyle iş görürler. Allah onların ne yaptıklarım bilir.[75]
Müşrikler, Allah'ın melekleri kendine çocuk olarak edindiğini söylediler. Fakat Kur'ân'm mantığı şudur: Yüce Allah, cis-maniyet ve çocuk edinme şaibesinden münezzehtir ve melekler Allah'ın izni olmadan asla bir iş yapmazlar. Anlaşılmaktadır ki insan, ilahî tekrim okulunda oturup şerefli sayfalarda buyuru-lanlara göre amel eder, şerefli elçilerin mest ını alıp üstlenir ve ekrem olan öğretmenin öğrencisi olursa kerem sahibi bir kul olur, tıpkı Ehl-i Beytimi hakkında ismet ve temizliğin sözkonusu edildiği gibi. Aynı şekilde mübarek Yasin sûresinde şehidin mesajı şöyle aktarılır:
"Ona, gir cennete denince, dedi keşke kavmim bunu bilseydi. Rabbimin beni bağışladığını ve ikram İçinde nimete erenlerden kıldığını anlasaydı.[76]
Allah'ın beni bağışladığını ve kerem sahiplerinden kıldığını, yani meleklerle haşrolunduğumu keşke kavmim bilseydi.[77]
Sözün Özü
O halde konunun sonucu şudur: Keramet, denâetin karşıtıdır. Denâet, dünya çerçevesi içindedir ve bütün dünya işleri alçaklıktır. Dünyaya gönlünü kaptırmış insan, keramet gıdasını tadamaz. Dünya da Hadid sûresinde belirtildiği üzere beş bölümdür:
"Bilin ki dünya hayatı bir oyun ve eğlence, aranızda bir övünme, daha çok mal ve evlat sahibi olma isteğinden ibarettir.[78]
Aşağılığa gönlünü kaptırmış insan, ilahî keramet okulunun öğrencisi olamayacaktır. Kerametin ilk şartı, dünyadan arınmaktır ya da kerametin ilk engeli tuğyandır. Allah buyurmuştur:
"Hayır, insan azgınlık eder.[79]
insanın öğrendiği ve keramete kadar olan ilimler, bu ilk sermayenin açılımı yolunda olmalıdır. İnsanların ilk sermayeleri, Allah'ı dileme ntratı olup anlam bakımından keramet ilminin tecellisi, ahlâkî konular bakımından da fücurun bilincine varmanın ve takvanın ilham edilişidir. Takvanın ilham edilişi kerametin eksenine ilhamdır. Fücurun ilham edilişiyse aşağılığın eksenine ilhamdır. Takva ekseninde adım atan herkes kerim olur. En takvalı olan da en kerim olacaktır. Kerametin tek yolu işte bu takvadır. Yüce Allah birtakım kişileri ekrem olarak tanıtmışsa bunun nedeni onların en takvalı olmalarıdır; dünyadan arınmak onlara nasip olmuştur. Eğer melekseler böyledirler, nebi ve imamsalar böyledirler, şehitseler böyledirler. ilim yararlı olmakla birlikte insanı keramete eriştirmesi için yine de amelî çaba ve kalbî yönelişle birlikte olmalıdır. Yüce Allah, velayet gibi seçkin rızıkları zikrederken onlardan "kerim rızık" olarak söz eder.
"işte gerçek müminler onlardır. Onlar için bağışlanma ve kerim bir rızık vardır."
Öyleyse ilim tek başına yeterli değildir. Amelî eğilim olmadıkça insan keramete ulaşamaz. Amelî eğilim amelin kendisinden başka birşeydir. insan, yükümlülüğün etkisiyle ve cehennemden kurtulmak için ilahî buyrukları yerine getirirse keramete ulaşamaz, ancak sadece aşağılıktan kurtulmuş olur. Fakat insan, dünyadan uzaklaştığını kendisinde hissederse yani dünyadan söz edilen her yerde bu aşağılığa karşı bıkkınlık duygusu hissederse keramet gıdasını tattığını bilmelidir.[80]
Mü'minlerln Emiri Ali'nindi Bir Sözü
Gurer ve Durerde Müminlerin Emiri'nden şu söz nakledilmiştir:
"Kendinizi sabırla iyiliklere zorlayınız ve haysiyetinizi günaha bulaşmaktan koruyunuz. O zaman imanın tadına varırsınız.[81]
imanın tadına varan gittikçe kerim olacaktır. Yüce Allah, "Biz Âdemoğullarını keremli kıldık." Yani Âdemoğullanna nefsi keramet verdik buyurmuşsa, bu insanın insan olması bakımından kerim olabileceği anlamına gelir. Bir kimse aşağılığa tutsak olmanın etkisiyle insanlık makamından aşağılara düşüp bu kökenden kaymişsa, artık insan ölçütü değildir, insanın, kendi hakikatini oluşturan bir ruhu vardır ve bu ruh tabiat olarak kerimdir, insan, biri ruhtan, biri de cisimden ibaret olan iki denk hakikati taşımaz. Tersine biri esastır, öteki ikincildir. İnsanın asaletini sağlayan ruh, çeşitli dereceler taşımaktadır, öyleyse yüce Allah'ın insana esas olarak verdiği şey keramettir. Başka neden ve etkenler, insanın bu sermayeyi filizlendirmesine ya da yitirmesine neden olabilirler, öyleyse insan öz olarak kerimdir. Çamur ve toprak âlemine eğilimi olabilir, ama ruh ve fıtrat olarak keramet tarafına eğilimlidir. Altıncı tmam'ın[asl söylediği şudur: "insanın aslı özüdür.[82] insan iki denk esasa (beden ve ruh) sahip değildir ki ruh bu faziletlere karşı farksız konumda olsun. Ancak insan, ruh adı verilen bir esasa, beden adı verilen ikincil bir maddeye sahiptir. Bu esas da keramete doğru eğilimlidir. Bu yüzden yüce Allah, insanı öz olarak kerim diye tanıtmıştır.
Hamd, âlemlerin Rabbi Allah'adır.[83]
DERS
2
HATIRLATMA
KONUMUZ, KUR'AN-I KERİM'DE ÎNSANIN KERAMETİYDİ.
Keramet, aşağılığın (denâet) karşısında yer alan ve meleklerin vasıflarından sayılan nefsanî bir olgunluktur. İnsanın olgunluğu, özel ilmî ve amelî öncüllerin ışığında mümkün olan bu yüce faziletin tahsiline bağlıdır. Dünyayı dilemek ve onun gelip geçici görüntülerine gönül kaptırmak, kerametin gerçekleşmesinin önündeki engellerdendir. Çünkü tabiatın aşağılığı, tabiat ötesi bir vasıf olan kerametin yücelik ve seçkinliğiy-le uyuşmaz. Bunun açıklaması şudur: Allah, Kur'ân kerim bir kitaptır, yani bu kitabın Öğretim programının insanların keramet vasfıyla tanışmalarıdır, diye buyurur. "Muhakkak bu kerim bir Kur'ân'dır.[84]
Eğer bize "Kur'ân'dan kolayınıza geleni okuyun[85] diye buyurmaktaysa, bir başka yerde de Kur'ân kerim bir kitaptır, yani Kur'ân'ın keramet programından yararlanabilirsiniz, diye buyurmaktadır.
Bu kİîabm indiril işinin kaynağı olan yüce Allah ekremdir:
"Oku Rabbin en keremlidir.[86]
Diğer bazı âyetlerdeyse kendisini kerim olarak tanıtmıştır, örnek olarak, mübarek Nemi sûresinde şöyle buyurmaktadır:
"O tahtı, yambaşmda yerleşmiş görünce dedi ki; bu, şükür mü ederim, yoksa nankörlük mü ederim diye benî sınamak İçin Rabbimin bana bir lütfudur. Şükreden kendisi için şükretmiş olur, nankörlük eden de bilsin ki Rabbim herşeyden müstağnidir, kerem sahibidir.[87]
Yani Hz. Süleyman as' Saba melikesinin tahtını bir göz açıp kapama süresinden daha az bir zaman içerisinde hazır ve kurulu görünce dedi ki: "Bu olağanüstülük ve keramet, benim şükredici mi yoksa yüce nimete nankörlük edici mi olduğumu sınamak için Rabbİmin faziletlerindendir. Kim şükrederse kendi kemali için şükreder, kim de nankörlük ederse muhakkak ki benim Rabbim müstağni ve kerimdir"
öyleyse yüce Allah, keramet sıfatına sahiptir. Kerim olan Rab, insanların öğretmenidir ve programını da kerim elçilerin ellerine vermiştir.
"Keremli ve emin elçiler eliyle..."[88]
Yani vahiy mesajını ve yolunu taşıyan bu melekler kerimdirler. Yani ilahî vahiy keramet mecrasından geçip size ulaşmıştır. Bu yolda hiçbir zarar görmemiştir. Çünkü vahiy elçileri kerametten başka seçkin emanet vasfını da taşırlar, öyleyse ekrem olan Allah Kur'ân'm kaynağıdır. Kur'ân'm kendisi de kerim bir kitaptır. Bu kitabın geçtiği yol da keramet geçididir. Sizin öğretmeniniz olmak ve ondaki bilgileri size öğretmek için bu kitabı üstlenen kâmil insan da kerimdir.
"Muhakkak bu, kerim bir rasulün sözüdür.[89] Bu, yüce AlIah'm insanları tıpkı melekler gibi yüksek keramet makamına ulaştırmak istediğine dair başhbaşına kesin bir delildir. Bu yüzden nebilerin programı insanları kerim kılmaktır. Bunun göstergesi olarak Peygamber şöyle buyurmuştur: "Ben ancak ahlâk güzelliklerini tamamlamak için gönderildim.[90] Yani ben, önceki rasullerin yolunu tamamlamak için gönderildim. Onlar geldiler ve insanları kerametle tanıştırdılar. Benim dinim tam ve kâmildir. Hattâ dinlerin en mükemmeli ve en tamıdır, öyleyse benim İşim de ahlâk güzelliklerini tamamlamaktır.
öyleyse semavî öğretinin temelinin insanın kerameti üzerine kurulu olduğunun belirginleşmesinden hareketle Kur'ân-ı Kerim'deki kerameti tanıyıp kerametin gerçekleşmesine çalışmalıyız.[91]
Marifetin Temeli Takva
Yüce Allah, Kur'ân-ı Kerim'de takvayı kerametin tek ekseni olarak saymaktadır. Takvanın kendisi, bilginin (marifet) ve salih amelin ürünüdür. Bir kimse, hakkı ve bâtılı bilmeyip ilahî helal ve haramın farkında değilse kerim değildir. Aynı şekilde ilahî hükümleri bildiği halde ilmiyle amel etmezse yine kerim olmayacaktır. Dolayısıyla ancak ilahî kanunların bilincinde olan ve kötülüklerden kurtulup ilahî güzelliklerle donanan insan kerimdir. Keramet makamının Önemi bakımından Allah'ın Rasu-lü'nün temiz kalbine nazil olan İlk âyetin keramet hakkında olduğunu söylemek yeterlidir. Meşhur nakle göre ilahî vahiy, "Oku, Rabbin en keremlidir. O kalemle yazmayı öğretti.[92] âyetiyle başlayıp "Allah'a döneceğiz; sonra herkese kazandığının tastamam verileceği ve kimseye haksızlık edilmeyeceği günden sakının.[93] âyetiyle sona ermektedir.
Allah'ın Rasulü âyetin inişinden sonra Cebrail aracılığı ile bu âyeti mübarek Bakara sûresinin 280. âyetinden sonraya yerleştirmesine dair bir mesaj aldı. Hz. Peygamber'e nazil olan son tam sûre Nasr sûresi olmakla birlikte meşhur nakle göre son âyet bu âyettir.
öyleyse Hz. Rasul'elsavl nazil olan ilk âyet ilahî kerameti hatırlatan bir âyettir. Yirmi üç yıl sonra Allah'ın Rasulü'ne nazil olan son âyet ise kerametin ekseni olan takvayı beyan etmektedir ve takvadan başka hiçbir şeyin kerametin temeli olmadığını bildirmektedir. Bu bağlamda, aşağıdaki âyet bunu açıkça anlatmaktadır:
"Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Birbiri-nizle tanışasınız diye sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah katında en keremli olanınız en sakınanımzdır. Allah herşeyİ bilir, haberdardır.[94]
Yani ey insanlar, biz sizi dişi ile erkekten yarattık. Dişilikle erkekliğin kerametle bir bağlantısı yoktur. Ne erkeklik kerametin şartıdır, ne de dişilik keramete engeldir. Çünkü keramet insan ruhunun sıfatıdır. İnsan ruhuysa ne erkektir, ne de dişi.
Erkek ve dişi olmak cismin sıfatıdır. Bir cisim hayat sahibiyse ya erkek ya da dişi olarak adlandırılmaya neden olan bir Özellikle yaratılmıştır. Fakat insan ruhu erkeklik ve dişilikten münezzehtir, insanın soyut ruhu ne erkek, ne de kadındır. Kadın ve erkeğin eşit olduğu söylenirse bu, ruh iki kısım olup bir kısmı erkek, bir kısmı dişidir, bu iki kısım da birbirine eşittir demek değildir. Tam tersine, bu olumsuzlanmaktadır. Yani ruh, kesinlikle dişi ya da erkek değildir. İnsan ruhu soyut bir varlıktır ve bütün ahlâkî erdemler insan ruhuna dönüktür. Dolayısıyla ne erkeklik övünme kaynağıdır, ne de dişilik keramete engeldir. Öyle ki milletlere, kabilelere ve soylara bağlılık da ne keramete engeldir, ne de kerametin gereğidir.
Soy, dil, lehçe ve renk farklılığı, herkesin taşıdığı doğal bir kimliktir ve toplumsal hayatta insanlann tanınmaları ve ayırte dilmeleri için kullanılır. Hiçbiri kerametin gereği ya da engeli değildir. Allah katında kerametin ölçütü sadece takvadır. Takvalı insan kerimdir ve sonuçta en kerim olan en keremlidir.
Başka bir deyişle, kerametin varlığı ve yokluğu takvanın varlığına ve yolduğuna bağlı olduğu gibi, kerametin şiddet ve zayıflığının ölçüsü de takvanın şiddet ve zayıflığına göre belirlenir. Bu bakımdan şöyle buyurur:
"Allah katında en keremliniz en sakınanızdır."
Bu âyet, keramet Ölçütünü takva ile smırlandırmış.takva dışındaki her türlü ölçütü olumsuzlamıştır.[95]
Servet Kerametin Göstergesi Değildir
Aynı bağlamda Fecr sûresinde de bazılarının keramet hakkındaki uygunsuz yorumlan ve insanın aşağılanması sözkonusu edilmiş ve onların yanlış düşünceleri çürütülmüştür, Allah şöyle buyurur:
"İnsan böyledir. Rabbi onu imtihan edip de ikramda bulunur, bol nimet ve zenginlik verirse, Rabbim bana ikram etti der. Ama Rabbi onu imtihan için onun rızkını daraltırsa, rabbim beni aşağıladı, hor gördü der. Hayır öyle değil.[96]
Bazıları zengiligi kerametin kaynağı sanıp yoksulluğu da buna engel olarak görmektedirler. Fakat bu yanlış bir zandır. İnsan ruhundan ayrı olan bu nimetler insanın kerametinin kaynağı değildir. Sadece mal ve servet değil, insan ruhundan ayrı olan mal, mevki, makam ve evlat benzeri her nimet onu keramete ulaştırmaz. Aynı şekilde bu tür işler insanın zelillik ve aşağılığının da kaynağı olmayacaktır. Hem insanın kerameti, hem de zelillik ve aşağılığı, onun nefsânî vasıflarına bağlıdır.[97]
Kerem Sahiplerinin Üslubu
Kur'ân'ın bakış açısından kerametin ekseni belirginleştikten sonra, takvanın etkisiyle keramet vasfına nail olan insanların öğretici tabiatlarının mütalaası,.bu yüce fazilete ulaşmak için ortamı hazır hale getirecektir. Rahman olan Allah, kendi seçkin kullarının vasıflarını Furkan sûresinde zikrederken şöyle buyurur:
"Boş birşeye rastladıkları zaman ondan vakarla geçerler.[98]
Onlar, günah işlenen yerde bulunmayan, günaha da tanıklık etmeyen, kötülüğe ve boş birşeye rastladıkları zaman keremli bir şekilde geçip giden ve bâtıl meclisine katılmaya asla yanaşmayan, münkeri nehyetmek istedikleri zaman da bu işi keremli bir şekilde yapan kimselerdir. Bİr başka yerde de şöyle buyurmaktadır:
"Onlar boş şeylerden yüz çevirirler.[99]
Müminler boş şeylerden yüz çeviren kimselerdir buyurul-maktadır, ama bu mübarek âyette, Rahman olan Allah'ın kulları boş şeylerden kerim bir şekilde geçerler buyurulur. Yani sadece katılmamakla kalmazlar, münkerden nehyetmek ve bâtıla müptela olanları bu vartadan kurtarmak istedikleri zaman da onları keremli bir şekilde yönlendirirler, öyleyse boş işler insanın kerametine engeldir. Bu yüzden keremli insan boş iş peşinde koşmaz ve boş işlerden keremli bir şekilde uzaklaşır.[100]
Sınırsız Takva
Bir başka konu, takva kerametin temeli olduğuna ve insanların kerametine sınır olmadığına göre, takvaya da belirli bir sınırın olmadığıdır. Bu bakımdan Tegâbun sûresinde yüce Allah şöyle buyurur:
"Allah'tan gücünüz yettiği kadar sakının [101]Yani gücünüz ölçüsünde kendi kerametinizin kaynağını hazırlayıp muttaki olun. Çünkü insan, kendi huzurunda meleklerin eğildiği bir makama ulaşabilir. Kendisine meleklerin secde edeceği bir makama "meleklerin hepsi topluca secde ettiler.[102]Ulaşamazsa en azından meleler onu övüp selamlarlar; onu karşılamaya gelip cennet kapılarını ona saygıyla açarlar.
"Selam size, safa geldiniz! Bu ebedî kalacağınız yere girin.[103]
öyleyse kerametin sınırı yoktur. Çünkü kerametin temeli olan takva sınırsızdır. Bu bakımdan âyette şöyle buyurulmaktadır: "Allah'tan gücünüz yettiği kadar sakının." Güç de sınırlı olmadığından, insan sadece sınırlı bir takvayla yükümlü değildir, tam tersine güç sınırsızdır. Çünkü takvanın her bir derecesi, daha üst bir gücün ortaya çıkmasına ortam hazırlar. Takva insanı güçlendiriyorsa ve insan gücü ölçüsünde takvalı olmalıysa bu durumda takva için bir sınır yoktur.
Konunun açıklaması şudur: Kemalin müşahadesi ve Hakkın cemalinin bilinmesi, geçmiş zahmetlerin sıkıntısını azaltır, hem de gelecek yolunda yürüme gücünü sağlar. Gaybin kemalini ve mânânın güzelliğini görmeyen insan yorgunluk hisseder. Fakat kendi çapında, âlemin gizli sırlarını gören insan, acizlik ve bitkinlik hissetmez. Takva, insana gaybî sırlan ve âyetleri görme gücü verir. Bu yüzden geçmiş sıkıntılar ortadan kalkıp sonraki güç yetirme ortamı da hazırlanmış olur.
Bir başka âyette de şöyle buyurulmaktadır:
"Allah'tan sakınırsanız, size İyiyi kötüden ayıracak bir anlayış verir.[104]
Yani, takvalıysamz yüce Allah size hakkı ve bâtılı ayırtetme gücü verir. Hak ile bâtılı ayırma gücünün sıradan insanın öğrenim görmekle ulaşabileceği bir yol olmadığı anlaşılmaktadır. Çünkü insan çoğu işlerde hakla bâtılı teşhis etme bakımından yanlış yapar ya da iyi teşhis etmiş olsa bile önemli olanla en önemli olanın hangisi olduğunu anlayamaz. Fakat iyinin, kötünün, önemlinin ve en önemlinin teşhisini insan için mümkün kılan en Önemli yol takva yoludur. Elbette Hakla bâtılı ayırtetme gücüne sahip olan, hakikatin güzelliğini müşahade eden, bâtılın çirkinliğinin bilincine eren insan Hakka doğru zorlanmadan hareket edecektir. Allah'ın velilerinin yerlerinde duramadıklarını görmeniz, her birinin kendi ölçüsünde gayb sırlarının bir köşesini görüp tadını tatmasındandır.
öyleyse, insanların güçleri sınırlı olduğu için takvaları da sınırlıdır denilemez. Dolayısıyla keramet de böyle olacaktır. Çünkü takva manevî gücü azaltmaz, hatta artırıp göğsün açılmasına neden olur ve göğsün açılmasının etkisiyle insana daha çok feyiz nasip olur. Elbette gücü elde etmek gerekir. Çünkü güç yetirme, bazen Allah vergisidir, bazen de kazanılır. Bu yüzden güç yetirme ortamının oluşması ve İnsanın daha üstün bir dereceye yol bulması için İçsel bilgi ve görüşü tahsil etmek ve takvanın zayıf derecelerini elde etmek gerekir, öyleyse güç yettiği kadar takvanın emredilmesi, güç yetirilemeyecek bir yükümlülük değildir. Bilakis takvanın kendisi güç verir, öyle ki bir başka âyette şöyle buyurulur:
"Ey iman edenler, Allah'tan gereği gibi sakının.[105] Yani takvanın hakkı olduğu şekilde ve Allah'a layık olacak tarzda takvalı olun. ilâhî takvanın hakkı sınırsız olduğundan insanın bizzat sınırsız güce yönelmesinin ışığında sınırsız güçten nasibini alacağı ve annmışlığın ve takvanın etkisiyle bir çekim içine girip yolun geri kalanını katetmesinin sağlandığı bir yere varacağı anlaşılmaktadır.[106]
Cezbedilen Sâllk, Salik Cezbedîlen
Allah bazen şöyle buyurur: "Benim yolcularım bana doğru gelirler." Fakat bazen de şöyle buyurur: "Ben kendi yolcularımı kendime doğru getiririm." Örneğin MusaM hakkında şöyle buyurur:
"Musa, tayin ettiğimiz vakitte bizimle buluşmaya geldiğinde.[107]
Yahut İbrahim'in dilinden şöyle nakleder:
"Ben Rabbİme gidiyorum.[108]
Ben Allah'a doğru hicret ediyorum; elbette bu hicretten amaç mekansal bir seyir değildir. Çünkü yüce Allah, her durumda insanla birliktedir. "O, nerede olsanız sizinle beraberdir.[109] ve her yerdedir. "O, göklerde de ilahtır, yerde de ilahtır.[110] Hatta bu hicretten kasıt bir varlığın mertebe bakımından seyridir ve bu seyir de Allah'a doğrudur. Fakat nebilerin sonuncu-sute' hakkında şöyle buyurur:
"Kulunu bîr gece Mescid-i Haram'dan, Mescid-i Aksa'ya götüren Allah ne yücedir.[111]
Kulunu seyrettirip götüren Allah yücedir. Görülmektedir ki Peygamber'in miracını o geldi, ben gitmekteyim dedi, diye ona nisbet etmemekte, bilakis kendine nisbet edip sübhan olan Allah, kulunu götürdü, buyurmaktadır. Yani o sadece sâlik ve âşık değil, aynı zamanda cezbedilen ve maşuktur. Bu yüzden onun gitmesi Allah'ın götürmesine dayanır.
Bu "geldi", "gitmekteyim" ve "götürdü" sözleri, çeşitlilik olsun diye değildir. Tam tersine her biri ötekinde olmayan bir gerçeği hikâye etmektedir, öyleyse sâlİk insan yolun bir kısmını giderse yolun geri kalanını ilahî cezbe ile kateder. Eğer sınırsız olan takva hakkı hâsıl olmuşsa sonsuz keramete ulaşma ortamı oluşur. Elbette bir kimse Allah'ı gerektiği gibi tanımışsa ilahî takvayı da layık olduğu şekilde tahsil edebilir. Sonraki konularda Allah'ın dilemesiyle açıklık kazanacağı gibi, takvasız ilim mümkünse de takva ilİmsiz elde edilemez. Yüzeysel düşünen kimselerin basit takvası, insanı o yüce makama ulaştıramaz. Ancak bil-gİnİn gölgesindeki takva insanı yüksek makama ulaştırır. Elbette takvadan kaynaklanan ve bir sonraki takvaya ortam hazırlayan bilgi ve ilimden söz ediyorum.
Sonuç olarak kerametin ekseni takvadır ve belirli bir sınırı da yoktur, öyleyse kerametin de belirli bir sınırı yoktur. Kerim olan insan, tıpkı melekler gibi kerametin en seçkin menzillerine ulaşabilir, örneğin yüce Allah, melekler hakkında şöyle buyurur: Onlar mükerrem kullardır. Müminlerin Emiri Hz. AlUas) şöyle buyurmaktadır: "Onlarda Kur'ân'ın kerametleri vardır. Onlar rahmet hazineleridir. Eğer konuşurlarsa doğruyu söylerler. Eğer susarlarsa kimse onları geçemez.[112]
Yani Kur'ân'ın bütün kerim hakikatleri Ehl-i Beyt hakkındadır. Kâmil insanın makamından söz edildiği her yerde bunun örneği Ehl-i Beyttir. Bu kâmil insanlar, dört dörtlük ilim esa-sınca engin takva sahibidirler. Bu yüzden keramet alanında o kadar öne çıktılar ki "kerim"în tezahürü haline geldiler. Onlar, Hakkın kerametine ayna tutmakta ve Allah'ın güzel isimlerinden olan Kerim isminin mazhan olmaktadırlar.[113]
Kerîmin Mazharları
Kur'ân'da "En güzel isimler Allah'ındır. O'nu bunlarla anın.[114] buyurulmaktadık. İmam Sâdık'tan^ şöyle nakledilmiştir: "Güzel isimler bizim ve Allah'ındır.[115] Bu güzel isimler Hakkın fiilî isimleridir. Hakkın fiili O'nun zâtının dışındadır ve varoluşsal bir tezahür alanı talep etmektedir, imamlar^! ve kâmil insanlar bu mübarek isimlerin mazharlandır.
Takvayı hayâtın temeli kılan kimse keramete erişir ve keramet sahibi insan, kerim Allah'ın mazharıdır. Yüce Allah'ın kerameti sınırsızdır. Bu bakımdan, saadet cennetine girdiğinde onun kerameti için bir sınır yoktur. İnsanın dünyada sınırlanmış olması mümkündür. Hem ömrü sınırlıdır, hem gücü. Bu yüzden dünyada bu bedenle çalışmalıdır. Beden ise dünyada tam anlamıyla ruhun tekelinde değildir, ruh sadece kendi payınca bir etkiye sahiptir. Fakat ahirette beden tam anlamıyla ruhun tekelindedir ve ruhun kudreti de sınırsızdır. Bu bakımdan ebedî bir varlık olacaktır. Bu sınırsız kerameti, takva yoluyla tahsil etmek gerekir ve bu ise sadece dünyada mümkündür. Çünkü bu gelişim, ödev ve amel gelişimidir. Bu yüzden Allah şöyle buyurur: "Allah'tan gücünüz yettiğince sakının" ya da "Allah'tan O'na yaraşır biçimde sakının.[116]
Âyetlerin bazılarında rubûbiyet ve ulûhiyet konusunda küfre giren kimselere dair şöyle buyurulmuştur:
"Allah'ı lâyık olduğu gibi değerlendirmediler.[117]
Onlar, Allah'ı tanımaları gerektiği gibi tanımadılar. Elbette bu, Allah'ı künhüne ermek biçiminde tanımadılar demek değildir. Çünkü künhüne ermek kişi için müyesser değildir. Nehcü'i-Belaga'da şöyle zikredilmektedir:
"O'nun sıfatını anlamaya akıllar güç yetiremez. O'nun zâtına ilişkin bilinmesi gerekenler de akıllara gizli değildir.[118]
Yani kişi için yüce Allah'ın "künhüne ererek" tanımak müyesser değildir. Fakat tanınması vacip olan miktarı gizli kapaklı değildir. Hatta bunun yolu yakındır. Yani Allah'ı tanımanın insanlar üzerine vacip olan miktarı gizli ve Örtülü değildir. Gizli ve örtülü olan miktarın tanınması vacip değildir; çünkü mümkün değildir. Birtakım kişiler Allah'ı gerektiği gibi tanımadılar, diye buyurulmasmdan, Allah'ı gerektiği gibi tanımanın mümkün olduğu anlaşılmaktadır. Yani bazdan Allah'ı gerektiği gibi tanıdılar, bazıları da gerektiği gibi tanımadılar. Allah'ı lâyık olduğu şekilde tanıyanlar, takvaya istenildiği biçimde kâmil olarak riayet edebilirler. Bu yüzden onlara şöyle buyurulmaktadır:
"Ey iman edenler! Allah'tan O'na yaraşır biçimde sakının." Yani "Ey iman edenler! Allah'ı O'na yaraşır biçimde bilin, Allah'tan O'na yaraşır biçimde sakının."
Allah'ı bilmenin hakkı, O'nun mümkün olduğu ölçüde tanınması ve mümkün olmayan tarafına ilişkin aczin İtiraf edilmesidir. Bu yüzden büyük filozof Aka Ali Hakim, Bedâyi'u'l-Hi-kem'de şöyle buyurmuştur: "Seni bilmenin hakkını vererek bilemedik." Burada geçen "hakk" kelimesini zammeli okuyabiliriz. O zaman bunun anlamı şu olur: "Bizim tanıdığımız ve aczimizi itiraf ettiğimiz şey, seni bilme ve tanıma hakkıdır." Her ne kadar henüz bu söz için bîr senet bulunmamışsa da bu cümlenin hilafına olarak Sahife-İ Seccâdiye'de meleklerden nakledilen "Sana gerektiği gibi kulluk edemedik.[119] meşhur cümlesi vardır. Her halükarda bu söz masum imamdan gelmişse bunun içeriği, Nehcü'l-BelagcCâa açıklandığı gibidir. Yani: Biz seni, künhüne ererek tanımadık ve künhüne ererek tanımak müyesser olmayıp bu da yükümlülük konusu değildir.[120]
SONUÇ
özet olarak, İnsanların yükümiü oldukları tanıma miktarı insan için müyesserdir. Bu gerekli tanıma ölçüsünde ilahî takva müyesser olur. Keramet takvaya dayalı olduğu için her işte de buna tâbi olacaktır. Öyleyse Allah'ı bilmenin hakkı olan gerekli miktarda tanıma hâsıl olmuşsa, ilahî takva da takvanın hakkı olan gerekli miktarda hâsıl olur. Sonuçta kerametin hakkı olan en üst keramet derecesi bilen ve takva sahibi olan insana sahip olacaktır. Buysa yüce Allah'ın tam mazhariyetidir. Hamd, âlemlerin rabbi olan Allah'adır.[121]
DERS
3
HATIRLATMA
KUR'ÂN-I KERİM'DE insanın kerameti hakkında konuşuyorduk. Söz, yüce Allah'ın insanın bütün terbiye temellerini keramet vasfıyla övdüğü noktasına varmıştı.
Yüce Allah, vahyin başlangıcında, kendini en kerim muallim olarak tanıtmaktadır:
"Oku, Rabbin en kerimdir.[122]
İlâhî elçiler olan melekleri de keramet vasfıyla övüp bu ilahî emanet, kerim elçiler eliyle size ulaşmıştır, buyurmaktadır. Pey-gamber'i de kerim rasul olarak tanıtmaktadır. Kitabını ise kerim diye yüceltmektedir.
Sonra, keramet diyarı olan ve içinde "ne saçmalama ne de günaha sokma bulunan[123] cenneti de kerim insanların mekanı kılmakta ve sahih yolu katetmişseniz cenneti hak etmiş olursunuz, diye buyurmaktadır.
"Allah'a karşı gelmekten sakınan kullarımıza vereceğimiz cennet işte böyledir.[124]
Takvayı da kerametin mihveri olarak tanıtıp takva ile takvanın şubeleri olan keramet gereklerini beyan eder ve kerametin engellerini ise fücur ve tuğyan olarak görür.[125]
Keramet Ve İlâhî Ruh
Bu derste ele alınmakta olan şudur: Kur'ân, insanı da şerefli ve kerim bir varlık olarak tanıtmaktadır. İnsan kerim olursa kendi tabiî yolunu katedip asıl cevherini bulmuş olur. İtaat ve yücelme, insanın aslî cevheriyîe uyumlu olduğundan dolayı isyan ve alçalış insana dayatmadır. Fakat keramet böyle değildir. Çünkü insan cevheri kerimdir. Yüce Allah şöyle buyurur:
"Biz, Âdemoğullarmı keremli kıldık.[126]
Yani biz insanı değerli tuttuk. Çünkü onun yaratılışında kerim bir cevher kullanılmıştır, insan, çeşitli varlıklar gibi sadece topraktan yaratılmış olsaydı, onun için keramet zatî ya da ilk vasıf olmazdı. Fakat insan birincil ve İkincil unsurlar taşımaktadır. Onun ikincil unsuru toprağa dönüktür. Aslı ise Allah'a mensuptur.
"Ben balçıktan bir insan yaratacağım. Onu tamamlayıp ruhumdan ona üflediğim zaman derhal secdeye kapanın.[127]Bu âyette ruhu kendine nisbet etmiş, cismi ise toprağa ve tabiata bağlamış, balçığa mensup kılmıştır. Ben insanı çamur ve soyut ruhtan yarattım dememiş, tam tersine insanı çamurdan yarattım ve sonra kendi ruhumdan ona üfledim diye buyurmuştur. İnsan ruhu ekrem olan öğretmen konumundaki Allah'a bağlandığından insanın kerametten bir payı vardır ve ilahî ruh da keramet ruhu anlamındadır.
Buna ek olarak, ben insanı iki elimle yarattım, buyurmuştur. Yüce Allah, meleklerle birlikte neden Âdem karşısında secde etmedin, diye şeytana seslenirken, Âdem'in yüce makamım şöyle övmektedir:
"Ey İblis! İki elimle yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan nedir? Yoksa böbürlendin mi yahut kendini yücelerden mi saydın?[128]
Yani, ey şeytan, benim iki elimle yarattığıma secde etmene ne engel oldu? Bu sözün hakikati, şeytan ve benzerlerinin iki elle yaratılmamış olmasıdır.
iki elle yaratmak, ya yüceltme ve tazimden kinaye ya da Hakkın cemal ve celal sıfatlarına dönük birşey olup ikisinin varacağı yer tek bir esastır.
Allah, insanı kendi cemal ve celal eliyle yaratmışsa, insan Allah'ın cemal ve celalinin mazharı olacak ve Allah'ın tek eliyle ve ilahî vasıfların bir bölümüyle yaratılmış varlıklardan kesinlikle üstün ve seçkin bir konumda bulunacaktır.
öyleyse yüce Allah, insan cevherini kerim cevher olarak tanıtmıştır. Bu yüzden bir kimse keramet yolunu katederse ağır ve uygunsuz birşeyi kendisine yüklemiş olmaz. Ancak yolundan saparsa kendisine birşey yüklemiş olur. Öyleyse insanın yaratılış ve gelişiminde söz konusu olan bütün fiilî temeller keremle nitelenmişlerdir, insanların öğretmenleri olan peygamberler de keramet vasfını taşımaktadırlar.
Yüce Allah, Peygamber ve onun seçkin öğrencilerinin vasıflan hakkında, sadece, bunlar muttakidirler diye buyurmayıp ayrıca takva kelimesi bunların gereğidir, buyurmaktadır.
"O zaman inkar edenler, kalplerindeki taassup gayretini, cahiliyet çağı taassubunu gösterdiler. Allah da peygamberine ve müminlere güven indirip huzur verdi. Onları takva sözüne bağladı. Onlar zaten bunun sahibiydiler, onlara yakışan buydu.[129]
Yüce Allah, kerametin mihveri olan ve kerametin hâsıl olması kendisine bağlı bulunan takvayı (önceki bölümde sabit kılındığı gibi) Peygamber'in gerekli vasfı olarak ortaya koymuştur.
Yani kerametin takvadan ibaret olan aslı ve kaynağı, "takva kelimesi" adıyla yüce Peygamber'İn ve arkadaşlarının varlıklarının gereğidir, öyleyse kerametin mihveri, insanların öğretmenlerinden ayrı olmayacaktır ve insan da kendi ölçüsünde kerim cevhere sahiptir.
Bütün ilahî talimler öyle tanzim edilmelidir ki sadece insanın kerâmetiyle çatışmamakla kalmayıp onun kerametini tamamlama sadedinde de olmalıdır, ibadet, hukuk, fert ve toplum hükümleri insan için ortaya konuluyorsa bu onun kerametini korumakla beraber olmalıdır, önünde bulunan duraklar da insanın kerametini korumakla birlikte olmalıdır. İnsanın işinin sonu da keremli bir son olmalıdır.
Bu bakımdan, hem fiilî kaynaklan keramet vasfıyla Öven, hem talim ve terbiyenin kabili başlangıcı olan insanı kerametle vasıflandıran, hem de kerametin öğretici talimatını insanın kerim cevheriyle uyumlu gören yüce Allah, insana şöyle buyurmuştur: Sen yolcusun ve senin yolculuğunun sonu Allah'ın simasıdır. Bu yol keramet yoludur. Keramet azığı olmadan bu yol katedilemez. Kerametin azığı da takvadır.[130]
Takva Ve Keramet
Burada iki esas incelenebilir niteliktedir: Biri, insanın yolcu oluşu ve yolcunun azığa muhtaçlığıdır, ötekisi ise Allah yolcusu olan insanın yol azığının sadece takva oluşudur. Bir kimse takva ehli değilse yol ortasında kalıverir insanın "Allah yolcusu" olduğu ilk esas şu âyette anlatılır: "Ey insan, sen Rabbine doğru bir yol üzerinde çabalayıp durmaktasın, sonunda O'na varacaksın.[131]
Yani her insan Allah'a doğru hareket halindedir ve sonunda Allah ile görüşür, ilâhî cemale ve Allah'ın Özel rahmetine ermek isterse bu yolculuğu ilahî azıkla yapmalıdır. Çünkü yüce Allah'ın insanı yolcu kabul edip de bu yolculuk için azık belirlememesi mümkün değildir.
Bu yolculuğun azığının ortaya konulması olan ikinci esası şu âyette zikretmiştir:
"Kendinize yol azığı hazırlayın. Şüphesiz azığın en hayırlısı takvadır.[132]
Yani ey keramet yolunun yolcuları, azık hazırlayın ve bilin ki siz yolcuların tek ve en iyi azığı takvadır. Kur'ân'ın hiçbir yerinde yolcunun azığı olarak takvadan başka birşey tanıtılmamıştır.[133]
Takvanın Varacağı Yer
Azığın elde edilmesinin ve en iyi yol azığı olarak takvanın belirlenmesinin gereğini anlattıktan sonra üçüncü esası ele alalım. Üçüncü esas, bu yol azığının insanı nereye dek götürdüğüdür. Bazı azıklar yoiun başında bİtiverir. Bazı azıklar da yarı yola dek insanın ihtiyacını karşılarlar. Şimdi takva azığının nereye dek sürdüğüne bakalım. Kur'ân-ı Kerim'den sâlik durumdaki insanın, yolculuğun Allah ile görüşmek olan sonuna dek takvayı görmeye ulaştıracak kadar güçlü olduğunu anlıyoruz. Eğer takva Allah'ı görmeye dek yetiyorsa takvalı insan da Allah'ı görmek olan son hedefine ulaşır.[134]
Takva Yüce Allah'a Ulaştırır
Mübarek Hac sûresinde kurban olayını ortaya koyarken yüce Allah şöyle buyurur:
"Bu kurbanların ne etleri, ne de kanlan Allah'a ulaşır. Allah'a ulaşacak olan ancak sizin takvanizdir.[135]
Yani bu kurbanın eti ve derisi Allah'a ulaşmaz. Çünkü maddî ve cİsmanî bir olaydır. Bu yüzden tabiat ortamında kalır. Allah'a ulaşan şey, kurban olayının ruhu olan takvadır.
Cahiliye döneminde Kurban etini, Allah'a yakınlaşmak için Kabe'nin duvarına asarlardı, kurbanın kanını da Kabe duvarının yüzüne sürerlerdi. Tevhid dini olan îslâm, bu şirki ortadan kaldırıp şöyle buyurmuştur: Eti ve kanı Kabe duvarına asmayın, sürmeyin. Allah'a ulaşan şey et ve kan değil, takvadır.
Kur'ân, size has vasıf olan takvanın Allah'a ulaştırdığım anlatır. Yoksa "Allah ancak takvalıların amelini kabul eder.[136] hükmü vasat bir tabirdir. Fakat yüksek bir tabir şudur: Takva Allah'a ulaşır. Yani takvaya hiçbir engel yoktur. Çünkü maddî ve zulma-nî engellere takılan bazı işler, berzaha bile yol bulamazken ondan yukarısına nasıl yol bulabilir?
Bazı işler vardır ki yükselme gücü bulunmakla birlikte daha yüksek makamlara varıp nur perdeleriyle yüzyüze gelince o nurların huzmeleri altında kalırlar. Bu güçlü nurlar, nur perdeleridir ve tabiattaki varlıklar maddî perdelerdir. Perde iki kısımdır: Nur perdesi ve karanlık perdesi. Nur perdesi derin ilmî bilgiler gibidir, örneğin ağır bir konu nur perdesidir. Fakat ağır ve maddî olan duvar cisim perdesidir. însan neden duvarın arkasını göremez? Çünkü bu karanlık perdesi engeldir. Neden derin konuyu anlamaz? Çünkü nur perdesi nüfuza engeldir. Zayıf göz güneşi göremez. Çünkü ışığın şiddeti engeldir.
Münâcâî-ı Şa'bâniye'de, "Ey Rabbim, bana, bütünüyle kendimi sana adamayı nasip et. Kalp gözlerimi sana bakış nurlarıyla aydınlat, öyle ki kalp gözlerimiz nur perdelerini yaksın ki büyük cevhere ulaşsın ve ruhlarımız kudsiyetinin yüceliğine bağlansın" şeklinde söylenmesi kalbimizin bütün nur perdelerini yırtıp hiçbir ışığın huzmeleri altında kalmamasının dilenmesi-dir. Yani yarabbi, canımıza öyle bir nur yansıt ki diğer bütün nurlar bizim varlık nurumuzun huzmeleri altında kalsın ve biz onlarla perdelenmeyip onları parçalayalım.
özetle yüce derecelere ulaşmak nur perdeleriyle perdelenmistir. Onlara ulaşmak içinse göklerin ve yerin nurundan daha şiddetli bir nuru taşımaktan başka çare yoktur.
Öyleyse bazı kemal dereceleri için nur perdesi bulunmaktadır. Bu perde, insanın ya da insan vasfının ondan yukarı gitmesine engel olur. Fakat yüce Allah, takva karşısında hiçbir perdenin bulunmadığını buyurur. Allah'ın simasına varmak için bütün zulmânî ve cismanî perdeleri yırtar. "O'na ancak sizin takvanız ulaşır."
Buradaki "ulaşır" sözü, "Onları Allah'a iyi işler ulaştırır.[137] âyetinin anlamından farklıdır. Orada Allah'ın simasından değil, Allah'a doğru yükselmekten söz edilmektedir. Fakat Allah'ı görmeye ulaştırır mı, ulaştırmaz m? Anılan bu âyetten anlaşılmamaktadır. Fakat takva hakkında, takva Allah'a ulaştırır ve Allah'ı görmeye eriştirir, buyurulmaktadır. Öyleyse takva azığı, Allah'ı görünceye dek bakidir.[138]
Takva Sahibi Yüce Allah'a Ulaşır
Bir yolcu bu azıkla hareket etmişse, bu azık Allah'ı görmeye kadar yol bulabildiğine göre, bu yolcu da Allah'ı görmeye kadar yol bulabilir. Bu delil, yol azıgıyla yol arasındaki birbirini gerektirme ilişkisi bakımındandır. Bu meseleye nitelik ve nitelenen arasındaki birbirini gerektirme bağlantısından şu şekilde bir başka delil daha getirilebilir: Eğer takvanın Allah'ı görmeye ulaşacak kadar gücü varsa takvalı insanın can ve nefsinin de Allah'ı görmeye erme gücü kesinlikle vardır. Takva Allah'ı görmeye eriştiği halde takvalı kişinin erişememesi mümkün değildir. Çünkü takva, takvalı kişinin öz vasfıdır ve onun canından ayrı değildir. Bu vasıf yükselmişse bu vasfı taşıyan da kesinlikle yükselir. Bu vasıf nail olmuşsa bu vasfı taşıyan da elbet nail olur. öyleyse, insanlara keramet dersi veren yüce Allah, kerametin azığını da takva olarak belirlemiş, bu azığın devam ve gücünün Allah'ı görünceye dek baki olduğunu ortaya koymuştur. Bu azığın Özelliği ilerledikçe azalmayıp artmasıdır, insan daha fazla yol yürüdükçe azalan ve sonunda bitip yok olan maddî azıkların tam tersine bir durum sözkonusudur. Manevî azıklar, insan ilerledikçe daha canlı ve daha görkemli duruma gelir. Tıpkı ne kadar çok kazıhrsa o kadar su kaynayan coşkun bir su kaynağı gibidir.
Mübarek Ramazan ayı duaları arasında okuduğumuz "Bağışın çokluğu ancak keremi ve cömertliği artırır" cümlesi bu hususa yöneliktir. Anılan cümle, bütün hazineler Allah katındadir, Allah insana her bağışta bulunduğunda ilahı hazine eksilmez, anlamı taşımıyor. Bilakis şöyle buyuruluyor: Bağışlamanın çokluğu kerem ve cömertlikten başka birşeyi artırmaz. Yani her bağışlaması O'nun bağışının artmasını sağlar.
Bu anlam birinci anlamdan farklıdır: Çünkü ikinci anlama göre dua sırasında şöyle deriz: Allahım! Sen öyle bağışladın ki bağışladıkça keremin artar; tıpkı öğrettikçe ilmi artan, her ders anlattıkça alanında daha da derinleşen âlim gibi. îlim mal gibi değildir ki ondan biri birşey bağışlayınca azaîsın. Tam tersine ilim, insan bağışladıkça coşan ve enginleşen birşeydir. Her ne kadar Hakkın zâtı ilmi sınırsız olup sınırsız olanda çokluk ve azlığa yer yoksa da, kerem Allah'ın fiilidir ve Hakkın zâtının ta kendisi olan ilimden farklı olmakta ve Allah'ın fiili, azlık ve çoklukla nitelendirilmektedir.
Bu durumda şöyle arz ederiz: Allah'ım, sen daha çok bağışladıkça cömertlik ve keremin artar. Bunun sırrı şudur: Bağışladığın ölçüde İnsanlar senin feyzini idrak etmekle daha yeni bir yetenek kazanırlar ve hazırlık ve yetenekleri arttıkça senin bağışlaman da daha çok olacaktır. Allah'ın bir yerde tam bir yetenek olduğu halde o yetenek sahibine layık olduğu olgunluğu bağışlamaması mümkün değildir. Allah'ın genel olarak bildirdiği şudur: "Size istediğiniz birşeyi bildirdi.[139] Yani siz istidad diliyle neyi istemişseniz Allah size vermiştir. Bir kimsenin konuşma diliyle birşey isteyip elde edememesi mümkündür. Fakat istidad diliyle istemek, asla meyvesiz kalmayacaktır. Öyleyse Allah'ın bir feyiz bağışladığı ve bu bağışlamadan medet bulan insanların İstidad kapasiteleri daha da artıp onlar daha hazır hale gelirler. Daha çok hazırlandıkça onlara daha yeni bir feyiz erişir. Bu yeni feyzi alınca daha ileri giderler. Yani kalpleri açılıp kendileri de daha kâmil hale gelirler.
öyleyse Allah'ın her bağışlaması, O'nun bağışının artmasına neden olur. Bunun sırrı şudur: Kişi ne kadar çok ilahî azık ha-zırlamışsa kabiliyeti de o ölçüde artar. Kabiliyeti artınca yüce Allah, daha fazla kabiliyet, daha kâmil bir feyiz ve kapsam bağışlar.[140]
Konunun Özü
O halde takva bir azıktır ve takvalı insan bu azıkla ilerledikçe bu azığın etkisi artar ve hiç azalmaz. O kadar güçlü duruma gelir kî bütün melekleri ve nur perdelerini aşar ve Allah'ın simasına ulaşır. Takva Allah'ın simasına ulaşırsa takvalı insan da Allah'ın simasına ulaşır. Bunun deliliyse açıklanan iki delildir.
Birinci delil şudur: "Takva" yolcunun azığı olup bu azık Allah'ı görmeye erişmişken, bu azıkla beslenen yolcunun Allah'ı görmeye erişmemesi ve Allah'ı görmeye nail olmaması mümkün değildir.
ikinci delil şudur: "Takva" nefsin vasfıdır ve nefisten ıyrı değildir. Öyleyse takvanın Allah'ı görmeye erişmesi ile takvalı kişinin Allah'ı görmeye ulaşması aynı şeydir.
Öyleyse öğretmenler keremli insanlardır ve öğretmenin ke-remli bir özü vardır. Kur'ân'ın talimatları da baştan başa keramet dersidir. Keramet diyarı olan cenneti de keremli insana verirler.
Burada, Gurer ve Durer'de Müminlerin Emiri Hz. Ali b. Ebi Tâlib'den nakledilen hadisin değeri anlatılıp açığa çıkarılmıştır. O şöyle buyurur: Yeryüzünde sâlih kuldan daha değerli bir varlık yoktur."
Eğer bir ruh Allah'a itaatkârsa sadece keremli olmakla kalmayıp onun kerametine de hiçbir varlık ulaşamaz. Allah'a itaatkâr olan nefis, kendi dışındakilerin hepsinden daha keremlidir.
Bu yüzden yüce Allah şöyle buyurur:
Başka şeyler insan içindir. Çünkü onlar da keramet yolunu katetmeiidirler.
Hamd, âlemlerin rabbi Allah'adır.[141]
DERS
4
HATIRLATMA
KONUMUZ, Kur'ân-ı Kerim'de insanın kerameti hakkındaydı. Yüce Allah, takvadan ibaret olan kerametin esas ve mihverini açıkladıktan sonra, insan Allah'ı görmeye doğru yolcudur, diye buyurmuştur. Bir insanın sefer ehli olmaması ya da insan seyrinin sonunun Allah'ın simasından başka birşey olmaması mümkün değildir. Bilakis sefer her insan için zorunludur. O her zaman bir ortamdan başka bir ortama geçmektedir ve bu yolcunun yolculuğunun sonu da Hakkın simasıdır. Bu iki esasta şüphe ya da sınırlandırmaya yer yoktur. Hem her insan için yolculuk zorunludur, hem de bu yolculuğun sonu Allah'ın simasıdır. O şöyle buyurmuştur:
"Ey insan! Sen Rabbine kavuşuncaya kadar çalışıp çabalarsın. Sonunda O'na kavuşacaksın.[142]
öyleyse her insan zorunlu olarak yolcudur. Her yolcu için, ulaşmakla yolculuğunun biteceği zorunlu bir varış yeri vardır, öyleyse her insan için ulaşacağı bir hedef vardır.
insan yolculuğunun tek hedefi Allah'ın simasıdır, başkası değil. Allah'tan başkasına doğru hareket eden hiç bir insan yoktur. Aksine, ister kâfir olsun, ister mümin olsun hepsi ona doğru hareket halindedir. Sonuçta kâfirler azıkları olmadığı için Allah'ın celâlini ve kahrını görmeye yol bulurlar. Şöyle derler: "Rabbimiz, gördük, dinledik.[143] Fakat müminler, azıktan nasiplendikleri için Allah'ın cemalini görmeye yol bulurlar ve Allah'ın rahmetine erişirler:
"O gün birtakım yüzler rablerine bakıp parlayacaktır.[144]Gerçek yolcunun hedefe ulaşması için takva adı verilen bir azık belirlenmiştir. Bu takva bir yandan yol azığıyken öte yandan kerametin de kaynağıdır. Yani hedefe doğru olarak ulaşan sadece kerim insandır. Yüce Allah, takva hakkında şöyle buyurmuştur:
"Kendinize azık edinin, şüphesiz azığın en iyisi takvadır.[145] Azık hazırlayın, azığın en iyisi takvadır. Bir kimsenin takvası yoksa ona azık da yoktur. Ona azık olmayınca ne özü makbuldür, ne de amelleri Allah'ın rızasına erer. Yüce Allah, kendisi kerim olduğu için ne çirkin işi kabul eder, ne de çirkinlerin kendisini. Bir amel günah gibi aşağılıksa, Allah'a doğru yükselemez. Ya da iyi bir amelse, fakat amel sahibi aşağı bir insansa bu da yaratıcıya doğru yükselmez. Şöyle buyurulm ustur: "Allah, ancak muttakilerinkini kabul eder.[146] Muttakiler kerim olanlardır. Takva kerametin kaynağiysa, bu durumda muttaki olmayan kerim değildir. Dolayısıyla Allah, kerim olmayanın amelini kabul etmez.[147]
Takva Ve Muttakînin Yüce Allah'a Ulaşmasına Dair İki Delil
O zaman şöyle buyurulm ustur: Sizi hedefe ulaştıran azık takvadır. Geçen derste iki âyete dayanılarak takva ve muttakinin Hakkın simasına ulaştığına delalet eden iki delil ortaya kondu. Allah şöyle buyurmuştur:
"Bu hayvanların ne etleri, ne de kanlan Allah'a ulaşacaktır. Allah'a ulaşacak olan ancak sizin takvanızdır.[148]
Yani bu kurbanın eti ve kant, Hakkın simasına ulaşmaz. Bu amelin ruhu olan kurbanın takvası Hakkın simasına ulaşır. Takva Hakkın simasına ulaşırsa, muttaki de kesinlikle Hakkın simasına ulaşır. Çünkü takva ruhun nefsanî vasfıdır. Bu vasıf yükselirse vasfi taşıyan da yükselir. Çünkü nitelenenden ayrı bir nitelik, ayrı bir varlık ve özel bir hüküm taşımaz. Dolayısıyla takva ile muttaki arasındaki karşılıklı gerektirmeden ve takvanın Allah'ın simasına ulaştırmasından muttaki hükmü aydınlatılabilir. Dolayısıyla takva insanı hedefe ulaştıran bir azıktır. İnsan, hedefe yaklaştığı ölçüde yüce Allah'ın kendisi olan bu hedeften nasiplenir.[149]
Takvanın Ürünü "Furkan"
Mübarek Enfal sûresinde şöyle buyurulmuştur: Takva vesilesiyle yüce Allah'ın, kendisine doğru hareket halindeki kurtulmuş insanlara verdiği nasip zahirî ve batini ilimdir.
"Ey inananlar, Allah'tan sakınırsanız, O size iyiyi kötüden ayıracak bir anlayış (furkan) verir.[150]
Furkan, batını bir nur olup onun vesilesiyle güzel çirkinden, iyi kötüden ayrılır. Takvalı insan, yol seçiminde şaşırmayacaktır, insan bazen görevini teşhis etmede şaşkındır, bazen de güzel ve çirkini tanımada tutuktur. Muttaki iseniz Allah bu meşaleyi içinizde yakar. "Allah'tan sakınırsanız O size bir furkan verir." Bu âyet şart ve karşılık biçimindedir. Bazen de şöyle buyurur: "Allah'tan sakının, Allah sizi biliyor.[151] Bu cümle ise şart ve karşılık biçiminde değildir. Takva sonucunda hak ile bâtılın ayırt edilmemesinin sırrı takvasızhktır. İnsan, her alanda (eğer o alanın takvasını korursa) nasibini alır. Talak sûresinde şöyle buyurul-muştur: "Allah'tan sakınana O bir çıkış yolu verir." Takva sahibi, hiçbir işte darboğazda kalmaz. Çünkü Allah, ona ayırdetme gücünü vermiştir.
Allah, ayırdetme gücü vermiştir, diye buyurulması, Allah sadece başarı verir de amelî başarı vermez anlamına gelmez. Çünkü eyleme varmayan teşhisin yaran yoktur. Bilakis, hem hak ile bâtılı ayırdetme yolunu size gösterir, hem kurtuluş yolunu sizin önünüze koyar, diye buyurulmuştur. öyleyse "Allah'tan sakınırsanız, size furkan verir"den murat, yardımıyla bâtıldan sakınuabilen ve hakka ulaşılabilen bir furkan'dır. Bunun sonucunda da insan hiçbir işte sıkıntıda kalmayacaktır.
"Allah'tan sakınana O bir çıkış yolu verir ve beklemediği yerden rızıklandınr."
Allah, muttakinin şahsına, ummadığı yollardan rızık verir. Aynı zamanda insan doğal ve normal yollan katetmekle yükümlüdür. Bu âyetin öğrettiklerinin etkisinde onun gaybe itimadı şe-hadete dayanışından daha fazla olacaktır. "Beklemediği yerden onu rızıklandınr." Yani o gaypten, somut dünyadan faydalandığından daha fazla faydalanır. Bu yüzden rivayetlerde aktarıldığı üzere, imamlara züht nedir, diye sordular. Şöyle buyurdular: Züht, Allah'ın elinde olanın, senin elinde olandan daha fazla mutmain kılmasıdır. Çünkü senin elinde olan senin kendin gibi zevalle yüzyüzedir. Çünkü "Sizde olanlar tükenir." Yüce Allah'ın elinde olan, zevalden münezzehtir. Çünkü ilahî zahirlere ve gaybî hazinelere değişiklik giremez. Şöyle buyurmuştur: "Sizde olanlar tükenir, ama Allah katında olanlar sonsuzdur.[152]
İnsanın elinde birşey varsa, kendisi gibi zevale maruzdur. Onun tekelinde olan bütün işler de zevalle yüzyüzedir. Allah katında bulunan şey ise kesinlikle koruma altındadır. Çünkü yüce Allah, her türlü değişiklikten münezzehtir. Bu yüzden muttaki insanın imanı, şehadetten çok gaybe dayanır. "Beklemediği yerden onu rızıklandırır." buyurmuştur. Yani ummadığı ve tahmin etmediği yoldan ona rızık verin
Öyleyse muttaki kişi, hak ile bâtılı tanıma gücü sayesinde, avare değildir ki ilmî şaşkınlık içinde olsun, özel ilahî lutfa sahip olmanın etkisiyle vasıtasız değildir ki hakkı tanıdıktan sonra ona yönelmekten geri kalsın, öyleyse hem ilim olarak, hem amel olarak ona kurtuluş yolu açılmıştır. Çünkü tek yol ve tek azık takvadır. Bu bakımdan bir kimse takvasızsa öncelikle hak ile bâtılı tanımada şaşırıp kalacaktır. İkinci olarak da tanımadan sonra kurtuluş yolunun yürünmesi ona açık değil, kapalıdır.[153]
Takvasızların Cezası
Bu yüzden mübarek Yasin sûresinde takvasız insanlar hakkında şöyle buyurulmaktadır:
"Boyunlarına, çenelerine kadar varan demir halkalar geçir-mişizdir, bu yüzden başları yukarı kalkıktır. Önlerine ve arkalarına set çekmişizdir. Gözlerini perdelediğimizden artık göremezler.[154]
Yani insan sadece iki yoldan Rabbini tanıyabilir: Biri, nefsi tanıma yolu olup başını eğip kendisini görmeli ve kendisine bakmalıdır. Öteki yol ise dünya görüşü olup başını kaldırıp göğü ve yeri görmeli, denizi ve ovalardaki varlıkları görmeli ve ufuklardaki âyetlerden Allah'a ulaşmalıdır. Yani ya içerden ve gönül yolundan ya da dışardan ve düşünce yolundan, sonuçta bu iki yol birleştirilir, işte bu iki yoldan Allah tanınabilir. Bu iki yolla hak bâtıldan ayırdedilebüir ve belirgin bir yol katedilebitir.
Fakat bir kimse aşağılık ve takvasızsa ve kerametten mahrumsa ne iç yol ona açıktır, ne de dış yol. Şöyle buyurulmuştur: "Boyunlarına, çenelerine kadar varan demir halkalar geçirmişizdir, bu yüzden başları yukarı kalkıktır." Bİz, bunların boyun ve çeneleri arasına sert demirden halkalar geçirdik; başlarını eğip kendilerini göremezler. Yani çenesine varıncaya dek bütün boynunu demirle kaplamıştır. Başlan hep havaya doğru kalkıktır. Böyle olduğu için "başları yukarı kalkıktır." Başı havaya kalkık insanın başını eğme gücü yoktur. Kendini görüp ben nereden geldim demeye onun için yol yoktur. Böyle bir insan için, insanın birtakım devirleri ardında bıraktığına ve önünde birtakım merhalelerin bulunduğuna delalet eden âyetler üzerinde düşünmek müyesser değildir. Şu âyetlerde buyurulduğu gibi:
"insanoğlu var edilip bahse değer birşey olana kadar şüphesiz uzun bir zaman geçmemiş midir?[155]
"Herkes yarına ne hazırladığına baksın.[156]
"Bir insan, kendisi Önceden birşey değilken kendisini yaratmış olduğumuzu hatırlamaz mı?[157]
Bizi nefsi tanımaya çağıran çeşitli başka âyetler de vardır. Boynu demirle bağlanmış bir kimsenin kendini tanımak yoluyla Allah'ı tanımaya ulaşması mümkün değildir, öyleyse içe bakış
yolu kapalıdır.
Acaba dış yol açık mıdır, değil midir? Buyurulmuştur ki dış yol da ona kapalıdır. Çünkü o, ya Öncekilerin tecrübelerinden ve geçmiş ümmetlerin çöküşünden ibret almalıdır ya da geleceği düşünmelidir. Bu iki yoldan birini katetmelidir. Fakat bunlardan hiçbiri onun mukadder değildir. Çünkü "önlerine ve arkalarına set çekmişizdir. Gözlerini perdelediğimizden artık göremezler.[158]
Bunların Önlerinde yüksek bir duvar vardır. Arkalarında da kalın bir duvar vardır, öyle ki ne geçmişi görürler, ne de geleceğe bakabilirler, öyleyse dünyayı göremeyeceklerdir. O zaman bunların görüş çerçevesi, gözleriyle kendilerini kuşatan duvar arasındaki mesafedir. Bu yüzden darlıktadırlar.
"Benim zikrimden yüz çeviren bilsin ki onun dar bir geçimi olur.[159]
Yasin süresindeki âyet, akledilenin hissedilene teşbihi babın-dandır. Bundan daha güzel bir teşbih ve tasvir mümkün değildir. Allah, kendini ıslaha girişmek için ne kendini gören, ne de dışardan haberdar olmak için dışını gören kimseyi teşbih ederken şöyle buyurmuştur: Biz, onun bütün boynunu demirle kapladık, bu yüzden başını eğemez ve kendini ıslaha girişemez. Gözünün önüne yüksek bir duvar koyduk, ardına da kalın bir duvar çektik. Ne önünü görebilir, ne ardını. Bu, Allah'ın zikrinden yüz çevirmesinin etkisiyle darlıkta kalan kimsenin ta kendisidir. Hiçbir durumdan haberdar değildir. Çünkü çözümleme kaynağı işte o kendisiyle duvar arasındaki mesafedir. Oysa ebedî bir varlıktır. Yanİ zaman insanın ayağı altındadır, örneğin insan yüzlerce asır kendi macerasını çözümleyebİlirse de bu yüzlerce asır, ebediyete karşı ölçülebilir değildir. Çünkü ebediyet geometrik ölçülerle hesaplanmaz.
özet olarak, Allah'ın zikrinden yüz çeviren İnsan, dargörüş-lülük darboğazında mahsurdur ve dünyayı gördüğünü sanmaktadır. Bu yüzden Allah, bazen, geçmişlerin yaşadıkları üzerinde düşünün buyurur, bazen geleceğe bakın, bilin ki geçmiş hadiseler gelecek İçin ortam hazırlar buyurur. Bazen de görmeyen insanın ne başkalarının geçmiş tecrübelerinden yararlanabildiğim, ne de geleceği için bir birikimi bulunduğunu anlatır. Söz konusu insan, ölümden sonra yok olacağını sanır. Artık azık biriktirmek için bir sebebi yoktur. Bir kimse ölümü yokluk ve zeval sanmışsa, ölüm sonrası için bir azığı yoktur. Buna karşılık tak-valı insanın bakışının önü açıktır, geçmişlerin tecrübelerinden yararlanır, geleceğini de görür. Kıyametten de görme ya da delil yoluyla haberdar olur ve kendi içine de bakar. Zaafından haberdardır ve yaratıcısına yakarırken şöyle der:
"Sen Haliksın, ben mahlukum, Sen Mâliksin, ben memlû-kum. Sen Rabsın, ben kulum. Sen Ganîsin, ben fakirim.[160]
Kendisini fani ve fakir gördüğü için inlemektedir. Bir kimse kendisini fani ve fakir bulmayıp daimî sanıyorsa, "Dünyaya saplandı kaldı.[161]ise, "Malının kendisini ölümsüz kıldığını sanır[162] ise ya da kendini daimî sanmazsa, dünyayı da geçici sanır ve ben yok olup gittikten sonra bu düzen de yıkılıp gidecektir, ne ben varım, ne de varlık düzeni vardır der. Eğer insan takva sahibi değilse, ne tarihin geçmişinden nasiplenmeye yol bulabilir, ne de gelecek için yol azığı hazırlamaya yol bulabilir.[163]
Keramet Yolu Yolcularının Azığı: Takva
Takva, ilim ve amel mecmuasıdır, ilim, amel üzerine gölge salar, amel de ilmin gölgesinde insanı takvalı kılar. Bu takva da bu sahih bilinçten yardım alan yolcunun azığı olacaktır. İlim yolu bazılarına kapalı olduğundan amel yolu da onlara kapanacaktır. Çünkü bir kimse amel etmek istiyorsa âlim olmalıdır ve neyle amel etmesi gerektiğini bilmelidir. Elbette bir kimsenin âlim olup amel etmemesi mümkündür, ama mesele, bir kimsenin âlim olmadığı halde amel etmesinin mümkün olmadığıdır. Bir insan ilimden yoksun kalmışsa artık hareket edebilmek için bir yer göremez. Dolayısıyla muttaki insan, zamanın çeşitli olayları karşısında asla çaresiz kalmaz. Fakat muttaki olmayan, bu iki yüksek duvar arasında mahsur kalmıştır ve bir yeri göremez. Bu yüzden sadece tabiatın bu kısıtlı alanını görebilir. Onun görüşü işte bu maddî görüştür.
Yüce Allah, takvasız bireyler yolda kalırlar, buyurmuştur. Çünkü bir kimsenin yol azığı yoksa çaresiz kalacaktır. Kusurlu olan çaresizleri ise ceza yerine götürürler. "Onu alın, bağlayın.[164] Fakat bir kimsenin yol azığı varsa onu karşılamaya gelip şöyle derler: "Selam size, Hoş geldiniz! Temelli olarak buraya girin.[165]
Azığı olan ve hedefe varan yolcuyla azıksizlık nedeniyle yol ortasında kalan yolcu arasında fark vardır. Bu azıksızlar hakkında şöyle buyurulur: "Onu alın bağlayın!" Kahır melekleri görevlendirilirler ve onu kahırla götürürler. "Suçluları, suya götürür gibi cehenneme süreriz.[166] Bunları arkalarından sürerler. Fakat cennetlikler hakkında "Melekler cennetlikleri karşılamaya gelirler" diye buyurulur. Başka bir bölümde meleklerin cennetlikleri de sevk ettiklerine dair âyetler olsa da oradaki sevk, mihmandarlık edip yol göstermek gibi bir şeydir. Sevk kelimesi cennetlikler hakkında da kullanılmıştır. Fakat melekler cennetliklerin arkalann-dayken hizmette bulunmakta ve yol göstermektedirler. Oysa zîyankârların arkalanndayken tıpkı sürüsünü süren çoban gibidirler. Kur'ân'daki meleklerin müminlerle ziyankârların arkalarında bulunmalarını anlatan iki tabir arasında fark vardır. Çünkü müminlerin sevkedilmeleri onlara mihmandarlık etmek gibidir, suçluların sevk edilmeleri ise koyun sürüsünü sürmek gibidir.
Sözün özü şudur: Takva yolcunun azığıysa, onun yolculuğunun da keramet yolculuğu olduğu anlaşılır. Yolcuyu yolun ve aynı şekilde hedefin vasfıyla vasıflandırdıkları gibi, yolculuğu da azığı için sözkonusu olan özel sıfat ile adlandırırlar. Hem yol keramet taşımaktadır, hem varılacak yer. Bu bakımdan Allah'a doğru yapılan yolculuk keramet yolculuğu olacaktır.[167]
Takvanın Sonucu İlim Ve Bilgidîr
Takvalı insanın aldığı nasip derûnî ilimdir. Takvadan bu nasiple-niş kimi zaman Kur'ân'da şart ve karşılık şeklinde açıklanır. En-fal sûresinde buyurulduğu gibi:
"Allah'tan sakınırsanız, size fiırkan verir" Kimi zaman da şart ve karşılık şeklinde olmamakla birlikte siyakından, takvanın içe bakış ve nefis bilgisinin ortaya çıkışında etkin bir rolü olduğu anlaşılmaktadır. Mübarek Bakara sûresinde buyurulduğu gibi:
"Allah'tan sakının, Allah size öğretiyor. Allah herşeyi bilir.[168] Yani siz takvalı olun, Allah sizi bilgili kılar. O, herşeyden haberdardır. Çünkü Allah kerimdir ve kerim olan öğretmen, düşük öğrenciyi özel öğrenci olarak kabul etmez, öyleyse düşüklere keramet dersi vermesi mümkün değildir.
Geçmiş bölümlerde, vahyin başlangıcının ekrem olan Allah'ın keramet okulu açması şeklinde olduğu açıklık kazanmıştı. "Oku, kalemle öğreten Rabbin en büyük kerem sahibidir.[169] Ekrem olan Allah, ben öğrenci kabul ediyorum diye buyur-muşsa, O'nun öğrencisi kerim olmalıdır. O, kendi özel dershanelerinde düşükleri asla kabul etmez. Bu anlam, bazen öğretmenin (yani Allah'ın) vasıflarının anlatılmasiyla açıklanır. Bazen de öğrencinin (yani takvalı insanın) vasıflarının anlatilmasıyla açıklanır, Takvasız insan bir ömür boyunca ilim tahsil etmekle meşgul olabilir ve sonunda avam olarak ölebilir. Yani ders okuyabilir, fakat kerim olmadığı için bütün okudukları yaşlılık döneminde aklından çıkıp gidebilir ve ölüm anında ilimle yolculuk edemez. Çünkü takvasız İlim azık değildir. Sahih ilmin ortaya çıkışında takvanın etkisi Özel bir alanla sınırlı değildir. "Allah'tan sakının, Allah size Öğretir..." âyetinin anlamı şudur: Siz hangi alanda âlim olmak isterseniz, sonuçta Allah'ın size ilim
vermesiyle âlim olabilirsiniz. Siz bu keramet yolunu katederse-niz o alanda ilerlersiniz. Haşa yüce Allah, insanlar gibi değildir ki bir alanda uzman olsun. O, "her şeyi bilen'Mir. Her insan herhangi bir alanda takvalı olursa kerimdir ve Allah'ın öğrencisidir. Sonuçtaysa yüce Allah, o alanda onun ilmî ihtiyacını karşılar. Takva, ilahî öğretime ortam hazırladığı gibi amellerin kabul edilmesine de neden olacaktır. "Şüphesiz Allah, muttakilerİnkİ-ni kabul eder." İlimlerin nimetleri takva bereketiyle olduğu gibi, amellerin yükseliş ve kabul edilişi de takva bereketiyle olacaktır. Takvalı olan kimsenin ameli yükselir ve kabul edilir. Allah ameli kabul etmişse, amelin sahibini de kabul eder. Çünkü amel ile amel sahibinin var oluş bakımından biribirlerini karşılıklı gerektirmesi ve bu ikisinin birbirinden ayrılmazlığı, amel sahibinin yükselişine de neden olur Çünkü insanın amelleri bir dizi dış olay değildir ki insandan ayrı olsun Onun önemli bölümü nefsanî melekelerdir. Allah nefsanî melekeleri kabul etmişse, bu faziletlerle donanmış neısi de kabul etmiştir. Nefsanî melekeler Allah'ın hoşnutluğuna ermişse, nefis de Hakkın hoşnutluğuna ermiştir. Sonunda öyle bir yere varır ki nefsin bütün cevheri, yüce Allah'ın rıza ve kabulüne erer. "Şüphesiz Allah muttakilerinkini kabul eder." tabirini mübarek Mâide sûresinde Âdem'inim oğlunun dilinden şöyle nakleder:
"Onlara Âdem'in iki oğlunun kıssasını doğru olarak anlat, tkisi birer kurban sunmuştu.[170]
Sonra bu âyetin altında şu ibare gelmiştir: "Şüphesiz Allah, muttakilerinkini kabul eder." Yüce Allah'ın naklettiği konu razı olmadığı bir konuysa o konuyu kesin olarak reddeder. Kur'ân hikâye kitabı değildir ki Zeyd şöyle dedi, Amr böyle dedi, desin de onların doğrul; ve yanlışlıklarını ele almasın!. Tam tersine, naklettiği konu eğer hak ise sükutla imzalar ya da açıklamayla tasdik eder. Yo eğer batı! ise kesin olarak reddeder. Burada Âdem'in sâlih oğlunun sözünü reddetmemekle kalmamış, hattâ onu başka bir delille de desteklemiştir. İşin özü, dürüst insanın keramet ve takvayı Allah'ın kutsal zâtından Öğrenmesi, öğrenince de yüce Allah'ın öğrencisi olması, sonunda da ilimleri Allah'ın yüce katından öğrenmesidir.[171]
Takva Vesiledir
Yine mübarek Maide sûresinde, yüce hedeflere ulaşmak için vesilelere ihtiyaç vardır, buyurulmuştur.
"O'na ulaşmaya vesile arayın.[172]
Fakat vesile ölçütü belirlemede âyetin anlamına dayanılma-malıdır. Çünkü bu iş, ölçüt belirlemede genele dayanmak olup hüküm çıkarma usulünün dışında bir yoldur, önce dışarıdan neyin vesile olduğunu, neyin vesile olmadığını tesbit etmeliyiz. Ondan sonra anlama ya da genele, "O'na ulaşmaya vesile ara-yın"a dayanılabilir. Yani bizim için namazın yakınlaşmaya iyi bir vesile olduğu sabit olmuşsa o zaman "O'na ulaşmaya vesile arayın" geneline dayanıp namaz yoluyla yükselmeliyiz, diye sonuç alırız. Oruç, zekat ile Ehl-i Beyt'e tâbi olmak da iyi vesilelerdir. Çünkü aklî ve naklî olarak bunların vesile oldukları sabit olmuştur. Vesile olduğu sabit olan herşey, bu külli önermenin kapsamına alınabilir. Bunun dışında ise birşeyin vesile oluş esası sa-bitlenmemişse o şeyin vesile olduğuna bu âyet delil gösterilemez. Çünkü bu, ölçütlük şüphesi durumunda genele dayanmak olur. Fakat yüce Allah, vesile aramaya davet içerisinde bizi takvaya davet eder ve şöyle buyurur:
"Ey iman edenler, Allah'tan sakının. O'na ulaşmaya vesile arayın. Yolunda cihad edin ki kurtulasımz.[173]
Anlaşılmaktadır ki hem takva iyi bir vesiledir, hem cihad. Allah'a yaklaşmanın en iyi vesilelerinden biri Allah yolunda cihad ve fedakârlıktır. Çünkü masum imamların!"! rivayetlerinde ve Müminlerin Emiri'nin sözlerinde Allah'ın cihadı iyi bir vesile kıldığı belirtilmiştir.
Bunlar, O'na yakınlaşmak için vesile ve ölçütlerdir. İşin esası, insanın o derunî takvadan bir pay almasıdır. Çünkü bir kimseye ders alıp tahsil etmek nasip olmamış olabilir, ama hak ile bâtılı birbirinden ayıran Allah'tan takva yoluyla nasibini alabilir. En genel yol, herkes için ve her şartta var olan gönül yoludur.
Bir kimse çiftçi ya da besici veya esnaf olabilir, bir medresede ya da üniversitede okumuş olabilir. Ama bu azıgm tahsil yolu ona açıktır. Allah buyurmuştur: "Allah'tan sakınırsanız, size fur-kan verir." Bu, Kur'ân âyetlerinin analanndandır. Bütün insanlara (ister tahsil imkanı bulmuş olanlar olsun, ister ders merkezlerine ulaşamamışlar olsun) şöyle buyurmuştur: Takvalı olursanız, ruhunuzda geniş bir ilim havzası yeşerecek. Biz orada ilim havzası kurarız, içinizde ilim denizleri coşar, hiçbir işte bocalamazsınız. Hak ile bâtılı iyice ayırırsınız. Çünkü sizin Öğretmeniniz olan Allah, herşeyi bilir, her zaman sizinledir. "Nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir.[174] Çoğumuz okumuş ya da ders görmüş olabiliriz, fakat görevimizi teşhis etmede şaşkınlığa düşebiliriz. Bu şaşkınlık ve bocalama, yol katetmede keremlice hareket etmeye çalışmayışımızdan kaynaklanmaktadır. Fakat bu mübarek âyette şöyle buyurulmuştur: Takvalı insan hidayet ve teşhis mesanesinden payını alır, yani Allah ona görevinin ne olduğunu anlayabileceği bir güç verir.[175]
Takvanın Bîr Başka Sonucu: Cennet
Takvanın sonucu, sadece keramet ve özel ilahî ilimleri öğrenmek değildir, aynı zamanda cennet de bütün güzellik ve görkemiyle muttakiler için hazırdır. Fakat muttaki, hazırlanmış cenneti de geçer. Hazırlanmış cennetten nasiplenmesinin yanısıra bu cennetten de yukarı yükselir. "Muttakilere cennet yaklaştırılır.[176] "Muttakiler için hazırlanmış..." Anılan âyetlerden başka bir konu daha ortaya çıkmaktadır, o da şudur: Cennet şu anda hazırlanmış bezenmiş ve donatılmıştır. Bütün gerekleri yapılmıştır, takva ehlini beklemektedir. Bundan başka cennetin fiilî varlığına dair bu lafzı ve nakli delil İle bu aklî dayanak, şu şekilde ikame edilmektedir: Seyrin ve seferin gerçekleşmesi, maksadın gerçekleşmemesi halinde bir anlam taşımaz. Yani fiilî olarak hareketin bulunmadığı bir duruma yönelik olamaz. Özetle keremli ve tak-vah insan, şu anda mevcut ve hazır olan, hem de çok geniş olan bir cennete doğru hareket etmektedir. "Muttakiler İçin hazırlanmış, genişliği gökler ve yer kadar olan cennete.[177] Bu geniş cennet, muttakilerin yönelip hareket halinde oldukları daha yüksek bir cennet örneğidir. O başka cennet nedir? Allah bilir. Özetle, bu bilinen cennet o uzak maksudun bir belirtisidir. Mübarek Ra'd sûresinde şöyle buyurulur: "Muttakilere vadedilen cennet gibi altından ırmaklar akar, oranın yiyecekleri ve gölgesi süreklidir. Bu sakınanların elde edeceği sonuçtur, inkarcıların varacağı sonuç ise ateştir.[178]
Buyurmuştur ki takva ehline vadedilen o cennet gibi "altından ırmaklar akan" bir cennet vardır. Yani bu belirgin cennet, takva ehline mahsus cennet gibidir, onun kendisi değildir. O cennetin kendisi nedir? Allah bilir. Kavranabilir olan ve somut lezzetleri olan cennet, yol ortasındaki cennettir. Takvalı mümin, irtihalinden sonra kıyamette müşahhas cennete ulaşır, fakat bu onun makamının alt aşamasıdır. O yüksek aşama açıklanmak istenirse şöyle açıklanır: "Muttakilere vaadedilen cennet gibi aitından ırmaklar akan..." Yani bu cennet, takva sahiplerine vaadedilen cennet gibidir, o cennetin kendisi değildir. Takva ehline vadedilen cennet, eğer "Gir kullarım arasına, gir cennetime" kabilinden içinde taşa ve ağaca yer olmayan bir cennet ise, ağaçların bulunduğu bu cennet yolun yansıdır. Bu, o sima cennetinin örneğidir. Öyleyse bu cismanî cennet, bu somut ve zahirî cennet, takva sahiplerinin yolu üzerinde bulunmaktadır ve yarı yol ağırlaması olsun diye onlar için hazırlanmıştır. Hamd, âlemlerin rabbi Allah'adır.[179]
DERS
5
HATIRLATMA
KUR'ÂN-I KERİM'DE İNSANIN KERAMETİ hakkında konuşuyorduk, önceki bahislerde, yüce Allah'ın insanı bizatihi kerim olarak yarattığı ve onu hem nefsi faziletten, hem de nisbî faziletten nasiplendirdiğini dile getirmiştik. Nefsî fazilet, nisbî faziletten başka birşeydir. İnsanın nefsî kerameti hakkında şöyle buyurulmuştur: "Andolsun ki biz insanoğlunu kerem sahibi kıldık.[180] İnsanın nisbî fazileti hakındaysa şöyle buyurulmuştur: "Yarattıklarımızın pek çoğundan onu üstün kıldık.[181] Kerametin takvadan ibaret olan mihveri de açıklık kazandı. Kerametin şartları ve engelleri de bir yere kadar açıklandı.[182]
Âdemoğullarının Kerameti
Bu bölümde ele alınan, Âdemim için o azametli makamı hazırlayan ve onu üstün tutan yüce Allah'ın onun neslini de o özel saygınlıktan nasiplendirip nasiplendirmediğidir. Şeytanın sözü şudur:
"Benden keremli kıldığını görüyor musun?[183] Yani benden üstün tuttuğun ve kendisine secde etmemi emrettiğin bu varlık. Ben bu emir karşısında yüz çevirdim ve senin kahrına uğradım. Fakat onun zürriyetini saptırırım. Bu âyetten anlaşılan şudur: Mükerrem olan sadece Adem'indi şahsı değil, insanlık makamıdır. Bu makama ulaşan herkes şereflidir. Hem melekler onun karşısında eğilirler, hem şeytanlar onun karşısında nüfuz gücünden yoksundurlar. Yüce Allah, Hz. Adem kıssasını anlatırken şöyle buyurur:
"Rabbin meleklere ben balçıktan, işlenebilen kara topraktan bir İnsan yaratacağım. Onu yapıp ruhumdan üflediğimde ona secdeye kapanın, demişti.[184]
insanın beden bölümünü çamura nisbet etmiş, ruh bolü-münüyse kendine nisbet etmiştir. Çamur da ruh da Allah'ın olduğu halde, insan ruhunu kendine nisbet etmiştir, ilâhî ruh kendisine eklendiği için Adem'in bu kerametten nasiplendiği anlaşılmaktadır ve bu ilahî ruhun eklenmesi onun kendisine secde edilir olmasının nedenidir.
Bu tabirden Ademoğullarının bu ilahî ruhtan nasiplendikleri anlaşılmamakla ve kendi ruhunu onlara bahşettiğini Allah açıkça buyurmamakla birlikte Secde sûresinin 7 ila 9'uncu âyetlerinden, dakik bir düşünüşle bu anlamı çıkarabiliriz:
"Yarattığı her şeyi güzel yaratan, insanı başlangıçta çamurdan yaratan, sonra onun soyunu, bayağı bîr suyun özünden yapan, sonra onu şekillendirip ruhundan ona üfleyen Allah'tır."
Bu ruhundan üfleme meselesini Adem'e nisbet etmiş, "Ona ruhundan üfledi." yani kendi ruhunu ilk insana verdi, buyurup ben ruhumu Adem nesline verdim, buyurmamışsa da ruhun eklenmesi meselesinden önce nesil meselesini ortaya getirmiş ve insanın aslı çamurdandır, İnsan nesli bayağı bir sudandır, buvurmuştur. Sonra da buyurmuştur ki Allah insana kendi ruhundan verdi, önce aslı ve nesli zikretmekte, sonra ruhun eklenişini açıklamaktadır. Yani Adem'in nesli Adem'in kendisi gibi, ilahî ruhtan nasiplenmiştir. Adem'in ve Adem neslinin kerametinin kaynağı işte bu ilahî ruhtur. Allah, bu ilahî ruhu insana verince şöyle buyurmuştur: "Yaratanların en güzeli olan Allah ne uludur![185]
İlahı Ruh İnsanın Ayrıcalık Kaynağıdır
İnsaniyet aşamasından önce, insana dair gerçekleşen yaratış eserlerinin hepsi insanîa öteki hayvanlar arasında ortaktır. Yanı bir nutfe belden çıkıp rahme yerleşmişse, nutfe kan pıhtısı haline gelip ardından da bir et parçası olup sonunda cenin olmuşsa, bu aşamalar hem insanda vardır, hem hayvanlarda vardır. Bu bakımdan insan ve öteki hayvanlar arasında bir fark yoktur. Ceninde nebatî nefis bulunuyor ve gitgide hayvani nefis aşamasına ulaşıyorsa bu gelişim insanda da hayvanda da aynıdır, insanın çeşitli hayvanlar karşısındaki ayrıcalığı, onun ilahî ruh tarafıdır. Şöyle buyurulmuştur:
"Sonra onu başka yaratık kıldık. Yaratanların en güzeli olan Allah ne uludur![186]
Yaratanların en güzeli oluşu, hangi aşamayla ilgilidir? Kendini her şeyin yaratıcısı olarak tanıtan Allah şöyle buyurmuştur: "Allah her şeyin yaratıcısıdır.[187] ister melekler gibi soyut varlıklar olsun, ister maddî varlıklar olsun, hiçbir varlık hakkında "Yaratanların en güzeli olan Allah ne uludur!" buyurmamıştır. Sadece insan hakkında, o da ruh ve yeni yaratış eklendikten sonra "Sonra onu başka bir yaratık kıldık. Yaratanların en güzeli olan Allah ne uludur!" buyurmuştur. Allah'ın bu ulu oluşu, nutfeyi kan pıhtısına dönüştürdüğü için midir? Kan pıhtısını et parçası haline getirdiği için midir? Yoksa et parçasını cenin haline getirdiği için mi? Yoksa cansız maddeyi nebatî nefis haline, sonra da hayvani nefis haline getirdiği için mi? Böyle değildir. Çünkü bu gelişmeler öteki hayvanların çoğunda vardır, öteki hayvanlar da böyledirler.
"Sonra onu başka yaratık kıldık. Yaratanların en güzeli olan Allah ne uludur!" cümlesinden Allah'ın mübarek oluşunun insan cisminin ya da nebatî nefsin eklenmesinden olmadığı, ancak onun insaniyet makamıyla ilgili olduğu, meleklerce secde edilenin ve öteki varlıklardan daha keremli ve bizatihi değerli olanın da bu insaniyet makamı olduğu anlaşılmaktadır.[188]
İnsaniyet Makamı Doğuştan Değildir, Sonradan Kazanılır
Bu insaniyet makamını herkes yaratılışının başında mı taşımaya başlar? Ya da onu tahsil mî etmelidir? Acaba bütün bireyler, yaratılışın başında bilfiil mi yoksa bilkuvve mi insandırlar? Kur'ân-ı Kerim şöyle buyurmuştur: İnsan olma kaynağı hepsinde olmakla birlikte, bütün bireylerin bilfiil insan olmaları söz konusu değildir. Bilakis yaratıldığında hepsi bilkuvve insandır. Yani bilfiil değil bilkuvve kerimdir. Keramet yolunu katetmekle bilfiil insan olabilirler. Kur'ân bu yolu iyice göstermiş, şartlarını açıklamıştır, insan, o yolu katetmekte özgürdür. Yani ne itaat etmeye mecburdur, ne de isyana mecburdur. Ancak itaat ve isyan etme imkanı eşit orandadır.
"Biz ona eğri ve doğru iki yolu da göstermedik mi?[189] "Şüphesiz ona yol gösterdik. Artık ya şükreder ya nankörlük eder.[190]
Şekavet Olgunluk Yolu Değildir
İnsanın itaati ve isyanı yeğleme İmkanının aynı oranda olduğundan söz ediyorduk. Peki itaatin saadet olan sonucuyla isyanın şekavet olan sonucu da denk midir? Yani insan için her ikisi de var oluş olgunluğu sayılır mı?
insanın saadet ve şekaveti denk ise, her ikisi de insan için var oluş olgunluğu sayilıyorsa ve insanın her ikisine olan varlık irtibatı eşitse, bu durumda hangisinin sonuna ulaşilırsa ulaşsın olgunluğuna ulaşmıştır ve artık saadet ve şekavete yer yoktur. Fakat biri saadet, diğeri şekavet olan iki yoldan, insanın itaat ve isyanda Özgür olmakla birlikte onun eğiliminin, sermayesinin ve ilk yolunun bir tarafa yönelik olduğu, yani ruhun yönünün ve insanın yüzünün sadece kemal tarafına dönük yaratıldığı anlaşılmaktadır. Gerçi yüzünü ondan çevirebilir ve yanlış yönü yürüyebilir, fakat denk olan İki yolun başında yaratılmamıştır. Hattâ varlığın kemali olan yol ona tahsis edilmiştir. Eğer bu yoldan dönerse, yanlış yola girmiş olur. öyleyse insan kemale doğru gitmek İle kemalden dönmek arasında yer almaktadır. Yoksa iki kemale doğru gitmek arasında bir yerde bulunmamaktadır. Saadet ve şekavet, insanın önünde bulunan iki yol değildir. Yaratılış nizamında saadet ve şekavet, insanın Önündeki iki yol olsaydı, her ikisi de saadet olurdu, biri saadet, öteki şekavet olmazdı. Her ikisi de bir kemal yolculuğunun sonu olsaydı ve insan eşit bir şekilde her ikisine yetenekli olsaydı, bu durumda onun İçin her ikisi de varlık kemali olurdu, yoksa biri kemal, biri eksiklik olmazdı.
İnsan öyle bir yol ortasında bulunmaktadır ki yüzü Allah'a ve kemale, sirtıysa eksikliğe dönüktür. Eğer yanlış yola saparsa ondan dönmeli, Allah ve kema! yolunda yürümelidir. Yüce Allah, bazı âyetlerde şöyle buyurur: "Onu arkalarına attılar.[191] Yani semavî kitabı arkalarına attılar. Bu tabirler, yoldan sapmanın işte bu çizgiden sapma olduğu ve ikinci bir çizgi olmadığı gerçeğine işaret etmektedir. Öyleyse itaat ve isyanı seçme meselesinde özgür olmakla ve insanın itaat ve isyanı yeğleme imkanı eşit oranda olmakla birlikte istidat ve yaratış nizamında insanın iki tarafa nisbetînin eşit olduğu ya da sevilen her yolun var oluş kemali olduğu söylenemez. Ancak sadece bir yol onun durumuna uygundur ve ilerledikçe daha fazla zevk alır. öteki yol ise ona uygun değildir ve ilerledikçe daha da batar, ızdırap duyar ve azaba düşer. Günah yolunun doğruluk yolu gibi insanın gerçek yolu olmadığı, insanın bu iki yola karşı denk bir yerde bulunmadığı anlaşılmaktadır. Tıpkı hem iyi, hem de zehirli su içme imkanı bulunan susuz insanın durumu gibi. Fakat susuz insan bu iki tür suya karşı aynı istidadı mı taşımaktadır ya da sadece içilebilir suya mı meyillidir, yoksa zehre mİ meyillidir? Seçimde cebir ve yönlendirme yoktur ama kemal ve noksanlık, saadet ve şekavet meselesi istidadın tek taraflı belirmesidir.[192]
Din Ve Fıtrat
İnsan fıtratı sadece bir yöne eğilimlidir. Günahı istemez. Bir kimse günah işlerse bunu fıtratına dayatmış olur. Tıpkı şunun gibi: Eğer susuz bir kimse, zehir içerse zehri kendi lezzet mekanizmasına dayatmış olur. Bu bakımdan Kur'ân şöyle buyurmuştur: "Kim bir iyilikle gelirse ona on katı verilir." Çünkü iyilik, güzellik yoludur, insanın doğal yoludur. Doğal yolda insan bir miktar giderse süratle ilerler. Fakat kötülük tarafında "Kim bir kötülükle gelirse misliyle cezalandırılır.[193] ya da "Bir kötülüğün karşılığı aynı şekilde bir kötülüktür.[194]Eğer günah tarafına bir adım giderse ancak o miktarda yıkılır, ondan fazla değil. Neden? Çünkü isyan, yöne aykırı bir harekettir. Bu, "din fıtrîdir" sözüyle örtüşün Dinin fıtrî oluşu sadece bilgisinin fıtrî olduğu anlamına gelmez. İnsan sadece fıtrat olarak Allah'ı tanımakla kalmaz, fıtrat olarak Allah'ı talep de eder. Fıtrat olarak O'nu talep ettiğinden, bu durumda dine yöneliş oranıyla dinden sapmaya oranı arasında fark vardır. Dolayısıyla insan, iki kemal yolu başında değildir.
Hattâ baskın olarak kemal ve keramete yeteneklidir. Bu yüzden Allah, ben insan türünü kerim yarattım, diye buyurmuştur. Yani Öyle yarattım ki sadece kemal tarafına eğilimlidir (noksanlık tarafına değil, ayrıca eşit olarak kemal ile noksanlık tarafına da değil). İşte bu keramet o ilahî ruhtandır. İlâhî ruh ise hem Adem'de vardır, hem de Adem neslinde. Çünkü Hicr sûresinde, ben Adem'i balçıktan yaratıp ruhumu ona üfleyince ona secde edin, buyurmuştur. Fakat secde sûresinde, yüce Allah, Adem'in aslını çamurdan, neslini ise bayağı bir sudan yarattı ve sonra insana ruh üfledi, buyurmuştur. Ruh üfleme meselesinden önce nesli aslın yanında zikretmiştir. Yani bunlar sadece bedensel hamurlar bakımından farklıdırlar, yoksa ruh bakımından farklı değildirler. Onların ruhları her ikisine de verilen ilahî ruhtur. Sonuçta birinin bedeni balçıktan, ötekinin bedeni kötü bir sudandır. Gerçi bu kötü su da balçıktandır.[195]
Keramet Ve Fıtrat
Buna göre insanın fıtratı kerimdir. "Sonra da ona iyilik ve kötülük kabiliyeti verene andolsun.[196] âyetinde insanın her ikisine olan eğilim oranı eşittir, anlamı çıkmaz. Bu âyet, her iki tarafa eğilim oranının eşit olmayıp ancak onun için bir tarafın takva, bir tarafın fücur, onun için bir tarafın kemal, bir tarafın noksanlık olduğunu gösterir. Her iki taraf konusundaki bilgisi ve her iki tarafı seçme özgürlüğü eşittir, fakat fıtrî ve derunî yetenek ve eğilimi bir değildir. Bu, nefsin kerametinin anlamıdır ve bu kerameti takva ile eyleme kavuşturmak gerekir. Takva da Hakka doğru giden saliklerin kemal vasıflarındandir. Bir kimse seyir ve sülük ehli değilse takvah değildir. Takva, yol kesenden sakınmak demektir. Bir kimse yolcu değiise pusuya düşmez. Bir kimse yolcu değilse bir zarar görmez ve sonuçta bir takvaya da sahip değildir. Takva, gitmenin vesilesidir. Bu anlamda Kur'ân-i Kerim şöyle buyurmuştur:
"Azık edinin, şüphesiz azığın en iyisi takvadır.[197]
Takva, yolcu insanla ilgilidir. Bir kimse seyir ve sülük ehli değilse takvah da olamayacaktır. Elbette keramet sahibi de olamayacaktır.
Sonuç olarak, insan türü kerimdir. Kerameti de sadece insanî ruhu nedeniyledir. Bu ruh ise fiilî olarak bütün insan bireylerinde yoktur. Ancak İnsan, bu ruhun füHliğine ulaşmaya ve bil-kuvve kerametini fiilî hale getirmeye çalışmalıdır. Aksi yönde hareket ederse kendi keramet yeteneğini gömmüş olur. "Kendini fenalıklara gömen kimse de ziyana uğramıştır.[198] Yani fiilî keramete ulaşabilecek olan ruhu gömmüştür, öyleyse insan fiilî olarak kerim değildir. Eğer melek gibi fiilî olarak kerim olsaydı, yol keseni olmazdı, önünde yürümekle yükümlü olduğu bir yol bulunmazdı. Ancak insan bİlkuvve kerim ve bunu fiilî kılmanın tek yolu takvadır.
Aslolan, şu iki konuyu birbirinden ayırt etmemizdir. însa-nın seçimlik meselelerde günah ve sevaba yönelme imkânı eşittir. Fakat varoluş meselelerinde onun kemal ve noksanlığa ya da saadet ve şekavete eğilim oranı eşit değildir. Onun fıtrî yeteneği kemal tarafına yöneliktir. Bu bakımdan şöyle buyurulmuştur: "Cinleri ve insanları ancak kulluk etsinler diye yarattım.[199] Yani onları kulluğa ve varlık kemaline dönük yarattım. Eğer her iki tarafa eğilim oranı eşit olsaydı, cennetliklerin cennetten zevk almalan gibi cehennemlikler de cehennemden zevk almalıydılar. Oysa böyle değildir. Birinin uygun, ötekinin uygunsuz olmasından, insan fitratıyla insan özünün her iki tarafa eğiliminin eşit olmadığı anlaşılmaktadır.[200]
Şeytanın Rolü
Yüce Allah, mübarek tsra sûresinde şeytanın düşmanlığını şöyle açıklamaktadır: Biz secde emri verdiğimizde melekler itaat ettiler, fakat şeytan isyan etti ve şöyle dedi:
"Benden üstün kıldığını görüyor musun? Kıyamet gününe kadar beni ertelersen, andolsun ki azı bir yana onun soyunu kendi buyruğum altına alacağım.[201]
Bana üstün tuttuğunu egemenliğim altına alırım, onun dizginlerini elime alırım. Bana üstün tuttun, derken bu şahsı değil, bu aslı bana üstün tuttun demektedir. Yani insanlıktan ibaret olan bu türü bana üstün tuttun. Ben sonuna kadar insanlıkla savaşacağım. Onun hayvanla işi yoktur. Kim kimse insanlıktan aşağı düşmüşse şeytanın egemenliği altındadır. Hayvanı kontrol altına almak, onun boynuna yular takmak, ona dizginle hakim olmak ve onu yönetim altına almak demektir. Şeytan diyor ki bana üstün tuttuğun bu varlığın zürriyetini boyunduruk altına alırım. Yani bana üstün tuttuğun o şeyi gerçekte ben egemenlik altına alırım. Yoksa benim onunla bir işim yoktur ve boyunduruk altına almak için diğerlerine yönelirim. Ben bu üstün tutulmuş şeyi boyunduruk altına alırım. Üstün tutulan o şey, değerli insanlık makamıdır. Yüce Allah'ın, kendisinin ekrem olup keramet dersi verdiğini buyurması, Allah'ın insanlık dersi vermesi anlamına gelir. Öyleyse Kur'ân'ın ve çeşitli semavî kitapların çabası, görünürde insan olan, fakat aslında bilkuvve insan olan toplumların fiilî insanlar olmaları yolundadır.
Ancak, cennet kerem sahiplerinin yeridir, buyurması, insanlık özütünün cennette ortaya çıkması anlamındadır. Yüce Allah, cennetliklerden söz ederken şöyle buyurur: "İşte onlar cennetlerde keremli kılınacak kimselerdir.[202] Bunun anlamı, biz onları orada üstün tutarız değildir. Bilakis onların üstün oluşları ve kerametleri cennette ortaya çıkar, onların kerametlerinin izleri cennette belirir.
Öyleyse insan, insanlığın, yani kerametin fiilîliğine ulaşabilecek bir varlıktır. Var oluş eğilimi bakımından insanın fücur ve takvaya yönelme oranı aynı değildir. Yol seçiminde özgür olmakla birlikte, insanın kerametle aşağılığa olan nisbeti eşit değildir. Ancak biri fıtratının gereği olan yücelme, ötekisi ise fıtratının gereğine ters olan alçalmadır. Kur'ân-ı Kerim'in öğrettiklerine göre insan yol ortasında durmaz. Sürekli seyir halindedir. Keremli değilse, şeytanın kendisi gibi ihanet etmiş olur. Onun kerametinin tek yolu da itaattir. Bir kimse itaate yönelmemişse Allah'ın ikramına konu olamaz. Bİr kimse Allah'ın ikramına konu olmazsa ihanet olur ve hiçbir etken de onu üstün tutamaz ve kerim kılamaz. Niçin? Çünkü insanın kerameti onun Hakka yakınlığında ve insan oluşundadır. Bir kimse insan olmamışsa ve insanlıktan düşmüşse hayvan olmuştur ve Allah, hayvan için herhangi bir kerametten söz etmez. "Yaratanların en güzeli olan Allah ne uludur! " âyetinin anlamı vadedir. Yani siz, o ruhun size verileceği bir yere ulaşabilirsiniz ve o zaman Allah sizin yaratılışınız hakkında şöyle der: "Allah ne uludur!"[203]
Allah'ın Mübarek Oluşu O'nun Fıilînîn Sıfatıdır
"Allah ne uludur!" sözü, fiilin sıfatı olduğundan fiilin kendisinden çıkar. Yani siz Allah'ın bereketi olursunuz. "Tebârek" zatın sıfatı olduğundan yüce Allah'ın zatı, kemalleriyle ezelde vardır ve var olmaya devam etmektedir.
Fiilin sıfatı fiil makamından çıkarılır. Aslında fiilin sıfatı fiilin özüdür, failin değil. Allah'ın mübarek olması fiilin sıfatıysa ve fiilin sıfatı failin değil fiilin Özüyse bu durumda mübarek olan insandır. Masum bir imamtel dünyaya gelince, önceki imamın "Hiçbir kişi ondan daha bereketli olarak dünyaya gelmemiştir." demesinin sırrı budur, imam CevadM dünyaya gelince İmam Rızal" şöyle buyurdu: "öyle biri dünyaya geldi ki ondan daha bereketli bir varlık dünyaya gelmemiştir."2 Yani bu kâmil insan Allah'ın bereketinin kaynağıdır. Yani "Yaratanlanti en güzeli olan Allah ne uludur." Öyleyse bu ulu oiuş ve yaratanların en güzeli oluş, zatın sıfatı değildir. Zatın sıfatı ilim, kudret, hayat vb. şeylerdir. Ulu oluş ve yaratanların en güzeli oluş fiilin sıfatıdır. Fiilin sıfatı fiil içinden çıkar. Yani fâÜİn değil, fiilin Özüdür, öyleyse insanın kendisi yaratılmışların en güzeli olmaktadır. Bu yaratık, yaratılmışların en güzeli olduğu için onun rabbi ve yaratıcısı da yaratıcıların en güzelidir. însan kerim kılındığından Allah da "tebarek"tir. Allah'ın tebarek oluşu bu fiilden çıkarılır. Bir varlık yaratılmışların en güzeli değilse, Allah kendine yaratanların en güzeli demez. Yaratanların en güzeli olmak cisim güzelliğinden kaynaklanmaz. Çünkü bu bahislerde Yusuf ile Bilal-i Habeşi arasında hiçbir fark yoktur, öyleyse dış güzellik ölçü değildir. Yusuf'a sen yaratılmışların en güzelisin diyor da BilaPe demiyor değildir. Yaratanların en güzeli oluşun, cisimle, nebat ve hayvan aşamasıyla bir ilgisi yoktur. Ancak insan tabiatıyla ilgisi vardır. Elbette öteki varlıklar güzeldirler. Güzel ise en güzel karşısında eğilmelidir. Bu yüzden melekler bilfiil insan karşısında secde etmişlerdir. Bildiğimiz bireyler için potansiyel olarak söz konusudur, bilfiil değil, insanın bu kerameti fiilî hale getirmesi için bir yol vardır, o yol da takvadır.
Konunun özü şudur: İnsanın fücur ve takvaya eğilimi aynı değildir. Bu mesele yol seçimiyle ilgilidir. İnsan istediği yolda yürümekte serbesttir. Fakat insanın yönelişi ve onun türsel eğilimi ruhî olgunluğu yönündedir. Bu maddeye bu şekil verilmezse onun için acı bir azap olacaktır. Bundan dinin fitrîliği diye söz edÜir ve bu anlam "Ben cinleri ve insanları ancak kulluk etmeleri için yarattım." şeklinde zikredilmiştir. "Ancak kulluk etsinler" tabiri, yolun açıklanışıdır. Yani o âbid olmalıdır. Elbette önceki bahislerde gördüğünüz gibi ibadet insanların nihai hedefi değildir, ancak orta hedeftir. Çünkü insan, şuhut ve yakin makamına ulaşmak için ibadet eder. "Yakine ulaşıncaya dek Rabbine kulluk et[204] Bu âyetteki "dek" kelimesi sınırlama ve sonlama için değil, menfaat içindir. Yoksa bu, yakine ulaşmak için ibadet et, yakine ulaşmişsan ibadeti bırak anlamına gelmez. Hatta insan ibadet ettiğinden dolayı yakin ehli olur. Bu âyetin anlamı şudur: Bu faydaya ulaşmak, yakin ve şuhut ehli olmak istersen, bunun yolu ibadettir. Öyleyse ibadet, insanların ara hedefidir. Kemale erişmek ise nihai hedef olarak durmaktadır, hem de yakin için söz konusu olan dereceleriyle.[205]
Sözün Özü
Öyleyse birincisi, insanın kerameti, onun insaniyet makammda-dır. İkincisi, bu Hz. Ademe mahsus değil, bütün insanlar içindir. Üçüncüsü, bu, insanın insanî nefsiyle ilgilidir. Dördüncüsü, insan bilfiil insan olmamışsa kerametten bir payı bulunmaz. Beşincisi, bunun tek yolu takvadır. Altıncısı, insanın fücur ve takvayı yeğleme imkanı eşit olsa da insanın takvaya olan yatkınlığı fıtrîdir ve fücura olan yatkınlığından daha fazladır. Bundan başka, birtakım ikincil konulara da bu bahiste değinmiş olduk.
Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah'adır.[206]
DERS
6
HATIRLATMA
KUR'ÂN-I KERİM'DE İNSANIN KERAMETİ hakkında konuşuyorduk. Yüce Allah, keramet dersi verdiği anlaşılsın diye kendini ekrem öğretmen olarak tanıtmıştır. Kur'ân'da söz konusu olan, hep insanın kerametinin mukaddi-mesidir. Genelgeçer ilimlerden hiçbir ilim, İnsanın nihai hedefi ve son varacağı yer değildir. Ancak hepsi insanın keramete ulaşması için birer vesiledir. Allah'ın "Oku. Kalemle öğreten Rabbin en büyük kerem sahibidir.[207] buyurması, güzel isimlere sahip olan yüce Allah'ın şerefli "ekrem" adıyla insanların öğreniminden sorumlu olduğunu ortaya koyar.
Kerim olan Öğretmenin ders verdiği söylenirse bu, Allah keramet dersi veriyor demektir. Bu husus önceki bahislerde ele alındı. Esas olan, Kur'ân-ı Kerİm'in keramet yollarını insanlar bu yollan katedip keramete ulaşsın diye birbiri ardınca açıklamış olmasıdır. Kur'ân, kerametin merkezinin takva olduğunu buyurmuştur. Takvanın da insanın gelip geçici olanı ölümsüz ve ebedî olana feda etmesinde bulunduğunu kabul eder. Keramet, insanın baki ve fani arasında fark koymamasında ya" da bakiyi faniye feda etmesinde değildir. Bilakis, insanın kerameti faniyi bakiye feda etmesindedir. Fakat baki olan nedir, fani olan ne? Yüce Allah onu da açıkça ortaya koymuştur.
Ayrıca, Allah'ın yarattığının "şey"e ölçüt olduğu açıklanmıştır. "Allah herşeyin yaratıcısıdır.[208] Fakat yüce Allah hiçbir varlığın yaratıcısı hakkında şöyle buyurmam ıştır: "Yaratanların en güzeli olan Allah ne uludur![209] Bilakis kendini sadece insanın yaratılışından söz ederken böyle tavsifi buyurmuştur. Öyleyse insanın yaratılmışların en güzeli olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü onun rabbi yaratanların en güzelidir. Eğer insandan daha üstün bir yaratık bulunsaydı, yüce Ailah, bu cümleyi insanın yaratılışı hakkında buyurmazdı, insanın en güzel oluşu cismî aşamalarda değildir. Çünkü o aşamaların hepsinde öteki hayvanlar insanla ortaktır. Yani toprak yavaş yavaş besin maddeleri haline gelip nutfe olur, ardından rahme yerleşir, sonra kan pıhtısı, çiğnemlik et ve cenin olursa, bu aşamalarda bir fark yoktur. Çünkü nebatî ve hayvani nefis insana bağışlanmışsa öteki hayvanlara da verilmiştir. Ancak insanın güzel oluşu sadece "Ona ruhumdan üfledim[210]ya da "Sonra onu başka bir yaratık kıldık[211] bölümüyle ilgilidir.[212]
İnsanın Bütünlüğü Ve Onun Yaratılmışların En Güzeli Oluşu
Bir başka konu da şudur: Yüce Allah'ın insana verdiği ruh, beden kuvvetleri gözardı edildiğinde, meleklerde de vardır. Meleklerin yaratılışında da yüce Allah "Yaratanların en güzeli olan Allah ne uludur!" buyurmam ıştır. Bu sınıflama, insanın yaratilmışların en güzeli oluşunun onun bedensel yönü, nebatî-hayva-nî yönü için olmadığını ve aynı zamanda onun katıksız akü yönüyle de ilgili olmadığını gösterir. Çünkü akıl bakımından melekler insanla ortaktırlar ve melekler yaratılmışların en güzeli değildirler. Ancak insanı yaratılmışların en güzeli kılan insanın bütünüdür. Bu bütünsel var oluşun yaratıcısı olan Allah, yaratanların en güzeli olacaktır. Yüce Allah'ın insana verdiği her feyiz, parça halinde dünyada vardır, ama bütünü insana mahsustur. İnsanda, hiçbir varlıkta kapsayıcı ya da bütünleşmiş olarak bulunmayan bir özellik bulunmaktadır.
öyleyse kapsamlı bir varlık olan insan, hem bitki ve hayvanın yetkinliklerini taşımakta, hem meleklerin yetkinliklerini taşımaktadır. Bu yüzden yaratılmışların en güzelidir. Yaratılmışların en güzelinin yaratıcısı olan Allah, yaratanların en güzeli olacaktır, ister melekler âleminde olsun, İster hayvanlar âleminde olsun, insanın dengi bir varlık bulunsaydı yüce Allah, onun hakkında da "Yaratanların en güzeli olan Allah ne uludur!" buyururdu.
O halde, Allah'ın yaratanların en güzeli oluşunun, insanın yaratılmışların en güzeli oluşuna dayandığı, insanın yaratılmışların en güzeli oluşunun ise insanın hayvanı ve nebatî işleriyle ilgili olmadığı anlaşıldı. Çünkü ötekiler de bu bölümde insanla ortaktır. Ayrıca insanın sadece aklî algılama da ilgili değildir. Çünkü melekler de aklî bakımdan insanla ortaktırlar. Ancak insanın en güzel oluşu onun kapsamlı varlığıyla ve bütünlüğüyle ilgilidir.[213]
Takva Yolunun Katedilmesi Dayatma Değildir
İnsan, yaratılmışların en güzeli olma ve kapsamlı varlık aşamasına ancak takva yolunu katetmekle ulaşır. Takva yolunun katedil-mesi ise İnsan için dayatma değildir. Biz dinin buyruklarını yükümlülük kabul ediyorsak bunun nedeni tabiat âlemine yatkın olmamızdır. Yoksa dinin buyrukları insan için dayatma, külfet ve sıkıntı değildir. Bu bakımdan seyir ve sülük ehli olan büyükler, buluğ çağına ulaştıklarında biz miiKeilef olduk değil müşerref olduk, yani biz üâhî hitabın bize yönelik olmasıyla şereflendik derlerdi.
Yüce Allah, bu yolun insan olmadığını ve onun için bir dayatma sayılmadı anlatmak için birinci esası açıklamıştır. Birinci esas şudur:
"Sonra da ona iyilik ve kötülük kabiliveti verene andolsun.[214]
Yani Allah, nefsin fücur ve takvasın ona İlham etmiştir, öyleyse insanın fücur ve takvaya yönelik ilham edindiği bilgi demektir. İnsanın iman ve küfre yönelik gücü de denktir, imana ya da küfre dönük gücü daha denilemez. îkinci esas da şudur:
"De ki gerçek Rabbinizdendir. Dileyen inansın, dileyen inkâr etsin".[215]
Sen hakkın Rabbin tarafından olduğunu söyle' dileyen iman eder, dileyen küfreder. Küfür ve iman irdesi de denktir. Çünkü insanın her ikisine karşı bilgi ve gücü düzeydeyse onun iradesi de eşit düzeyde olacaktır.
Öyleyse insanın çirkinlik ve güzellik Karşısındaki bilgi ve gücü aynıdır. Onun çirkinlik ve güzellik karşısındaki seÇme hakkı da aynıdır. Fakat insanın bu ikisi karşısindaki içsel yönelişi aynı değildir. Hatta onun içsel eğilim ve yönelt ilâhî dine doğrudur. Çünkü yüce Allah, insanı üstün tutmuş ve onu tevhidî fitratla yaratmıştır, insanlar tabiat âlemine daha yatkınsalar, bunun nedeni hissi düşünmeleridir. Çünkü his kuvvetleri tabiata yakındır. Akıl ve kuvvetleri ise tabiattan Bu bakımdan hissedilir şeyler ve somut işler hassas insan kendine cezbeden Fakat akıllı insan, dünyayı asıl değil, gölge Sibi Sörüri dünyaya aldanmayıp gönlünü dünyaya kaptırmaz- tnsan fıtratI ebedîliği ister ve geçici meta onu doyurmaz. Tabiata teslim oluyorsa bunun nedeni ya tatbikte hata yaptığından tabiatı ebedî sanmasıdır ya da ölümden sonraki ebedîliği unutmasıdır. Ya derin bir cehalete düşmüştür ya da gaflete müptela olmuştur, insanın içi ister, insan hayat suyuna susamıştır. Fars ya da Arap edebiyatındaki hayat suyu bir semboldür. Yoksa hayat suyu yukarıdan yağmurla yağan ya da kuyu veya çeşme yoluyla yerden çıkan bir su değildir. Tabiat âleminde insanın içip de ebedîleşebileceği bir su yoktur. Bu düşünce Kur'ân-ı Kerim'in açık nassına aylandır:
"Senden önce de hiçbir insanı ölümsüz kılmadık.[216]
"Her nefis ölümü tadacaktır.[217]
Yani ölüm herkes için kesindir. Her insan zorunlu olarak ölür. Öyleyse dünyada ölümsüzlük ve ebedîlik ihtimali, Kur'ân'ın mantığına terstir, insan hayat suyuna susadığından, yüce Allah, insana kendisinin ebedî bir varlık olduğunu ve ebedîliğin dünyaya sığmayacağını, ancak ebedîliğin Allah katında olanı tahsil ile mümkün olacağını anlatmakta ısrarlıdır. Kendini Allah katında olanla meşgul et de kerim ol. Keramet ebedîlikte olduğundan, bir süre var olup bir zaman sonra yokluğa teslim edildiğinden kerim değildir. Keramet ebedîliktedir. Et edîlik ise sadece Allah katındadır.[218]
Ebedîlik Ve Keramet
Bu konular, Kur'ân'ın çeşitli sûrelerinde türlü tabirlerle anlatılmıştır. Nahl sûresinde 96. âyette şöyle buyurulur:
"Sizde olanlar tükenir, ama Allah katında olanlar bakidir." Sizin elinizde bulunan şey ölümlüdür. Allah katında olan ise ebedidir. Siz insanlar ebedisiniz, Öyleyse ebediliğinizi heder etmeyin. Ebedi mal, Allah katından başka bir yerde yoktur. Hayat suyu istiyorsanız sadece Allah katındadır.
Mübarek Hümeze sûresinde insan ebedî ve ölümsüz olmak ister, fakat maddî imkanların kendisinin ebedîliğine neden olacağını sanır, diye buyurulur:
"Mal toplayarak onu sayıp durur. Malının kendisini ebedî kılacağını sanır.[219]
Âyetin bu dersi vermesinin sebebi, insanın malları yığmanın ve biriktirmenin kendisinin ölümsüzlüğüne ve ebediliğine neden olacağını sanmasıdır. Oysa tabiatın özünde ebediliğe yer yoktur.
Kehf sûresinin 109. âyetinde şöyle buyurulur:
"De ki: Rabbimin sözlerini yazmak için denizler mürekkep olsa ve bir o kadarını da katsak Rabbimin sözleri tükenmeden denizler tükenirdi."
Yani siz o denizler kadar maddî imkandan yararlansanız da size bu yaraşmaz. Çünkü siz ebedisiniz, oysa deniz ölçüsünde olan imkanlar yine de tükenmeye mahkumdur. Ebedî bir varlık ebedî olmayan bir varlığa dayanmışsa yolun geri kalanını eli boş yürümek zorunda kalacaktır. Âyetteki "bir o kadarını da eklesek" ibaresi, sadece başka bir denizin önceki denize yardım etmesi anlamına gelmez. Ancak denizin türü gözönüne alınmaktadır. Yani ilk denizin yardımına birtakım denizleri de getirsek bunların hepsi fani olurlar. Fakat Allah'ın feyzi ve ilâhî kelimeler olduğu gibi bakidir. Aynı şekilde bir başka yerde de şöyle buyurmuştur: "Bir denizin ardından yedi deniz daha yardımcı olsa.[220] Yani birinci denizin yardımında yedi deniz daha olsa yine de Allah'ın sözleri bitmez, ebedidir. Yediden kasıt çokluk bildirmektir. Öyleyse insanın ebedi bir varlık olduğu ve ebediliğin denizlerle de sağlanamayacağı sabit olmuşsa, o zaman insan, Allah katında olanın dışında birşeye kendini kaptırmaz.[221]
Kerametten Uzaklaşmanın Îkî Etkeni: Cehalet Ve Gaflet
Şeytan insanı aldatmak istediği zaman ya onu kara cehalete düşürür veya gafleti ona dayatır. Yani ya kötü inancın etkisiyle onu saptırır ya da günaha bulaşmanın etkisiyle onu gafil kılar. Bir kimsenin kıyamete inanıp da gafil olması mümkündür. Gafil, kötülüklere bulaşmak bakımından kara cahil gibidir. Yüce Allah, gaflet cereyamyla kara cehalet cereyanını birbirinden ayrı iki bölümde zikreder. Kara cehalete bulaşanlar hakkında Şuara sûresinin 129. âyetinde ve devamında şöyle buyurmuştur:
"Siz her yüksek yere koca bir bina kurup boş şeyle mi uğraşırsınız? Temelli kalacağınızı urnanak sağlam yapılar mı edinirsiniz?"
Dağlarda sağlam taş evler inşa etmek bâtıl bir zandan kaynaklanmaktadır. Bu zan, dünyada ebedî kalma ve ölümsüz olma zannıdır. "Malının kendisini ebedî kılacağını sanıp sayar durur" buyurduğu gibi bunlar cahil kimselerdir ve ölümden sonra kıyametten bir haber olmadığını ve insanın sadece tabiat ortamında yaşamakta olduğunu düşünürler.
Fakat birtakım kişiler de gafildirler ve mukayesede hata yaparak fâninin ardından giderler. Tıpkı Âdemdi olayında söz konusu olduğu gibi. Mübarek Tâhâ sûresinin 120. âyetinde şöyle buyurulur:
"Şeytan ona vesvese verip, ey Âdem, sana sonsuzluk ağacını ve çökmesi olmayan bir mülkü göstereyim mi, dedi."
Bu, aldatma ve vesvese yoluyla olan birşeydir. Yani şeytan, vesvese yoluyla Âdem'e şöyle demiştir: "Meyvesinden yiyince her zaman için bu bahçede kalabileceğin ağacı sana göstermemi ister misin?" "Çöküp gitmeyen bir mülk." îşte bu vesvese onların meyveden yemelerine neden olmuştur. Bu bir gaflettir. Yani şeytan, tabiat ortamında sonsuzluğun olmadığını bilen birine ölümü ve ölüm sonrasını düşünmeme doğrultusunda vesvese verir. Ölümden gafil oluş, onu tabiat âlemine ilgili kılar. Tabiat âlemine gönül bağlayınca, yani aşağı ve değersiz bir makama gönül verince artık kerim olmayacaktır. Çünkü keramet Allah ka-tındadır. Ebedî durumun karargâhı olan o yer keramet yeridir. Yoksa yok olucu durumun güzergâhı olan yer keramet yeri değildir. Çünkü zeval ve değişme kerametle uyuşmaz. Tabiat âleminin elinde olan yok olucudur ve bunlara ilgi duymak insan ruhunun kerametine asla neden olmaz. Çünkü kerim ruh ebedî varlıktır. Dünya ise geçici ve yok olmaya mahkum bir metadır. Yok olmaya mahkum birşey, asla ebedî ruhun kerametine neden olamaz. Dolayısıyla insanın ebedî ruhunun fıtrî eğilimi Allah'a doğrudur. Tabiata doğru sürüklenmişse ya kara cehaletin ya da gafletin etkisiyledir.
özetle, insan eğer kara cehaletin şerrinden kurtulup gafletin tehlikesinden uzaklaşırsa kerametini tekrar bulur. Bu bakımdan Kur'ân-i Kerim hem bilgide ısrar etmekte, hem de hatırlatma üzerinde durmaktadır. Hem kara cehaletin tehlikesinden kurtulması için insanı haberdar kılmaya çalışmakta, hem de gafletin tehlikesinden kurtulması için insana hatırlatmada bulunmaktadır. Çünkü dünyaya meyletmeye götüren ya kara cehalettir ya da gaflettir. Kara cehalet, inanç ve düşünce sapmaları bulunan kimselerin dünyaya meyletmelerine neden olur. "Dünyaya meyletti ve hevasına uydu[222] Gaflet ise Allah'a ve kıyamete inanan, fakat bunu akıllarında bulundurmayan kimselerin dünyaya meyletmelerine neden olur.
Kur'ân'ın herşeyden çok, bir yandan ilim ve bilgi üzerinde, bir yandan da hatırlama ve gafletten sakınma üzerinde ısrarla durması, insanların gerçek keramet yollarını tanımaları, bu yolu katetmeleri ve tabiat dünyasında kerametin olmadığını bilmeleri içindir. Maddî bir insanın kerim olması mümkün değildir. Bu yüzden yüce Allah, cehalet ve gaflete düşenlerin durumunu açıklarken bunlar kerim değil, zelildirler buyurur.[223]
Cehalet Ve Gaflete Düşenlerin Cezası
Furkan sûresinin 69. âyetinde şöyle buyurulur:
"Kıyamet günü azabı kat kat olur, orada alçaltılarak temelli kalır."
Yani kerim olmak yerine alçak olacaktır. Eğer insan, kerametini ilâhî seyrin ışığında hazırlamamışsa hiçbir etken onun için keramet doğurmaz. Bu bakımdan ebedî alçaltılışa düşecektir. Çünkü insan ruhu ebedî bir varlıktır ve ebedî ruh ebedî gıdasını ister. Nefsanî meleke olan bu ebedî gıda ya imandır ya küfür. îşte bu ebedî ruh» bu nefsanî melekelere uygun olarak ya mükafat ya da ceza görür.[224]
Ölümsüzlüğün Etkeni
Bir kimse, örneğin elli yıl günah işleyip ebedî olarak yanacaktır diyemeyiz. Ancak elli yıllık günah, küfürden ibaret olan (Allah korusun) günah melekesini hazırlar. Bu meleke ise ebedî bir iştir. Bir kimsenin özüne sapkın ve çirkin inançlar yol bulmuşsa bu inanç onun ruhu gibi soyut ve ebedî olacaktır. Yüce Allah, karşılık amele göredir buyurur: "işlediklerinize uygun karşılık.[225] Yani siz nefsani ve ebedî bir meleke hazırladığınız için azaba uğrarsınız. Yoksa siz elli yıl günah işlediğiniz için sürekli olarak yanacaksınız denilmiyor. O elli yıl, işin gövdesiyîe ilgilidir. Fakat işin ruhunun, amelin niyetinin ve günahın sürekliliğinden elde edilen melekenin asla yılı, ayı vs. yoktur. İlim ve bilincin bir zamanı yoktur. Yılları ve ayları kapsayan ameldir.
insanın soyut ruhu varsa ve inançlar, nefis ve ahlâk birer soyut iş ise, bu soyut iş zamana vurulamaz. Zamanla ölçülen dışsal amellerdir. Kafirlerin ebediliğini açıklayan şu hadis-i şerif bizim seçkin rivayetlerim izdendir:
Imam'alasl bir süre günah işleyen bir kişinin neden ebedî olarak cehennemde yanacağını sorduklarında şöyle buyurur:
"Çünkü niyeti sonsuza kadar da kalsa günah işlemekti.[226] Bu ha-dis-i şerif, niyeti daima günah olduğu için, amel etmemiş de olsa ebedî azaba uğrar, anlamına gelmez. Çünkü sırf günah niyeti insanı cehenneme götürmez; böyleyken nasıl olur da ebediliğe neden olabilir? Ancak bu hadis şu anlama gelir: Birtakım kimseler küfür melekesi edinip haklarında yüce Allah'ın "Onları uyarsan da uyarmasan da birdir, inanmazlar[227] buyurduğu ve hatta kendilerinin peygamberlerine "ister öğüt ver, ister verme, bizce bîrdir.[228] dedikleri bir yere gelmişlerse, bu meleke ölümlü değildir.
Küfürlü itikatlara sahip olmak en büyük günahlardan sayılmaktadır. Kafirler ve münafıklar elleriyle işledikleri günahlar yüzünden değil, işte bu ölümsüz günah için ebedî olarak azap görürler. Çünkü elle işlenen günahlar batını değil, zahirî fisktır. Zahirî günah ebedilik getirmez, ebedilik getiren ancak nifak ve küfürdür. Yoksa fasık Müslüman, ebedî olarak azap görmez. Kafirlerin ebediliklerinin sırrı, küfrün ebedî bir meleke olmasıdır. Bu bakımdan Furkan sûresinde şöyle Duyurulmuştur: "Orada alçaltılarak ebedî kalır.[229]
Kerîm Kılınanların Mükafatı
Bunların karşısında haklarında şöyle buyurulan kimseler vardır: "Cennetlerde ikram olunacaklar.[230] Yani ebedî olarak kerametten nasipleneceklerdir. Kafırİer ve münafıklar ebedî olarak alçaltılmaya mahkumdurlar. Keramet ise müminler için süreklidir. Çünkü bunlar, hayatları zamanında o ölümsüz ve ebedî duruma ruhlannı aşina kılmaya çabalamışlardır, insan meleke ve vasıflarıyla her zaman için hayattadır. Çeşitli durumları bulunan ve meadda o âleme uygun ilk durumuna geri dönen cisimdir. Yoksa ruhta hiçbir değişiklik ortaya çıkmaz.
özetle, yüce Allah insanı keramete davet eder, ona fazla bir yük yüklemez. Fıtratın özellikle keramete doğru eğilimi, ilim, kudret, irade ve seçme meselesinden başka birşeydir. Bu üç esasta insan iman ve küfür arasında aynı şekilde bulunmaktadır. Fakat insanın içsel yönelişi fazilete doğrudur.[231]
Mebde Ve Meadın Hatırlanması Fıtratın Filizlenmesinin Etkenidir
Bu içsel yönelişin filizlenmesinin önüne geçen tek şey, tabiat alemiyle olan bağlantıdır. Kur'ân-ı Kerim'in ısrarı, önce insanları bilgili kılmak, ardından da hatırlayıcı kılmaktır. Bu bakımdan İslâm'ın yararlı buyruğu, insanın hep ölümü hatırlaması yönündedir, insan, uyurken ya da uykudan kalkarken ölümü hatırlamalıdır, insan her tatsız olayla karşılaştığında "Biz Allah'tanız ve O'na döneriz.[232] demelidir. Her ne kadar halk, sadece ölümü acı bir olay bilip ölümle ilgili olarak bu cümleyi söylerse de, bir kimse kâmil bir muvahhİtse hoş olmayan her olayda bu cümleyi söyler. Çünkü insan tabiat âleminde değişim, zeval, başkalaşım ve hareket yolundadır, örnek olarak, o yolda imanın ve küfrün ortaya çıkması söz konusudur. "Sümme âmenû" vardır, "süm-me keferû" vardır vs. İnsan, son ana kadar kendini kollamak ve yıkamakla yükümlüdür. Fakat küfürlü melekeler onun kalbinde üstünlük sağlamışsa tövbe başarısı da ona nasip olmayacaktır. Bu yüzden Şuaybl3^ kavmi açıkça Şuayb'e kendini boşuna yorma demiştir, "ister öğüt ver, ister verme; bizim için birdir." Yüce Allah bazı alaycı ve isyankâr kafirlerin katılıkları üzerinde durmuş ve şöyle buyurmuştur: "Onları uyarsan da uyarmasan da birdir, inanmazlar." Elbette bunlar tövbeyle yükümlüdürler, ama bunda başarılı olamayacaklardır. Hareket âleminde değişimle dönüşüme yer vardır, fakat insan hareket ortamından göç edince insanın amel ipi kopar, "insan ölünce ameli kesilir. Ancak üç grup hariç" denilirken yaptığının sonuçlarını görenler kastedilmektedir. Yoksa insandan yeni bir amel ortaya çıkmaz.
Kur'ân'ın insanın Ölümü hatırlaması üzerinde durması, gaflet perdesinin insanın gözleri önüne çekilmemesi içindir. Allah Rasulü'nün mübarek siretinde aktarıldığına göre, kendileri bir odada oturmuşlardı. Lamba söndü. Hz. Peygamber buyurdu: "Biz Allah'tanız ve O'na döneriz." Bu ricat ediş Hz. Peygamber' insavl lambadan dolayı kaygılandığı anlamına gelmez. Çünkü bütün âlemi kendilerinden alsalardı yine kaygılanmazlardı. Örnek olarak, Bedir savaşında hak ile bâtılın denk olmadığı, islâm ordusunun tecrübesiz, küfür ordusunun ise teçhizath ve üstün olduğu bir durumda, ilk savaş olması nedeniyle herkes ızdıraplıydı ve hiç ızdirap duymayan sadece Peygamber'di. O, akşamdan sabaha dek bir ağaç altında Hakkı zikretmekle meşguldü. Sanki yarın Bedir adında bir savaş hiç başlamayacaktı. Bu bakış açısına sahip olan bir peygamber, evinin lambası sönünce "Innâ lillâh ve innâ ileyhi râci'ûn" diyor. Yani diyor ki ortaya çıkan ve sizden birşey alan her tatsız olayın O'nun malı olduğunu ve kendisi verip kendisinin aldığını söyleyip böyle bilmelisiniz. Bu tutum amelî bir eğitimdir. Çünkü şöyle denilmiştir: "ölümü hatırlayın.[233]ölümü çok hatırlayın. Nasıl bilgi cehaletin önünü alıyorsa, bilgiden sonraki bu hatırlama da gafletin önünü alır.
Hamd, âlemlerin Rabbi Allah'adır.[234]
DERS
7
KERAMET ÇİLE VE ZORLUKLARLA ELDE EDİLİR
KUR'ÂN-I KERİM'DE insanın kerametinden söz ediyorduk. Keramet nefsanî bir vasıftır ve nefsanî vasıflar bilgiye ve amel tekrarına ihtiyaç duyar.
Bir kimse tahsil etme yolunu bilmezse, o nefsanî vasfa ulaşamaz. Ya da bilgili ve haberdar olup da yolu defalarca katetmezse o nefsanî sıfatın melekesini kazanamayacaktır. Keramet nefsanî bir sıfat olduğu için hem bu nefsanî vasfın ortaya çıkmasında etkili olan işler bilinmeli, hem de açıklık kazandıktan sonra bu işlerin amelî yolu defalarca katedilmelidir.
Gerçi insanların nefisleri aynı değildir, onların bazılarının nefsanî faziletlere eğilimleri başkalarından fazladır ve sonuçta nefsanî melekelerden bazılarının elde edilmesi onlar için başkalarından daha kolaydır, ama bütün insanlar hem yol konusunda bilgili olmak, hem çile ve çaba ile o yolu katetmek bakımından eşittirler.
Müminlerin Emiri Ali'ninim beyanlarından biri şudur:
"Kerametler kerahetlerle kazanılır.[235]
Yani nefsanî kerametler zorluk ve sıkıntılarla elde edilir, rahatlık ve gönül ferahlığı ile elde edilmez, öyleyse her ne kadar sıkıntı ve çaba bazısı için daha fazla, bazısı için daha az olsa da herkes nefsanî yücelikleri sıkıntı ve çabayla kazanmalıdır.[236]
Nebilerin Hedefi İnsanların Kerametidir
Bir sonraki konu ise şudur: Genel olarak nebilerin, Özel olarak da son peygamberinİsav' asıl hedefi ahlakî güzellikleri edinmeye teşvik etmektir. Yani bütün peygamberler insanların nefislerini keramete ulaştırmak, onları kerim kılmak ve aşağılıktan kurtarmak için gelmişlerdir. Bu bakımdan Rasul-i Ekremlsavl şöyle buyurmuştur:
"Ben ahlâk güzelliklerini tamamlamak üzere gönderildim.[237]
Hz. Rasul'ün' gönderilişi, ilâhî yasa ve kuralları tamamlamak için olduğu kadar, ahlâk güzelliklerini de tamamlamak içindir. Yani önceki peygamberlerdi geldiler ve insanlara ahlâkî kerametlerin yolunu Öğrettiler. En üstün ve en iyi yol olan son yolu, peygamberlerin sonuncusu beraberinde getirmiştir. Bu yol önceki peygamberlerin yollarının tamamlayıcısıdır. Yüce Allah, Kur'ân'ı öteki kitapları kapsayıcı olarak tanıtırken elbette Kur'ân'ın programlan da önceki nebilerin programlarının tamamlayıcısı olacaktır. "Müheymin" olmak, hükümran olmak, egemenlik altında bulundurmak demektir, öyleyse bütün peygamberler, nefisleri keremli kılmak için gelmişlerdir ve nebilerin sonuncusu ise(savJ bu nefsanî kerametleri tamamlamak için gelmiştir.
İnsan bir dizi işleri nefsanî olgunlukların parçası sayar, fakat onların elde edilmesinin yolunu bilmez. Bu nedenle zaman zaman keramet yerine düşüklüğe teslim olur.
Önceki bahiste insanın soyut ve ebedî bir ruhu olduğunu ve kalıcı olmayan birşeye dayanmasının soyut ve ebedî ruha uygun olmadığını belirtmiştik. Çünkü bu yolda ebedilik durumu ortadan kalkar ve onun ebedî ruhunu yalnız bırakır. Nahl sûresinin 96. âyeti de ele alınmış ve delil olarak getirilmişti: "Sizde olanlar tükenir, ama Allah katında olanlar bakidir"[238]
Kerametin Kerim Olan Allah'a Münhasır Olması
Şu anda ele alacağımız konu şu: Kur'ân-ı Kerim buyurmaktadır ki başkalarının katında olanın fâni olup Allah katında olanın baki olması bir yana, başkalarının katında olan da Allah'a aittir. Başkalarının katında da kemal ve kerametlerden bir payın (sınırlı da olsa) bulunduğunu kimse sanmasın. Kimse başkalarının katında olana umutlanarak nisbî ve geçici bir kerametin bize nasip olması için girişimde bulunabiliriz diye vehmetmesin. Çünkü bu vehim bâtıl, bu umut yalancıdır. Zira başkalarının katında olan da Allah'a aittir. Öyleyse bir kimse Allah yolunda adım at-mamışsa, sadece ebedî keramete ulaşmamakla kalmaz, hatta sınırlı ve geçici keramete de ulaşamaz. Çünkü varlık dünyasında, kerametin ya da çeşitli kemallerin kaynağı olan şey Allah'a aittir.[239]
İzzetin, Kudretin Ve Malîkiyetîn Yüce Allah'a Münhasır Olması
Yüce Allah, bir grubu aziz olarak tanıtır ve şöyle buyurur: Allah'ın Rasulü azizdir, müminler vb. azizdir. Bir grubu da güçlü ve kudretli olarak tanıtır. Bazılarına da şöyle buyurur:
"Size verdiğimize kuvvetle sarılın.[240]
Ya da yabancılar karşısında her kuvvetten yararlanın ve eK-nizden geldiğince kuvvetlerinizi hazırlayın buyurur:
"Onlara karşı gücünüz yettiğince kuvvet hazırlayın.[241]
Şehid Yahya'ya da şöyle buyurmuştur:
"Ey Yahya, kitaba kuvvetle sarıl.[242]
Fakat başka âyetlerde, o izzeti kendine münhasır olarak görmekte ve Allah'tan başka aziz biri yoktur diye buyurmaktadır. Eğer başkaları azizseîer bu onlarda müşahede edilen ilâhî izzetin belirmesinin etkisiyledir yalnızca. Kuvvet ve kudreti de kendine münhasır görmektedir. Birtakım kişiler muktedirseler bu sadece ilahî kudretin onların varlıklarında ortaya çıkmasının etkisiyledir.
O halde bir konu şudur: Başkalarında olan fâni, Allah katında olan bakidir. "Sizde olan tükenir, ama Allah katında bulunan bakidir." Bir başka konuysa şudur: Başkalarında olan da Allah'a aittir. Bir kimse o sınırlı ve geçici olgunluklara ulaşmak isterse yine Allah yolunda yürümelidir. Bu yüzden mümin insan, bütün işleri Allah için yapmaya çabalar. Eğer bir kişinin ya da kişiliğin ilgisini çekmeyi amaçlıyorsa ebedî keramete ulaşmamakla kalmaz, sınırlı keramete de ulaşamaz.
Mübarek Nisa sûresinin izzeti sadece Allah'a münhasır kabul eden 139. âyeti de bu kabildendir. Şöyle buyurulur:
"Onlar, inananları bırakıp da kafirleri dost edinirler. Onların tarafında bir şeref ve kudret mi arıyorlar? Doğrusu kudret bütün olarak Allah'ındır.
Mübarek Bakara sûresinin 165. âyetinde kuvvet Allah'a ait kabul edilir ve şöyle buyurulur:
"İnsanlar arasında Allah'ı bırakıp O'na koştukları eşleri tanrı olarak benimseyenler ve onları Allah'ı severcesine sevenler vardır. Müminlerin Allah'ı sevmesi ise hepsinden kuvvetlidir. Zalimler azabı gördükleri zaman bütün kuvvetin Allah'a ait bulunacağını ve Allah'ın azabının şiddetli olduğunu keşke bilselerdi!"
Müşrikler o gün anlarlar ki bütün kudretler Allah'ındır. Bu münhasır kılış, kıyamette bütün kudretin Allah'ın olacağı anlamda değildir. Ancak mutlak kudretin ortaya çıktığı alandır kıyamet. Yani bugün de mutlak kudret Allah'ın malıdır. Muvahhitler bugün de bu anlamı görmektedirler. Elbette başkaları için, kıyamette açıklık kazanır. Bugün onlar tarafından bilinmese de "Kuvvet bütünüyle Allah'ındır." Mülk meselesi de böyledir. Kıyamette mülk ve milk Allah'ınsa, bu demek değildir ki, bugün başkaları sahiptir de yarın Allah sahip olur. Bilakis, dünyanın gerçek sahibi bugün de, yarın da Allah'tır. Muvahhitler için bu mutlak mülkiyet bugün belirgindir. Fakat müşrikler için mutlak mülkiyetin Allah'ın olduğu yarın anlaşılacaktır. Öyleyse bir kimse kuvvet de kudret de elde etmek için birşey yapmak istediği her zaman, bütün kuvvetin Allah'a münhasır olduğunu bilmeli ve yapacağı şeyi Allah'ın rızasını elde etmek için yapmalıdır.
Daha önce geçtiği gibi izzet hakkında da bu tabire benzer bir tabir kullanılmıştır. Mübarek Yunus sûresinin 65. âyetinde şöyle buyurulur:
"Onların sözleri seni üzmesin. Çünkü bütün izzet Allah'ındır. O, işitir ve bilir."
Münafikûn sûresinin 8. âyetinde şöyle buyurulur:
İzzet Allah'ın, Rasulünün ve müminlerindir. Fakat münafıklar bilmezler."
Âyetin anlamı, hem Allah azizdir, hem Rasulü, hem de müminler azizdir şeklinde değildir, bilakis eğer Rasul ve müminler aziz iseler bu, Allah'ın izzetinin tezahürüdür. Onlar bu şerefli adın tezahürleridir.
Öyleyse bütün izzet Allah'a aittir, bütün kuvvet Allah'a aittir, mutlak hükümranlık ve mülk de Allah'a aittir. Bir kimse izzet ya da kuvvet makamına ulaşmak isterse, Allah'ın rızası dışında hiçbir iş yapmamalıdır. Çünkü kemale ermek isterse bütün kemaller Allah katındadır ve Allah'a aittir. Başkaları da sınırlı bir kemale sahiptirler, Allah'ın kemaliyse sınırsızdır, denilemez. Bu anlam, "Sizde olan tükenir ama Allah katında olan bakidir" âyetinden yapılan yanlış bir çıkarımdır. Oysa başkalarının sahip oldukları,
Allah'ın mülküdür. Görüşü sınırlı olan düşük bir insan, ya faniyi görür ya da ödünç olana bakar. Fakat kerim bir insan, görüşü geniş olduğu için ne faniyi görür, ne de ödünç olanın peşinde gezer; ancak hem bakiyi görür, hem asil olanı İster. Bu bakımdan kerim insan sadece Allah'ın rızasını elde etmek için işe girişir.[243]
Kerîm Olanların Manzarası
Yüce Allah, Kur'ân'da kerim olanların vasıflarını açıklarken bunlar bir kimseye İkramda bulundukları zaman "Biz size sırf Allah'ın yüzü için yediriyoruz[244] derler, buyurmaktadır. "Allah'ın yüzü", zeval ve helaktan münezzeh olanın zuhuru demektir. Çünkü Allah'ın zatı dışında her varlık zevalle yüzyüzedİr. O şöyle buyurur: "O'nun yüzünden başka, her şey yok olucudur,[245] Öyleyse bir kimse Allah'ın yüzü için iş yapmışsa, onun niyeti, hedefi ve İradesi Allah'ın yüzüne yönelik demektir. Çünkü yüce Allah, bu niyeti onaylamıştır. Yüce Allah'ın imzası şu anlama gelmektedir: Bu niyet ve bu yöneliş, yol bulmak ve yol yürümektir, öyleyse bu sâlik maksada ulaşır, tevhİd yolcularının varacakları yer olan Allah'ın yüzünün mazharı olur ve sürekli ve zevalden münezzeh hale gelir. Bu hedefe ulaşan herkes bu hedefin hükmünü taşır. Bu yüzden sürekli var olup zevalden arınmış olacaktır. Bu bakımdan kâmil insan Ölümlü değildir.
Kimi zaman Allah, "yüz"ü şöyle açıklar:
"Doğu da, batı da Allah'ındın Nereye dönerseniz Allah'ın yüzü oradadır.[246]
Yani kim ne şartta olursa olsun, Allah'ın yüzü için iş yaparsa, Özel bir kişiye ya da özel bir işe mahsus değildir. Bir kimse, âlemin köşelerinden bir köşede yaşayıp Allah'ın yüzü için çalışmam benim için mukadder değildir diyemez. Bilakis her işte, her zamanda, her mekanda ve her şartta Allah'ın yüzü gözönü-ne alınabilir. Çünkü Allah'ın yüzü değişmez ve ebedîdir, her yerde zuhur eder. Bir insan Allah'ın yüzü için çalışmışsa bu vasfa mazhar olacak ve o zaman her yerde zuhur edip her yerde bereketin kaynağı olacaktır. Bu bakımdan Allah, bu tür bireylerin Isa Mesih gibi örnekleri hakkında şöyle buyurur:
"Beni bulunduğum yerde mübarek kıldı.[247]
Yani Allah beni, nerede olursam olayım bereketin kaynağı kıldı. Isa, sadece dünyada bereketin kaynağı olmayıp bilakis bu tür kâmil nefisler, berzaha girdiklerinde kıyamet ehli için bereketin kaynağıdırlar, cennete girdiklerinde cennet ehlinin keramet ve bereket kaynağıdırlar. Çünkü bu tür kâmil insanların İşleri Allah'ın yüzü içindir. "Nereye dönerseniz Allah'ın yüzü oradadır." Bu tarz düşünce ve amel ise bir keramet örneğidir.[248]
Kerîm Olanların İbadet Tarzları
Biz kerim bir insan olursak, ibadetlerimiz de baskın bir biçimde keramet rengini alır ve tüccarca ve harisçe değil, kerimce ibadet ederiz. Ateşten korkarak ya da altından ırmaklar akan cennet iş-tiyakıyla ibadet eden kerim değildir. Bazı büyükler kerameti hürriyetten daha yukarda saymak istemişlerdir. Müfredât-ı Râ-gib'da bazı büyüklerden, keramet hürriyetten daha üstündür diye nakletmişlerdir. Çünkü küçük iyilikleri ve orta öîçekli İşleri hürriyetle yapmak mümkündür, fakat önemli işleri kerametle yapmak gerekir. Kerim insan, Allah dışında birşey istemez. Bir kimse özgür düşünceli olabilir, birşeyden korkmayabilir ya da gelip geçici bİrşeye umut beslemeyebilir, ama aynı zamanda o seçkin kerametten nasibini alamayabilir. Seçkin keramet, insanın Allah'ın yüzü için çalışmasıdır. Mübarek insan sûresinde yaptığı ibadet anlatılmış olup bu kerimlerin yolunun kılavuzudur.
"Yoksula, yetime ve esire sevdikleri yemekleri yedirirler, biz size sırf Allah'ın yüzü için yediriyoruz, sizden bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz, derler.[249]Kerimin amacı ikramdır, bir başkasını sadece doyurmak istemez, bir başkasına kerametin ulaşmasını ister. Bu yüzden bir başkasını doyurur ya da giydirir-se, kerametle giydirir. Sadece kendi düşünce planında aç bir kİ-şiyi doyuran ise onun hem açlığını ortadan kaldırır, hem de kerametini korur. Çünkü kerim kişinin bütün işleri kerimcedir. Kerim insan Hakkın yüzünden başka birşey dilemez. Hem önceki kısımda ele alındığı gibi beka ve fena meselesi üzerinde düşünür, hem şu an bahsolunan "bizzat" ve arz" meselesi üzerinde düşünür. Yüce Allah buyurur ki, haktan başkasının ardına düşmeyin, çünkü orada ne izzet vardır, ne de kuvvet vardır. İzzete ulaşmak isteyen herkes bilmelidir ki, "Bütün izzet Allah'a aitir.[250] Kudrete ulaşmak isteyen de bilmelidir ki, "Bütün kuvvet Allah'ındır.[251]
Bu makama ulaşmanın Ehl-i Beyt'e mahsus olduğunu sakın kimse sanmasın. Çünkü Ehl-i Beyt'İn makamının yetimi ve esiri doyurmak meselesiyle özetlenemeyecek kadar üstün olmasının göstergesi, hizmetçi Fadda'nm da bu olayda yer aldığıdır. Bu hanedanın yolunda yürüyen herkes Selman gibi olacaktır. "Selman Ehl-i Beyti m izdendir." Eğer bir kadın bu hanedana tâbi olursa, bu sahnede yer alan Fadda gibi olacaktır, öyleyse bu makama ulaşmanın o hanedana mahsus olduğu söylenemez. Çünkü bu hanedana mahsus makamlar, genelin bu kolaylıkla anlayabileceği birşey değildir. Tahsiline bizi teşvik ettikleri makamın hem tanıyış açısından kavranabilir olduğu, hem de dışsal gerçekleşme bakımından tekrar yoluyla buna ulaşılabileceği anlaşılmaktadır. Bir insan nafile ya da adak orucu tutar, Hicaz'ın yakıcı havasında aç kalır, buğday ya da arpa borç alır ve bunu un haline getirir, iftar vakti birkaç akşam saf suyla yetinir ve kendi iftar payını fakire, yetime ve esire verir, özellikle kafir esire aç kalmasın diye bağışta bulunur. Bu ne büyük ameldir! İşte bu isâr keramettir ve bu iş ismet ve taharet hanedanına (Ehl-i Beyt'e) mahsus değildir. Çünkü bu hanedanın öğrencisi olan hizmetçi Fad-da da bu öyküyle katılmıştır. Sonuçta ekmeği fakire veren tabiî ki oydu. öyleyse isâr, ister kadın olsun, ister erkek olsun, ka-tetmekle keramete ulaşabilecekleri bir yoldur. Öyleyse bu yol ka-tedilebilir bir yoidur.
Bir kimse Allah'ın yüzü için çalışacak aşamaya gelirse, onun çabası ne cehennemden kurtulmak içindir, ne cennete gitmek içindir. Bu sıkıntıya katlanan kimse yarının ekmeğini helvasını düşünmez, ancak Allah'ın simasını düşünür. Bir kimse keramet sınırına ulaşmışsa, onun ibadetleri başka bir renk alır ve ruh bakımından kerim olur. Müminlerin Emiri'nin' sözlerinden olan "iyilikler kötülükler vesilesiyledir" sözünün anlamı şudur: insan hoşlanılmayacak ve sıkıntı verici işîere katlanmazsa keramete ulaşamaz.[252]
Müminlerin Emîrî Alî'nindi Sözlerinde Keramet
"Gurer ve Durer" adlı kitapta Emirü'l-Müminin'denM keramet konusunda nakledilen sözlerden birkaçını aktaralım ki böytece ister kadın olsun, ister masum olmasın, insan ruhunun, Allah'ın yüzünden başka birşey düşünmeyeceği bir yere gelebileceği açıklığa kavuşmuş olsun. Bu sözlerden biri şu:
"Kerem, namusun mala tercihidir.[253]
Kerim olan kişi haysiyetini malı ile korur. Alçak kişi ise malını haysiyetini vererek korur. Bu, tanımak amacıyla bize verilmiş bir ölçüdür. İstersek bu ölçü İle kerim ya da alçak olduğumuzu anlayabilir ve kendimizi değerlendirebiliriz. Buyurmuştur ki, haysiyetini malı harcayarak korursan bu keramettir. Fakat malını haysiyetini yok ederek korursan bu alçaklıktır. Bir başka hadiste de şöyle buyurmuştur: "Soru sormadan önce bağışlayan kimse kerimdir.[254] "Kerem yüce himmetin sonucudur.[255] Himmet yüce olduğu zaman insan kerim olur. Altıncı imamınla seçme sözlerinden biri şudur: "irade kuvvetliyse beden zaafa düşmez.[256] Bazı konularda bedenimizin İsteklerimizle birlikte olmadığını görmemiz, irademizin güçlü olmaması yüzündendir, trade güçlü olsaydı, beden asla zaaf hissetmezdi ve kendi zaafını iradeye dayatmazdı.
"Keremli nefis, olumsuzluklarda etkisiz değildir[257] Keremli ruh, hoş olmayan olaylarda sahneyi terketmez. Bütün âlimler, ilmî makamlara ulaşmak için güçlüklerle birlikte yaşamışlardır. Âlemde sıkıntı olmayacak ya da birtakım makamlara ulaşan kimseler buralara sıkıntısız ulaştılar denilemez. Buyurmuştur ki hoş olmayan olaylar kerim kişinin ruhunu etkilemez.
"Kerim kişi, haramlardan sakınan ve ayıplarken münezzeh olandır.[258]
Keremli kişi, haramdan ictinab eden bir insandır. İctinab etmek ayrı bir tarafta bulunmak demektir. Bir yerde insan haramla hareket ettiğinde kirlenir. Fakat haramın karşısında yer aldığı zaman, yani safını haram safından ayırdığı zaman, buna ictinab derler. Haramdan ictinab etmek, haramın bir tarafta, kişinin öte tarafta olması demektir. Çünkü kerim olan, bütün haramlardan ictinab eder ve haramla aynı yolda değildir. Bu yüzden de kir-lenmeyecektir. "Ayıplardan münezzeh olur." Yani bütün bu ayıplardan arınıp temizlenir. Ne ayıplan kendisinde toplar, ne başkalarının ayıplarını arar ve ne de kendisinde bir ayıp geliştirir. "Kerim kişi, alçak kişinin övündüğü şeyden uzak durur.[259]Keremli bir insan, alçak kişinin övündüğü şeyden bizardır. Alçak bir insan, önde bulunmaktan ya da başkalarının kendisi karşısında ayağa kalkmalarından, diğerlerinin elleri üstünde bulunmaktan ve ilahî imtihan olan şeklî ve sıradan ikramlardan zevk alır ve bunlarla övünür. Oysa bunlar evhamdır. Fakat nefsi kerim olan insan bu evhamdan ızdırap duyar.
"Kerim kişi, Allah katında mutlu ve sevaplıdır.[260] Yani kerim olan insan, Allah'ın huzurunda mutluluk içindedir ve ilahî sevaptan da nasibini ahr. Sevap kelimesinin kökü "sevb" yani elbisedir. Kerim bir insan keramet elbisesi dokur ve kıyamette o keremli elbiseyi giyer, ipekten dokunan bu elbise kıyamette giyilir. Bu anlam, kafirler ve münafıklar hakkında da gelmiştir: Onlar için acıklı bir elbise vardır. Onlar elbiselerini iğnelerden ve dikenlerden dokumuşlardır, insanın giydiği elbise ya cennet ipeği olup dünyada yumuşak davranışla dokunur ya da keskin cehennem iğneleri ve dikenleri olup dünyada haşinlik ve kalp kasvetiyle dokunur. İnsan dünyada kendi elbisesini dokuyup âhirette giyer. Eğer yumuşâksa "Aralarında merhametli olmalan[261] etkisiyle olacaktır. Eğer kabaysa, Müslümanlara karşı ortaya konulan düşmanlığın, kinin, hasımlığın ve kötülüğün etkisiyledİr.
"insanlar katında sevimli ve sevaplıdır.[262]
Yani insanların kalpleri kerim insana yakınlık duyar, insanlar onu görünce heybet ve haşmetiyle görürler.
Bir kişi Allah'ın Rasurü'netsav] şöyle sordu: "Hem Allah'ın, hem de halkın beni sevmesi için hangi yolda yürümeliyim?" Şöyle buyurdular: "Allah katında sevilmek istersen Allah katında olandan iste, halkın yanında sevilmek istersen ellerinde olanı halktan isteme."
"Allah katında olanı iste ki Allah da seni sevsin, insanlar katında olaraysa az iste ki insanlar da seni sevsin.[263]
Burada buyurmuştur ki, kerim insan, hem Aİlah katında mutlu ve ecirlidir, hem de halk katında sevgiden, heybetten ve büyüklükten nasibini almıştır.
"Kerim, haysiyetini malıyla korur, alçak ise malını haysiyetiyle korur.[264]
Keremli kişi haysiyetini malım vererek korur. Onun haysiyeti bir yerde tehlikedeyse malını verir ve haysiyetini korur. Eğer bir malı elde etmek onun haysiyetini azaltırsa o malı almaz. Defetme ya da malı almamak yoluyla haysiyetini korur. Fakat alçak kimse, malını haysiyetini kullanarak korur. Malı varsa haysiyetini yitirmek pahasına da olsa asla vermez. Malı yoksa haysiyetini yitirmek pahasına da olsa mal ister.
Bir başka yerde ise şöyle buyurmuştur: Keramet bir kimsenin varlığını kıymetlendirmemişse, ister istemez alçalış ona yol bulur. Bir kimse kendisini kerim kılmazsa sonunda alçak olacaktır.
"Kerametin donatmadığı kişiyi ihanet donatır.[265]
"Kim kendini keremli kılarsa dünya onun gözünde küçülür.[266]
Bir kimse kendini tanıyıp ruhu keramet ve büyüklüğüyle bilirse, bütün dünya onun gözünde küçülür. Müminlerin Emiri-ninfasl sözleri arasında şu cümleler yer almaktadır:
"Nefislerinde yaratıcının azameti hakim olursa, O'nun dışındakiler küçülür.[267]
Eğer yüce Allah, bir kimsenin kalbinde azametliyse Allah dışındakiler onun gözünde, kesinlikle küçük ve hakir olacaktır. Hz. Ali, burada şöyle buyurmuştur: Ruh kerim hale gelmişse dünyayı küçük sayar. Büyük kişilerin adlarının ebedî olarak kalmasının sırrı, Allah'ın zâtına tâbi olmalarıdır. Allah'ın zâtı hep bakidir. Kerim olan ve ebedî kalan bu kimseler, Allah'ın zâtı için çabaladıklarından ebedî kalırlar. Çünkü Allah'ın zâtı kalıcıdır; bunlar da kalırlar. Allah'ın zâtı dışındakiler ise helak olucudur.
"Yeryüzünde bulunan herşey yok olacaktır, yalnız celal ve ikram sahibi Rabbinin yüzü kalacaktır.[268]
Allah'ın yüzü bakidir ve ilahî alimlerin bekası, Allah'ın yüzü için amel etmeleri ve baki olan Allah'a bağlanmaları nedeniyledir.[269]
Sözün Özü
Sözün özü şu: Münafıkûn sûresinde 8. âyette "izzet ancak Allah'a, elçisine ve müminlere mahsustur" buyurmuşsa, Yunus sûresinde 65. âyette "İzzet tamamen Allah'ındır" buyurmuştur. Yani başkaları, bizzat aziz olana, yani Allah'a bağlı iseler aziz olurlar. Yahya ya da başkalarına kudreti nisbet etmesi, hem onların hem de Allah'ın kudretli olmasından değil, onların Allah'ın yüzü için çalışmalarından dır. Allah bizzat kudretli olduğundan bunlar da muktedirdirler. Bu bakımdan "Bütün kuvvet Allah'ındır" buyurmuştur. Beka meselesi de böyledir. Âlimler de bakidir, Allah da bakidir, denilmemelidir. Bilakis gerçek âlimler Allah'ın yüzü için çalıştıkları ve Allah'ın yüzü baki olduğu için
"Âlimler zamanın sonuna dek bakidirler.[270] Keremli insan Allah'ın yüzü için çalıştığından hep bakidir. Allah'ın yüzü dünyaya gölge saldığından, keremli insan da dünyaya gölge salar.
Bu yüzden Hz. Ali şöyle buyurmuştur: "Kim kendini keremli kılarsa, dünya onun gözünde küçülür." Keremli insan asla dünyanın tasasını çekmez, fakat başkaları onun ayrılışından dolayı üzülürler, kendilerini şiir ya da dua ile teselli ederler ve sabretmek gerek derler. Fakat keremli insan asla tasalanmaz ve biz birşey yitirmedik ki yokluğuna üzülelim der. Bu iki ruh hali arasında çok fark vardır. Bir kimse ahlâkî ibadetleri ve buyrukları, keramet meselesini elde etmek için yerine getirmemişse hep sıkıntı içindedir. Sonuçta sabretmek durumundadır. Fakat ibadetleri ve ahlâkî ödevleri, kerametin nefsanî vasfını kazanmak için yerine getirmişse, her ne kadar işin başında olaylar karşısında hiç sıkıntı çekmez ve dünya malı kimin elindedir, neden benim elimde değildir, diye tasalanmaz. Hatta bütün dünya onun gözünde küçüktür. Hasetten ve birçok ahlâkî hastalıktan kurtulmuştur. Gördüğünüz gibi bazılarının haset içine düşmelerinin nedeni, bu kimselerin dünyayı kendi kemalleri olarak görmeleri ve bu kemal bizim elimizde değil de başkaları elindedir demeleridir. İşte bu yüzden ızdırap içindedirler. Bu tasalanma ilmî meselelerde olursa; neden başkaları âlim oldukları halde biz olamadık, deyip ilmî önderlerin makamına ulaşmaya çabalarsa, bu gıptadır ve onun ruhunun güzelliği ve büyüklüğü bu gıptaya dayanır. Kerim kişi, neden bana bu lakabı, bir başkasına şu lakabı verdiler, neden başkaları servete ulaştılar da ben ulaşamadım diye aklından geçirmez. Bu bakımdan hem kendisi rahattır, hem de başkaları için bir örnek olur.
Hamd, âlemlerin Rabbi Allah'adır.[271]
DERS
8
KERAMETİN MİHVERİ: TAKVA
KUR’ÂN-I KERİM'DE İNSANIN KERAMETİ çevresinde sürüp gelen bahsimiz, yüce Allah'ın, kerameti takvanın ekseninde gördüğüne dek uzandı. Keramet, takva ekseninde olunca varlık ve yokluk esasında, hudus ve bekada, şiddet ve zaafta ve çeşitli işlerde takvaya tâbi olacaktır. Keramet yüksek dereceye ulaştığı halde takvanın derecesinin zayıf olması imkansızdır. Çünkü bu, kerametin bu fazla miktarının takva ekseninde olmamasını gerektirir. Sonra yüce Allah, takvayı bilgi ve ibadet eksenleri üzerine tanzim etmiştir.[272]
Takvanın Temeli: Bîlgi Ve Salih Amel
Öyleyse keramet takvanın ekseninde dönmektedir. Takva da bilgi ve salih amel ekseninde dönmektedir. Açıklamak gerekirse yüce Allah, ilâhî hüküm ve buyrukları açıklarken, bu buyrukları yerine getirin, "Hatırlayın ki korunasınız" buyurur. Takvanın salih amele tâbi olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü amel, bilgi olmadan hâsıl olmayacaktır, öyleyse takva bilgiye ve salih amele bağlıdır. Bundan başka bu alanda altmcı imamdan'saî daha sonra aktaracağımız müstakil bir direktif sâdır olmuştur.
Mübarek Bakara sûresinde 63. âyette, A'raf sûresinde de 171. âyette şöyle buyurulmuştur:
"Size verdiğimi kuvvetle tutun, İçinde olanı hatırlayın ki kor imasınız."
Bu iki âyetteki hitap Israiloğullarına olmakla birlikte, ne özel bir konuyla ilgilidir, ne de Tevrat içindir. Buyurmaktadır kî takvalarınız ancak Allah'ın buyurduğunu kuvvetle tuttuğunuz ve onun içindekileri hatırladığınız zaman hâsıl olur. Öyleyse takva, semavî buyruklara sıkı sarılmaya bağlıdır.
Yüce Allah'ın "Size verdiğimizi kuvvetle tutun" ve "Kuvvet bedenlerde midir, yoksa kalpte mi?" buyruğunun amaçladığı şey, bizim onu iyi anlayıp ona karşı kalbî imanımızın güçlü olması mı, yoksa onu beden gücüyle sıkı sıkıya tutmamız mıdır, diye altıncı imama sormuşlar. Hazret şöyle buyurmuş: "İkisi birden.[273]Yani ilâhî bilgileri ve bu bilgilerin ahlâkî ve fikhî kanunlarını iyi anlayın, aklî ya da naklî delillerle ve kesin dayanaklarla dinî akidenizi kuşatın ve bilgi sahibi olduktan sonra da tam bir sağlamlıkla ona inanın, inancınızı kuvvetle savunun. Öyleyse "kuvvetle tutmak" tam bilgi ve tam amel toplamından İbarettir. Bu ikisi hâsıl olmuşsa o zaman takva hâsıl olur. Takva hâsıl olduğunda da keramet hâsıl olur. Öyleyse keramet takva ekseninde, kuvvetle tutuş ise kâmil bilgi ve tam amel ekseninde döner.[274]
Kerametin, Takvanın Ve Salih Amelin Temeli: Bilgi
Takva kerametin aslı ve kökü sayılmışsa, nihaî kök değil, orta köktür. Çünkü meselelerin kökünü bulmada bilgiye ulaşırız ve bütün işlerin aslının ve kökünün bilgi olduğunu görürüz. Çünkü sâlih ameli de bilgi ihya eder. Öyleyse insan, bilgili ve bilinçli olmadıkça ne sâlih amele ulaşır, ne de amelin niteliğini ihlas derecesinde anlar. Şu âyetlerin tahsil edilmesiyle, insanın asıl kökeninin salih bilgi ve sâlih amel olduğu anlaşılır ve bu sonuç küllî asıl olarak bildirilir. Oruç ve benzeri ikincil konular hakkında şöyle buyurulmuştur:
"Ey inananlar, sizden öncekilere yazıldığı gibi, korunmanız için sizin üzerinize de oruç yazıldı.[275]
Bu ikincil konuların tümünde şöyle bir tahlilde bulunabiliriz: Bunlar takva ölçütlerinin beyanıdır. Takvanın her özel ölçütü ise insan kerametinin özel bir ölçütünü hazırlar, öyle ki, takvanın her özel ölçütü sahih bilginin ve salih amelin ürünü olacaktır. Çünkü takva nefsanî vasıf olarak bilgiye ve salih amele göre daha önceliklidir.
Yüce Allah, kerem sahipleri için daha üstün bir derece belirlemiştir. Çünkü takva sahibi insanları üstün bir dereceden nasiplendirir. Takva kerametin mihveri olduğuna göre, kerem sahipleri için daha üstün bir derece olacaktır. Bu ayrıcalık ve üstünlük dünyada basiret sahiplerine belirgindir, âhirette ise herkese aşikar olur.
Mübarek Bakara sûresinin 212. âyetinde şöyle buyurulmuştur:
"inkâr edenlere dünya hayatı süslü gösterildi. İnananlarla alay ederler. Oysa takva sahipleri kıyamet gününde onlardan üstündürler. Allah, dilediğine hesapsız rızık verir."
Buyurmuştur ki, dünyayı talep edenler, her ne kadar dünyada muttakileri alaya almaktaysalar da takva sahipleri âhirette onlardan daha üstündürler. Çünkü âhiret gerçeklerin ortaya çıktığı yerdir. Dünyada hakikat gizli olsa da hepsi ortaya çıkacaktır. "Kıyamet gününde takva sahipleri onlardan üstündürler" ifadesinin taşıdığı anlam, mübarek Zümer sûresinin 20. âyetinde şu şekilde açıklanmıştır:
"Fakat Rablerinden sakınanlar için üstüste yapılmış odalar var. Odaların altından da ırmaklar akmaktadır. Bu, Allah'ın va'didir. Allah va'dinden caymaz."[276]
Kerametin Engelleri
Kerametin temelini ve onun hâsıl oluşunun birincil şartlarını tahlilden sonra, kerametin yolunu nelerin kestiğinin anlaşılması için konumuz kerametin engellerine uzanmaktadır. Çünkü hem kerametin gereklerini, hem de engellerini ve yolkesiciîerini tanımamız gerekmektedir.
Mutahhar îmamlartsal kerametin yolunu kesebilecek ve onun sahih bilgi ve salİh amelden ibaret olan birincil rükünlerine insanın ulaşmasına engel olabilecek şeyi açıklamışlardır. Hz. Ali gerçek kerem sahibi olan imamlar hakkında şöyle buyurmuştur: "Onlarda Kur'ân'ın kerametleri vardır." Yani Kur'ân'ın bütün âyetleri kerim olmakla birlikte Kur'ân-ı Kerim'in en seçkin bilgileri imamlar hakkındadır. Öyleyse keramete ulaşıp bu yolu kateden bu kimseler, bu yolun yolcularına engelleri ve yol kesenleri iyi bir biçimde açıklayabilirler.[277]
Dünyanın Aldatıcı Görkemi
Keramet yolu yolcularının yollarını kesen en kötü şey dünyanın görkemidir. Dünya boyutlarından ortaya konan her boyuta bağlanmak, sonuçta yol kesicidir ve insanın kendi kerametine erişmesine engel olur.
Yüce Allah, mübarek Fecr sûresinde bazılarında, maddî görüşü aktarmış ve çürütmüştür:
"Rabbim beni kerim kıldı, der. Ama Rabbi onu sınayıp rızkını daraltırsa, Rabbim beni alçalttı, der.[278]
Bu görüş insanların çoğunda vardır. Kur'ân, bu görüşün bâtıl olduğunu söyler. "Kellâ", yani öyle değil, biz sınıyoruz; bazısını malla, bazısını yoksullukla. Hz. Alifsaî bu anlamı çok güzel tahlil etmiştir, öyle ki onun tahlilini gözönünde bulunduran kimse şüphenin kendi içine yerleşmesine engel olur.[279]
Müminlerin Emri’nin Sözlerinde Keramet
Şerefli Nehcu'l-Belaga kitabının 159. hutbesinde Hz. Ali şöyle buyurur: "Hz. Peygamber'de sana dünyanın kusurlarını ve ayıplarım gösteren deliller vardır. Zira o, ashabiyla beraber aç kalmıştır." Hz. seçkin ashabıyla birlikte aç idiler. "Dünya ziynetleri kendisinden saklandı." O ziynetler bir köşeye gittiler, Hz. Peygamber başka bir köşede kaldı. Oysa onun makam ve dereceleri büyüktü. Bunca makama rağmen yakınlarıyla birlikte açlık sıkıntısına katlanmaktaydılar. Sonra Hz. Ali şöyle buyurdu: "Düşünen kişi aklıyla baksın." Yani görüş ortaya koysun. Bu görüş "bakışı bir yere yöneltmek"ten ibaret değildir, gözünü açıp bakmak anlamında değildir. Bu bakışın anlamı, Ömer b. Hanza-la'mn güzel davranışı hakkında belirtilen bakıştır. "Helalimize ve haramımıza bakış" Yani görüş sahibi olmalı ve görüş ortaya koymalı. Buyurmuştur ki, görüş sahibi olun, görüş belirtin ve bahsin sonucunun ne olduğuna bakın. "Allah Muhammed eîsav ikram mı etti, yoksa onu alçalttı mı?" Görüş belirtin, acaba yüce Allah, Rasul'ün sav mübarek ruhunu dünya meziyetlerinden nasiplendirmedi mi, Peygamber'e o kendine özgü durumuyla ikram mı etti, yoksa onu aşağıladı mı? îşin gidişi bu iki halin dışında değildir. "Bir kimse, Allah onu hakir kıldı derse Allah'a andolsun ki bu büyük bir yalandır." Yani bir kimse yüce Allah'ın kendi rasulünü dünya nimetlerinden nasiplendirmeyip hakir kıldığını söylerse, Allah'a yemin olsun yalan söylemiştir. Yani bu görüş yalan görüştür, yoksa o sözü söyleyen yalancı değildir. Bazen insan sözün sahibini yalancı sanır ve o bu olayda yalancıdır der. Bazen özel bir görüşten ve düşünceden söz eder ve der ki: Bu görüş gerçekle uyuşmaz, bu düşünce, siz dile getirmeseniz de yanlıştır. Buyurmuştur ki eğer bir kimse, Allah korusun, yüce Allah'ın dünya malı vermemekle rasulünü hakir kıldığını düşünürse büyük bir yalan söylemiştir. Çünkü bütün yalanlar aynı değildir. Bazı yalanlar birkaç yıllık yalanların yaptığını yapar, örneğin bir kimse birkaç yıl yalan söyleyip de bu yüzden yalanı huy edinse o kimse yalancı olacaktır. Fakat bazen önemli bir yalan söyler ve o yalanla yalancılığın ve iftiranın ölçütü haline gelir. Hz. Ali şöyle buyurmuştur: "Yüce Allah'ın Rasul Ekremi maazallah hakir kıldığı görüşü, büyük bir yalandır." Yani bu görüş kesinlikle yanlıştır. "Allah ona ikram etmiştir" derse, yüce Allah, Peygamber'in mübarek varlığını dünya malının kirine bulaştırmayıp onu aziz kılmıştır diye düşünürse, o halde bilmelidir ki Allah, mal yığanları hakir kılmıştır. Yani Allah, dünya malıyla meşgul ettiği o grubu hakir kılmıştır. Çünkü melekle yoldaş olabilen bir insan, mal mülkle, otla, taşla, toprakla meşgul olursa hakirleşmeyle yüzyüze gelir. Fakat Süleyman ve benzerleri dünya ehli değildirler. Dünya onların ellerinde olmakla birlikte, tıpkı sıradan insanlar gibi yaşamaktaydılar ve dünyayla meşgul değildiler. Dünyayı ona en yakın insanlardan sakladı ve diğerlerine açtı.
"Peygamberin yolunda giden onun yolunda gitsin, ona uysun, onun girdiği yere girsin. Bunları yapmadıkça helaktan emin olamaz. Şüphesiz ki Allah, Muhammed'i kıyamet saati için bir işaret ve cennetin müjdecisi ve cezanın uyarıcısı kıldı."
(Ve birçok bölümleri Rasul-i Ekrem'in[savl İbn Mes'ud'a yaptığı ve metni Mekârimu'l-Ahlâk'ta ve ayrıca BiTıâr'da yer alan vasiyeti ile örtüşen hutbenin sonuna kadar süren metin...)
Tavusun yaratılışını zikrettiği 164. hutbesinin sonlarında şöyle buyurur: "öyle bir topluluk ki âhirete kadar keramet hep onlarla beraberdir ve onlar yolculuklarının sonunda selamete ererler." Takvalı insanlar, kerametin hep kendileriyle olduğu ve kendilerine kılavuzluk ettiği kimselerdir. Onlara keramet cennete kadar kılavuzluk eder. Çünkü ne dünya kalınacak yerdir, ne de berzah huzur bulunacak yerdir. Kalınacak yer sadece âhiret-tir. Oraya ulaşan her yolcu sükun bulup yerleşir. Yoksa dünya ve berzah yolun yansıdır. Sonra şöyle buyurmuştur:
"Siz eğer cennette nelerin olduğunu, ölümden sonra insan.ne nimetlerin verildiğini bilseniz, iştiyaklı bir şekilde ölümün peşine düşersiniz ve şu anda ben konuşurken beni yalnız bırakırsınız." Evet müminler böyledirler. Allah'ı görme şevki taşıyanların durumunu ise varın siz söyleyin!
Şöyle buyurmuştur: "Burayı terkederdiniz ve o nimetlere bir an önce ulaşmak için kabir ehline komşu olmayı yeğlerdiniz. Allah bizi ve sizi, kalbiyle iyilerin menzillerine gitmeye çalışanlardan eylesin."
Hz. Ali'nin bir bahçıvanı vardı. O şöyle diyor: "Müminlerin emiri, çeşme kazmak için hep bahçede çalışıp dururdu. Bir gün benden bir balyoz istedi. Kazılan yere girdi, çalıştı, terledi. Sonunda taş parçalandı ve su çıktı (elbette içinde su bulunan bir bahçe Medine'de çok değerlidir). Hz. Alif"! taşı kırıp da su çıkmaya başlayınca hemen bahçeyi vakfetti ve şöyle dedi: işte sadaka-i câriye?
Bu tür çiftçilik hizmetleri vs. hem üretimdir, hem de halka hizmettir. Bu tür bir tavır, dünyadaki zühdün kaynağıdır. Âtıl kalıp çalışmamak zühd değildir. Çünkü bu da en kötü âdetlerdendir. Zira çalışmak, üretmek ve dünyaya bağlanmamak fazilettir.
"Bilsin ki şüphesiz Allah, onun için yaydığı dünyada ondan başkasına değer vermez" buyuran aynı kişi gelip Medine'de ağaçlandırdığı bir bahçeyi suya kavuşturup vakfetmektedir.
Cennete olan iştiyakın anlatıldığı bu beyan orta halli müminler hakkındadır. Fakat iman sahibi eşsiz kişilerin iştiyakları anlatılır gibi değildir.
Müminlerin Emiri 182. hutbede "Allah ona bir çıkış yolu gösterir ve onu ummadığı yerden rızıklandırır[280] âyetini açıklarken şöyle buyurur:
"Allah sîzi takvaya ısmarlamıştır." Takva Allah'ın rızasına eriştirir. Takva olmadıkça kimse Hakkın rızasına eremez. "Takva, Allah'ın, yarattığından istediği birşeydir. öyleyse görüş alanı içinde olduğunuz ve sizi gören kimseden sakının." "Sizin alınlarınız O'nun elindedir." "Hiçbir canlı yoktur ki O, onun perçeminden tutmuş olmasın.[281] Bütün değişmeleriniz O'nun ege-menliğindedir. "Birşeyi gizlerseniz, bunu bilir. Eğer bunu açığa verirseniz O bunu yazar. Gerçekten size kerameti korumak için vekil olmuştur."
Koruyucuların kerameti "ne hakkı iskat etmeyi, ne de bâtılı yazmayı" gerektirmektedir. Sonra şöyle buyurmuştur: "Bilin ki Allah'tan sakınan için o, fitnelerden kurtulacak bir çıkış yolu verir" "Elif ve lam" takısıyia belirtili yapılan bu çoğul kelimenin (ei-fiten: fitneler) gereği şudur: Takvalı insan her türlü şartta her fitneden kurtulur. "Karanlıklardan çıkış için bir ışık" ifadesinde-ki ışık, âyette geçen "onu beklemediği yerden rızıldandırır." ibaresinin dile getirilmesi ve "Allah, inananların dostudur. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır.[282] âyetinin açıklamasıdır. İnsan, bir zaman fitneden kurtulur, ama bir güçlüğü çözemez. Ancak bir zaman fitneden kurtulup ışığa ulaşır, insanı fitneden kurtarmak sülbî sıfatından başka, takvanın icabî vasfi da ışığa ulaştırmaktır, buyurmuştur. "Onu kalbinin istediklerinde ebedî kılar." "Onu yanındaki keramet mertebesine ulaştırır. Onun için gölgesi Allah'ın arşı, ışığı O'nun vechinin aydınlığı, ziyaretçileri Allah'ın melekleri ve arkadaşları peygamberler olan bir ev hazırlamıştır. Öyleyse meada koşun." Keramete ulaşan bir kimseyi yüce Allah, keramet diyarına ulaştırır, buyurmuştur. O keramet diyarının nuru nedir? O keramet diyarının sakinleri kimlerdir? Keramet diyarında onun arkadaşları kimlerdir? Bütün bunları ortaya koyup şöyle buyurmuştur: "Kendisi için seçtiği evde..." Yani yüce Allah'ın onun için seçtiği yer, Allah'ın arşının gölgelik ve serin havasıdır. Burada gölgeden kasıt bildiğimiz gölge değildir.
Çünkü gölge, dışarıdan gelen ışığa ihtiyaç duyar. Ancak gölge diye tabir edilmesi, oranın gölge gibi hoş havaya ve tatlı bir esintiye sahip olmasındandır. Eğer ışıktan kaynaklanan gölge kaste-diliyorsa, gaybî nurun varlıktan aşkın bir mertebeye vurup oradan cennet ortamına yansıması mümkündür. "O evin ışığı onun vechinin aydınlığıdır." ilâhî güzellik ve Hakkın güzelliği keramet diyarının fezasını aydınlatır. Çünkü orada güneş ve ay söz konusu değildir. "Orada ne güneş görürler, ne dondurucu soğuk.[283]Bütün dünyalıların yer edinebilecekleri müminin geniş evi neyle aydınlatılır? Güneşin o geniş evin tamamım aydınlatabilecek gücü yoktur. Çünkü varlığın farazi güneşi onun bir köşesini aydınlatır, ama aslında evini aydınlatan evin sahibidir. "Onun ziyaretçileri meleklerdir." Yani bu evi Hakkın melekleri ziyaret ederler. Melekler mümini ziyaret amacıyla bu eve gelirler. "Arkadaşları rasullerdir." "Öyleyse meada koşun, eceli idrak etmekte önce davranın." Sonra şöyle buyurmuştur: "Siz yolcusunuz, yoldasınız, burası sizin eviniz değil." Siz yolculuk yapan kimselersiniz, yol ortasında kalmışsınız, yolcusunuz, bu ortam sizin eviniz değildir. "Siz irtihale çağrıldınız ve bunun için azık hazırlamakla görevlendirildiniz."
Sonra da şöyle buyurmuştur: "Sizde o makamın şevki doğ-mamışsa en azından sizde cehennem korkusu vardır." Çünkü bunlar birbirleriyle aynı enlemde değildirler. Yani bu, insanın, mutlaka bu ikisi bir arada olmaksızın, ya ateşten korkarak ya da cennet coşkusuyla veya Allah sevgisiyle, yani bu ikisinden yalnız biriyle ibadet ettiği anlamına gelmez. Bilakis bunlar birbirlerinin boylammdadırlar. Allah sevgisiyle ibadet eden bir kirmenin korku ve ümidi de vardır. Ama cehennem korkusu ve ceiınet ümidi nedeniyle ibadete yönelenlerin Allah sevgileri yoktur. İmamların dua ederlerken bazen azap ihtimalinden inlediklerini, bazen cennete karşı iştiyak duyduklarını, öte yandan da biz
Allah'ı severek ibadet ediyoruz buyurduklarını görmeniz, bu üç durumun aynı enlemde olmayıp aynı boylamda olmasındandır. Korkuyla ümit aynı enlemde olabilirler, fakat hürlerin ibadetlerine göre aynı boylamdadırlar. Üst makama sahip olan elbette alt makama da sahiptir. Bu bakımdan bazen dua ve yakarışlarda cehennem korkusu söz konusudur. Bazen cennet özlemi, bazen de Allah sevgisi olan nihai hedef gündeme gelmiştir, öyleyse üç durumun birbirleriyle aynı enlemde olmaları söz konusu değildir. Hürlerin ibadet makamına ulaşan imamlar da artık cehennem korkusu ya da cennet iştiyaki ile ibadet etmemelidirler, diyemeyiz.
Sonra Hz. Ali hutbenin aynı bölümünün sonunda, siz birçok kez şu nazik derinizin dünya ateşine dayanamadığını tecrübe etmişsinizdir; Öyleyse canınıza acıyın, buyurur. Eğer Allah için ibadet etmiyorsanız, bari ateşten korkun da isyankârlık etmeyin.
Bir başka hutbede de şöyle buyurmuştur:
"Muhammed'intsavl bütün ashabı ile (bütün tarihçiler ve bütün görenler) bilirler, ben bir an bile Allah'ın ve Peygamber'in buyruğuna aykırı davranmadım."
Sonra şöyle buyurmuştur:
"Ben, insanların çoğunun korktuğu ve birçok yiğitlerin kaçtıkları konularda Allah'ın Rasulüne!savI canla başla yardım ettim. Yüce Allah'ın beni şereflendirdiği ve keremli kıldığı yiğitlik buydu." Aynı esasa ilişkin olarak bir başka yerde şöyle buyurur: "Ölümün en şereflisi öldürülmektir.[284] öyleyse eğer ölümün en şereflisi Allah yolunda öldürülmekse, Hak yolunda adım atan insan, insanların en şereflisidir. Hiçbir ölüm şehidin ölümüne denk değilse, en değerli ölüm şehidin ölümüyse, zaruret durumunda dine yardım ve destek için kıyam eden ve canından geçen kimse takvanın değerli makamına ulaşmıştır. Başkaları onun takva derecesine ulaşamazlar. Çünkü o da anlaması gereken şeyi akletme gücüyle anlamış, iman gücüyle kabul etmiş, inancını gerektiği biçimde kuvvetle savunmuştur, iman ve savunma güçlüyse, kuvvetle elde etmek de gerçekleşir. Kuvvetle elde etmek gerçekleşince takva güçlüdür. Takva güçlü olunca keramet de güçlü olur. Bu yüzden "ölümün en şereflisi öldürülmektir" buyurmuştur.[285]
Hatırlatma
Nasıl düşman korkusu kerametin engellerindense, tabii lezzetlere iştiyak duymak da engellerden ve keramet diyarı yolcularının yollarını kesenlerden sayılmıştır. Hz. Ali temayül dengesi nedeniyle tabii lezzetlerin yol kesmesinden güvende olmak yanında başkasından korkma bağ ve tuzağından da korunmuştur. Bu doğrultuda "Allah bana yiğitliği ikram etti" yani bu yiğitlik, yüce Allah'ın bana verdiği bir keramettir, diye buyurmuştur. Bu yüzden, bir kimse cesur değilse ve bunun karşıtı bir vasfa kapılmiş-sa alçalır ve Hakkın ikramından mahrum kalır.
Hz. Ali'nin hakimane sözlerinden biri şudur: "Akıldan daha kazançlı bir varlık yoktur." Yani bir kimse mal arzus kapılmış ve mal arzusu onun yolunu kesmişse, bilsin ki hiçbir malın akıl kadar faydası yoktur.[286] "Bunların hiçbiri sizin yolunuzu kesmesin ve bunların hiçbiri sizi meşgul etmesin. Eğer yalnızlık düşüncesindeyseniz, tuhaftır, korku nedenidir. Tuhaf olmayansa böyle değildir. Akıllılık düşüncesindeyseniz, tedbirli olun. Keramet düşüncesindeyseniz, keramet takvasız elde edilmez. Dost edinme düşüncesindeyseniz, iyi huy gibi hiçbir dost yoktur." Çünkü bütün dostlar insanı sonunda bir noktada terkederler. însanla sonuna dek beraber olan ve ondan ayrılmayan iyi huydur. Hz. Ali bunları birbiri ardınca zikreder. Sonra da takva ile kerametin engellerini ve bazı gereklerini aynı hakimane sözlerle anlatır:
"Şüphe anında duraksamak gibi bir takva yoktur. Haramdan kaçınmak gibi zühd yoktur. Tefekkür gibi bir ilim yoktur. Farzları eda etmek gibi bir ibadet yoktur. Sabır ve haya gibi iman yoktur. Tevazu gibi asalet yoktur. îlim gibi şeref yoktur. Yumuşak başlılık gibi yücelik yoktur. Müşavereden daha güvenli bir mutabakat yoktur."
öyleyse eğer bir kimse kerametin nedenini bu yolların dışında bir yolla hazırlamak ya da keramete ulaşmak amacıyla birtakım işlerden sakınmak isterse yanlış yola düşmüş olur. Bu yararlı konuşmada takva ve kerametin birçok gerekleri ve engelleri açıklandı. Daha önceki tahlile göre keramet takvaya bağlıdır, takva kuvvetle elde tutmaya, kuvvetle tutma ise iman ve salih amele bağlıdır, iman ise ancak bilgiyle (ma'rifet) müyesser olur. O halde bütün bu olgunlukların asıl kaynağı bilgidir. Fakat bilgi ilimle elde edilebilirse de insan o ilme sahip olmakla maksada ulaşamayabüir. Fakat ilimle birlikte huzur ve şuhud da varsa bütün o üst yapılan temin eder. Çünkü bir kimsenin hakikati mü-şahade edip de bununla birlikte fizik dünyaya gönül vermesi mümkün değildir. Hz. Ali, eğer siz cennetten haberdar olsaydınız ve onun şevkini taşısaydınız, benim meclisimi terkedip mezarlığın yolunu tutardınız, buyurmuştur. Bu meselenin sırrı şudur: Cennet özlemi, bilen insanın fizik dünyaya gönül bağlamasına engel olur. Oysa kesbî ilim bazen etki eder bazen de etkisiz kalır. Hz. Ali buyurmuştur ki benim gördüğümü görseydiniz, benim tattığımı tatsaydınız, benim müşahede ettiğimi müşahede etseydiniz asla sıradan bir şekilde yaşamazdınız.
Allah'ın Rasulü'nün bazı beyanlarında şöyle buyurduğu görülür: Benim bildiğimi siz bilseydiniz, ölülerinizin çoğunu def-netmezdiniz. Çünkü ben onların sırlarından haberdarım, siz ise haberdar değilsiniz. Siz birtakım kişileri defnedip şöyle dersiniz: "Allahımız, biz onun hakkında hayırdan başka birşey bilmiyoruz." (tster mutlak hayır, ister göreli hayır olsun.) Çünkü onların içlerinden haberdar değilsiniz. Onların içlerinde ne olduğunu bilseniz, onlan defnetmezsiniz. Bir başka anlamı da şudur: Eğer kabirde neler olduğunu bilseniz, dostlarınızı kabirdeki yılanlara çıyanlara teslim etmeye yanaşmazsınız, önceki beyanla birlikte, kesbî ilim ile (ki bazen amelden ayrıdır) şuhudî ilim (ki hep salih ameli yanında taşır) arasındaki fark iyice belirginleşti ve ayrıca şuhudî ilimden kaynaklanan takvanın, kesbî ilimden kaynaklanan takvadan ayrıcalığı da anlaşıldı.[287]
Sözün Özü
Konunun sonucu şudur: Keramet ancak takva ile, takva ise ancak kuvvetle sarılmakla edinilir. Kuvvetle sarılmak da ancak kalp ve beden kuvvetiyle sağlanır. Elbette beden ve kalp kuvveti aynı kategoride değildir, ancak beden kuvveti kalp kuvvetine.bağlıdır. Konunun delili, önceki derste altıncı imamdan^! nakledilen sözdür. Şöyle buyurmuştur: "Niyet kuvvetliyse beden zaaf göstermez.[288] öyleyse Mehasin-i Berkî müellifinin altıncı imamdan naklettiği "Kuvvetle tutmak iki etkene bağlıdır, biri kalp kuvveti, ötekisi beden kuvvetidir." sözündeki iki etken aynı kategoride değildir, bilakis biri esas, öteki tâlidir. Biri ruhtur, öteki ceset. Beden kuvveti kalp kuvvetine tâbidir. Çünkü bedenin kendisi kalbe bağlıdır. Bu yüzden bedenin sıfatıyla kalbin sıfatının denk olması mümkün değildir. Hz. İmam Sâdik'ın "İnsanın aslı kalbidir" buyurduğu gibi beden tâli, kalp esas ise, beden kuvvetinin kalp kuvvetiyle denk sayılması doğru değildir. Dolayısıyla beden tâli, kalp esas olduğuna göre beden kuvveti tâli, kalp kuvveti esastır. Buna göre, tahlil ettiğimizde kerametin bütün temellerinin kökeninin sonu dönüp dolaşıp bilgiye dayanır. Hamd, âlemlerin Rabbi Allah'adır.[289]
DERS
9
HATIRLATMA
KUR'ÂN-I KERÎM'DE İNSANIN KERAMETİNDEN söz ediyorduk. Gördüğünüz gibi insanın kerameti onun takvasına bağlıdır. Keramet ve takvanın her biri nefsanî vasıflardan sayılır. Keramet adı verilen nefsanî bir vasıf, takva adı verilen bîr başka nefsanî vasfa bağlıysa varlık ve yokluk, hudûs ıc beka, şiddet ve zayıflık temellerinde de takvaya bağlı olması fazım gelir. Çünkü bu, nefsanî bir vasfın başka bir nefsanî vasia bağımlılığının gereğidir. Aynı şekilde önceki bahiste takvannm katıksız ilim ya da sırf amel olmadığı, ancak sahih ilim ile saffla amelin birleşimi olduğu tesbit edildi. Öyleyse takva ancak doğum ilim ile salih amel hasıl olduğu zaman hâsıl olur. Nasıl kerâmett anılan işlerde takvaya bağlı ise, takva da anılan işlerde sahih ilme ve salih amele bağlıdır. Yani takva hudûs ve beka, varlık ve yokluk, şiddet ve zayıflık bakımından bilgiye ve salih amele bağlıdır.
Kur'ân-ı Kerim âyetlerinin bazısı, vacip işlerin yapılması ya da haram işlerden sakınma konusundaki ilâhî buyruklara uyunmasını takvanın temeli olarak görür. Bu, takvanın sadece amel yoluyla elde edileceği ve ilmin bu elde etmede müdahü olmadiği anlamına gelmez. Aynı şekilde takvayı bilgi ve ilmin gölgesinde gören başka âyetler de salih amelin bu konuda bir mü-dahil olmadığı anlamını doğurmaz. Bilakis âyetlerin bir bölümü, takvanın salih amele bağımlılığım anlatırken, başka bir bölümü de takvanın sahih ilme ve bilgiye bağlılığını açıklar, İlim "kesbî ilim ve huzurî ya da şuhûdî ilim" olmak üzere iki bölüm olduğundan takva da iki bölüme ayrılır. Şu anlamda ki ilmî takva hem şuhudî ilim yoluyla hem de kesbî ilim yoluyla hâsıl olur. Yani tasavvur, tasdik ve delil yoluyla. İnsanları keramet ve takva tahsil etmeye çağıran birçok âyetler vardır. Bu âyet örneklerini İnşaallah birbiri ardınca ele alacağız.[290]
Takvanın Salih Amele Bağımlılığı
Takvanın vacip işleri yapmaya bağlı olduğu konusunda mübarek Bakara sûresinde 21. âyette şöyle Duyurulmaktadır:
"Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk edin ki sakınasınız."
Bu âyette takva Allah'a kulluğa bağlı görülmüş ve Allah'a itaatin takvanın elde edilmesine ortam hazırladığı buyurulmuştur.
Aynı şekilde Bakara sûresinin 177.âyeti, ilâhî yükümlülüklerin birçoğunu barındırmaktadır. Şöyle buyurulmaktadır:
"Yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz iyilik (bir) değildir. Asıl iyilik, Allah'a, ahiret gününe, meleklere ve peygamberlere İnananın iyiliğidir"
Burada imandaki birr ve iyilik göz önüne alınmaktadır.
"Sevdiği malını yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilencilere ve boyunduruk altında bulunanlara veren..."
Bunlar ise malî konulardaki birr ve iyiliğe dönük şeylerdir.
"Namazı kılıp zekatı veren..."
Bunlar ise bedenî ve malî ibadetlerdeki birr ve İyilikle ilgilidir.
"Antlaşma yaptıklarında antlaşmalarına uyanlar..."
Bu da bireysel ve toplumsal konulardaki birr ve iyilikle direnç ve sebat konusuna dönüktür.
"İşte doğrular onlardır, işte muttakiler onlardır."
Yani insan imanı ve salih ameli kendinde toplamışsa mutta-kîdir. Öyleyse takva iman ve salih amel yoluyla elde edilir. îman da kendine göre kalbî ameldir. îmanın amel bölümünde yeri vardır, ilim bölümünde değil. İman kalbin fiilidir. Nefis ve iman arasındaki mesafe iradedir. Öncülleri hâsıl olunca insanın o konuyu onaylamak zorunda olduğu, yani anlamak zorunda olduğu, fakat kabul edip etmemekte serbest olduğu ilim gibi bir mesele burada söz konusu değildir. İnsan bir konuyu azmederek anlayabilir, fakat ona iman etmeyebilir. "Vicdanları onlara kanaat getirdiği halde inkâr ettiler.[291] İman, ameller arasında sayılmaktadır ve amelî takva kısmında ele alınmaktadır. îlim gibi olmadığından ilmî takva bölümünde yeri yoktur.
Yine Bakara sûresinde 179. âyette kısasın uygulanması meselesi takvanın elde edilmesinin temeli sayılıp şöyle buyurum aktadır:
"Ey akıl sahipleri, kısasta sizin için hayat vardır, böylece korunursunuz."
Aynı şekilde mübarek Ramazan ayında oruç tutmak da aynı sûrenin 183. âyetinde takvanın temeli sayılmış ve şöyle Duyurulmuştur:
"Ey inananlar, sizden öncekilere yazıldığı gibi, korunmanız için sizin üzerinize de oruç yazıldı."
öyleyse bu tür vacip ameller, takvanın edinilmesine ortam hazırlar. Aynı şekilde günahtan sakınmak da takvanın edinilmesine zemin hazırlar. Çünkü insan hem emirlere uymada, hem de yasaklardan sakınmada takvalı olmalıdır.
Maide sûresinin 2. âyeti şöyledir:
"Ey inananlar, ne Allah'ın işaretlerine, ne haram aya, ne kurbana, ne gerdanlıklara ve ne de rablerinin lütuf ve rızasını arzu ederek Beyt-i Haram'a doğru gelenlere saygısızlık etmeyin. İhramdan çıktığınız zaman avlanabilirsiniz. Sizi Mescid-i Ha-ram'dan çevirdiklerinden dolayı bir topluma karşı beslediğiniz kin, sizi saldırıya sevk etmesin."
Yani bir kesimin tecavüzü, sizi düşmanlık ve zulme zorlamasın.
"iyilik ve takva üzerinde yardımlasın. Günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmaym. Allah'tan sakının. Çünkü Allah'ın azabı çetindir."
Bu son cümle, kötülüklerden sakınmak bakımından takvaya çağrıdır. îlk bolüm ise ilâhî yükümlülükleri yerine getirmek bakımından takvaya çağrıdır.
Dolayısıyla hem günahtan sakınma yoluyla takvalı olunmalı, hem de gerekli ödevleri yerine getirip vacip İşleri yapmakla takvalı olunmalı. Bunlar, takvanın salih amele bağlı olduğuna delalet eden delillerdir.[292]
Takvanın Bilgiye Bağımlılığı
Bunun yanısıra âyetlerin bir bölümü, takvanın salih amele bağlı olmaktan başka sahih görüşe de bağlı olduğuna delalet eder. Yani insan amelde nasıl takvalı olmalıysa ilimde de takvalı olmalıdır. Bir kişinin ameli takvası, vacip işi terk etmemesi hatta bunu, şartları yerine getirerek, engellerden sakınarak ve Allah için yapmasıdır.
İlmî takva da insanın ilim öğrenme düşüncesinde olması ve basit cehaletten sakınmasıdır. İlim öğrenirken, bileşik cehalete düşmemek için, âlim olmanın şartlarını ve engellerini de bilmelidir. Basit cehaletten kurtulup bileşik cehaletin pençesinden sıyrılmak ve âlim olmak iradesini gösterince rabbani âlim olabilmek için bu ilmi Allah'ın yüzünü arama vesilesi kılmalıdır. Bunlar ilmî takvadır, öyleyse bir kimse keramete ulaşmak isterse sadece salih amel yoluyla ancak kerametin zayıf derecesine ulaşabilir. Evet, bir kimse kerametin alt derecesine ulaşmak isterse bu bilinen salih amel yeterlidir. Fakat gerçekten kerimler arasına katılmak isterse, ilmî takvaya sahip olmaktan başka çaresi yoktur. Şurası da bilinmektedir ki söz konusu kerametten kasıt, insanlar katındaki değil, Allah katındaki keramettir. Konu, takvanın keramete temel olduğundan başladı. Bunun en önemli delili de "Allah katında en keremliniz en takvalınızdir.[293] âyetiydi. Müminlerin EmiriM de şöyle buyurmaktadır: "Bazı günahlar insanı halk katında keremli kılabilir ve insanlar ona 'Ne büyük adam' diyebilirler. Ama insanı toplumda keremli kılan aynı iş Allah katında zelil ve aşağılık kılabilir." Halk katında yüceltilme ile Allah katında alçaltılma birara-da bulunabilir bir mesele olup bunu ayrıca ele almak gerekir. Şu anki konumuzun ekseni Allah katında keramet hususudur.
Amelî takva, şartların gerçekleştirilip engellerden kaçınmak yoluyla amelin hem esas ve hem de Allah için olmasından ibaretti. Amelî takvada en azından bu dört esas olmalıdır. Yani insan önce amele doğru hareket etmeye çalışmalıdır, ikinci olarak bu ameli, şartlan koruyarak gerçekleştirmelidir. Üçüncü olarak bu ameli engellerden kurtarmalıdır. Dördüncü olarak da amelin bütününü başlangıcından sonuna dek Allah için yapmalıdır. Bunlar olduğu zaman, takvanın temelini oluşturan salih bir amel gerçekleşir. Bu dörtlü durum, ilmî takvada da vardır. Yani insan ilmi elde etmeye çabalamalıdır. Âlim olma şartlarını elde etmelidir, sahih İlmin engellerini gidermelidir ve rabbani âlimlerden olması için ve hasıl olan ilmî takva ile kerametin temelinin oluşturulması için bu ilmi tahsil edip "âlim olma" meselesinin bütününü Allah'ın zatı için gerçekleştirmelidir.
Mübarek Yunus sûresinin 6. âyetinde ilâhî dünya görüşü takvanın temeli olarak görülür:
"Gece ve gündüzün değişmesinde ve Allah'ın göklerde ve yerde yarattığı şeylerde sakınan bir topluluk için nice ibretler vardır."
Yani gece üe gündüzün çeşitli mevsimler içerisindeki muntazam farklılıkları ve Allah'ın gökleri ve yeri yaratması takva sahibi topluluk için ilâhî göstergelerdir. Bu âyetteki takvadan kasıt, düşünme ve akıl yürütmeyle beraber olan ilmî takvadır. îlmî takvaya sahip olanlar için amelî takva ortamı daha kolay hazırlanmış olur. Ancak sadece salih ameli olan ve ilmî delillendirme niteliğinden yoksun olan bir kimse için gece ile gündüzün özel düzenliliği, gökyüzü ve yeryüzü âyet değildir. Bir kimse sadece taklidi bir imana sahipse dünya görüşü sahibi değildir. O sadece amelî takva sahibidir, fakat ilmî takvadan bir hissesi yoktur.
Bu âyeti kerimede buyurulmuştur ki gece İle gündüzün düzenliliği ve yüce Allah'ın gökte ve yerde yarattığı, ilmî takva sahibi kişiler için, yani görüş sahibi olan, iyi düşünen ve anılan işleri birbiri ardınca Allah'ın zatı için yapan kimseler için Allah'ın âyetleridir. Bu, delil yoluyla, yani kesbî ilim yoluyla edinilen ilmî takvadır.[294]
Üstün Takvanın Esası: Şuhudı Bilgi
Bu âyette anılan husûlî delilden daha önemlisi, insanın nefis bilgisi ve kendini tanıma yoluyla yüce Allah'ın bilgisine ulaşabileceği şuhudî ilimdir. Şuhudî ilmin takvası mübarek Haşr sûresinin 18. âyetinde açıklanmıştır:
"Ey inananlar Allah'tan sakının ve kişi yarın için ne gönderdiğine baksın. Allah'tan sakının, Allah yaptıklarınızı bilmektedir."
Kısa bir cümlede iki kez takvaya çağrı yapılan çok az âyet bulabiliriz. İki had ve sınır olarak ortaya konan bu iki çağrı, orta bir emri içermektedir. Çünkü bu âyette "Ey inananlar, Allah'tan sakının" buyurulup sonra "kişi yarın için ne gönderdiğine baksın" buyurulmuş, daha sonra da "Allah'tan sakının" buyurulmuştur. Takvaya bu İki kez çağırış, insanın hem murakabede takvalı olması, hem de muhasebede takvalı olması içindir." Kişi yarın için ne gönderdiğine baksın." yani herkes yarın için ne hazırladığına bir baksın derken, bu demektir ki kıyamet meselesi onun için yarın hükmünde olacak kadar kesindir. Yani kıyamet, birincisi kesin, ikincisi yakın bir durumdur. Kıyametten "yann" diye söz edilmesi, gerçekleşmesinin hem muhakkak, hem de yakın oluşundandır. Çünkü yüce Allah, kıyametin kesinliği konusunda "Ve o saat mutlaka gelecektir, onda şüphe yoktur.[295] buyurduğu gibi onun yakınlığı konusunda da "Onlar onu uzak görüyorlar, Biz ise onu yakın görüyoruz.[296] Hiç de uzak değildir ve en kısa sürede büyük kıyamet gerçekleşir. Ayrıca küçük kıyamet herkesin ölümüyle gerçekleşir. "Kim Ölürse kıyameti gerçekleşir.[297]
O halde kıyametin olması hem kesin, hem yakın olduğundan kıyametten yarın diye söz edilmiştir. Buyurulmuştur ki: "Kişi yarın için ne gönderdiğine baksın." Bakmak, nefsi bilmeden, nefsin sağlık ve hastalığını tanımadan, nefsin dermanım bilmeden müyesser değildir. İnsan, ruhu tanır hale gelmedikçe, ruhun yarar ve zararından anlamadıkça muhasebe sahibi olamaz, insan, içinden düşünmedikçe görüş ortaya koyamaz, fikir üretemez. Görüş belirtme, insanın önce ne yapıp yapmadığını murakabe etmesine bağlıdır. İnsan bütün yaptıklarını hatırlamalıdır. Muhasebe anında da dikkatli olmalıdır. Çünkü bir kimse ben kıyamet için iyi bir azık hazırladım diyebilmek için bütün yaptıklarını hatırlamalıdır. Yani tam anlamıyla murakabe sahibi olmalıdır. Çünkü sadece iyilikleri hatırlayıp kötülükleri ve hataları unutan kimse murakabe ehli değildir ve murakabeci takvasına sahip değildir. Kişi murakabe makamına erişmeden önce murakabeci takvasına sahip olmalıdır. Yani iyi işi kaydederken feâtü işi de unutmamalıdır. îyiyi, kötüyü tanımada da dakik ve ttakvalı olmalıdır. Yaptığı İşin Allah için mî yoksa heva için mi «s&dugunu bilmelidir. Öyleyse görüş ortaya koymak takvaya Sûem Öncelikli, hem bağımlıdır, insan hem hatıra defterine yakarken takvalı olmalı, eksik fazla yapmamalıdır, hem de muhasebe ve toplamada takvalı olmalıdır. Bu takva nefis bilgisine, ilme ve yaşanılarak edinilen ilme bağlıdır.
öyleyse insan muhasebeye girmeden Önce takvalı olmalıdır. Bu âyette takvadan kasıt, âyetin siyakına bakıldığında nefsanî nmeselelerdeki takvadır. Yani murakabede takva, muhasebede Hakva, Yani insan kendisi için takvalı bir, gözetici olmalıdır (denmesinin nedeni, dik başlı olması, tam anlamıyla işe vâ-&nf olması ve birşeyin gözden kaçmaması için dikkatli davranmasıdır.)
Buyuruyor ki siz gözetici olan ve başkasını kontrolü altında totan bir insan gibi dik başlı olun ve kendi kendinizin gözeticisi dtom. Sonra da sizden ortaya çıkan her şeyi kaydedin. Bu, murakabede takvadır. İşte bu murakabede takvalı olun. "Ey inanan-flaa; Allah'tan sakının." önce "Kişi yarın İçin ne gönderdiğine Uşaksın." Siz burada nasıl görüş belirtirsiniz? "Allah'tan sakının." Boa ikinci takva muhasebe takvası olacaktır. Birinci takva ise mu-ırakabe takvasıdır. Nefsin tanınması, niyetlerin ve iradelerin Baantrol altında tutulması vs. hakkındaki bu takvanın kesbî ilim-He, ders ve bahisle ilgisi yoktur. Bir kimse tahsil edilen ilimde, ggaîderin ve yerin yaratılışının ve geceyle gündüzün farklılığının üahî âyetler olduğuna ilişkin deliller getirme konusunda çok jgpçlü olabilir, ama eli günaha vardığında titreyebilir. Bu kişi, iksbî ilmin takvasına sahiptir, fakat şuhudî ilmin takvasına sa-Bnnp değildir ve murakabe, muhasebe ve yaran-zararı ölçme ehli flkgildir. Öyleyse bir kimse keramete erişmek isterse, her iki bö-Hfinnnuyle (üstün olanı gerçekleştirip üstün kılınmışı terk etmek) salîh amel hakkındaki var oluş seyrini gerçekleştirmekten başka ilmî seyirde de kesbî ilim ve delil takvasından ibaret olan ilâhî dünya görüşüne sahip olmalıdır. Hem şuhûd ve nefis bilgisi meselesiyle murakabe ve muhasebesinde şuhudî ilmin takvasına sahip olmalıdır.
Bu tür kişiler, kendi ilmî dikkatleri ölçüsünde takvalıdırlar. Yani takva melekesi edinirler. Takva melekesinin yanıbaşında da keramet melekesi vardır. Bu, kerametin nefsanî bir vasıf olduğu ve doğrudan doğruya nefsin dışıyla bağlantısı bulunduğu anlamına gelmez. Çünkü dışarıyla doğrudan bağlantılı olan nefsanî vasıf takvadır. Takvanın gereği ise keramettir. Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur: En muttaki olan en kerimdir. Kur'ân nur olduğu için asla genelleme ve soyutlama yapmaz. Hatta örneğini de kesinlikle zikreder. Yani Kur'ân-ı Kerim'de müphem, karanlık ve bulanık tek bir konu bile yoktur. Bir âyet ya da birtakım âyetler bazısı için açık olmayabilir, fakat o âyetin konusunun Kur'ân'da karanlık olması imkansızdır. Bir konu bir âyetle aydınlanmamışsa, Allah başka âyetlerle o konuyu ışıklandırır. Çünkü Allah şöyle buyurur: Kur'ân'ın bütün içerdikleri nurdur. Nur ise müphemlikle uyuşmaz. En kerim olan en muttaki ise en muttakinin kim olduğunu da Kur'ân belirginleştirmiştir.[298]
En Muttaki (Etkâ) Kîmdîr?
Mübarek Leyi sûresinin 17. âyetinden başlayarak en muttaki tanıtılmıştır:
"En çok sakınan da ( etkâ ) ondan (ateşten) uzak tutulur. O ki malını vererek arınır, yücelir. Ve onun yanında hiç kimsenin karşılık verilecek bir nimeti yoktur. Yalnız yüce Rabbinin rızası için verir. Yakında kendisi de razı olacaktır."
Cehennem ateşinden kimler kurtulurlar? Ateşten oldukça uzak olanlar kimlerdir? Ateşten oldukça uzak olan, en muttaki insandır. En muttaki İnsan kimdir? En muttaki insanın ilk fazileti "malını vererek arman" olmasıdır. Malını arınmak amacıyla Allah'ın rızası için veren kimse, elbette yapabilirse malı almayıp kendini kirletmese daha İyidir. Fakat malı aldığı zaman onu yüce Allah yolunda bağışlamalıdır ki arınmışlardan olsun.
Bu mal veriş, başka zahmetleri gidermek için değildir. Çünkü bir kimse başkalarına hizmetten nasiplenip onu bağış yoluyla harcarsa, bu tür malî bağışlar, arınma ortamını hazırlamaz. Bu tür bağışları olan da en muttaki olmayacaktır. Ancak en ilkel görevi yolunda amel etmiş olur. Bu tür malî bağışlar en muttaki olmaya ortam hazırlamadığı İçin şöyle buyurulmuştur: "Ve onun yanında hiç kimsenin karşılık verilecek bir nimeti yoktur." En muttaki olan kişi, yanında başkalarına ait bir nimet bulunduran ve şu anda o nimetin karşılığında iyilik yapan biri değildir, öyleyse insanı en muttaki kılan hangi malî bağıştır? Bu bağış "yalnız yüce Rabbinin rızası için verdiği" bağıştır. Yani bir kimse yüce Allah'a doğru hareket etmişse o en muttaki ve en kerim olur. Bu mâlikin hedefi neresidir ve ne kadardır? Bazen bize şöyle dememizi tavsiye etmişlerdir. "Subhâne rabbiye'1-azîm." Bazen de "Subhâne rabbiye'1-a'lâ ve bihamdihî" dememizi salık vermişlerdir. Azim olan kimse aynı zamanda a'Iâdır. Sonuçta, biz yolun başlarında onu yüce ve büyük olarak tanırız. Daha İleri gittiğimizde onu en yüce ve en büyük olarak tanırız. Yoksa o zaten hem en büyüktür, hem en yücedir. İnsan secde halinde Allah'a, rükûdakinden daha yakındır. Çünkü toprağa daha yakındır, toprakla daha hemhaldir. Bu bakımdan namazın en güzel hali, insanın yüzünü toprağa sürdüğü secde halidir. Yüce Allah'ın huzurunda alçalıp toprağa indikçe Allah'ın azametini daha çok hisseder. Bu yüzden secdedeki zikir, rükûdaki zikirden daha verimli, daha güçlüdür. Rükûda "subhâne rabb iye'1-azîm" denir. Secdede ise "subhâne rabbiye'1-a'lâ" denir. Bir kimse en muttaki olmak isterse yüce Allah'a mı kulluk eder, en yüce Allah'a mı? Oysa yüce ve en yüce birdir. En muttaki olmak isteyen kimsenin görüşü daha fazladır. Allah'ı daha iyi ve daha üstün sıfatlarla tanır ve Allah'ın huzurunda daha iyi bir kulluğu vardır. Sonuçta da en muttaki ve en kerim olur. Çünkü en yüce olanla irtibatı vardır. Onun görüşü, murakabesi, muhafazası ve salih ameli daha azsa muttaki ve kerim olacaktır ve yüce ve büyük olan Allah ile irtibat halindedir. En muttaki olan en kerim olur. O, en yüceyle irtibat halinde olduğundan en muttakidir. Bu, bakımdan şöyle buyurulmuştur: "Yalnız en yüce (a'lâ') Rabbinin rızası için verir." Yüceliğinin kemalinde olan en yüce Allah için çalışan kimse en muttaki aşamasına ulaşabilir.
Önceki bahislerde Allah'ın zatına ilişkin olarak, zeval bulmayan değişmez duruma, asla fani olmayan Allah'ın zatı denilmekte olduğunu gördük. Hatta sûra üflendiğinde bütün varlıklar göçünü yüklemişken, Allah'ın zatı diridir ve ortadan kalkmaz. Çünkü sûra üfîenilmesini ve ölümü emreden, yüce Allah'ın zatıdır. "Ve onun yanında hiç kimsenin karşılık verilecek bir nimeti yoktur." Yalnız yüce Rabbinin rızası için verir. Yakında kendisi de razı olacaktır. Yüce Allah, bu en muttaki insana o kadar bağışta bulunmuştur ki o razı ve hoşnut olmaktadır. Kur'ân-ı Kerim'deki bu âyetlerin en açık örneği Ehl-i Beyt ve özellikle de Hz. Ali dir.[299]
Sonuç
Sonuç olarak, keramet nefsani bir vasıftır ve dışarıyla doğrudan ilgisi yoktur. Bilakis adı takva olan başka bir nefsanî vasfın ürünüdür. Eğer nefsanî bir vasıf başka bir nefsanî vasfa bağlıysa, varlık ve yokluk, hudûs ve beka, şiddet ve zaaf bakımından ona tâbidir. Takva da sırf amele hâsıl olmayan nefsanî bir melekedir. Aynı şekilde sırf ilimle de hâsıl olmaz. Ancak salih amel ve sahih ilimle hâsıl olur. Salih amel vacipleri yerine getirmek ve haramlardan sakınmaktır. Sahih ilim ise ister delile dayalı olsun, ister şuhûdî olsun hak, ebed, mead vs. bilgisine dayalıdır. Bunlar arttıkça takva ve keramet de doğal olarak artar.[300]
Müminlerin Emîrîntn Sözlerinde Keramet
Bundan önceki oturumda, Hz. Alî'nin bu konuları sırasıyla içeren sözlerinden aktarmalar yapıldı. Yani kerametin ilmî ve amelî takvaya bağlılığı, ilmî ve amelî takvanın ancak o şartlan koruyup o engellerden kaçınmakla gerçekleşebileceği ve ister ilmî konularda olsun, ister amelî konularda olsun Allah'ın rızasını gözetmek gerektiği, aktarılan bu sözlerle dile getirildi. O hazretin hakimane sözlerinde takvanın gerekleri ve şartlan yer aldığı gibi muttakilerin vasıfları da onun nurlu sözlerinde yer almaktadır.
Birinci hutbede, Allah'ın Rasulü'nef ait vasıflar nakledilip şöyle buyrulur: "Yüce Allah Rasulünü şerefli kıldı ve elinin dünyaya bulaşmasına engel oldu." Buyurdu ki sen kerim bir varlıksın; kerim bir kişinin fizikî âleme kendisini bulaştırması uygun değildir.
"Onlar, hıyanet ve sapıklık taifelerinden bir topluluktur. Ancak onlardan salih ailelerden olan tecrübe ve haya sahiplerini ve İslâm'a adım atmış olanları tercih et. Onlar ahlâk bakımından en değerli kişilerdir."
86. hutbede kendi vasıfları hakkında şöyle buyurur: "Ey İnsanlar bunları ben nebilerin sonuncusundan^*! naklediyorum: 'Başkaları ölürler ve ölüdürler. Biz ölürüz fakat diriyizdir. Bizden kimse solup çürümeyecektir.' 'Bilmediğiniz şeyi söylemeyin, çoğu gerçekler, İnkar ettiklerinizin içindedir.' 'Benim sizin üzerinizde hüccetim var, ama sizin benim üzerimde hüccetiniz yok. Beni mazur görün, ben Allah'ın sizin üzerinizdeki hüccetiyim.' 'Ben hem Kur'ân'm kendisi olan büyük varlıkla amel ettim, hem de küçüklük bulunan şeyi terk ettim fıtreti üstün tuttum). Ben iman bayrağını sizin içinizde mütemerkiz kıldım.' 'Sizi haram ve helal sınırında durdurdum. Size kendi adaletimden bir afiyet elbisesi giydirdim. Size amelimden ve sözümden iyilik yaygısını serdim. Size kendi nefsimden ahlâkın güzelliklerini gösterdim.' Ben bütün ömrümce keremli bir şekilde davrandım. Siz ahlâkî kerameti gördünüz, yani benim hayatım size keramet dersi veriyordu." Allah'ın Rasulü'nün "Ben ahlâk güzelliklerini tamamlamak için gönderildim" diye buyurduğu gibi o da şöyle buyurur: "Ben ahlâk güzelliklerini amelî olarak size gösterdim." "Gözün, derinliğini göremediği, fikrin nüfuz edemediği bir hususta fikir beyan etmeyin."
126. hutbede, Allah'ın çağırdığı kerametin insanlar katındaki değil Allah katındaki keramet olduğunu belirtmiştir.
Hz. Ali'ye bazen haram yoldan maksada ulaşmasını önermişlerdir (vesileyi tevil eden bu söz her zaman sarfedilmiştir). Buna karşılık o şöyle buyurmuştur: "Siz benim haramla mı hedefe ulaşmamı öneriyorsunuz?" "Sırt çevirdiğime meylederek onun zaferini istememi mi emrediyorsunuz? Yeryüzü yerinde kaldıkça, gökyüzünde yıldız, yıldız oldukça vallahi bunu yapmam." Bu tabirier Arap edebiyatında devamlılık bildirirler. Araplar derlerdi ki gökte yıldız oldukça ya da denizlerde su oldukça iş sürecektir. Hz. Ali'nin bazı sözlerinde, Arap edebiyatından alınmış edebî yönü bulunan böyle cümleler vardır. Fakat sıra onun kendine Özgü sözleriyle ebediliği anlatmaya gelince ya bu ıstılahların yetersizliklerini gidermek için onları Allah'ın adıyla ve kıyametin zikriyle birleştirir ya da Kur'ân'm öğrettiklerine dayanarak şöyle buyurur: "Allah yeryüzünü ve üzerindeki-leri geri alana kadar." Yani söz Allah'tandır ve işlerin dönüşü Allah'adır. "Yıldızlar oldukça" ya da "yıldız parladıkça" tabirlerinin sözü edilmez. Hz. Ali'nin vakfettiği bir vakfın vakfiyesinde şöyle yazılıdır: "Allah, yeryüzünü ve üzerindekileri geri alana kadar" bu vakıf kalmalıdır. Fakat burada, yıldız gökyüzünde parladıkça ben bu işe bulaşmam buyurmuştur. Sonra da şöyle buyurmuştur: "Eğer mal benim olsaydı onu aralarında eşit şekilde paylaştınrdim. Ancak mal Allah'ın malıyken böyle birşeyi nasıl yaparım?" Siz, yersiz bağışlar yoluyla birtakım insanların kalplerini kendi hükümetim tarafına çekmemi mi istiyorsunuz? Bu yakışık almaz. Mal Allah'ın malı m Müslümanların malıdır, benim malım değildir. Benim malım da olsaydı, onu dağıtırken adaleti gözetmeye çalışırdım.
Sonra şöyle buyurmuştur: "Dikkat et, gözünü aç. Malı uygunsuz yere vermek onu savurmaktır, israftır. Mal, sahibini dünyada yüceltir. Ahirette İse onu alçaltın Sahibini insanlar arasında saygın, Allah katında ise değersiz kılar." Yani siz, halk katındaki değil Allah katındaki kerametin peşinde olun. İnsanlar, o büyük ve şerefli bir kişidir diyebilirler. Bu keramet yalan olduğu için kendiliğinden alçalmahdır ve onun karşıtı gerçek sayılır. Önceki bahislerde kerametin hem yalan, hem alçalış olmasının mümkün olmadığını gördünüz. Hz. Ali buyurmuştur ki bir kimse eğer haram yoldan bir yere ulaşmak istediyse, kerameti' yalancıdır. Yalancı keramet, gerçek bir alçalışı yanında taşır. Artık hem kerametin hem de alçalışın yalancı olması mümkün değildir. Bilakis keramet yalancıysa aşağılama gerçektir.
Kıyamet gerçeğin ve hakkın zuhur alanıdır. Alçalış o zaman açığa çıkar. Kur'ân'da bazen şöyle buyurulur: "Orada alçaltılarak ebedî olarak kalır." Bazen de "alçaltıcı azap" ve benzeri tabirler kullanılır. Öyleyse keramet yalansa alçalış gerçektir, izzet yalansa zillet gerçektir. Bazı âyetlerde buyurulmaktadır ki eğer birtakım insanlara takvayı öğütlerseniz "gururu kendisini günaha sürükler.[301] Günahla aziz olmak isterler. Bu izzet yalancı izzettir. İzzet yalancıysa, onun karşıtı olan zillet gerçektir. Öyleyse belirli bir kişi hakkında meselâ Zeyd azizdir, diye bildirsek ve bu olay yalan olsa, onun zelilliği kesinlikle gerçektir. Zeyd'in zelilliği gerçektir. Gerçeğin ve hakkın ortaya çıkış alanı olan kıyamette onun zilleti açığa çıkar. Bu bakımdan Allah, bunların o gün zelil olacaklarını bildirmiştir.
Burada Hz. Ali şöyle buyurmuştur: Yersiz mal bağışı, kişiyi insanlar katında kerim kılar, ama Allah katında alçaltıp zelil kılar. "Kişi ne kendi malını, ne de başkalarının malını uygunsuz yere harcamamalı. Ancak şükürlerini ona Allah'ın haram kıldıkları ve Allah'tan başkalarına sevgi besleyenler müstesna. Eğer birgün ayağı kayıp yardıma ihtiyaç duysa, onlar onun için en kötü dost, en kötü arkadaş olacaklardır." Yani onun için en aşağılık arkadaştırlar.
189. hutbede, kerametin temeli olan takvanın büyüklüğünü açıklar. Şöyle buyurur: "Kim takvaya sarılırsa, zorluklar yaklaşınca takva onu zorluklardan kurtarır. Tekrar tekrar gerçekleştikçe bütün işler kendisine tatlı ve güzel gelir." Bir kimse takva-lıysa, sırf bu yüzden zorluklarla karşılaştığında zorluklar ondan uzaklaşıp yok olur. Bu, çok güzel bir söyleyiş olup şu âyet için iyi bir yorum olabilir: "Kim Allah'tan sakınırsa, ona bir çıkış yaratır.[302]
Zorluklar ona yaklaşınca, takvalı olduğu ve zorluklarda takvayı gözettiği için zorluklar ondan uzaklaşır. Uzûb, kaçıp kaybolmak demektir. Şu âyette olduğu gibi: "Zerre ağırlığında bir-şey bile Rabbinden kaçmaz.[303]Zorluklar ona yaklaşınca ondan hemen uzaklaşırlar ve ortadan kaybolurlar.
işler ilk başta ona acı gelebilir. Fakat takvalı bir insan olduğu için hemen tatlı hale gelir ve acılık yerine tatlılık hakim olur.
"Korkunç dalgalar yoğunlaştıktan sonra açılıp dağılırlar ve zorluklar ona kolaylaşır. Bir süre kıtlık ve kuraklık olsa bile ardından nasıl da yararlı ve bereketli olan yağmurlar bolca gelir." Buyurmuştur ki bir süre görülmez olduktan sonra keramet yağmuru onun üzerine bolca yağar, öyleyse takvanın o kadar büyük bir rolü vardır ki takva sayesinde insanın üzerine keramet yağmuru yağar.
205, hutbede, takvayı keramet nedeni olarak şöyle açıklar: "insan kerameti kabul edip takvayı benimsemelidir." Takvanın vasfı ve takvaya teşvik hakkında şöyle buyurmuştur: "Keramete ulaşmak isterseniz takvayı benimseyin." Oğlu tmam Mücteba'ya yazdığı hacimli bir mektupta şunlar yer alır: "Her aşağılıktan nefsini şereflitut. O seni zahiren cazip bir şeye sevkeder ama o cazip şey sahtedir. Bir şeyin cazipliği sahteyse, iticiliği gerçektir. Çekicilik sahteyse iticilik gerçektir.
Şöyle buyurmuştur: "Bu aşağılığı benimserken, verdiğin şey karşılığında değerli birşey alamazsın." Çünkü verdiğin şey keramet ile ruhun haysiyetidir. Buna karşılık hiçbir şey sana nasip olmaz. Yani canından ve haysiyetinden verdiğine karşılık birşey alamazsın. "Allah'tan başkasına kul olma ki Allah seni hür kılsın" Buradan, kerametle hürriyet bağlantısı da açıklık kazanır: Kerim insan hürdür. Allah seni hür yaratmıştır, kimsenin kölesi olma, buyurmuştur. Senin zatının cevherinden ayrı olan (yani heves adı verilen şey) senin evinin içinde de olsa yabancıdır, insan başkasının kaydından kurtulup ben ne istersem yaparım dediği zaman, içteki düşmanın kaydına geçmiş demektir. İmam şöyle buyurur: "ister dışta, ister içte olsun, senden başkadır ve sana yabancıdır." insanın kölelik ve hürlüğe yakınlığı eşit değildir. Faziletler ve rezillikler bakımından ahlâkiyatta ve ayrıca ilim ve bilgilerde de böyledir. Yüce Allah insanı eğilim bakımından hür yaratmışsa da dünya görüşü bakımından tevhid fıtratı üzere yaratmıştır. Hürlük ve kölelik, ayrıca ilim ve cehalet insan için eşit değildir, insan, âlimane bir fıtrat, kerimane bir ruh ile yaratılmıştır. Cehaletin fıtrî görüşe engel olmaması gerektiği gibi heves de hür düşünceyi engellememelidir, buyurmuştur. "Şer ile elde edilen şey hayır değildir. Zorlukla ele geçen kolay ise kolay değildir.
Hamd, âlemlerin rabbi olan Allah'adır.[304]
DERS
10
HATIRLATMA
KUR'ÂN-I KERİM'DE İNSANIN KERAMETİNDEN söz ediyorduk. Bu konunun aydınlanması için gerekli öncülleri inceledik.
Birinci esas, bu kerametten kastın insanlar katındaki değil, Allah katındaki keramet olduğuydu, Allah katındaki keramet ise takvaya dayalıdır ve takva olmadan hâsıl olmayacaktır.
Bu esasın anlamı, kerametin varlıkta ve yoklukta, hudûsta ve bekada, şiddette ve zaafta takvaya tâbi olmasıdır. Çünkü birşey başka birşeye bağlıysa, tabiî ve hakikî bağlanmanın anlamı, bağlı şeyin, anılan bütün aşamalarda bağlanılana dayanmasıdır.
ikinci esas ise kerametin nefsanî bir kemâl olduğuydu. Nefis, amel aşamalarında asla İlimsiz kâmil olmayacaktır. Yalnız başına ilim de nefsin bütün kemâl boyutlarını sağlayamaz. Çünkü keramet takvaya dayalıdır, takva nefsanî kemâllerdendir ve nefsanî kemâller de ilimle amele dayanır. Öyleyse takva, bilgiye ve salih amele bağlıdır. Bu bağlılık da kerametin takvaya bağlılığı gibi anılan işlerdedir. Yani varlık ve yoklukta, hudûs ve bekada, şiddet ve zaafta bilgiye ve salih amele bağlıdır. Bilgi ve salih amel güçlü olursa takva güçlü olacaktır, dolayısıyla keramet de güçlü olacaktır.
Üçüncü esas şuydu: Nefsanî kemallerin sağlanmasında hem bilgi, hem de salİh amel işin içinde olmakla birlikte, bilgi ve amelin birbirine denk olması sözkonusu değildir. Çünkü amel, gönül ve kalp ameline dönerse bilgiyle bağlantısı yakındır. Fakat amel uzuvlara dönerse asla bilgiye denk değildir. Çünkü böyle ameller bedenle bağlantılıdır, bilgi ise (ma'rifet) kalple bağlantılıdır. Beden asla kalple aynı düzeyde olmadığından, sonuçta bu amel de bilgiye denk olmayacaktır. O zaman nefsanî kemâlin bazı aşamalarında amel kesinlikle ortada yoktur. Orada bulunan sadece bilgisidir. Tıpkı şuhud makamında olduğu gibi. O yüce makamlarda insan sadece bakar; amele yer yoktur. Bu bakımdan iki kişi birlikte bir ameli gerçekleştirebilirler, fakat onlardan sadece biri, bilgi ve itilasının şiddetiyle şuhud aşamasına nail olur. Orada dış amele yer yoktur ve sadece bilgiyle (ma'rifet) ilerlenir. Amel, o şuhudun gerçekleşmesinin başlangıcıdır. Bu sözün delili şudur: Yüce Allah, bilginin ve salih amelin etkisini zikrederken birini önder, kılavuz ve öncü olarak, ötekini ise yardımcı ve destekçi olarak tanıtır. Şöyle buyurur:
"Güzel söz O'na yükselir, saiih amel ise onu yükseltir.[305] Güzel söz, yani itikat ve bilgi Allah'a doğru yükselir. Salih amel ise yardımcı sıfatıyla bu güzel sözün yükselmesine yardım eder.
Her ne kadar amel de yükselip bu yüzden Hak tarafından kabul görse bile amelin bu yükseliş seyrinde yol gösterici olan bilgidir. Güzel soz temiz ilmin, sahih itikadın ve tam bilginin ta kendisidir. Bilgi Hakka doğru yükselir. Salih amel ise bu yükselişte bilgiye yardım eder.
Öyleyse bilgiyle salih amelin eşit olmaları sözkonusu değildir. Çünkü bilgi kalbe bağlıdır. Amel ise organlara dayanır. Organlar ikincildir, kalp ise esastır. Bu durumda, işin temeli bilgiye döner. Bilgi arttıkça, salih amel de daha bir kâmilleşir.[306]
Kerametin Temeli Yol Îlmi
Bu üç esas ve öncül, nefsanî kemâllerin temelinin bilgi olduğu sonucunu doğurduğunda, o zaman takvanın ve sonuçta da kerametin temeli olan bilginin hangi bilgi olduğunu araştırmak gerekir. Acaba takvanın zeminini oluşturan ve kerametin ortaya çıkışını sağlayan bu kesbî İlim midir, bu düşünme ve tasdik ilmi midir? Yoksa ihlası da ardında taşıyan ve sonuçta takva ve kerameti de ardında taşıyacak olan başka bir tür ilim midir? Bu konunun açıklanması dördüncü esası oluşturur.
Her ne kadar düşünme ve tasdik ilimleri, imanın ortaya çıkışında ve takva ile salih amelin elde edilişinde etkisiz değilse de bazen aynı ilimler takva ve salih amel olmadığı zaman İnsanı helâkına da ortam hazırlar.
Müminlerin Emiri'nin, "Cehalete kurban giden nice okumuşlar vardır.[307] ya da "İlminizi cehalete dönüştürmeyin, kesin bilginizi şüpheye dönüştürmeyin. Bildiğiniz zaman onunla ameî edin, emin olduğunuz zaman ona ilerleyin.[308]sözlerinden, sonucu bütün faziletler olan ilmin, düşünme, tasdik vb. ilimleri olmadığı anlaşılmaktadır. Çünkü bu ilimler zaman zaman da olsa salih amele zemin hazırlamayabilirler, öyleyse muhakkak Hakka doğru yükselen ve salih amellerin bu yükseliş seyrinde yardımcı ve destekçi unvanıyla yardımda bulunduğu ilim başka bir ilimdir ki Kur'ân bu ilmîn üzerinde çokça durmakta ve bunu sevgiyle karışık bilgi olarak anmaktadır.
Buyurmaktadır ki sevgiyi işinizin temeli kılın, yani sizin bildiğiniz ve sevdiğiniz ilmi hazırlayın. îlme ilgi duymayın, bilakis bilinene gönül bağlayın. Bazen insan ilimle çok ilgilenip bütün gücünü derse ve öğrenmeye harcar. Fakat ders, tartışma ve âlim olma için çabaladığı kadar sabah namazı İçin ya da ihlaslı namaz kılmak için vakit harcamaz. Böyle bir kimsenin sevdiği malûm değil, kendini sevdiği ve ilimden kuvvet aldığı için ilme ilgi duyar. Böyle bir ilim takvaya zemin hazırlamaz ve sonuçta kerametin kaynağı ve temeli de olamaz.
İlmimizin sonucunun Hakka doğru yükselişimize ve takva ve kerameti tahsil etmemize neden olup olmadığını anlamamız için ilmin mi yoksa bilinenin mi sevdiğimiz olduğuna bakmalıyız.
Allah'ı tanıma konusunda bu bilgiye ve aklî tartışmalara mı gönül veriyoruz, yoksa yüce Allah'ın ta kendisi olan Bilinenle mi ilgileniyoruz? Dersi ve tartışmayı seviyorsak dünya metamı istediğimiz anlaşılır. Bizim sevdiğimiz ilim değilse, aksine, Bilinene aşk besliyorsak ve ilmi o Bilinenin sevgisi İçin seviyorsak bu ilmin salih amelleri peşinden taşıyacağından, amellerin tekranyla takvanın gerçekleşeceğinden ve bu takva melekesinin de kerametin nefsanî melekesinin ortaya çıkışını hazırlayacağından ümitli olmalıyız.
Takva melekesinin keramet melekesini ardından getirdiğini söylerken kerametin nefsanî bir vasıf olduğuna ve melekeyle birlikte bulunduğuna, onun da nefsanî bir vasıf olan ve melekeyle birlikte bulunan takvaya dayandığına ve meleke halinde olan nefsanî bir vasfın durağan halde bulunmasının mümkün olmadığına dayanıyoruz. Meleke haline gelmemiş bir şeyin bir sonraki melekenin ortaya çıkışına zemin hazırlaması muhaldir. Çünkü birinci ve ikinci esasta, kerametin varlık ve yoklukta, hudûs ve bekada takvaya tâbi olduğu, takvanın ise bilgi ve salih amele tâbi olduğu ve bunların nefsanî vasıflar oldukları belirtildi. Nefsanî vasıflar nefsanî melekelerdir ve bu melekeler gelip geçici amellere bağımlı değildir. Gelip geçici olan ve nefsanî meleke haline gelmemiş, ilim ehlinin deyişiyle meleke değil hâl olan bir şeyin melekenin gerçekleşmesine temel olması muhaldir. Çünkü nasıl hâller birbirleriyle bağlantıhysa melekeler de birbirleriyle bağlantılıdır.
İlim ve salih amel meleke düzeyinde değil de hâl düzeyin-deyse takvayı meleke düzeyinde değil hâl düzeyinde ardından taşıyacaktır, kerameti de aynı şekilde hâl düzeyinde ardından taşıyacaktır. Elbette bu altyapı gelip geçici olduğundan üstyapı da zevale maruz kalacaktır. Gelip geçici olan bilgi ve amel, sonuç olarak gelip geçici takva ve kerameti doğurur.[309]
Sâlikin Rahvan Bineği: Sevgi
Bu ders ve bahsimizin takva için bir zemin hazırlayıp hazırlamadığı konusunda kendimizi değerlendirmemiz gerektiğinden söz ediyorduk. Bu yolun yolcusu olanlar, Kur'ân-ı Kerim'den takvanın yol azığı olduğunun anlaşıldığını söylediler. Çünkü şöyle buyurulmuştur: "Azık edinin, azığın hayırlısı takvadır.[310] Fakat yol azığına sahip olan bu Allah yolcusunun bineği de vardır ve bu binek sevgidir. Sevgi bineğine binen insan takva azığından destek alır. öyleyse takva yol azığıdır ve Kur'ân'ın kendisi de, tek başına takvayla iş hallolur buyurma m ıştır. Çünkü takva yolun yansıdır ve yüce Allah bizi kesinlikle yolun yarısına çağırmaz. Bilakis takva azıktır, bu azığı binek, kılavuz ve yol ile birlikte hazırlamak gerekir, buyurur. Yolcu, sadece azığı olmakla hedefe ulaşamaz. Yol olmazsa ya da yol gösterici olmazsa veya yoldaş ve binek bulunmazsa hedefe ulaşamayacaktır.
Buyurulmuştur ki sizin bu yolculuktaki yoldaşlarınız nebiler ve velilerdir, nebilerle yolculuk etmeye çalışın. Bu yolda sâlik insanın yoldaş arayışında olması gerektiği ortadadır. Yoldaş aranması, keramet diyarının yolcusu olan insanın, yoldaş olacak kimseler tarafından yol arkadaşı olarak kabul edilmeye lâyık olmak için hazırlanması demektir. Çünkü:
"Kim Allah'a ve Rasul'e itaat ederse işte onlar, Allah'ın nimet verdiği peygamberler, siddıklar, şehitler ve salihlerle beraberdir. Onlar da ne güzel arkadaştır.[311]
Yani nebiler, safihler, siddıklar ve şehitler güzel yoldaşlardır. öyleyse "Azık edinin, muhakkak en hayırlı azık takvadır." Buyrulmuş, başka bir bölümde de şöyle buyurulmuştur: "iyi da edinin ve onlarla yolculuk edin."
Nebiler, veliler ve imamlar dasal yol göstericilerdir. Yol da dinin doğru yoludur. Azık da bellidir. Bu diyarın sâlikleri olanlar bu yolun binitinin sevgi olduğunu söylemişlerdir. Allah'a ve relilere sevgi, bu yolun binitidir.
"Muhibbîn" münacatında İmam Seccâd'danM şöyle nakledilmiştir: "Allahım, Senin ve dostlarının sevgisini ve beni Sana ulaştıracak salih amelin sevgisini bana nasip eyle."[312]
Yolcu Ve Yol Blrlici
Akledüenin hissedilene teşbihi bütün bakımlardan sözkonusu değildir. Yani yolculukta yol, binit, yoldaş ve azık lâzımdır denilirse, bunların cismanî yollarda birbirinden ayrı oldukları gibi manevî yollarda da birbirlerinden ayrı olacakları anlamı çıkmaz. Çünkü yol gösterici ve yol hakkında yüce Allah, bir söz söylemiştir. Buyurmuştur ki benim Rasulüm sizin yol göstericinizdir:
"Andolsun, Allah'ın elçisinde sizin için en güzel örnek vardır.[313]
Sonra da sizin yol göstericiniz olan peygamberin sireti sizin yolunuzdur, buyurmuştur:
"Yâ sın. Hikmetli Kur'ân'a andolsun. Kuşkusuz sen dosdoğru bir yol üzerinde gönderilmiş elçilerdensin.[314]
Yani sen doğru yolun özüsün.
Doğru yol, sâlikin katedeceği dışsal bir yol değildir. Tam tersine inançlar, ahlâk ve ameller, doğru yolun kendisidir ve insanın ruhundan ayrı olmayacaktır. Bu inançlarla, ahlâkla ve vasıflarla vasıflanmış kâmil insan, bahsedilen yolun kendisidir. Rivayetlerde Ehl-i Beyt'in^î doğru yol ya da amellerin mizanı olduğu belirtiliyorsa, bunların hem yol gösterici, hem yol oldukları gerçeği anlatılıyordun
Azık ve binit meselesi de böyledir. Kur'ân'da sizin azığınız takvadır, buyurulmuşsa da, bu yolu kaleden sâlikler binitin sevgi olduğunu söylemişlerse de aynı zamanda bu azığın hem sâliki geliştirdiğini, hem de biniti takviye ettiğini, hem yolu hazır hâle getirdiğini, hem yoldaşları çoğalttığını ve hem de bizi yol göstericiye daha çok yaklaştırdığım görüyoruz.
Müminlerin Emiri'nin^ takva iyi bir binittir, diye buyurduğu nakledilmiştir. Bu söz, bu yolun yolcusu olanların binit sevgidir demeleriyle çelişmez. Çünkü bir yandan takva sevginin gerçekleşmesi nedeniyken, öte yandan kendisi de sevginin ürünüdür. Yani takvanın bir derecesi, sevginin bir derecesinin gerçekleşmesine zemin oluşturur. Sevginin daha üst bir derecesi ise takvanın daha üst bir derecesinin gerçekleşmesine zemin oluşturur. Sevgi derecelerinin her biri, takva derecelerinin her birinin gerçekleşmesine neden olur. Hem yolun biniti olan ve hem de azığı artıran sevgi, sadece azıktan yararlanan dünya biniti gibi değildir. Tersine, hem biniciyi, hem de azığı takviye eden bir binittir.[315]
Cehalet Ölçütü İlim
Eğer böyleyse anlaşılmaktadır ki bütün bu kemâllerin altyapısı olan bilgi ve ilim, kesbî ilimlerle tasavvur ve tasdik ilimleri değildir. Bütün bu ilimler birer giriş olmakla birlikte esas değildirler. Bunun göstergesi ise, bazen ilim varken salih amelin olmamasıyla ortaya çıkan ayrılıktır. O ilmin takvaya altyapı olmadığı, hatta cehalet karşısında ilim olmakla birlikte akıl karşısında cehalet olduğu anlaşılmaktadır. Yani ilim karşısında cehalet irdele-nirse bu âlimlik ilmidir. Fakat akıl karşısında cehalet ele alınırsa bu ilim akıl değil cehalettir.
öyleyse sonraki bütün kemâllerin altyapısı olan ilim ve bilgiden kasıt, Bilineni âlime sevdiren ve sonuçta insanın İlmine değil Bildiğine gönül verdiği ilim ve bilgidir. Bu durumda insan bilgisine değil Öğrendiğine aşk besler, tanımanın kendisine değil tanıdığa gerçeğe başkoyar. Bir kimse ilim ve bilgiyle meşgul olmuşsa, böyle bir kişi bildiğini ve öğrendiğini değil kendini ister. Eğer bildiği ve Öğrendiğiyle dost olmuşsa, Allah'ı istediği açıklık kazanır, işte bu bilgi kereme zemin hazırlayabilir.
önceki bahislerde, Kur'ân-ı Kerim'de takvanın çeşitli dal ve derecelerinin bulunduğu belirtildi. Yüce Allah, salih amelleri zikrettikten sonra buyurur ki bu salih ameller takvanın zeminidir. Tevhidi dünya görüşünü açıkladıktan sonra da bu meseleleri, takvah olmak için ortaya koyun, diye buyurur. İlim ve bilginin de takvanın zemini olduğu anlaşılmaktadır. Oruç tutmak hakkında şöyle buyurulurken:
"Sizden öncekilere yazıldığı gibi sizin üzerinize de oruç yazıldı.[316]
O zaman âyetin sonunda "sakınmanız için" diye buyrulur. İlâhî dünya görüşü hakkında da şöyle buyurulur:
"Gece ile gündüzün değişmesinde ve Allah'ın göklerde ve yerde yarattığı şeylerde sakınan bir topluluk için nice ibretler vardır.[317]
ilmî takvaya sahip olanlar, âlemi yüce Allah'a özgü bir örnek olarak görmeye çalışırlar. Öyleyse takva hem salih amellere girer, hem bilgilere. Sözkonusu olan, bildiğim İnsana sevdiren bilgidir.[318]
Mevzu İlmin Özelliği
Bu bahislerde âlimce kendisi sevilen ilmin, gerçek sevileni tanımaya zemin hazırlayamayacağı, bir gün olmadığı gibi bir gün gelip yok olacağı ve böyle bir ilme güven olmadığı da anlaşılmaktadır. Yüce Allah, bilinenin sevimliliği için bir vesile olarak iki yokluk bu tür ilimleri kuşatmıştır, diye insanı uyarır. Bu ders ve bahislere, bu yazı ve konuşmalara bir gün sizin gücünüz yetmiyordu. Yakın ya da uzak gelecekte de sizin gücünüzün yetmeyeceği gün gelecektir.
"Allah sizi, hiçbir şey bilmediğiniz durumda annelerinizin karınlarından çıkardı.[319]
Dünyaya geldiğiniz gün bu ilimlerden nasibiniz yoktu.
"Size, şükredesiniz diye işitme, gözler ve gönüller verdi." O halde bu okulda öğrenilen ilimlerin sabıkası yokluktur.
öte yandan yaşlılık dönemine ulaşanlar ise okullarda öğrendikleri herşeyi unuturlar.
"Kiminiz ömrünün en kötü çağına itilir ki bilirken birşey bilmez hâle gelsin."
Kur'ân'da bu cümle iki kez tekrarlanmıştır.[320] Yani bir kimse yaşlılık ve düşkünlük çağına erişmişse ilmî bilincini koruması çok az sözkonusu olmuştur. Bilakis öğrendiği bütün terim ve kavramları unutacaktır.
öyleyse bütün kargaşalarla yüzyüze gelmek durumunda olan böyle bir ilmin hem geçmişi yokluk, hem geleceği yokluktur. İnsan bu ilimlerle ahirete doğru yolculuk yapamaz. Çünkü daha o âleme girmeden bu ilmi yitirecektir, öyleyse bu ilim Allah'a doğru yükselme gücünü taşıyamaz. "O'na güzel söz yükselir." Hatta berzah âlemine kadar büe insana yoldaşlık edemez. O halde bu üim, sadece ilk vesile ve İlk dermandır. Bu ilk dermanlar, bilineni insana sevdirmek içindir. Bilinen, insan tarafından sevilir hâle geldiğinde o bilgi, zamanın ihtiyaçlarından uzak olan gerçek bilgi ve güzel sözdür ve "O'na ancak güzel söz ve salih amel yükselir" âyetinin de ölçütü olur.[321]
Nehcü'l-Belâga'dan Sözler
Takvaya dayanan kerametin çeşitli konulardaki izlerinin nasıl olduğunun aydınlanması için Hz. Ali'nindi Nehcü'l-Belâga adlı şerefli kitaptaki sözlerinden birkaç cümleyi ele alalım. Ayrıca, bundan hareketle, yol azığı olan takvanın da binitin karşısında olmayıp aynı zamanda da binit olduğunu inceleyelim.
16. Hutbede şöyle buyurur: "Takva uysal binekler gibidir. Rahat bir binektir. Siz sadece bu bineğe binin. O yolu bilir. Uysal ve yolunda giden bir binektir ve dizgin çekmeye de gerek yoktur. Bilakis sizi doğrudan doğruya cennete ulaştırır. "Takva ehli takva biniti üzerine biner, O binitin dizginleri ona verilir. O da takva ehlini cennete ulaştırır. Bu uysal binekler, binicilerini yol ortasında bırakmazlar, bilakis onları cennet hedefine ulaştırırlar. Hatta zor ve ağır olaylarda bile bu uysal ve terbiyeli binekler, binicilerini hiçbir zarar söz konusu olmadan cennete ulaştırırlar.
Elbette yol düz ve temiz değildir, ancak binek rahat ve yumuşaktır.
Kur'ân-ı Kerim, müminlere buyurur ki, bunlar hep düz ovalarda yürürler, neden zor yollarda yürümezler? Anlaşılmaktadır ki günah yolu açık ve düz bir yoldur. İtaat yolundaysa zor yokuşlar vardır.
"Fakat o sarp yokuşa atılamadı. Sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bileceksin? Bir boynu çözmek ya da açlık gününde akraba yetimi veya hiçbir şeyi olmayan yoksulu doyurmaktır.[322]
Bu işleri yapmak sarp yokuş gibidir. Bunlar dağ ve tepelerdir. Neden dağları aşmıyorlar? Öyleyse yol düz değildir, fakat binek yolu bilmektedir.
116. Hutbede hilafet meselesi etrafinda şöyle buyurmuştur:
"Ne Allah yolunda malınızı verdiniz, ne de Allah yolunda canınızı tehlikeye attınız. Siz haysiyetinizi İslâm yoluyla kazandınız, fakat islâm'ın haysiyetini korumaya hazır değilsiniz. Taşıdığıniz keramet ve saygınlık, İslâm'ın ve yüce Allah'ın bereketiy-ledir. Bu yüzden dininizi halk içinde şerefli tutup muhterem sayın." .
Siyasi ve askerî takva olan şehadet ve savaş hakkında da 122. Hutbede şöyle buyurmuştur:
"Yiğitlik ve cesurluk nimeti herkese aynı verilmemiştir. Bir kimsede savaş tabiatı olup da başkasında bu yoksa, bu tabiata sahip olan kişi, Allah vergisi bu kahramanlık ve yiğitlikten yararlanmaya ve başkalarının namusunu korumaya çalışsın" Sonra da şöyle buyurmuştur: "Kendisini nasıl savunuyorsa başkalarını da öyle savunsun." Bunun ardından buyurmuştur ki: "Ölüm, çabuk ve hızlı bir arayıcıdır. Hızlı ve çabuk arar, insanı bulur, ölümün pençesinden kimse kurtulamaz. En şerefli ölüm, 'Allah katında en şerefli olan'a nasip olur. islâm'da siyasî ve askerî takvanın bîr parçası olan Allah yolunda ve dini savunmak uğruna gösterilen yiğitliğin siyasî kerametin zeminini oluşturduğu anlaşılmaktadır.
Daha sonra şöyle buyurmuştur: "Ebu Talib Oğlunun canını, elinde bulundurana yemin olsun ki Allah yolunda bin kılıca dayanmak, Hakka kullukta bulunmaksızın rahat yatakta ölmekten daha kolaydır."
123. Hutbede de şöyle buyurmuştur: "Sanki ben bir gün görüyorum ki siz yabancılara karşı direnmiyorsunuz ve tehlike anında inleyen kertenkeleler gibi zelilce inliyorsunuz." Ardından da buyurmuştur ki: "Yol açık ve düzdür. Harekete geçip savaş alanına varan kurtulmuştur. Evlere gizlenen ise kendisini tehlikeye atmıştır."
Bu görüş, savaşa girişmeyin anlamında "Ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın.[323] hükmüyle büyük bir farklılık taşımaktadır. Hz. Ali, evine gizlenen inzivacı kendini tehlikeye atar, islâm'ı savunmak için harekete geçen kurtuluşa erer, buyurur.
"Kenarda duran tehlikeye düşer." Kenarda durup savaşanı kınayan helaka duçar olur.
130. Hutbede, sürgün merasiminde Ebuzer'i uğurlarken ona şöyle buyurmuştur: " Ebuzer! Gökler ve yerler bir kulun üzerine kapansa..." Bütün rızık ve kurtuluş yolları bir insanın yüzüne kapansa ve onun kurtuluşu için hiçbir yol olmasa "sonra Allah'tan sakınsa..." Fakat bu insan takva ehli olsa, "Allah ona bir çıkış verir."
139. Hutbede, şûra ve hilafet olayı konusunda şöyle buyurur:
"Benden önce Hakka davete, süa-i rahime ve şerefli kazanca koşan biri daha yoktur" Ben, öyle işler yaptım ki kerameti kazanma zeminini hazırladım. Ben hilafete lâyıkım. Kimse benim gibi Hakka davet etmedi, sıla-i rahme ve şerefli kazanca çağırmadı. "Şerefli kazanç" bizi takip etmeniz sonucu kazandığınız şeydir, yani keramettir. Bİz sizi kerim kılıyoruz.
Hasan b, Ali'ye' yazdığı mektubunda (31. Mektup) şu sözler yer almaktadır: "Gücün yettiğince seninle Allah arasında başka bir nimet sahibine yer verme. Bunu yap!" Oğlum! Gücün yeterse kendinde yücelik ruhunu takviye et ki başkaları sayesinde ekmek yemeyesin. Bu işi yap. Yani, gerçi Allah rezzaktır, ama vesile de lazımdır, deme.
Çünkü Allah vesilesiz de rızık vericidir. Vesile lazımdır denmesi şu anlama gelir: Kişinin kendi çalışması vesiledir, yoksa Zeyd ya da Amr vesile değildir, öyleyse gözün bir başkasının cebinde ve elinde olmasın. "Sana dolaylı olarak ulaşsa da o da Allah'tandır. Fakat o kerametten yoksundur. Zeyd'in ve Amr'in eline bağlı olan o rızık şerefli bir rızık değildir. Şerefli rızık hazırlamaya çabala. Doğrudan da dolaylı da olsa hepsi Allah'tan olmakla birlikte, doğrudan ulaşan az bir nzık, dolaylı gelen rı-zıktan daha büyük ve daha keremlİdir."
Bir sistemin yöneticilerini seçme konusunda Mâlik b. Eş-ter'e şöyle buyurmuştur: Yönetimini keramet temeli üzerine kurup keremli görevliler seç. "Sonra memurların yaptıklarına bak, onları dene." Birine iş vermek istediğinde onu dene. İşin uzmanı olduğunu görürsen işi ona teslim et. "Kimseye hak etmediği halde makam ve itibar verme." Denemeden, kendi meyline göre, başına buyruk olarak kimseye makam verme. "Onlar zulüm ve hıyanet halkından bir topluluktur. Bunlardan tecrübe ve haya sahibi olanlara ve salihlere mühlet ver. islâm'ı kabul etmede önde olanları Öne çıkar. Çünkü onlar ahlaken üstündürler." Dİnî geçmişleri bulunan ve bu faziletlerden nasibi olan kimselere makam ver ki böylece düzen keremli bir düzen olsun.
Sonunda Kelimât-ı Kısâr'dan hem konumuzla ilgili olan, hem de dua konusunda yol gösterici olan şu cümleyi aktaralım! Yüce Allah'tan bir şey isterken, dua içerisinde Ehl-i Beyte salavat getirelim. 353. Kelimede şöyle buyurmuştur: "Bir hacetin varsa ve yüce Allah'tan bir şey istemişsen, önce Ehl-i Beyte bir salavat gönder, ardından hacetini ortaya koy. Çünkü Allah, onlara yapılan salavata kesinlikle karşılık verir ve onlara gönderilen salava-tın bereketiyle sizin hacetinizi de karşılar. Zira Allah, siz O'ndan iki şey isteyince bunların birini verip ötekini vermediği için ekremdir.
Hamd, âlemlerin rabbi Allah'adır.[324]
DERS
11
HATIRLATMA
KUR'ÂN-I KERÎM'DE ÎNSANIN KERAMETİNDEN sözediyorduk. Keramet takvaya bağlı olduğundan ve bir başka şeye bağlı olan herşey hem varlık ve yokluk, hem hudûs ve beka, hem de şiddet ve zaaf esasında ona tâbi olduğundan kerametin hem varlık ve yokluk, hem hudûs ve beka, hem de şiddet ve zaaf bakımından takvaya olduğu açıklık kazandı.
Takvanın İlim ve sâüh amel olmadan gerçekleşmeyeceği meselesi de açıklandı. Çünkü takva nefsanî bir kemaldir ve insan nefsi, ancak hem ilmî meselelerde gerekli bilinci kazandığında, hem de amelî meselelerde sağlıklı eğilimleri elde ettiğinde kemâle ulaşır.
Aynı şekilde, bir esas ve başka bir giriş olarak şu da belirtildi: ilim ve amel birbirlerine denk değildir, öyle ki keramet, ilmî ve amelî takvaya karşı aynı nisbettedir. Ancak bilgi birincil, amel ikincildir. Bilgi arttıkça amel daha çok anlaşır ve sonuçta takva daha güçlü duruma gelir. Takvanın kuvvet ve şiddeti sayesinde de keramet artar. Mümkün olan şey, ilâhî velilerle başkalarının amellerinin görünüşte aynı olmasıdır. Fakat, velileri başkalarından ayıran ardında ihlası da taşıyacak olan bilgidir.[325]
Bilgî Ve Takva
Bu derste ele alman konu, yüce Allah'ın her fazileti, takva sahibi için zikretmesi, aslında muttakileri şerefli kılıp onların faziletlerini açıklamasıdır. Hiçbir şey, ilim ve bilgi gibi takvanın zeminini hazırlayamaz. Tam etken olmamakla birlikte ilim ve bilginin takvanın gerçekleşmesindeki etkisi Öteki işlerin etkilerinden daha fazladır.
Kur'ân-ı Kerim şöyle buyurur: "Allah'tan sakının, Allah size öğretiyor.[326] "Allah'tan sakınırsanız o size öğretir" buyurmamışsa da Enfal süresindeki şu âyet bunun benzeridir: "Allah'tan kor-karsanız, O size iyi ile kötüyü ayırt edici bir anlayış verir.[327]
Fakat bu âyette, öğretmeyi takvayı emretmeye atfetmesi bakımından takva ile ilâhî ilimleri öğrenme arasında doğrudan bağlantı vardır. Yüce Allah bir ilmi insana öğretirse, o ilim cehaletle iç içe ve amelden de ayrı değildir.
Cehalet, bazı ilimlerin öncülleri arasında bir kopukluk yaratır. İlimlerin bir parçası salih ameli kesinlikle gerektirmez. Fakat yüce Allah bir ilmi bağışlamışsa ne onun öncüllerine cehalet ve vehim girer, ne de bu ilim amelden ayrı olur. Yüce Allah, birini öğrenci olarak kabul ederse, bu kişinin ilâhî kerametten nasibini aldığı anlaşılır. Aynı şekilde bir kimseden ilmini geri alırsa onun Allah katında kerametten nasibini almadığı anlaşılır.
Bu, Hz. Ali'nin şu nurlu beyanıyla örtüşmektedir: "Bir kulu Allah rezil kıldığında ilmin yolunu ona kapatır.[328] Yani bir kimse Allah katında rezil bir birey olarak yüce Allah, ilim öğrenme başarısını ondan alır ve sonuçta araştırma, kitap, ders ve tartışma konusuna bir ilgi duymaz olur, hatta bu kadar bilgi bize yeter der. Elbette bu azıcık bildiğini de yakın bir gelecekte unutacaktır.
Bu, ilim öğrenmeye karşı isteksizseniz Allah katındaki kerametten nasiplenmediğinizi bilin, diye bir uyarıdır. Yüce Allah, kendi kendini takvadan mahrum edeni kerametten mahrum eder. Bir insan takva yolunda olduğu halde, Allah'ın onu kerim kılmaması ve bir kimsenin ilâhî kerametten nasiplendiği halde yüce Allah'ın ilim kapılarını ona açmaması mümkün değildir.
Bu esas doğrultusunda Hz. Ali nefsinizi takvayla antrenmana tâbi tutun, buyurmuştur. Çünkü keramete ulaşmanın yolu takvadır. Takva ise nefsanî bir meleke olduğundan alıştırma yapmadan elde edilemez. Nefsanî melekeler, ilim ve amel temeline dayandığından hem sahih ilim öğrenirken alıştırma yapmalı, hem de salih ameli gerçekleştirmeye çaba göstermelidir.
Bu yüzden, Hz. Ali Osman b. Hanif Ensarî'ye yazdığı bir mektupta şöyle buyurur: "Ben nefsimi takvayla antrenmana tâbi tutuyorum.[329] Böylece takva melekesi kazanıyorum. O zaman günahtan sakınmak kolaydır. Nefsanî melekeler pekişince insandan kolayca iyi iş ortaya çıkar. Çünkü yüce Allah da kolaylaştırma sözü verip şöyle buyurur:
"Kim bağışta bulunup takvah olursa ve en güzeli doğrularsa, ona en kolay yolda gitmeyi kolaylaştırırız.[330]
Biz ona güzel akibeti kolaylaştırırız. Başlangıçta zordur, ama sonra kolaylıkla sonuçlanır.
Ayrıca Hz. Ali, mektubunun devamında şöyle buyurur: "Büyük korku gününde güvende olması için nefsimi riyazete tâbi tutuyorum." Çünkü yüce Allah, muttakilere güven sözü verip şöyle buyurmuştur:
"Muttakiler ise güvenli bir makamdadırlar.[331]
Her türlü zarar görmeden güvencede olan güvenli bir makam...
Hz. Ali, en büyük korku gününde güven makamında yer alması için kendimi takva ile antrenmana tâbi tutuyorum, buyuruyor.[332]
Takva Ve Kerametin Mertebeleri
Nasıl, kerametin başlangıcı olan takvanın, ibadette olduğu gibi birtakım dereceleri varsa kerametin de dereceleri vardır. Takva kulluk işlerinden bir iştir. İbadette olduğu gibi ya cehennem korkusundan dolayıdır veya yüce Allah sevgisinden dolayıdır. Takvaya dayalı olan keramet de aynı derecelere sahiptir. Kölelerin kerametleri, takva ve ibadetleri gibidir. Hürlerin kerametleri ise hürlerin ibadet ve takvaları gibidir ve başkalarının kerametlerinden üstündür.[333]
Hürlerin Takvası
Elbette "Ben nefsimi, o gün güvende olması için takva ile antrenmana tâbi tutuyorum" sözü, "Benim takvamın sonu güven makamına ulaşmaktır." anlamına gelmez. Çünkü önceki bölümlerde bu derecelerin birbirlerinin enleminde değil boylamında oldukları dile getirildi. Birinci ya da ikinci dereceye sahip olan, üçüncü dereceden yoksundur. Fakat hürlerin kulluğuna ulaşan ve üçüncü dereceye sahip olan kişi, birinci ve ikinci dereceden de nasibini almıştır. Bu bakımdan ilâhî veliler, münacât ve dualarında sevgi temelinde Allah'a kullukta bulunmalarına ve hürler makamına nail olmalarına rağmen, cehennem korkusuyla titreyip inlemektedirler.
Bu acizlik ve yakarış, onların makamlarının cehennem korkusu düzeyinde olduğu anlamına gelmez. Çünkü Allah coşkusu makamına ulaşan bir kimsenin hem cehennem korkusu vardır, hem "altlarından ırmaklar akan cennet" iştiyakı vardır. Fakat onun asıl makamı Allah sevgisidir. Öyleyse bir kimse hürler makamına ulaşmışsa, neden "Kabrimin darlığından ağlıyorum[334]diyor, dememek lazımdır. Çünkü o hem tabutun ve kabrin sıkıntısını düşünerek inler, hem de Hakkın ayrılığıyia yanıp tutuşur.
Sonuç olarak: Hz. Ali'nin^ "Ben nefsimi, en büyük korku gününde güvende olması için antrenmana tâbi tutuyorum." sözü, onun nihaî sözü değildir. Çünkü yüce Allah, muttakileri hem güvenli makama yerleştirir, hem de onlar "Güçlü melikin huzurunda doğruluk koltuklanndadırlar.[335]
Mübarek Kamer sûresinin sonunda şöyle buyurulur: "Takva sahipleri cennetlerde, ırmaklardadırlar.[336]Bu onların cismanî ve somut paylarıdır. Sonra da şöyle buyurulur: "Güçlü melikin huzurunda doğruluk koltuklanndadırlar." Güçlü melikin yanında sadıkane bir makamları vardır. Bunlar doğruluk adımlarına sahip olduklarından doğruluk makam ve meclislerine de sahiptirler. Bunların doğruluk kademeleri Yunus sûresinin başlangıcında açıklanmıştır: "Rableri katında kendileri için bir doğruluk kademesi vardır.[337] Fakat doğruluk makam ve mevkiini Kamer süresindeki bu âyette vadetmektedir. Bu ise onların aklî ve ruhanî cennetleriyle ilgilidir. Eğer "Rabbinin divanında durmaktan korkan kimseye iki cennet vardır.[338] âyetinde cismanî ve aklî olmak üzere iki cennet söz konusuysa, Kamer sûresinde hem somut cenneti, hem de aklî cenneti yanyana açıklayan bu âyetle uyumlu olacaktır. Bu ise muttakilerin, yani kerem sahiplerinin en iyi ve en üstün makamlarındandır. Fakat Hz. Ali'nindi "Ben nefsimi takva ile antrenmana tâbi tutuyorum." sözü, takva sahibinin orta makamına yöneliktir.
öyleyse Kerim olan Allah'ın takva sahibi için açıkladığı her türlü keramet, aslında kerem sahiplerinin üstün tutulması anlamındadır. Yüce Allah, böylece onları üstün tutmaktadır.[339]
Faziletlerin Mihveri Takva
Takva, kerametin mihveri olmak yanında bir çok faziletin de mihveridir. Yüce Allah, Kur'ân-Kerim'de takvayı esas kılmış ve adaletli olun, çünkü adalet takvaya yakındır, buyurmuştur.
Yahut bazı ailevî işler konusunda, hakkınızdan vazgeçin, çünkü affetmek takvaya yakındır, buyurmaktadır. Anlaşılmaktadır ki takva esastır ve adalete ve affa çağırmanın ölçütü ise bunların bu temel esasa yakın olmalarıdır.
Sonuç olarak keramet, bütün faziletleri çevresinde barındıran bir eksen etrafında dönmektedir.
Mübarek Maide sûresinde şöyle buyurulur:
"Ey inananlar, Allah için adaletle şahitlik edenler olun. Bir topluluğa karşı duyduğunuz kin sizi adaletten saptırmasın. Adil davranın. Takvaya uygun olan budur.[340]
Zalimlerin zulmü sizi haksızlığa zorlamasın. Siz adalete riayet edin. Çünkü adalet takvaya yakındır.
Takva adalete yakındır, buyurmuyor. Çünkü takva esastır. Fakat adalet yol ortasıdır. İnsan adalet makamına ulaşmışsa henüz yolun ortasmdadır. Çünkü Kur'ân-ı Kerim'in yapısı, insanı adil kılmaya değil, kerim kılmaya dayalıdır. Çünkü adalet insanî kemalin orta düzeyidir. Bu yüzden şöyle buyurulmaktadır:
"Allah, adaleti ve iyiliği emreder.[341]
Önce, yavaş yavaş adaletten iyiliğe yükseltmek için insanı adalete çağırır.
"Kim size saldırırsa, onun size saldırdığı kadar siz de ona saldırın.[342]
Bu adalettir, fakat o saldırıdan vazgeçerseniz ona iyilik etmiş olursunuz, ki iyilik adaletten üstündür. Elbette kafirlere karşı görev "kafirlere karşı şiddetli" olmaktır.[343]Fakat Müslümanlar arasında, bir kimse birine zulmetmişse ve o zulme uğrayan uğradığı zulmün karşılığını telafi ettiyse bu adalettir. Eğer bundan vazgeçtiyse bu iyiliktir (ihsan).
Her halükarda, Maide süresindeki âyet, siz adil olmuşsanız, adalet aşamasını da geçmeye çalışın, çünkü insanın en düşük görevi adil olmaktır, diye buyurmaktadır. Adalet herkese vaciptir, fakat imamet vs. gibi bazı işler için şarttır, insan kemalinin en az derecesi adil olmaktır, yani hiçbir günaha bulaşmamak ve hiçbir vacibi yerine getirmekten kaçınmamaktır. Bu, görevin en az derecesidir.
O zaman, bu en az derece gerçekleşince bu kadarla yetinmeyin, bilakis bu aşamayı geçip İhsana ulaşın buyurulmaktadır. Müstehapları terk eden ve mekruhlardan sakınmayan kimse adildir. Fakat müstehapları terk etmemeye ve mekruhlara bulaşmamaya çabalayan kimse ihsana ve takvaya yaklaşmaya çabalıyor demektir.
Mübarek Hadid sûresinde, peygamberler, İnsanları adalete kâim etmek için geldiler, diye buyuruluyorsa, insanların görevlerinin en düşük derecesi açıklanmış demektir. Fakat insanın takvaya ulaşması için adalet kâim olmak yeterli değildir, bilakis adalete kavvâm olmak gerekir. Adalete kavvâm olmak, adalete kâim olmaktan başkadır, insan adalete kavvâm olabilmek için ilmî ve amelî bakımdan çok hazırlıklı olmalıdır. Bazen insan, hakkı korumak için kendine karşı ya da kendi çocuğuna karşı harekete geçmelidir. Burada adaletli olmak ve adalete kâim olmak yeterli değildir, insanın kendine karşı şahitlik etmesi adaletin boyunu aşan bir iştir. Adalete kâim olmak da insanın hakkın yararına ve kendi babasının, annesinin ve kardeşinin aleyhine davranmasına yeterli değildir. Burada adalete kâim olmak yeterli değildir, adalete kavvâm olmak gerekir. Kur'ân, yargı konularında iki âyette iki farklı söyleyişle yargıçlara ve tanıklara şöyle buyurur:
"Allah için adaletle şahitlik edenler olun.[344]
Yada,
"Adaleti dimdik ayakta tutarak Allah için şahitlik edenler olun.[345]
Bu tür konularda bir kimse bir tarafı üstlenebilir ki böylece adalete kavvâm olur. Adalete kâim ise yeterli olmaz. Muhakkik Hallî'nin "Şerayi" gibi bazı fıkıh kitaplarında, bazılarının sadece aklı yeterli görmelerine karşı "Kadıda muteber olan aklın kemalidir." sözü yer almaktadır. Onlar, kadıda kâmil aklın muteber olduğunu söylemişlerdir. Konu çok önemli olduğundan bu konuda sıradan akıl yeterli değildir. Bu iş üstün akıl ister. Hem ayırt etmede hata yapmamak için üstün nazarî akıl, hem de eğilimlerde ayağın kaymaması için üstün amelî akıl gereklidir. Elbette bu ölçüdeki akla itibar, sağlığın ve ibadetin vacipliğinin şartı olan akla itibardan ayrıdır.
Bu konuyu âyetin başında kavvâm olmakla açıkladıktan sonra yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Kadınlar bağışlarlarsa ya da nikah bağı elinde bulunan (erkek) bağışlarsa başka.[346] Sonra şöyle buyuruluf: "Bağışlamanız takvaya daha yakındır.[347]Eğer siz aile bağım güçlendirmek için bazı ailevî haklardan vazgeçerseniz, takvaya bu daha yakındır. Takvanın esas ve mihver olduğu, bağışlamanın ise o mihvere ulaşmanın zeminini hazırladığı anlaşılmaktadır. Bu bakımdan Müminlerin Emiri'nin[sa! nurlu sözleri içinde "Takva ahlâkın reisidir." sözü yer almaktadır. Takva, çeşitli nefsanî faziletlerin kumandanıdır. Yani adalet, bağışlama, sabır ve çeşitli faziletler güzel ahlâk oluyorsa, güzel ahlâkın kılavuz ve önderi de takvadır. Takva kerametin mihveri olduğundan, bütün bu faziletlerin insanın o mihvere ve o ahlâk reisine ulaşıp kerim olmasına zemin oluşturduğu anlaşılmaktadır.[348]
Muttakilerin Mevlası Hz. Ali'nin Sözlerinde Takvanın Mertebeleri
Müminlerin Emiri'nin beyanatında, aslında bu faziletlerin mihveri olan takvanın büyüklüğüne işaret buyuran çeşitli konular vardır: Bazen takvayı kölelerin takvası olan cehennem korkusu düzeyinde ele alır. Bazen de tüccarların ve alış-verişçilerin takvası olan cennete iştiyak düzeyinde ele alır. Kimi zaman da hürlerin takvası olan en üst derecedeki takvaya dikkat çeker. Bu ise Allah dostlarının takvasıdır.
119. Hutbede şöyle buyurur: "Sıcaklığı çok şiddetli, ağzı geniş, sakalları demir, içeceği irin olan cehennem ateşinden sakının. Dikkat et, şüphesiz ki salih dil, insanlar arasında Allah'ın kişi için yarattığı birşeydir. Salih dil, kendisini hayırla anmaya-caklara bırakacağı maldan daha hayırlıdır.[349]
Harareti şiddetli olan ateşten sakının. Bir başka yerde cehennemi tanıtırken şöyle buyurur: "İçinde rahmet olmayan bir yer.[350] Cehennemde hiçbir rahmet yoktur, sadece katıksız gazap vardır. Ateşten korku düzeyinde olan bu takva orta düzeyli insanların takvasıdır. Meşhur Muttakiler hutbesinde zikredilen takva ise üstün bir takvadır.
Nehcü'l-Belâga'daki şu an değindiğimiz "Muttakiler" hutbesi[351] gibi bazı hutbeleri, Kur'ân gibi tilavet edip okusak yeridir. Çünkü ruhu tıpkı Kur'ân'ın ruhu gibidir. Bir söz söylemek istediğimiz her zaman Nehcü'l-Belâga'dan yararlanmamız söz konusu değildir elbette. Çünkü bu sözlerin okunması insanda bir nuraniyet oluşturur.
Her halükarda, âbit bir insan olan Hemmam, Müminlerin Emiri'ne şöyle dedi: "Bana muttakileri akledilir olandan hissedilir olana İndirgenecek şekilde tanıt." Hz. Ali, önce cevap vermekten kaçındı, sonra cevap olarak şöyle buyurdu: "Allah'tan sakınan ve iyilik yapandır. Muhakkak ki Allah sakınanlarla beraberdir. Muhsin olanlar onlardır." Hemmam, bu kadarıyla yetinmedi ve ısrar etti. Onun ısrarını gören Hz. Ali de muttakileri anlatmaya başladı: "Muttakilere gelince; onlar üstünlüklere sahiptirler. Onların sözleri gerçektir, elbiseleri orta halli, ne fazla özentili, ne de pek bayağıdır. Tevazuyla yürürler. Allah'ın kendilerine haram ettiği şeylere bakmazlar, kulaklarını kendilerine fayda verecek bilgiye verirler." Hepsi yararlı ilmin anlamını bilirler. Allah'ın Rasulüf "Muhakkak ki ilim üçtür: Muhkem âyet ya da fariza-İ âdile veya kâim sünnet." diye buyurduktan sonra, hepsi yararlı ilmin bunlar olduğunu anladı. Bunlar, fazilet ve kemaldir.[352] Ancak her Müslümanın içli dışlı olması gereken ilimler bu üçlü ilimlerdir. Hz. Ali şöyle buyurur: "Kulaklarını bu işlere vakfederler." Mutluluk ve sıkıntıda aynı haldedirler. Çünkü her ikisinin de ilâhî sınav olduğunu bilirler. "Allah, kullarının ecellerini takdir etmeseydi, sevaba iştiyak duymak ve azaptan korkmak yüzünden, ruhları bedenlerinde bir göz açıp kapayıncaya dek bile durmazdı." Eğer "sevap İştiyakı ve ceza korkusu..." ibaresi olmasaydı, ilk cümle üstün insanların takvalarına hamle-dİlebilirdi. Fakat bu ibarenin varlığı ve sevap İle ceza karşılaştırması, orta hallilerin takvasının kastedildiğine delalet etmektedir.
"Nefislerinde Yaratıcı Yücelir, yaratıcı dışındakİlerse gözlerinde küçülür." işte bu en yüksek derecedir. "Yaratıcı dışındakiler" dünyayla sınırlı değildir. Hatta cennet ve cehennemi de kapsar. Bunlar, cehennem bizi korkutmayacak kadar küçüktür, cennet de bizi mutlu edecek kadar büyük değildir, derler. Bunlar, Allah iştiyakı ile hareket ederler. Elbette cehennemden kurtulup cennete de ulaşmışlardır. Çünkü "Takva sahipleri cennetlerde, ırmaklardadırlar. Güçlü melikin huzurunda doğruluk koltukla-nndadırlar.[353] Bu balamdan her iki makama da sahiptirler. Bu yüzden cennet onlara müştaktır. Hz. Ali, Ammar, Selman, Ebu-zer, Mikdadiral hakkında Peygamber tarafından "Cennet sana, Ammar'a, Selman'a, Ebuzer'e ve Mikdad'a müştaktır.[354] buyurulduğu rivayet ediliyorsa bu, konuyu kesinlikle onlara hasretme değil, sadece örneklemedir.[355]
Cennetliğe Müştak Cennet
Elbette cennet öyle kimselere müştaktır ki cennet bu kimselerin amellerinin ürünüdür. Bu bakımdan cennet kendi kaynağına alâka duyar. Çünkü her eser, kendi kaynağına varoİuşsal bir ilgi duymaktadır. Eğer bu ilgi, İdrakle birlikte olursa iştiyaka dönüşecektir.
Miraç olayında ve başka rivayetlerde Allah Rasulü'nüntsav] şöyle buyurduğu görülmektedir: "Size cennetin suyunun tatlı, toprağının temiz olduğunu haber vermem söylendi.[356] Cennetin zemini bomboştur. Siz ağaç dikmelisiniz. Sizin bu ibadet ve zikirleriniz cennette birer ağaçtır. Böyleyse cennet kendi sahibine müştak olmalıdır, tıpkı bahçenin bahçıvana müştak oluşu gibi. Biz cennete müştaksak bu, vesile ve şefaatla bizim oraya girebilmemiz içindir. Yoksa cennet bizim yaptıklarımızın ürünü olsaydı bize müştak olurdu.
insanın, yaptıklarının ürününün cennet olduğu bir yere ermesi ve böyleyken kendisinin de cennete müştak olması makul değildir. Hiçbir kâmil sefil ve düşük olana gönül bağlamaz. Cennet cennetliğe müştaktır, cennetlik cennete değil. Aklî İlimlerde söz konusu olan bu genel esas, Hz. Ali'nin beyanlarında da vardır: "Hayır, hayrın failine aittir." Bu aklî bir çıkarımdır. Her fail, kendi fiilinden daha üstündür. Her illet ma'mulden daha güçlü, her sebep de sonuçtan daha yüksektir.
Hz. Ali buyurmaktadır ki hayır işleyen kişi hayır işinden daha iyidir. Namaz kılan namazdan daha iyidir. Her mücahit ise cihattan daha iyidir. Orucun, namazın, cihadın hakikatinden söz etmiyoruz. Orta halli insanlar bu hakikate eremezler. Ancak burada orta halli müminlerin yaptıklarının sonucu olan ve cennete girişe zemin hazırlayan oruçtan, namazdan, hacdan ve cihattan söz ediyoruz. Aklî delil, namaz kılan insanın namazdan üstün olduğunu söyler. Çünkü bu namaz onun eseridir ve her müessir eserden güçlüdür. Eğer salih kulların ibadetleri cennet şeklinde zuhur ederse, salih kulların varoluşsal eserleri olan o cennet salih kullarla elbette ilgili olacaktır, öyleyse bir kimse adalet ve takvaya ulaşmışsa, kesinlikle cennetten üstündür ve cennet ona müştaktır ve bu, Hz. Selman ve benzerlerine özgü birşey değildir. Bunlar üstün Örnek olarak anılmışlardır. Bir kimse hâlis mümin ise cennet ona müştaktır, kendisi de yaratanın sima cennetine müştaktır. Şu "Yaratıcı onların nefislerinde büyür, Yaratıcı dışmdakilerse onların gözlerinde küçülür" nurlu cümlesi dünyaya özgü olmayıp bilakis cennet ve cehennem de böyledir. Yani cennet ve cehennem onların gözlerinde küçüktür. Çünkü o üstün makama ulaşmışlardır. Yoksa onların nefislerinde hem Allah "azim"dir, hem cennet "azim"dir denemez. Çünkü "azim", ilâhî esmaü'l-hüsnâdan biridir. Eğer bu "azim" adı, bir kimsenin kalbinde zuhur etmişse, azamet olarak ortaya çıkmak için bir başkasına yer yoktur.
Sonra şöyle buyurur: "Sanki cenneti görmekteler, orada nimetler elde etmekteler. Sanki cehennemi görmekteler, orada azaba uğramaktalar. Kalpleri mahzundur, şerlerindense herkes emindir." Onların gece ve gündüz programlarını, gece ne yaptıklarım, Kur'ân'a nasıl yaklaştıklarını şöyle anlatırlar: "Gece oldu mu ayağa kalkarlar, saflar oluştururlar, ibadete koyulurlar. Kur'ân âyetlerini, harfleri sayılacak kadar ağır ve anlamını düşünerek okurlar. Böylece kendilerini hüzünlere atarlar, dertlerinin devasını Kur'ân'da bulurlar." Çünkü Kur'ân, "kalpte olan için bir şifadır." Bunlar kalp hastalığının ilacını bilirler. Başkaları bunların zarara uğradıklarını ve akü sağlığından yoksun olduklarını düşünürler. Fakat onları kendisine doğru yönelten birşe-yin onlara karıştığını bilmezler. "Onları gören hasta sanır, oysa hastalıkları yoktur. Onlara bakan akıllarını yitirmiş sayar. Oysa akıllarında ancak o büyük çağ, ahiret vardır." Sonra bu mübarek hutbenin sonraki bölümlerinde şöyle buyurur: "Gözünün aydınlığı zevalsiz nimettedir, zahitliği yok olacak şeydedir."
Göz aydınlığı, göz serinliği anlamındadır, göz nuru anlamında değil. Kabrin birinci gecesinde mümine şöyle derler: "Göz aydınlığınla yaşa." Gözyaşı üzüntü ve kederden dolayı akarsa sıcaktır, iştiyaktan kaynaklanan gözyaşı İse serindir. İnsan mutluyken sevinç ve coşku gözyaşı dökünce şöyle derler: "Gözün aydın." Ya da "Bu sevindirici işten dolayı gözüm aydınlandı." "Onun göz aydınlığı zevalsiz bir iştedir" Onun zahitliği ve müstağniliği ise gelip geçici olan şeydedir.
Hz. Ali'nin sözlerinden sonra Hemmam kendinden geçti ve öyle bir haykırdı ki can bedeninden ayrıldı. Bunlar, sonradan edinilen ilimle olmaz. Ardından Hz. Ali şöyle buyurdu: "Vahi ben bundan korkuyordum." Sonra da şöyle dedi: "işte tam yerinde öğütler ehline böyle etki eder." Yani ben onun için bu durumu tahmin ediyordum ve bu yüzden korkuyordum. Sonra, belagatli vaiz işte böyle etkiler, buyurdu.
Birisi kendisine, neden size etki etmedi, diye itiraz etti. Hz. Ali kısa bir cevap verdi: "Vay sana! Her iş için bir zaman vardır, o zamanı aşmaz. Her şey için bîr sebep vardır, o sebebi geçmez. Bir daha böyle bir söz söyleme. Şeytan senin dilinle konuştu." O, her selin büyük dağları götürmesinin mümkün olmadığını bilmelidir. Ali b. Ebu Tâlib' gibi kâmil bir kişiyi her söz kendinden geçiremez. Sel gelse sıradan evleri götürür, ama selin önünü kesen sağlam şeddi yerinden hareket ettiremez. Herhangi bir olay, sıradan insanları etkileyebilir, fakat kâmil insanları etkileyemez.
Hamd, âlemlerin rabbi Allah'adır.[357]
DERS
12
KONUNUN MANTIKSAL DÜZENİNE BİR BAKIŞ
KUR'ÂN-I KERİM'DE İNSANIN KERAMETİNDEN söz ediyorduk. Bu derste ele alınan mesele, geçmiş bahislerin bir sonucu ve bu meseleye dair son bahistir. -Her meselede düşünme tarzı şu şekildedir: önce o konunun tanıtımı yapılır, ardından o konunun varlığı incelenir. O zaman, konuya ulaşma yolu ortaya konulup yolundaki engeller açıklanır. Mantıksal söyleyişle, önce "nelik" konusundan söz edilir, ondan sonra "nitelik" konusu incelenir. Ardından da konunun isbatınm delili olan "ne olmadığı" konusu ele alınır. Daha sonra da başka konular gelir.
Keramet konusunda da aynı yol izlendi: "Keramet nedir?" Kerametin anlamı açıklık kazandıktan sonra "Keramet var mıdır?" diye tartışıldı. Acaba var mıdır ya da zihinsel bir varsayım mıdır? Varlığı sabit olduktan sonra bunun delili zikredildi. Bundan sonra da kerametin kısımları ele alındı. Kerametin gerçekleşmesinin şartlarından ve engellerinden söz edildi ve bu birkaç ders boyunca arz edilen rivayetler ve bu tür konular aydınlandı.[358]
Takvanın Ölçütü Ne Göreli Ne De Zeval Bulucudur
Bu derste söz konusu olan şudur: Yüce Allah takvayı sabit ve zeval bulmaz bir Ölçüt olarak tanıtıp şöyle buyurmuştur: "Allah katında en keremliniz, en muttakinizdir.[359] Yani Allah katında keramet ölçütü takvadır ve takva fazlalaştıkça Allah katındaki keramet de fazlalaşır. Allah hak ve sabit olduğuna göre, Allah katında olan da zevalsizdir. Bu bakımdan öncelikle bu keramet ölçütü sabit ve hak bir durumdur ve yok olucu değildir. İkinci olarak sabit ve kalıcıdır ve göreli değildir. Bu, ahlâk esaslarının hem hakkaniyetten, hem de ıtlaktan pay aldığını söylemekle aynıdır. Ahlâk, âdet ve gelenekler gibi göreli değildir ki bir millette bir türlü olurken başka bir millette başka türlü olsun. Âdetler ve gelenekler, hayatın teferruatıyla ilgili şeylerdir. Bu yüzden farklı farklı olurlar. Fakat ahlâk, hayatın esaslarıyla ilgilidir. Hayatın esasları ise insanın insanlıgiyla İlgilidir ve insanın insanlığı değişmez. İnsanı yaratan, özel bir eğilimle yaratmıştır; "Allah'ın yaratması değiştirilemez.[360] Ne insanların zatî eğilimleri değişir, ne de ülke, soy, kavim farklılığı ve samanın geçişi nedeniyle bu eğilimler başkalaşır. Çünkü ahlâk, nefisleri ve fıtratları güzelleştirmek içindir, fıtratlar ise sabit ve aynıdır. Bu yüzden ahlâk esasları sabit ve aynıdır. Bundan başka, âyetten de bu husus anlaşılmaktadır. "Allah katında en keremliniz en muttakinizdir." Duyurulmaktadır. Allah katında olan şey ise hem "Sizin yanınızdaki tükenir, Allah katındaki ise tükenmez[361] âyetinin delaletiyle sabittir, hem de haktır. Çünkü "Bu böyledir, çünkü Allah tek gerçektir.[362] Eğer birşey Allah katındaysa hak olacaktır, öyleyse bu ahlâkî esaslar hem haktırlar, hem de sabit ve zevalsizdirler. Elbette yüce Allah'ın ezeliliği zâti anlamdadır. Âlemin ezeliliği, yani Allah'ın feyzi ise sübûtî anlamdadır. Yüce Allah'ın ezeliliği-nin anlamı, öncesinin olmaması, başkasının kendinden önce olmamasıdır. Allah'ın feyzinin ezelİliğinden kasıt ise kendisinden önce başkasının olması, zatî yokluğunun ve öncesinin olması, fakat yüce Allah'ın sayesinde daima var olmasıdır. Bu anlam ise sübûtîdir.[363]
Kerim Allah'ın Mazharı Kerîm İnsan
Bir sonraki konu, kerametin insanı, kerim olan Allah'ın mazhan kılmasıdır. Keramet bahsinin semeresi, insanın bu ada mazhar olmasıdır. Genellikle ahlâkî bahislerin semeresi, insanın içinde ilmî ve amelî çabalarının olduğu adların mazhan olmasıdır. Kişi keramet meselesi hakkında konuşuyorsa, yüce Allah'ın kerim adının mazharı olmalıdır. Lâyık olduğu kemâli taşıyan ve her türlü eksiklik ve kusurdan münezzeh olan varlığa kerim denir. Bir varlık kendi kemâlini taşımıyorsa ve eksikliğe ya da kusura duçar ise o türün kerametine ermemiştir. Kerim varlık, birincisi, kendi varlık alanıyla ilgili olan şeyi taşıyan, ikincisi, bunların tamamını sonuçta eksikliği ve kusurun zararından kurtulup kerim olan için selametle kendinde barındıran kimsedir.
Yüce Allah, bitkileri kerem ile övüp "Orada her türlü güzel çifti bitirmişiz.[364] buyuruyorsa ve İnsan kültüründe bazı varlıklar "keremli taş" gibi, kerem ile vasıflandı alıyorsa bu, varlıkların kendi türleri içinde eksiksiz ve kusursuz olmalarındandır, imam Bâkır'dantsa] bize ulaşan ve en güzel dualardan olan mübarek Ramazan ayının sabah duasının bazı bölümlerinde yüce Allah'tan bütün ilâhî âyetlere ulaşmayı dilemeye teşvik ediliriz: "Allah'ım, âyetlerinden en kerim olanını diliyorum. Senin bütün âyetlerin keremlidir, senin bütün âyetlerini senden diliyorum.[365] Çünkü kerim olanın göstergesi de kerimdir. Bir şeyin, eksik ve kusurlu olduğu halde sağlıklı ve kâmil olanın göstergesi olması mümkün değildir. Varlık ve varlığı bakımından bütün kâmillerin başı olan Allah'ın mukaddes zâtından "tamam üstü" (Fev-ku't-temâm) diye bahsedilir. Her tam varlık da tamlığını ondan alır. öyleyse onun göstergeleri de kusur ve eksiklikten münezzeh olup kendi türü içinde kerîm olmalıdırlar. Bu bakımdan ister Kur'ân âyetleri olsun, ister yaratılış sırlarının tekvini âyetleri olsun, bütün İlâhî âyetler kerimdirler.
Bütün ilâhî âyetler kerimdirler, fakat keramet, bir tarzda varlıktan dönüp geldiği ve varlık da çeşitli dereceler sahip olduğu için, bu duada yüce Allah'tan bizi en kerim âyete ulaştırmasını dileriz. Aynı şekilde yüce Allah da Kur'ân'da bizi sadece "ke-rem"le değil "ekrem"e nail olmaya teşvik etmiştir, "Allah katında en keremliniz, en muttakinizdir" Yani başkalarından daha ke-remli olmak için onlardan daha muttaki olmaya çalışın. Allah, en muttaki olanı da Kur'ân'da tanıtmıştır; "En takvah olan da ondan uzak tutulur. O, malını hayra vererek arınır, yücelir. Ve onun yanında hiç kimsenin karşılık verilecek bir nimeti yoktur.[366] Sonuçta "ekrem" olanı da tanıtmıştır. Ekrem derecesine ulaşmanın yolu da yüksek himmete sahip olmak ve ilmin kerim mirasından faydalanmak sayesinde herkese açıktır. Öyleyse ister Kur'ân-ı Kerim âyetleri, ister yaratılışın âyetleri olsun, hepsi kerametin belirtisidir ve yüce Allah bizi, kerim yaratıcının mazharı olabilmemiz için bu tekvini ve tedvini âyetler eşliğinde keramete tanık ve mazhar olmaya çağırır. Takvanın çeşitli bölümleri olduğu için sonuç olarak kerametin de çeşitli bölümleri olacaktır. Müminlerin Emiri'nin beyanatında şöyle yer almaktadır: "Yüce Allah, ümmeti şerefli kılmak için Rasul-i Ekrem'i göndermiştir." "Birr"lerin kerim olmalarının sırrı, mecazi mahbubu, yani mal ve benzeri şeyleri, hakikî mahbuba feda etmeleridir. "Sevdiğiniz şeylerden harcamadıkça asla birre (iyiliğe) eremezsiniz.[367] Dünya ehlinin kerametten mahrum olmasının sırrı, mecazi mahbubu, yani dünya malını esas sanması ve tam anlamıyla ona gönül bağlamasıdır: "Malı pek çok seviyorsunuz.[368]
Başka konularda da kerametin esası, zelilliğin ve dünya malının karşısında görülür: "Şu alçağın (dünyanın) menfaati.[369] Yani bu dünya metaı, alçaklığın temelidir, öyleyse dünya ve ehli alçaklık, muttakiler diyarı ve ehli ise keramettir.[370]
Muttakilerin Mevlası Hz. Ali'nin Sözlerinde Takva Mertebeleri
Takvanın çeşitli bölümleri ve sonuçta kerametin çeşitli derecelerinin aydınlanması için Nehcü'I-Belâga'dan takva alanındaki birtakım örnekleri ele alalım:
24. Hutbede, Hak yolunda cihat ve savaş meselesini açıklarken şöyle buyurur: "Kendi hayatıma yemin olsun ki ben, Hakkın muhalifi olan ve kendilerini sapıklık ve hedefsizliğin kuşatıp kucakladığı kimselerle uzlaşamam." Hz, Ali'mi önce kendi mübarek canına yemin ederek söze girer. Bunun nedeni şudur: insan, ömrünün yemin kaynağı olacağı bir yere gelebilir. Müminlerin Emiri'nin mübarek varlığı, ekrem olan Rasul'ünisavl nefsi yerindedir ve yüce Allah, Peygamber'in ömür ve hayatına yemin etmiştir:
"Senin ömrüne andolsun ki onlar, sarhoşlukları içinde bocalıyorlardı.[371]
Ey Peygamber, Ömrüne yemin olsun ki bunlar yanlış y ılda gidiyorlar ve sarhoşça hareket ediyorlar, Hz. Ali de kendi cai ına yemin edip şöyle buyurur: "Kendi hayatıma yemin olsun ki ben, Hakkın muhalifi olan ve kendilerini sapıklık ve hedefsizliğin kusatıp kucakladğı kimselerle uzlaşamam." Zulme karşı savaşmanın ululuğunu açıkladıktan sonra şöyle buyurur: "Allah'ın kulları, Allah'tan sakının." Bu, savaş ve cihat sahnesinde kerameti ardında taşıyacak olan cihattaki takvadır. "Allah'ın kullan, Allah'tan sakının ve Allah'tan Allah'a kaçın." Yani muvahhit insan, Allah'tan başkasından bir tehlike olmadığını ve yine Allah'tan başka sığınak olmadığını bilir. "Göklerim ve yerin askerleri Allah'ındır.[372] Hiçbir varlık hiçbir işte bağımsız değilse, bu yüzden yüce Allah izin vermedikçe kimseye bir zarar gelmez ve ilâhî askerlerin bulunduğu varlık dünyası da baştan başa, yüce Allah'ın buyruğu olmadan kimseyi koruyamaz.
Bu cümle, Nehcü'l-Belâga'nın en seçkin Bazen dualarda şöyle söylenmiştir: "Gazabından rızana sığınırım, kahrından affına sığınırım." însan,bu dereceleri katettikten, yani bir Hak fiilinden başka bir Hak fiiline sığındıktan sonra ("Senden sana sığınırım") sıra Hakkın zatından Hakkın zatına sığınmaya gelir: Bu ise tevellâ ve teberrânın en seçkin derecelerindendir.
Daha sonra Hz. Ali şöyle buyurur: "Onun size çizdiği yolda yürüyün. Onun sizi yükümlü kıldığı şeyi yapın. Yakın bir gelecekte size hemen verilmezse bile uzak bir zamanda da olsa sizin zaferinizin Ali kefilidir."
Bu, Allah'ın izniyle konuşan kerim bir insanın sözüdür. Buyurur ki kıyam edip yakın gelecekte zafere ulaşamamışsanız, Ali olarak ben, uzak gelecekte muzaffer olacağınızı garanti ediyorum. Bu, cihat ve savunma takvasıdır, sonuç olarak da bu meselenin kerametidir.
O, Kur'âmn yüceliğini açıkladığı 175. Hutbede insana keramet yolunu da göstermektedir: "Ahlâkı bozmaktan ve onu bir tarafa çekmekten kaçının." Ahlâk, konunun başında da belirtildiği gibi hak ve sabit bir durumdur. Ne yerleşik gelenekler gibidir, ne de geçici ve göreli İşler gibidir. Çünkü soylara, kavimlere ya da bedenlere dayanan, ya değişkendir veya gerçek olsa bile görelidir. Fakat soyut ruhlara dayanan, itibarî değil hakikîdir, göreli değil, sabit ve mutlaktır.
Ahlâkı üleştirmeyiniz, ahlâkın göreli olmasına razı olmayınız, onu bir halden bir hale geçirmeyin iz, buyurur. "Dili bir kılınız." Kalp bir olmadıkça dil bir olmaz. Kalpleri değiştiren Allah'a teslim edilmedikçe kalp de olmayacaktır. Yoksa bu, iki devlet arasında imzalanan antlaşma gibi değildir. Antlaşma ve sözleşme planlanmış bir durumdur. Bîr satırla gelir, bir başka satırla gider. Fakat islâm ümmetinin antlaşması ilâhîdir.
Buyurur ki dil kalbe tâbidir, kalp ise kalpleri değiştiren Allah'a tâbidir, iki kişinin muvahhit olmao dan halde birlik ola-, bilmeleri mümkün değildir. Sonra da şöyle buyurur: "Kişi diline dikkat etsin." Sizlerden her bîriniz dilinize dikkat ediniz. Her sözü söylemeyiniz. "Dil, huysuzluk yapıp sahibini tehlikeye atan bir binit gibidir." "Allah'a yemin olsun, dilini korumadıkça tak-valı olmaktan yarar gören bir ku! görmüyorum." Sonra da şöyle der: "Müminin dili kalbinin ardından konuşur." Müminin dili kalbinden buyruk alır. Kalpler parça parçaysa dil bir olmayacaktır. Görünürde birlik varmış gibi gelse de bu, sahte bir birliktir, içte ise o sahte birlik gerçek bir parçalanmadır. Birlik sahteyse ayrılık gerçektir. "Münafığın kalbi ise dilinin ardındadır." Münafık önce konuşur, sonra düşünür. Çünkü kalp onun malı değildir. Genelde kalp ona şöyle şöyle, der. Bu aklî bir delillendir-medir. Yoksa Hz. Ali, münank önce söyler, sonra düşünür, mümin önce düşünür, sonra söyler, demek istememiştir. Bilakis buyurmuştur ki münafık da önce düşünüp sonra konuşur ama münafık iki yüzlü konuşmak için düşünür. Mümin ise daha sonra sözlerinden bir yarar sağlamak için hakka uygun söz söyler. Yoksa münafığın dili kalbinin ardında değildir, münafığın kalbi dilinin ardındadır denilemez, önce konuşup sonra düşünen kimse, münank değil sefihtir. Müminin dili kalbinin ardındadır, fakat münafığın kalbi dilinin ardındadır, buyurmasının anlamı, esas olarak münafığın düşünme tarzının böyle olduğudur. Yoksa sefih olur. Münafık da önce oturup plan yapar, sonra konuşur. O zaman Hz. Ali'nin bu cümle için zikrettiği delil şudur: "Mü'min, bir söz söylemek istediği zaman onu önce kalbinde düşünür. Hayırlıysa açığa vurur, şer İse açığa vurmaz. Münafıksa aleyhine mi lehine mi olduğuna bakmadan, aklına her geleni söyler." Sonra söylediğinin kendi zararına olduğunu anlar. İşte bu nifakın anlamının sefihliğe havale olmasıdır. Yoksa münafık olan, aslında oturup plan yapar ve hakkın zararına olan şeyi söyler, hakkın yararına olan şeyi gizler.
Sonra şöyle buyurmuştur: "Allah'ın Rasulüt şöyle demiştir: Kulun kalbi kemâle ermedikçe imanı kemâle ermez. Dili kemâle ermedikçe kalbi kemâle ermez. Müslümanların kanlarından ve mallarından eli temiz olan ve onların ırzlarına dil uzatmayan kişi Allah'ı görebilir. Herkes böyle yapsın."
233. Hutbede şöyle buyurur: "Ey Allah'ın kulları, size Allah'tan sakınmayı tavsiye ederim. Çünkü bu, Allah'ın sizin üzerinizdeki hakkıdır." Keramet takva ekseni üzerinde olduğundan, Allah'ın insan üzerindeki haklarından biri kerim olmaktır. Bu nedenle de rivayetlerde yüce Allah'ın mümini serbest bıraktığı belirtilmektedir: "Şüphesiz ki Allah, mü'minin[373] bütün işlerini kendisine döndrür. Ancak kişinin nefsini zelil etmişini döndürmez." öyle ki mümin, ben kendi haysiyetimin sahibiyim, bu yüzden haysiyetimi korumak, kerîm ve şerefli olmak istemiyorum, diyemez. Bilakis nasıl nefsi korumak Allah'ın, kulu üzerin-leki haklanndüı ise insanın kerimliği de Allah'ii kulu üzerindeki hakkıdır. Bu yüzden hem başkasını öldürmek büyük günahtır, hem kendini öldürmek. Takva, Allah'ın kulu üzerindeki hakkıysa ve hem de keramet ekseni üzerindeyse, nefsin şerefli oluşu Allah'ın kulları üzerindeki hakkıdır. Allah insanı şerefli olması için yaratmıştır. Bir kişi kendini şerefli kılmamışsa ilâhî hakkı ayaklar altına almıştır. "Ey Allah'ın kullan, size Allah'tan sakınmayı tavsiye ederim. Çünkü bu, Allah'ın sizin üzerinizdeki hakkıdır. Sizin hakkınız da Allah'ın üzerine vaciptir." Elbette kulun Allah üzerinde hakkınm bulunması, lütuf babından bir şeydir. Çünkü "O, rahmet etmeyi kendi üzerine yazmıştır.[374] yoksa yaratılmışın yaratan üzerinde hiçbir hakkı yoktur. "Takva hususunda Allah'tan yardım isteyin. Allah'a karşı da takvadan yardım isteyin. Çünkü takva, bugün sığınak ve kalkansa yarın da cennete uzanan bir yoldur." Dünyada takva, günahlar karşısında güzel bir kale ve sağlam bir siperdir. Bugün sığmak ve siper, yarın cennet yoludur. Sonra aynı hutbenin diğer bölümlerinde şöyle buyurmuştur: "Dünyadan arının, ahirete karşı istekli davranın." Ahirete karşı istekli ve hırslı olun. Elbette bu dünyaya karşı ilgisiz olun ve çalışmayın anlamına gelmez. (Çünkü dünyazedeligin en kötü göstergesi işte bu işsizliktir.) Bilakis amaç, kendinizi keramete engel olandan arındırmanızdır.
Hem teşbih ehli olun, hem takdis ehli olun. Teşbih ehli olun, yani noksanlıktan kurtulun. Takdis ehli olun, yani bu fiilî kemâlle yetinmeyin. "Sübbûh ve Kuddûs", hem teşbihe, hem takdise yaraşır olan zât demektir. Teşbih, Hak teâlanın noksanlık ve kusurdan tenzih edilmesidir.
Takdis ise O'nun sınırlı kemâlden tenzih edilmesidir. Allah'ın bilgisizlikten münezzeh olması bir yana, hem meleklerin, hem de insanların sahip oldukları ilim de Allah'a layık değildir. Takva ehli olan kimse dünyadan münezzehtir, buyurulur. "Takvanın yükselttiğini alçaltmayın, dünyanın yükselttiğini ise yükseltmeyin" Yani insanın değer ölçüsü belirgin olmalıdır. Dünyanın takva karşısında yer aldığı anlaşılmaktadır. Fücur, dünya şeklinde başgösterir, dünya da fücur şeklinde ortaya çıkar.
Kâsi'a Hutbesinde buyurmaktadır ki yüce Allah insanı kerim kılmak için şöyle der: "Keramete erişmek için en değerli uzuvlarınızı toprağa sürün." İlâhî nimetler olan bu uzuvlardan kerim diye söz edilmektedir. Göz kerimdir, kulak kerimdir. "Kim iki kerimini seviyorsa..." diye meşhur bir tâbir vardır. Yani kim iki gözünü seviyorsa şafak vakti gibi karanlık vakitlerde okuyup mütâlâa yapmasın. Okuma kurallarından biri göze dikkat edilmesidir. Göze, kulağa ve ellere "kerim" denir. Hepsinden daha önemli olan insan canına da "kerim" denir. Nehcü'I Belâga'da Hz, Ali'nin şu duası yer almaktadır: "Allahım, bana verdiğin bu kerim emanetlerden Önce can emanetini al.[375]Allahım, senin bize bağışladığın idrak nimetleri kerîm ve değerlidirler. Hepsi senin emanetindir. Emanet ise geri verilmelidir. Hem ruhumuz, hem gözümüz, hem kulağımız kerimdir ve emanettir. Allahım, benden ilk alacağın kerim ve emanet olan nimet ca-nımdır. Olmaya ki önce gözümü ya da kulağımı alıp da beni başkalarına muhtaç kıldıktan sonra canımı alasın.
Kâsi'a Hutbesinde, insanın her türlü alçaklık ve zelliliğin zararından güvende kalabilmesi için kendi değerli uzuvlarım Allah'ın huzurunda toprağa sürmesi gerektiği belirtilir. "Kıymetli uzuvları yere koymak, insanın acizliğini kabullenmesidir." Sünnet ve müstahaplardan olan alnın yere sürülmesi insanın gurur ve bencillik zararından kurtulması içindir.
Aynı şekilde 189. Hutbede Allah'ın Rasulüîsavl hakkında şöyle buyurur: "Allah, onu mesajı için yeterli kıldı. Ümmeti için keramet vesilesi, zamanının insanları içinse bereket kıldı. Allah, onu yardımları ve destekleri için yüksek bir mertebe ve şeref kaynağı kaldı." Allah, Rasulü'nün mübarek varlığını, sizi şerefli kılmak için göndermiştir. Bu ise yüce Allah'ın sizi kerim kılmak istediğinin göstergesidir. Çünkü peygamber olarak size sıradan bir varlığı göndermemiştir, bilakis en iyi yarattıklarını size göndermiştir.
Biz de keramet bahsinin sonunda yüce Allah'a dua ederek şöyle diyoruz:
"Allahım, kıymetli uzuvlarımızdan geri alacağın canımız olsun. Canlarımızı geri alacağın emanet nimetlerin ilki kıl."
"Allahım, senin katından olan doğru yol dışında, hava ve heveslerimize tâbi olmaktan, sözünden ayrılmaktan ve dinînde fitneye düşmekten Sana sığınırız.[376]
[1] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 4.
[2] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 7-8.
[3] Kur'ân, 27/40
[4] Kur'ân, 82/6
[5] Kur'ân, 96/3
[6] Kur'ân, 55/78
[7] Hz. Hüseyin'in arefe duası.
[8] Mefâtihu'i-Cenân, Münâcâtü'l-Mütevessil’in
[9] ünâcât-ı Sabuniye.
[10] Kur'ân, 36/27
[11] Aşura Gecesi duası, Taberî'den naklen, C. 6, s. 238-239.
[12] Aym eser.
[13] Ramazan ayının 28. günü yapılan dua.
[14] Hz. Hüseyin'in aşurasını ziyaret.
[15] Kur'ân, 27/40
[16] Kur'ân,3/37
[17] Sahîfe-i Seccâdİye, 1. Dua
[18] Aynı eser, 3. Dua
[19] Aymeser, 4. Dua
[20] Aynı eser, 5. Dua
[21] Aynı eser, 13. Dua
[22] Aynı eser, 20. Dua
[23] Aynı eser, 23. Dua
[24] Sahîfe-i Seccâdiye, 27. Dua
[25] Aynı eser, 31. Dua
[26] Aynı eser, 32. Dua
[27] Aynı eser, 37. Dua
[28] Aynı eser, 41. Dua
[29] Aynı eser, 42. Dua
[30] Aynı eser, 45. Dua
[31] Aynı eser, 46. Dua
[32] Aynı eser, 47. Dua
[33] Aynıeser, 47. Dua
[34] Aynı eser, 47. Dua
[35] Kur'ân, 17/70
[36] Kur'ân, 23/14
[37] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 9-16.
[38] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 17.
[39] Kur'ân, 17/70
[40] Kur'ân, 23/14
[41] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 17-18.
[42] Kur'ân, 96/1-5
[43] Bihar, C.16,s. 210, Mecma'u'l-Beyân'dan naklen.
[44] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 18-20.
[45] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 20.
[46] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 20.
[47] Kur'ân, 7/169
[48] Bunlar dünya hayatının nimetidir." Kur'ân, 3/14
[49] Kur'ân, 96/3-5
[50] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 21-22.
[51] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 22-23.
[52] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 23.
[53] Kur'ân, 96/6-7
[54] Kur'ân, 82/6-11
[55] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 23-24.
[56] Kur'ân, 41/30
[57] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 24-26.
[58] Kur'ân, 27/60
[59] Kur'ân, 56/64
[60] Kur'ân, 57/22
[61] Kur'ân,99/4
[62] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 26-28.
[63] Kur'ân, 16/78
[64] Kur'ân, 16/78
[65] Kur'ân, 30/30
[66] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 28-29.
[67] Kur'ân, 91/7
[68] Kur'ân,91/8
[69] Kur'ân, 30/30
[70] Kur'ân,49/13
[71] Kur'ân, Usûl-i Kâfi, Kitabü'1-Iman ve'1-Kufr, Bâbu Hubbi'd-Dünya ve'1-Hırs Aieyhâ.
[72] Kur'ân, 82/10-11
[73] Kur'ân, 28/78
[74] Kur'ân, 16/70
[75] Kur'ân, 21/26-28
[76] Kur'ân, 36/26-27
[77] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 29-33.
[78] Kur'ân, 57/20
[79] Kur'ân, 96/6
[80] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 33-34.
[81] Gureru'l-Hikem,C., no:5891 (Danişgah yayını)
[82] Emâli Sııdûk, 42. Meclis, 9. Hadis
[83] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 34-35.
[84] Kur'ân, 56/77
[85] Kur'ân, 73/20
[86] Kur'ân, 96/3
[87] Kur'ân, 27/40
[88] Kur'ân, 80/15-16
[89] Kur'ân, 81/19
[90] Bihar, C.16, s.210, Mecma'u'i-Beyan tefsirinden naklen.
[91] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 37-39.
[92] Kur'ân, 96/3-4
[93] Kur'ân, 2/281
[94] Kur'ân, 49/13
[95] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 39-41.
[96] Kur'ân, 89/15,17
[97] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 41.
[98] Kur'ân, 25/72
[99] Kur'ân,23/3
[100] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 42.
[101] Kur'ân, 64/16
[102] Kur'ân, 15/30
[103] Kur'ân, 39/73
[104] Kur'ân, 8/29
[105] Kur'ân, 3/102
[106] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 42-44.
[107] Kur'ân, 7/143
[108] Kur'ân, 37/99
[109] Kur'ân,57/4
[110] Kur'ân, 43/84
[111] Kur'ân, 17/1
[112] Nehcii'l-Belaga, 153. Hutbe
[113] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 45-46.
[114] Kur'ân, 7/180
[115] Usûl-i Kafi, C.l, Bâbu'n-Nevâdir Min Kitâbi't-Tevhîd, s. 144
[116] Kur'ân, 3/102
[117] Kur'ân, 6/9, 22/74, 39/67
[118] Sahife-i Seccââiye, 3. Dua.
[119] Nehcü'l-Beiâga-iFeyz, 49. Hutbe.
[120] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 46-48.
[121] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 48-49.
[122] Kur’an, 96/3
[123] Kur'ân,'52/23
[124] Kur'ân, 11/63
[125] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 51-52.
[126] Kur'ân, 17/70
[127] Kur'ân, 38/71-72
[128] Kur'ân, 38/75
[129] Kur'ân, 48/26
[130] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 52-54.
[131] Kur'ân, 84/6
[132] Kur'ân, 2/197
[133] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 54-55.
[134] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 55.
[135] Kur'ân, 22/37
[136] Kur'ân, 5/27
[137] Kur'ân, 33/10
[138] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 55-57.
[139] Kur'ân, 14/34
[140] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 57-59.
[141] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 59-60.
[142] Kurbân, 84/6
[143] Kur'ân, 32/12
[144] Kur'ân, 75/22-23 .
[145] Kur'ân, 2/197
[146] Kur'ân, 5/27
[147] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 61-62.
[148] Kur'ân, 22/37
[149] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 62-63.
[150] Kur'ân, 8/29
[151] Kur’an, 2/282
[152] Kur’an, 16/96
[153] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 63-65.
[154] Kur'ân, 36/8-9
[155] Kur'ân, 76/1
[156] Kur'ân,59/18
[157] Kur'ân, 19/67
[158] Kur'ân, 36/9
[159] Kur'ân, 20/124
[160] Mefâtîhu'l-Cenân, Yesteşîr Duası.
[161] Kur'ân, 7/176
[162] Kur'ân, 104/3
[163] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 65-68.
[164] Kur'ân, 69/30
[165] Kur'ân, 39/73
[166] Kur'ân, 19/86
[167] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 68-69.
[168] Kur'an, 2/282
[169] Kur'ân, 96/3-4
[170] Kur'ân, 5/27
[171] Kur'ân, 5/27
Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 70-72.
[172] Kur'ân, 5/53
[173] Kur'ân, 5/53
[174] Kur'ân, 57/4
[175] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 72-73.
[176] Kur'ân, 26/90
[177] Kur'ân, 3/133
[178] Kur'ân, 13/35
[179] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 73-75.
[180] Kur'ân, 17/70
[181] Kur'ân, 17/70
[182] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 77.
[183] Kur'ân, 17/62
[184] Kur'ân, 15/28-29
[185] Kur'ân, 23/14
[187] Kur'ân, 13/16
[188] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 79-80.
[189] Kur'ân, 91/10
[190] Kur'ân, 76/3
[192] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 81-82.
[193] Kur an, 6/160
[194] Kur'ân, 42/40
[195] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 82-83.
[196] Kur'ân, 91/8
[197] Kur'ân, 2/197
[198] Kur'ân, 91/10
[199] Kur'ân, 51/56
[200] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 83-85.
[201] Kur'ân, 17/62
[202] Kur'ân, 70/35
[203] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 85-86.
[204] Kur’ân, 15/99
[205] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 86-88.
[206] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 88.
[207] Kur'ân, 96/3-4
[208] Kur'ân, 13/16
[209] Kur'ân, 23/14
[210] Kur'ân, 15/29
[211] Kur'ân, 23/14
[212] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 89-90.
[213] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 90-91.
[214] Kur'ân, 91/8
[215] Kur'ân, 18/29
[216] Kur'ân, 21/34
[217] Kur'ân,3/l85
[218] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 91-93.
[219] Kur'ân, 104/2-3
[220] Kur'ân, 31/27
[221] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 93-94.
[222] Kur'ân, 7/176
[223] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 95-96.
[224] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 97.
[225] Kur’an, 7/176
[226] Usû!-i Kâfi, Kitabu îman ve'1-Küfr, Niyet babı, 5. Hadis
[227] Kur'ân, 36/10
[228] Kuran, 26/136
[229] Kur'ân, 25/69
[231] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 98-99.
[232] Kur'ân, 2/156
[233] Nehcü'i-BeIâga-i Feyz, 98. Hutbe
[234] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 99-100.
[235] Gürem'1-Hikem, C. 1, s. 19, 43. Hadis (Dânişgâh)
[236] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 101-102.
[237] Bihâr,C. 16, s. 210.
[238] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 102-103.
[239] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 103.
[240] Kur'ân, 2/63.
[241] Kur'ân, 8/60
[242] Kur'ân, 19/12
[243] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 103-106.
[244] Kur'ân, 76/9
[245] Kur'ân, 28/88
[246] Kur'ân, 2/115
[247] Kur'ân, 19/31
[248] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 106-107.
[249] Kur'ân, 76/8-9
[250] Kur'ân, 4/139
[251] Kur'ân, 2/165
[252] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 107-109.
[253] Gureru'l-Hİkem, C. 1, s. 349, sayı: 1323, Basım: Dânişgah.
[254] Aynı eser, C. 1, s. 365, sayı: 1389
[255] Aym eser, C. 1, s. 383, sayı: 1477
[256] Men lâ Yahdarahu'I-Fakîh, C. 4, s. 400, sayı: 5859
[257] Gureru'l-Hikem, C. 2, s. 1, sayı: 1555, Basım: Dânişgah
[258] Aynı eser, C. 2, s. 4, no: 1565
[259] Aym eser, C. 2, s. 44, no: 177
[260] Aynı eser, C. 2, s. 151, no: 2146
[261] Kur'ân, 48/29
[262] Gurenı'l-Hikem, C. 2, s. 151, no: 2146
[263] Bihar,C. 75, s. 107-108
[264] Gureru'I-Hikem, C. 2, s. 154, no. 2159
[265] Aynı eser, C. 5, s. 289, no. 8201
[266] Aynı eser, C. 5, s. 451, no. 913
[267] Nehcü'l-Belaga-i Feyz, 184. Hutbe
[268] Kur'ân, 55/26-27
[269] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 109-113.
[270] Nehoı'l-Belaga, Hikmet 139
[271] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 113-114.
[272] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 115.
[273] Mehâsin-i Berkî, C.1, s.261, 319. Hadis.
[274] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 115-116.
[275] Kur'ân, 2/183.
[276] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 116-117.
[277] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 118.
[278] Kur'ân, 89/15-16
[279] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 118.
[280] Kur'ân, 65/2-3
[281] Kur'ân, 11/56
[282] Kur'ân, 2/257
[283] Kur’an, 76/13
[284] Nehcü'l-Belaga-i Feyz, 188. Hutbe.
[285] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 119-125.
[286] Aynı eser, Hikmet: 109.
[287] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 125-127.
[288] Men Lâ Yahdarahu'l-Fakih, C.4, no:5859, s.400
[289] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 127.
[290] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 129-130.
[291] Kur’an, 27/14
[292] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 130-132.
[293] Kur'ân, 49/13
[294] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 132-134.
[295] Kur'ân, 22/7
[296] Kur'ân, 70/6-7
[297] EI-Muhcedü'l-Beydâ, C.8, s.297.
[298] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 134-137.
[299] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 137-139.
[300] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 139.
[301] Kur'ân, 2/206.
[302] Kur'ân, 65/2
[303] Kur'ân, 10/61
[304] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 140- 144.
[305] Kur'ân, 35/10
[306] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 145-146.
[307] Nehcu'l-Belaga-i Feyz, Hikmet: 104
[308] Aynı eser, Hikmet: 266.
[309] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 147-149.
[310] Kur'ân, 2/97.
[311] Kur'ân, 4/69.
[312] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 149-150.
[313] Kur'ân, 33/21
[314] Kur'ân, 36/1-4
[315] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 150-151.
[316] Kur'ân, 2/183.
[317] Kur'ân, 10/6.
[318] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 151-152.
[319] Kur'ân, 16/78
[320] Kur'ân, 16/70,22/5.
[321] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 152-153.
[322] Kur'ân, 90/11-16
[323] Kur'ân, 2/195
[324] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 154-157.
[325] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 159.
[326] Kur'ân, 2/282
[327] Kur'ân, 8/29
[328] Nehcü'l-Belâga-i Feyz, Hikmet: 280
[329] Aynı eser, Mektup: 45
[330] Kur'ân, 92/5-7
[331] Kur'ân, 44/51
[332] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 160-162.
[333] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 162.
[334] Mefâtîhu'I-Cenan, Ebu Hamza Semmâlî'nin duası
[335] Kuran, 54/55
[336] Kur'ân, 54/54
[337] Kur'ân, 10/2
[338] Kur'ân, 55/46
[339] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 162-164.
[340] Kur'ân, 5/8
[341] Kur'ân, 16/90
[342] Kur'ân, 2/194
[343] Kur'ân, 48/29
[344] Kur'ân, 5/8
[345] Kur'ân, 4/135
[346] Kur'ân, 4/128
[347] Kur'ân, 4/128
[348] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 164-167.
[349] Nehcii'I-Belaga, 27. Mektup.
[350] Aynı eser, 184. Hutbe.
[351] Nehcü'l-BeIâga, 184. Hutbe
[352] Usûl-i Kâfi, Kitâbu Fadl eltim, Bâbu Sıfat el-llm ve Fadlih, Hadis: 1
[353] Kur'ân, 54/55
[354] Hİsâl, 5. Bâb, Hadis: 80
[355] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 167-169.
[356] Bihâr, C. 93, s. 174
[357] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 169-172.
[358] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 173.
[359] kur'ân, 49/13
[360] Kur'ân, 30/30
[361] Kur'ân, 16/96
[362] Kur'ân, 22/6
[363] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 174-175.
[364] Kur'ân, 26/7
[365] Mefâtîhu'I-Cenan
[366] Kur'ân, 92/17-19
[367] Kur'ân, 3/92
[368] Kur'ân, 89/20
[369] Kur'ân, 7/169
[370] Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 175-177.
[371] Kur'ân, 15/72
[372] Kur'ân, 48/4
[373] Furû-iKâfî,C. 5, s. 64.
[374] Kur'ân, 6/12
[375] Nehcü'I-Bdâga, 206. Hutbe.
[376] Aym eser, 234. Hutbe.
Abdullah Cevâdi Âmûli, Kur’an’da Keramet, İnsan Yayınları: 177-183.
İslami Okul Okulların En Önemlisi