Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Kuran - 10 101

AÇIKLAMA.. 2

İNSANLIK TARİHÎ BOYUNCA ÂHİRET DÜŞÜNCESİ 4

Kur'an'da Âhîret Âlemi 12

Kıyamet Sahneleri Kalem (Nün) Süresi 16

Müzemmtl SURESİ 17

Müddessir Suresi 17

Mesed Suresi 19

Tekvir Suresi 19

A'la   Suresi 20

Fecr Suresi 20

Adîyat Suresi 21

Abese  Suresi 21

Buruc Suresi 21

Karia  Suresi 22

Kıyame Suresi 23


AÇIKLAMA

 

Bu, Allah'ın yardımiyle inşasına karar verdiğim «Mektebetu'l-Kur'ani'l-Cedide: Yeni Kur'an Kütüphane­si» serisinden ikinci kitaptır. Birinci kitap, ilk baskısı on yıl önce çıkan at- Taswîru'l-Fanniyyu fî'1-Kur'an[1] idi. Onun görevi, genel olarak Kur'an'daki ifade üslûbunu ve bu üslûbun Özelliklerini, cehrilerini açıklamak idi. Çeşitli bölümler içinde izahına çalıştığım bu mesele üzerinde şöyle demiştim:

«TASVİR, KUR'AN ÜSLÛBUNDA ÜSTÜN İFADE VASITASIDIR. KUR'AN, MÜŞAHEDE EDİLEN BÎR OLAYI, GÖRÜLEN BİR MANZARAYI, ZİHNÎ BÎR MA­NAYI, RUHÎ BÎR DURUMU OLDUĞU KADAR İNSAN TİPİNİ, BEŞER TABİATINI DA HİSSİ, HAYALÎ BÎR SURETTE İFADE EDER. ÇİZDİĞİ BU RESME CANLI BİR HAYAT, YA DA TAZE BİR HAREKET VERİR. BİR DE BAKARSINIZ Kî, O ZİHNİ MANA^ BİR ŞEKİL BİR HAREKET OLMUŞ, O RUHÎ .DURUM; CANLI BÎR HALE GELMİŞ, O BEŞER TABİATI; Cİ­SİMLENMİŞ. OLAYLARI, SAHNELERİ, HİKÂYELE­Rİ VE MANZARALARI İSE CANLI, HAREKETLİ BÎR HALE SOKAR. BURALARA BİR DE KONUŞMA İL­VE EDİNCE BU SAHNENİN BÜTÜN HAYALÎ UN­SURLARI TAMAMLANMIŞ OLUR. ANLATIM BAŞ­LAR BAŞLAMAZ DİNLEYİCİLERE YEPYENİ BÎR BAKIŞ KAZANDIRIR VE ONLARI İLK OLAYIN VUKUBULDUĞU VEYA VUKUBULACAĞI SAHNEYE ÇEKER. ORADA' MANZARALAR BİRBİRİNİ TAKÎB-EDER, HAREKETLER TAZELENİR. DİNLEYİCİ, BU­NUN OKUNAN BÎR KELÂM VEYA DARBEDÎLEN BİR MESEL OLDUĞUNU UNUTUR DA SAHNEYE GELİP GİDEN ŞAHISLAR GÖRÜR. HÂDİSELERİN GETİRDİĞİ DURUMLARDAN ETKİLENEN İNSAN­LARIN JEST VE MİMİKLERİ, İNSANLARIN RUHLA­RINDAKİ HİSLERİ AÇIĞA VURUR. ARTIK O KISSA­LAR BURADA HAYATIN HİKÂYESİ DEĞİL, HAYA­TIN KENDİSİDİR.»

Kur'an naslarım baştan sona en ince bir şekilde göz­den geçirsek, bunun böyle olduğunu görürüz. Kıssa, kıya­met sahneleri, insan tipleri, Kur'andaki vicdana hitabe­den mantık, bunlara ilâve olarak ruhî hallerin • tasviri, zihnî ma'naların teşhisi, da'vet-i Muhammediyye'nin karşılastiği bazı vak'aların temsîli-ki bunlar takriben kemi­yet itibariyle Kur'anın dörtte üçünü teşkil eder hepsindeki ifade metodu budur. Ancak teşrî'î mevzu'lar ve ba­zı cedelî yerler ile zihnî metodun kullanılmasını gerekti­ren diğer bazi gayeler bu metottan istisna edilebilir. Ya­ni bu tasviri metodun kullanılmadığı yerler, Kur'an'ın dörtte birini geçmez.

O halde «TASVİR, KUR'AN ÜSLÛBUNDA ÜSTÜN İFADE VASITASIDIR» dediğim zaman mübalâğa etmiş değilim.

Allah muvaffak ederse bu seriden olarak şu halka­ları da çıkaracağım: «al-Kıs3a Bayna't-Tawrâti wa'l-Kur' an: Tevrat'la încil Arasında Kıssa», «al-Mantıku'l-Wicdâ rdyyu fî'1-Kur'an: Kur'anda Vicdanî Mantık», «Asalîbu'l-Arzi'l-Panniyyeti fî'1-Kur'an: Kur'anda Edebî Takdîm Üslûpları». İnsanlar bu da'vanın doğruluğunu, künhünü (bu eserlerle) Önlerinde bulacaklar ve benim içim, nasıl bununla açıldı ise onların içleri de_ bununla açılacaktır. ifade metotlarının en güzeli, tasvir metodudur. Tas­virin de en üstünü sanatta ve dindedir. Bu metodun üs­tünlüğünü izah edebilmek için Kur'an'da Edebî Tasvir ki­tabında dediğim gibi - mâ'nâları, önce kendi soyut zih-j nî suretlerinde sonra da tasvirî suretlerinde düşünmemiz kâfidir:

«BİRİNCİ METOTTA YANİ YALIN İFADEDE MANALAR ZİHNE VE AKLA HİTABEDER. KENDİ­NE MAHSUS GÜZEL GÖLGELERİNDEN SIYRILMIŞ OLARAK BURALARA GİRERLER. İKİNCİ METOT­TA, YANİ TASVİRİ İFADE ŞEKLİNDE MA'NALAR HİSSE VE VİCDANA HÎTABSDER, RUHA ÇEŞİTLİ YOLLARDAN ULAŞIRLAR. BİR, UYUM VE İKA, YO­LÎYLE DUYULARDAN RUHA GEÇERLER; İKİ, HİS, (GÖRME, DOKUNMA, KOKLAMA VS.) YOLİYLE DU­YULARDAN RUHA GEÇERLER. SESLERDEN VE IŞIKLARDAN ETKİLENEN VİCDAN YOLÎYLE RUHA İNTİKAL EDERLER. BURADA ZİHİN, RUHA AÇI­LAN TEK PENCERE DEĞİL, BİRÇOK PENCERELER­DEN BÎRİDİR.»

«ELBETTE BU METODUN DAVET VE İNANÇ­LARI ÎFADE ETMEDE ÜSTÜNLÜĞÜ VARDIR. FA­KAT BİZ BURADA SIRF SANAT AÇISINDAN ÜSTÜN­LÜĞÜNÜ ARIYORUZ. SANATIN İLK VAZİFESİ, VİCDANÎ TEPKİLERİ UYARMAK, BU UYARMA VASI-TASİYLE SANAT LEZZETİNİ YAYMAK, BU TEPKİ­LER ÎLE GİZLİ HAYATI YANÎ İÇ HAYATI CÛŞA GETİRMEK VE BUNLARI GERÇEKLEŞTİRMEK ÎÇÎN DE HAYALI RESİMLERLE DOYURMAKTIR. BUNLA­RI ANCAK GÜZEL BİR TA8VİH VE TEŞHİS SANATI YAPABİLİR.»

Kur'an, «Kıyamet Sahneleri» ni de bu metotla ele al­mıştır. Bakıyorsun bu sahnelerin bazısı büyük kavga, ci­dal sahneleri; bazısı canlı manzaralar; bazısı resimler ve gölgelerdir. îşte bu kitapta bu sahneleri takdime çalı­şacağız.

Kanaatime göre ben bu kitapla ve bundan önceki ki­tapla Kur'an-ı Kerimi yeniden ihsasımıza getirmekten başka bir şey yapmadım ve bundan sonrakilerle de yap-mıyacağım. Kur'an'ı ilk Arapların duyuşları şeklinde du­yurmağa çalışacağım. Onlar ilk defa Kur'an'ı duyar duy­maz tamamen büyülenmişlerdi. Mü'minter ve kâfirler onun sihriai ikrarda birleşmişlerdi. Şunlar büyülenip kaçıyorlar:

«BU KUR'AN'1 DİNLEMEYİN, OKUNURKEN GÜ­RÜLTÜ EDİN DE BELKİ ONU BASTIRIRSINIZ (BAŞKA ÇARE YOK)»'

diyorlar; onlar büyülenip kabul ediyorlar, ruhları iman ve yakın doluyor. Kur'an... Bu nıu'ciz, güzel kitap başlı başına al-Mektebetu'1-Arabiyye'nin muhtevasıdır. Elbette onun ifade tarzı yeniden ele alınmalı, ilk Arap-larda uyandırdığı ihsasın geri getirilmesine çalışılmalı; lûgavî, nahvî, fıkhı, tarihî ve efsanevî tefsirlerin yığıntı­sından ayıklanmalı; ondaki sanat yönü, onun güzelliğinin sırrına ermelidir. İşte şuurlar Kur'an Kütüphanesi'nin asıl gayesi budur. Ben bu sahneleri, Kur'an'm vazıh, açık basit, aydınlık kelimelerinin tasvir ettiği şekilde ele al­dım,   uzak te'villerle bunları güçleştirmeğe, bu güzel sanat anlatımına aykırı düşen lugavî ve dinî bahisler mağa çalışmadım.

öyle inanıyorum ki ilk Araplar, Kur'an'daki bu güzelliğini böyle anlamışlar, bu anlayış derin duyguları­na işlemiş, bu duygularla ruhları titremişti. Müfessîrler ve te'vilciler bunu düğümleyip birbirine dolamazdan önce böyle anlaşılmıştı Kur'an.

Kur'an piyesleri, Kur'an surelerinin-büyük bir kısmı­na dağılmıştır. Bunların çoğunluğu Mekkî    surelerdedir ama Medenî surelerde de vardır. Bazan bir   sure, birden fazla piyesi ihtiva eder. Piyes-dinî gayenin icabına göre temada uzun veya kısa olur ve ileride geleceği üzere sana- , tın gerektirdiği anlatım usulüne göre cereyan eder. Biz bu kitapta, yüz on dört sureden müteşekkil Kur'anın seksen suresine dağılmış yrız elli piyes arz ettik. Arz ettiğim  bu. tablolara «meşâhid; piyesler» demeği    uygun    buldum. Çünkü bunlarda resim, hareket ve îka' (musikî) bir ara­dadır. Âtiretin, altından nehirler akan    cennetin, elîm, azîm ya da muhîn azabın yalnız ismi geçen, canlı ve ha­reketli sahneler bulunmıyan yerleri bahis konusu etme­dim. Bunlar da çoktur. Kur'an surelerinin hemen hepsin­de muhakkak âhiretin zikri, ya da ona bir işaret veya îma bulunur. Bu arada çok kısa piyesleri de atladım.

Cidden insanı hayran bırakan taraf, esası bir fakat, sayısı çok olan bu piyeslerin ne kadar çoğalırsa çoğalsın, hiç tekrar doğurmamış olmasıdır. Her piyes, külliyat ve­ya cüz'iyatmda muhakkak öncekinden farklıdır. Bu da tıpkı hiçbiri diğerine benzemiyen, muhakkak biri "ötekin­den şeklinde, çehresinde, seyir ve hareketinde bir başka­lık gösteren milyarlarca insan -yaratmak gibi büyük bir mu'cizedir. îşte harikulade güzel ilâhî sahnede bu i'caa vardır!!!

Bu piyesleri anlatmak ve bunları bölümlere ayırmak hususunda önümde muhtelif metotlar var ama ben, müm­kün mertebe nüzul sırasına riayet ederek anlatmayı ter­cih ettim, ve piyesleri, var dolduğu surelerin tarihî iniş «ırasına göre düzenledim. Tabii bu, takrîbi bir iştir, kesin bir şey değildir. Bununla beraber Hicrî on dördüncü asır­da bizim için yapılacak en uygun yol da budur.

Şüphesiz bu tertipte zayıf bir taraf kalmaktadır. Surelerin nüzul tarihini kesin kabul etsek bile yine zayıf bir nokta mevcuttur. Zira bilinmektedir ki bu sureler bir­den inmemiştir. Muhtelif vesilelerle, müteferrik âyetler halinde nazil olmuştur, önümüzde nüzul sebeplerini ve nüzul tarihini tam olarak tesbit eden bir kayıt kitabı yok­tur. Nüzul sebeplerini bildiğimiz âyetlerin nüzul sebep­leri üzerindeki görüşler ve rivayetler de çok değişir. Bü­tün bu rivayetler içinde insan, sadece zan ve tercihten Öte kesin bir hüküm veremez.

Eğer elimizde nüzul sebeplerini kesin zapteden dakîk bir sicil defteri bulunsaydı, paha biçilmez bu eser,   bize İslâm da'vetinin geçirdiği safhaları ve her safhada takib-ettiği metotları tesbit etmek gibi çok değerli   bir fırsatı verecek ve bize tarihî ve mahallî âmillerin üstünde İslâm dâvetindeki ruhî ve aklî âmilleri de keşfedecekti. Ama ne yazık ki böyle bir eser yoktur ve maalesef şimdi bu hu­susta sezgi ve tahminin ötesinde bir şey ileri süremiyoruz. îşte ben bu piyesleri, bulundukları surelerin tertibi­ne göre düzenledim. Bablara, bölümlere ayırmak    sure­tiyle lüzumundan fazla, bıktırıcı bir yola girmek yerine, okuyucuya olduğu gibi Kur'an piyeslerinin edebî güzelli­ğini anlatmak daha iyi bir yoldur kanaatindeyim. Piyesle­ri ayrı ayrı takdime başlamadan önce bunların ve bunlar­daki edebî güzelliğin mahiyeti hakkında bir fasıl ayırdım. Bu fasılda piyeslerin genel özellikleri üzerinde durdum.

Biliyorum ki bu piyeslerin tam güzelliği, ancak bun lar, varidolduğu siyakla beraber arz edildiği zaman mey dana çıkar. Bu ise bütün Kur'an'ı baştan sona ele alma yi gerektirir. Burada bu.mümkün değildir. Yalnız ben mümkün mertebe piyeslerin büyük kısmını, içinde bulun duğu siyaka bağlamağa çalıştım. Kısmen de bunda mu vaffak olmuş sayılırım.

«Âhiret âlemi» düşüncesi, insan ruhunda derin yer tutar. Hattâ bu düşünce, insanın ruhî ve fikrî uyanık lığının ölçüsü sayılacak kadar derindir. îslâmdan öne putperest ve ilâhî dinler buna dokunmuştur. Bundan dolayı teferruata girmeden, ana hatlariyle bu düşünceni insanlık tarihindeki seyrini özetliyen bir giriş    yapmay: uygun gördüm. Aslında bu bahis üzerinde müstakil bir risale yazılabilir.                                                        

Bu kitaptan güddüğüm yakın hedefime varmış oldu ğumu umarım. Bundan sonraki eserlerde de uzak hedefi me kavuşmayı arzu ediyorum. Uzak hedefim: Kur'an an latımını, ilk Arapların duyduğu şekilde yeniden duyur mak, ondaki öz sanat güzelliğini ihya etmek, bunu te'vi ve düğümleme yığıntılarından ayıklamak, ifade ve edeb! güzelliğini, Kur'an'm diğer gayelerinden ayırdetmektirj, Dinî gayeler de öteki gayeler arasındadır. Sanat güzelliği ni bunların hepsinden ayrı, müstakil mütalâa etmek icab] eder. Benim buradaki hedefim, tamamen Kur'an'm sana güzelliğini ortaya çıkarmaktır. Bu hususta tamamen müsj takil bir sanat tenkitçisi zihniyetiyle hareket   ediyorum; Şayet sonunda sanat güzelliği, dînî gaye ile buluşursa bunu ben istiyerek yapmış değilim. Dinî gayeyi araştır­mak niyetiyle hareket etmedim. Bu, Kur'an'm tabiatın­da gizli bir özelliktir. Din, sanatın içinde saklanmıştır. Araştırma yoluna düşen, baştan dinî gayeyi hesaba kat-masa da sanat güzelliğini ortaya çıkarınca birden dinî ga­yenin de birlikte meydana çıktığım hayretle görecektir. Onda dinî gaye, sanat gayesiyle sarmaş dolaş olmuştur. Tevfik Allah'tandır.[2]

 

İNSANLIK TARİHÎ BOYUNCA ÂHİRET DÜŞÜNCESİ

 

Şu dünya yıldızında insan ömrü kısa, bu fani âlem insanın günleri sınırlıdır. Buna mukabil insanın yaş arzusu fıtrî ve bu dünyadaki istekleri sayısız,  sons dur. Ama insan ölüyor.

Ölüyor, istekleri, dilekleri içinde kalarak, muradına kavuşamadan Ölüyor. Emellerini geride koyup gidiyor. Arkasında ayrılmaktan, kaybetmekten büyük üzüntü duy c'uğu dostlarını, yakınlarını bırakıp gidiyor. Acaba bu yi­tirdiklerine tekrar kavuşamıyacak mı?

Bu bir!

İnsan dünyaya bakıyor; hayır ve şer çarpışmakta. Kötülük ve iyilik ya da kötü ve iyi sandığı şeyler- ka­pışmakta. Şer ard arda gelmekte, rezalet yağmur gibi yağmakta. Çoğu kere de şer hayra galip geliyor, rezilet faziletin üstüne çıkıyor. Ömrü pek mahdudolan fert, fi'Iin aksini, hayır ve şerrin sonuçlarını göremiyor.

Halbuki bu insan, çocuk iken ya da orman kanununa göre yaşarken bunları düşünmüyordu. O zaman ne zarar \ardı, ne ziyan. İş kuvvete bağlı idi. Hayat galibin, kak kuvvetlinin idi.

İçi uyanmağa başlayınca hayrın karşılığım bulma­masından, şerrin cezasını görmemesinden üzüntüye ka­pıldı, bu hal onun zoruna gitti. Âdil bir ülûhiyet   varlığıma iman, hayır ve şerre cezayı zaruri görür. Eğer hayır ve şerrin, karşılığı burada tam verilmiyorsa, elbette âhi-ret âleminde verilecektir. Bu iki!

Sonra dünyayı imar eden, onda istediğini yapan bu akıl sahibi insan cinsinin hayatı, hattı hareketi, herhan­gi bir haşere, dabbe veya sürüngenin hattı hareketi, ha­yatı gibi hiçbir şeyi tamam olmıyan, her şeyi ebediyete intikal den kısa, mahdud bir hayat mı olmalıdır? Haya­tının böyle basit, düşük bir hayat olması, insanın gücü­ne gider. Böyle bir hayat yaşamasını istemez insan. Bu da üç!

îşte insanın içinden birbiri ardınca fışkıran bu kay­naklardan ahiret âlemi düşüncesi doğmuştur. Birinci kay­nak insan şuuruna hayatın kıymetini gösterirken üçün­cü kaynak, cinsinin kıymetini bilmesini, kevnî kuvvetleri hesaba katmasını, kevriî kuvvetlerin kendisi lehine işle­mesini, kendisini bu kısa ferdî hayatla yok edip bitirmemesi arzusunu doğurmuş; ikinci kaynak da ona içini uyarmasını, ruhunda adalet duygusunu, rezilet ve fazile­tin neticelerine sağlam bir şekilde inanmasını işaret et­miştir,

işte bu kaynaklar, insanlığın ta kendisidir. Onun de­rinliklerinin en derininde, ufuklarının en yücesinde bulunmaktadır..

Eski Mısır, Uyanık insan zamirinde fışkıran kayna­ğın ilk şafağına şahid olmuş, Ölümden sonra hayır ve şer' den hesap verileceğine, kötülük ve iyilik karşılığında adaletli ceza verileceğine dair ilk inanca sahip bulun­muştur. Bugünkü mevcut bilgimize göre bu akide oradan bu mamur dünyanın sırtında bulunan başka bir yere sıçramazdan Önce iki bin yıldan fazla bir zaman geçmiştir! Milâttan önce 2600 yılı civarında (Beşinci Aile Devi rinde) _ Eğer daha önce yok ise-Mısır'da bir âhiret inan] cı vardı. Bu âhiret âleminde hayra ve şerre ceza verili yordu. O zaman bu inanç, yalnız kâhinlere ve din adam larına münhasır değildi. Millet arasında yaygındı. Bu yaygınlık gösteriyor ki, bu inancın kökleri bu tarihteı daha önceki zamanlara kadar uzanır. Merhum Prof. Al chılkadir Hamza, kıymetli eseri «Ala Hâmişi't - Tarîhi'1-Mıs riyyi'l-Kadîm»de bu fetretten şöyle bahsediyor:

«Bu zamanda Ozirîs'e tapuulnıağa ve bu,, milli bir hal almağa başladı. Oziris ibadetimin esası şu idi; Her in­san, kral olsun, ferd olsun herkes, ölümden sonra dünya­da yaptığı işlerinden, bizzat Oziris'in idare ettiği ilâhî mahkeme huzurunda hesap verecektir. Bu mahkemede Qziriş'e «Tot»,[3] Anubis,[4] Horüs, [5]Ma'at»[6] ve kırk iki hakim yardım eder. Eğer mahkeme, ölünün iyi­liklerinin, kötülüklerinden çok olduğuna hükmederse, o kimse- ebedî naînı (cennet) ile mükâfatlandırılır ve Oziris gibi olur. Ama mahkeme onun hayatında kötülük yaptı­ğına hükmederse, onu vahşî hayvanlar parçahyacak, ya­hut ateşe atılacak veya başka, bir azaba çarptırılacaktır.» Orta Devlet zamanından kalma «Ölüler Kitabı» na dayanarak, özetle bu hesaptan şöyle bahsediyor:

«Bu muhasebeyi tasvir ediyorlardı. Ölüler Kitabına ve tabutlara mahkeme, muhakeme ve miizan resimleri çiziyorlardı. Bu mahkeme tablolarında:   Oziris, değneği ve kırbacı elinde tahtına oturmuş, yanında ilahlardan kırk iki hakim var. Bu tablodan, o zaman Mısır'ın, kırk iki böl­geye bölünmüş olduğu düşüncesi hatıra geliyor. Sanki her hakim bu bölgelerden birini temsil etmektedir. Ölü mah­keme huzuruna çıkarıldığı zaman «Anubis» onu selâmlı­yor, kalbini tutuyor ve onu alıp terazinin bir kefesine ko­yuyor. Diğer kefeye tanrıça «Ma'at» ya da Riştha'nın, heykeli konulmuştur. Sonra tanrı «Tot», sağ elinde ka­lem, sol elinde kâğıt terazinin yanma geliyor, tartının ne­ticesini yazıyor, Öziris'e takdim ediyor. «Tot» un. yanında yırtıcı «îmayît» vardır. Bu, timsah başlı, aslan vücutlu bîr hayvandır. Hüküm giyen ölüyü parçalamağa hazır bek" liyor. Bazı resimlerde mahkemenin özel bîr yerinde günah­kârların atılmasına mahsus ateşler vardır. Terazideki kalb, ölünün hayatındaki amellerini temsil eder. Çünkü dünyada sahibinin yaptığı hayır ve şer her şeyi o görmüştür.»

Dünyadan âhirete göçü tavsif eden eski Mısır'a ait manzum bir hikâye metni de mevcuttur.[7] Bu hikâye­de «Sinoziris« adındaki genç, babası «Satney»e âhiret alemindeki hesap, ceza ve azap usulünü göstermek için babasıyle birlikte âhirete göç eder. Bu göç, edefo'iyat ve dinler tarihinde âhiret âlemine yapılan ilk göçtür. Hayır ve şerrin, hesap ve cezanın; zenginlik, fakirlik ve diğer hayat görünümleriyle ilgisi bulunmadığını göstermek için tou hikâyeyi naklediyoruz:

«Satney bir gün evinin üstünden bakar, zengin bir adamın cenazesini görür. Ağhyanlar, uğurlıyanlar.. Bü­yük bir tören ve gösterişle Memfis'ten Cebe doğru gidi­yor. Yine Satney, bir fakirin cenazesini de görür. Bir ha­sıra sarılmış. Ne cemaati, ne uğurhyanı, ne ağlıyam,   ne de dövüneni yok. Satney oğluna bakar ve kendisinin âhi­rete şu fakir gibi değil o zengin gibi götürülmek istendiği­ni, onun gibi uhrevî bir hayat ve saadete ulaşmayı arzu ettiğini söyler. Oğlu Sinoziris ise bilâkis âhirette o zengin gibi değil şu fakirin hayatı gibi bir hayat arzuladığını söy­ler. Baba, çocuğun bu sözüne kızar. Genç, her ikisinin uh­revî hayatını göstermek için babasının elinden tutar, bü­yülü dualar okuyarak babasını Memfis dağında bir yere götürür. Ölülerin hesaba çekildiği dağa» indirir. [8]Ba­karlar ki her çeşit insanla dolu yedi geniş salon var. Bun­lardan üçünü geçer, dördüncüye girerler. Buraya kısan­lar girip çıkmaktadır. Bunları arkalarından «sekler kemi­riyor. Başka insanlar da var. Onlar da bağları üzerinde asılı yemeğe sıçrıyorlar, erişemiyorlar.. Sıçrıyorlar, sıç­rıyorlar, bir türlü ulaşamıyorlar. Bir yandan da kazıcı­lar, bu adamların ayaklarının altından ha bîre kazıp bun­larla başlan üzerinde bulunan yemek arasındaki mesafe­yi arttırıyorlar.

«Daha sonra yedinci salona girerler. Orada iyilerin. 'ruhlarını görürler. Her birinin bulunduğu bir makamıar. Kapıda da suçlu ruhlar var. Bunlar da ayakta niyaz ediyorlar.»

«Sonra kapının altına sırtı üzerine yatırılmış bir adam görürler. Kapının ekseni de bu adamın gözüne ça­kılı. Kapı açılıp kapandıkça onun gözü üzerinde dönü­yor. Kapı da devamlı açılıp kapanıyor ve adam ızdırap tan bağırıp duruyor.

«Daha sonra yedinci salona girerler. Orada hesap tanrıları oturmuşlar. Münâdiler (çağmalar) da birbiri ardınca ölüleri hesaba çağırmaktadırlar. Büyük tanrı Oziris, altın tahtında oturmuş, başında İM lalaklı bir taç, taun Anobis sağında, Tot solunda. Hesap meclisinin teşek­kül ettiği diğer taunlar da sağında solunda durmaktalar. Mizan da kurulmuş, günahları ve sevaplan tartıyor. Kö­tülüğü iyiliğinden ağır gelen kimse vahşî tmayît'in önü­ne atılıyor, İmayît onu parçalıyor. İyiliği, kötülüğünden ağır gelen kimse, tanrılara katılıyor ve ruhu göğe çıkıyor. İyiliği kötülüğüne denk geleni ise vahşî hayvan parçala­mıyor ama taunlara da katılmıyor. Hizmete tayin edili­yor.

«Genç baktı, Oziris'in yakınında gayet güzel giyimli, kadri yüce bir adam gördü. Babasına döndü; «Özuüs'in yanında oturan şu adamı görüyor musun? işte o hasıra sanlı gördüğüm, cenazesini uğurlıyanların bulunmadığı fakirdir. Buraya getirildi, kötülükleri, iyilikleri tartıldı, ikincisi ağır geldi. Tann «Tot» onun defterine «Dünyada tam bir saadete kavuşmadı» diye yazmıştı. Ozaris o ce­nazesi tören ve debdebe ile kaldırılan zenginin sahip bulunduğu her şeyin buna verilmesini ve bunun tanrılar ara-. sına yükseltilmesini emretti. O zengine gelince onun da kö­tülükleri ve iyilikleri tartıldı, birincisi, ikincisinden ağır geldi. Bu yüzden cezaya çarptırıldı. îşte görüyorsun kapı sağ gözü üzerinde dönüyor ve elemden bağınp duruyor.»

Bu kıssa, eski Misır'lılarm âhiret düşüncesini ve o âlemi nasıl anladıklarını göstermesi yanında, mal ve mev­kiin, âhirette bir fayda sağlamıyacağım, herkesin kendi ameline göre ceza veya mükâfat göreceğini ifade etmesi bakımından da önemlidir.

Mısır'lıların uhrevî hesap hakkındaki düşüncelerini tamamlamak için, Ölüler kitabından bir başka metin vere­lim. Bu da cezanın terettübedeeeği hayır ve gerrin mana­sını tasvir etmektedir. Bunu Mory özetlemiş, merhum Abdulkadir Hamza da terceme etmiştir. Burada ölülerden bi­ri tanrı Oziris'e yalvararak kendini savunmaktadır:

«Ben şerre bulaşmadım. Tecavüz etmedim, hırsızlık etmedim, haksız yere kimseyi öldürmedim, kurbanlara dokunmadım, yalan söylemedim, kimseyi ağlatmadım, kirlenmedim, kutsal hayvanlan kesmedim, ekili araziyi telef etmedim, namuslu kimselere iftira etmedim. Gazabın beni haktan çıkarmasına fırsat vermedim, zina etmedim, hakkı işitmekten yüz çevirmedim, kirala ve babama kötü zanda bulunmadım, suyu kirletmedim, hiçbir efendiyi ku­luna kötülük etmesi için yüklenip taşımadım, yalan yere yemin etmedim, tartıya hile karıştırmadım, emzikli çocuk-larm süt emmelerine engel olmadım, tanrıların kuşlarım avlamadım, ihtiyaç olmadıkça suya gitmedim, Rey (su­lama) kanalım kapatıp başkalarını sudan mahrum etme­dim, yannıası gereken ateşi söndürmedim, tannlan kü­çümsemek hatırımdan bile geçmedi... Ben ma'sumom, ma' somum.»

Eski Mısır'lıların naîm ve zap düşüncelerinden yuka­rıda bahsetmiştik. Burada şunu ilâve edelim ki, onların naîm ve azap hakkındaki düşünceleri; zikrettiklerimden ibaret değildi.

Ehram yazıtları diyor ki:

«Sevap, güç yolculuklardan sonra tanrılarla, ya da tanrı «Ra» ile beraber onun gemisinde oturmak için göğe çıkmaktır. Gökte oturma sevabma erenlere «Azizler», ya da «Mutlular» denir. Bunlar göğün doğu ya da deniz yö­nünde kalan doğu tarafında otururlardı. Çünkü Mısır'h-lara göre bu iki tarafta sabit yıldızlar vardı. Bunlara ebe­di yıldızlar adını vermişlerdi. Göğe çıkanların oturduğu ebedî raim (cennet), bu yıldızlarda idi»

«Ehram yazıtları, naimi tasvir etmekte bu kadarlık-la yetinmenüşlerj izahata girişmişlerdir. Bu metinlere gö­re azizler, gökteki adalarda bulunurlar. Orada «Yemek Tarlası» adı verilen bir tarla vardır. Bu tarlada   azizler

çok nefis çeşitli taze, bitmez tükenmez yemekler yerler. Orada Yaro Tarlası [9]denea bir başka tarla ve «Ha­yat Ağacı» denen bir ağaç vardır ki tanrılar bu tarlada' otururlar ve bu ağaçtan yerler.

«Semavî naîm, sadece bundan ibaret değildir. Banım yanında gök (Not) ve güneşi koruyan ejder; göğe çıkana, oraya kavuşunca memelerini verip emzirirler. Göğe çıkım cnla'rm memesini emince çocuk olur.

«O kimse tanrılarla beraber ekmek yer, şarap İçer. Gün geçtikçe sıhhati düzelir. Günden güne güzelleşir, bu-gün dünden güzeldir, yarın da bugünden güzel.

«Bunlar, Ehram yazıtlarının naîm (cennet) hakkın­daki söylediklerinin özetidir. Ölüler kitabı ise, sevap hususunda şöyle diyor: Ölü bir salonda «Oziris» in önünde oturur. Yaro Tarlasına çıkar, ekmek ve yufka ekmekler yer. Kendisinin, öyle bir buğday ve arpa tarlası olur İd, içindeki ekinin boyn yedi arsma, vanr. Horis adındaki hizmetcHer onun için bu ekini biçerler İd yesin. Tine bu adam «Süflî İleme girip çıkabilir, «Yaro Tarlası» nda, ya da «Yemek Tarlası» nda oturabilir. Her ikisinde de şerefli olarak eker, biçer, kendisinin kadınları olur, on­lardan faydalanır, dünyada yaptığı her şeyi yapar.

«Azaba gelince: daha önce günahkârın, timsah başlı aslan vücuttu vahşî bir hayvan tarafından yendiğini, bir ateşin içine atıldığını söylemiştik. Başka bir azap sekli de var ki orada günahkâr, kabrinde açlık ve susuzluğun ku­cağında, güneşi görmekten mahrum olarak kalır. Bazı zamanlar Oziris'in mahkemesinde onunla beraber oturan

kırk iki hakimin yamada kılıçlar bulunur. O kılıçlarla ha­kimler güahkârları vururlar.

«Daha önce işaret ettiğimiz Satney ve oğlunun hikâ­yesi gösterir kî bu azabın başka şekilleri de vardır. Bun­lar arasın dil: Açılıp kapanan bir kapının ekseninin ölü­nün gözüne oturtulması ve kapı açılıp kapandıkça gözüne batan eksenin verdiği ızdıraptan Ölünün kıvranması, ba­ğırıp feryadeteıesi; azabedilen kimselerin başları üzeri­ne yukarıdan yemek asmak, bu adamlar yemeğe ulaşmak için sıçradıkça yemeğin uzaklaşması şekliı de bulunmaktadır.» [10]

Başka hiçbir millette âhiret düşüncesi henüz doğma­dan tam bin yıl önce Mısır'da uhrevî hesaba inanç yer­leşmişti. Herkesten önce Mısır'lılar âhirete inanmış ve bu inancın ancak üzerinden bin yıl geçtikten sonra bu inanç diğer milletler arasında yayılmıştır.[11] Babilliler, Keldâ-nîler, Mısırcılardan bin sene sonra âhirete inanmışlardır. Fakat onların inancında ölülerin âhiret hayatına hükme­den mutlak Adalet yoktu. Hayır ve şerrin cezası da âhi-ıette değiîdi. Ölüler «Aralo» denen, yerin altında ya da dünyanın doğu köşesinde bulunan karanlık bir yere ge­çiyorlardı. Burada onların mahkemesini tanrıça Alat görüyordu.

Bu konuda Mesbiro şöyle diyor:

«Ölünün hayatta yaptığı hayır ve şerrin, onun amellerini takdirde pek önemi yoktu. Amellerin    takdirinde önemli olan, insanın dünyada kurbanlar, hediyeler ve mabedlere bağışlar takdim etmek suretiyle tanrılara ve özel­likle tanrıça Alatfa ilgi göstermiş olma» idi.

«Aradan bin sene daha geçti, nihayet âhiret düşün­cesinin İran'da Zerdüşt dininde ve Homeros'un dayandığı Yunan efsanelerinde, Hid'in adı geçen Odesa efsanesinde meydana çıktı.»

Zerdüşt dininde, ruhun bu dünyadan sonraki hayatı göyle düşünülmektedir:

«İnsan ölünce ruhu üç gün, üç gece cismin yanında asih kalır. Cisim nimet içinde ise o da nimetlenir. azap içinde ise o da azap görür. Dördüncü günün şafak vakti ruha bir rüzgâr eser, ölü hayırlı ise güzel kokulu bir rüz­gâr, şerli ise kötü kokulu bir rüzgâr. Onu alır, bir yere götürür. Ruh orada ya güzel kızlarla veya korkunç caztlarla karşılaşır. Aslmda ne birinciler hakiki kızdır, ne de ikinciler hakiki cazı. Bunlar ölünün t amellerinin aldığı şekildir. Bu, ölünün iç yüzüdür. Kendisini hesap geçidine ve son hükme sevk eden içi. Bu hesap geçidinin kapısında üç hakim bulunur. Bunlardan biri Mithra'dır. Burada bir mizan kurulur. Terazinin kefelerinden birine ölünün iyi­likleri, diğerine kötülükleri konur. Kefelerden birinin kal­kışına veya inişine göre ölü hüküm giyer. Verilecek hüküm, onun hayatının istikametini tayin eder.

«Sevap ve azap teker teker her iyiliğe veya kötülüğe değil de kül olarak bütün iyilik ve kötülüklere göre tayin edileceği düşünülmektedir. İyilikler ağır gelirse bütün günahlar affedilir. Bunlardan herhangi bir günah kendi basma ne kadar büyük olsa da ona bakılmaz. Keza piş­manlık ve tevbeye de itibar yoktur. Hesapta bağışlanma­nın mümkün olmadığı düşünülmektedir. Zira o hesap rah­met üzerine değil, adalet üzerine kurulmuştur.

«Tartı bittikten ve hüküm sadır olduktan sonra he­saba çekilmiş kimseye, Cehîm üzerinde maman, hayırlıla­ra genişliyen, şerlilere de incelen, kıldan intie kılıçtan kes­kin olan köprü ya da Sırat'ta geçmesi emredilir.

«Sonuncular Cehîme düşerler. Karanlık, o kadar ki elle tutulacak kadar kesif bir karanlık. Bunlar Cehîme düşünce birbiri üzerine yığılırlar. Atın boynundaki saç­lar gibi. Böyle olmakla beraber her biri, bu kadar kala­balık içinde yine de pek katı, bunaltıcı bir yalnızlık için­dedir.

«Hayırlılara gelince onlar da nura giderler. Orada Gnlan Ahoramazda [12] karşılar. Bunlar iyi amel, iyi söz ve güzel fikir ortasından geçerek buraya gelirler. Bura­da Mazda'nin huzurunda ebedî mutluluk içinde yaşarlar

«Bütün bunlar, terazileri ağır eya hafif gelenler içindir. İyilikleri ve kötülükleri birbirine denk olanlar ise gökle yer arasında çok geniş bir mekâna konulurlar. Orada sıcak ve soğuğun elemini çekerler. Bütün hava değişimlerini hissederler. Daima ümîd ve korku içinde, kal­dıkça daha da kararacak olan bu kötü yaşantılarının de­ğişmesi hakkında son hükmü beklerler. Buranın en meş­hur sakini «Krizaşba» dır. Bu adam, korkunç bir canavarı öldürmüştür. Bu iyilik ona yeter. Sonra da kutsal ateşi kirletmiştir. Bu kötülük de ona yeter. (Yani iyilik­lerin de kötülüklerin de en büyüğünü yapmıştır.) Kötü­lüğü iyiliğine denk gelmiş, bu yüzden.naîm ile Cehîm ara­sıda kalmıştır.» [13]

Her halde okuyucu, Zerdüşt dini ile eski Mısır dini­nin, hayır ve şerre terettiibeden hesap, cennet, cehennem, hesap ve ceza tarza hakkındaki düşünceleri arasındaki yakın benzerliği görmekte gecikmiyecektir. İkisi arasın­da o derece benzerlik var ki izaha ihtiyaç göstermiyor.

Gelelim Yunan mitolojisine. Orada da âhiretten bahs­edilmektedir. Bu akide orada Milâttan önce dokuzuncu asır civarında yaşamış olduğu söylenen'«Odesa Homeros» da kendini gösterir. Süflî âlemden olan Hidz'in, Homeros' tan önce olması, Homeros'un efsanede Hidz'den faydalan­mış bulunması kuvvetle muhtemeldir. Mitolojiye göre Hidz, yerin altındadır. Burası karanlık bir yerdir. İnsan­lar ölür-ölmez ruhları buraya iner. Bunun başında tanrı Ploto bulunmaktadır. Tanrıçaların hiçbiri buna katılma­mıştır. O da kendisinin karanlığım bölüşsün diye bahar tanrıçası Bersfonya'yı çalmıştır.

Bazı diriler, özel bir takım yollarla buraya inebilir­ler. Nitekim Odesa kahramanı OIis de inmiştir.

'Homeros'un ifadesinden, bu ruhların Hidz'de birer gölge halinde bulunduklarını, vücutlarım dünyada bıraktıkları, vücuda bir daha dönemiyecekleri için mücer-red eşbah haline geldiklerini anlıyabiliriz. Çünkü Olis, çok sevdiği'annesini burada tutmak istemiş fakat buna muvaffak olamamıştır. Keza bu ruhların-, dünyadaki hatı­ralarım, sevgi ve tepkilerini muhafaza ettiklerini de an­lıyoruz. Zira kahraman Açaks, ölümünden sonra îhil'in zırhlarım kullandığı için Olis'i azarlamıştır. Açaks, bu zırhlara sahib olmadığından dolayı Travda savaşında öldürülmüştü. îşte Açaks, süflî âlemde Olis'le karşılaşın­ca onun bütün razıhk istemesine rağmen Olis'e selâm vermemiştir. Olis, Îhil'in dünyada sağ olan oğlu Newptel-mus'u övünce îhil sevinmiştir.

Homeros'un Olis dilinden anlattığına göre Olis, Hidz'de tanrı Minos'u görmüş. Şöyle: Minos, elinde kam­çı, tahtına oturmuş. Ölüler da'valarını ona anlatıyorlar. Pek çok ölü kalabalığı, büyük kapıcılar önünde toplan­mış davalarını arzetmek için sıra bekliyorlar.

Olis'in gördüğü çeşitli azaplardan biri de şu: Olis görmüş ki zorba Titos, yüzü koyun uzanmış, dokuz dö­nümlük yeri kaplamış. îki yamnda korkunç birer ejder. Titos'un büyük, kanlı ciğerini ve kalın barsaklannı kopa­rıp yemektedirler. Tanrılar tanrısının sevgilisi Latona'yı kendine cezbetmeğe çalıştığı için bu azaba çarptırılmış­tır Titos. Dünyada işlediği bir suçtan dolayı değil.

Yine Olis orada görmüş ki Tantalos, kaynar bir su içine atılmış. Çenesine kadar su içinde. Kaynar su dalga­ları yüzüne çarpıyor. Bu su içinde susuzluktan bağrı ya­nıyor ama dilini ıslatacak bir damla su dahi bulamıyor. Başının üzerinde de meyve ağaçları. Salkımları aşağı sarkmış fakat eli yetişmiyor onlara. Bir meyva kopar­mak istedikçe bir rüzgâr esiyor, dalları alıp o tarafa götürüyor.

vcSifos» u da görmüş ki önünde büyük bir taş yuvar­lıyor. Taşı dağın tepesine çıkaracak. Fakat tam tepeye yaklaştığı sırada taş yuvarlanıp ta cehennemin dibine dü­şüyor. Bu dehşetli yorgunluk içinde Sifos'un vücudun­dan terler boşanıyor.

Sırf tanrılar tanrısının karısı Hîra'nın keyfi için ceb­bar Herakl de amcası oğlu Yorizos'a itaat ve hizmet et­meğe mahkûm edilmiştir. (Herakl, tanrılar tanrısının, in­sanlarla birleşmesinden doğan oğludur). İşte buna kızan Hıra onu şöyle bir azaba mahkûm etmiş: «Herakl, Hidz tanrısı Ploto'nun köpeği Sirbirosla boğuşmaktadır.   Sirbiros'ım üç başı vardır. Bu, bir işkence âletidir. Tırnak­larını suçluların ruhlarına batırır.» [14]

Merhum Abdulkadir, Satney ve oğlu kıssasiyle Ode-sa'daki Olis hikâyesi arasında büyük bir benzerlik görmektedir. 'Şimdi onun düşüncelerini iktibas edelim, ondan sonra da kendi görüşümüzü ekliyelim:

1)  «Homeros efsanesinde Olis, cehenneme iner,' Mı­sır efsanesinde de Satney ile oğlu cehenneme inerler.

2) Homeros efsanesinde Minos, elinde altım bir kam­çı tutmaktadır. Mısır efsanesinde de   Oziris   elinde   bir kamçı tutar.

3) Homeros   efsanesinde ölüler    davalarını Minos'a arz ederler. Mısır efsanesinde de münâdîler (çağırıcılar), davalarını  Ozirisi  anlatsınlar  diye  ölüleri     çağırmakta­dırlar,

4) Homeros efsanesinde ölüler, geniş kapılan    olan «Hadis» evlerinde durmaktadırlar. Mısır efsanesinde de ölüler yedi büyük salonda beklerler.»

Biz bunlara şunu da ilâve edelim: Mısır efsanesinde suçlu, vahşi îmayît'in önüne atılmaktadır. Homeros efsanesinde de ejderler, ya da üç başlı korkunç köpek suçlu­nun ciğerini parçalamaktadır. Mısır efsanesinde cehen­nemde yemek, suçlunun başının üstünde asılı bulunacak, buçlu bundan almak istedikçe yemek ondan uzaklaşacak­tır. Yunan efsanesindeki cehennemde de suçlunun başı üstünde meyva ağaçları var. O uzandıkça meyvalar ondan uzaklaşıyor.

Ancak Abduîkadir, iki cehennem arasında esaslı bir fark görmektedir. O da şu: «Homeros diyor ki: Ölüler arasında Minos hükmeder. Ve Ölüler davalarını   Minos'a arzede»ler. Mori ye göre - ki Mori bu düşüncesinde isabet­lidir., davalar, ölümden sonra ölüler arasında çıkan anlaş­mazlıklardır. Nasıl diriler arasında anlaşmazlık oluyorsa ölüler arasında da anlaşmazlık oluyor demektir. Bu, Ölülerin dünyada yaptıklarından hesaba çekilmeleri. de­mek değildir.»

Sonra şöyle diyor:

«O halde Homeros'un cehennemi, insanların hayatta iken yaptıklarından hesaba çekildikleri bir yer değildir; öldükten sonra kendi aralarında çıkan anlaşmazlıklardan hesap verme yeridir. Bu takdirde Homeros cehennemi, Mısır düşüncesindeki cehennemin taşıdığı bütün ahlâkî değeri kaybetmiştir. O zaman diyebiliriz ki Homeros, Mı­sır düşüncesindeki Satney ve oğlu ve Ozirisin mahkemesi efsanesini alıp kısaltmış, bazı sekilerini almış ama özünü yitirmiştir.»

işte bu serdettiğinıiz mütalâalar, Homer cehennemin­de sırf tanrılar tanrısının şehveti ya da karısı Hîra'nın keyfi veya diğer tanrıların zevki için suçsuz kimselerin de azaba çarptınlmasmdakî sebebi izah eden kuvvetli görüşlerdir. Bunlar, Yunan efsanelerinde şehvetlerin ve kaprislerin hakim olduğunu, ne dünya hayatında, ne de Öteki hayatta içsel durumun ve adaletin kıymeti olmadığı gösteren bir ortamla çevrelidir.

Böylece Mısır akidesi, kendinden iki bin sene sonra gelmiş bu putperest inançların çok üstünde yüce ufuklar­da parlayan tek akide olarak kalmaktadır.[15]

Homeros devrinden sonra âhiret düşüncesinin İran­lılarda ve Roma'Ulardaki gelişimini incelemezden önce bu düşüncenin eski Hind dinlerindeki -yerinden bahsedelim:

Halen bir kısım Hidlüerin, Seylan halkının, Japonla­rın çoğunluğunun ve birçok Çinlilerin dini olan Hinduizm­de ye. Budismde hesap ve ceza olan bir âhiret düşüncesi yoktur. Onun yerine «Nirvana» vardır. Nirvana, en bü­yük ruhta fani olmak demektir. Ancak bu iki dinde Nir-vana'ya ulaşma yollan değişiktir. Hinduizm'in Veda, Brahmana, Upanişad ve Vedanta adlı kitapları vardır. So­runcusu en yenisidir.

«Hindulara göre Veda, Brahmana ve Upanişad vahiy kitaplarıdır. Bunlar birbirine zıd çeşitli fikirler ihtiva eder. Orada bir taraftan tanrıların ve tanrıçaların, çoğal­dığını görürken diğer taraftan tevhîd, hülûl ve vahdet-i vücud fikrini görmekteyiz. Bu, muayyen bir akideye da etten ziyade, muhtelif inançlara müsamaha eden sosyal bir düzendir. Veda'da tanrılar çoktur. Her birinin ihtisa­sı, ve bir işi vardır. Bunların işleri birbirine karışmıştır. Çünkü muhtelif kabilelerin tanrılarıdırlar. Bu tanrılar so­nunda bir bîrlis» yükselmişlerdir. (Bunların hey'eti mecmuası bir birlik teşkil eder) ki bütün yaratıklar bu bir­likten fışkırmıştır ve tekrar ona dönecektir. Bu bire yükselme fikri, özellikle Upanişad'da göze çarpar ve bu yük­seliş Vedanta'ya vasd olur. Vedanta'nın kelime manası, Veda'nın hatimesi  «Vedanta'mn temeli şudur: Allah ve insan nefsi bir tek şeydir. Ama insana iki ayrı şeymiş gibi gelir. Zira in­san idraki bunların birliğini görecek seviyeden aşağıda­dır, însan, kendindeki zat (benlik) hududunu kırmadıkça bu sapıklığında devam edecektir. [16]

Benlik hududunu kırmayı bazıları cesedden kurtul­mak . şeklinde tefsir ediyorlar. Hindularm, ruhu cesedin tahakkümünden kurtarmak ve kutsal Zat'la birleşip Nir­vana derecesine ulaşmak için cesede azabedip onu ağır tecrübelere koştukları meşhurdur. îşte bu hareket, bu inançtan ileri gelmektedir.

İnsan ruhu, tam nıanasiyle temizlenip cesedin tesirin­den kurtularak Kutsal Zat'la birleşmedikçe Nirvana derecesine ulaşamaz.

işte tenasüh, bu gayeyi gerçekleştirmek içindir. Te­nasühe-göre insan öldüğü zaman.ruhu bir hayvan veya insan vücuduna geçer. Ve 6 vücutta çeşitli azaplara duçar olur. Böyle azap çeke çeke temizlenir ve nihayet Nirva-na'ya ulaşır, tenasühten kurtulur.

Budizm'e gelince: Bu din daha yenidir. Milâddan ön­ce 500 yılı civarında doğmuştur. Tenasühe inanmaz,' ruhu temizlemek için cesede azabetmeği gerekli görmez. İnsan ruhundan korkunç şeylerin sıkıntısını kaldırır ve onu Al­lah'ın rahmetiyle doyurur. Ferde, ruh ne derece sâflaşır, tenlikten ve bedenî lezzetlerden ne derece kurtulursa o derece NirVana'ya ulaşacağını, bütün gücüyle büyük ru­ha yöneleceğini tebşir eder.

Budda ölürken talebesi «Enanda» ya söylediği söz­lerden bu fikri anlıyoruz:

«Cesedine işaret ederek dedi ki: Bu çeşitli maddeler­den meydana gelmiş karışım vücud, elbette unsurlarına çözülüp dağılacaktır. Seni hiçbirşey, ruhî mücadelene de­vam etmekten alıkoymasın. Yakında ısrarcı şehvetin kötülüğünden, ferdî benliğin kötülüğünden, mizah ve ceha­letin kötülüğünden kurtulacaksın Enanda!»

Yine bazı tabiilerine şöyle demiştir:

«Ey rahipler, işte size ızdıraplardan acılardan yük­sek olan, ızdıraplardan kurtaran hakikat: Doğum azaptır, ihtiyarlık azaptır, hastalık azaptır, ölüm azaptır, sevdiği­mizden ayrılmak azaplar, arza ettiğimiz şeyi yitirmek rKaptır. Sözün kısası dünya hayatı azaptır.

«Ey rahipler işte size ızdıraplann sebebine dair ha­kikat: Tekrar doğumun aslı olan ihtirasta şehvet ve lez­zet vardır. Üç türlü ihtiras vardır: Lezzet ihtirası, hayat ihtirası, toprak ihtirası.

«Ey rahipler, iste size ızdıraplann durmasına dair yüce hakikat: İhtirasın durmasiyle izdi raplar durur. Ar­zular, alâkalar gitmedikçe elemler durmaz. İhtirası at­mak, ruhn ondan boşaltıp kartalmak, nefsin şehvetlerini yenmekle ızdırap durur.

«Ey rahipler, elemlere bir sımr koymanın yolunu gösteren hakikat şudur: Bu yolun sekiz dalı vardır: Doğru iman, doğru konuşma, doğru gidiş, doğru kazanç, doğru çalışma, doğru düşünce ve doğru teemmül.» [17]

Görülüyor ki Hinduizm ve Budizm'de, eski Mısır di­ninde, Zerdüşt dininde ve Yunan mitolojisinde oiduğu gi­bi bir âhiret âlemi fikri yoktur. Hinduizmde günahları te­mizlemek için tenasüh, izdıraplar, azap, şehvetlere karşı koyma, arzuları terk etme vardır. Budizmde de Büyük Ruhta, Nirvana'da. fani olmak, Allah'ın zatiyle birleşmek için benlikten sıyrılıp çıkmak vardır.

Şimdi tekrar Yunan mitolojisine dönelim; Milâddan önce besinci asırda Şair «Pindar», ikinci Olim'pia kasidesinde şöyle diyor: «Dünyadaki büyükler, cehennemde bir hakim bulacaklardır. Bunlardan haram işler işleyenleri tanrıça Ananld muhakeme edecektir.» Fakat Vindar, bu muhasebenin ne şekilde cereyan edeceğini    açıklamıyor,

Ancak bu düşünce, bu hesabın adaletli olacağına dair Mi-j sjr inancına doğru atılmış önemli bir adımdır.

Aradan yıllar geçiyor. Eflâtun  (Doğumu M.Ö. 42 419) gelip şöyle diyor:

«Ölüler kendilerini muhakeme edecek olan hakim Redamant (Minos'un kardeşi) m önüne gelirler, »na yaklaşırlar. Redament her ruhu sorguya çeker fakat kimin ruhu olduğunu bilmez. Ruhu fesad ve habaset ile dolu hakikatten uzak yaşamış görürse zindana gönderir, orada Kak ettiği azabı çeksin diye.»                                               

Sonra diyorki:  

«Redamant hüküm giyenleri, temizlenmeğe kabiliyetli olup olmadıklarına göre damgalayıp nişanladıktan son­ra cehenneme gönderir. Temizlik ve hakikat içinde yaşa­dığını gördüğü ruhu da taltif eder, mutluluk adala gönderir.» [18]

Böylece Eflâtun; Homeros'un kaybettiğini telafi et ineğe çalışıyor ve kendinden iki bin beşyüz yıl Önce zunu eden Mısır inancının kenarına yaklaşıyor.

Aradan beşyüz sene daha geçiyor. Büyük Roma şairi «Wrçil» geliyor. Milâttan önce (70-19) yıllan. On ik fasıldan müteşekkil înyada destanını yazıyor. Bunlard altı fasıl Odeşa tarzında, altısı da Homeros'un Uyada's: tarzındadır.

Altı fasıldan birinde mitoloji kahramanı îny'as, baba sı Anşiz'i görmek ve ondan kendisinin ve, çocuklarının is tikbali hakkında bilgi almak için süflî âleme gider. Bura ya bir kâhine ile beraber iner. Bu kâhine onu, ölüler diyâ rina götürür. Burada gölgeler ve ruhlar görür. Stek nehrini geçerler. Bu nehir, cehennemde yılanlar ve kor kunç hayvanlarla dolu olan bir nehirdir. Bu nehirden geçmeyi, ölülerin ruhlarım sevk eden pek üzüntülü notî «Şaron» idare eder. Sonra kâhine yoluna devam eder, Inyas da onun ardına düşer. Tamamen üzüntü ve   umutsuzluk dolu bir âleme gelirler. Ölü hayalleri bu âleme gelip gitmektedir. Burada Inyas, Travda kahramanlarından    bir­çoğunu görür... Sonunda da babasiyle karşılaşır. Babası ona'soyu için yazılmış olan şeref ve iftiharı bildirir. [19]Werçil'in cehennemi de biraz önce işaret    ettiğimiz Mısır cehenneminden mülhem olan Homeros cehennemi­nin aynıdır. Yalnız bazı eksiklikler ve değişiklikler vardır. 'Şimdi Yunan mitolojisini bırakıp îsrail    Oğullarına geçmek ve biraz da oniarın âhiret düşüncesinden bahset­mek istiyoruz, Bugün elimizde bulunan, Yahudilerin bi­rinci kitabı  [20]Ahd-i Kadimde âhiret     âleminden hiç bahsedilemez. Bütün siyaktan (sözün temasından)   anla­dığımıza göre şerre ceza, dünyadadır. Fertler de cemiyet­ler de kötülüklerinin cezasını bu dünyada göreceklerdir, îsrail Oğullarının tanrısı, kendilerinden herhangibir fert veya neslin yaptığı kötülüğü daima bilir.

Fakat bu inanç hayattaki realiteye mukavemet ede­cek nitelikte değildir. Hayatta bazan şer cezasız kalıyor, iyilikle karşılanıyor; hayır da aksine kötülük görüyor. Neticede bu sâfiyane itikad ile hayat gerçeği arasındaki uyuşmazlık yüzünden bu inanç, îsrail Oğullarının ruhun­da bir sarsıntı meydana getiriyor. Ahd-i Kadim'deki Eyyub Sifri'nde bu husus açıkça kendim göstermektedir.

Şimdi Prof. Alî Edhem'in. bu şifre dayanarak yazdı­ğı Nazrât fî'1-Hayat wa'l-Muetama' adlı kitabından    bir fasıl takdim edeceğim. Profesörün sözlerini kısaltmak] veya bunlara bir şey ilâve etmek lüzumunu  «Eyyub Sifrinin on üçüncü ıshahında Eyyub, ashabirna verdiği cevapta Yüce Zartan bahsederken şöyle diyor: «O beni öldürse de yine onu arza eder kalacağım. Ancak onun önünde yollarımın doğruluğunu savunacağım»    Bu! sözde tam imanla  biraz inkâr birleşmekte; mutlak güven, şek ve şüphe gölgesine karışmaktadır. Ahdi Kadim'in enedebî sifirlerindenr olan ve cür'etli görüşlerle dolu bu sifirde Allah'ın verdiği dertlere, ızdıraplara sabreden Eyyub, bir zaman derdini gizlemeğe,  duyguların E yutmağa çalışır, sonra kendini müdafaa İ£İn deliller sürerek kurtulmağa çalışır. Bu sifirde çok nüfuzlu .görüşler, cür'etîi sözler vardır. Burada insanın durumu şöyle izah edilir: «Kadından doğmuş, az ömürlü, çok kötülük;  yapan.» Allah'tan da şöyle bahsedilir:  «Araştırilamıya cak   kadar   büyük   işler   yapan   sayılamıyacak   kada: I; harikalar yaratan»  İnsanın  adalet     arzusundan,  haya; olaylarındaki  hikmeti     aramasından,     varlığın     haki katini öğrenme çabasından bahseder. Bu sifir,    insand çarpışan iki kuvveti tasvir eder. İnsanda, beşerî fiillerinde milletlerin hayatlarında tecellî eden ilâhî adaletin varlı ğindan duyduğu şüphe ile, kendini bu şüphenin gayyasın oa boğulmaktan kurtaracak kuvvetli iman    çarpışmasın en ince ve en doğnrtasvir eden bir sifirdir bu.

«lîu sifr, îsrail Oğullarının dinî düşüncesine şüphe girmeğe başladığını gösteren önemli bir merhale teşki edep. israil dinine göre dürüst, iyi adam dünya hayatuıd bu istikametinin, güzel ahlâkının mükâfatını göreceli iyilikten kaçıp günahlara dalan da işine uygun cezayı çe kecektir. Yani iyilik de, kötülük de dünyada karşılı bulacaktır. Fakat hayatın, yaşanan olayların, bu sâf itikadı doğrulamadiğı, şerlinin cezasını çekmediği hayırlı­nın mükâfat görmediği, aksine İmzan yaptığı iyilik ve dü­rüstlüğün insanı daha kötü duruma düşürdüğü görülmüş­tür. Artık bu mesele insan akimi uğraştırmağa ve zihin­leri bulandırmağa başlamıştır. Acaba ilâhî adaletten şüp­he edilebilir mi? Yahut zulüm görünen bu hayat olayla­rında acaba insanın göremediği, düşünemediği çok ince bir adalet mi var? Böylece adalet düşüncesinin ufukları genişleyip kısır görüş ve kısa akıldan gelen itirazlara da müsamaha baş göstermiştir, İşin daha korkunç tarafı, âhiret hayatı düşüncesi üzerine düşen bu gölgenin, ondan sonra bir daha kalkmamasıdır.»

Şüphesiz İsrail Oğullarında Ahdi Kadim'in yazılışın­dan sonra uzun süren tarihleri boyunca âhiret düşüncesi gelişmiştir. Matta İncilinin Yirmi ikinci ishahmda şu ifadeyi görüyoruz:

«Kıyamet yoktur diyen Saddukîler, o gün İsa'ya ge­lerek sorup dediler...» Bundan anlıyoruz ki Hz. Isa zama-rinda Yahudilerden bir fırka kıyametin olmadığını iddia ediyordu. Yine İsrail Oğullarından Ferîsîler ise kıyamete inanıyorlardı. Bunu da peygamberlerden bahseden Yirmi üçüncü ıshahtan öğreniyoruz. Orada peygamber Paul şöyle diyor: «Ben Ferisi oğlu Ferîsîyim. Ölülerin kıyame­tini (kalkacağını) ümidettiğim için muhakeme olunuyor... Çünkü Saddukiler kıyamet ve melek ile ruh yok­tur derler. Fakat Ferîsîler ikisini de ikrar ederler.»

Yahudiler, Bizans valisini Paul'e karşı kışkırtıp «O miifsiddir, uslu olan Yahudiler arasında fitne uyandırmağa çalışıyor.» diyerek Paul'ü yakalamasını istiyorlar. Pa­ul de kendini savunmak için valiye bu sözleri söylüyor. Yirmi dördüncü ıshahta da Paul şöyle diyor:

«Ben Namusta ve Peygamberlerde yazılmış bulunan ler şeye inanmış olarak rabbime ibadet ederim.   Onların beklediği şeyin olacağına inanıyorum: Yakmda iyi ve üahkâr ölülerin kıyameti olacaktır» Demek ki İsrail Oğul larından bir cemaat araşma âhiret inancı girmiştir.

Fakat bu itikadın onlara ne zaman girdiğini tayi edemiyoruz. Bu hususta ilk işareti Milâttan önce on üçün cü asırda yaşamış bulunan Eş/iya'nm Sifrinde buluyoruz! Fakat bu ibare ile mutlaka kıyamet gününün kasdedildi ğine dair kesin delil yoktur. Bu işaret, onun kehanet tar zındaki şu sözüdür:

«îşte o rab arzı boşaltıyor, Arzın yüzünü alt üst yor ve orada oturanları dağıtıyor» Ve şöyle devanı ediyor «Ve vaki olacak İd dehşet velvelesinden   kaçan  çukur düşecek, ve çukurun içinden çıkan tuzağa tutulacak. Çün kü yüksekteki pencereler açıldı ve dünyanın temelle titriyor. Dünya ezildikçe ezildi, dünya varıldıkça yanldıj dünya sarsıldıkça sarsıldı. Dünya sarhoş bir adam   gibi sendeliyecek, ve bir salıncak gibi sallanacak ve   günahıl kendi üzerine ağır basacak ve düşecek ve bir daha kalka-mıyacak.»

«O gün rab, yüksekte olanların ordusunu yüksekte ve yerin kırallarını yer üzerinde yokhyacak. Ve esirler çukura nasıl toplanırlarsa onlar da bir araya toplanacak­lar ve zindana kapatılacaklar ve çok günlerden sonra yok­lanacaklar ve Ay kızaracak ve Güneş utanacak; çünkü orduların rabbi, Sioıı dağında ve Yeruşelim'de kıraUık ede­cek; onun ihtiyarlan karşısında izzet» [21]

Fakat bu gün, dünya günlerinden biri de olabilir. Hat­tâ böyle olması da kuvvetlidir. Çünkü yirmi beşinci ıshah­ta şöyle deniyor:

« Ogün denilir: îşte beklediğimiz ilahımız budur. Ve bizi kurtaracaktır, iste beklediğimiz rab budur. Onun kurtarışiyle mesrur olacağız, sevinç ve neş'e duyacağız. Çünkü rabbın eli bu dagdâ rahat edecek ve .gübreliğin su­yunda saman çöpü nasıl çiğnenirse Moab da olduğu yerde öyle çiğnehecek. "Ve yüzen bir adam yüzmek için ellerini uzattığı gibi onun ortasında ellerini uzatacaktır. Fakat rab, onun gururunu ellerinin hüneriyle beraber alçalta-caktır. Ve senin duvarlarının yüksek hisarını yıkıyor, al-çaltıyor ve toprağa kadar da indiriyor.»

Yirmi altıncı ıshahta:

«O gün Yahuda yurdunda şu ilâhi terennüm edilir: Kuvvetli şehrimiz var. Duvarları, burçları, kurtarışı koruyor. Kapıları açın ki emaneti koruyan saüh millet içe­ri girsin...»

Demek ki bugün, İsrail'in, düşmanı Moab'a galib gel­diği gündür. Bu Eş'iya (Işaya)'mn Ahdi Kadimde buluran diğer kehanetler gibi haber verdiği mahallî bir gün olacaktır.

Milâddan önce ikinci asırda yaşamış olan Danyal Sifrinin on ikinci ishahmda da kıyamet gününe benzer tir güne işaret edilmektedir. Bu işaret, Eş'iya (îşâya) nm işaretinden daha çok kıyameti gösterirse de bunun da dünya günlerinden bir gün ve israil milletinin istikbali­ne dair verilen haberlerden bir haber olması ihtimali var­dır. Danyal, rabbın kendisine vahyini hikâye ederek di­yor ki:

«Ve senin kavminin oğullan için durmakta olan bü­yük reis Mikâel, o vakit kalkacak ve millet olalıdan beri o zamana kadar vaki olmamış bir sıkıntı vakti olacak; o vakit senin kavmin, kitapta bulunan herkes kurtulacak ve yerin toprağında uyuyanlardan birçoğu, bunlar ebedî bayata ve şunlar utanca ve ebedî nefrete    uyanacaklar.

Ve anlayışlı olanlar, gök kubbesinin parıltısı gibi, birço­ğunu salâha döndürenler de yıldızlar gibi ebediyen parlayalar.»

Fakat bu, İran'da üç .kralın ve bunlardan daha zen­gin ve kuvvetli olan dördüncü kiralın kalkıp Yunan memleketine hücum edeceklerinden bahsede uzun bir ko­nuşmadan sonra söylenir ve nihayet o gün gelecektir denir. Bu da gösterir ki bu ifade, açıkça kıyameti göste­ren bir nass değildir. İstikbâle dair söylenen bu gibi haberlerde ölümden sonra peygamberlerin kalkıp dirilmesi­ne dair ifadeler, çoğu kere İsrail milletinin nihayet yükseleceğine işaret sayılır, âhiret âlemine intikali göstermez.

Incilde ve Resullerin İşlerinde bulunan işaretler, ne­tice itibariyle Yahudilerde kıyamet günü itikadının bu­lunduğunu isbata kâfidir, Ancak öyle görünüyor ki bu itikad Yahudilerde geç meydana çıkmıştır. Böyle olmakla beraber Yahudiler bu noktada Mısır akidesinden müte­essir olmamışlardır.

Gelelim Hristiyanlığa: Orada «Rabbm Melekûtu», Ebedî Hayatı», azap için «Cehennem», «Nâr» ve «Zul­met» vardır. Yine Hristiyanlıkta «Din günü» tabiri de ge­çer. O gün insan oğlu (Hz. İsa), Allah'ın melekleriyle bir­likte gelecektir. Ama bunun zamanını kestiremiyoruz Kıyamet günü müdür, yoksa incil'de mevcudolduğu gibi Hz. isa'nın defninden üç gün sonra dirilip kalktığı gün mü?                  

Matta İncilin 16 incin ishahında şöyle deniyor: «Zira insan oğlu, babasının izzetinde onun   melekle­riyle beraber gelecek ve o zaman herkes kendi ameline gö­re ceza görecektir. Gerçeği söylüyorum   ki: Bu kalkışta bîr kavim vardır İd onlar, insan oğlunun (Mesih'in), rabbinin melekûtü içinde geldiğini görmedikçe ölümü    tadnıazlar.» [22]

Bu İçilin 19 uncu ıshahmda şöyle deniyor:

«İsa tilı. izlerine dedi: Size gerçeği söylüyorum ki: lîir zenginin, göklerin melekûtuna girmesi güçtür. Ve yi­ne size diyorum ki: Devenin iğne deliğinden geçmesi, bir zenginin Allah'ın melekûtuna girmesinden daha kolaydır.»

Yine aynı ıfînahta: «İnsan oğlu, her şeyin yenilenme­sinde, izzetinin tahtına oturacağı zaman siz ki benim ardimca gelenlersiniz, siz de İsrail'in on iki sibtına (kabi­lesine) hükmederek on iki taht üzerinde oturacaksınız ve benim ismim uğruna evler, ya kardeşler, ya kız kardeş­ler, ya baba, ya ana, ya çocuklar ve yahut karılar bırakan her adam yüz katını alacak ve ebedî hayta kavuşacak­tır.» [23]

Aynı İncilin 12 inci ıshahmda şöyle deniyor: «Size diyorum: İnsanlar söyledikleri her boş söz için hüküm gününde hesap vereceklerdir.»

16 mcı ıshahmda: «Ben yine sana diyorum ki: sen I'etrus'sun. Ve ben kilisemi bu kayanın üzerine kuraca­ğım ve ölüler diyarının kapılan (cehennem kapıları^ onu yenmiyecektir. Göklerin melekûtu anahtarlarını sana vereceğim.»

18 inci ıshahmda:  «Şayet elin ve ayağın sürçmene ebeb   oluyor, seni   düşünüyorsa onu kes at.   Zira senin

için topal veya çolak olarak hayata girmek, iki ele, ya da iki ayağa sahih olarak ebedî nara atılmaktan daha iyidir.»

Markos İncilinin dokuzuncu ıshahmda bu ifacfe": şu ilâvesi de var: «Orada onların kortları ölmez, ai sönmez.»

Matta İncilinin 8 inci ıshahmda şöyle deniyor: «1 iıısu size diyorum ki doğadan ve batıdan birçokları gele­cekler ve göklerin melekûtunda İbrahim, tshak ve Ya'kub oturacaklar ve melekûtun oğulları haricî zulmete (dış karanlığa) atılacaklar; orada ağlayış ve diş gıcırtısı ola­cak.» [24]

Bu İncilin 11 inci ıshahmda şöyle deniyor: «Sen ey Kefernahum, sen göğe kadar mı yükseltileceksin? ölüler diyarına kadar ineceksin. Çünkü sende yapılmış olan kud­retli işler Sodom'da yapılmış olsaydı o, bugüne kadar du­rurdu. Fakat ben size derim ki: Din günü senden ziyade Sodom diyarına kolaylık olacaktır.»         

26 mcı ishah: «Size diyorum İd: Ben şimdiden itiba­ren asmanın bu mahsulünden (şarabından) içmiyeceğim, ta babamın melekûtunda sizinle beraber taze olarak içe­ceğim güne kadar.»

îşte încillerde naîme, göklerin melekûtuna, azaba, cehennem ateşine veya haricî zulmete dair sadece bu kı­sa işaretlere rastlıyoruz. Yalnız bir defa Matta incilinin yirmifeeşinci ıshahmda azıcık bir tafsilât görmekteyiz:

«İnsan oğlu, bütün melekler kendisiyle beraber ola­rak izzetiyle gelince, o zaman izzetinin tahtı üzerinde oturacaktır: Bütün melekler onun önünde toplanacak çoban boyunları keçilerden ayırdığı gibi onları birbirinden ayı­racaktır. Koyunları sağına ve keçileri soluna koyacak­tır. O zaman kıral sağındakilere diyecektir: Gelin ey sizler babanım mübarekleri, ta âlemin yaratılışından beri si­zin için hazırlanmış melekûta sahibolun. Zira ben aç idim, siz beni doyurdunuz; susamıştım, bana su verdiniz; garip kalmıştım, beni barındırdınız; çıplaktım, beni giydirdiniz; hasta idim, beni ziyaret ettiniz; zindanda idim, benim ya-ıtıma geldiniz: O zaman iyiler ona şöyle cevap verirler: Ya Rab, ne zaman biz seni aç gördük de doyurduk; yahut ne zaman seni susuz gördük de sana su verdik? Ne zaman seni garip gördük de barındırdık? Yahut ne zaman seni çıplak gördük de giydirdik? Ne zaman seni hasta, yahut zindanda bulup yanına geldik? Kral cevaben der M: Doğ­rusu size derim: Siz şu küçük kardeşlerimden birine yap­makla bana yapmış oldunuz.

«Sonra solundakilere der ki: Ey mePunlar katımdan cıkm, tblis ve onun melekleri için- hazırlanmış olan ateşe gidin.- Zira ben acıktım, siz bana yedirmediniz;. susadım, bana su vermediniz; garip İsaldım, beni barmdirmaduıiz; Çıplaktım, beni giydirmediniz; hasta ve zindanda oldum, beni ziyaret etmediniz.» O zaman onlar da derler İd: Ya Rab, biz seni ne zaman aç, ya da susuz, ya da garip, ya da çıplak, ya da hasta, ya da zindanda gördük de sana hizmet etmedik? Onlara cevaben der ki: Şu küçüklerden birine bunları yapmamakla bana yapmamış oldunuz. Ve bunlar ebedî azaba iyiler de ebedî hayata giderler.»

işte kıyamet gününe, hesaba nimet ve azaba dair, elimizdeki mevcut indilerde bulunan tek tafsilat bundan ibarettir. Bugüne kadar. Hıristiyanlıktaki âhiret inancı bu kadarlıktır. Risalelerde ve şerhlerde başka hiçbir tafsi­lât yoktur.

Arap Yarımadasında bazı Yahudilerin ve Hristiyanların bulunmasına rağmen âhiret âlemi inancı Yarımada­da yayılmamış, dolayısiyle Hz. Muhammed (A.) Kur’an getirdiği zaman öldükten sonra dirilme fikri, Araplarca son derece şiddetli inkârla karşılanmıştı:

«Küfredenler dediler ki: Siz ölün tamamen dağıldıktan sonra yeniden dirileceğinizi söyliyen bir adamı size gösterelim mi? Allah'a yalan mı uydurdu, yoksa onun bir deliliği mi var?»   (Sebe': 7)

«Dediler ki: Ne varsa bu dünya hayatımızdır, başka yok. Ölürüz ve yaşarız. Bizi öldüren zamandan başka bir  şey değil. Onların bu hususta bir bilgileri yoktur. Onlar sadece zannediyorlar:» (Câsiye: 24)

Kur'an onları, insanlık tarihinde hiç görülmemiş p.hiret inancının, eski Mısır'da doğmasından ta Islâmın gelmesine kadar hiçbir beşerin hayalinden geçmiyen bir  âhiret inancı ufuklarına yükseltmiştir. Takdim edeceği­miz kıyamet meşhedleri, îslâmın Arapları yükselttiği bu fikrî sıçrayış hamlesinin derecesini güzel açıklıyacaktır. Onlar âhiret âlemine, cennete, cehenneme, naîm ve azaba mutlak adalete ve geniş rahmete inanmışlardır ve onların inancı, ondan önce insanlık tarihi boyunca gelmiş geç­miş bütün uhrevî düşüncelerin hepsinden mükemmel; teamiz ve pak bir âhiret inancıdır.

Şimdi Kur'andaki bu âlemin, bu düşüncenin hikâyesi­ni bölümler halinde tafsilâtiyle anlatmağa çalışacağız.[25]

 

Kur'an'da Âhîret Âlemi

 

Kur'an'da «Kıyamet Sahneleri», onun en bariz tasvirleriri-dendir. Kur'an'da Edebî Tasvir'de bahsettiğim, bu kitabın mu­kaddimesinde de oradan iktibas ettiğim.bütün tasvir özellikle­ri, bilhassa bu sahnelere tamamen uyar. Kur'an'm bu meto­du bu sahnelerde daha açık bir şekilde kendini gösterir.

Kur'an, kıyamet sahnelerinde öldükten sonra dirilmeği, nâîm ve azabı anlatmış, bu dünyada insanlara vadettiği âhiret âlemi, sadece tavsif edilmekle kalmamış, Kur'an dilinde bu âlem, görülen bir resim, hareket eden bir canlı, bariz bir şa­hıs haline gelmiştir. Müslümanlar bu âlemi tam bir şekilde ya­şamışlar, sahnelerini görmüşler,' olaylarını seyretmişler bun­lardan etkilenmişler. Kâh yürekleri hoplamış, kâh tüyleri ür-permış, kâh içlerine korku dolmuş, kâh ruhlarını huzur ve gü­ven- okşamiş, kâih onları ateşin dilleri sarmış, kâh cennetten esen hafif, tatlı rüzgâr içlerini açmış. Ve henüz o va'dedilen' gün gelmezden önce o günü bu dünyada bilmiş, görmüşler.

Bu âlem gayet basittir. İslâm inancının açıklığı gibi açık­tır: Ölüm, Öldükten sonra dirilme, naîm ve azap. «Salih amel­ler yapanlar için nimet dolu cennet var. înkâr edenler ve AIlah'ın huzuruna çıkılacağını yalanhyanlar için içi azap ve ateş dolu cehennem vardır. Orada ne iltimas, ne azaptan kurtuluş vardır, ne de hassas, adalet terazisinde kıl kadar bir yanlışlık var: «Zerre kadar hayır işliyen hayrını görür, zerre kadar şer işliyen şerrini görür.»,» «O gün ne baba oğlunun yaptığı işten ceza görür, ne de çocuk babasının yaptığından cezalanır.»

Bu âlem basit, vazıh, gerçek muhtelif şekillerde arz edilen sahnelerle süslü mükemmel bir âlem şeklinde çizilir; çeşitli durumlarda, şekillerde ve veçhelerde görünür ve ruhu saran, hayali okşayan, hissi doyuran çok yüksek bir sanat bu şekil lerle kaynaşır; bu sahnelere gölge, ışık verir ve edebiyat servetina eşi bulunmayan safhalar katar.

Biraz sonra tafsilâtiyle arz edeceğimiz bu olaylar ve şe­killer ne olursa olsun muhakkak onlarda şu özellik mevcuttur: Bunlar canlılar dünyasından alınmış canlı sahnelerdir. Soyut renkler, donuk çizgiler değillerdir. ^Bunlar öyle sahnelerdir ki bunlarda buudlar ve mesafeler şuurlarla, vicdanlarla, düşün­celerle, tepkilerle ölçülür; durumlar, tutumlar, canlı insan ha­linde, ya da hayat giydirilmiş tabiat şahıslan halinde çizilir. Hal­ler, tutumlar, olaylar muhtelif sahnelere ayrılarak gösterilif amma bütün sahneler bu temel Özelliğini taşır.

Bütün bu sahnelerde hiç eksik olmıyan diğer temel bir özellik de şudur: Anlatılan bu sahneler, bugün karşımızda ha­zır vaziyete getirilmiştir. Göz onu görür, kulak duyar, iki âîenı arasındaki fasıla çok kısalmiş hattâ bazan arada hiçbir fasıla kalmamıştır. Çoğu defa öteki dünya yaşanan dünya olur da bu dünya, maziye karışmış gibi bir hal alır, insanlar âhirette bulunur ve yaşadıkları bu dünyadaki izlenimlerini hatırlarlar, işte bu özellik, âhiret sahnelerinin tesirini artırmakta, bu sahneleri ruhta canlandırmakta, histe onların tesirim kuvvet­lendirmektedir. Bu özellik muhtelif vasıtalarla temin edilmiş­tir. Bir kısmını arz edelim:

Kâh olur ki, sahnenin başı dünyadadır, sonu âhirettedir.

Araya fasıla girmeden sahnenin yaşantısı devam eder. Bu âhi­ret hayatı sana yakından da yakın gelir. Ve insanlığın bü uzun merhaleyi gayet kısa zamanda aşarak göçüp gitmekte olduğumı sorursun.

İnsanın üzerinden, hiç anılan bir şey olmadığı bir zaman geçmedi mi? Biz inşam karışık bir nutteden yarattık. Onu de­neriz, bunun için onu işitici ve görücü yaptık. Doğrusu biz ona yol gösterdik: Ya şükreder veya nankördür, inkâr eder. Biss kâfirler için zincirler, demir halkalar ve çılgın alev hazırladık. Şüphesiz iyiler, kâfur karışık bir kadehtan içerler. Bu öyle çeşmedir id Allah'ın kulları ondan içerler, onu istedikleri ye­re akıtırlar.»  (insan suresi: 1-6)

Ve tema devam ediyor, naîm ve azap sahnelerine geçiyor.

Bu uzun merhaleleri insanın, birkaç saniyede katettîğini sanıyorsun. Bu, öyîe bir gerçektir ki insan yaratılmazdan, hiç-birşey olmazdan önce başlıyor, cennette ve cehennemde son buluyor. Ve arada sadece^kısa birkaç olaylık bir hayat vardır.

Kâh dünya ve âhiret, ikisi de yan yafta mevcuttur. îşte şu topluluk cehennemin içinde bulundukları halde peygamber­den azap getirmesini istiyorlar: «Acele azabın gelmesini sen­den istiyorlar. Oysa cehennem kâfirleri kuşatmıştır.»

Bazan bir olay dünyada başlıyor, âhirette tamamlanıyor:

İşte Fir'avn dünyada kevmine önderlik ediyor, cehennemde de onlara öncülük etmektedir:

Doğrusu biz, Musa'yı âyetlerimizle ve apaçık bir yetki ile Fir'avn'e ve adamlarına gönderdik. Ama onlar Fir'avn'in emri­ne uydular, onun peşinden gittiler. Fir'avn'ın işi de selâmette değildir. Kıyamet günü kavminin önüne geçer, onları ateşe ge­tirir. Orası da ne kötü bir gidilecek yerdir.» (Hud: 96)

Bazan da dünya ile âhiret sahnelerini çift zikrede- Ayrı ayrı. Sanki ikisi de şimdi yan yana mevcuttur. Kâh biri, kâh öteki Öne geçer:

Yıldızlar mahvoİduğu zaman, gök yanldığı zaman, dağlar pamuk gibi atıldığı zaman, peygambere (ümmetlerine şahidlik etmeleri içün) vakit bildirildiği zaman. Hangi güne bırakılmış­tı? (Davaların ayrılacağı) fasıl gününe. Fasıl gününün ne oldu­ğunu sana ne bildirdi? O gün yaianlayıcıîann vay haJjine. Ön­cekileri helak etmedik mi? Aramdan sonrakileri de onlara ka-tanz. İşte biz suçlulara böyle yaparız. Yaianlayıcıîann vay ha­line o gün. Sicd âdi bir sudan yaratıp belli süreye kadar sağlam

bir yere yerleştirmedik mi? Buna gücümüz yetti, hem de ne gü­zel güç yetireniz. Yaianlayıcıîann vay haline,o gün. Biz yer yüzünü, dirilerin ve ölülerin toplantı yeri yapmadık mı? Orada

yüksek sabit dağlar yaratıp sizi tatlı bir su iJe anlamadık mı? Yalanlayscıların vay haline o gün. «ifaydı yalanlamakta oldu­ğunuz şeye gidin! O üç dallı gölgeye gidin. Ne gölge yapar, ne de ateşten korur o. O gölge, kaba ağaçlar gibi kıvılcım (lar) sa­çar. Sanki o (her kıvılcım) san bir halattır. YalaBİayıcıîarin vay haline o gün!».. (Mürselat suresi Kâh haberden inşaya (yani emre), tavsiften konuşmaya geçer, sanki sen, konuşmanın cereyan ettiği sahne karşısında imişsin gibi' gelir sana:

«Ölüm sarhoşluğu gerçekten geldi. Bu, senin kaçmakta olduğun şeydir. Sur'a üflendi, işte bu kendisinden uyarılan gündür. Her nefis, yanında bir sevk edici ve bir şahid olduğu halde gelir. «Sen, bugünden gaflette idin. Biz s.enin perdeni kaldırdık, bugün artık gözün keskindir.» Yakınındaki (şeytanı, arkadaşı) dedi: «İşte yanımdaki hazır.» «Her inatçı, inkarcı, hayra engel, mütecaviz, şüpheci, Allah ile beraber tanrılar ka­bul eden  kişiyi  cehenneme atın,   onu  şiddetti  azaba  sokun. (Kâf suresi)

Kâh dünyadan bahseder Öyle ki dünya geçmiş, mazi olmuş ihirette imişiz gibi:

Küfredenler, bölük bölük cehenneme sevkedîldiler. Oraya" çeldikleri zaman kapılan açıldı. Muhafızları onlara dedi İd: »ize rabbımizm âyetlerini okuyan ve sizi bu gününüzle karşiacağımz hususunda uyaran kendi aranızdan peygamberler mi? Dediler: Evet geldi, fakat (bîr kere) azap kelimesi Şiirlere gerçekleşmiş oldu!»  (Zümer: s.)

işte böyle çeşitli ifade renkleri sahneye ayrı ayrı hariku-îde özellikler katarlar. Sahneyi gözle görülür, elle tutulur getirirler. Şüphesiz bunun, ruhlardaki tesiri bakımından önet büyüktür.

Bu sahnelerde ve bütün Kur'an tablolarında görülen üçün-ü bir özellik de tenasuk (uyum) Özelliğidir. Kur'an'da Edebi 'asvir'de buna ait bir fasıl ayırmıştım. Orada söylediklerimiz, Kıyamet Sahneleri»ne de uyar. Bu öyle bir uyumdur ki önce annenin cüzlerinde görünür. Bu cüzler birbirleriyle uyumlu lur. Temasül, teşabüh, tedai ya da tekabül renklerinden biri e hiç aykırılık, tezad olmıyan bir hava içinde uyuşurlar. Sa-iyen bu uyum, kelimelerin musikisinde kendini gösterir. Bazı ımavüar bu musiki, kelimenin manasım da canlandırır. Ve da­na bu ses, diğer kelimelerle uyuşarak sahnenin havasına tam ygun bir ahenk temin eder. Demek ki sahneye eş olan mu-iki, sahnenin havasını tamamlamakta, uyandıracağı duygu-ira münasip düşmekte ve genel gayenin tasvirinde kelimelere yardımcı olmaktadır. Üçüncü olarak bu uyum, sahnenin keli­meleriyle, manalariyle, musikisiyle, ikaiyle arzedildiği siyakla! beraber bir bütün teşkil etmesinde kendini gösterir. Sahne is­ter takip, ister delil getirme, ister bir kaziyyeyi tekid, ister bir imam tesbit için sevk edilmiş olsun, her şeyiyle uyumlu bir bü­tündür Kur'anda kıyamet sahneleri dînî gaye için sevk edilmiş­tir." Kur'an'm temel gayesi budur. Fakat bunlar sanat duygusu yoliyle dinî şuura ulaşır. Sanat yoliyle dine hizmet eder. Bu uyum renklerini burada açmak istersek Kur'an'da Ede'bî Tasvir adlı eserimizde olduğu gibi uzun bir fasıl ayır­mamız gerekecektir. Onun için bu kısa sözlerle yetinmek isti­yoruz. Ve bu kitaptaki sahnelerin takdimine başlıyoruz. Sah­nelerdeki ahengi meydana çıkarmak için bunlardan bazı ör­nekler üzerinde durduk ve makamın iktizasına göre nasıl bir ahenk bulunduğunu gösterdik.                                             

Diyorum ki: Hepsinde değil, bazıları üzerinde durduk ve: bunları diğerlerinin kıyaslanacağı birer örnek yaptık. Çünkü hepsi üzerinde ayrı ayrı durmak kitabın hacmini büyüteceği gibi tekrar da meydana getirir. Okuyucu ayrıntılariyle açıklan­mış bu örnekleri inceledikten sonra diğerlerim de bunlara ko­layca kıyas edebilir.

Bu sahneler, kıyamet günündeki deh§et ve korkuyu tas vir ediyor. O korku ki bütün tabiatı sarar, insan ruhunu kap lar, titretir. Canlıların iştirak etmediği hiçbir sahne yok gi bidir. Tabiat k,endi başına donuk kalmaz. Tabiat olaylarını canlılar karışır veya tabiatın kendi'si canlanır. Her korku sah nesinde muhakkak bir çeşit hayat deprenir. B?-zan sahned görünen kahramanlar, bizzat tabiatın bütün fertleridir. Bazaı da akıl sahibi insanlar, ya da muhtelif hayvanlardır. Bazan d, sahne bunlar arasmda müştereken paylaşılır. Üçü beraber safc nede rol alırlar. Bu kahramanlar sağır tabiat, dilsiz havyarlar, konuşan insanlar olur, sahnede bunlar beraber ortaya .çı­karlar ;

Güneş, dürülüp döndürüldüğü zaman» yıldızlar düşüp para-Jidığı zaman, dağlar yürütüldüğü zaman, doğurması yaklaş-ılş develer başı ( bırakıldığı zaman, valisi    hayvanlar biraya toplahîdiğı zaman, denizler kaynaşürildığı zaman, ruh r (bedenlerle) çifleş tirildiği zankan, diri diri toprağa gömül­üş kız çocuğun hangi günahından dolayı öldürüldüğü sorul zaman, (amel) defterler (i) açıldığı zaman, gök yerinden natıldiğı zaman, cehennem alevlendirdiği zaman, cennet yak-jtınldığı zaman:  Kişi  dünyada ne yapıp  gönderdiğini bile­ktir.» (Tekvir sûresi: 1-14)

Korkunun- yeri, göğü, hayvanı, insanı, küçüğü, büyüğü, ıneti ve cehennemi nasıl sardığını görüyorsun. Hepsi de işet, ürperti- ve bekleyiş içindedir.

Bazan da kıyamet sahnelerini hareket ettiren, kımıldatan kuvvet korkudur;

O vak'a vukubuldu bir, olmaz vak'asına yalan diyen Alçaltır, yükseltir. Yer bir sarsılış sarsıldığı, dağlar bir serpitfş serpildiği, hepsi toz duman haline    geldiği zaman...» (Vakıa sûresi: 1-6)

Bazan bu korkuyu, bir insan gölgesi, onun   davranışları, tepkileri içinde görüyoruz:.

O gün kişi liardeşlnden, amıeskıden, tabasından, eşinden ve oğuîlannâaiı kaçar. Onlardan her birinin o gün başından aş-km bir işi vardır.» (Abese: 34-37)

«Her ümmetten bir şahid ve seni de bunların hepsine şa-hid getirdiğimiz zaman nasıl? O gün inkâr edip Resûl'e isyâr edenler, isterler fei yer üzerlerine düzelsin (yerin dibine " Ier) ve Allah'tan hiçbir sözü gizliyemezler.»

«Ey insanlar, rabbımızdan korkun: Zira o kıyamet sa­atinin sarsması cidden dehşet bir şeydir. O gün görürsün emziren emzirdiğine oralıklı değil, gebe karnında taşıdığı yav­ruyu düşürür! İnsanları sarhoş sanırsın oysa sarhoş değiller­dir. Fakat Allah'ın azabı şiddetlidir» (Hacc: 1-2)

Bazan da bu büyük korkuyu tasvir eden tabiat da kork­makta insanlara katılır:

O gürültü. O gürültü nedir? O gürültü koparacak olanın olduğunu sana ne bildirdi? O gün insanlar çırpınıp dökülen pervanelere dönecek. Dağlar da atumış yün gibi    olacaktır.» (Karla.)

O gün yer ve dağlar sarsılır, dağlar erimiş kum yığınına löner. Biz size üzerinize şahid bir elçi gönderdik. bir elçi gönderdiğimiz gibi. îlravn resule isyan etmişti de biz de onu vahim bir şekilde yakalamıştık. Eğer inkâr ederseniz, ço­cukta ihtiyar yapan, göğün dahi (korkudan) çatladığı o gü­nün şiddetinden kendinizi nasıl kurtaracaksınız?»  

Kur'an sahneleri naîm^ve azaptan önce olan hesap haile­lerini tasvir etmek ister. Bunu yaparken birçok arz metotları­nı kullanır. Anlatılacak halin muhtelif yönlerini ele alır.

Kâh arzı uzatır, öyle ki hesabın hiç kesilmeyip devamlı, olduğunu sanırsın. Kâh yıldırım süratiyle gösterir, perde göze dokunur dokunmaz kaldırılır. Bu ve öteki arz usulü, ruhu şuur temeline kurulu, halin tabiatı gereği olan bir sanat esasına meb-nîdir ki, neticede bu metotlar dini gaye ile birleşir ve onun ta­hakkukunu sağlar.

Kâh saJhne uzanır: «İnsanların hepsi Allah'ın huzuruna çıktılar. Zayıflar kibirlilere dediler: «Biz size tabi oldu idik. Şimdi siz, Allah'ın azabından azıcık bir şeyi üzerimizden kaldı-rabiliyor musunuz? (Ötekiler) cevap verdiler: «Allah bizi hi­dayete eriştirseydi, biz de sizi hidayete eriştirirdik. Artık sız-lansak da sabretsek de birdir bizim için. Çünkü kaçacak yeri­miz yoktur, olup bittikten sonra şeytan dedi ki: «Allah size gerçek va'detti. Ben de size vadetîm. Ama ben sözümden caydım. Esasen benim sizi zorlayacak bir kudretini yoktur:1 Sade­ce sizi çağırdım, siz de bana uydunuz. Artık beni ayıplamayın. Ben sizi kurtaramam, siz de beni kurtaramazsınız. Zaten ben, bundan önce beni Allah'a ortak koşmanızı da kabul etmemiş­tim. Şüphesiz zalimler için can yakan bir azap vardır..» (İbra­him: 21-22)

«O gün zalim, ellerini ısırır, der ki: Keski resulle bera­ber bir yol tutsaydım. Vah bana, nolaydı, keşld falanı dost edinmiyeydim. O beni, bana gelmiş olan zikirden saptırdı. Ta­bii şeytan insanı yalnız ve yardımcısız bırakır.» (Furkan: 27-29 i «Herkes kazancına bağlıdır. Yalnız sağ ehli (defteri sa­ğından verilenler) cennetlerdedirler. Suçlulardan sorarlar: Sizi Sekar'a (yakıcı ateşe; ne sürükledi?» Dediler: «Biz na­maz kılanlardan değildik. Yoksula yedirenlerden de olmadık. Batıla dalanlarla beraber biz de dalardık. Ceza gününü yalan­lardık. Nihayet ölüm bize geldi,» (Müddessir: 38-47)

Böylece birinci sahneyi konuşma ve çekişmeye, ikinci sah­neyi pişmanlık ve hasrete, üçüncü sahneyi de uzun itirafa terk ediyor.. Çünkü bu durumlar etkilenme ve etki yaprna için za­man ve uzunluk ister.

Bazan da arz kısa olur. Sahne göze görünür görünmez kaybolur:

Her nefse yaptığı amelin karşılığı tastamam verilir.  O, onîarm yaptıkları her şeyi bilir.» (Zümer: 70)

«Ne zaman ki Sura üflendi, artık o gün aralarında ne ne­sepler vardır, ne de bundan sorarlar.» (Mü'müran: 101)

«Suçlular simalarından tanınırlar, alınlardan ve ayaklar­dan tutulurlar.»

Kısaltma sebepleri sahneye göre değişiklik gösterir: Ba­zan arz kısaltılır, zira durum, sükûn celâl ve huşu' durumudur, Çıkışma/çekişme, red, münakaşa oraya gitmez. Bazan da sah­neden kesinlik kasdedildiği için tek bir cümle ile arz edilir. On­dan sonra her türlü çekişmeye son verilir. Bazan da her şeyin gayet açık olduğu anlatılmak için fazla söz söylenmez. Söze ihtiyaç olmayacak kadar açık olduğunu ifade için söz gayet kısa olur. îşte bu çeşitli sebeplerden dolayı arz kısaltılır. Bun­lar arzın kısaltılmasını gerektirir.

Bu sahneler, tekrar dirildikten sonraki naîm ve azabı tas­vir etmek isterler. Naîm ve azabı, bir kere duyunun dokunaca­ğı maddî bir varlık olarak takdim eder, bir kere de ruhun an-lıyacağı manevi varlık olarak tasvir eder. Bir kere de iki çeşidi bir araya getirir.

Gözle görülür elle tutulur maddî azap şu şekilde tecessüm eder: «Onlar ki altım ve gümiîşü yığar, onları Allah yo­lunda sarfetmezler, işte onları can yakan bir azap ile müjdele-O gün cehennem ateşimle o yığdıkları pullanır, sonra onunla alınları, yanlan ve sırtları dağlanır. îşte nefsiniz için yığdık­larınız. Yığmakta olduğunuzun tadını tadın.» (Tevbe: 34)

«tşte rablari hakkında tartışmaya giren iki taraf: Küfre­denler için ateşten elbiseler biçilmiştir. Başlan üstünden de kaynar su dökülür. Bununla kannlardakiler ve derileri eriti­lir. Onlar için demir topuzlar da vardır. Ne zaman uğradıkları gamdan kurtulmak için oradan çıkmak isteseler tekrar oraya geri çevrilirler: «^Tadın yakıcı azabı!» (Hac suresi: 19-22)

Gördüğün gibi bu Öyle bir azaptır ki derilere, karınlara te­mas ediyor, barsakları ve cisimleri kızartıyor!

Görülen, duyulan maddî azap şu tabloda da kendini gös­teriyor: «Defteri- sağdan verilenler, ne mutludur o sağcılar: Sedir ağaçlan, sallanılan sarkmış muz ağaçlan içinde, uzamış gölge altında, çağlayarak akan su başında, birçok meyva ara­sında. Ne tükenir, ne yasak edilir. Yüksek döşekler Üstümde. Biz o ashabı yemin için o güzelleri yeniden yarattık, bakire, şuh vs aynı yaşıtta yaptık.» (Vakia Suresi: 27-38)

«Şüphesiz korunanlar için en güzel bir gidilecek yer var­dır: Kapı Sarı onlar için açılmış Adn cennetleri. Orada (kol­tuklara) dayanmış olarak birçok meyya ve içecek isterler. Yanlarında da gözlerini sadece eşlerine dikmiş aynı yaşta ga­zeller, «îşte bu, hesap günü için size vadedilenlerdir.» (Sad su­resi: 49-54)

Bu da bir nimet ki, karınlar, cisimler faydalanıyor, uzuv­lar ve bedenler lezzetini duyuyor.

Naîm ve azap, bazan incelir, ince bir ruhî gölge haline gelir. Yalnız ruhlara mahsus ya da yüze serpilen ruhi bir zevk veya azap. Nimet için şu örneği verelim:

«tman edip salih amel işliyenler için Rahman, sevgi yara­tacaktır.» (Meryem: 96) «Allah'a ve rasûlüne itaat edenler, işte onlar AUahJuı kendilerine nimet verdiği peygamberler, /Sidt&kler, şehîdler ve salihlerle beraberdir. Onlarla arkadaş­lık ne güzeldir.» (Nisa: 69)

Ruhî azap için de şu örneği verelim: «Biz sizi yakın bir azap ile uyardık. O gün kişi ellerinin yapıp Öne gönderdiğine bakar. Ve kâfir der ki:

«Ah keski ben toprak olsaydım!» (Nebe' SûretsıJ

«Görsen bir onlan Bablan huzurunda durduruldukları za­man. Rab dedi:» «Bu, gerçek değil miydi?» «Evet, dediler, Eabbımıza andolsun ki gerçekmiş.» (Ahkaf: 34)

Ve daha böyle naîm ve azabın insan içinde, ruhunda hu­zur, sevgi yahut pişmanlık, 'hüsran, kendini ayıplama şeklinde tezahür eden nice sahneleri.

Bazı kere de nimet, yahut azap çeşitleri çift olur. Maddî ve manevî olanı bir arada bulunur. Maddî nimet veya azap, ruhî nimet veya azap ile karışık halde görünür. Nimet ve azap sahneleri ekseriyetle böyledir.  Maddî nimet veya  azabın ya­nında manevî nimet ve azap da vardır. Bazı örnekler verelim:

«Korunanlar, cennetlerde ve nur akımı içindedirler. Muk­tedir bir hükümdarın huzurunda doğruluk koltuğunda.» (Ka­mer: 54-55)

«Muhakkak cennet ehli, bir zevk ve neş'e    içerisindedir. Onlar ve eşleri, gölgeler içinde koltuklara    yaslanırlar. Onlar ( için orada   meyva var ve   istedikleri her   §ey. Rahim   Kab den da sözle selâm.» (Yasin Suresi).

«O gün müminleri ve mu'mineleri görürsün ki nurları ön­lerinde ve yanlarında koşuyor. «Bugün size müjdeler olsun. Altlarından ırmaklar akan bahçeler sizin.» (Hadid: 12)

Maddî .ve manevî azabm karışık olduğu azap sahnelerine de örnek yerelim:

«O zakkum ağacı günahkârların yemeğidir. Erimiş demir gibi; karınlarda kaynar, sıcak suyun kaynaması gibi. «Tutma onu, cehennemin ortasına sürükleyin, sonra başı üstünden kay­nar su azabından dökün.» Tad, zira sen, evet sen güçlü şereflisin (Öyle sanıyordun). İşte bu şüphelenip durduğunuz şeydir.» (Duhan: 43-51)

«O gün onlar cehenneme bir atılışla atılırlar «İşte bu si­zin yalanlamakta olduğumuz şeydir. Şimdi bu sihir mi imiş, yoksa siz mâ görmüyordunuz?»  (Tur: 13-15)

«Küfredenlere gelince: Onlar için cehennem ateşi: Üzerin-ne hükmedilmez ki ölsünler. Kendilerinden cehennem azabı da hafifletilmez. îşte biz her nankörü böyle cezalandırırız. Onlar orada bağrışıp feryadedeler: Rabbimiz bizi çıkar, yapmış ol­duğumuz iş gibi değil iyi iş işliyelim. «Öğüt alanm öğüt alabi­leceği kadar bir süre sizi yaşatmadık mı? Sîze uyarıcı da gel­di. tadın, zalimlerin bir yardımcısı yoktur!» (Fatir: 36-37)                                         

Görülüyor ki maddî naîme, bir çeşit manevî ikram, zevk; maddî azaba da ruhî bir üzüntü ve ızdırap eşlik etmektedir. İkisi de ruh ve his tarafından algılanmaktadır. Böylece nimet ya da azap kat kat olmaktadır.

Nimet ve azap müşahhas bir şekilde tasvir edildiği gibi, ayrıca kelimelerin attığı bir gölge ortamı, taşıdığı işaretler vardır ki nimet ve azap vasfedilmese de bu bölge ortamı, bu işa­retler ruha nimetin huzurunu yahut azabın, darlığını duyu­rur.

Meselâ mü'minlerin şöyle dediğini işitiyorsun:

«Bizden üzüntüyü gideren Allah'a hamdolsun. Şüphesiz Rabbimiz gafur, şekûrdur. O bizi kendi keremiyle asıl du­rulacak eve kondurdu. Burada bize yorgunluk gelmiyecek; burada bize usanç dokunmıyacak.» (Fatır sûresi: 34)

Bak, rahatın serinliğini, nimetin lezzetini, itmi'nanın ver­diği iç sükûnetini huzurunu nasıl hissediyorsun. »         Cehennemde surlar arkasından    seslenen kâfirleri de işi­tiyorsun:

«Ey Malik, rabbın bize hükmetsin, bizi öldürsün! (Zuh-ruf: 77) Bu yalvarıştan göğüslerinin nasıl daraldığını, azabın acısını, ateşin kızgınlığını, cehennemin yakışını, hissediyorsun. Bu da cehennemin hasıl olduğunu sana söylemese de ifadeden onun nasıl olduğu anlamanı sağlıyor.

înkâr eden, Rasule karşı gelenlerin durumunu okuyorsun «înkâr edip Rasûle karşı gelmiş olanlar, o gün isterler ki yer kendileri)? i altına alsın da dümdüz olsun.» Her ümetten bir şahid çağırıldığı, resule küfredip resule isyan edenlere şahid getirildiği zaman, o karşılaşmadaki kahredici yüz üstü kalma ve öldürücü utancın manevi hali, kelimelerin attığı göl­ge ve işaretlerle çizilmiştir.

Yine okuyorsun: «O gün bu azap kimden çevrilmişse Allah ona rahmet etmiştir.» (En'am: 16) Sırf çevrilmesi dahi Allah'­ın rahmeti sayılan bu azabın dehşeti sana çizilmiş oluyor. A-zabm kendisi hakkında birşey söylemese de bu işaret onu anlat­maya kâfi. iste böyle sür'atli, hafif bir işaret, bir bölge gayet haşin tabloların yerini tutmaya kâfi geliyor. Artık onların uzun uzun tasvir edilmesine lüzum kalmıyor. Ondan sonra bu göl­ge ve işaretleri çizmek, tasvir etmek hayale kalıyor. .Yapılan bu işaretten sonra hayal, oradaki ahvali ayrmtılariyle çizebi­liyor.

Kıyamet sahnelerinin en güzellerinden biri de şirk,koşan­larla tanrıları, ya da tabi'lerîe metbuları arasında geçen o sert" münakaşa; naü'minlerle melekler yahut mü'minleıle mü'minler arasında geçen o tatlı konuşma, sohbettir. Kur'anı Kerim­de bunun muhtelif desenleri var." Biz kitabın bu ek faslında sadece bazı örneklerini sunmakla iktifa edeceğiz (Tafsilatı ileride gelecektir)  :

«Zulmedenler azabı gördükleri zaman gerçekten bütün kuvvetin Allah'a aid olduğunu ve Allah'ın azabı şiddetli oldu­ğunu görselerdi! O vakit tabi olanlar, tabi olunanlardan uzak durdu. Azabı gördüler, aralarındaki bağlar kesildi. Uyanlar dediler M: Ah bir daha dünyaya gitmemiz mümkün olsaydı da şimdi onlar bizden nasıl uzak duruyorlarsa biz de onlar­dan öyle uzak dursayçUk! Böyleed Allah onlara, amellerini hasret olarak gösterir. Onjlar artık ateşten çıkacak değiller­dir.» (Bakara suresi: (165-166)

«Zalimler rablan huzurunda durdurulmuş, birbirlerine söz atarlarken bir görsen: Zayıf görülenler, büyüklenenlere der ki: Eğer siz olmasaydınız, biz inananlar olurduk. Büyük­lük taslıyanlar da zayıf görülenlere der İd: Yani size hidayet geldikten sonra biz mi sizi ondan çevirdik? Hayır zaten siz suçlu idiniz! Zayıf görülenler büyüklük tashyanlara der: Ha­yır, siz gece gündüz bizi kandırıyor, Allah'ı inkâr edip ortaklar koşmamızı emrediyordunuz. Azabı görünce içlerinden pişman oldular, inkâr edenlerin boyunlarına    demir halkalar geçirdik.  Yaptıklarınfdan başka bir şeyle mi cezalanıyorlar?»

(Seba' Sûresi: 31-33)

«...Yanındaki şeytan dedi: Kabbımız, ben onu azdırma­dım. O zaten uzak bir sapıklık içinde idi (yoldan çok uzak sap­mıştı). (Rab) dedi: Benim huzurumda çekişmeyin. Ben sizi Önce uyarmıştım.» (Kaf suresi: 27-29)

Bunlar cehennem ehli arasındaki sert çekişmeyi gösteri­yor. Bir de cennet ehli arasındaki o tatlı sohbete bakalım:

«Birbirlerine döndü, soruşuyorlar: Dediler: Biz kendi ailemiz içinde bile korkuyorduk. Onun için Allah bize lütfetti de bizi kavurucu azaptan korudu. Biz bundan önce de O'na yalvarıyorduk. O iyilik edendir, merhametlidir.» (Tur Suresi: 25-28)

«Birbirlerine döndü, soruşuyorlar: İçlerinden biri dedi ki: Berim bir arkadaşım vardı, diyordu ki: «Sen de mi öldük­ten sonra dirilmeyi kabul ediyorsun? Biz öldükten topra,k vs kemik olduktan sonra mı? Biz mi dirilip ceza göreceğiz?» Siz onu gördünüz müf Dedi. Baktı, onu cehennemin ortasında Kördü. Dedi ki: Tallahi sen az? daha beni de mahvedecektin. Eğer Kabbımm bana nimeti olmasaydı, ben de oraya götürü-lenierden olurdum. Nasıl mış bak? Biz ilk ölümümüzden baş­ka bir daha Ölmiyeceğiz, azap da görmiyeceğiz öyle mi?» (Saf-fat: 50-59)

Bu harikulade güzel sahnelerden verdiğimiz bu kadarhk örnekle şimdilik yetiniyoruz. Bundan sonra her suıedeki kıya­met rahneleri, ayrı ayrı, uzun izahlarla takdim edilecektir. Bu özetle burada sahnelerin asıl karakterlerini tabiatlerini, özelliklerini, çeşitlerini ve usullerini genel bir şekilde açıkla­mak istedik.[26]

 

Kıyamet Sahneleri Kalem (Nün) Süresi [27]

 

«O gün bacaktan açılır, secdelere çağırılırlar ama, yapa­mazlar. Gözleri korkmuş, kendilerini bir zillet kaplamış. Sağ­lam iken de secdelere çağırdıyorlardı.»

Burada hayal için kıyamet sahnelerinin canlı bir Örneği göze çarpıyor. îşte dünyada secdeye çağırılıp da âhiret günü­nün olmıyacağma güvenerek çağırıya uymıyanlar. Şimdi bun­lar yine çağırmıyorlar. Ama iş ciddîden ciddî. Bacak ve bilek sıvanmış. Kendilerini üzmek ve azarlamak için secdelere çağırılıyorlar. Geçmişi telâfi zamanları geçmiş artık. Secde yapa­mıyorlar. Ya münasip vakit geçtiğinden yapamıyorlar, ya da kendilerini kaphyan dehşet ve korku kendilerini hareketsiz hale toktuğn için secde yapamıyorlar. Korkudan bacakları birbirine dolanmış, belleri bükülmüş, ibadet huşuunu kabul etmiyorlardı, şimdi zillet huşuu altında eziliyorlar. Bu ceza on­ların yaptıklarına uygundur.

Buradaki korku, ruhî, manevi ve gayet etkin bir korku­dur. Bunu biz korkmuş, gözleri dönmüş, üzüntü, azar ve tevbih karşısında kalan, yapabilirken yapmadıkları için simdi de yapamıyacaklan şey kendilerinden istenen bu şahısların davranışırın saldığı gölge aralığından seziyoruz.

Burada durum öylesine canlanıyor ki Allah'ın, yalanh-yanların sözlerinden sıkıntıya düşen Resul'a dönüp şöyle de­diğini görür hale geliyor insan:

«Beni bu sözü yalanlıyanlarla yalnız bırak», sana bir şey yok. Sen çekil aradan, ben onun hakkından gelirini. O, bu söz­le ne kasdedildiğinden gafildir. Elinde bulunan şu geçici nimete, servete aldatıyor. Oysa o, kendisini biraz Önceki vahim sah­neye çekip götüren bir tasmadan, yulardan başka bir şey değil:

«Biz onları bilmedikleri yerden yavaş yavaş çıkarır, yuvarla­rız. Ve ben onların ipini uzatırım. Benim tuzağım sağlam­dır.» Bunu bilecekler ama bilmeleri kendilerine hiç fayda vermiyecek bir zamanda bilecekler. «O gün bacaktan açılır, sec­delere çağırılırlar, ama yapamazlar.» Korkunç sahneyi göster­dikten sonra söylenen bu kapalı tehdid, insanın ta derinlikleri­ne işliyor, hissi titretip ibret almaya hazırlıyor.[28]

 

Müzemmtl SURESİ [29]

 

Bîz Fir'avn'e bir resul gönderdiğimiz gibi size de üzerinize salıid bir resul gönderdik. Fir'avn resule isyan etti, biz de onu feci bir şekilde yakaladık. İnkâr ederseniz, çocukları ihtiyar yapan, (dehşetten) göğün dahi çatladığı bir günden nasıl ko­runacaksınız? O'nun va'di yerine getirilmiştir. Bu, bir Öğüt­tür. Diliyen rabbine giden yolu tutar.»

Bizim yanımızda nice ağır ağır demir halkalar ve şiddetli salgın bir ateş ve üzüntü veren bir yemek ve can yakan bir azaplar.» Bu tehdid bilhassa «Ulî'n-na'me: Servet sahibi» nin yalanlamasına karşılık olmaktadır. Üzüntü veren yemek, nimetin karşısındaki cezadır. Nimet sahipleri bun)u hakket-mişlerdir. Zira nimetlerinin, servetlerinin kadrini bilip onu kendilerine veren Allah'a şükretmemişlerdir. Sen onların tu­zaklarına ,sabret, onlardan uzak dur, tepkilerine, öfkelerine hakim ol. Uzak durmak kolay mı? Bunu yapabilmek için baş­ka bir güce, sabr-ı cemile ihtiyaç vardır. Sabret, onları bana bırak. Onların işine ben bakarım. Mühlet de versem aldırma, kısadır. O korkunç gün için benim yanımda bağlar, bukağı­lar vardır. Onlara vurulmak suretiyle işkence göreceklerdir. Bir yakıcı ateş de var ki onları yakıp kavuracaktır. Bir yemek vardır, onlara sadece keder ve sıkıntı getirecektir. Bir can yakan azap vardır.

Ve sonra korkunç günün sahnesi çiziliyor:

«O gün yer ve dağlar sarsılır ve dağlar   erimiş kum yığınla döner.»

İşte korkunç bir tablo. Bir dehşet ki yalnız insanda kal­mıyor, bütün tabiatı ve bütün insanlığı sarıyor. Eğer gücü yeterse hayal, bütün tabiatın, yerin, dağların sarsıldığı bu korkunç sahneyi kavrasın, buiia dayansın. Biz size, sizin hi­dayetiniz için| çalışan, size şahid bir peygamber gönderdik. Böyle bir elçi ğöndermeiden sizi bu hale atmıyoruz: «Biz Fir' avn'e bir resul gönderdiğimiz gibi size de üzerinize şahid bir resul gönderdik. JPîr'avn resule isyan etti. Biz de onu feci bir şekilde yakaladık.»

Peki siz de o kuvvetli Fir'avn gibi yakalanmak mı isti­yorsunuz? Bu dünya soir bulduğu zaman «İnkâr ettiğiniz tak­dirde çocukları ihtiyarlatan, dehşetinden göğün bile çatladığı bir günden nasıl korunacaksınız?»

Buradaki korkunç tabloda dehşetten gök çatlamış, arz ve dağlar sarsılmış çocuklar da ihtiyarlamıştır.' Bir korku ki sağır tabiatta,, canlı in'sanda tablosunu çiziyor. Hayal bu can­lı tabloları seyrediyor. Seyrettikçe de insanın tüyleri ürperi­yor. Ve Kur'an bunu daha da pekiştiriyor: «Onun va'cti yapıl­mıştır:» Bunda şek ve şüphe yok. Bu, uyarma Öğüt verme ve hatırlatma içindir.      

«Bu bir Öğüttür, hatırlatmadır. Dileyen rabbine doğru bir yol tutar.» Elbette Allah'a giden yol, bu çetin belâya, bu felâkete giden yoldan emindir, kolaydır, güzeldir![30]

 

Müddessir Suresi [31]

 

O boru öttürüldü mü bir, işte o gün, çetin bir gündür. Kâ­firlere kolay değUdir. Bırak bana o adamı İd kendisini tek ola­rak yarattım, ona uzun boylu mal, gözönünde oğullar verdim ve kendisine bir döşeyiş döşedim. Sonra kalkmış daha fazla vereyim diye göz dikmiş. Hayır çünkü o, bizim âyetlerimize karşı bir inatçı kesildi. Ben onu dimdik sarpa sardıracağım. Zi­ra o bîr düşündü, ölçtü biçti, kahrolası nasıl da ölçtü biçti. Yine kahrolası nasıl ölçtü biçti?! Sonra baktı sonra kaşını çattı, suratını ekşitti, sonra döndü, büyüklük tasladı da dedi ki: «Bu, başka değil, sadece tesirli bir sihir. Bu başka değil, sade­ce bir beser sözü. Onu Sekara yaslıyacağım. Sekar nedir bi­lir misin? Ne kor, ne bırakır, insanın derisini kavurur. Üze­rinde on dokuz (bekçi vardır). Biz cehennemin bekçilerini hep melekler yaptık. Onların sayılarını da inkâr edenler için bir fitne kıldık. Kendilerine kitap verilmiş olanlar da iyice inan­sın, iman edenlerin imanını artırsın (diye böyle yaptık). Ken­dilerine kitap verilenler ve inananlar şüpheye düşmesinler. Kalblerinde hastalık bulunanlar ve kâfirler: «Allah bu misal­le ne demek istedi?» desinler. İste Allah dilediğini şaşırtır, di­lediğini doğru yola iletir. Ve rabbinin ordularını kendisinden başkası bilmez. Bu, insan için bir öğütten başka bir şey değildir. Hayır hayır o aya, dönen geceye, ağaran sabaha andol-suii ki: O, beşeri uyarıcı olarak büyüklerden biridir. İçiniz­den ileri gitmek, ya da geri kalmak istiyen kimse için. Her ne­fis kazancına bağlıdır. Ancak kitabı sağından verilenler cen­netlerdedir. Suçlulara sorarlar: «Sizi Sekar'a (bu yakıcı ate­şe^ ne sürükledi?» Derler İd: Biz namaz kılanlardan olmadık. Yoksula da yedirmiyorduk. Batıla dalanlarla beraber biz de dalıyorduk. Ceza gününü yalanlıyorduk. Nihayet bu halde iken bize ölüm geldi.» Artık onlara şefaatçilerin şefaati fayda vermez. O halde bunlara ne oluyor ki arslandan ürküp kaçan yabani eşekler gibi öğütten yüz çevirip kaçıyorlar?»

Bu kıyamet sahneleri, Hz. Resule, peygamberliğin güçlük­lerine sabretmesini emreden âyetlerden sonra gelir: «Ey ör­tüye bürünen, kalk, uyar. Rabbım tekbir et, elbiseni temizle, kötü şeylerden uzak dur yaptığın iyiliği çok görerek başa kakma, rabbın için sabret.»

Bu surenin, Müzzemmil Suresinden sonra gelmesi tercihe elverişlidir. Burada sabr ile emir, hemen hemen oradaki sabr ile emir gibidir. O mahiyettedir.

îlk defa burada Nakur'a nakredilmekten, yani Sura [32] üflemmekten bahsedilir. Kulağa çarpan şiddetli sesten dolayı Sur'a liflemek nakr'a benzetilmiştir [33] Bu başlayış, şu âye­te zemin hazırlamaktadır: «İşte o gün, çetin bir gündür, kâ­firler için kolay değildir.»

Bu ifade, azabı belirsiz, kapalı bir şekle sokmaktadır. İn­san bu müphem azabı duyunca nefeslerini tuta tuta şiddetli bir korku ile merak eder, o güç güne kafasında belirli bir şekil veremez, merak içinde ürperir kalır. Gaye insan ruhuna korkunç bir hal bırakmaktır. Asıl hedef budur. Bu hedef tahak­kuk etmiştir.

Tabii ruhta yapacağını yapınca, sükûnet ve sessizlik için­de insana bu gizli korkuyu soktuktan sonra artık maliyle, mevkiiyle öğünen adamı tehdid etmenin en uygun zamanı gelmiştir. Resul o adamla o korkunç günün sahibi olan Allah arasından çekilecek, ikisini    yalnız bırakacaktır:

«Benimle o yarattığımı yalnız bırak.» ilh.

Beni onunla yalnız bırak... Aman Allah'ım ne felâket! O yüce kuvvetin, şu zayıf mahlûk kargısına çıkması! Ben ona çeşitli nimetler vermiştim. Burada mahsus nimet bir bir anla­tılıyor, söz uzatılıyor. Çünkü böyle olması gerekiyor.

Sonra da kalkmış daha da vermemi umuyor.» Hem şükretmi­yor, nimeti verene inanmıyor, hem de O'ndan nimet istiyor. Hayır, ona artık hiçbir şey vermiyeceğim. Aksine:

Onu dimdik bir yokuşa sardıracağım» Onun burnunu yere sür­tüp, sarp yokuşa dikeceğim demiyor da:

«Onu bir sarpa sardıracağım» diyor.

«Onu Sekara atacağını. Sekar    nedir bilir misin? Ne kor ne bırakır, beşere susamış,    deriyi kavurur. Üzerinde    muhafız var.»

Böylece Sekar resmi çizilmiştir. Önce cehennemin hem korkusunu ruha salıyor: nedir bilir inisin?» Sonra resmini çiziyor: Her şe­yi yakıp yutan, ıhiçbirşey bırakmıyan.. Bütün bunlardan sonra da behere susamış, ona musallat olmuş. Kaba ve haşîn bir şe­kilde beşere saldırıyor, korkunç alevleriyle insanların derileri­ni kavurup döküyor. Bu kadar da değil. Üzerinde de mütead-did bekçiler var. Öyle bekçüer ki bizim arkadaşlarımızın kuv­veti nedir ki onların yanında?! Ne kendileri onlarla bağa çı­kabilir, ne de aileleri, ana babaları, oğulları, bütün kavim ve kabileleri kendilerini onların ellerinden alabilir. Burada zikr­edilen sayı, sırf çokluğu göstermek içindir: «Rabbm askerle­rini ondan başka kimse bilmez.»

Bu gösterilen Sekar tablosu, sırf Öğüt vermek, tesir yap­mak, hakikati göstermek için olduğundan, bundan sonra ap açık göz önünde cereyan eden sahneler geliyor:

«Aya, dönen geceye, ağaran sabaha andolsun ki bu, bü­yüklerden biridir. Beşeri uyarmak içindir.» Burada histe çizi­len sahnedeki ahenk: Parlak ay, dönen gece, ağaran sabah hepsi apaçık birlik teşkil eder. Bunların içinde de:

«Bu, büyüklerden biridir, beşeri uyarmak idindir.» Bu apaçık görülen şeyler, beşeri uyarmak içi nlir. Batıda gizli bir şey yoktur. O halde her insan kendisi ı;in neyi dilerse onu seçer ve seçtiğini görür.

«Sizden ileri gitmeb veya geri kalmak istiyen kimse içindir bu uyarma.»

Ve her insan kazandığından sorumludur. Rehn edilen şey gibi kazanciyle bağlıdır:

«Her insan, kazandığına rehinlenmiştir, yalnız kitabı sağından verilenler.» Onlar, da kazandıklarından sorumludurlar, onunla bağlıdırîar ama yaptıkları iş hayır iş olduğundan dolayı on­lardan bağ çözülmüştür. O halde onların bu genelgeden istis­na edilmeleri uygundur:

«Yalnız kitabı sağından verilenler başka.»

Burada naîm, yalnız kurtuluş ve bağdan çözülmekten iba­ret değil, aynı zamanda onu nimet, sahiplerinin hissedip suç­luların hissetmemesi de ayrı bir nimettir. Bu manevi, ruhî bir nimettir. Nimet sahipleriyle suçlular ve arasındaki konuşma da bu tabloyu çizmektedir:

«Mücrimlerden sorarlar: Sizi Sekara ne sürükledi?»

Burada mücrimler hasret ve nedamet içinde uzun uzadı ya anlatmaya başlıyorlar:

«Biz namaz kılanlardan olmadık. Yoksulu da doyurmuyorduk. Batıla dalanlarla beraber biz de dalıyorduk. Ceza gününü de yalanlıyorduk. Nihayet bu halde bize ölüm geldi.»

Şimdi bunlar sadece: Biz kâfir idik deselerdi olurdu. Fa­kat tafsilâtlı söylüyorlar ki «Her nefis, kazancına,    rehinlenmistir» sözüne uygun düşsün. Onlar, giydikleri hükmün sebep­lerini hasret ve nedamet içinde uzun uzun hatırlatıyorlar. Sah­nenin uzamasında diğer bir sanat gayesi var ki bu, aynı za­manda dînî gayeyi de gerçekleştirmektedir. İtiraf, müessir bir haldir. Sanat bakımında itiraf halinin uzaması etkiyi artırır. Uzar ki seyircilerin ağır, ağır ruhlarına sinsin.

Eh bu sebepler, bu âdil hükmün verilmesini gerektirmişse artık:

«Onlara şefaatçilerin şefaati ne fayda temin eder?» Bütün se­yirciler, hükmün, fi'le uygunluğunda mutabık kalıyor. Öyle ya! Bütün bu arz ediş, hatırlatma ve öğüt^verme için olduğu­na göre «Onlara ne oluyor ki öğütten yüz çeviriyorlar?» On­lara bu yüz çevirişin kötülüğünü göstermek için yine bir tablo Çiziliyor:

«Sanki omlar, arslandan kaçan yabanî eşeklerdir.» Kükremiş arslandan kaçan vahşi eşekler. Evet, anlatılan "bütün bu kor­kunç akıbeti duyduktan sonra öğüt almayıp ondan yüz çevi­ren, eşeklerden başka nje olabilir? İşte o vahşi eşeklerdir ki «Ahiretten korkmuyorlar!»[34]

 

Mesed Suresi [35]

 

«Ebuleheb'in elleri korusun, yok olsun. Malı ve kazandığı, ken­disinden hiçbir şey savmaz. Alevli ateşe yaşlanacaktır. Karısı da. Odun taşıyıcı olarak boynunda hurma lifinden bir  (le bağlanacaktır).»

Ebuleheb alevli bir'ateşe yaşlanacaktır. Karısı, odun ta­şıyıcı, boynu liften bir iple bağlanacaktır.

Kelimede uyum, şekilde uyum. Cehennem burada alevli bir ateş, Ebuleheb ona yaslanıyor. Odun taşıyıp Hz. Muham-med'e eziyet için onun yolu üzerine atan karısı da. Odun alevi meydana getirir. Bu kadın, bir iple demet demet odun bağlı­yor. Onun için alevli cehennemde liften dokunmuş bir ip boy­nuna geçiyor, onu boğuyor. Ta ki gördüğü ceza, dünyada yaptığı ameline denk olsun. Suret muhtevaya uysun: Odı ateş, alev, Ebuleheb'in cehenneme yaslanması ve odun karısının da!

Uyumun diğer bir çeşidi de kelimelerin nağmesindedir. Odun yüklerinin bağlanmasından ve boynun lifle çekilmesin­den çıkan ses de kelimelerin nağmesine katılmakta, ayrı bir ahenk vermektedir. Şimdi:

okuyunuz, odun demeti bağlamaya benzer kaba, sert bir sesin Çiktığ.'nı duyacaksınız. Keza sureden de, boynun iple bağlanıp çekilmesine, boğulma havasına benzer bir ses ve genel bir teh-did duyacaksınız.

Konuyu anlatan kelimelere dağılmış musiki, anlattığı ko­nuyu tam manasiyle canlandırmakta, konunun ifadesi için se­çilmiş olan kelimelerdeki lâfzî cinas ve mürâât-i nazır, tema ve sebeb-i nüzul ile tanı bir ahenk teşkil etmektedir. Bütün bunlar, Kur'an'm en küçük surelerinden olan bir surede beş fıkra içinde tamamlanmaktadır. İnsan manalarını araştırdığı zaman bu surenin zahirinde pek o kadar güzellik görmez gibi gelir traa vicdana yaptığı etkiye, tabloya, saldığı gölgeye, ika' ve âhenge bakıldığı zaman derhal o harika güzellik bü­tün çıplaklığı ile ortaya çıkıyor, pek kısa sözlerde toplanan o tablolar, işaretler ve gösteriyor.[36]

 

Tekvir Suresi [37]

 

Güneş dürülüp ışığı kalmadığı zaman yıldızlar düşüp söndüğü zaman dağlar yürütüldüğü zaman,  doğurmam yaklaşmış develer başı boş bırakılmış zaman vahşi hayvanlar bir araya toplandığı zaman denizler kaynaştırıldığı zaman nefisler çifleştirildiği (bedenlerle ruhlar «f' Sömülmü, faza sorulduğa za nahfcu, oturu öldürüldü diye, sahifeler açddiğ, zaman, gök yerinden oynatıldığı zaman, cehennem    alevlendirildiği Kunan insan ne getirdiğini görür.»

Burada her şey, herkes için tam bir inkılâp sahnesi var. Her varlığı kuşatan bir ihtilâl var. Bu inkılâp ve ihtilâle yer ve gök cisimleri, vahşî hayvanlar, ehlî hayvanlar, insanîar ve işlerin durumları iştirak ediyor.

Burada her gizli açılıyor, her bilinmiyen anlaşılıyor. Bu acaip, garip günde her şey hesap vermeğe, hayır veya şer ameline göre karşılık görmeğe hazırlanıyor. Sahne, sarsıcı bir hareket, bir çalkantı ite başlıyor. Sanki yakıp yıkan haydut­lar bağlarından çözülmüş de her şeyi altı üstüne çevirmeğe, saçıp dağıtmağa başlamışlar. Manzara, sakini heyecanlandı­rıyor, güvenliyi korkutuyor. Sahneye eşlik eden musiki de çabuk, hareketli, soluk tıkayan bir ikaa sahiptir. Bu süratli ikaiyie sahneye iştirak edip onu hayale resmetmektedir.

Devamlı ışıklarını gönderen güneşin de ziyası tutulmuş, ışınları toplanıp katlanmış. Ne ziyası kalmış, ne şuaı. Yük­sekte duran o parlak yıldızların bağı çözülmüş, sönmüş dağıl­mış kararmışlar. Sabit olan o kocaman dağlar, incelmiş, kü­çülmüş, yürütülmüş. Bağlı develer salınmış, başı boş bıra­kılmış. Yabancı hayvanları korku sarmış. Hepsi korkudan bir araya toplanmışlar. Korkudan vadilerde bir yere toplanmala­rı gibi. Büyük okyanusların suları toplanmış, mecraları dol­muş. Cesetlerinden ayrılan ruhlar tekrar onlarla birleşmiş. Suçsuz olarak, muhakeme edilmeden büyük bir vahşilikle diri diri toprağa gömülen kız çocukları, neden dolayı öldürüldük­leri sorulsun ve bunun muhakemesi, münakaşası yapılsın di­ye diriltmişler. Yok yere bu günahsızı öldüren adam, şimdi sor­madan, muhakeme etmeden öldürdüğü bu günahsızın hesabı­nı versin. Katlanan amel defterleri açılmış. Her şey açık, oku­nuyor. Arz üzerinde bir perde, bir örtü olan gök parçalanmış ne Örtü kalmış, ne de gizlilik. Cehennem yakılmış, ateşle kükreyip duruyor. Cennet de hazırlanmış, döşenmiş vadedilen kim­selere yaklaştırılmış. Öyle bir gün ki her şey değişmiş ve her Şey yoğun bir hazırlık içinde.

Akıl ermez tuhaf şeyler cereyan eden bu acaip günde, evet işte bu günde her nefis, getirdiği amelini görür. Orada hiçbir şey gizli, kapaklı kalmaz, her şey apaçıktır.

İnkılâp, bu surenin arzettiğl sahnenin esas damgasıdır. Bu inkılâp, vaziyetlere ve eşyaya şamil bir inkılâptır. Korku­tucu bir inkılâptır bu. İnsan ruhu, tabiatiyle alışılmış şeyler­den hoşlanır, güven ve huzur duyar, inkılâplardan -korkar. Ya bu inkılâp karşısında?!

Sahnenin böyle korkunç bir şekilde gösterilişi, korku­yu artırmak, isyandan önce bir bir düşündürmek gayesini güder.

Bunun için bu sahneden hemen sonra Kur'anm ve dinin Allah'tan geldiği, bunları Allah'ın meleklerinden emin bir elçi­nin, Allah'ın peygamberine .getirdiği hususunda tabiat olayla­rına yemin etmeye lüzum görmüyor. Çünkü bunları kabul et­mek için yemine lüzum yoktur, o kadar açık ve seçik şeyler­dir. Bunlarda asla şek ve şüphe yoktur, inkâr eden insanın:

Bazan kaybolup gözülaniyen gezegenlere, gündüz sinip gece meydana çıkan yıldızlara, iyice kararan geceye, nefes alan sa­baha yemin etmiyorum ki o, Arş sahibi yanında değerli, güç­lü bir elçinin sözüdür.»

Burada kendisine yemin edilen şey, biraz Önce gösterilen şeyler cinsindendir. Tasvirî uyum açıktır. Yeminle ispatlan-' mak istenen, islâm davetinin gerçekliğidir. Bu ifade ile islâm davetinin yeminle ispatlanmağa ihtiyaç gösternıiyecek kadar gerçek ve açık olduğunu anlatmak istiyor. Ve bunu ruhun iz'an ve tasdiki için en müsait psikolojik şartlar içinde söylüyor, öyle ki artık kasem ve tekide ihtiyaç kalmıyor.[38]

 

A'la   Suresi [39]

 

«Hatırlat, eğer hatırlatmak , fayda verirse, korkan öğüt alır. Büyük ateşe yaslanacak olan azgın kişide öğütten kaçar. Sonra orada ne Ölür, ne de yaşar.»

Bu sahnede bundan önce geçmiyen yeni bir azap çeşidi var. Bu da ne öldüren, ne de yaşamağa müsaade eden usandı­rıcı bir azap. Bir taraftan maddî bir azaptır, diğer taraftan da manevî bir azap gölgesi salar. Görünen maddî şekli: îşte o büyük azap ve o azap içindeki ne ölen, ne de hayat tadan in­sanlar Saldığı manevî azap gölgesi de: Bunların yaşadığı psi­kolojik haldir: İnsan ne ölüyor ki kurtulsun, ne do doğru dü­rüst yaşıyor ki hayattan faydalansın. Süresiz böyle askıda kalıyor.

Böyle bir azabı tavsif etmek için uzun satırlar yazılabi­lir Ama ne kadar yazılsa şu üç kelimenin ifade ettiği mananın derecesine varılamaz: «Orada ne Ölür, ne de yaşar.» însanlar kendilerini ya ölü veya diri görmeğe alışıktırlar.  Buradaki hal ise yepyeni bir tablodur. Bu tabloda ne ölüm var, ne ha­yat. Bu azabın korkusu yavaş yavaş, fakat tesirli bir şekilde insan ruhuna işler, orada derin hayret ve ıadırap uyandırır. Ne gerçekte, ne de hayalde sonu olmayan bu halden ruh Ür­perir.

HatırIat, hatırlatma fayda verirse (fayda verse de vermese de).» Bu hali, bu azap şeklini hatırlat, Öğüt alan kalbler de bulacaksın, öğütten kaçan kalbler de. Bu kalbîere şekavet yazılmıştır. Orada ne ölürler, ne de yaşarlar.[40]

 

Fecr Suresi [41]

 

Ama yer çarpılıp paralandığı zaman, melekler saf sâf dizil­miş iken Rabbm da gelmiştir, cehennem de o gün getirilmiş­tir, îşte o zaman insan anlar, öğüt alır ama artık anlamanın faydası ne? (O zaman insan; der ki: Ah keski ben bu haya­tım için (iyi amel yapıp) gönderseydimî Artık o gün Onnn ızabı gibi kimse azabedemez. Ve O'nun vurduğu bağı kimse tnramaz

«Ey itmi'nana eren nefs. (Rabbım) razı edici ve (Kabbtn tarafımdan) razı edilmiş olarak Rabbma dön, kul hırım arası­na katıl ve cennetime gir!»

Bu sahne, büyük korku gününde kâfirlerle mü'minlerin hallerini karşılaştıran nefis örneklerden biridir. Şu cümlelerin Çizdiği korku ortamında iki zümrenin hali nasıl belli olur: «Yer çarpılıp paralandığı zaman, melekler sâf sâf dizilmiş iken Rabbın da gelmiştir, cehennem de getirilmiştir» Bu aske­rî anlatımı tasvir eden bu fıkralara cehennemde o kuvvetli, şedîd lâfız yapısından taşan o sert musiki, o kaba nağme de iştirak etmektedir. Bir gün ki o gün hiç kimse Allah'ın azabı gibi asabedemiyor ve kimse Onun vurduğu bukağı gibi bukağı vuramıyor. Burada vesâk ve bundaki şiddet, yerin çarpılması ve meleklerin dizilmesiyle ahenk teşkil ediyor (dekk ve saff). însan o gün pişman oluyor ama artık zamanı geçmiştir piş­manlığın. Hatırlıyor, Öğüt alıyor ama faydası yok. Diyor ki: Ah keski bu hayatım için iyi ameller gönderseydim.

Bu dehşetli korku ortamında iman edene dönüyor: «Ey mutmain olan nefis, razı edici ve razı edilmiş olarak Bab-braa dön, kullarım araşma katıl ve cennetime gir.»

Şefkat ve okşama:  ruhaniyet ve ikram içinde:

Ey nefis» ve o korku ortamında bu iefse güven, teminst:  :Emin olan, güvene eren, huzura kavuşan».

Başkaları bukağılara, bağlara vurulurken buna büyük bir gönül rahatlığı veriyor :

Rabbına dön». Seninle Rabbm arasındaki bağlantı ve izafetten dolayı Rabbına dön.:Razı ve merzî olarak.» Bütün havayı rıza ve şefkatle   dolduran   bu   insicamla   söylüyor :KuIlanm   araşma   katıl»  onlarla   kaynaş. 

Cennetime gir.» Benim cennetim. Sahneyi çevreleyen musiki, dalgalı, yumuşak bir musikidir. O şiddetli, sert askerî musiki­nin karşısında bu yumuşak tatlı, okşama musikisi.

Burada karşılaştırma iki hal ve iki musiki arasındadır, ika', Kur'an'da daima tasvir araçlanndandır. Bu musiki, sah­nenin havasiyle uyuşarak onu ruha geçirir.[42]

 

Adîyat Suresi [43]

 

Andolsun göğüsleri gup gup vurup koşanlara, o ürnakîariyle yerden ateş çıkaranlara, sabahleyin yağma eden, ayaklariyle toz koparanlara, böylece bîr topluluğun ortasuıa dalanlara ki muhakkak insan Rabbuıa karşı çok nankördür. Tabii O, bonu hakklyle görüyor. Doğrusu insan malı çok sever, Kabîrlerû? eşiîip içinde bulunanların çıkarılacağı ve göğüslerde olanların devşirileceği bir zamanın geleceğini bilmez mi o Gerçekten o güa Kabları onların halini tamamen bilir.»

Bu sahnede bir tabl'o ve tablo birliği var.

Kabirlerin eşilip içindekilerin dışarı çıkarıldığı, hiçbir tahsis ve tahdid olmadan her kabrin böyle açılacağa bütün gö­ğüslerdeki gizliliklerin tamamen meydana döküleceği günün tablosu. Göğüslerdekinin çıkmasını devşirmek diye ifade edi­yor. Yani mahsul devşirmek ile. Sanki göğüslierde gizlenenler ve dünyada işlenen ameller bir ekindir göğüslere ekilmiş. Bun­lar kabirler açılınca devşiriliyor.

Musiki ve nağme, kabirlerin eşilip alt üst edilmesini çal­kantı manzarası ve havasını kulağımıza yansıtıyor. Eşilmiş kabirlerin ve içindeki kuvvetler dışarıya dökülmüş göğüslerin meydana getirdiği gürültülü havayı aksettiriyor bu musiki. Gup gup sesler çıkararak koşan, tırnaklariyle kıvılcımlar ça­kan, sabahleyin herkesten habersiz yağma eden, toz kaldıran, şiddetle topluluğun içine dalan atların meydana getirdiği man­zaranın musikisi, de bu kıyamet havasına pek uymaktadır. îş-te kıyamet havasını andıran bu şeylere yemin ederek insanın Rabbina karşı nankör olduğunu, O'nun keremini inkâr ettiği­ni, çok cimri olduğunu, haddi zatında menfur olan dünya ma­lı sevgisini göğsüne topladığını, kabirlerin eşilip göğüslerde-kinin dışarıya çıkarılacağı bugünü düşünmediğini söylüyor.

Musiki, tablonun havasına son derece uygundur. Bütün sahneler tozlu, dumanlı, anı, şiddetli, patlamalıdır. Sahnelere eşlik eden musiki de aynen Öyledir. Sahne ile nağme arasında tam bir ahenk vardır.[44]

 

Abese  Suresi [45]

 

O muazzam gürültü geldiği zaman: İşte o güm kişi, kardeşin­den, annesinden, babasından, eşinden ve oğullarından kaçar. O gün on'ardan her kişinin (başkasiyle ilgilenmekten) alıko­yan bir iZi vardır. Yüzler var ki o gün parıl, parıl, güleç, se­vinçli; yüzler de var ki tozlanmış, karanlık bürümüş. îşte on­lar kâfirler ve facirlerdir.»

as-Sâhha Öyle bir kelime ki sert, tesirli, insanın kulağını tırmahyan.bir sesi var. Ağızdan çıkınca havayı yara yara şid­detli bir gürültü ile kulağa geliyor. Bu rahatsız edici melodi ile şu sahneye zemin hazırlanıyor: Kişinin, kendisine bağlanan her insandan kaçıp sıyrıldığı sahne:    «Kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve oğullarında kaçtığı sahne.» Bun­lar ki ona çözülemiyen bağlarla bağlıdırlar. Fakat bu gürültü bütün rabıtaları parçalayıp atıyor.

Sahnedeki korku tamamen ruhîdir. Ruhu korkutuyor ve onu muhitinden ayırıp kendi başına bırakıyor: Herkes kendi­ni, kendi işini düşünüyor. Herkesin öyle bir işi var ki artık on­da başka bir şeye sarfedecek ne bir düşünce ne de cehd birakıyor. Her birinin, kendini alıkoyan bir işi vardır.»

Satır arasında, satırların alacağından çok faz1 a manâlar var. Kelimelerin çevresinde halelenen gölge derin ve engindir, însan ruhunun ve duyuşun meşgul bulunma halini şu ifade­den daha veciz ve daha şümullü hangi ifade tasvir edebilir: «Onlardan her birinin kendini alıkoyan (basından aşkın) bir işi vardır.»

İnsanı kardeşiyle, annesiyle, babasiyle, eşiyle ve oğullarıyla ilgilenmekten alıkoyan bu korkunç günde bu tablonun karşısına başka bir tablo koyuyor ki iki zümrenin halini kar­şılaştıralım. Bu defa tabloda ak, parıl parıl, güleç sevinçli yüz­ler görüyoruz. Bunlar, hayırlılar, iyilerdir. Bunun yanında da toz duman içinde kalmış, keder ve üzüntü sarmış asık, ekşi-mis suratlar var. Bunlar da kâfirler ve facirlerdir.[46]

 

Buruc Suresi [47]

 

Onlar kî mümin erkek ve kadınları fitneledi (dinlerinden çe­virdiler, sonra tevbe de etmediler, onlar için cehennem azabı vardır. Yakıcı ateş de onlaradır. Onlar ki inandılar, iyi ameller işlediler; onlar için de altlarmdan ırmaklar akan cennetler var­dır. Bu, büyük bir liurtuloştor.»

Bu âyetler Ashabu'l-Uhdûd kıssasını takiben    gelmiştir. .Ashabu'l-Uhdûd, Necran'dan bir cemaat idi. Hıristiyan olmuşlardı. Himyer'li Yahudi Zünuvas    bunlara işkence etti, hen­dekler açtı, içinde ateş yaktı, bu    Hıristiyanlar! o ateş dolu hendeklere attı. Herkesin gözü Önünde, bunların sonlarını gör­sünler diye topladığı insanların gözü önünde o ateşe attı bun­ları. Fakat onlar yanıyor, yine de dinlerinden] dönmüyorlardı, îşte tu hali anlatan Buruc Suresi de Uhdud olayını gö­ren cemaatin teşkil ettiği sahneye uysun diye kıyamet günündeki   büyük   topluluk   sahnesine   yemin   ile   başlıyor :

Burçları olan göğe andolsım, vade dilen güne andolsun. Göre­ne, görülene andolsun.»

Va'dedilen günün korkusunu ve o günde şahid olan ve müşahede edilen toplulukları çok göstermek için şahid ve meşhut (gören ve görülen) nekre (belirsiz) olarak getiril­miştir. Burçları olan gök de manzarayı bir kat daha korkunç yapıyor. Ve o günü büyütüyor. Semanın korkunçluğu, o gü­nün korkunçluğuyla; kocamanlığı, o günün kocamanlığıyla ahenk temin ediyor.

Bu burçlu semaya, vadedilen .güne ve onda bulunan şahid ve meşhuda yapılan bu yemin, Uhdüd Ashabını muhakkak öl­dürmek için çağırdıklarını, nihayet mü'minleri öldürdükleri gibi onları da öldürdüklerini göstermek için geliyor: «İçi ateş dolu hendek sahipleri öldürüldü.»

Birinci sahne, hendeklerde ateş sahnesi olduğundan bu­nunla    ahenk   temin    etmek    için    cehennem    azabının  da içinde ateş olması gerekir,

Onlar için cehennem azabı vardır ve onlar için yangın azabı vardır.» Tablolardaki bu ahenk, Kur'an'ın tasvir ettiği bütün sahnelerde vardır. Hattâ ateşin karşısında altından ırmaklar akan cennetler de ayrı bir ahenk çeşididir. Ateşle ırmakla, bir­birinin zıddkhrlar. Ashabu'I-Uhdud, dünyada iman güçleriyle kurtulmuşlardır. Bunlara uygun olarak mü'minlerin cennete gir­mesi de «Büyük kurtuluş» diye tavsif edilmiştir.[48]

 

Karia  Suresi [49]

 

Karia! Nedir o Karia? Karîa'mn ne olduğunu sana ne bil­dirdi? O gün insanlar, ateş etrafında çırpınıp dökülen pervane gibi olur. Dağlar atılmış renkli yüne döner. O gün tartıları ağır gelen hoş bir yaşantı içerisindedir. Tartılan hafif gelenüı-se anası Hâviye'dir. Sana ne bildirdi.  O nedir? Kızgın bir ateştir.»

Karia, kıyamettir. Bu isim, aniden, habersizden gürültü ile inecek şamar sesini canlandırıyor. Burada gösterilen sah­ne, maddî bir korku   sahnesidir. Öyle muazzam bir korku ki insanlar bu kadar çok olmalarına rağmen onun gölgesinde pek cılız kalıyorlar. Uçuşan ve ışığa vurup düşen pervaneler kadar hafif, sabit dağlar da rüzgârın kaldırıp savurduğu atılmış renkli yün gibi görünüyor. İşte bu manzarayı tasavvur eder­ken, kıyametin karia kelimesiyle ifade edilmesi mükemmel bir uyum teşkil etmektedir. Kelimenin attığı gölge, harflerin çı­kardığı ses; insanların uçuşup düşen pervane ve dağların atıl­mış yün gibi göründüğü bu korkunç manzara ile uyuşsun di­ye Karia kelimesi seçilmiştir. (Karia, şiddetle gürültü çıka­ran demektir.)

Önce birden bire habersizden kelime ortaya atılıyor, göl­gesi ve nağmesi etrafa yayılıyor: peşinden korku­yu arttırmak için bir soru: Karia nedir?» Ve onun peşinden daha kapalı bir soru ile korkuyu daha da artı­rıyor: Karia'iun ne    olduğunu    sana

ne bildirdi?» însan bilmezlik ve korkunun son derecesine va­rınca bu defa cevap veriyor, açıklıyor ama cevap daha da deh­şet, daha korkunç:

O gün insanlar, uçuşup düşen pervane gibi olur.»

Kur'an tasvirinde emsali pek çok olan «tecsîm» metodu­na uyarak manevî olan amelleri tartmak için pervane gibi uçuşup  düşen insanların     göreceği  maddî  mizan  konuyor:

Ama tartıları ağır gelen, hoş bir yaşantı içindedir.» Yeterli bir yaşayış, «Tartıları hafif gelen ise, onun anası Haviye'dir.»

Burada tafsilâta, giriyor. Umumiyetle Kur'an'da azap şekille­ri, nimet şekillerinden daha çok ayrıntılı olarak anlatılır. Çün­kü azabı anlatırken uzatmak, hisse daha iyi tesir eder, ruhta daha çok korku uyandırır. «Ummuhu; annesi», yani onun gi­deceği yer demektir. Gideceği yer haviye'dir yani aşağıya akan çukurdur. Zannedersem bu kelimenin burada zikredilmesi özel bir nükteden dolayıdır. Kelimenin zahirinden gelen tevehhümün doğurduğu nükte. Mzanların hafifliği ve kefesinin yüksekliğiyle gidilecek yerin çukurluğu arasındaki farkı dü­şündürerek bir ahenk meydana getirmektedir. Burada bu iki şey arasındaki yükseklik ile alçaklık karşılaştırıîmıştır.

Anası haviyedir (çukurdur)»   tabiri, daha önce geçmemiş kapalı bir ifade olduğundan -bilinmeyen o gidilecek yerin korkunçluğunu artırmak için kapalı ifadenin! kul| lanılması gereklidir- peşinden bunu daha bilinmez yapacak bi soru soruyor: «Onan ne olduğunu sana ne bildirdi?:

Bu uzun azap anlatımı, hem sanat gayesine, hem de  gayeye uyar. Burada ifadeyi   uzatmak yoluyla sahnenin arzı uzatılmaktadır. Sahne arzını uzatma usullerinden biri de ifade| yi uzatmaktır. Sahnenin muhayyile önünde kalışı, hisse dahaj çok tesir eder, ruha daha fazla   korku salar. Bu suretle hem fennî, hem dinî gaye yerine getirilmiş olur. İşte bu, Kur'an tas­virinin daimî bir özelliğidir.[50]

 

Kıyame Suresi [51]

 

1- Ne .aman gök şimşek çakar, ay tutulur, güneş ve ay bir araya tm.lahl.r, işte o gün inSan kaçacak yer hayır sığınacak bir yer yoktur. O gün ancak Büfemel hudi   durursun. O gün, tasana önce ve sonra ne yapnuş (âhirete) göndermişse hepsi haber verilir. Doğrusu insan ar­tık kendi yaptıklarını görür; Özürlerini sayıp dökse de (bir fayda vermez.»

2- «Hayır, aksine siz çabuk olan (dünya) yi seviyor, ahireti bırakıyorsunuz. O giın nice yüzler ışıldar, parlar, Babbına bakar. Nice yüzler de o gün ekşir, posar. Anlar ki kendisine fakire ya­pılacaktır (belinin kırılacağını anlar).»

3- «Hayır, hayır, can köprücük kemiklerine dayandığı zaman «Bir afsun yapan yok mu?» denir. Ve artık ayrılık vaktinin geldiğini anlar ve bacak bacağa dolaşır. İşte o gün sevkıyat Rabbınadır. Ne tasdik etti, ne »namaz kıldı, fakat yalanladı ve yüz çevirdi, sonra da gerine gerine ailesine gitti...»

Birinci sahne, kıyamet korkusunu tasvir ediyor. Bu sah] neye insan duyuları, tabiat varlıkları ve beşerî nefa iştirak etmistir: Göz şimşek çakıyor, ay tutuluyor, güneş ve ay ayrı ikei birbirinin yanma geliyor, Tekvir suresinde geçtiği gibi kâinatıi düzeni bozuluyor. Bu korku ve dehşet Otammda. ürken insai soruyor: Kaçacak yer neresi? Ne sığınacak "bir yer, ne durala^ cak bir mekân. Varılacak, durulacak yer yalnız Allah'ın huzurunda. Orada «İnsana önce yapıp gönderdikleri haber verilir.) ve orada özürler kabul edilmez. İnsan kendi kendiri görür.

Burada her şey çabuk ve kısa geçiyor: Fıkralar, fasılalar,! ika', «ahneler, hep yıldırım'gibi süratli. Hesap igi de işte şöyle:! «İnsana önce ve sonra yaptıkları haber verilir.» Bu sürat ve bu Özetle. Bütün olaylar arasında kısalık ve süratle ahenk sağlan­mıştır. Mahsus böyle yapılmıştır. Zira kıyameti inkâr edene,  onun gelmesini çok uzak görene: günü nerede?»

Diye alaylı sorana cevap veriliyor. Kıyametin gelmesin­de bir gecikme olmadığını, muhakkak geleceğini belirtmek için cevap  mahsus böyle yıldırım süratiyle veriliyor.  Kelimelerin ikamda da aynı sürat var:»

«Çaktı, tutuldu, kaçacak yer neresi, hayır sığınacak yer yoktur.» ilh...

ikinci sahne, birincisini tamamlamaktadır. Resule vahiy nazil olurken onun tekrarlamakta acele ile lisanını depretme-mesini emrediyor, unutma korkusu olmadığını söylüyor:

Acele ederek onu tekrarlamak için lisanını depretme. Onu (senin kalbinde) toplamak ve sana okutmak    bize    düşer...»

Öyle anlaşılıyor ki bu, geçen âyetlerle ilgili bir olaydır. Sonra bunlar, kıyameti sanki gelmiyecekmiş gibi bir tarzda soranla­ra cevaptır.

Hayır, siz peşini seviyor, âhireti bırakıyorsunuz. Nice yüzler var ki o gün ışıl ısıldır...»

Burada dikkati çeken bir husus da suretlerin histe uyan­dırdığı çağrışımdır. Birinci sahne sür'atli, yıldırım gibi geç­mişti. Ondan sonra şu .emir geliyor: «Acele ederek lisanını dep­retme». Daha sonra da dünyaya «âcile» yani aceleci ismi veri­liyor. Bu da histe ince bir ahenk bırakıyor. Acele ve sür1 at ke­limeleri, acele ve sürat musikisi, acele ve sürat sahneleri hep tirden harika bir uyum meydana getiriyor. Dinleyicinin ve oku­yucunun hissinde bu birbiri peşi sıra gelen âyetlerin uyandır­dığı âhenkler birleşiyor.

Biraz da ikinci sahneye göz atalım. O da birincisini ta­mamlar durumdadır. Burada nimet ve azap tablolarını, ruhî ve şuurî gölgeler gibi görüyoruz. Bu psikolojik haller, insan yüzlerinde, yüz çizgilerinde kendini gösteriyor. «O gün nice yüzler var ki ışıl ısıldır, Rabbma bakar.» Bu, nimet ehlinin yüzleridir. «Nice yüzler de var ki o gün asık, o bel kıran felâketin yapıldı­ğını anlar.» Bunlar yalnız asık değil, aynı zamanda bel kemik­lerini kıran o belânın ineceği endişesiyle korkudan titriyorlar, iç geçiriyorlar. Korku ile titremek azaptan da beterdir.

Üçüncü sahne can çekişme sahnesidir. Bu sahneyi burada ba's sahnesiyle bitişik takdim ediyor. Aralarında hiçbir fasıla yok gibi.

Sahnenin tasvirinde özel bir uyum kullanmıştır Bu da şu­dur: Gelecek olan can çekişme sahnesini şimdHmiş gibi arz et­miştir, sonra da dünyayı geçmiş, mazi olmuş bir hayat gibi göstermiştir. Böyle yapmıştır ki korkudan, yahut hastalık ve ızdıraptan bacağı bacağına dolaşan, canı köprücük kemiklerine dayanan, yanında bulunanlar tarafından «Buna bii afsun ya­pıp bu halden kurtaracak kimse yok mu» diye sorulan insan, bu hafini göz, önüne getirsin, bir de sapasağlam bulunduğu isamanki yalanlayıp yüz çevirmesini kendini beğenmekten, kibirden gerine gerine ailesinin, taraftarlarının yanma gitmesini düşün­sün ve bu iki sahne arasında karşılaştırma yapsın. Bunları gö­zü örsünden geçirirken kendisini âhirette görüyor ve artık de­ğil ypşamak, dünyayı düşünmeğe bile vakti kalmıyor: «Zira o gün sevkıyat, Rabbmadır.» Önce âhireti, sonra dünyayı anlaması bu güzelliği temin etmiştir.

Sahnelerin süratle şevki, dinî bakımdan histe derin bir et ki bıraktığı gibi sanat bakımından da gözü, duyuları ihya ede; bir tesir yapar. İşte hem dinî, hem fennî gaye Kur'an tasvirin de böyle birleşir.[52]



[1] Bu eseri iki yıl önce «Kur'anda Türkçeye çevirdik,  (mütercim.)

[2] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 11-18.

[3] Hikmet ve ilim tanrısı

[4] ölüleri gömmeyi idare eden ve onlara âhirette kılavuz    olan tanrı.                                          

[5] Oziris ve İzis'in oğlu!

[6] Hakikat ve adalet tanrısı.

[7] Bu  hikâyeyi  British   Museum'de bir varakta  yazılı     gördüm. Bunu Ressam Logy Grifth bulmuştur.

[8] Eu eve «Cehîm» denir.

[9] Ermann, L,a RĞligion des Eg;. adlı kitabının 251 inci sayfasın­da şöyle diyor: Yaro kelimesi, Mısır dilinde Nühatu'l-Hayzu-rân (Mızrak şakırtısı) anlamına gelir. Diğer bilginler bu tar­laya «Yalo» tarlası adının verildiğine kanidirler.

[10] Prof.   Abdu'l-Kadir   Hamza'nın,   Alâ     Hamişi't-Tarîhi'1-Mısriy-yyi'l-Kadîm adlı eserinden.

[11] Âhiret inancı tedricen değil, insanlık tarihinin başlamasiyle başlar. Bunu Hz. Âdem telkin etmiştir. Sonra insanlar hak dinden sapmış, çeşitli putlara tapınışlardır, işte hak dinden sonra çıkan ilkel dinlerde bu inanç, müellifin işaret ettiği saf­haları geçirmiştir.   (Mütercim-).

[12] 'Kâinatın yaratıcısı ve koruyucusu olan hayır tanrısı. Bunun Karşıtı şer tanrısı Ehriman'dir.

[13] Dr,   Muhammed  Gallâb"ın   al-Felsefetu'ş-Şarkiyye   adlı   kita­bından.

[14] Hidz hakkında verdiğim bilgice Prof. Drînî Ha$ebe'nin eserî Odesa'ya istinad ettim.

[15] Mısır dinindeki âhiret düşüncesinin, kendisinden iki bin yıl sonra gtelen dinden daha mükemmel bir uhrevt düşünceye sa­hip bulunması, bu düşüncenin hak dinlerden batıl dinlere g-eçmig bulunduğunu, ve bunun insanlığın İlk dininde mevcu­diyetini gösterir kanaatindeyim. Mütercim.

[16] Dr. Ahmed Emin vo. Dr. .Zekî Necib, Kıssatul-Edeb fî'1-Âlem S.  55           

[17] Dr.  Hüseyin Fevri,  Kttabu Slndâbad.  Bunların  sekiz değil, yadi oldu£u anlatılıyor.

[18] Merhum Abdulkadir Hamza'mn Mori'den çevirisi.

[19] Dr. Ahmed Emtin ve Dr. Zekî NecSb, Kıssatu'1-Edeb fî'1-Âlem kitabından ve Üstad Drînî Hagebe'nin Esâtînı'l-Hubbi wa'l -Cemal inde'l-lgrîk adlı eserinden.

[20] İkinci kitapları jTalmud'dur.

[21] Ahdi Kadimden ve İncil'den alınan parçalar, Kitabı Mukad­desin Türkçe tercemesiyle karşılaştırılmak suretiyle dilimi­ze çevrilmiştir. Mütercim

[22] Bu metin,, Ahdi Cedidde varidolduğu gibi Hz. İsp'nın asılısın­dan üç gün sonra kalkışım ifade etmek istiyor.

[23] Bu  metinden,  bunun kıyamet günü olduğu  anlaşılıyor.

[24] Matta İncilinin on üçüncü (babında da göyle denir: «însan oğlu meleklerini gönderecektir. Ve onlar, sürçmeğe sebebo-lan bütün şeyleri ve fesad işliyenleri onun melekûtundan top-hyacaklar ve onları fırın ateşine atacaklar. Oraca ağlayış ve diş gıcırtısı olacaktır.» Matta incili, Bab 13, 3. 15, istanbul, 1949. (Mütercim).

[25] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 19-48.

[26] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 49-65.

[27] Nüzul sırasına göre ikinci suredir. AJâk suresi bundan önce na­zil olmuştur. Onda kıyamete bir işaret vardır. Bu sure Mekkî'dir. Yalnız on âyet Medine'de nazil olmuştur.

[28] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 66-67.

[29] Üçüncü sûre. Üç âyet hariç Mekkîdir.

[30] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 68-70.

[31] Dördüncü sure, Mekkîdir,

[32] Boynuza benzer bir borudur. Borazan gibi. Cebrail  (israfil olmalı.) (A.)  Bunu ilk üfleyişinde bütün canlılar ölürler, ikinci Üfleyişinde dirilirler.

[33] Nakr: lügatte, didiklemek, kakmak, davul çalmak ve boru çalmak manalarına gelir.  (Mütercim).

[34] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 71-77.

[35] Altıncı sure, Melikidir. Bundan önce Fatiha suresi inmiştir. Onda kıyamet meşhedleri yoktur. Sadece bir bir işaret vardır.

[36] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 78-79.

[37] Yedinci süre, Mekkî'dir.

[38] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 80-83.

[39] Sekizinci  sûre,  Mekkîdir.

[40] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 84-85.

[41] Onuncu sure, Mekkîdir.  Ve'lleyl suresi  bundan önce  inmiştir.  On­da ateşe kısacık bir işaret vardır.

[42] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 86-88.

[43] Bu sure, ondördüncü suredir, Mekkîdir. Bundan önce üç sure dahp inmiştir. Fakat onlarda kıyamet  sahneleri yoktur.

[44] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 89-90.

[45] Yirmidördüncü sure, Mekkîdir. Daha önce yedi sure inmiştir. On-!arda kıyamet sahneleri yoktur. Yalnız Tekâsür Suretiyle, Necm Suresinde kıyametin sadece adı zikredilir.

[46] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 91-92.

[47] Yirnıiyedinci sure, Mekkîdtr. Bundan önce Kadr ve Şems sureleri inmiştir.  Onlarda kıyamet zjkredilmemigtir.

[48] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 93-94.

[49] Otuzuncu suredir, Mekkîdir. Bundan önce Tîn ve Kureyş sureleri inmiştir.  Onlarda âhiret gününün  ziKri geçmez.

[50] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 95-97.

[51] Otuzbirinci sure, Mekkîdir.

[52] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 98-101.