Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Kuran - 102 201

Hümeze Suresi 2

Mürselam Suresi 2

Kaf Suresi 4

Tarık Suresi 5

Kamer Suresi 6

Sad Suresi 7

A’raf Suresi 8

Yasîn Suresi 10

Furkan Suresi 11

Fatır Suresi 13

Meryem Suresi 14

Taha Suresi 14

Vakia Suresi 16

Şu’ara Suresi 18

Neml Suresi 19

Kasas Suresi 20

İsra Suresi 22


Hümeze Suresi [1]

 

Mal toplayarak onu tekrar tekrar sayan, diliyle çekiştirip yü­zünden de alay eden kimsenin vay haline. Malın kendisini ebedî kılacağını zanneder. Kayır, o, an dolsun ki Hutame'ye atı­lacaktır. Hutame'nin ne olduğunu sana ne bildirdi? Tutuşturul­muş ateştir. Bir ateş ki yüreklere iğler. Onlar uzun sütunlar

arasında her yönden o ateşle kapatılmışlardır.»

Maddî ve ruhî bir azap tablosu, hissî ve manevî bir ateş resmi. Burada suç ile ceza usulü ve ikap havası arasında teka­bül vardır. Kaşla gözle insanları hakir görüp dille de ayıpla­yan, alay eden, kendisini ebedî kılacak zanniyle mal toplayıp yığanın manzarası. Bu kibirci, alaycı, kendini beğenmiş insanı canlandıran tablo karşısında; bu kimsenin Hutame (kırıp geçiren ateş) içerisine kapatılıp kendi basma bırakılması halini canlandıran tablo var. Bir Hutame ki içine atılan azamet ve gururunu kırıp geçiriyor. Bu Hutame bir ateştir. Kalbe vuru­yor; kaşla gözle çekiştirmenin, dille alay etmenin kaynağı olan kalbe vuruyor. Bu ateşe atılıp terk ediîme halinin tamamlayı­cısı olarak ateg üzerine kapı kitleniyor ve sürgüleniyor. Arka­sından öyle tomruklarla kapı sıkı sıkıya kapatılıyor ki artık o kimseyi buradan ne kimse kurtarabilir, ne de biri gelip göre­bilir.

Hayvanlar nasıl hiç saygı gösterilmeden ahıra konulur, bağlanır, kapı üzerlerine kilitlenirse bu da öyle Hutameye ko­nulmuş, direklere bağlanmış, üzerinden de kapı kilitlenmiş sürgülenmiştir.

Kelimelerin musikisinde de şiddet var::

ibareler de muhtelif şekillerde tekid edilmiştir:

: Elbette Hntaraeye atılacaktır. Hutamenin ne olduğunu sana ne bildirdi? Allah'ın tutuşturulmuş ateşi id kalblere işler. O, onlar üzerine bastırılıp kilitlenecektir.» ifadede tehdid var: «Bütün kasiyle gözüyle çekiştirenlere veyl... Hayır elbette o atılacaktır... Allah'ın tutuşturulmuş ateşi... Bir ateş ki kalblere vurur.»

Bütün bunlarda malı kendisini ebedî kılacak zannedip ka-şiyle gözüyle çekiştirme, alay etme gibi âdî işlere uygun düşen bir tasvir ahengi mevcuttur![2]

 

Mürselam Suresi

 

«Andolsun örfen gönderilenlere, derken büküp devirenlere, yaydıkça yayanlara derken seçip ayıranlara, özür için veya uyarmak için öğüt bırakanlara ki size va' delen muhakkak olacaktır.»

«Yıldızlar silindiği zaman, gök yanldiğı zaman, dağlar dağılıp savrulduğu zaman, peygamberler (şahitlik etme) vakitlerine erdirildiği zaman, insanlannj hesabı hangi gün? bırakılın ti? (İyinin kötüden ayrılacağı) fasıl gününe. Fasıl gününün ne olduğunu sana ne bildirdi? O gün yalanhyanlann vay haline!

«Biz evvelkileri helak edip peşlerinden de sonrakileri onlara katmadık mı? Biz mücrimlere böyle yaparız. O gün yalan) hyanlann vay haline!»

«Sizi âdi bir sudan yaratıp belirli bir zamana kadar gayet sağlam bir yere koymadık mı? Buna gücümüz yetti, ne gü­zel güç vetireniz? O gün yalanlayanların vay haline!»

«Biz yeryüzünü, dirfleri ve ölüleri içine alan'bir topfamta kabı yapmadık mı? O gün yalanlıyanlann vay haline?»

«Haydi yalanladığınız şeye gidin. Gölge yapmıyan ve alev­den de korumıyan Üç dallı bir gölgeye gidin. O gölge kaim ağaçlar gibi kıvılcımlar saçar. Sanki (o kıvılcımlar,) san, ka­im bir iptir. O gün yalanlıyanlann vay haline!»

«Bu, konuşmıyacakları, özür dilemeleri için kendilerine izin verilmîyeceği gündür. O gün yalanlıyanlanjı vay haline!»

«Bu fasıl günüdür. Sizi ve öncekileri bir araya topladık. Eğer bu halden kurtulmak için bir hileniz varsa yapın. O gün yalanbyanlann vay haline!»

«Şüphesiz korunanlar gölgeler içinde, çeşmeler başında, iştahlarının çektiği meyvalar yanındadırlar.» «Amellerinize karşılık afiyetle yeyin, İçin. Biz iyilik edenlere böylesine karşı­lık veririz.». O gün; yalanhyanların vay haline!

«Yeyin ve biraz yaşayın. Siz suçlularsınız. O gün yalank yanlan vay haline! Onlara «rükû edin» denilse rükû etmez­ler. O ftün yalanlıyanlarm vay haline! Buna da inanmadıktan sonra artık hangi söze inanacaklar?»

Bu sure ve ileride gelecek Rahman ve Kamer sureleri ap ayrı bir uyuma sahiptir. Bu surede şimdiki âlem ile âhiret âle­mi arasında tam bir izdivaç vardır. Dünya suretleri ile âhiret suretleri çift olarak gösterilmiştir. Kıyamet gününü yalanlı-yan kimseye delil olmak için böyle yapılmıştır. Dünya, insanın gözü önünde her şeyi ile vadedilen o günü göstermekte­dir. Yaratıcının kudretime ve nimetine nice deliller var dün­yada. Ama adam yine de inkâr ediyor ve yalanlıyor. Bu dü­zende âhiret tabloları, hisse ve ruha tesir yapmak için vicda­nî bir delil olarak gelir. Dünya tabloları da âhiretin varlığına vicdanî bir delil olarak gösterilir. Resimler arasında öyle bir izdivaç var ki dünyaya ve âhirete ait resimleri birbirinden ayırmak mümkün değil. Çünkü bunlar ve onlar tek bir gaye için aynı sahnede gösterilirler. O gaye, vicdanı etkilemektir.

Sure yeminle başlıyor: «Örfen (bilinmek veya bildirmek için) gönderilenlere derken büküp devirenlere, yaydıkça ya­yanlara, derken seçip ayıranlara, öğüt bırakanlara... andolsun.» Sayılan şeylerin mahiyetleri söylenmiyor, sadece vasıf­lan zikrediliyor. Bunlar genel şeylerdir. Bildirmek için gönde­rilenler umumidir. Büküp devirenler umumidir. Eserlerini ya­yanlar, vazı'ları ve eşyayı fark ve temyiz edenler, özür dileme için ve uyarma için öğüt bırakanlar... Peki nedir bu «gönderi­lenler» Burada korku hissini uyarmak için kapalılık icabeder. Tefsir kitaplarında bunların meleklerden bîr grup, ya da Kur'an âyetleri, yahut da beşer ruhları olduğu söylenir.

Benim kanaatime göre mahsus bu böyle kapalı bırakılmış­tır, eseri söylenmiş esası gizlenmiştir ruhtaki etkisi fazla ol­sun diye. Zira vasfı bilinip aslı bilinmiyen bir şeyi his büyülen­miş gibi öğrenmeğe çalışır, onun ardına düşer, merak eder. Bunların yaptığı işlerin bilinip kendilerinin bilinimemesi, vade­dilen güne sahip olan kuvvetin bilinmezliğini gösterir.

Bunlara yemin etti ki:... «Size vadedilen muhakkak olaca. tır». Böylece saJhneye girdikten sonra arza başlıyor. Bakıyo* sunuz ki birden tabiat sahneleri değişmekte, gök cisimleri çal kanmaktadır:  Yıldızlar  silinmiş,  ışıklan  sönmüş,  gök  yarıl mış, çatlaklar açılmış. Dağlar elenmiş, ne yükseklik kalmış, ne] alçaklık. Peygamberlerin, hesap gününde ümmetlerine şehadei| etme zamanı gelmiş çatmış. İşte bu hüküm, günü şehadet za­manıdır. Bugün cidden korkunç bir gün ve «yalanlıyanlann vaj haline bugün!»

Kıyamet sahnelerinden birinci sahne bittikten ve o sahne yi, yalanlıyanlann felâkete uğnyacaklanm söyliyerek bitir dikten sonra dünya sahnelerinden bir sahne takdim ediyor sahne, büyük kuvvetin, yalanliyanları daha dünyada iken ceza­landırmağa muktedir olduğunu göstermektedir:edip peşinden de sonrakileri onlara katmadık mı?» Evet, ger­çekten öyle olmuştur suçlulara böyle yaparız!»

Sonra üçüncü bir sahne başlıyor. Bu sahnede ta bidayet­ten beri insan yaratılışının safhaları gösteriliyor. Yaratan, tekrar diriltir. Yapan, yeniden yapabilir. Yaratılışın her mer­halesini bir düzen ve hikmet içinde meydana getiren, insanları başı boş bırakmaz: «Sizi âdi bir sudan yaratmadık mı? Onu be­lirli bir zaman için sağlam bir yere koymadık mı? Biz buna ka­dir olduk, biz ne güzel kadir olanız.» Evet öyle olmuştur. O hal­de «Yalanlıyanların vay haline o gün!»

Daha sonra beşinci bir sahne başlıyor. Bu da herkesi kab gibi içine alan yeryüzünün gösterildiği sahnedir. Yeryüzü diri­leri ve Ölüleri içine alıyor. Orada yüksek dağlar ve tatlı sular var. Bütün bunlar, kalbleri imana açan deliller değil inidir? Evet öyle. O halde: «Yalanlıyanlarm vay haline o £ün!»

Dünyada kaşla göz arasında tamamlanan bu sahneler gös­terildikten sonra: -Geçmiş milletlerin ölüp yok olması sahnesi, gözönünde cereyan eden bir olay gibi gösteriliyor; âdi sudan doğan, takdir edilmiş bir nizama göre gelişen hayat sahnesi, dirileri ve Ölüleri alan, içinde yüksek dağlar ve tatlı sular bu­lunan yeryüzü sahneleri, insanların gözleri önüne serildikten. sonra hemen âhiret sahnesine geçiyor:

Yalanladığınız fjeye gidin!» îşte önünüzde görüyorsunuz. Kur-' an'uı metodu budur. Âhiret gününü gösterirken onu bugün oluyoimuş gibi göz önüne getirir. «Bir gölgeye gidin İd üç dal­lıdır». Bu, cehennem dumanının meydana getirdiği gölgedir. «Ne gölgelendirir, ne de alevden korur.» Boğucu bir gölgedir. Gölge yoktur onda. Gölge denmesinin sebebi, «Yalanladığınız şeye &idin» sözündeki alay ve töhdidi artırmak içindir. Gözle­rine dokunur dokunmaz birden kendilerini onun içinde bulu­yorlar. Bir gölge ki onda gölge yoktur. Gidin «o» -siz biliyorsu­nuz onu, ismini zikretmeğe lüzum yok- «O kıvılcım saçar». Ka­lın ağaç gibi. Ah ne korkunç! Kıvılcım kaim sarı bir ipe ben­ziyor [3] Kıvılcımı böyle bu ateşin ya kendisi? Elbette o, korkunç derecede büyüktür. Birinci    teşbihe ikinci bir teşbih

daha katıyor. Bu da büyüklüğü tekidediyor.

Sanki sarı bir halattır.» Zihin bu karkunç şeyleri düşünürken henıea takri' ve tazir geliyor: «Yal anhyani arın vay haline o gün!»

Sahneyi tamamlamak için cehennemin maddî korkusunu tasvir ettikten sonra ruhî korkusunu tasvire geçiyor. Duyuları bu korku ile dolduruyor, oradan ruha işliyor korku. «Bu, ko-nuşmıyacağınız gündür. Onlara izin de verilmez ki özür dile­sinler.» Burada korku derin bir sessizlik ve huşu içinde gizlidir. Bir sessizlik ki bunu ne bir tek söz bozuyor, ne bir özür dileme kesiyor. Saatler geçiyor böyle: «Yalanhyanların vay haline o gün!»

«Bu hüküm günüdür, özür dileme günü değil. Sizi ve ön­cekileri orada toplamışizdır. Eğer bundan kurtulmak için bir hileniz varsa yapın.»' Gücünüzün yettiği bir çare biliyorsanız tatbik edin. Ses yok. Bu acı ayıplama ve azar karşısında derin bir sessizlikten başka cevap yok. Pek kalabalık cemiyetler önün­deki ayıplama sahnesi bitince iyileri kötüleri birbirinden ayır­ma işi başlıyor: «Müttakiler gölgeler içindedirler» Bu defa gölgelendirmiyen, ateşten de korumıyan o üç dallı gölge değil, gerçek gölge. Çeşmeler başında. Ateşten kıvılcımlar içinde de­ğil. İştahlarının çektiği meyvaların altındadırlar. Bütün bunla­rın üstünde de herkesin işiteceği şu manevî ikrama şu hitabı lâtife nail oluyorlar: «Yaptığınız amellere karşdık afiyetle ye-yin, için. Biz ihsan edenlere böyle karşılık veririz.» O yüce ve ulu varlıktan bu hitabı işitmek, saadetlerin en büyüğüdür. Ne mutluluktur bu! Ya yalanlıyanlar? Yaîanlıyanlann vay haline o gün! Ey suçlular, bu dünyada yeyin, biraz yaşayın, ne olsa siz suçlusunuz. Müttakilerin nail olduğu ikramı asla görmiye-ceksiniz. îşte burada dünya ile âhiret birbiri peşinden gelen iki fıkrada birbirine karışır. Sanki ikisi sahnenin birbirini takip eden iki perdesi gibi hazır gösterilir. Arada hiç fasıla yoktur. Oysaki birisi nice zamanlar sonra olacaktır. Müttekilere hitap ahiret-te tevcih edilmiş iken mükezziplere dünyada hi tabedilmek tcdir. Bu suretle onlara şöyle denmiş oluyor: îşte göz önünde eere-yan eden şu anda iki hal arasındaki farkı görün. Sonra yalan­layanların vasıflarım açıklayarak der ki: «Onlara rükû ediniz

dense (ükû etmezler.» Yalanlayanlar, kendi hallerini ve mütta­kilerin {hallerini, müttakilere ve mükezziplere söylenecek sözleri işittikten sonra onlara diyor ki: «Artık bundan sonra hangi söze inanacaksınız?».

Bu şekilde bir arz tuhaftır ama hisse ve ruha daha çok te­sir eder. Bu arzda dinleyici ve okuyucu sahnelerin hareket et­tiğini, manzaraların cisimlendiğini, üç zamanın bir araya gel­diğini görür.[4]

 

Kaf Suresi [5]

 

Ölüm sarhoşluğu gerçekten geldi, işte bu senin ötedenbe-ri kaçtığın şeydir. Sara üflendi, işte bu, vaîd günüdür. Her ne­fis yanında bir sürücü ve bir şahid ile geldi. Ando!sun ki sen bunu bitmiyordun. Biz senin gözünden örtünü kaldırdık, artık bugün gözün keskindir. Yanındaki arkadaşı ona dedi: «tşte bu yanındaki hazır.» «Her inkâr edici inatçıyı cehenneme atın. Hayrı meneden, mütecaviz, şüpheci. O ki Allah î?e beraber başka bir ilâh edinmiştir. Onu şiddetli azaba atın. «Yanındaki dedi ki.* «Rabbimiz, ben onu azdırmadım, zaten kendisi açık bir sapkınlık içinde idi. «(Rab) dedi: «Benim huzurumda çe­kişmeyin. Ben size valdi göndermiştim (bu günü bildirmiştim). Benim yanımda söz değiştirilmez. Ve ben kullara zulmedici değilim.» O gün biz cehenneme deriz ki: Boldun Der ki: Daha var mı? Cennet de müttakilere yaklaştırılır, uzak kal­maz. İşte bu cennet, Allah'a yönelen, O'nun emirlerine uyan, Gaybde Rahman'dan korkan, Allah'a yönelmiş bir kalble ge­len sizlere, hepinize söz verilen yerdir. Oraya esenlikle girin, îşte bu, sonsuzluk günüdür. Orada istediklerini bulurlar. Ka­tımızda fazlası da var.

Sahne dünyada başlıyor, âhirette son buluyor-. Şimdiki ve Öteki âlem birbirinden ayrılmamışlardır. Aralarındaki me­safe  uzak değildir.

Kaf sûresi, kâfirlerin şiddetle yalanladıkları öldükten son­ra dirilmeyi tamamen anlatıyor: «Kendilerine yine kendilerin­den olan bir uyarıcıma gelmesinden hayret ettiler de kafirler, «Bu tuhaf bir şeydir! Biz öldükten ve toprak olduktan sonra mı? Bu, ihtimali olmıyan bir dönüştür, dediler.»

Bu yalanlamayı red için, bu dünya hayatında gözleri Önün­de cereyan eden olayları göstermeğe başlıyor.»

Üstlerindeki göğe bakmazlar mı? Onu nasıl yapmışız, süs­lemişi?,, hiçbir çatlağı da yok. Yeri uzatmışız, ona dağları at­mışız ve onda her çiftten gönül açan bitkiler bitirmişiz; Al­lah'a yönelen her kul için bir öğüt olsun diye. Gökten müba­rek bir su indirdik, onunla bahçeler ve biçilecek taneli ekinler, küme küme tomurcukları olan boylu hurma ağaçlan yetiştir ilk, kullara rizik olsun diye. O su ile ölü yeri dirilttik. İşte ci­ns (öldükten sonra kabirlerden dirilip çıkmak) di böyledir.»

Arz üzerinde yaratmayı, bitirmeyi, ölü yeri gökten inen ve ile diriltmeyi ki bunlar her zaman insanların gördükleri şey-erdir ama insanlar bunların, öldükten sonra dirilmeye, kabir-erden çıkmağa nasıl delâlet ettiğinden habersizdirler bunları gösterdikten sonra diyor ki: «İşte çıkış da böyledir.»

Sonra da insanlar arasında yalanlamış olanları anlatıyor: Fir'avn, Lût'un İhvanı, Eyke Ashabı ve Tubba' Kavmi. 3zetîe bunların vak'alarına temas ediyor. Yukarıda ihya ve hraca muktedir olmanın delillerini takdim ettiktea sonra bun-arı da kendisinin öldürme ve mahvetme kudretine delil ola­rak ileri sürüyor.

Ölümü ve hayatı anlattıktan sonra, Yaratıcının insanları 'arattığını, varlıkları sağlıklarında gözetleyip yönettiğini söylüyor. Bu suretle Ölümden sonra hesaba çekileceklerini anlatmağa zemin hazırlıyor: «Biz insanı yarattık, nefsinin kendi-ine ne fısıldadığını biliriz. Biz ona gah damarından daha yakınız. İki alıcı sağında ve solunda oturmuşlardu   Hiçbir söz söylemez ki yamnda onu zapteden hazır bir gözetieyici olman.

O halde insan başı boş bırakılmıyacaktır. Bütün amelleri hesabediüyor. îki alıcı, ondan sadir olan her fiili görüp kayde­diyor. Kur'an, her şeyi kendi metoduna göre teşhis ve tecsim ederek anlattığı gibi hesabı da böyle tecsim etmektedir. Bu, hissi okşıyan, hayali doyuran tasvir metodunun bir icabıdır.

Burada ölümden ve ölüm sarhoşluklarından .sonra gelen âhiret gününün şekli gösterilmeğe başlıyor; sanki ikisi de (dünya da âhirette) göz önünde, yan yana hazır: «Ölüm sar­hoşluğu gerçekten geldi. Bu, ötedenberi senin kaktığın şeydir. Sura üflendi. îşte bu, vaîd günüdür.» ilh.

Şimdi şu sahaya bir göz atalım da yanında bir saik ve bir şahid bulunan her nefsi görelim. Her nefis... Burada muhase be edilen, amelleri niyetleri, hareketleri ve halecamarı sayılan nefistir. Nefis gelmiş, yanında da bu iki bekçi. Ve kendisine şu itap yöneliyor: «Sen daha önce bundan gaflette idin. Sen den perdeni kaldırdık, artık bugün gözün keskindir.» Her şeye nüfuz eder. Gaflet ve tekzib ile (perdelenmiş olan her şeyi gö­rür. Sonra o karîn ilerler Diğer surelerden anladığımıza gö­re bu karîn, sapkına refaket eden, onu dalâlete yönelten şey­tandır. Gerçi şeytan, kıyamet gününde ondan teberrî eder ama dünyada onu sapıklığa iletmek için ona arkadaş olmuştur. İş­te o ilerler ki bu yaratığın ne yapıp ne ettiğine dair her bilgi­nin kendi yanında bulunduğunu, her şeyi bildiğini söylesin: «Ve arkadaşı dedi: İşte yanımda bulunan hazırdır.» O zaman geri çevrilmesi mümkün olmayan emir çıkar:»

Atın cehenneme her kâfir, inatçı, hayra engel olan, saldır­gan, şüpheciyi (Allah ile beraber başka ilâhlar yaptı. Onu şiddetli azaba bırakın!» Sonra arkadaşı öne geçip onu azdır­madığını söylüyor, kendini azdırma suçundan temize çıkarmak istiyor:»

Arkadaş! dedi; Rabbimiz, ben onu    azdırmadım. Fakat o kendisi uzak bir sapıklık içinde idi.»

Fakat derhal sadir olan yüce emir, hemen susmayı gerektiriyor. Çünkü bugün çekişme ve cidal günü değildir:»

Benîm    huzurumda çekişmeyin, ben size vaîdi göndermiştim. Benim huzurumda söz değiştirilmez.»

Defterlerin muhtevasında değişiklik olmaz.»

Ben kullafra zulmedici değilim.»

Herkes, kendi yaptığının cezasnıı görür.

Buraya kadar sahne, arz ve konuşma sahnesidir. Suçluyu cehenneme atmakla bü sahne sona eriyor. O halde cehennem de canlı gibi konuşturulmalı, öteki canlıların hareketlerine iştirak ettirilmelidir ki sahnenin diğer cüzlerinin ahengi ta­mamlanmış olsun. Burada arz metodu, muhaveredir. O halde diğer cüzlerde olduğu gibi sahnenin bu cüz'ü de muhavere usuliyle arz edilmelidir:

«Biz o gün cehenneme deriz ki duldun mu, Der kî daha yokmu?»

Bu sual ve cevap karşısında hayal, bu muhaverenin arka­sındaki resmi tahayyül ediyor. İşte cisimler kaldırılıp cehen­neme savruluyorlar. Cehennem ağzını açmış, atılanı yutuyor, atılanı yutuyor. Birbiri peşinden atıldıkça cehenneme sorulu­yor: «Doldun mu?» Dolması için gereken miktarı da almıştır ama o her atılanı yutmuş, bir şey bırakmamıştır. Öfke ile kız­mış, kabarmış, alevler fışkırtıyor, yeni yakıtlar istiyor ve di­yor: «.Daha yok mu?»

Topluluklar, bu müthiş manzara karşısında başka bir manzara daha görüyorlar: Müttekiler için aklaştrılmiş, hazırlanmış cennet içerisinde izzet ve ikram gören, bu maddî ni­met yanmda da edebî ikram ve ihsana nail olan, A'lâ' dan: Cennet müttekilere yak] aştırılmış tır, uzak değildir. İşte Allah'a yönelen, O'nun buyruklarına uyan, Gaibde Rahman dan korkan, Ve O'na yönelmiş bir kalb getiren herkes için va' dedilen (cennet) tir bu. Ona esenlikle girin. Bu, sonu olmıyan gündür.» Hit&b-ı kerimini duymak şerefine eren nıüttekilerin manzarası. Bu manzara karşısında o manzara ne kadar tiksin­dirici ve tüyler ürperticidir! Üstelik müttekiler, ce;mette istediklerini elde ettikleri gibi Allah indinde daha başka nimetlere de ereceklerdir: «Onlar için orada istedikleri vardır. Katımız­da fazlası da var» Bu zevk ve rıza karşısmda o azabı görmek duymak ne korkunç!

Bu, hareketli konuşan gözle görülür mücessem bir sah­nedir. Konuşma da sahnenin hayatiyetini ve hararetini artırıyor. Muhavere cehenneme kadar uzanıyor ve her yönden ahenk tamamlanıyor.

Bu vicdana tesir eden, şuuru ve hayali uyandıran bir sarı nedir. Dini gayesini gayet kolay yerine getiriyor. Sonrada mu' lak san'at gayesi tarafına geçiyor. Muayyen bir gaye, onu sanat gayesinden alıkoymuyor.[6]

 

Tarık Suresi [7]

 

Semaya, Tarık'a andolsun-Tarık"iıı ne olduğuna sana ne bil­dirdi? O isığ! üe karanlık delen yddızdır. Hiçbir nefis yok­tur M üzerinde (yaptığı işleri) Infzeden bîri olmasın. O hal­de insan neden yaratıldığına baksın. Atıcı, bel ile teraib ara­sından çıkan bir sudan yaratıldı. Şüphesiz O (Allah), gizlilik­lerin ortaya çıkacağı gün onu tekrar yaratmağa kadirdir. O uısanra ne bir kuvveti, ne de bir yardımcısı vardır. Şiddetle yağmur sahibi olan göğe ve yarılan arza andolsun ki doğrusu im Kar'an bir hüküm sözüdür, eğlence değildir.»

Burada âhiret gününün sureti manevi bir surettir, örtü­lü, dürülü sırlar açılıyor, insanı hiçbir kuvvet bundan kurtaramıyor. O gün insanın bir yardımcısı da yoktur. Sırrı açığa çıkarılmış, kuvveti zayıf yardımcısı yok. Bu hal, insan ruh­larını çok etkiler.

Bu tabloda tam bir ahenk vardır. Esas tablo etrafına ya­yılan sahne kahramanlarının hepsiyle uyuşan bu ahenk, tablo şahıslarının kendilerine uygun ortam içerisinde ortaya çıkıyor, şöyle fei:

Sure kasemle başlıyor. Semaya ve Tarık'a kasemle. Ta rık meçhuldür. Ta'zira içiri bilmezlikten gelinerek ondan soru­luyor:,

o «Tarık'ın ne olduğunu sana ne bildirdi?»

Sonra cevaben onun «Necm-i sâkib» olduğu söyleniyor. Nuriyle karanlığı delen, ışığiyle parlayan yıldız. İşte ışığiyle karanlığı delen bu yjîdıza yemin ediyor ki; Her nefsin üzerin­de amellerini zapteden biri vardır. Nefis, Örtülüdür, gizlidir. Fakat bu hafız, onun gizlisine nüfuz ediyor, sırlarını görüyor, onda cereyan eden olayları yazıyor, «Sırların meydana çıka­cağı günde» bunları keşfediyor. Bu bakımdan hafız, karanlığı del e 1 ıldız Tarık'a ne kadar benziyor! Ve ne güzel bir ahenk doğuyor!

Sonra sahnenin diğer taraflarını görüyoruz: «Jnsan ne­den yaratıldığına baksın. Sulb ile tarâib arasından çıkan atıcı bir sudan». Bu atıcı su, insanda meçhul bir karanlıktan fış­kırmaktadır. Tıpkı ışığın, karanlığın bağrından fışkırması gi­bi. Bımu rahimlere atan varlık. «Sırların meydana çakacağı günde» tekrar yaratmağa kadirdir. Bu da def (atış) ile rec (döndürüp tekrar yaratma) arasındaki heyet ve harekette görünen bir ahenk çeşididir.

Seyre devam edelim:

Bundan sonra başka bir kısım görüyoruz: «Şiddetli yağ­mur sahibi semaya, yanlan arza and olsun ki, bu, kesin hüküm sözüdür, eğlence değildir.»

(ar-Rac') şiddetli yağmurdur. as-Sad' yerdeki yarıktır. Bit­kinin tesiriyle yanlan yerlerdir. Bu da geçen sahnelerle tanı bir uyum teşkil eder. Bu da ayrı bir ahenk çeşididir.

înen yağmur, çatlamış arz şekil ve harekette bir yandan karanlığı delen, bir yandan da yaran yıldız gibidir Diğer ta­raftan bu inen yağmur ve çatlıyan yer, sulb ile teiâib arasın­dan çıkan atıcı su ve çocuk doğarken yanlan rahim gibidir İnen suyun tesiriyle bitki çıkarken arz da yarılmaktadır. Her ikisi de gizli bir kudret ile doğacak yeni bir hayattan   ötürü açılmaktadır.   

«Onun ne bir kuvveti, ne de bir yardımcısı yoktur».

«Şiddetli yağmur sahibi somaya, çatlak sahibi arza andolsun  (şiddetli yağmur) ve as-Sad' (çatlak) da şiddetli bir hareket vardır. Şiddetle yarılma. Kelimenin önce manasında, sonra o manayı kulağa duyuran musikisinde bu şiddetr kendi­ni göstermiştir. Bu, insandan kuvveti ve yardımcıyı kaldırıp, onları arz ve Semanın yaratıcısına verme ortamı arasında tam bir ahenk teşkil etmektedir.

Böylece muhtelif noktalardan sahne ile musiki arasında, sahnenin cüzleri arasında ahenk meydana gelmiş oluyor. Bu uyum, sahne birliğini sağlıyor. Sahneye eglik eden musiki, genel tema ile beraber yürüyen bir ika'dır. İşte bu harika sa­nat, sadece kıyamet sahnesi birkaç satırı ve on fıkrayı geçmı-yen bir surede bulunmaktadır.[8]

 

Kamer Suresi [9]

 

1- «Andolsun id onları bu hallerinden vazgegîrecek nice haberler gelmiştir. Bn haberler, üstün bir hikmettir. Ama uyarmalar fayda vermiyor. O halde onlardan yüz çevir. Ça­ğıran, görülmemiş ve tanınmamış bir şeye çağırdığı gün, gözleri dalgın dalgın, çekirgeler gibi yayılmış, o çağırana koşarak kabirlerden çakarlar. Kâfirler: «Bu, zorlu bir gündür!» der­ler.»

2- «Topluluk (ları( dağılacak, yüz geri edileceklerdir. Onlara va'dedilen (gidecekleri yer) kıyamettir. O ne korkunç, ne acı bir gündür! Mücrimler şaşkınlık ve azap içindedirler. O gün yüzleri üstü ateşe sürülürler. «Ateşin dokunmasını ta­dın,» Süresiz biz her şeyi bir kaderle yarattık. Bizim emri­miz yalnız birdir, göz kırpması gibidir (her şey böyle bir emir­le bir anda olur) Müttekiler, cennetlerde Neher'dedirler. Kudretli hükümdarın huzurunda doğruluk makamında otur­maktadırlar.»

Bu surede iki kıyamet sahnesi vardır. Suredeki umumi gaye, bu iki sahneyi birbirine bağlamaktadır.

Biz, yanlarında Allah'ın kudretine delâlet eden vakalar olduğa halde yine yalanlıyan bir topluluk karşısırdayız:

«Ay yarıl  Bir mu'cize gördükleri zaman yüz çevirirler ve 'devamlı bir sihirdir» derler. «Ay nasıl ve ne zaman yarılmış­tır, bunu bilmiyoruz. Fakat Kur'an'ın, yüzlerine karşı söyledi­ği bu olaya kafirlerin bir itirazda bulunduklarını tarih kaydet­miyor. Demek ki astronomik bir olay olmuş ve bu şekilde va­sıflandırılmıştır. Müşriklerin bu âyete bir itirazda bulunma­maları, bunu isbat etmektedir. Önceki yalanlayıcıların âkibet-lerini duydukları ve kendi başlarına da bu dünyada nice -felâ­ketler geldiği halde müşrikler yine yalanlıyorlar. «Onlara, kendilerini (inkârlarından) vazgeçirecek nice ha­berler geldi.» Cenabı Hak bu surede onlara Nuh kavminin, Âd' in, Semud'un, Lût kavminin ve Fir'avn kavminin âkibetlerini anlatmıştır.  Bunların  hepsi  azaba  çarptırılmıştı.  Her  kıssadan sonra da şu cümleyi tekrar etmiştir.»

«Benim azabım ve benim uyarmam nasılmış?»

tehdidi daha da derinleştirmek için böyle söylüyor. Tıp­kı Mürselât suresinde:

«O gün yalanhyanlann vay haline!?

Cümlesini tekrar etmesi gibi. Aynı usulü burada da uy­gulamıştır.

Kamerin yarüdığını söyledikten sonra birinci sahneyi takdim etmiş, yalanlayıcıların hikâyelerini ve onlara sorduğu soruya anlattıktan sonra ikinci sahneyi takdim etmiştir:

«Sizin kâfirleriniz onlardan daha mı iyidir? Yoksa kitaplarda sizin için bir beraet belgesi mi var? Yoksa onlar: «Biz galip gelecek bîr topluluğuz» mu diyorlar?» diye sorduktan   sonra peşinden:

«Cemiyet bozulacak ve yüz geri edileceklerdir» diyor. Birinci sahne muhtasar ve tez geçen bir sahnedir:

«Kıyamet yaklaştı ve ay yarıldı.» İfadesiyle ve surenin musi kişiyle bu kısalık uyuşuyor. Bu musiki, sür'atli vuruşlu, hareketli ve canlı bir musikidir. Her haliyle mükemmel bir musiki. «İşte bir anda yayılmış çekirgeler gibi kabirlerinden çıkan topluluklar (Bilinen çekirge sahnesi, bu gösterilen manzarayı kolayca anlamağa imkân veriyor). İşte toplumlar çağırana doğru koşuyorlar. Çağıranın, kendilerini niçin ve neden çağır­dığını bilmeden. O, bilinmiyen, görülmiyen bir çağırıyor. «Gözleri dalgın dalgın» gidiyorlar. Bu ifade de tabloyu ta­mamlıyor, ona son cehresini veriyor. Bu yığıntı, bu dalgınlık ve bu konuşma sırasında «Kâfirler diyorlar M: Bu, cidden çetin bir gündür.» Şimdi bu kısa fıkralardan sonra sahnenin canlan­dırılmadık neresi kaldı? Dinleyiciler artık o fcilinmiyen günü pekâlâ tasavvur edebilirler. Demek ki, o, insanların yığıldığı bir gündür bu bir suretler kalabalığıdır. Suretler kendileri­dir. Kendileri dirileceklerdir. Bu tablolarda canlı bir korku dal­galanmakta ve bu korku her canlı ruha sıçramaktadır. [10]

ikinci sahne maddî nıanevi bir azap ve maddî-manevî bir nimet resmini çizmektedir. Sıra ile önce azap, sonra nimet sahnesi geliyor. Azaptan sonra nimetin gösterilmesi, onun kıymet ve kadrini daha da arttırmaktadır.

İşte kıyamet saatindeyiz: «Saat de ne korkunç, ne acı şeymiş!» Dünyada gördükleri her azaptan, yarda önceki ya-lanlayıcılar hakkında duydukları Tufan, Sayha, Rîh-i Sarsar, Saika, boğma gibi felâketlerden evet hepsinden daha korkunç. Mücrimler bir şaşkınlık ve kızgın azap içerisindedirler. Bir azap ki derileri ve bedenleri kavuruyor. İşte onla yüz üstü şiddet ve hakaretle o azaba, cehenneme sürükleniyorlar, ruhî bir acı ile beraber azabı tadıyorlar: «Ateşin dokunuşunu ta­dın.» Biz insanları başı boş bırakmak için yaratmadık. «Biz her şeyi bir ölçüye göre yarattık». Bir hikmet ve bir ecele gö­re yarattık. «Bizim emrimiz yalnız birdir.   Bir göz   kırpması

yakagibidir.» Ayın yarılması ve güçlü hükümdarın Fir'avn'ı laması gibi.

Şunlar yüz üstü ateşe sürüklenip hor ve hakir ateşe atı­lırken, hayretleri ve şaşkınlıkları artarken beri taraftan mü' minler huzur içinde ve nimetlerden faydalanmaktadırlar-«Cennetlerde ve neherdedirler.» «Kudretli hükümdar huzu­runda doğruluk makamında» huzur, izzet ve ikram içerisinde bulunmaktadırlar. Öğüt alan yok mudur? Hele bu sahneler, bu tablolar karşısında?[11]

 

Sad Suresi [12]

 

«Allah'tan korkanlara en güzel bir gelecek var: Kapılan onlara açılmış Adn cennetleri. Orada tahtlara yaslanarak tür­lü türlü meyvalar ve içecek (ler) isterler. Yanlarında da göz­lerini eşlerine dikmiş yaşıt güzeller vardır. İşte hesap günü için size va'dedilen budur. Doğrusu bizim verdiğimiz bu rızık-lann sonu yoktur.

«Azgınlara da en kötü bir gelecek vardır: Cehenneme yaslanırlar. Ne kötü bir döşektir o! işte onu tadsınlar, kaynar su ve irindir! Onun sekimde daha başka çifte çifte (azap,) ler var!

«İşte şu (nlar) da sizinle beraber (cehenneme) iktiham edilecektir. Onlara merhaba yok (rahat yüzü görmesinler). Onlar da muhakkak ateşe gireceklerdir! Dediler: 'Asıl size merhaba yok (asıl siz rahat yüzü görmeyin). Bunu bizim ba­şımıza getiren sizsiniz. Ne kötü duraktır bu! Dediler: Rabbimiz, bunu bizim başımıza kim getirdiyse onun cehennemdeki azabını kat kat artır.»

«Ve dediler; Bize ne oluyor ki (dünyada) şerlilerden say­dığımız adamları göremiyoruz? Onlarla alay etmiştik ha? Yoksa onlardan gözler mi kaydı?» «Bu, gerçektir, cehennem ehlinin çekişmedir!»

Burada her bakımdan karşılıklı iki manzara var. Cüzle­rinde, vasıflarında, şekillerinde tamamen mütekabil iki man­zara: Kendileri için en güzel istikbal mevcudolan müttekîler manzarası ve kötü istikbal mevcudolan azgınlar manzarası. Birinciler için kapılan açılmış cennetler var. Orada koltukla­ra yaslanma rahatı, çeşitli yemek ve içmek zevki ve lezzeti. Keza Gnlara genç, hepsi aynı yaşta güzel huriler var. Bu kadar güzelliklerine rağmen başka erkeklere iltifat etmiyen, gözlerini sırf kocalarına diken huriler. Bu, bitmiyen, daima tazelenen bir zevk ve yaşantıdır.

Diğerlerine gelince onlar için de Mihâd var ama rahat ol-mıyan bir döşek. Cehennem. «Ne kötü bir döşektir o!» Ora­da onlara kaynar bir içecek, kusturucu bir yemek var. Bu ye-mrk. cehennem ehlinden akan irindir. Bundan başka da çeşit­li ayıplar var onlara. Azapların kat kat olduğunu anlatmak için «Ezvac: çift çift» tabirini kullanıyor. Bu kelimede ayrı bir ince ahenk ve edebî mana var: Cennet ehlinin ezvacı olan Kasırâtu't-tarf (gözlerini sırf kocalarına dikmiş huriler) Ie lâfzî müsakele (benzerlik) temin ediyor. Burada ezvac, mutad manasını taşımıyor. Kelimede ötekilerle mukayese bakı­mından bir alay manası var. Cehenneme mihâd isminin veril­mesinde de bu alay manasını seziyoruz. Mü'nıinlere cennetler­de verilen miihâda mukabil kâfirlere de cehennemde mihâd veriliyor ama bilinen rahat verici mihâd değil, azap veren ateş­ten mihâd.

Sonra sahneyi üçüncü bir manzara ile tamamlıyor. Bu manzarayı, konuşma canlandırmakta, gözönüne getirmektedir

Şimdi biz cehennem ehlinden -bir topluluğun önündeyiz. Bunlar dünyada birbirlerini çok seviyorlardı, aralan gayet iyi idi. Ama bugün birbirlerini inkâr ediyorlar, tanımazlıktan ge­liyorlar, çekiştiriyorlar. Halbuki dünyada iken birbirlerini sa­pıklığa eğdirir, mü'minlere böbürlenir ve onların cennet davalariyle alay ederlerdi.

îşte bunlar grup grup cehenneme atılıyorlar. îlk grupa ikinci grubun da atıldığı haber veriliyor: şunlar da sizinle beraber göğüs geren oluyor?

«Onlara merhaba yok. Çünkü onlar o ateşe gireceklerdir bu­nu hakketmişler «Peki yerilenler susuyor mu? Hayır. On­lar da cevap veriyorlar.

«Dediler 'Hayır asıl size merhaba yok. Bunu bizim   başımıza siz getirdiniz. (Bakın) ne çirkin durum!» Ve topluca bir dua:

«Dediler, Ey Babbimiz, bunu bizim başımıza getirdiyse onun ateşteki azabını kat kat artar.»

Sonra ne oluyor? Sonra bunlar, dünyada böbürlendikleri, kötü sandıkları, cennet davalariyle alay ettikleri mü'minleri göremiyorlar. Bakıyorlar ki onlar kendileriyle beraber cehen­neme atılmıyorlar:

«Dediler: Bize ne oluyor ki (dünyada) iken kötülerden saydığımız adamları göremiyoruz? Onlarla eğlenmiştik ha? Yoksa onlardan gözler mi kaydı?»

Hayır ey kavm, göz kaymadı. Eğer nimet cennetlerine bir göz atsaydınız, onları orada tahtlara yaslanmış Olarak gö­rürdünüz!

«İşte bu, cehennem ehlinin birbiriyle çekişmesi muhakkak ve kesin bir gerçektir.»

Biz bugün, bu çekişmeyi, gözümüzün Önünde geçiyormuş gibi görüyoruz. Her insan, bu sahnenin dehşetini ruhunun de­rinliklerinde hisseder ve bundan sakınır, bu hale düşmekten kaçınır- gayet kaçınma fayda verirse tabu.[13]

 

A’raf Suresi[14]

 

Ey Âdem oğulları, size aranızdan âyetlerimizi okuyan peygamberler geldiğinde, kimler ittika eder ve gidişini düzel­tirse onlara bir korku yoktur ve onlar üzülmiyeceklerdir. Ama âyetlerimizi yalankyanlar ve on (lan kabul) den kibirlenen-ler var ya işte onlar cehennemliklerdir. Onlar orada ebedi ka­lacaklardır. Allah'a karşı yalan uyduran, ya da O'nun âyetle­rini yalanhyandan daha zalim kimdir? Kitaptaki payları ken­dilerine erişecek olan, onlardır. Elçilerimiz canlarını almak için geldiği zaman onlara «Allah'tan başka taptıklarınız ne­rede?» deyince «Bizi koyup kayboldular» dediler. Böylece in­karcı olduklarına kendi aleyhlerine §ehadet ettiler. Dedi ki : Sizden önce gelmiş geçmiş cinlerden ve insanlardan olan ce­hennemdeki milletler arasına girin. Her ümmet girdikçe yoldaşına (öteki millete) lanet etti. Hepsi birbiri aramdan orada toplanınca sonrakiler öncekiler için dediler ki: «Ey Kabin­iniz, bunlar bizi saptırdılar. Bunlara kat kat ateş azabı ver» Dedi M: «Hepsinin kat kattır ama siz bilmiyor sunuz.» Önceki­ler de sonrakilere dedi (ler) İd «Sizin bize bir üstünlüğünüz yok. Kazandıklarınıza karşılık azabı tadın.»

«Bizim âyelernnizi yalanlıyan ve onlar (ı kabul) den ki-birlenenler var ya işte onlara gök kapıları açılmıyacak ve ha­lat iğne deliğinden geçinceye kadar onlar cennete girmiyecek-lerdir. Biz mücrimleri böyle cezalandırırız. îman edip salih ameller işliydiler -ki insana ancak gücünün yeteceği kadar yük­leriz- işte onlar da cennetliklerdir. Orada ebedî kalacaklardır, (cennette) göğüslerindeki kini (tasayı) çıkarıp atarız. Altla­rından nehirler akar. Dediler ki: Bizi buraya sevk eden Allah'a hamdolsun. Eğer Allah bize bunu göstermeseydi biz bunu bu­lamazdık. Kabininizin elçileri gerçekle geldi (bunu haber ver­diler.) Onlara seslenildi: îşte size cennet, yaptığınız amellere karşılık o size verildi.

«Cennet ehli cehennem ehline: «Rabbimizin bize va'dettiğini hak bolduk. Siz de Kabbinizin size va'dettiğini hak buldunuz mu?» diye seslendiler. Onlar da: Evet (Öyle bulduk)» de­diler. Bunun üzerine aralarından bir çağıran: «Allah'ın lane­ti zalimlerin tepesine» diye ünledi. Onlar ki Allah'ın yolundan menedip onu eğri bir hale getirmek isterler, âhireti de inkâr ederlerdi.

«tki taraf arasında (surdan) bir perde ve AJraf üzerin­de de (cennetlik ve cehennemliklerin) her birini simalariyle tanıyacak (muvahhid,) erkekler vardır ki onlar henüz oraya (cennete) girmemiş, fakat girmeyi şiddetle arzu ederek cen­net ehline: «Selâmünaleyküm» diye nida ettiler.

«Gözleri cehennem ehli tarafına çevrildiği zaman da: «Ey Kabbimiz, bizi zalimler güruhu ile beraber bulundurma» dediler,

«Yine A'raf ehli (kâfirlerden) simalariyle tanıdıkları (elebaşı) birtakım adamlara ünliyerek şöyle dediler: «Ne çok­luğunuz (yahut yığdığınız mallar), ne de (halka karşı) cür-dürdüğünüz o kibir (ve azamet) size hiçbir fayda vermedi. Kendilerini Allah'ın hiçbir rahmete erdirmiyeceğme yemin et­tiğiniz kimseler bunlar mıydı?» (Ve cennetliklere dönerek,) «Girin cennete, sîze korku yoktur, siz uzülmiyeceksiniz de.»

«Cehennem ehli cennet ehline: «Su (yunuz) dan veya Al­lah'ın sîze verdiği rızıktan biraz da bize akıtın» diye feryâdettiler. Onlar da dediler ki: «Allah bunları, dinlerini oyun oyun­cak yapan ve dünya hayatının aldattığı kâfirlere haram et­miştir.» Onlar bugünle karşılaşacaklarını nasıl unuttutarsa ye âyetlerimizi nasıl inkâr ediyor idilerse biz de bugün onları öyle unuturuz.»

Hemen hemen kıyamet sahnelerinin en uzunu budur. Bir birini takibeden en kalabalık manzaralar, değişik    konuşmalar bundadır. Bu sahneler, Âdem kıssasını, şeytanın, onu ve karısını kandırması üzerine cennetten çıkışını, Allah'ın oğullarına şeytandan uyarıp şeytanın, ana - babalarını kandır­dığı gibi kendilerini de kandırmaması için ondan uzak durma­larını ve Allah'ın, kendilerine âyetlerini okuyan peygamber­ler göndereceğini bildirmiş olduğunu-Yukanya aldığımız ilk âyetlerde olduğu gibi-anlattıktan sonra bu kıyamet sahnele­rini arza başlıyoruz. Bir de bakıyorsunuz ki peygamberlerin haber verdiği şeyler bu sahnelerde zuhur etmektedir. Şeytana uyup Allah'ın âyetlerini yalanhyanlar, cennete girmekten mahrum edilmişler; şeytana muhalefet edip Allah'a itaat edenler cennete gönderilmişler, Mele-i A'lâdan onlara sesle­nilmiş: «îşte size cennet. Yaptıklarınıza kargılık size verildi.» Sanki cennet Allah için hicret edenlerin, dünyayı bırakıp şey­tandan kaçanların barınağıdır.

Burada geçen kıssa ile ondan sonra gelen kıyamet sah­neleri arasında büyük bir edebî ahenk vardır. O kıssa, cennet­te melekler topluluğu arasında başlıyor. Allah'ın, Âdem'i ve karısını yaratıp cennette iskân ettiğini şeytanın onları kandı­rıp cennetten çıkarmasını anlatıyor. Kıssa, nasıl cennette Âdem' in meleklerle beraber bulunma sahnesiyle başlamışsa âhirette de yine öyle cennette melekler ve insanların bir arada bulun­duğu tir sahne ile bitiyor. Başlangıç sona kavuşuyor. Yalnız iki fıkra araşma, bir kitabın sadece iki sayfası, iki sahnenin ara­lığı sayılabilecek dünya hayatı devresi giriyor. Çekişme hali de başlangıç ile nihayet arasında bulunmaktadır. Her ikisiyle tam bir uyum teşkil etmektedir.

Bu Öyle harika, öyle güzel bir destandır ki şiirde bulun­maz. Bu öyle edebî bir kalıba dökülmüştür ki şiir onun karşı­sında para etmez. Bütün güzellik unsurlarını kendinde topla­mıştır bu. Şimdi bu destanı bir bir ele alıp harika sahnelerini göste­relim:

îşte can çekişme sahnesi Önündeyiz. -Bu sahne, dünya ile âhiret arasında bir geçit (berzah) tir-. Allah'a iftira eden, yada O'nun âyetlerini yalanhyanlann can çekişî||si. Rablarmın elçileri gelmiş, onları 'öldürüyor, ruhlarını allarlar. Bunlarla onlar arasında şu konuşma cereyan ediyor:

«Allah'tan başka çağırdıklarınız nerede?» Dünyada güvendi­ğiniz, sarıldığınız, o yüzden yüce Yaratıcıya inanmaktan yüz çevirdiğiniz ilâhlarınız nerede? Şimdi hayatın sizden alındığı şu anda onlar gelip sizi ölümden kurtarabiliyorlar mı? Cevap, o tek cevaptır. Kaçamak ve mugalata imkânı olmıyan cevap:

«Dediler bizden saptılar» kayboldu gittiler. Ne biz onlann ye­rini biliyoruz, ne de onlar bize doğru geliyorlar. Hânları ken­dilerine yardım edemiyen, onları bu çetin andan kurtaramıyan kullara ne yazık, ne yazık! Bu gibi anlarda kullarına kılavuz­luk edemiyen, onları kurtaramıyan ilâhlar da ne hüsranda! O halde bugün artık ne cidal, ne de kaçamak yok. «Kendileri­nin kâfir olduğuna dair nefisleri aleyhine şehadet ettiler.»

Can çekişme sahnesi bitince ondan sonra gelen cehennem sahnesi başlıyor. Can çekişme ile ba's arasındaki zaman katla­nıp kaldırılıyor. Sanki can verenler, hemen dünyadan cehen­neme götürülüyorlar:

«Dedi İd: Sizden önce gelmiş geçmiş cinlerden ve insanlardan olan cehennemdeki milletlerin araşma girin.» Cinlerden ve insanlardan olan arkadaşlarınıza katılın. Rabbına isyan edip Âdem'i ve karısını cennetten çıkaran, Âdem oğullarına iğva verip azdıran îblîs değil miydi? O halde öncekiler ve sonra­kiler hep beraber cehennem ateşine girin.

Bu milletler dünyada ileri gelenlerden idiler. Sonları baş­larına uyardı, metbu, tabiini güderdi. Şimdi ise aralarında na­sıl bir kin ve nefret var:

«Her ümmet girdikle kardeşine lanet etti.» Kardeşin kardeşe lanet edeceği âkibetten daha kötü âkibet olur mu?

«Hepsi oraya toplanınca» sonları başlariyle buluşup, yükseği alçağiyle aynı yerde bulununca aralarında düşmanlık ve cidal başlar:

«Sonra gelenler, ilk gelenler için dediler ki: Rabbimiz, bunlar bizi saptırdılar. Bunlara ateşten kat kat azap ver.» işte böyle­ce acı alay başlıyor: Birbirinin dostu olan bu adamlar, şimdi birbirini tanımaz oluyor, birbirini suçluyorlar ve arkadaşları­na «Rabbimizden» en kötü cezayı istiyorlar. Önce inkâr ettik­leri «Rabbimizden» bugün niyazda bulunuyorlar, O'na yönelip yalvarıyorlar! Cevap, duâ edenlerin, dualarının kabul edil­diğini bildirir, bu hususta garanti verir şekildedir. Ama alay­lı bir güven verme ve acı bir kabul etme:

«Dedi» herkesin kat kattır fakat siz bilmiyorsunuz.» Bundan emin olun. Siz de onlar da talebettiğiniz kat kat azaba uğra­yacaksınız. Beddûâ edilenler, hasımlarının yaptığı duânm kar­şılığını böyle duyunca duâ edenlerle alay edercesine onlara dö­nüp diyorlar ki: Siz bizden üstün değilsiniz ki kurtuîasımz. Ve biz sizden daha çok azaba müstahak değiliz. Hepimiz de biriz:

«Öncekiler sonrakilerine dedi (ler) M: Sizin bize bir üstün] günüz yoktur. Siz de kazandıklarınıza karşılık azabı tadın.

Bu suretle alaylı taraf bitiyor ve hiç değişmiyecek   olaif o acı âkibeti tekid ve takrir eden taraf geliyor. Mü'minlerin, nimet cennetlerindeki halini tasvirden Önce kâfirlerin uğraya­cağı azabı anlatıyor:

«Âyetlerimizi yalanlayıp onlar (1 kabul) den Idbirlenenler var ya işte onlar için gök kapıları açılmaz. Halat iğne deliğinden geçinceye kadar onlar cennete girmezler.» Şimdi sen dur, bu harika sahne önünde istediğin kadar düşün: Halat ve küçük iğne deliği [15]  Ne zaman iğne deliği, kaim halatın geçmesi için açılırsa işte o zaman o yalanlayıcılara da gök kapıları açılır onlar da nimet cennetlerine girerler. Fakat şimdi onlar-ta ha-îat iğne deliğinden geçinceye kadar- hep beraber toplanıp lâ-netleştikleri ateşin içindedirler: «Biz mücrimleri böyle ceza­landırırız» işte sana onların cehennemdeki halleri:

«Onlar için cehennemden bir yatak vardır ve üstlerinden de örtüler.» Ateş onlara döşektir. Alay olsun diye cehenneme mi-hâd (döşek) diyor. Ama yatılacak, rahat edilecek yumuşak döşek değil. Ateş de onlara yorgan. Üstlerinden örtüyor onla­rı. «İşte biz zalimleri böyle cezalandırırız.»

Şimdi de .bunun karşıtı olan sahneye bakalım:

«Onlar ki iman edip salih ameller işlediler» ellerinden geldiği, güçlerinin yettiği kadar, fazla değil. Zira:

«Biz kişiye ancak gücünün yettiği kadar amel yükleriz.» Peki ne olacak bunların hali?

«Onlar cennet ehlidirler. Orada ebedi kalacaklardır» Orafl sahipleri ve malikleridirler. Babalarını, kandırıp cennetten çıkaran şeytana isyan etmeleri ve ona yüz vermemeleri karşı­sında bu cennete sahib olmuşlardır.

Dünyada dost, ahbap iken şimdi birbirine düşman olan yalanlayım kafirler cehennemde birbirlerine lanet edip çeki­şirken iman edip salih ameller işüyen müminler ise cennette dost, samimi, sâf kardeşlik içindedirler. Kendilerini esenlik ve dostluk okşamaktadır:

«Göğüslerindeki kini (tasayı çıkanp attık.» Onlar, üstlerin­den ve altlarından ateşler içerisinde kıvranıp kavrulurlarken bunların «altlarından nehirler akar.» Ötekiler birbirini yer­mekle, çekiştirmekle uğraşırlarken berikiler hamd ile ve Al­lah'ın lütuf ve nimetini itiraf ile meşguldürler: «Dediler ki; Bizi buraya getiren Allah'a hamdolsun. Eğer Allah bizi bura­ya üetmeseydi biz kendimiz bulamazdık. Rabbimizin elçileri gerçeği getirmişler. «Ötekiler hakaret ve acılarını daha da arttırmak için: «Kazandığınıza karşılık azabı tadın» diye seslendirilirken, bunlara kereme lâyık oldukları söyleniyor:

«Şöyle seslenildiler: İşte size cennet. Yaptıklarınıza karşılık ze verildi.»

Arz devam ediyor. Şimdi biz, geçen sahneye bitişik bir sahne önündeyiz. Artık cennet ehli cennete, ateş ehli ateşe yerleşmiştir. Bir de bakıyoruz ki birinciler, cennetten Ötekile­re seslemiyorlar:                                                                

«Biz Rabbimizin bi«e va'dettiğini gerçek bulduk. Siz de rab-binizin size va'dettiğini gerçek buldunuz mu?» Bu soruda da acı bir alay ve yürek soğutma vardır. Mü'minler va'din tahak­kuk ettiğini bildikleri gibi vaîdin de tahakkuk ettiğini biliyor­lar. Ama bu soru!? Alay. Oradan gelen cevap: «Evet!» Zira inkâra ve kaçamağa imkân yok. işte burada cidal sona eri­yor ve konuşma kesiliyor:

«Aralarında bir müezzin seslendi: Allah'ın laneti    zalimlerin tepesin edir.»

Sonra göz, geniş bir sahaya çevriliyor. Bu da ayrı bir sah­nedir. Cennet ile cehennem arasında ayırıcı «A'raf» sahnesi. Burası cennet ehlinin cennete, cehennem ehlinin cehenneme ayrılıp gittiği geçiş noktası gibidir. Burada bir takım erkekler vardır ki her iki fırkayı da yüzlerinden tanıyorlar. Onların git­tikleri yere dönüyor ve her fırkaya lâyiki veçhile ya hakaret veya taltif sözü söylüyorlar.

İşte A'raf ehli, cennet ehline dönmüş, onları selâmlıyor­lar; cehennem ehline de dönmüş, onları azarlıyor, ayıplıyorlar:

«Allah hiçbir rahmet vermiyecek diye yemin ettiğiniz in­sanlar bunlar mı? Bakın şimdi bunlar nerede? Bunlar cennette selâm alıyorlar, selâmet içinde yaşıyorlar  Son olarak da cehennemden bir ses işitiyoruz. Rica, yalvarış, zillet dolu, medet diliyen ses:

«Cehennem ehli cennet ehline seslendi: Ne olur üzerimize   bi­raz su veya Allah'ın size verdiği rızıktan bir parça azık verin»

Biz yüzümüzü cennet tarafına döndürüp, oradan gelecek ceva­bı bekliyoruz. Bakıyoruz ki cevap özür dileme ve hatırlatma­dır.

«Dediler: Allah onlan kâfirlere haram kılmıştır!»

Arz böyle etkili bir şekilde neticeye bağlanınca gayet mü­nasip bir ta'kip geliyor. Sahneleri gösterilen bugünü insanla­ra hatırlatıyor, peygamberlerin Âdem oğullarına getirdikleri Allah'ın âyetlerini yalanlama yoluna girmekten kaçındırıyor. Bunların tevilini anyarak âhireti inkâr etmek istiyorlar. Bun­ların tevi nedir? Arz ettiğim şekilde cereyanmdan başka tevi­li yoktur bunların. Şimdi yalanlıyanlar o zaman ne bir kurtu luş, ne de şefaatçi bulamazlar:

«Yalnız tevilini mi gözetliyorlar? Onun tevili geldiği gün daha önce onu unutmuş olanlar der ki: Meğer Rabbimizin pey­gamberleri gerçeği getirmiş. Acaba bize şefaatçiler var mı ki bize şefaat edeler, yahut geri gönderilelim de yaptığımız amel­den başka amel yapalım? Kendilerini mahvettiler ve uydur­dukları şeyler de kendilerinden kaybolup gitti.»[16]

 

Yasîn Suresi [17]

 

«Diyorlar ki: Eğer doğru iseniz bu söyleyip durduğunuz şey ne zaman? Onlar sadece bir tek sayhaya bakıyorlar. On­lar çekişip dururken o hemen onları yakalayıverir. Artık ne bir tavsiye yapabilirler ne de ailelerine dönebilirler. Sura üf­lendi. Hemen onlar kabirlerinden Rablarina koşarlar. , Dedi­ler: «Eyvah başımıza gelenler! Bizi yattığımız yerden kim di­riltip kaldırdı? Jşte'bu, Rahman'm va'dettiği şeydir. Peygam­berler doğru söylemişler.» Tek bir sayha kopar, hepsi hemen huzurumuza getirilmiş olur. Artık bugün hiç kimseye zulm­edilmez ve yaptıklarından başka bir şeyle cezalandırılmazlar»

«Cennet sahipleri bugün bir zevk ve eğlence ile meşgul­dürler. Kendileri ve eşleri gölgeliklerde, tahtlar üzerine yas­lanmışlardır. Orada kendilerine meyvalar ve istedikleri her şey var. Merhametli olan Rabden onlara sözce de selâm var!»

«Ey mücrimler, bugün (müminlerden) aynim, Ey Âdem oğulları ben size 'Şeytana kulluk etmeyin. O size apaçık düş­mandır. Bana kulluk edin, işte doğru yol budur diye söyle­memiş miydim? O sizden nice nesilleri saptırmıştı. Düşünme­diniz mi? İşte size va'dedilen cehennem. İnkârınıza karşılık bu­gün ona yaslanın.»

«O gün onların ağızlarını mühürleriz. Elleri bize konu­şur, ayaklan yaptıklarına şehadet eder. İstesek gözlerini kör

ederdik de yola koşarlardı; nasıl göreceklerdi?! İstesek onla­rı oldukları yerde meshederdik de ne ileri gidebilirler, ne ge­ri dönebilirlerdi.»

Yalanlıyanlar soruyorlar: «Bu va'd ne zaman eğer doğru iseniz?» Cevap yıldırım gibi sür'atli bir sahne oluyor. «O tek bir na'radan başka bir şey değildir.» Onlar çekişip dururken o na'ra onları yak al ayı verir, hemen ölürler. Ne tavsiyeye vakit kalır, ne de gidip aileleri yanında ölebilirler. Hemen oldukları yerde yığılır kalırlar. Birinci na'radan sonraki ilk sahne böyle çiziliyor.

Sonra ikinci na'ra. Derhal kabirlerinden çıkıp sür'atîe ve. dehşet içerisinde mahşere koşarken birbirlerine soruyorlar:

«Bizi uyuduğumuz yerden Idm kaldırdı?» Ne oldu bize? Göz­lerini uyuşturuyorlar, gerçeği anlıyorlar: «işte bu, Rahman in va'dettİği şeydir. Peygamberler doğru söylemiş meğer.»

Ve üçüncü na'ra:

«Hepsi celpedilip huzurumuza getirilmiştir.» Saflar dümdüz, göz açıp yumuncaya kadar ya da daha kısa bir zamanda her şey hazırlanmış, gösteri başlamıştır. Hepsi susmuş, dinliyor­lar:

«Bugün hic kimseye zerrece zuhn edilmez ve ancak yaptıkla­rınızla cezalandırılırsınız.»

işte bu kadar sür'atîe üç sahne tamamlanıyor. Ap günden şüphe edenleri reddetmek için bu sür'at lüzumludur.

Sonra iki fırkayı birbirinden ayırma ameliyesi başlıyor. Göz sağa sola bakıyor. 'Şimdi gözümüzü sağa çevirelim: İşte şunlar cennet ashabı. Cennet nimetleri içinde zevk ve eğlence ile meşgul. Güzel bir gölgenin lâtif serinliği içinde rahat, hu­zur içinde koltuklara dayanmışlar. Hem kendileri, hem zev­celeri. Orada kendilerine meyvalar ve istedikleri her şey var. Oranın gerçek sahibidirler. Her istediklerini elde edebiliyorlar. Maddî nimet ve lezzetlerin dışında manevi bir lezzet ve ikram da var ki bunların hepsine değer:

«Merhametli Kaİnlen sözce selâm.»

Şimdi de gözlerimizi sola çevirelim: Şunlar cehennem as­habı. Hakaret görüyorlar:

«Ey mücrimler bugün ayrılın.» mü'minlerden uzak durun. «Ben size dememiş miydim İd ey Âdem oğulları şeytana kul­luk etmeyin, o size apaçık düşmandır?» Babanız Âdem'i cen­netten çıkardığı günden beri o size düşmandır. «Bana kulluk edin», zira «Doğru yol budur?» Böyle iken siz, aranızdan bir­çok nesilleri azdıran şeytandan kaçmadınız. «Düşünmüyor muydunuz?» Hayır, sizin ne aklınız, ne dininiz vardır. O hal­de şu acı ve ağır azabı çekin «İşte va'dedildiğiniz cehennem. İnkâr edip durmanıza karşılık şimdi ona girip yaslanın!»

Bu sahne son bulunca kendimizi yeni ve acaip bir sahne önünde görüyoruz: Şunlar kâfirler, ağızları mühürleniyor, dil­leri konuşmağa malik değil. Elleri konuşuyor, ayakları ne yaptıklarım söyliyerek aleyhlerine şehadet ediyor. Bu, cidden hayali kaldıran, vicdanı harekete getiren harika bir sahnedir.

Bu sahnede haller değişiyor. Bu sahne içinde bulunan insanın, kendi uzuvları birbirine düşüyor, insanlık şahsiyeti çözülüyor, her uzuv kendi derdini düşünüyor.

Bu sahne ile hayalimizi uyandırmak suretiyle bizi, başka bir sahneyi seyretmeğe hazırlıyor. Bu sahne de gözleri söndü­rülmüş, kör olarak yola bırakılmış, yolu bulmak için bilmeden şuraya buraya koşuşan insanların meydana getirdiği sahne­dir.  adamlar araştırmıyorlar, sadece körü körüne koşuyor­lar. «Nasıl görecekler böyle?»

Hayal, gözlerinin ışığı söndürülmüş, körü körüne yolda koşuşan bu insanların gülünç hallerini, hareketlerini katıla katıla seyrederken yeni bir işaret, bütün hareketleri aniden kesiyor. Biraz önce koşuşan, çalkanan bu adamlar, oldukları yerde donakalıyorlar yürüyemiyen heykeller haline geliyorlar:

«İsteseydik, onları oldukları yerde dondururduk, ne ileri geri gidemezlerdi!»[18]

 

Furkan Suresi [19]

 

1- «Kıyamet saatini yalanladılar. O saati yalanlıyanlara bir saîr (çılgın alevli bir ateş) hazırladık. Bu ateş onları uzak bir yerden görünce onua öfkesini ve uğultusunu İşitirler. El­leri ayaklarına zincirlerle bağlı olarak o cehennemin dar bir yerine atıldıkları zaman orada yok olup gitmeyi isterler. «Bu­gün bir kere yok olmayı değil, birçok yok olmayı isteyin.» De ki: «Bu mu iyi, yoksa müttakilere va'dedilen ebedî cennet mi? Orası onlar için bir mükâfat ve gidilecek yerdir.» Orada ebedî olarak istediklerini elde ederler. Bu, Iiabbımn, yerine getiril­mesi istenen bir va'didir. O gün onları ve Allah'tan başka tap­tıklarını hasreder (toplar), der ki: «Bu kullarımı siz mi saptır­dınız, yoksa kendileri mi yoldan saptılar?» Derler ki: «Hâşâ, senden başka dostlar edinmek bize yaraşmaz. Fakat sen onla­rı ve babalarını nimetler verip yaşattın da zikri unuttular ve helaki hak eden bîr millet oldular.» «Söylediklerinizde sizi ya­lanladılar. Arük (azabı) çeviremez ve bir yardım da göremezsiniz. Sîzden kim zulmederse ona büyük bir azap taddırmz.»

2- «Bizimle karşılaşmayı ummıyan kimseler dedi    (ler) ki: Bize bir melek indirilmemeli mi, ya da Kabininizi görme­meli mi idik? Andolsun kî kendi kendilerine kibirîendiler    ve pek asın bir şekilde azdılar. Melekleri gördükleri gün suçlu­lara müjde yoktur. Derler ki: «İyi haber size yasaktır.» Yap­tıkları her amelin önüne geçtik ve onu etrafa saçılmış toz du­man haline getirdik. O gün cennet sahiplerinin kalacakları yer daha iyi ve dinlenecekleri yer çok güzeldir. O gün gök, beyaz bûlutîır parçalanır ve melekler  indirilir.  O  gün  gerçek  hü­kümdarlık Rahman'a aittir. Ve o, kâfirler için çok çetin bir

gündür.

«O gün zalim, ellerini ısırıp «Nolaydi, keski ben resul ile beraber bir yol edineydim! yah bana nolurdu ben falanı dost edimneseydim! Beni bana. gelmiş olan zikirden saptırdı. Zaten şeytan insanı yalnız ve yardımcısız bırakır.»

3- «Cehenneme yüzü koyun toplananlar^ işte onlar yer bakımından çok kötü ve yol balonundan çok sapkındır!»

 

1- Teşhis-burada bu kelime ile canlı olmıyan şeylere, manalara ve ruhî hallere hayat verip canlandırma anlamım kasdediyoruz-Kur'an-ı Kerim'in çok görülen bir ifade tarzıdır. Kur'an, tasvir ettiği suretlere öyle bir edebî güzellik vermiş­tir ki eşyaya hayat gelmiş, cansız şeyler nefes alan, yürüyen, cevap veren, hasılı hayatla dolup taşan varlıklar haline dön­müştür.[20]

İşte şimdi biz hayali coşturan sahnelerden biri önündeyiz: Çılgına donen ateş sahnesi. Bu ateşte hayat var: Etrafına ba­kıyor, kıyamet saatini    uzaktan  yalanlıyanlan    görüyor.  O

«Onlan uzak bir yerden gördüğü zaman onlar da onun öfke­sini ve uğultusunu işitiyorlar.» Ateş, yanıyor, onları uzaktan görünce onlara kargı öfkesinden ve kızgınlığından kükremeğe başlıyor, uğultular çıkarıyor, öfkesinden çatlıyor, intikam püskürüyor, intikamla yanıyor. Onlar da ona doğru gidiyor­lar! Çok korkunç bir sahne, acaip, harika bir manzara. Bir bekleme dakikaları ama ne dakikalar!

Elleri ayaklarına zincirlerle bağlı olarak cehennemin dar bir yerine atıldıkları zaman orada yok olup gitmeleri için duâ ederler.» Bu korkunç intikam ile yanan,    yıkıp mahvetmeğe hazır ateş kâbusuna geldi kavuştular. Şimdi serbest de değil­ler ki hiç değilse azıcık olsun onunla mücadele edebilsinler, kendilerini savunsunlar. Zincirler içinde elleri ayaklarının ya­nma getirilip bağlanmış olarak cehennemin    dar bîr yerine atıldılar. Artık kendilerini bu belâdan kurtaracak tek çarenin ölüm olduğunu anladılar.  Ölüm istemeğe başladılar. Bugün ölüm, onu temenni edenin tek kurtuluş yoludur, tek güveni ve garantisidir. Ama ne gezer? îşte dualarının reddedildiğini işi­tiyorlar. Hem de gayet umut kestirici bir tarzda    işitiyorlar onu: «Bugün bir kere yok olmayı değil, birçok kere yok olma­yı isteyin.»

Tesir, gayesine varınca emir, Resul (S.A.V.) e teveccüh ediyor: «De ki: Bu mu iyi, yoksa müttakilere va'dedilen cen­net mi? O, onlara bir mükâfat ve gidilecek yerdir. Orada iste­diklerini bulur, ebedî kalırlar. Bu, Rabbına, istenen bir va'ddir.» Elbette cennet iyidir. Hiç cennetle bu dayanılmaz belâ mukayese edilebilir mi? Ey insanlar, seçme elinizdedir. îster bunu, ister onu seçersiniz!

Yeri gelmişken bu kısa göz atıştan sonra başka bir azap sahneyi sunuyor: Allah'a başka ilâhları ortak koşan o kıya­met sahnesini yalanlıyanların sahnesi. Toplandılar bir araya Allah'tan başka taptıkları da kendileriyle beraber toplandı. Hepsi, âbidler ve mâ'budlar bir sırada kahredici tek Yaratıcı­nın önünde durdular. O zaman ma'budlara hitap yöneltiliyor: «Siz mi bn kollarımı saptırdınız, yoksa onlar mı yolu sapıt­tılar?» Allah biliyor ama bu cevap talebi, arz sahasında gayet etkili oluyor. Cevap da şu tanrılardan kahredici tek İlâha yö­nelme o küfür ve sapıklıktan teberrî, şu cahil münkirlerden kurtulma tarzındadır: «Dediler: Seni teşbih ederiz; senden başka dostlar edinmemiz bize yaraşmaz. Fakat sen onlan ve babalarını azıcık yaşattın diye zikri unuttular, helaki hak eden bir millet oldular.» O zaman hitap, bu hitap anlamaz cahille­re yöneliyor: «Siz dediğinizi yalanladınız. Artık ne ateşi ken­dinizden çevirmeğe, ne de yardımcı bulmağa kadirsiniz.» Ne azabı kendinizden savabilirsiniz, ne de kendinize yardım ede­bilirsiniz. Siz ancak helak olucu ve yenilmişlersiniz.

Biz ve onlar büyük arz sahasında bulunurken suâl ve ce­vaplar işitiyoruz. Zira söz gelimi bizi ve onları henüz arz de­vam ederken dünyaya naklediyor. Cenabı Hak diyor ki: «Siz­den kim zulmederse ona büyük bir azap taddinnz.» ta ki o korkunç durumun hayali zihinlerde iken bu ikaz yapılsın ve te­sirini göstersin. Umumiyetle Kur'an metodu budur. Bir şim­şek çakışı içinde dünya ile âhireti, nimet sahneleriyle azap sahnelerini bir araya getirir. Nimete teşvik eder, azaptan uya­rır, korkutur. Bunu sür'atle yapar. Çünkü vicdanda tergîb ve terhîb gayelerini gerçekleştirmek için bu sahnelerle vicda­na hitabetmektedir. Onun için bu sahneleri böyle sür'atli gös­terir, birinden diğerine geçer.

2- Bazı kâfirler, beşer olmasını, insanlar gibi yiyip iç meşini, sokaklarda dolaşmasını bahane ederek Resulü yalan­lıyorlardı :

BizimIe karşılaşmayı umnııyanlar dediler ki: Bize melekler indirlmemeli miydi, ya da Rabbmıızı görmeli    değil miydik?»

Cevap, istekleri tahakkuk edip melekleri görecekleri günün resmini çizmekle veriliyor. Melekleri gördükleri zaman ne olur:

Melekleri gördükleri gün, işte o gün mücrimlere müjde yok.»

Bu. ceza günüdür. O günde mücrimlere müjde verilmez, fa­kat azap edilir. Tekliflerine ne feci, ne âni cevap. O gün diyor­lar ki: «Hicredilmi;? bir mahcur.» yani haram ve mahrum. Bu perden ve düşmanlardan sakınma cümlesidir. Dünyada iken düşmanları uzaklaştırmak ve onların azabından kurtulmak için bu cümleyi söylerlerdi. Şimdi birden bire bu hal ile karşı­laşınca şaşırarak bu cümleyi söylüyorlar. Fakat bugün onlar nerede, söyledikleri söz nerede. Bu duâ, onları hiçbir azaptan korumuyor. «Biz onların yaptıkları her amelin önüne geçtili ve onu saçılmış toz duman haline getirdik.» İşte böyle bir an içinde hayal, zihinde cisimlenen bu hareketin peşine düşüyor. Amellerin kalkışını, fezada toz zerrelerinin kalkışını seyredi­yor ve anlıyor ki onların yaptıkları bütün ameller, fezadaki toz zerreleri gibi saçılmış, uçmuş gitmiştir.

Burada yeri gelmiştir. Tekrar cennet ashabına bir nazar atfediyor. Onlar «O gün oturacakları müstakar bakımından daha iyidir.» Burada istikrar, hebâ-i mensurun hafifliğine mu­kabil ağırlık ifade ediyor. îtmi'nan ise, şaşırtarak duayı dile getiren korkunç hale mukabildir.

Onlar «Eğlence bakımından daha güzeldir.» Gölgeler'altmda, nimetler içinde istirahat etmektedirler.

Kâfirler, Allah'ın, buluttan bir gölge içinde kendilerine gelmesini istemişlerdi. Bu istekleri de Yahudi efsanelerinden doğuyordu. Bu efsaneler, Allah'ın, bir bulut içinde insanlara göründüğünü söylüyordu. Bunun tesiri altında kalan müşrik­ler de Allah'ın böyle gelip görünmesini istiyorlardı. Şimdi Cenab-ı Hak onların bu tekliflerine dönüyor ve bu teklifleri ta­hakkuk ettiği zaman meydana gelecek sahneyi tasvir ediyor»

O gün gök beyaz bulutlarla parça parça olur, melekler    de indirilir. O gün gerçek hükümdarlık Rahman'a aittir.»   Bu, o inkâr ettikleri gündür.

«Kâfirler için çok çetin bir gündür. îşte olmasını temenni ettikleri gün!

Sonra dönüp pişmanlık sahnesini arz ediyor. Öyle''üzün bir şekilde arz ediyor ki dinleyici bunu hiç bitmiyecek sanı­yor. Bu sahne, pişmanlıktan, teessüften ellerini ısıran zalimin sahnesidir. «Zalim o gün, ellerini ısırarak der İd: Vah bana ne olur, Resul ile beraber bir yol tutsaydım, eyvah! Nolur falanı dost edinmeseydim, o beni bana gelmiş zikirden saptırdı. Za­ten şeytan insanı yalnız ve kimsesiz bırakır.» Etrafındaki her şey susuyor. Acıklı sesini ve acı feryadını o kadar uzatıyor ki bu sahneyi seyredenler dahi sahneden mütessir olup onun piş­manlığına iştirak ediyorlar. Zaten arzı uzatmadan maksad da budur. Kur'anda edebî ahenk çeşitlerinden biri de bu şekilde arzı uzatmadır. [21]

3- Bu âyetlerden sonra surede, cehenneme toplananla­rın hdi gösteriliyor. Orada onlar maddî azap yanında mane­vi tahkire de maruz kalıyorlar:

Yüz üstü cehenneme toplananlar var ya» onlar yüzleri üstü­ne kapanmış, dertli, kederli cehenneme kapatılmışlardır. Mad­dî bif sahnedir bu. Allah'tan korkanlar bundan korunur, ya-lanlayıcılar bundan kaçınır. Bu azap hakaretle de katmerleşir:

Onlarm yeri daha kötü ve yolu daha sapıktır.»[22]

 

Fatır Suresi [23]

 

Adn cennetlerine girerler. Orada sütun bilezikler ve inci-lerle süslenirler. Oradaki elbiseleri de ipektir. Derler ki: «Biz­den üzüntüyü gideren Allah'a ha m dol sun. Şüphesiz Kabbımız bağışlayıcıdır, gükrün karşılığını vericidir. Bizi keremiyle ebe­dî kalınacak eve yerleştiren O'dur. Orada bize ne bir yorgunluk dokunacak ne de halsizlik dokunacaktır.

«Küfredenlere gelince onlar için de cehennem ateşi var­dır. Ne ölümlerine hükmedilir ki ölsünler, ne de kendilerinden cehennemin azabı birazcık olsun hafifletilir. îşte biz her inkar­cıyı böyle cezalandırırız. Onlar orada «Rabbımız bizi çıkar, yaptığımız amelden başkasını yapalım!» diye bağrışırlar, sö­ğüt alacak insanın öğüt alabileceği kadar bir zaman sizi ya­şatmadık mı? Size uyarıcı da geldi (inanmadınız). Öyle ise ta­dın, zalimlerin bir yardımcısı yoktur.»

Burada Kur'an âdeti uyarınca yine karşılıklı iki sahne var: Cennette nimet görenlerin sahnesiyle, cehennemde azap çekenlerin sahnesi. İkisi de insan ruhunda birbirinden farklı, kendilerine has izler bırakıyorlar. Fakat bu etkiler aynı gaye­de birleşirler. Oradan kendi öz istikametlerine giderler.

Birinciler cennettedirler. Sahne, görülen maddî bir nimet, hissedilen ruhî bir naîm ile açılmıştır. Onlar «Orada altım kü­pelerle, incilerle süslenmişler. Elbiseleri de orada ipektir.» Bu, ruharı okşıyan maddi refahın bir kısmıdır. Bunun yanın­da şu rıza, huzur ve itmi'nan: «Bizden üzüntüyü gideren Al­lah'a hamdolsun.» Dünya, sıkmtılariyle güçlükleriyle, üzüntüleriyle ebedî cennetle mukayese edilirse dünyanın kendisi de hüzün sayılır. Haşr günü de ızdırap ve büyük hüzün kaynağı­dır. «Şüphesiz Rabbımız bağışlayıcı ve şükrün karşılığını veri­cidir. Bizi bağışladı. Keremiyle amellerimizin karşılığım verdi Bizi ebedî eve kondurdu.» Oturmamız, karar kılmamız için bu evi bize keremiyle verdi. Yoksa burası bizim hakkımız değil. O, keremiyle, lûtfiyle bunu dilediğine verir. «Burada bize ne bir yorgunluk dokunur, ne de halsizlik.» Burada bizim için ni­met, rahat ve güven bir aradadır.

Bütün hava kolaylık, rahat ve nimet havasıdır. Bu hava­yı ifade etmek için seçilen kelimeler de melodileriyle ve ika' lariyle tatlı rahmet havasına uymaktadır. Hatta hüzn kelimesinden de sükûn kaldırılmış, kelimeyi hafifletmek için al-ha-zen denmiş. Cennete de «Dâru'l-mııkâım» deniyor. Onlara do-kunimyan nasab ve lüğ-ûb da sadece birer dokunucudurlar. İfa­denin musikisi de tamamen yumuşak, sakin ve tatlıdır. Şimdi de diğer tarafa bakalım. Ne görüyoruz? Çalkantı, hiçbir halde duramamak,  kararsızlık:

Küfredenler için cehennem ateşi vardır. Ne ölümlerine hükm­edilir ki ölsünler, ne de kendilerinden cehennem azabı biraz hafifletilir.» Ne o, ne öteki.Ölüp rahat etmek bile yok: «işte biz, her inkâr edeni böyle cezalandırırız.»

Bunları seyrederken birden bire yankıları birbirine karı­şan, her taraftan uğuldayıp kaba, canhıraş bir ses, kulakları­mızı yırtıyor. Ne diyor bu ses:

Rabbimiz, bizi çıkar, yaptığımız gibi değil, salih amel işleye­lim!» «Bu Allah'a yönelme, itiraf ve pişmanlıktır. Ama iş işten geçtikten sonra. Onun için sert bir azarlamayı taşıyan şu ke­sin reddi işitiyoruz:

Sizi öğüt alanın, Öğüt alabileceği kadar bir süre yaşatmadık mı?» O geniş ömürden, o güzel fırsattan faydalanmadınız. Halbuki o ömür, öğüt almağa kâfi idi. Üstelik (tenbih ve tahzir için)

«Size uyarıcı da gehnişti.» öğüt almadınız, sakınmadın

«O halde tadın. Artık zalimlerin bir yardımcısı yoktur.»

Bu takdim edilen sahneler, karşılıklı iki tablodur: Güven, rahat tablosu karşısında çalkantı, ızdırap tablosu var. Şükür ve duâ nağmesi karşısında canı bedenden çeken bağırtı ve iniltinin kulak tırmalaması. İnayet ve ikramın karşısında ih­mal ve azarlama. Yumuşak melodinin, tatlı ika'ın karşısında kaba melodi, sert, haşîn ika' bulunmaktadır. Bu suretle sah­nenin gerek bütününde, gerek cüzlerinde tekabül ve uyum ta­mamlanmış oluyor.[24]

 

Meryem Suresi [25]

 

1- «Rahrman'ın kullarına gaybde va'dettiği Adn cennet­leri (ne gireceklerdir.) O'nun sözü muhakkak yerine getirilir.

Orada boş söz değil, sadece selâm işitirler. Sabah akşam rızıkların da hazır bulurlar. Kullarımızdan ittika edenlere vere­ceğimiz cennet işte budur.»

2- «Rabbına andolsun ki onları şeytanlarla     beraber hasredeceğiz. Sonra onları getirip cehennemin çevresinde diz çöktüreceğiz.»

3- «..Müttekiteri o gün, Itahman'a komik olarak topla­rız. Mücrimleri de suya götürür gibi cehenneme süreriz. Asla şefaatte bulunamazlar. Ancak Rahmanın huzurunda bir ahid alniîş olan başka, (o şefaat edebilir.)»

4- «İman edip salih amel işüyenler için Rahman bir sev­gi yaratacaktır.»

Cennet tablosu sakin, tatlı. «Orada boş söz değil, sadece bir selâm işitirler.» Ne fazla söz, ne cidal, ne kavga. Orada bu havaya münasip tek ses işitilir. O da tatlı, razı edici se­lâm sesi. Bu cennette rızik tekeffül edilmiştir. Onu arayıp zahmet çekmeğe ihtiyaç yoktur. Zaten bu hoşnud eden hava­ya, bu rıza havasına talep yaraşmaz. «Sabah akşam nzıldan kendilerine verilir.» «Kullarımızdan İttika edene vereceğiniz cennet işte budur.»

Sonra -söz, kıyameti yalanlıyanlara getiriliyor: etnsan der ki öldükten sonra diri olarak çıkarılacağım ha » Tehdidi bir kasemle bu sözü reddediyor: «Rabbina andolsun ki elbet-te onları ve şeytanları bir araya toplıyacağız.» Yalnız onları değil, şeytanları da hasredeceğiz. Onlar ve şeytanlar hep be­raber. Onlarla şeytanlar arasında tabi' metbu ya da arkadaş­lık bağı vardır. Burada onların maddî bir görünüşü tasvir edilmektedir. Cehennemin çevresinde diz çökmüş bir halde toplanmışlardır. Yüz üstü kalma ve ümitsizlik, korkunun ver­diği bir diz çöküş. Sonra bunlar bölüm bölüm ayrılıp cehen­neme atılıyorlar. Bunlardan her birinin baş çekenini,' en çok baş kaldıranını, en azılısını, kuvvetlilerini ayırıyor  (nenzi'anne) kelimesinde ve bunda bulunan geddede bu ayırı-Şin şiddeti aksediyor. Ve insan, bundan sonra gelen kazf ola­yını derhal tahayyül ediyor. Hayalde intizaı takibeden hare­ket, kazftır.

İfadeden anlaşılıyor ki mü'minler bu sahneyi görüyorlar.. Fakat dünyada bugünden ittika ettikleri için kurtuluyorlar. Buradan salimen ayrılıyorlar, mücrimleri cehennemde diz çök­müş olarak bırakıyorlar.

Sonra söz başka bir sahneye intikal ediyor. Bunların ve onların hallerini özetle belirten başka bir sahne gösteriliyor. Bunda sür'atli bir tekabül var. Bu sahnede mü'minler vefden (konuk olarak) Rahman'ın huzuruna toplanmışlardır. Mücrimler ve virden (suya götürülür gibi) cehenneme gitmekte­dirler. Vefdin yönü «Rahman» dır. O'nun iyiliği ve rahmeti karşılar onları. Virdin yönü de cehennemdir. Onları da cehen­nemin alevleri karşılar. Kendilerine şefaat edemezler. Zaten o gün şefaat de yoktur. Ancak salih bir amel yapan, Allah in­dinde makbul bir amel işliyen kimseye şefaat izni verilir.

Bir tablo daha takdim ediyor, şu tabloya bakın: «îman edip salih ameller işliyenler için Rahman bir sevgi yarata­caktır.» Bu da ma'nevî, lâtif bir rahmet tablosudur. Bunun esası Rahman ile birtakım kulları arasındaki yüksek sevgidir. Bu, başlı başına öyle eşsiz bir nimettir ki hiçbir nimet buna eş olamaz.[26]

 

Taha Suresi [27]

 

1- «Kim Iiabbına suçlu olarak gelirse, cehennem onun içindir. Orada ne ölür, ne de yasar. Kim O'na mü'min olarak gelirse onun için de en yüksek dereceler, altından    nehirler akan cennetler var. Orada ebedî kalırlar. Bu, arınanların mü­kâfatıdır.»

2- «Sur'a üflendiği gün, İste o gün mücrimleri gömgök toplarız. Kendi aralarında saklı saklı «Siz dünyada ancak on gün eğleştiniz.» diye konudurlar. En doğru görüşlüleri «Kir günden fazla durmadınız» deyince ne diyeceklerini biz daha iyi biliriz. Sana dağlardan soruyorlar, de kî: «Onları Kabbuu un ufak edip savuraeak, yerlerini dümdüz, bomboş bırakacak. Oralarda ne bir eğrilik  ne bir yumruluk (tümsek) göremîyeceksin. O gün davetçiye bîr eğriye sapma­dan uyarlar. Sesler, Rahman'ın heybetinden kısılmıştır. Artık hışıltıdan başka bir şey işitmezsin. O gün şefaat fayda ver­mez. Ancak Rahman'ın izin verdiği ve sözüne razı olduğu kim­se başka,  (O şefaat edebilir.)  Allah onların geçmişlerini    de geleceklerini de bilir. Onlar onu kavrıyamazlar. Yüzler diri ve her an yaratıklarını gözetip idare edene    baş eğmiş,    zulüm yüklenen ise hüsrana uğramıştır.

«Kim inanmış olarak iyi işler yaparsa o, ne bir zulüm korkar, ne çiğnenmeden.»

3- «Dedi ki: İkiniz de oradan inin. Hepiniz   bir düşman olarak. Benden size bir hidayet geldiği zaman kim be­nim hidayetime uyarsa o sapmaz ve bedbaht olmaz.. Kim de zikrmıden yüz çevirirse onun için dar bir geçim vardır. Kıya­met günü onu kör olarak hasrederiz. Der ki: «Rabbim, ni­çin beni ktV^ olarak başreyledin, oysa ben görür idini.» (Rab) der ki: «öyle, sana âyetlerimiz geldi, onları unuttun. Bugün de sen böyle unutulacaksın.»

1- Bu suredeki birinci sahne, A'lâ suresinde vasfı geç­miş olan «Orada ne ölür, ne yaşar» şeklinde ifade edilen azap sahneyidir. Ancak burada ayrı bir üslûpta geliyor: «Kim Rab-bına suçlu olarak gelirse onun için cehennem vardır. Orada ne ölür, ne de yaşar.» Orada bu siyakta değildi. Hem burada suç­lu olarak geliyor. Başkasına karşı da değil, Rabbınâ karşı suç­lu geliyor. Bu gelişi bu şekilde çizmede kuvvetli bir alay   ve hakaret vardır. Sonra buna- yüksek derecelerde bulunan mü' minler tablosu ilâve ediliyor. Orada bu tablonun esasını "gös­termiştik. Fakat biliyoruz ki bazı resimler tekerrür eder ama siyakta yapılan ufak bir değişiklik, resme bambaşka bir çeh­re kazandırmaktadır. İşte burada da böyle olmuştur. Bu tab­lo A'la suresinde de vardı ama burada ufak bir değişiklik ona, yep yeni bir hüviyet vermiştir.

2- ikinci sahne, yeni bir sahnedir. İşte suçluların, ke­derden tasadan yüzleri gömgök [28] bir halde haşrolunuyorlar. Ve işte şunlar aralarında gizli gizli konuşuyorlar. Haşr sahası üzerine çöken müthiş korkudan seslerini yükseltemi­yorlar. Ne hakkında gizli konuşuyorlar? Kabirlerde geçirdik­leri günler hakkında. Ne kadar zaman geçirdiklerini tahmine çalışıyorlar. Kendileri ölmüş, zaman şuurunu yitirmiş idiler. Şimdi «Ancak on gün kaldık» diyorlar. En doğru görüşlüleri «Yalnız bir gün kaldınız» diyor. Cahilleri de âlimleri de aynı şekilde şaşkınlık içindedirler. Hattâ âlimler, bilmezlikte daha ileri. Çünkü «Ancak bir gün kaldınız» diyorlar. Ne olursa ol­sun bu, bir birden birelik, şaşkınlık halidir. İnsan hallerin de­ğiştiğini görüyor ama ne kadar zaman geçtiğini bilemiyor. Sezgi ve tahmine dayanıyor.

Bu kavmin karşılaştığı korkuyu anlamamız için yüksek dağların haline bakmalıyız: Dağlar un ufak olup savrulmuş, ne bir yükseklik, ne de alçaklık kalmamış, eğrilik gidip düm­düz olmuş.

Dağları un ufak edip savurduktan, dümdüz ettikten sonra sanki fırtına diniyor, her şey susuyor, ses alçalıyor, (mahşer-dekiler) kendilerini Allah'a çağıranın sesini işitiyorlar, ona ta­bi oluyorlar, sessiz sedasız teslim olup bir tarafa bakmadan geri kalmadan onun emrine gidiyorlar. Bu teslim oluşları «Eğ­risi büğrüsü olmıyan ( bir uyuşla) çağırana tabi olurlar» şek­linde ifade ediliyor.. Bu ifade, yükseği, alçağı çukuru tümseği olmıyan dağlar sahnesine pek uygun düşmektedir.

Ve korkunç susma ve yaygın sükûn her tarafı kaplıyor.

«Rahman'm heybetinden sesler kısılmıştır. Artık .his. üt başka bir şey işitmezsin.», «Yüzler, diri ve her an yaratıl gözeri  idare edene baş eğmiştir.»

Bütün sahneye korku, sükût, sükûn ve huşu hakim. Söz hışıltısı, soru gizli, huşu derin, yüzler boyun eğmiş, Hayy-a Kayyum'un celâl ve heybeti ağızları kapamış. Kendine izin ve­rilenden başka kimsenin şefaat hakkı yok. Bütün ilim Allah'a mahsus. Zalimler, zulümlerini taşıyorlar, hüsranla karşılaşı­yorlar, îman edenler, huzur ve güven içindedirler. Ne bir zu­lüm edilmekten, ne de çiğnenmekten korkuyorlar;

Bütün havayı celâl kaplamış. Rahman'ın huzurunda O' nun celâl ve azameti her şeyi derin bir korku ve sessizliğe at­mış...

3- Müteakiben Âdem kıssasını özetle takdim ettikten, Âdem'in İblisle beraber cennetten inişini, birbirlerine düşman oluşlarım, Allah'ın, peygamberleri vasıtasiyle göndereceği hi­dayeti gözetleme içinde bulunduklarını söylüyor: «Kim hida­yetime uyarsa ne sapar, ne de azar.» Bu şaka ve dalâl, Âdem' in elinden çıkan Firdevs'teki nimet ve hüdâmn karşılığıdır. Âdemin ve oğullarının, bu yer yüzünde karşılaşacağı şaka ve dalâldan bedeldir. Burdaki hüdâ sanki o cennetteki nimetin mukabili olmaktadır. Ona uyan sapmaz, azmaz. «Kim beni an­maktan yüz çevirirse onun için dar bir geçim vardır.» Allah ile ve Allah'ın rahmetiyle bağı kesilmiş bulunan kimse ne ka­dar müreffeh olursa olsun yine dardır. Âhirette de bu kimse tuhaf bir şekilde haşrolunacaktır. Kör haşrolun a çaktır. Bu, bir nevi, dünyadaki sapıklığı cinsinden bir sapıklıktır. Bundan dolayı soruyor: «Ya Rabbi, niçin beni kör olarak haşreyle-din, oysa ben görür idim?» Cevap «Bizim âyetlerimiz de böy­le sana geldi idi de sen onları unuttuydtm. Şimdi sen de öyle unutulacaksın.»

ifadede düzen, tasvirde düzen: Cennetten iniş, şaka ve dalâl; cennete dönüş, şeka ve dalâlden kurtuluş. Cennetteki genişlik, dünyadaki darlık; hidayet ve körlük. Hep birbiriyle karşılıklıdır.

Bu sahne, Âdem kıssasını takiben gelir. Bu kıssa bütün insanlığın kıssasıdır. Gösteri cennette başlıyor, yine cennette son buluyor. A'raf süresinde geçtiği üzere. Ancak oradaki sah­nelerle buradaki sahneler arasında bazı farklar vardır. Böyle­ce genel sahneler esasta birleşiyor, teferruatta ayrılıyorlar, işte Kur'an sahnelerinin cüzlerinde yapılan bazı değişiklikler­le sahne yepyeni bir, şekle- sokulmakta, sahnenin yeni bir yönü anlatılmakta ve tekrar bertaraf edilmektedir.[29]

 

Vakia Suresi [30]

 

1- «O kıyamet olayı koptuğu zaman onun kopmasını yalanhyacak yoktur. Alçaltir, yükseltir. Yer bir sarsılış sar­sıldığı, dağlar bir serpiliş serpildiğl, hepsi dağılıp toz duman haline geldiği ve siz de üç çift olduğunuz zaman. Amel defteri sağ tarafından verilenler, nedir o kitabı sağ tarafından verilenler! Kitabı sol tarafından verilenler, nedir o sol ashabı!? İyi ide ileri gidenler o sabikun, nimet cennetlerine yaklaş­tırılanlar onlardırlar. Onların birçoğu evvel gelenlerdir, birazı

da sonra gelenlerdendir. Murassa' tahtalara karşılıklı olarak yaslanırlar, ölümsüz gençler çevrelerinde, baş ağrısı ve dön­mesi vermiyen bembeyaz bir kaynaktan doldurulmuş kâseler, ibrikler, kadehler; seçecekleri meyvalar, arzulayacaklan kuş etiyle dolaşırlar. Sedefteki inci gibi parıl parıl parlayan ceylân gözlü huriler. Bunlar işledikleri (güzel) amellere karşılıktır. Orada ne boş söz, ne de günaha sokacak bir söz işitmezler. Sa­dece bîr söz işitirler: Selâm, selâm. Sağ ashabı, nedir o sağ ashabı?! Onlar dikensiz sedir ağaçlan, uzamış gölge altında, çağlayıp akan su başında, bitip tükenmiyen, yasak da edilmi-yen bir çok meyvalar içinde yüksek döşekler üstündedirler. Biz o ceylân gözlüleri, defterleri sağdan verilenler için yeni­den yarattık. Onları bakire, eşlerine düşkün, aynı yaşta kıl­dık. Bunların birçoğu evvelkilerden, birazı da sonrakilerden­dir. Sol ashabı, nedir o sol ashabı ? İnsanın içine îşliyen bir sı­caklık ve kaynar su içinde serinliği ve hoşluğu olmıyan kara bir dumanın gölgesinde bulunurlar. Onlar bundan Önce şımar­tılmış idiler. Ve büyük günah işlemekte direnip dururlardı. Ve derlerdi ki: Biz ölüp toprak olduktan sonra, biz mi diriltilecek misiz?. Önce gelip geçmiş babalarımız ha? De ki: Evvelkiler de sonraldler de bilinen bir günün vaktinde toplatılacaklar. Sonra siz ey sapkınlar, yalanlayıcılar bir ağaçtan, bir zekkumdan yi­yeceksiniz. Ondan karınlarınız doldurulacak. Onun üzerine de kaynar sudan içeceksiniz, hem de susamış develerin suya sal­dırışı gibi içeeeksiniz. îşte ceza günü onların kondnmlacağı yer budur.

2- «O halde can boğaza geldiği zaman ki sîz o zaman bakıp durursunuz; biz ise ona sizlerden daha yalanız ama siz görmezsiniz. Evet haydi dine boyun eymiyecek, ceza görmiye-cekseniz onu geri çevirsenize! Davanızda doğru iseniz. Eğer o (ölen kimse Allah'a) yakın olanlardan ise onun için reyhan ve nalın cenneti vardır. Eğer ashabı yeminden ise «Ashabı yeminden sana selâm.» Ama sapık yalankyanlardan ise ona ateş konukluğu ve cehenneme yaslanış vardır.»

Burada kıyamet korkusu, Kari'adaki gibi maddîdir. Fa­kat bazı tarafları yeni bir şekildedir. Burada, kıyamet «Vâkia» dır. Vakia, inkâr ve tekzibi mümkün ölnııyan bir olaydır. «O olay vukua, geldiği zaman, onun vak'asını yalanlıyaoak (bîr dil yoktur.» «Usiyi    al-Vakia kelimesi, vavdan aonraki medd

(uzatma) ve sükûniyle yukarı kaldırılıp bırakılan ve oradan ye­re döşeri ağır bir cisme benzer. His bu cismin çat diye düşmesini bekler. İşte hissin bekleyişine siyak böyle cevap veriyor. Kelime, böyle bir düşüşü canlandırıyor. Bu vakia, «Hadia, râfia: alçaltıcı, yükselticidir.» Nasıl madde aleminde yukarıdan düşen ağır cisimler düştüğü yerde çukur açar, bir taraf çukurlaşır öbür taraf yüksek kalırsa «Vakia» da birçoklarının kalkacağı, bir çokların alçalacağı günde mana aleminde o yükseliş ve al­çalışı yapıyor. Sahnenin genel havası titreşme, sarsılma olduğundan siyak da sarsıntı tablolarını gösteriyor.»

Arz bir sarsılışla sarsıldığı zaman.» al-Vakia, yüksekten inip sarsarak sallaması yanında pamuk gibi abp öğüttüğü için si­yak, his âleminde bu manada şekiller gösteriyor:

Dağlar bir serpiliş serpildlği zaman», her gey  dağ ufak olup savrulur, toz zerreleri gibi havada uçuşur.

Toz duman haline gelir.» Böylece bütün tablolarda vakianın uyandırdığı manalar tahakkuk eder, bu manalara uygun mad­dî korku sona erer.

Bu sahne biter ki kendimizi büyük bir sahada bulalım rada cereyan eden sahneyi seyredelim. îlk defa burada insan­ları iki değil, üç fırkaya ayrılmış görüyoruz. Kur'an sahnele­rinde insanlar umumiyetle iki fırka olarak gösterilir: [31]

:Siz üç fırka olduğunuz zaman», Allah'a yaklaşmış olan sabık­lar fırkası-ki bunlar evvel gelenlerden, birazı da sonra gelen­lerden teşekkül eder, ashabı meymene veya ashabı yemîn (sağcılar)- ki çoğu evvelkilerden, birazı da sonrakilerden te­şekkül eder, bir de ashabü'1-meş.'eme, ya da ashabu'g-şimal. Bu üç fırkadan her birinin belirli bir yeri vardır.

Önce ashabı meymeneden başlıyor. Beride geleceği üzere mukarrebunun derecesi bunlardan üstünse de önce bunları göstermiştir: 

Ashabı meymene, nedir o ashabı meymene?!» Bu istifham, bilinmez göstererek onların değerini büyültmek içindir. Kur'an'da bu usul çok kullanılmıştır. Daha önce bundan bahset­miştik. Ashabı meymene, ashabı yemîn diye tanınan kimselerdir. Bu soruya cevap vermeden, yahut tafsilâta gi ashabı meş'emeye geçiyor eden

Ashabı meş'eme, nedir o ashabı meg'eme?» Bizim tarafımız­dan bunlar da ashabu'ş-şimal diye tanınırlar. Meymene ve meş'emede yemîn (sağ) ve şimal (sol) manası varsa da bu manalardan önce nasîp ve tali' manalarına gelirler. Yani yümlü kişilerle şumlu, bedbaht insanlar anlamı vardır buşelimelerde:

Sabikun, sabikun, naira cennetlerinde onlar mukarrebundur. Bunların çoğu evvelkilerden, birazı da sonrakilerdendir.» Ar­tık bunların evsafı hakkında daha fazla bir şey söylemiyor. Bırakıyor onların mümtaz bir fırka olduğunu biz .anlıyalım. Bunlar, nebiler, resuller olduğu gibi her peygamber devrinde kâmil imana ilk koşan kimseler de olabilir. Ne olursa olsun bunlar cennette seçkin bir zümredir. Daha sonra bunlar tafsilâtiyle anlatılacaktır. Burada nimet, maddî, görülür ni­mettir. Belki de bu sabikun, dünyada güçlüklere göğüs gere­rek mahrumiyetlere katlanan, Rahman'ın lütuf ve keremine kesin güvenerek ruhları imana koşan kimselerdir. Her ne olur­sa olsun burada maddî nimeti canlandıran maddî tablolar var­dır:

Kıymetli madenlerden işlenmiş   murassa' tahtlar  Karşılıklı yaslanırlar.» Rahat, kalb huzuru ve itminan ile.»

Ölümsüz gençler çevrelerinde dolanırlar.» O gençlere zaman tesir etmez, yas. gençliklerini yıpratmaz.»

KaynağmdaB doldurulmuş küpler, ibrikler ve kadehler dupduru saf şarap sunarIar.

O şaraptan başlan döndürülmez, sarhoş da olmazlar.» Ne on­lar ondan ayrılırlar ne de o (içki) biter, tükenir.

Ve istedikleri meyvalar, iştahlannm çektiği kuş etleri ve se­def içindeki inciler gibi iri gözlü panl panl huriler» al Lu'lu'ul meknûn, gözlerden saklanan, hiçbir gözün görmediği, hiçbir elin değmediği inci demektir. Burada hurilerin böyle saklı in­cilere benzetilmesi gayet güzel düşmektedir. Bunların hem çok güzel olduklarını, hem de onlara yabancı gözlerin, ellerin, değ-mediğini söylemiş oluyor. Bunlar hep o mü'minlere verilir: «Yaptıktan amellere karşılık olarak.» Bu, bir hak ve mükâ­fattır. Bütün bunlarla beraber sakin, her türlü boş sözden, çekişmeden muahezeden, uzaktırlar:

Orada ne boş söz, ne de günaha sokan bir lâf işitmezler. Tek bir söz işitirler: Selâm, selâm.»

Bu fırkayı anlattıktan sonra sözü ikinci fırkaya getiri­yor: Ashabı yeminden bahsediyor. Geçen sahnelerde bunlar tanımıştık. «Ashabı yemin, nedir o ashabı yemîn?!» Bunlar ashabı meymenedir. Bunlar için de maddî, görülür nimetler var ama sabıklara verilen yumuşak nimetlere mukabil bu ni­metlerde biraz daha kabalık ve bedavet vardır. Bunlar köy ti­pi nimetlerdir. Onlar

:I)üz»ltilmiş kiraz altında» dırlar. Sidr Arabistan kirazıt Bu,-dikenli bir ağaçtır. Fakat cennetteki bu kiraz nıahdi dur, yani silinmiş, düzeltilmiş, dikeni alınmıştır, dikcn.sizdi.

altında. Talh muz mafilyasından bir meyvadır. Meyvası, aşa­ğıdan yukarı gayet mütevazin bir şekilde istif edilmiş

Uzamış gölge altında ve akar su başında» Bunlarla hepsf de' vasıyan köylünün hayran kaldığı güzel şeylerdir.

Birçok meyva, ne tükenir, ne de yasak edilir.» Yukarıda şunet ve bcdavet havası taşıyan   meyva örneği gördükten son­ra burada mutlak meyvayı görüyoruz.

Yüksel; döşekler Ne mevdune, ne de yumuşak. Sadece yük­sek. Yüksek olması da onlar için kâfi. Ref'in, nefiste iki mana­sı var; Maddî manevi yükseklik. Yerden yükseklik ve temiz­lik. Biri hatıra diğerini getirir. Bundan dolayı yüksek döşek­lerde yatan hurilere, ashabı yeminin temiz zevcelerine geçi­yor:

Biz onları ilk olarak yarattık (huri yarattık, ya da ölmüş olan zevcelerini dönüp yeniden dirilttik, gene zevceler   yaptık,).

Onları bekâr kızlar yaptık.» Kimse dokunmamış kendilerine.

«Yalnız kocalarını seven «aynı yaşta,»

«Yalnız ashabı yemîn için» Onlara tahsis ve tayin edilmiş bun­lar ki o yüksek döşeklere uygun düşsün bu güzel kızlar. Asha­bı yemîn de evvelkilerden ve sonrakilerden meydana gelmiş bir gruptur.

Şimdi ashabı şimale gelmiş bulunuyoruz. Daha önce   de bunları tanımıştık.

Ashabi şimal, nedir o ashabı şimal?!» Eğer ashabı yemin «uzamış gölge altında, akar su başında» idiyse bir de ashabı şimale bak ki nerededir onlar:

Vücut hücrelerine işliyen bir sıcaklık ve bir kaynar su.» Ha­va ,ateş gibi sıcak, insanın gözeneklerine işliyor, haşlıyor, ka­vuruyor insanı. Su ise kaynar, ne serinlik veriyor, ne susuz­luğu gideriyor. Orada da bir gölge var ama «Yahnıum'daıı bir gölge.» Kapkara, boğucu duman gölgesi. Bu ifadede de bir alay var. Bu da o üç dallı olan, gölge vermiyen, ateşten de korumı-yan gölge nevinden. Bu üç dallı gölge «Mürselât Suresinde» geçmişti Orada lâzalîlin walâ yuğnî mine'l-leheb: ne gölgelen­dirir, r,e de ateşten korur şeklinde ifade edliyordu. Burada ise «Lâ baridin valâ kerîmin: Ne serindir, ne de cömert.» şeklinde­dir. Bu sıcak bir bölgedir, aynı zamanda cimrî, nekes. Onları iyi karşılamıyor, onlara rahat ve huzur temin etmiyor. Bütün bu darlıklar, sıkıntılar onların amellerine uygun cezadır. «Zira onlar bundan Önce şımartılmış keyiflerine düşkün idiler.» Şımarıkla­rın, keyiflerine düşkünlerin azabı da ne yaman, ne carı yakanmış! «Büyük günaha ısrar eder dururlardı.» Âyette geçen Hins-i Azîm, Allah'a ortak koşma"Hır. Kulların iman edeceklerine dair (ezelde) verdikleri sözü yaptıkları ahdi bozma vardır bu keli­menin manasında. Bu bir ahiddir ki insanın ruhî yaratılışı, d-runî hayatı bunu tekid ve tasdik :eder. Keza bunu, insan var­lığını kuşatan bütün mezahir, bütün kâinat da tekid etmektdir. Bu. ahid, üzerinde ittifak edilen bir ahiddir [32]«Onlar derlerdi ki: Biz ölüp toprak ve kemik olduktan sonra mı, biz mi elbette diril tileceknüşiz? Yahut evvelki babalarımız diril­tilecek ha?» Böyle söylüyorlardı onlar. Böyle idiler. Kur'an, hâdiseyi böyle anlatıyor. Bu ifadeye göre sanki biz âhirette-yiz de dünya çok uzakta.

Orada insanlar geçirdikleri dünya hayatını hatırlıyorlar. Sah­neyi göz önüne getirmek ve ruhlara derin etki yapmak bakı­mından bu ifade çok mühimdir.[33]

Burada tam sırası gelmiştir ve en uygun zamanda dün­yaya dönüyor: «De ki: Evvelki ve sonrakiler belli bir günün (bir) zamanında cemedileceklerdir.» İşte o taplamlacak gün, bu gösterilen gündür!

Sonra bugün mükezzipleri bekliyen âkibeti anlatmağa baş­lıyor. Şımarık, keyiflerine düşkünlerin karşılaşacağı azabı an­lattıktan sonra mükezziplere sesleniyor.

Sonra siz, ey sapkın yalanlayıcılar, elbette bir zekkum ağa-cmâan yiyeceksiniz» Acaba bu zakkum  ağacı nedir? Bilmiyoruz. Fakat kelime Öyle bir ses, öyle yırtıcı bir ses çıkarıyor ki insanın gözü önüne sert, kaba, dikenli, elleri yırtan, boğazı yaralıyan bir ağaç geliyor. Bu ağaç, o dikensiz, dümdüz, meyva dolu kirazın karşıtıdır. Bu ağaç yırtar, diken doludur ama yine onlar bunu yiyeceklerdir.

Karınlarını bununla dolduracaklardır.» Zira açlık kâfir, mih­net galip! Bu diken boğazdan geçer mi? Dikenden yanan bo­ğazların, genizlerin acısını dindirmek için su lazım. Su içecek­ler ama

Susuz develerin içişi gibi içerler.» aî-Hîm, susuzluk hastalığına müptelâ olan develerdir. Bunlar asla suya kanmazlar.

İşte din gününde onîarm konukluğa budur.» Konuk olarak gittiği yerde insan rahat etmek ister, dinlenmek için gider. Ama bunlar! Bunların konuk oldukları yerde rahat diye bir şey yok. Burası, kendisinde gölge olmıyan o gölgeye benziyor. Şimdi dönüp ashabı yemîn ve ashabı şimale ait sahneler arasında ve bu sahnelerin cüzleri arasındaki tekabüle. baka­lım: Gerek'esasta, gerek teferruatta azap, nimete tekabül et­mektedir. Naîmde uzamış gölge, akar su, dikensiz ağaç ve çok meyva var. Bunun karşısındaki cehîmde insan hücrelerine işliyen. sıcaklık, kaynar su, ne serin ne de cömert olmıyan du­mandan gölge ve'Zakkum Ağacı var.. Karınlar bu ağaçla doluyor. Sahne, her iki tarafta da cüzleri birbirinin tam karşıtı olan ahenkli bir tabiat sahnesidir.Bu bir tasvir sanatıdır ki Kur'anda Edebî Tasvir kitabında Uzun uzadıya üzerinde ko­nuşmuştum.

2- Sonra sözü, İlâhî kudrete deîâlet eden bazı sahnelere getiriyor. Yaratmada ve yapmada, yerde ve gökte, bitkide ve hayvanda ve insanın kendi nefsinde bulunan ilâhî kudret ni­şanelerini zikrediyor. Bunları öldükten sonra tekrar diriltme­ğe delil veriyor. Ve can çekişme sahnesini anlatarak sureyi bitiriyor ki bu sahne ruha ve hisse çok tesir eder.

O halde can boğaza" geldiği zaman onu geri çevirsenize Hal­buki siz o zaman bakıp durursunuz.» Ama ayrılmak üzere olan ruhu henüz ayrılmadan o adama tekrar geri çeviremezsiniz.

Biz ona sizden daha yalanız, ama siz görmüyorsunuz.» Allah' bu sahneyi gördüğünü, can çekişene herkesten daha yakın olduğunu böyle tasvir etmek korku ve huşuu artırıyor. Gerçi Allah her şeyi görür, her şeye yakındır, her olayı bilir ama bunua burada hatırlatılması ve böyle tasvir edilmesi sanki bu gerçeği birden bire yem bilinir hale getirmekte ve insanın tüylerini ürpertmektedir.

Evet haydi ceza görmiyecekseniz» hiçbir kuvvet size ceza veremiyecekse.o halde Doğru iseniz onu geri çevirsenize!» Eğer dediğim'?: gibi size ceza verecek kimse yoksa o halde siz o ayrılan ruhu da geri çevirebilirsiniz. Halbuki buna kadir değilsiniz! Ve bir anda can çekişme sahnesinden daha önce etrafiyle anlattığı üç fır­kanın halini ve mevkiini özetliyor o mukarrebînden ise artık bir rahat, huzur güzel bir rızak ve nimet cenneti (içindedir. Eğer ashabı yeminden ise «Artık sana ashabı yeminden selâm.» Eğer sapkın mükezziblerden ise ona ateş konukluğu ve cehenneme yaslams var­dır.» Söz buraya gelince ruh, sağlam imana hazırlanmış olu­yor ve o zaman şu takib cümlesini iradediyor:

İste buf elbette en gerçek hakikattir. O halde büyük ismini teşbih et.»[34]

 

Şu’ara Suresi[35]

 

Cennet müttekilere yaklaştırıldı, cehennem de azgınla­ra açıkça gösterildi. Onlara: «Kani Allah'tan başka taptıklarınız nerede? Size yardım ediyorlar mı? Yahut kendilerine yardımları dokunuyor mu?» denildi. Onlar, azgınlar ve îblîsin askerleri hepsi tepe takla oraya atıldılar. Onlar orada (putlarıyle) çekişerek «Vallahi biz ap açık bir sapıklıkta imi­şiz. Zira biz sizi âlemlerin Kabbına eşit tutmuştuk. Bizi o sa­pıklıktan başkası saptırmadı. Şimdi artık ne şefaatçimiz, ne de yakın bir dostumuz var. Ah keski bir kere daha yatı yaşasak da müminlerden olsak!»

Bu sahne, surede İbrahim kıssasını takiben gelmektedir. İbrahimle babası ve kavmi arasında kendilerinin ve önceki ba­balarının taptıkları putlar üzerinde cereyen aden ve ibrahim' in babasından aynlmasiyle sonuçlanan konuşmadan sonra gel­miştir. Bu konuşma sonunda İbrahim babasına dua etmiş ve kendisini de cennetin varislerinden kılmasını, «Ne malın, ne de oğulların fayda vermediğini, ancak Allah'a selîm kalb geti­renin kurtulduğu» din gününde kendisini yüz üstü bırakma­masını Allah'tan niyaz etmiştir.

Cenabı Hak onun babası ve kavmiyle olan konuşmasını anlatıp, sözü kıyamet gününe getirince hemen İbrahim'in kork tuğu, sakındığı kıyamet günjinü sanki bugün mevcutmuş gibi gözönüne getiriyor. İnsan sanki bu sahneye bakıyor ve ö dua­nın aynen tahakkuk ettiğini görmüş oluyor:

Cennet müttekilere yaklaştırılmış, donatılmış; cehennem de azgınlara açılmış. Azgınlar cehennemi görebilecekleri bir yerde durmuşlar, onun içine tepe takla atılmazdan Önce azar­lama ve alayı işitiyorlar. Allah'tan başka taptıkları soruluyor kendilerine - bu sual,. İbrahim'in, kavmiyle olan muhaveresi­ne uygun düşmektedir-. Neden o taptıkları, kendi kendilerine ve tabi'Ierine yardım etmiyorlar diye soruluyor. Tapanlardan bir cevap çıkmıyor. Zaten cevap beklenmiyor. Snf azar ve alay olsun diye sorulmuştur. Cevap almak için değil... «Onlar, azgınlar ve îblîsin askerleri hep oraya tepe takla atılırlar-

kelimesinden onların yardımsız ve düzensiz bir şekilde cehen­neme atılışını hatırlatan bir ses gelmektedir. Yığılmış cürufun yıkılmasiyle arkasındaki diğer cürufların da peşinden yıkılıp kayması heyelan etmesi gibi.

Bu kelime, sesiyle manasım tasvir etmektedir. Onlar az­gın kimselerdir. Onlarla beraber bütün azgınlar da yıkılmış­tın iblisin askerleri. Hepsi İblisin askerleridir. Ecme'un keli­mesi, şümul ifade eder. Onlardan yalnız bir zümrenin değil, hepsinin, iblisin askerleri olduğunu gösteriyor.

Şimdi onlara kulak verelim, cehennemde ne konuşuyor­lar? Anlaşıldığı üzere hepsi orada ilâhlarına diyorlar ki

Vallahi biz meğer ap açık bir sapıklık içinde imişiz. Zira sizi âlemlerin Rabbiyle bir tutuyorduk.» Hakikati anlıyorlar ama iş işten geçmiştir. Suçu içlerinden mücrimlere yüklemek isti­yorlar ama sonra ayıhyorlar iş işten geçtiğini, suçu başkası­na yüklemenin, üzerinden atmanm faydası olmadığını anlı­yorlar .

Artık ne şefaatçimiz, ne de bir yakın dostumuz yoktur.» Ne bize şefaat edecek ilâhlarımız, ne de bize faydası dokunacak dostlarımız var. Geçmişte yaptığımızı affettirmek için şefaat­çimiz olmadığına göre acaba işlediklerimizi düzeltmek için tek­rar dünyaya gitmemizde mi mümkün değil, dünyaya bir daha gitseydik,   .inananlardan    olurduk.»

Hayır artık bir daha ne dünyaya dönüş var, ne de şefaat. Bu, ceza günüdür.

Bu anlatışta .elbette ibret vardır ama çoğu inamcı değildir.»

Bu âyet, surede anlatılan Âd, Semûd, Kavm-i Lût'tan sonra tekrar edilen âyettir. Bu sahneden sonra da aynen tekrar edilmiştir. O vak'alardan sonra tekrar edilen âyetin bu sahne­den sonra tekrar edilmesi, olayın da onlar gibi gerçek bir olay olduğunu, onlar gibi bir ibret ve alâmet olduğunu göstermek­tedir.

Böylece siyak, bu dünyadaki olaylarla âhiret alemindeki olayları bir araya toplamakta, sanki ikisi de aynı cinsten ve aynı zamanda geçen olaylar olarak gözükmektedir.[36]

 

Neml Suresi [37]

 

:«Söz, başlarına geldiği zaman, onlara yerden bir dâbbo çıkarırız. O onlara insanlara âyetlerimize kesin inanmadıkla­rını söyler. O gün her ümmetten, âyetlerimizi yalanlıyan bir grup hasrederiz, onlar (huzura) sevkedilirler. Geldikleri za­man (Allah) der: «Âyetlerimi anlamadığınız halde yalanladı­nız mı? Yoksa ne yaptınız?» Haksızlıklarından ötürü o söz baslarına gelir. Artık konuşamazlar.»

«Görmediler mi biz geceyi dinlensinler diye yarattık, gün­düzü de (çalışsınlar diye) aydınlık yaptık? Şüphesiz bunda inanan bir millet için ibretler vardır.»

«Sur'a üflendiği gün göklerdekilerin ve yerdeldlerin hep­si korku içinde kalır, Allah'ın dilediği hariç. Hepsi boyunları bükülmüş olarak O'na gelirler.»

«Dağlan yerinde donmuş sanırsın. Oysa onlar bulutlar gibi yürürler. Bu, her şeyi gayet güzel yapan Allah'ın yapı­sıdır. Doğrusu o yaptıklarınızdan haberdardır.»

«Kim bir iyilik getirirse ona, daha iyisi verilir. Ve onlar o gün korkudan emindirler.»

Burada âyetlerde geçen Dâbbe üzerinde konuşmak iste­miyorum. Bunun ismi Cessâs imiş, yok başka.bir şeymiş, boyu altmış veya altiyüz arşın imiş, tüylü, dört bacaklı, iki kanatlı imiş; yahut kırk bacaklı imiş, dÖrtyüz arşın imiş gibi îsraîli ve gayri Isrâîlî efsanelerin tesiriyle Kur'an tefsirlerinde görü­len şeyler beni alâkadar etmez. Bana göre bu dâbbenin vasfı­nı bizim bilmemize imkân yoktur. O, tamamen gaybe ait bir şeydir, vaafmı Allah bilir.

Beni burada alâkadar eden taraf tasvir yönüdür.

O söz onlarüı başlarına geldiği zaman» insanlarla kon olan bu dâbbe, karıncaların Süleyman'la olan hikâyesinin bu­lunduğu Nemi süresin'de gelmektedir.

Nihayet karınca vadisine geldikleri zaman bir karınca dedi İd: «Ey karıncalar yuvalarınıza girin Süleyman ve askerle­ri bilmiyerek sizi çiğnemesinler.» (Süleyman,) onun bu sözün­den hafifçe güldü.» Demek ki Süleyman, karıncanın maksadı­nı anlamıştı. Fakat nasıl anladı, kendisine haşerat dili nasıl öğretilmişti. Bunu bilmiyoruz. Bu surede bundan daha sonra Hüdhüd'ün Süleyman'la olan vak'ası yer alır.

Süleyman kuşları araştırdı: «Bana ne oluyor ki Hüdhüd'ü gö­remiyorum, yoksa kayıplardan nu oldu? Ona şiddetli bir şe­kilde işkence edeceğim; ya da onu keseceğim yahut da o bana ap açık bir delil getirecek» dedi. Çok geçmeden Hüdhüd gelip Süleyman'ın önünde durdu: «Senin bilmediğin bir şey öğren­dim ve Seba'oan kesin bir haber getirdim» dedi. (Süleyman): Bakacağız, doğru mu söyledin, yoksa yalancılardan mısın?! dedi.» Süleyman, Hüdhüd'ün dilini anlamıştı. Nasıl anlamıştı, kendisine kuş dili ne suretle öğretilmişti? Bunu bilmiyoruz. Yine bu surede Belkîs olayı anlatılırken Ifrît'in, Süleyman'la geçen kıssası da zikredilir:

Dedi ki: «Ey cemaat, onlar bana teslim olarak gelmezden ön­ce onun tahtını irim getirir bana?» Cinlerden bir ifrit dedi  «Sen bu makamından kalkmazdan önce ben onu sana getiri­rim. Benim buna gücüm yeter, sağlamım.!» O halde Süleyman Ifrît'in dilini de anlamıştı. Ama nasıl anladı, kendisine ifrit dili nasıl öğretildi? Bunu bilmiyoruz.

Önemli olan, surede bütün temanın konuşma, birtakım haşereler, kuşlar, cinler ile bir insan arasında geçen konuşma olmasıdır. O insan peygamber, bu konuşma da onun mucizesi de olsa yine de insandır ve.insanın böyle varlıklarla konuşma­sı, insan ruhunda bambaşka bir etki yapmaktadır, Âhiretin alâmetlerinden olan dâbbe de surenin temasına ve ondaki ko­nuşma havasına uygun olarak zikredilmiştir. Ve bu kelime, Kur'aiıdaki tasvir ahengini, genel sahnenin meydana geldiği cüzlerin birliğini sağlamakta mühim vazife görmüştür.

Daha sonra kıyamet sahnesine geçmekte ve sahneyi, her ümmetten yalnız yalancılara hasretmektedir:

O gün her ümmet içinde âyetlerimizi yalanlıyanlardan bir cemaat hasrederiz. Onlar (huzura) sevkedilirler.» Hasredilen­ler yalnız mükezzipler değildir. Bütün insanlar hasredilecek -lerdir. Fakat Cenabı Hak burada mükezziplere özel bir haşr göstermek istiyor. Mükezzipler hayvan sürüleri gibi hasredi­liyorlar:

Yani başları  sonlarına birleşsin diye  sevk  edilirler.  Hayvan­ların  büylc  toplandığı malûmdur.   İradeden  mahrum,   gideceği yöaü bilmiyen hayvanlar böyle bir araya toplanır, sevk edilirler. Bunlar da tıpkı o iradesiz hayvan sürüleri gibi sevk ediliyorlar. «Nihayet Allah'ın hazanına geldikleri zaman (Al­lah): «Benim âyetlerimi kavramadığınız halde yalanladınız mı?» dedi. Bu, bir utandırma sorusudur. «Yoksa ne yaptınız?» Bu da yine harika bir alay ve boşuna alma sorusudur. Nor­mal konuşmada bunların benzerlerine çok rastlamr. Yalanla­dınız mı, yoksa ne yaptınız? Zira hayatta yaptığınız görünür bir işiniz yok. Bu suâle susmaktan başka cevap olamaz.

Sanki sorulanın dilini mühürliyen, ruhunu tökezleten bir olay olmuştur:                                  .

Haksızlıklarından dolayı söz onların başlarına düşmüştür. Artık konuşamariar.» Öyle hacaletten donup kalmışlar ki ne konuşabiliyorlar, ne de dilleri var, O dâbbe, o hayvanlar bile konuşup dururken bunlar taş gibi kesilmiş, Öyle dilsiz bir va­ziyette donup kalmışlar. Bu da arzda bambaşka bir tekabül çeşidi, bir ahenk örneğidir.

Buradaki arzın, özel bir damgası var. Kur'anda bunun benzerleri mevcuttur. Bu özellik, dünya ile âhiret manzara­larını aynı hava içinde anlatmak, teessür ve itibara uygun za­manlarda birinden diğerine geçmek özelliğidir.

Burada kıyamet gününde bulunan şaşkın mükezzipler sahnesinden alıyor, bir dünya sahnesine getiriyor. Bir sahnki insanların vicdanlarını uyaran, kendilerini idare rden, on­lara hayat vesilelerini veren, yaşamaları için kâinatı engelle­yişi de&il, fakat kendilerine müsait yaratan bir ilâhın var ol­duğunu insanların kafalarına, ruhlarına üfliyen bir sahne:

Görmediler mi biz geceyi dinlenmeleri için yarattık, gündüzü de (çalışmaları için) aydınlık yaptık. Şüphesiz bunda inanan bir millet için ibretler vardır.»

Sakin gece sahnesi, aydınlık gündüz sahnesi. Bunlar his­se vicdanî bir etki bırakır. His bununla, geceyi gündüzü çevi­ren Allah'a kavuşmağa uçar. Nefsi imana kabiliyetli olan kim­seler için bunlar ibret alınacak mucizelerdir ama onlar inan­mıyorlar.

Sonra bizi dünya sahasından, kâinat sahnelerinden alıp başka bir sahneye getiriyor:

Sur'a üflendiği zaman, Allah'ın dilediği hariç, göklerdekilerin ve yerdeldlerin hepsi korkar, hepsi teslim olarak O'na gelir­ler.» boynu bükük.

Sonra tekrar bizi dünya sahnelerine    döndürüyor:    İşte yüksek dağlar. Gören bunları sabit sanır ama:

Her şeyi gayet güzel yapan Allah'ın yapışı.» Harika bir ya­pış, bir yaratış! Bu yapış, bu yaratış, sahibinin her şeyi bilip gördüğünü gösterir.

Şüphesiz O, yaptıklarınızı bilir.» O halde bilen, her şeyden haberdar olan Allah, iyilik ve. kötülüğün karşılığını verecek­tir:

Kim bir iyilik getirirse ona ondan iyisi verilir ve onlar o

gün korkudan emindirler.» Daha önce her şeyin, herkesin kork­tuğunu görmüştük. îşte yalnız iyilik getiren kimse bu korku­dan emin oluyor. Bu, emniyet bizzat mükâfatın kendisidir. Zi­ra korku öyle bir korku ki ondan emin olmak bile mükâfattır:

Ama ldm kötülük getirirse onlar yüzleri üzere cehenneme yıkılır.» İşte böyle şiddetle «Kubbet». Kelimedeki ses, korku veren hareketi tasvir etmektedir

Yaptığınızdan başka bir şeyle mi camlandırılıyorsunuz?»[38]

 

Kasas Suresi [39]

 

1- «Ve onları ateşe çağıran önderler kıldık. Kıyamet gü­nünde yardım edilmezler. Bu dünyada onların peşine bir lanet taktık. Kıyamet günü de onlar kötülerdendirler.»

2- «O gün onlara seslenerek der ki: «Benim ortağım ol­duklarını sandıklarınız nerededirler?» Söz üzerlerine hak olan­lar: «Rabbimiz! Şunları biz azdırdık. Kendimiz azdığımız gibi onlan da azdırdık. Onlardan uzaklaşıp sana geldik. Zaten bize tapmıyorlardı» derler. Onlara denir İd: «Koştuğunuz ortak­lan çağırın.» Çağinrlar ama (ortaklan.) onlara cevap vermez­ler. Azabı gördükleri zaman, keski doğru yolda olsalardı diye yanarlar.»

«O gün onlara seslenerek der M: «Peygamberlere ne ce­vap verdiniz?» O gün haberler onlara körleşir, birbirlerine de

soramazlar.»

3- «O gün onlara seslenerek der ki: «Benim   ortağım olduklarını sandığınız şeyler nerede?» Her ümmetten bir şahid çıkarır, «Delilinizi getirin» deriz. O zaman bilirler ki ger­çek Allah'a aittir. Uydurup taptıkları,   kendilerinden kaybol­muştur.»

4- «tşte âhiret evi budur. Onu biz, yer yüzünde böbür­lenmek ve bozgunculuk istemiyen kimselere vereceğiz. Akıbet, Allah'tan korkanlarındır.»

Bu dört sahne, surenin muhtelif yerlerine dağılmıştır. Fa­kat bulunduklan yerlerde anlatılan konu ile gayet güzel uyuş­maktadırlar. Sanki bunlar konunun neticesi, dünyadaki olay ile o olayın âhiretteki sonucu haline gelmektedirler.

1- Birinci sahne Fir'avn ve kavminin ileri gelenlerine ait ki3sayı takiben gelir. Onlar, dünyada milletlerinin sapıklık­ta önderleri idiler. Onun için burada onlan ateşe çağıran önderler» diye tavsif ediyor. Bu, garip bir ön­derlik, acaip bir davettir. Önder, peşinden gelen tabiine «Hay­di ateşe gidelim» dediği zaman hayalde davetlerin en tablosu çizilmiş oluyor.

Kıyamet günü yardım edilmezler.» Âcizdirler, yardıma muh-taçtıriar ama hiç kimseden yardım görmüyorlar. Bu âciz hal­leri, dünyada böbürlendikleri, kuvvet gösterdikleri o şiddet ve kuvvet tavırlarının karşısına konuyor. Bu sahne sunulmamdan önce onların dünyadaki tavru hareketleri arz ediliyor. Sonra da âhirette bu hale düşecekleri gösteriliyor. Onların bu dün­yada arkalarından lanet edilir: «Kıyamet günü de çirkinler­dendir onlar.» Bu ifade, çirkinlik hallerinin en kötüsünü tas­vir etmektedir.

2 - İkinci sahne Mekke kâfirlerinin şu sözlerini takiben geliyor:

 İtemek ki bunları şirkte tutan, mal ve meta'dır. Yoksa bulun duklan hata, gerçek olduğu kanaati değildir. Bu sözün peşin şu ayet geliyor:                                                            

Size verilen şey, dünya hayatının metaı ve süsüdür. Allah'ı yanında olan daha iyi ve daha ebedîdir. Düşünmüyor muso­nuz?» Sonra Allah'ın huzuruna çıkarılacakları zamanki hal­leri tasvir ediliyor. Allah onları hayret içinde ve yüz üstü bı­rakan bir soru soruyor:

:Hanî benim ortaklarım sandığınız şeyler nerede?» Burada onların takınacağı tavır gösteriliyor. Metbu'Iar, tabi'lerinden ayrılıyorlar, ve azgınları aldatma mes'uliyetinden teberrî edi­yor, suçsuzluklarını iddia ediyorlar: «Aleyhlerine hüküm ger­çekleşenler dedi (ler) İd: «Rabbimiz, bizini aldırdıklarımız şunlar. Biz azdığımız gibi onları da azdırdık.» Kendimize ne yaptıksa onlara da onu yaptık. Önce biz azdık ve saptık, onlar da bize bakıp saptılar. Biz onları sana ortak koşturmaktan be­riyiz. Onların kulluk ettikleri şeylerden, başka şeylere tapma­larından biz sorumlu değiliz. Bize ibadet etmediler ki.

Bunların hepsi boştur. «Benim ortaklanın sandığınız şey­ler nerede?» sorusunun cevabı değildir. Cenabı Hak bu sözle­ri bırakıyor ve onları asıl mevzuun karşısına getiriyor: «Den­di İd: Ortaklarınızı çağinn.« Onlar da ortaklarını çağırıyor­lar. Gelmiyeceklerini bildikleri halde çağırıyorlar: «Çağırdı­lar, fakat onlara icabet etmediler.» Çağırılarma bir cevap ala­mıyorlar, azapla karşılaşıyorlar. Sanki azap, çağırmalarının cevabı oluyor: «Azabı gördüler.»

Tam bu çetin anda gözlerini dünyadaki hidayete çeviri­yorlar. Ona uysalardı, o, kendilerini bu elîm âkibetten korur­du. «Ah keski hidâyet üzre olsalardı!» diye yakmıyorlar. Ah, ah ama yine de kendi bataklıklar nida yuvarlanıp    gidiyorlar, hidayete gelmiyorlar.

Dünyaya kısa bir bakıştan sonra tekrar o sahneye dönü­yoruz; Başka bir sesleniş ve başka bir soru: «O gün onlara seslenerek der:  «Peygamberlere ne    cevab verdiniz?» Allah onlarınne cevap verdiklerini bilir, onlar da biliyorlar ama şa­şırmışlar: «O gün haberler onlara kör olur.» Cevaplar onlar­dan kesilir. Sükût içerisinde şaşkın kalakalırlar. «Birbirlerine de soramazlar.» «Tevbe edip inanan, ve salih amel işliyen kim­senin feiâhâ erenlerden olması umulur.» Sapıklar ve yalancı­lar sahnesi gösterilirken bu söz, tevbeye ve imana çağırmadır.

3- Sonra, siyak devam ediyor, bu dünyadan,   insanların kendi nefislerinden alınmış gayet müessir sahneler takdim edilir Bunlar Allah'ın bir olduğuna, bu kâinatı ve insanları O' nım idare etttiğine delâlet eder. Bunları müteakiben    üçüncü bir kıyamet sahnesi getirir ki bu sahne ikinci   ile    müttefik, onun bir parçasıdır. Ancak biraz değişiklik vardır.   Buradaki nida da ikinci sahnedeki nidanın aynıdır: «Ortağım sandığınız şeyler nerede?» Fakat burada onları cevap vermeğe terk et­miyor. Her ümmetin resulünü çağırıyor ki ümmetine şahidlik etsin.

:Her ümmetten bir şahid çıkardık, dedik ki: Delilinizi getirin»

Tabii delil falan yok. Maksat, müşrikleri güç duruma düşürüp rezil ve zelil etmektir. «Anladılar ki hak, Allah'ındır.» Anladı­lar ama iş işten geçtikten sonra. «Ve'uydurup taptıkları ken­dilerinden kayboldu.» Uydurdukları ile kendileri katiyyen bir araya gelemiyorlar. Çünkü iftira, gerçek önünde erir gider. Güneşin karşısında karanlığın kalmaması gibi.

4- Ve «Karun» kıssasını takibeden dördüncü bir sahne geliyor. O Karun ki kendisine o derece yer hazineleri ve dün­ya malı verilmişti ki kavminin gözleri onun malında, onun evin­de idi. Onlar da onun gibi mala ve onun gibi eve sahib olmak istiyorlardı. Sonra kendisi de, evi de yerin dibine batırıldı. Ba­tı ki diin ona imrehenler, arzularında hatâ ettiklerini anlasmlar. Bu kıssada büyük bir evden bahsedildiği için âhiret teki tabloda da ev geçmektedir: hiret evi. Onu yer yüzünde böbürlenmek ve fesat çıkar­mak istemiyenlere vereceğiz. Âkibet müttekilerindir» îşte dün­yada böbürlenenlerin, fesat çıkaranların evine mukabil, Allah' tan korkup böbür ienmiyen, fesat çıkarmıyanların evi. Kur'an tablolarında her zaman mevcudoîduğu gibi burada da ifadede ve tasvirde tam bir ahenk ve insicam vardır.[40]

 

İsra Suresi[41]

 

1- «Cehennemi kâfirlere bir knşatıcı (zindan) laldık?

2 - «Her insanın şumunu (günahını) boynuna dolarız ve onu kendisine kıyamet gününde ap açık karşılaşacağı bir kitap olarak çıkarırız. «Kitabını oku, bugün kendi kendine hesabını görmeğe yetersin.»

3- «O gün her milleti kendi önderleriyle çağırırız. Kimin kitabı sağından verilirse onlar kitaplarını okurlar ve    zerre miktarı zulmedilmezler. Kim burada kör olursa o, âhirette de kördür ve yolunu daha şaşırmıştır.»

4- «Onları kıyamet günü yüzleri üstü kör, lal ve sağır olarak hasrederiz. Gidecekleri yer cehennemdir. (O cehennem) ne zaman sönmeğe yüz tutarsa biz onun ateşini artbrınz.»

Bu suredeki sahneler küçük ve kısadır. Fakat yep yeni tablolardan örnekler takdim edilmiştir. Birinci tablo, cehenne­min, kâfirleri kuşattığını, hepsini içine aldığını, çepeçevre on­ları sardığını tasvir etmektedir.

İkinci tablo, amel defterlerini muska gibi sahibinin boy­nuna asılan açık bir kitap şeklinde tasvir ediyor, ve herke  kendi kendinin şahidi oluyor.

Üçüncü tablo yeni bir davet şeklini arz etmektedir. Her ümmet, âhirette önderinin ismiyle çağrılacaktır. Kitabı sağ ta­rafından verilen bu kitabı okuyacaktır. Kitabı solundan veri­len, nasıl dünyada kör ise, âhirette de kördür; nasıl dünyada yolunu yitirmiş ise âhirette de yolunu yitirmiştir. Burada kör­lük, okumanın karşısına konmuştur. Okuma göz ister. Göz ise, sapıklığın karşısındaki hidayettir.

Dördüncü tablo kâfirlerin yüzleri üstü sürülüp cehenneme toplandıklarını gösteriyor ki yüzleri üstü haşredilmeleri da­ha önce de geçmişti fakat bu kere onlar eskiden gördüğü­müz gibi yalnız kör değil, aynı zamanda lal ve sağırdırlar. Haşriı kasveti, cehennemin azabından ayrı olarak kör, lâl ve sağır. Kör sağır ve dilsiz olanının azabı, gözü açık, konuşan ve işitenin azabından bin beterdir! Bu tabloda cehennemin ateşi 'te daima aynı şiddette yanıcı gözükmektedir.

Her sönmeğe yüz tuttukça onun ateşini artırırız.»

Burada tablolar çabuk çabuk geçmekte, gözüküp kaybol­maktadır. Bununla beraber yeniliği ve ap ayrı bir nevi'de olu­şu dikkatimizi çekmektedir.[42]



[1] Otuzikmci sure, Mekkîdir.

[2] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 102-103.

[3] Bazı müfessîrler kasr'ı saray, cimale'yi de deve olarak tefsir eder­ler. Kur'an tablolarındaki edebî ahenk, bunları kalın ağaca ve ka­im ipe hamletmeği zaruri kılmaktadır. Tutuşturulmuş ate§le ka­im ağaçlar arasında bir ahenk vardır ki o da yakıttır. Küçük kı­vılcımın, ategin yaktığı kalın ağaç hacminde olması ile kalın ip arasında şekil bakımından ve toplanan odunların iple sarüması bakımından bir ahenk vardır. Kur'an tasvirinde daima «resim bir­liği» mevcuttur. Cüzlerde uyum, külde uyum ve bunların hayalde, uyandırdığı çağrışımlarda uyum.

[4] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 104-111.

[5] 34 üncü sûre, Mekkîdlr.

[6] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 112-117.

[7] 36 inci sure. Bundan önce Beled suresi nazil olmuştur.  Orada kı­yamet meşhedleri yoktur.

[8] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 118-121.

[9] inci süre, Mekkîdir. Üg âyet hariç.

[10] Kur'anda Edebî tasvir

[11] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 122-126.

[12] inci sure, Mekkîdlr.

[13] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 127-131.

[14] 39 unucu sure. Mekkidir. Yeni Ayet hariç

[15] Bazı müfessirler al-Cemel'i deve diye tefsir ederler. Fakat Kur'an' dalîi edebî tasviri ve ondaki şaline cüzlerinin nasıl bir vahdet teg-kii ettiğini araştıran kimie, deve ile iğne arasında bir münaferet görecektir. Ama bu kelimenin taşıdığa kalın ip (halat) manası alı­nırsa bu iple iğne deliği arasında gayet ince bir ahenk görülür. al-Cemel, kaim ip manasına da gelir. Ve böyle bir tefsir, Kur'an metoduna, onun ince âhengine daha uygun düşer.

[16] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 132-143.

[17] 41 inci sure. Mekkîdir. Bunda* önce Cinn suresi nazil Orada âhirete iki igaret vardır. Biri:

«Ama kasıtlar cehenneme odun oldular» âyeti,  ikincisi de:

«Allah'a ve Resulüne âsî olanlar için cehennem ateşi vardır. Orala ebedî kalacaklardır. O va'dedildikleri şeyi gördükleri zaman, kimin yardımcı bakımından daha. zayıf ve kimin sayısı daha az olduğunu bilecekler» âyetidir.                                            

[18] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 144-148.

[19] 42 inci sure, üç âyet hariç Mekkdir.

[20] Bu hususta Kur'an'da Edebî Tasvir adlı eserimizin Tahvil.,Tec-sim bölümüne müracaat edilsin.

[21] Bu hususta Kür'anda Edebî Tasvir adlı kitabın Edebî Ahenk bö­lümüne bakılmalıdır.

[22] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 149-156.

[23] 43 üncü sure, Mekkîdir.

[24] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 157-160.

[25] 44 üncü sûre, Mekkidir. Yalnız ayrı ayrı yerlerde bulunan iki âyet hariç.

[26] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 161-163.

[27] 45 inci sure. İki âyet müstesna, Meldtîdir.

[28] Bazı tefsirlerde «gözleri göğermiş olarak» manası veriliyor. Çün­kü Araplarda gök gözlülük, iyi telâkki edilmez. Arapların düş­manları olan Rumlar gök gözlü olduklarından, gök gözlülük Arap­larda kötü sayılmıştır. Gök göz, kötü tesir eden gözlere misal ol­muş, uğursuz kabul edilmiştir. Ama madem ki Kur'an burada gdklügü göze tahsis etmemiştir, o halde biz bunu yüzü gök ma­nasına da alabaliriz. Biz,, lafzın delâlet ettiği ,ec yakın manayı almak taraftarıyız. Çünkü Kur'an, kelimeyi alır, onunla bir tablo çizer. Kur'an'da İfade tarzı, tasvirdir.

[29] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 164-169.

[30] 46 inci sure. îki âyet hariç, Mekkîdir.

[31] Be?ki de burada birinci ve ikinci fırka, gerçekte cennetteki dere­celeri farklı olan bir tek fırkadır. Oralarda özetle, burada etrafiyle zütredilmiştir.

[32] Bu ahid, Kur'an-ı Kerlm'de::Ilabbın, Âdem oğullarının bellerinden zürriyetlerini almıştı ve on-lân kendi nefislerine ^ehadet ettirmişti: «Ben sizin rabbiniz de­ğil iniyim?» Dediler: «Evet, Rabbımızsın.» âyetiyle zikrodilen ahJddir.

[33] Kur'an'da Edebî Tasvir adlı kitabın,  Edebî Tasvir  Bölümüne mü­racaat edilsin.

[34] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 170-183.

[35] 47 İnci sure, beş âyet hariç

[36] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 184-187.

[37] 48 inci sure Mekkidir

[38] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 188-194.

[39] 49 uncu sure, beş âyet müstesna, Mekkidir.

[40] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 195-200.

[41] 50 inci sure. Muhtelif yerlerinde bulunan on âyet hariç, Mekkîdir.

[42] Seyyid Kutub, Kur’an’da Kıyamet Sahneleri,(Cennet-Cehennem), Hilal Yayınları: 201-203.