Kuran - 2. Sayfa
I. Su
i. Deniz ve Nehirler
j. Bitkiler
k. Hayvanlar
1. Organlar
m. Mesken
Nimet-Şükür İlişkisi
1. Şükrün Lugavî Ve Istılahî Manası
2. Şükrün Önemi
3. Şükür ile Hamdin Birbirinden Farkı
4. Şükrün Kısımları
a. Kalp ile Şükür
b. Dil ile Şükür
c. Beden ve Organlarla Şükür
d. Nimetlerle Şükür
e. Mal ile (Varlıkla ) Şükür
GEÇMİŞ MİLLETLERE SUNULAN NİMETLER VE BU NİMETLERE KARŞI YAPILAN NANKÖRLÜKLER
Nankörlük ve Hz. Adem (a.s)
1. Musa (a.s) ve Kavmi
a. Musa (a. s) ın Kavmine Sunulan Nimetler
b. Musa (a.s) in Kavminin Nankörlük Etmeleri
2. Hûd ( a.s ) ve Kavmi
a. Hûd (a.s) in Kavmine Sunulan Nimetler
b. Hûd (a. s) in Kavminin Nankörlük Etmeleri
3. Salih {a.s) ve Kavmi
a. Salih (a.s) in Kavmine Sunulan Nimetler
b. Salih (a.s) in Kavminin Nankörlük Etmeleri
4. Sebe' Kavmi
a. Sebe' Kavmine Sunulan Nimetler
b. Sebe' Kavminin Nankörlük Etmeleri
5. İsa (a.s) ve Kavmi
a. İsa (a.s) m Kavmine Sunulan Nimetler
b. Isa (a.s) in Kavminin Nankörlük Etmeleri
6. Bağ-Bahçe Sahipleri
Nankörlüğün Sonuçları
1. İlâhî Ceza
2. Toplumsal Çöküş
3. Kıklık-Açlık-Kuraklık
4. Fakirlik-Darlık-Sıkıntı
5. Lüks ve İsraf
6. Tefrika-Anarşi
7. Enflasyon
8. Nimetlerin Elden Çıkması
9. Semavî ve Arazî Âfetler
10. Kin ve Nefretin Oluşması
Sonuç
I. Su
kSu, yağmur, kar, dolu şeklinde bulutlardan yağan, bayağı sıcaklıkta sıvı halinde olan, tadı, rengi, kokusu olmayan bir hacim oksijen ve iki hacim hidrojenden meydana gelen, denizleri, ırmakları, gölleri, pınarları meydana getiren saydam madde şeklinde tarif edilir.[1]
Kur'ân-i Kerim'de su kelimesi 59 yerde geçmekte[2] ve suyun Alİah tarafından ve belirli ölçüye göre gökten indirildiğine işaret edilmektedir ki, bu da büyük bir nimettir. Zira yeryüzüne ölçüsüz boşalsaydı, yeryüzü sel ve su baskınına uğrardı ki, bu bir rahmet değil, azap ve felaket olurdu. Bu hususu Kur'ân şöyle ifade eder: "Gökten bir ölçüye göre su indiren O'dur. Biz onunla (Kupkuru) ölü memlekete hayat veririz."[3] Suyun belirli ölçüler dahilide indirilmesinin yanında, onun yeryüzünde durdurulması, insanlığın ve varlıkların ihtiyaçlarına göre saklanması ve depolanması ayrı bir lütuf ve nimettir. Kur'ân, bu gerçeği şöyle dile getirmektedir:
"Gökten uygun bir ölçüde yağmur indirip onu arzda durdurduk. Bizim onu gidermeye de elbette gücümüz yeter."[4]
Elmalık, bu âyeti şöyle tefsir eder: "Yağmurun arzda durması canlılar için büyük bir nimettir. Şayet arz, yağmur suyunu tutmayıp olduğu gibi dibe indirir veya bu sular sel halinde büsbütün akıp giderse, canlılar yağmurun hayatî faydalarından mahrum kaldığı gibi, yağmur bazen zararlı bile olabilirdi. insanların ta çamurundan beri hayatî gereklerinin en önemlisi olan suyun, kendisi bir nimet olduğu gibi, birçok nimetlerin meydana gelmesine sebep olduğu da bilinmektedir. Belirli bir miktar ve ölçüde yüksekten yağan yağmurun fazlası tufan gibi yıkıcı ve yok edici olur. Onun için faydalı yağmurlar da zaman zaman değişik ihtiyaca göre yağarlar." [5]
"Yağmur suyunun arzda durması"ndan murat, suyun yerin altında birikmesi kastedilmiş olabilir ki, bu da canlılar için Allah'ın bir lütfudur. Gökten inen su, ırmaklarda, göllerde, kaynaklarda, kuyularda, havuzlarda, mahzenlerde, toprak içlerinde toplanır. Yer aİtı ve yerüstü suları gerek tabiî olarak ve gerekse insan emeği ile yeryüzüne çıkarılmak suretiyle faydah duruma gelir. Âyette beyan buyurulduğu gibi Aiîah, canlılar için çok önem arz eden ve hayatlarının vazgeçilmez unsuru olan yağmuru yağdırmaya ve yağ-dırsa bile faydasız kılmaya gücü yeter. Allah Teâlâ'nın suyu indirmesi ve durdurması O'na mecburi değildir. Yalnız bir nimet olarak yaratıkların hayatına ve iyiliğine bir yardımıdır. Kurak zamanlarda olduğu gibi o sular ku-ruyabİlîr, ısı çoğahr ve yeryüzünde sudan eser kalmazdı. Nitekim bir âyette şöyle buyurulmaktadır: "De ki: suyunuz çekiliverse, söyleyin bakalım, size kim bir akar su getirebilir." (Mülk, 68 /30). Bir an dünyamızdan yağmur nimetinin kaldırıldığını düşünürsek ki, Allah buna kadirdir. O zaman dünyanın bütün değerini ve anlamını yitirdiğini görürüz. Çünkü dünyaya anlam kazandıran şey hayattır. Su ise hayatın kaynağıdır.[6]
Suyun, basit bir madde olmayıp, iki ana madde olan oksijen ve hidrojenden meydana gelen bir bileşik olduğu daha sonra bilinmiştir. Demek ki, suyun meydana gelişi bile tabiî bir şey olmayıp dışarıdan tesir eden bir yaratıcının eseridir. Bu bakımdan da su, semavî bir tesirin neticesi ve meyve -sidir. Yağmurlar, güneş sıcaklığı ile denizlerden ve yerden buharlaşıp yukarıya çıkan su buharının toplanması, yoğunlaşması ve suya dönüşmesi ile meydana geldiğinden bahsedilirken, yağmurların doğal olarak kendiliğinden meydana geldiği s anıl m amalidir. Gerek ısı ve gerek soğukluk suyun ve buharın bir tabiatı olmayıp dışarıdan bir etkinin tesiri ile olduğu gibi, çevredeki hava sıcaklığının her an aynı seviyede kalmayıp durmadan değişmesi de yüce yaratıcının emir ve tedbirleri ile olmaktadır. Her seferinde oluşan yağmur miktarının belirlenmesi ve tesbit edilmesi ilâhî takdirin hükmünün ortaya çıkmasıdır.[7]
Allah, her canlıyı sudan yaratmıştır. Hayatı olan her şey yani, gerek insan, gerek hayvan ve gerekse bitki olsun, canlı olan her şeyin hayatına su sebep kılınmıştır. Nitekim bu konuda yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır-"...Ve her canlı şeyi sudan yarattık." (Enbiya, 21/30). Âyetten anlaşıldığa göre su, canlılık sahibi her varlığın esas maddesidir.
Su aynı zamanda Allah'ın varlığına da bir delil kılınmıştır. Vakıa Sûresinde Allah'ın varlığına işaret eden deliller sıralanırken, su da bunların arasında zikredilmiştir. Ayrıca suytm tuzlu değil de, İçiiebilecek kıvamda tatlı, yumuşak, saf, temiz ve berrak olarak\yaratılmasmm, şükrü gerektirdiğine işaret edilmiştir. Kur'ân bu gerçeği şöyleifade etmektedir: "Ya içtiğiniz suya ne dersiniz? Buluttan onu siz mi indirdiniz, yoksa indiren biz miyiz? Di-leseydik onu tuzlu yapardık. Şükretmeniz gerekmez mi?" (Vakıa, 56/68-70)
Su çok kıymetli bir nimettir. İnsanın susuzluğunu gidermesi ve sükûnete ermesi bu nimet sayesindedir. Yeri geldiğinde bir bardak suya bütün serveti feda ettirebilecek güce sahiptir. Suyu, içilmesi mümkün olacak şekilde tatlı kılan Allah Teâlâ'dır. Şayet Allah dileseydi, onu tuzlu kılardı. Bu takdirde ondan ne ziraat ne de başka herhangi bir amaç için istifade edilmezdi. Su, hayatın temel unsurudur. İnsanın bu konuda suyu içmekten başka bir rolü yoktur. Suyu elementlerinden süzerek var eden, bulut kümelerinden yeryüzüne indiren yüce Allah'tır. Bugün medeniyetin ilerlemesi ile suyun değeri azalmamış bilakis daha da artmıştır. Su, çöldeki, iptidâi insanın hayatı için önemli bir madde olduğu gibi, laboratuarında araştırmalarla meşgul olan bir bilgin için de aynı derecede önemli bir maddedir. Kısacası su, herkes ve her varlık için lüzumlu ve zarurî bir maddedir. Hiçbir kimse, hiçbir varlık ondan müstağni kalamaz.[8]
Toprağın Ölü iken canlılık kazanıp insana gerekli tüketim maddelerini hazırlamaya elverişli hale gelmesi nasıl önem arz ediyorsa, suyun her an var edilip insana sunuluşu da toprak kadar önemlidir. Suyun gökten inmesi ve toprağı diriltmeye vesile olması dikkate şayan ayrı bir husustur. Çünkü insanın ve bütün varlıkların gıdası olan bitkiler, sebzeler, otlar, ağaçlar vs. hep su ile hayat bulur. Yağmur yağarak toprak göz göz yarılır. Ekinler, üzüm bağları, sebzeler, zeytin ve .hurma ağaçlan, iri ve sık ağaçlı bahçeler, meyveler ve çayırlar hep oradan fışkırır biterler, (bkz. Abese,80/25-30). Kısacası her türlü ürün onun sayesinde olur. İnsan bir ağaç bile bitiremezken, su sayesinde güze! bahçelerin sahibi olur. Su yağmur halinde gökten indirilir ve insanın umutsuzluğunu giderir, ferahlık ve rahatlık verir. Bütün [9]bunlar, «-uyun önemli bir madde olduğunu ve büyük bir kudret tarafından varlık-' ıar âlemine sunulduğunu ve o kudret sahibinin varlığını ve birliğini gösterir. [10]
i. Deniz ve Nehirler
Deniz, genel olarak Okyanuslar da dahil olmak üzere, yer kabuğunun çukur yerlerini dolduran yekpare su kitlesine verilen ad,[11] şeklinde tarif edilir.
Deniz kelimesi Kur'ân-ı Kerim'de tekil ve çoğulları ile birlikte 41 yerde geçmektedir.[12] Genelde bu kelimenin geçtiği âyetlerde Allah Teâlâ'nın sunduğu çeşitli nimetlerden bahsedilmekte, denizlerin ve gemilerin Allah'ın lütfettiği rızkın aranması için insanoğlunun hizmetine sunulduğuna işaret edilmektedir. Nitekim şu âyet, bunu açıkça ifade etmektedir. "Allah o (yüce ) varlıktır ki, emri gereğince içinde gemilerin yüzmesi ve lütfedip verdiği rızkı aramanız için bir de şükredesiniz diye denizi sizin hizmetinize vermiştir."[13]
Âyette geçen "teshir", bir şeyi zorla hizmete koşmak, itaat ettirmek ve boyun eğdirmek, anlamındadır. Ve kavlindeki lâm bağ-laç veya sebep gösterme lamı olabilir. Bağlaç olduğuna göre mana, "sizin emrinize verdi", demek olur. Sebep lamı olduğuna göre ise, "sizin için, yani sizin menfaatinizin gaye ve hikmeti için emriyle sizin hizmetinize vermiştir", demek olur.[14]
Allah, bu âyette ayrıca geminin hacmi ile aynı hacimdeki su arasında hafiflik ve ağırlık oranını ve hem onu harekete geçiren güç arasındaki şiddet ve karşı koyma oranını, hem de çevredeki durum ve şartların onlara uygun bir şekilde sevk ve idare etmesi gibi hükümlerin kendi emri dahilinde olduğunu beyan etmektedir. İnsanlar, Allah'ın emrini tatbik etmeden sırf kendi emirleriyle gemiyi yürütemezler. Allah'ın lütfü olmadan, ticaret, dalgıçlık ve diğer araştırma ve kazanma yollan gibi hususlar yapılamaz. Âyette deniz nakliyesinin ve ticaretinin önemi de vurgulanmaktadır. Allah'ın tayin ettiği rızkı elde etmek için çalışma, çabalama, gayret ve her şeyden önce aksiyon gerekmektedir. Bu da ancak denizlerin karasularında seyretmek ve boğuşmakla olur. Yeryüzünde biten şeylerden, yani ürünlerden istifade ancak denizde yüzen gemilerin bulunması ile tam ve mükemmel olmuştur. Çünkü Allah, yeryüzünün her bölgesine ayrı ayrı, nimetler vermiştir. Öyle ki, bir bölgenin nimeti, yeryüzünün diğer bölgelerine taşındığında ve o dakiler de bu bölgeye getirildiğinde, ticaretteki kâr oranı artar. Bu nakV işlemi ise karanın gemileri demek olan develer ve denizlerdeki gemiler [15]
Tabiî ki Râzî'nin yaşadığı asırda, karanın gemileri develer olabilir Bu gün ise karanın gemileri, büyük nakliye araçlarıdır. Üsteİik kara yükü nak liyesi araçlarına bugün hava nakliyesi araçları da eklenmiştir ki, dev uçak-larİa bu yapılmaktadır.
Allah, denizi insanoğlunun emrine müsahhar kılmıştır. Denizin gerek teşkili, gerekse hususiyetleri ile ilgili konulardan birçoğunu ona öğretrniştr Yüce Allah, yüzen geminin ana maddelerine aynı hususiyeti vermiş, hava basıncını, rüzgarın hızını, yeryüzünün çekim gücünü aynı nispetler dahilinde tanzim etmiş ve daha bunlar gibi gemilerin denizlerde yüzmesini sağlayan diğer hususiyetleri lütfetmiştir, işte insan, bu sayede denizlerde rızkını aramakta ve buralardaki Allah'ın yarattığı çeşitli nimetleri bulmak için ilmini geliştirmektedir. İnsan denizlerden, gıdaları, inci, mercan gibi süs eşyalarını, balık gibi deniz ürünlerini elde etmektedir. Bütün bunlar Allah'ın insana bir ihsanı, bir ikramıdır. Bu konuda şu âyetleri misal verebiliriz.
"içinde taze et (balık) yemeniz ve takınacağınız bir süs (eşyası) çıkarmanız için denizi emrinize veren O'dur. Gemilerin denizde (sulan) yara yara gittiklerini de görüyorsun. (Bütün bunlar) O'nun lütfunu aramanız ve nimetine şükretmeniz içindir." (Nahl, 16/14; Fatır, 35/12). "İkisinden de (tatlı ve tuzlu denizden) inci ve mercan çıkar. Şimdi Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?" (Rahman, 55/22-23).
Denizdeki nimetlerin ve canlıların zikredilmesinin, insanın İhtiyaçlarını ve isteklerini dile getirmek için olduğunu söyleyen Seyyid Kutup, taze balık eti ve benzerlerinin etleri, süs eşyası olan inci ve mercanlar denizler-den elde edilir. Günümüze kadar birçok milletin süs eşyasını teşkil eden cevherlerin birçoğu denizlerin dibinden çıkartılır, demekte ve bunların Allah'ın bir lütuf ve ihsanı olduğunu belirtmektedir.[16]
Yukarıda az önce sunduğumuz Fatır, 12 ve Nahl, 14. âyetlerinde Allah'ın, insanoğluna sunduğu nimetlerden bahsediliyor. Bir de bunun yanında denizlerin en önemli ve temel nakil vasıtaları olan gemilerden söz edilmektedir ki, kanaatimizce bu işaret boşuna değildir. Âyetlerde deniz ticaretinin ve nakliyesinin, deniz ürünlerinin ve bunların çıkartılıp pazarlanmasmm öne-
Ap vurgulanmaktadır. Bugün, ekonomisi, denizlere ve onlardan çıkan -nlere bağlı olan ülkelerin varlığını düşünürsek, bu işaretin ne kadar .. e]T)|i olduğunu anlamakta güçlük çekmeyiz.
Erol Güngör, İslam medeniyetinin gerileme sebeplerini iki grupta top- i maktadır. Bunlardan bir kısmını elimizde olmayan değişikliklere, diğeri- jse bugün ortada olan sebeplere bağlamakta ve onlarla başa çıkmadıkça, Müslümanların kalkınmalarının mümkün olamayacağını ifade etmektedir. Güngör'e göre, elimizde olmayan değişimler, ticaret yollarının karalardan denizlere kayması ve bu yüzden Orta Asya'dan Akdeniz'e kadar İslam şehirlerinin iktisadî çöküntüye uğramasıdır. Ayrıca Güngör, eskiden Avrupa'yı Hindistan'a ve Güneydoğu Asya'ya bağlayan yolların İslam ülkelerinden seçtiğini ve 15. yüzyılın sonundan itibaren ise Avrupalıların, deniz yolunu kullanmaya başladığını belirtmekte ve "Osmanlı Devleti, Süveyş'e kanal açmak, Hintdenizine çıkmak gibi teşebbüsler yapmıştır. Ama Osmanlı Devleti bir kara devleti olarak teşkilatlanmış olduğundan, deniz mücadelesinde başarılı olamamıştır" görüşünü ileri sürmektedir.[17]
Sunduğumuz âyetlerin ışığı altında düşünürsek, bu görüşün ne derece isabetli olduğunu anlamış oluruz. Müslümanlar; "Denizlerde Allah'ın lüt-fundan ve ihsanından arayınız" buyruğunu icrada başarılı olamamışlardır. Osmanlı'nın Akdenize hakim olduğu iftiharla söylenirken, bu sadece savaş, savunma alanında değerlendirilmiş, esas hakimiyetin denizlerin nakil ve ticaretlerine hakim olmaktan geçtiği gözardı edilmiştir ki, bu da Müslümanlara pahalıya mal olmuştur. Halbuki, denizlerin, milletlerin siyasi hayatındaki önemi kadar, iktisadî hayattaki önemi de büyüktür. Aşağıda sunacağımız değerlendirme bu görüşümüzü destekler mahiyettedir.
Özellikle içinde bulunduğumuz yüzyılda; denizin milletlerin siyasî ve iktisadi hayatında etkisi ve önemi büyüktür. Zira denize çıkma, günümüzde dış dünya ile serbestçe münasebet kurmanın bir şartıdır. Denize açılmak, deniz kıyısında olmak bir devletin dünya ticaretine en elverişli şartlar altında iştirak etmesi demektir. Bu durum, bir devletin bağımsızlığının ve siyasî gücünün en büyük şartıdır. Siyasî coğrafya açısından da denizler önem arzetmektedir. Denizler, Amerika Birleşik devletleri, İngiltere, Fransa ile Sovyet Rusya'nın kurulması ve gelişmesinde önemli rol oynamıştır. Denizler, iklim şartlan, beşerî ve iktisadî hayatta canlılığa yol açmakta, kara iklimlerine has yeknesak bir hayatın yerine canlı ve hareketli bir hayat tarzı geçmektedir. Deniz kıyılarında yetiştirilen ürünler çeşitlilik kazanmakta, ziraî faaliyetler bütün yıl içine yayılmaktadır.[18]
Deniz ve Okyanusların önemi gittikçe artmış; devletler iktisadî ve siya-sî bakımdan denizin tabeiyyetine girmiştir. Şurası bir gerçektir ki, milletler ve devletler, deniz unsurunun gittikçe artan öneminin Birinci Dünya Savaşına kadar farkında değillerdi. Denilebilir ki, her iki dünya savaşında da Alman askerî gücünün yıkılmasına her şeyden önce dünya denizlerinin rakiplerin elinde bulunması sebep olmuştur. Çünkü bir coğrafyacının ifade ettiği üzere, deniz ve limanı olmayan bir devlet, başkalarının ciğeri iîe nefes alan bir organizma durumundadır.[19]
"Bugün dünya, deniz ve Okyanus yollarına dayanan bir iktisadî birliktir" diyen Göney, deniz yolunun hududunun olmadığını; ayrıca denizin ucuz ve nakil gücü sınırsız bir yol olduğunu, deniz ve Okyanuslarda nakledilen eşyanın, diğer yollarda taşınan eşyaya nazaran miktarının çok daha fazla olduğunu belirttikten sonra şu görüşleri ileri sürmektedir: "Kara ve hava yollarında ne derece gelişme olursa olsun, dünya ticareti, milletlerin iktisadî hayatı ve refahı daima deniz unsuruna dayanacaktır. Tarihî devirlerde bu rolü Akdeniz üstlenmişti. Akdeniz'deki devletler, zengin ve denizci devletler idi. Bugün Akdeniz'in yerine Okyanuslar geçmiştir. Dünyanın en büyük merkezleri ve en büyük limanları Atlas Okyanusu kıyılarındadir. Deniz, iktisadî refahın en sağlam unsurlarından biridir. Denizler, ilkçağlardan beri, fakat özellikle son asırda denize kıyısı olan bütün devletler için ticaretin, zenginliğin ve refahın en büyük kaynağıdır. Bugün denizlere açılmak, gerçek manada istiklalin, bağımsızlığın bir şartı ve garantisidir."[20]
Bülün bu görüşlerin ışığında Kur'ân'm, denizlerde rızık arayın, denizin ürünlerini bulup çıkarın, istifade edin, şeklindeti tavsiyelerini ve gemilerin seyrinden bahsederek bunun gerek seyahat ve gerekse ticaret alanında ne derece önemi haiz olduğunu belirtmesini kavramamak mümkün müdür?
Kur'ân, nehirlerin de insanların menfaatine ve emrine sunulduğunu haber verir. Kendi açtıkları yataklarda akan tabiî su akıntılarına nehir denilmektedir. Nehirleri, yağmurlar, karlar, kaynaklar, buzullar, göller besler. Nehirler, birçok akarsuların birleşmesiyle meydana gelirler.[21] Arapça'da, akarsuyun mecrasına (yatağına ) nehir denir. Çoğulu "enhâr" dır. Bazen tekil ile çoğul kastedilebiİir. Allah Teâlâ, kendi lütuf ve ihsanı olarak cennette akıttığı şeyleri (nehirleri} insanlara misal olarak getirmiştir.[22] Kur'ân-ı Kerırn'de bu kelime genelde çoğul olmak üzere 55 kere geçmektedir. Çoğunlukla da cennetteki nehirler konu edilmektedir.[23] Nehirlerin insanın hizmetine sunulduğunu şu âyet açık olarak göstermektedir: "...O, izni ile denizde yüzüp gitmeleri için gemileri emrinize verdi; nehirleri de sizin (yararlanmanız) için akıttı." (İbrahim, 14/32)
Dünyadaki büyük ve geniş denizlere karşılık, sayısız küçük ve büyük kaynaklar, dereler, nehirler, göller ve bataklıklar, yeryüzünün genellikle tatlı su örtüsünü teşkil etmektedir. Akarsuların ulaşıma elverişli olduğu yerlerde, nehirler ile deniz nakliyatı bütünleşmektedir. Ulaşıma elverişli nehirlerin bulunduğu bölgelerde, denizlerinkine benzer durum ortaya çıkmakta ve aynı siyasi ve iktisadî âmiller etkili olmaktadır.
Akarsuların debileri bol, rejimleri düzenli olduğu ve mecralarında eğim kırıkları bulunmadığı takdirde; nehirler tabiî, devamlı ve kolay ulaşım yollandır. Akarsular ve kanallar, su üzerinde yük taşman tabiî ve sunî su yollarıdır. Fakat bunlar diğer bir anlamda kara yollarıdır. Nehirler İktisadî ve siyasî faaliyetlerin bir yere sokulmasına vesile olmuştur. Bu suretle Kongo nehrinden Afrika'nın iç kısmma doğru ilmî, iktisadi ve siyasî faaliyetler sokulmuştur ve bu tabiî durum Kongo'da bir devletin çıkmasına zemin hazırlamıştır. Ulaşıma elverişli bir akarsu sistemi, .siyasi ve iktisadî hakimiyet için tabiî bir organizasyondur.
Yeryüzünün hemen hemen bütün bölgelerinde, nehirler yüksek bir siyasî değer taşımaktadır. Genellikle nehirler çok eskiden beri vahdet unsuru rolünü oynamışlar ve bazı akarsular devlet ve medeniyetleri doğurmuşlardır. Mesela: Mısır'ı Nil nehrinden ayıramayız. Akarsular, devletlere gelişme istikametini telkin edebilir. Osmanlı İmparatorluğunun gelişme sırasında, Avrupa'da ulaşmak istediği başlıca hedef Tuna nehri idi. Ren, Öder, Vistül, Elbe nehirleri, Almanya'nın başlıca gelişme merhalelerini ve yakın tarihine kadar Alman siyasetinin mihverini teşkil etmiştir.[24]
Nehirler ve akarsular, bir ülkenin tarım alanını da doğrudan etkilemektedir. Bir ülkenin akarsuları bakımından zenginliği, tarım ve ziraî açıdan da zenginliğinin bir göstergesidir. Bilinçli olarak ve gelişen teknoloji imkanlardan istifade ederek nehirlerden yararlanılması, o ülkenin milli servetini artıracak ve iktisadî yönden kalkınmasını sağlayacak en temel unsurdur. "Nehirleri de, sizin yararlanmanız için akıttı" şeklindeki ilâhî beyan, bu anlamda çok kıymetli ve ufukları aydınlatacak önemi haizdir.
Deniz suyundan sulamada istifade edilmemektedir. Bu sebeple Allah Teâlâ, nehirleri ve kaynak sularını çıkartıp akıtmak suretiyle bütün yaratıklara nimet ve ihsanda bulunmuştur. Öyleki, bu nehirlerden ve akarsulardan ekinlere, bağlara ve bahçelere su verilir. Ayrıca deniz suyu içmeye de elverişli değildir.[25] Nehirler, beraberlerinde hayat akıtır. Aktığı yerlerden bereket ve bolluk coşar. İşte bundan dolayıdır ki, nehirler de Allah'ın insanlara en büyük lütfudur. [26]
j. Bitkiler
Biyolojide bitki denilince, kökleriyle tutunarak gelişip çoğalan, ömrünü tamamladıktan sonra da kuruyarak varlığı sona eren yosun, ot, ağaç gibi canlı yaratıkların genel adı kasdedilmektedir.[27]
Arapça'da bitki anlamına gelen "nebt" (obiil j £uiü ) büyüyüp gelişen, ister gövdesi olsun ister olmasın topraktan çıkan şeylere denir. Hakikî manasına itibar edilirse, ister insan, ister hayvan olsun büyüyüp gelişen her şeye "nebat" denir.[28] Nebat, bittiği yere kökleriyle veya başka organlarıyla tutunmuş olduğu halde gelişip döl veren ve ömrünü tamamladıktan sonra kuruyarak varlığı sona eren ot, ağaç, yosun gibi varlıkların gene! adıdır ki, buna bitki denilir. [29] Bitkİ ile nebat kelimesinin aynı anlama geldiğini bu tariflerden anlamaktayız.
Bitki ve bitkiler tabiri ile biz, hububatı (buğday, arpa,, yulaf, çavdar, mısır gibi ekmek yapmaya yarayan taneleri), meyveleri (ağaçların yemeye elverişli ürünleri), sebzeleri (pişirilerek yenilen yeşillikleri) ve kısacası canlılar ve insan için faydalı ve elverişli olan her şeyi kastetmekteyiz.
Yeryüzünde mevcut olan her türlü meyve, sebze, ağaç ve bütün yeşillikler Allah'ın emriyle bitmekte, yeşermekte ve olgunlaşmaktadır. Ekilen her şey O'nun bilgisi dahilinde mahsulünü vermektedir. Kur'ân-ı Kerim bu hususu şöyle dile getirir: "Şimdi bana, ektiğinizi haber verin. Onu siz mi bitiriyorsunuz, yoksa bitiren biz miyiz? Dileseydik onu kuru bir çöp yapardık da şaşar kalırdınız."[30]
Ekmekte olduğumuz ekinler, gözümüzün önünde gelişmekte ve mahsul vermektedir. Burada bizim rolümüz sadece, Allah Teâlâ'nin yarattığı tohumları ve taneleri ekmek ve toprağa gömmektir. Artık bundan sonra bizim fonksiyonumuz bir bakıma son bulmaktadır. Artık bundan sonrası ilâhî kudretin elinde yürümektedir. Çizilen hedefe ve tayin edilen programa oore o tohumlar ve taneler vol almaktadır. İlâhi kudret onları yönlendir-mekte ve murakabe etmektedir. Bir buğday tanesinin, bir sürü dalları, bir sürü yapraklar:, bir sürü başaklan ve yüzlerce taneleri bağrında sakladığını kim inkar edebilir? Veya bir elma çekirdeği, bütün Özellikleri ile koskocaman bir elma ağacını içinde gizlemektedir. Bu plan ve programın oluşmasında, hangi insan, kendisini tohum ekmekten, Allah'ın yarattığı taneyi dikmekten başka bir rolü olduğunu iddia edebilir? Tanenin çimlenmesinden toprağı yarıp filizlenmesine ve olgunlaşmasına kadar, bu hassas gelişmenin müdebbiri Allah'tır. O istemeseydi, bir tohum çimlenmez, bir tane toprağı yara yara insanlığın hizmetine koşamazdı. işte bunun delili şu âyettir:
"Allah , taneleri ve çekirdekleri yarandır.." (£n'am,6/95 ). Âyette geçen "el-Felku" yarmak, çatlatmaktır. Habb kelimesi, "habbe" nin, "neva" da çekirdek demek olan "en-nevât çoğulu yerine cins isimdir. Habb, tane ve ot tohumlarına; nevât (çekirdek) de ağaç tohumlarına delalet eder. Bununla beraber ot ve ağaç ikisi de bitkisel olduğundan "nevât"ı tanenin içindeki bitkisel maya gibi düşünmek mana bakımından daha uygun olacaktır.[31]
Elmalık, parmakla ezilecek kadar yumuşak olan saçakların sert ve katı cismlerin bile delemeyeceği yerlere nüfuz ettiğini ve onları yara yara yoluna devam ettiğini şöyle açıklar: "Bir tane, bir çekirdek toprağa düşer, bir müddet geçirince Allah o tane, o çekirdek içinden bir hareket, bir basınç, bir filizlenme meydana getirir. Onun altından, üstünden yarar, çatlatır; sükun halini hareket haline, bitişme haline, ayrılma haline çevirir, saçaklar oluşur, parmakla eziliverecek kadar ince ve yumuşak olan o saçaklar, sert çuvaldızların, sivri bıçakların nüfuz edemeyeceği derecede sert olan yerleri ve bazı zaman kaskatı taşları bile çatlatır..." Görüldüğü gibi bu ancak ilâhî kudretin eseridir. Çekirdeğin çatlaması, çimlenmesi, kök saçak salması ilahî program dahilinde yoluna devam etmektedir.
Bir tabiattan yarılıp çıkan kabuk, ağaç, öz, damar, kok gövde, dallar, yapraklar, çiçekler, ışıklar, bu çeşitli tabiatların her biri bütün tabiat kuvvetlerinin üzerinde hüküm ve tesir icra eden, sanat ve güç açıklayan yaratıcı kudretin aciz bırakan delillerinden olan birer âlemdirler. Renkleri, şekilleri, tadları, tabiatları, çeşitli olan meyveler, ağaçlar, bitkiler, sebzeler, otlar, güller, gülistanlar, bunların hepsi aziz olan Allah'ın takdiridir. Çıkış yerleri bir ve tabiatın, yıldızların, mevsimlerin, unsurların tesirleri, şartalan eşit olduğu halde, bir taneden, bir çekirdekten bu kadar çeşitli cisimler ve tabiatların çıkması, merhamet sahibi Allah'ın takdir ve tedbiridir.[32]
Şu âyette de belirtildiği üzere, tane ve çekirdeklerin ve her türlü bitkinin bitkisel gücünü, yetişme ve gelişme özelliğini fiile çıkaran Allah'tır. Bitkiden, buğday, arpa, çavdar gibi tahıl başakları, hurma salkımları, üzüm bağları, zeytin ve narları hazırlayarak yaratan Allah'tır. "O gökten su indirendir, işte biz, her çeşit bitkiyi onunla bitirdik. O bitkiden de kendisinde üstüste binmiş taneler bitireceğimiz bir yeşillik; hurmanın tomurcuğundan sarkan salkımları; üzüm bağlan; bir kısmi birbirine benzeyen bir kısmı da benzemeyen zeytin ve nar bahçeleri meydana getirdik..."[33]
Ağaçları bitirmeyi, Allah kendi varlığına bir delil kılmıştır. Nitekim bu konuda şöyle buyrulmaktadır." (Onlar mı hayırlı) yoksa gökleri ve yeri yaratan, gökten size su indiren mi? O su ile, bir ağacını bile bitirmeye gücünüzün yetmediği güzel bahçeler bitirdik. Allah'tan başka bir tanrı mı var!..."[34] İçinde su bulunan kıymetli bahçeleri, gönüllere neşe, zevk ve sevinç veren bağlan yaratan sadece ve sadece Allah'tır. Çeşitli ürünleri, çeşitli meyveleri, ekinleri insanlığın istifadesine sunan O'dur. O'nun lütuf ve keremi olmasaydı insan bunları elde etmeye güç yetiremezdi.
Sunacağımız şu âyet insanın yediğine bakmasını, onun nasıl meydana geldiğini tefekkür etmesini istemekte ve gıda olarak insanm önüne gelen rızkın oluşumunu anlatmaktadır.
"İnsan, yediğine bir baksın! Yağmurlar yağdırdık. Sonra toprağı göz göz yardık da oradan ekinler, üzüm bağlan, bahçeler, meyveler ve çayırlar bitirdik. ( Bütün bunlar) sizi ve hayvanlarınızı faydalandırmak içindir." (Abese, 80/24-30)
Yerkürede maddi hayat ve gerekli olan yiyecekleri yetiştirmek için en önemli unsur sudur. Susuz hayat olmaz. Su ise Allah'ın bir lütfudur. Yerkürenin sürülmesi, ekilip biçilmesi, bağ ve bahçelerin bakılmasında İnsanların emek ve çalışmalarının bir değeri olsa bile, topraklarda meyveleri, sebzeleri, bitkileri, ekinleri, üzümleri kısaca her çeşit hububatı ve bitkileri yetiştiren, büyüten, olgunlaştıran Allah Teâlâ'dir.
Mü'minûn Sûresinin 19. âyetinde de her türlü faydalı bitkiler ve bahçelerin, hurmalıkların ve üzümlüklerin Allah tarafından yaratıldığına işaret edilmektedir. Bu âyette, ayrıca bağ ve bahçelerin hem hayatî, hem ekonomik faydalan hatırlatılmıştır, (bkz. Mü'minûn, 23/19-20).
Bitkilerin çeşitliliği ve muhtelif yerlerde yetişmesi, düşünülmeye değer ayn bir konudur. Aynî toprakta yetişmeleri, aynı sudan sulanmaları ve aynı iklimde büyümeleri ve olgunlaşmalarına rağmen herbirinin tadı, rengi ve kokularının birbirlerinden farklı olması Allah'ın kudretinin ve varlığının en açık deliilerindendir. Aynı şartlarda ve aynı güneşin ısısı ve ışığı altında yetişen bitkilerin çeşitliliği ve farklılığı dikkate şayandır. Bu lütuf ve ihsan, her şeyi yoktan var eden, yeryüzünü yarıp taneleri çıkartan kudretin sahibi Allah tarafından sunulmaktadır. Bütün varlıkların ve özellikle insan cinsinin genelde gıdaları, bitkilerden olduğuna göre, Allah'ın kullan üzerine ne kadar büyük lütfunun olduğu açık ve seçik olarak anlaşılmaktadır. [35]
k. Hayvanlar
Bitkilerin dışında canlı yaratıklara verilen ortak ad olarak kullanılan hayvan kelimesi, Arapça'da otlayan mal anlamında "neam" şeklinde îfade edilir. "Neam" kelimesi çoğunlukla deve için kullanılır. Çoğulu "en'âm" gelir. Devenin bu şekilde isimlendirilmesi, devenin Araplar nezdinde en büyük nimet sayılmasından dolayıdır. Fakat, "en'âm, deve, sığır ve davarlar için söylenene ortak bir addır. Kur'ân'da bu anlamda zikredilir. "En'âm" kelimesi, müzekker ve müennes olarak ta söylenir.[36]
Hayvanların, insanoğlu için bir nimet olduğunu ve bunlarda çeşitli menfaatlerin bulunduğunu ve bunların insanm emrine verildiğini Kur'ân, ısrarla belirtmekte ve insanlık şükre davet edilmektedir. Bunların ayrıca Allah'ın azamet ve kudretini gösterdiğine de işaret edilmektedir. Bu konuda şu âyeti örnek verebiliriz. "Görmüyorlar mı kî, biz kudretimizin eseri olmak üzere onlar için birçok hayvan yarattık. Bu sayede onlar bunlara sahip olmuşlardır. Bu hayvanları onların emrine verdik. Onların bazısını binek olarak, bazısını besin olarak yerler. Bu hayvanlarda onlar için nice faydalar ve içilecek sütler vardır. Hala şükretmezler mi?" [37]
insanlar, Allah Teâlâ'nm, kudretini gösteren en önemli delillerden sayılan irilî ufakh hayvanlardan binerek, etini yiyerek, sütünü içerek ve daha birçok cihetten yararlanmaktadırlar. Allah'ın, hayvanlara türlü türlü özellikler vermiş olması, hayvanları istedikleri gibi çalıştırma ve onlardan isti^ fade etme gücünü ve kabiliyetini insanlara bahşetmesi, birçok hayvanı, in-;. sanın çeşitli ihtiyaçlarını karşılayacak vasıfta yaratması, ihsan ve kerem sa-* hibi oîan Allah'ın varlığına ve birliğine ve her şeye kadir olduğuna delalet eden alâmetlerdir. însan vasıtaya binişinde, bir lokma et, yağ, peynir vs. yiyişinde veya bir yudum süt içişinde ve bir elbise giyişinde hep bu kudreti sezinlemek ve sahibine şükretmek zorundadır.
Allah Teâlâ, insanlığın istifade ettiği hayvanları uysal yaratmıştır. Şayet onları vahşi yaratsaydı onlara sahip olmak, onlardan istifade etmek, onları zaptetmek kolay olmazdı. Onları muti ve uysal bir şekilde-âyette beyan edildiği gibi- yaratıp insanın emrine müsahhar kılan O'dur. Eğer bunun aksi olsaydı onları kesmek şöyle dursun, sütünden, yünlerinden, yapağılarından ve kıllarından istifade etmek mümküıvolmazdı. işte böyle büyük bir nimete karşılık şükür gerekir. Nimete karşı naükörlük etmekten (küfran-ı nimetten) uzak durarak, nimetin sahibini tanımak ve şükretmek insanın görevidir.[38]
Hayvanların insanoğluna hizmetkar kılınması önemli bir ihsandır. İnsan, bu nimeti lütfeden zatın sanatının güzelliğini bu canlılar üzerinde görmeye ve ibret almaya davet edilmektedir.
"Kuşkusuz sizin için hayvanlarda da büyük ibret vardır. Zira size, onların kannlanndaki fışkı ile kan arasından (gelen), içenlerin boğazından kolayca geçen halis bir süt içiriyor uz."[39]
Hayvanların memelerinden sağılan sütün, fışkı ile kan arasından süzülerek geldiğini âyet, önemle vurgulamaktadır. Fışkı, taze hayvan gübresine denir. Gıdaların midede hazmından ve bağırsaklarda emilmesinden sonra arta kalan pislik anlamındadır. Kan ve fışkı içinden süzüle süzüle meydana gelen berrak, saf, temiz bir sütün oluşması ilâhî kudretin bir eseridir. Dünya hayatında süt gibi bir nimetten dolaylı ve dolaysız istifade etmeyen hiçbir insan yoktur. Tabiri caizse, sütsüz bir hayatın düşünülmesi mümkün değildir. Sütün varlığı fıtratın bir neticesidir. Fâtir (yaratıcı) olan Allah, onu fıtrî bir kanunla insanlığın ve hayvanların hizmetine sunmuştur, fakat bundan en fazla istifade eden insandır.
Demek ki sütü üreten insan değildir. Bırakalım üretmeyi, İçmeyi bile insan kendi kendine becerememektedir. Onu kolay içilebilecek kıvama getirip insana "işte buyurun için" diyen bir kudret söz konusudur, içiren de O, yediren de O'dur. Bu gerçeği şu âyetle delillendirelim: "Hayvanlarda sizin için elbette ibretler vardır. Onların karmlanndakinden (sütlerinden ) size içiririz. Onlarda sizin için birçok faydalar daha vardır; etlerinden de yersiniz" (Mü'minûn, 23/21)
En'âm, yani koyun, keçi, sığır ve deve cinsinde birer ibret vardır. Bu nietlerden habersiz olanların, hayvanlar gibi ve belki daha şaşkın olduklan- ifade eden Elmalılı, kan ile gübre arasından bembeyaz ve tertemiz bir süçıktığını ve kör bir tabiatla bunun seçilemeyeceğini vurgulamaktadır[40]
Fvet böyle bir sanatı görmek için öncelikle basiret, feraset ve izan gerekir.
Rasîret sahibi kimseler böyle bir incelikten elbette ibret alırlar.
Hayvanlar, korunma vasıtalarıdır, insanlar onlardan elde ettiği ürünlerle kendilerini sıcak ve soğuğa karşı korumaktadırlar. Bugün tekstil sanayisinin ve piyasasının temelini hayvansal ürünlerin teşkil ettiğini düşünürsek, bunu daha da iyi anlamış oluruz. Hayvanların derileri, tüyleri ve yünlerinden istifade etmek vs. buna birer örnektir. Şu âyet-i kerimeyi bu konuda misal getirebiliriz: "Hayvanlardan yük taşıyanı ve tüyünden döşek yapılanları yaratan O'dur. Allah'ın size verdiği rızıktan yeyin, şeytanın ardına düşmeyin..." (En'âm, 6/142). Âyette geçen "hamule" yük taşıyan hayvan demektir; "ferş" ise, binilme çağma gelmemiş hayvan veya yününden, kılından, yaygı, sergi ve döşek yapılabilen hayvanlardır.[41]
Şu âyetlerde de hayvanların korunma ve ısınma vasıtaları olduğuna dikkat çekilmektedir. "Hayvanları da O yarattı. Onlarda sizin için ısıtıcı (şeyler) ve birçok faydalar vardır. Onlardan bir kısmını yersiniz." (Nahl, 16/5)
Erkeği ve dişisi ile koyun, keçi, sığır, deve olmak üzere sekiz çiftten oluşan ve kendisine "en'âm" denilen davarları Allah, ısınmak yani, tüylerinden çeşitli elbise, giyim malzemeleri yapmak suretiyle faydalanmak ve etlerinden istifade etmek için insanlığın hizmetine sunmuştur. İnsanların bu hizmetlerden müstağni kalması mümkün değildir. Şu âyet bu hususa işaret etmektedir. "Allah, evlerinizi, sizin için huzur ve sükûn yeri yaptı ve sizin için davar derilerinden gerek göç gününüzde, gerekse konaklama gününüzde, kolayca taşıyacağınız evler, yünlerinden, yapağılarından ve kıllarından bir süreye kadar (faydalanacağınız ) birer ev eşyası ve bir ticaret malı meydana getirdi." [42]
Bugün deri ürünleri bir ülkenin en önemli gelir kaynağıdır. Her alanda hayvan derisinden istifade edilmektedir. Derinin girmediği bir sanayi koİu hemen hemen yok gibidir. Bu açıdan, bir ülkenin ekonomisinde hayvancılık çok büyük bir önem arz etmektedir. Bir kere toplumun iyi ve dengeli beslenmesi, hayvansal ürünlere ve bu ürünlere kolayca ulaşabilecek imkanlara bağlıdır. Hayvansal gıdaları yeterli bir düzeyde alamayan bir toplumun sağlıklı, güçlü ve kuvvetli bir nesil yetiştirmesi mümkün değildir. Et, süt, yumurta, bal ve bunlara bağlı mamullerin insan sağlığını koruma ve eeli tirmesindeki rolü, bugün daha da iyi anlaşılmaktadır. Kur'ân'ın, hayvanla rın faydalarından bahsetmesi, aslında bu sahada plan ve programlar yapıla rak büyük bir gayretin sergilenmesi ve hayvansal ürünlere sahip olunmasının önemine işarettir. Ama buna rağmen Kur'ân'm müntesipleri bu konuda beklenen gelişmeyi sağlayamamışlar, Kur'ân'ın bu önemli mesajını anlayamamışlardır.
Kur'ân'da bal arısından bahsedilmekte ve hatta peygamberlere yapılan vahiy gibi, arıya da bal yapması konusunda vahyin (ilhamın) yapıldığı haber verilmektedir. "Rabbİn bal arısına; dağlardan, ağaçlardan ve İnsanların yaptıkları çardaklardan kendine evler (konaklar ) edin. Sonra meyvelerin her birinden ye ve Rabbinin sana kolaylaştırdığı yaylım yollarına gir, diye İlham etti. Onların karınlarından renkleri çeşitli bir şerbet (bal) çıkar ki, onda insanlar için şifa vardır. Elbette bunda düşünen bir kavm için büyük bir ibret vardır." (Nahl, 16/699)
Âyette geçen vahyi, tefsircilcr, ilham şeklindeki vahiy diye tefsir etmişlerdir. Çünkü bundan maksadın, peygamberlere yapılan vahiy şeklinde bir vahy olmadığı açıktır, ilham, bir manayı kaibe atmaktır. Fakat ilham, ilim ve amel açısından bir gereklilik ve mecburiyet ifade etmez. Halbuki bal arısında şu anlatılan manalar, amel ile ilgili zorunluluğu anlatan özel bir fıtrattır. Denilebilir ki, arının sanatı bir peygamberlik vahyi olmamakla beraber, zorunlu bir hüküm ifade etmesinden dolayı ona benzer. Arıya vahyin manası; ona o ruhî fıtratı vermek ve açık bir vasıta olmaksızın gizli bir şekilde terbiye ederek ona o duyguyu ve sanatı kesin bir mükemmellikle öğretip halletmek demektir.[43]
Görüldüğü üzere, hayvanlar, insanlığın hizmetine amade birer emir eridirler. Allah Teâlânın kendilerine verdiği kabiliyete göre insanoğluna hizmet etmeye devam etmektedirler. Bu hizmetlerini yaparlarken itiraz ve karşı koyma imkanları da yoktur. [44]
1. Organlar
Organ, canlılarda belirli bir görevi yapmak üzere bir araya gelen dokuların meydana getirdiği vücut parçası, uzuv, anlamındadır.[45] Kur'ân-i Ke-rim'de daha ziyade göz, kulak, kalp, dil gibi organlar dile getirilmekte ve bunlann insan için Allah tarafından yaratıldığı üzerinde durularak, bu nimetlerden dolayı insana, şükrün ifası hatırlatılmaktadır. Hatta kimi âyetler-. "ne az şükrediyorsunuz" diye insan kınanmaktadır.
İnsan, doğduğunda bilgi açısından nötr durumunda idi. Bir şey bilmiyor, düşünemiyor ve değerlendiremiyordu. Fakat Allah ona, bilgi edinme ve düşünmeye ve algılamaya yarayacak organları lütfetmiştir. Kur'ân bu gerçeği şöyle haber veriyor. "Siz, hiçbir şey bilmezken Allah, sizi analarımın karnından çıkardı; şükredesiniz diye size kulaklar, gözler ve kalpler verdi."[46]
En önemli bilgi edinme vasıtaları, âyette zikredilen organlardır. Bunlar olmadan veya birinin eksikliği neticesinde, insanın gerekli bilgiye ulaşması zordur. Bunlar, insanın, bilgi toplama merkezleri ve bilgi akışını sağlayan kapı ve pencereleridir. BÜgi nemaları, bu tabii yollardan ese ese insanın kemale, ilme ulaşmasını sağlarlar.
insanı yaratan ve annesinin karnından çıkararak dünyaya gönderen ve ona bilmediği şeyleri öğreten Allah'tır, insan, hiçbir şeyi düşünmez ve bilmezken Allah ona, düşünebilecek, iyiyi kötüden ayirdedebiiecek akıl vermiştir. Ve yine hiçbir şeyi görmez ve işitmezken ona görecek gözler ve işitecek kulaklar lütfetmiştir. Böylece insan, birbirini tanıyor, birbirinin seslerini işitiyor ve buna göre değerlendirmesini yapıyor. Ayrıca Allah, insana, kendisi ile eşyayı tanıyacak, belleyecek, düşünecek ve anlayacak kalp vermiştir. Kur'ân, kalp ile insanın idrak unsurlarının hepsini kasteder. Akıl denilen idrak gücü ile ilgili, gizli ve ilhamlarla alakalı bütün unsurları "kalp" ve "fuâd" kelimeleri ile ifade eder.[47] Bütün bu nimetlerin veriliş sebebi, bu nimetleri ihsan edenin kudretini idrak etmek ve şükretmek içindir.
İnsan nefsi, ilk yaradılış döneminde Allah'ı bilecek ve tanıyacak ilimlerden yoksundu. Allah Teâlâ, ilimlerden ve marifetten istifade etmesi için insana, bu duyu organlarını vermiştir. Nefiste ve akıllarda bu zarurî ilimlerin ve bilgilerin meydana gelmesi için Allah, bu duyu organlarını, insanlara ihsan etmiştir. Allah, kendi öğütlerini dinlemesi için kulakları, delillerini görmesi için gözleri, azametini düşünmesi için kalpleri, insan için yaratmış-[48]
Gözlerin, kulakların ve kalplerin yaratılış hikmetini şu âyetle daha iyi anlamaktayız. "Gerçek şu ki, biz insanı katışık bir nutfeden (erkek ve kadının dölünden ) yarattık; onu imtihan edelim diye, kendisini işitir ve görür Allah, insanı gerek kendisinde ve gerek kendi dışında işitilecek, görülecek Kur'ân'daki ve kâinattaki âyet ve delilleri işitecek, görecek, kalp gözüy[49]_ le bilip ona göre bilinçli bir şekilde görevini yapacak yükümlü bir varhk olarak yaratmıştır. Elmahlı'ya göre, görev yükümlülüğünü idrak etmeyenler insan bile sayılmaz."Şu halde tam anlamıyla işitici, görücü olmayan ve Rabbi'ne karşı görevlerini düşünmeyen kimseler insan unvanına layık değillerdir."[50]
Rızkın temininde en önemli unsur kulak ve gözlerdir. Bu hususta Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır. "(Resulüm!) Deki: Size gökten ve yerden kim rı-zık veriyor? Ya da kulaklara ve gözlere kim malik ( ve hakim ) bulunuyor,[51]
insanın diğer uzuvlarının gerçek maliki ve hakimi de Allah Teâlâ olmakla beraber, âyette özellikle gözler ve kulaklar zikredilmiştir. Çünkü bunlar, insanın en önemli bilgi ve idrak vasıtalarıdır. Bunlar, AllarVm yarattığı ve âyette işaret buyurduğu rızıklardan yararlanmanın en önemli araçlarıdır, işte bu değerli bilgi ve rızık temin etme vasıtalarını yaratan, yöneten, onların ne yolda kullanıldığını bilen üstün kudret Allah'tan başka kim olabilir?[52]
işitme ve görme duyuları, duyuların en şereflisi ve en değerlisidir. Bu önemli iki nimeti veren ve bunları yaratmaya ve düzenlemeye yetkili olan sadece Allah'tır. Bunların tasarrufu ve hükmü O'nun elindedir. Bize, bizim dışımızdaki gerçekleri idrak ettiren, hakkın parıltısını duyuran, işittiren, gösteren yalnız Allah'tır.[53]
Kur'an'da, bu kadar değerli ve insan hayatı için lüzumlu olan bu nimetlere karşı, insanın dişe dokunur bir şükür sergilemediği belirtilmektedir. Bu organlar, diğer varlıklarda da vardır. Ancak konuşabilen, gördüğünü değer-lendirebilen, işittiğini anlayabilen idrak sahibi, sadece insandır. Bu açıdan şu âyetler, İnsanı nankör olmamaya, şükürsüzlükte bulunmamaya davet ediyor: "ne az şükrediyorsunuz" ifadesiyle insanı iğneleyerek harekete geçiriyor. "(Resulüm!) De ki: Sizi yaratan, size işitme duygusu, gözler ve kalpler veren O'dur. Ne az şükrediyorsunuz." [54]
Âyette Öncelikle, insanı yaratanın, insana kalp, kulak ve gözier verenin Allah olduğuna işaret edilmektedir. Demek ki, İnsanı yaratan güç, ona bu uzuvları ihsan etmiştir. Buna rağmen, insanın pek az şükretmekte, o nimetlerin kıymetini takdir etmemekte, vazifesini yapmamakta veya yapsa bile eksik yapmaktadır. Birçok insan, bu uzuvları yanlış yollarda ve yaratılış gayelerinin dışında kullanarak israf etmektedir. Elmalıh'mn dediği gibi, kulak ve gözler, akıl ve vicdan, Allah Teâlâ'mn insanlara uzaktan acı veya tatlı haberler vermek için gönderdiği koruyucu elçilerin en yakınlarıdır. Kitapların tebligatı, melek ve peygamberlerin haber ve uyarılan herkese hep bunlar vasıtasıyla ulaşır. Gerçİ dokunma, tatma ve koklama duyuları da Allah'ın birer habercisidir. Fakat bunlar uzak tehlikeleri duyurmaz, en yakından haber verirler; o vakit ise korunmaya imkan kalmaz. Kulak, gözler, akıl ve kalp ise en uzaktan haber vererek gelecek için uygun bir tarzda uyanda bulunurlar.[55]
İmam-ı Gazali (r.a), nimetin hakikatini ve bölümlerini anlatırken, insanın tek yönlü değerlendirme yaptığını, nimet ve şükür alakasını tam kavrayamadığını şu ifadelerle anlatmaktadır: "Allah Teâlâ'mn sana verdiği nimetlerden yalnız yemek nimetini bilirsin. Bu ise, nimetlerin en âdilerindendİr. Yemeği de ancak acıktığında yersin. Halbuki, bunu merkep (eşek) de bilir. Yorulduğun vakit uyumayı, arzu ettiğin vakit münasebette bulunmayı, kalkıp oturmağı bilirsin ki, bunların hepsirü merkep de bilir. Merkepten fazla bir şey bilemediğin vakit, nimetin şükrünü nasıl eda edebilirsin? Bizim kısaca değindiğimiz bu hususlar, Allah Teâlâ\nm nimet deryasından alınmış bir damladır."[56]
Duyu organları Allah Teâlâ'mn insanoğluna verdiği önemli kuvvetlerdir. Rızık olarak verdiği bunca nimete şükretmesi, insanın aslî görevidir. Bunlara şükür ise, verilen her kuvveti, her âleti "mâ hulika lehü" ne (yaratıldığı gayeye )gore kullanmak ve sarf etmektir.[57]
Bütün organlar, bir bütün halinde çalışırlar. Birinin fonksiyonu azalırsa öbürü de bundan etkilenir. İnsanın iç ve dış organları bir uyum içinde faaliyet gösterirler. Organların büyüğü küçüğü hepsi Allah'ın bir lütfudur. Hepsi de başlı başına bir önemi haizdir. Ancak biz, Kur'ân'ın öncelikle yukarıda sözü edilen organları zikretmesinden ve önemine işaret etmesinden dolayı, bu organları ele aldık ve bunların da sadece nimet yönüne değindik.
Bir iki misalle bazı iç organlardan bahsetmenin faydalı olacağı kanaatindeyiz. Hem Maddî ve hem de manevî yönden insan vücudunun en Önemli organı sayılan kalp, vücudumuzdaki organları oluşturan dokuların görevlerini yerine getirebilmeleri için gerekli oksijen ve besin maddelerini taşıyan ve böylece hayat için en önemli görev yapan organımizdir.
Kalp, sol göğüs boşluğu içinde iki akciğer arasında yerleşmiş olup, Ort lama 275-300 gr. Ağırlığmdadır. Kasılma ve gevşeme Özelliğine sahip ola kalp, kalp kası, iç ve dış zar olmak üzere üç tabakadan oluşur. Kalbin içeri sinde dört odacık bulunmaktadır. Üsteki odacikları, sol ve sağ kulakçıklar alttakiier ise sol ve sağ karıncıktır. Kalp, görevini yerine getirebilmesi için düzenli bir ritimle çalışır. Geien kanı gevşeyerek toplar ve kasılarak damarların içerisine pompalar. Kalp günde ortalama 100.000 kez çarpar. Kalp dakikada 4.5-6.5 litre kan pompalar.[58]
Bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere kalp, insan vücudunun hayatta kalabilmesi için en Önemli bir görevi üstlenmiştir. Her organın görevi önemli olmakla beraber, kalbin insan vücudu için üstlendiği hassasiyeti hiçbir organın üstlenmesi mümkün değildir. Kulağı işitmeyen, gözü görmeyen, konuşamayan, yürüyemeyen bir insanın yaşaması mümkündür. Ama kalbi görev yapamayan bir insanın hayat sürmesi mümkün değildir. İşte insan böyle bir ihsan karşılığında şükre davet ediliyor ki (bkz. Nahl, 16/78), bu son derece dikkate şayandır.
Allah Teâlâ'nm insana ihsan ettiği harika organlardan biri de böbreklerdir. İnsanda bulunan her bir böbreğin ağırlığı 120-160 gr, uzunluğu 10-İ2cm, genişliği 6 cm, kalınlığı 4 cm dir. Böbrek dokusunun %80'i sudan, %4'ü yağdan, %15'i protoin ve %1'i inorganik tuzlardan oluşur. Böbrekte, görevleri kanı süzmek olan 2 milyar kadar böbrek cisimciği vardır. Böbrekte idrarın yoğunlaştığı "tubulus"adı verilen borucuklarm toplam uzunluğu 100 km'dir. Böbreğin içindeki emilim yüzeyi, 20 metrekaredir. Her gün böbrekten 1500 litre kan geçer. Geçen kandan 180 litre sıvı süzülür. Birincil idrar adı verilen ilk süzülen sıvının büyük bölümü tekrar geri emilerek sonuçta 0.5 ila 4 litre arasında idrar vücuttan atılır. Böbrekte her gün süzülen birincil idrarın içindeki 3 kğ sofra tuzu, 500 gr sodyumbikarbonat, 170 litre su, 11 gram protein, 170 gram şeker ve birçok metabolik madde geri emilir.[59]
Böbrekler görevlerini yerine getirebilmek için günde 30 litre oksijen harcarlar. Böbrekler çalışırlarken dakikada 100 kalori ısı enerjisi açığa çi Kalple bir dakikada atılan kanın %20'si böbreklere girer. Böylece 100 gram? böbrek dokusuna 150 santimetreküp kan gelir.[60]
Böbreklerimiz, vücut sıvılarının yapılarını kontrol ederler, istenmeyen^ kimyevî maddeleri sidik denilen eriyikle dışarı atarlar. Bir eriyiğin hazırla-1ı "îmesİ için su içmemiz gerekir. İçeceğimiz suyun miktarını ise beynimi- 'ı • "hipotalamus" denilen bölümünde bulunan özel bir su içme merkezi bit eder. Susuzluk hissini bize duyuran ise, tükrük bezleridir.[61] Vücudumuzun iç organlarının yapı ve görevlerini incelemek bizim hransimrzla muvafık olmadığı gibi, konumuz da değildir. Ancak, insanın I em içten ve 'ıem ^e diştan ǰk muazzam nimetlerle donatıldığını hatırlatarak şükür görevini ifaya bir çağrıdır. Zaten Kur'ân bu daveti, birçok yerde tekrar tekrar hatırlatmıştır.
Görüldüğü gibi, insanın iç dünyasında akıllara durgunluk verecek bir âhenkte çalışan çeşitli fabrikalar vardır. Her birinin görevi ayrı fakat birbirlerine bağlı bir bütünlük içinde görev yapmaktadırlar. Ama insan böyle bir faaliyeti, çoğu zaman farkında olmadan yaşamakta, tabiri caizse bu fabrikaların bir ünitesinde arıza meydana geldiğinde bunu anlamaktadır. İnsana yaraşan tavır ise, bu lütufiarı her an hatırlayarak şükretmesidir. [62]
m. Mesken
Mesken denilince öncelikle içinde oturulan yer alda gelmektedir. Mutluluk ve saadetin, her türlü ıstırap ve cefanın her an paylaşıldığı meskenlerimiz, diğer bir tabirle evlerimiz, ferdî ve içtimaî hayatımızın talimhanesi, dershanesi, istirahathanesi ve kısacası hamur olup yoğrulduğumuz kreş ha-nesidir. Her türlü eğitimin ve öğretimin görüldüğü ve bünyesindeki fakülteleri ile birlikte hayat üniversitesinin temel mekanıdır. Mesken, kulağa hoş gelen ve gönlü okşayan sıcacık bir mekanın adını anımsatıyor bizlere. Uh-revî ve dünyevî mutluluğun elde edilmesine ve her türlü meziyetin teori ve pratik alanda kazanılmasına vesile olan bu mekanlar, önemli nimetlerdendir. Şu ilahî mesaj, meskenlerin ferah ve huzur yeri olduğunu ve bunun Allah'ın bir ihsanı olduğunu beyan etmektedir. "Allah, evlerinizi, sizin için huzur ve sükûn yeri yaptı..."[63]
Evdeki huzur ve sükûnun bir nimet olmasının değer ve kıymetini ancak evden, yuvadan ve mekandan mahrum olanlar bilirler.Onlar, evleri olmadığı için aile hayatının huzurunun ne demek olduğunu daha iyi fark ederler. Seyyid Kutup, bu âyette sükûnetin hatırlatılmasının, bundan gafil olan kalplere, bu nimetin önemini anlatmak gayesine matuf olduğunu söyler ve şunu ekler: "Allah'ın istediği evde İnsanın ruhu huzur bulur, nefsi sükûnete erer, maddî ve manevî yönleriyle kişi, emniyet içinde olur. Hiçbir zaman için ev, münakaşa, mücadele ve çatışma yeri değildir. Huzur yeri, emniyet diyarı, sulh ve selâmet yurdudur. Bunun için İslam, evin hürmet gören hi yer olmasını murat eder. Emniyet ve selâmet yuvası olmasını, içine girenle rin huzur ve sükûn bulmasını temin eder.."[64]
Tabiî ki böyle bir mesken, nimet ve mutluluk kaynağıdır. Peygamberimiz ( s.a.v ) "iyi bir binek, salih (yeterli ve uygun) bir ev, salİha bir kadın insanoğlunu mutlu kılan hususlardandır" [65] buyurmuştur. Burada "salih bir mesken" den maksat, Allah'ın rızasına uygun olan ve kulluk görevinin yapıldığı yeterli bir ev anlamındadır. Her türlü eşya ile donatılmış ve tezyin edilmiş ama buna rağmen İslam'ın yaşanmadığı bir ev, görkemli ve herkesi büyükse bile, Resûlüllah'm kasdettiği "salih bir ev" ifadesinin içine giremez kanaatindeyiz. Peygamberimiz bu hadisinde, dünya ve âhiret saadetinin kazanılmasına yardımcı olacak maddî ve manevî yönden yeterli olan bir evi de kasdetmiş olabilir.
Mesken, aslî ihtiyaçlarımızdan birisidir ve hayatımızın çoğu meskende geçmektedir. Mesken içtimaî, kültürel, terbiyevî çok yönü olan medenî bir müessesedir. Bilhassa günümüzde mesken, teknik ve mühendislik yönleri bir tarafa, sadece sosyal yönüyle müstakil bir araştırma konusu olmuştur. Her hayvanın ayrı bir yuvası olduğu gibi, her inanç sisteminin, her kültür ünitesinin kendine has bir meskeni olduğu söylenmiştir.[66]
insanoğlunun yarı ömründen fazlasını içersinde geçirdiği meskenin, tek zaviyeden değil, pek çok açıdan ehemmiyet taşıdığını söyleyen İbrahim Canan, "Kur'an'da geçmiş ümmetlerin gerek güç ve haşmetleri ve gerekse zulüm ve fesatları ile meskenleri arasında bir ilgi kurulmakta, meskenlerin ahvali üzerinde durulup ibret almaya teşvik edilmektedir," demektedir.[67] Mesela, Sebe' kavminin ulaştığı haşmetin meskenlerinden belli olduğunu şu âyet açıklamaktadır. "Andolsun Sebe' kavmi için oturduğu meskenlerde büyük bir ibret vardır..." {Sebe', 34/15)
insan ve mesken münasebeti günümüzde müstakil bîr ilim dalı olarak ortaya çıkmıştır. Mesken, "belli bir medeniyette kültürün bir tezahürü", "cemiyetin arz üzerine vurulmuş bir mührü, bir damgası olarak" vasıflandırıl-maktadır. Bu damgada o cemiyetin manevî, iktisadî durumları, maruz kaldığı çeşitli problemleri ve müşkülleri okunabilir. Mesken sadece soğuk ve emniyetsizliklere karşı, ferdin sığınma yeri olmakla kalmayan, aynı zamanda kültür ve manevî değerlerin sığmak yeri durumundadır.[68]
Her insanın meskene ihtiyacı vardır. Mesken ihtiyacı fıtrîdir. Zira aile vnvasının teşekkülü meskene bağlıdır. îlk aile yuvasının kurulması Allah'ın mriyle Hz. Âdem'le başlar. Bütün insanlık, nesillerin devamı için bu müessesesin zaruretine inanmış ve buna göre mesken politikalarına azamî derecede önem vermişlerdir. Zira nesilleri, meskensiz yetiştirmek mümkün değildir. Nesillerin ilk şekillendiği ve hayata hazırlanmaya başladığı yerler meskenlerdir. [69]
Nimet-Şükür İlişkisi
1. Şükrün Lugavî Ve Istılahî Manası
Şükür, sena etme, iyilik yapanı, yapmış olduğu iyilikten dolayı övmedir, "şekerahû ve şekera lehû "ona şükretti" ania-mmda hem müteaddî ve hem de lazım (lâm harf-i cerri ile) olarak kullanılır. Ancak kelimenin "lâm" harfi ile kullanılması daha fasihtir. Nitekim Allah Teâlâ "...Sizden ne karşılık isteriz, ne de teşekkür." (insan, 76/9) buyurmuştur. "Eş-Şükran" kelimesi, "teşekkür etme, iyilik bij-me" anlamındadır. Bu kelimenin zıddı "el-küfran": iyilik bilmemek, nimete karşı nankörlük etmek demektir.[70]
Az yemekİe idare eden hayvana, "Şekûr" denir. Şiddetli yağmur yağdığı vakit "iştekereti's-semâü", meme sütle dolduğunda "iştekereti'd-daru" bir ağacın gövdesinin etrafında filizler çıtktığı zaman, "şekireti'ş-şeceretü" denilir. Gerek sözlük ve gerekse emredilen ve Allah'ın mükafat vadetteği şükrün anlamım düşündüğümüzde, herbirinin ziyade ve artma anlamında olduğunu görürüz. Zaten şükür, bir anlamda nimetin artmasını istemektir.[71] Isfehanî şükrü, "nimeti tasavvur ve izhar etmektir. Şükrün zıddı küfürdür ki, o da nimeti örtmek ve unutmaktır" şeklinde tarif etmekte ve Allah'a karşı şükrü yerine getirmenin oldukça zor olduğuna işaret ederek şu âyeti delil getirmektedir.[72] "...Kullarımdan şükreden azdır." {Sebe', 34/13) Fah-ruddin Râzî'ye göre şükür, sadece ulaşılan nimetlere mahsustur. Gelmiş olan bir nimete karşılık Allah'a yapılan bir övgüdür.[73] Şükür, görülen herkar'an'da nankörlük kavramı hangi bir iyiliğe karşı gösterilen memnuniyet ve minnettarlık man Şükür, gelmiş olan bir nimete sözlü ve fiilî olarak veya kaip ile işverene saygıda bulunarak ona karşılık vermektir. Şükür, işte verdi pik; çekleşen bir geçmiş nimete ulaşma zevkinden ileri gelen bir mutluhr ilandır. Şükürde, içten bağlılık ve dostluk manası daha açık bir şekilde b lunur. Şükür (minnettarlık),[74] gerçekleşen bir geçmişin ululama hatırası ol duğundan dolayı daha zor, yapanları daha azdır.[75] Şevkânî'ye göre şükii yapılan ihsanı bilmek ve anlatmaktır. Sözlük anlamı, temizleyici anlamın dadır.[76]
Şükür kelimesine terim olarak çeşitli tarifler yapılmıştır. Cürcânî, "Bir kulun, Ailah'm kendisine in'am ettiği göz, kulak ve bunların dışında olan bütün organlarını yaradılış gayelerine göre kullanması" şeklinde tarif yapmış ve şükrün iügavî ve ıstılahı manaları arasında umum ve husus açısından fark olduğunu belirtmiştir.[77]
Şükür, ulaşılan nimetlerin hepsini, yaradılış gayesine uygun olarak harcamaktır. Buna göre her ilerleme adımında zikir başlangıç, şükür bir sonuçtur. Sonsuz yolculukta bunlar peşi peşine birbirlerine girift olarak giderler. Kulluğun başı zikir, sonu ise şükürdür.[78]
Bİr başka tarif ise, insana bahşedilen duygu, düşünce, arzu ve azaları, yaradılış gayeleri ve istikametinde kullanmaya denir ki, kalple, lisanla ifade edilebileceği gibi bütün uzuvlarla da yerine getirilebilir.[79]
Imam-i Gazali, Aİlah Teâlâ'nın verdiği nimetlere karşı kulun utanç duymasını, şükürdeki kusurunu bilmesini, şükrün azlığına özür dilemesini, Allah'ın kendisine hilm ile muamele edip kusurlarını örttüğünü ve nimetin Allah'tan geldiğini itiraf etmesini, nimetlere karşı alçak gönüllü davranmasını, nimeti verene itirazda bulunmamasını ve terbiyeli hareket etmesini, birer şükür saymıştır.[80]
Kalple, diîie, bedenle yahut bunların hepsi ile birden Allah'a saygı göstermek, Allah'ın emirlerine itaat etmek, nimetlerini O'nun emrettiği şekilde harcamak ve bu şekilde onlardan istifade etmek, Allah'ın nimetlerini anarak unutkan davranmamak, şükrün kapsamına girmektedir. Şükür, Allah Teâlâ'nın nimetlerini, boyun bükerek itiraf etmektir. Nimetin şükrü, lütuf ve ihsanı görmek, hürmet ve tazimi muhafaza etmek, nimet verene hizmet etmektir. Şükür kulun, güç ve takatini Allah'a ibadet ve taatta sarf et-
5yloir, taat ve ibadetleri eda ederken çekilen meşakkatlere ve güuzaklaşmaya sabretmek şükrün ta kendisidir. Nimetin şükrü iyirrnek, kıymetini bilmek ve ona karşı saygılı olmak suretiyle olur. Şükulun hak etmediği nimete karşılık Allah'ı meth ve sena etmesindenzeVk almasıdır, denilmiştir.[81]
Şükür kelimesi, Kur'ân-ı Kerim'de daha ziyade "şekera, yeşküru, yeşkü-teşkürûn şeklinde fiil olarak gelmesi yanında, "şükür, şekûr, şâkir ve şâk'rîn" kalıplarıyla da gelmektedir.[82] Örnek olarak şu âyetleri verebiliriz.
" Allah, şükre karşılık veren ve herşeyi bilendir."(Nisâ, 4/147)," ...Doğrusu Rabbimiz çok bağışlayan, çok nimet verendir." (Fâtır, 35/34).
Şâkir ve şekûr kelimelerinin anlamlan hakkında çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Şekûr, çok şükreden, bütün gücünü şükretmeye harcayan, kalbi ile, dili ve diğer organları ile hem itikat, hem itiraf, hem çalışmakla ve çoğu zamanlar da şükür ile meşgul olan kimsedir.[83] Şekûr, şükürden kendini aciz gören kimsedir. Kalbi ile, lisanı ve azalan ile itikat ve itiraf açısından şükrü eda etmek için bütün çaba ve gayretini sarf eden kimsedir. Şakir bağış ve ihsana şükreden, şekûr ise, belaya da şükreden kimsedir. Şakir verilince şükreden, şekûr ise, verilmediğinde de şükreden kimsedir. Şakir, faydası dokunana şükreder, şekûr ise men' olunana da şükreder.[84] Kulun Allah'a şükretmesi, ihsanını anarak O'nu methetmesi ve övmesi; Allah'ın şükretmesi ise, kulun, Allah'ın ihsanını zikredip nankörlük etmediği İçin Allah'ın onu övmesi manasına gelir. Kulun Allah'a şükretmesi, Allah'ın ihsanı olan nimeti anması ile, Allah'ın şükrü ise, kuluna verdiği ihsanı yani, onun yaptığı itaati kabul etmesiyle olur.[85]
Görüldüğü gibi şükür ve türevi olan kelimeler, çeşitli şekillerde tarif edilmiş ve anlaşılmıştır. Allah'ın lütuf ve keremini itiraf ederek, O'na isyan etmekten kaçınmakta bir şükür sayıldığına göre, bu kelimenin geniş kapsamlı olduğu anlaşılır.
İnsanın, kendisine verilmiş olan nimetleri, Allah'ın rızasını kazanmak için sarf etmesi ve O'nun sevdiği yolda infak etmesi de şükrün içine girmektedir. Allah'ın insanoğluna sunduğu nimetler, sayılamayacak kadar çoktur. Hiçbir kimse, bu nimetleri saymaya güç yetiremez. Gazâlî'nin dediği gibi, sadece yemeyi, içmeyi nimet olarak algılamak, bir basiretsizliktir. İnsanoğlu maddî ve manevî nimetlerle kuşatılmıştır. Bu açıdan, şükür onun hayatının vaz geçilmez bir unsurudur. Her türlü iyiliğe ve yardıma teşekkür etmek ve hususen Allah'ın verdiği tüm nimetlere şükretmek mü' nin temel vazifesidir. [86]
2. Şükrün Önemi
Şükür kelimesi çeşitli kalıplarıyla Kur'ân-ı Kerim'de 74 yerde geçmektedir.[87] Allah Teâlâ, birçok yerde şükrü emretmiştir. Ayrıca şükredenleri mükafatlandıracağını ve şükrün yapılması halinde nimetlerini artıracağını va'd etmiştir. Şu âyeti bu hususta misal verebiliriz: "Hatırlayın ki, Rabbiniz size: Eğer şükrederseniz, eibette sîze ( nimetimi) artıracağım ve eğer nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir! diye bildirmişti." (İbrahim, 14/7). Görüldüğü gibi, âyette şükredenlerin nimetinin artırılacağı va'd edilirken, küfran-ı nimette bulunanların cezai and irılacağı tehdidinde bulunulmuştur.
Allah, insanlardan talep ettiği şükrü, kendi zikrine yakın kılarak her ikisini de insanlardan istemiş ve asla nankörlük etmemeleri hususunda onları ikaz etmiştir. "Öyle ise beni (ibadetle) anın ki ben de sizi anayım, Bana şükredin; nankörlük etmeyin!" (Bakara, 2/152). Yine Allah Teâlâ, şükrü, imanla birleştirip, İnsanların şükredip iman etmeleri durumunda onlara azap etmek için bir sebebin bulunmadığını, haber vermektedir. "Eğer siz iman eder ve şükrederseniz, Allah size ne diye azap etsin." (Nisa, 4/147).
İnsanlar yarachlışindaki gaye ve maksadı bilerek şükreder ve iman ederlerse, bunları yaptıktan sonra Allah onlara ne diye azap etsin. Yine Allah, kullan arasında şükredenlere, İütuf ve ihsanını tahsis etmiş olduğunu haber vererek, "Aramızdan Allah'ın kendilerine lütuf ve ihsanda bulunduğu kimseler de bunlar mi?" demeleri için onların bir kısmını diğerleri ile işte böyle imtihan ettik. Allah şükredenleri daha iyi bilmez mi?" (En'am, 6/53) buyurmuştur. AllahTeâlâ, insanları şükredenler ve nankörlük edenler (küfredenler) olmak üzere iki kısma ayırmış ve en çok sevmediği varlıkların kâfirler olduğunu ve en çok sevdiği varlıkların da şükredenler olduğunu haber vermiştir. Bu hususta Allah, şöyle buyurmaktadır. "Şüphesiz biz ona (doğru) yolu gösterdik. İster şükredici olsun, ister nankör." (İnsan, 76/3). "Eğer inkar ederseniz Allah size muhtaç değildir. Bununla beraber O, kullarının küfrüne razı olmaz. Eğer şükrederseniz, sizden bunu kabul eder." (Zümer, 39/7)
Teâlâ, zengin kılmayı, duayı, bağışlamayı ve tevbeyi kabu} etmeyi, nzık vermeyi kendi dilemesine bağlı kıldığı halde, şükrün mükafatını kesin olarak vereceğini va'd etmiştir. Bu hususu açıklayan birkaç âyet şöyledir. " Eğ^1' yoksulluktan korkarsanız, {biliniz ki) Allah dilerse sizi kendi lütfundan zengin edecektir..." (Tevbe,9/28). "Bilakis yalnız Allah'a yalvarırsınız. O jâ (kaldırılması için) kendisine yalvardiğimz belayı kaldırır..." (En'am, 6/41)-"Allah dilediğine hesapsız nzık verir." (Bakara, 2/212). "...Biz şükredenleri mükafatlandıracağız." (Âl-i îmran, 3/45). "..Allah, şükredenleri mükafatlan dıracaktır." (Âl-i İmran, 3/144).
Allah'ın düşmanı İblis, makamların en büyüğü ve en yücesi olan şükür makamının kadrini ve kıymetini bilince, insanları O'nun yolundan alıkoyma hususunda var gücüyle çalışacağını şu ifadelerle anlatmıştı. "Sonra onların Önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Sende çoğunu şükredici bulamayacaksın." (A'raf, 7/17).
Allah, kendisine şükredenlerin ancak ibadet ettiklerini, şükretmeyenle-rin ise ibadet ehlinden olmadığını haber vermiştir (bkz. Bakara, 2/172). Yine Allah, nimetine şükreden İbrahim (a.s) ı meth etmiştir, (bkz. Nahl, 16/120,121). Allah'ın insanları yaratmakta ve onlara emretmekteki hikmeti, şükretmeleri içindir. Nitekim Allah, peygamber göndermesinin ve emrinin gaye ve hikmetini açıkladıktan sonra, şükrü ve kendisinin anılmasını emretmiştir.[88] (bkz. Bakara, 2/151-152)
Allah, kendisine "şekûr" demiş ve bütün nimetlerin asıl kaynağına ulaşma yolunu da şükre bağlamış ve bu hususta İbrahim (a,s) ı ve Nûh (a.s) ı övmüştür, (bkz. Nahl,16/121; Isrâ, 17/3 ). Şükür, önemli bir amel ve kıymetli bir sermaye olmasına rağmen, "Kullarımdan şükredenler pek azdır." (Sebe',34/13) ilahî beyanına göre âmili fazla olmayan bir ameldir. Gerçi "Rabbime çok şükreden bir kul olmayayım mı!" [89] duygusuyla kıvrım kıvrım kıvrananlar ve bütün ömürlerini şükür kuşağında geçirenler de vardır ama, yine de sayıları oldukça azdır.[90]
Kur'an'da şükürsüzlük, nimetleri yalanlama ve inkar anlamında değerlendirilmiştir. Allah Teâlâ'nm kullarından istediği en Önemli iş şükürdür. Kur'ân-ı Hakim de gayet önemle şükre davet eder ve şükür etmemekliği nimetleri yalanlama ve inkar suretinde gösterir. "Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz" (Rahman, 55/13) ve benzer âyetler, şükürsü/lüğün bir yalanlama ve inkar olduğunu göstermektedir.
Said Nursî, Allah Teâlâ'nın bütün insan cinsine ve hatta hayvanlara n ki sevdirdiğini ve bütün varlıklara rızkın hükmettiğini belirtmektedir. Av rica, rızkın çok geniş ve zengin bir hazine olduğunu ve sınırsız nimetleri içinde topladığını ve kâinat içinde en acayip, en zengin, en garip, en şirin en cami', en mükemmel hakikatin rızık olduğunu ifade ettikten sonra şu izahta bulunmaktadır: "Şimdi görüyoruz ki, her şey nasıl ki rızkın etrafında toplanmışsa, ona bakıyor; öyle de rızık dahi bütün çeşitleriyle manen ve maddeten halen ve kalen şükür ile kâimdir, şükür ile oluyor, şükrü yetiştiriyor, şükrü gösteriyor. Çünkü; rızka iştiha ve iştiyak, bir çeşit şükr-i fıtrîdir. Ve telezzüz ve zevk dahi gayr-i şuurî bir şükürdür ki, bütün hayvanatta bu şükür vardır. Yalnız insan, sapıklık ve küfür ile o fıtrî şükrün mahiyetini değiştiriyor; şükürden, şirke gidiyor."[91]
insanı en yüce bir mertebe olan "ahsen-i takvîm"e (en güzel biçime) çıkaran vasıtanın şükür olduğunu vurgulayan Said Nursî, Allah Teaâlâ'nrn insanı, maddi ve manevî rızkın sınırsız olan çeşitlerine muhtaç ettiğini belirterek şu görüşleri ileri sürer: "Envâ-ı zîhayat (hayat sahibi olan çeşitli varlıklar) içinde en çok rızık çeşitlerine insan muhtaçtır. Cenab-ı Hak, inşam bütün isimlerini toplayan bir âyine (ayna) ve bütün rahmetinin hazinelerinin biriktirilmiş olan şeylerini tartacak, tanıyacak âletlere malik bir kudret mucizesi ve bütün isimlerinin cilvelerinin vaziyetlerinin inceliklerini tartıya çekecek âletleri havi bir arzın halifesi şeklinde yaratmıştır. Onun için sınırsız bir ihtiyaç verip, maddi ve manevî rızkın sınırsız envama muhtaç etmiştir. İnsanı, bütün bu özellikleri toplamasına göre en yüce bir mevki olan ahsen-i takvime çıkarma vasıtası, şükürdür. Şükür olmazsa esfel-i sâfilîne (en aşağı dereceye) düşer, büyük bir zuimü işlemiş olur.[92]
Şükrün, nimete mazhar olan kimsenin, onu verene karşı iki büklüm olması, sevgi ve aiaka ile O'na yönelmesi, bütün mazhariyetlerini itiraf etmesi olduğunu söyleyen Fethullah Gülen, "Herkesin, aşa, ekmeğe, evlâd-ü iyâ-Ie ve barınacağı mekana, kimi bunlarla beraber varlığa, sıhhat ve afiyete, kimi bîr adım daha ileri atarak imana, irfana, ruhanî zevklere ve itmi'nana, kimi de hamd ve minnet şuuruna şükredeceğini", beyan etmektedir. Ona göre şükür, nimetin tam bilinmeliyle gerçekleşir. Zira nimetin kaynağı ve onu verenin takdir edilmesi, büyük Ölçüde nimetin bilinmesine bağlıdır.[93]
Aslında her insanda, nimet ve nimeti verene karşı saygınlık hissi vardır, insan, ihsanın kulcağızidır. İnsanlara karşı şükran ve minnet duygusu taşıvan, Allah Teâlâ'ya da şükretmez. O halde şükretmek, teşekkür etmek in-nın devamlı olarak ağzından düşüremeyeceği kelimedir. Allah Teâlâ'nın 7erİrnizde oİan sayısız lütuf ve ikramlarım, imanın ışığı altında hissederek, kavrayarak ve görerek bilinçli bir şekilde şükürle yad etmek görevimizdir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi şükür, gerçek tevhidi ihtar etmektedir. "Yal-nız O'na kullukta bulunun ve O'na şükredin" (Ankebût, 29/17) âyetinde tevhidin temel esası olan ubudiyetten sonra, şükrün emredilmesi dikkate şayandır. Zira, ubûdiyyet şerefine eren yani, Allah'ın varlığını ve birliğini kabul ettikten sonra O'nun emirlerini yaşayıp, yasaklarından kaçınan kişiler ancak Allah'a minnet duyarlar. Kâfirler ise, Allah'a ve Ö'nun nimetlerine karşı minnettarlık duymayan kimselerdir. Netice olarak* diyebiliriz ki, şükür, imanın alameti ve payandasidir. Şükürsüz iman olmaz. Şükür, insanın hayatını çepeçevre kuşatan nimetlerin sahibini bir an bile unutmamak olduğuna göre, teneffüs edilen hava kadar önemlidir. Şükürsüzlük bu açıdan insan için manevî ölümdür. [94]
3. Şükür ile Hamdin Birbirinden Farkı
Hamd üstün bir vasıfla Allah'ı övmektir.[95] Hamd, nimet veya nimetin dışındaki şeylerden dolayı tazim yoluyla yapılan ihsanı övmektir.[96] Şükür, itikadı, amelî ve kavlî olarak nimetin mukabilinde olur. Hamd, zemmin; küfran ise, şükrün zıddıdır. Hamd, isteğe bağlı olarak bir nimet veya nimetin dışındaki şeylerden dolayı yapılan ihsanı güzel bir şekilde övmekten ibarettir. Hamd, nimet üzerine şükretmek anlamına gelir. Güzel fiilleri övmek anlamında da kullanılır.[97] Hamd, şükürden daha umumidir. Her hâmİd (hamdeden), şakir (şükreden) dir. Her şâkir ise, hâmid değildir. Hamd, kavlî olarak dil ile; şükür ise, fiilî olarak azalarla yapılır. Her şükür hamd ise de, her hamd şükür değildir.[98]
Hamd, kalbe (ve ruha ait nimet ve) nefesler için olur. Hamd, başlangıç itibariyle Allah Teâlâ'ya hamd-ü sena etmektir. Şükür ise, verilen nimete mukabele yoluyla teşekkür etmektir. Hamd, defedilen (felaket ve musibet) için, şükür İse yapılan ihsan için olur.[99]
Hamd, kişinin kendisine veya başkasına ulaşan nimetleri içine alır. Şükür ise, sadece kişinin kendisine ulaşan nimetlere mahsustur. "Ethamdü lil-lâh" sözü, "eş-şükrü lillah" sözünden daha üstündür. Çünkü "elhamdü lillâh" sözü, Allah'tan sudur eden ve başkasına ulaşan her nimet sebebiyle, Allah'ı bir övmedir. Ama "eş-şükürü lillah" sözu 'se sadece bu sözü söyleyenin, ulaşan nimete karşılık Allah'a yaptığı bir övgüdür. "Elhamdü lillâh" sözcüğünün daha üstün olduğunda bir şüphe yoktur. Zira denilmek istenen şudur. Sanki kul "bana ister ver, ister verme, senin nimetlerin bütün âlemlere ulaşıyor. Sen, en büyük hamde layıksın" der. Hamdin manası, ancak ina'ma karşılık bir övgü ve senadır, îna'm, ancak Allah'tan olduğuna göre, Allah'tan başka hamde müste-hak olan hiçbir varlığın olmadığını kesin olarak söylemek gerekir.[100]
Hamd ve şükrün manası, kişinin sadece diliyle "elhamdü lillâh" demesi değildir. Tam aksine, bunun manası, kendisine nimet verilen kimsenin, nimet verenin kemal ve cemal sıfatlan ile mevsuf olduğunu bilmesidir.[101]
Şükrün kalp, dîl ve azalarla yapıldığını, kalbin sevmek, tanımak, dilin sena ve hamd etmek, azaların ise, onları Allah'a itaatte kullanmak ve O'na isyandan uzak tutmak için olduğunu söyleyen îbn Kayyım, şükür ve hamd arasındaki farkı şu şekilde açıklamaktadır. "Şükür fiillere; hamd ise, kavillere mahsustur. Hamdin sebebi, şükrün sebebinden daha umumidir. Şükür, bağlı bulunduğu nimet ve yapıldığı aza itibariyle, hamdin yapıldığı azalardan daha geneldir. Allah'a hamd edilecek şeyler ise, şükredilecek şeylerden, daha geneldir. Çünkü Allah'a, isimlerinden, sıfatlarından ve nimetlerinden dolayı hamd edilir. Hamdin yapıldığı uzuvlar, şükrün yapıldığı uzuvlardan daha azdır. Çünkü şükür, hem kalp ile, hem dil ile ve hem de diğer azalarla yapılır. Hamd ise kalp ve dille yapılır.[102]
Hamd, isteğe bağlı yapılan bir ihsana veya onun başlangıcı olan bir iyiliğe karşı gönül açıklığı ile, sahibine saygı ifade eden bir övgü sözüdür. Kısmen medih, kısmen teşekkür ile birleşen bir övgü, bir çeşit övmek veya övülmek, iyi bir övüş veya övülüş, güzel bir övücü veya övülen olmak, ciddi bir övüş veya övülüş, hülasa bu anlamları kapsayan güzel ve ciddi bir sözdür. Arapça'da hamd kelimesi, bu manaların hepsini içine alır. Hamd, kesinlikle bir iyilikten sonra yapılır. Şu kadar var ki, onun hamd edene ulaşmış bîr iyilik olması şart değildir. Şükürde ise bu şarttır. Çünkü şükür, gelmiş olan bir nimete sözlü, fiilî ve kalp ile nimeti verene saygıda bulunarak ona karşılık vermektir. Yalnız fiil ve kalp ile yapılan şükür, ne medihtir, ne hamddir. Fakat dil ile sözlü olarak yapıldığı vakit hem hamd, hem medİh olur ve bu hamd minnettarlığın başıdır. Bundan dolayı hamd, medih ten geıcj olarak daha hususidir. Şükürden de bir cihetten daha genel ve bir cihetten de daha özeldir.[103]
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, hamdin verdi verecektir gibi geçmiş ile gelecek arasında dönüp dolaşan bir sevinç durumundan, şükür ise, işte verdi gibi gerçekleşen bir geçmiş nimete ulaşma zevkinden ileri gelen bir mutluluğu ilan etmek olduğunu belirttikten sonra şu değerlendirmeyi yapmaktadır: "Hamd ve şükür, ikisi de hak ve hakikat sevgisi ile gönlün sevinçle dolması ve bundan dolayı ahlaka uygun olmakla beraber hamdde sevinç ve arzu manası, şükürde ise İçten bağlılık ve dostluk manası daha açık bir şekilde bulunur. Şükür (minnettarlık), gerçekleşen bir geçmişin ululama hatırası olduğundan dolayı daha zor, yapanları daha azdır. Çünkü varlığın akışı hep geçmişten geleceğe yönelik olduğu için insanlar yaratılıştan geleceğe meyillidirler.[104]
Elmalılı'ya göre hamdde saygı ve değer verme manası daha yüksektir. Çünkü bunda, meydana gelen bağış, hamd edene ulaşmadığından dolayı bir taraftan daha fazla hakka bakan maksatsız bir saygı karakteri vardır. El-mahh,"Dİğer taraftan o bağışa kavuşanların sevincine katılmayı ifade eden bir kardeşlik duygusu ve kendi hakkında henüz ulaşmayanı ulaşmış saydıran bir takdir payı vardır. Bir bu, bir de şükrün kısımlarında kalp işinin, gizli bir iş ve organların fiillerinin ihtİmaüi olması, şükür çeşitlerinin en mükemmelinin, yine dil ile yapılan hamd olmasını gerektirir" diyerek hamdin daha üstün olduğunu benimsemektedir."[105]
Dil ile yapılan medih ve zikirler ile yâd etmeler, saygı ifade eden lafızlar ve özel saygıların hep hamd olduğunu söyleyen Elmalılı, hamdin yüksek bir olgunluk olduğunu belirterek şöyle demektedir: "Hamdolsun" denildiği zaman bütün saygılara yaraşır bir iyilik veya bağışlama karşısında bir mutluluk sevinci ve bir bahtiyarlık duygusu gelişmiş olur ki, bir taraftan o iyilik ve bağışlamanın seçkin sahibini övmek, diğer taraftan da hakkıyla o mutlulukla övünme manalarını ifade eder. Her ikisi de şeriata pek muvafık ve ahlaka çok uygundur. Çünkü nimeti anlatma, böbürlenmeden ileri gelen bir gurur değil, nankörlüğü ortadan kaldıran büyük bir fazilettir. Daha doğrusu hamd, herkesin ermek istediği fakat pek az insanın erebileceği en yüksek bir olgunluk gayesidir."[106]
Hamd, kavli, fiilî, hâlî, lügavî, örfi olmak üzere kısımlara ayıranlar da olmuştur. Hak Teâlâ'nın kendisini övdüğü bir şekilde, lisanla O'nu medh ve övmek kavlî hamd, Allah'ın rızasını kazanmak için bedenî amelleri yapmat fiilî hamd, ruhun ve kalbin ilâhî ahlakla ahlaklanması, ilmî ve amelî olgun luklarla muttasıf olması hâlî hamd, Allah Teâlâ'yı, yalnız lisanla yüceltmek saygı göstermek suretiyle güzel bir şekilde vasfetmek lügavî hamd oldusu beyan edilmiştir.[107]
Bu izahlardan sonra şunu ifade edebiliriz: Hamd ve şükür önemli bir fiildir. Hamd her durumda yapılması gereken bir övgüdür. "Her halükârda Allah'a hamd olsun" prensibinin yaygınlaşması bunu göstermektedir Hamd, daha ziyade, musibet ve felaket anında yapılır. Şükür, nimetin artmasını istemek, hamd ise bulunduğun her hale razı olmaktır, diyebiliriz[108]
4. Şükrün Kısımları
îslam âlimleri, şükrü birçok kısımlara ayırmışlar ve buna göre değerlendirmeler yapmışlardır. Seyyid Kutub'a, göre Allah'a şükrün pek çok dereceleri vardır. Birincisi, Hak Teâlâ'nm lütuf ve keremini itiraf ederek, isyan etmekten haya duymaktır. Son derecesi de, bedenin bütün hareketleriyle, lisanın bütün teleffuzlarıyla, kalbin bütün titreyişiyie ve ruhun bütün duyuşu ile Allah'a şükretmektir.[109] Bu görüşe göre şükür, beden ikliminde bulunan bütün uzuvlarla yapılır. Yukarıda da açıkladığımız gibi şükür, kalple, lisanla ve azalarla verilen bir nimete hürmet etmek, ululamak, yüceltmek suretiyle nimeti vasfetmektir. Bütün bu organların yaradılış gayelerine göre kullanılmasının da, şükrün ıstılahı manasım olduğunu belirtmiştik.[110] Ayrıca şekûr kelimesini, çok şükreden, bütün gücünü şükretmeye harcayan, kalbi, dili ve diğer organları ile hem itikat, hem itiraf, hem çalışmakla ve çoğu zamanda şükürle meşgul olan kimsedir, diye izah etmiştik.[111] Demek ki şükür, insana İkram edilen duygu, idrak, düşünce, aza ve organları yaradılış gayesi doğrultusunda kullanmaktır ki, bu da öncelikle kalp ve lisanla yerine getirilebileceği gibi, bütün uzuvlarla da İfa edilebilir. Bu açıdan biz, sadece kalp, lisan ve organlarla şükrün yerine getirilmesini ele alacağız. Buna ilâveten mal ile ve nimetlerle şükrü de anlatmaya çalışacağız. [112]
a. Kalp ile Şükür
Kalp ile şükür, in'am edicinin nimetini saygı ile itiraf etmektir.[113] Kal-bİn şükrü, hürmeti muhafaza halini devam ettirmekle beraber (Allah'ın teinsana bahşedilen nimetler i temaşa ve) şühûd yaygısı üzerinde itikafta bulunmak suretiyle olur [114] Kalbin şükrünü, yakîn ve istikamet şeklinde yorumlayanlar da olmuştur.[115]
Kalbî şükrün, açık ve gizli nimetleri ve bu nimetlerden yararlanmayı Allah'tan bilerek hayatın bu anlayışa göre yönlendirilmesi olduğunu söyleyen Cülen, kalp ile yapılan şükrü şöyle açıklar: "Zahirî ve batını nimetleri, bu jetlerden yararlanmayı Allah'tan bilip hayatın bu anlayışa göre yönlendirilmesi, şekillendirilmesidir ve aynı zamanda lisan ve organlar ile yapıla şükrün de esasını teşkil eder. "O, gizli-açık nimetlerini bol bol size ihsan etmiştir" (Lokman, 31/20) beyanı, onun keyfiyet buutlarını; "Allah'ın nimetlerini saymaya kalkarsanız sayamazsınız..." (İbrahim, 14/34) ilahî buyruğu da sayısal sonsuzluğuna işaret etmektedir.[116]
Mü'min, bütün nimetlerin Allah tarafından verildiğine inanır. Kendisinde olan nimetlerin hepsinin ilâhî bir lütuf ve ikram olduğuna itikat eder. "Sizde nimet adına ne varsa, hepsi Allah'tandır" (Nahl, 16/53) âyetinde işaret edildiği üzere gerçek mün'im Allah'tır.
Kur'ân'da şükür, küfranm zıddı olarak kullanılmıştır. Üzerinde küfran sıfaü bulunan mİnnetsizleri ve imandan mahrum olanları kâfir olarak niteleyen Kur'ân, onların kalplerinin idrakten yoksun olduğunu beyan etmekte ve ayrıca gerçek körlüğün kalp körlüğü olduğunu ilan etmektedir, (bkz. A'raf, 7/179; Hac, 22/46). Hatta onların hayvanlardan aşağı tabakada olduğunu açıklamaktadır, (bkz. Furkan, 25/44). Allah'ı tanımak, O'nun bütün âlemleri nzıklandırdığına, maddî ve manevî tüm nimetlerin yaratıcısı olduğuna inanmak, en önemli kulluk görevidir. Zaten Kur'ân, Allah'a ibadeti ve hemen akabinde de şükrü emretmektedir. Nitekim şu âyetler bu konuda bizlere ışık tutmaktadır. "O'na kulluk edin ve O'na şükredin." (Anke-bût, 29/17). "Eğer (gerçekten) yalnız Allah'a ibadet ediyorsanız, O'nun nimetine şükredin" (Nahl, 16/114). Her iki âyette de Allah'a Kulluk şükre bağlanmıştır
O halde imanın makam olan kalbin, Allah'a ve O'nun elçisi vasıtasıyla gönderdiği hükümlere inanması başlı başına bir şükürdür. Zira imanın mevcudiyeti insan ve hususen kul olmanın bir şükranesidir. Kalp ile şükür derken, her şeyden önce Hak Teâlâ'yı ve O'nun nimetlerini itiraf etmek akla gelmektedir. O'na kulluk etmek ve O'nun nimetlerini itiraf etmek esas manada şükürdür. "Şükreden bir kalp", inancı olan bir kalptir. İnancın olmadiği bir kaipte nankörlük, ikinci bir anlama göre küfür hakimdir. Asağ da anlamını sunacağımız hadis, şükreden bir kalbin edinilmesi hususund dikkatimizi çekmektedir. Hz. Ömer "Ey Allah'ın Resulü! Hangi maldan edinelim" diye peygamberimize sordu. Bunun üzerine peygamberimiz: "Her biriniz, şükreden bir kalp, zikreden bir dil, âhiretinize yardımcı olacak mü'mine bir kadın edinsin"[117] buyurdu. [118]
b. Dil ile Şükür
Dilin şükrü, insanın kulluk tevazuu içinde nail olduğu nimeti itiraf etmesi, şeklinde olur.[119] Lisanla şükür, şükrü ifade eden kelimelerle hamdet-nıek ve şükrü açıklamak ve Allah'tan razı olduğunu ifade etmektir, ihsanı anmak suretiyle, ihsan edeni övmek de şükretmek demektir. [120]
Dil ile şükür, nimetin Allah'tan olduğunu kabul etmek ve yaratıklara nispeti terk etmektir. Ne kendine, ne güç, kuvvet ve kazancına, ne de senden başkasının ellerinde meydana gelenlerin hiçbirine isnat etmemek. Çünkü sen de, onlar da hep o nimet için sebep, âlet ve vasıtasınız. Onu taksim eden, onunla uğraştıran, sebepleri yaratan aziz ve celil olan yüce Allah'tır. Kısmet eden O, veren O, var eden O'dur. Şükre en layık olan da O'dur.[121]
Lisanla şükür, aslı ve esası olmayan bütün güç, kuvvet ve ihsan kaynaklarını nefyederek her türlü lütuf ve nimetlerin Allah'tan geldiğini kabul ve itirafla gerçekleşir. Bütün iyilikleri, güzellikleri kısmet eden ve başlangıcından sonuna kadar sebeplerini hazırlayan O olduğu gibi, münasip vaktinde gönderen de yine O'dur. Takdir ve taksim eden, vakti gelince yaratıp semavî sofralar halinde önümüze süren O olduğu için neticede minnet ve şükran da O'nun hakkıdır.[122]
Allah Teâlâ'nın nimetlerini hatırlatmak her ne kadar vasıtalar ve vesilelerle olsa da, en belirgin anlatma aracı dildir. Nimeti itiraf ve anlatmak için kalp ve dil, şükrün en önemli âletleridir. Peygamberimiz (s.a.v), nimeti anlatmanın ve anmanın bir şükür olduğunu şu mübarek hadisinde beyan etmektedir. "Allah'ın verdiği nimeti anlatmak şükür, anlatmamak ise nankörlüktür.[123]
Demek ki, kâinat sarayında önümüze getirilen sofra üzerindeki sayısız nimetleri ve ayrıca vücut âleminde bize ihsan edilen maddî ve manevî lütuf ve ikramları anlatmak ve sahibini yâd etmek ve yüceltmek dil ile yapılan şükrün en önemli kısımlarıdır. [124]
c. Beden ve Organlarla Şükür
Organlardan murat, insan vücudundaki uzuvlardır, insanın vücudunda . jjj ufaklı iç ve dış organlar bulunmaktadır. Bunların her birinin yaptığı vakfeler ayrı olmakla birlikte bir bütünlük içinde görev yaparlar. Biz de, bu bütünlük içinde bu konuyu anlatmaya çalışacağız.
imam Gazali, organlarla şükrü şöyle açıklar: "Allah'ın verdiği nimetleri O'na itaatte kullanmak ve uzuvları isyana yardımcı olmaktan korumaktır. Gözün şükrü, Müslüman kardeşinde gördüğün kusurları örtmek; kulakla-nn şükrü, duyduğu ayıpları duymamazlıktan gelmektir. Bütün bunlar, organlarla Allah Teâlâ'nın verdiği nimetlere şükür kapsamına girer."[125]
Imam-ı Kuşeyrî, beden ve organların şükrünün, kulun vefa ve hizmet sıfaü ile muttasıf olması şeklinde olur, demektedir.[126]
Organlarla şükrü, bütün organların yüce Allah'a ibadet için hareket ettirip kullanmaktır, diyen Elmalık, Allah'a itaati asıl ve uyulacak şey, O'nun dışindakileri de teferruat olarak kabul eder. Ayrıca Elmahlı, Allah'tan yüz çevirmeyi gerektiren herhangi bir hususta yaratıklardan hiçbirine uymamak gerekir ki, bu nefsi, hevâyı, arzuyu, uzun emelleri ve diğer yaratıkları içine alır, demektedir.[127]
Uzuvlarla şükür, her organı kendi yaradılış gayesi istikametinde kullanmak ve onlara mahsus kulluk vazifelerini yerine getirmekten ibaret sayılmıştır. Organların şükrünü, İbadet ve taat şeklinde yorumlayanlar da olmuştur. Organlarla şükrün, böyle bütün bir iman ve ibadete bağlanmasından ötürüdür ki, ona imanın yarısı nazarı ile bakılmış, kendi şümulü içinde sabırla müşterek müteâlâ edenler olmuştur.[128]
Allah'ın verdiği nimetleri O'na itaat yolunda sarf etmek, Allah'ın razı olmadığı yollarda harcamamak ve her uzvu yaratılış gayesi doğrultusunda kullanmak, organların şükrüdür. Gözü haramdan sakındırmak, onunla ibret almak, bütün eşyada Allah'ın kudretini görmek, temaşa etmek ve baktığı her şeye iman nazarı ile bakmak bir şükürdür. Allah'ın peygamberleri vasıtasıyla gönderdiği ilâhi mesajlara kulak vermek, her türlü fıtratı bozacak, insanı kötülüğe sevk edecek ve nefsî arzuları kamçılayarak isyana sebep olacak hiçbir şeyi dinlememek kulağın bir şükrüdür. Kısacası, her uzvu yaratıldığı gaye ve ubudiyet çerçevesinde muhafaza etmek organların bir şükrüdür. Allah Teâlâ'nın, insanoğluna ihsan ettiği bütün organlar birer emanettir. Bu emanetleri, bilinçli ve emanet sahibinin arzusuna göre kullanmak muhafaza etmek şükür kapsamına girmektedir. [129]
d. Nimetlerle Şükür
Allah Teâlâ'nın, kullarına verdiği bütün nimetleri saymak insan gücünün dışındadır. "Allah'ın nimetlerini sayacak olsanız sayamazsınız." (İbrahim, 14/34) ilâhî hitabı bunu izah etmektedir.
Allah, "...Sana verdiğimi al ve şükredenlerden ol" (A'raf, 7/144} buyurarak şükrü emretmiştir. Şu halde şükür, verilen nimetin hakkını ödemek, onu yerli yerinde kullanmak ve kıymetini bilmektir. Sıhhat, akıl ve ilim gibi Allah'ın verdiği nimetlere şükrün gerekli olduğunu belirten Mehmet Faruk Bayraktar, "Öğrenci de Allah'ın verdiği sıhhat, akıl, ilim gibi nimetlerden dolayı şükretmeli ve Allah'tan ilmini artırmasını istemelidir. Zira şükür, nimeti ve ilmi artıran faktörlerden biridir. Öğrenci, bildiğini başkalarına Öğreterek, ilminin şükrünü ödemelidir" demektedir.[130]
Bu izaha göre, bir âlimin, bir sanatkârın, bir meslek sahibinin ilmini, sanatını, mesleğini bir başkasına öğretmesi, bu konuda insanlara faydalı olması da şükürdür. Allah Teâlâ'nm verdiği maddî ve manevî nimetlerle şükür, o nimetlerden diğer insanların da istifade etmelerini sağlamaktır. Zenginlik ve servet sahibi bir kimsenin zekatım ve sadakasını vermesi, Allah yolunda infak etmesi, başta akrabaları olmak üzere fakirlere, yoksullara, yetimlere yardımda bulunması, nimetlerle şükrün kapsamına girdiği gibi, bir kimsenin ilim, irfan, sanat, maharet ve becerisiyle insanları aydınlatması ve onlara faydalı olması da bu nimetlerin şükrünü edadır. "İnsanların en hayırlısı, insanlara en faydalı olandır" genel prensibi ile hareket ederek, hangi düzeyde olursa olsun, azlığına, çokluğuna bakmadan kabiliyet ve bilgisinden insanların da yararlanmasını sağlamak, kendisine Allah tarafından ihsan edilen nimetlerin şükrüdür ve onların kadrini bilmektir.
Allah, nimetlerin artırılmasını şükre bağlamıştır. Şükür, her türlü nimetin ziyadeleşmesinde başlıca sebep kılınmıştır. Sayısız nimetlere ermenin arka planında yine şükür yatmaktadır. Allah tarafından ihsan edilen çeşitli ve sayısız nimetlerin, bu nimetlere her ne suretle olursa olsun ulaşmaya muktedir olamayanlara Allah adına sunup takdim edilmesi, nimetlerle Allah'a yapılan bir şükürdür. Bu nimetler ilim olur, servet olur, dirayet olur, feraset olur, aş olur, ekmek olur, yiyecek olur, güç olur, kuvvet olur. İşte bü bunların şükrü, bu nimetlere sahip olmayanlara ve olamayanlara bunlardan istifade ettirmekle olur. Nimetlerin, Allah'ın razı olacağı şekilde harcamak ve harcanmasına vesile ve yardımcı olmak da nimetlerle şükür kapsamma girmektedir.
Kim olursa olsun, Allah ona, suretinde, şahsiyetinde, ahlakında, sıfatın- . da, ailesinde, çoluk çocuğunda, meskeninde, memleketinde, arkadaşında, akrabalarında, şerefinde, mevkiinde veya diğer sevdiği hususlarda Öyle nimetler vermiştir ki, o nimet kendisinden alınsa ve kendisine tahsis edilen herhangi bir şey başkasına verilse, elbette buna razı olmazdı. Mesela, Allah onu kâfir değil mü'min, hasta değil sağlam, ölü değil canlı, hayvan değil insan, kusurlu değil sağlam yaratmıştır. Bunların içinde umumi şeyler olsa da özel vasıflardır. Hiçbir kimse bunları zıtları ile değiştirmeye razı olmaz. Hatta kendisine mahsus Öyle şeyler vardır ki, başkaları İle onlar1! değiştirmek istemez. Kim kendini araştırır ve durumunu düşünürse, Allah'ın kendisine tahsis ettiği birçok nimet bulur. Özellikle iman, ilim, Kur'ân, boş vakit, sıhhat, emniyet ve benzerleri gibi kendisine tahsis edilen pek çok Özel nimetlere rnazhar olmuştur.[131]
Şu hadis bu konuda Önemli bîr mesaj vermektedir. "Kim aile ve servetinden emin, vücudunda afiyet ve günlük nafakası olarak sabaha çıkarsa, dünya bütün varlığı ile kendisine verilmiş olur."[132] Hadiste belirtilen bu üç husus, insanların mutluluğunu sağlayan unsurlardır. Gazali'nin belirttiğine göre, insanların çoğu bu üç şeyin dışında kalan hususları düşünür, onların elden çıkmasına üzüntü duyarlar da, bu üç şeye şükretmezler. Kendilerini büyük bir servete ve sürekli nimetlere kavuşturacak olan iman nimetine şükretmezler. Aslında akıllı insana yakışan, iman, yakın ve marifetle ferahlanmaktır. Nimete nimet ile şükür, o nimetin Allah'ın emri doğrultusunda harcanmasıyla gerçekleşir.[133]
Bütün ibadetler birer şükürdür. İnsanlarla iyi geçinmek, iyilik yapmak, ihtiyaç sahiplerine yardım etmek gibi. Öte yandan ilim sahibinin ilmini diğer insanlara öğretmesi, kitap yazması, konferans vermesi,[134] Öğrencinin öğretmenlerine saygı göstermesi hepsi birer şükürdür. [135]
e. Mal ile (Varlıkla ) Şükür
Mal ile şükürden kastımız, kişinin kendisine Alllah tarafından ihsan edilen servetinden fakirlere, muhtaçlara zekat ve sadaka vermek suretiyle ükrünü ifa etmesidir. Servetini Allah'ın emrettiği şekilde harcamak mal üe şükürdür. Allah'ın rızası dışında servetini tüketen, israf eden, saçıp savuran ve haram yoilara sarf eden kişi nankör bir kimsedir. Mal üe şükrün en açık şekli zekat ibadetidir. Zira kişi, zekat vermek suretiyle Allah'ın kendisine lütfettiği servetini, yine O'nun emrettiği yerlere harcamakla hem görevini yapmakta, hem de nimeti verene şükran borcunu ödemektedir, inkarcılar, başka bir anlamda nankörler, servetlerini, insanları Allah'ın yolundan çevirmek için harcarlar, insanların inancmi, itikadını, ahlakını bozmak için mallarını harcayan nankörlerin durumunu Kur'ân şöyle ifade eder:
"Şüphesiz ki, inkar edenler mallarını, (insanları) Allah yolundan alıkoymak için harcıyorlar. Daha da harcayacaklar. Ama sonunda bu, onlara yürek acısı olacak ve en sonunda mağlup olacaklardır." (Enfal, 8/36). Bu âyetin mefhumu muhalifinden anlaşılacağı üzere mü'minier yani, şükredenler ise, Aîlah yoluna insanları çekebilmek ve onların itikat, ahîak ve amellerini düzeltmeye yardımcı olmak için mallarını harcarlar.
Gazali'ye göre, servetle şükür, onu isyan yolunda sarf etmeyerek, hayır ve hasenatta kullanmaktır, fbkz. Gazali, ihya, IV, 146). Demek ki, malı batıl ve îsiam dışı yollarda harcamak nankörlüktür. İbn Kayyım'a göre, Allah Teâlâ, ma!ı, kendi hakkı olan namazın kılınmasına, kulların hakkı olan zekatın verilmesine yardımcı olsun diye vermiştir. Yoksa hayvanların yeyip içtikleri gibi, yalnız onlardan faydalanmak ve lezzet almak için vermemiştir. Bir kimse malını, mülkünü, ilmini ve gücünü Allah yolunda kuilanırsa, bunları gaye ve maksatları için kullanmış olduğundan ona dünyada ve âhi-rette fayda verir. Bunları çirkin istek ve arzularına nail olmak ve dünya menfaatierini elde etmek yolunda harcarsa, hem dünyada hem âhirette zarara uğrayacaktır.[136]
Servetin şükrünü eda etmenin en önemli yolu zekat ve Allah yolunda infaktır. Zekat, mai nimetinin bir şükrü olarak farz kılınmıştır. Öyle ki, zekat mala nispet edilmekte ve "malın zekatı" denilmektedir. Zekat farizası, gelir dağılımındaki farklılıkların çözümüne vesile olan ilk tedbirdir. Zekat, islam'daki sosyal yardımlaşma ve dayanışmanın gerçekleştirilmesi olayıdır. Rızik, gelir, yetenek ve kazanç elde etme bakımından insanlar arasında farklılıklar bulunmaktadır. Kur'ân-ı Kerim'de "Allah, kiminize kiminizden daha bol nzık verdi." (Nahl, 16/71) buyu rul m aktadır. Görüldüğü gibi insanlar arasında farklılık tabiîdir. Ancak mallarından belirlenmiş olan bir miktan, fakirlere ödemek zenginlere farz kılınmıştır. Bu nafiİe olarak yapılabilecek bir iyilik ve minnet yoluyla sunulacak bir iş değildir. [137]
Zekat, bir şükran vazifesidir. Zekat veren bir kimse, elde ettiği serveti Allah'ın bir lütfü olarak görür. Allah'ın bir ihsanı olan servetinin şükrünü yerine getirmek için zekatını verir ve Aliah yolunda infak hususunda asla gevşeklik ve atalet göstermez.
ibadet ve taaüarın yerine getirilmesi, cihad ve hac farizasının ifası, zekat ve sadakanın verilmesi, vakıf, mescit, köprü, hastane, okul, han, hamam gibi hayırlı müesseselerin yapılması ve kısacası her türlü âmme menfaatma yönelik hizmetlerin icrası servetle mümkündür. Bu ibadet ve hizmetlerin yerine getirilebilmesi için sarf edilen her türiü gayret ve maddî harcamalar malî bir şükürdür. Mal ile şükür derken bu gibi hizmetlerin yerine getirilmesi esnasında Allah tarafından ihsan edilen kerem ve iütüfların, yine O'nun rızasını gözeterek harcanmasını kastediyoruz. Zira hakikî mülkün sahibi Allah'tır. Allah'ın mülkünü, Allah'ın kullarının ve hatta hayat sahibi her varlığın hizmetine ve hayatlarının idamesine harcamak, şükrün ifası ve ifadesidir. Kısacası, insanın onurlu ve şahsiyetli yaşaması için sunulacak her hayırlı hizmet ve tüketilen servet mal ile yapılan şükrün şümulüne girer.
O halde her inanan insan, Allah'ın Kur'an'da değer verdiği ve kullarından Özellikle istediği şükrün edası için elinden gelen gayreti yapmalıdır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi şükür, çeşitli şekillerde olmaktadır. Buna göre herkes, kendisinde bulunan maddî ve manevî nimetleri düşünerek şükret-melİdir. Kim olursa olsun, insan olarak yaratılma şerefine nail olan herkes derin bir tefekkürle düşündüğü zaman, hayatında şükrü gerektirecek birçok nimetle donatıldığını sezinler. [138]
GEÇMİŞ MİLLETLERE SUNULAN NİMETLER VE BU NİMETLERE KARŞI YAPILAN NANKÖRLÜKLER
Nankörlük ve Hz. Adem (a.s)
Geçmiş milletlere sunulan nimetler ve bu nimetlere karşı yapılan nankörlükleri izah etmeye geçmeden önce Hz. Âdem (a.s) dan bahsetmeye çalışacağız. Hz Âdem'i Kur'an-ı Kerim, bütün insanlığın babası olarak takdim etmektedir. Şu âyet-i Kerîme bu gerçeği şöyle ifade eîmektedir.
"Ey Âdemoğuîları! Şeytan, ana-babamzı, ayıp yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi, sizi de aldatmasın..."[139] Âyette geçen "ebeveyn" kelimesi ile insanlığın ana-babası kastedilmektedir ki, bu da Âdem (a.s ) ve eşi Havva'dır. Zira cennetten çıkartılan ve yeryüzüne indirilen Âdem ve eşidir. Ayrıca Kur'ân, bütün insanların bir erkek ve kadından meydana geldiğini, önce bir nefsin ve o nefisten de eşinin yaratıldığını ve insanların bu ikisinden üretildiğini haber vermektedir. Aşağıda sunacağımız âyetlerde bu husus açıkça ifade edümektedir."Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık..." [140] "Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üretip yayan Rabbinizden sakının..."[141] " Sizi bir tek candan (Âdem'den) yaratan, ondan da yanında huzur bulsun diye eşini ( Havva'yı) yaratan O'dur..."[142]
Bütün bu âyetler, insanlığın Hz. Âdem ve Havva'dan çoğaldığını beyan etmektedir, insanlık bu iki şahsın evlatlarıdır. Bu sebeple Kur'ân-ı Kerim' de Allah Teâlâ, insanlığa, kimi yerde "ey Âdemoğlu" diye hitap etmektedir.
"Benî Âdem" (Âdemoğlu ) tabiri Kur'an'da yedi yerde geçmektedir. ( A'raf 7/26, 27, 31, 35, 172; Isrâ, 17/70; Yâsîn, 36/60 ). "Âdem" kelimesi insan anlamına da geldiği için "benî Âdem" tabiri ile "insanoğlu" kastedilmektedir. Âdem kelimesi yalnız başına ve izafetsiz kullanıldığında özel isim oiarak ve ilk peygamber anlamında zikredilmekte ve bu takdirde, insanlığın ilk atası anlamı kastedilmektedir. Âdem kelimesi Kur'ân'da özel isim olarak 18 yerde geçmektedir. (Bakara, 2/31, 33, 34, 35, 37; Âl-i îmran, 3/33, 59; Mâide, 5/27; A'raf, 7/11, 19; îsrâ, 17/61; Kehf, 18/50; Meryem, 19/ 58; Tâ-Hâ , 20/115, 116, 117,120, 121).
Allah, kendi adına hükümlerini icra edecek ve yürütecek, emirİerini ve kanunlarını tatbik ederek ilâhî hükümranlığı gerçekleştirecek bir halife yaratmayı murat etmiştir. Bu halife, Alİah adına iş yapacak ve O'nun bir vekili olarak görev yapacaktır. Bu hakikati Kur'ân şöyle açıklamaktadır. "Hatırla ki, Rabbin meleklere: "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım, dedi." [143]
Allah Teâlâ bu âyetle ezeli iradesini açıklayarak sonsuz kudretini göstermiş ve meleklere yeryüzünde bir halîfe yaratacağını ilan etmiştir. Bu âyeti takip eden âyetlerde bu "halife" sözcüğü ile Âdem (a.s) in kasdedildiğini anlamaktayız. Halife kelimesinin, vekil ve temsilci anlamına geldiğini nazar-ı itibara alırsak, delilsiz, tutarsız, asılsız ve ilimden uzak bir şekilde Hz. Âdem'in peygamber olmadığını iddia edenlerin fikrinin batıl olduğunu anlamış oluruz. Âdem (a.s) in beşeriyeti aydınlatacak bilgilerle donatıidığmı ve risâİete hazırlandığını şu âyet bizlere haber vermektedir. "Allah Âdem'e bütün isimleri öğretti. Sonra onları önce meleklere arz edip: "Eğer siz sözünüzde sadık iseniz, şunlarm isimlerini bana bildirin, dedi. (Bunun üzerine): Ey Âdem! Eşyanın isimlerini meleklere anlat, dedi. Âdem onların isimlerini onlara anlatınca: Ben size, muhakkak samavât ve arzda görülmeyenleri (oralardaki sırları) bilirim. Bundan da öte gizli ve açık yapmakta olduklarınızı da bilirim dememiş miydim?" dedi.[144] Allah, isimleri, Âdem'in ruhuna nakş ve ilham eylemiştir. Gerektiğinde bunları kullanacak bir özel kabilye-ti de ona ihsan etmiştir.
Allah Teâlâ, Âdem'i yarattığında meleklere, Âdem'e secde etmelerini emretmiştir. Melekler derhal bu emre itaat etmiş fakat şeytan buna yanaşmamıştır. Bu hususu Kur'ân şöyle dile getirmektedir: "Hani biz meleklere (ve cinlere): Âdem'e secde edin demiştik. İblis hariç hepsi secde ettiler. O yüz çevirdi ve büyüklük tasladı, böylece kâfirlerden oldu." (Bakara, 2/34)
Secde, uızim ve itaat etmenin en yüksek şeklidir. Her secdede bir alçalma, tazım ve itaat vardır. Bunun için Allah'tan başkasına secde etmek dini fakımdan küfürdür. Bu itibarla meleklerin Âdem'e secde etmesi, Âdem'e bir saygı gösterme olmakla beraber, bizzat Allah Teâlâ'ya bir ibadettir. Asıl mabut, Allah'tır. Melekler Âdem'e boyun eğmiş değii, fakat hilafete hizmet etmişlerdir. Kısaca bu sadece Âdem'e bir ibadet değildir[145] Bu ilâhî emir neticesinde meleklerin Âdem'e secde etmesi, İnsanoğlunun şerefine bir delil olmakla birlikte, öncelikle Âdem (a.s) m da şerefini göstermektedir.
Şeytan, Âdem-^avs"}" a secdeye yanaşmaması neticesinde Ailah'm rahmetinden kovıılmustur. Kur'ân'ın çeşitli âyetlerinde bu anlatılmaktadır. Birkaçının anlamını sunmaya çalışalım. "Andolsun sizi yarattık, sonra size şekil verdik, sonra da meleklere, Âdem'e secde edin! diye emrettik. îblis'in dışındakiler secde ettiler. O secde edenlerden olmadı."[146] Şeytanın üstünlük davası gütmesi, kendini daha seçkin ve hayırlı görmesi, ilâhî rahmetten kovulmasına vesile olmuştur. Çünkü kibir, hakkın önünde en büyük engeldir. "(İblis): Ben ondan daha üstünüm. Çünkü beni ateşten yarattın, onu ça-murdan yarattın, dedi. Allah öyle ise, "in oradan!" Orada büyüklük taslamak senin hakkın değildir. Çık! Çünkü sen aşağılıklardansın! buyurdu." [147]
Görüldüğü gibi İblis, Allah'ı inkar ettiği için değil, emrine itaat etmemesi dolayısıyla kafir olmuş ve buna göre farz olan herhangi bir vazifeyi yapmayanın küfrüne hükmedenler olmuştur. Bir kısım âlimin dediği gibi, Îblis'in küfrünün sebebi, yalnız emre itaat etmemesi değil, onu beğenmemesi " Ben ondan hayırlıyım" (Sa'd, 38/76) diye kibirlenerek kendi kıyasıy-la tenkit etmeye kalkışmasıdır.[148]
Hakk'ın huzurundan ve ilâhî rahmetten kovulan iblis, Allah'tan mühlet istemiş ve hatta bu mühletin İnsanların dirilme gününe kadar devam etmesini arzu etmiştir. "Allah: Haydi sen mühlet verilenlerdensin" buyurarak ona istediği yaşama mühletini vermiştir. Bunun üzerine İblis, andiçerek insanları saptırmak için, Allah Teâlâ'nm doğru yoluna oturacağını, onların önlerinden, arkalarından, sağ ve sollarından sokularak şükürsüz bir kul olmalarını sağlayacağım İfade etmiştir, (bkz. A'raf, 7/14-17). Allah, yerilmiş ve kovulmuş olarak Iblİs'i cennetten çıkartmıştır. Ayrıca, kıyamet gününe kadar "lanetim senin üzerine olsun" diyerek onu lânetlemiştir. (bkz. Sâd, 38/77-78; Hicr, 15/34-35)
îlâhî rahmetten kovulan Şeytan, bundan böyle en şiddetli bir tarzda insanları saptırmaya, her türlü hile, desise ve vesveseyle onları hak yoldan uzaklaştırmaya var gücüyle gayret etmiş ve etmektedir, insanları, şükürsüz ve nankör bir hale getirerek onları, nimetlerin kadr-ü kıymetini bilmeyecek ve başta iman nimetinden mahrum bırakacak şekilde yönlendirmeye başlamıştır.
îblis'in, bilinen bir vakte kadar ecelinin tehir edilmesi dileğinin kabulünü gördükten sonra, o uzun ömrünü tevbe ve şükür ile kurtuluşu kullanacak yerde şöyle demiştir. "Öyle ise ben azdırmana karşılık, andiçerim ki, ben de onları saptırmak için senin doğru yolunun üstüne oturacağım." (A'raf, 7/16). Elmalı'lmm beyanına göre İblis şöyle demek istemiştir: "Sana, senin nimetine götüren iman, İslam ve doğruluk yolunu kesip pusuya duracağım." iblis, insanlara dört yönden; sağından, solundan, önlerinden ve arkalarından saldırarak, onları doğru yoldan çevirip saptırmak, şaşırtıp soymak için elinden geleni yapacağını ve çoğunun şükürden ve itaatten uzaklaştıracağını va'd etmiştir.[149]
"Onların çoğunu şükredenlerden bulamayacaksın." (A'raf, 7/17) sözü üzerinde bazı meseleler ortaya çıkmıştır. Zira bu söz gaybî haberler babm-dandır. Bunu İblis nasıl bildi? Bazı âlimler, iblis bu durumu levh-i mahfuzda görmüş ve Allah'a karşı bu sözü kesin ve yakînî bir surette söylemiştir, görüşündedirler. Diğer bazılarına göre, bu sözü zann-ı galibine göre söylemiştir. Bu âlimler, görüşlerini teyit etmek için şu âyeti delil olarak getirmişlerdir. "Andolsun İblis, onlar hakkındaki tahminini doğru çıkardı. İnanan zümrenin dışında hepsi ona uydular." (Sebe1, 34/20). Şu da hayreti gerektiren bir durumdur ki iblis, Cenab-ı Hakk'a : "Sen onları şükredenlerden bulamayacaksın" sözünü söylemiştir. Allah da bu söze mutabık olarak şöyle buyurmuştur.[150] "Kullarımdan şükreden azdır!" (Sebe', 34/13)
Şeytan, Allah'ı tanımayan, O'nun nimetlerine karşı hoyratça, nankörce davranan insanlar ve toplumlar oluşturacağını, bütün varlıkların ve kâinatın yaratıcısı olan Allah'a karşı fütursuzca söylemiştir. Ancak şeytana verilen ruhsat sınırlıdır. îlâhî iradenin verdiği ve tanıdığı imkanın dışına taşması asla söz konusu değildir. Allah'ın samimi, ihlaslı ve temiz kullarınım üzerinde asla tesiri yoktur. Bu hususu şu âyetler teyit etmektedir. "Ancak onlardan ihlaslı kulların müstesna." (Hicr, 15/40-44; Sâd, 38/83)
Tabiiki, şeytanın iik mücadele edeceği kişi, kendisini ilâhî rahmetten uzaklaştırılmasına vesile olan Âdem (a.s) dır. Allah adına ona secde etmemesi, şeytanın cennetten kovulmasına, meleklerin içindeki yüksek mevkiinden azledilmesine ve'lânetlenmesİne sebep olmuştur. Bu sebeple ilk uğraşacağı kişi, Hz. Âgem ve onun eşi Havva olmalıydı ve nitekim öyle oldu. Cennet sakinleri olan bu iki şahısla mücadele zamanı artık gelmişti.
Allah, Âdem (a.s) ve eşine cennette yerleşme emrini vemiş, orada istedikleri zaman kolayca ulaşabilecekleri her çeşit nimetlerden istifade edebileceklerini, bol bol yiyebileceklerini fakat bir ağaca kesinlikle yaklaşmamalarını onlara bildirmiştir, (bkz. Bakara, 2/35; A'raf, 7/19). Allah Teâlâ'nın, Âdem ile Havva'ya böyle bir yasağı çiğnemeleri halinde "zalimlerden olursunuz" diye yaptığı uyarı dikkate şayandır
Âdem ile Havva'nın, cennette bol bol yiyerek ve içerek ilâhî nimetlerden istifade etmelerini ve mesut bir hayat sürmelerini şeytan çekemedi. Bu sebeple onları, bu nimetlerden mahrum bırakmak için her türlü vesveseyi yapmayı denedi. Onlara bu hususta yeminler ederek teminat verdi. Kendisine uymaları takdirinde cennette ebedî kalacakları va'dinde bulundu, Kur'ân-i Kerim şeytanın vesvesesini şöyle dile getirmektedir:
"Derken şeytan, birbirine kapalı ayıp yerlerini kendilerine göstermek için onlara vesvese verdi. Ve: Rabbiniz size bu ağacı sırf melek olursunuz veya ebedî kalanlardan olursunuz diye yasakladı dedi ve onlara: Ben gerçekten sîze Öğüt verenlerdenim, diye yemin etti. Böylece onları hile ile aldattı. Ağacın meyvesini tattıklarında ayıp yerleri kendilerine göründü ve cennet yapraklarından üzerlerini örtmeye başladılar. Rableri onlara: Ben size o ağacı yasaklamadım mı ve şeytan size apaçık bir düşmandır, demedim mi? diye nida etti. (Âdem ile eşi) dediler ki: Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz. Allah: Birbirinize düşman olarak inin! Sizin için yeryüzünde bir süreye kadar yerleşme ve faydalanma var, buyurdu."[151]
Verilen emri tutmada, İbadet ve taatlarda sabır, azim, sebat ve gayret şarttır. Kur'ân, Hz. Âdem'i bu yönde tenkit etmektedir. "Andolsun biz, daha önce de Âdem'e ahit (emir ve vahiy) vermiştik. Ne var ki o, (ahdi) unuttu. Onda azim de bulamadık." [152]
Hz Âdem, Allah'ın yasaklamasına rağmen şeytanın teşviki ile yasaklanan ağacın meyvesinden yemiş, sözünde duramamıştı. işte bu âyette Hz. Âdem'in bu davranışına işaret buyurulmakta ve onun şeytanın vesvesesine sabırlı ve kararlı bir şekilde karşı koyamadığı anlatılmaktadır. Ancak âyetin son cümlesi müfessirler tarafından şöyle de anlaşılmıştır. "Fakat onu, günah İşlemekte kararlı bulmadık." Çünkü Âdem, sonradan pişman olmuş ve tev-be etmiştir.[153] Masiyeti terk etme veya gafletten yüz çevirme veya ihtiyath davranma hususunda onda azim bulamadık anlamlan da veril m iştir. [154]
Allah, şeytanın açık seçik bir düşman olduğunu Âdem (a.s) a bildirmiştir. "Bunun üzerine: Ey Âdem! dedik, bu hem senin için hem de eşin için büyük bir düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın; sonra yorulur, sıkıntı çekersin! Şimdi burada senin için ne acıkmak vardır, ne de çıplak kalmak. Yine burada sen, susuzluk çekmeyecek, sıcaktan da bunalmayacaksın." (Tâ-Ha, 20/117-119).
Şeytan, Âdem (a.s) m akimi karıştırdı, ebedîlik ağacı ve sonu gelmez saltanat gibi yaldızlı sözlerle onu kandırdı. Neticede Âdem ile eşi Allah'ın yasakladığı ağacın meyvesinden yediler, (bkz. Tâ-Hâ, 20/120-121). Ve nihayet Allah, Âdem'i: "... Âdem Rabbine âsî olup yolunu şaşırdı" (Tâ-Hâ, 20/121) hîtabiyle vasıflandırdı. Kendisine sunulan en önemli cennet ve nimetleri böylelikle elinden çıkıverdi.
Meleklerin Âdem (a.s) a secde etmeleri, ona verilen bir itibar, bir şeref ve ikramdı. Bu, ona Allah tarafından sunuian bir iltifatın ve bir değerin sonucuydu. İnsan için ulaşılacak en son ve en önemli mertebe, Hz. Âdem'e, meleklerin saygı ve ihtiram secdesinde bulunması, ikincisi de İblis'in ona secde etmemesi yüzünden ebedî olarak lanetlenmesi ve ilâhî huzurdan ko-vulmasidir. Hz. Âdem'e yapılan başka bîr ikram, Allah'ın ona bütün isimleri öğretmesi ve bir anda geniş bir ilme sahip olmasıdır. Cennette onları yerleştirmesi ve oradaki nimetlerden kolayca istifade etmeleri ise apayrı bir ihsan ve iîâhî bir lütuftur.
Bütün bu nimetler karşılığında Hz. Âdem, şeytanın vesvesesine uymaması konusunda ilâhî ikazla uyarılmış: "Eğer bu ağaçtan yerseniz her ikiniz de kendine kötüİük eden zalimlerden olursunuz." (Bakara, 2/35; A'raf, 7/19) şeklinde neticenin ne olacağı kendisine bildirilmişti. Ancak Âdem ve eşi bu uyarıları tatbik etmede başarılı olamamış ve şeytanm teşvik ve vesvesesine uyarak âyette belirtilen "zalimlerden olursunuz" ilâhî hitabınm içine girerek cennetten yeryüzüne indirilmişlerdir.
Bu kıssayı özet olarak anlatmamızın sebebi şudur: insanlar, böyle bir baba ve annenin evlatlarıdır. Bu evlatlar, Âdem'in halifeleri makamındadır-iar. İlk başta böyle bir nimeti itiraf ederek, bu kardeşliği takdir etmeli ve Allah'm hükümlerini, Allah'ın emirlerini ve kanunlarını tatbik etmelidirler. İkincisi, sunduğumuz âyetlerde Âdem (a.s) m kendine has sıfatları açıklanmaktadır. Bu sıfatlar, aslında beşer türünün mahiyeti ve fıtratı demektir. Merhum Elmalıh'nm belirttiği gibi, Âdem (a.s), bu türün ilk ferdidir ve bu türe ait duyguların aslı ondan miras kalmıştır.[155] Nankörlük, zalimlik, acelecilik, isyan, gaflet, cehalet gibi duygular insanın fıtratında bulunmaktadır. Bu duyguları eğiterek, kontrol altına almak ve itidal seviyesine çekmek önem arz etmektedir, itidal sınırını aşan her davranış, her hareket, her amel zulüm, isyan ve cehalet olarak ortaya çıkar ki, o zaman haddi tecavüz başlar. Bu duyguları yok etmek mümkün olmadığına göre, terbiye etmek ve itidal seviyesinde tutmak asıl hedeftir. Bu değerlendirmeden sonra geçmiş milletlere sunulan nimetler ve bu nimetlere karşı yapılan nankörlükleri önemine binaen ve Kur'ân'daki anlatılış yoğunluğuna göre bazılarını ele almaya çalışacağız. [156]
1. Musa (a.s) ve Kavmi
Kur'ân-i Kerim'de en çok ismi zikredilen peygamber Hz. Musa'dır. 136 yerde İsmi geçen Musa (a.s) m çocukluğundan itibaren hayatı, Firavunla mücadelesi ve kavmi ile olan alakası uzun uzadıya anlatılmaktadır.[157]
îsrailoğulları, Hz. Yûsuf (a.s) dan sonra Mısır'da üreyip çoğaldılar. Onlar, Yakub ve Yûsuf (a.s) un şeriatı üzere hareket ediyorlardı. Mısır'ın yerlisi olan kıbt (kıbt, Mısır'ın eski halkına Araplar tarafından verilen ad. Müslümanlıktan sonra Araplaşmış veya dağıtılmıştır) kavmi ise yıldızlara ve putlara tapmakta ve Israiloğullarım küçük görmekteydiler, İsrailoğıılları, kıbt kavminin muamelelerinden ve hükümdarlarının ağır tekliflerinden bezmiş, usanmış idiler. Bu yüzden dedelerinin eski yurtlan olan Kenan diyarına gitmek istemekteydiler. Fakat bir türlü yakalarını Firavun'un pençesinden kurtarıp da Mısır'dan çıkamıyorlardı. İsrailoğuüan, oniki kabile idi ve her kabile Hz. Yakub oğullarından birine mensup idi ve her kabilenin bir reisi vardı. Bunlara "esbât-ı benî îsrail"(îsrailogullarının torunları) denilir ki, Yakub (a.s) un torunları demektir.[158]
îsrailoğulları, dağınık kabileler halinde bulunmakta idiler. Hepsi bir araya geldikleri takdirde önemli bir kuvvet ve güç birliği oluşabilirdi. Fakat bunları toplayacak, bir araya getirecek bir lidere, bir reise ihtiyaçları vardı.
Ancak bu şekilde yek vücut olup kendilerini esaretten kurtarabilirle^-Bunlar sınıf sınıf esir ve amele gibi ayrılmış ağır yapı yapmakta, yıkmakta dağlardan kayalar yontup taşlar taşımakta, kerpiç, kiremit pişirmekte, marangozluk, demircilik ve daha bunlar gibi ağır hizmetlerde çalıştın! m akta ve ağır vergiler altında ezilmekte idiler.[159]
Böyle bir ortamda Israiloğulları hayatlarını sürdürmekte iken bunlardan doğacak bir çocuğun, Firavun'un hükümranlığını yok edeceği hakkında kâhinlerin verdiği bir haber veya bir rüya neticesinde, tsrailogulîarından doğan erkek çocukları Firavun'un emriyle öldürülmeye başlandı. Her semtte bunu icra edecek görevliler, cellatlar tayin edildi. Cellatlar, îsrailo ğullarmm hanelerini dolaşıp yeni doğan erkek çocuklarını Öldürmeye devam ettikleri bir sırada, Hz. Yâkub'un üçüncü oğlu olan Lâvî'nin torunlarından "İmran" isimli zatın sulbünden Hz. Musa dünyaya geldi.[160]
Allah Teâlâ, Hz. Musa'nın annesine oğlunu bir sandığa koyup Nil nehrine bırakmasını emretti. Bu hususu, Kur'ân-i Kerim şöyle dile getirir.
"Musa'nın anasına: Onu emzir, kendisine zarar geleceğinden endişelendiğinde onu denize (Nİl nehrine) bırakıver, hiç korkup kaygılanma, çünkü biz onu sana geri vereceğiz ve onu peygamberlerden biri yapacağız, diye bildirdi." «
Tâ Hâ Sûresi 39. âyette ise bu durum şöyle açıklanır: "Musa'yı sandığa koy; sonra onu denize (Nil'e) bırak; deniz onu kıyıya atsın da, benim düşmanım ve onun düşmanı olan biri onu alsın..."[161]
Musa'nın annesi, Firavun'un, diğer erkek çocukları gibi kendi oğlunu da öldürmesinden endişe ediyordu. Bu sebeple yukarıdaki âyetlerde belirtilen ilâhî işarete uyarak oğlunu denize veya Nil nehrine bıraktı. Karısı Âsiye ile sarayının bahçesinde dolaşan Firavun, suda gördüğü sandığı çıkarttırıp içinde çocuğu görünce şaşırdı. Bu husustaki Kur'ân'm beyanına kulak verelim. "Nihayet Firavun'un ailesi onu yitik çocuk olarak (nehirden) aldı. O, sonunda kendileri için bir düşman ve bir tasa olacaktı. Şüphesiz Firavun ile Hâmân ve askerleri yanlış yolda idiler. Firavun'un karısı (sepetin içinden erkek çocuk çıkınca kocasına): Benim ve senin için göz aydınlığıdır. Onu öldürmeyin, belki bize faydası dokunur, ya da onu evlat ediniriz, dedi. Halbuki onlar (işin sonunu) sezemiyorlardı." [162]
Hz. Musa'nın annesinin yüreğinde yalnızca çocuğunun tasası vardı. Bu Musa'nın ablasına, onun izini takip etmesini istedi. Musa'nın ablasaJıdık i$nde nehirde giden çocuğu uzaktan gözetliyordu, (bkz. Kasas, -0/1O-II) Sandık Firavun'un sarayının önünde durdu. Allah, Hz. Musa'nm, jj&er annelerden süt emmesine müsaade etmedi. Ablasının delaletiyle ilâhî takdirin gereği olarak süt anne sıfatıyla tekrar geri annesine verildi, {bkz. Kasas, 28/ 12-13). Tabiîki bu ilâhî plandan Firavun ve hanedanının haberi yoktu ve ayrıca hanımı Âsiye hariç, kimsenin bilgisi olmadan Musa'yı annesi emziriyor ve sarayda onu büyütüyordu.
Firavun, kendisi için ileride bir düşman ve üzüntü kaynağı olacak çocu-u yetiştiriyor ve terbiye ediyordu. Hatta ileride Musa'nın "Israiloğullarmı bizimle beraber gönder. Biz âlemlerin Rabbinin elçisiyiz." (Şuarâ, 26/16-17) şeklindeki haber Firavun'a ulaştırılınca o: "Biz seni çocukken himayemize alıp büyütmedik mi? Hayatının birçok yıllarını aramızda geçirmedin mi? Sonunda o yaptığın (kötü) işi de yaptın. Sen nankörün birisin." (Şuarâ, 26/18-19) serzenişinde bulunacaktı.
Musa (a.s), yiğitlik çağma erişip olgunlaşmca Allah ona hikmet ve ilim vermiş ve onu peygamber yapmıştır.(bkz. Kasas, 28/14). Ayrıca ona kitabı yani, Tevrati indirerek (İsrâ, 17/2; En'am, 6/154) onu dini tebliğ ile görevlendirmiştir. Musa'nın kıssassmı ve tevhid mücadelesini geniş bir şekilde anlatacak değiliz. Çünkü bu, ayrı bir çalışma konusu olacak kadar geniş ve kapsamlıdır. Bu sebeple bîz, bu kadarıyla iktifa etmek İstiyoruz. [163]
a. Musa (a. s) ın Kavmine Sunulan Nimetler
Kur'ân-ı Kerim, Musa (a.s) m kavmine sunulan nimetleri açık ve seçik olarak zikreder. Çünkü Israiloğullarına ihsan edüen nimetler, hem onların yaşadıkları zamanın insanlarına karşı üstünlüğünü göstermekte, hem de nimetlerle büyük bir imtihana tabi tutulduklarına işaret etmektedir. İsra-iloğullarmin, Firavun'un zulmünden, esaretten, kölelikten ve tahammül edilemez işkence ve eziyetlerden ve en korkuncu olan erkek evlatlarının öldürülmesi gibi belalardan kurtarılması, onlara sunulan en mühim nimetlerdir. Bu durumu Kur'ân şöyle haber vermektedir:
"Firavun, (Mısır) toprağında gerçekten azmış, halkını çeşitli zümrelere bölmüştü. Onlardan bir zümreyi güçsüz buluyor, onların oğullarını boğazlıyor, kızlarını ise sağ bırakıyordu. Çünkü o bozgunculardandı." (Kasas, 28/4)
Âyette sözü geçen topluluk, İsrail oğul] and ir. Kâhinler Firavım'a, lSra iloğullarından doğacak bir çocuğun, kendi saltanatını elinden alacağın, ta cim tahtını yıkacağını söylemişlerdi. Bunun üzerine Firavun, îsraiîoğullan nın yeni doğan çocuklannınm öldürülmesini, kesilmesini, yok edilmesini emretti. Bu durumun, îsraiîoğullan için büyük bir imtihan olduğunu Allah Teâlâ şöyle bildirmektedir: "Hatırlayın ki, sizi, Firavun'un taraftarlarından kurtardık. Çünkü onlar, size azabın en kötüsünü reva görüyorlar, yeni doğan erkek çocuklarınızı kesiyorlar (fenalık için) kızlarınızı hayatta bırakıyorlardı. Aslında o size reva görülenlerde Rabbinizden büyük bir imtihan vardır,"[164]
Böyle büyük bir İmtihanın neticesinde Allah, onları yeryüzünde yerleştirmiş, onları önderler yapmış ve onlara lütuf ve ihsanda bulunmuştur. Sunacağımız şu âyette bu lütuflar açıkça görülmektedir: "Biz ise, o yerde güçsüz düşürülenlere lütufta bulunmak, onları önderler yapmak ve onları (mukaddes topraklara) varis kılmak istiyorduk. Ve o yerde onları hakim kılmak; Firavun ile Hâmân'a ve ordularına, onlardan (îsrailoğullarından gelecek diye) korktukları şeyi göstermek (istiyorduk)" [165]
Cenab-ı Hak, onlar Kıbtîlerin köleleri iken, onlardan peygamberler ve hükümdarlar yapmış ve böyiece onların düşmanlarını helak etmiş, îsrailo-ğullarmı onların yerlerine, yurtlarına ve mallarına varis kılmıştır. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: "işte bu şekilde biz, Israiloğullarını onlara varis kıldık..." (Şuarâ, 42/59). Allah, ayrıca onlara, onların dışında hiçbir ümmete indirmediği büyük kitapları indirmiştir. "Bir zamanlar Musa kavmine şöyle demişti: Ey kavmim! Allah'ın size (lütfettiği) nimetini hatırlayın; zira O, içinizden peygamberler çıkardı ve sizi hükümdarlar kıldı. Âlemlerde hiçbir kimseye vermediğini size verdi."[166] Başka bir âyette Israiloğulla-rının kendi zamanlarındaki bütün âlemlere üstün kılındığı belirtilmekte ve bu nimeti hatırlamaları emredilmektedir. "Ey îsraiîoğullan, size verdiğim nimetimi ve sizi bütün âlemlere üstün tuttuğumu hatırlayın." (Bakara, 2/47, 122)
Râzî'nin beyanına göre, "âlem" lafzından maksat, "sizin zamanınızın âlemlerine üstün tuttum" demek olur. Çünkü bundan sonra meydana gelecek olanlar, şu anda mevcut değildir. Bir şahıs mevcut değilken, âlemlerin topluluğuna dahil değildir. Âlemden olmanın şartı mevcut olmaktır. Bir şey yokken mevcut olamaz. Yok olan bir şey âlemden sayılmaz. Hz. Muhamılıed (a-s), o vakit mevcut degjldi. Bu durumda onların âlemlerin en üstü-ui olmaları, Hz. Muhammed'd^n üstün olmalarını gerekli kılmaz.[167]
Kendi içinden peygamber gönderilen millet, o anda diğer kavimlerden üstündür. Zira Cenab-ı Allah, milletler arasında o kavmi ve onlardan da o peygamberi seçmiştir, içinden peygamber gönderilen milletin bir yönden üstünlüğü vardır, diğer yönden de sorumluluğu daha fazladır.[168]
Musa (a.s), kavminden Allah'tan yardım istemelerini ve sabretmelerini istemiş ve yeryüzünün Allah'a ait olduğunu bildirmiştir, (bkz. A'raf, 7/128) . Bunun üzerine onlar da "Sen bize (Peygamber olarak) gelmeden önce de geldikten sonra da işkence edildik, dediler. (Musa), "umulur ki Rabbiniz düşmanınızı helak eder ve onların yerine sizi yeryüzüne hakim kılar da nasıl hareket edeceğinize bakar dedi." (A'raf, 7/129)
Böylece Hz. Musa istikbalin inanların olacağına işaret etti. Yüce Allah, Firavun ile kavmini suda boğarak bu vadini yerine getirdi. İsrailoğullarmı, onların yurtlarına ve mallarına Davud ve Süleyman (a.s) zamanlarında sahip kıldı. Yuşa b. Nün devrinde Kudüs'ü fethettiler.[169]
Allah, hor görülüp ezilmekte olan Musa (a.s) in kavmini bereketli topraklara yerleştirmiştir. Firavun ve kavminin yapmakta olduklarını ve yetiştirdikleri bahçeleri helak etmiştir (bkz. A'raf, 7/137). Öyle ki, Hz. Musa'nın yönetiminde Mısır'dan Sina yarımadasına geçtiler. Kudüs ve Şam bölgelerini hakimiyetleri altına aldılar. İşte bunlar, Ssrailoğullarma ihsan edilen önemli nimetlerdir.
Allah Teâlâ, Hz.Musa'ya israiloğullarmı geceleyin Mısır'dan çıkarmasını emretti. Bunun üzerine Musa, îsraiîoğullan ile birlikte önlerinde Harun (a.s) olduğu halde geceleyin Mısır'dan hareket etti. Firavun bunu duyar duymaz ordusu ile birlikte onları arkalarından takip etti. îsraiîoğullan, denize ulaşınca, suyun gayet fazla olduğunu gördüler. Birde baktılar ki, Firavun arkalarından takip ediyor. îsraiîoğullan önlerinde deniz, arkalarında Firavun ve ordusunu görünce şaşırıp kaldılar "Ey Musa! Bize va'd ettiğin şeyler nerede kaldı? Nasıl hareket edeceğiz, işte arkamızda Firavun, önümüzde deniz. Firavun bize ulaşırsa, bizi öldürecek, denize girersek boğulacağız" dediler.[170]
Bu durum Kur'an'da şöyle anlatılıyor. "Derken (Firavun ve adamları) gün doğmadan onların ardına düştüler. İki topluluk birbirini görünce, Musa'nın adamları: İşte yakalandık! dediler. Musa: Asla! dedi, Rabbim şüphe siz benimledir, bana yol gösterecektir. Bunun üzerine Musa'ya: Asan ile de nize vur! diye vahyettik. (vurunca deniz ) derhal yarıldı (on iki yol açüdı) her bölük koca bir dağ gibi oldu. Ötekilerini de oraya yaklaştırdık. Musa ve beraberinde buiunanlarm hepsini kurtardık. Sonra ötekilerini suda bos-duk."(Şuarâ, 26/60-66)
Musa (a.s) ve beraberinde bulunan Israiloğulla:mın, Firavun'un elinden kurtuluşunu Kur'ân önemle zikreder ve bunun hatırlanmasını ister. Denizin birbirinden ayrılarak her kabile için yolların açılması, böyle dehşetli bir anda sahile ulaşmaları önemli bir nimettir. Arkalarında Firavun ve ordusu, önlerinde ise denizin bulunduğu, arkalarına dönseler düşmanın yetişip en şiddetli bir azap ile kendilerini yok edeceği, ileri gitseler boğulacakları böyle bir ortamdan, Allah Teâlâ onları denizi yararak kurtarmıştır. Bundan daha büyük bir bahtiyarlık, bundan daha büyük bir sevinç olamaz. Allah, onlara hususî olarak böylesi muazzam bir nimet ve parlak bir mucize vermiştir. Onlar, ayrıca, Hak Teâlâ'nm, düşmanlarını helak ettiğini göz-leriyie görme mutluluğuna nail olmuşlardır. Böyle bir beladan kurtulmak, onların, tarifi mümkün olmayan bir sevinci tatmalarına vesile olmuştur. Allah, Firavun ve avânesini boğmak suretiyle, Israiloğullanm onların şerrinden, zulmünden ve baskısından kurtarmıştır. Kur'ân bu hadisenin hatırlanmasını ve bundan öğüt alınmasını önemle duyurur.
"Hem hatırlayın o zamanı ki, hani sizin (geçmeniz) için denizi yarmış, böylece sizi kutarıp, Firavun'un hanedanını, sizin gözleriniz Önünde (suda) boğmuştuk" (Bakara, 2/50). Âyette "sizin gözlerinizin önünde" tabiri önemli bir hususa işaret etmektedir. Yıllarca, insanın canına, malına, namusuna, şeref ve haysiyetine musallat olmuş bir düşmanın gözler önünde heiak olması, yok olması ve ölmesi kadar kişiyi sevince boğan bir hadise yoktur. Hele heie böyle ilahlık iddiasında bulunarak haddi aşan Firavun gibi bir düşmanın, zulüm ortaklarıyla birlikte helak edilmesi gerçekten sevinilecek bir durum değil de nedir? işte Allah'ın, îsrailoğuilarma böyle bir j zevki tattırması, onlar için bir lütuf ve ihsan olmuşutur.
Musa (a.s) nm kavmine sunulan önemli nimetlerden biri de kabile ade-dince kuru bir taştan on iki kaynağın fışkırırı asıdır. Herkesin suya muhtaç j olduğu bir zamanda, çöl gibi suyun hasretinin çekildiği bir yerde pınarların j şarıl şarıl akması kadar insanın gönlünü ferahlatacak ve insanı mutlu kılacak bir nimet yoktur. Bu muazzam nimeti Kur'ân şöyie haber vermektedir: "fvlusa (çölde) kavmi için su istemişti de biz ona: Değneğinle taşa vur! de-miştîk. Derhal (taştan) oniki kaynak fışkırdi. Her bölük, içeceği kaynağı bildi. (Onlara:) Allah'ın rızkından yeyin, için, sakın yeryüzünde bozgunculuk etmeyin, dedik." (Bakara, 2/60)
Asanın ve taşın hakikatlerini tayin ile meşgul olmaksızın âyetten şunu anlamak mümkündür. Cenab-ı Hak burada hayatın mayası ve büyük bir dünya nimeti ile, hidayet sermayesi olan büyük bir rahmanı mucizeyi anmış ve hatırlatmıştır. Hz. Musa, susuzluktan ve kuraklıktan yanıp kavrulan kavmi için Allah Teâlâ'dan su istiyor, yağmur duasına çıkıyor. Allah da bu duayı kabul ediyor ve istenilenden daha büyük harikulade bir nimet ihsan ediyor. Gelip geçici bir yağmur yerine, Israiloğullarmm oniki boyundan herbirine mahsus ayrı ayrı oniki pınar fışkırtıyor ve bunları yüce varlığına ve ilâhi inayetine açık bir belge bahşediyor. Kendilerine verilen suyun süreklilik arz etmesi, tasavvuru mümkün olmayan değerli bir nimettir.[171]
Kızgın çöl ortasında suyun yanında, gölgeninde önemli bir nimet olduğu ortadadır. Kavurucu, yakıcı bir sıcak altında insanın en fazla muhtaç olduğu hususlardan birisi de başını saklayacağı bir gölgenin, bir meskenin olmasıdır. Allah Teâlâ, bu noktada da Israiloğullarma büyük bir ihsanda bulunmuştur. Bu lütfü Kur'ân şöyle haber veriyor: "Biz Israiloğullanm oymaklar halinde on iki kabileye ayırdık. Kavmi kendisinden su isteyince, Musa'ya, "asanı taşa vur" diye vahyettik. Derhal ondan oniki pınar fışkırdı. Her kabile içeceği yeri belledi. Sonra üzerlerine bulutlu gölge yaptık, onlara kudret helvası ve bıldırcın etini indirdik."[172]
Bakara Sûresi 57. âyette de zikredilen gölge, kudret helvası ve bıldırcın eti gibi Israiloğullarma ikram edilen ilâhî nimetler, onlara verilen değer ve kıymeti de göstermektedir. Allah Teâlâ'nm, İsrailoğuİlarını Firavun'un soyundan kurtarması, onların saçlarının dağılmaması ve elbiselerinin eskimemesi, su istedikleri zaman su veren, suya ihtiyaçları olmadığı zaman, yukarıya kaldırıldığında suyu kesilen, geceleyin aydınlatan, demet halinde bir ışık saçan taşı vermesi gibi hususlar, Israiloğullarma vermiş olduğu nimetlerdendir.[173]
Her şeyden önce Musa (a.s) in bir kitapla onlara peygamber olarak gönderilmesi ve o kitabın onlara hidayet kaynağı olması en başta gelen nimetlerdendir. Nimetleri sayıp serdetmeyi daha fazla uzatmak istemiyoruz. Zira
her nimeti gözler önüne serip saymak oldukça güçtür. Bu sebeple biz bu L-darıyla yetinmek istiyoruz. [174]
b. Musa (a.s) in Kavminin Nankörlük Etmeleri
Zulüm, işkence, haksızlık, can, namus ve mal emniyetini tehdit gibi bas kalarınm hakkına tecavüz ve kısaca insanlık onurunu zedeleyen ve ayaklar altına alan her türlü hareket ve eylem, asla karşılıksız kalmaz. Eninde sonunda gücüne, kuvvetine, makam ve şöhretine, varlığına ve zenginliğine güvenerek zulmeden kimseler hüsrana uğramış ve hak ettikleri cezalan bulmuşlardır.
Israiloğullarına her türlü işkenceyi ve eziyeti reva gören Firavun, bütün bunların yanında ve belki de en korkuncu olan erkek çocuklarının kesiîme-si, öldürülmesi emrini vermesiydi. Bu korkunç zulüm neticesinde onun, 990.000 erkek çocuğunu öldürttüğü söylenmektedir, Allah, zalimlerin yaptıklarından asla habersiz değildir (bkz. İbrahim, 14/42). Firavun ve adamları, uyguladıkları zulmün neticesinde denizde boğularak yaptıkları yanlarında kâr kalmamıştır, (bkz. A'raf, 7/130-136)
Musa (a.s)'ın kavmi ise, Firavun ve takımının zulmünden ve denizde boğulmaktan kurtarılmışlardır. Her türlü baskıdan kurtarılan bu insanlar, Allah Teâlâ'nm kendilerine sunduğu bu ihsanlara karşı şükredip O'nun vahdaniyetini ve rubûbiyyetini kabul edecekleri yerde, Kur'ân'm ifade ettiği en büyük günah sayılan şirkin yolunu tutarak o korkunç nankörlüklerini sergilemişlerdir. Kur'ân, onların bu seviyesizliklerini ve sapıklıklarını şöyle anlatmaktadır. "Israiloğullarım denizden geçirdik, orada kendilerine mahsus bir takım putlara tapan bir kavme rastladılar. Bunun üzerine: Ey Musa! Onların tanrıları gibi sen de bizim için bir tanrı yap! dediler. Musa: Gerçekten siz cahil bir topluluksunuz" dedi (A'raf, 7/138)
İsraiîoğullan, denizi geçtikten sonra buzağıya tapan Amelika kavmine rastladılar. Musa (a.s) dan, onların tanrıları gibi bir tanrı yapmasını istediler. Hz. Musa, onların bu çirkin teklifini reddetti ve onları cahil, ahmak ve bilgisizlikle suçladı. Gerçekten koskocaman deryada, kabile adedince kendilerine açılan caddede yürümeleri, öbür taraftan Firavun ve tebasmın boğularak can vermelerini hatırlamamak, yok saymak ve ilgisiz kalmak kadar basiretsiz bir davranış olama/,. Musa (a.s), böylesi kaba ve küstah tavırlar karşısında onlara nezaket ve zerafetle şu cevabı verdi. "Musa dediki: Allah emlere üstün kılmışken ben size Allah'tan başka bir tanrı mı araya-y'ımr(AVaf, 7/140)
Allah onlara, başkalarına vermediği bir nimet vermiştir. Bunu onlara Allah'tan başka kim verebilir? Allah'ın bu nimetlerine karşı nankörlük edip başka ilâh aramaya kalkışmaları ne büyük bir cehalet, ne büyük bir gaflettir, îsrailoğullarına hatırlatılan nimetler ve onların bu nimetlere karşı takındıkları tavırları, Kur'ân'm şu ifadeleri ile anlatılmaktadır:
"Hatırlayın ki, size işkencenin en kötüsünü yapan Firavun'un adamlarından sizi kurtardık. Onlar, oğullarınızı öldürüyorlar, kadınlarınızı sağ bırakıyorlardı. İşte bunda size Rabbiniz tarafından büyük bir imtihan vardır."[175]"Ey israiîoğullan! Sizi düşmanlarınızdan kurtardık; Tur'un sağ tarafına ( gelmeniz için ) size vâde tanıdık ve size kudret helvası ile bıldırcın eti lütfettik. Size rızık olarak verdiklerimizin temiz olanlarından yeyiniz, bu hususta taşkınlık ve nankörlük etmeyiniz..." [176]
Firavun ve adamları tarafından kendilerine yapılan korkunç işkence ve baskılardan Allah'ın emriyle onları kurtarmaya çalışan Hz. Musa'nın, kısa bir müddet aralarından ayrılmasını fırsat bilerek buzağıya tapmaları, onların ne derece nankör olduklarını ortaya sermektedir. Halbuki Musa (a.s), Allah'ın kendisine va'd ettiği kitabı (Tevratı) almak üzere ilâhî huzura çıkmış ve bu esnada Tevratm nüzulü ve kelam olayı vuku bulmuştur. Kur'ân'm bu husustaki haberi şöyledir. "(Allah) Ey Musa! dedi, ben risâletimle (sana verdiğim görevlerle) ve sözlerimle seni insanların başına seçtim. Sana verdiğimi al ve şükredenlerden ol." [177]
Firavun ve yandaşlarının akla gelmez bunca işkencelerinden sonra, Musa (a.s) in ve onun zatında İsrailoğullarmm kavuştuğu bu risâlet nimetine şükredilmez de ne yapılır? Onlar bununla büyük bir nimete, dünya ve âhire tte onları mutlu kılacak ilâhî prensiplere kavuşmuşlardır. Allah onlara, din İle ilgili meseleleri ve toplumun ıslahı için gerekli her türlü kuralları muhtevi olan levhaları vermiştir (bkz. A'raf,7/145). Buna rağmen onlar, doğru istikametten sapmışlardır. Kur'ân'm ifadesiyle imtihanı başaramamışlardır. Allah, onların imtihana tabi tutulduğunu şöyle beyan etmektedir: "Allah buyurdu: Senden sonra biz kavmini (Harun ile kalan İsrailoğul-larını) imtihan ettik ve Sâmiri onları yoldan çıkardı."[178]
Sâmirî, îsrailogullarmdan Sâmire kabilesine mensup birisidir. Münafık olduğu rivayet edilmektedir. Hazin'in belirttiğine göre, kıbtîlerden olup Hz. Musa'nın komşusu idi ve Musa'ya inanmıştı.[179] Bu şahıs, Hz. Musa Tûr-i c-nâ'ya ilâhî emirler almaya gidince (bkz. Tâ-Hâ, 20/83-84) altından yant -bir buzağı heykelini getirir. "Bu sizin ilahınızdır. Musa, bunu unuttu. O linceye kadar buna tapının" der. Hz. Musa nm Tûr'a giderken kendi yeri bıraktığı kardeşi Harun (a.s), o kadar uğraşmasına rağmen buna mani o]a m az. Kur'ân'm bu konudaki beyanı şöyledir.
"Bu adam, onlar için, böğürebilen bir buzağı heykeli icad etti. Bunun üzerine: İşte dediler, bu, sizin de, Musa'nın da tannsıdır. Fakat onu unuttu Hakikaten Harun, onlara daha Önce: Ey Kavmim! demişti, siz bunun yüzünden sadece fitneye uğradınız. Sizin Rabbiniz şüphesiz çok merhametli olan Allah'tır. Şu halde bana uyunuz ve emrime itaat ediniz. Onlar: Biz, dediler, Musa aramıza dönünceye kadar buna tapmaktan asla vazgeçmeyeceğiz."[180]
A'raf Sûresinin 48. Âyetinde ise, bu konu şöyle anlatılmaktadır. "(Tur'a giden) Musa'nın arkasından kavmi, zinet takımlarından, böğürebilen bir buzağı heykelini (tanrı) edindiler. Görmediler mi ki o, onlarla ne konuşuyor ne de onlara yol gösteriyor? Onu (tanrı olarak) benimsediler ve zalim oldular." Bakara Sûresinin 51. Âyetinde de "Musa'ya kırk gece (vahyetmek üzere) söz vermiştik. Sonra haksızlık ederek buzağıyı (tanrı) edindiniz"bu-yurıılm aktadır.
Görüldüğü gibi, yukarıdaki âyetlerde îsrailoğullannın haksızlık ettiği ve zalim oldukları beyan edilmektedir. Kendi kendilerine zulmetmeleri ve gerçeğe kulak tıkamaları, Musa (a.s) in verdiği bilgilerden gafil olmaları, onların karakterlerini ve kadir bilmezliklerini ortaya koymaktadır. Merhum El-mahl'ının dediği gibi, Musa (a.s) m onları denizden geçirmesinden sonra Tûr'da ilâhî emre uygun olarak çile çıkarırken onlar buzağıya tapmaya başlamışlardır kİ, ne kadar haksız ve nankörce bir tutumdur.[181]
Hz. Musa, ilâhî emirleri alıp Tûr'dan dönünce, kavminin bu durumuna çok üzülmüş, onları kızgın ve öfkeli bir şekilde uyarmış, onlara Allah'ın va'dini hatırlatmış ve bu arada kardeşi Harun'un saçını sakalını çekerek onu azarlamıştı. Kur'ân'nm bu konudaki açıklaması şöyledir: "Musa, kızgın ve üzgün bir halde kavmine dönünce: Benden sonra arkamdan ne kötü işler yapmışsınız! Rabbinizin emrini (beklemeyip) acele mi ettiniz?" dedi. Tevrat levhalarını yere attı ve kardeşinin (Harun'nun) başını tutup kendisine doğru çekmeye başladı, (Kardeşi): "Anamın oğlu! Bu kavim beni cidden ( »ördüler ve nerede ise beni öldüreceklerdi. Sen de düşmanları bana j,ayıi
irİürme ve beni bu zalim kavimle beraber tutma!" dedi.[182] V Tâ Hâ Sûresinde ise bu hadise şöyle anlatılır: "Bunun üzerine Musa, öf-. ı; Ve üzüntülü olarak kavmine döndü. Ey kavmim! dedi, Rabbiniz size gü-ı kjr vaadde bulunmamış mıydı? Şu halde size zaman mı çok geldi, yoksa •istünüze Rabbinizin gazabının inmesini mi istediniz ki, bana olan vadinizden döndünüz?" (Tâ Hâ, 20/86)
Âyette geçen vaadden murat, içinde hidayet ve nurun bulunduğu Tevrat'ı. Allah Teâîâ'nm onlara vermesidir.[183] İbn Kesîr'e göre, Musa (a.s) nm dili ile Allah'ın onlara vaad ettiği, dünya ve âhiretin her hayrını kapsar. Ayrıca, Allah Teâlâ'nın düşmanlarına karşı yardımı ve onları galip kılması ve onların nezdinde bulunan diğer nimetleri gibi, neticesi güzel olan şeyler de bunun içine girer.[184]
İsrailoğullan, buzağıya tapdıklarına pişman oldukları için Allah Teâlâ, Hz. Musa'ya kavmini temsilen yetmiş kişi seçerek huzuruna getirmesini ve hep beraber tevbe etmelerini emretmiştir.[185] Kur'ân-ı Kerim bunu şöyle dile getirmektedir. "Musa tayin ettiğimiz vakitte kavminden yetmiş adamı seçti. Onları o müthiş deprem yakalayınca Musa dedi kİ: "Ey Rabbim! Di-leseydin onları da beni de daha önce helak ederdin. İçimizden bir takım beyinsizlerin işlediği (günah) yüzünden hepimizi helak edecek misin?..." [186]
Musa (a.s) nm kavmi öyle nankör bir kavim idi ki, bunca geçen hadiseden ibret almamış ve kendilerine sunulan nimetlerin kadrini bilmemişler-dir. Hz, Musa'nın kavmini temsilen seçip Allah'ın huzuruna götürdüğü kimseler, Allah ile kendi arasındaki konuşmayı işitince onunla yetinmediler ve: "Ey Musa, Allah'ı açıkça görmedikçe sana asla inanmayacağız" (Bakara, 2/55) dediler. Bunun üzerine orada şiddetli bir deprem oldu ve bayılıp düştüler. Hz. Musa, Allah'a yalvardı da bu âfet kaldırıldı.[187]
Elmalı'h bu küstahlığı şöyle değerlendirmektedir. "Bu kadar gerçekleşmiş nimetlerden sonra "Allah'ı görmeden sana inanmayız" diye Hz. Musa'ya isyan etmek ne büyük bir küfür ve nankörlüktür. Bütün gördükleri nimetler ve harikalar, akıl yürütmelerine kafi gelmemiş, böylece nankörce bir tutumla, olmayacak hayellere saplanıp kalmışlardır."[188]
Kudret helvası ve bıldırcın eti gibi latif nimetler ve ferah gölgeler altında hayatlarını geçiren İsrailogulları, tarihte belki de eşi görülmemiş kıymet bilmez, kadirbilmez, hatır tanımaz nankör bir kavim olarak yerini almışlardır. Bu derece kıymetli, mühim nimetlere karşı şükredip sabredecekleri v de, nankör bir topluluk olmalarının neticesi olarak şu isteklerde bulunumlardır.
"Hani siz (verilen nimetlere karşılık): Ey Musa! Bir tek yemekle yetine meyiz; bizim için Rabbine dua et de yerin bitirdiği şeylerden, sebzesinden hıyarından, sarımsağından, mercimeğinden, soğanından bize çıkar, dediniz. Musa ise: Daha iyiyi daha kötü İle değiştirmek mi istiyorsunuz? O halde şehre inin. Zira İstekleriniz sizin için orada var dedi..."(Bakara, 2/ 61)
Bu âyetler, îsrailogullarınm nankör bir millet olduklarını tartışmasız bir şekilde ortaya koymaktadır. Merhum Elmalı'lınm belirttiği gibi, bunların hepsi bu karakterde değillerdi elbette. İçlerinden bazıları böyle davrandı.[189] Bunu yapanlar bir grupta olabilir. Fakat Kur'ân'm genel muhtevası İçinde, İsrailoğullarının davranış ve tutumlarını incelediğimizde, umumi manada bunların nankör bir millet olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü İsrailoğulları, her peygambere karşı nankör ve hoyratça davranmışlardır. [190]
2. Hûd ( a.s ) ve Kavmi
Hûd (a. s), Erfahşiz oğiu Salih'in oğludur. Erfahşiz ise, Nuh'un oğlu Şam'ın oğludur. Hûd fa.s) Âd kabilesine mensuptu. Âd, Avs'm oğludur. Avs, Nuh'un oğiu Şam'ın oğludur. Bunlar, bir Arap kabilesi oiup Ahkâf denen dağlık bölgede otururlardı. Burası denize doğru uzanan ve Sahr adıyla isimlendirilen bir yer olup Yemen'de Umman ile Hadramut arasındadır. Ahkâf in, Umman ile Hadramut (Hadr Mevt) arasında kumluk bir yer olduğu söylenmektedir. Ahkâf, kumluk tepeler demektir. Tufandan sonra Yemen diyarında, Hadramut civarında Ahkâf denilen yerde Âd kavmi zuhur etmiştir.[191]
Âd kavmi, bulundukları çevreyi imar ettiler ve güzel binalar yaptılar. Hz. Nuh ve onunla birlikte gemide bulunanlar için gerçek manasıyla yaşanan felaket, onların çocukları için tarih değerinde idi. Hz. Nuh'un torunlarından Âd'm soyundan gelen ve bu sebeple "Âd kavmi" ve "Âd-ı Ûlâ" diye bilinen bu kavim (bkz. Necm, 53/9), daha önceki kavimler gibi putlara tapmaya başladılar ve doğru yoldan saptılar. Bunlar Hadramut şehrinin kuzeyine yerleşmişlerdi. Bulundukları yerlere Ahkâf adı veriliyordu. Cenab-ı Hak, onlara Hûd'u gönderdi. İçlerinden pek azı iman etti ve çoğu şirke sapnliiı. Bu kavm, bulundukları toprakların tümünde, kötülük ve günah işlenişler ve Allah'ın kendilerine verdiği kuvvet üstünlüğü iie oraların halkım ezmişle1" ve zulmetmişlerdi. Bunlar Allah'ı bırakıp putlara tapan bir topluluktu.[192]
Allah, onlara Hûd (a.s) ı peygamber olarak göndermiştir. Hâzin'in belirttiğine göre, Hz. Hûd, nesep yönünden onların en vasatı ve makam yönünden en şereflisi idi.[193]
Kur'ân-ı Kerim'de kardeşleri Hûd (a.s) in Âd kavmine peygamber olarak gönderildiği beyan edilmektedir. " Âd kavmine kardeşleri Hûd'u (gönderdik). O dedi ki: "Ey kavmim! Allah'a kulluk edin; sizin O'ndan başka tanrınız yoktur."[194]
Mü festirler âyette geçen "kardeşleri" tabiri ile dinî kardeşliğin kasdedil-diğinde ittifak etmişlerdir. Ancak akrabalık yönünden kardeş olup olmadığı hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bazı müfessirlere göre Hûd, kabileden biriydi. Bazıları da Âdem oğlundan ve kendi cinslerinden biriydi, melekler cinsinden değildi, diye tefsir etmişlerdir. Bazıları, "kardeşleri"nden maksat, onların peygamberleri ve arkadaşlarıdır. Araplar, bir kavmin arkadaşı tabirini, kardeşi ifadesiyle anarlar.[195]
Bu tabir, onlara kendi cinsinden bir peygamber gönderildiğine de işaret etmektedir. Zİra kendi cinslerinden onlara bir peygamberin gönderilmesi, onlara bîr rahmet ve lütuftur. Bu sayede o peygamberin sözünü anlamaları, onunla ünsiyet kurmaları ve onun davranışlarına muttali olmaları mümkün olur ki, bu da ayrı bir nimettir. [196]
a. Hûd (a.s) in Kavmine Sunulan Nimetler
Bir milletin, bir topluluğun kendi içinden peygamber gönderilmesi, o toplum için bir şeref kaynağı ve bir iftihar vesilesidir. Peygamber, Allah tarafından gönderilen üstün bir şahsiyetin temsilcisi ve Allah'ın emirlerini Allah adına tebliğ eden bir mübelliğdir. Dolayısıyla peygamberin vakar ve şahsiyeti, ahlak ve fazileti, izzet ve şerefi ilâhî menşelidir, yani onun terbiyecisi Allah'tır. Bu sebeple Allah Teâlâ'nm, bir toplumun içinden peygamber göndermesi, o toplumun da değerini, hatırını ve diğer toplumlar nezdindeki kıymet ve İtibarını artırmaktadır. Hûd (a.s) m nübüvveti, onlar için bir lütuftur. Hiç zahmet çekmeden, yorulmadan , masraflara katlanmadan aralarında Allah namına hareket eden bir aydınlatıcı ve onlara kulluk görevin' hatırlatıcı bir rehberin olması ve ona ulaşabilmeleri bir nimettir.
Kur'ân'nm "kardeşleri" sözü ile Hûd (a.s) m peygamber gÖnderildiğine işaret etmesi, bu nimetin letafet ve zevkine işaret etmektedir. Hûd (a.s) a öncelikle karşı çıkanlar kavminin ileri gelenleri olmuştur. Bu durumu Kur'ân açık bir şekilde ifade eder. "Kavminden ileri gelen kafirler dediler ki-Biz seni kesinlikle bir beyinsizlik içinde görüyoruz ve gerçekten seni yalancılardan sanıyoruz. Ey kavmim! dedi, ben beyinsiz değilim; fakat ben âlemlerin Rabbinin gönderdiği bir elçiyim. Size Rabbimin vahyettiklerini duyuruyorum ve ben sizin için güvenilir bir öğütçüyüm." [197]
Hûd (a.s), Allah tarafından kendisine vahye dilenleri onlara duyurma görevini aldığını ve bir nasihatçi olduğunu ve akılsız olmadığını vurguladıktan sonra, Allah'ın kendilerine olan nimet ve ihsanlarını hatırlatmak ve kendilerini uyarmak için bir kişinin gönderilmesine hayret etmelerinin mantıksızlığına işaret etmektedir. "Sizi uyarmak için içinizden bir adam vasıtasıyla Rabbinizden bir zikir (kitap) gelmesine şaştınız mı? Düşünün ki O sizî, Nuh kavminden sonra onların yerine getirdi ve yaratılışta sizi onlardan üstün kıldı. O halde Allah'ın nimetlerini hatırlayın ki, kurtuluşa eresiniz."[198]
Fahruddin Râzî, hulefâ, haiâif ve halife kelimelerinin birçok yerde geçtiğini, bundan maksadın ise, rağbeti ve muhabbeti gerektiren ve nefreti yok eden büyük nimetlerin hatırlanması anlammda olduğunu belirtir ve Hûd (a.s) m, bu âyette ihsan edilen iki nimetten bahsettiğini ifade eder. Birincisi, Allah onları, Nuh (a.s) m kavminden sonra onların yerlerine, evlerine, mallarına ve bunlara bağlı olan menfaatlere, fayda ve kazançlara mirasçı kılarak halifeler yapmıştır. İkinci nimet ise, âyette geçen "ziyâde" kelimesi, alışılagelmişin aksine büyük bir ziyadeliğin varlığını İfade eder. Aksi takdirde, in'am çevresinde zikredilen böyle bir ziyadeliğin tahsisinde bir fayda olmazdı. "Yaratılışta sizi onlardan üstün kıldık" ifadesinde de müfessİrler ihtilaf etmişlerdir. Kİmi müfessİrler, bir insanın, elini kaldırdığı zaman ulaşabileceği miktar kadar boylarının uzun olduğunu ve bu vasıflarıyla kendi zamanlarında yaşayan insanlara üstün kılındıklarını belirtmişler; kimileri de, kuvvet, şiddet ve güç bakımından birbirlerine müşterek olan bir kavimden olmaları, birbirlerini sevmeleri, birbirlerine yardım etmeleri, aralarındaki adavet ve husumeti gidermeleri şeklinde anlamışlardır.[199]
Kısacası Allah onları, yaşadıkları dönemde, diğer insanlara nazaran daha güçlü, kuvvetli, akıllı, sağlıklı ve becerikli yaratmıştır. Bu durum onlar ;cİn en önemli nimettir. Zira bunlar olmadan diğer nimetlere ulaşmak mümkün olmadığı gibi, ulaşılsa bile tadı ve zevki olmazdı.
Hûd (a.s), kendisinin güvenilir bir elçi olduğunu, Allah'a karşı gelmekten sakınmalarını ve kendisine itaat etmelerini ve kendisine vahyedilenleri tebliğinden dolayı hiçbir ücret istemediğini belirttikten ve zorbalar gibi hareket etmemelerini tenbih ettikten sonra (bkz. Şûra, 26/ 125-130) onlara ilâhî nimetleri hatırlatarak şöyle diyor: "Artık Allah'tan korkun ve bana itaat edin. Bildiğiniz şeyleri size veren, size davarlar, oğullar, bağlar, pınarlar ihsan eden (Allah'a karşı gelmek) den sakının." [200]
Bu âyetlerde onlara, faydalandıkları, birbirleriyle yarışa katıldıkları Allah'ın nimetleri hatırlatılmaktadır. Buna karşılıkta onlardan beklenen, bu nimetleri hatırlayıp Allah'a itaat etmeleri ve şükretmeleri, verilen bu nimetlerin ellerinden bir gün çıkacağını ve alınacağını düşünerek hareket etmeleri gerektiği vurgulanmaktadır. Âyetlerde sayılan nimetler, insanın mutluluğunu, saadet ve huzurunu sağlayan nimetlerdir. İnsanların, bunlardan azade kalması mümkün değildir. Bu nimetleri elinde bulundurmak şöyle dursun, sayılıp sıralanmaları bile insanın kulağını ve gönlünü okşuyor, hayal dünyasını alabildiğine süslüyor ve tatlı bir özlemi çağırıştırıyor. işte Hûd (a.s) m kavmine, hayal âlemi ile gerçek âlemin aynı anda yaşanmasını sağlayan nimetlerin ihsan edildiği ifade ediliyor ve karşılığında itaat ve şükür isteniyor.
Hûd (a.s) in kavminin varlık ve servet sahibi olduğunu ve bunlarla sefahate daldıklarını şu âyetten anlamak mümkündür. "Sizler her yüksek yere bir alamet dikerek eğleniyorsunuz"(Şuarâ, 26/128). Âyette geçen "ri' kelimesi uzaktan görülebilen yüksekçe yere denir.[201] Yerden yüksekçe yapılmış olan şeye de denir. Dağ anlamı da verilmiştir.[202]
"Ri'" kelimesi, günümüzde yapılan yüksek kuleler anlammda da olabilir. Bu kuleler, gözetleme, uçuş, turizm ve savunma gibi amaçlar çerçevesinde kullanılmaktadır. Kimi devletler yüksek kuleleri ile meşhurdurlar. Hatta yüksek kuleler ve binalar teknolojik gelişmişliğin bir alameti olarak kabul edilmektedir. Âyetten de anlaşılacağı üzere, Hûd (a. s) m kavmi bu alanda kendisini göstermiş varlık ve servet sahibi bir millettir.
"Ri' " kelimesi, yol manasına da gelmektedir. Bu kavim, her yol üzerine bir alamet dikmekteydi. Bunların bina ettiği şeyler hakkında tefsirlerde, guvercin kuleleri, gelip geçenlerle eğlenmek için yapılmış yüksek binalar, tepelere dikilen abideler, övündükleri köşkler gibi açıklamalarla karşılaşmaklayız. Onlar, ihtişam ve şanlarının göstergesi olarak kule dikmekteydiler Sırf servet ve gücünü göstermek için bu yüksek binaları inşa ediyorlardı[203]
Merhum Seyyid Kutub'un belirttiği gibi onlar, son derece yüksek binalar yapmışlardır. Bu binalar uzaktan bakan bir kimseye bir alamet şeklinde gözükürdü. Maksat, zenginliklerini ve hünerlerini ortaya koymak suretiyle birbirlerine karşı övünmektir. Bundan dolayı da yaptıkları iş "abes" olarak vasıflandırılmıştır. O kuleler gibi binaları, gelip geçenlere bir yol gösterici ve yönlerini bulmaya yardımcı alametler olarak yapmış olsalardı "boş şeylerle iştigal ediyorsunuz" denilmezdi.[204]
Ahkâf Sûresinin 26. Âyetinde Hûd (a.s) m kavmine geniş imkan, servet ve kudretlerin verildiği ifade edilmektedir. "Andolsun ki, onlara da size vermediğimiz kudret ve serveti vermiştik. Kendilerine kulaklar, gözler ve kalpler vermiştik. Fakat kulakları, gözleri ve kalpleri kendilerine bir fayda sağlamadı..." Allah, onlara Mekke kafirlerine vermediği gücü, serveti, bilgiyi ve çeşitli faydalı şeyleri vermiştir. Ama onlar, duygu, bilgi ve idrak vasıtaları olan kalplerini, gözlerini, kulaklarını Allah'ı tanımak ve O'nun nimetlerini itiraf etmek için kullanmamışlardır.[205]
Âd kavmi, büyük ve görkemli köşkler yapmışlardır. Bütün bunların ötesinde Allah, onların vücutlarına da güç ve kuvvet vermiştir. Mesut ve mutlu bir halde bağ ve bahçelerinin, köşk ve saraylarının arasında dönüp dolaşmışlar, saadet, emniyet, bolluk ve zevk içinde yaşamaktan başka bir ideal tanımamışlardır. [206]
b. Hûd (a. s) in Kavminin Nankörlük Etmeleri
Âd kavmine sunulan nimetleri izah ederken onların yüksek yüksek binalar ve kuleler inşa ettirdiklerini ifade etmiş ve hatta bu konuda bir âyet serdetmiştik {Şuarâ, 42/128). Ceial Yıldırım'm ifade ettiği gibi, Âd kavmi, bir zamanlar saray gibi evler, herkül misali putlarla haşır neşir olurlarken, mâlî ve fizikî güçlerini zulüm ve haksızlıkta; zayıfları, fakirleri küçük görüp onları horlamakta kullanıyorlardı. Oysa sınıf farkı meydana getirip şeref ve haysiyeti, büyüklük ve üstünlüğü bu iki kaba güçte aramak hiçbir millete şeref ve mutluluk, huzur ve güven sağlamamış, üsteük yıkılıp yok olmasını hızlandırmıştır. O bakımdan azıp sapıtan, hak ve hukuk tanımayan bu kavnıc Hûd (a.s) peygamber gönderilmiş, fakat sonuç dış görünüşü itibari İîe hiçbir zaman istenilen çizgiye getirilememiştir.[207]
Hûd kavmi, hakkı kabul etmeyip zorbalıklarına devam eltiler. Onların bu yönünü Kıır'ân şöyle beyan eder. "Yakaladığınız zaman, zorbalar gibi mi yakalıyorsunuz?"[208]
Allah'ın kendilerine lütfettiği nimet ve imkanları zorbalık, zulüm ve kaba kuvvete vasıta yapmak ne büyük haksızlık ve nankörlüktür. Hûd (a.s) onlar için paha biçilmez bir nimetti. Onun getirdiği prensiplere kulak verdikleri takdirde hem dünyada hem de âhirette saadete erecek, Allah'ın rahmetine ulaşacak ve rızasına nai! olacaklardı. Ancak onlar, sadece kendilerini düşünüyor, kendilerini beğeniyor, kendi heva ve isteklerine aykırı olan her şeyi yanlış sayıyorlardı. Başkalarının haklarına ve hürriyetlerine tecavüz etmeyi kendileri İçin bir hak sanmakta İdiler. Davet edilen yol ne derece mükemmel olursa olsun düşünmeden ve değerlendirme yapmadan reddetme yoluna baş vurmuşlardı. Kur'ân bu konuyu şöyle ifade eder: "{Onlar) şöyle derler: Sen öğüt versen de, vermesen de bizce birdir."(Şuarâ, 26/136-138)
Allah Teâlâ, Âd kavmine, yaşadıkları bölgeye göre bol ve cömertçe nimetler verdiğini Şuarâ Sûresinin 131-134 âyetlerinde beyan etmektedir. Ayrıca Hûd (a.s) in kavminin, kendilerine ikram edilen nimetlerin değerini, kıymetini, nimeti verenin kudret ve saltanatını takdir edemediklerini, Şuarâ Sûresinin 136. âyeti ve devamı anlatmaktadır.
A'raf Sûresinde Âd kavminin bedensel yapıları itibariyle boylu, güçlü ve kuvvetli oldukları, Nuh kavminin yok edilmesinden sonra yerlerine bunların getirildiği ve birçok ilâhî nimet kapılarının kendilerine açıldığı belirtilmektedir. (bkz.A'raf, 7/69). Şuarâ Sûresinde ise, onlara verilen nimetlerin önemli bir kısmı açıklanmış, kaba kuvvetlerini kötü yolda kullandıkları "batş" tabiriyle anlatılmış, maddi ve manevî güçlerinin tamamını sağlam saraylar, yüksekçe binalar ve benzeri sahalarda harcadıkları; dünya hayatından başka bir hayata İnanmadıkları açıklanmıştır.[209] (bkz. Şuarâ, 26/ 123-140)
Âd kavminin fiziksel yapılan itibariyle güçlü, becerikli, sanatkar bir kavim oldukları nakledilmektedir. Bundan dolayı muhteşem eserler meydana getirdiklerini söyleyebiliriz. Bununla beraber, inkar, azgınlık, haksızlık, zulüm ve nankörlükte ileri gittikleri anlaşılmaktadır. İnadın, cehaletin, şımarıklığın hakim olduğu bu toplumun, hiç düşünmeden, araştırmadan, inka ra kalkışmaları ne müthiş bir nankörlüktür. Gerek maddî ve gerekse manevî nimetleri sadece gösteriş için harcamak ve bunun yanında toplumun menfaatlerini gözardı etmek doğru bir davranış değildir.
Kur'ân'm şu beyanları, onların tavır ve davranışlarını özetlemektedir "Âd kavminin kardeşini (Hûd'u) an. Zira o, kendinden önce ve sonra uyarıcıların da gelip geçtiği Ahkâf bölgesindeki kavmine: Allah'tan başkasına kulluk etmeyin. Ben sizin büyük bir günün azabına uğramanızdan korkuyorum, demişti." (Ahkâf, 46/21). Onlar, bu ilâhî tebliği, tanrıları adına kabul etmediler. Hatta tehdit edilen azabın hemen getirilmesini istediler. Bunun üzerine Hûd, "Bilgi ancak Allah'ın katmdandır. Ben size, bana gönderilen şeyi duyuruyorum, fakat sizin cahil bir kavm olduğunuzu görüyorum" (Ahkâf, 46/22-23) diyerek, onları cahil, anlamaz, kavramaz bir kavim olmakla suçlamıştır.
Yukarıda belirttiğimiz gibi Âd kavmi, Ahkâf denilen yerde oturuyorlardı. Ahkâf, "hıkf" kelimesinin çoğuludur. Dağ şeklindeki bir kum yığınına denmektedir. Bu görüş, ibn Zeyd'in görüşüdür. îkrime'ye göre, dağ ve mağara demektir. Katade, Âd, yemenli bir kabiledir. "Şıhr" denilen yerde denize nazır kumluklarda oturuyorlardı, demektedir. Ahkâf'ın, eğrili büğrülü uzanan yüksekçe kum yığını olduğu da söylenmiştir.[210]
Bütün bu açıklamalardan anlaşılıyor ki, Âd kavmi, güçlü, kuvvetli olmalarının yanında tabiî güzellikleri olan ve herkesin arzulayıp ta erişemediği mekanlarda, sahillerde, denize nazır tepelerde ve dağlarda oturmuşlardır. Kendilerine ikram edilen bunca nimetin karşılığında şükredip, nimetin sahibini takdis, tazim ve tahdis etmeleri gerekirken bundan yüz çevirmişler, peygamberlerinin getirdiği tebliği reddetmişlerdir. Allah Teâlâ'nm kendilerine verdiği önemin farkına varmamak ve Hûd (a.s) m risâletini kabul etmemek kadar büyük bir cehalet ve gaflet düşünülebilir mi?
Allah, Âd kavmine, kendilerini güçlü, kuvvetli ve yaradılışta onları üstün kılması, Hz. Nuh'dan sonra o topraklarda onları yerleştirmesi gibi nimetleri hatırlamalarını emretmiştir (bkz. Â'raf, 7/69). Fakat onlar, nimete şükretmedikleri gibi, nimetin sahibini de tanımamakta ısrar ettiler. O'nun gönderdiği peygambere karşı son derece mantıksız ve cahilce davrandılar. Şu âyet bunların bu yönünü beyan etmektedir:
"Dediler ki, sen bize tek Allah'a kulluk etmemiz ve atalarımızın tapmakta olduklarını bırakmamız için mi geldin? Eğer doğrulardan isen, bizi tehdit ettiğin (azabı) faize getir." (A'raf, 7/70)
"Ey Hûd! Sen bize açık bir mucize getirmedin, biz de senin sözünle tan-rılarımızı bırakacak değiliz ve biz sana iman edecek de değiliz. Biz, "Tanrılarımızdan biri seni fena çarpmış!" demekten başka bir söz söylemeyiz! (Hûd) dedi ki: Ben Allah'ı şahit tutuyorum; siz de şahit olun ki, ben sizin ortak koştuklarınızdan uzağım." (Hûd, 11/53-54) "işte Âd (kavmi) Rable-rinin âyetlerini inkar ettiler; O'nun peygamberine asî oldular ve inatçı her zorbanın emrine uydular." (Hûd, 11/59)
Bu âyetler onların, Allah'a itaat edip peygamberlerine tabi olacakları yerde, inatçı zorbaların, zalimlerin emrine uyduklarını, onların körü körüne taklitçi, inkarcı ve nankör bir topluluk olduğunu, zalimin karşısında eğilip büküldüklerini göstermektedir.
Âd kavmi, kendilerine verilen servetlerin ebedi kalacağını sarıyorlardı. Yüksek binalarda sürekli kalacağının hesabını yapıyorlardı. Kur'ân'm bu konudaki ifadesi şöyledir. "Temelli kalacağınızı umarak sağlam yapılar mı edinirsiniz." (Şuarâ, 26/130) Burada vurgulanmak istenen, sağlam yapının yapılmasını yasaklamak ve bunun uygun olmadığına işaret etmek değildir. Asıl maksat, çürük ve batıl olan inançlarını bırakıp sağlam ve doğru bir inanca sahip olmaları gerekirken, binaların sağlamlığına önem vermelerinin ve ebediliğine inanmalarının doğru olmadığına işaret etmektir.
Yukarıdaki âyette geçen "mesâni" elimesi, mısna'm veya masnu'un çoğuludur. Sanat evleri veya yapılan sanatlar demektir. Bundan anlaşılıyor ki, o zaman sanayinin bir aşırılığı varmış ve toplumun gerçek faydasına olan şeyleri, maneviyatı, ahlâkı gözetilmeyerek, maddi yapılar ve gösterilerle zulüm ve baskı yapılıyormuş.[211]
Kendilerine güç, kuvvet ve servet veren Allah'ın ihsanını unutan bu topluluğun, kaba kuvvet ve zorbalıklarıyla, Allah'ın azabına karşı koyacaklarını sanmaları, onların gafil, cahi! ve nankör olduklarının bir sonucudur. Nankörlük ve kadirbilmez oluşları onların basiretlerini köreltmiştir. Yüksek, gösterişli ve ihtişamlı binalar, anıtlar, kuleler yapıp gururlanmak, kibirlenmek ve kendini üstün görmek, fakirleri küçük görüp onları alay konusu edinmek, böylece toplumun bünyesinde sınıfsal farklılık oluşturmak nankörlüğün bir ürünüdür. Zevk ve gösteriş uğruna servetini harcayıp da, diğer insanların ıstıraplarını duymamak bir zulüm ve nankörlüktür. [212]
3. Salih {a.s) ve Kavmi
Şam ile Hİcaz arasında "Hİcr" denilen bölgede yaşamış olan Semûd kavmine kendi içlerinden biri olan Salih {a.s), peygamber olarak gönderildi, Salih (a.s), Semûd'un oğlu Cader'in oğlu Ubeyd'in oğlu Maşİh'm oğlu Efes'in oğlu Ubeyd'in oğlu Salih olarak geçmektedir. Kendisi Semûd kavminin ileri gelenlerindendir.[213]
"Semûd" kelimesi, Kur'ân-ı Kerim'de yirmialtı kere geçmektedir.[214] Kur'ân-ı Kerim'in çeşitli âyetlerinde, Salih (a.s) in Semûd kavmine peygamber olarak gönderildiğinden sarahatle bahsedilmektedir.[215]
Semûd, Arabistan'ın Âd'dan sonra en yaygın olarak bilinen ikinci eski kabilesidir. Kur'ân-ı Kerim inmeden önce, onlar hakkında hikâyeler, Araplar arasında çok yaygındı. Adları şiirde, İslam öncesi Arap hutbelerinde ve Asur'da bulunan levhalarda da sık sık geçmektedir. Eski Yunan, iskenderiye ve Roma tarihçi ve coğrafyacıları da bu kavmin adından bahsederler. Onların bazı kalıntıları Hz. İsa (a.s) m doğum öncesi yıllara kadar mevcut idi.[216]
İbn Kesir'e göre, Semûd, eski Arap kabilelerinden bir kabile olup, esas ataları Şam'ın oğlu İrem'in oğlu Âmir'in oğlu Semûd'dur. Semûd kabilesi, günümüzdeki "el-Hicr" diye bilinen Arabistan'ın kuzey-batı kısmında yer alan topraklara varis olmuşlardır. Hicr yöresinde Asûr hakimiyetinde yaşadığı söylenen bu kabile, Âd kavmi gibi putlara tapan bir millet idi. [217]
Mevdûdî'nin belirttiğine göre, buranın başkenti Medine-Tebûk Demir yolu üzerinde bir istasyon olan Medâini-Salih idi. Eski ismi Hicr'dir. Bu kavmin tepe ve yamaçlarda oydukları taş evler, bugün bile büyük bir alana yayılmış haldedir. Bu ölü şehre şöyle üstünkörü bakıldığında, nüfusunun o zamanlar yaklaşık beşyüzbin civarında olduğu tahmin edilmektedir.[218]
Peygamber (s.a.v) m Tebük gazvesine giderken, yanındaki Müslümanlarla beraber, bunların yurdu Hicr'e uğramıştır. Yüce peygamberimiz (s.a.v), Tebük'e doğru ashabını sevkederken bu harabelere doğru işaret ederek, onlardan ibret almalarını ister ve ayrıca Salih (a.s) m dişi devesinin su içtiği kuyuyu gösterir ve o kuyudan su içmelerini söyler. Aynca onlara, Salih (a.s) m devesinin su içmek için kuyuya indiği geçiti gösterir. O geçit halen "Feccü'n-nâka" (dişi devenin geçidi) diye anılır.[219]
Allah Teâlâ, her millete ve kavme uyarıcı olarak peygamber gönderdiği gibi, Semûd kavmine de kendi aralarında ğruluğu, güvenirliliği, iyilik ve ömertliği, insanlara karşı sevgi ve merhametiyle tanınan ve bilinen Salih .si ı peyamber olarak göndermiştir. Diğer peygamberlerin uyguladığı ve izlediği tebliğ ve irşat, uyarı ve müjdeleme metodunu o da uygulamıştır. Buna rağmen pek az kimse ona inanmış; çoğu ise dokuz kadar ahlaksız bozguncu adamın peşine takılarak Salih peygamberi yalanlamışlar ve küfürde ısrar edip zulüm ve tecavüzlerini sürdürmüşlerdir.[220]
Beydâvî'nin beyanına göre, Âd kavminin işi bitirilip helak olunca, onlardan sonra buraları, Semûd kavmi imar etmiştir. Onların arazilerine yerleşmişler, çoğalmışlar ve oralarda uzun ömür sürmüşlerdir. Dağlardan evler yontmuşlar, bolluk ve genişlik içinde hayat sürmüşlerdir. Bu durum onları isyana sürüklemiş, yeryüzünde fesat çıkarmaya ve Allah'tan başkasına tapmaya başlamışlardır. Bunun üzerine Allah, onlara peygamber olarak Salih (a.s) ı göndermiştir kİ, Salih (a.s), onların soy sop yönünden onların en şereflisi idi.[221]
Semûd kavminin, Âd kavminin bir devamı olduğu, Hûd (a.s) a iman ederek fırtınadan kurtulan insanların Hz. Hûd ile birlikte Ahkâfı terk edip Hadramut civarına yerleştikleri belirtilmekte ve "Vadü'1-Kurâ" yakınlarında bir yerde mekan tuttukları söylenmektedir.[222]
Semûd kavmi, dağlarda ve vadilerde kayaları, mermerleri keserler, yontma taşlardan evler, saraylar, havuzlar ve istedikleri binaları yaparlardı. Kaya ve mermerleri ilk defa yontan Semûd kavmi olduğu ve bu şekilde binyedi-yüz kadar şehir yaptıkları rivayet edilmektedir.[223]
Kaya ve mermerlerin işlenmesi o devirde teknolojinin var olduğunu göstermektedir. Evler, saraylar ve çeşitli binalarda mermerlerin kullanılması, ayrıca onların bunları işleyecek imkanlara sahip olduğunu ve sanatta ileri olduklarını göstermektedir. [224]
a. Salih (a.s) in Kavmine Sunulan Nimetler
Allah Teâlâ, Hûd (a.s) m risaletini kabul etmeyen, onun sözüne kulak asmayan Âd kavmini helak ettikten sonra, onların yerlerine Semûd denilen başka bir kavmi varis kılmıştır. Allah, onlara Âd kavminden daha çok nimet vermiş ve ihsanda bulunmuştur. Kayaların arasında, dağların ortasında mamur köşkler yükseltmişler, tarlaları ekip bağlar, bahçeler oluşturmuşlardır. Kur'ân-i Kerim, bu konuyu şöyle dile getirir. "Düşünün ki, (Allah) Âd kavminden sonra yerlerine sîzi getirdi ve yeryüzünde sizi yerleştirdi. Onun düzlüklerinde saraylar yapıyorsunuz, dağlarında evler yontuyorsunuz. j\r tık Allah'ın nimetini hatırlayın da yeryüzünde fesatçılar olarak karışıklık çıkar m ay in."(A1 raf, 7/74)
Fahruddin Râzî'nin belirttiğine göre, kışın dağlarda, yazın ovalarda oturuyorlardı. Bu da onların konforlu ve müreffeh yaşadıklarına delalet eder vç nimetler içinde yüzdüklerini gösterir.[225] Âyette kışlık ve yazlık olmak üzere evlerin yapıldığı anlaşılmaktadır ki, Allah, onlara bu mali imkanları vermiştir. Elinde mal ve serveti olmayan bir insanın veya topluluğun görkemli saraylar ve sayfiyeler yaptırması mümkün değildir. Bugün de kışlık ve yazlık evlere sahip olanlar varlıklı kişilerdir. Lüks ve israfın hakim olduğu çoğu zengin toplumlarda böyle bir yapılanma sözkonusdur. Böyle bir durum, Se-mûd kavminde de göze çarpmaktadır.
Salih (a.s) m yaptığı Öğütlerden Semûd kavminin iskan durumunu ve nail oldukları nimetlerin büyüklüğünü anlıyoruz, diyen Seyyid Kutup, Semûd kavminin yeni bir medeniyet kurduğunu ve Âd medeniyetini, Semûd kavminin medeniyetinin takip etmiş olduğunu belirtmektedir. Salih (a.s), gözlerinin önünde müşahhas bir misal olan Âd kavminden ibret alarak güç ve imkanlarından ötürü mağrur olmamalarını, yeryüzünde fesat çıkarmak maksadıyla dolaşmamalarını onlara öğütle m is. tir.[226]
Onların dağları oyarak evler yaptırdığını ve emniyet içinde olduklarını Kur'ân şöyle haber vermektedir." Onlar, dağlardan emniyet içinde kalacakları, evler oyarlardı. (Hicr, 15/82)
Elmah'lımn belirttiğine göre onlar, dağlardan evler yontuyorlardı. Son derece sanatkar ve kuvvetli kimselerdi. Böylece emniyet içinde kaldıklarnı söylüyorlardı. Sanatlarına, kuvvetlerine, evlerine, kalelerinin sağlamlığına güveniyor, bunları yıkılmaz, kendilerini azap ve yok olmaktan korur sanıyorlardı.[227]
Yukarıda sunduğumuz âyette, Semûd kavminin sanatkar oldukları ve bu sanatlarım icra edebilecek imkanlara sahip varlıklı bir millet olduğu anlaşılmaktadır. Zira o dağları oymak, onlara şekil vermek ve onları durulabi-lecek evler haline getirmek, barınak ve meskenler oluşturmak bilgiyi, mahareti, maddi imkanları gerektirir. Zengin ve müreffeh olan bir milletin gücü ve teknolojik üstünlüğü bugün daha da iyi anlaşılmaktadır. Teknolojisi İleri olan ülkeler daha zengin ve yeryüzündeki ilâhî nimetlerden daha fazla ve daha bilinçli olarak istifade etmektedirler.
Sunacağımız şu âyeiler onlara sunulan nimetlerden bahsetmektedir: "Semûd (kavmi de) peygamberleri yalancılıkla suçladılar. Kardeşleri Salih onlara şöyle demişti: (Allah'a karşı gelmekten) sakınmaz mısınız? Bilin ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden ücret istemiyorum. Benim ecrimi verecek olan ancak âlemlerin Rabbidİr. Siz burada, bahçelerin, pınarların içinde, ekinlerin, salkımları sarkmış hurmalıkların arasında, güven içinde bırakılacak mısınız? (Böyle sanıp) dağlardan ustaca evler yontuyorsunuz (oyup yapıyorsunuz).[228]
Semûd kavmi, Salih (a.s) m tasvir ettiği nimetler içinde yaşıyorlardı. Fakat bu nimetlerden ve bunları kendilerine ihsan eden hakiki mün'imden gafil yaşıyorlardı. Bu nimetleri kendilerine bahşedene kulluk ve şükretmeleri için, peygamberleri onlara bu nimetleri hatırlatmaktadır. "Burada güven içersinde bırakılır mısınız?" uyarısı ile, içinde bulundukları nimet, bolluk, genişlik ve bunlardan istifade etmelerinin sürekli olmayacağına işaret edilmektedir. Hatta böyle bir güven duygusu ile hareket etmenin ne derece doğru olup olmadığı sorgulanmaktadır.
Semûd kavmi, bahçelerde, pınar başlarında, çeşitli ekinler içinde, salkımları son derece olgunlaşmış ve sarkmış hurmalıklar arasında asude bir ;' hayat sürdükleri yukarıdaki âyetlerden anlaşılmaktadır.
Semûd kavmi, Âd kavminin helak olmasından sonra, iktidar ve İhtişama ulaştı. Medeniyet alanındaki ilerleme açısından öncülerinin İzlerini takip ettiler. Mevdûdî'nin belirttiğine göre, gün geçtikçe, hayat standartları arttıkça arttı ve buna karşılık insanlık seviyeleri düştükçe düştü. Bir yandan, ovalarda büyük büyük binalar dikerler ve Hindistan'daki Ellor ve Acanta mağaraları gibi tepelerden güzel güzel evler oyarlarken, öte yandan, putlara tapıyorlar ve ülkelerini zulüm ve baskıyla kirletiyorlardı. İktidara en kötü adamlar geliyordu. Bu yüzden Salih (a.s) m hak mesajını yalnızca dü-Şük sosyal sınıflara mensup yoksullar kabul ediyor ve yüksek sınıflara men-. sup kimseler kendisine inanmayı reddediyorlardı.[229]
Mevdûdi, Âd medeniyetinin önde gelen özelliği yüksek binalar yapmak,, Semûd medeniyetinin özelliği de kayalarda evler oymalarıydı, demektedir.. Bu sebepledir ki, Fecr Sûresinde Âd'dan "sütunlar sahibi" (Fecr, 89/7) ola-rak söz edilirken, Semûd'dan "vadide kayalar oyanlar" diye söz edilmektedir. Mevdûdİ'ye göre bunlar, hiç gerek olmadığı halde, sırf servet, güç ve mimari hüner gösterisinde bulunmak için ovalarda köşkler de yaparlardı Bu, yoldan çıkmış insanların özelliğidir. İçlerindeki yoksullar barınak bula, ,.! mazken, servet sahipleri güzel konutlar edinmekle kalmazlar, bunların ,' üstüne de debdebe ve gösteriş için anıtlar dikerler. [230] Semûd kavmi, Salih (a.s) a eğer doğru söylüyorsan bir mucize getir ta-1 lebinde bulunmuşlardı (bkz. Şuarâ, 26/154). Bunun üzerine Salih (a.s) "U-\ te (mucize) bu dişi devedir, onun bir su içme hakkı vardır; belli bir içme 1 hakkı da sizindir, dedi."[231] "Onu bırakın, Allah'ın arzında yesin (içsin ); ona kötülük etmeyin; sonra size elem verici bir azap yakalar."[232] Fussılet Sûresinin 8. Âyetinde "Semûd'a gelince onlara doğru yolu gösterdik, ama onlar kötü yolu tercih etti...", buyurulmaktadır. Allah Teâlâ'nın onları doğru yola iletmek ve onlara doğru yolu göstermek için peygamber olarak Salih (a.s)'ı göndermesi ve buna ilaveten Salih (a.s) m risaletini kolayca kabul etmeleri amacıyla mucize olarak bir dişi deveyi vermesi, Semûd kavmi için en önemli nimetlerdir. Fakat onlar bunu idrak edemediler. Sunardılar ve azdılar. Şımarıp azan bir milletin doğruyu bulması zordur. Zira büyüklenmek, kibirlenmek hakkın kabulüne en büyük engeldir. [233]
b. Salih (a.s) in Kavminin Nankörlük Etmeleri
Yukarıda belirttiğimiz gibi, Semûd kavmine Allah, çeşitli nimetler ihsan etmiştir. Salih (a.s), onlara verilen nimetleri hatırlatmış, Allah'tan korkmalarını ve kendisine itaat etmelerini istemiştir. Ayrıca, yeryüzünde fesat çıkaran, toplumun dirlik ve düzenini bozan bozgunculara, anarşistlere uymamalarım, onlara boyun eğmemelerini talep etmiştir. Fakat onlar, bu emir ve : yasakları dinlemedikleri gibi işi daha da ileri götürerek onun büyülenmiş olduğunu İddia etmişler ve ondan bir mucize istemişlerdir. Kur'ân-ı Kerim, bu durumu şöyle dile getirir: "Dediler ki: Sen, olsa olsa iyice büyülenmiş birisin! Sen de ancak bizim gibi bir insansın. Eğer doğru söyleyenlerden isen, haydi bize bir mucize getir. Salih: İşte (mucize) bu dişi devedir; onun bir su içme hakkı vardır, belli bir günün içme hakkı da sizindir, dedi. Ona bir kötülük işlemeyin, yoksa sizi muazzam bir günün azabı yakalayıverir."[234]
Salih (a.s), onları, Allah'a kulluk etmeye, O'ndan mağfiret dilemeye, O'na tevbe etmeye davet edince (bkz. Hûd, 11/61) onların taklitçilik ve gelenekçilik yanlan galebe çalmış ve babalarının taptıklarından vazgeçmeyeceklerini ve Hz. Salih'in davetine karşı şüphe içinde olduklarını söylemişlerdir. " Dediler ki: Ey Salih! Sen bundan (ince içimizde ümit beslenen birisiydin. (Şimdi) babalarımızın taptıklarına tapmaktan bizi engelliyor musun? Doğrusu biz, bizi kendisine çağırdığın şeyden ciddi bir şüphe içindeyiz. (Salih) dedi ki: Ey kavmim! Eğer ben Rabbimden (verilen) apaçık bir delil üzerinde isem ve O bana kendisinden bir rahmet (peygamberlik) vermiş ise, buna ne dersiniz? Bu durum karşısında. O'na âsi olursam beni Allah'tan (O'nun azabından) kim korur? O zaman siz de bana ziyan vermekten fazla bir şey yapmazsınız. Ey Kavmim! İşte size mucize olarak Allah'ın dişi devesi. Onu bırakın, Allah'ın arzında yesin (içsin) ona kötülük dokundurmayın; sonra sizi yakın bir azap yakalar."[235]
Mevdûdî Hûd Sûresi 62. Âyeti şöyle tefsir eder: "Biz senin bilgine, aklına, ileri görüşüne, ciddiyetine ve muteber kişiliğine bakarak büyük ve refah içinde bir İnsan olacağını ummaktaydık. Büyük bir başarı kazanacağını ve bu sayede bizim de diğer şube ve kabileler üzerinde egemen olmamızı sağlayacak imkanları ele geçireceğimiz günleri bekliyorduk. Oysa'sen bizleri mahvedecek bir inancı, tevhid ve âhiret üzerine temellenmiş bir inancı benimseyerek tüm hayallerimizi yıktın." [236]
Semûd halkı, kendilerine gönderilen peygamberi ve onun davetini kabul edip böyle bir ilâhî lütfa ve ihsana minnet besleyecekleri yerde nankörlükte ısrar ettiler. Kendi uğursuzluklarının sebebini Salih (a.s) dan neşet ettiğini iddia ettiler, iyilik yerine kötülükte yarıştılar. Kur'ân'ın bu konudaki beyanı dikkat çekicidir. "Salih dedi ki: Ey kavmim! İyilik dururken niçin kötülüğe koşuyorsunuz? Allah'tan mağfiret dileseniz olmaz mı? Belki size merhamet edilir. Şöyle dediler: Senin ve beraberindekilerin yüzünden uğursuzluğa uğradık. Salih: Sİze çöken uğursuzluk ( sebebi) Allah katında (yazılı) dır. Hayır, siz imtihana çekilen bir kavimsiniz, dedi.." (Nemi, 27/48-50).
"Senin ve beraberindekilerin yüzünden uğursuzlandık..." sözünün ne anlama geldiği konusunda Mevdûdî şu değerlendirmeyi yapmaktadır: "Senin bu hareketin bizim için uğursuz olduğu kanıtlanmış bulunuyor. Sen ve ashabının, atalarımızın dinine karşı gelişinizden beri hemen hemen her gün üzerimize bir ve birkaç uğursuzluk âdeta yağıyor. Çünkü tanrılarımız bu hareketinizden dolayı bize gazaplanmış bulunuyorlar. Bu sözün, diğer bir anlamı ise; halkımız arasında bölünmeleri yeniden canlandırmıştır. Daha önce biz, tek bir dine mensup bütünleşmiş bir toplum idik. Senin uğurkardeşi kardeşe düşürmüş, oğulu babadan ayırmıştır."[237] Onîarın isyankar ve haddi aşan bir topluluk olduğunu şu âyet vurgula, maktadır. "Onlar Rablerinin emrine karşı geldiler..." (Zâriyât, 51/45). Elrna-li'lınm beyanına göre onlar, Salih (a.s) in gönderilmesi ile verilen fırsattan , istifade edemediler de Rablerinin emrinden kaçınarak azgınlık ettiler.[238] Rivayete göre, Salih (a.s) in kavmi, ondan mucize olarak, kayadan deve çıkarmasını istemiştir, Hz. Salih de onlardan iman edeceklerine dair soz aldıktan sonra namaz kılmış, Allah'a dua etmiş ve mucize olarak büyük bir kayadan bir deve çıkmıştır. Sonra bu deve kendisi gibi büyükçe bir yavru ' doğurmuştur. Fakat kavminin pek azı iman etmiş, diğerleri küfürlerinde devam etmişlerdir.[239]
Kur'ân, bu devenin fiziksel yapısı ve nasıl vücuda geldiği hususunda bir şey söylememektedir. Ayrıca onun mucizeleri hakkında da mevcut hiçbir sahih hadiste de bir rivayet yoktur. Bu yüzden müfessirlerin, devenin doğuşu vs. hakkında anlattıklarına inanma zorunluluğu yoktur, kabul etmeyen de olabilir. Her ne olursa olsun Kur'ân kesin bildirir ki, o dişi deve, mucizelerden bir mucizedir.[240]
Elmah'li, Salih (a.s) m durumunun, Hz. Muhammed (s.a.v) in durumuna daha çok benzediğini belirtmektedir. Ayrıca onun getirdiği mucizenin, diğer peygamberlerin getirdiği mucizelerden daha hayret verici olduğunu söyler ve şu misalleri getirir. İsa (a.s), ölüyü diriltmiştir. Fakat ölü, canlılığın mekanıdır. Demek ki o, Allah'ın izniyle hayatı, mümkün olan bir yerde ispat etmiştir. Musa fa.s) in da âsâsı ejderha olmuştur. Demek ki, Allah Teâiâ bir odunda hayat ispat etmiştir. Odun nebattır. Nebatta hayvan-dakİne benzer bir büyüme kuvveti vardır. Bu diğerinden daha İlginçtir. Salih (a.s) m elinde görülen mucize İse taştan devenin çıkmasıdır. Halbuki taş cemaddir (cansızdır). Hayata da nemaya (büyümeye) da onda imkan yoktur. Demek ki, bu daha hayret vericidir. Hz. Peygamber (s.a.v) in ise hepsinden daha üstününü getirdi ki, o da semavî bir cisimde yaptığı tasarruftur. Bu daha enteresan va daha beliğ ve devamlıdır.[241]
Devenin onlara bir mucize olarak gönderilmesi ve bunun onlar için bir imtihan sebebi kılınmasını Kur'ân şöyle ifade eder: "Gerçekten onları imtihan etmek için dişi deveyi gönderen biziz. Sen onları gözetle ve sabret. Onlara, suyun aralarında paylaştırıldığını haber ver. Her biri kendi içim sırasında gelsin." (Kamer, 54/27-28). Semûd kavminin Salih (a.s) dan peygamherliğine delil olarak mucize istediğini yukarıda belirtmiştik. Onların bu " ^ teei üzerine "İşte size Allah'ın devesi" denilmiştir (bkz. A'raf, 7/73) Bu d'si gevenin nereden ve nasıl çıktığı yukarıda da belirttiğimiz gibi, Kur'an'da açıkça izah edilmiş değildir. Sadece, "Allah'ın devesi" şeklinde bir mucize-njn verildiğinden bahsedilmektedir.
Onlara istedikleri deve verildi. Ancak bazı şartlar söz konusudur. Su aldıkları kaynaktan su içme hakkı bir gün devenin, bir günde onların olacaktı (bkz. Şuarâ, 26/155). Deve onların hakkına, onlar da devenin hakkına tecavüz etmeyeceklerdi. Ayrıca onlar, deveye herhangi bir kötülük yapmayacaklardı. Şayet bunlara dikkat etmedikleri takdirde başlarına elim ve şiddetli bir azabın geleceği bildirilmişti.
Elmahlı'nm belirttiğine göre halk, kendi nöbetlerinde su alıyorlar, devenin nöbetinde ise onun sütünü sağıp içiyorlardı. Demek ki, bu devenin bir taraftan külfet, bir taraftan nimet olan ilginç özellikleri vardır. Bir kere su nöbeti, bütün halkın su nöbetine eşit bir gün işgal ediyor, böylece onları tazyik eden bir imtihan oluyordu. Buna karşılık onlara çok süt veriyor ve bu yönüyle de hallerine genişlik veren bir nimet oluyordu. Aliah için hakkı gözetilerek bakıldığı takdirde kendileri için pek büyük bir nimet olacak olan bu Allah devesi, gerektirdiği sıkıntı, zahmet ve taksim nizamı gibi iş hükümleri ile haklarında bir nevi baskı ifade eden bir imtihan ve deneme olduğu için, bu sınırlama ve sorumluluğa dayanamadılar. Bunun üzerine arkadaşlarını çağırdılar. Şehirlerindeki dokuz çetenin başı olan ve Semûd'un kızılı (Uhaymir-i Semûd) denilen Kudar b. Sâlif İ çağırdılar. O da kalktı, silahını ve cinayeti karşılığında alacağını aldı ve deveyi kesti, öldürdü.[242]
Şems Sûresinde bu durum şöyle anlatılır: "Semûd kavmi azgınlığı yüzünden (Allah'ın elçisini) yalanladı. Onların en bedbahtı (deveyi kesmek için) atıldığında Allah'ın Resulü oniara: "Allah'ın devesine ve onun su hakkına dokunmayın" dedi. Ama onlar, onu yalanladılar ve deveyi kestiler..."[243]
Deve kesme işlemini bir kişi yapmıştı. Kamer Sûresi, 29. âyette deveyi bir kişinin kestiği belirtilmekte ve "akr" kökünden gelen fıii tekil olarak bulunmaktadır. Şuarâ, 157, Hûd, 65, A'raf, 77, Şems, 14. âyetlerde ise çoğul olarak "akarû" (kestiler) şeklinde geçmektedir. Bunda bir çelişki yoktur. Zira onlar, kendilerine mucize olarak verilen devenin öldürülmesine mani olmadılar. Dolayısıyla işlenen suça ortak oldular. Kamer Sûresi, 29. âyette "Arkadaşlarım çağırdılar..." tabirinden, hepsinin bu zulme ortak ve bu planı beraberce uyguladıkları anlaşılmaktadır. Bu yüzden neticede ilâhî ceza hepsinin tepesine inivermiştir. Zulme rıza zulümdür ve bı* zuime ortak olmak gibi bir vebali celbeder.
Kendilerine Allah tarafından verilen bir deveyi öldürmek ve peygamberlerini inkar ve yalanlamak suretiyle nankör bir topluluk olduklarını tescil ettirmişlerdir. Nimeti takdir edememek, üstelik mucize olarak bir imtihan saiki ile verilen deveyi öldürmek, onların büyük bir nankörlük ve zulüm içinde olduğunu göstermektedir. [244]
4. Sebe' Kavmi
Nesep âlimlerine göre, Sebe'nin adı, Abdu'ş-Şems'dir. Abdu'ş-Şems, Yeş-cüb'ün oğludur. Yeşcüb, Ya'rub'un oğludur. Ya'rub da Kahtan'm oğludur. Kendisi İlk şarap satın alan arap olduğu için Abdu'ş-Şems'e Sebe' adı verilmiştir. Sebe' Yemen'de büyük bir şehrin ve orada yaşayan kavmin ismidir. Bu şehir, Nemi Sûresinde (27/23-44) kendisinden söz edilen kraliçe Bel-kıs'ın idare ettiği ülkenin başkenti idi. Kurucusu Sebe1 olduğu için, belde ve halkı onun adıyla anılmıştır. Güneşe tapan bu halk, Belkısı'm idaresinde Hz. Süleyman'a itaat ederek memleketlerini kurtarmış ve medeniyet alanında ilerlemişlerdir.[245]
Sebe1, Güney Arabistan'da yer alan ve halkı ticaretle tanınmış bir ülkeydi. Baş şehri de, Kuzey Yemen'İn merkezi SanVnın kuzeydoğusunda bulunan ve takriben 55 mil mesafede olan Ma'rib kenti idi. Main Krallığının yıkılışından sonra da, M.Ö.yaklaşık 1100 yıllarında güç kazandı ve bin yıl boyunca Arabistan'da hüküm sürdüler. Daha sonra MÖ. 115 yılında onların yerini Himyeriler aldı. Sebe'liler, bir taraftan Afrika kıyıları, Hindistan, uzak doğu ve Arabistan'ın iç kısımlarının dahi! olduğu yerlerde cereyan eden tüm ticari faaliyetleri, diğer taraftan Mısır, Suriye, Yunanistan ve Romanya'ya yönelik ticareti ellerinde tutuyorlardı. Ticaret ve alış verişin yanında ulaştıkları bu refahın başka bir sebebi de, ülkenin birçok yerinde barajlar İnşa etmiş ve sulama maksadıyla yağmur sularım toplamış olmalarıydı, Bu tesislerle ülkeyi gerçek bir bahçeye çevirmiş bulunuyorlardı. Yunan tarihçilerine göre o devirlerde dünyanın en zengin kimseleri bunlardı.[246]
Mevdûdi'nin belirttiğine göre, Sebe' büyük bir Güney Arabistan kavmiydi. Eski çağlarından beri bu Arap kavmi, bütün dünyaca bilinmekte ve M. Ö 2500 tarihli Ur kitabelerinde bu kavimden "Sebum" diye bahsedilmektedir. Bundan başka Babil ve Asur yazıtlarında ve Kitab-ı Mukaddes'te Sebe'îilerin zenginlikleriyle meşhur bir kavim olduğu belirtilmektedir.[247]
Yukarıda da belirttiğimiz gibi, başlangıçta güneşe tapan bu halk, daha sonra kraliçelerinin, Hz. Süleyman zamanında imana gelmesinden (M.Ö. 965-926 ) sonra muhtemelen çoğu Müslüman oldu. Fakat zamanı tam tes-bit edilememektedir. Daha sonraki bir dönemde Allah'ı bırakıp tekrar tanrılara tapmaya başladılar."[248] Seyyid Kutub, Sebe'liierin verimli topraklara sahip oldukannı, günümüze kadar bunun izine rastlamanın mümkün olduğunu ve medeniyette ilerlemiş olduklarını ifade etmektedir. [249]
a. Sebe' Kavmine Sunulan Nimetler
Yemen'de dedelerinin ismiyle anılan bir kabile olan Sebe' halkına bir kadın hükümdarlık ediyordu. Bu kadının ismi Şerahil kızı Belkıs'tır. Babası yemen hükümdarı olup Belkıs'tan başka çocuğu yoktu.[250]
Belkis'a kralların ihtiyaç duyduğu mal, servet gibi her şey verilmiş bulunmaktaydı. Ayrıca büyük bir tahtı da vardı. Hatta tahtının altın ve gümüşten olduğu ve zümrüt, inci, yeşil ve kırmızı yakutlarla, kıymetli ve çeşitli mücevherle süslü olduğu söylenmiştir.[251]
Belkıs ve kavmi güneşe tapıyorlardı. Şeytan, kendilerine yaptıklarını süslü göstermiş ve onları Allah'a secde etmekten ve doğru yoldan alıkoymuştu fbkz. Nemi, 27/23-25). Süleyman {a.s), ona "Rahman ve rahim olan Allah'ın adıyla" başlayan ve kendisine itaat ederek Müslüman olmalarım isteyen bir mektup yollamıştı (bkz. Nemi, 27/30-31). Belkıs, ülkesinin ileri gelenleri ile bu durumu görüşmüş ve Süleyman (a.s) a elçiler göndermiş ve hediyeler sunmuştu. Süleyman (a.s), hediyeleri reddetmiş ve onun tahtının getirilmesini emretmiştir. Belkıs, Süleyman (a.s) in huzuruna gelince tahtı ona gösterilmiş, ilk anda gördüklerine inanamamış ve nihayet teslimiyetten başka çıkar yol olmadığım farketmiştir. Kur'ân'm ifadesiyle, Allah'tan başka taptığı şeyler ve dünya saltanatı onu Allah'a kulluk etmekten alıkoymuştu. Bütün bunlardan sonra "...Süleymanla beraber, âlemlerin Rabbi olan Allah'a teslim oldum." diyerek Müslüman olmuştur.'[252]
Mevdûdi'nin beyanına göre, Belkıs ile birlikte onun kavminin çoğu Müslüman olmuştur.'[253] Belkıs'in ve kavminin Hz. Süleyman'ın risâletıne inanarak Müslüman olmaları ve Allah'a teslimiyet göstermeleri onlara Allab'm bir in'am ve ihsanıdır. Güneşe tapan bir toplumun Müslüman nl tevhide ermesi kadar büyük bir nimet tasavvur edilemez. Allah Teâl"' onlara lütfettiği en büyük nimet budur. Bu sebeple biz, Sebe' kavmine nulan nimetlerin başında "hidâyete erdirilme" nimetini zikrettik. Zira dü ya ve âhirette saadete ermenin temel unsuru budur. Diğer nimetler bu n' mete göre geçici ve tükenmeye mahkumdur.
Sebe' kavmine sunulan nimetieri ve oturdukları yerlerin bir ibret ma halli olduğunu Kur'ân-ı Kerim şöyle beyan etmektedir: "Andolsun, Sebe1 kavmi için oturduğu yerlerde büyük bir ibret vardı. Biri sağda, diğeri solda iki bahçe vardı. (Onlara:) Rabbinizin rızkından yeyin ve O'na şükredin İste güzel bir memleket ve çok bağışlayan bir Rab!"[254]
Seyyİd Kutub'un ifade ettiği gibi, kıssa, Sebe'lilerin içinde bulundukları nimet, bolluk ve refahı anlatmakla başlamaktadır. Onlara , bol bol nzık ve nimetler verilmiş ve güçleri yettiği kadar bu nimetlere karşılık şükretmeleri istenmiştir. Âyet-i Kerime'de sözü edilen sağlı sollu bahçeler, Sebe' kavminin sahip olduğu nimet, bereket ve müreffeh hayatın bir işaretidir. Dolayısıyla âyet-i kerime onlara, nimeti veren ulu Allah'ı hatırlatmakta, şükrederek Allah'ın verdiği rıziktan faydalanmaları emredilmektedir. "Rabbinizin verdiği rızıktan yeyin ve O'na şükredin" ilâhî mesajı ile nimeti unutmamaları hatırlatılmaktadır. Ayrıca güzel bir şehir ve nimetlere karşı şükürde kusurdan dolayı oluşan günahlardan vazgeçmek suretiyle bağışlanma nimeti zikredilmektedir. Yeryüzünde cömertçe verilmiş nimet ve saadet, gökte ise bağışlanma ve mağfiret tecelli ediyor.[255]
Maddi ve manevî nimetler yağmur gibi aynı anda üzerlerine boşanıyor. Maddi ve manevî nimetlerin birlikte lütfedilmesi saadet ve huzurun en üstün derecesidir. Sebe' halkı bu sebepten hakikî mün'ime şükretmeye ve O'na kulluğa davet ediliyor. "Onların meskenlerinde kendileri için bir âyet. bir ibret vardır" tabirinde, bu âyet, zikrolunan iki cennet zannedilin & Zemahşerî'nin belirttiği üzere yaİnız o değil, kıssalarının tamamıdır.[256]
Sebe1 halkı, Allah'a şükretmeleri gerekirken bundan yüz çevirdiler- Halbuki sağ ve soldan iki cennet, iki taraflı bağlar, bostanlar, halk dili ile lardi ki, "Rabbinizin rızkından yeyin de O'na şükredin" yani, bu ni değerini bilerek ona göre ibadet edin, çünkü beldenizi hoş bir belde>s derece şirin bir belde, Rabbiniz ise, bağışlaması çok bir Rabdir. Onun '> şükrünü bilin de iyi hizmet edin[257]
Bir beldenin tabiî güzelliklere sahip olması, her türlü ekim ve ziraata uvsun olması, ulaşım imkanlarının kolaylığı, ekonomik ve iktisadî yönden canlı]ıeı, iklim ve tabiat şartlan açısından yaşama elverişli olması, bağ, bahçe park ve yeşillikleriyle, akarsu ve ormanlarıyla kapiı olması, o belde halkına sunulan en Önemli nimetlerdendir. Senenin büyük bir kısmını, ağır kış şartları altında geçirme zorunluluğu olan bir şehir, bölge vb. halkının sosyal şartları ile, yılın büyük bir kısmımmn ekime, dikime ve maişet teminine müsait olduğu bir belde halkının hayat şartları arasında çok büyük farklar vardır. Sebe' kavminin yaşadığı bölgenin hoş ve iatif olduğunu Allah Te-âlâ Kur'ân'ında belirtmektedir. Hoş beldeyi hazırlayan ve onların hizmetine sunan yüce yaratıcıya boyun eğmek, ve O'na şükretmek onların en önemli vazifesidir.
Allah Teâlâ, onların yurdu ile, içlerini bereketli kıldığı kasabalar arasında birçok şehirler meydana getirmiştir. Sebe1 halkının yaşadığı hoş beldeye münasip, uyumlu, emniyetli, güvenli şehirlerin oluşturulması da ayrıca onlar için bir nimettir. Bir ülkenin sınır komşularının güvenilir olması, can, mal ve namus emniyeti açısından bunlarla her türlü tecavüze karşı dost ve kardeşçe bir siyasetin izlenmesi, önemli bir husustur. Böyle bir emniyete sahip bir ülke, her sahada kalkmabüir ve üstün medeniyetler kurabilir. Aksine böyle bir güvenceye sahip olmayan bir ülke, başını gerek iç ve gerekse dış fitne ve anarşiden, tecavüzden, terör ve tehlikelerden kurtaramaz. Bir ülkenin iç ve dış tehditlerle uğraşması, her türlü gelişme ve kalkınmasının önünde büyük bir engel teşkil eder. Bugünkü dünya konjonktürüne bakarak Avrupa devletlerinin her sahada kalkınması ve gelişmesini, sınır, yani komşu ve sınır güvenliğine ve iç huzurlarına bağlayabiliriz.
Aşağıda sunacağımız âyet, Sebe' halkının böyle bir güvence içinde yaşadığına , dost ve kardeş şehirlerle sırt sırta bir emniyet yumağı oluşturduğuna işaret etmektedir.
Onların yurdu ile, içlerini bereketlendirdiğimiz memleketler arasında, Kolayca görünen nice kasabalar var ettik ve bunlar arasında yürümeyi konaklara ayırdık. Oralarda geceleri, gündüzleri korkusuzca gezin dolaşın de-•k- [258] Elmalı'lmm belirttiğine göre, bereketli kasabalardan maksat, Şam •yandır. "Görünen nice kasabalar" tabirini Katade, sırt sırta bitişik diye sır etmiştir. Allah Teâlâ, o kasabalarda yolculuğu belirli miktar üzere ter-P ve tanzim etmiştir. Her bir yolcu için birer istasyon ve merhale halinde idi. Bir kasabadan çıkan kişi azık taşımadan, açıkta yatmadan ve tehlik görmeden diğerine gidebilirdi.[259]
O sırt sırta inşa edilmiş kasabalar içinde geceleri ve gündüzleri emniyet ve asayiş iie gezip dolaşmak mümkündü. Âyetten anlaşıldığına göre, yalmz Sebe' değil, Yemen'den Şam'a kadar Arabistan baştan başa baymdtr Malde idi. Elmalı'İınm dediği gibi bu çok dikkat çekici bir olaydır.[260]
Sebe'liler yolculuğa çıktıklarında, bir kasabada geceler, değerinde de kaylûle (öğle) uykusuna yatarlardı. Kendi ülkelerinden Şam'a kadar herhangi bir azık taşımaya ihtiyaç duymazlardı. Bir kasabadan diğerine kadar olan yolculuğun müddeti yarım gündü. Bir insan, yol korkusu, su ve azığı olmamasından dolayı yolculuğunda acele eder, yoİ azığı ve emniyet bulunduğu takdirde, nefsine meşakkat yüklemez, aksine istediği yerde konaklardı. Bu âyette Allah Teâlâ, onların üzerindeki nimetleri saymaktadır. Katade'nin belirttiğine göre, korkmadan, acıkmadan ve susuzluk çekmeden emniyet içinde dört aylık bir yolculuk yapabiliyorlardı.[261]
Seyyid Kutııb'un beyanına göre, sefere çıkan bir kişi, bir kasabadan diğerine karanlık basmadan gidebiliyordu. Sefer durakları mahdut ve yollar, yolcular için rahat ve emniyetli idi. Konaklama yerlerinin ve yoldaki istasyonların birbirlerine yakm olmasından dolayı, yolculuk oldukça rahattı.[262]
Selef ve halef âlimlerinden birçok tefsirci ile diğer âlimlerin anlattıklarına göre, iki dağ arasından akıp gelen suları toplaya" Me'rib barajı vardı. Çok eski zamanlarda oraların insanları, İki dağ arasında çok sağlam bir sed (baraj) yapmışlardı. Böylece sular toplanarak o iki dağın tepelerine varıncaya kadar yükselmişti. Baraj çevresine bahçeler, bostanlar, hoşa giden meyve ağaçları dikmiş ve birçok ekin ekmişlerdi. Bu barajın inşaatını Sebe1 b. Ya'rûb başlatmış ve yetmiş vadinin suyunu oraya bağlamıştı. Baraj inşaatı, Sebe' b. Ya'rub'un ölümünden sonra kral Himyer tarafından tamamlanmıştır. Barajın otuz çıkış ağzı vardı.[263]
İbn Kesir'in anlattığına göre Sebe' halkı, imrenilecek bir haldeydi. Bolluk ve refah içinde, güzel günler geciriyorlardı. Ağaçları, meyveleri, ekinleri bol ve birbirlerine bitişik kasabalarda ve emin yerlerde hayat sürüyorlardı. Konakladıkları her yerde su ve meyve buluyorlardı. Yemen'den Şam'a kadar birbirlerine bitişik kasabalarda, emniyet içinde yolculuk yapabiliyorlardı. Katade'nin de içinde bulunduğu birçok selef âlimlerinin anlattıklarına göre, başına zembil koyup yürüyen bir kadın, ağaçlardan düşen olgun mefveçokluğundan dolayı kısa sürede hiçbir külfete ve toplamaya ihtiyaç duymaksızın, zembili meyvelerle kendiliğinden dolardı. Havası hoş ve çevresi güzel olduğundan, oralarda pire ve insana eziyet veren haşereier yoktu.[264]
Sebe' halkı, zenginliğini iki şeye borçluydu: Birincisi tarım, İkincisi ise ticaret. Tarımlarım, daha önceden Babil hariç hiçbir yerde bilinmeyen bir sulama sistemi ile geliştirmişlerdi. Ülkelerinde doğal akarsular yoktu. Yağmurlu mevsimlerde tepecikler arasına inşa ettikleri setler sayesinde küçük gölcüklerde su toplanır ve ülkenin her tarafına yapılan bu gölcüklerden topraklarına su taşımak için kanallar inşa ederlerdi. Bu Kur'ân'da da değinildiği gibi, bütün ülkeyi verimli bir bahçe haline getirmişti. Allah, Sebe'li-lere ticaretle ilgili olarak da yararlanabilecekleri çok avantajlı bir coğrafî mekan ihsan etmişti. Bin yıldan fazla doğu ile batı arasındaki ticaret araçlarını tekellerinde tuttular. Bir taraftan limanlarına Çin'den ipek, Endonezya ve Malabar'dan baharatlar, Hindistan'dan dokuma ürünleri, Güney Afrika'dan maymunlar, deve kuşu tüyleri, fil dişi geliyor, diğer taraftan bu mallar daha sonra Roma ve Yunanistan'a nakledilmek üzere Mısırlı ve Suriyeli tacirlere satıyorlardı. Deniz ticareti, bin yıldan fazla Sebe'liler'in kontrolünde kaldı. Sebe'liler ticaret mallarını Ürdün ve Mısır limanlarına götürüyorlardı.[265]
Mevdûdî'nin ifade ettiğine göre, bir zamanlar Yunanlılar ve Romalılar bu kavmin efsanevi zenginliğini duyup kıskanırlardı. Sebe'liler, altın ve gümüş kaplar kullanırlardı. Evlerin tavanları ve kapıları bile fil dişi, altın, gümüş ve değerli taşlarla süslüydü. Romanın ve İran'ın bütün zenginlikleri, Sebe'lilerin ellerine akıyordu. Tarihte ilk defa Sebe'liler bir gökdelen inşa etmişlerdir. Sonra da bir tepe üzerine inşa edilen ve "Gumdan Kalesi" denilen bu gökdelenin Arap tarihçilerine göre yirmi katı vardı. Her kat 36 fit yüksekliğe sahipti. Sebe'liler, Allah'ın kendilerine bol bol ihsan ettiği nimetler sayesinde refah, huzur ve eğlence içinde yaşıyorlardı.[266]
Sebe'lilerin emniyet ve güven içinde olmaları, onlara sunulan en önemli bir nimetti. Güven, emniyet ve huzur başlı başına birer nimettir. Güvenin, emniyetin ve huzurun olmadığı bir yerde hiçbir ilerleme sağlanamaz. Eğitim ve öğretim faaliyetleri sağlıklı ve çağın gelişmesine paralel bir seyir izleyemez. İnsanlar, canından, malından ve namusundan emin olmadıkları bir toplumda, insanca yaşayamazlar. Her sahada ilerleme kaydetmek güven ve huzur ortamına bağlıdır. Anarşi, fitne ve terörle boğuşan hangi mili teknolojik sahada ilerlemiş ve bilim sahasında varlığım kanıtlamıştır? R sebepledir ki, emniyet ve huzur nimeti hayatî bir Önem kazanmaktadır K, saca diyebiliriz kî, Sebeİiler, Kur'ân'ın beyanı ile önemli bir nimeti elde et miş ve buna bağlı oiarak huzurlu ve mutlu dönemler yaşamışlar ve medeniyetler kurmuşlardır. İşte Kur'an'da onlara sunulan bu nimetler hatırlatılarak ibret ve öğüt alınması, ders çıkartılması istenmekte ve böyle bir nimete eren herkes şükre davet edilmektedir. [267]
b. Sebe' Kavminin Nankörlük Etmeleri
Yukarıda belirttiğimiz gibi, Sebe' halkı, bereketli ve verimli topraklarda mutlu bir hayat geçiriyordu. Yaşadıkları beldenin hoş ve emniyetli olması yanında, bu beldeye komşu olan kasabalarda güven içindeydi. Bir ülkenin kendi içindeki güvenliğine ilave olarak, güvenilir komşulara sahip olması, o ülkenin genel asayişi açısından da önemlidir. Hatta bu durum, o ülkenin dünya kamu oyunda söz sahibi olmasında da önemli bir vesiledir. Nüfuslarının az, yüzölçümlerinin ise küçük bir şehir büyüklüğünde olan fakat iç ve dış komşuları cihetİyle güvenliğe ve huzura sahip olan ülkeleri buna örnek gösterebiliriz. îşte Sebe' halkının çeşit çeşit nimetlerin yanında böyle bir şansa da sahip olduklarını Kur'ân bize haber vermektedir. Yemen'den Şam'a kadar emniyetle yolculuk yapabilecek güvene sahip idiler. Korkmadan, endişe etmeden, yanlarında herhangi bir yiyecek taşımaya gerek duymadan sırt sırta bitişik olan şehirler arasında yolculuk etmek elbette bir medeniyetin, huzur ve güvenin eseridir. Sebe'lilerin ellerinde böyle bir imkan da bulunmaktaydı. Bütün bunlara rağmen, yolculuklarının arasının uzaklaştırılmasını, zorluk ve yorgunlukla yolculuk etmeyi arzu ettiler. Sahip oldukları hayrın, rahatın, huzur ve sükûnun şerle, kötülükle, zorluk ve meşakkatle değiştirilmesini istediler. Bu sebeple Sebe' halkı, emin ve güvenli yolculuktan mahrum bırakıldılar.
Kur'ân-ı Kerim, onların bu nankörlüklerini, kadir bilmezliklerini ve menfi tavırlarını şöyle açıklamaktadır: "Bunun üzerine: Ey Rabbimiz! Aralarında yolculuk yaptığımız şehirlerin arasını uzaklaştır, dediler ve kendilerine yazık ettiler. Biz de onları ibret kıssaları haline getirdik ve onları büsbütün parçaladık. Şüphesiz bunda, çok sabreden ve çok şükreden herkes için ibretler vardır." (Sebe', 34/19)
Allah, onların yurdu ile, içleri bereketli kılınan memleketler arasında, olayca görünen birçok kasaba var etmiş ve ayrıca onların arasında gecele gündüzleri korkusuzca gezip dolaşılan bir yol emniyeti yaratmıştır. Buna rağmen onlar, zorluğa, meşakkate talip olmuşlar, böyle bir nimeti elinin tersi ile itmişlerdir. Nimete şükredecekleri yerde, nankörlük ederek kendilerine zulüm etmişler, şımararak ve küstahça yukarıda arz ettiğimiz duayı yapmışlardır.
Sebe'liler haktan yüz çevirmişler, Ailah'i inkar edip peygamberlerini yalanlamışlardır (bkz. Sebe', 34/16). Taberî'nin belirttiğine göre, Allah, onlara on üç peygamber göndermiş, ama onlar peygamberleri yalanlamışlar ve nimete şükretmekten kaçınmışlardır. Bunun üzerine Allah onlara Arim selini göndermiş ve kendilerine ihsan ettiği nimetleri ellerinden çekip almaştır.[268]
Sebe' Sûresi 17. âyette geçen "keferû" kelimesi, imanın zıddı olan küfür manasında değildir. Küfrân-ı nimet, yani nimete karşı yapılan nankörlük anlamındadır. Onlara cezanın veriliş nedeni, şükürden kaçınmaları ve nimetin kıymetini bilmemelerinden dolayıdır.[269]
Sebe'liîer, kendilerine verilen nimetlerin değerini anlamadılar. Daha değerli olan nimet yerine, daha değersiz olan nimeti istediler. Bu şehirlerin bayındır, emniyetli ve müreffeh olmasından rahatsızlık duydular. Onların ortadan kaldırılıp aralarına uzun mesafelerin, sahraların girmesini istediler. Elmalılı'nm işaret ettiği gibi, nefislerine haksızlık ettiler, kendilerine yazık ettiler. Çünkü belalarını aradılar. Allah da kendilerini efsanelere, masallara konu eyledi. Ciddî bir süvari, iki aydan fazla bayındır yer ve kasabalardan gider ve dört aylık mesafeden ahali bir diğerinden ateş alabilirdi.[270]
Sebe' Sûresinde, Sebe'lilere dair haberin, Hz. Süleyman'ın kıssasından sonra gelmesi, Süleyman (a.s) la Sebe' kraliçesi Belkıs arasındaki hadiselerden sonra meydana gelmiş olmasındandır. Onlar, Nemi Sûresinde anlatılan kraliçe Belkıs zamanında büyük bir saltanat içinde bulunuyorlardı (bkz. Nemi, 27/23-24). Bu sûrede geçen hadiseler, kraliçenin islam'a girmesinden sonradır ve burada Allah'ın nimetlerine karşı şükretmeyip nankörlük etmeleri neticesinde, Sebe'liîerin maruz kaldığı musibetler açıklanmaktadır (bkz. Seyyid Kutub, a.g.e., V, 2900 ).
Verimli ve yemyeşil bahçeler içinde huzurlu ve rahat bir hayat sürdüren Sebe' halkı, bereketli ve mübarek memleketler arasındaki medeni ve içtimaî alakalarını da devam ettiriyorlardı. Sebe'lilerin bulunduğu belde, o sırada mamur ve verimli kılınmış bulunan Arabistan'daki Mekke ve Şam diyar, da bulunan Kudüs ile irtibat halindeydi. Tanı anlamıyla içte ve dışta hP güvence içinde ve hem de itibar sahibi idiler. Fakat daha sonraları, nimet refahın şımartması neticesinde taşkınlık gösterdiler. Nimetleri veren Allah Teâlâ'ya kulluk etmekten yüz çevirdiler. Bunca nimete karşılık nankörlük edenlerin durumunu ve uğradıkları ceza ve musibetleri Allah, insanların Jb ret ve öğüt almaları için zikretmiştir.
Sebe'lilerin maddî nimetlerin yanında, rahatlık, huzur ve emniyet gibi nimetlerden de usandıkları görülmektedir. "Ey Rabbimiz! Aralarında yolculuk yaptığımız şehirlerin arasını uzaklaştır" şeklinde yaptıkları dualar onların ne derece nankör, iyilik bilmez ve hatır tanımaz insanlar olduklarını ortaya koymaktadır. Allah, onların bu tavrım ve şükürsüzlüklerini haber vererek, gelecek nesillerin aynı hataya düşmemeleri için hatırlatmada ve uyanda bulunmaktadır. Ayrıca onların başına gelen sıkıntı ve musibetin bu yüzden olduğuna da işaret etmektedir. Hatta Aliah, onların başına gelenleri nesilden nesile anlatılmak üzere ibretli kıssalar haline getirmiştir. Öyle ki bu haberler, dilden dile, kavimden kavime aktarılarak devam etmiş ve edecektir. [271]
5. İsa (a.s) ve Kavmi
îsrailoğuîlarınin büyüklerinden İmran adlı zatın, Hanne isminde zevcesi vardı. Hanne, Fakıtza'nın kızı ve Isa (a.s) in anneannesidir. Hanne, Zekeriy-yâ (a.s) m eşi îyşâ'nm kız kardeşidir. Zekeriyyâ (a.s), Hz. Meryem'in teyzesinin kocası idi. Zekeriyyâ (a.s) in oğlu Yahya ile İsa (a.s) ise, teyze çocuklarıdır.[272]
Hanne, Allah Teâlâ'nm kendisine bir çocuk lütfetmesi halinde onu Bey-tü'1-Makdis'in hizmetine vereceğini va'd etmişti. Kur'ân, bunu şöyle haber vermektedir. "İmran'm karısı şöyle demişti: Rabbim! Karnimdakini azatlı bir kul olarak sırf sana adadım. Adağımı kabul buyur. Şüphesiz (niyazımı) hakkıyla işiten ve (niyetimi) bilen sensin" [273] O devirde erkek çocuklarını Beytü'l-Makdis'in hizmetine vermek âdet idî. Hanne'nin İsteği de bir erkek çocuğunun olması ve onu Beytü'l-Makdis'e adamaktı. Ancak ilâhî takdir böyle tecelli etmedi. Kur'ân'm ifadesiyle o, kız çocuğu doğurdu.
"Onu, doğurunca Allah ne doğurduğunu bilip dururken, Rabbim! Ben kız doğurdum. Oysa erkek, kız gibi değildir. Ona Meryem adını ver-inn Kovulmuş şeytana karşı onu ve soyunu senin korumam diliyorum, de-a\ Rabbi, Meryem'e hüsnü kabul gösterdi, onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi Zekeriyyâ'yı da onun bakımı ile görevlendirdi. Zekeriyyâ onun yanma, mabede her girişinde orada bir rızık bulur ve "Ey Meryem! Bu sana nereden ^eliyor?" der; o da: Bu, Allah tarafmdandır, Allah dilediğine smırsız n-zık verir, derdi."[274]
Ahmet Cevdet Paşa'nm beyanına göre, Hanne: "Alınız bunu, mescide nezirdir" diyerek Beytü'l-Makdis'in hizmetine verdi. Bir büyük zatın kızı olduğundan herkes onu büyütüp, terbiye etmeye rağbet gösterdi. Hz. Zeke-rivyâ, onu alıp zevcesinin yanma götürdü. Bu suretle Hz. Meryem, teyzesi lyşâ'nm yanında büyüdü. Hz. Zekeriyyâ, Beytü'l-Makdisi'te ona hususi bir oda yaptırdı.[275]
Zekeriyyâ (a.s), Hz. Meryem'in ibadet ettiği yere girdiğinde, her defasında onun yanında mevsimsiz rızıklar ve görülmemiş meyveler görürdü. Bu sana nerden geliyor, dîye sorduğunda Meryem, Allah katından geliyor, diye cevap verirdi. İşte bu esnada ve bu makamda Zekeriyyâ (a.s), kendi sulbünden bir erkek çocuğunun olmasını, her ne kadar yaşı ilerlemişse de böyle bir nimete nail olmasını Rabbinden diledi. Kur'ân bunu şöyle açıklar: "Zekeriyyâ mabedde durmuş namaz kılarken melekler ona şöyle nida ettiler: Allah sana, kendisi tarafından gelen bir kelimeyi tasdik edici, efendi, iffetli ve salihlcrden bir peygamber olarak Yahya'yı müjdeledi" (Âl-i İmran, 3/39). Tefsircilerin beyanına göre bu âyette geçen "kelime" sözü ile kastedilen kişi Hz. İsa'dır. Nitekim bu Sûrenin 45. âyetinde bunun açıkça ifade edildiğini görmekteyiz.
Hz. Meryem'in Isa (a.s) a hamile oluşunu Kur'ân-ı Kerim şöyle beyan etmektedir: "(Resulüm!) Kitap'ta Meryem'i de an. Hani o ailesinden ayrılarak doğu tarafında bir yere çekilmişti. Meryem onlarla kendi arasına bir perde çekmişti. Derken, biz ona ruhumuzu gönderdik de o, kendisine tastamam bir insan şeklinde göründü." (Meryem, 19/16-17).
Müfessirlerin çoğuna göre âyette geçen ruhtan maksat Cebrail (a.s) dır. Allah Teâlâ, onu Hz. Meryem'in korkmamasını ve sözünü anlaması için bir insan suretinde göndermiştir. Âl-i İmran Sûresi, 45. âyette meleklerin, Hz. Meryem'e adı Meryem oğlu İsa ve lakabı Mesih olan birisini müjdeledikleri açıklanır. Dolayısıyla Meryem'e görünen "ruhun" bir melek olduğu ve o eleğin de Bakara Sûresi 87. âyeti İie Cebrail (a.s) olduğu anlasılrmu ,
Melek ona, temiz bir erkek çocuğu bağışlamak için Allah tarafınn gönderilen bir elçi olduğunu söyler. Meryem, bir insan elinin kendisine d kunmadığj halde nasıl çocuğunun olacağım hayretle sorar. Melek ona I nun Allah'ın bir emri olduğunu, insanlara onun bir delil ve Allah taraf dan bir rahmet kılınacağını ifade eder. Allah'ın emri' ie melek ona ruh üf ~ rür ve Meryem hamile kalır. Allah'ın izni, yardımı ve lütfü ile Meryem İs ' doğurur, fbkz. Meryem, 19/16-26)
Hz. Meryem onu sardı ve alıp kavminin yanına götürdü. Kur'ân'm b konudaki anlatımına bir göz atalrnı. "Nihayet onu (kucağında) taşıyarak kavmine getirdi. Dediler ki: Ey Meryem! Hakikaten sen iğrenç bir şeyyap-tın. Ey Harun'un kız kardeşi! Senin baban kötü bir insan değildi; annen de iffetsiz değildi" (Meryem, 19/27-28) diyerek onu taşlamak için ellerine taşlar aldılar. Hz. Meryem: "Ondan sorunuz" diye eliyle isa'ya işaret etti. "Biz beşikteki çocukla nasıl söyleşelim" dediler. Bunun üzerine Hz. Isa hemen söze başladı: "Ben Allah'ın kuluyum. O, bana kitap verdi ve beni peygamber yaptı. Nerede olursam olayım, O, beni mübarek kıldı, yaşadığım sürece bana namazı ve zekatı emretti..." (Meryem, 19/30-33)
Yahudiler, bunu işittikleri gibi hayrette kaldılar ve Hz. Meryem'den el çektiler. Fakat "babasız çocuk olur mu?" diye Yahudiler arasında dedikodu çoğaldı. Hz. Zekeriyyâ hakkında kötü zanda bulundular ve nihayet onu şehit ettiler.[276]
Hz. Meryem, İsa'yı aldı ve amcası oğlu Yusuf Neccar ile beraber Mısır'a gitti. Oniki sene orada kaldılar. Sonra Hz. Meryem, oğlu Isa ile beraber Kudüs diyarına geldi ve Nasıra karyesine indi. Hz. Isa otuz yaşma girinceye dek orada hayat sürdüler.[277]
Hz. İsa, otuz yaşma ulaşınca yeni bir şeriatla gönderildi. Ve ona Incil-i Şerif indirildi. Onun şeriatiyla Musa (a.s) m şeriatı hükümsüz bırakıldı. Hz. Yahya da onun şeriatına tabi oldu. Hz. İsa, ölüyü diriltti. Körlerin gözünü açtı. Su üzerinde yürüdü ve birçok mucizeler gösterdi. Yalnız oniki kişi ona iman etti. Bu iman eden kimselere "Havâriyyûn" denilir.
Diğer Yahudiler, iman etmek şöyle dursun Hz. Yahya gibi Hz. İsa'yı da öldürmeğe karar verdiler. Hz. İsa, son defa olarak Havarilerle bir gece birleşip gizlice sohbet ediyordu. Yahudiler ise, onu öldürmek için sıkı sıkıya onu arıyorlardı. Hz. İsa, Havarilere dedi ki: "Horoz ötmeden, yani sabah olHan sizin biriniz beni inkar edecek ve pek az paraya satacaktır." Havariden Yuda Şem'un sabah olmadan gidip Yahudilerden rüşvet aldı ve Hz. , ıın yerini haber verdi. Yahudiler, hemen Hz. İsa'yı tutup da öldürmek - [278] ucun gittiler ve orava vardıklarında hırs ve telaş ile yanılıp o hain Yu-ı V] tuttular. Onu astılar ve gerçekten isa'yı astıklarını zannettiler. Allah âjâ Hz- İsa'yı g°ğe kaldırdı (bkz. Mâide, 5/158) ve onu dünya sıkıntılarının kurtardı. [279]
a. İsa (a.s) m Kavmine Sunulan Nimetler
Hz. İsa, İsraİloğullarına peygamber olarak gönderilmiştir. Çeşitli mucizelerle donatılarak Isa (a.s) in onlara resul olarak gönderilmesi ve Allah Te-âlâ'nın onu insanlara bir delil ve kendisinden bir rahmet kılması, İsrailo-gıılları için büyük bir nimettir ve ayrıca bu durum onlar için büyük bir itibar ve şeref konusudur. Kendinden önceki Tevrat'ı doğrulayıcı olarak içinde hidâyet ve nur bulunan İncil'in {Mâide, 5/46) indirilmesi, Isail oğul I arına verilen değer ve kıymeti ifade etmesi açısından ayrıca Önemli bir lütuf ve ikramdır. Kendisine yazının, hikmetin.Tevrat'in ve İncil'in Öğretildiği bir peygamber olan İsa (a.s) m, İsrail oğulların a Allah tarafından bir resul olarak gönderilmesini Kur'ân şöyle dile getirmektedir: "Allah, ona yazmayı, hikmeti, Tevrat'ı, incili öğretecek. O İsraİloğullarına bir elçi olacak (ve onlara şöyle diyecek:) Size Rabbinizden bir mucize getirdim: Size çamurdan bir kuş sureti yapar, ona üflerim ve Allah'ın izni iie o, kuş oluverir. Yine Allah'ın izni ile körü ve alacalıyı iyileştirir, ölüleri diriltirim. Ayrıca evlerinizde ne yiyip ne biriktirdiğinizi size haber veririm. Eğer inanan kimseler iseniz, bunda sizin için bir ibret vardır. Benden önce gelen Tevrat'ı doğrulayıcı olarak ve size haram kılınan bazı şeyleri de helal kılmam için gönderildim. Size Rabbinizden bir mucize getirdim. O halde Allah'tan korkun, bana da itaat edin."[280]
Allah Teâlâ, insanları Allah yolundan alıkoymaları, zulüm yapmaları ve yasaklandıkları halde faiz yemeleri, isyan ve hıyanette bulunmaları yüzünden Yahudilere bir ceza olmak üzere bazı helal şeyleri haram kılmıştır. Yahudilerin üzerindeki bu yasak, İsa (a.s) in peygamber olarak gönderilmesine kadar devam etmiştir. Kur'ân, bu yasaklamanın sebebini şöyle izah eder: "Yahudilerin zulmü sebebiyle, bir de pek çok kimseyi Allah yolundan çevirmeleri, yasaklandıkları halde faiz almaları ve haksız (yollar) ile insanların allarını yemeleri yüzünden kendilerine (daha Önce) helal kılınmış biıln nan temiz ve iyi şeyleri onlara haram kıldık ve içlerinden inkara sapanlar acı bir azap hazırladık" (Nisa, 4/160-161).
Tevrat inmeden önce îsrailoğullarına yiyeceklerin hepsi helal kılınmıştı (Âi-i îmran, 3/93). Nisa Sûresi 160. âyette belirtildiği üzere Allah, Tevrat'ta birçok şeyleri onlara haram kılmıştır. En'am Sûresinde bu daha detaylı olarak anlatılmaktadır. "Yahudilere bütün tırnaklı hayvanları haram kıldık Sırtlarında yahut bağırsaklarında taşıdıkları ya da kemiğe karışan yağlar hariç olmak üzere sığır ve koyun iç yağlarını da onlara haram kıldık. Bu zulümleri yüzünden onlara verdiğimiz cezadır. Biz elbette doğru söyleriz."'[281]
Âyette geçen "bağy" kelimesi, zulüm manasınadır. Bir zamanlar bıldırcın etleri ile beslenmişlerdi. Sonra saldırganlıkları ve zulümleri ve peygamberlerini öldürmeleri, faiz almaları, hak yolundan insanları engellemeleri, harami helal, helali haram saymaları gibi zulümleri yüzünden sonradan kendileri birçok temiz nzıklardan mahrum bırakıldılar. Yoksa aslında bunların hepsi haram değildi.[282]
Âl-i îmran Süresinin 50 âyetinde "... Ve size haram kılman bazj şeyleri de helal kılmam için gönderildim,"bıı vurulmaktadır. İsa (a.s) in, Israiloğullanna haram kılman bazı şeylerin helal kılınması için gönderildiğini beyan etmesi, onlar için Önemli bir müjde, rahmet ve nimettir. Zulüm ve saldırganlıkları sebebiyle kendilerine haram kılman maddelerin tekrar kendilerine helal kılınması, Allah Teâlâ'nın onlara bir lütfü ve ikramıdır. Bütün bunlar, şükredilmesi gereken hususlardır.
îsa (a.s), Musa (a.s) in şeriatında onlara haram kılman sığır ve koyunların iç yağları, deve ve balık etlerinin helal kılındığını onlara ilan etmiştir.[283] Cumartesi günü çalışmanın helal kılınıp kılmmadığı hakkında ihtilaf edilmiştir. Beydâvî, Cumartesi günü çalışmanın helal kapsamında olduğunu söylemiştir.[284]
Allah Teâlâ, âhirette ilâhî huzurda îsa (a.s) a verdiği nimeti hatırlatacağını Kur'ân şöyle haber verir: "Allah o zaman şöyle diyecek: Ey Meryem oğlu îsa! Sana ve annene (verdiğim) nimetimi hatırla! Hani seni mukaddes ruh (Cebrail) ile desteklemiştim; (bu sayede) sen beşikte iken de, yetişkin çağında da insanlarla konuşuyordun. Sana kitabı (okuyup yazmayı), hikmeti, Tevrat'ı ve İncil'i öğretmiştim. Benim iznimle çamurdan, kuş şeklinde bir şey yapıyordun da ona üflüyordun, hemen benim iznimle o bir kuş luvordu. Yİne benim iznimle anadan doğma körü ve alacalıyı iyileşti riyor-dun. ölüleri benim iznimle (hayata) çıkarıyordun. Hani İsrailoğullannı (seni öldürmekten) engellemiştim..."[285]
Burada ve Âl-i İmran Sûresi 49. âyetlerde zikredilen olağanüstü olaylar mucizedir. Mucizeler, insanların güç ve kuvvetini aşan ve insanlar tarafından gösterilmeleri mümkün olmayan olaylardır. Ancak kainatı yaratan ve tabiat kanunlarını tanzim ve tertip eden Allah, kullarının kolayca iman etmelerini ve hidayete ermelerini temin etmek maksadıyla peygamberlerine zaman zaman mucizeler ihsan etmiştir.
İnsan için iman ve hidayet en önemli nimettir. İnsanın, dünya ve âhİret mutluluğunu sağlayacak olan bu gibi nimetlere kavuşması yanında, bu nimetlere erişebilmesi için sebeplerin kolaylaştırılması da başka bir nimettir. Allah, İsrailoğullarının şek ve şüpheye düşmeden, zor ve sıkıntılara maruz kalmadan kolayca iman etmeleri için Hz. isa'ya bir dizi mucize vermiştir. Bu, onlara verilen bir değerin, onlara sunulan bir şefkat ve merhametin sonucudur. Böyle bir ihsana şükredilmez de ne yapılır?
Allah Teâlâ'mn Hz. İsa'ya hikmeti, Tevrat'ı, İncil'i, okuma ve yazmayı öğretmesi, onun şahsında bütün Israiloğullanna yapılan Önemli bir lütuf-tur. Çünkü îsa (a.s) a bu bilgiler, kendi kendisine hizmet etmesi ve kendi kendini yetiştirmesi için verilmiş değildir. Asıl maksat, bu bilgi ve hikmetle îsrailoğullarını, Allah'ın yoluna çağırmak ve gerçekleri onlara belletmektir. Cenab-ı Hak, onların böyle bir lütuf ve ikramın kıymetini kolay kolay takdir edemeyeceklerini bildiği için, peygamberini yukarıdaki âyette sayılan mucizelerle teyit etmiştir. Allah'ın, inanmaları için onlara bu kadar firsat tanıması ve mühlet vermesi onlar için elbette takdire şayan bir nimettir. İnsan takatinin üstünde olan bu mucizelerle Allah, kudret ve gücünü göstermiş, iman ve hidayetin hatırına, peygamberi eliyle bu mucizeleri onlara takdim etmiştir. "İşte buyurun size mucize. Peygamberimin doğruluğuna delalet eden, onun, benîm davam olduğunu gösteren olağanüstü haller" dercesine İsrailoğullarını iman nimetinden istifadeye çağırmıştır.
Havariler, İsa (a.s) dan Allah'a dua etmesini ve kendilerine gökten bir sofra indirilmesini istemişlerdir. Bunu istemelerinin sebebini de, kalplerinin mutmain olması, îsa (a.s) m doğru söylediğini bilmeleri ve ona gözleriyle şahİL olmaları şeklinde açıklamışlardır. Kur'ân'm bu konudaki izahına şöyle bir göz atalım:
"Hani Havariler "Ey Meryem oğlu İsa, Rabbin bize gökten, donatılmış bir sofra indirebilir mi?" demişlerdi. O, "İman etmiş kimseler iseniz Allah'tan Korkun" cevabını vermişti. Onlar, "Ondan yiyelim, kalplerimiz mutmain olsun, bize doğru söylediğini (kesin olarak) bilelim ve ona gözleriyle görmüş şahitler olalım İstiyoruz" demişlerdi. Meryem oğlu Isa şöyle dedi: Ey Rabbimiz! Bize gökten bir sofra indir ki, bizim için, geçmiş ve geleceklerimiz için bayram ve senden bir âyet (mucize) olsun. Bizi nzıklandır, zaten, sen rızık verenlerin en hayırlısısın. Allah da şöyle buyurdu: Ben onu size şüphesiz indireceğim, ama bundan sonra içinizden kim inkar ederse, kâinatta hiçbir kimseye etmediğim azabı ona edeceğim."[286]
Bu âyetlerde Mâide kıssası anlatılmaktadır ki, bu sûre bu âyetlere nispetle Mâide Sûresi (sofra sûresi) adım almıştır. Bu Mâide hadisesi de, Allah'ın kulu ve resulü İsa (a.s) a lütfettiği nimetlerin birincisidir. Hz. Isa, üzerlerine bir sofra verilmesi için dua ettiğinde, Allah onun duasını kabul etmiş ve kesin bir hüccet, apaçık bir mucize, âyet ve delil olmak üzere onu kendisine indirmiştir. Mâide, üzerinde yemek bulunan sofradır. Havariler, muhtaç ve fakru zaruret içinde bulundukları için, İsa peygamberden her gün üzerlerine sofra indirmesini ve bundan geçinerek güç kazanıp Allah'a ibadet etmek istediklerini bildirmişlerdir.[287]
Sofranın gökten iniş şekli ve üzerinde nelerin olduğu uzun uzadıya Ebû Hatim tarikiyle anlatılmaktadır.[288] Bu sofranın inip inmediği konusunda İhtilaf edilmiştir. İbn Kesir, Meryem oğlu Isa zamanında, Allah'ın Hz. isa'nın duasını kabul etmesi neticesinde Israiloğulİarma sofranın indirilmiş olduğunu belirttikten sonra şöyle der: "Nitekim Kur'ân-i Kerim'in ifadelerinin zahirinden de bu husus açığa çıkmaktadır. Çünkü Allah Teâlâ "Ben onu şüphesiz indireceğim" buyurmaktadır."[289]
Mücahid ve Hasan Basrî'den gelen rivayetlere göre, sofranın indirüme-diği beyan edilmektedir. Ibn Kesir, Mücahid ve Hasan Basrî'ye dayanan rivayetlerin doğru olduğunu ve Hıristiyanların kaynaklarında sofraya dair bir bilginin olmamasının bunu kuvvetlendirdiğini belirttikten sonra şöyle der: "Fakat cumhur-ı ulemâ, sofranın indirilmiş olduğu kanaatindedir. İbn Cerir de bu görüşü tercih eder ve der ki, "Allah Teâlâ, "ben onu şüphesiz indireceğim. Bundan sonra da aruk içinizden kim küfrederse; onu dünyalarda hiç kimseye azaplandırmiiyacağım bir azapla azaplandınrım" buyurmakta ve sofranın indirileceğini haber vermektedir. Allah'ın va'di de, azabı da haktır ve doğrudur. Allah, va'dinden caymaz ve O'nun va'dinde yalan ol-nıaz."!3a İbn Kesir bu görüşü naklettikten sonra, bunun en doğru görüş olduğunu selef âlimlerinden nakledilen haberlerin ve rivayetlerin buna işaret ettiğini belirtir.[290]
Seyyid Kutup, "Mâide konusunda itimat ettiğimiz yegane kaynak Kur'ân-ı Kerim'dir. Onun beyanından başka sözlere itimat etmeyiz. Selef-i sâlihînin pek çoğu mâidenin inmiş olduğu kanaatindedirler", demektedir.[291]
Çoğunluğun rivayetine göre, iki bulut arasında, kırmız: bir sofra indi. inerken bakıyorlardı. Geldi tam önlerine düştü. Bunun üzerine Isa fa.s) ağladı. [292]"Allah'ım! Beni şükredenlerden kıl; Allah'ım, bunu bir rahmet kıl, bir işkence kılma" diye dua etti. Kalktı abdest alıp namaz kıldı, yine ağladı. Sonra Örtüsünü açtı ve "Rızık verenlerin en hayırlısı olan Allah'ın adıyla başlarım" dedi. Müfessirlerin çoğu bu rivayete yer verdikten sonra, sofranın üzerinde bulunan kızarmış balıktan, zeytin, bal, tereyağı, peynir ve pastırma gibi yiyecek ve sebzelerden bahsetmişlerdir.[293]
Bütün bu rivayet ve haberlerin bir değerlendirmesini yaptığımız takdirde, sofranın bir mucize olarak indirildiğini ve sofrayla beraber çeşitli nimetlerin verildiğini anlarız. Gerçeği kabul edecek bir topluluk için bundan daha önemli ve tesirli bir delil olamaz. Allah'ın hususi olarak kendilerine gökten sofra indirmesi karşısında, Allah'a yönelmeyen ve O'na şükretmeyen bir topluluk kadar nankör bir topluluk düşünülemez. Bu sebeple, artık bu nimetlerden sonra nankörlük edenlerin çok şiddetli ve emsali görülmemiş bir şekilde cezaya çarptırılacakları önemle vurgulanmaktadır. Bu hadise bu olayın ve sunulan nimetlerin büyüklüğünü de ortaya koymaktadır. Buna rağmen artık nankörlükte bulunmanın bir bahanesi olamaz. Kendilerine gökten inen özel sofranın kıymetini takdir etmeyenler elbette şiddetli azaba müstahak olurlar. [294]
b. Isa (a.s) in Kavminin Nankörlük Etmeleri
Isa (a.s) in çeşitli mucizelerle Yahudilere peygamber olarak gönderilmesi, onların körelmiş vicdanlarını harekete geçirememiştir. Isa (a.s) in ölüleri diriltmesi, kör ve alacayı İyileştirmesi, evlerinde ne yeyip ne biriktirdiklerini haber vermesi, zulüm, isyan, faiz, tefecilik yaparak fakirlere baskı ve şiddet uygulamak, insanları Allah yolundan uzaklaştırmak, haksız yere insanların mallarını yemek gibi me'şum faaliyetleri yüzünden onların kararan, katılaşan kalplerini yıınuışatamamıştır. Kalpleri taş gibi belki de taştan daha katı olan bu insanlardan küfür ve nankörlükten başka ne beklenebilir?
Isa (a.s), Yahudilerin kendisine inanmayacaklarını ve inkar edeceklerini sezince, Allah yolunda kendisine kimlerin yardımcı olacağını sorar. Knr'ân, bunu şöyle anlatır. "Isa, onlardaki İnkarcılığı sezince: Allah yolunda bana yardımcı olacaklar kimlerdir? dedi. Havariler: Biz, Allah yolunun yardımcılarıyız; Allah'a inandık ve şahit o] ki bizler Müslümanlarız, cevabını verdiler." (Âl-i İmran, 3/52)
Bunca mucizeye rağmen ayak diretmeleri ve gerçeği kabule yanaşmamaları, onların nankör bir topluluk olduğunun vesikasıdır. İsa (a.s) a sadece oniki kişinin iman etmesi (Bkz. Râzî, a.g.e., VIII, 56), îsraİloğullanmn karakter yapısını göstermesi açısından kayda değer bir durumdur. Onların katı tutum, tavır ve davranışları hiçbir millette görülmemiştir.
Abdullah b. Abbas'tan rivayet edildiğine göre, melekler gökten sofralarla İnmeye başladılar. Her sofrada yedi balık ve yedi ekmek dilimi vardı. Sofraları onların önüne koydular. Öndekiler bu sofradan yedikleri gibi, arkada bulunan halk ta bundan yediler. Ibn Ebî Hâtim'in rivayetine göre onlara, ihanet etmemeleri ve ertesi güne bir şey saklamamaları emredildi. Onlar bu emri dinlemediler, ihanet ettiler ve bir kısmını kaldırarak sakladılar. Bunun üzerine domuzlar ve maymunlar şekline döndürüldüler. Taberî, Ammar b. Yasir'den şöyle rivayet eder: "Sofra indiğinde, üzerinde cennet meyveler! vardı. İhanet etmemeleri ve hiçbir parçayı gizlememeleri ve biriktirmeme-] leri emredildi. Fakat bu emri dinlemediler ve ihanet ettiler." [295]
Havariler, sofra mucizesini ve üzerindeki yiyecekleri gördükten sonra soru sormaya devam ettiler. "Ya Rûhallah, bu âyetten bir başka âyet bize göstergene!" dediler. îsa (a.s) "Ey balık, Allah'ın izni ile diril" dedi. Hemer balık hareketlendi. Sonra İsa fa.s) "eski haline dön" dedi. O da hemen kızarmış bir şekilde eski haline döndü. Sonra sofra uçup gitti. Sofranın uçup git-[ meşinden sonra isyan ettiler.[296]
Seyyid Kııtub, Isa (a.s) in Havalileri ile Muhammed (s.a.v) in ashabının] bir kıyaslamasını yapmaktadır. Allah, Havarilere iman etmeyi İlham etmiş, resulü isa'ya inanmalarını bildirmiş ve onlarda bunun üzerine iman etmiş-1 lerdir. Hz. İsa'dan arzu ettikleri kadar mucize gördükleri halde daha sonra yeniden bir harika talep etmişlerdir. Bununla nefislerinin mutmain olmasını ve böylece Hz. isa'nın doğruluğunu bilmek istemişlerdi. Ama Hz. Muhammed (s.a.v) in ashabı ona teslim olduktan sora tek bir mucize talebinde bulunmamışlardır, iman nuruyla karşı karşıya kaldıktan sonra bütün gönülleriyle inanmışlar ve mutmain olmuşlardır. Bundan sonra peygamberlerini tasdik etmişler ve bir daha doğruluğunu ispatlayan bir delil istememişlerdir. Hem de Peygamber'e Kur'ân'dan başka hiçbir mucize görmeden inanmışlardır. İşte Hz. isa'nın Havarileri ile Mubammed (s.a.v) in ashabı arasındaki büyük fark bunlardır.[297] Ancak peygamberimizin Kur'ân dışında da pek çok mucizeleri vardır. Muteber hadis ve siyer kitaplarında bu hususta birçok nakiller mevcuttur. Dolayısıyla "Kur'ân'm, Resûlüllah'm en büyük ve devamlı mucizesi" olması, diğer mucizelerin inkarını gerektirmez.
İkna olmayıp mucize üstüne mucize isteyen ve nimetlerden tatmin olmayan bir kitle. Bunca mucizeleri müşahede eden fsrailoğullan, Hz. Isa ve getirdiği hakikatlere inanmadılar. Allah kendilerine büyük peygamberlerden olan îsa (a.s) ı ve beraberinde dört büyük kitaptan biri olan İncil gibi mukaddes bir kitap göndermişken, onlar bu ilâhî lütfü takdir edememe basiretsizliğini gösterdiler. Üstelik o yüce peygamberi ve kendisiyle insanlığı büyük bir imtihana tabi tuttuğu Allah elçisini öldürmeye kalkıştılar.[298] Böyle bir nankörlük ancak böyle bir milleiien zuhur edebilir. Onları, böyle bir cürüm işlemeye götüren sebep, onların nankörlükleridir. [299]
6. Bağ-Bahçe Sahipleri
Kur'ân-ı Kerim'de çeşitli olaylar anlatılır. Bazen ferdî bazen de içtimaî olaylar üzerinde durulur. Kur'ân, hadiseleri tasvir ederken onlara canlı bir hayat ya da taze bir hareket verir. Olayları, hikayeleri, sahneleri ve bunların kahramanlarım canlı ve hareketli bir hale sokarak, şu anda yaşanıyormuş-casına bir izlenim meydana getirir. Zaman zaman bunu diyalog şeklinde süsleyerek dinleyicinin dikkatini çeker ve onu usandırmaz ve ayrıca ona bir bakış açısı kazandırır. Kur'ân bunu öyle ustaca işler ki, muhataplarını o olayın içine çeker. Artık anlatılan olay, bir hikaye değil, hayatın ta kendisi olmuştur. Böylece okuyucu veya dinleyici pür dikkatle manzarayı görme, hissetme ve tefekkür etme imkanını yakalamış olur.
Kur'ân'ın geçmiş hadiselerin tasvirindeki temel amacı, hatırlatma, Öğüt verme, sakındırma, ibret almaya sevk etme gibi yollardan gidilerek ahlâki bir netice çıkarmak suretiyle insanları uyarmak ve doğruya teşvik etmektir Kur'ân, bunu övgü ve methetmek için yapar. Bu, aynı zamanda sevap ve ikabı belirtmek, işin önemini yüceltmek veya tahkir etmek için de olabilir Aşağıda bahçe sahipleri ile ilgili sunacağımız âyetlerin genel muhtevasından bütün bu sonuçlan çıkarmamız mümkündür. Allah Teâlâ'nm nimetlerine karşı şükreden kimse ile, kendisine verilen nimetlere karşı nankörlük eden kimse arasında geçen konuşmayı Kur'ân şöyle dile getirir:
"Onlara, şu iki adamı misal olarak anlat: Bunlardan birine iki üzüm bağı vermiş, her ikisinin de etrafını hurmalarla donatmış, aralarında da ekinler bitirmiştik. îki bağın ikisi de yemişlerini vermiş, hiçbirini eksik bırakmamıştı. İkisinin arasından bir de ırmak fışkırtmıştık. Bu adamın başka geliri de vardı. Bu yüzden arkadaşıyla konuşurken ona şöyle dedi: "Ben, servetçe senden daha zenginim; insan sayısı bakımından da senden daha güçlüyüm." (Kehf, 18/32-34)
Bu iki kişinin kimliği hakkında çeşitli görüşler vardır. Birincisi, Mahzû-mî kabilesinden Mekkeli iki kardeştir. İkincisi, bu iki kişiden maksat, Allah Resulü ile Mekkeli müşriklerdir. Üçüncüsü, Allah'a inanan ve inanmayan herkes için geçerli bîr misaldir. Dördüncüsü, babalarından kalan büyük çapta bir mirası, birisi inancının gereği gibi, diğeri de inançsızlığının gereği gibi harcayan iki İsrailli kardeştirler.[300]
Her iki tarafı hurmalıklarla kuşatılmış, meyveleri yetişmiş, ekinleri bitmiş ve aralarında devamlı akan nehirlerin bulunduğu bahçelerin sahibi olan kimsenin, bunların dışında başka servetinin de olduğu anlaşılmaktadır. Bu yüzden:"Ben, servetçe senden daha zenginim, insan sayısı bakımın-' dan daha güçlüyüm" (Kehf, 18/34) diyerek verilen servet ve nimetten dolayı şımarıyor, kibirleniyor ve kendini üstün görüyordu. Fahruddin Râzî'nin belirttiğine göre âyette geçen "semer" ( yu ) kelimesinin üç türlü okunuşu vardır. Birincisi, mim ve sâ harflerinin fethası ile, ikincisi, mim harfinin sükûnu ve sâ harfinin otresi İle, üçüncüsü, mim ve sâ harflerinin otresi ile okunmuştur. Dilciler, ötre ile okunduğunda, altm ve gümüş ve bunların dışındaki bütün mal cinslerini kapsar demişlerdir. Mü-cahid, altın ve gümüş olarak yani bu kimsenin iki bahçe dışında nükûd cinsinden eşyaları da vardı, diye tefsir etmiştir.[301] Hangi açıdan değerlendirirsek değerlendirelim, bu kişinin oldukça zengin olduğu anlaşılmaktadır.
Burada iki adam ve iki bahçe örneği veriliyor. Bu örnekte sahte ve geçici değerlerle ebedi ve kalıcı değerler anlatılıyor. Bu misalde ayrıca dünya hayatının zineti ile aldanıp gururlanan nefislerle, Allah'a iman ile izzet bulan nefisler arasındaki farkı gösteren çok açık iki örnek canlandırılıyor. Her ikisi de İnsanlar için örnektirler. Birisi, servet sahibi bir adama misaldir ki, serveti onu meşgul ediyor, nimet onu şımartıyor. Neticede insanların hayatlarına ve nefislerine hakim olan gücü unutuyor. Bu nimetin ebedî olduğunu, hiç tükenmeyeceğini sanıyor. Makam ve mevkiin onu hiç yalnız bırakmayacağını ümit ediyor. Diğer kişi ise, imanıyla izzet bulan, Rabbini anan mü'min kişiye misaldir ki, kendisine verilen nimeti gerçek nimeti veren Allah'a bir delil, hamdi ve zikri için bir sebep sayıyor da küfür ve inkara dalmıyor.[302]
Kıssa çok parlak ve görkemli iki bahçenin tasvirini yapmakta ve bir anlamda resmini çizmektedir. Her iki bahçe de mahsullerini vermişler ve hiçbir şeyi eksik bırakmamışlardır. Allah Teâlâ, Kehf Sûresi, 33. âyette ürünlerden hiçbir şeyin eksik kalmayışını, normal olarak eksik anlamına gelen bir kelime ile ifade etmiyor da, özellikle "tazlim" kelimesini seçiyor. Bununla biri bahçe sahibi olan iki kişi arasında karşılaştırma yapıp birincisinin kendisine zulümederek şımardığını ve Rabbine şükretmediğini, verimli bahçeler karşısında gurura kapılıp kibirlendiğini belirtiyor.
Bahçelerin cazibesi ve gösterişi kendisini büyüleyen ve bu yüzden de kendini üstün gören bu şahıs, arkadaşıyla konuşurken: "Ben senden maka daha zenginim, nüfusça daha üstünüm" diyerek bahçesinin yanma geliyor. Allah'ın kendisine verdiği nimetlere ve varlığa şükredeceği yerde, unutuyor ve kendine zulmediyor. Verimli ve gayet güzel olan bahçenin hiçbir zaman yok olmayacağını ve elinden çıkmayacağını sanıyor. Bu durum onu, asla kıyamet kopmayacağı inancına götürüyor. Kıyamet kopsa bile orada kendisine değer verileceğini, ayrıcalık tanınacağını ve itibar edileceğini sanıyor, saygı ve hürmet göreceğini bekliyor. İşte onun böyle bir hayal ve varsayımını Kur'ân şöyle dile getiriyor. "(Böyle gurur ve kibirle) kendisine zulmederek bağına girdi ve şöyle dedi: "Bunun, hiçbir zaman yok olacağım sanmam. Kıyametin kopacağını da sanmam. Şayet Rabbimin huzuruna götü-rülürsem, hiç şüphem yok ki, forada) bundan daha hayırlı akıbet bukı-İbn Kesir'in ifade ettiğine göre, bu şahıs inkarcı, azgın, kibirli ve zorba bir tavır sergilemek suretiyle bahçesine girdi. Bahçesindeki ağaçları, ekinleri, meyveleri, bahçesinin etrafında ve çevresinde birbirini takip eden nehirleri görünce sandı ki, bunlar tükenmeyecek, bitmeyecek, yok olmayacak ve telef olmayacak. Bu tavrı, onun aklının kıt ve Allah'a imanının zayıf olmasından, dünya hayatı ve ziynetine karşılık âhireti inkar etmesinden dolayı idi. Bunun için o, "Kıyametin vuku bulacağını zannetmem. Allah'ın huzuruna gider ve döndürülürsem bile, benim için daha güzel bir durum vardır. Çünkü ben, Rabbimin nezdinde bahtlı kimseyim. Benim üstünlüğüm ve kerametim olmasaydı, bunu bana vermezdi", diye kendi kendine yorum yapmakta ve haya! kurmaktadır.[303]
Yalnız kendisinin üstün ve hak sahibi olduğunu sanan ve dünyaya bağlı olan kimse, âhireti hesaba katmadan yaşar. Dünyada elde ettiği maddi refahı ve geçici rahatlığı âhirette de elde edeceğine inanır. Hatta daha üstün ve daha değerli nimetlerin kendisine verileceğini zanneder. Şu ayet bu gibi insanların karakterini ne güzel ifade etmektedir:
"Andolsun ki, kendisine dokunan bir zarardan sonra biz ona bir rahmet tattırırsak: Bu, benim hakkımdır, kıyametin kopacağını sanmıyorum, Rab-bime döndürülmüş olsam bile muhakkak O'nun katında benim için daha güzel şeyler vardır." (Fussilet, 41/50)
Küfür ve nankörlükle hayatlarım sürdürenler, iman ve amelden uzak olarak günah ve isyanla Ömürlerini geçirenler, ölüm ve ölüm ötesi hayatlarının da İnananlar gibi olacağını ve hatta onlardan daha güzel ve rahat bir hayata kavuşacaklarına inanırlar. Bu gibi insanlara Kur'ân'm cevabı şöyledir. "Yoksa kötülük işleyenler ölümlerinde ve sağlıklarında kendilerini, inanıp iyi ameller işleyen kimseler iîe bir mi tutacağımızı sandılar? Ne kötü hüküm veriyorlar!" (Câsiye, 45/21)
Kendi yandaşlarının çokluğu ve zenginliği ile Övünen bahçe sahibine karşı, iman ve irfan dolu arkadaşının cevabını Kur'ân gayet açık ve veciz bir şekilde şöyle dile getirmektedir:
"Karşılıklı konuşan arkadaşı ona hitaben: "Sen, dedi, seni topraktan, ^J sonra nutfeden (spermden) yaratan, daha sonra seni bir adam biçimine sokan Allah') inkar mı ettin? Fakat o Aliah, benim Rabbimdİr ve ben Rabbime hiçbir şeyi ortak koşmanı. Bağına girdiğinde: Maşallah! Kuvvet yalnız $ Allah'ındır, deseydin ya! Eğer malca ve evlatça beni kendinden güçsüz görüyorsan (şunu bil ki:) Belki Rabbim bana, senin bağından daha iyisini verir, senin bağına ise gökten yıldırımlar gönderir de bag kupkuru bir toprak haline gelir. Yahut, bağının suyu dibe çekilir de bir daha onu arayıp bula-mazsm."(Kehf, 18/37-4J)
Seyyid Kutup bu âyetleri şöyle açıklamaktadır: "İman ve akidesi ile izzet bulan bu mü'min kimse, o şımarık, mağrur arkadaşına karşı gerçekleri bir bir anlatmaktadır. Aslının nereden geldiğini, bir damla sudan yaratıldığını, daha önce ise bir parça çamur ile birkaç damla sudan ibaret olduğunu hatırlatmakta ve onu uyarmaktadır. İman ve ihsanda bulunan Allah hakkında onu, gerekli edebe davet etmektedir. Mü'min kişinin nefsinde imanın şerefi böyle canlanır. Böylece mü'min kimseler, mal, mülk ve yakınlara, yandaşlara aldırış etmez. Arkadaşlarına güzel görünmek için gerçekleri söylemekten uzak durmaz. Mü'min makam ve mal karşısında izzetini böyle hisseder. Çünkü o, Allah katında mü'minlere verilen şeylerin dünya hayatının nimetlerinden daha üstün olduğunu bilir.[304]
Mevdûdî, Allah'ı "inkar" etmenin sadece Allah'ın varlığını kabul etmemekle sınırlı olmadığını, fakat gurur, kibir, kendini beğenmişlik ve âhireti inkarın da küfür olduğunu belirtmektedir. Ayrıca bu kişinin,"Şayet Rabbi-me döndürülürsem" İfadesi ile O'nun varlığına şahadet etmesine rağmen komşusu onu, Allah'ı inkar etmekle suçlamaktadır. Çünkü zenginlik ve servetini Allah'ın bir lütfü olarak değil de kendi güç ve becerilerinin bir ürünü olarak kabul eden, bu nimetlerin sonsuz olduğunu ve kimsenin bunları kendisinden alamayacağına inanan ve kendisini hiç kimseye karşı hesap vermekle sorumlu hissetmeyen bir kimse, Allah'a inandığını söylese bile Allah'ı inkar etmektedir. Çünkü böyle bir kimse Allah'ı tek hakim, mabut ve malik değil de sadece bir varlık olarak kabul etmektedir. Gerçekte Allah'a iman, sadece O'nun varlığım kabul etmeyi değil, aynı zamanda O'nu tek hakim, tek mabut ve tek hüküm koyucu olarak kabul etmeyi gerektirir.[305]
Bu âyetlerde, bîri zengin, servet ve bahçe sahibi, diğeri de serveti olmayan iki kişinin tasviri yapılmaktadır. Bu iki arkadaşın karşılıklı konuşması canlı bir şekilde sunulmaktadır. Birisi iman, teslimiyet ve Allah'a tevekkülün bir numunesi, diğeri de küfrün, isyanın ve kibrin bir örneği olarak takdim edilmiştir. Her ikisinden çıkarılacak ders ise, imanın hakiki bir sermaye olduğunu, güç ve kuvvetin ve her türlü tasarrufun Allah'ın elinde bulunduğunu anlamak ve itiraf etmek, iman ve amelden uzak olarak serveti tek gaye edinmek, mal yığmak, kibir ve üstünlük taslamak gibi davranışların ise insanı zulme ve zarara sürükleyeceğini kavramaktır.
Kaiem Sûresinde de bahçe sahiplerinden, onların karakter ve psikolojik yapısından bahsedilmekte ve onların belaya uğratıimasmdan söz edilmektedir. Burada geçen olay, daha fazla kişiler arasında cereyan etmektedir. Ayrıca burada anlatılan hadise, babalarından miras kalan bahçeden çıkan ürünlerden fakirleri istifade ettirmek istemeyen mü'mİn kardeşler arasında vuku bulmaktadır. Kendilerine ihsan edilen güzel ve verimli bahçelerin asıl sahibinin Allah olduğunu unutarak fakir fukaranın hakkını vermemek için sinsi ve gizli planların hiçbir şeye yaramayacağı ve böyle bir niyetin boşa çıkacağı özenle vurgulanmaktadır. Olayı Kur'ân'ın ifadeleriyle anlamaya çalışalım:
"Biz vaktiyle "bahçe sahiplerine bela verdiğimiz gibi, onlara da bela verdik. Hani onlar (bahçe sahipleri), sabah olurken (kimse görmeden) onu (mahsullerini) devşireceklerine yemin etmişlerdi. Onlar İstisna da etmiyorlardı. Fakat onlar uykudayken Rabbin katından (gönderilen) kuşatıcı bir âfet (ateş) bahçeyi sanverdi de, bahçe kapkara kesiliverdi. (Beri tarafta ise) onlar, sabah olurken: Madem devşirecektiniz, hadi erkenden mahsulünüzün başına gidin! diye birbirlerine seslendiler. Derken: Aman, bugün orada hiçbir yoksul yanmıza sokulmasın! diye fısıldaşa fısıldaşa yola koyuldular. (Evet, yoksullara yardıma) güçleri yettiği halde, onları yardımdan mahrum etmek niyeti ile erkenden yola düştüler." [306]
Tefsirlerde rivayet edilen hikayenin özeti şöyledir: Müslüman olan Sa-kıfli birisinin, Yemen'de Sana'ya yakın bir yerde, içinde hurmalıkların ve ziraata elverişli arazilerin bulunduğu taşınmaz bir malı, akan, güzel bir bağı vardı. Ona iyi bakar, Allah'ın hakkını yerine getirir, hasat zamanında bu arazide bulunan her şeyden fakir ve miskinlerin hakkını bolca verirdi. Gerek hurmalıkların ve gerekse ekin tarlalarının üzerlerinde arta kalan ürünleri onlara bırakırdı. Bu sayede fakirler için çok şey toplanırdı. Adam ölünce, çocukları ona varis oldular. Fakat onlar, "Çoluk çocuğumuz çoğaldı, malımız ise az. Babamızın yaptığı gibi fakirlere bir şey veremeyiz. Eğer böyle yapacak olursak İşimiz zorlaşır ve bu bize zor gelir. Babamız ahmak birisiydi. Bunların hepsini fakirlere dağıtırdı," diyerek fakirleri bahçenin ürünlerinden istifade ettirmediler. Allah'ın hakkını kıskanıp cimrilik yaptılar. Böyle davranınca Allah, onları istediklerinin tersiyle cezalandırdı ve elleringeçmiş milletlere sunulan nimetler \r bu nimetlere karşı vapılan nankörlük.
deki sermayeleri kaybolduğu gibi, hem kârları, hem de sadaka olarak ver dikleri şeyler gitti ve kendilerine hiçbir şey kalmadı.[307] Bu bahçe sahiplerinin kitap ehlinden olduğu da rivayet edilmiştir.[308]
"Biz vaktiyle bahçe sahiplerine belâ verdiğimiz gibi onlara da belâ verdik..." Burada zikredilen cennetten maksadın dünya cenneti, güzel bağ ve daha derin bir bakışla da vatan demek olduğunu söyleyen Elmah'lı, Kehf Sûresinde "ve bağına girdi" (Kchf, 18/35) âyetinde olduğu gibi bir tek kişiyi misal getirmeyip "bağ sahipleri" diye çoğul kipiyle ortak bîr mülkün misal olarak getirilmesi, bireysel mülkün idaresinden ziyade toplum ve vatan kavramları açısından yapılmış bir temsilin olduğunu gösterir, demektedir.[309]
Elmahlı'nm belirttiğine göre bunlar, gönüllerince bağın kendisini değil, meyvesini devşirmeyi kastetmiş olsalar da yeminlerinde şöyle demişlerdi. "Vallahi o bağı sabahleyin mutlaka ve kesinlikle keseceğiz." Oysa bu tamamen kendi ellerinde değildi. Gerek o bağın ve gerekse kendilerinin sabaha çıkıp çıkmayacaklarını Öyle kesin bir şekilde bilemezlerdi. Bir İstisna da yapmıyorlardı, "inşallah", "Allah izin verirse", yahut "sağ salim sabaha çıkarsak", bir kazaya ve belaya uğramazsak" gibi bir şart, ilerisi için hesaba katılan bir kayıt koymuyorlardı. Çok kuvvetli ve kararlı olmak için yeminlerini yerine getirememek ve bu yüzden felâkete uğramak ihtimallerini düşünmüyorlardı, O bahçeyi kendilerinden başka birisinin kesebileceğini hesaba katmıyorlardı.[310]
"Onlar sabah olurken: Madem devşireceksiniz, hadi erken mahsulünüzün başına gidin! diye birbirlerine seslendiler." Sanki o bağı kendileri yetiştirmiş, sadece oniarın ekimi, ürünü imiş gibi, düşmanın üzerine saldırır gibi son derece hırslı hareket ediyorlardı. Onun için hemen fırladılar. Giderken gizli gizli birbirleri ile fısıldamıyorlardı. Düşünmeleri gerekirdi ki, o bag ve ürün, kendilerinden önce onu onlara veren ve onlar uyurken onu gözetecek olan Allah'ındır. Onda öncelikle bir Allah hakkı, bir de Allah'ın yoksul kullarının haklan vardır. O yoksulları gözetmek, Allah için onlara efendilik etmek, bağlarındaki mahsulleri devşirmeye giderlerken öyle despotça hareket etmeyip mümkün olabileceği kadar onlardan bir kısmına da yararlanma imkanı vermek, hırs ve zorbalıkla bağlarına düşman çoğaltacaklarına, hayırlarını isteyen duacılar, bekçiler yetiştirmek ve bunu kendileri İçin bir görev olduğunu unutmamak gerekirdi.[311]
Fısıldaşa fjsıldaşa bahçelerine doğru ilerlediler. Fakat bahçeyi gördüklerinde, biz her halde yanlış yere gelmişiz, yok biz mahrum edilmişiz, diyerek şaşırıp kaldılar. Bahçeleri, Ailah tarafından gönderilen bir âfetle kapkara kesilmişti. Ne yapacaklarını sardılar. Pişman oldular. Ama iş işten geçmişti.
Gerek Kehf ve gerekse Kalem Sûrelerinde verilen her iki misalin, sadece Kur'ân'ın ilk muhatabı olan Mekke halkını değil, bütün insanlığı kapsamaktadır. Dolayısıyla bu iki misalde, her türlü servete, zenginliğe, bağ bahçeye ve kısacası her çeşit maddî ve manevî nimetlere sahip olan her ferde, her topluma, her millete bir ibret, bir uyart, bir hatırlatma vardır. Nimetin sahibini unutarak, emir ve yasaklarını kulak ardı ederek, bütün yaşamını şehevî ve nefsânî arzuların emrine tahsis eden kimselerin, eninde sonunda, ummadıkları bir anda böyle cezalara çarptırıldığı bir vakıadır. Sahip olduğu arazisi, meyve bahçeleri, hububat tarlası, davarları, villası, apartmanı, fabrikası, iş yeri, otomobili ve hatta sağlık, afiyet, güç ve kuvvet vs. ile kendini başkasından üstün gören, Allah yolunda in faktan kaçman, fakirlerin, yoksulların, yetimlerin hakkını vermeyen, gasp eden ve ketmeden kibirli, gururlu, şımarık ve dik başlı kimselerin, hak hukuk tanımaz insanların, hesap etmedikleri bir anda ellerinden servetlerinin çıktığını ve çıkacağını, yukarıda sunulan Kurân'm verdiği mesajdan anlamamız mümkündür. Bu sebeple her insanın Allah'ın verdiği nimetlere şükretmesi, Allah'ın ve O'nun kullarının hakkım cimrilik etmeden vermesi kendi menfaatinedir. Allah yolunda infak eden yardımsever ve cömert kişileri, Hakk'm ve halkın sevdiğini hatırdan çıkarmadan insanlığa hizmet etmek, ulvî bir vazife ve şereftir. Her insan, böyle bir ideali gerçekleştirmek için çalışmalı, gayret etmeli ve seferber olmalıdır.
Bu bölümde, geçmiş milletlere sunulan nimetleri ve bu nimetlere karşı yapılan nankörlükleri anlatmaya çalıştık. Kur'ân-ı Kerim'de, geçmiş peygamberlere ve milletlere ait ibret alınacak kıssalar ve örnekler pek çoktur. Kur'ân'daki bu kıssalardan ve misallerden güdülen amaç, tarihî olayların anlatılması değildir. Asıl maksat, geçmiş peygamberlerin ve milletlerin başına gelen hadiselerden ibret alınmasını sağlamaktır. Geçmişteki oiaylar, istikbale ışık tutan ve insanların ufkunu ve yolunu aydınlatan önemli mesajları ihtiva etmektedirler.
Kur'ân, olayların teferruatlı anlatımından ziyade, kendi gayesine uygun ve insanların müşterek dertleri ve onların istifadesine yönelik olan meseleleri ön plana çıkarır ve anlatır. Bazı olaylar, çeşitli sûrelerde tekrar tekrar anlatılsa bile, her anlatımda ayrı bir canlılık ve tazelikle ortaya çıkarlar, insanın yaradılışını göz önünde tutan Kıır'ân, en güzel kıssaları âdeta gözlerimizin önünde cereyan ediyormuşçasma anlatır. Kur'ân'daki anlatılan olayların asıl hedefi, ahlâka ve terbiyeye yönelik olmasıdır.
Kur'ân, ibret alınacak hassas noktaları ele alarak insanlara hayatı tanzim etme yollarını öğretir. Biz de bu düşünceyle hareket ederek bazı hadiseleri ele aldık. Seçtiğimiz bazı peygamberlerin ümmetlerini, onların davranış ve tutumlarını ön plana çıkararak anlatmaya gayret ettik. Aslında Kur'ân'da anlatılan her hadise ibretle doludur. Ancak bizim çalışmamızın sınırlarını aşar düşüncesiyle konumuzu sınırlı tuttuk. Bir iki satırla söylemek gerekirse, bu bölümün verdiği teme! fikir ve düşünce "İbret ve öğüt" almaktır. Zaten Kur'ân'm en önemİi hedeflerinden biri de budur. [312]
Nankörlüğün Sonuçları
1. İlâhî Ceza
Ceza kelimesi, bir emeğin karşılığını vermek, ödemek, hakkını almak, yetmek, kifayet etmek anlamına gelen "ceza, yeczî, cezâen" kökünden türetilmiş bir isimdir1. Bu kelime, karşılık, mükafat, ceza manalarına da gelir. Kur'ân-ı Kerim'de bu kökten türeyen kelimelerin sayış 111 [313] bulmaktadır.[314] Ceza kelimesi ise 42 yerde geçmektedir.[315] Bu kelimeye, bazı yerlerde mükafat[316], bazı yerlerde karşılık[317], bazı yerlerde ceza olarak anlam yüklenmiştir.[318] Ceza kelimesi, dilimizde, " Suç işleyene, kendisini doğru yola getirmek ve başkalarına ibret olmak gibi amaçlarla suçun derecesine göre çektirilen acı" olarak tarif edilmektedir.[319]
Kur'ân-ı Kerim, cezaya müstehak olan toplumların, çektikleri cezaları izah ederken çeşitli kavramlar kullanmıştır. Bu cezaların, bireylerin veya toplumların davranışları ile orantılı olarak verildiği görülmektedir. Ölmek, yok olmak, ortadan kalkmak gibi anlamlara gelen "helak" ve " helak etmek, öldürmek, yok etmek" anlamlarını taşıyan "ihlâk" [320] darmadağın etmek, parçalamak anlamlarına gelen "temzîk"[321] Yerle bir etmek, kökünü kazımak manalarına gelen "tedmîr" [322]-yerin dibine geçirmek, batırmak anlamında kullanılan "husuf" u gibi kavramlar, ilâhî cezaların çeşidini ve neticelerini göstermektedir.
İlâhî ceza tabiri ile, peygamberlerini yalanlayan, verilen nimetlere nan- körlük eden, ahlâkî ve ruhî dejenerasyon neticesinde insanlara zulüm ve haksızlık eden ve haddi aşan bireylere, cemiyetlere, milletlere ve devletlere Allah tarafından verilen semavî (göksel) ve arazî (yersel) âfetleri, savaş ve sosyal musibetler gibi cezaları kastetmekteyiz. Cezalar, toplumların veya bireylerin, hakkı kabul etmeme, insanları küçümseme, zayıflan ezme, servet ve zenginlikle şımararak şükürden uzak kalma, insafların hakkını vermeme, peygamberlere karşı inatlaşma gibi günahlar ve isyanlar yüzünden verilmiştir.[323]
Abdullah Telîdi'ye göre, ümmetlerin helak olmasına iki türlü günah sebep olmaktadır. Birincisi, peygamberlere karşı inat ve onların risaletini inkar. İkincisi, günah ve isyanlarda aşırı gitmek. Birinci kısımda Allah Teâlâ, peygamberlerinin risaletîne inanmayan ve onlara ayak direten günah sahiplerini helak ediyor ve onları köklerini kazıyan bir azapla cezalandırıyor. Nûh, Âd, Semûd, Lût, Şuayb (a.s) ve benzeri peygamberlerin kavimlerinde olduğu gibi. ikinci kısımda ise, açlıklar, musibetler, hastalıklar, ihtilaflar, tefrika, deprem ve başka çeşit sebepler. Telîdî, "bu ümmete verilen azap bu kabildendir. Allah Teâlâ, onların kökünü yok etmiyor ve geçmiş milletlere yaptığı gibi bir defada onları helak etmiyor. Fakat onlara çeşitli belalarla azap ediyor" demektedir.[324]
Elmah'h, bütün düşüş ve yok oluş sebeplerinin, Hakk'm emrini dinlememeye, Allah'ın rehber olarak gönderdiği önderlerin kıymetini bilmemeye ve sonuçta şükrün yerine nankörlüğü koymaya bağlı olduğunu belirtmektedir.[325]
Küfrün ve nimeti inkarın azabı, yalnız âhirette değil, dünyada da büyüktür, diyen Elmah'h, "Nimet ne kadar büyük, ne kadar olağan üstü ise küfür ve inkarın azabı da o ölçüde eşsiz ve o nimetin zevali de o ölçüde acı oiur" İfadesiyle, Kur'ân-i Kerim'de ümmetlere verilen cezaların nimetlere orantılı olarak verildiğinin altını çizmektedir, (bkz. Elmah'h, a.g.e., III, 367)
Bu anlamda Kur'ân'm beyan ettiği ve ısrarla üzerinde durduğu Israilo-ğullarma verilen ceza ile, diğer kavimlere verilen toplumsal veya bireysel cezalar arasında muazzam farkiann olduğunu görürüz. Toplumsal olarak yol edilmekle, sadece nimetlerin yok edilmesi şeklinde cezalandırılma arasınds büyük bir farkın olduğu muhakkaktır. Aşağıda sunacağımız çeşitli misallerde, bu farkı açıktan görme ve değerlendirme imkanı bulacağımız kanaatin-[ deyiz.
En büyük nankörlük, Allah'ı inkar ve O'nıın vaz' ettiği risâiet müessesesini ve o müessesenin Allah tarafından gönderilen elçilerini ve davetlerini kabul etmemek ve onların Allah adına sunduğu prensipleri ve kuralları tanımamaktır. Elbette böyle büyük bir isyan ve başkaldırısın cezası da büyük olacaktır. Allah, zerre kadar da olsa asla haksızlık etmez (bkz. Nisa, 4/ 40). Herkese yaptığına karşılık bir ceza verir. (bkz. Mâide, 5/38). Hem bu dünyada hem âhirette her nefis peşinde koştuğu şeyin karşılığını bulacaktır, (bkz. Tâ Hâ, 20/15). Bu sünnetullah (Allah'ın âdeti), bu ilâhî adalet, bu mizan asla şaşmaz, yanılmaz ve değişmez.
Israiloğulları, Allah Teâlâ'nm kendilerine ihsan ettiği sayısız nimetlere karşılık isyan etmişler, tarihte benzerine rastlanmayacak biçimde Allah hakkında kötü zanda bulunmuşlar ve aslı astarı olmayan sözler sarf etmişler[326], peygamberlere karşı çıkmış, hatta bazı peygamberleri Öldürmüşlerdir.[327] Allah, onları Firavun'un zulüm ve esaretinden kurtarmış, onlara yurt vermiş, bıldırcın eti ve kudret helvası lütfetmiş, buna rağmen onlar, bu nimetlere nankörlükle, isyanla ve buzağıya taparak karşılık vermişlerdir.[328]
Allah Teâlâ, bu nankörlükleri sebebiyle onlara, maymunlaşma, domuzlaşma, horluk, yoksulluk, Beyt-i Makdis'e kırk yıl girme yasağı, birbirlerinin arasında kin, düşmanlık ve lanetlenme gibi cezalar vermiştir.[329]
Onların nankörlüklerini ve bu sebeple uğradıkları cezayı Kur'ân şöyle haber verir. "Musa kavmine şöyle dedi: Ey kavmim! Allah'ın size (vatan olarak) yazdığı mukaddes toprağa girin ve arkanıza dönmeyin, yoksa kaybederek dönmüş olursunuz."[330] Onlar, kendilerini çeşitli sıkıntılardan kurtarılmalarına sebep olan Hz. Musa'nın bu emrine itiraz ettiler. Sebatsız, cesaretiz, vefasız ve korkak olduklarını şu sözleri ile ispat ettiler: "Ya Musa! Orada zorba bir toplum var, onlar oradan çıkmadıkça biz oraya asla girmeyeceğiz. Eğer oradan çıkarlarsa biz hemen gireriz." (Mâide,5/22). Edep, haya ve hatta iman sınırını da zorlayarak fütursuzca şu itirazda bulundular.: "Ey Musa! Onlar orada bulunduğu müddetçe biz oraya asla girmeyiz; şu halde sen ve Rabbin gidin savaşın; biz burada duracağız." dediler. (Mâide, 5/ 24). Haddi aşan ve söylediği sözün iman ve izanla bağdaşmadığını anlamayacak kadar basiretsiz ve oldukça kaba olan bu topluluk, cezadan başka neye müstahak olabilirdi? Bilgisiz, görgüsüz, nezaketsiz ve üstelik Rablerine karşı böyle saygısız davranan bu insanların akıbeti elbette bu olacaktı.
Allah Teâlâ'nın, kendilerini yaşadığı zamanların tüm insanlarına karşı Üstün kliması ve peygamberlerle şereflendirmesi onları, nankörlüklerinden ve isyanlarından vazgeçirememiştir. Nimetleri lütfeden Allah Teâlâ'ya ve O'nun seçip gönderdiği peygamberlerine karşı saygı ve tevazuda bulunamayacak kadar vicdanları körelmiştir. "Sen ve Rabbin gidin savaşın; biz burada oturacağız" diyerek, dağları, taşları ve bütün âfemi titretecek saygısızlığı, kabalığı, cehalet ve gafleti sergilemişler ve bunun üzerine Musa (a.s): "Rabbim! Ben kendimden ve kardeşimden başkasına hakim olamıyorum; bizimle, bu yoldan çıkmış toplumun arasını aytr" (Mâide, 5/25) şeklinde Allah'a niyazda bulunmuş ve çaresizliğini dile getirmiştir.
Elmahh'nın belirttiğine göre Hz. Musa, bunların sapıklığını, inadını ve inkarlarını görünce tam hüzün, kırgınlık, ilâhî rahmet ve icabeti çekecek olan bir kalp inceliği ile Allah'a şikayet ederek şöyle dedi. "Ey Rabbim! Ben kendimden başkasına malik değilim, bir canım var ki, kudretim, iradem, hükmüm ancak ona geçer, bir de kardeşime, yahut kardeşimin de benim gibi. Şu halde bizimle şu itaatten çıkan, isyanda İsrar eden sapık kavmin arasını ayır, yani bize bizim hak ettiğimize, onlara da kendi hak ettiklerine göre hükmedip aramızı ayır." (bkz. Elmalık, a.g.e., III, 217) Musa (a.s) m du-asmın kabul edildiğini Kur'ân şöyle ifade eder: "Allah, "Öyleyse orası {arz-ı mukaddes) onlara kırk yıl yasaklanmıştır..." (Mâide, 5/26)
Allah, Musa (a.s) m duasını kabul etmiş ve onların isyanı sebebiyle kendilerine va'd edilen mukaddes yere girmelerini yasaklamıştır. Kırk sene oradan mahrum bırakılmışlardır. Bu müddet içinde hiçbiri oraya giremeyecek, Tih içinde nereye gittiklerini bilemeyecek, açıkta vatansız, şaşırmış, sersem ve serseri olarak dolaşacaklardır. Elmahh'ya göre bu hüküm, hürriyetlerini kötüye kullanan, peygamberlerini dinlemeyen o sapıklar hakkında Hak Te-âl'a'nm kötü bir cezasıdır. Belki bu ifadeden bunların hepsi, by müddeti dolduracak ve sonra kurtulacaklar manası anlaşılmaz. Ölenler öiecek, kalanlar girmek isterlerse girebilecek demek olur. Hatta bazı tefsircilere göre, "kırk sene" tahrîm (haram kılınma) nın değil, (Şaşkın şaşkın dolaşacaklar) ifadesinin kaydıdır. Şu halde haram kılma mutlaktır. Müddetle kaynaklanan Tih'tir. Yani Tih halinde, son derece hayret içinde ve şaşkınlıkla kırk sene kalacaklar, fakat bunlara girişten mahrum kalma hali devamlı olacak, çünkü o zamana kadar hepsi ölecek, ancak evlatları olan yeni nesıi gelecek.[331]
Hûd (a.s) m kavmi, nankörlükte ileri giden bir topluluktu. Kendilerine peygamber olarak gönderilen Hûd (a.s) ı beyinsizlik ve yalancılıkla suçlayarak onun risaletini reddetmişlerdi. Hûd (a.s) la kavmi arasında bu konu-' da geçen diyalogu ve onlara Allah tarafından verilen cezayı Kur'ân şu âyetlerle bize sunmaktadır.
"Kavminden ileri gelen kafirler dediler ki: Biz seni kesinlikle bir beyinsizlik içinde görüyoruz ve gerçekten biz seni yalancılardan sanıyoruz. Ey Kavmim! dedi, ben beyinsiz değilim; fakat ben âlemlerin Rabbinin gönderdiği elçiyim. Size Rabbimin vahyettiklerini duyuruyorum ve ben sizin için güvenilir bir Öğütçüyüm. Dediler ki: Sen bize tek Allah'a kulluk etmemiz ve atalarımızın tapmakta olduklarını bırakmamız için mi geldin? Eğer doğrulardan isen, bizi tehdit ettiğin azabı bize getir."[332]
Hûd (a.s) dan açık mucize istediler. "Senin sözünle tanrılarımızı bırakacak değiliz, seni tanrılarımızdan birisi fena çarpmış!" diyerek ileri geri konuştular. { bkz. Hûd, 11/53-54 ). Onlar Allah'ın âyetlerini inkar ettiler ve O'nun peygamberine isyan ettiler ve inatçı her zorbanın emrine uydular. Bu yüzden hem dünyada hem de âhirette lanete tâbi tutuldular, (bkz. Hûd, 11/59-60).
Allah, onların bu inadı ve âyetlerini yalanlamaları sebebiyle onların kökünü kazıdığını şöyle belirtmektedir: "Onu ve onunla beraber olanları rahmetimizle kurtardık ve âyetlerimizi yalanlayıp da iman etmeyenlerin kökünü kestik." (A'raf, 7/72)
Hakka karşı ayak diremenin ve büyüklük taslamalarının, güç ve kuvvet denemelerinin neticesini acı bir şekilde ödediler. Allah, onlara yedi gece sekiz gün devam eden şiddetli bir kasırga gönderdi. Dondurucu ve soğuk olan bu kasırga onları, sökülmüş hurma kütükleri gibi yere seriverdi.[333] Âd kavmine gönderilen rüzgar öyle şiddetli ve dehşetli idi ki, onları kasıp kavuruyordu. Üzerinden geçtiği şeyi canlı bırakmıyor, onu kül edip savuruyordu, (bkz. Zâriyât, 51/41-42). İnsanlar havada yaprak gibi uçuşuyor un ufak oluyordu. Allah'ın emriyle her şeyi yıkıyor ve mahvediyordu. O kasırga gelince evlerinden başka bir şey görülmez oldu. (bkz. Ahkâf, 46/ 24-25) Bu müthiş kasırga, Âd kavminin erkeklerini, kadınlarını, çocuklarını ve mallarını yerle gök arasında savurarak parçalamış ve helak etmiştir. Sadece Hûd ve ona iman edenler kurtulmuştur.[334]
Semûd kavmi, Salih ( a.s ) m aralarından bir peygamber olarak gönderilmesini hazmedemediler. Onu yalancılık ve şımarıklıkla suçladılar. Allah, onları imtihan etmek için bir dişi deve gönderdi. Dişi devenin su içmesi için onlardan bir gün ayırmalarını emretti. Ama onlar bu emre uymayarak deveyi kestiler. Bunun neticesinde ilâhî azap onları yakalayıverdi.fbkz. Ka., mer, 54/23-31; şems, 91/ 11-15)
Semûd kavmi, Salih (a.s) m onları hidâyete eriştirmek için getirdiği ri--/ sâleti inkar ettiler. Hidayet yerine körlüğü, aydınlık yerine karanlığı tercih ettiler. Hidayet, doğru yol ve istikamet gibi kendilerini dünya ve âhirette mutlu kılacak olan büyük bir nimeti reddetmelerini ve bunun karşılığında uğradıkları cezayı Kur'ân şöyle haber veriyor: "Semûd'a gelince onlara doğru yolu gösterdik, ama onlar körlüğü doğru yola tercih ettiler. Böylece yapmakta oldukları kötülükler yüzünden alçaîtıcı azabın yıldırımı onları çarp-tı."[335]
Semûd kavmi, Salih (a.s} dan, tehdit ettiğin azabı bize getir, diyerek haktan yüz çevirdiler. Böyle bir meydan okuyuşun neticesinde onian, şiddetli bir sarsıntı yaka layı verdi. Yurtlarında diz üstü dona kaldılar, (bkz. A'raf, 7/73-79; Hûd, 11/61-68). Hata bütün olumsuzluklarını, her türlü uğursuzluklarım, beceriksizliklerini, İşlerinin ve güçlerinin kötüye gidişini, ekonomilerinin bozulması gibi hadiseleri Salih peygambere yükleyerek insafsızlığa yöneldiler. Bunun neticesinde evleri, barkları üzerlerine çöktü, {bkz. Nemi, 27/ 45-52)
Semûd kavminin eserlerinden bazılarının bu güne kadar geldiğini söyleyen Mevdûdî, Aralık 1959 yılında buraları gördüğünü belirtir. Ülkelerinin, Medine-Tebük arasında Hicaz'da el-Ûla, Hz. Peygamber zamanındaki adıyla Vâdi'l-Kurâ'nın bir kaç mil kuzeyinde olduğunu ifade eder. Mevdûdî, el-Üla'nın hâlâ bol su kaynaklan ve bahçeleri bulunan yeşil ve verimli bir vadi, el-Hicr'in ise terk edilmiş bir yer görünümünde olduğunu açıklar. Bu yöreye girilip el-ÛIa'ya yaklaşıldığında, sanki şiddetli bir depremle baş tan aşağı parça parça olmuş görünümü veren tepelerle karşılaştığını söyle! yen Mevdûdî, aynı tip tepeleri doğuya, el-Üla'dan Hayber'e yaklaşık 96 il[336]ve Ürdün içlerinde kuzeye 30-40 mil kadar giderken gördüğünü beIirttikten sonra, "Demek ki, uzunluğuna 300-400, enine 100 mil uzanan bil alan, korkunç bir depremle yerle bir olmuştu." demektedİr.(bkz. Mevdûdîjj Tefhîmü'l-Kur'ân, IV, 54-55)
Yukarıda sunduğumuz misallerde de görüldüğü gibi, Kur'ân-i Kerim'! incelediğimiz zaman yapılan nankörlüklerin cezasının, toplumsal ve bireyH sel anlamda çekildiğini müşahede ederiz. Bireysel olarak nankörlüğün acı akıbetini, Karun'un şahsında görebiliriz. Karun, servetiyle, ilmiyle övünüp duruyordu. Allah, ona Öyle bir servet İhsan etmişti ki, hazinelerinin anahtarlarını güçlü kuvvetli bir cemaat dahi taşımakta zorlanıyordu. Dünya hırsı ve zineti onu, toplumun üstünde olduğu fikrine sevk etmişti. Hazineleri ve serveti, ona nimetin asıl sahibini unutturmuştu. O kulluktan ve şükürden uzak bir halde yaşıyordu. Nankörlüğün ve azgınlığının hesabını kendisinin ve sarayının yerin dibine batmasiyla ödemişti. Kur'ân'm bu konudaki beyanına bir göz atalım:
"Karun, Musa'nın kavminden İdi de, onlara karşı azgınlık etmişti. Biz ona öyle hazineler vermiştik ki, anahtarım güçlü kuvvetli bir topluluk zor taşırdı. Kavmi ona şöyle demişti: Şımarma! Bİl ki Allah, şımarıkları sevmez. Allah'ın sana verdiğinden (O'nun yolunda harcayarak) âhiret yurdunu iste; ama dünyadan da nasibini unutma. Allah sana ihsan ettiği gibi, sen de (insanlara) iyilik et. Yeryüzünde bozgunculuğu arzulama. Şüphesiz ki Allah, bozguncuları sevmez. Karun ise: O (servet) bana ancak kendimdeki bilgi sayesinde verildi, demişti. Bilmiyor muydu ki Allah, kendinden önceki nesillerden, ondan daha güçlü, ondan daha çok taraftan olan kimseleri helak etmişti. Günahkarlardan günahları sorulmaz (Allah onların hepsini bilir). Derken, Karun, ihtişamı içinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını arzulayanlar: keşke Karun'a verilenlerin benzeri bizim de olsaydı; doğrusu o çok şanslı dediler."[337]
Mevdûdî, Kasas Sûresi, 78. âyetini şöyle tefsir etmiştir. Böyle bilgili, akıllı, uzman ve yetenekli olmakla Övünen bir adam, kendisinden önce bu dünyada yaşamış daha zengin, daha büyük, daha güçlü ve nüfuzlu insanların yaşadığını ve Allah'ın, sonunda onları toptan yok ettiğini bilmiyor muydu.? Eğer kabiliyet, maharet ve iş bitiricilik, dünyevî ilerlemenin yegane garantisi idiyse, neden bu özellikler, onları helak olmaktan kurtarmadı? Ve eğer bu şahsın dünyevî terakkisi, Allah'ın kendisinden hoşnut olduğuna, yaptığı iş ve kazandığı keyfiyetleri tasdik ettiğine delâlet ediyorsa, neden o halde bu insanlar helak edildi.[338]
Elde ettiği imkanları ve kavuştuğu nimetleri kendi mahareti, gücü, bilgi ve becerisiyle kazandığım sanmak ve bunları kendi öz sermayesi kabul etmek büyük bir nankörlüktür. Karun'un şahsında bütün insanlara sunulan bu kıssa, küfrân-ı nimette bulunan ve bu karaktere sahip olan veya ona meyilli olan herkese bir uyarıdır. Hiçbir kimse, ben kazandım, ben servet elde ettim, ben ilim ve irfan sahibi oldum, diye benlik iddiasında bulunma hakkına sahip değildir. İnsanoğluna, nimeti dilediği ölçüde lütfeden Allah'tır Bütün servetlerin, bilgilerin asıl sahibi O'dur. Karun'un böyle bir düşünce ve kanaatin neticesinde ağır bir cezaya uğradığını Kur'ân şöyle bildirmektedir. "Nihayet biz, onu da, sarayını da yerin dibine geçirdik. Artık Allah'a karşı kendisine yardım edecek avanesi olmadığı gîbi o, kendisini savunup kurtarabilecek kimselerden de değildi." (Kasas, 28/81)
Bireysel anlamda yapılan nankörlüğün cezası ile ilgili olarak, Kehf Sûresinde bildirilen bağ bahçe sahibinin durumunu bu konuda sunabiliriz. O kendisine Allah tarafından ihsan edilen, hurmalıkla donatılmış ve aralarında ekinler bitirilmiş, yemişini vermiş ve üstelik arasından bir de ırmak fışkırtılmış iki bahçe İle gururlanmış, yandaşlarının çokluğu ile de güçlü ve kuvvetli olduğunu iddia etmişti. Ayrıca bu iki bahçenin yok olacağına ve kıyametin kopacağına da ihtimal vermiyordu.(Kehf, 18/32-36). Mal ve mülk sahibi olmakla, sülalesinin genişliği ile övünen bu kimse, kendisini yaratan gerçek nimet sahibine karşı, şımarmış, büyüklenmiş, dünya malı ile izzet bulacağını sanmış, neticede bunun acı akıbetini mahzun ve kederli bir şekilde ellerini ovuşturarak acı acı yudumlamaktan başka çaresi kalmamıştır.
Aşağıda sunacağımız âyet, bizi o verimli, çekici ve parlak manzaradan çekip alıyor, felaket, yokluk ve Ölüm manzarasına ve karamsar bir tabloyla karşı karşıya bırakıyor. "Derken onun serveti kuşatılıp yok edildi. Böylece bağı uğruna yaptığı masraflarından ötürü ellerini ovuşturup kaldı. Bağın çardakları yere çökmüştü. "Ah, diyordu, keşke ben Rabbime hiçbir ortak koşmamış olsaydım." [339]
Seyyid Kutub'un belirttiği gibi, burada mükemmel ve canİı bir sahne sunulmaktadır. Bahçenin meyvelerinin hepsi yok olmuş, düşman tarafından kuşatılan bir ordu gibi her taraftan kuşatılarak hiçbir sağlam meyve kalmamış, çardakları yere düşmüş, yıkılmış ve parçalanmıştır. Bahçe sahibi ise, kaybolan malına ve yok olan çalışmasına üzülerek ellerini ovuşturmaktadır. Allah'a ortak koşmaktan pişman olmuş ve onun rubûbİyetini kabul etmiştir. Seyyid Kutub'a göre bu şahıs, açıkça şirk koşmamişsa da îmanî değerlerin dışında toprakla (servetle) ilgili değerleri benimseyerek onlarda şeref aradığı için pişmanlık duymakta ve iş işten geçtikten sonra Allah'a sığınmaktadır.[340]
Kalem Sûresinde (bkz. 68/17-20) beyan edilen bahçe sahiplerinin diğı ilâhî cezayı da bireysel ve toplumsal olarak her iki alan için düşünebiliriz. Allah'ın emrine uygun hareket eden ve yoksulların hakkını menetme-ven bir babanın evlatları, babalarının vefatı İle kendilerine miras kalan bahçelerin ürünlerinden insanları istifade ettirmekten kaçındılar ve Allah'ın hakkını kıskanıp cimrilik ettiler. Fakat onlar uykudayken Allah tarafından ffönderilen bir âfetle bahçeleri kuşatılıverdi. Allah Teâlâ'nın beyanı ile bahçe kapkara kesildi. Ürünü biçilmiş tarlaya, hiçbir şey bitirmeyen kumluk araziye donuverdi. Elmahlı'nın belirttiğine göre, sadece o bağın meyvesi değil, kendisi kökünden kesilip yanmış, kül gibi kapkara kesilmiştir.[341]
Kur'ân-ı Kerim, kapkara kesilen bahçeyi gördüklerinde onların psikolojik durumunu şöyle açıklamaktadır: "Fakat bahçeyi gördüklerinde: Mutlak yolumuzu şaşırmış olmalıyız! dediler. Yok, yok, doğrusu biz mahrum bırakılmışız! İçlerinden en makul olanı şöyle dedi: Ben size "Rabbinizi teşbih etsenize" dememiş miydim?"[342]
Elmalı'nın beyanına göre, önce yalnız yollarım şaşırdıklarına hükmettiler, sonra da cezaya uğradıklarına, engel olmak istedikleri yoksullardan ziyade, yoksul kaldıklarına hükmettiler. Hayal kırıklığına uğrayıp gelecekten bütün ümidi keserek, ümitsizliğe düştüler; Şayet içlerinden aklı erer, ölçülü davranan birisi olmasaydı, ümitsizlik içinde kalacaklardı. Onlardan en doğru, en hak tanır, en hayırlı, başka bir ifade ile " en ölçülü" hareket eden "Demedim mi size? Teşbih etseydinizya!"dedi. Bu, vaktiyle "beni niye dinlemediniz?" diye benlik sevdasıyla yapılan sadece bir sitem değil, bu kez düştükleri ümitsizlikten kurtarmak ve ümitsizlikle Allah'a zulüm yakıştırmak gibi, ona karşı daha büyük bir küfür ve günaha düşmekten sakındırmak için sitem tarzında, yapılan hatayı hatırlatarak tevbe etmeye ve uyanmaya bir çağrıdır.[343]
Fakirin, yoksulun, yetimin, akrabanın hakkını gözetmeyen, malının, ürününün zekâtını vermeyen nice insanlar, bağ ve bahçelerinde ve tarlalarında, yukarıdaki misallerde olduğu gibi nankörlüğün cezasını çekmektedirler. Ürünlerini ya dolu, ya don, ya sıcak vurarak zaman zaman yok olduğunu veya zarar gördüğünü müşahede etmektedirler. Tabii ki işin bu yönünü düşünen ve bunları bir yoruma tabi tutan kişiler pek azdır. Ayrıca böyle bir yorumu yapmak ve ders çıkarmak imana bağlı bir olaydır.
Toplumsal olarak yapılan nankörlüğün sebep olduğu cezaya, Sebe' halkının uğradığı musibet ve sıkıntıyı misal verebiliriz. Allah, sağlı sollu bahçeler vererek onlara bol bol lütuf ve ihsanda bulunmuştu, (bkz. Sebe' 34/15). Buna rağmen onlar haktan yüz çevirdiler ve şükretmekten kaçındılar. Bunun üzerine Aİlah onları cezalandırmak üzere şiddetli yağmurun sebep olduğu ve tarlalarını, bağ bahçelerini silip süpüren "Arim" selini gönderdi. [344]
Mevdûdî'ye göre, eğer insanoğlu, kendi tarihini dikkatle incelerse, bu dünyanın körü körüne işleyen sahipsiz bir mülk olmadığını, bilakis şükreden kullarına bir türlü, nankör ve şükretmeyen kullarına ise başka bir türlü davranan, her şeyi işiten ve gören Aİlah tarafından idare edildiğini anlayacaktır.[345]
Sebe' kavmi, şükürden yani, nimeti kendilerine bahşeden Allah'ı tanımaktan yüz çevirince, onlara bu nankörlüğün cezası, ağır olarak tattırılmış-tır. Allah, Sebe' kavmini nankörlükleri yüzünden darmadağın etmiştir. Allah onları, herkesin ibret alacağı kıssalar haline getirmiş ve onları büsbütün parçalamıştır, (bkz. Sebe', 34/19). Âyet-i Kerimenin, siyasi bir anlamda kullanıldığını ve Sebe' toplumunun bağtmsiz bir siyasi güç olan toplum olma özelliğini yitirerek, değişik güçlerin hakimiyeti altına girdiklerini anlatmak istediğini söyleyebiliriz.[346]
Siyasî bölünmüşlüğün ve dağınıklığın ne kadar ağır bir sarsıntı ve çöküşün başlangıcı olduğunu bugünkü dünya konjonktürüne bakarak görebiliriz. Seyyid Kutub ve Mevdûdî'nin ifade ettiğine göre, Sebe'liier her yönden o kadar parçalandılar ki, artık onların bu dağınıklığı her taraftan bilinir olmuştur. Bugün bile Araplar, bir topluluğun tamamen dağınıklığından bahsetmek isteseler, Sebe'lileri örnek göstermektedirler. Allah, nimetini onlardan geri aldığında, çeşitli Sebe' kabileleri yurtlarından ayrılıp Arabistan'ın başka bölgelerine göç etmeye başlamışlardır. Hayatta varlık gösteren bir millet iken, hikayecilerin rivayet ettiği ve ağızlarında dolaşan kıssa ve masal olmuşlardır. Kısacası Sebe'liier, artık millet olmaktan çıkmışlar ve sadece dilden dile dolaşan efsane olmuşlardır.(bkz. S. Kutub, a.g.e., V, 2902; Mev-dûdî, a.g.e.,IV,519)
Sebe'liîere, tebligat fayda vermemiş, aksine halkın inkar, azgınlık ve şımarıklığı arttıkça artmış; hak ve hukuk adına her kavram yok olmuştur. Böylece refah inkarla, inkar da azgınlıkla, azgınlık da zulüm ve şımarıklıkla birleşince ilâhî hükmün tecelli vakti gelmiş ve Kur'ân'm haber verdiği musibetler başlarına inmiştir. Bu ve benzeri hadiselerde önemli öğütler ve ibretler vardır. Âyette " Şüphesiz bunda, çok sabreden ve çok şükreden herkes için ibret vardır" (Sebe1, 34/19) ilâhî mesajı, buna işaret etmektedir. Bu açıdan Sebe'nin durumu, kendilerinden sonra gelen her toplum, her millet ve her devlet için bir ibret kaynağı olmuş ve olmaya devam etmektedir. Kur'ân'm bunu anlatmasındaki asıl gayesi de budur. Bu hadiseden ders çıkartarak hayatına yön verenler kazançlı çıkacaktır. [347]
2. Toplumsal Çöküş
Çeşitli âyetleri incelediğimizde görüleceği gibi Kur'ân'm, toplumsal olayları, toplumların gelişme, gerileme ve çöküş olgularını ve bunların sebeplerini kendine has terim ve ifade tarzı ile ele aldığı görülür. Dolayısıyla Kur'ân'm toplum ve toplumsal hadiselere bakışını kavrayabilmek için bazı terimleri açıklamak ve Kur'ân'm bu anlamda kullandığı kelime ve sözcükleri anlamak konunun daha iyi anlaşılmasına yardımcı olacaktır.
Kur'ân'da toplum anlamı taşıyan tek bir kelimeden bahsedilin emekte, bunun yerine toplum ifade eden bir takım kavramlardan söz edilmektedir.[348] Bu kavramlardan "ehl, kavm, nâs, ümmet, karye, karn, şa'b, kabile ve ashab üzerinde kısaca durmaya çalışalım.
Ehl: Âyetlerde kullanılış itibariyle, halk, ahali, yakın akraba, aşiret, aile ve ehl-i-erbap anlamlarına gelen "ehl" kelimesi, Kur'ân'da hem kitap kelimesinin başına gelerek kendilerine kitap gönderilen toplumları, yani kitap ehlini[349], hem tebaayı, halkı, peygamberlerin gönderildiği sosyal çevreyi[350], hem bir işin ehli ve erbabı olmayı[351], hem de akraba ve aileyi[352] ifade etmektedir. Âyetlere bir bütünlük içerisinde bakıldığında Kur'ân'a göre ilk ve en önemli sosyal birliğin aile olduğu görülür. Zina etmeyi yasaklaması, evlilikte nikahı emretmesi ve evlilikle ilgili birçok düzenlemeler getirmesi[353], Kur'ân'm aileye verdiği önemi gösterir, ilk ve en önemli sosyal birlik olan ailenin, değişik şekillerde sıralanışından farklı sosyal gruplar ve toplum doğmuştur. Aslında bu süreç evrenseldir; değişen detaylardır.[354]
Kavm: Kavm kelimesi, aslında "kâim" kelimesinin çoğulu veya mastarla isimlendirme gibi iş gören ve kendilerini savunabilecek erkek topluluğuna denir. "Nuh kavmi, Firavun kavmi", ifadelerinde olduğu gibi kadınları da kapsaması dolaylı ve tabi olma yoluyladır. Bu kelime erkek için de, kadın için de kullanılır.[355]Hucurât Sûresinin 11. âyetinde erkek topluluğu anlanankörlüğün sonuçları
mmda kullanılmıştır. Söz konusu olan âyetin dışında tüm Kur'ân'da p*r "kavm" kavramı, erkek ve kadınları kapsayacak şekilde, insanların oluştu duğu toplum anlamında kullanıldığını görürüz.[356] Kur'ân, peygamberleri gönderildiği halklara kavm dediği gibi (Hûd, 11/27-28, 50, 61), sultanlar ve kralların yönetimi altında bulunan halklara da kavm demektedir.[357]
Nâs: Lâfız yönünden değil de anlam yönünden ";nsan" kelimesinin çoğulu olan "nâs", insanlar anlamına gelmekte ve toplumu ifade etmektedir Nâs kelimesi, Kur'ân'da harf-i tarifsiz kullanılmamıştır. Tarih boyunca yaşamış ve yaşayacak olan bütün insanlara da nâs denildiği gibi[358], belirli zaman diliminde yaşamış olan bütün insanlara da nâs[359], denilmektedir. Aynı şekilde aynı dönemde yaşayan ve ortak yönleri bulunan İnsan topluluğuna[360] ve bir peygamberin hitap ettiği kimseler[361] de nâs diye tabir edilmektedir. Sosyolojik anlamda halk veya kitle yerine kullanılan nâs, hiçbir ayırım yapılmaksızın peygamberlerin muhatabı olduğu herkestir. Buna göre nâs, en geniş anlamda topyekün toplumu ifade etmektedir.[362]
Ümmet: İster ihtiyarî, ister zorunlu olsun, bir mekanda, bir zamanda ya da bir dinin etrafında herhangi bir işin topladığı her topluluğa ümmet denir. Lâfzı müfred {tekil) ve manası cemi {çoğul) olan bu kelime Kur'ân'da zaman, topluluk, din, yol, örnek, âdet, bütün canlı topluluklar ve insanların oluşturduğu toplum anlamlarında kullanılmaktadır.[363]
Kur'ân'da, çoğulları ile birlikte 64 yerde[364] geçen ümmet kelimesi, şu âyetler[365] hariç, insanların oluşturduğu topluluk anlamında kullanıldığını görmekteyiz ki, bizi ilgilendiren de onun bu yönüdür. Nâs, en geniş anlamda topyekün toplumu İfade ederken, bu toplum çatısının altında belli nitelikleri taşıyan insan birlikleri de ümmetleri İfade etmektedir (bkz. Ejder Okumuş, a.g.e., s. 70).
Ümmet kelimesinin geçtiği âyetlerin muhtevasına bir bütünlük içinde bakıldığında bu kelimenin daha çok bir amaç, bir hedef için bir peygamberin, bir liderin ve bir inancın etrafında toplanmış insanların oluşturduğu sosyal bir birliğin karşılığı olduğu söylenebilir. Şu âyetlerde bu anlamı görebiliriz: "Musa'nın kavminden hak İle doğru yolu bulan ve onun sayesinde âdil davranan bîr topluluk vardır" (A'raf, 7/159). "Her ümmetin bir peygamberi vardır..." (Yûnus,10/47) "Musa, Medyen suyuna varınca, orada (hayvanlarını) sulayan birçok insan buldu..." (Kasas, 28/23)
Âyetlerden de anlaşılacağı üzere ümmet, bir din, bir ideal, bir inanç eta bir birliktelik oluşturan her topluluğu kapsamaktadır. Ancak üm-,-net kelimesinin lafzından bu topluluğun dar kapsamlı değil de geniş kap-sarnh olduğu anlaşılır. Muhammed (a.s) m ümmeti, Musa (a.s) m ümmeti vs. gibi-Yukarıda anlattığımız sosyal birliklerin dışında karye[366] sahib, ashab[367] hizb, ahzab[368] gibi kavramlarda Kur'ân'da bir takım sosyal toplumları ifade etmektedir. Ancak biz, araştırmamızın sınırlarını aşmak istemiyoruz. Zira bizim asıl konumuz, nankörlüğün sebep olduğu "toplumsal çöküş" meselesini ele almaktır. Bu maksatla biz, Kur'ân'da toplum anlamlarına gelen önemli kavramların bazılarını sunmayı, bir fikir vermek açısından uygun bulduk.
Toplumsal çöküş konusunu incelerken şu iki hususu her zaman göz önünde bulundurmak zorundayız. Birincisi, Allah herhangi bir topluma bir uyarıcı, bir peygamber göndermeden onları sorumlu tutmaz, inkar ve günahları sebebiyle onları cezalandırmaz. Ancak insanlar, gönderilen peygamberlerin uyarılarına kulak vermez de kendi hevâ ve heveslerine tabi olurlarsa işte o zaman azaba uğrarlar. İkincisi, bir toplumun ahlâkî durumu düzgün olduğu sürece Alİah, onları helak etmeyeceğini belirtmektedir. Bu husustaki Kur'ân'm ifadeleri şöyledir: "Gerçek şu ki: Halkı habersizken, Rabbin haksızlık ile ülkeleri helak edici değildi." (En'am, 6/131)." Halkı iyi olduğu halde Rabbin, haksızlıkla memleketleri helak etmez" (Hûd, 11/117).
Müfessirlerin bir kısmı 'haksız yere'(zulümle) ifadesine şu yorumu getirmişlerdir: "Allah, bir toplumu, sırf Kur'ân'a muhalif inançlarından dolayı helak etmez. Halk birbirleri ile ilişkilerinde âdil ve iyi olduğu sürece, yalnızca çok-tanrıcı inançlara sahip olmaları (ki geniş anlamda İslam İnancına karşı olan herhangi bir inançlar bütünü olarak yorumlayabiliriz), toplumun ilâhî bir cezaya veya helake uğraması için yeterli neden olamaz demektedirler. Eğer halk, birbirlerine karşı kötü davranmıyor, birbirlerinin çıkarlarına zarar vermiyor veya vahşiyane davranışlarda, büyük haksızlıklarda bulunmuyorsa, inançsız olmaları helaki (toplumsal çöküntüyü) gerektirmez. Burada şu meşhur vecizeye dikkat çekiyorlar. "Küfür ve putperestlikle iktidar olunabilir, ancak adaletsizlik ve zulümle asla."[369]
Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Kur'ân'ın temas ettiği önemli bir husus, herhangi bir toplumu asla uyarıcısız bırakılmayacağı ve onlara peygamber gönderilmeden azap edilmeyeceğidir. Kur'ân'm bu konudaki beyanına kulak verelim: "Rabbin, kendilerine âyetlerimizi okuyan bir peygamberi memleketlerin ana merkezlerine göndermedikçe, o memleketleri helak edici değildi."(Kasas, 28/59). "...Biz bir'peygamber göndermedikçe (kimseye) azap edecek değiliz" (Isrâ, 17/15).
Sıddıkî, "her toplum da halk, toplumun nabzını duyan ve toplumun tehdit edildiği tehlike ve güçlükleri bir dereceye kadar görebilenleri istememektedir. Savaşlar, grevler, halk ayaklanmaları ve toplumsal ihtilaller halka, içinde yaşadıkları toplumda bir yanlışlığın olduğu konusunda yeterli uyanlardır", demekte ve "buna rağmen halk, tarihin ve insan kaderine biçim veren ahlakî faktörleri derinlemesine kavramış olan insanların haber verdikleri uyarılara kulak vermediği takdirde, ceza günü uzak değildir", yorumunu yapmaktadır (bkz. Sıddıkî, a.g.e., s. 34-35).
Kur'ân, toplumların çöküşüne yol açan etkenler üzerinde dururken, yok olmayı gerektiren birçok unsurlardan bahseder. Bu unsurlar arasında esas olarak adaletsizlik, zulüm ve baskının bir toplumun yok olmasına sebep olduğu düşüncesi ortaktır. Kur'ân bu konuyu şöyle dile getirmektedir: "Nice memleketler var ki biz onları heiâk ettik. Azabımız onlara geceleyin, yahut gündüz istirahat ederken geldi, Azabımız onlara geldiğinde çağırışları, "biz gerçekten zalim kişilermişiz" demelerinden başka bir şey olmadı." (Araf, 7/4-5). Bu husus, Enbiyâ Sûresinde ise, daha şümullü olarak vurgulanmakta, refahın şımarttığı insanların helaki söz konusu edilmekte ve onların zulümlerini itiraf ettiklerinden bahsedilmektedir:"Zalim olan nice beldeyi kırıp geçirdik; arkasından da nice başka topluluklar vücuda getirdik. Azabımızı hissettiklerinde bir de bakarsın ki oralardan (azap bölgesinden) kaçıyorlar! Kaçmayın! İçinizde bulunduğunuz refaha ve yurtlarınıza dönün! Çünkü size sorular sorulacak. Vay başımıza gelenlere! dediler; gerçekten biz zalim insanlarmışız. Biz kendilerini, kuruyup biçilmiş ekin, sönmüş ateşe çevirinceye kadar bu feryatları sürüp gider."(Enbiyâ, 21/11-15)
Sıddıkî, bu âyetleri yorumlarken şöyle demektedir: "Sıradan zulüm her toplumda mevcuttur. Bu bakımdan Kur'ân, burada baskıya yol açan büyük zulümleri kastetmektedir. Bununla, bir halkın birbirine karşı baskıcı olması ve bir bütün olarak bir halkın başka bir halk ve uluslara adaletsizce davranması anlatılmaktadır." [370]
Herhangi bir toplum gerek ticaret, gerek sanayi sahasında nankörlük, zenginliği kötüye kullanma, lüks, israf, saçıp savurma, ticarî İlişkilerde adaletsİzlik, istifçilik, ihtikar, karaborsa, aldatma, hile gibi ekonomik olumsuzluk ve hastalıklara bulaştığı an, artık bunlarla beslenen toplum zihninin tavrı, yalnız o aİanla sınırlı kalmayacaktır. Eninde sonunda toplumun bütün müesseselerine, birimlerine ve alanlarına yayılacaktır. Çünkü toplum, bir bütündür. Farklı ahlâk alanlarının birbirlerinden ayrı tutulabileceği, ya da ötekinden bağımsız olarak ele alınabileceği düşüncesi, temelden yanlıştır, yani bir alanda çöküş ve çözülme başlayınca, diğerlerinin bunun tesirinde kalmaması mümkün değildir. Bütün değişik ahlâk alanları, birbirlerini etkilerler ve bir bütün oluştururlar. Kur'ân'm ifadelerine göre, ekonomik hayat, özellikle ahlâktan ayrı düşünülemez. Ekonomik hayatta, bir kısım ahlakî prensipler ve ilkelere uyma zorunluluğu vardır. Bu sebeple Kur'ân'da, sözü edilen ticarî ahlâksızlıklar, bir toplumun geleceğini biçimlendirmede kendi başlarına güçlü bir faktör olamazlar, ancak besledikleri zihniyetin ve ruhî tavırların yayılan etkileri nedeniyle, bunlar, toplumun parçalanması, çözülmesi ve yıkılmasında rol alırlar.[371]
insanların kendi özgür iradeleriyle yaptıklarının sonucuna katlanmak zorunda olduklarını söyleyen Okumuş, Kur'ân'ın, toplumların çöküşünü bir hak ediş olarak değerlendirdiğini ve çöküşün suçlularının, insanların kendileri olduğunu vurgulamaktadır. Okumuş, Kur'ân'm, toplumların çöküşünü, toplumsal çöküş teorilerini savunanların yaptığı gibi, coğrafya, ekonomi, nüfus yapısı gibi toplumların iradesi dışında bulunan bir takım unsurlara bağlamadığını, İfade etmektedir. Kur'ân'a göre, çöküşün gerçekleşmesine vesile olan temel faktör, insanlardır. Bütün toplumsal çöküşlerin sorumluluğu; " Gerçekten Allah, kendi nefislerinde olanı değiştirmedikçe bir toplumda olanı değiştirmez" (Ra'd, 13/11) âyetinin belirttiği gibi, zihniyeti, anlayışı, inancı ve hür iradesiyle bunlar doğrultusunda gerçekleştirdiği fiillerinden dolayı birey ve topluma ait olmaktadır. Kur'ân, toplumsal çöküşte ekonominin ve seçkinlerin rolünü ele alırken dahi, sorumluluğu toplum iradesine vermektedir. Çünkü toplumsal çöküşün ekonomik nedenlerinin arka planında insan bulunmaktadır.[372]
Gerçekten bu tespitler, her şeyde ana faktörün insan olduğunu göstermesi açısından Önemlidir. Zira bütün müspet ve menfi oluşumların gerisinde insan bulunmaktadır. Toplumu insanlar oluşturduğuna göre, onun çöküş ve çözülmesinde de birinci âmil yine insandır.
Toplum, bireylerden oluşmaktadır. Bireylerin yaptığı her hareketten toplum direkt veya dolaylı olarak sorumludur. Toplum, bireylerin yaptığı zulme, haksızlığa, baskıya ve her türlü olumsuzluklara göz yumamaz. Fertleri dürüst, faziletli, ahlaklı ve namuslu olmayan bir toplum da aynı karaktere ve özelliğe sahiptir. Bireylerin sebep olduğu her hata ve haksızlığın bedelini, toplum ağır bir şekilde ödemek mecburiyetinde kalabilir. Bir misâlle bu tespitimizi müşahhaslaştırahm. Semûd kavmine mucize olarak verilen deveyi, o toplumun en azgını ve en bedbahtı olan Kudar b. Sâlif kesmişti. Deveyi bu azgın kişinin kesmesine rağmen Şems Sûresinin 14. âyetinde, "Deveyi kestiler" şeklinde fiil çoğul olarak kullanılmıştır. Onun, bu çirkin hareketine toplum müdahale etmemiştir. Bu sebeple toplum olarak böyle bir vebalin yüküne ortak tutulmuşlardır. Neticede ilâhî azaba da müşterek olarak çarptırılmışlardır. Bu misâl gösteriyor ki, toplum bireyden, birey toplumdan ayrı düşünülemez. Kur'ân'da belirtildiği gibi, toplumsal felâketlerin bütün sebep ve faktörlerinin gerisinde toplumların hür iradesi yatmaktadır.
Genel bütünlüğü içerisinde Kur'ân incelendiğinde, bütün ekonomik olumsuzlukların ve ekonominin yo! açtığı problemlerin, insandaki nankörlük duygusundan kaynaklandığı görülür. Kurân'da, zenginlerin maddî refahtan dolayı şımarmalarının, zenginliklerini kötüye kullanmalarının, bencil davranış sergilemelerinin, sadece kendi menfaatlerini düşünüp başkalarının menfaatlerini hiç hesaba katmamalarının ve dolayısıyla toplumun bir kısmının fakirleşmesinin ve sosyal dengenin kendi lehlerine bozulmasının temeli olarak nankörlük gösterilir. Bu yüzden nankörlük, toplumsal çöküşün ekonomik sebepleri arasında, ilk sırayı almaktadır.[373]
Bugünkü sosyal çalkantıların temelinde bu gerçek yatmaktadır. Âdilâne bir paylaşımın olmaması, servet, mal, uzun yaşama hırsı gibi unsurların, insanî değerlerin üzerine çıkması, toplumun çözülme ve çöküş ivmesini hızlandırmaktadır. Nimetlerin paylaş im ındaki dengesizlik ve uçurumun teme-İİnde "bunu ben kazandım, istediğim gibi harcar, istediğim gibi tüketirim" felsefesi ve zihniyeti yatmaktadır. Bu zihnî oluşumun şekillenmesinde nankörlük birinci etkendir.
Nankörlük öyle bir psikolojik hastalıktır ki, kişi veya toplumun psikolojik ve zihinsel halini değiştirerek onları farklı bir anlayışa, bencillik, bü-yüklenme ve refahtan dolayı şımarma konumuna getirir. Bu konum ise daha ileri boyutlarda ruhsal dengesizlik olarak ortaya çıkar. Bencillik, büyüklenme, zenginlik ve ekonomik güçten dolayı şımarma gibi durumlar, normal bir psikolojik vakıayı ifade etmemektedir.
Bir toplumun Önde gelenlerinin, gerek yönetici olsun gerekse olmasın elitlerinin böyle psikolojik özelliklere sahip insanlardan teşekkül ettiği düşünüldüğünde, toplum için durumun ne ölçüde olumsuz yönde cereyan edeceği anlaşılmaktadır, işte Kur'ân, bir topluma gönderilen peygamberleri, öncelikle bu bencil ve refahtan şımartılmış, azdırılmış anlamına gelen "mütrefîerin", "gerçekten biz, size gönderilmiş olan şeyi inkar ediyoruz" (Sebe1, 34/34) diyerek reddettiklerini ve yalanladıklarını, böylece topluma bu konuda öncülük ettiklerini anlatır.[374]
Mütrefîerin (varlıkları ile şımaranlarm) inkar gerekçelerini ve peygamberleri reddederken bulundukları psikolojik tavırlarını Kur'ân şöyle dile getirmektedir: "Ve: Biz malca ve evlatça daha çoğuz, biz azabı uğratılacak değiliz, dediler." (Sebe', 34/35). Bu durumda nübüvvetin en doğal düşmanı müirefler (varlıkları İle şımaranlar) olmaktadır. Dolayısıyla nübüvvetin insan hayatındaki sosyal konumu ile mütrefîerin sosyal durumları arasında zıt yönlü bir ilginin bulunduğu ortaya çıkmaktadır. Kur'ân, peygamberlere ilk olarak karşı çıkan bu servet şımarıklarının bir toplumda çoğalmaları ve kötülük işlemeleri (günaha dalmaları) sonucu o toplumun helak olacağını belirtmektedir.[375] Kur'ân'm şu ifadesi bu durumu Özetlemektedir:
"Bir ülkeyi helak etmek istediğimizde, o ülkenin zenginlik sebebiyle şımarmış elebaşlarına (iyilikleri) emrederiz; buna rağmen onlar orada kötülük işlerler. Böylece o ülke, helake müstahak olur, biz de orayı darmadağın ederiz."[376]
Kur'ân, insanların bol rızık ve zenginlik karşısında azıp şımarıklık etme tabiatında olduğunu şöyle haber vermektedir:" Allah kullarına rızkı bol bol verseydi, yeryüzünde azarlardı. Fakat o, (rızkı) dilediği ölçüde indirir. Çünkü O, kullarının haberini alandır, onları görendir."[377]
Zenginlerin şımarıklığı ve ihmalkarlığının toplumların çöküşü için temel bir faktör olduğunu Kur'ân önemle vurgulamaktadır. Toplumların çöküsünün temel nedenlerinin bolluk ve zenginlik değil, bunların sebep olduğu ruhî dengesizlik olduğunu vurgulayan Sıddıkî, "Eğer halk, ahlakî ve toplumsal düzensizlikleri denetleyen ruhsal ve ahlakî değerleri yitirmeden bolluk içinde yaşayabüseydi, refahın kötü sonuçlarından kaçabilirdi", [378] demekte ve şu âyeti delil olarak sunmaktadır: "O (peygamberlerin gönderildiği) ülkelerin halkı inansalar ve (günahtan) sakmsalardi, elbette onların üstüne gökten ve yerden nice bereket kapılan açardık..."[379] Bu da gösteriyor ki, iman ve amelde bir gevşeme olmadıkça ruhsal açıdan dengeli bir hayat ve ahlakî açıdan sağlıklı olan bir toplumda refah ve bolluk bir arada var olabilir.[380]
Esasen mütrefierin {servetleri ile şımaranların) en önemli özelliği, mal ve serveti biriktirerek aşırı oranda nimete boğulmaları, büyüklenme ve cimrilik etmeleri sebebiyle de infakta bulunmamaları, doğal olan arz ve talep dengesini bozmaları, aşırı üretim ve tüketim yapmaları, müsrif olmaları ve istedikleri gibi zevk ve sefa sürmeleridir. Kur'ân, refahın tekelleşmesinden değil, yaygınlaştırmasından yanadır.[381] Nitekim Kur'ân bu hususu şöyle ifade etmektedir: "...Böylece o mallar, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir devlet olmaz..."(Haşr, 59/7)
Bu âyet, islam'ın ekonomi sahasında en önemli ahlakî prensiplerinden birini ortaya koymaktadır. Refahın yaygınlaşmasını İsteyen İslam, servetin belirli azınlıkların eline geçerek toplumun diğer kesimlerinin fakirlik ve zaruret içinde yaşamasına asla müsaade etmez. Zekât, sadaka, infak, yardımlaşma gibi prensiplerin önem ve gereğini vurgulayan İslam, bu sayede sermayenin tekelleşmesini önlemiştir. Zaten refah seviyesinin ve dengesinin aşırı bir şekilde bozulması da bu noktayı iyi kavrayamamaktan ileri gelmektedir. Elbette herkes aynı seviyede ve aynı zenginlikte olamaz. Ancak, bir toplumda herkesin insanca yaşayabileceği şekilde refahtan, ekonomik zenginlikten ve milli servetten payını alması gerekir. Bunun aksi olursa, toplumun huzurlu ve güvenli bir yaşam sürdürmesi mümkün değildir.
Kur'ân'm ifadelerinden anlaşıldığına göre bazı toplumlarda mütrefler, belirli bir kesimi ifade ederken[382], bazı toplumların genelinin mütref olduğu, refah içinde şımardıkları anlaşılmaktadır. Nitekim "Biz, refahından şımarmış nice memleketi helak etmişizdir..."[383] buyuru İm aktadır. Âd ve Se-mûd kavimleri ve Medyen halkının Kur'ân'da yaygın anlamda zengin oldukları ve zenginliklerinden dolayı şımarıp azdıkları ve peygamberlere karşı çıktıkları belirtilmektedir.[384] Kur'ân'm bildirdiğine göre, zenginlik ve maddi refahtan şımarıp azan ve kendilerini toplumların üzerinde gören mütref kimse veya toplumlar hem kendilerini ve hem de kendileriyle birlikte yaşayan toplumları çöküşe götürürler.[385]
Varlıkları ile şımaranlardan söz eden âyetlerin öncesine ve sonrasına bakıldığında, genel olarak bu zümrenin dünya hayatına düşkün, cimri, infak etmeyen, hayatın sadece bu dünya hayatından ibaret olduğunu sanan ve âhireti inkar eden fasık, kafir, zalim, müstekbir, nankör, fesatçı, huzur bozucu, müşrik, mutsuz, gelenekçi, Allah'ın âyetleri ile mücadele eden ve onları etkisiz bırakmak isteyen kimseler oldukları görülür.73 Kur'ân'm genel mantığı çerçevesinde düşünüldüğünde, bu özelliklere sahip olan kimse ve toplumların (Karun ve bahçe sahipleri vs. gibi) bireysel ve toplumsal çöküşü yaşamaları kaçınılmazdır.
Toplumun önde gelen mütrefleri, aşırı derecede hevâ ve heveslerine düşkün ve egoist oldukları için, varlıklarını kullanarak, zevkleri ve menfaatleri doğrultusunda sosyal ve siyasal alanda baskı kurmak isterler. Toplumda her şeyin kendi arzuları istikametinde olmasını talep ederler. Arzu ve isteklerinin gerçekleşmesi için her türlü yolu denerler. Zevke, eğlenceye çok düşkündürler. Gösterişi çok severler ve övgüye nail olabilmek için bütün gayretlerini sarf ederler. Günaha ve harama dalmaktan, toplumun inancına, ahlâkına ters olan her şeyi yapmaktan geri durmazlar. Bir bakıma bu kimseler, günahların, haramların, sefahatin, rüşvetin Öncüleridirler. Böyle kimseler toplumda çoğalıp ta, bunların hataları ve isyanları toplumu sararsa, o toplum çöküşü hak eder.
Kur'ân'm küfür, küfran, kefûr ve kenûd kelimeleri ile ifade ettiği nankörlük, aslında elde edilen nimete karşı yapılması gereken şükrü terk etmek olduğunu beyan etmiştik. "Biz ona yolu gösterdik; o ya şükredici olur ya da nankör" (İnsan, 76/3) âyetinde de belirtildiği gibi küfran, şükrün zıddıdir. Kur'ân, Allah'ın sayısız nimet vermesine rağmen genellikle insanların nankör olduğunu belirtmektedir.(bkz. Zümer, 39/49; ibrahim, 14/34; Şûra, 42/48; Isrâ, 17/67)
Âyetlerden, nankörlüğü kendisine karşı alınmış çok kötü bir tutum ve tavır olarak gördüğü anlaşılan Allah Teâlâ, Sebe' toplumunu örneğinde olduğu gibi, bol bol rızık verip de maddi refaha kavuşturduğu bir toplumu, bu nimetin kıymetini bilmeyerek şükretmemesi halinde çökerteceğini belirtmektedir. Maddî ve manevî nimetlerle donatılan insan, bu nimetlerin kadrini bilmez ve şükrünü eda etmez, bunları emredilen istikamette harcamazsa, nankörler kategorisine girmiş olur. Nankörlüğün en fazla göründüğü ortam ise, zenginlerin şırnararak ahlaken çökmesi ve yaşadığı topluma kötü bir örnek teşkil etmeleridir. [386]
3. Kıklık-Açlık-Kuraklık
Kttlık-açhk-kuraklık gibi toplumun ekonomik yönden çöküşünü hızlandıran sosyal problemlerin arka planında nankörlüğün yattığını, Kur'ân-ı Kerim çeşitli örnekler sunarak anlatmaktadır. Kur'ân, her türlü maddi ve manevî nimetlerin kıymetini bilmeyerek, kendilerine lütfedilen nimetlere karşı nankörlük edenlerin kıtlık, açlık ve kuraklık gibi musibetlere uğradıklarını ifade ederken, bununla ibret ve öğüt vermeyi amaçlamaktadır. Geçmişteki bir hadiseyi anlatırken hale (şimdiki zamana) ve geleceğe ışık tutan Kur'ân, olayı soyut bir şekiİde tasavvur etmekten ziyade, somut bir biçimde ele alır. Yani olayı, alabildiğine müşahhaslaştmr ve gözler önüne serer. Aşağıda sunacağımız âyette böyle bir canlılığı ve hareketliliği görmemiz mümkündür.[387]
"Allah (ibret için) bir ülkeyi örnek verdi: Bu ülke güvenli, huzurlu idi; ona rızkı her yerden bol bol gelirdi. Sonra onlar Allah'ın nimetlerine karşı nankörlük ettiler. Allah onlara, yaptıklarından ötürü açlık ve korku sıkıntısını tattırdi."(Nahl, 16/112)
Müfessirler, âyette geçen karye (ülke) nin muayyen olup olmadığı ve bu "karye" kelimesinin, Allah'ın nimet verip de, nimetin kendilerini şımarttığı her toplumu içine alıp almadığı konusunda ihtilaf etmişlerdir. Çoğunluk, "karye" kelimesi ile Mekke'nin kastedildiği görüşündedirler. Zira Mekke-li'ler, Allah Resulünü yalanladılar ve ulaştıkları bunca refah ve elde ettikleri nimetlere karşılık nankörlük ettiler.[388] Çevresindeki insanlar kapılıp götürülürken (öldürülür, esir edilir, soyulur ve yağmalanırken) Mekke güvenli, huzurlu ve istikrarlı bir şehir idi. Kim oraya girerse, korkmadan emniyet içersinde durabiliyordu. Öyle bir ülke ki, maişetleri her taraftan, her vadiden bol bol geliyordu,[389] Nitekim Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurmaktadır: "Biz seninle beraber doğru yola uyarsak, yurdumuzdan atılırız" dediler. Biz onları, kendi katımızdan bir rızık olarak her şeyin ürünlerinin toplanıp getirildiği, güvenli, dokunulmaz bir yere (Mekke-i Mükerreme'ye) yerleştirmedik mi? Fakat onların çoğu bilmezler."(Kasas, 28/57). "Çevrelerinde insanlar kapılıp götürülürken, bizim (Mekke'yi) güven içinde kudsî bir yer yaptığımızı görmediler mi? Hâlâ batıla inanıp Allah'ın nimetine nankörlük mü ediyorlar?" (Ankcbüt, 29/67)
Kendilerine her yerden bol bol rızık gelen Mekke halkı, emniyet ve huzur içinde yaşamakta idi. Bunun yanında Allah onlara, nimetlerin en büyüğünü ihsan etti. Bu, Muhammed (s.a.v)'in kendilerine peygamber olarak gön der iim esidir. Bu muazzam nimete karşı nankörlük ettiler. Bu konuda Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: "Allah'ın nimetine nankörlükle karşılık veren ve sonunda kavimlerini helak yurduna sürükleyenleri görmedin mi?[390]
Bu âyet Mekke halkı hakkında inmiştir. Allah onları, emniyetli ve güvenli olan Harem'de yerleştirmiş, oniarı bolluk içinde yaşatmış ve içlerinden Muhammed (s.a.v)'i peygamber olarak göndermiştir. Ama onlar, bu nimetin kadrini bılmemişlerdir. Allah onlara peygamberle, Kur'ân'la yardımda bulunmuş, ama buna rağmen onlar, imana küfrü tercih etmişlerdir.[391]
İbn Kesir'in beyanına göre, Allah bu ülkenin güvenli ve huzurlu halini aksine çevirmiş, ürünleri toplanıp getirilen ve nzıkîan bol bol her taraftan gelen bu ülke halkına açlık ve korku sıkıntısını tattırmıştır. tbn Kesir'e göre, bunun sebebi şudur: Mekke halkı Muhammed (s.a.v) e isyan edip hakka karşı ayak diretince, Hz. Peygamber, Hz.Yûsuf un zamanındaki Mısır halkının maruz kaldığı kıtlık yıllan gibi, onlara da yedi sene kıtlık vermesi için aleyhlerinde Allah'a dua etmiştir. Bunun neticesinde onlara öyle bir kıtlık isabet etmiştir ki, her şeylerini alıp götürmüştür. Kanla yoğurdukları deve tüylerini ateşte kızarttıktan sonra yemek mecburiyetinde kalmışlardır. Hatta leş, kemik ve derileri bile yemişlerdir.[392]
Taberî, "Allah'ın Mekke halkını Resûlüllah'ın duası ile peş peşe senelerce açlığı musallat ettiğini, bunun neticesinde maymunların yedikleri, kanla yoğrulmuş deve tüylerini ve leşlerini dahi yemeye mecbur kaldıklarını söylemektedir. Onlara kendilerinden bir peygamber geldiğini belirten Taberî, "onlar bunu tanıyor, nesebinin ve sözünün doğruluğunu biliyorlardı. Onları, hakka ve doğru yola çağırdığını da biliyorlardı. Buna rağmen onu yalanladılar ve Allah tarafından getirdiği şeyleri kabul etmediler. Bu sebeple onları azap yakalayıverdi. Daha önce kendilerine verilen bol rızkın, huzurun ve emniyetin yerine açlık ve korku sıkıntısını tattılar", demektedir.[393]
Yukarıdaki âyetlerden ve açıklamalardan anlaşılacağı üzere, NahI Sûresinin 112. âyetinde geçen "karye" den maksat, Mekke şehridir. Ancak Şev-kânî, karye kelimesinin nekre olmasını ileri sürerek [394] (nekre umum ifade eder) burada geçen karyenin umum ifade ettiğini ve Mekke'nin de bu umum ifadenin kapsamında olduğunu söyler.
"Karye", "Mekke'nin dışında bir yerdir. Mekke'nin benzeri denmesi, burarım Mekke'nin dışında bir yerin olduğunu gösterir. Allah, o karyeyi Mekke için bir örnek getirmiştir" görüşünü ileri sürenler, burada misal olarak getirilen "karye"nin, nimetlerin şımarttığı her topluluğu içine alır, demektedirler.[395]
Kur'ân'ın anlattığı kıssaları, misalleri ve olayları sadece nedensellik ve tarihsellik içinde değerlendirmek, muhtevayı daraİtmak olur. Bu âyet, belirli bir tarihte, belirli bir mekanda ve belirli bir topluma inmiş olabilir. Bu realiteyi inkar etmek mümkün değildir. Ancak, Kur'ân'ın sunduğu hüküm, mesaj ve çeşitli misaller süreklidir ve kendi nüzul çağını kucakladığı gibi, gelecek bütün çağları da kapsamaktadır. O açıdan biz, birinci görüşü kabul etmekle birlikte, ikinci görüşün daha isabetli olduğu kanaatindeyiz.
Kur'ân'da, Sebe' halkına sağlı sollu bahçeler verildiğine ve oniarın meskenlerinde büyük bir ibretin olduğuna işaret edilmektedir. Ayrıca ibadet, şükür ve itaat hakkına, bu nimetleri vermekte hiç katkısı olmayanların değil, ancak kendilerine bu nimetleri ihsan eden Allah'ın lâyık olduğu vurgulanmakta ve servetlerinin ebedî olmayıp bir gün yok olacağı ihtarı yapılmaktadır.
Mevdûdî'nin ifade ettiği gibi, Sebe' Sûresinin 15. âyetinde belirtilen iki bahçenin, Sebe' halkına verilen yainız bu iki bahçe olduğu anlamına gelmez. Bütün Sebe' ülkesinin bir bahçe gibi olduğu anlamına da gelir. O devirde insan nereye otursa sağında solunda bir bahçe görebilirdi.[396] Fakat onlar, bu nimetlerin değerini takdir edemediler. Bu konuda Kur'ân'ın ifadesi şöyledir. "Ancak onlar yüz çevirdiler, böylece biz de onlara Arim selini gönderdik."[397]
Âyetin metninde geçen "Seyle'1-arim" ifadesindeki "arim" kelimesi baraj, set anlamına gelen ve Güney Arapçasında kullanılan "arîmen" kelimesinden türetilmiştir. Yemen'de yapılan kazılarda ortaya çıkarılan bn kelime sık sık bu anlamda kullanılmıştır. "Seyle'!-arim", bir set yıkıldığında meydana gelen "sel felâketi" anlamına gelir.[398]
'"Arim selini gönderdik" ifadesinden anlaşılacağı üzere, ilk planda sei felaketinin neleri getirip götürdüğünü düşünmek gerekir. Selin ilk anda çeşitli yıkım ve zararlara sebep olması yanında "erozyona"[399] neden olduğu söylenebilir. Her türlü bağ ve bahçenin, tarıma ve ziraata elverişli toprakların sel suları ile sürüklenip yok olması söz konusudur. Bunun neticesinde de topraklar kıraç hale dönüşür. Öyleki artık bu topraklar ekin bitiremez, sebze ve meyve yetiştiremez veya yetiştirse de gerekli ve beklenen ürün alınamaz duruma gelir.
Sebe' kavmine, nankörce davranışları yüzünden bağ ve bahçelerini silip süpüren, barajlarını ve bentlerini yıkan büyük bir sel felaketinin verilmesi neticesinde Sebe' arazileri verimsiz ve kıraç hale dönüşmüş ve kıtlık baş göstermiştir. Siyasî olarak dağılma ve parçalanmalarının, oraya buraya göç etmelerinin yanında bu faktörde onları sarsmıştır. Onların kıtlık felaketine maruz kaldıklarını şu âyetten anlamamız mümkündür.
"... Onların iki bahçesini, buruk yemişli, acı ılgmlı ve içinde biraz da sedir ağacı bulunan iki (harap) bahçeye çevirdik. (Sebe', 34/16}
Mevdûdî'nin beyanına göre, barajın yıkılmasından sonra meydana gelen sel neticesinde bütün ülke harap olmuştur. Sebe'lilerin, dağların arasına setler inşa ederek kazdıkları kanallar yıkılmış ve bütün sulama sistemi bozulmuştur. Bunun sonucu daha önceden bir bahçe gibi olan ülke yabanî otların yetiştiği bir cangıl[400] haline geimiş ve küçük bodur ağaçların, kiraza benzer yemişi dışında yenilebilecek hiçbir meyve kalmamıştır.[401]
Âyetin metninde geçen "el-Hamd" kelimesi, dikensiz ağaca denir. Misvak ağacına da "hamt" denmiştir.[402] Tadı, dil burucu, acımtırak ekşimsi olan yemişe de denilir.[403] "Es! kelimesi, ılgın türünden bir ağaç çeşidine denilir.[404] (ılgın: taç yapraklı iki çeneklilerden Akdeniz bölgesinde yetişen bir ağaç. Halıcılıkta boyasından faydalanılır). Sidr kelimesi, Arabistan'ın en makbul ağaçlarından olmak üzere meşhurdur. Meyvesine "nıbk" ve "Arabistan kirazı" denilir. Sidr, İki çişittir. Birisinden yararlanılmaz ve yaprağı yıkamalara yaramaz. Meyvesi kekrek (acı, buruk) tır, yenmez, "dal" denilen budur. Bir kısmı da su üzerinde biter, meyvesi "nıbk" dır. Yapraklan yıkama özelliğine sahiptir.[405]
Bu açıklamalar gösteriyor ki, Sebe' yurdu o büyük selin neticesinde verimsiz topraklara dönüşmüş, eski mahsul veren araziler artık ürün vermez hale gelmiştir. Kıtlık ve yokluk içinde, buruk yemişli, acı meyveli topraklar üzerinde nankörlüğün acı neticesine katlana katlana hayat südürmüşlerdir. Bu topluluğun uğradığı felâket, bugün ve yarın için birer ibret levhalarıdır. Büyük sel felâketlerine maruz kalan ve bunların neticelerini müşahade eden her ferdin, her toplumun ve her milletin bu hadiseden çıkaracağı muazzam dersler vardır.
Semûd kavminin, kendilerine peygamber olarak gönderilen Salih (a.s) in davetine icabet etmediklerini, onu yalancılıkla suçladıklarını, hatta başlarına gelen çeşitli musibetleri onun uğursuzluğu ile yorumladıklarını anlatmış ve bu yüzden Aİİah'ın onlara kıtlık verdiğini belirtmiştik. Onlar, bunun vebalini, böyle bir duruma düşmelerinin sebebini Salih (a.s) m üzerine attılar. Kıır'ân bunu şöyle düe getirir: "Şöyle dediler: Senin ve beraberindekilerin yüzünden uğrsuzlandık. Salih: Size çöken uğursuzluk (sebebi) Allah katında (yazılı) dır. Hayır siz imtihana çekilen bir kavimsiniz dedi" (Nemi, 27/47). Nesefi, "Senin yüzünden uğursuzlandık" ifadesini izah ederken, Salih (a.s) m risâleti zamanında, onu yalanlamaları sebebiyle Semûd kavminin kıtlık ve kuraklığa uğratıldıklarını söylemektedir.[406] İbn Abbas, "Sizin uğursuzluğunuz Allah katında (yazılı) dır" ifadesini, "Sizin darlık ve bolluk içinde bulunmanız Allah katmdandır", "Siz imtihana çekilen bir kavimsiniz" İfadesini de, "Siz darlık ve bollukla deneniyorsunuz" şeklinde tefsir etmiştir.[407] Semûd kavmi, kendi başlarına gelen sıkıntı ve zararlara Salih (a.s) in ve arkadaşlarının sebep olduğunu iddia etmişlerdir. [408]
Bütün bu tefsirler, Semûd kavminin kıtlık ve kuraklık felâketine maruz bırakıldıklarını göstermektedir ki, bunun da Salih (a.s) in risâleti döneminde olduğu ve bu gibi cezalara nankörlükleri neticesinde çarptırıldıkları, Kur'ân'm İfadelerinden anlaşılmaktadır.
Kıtlıkla cezalandırılma konusuna, Hz. Musa'ya (a.s) a karşı direnen Firavun ve tebasını da misal olarak sunabiliriz. Çeşitli mucizelere rağmen (bkz. A'raf, 7/107-128) Firavun ve adamları, Hz. Musa'ya inanmadılar. Ellerinden gelen her türlü kötülüğü ve baskıyı sürdürdüler. Bunun üzerine Allah, onları birden cezalandırmadı. Ders alıp imana gelmeleri için onlara mühlet verdi. Fakat onlar, bu tedricî cezalardan ibret almadılar. Kur'ân, bu konuyu şöyle açıklar: "Andolsun ki, biz de Firavuna uyanları ders alsınlar diye yıllarca kuraklık ve mahsûl kıtlığı ile cezalandırdık. Onlara bir iyilik (bolluk) gelince, "Bu bizim hakkımızdır" derler, eğer kendilerine bir fenalık gelirse, Musa ve onunla beraber olanları uğursuz sayarlardı. Bilesiniz ki, onlara gelen uğursuzluk, Allah kalındandır. Fakat onların çoğu bunu. bilmezler. Ve dediler ki: "Bizi sihirlemek için ne mucize getirirsen getir, biz sana inanacak değiliz. Biz de ayrı ayrı mucizeler olarak onların üzerine tufan, çekirge, haşere, kurbağalar ve kan gönderdik; yine de büyüklük tasladılar ve günahkar bir kavim oldular. Azap üzerlerine çökünce, "Ey Musa! Sana verdiği söz hürmetine, bizim için Rabbine dua et; eğer bizden azabı kaldırır-san, mutlaka sana inanacağız ve muhakkak îsrailoğullarını seninle göndereceğiz" dediler. Biz, ulaşacakları bir müddete kadar onlardan azabı kaldırınca hemen sözlerinden dönüverdiler. Biz de âyetlerimizi yalanlamaları ve onlardan gafil kalmaları sebebiyle kendilerinden intikam aldık ve onları denizde boğduk." (A'raf, 7/130-136 )
Elmaiı'lınm beyanına göre, Firavun'un kavmi ansızın helak edilmemişlerdir. Onlara düşünmeleri ve uyanmaları için fırsatlar verilmiştir. Bu ihtar ve uyarılar, akıllarını başlarına almaları, çeşitli durumlarını mukayese etmeleri, hadlerini bilmeleri, Allah'ı düşünüp hakkın emrine karşı direnmekten ve azgınlıktan vazgeçmeleri, küfürden ve zulümden tevbe etmeye imkan bulmaları için yapılmıştır. Çünkü bu gibi tasarrufların ve tabiat kuvvetlerine hükmetmenin insan gücünün üstünde olduğunda şüphe yoktur. Çünkü tabiat olsa idi ya daimi olarak bolluk veya tek düzeliğe bağlı olarak sürekli kıtlık olması gerekirdi. Bu gibi olaylar ise, tabiatın değişikliğine ilişkin olaylardır ve bunların, tabiatler üzerinde hakim olan Rabbani kuvvetin iradesinin eseri olduğu açıktır.[409]
Helaki hak etmiş olan Firavun'un kavmini, Allah'ın hemen helak etmeyip, onları sözlü ve fiili olarak uyarması, O'nun rahmetinin genişliğinden-dir. Tarihte felâketler, şekilden sekile tekerrür eder gider. Nitekim küfür ve zulmü huy edinmiş olan Firavun'un kavmi, bu ilâhî uyanlardan sonra uya-namam ıslardır. Kendilerine iyilik isabet ettiğinde, bunu sırf kendilerine ait olduğunu, bir fenalık, kıtlık, sıkıntı ve herhangi bir musibet geldiğinde ise, Musa (a.s) la yanındakilere bir uğursuzluk isnat ederlerdi. Allah Teâlâ, onlara Musa (a.s) gibi yüce bir peygamber göndermiş, başlarına böyle bir devlet ve talih kuşu göndermiş iken, onlar bununla huzur bulacak yerde tutmuşlar onu ve ona uyanları, kendileri için uğursuzluk sebebi saymaya kalkmışlardır. Elmah'lmm ifadesiyle bu ne şom bir düşünce ve ne kötü bir kalp katılığıdır.[410]
Firavun'un kavmi Hz. Musa'ya inanmadıkları için Allah Teâlâ onlara yağmur ve sel felâketi göndermiş, geceli gündüzlü sekiz gün yağmur yağmış, kimse evinden dışarı çıkamamıştır. Hatta sular evlere dolmuş, boğazlarına kadar su içinde kalmışlardır. Bu sıkıntı üzerine Hz. Musa'ya başvurup, "Rabbine dua et, bu belâyı başımızdan kaldır da sana iman edelim", demişlerdir. Musa (a.s), dua etmiş, tehlike savuşmuş, fakat bundan sonra bitkiler yerden öyle fışkırmışki, arazilerde benzeri görülmemiş bir feyiz ve bereket ihtimali baş göstermiştir. Bunun görünce:"Bizim korktuğumuz şey, bir musibet değilmiş, meğer büyük bir hayırmış" demişler, iman etmekten vazgeçmişlerdir. Bunun üzerine Allah, çekirge âfeti göndermiş, ekinlerini ve meyve bahçelerini yiyen çekirge sürüleri evlerine, tavanlarına ve elbiselerine kadar üşüşmüştür. Musa (a.s) in duası ile bu sıkıntıdan da kurtulmuşlar, "Eh kalan bize yetişir" diyerek yine iman etmemişlerdir. Bundan sonra Allah, onlara sırasıyla haşereleri, kurbağaları ve kanı göndermiştir, öyleki, bitler, elbise ve bedenlerine kadar girip kanlarını emmeye başlamışlardır. Her tarafı kurbağalar istila etmiş, herhangi bir örtüye ve yiyeceğe el atsalar, hemen bir kurbağa çıkar, ağızlarına, burunlarına atilırmış. içecekleri ve kullanacakları sular kan olmuştur. Her seferinde Hz. Musa'ya gelerek Allah Teâlâ'dan bu sıkıntıların kaldırılması için dua etmesini istemişler, kendilerinden bu sıkıntılar geçince de tekrar baş kaldırmaya, hakka karşı ayak diremeye devam etmişlerdir.[411]
Bit, haşere, çekirge, kurbağa, kan gibi musibetler sefaleti gösteren durumlardır. Çekirgelerin ekin, meyve ve kendilerine musallat olması, onların kıtlık içinde yaşamaya mecbur kaldıklarının bir işaretidir. A'raf Sûresi, 130. âyette belirtilen kıtlık ve ürün eksikliği İçinde onların yıllarca kıvranmaları, nankörlüğün karşılığı ve sonucudur. Elmah'lının belirttiğine göre, söz konusu âyette geçen "sene" yıl anlamında olduğu gibi, bilhassa şiddetli kuraklık ve kıtlık yılı manasına da gelir.[412]
İnsanların hayatında ekonomik şartların büyük önemi vardır. Bir toplum için ekonomik hayatın sarsıntıya uğraması ve kaybolması, bir helak işareti veya başlangıcıdır. Genelde üretim yolunda olduğu zaman, ferdi anlamdaki sıkıntıların giderilmesine çare bulma imkanı varsa da, iktisadî hayatın şartlarının bozulması, tümüyle toplumun felaketine sebep olabilir."[413]
Ağır bir ekonomik sarsıntı, kıtlık ve yokluk geçirmelerine ve bu şekilde cezalandırılmalarına rağmen, isyanlarına devam edip hakkı kabule yanaşmamaları, onların ne kadar sefil, sefih, nankör, iyilik bilmez bir kavim olduklarını göstermektedir. Kıtlık ve açlıkta onları terbiye edememiş, sonunda çeşitli cezalara çarptırılmışlardır. Bu hadise, nimetlerin kıymetini bilmeyen bir topluma, ekonominin kötüleşmesi, milli gelirin fert başına düşen payın azalması ve sosyal dengenin bozularak toplumsal huzursuzluğun artması gibi musibetlerin geleceğini haber vermektedir. [414]
4. Fakirlik-Darlık-Sıkıntı
Kur'ân-ı Kerim'de, yaptıkları nankörlük neticesinde geçmiş milletlere verilen cezalar arasında, fakirlik, darlık ve sıkıntı da zikredilmektedir. Mülk Allah'ındır. Dilediğine dilediği ölçüde veren de, alan da O'dur. Dilediğini yücelten ve alçaltan da yine O'dur (bkz. Âl-i Imran, 3/26). Allah, dilediğinin rızkını bollaştırır, dilediğininkini de daraltır.(bkz R'ad, 13/26; Rûm, 30/37; Sebe', 34/36 vb.). Ancak milletlerin, toplumların ve bireylerin hayatında çalışma, çabalama ve gayretin, rızkın teminindeki rolü önemlidir. Her türlü gayret ve çalışma yapılarak, neticeyi Allah'tan beklemek, islam'ın temel prensibidir. ''Bilsin ki insan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur." (Necm, 53/39) âyetinde belirtilen ilâhî mesaj, ister maddî ve isterse manevî olsun bütün faaliyetlerin özü ve hülasasıdır. Ancak, AHah Teâlâ'nm dilediği zaman nimetleri bol bol vereceğine ve istediği zaman çekip alacağına inanmakta, İslam'ın temel akidesini oluşturur.
Biz burada, çalışma, tevekkül, rızık gibi konuları ele alacak değiliz. Biz, sadece fakirliğin veya zenginliğin, Allah vergisi olduğu inancına sığınarak, kolaycılığın ve teslimiyetçiliğin İslam'da asla yerinin olmadığını vurgulamak istedik. Ayrıca fakirliği bir fazilet gibi kabul etmek isteyen anlayışın yanlışlığına da işaret etmeyi arzu ettik.
Peygamber Efendimiz, "Ey Allah'ım! Cehennem ve kabir azabından sana sığınırım. Zenginlik ve fakirlik fitnesinin şerrinden de sana sığınırım" [415] buyurarak fakirliğin bir fitne olduğunu ifade etmişlerdir. Yine, "Allah'ım! küfürden, fakirlikten ve kabir azabından sana sığınırım"[416] beyanı ile fakirliği küfürle beraber zikretmiştir. Bir başka hadislerinde ise, "Allah'ım! Fakirlikten, zayıflıktan, hor ve hakirlikten, zulmetmekten ve zulme uğramaktan sana sığınırım"[417] buyurmuşlardır. "Fakirlikten, zayıflıktan, hor ve hakirlikten, zulmetmek ve zulme uğramaktan Allah'a sığının" [418] emriyle de fakirliğin zulüm ve zilletle eş değer olduğunu ve Allah'a sığınılması gereken bir husus olduğunu belirtmişlerdir.
Şayet fakirlik bir fazilet, bir meziyet ve arzulanan bir durum olsaydı, Allah Resulü onu küfürle, fitne ile, zulüm ile bir zikreder miydi? Fakirlik, fitnenin, zulmün oluşmasına sebep oiur. Fakirlik küfre götüren bir yoİdur. Allah Teâlâ, bir topluma fakirlik belasını verdiğinde o toplumda en başta dinî, ahlakî ve insanî değerler tehdit altına girer. Güvenlik, asayiş, huzur, emniyet, toplumsal barış, birlik ve beraberlik velhasıl milleti millet yapan yüce değerlerin tümü yıpranmaya maruz kalır. Bir toplum için en sarsıcı musibet fakirliktir. Fakir olan birey, toplum, millet ve devletler, küreselleşen bugünkü dünyamızda ezilmeye, zulme, baskıya, maddi ve manevî her türlü tehdide açıktırlar. Kendilerini hür sansalar bile, dinî, millî, kültürel ve ahlakî açıdan bağımsızlıklarını kaybetmeye mahkumdurlar. Bu açıdan bir toplum için fakirlik bir musibet ve bir ilâhî cezadır.
Yukarıdaki tespitimizi yaparken şu hususu da elbette göz önünde bulundurmaktayız. Her şey Allah Teâlâ'nın takdiri ve dilemesi ile olur. Allah, dilediğini zengin, dilediğini fakir yapar, dilediğinin rızkını genişletir ve dilediğinin rızkını da daraltır (bkz. Tevbe, 9/28; Ra'd, 13/ 26; Nahl, 16/71; İs-râ, 17/30; Nûr, 24/32,Kasas, 28/82; Ankebût, 29/62; Rûm, 30/37; Sebe', 34/36 39; Zümer, 39/52; Şûra, 42/12 vb). Bir insan bütün çabalarına rağmen zengin olamaya bilir. Bunun yanında hiç ummadığı bir şekilde servete de kavuşabilir. İnsan kendisi hakkında takdir edileni bilemez. Ona düşen elinden gelen gayreti ve çabayı sarf ederek neticeyi Ailah'a havale etmektir. "Nasılsa her şey Allah'ın takdiri ve tespiti ile olmaktadır" şeklinde peşinen bîr teslimiyetin içine girerek atıl davranmak asla doğru değildir. Fakirliğin bir iftihar vesilesi sayılacağına dair şu hadis zikredilmektedir: "Fakirlik benim beğendiğim bir husustur, onunla iftihar ederim."[419] İbn Hacer (Ö. 852/1448} bu hadisin batıl ve uydurma olduğunu zikretmektedir. Bu hadisin yalan ve senedinin de zayıf oiduğu ayrıca zikredilmiştir.[420]
Bu konuda bize ışık tutacak Kur'ân âyetlerine bir göz atalım. "Biz hangi ülkeye bir peygamber gönderdiysek, oranın halkını, (peygambere baş kaldırdıklarından ötürü bize) yalvarıp yakarsınlar diye mutlaka yoksulluk ve darlıkla sıkmışızdır." (A'raf, 7/94)
Allah Teâlâ, helak edilen kasabaların, ülkelerin herhangi birine peygamber gönderdiğinde, önce halkını fakirlik, darlık, hastalık ve ihtiyaçlarla sık-tığmı beyan etmektedir. Böylelikle onlar, yalvarsmlar, yakarsmlar, kibirlerinden vazgeçip hakka boyun eğsinler. Allah, daha sonra onlara bolluk, sağ-iık ve afiyet verdiğini ise şu âyetle beyan buyurmaktadır; "Sonra da kötüİü-ğü değiştirip yerine iyilik getirdik. Nihayet çoğaldılar ve atalarımızda böyle sıkıntı ve sevinç yaşamışlardı" dediler. Biz de onları, kendileri farkına varmadan ansızm yakaladık." (A'raf, 7/95)
Elmah'iınm beyanına göre, onlar hem acı hem tatlı şeylerle fiilen imtihan edildiler. İlk önce söz dinlemedikleri, dikbaşlılık ettikleri için yumuşa-sınlar diye hem mal, hem de beden yönüyle darlığa itildiler. Sonra da bu darlık, azap verme ve cezalandırmaya yönelik olmayıp, terbiye amacıyla olduğu için, darlık genişliğe dönüştürülmüştür (bkz. Elmalıh, a.g.e., IV, 83). Fakirlik ve sıkıntının ardından Allah onlara bol bol mal ve evlatlar vererek denemiş, ama onlar bu denemeyi değerlendirememişler ve atalarının zaman zaman fakirlik darlık, sıkıntı, zenginlik ve sevinç İçinde yaşamış olmalarını kendileri için bir teselli kaynağı saymışlardır. İlâhî uyan ve ikazlara hiç aldırış etmemişler ve neticede nankörlüğün cezasını ağır olarak çekmişlerdir. Kur'ân-s Kerim'in şu âyetinde bunu bariz bir şekilde görmekteyiz.
"Şüphesiz ki, senden önceki ümmetlere de peygamber gönderdik. Bize yalvarsmlar diye onları darlık ve sıkıntı ile yakalayıp cezalandırdık." (En'am, 6/42)
Elmalı'h bu âyeti şöyle tefsir eder: "Ey Muhammed sen emin ol ki, senden önce birçok ümmetlere biz peygamber gönderdik. Onlar, peygamberleri tanımadılar ve küfrettiler. Bu yüzden biz de onları şiddetli fakirlik, geçim darlığı ve âfetlerle sıktık, fakirlik ve zaruretle tuttuk, baskı yaptık ki, bize yalvarsmlar, düşüklüklerini anlayıp İsyanlarına tevbe etsinler, affımıza sığınsınlar. Bu durumda tevbe etmemeleri ve yalvarmaları mümkün ve muhtemel İdi. Baskımız kendilerine geldiği sırada boyun eğip sığmsalardi bu onların lehine olurdu. Fakat onlar sığınmadılar, gittikçe kalpleri kaülaştı. Uyanma kabiliyetini kaybettiler, fakirliğe ve zarurete alıştılar." [421]
Başlangıçta fakirlik ve ihtiyaç, mahlûkun aslî yokluğunun gereği ve mahiyetinin lüzumlu unsuru olduğunu ifade eden Elmah'h, onu def eden ve yok edenin de Allah olduğunu belirtir. Elmalı'h, o rahmetin eksilmesiyle ortaya çıkan fakirlik, zaruret ve sıkıntının, isyankar ve serseri insanlara kurtuluş ve kulluk hissi uyandıracak bir fiilî alâmet ve ilâhî hatırlatıcı olduğunu ve bunun ihtar edilen manayı anlayanlar için bir nimet olduğunu söyler.[422]
Allah Teâlâ'nm, İsrailoğullarma çeşitli nimetler ihsan ettiğini belirtmiştik. Bu nimetler Kur'ân'ın çeşitli yerlerinde zikredilmiştir. Firavun onlara en şiddetli baskıyı uyguluyor, yeni doğan erkek çocuklarım öldürtüyor, kadınlarını ise sağ bırakıyordu (bkz. Bakara, 2/49). Bu şekilde îsrailoğullarıh-dan öldürülen çocukların toplamı, dokuzyüzdoksarıbine ulaştığı söylenm ektedir. Bunun sebebi de, doğacak bir çocuğun Firavun'un hükümetini yok edeceği hakkında kâhinlerin verdiği bir haber veya Firavun'un gördüğü bir rüya olduğu söylenir (bkz. Elmah'h, a.g.e., I, 294, sadeleştirilen eserden)
Allah, onları böyle bir belâdan, Firavun'un ve askerlerinin takibinden korumuştur {bkz. Şuarâ, 26/60-68). Allah Teâlâ Hz.Musa'yı ve ona inanan kimseleri kurtarmış ve onlara denizi yararak bir yol yapmıştır (bkz. Bakara, 2/50). Ayrıca onları bulutla gölgelendirmiş ve onlara bıldırcın eti ve kudret helvası ihsan etmiştir. Ama onlar buna rağmen zulüm ve nankörlük etmeye devam etmişlerdir (bkz. Bakara, 2/57).
Hiçbir kimsenin ve toplumun nail olmadığı nimetlerle, bıldırcın eti ve kudret helvalanyla hayatlarını sürdüren îsrailoğuiları, belki de insanlık tarihinin en nankör milleti olduklarını şu sözleriyle ortaya koymuşlardır. "Hani siz (verilen nimetlere karşıhk):Ey Musa! Bir tek yemekle yetinmeyiz; bizim için Rabbine dua et de yerin bitirdiği şeylerden, sebzesinden, hıyarından, sarımsağından, mercimeğinden, soğanından bize çıkar, dediniz. Musa ise; daha iyiyi daha kötü ile değiştirmek mi istiyorsunuz? O halde, şehire inin. Zira istedikleriniz sizin için orada var, dedi. işte (bu hadiseden sonra) üzerinize aşağılık ve yoksulluk damgası vuruldu. Allah'ın gazabına uğradılar. Bu musibetler (onların başına), Allah'ın âyetlerini inkara devam etmeleri, haksız olarak peygamberleri öldürmeleri sebebiyle geldi. Bunların hepsi, sadece isyanları ve taşkınlıkları sebebiyledir" (Bakara, 2/61).
Cenab-ı Hak, onların üzerine zillet ve meskenet damgasını vurdu. Bu sebeple onlar, aşağılandılar, hakarete uğradılar, ağır vergilere, fakirliğe, ezikliğe ve baskıya mahkum oldular. Ve nihayet, Allah'ın gazabına uğradılar, devletleri yıkıldı, cemiyetleri dağılıp perişan oldular. Ayette geçen "meskenet" kelimesi, fakirlik, yoksulluk ve şiddetli sıkıntı anlamındadır.[423]
Fakirlik, yoksulluk ve şiddetli sıkıntı toplumu kemiren bir urdur. Sosyal patlamaların, dalgalanmaların en önemli nedenleri arasında fakirlik gelir. Toplumda kin, nefret ve düşmanlığı körükleyen, besleyen, itimat ve güveni yok eden fakirliktir. İstiklal ve hürriyetin sarsılmasında ve belki de yok olmasında en büyük etken fakirliktir. Bu açıdan İsrailoğullarına musallat edilen fakirlik, sıkıntı ve darlık ibret alınması gereken bir hadisedir.
Oniar kendilerine verilen nimetlerin kadrini bilmeyerek, şükrü ve itaati bir yana bırakarak terbiye hududunu aşmışlar "Ey Musa! Biz tek çeşit yemeğe artık kesinlikle katlan amaya cağız. Yeter artık, her gün bıldırcın eti ve kudret helvası yemekten bıktık, usandık. Rabbine dua et de, bize toprağın bitirdiği şeylerden; yetiştirdiği sebzelerden, kabak, hiyar, sarımsak, mercimek ve soğanından çıkarsın" sözleriyle nazaketsizliklerini ortaya koymuşlardır. Elmalı'hnm işaret ettiği gibi,"Rabbimize dua et" diyecek yerde, edepsizce "Rabbine dua et" diye imansızlık eseri göstermemeleri gerekirdi.[424]
Seyyid Kutub'un belirttiğine göre, Israiloğuliarınm tarihinde görülen simsiyah inkar, küfür, doğru yolda olanlara karşı inat, hiçbir milletin tarihinde görülmüş değildir. Peygamberlerini öldürenler, kesenler, testere ile biçenler onlardır. Küfrün en çirkini ile hakkı inkar edenler onlardır, ilâhî hududu en kötü şekilde aşanlar da yine onlardır.[425]
Nimetlere karşı nankörlük eden bireylere, toplumlara, milletlere uygu-ianan ilâhî cezaların; fakirlik, sıkıntı ve darlık gibi musibetlerin olduğunu yukarıdaki misallerden anlamaktayız. Nankörce davranan, şükür ve itaatten kaçan bir kimsenin, bir toplumun veya bir mlletin elinden servet ve zenginliğin alındığına Kur'ân işaret etmektedir. Kur'ân'ın vurguladığı bu gerçek, şimdiki zamanı kapsadığı gibi, geleceği de kucaklamaktadır, iman ve irfan gözüyle meselelere baktığımız da günümüzün toplumsal hayatında, bu Kur'ânî işaretlerin tahakkuk ettiğini görebiliriz. [426]
5. Lüks ve İsraf
Kur'ân, haddi aşma (i'tida) kapsamı içerisinde çöküşü hak eden toplumların Özelliklerini izah ederken, kullandığı önemli kavramlardan biri de israftır, israf, doğru ölçüyü aşmak, sının ihlal etmek gibi anlamlara gelir, israf, başkalarının hakları söz konusu olmaksızın meşru sınırların ötesine geçmek, aşırı sarfiyatta bulunmak, itidale sahip olmamak, aşırılık yapmak şeklinde ortaya çıkmaktadır.[427]
israf, kök itibariyle, her ne kadar infak (harcama) konusunda meşhur olsa bile, insanın yaptığı her işte haddi aşmasıdır.[428] Nitekim Aliah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: "(O kullar), harcadıklarında ne israf ne de cimrilik ederler, ikisi arasında orta bir yol tutarlar." (Furkân, 25/67). "...Yetimler bü-* yüyecekler (de geri alacaklar) diye o mallan israf ile ve tez elden yemeyin..." (Nisa, 4/6). Görüldüğü gibi bu iki âyette anlatılan israf, infakla ilgilidir. Şu âyetlerde ise, haddi aşmak anlamındadır. "...Aşın gidenler de ateş ehlinin kendileridir." [429] "Şüphesiz Allah, haddi aşan yalancı kimseyi doğru yola eriştirmez."[430]
Kur'ân'da, gerek yeme-içmede, gerek harcamalarda, gerek şirk ve küfürde ve gerekse günahlarda ölçüsüz davranış, yani tüm aşırı ve ölçüsüz eylem için israf sözcüğünün kullanıldığını görmekteyiz.[431] Bu anlamda , Lût (a.s) m kavminin müsrif bir kavim oiarak tanımlandığına şahit olmaktayız. "Lut'u da (peygamber gönderdik). Kavmine dedi ki: "Sizden önceki millet-ierden hiçbirinin yapmadığı fuhşu mu yapıyorsununz? Çünkü siz, şehveti tatmin için kadınları bırakıp da şehvetle erkeklere yanaşıyorsımunz. Doğrusu siz müsrif insanlarsınız."[432]
Meşru yoldan ve helâl olan bir nimetten istifade varken, meşru olmayan çarpık bir tarzı tercih etmek nankörlüktür. Allah'ın insanlara gösterdiği ve tayin ettiği ölçüler içersinde değil de, gayrı meşru hırs, istek, ve şehevî arzulara göre davranmak, nimeti verene karşı isyan, haddi aşma ve nankörlük olduğu gibi nimete karşı da saygısızlıktır. Eşcinselliğin, Ölçüsüz bir davranış ve haddi aşan bir fiil olduğu âyetten anlaşılmaktadır ki, bu da en çirkin bir_ ahlaksızlık ve aynı zamanda da bir nankörlüktür.
Allah'ın sünneti gereği, müsrif bir toplumun çökmesinin nedeni, j Kur'ân'da açık olarak belirtilmektedir. Müsriflerde Ölçüsüzlük ölçüdür. On- i lar, hem inatçı, hem de davranışlarında ve sosyal ilişkilerinde ölçüsüz hare- \ ket ederler. Allah'ın verdiği onca nimete ve bolluğa rağmen O'na ortak koşar, nankörlük eder, O'nun emirlerine uymaz, kendilerine çizilen sınırları çiğner, insanları Allah'ın yolundan çevirir, zulmeder ve yeryüzünde haksızlık yaparlar. Müsriflerin en önemli özelliği doğru bir iş yapmamak, kargaşa ve huzursuzluk çıkarmaktır.[433] Böyle Özellik taşıyan bir toplumun ise eninde sonunda çökmemesi mümkün değildir.[434]
İsraf, yani ölçü tanımamak, Kur'ân'da müşrik ve kafirlerin doğal nitelikleri olarak zikredilir. Burada israfın küfre kadar varan bir eylem olduğu söylenebilir. İsrafın bazı anlatımlarda küfür ile hemen hemen aynılık arze-den bir davranış olduğunu hiçbir şey bundan daha belirgin bir biçimde gösteremez.[435]
Müsriflerin, saçıp savuranların şeytanın yandaşları olduğunu Kur'ân özellikle beyan eder:
"Bir de akrabaya, yoksula, yolcuya hakkını ver. Gereksiz yere de saçıp savurma. Zira böylesine saçıp savuranlar şeytanın dostlarıdırlar. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür."[436]
Tebzir kelimesi ile ifade edilen israf sözcüğünü, İbn Abbas ve İbn Me-sud "yersiz sarf edilen şey" olarak tefsir etmektedirler. Mücahid, bu konuda şöyle demektedir: "Bir kimse yerli yerine vermek şartıyla bütün servetini sarf etse, yine İsraf etmiş olmaz. Fakat yersiz olarak verdiği bir ölçek veya birkaç gram eşya dahî olsa israftır. Çünkü saçıp savuranlar mallarını batıl, şer ve İsyan yolunda harcamaktadırlar. Bu sebeple onlar şeytanların arkadaşları ve yoldaşları olmuşlardır. Şeytan İse, Rabbine karşı çok nankördür. Nimetin hakkını yerine getirmez. Aynı şekilde onun kardeşleri olan mübez-zirler (saçıp savuranlar) de nimetin hakkım eda etmezler. Nimetin hakkı ise, saçıp savurmadan ve haddi aşmadan Allah'a itaat yolunda ve hakların ifasında harcanm asıdır."[437]
Râzî'nin beyanına göre, başka bir rivayette Mücâhid, "Allah'a itaat yolunda Kubeys dağı[438] kadar mal (ne kadar çok olursa olsun) harcayan kimse, müsriflerden değildir. Allah'a isyan konusunda ise bir dirhem bile har-casa o kimse müsriflerden sayılır" demiştir.[439]
Râzî'ye göre Allah Teâlâ, "tebzîr"i şeytanların fiillerine isnat ederek ten-bihte bulunmuştur. Bu kardeşlikten murat, saçıp savuran kişinin bu kötü fiilde şeytanlara benzemesidir. Araplar, bir şeyi yapmayı âdet edinen ve buna devam eden kimseye, o şeyin kardeşi diye isim verirlerdi. Mesela: Kerem sahibi ve cömert olan bir kimseye "keremin ve cömertliğin kardeşi" derlerdi. Mütrefler de şeytanın yaptığı saçıp suvurmayı yaptıkları için bu İsimle anılmışlardır. Râzî, "şeytan Rabbine karşı çok nankördür" sözünün anlamını şu şekilde izah etmektedir: "O bedenini, insanları saptırmak, yeryüzünde fesat çıkarmak için masiyederde kullanmaktadır. Aynı şekilde Allah Te-âlâ'nm makam, mevki ve mal nasip ettiği ve bunları Allah'ın rızasının dışında kullanan herkes, Allah'ın nimetine karşı nankörlük etmiş ve bu hükmün içerisine girmiş olur. "Saçıp savuranlar, şeytanların kardeşleridir" sözünden maksat, onların, sıfat ve fiilde şeytana muvafakat etmeleridir."[440]
Bu âyet, Arapların âdetine uygun bir tarzda inmiştir. Çünkü onlar, yağma ve baskın yoluyîa mal topluyorlardı. Sonra da kibirlenmek, övünmek ve büyüklenmek maksadıyla onları harcıyorlardı. Kureyş ve Kureyş kabilesinin dışında olan müşrikler, İnsanları İslam'dan çevirmek, müslüman halkı güç-süzleştirmek ve düşmanlarına yardım etmek için mallarını sarfediyorîardı.
Bu konuda onların amellerinin çirkinliğine tenbih etmek için bu âyet inmiştir.[441]
İslam'ın gelişmesine mani olan her fiilin ve bu uğurda harcanan her türlü servetin şeytanla doğrudan bağlantısı vardır. Allah'ın verdiği servet, nimet ve imkanları, Allah Teâîâ'nın dininin gelişmesine mani olmak için sarf etmek kadar büyük bir nankörlük yoktur. Râzî'nin oeyanmdan hareketle şu değerlendirmeyi yapabiliriz. Allah Teâlâ'nm verdiği zenginlik ve serveti kibir ve üstünlük aracı yaparak insanları hor ve hakir görmek, apartmanı, fabrikası, atölyesi, viiîası, otomobili vs. ile kendini toplumun ve halkın üstünde görmek, nimetin asil sahibini unutmaktan ileri gelmekte ve nankörlüğün temel öğesini oluşturmaktadır.
insanların çoğunluğu, çeşitli maddi ve manevî sıkıntılarla uğraşırken, kendi aile fertlerini besleyebilecek temel gıda maddelerini temin etmede zorlanırken, servet sahibi insanların lüks, israf ve gösteriş uğrunda servetlerini tüketmeleri, konforlu bir hayat sürmeleri kanaatimizce İsraf ve nankörlüktür. Bir dilim ekmeği nasıl daha ucuza alırım hesabıyla en önemli sermaye olan zamanlarını kuyruklarda tüketen, çoluk çocuğuna temel gıda maddelerinden olan etin, sütün, yumurtanın hasretini çektirmek zorunda kalan ve bu sebeple de ruhsal ve fiziksel açıdan sağlıksız nesillerin yetişmesine istemiyerek de olsa zemin hazırlayan kişilerin çoğunlukta olduğu bir toplumda, servetlerini lüks, konfor, zevk, eğlence ve sefahet içersinde harcayanlar şeytanların arkadaşları olmazlar da ne olur? Şeytanın en büyük emeli de bu farklılığı, bu dengesizliği ve bu uçurumu derinleştirmek değil midir?
Mevdûdî, "Çünkü saçıp savuranlar, şeytanların dostlarıdırlar; şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür." (Isrâ, 17/27) âyeti ile, "Eli sıkı olma; büsbütün eli açık da olma..." (İsrâ, 17/29) âyetinin birlikte okunması durumunda, Kur'ân'm İnsanlardan orta yolu takip etmelerini, yani ne servetin dönüşümünü ve dağılımını engelleyecek derecede cimri, ne de kendi ekonomik durumlarını çökertecek derecede savurgan olmamalarını istediği anlaşılır, demektedir. Ayrıca Mevdûdî, "Parayı, insanın gerçek ihtiyaçlarından olmayan, faydasız yeriere yani gösteriş, lüks, günah fiillere ve buna benzer yerlere harcamak, Allah'ın verdiği nimete karşı nankörlük etmektir. Bu sebeple bu tür yerlere para harcayanlar şeytanın kardeşleridir", diyerek Önemli bir yorum getirmektedir ki, bu tesbitin İsabetli bir yaklaşım olduğu kanaatindeyiz.[442]
Bu iki cümlede belirtilen husus, sadece bireye yapılan ahlakî tavsiye ve emirden ibaret değildir. Bu emirler, İslam toplumunun ahlakî eğitim, sosyal baskı ve hukukî sırurlamalarla savurganlıktan korumaya yöneliktir. Buna uygun bir şekilde Medine İslam Devletinde, toplumu savurganlıktan korumak için bazı önlemler alınmıştır. Birincisi, savurganlık ve lüksün birçok çeşidi kanunen yasaktı, yani haramdı. İkincisi, bunlara karşı hukukî Önlemler alınmıştı. Üçüncüsü, israfı İçeren gelenekleri ortadan kaldırıcı sosyal düzenlemeler yapılmıştı. Devletin, bireylerin açıktan yaptıkları israfı engelleme hakkı vardı. İnsanların savurganlıkla cimriliği, cömertlikie hasisliği birbirinden ayırmasını sağlayan genel bir toplumsal sağ duyu meydana getirilmişti.[443]
Bu tesbitler, İslam Devîeti'nin bir bakıma genel fotoğrafıdır. Bir devlet, aşırı savurganlığı, israfı ve her türlü lüks ve konforu önleyici tedbirler almazsa, o toplumun sosyai dengesini kurmak oldukça zor olur. Nimetlerin ve servetlerin toplumun istifadesinden ziyade, bireylerin İstifadesine ve insafına bırakılması ve onların yaptığı ölçüsüz harcamalara göz yumulması, sosyal adaletin zedelenmesine vesile olmaktadır.
Seyyid Kutub, "Hayatın her kademesinde ve tüm insanî fiil ve davranışlarda israfın büyük bir üzüntüye sebep olacağı, îsrâ Sûresi, 29. Âyette gayet sarih bir ifade ile açıklanmaktadır. Üstelik böyle müsrif olanların, şeytanla bir tutulması, israfın insanları ne derece kötülüklere ve çıkmazlara sokacağının bir delilidir",[444] demektedir. Çünkü şeytan, insanoğluna, cimriliği ve israfı emreder. İnsanları, ahlakî yönden çöküntüye uğratmak için şeytanın en fazla istifade ettiği husus, israf ve buna bağlı olarak lüks bir hayat özen-tisidir. Serveti, israf ve isyan sayılan fiillerde ve hareketlerde sarfetmek şeytanın vazgeçilmez idealidir.
Nankörlük psikolojisinden kaynaklanan olumsuz değerlerden biri de ölçüsüz davranmaktır. Kur'ân'da ekonomik hayat söz konusu olduğunda ölçüsüz davranışı iki kelime karşılamaktadır. "Tebzîr ve israf." Kur'ân'da kullanılışı itibariyle tebzîr, malı saçıp savurmak, zayi etmek, sefihçe harcamak, gerektiği yere sarf etmemek, az da olsa yararlı yerde değil de yok olup gideceği yerde harcamak anlamlarına gelmektedir. Dolayısıyla harcamanın mal yönünden haddi aşmasına tebzîr denir. Tebzîr, Allah'a karşı nankör olan şeytanın bir fiili olarak belirtilmekte ve bu şekilde davrananın da şeytanın kardeşi oldukları vurgulanmaktadır.[445]
Her eylem ve harekette ölçü sınırını aşmak, gerek nicelik ve gerekse nilik olarak vasat olanı geçmek anlamlarına gelen israf ise, ekonomi sözko-usu olduğunda gerekli olmayan bir yere yapılan harcamayı, Allah'a ibadet örevini yerine getirmeyi temin edecek bedenî gıdayı almanın Ötesinde yi-ip içmeyi, yerine göre temiz hoş yemek gibi güzel olan harcamaların dışınla yapılan masrafları, ihtiyaç olmayan yararsız, boş yere ve meşru olmayan iarcamaları, ihtiyacın dışında ve hakkı olmayan alanlara akıtılan nimetleri ifade etmektedir.[446]
İsraf, en geniş anlamıyla müstekbir ve mütreflerin işi olmaktadır. Müt-ref kavramının içeriğinde esasen israf anlamı da Önemli oranda bulunmaktadır. İsraf, aynı zamanda mütreflerin önemli özelliği olan nankörlük kavramının içerisinde yer almaktadır (bkz. Ejder Okumuş, a.g.e., s. 159).
israfla ilgili olarak belirtilmesi gereken en önemli hususlardan biri, müsriflerin kendileri için bol bol ve gereksiz harcamalarda bulunmaları fakat toplumun diğer kesimlerine karşı da cimrilik etmeleridir (bkz. Nisa, 4/37; Hadîd, 57/24).
Sıddıkî, Kur'ân'm kullandığı "itraf" kelimesinin halk arasında kötü alışkanlıkların doğmasına yol açan aşırılık ve lüksü ifade ettiğini söylemektedir. Çöküş sürecine girmiş olan bir toplumda, egemen olan baskının bu alışkanlıkların bir ürünü olduğunu ifade eden Sıddıkî, "lüks atmosferiyle çevrili bir toplumda, insanlar kolaylık ve konfora karşı bir sevgi geliştirirler, bu da git gide manevî denetim mekanizmalarının ve toplumsal disiplinin gevşemesi sonucunu doğurur. Bu mekanizmalar gevşedikçe de halkın zulüm yapması, zayıf ve güçsüzlerin haklarına karşı insanlık dışı alçakça bir tavır benimsemesi daha da kolaylaşır", demektedir.[447]
Refahın getirdiği lüks ve israf bîr başka açıdan ahlakı da bozar; nefiste çeşitli kötülüklerin, süflî duyguların ve onlarla ilgili âdet ve alışkanlıkların oluşmasına sebep olur. Küfür, şirk, zulüm, haddi aşma, kısaca her türlü aşırılıklardan dolayı toplumun önderleri için kullanılan müsrif kavramının içerisine ekonomik hayattaki İsrafın da girdiği söylenebilir. Aynı şekilde her türlü ölçüsüz davranışlardan dolayı toplum için kullanılan müsrif kavramı içine de ekonomik israf girmektedir.[448]
Kur'ân, ekonomik refahın, Allah korkusu ve dine dayalı bir manevî denetimle dengelenmcdikçe, toplumun ahlakını fesada uğratacağını tekrar tekrar vurgulamaktadır. Bu konuda Kur'ân'm ifadesine bir göz atalım. "Birefahından şımarmış nice memleketleri helak etmişizdir. îşte yerleri! Kendilerinden sonra oralarda pek az oturulabilmiştir. Onlara biz varis olmuşuzdur." (Kasas, 28/58)
Hayatın her çeşit nimetlerinden istifade ederek huzur, güven ve bolluk içinde yaşayan ve kendisini insanlardan üstün görerek her çeşit lüks ve konforlu bir hayat sürdüren bireyler, toplumlar ve milletler büyük bir nankör-lüğün içindedirler. Her türlü lüks ev, villa, köşk vs. de yaşayarak zevk ve sefa sürmek, ihtiyaçtan öte çeşit çeşit konforlu otomobillere binerek gururlanmak, lüks otellerde, saraylarda ziyafetten ziyafete, davetten davete koşarak tıka basa yemek-içmek, düğün, nişan, kokteyl ve kutlama günleri adı altında aşın harcamalar, takılar vs. ile zenginlik yarışma girişmek ve bütün bunların neticesinde de toplumun büyük bir kesimini teşkil eden yoksul, fakir, işçi, memur ve diğerlerini unutmak, onlara karşı dinî ve millî vazifeleri yapmamak büyük bir nankörlüktür.
Nankörlüğün sonuçlarından biri olan israf, lüks ve konfor, toplumun dirliğini, birliğini ve sosyal dengesini bozan, parçalayan önemli etkenlerdir. "Malı, serveti ben kazandım. İstediğim gibi harcarım" felsefesiyle hareket etmek nankörlüğün bir neticesidir. Böyle bir düşünce, ailelerin, toplumların ve devletlerin bünyesini kemiren ve yiyip bitiren israf, lüks ve konforun hazırlanmasına vesile olan bir davranışın temelini oluşturur. Bu sebeple nankörlük, netice olarak cemiyeti sarsan fiillerin gelişmesini hazırlayan önemli bir faktördür, diyebiliriz. [449]
6. Tefrika-Anarşi
tnsan, huzur ve rahatı, bireyleri birbirlerine sevgiyle bağlı, birlik ve beraberlik şuuru içinde yaşayan toplumda tadabilir. Ferdin kulluk görevini eksiksiz yapabilmesi, ailesine, milletine ve hatta tüm İnsanlara karşı vazifelerini yerine getirebilmesi, içinde yaşadığı toplumun huzur ve güvenine bağlıdır. Birlik ve beraberlik yerine bölücülüğün, tefrikanın, anarşinin, fitne ve fesadın hakim olduğu cemiyette insanın İslam'ı yaşaması ve aslî görevlerini icra edebilmesi oldukça zordur.
Birlik ve beraberlik, toplumun her sahada ilerleyebilmesinin temel taşıdır. Bu taş yerinden oynamaya dursun, artık o toplumda başta güven ve itimat sarsılır, neticede korku, endişe ve güvensizlik topluma egemen olur.
Böyle bir ortamda herhangi bir toplumun, milletin veya devletin gelişmesi, bilimsel alanda dünya ülkeleri ile yarışması, sınırların kalkıp büyük bir çarşı haline gelen dünyamızda mümkün görünmemektedir.
islam Dini, birlik ve beraberliğin sağlanmasını toplumun temel şartı olarak kabul eder ve bunun temini için de azami hassasiyeti gösterir. Allah Teâlâ, birliğin ve toplum düzeninin sağlanması amacıyla, müslümanları, periyodik aralıklarla bir araya toplayacak ibadetleri emretmiştir. Günde beş vakit, haftada bir, senede iki defa olmak üzere meşru kılman vakit, Cuma ve bayram namazlarını buna misal verebiliriz.
Bİz, birlik ve beraberliğin Önem ve gereğini uzun uzadıya anlatmak niyetinde değiliz. Ancak bir fikir verme açısından, islam'ın bu konuya verdiği önem ve hassasiyeti dile getirmeye çalıştık. Kanaatimizce, tefrika, anarşi ve bölücülük gibi toplumsal barışı ve güveni tehdit eden hususlardan biri de nankörlüktür. Bölücülük, kargaşa, fitne ve fesadın oluşmasında en önemli bir faktör olan israf, lüks ve konfor hastalığının da bu ahlakî kusurdan kaynaklandığını yukarıda ifade etmeye çalışmıştık. Toplumsal ayaklanmalar, grevler ve boykotların arka planını araştırdığımız takdirde, iktisadi adaletsizliğin başka bir ifade ile gelir dağılımındaki korkunç uçurumun, bunların oluşmasında ana unsur olduğunu görürüz. Kâinattaki nimetlerden istifade etmeyi yalnızca kendi haklan gibi telakki edip zevk ve arzuları uğruna lüks ve konforla Ömür tüketenlerin, toplumların içine düştüğü sıkıntı, fitne, kargaşa va tefrikanın oluşmasındaki katkı paylan azımsanmay-acak ölçüdedir. Nereden bakarsak bakalım, hangi yönden incelersek inceleyelim, bu oluşumun en önemli âmili nankörlük yani, nimetin kıymetini bilmeyerek Allah Teâlâ'nın razı olmadığı bir biçimde, ölçüde ve yerlerde harcan maşıdır. Bu güce sahip olmayan insanların, aşırı harcama ve tüketim yapan bireylere, kurum ve kuruluşlara, mal ve varlık sahiplerine sevgi, ülfet ve muhabbet duymaları kanaatimizce mümkün değildir, iste tefrika ve anarşi bu noktada başlamaktadır. Çünkü sevginin öldüğü yerde, kin ve nefret çiçeklerinden başka ne açabilir? Kin ve nefretin en önemli ürünü ise tefrika ve anarşidir.
Kur'ân ifadelerinin ışığı altında konumuzu açıklamaya çalışalım. "Bir de akrabaya, yoksula, yolcuya hakkını ver. Gereksiz yere de saçıp savurma. Zira böylesine saçıp savuranlar şeytanların dostlarıdırlar. Şeytan İse Kabbine karşı çok nankördür." (Isrâ, 17/26-27)
Şayet kişinin, akraba ve yoksullara yardım edebilecek imkanı yoksa, bu takdirde onların gönlünü alacak yumuşak, tatlı söz söylemelidir. Kur'ân bunu şöyle dile getirir; "Eğer Rabbinden umduğun (bekleme durumunda olduğun) bir rahmet için onların yüzlerine bakamıyorsan, hiç olmazsa kendilerine gönül alıcı bir söz söyle. Eli sıkı olma; büsbütün eli açık da olma. Sonra kınanır (kaybettiklerinin) hasretini çeker durursun."(Isrâ, 17/28-29)
Yukarıda zikredilen âyetler, kişinin kazanç ve servetini sadece kendisi için harcamaması gerektiğini vurgulamaktadır. Kendi ihtiyaçlarını normal bir şekilde karşılamak ve akrabalarının, komşularının ve diğer muhtaç insanların haklarını gözetmek için elinden geleni yapmalıdır. Bu tür davranışlar, islam'ın toplumsal hayatında birlik, sevgi ve adalet ruhunun doğmasına yardımcı olacaktır. Böylece her akraba diğeri ile birlik olacak, her zengin yakınındaki fakirlere yardım edecek ve her yolcu kendisini cömert ev ' sahibleri arasında şerefli bir misafir olarak bulabilecektir. Hak kavramı o denli geniş kapsamlıdır ki, her fert, diğer insanların kendisi ve serveti üzerinde hakları olduğunu kabul etmeli ve onlara iyilik yapmadığını, aksine onlara haklarını verdiği bilinci İçinde olmalıdır (bkz. iVTevdûdİ, Tefhimü'l-Kur an, III, 104)
Mevdûdî'nin bu yorumuna katılmamak mümkün değildir. Çünkü servet sahibi her insan bu şekilde hareket etse, yapacağı yardımları bir iyilik değil de onların hakkını vermek, dağıtmak olduğunu düşünse, toplumun sosyal dengesini sağlamada en önemli katkıyı yapmış olur. Birlik ve beraberliğin, sevgi ve saygının sağlanması bu gibi davranışlara bağlıdır.
Varlık ve zenginliği, ayrıcalıklı bir durum kabul ederek kendisini toplumun fevkinde görmek, çevresinde toplanan insan kitleleriyle övünerek güçlü kuvvetli olduğunu dile getirmek, hatta daha da ileri giderek Allah katında kendisinin daha kıymetli, değerli ve hayırlı olduğunu sanmak (bkz. Kehf, 18/32-36), nankörce bir davranıştır.
Nankör insanın en belirgin Özelliği cimri olmasıdır. Böyle bir kimse, servetinden Allah'ın emrettiği yerlere sarfetmekten İmtina ederek hak, hukuk gözetmez ve toplumdaki yoksullara yardım etmez (bkz. Kalem, 68/23-25). Bırakın yardım etmeyi, bir başkalarını, yoksullara ve muhtaçlara yedirmeye bile teşvikte bulunmazlar. Hatta ellerinden geldiği takdirde engel olurlar. Mala karşı çok tutkundurlar. Haram-helâl tanımazlar (bkz. Hakka, 69/34; Fecr, 89/17-20; Mâûn, 107/3).
"Biz malca evlatça daha çoğuz, biz azaba uğratılacak değiliz" (Sebe', 34/35) diyerek kendilerini toplumun elitleri olduklarını sananlar, bu nimeti ihsan eden Allah Teâlâ'nm kerem ve lütfunu görmemezlikten gelerek cehalet ve gafletlerini ortaya koymaktadırlar. Halbuki, rızkı, serveti, malı, mülkü dilediği kimselere istediği ölçüde veren Allah'tır ( bkz. Sebe', 34/ 17-20 ). Demek ki, her türlü nimeti veren ve İhsan eden Allah'tır. Bu sebeple Allah, verdiği rızıktan infak etmeyi emretmektedir (bkz. Bakara, 2/254).
Nankör insanlar, Allah'ın kendilerine ihsan ettiği nimetleri hayır yolunda sarfetmekten hoşlanmazlar. "Allah'ın dilediği takdirde doyuracağı kimseleri biz mi doyuracağız?" (Yasin, 36/47) diyerek , Allah'ın kendilerine rı-zık olarak verdiklerinden hayra sarfetmezler. Hatta ellerinden geldiği Ölçüde bütün hayırlı işlere, faaliyetlere ve topluma yararlı olan hizmetlere karşı çıkarlar.
Belki de tarih boyunca insanlar arasında ezen ve ezilen diye iki sınıfın oluşmasmda rol oynayan en önemli faktörlerden birisi de ekonomidir. Çoğu zaman gerek uluslar arasında, gerekse toplumların kendi İçlerinde ekonomik gücü elinde bulunduran kimselerin, yani zenginlerin fakirleri ezdikleri ve sömürdükleri bilinmektedir. Bugün de ekonomi, birçok konuda belirleyici olmakta, ekonomik yönden ileri ve güçlü olan devletler ve toplumlar, diğerine karşı önemli imtiyazlar elde etmekte ve dünya siyasetinde söz sahibi olmaktadırlar. Hatta denilebilir ki, bugün dünyaya yön veren ekonomidir (bkz. Ejder Okumuş, a.g.e., s. 44-45).
Bu hususta şu tesbiti oldukça haklı bulmaktayız. "Varlık ve servetleri sebebiyle toplum içerisinde üst düzeylere gelerek seçkinler topluluğunda yer alan kimseler, toplumu düşünmez, kendi dışındakiler! ezer, onları kendi hizmetlerinde çalıştırır, fakat onlara insanca yaşayabilecekleri ücretleri vermezlerse, o toplum büyük patlamalara sahne olur. Ve neticede ya toplum içinde dönüşümler yaşanır, inkılap yoluyla başka elitler toplumun idaresini ellerine alırlar, ya da dışarıdan gelen bir saldırıyla toplum çöker veya başkalarının hakimiyeti altına girer. Her halükarda sosyal yapının oluşmasında ve sosyal değişmelerde ekonominin önemli bir yeri bulunmaktadır." [450]
Belirli sınıfların elinde toplanan servet ve zenginliğin meşru ve doğal sınırlarını aşan yollarda kullanılması, toplumda olumsuz yönde değişmeler yaşanmasına sebep olmaktadır. Zengin kimselerin, lüks, gösteriş ve israfa yönelik harcamaları, toplumun tüm kesimlerini etkilemektedir. Bazılarının iddia ettiği gibi, bütün olumsuzlukların, terörün, tefrikanın, anarşinin, ahlakî dejenerasyonun temelinde ekonomi yatıyor iddiasına katılmıyoruz. Ancak belirli bir oran söylemek güç olmakla birlikte, bütün bunların oluşmasında, toplumun birlik ve dirliğinin bozulmasında ekonomik istikrarsızlığın büyük bir etkisinin olduğunu söylememiz de bir abartı değildir.
Birlik ve bütünlüğün toplum hayatı içinde ne kadar önemli olduğunu yukarıda belirtmiştik. Birlik ve bütünlüğü kaybederek parça, grup ve fırkalara ayrılan toplumun, er veya geç çözülmesi, çöküp yıkılması kaçınılmazdır. Toplum içinde sosyal dengenin bozulması, ayrılık ve ihtilafların artması ve bunların neticesinde huzursuzluğun, güvensizliğin ve kargaşanın hakim olması, ülke zenginliğinin hakkaniyet ölçüsü içersinde âdilâne paylaşılamamasından İleri geldiği kanaatindeyiz. Toplumda huzur ve asayişi etkileyen tek sebep bu değildir elbette. Ama bencillik duygusunun hakim olduğu, varlık ve servet sahiplerinin hep kendi menfaatlerini önde tuttuğu bir cemiyette birlik nasıl sağlanabilir?
Her türlü imkana ve buna bağlı olarak konfor ve lükse sahip ve servetini akil almaz biçimde artırmaya devam eden varlıklı kişiler, şayet boğaz tokluğuna insan çalıştınyorsa bu toplumda sevgi, saygı, istikrar, birlik ve beraberlik temin edilebilir mi? Hak sahibine hak ettiğinin verilmediği, zenginlerin savurgan bir tutumla harcamaları devam ettiği müddetçe, fakir ve yoksullara ve çalıştırdığı kimselere âdilâne ücret ve yardım yapılmadıkça o toplumda tefrika, anarşi ve kargaşanın önüne geçilemez. Toplumsal bunalımların, gerilimlerin ve patlamaların en önemli etkenlerinden biri de ücret dengesizliğidir. İşçinin, memurun, çalışanın, fakirin, yoksulun hakkına riayet edilmeyen bir toplumda birlik ve beraberlik sağlanamaz.
Varlık sahibi kimselerin, işverenlerin, devletin üst kademelerinde görev yapan idarecilerin ve bürokratların en lüks binalarda, villalarda, köşklerde, saraylarda yaşamaları, tedavilerini, çocuklarının eğitimlerini yerine göre en gelişmiş ülkelerde yaptırmaları, varlıklarına ve mevkilerine münasip olabilir. Anormal olan bu değildir. Anormal olan bu kadar imkan ve servet sahibi kişilerin, çalıştırdığı insanların, tarımla, ziraatle uğraşan köylünün, emeklinin, dul ve yetimlerin eline geçen komik ücretlerin miktarıdır. Bu kadar geniş imkanlara sahip olan bireylerin, kurum ve kuruluşların lüks, israf ve aşırı harcamalardan kısarak âdilâne bir ücret dengesini oluşturmamaları en büyük nankörlüktür. Zira bunlar, toplumdaki kıt kanaat geçinen insanların sayesinde zengin, idareci ve bürokrat olmuşlardır.
Kur'ân-ı Kerimin, zekâtı, sadakayı ve yardımlaşmayı emretmesinin altında yatan hikmet, toplumdaki sosyal dengenin kurulmasıdır. Böyle bir dengenin kurulması halinde ne zenginle fakirin, ne de iş verenle işçinin arasında sevgisizlik, güvensizlik, husumet oluşur. Herkesin görevini bilip uyguladığı bir toplumda ancak kardeşçe yaşamadan söz edilebilir.
Kur'ân-ı Kerim'de malların ve servetlerin yalnızca zenginler arasında dolaşan bir devlet olmaması gerektiği özenle vurgulanmaktadır (bkz. Haşr, 59/7). Çünkü Allah'ın lütfettiği nimetlerden herkes kendi hakkına ve payına göre istifade etmesi gerekir. Servetin tekelleşerek aynı kişilerin istifadesine sunulması veya toplumda yaşayanların büyük çoğunluğunun fakr-u zarurete itilmesi en büyük nankörlüktür.
Kur'ân-ı Kerîm, herkesin maişetinin, kazancının birbirinden farklı olacağını önemle vurgulamaktadır. "...Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz payiaştırdık. Birbirlerine iş görmeleri için kimini ötekine derecelerle üstün kıldık" (Zuhruf, 43/32).
Dünya hayatındaki nzik ve geçimlikler, fertlerin kendi kapasitelerine, hayat şartlarına ve sosyal münasebetlerine bağlıdır. Bütün bu unsurlara bağlı olarak gelir dağılımı, fertler arasında farklılıklar gösterir. Bu gelir dağılımındaki farklılığın her zaman, her şart ve toplumda geçerli olmasmm hikmeti şudur: Birbirlerine iş yaptırmaları için. Ancak böyle olunca hayat çarkı normal olarak devam eder. Fakat bu işi gördürme bir üstünlük manasına değildir. Elbette insanlar, birbirlerine bağlıdırlar. Hayat çarkının işlemesi ancak bu devamh bağlılığın sürüp gitmesiyle mümkündür. Her hal ve şartlarda insanlar birbirlerine muhtaçtırlar. Şayet bütün insanlar, bir nüshanın kopyaları gibi olsalardı, yeryüzünde hayat imkanı kalmazdı (bkz. Seyyid Kutup, a.g.e., V, 3186-3187).
Fertler ve toplumlar arasında farklılığın tabiî olduğunu, üstünlük ve farklılıkların Allah tarafından takdir edildiğini Kur'ân haber vermektedir. "Allah'ın sizi birbirinizden üstün kıldığı şeyleri (başkasında olup da sizde olmayanı) hasletle arzu etmeyin..."(Nisa, 4/32).
Mevdûdî'ye göre bu âyette Allah, eğer dikkat edilirse, bugünkü problemli sosyal hayata bir çözüm getirecek ahlâkî bir direktif sunuyor. Allah, insanlara başkalarının malları için arzu ve kıskançlık duymamaları gerektiğini öğretiyor. Çünkü O, bir hikmete bağlı olarak, herkesi aynı yaratmamıştır. Mevdûdî,"Eğer bu eşitsizlik olmasaydı, hayat çok saçma ve anlamsız olurdu. Allah, herşeyin en iyisini bilen olduğu için birini güzel, diğerini çirkin yaratmıştır. Birine tatlı bir ses, diğerine ise kaba bir ses vermiştir. Bîrini fizîkî olarak güçlü, diğerini ise, zayıf yapılı kılmıştır. Birine akıl ve bedenle ilgili kabiliyetler vermiş, diğerini başka yeteneklerle donatmıştır. Kimini zengin kimini fakir yapmıştır" demekte ve bu farklılıkları ortadan kaldırmanın, sınıf çatışmaları, düşmanlık gibi hususlara yol açacağını vurgulamaktadır. [451]
Elmahlı bu âyeti şöyle tefsir etmiştir. "Hiçbir kimse, hiçbir kimsenin malına, makamına ve sahip olduğu Allah tarafından verilmiş veya çalışmakla elde edilen nimetlerine göz dikmemelidir. Çünkü bu gibi temenniler, ilk Önce haset, kîn ve düşmanlık uyandırır, İkinci olarak Allah'ın takdir ve taksimine razı olmamayı bildirir. Üçüncü olarak kendi hakkında takdir edilmeyen bîr şeyi temenni etmek, kaderdeki hikmete karşı gelmek ve boş bir ıstıraptır."[452]
Kâinat içinde ve yaratıklar arasında aslolan farklılıktır. Herşey bağlı bulunduğu yörüngesinde farklı bir biçimde seyretmektedir. İnsanlar birbirinden farklı, peygamberler birbirinden farklı, melekler birbirinden farklı, gezegenler, ay, güneş biribirinden farklı, dağ, taş, dere, tepe, ova, yer, gök, denizler, ırmaklar birbirinden farklı, meyveler, sebzeler, ağaçlar, ormanlar birbirinden farklı . Ama her şey kendilerine tevdi edilen bir nizam ve seyir içinde devam etmektedir. Kâinat içinde hayat süren insanlar da çeşitli yönlerden; meslek, sanat, ilim, irfan, zenginlik, fakirlik, kazanç vs. itibariyle birbirlerinden farklıdırlar. Bütün bunlar, ilâhî iradenin bir tezahürü ve eseridir. Böyle bir nizam içerisinde, herkes kendisine düşen görevi ifa etmek durumundadır. Toplumda herkes, bu sorumluluğun bilincinde olmalı, her birey, Allah'ın, hududunu çizdiği mesuliyet şuuru içinde hareket etmelidir, işte o zaman toplumda barış, güven ve huzur hakim olur. Aksi takdirde toplum kaostan, anarşiden, tefrikadan, fitne ve fesattan kurtulamaz.
Zengin ve servet sahibi kimseler, nimetlerin asıl sahibinin Allah olduğu bilinci ile hareket ederek toplumun ve ferdin kalkınmasına yardımcı olacak ve nimetin şükrünü böylece eda etmiş olacaklardır. Fakir, yoksul ve himmete muhtaç kimseler de hiçbir şekilde başkalarında olan varlığa ve üstünlüğe göz dikmeksizin çalışıp çabalayacak ve Allah Teâlâ'nm kendilerine tanıdığı paya, hakka razı olarak şükretmeye ve hamdetmeye devam edeceklerdir. Bu şuurun hakim olması halinde, birlik ve beraberlik sağlanacak, tefrika yok olacak, anarşi ortadan kalkacak, güven ve huzur hakim olacaktır.
iktisadî adaletsizliğin en Önemli sebebi, kişilerin elde ettikleri servet ve varlığın asıl sahibinin kendilerinin olduğunu iddia etmeleridir. Bu zihniyetin önemli bir hususiyeti, hiçbir manevî kayda tabi olmadan servetlerini istedikleri gibi kullanmaları ve sarfetmeleridir. Ayrıca jaşta Allah'ın, insanların ve diğer varlıkların üzerindeki haklarını hiç hesaba katmamalarıdır. Anarşi ve tefrikanın önemli bir sebebi bu olabilir. [453]
7. Enflasyon
Ekonomi ilminin en çok tartışılan meselelerinden biri olan enflasyon; içinde yaşadığımız çağda gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeleri, devamlı olarak uğraştıran ve önemi gittikçe artan bir meseledir.
Enflasyonun, genel kabul gören bir tarifi yoktur. Enflasyon, "sürekli fiyat artışı süreci veya paranın sürekli değer kaybetme sürecidir" şeklindeki tanımın, bazı eksikliklerine rağmen, genellikle kullanılan bir tanım olması açısından bir üstünlüğe sahip olduğu belirtilmektedir. Enflasyon, iktisatta, para arzının, parasal gelirin ya da fiyatların topluca artışıdır. Çoğunlukla gene! fiyat düzeyinin aşırı yükselişi anlamında kullanılır. Enflasyon, paranın döviz kuru veya altın fiyatı ile ölçülen dış değerinin düşmesidir. Enflasyon, genel fiyat düzeyinin sürekli bir biçimde yükseldiği ekonomik denge-sizlk durumudur. Enflasyon, çok para ile az mal alınabildiği toplam talep fazlalığıdır. Enflasyon, kelime olarak halk dilinde "günlük fiyat yükselişi" anlamını taşır. Diğer bir ifade ile "genel fiyat seviyesindeki yükselme eğilimi" olarak belirleyebiliriz. Enflasyon, carî fiyat seviyesinde toplam talebin, toplam arzdan fazla olması halidir."[454]
Bu tariflerden hareketle şöyle diyebiliriz: Kimine göre ekonominin yıl-! lık gelişme oranına eşit veya daha az bir oranda fiyat yükselmesi, enflasyon olarak nitelenemez. Kimine göre İse, ister devamlı ve süratli, ister çok yavaş olsun her türlü fiyat artist enflasyondur.
Ancak normal fiyat artışları ayırımı, kesin bir ekonomik kıstasa dayanmaktan çok, fiyat artışları ile ilgili sosyal ve psikolojik ilke ve anlayışa bağılıdır. Bu duruma göre her türlü sürekli fiyat artışları enflasyon olarak kabul edilebilir[455] Fakat Helmut Frisch, böyle bir değerlendirmenin sübjektif bir kriter olduğunu söylemektedir.[456]
Enflasyon, ilk ve en büyük tesirini fiyat artışlarında gösterir ve zenginin daha zengin, fakirin daha fakir olmasına sebep olur. Böyle durumlarda toplumda huzursuzluk artar, sosyal barış zayıflar, hatta "barış" yavaş yavaş toplumdan tamamen uzaklaşır. Enflasyonda orta sınıf silinir. Toplum, çok zengin ve çok fakir iki kesimden oluşur. Her türlü maddî imkana sahip küçük bir azınlıkla, asgarî ihtiyaçlarını dahi gidermekten aciz büyük bir çoğunluğun yan yana barış içinde yaşamalarını beklemek saflık olur.[457] Bizim görüşümüzün temelini bu düşünce ve tesbitler oluşturmaktadır. Enflasyon konusunu ele almamızdaki amaç, nankörlüğün sonunda böyle bir durumun oluşacağı fikridir, ileride bu kanıya varmamızı haklı kılacak açıklamaları yapmaya çalışacağız.
Mehmet Erkan'a göre, enflasyondan zarar görenler sadece tasarruflarının gelirleriyle geçinen sabit gelirliler ile çeşitli az gelir gruplarıdır. Genel olarak ücret, faiz ve rant gibi gelirlerini fiyat yükselmelerine paralel olarak artırma olanağına sahip olmayanlar, fiyatları geriden izlerler. Enflasyonist dönemlerde memur maaşları ve işçi ücretleri enflasyonu körüklememesi için artınlmaz. Bu nedenle fiyat hareketleri ile sabit geliri olan bu grubun gelirleri arasında bir gecikme göze çarpar. Buna karşın imalatçının, tüccarın, üreticinin, serbest meslek sahibinin gelirleri fiyat hareketlerini yakından takip eder. Erkana göre, böyle bir dönemde inşaat yatırımları artar. Tasarruflar, sanayi yatırımları yerine gayri menkul ve allın gibi servet türlerine yönelir. Bu da bir sorundur. Zira bu tür yatırımların milli ekonomiye hiçbir faydası yoktur. Enflasyon, yapılacak reel yatırımları en verimli olanlar yerine kısa süreli ve kârlı projelere kaydırmaktadır.[458]
Görüldüğü gibi, toplumun kalkınmasına vesile olacak ve istihdam imkanı sağlayacak yatırımlar yerine, şahsî menfaatler ve projeler öne geçmektedir. Yani, halkın kalkınması, bireyin kalkınmasına feda edilmektedir. Bireyin zengin, halkın ise fakir olduğu bir ortamda adaletsizlik ve haksızlık topluma hakim olur. Sosyal adalet can çekişir, hatta Ölür. Böyle bir durumda sevgi, saygı, itimat ve her türlü güven ve emniyeti sağlayan değerler çöker.
Bir ülke ekonomisinde enflasyonun açıkça belirmiş olması gerekmez. Esasen enflasyon, kendisini fiyatlarda bir artış olarak ortaya çıkmaksızın da gösterebilir. Bu tür enflasyona "gizli enflasyon" adı verilmektedir. Gizli enflasyon kendisini, mağazalar önündeki kaynaklar, bazı malların ve hizmetlerin dağıtımında ve tüketiminde görülen kısıtlamalar, karaborsacılığın türemesi ve üîke parasının karaborsada büyük değer kaybetmesi şeklinde kendini gösterir (bkz. Çöloğlu Halit, a.g.e., s.9).
Enflasyon gizli, açık ve hiper enflasyon olarak üç bölümde incelemek mümkündür. Gizli enflasyonu yukarıda izah etmiştik. Açık ve hiper enflasyonu aşağıdaki maddeler altında incelemek mümkündür.
1. Talep enflasyonu: Üretim sektörü talep baskısı altındadır. Talep baskısı ise, kendisini fiyatlar seviyesinde yükselmeler şeklinde gösterebilir. Talep enflasyonu, tam istihdam seviyesinin sağlandığı bir ekonomide toplam arza kıyasla daha yüksek seviyede seyretmesidir. Toplam talebin artması, fiyatları ve kârları artırır. Artan fiyatlar ve kârlar işletmelerin Üretimlerini artırmak istemelerine sebep olur. Artan fiyatlar sebebiyle ücretler de yükselir. Toplam talep değişmediği takdirde, ücret ve dolayısıyla maliyetlerin yükselmesi sebebiyle toplam arzın azalması fiyatlar genel düzeyini yükseltecektir.[459]
2. Arz enflasyonu: Arz enflasyonunda durum daha farklıdır. Burada fiyat artışları, mal ve hizmetlerin üretiminde kullanılan üretim faktörlerinin maliyetlerinde görülen artışlar sonucu meydana gelmektedir. Arz enflasyonunun arkasında, aksak rekabet şartları yatmaktadır. İş gücü piyasasında aksak rekabet şartları hüküm sürüyorsa, meydana gelen arz enflasyonunu "ücret enflasyonu" olarak adlandırılır. Mal piyasasında aynı şartların etkisi ile meydana gelen bir arz enflasyonu ise, "kâr enflasyonu" olarak adlandırılır. Ücret ve kâr yükselmesi ile toplam arzın düşmesi, fiyatlar genel düzeyini, oluşan bir talep fazlası sebebiyle yukarıya itecektir.[460]
Çöloğlu, "her ücret artışı, enflasyon sebebi olarak kabul edilemez. Ücret artışlarını, enflasyonun bir sebebi olarak değil, bir sonucu olarak görmek gerekir" demektedir. Ücretler, talepte görülen artışa bağlı olarak yükselebilir. Mal piyasasında talepte ve arzda herhangi bir değişme olmadığı halde ücretlerdeki artışlar, piyasa fiyatlarının yükselmesine sebep olmaktadır.[461]
Kâr artışının neden olduğu maliyet enflasyonu da, ücret artışlarının sebep olduğu maliyet enflasyonu gibi tartışmalı bir olgudur. Klâsik teoriler çerçevesinde kâr artışlarının neden olduğu maliyet enflasyonunun "geleneksel" tanımına bakıldığında, bu Özellik açıkça görülmektedir. Tam olmayan rekabet şartları altında, firmalar, kârlarını maliyet artışlarını giderecek bir düzeyin üzerine çıkarmak amacıyla hareket ettiklerinden, kâr artışlarının neden olduğu maliyet enflasyonu doğmaktadır.[462]
Aşın bir kâr marjının, maliyet fiyatlarının üzerine eklenmesi ile enflasyonu oluşturacağı kanaatindeyiz. Aşırı bir kazanç hırsı, bencillik ve kanaatsizlik, itikadı ve vicdanî denetim mekanizmalarından uzak ve kâr oranında sınır tanımayan fazla kazanma hırsının, fiyatları artırması tabiîdir. Aşırı bir kazanç hırsının, bencillik ve kanaatsizliğin sosyal hayata, ticari ve ekonomik alana hakim olması durumunda, bunun maliyet fiyatlarına kat kat yansımaması elbette düşünülemez. Kendi hayat seviyesini yükseltmek ve daha konforlu ve asude bir yaşam sürmek gayesi üe az, ölçülü ve norma! kârla yetinmeyen bireylerin ve bunların oluşturduğu toplumda kâr artışının sebep olduğu maliyet enflasyonu doğabilir. Kur'ân-i Kerim'in, hırs ve tûl-i emelin olumsuzluğunu belirtmesindeki hikmetini, bu açıdan düşündüğümüzde kolayca anlamamız mümkün olur kanaatindeyiz.
3. Yapı enflasyonu: Bu tür enflasyonlar daha çok gelişmekte olan ülkeler için söz konusudur. Yapı enflasyonuna talep enflasyonunun başka bir görünümü olarak da bakabiliriz. Örneğin: Şehirlerleşmenin meydana getirdiği hareketlilik, demir, çimento, inşaat malzemesine ve arsaya karşı talebi artıracaktır (bkz. Halit Çöloğlu, a.g.e., s. 15)
Yapılaşmanın hızlı bir şekilde sürdüğü günümüzde bunu açıkça görmekteyiz. Gelişmiş ülkelere nazaran, ülkemizdeki hedefsiz, çarpık, plân ve programsız yapılaşma hızla devam etmektedir. Gelişmiş ülkelerde pek az görülebilecek bir tarzda sadece iki veya üç ay gibi kısa bir müddet kalmabi-lecek dinlence kentlerinin kurulması, villa adıyla anılan kişiye özel meskenlerin inşası ve bunların maliyet ve satış fiyatlarının akıl almaz seviyede seyretmesini, toplumsal barışı tehdit eden enflasyonun sebeplerinden biri olarak algılayabiliriz. Çoğu varlık ve servet sahibinin, bir orman, bir göl, bir nehir, bir deniz kenarında ölü yatırım sayılan ve istihdama katkısı olmayan lüks ve konforlu villa ve yazlık namı altında mesken yapma yarışına girmesi, toplumun özentisini artırmakta ve güç buiabilen herkesi böyle bir yarışın içine sokmaktadır.
Kur'ân-ı Kerim, Âd kavminin yüksek binalar inşa ettiklerini, Semûd kavminin kayaları yontarak evler yaptıklarını haber vermekte, oturdukları yerlerde fesat çıkardıklarını, zorbalık yaptıkların; ve şımardıklarını belirtmektedir ( bkz. Şuarâ.26/128-130, 149; Fecr, 89/7-9 ). Lüzumsuz, ihtiyaçtan uzak ve zarurete dayanmaksızın sırf gösteriş ve lüks için evler, köşkler, saraylar ve kuleler yapan bu milletlerin yok edildiğini Kur'ân özellikle beyan etmektedir. Peygamberimiz (s.a.v) in, ihtiyaç olmaksızın yapılaşmayı ve bina yapımım hoş karşılamamasını bu açıdan düşünmek gerekir (bkz. Ebû Dâvûd, Edeb, 169).
Bugün toplumsal ihtiyacın Ötesinde, köşklere, saraylara, villalara, yazlık evlere yatırılan nakdî ve aynî harcamaların durdurulup halkın ihtiyacı olan mesken yapımına, fabrika, atölye ve kısacası toplumun hizmetine sarf edilse, enflasyona sebep olan en önemli faktör yok edilmiş olur kanaatini taşımaktayız. Allah'ın ihsan ettiği servetin kendisine bir emanet olarak tevdi edildiğini düşünmeden aklına geldiğince harcamak, nankörlüğün önemli bir tezahürüdür.
4. Hiper enflasyon (paranın çöküşü): Bir ekonomide enflasyon oranı o/o 45'e kadar yükseliyorsa, o ekonomiye hakim kurumlar ve ülke hükümetleri panik içinde olurlar. Panik içinde yapılan her şuursuz hareket, ülke ekonomisinde ters sonuçlar verebilir. Bundan sonra her ters sonuç diğer ters sonucu doğurur. Ekonomide depresyon başlar. Bu sebeple hiper enflasyonu, depresyonun başlangıcı olarak görebiliriz. Eğer bir ekonomide, toptan eşya fiyatlarında büyük bir artış söz konusu ise, para değerinde devamlı bir azalma bekleniyorsa, faiz oranında büyük artışlar söz konusu ise, küçük girişimciler piyasadaki gelir şanslarını yitirmişler ise, toplumda paradan kaçış başlayacaktır. Değişik sekililerde parayı sarfetme yollarını arayıp bulacaklardır. Toplumun parası daha çok gayri menkul gibi ölü yatırımlara kayacaktır. Ekonomide bu olaya "paranın çöküşü" veya "hiper enflasyon" adı verilir (Çöioğlu, Halit, a.g.e, s.16-17).
Bugün firmaların kârlarının büyük bir kısmının faizden kaynaklandığı belirtilmektedir. Hatta yapılan bir araştırmada önde gelen 500 firmanın kârlarının yüzde 51'inin repodan kaynaklandığı ortaya çıkmıştır. Böyle bir durumda fiyatlar yükselecek, işsizlik çığ gibi büyüyecek, istihdam ve üretimin yerini riski az, kârı bol olan faiz rantı alacaktır. Enflasyon rantından en büyük payı bankaların hususen özel bankaların aldığı bilinmektedir. Enflasyon ortamının en kârhkuruluşlarmm yine bankalar olduğu bugün yetkililer tarafından söylenmektedir.
Görüldüğü gibi enflasyonist ortamı besleyen önemli etken faiz olmaktadır. Faizle ilgili Bakara Sûresi, 276. âyette, faizin malın bereketini gidereceği vurgulanmakta ve faiz muamelesini yapan ve helâl sayanların çok günahkar, çok inkarcı ve nankör olduğu beyan edilmektedir.
Enflasyonun oluşmasında diğer bazı etkenleri şöylece belirtebiliriz. "Onaltıncı yüzyıldan bu yana, son otuz yıla kadarki dönemde fiyat artışları ne böylesine inatçı ve ne de bu denli yaygın olmamıştı" diyen Irvings Fri-edman, fiyat artışlarının, refah artışı ile ilgili olduğunu belirtir. Ona göre fiyat artışının en önemli nedenleri altın, gümüş ya da para arzıdır. Yirminci yüzyıl toplumunun, fikren çağdaş "yapışkan" enflasyon olgusunu ve bu olayın dünya Ölçüsünde işleyişini, sosyal nedenleri ile sosyal etkilerini kavramaya yetecek derecede bİliçlenmemiş olduğunu belirten Friedman, günümüzün inatçı enflasyonun onaltıncı yüzyıldakine oranla daha güçlü ve daha etkili olduğunu ifade etmekte, enflasyonun çağdaş toplumları yıkan bir olgu olduğunu söylemektedir.[463]
İkinci Dünya Savaşı sırasında en büyük gereksinme kuşkusuz çok sayıda sanayi ülkesinin yeniden iman sorunu idi. Herkes yaşamı kolaylaştıran araçlara ve gereçlere sahip olmak peşindeydi. Avrupa'nın, tüketimini Amerika standartlarına uydurma çabası, daha İkinci Dünya Savaşı'ndan önce başlamaktadır. Kalite ve üretim teknikleri gelişti. Buna paralel olarak da tüketici zevkleri de şaşırtıcı bir hızla tüm dünyaya yayılmıştır. Bu dünya boyutunda bir bünyesel enflasyonun meydana gelmesinde önemli bir rol oynamaktadır.[464]
Deprem, sel veya kötü hava şartları gibi doğal felaketler, tarım ürünlerinin veya Öteki malların kıtlığına neden olabilir. Doğal kaynakların bir kısmını denetim altında bulunduran ülkeler, tekeİ fiyatlarını artırabilir. Tarımsal ham ürünler, ara malları veya ham petrol fiyatlarındaki yükselme, sanayi sektörünün maliyet artışlarıdır. Bunun için firmalar, daha yüksek fiyatlarla bunları arzetmeye devam etmek isteyeceklerdir.[465]
Ekonomik hayatı bozulan bir toplumun, sosyal hayatında bir takım değişimler meydana gelir. Ekonomik hayat ile sosyal hayat arasındaki uyumun bozulması, toplumda halledilmesi güç bazı problemleri meydana getirir. Bu problemleri şöylece sıralayabiliriz:
1. Enflasyon, toplumun gelir ve servet dağılımını olumsuz yönde etkiler. 2. Enflasyon, toplumda sosyal bunalım ve patlamalara sebep olur. Enflasyon gelir dağılımı üzerinde adaletsiz bir etki oluşturur. Bilhassa ücret ve maaş gelirleri üzerinde ağır bir -yük olarak kendini hissettirir. Bir ülkenin sosyal yapısını değiştirmek için karşılaşılan güçlükleri bertaraf etmede kullanılan en güçlü araç, enflasyondur. Nitekim Lenin, "Bir miİletin sosyal hayatını tahrip etmek için önce o milletin para birimini yıkmak gerekir" demektedir. 3. Enflasyon, toplumun ahlakî, hukukî ve manevî değerlerinde erozyon meydana getirir.[466]
Esas itibariyle enflasyon, sürekli olarak bir gelir bölüşümü problemi meydana getirir. Enflasyon, ülkede hüküm süren "sessiz bir iç savaş"tır. Her ne kadar enflasyondan toplumun bazı kesimleri kazançlı çıkıyor görünse-de, sonuçta enflasyon toplumun bütün kesimlerini olumsuz yönde etkiler. Aynen babasını ve çocuklarını yiyen ihtilal gibi.(Çö"loğlu, Halit, a.g.e., s. 58)
Bütün bu değerlendirmelerin neticesinde şunu söyleyebilirz. Enflasyo-rıist bir ortamda, toplumun kalkınmasından ziyade, şahsî kalkınma projeleri öne geçmektedir. Enflasyonist bir ortamda, toplumun yararına yapılacak yatırımların yerine, taşınmaz mallara yatırımlar yapılmaktadır. Bu ortamdan menfaat temin eden sermaye sahipleri, riski az ve kârı çok olan faize yönelmekte ve istihdam ve üretim alanlarına yatırım geri plâna itilmektedir. Ayrıca refah, lüks, israf, konforun enflasyonun oluşmasına veya yükselmesine sebep olduğunu söyleyebiliriz. Toplumun sosyal, siyasal bunalım sürecine girmesini sağlayan enflasyon, toplumsal barışı ve huzuru da bozmakta ve etkilemektedir. Toplumun ahlâkî, hukukî ve manevî değerlerinin aşınmasına ve yok olmasına vesile olduğu için, enflasyonun şeytanın ve yandaşlarının bir oyunu olduğunu söylemek bir abartma olmayacaktır.
Nankörlüğün sonuçları arasında enflasyonu zikretmemizin temelinde "İsraf" kavramı yatmaktadır. Yapılan her işte haddi aşma, infak ve harcamada ölçüsüz davranma gibi anlamlara gelen bu kelime, nankörlükle doğrudan ilgilidir. Kur'ân-ı Kerim'de, "...Saçıp savuranlar şeytanın dostlarıdır. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür." fîsrâ, 17/27) buyuru İm aktadır. Âyette, şeytan nankör olarak vasıflandırılmakta ve İsraf edenlerin şeytanın yandaşları olduğu vurgulanmaktadır. Kısacası, nankör olan şeytana dost olanların, saçıp savuranlar olduğu belirtilmektedir. Dolayısıyla enflasyona sebep olan saçıp savurma ve israf, nankörlük duygusundan kaynakianmak-tadir.Yapısal enflasyonu açıklarken de belirttiğimiz gibi, İhtiyaç dışı yani, toplumun menfaatine olmayan her yapısal faaliyet, lüks, konfor ve israfil hayat, enflasyonist bir ortamın oluşmasına yardımcı olmaktadır.
Allah Teâiâ'nm kendilerine ihsan ettiği serveti, toplumun ihtiyacına değil de, ölü yatırımlara harcamak, zevk ve arzuları uğruna feda etmek en büyük nankörlüktür. Nankörler ise şeytanın ahbaplarıdır. Şu halde nankörlük, nimeti gereken yerin dışında daha doğrusu Allah'ın razı olmadığı şekilde kullanmaktır. Netice olarak şunu diyebiliriz ki, nankörce davranış ve uygulamalar, enflasyonun zemininin! hazırlamaktadır. Şeytanın istediği de budur. Şeytan kendinde olan vasıfların toplumda hakim olması için elinden gelen çabayı gösterir. Nimetlerin gösteriş, lüks, İsraf uğrunda harcanması onun idealidir: Çünkü israf edenleri, Allah sevmez. Allah Teâiâ'nm sevmedikleri de şeytanların dostlarıdır.
Şeytan, toplumsal barışın en etkili ve tehlikeli düşmanı olan enflasyonun oluşmasını sağlayacak olan saçıp savurmayı, lüksü, israfı ve sadece zevk ve eğlence için ihtiyaç dışı harcamaları bütün gücüyle güzel göstererek fitne, fesat ve anarşinin hakim olmasını temin için alışacak ve vesvese verecektir. Bu konuda şeytana yenik düşenleri ve onun vesvesesine kanarak saçıp savuranları Kur'ân-ı Kerim, "şeytanların kardeşleri" olarak vasfetmek-tedir. Dolayısıyla şeytan yandaşları vasıtasıyla toplumsal barışı ve huzuru bozmaktadır. [467]
8. Nimetlerin Elden Çıkması
Nankör bireylerin, toplumların veya ülkelerin sahip oldukları nimetlerin ellerinden alındığına dair Kur'ân'da birçok malumat vardır. Gerek maddî ve gerekse manevî nimetlerin kıymetini, değerini idrak edip şükretmeye yanaşmayanların, bu nimetlerden mahrum edilmesi, nankörce davranışlarının bir neticesidir.
Anahtarlarını dahi güçlü kuvvetli bir topluluğun zor taşıyacağı hazineleri oîan Karun'un, bireysel anlamda ceza görmesi ve servetinin elinden alınarak yerin dibine geçirilmesini buna misal verebiliriz (bkz. Kasas, 28/81).
Yine kendisine iki üzüm bağı verilen ve her iki tarafı hurmalıklarla donatılan, aralarında ekinler bitirilen ve ırmaklar fışkırtılan, ürünleri bol bol olan, belki de tasviri bile insanı cezbeden nimetlerin ihsan edildiği kişiyi de bu konuda zikredebiliriz. Kur'ân'm tasvir ettiği böyle bir bahçeye sahip olan bu zat, servet ve çevresindeki İnsan topluluğunun çokluğuna güvenerek nankörce bir tavır sergilemiş ve mağrur bir eda ile, bu nimetlerin yok olacağına ihtimal vermemişti. Hatta daha da ileri giderek kıyametin kopacağını bile İmkan dahilinde görmemişti (bkz. Kehf, 18/32-36). Mal ve evlat yönünden kendisini üstün gören bu şahıs bahçesine girdiğinde "Maşallah! Kuvvet yalnız Allah'ındır" (Kehf, 18/39) demeye bile tenezzül etmemişti. Neticede Allah'ın emriyle bağı kuşatılıp yok edildi. Bağına yaptığı masraflarını karşılayacak ürün bile alamadı. Bağın çardakları yere çöktü, pişmanlık, artık kâr etmedi (bkz. Kehf, 18/42).
Vaktiyle babaları tarafından fakirlere ayrılmakta olan payı vermek istemeyen bahçe sahipleri: "Aman, bugün orada hiçbir yoksul yanımıza sokulmasın!" şeklinde fısıldanarak sabahın erken saatlerinde bahçelerindeki ürünleri toplamaya gitmişlerdi. Yaptıkları plânlarını hiçbir kimsenin duymasını istemiyorlardı. Fakat AHah tarafından gönderilen kuşatıcı bir âfet, bahçeyi sarıverdi de bahçe kapkara kesildi. Böylece plânlan boşa çıkarıldı. Bahçelerinin ürünlerinden az bir kısmını yoksullara vermemek için kurdukları tuzak başlarına geri çevriliverdi. Nankörlüklerinin cezasını ve Allah için infaktan kaçınmanın vebalini, bahçelerindeki mahsullerin yanıp kül olmasıyla ödediler. Böylece nimet ellerinden çıkmış oldu (geniş biigi için bkz. Kalem, 68/17-28).
Yukarıda zikrettiğimiz misalleri, bugün ve gelecekte vuku bulacak olaylarla ilişkilendirebiliriz. Kur'ân, bu kıssaları ibret ve ders alınsın diye anlatıp durmaktadır. Zİra ürünlerinin öşürünü (toprak ürünlerinden alman ondabir oranındaki vergi), sahip olduğu her türlü servetinin zekatım, sadakasını vermeyen, kısacası fakir ve yoksullara yardım etmeyi bir görev saymayıp yük kabul edenlere, bu anlatılan örneklerde büyük ibretler vardır.
Zaman zaman hububat tarlalarının, bağ-bahçelerin tam ürün verme ve hasat dönemlerinde dolu, don, sel, aşın sıcak gibi tabiî âfetlerle yok olup gittiğini görmekteyiz. Bu anlamda sızlanmalara, şikayetlere ve karamsarlıklara şahit okıruz. Ama işin arka planını pek düşünmeyiz. Fakirlerin hakkı olan zekatı, sadakayı, hububat vs. nin öşürünü verip vermediğimiz hususunda kendi kendimizi sorgulamayız. Göksel ve yersel âfetlerle tarım ürünlerinin zarar görmesini veya yok olmasının perde arkasını Kur'ân'm sunduğu mesajlar altında görmeye çalışmayız. Halbuki Allah, hiçbir topluluğa ve bireye durup dururken zulmetmez ve elindeki nimeti çekip almaz. Nitekim Kur'ân, nimetlere şükredilmesi halinde Allah'ın azap etmeyeceğini haber vermektedir: "Eğer siz iman eder ve şükrederseniz, Allah size neden azap etsin! Allah şükre karşılık veren ve herşeyi bilendir."[468]
Allah'ın verdiği mala karşı şükretmek ancak, her türlü servetin zekâtını, sadakasını vermek ve Allah yolunda infak etmekle olur. Allah Teâlâ, insanlara bahşettiği nimet, saadet ve refahı, iyi, kötü herhangi bir durum ve hasleti, onlar, kendi beniikierini değeştirmedikçe, değiştirmez. Nitekim şu âyette bu açıkça belirtilmeketedir: " ...Bir toplum kendilerindeki özellikleri değiştİrinceye kadar Allah, onlarda bulunanı değiştirmez..."[469] Elmah'lının belirttiğine göre, kavimler bir süre için iradelerinde serbestirler ve sorumlulukları iradelerine göredir. Şimdiye kadar hep böyle olmuş, bundan sonra da böyle olacaktır.[470]
Allah, bir millete başkalarına nazaran üstünlükler ve bazı nimetler verdiğinde o millet, şımanr ve ahlakını bozar da o nimete liyakatini kaybederse, nimeti onların elinden alır. Millet kendi üstün meziyetlerini bozmadığı müddetçe, Allah verdiği nimeti onların elinden almaz.[471]
Merhum Hasan Basri Çantay, bu âyeti şöyle tercüme etmiştir: "Bir kavim, özlerindeki güze! hal ve ahlâkı değiştirip bozuncaya kadar, Aliah şüphesiz ki onun halini değiştirip bozmaz."[472]
Demek ki, ahlakî dejenerasyon, nimetin elden çıkmasına vesiîe olmaktadır. Bir toplumda kötülük yaygınlaşır, ahlak bozulur ve şer hakim olursa, o toplumun elinde buiunan nimetler şu veya bu şekilde elden çıkabilir.
Her toplum ve milletin uğradığı sıkıntı ve cezaya yine kendilerinin sebep oldğunu Kur'ân-ı Kerim Özellikle belirtmektedir. Bedir savaşında mağlup olan müşriklerin durumu ve uğradığı cezaları Kur'ân şöyle haber vermektedir:
"işte bu, ellerinizle yaptığınız yüzündendir, yoksa Allah kullara zulme-dici değildir. (Bunların gidişatı) tıpkı Firavunun ailesi ve onlardan öncekilerin gidişatı gibidir. (Onlar da) Allah'ın âyetlerini inkar etmişlerdi de Allah onları, günahları sebebiyle yakalamıştı. Aüah güçlüdür. O'nun cezası şiddetlidir. Bu da, bir millet kendilerinde bulunanı (güzel ahlak ve meziyetleri) değiştİrinceye kadar Allah'ın onlara verdiği nimeti değiştirmeyeceğinden dolayıdır. Gerçekten Allah işitendir, biIendir"(Enfal, 8/51-53).
Elmahlı, bu adetin böyle olmasını, bütün bunların başlarına gelen cezaların ve ikabın böylece kendi amellerine dayanmasını iki sebebe bağlamaktadır. Allah bir kavme, bir topluma ihsan ettiği nimeti onlar kendilerini de-iştirmediği sürece durup dururken değiştirecek değiİdir. Yani onlar, o nimete erdikleri zaman, kendierinde o nimete sebep ve vesile olan fıtrî rnîsakı, ahlak ve güzel amelleri, huylarını bozup değiştirinceye kadar, Allah'ın o nimeti değiştirmesi, Allah'ın adetlerinden değildir. İlâhî adalet, kişisel sebeplere dayalı olarak verdiği nimetin değişmesini de yine kişisel huy ve davranışların değişmesi sebebine bağlamıştır ki, insanın sorumluluğu da buna dayanır. Sebeplerin birincisi budur. Akıl ve irade, küfür ve iman, ahlak ve amel gibi kişisel sebeplere bağlı olan nimetlerin dışındaki doğrudan doğruya alınıp verilen nimetler, bu konunun dışındadır. Elmahlı, "Bİr kimsenin kendi fıtratını ve fıtratla ilgili ahdini bozması ve kendisine varid olan sezgi ve delillerin yardımıyla hakkı duymaması ve duymak istememesi elindeki nimetin değişmesine sebep olur. Yine bir kavmin kendi içinde veya dışında bulunan ve kendilerine ilâhî ahkâmı tebliğ eden hak rehberlerinin davetini duymak ve tanımak istememesi, toplumsal şuur ve zihniyetlerinde öyle bir bozukluktur ki, bu da onların ellerindeki nimetlerin değişmesine ve elden çıkmasına sebep olur.[473]
Allah Israiloğullarına gökten kudret helvası ile bıldırcın gönderdi. Tih'te onları güneşin kavurucu sıcaklığından koruyacak bulutlarla gölgelendirdi. Susuzluktan helake gidecekleri sırada, onlara kabile adedince taşların arasından su kaynağı fışkırttı. Bütün bu nimetler birbirini takip ederken ve onlara medenî bir hayat kapısını açarken, Allah'a baş eğip esaretten hürriyete kavuşmalarının şükrünü eda etmeleri gerekirdi. Ama onlar aksine şi-mardılar, mevcut nimeti beğenmediler. "Ey Musa! Bir tek yemekle yetine-meyiz" diyerek sarımsak, soğan, mercimek, hıyar, sebze istediler. Bu hadiseden sonra üzerlerine aşağılık ve yoksulluk damgası vuruldu (bkz. Bakara, 2/61). Allah'ın taksimine razı olmadılar. Nankörlük sebebiyle zillete ve meskenete tabi tutuldular. Böyle bir davranış, onların ellerinden bu önemli nimetlerin çıkmasına vesile oldu.
Sebe' toplumu, hoş bir belde, son derece şirin ve bahçelerle donatılmış bir memlekete sahip olmalarına rağmen, bu nimetin şükrünü eda etmediler ve kendilerine bu yüzden zulmettiler. Elmalı'lınm beyan ettiği gibi belalarını aradılar.[474] Allah onları paramparça etti (bkz. Sebe', 34/16). Ellerinden nimetler alındı ve buruk yemişli, acı ılgmlı bitkilerle iktifa etmeye mecbur bırakıldılar.
Allah TeâlâYıın lütfettiği en büyük manevî nimetlerden birisi de İslam nimeti olduğunu .söylemiştik. Allah, bu nimetin değerini bilen ve hatırını sayan toplumları, milletleri ve fertleri, şerefli, güçlü ve itibarlı kılmıştır. Bu nimetin kadrini bilenler, üstün medeniyetler oluşturmuş ve insanlık tarihinde söz sahibi olmuşlardır. Fakat İslam nimetine erişip de, buna karşı nankörlük eden toplumları ve fertleri Allah zelil etmiş, dünya milletleri arasında itibarsız, hatırsız ve seviyesiz bir duruma getirmiştir. Hatta onları kültürel, ticari, İktisadî ve siyasî yönden gelişmiş ülkelerin sömürgesi yapmıştır. Bugünkü dünya üzerinde bulunan irili ufaklı İslam milletlerinin ve devletlerinin durumlarına bir göz attığımızda bu fikirlerin ve teorilerin hiçbir şekilde yabana atılamayacağı kanaatine varabiliriz. Bunun hikmet ve sebebini şu âyette bulabiliriz.
"Ey iman edenler! Eğer siz Allah'a (Allah'ın dinine) yardım ederseniz. O da size yardım eder, ayaklarınızı kaydırmaz."[475]
Allah, yardıma muhtaç olmaktan münezzehtir. Burada Allah'a yardım ifadesi, emrini tutmak, dinine ve Resulüne yardım etmekten mecazdır. Yani, imandan sonra siz, Allah'ın emirlerini yerine getirmek, rızasına ermek için size şart kılmış olduğu niyet ve gayretinizi sarf etmek suretiyle dine hizmet ederseniz, Allah size yardım eder, sizi düşmanlarınıza üstün ve muzaffer kılar ve ayaklarınızı sıkı bastırır. Savaş alanlarında, cihad mevkilerinde ayaklarınızı kaydırmaz ve metanetle sizi üstün kılar.[476]
Allah'ın dinine yardım ve hizmet sadece savaşla olmaz. Bugün dünya ülkeleri, iktisadî, siyasî, ticarî ve kültürel yarışın ve mücadelenin içindedirler. Bu alanlarda İslam adına yapılacak ve İslam'ı evrensel platformlarda tanıtacak ve temsil edecek her türlü faaliyet ve gayret, "Allah'ın dinine yardım ederseniz O da size yardım eder." hükmünün içerisine gireceği kanaatindeyiz. İslam'ın yücelmesi, duyurulması, tanıtılması için yapılacak bütün çabalar ve bu uğurda harcanan her türlü gayretler, İslam nimetine şükranın bir ifadesidir. Çünkü nimeti anlatmak ve konuşmak bir şükür, anlatmamak ise bir nankörlük olduğuna göre, İslam gibi ulvî bir nimeti çeşitli vasıtalarla neşretmeye çalışmak ta şükürlerin en kıymeti isidir.
Bu şuurla hareket eden ve İslam'ın yücelmesi ve hakim olması için çalışan fertleri ve milletleri Allah her devirde korumuş, yüceltmiş ve onların yardımcısı olmuştur. Allah böyle bir topluma ve millete iktidar olma, hükmetme imkanını ve nimetini ihsan ederek, dünya devletleri arasında söz sahibi kılmıştır. Bu sayede İslam toplumları baskı, zulüm ve ezilmekten kurtulmuştur. Ancak btı nimetin kadrini bilmeyenlerin elinden bu nimeti alarak, her yönüyle onları alçaltmıştır. Şu âyetin ışığı altında, bugünkü İslam dünyasının ve İslam Dininin mensuplarının neden ve niçin bu hale düştüklerini kavrayabiliriz.
"Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, sevdiği ve kendisini seven mü'minlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kafirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihat ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar (hiçbir kimsenin kınamasına aldırmazlar). Bu, Allah'ın dilediğine verdiği bir lütuftur. Allah'ın lütfü ve ilmi geniştir." (Mâide, 5/54)
Bir kısım müfessirier, bu âyetin kıyamete kadar bütün müminlere hitaben indiğini söylemektedirler. Bu âyet, sebebi özel, hükmü genel olan diğer bazı âyetler gibi özel bir sebep ve belü bir olay üzerine değil, doğrudan doğruya bütün müminlere genel manada dinden dönmenin bir hükmünü anlatmak için inmiştir.[477]
Elmalıiı, bu âyeti, "Kim dininden dönerse, bilmiş olsun ki, Allah onların belalarını verip yerlerine diğer bir toplumu getirecektir. Öyle bir toplum ki, hem Allah onları sever, dünya ve âhiret hayırlarını murat eder, hem de on-iar Allah'ı severler, itaatine koşar, isyandan kaçarlar. Bunlar, müminlere karşı alçak gönüllü, dost ve merhametli, kafirlere karşı ise izzetli, güçlüdürler. Onlar hem cihat ederler, hem de dinlerine pek sadıktırlar" şeklinde tefsir etmektedir. Ayrıca Elmah'h, bu vasıfların Allah'ın bir lütfü ve ihsanı olduğunu belirtmektedir. Ümitsizliğe düşmeden, Allah'tan böyle vasıflara sahip bir toplum olmayı istemenin gerekliliğini vurgulayan Elmah'h, bu şereflere, bu hürriyete, bu izzete ve İstiklale ermek isteyenlerin, başkalarının değil, ancak Allah'ın dostluğuna koşmalarını, peygamberine ve müminlere kafa tutmamalarını, onları sevmelerini ve yardım etmelerini ifade etmektedir.[478]
Dinden çıkanların yerine Allah'ın getireceğini beyan ettiği bu topluluk hakkında müfessirler, çeşitli izahlarda bulunmuşlardır. Bu kavim, bir zamana mahsus bir kavimden ibaret değildir. İmandan sonra herhangi bir şekilde İslam'dan yüz çevirenlerin kendilerine mevkii terk etmeye mecbur oi-duklan ve olacakları herhangi bir topluluk olarak anlaşılmalıdır (bkz. Elmah'h, a.g.e., III, 271).
Âyette söz edilen irtidadın itikat (iman) itibariyle dinden dönme değil, amel bakımından da dinden dönme olduğunu belirten Elmalı'h, "vaktiyle Yahudilerin Hıristiyanlara, Hıristiyanların Müslümanlara mevkii terk ettikleri gibi, İslam nimetinin kadrini bilmeyen nankörler de onun kıymetini bilecek, şükrünü eda edecek yeni bir Müslüman kavme mevkii terk etmeye mecbur olacaklardır" (bkz. Elmah'iı, a.g.e., III, 271) demektedir, islam Tarihinin bu konuda büyük küçük misallerle dolu olduğuna işaret eden Elmaiı'h, Arapların, kavimden kavime bu hizmeti yaptıklarını, Eme-viler'in son dönemlerinde olduğu gibi bu hizmetin, Arap'tan Aceme doğru geçmiş olduğunu ve Fars kavminin de maddî ve manevî olarak İslam'a çok büyük hizmetler ettiğini, daha sonra Allah'ın Türkleri göndermiş olduğunu ifade ederek şöyle demektedir: "Türkler, Arapların ve Parsların kıymetini bilmeyip kaybettikleri İslam devletini ele alarak İstanbul'a ve oradan yeryüzünün her kıtasına yaymışlardır. Türkler de, "Allah, sevdiği ve kendisini seven müminlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kafirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir..." (Mâide, 5/54) ilahi müjdesinin içine girmişlerdir. Demek ki, onlar da bu nimetin kadrini, kıymetini bilmez, küfür ve küfrana doğru giderlerse, yerlerini Allah'ın göndereceği diğer bir topluma terk etmeye mecbur olacaklardır. Ve kim bilir lütfü geniş ve İlmi çok olan Allah, kıyamete kadar daha ne toplumlar gönderecektir?" [479]
islam nimetinin kadrini bilmeyen İslam Dininin müntesipleri, böyie bir nimete nankörlüğün ceza ve sıkıntısını bugün acı bir şekilde çekmektedirler. Bugün hangi islam ülkesinin yeryüzünde İslam'ın şanına yakışır bir itibarı, gücü ve kuvveti vardır? Hangisi siyasi, iktisadi, teknolojik ve kültürel anlamda diğer gelişmiş ülkelere nazaran örnek sayılabilecek seviyededir? Hangisinde sosyal ve iktisadî adâiet hakimdir? Hangisinde evrensel manada insan hakları yeterince gelişmiş ve koruma akındadır? Bütün bunların sebep ve sonuçlarını araştırdığımızda hiç istenmeyen bir tablo ile karşılaşırız. Ya çoğu geri kalmış ülkeler grubunda yerini almakta, ya da gelişmekte olan ülkeler kapsamında zikredilmektedir. İslam ülkelerinin bu duruma gelişi, islam ve onun yüce değerlerine bağlanmanın bir neticesi değil, aksine ona ve onun insanlığa hayat bahşeden ulvî prensiplerine bağlanmamanın ve uzak kalmanın bir sonucudur.
Mehmet Akif (1873-1936)'in şu mısraları, Müslümanların bu durumunu güzel bir şekilde hülasa etmektedir: ' Müslümanlık nerede! Bizden geçmiş insanlık bile. ' Âlem aldatmaksa maksat, aldanan yok nafile! V Kaç hakikî Müslüman gördümse, hep makberdedir; '.;.;; Müslümanlık, bilmem amma, galiba göklerdedir.[480]
Akif, imanın kuvvetle emretmesine rağmen, tevekkül ettik diyerek Müslümanların en aciz bir durumda kaldığını, bu durumda Müslümanların şu haliyle dünyanın en cahil kavmi olduğunu, Müslümanların hayatında İslam'ın ancak namının kaldığını, son zamanlardaki milli hüsranın bu yüzden olduğunu, Müslümanların eğer çiğnenmek istemiyorlarsa, artık islam'ın ilk devrine dönmelerinin gerekli olduğunu vurgulamaktadır ki, o bu tesbİti, yıllarca önce yapmasına rağmen hâlâ canlılığım korumakta ve bugünkü Müslümanların dünkünden daha çok bunu yansıttığım göstermektedir, (bkz. M. Akif Ersoy, a.g.e., Hatıralar, s. 323-324) [481]
9. Semavî ve Arazî Âfetler
Burada özellikle üzerinde duracağımız husus, semavî ve arazî âfetlerin oluşmasına sebep oian bir iki kavramı ele almaktır. Bu anlamda ele alacağımız ilk kavram, "günah" kavramı olacaktır. Hemen hemen her dinde ve kültürde yeri olan günah, hem psikolojik, hem de sosyolojik yönü olan bir kavramdır.[482]
Kur'ân-ı Kerim1 de, günahın tanımına, bizi yaklaştıracak birçok kelime ve deyim vardır. Ayrıca genel bir tarzda görmekteyiz ki, günah, bireyin ve toplumun hayatını derinden etkileyen bir olay olarak sunulmaktadır. Bireyin, kendi iç dünyasının kararmasına ve en isabetli sonuçtan uzaklaşmasına günah sebep olmaktadır. Toplumların çeşitli şekillerde cezalandırılmalarına vesile olan da yine günahtır. Kur'ân'm genelinde bir tarif elde etmeye çalışırsak, bunu şöyle ifade edebiliriz: "Günah, meşruiyetini Allah'ın varlığından alan her şeye saldırı ve meşru oimama keyfiyetini yine Allah'tan alan her şeyi yapma, irtikap etme!"[483]
İslam terminolojisinde günah kavramı, çok genel bîr kavram olup Allah'ın emir ve yasaklarına uymamayı ifade etmektedir. Fakat Kur'ân'da günahı karşılayan bir değil, birden fazla kelime bulunmaktadır. Bunlardan zenb, ism, hatîe, seyyie ve cürm, toplumların çöküşüne neden olan günahları karşılayan kavramlar olarak sunulmaktadır.[484]
Günah, dinen kötü fiilleri yapmak, ahlâkî ve ilâhî hukukun bir ihlali ve netice olarak da, gerek bu dünyada gerekse gelecek âlemde bir ceza ile cezalandırılmaya müstahak olmayı gerektiren bir fiildir.[485]
Kur'an, birinci derecede Allah'a karşı işlenen suçlardan küfür, tekzib ve fısk için "zenb" kelimesini kullanmaktadır.[486] Zenb ayrıca birçok âyette Allah'ın toplumu cezalandırması ve yok etmesine sebep olan günah anlamında da zikredilir.[487] Diğer taraftan zenb, günah, kötü iş, itaatsizlik gibi manalara da gelmektedir.[488]
Allah'ın nesilleri helak etmesine ve ümmetleri cezalandırmasına sebep olan günahlar iki kısımda toplanmıştır. Birincisi peygamberlere karşı inatlaşmak ve peygamberlerin getirdiklerini reddetmek (küfür), ikincisi ise, şt-marıp böbürlenerek nimetlere nankörlük (küfür) etmek, hakkı ve insanları küçümsemek, zayıflara zulmedip güçlülere iltimas etmek, fısk ve fücurda haddi aşmak, zenginlik ve servetle gurura kapılmaktır. Bütün bunlar Allah'ın nimetlerine karşı yapılan nankörlüğün kapsamına girer.[489]
Kur'ân'da helak edildiği beyan edilen toplumların ve Karun'un bu tür günahlar (zünûb) yüzünden helak edildikleri belirtilmektedir. Şu âyeti buna misal getirebiliriz. "Böylece biz onların her birini kendi günahlanyla ya-kalayıverdik."[490]
Âyetlerden anlaşıldığına göre salih amellerin zıddı olarak kötü ameller anlamında kullanılan günahlar (zünûb), mü'minlerin salih olmayan, yani Allah ve Resulünün emir ve yasaklarına aykırı davranışlarına da denilmektedir.[491] Buradan hareketle günahlarda ısrar edildiğinde mümin olanların da Allah'tan bir cezaya uğratılabileceklerİ söylenebilir (bkz. Ejder Okumuş, a.g.e., s. 149).
Abdullah Telîdî, Allah'ın azabının ve İntikamının sadece Allah'a inanmayan ve âyetlerini inkar edenler için olduğunu sanmanın ahmaklık olduğunu söyler.[492] Bütün bu izahlardan anlaşılıyor ki, nankörlük eden kim olursa olsun İlâhî cezaya müstahak olmaktadır. Fakat derece ve şiddeti veya azabın cinsi farklı olabilir. Yukarıda belirttiğimiz gibi bazen nimetler elden çıkar, bazen nimetin elden çıkması ile birlikte bireyler, toplumlar ve milletler helak olabilir. Zira zulüm, haksızlık, adaletsizlik, baskı ve her türlü insan haklarını ihlal Müslüman toplumlarda, yani Müslüman olduğunu kabul ve ikrar eden cemiyetlerde de olmaktadır. Bu toplumlar da inanmalarına rağmen çeşitli ceza ve sıkıntılara, semavî ve arazî âfetlere maruz kalabilirler. Nitekim bu görüşümüzü, Isîam ülkeleri dediğimiz ülkelerde ve cemiyetlerde vuku bulan deprem, sel, fırtına, kasırga gibi yersel ve göksel felâketler desteklemektedir.
Kur'ân'm ifadelerinden anlaşıldığına göre insanın başına gelen çoğu musibetlere ve sıkıntılara kendi fiil ve hareketleri sebep olmaktadır. Kur'ân'ın bu konudaki ifadesine dikkat edelim: "Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. (Bununla beraber) Allah çoğunu affeder."[493]
Âyette hitap edilenler, günahkar müminlerdir. Günahı oimayan müminlerin başına gelen musibetlerin sebepleri başkadır. Mesela, onların sabretmeleri, ecirlerini artıracak sebeplerden biri olarak sayılabilir.[494]
insanlar içinde bulundukları sosyal hayattan dolayı bir kısım sosyal yasalara tabidirler. Kuran, bireysel planda bir takım hüküm ve yasalardan bahsettiği gibi, toplumsal planda da pek çok hüküm ve yasalardan bahsetmektedir. Nitekim helak olgusu da, Kur'ân'da çoğunlukla söz konusu yasalar çerçevesinde toplumsal alanda gündeme getirilmektedir. Kur'ân kıssalarında peygamberlerin gönderildikleri kavimlerin Allah tarafından ortadan kaldırıldıkları belirtilirken hep sosyal bir helakten[495]söz edilmektedir.[496]
Nankörce davranışın sonunda fertler ve toplumlara layık görülen ceza, bazen toplumların tamamen yok olmasına, bazen ekonomi ve iktisadî yapılarının çökmesine, bazen ürün ve mahsullerinin helaklerine yöneliktir. Bütün bunlara Firavun ve kavminin helakini[497], bağ bahçe sahiplerinin ve Sebe' kavminin mahsullerinin yok edilmesini ve dolayısıyla iktisadî hayatlarının çöküşünü[498], Musa {a.s) in kavminin kıtlık ve yoksullukla terbiye edilmesini[499], Mekke halkının açlıkla sıkıştırılmasını[500], misal verebiliriz. Bu cezaların gelişi semavî veya arazî olmakta, ya da savaş veya sosyal faktörlerin neticesi olarak ortaya çıkmaktadır.
Semavî ve arazî âfetler ifadesini, göksel ve yerse! doğal âfetler diye ele alabilir, ayrıca bu İkisini de doğal âfetler adı altında inceleyebiliriz. Doğal âfetlerden maksat rüzgar, tufan, deprem vb. âfetlerdir. Kur'ân'ın beyanına göre Allah, bazı toplumları doğal âfetlerle ortadan kaldırmıştır. Doğal âfetler yoluyla çöküş, göksel ve yersel olmak üzere iki şekilde gerçekleşmiştir.
a-Göksel doğal âfetler: Kur'ân, verdiği örnek kıssalarla çökmeyi hak eden toplumların daha çok gökten gelen âfetlerle yok edildiklerini belirtmektedir.[501] Örneğin, tufan bunlardan biridir. Nuh kavmi, şiddetli yağmur sonucunda oluşan büyük tufanla helak edilmiştir.[502]
Diğer bir göksel âfet "Sarsar rüzgar"dır. Kur'ân'ın beyanına göre Âd kavmi böyle bir rüzgarla kökten yok edilmiştir.[503] "Sarsar rüzgar", çok şiddetli gürültüsü olan, soğuğunun şiddetinden yakıp kavuran, insanların evlerini, binalarını yıkıp süpüren rüzgar anlamına gelmektedir.[504] Allah Teâlâ, bu rüzgarı aynı zamanda dibinden söküp savuran rüzgar[505] azgın rüzgar[506] olarak nitelemiş ve Âd kavminin helaki için galiz[507] ifadesini kullanmıştır. Sarsar rüzgar yedi gece sekiz gün Âd toplumuna musallat olmuştur.[508]
Çığlık, ses, haykırma anlamına gelen[509] "sayha" da göksel "afetlerdendir. Kur'ân'm beyanına göre Semûd kavminin ve Antakya ahalisinin helaki sayha vasıtasıyla gerçekleştirilmiştir.[510] Âyetlerde sayhanın "yıldırım"(sâ-ika)[511] alçaltıcı azabın yıldırımı'[512], şiddetli sarsıntı (racfe)[513] ve azgın bir olay (tâğıye)[514], gibi ifadelerle beyan edildiği görülmektedir. Semûd kavmi, verilen üç günlük mühleti kullandıktan sonra[515] söz konusu niteliklere sahip sayha ile yok edilmiştir. Medyen toplumu da[516] Semûd ve Antakya ahalisi[517] gibi sayha ile tarih sahnesinden silinmiştir.
Lût (a.s) m kavmi de göksel âfetlerle helak edilmiştir. İlâhî fıtratın tabiî seyrini izleyecekleri yerde tam tersini yaparak kendilerinden önce hiçbir toplumun ve milletin tenezzül etmediği çirkin fiili işlemişlerdir. Kur'ân onların fıtrata ters olan bu çirkin hareketlerini şöyle açıklamaktadır.
"Lût'u da (peygamber olarak gönderdik). Kavmine dedi ki: "Sizden ön-cekİ milletlerden hiçbirinin yapmadığı fuhşu mu yapıyorsunuz. Çünkü siz, şehveti tatmin için kadınları bırakıp da şehvetle erkeklere yanaşıyorsunuz. Doğrusu siz taşkın bir milletsiniz."[518]
Kur'ân, daha başka yerlerde bu kavmin diğer bazı günah ve suçlarını da zikreder. Fakat burada Allah'ın cezasına uğramalarına sebep olan en iğrenç suçlarım hatırlatır. Böyle bir durum, bütün insanlar tarafından her zaman hayasızlık ve çok kötü bir davranış olarak kabul edilmiştir.
Allah her şeyi dişi ve erkek olarak yaratmış, her türü diğerinden farklı ve üremeleri için yek diğerini tamamlayıcı şekilde varlık âlemine çıkarmıştır. Öte yandan insanoğlundaki bu farklılık, bir amaca hizmet etmek içindir. Bu iki insanın çocukları ile birlikte yuva kurması içindir. Zira aile, medenî hayatın temelidir. Bundan dolayı kadın ve erkeğin vücutları, cinsi arzuların tatmini ve insan neslinin üremesi için gerekli olan tabiî fonksiyonu yerine getirebilmelerine müsait şekilde ve yek diğerini tamamlayıcı yapıda yaratılmıştır. Bu cinsî arzuyu meşru olmayan yollardan tatmin eden kişi, birçok suçun faili haline gelir. Böyle biri bu hareketi ile, şehvetinin kurbanı olarak, kendi vücut organlarının fıtrî ve fizikî işlevlerine karşı, tabiri caizse, savaş açmış olur. Kendİ türüne ve tüm âleme karşı gereken haklarını ve vazifelerini yerine getirmeden salt cinsî zevkler peşinden koşmakla, tabiata karşı ihanet ve vefasızlık suçu işlemiş sayılır. Böyle bir kimse bütün enerjisini cinsel arzularının meşru olmayan yollarla tatminde harcaması nedeni ile topluma karşı vefa sözünü tutmamış olur.[519]
Lût kavminin bu nefret verici ahlak dışı fiilden kaçınmaları ve aslî fıtratın gerektirdiği şekilde hareket etmeleri gerekirken nankörce bir eylem sergilemeleri üzerine gökten üzerlerine taş yağmıştır. Kur'ân-ı Kerim, bu kötü fiilin sebep olduğu cezayı şöyle haber vermektedir: "Emrimiz gelince, oranın altını üstüne getirdik ve üzerlerine (balçıktan) pişirilip istif edilmiş taşlar yağdırdık." [520]"Ve üzerlerine (taş) yağmuru yağdırdık. Bak işte günahkarların sonu nasıl oldu."[521]
Buradaki "yağmur", bildiğimiz su damlaları şeklindeki yağmur değil, Kur'ân-ı Kerim'ln bazı yerlerinde açıkça ifade edildiği gibi, taş yağmurudur. Onların evlerinin altı üstüne gelmiş ve toprağa gömülüp gitmişlerdir. Burada ve daha başka âyetlerde Kur'ân, tek başına sadece eşcinsellik hastalığının Allah'ın gazabını insanların üzerine çekmeye kafi gelecek iğrenç bir günah olduğunu vurgulamaktadır.[522]
Mevdûdî, Lût kavmine verilen azabın, muhtemelen yerin altını üstüne getiren korkunç bir deprem ve taşlar yağdırıcı bir volkan patlaması biçiminde gelmiş olduğunu söylemektedir. Ayrıca Mevdûdî, pişirilmiş balçıktan taşların, büyük bir ihtimalle volkanik bölgelerde sıcaklık ve lavlarla yerin altında teşekkül etmiş taşlara işaret ettiğini, bu teşekkülün belirtilerine bugün bile Lût Gölü yakınlarında rastlanmış olduğunu belirtmektedir.[523]
Elmahlı, Lût kavminin üzerine atılan taşların kil taşından yani kumla çamurdan yapılmış, dondurulmuş, cehennemde pişirilmiş ve taşlaşmış ve her taşın kime ve nereye isabet edeceğinin ezelde takdir edilmiş ve suretine nakşedilip işlenmiş olduğunu belirtmektedir. Bu gibi olayları, tesadüfen, durup dururken kendiliğinden meydana gelmiş bir tabiat olayı gözüyle görüp geçmemek gerektiğini söyleyen Elmahlı, gerçekte tesadüf diye bir şey yoktur. Âlemleri yaratan yüce kudretin tasarrufu vardır, demektedir.[524]
Mevdûdî'nin işaret ettiği gibi, Lût (a.s) m kavmine gelen felâketin volkanik bir patlamanın neticesinde yerin akından püskürtülen kızgın yakıcı taşların, üzerlerine yağmur gibi yağması şeklinde anlayabiliriz. Elmahlı'nın işaret ettiği gibi, ilâhî iradenin takdirine göre, çamurdan yapılıp pişirilmiş olarak gökten indirilmiş olduğunu anlamak da mümkündür ki, âyetlerin zahiri ve "yağdırma" tabiri de bu fikri desteklemektedir.
b-Yersel Doğal Âfetler: Âyetlerden anlaşıldığına göre, bazı kavimler yersel , bazısı da göksel âfetlerle yıkılmışlardır. Örneğin, Firavun ve ordusunun Hz. Musa ve inananları izlerken denizde boğulması[525] ve büyük ekonomik güce sahip olan Karun'un yerin dibine geçirilmesi (bkz. Kasas,28/81) yer kaynaklı doğal âfetlerden sayılabilir.[526]
Göksel ve yersel âfetler konusunda şu âyeti de zikredebiliriz. "De ki O, size üstünüzden ya da ayaklarınızın altından azap göndermeye veya sizi parça parça birbirinize kırdırmaya güç yetirendir."[527]
Önceki kavimler, kendilerine gönderilen peygamberlere iman etmeyip isyan ve taşkınlıklara devam edince Allah, onların bazılarının-üzerine gökten taş yağdırıp helak etti. Memleketleri taş yığını haline geldi; bazılarını da şiddetli depremle helak etti, memleketlerini viranelere çevirdi, bir kısmını da iç karışıklıklarla birbirine kırdırdı. İşte bu âyet-i kerime o olaylara işaret ederek son peygamberin ümmetini uyarmaktadır.[528]
Görüldüğü gibi Kur'ân, geçmiş milletler ve toplumların aşırılıkları, zulümleri, haksızlıkları, günaha dalmaları ve nankörlükleri yüzünden çeşitli azaba çarptırıldıklarını beyan etmektedir. Azabın türü ve miktarının da o toplumların yaptığı ve işledikleri ile orantılı olduğu anlaşılmaktadır. Allah, toplumların cezalandırılmasını, onların hata ve günahlarına göre takdir etmektedir. Allah, hiçbir kimseye zulmetmez, haksızlık etmez. O halde bireylerin, toplumların ve milletlerin başına gelen her ceza ve musibete, yine kendileri sebep olmaktadır, diyebiliriz. Böyle bir neticeden de herkesin ibret alması, kendi lehinedir. Kur'an'm bunları ısrarla vurgulamasmdakİ asıl amacı da budur. Nankörce davranışın cezası, ya sahip olunan nimetlerin yok olması, ya insanın şahsına zarar gelmesi, ya da ülkenin birlik ve bütünlüğünün bozulması şeklinde cereyan etmektedir ki, bu da ya semavî, ya arazî, ya da sosyal cihetten olabilir. [529]
10. Kin ve Nefretin Oluşması
Bir toplumun güven ve huzurunun zedelenmesi veya tehdit altında oluşunun en önemli sebeplerinden biri de, o toplumda kin ve nefretin hakim olmaşıdır. Sevgi ve saygının aranır bir meta' haline geldiği bir cemiyette, güven ve asayişten bahsetmek mümkün değildir.
Sevgi, acıları tatlılaştınr. Çünkü sevginin esası, insanı doğru yola götürmektir. Sevgisizlik ise tatlıları bile acüaştmr. Sevgi, dünyanın en büyük gücüdür. Zehirler onunla bal olur, günahlar onunla sevaba dönüşür, ölüler onunla dirilir, bütün yoliar onunla aydınlanır. Sevgi ışıktır. Gönülden gelen yeni ışıklarla artar.[530]
Bir toplumda sevginin oluşmasını sağlayan en önemli husus, herkesin görevini ve yüklendiği mesuliyetin sınırlarını bilmesine bağlıdır. Allah Te-âlâ, insanların kimini kiminden üstün kılmış, kimine daha fazla servet, ilim, irfan, sağlık ve afiyet vermiş, kimini de daha az imkan ve nimetlerle imtihan etmiştir. Bu konuda şu âyeti zikredebiliriz. "Hepsine onlara da bunlara da (dünyayı isteyenlere de âhireti isteyenlere de) Rabbinin ihsanından (istediklerini) veririz. Rabbinin ihsanı kısıtlanmış değildir. Baksana, biz insanların kimini kiminden nasıl üstün kılmışızdır! Elbette ki âhiret, derece derece ve üstünlük farkları bakımından daha büyüktür."[531]
Yukarıda mealini sunduğumuz 20. âyette, gerek dünya, gerekse âhiret nimetleri bakımından Allah'ın lütfunun sinirsizliğini ifade etmekte, servet, mevki, sağlık ve yaşayış güzelliği gibi yönlerden insanlar arasındaki farkların, ilâhî takdirin bir gereği olduğunu, binaenaleyh, bu dünyada mutlak eşitliğin imkansızlığını ortaya koymaktadır. İsrâ Sûresinin 21. âyetinden anlıyoruz ki, âhirette de insanlar eşit durumda olmayacaklar, aksine insanların dünyada yapmış oldukları işlere göre âhirette derece farkları daha da büyük olacaktır.[532]
Görüleceği üzere, toplum hayatında iktisadî, kültürel ve sosyal alanlarda farklılık kaçınılmaz ve tabiîdir. Ancak bu farklılıklar içinde herkes, kendi görevini ve sorumluluklarını, yetki ve etki alanının sınırını bilerek hareket etmek zorundadır. Toplumsal barış ve güvenin sağlanması da buna bağlıdır.
İslam, yalnızca ibadet törenleriyle sınırlandırılamaz, kendi bütünlüğü İçinde hayatın kültürel, sosya! ve ekonomik tüm yönlerini kapsar. însanla-rm sahip olduğu her ne varsa gerçekte Allah'ındır ve dolayısıyla insan, sahip olduğu şeylerde keyfince tasarruf hakkına sahip değildir. Şu âyetlerin konumuza ışık tutacağı kanaatindeyiz.
"Göklerin ve yerlerin mirası Allah'ındır." (Hadîd, 57/10). " Göklerin ve yerlerin mülkü Allah'ındır." (Şura, 42/49), "Göklerde ve yerde ne varsa Allah'ındır." (Âl-i îmran, 3/109), "Doğu da Allah'ındır batı da..." (Bakara, 2/115), " (Resulüm!) De ki: Mülkün gerçek sahibi olan Allah'ım! Sen mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden geri alırsın..." (Âl-i Imran, 3/26) ve benzeri âyetler asıl mâlikin Allah olduğunu ısrarla vurgulamaktadır.
Servet ve varlığını, kendi çalışması, gayreti, zekâsı, İlim ve irfanı neticesinde elde ettiğini iddia ederek yoksullara, muhtaçlara ve fakirlere "istersem veririm, istersem yardım ederim, istersem etmem", "Allah yolunda istersem harcarım, istersem harcamam", gibi telakkiler ve düşüncelerle hep kendi çıkarlarını ve menfaatini düşünen insan, bu nimetleri ihsan eden zâta karşı büyük bir nankörlük yapmış olur. Bu mantık, toplumsal dayanışmayı ve kaynaşmayı zedeleyen hatta yok eden bir davranıştır. Böyle bir hareket, toplumda yaşayan insanların nefret ve kinini artırmakta en önemli bir âmildir. Allah'ın kendisine ihsanda bulunduğu maldan, ihtiyaç sahiplerine ikramda bulunmayan kimse sevgiye erişemez. Kendi servetine karşı kin ve hasedi oluşturmamanın yolu, mükrim olmaktan geçer. Allah kerem sahibidir, mükhmleri, kerem sahiplerini sever. Allah'ın ihsanına karşı hasislikle cevap veren, O'nun keremine cimrilikle mukabelede bulunan insan, nankör bir kimsedir. Bu sebepledir ki, nankörlük kin ve nefretin oluşmasına vesile olmaktadır.
Kendilerine Allah tarafından lütfedilen serveti, nimetleri Allah'ın tayin ettiği ölçüler dahilinde ve O'nun razı olduğu yerlere harcamaktan imtina edenler, hem en büyük nankörlük içinde, hem de toplumsal barışın ve dayanışmanın katili durumundadırlar. Allah Teâlây bütün insanlara yeryüzünde geçim vasıtaları yaratmış ve nankörlük etmeyip şükretmelerini emretmiş, şükürsüzlüğü "ne kadar az şükrediyorsunuz" (A'raf, 7/10) buyurarak kınamıştır. Buna göre herkes, servetinin, bilgi ve becerisinin, her türlü kazancının, az veya çok kendisine ihsan edilen geçim vasıtalarının şükrünü İfa etmesi gerekir. Malın ve servetin şükrü, belirlenen miktarlara göre Allah yolunda infak, akrabalara yardım, fakir ve yoksullara zekat ve sadaka vermekle tahakkuk eder.
Yetimlerin, yoksulların, muhtaçların korunma altına alınmadığı bir cemiyette öncelikle sosyal dengenin bozulması, altüst olması söz konusudur. Bu dengenin tıpası atmaya dursun, gerisi yavaş yavaş çözülür gider. O toplumda ne emniyet, ne güven, ne sevgi, ne saygı kalır. Kin ve nefretle birlikte gelişen düşmanlık tohumlan yeşermeye başlar. Böyle bir toplumda zengin, fakir, âmir, memur, işçi, patron ve kısacası bireyler arasında sevgi, saygı, şefkat, merhamet, adalet vs. gibi toplumu toplum yapan değerler yok olmaya başlar ve yerlerini alt değerlere; kin, nefret, haset, tefrika, ve anarşiye bırakır. Sosyal adaletin gerçekleşmesinin en büyük faktörü olan iktisadî adaletin olmadığı bir yerde, huzur ve güvenden, sevgi ve saygıdan bahsetmek kanaatimizce safdillik olur.
Bir kimsenin sahip olduğu servet ve nimetlerde, yaşadığı çevrenin büyük bîr tesiri ve katkısı vardır. Eğer böyie bir muhitte yaşamamış olsaydı, bu servete belki de nail olamayacaktı. Ürettiği malı satacak ve tüketecek bir topluluk olmasaydı, nasıl üretimini devam ettirip zengin olabilirdi. Bu açıdan servetin oluşmasında toplumun ve toplumu oluşturan fertlerin doğrudan veya dolaylı olarak önemli bir desteği vardır. O halde cemiyeti oluşturan bireyler zengin olsun fakir olsun birbirlerine bir nimettirler.
Bir nimetin şükrünün ifası, o muhitteki yoksul, mustarip ve mağdur insanlara yardım etmekle gerçekleşir. Bu açıdan zekât ve sadaka toplumdaki sosyal güvenliğin ve sosyal barışın vazgeçilmez bir unsurudur. Bu gibi aslî vazifenin yerine getirilmemesi durumunda toplumun can ve mal güvenliği de tehlikeye girer. Servete ve mülkiyete karşı tepki, nefret ve kin oluşur. Hep kendi menfaatim, kârını, lüksünü, rahat ve huzurunu düşünerek mal kazanan ve biriktiren kimseler, o toplumun barışına ve huzuruna hizmet etmeleri bir tarafa, belki de anarşi ve fesadın artmasına vesile olurlar. Yalnız kendi rahat ve zevkini düşünme gibi egoist bir mantığın oluştuğu bir cemiyette kin ve nefretten başka ne olabilir?
Toplumun bünyesini tahrip eden, birlik ve bütünlüğünü yaralayan ve hatta yok eden en önemli etkenlerden bazıları şunlardır: Bir tarafta aşırı bir servet, diğer tarafta korkunç bir fakirlik ve zaruret. Bir yanda bol miktarda kazanç, öte yanda günlük maişetini temin etmekte zorlanan yoksullar, fakirler. Bir yanda lüzumlu bir ihtiyaç olmadığı halde sadece ihtişam, gösteriş olarak inşa edilen köşkler, yalılar, saraylara sahip olan savurganlar; öbür yanda başını sokabilecek veya insanca yaşayabilecek meskene sahip olama-yıp gecekondularda, bodrum katlarında, duvar diplerinde ömür tüketen insanlar. Böyle bir cemiyette sevgi ve saygı can çekişme noktasındadır ve yerini kin ve nefrete terk etme hazırlığında ve zorundadır.
Günümüzdeki anarşik olaylar, fitne ve fesat, kıskançlık, mal ve servet düşmanlığı, özellikle hırsızlığın bir sektör haline gelmesinin altında yatan gerçek, zekâtın toplum hayatında tam olarak uygulanmamasından ve sos-ya! adaletin gerçekleştirilememiş olmasından ileri gelmektedir. Halbuki ze-kâtm hayata uygulandığı bir toplumda fert ve cemiyet huzur ve güven içinde bulunur.
Bir devlet veya topiumun bünyesinde, ülke zenginliğinin hakkaniyet ölçüsü içerisinde paylaşılması gerekir. Hakkaniyetten kastımız, herkese hak ettiğini sunmaktır. Bu sağlandığı takdirde insanlar arasında kin ve adavetin oluşması önlenmiş olur. Zengin, fakir, âmir, memur, işveren ve işçi arasında saygı ve sevgiye dayanan bir ortamın oluşması buna bağlıdır. Bir ülkenin zenginlik kaynaklan, her türlü imkan ve nimetleri, toplumun belirli kesimlerinin rahat ve huzurunu temin etmede, servetlerine servet katmada kullanılıyorsa, orada kin ve nefretin sebep olduğu kitlesel huzursuzlukların yaşanması tabiîdir. Zenginlerin, varlık ve sermaye sahiplerinin içki, kumar, lüks, israf, konfor, zevk ve eğlence uğrunda servetlerini tüketmeleri ve bunun yanında fakir ve yoksullara karşı görevlerini unutmaları ve onların hakların! hiç hesaba katmamaları önce Allah'a, sonra da o toplumdaki insanlara karşı en büyük nankörlüktür. Kin ve nefrette bu tavır ve uygulamalardan kaynaklanmakta ve beslenmektedir.
Yoksulluk sorunu ciddiye alınması gereken bir husustur. Zenginler ayrı bir dünyada zenginliklerine daha fazla zenginlik katma yarışındalar. Hoşnutlar topluluğu üyeleri ise kat ettikleri aşamadan memnun görünüyorlar. Çok fazla zengin olmasalar da yeterli gelire, makam ve mevkiye sahip olan toplumun elit tabakası "bana dokunmayan yılan bin yaşasın" felsefesine uyup yoksulluk sorununu fazla ciddiye almıyor. Atalarımızın "tok açın halinden anlamaz" demekte gerçekten çok haklılar. Oysa hepimiz, en başta insan olarak bir kısım insanın aç, perişan ve sefilliğine razı olmamalıyız, insan oiarak bu konuda fazla duyarlı olmalıyız.[533]
Yoksulluğun, terörizmin, toplumdaki suçların ve uyuşturucu belasının temel nedeni olduğunu söyleyen Aktan, liberal demokrasinin önündeki en büyük sorunun yoksulluk olduğunu belirtmektedir. Bu sorunu çözmeden uzun dönemde ne demokrasi, ne de piyasa ekonomisi yaşanabilir. Yoksul bir insan, her zaman başka insanların en temel kişilik haklarına ve ekonomik özgürlüklerine tecavüzde bulunabilir.[534]
Egoist ve çıkarcı bir zihniyete sahip olan ve hep kendi refah ve saadetini düşünen mutlu bir azınlığın oluştuğu bir cemiyette, sevgi ve saygının hakim olması zordur. Kin ve nefretin toplumda temel bulmasının sebebi, sınıfsal yapının dengesiz bir şekilde oluşmasıdır. Bu yapının oluşmasının en önemli nedenleri arasında mikroplanda ulusal servetin yani toplumun yaşadığı vatan hudutları dahilinde üİke zenginliğinin adilâne paylaşılanı aması, makroplanda ise bugünkü tabirle küreselleşen dünyamızda gerek üretilen servetlerin ve gerekse tabiî servetlerin belirli toplumların ya da devletlerin veya bireylerin ellerinde tekelleşmesidir. Bu zihniyetin, ulusal devletin içinde şekillenmesi, küresel sistemin ana unsurlarıyla tam uyum içindedir. Hatta onun tabiî uzantısıdır. Kapital sermayenin şekillenmesi ve hakimiyet kurması her yerde aynı yolu takip etmektedir. Gerek ulusal ve gerekse küresel sistem içinde kapital sermayenin temel felsefesi, bencil ve egoist bir zemine oturmuş olmasıdır. "Benim mutluluğum önemlidir. Öncelikle ben zengin olayım. Benim huzurum ve refahım önde gelir. Halk feda olsun" zihniyeti temel Öğedir. Böyle bir oluşumda, büyük bir kitlenin küçük bir zihniyete feda edilmesi vardır. Büyük bir kitlenin kesesinden küçük bir zümrenin refah ve mutluluğuna yapılan böyle bir transferin neticesinde, sevgi ve barışın gerçekleştirmesi asla düşünülemez.
Servet, nimet ve her türlü imkanların sadece belirli şahısların veya zümrenin tasarrufu altında bulundurulması, nankörlüğün bariz bir göstergesidir. Halbuki yer, gök ve onların içindekiler Allah'ındır. Sadece insan, Allah adına bunu tasarruf etme hakkına sahiptir. Allah dilediğini, dileği miktarda zengin ve sermaye sahibi kılar. Dilediğinin rızkını genişletir, dilediğinin rızkını daraltır. Nitekim şu âyetler buna işaret etmektedir: "Allah dilediğinin rızkını bollaştırır ve daraltır da..." (Ra'd, 13/ 26), "De ki: Rabbim, dilediğine bol rızık verir ve (dilediğinden } kısar; fakat insanların çoğu bilmezler." (Sebe', 34/36, 39).
Her şeyin, takdim edilen her lütuf ve ihsanın Allah'ın bir takdiri olduğuna göre, o imkanlardan muhtaçları istifade ettirmek, belirtilen Ölçülere göre zekât ve sadaka vermek, konu komşuya ve akrabalara yardımda bulunmak şükrün bir gereğidir. Ayrıca Allah'a karşı bir görevdir. Aksi ise küfran-ı nimettir.
Maddi zevk ve ihtiraslar uğruna ulu orta harcanan servetin, diğer taraftan geçimini sağlayamayan, eğitim, öğretim ve sağlık gibi temel ihtiyaçiarına sarf edebilecek maddî imkan bulamayan büyük bir kitleden esirgenmesi, nefret ve kinden başka ne oluşturabilir? Mal ve servetini aşın derecede severek toplumdaki sevgiyi, kendi yüksek menfaatleri uğruna katleden nankör zenginlerin toplum barışma ne katkısı olabilir?" O (servet) bana ancak kendimdeki bilgi sayesinde verildi..." (Kasas, 28/78) diyerek hareket eden Karun'ların çoğaldığı bir cemiyette hangi saadetten bahsedilebilir? Malı çok seven ve servetine aşırı tutkun olan insan nankör bir insandır (bkz. Âdiyât, 100/6-8). Böyle bir insan, insanları sevmez, topluma değer vermez. Hırs, hased, kin, israf ve zevklere düşkünlük onun iç dünyasını kaplamıştır. Bu tip insanların çoğaldığı bîr toplumda kin ve nefret elbette hakim olacaktır.
Bugün dünyamızda gelişen olayların, toplumların, milletlerin ve devletlerin karşı karşıya gelmesinin arka planında yatan sebeplerin temelinde gelir dağılımının âdil olmaması ve buna bağlı olarak yoksulluğun süratle artmasıdır. Öyleki yoksullar ve zenginler diye dünyamızın iki bloka ayrılmasından söz edilmektedir.
Az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin dünyadaki milli gelir pastasın-daki payı beş trilyon dolar civarında iken, gelişmiş ülkeler ise 18 trilyon dolara yakın bir bölüme sahip bulunmaktadırlar. Dünya nüfusunun en yoksul yüzde yirmilik kesiminin toplam gelir içersindeki payı son otuz yıl içinde yüzde 2.3'ten yüzde 1.4'e gerilemiş bulunmaktadır (Bkz. Coşkun Can Aktan, a.g.d., s. 48).
1994 yılında Devlet İstatistik Enstitüsü tarafından yapılan araştırmaya göre, ülkemizde nüfusun en yoksul yüzde 2Û'Iik kesiminin milli gelirden aldığı pay, yüzde 4.9, en yoksul yüzde 40'lık kesimin payı ise sadece yüzde 13.5. En az zengin yüzde 20'lik kesim ise milli pastasının yüzde 54.9'una sahip. Orta direk olarak adlandırabileceğimiz üçüncü ve dördüncü yüzde 20'lik kesimlerin toplam payı ise yüzde 32 düzeyinde. Bu rakamlar ülkemizdeki kişisel gelir dağihmmm bozuk olduğunu gösterir (bkz. Coşkun Can Aktan, a.g.d., s. 49).
Bir toplumda bir ekmeği 100 eşit parçaya bölerek, bu payların yansından fazlasını 20 kişiye, geri kalan kısmını ise 80 kişiye verilmesi kadar anormal, adaletsiz ve haksız bir taksim olamaz. Böyle bir toplumda kardeşliğin, sevgi ve saygının yerini kin, nefret, haset ve adavet gibi hususların alması kaçınılmazdır. Nitekim bu sıkıntı ve ıstırabı bütün dünya yaşadığı gibi, özellikle ülkemiz de yaşamaktadır. "Yerin göğün mirası Allah'ındır." (Hadîd, 56/10} ve "Böylece o mallar, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir şey olmasın" (Haşr, 59/7) âyetlerinin işaret ettiği mesajı anlamak zarureti vardır. Her türlü servet, miras, mal, mülk Allah'ın olduğuna göre, bunları gereken yerlere sarf etmek gerekir. Servetin şükrü de ancak böyle olur. Bu hareket, toplumda yaşayan bireylerin birbirlerini sevmelerine ve kaynaşmalarına vesile olur. Topluma yapılacak en iyi iyilik budur.
Mal ve servetin asıl sahibinin Allah olduğu inancı ile hareket ederek güçsüzlerin, fakirlerin, yoksulların, kimsesizlerin elinden tutmak, toplumda sevginin, saygının yerleşmesine vesile olur. Yersiz harcamalarla; lüks, israf ve konfor özentisi ile serveti tüketmek nimete karşı nankörlüktür. Bu sebeple, Allah'ın verdiği servet, Allah'ın rızası doğrultusunda harcanılması halinde Allah, o toplumun bireyleri arasında sevgi ve muhabbeti hakim kılar. Onları birbirlerine sevdirir. Aksi durumda ise, o toplumda zulüm, adaletsizlik, kin ve nefret hakim olur. Bu da o toplumun intihan sayılır.
Nankörlüğün sonuçlarını, imkanımız nisbetinde ortaya koymaya çalıştık. Ahlâkî, siyasî, ve içtimaî yönlerine temas etmeye gayret ettik. Bu konular elbette bizim tespitimizle sınırlı değildir. Çünkü nankörlüğün hem itikadı boyutu, hem ameli boyutu ve hem de aklâkî boyutu vardır. Bütün bunları nazarı itibara alarak ana hatlarıyla meseleyi aydınlatmaya gayret ettik. [535]
Sonuç
Yüce Allah, insanı en güzel biçimde yaratmış ve onu yaratıkların en şereflisi kılarak melekler dahil bütün âlemlere tercih etmiştir. Allah Teâlâ, inşam yeryüzünde halîfe tayin ederek ona oîan güvenini ve yakınlığım önemle beyan etmiştir.
insan bedeni pek çok hasleti İçinde bulunduran büyük bir evrendir. Pek çok şey onda gizli olarak bulunur, insanda ne varsa, içindeki anlamdadır, iyilik, kötülük, doğruluk, yalancılık, mal ve makam sevgisi gibi hususlar insanda gizli halde mevcuttur. Topraktan olan beden kalıbının içinde insanlık cevheri gizlidir.
Gererek fizikî, gerek maneviyat ve ahlâk itibariyle insan, en güzel bir kıvama erebilecek, en güzel kabiliyetleri sergileyecek bir biçimde yaratılmıştır, insan, yüksek duygularla donatılmış, faziletli ve istidatlı, ebediyete meftun bir varlıktır. En sefil görünen bir insan ruhunda dahi ebediyet düşüncesi, güzellik aşkı ve fazilet hissinden meydana gelen gök kuşağı gibi bir iklim mevcuttur ki, onun yükselip ölümsüzlüğe ermesi de, içindeki bu kabiliyetlerin geliştirilip ortaya çıkarılmasına bağlıdır.
insan, ruh ve beden unsurlarından oluşan bir terkiptir. Bu terkip kâinatı temsil eden bir özelliğe ve dünyayı etkileyecek bir güce sahiptir. Her insanın birinci ve temel vazifesi, kendisini keşfedip tanıması ve bu sayede Rab-bine yönelmesidir. Kendi mahiyetini tanıyıp bilmeyen ve yüce yaratıcısı ile münasebet kurmayan kimseler, vücut ikliminde nasıl bir hazine taşıdıklarını bilmeden bu dünyadan göçüp giderler.
Kur'ân, Aliah'ın varlığına delil olarak bizzat insanın kendi varlığını ve yaradılışını vukufla İşler. Allah'ın varlığının belgelerinin, insanların kendi nefislerinde olduğunu beyan eder.
Günümüzde tıp gibi beden ilmiyle, psikoloji ve sosyoloji gibi insanın manevî dünyası ile uğraşan ilimlerin ve araştırmaların verilerine bir göz atıldığında, insanın ne denli karmaşık bir yapıya sahip olduğu ve buna rağmen beden ve ruh ahengi içinde şuurlu bir varlık olarak hayatını sürdürdüğü görülür.
insanı insan yapan ve kişi kılan yanı, onun akıl varlığıdır. Ancak bu yanı, kişiye tamamlanmış ve hazırlanmış kâmil bir şekilde verilmiş değildir. Kişinin bir manevî, yani niyet alanı, bir de fiil ve eylem yanı vardır. Onun birinci yanı ve alanı, niyet ve mana olarak görülmeyen âleme aittir. Fiil ve eylemleri ise görünüşten ibaret olan reel âlemde olup biterler. İnsan, akıl varlığı yanı ile Allah'a dönük ve O'ndan aldığı pay ile O'na katılırken, tabiî varlık yönüyle canlı ve cansız varlıklar dünyasına katılır ve oradaki geçerli kanunlara boyun eğer.
Mukaddes kitabımız Kur'ân-ı Kerim'in , hemen hemen bütün hitapları, insanın iki yanlı bir varlık olduğunu ifade eder. İnsan bir bütündür. Bu bütünlük içinde insanı ele almak bugünkü ilmî verilere tıpa tıp uymaktadır. Eğitimciler, sosyologlar ve psikologlar da aym şekilde insanı bir bütün olarak değerlendirmektedirler.
însan, duyularla müşahede edilen bir beden, diğeri de akıl ile idrak olunan ruhtan müteşekkil bir bütünlük içindedir. Bu sebeple insan, hayvan ile melek arasında yaratılmıştır, diyebiliriz.
Kur'ân, düalist insan kavramına iltifat etmemektedir, insan bedeni ve "Allah'ın kendisine nefhettiği ruh" ile bir bütündür, tnsan tek olan, intibak eden ve organizasyonda rol alan uyumlu bir yapıya sahip varlıktır. Şahsiyet olarak herkes tektir. Şahsiyetin İse iki özelliği vardır: Tek oluş ve istikrar.
insanın, biyolojik, fizyolojik ve ruhî yapısında bir vahdet mevcuttur. Bu öyle bir birlikteliktir ki, Allah Teâlâ, kâinat üzerinde hakim kıldığı ahenk ve nizamı, cismen küçük fakat taşıdığı muhteva ve mükellefiyet açısından büyük bir kâinatı andıran, en mükemmel ve en şerefli olarak yarattığı bu varlıkta da en bariz bir şekilde göstermiştir.
Bütün insanların, insan olmak bakımından ortak oldukları genel ve aslî bir yaratılışı vardır ki, o da, hayvanı, melekî, fizikî ve rûhânî iki hayatı içeren, görünen İle görünmeyen âlemi bümeye ve görülenden görülmeyeni sezmeye yetenekli olarak yaratılmış olmalarıdır. Allah, insanı bu fıtratta, bu Özellikte yaratmıştır. İnsanın kendisini yaratan Allah'ı bilip O'na yönelmesi, hak ve hayra doğru gitmesi fıtratının ve yaratılışının gereğidir.
Yaratılış amacı Allah'a kulluk olan insanoğlu, imanî ve ahlakî açıdan birbirinden farklıdır. Allah, İnsanların inanç ve fillerini, ahlakî davranışlarını ve temayüllerini çeşitli kelimeler, kavramlar ve ifadelerle beyan eder, metheder veya zemmeder. Kur'ân'da insanı, inancı, sözü, fiili ve davranışı yönüyle anlatan, niteleyen ve değerlendiren kavramlar ön plana çıkmaktadır. Bir fıkır ve düşüncenin, bir sistemin, bir konunun anlatılmasında ve anlaşılmasında kelime ve kavramların önemi oldukça büyüktür.
Kur'ân, insan karakteri ve psikolojisi üzerinde ısrarla durmakta, insanı iman ve inkar yönünden ele almaktadır. Bu açıdan Kur'ân, başlı başına bir mucizedir. İnsan, ancak Kur'ân1 m verdiği beyan ve mesajla anlaşılır ve değerlendirilir. Zira Kur'ân, insanı yaratan yüce Allah'ın kelamıdır. İnsanın bütün his ve düşüncelerine, fiil ve hareketlerine vâkıf olan ve insanı tüm yönleriyle en iyi bilen ve tanıyan sadece Allah'tır.
Nankörlük (küfran-ı nimet) konusunun iyi anlaşılabilmesi için öncelikle "küfür" kelimesinin anlamını bilmek gerekir. Küfür, bir şeyi tamamen örtmek anlamındadır. Birinin yaptığı iyiliğe veya verdiği nimete karşı kadir bilmeyip nankörlük etmek demektir. Teşekkür anlamındaki "şekere" nin tam karşıtıdır. Arap dilinde küfür kelimesinin asıl manası budur. Bu kelime, İslam Teolojisi sınırı içinde kalınca çok Özel bir anlam kazanmıştır. Kur'ân çağında ilâhî vahiy tarafından kullanılan bu kelime, İslam öncesi düden alınarak Allah'a iman merkezi etrafında dizilen çok önemli bir düşünce alanına girmiştir. Artık bu kelime, inanç ve imanın karşıtıdır. Basit bir nankörlük hareketi değildir. Buna göre küfür kelimesinin iki anlamı vardır. Birincisi imanın zıddı, ikincisi ise şükrün zıddı olan nimeti inkar manasıdır.
Kur'ân'da yoğun bir şekilde kullanılan küfür kelimesi, zamanla aslen anlam çekirdeğinde bulunan "nankörlük" (kıymet bilmeme) öğesinden iyice sıyrılarak, gittikçe daha çok "inançsızlık" anlamını taşımaya başlamış ve son olarak en yaygın şekilde ortada minnetle ilgili hiçbir şeyin bulunmadığı durumlarda ve bu ikinci anlamda kullanılan bir kelime haline gelmiştir.
İnsan, her şeyini, varlığını, hayatını ve geçimini Allah'ın sınırsız rahmetine borçludur. Bu demektir ki insan, hayatının her safhasında kendisine göstermekte olduğu iyilik karşısında Allah'a karşı minnet beslemek görevini üstlenmiştir. Kâfir İse, Allah'ın lütfuna muhatap olduktan sonra, davranışında hiçbir minnettarlık ifadesi taşımayan ve hatta yaratıcısına karşı İsyankar davranan kişidir.
Allah, insanı varlıkların en güzeli, en mükemmeli ve en üstünü olarak yaratmıştır. Ayrıca onları çeşitli maddî ve manevî nimetlerle donatmıştır. Nimetlerin başında geİen ve insanın kendisini yaratan yüceler yücesini tanımaya, yaratılış gayesindeki ubûdiyyet çekirdeğini filiziendirmeye ve iman gibi fıtratındaki muazzam bir cevheri ortaya çıkarmaya vesile olan akıl ve muhakeme nimeti insana ihsan edilmiştir.
Nankörlüğü, yapılan bir iyiliğe, verilen bir nimete, insanlık onurunun korunması ve gelişmesi için sergilenen her türlü faaliyete karşı gösterilen mînnetsizlik, hatır tanımazlık ve kadirbilmezlik olarak tanımlayabiliriz. Buna göre nankörlük kavramı, geniş bir alanı kapsamaktadır. Öncelikle kendi şahsına, anne-babasma, hocasına, ustasına, dinine, vatanına ve milletine vb. karşı yapıİan bütün menfi eylemler nankörlükle direkt olarak alakalıdır.
İnsanlarda çoğunlukla hakim olan durum, nimete karşı nankörlüktür. "...Kullarımdan şükreden azdır." {Sebe', 34/13) ilâhî buyruğu bu gerçeği hatırlatmaktadır. Bu açıdan insanın bünyesinde, yaratılışında nankörlük duygusu vardır. Birçok davranışları ondan kaynaklanmaktadır. Uygun şartlar bulunca, insan şahsiyeti bu özelliğini ortaya koyar. Bu özellik, şükür ve hamd düsturu ile eğitilerek yararlı hale getirilebilir. Allah, bu kabiliyeti ve kudreti insana vermiştir. İnsan bu kabiliyetini geliştirerek Allah'a şükreden bir kul olmakla yükümlüdür. Bu yükümlülüğü kavrayanlar ancak nankörlükten uzak kalabilirler.
Bütün bu izahlardan şunu anlıyoruz ki, küfür sadece imanın zıddı anlamında değildir. Bu sebeple "nankörlük"anlamma da gelen küfür kelimesini sırf îmanı açıdan değerlendirenleyiz. Şunu da belirtmek gerekir ki, "nankörlük" sadece inanmayanlara mahsus bir hareket ve davranış da değildir.
Nankörlükle ilgili anlam yakınlığı olan kavramları, nankörlükle zıt anlamlı olan kavramlar arasındaki ilişkileri, nankörlüğü oluşturan sebepleri bu iki anlam çerçevesinin içinde düşünerek anlamak durumundayız. Ancak böyle bir anlayışla bu konuyu kavramamız mümkün olur.
Nankörlüğün söz konusu olduğu yerde öncelikle nimet akla gelmektedir. Nimet, bir karşılık ve maksat güdülmeksizin kendisi ile fayda ve ihsan kastedilen şeydir. Nimet, refah, rahat, güzel yaşam ve mal (servet) manalarına da gelir. Nimet, iyilik, iyi yaşam için gerekli her şey diye de tarif edilmiştir.
"...O size İstediğiniz her şeyden verdi. Allah'ın nimetlerini sayacak olsanız sayamazsınız..." (İbrahim, 14/34) ilâhî buyruğunda belirtildiği üzere, insan çeşitli nimetlerle donatılmıştır. Allah Teâlâ'nm kullarına verdiği bütün nimetleri saymak beşer gücünün dışındadır. Her iyilik, zevk ve hatta faydalı her şeye nimet denirse de gerçek nimet, âhiret saadetidir.
Allah'ın insana ihsan ettiği nimetler sayılamayacağına göre, nimetleri kısımlara ayırmak da haliyle zordur. Çünkü nimetler çok çeşitli oldukları gibi aynı zamanda birbirlerini tamamlamaktadırlar. Onları birbirinden ayırarak taksimata tabi tutmak ve adlandırmak sanıldığı kadar kolay değildir. Zira nimetlerin bir kısmı açık seçik olarak gözle görülmesi mümkün iken, bir kısmı müşahede edilememektedir. Ancak etki ve tesirleri açısından birbirlerini tamamlamakta ve varlıklarını hissettirmektedirler. Kimi alimler, nimetleri dünyevi ve uhrevî, kimileri, zahirî ve batini, dinî ve dünyevî kısımlara ayırmışlardır. Akıl ve hisle idrak edilen şeylere zahirî, marifet ve akıl gibi nimetlere de bâtını nimetler diyenler olmuştur. Bu izah ve taksimlerden hareketle biz, nimetleri maddî ve manevî olmak üzere iki kısımda incelemeyi uygun gördük. Maddî veya manevî diye adlandırdığımız nimetlerin nerede başlayacağını ve nerede biteceğini tespit etmek oldukça zordur. Diğer taraftan insanın madde ve mana itibariyle bir bütün olduğunu düşünmek zorundayız. İnsan bir bütündür. Bu sebeple biz, bunları bir bütünlük içinde ele almaya çalıştık. Ancak konumuzun biraz müşahhaslaşması ve biraz daha kolay anlaşılmasını ve anlatılmasını sağlamak amacıyla böyle bir taksimatı yaptık.
Nimetlere şükretmek insanın en başta gelen vazifesidir. Şükür, sena etmek, iyilik yapam, yapmış olduğu iyilikten dolayı övmektir. Şükür, gelmiş olan bir nimete sözlü ve fiili olarak veya kalp ile nimeti verene saygıda bulunarak ona karşılık vermektir. Bir başka tarife göre, ulaşılan nimetlerin hepsini, yaratılış gayesine uygun olarak harcamaktır. Kulluğun başı zikir, sonu ise şükürdür. Şükür, insana bahşedilen duygu, düşünce, arzu ve azaları yaratılış gayeleri ve istikametinde kullanmaktır diye de tarif edilmiştir.
İnsanın, kendisine verilmiş olan nimetleri, Allah Teâlâ'nin rızasını kazanmak için sarf etmesi ve O'nun sevdiği yolda infak etmesi de şükrün içİ-ne girmektedir. Şükür, insan hayatının vazgeçilmez bir unsurudur. Her türlü iyiliğe ve yardıma teşekkür etmek ve hususen Allah'ın lütfettiği tüm nimetlere minnet duymak mü'minin temel görevidir. Allah, insanlardan talep ettiği şükrü, kendi zikrine yakın kılarak her ikisini de insanlardan istemiş ve asla nankörlük etmemeleri hususunda onları ikaz etmiştir. Ayrıca şükredenleri mükafatlandıracağını ve şükrün yapılması halinde nimetlerini artıracağını vadetmiştir.
Kur'ân-ı Hakim, gayet ehemmiyetle şükre davet eder. Şükürsüzlüğü nimetleri yalanlama ve inkar suretinde gösterir. "Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz" fermanıyla şükürsüzlüğün bİr yalan ve inkar olduğunu beyan eder.
İnsanı en yüce mertebe oian "ahsen-i takvîm"e (en güzel biçime) çıkaran vasıta şükürdür. Hayat sahibi oİan çeşitli varlıklar içerisinde en fazla fizik çeşitlerine insan muhtaçtır. Aİlah, insanı sınırsız bir ihtiyaç sahibi kılıp maddî ve manevî rızkın nevilerine onu muhtaç kılmıştır. İnsanı en yüce mertebe olan "ahsen-i takvîm"e çıkarma aracı şükürdür. Şükür olmazsa insan en aşağı dereceye (esfel-i safilîne) düşer.
Aslında her insanda, nimeti verene karşı bir saygınlık hissi vardır. İnsanlara karşı şükran ve minnet duygusu taşımayan, Allah Teâlâ'ya da şükretmez. O halde "şükretmek, teşekkür etmek", insanın devamlı dilinden düşüremeyeceği kelimelerdir.
Allah'ın üzerimizde olan sayısız lütuf ve ikramlarını, iman ışığı altında hissederek, kavrayarak ve görerek bilinçli bir şekilde şükürle yadetmek görevimizdir. Şükür, gerçek tevhidi ihtar etmektedir. "Yalnız O'na kullukta bulunun ve O'na şükredin." (Ankebût, 29/17) âyetinde tevhidin temel esası olan ubüdiyyetten sonra şükrün emredilmesi dikkate şayandır. Zira ubû-diyyet şerefine eren yani, Allah'ın varlığını ve birliğini kabul ettikten sonra O'nun emirlerini yapan ve yasaklarından kaçman kişiler, ancak Allah'a minnet duyarlar. Kafirler ise, Allah'a ve O'nun nimetlerine karşı minnettarlık duymayan kimselerdir. Netice olarak diyebiliriz ki şükür, imanın alameti ve payandasıdır. Şükürsüz iman olamaz. Şükür, insanın hayatını çepeçevre kuşatan nimetlerin sahibini, bir an bile unutmamak olduğuna göre, teneffüs edilen hava kadar önemlidir. Şükürsüzlük bu açıdan insan için manevî bir ölümdür. Kim olursa olsun insan olarak yaratılma şerefine nail olan herkes, derin bir tefekkürle düşündüğü zaman, hayatında her an şükrü gerektirecek birçok nimetle donatıldığını sezinler.
Kur'ân-ı Kerim'de geçmiş peygamberlere ve milletlere ait ibret alınacak birçok kıssa vardır. Bu kıssaların ve olayların anlatılmasında güdülen amaç, sadece tarihî olayların hatırlatılması değildir. Asıl maksat geçmiş peygamberlerin ve milletlerin başına gelen hadiselerden ibret alınmasıdır. Zira geçmişteki olaylar, istikbale ışık tutan ve insanların ufkunu ve yolunu aydınlatan önemli mesajları ihtiva etmektedirler.
Kur'ân, olayların teferruatlı anlatımından ziyade, kendi gayesine uygun ve insanların müşterek dertleri olan ve onların istifadesine yönelik meseleleri ön plana çıkarır ve anlatır. Bazı olaylar çeşitli sûrelerde tekrar tekrar anlatılsa bile, her anlatımında ayrı bir canlılık ve tazelikle ortaya çıkarlar. Kur'ân en güzel kıssaları ve olayları adeta gözlerimizin önünde cereyan edi-yormuşcasma anlatır ve olayı müşahhaslaştırır. Kur'ândaki anlatılan olayların asıl hedefi, ahlaka ve terbiyeye yöneük olmasıdır.
Kur'ân, ibret alınacak hassas noktalan ele alarak insanlara hayatı tanzim etme yollarını öğretir. Biz de bu düşünceyle hareket ederek bazı hadiseleri ele aldık. Seçtiğimiz bazı peygamberlerin ümmetlerini, onların davranış ve tutumlarını ön plana çıkardık. Geçmiş milletlere sunulan nimetler ve bu nimetlere karşı yapılan nankörlüklerin ele alınmasındaki temel fikir ve düşünce "ibret ve öğüt" almaktır. Aslında Kur'an'da anlatılan her hadise ibretle doludur.
Kur'ân'a baktığımızda cezaya müstahak olan toplumların çektikleri dünyevî cezaların, bireylerin veya toplumların davranışları ile orantılı olarak verildiği görülmektedir. Peygamberlerini yalanlayan, verilen nimetlere nankörlük eden, ahlakî ve ruhî dejenerasyon neticesinde insanlara zulüm ve haksızlık eden ve haddi aşan bireylere, cemiyetlere, milletlere ve devletlere Allah tarafından göksel ve yersel âfetler verilmiştir.
Cezalar, toplumların veya bireylerin hakkı kabul etmeme, insanları küçümseme, zayıfları ezme, servet ve zenginlikle şımararak şükürden uzak durma, insanların hakkına tecavüz, peygamberlere karşı inatlaşma gibi günahlar ve isyanlar yüzünden verilmiştir. Bazı alimlere göre ümmetlerin helak olmasının iki sebebi vardır: Birincisi, peygamberlere karşı inatlaşarak onların risâletini inkar etmek, ikincisi, günah ve isyanda aşırı gitmek.
Elmah'lı, Muhammet Hamdi Yazır bütün düşüş veya yok oluş sebeplerini, hakkın emrini dinlememeye, Allah'ın rehber olarak gönderdiği önderlerin kıymetini bilmemeye ve sonuçta şükrün yerine nankörlüğün koyulmasına bağlı olduğunu belirtmektedir.
Küfrün ve inkarın azabı yalnız âhirette değil, dünyada da büyüktür. Nimet ne kadar büyük, ne kadar olağanüstü ise, küfrün ve inkarın azabı da o ölçüde eşsiz ve o nimetin zevali de o ölçüde acı olur.
Kur'ân-i Kerim'i incelediğimiz zaman yapılan nankörlüklerin cezasının toplumsal ve bireysel anlamda çekildiğini müşahede ederiz. Bireysel olarak nankörlüğün acı akıbetini Karun'un şahsında görebiliriz. Karun, Musa (a.s) m kavminden biriydi. Onlara karşı haksızlık ve azgınlık etmişti. Servetiyle övünüp şımarmış ve kendisini üstün, bilgili ve becerikli görmüştü. Neticede Allah onu, servetini ve sarayını yerin dibine geçirmişti. Toplumsal olarak yapılan nankörlüğün sebep olduğu cezaya, Sebe' halkının uğradığı musibet ve sıkıntıyı misal verebiliriz.
Eğer insanoğlu, kendi tarihini dikkatle incelerse, bu dünyanın körü körüne işleyen sahipsiz bir mülk olmadığını, bilakis şükreden kullarına bir türlü, nankör ve şükretmeyen kullarına ise başka bir türlü davranan, her şeyi işiten ve gören Allah tarafından idare edildiğini anlayacaktır.
Kur'ân, toplumların çöküşüne yol açan etkenler üzerinde dururken yok olmayı gerektiren birçok unsurlardan bahseder. Bu unsurlar arasında esas olarak adaletsizlik, zulüm ve baskının bir toplumun yok olmasına sebep olduğu düşüncesi ortaktır.
Herhangi bir toplum, gerek ticaret, gerek sanayi sahasında nankörlük, zenginliği kötüye kullanma, lüks, israf, saçıp savurma, ticarî ilişkilerde adaletsizlik, istifçilik, ihtikar, karaborsa, aldatma, hile gibi ekonomik olumsuzluk ve hastalıklara bulaştığında, artık bunlarla beslenen toplum zihninin tavrı, yalnız o alanda sınırlı kalmayacaktır. Eninde sonunda toplumun bütün müesseselerine, birimlerine ve alanlarına yayılacaktır. Çünkü toplum bir bütündür.
Nankörlüğün sonuçlarını incelerken bu gerçeği devamlı göz önünde bulundurmak gerekir. Nankörlüğün hem itikadî, hem amelî ve hem de ahlakî boyutu vardır ki, biz bunlara imkan nisbetinde işaret etmeye çalıştık. Allah Tcâîâ'nın bu çalışmamızı boşa çıkarmamasını, bereketli ve hayırlı kılmasını temenni ediyoruz. [536]
[1] Deminıy, Kemal, a.g.e., s. 602
[2] Fuad Abdu'1-Bakî, a.g.e., s. 684
[3] Kur'ân-ı Kerim, Zuhruf, 43/11
[4] Kur'ân-ı Kerim, Mü'minûn, 23/18
[5] Elmalılı, a. g.e , V, 3441; Özek, Ali ve Arkadaşları, a.g.e., Mü'minûn , 18. âyetin izahı.
[6] Bkz. Elmalı'ı, a.g.e., V, 3442; Özek, Ali ve Arkadaşları, Mü'minûn, 18. âyetin izahı
[7] Geniş bilgi için bkz. Elmahh,a.g.e., V, 3441-3442; Seyyid Kutup,, a.g.e., V, 3179
[8] Geniş bilgi için, Şevkâni, a.g.e., V, 196-197; Seyyid Kutup,, a.g.e., VI, 3469
[9] pkz. Gölcük, Şerafettin, a.g.e., s. 30-31; Mehmet Çığman, Allah Divanında İnsan, Ankara, ts. s. 99-100
[10] Kerim Buladı, Kur’an’da Nankörlük Kavramı, Pınar Yayınları: 274-277.
[11] Demiray, Kemal, a.g.e., s. 153
[12] Bkz. Fuad Abdul-Bakî. a.g.e., s. 114
[13] Kur'ân-ı Kerim, Câsiye, 45/12
[14] Elmalılı, a.g.e., VI, 4312
[15] Bkz. Râzî, a.g.e., XIX, ^ı
[16] Bkz. Seyyid Kutup, a.g.e., IV, 2163
[17] Bkz. Erol Güngör, Kur'ân ve İlmî Zihniyet, (islam Üzerine Düşünceler adlı kitap içinde, Ankara, 1991] s. 69-70
[18] Süha GöneyrSiyâsfCoğrafya, İst. 1979, II, 141
[19] Göney, Süha, a.g.e., s. II, 142
[20] Göney, Süha, a.g.e., II, 143-144 (Geniş bilgi için bkz. aynı eser,s. 145-154 )
[21] Demiray, Kemal, a.g.e., s. 476
[22] Bkz. Isfehanî, a.g.e., s. 476
[23] Bkz. Fuad Abdu'1-Bakî, a.g.e., s. 719-720
[24] Geniş bilgi için bkz. Göney, Süha, a.g.e., Iî, 154-163
[25] Râzi, a.g.e., XIX, 101
[26] Kerim Buladı, Kur’an’da Nankörlük Kavramı, Pınar Yayınları: 277-282.
[27] Demiray, Kemal, a.g.e., s. 90
[28] Isfehanî, a.g.e., s. 480
[29] Demiray, Kemal, a.g.e., s. 474
[30] Kur'ân-ı Kerim, Vakıa, 56/63-65
[31] Elmahh,a.g.e., III, 1986
[32] Geniş bilgi için bkz. Elmahlı,a.g.e., III, 1986-1987
[33] Kur'ân-1 Kerim, En'am, 6/99
[34] Kur'ân-ı Kerim, Nemi, 27/60
[35] Kerim Buladı, Kur’an’da Nankörlük Kavramı, Pınar Yayınları: 282-285.
[36] İsfehanî, a.g.e., s. 499; Ebû Bekr er-Râzî, a.g.e., s. 575
[37] Kur'ân-i Kerim, Yâsİn, 36/71-73 333
[38] Geniş bilgi için, bkz. Şevkâni, a.g.e., IV, 4/7; Seyyid Kutup, a.g.e., V, 2976
[39] Kur'ân-ı Kerim, NahI, 16/66
[40] Elmalıh,a.g.e.,V, 3444 33
[41] Özek, Ali ve Arkadaşları, a.g.e., En'âm, 142. âyetin izahı
[42] Kur'ân-ı Kerim, Nahl, 16/80
[43] Bkz. Elmahlı,a.g.e., V, 3108; Seyyid Kutup, a.g.e., IV, 2181
[44] Kerim Buladı, Kur’an’da Nankörlük Kavramı, Pınar Yayınları: 285-288.
[45] Demiray, Kemal, a.g.e., s. 495
[46] Kur'ân-ı Kerim, Nahl, 16/78
[47] Bkz. Taberi, a.g.e., c. VII, ez. XIV, 102; Seyyid Kutup, a.g.e., IV, 2186
[48] Bkz. Râzî, a.g.e., XX, 72-73
[49] ' Kur'ân-ı Kerim, İnsan, 76/2
[50] Elmahlı.a.g.e., VIII, 5497
[51] Kur'ân-ı Kerim, Yûnus, 10/31
[52] Özek, Aİİ ve Arkadaşları, a.g.e., Yûnus, 10/31. âyetin izahı.
[53] Bkz. Râzî, a.g.e., XVII, 70; Elmalilı,a.g.e., IV, 2708
[54] Bkz. Kur'ân-ı Kerim, Mülk, 67/23; Mü'mînûn, 23/78; Secde, 32/9
[55] Bkz. Elmalı'lı. a.g.e., VI, 5243
[56] Gazali, İhya, IV, 119
[57] Bkz. Şevkânî, a.g.e., III, 226
[58] Bkz. Sefa Saygılı, Aile Sağlık Ansiklopedisi, İstanbul, 1997, II, 188*189
[59] Saygılı, Sefa, a.g.e., I, 209
[60] Bkz. Saygılı, Sefa, a.g.e., I, 209
[61] Bkz. Saygılı, Sefa, a.g.e., I, 209
[62] Kerim Buladı, Kur’an’da Nankörlük Kavramı, Pınar Yayınları: 288-293.
[63] Kur'ân-ı Kerim, NahI, 16/80
[64] Bkz. Seyyıd Kutup, a.g.e; IV, 2186-2İ87
[65] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, I, 168
[66] Cananaan, İbrahim, Hadis Ansiklopedisi. II, 55
[67] Canan, ibrahim, a.g.e., II, 55, Hz. Peygamberin Sünnetinde Terbiye, İst. 1982, s. 416
[68] Bkz. Canan, İbranİm, a.g.e., II, 56-57; Hz. Peygamberin Sünnetinde Terbiye, s. 417-418
[69] Kerim Buladı, Kur’an’da Nankörlük Kavramı, Pınar Yayınları: 293-295.
[70] Ebu Bekr er-Râzi, a.g.e., ŞKR maddesi, s. 294; îbn Kayyım el-Cevziyye, 'IdetüVSâbirîn, s. 177
[71] Îbn Kayyım, a.g.e., s. 177; İsfehani, a.g.e., s. 176
[72] İsfehanî, a.g.e., s. 265
[73] Râzî, a.g.e., I, 179
[74] Gülen, Fethullah, Kalbin Zümrüt Tepelerinden, İzmir, 1997,1, 135
[75] Elmahlı, a.g.e., I, 71-72 (sadeleştirilen eserden)
[76] Şevkâni, a.g.e., I, 198
[77] Cürcânî, Ta'rifât, s. 128
[78] Eî mal ılı, a.g.e., I, 541
[79] Gülen, Fethullah, Kalbin Zümrüt Tepelerinden, I, 135
[80] Gazali, İhya, IV, 147
[81] Bkz. Kuşeyrî, Abdu'I-Kerim b. Hevâzin, Er-Risale tü'1-Kuşeyriyye, s. 174-176
[82] Fuad Abdu'i-Baki, a.g.e., s. 385-386
[83] E3malıh,a.g.e.,VÎ, 3953
[84] Bkz. Cürcânî, a.g.e., s. 128; Kuşeyrî. a.g.e., s. 174-175; İbn Kayyım, a.g.e., s. 176-178
[85] Cürcani, a.g.e., s. 128; Kuşeyrî, a.g.e., s. 174
[86] Kerim Buladı, Kur’an’da Nankörlük Kavramı, Pınar Yayınları: 297-300.
[87] Bkz. Fuad Abdu'1-Baki, a.g.e., s. 385-386
[88] Bkz. Geniş bilgi için, İbn Kayyım, Tdetü's-Sâbirîn , s. 138-141
[89] Buharı, Teheccüd, 6; Müslim, Sifâîü'l Münafikîn, 79,81; Tirmîzî, Salât, 187
[90] Bkz. Gülen, Fethullah Kalbin Zümrüt Tepelerinden, II, 137
[91] Saİd Nursî, Mektûbât, (Şükür Risalesi), İst. 1991, s. 340.
[92] Bkz. geniş bilgi için, Said Nursî, a.g.e., s. 340-341
[93] Gülen, Fethullah, a.g.e., s. 138-139
[94] Kerim Buladı, Kur’an’da Nankörlük Kavramı, Pınar Yayınları:300-303.
[95] isfehanî, a.g.e., s. 131
[96] Bkz. Cürcâni, a.g.e., s. 93
[97] Beydâvi, a.g.e., I, 25; Nesefî, a.g.e., 1,25; Hâzin, a.g.e., I, 26
[98] İsfehani, a.g.e., s. 131; Hâzin, a.g.e., I, 36
[99] Kuşeyrî, a.g.e., s. 178
[100] Fahruddin Râzî, a.g.e., I, 181
[101] Râzî, a.g.e., 1,181
[102] Bkz. İbn Kayyım, a.g.e., s. 179-180
[103] gkz- Elmahlı,a.g.e., 1,56- 57
[104] Bkz. Elmalı!ı,a.g.e., 1,57-58
[105] Elmalılı,a.g.e., 1,59-60
[106] Elmahlı, a.g.e., 1,60
[107] Bkz. Cürcâni, a.g.e., s. 93
[108] Kerim Buladı, Kur’an’da Nankörlük Kavramı, Pınar Yayınları: 303-306.
[109] seyyid Kump, a.g.e., 1,140
[110] B^. Cürcânî, a.g.e., s. 128
[111] bicz. Elmahlı, a.g.e., 1,57, VI, 3953
[112] Kerim Buladı, Kur’an’da Nankörlük Kavramı, Pınar Yayınları: 306.
[113] Gazali, ihya, IV, 89
[114] Kuşeyrî, a.g.e., s. 174
[115] Gülen, Fethullah, Kalbin Zümrüt Tepelerinden , 1,136
[116] Bkz. Gülen, Fethullah, a.g.e., s. I, 136
[117] ibn Mace, es-Sünen, Nikah, 5; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, V, 278, 282, 366
[118] Kerim Buladı, Kur’an’da Nankörlük Kavramı, Pınar Yayınları: 306-308.
[119] Kuşeyrî, a.g.e., s. 176
[120] Gazali, a.g.e., IV, 89
[121] Bkz. Elmalılı,-a,g-.-£^Vî;4026-4027
[122] Bkz. Gülen, Fethullah, a.g.e., 1,135
[123] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, IV, 278, 375
[124] Kerim Buladı, Kur’an’da Nankörlük Kavramı, Pınar Yayınları: 308.
[125] Gazali, İhya, IV, 89
[126] Kuşeyrî, a,g.e., s. 174
[127] Elmahlı, a.g.e., VI, 4027
[128] Gülen, Fethllah, a.g.e., 1,136
[129] Kerim Buladı, Kur’an’da Nankörlük Kavramı, Pınar Yayınları: 309-310.
[130] Mehmet Faruk Bayraktar, islam Eğitiminde Öğretmen-Öğrenci Münasebetleri, îst. 1994, s. 279-280
[131] Gazali, İhya, IV, 130
[132] Tirmİzî, es-Sünen, Zühd, 34; İbn Mace, es-Sünen, Zühd, 9
[133] Gazali, a.g.e., IV, 131
[134] Bayraktar, M. Faruk, a.g.e., s. 279
[135] Kerim Buladı, Kur’an’da Nankörlük Kavramı, Pınar Yayınları: 310-311.
[136] Bkz. İbn Kayyım, a.g.c, 194-195
[137] Bkz. Vehbe Zııhaylî, İslam Fıkıh Ansiklopedisi, trc. Komisyon, Almanya, 1994, III, 248-250
[138] Kerim Buladı, Kur’an’da Nankörlük Kavramı, Pınar Yayınları: 311-313.
[139] Kur'ân-ı Kerim, A'raf, 7/27
[140] Kur'ân-ı Kerim, Hucurât, 49/3
[141] Kur'ân-ı Kerim, Nisa, 4/1
[142] Kur'ân-ı Kerim, A'raf, 7/189
[143] Kur'ân-ı Kerim, Bakara, 2/30
[144] Kur'ân-ı Kerim, Bakara, 2/31, 33
[145] Elmalık, Hak Dini Kur'ân Dili, I, 273 {sa d eleştirilen eserden)
[146] Kur'ân-ı Kerim, A'raf, 7/11
[147] Kur'ân-ı Kerim, A'raf, 7/12-13
[148] Bkz. Elmalık, a.g.e., İ, 272-273 (sadeleştirilen eserden)
[149] Bkz. Elmalık, a.g.e., III, 2136
[150] Bkz, Fakruddin Râzî, Mefâtibu'i-Ğayb, XIV, 36
[151] Kur'ân-ı Kerim, A'raf, 7/ 20-24 )
[152] Kur'ân-ı Kerim, Tâ'Hâ, 20/115
[153] Ali Özek ve Arkadaşları, Kur'ân-ı Kerim ve Türkçe Açıklamak Meali, Tâ-Hâ, 115. âyetin izakı
[154] Râzî, a.g.e., XXII, 107
[155] Elmalüı, a.g.e., 1,266 ( sadeleştirmen eserden )
[156] Kerim Buladı, Kur’an’da Nankörlük Kavramı, Pınar Yayınları: 327-333.
[157] Fuad Abdu'I-Bakî, el-Mu'cemü'1-Müfebres li Eifâzi'l-Kur'âni'l-Kerim, s. 680-682
[158] Bkz. Akmet Cevdet Paşa, Kisas-ı Enbiyâ ve Târih-i-Hulefâ, İst. 1976,1, 29
[159] Bkz. Elmalık, 3.g.e., I, 293; Ahmet Cevdet Paşa, a.g.e., I, 29
[160] CevdetPaşa,a.g.e.,I,29
[161] Kur aıı-ı Kerim, Kasas, 28/27
[162] Kur'ân-ı Kerim, Kasas, 28/8-9
[163] Kerim Buladı, Kur’an’da Nankörlük Kavramı, Pınar Yayınları: 333-335.
[164] Kur'ân-ı Kerim, Bakara, 2/49; A'raf, 7/141
[165] Kur'ân-i Kerim, Kasas, 28/5-6
[166] Kur'ân-ı Kerim, Mâide, 5/20
[167] Râzi, a.g.e., III, 49
[168] Ali Özek ve Arkadaşları, a.g.e., Bakara, 47. âyetin izahı.
[169] Özek, Ali ve Arkadaşları, a.g.e., A'raf, 129. âyetin izahı
[170] Hâzin, a.g.e., I, 122-123
[171] Bkz. Elmahlı, a.g.e., I, 365-366
[172] Kur'ân-i Kerim, A'raf, 7/160
[173] Geniş Bilgi içn bkz. Râzi, Mefâtihu'1-Ğayb, III, 32
[174] Kerim Buladı, Kur’an’da Nankörlük Kavramı, Pınar Yayınları: 335-340.
[175] Kur'ân-ı Kerim, A'raf, 7/141
[176] Kur'ân-ı Kerim, Tâ-Hâ, 20/80-81
[177] Kur'ân-ı Kerim, A'raf, 7/ 144
[178] Kur'ân-ı Kerim, Tâ-Hâ, 20/85
[179] Bkz. Beydâvi, Envâru't-Tenzil, IV, 212; Nesefî, Medârikü't-Tenzîl, IV, 212; Hazin, Lübâbu't-Te'vîl, IV, 212
[180] Kur'ân-ı Kerim, Tâ-Hâ, 20/89, 90, 91
[181] Bkz. Elmalıh, a.g.e., I, 352 (orijinalinden)
[182] Kur'ân-ı Kerim, A'raf, 7/150
[183] Beydâvî, a.g.e., IV, 212; Nesefi, a.g.e., IV, 212; Hâzin, a.g.e., IV, 212
[184] îbn Kesir, Tefsir, V, 303
[185] Özek, Ali ve Arkadaşları, a.g.e., A'raf, 155. âyetin izahı
[186] Kur'ân-ı Kerim, Â'raf, 7/155
[187] Özek, Ali ve Arkadaşları, a.g.e., A'raf, 155. âyetin izahı
[188] Elmahh, a.g.e., I, 358-359 (orijinalinden)
[189] Elmahlı, a.g.e., I, 363
[190] Kerim Buladı, Kur’an’da Nankörlük Kavramı, Pınar Yayınları: 340-344.
[191] Bkz. Râzi, a.g.e., XIV, 126; Hâzin, a.g.e., II, 580; îbn Kesir, Büyük İslam Tarihi, t re. Mehmet Keskin, İst. 1994,1, 166
[192] Bkz. Hâzin, a.g.e., II, 580; Ahmed Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiya, I, 19; Ahmet Lütfi Kazancı, Peygamberler Tarihi, İst. 1997, 1,129
[193] Hâzin, a.g.e., II, 580
[194] Kur'ân-] Kerim, A'raf, 7/ 65; Hûd, 11/55
[195] Râzi, a.g.e., XIV, 126
[196] Kerim Buladı, Kur’an’da Nankörlük Kavramı, Pınar Yayınları: 344-345.
[197] Kur'ân-ı Kerim, A'raf, 7/ 66-68
[198] Kur'ân-ı Kerim, A'raf, 7/ 69
[199] Râzi, a.g.e., XIV, 128
[200] Kur'ân-i Kerim, Şuarâ, 26/131-134
[201] îsfehani, a.g.e., s. 208
[202] Ebu Bekr er-Râzî, a.g.e., s. 226; Seyyid Kutub, Fi Zılâli'l- Kur'ân, V, 2609
[203] Bkz. Beydâvî, a.g.e., IV, 484; Nesefî, a.g.e., IV, 484; Hâzin, a.g.e., IV, 428
[204] Seyyid Kutub, a.g.e., V, 2609
[205] Bkz. Muhammed Muvaffık Selime, Kasasu'l-Kur'ân, Beyrut, 1985, s. 3
[206] Kerim Buladı, Kur’an’da Nankörlük Kavramı, Pınar Yayınları: 345-348.
[207] Bkz. Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur'ân Tefsiri, İst. 1987, XI, 4400
[208] Kur'ân-ı Kerim, Şuarâ, 26/130
[209] Âyetle İlgili detay için bkz. Yıldırım, Celai, a.g.e., IX, 4401
[210] Bkz. Töberi, a.g.e., c XI, ez. XVI, 15-16; İbn Kesir, a.g.e., VII, 268
[211] Elmalıh, a.g.e., V, 3635
[212] Kerim Buladı, Kur’an’da Nankörlük Kavramı, Pınar Yayınları:348-351.
[213] Elmahiı, a.g.e., IV, 2796
[214] Fuad Abdu'1-Bakî, a.g.e., s.160
[215] Kur'ân-ı Kerim, A'raf, 7//2; Hûd, 11/61; Nemi, 27/45
[216] Bkz. Mevdûciî, Terhimü'I-Kur'ân, II, 55
[217] tbn Kesir, a.g.e.. III, 434; Elmali'li, a.g.e., IV, 2796; Mevdûdî, a.g.e., II, 55
[218] Mevdııdî, a.g.e., II, 55
[219] tbn Kesir, a.g.e., III, 435; Mevdûdî. a.g.e., II, 55-56
[220] Bkz. Yıldırım, Celal, a.g.e., IX, 4405
[221] Beydâvî, a.g.e., II, 586; Hâzin, a.g.e., II, 586
[222] Bkz. Ahmet Lütfı Kazancı, a.g.e., 1,150
[223] Özek, Ali ve Arkadaşları, a.g.e., A'raf, 74. âyetin İzahı
[224] Kerim Buladı, Kur’an’da Nankörlük Kavramı, Pınar Yayınları: 352-353.
[225] Bkz. Râzi, a.g.e., XIV, 133
[226] Bkz. Seyyid Kutup, a.g.e., III, 1313
[227] Bkz. Elmalıh, a.g.e., V, 3071-3072
[228] Kur'ân-ı Kerim, Şuarâ, 26/ 141-149
[229] Mevdûdî, a.g.e., IV, 53
[230] Mevdûdî, a.g.e., IV, 54
[231] Kur'ân-ı Kerim, Şuarâ, 26/155
[232] A'raf, 7/73
[233] Kerim Buladı, Kur’an’da Nankörlük Kavramı, Pınar Yayınları: 353-356.
[234] Kur'ân-ı Kerim, Şuarâ, 26/153-156
[235] Kur'ân-ı Kerim, Hûd, 11/62-64
[236] Mevdûdi, a.g.e., II, 406
[237] Bkz. Mevdûdî, a.g.e., IV, 122-123
[238] Elmahlı, a.g.e., VI, 4540
[239] Bkz. Özek, Ali ve Arkadaşları, a.g.e., Hûd, 64. âyetin izahı
[240] Bkz. Mevdûdî, a.g.e., II, 56
[241] Bkz. Râzi, a.g.e., XXIX, 47-48; Elmalıh, a.g.e., VII, 4644
[242] Bkz. Elmalılı, a.g.e., VII, 4647-4648
[243] Kur'ân-ı Kerim, Şems, 91/11-14
[244] Kerim Buladı, Kur’an’da Nankörlük Kavramı, Pınar Yayınları: 356-360.
[245] Bkz. îbn Kesir, a.g.e., VI, 493; Şevkânî, a.g.e., IV, 398; Elmalıh, a.g.e., VI, 3956, Özek, Ali ve Arkadaşları, a.g.e., Sebc', 15. âyetin izahı.
[246] Bkz. Mevdûdi, a.g.e., IV, 105
[247] Bkz. Mevdûdi, a.g.e., IV, 521
[248] Seyyid Kutub, a.g.e., V, 290
[249] Kerim Buladı, Kur’an’da Nankörlük Kavramı, Pınar Yayınları: 360-361.
[250] Bkz. Beydâvi, a.g.e., IV, 514; Nesefi, a.g.e., IV, 524; Hâzin, a.g.e., IV, 515; Elmalıh, a.g.e., VI, 137
[251] Beydâvî, a.g.e., IV, 515: Nesefi, a.g.e., IV, 515; Hâzin, a.g.e., IV, 515
[252] Geniş bilgi için bkz. Kur'ân-ı Kerim, Nemi, 27/ 23-44
[253] Mevdûdî, a.g.e., IV, 521
[254] Kur'ân-ı Kerim, Sebe', 34/15
[255] Bkz. Seyyid Kutub, a.g.e., V, 2900-2901
[256] Zemahşerî, Keşşaf, IIÎ, 575
[257] Bkz. Elmalıh, a.g.e., VI, 359
[258] Kur'ân-ı Kerim, Sebe', 34/18
[259] Elmahlı, a.g.e., VI, 3958
[260] Bkz. Elmahlı, a.g.e., VI, 3958
[261] Bkz. Şevkânî, a.g.e., IV, 401-402
[262] Seyyid Kutub, a.g.e., V, 2901
[263] îbn Kesir, El-Bidâye ve'n-Nihâye, çev. Mehmet Keskin, ist., 1994, II, 264-265
[264] İbn Kesir, Tefsir, VI, 494,496; EI-Bidâye, II, 265
[265] Bkz. Mevdûdî, a.g.e., IV, 523
[266] Bkz. Mevdûdî, a.g.e., IV, 524
[267] Kerim Buladı, Kur’an’da Nankörlük Kavramı, Pınar Yayınları: 361-366.
[268] Bkz. Taberî, a.g.e., c. X, ez. XXII, 54; Şevkânî, a.g.e., TV, 400; Elmah'h, a.g:e., VI, 3950
[269] Bkz. Elmahh, a.g.e., VI, 3958; Şevkânİ, a.g.e., IV, 401; Seyyid Kutub, a.g.e., V, 2901
[270] Bkz. Elmahh, a.g.e., VI, 3958-3959
[271] Kerim Buladı, Kur’an’da Nankörlük Kavramı, Pınar Yayınları: 366-368.
[272] Bkz. Beydâvî, a.g.e.. I, 485; Hâzin, a.g.e., I, 485; Nesefî, a.g.e., I, 485; îbn Kesir, Tefsir, II, 26; Büyük İsiam Tarihi, çev. Mehmet Keskin, I, 94; Cevdet Paşa Kisas-ı Enbiyâ, I, 42; Elmahh, a.g.e., II, 1094
[273] Kur'ân-ı Kerim, Âl-i İmran, 3/35
[274] Kur'ân-ı Kerim, Ât-i İmran, 3/36-37
[275] Ahmed Cevdet Paşa, a.g.e., 1,42-43
[276] Bkz. Ahmet Cevdet Paşa, a.g.e., I, 43
[277] Ahmet Cevdet Paşa, a.g.e., I, 43-44
[278] Bkz. Ahmet Cevdet Paşa, a.g.e., I, 44
[279] Kerim Buladı, Kur’an’da Nankörlük Kavramı, Pınar Yayınları: 368-371.
[280] Kur'ân-ı Kerim, Âl-i İmran, 3/49-50
[281] Kur'ân-ı Kerim, En'am, 6/146
[282] Bkz. Elmahh, a.g.e., III, 540-541
[283] Zemahşeri, Keşşaf, I, 365; Beydâvî, a.g.e., 1,501; Nesefi, a.g.e.. I, 501; Hazin, a.g.e., 1,501
[284] Beydâvî, a.g.e., I, 501
[285] Kur'ân-ı Kerim, Mâide, 5/110
[286] Kur'ân-ı Kerim, Mâide, 5/ ! 12-115
[287] Bkz. Ibn Kesir, Tefsir, III, 219-220
[288] Bkz. İbn Kesir, a.g.e., III, 223-225
[289] Bkz. Ibn Kesir, a.g.e., ili, 225
[290] Bkz. Taberİ, a.g.e., e. V, ez. VII, 87-88
[291] Bkz. Râzİ, a.g.e., XII, 110; İbn Kesir, a.g.e., III, 225-226; Seyyid Kutup, a.g.e., 11,999
[292] Seyyid Kutub, a.g.e., II, 999
[293] Bkz. Râzİ, a.g.e., XII, 110-111; Ibn Kesir, a.g.e., III, 223-224; Eimahlı, a.g.e., III, 1847-1848
[294] Kerim Buladı, Kur’an’da Nankörlük Kavramı, Pınar Yayınları: 371-375.
[295] Bkz. Taberî, a.g.e., c. V, ez. VII, 87; İbn Kesir, a.g.e., III, 229
[296] Bkz. Taberî, a.g.e., c. V, ez. VII, 86-87; îbn Kesir, III, 222
[297] bkz. Seyyid Kutup, a.g.e., II, 998
[298] Bkz. Kur'ân-ı Kerim, Nisa, 4/157
[299] Kerim Buladı, Kur’an’da Nankörlük Kavramı, Pınar Yayınları: 375-377.
[300] Özek, Ali ve Arkadaşları, a.g.e., Kebf Sûresi, 32. âyetin izahı
[301] Bkz. Râzî, a.g.e., XXI, 106-107
[302] Bkz. Seyyid Kutub, a.g.e., IV, 2270
[303] Bkz. Ibn Kesir, a.g.e., V, 153
[304] Bkz. Seyyid Kutup, a.g.e., IV, 2270-2271
[305] Bkz. Mevdûdİ, a.g.e., III, İ73
[306] Kur'ân-ı Kerim, Kalem, 68/17-25
[307] Bkz. Taberî, a.g.e., e. XII, ez. XXIX, 19-20; Râzî, a.g.e., XXX, 77; Beydâvî, a.g.e., VI, 329; Nesefi, a.g.e., VI, 329; Hazin, a.g.e., VI, 329; Nisâbûrî, Ğarâibü'l-Kur'ân ve Reğaibü'1-Für-kân, c. XII, ez. XXIX, 19, İbn Kesir, a.g.e., VIII, 223; Alûsî, a.g.e., XXIX, 29; Elmalıh, a.g.e., V, 5278-5279
[308] Taberî, a.g.e., e. XII, ez. XXIX, 19; Râzİ, a.g.e., XXX, 77; Ibn Kesir, a.g.e., VIII, 223
[309] Bkz. Elmatıh, a.g.e., VIII, 5278
[310] Bkz. Elmalıh, a.g.e., VIII, 5279-5280
[311] Bkz. Elmahh, a.g.e., VIII, 5280-5281
[312] Kerim Buladı, Kur’an’da Nankörlük Kavramı, Pınar Yayınları: 377-385.
[313] İsfchani, El-Müfredât fi Ğaıibİ'I-Kur'ân, s. 93; Ebu Bekr er-Râzi, Muhtaru's-Sihah, s. 86
[314] Fuad Abdu'1-Bâki, El-Mu'cemü'1-Müfehres lı Elfâzi'l-Kur'âni'l-Kerim, s. 168-170
[315] Fuad Abdu'i-Bâkî, a.g.e., s. 169-170
[316] Kur'ân-ı Kerim, Âl-i Imran, 3/ 136; Tâ Ha, 20/76; Sebe', 34/37; İnsan, 76/9; Nebe', 78/36 vs.
[317] Kur an-ı Kerim, Kehf, 18/88; Secde, 32/17; Rahman, 55/60; İnsan, 76/9 vs.
[318] Kur'ân-ı Kerim, Bakara, 2/85,191; ÂJ-İ îraran, 3/78; Mâide, 5/29; Tevbe, 9/95; Yûnus, 10/27; srâ, 17/63; Yûsuf, 12/75 vs.
[319] Kemal Demiray-Ruşen Alaylıoğlu, Ansiklopedik Türkçe Sözlük, s. 114
[320] Kur'ân-ı Kerim, Âl-i İmran, 3/117; Nisa, 4/176; En'am, 6/6; Enfal, 8/42; Yûnus, 10/13; Hicr, 5/4; fsrâ, 17/17; Mü'min, 40/34; Hakka, 69/29 vs.
[321] Kur'ân-ı Kerim, Sebe', 34/7, 19
[322] Bkz. A'raf, 7/137; İsrâ, 17/16; Furkân, 25/36; Şuarâ, 26/172
[323] Kur'ân-ı Kerîm, NahI, 16/45; İsrâ, 17/68; Kasas, 28/ 81,82; Ankebût, 29/40; Sebe', 34/9; Mülk, 67/16
[324] Bkz. Abdullah Telîdi, Esbâbu HelâkTl-Ümem, s. 32-33
[325] Bkz. Elmalıiı, a.g.e., IV, 78 (s ad el eştiril en eserden)
[326] Bkz. Kur'ân-ı Kerim, ÂI-İ İmran, 3/23, 181; Mâîde, 5/18, 24,64; Tevbe, 9/30 vb.
[327] Bkz. Kur'ân-ı Kerim, Nİsâ, 4/155
[328] Bkz. Kur'ân-ı Kerim, Bakara, 2/47-61, 83, 93; Âl-i İmran, 3/23; Mâide, 5/19-20; Tâ Hâ, 20/86-97
[329] Kur'ân-ı Kerim, Bakara, 2/61; A'raf, 7/166; Mâide, 5/ 14, 26, 60, 64; ibrahim, 14/6-8
[330] Kur'ân-ı Kerim, Mâide, 5/21
[331] Bkz. Elmalıiı, a.g.e., III, 217-218
[332] Kur'ân-ı Kerim, A'raf, 7/66, 67, 68, 70
[333] Kur'ân-ı Kerim, Fussılet, 41/16; Kamer, 54/ 18-20; Hakka, 68/6-7
[334] Bkz. Özek , Ali ve Arkadaşları, Ahkâf Sûresi, 25. âyetin izahı
[335] Kur'ân-ı Kerîm, Fussılet, 41/17
[336] Bir mil, yaklaşık olarak 1848 m. İngiliz mili, 1.609, Amerikan mili ise, 1833 m. dir. Bu konuda bkz. Vehbe Zuhayli, Fıkıh Ansiklopedisi, trc. Kurul, Almanya, 1994,1, 57; Demiray, Kemal, a.g.e., s. 451
[337] Kur'ân-ı Kerim, Kasas, 28/76-79
[338] Bkz. Mevdûdî, a.g.e., IV, 212
[339] Kur'ân-ı Kerim, Kchf, 18/42
[340] Bkz. Seyyid Kutup, a.g.e., IV, 2271
[341] Bkz. Elmalıiı, a.g.e., VIII, 273-274
[342] Kur'ân-ı Kerim, Kalem, 68/ 24
[343] Bkz. Hmalılı, a.g.e., VIII, 5282-5283
[344] Bkz. Kur'ân-i Kerim, Sebe', 34/16
[345] Bkz. Mevdûdî, a.g.e., IV, 517
[346] Bkz. Mevdûdî, a.g.e., VI, 361; Ejder Okumuş, Kur'ân'da Toplumsal Çöküş, ist. 1995, s. 96
[347] Kerim Buladı, Kur’an’da Nankörlük Kavramı, Pınar Yayınları: 391-401.
[348] Bkz. Okumuş, Ejder, a.g.e., s. 67-68
[349] Ekz. Bakara, 2/105, 109; Âl-i Imran, 3/64,65, 69, 75; Nisa, 4/ 159, 171 vb.
[350] Bkz. Tevbe, 9/101, 102; Yûsuf, 12/109; Hicr, 15/67; Tâ Hâ, 20/132; Ankebût, 29/31
[351] Bkz. Nisâ, 4/58; Feth, 48/26 vb.
[352] Bkz. Âl-i îmran, 3/121; Hûd, 11/40, 45, 46, 81; Yûsuf, 12/25; Hicr, 15/ 65; Mü'minûn, 23/27; Şuarâ, 26/169-170; Nemi, 27/49, 57; Ankebût, 29/32; Zümer, 39/15; Feth, 48/ 11-î2;Tahrîm,66/6vb.
[353] Bkz. Bakara, 2/230, 232, 235; Nisa, 4/20, 22, 25, 127; îsrâ, 17/32; Nûr, 24/2, 3, 32; Furkan, 25/68; Mümtehme, 60/12 vb.
[354] Bkz. Okumuş, Ejder, a.g.e., s. 68
[355] îsfehani, a.g.e., s. 417; Ebû Bekr er-Râzî, a.g.e., s. 478-479; Elmalı'lı, a.g.e., VII, 205; Okumuş, Ejder, a.g.e., s. 69
[356] Kur'ân-ı Kerim, Hûd, 11/27-30, 36, 38, 61, 63
[357] Kur'ân-i Kerim, A'raf, 7/109; Duhan, 44/37; Kaf, 50/14
[358] Bkz. Bakara, 2/24, 161, 164, 243; Âl-i İmrân,-3/110; Mâİde, 5/32; Ra'd, 13/31; Hucurat, 49/13
[359] Bkz. Bakara, 2/102, 259; Nisa, 4/37; Âl-i İmrân, 3/187; Mâide, 5/116; Hûd, 11/85; İbrahim, 14/1
[360] Bkz. Bakara, 2/13; Âl-i imrân, 3/4,173; En'am, 6/144; Yûnus, 10/2; Kasas, 28/23; Lokman, 31/21
[361] Bkz. A'raf, 7/158; Yûnus, 10/2, 54, 104, 108; İbrahim, 14/44; Nahî, 16/38; Lokman, 31/33 vb.
[362] Bkz. Okumuş, Ejder, a.g.e., s. 69-70
[363] Isfehanî, a.g.e., s, 23; Ebû Bekr er-Râzî, a.g.e., s. 19-20; Bakara, 2/128,143; En'am, 6/38; Âl-i İmran, 3/104, 110; Hûd, 11/18; Yûsuf, 12/45; Nahl, 16/120; Kasas, 28/23; Zuhruf, 43/22-23
[364] Fuad Abdu'1-Baki, a.g.e., s. 80
[365] Bkz. Hûd, 11/8; Yûsuf, 12/45; Nahl, 16/120; Zuhruf, 43/22-23
[366] Bkz. Bakara, 2/58,259; Nisa, 4/75; En'am, 6/123; A'raf, 7/4,94,161,163; Yûnus, 12/82; Hicr, 15/14; İsrâ, 17/16, 58; Kehf, 18/77; Enbiya, 21/6, 11, 74, 95; Furkan, 25/40, 51; Şuarâ, 26/ 208; Kasas, 28/58 vb.
[367] Bkz. Bakara, 2/ 29, 81,119,217, 257, 275; Ai-i İmran, 3/ 116; Nisa, 4/ 47; Mâide, 5/ 10,29, 86 vb.
[368] Bkz. Hûd, 11/17; RaM, 13/36; Meryem, 19/37; Ahzâb, 33/20,22; Sâd, 38/11; Zuhruf, 43/65
[369] Bkz. FahruddinRâzi, a.g.e., XVTH, 61; Mazharuddin Sıddıki, Kur'ân'da Tarih Kavramı, trc. Süleyman Kalkan, İst. 1990, s. 32
[370] Sıddıki, a.g.e., s. 36
[371] Bkz. Sıddıkî, a.g.e., s. 43-44; Okumuş, Ejder, a.g.e., s. 194
[372] Bkz. Okumuş, Ejder, a.g.e., s. 195-196
[373] Bkz. Okumuş, Ejder, a.g.e., s. 185
[374] Bkz. Okumuş, Ejder, a.g.e., s. 186
[375] Okumuş, Ejder, a.g.e., s. 186
[376] Kur'ân-ı Kerîm, îsrâ, 17/16
[377] Kur'ân-ı Kerim, Şûra, 42/27
[378] Sıddıkî, a.g.e., s. 42
[379] Kur'ân-ı Kerim, A'raf, 7/96
[380] Sıddıkî, a.g.e., s. 42; Okumuş, Ejder, a.g.e., s. 186-187
[381] Bkz. Okumuş, Ejder, a.g.e., s. 187
[382] Bkz. İsrâ, 17/16; Mü'minûn, 23/33; Kasas, 28/76-82; Sebe', 34/34 vb.
[383] Kur'ân-ı Kerim, Kasas, 28/58; bkz. Enbiyâ, 21/11-14
[384] Kur'ân-ı Kerim, A'raf, 7/74-79; Hûd, 11/84-85; Şuarâ, 26/128-129;
[385] Bkz. Enbiyâ, 21/11-J3; Mü'minûn, 23/33-37; Kasas, 28/58; İsrâ, 17/16; Zuhruf 43/23-25 vb.
[386] Kerim Buladı, Kur’an’da Nankörlük Kavramı, Pınar Yayınları: 401-409.
[387] Bkz. Hûd, 11/116; îsrâ, 17/16; Enbiyâ, 21/11-14; Mü'minûn, 23/33, 37, 64-67; Kasas, 28/76-83; Ankebût, 29/39-40; Sebe', 34/34-39; Mü'minûn, 23/24; Zuhruf, 43/23-25; Vakıa, 56/41-46 vb.
[388] Râzî, a.g.e., XX, 103; Şevkânî, a.g.e., III, 247; Özek, Aİİ ve Arkadaşları, a.g.e., Nahl, 112. âyetin izahı
[389] Bkz. İbn Kesir, a.g.e., IV, 527
[390] Kur'ân-ı Kerîm, İbrahim, 14/27
[391] Bkz. Razî, a.g.e., XIX, 97
[392] Râzî, a.g.e., XX, 103; İbn Kesir, a.g.e., IV, 527; Abdullah Telîdİ, a.g.e., s. 22-23
[393] Taberi, a.g.e., c. VII, ez. XIV, 126
[394] Bkz. Şevkâni, a.g.e., III, 247
[395] Bkz. Nisâbûrî, a.g.e., c. VII, ez. XIV, 126; Şevkâni, a.g.e., III, 127
[396] Bkz. Mevdûdî, a.g.e., IV, 517
[397] Kur'ân-ı Kerim, Sebe', 34/16
[398] Bkz. Mevdûdî, a.g.e., IV, 517
[399] Erozyon: Toprakların yağmur, eriyen kar suları, rüzgar, buzul ve akarsularla bir yerden başka bîr yere taşınmasıdır. Toprağın üst katmanında , bitkilerin yetişmesi için gerekli olan zengin tarım toprağı bulunur. Bu toprak erozyonla götürülürse geride verimsiz, çakıllı, taşlı kumlar kalır. Bkz. Ünite Dergisi, Ankara, 1997, 2. sayı, s. 9-10; Dictionnaire La-rousse, İst. 1993, III, 786
[400] Cangıl: Hindistan'da muson rüzgarlarının estiği bölgede yetişen sık ve yüksek orman.
[401] Mevdûdi, a.g.e., IV, 517
[402] İsfehani, a.g.e., s. 159
[403] Bkz. Elmahh, a.g.e., VI, 360 (sadeleştirilen eserden)
[404] Ebû bekr er-Râzî, a.g.e., s. 3
[405] Bkz. Elmah'h, a.g.e., VI, 360
[406] Nesefı, a.g.e., IV, 527; Şevkâni, a.g.e., IV, 177
[407] Firûzâbâdî, Tenvîru'l-Mikbâs mİn Tefsir'i-İbn Abbas, Beyrut, ts. IV, 528 ( Kitab Mecmua mine't-Tefâsîr içinde)
[408] Hazin, a.g.e., IV, 528
[409] Bkz. Elmahh, a.g.e., IV, 118
[410] Geniş bilgi için bkz. Elmahh, a.g.e., IV, 119-120
[411] Geniş bilgi için bkz. Taberi, a.g.e., e. VI, ez. IX, 23-29; Râzî, a.g.e., XIV, 177-178; îbn Kesir, a.g.e., III, 461-462; Elmahh, a.g.e., IV, 122-123
[412] Elmahh, a.g.e., IV, 117
[413] Bkz. Elmaİıh, a.g.e., IV, 118
[414] Kerim Buladı, Kur’an’da Nankörlük Kavramı, Pınar Yayınları: 410-416.
[415] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, IV, 57, 207
[416] Ebû Dâvud, es-Sünen, Edeb, 101; Nesâi, es-Sünen, Sehv, 90, İstiâze, 16, 29; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, V, 39, 42, 44
[417] Nesâi, es-Sünen, İstiâze, 14, 16; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, V, 305,325,354
[418] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, II, 540
[419] Aclûni, Keşfu'1-Hafâ, II, 87
[420] Bkz. Aclûnî, a.g.e., II, 87
[421] Bkz. Elmahii, a.g.e., III, 424
[422] Bkz. Elmahh, a.g.e., III, 424
[423] Taberİ, a.g.e., c. I, ez. I, 250; Râzî, a.g.e., III, 95; Kurîubi, Ahkâmu'l-Kurân, e. I, ez. I. 402
[424] Bkz. Elmalılı, a.g.e., I, 309 (sadeleştirilmiş eserden)
[425] Bkz. Seyyİd Kutııb, a.g.e., I, 74-75
[426] Kerim Buladı, Kur’an’da Nankörlük Kavramı, Pınar Yayınları:417-421.
[427] İzutsu, Kur'an'da Dini ve Ahlakî Kavramlar, s. 233-234
[428] İsfehanî, a.g.e, s. 230
[429] Kur'ân-ı Kerim, Mü'min, 40/43
[430] Kur'an-ı Kerim, Mü'min, 40/28
[431] Kur'ân-ı Kerim, Âl-i İmran, 3/147; Mü'min, 40/28,43
[432] Kur'ân-ı Kerim, A'raf, 7/80-81
[433] Bkz. Şuarâ, 26/151-152
[434] Okumuş, Ejder, a.g.e., 158
[435] Kur'ân-i Kerim, Yunus, 10/12; Tâ -Hâ, 20/126-127; Mü'min, 40/28, 42, 43; aynca.bkz. lzutsu, a.g.e., s. 235-236;
Okumuş, Ejder, a.g.e., s. 158
[436] Kur'ân-ı Kerim, Isrâ, 17/26-27
[437] Ekz. Seyyid Kutup, a.g.e., IV, 2222
[438] Mekke'de Kabe'ye nazır buiunan bir dağın ismi
[439] Râzi, a.g.e., XX, 155
[440] Bkz. Râzî, a.g.e., XX, 155
[441] Râzî, a.g.e., XX, 155
[442] Bkz. Mevdûdî, a.g.e., III, 104-105
[443] Bkz. Mevdûdî, a.g.e,, III, 105
[444] Bkz. Seyyid Kutub, a.g.e., IV, 2223
[445] Bkz. Okumuş, Ejder, a.g.e., s. 189
[446] Okumuş, Ejder, a.g.e., s. 189-190
[447] Bkz. Sıddıkî, Kur'an'da Tarih Kavramı, s. 36-37
[448] Bkz. Okumuş, Ejder, a.g.e., s. 191
[449] Kerim Buladı, Kur’an’da Nankörlük Kavramı, Pınar Yayınları: 421-427.
[450] Bkz. Okumuş, Ejder, a.g.e., s. 45
[451] Bkz. Mevdûdî, a.g.e., I, 355
[452] Geniş bilgi için bkz. Elmah'Iı, a.g.e., II, 554-555
[453] Kerim Buladı, Kur’an’da Nankörlük Kavramı, Pınar Yayınları: 427-434.
[454] Bkz. Helmut Friscb, Enflasyon Teorileri çev., Erîan Oktay, Aslan Yiğidim, Ankara, 1989, s. 1 -2; Halit Çöloğlu, Enflasyon ve Getirdikleri, Ankara, 1997, s. 7; Mehmet Erkan, Enflas-yonist Ortamda işletmelerin Ticarî Kredi Yöntemi, Eskişehir, 1990, s. 7-8
[455] Mehmet Erkan, a. g. e , s. 8
[456] Frisch, Helmut, a.g.e., s. 1
[457] Bkz. Çöloğlu, Halit, a.g.e., s. 3
[458] Bkz. Erkan, Mehmet, a.g.e., s. 9
[459] Bkz. Çöloğlu, Halit, a.g.e., s. 11; Ahmet S. Kalın, Enflasyona Analitik Bir Yaklaşım, İst. 1989, s.146-147
[460] Bkz. Çiiloğlu, Halit, a.g.e., s. 11-13; Ahmet S. Kalın, a.g.e., s. 140
[461] Bkz. Çöloğlu, Halit, a.g.e., s. 13-14
[462] Bkz. Kalın, Ahmet, a.g.e., s. 159-161
[463] Bkz. Irvings Friedman, Enflasyon (Dünyayı Sarsan Bunalım), çev. Haluk Gürsel, İst. 1981, s. 14-15
[464] Geniş bilgi için bkz. Friedman, Irvings, a.g.e., s. 59-66
[465] Bkz. Frisch, Heimut, a.g.e., s. 161-162
[466] Bkz. Çöloğlu, Halit, Enflasyon ve Getirdikleri, s. 51-54
[467] Kerim Buladı, Kur’an’da Nankörlük Kavramı, Pınar Yayınları: 434-441.
[468] Kur'ân-ı Kerim, Nisa, 4/147
[469] Kur'ân-ı Kerim, Ra'd, 13/11
[470] Elmalılı, a.g.e., V, 130 (sadeleştirildi eserden)
[471] Özek, Ali ve Arkadaşları, a.g.e., Ra'd, 11. ayetin izahı
[472] Hasan Basri Çantay, Kur'an-ı Hakim ve Meâl-i Kerim, îst. 1974,11,369
[473] Bkz. Elmalılı, a.g.e., IV, 243
[474] Bkz. Elmahlı, a.g.e., VI, 359-361
[475] Kur'ân-ı Kerim, Muhammed, 47/7
[476] Bkz. Elmalılı, a.g.e, VII, 134-135
[477] Bkz. Elmalılı, a.g.e., III, 268
[478] Bkz.. Elmalılı, a.g.e., III, 269-270
[479] Elmalılı, a.g.e., III, 271
[480] Mehmet Akif Ersoy, Safahat, Hatıralar, îst. 1977, s. 311
[481] Kerim Buladı, Kur’an’da Nankörlük Kavramı, Pınar Yayınları:441-448.
[482] Bkz. Hayati Hökelekli, Din Psikolojisi, Ankara, 1993, 103-106
[483] Bkz. Sadık Kılıç, Kur'an'da Günah Kavramı, s. 32-33
[484] Okumuş, Ejder, a.g.e., s. 14S
[485] İzutsu, Kur'an'da Dini ve Ahlâki Kavramlar, s. 148
[486] Bkz. Kur'ân-ı Kerim, ÂI-i İmran, 3/11; Mâide, 5/18, 49; Enfâl, 8/52, 54; Ankebûî, 29/39-40; Mü'min, 40/11, 21, 22; Muhammed, 47/10-11; Mülk, 67/11
[487] Bkz. Kur'ân-ı Kerim, Âl-i İmran, 3/11; Mâide, 5/18, 49; En'am, 6/16; A'raf, 7/100; Enfâl, 8/52, 54; Mü'min, 40/2! vb.
[488] Kılıç, Sadık, a.g.e., s. 126
[489] Bkz. Muhammed Reşit Rıza, Tefsîru'i-Menâr, VII, 308
[490] Bkz. Âl-i İmran, 3/11; Mâide, 5/49; En'am, 6/6; Kasas, 28/78; Ankebût, 29/40; Mü'min, 40/21-22, Mülk, 67/10-11 vb.
[491] Bkz.Tevbe, 10/102; Ahzâb, 33/70-71
[492] Bkz. Abdullah Teüdî, Esbâbu Helâki'1-Ümem, s. 32
[493] Kur'ân-ı Kerîm, Şûra, 42/30; ayrıca bkz. Nİsâ, 4/62; Nahl, 16/34; Kasas, 28/48; Rûm, 30/36; Zümer, 39/51 vb.
[494] Özek, Ali ve Arkadaşları, a.g.e., Şûra, 30. âyetin izahı
[495] Bkz. Enam,6/47; Isrâ, 17/16; Hakka,69/5-6
[496] Okumuş, Ejder, a.g.e., s. 98
[497] Bkz. Bakara, 2/50; AYaf, 7/136; Yûnus, 10/90; Tâ-Hâ, 20/78; Ankebût, 29/40
[498] Bkz. Kehf, 18/32-42; Kaiem, 68/17-32; Sebe', 34/15-19
[499] Bkz. Bakara, 2/61; A'raf, 7/130
[500] Bkz. Nahl, 16/112
[501] Okumuş, Ejder, a.g.e., s. 104
[502] Bkz. A'raf, 7/64; Hûd, 11/37; Şuara, 26/120; Mü'minûn, 23/27; Kamer, 54/12;
[503] Bkz.Kur'ân-1 Kerim, Fussılet, 41/16; Zâriyât, 51/41-42; Kamer, 54/ 19, 21; Hakka, 69/6^
[504] Elmah'lı, a.g.e., IV, 2793, VI, 4195, VII, 4643
[505] Bkz. Kur'ân-ı Kerim, Zâriyât, 51/41-42
[506] Kur'ân-ı Kerim, Hakka, 69/6
[507] Kur'ân-ı Kerim, Hûd, 11/58
[508] Kur'ân-ı Kerim, Hakka, 69/7
[509] Elmalıh, a.g.e., V, 85, VI, 49
[510] Kur'ân-ı Kerim, Hûd, 11/67; Hicr, 15/83; Yasin, 36/29; Kamer, 54/31
[511] Kur'ân-ı Kerim. Zâriyât, 51/43-44
[512] Kur'ân-ı Kerim, Fussılet, 41/17
[513] Kur'ân-ı Kerim. A'raf, 7/77-78
[514] Kur'ân-ı Kerim, Hakka, 69/5
[515] Kur'ân-ı Kerim, Hûd, 11/65
[516] Kur'ân-ı Kerim, Hûd, 11/94-95
[517] Zemahşeıi, a.g.e.,IV, 7; İbn Kesir, a.g.e., VI, 559; Râzî, a.g.e., XXVI, 45, Beydâvi, a.g.e., V, 198
[518] Kur an-i Kerim, A'raf, 7/80-81
[519] Geniş bilgi için bkz. Mevdûdi, a.g.e., II, 260-261
[520] Kur'ân-ı Kerim, Hûd, 11/82; Hicr, 15/74; Kamer, 54/34
[521] Kur'ân-ı Kerim, A'raf, 7/84; Şuarâ, 26/173; Nemi, 27/58
[522] Mevdûdi, a.g.e., II, 63
[523] Mevdûdi, a.g.e., II, 415
[524] Elmalı'lı, a.g.e., IV, 556
[525] Bkz. Bakara, 2/50; A'raf, 7/64, 136; Enfâl, 8/54; Yûnus, 10/90; Tâ Hâ, 20/78 vb.
[526] Okumuş, Ejder, a.g.e., s. 106
[527] Kur'ân-ı Kerim, En'am, 6/65
[528] Özek, Ali ve Arkadaşları, a.g.e., En'am, 65. âyetin izahı
[529] Kerim Buladı, Kur’an’da Nankörlük Kavramı, Pınar Yayınları: 448-453.
[530] Geniş bilgi için bkz. Mustafa Ergün; insan ve Eğitimi ( Mevlâna Üzerine Bir Deneme ), s. 245-248
[531] Kur'ân-ı Kerim, Isrâ, 17/20-21
[532] Özek, Ali ve Arkadaşları, a.g.e., Isrâ, 20 ve 21. âyetlerin izahı
[533] Bkz. Coşkun Can Aktan, Türkiye Günlüğü, Ankara, 1997, sayı, 46, s. 53
[534] Aktan, Coşkun Can, a.g.d., s. 53-54
[535] Kerim Buladı, Kur’an’da Nankörlük Kavramı, Pınar Yayınları: 453-460.
[536] Kerim Buladı, Kur’an’da Nankörlük Kavramı, Pınar Yayınları: 467-474.
İslami Okul Okulların En Önemlisi