Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

KUR’AN’DA PEYGAMBERLER VE KARŞI TAVIRLAR - 1. Sayfa

1. Sünen . 6 2. Sünnetii'l-evvelin . 7 3. Sünnetullah . C. Kıssa . 11 1. Kıssanın Kelime Anlamı 11 2. Kıssaların..."> KUR’AN’DA PEYGAMBERLER VE KARŞI TAVIRLAR

KUR’AN’DA PEYGAMBERLER VE KARŞI TAVIRLAR.. 3

ÖNSÖZ.. 3

GİRİŞ. 4

A. Rasul ve Nebi 4

B. İlahî Yasa. 6

1. Sünen. 6

2. Sünnetii'l-evvelin. 7

3. Sünnetullah. 8

C. Kıssa. 11

1. Kıssanın Kelime Anlamı 11

2. Kıssaların Veriliş Nedenleri 11

a. Peygamberi ve inananları Teselli Etme. 11

b. İlahİ Dinlerin Esasta Bir Olduğunu Gösterme. 12

c. Peygamberlere Karşı Tavırların Ortak Olduğunu Gösterme. 12

BİRİNCİ BÖLÜM... 13

PEYGAMBERLERE KARŞI TAVIRLAR.. 13

A. Atacı Tavır 13

1. Hz. Nuh Döneminde Atacı Tavır 14

2. Hz. Hud Döneminde Atacı Tavır 14

3. Hz. Salih Döneminde Atacı Tavır 15

4. Hz. İbrahim Döneminde Atacı Tavır 15

5. Hz. Yakub ve Hz. Yusuf Döneminde Atacı Tavır 16

6. Hz. Musa ve Hz. Harun Döneminde Atacı Tavır 17

7. Hz. İlyas ve Hz, İsa Döneminde Atacı Tavır 18

8. Hz. Muhamtned Döneminde Atacı Tavır 19

a. Şirk ve Atacı Tavır 19

b. Kadercilik ve Atacı Tavır 20

c. Gelenekçilik ve Atacı Tavır 21

d. Ahireti inkâr ve Atacı Tavır 23

e. Sapkınlık ye Atacı Tavır 24

f. İleri Gelenler ve Atacılık. 25

9. İnkarcıların Vahye Tâbi Olmama Nedenleri 25

a. Çıkarcılık. 25

b. Akletmemek. 26

B. "Mecnun Peygamber" İtirazı 28

1. Hz. Nuh ve Hud'a Mecnun Denilmesi 29

2. Hz. Musa'ya Mecnun Denilmesi 29

3. Hz. Muhammed'e Mecnun Denilmesi 30

C. "Büyücü ve Büyülenmiş Peygamber" İtirazı 35

1. Hz. Salih'e ve Hz. Şuayb'a Büyülenmiş Denilmesi 36

2. Hz. Musa'ya ve Hz, Harun'a Büyücü Denilmesi 36

3. Hz. Süleyman'a veHz. İsa'ya Büyücü Denilmesi 44

4. Hz. Peygamber'e Büyücü ve Kur'an'a Büyü Denilmesi 45

D. Alaycı Tavır 49

1. Hz. Hud ve Hz. Musa Döneminde Alaycı Tavır 49

2. Hz. Muhatnmed Döneminde Alaycı Tavır 50

a. Münafıkların Alay Etmesi 50

b. İnkarcıların Alay Etmesi 52

E. "Beşer Peygamber" İtirazı 56

1. Hz. Nuh, Hz. Hud ve Salih'e Beşer İtirazı 57

2. Hz. Şuayb'a, Musa ve Harun'a Beşer İtirazı 59

3. Antakyahlartn Beşer İtirazı 59

4. Hz. Muhammed'e Beşer İtirazı 60

F. Tuzakçı Tavır 61

1. Hz. Nuh, Hz. Hud ve Salih Döneminde Tuzakçı Tavır 63

2. Hz. İbrahim, Hz. Musa ve İsa Döneminde Tuzakçı Tavır 64

3. Hz. Muhammed Döneminde Tuzakçt Tavır 65

G. Aciz Kılma Niyetli Tavırlar 69

1. Hz. Hud ve Hz. Salih'i Aciz Kılma Niyetli Tavırlar 69

2. Hz. Musa'yı Aciz Kılma Niyetli Tavırlar 71

3. Hz. Muhammed'i Aciz Kılma Niyetli Tavırlar 72

a. Mucize Olarak Kur'an'ı Yeterli Görmeyen Tavır 73

b. Melek veya Allah'ı Görme Talebi 75

c. Mucize Talebine Cevap Verilmeyiş Nedenleri 80

İKİNCİ BÖLÜM... 86

PEYGAMBERLERE KARŞI TAVIRLARIN SONUÇLARI 86

Sonuç. 93

BİBLİYOGRAFYA.. 94


KUR’AN’DA PEYGAMBERLER VE KARŞI TAVIRLAR

ÖNSÖZ

 

Kur'an-ı Kerim, “Konular halinde tasnif edilerek” gönderilmiş bir kitap değildir. Bu nedenle onun ele aldığı konuları incelemek herhangi bir kitabı incelemekten farklıdır. Kur'an, tarihi verileri sunarken onların insanoğlu tarafından değerlendirilmesini ve yo­rumlanmasını ister. Tarihin, Kur'an-ı Kerim'de belirtilen kısımları­nı doğru anlama cehdi içine girmek Müslümanlar için acil ihtiyaç­lardandır. Çağımızda Müslümanca yaşamaya karşı kesif saldırılar ve Müslümanlar tarafından da vahyi değerleri ihmal nedeniyle zayıflayan îslâmî bilinci yeniden inşa etmek konusunda en sağlıklı açılım, tarihte toplumların peygamberlerine karşı tavırlarını ince­lemek ve gerekli tedbirleri almakla sağlanabilir.

Amacımız, inkarcıların her çağda sergiledikleri ortak tavırla­rı (nüanslarına dikkati çekerek incelemek) ve onlara karşı pey­gamberlerin takındıkları tavırları göstermektir. Bu sayede Müs­lümanları bekleyen tehlikeler ve bunlara karşı alınacak tedbirle­rin neler olabileceği daha net bir şekilde görülebilecektir. Çünkü vahye itirazın mantığı kısmî değişiklikler gösterse de aynı gerekçelere dayanır. Kur'an, kıssalar aracılığıyla peygamberlerin, kendi toplumları tarafından ne şekilde karşılandığını bildirmek­tedir. Bunu yaparken amacı, insanların geçmiş toplumların düş­tükleri hatalara düşmemelerini sağlamaktır.

Ne yazık ki, insanların çoğu tarihten yeterince ibret almamak­ta, atalarının peygamberlere ve onların getirdikleri vahye karşı gösterdikleri olumsuz tavrı sürdürmektedirler. İşte bu nedenle de dünyada ve ahirette azaba uğramaktadırlar.

Tarih boyunca peygamberler aracılığıyla insanlığa sunulan ilahi mesajlar dizisinin sonuncusu olan Kur'an-ı Kerim, insanlı­ğın her iki dünya saadetini temin için gerekli dini ve dünyevi hükümleri ve yeterli genel ölçüleri ihtiva eden bir kaynaktır. Kur'an-ı Kerim bu ölçüleri ortaya koyarken, mantıkçıların ve fi­lozofların yaptığı gibi, düşünce ve ilkeleri soyut ve formel bir düzen içinde sunmaz. Aksine pratik kalıplar içinde dilsel ve so­mut bir sunuş örneği sergiler. Her sureye her bölüme işleyece­ği konuları serpiştirir. Bütün bunları göz önünde bulundurdu­ğumuz zaman bir araştırmacının, araştırma korusunun sınırlarını tayin etmede ne büyük zorluklarla karşı karşıya olduğunu anla­rız.

Kur'an-ı Kerim'in ifade ettiği anlamları ve prensipleri anla­mak, özellikle bu Kitab'ı insanlığa anlatmakla mükellef olan mü­minler için önemli bir konudur. Kur'an-ı Kerim, muhtevasındaki mana ve prensipleri sunarken, insanlığın mümkün olduğunca ko­lay anlayabileceği bir ifade tarzı kullanmaktadır. Kur'an'daki bu üslubun en önemli örneği ve hacim itibarıyla da büyük çoğunlu­ğunu teşkil eden unsur olarak kıssaları görmekteyiz.

Tezimizde, Hz. Adem'den Hz. Muhammed'e kadar geçen dö­nemde anlatılan olaylar içinde inkarcıların gösterdikleri ortak ve olumsuz tavırlar ile bunların sonuçlarını ortaya koymayı amaçla­maktayız. Takdir edileceği gibi böyle bir konuyu ele almak, Kur'an-ı Kerim'in peygamber kavramının içini nasıl doldurduğunu ortaya koymayı gerektirmektedir. Bu amaçla giriş bölümünde nebi ve rasul kelimeleri ve aralarındaki ayrılmaz ilişkiyi ortaya koymaya çalıştık.

Peygamberlik kavramının ardından da sünnetullah kavramını ele aldık. “İlahî yasa” anlamına gelen sünnetullah toplumların vahye karşı aldıkları tavrı ve karşılaştıkları akıbeti kapsayan bir kavramdır. Bu açıdan tezimizin temelini teşkil etmektedir. Çünkü tezimizdeki temel varsayım, zaman ve mekan değişikliğinin peygamberlere karşı olumsuz tavır içine girenlerin bakış açılarının değişmesine bir etkide bulunmadığı şeklindedir. Bu anlamda Hz. Nuh'a itiraz edenler, ileri gelenlerden oluşan kimseler iken, zaman ya da mekan değişti diye Hz. Muhammed döneminde onların ye­rini fakir kimseler almamıştır. Hz. Salih'ten istenilen mucizenin so­nucundan ibret alınıp Hz. Musa döneminde bu istekten vazgeçilmemiştir.

Sünnetullahın işleyiş alanı toplumların risalete karşı tavırla­rıyla ilişkilidir. Bu bağlamda üçüncü anahtar kavram olarak kıssa mefhumunu ele aldık. Kur'an'ın, kıssa kavramıyla neyi kastettiğini ortaya koymaya çalıştık.

Birinci Bölüm'de toplumların peygamberlere karşı gösterdik­leri ortak karşı çıkışları, konulu tefsir yöntemine yakın bir biçimde ele aldık. Risalet karşıtı itirazları işlerken, peygamberleri değil, karşılaştıkları tepkileri merkeze aldık. Ancak yine de tavırları ince­lerken, kronolojiye uyarak peygamberlerin geliş sıralarına özen göstermeye çalıştık. Bazı peygamberler Kur'an-ı Kerim'de özet olarak anlatıldığı için alt başlıkların her birini bir peygambere tah­sis edemedik. Çünkü aslolan “Karşı tavırlar”ı göstermekti. Bu an­lamda peygamberlerin gündeme getirdiği bazı konuların bazı dö­nemlerde daha yoğun olarak tepki alması nedeniyle bölümleme­lerde her zaman birbirine yakın uzunlukta anlatım belirleyemedik. Örneğin mucize konusu Hz. Musa döneminde yoğun şekilde işle­nirken, atalara bağlılığın Hz. Muhammed döneminde daha büyük bir problem olarak ele alındığını gördük. Bu nedenle bazı dönem­leri özetle ele alırken, bazı dönemleri ayrıntılı bir şekilde işlememiz gerekti.

Peygamberlere karşı çıkanların ortak itirazlarını ortaya koyar­ken yakalayamadığımız yönler olabilir. Bu eksiklik, konunun ele alınış bakımından, bildiğimiz ilk çalışma olmasındandır. Ve tezi­miz “Ortak itirazları belirleme konusundaki” çalışmalara bir önsöz niteliğinde görülmelidir.

İnanmayanların ortak tepkilerini ele alırken, onları bu tavra iten sebepleri ele almaya ve itirazlarının tutarsızlıklarını gös­termeye gayret ettik. Gördüğümüz kadarıyla onların inkâr amaçlı tüm talepleri, hakikati kabullenmelerini değil, bilakis ya­lanlamalarını artırmıştır. Yani tüm itirazlarının temelinde yalan­lama vardır. Bu nedenle, İkinci Bölüm'de peygamberleri yalanlayanlar akıbetini ele aldık. Peygamberlere yapılan hakaret, aciz kılma gayretleri, onların atalarından uzaklaşma yanlışına düştükleri suçlamaları vb. tüm itirazlar aslında yalanlamanın türleridir. Yalanlama, inkâr amaçlı tüm menfi tavırların ana baş­lığıdır. Ayrıca bu mefhumun kullanıldığı Kur'an âyetlerinin bü­yük bir çoğunluğu aynı zamanda risalete tepki gösterenleri bek­leyen kötü sonu da işlemektedir.

Peygamberlere karşı tavırları ele alışımızın amacı, bu konuda Kur'an-ı Kerim'in kendi bütünlüğünü anlamaya çalışmak, daha sonra da özelde, kıssalar ile verilmek istenen ilahi mesajın, onun taşıyıcılarının rolünü ve önemli bazı üslup özelliklerini kavramaya ulaştıracak bir çalışma ortaya koymaktır. Hareket noktamızı, “Kur'an-ı Kerim'in indiriliş gayesi, peygamberlerin toplumlarıyla ilişkilerinde somutlaşan mücadeledir” şeklinde formüle edebiliriz. Kur'an-ı Kerim'in bütün üslup şekilleri için geçerli olan bu prensi­be göre, kıssaların amacı; merak gidermek, eğlendirmek, bazı tarihi olayları hikâye şeklinde anlatmak değildir. Bilakis kıssaların ama­cı, Kur'an-ı Kerim genelinde insanlığa anlatılmak istenen ilahi me­sajı, tarihi gerçeklik içinde daha çarpıcı ve inandırıcı bir üslupla muhataplarına sunmaktır.

Araştırmamızda, temel kaynak Kur'an-ı Kerim'dir. Bununla birlikte Kur'an-ı Kerim kıssalarıyla Kitab-ı Mukaddes'teki bilgiler arasındaki konu birliği ve benzerliği söz konusu olduğunda za­man zaman karşılaştırma yapmayı ihmal etmedik. Konumuzu işlerken, tefsir ilminde klasik eser kabul edilen Taberî, Zemahşerî, İbnu Kesîr, Râzî, Kurtubî gibi müfessirlerin eserlerinden, ağırlıklı olarak faydalandık. Bunun yanında çağdaş müfessirlerin ve özel­likle Reşit Rıza, Meraği, Seyid Kutub, Mevdudî vb. içtimai tefsir ekolü mensuplarının eserlerinden de yararlandık.

Bir kısım tefsirlerden kaynak gösterirken bir problemle karşı­laştık. Bazı tefsirlerin her bir cildinde birkaç mücellet mevcut idi. Mesela Taberi'nin elimizdeki nüshasının on üçüncü cildi müstakil üç cilt gibi hazırlanmıştı. Bu nedenle cilt no'sunun yanına o cilt içindeki birkaç cildi sırasıyla Romen rakamı ve normal rakam ile gösterdik; ardından da sayfa numarasını verdik. [1]

Bu çalışmamız vahye karşı çıkanları ve onların olumsuz ta­vırlarının nedenlerini ve aldıkları peygamberi cevapları sunabilirsek vahyi anlama çabalarına mütevazı bir katkı olacaktır.

Bu doktora çalışmasını hazırlarken engin tecrübe ve geniş uf­kundan yararlandığım Prof. Dr. Sait Şimşek'e ve teşvik edici eleşti­ri ve katkıları nedeniyle Prof. Dr. Yusuf Işıcık ve Prof. Dr. Abdul­lah Özbek'e teşekkür etmeyi bir borç bilirim.

Murat Kayacan [2]

 

GİRİŞ

 

Peygamberlerin gönderiliş nedenlerinden birisi, insanlar arasında adaletin sağlanmasıdır. Onların gerek inançta gerekse eylemde zulüm karşıtı çabaları, değişik toplum ve dönemlerde benzer tepkilerle karşılaşmıştır. Bu tepkilerin muhataplarını ve sahiplerini anlamak açısından birtakım kavramların üzerinde durmak gerekir. Bu anlamda anahtar kavramlar peygamberlik kurumu, peygamberlere yönelik tepkilerin toplamını ifade eden sünnetullah ve toplumların tavırlarının sergilendiği alan olan kıssadır.[3]

 

A. Rasul ve Nebi

 

Pasul ve nebi, Kur'an'daki kullanımı açısından aynı anlam­da olan iki kelime olmasına rağmen, terim olarak tanımlarken müfessirlerin büyük bir kısmı ikisinin farklı anlamlara geldiği görüşünü benimsemişlerdir. Müfessirlerin yaklaşımlarına de­ğinmeden önce bu iki kavramın, kök anlamlarını ele almak ve Kur’an-ı Kerim'de o mefhumların nasıl geçtiğine bakmak fayda olacaktır.

kök harflerinden türeyen rasul sözlükte gönderilen [4] rahat yaşayan kimse, sakinlik, sabitlik,[5] kendisini gönderenin haberlerini takip edip o haberlere önem veren kimse,[6] bazen de taşıyıcı kimsenin sözü anlamındadır. Rasulün aslı 'risl'dir ve gitmek,[7] şeytanların inkarcılar üzerine tasallut kurma­sına izin vermek [8] manasındadır. Çoğulu rusul olarak ifade edilir. Rusul denildiğinde bazen melek [9] bazen de insan elçiler kastedi­lir.[10] Aynı kökten gelen irsal fiili bolca nimetlerin gönderilmesin­den bahseden âyette iradesi olmayan varlıklar için kullanıldığı gibi[11] iradesi olan insanoğlu için de kullanılmaktadır.[12] Yine şey­tanların kâfirleri saptırmak üzere yaptıkları etkinliklere izin ve­rilmesi anlamında bu fiiil kullanılır.[13] İrsal fiili imsak (tutmak) fiilinin zıt anlamlısıdır.[14]

(n-b-v) kök harflerinden türeyen nebi ise, haber getiren, derecesi yüksek veya yol gösteren kimse anlamına gelir. Bu isim her üç anlamıyla da peygamberler için kullanılır. Nebe fiili ise kendisiyle ilmin ya da zannı galibin ortaya çıktığı faydalı ve büyük haberdir.[15] Mesaj, [16] yerden yüksek oluş ki peygamberler de diğer insanlardan üstündür bir yerden bir yere git­mek, [17] açık yol, gizli ses [18] ve ilim anlamlarına gelir.[19] Bu bilgilerden yola çıkarak nebi, makamı yüksek ve insanlara Allah'tan insanlar için önemi büyük ve ilim hasıl eden haberler getiren kişidir, di­yebiliriz.

Müfessirlerin önemli bir kısmı nebi ve rasul arasında bir fark olduğu üzerinde ısrarla durmaktadır. Bu görüş sahiplerine göre, rasul, nebilerden mucize sahibi olan, kendisine kitap verilen ve kendisinden önce gelen şeriatı nesheden kimsedir. Bu özellikleri bünyesinde barındırmayan kimse rasul değildir, nebidir. İshak, Yakub, Eyyub, Yunus, Harun, Davut ve Süleyman peygamber kendilerinden önceki bir kitabı neshedici bir kitap almadıklarından rasul değillerdi.[20] Nebi, Yuşa peyamber gibi, kendisine kitap veril­memiş ancak haber getiren kişidir.[21] Bunun için onun yaptığı iş kendisinden önceki şeriata davet etmektir.[22] Hz. Musa ile Hz, İsa arasındaki tüm peygamberler nebi kategorisine sokulabilir. Bu ko­nuda, Hz. Peygamber'den, ümmetin alimlerini İsrailoğullarının nebilerine benzeten bir rivayet vardır. Rasul vahyi Cebrail aracılı­ğıyla alır. Nebi ise uykuda,[23] Allah'tan ilham gelmesiyle [24] ya da rasullerden birisinin onun Allah'ın elçisi olduğunu bildirmesiyle nebi olduğunu öğrenebilir.

“Senden önce hiçbir rasul veya nebi gön­dermedik ki.” [25] âyeti rasul ile nebi arasındaki farka işaret eden bir ifadedir. Her iki kelimenin farklı anlamlara sahip olduğunu düşünen müfessirler görüşlerini delillendirmek babında bir de ha­dis zikretmektedirler.[26] Kur'an'da bir sayı belirtilmemesine rağ­men Rasulullah (s)'a atfen zikrettikleri bu rivayete göre, “Peygamber'e yeryüzüne kaç nebi veya rasul gönderildiği soruldu­ğunda “Rasullerin 313 veya 315, nebilerin ise 124 bin olduğunu söylemiştir.”[27]

Ancak Kur'an-ı Kerim, nebi ve rasul kavramlarım, küfür ve şirk kavramlarını kullanırken olduğu gibi [28] çoğu zaman eş anlamlı olarak kullanmaktadır:

“Biz hangi ülkeye bir nebi gönderdiysek (ir­sal), ora halkını, (bize) yalvarıp yakarsınlar diye mutlaka yoksulluk ve darlıkla sıkmışızdır.” [29] Bu âyette rasul ile aynı kökten gelen irsal fiili nebi için kullanılmaktadır. Allah'ın nebileri sayarken

“Davud'a da Zebur'u verdik.” [30] demesi, kitap verilmediği halde Hz. İsmail'in, kitap verildiği halde Hz. Musa'nın hem nebi hem de rasul olarak takdim edilmesi [31] her iki kavramın da birbirinin yerine kullanıldı­ğını göstermektedir. Ayrıca Kur'an,

“İnsanlar tek bir ümmetti. Ay­rılmaları üzerine Allah, rahmetinin müjdecileri ve azabının habercileri olmak üzere nebiler gönderdi ve beraberlerinde hak ile ilgili kitap indirdi.” [32] diyerek nebilere de kitap verildiğini ifade etmektedir. Hz. Musa ile Hz. İsa arasında gönderilmiş olan peygamberler için Kur'an bazen rasulün çoğulu olan rusul [33] bazen de nebinin çoğulu olan nebiyyin ve enbiya [34] kelimelerini kullanır. Allah, peygamber­lerin birini diğerine üstün kıldığım ifade ederken de bir âyette nebinin çoğulunu kullanırken,[35] başka bir âyette rasulün çoğul formunu [36] kullanmaktadır. Mutezile de rasul ve nebinin arasında fark görmez.[37]

Görüldüğü gibi nebi ve rasul arasında bir fark olduğunu söy­lemenin sağlam temelleri yoktur. Bu nedenle çalışmamızda her iki kavramı ayrı ayrı anlamlara geliyormuş gibi kullanmayı tercih et­medik. Zaten iki kavramın aynı olmadığını savunanlar bile ileri sürdükleri farkın ne olduğunun Kur'an ve hadislerden tam olarak anlaşılamadığını ve fark görenlerin aralarında ihtilaflı olduklarını itiraf etmektedirler.[38]

 

B. İlahî Yasa

 

Kur'an-ı Kerim'de ilahi yasaları ifade etmek için kullanılan sünnet kök harflerinden türemiştir. Bu kelime tabiat davranış [39] ve yol [40] anlamına gelir. Allah, ecel kavramının kullanımında olduğu gibi [41] sünnet mefhumunu da hem kendisine hem de toplumlara atfederek zikreder. Bu kavram zikredildiğinde her ne kadar Hz. Peygamber'in sünneti akla gelse de Kur'an'da o anlamda değildir. Biz de konumuzla ilişkili olarak Kur'an-ı Kerim'de bu kavramın Allah ile ilişkili olarak nasıl kullanıldığını ele alacağız.

Kur'an-ı Kerim, peygamberlerin bulundukları bölgeden sür­gün edilmelerinin ardından oradaki toplumun da pek az süre orada kalabileceklerini belirttikten sonra,

“Senden önce gönderdi­ğimiz peygamberler hakkındaki kanun (da budur). Bizim kanunu­muzda hiçbir değişiklik bulamazsın.” [42] diyerek bunun bir yasa oldu­ğunu belirtir. Müfessirler bu yasanın işleyişiyle ilgili olarak Bedir'de Mekkeli müşriklerin Hz. Peygamber'in hicretinden 1,5 sene sonra bozguna uğramasını örnek vermişlerdir.[43] Müfessirler sünnetu'l-evvelin ifadesini açıklarken de Bedir savaşını örnek gös­terdikleri için, tekrarı önlemek amacıyla bu örneğin uygun olup olmadığını o terkibi değerlendirirken ifade edeceğiz. Bu ayetteki sünnet kavramı içlerinden rasullerini sürgün ederek çıkaran her toplumun yok olma [44] azabına uğramaları şeklindedir.[45] Rasulullah (s) öncesi dönemlerde olduğu gibi yasa gereği onun dönemindekilere de azap edilir.[46] Yasanın vaat ettiğine aykırılık söz konusu olamaz.[47]

 

1. Sünen

 

Sünen, sünnet kelimesinin çoğuludur. Kur'an-ı Kerim'de iki yerde geçmektedir. İlkinde Allah, yalanlamalarından dolayı insanla­rın karşılaşacakları kötü sonucu bildirmektedir:

“Sizden önce nice (toplumlar hakkında) ilâhî kanunlar (sünen) gelip geçmiştir. Onun için, yeryüzünde gezin dolaşın da (Allah'ın âyetlerini) yalan sayanla­rın akıbeti ne olmuş, görün!” [48] Âyet, Âd, Semud gibi daha önceki yalanlayan toplumların uğradığı yok oluştan yani onlar hakkın­daki Allah'ın kanunundan söz etmekte [49] ve insanları, kendilerin­den önce yalanlayanların kötü sonuna bakmaya ve onların kalın­tılarına bakarak ibret almaya teşvik etmektedir. Azap uyarısı ya­lanlayanlar için bir açıklama ve ikazdır. Ve bu ikaz, müminlerden kulluk bilincine sahip olanlar için verilen öğüdün etkisini artır­maktadır.[50] Bu sayede Allah'ın, düşmanlarına karşı öfkesinin din­diği zannedilmeyecektir. İnsanlara şöyle denilmek istenmektedir: “Hakkın batılla nasıl mücadele ettiğini açıkça gördünüz. Hakkın tarafında olanların bazen nasıl korku, açlık ve harple kırıldığını ama sonra da kazananların onlar olduğunu ve peygamberlere karşı direnen yalanlayıcıların akıbetinin de ne olduğunu gördünüz.[51] Yalanlayanlar, yardımsız kaldılar ve yenildiler. Allah'ın askerleri ise muzaffer oldular.

Kur'an'da insanın fiziksel tabiatı ile ruhsal talepleri arasında bir uyum meydana getirmeyi amaçlayan geçmiş sahih dini öğretilere de işaret edilmektedir.[52]

“Allah size (bilmediklerinizi) açıklamak ve sizi, sizden önceki (iyi) lerin yollarına iletmek ve sizin günahlarınızı bağışlamak istiyor. Allah hakkıyla bilicidir, yegâne hikmet sahibidir.” [53] “Öncekilerin iyi yolu” hanif dini yani İbrahim'in dinidir. [54] Allah, insanlara gizli kalan maslahatları ve en güzel amelleri açıklamak; toplumlara, peygamberlerin, salihlerin örnekliğini alsınlar diye, onların dinde takip ettikleri yolu gözler önüne sermek; [55] insanları övgüye değer yollarına ulaştırmak amacındadır ve sevdiği, razı olduğu ilahî şeriatlarına, onların uymalarını ister.[56]

 

2. Sünnetii'l-evvelin

 

Sünnetü'l-evvelin, Allah'ın gönderdiği azaba bizzat şahit olmak­tır.[57] Enfal suresinde bu ifade şöyle zikredilmektedir:

“İnkâr edenlere, (sana düşmanlıktan) vazgeçerlerse, geçmiş günahlarının bağışlanacağını söyle. Yok geri dönerlerse kendilerinden öncekilerin yolu (Sünnetü'l-evvelin) gözlerinin önündedir!” [58] Bu ibare Allah'ın, önceki toplumlar hakkındaki sözünü ve tehdidini bildirmektedir.[59] Yani önceki dö­nemlerde yaşamış toplumların örneği (sünneti) nasıl vuku bulduysa yine ahlakî ve manevi gerçekleri inatla görmezlikten gelip inkâr eden toplumların başına gelmiş olan ve gelmesi mukadder olan felaketler gerçekleşecektir.[60] Bunun nedeni yalanlamaları ve inatla­rını sürdürmeleridir.[61] Çünkü peygamberlerinin aleyhine yardımlaşan önceki ümmetler hakkındaki yasa uygulanmış ve onlar yok edilmişlerdir. Yaptıklarına son vermezlerse onların başına gelenin bir benzeri yine vuku bulacaktır.[62] Bu yasa gereğince de Allah ve rasulü galip gelecektir.[63] Zebur'da da belirtildiği gibi [64] salih kullar yeryüzünün mirasçısı olacaklardır. [65]

İnanmayanların öncekilerin başına gelenlerden ders almaları gerekirken, onlar hâlâ Kur'an'a iman etmemektedirler. [66] “Öncekile­rin yolu” peygamberlerini ve onlara indirilen vahyi inkâr ederken takip ettikleri yoldur ve Rasulullah (s)'ın yaşadığı dönemle bağlan­tılı olarak düşünülürse yukarıda zikrettiğimiz Enfal suresinin 38. ayetinde geçen sünnetlü'l-evvelin ifadesi, Mekke toplumunun yalan­lamaları nedeniyle cezalandırılma tehdidiyle karşı karşıya gelme­leri [67] ya da ilahi yasa, küfür ve sapıklığın inanmayanların kalpleri­ne yerleştirilmesi anlamındadır. Onları, peygamberlerini yalanla­yan Âd, Semud toplumlarına uygulanan yasanın tekrar yürürlüğe girmesi beklemektedir. Bu âyet Mekke ehli için bir tehdit olmuştur diyebiliriz.

Müfessirlere göre daha önceki nesiller üzerinde uygulanan yasanın yürürlüktedir, eğer müşrikler, Bedir'de başlarına geldiği gibi tekrar peygamber ile çatışmaya girerlerse, Rasulullah (s)'ı ya­lanlamaları nedeniyle ilahi öfkeyi çabuklaştırmış olacaklardır. İn­karcılar, yaptıklarından vazgeçmezlerse inananların onlarla harp etmesi meşrudur.[68] Müfessirlerin, inanmayanların Bedir'deki hezi­metini bu yasaya bağlamalarında,[69] onların Duhan süresindeki

“Fa­kat biz büyük bir şiddetle yakalayacağımız gün, kesinlikle intikamımızı alırız. [70] ayetinde geçen “Gün” kelimesini “Bedir Gazvesi olarak an­lamış olmaları büyük oranda etkilidir.” diyebiliriz.[71] Bedir'de Müslümanlarla savaşmak üzere 1000 inanmayan gelmiş, Ebu Cehil ve Utbe de dahil yetmiş tanesi ölmüş, yetmişi de esir düşmüştü.[72] Onların başlarına gelenin helak süresinin ilk aşaması olduğunu söy­lemek mümkündür.

İnsanların önceki toplumların başlarına gelen felaketler üze­rine düşünmemeleri, onları da aynı akıbete sürüklemektedir:

“Kendilerine hidayet geldiğinde insanları iman etmekten ve Rablerinden mağfiret dilemekten alıkoyan şey, sadece, öncekilerin başına gelenle­rin kendi başlarına da gelmesini, yahut azabın göz göre göre kendilerine ulaşmasını beklemeleridir!” [73] Bu âyette insanların öncekilerle ilgili sünneti ya da azabı beklediklerinin ifade edilmesi, birisinin dün­yadaki, diğerinin ahiretteki azap olduğunu göstermektedir.[74] Ön­cekilere uygulanan kökten yok etme (isti'sal) yasasının uygulan­ması talebi,[75] yani azabı açıkça görmeyi istemeleri, onların inanmalarını engellemiştir.[76]

Sünnetü'l-evvelin kavramı, yeryüzünde büyüklük taslayıp tuzak kuranlar için de kullanılır. Yasa gereğince zararı kendileri görürler ve cezalandırılırlar.[77] Bu tür etkinlikler içinde bulunan kimseler için Kur'an-ı Kerim'de şöyle denilir:

“Onlar öncekilerin kanunundan başkasını mı bekliyorlar? Allah'ın kanununda asla bir değişme bulamazsın, Allah'ın kanununda kesinlikle bir sapma da bula­mazsın.” [78] Yasa gereği gelecek azabı başkasına yönlendirmek mümkün değildir.[79] Allah'a şirk koşan, Allah'ın peygamberini yalanlayan kimselerin elim azabı, yani önceki toplumlardan ken­dilerine benzeyenlere ulaşan ilahi öfkenin kendilerine de gelme­sini beklemeleri gariptir. Nebi (s)'nin yaşadığı çağ bağlamında konuyu ele alırsak, Şam'a yoluculuk yapan Mekke müşrikleri, Allah'ı inkârları, peygamberleri yalanlamaları nedeniyle önceki­lerin yok edildiklerini görüp bilecek durumdadırlar. Tarihi kalıntılar kendilerinden sonra gelenler için bir mesel (ibret alma imkâ­nı) olmuştur. [80]

Yok etme, öncekilerin sünneti değil, öncekiler hakkında Al­lah'ın yasasıdır. Sünnet onlara uygulandığı için onlara atfedilmiştir. Sünnetü'l-evvelin ifadesinden kasıt onların inkârlarını sür­dürmeleri, tevhid dinini kabullenmekten büyüklenerek geri durmaları ve karşı gelmedeki ısrarları nedeniyle onların kökten yok edilmeleridir. Sanki Allah,

“Öncekilere uygulanan yasanın uygulanmasını bekliyorsunuz. Allah, hak eden kimseye sünnetini bir değişime tâbi tutmaksızın uygular.” demektedir.[81] Öncekilere uygulanan yasalardan bahseden âyetler, aynı zamanda, bu âyet­lerin indirilişinden de sonra, bizden önce yaşamış olanların tü­münü kapsadığı gibi, bizi de içine alır.[82] Bir gün biz de bizden son­rakiler için kendilerine aynı yasanın uygulandığı öncekiler olaca­ğız.[83]

 

3. Sünnetullah

 

Sünnetullah kavramı Allah'ın hikmetinin ve ona itaatin yolu­dur. Şeriatlar farklılık arz etse de amaç farklı değildir ve değişmez. O da kişiyi ve zihnini arındırmak, Allah'ın mükafatını ve ona ya­kınlığı kazanmaktır.[84] Kur'an-ı Kerim, Allah'ın davranış biçimi an­lamındaki sünnetullah ifadesiyle ilişkili olarak kelimetullah,[85] kelimetu rabbik [86] gibi ifadeler de kullanmaktadır. Allah'ın verdiği söz benzetmesini de içeren bu terimler de aynı anlama sahiptir. Sünnetullah,

“Onlar yeryüzünde büyüklük taslıyor ve tuzaklar kuru­yorlardı. Halbuki kişi kazdığı kuyuya kendi düşer. Onlar öncekilerin kanunundan (onlara uygulanan yasadan) başkasını mı bekliyorlar? Allah'ın kanununda asla bir değişme bulamazsın, Allah'ın kanununda kesinlikle bir sapma da bulamazsın.” [87] ayetinde Allah'ın cezalandır­ma tarzı anlamına gelmektedir. [88] Peygamberleri yalanlayanlara azap inmekte, Allah, peygamberleri yalanlayanlardan intikam almakta ve bu ilke asla değişmemektedir.[89] Şam, Yemen ve Irak taraflarına yolculuk yapanlar, yok edilen önceki toplumların eser­lerini ve geride kalan kalıntılarını görerek bu yasanın sabitliğine şahit olabilirler.[90] Bu bağlamda,

“Sen onları bırakırsan kullarını saptı­rırlar; yalnız ahlâksız, nankör (İnsanlar) doğururlar (yetiştirirler)” [91] şeklindeki Hz. Nuh'a ait ifadeden kastedilen şeyin, “Uygulama vakti geldiğinde sünnetini ertelersen” anlamında olduğu da söy­lenmektedir. Yani Hz. Nuh'un duasındaki beklenti, yalanlayanlara vadedilen yasanın yürürlüğe girmesidir.[92] Aslında bu kavram, pey­gamberlerin mesajının devamlılığıyla insanların hayatına yaptığı müdahalelerin tarihidir. [93]

Peygamberlere mübah olan şeylerin yapılmasında onlara bir zorluğun olmadığını ifade eden âyette de,

“Allah'ın, kendisine helâl kıldığı şeyde Peygamber'e herhangi bir vebal yoktur. Önce gelip geçen­ler arasında da Allah'ın sünneti böyle idi. Allah'ın emri takdir edilmiş bir kaderdir.” [94] denilerek, bunun Allah'ın önceki nebiler için koyduğu bir yasa olduğu, onlara nikah ve diğer konularda bir geniş­lik sağlandığı dile getirilmiştir.[95] Sünnetullah ifadesinin, yalnızca bu âyette fıkhı bağlamda kullanıldığını ileri sürenler olmuştur.[96]

Bunun yanında zikredeceğimiz şu âyeti de savaş fıkhı çerçevesin­de ele almak mümkündür:

“İkiyüzlüler, kalplerinde hastalık bulu­nanlar ve yalan haber yayarak huzursuzluk çıkaranlar üzerine Allah, peygamberinin üstünlük kurmasını sağlar. Ve onlar orada pek az bir süre kalabilirler ve onlar Allah'ın rahmetinden yoksun olduklarından görüldükleri yerde yakalanacaklar ve teker teker ortadan kaldırılacaklar­dır. Önceden geçenler hakkındaki kanunu budur. Allah'ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın.” [97] Bu âyette ikiyüzlülerin salt kalbi durumları nedeniyle değil, ortaya koydukları fiillerle ilahi yasaya muhatap oldukları dikkatten kaçmamalıdır. Daha önce de bu tür günahkârlar için Allah'ın tatbik ettiği yol budur.[98] Bu uygulama, bir yenilik (bidat) değildir. Aksine yalanlayanlara uygulanagelen bir yasa ve sürekli bir adettir.[99] Nifak ve inkârlarına devam eder ve yaptıklarından vazgeçmezlerse ikiyüzlüler hakkındaki yasa bellidir. Müminler onlara musallat olur ve onları bozguna uğra­tırlar.[100] Peygamberlere karşı ikiyüzlülük yapanların, kötü fiilleri nedeniyle öldürülmeleri yasası değişmez ve kimseye de değiş­tirme imkânı sağlanmaz.[101]

Sünnetullah, ölüm halindeki imanın tarihin hiçbir döneminde işe yaramaması anlamında da kullanılmaktadır: “Fakat azabımızı gördükleri zaman imanları kendilerine bir fayda vermeyecektir. Allah'ın kulları hakkında süregelen sünneti budur. İşte o zaman kâfirler hüsrana uğrayacaklardır.”[102] Ümitsizlik halinde imamn kabul edilmemesi Al­lah'ın bütün ümmetlerde değişmeyen yasasıdır.[103] Allah'ın azabı indiğinde yalanlamasına tevbe edenin tevbesinin bir sonuç verme­yeceğine dair hüküm kesindir.[104]

Allah'ın, rasulüne yardım etmesinin, zafer kazandırmasının ve onun düşmanlarını yok etmesinin bir yasa olduğu belirtilirken yine sünnetullah kavramı kullanılmıştır:

“Allah'ın, öteden beri süregelen kanunu budur. Allah'ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın.” [105] Âyet, Allah'ın önceki dönemlerde yaşamış dostlarına, düşmanlarına karşı yardım etmesi şeklindeki uygulamasına atıfta bulunmaktadır.[106] Al­lah dilediğini yapmakta özgürdür. Dostlarını yok etmeye de gücü yeter. Ama o, bu konudaki adetlerini değiştirmez.[107] Müminlere karşı savaşan kâfirler, hezimete uğrarlar. Peygamberlerin galip gelmesi kadim bir sünnettir. Allah inanmayanlara karşı müminleri zafere ulaştırır.  Bilakis iyiliğin karşılığı iyilik, kötülüğün karşılığı ise “Cumartesi yasağı” çiğneyenlerin örneğinde olduğu gibi [108] ceza­landırılma ve kalanlara ya da sonraki nesillere ibret olarak kalmak­tır.[109] Allah'ın yöntemine yapılan bu atıf, ikili bir anlama sahiptir. Bir taraftan değişimin olumlu yönüne [110] bir yandan da olumsuz yönü­ne [111] işaret etmektedir.

Sünnetullahın Kur'an'da anlatılmasının nedeni, Allah'ın ta­rih içinde nasıl davranacağının belirsiz olmadığı, aksine Al­lah'ın hangi durumlarda nasıl davranacağına dair kendisine ve bu ilahi tavrın muhatabı olması itibarıyla insanlığa söz verdiği fikrini işlemektir. Tarihin kendilerine ayrıcalık tanımasını bek­leyenlere yönelik olarak sünnetullah gibi kelimetullahta da bir değişme olmayacaktır.[112] Aynı olgu, kavi (söz) kelimesiyle de verilmektedir. Bu kelime de yine tarihle ilgili bir kullanım alanına sahiptir.[113]

Sünnetullahın devamlılığıyla ilgili olarak,

“İlahi daveti yalan­layan ve onu bâtıl görüp öyle muamelede bulunan kimseleri helak ederiz.” gibi Kur'anî ifadeleri, bazı insanlar tekrar tekrar okuduk­larında, “Öyleyse bugün, niçin aynı şeyler meydana gelmiyor?” diye sorabilirler. Bu soruya cevap olarak o dönemde insanların arasında peygamberin varlığının önemine dikkati çekilmekte ve günümüzde yok etme yasasının uygulanmamasında şaşılacak bir şey olmadığı şeklinde cevap verilmektedir. Çünkü peygamberlik zincirinin sonuncusu olan Hz. Muhammed'den sonra hiçbir pey­gamber gelmiş değildir ve kıyamet gününe kadar da gelmeyecek­tir. Dolayısıyla peygamberleri yalanlayanlara gelen azap gibi, şim­di gelirse eğer, bu çok şaşırtıcı olacaktır. Çünkü o takdirde bu azap bazı türedilerin peygamberlik iddialarına delil teşkil eder. Geçici azabın sürekliliği söz konusudur ancak farklı toplumlar için helakin son peygamberin ardından artık cehennem ile gerçekleşe­ceği üzerinde durulmaktadır. [114]

Ancak yukarıdaki soruya verilen cevaptaki gibi bir yaklaşım, önceden insanların bir bölgede toplu olarak az bir nüfusa sahip oldukları gerçeğini hesaba katmamaktadır. Ayrıca önceki toplum­lara gelen azapların hepsi de toptan yok edici azaplar değildi. Son peygamberden önce yaşamış olan Hz. Musa döneminde de zul­meden Firavun ve ileri gelenler azaba uğramış ancak onlara tâbi olan halkın tümü yok edilmemişti.

Kur'an-ı Kerim'de Allah'ın böylesine tarihe müdahil olarak takdim edilmesinin sebebi, tarih alanının ahlak alanı olmasın­dandır. İnsanın ahlakî değeri olmayan yönü, bedeni, cinsiyeti, ırkı, yaşı vs. tarihin konusu değildir. İnsan tarih alanına özgürlü­ğüyle, iradesiyle, ahlakî yönüyle ve eylemleriyle iştirak etmekte­dir ve insanın sınandığı alan da burasıdır. İnsan tarih içinde iste­diği rolü oynayabilir. İşte Kur'an-ı Kerim, tarih yasalarının yerine Allah'ın davranışını koymakla, insanı tarih içinde Allah ile ilişki içerisine sokmaktadır. Bu anlamda, insanın her davranışı Allah'a yöneliktir ve davranışları sonucunda başına gelen her olay da Allah'ın ona karşı davranışıdır. İnsan ahlakî anlamda olumlu bir hayat sergilediği takdirde Allah tarafından yükseltilecek aksi halde alçaltılacaktır.

Emretme ve yasaklama yetkisine sahip bulunan yöneticiler, tarih kitaplarında zorbalık ve zulüm yapanların yaşam tarzlarına ilişkin olarak yazılanları okusalar, onlarla ilgili olumsuz değerlen­dirmelerin buralarda yazılı olup kuşaktan kuşağa aktarıldığını görseler, geride bıraktıkları kötü nam, çirkin davranış, ülkelerin tahribi, insanların helaki, malların telef oluşu gibi olguları gözlemleseler, hiç kuşkusuz zulüm ve zorbalığı çirkin görecek, ondan ka­çınacaklardır. [115]

Bu değerlendirmeden anlaşıldığı gibi tarih; krallar, emir ve ya­sak yetkisine sahip yöneticiler için vazgeçilmez bir araçtır. Tarihi bilmek, sosyolojik yasaların bilinmesini sağlar. Toplumsal yasaları bilmek de göz alıcı güzellikleri ve görkemli yapıtları koruyucu bir rol oynar, düşmanların zararlarını bertaraf eder. Bunlar bile tarihi okuyup ibret almanın önemini vurgulamak açısından önemlidir. Bu bilgi dünyayı ıslah ile görevli müminlerin, çabalarında nasıl bir yol takip edeceklerine dair oldukça pratik bir değer taşımaktadır. Aksi takdirde topluma sunacağımız vahyi bilginin ve hakkın şahitliği­nin nasıl bir tepkiyle karşılaşacağını tahmin edemeyiz. Eğer insanların nasıl  davranacaklarını kestiremezsek, bizi çevreleyen dış dünyaya ilişkin görüşümüz rastlantısal ve tutarsız olacaktır. Kestirebilme yeteneği olmazsa çevremiz üzerinde bir denetim kurama­yız.[116]

Şüphesiz Kur'an-ı Kerim bütün bu anlatımlarla, bir tarih şu­uru oluşturmaya çalışmaktadır. Bu mesajın özü şudur: Tarih içinde insan başıboş bırakılmamıştır.[117] Her davranışı bir değişime gebedir. Hiçbir toplum, nimeti hak edecek bir değişim sürecine girmedikçe, yüce Allah ona o nimeti bahşetmez. Aynı şekilde bir toplum kötü durumu gerektirecek bir sürecin içine girmedikçe, Allah onları kötü duruma düşürmez. [118] Bu  ilahi  bir  yasadır, sünnetullahtır.

Bu yasadan hareketle, Müslümanların içinde bulunduğu du­ruma bakacak olursak şu sonuca ulaşabiliriz: Bugün Müslümanların içinde bulunduğu durum, kendi iç dünyalarında sahip oldukları düşünce yapılarıyla tamamen doğru orantılı olup, Allah'ın onlara bir değişim imkânı vermesi, tamamen kendi iç dünyalarında bir değişime gitmelerine bağlıdır.[119] Allah, tarih içinde bir taraf duru­munda olduğu için tarihin seçici karakteri vardır. Allah, kötünün karşısında iyiden, yanlışın karşısında doğrudan, zararlının karşı­sında yararlıdan, zorluğun karşısında kolaylıktan yanadır.[120] Allah, tarih içindeki tavrını değiştirmeyeceğine söz verdiği için kimseye ayrıcalık tanımaz.[121] Biz, “Allah bir topluma, zenginlik, sağlık, sevgi ve diğergamlık verdi.” dediğimizde, aynı zamanda şunu demiş olu­ruz: “Kuşkusuz bu toplum, benlik, kin, öfke, nefret hastalık ve fakir­likle ilgili etkenlerden kendilerinde bulunanları değiştirmiştir.”[122] Yi­ne bunun gibi, “Yüce Allah bir topluma fakirlik, hastalık, kin, öfke, çekemezlik ve birbirlerine haksızlık etme gibi belalar vermiştir.” de­diğimizde, bununla anlatılmak istenen şudur: “Söz konusu toplum fertleri, kendi nefislerinde bu tür sonuçları ve cezaları meydana geti­recek inanç unsurları, kavramlar, anlayış biçimleri taşımaktadırlar.”

Toplum tabakalarında sünnerullahın nasıl işlediğini toplum­ların nasıl yükselip battığını, devletlerin nasıl kurulup yıkıldığını, fikri hareketlerin nasıl başarıya ulaştığını, medeniyetlerin nasıl ku­rulduğunu ve yozlaşıp yok olduğunu, liderlerin ne zaman başarıya ulaştığını, halkların nasıl harekete geçirildiğini ve yönlendirildiğini tarihle beraber yaşar ve görürüz.[123]

Bu tavrı somutlaştırmak gerekirse, Osmanlı imparatorluğu­nun yıkılması ile bir peygamber gönderilmesi arasında bu açıdan bir fark yoktur. Önemli olan olayın tarih olayı olup olmamasıdır. Olayın işleyişinde gaybi faktörlerin rol oynaması, bu işleyişin bir mantığı bulunmadığı anlamına gelmeyeceği gibi, tamamen rasyo­nel faktörlerin rol oynadığı bir olayın işleyişini de Allah'tan soyut­lamanın imkânı yoktur. Kur'an-ı Kerim'in ifade özelliğinin sonucu olan bu durum, tarihin işleyiş tarzına neden sünnetullah dendiğini de anlaşılır kılmaktadır.

Sonuç olarak, dilsel bakımdan sünnetullah ifadesi sosyal olay­larla ilgili pek çok şeyi anlatmak için kullanılabilir. Burada dikkat çekilmesi gereken bir nokta vardır: O da, Kur'an'ın daha önceki peygamberlerin toplumlarına ilettiği mesajlar ve onların toplumla­rının kendilerine karşı tutum ve davranışlarıyla ilgili olarak hikaye ettiği kıssalarla; yine Kur'an âyetlerinin ihtiva ettiği, Arap inkarcıla­rının davranışlarının ve sözlerinin hikayeleri, Rasul'ün onlara yö­neltmekle emrolunduğu çağrılar, hitaplar, eleştiriler ve uyarılar ara­sında büyük benzerlikler olduğudur. Bu anlamda risalet ve risalet karşıtı çabalar her dönem ve ortamda benzerlik arz ettiği için bu ça­baları ve gösterilmesi gereken peygamberi tavrı bilmek, ıslahat cehdinde olan inananlar için çok büyük ufuklar açacaktır. Peygam­berlerin tebliğleri sırasında karşılaştıkları zorlukların ve inkarcılarla ilgili işleyen toplumsal yasaların tümünü kıssalarda görebiliriz. [124]

 

C. Kıssa

 

1. Kıssanın Kelime Anlamı

 

 (k-s-s) kök harflerinden türeyen kıssa, bir şeyin izini sürmek, birbirini takip eden haberler, [125] anlatmak, bir şeyin or­tası, büyüğü,[126] beyan etmek,[127] açıklamak [128] anlamlarına gelir. İslâmî literatürde veya Kur'an ıstılahında kıssa denildiğinde Kur'an'da anlatılan tarihi olaylar ve peygamberlerin hayat hikâyeleri anlaşılmaktadır. Ancak Kur'an-ı Kerim'de söz konusu bağlamda bizzat kıssa olarak değil de aynı kökten gelen aslında isim olup mastar yerine de kullanılan ve kıssanın çoğul formu olan kasas kullanıl­maktadır. [129] Kasas aynı zamanda bir sure adıdır.

Kur'an'ın

“Andolsun ki, peygamberlerin kıssalarında aklı olanlar için ibretler vardır. O, uydurulabilen bir söz değildir.” [130]

“Şüphesiz bu an­latılanlar gerçek kıssalardır.” [131] mealindeki âyetleriyle ve benzer an­lamdaki birçok âyetin mantıkınca Kur'an ıstılahında kasas veya kıssa denildiğinde şunu anlamak mümkündür: Tarihin derinliklerinde kaybolmuş, unutulmuş veya bazı izleri insanlığın hafızasında kalmış mutlak hakikatlerin, yüksek dini değerlerin, Allah tara­fından, Kur'an muhataplarına adeta olaylara yeniden canlılık verilerek anlatılmasıdır.[132]

 

2. Kıssaların Veriliş Nedenleri

 

Kur'an'ın temelde gayesi neyse kıssaların gayesi de odur. Kur'anî kıssa, beşerî ebediyatta bildiğimiz gibi, salt edebî amacı gerçekleştirmeyi hedefleyen, mutlak ve hür bir kıssa türü olmayıp tamamen konusu ve gayesiyle anlatıldığı sûreyle hatta Kur’an’ın bütünüyle peygamberlik döneminin şartlarıyla irtibatlıdır.

Kur'an, her şeyden önce bir dini davet kitabıdır. O halde kıs­saların da hedefi aynı gayeyi gerçekleştirmektir. Bu açıdan bakıl­dığında kıssalar; Kur’an’ın reddettiği inanç, ibadet, birtakım değer­ler, ahlak ve düşüncelerin hepsini ihtiva ettiği gibi, yine Kur'an-ı Kerim'in getirdiği inanç ve değerlerden çoğunu da içine almakta­dır. Bu sebeple kıssaların konuları yaklaşık olarak Kur'an'daki genel konuların aynısıdır diyebiliriz.

Kıssaların hedefleri, kendilerinden ibret alınacak yönler kadar çoktur. Bu nedenle ana hatlarıyla da olsa bu kıssaların ne gibi ko­nuları kapsadığını ifade etmekte yarar vardır.[133]

 

a. Peygamberi ve inananları Teselli Etme

 

Kur'an, önceki peygamberlerden ve onların toplumlarından bahsederek, Rasulullah (s)'ı ve ona iman edenleri tebliğ vazifesin­de karşılaştıkları veya karşılaşacakları her türlü eziyet ve zorluk karşısında teselli etmektedir. Kur'an, kıssalar aracılığıyla din yo­lunda karşılaşılan güçlüklerin her devirdeki peygamber ve onlara tâbi olanların değişmez kaderi olduğunu ancak bu eziyet ve güç­lüklerin geçici olup, sonunda mutlaka iman ehlinin kurtuluşa, ga­libiyete erdiğini muhataplarına anlatmaktadır:

“Peygamberlere ait haberlerden kalbini yatıştıracak olanlardan her türlüsünü sana kıssa ola­rak anlatıyoruz. Bunda da sana bir hakikat, müminlere de bir öğüt ve ibret gelmiştir.” [134] Bir süre bu hayırlı netice gecikse de şartlar olgun­laşıp inkarcılara acıklı azap vakti gelince bu sonuç tahakkuk ede­cektir. Bu Allah'ın değişmeyen sünnetidir. Allah bu sünneti (yasa­yı) kıssalar aracılığıyla Kur'an muhataplarına ısrarla anlatmakta ve onlara iman ve davet yolunda bitmeyen bir kuvvet, şevk ve ümit vermektedir.

Teselli babında Kur'an-ı Kerim'de verilen ilahî yasalara bir örnek vermek uygun olacaktır. Örneğin Musa kıssasında,

“Ve o hırpalanıp ezilmekte olan kavmi de yeryüzünün, bereketle donattığı­mız doğusuna ve batısına mirasçı yaptık. Ve böylece Rabbinin, İsrailoğullarına olan o güzel vaadi, sabırları yüzünden gerçekleşti. Biz de Firavun ile kavminin yapageldikleri sanat eserlerini ve diktikleri bi­naları yerle bir ettik.” [135] mealindeki bu ilahî kanun, tecrübî olarak dikkatlere sunulmaktadır.

Bazı önemli kıssalar, amaca uygun olarak Ankebut suresinde, toplu olarak ama özet bir şekilde anlatılmıştır.[136] Bu kıssalarda inkarcıların sonunun helak olduğunu müşahede imkânının sunul­masının ardından netice şöyle özetlenmektedir:

“Nitekim onlardan her birini günahları sebebiyle suç üstü yakaladık: Kiminin üzerine taşlar savuran rüzgârlar gönderdik, kimini korkunç bir ses yakaladı, kimini ye­rin dibine geçirdik, kimini de suda boğduk. Allah onlara zulmetmiyor, asıl onlar kendilerine yazık ediyorlardı.” [137] İlahî kanun gereği, hakkın galibiyeti bâtılın helaki ile sonuçlanan çatışma her zaman devam et­mektedir. Bu yasa, hakkı ve ona tâbi olanları bâtıldan ayırmak, bâtılı da yok etmek için insanlar arasına hükmünü icra etmiş ve etmeye de devam etmektedir.[138] Tebliği ve ıslah çabaları sırasında zorluklarla karşılaşan mü­minler için kıssaları okumak ve karşılaştıkları problemlerin yeni olmadığını anlamak ve vahyin gösterdiği tarihin, ufuklarına yö­nelmek önemli bir teselli kaynağı olacaktır.[139]

 

b. İlahi Dinlerin Esasta Bir Olduğunu Gösterme

 

Kıssanın bir diğer amacı da, peygamberlerin çağrıda kullan­dıkları araçların bir bütünlük gösterdiğini belirtmektir. Onlara karşı koyan milletlerin tavrı da birbirleriyle benzeşmektedir. Tüm peygamberlere verilen dinler de tek ilah tarafından gönderilmiş­tir. Ve bu dinlerin hepsi de bir ilkeye dayanmaktadır.[140] Bütün peygamberler tevhid inancı üzerinde birleşmişler, hepsi de top­lumlarını aynı gerçeğe davet etmişlerdir. Bu gerçek, Kur'an'da özellikle beyan edilmektedir:

“Senden önce hiçbir peygamber gön­dermedik ki, ona şöyle vahyetmiş olmayalım: 'Gerçek şu ki benden başka ilâh yoktur. Onun için bana ibadet edin.” [141] İşte bu nedenle pek çok peygamberin kıssası toplu halde verilmekte ve onların çağrı yön­temi anlatılmaktadır.

Örneğin Hud suresinden öğrendiğimize göre Nuh,, toplumu­na sadece Allah'a ibadet etmeleri gerektiğini öğütlerken, [142] aynı su­rede, Hud, Salih ve Şuayb da toplumlarına aynı tevhid inancını

“Ey kavmim! Allah'a kulluk edin. Sizin O'ndan başka ilâhınız yoktur.” [143] hitabıyla tebliğ etmişlerdir.

Görüldüğü gibi, zamanın, bölgenin ve peygamberin değişiklik göstermesi tebliğin temel ilkesi olan Allah'ın birliğini etkilememek­tedir ve her peygamberin tebliği tevhid üzerine bina edilmektedir. [144]

 

c. Peygamberlere Karşı Tavırların Ortak Olduğunu Gösterme

 

Her devirde peygamberlere gönderilen din, esas itibarıyla İs­lâm'dır. Peygamberler ve onlara tâbi olanlar tek bir ümmet oluştu­rurlar. Aynı şekilde, ilahî mesajı inkâr edenler de tek ümmettir. Tarihin her devrinde tekrarlanan inkarcılıkta ve cahiliye kanadının mensupları arasında zaman ve mekanlara göre önemli bir fark yoktur. Hepsi de peygamberlerini kibir ve inatlarından dolayı in­kâr ederek haktan yüz çevirmişler, sonra da peygamberlerin, her türlü karşı koymaya rağmen davalarından vazgeçmedikleri anlaşı­lınca da hem peygamberlerin hem de ona tâbi olanları sözle eziyet edip, işkencelerle tehdit etmişlerdir. Bu işkence, eziyet ve ölüm tehditleri bazen eyleme dökülmüş, çoğu zaman da Allah'ın koru­masıyla tuzakları boşa çıkmıştır.

İşaret ettiğimiz tarihi gerçek, özellikle Araf, Hud, Şuara, Enbiya ve Kasas surelerinde yoğun olarak görülebilir. Aynı gerçek, Zariyat suresinde bir grup peygamber ve toplumlarıyla ilgili kıssaları özetle anlatıldıktan sonra, devam eden âyetler arasında şöyle ifadelendirilmektedir:

“Böylece onlardan öncekilere de herhangi bir peygamber gelince, onun hakkında da mutlaka: “Bir sihirbazdır veya bir delidir.” dediler. Onlar birbirlerine bunu mu tavsiye ettiler? Hayır onlar azgın bir kavimdir.[145]

Bakara suresinde benzer bir anlam ifade eden bir âyet de şöy­ledir:

“Bilgiden nasibi olmayanlar da 'Allah bizimle konuşsa ya, yahut bize de bir mucize gelse ya!' dediler. Bunlardan öncekiler de tıpkı böyle, bunların dedikleri gibi demişlerdi. Onların kalpleri birbirlerine benzedi. Gerçekten de yakîne ermek (hakikati bilmek) isteyen bir kavim için biz mucizeleri çok açık seçik gösterdik.” [146]

Devirlerin değişmesiyle kâfirler, farklı özellikler arz etmemiş­tir. Çıkarlarını tehdit ettiğini düşündükleri peygamberlerin çağrı­sına kulak tıkamışlar, vahye tâbi olmak isteyenlere engel olmuşlar, peygamberlerini aciz kılmaya çalışmışlardır. Ancak her zaman hak bâtıla üstün gelmiş ve onlar hem dünyada azaba uğramışlar hem de ahirette azaba uğrayacaklardır.

Büyüklenenlerin, karşı çıkanların, inkarcıların ve itiraz edenlerin tutumları karşısında Kur'an'ın temel ilkelerini ve nebevi tebliğin ana hedeflerini pekiştirmek, desteklemek amacıyla vahyedilmiş [147] olan kıs­salar, toplumsal yasaların görünüm alanıdır diyebiliriz. Tabiî ki, kıssaların anlatılış amacı, salt yukarıdaki üç başlıkla sınırlı değildir. Ancak kıssaların risalet karşıtı toplumsal tavırlar ile ilişkisini ele almak tezimiz açısından yeterlidir.[148]

 

BİRİNCİ BÖLÜM

 

PEYGAMBERLERE KARŞI TAVIRLAR

 

A. Atacı Tavır

 

Kur'an, peygamberlere karşı çıkanların muhalefet nedenlerin­den birisi olan “Atalara bağlılık” itirazını işlerken (e-b-v) kökünden türeyen ve baba, ata anlamına gelen kelimenin çoğul formunu kullanır. Arapça'da bir şeyi icat veya ıslah eden ya da ortaya çıkaran kimse için de baba kelimesi kullanılır. [149] Arapça'da baba kelimesi amcayı da kapsadığı gibi,[150] teyze de anne sözcüğü­nün kapsamına girmektedir.[151]

Atalar bir toplumun kültürel geçmişini anlatan bir mecaz ola­rak görülebilir.[152] Atalara bağlılık, fıtratına tevhidin yerleştirildiği insanın karşı karşıya olduğu imtihan türlerinden birisidir. Tevhid inancının fıtrata yerleştirilmiş oluşu, kıyamet gününde, “Ondan haberimiz yoktu” denmemesi içindir. Allah Ademoğullarının, bel­lerinden zürriyetlerini çıkarmış, onları kendilerine şahit tutmuş ve onlara

“Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye sormuş ve onlar bu soruya evet cevabını vermişlerdir. Allah bunu, “Daha önce babaları Allah'a ortak koştu, biz de onlardan sonra gelen bir nesildik (onların izinden gittik). Bâtıl işleyenlerin yüzünden bizi helak edecek misin?” [153] dememeleri için böyle yapmıştır. Yani Allah, “Onların yöntemlerine tâbi olduk. Bizi Allah'a ortak koşan atalarımızın şirki ve hakkı bilmeyişimiz nedeniyle onların yolunu takip ettiğimiz için yok eder misin?”[154] şeklinde itiraz etmesinler diye böyle bir tercihte bu­lunmuştur. Atalarının şirk konusunda bir özrü olmadığı gibi, onların da Allah'tan yüz çevirmelerinde ve atalarını taklide kendilerini adamalarında bir özürleri yoktur.[155] Allah'ın ahit alması, inkarcıların atalarının şirk koşmaları nedeniyle Allah'a ortak koştuklarını ve şirkte onları taklit ettikleri mazeretini ileri sürmemeleri içindir.[156] Şu halde insanlar babalarının taahhüdünden değil, bizzat kendi taah­hütlerinden ve kendi suçlarından sorumlu olacaklardır.

Toplumların gerek ahlakî, kültürel ve sosyal gelişimlerinde, gerek birbirleriyle olan ilişkilerinde en büyük engellerden birisi geleneğe körü körüne bağlılık ve atacılıktır. Toplum içinde birey ve grupların birbirleriyle iyi ilişkiler kurmasında, sosyal katman­larda homojenliğin sağlanmasında, hiyerarşik yapının adalet teme­linde kurulmasında, farklı ve daha kâmil düşüncelerin ortaya çık­masında, meselelerin tartışılıp müzakere edilmesinde, düşünce ve inanç özgürlüğünde, belki de atacılıktan daha büyük bir handikap yoktur. Atacılık, tevhide ve Allah'ın âyetlerini kabul etmeye mani olduğu gibi yeni düşünce ve görüşlere açık olmaya da engeldir.[157] Çünkü atacılık önyargı, geniş düşünmemek, başka fikirlere saygı­sızlık, kibir, gurur ve büyüklenme gibi olumsuz tutumları bünye­sinde barındırır.

Kur'an-ı Kerim, önceden yaşamış toplumların inanç ve uy­gulamalarından yanlış olanlarına düşünmeksizin tâbi olanları eleştirir ve onları “Atalarının izinden” bilinçsizce gitmelerinden dolayı kınar. Allah'ın büyüklüğü hakkındaki bilgisizlikleriyle Allah'ın birliği konusunda tartışan bu tür kimselere, “Allah'ın, rasulüne indirdiğine tâbi olun, onu onaylayın.” denildiğinde on­lar din konusunda atalarına uyduklarını söylerler. Şunu hiç düşünmezler:

“Ya şeytan onları alevli ateşin azabına çağırıyor idiyse! Yine de aynı yolu izleyecekler mi?” [158] Ya şeytan, onlara kötü amelleri ve sapkınlıkları konusunda kendisine tâbi olmalarını ve Allah'ı inkâr etmelerini, peygamberine indirdiği Kitaba tâbi olmayı terk etmelerini süsleyerek azaba çağırıyorsa?[159] Aslında bu itiraz baha­neden öte bir şey değildir. Zira amaçları, atalar dininden daha doğru olmasına rağmen vahyi inkârdır.[160] Onlar, peygamber daha iyisini de getirmiş olsa ona tâbi olmak niyetini taşımadıklarını, aksine atalarının dininde sabit olduklarını söylemek istemekte­dirler.[161]

Önceki nesillerin inanç ve uygulamalarını her şeyden üstün tutan anlayışa göre, geçmişte olan her şey, haklı, doğru ve yol gös­tericidir. Bu bencil çıkarları ile statüko koruyucularının vazettikleri ve kullandıkları mantıktır. Aslında hak ve iyilik ölçüsü, ne eski, ne yeni, ne bilgisizlik ne de arzudur. Ancak Allah'ın emrine ve delile dayanan ilim gerçektir. Eski olsun, yeni olsun Allah'ın indirdiği delillere bakmayıp da ataları, yalnız ata olduklarından dolayı taklit etmek, onları Allah'a eş tutmak ve hakkı bırakıp hayal ve kuruntu­lara, şeytanın emirlerine uymak ve onun izinden gitmek tutucu­luktur.

Kur'an-ı Kerim tutucuların bu tepkisini şöyle dile getirir:

“On­lara (müşriklere): Allah'ın indirdiğine uyun, denildiği zaman onlar, 'Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız' dediler. Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyse?” [162] Onlar ataları hangi vasfa sahip ve hal üzere bulunuyorlarsa ve bir şey bilmeseler, doğru yol üzere olmasalar da her halükarda atalarını takip et­mektedirler. [163] Allah ise, inanç konusunda taklitçi olmayı, düşünce­den ve bilinçten yoksun nakilciliği ağır bir dille kınamaktadır.[164] On­lar, atalarının dinin inanç ve ibadetlerinden bir şey anlamayan ve bu konuda her türlü delilden uzak duran kimseler olmalarına rağmen yine atalarına uyacaklar mı?[165] Âyet ayrıca içtihat yapabilen kimsenin taklide başvuramayacağını gösterir. İnsanların hakkı ta­nımaya en yakın olanları iyi niyetle delilleri inceleyen araştırmacı­lardır. Onlar bir gün yanılırlarsa başka bir gün isabet ederler. İn­sanların hakka en uzak olanları taklitçilerdir. Çünkü onlar, nefisle­rine karşı ilmin yolunu kesmiş ve akletmemeyi tercih etmişlerdir. Şeytanın adımlarını izleyen ve bir ilim ve burhanı olmadan Allah hakkında bir şeyler uyduranlar vahye davet edildiklerinde, “Al­lah'ın indirdiğini bilmiyoruz. Büyüklerimize, alimlerimizin önde gelenlerine uyuyoruz.” derler. “Ya ataları bir şey anlamamış, doğ­ruyu da bulamamış idiyseler?” şeklindeki soru aslında zıddı öne sürülemeyecek kadar aklî bir delildir.[166]

Allah hangi ülkeye bir peygamber gönderdiyse, onun hal­kını yalvarıp yakarsınlar diye mutlaka yoksulluk ve darlıkla sıkmıştır. Ama sonra kötülüğü değiştirip yerine iyilik getirdi­ğinde ve sonunda çoğaldıklarında, “Atalarımıza da böyle darlık ve sevinç dokunmuştu.”[167] demişler ve Allah da onları, hiç farkında olmadıkları bir sırada ansızın cezalandırmıştır. Onlara göre ya­şamda atalarının başına gelen rahatlık da felaket de onların ba­şına gelmektedir.[168] Yani bunu olayların olağan akışı olarak gör­mekte ve öncekilerin başına gelenden bir ders çıkarmamaktadır­lar.[169]

Risalete karşı “Atalar dini”ne tâbi olarak vahye karşı durma anlayışını genel olarak değerlendirdikten sonra, bu tavrı vahyi ve­riler ışığında dönem dönem ele almak bize daha somut bilgiler verecektir.[170]

 

1. Hz. Nuh Döneminde Atacı Tavır

 

insanlar ahlakî bir önermeyi reddetmek için, çoğu zaman o önermenin atalarından devralıp alışageldikleri düşünce ve yaşam tar­zına uymadığını ileri sürerler. Bu taklitçilik daha ilk nesillerde kendi­ni gösterir. Nuh kavminin inkarcı ileri gelenleri Hz. Nuh için şöyle demiştir:

“Bu, tıpkı sizin gibi bir beşerdir. Size üstün ve hakim olmak istiyor. Allah (peygamber göndermek) isteseydi, muhakkak ki melekler gönderirdi. Biz geçmişteki atalarımızdan böyle bir şey duymadık.” [171] Toplu­mu, bir olan Allah'a ilahi mesajla birlikte ibadet etmeye çağıran Hz. Nuh'u, üstünlük kurarak gücü ele geçirmeye çalışan birisi [172] olarak görmektedir.[173] Âyet, vahiyle, bir peygamberin açık öğretisiyle, ya da sağduyuyla açıkça desteklenmeyen dini doktrin ya da görüşleri körü körüne benimsemeyi mahkum eden bir imada bulunmaktadır. [174]

Onlar ve ataları uzun bir fetret dönemi geçirdiler.[175] Allah'tan başka ilah olmadığına dair Nuh'un davetiyle ilgili önceki nesiller­den kendilerine bir şey ulaşmadığını iddia ettiler.[176] Onların bu şüp­hesi, taklit ve ataların görüşüne dönüşün dışında bir yolu benim­semediklerini gösterir. Nuh'un peygamberliğinde böyle bir yol bulamadıklarında onun peygamberliğini fesat unsuru olarak ta­nımladılar.[177] Yani Nuh'un dediği, “Allah'tan başka ilah yoktur.” kelamını işitmediklerini, yahut Nuh gibi peygamberlik iddia eden birisini de duymadıklarını söylediler.[178]

 

2. Hz. Hud Döneminde Atacı Tavır

 

Hz. Hud kesin bir delil ile Âd toplumunu tevhide ve putlara tapmayı terke çağırdı. Onlara Allah'ın çok büyük nimetler verdi­ğini, sarih aklın yaratma konusunda putların bir gücü olmadığını kabul ettiğini çünkü onlar toprak ve madenden yapılmadır. ifade etti. İbadet etmenin yüceltmenin zirvesi olduğu açıktır. Bu da sonsuz nimet verene layık olup onların yalnız Allah'a ibadet etme­lerini ve putlara tapmamalarını gerektirir. Hz. Hud bu yakînî delili zikrettiğinde cevapları taklit yoluna sıkı sıkıya bağlılıklarını bil­dirmek oldu. Oysa, bir toplum taklitte ısrar eder ve delile bağlılık­tan uzak durursa Allah inkârlarını artırır.

Âd toplumu da peygamberleri Hud'a tebliği sırasında risaletin amacını sordu ve

“Sen bize tek Allah'a kulluk etmemiz ve ata­larımızın tapmakta olduklarını bırakmamız için mi geldin?” [179] diyerek inkâra yöneldi. Bir olan Allah'a ibadetten ve putlara tapma ve O'na ortak koşma konusunda ataların dinini terkten uzak durdu­lar.[180] Hz. Hud ile, onlara ve atalarına zarar vermekten uzak, isimle­rini kendilerinin koydukları putlar hakkında tartışıyorlardı.[181]

Hz. Hud dinleri konusunda Ad toplumunu Allah'ın azabıyla tehdit etmekte, yalnızca bir olan Allah'a ibadet ve itaat ederek, dini yalnızca Allah'a has kılarak kulluk bilinci sergilemeleri ve o putları inkâr etmeleri için geldiğini tebliğ ediyordu. Onların Hz. Hud'un çağırdığı şeye tâbi olmaya niyetleri yoktu. Bir olan Allah'a ibadeti terk etmeleri ve O'nun dışında putlara tapmaları nedeniyle tehdit edildikleri azabın gelmesini istediler. Onlara göre Hz. Hud doğru söylüyorsa böyle yapmalıydı.[182]

 

3. Hz. Salih Döneminde Atacı Tavır

 

Semud toplumu da babaları taptı diye Allah'tan başka ilahlara taptığını söylüyordu. Onlar delillerini taklit üzerinde temellendiriyorlardı:

“Dediler: 'Ey Salih! Bundan önce sen bizim içimizde ümit bes­lenir bir zat idin. Şimdi bizim babalarımızın taptıklarına ibadet etmemizi mi engelliyorsun? Biz, doğrusunu istersen davet ettiğin şeyden kuşku­landıran (murîb) bir şüphe (şek) içindeyiz.” [183] “Allah'tan başka bir ilah olmadığı” çağrısında bulunana kadar Hz. Salih'e lider diye bakı­yorlardı. Ancak atalarının taptığı ilahlara ibadet etmelerini yasak­laması onları hayrete düşürdü. Allah'ın birliğine dair çağırdığı şe­yin doğruluğunu bilmediklerini söylediler.[184] Hz. Salih, işlerinde danışman, anlaşmazlıklarında yol gösterici olur diye düşünüyor­lardı. Tevhide çağırmaya başladığında ise ondan ümidi kestiler. Halbuki onu üstün bir kişi olarak takdim ediyorlardı.[185] Hz. Salih'in, atalarının taptığı konusunda kendilerine uyacağı görüşündeydiler. Ama bekledikleri gerçekleşmedi.

Onların tafklit yolunu benimsemeleri ve atalarını izlemenin gerekliliğine inanmaları aynı zamanda Mekkeli inanmayanların sözlerine [186] bir göndermedir. Aradaki zaman farkı inkarcıların söyleminde bir değişikliğe yol açmamıştır. Aslında Hz. Salih'in tebliği Semud toplumunu sarsmıştır. Davete karşı şüphe/şek içinde olduklarını söylemeleri onların, olumlama ya da olumsuzlama arasında bîr yerde olduklarını gösterir. İnanç konu­sunda bir tercihi göstermez. Kuşkulandırıcı/murîb oluşları ise Hz. Salih'in inançlarında bir bozukluk olduğu kanaatine sahip olduklarını gösterir. Ve bu, onun sözünü aşağılamada bir müba­lağadır. [187]

Kur'an-ı Kerim, yukarıda zikrettiğimiz Hz. Nuh, Hz. Hud ve Hz. Salih'in içinde yaşadıkları toplumlara şöyle hitap ettiklerini söyler:

“Gökleri ve yeri yaratan, Allah hakkında da mı şüphe var? O, sizi günahlarınızı bağışlamak için çağırıyor ve belirlenmiş bir süreye kadar size müsaade ediyor. Onlar da, 'Siz sadece bizim gibi bir insansınız, bizi babalarımızın taptıklarından alıkoymak istiyorsunuz. O halde bize apaçık bir delil getirin dediler.” [188] Toplumlarının verdiği ortak tepki, pey­gamberlerin sözleriyle onları atalarının taptığı putlara ibadet et­mekten uzaklaştırmaya çalıştıkları şeklindeydi.[189] Risalete tepki gös­teren bu üç toplumun taklit yolunu benimsemelerindeki ortak yön, putlara ibadet etmede birleşen ataları,[190] alimleri ve büyüklerinin izinden gitmeleridir. Onlar peygamberleri için diyorlardı ki, “Ço­ğunluğu oluşturmalarına ve kuvvetli düşüncelerine rağmen önce­kiler, dinlerinin geçersiz olduğunu bilmiyorlardı. Bir adam çıkmış, tek başına o dinin bâtıl olduğunu söylüyor.” Halk belki de bu ko­nuda bir söylem daha geliştirdi ve şöyle dedi: “Bir alim öncekilerin bir kısmının sözünün zayıflığını açıkça ifade ettiğinde, öncekiler burada olsaydı, sözünün doğru olup olmadığı ortaya çıkardı.” Ya­ni mümkün olmayan bir şeyi delil olarak getirmeye kalktılar. Bu sözü ahmaklar, kurnazlar ve inkarcılar zikreder.[191]

 

4. Hz. İbrahim Döneminde Atacı Tavır

 

Hz. İbrahim'in tebliği sırasında karşılaştığı itiraz da farklı de­ğildir:

“Hani (İbrahim) babasına ve kavmine demişti ki: 'Sizin, karşıla­rında bel büküp eğilmekte olduğunuz bu temsilî heykeller nedir?' (Onlar da), 'Biz atalarımızı bunlara tapıyor bulduk' dediler. İbrahim: 'And olsun ki siz de, atalarınız da apaçık bir sapıklık içindesiniz' dedi.” [192] Hz. İbrahim bu soruyu aşağılamak ve putlara tapanları azarlamak için sormak­tadır. Çünkü bu heykeller ruhsuzdur ve fayda vermekten uzaktır. Onlara tapmanın bir mantığı yoktur. Onlar da cevap olarak atala­rının putlara ibadet ettiği gibi kendilerinin de ibadet ettiklerini söylüyorlar. Onlar da ataları da böylece hak yolundan sapmıştır.[193] Putlara tapınmak atalardan devralınan kadim bir sapkınlık türü­dür.[194] Bâtıl, kendisine sarılanların çokluğu nedeniyle hak olmaz.[195]

Onlar da ataları da ibadetleri nedeniyle kaybedenlerden olacaklar. Çünkü taptıkları, fayda veya zarar veremeyen; bilgisiz, cansız var­lıklardır.[196]

Hz. İbrahim babasına ve kavmine, “Neye taptıklarını” sordu­ğunda,[197] onlara fayda veya zarar veremediklerine göre putlara ibadet etmenin anlamlı olmadığını göstermek niyetini taşıyordu. Ama onlar delilleri olmadan taklit yolunu tuttular:[198] “Atalarımız böyle yapıyordu. Biz onları taklit ettik.” dediler.[199] Birtakım putlara taptıklarını ve tapmaya da devam edeceklerini söylediler.

Hz. İbrahim onlara putlara yalvardıklarında kendilerini işitip işitmediklerini, fayda veya zarar yerip  veremediklerini sordu:

“Hayır ama, dediler, biz babalarımızı böyle yapar bulduk.” (İbrahim de­di ki:) 'Neye taptığınıza (başınızı kaldırıp da) hiç bakmadınız mı?” [200] Cümle başındaki “Hayır ama” şeklinde Türkçe'ye çevirdiğimiz bel takısı, şaşkınlık ifade etmektedir. Bu şaşkınlık sebebiyledir ki, Hz. İbrahim'in halkı, onun puta [201] tapma konusundaki eleştirisine doğ­rudan cevap vermekten kaçınarak ve bu tapınmanın sadece gele­neksel olduğunu söyleyerek işin içinden sıyrılmak istemektedir.[202] Hz. İbrahim'in onların neye taptıklarını görüp görmediklerini, tap­tıkları şey konusunda düşünüp düşünmediklerini sorması, onlara taptıkları şeylerin ibadete layık olmadığını göstermek içindir.[203] Hz. İbrahim'in halkının, “Biz babalarımızı böyle yapar bulduk.” şek­lindeki ifadesi taklidin yanlışlığı ve istinbatı/çıkarsamayı tercihin gerekliliğine dair delillerin en kuvvetlisidir. Taklidi övsek, çıkar­samayı yersek bu, kâfirlerin yöntemini övmek olurdu ki Allah onu tenkit etmiştir. Allah İbrahim'in yolunu över. Zaten bâtıl eski veya yeni, faili çok ya da az olsa bir şey değişmez. [204] Bâtıl yine batıldır.

Hz. İbrahim babasına ve soydaşlarına onların çarpık inanç sis­temleri açısından ters düşmüştür. Onların atalarından devraldıkları inanç sistemlerinin peşine takılmamış, sırf babasının ve soydaşları­nın uyduğunu gördüğü için bu inanç sistemine bağlanmamıştır. Çarpık inançlarından uzak olduğunu duyururken onlara şirin gö­rünme, onları memnun etme çabası içine girmemiş ve onlara karşı şu hitapta bulunmuştur;

“Gerçekten ben sizin taptığınız şeylerden uza­ğım.”[205] Hz. İbrahim, babasının ve halkının tâbi olduğu atalarından aldıkları kültleri bırakmış ve dosdoğru yola uymuştur.

Bu âyet, Kur'an'ı okuyan Hz. Muhammed dönemindekilere de bir göndermede bulunmaktadır. Hz. İbrahim, Arapların atasıysa ve Araplar atalarına uyacaklarsa niçin şer ile hemhal olan atalarına uyuyor, salih ataları İbrahim'e uymuyorlardı?[206] Hal­buki Allah; peygamberleri, ancak rahmetinin müjdecileri ve aza­bının habercileri olmak üzere göndermektedir. Kim iman edip du­rumunu düzeltirse, onlara hiç korku yoktur. Onlar mahzun da olmayacaklardır.[207] Bu nedenle peygamberlere ve getirdikleri mesaja karşı çıkmak doğru değildir. Atalara değil onlara tâbi olmak gere­kir. Rasullerin yolunu tercih edenler üzülmeyecektir. [208]

 

5. Hz. Yakub ve Hz. Yusuf Döneminde Atacı Tavır

 

Kur'an-ı Kerim genel itibarıyla önceden yaşamış olanlara tâ­bi olmayı olumsuzlasa da geçmişlerin birikimini tümüyle sıfırlamaz. Delilleri esas almak kaydıyla atalara tâbi olmayı iyi bir davranış olarak sunar. Örneğin, Yakub peygamber oğullarına ölümünün ardından kime ibadet edeceklerini sorduğunda onlar:

“Senin ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak'ın ilahı olan tek ilaha kulluk edeceğiz.” [209] diyerek sahih geleneğe bağlılıklarını bildirirler. Onlar Hz. Yakub'un yolunu tutmakta ve ibadeti yalnız Allah'a has kıl­maları konusunda ona zıt düşmemektedirler. Zaten insanların kendisine ibadet etmesini isteyen Rab, onları ve onlardan önceki­leri Yaratan'dır. [210] Onların bu yaklaşımı bir yöntem olarak taklidi değil çıkarsamayı seçtiklerine işaret eder.[211] “Tek olan Allah'a” derken atalarının ilahına [212] yani ortağı olmaktan uzak olan bir ila­ha kulluk sözü vermektedirler. Onlar samimi bir şekilde ibadetle­rinde Allah'ı birlemektedirler. Onların, “O'na teslim olmuşuz­dur.” demeleri, teslimiyetlerinin ne babaları ne de başka bir kim­se için olduğunu gösterir.[213] Çünkü herkesin kazandığı kendisinedir. Yapılan iş iyi veya kötü olsun faili muhakkak karşılığını ala­caktır:

“Onlar bir ümmetti, geldi geçti. Onlara kendi kazandıkları, size de kendi kazandığınız (vardır). Siz, onların yaptıklarından sorguya çekilecek değilsiniz.” [214] Ayetteki “Onlara kendi kazandıkları” ifadesi aynı zamanda taklidin bâtıl olduğunu ve her ferdin kazandığının kendisine faydası olduğunu başkasına ise bir faydası olmadığını gösterir. Taklit caiz olsaydı, tâbi olunanın kazancının tâbi olana faydası olurdu.[215]

Yukarıda Hz. Yakub'un oğullarına atfedilen sözler, doğal ola­rak oğlu Hz. Yusuf'un da sözleridir. Verilen o ahidi Hz. Yusuf teb­liği sırasında yine gündeme getirmektedir:

“Atalarım İbrahim'in, İshak'ın ve Yakup'un dinine uydum. Allah'a bir şeyi ortak koşmamız sizin için olacak şey değil. Bu, bize ve insanlara Allah'ın lütuf ve ihsanındandır ancak insanların çoğu şükretmez.” [216] Tevhidin takipçisi ve Allah katından bir rasul [217] olan Hz. Yusuf'un, atalarının yani hak üzere olan peygamberlerin [218] izinden gitmesi övgüye değer bulunmuştur. Çünkü müşriklerin dinine değil, zikrettiği atalarının dini­ne uymuştur. [219] Allah, onun kalbine doğru yolu göstermiş, bilmedi­ğini öğretmiş, onu hayırda yolundan gidilen bir imam ve hak yola çağıran bir davetçi kılmıştır.[220] Allah o peygamberlere Allah'a ortak koşmama yani tevhid nimetini bağışlamıştır. Lakin insanların çoğu şükür gerektiren bu nimetin değerini bilememişlerdir.[221]

Hz. Yusuf da içinde yaşadığı ortamda atalara tâbi olmayı eleş­tirmektedir. Çünkü hüküm sadece Allah'a aittir. İnsanlardan, Al­lah'tan başkasına ibadet etmemelerini istemiştir. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler. Hz. Yusuf'un hapishane arkadaşlarına bu doğruları anlatması Kur'an'da şöyle ifade edilir:

“Allah'ı bırakıp da o taptıklarınız, sizin ve atalarınızın uydurduğu birta­kım isimlerden başka bir şey değildir.” [222] Yani taptıkları şeyler, ilahlık özelliği taşımayan, sadece isimleri başka bir şey değildir.[223] Sadece bilgisizliklerini sergilemektedirler. Allah katından bir dayanakları da yoktur.[224] Çeşitli cahili sistemlere ve ortamlara mensup kimi in­sanlar, söz konusu sahte rablere, kendi kafalarından bazı isimler yamamakta, bazı sıfatlar takmakta ve de kimi özellikler yakıştır­maktadırlar. Bunların başında da bu tür sahte rablere tanınan, hüküm koyma ve otorite yetkisi gelmektedir.[225] Oysa Allah onlara ne böylesi bir otorite tanımış, ne de onların doğru olduklarına ilişkin bir delil indirmiştir. [226]

 

6. Hz. Musa ve Hz. Harun Döneminde Atacı Tavır

 

Hz. Musa ve Harun'un, tebliğ için gittiği Firavun ve ileri ge­lenlerinden aldığı itirazlardan birisi de yine o ikisinin “Atalarının izinden gitmeye karşı çıkışları” konusundadır. Firavun, alaylı bir şekilde alemlerin rabbinin ne olduğunu sorduğunda, her şeye yaratılışını veren ve yolunu gösteren Allah olduğu cevabını alın­ca, istihzalı bir edayla:

“Öyleyse önceki nesillerin durumu ne oluyor?' dedi. Musa şöyle dedi: 'Onun bilgisi Rabbimin katında bir kitaptadır, Rabbim ne yanılır ne de unutur.” [227] Firavun'un sorusu çok kurnazca bir soruydu. O, şöyle demek istiyordu: “Eğer her şeye ayrı ayrı yaratılışını veren ve yolunu gösterenden başka rab yoksa, yüzyıl­lardan beri başka ilahlara tapan bizim atalarımızın hali ne ola­cak? Tüm bu insanlar hatalı mıydı? Hepsi azabı mı hak etti?” Böylece Firavun belki atalarına saygısızlık gösterdiğini düşündüğü Hz. Musa'ya karşı sinirini yatıştırmak istiyordu. Aynı zaman­da Firavun, saray adamlarını ve diğer Mısırlıları Hz. Musa'nın davetine karşı kışkırtmak istiyordu. Bu oyun, hakka davet eden herkese karşı oynanmış ve aklı ermeyen kişileri kışkırtmakta her zaman etkili olmuştur.[228] Bu kurnazca oyun ileride değineceğimiz gibi Mekkeliler tarafından Peygamberimiz (s)'e karşı da oynanmıştı.

Onlar meseleye, Hz. Musa onları din ve takva yoluna çağırmak için değil de, iktidarı ellerinden zorla almak için gelmiş gibi, siyasi iktidar mücadelesi açısından bakıyorlardı:

“Atalarımızı üze­rinde bulduğumuz yoldan bizi çeviresiniz ve yeryüzünün büyükleri ola­sınız diye mi geldiniz? Biz size inanmıyoruz.” [229] Âyet bir gerçeği daha aydınlatıyor: Bunlar atalarının putlara ibadet edişine [230] geleneklerine, alışkanlıklarına, örf ve adetlerine öylesine bağlıydılar ki, ecdat­tan kendilerine kalan inanç ve geleneklere aykırı olabilecek her­hangi bir şeyi, ne kadar aklî ve doyurucu olursa olsun, asla kabul etmiyorlardı.[231] Kötü şeylerle dolu olsa da, geçmişe sıkı sıkıya sarıl­mak ve dünyevi çıkarlara bağlılık bir toplumun maddi ve manevi güçlerini korumasına karşı en büyük engeli oluşturmaktadır. Fira­vun ve toplumu, Musa'nın davetini kabul etmedi. Kaynağı ataları olan üzerinde bulundukları dini bırakmayacaklarını söylediler.

Taklide sıkıca sarıldılar. Salt ısrarcı tavırlarıyla apaçık delillere meydan okudular ve itiraz ettiler. [232]

Firavun kendini arındırma arzusundaysa, Hz. Musa ona dos­doğru yolu gösterme niyetindeydi [233] ve o, kardeşi Hz. Harun ile bir­likte, Firavun'un İsrailoğullarına yaptığı kötülükleri engellemek ve risaleti inkâr edip yüz çevirenlerin azaba uğratılacağını bildirmek­le görevlendirilmişti.[234] Ancak Hz. Musa onlara apaçık âyetleri getirince,

“Bu, olsa olsa uydurulmuş bir sihirdir. Biz önceki atalarımızdan boylesini işitmemiştik.” [235] dediler. Hz. Musa'nın kendisine ibadet et­meye çağırdığı şeyi,[236] atalarının yaşadığı dönemde peygamberlik iddiasında bulunmuş bir kimseyi ya da ayetlerle rasuller gönder­miş bir ilaha dair herhangi bir şey işitmediklerini ifade ettiler.[237] Bu, nübüvveti inkârla yalanlamalarına ve inatlarına dair bir ifadedir.[238] Aslında önceki peygamber olan Hz. Yusuf, onlara yakın bir dö­nemde yaşasaydı, ona da inanmayacaklardı.

Firavun gibi insanlar, meşru gösterdikleri yaşam biçiminin tüm insanlar için genel geçer hale sokulmasını isterler. Bu tür kim­seler, her şeyi sınırlandırmak, statikleştirmek ve toplumun tümünü kendi görüş çerçevesine getirmek ve toplumu kendi varlığının çer­çevesinden meseleye bakmasını sağlamak gayreti içindedirler. Böylece İslâm ümmetini, mevcut konumundan daha hayırlı ve ya­rarlı bir konuma ilerletecek değer yargılarını araştırmasına imkân tanımamış olmaktadırlar. Bu, sosyal bir sebeptir, psikolojik değil. Burada söz konusu edilen sebep dahili değil haricidir.[239] Yani bire­yin iç benliğine değil, sosyal şartlara, çevreye, konuma vs. bağlıdır.

Atacı tavırda ısrar eden insanların bir çelişkisi de şudur: İnsa­noğlunun tevhid ile tanışması ilk insandan bu yana mevcuttur ve şirk ile karşılaşmasından daha eskidir. Buna rağmen niçin ısrarla Allah'a ortak koşan atalarına uymayı tercih ederler? Onların bu tutarsızlığı atacılıklarının aslında risalete karşı bir tür savunma mekanizması olduğunu göstermektedir. [240]

 

7. Hz. İlyas ve Hz, İsa Döneminde Atacı Tavır

 

İlyas peygamber [241] de kavmini tevhide çağırmıştı. Peygamber olarak Suriye'de puta tapan bir topluluğa gönderilmişti. Bugün “Ba'lbek” şehri bu tapınmanın izlerini hâlâ taşımaktadır.[242] Hz. İlyas, onların ve daha önce geçmiş babalarının Rabbi olan en güzel yaratıcıyı bırakıp da, Ba'l [243] putuna takmalarını çirkin karşılamıştı: “Hani o kavmine, 'Siz Allah'tan korkmaz mısınız? Yaratanların en güze­li olan, sizin de Rabbiniz, daha önceki atalarınızın da Rabbi bulunan Al­lah'ı bırakıp da Ba’l'e (Ba'l ismindeki puta) mi yalvarıyorsunuz?' dedi. Fakat onlar, onu yalanladılar. Bu yüzden mutlaka (cehennemde) hazır bulundurulacaklardır.”[244] Onlara yapılan azap vaadinin nedeni, ken­dilerinin ve atalarının Rabbini yalanlamalarıydı.[245]

Hakikatin ölçüsü olarak ataların mirasını almakla din adam­larının söylediklerinin her zaman doğru olduğuna inanmak ara­sında büyük bir benzerlik söz konusudur. Her iki durumda da kriter hak değil kişilerdir. Bu bağlamda Hıristiyanların ve Yahu­dilerin alim gördükleri kimselere yaklaşımlarıyla atalar dinine bağlı olanların risalete karşı tavırları örtüşmektedir:

“Onlar, Al­lah'tan başka bilginlerini ve rahiplerini de kendilerine Rab edindiler, Meryem oğlu Mesih'i de. Oysa onlar bir olan Allah'a ibadet etmekle emrolunmuşlardı. Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. O, müşriklerin ortak koştuğu şeylerden de münezzehtir.” [246] Onlar bilginleri için oruç tutmuyor, namaz kılmıyorlardı. Ancak bilginleri bir şeyi helal kıldığında kabulleniyor, Allah'ın helal kıldığı şeyi haram kıldık­larında da bunu benimsiyorlardı. İşte bu bilginleri rab edinmek­tir.[247] İlmî hakikatleri kabul ve alimlere itaat etmek ve saygı gös­termek Allah'ın emridir. Burada eleştirilen şey, Allah için itaat ve teslimiyet değil, “Min dunillah” olan, yani Allah'ın emrine ters düşen itaattir.

Kitap Ehli, bilginlerine gerçekten rab dememişlerse bile, on­ları rab yerine koymuşlardır. Dinde hüküm koyabilme haklarının olduğuna inanmışlardır. Hele Hıristiyanlık tarihinde ruhban sını­fının kutsal tanınması ve papaların hata etmez sayılması çok açık bir durumdur. Halbuki, ne onların (Allah evlât edindi, diyenle­rin), ne de atalarının bu konuda herhangi bir bilgisi vardır. Ya­landan başka bir şey söylememekte [248] ve sözleri bilgiye dayalı ol­maktan ziyade büyük bir cehaletten ve atalarını taklitten kaynak­lanmaktadır.[249]

 

8. Hz. Muhammed Döneminde Atacı Tavır

 

Kureyş müşriklerinden putları Allah'a denk tutanlar, hak kendilerine apaçık olduğunda delile karşı bâtıl olanla, hakka bo­yun eğmekten geri durarak şirk içinde kötü şeyleri yapmayı sür­dürdüler. Atalarının ve kendilerinin inanmamalarını, putlara ve ilahlara tapmaksızm yalnızca Allah'a ibadet etmemelerini ve ha­ram olmayan şeyleri haram kılmalarını Allah'ın dilemesine bağla­dılar.[250] Onlara göre Allah, atalarına bir elçi gönderseydi, tavırları böyle olmayacaktı.[251] Gösterdikleri garip gerekçeyle yanlışlarını terk etmedikleri için de kendilerini mazur gösteriyorlardı.[252] Oysa Allah çirkin şeyleri istemekten uzak olduğuna dair bilgiyi akıllara yük­lemiş, indirdiği Kitap'ta da buna yer vermiştir. [253]

Kur'an, Hz. Muhammed dönemindeki atacı tavrı önceki dö­nemlere nispetle daha ayrıntılı bir biçimde ele almıştır. Bu nedenle konuyu alt başlıklar halinde incelemeyi uygun bulduk.[254]

 

a. Şirk ve Atacı Tavır

 

Kureyş yalanlama konusunda öncekileri takip etti. Yalanlama­nın konusu ise Hz. Muhammed'in Allah'tan başkasına kulluğu ya­saklayıcı bir vahiy getirmesiydi.[255] Onların atalarının delil alarak orta­ya koydukları itirazı Kur'an-ı Kerim şöyle dile getirir:

“Allah'a ortak koşanlar diyecekler ki: 'Allah dileseydi ne biz, ne de atalarımız ortak koşar­dı. Hiçbir şeyi haram kılmazdık.' Onlardan önce yalanlayanlar da böyle söylemişlerdi de sonunda azabımızı tatmışlardı. De ki: 'Yanınızda bize çıka­rıp göstereceğiniz bir bilgi mi var? Siz, sadece zanna uyuyorsunuz ve sade­ce saçmalıyorsunuz.” [256] Şirklerini Allah'ın dilemesine bağlayan bu kim­seleri, Allah yermektedir. Onları bâtıl ile ilişkilendirmekte ve amacı hak olanı elde etmek olan içtihattan uzak durdukları için kınamakta­dır. Onların, bu şirk koşmalarını Allah'a bağlamaları, alay ve eğlence türünden ifadelerdir. O'nu yücelterek, O'na saygı göstererek, bilgisi olduğunu kastederek her şeyi nihai anlamda Allah'a bağlayarak söylemiş olsalardı bir kusur işlemiş olmazlardı.[257]

Allah'ın, “İlham ederek onlarla küfür arasına engel koymak suretiyle onların şirk içindeki durumlarını değiştirebilmesine rağ­men değiştirmemesi” şeklindeki şüphe yeni değildir. Onlardan önce sapıtanlar da bu şüphe ile sapılmışlardı. Bu geçersiz bir delil­dir. Bu delil sıhhatli olsaydı, Allah onları helak etmez, onlara şeref­li elçilerini göndermez ve şirk koşanlara acı intikamını tattırmazdı.[258]

Kur'an, bunların yalanlamalarına karşı Hz. Peygamber'i üzülmemeye davet eder. İnkârları nedeniyle öncekiler yok olma azabına uğramışlardır:

“O halde sakın şunların ibadet edişlerinden şüp­heye düşme. Daha önce ataları nasıl ibadet ediyor idiyseler bunlar da öyle ibadet ediyorlar. Biz de kendilerine nasiplerini elbette eksiksiz olarak öde­riz.” [259] Şüphe edenlere Allah putlara tapmayı emretmemiştir. Ger­çekten onlar atalarının yaptığı gibi onları taklit ederek putlara tapıyorlar. Onların içinde bulundukları durum hakkında ve bilgisiz­liklerinde babalarına tâbi olmaktan başka dayanakları yoktur. Al­lah bu yüzden onları, yaptıklarının tam karşılığı olarak cezalandı­racak, alemlerden hiçbir kimseye etmediği bir azap ile onları ceza­landıracaktır.[260]

Onların şirk içindeki durumları ile atalarınınki arasında bir fark yoktur. Atalarına azap olarak neyin indiği Hz. Muhammed'e bilgi olarak ulaşmıştır. Muhakkak onlara da benzeri inecektir. Ata­larına verildiği gibi bunlara da azaptan payları verilecektir.[261] Bu âyette Rasulullah (s)'a bir teselli ve onlara da azap sözü vardır. Şirk koşma konusunda onlar öncekilere denktir. Onları babalarının başına geldiği gibi azap beklemektedir.[262]

Onlar atalarının dininin hak olduğunu ve Rasul'ün getirdiği­nin bâtıl olduğunu söylüyor, Kur'an'ı uydurma ve sihir olarak ka­bul ediyorlardı. [263]

“Karşılarında açık deliller halinde âyetlerimiz okundu­ğu zaman o zalimler: 'Bu, başka değil, sırf sizi atalarınızın taptığı tanrı­lardan menetmek isteyen bir adam dediler. Ve 'Bu (Kur'an), sırf uydu­rulmuş bir iftira dediler. O kâfirler, hak kendilerine geldiği zaman: Bu apaçık bir sihirden başka bir şey değil dediler.” [264] Âyet, inançlarının yanlışlığını ve inatlarının artışını gösteriyor. İbadet edilecek varlıklar olmayan melekler, [265] onların ibadet ettikleri en yüce varlıklardı. Halbuki onlar, diğer varlıklar gibi ahiret gününde fayda veya zarar vermekten uzaktırlar.[266]

Atacı tavır sahiplerine Kur'an-ı Kerim okunduğunda, Hz. Muhammed'in amacının, onları atalarının ibadet ettiği ilahlara tapmak­tan alıkoymak [267] ve dinlerini değiştirmek olduğunu söylüyorlardı.[268] Muhakkak onlar Allah katından feci bir azabı hak ediyorlardı.[269] Pey­gamber onlara tevhidden bahsedip, Allah'ın âyetlerini okurken onlar apaçık delile taklit ile karşı koyup [270] inkâra yöneldiler. [271]

 

b. Kadercilik ve Atacı Tavır

 

Ataların yolunu kutsayan müşriklerin ahlakî olmayan tavırla­rından birisi yanlışlarını Allah'a nispet etmeleridir. Halbuki yanlarında açıklayacakları bir bilgi yoktur ve zanna tâbi olup yalan söylemektedirler:

“Onlar bir kötülük (fahişe) yaptıkları zaman: “Baba­larımızı bu yolda bulduk, bunu bize Allah emretti.” derler. De ki: “Allah kötülüğü emretmez. Allah'a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsu­nuz?” [272] Ayetin orijinalinde geçen fahişe, büyük günahları içine alan bir terimdir. Bu eylemleri bu insanların kötülük olarak kabul ettikleri, sonra da Allah'ın onları emrettiğini sandıkları zannedilmemelidir çünkü bunu akıl kabul etmez. Bu eylemler özünde kö­tüdür. O topluluk; yaptıklarının, Allah'ın emrine itaat olduğuna inanıyordu. [273] Onlara göre, Allah yaptıklarını hoş görmeseydi, onla­rı ondan alıkoyardı. İddia ettikleri konuda Allah'ın onlara bir şey emrettiğine dair bir delilleri yoktur. Bu âyet de taklidin ve cehalet­lerinin çokluğunun yerilmesine bir örnektir. [274] Çirkin bir davranışta bulunduklarında özür olarak atalarının bunu yaptığını, kendileri­nin de Allah'ın emrettiği bu şey konusunda atalarının izinden git­tiklerini ileri sürüyorlardı. Bu sözleri batıldır. Birisi taklittir ki ilme giden bir yol değildir. İkincisi de Allah'a iftiradır. [275]

Allah'ın şeytanı kendilerine dost kıldığı inanmayanlar Allah'ın evini çıplak tavaf ederek çirkin bir şey yaptıklarında bu eylemleri nedeniyle kınandılar. Dediler ki: “Atalarımızın yaptığını yapıyoruz. Onların sünnetine uyuyoruz. Allah'a yemin olsun ki bununla emrolunduk. Onun emrine tâbi oluyoruz.” Halbuki Allah çirkin işle­ri emretmez, İnsanlardan çirkin eylemler yapmalarını beklemez. Allah'ın çıplak tavafı emrettiğine dair bir bilgileri yoktur.[276]

Atalarının ve kendilerinin sapkınlıklarını Allah'a bağlamala­rı, yeni bir tavır değildir çünkü onlardan öncekiler de öyle yap­mıştı:

“Allah'a ortak koşanlar dediler ki: 'Allah dileseydi, ne biz, ne atalarımız O'ndan başka bir şeye tapardık ve O'nun emri dışında bir şeyi haram kılardık.' Kendilerinden öncekiler de böyle yaptılar. Buna karşı peygamberlerin vazifesi, ancak açık-seçik bir tebliğden ibarettir.” [277] Allah müşriklerin kaderi delil göstererek özür beyan etmelerini anlatıyor. Müşrikler özür beyan ederken de rasulü ve risaleti in­kâr ediyorlar.[278] Onlara göre ataların tecrübesi, her şeyin kendisiy­le ölçüldüğü bir normdur. Atalarının zamanında bir şey olma­mışsa, şimdi de olamaz; o zaman olmuşsa şimdi de olabilir.[279] Ka­deri delil getirmek, yaptıkları ve terk ettikleri şeyler konusunda bir bilgisi olmayan cahiliye mensuplarının söylemidir [280] ve

“Beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onlar(ı saptırmak) için senin doğru yolunun üstüne oturacağım.” [281] diyerek sapkınlığını Allah'a bağlayan şeytanın tavrından farksızdır. Burada peygamber muhaliflerinin, insanlara kendi iradelerine göre seçim yapmakta hür olmadıklarını ifade ettiklerini görüyoruz. Bu inanış, sosyologların da belirttiği gibi her zaman statükodan çıkarı olanların işine gelir. Onlar mevcut durumdan herhangi bir değişiklik olmasını iste­mezler. Bazı durumlarda da atalarının geleneğini takip etmek üzerinde duruyorlar ve geçmişi bir tür kutsal ve taklide layık bir şey olarak görüyorlar. [282]

Bu sözlerini alay etmek için söylüyorlardı. İnanarak söylese­lerdi, mümin olurlardı. Bu tür yalanlamanın ve alayın benzerini öncekiler de peygamberlerine yapmışlardı, onlar yok edildiler. Hz. Peygamber'e düşen ise tebliğdi. Çünkü doğru yolu bulabilmek Allah'ın isteğine bağlıdır.[283] Müşrikler içinde bulundukları şirkte aldanmakta ve kaderi delil getirerek özür beyan etmektedirler. Halbuki, Allah kendilerine bu hususta bir hüküm indirmemişken bunları kendileri uydurmuşlardır.[284] Onlar şöyle demek istiyorlar: “Allah yaptıklarımızdan hoşlanmasaydı, üzerimize indireceği bir ceza ile belli eder ve bunları yapmanıza izin vermezdi.” Halbuki Allah her ümmete,

“Allah'a ibadet edin, putlardan kaçının.”[285] diye elçi göndermişken şirk koşmak Allah'ın dilemesine nasıl bağlanabilir?[286] Allah'a ortak koşan ve puta tapanlar, kaderi delil getirerek şirk koşmalarını mazur göstermeye çalıştılar. “Biz putlara Allah onlara ibadetimizden razı olduğu için tapıyoruz.” diyorlardı. Bunlar ken­dilerinden önceki toplumların sünnetini sürdürdüler. Peygamber­leri yalanlama ve sapıklıkta, atalarının fiillerine uyma konusunda onların yolunu izlediler.[287]

“Allah'tan başkasına ibadet ve vahye rağmen haramlar oldu­ğunu ileri sürme” şeklindeki davranış ve tutumda, peygamberleri ve getirdikleri vahyi yalanlama vardır. İddia sahiplerinin de delil­leri yoktur. Bu kaderci yaklaşım insanoğlunun fıtratında sahih bir gerekçe olarak mevcut değildir. [288] Yukarıdaki ayetteki ifade, nan­körlüklerini, inatlarını, Allah'a ortak koşmalarını, delillerin ortaya çıkmasından sonra Allah'ın birliğini ve dirilişi inkârlarını ve çabu­cak vuku bulmasını istemelerini, Hz. Peygamber'i yalanlamalarını, hakkı kabule yanaşmada kibirli davranmalarını sayıp döken bir ifadedir. Onlardan öncekiler de şirk koştular ve Allah'ın helal kıldığını haram kıldılar.[289] Allah'a ortak koşan ve O'ndan başka putlara ibadet edenler: “Biz, Allah ibadetimizden razı olduğu için putlara ibadet ediyoruz. Sevaib [290] ve behaire [291] dair haramlarımızı ve atalarımızın haram kılmasını Allah dilediği için haram kılıyoruz” demek istiyorlardı. Halbuki Allah'ın bazı kötülüklerin yapılma­sına süre tanıması, o işin doğruluğunu veya mukadder olduğunu göstermez.[292] Bunların, sünnetlerini takip ettikleri önceki toplum­lar da böyle yapmıştı. Bunlar da onların sözlerinin benzerini söy­lediler. Rasulü yalanlama ve sapkın atalarının fiillerine tâbi ol­mada onların yolunu tuttular. Onlar, çoğu şer olan atalarının yo­luna uymaktan memnun olduklarında ruhen ölü kimselerdir di­yebiliriz.[293]

 

c. Gelenekçilik ve Atacı Tavır

 

Putlar aslında insanların ve atalarının taktıkları isimlerden başka bir şey değildir. Allah onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir. Putlara ibadet edenler ancak zanna ve nefislerinin arzusuna uymaktadırlar:

“O (putlar) hiçbir şey değil, sırf sizin ve babalarınızın taktığı (boş) isimlerdir. Allah onlar hakkında hiçbir delil indirmedi. On­lar yalnız zanna ve nefislerin sevdasına uyuyorlar. Halbuki onlara Rableri tarafından yol gösterici gelmiştir.”[294] Peygamber (s) dönemindeki inkarcıların kendilerinden önce bâtıl yola sapan babaları hakkın­daki hüsnü zanlarından başka dayanakları yoktu. Onlar atalarına tazimde bulunma ve onları rehber edinme hususunda nefislerinin arzu ettiğinden başkasına da uymuyorlardı. [295] Lat, Menat, Uzza gibi taktıkları isimler onların ve atalarının isimlendirmesiydi. Allah bu konuda bir şey indirmemişti. Bu müşrikler ilahları konusunda sa­dece zanna uyuyorarlardı. Allah'tan gelen vahye de haber getiren rasule de uymadılar. Nefislerine uyduklarından ya da Allah'ı in­kârda kendileri gibi olan atalarından esinlenerek böyle yaptılar.[296] Sadece zanna uymaları itikatta taklidin batıllığını gösterir.[297] Dü­şünmeden hareket etmeleri onları dosdoğru yoldan uzaklaştırmıştır.                                               

Hz. Peygamber ise Allah'ın sözüne davet etti ama onlar, atala­rının sözünü önemsiyorlardı:[298]

“Onlara, 'Allah'ın indirdiğine uyun.' dense, 'Hayır, babalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız.' derler. Şeytan onları alevli ateşin azabına çağırmış olsa da mı?” [299] Âyette taklit eğiliminin ve uygulamasının kesin bir şekilde mahkum edilmesi söz konusudur.[300] İnkarcılar şeytanın azaba neden olan inanışlara ve uygulamalara çağırıyor oluşuna dair ihtimali göz ardı etmektedir­ler.[301] Ayrıca âyet, inanmayan Arapların, anne ve babalarının gele­neklerine şiddetle bağlı olduklarına, onu mukaddes saydıklarına ve onu terk etmeye çağırmayı bidat olarak gördüklerine ve düş­manca karşıladıklarına delildir.

Onlara, “Helal ve haramı apaçık ifade eden Kitab'a gelin” denilmektedir. Bu Kitap, onların gerçeğe uygun bir tavır alma­ları, helal ve haramı ayırt etmeleri ve sapıklıkları nedeniyle Al­lah'a iftira eden önceki nesilleri terk etmeleri için gönderilmişti.[302]

Böyle davranmakla onlar atalarının hiçbir şey bilmeyen ve yanlış iz üzerinde giden insanlar olmaları ihtimalini göz ardı ediyorlar­dı.

Nebevi davetin karşısında şiddetli tavır koymalarının önem­li bir nedeni de, bu davetin, geleneklerinin çoğunu yıkmasıydı. Bu taassubi durum, bütün insanlar arasında ortak bir noktadır. [303] Babaları ve anneleri taklide tutunmak, hiçbir ilme, hakka ve man­tığa dayanmaz. Onların babalarını ve dedelerini taklitten başka içinde bulundukları şirk hususunda herhangi bir dayanakları yoktu. Onlar babalarının ve dedelerinin bir ümmet yani din [304] üze­rine olduklarını zannederek onları taklit etmekteydiler:

“Hayır, onlar sadece, 'Biz babalarımızı bu (ümmet) din üzerinde bulduk, biz de onların izinde gidiyoruz.' dediler.” [305] “Biz de onların izinde gidiyo­ruz.” şeklindeki sözleri kanıtsız iddialarındandır. Daha sonra Al­lah, peygamberleri yalanlayan geçmiş ümmetlerin de benzer şey­ler söylediklerini beyan etmektedir.[306] Kalpleri zaten birbirine ben­zemektedir.[307] Allah delilsiz, hüccetsiz ve burhansız olarak Al­lah'tan başkasına ibadetlerinde müşrikleri inkârla şöyle buyuru­yor:

“Yoksa biz onlara bir delil indirmişiz de O'na ortak koşmalarını o mu söylüyor?” [308] Onların kendileri kadar cahil olan atalarını takli­din ötesinde bir delilleri yoktur.[309] Allah da yalanlayanlardan inti­kam almıştır.[310]

Rasulullah (s), Ehl-i Kitap'tan Yahudi olanları İslâm'a davet etmiş, onları Allah'ın cezası ve öfkesiyle uyarmış. [311] Allah'ın, Rasul'üne indirdiği Kitap'taki emirlerine uymaya ve O'nun helalini helal, haramını haram kabul etmeye davet etmiş,[312] ama onlar:

“Hayır, atalarımızı yapar bulduğumuz şeye uyarız.” [313] demişlerdi. Onlardan şey­tanın adımlarını izlememeleri istenmesine rağmen hakka boyun eğmediler ve büyüklendiler.[314] Atalarının helal ve haram kılma şekil­lerine uydular. Halbuki inanmayan ataları Allah'ın, emir ve yasak­larından bir şeyi yerine getirmiyorlardı. Buna rağmen onlar atala­rının yolunu sürdürüyor, yaptıklarını yapıyor, din konusunda on­ları taklit ediyorlar, doğruluk yolunu tutmuyorlardı. Oysa ataları Allah'ın emrini yerine getirmez, hak olanı elde edemez ve doğru­luğu idrak edemezken, hâlâ onların yoluna uymalarının ve Rablerinin emrettiğini terk etmelerinin hiçbir makul izahı yoktu. [315]

Ne yazık ki onlar öncekileri kendilerinden daha hayırlı ve bil­gi sahibi görüyorlardı.[316] Müşriklerin “Atalarını yapar buldukları uygulama” putlara tapmak [317] olabildiği gibi Arapların sevaib ve vasile [318] gibi yenilmesinde bir haramlık söz konusu olmayan hayvan­ları kendilerine haram kılmada atalarına tâbi olarak sergiledikleri cehalet de olabilir. Allah'ın Rasulü'ne indirdiğini ve dinde ona em­rettiğini terk ediyorlardı.[319] Onlar cahil, akılsızca davranan ve doğru yolu da tutturamamış olan atalarına tâbi olmakla tutarlı bir tavır göstermekten uzaklaşıyorlardı.[320]

Allah onların apaçık delillere tâbi olmalarını istiyordu fakat onlar delillere değil, atalarına tâbi olduklarını söylediler. Delile taklit ile karşı çıktılar. [321] Taklitçi kimselerden daha sapkını yoktur. Zira düşünmeyen insanı doğru bir şeye ikna etmek mümkün de­ğildir. Ön yargıları değer olarak kabul etmek, doğruları kavra­mayı engeller. Taklit eden kimse tüm işini, “Nasıl dilerse öyle yapsın” diye baktığı, kendisini yöneten kimseye bırakır.[322] Taklidin caiz olması için taklit edilen şeyin hak olduğunu bilmek gerekir. Öncekilerin doğru yolda olduğu bir delil ile biliniyorsa o zaman ona tâbi olmak gerekir. İlmi, delil ile talep etmek gerekir, taklit ile değil.[323]

Günahlarını Allah'a atfetmeleri konusunda peygambere dü­şen, ancak risaleti tebliğ etmek, küfrün karşılığında inecek azabı apaçık tebliğ etmek [324] ve onları, atalarının önceki peygamberler tara­fından uyarıldığı gibi uyarmaktı:[325]

“Babaları korkutulmuş ve kendileri de gafil olan bir kavmi, çok güçlü ve çok merhametli olan Allah'ın indir­diği (Kur'an) ile korkutasın.” [326] Peygamberlerin haberleri Araplara tevatürle ulaşmıştı. Fakat onlar habersiz gibi davranmışlar, yüz çevirmiş ve unutmuşlardı. Onlar Allah'ın azabından habersizdi­ler. [327]

inkarcılar, vahye uymaktansa atalarına tâbi olmayı tercih et­mektedirler. Halbuki Allah'tan başka ilah yoktur. O hem yaşatır, hem öldürür. O hem onların Rabbi, hem de onlardan önceki atala­rının da Rabbidir.[328] Gerçek ibadete layık olan Allah'tır ve onlar Al­lah'ı tek bir mabud edinmemekle bu gerçeği değiştiremezler. Ata­larının bu sapık tutumları onlar için de bir delil olamaz. Zira yap­maları gereken şey sadece, onların da atalarının da Rabbi olan Allah'a kulluk etmektir. Dolayısıyla, onlar bu sapık yola girdiler di­ye, onlara tâbi olanların aynı yola girmemeleri, sadece bilerek Al­lah'a kulluk etmeleri gerekir. Azaptan beri olmak istiyorlarsa Mu­hammedi inkârdan sakınmalıdırlar. [329]

İnanmayanlar aklî bir yol ya da nakli bir delil ile ispat yolunu tutmazlar. Tersine salt atalarının ve önceden yaşamış olanların izinden giderler. Halbuki taklit ile görüş belirtmek geçersizdir.[330] Taklide çağıran ve taklit eden kimse dünyanın güzelliklerinden faydalanmayı, tembelliği, bâtıl şeyleri sever. Düşünme ve çıkarsa­madan da nefret eder.

Kur'an-ı Kerim'in tenkit ettiği şey, Allah'a ve Rasulüne itaate çağrıldıkları vakit insanların,

“Babalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol) bize yeter.” [331] demeleridir. Haram kılma konusunda Allah'a atfettikleri yalan oluşu ortaya çıksın diye, Allah'ın indir­diğine, Kitabı'nın âyetlerine ve Rasulü'ne davet ediliryorlar ama bu çağrıya kulak verecekleri yerde, “Atalarımız böyle yapıyorlardı. Biz onlara tâbi oluyoruz. Onlar bizim önderlerimizdir. Onlardan aldıklarımızla yetiniriz. Haram ve helal konusunda onların uygulamalarından memnunuz.”[332] diyorlardı.

Halbuki sadece, doğru yolda olan bilgili bir kimseyi taklit, doğru yolda olduğu delil ile biliniyorsa makul bir davranıştır.[333] On­lar Allah'ın dinine ve şeriatına çağırıldıklarında Allah'ın vacip kıl­dığını yerine getirmeye ve haram kıldığından kaçınmaya davet edildiklerinde atalarını üzerinde buldukları yolları yeterli görür­lerdi. Ya onlar hakikati anlamıyor, bilmiyor ve doğru yola gitmiyor idiyseler? Hâlâ onların peşinden nasıl gidebilirler? [334]

Bazı toplumlarda dini emir ve tebliğ zamanla yanlış algılanır, bunlar üzerinde bulundukları çizgiden sapmalara uğrar ve bu sapmış şekilleriyle toplumun geleneği halini alırlar. Sahihlikten uzaklaşmış düşünce ve uygulamaları esas alan toplumlar, katı ge­lenekçi bir tavır sergilerler. Mevcut statükoyu hem din adına ve hem de gelenek adına savunurlar. [335] Hatta din müceddîtleri bu top­lumlar tarafmdan dışlanır ve dini yıkmakla, bidatçi olmakla suçlanırlar. [336]

 

d. Ahireti inkâr ve Atacı Tavır

 

Atacı tavır sahiplerinin bir özelliği de ahireti inkâr etmeleri­dir. Müşrik Araplar diyorlardı ki: “Bir defa öleceğiz ve bunun ötesi yoktur. Ölümden sonra dirilmek, mahşer gününde toplan­mak yoktur.” [337] Buna söz verilen dirilme ve mahşerde toplanma vaadini geride bırakan anlamında “İlk” ölüm diyorlardı. İlk ölümden sonra her şeyin bittiğine delil olarak, ölüp giden atala­rından hiç kimsenin geri dönmemiş olmasını, hiç kimsenin tekrar dirilmemiş olmasını ileri sürüyorlardı;

“Eğer doğru söyleyen kimselerseniz babalarımızı bize getirin.” [338] Dirilmeyi inkâr konusunda ata­larının diriltilmesi isteği, onların bâtıl bir delili ve fasit bir şüphesidir. Çünkü yeniden diriltilme bu dünya hayatında değil, bu dünya yurdunun sona ermesinden sonra kıyamet günündedir.[339] Onlara göre, atalarının öteki dünyaya inanmadıkları gerçeği on­lar için bugüne kadar hiç kimsenin hayata geri dönüp yeniden dirilme hakikatini teyit etmediği gerçeği kadar etkili ve ikna edici bir delildir.[340]

Yalanlayan müşriklere Allah'ın, insanları ölümlerinin ardın­dan dirilteceği, kıyamet günü ödül ve ceza için onları toplayacağı­na dair âyetler okunduğunda,[341]

“Atalarımızı diriltip getirin.” [342] demek­ten başka söyleyecek hiçbir delili yoktu. Onlar bu taleplerinin hüccet olduğunu sanıyorlardı. [343] Bunların kavrama yetenekleri kendi tercihlerine uygun olarak Allah'ın hikmetini ve yeniden dirilt­meye olan gücünü anlayacak düzeyde değildi. Buna rağmen ölümden sonra dirilişi ve yapılanların karşılık görmesini alaya al­maları [344] ne tuhaftır:

“Hayır, öncekilerin söylediklerinin benzerini söyle­diler. Dediler ki: “Sahi biz, ölüp de bir toprak ve kemik yığını haline gel­mişken, mutlaka yeniden diriltileceğiz Öyle mi?” [345] Kendilerinden önce­kilerle benzeşmeleri açık delillere rağmen dirilişi inkâr konusun­daki sözleri açısındandır. Onların ölümden sonraki hayatı inkâr etmeleri, Allah'ın güç ve hikmetinin inkârını da beraberinde geti­riyordu.[346] Ayrıca bu âyet, taklit yoluyla elde edilen bir fikrin yanlış­lığına da delalet eder.[347]

 

e. Sapkınlık ve Atacı Tavır

 

Sapkınlıktan kurtulmak toplumların da, fertlerin de dinamik bir yapıya kavuşmaları, kör taklitçilikten kurtulmalarıyla müm­kündür. Geleneklere körü körüne bağlılık, toplumların fertlerin değişime uğramalarında önemli bir engeldir. Bu gibi kimseler, peygamberin kendilerine tebliği ettiklerini değerlendirecekleri yerde, üzerinde bulundukları, inanç ve prensiplere uymadığı ge­rekçesiyle reddederler. Bu tavırları, meseleleri aklî değerlendirme­ye tâbi tutmamaları sebebiyledir.

Kurtulanlardan olmak isteyenler ise cennet nimetleri için gayret göstermelidir. Yoksa onları cehennemdeki zakkum ağacı beklemektedir:

“Çünkü onlar, atalarını sapıklıkta buldular. Şimdi de kendileri onların izlerinde koşturuyorlar. Andolsun ki, onlardan önceki­lerin çoğu sapıklıkta idi.” [348] Azaba uğrama nedeni, babalarını sapık­lık üzere bulup delilsiz ve burhansız olarak sadece babalarını o halde bulduklarından dolayı onlara sapıklıklarında uymuş olmaları, [349] sapkınlıklarının izinden gitmeleri ve delili esas almamalarıydı.[350] Atalarını bu şekilde buldular ve onları taklit ettiler.[351] Düşünmeksizin ve araştırmaksızın bu yolu izliyorlardı.[352] Taklidi yeren Kur'an'da başka âyet olmasaydı bu âyet yeterli olurdu.[353] Bu âyetin siyakında, kişinin yanlış yoldaki atalarının saçma inanç, değer ve gelenekleri­ni körü körüne taklit etmesi, aklın ve ilahi vahyin sunduğu hakika­tin bütün kanıtlarını göz ardı etmesi azabın temel sebebi olarak gösterilmektedir.[354]

Bu tür insanlar, peygamberlere atalarının tapmış oldukları şey­lerden döndürmeye çalışıyorlar diye itiraz ederler. Halbuki Allah onları, günahlarını bağışlamak için çağırıyor ve belirlenmiş bir süre­ye kadar onlara müsaade ediyor. Ama onlar:

“Siz sadece bizim gibi bir insansınız, bizi babalarımızın taptıklarından alıkoymak istiyorsunuz. O halde bize apaçık bir delil getirin.” [355] diyorlar. Onlara göre peygamberler sözleriyle onları atalarının taptığı putlara [356] ibadet etmekten uzaklaş­tırmaya çalışıyordu.[357] Taklit yolunu benimsemeleri nedeniyle putlara ibadet etmede birleşen ataları, alimleri ve büyüklerinin izinden gidi­yorlar. Peygamberler ile ilgili olarak diyorlardı ki: “Çoğunluğu oluş­turan ve kuvvetli düşüncelere sahip olan öncekiler bu dinin bâtıl oluşunu bilemediler de bir tek kişi mi onun geçersiz olduğuna karar verecek?” Halk belki de bu konuda bir söylem daha geliştirdi: “Bir alîm, öncekilerin bir kısmın sözünün zayıflığını açıkça ifade ettiğin­de, öncekiler burada olsaydı, sözünün doğru olup olmadığı ortaya çıkardı.” Yani mümkün olmayan bir şeyi delil olarak getirmeye kalktılar. Bu sözü ahmaklar, kurnazlar ve inanmayanlar zikreder.[358]

Hidayeti bırakıp sapıklığı tercih edenler bedel olarak da azabı satın almış kimselerdir. Onlar ateşe karşı ne kadar dayanıklıdırlar! [359] Halbuki el açıp yalvarmaya lâyık olan ancak Allah'tır. O'nun dı­şında dua ettikleri putlar onların isteklerini hiçbir şeyle karşıla­mazlar. Onlar ancak ağzına gelsin diye suya doğru iki avucunu açan kimse gibidir. Halbuki suyu ağzına götürmedikçe su onun ağzına girecek değildir. Kâfirlerin duası kuşkusuz hedefini şaşırmıştır.[360]                           

 

f. İleri Gelenler ve Atacılık

 

Toplumların ileri gelenleri, onlara gönderilen uyarıcı, babala­rının üzerinde bulundukları dinden daha doğrusunu getirmiş olsa da,

“Gerçekten biz, sizin tebliğ için gönderildiğiniz şeyi tanımıyoruz.” [361] diyerek elçileri yalanlayan önceki ümmetlerin söylemini kullan­maktadırlar. Peygamber hak üzere gelmiş ve onlara doğruluk yolu göstermiş olsa da onlar açısından durum değişmemektedir.[362]

Allah'ı inkar eden öncekilerin yaptığı gibi Mekkeli müşrikler de taklidi delil getirerek kendilerini savunmaya çalıştılar.[363] Allah, haki­kat inkarcılarının bu tavırlarını, ne akıllarryla ne de vahyedilmiş bir metnin açık otoritesine dayanarak oluşturduklarını aksine yalnızca atalarının ve kendilerinden önce gelip geçmiş olanların görüşlerini körü körüne taklit etmekle yetindiklerini açıklığa kavuşturmuştur. Allah bütün bunları itham edici ve aşağılayıcı bir dille işlemiştir.[364] Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“İşte böyle, senden önce de hangi memlekete uyarıcı gönderdiysek mutlaka oranın varlıklıları (mutref), 'Babalarımızı bir yol üzerinde bulduk, biz de izlerine uyarız.' dediler.” [365] Mutrefler nimetin kendilerini şükürden uzaklaştırdığı, şehveti, eğlenceyi seven, hakkı elde etmek zorluğunu yüklenmekten nefret eden kimselerdir. Demek ki tüm afetlerin başı dünya sevgisi, be­densel hazlar; tüm hayırların başı ise Allah ve ahiret yurdu sevgisidir. Âyette rasule teselli ve bu açıdan taklidin kadîm bir sapkınlık olduğuna işaret vardır. Atalarına tâbi olan kesim olarak sadece mutreflerden bahsedilmesi, nimetlerin onları taklit üzerine dü­şünmekten alıkoymasına işarettir. [366] Peygamberin toplumunun müşrik olanları, öncekilerin yöntemini ve yolunu benimseyerek, fiillerini taklit ederek ve taptıklarına taparak Allah'a şirk koşmada kardeşleri olan öncekilerin yolunu sürdürüyorlardı.[367] Kurumsal­laşmış katı kurallara mahkum toplumlar, aynı şekilde peygamber­lerin mesajlarını ihya etmek için çaba harcayan ıslahatçıları dışlar­lar. Ne yazık ki, toplumsal ıslahı gerçekleştirmeyi hedefleyen her peygambere ileri gelenler tarafından atalara bağlılık iddiasıyla muhalefet edilmiştir.

Tabiî ki bu olgu, kâfirlerin, atalarının gelenek ve görenekleri­ne bağlılık gösterdiklerini ve onları savunduklarını anlatan diğer ayetlerle birlikte düşünülmelidir. Zira bu âyetlerde yalnızca lider­lerin sözleri hikaye edilmektedir. Çünkü Rasul'le mücadele eden­ler, onunla boy ölçüşenler onlardı. Liderlerin geleneksel kurallara tutkuyla sarılmaları ve onları diğer kişilerden daha fazla savunma­ları olayın doğasıyla uyum içindedir. Zira onların konumları buna bağlıdır. Özellikle Rasul'ün yaşadığı çağda ve çevrede, Arap top­lumu gibi bir toplumda, liderler, varoluşlarını ve etkinliklerini ge­leneklere borçludurlar. [368]

 

9. İnkarcıların Vahye Tâbi Olmama Nedenleri

 

Acaba niçin toplumlar vahyi kabul noktasında katı bir muha­lefette bulunmaktadırlar? Bu konuda iki neden ön plana çıkmak­tadır. [369]

 

a. Çıkarcılık

 

Vahye tâbi olmayanların gerekçelerinden birisi sorunsuz, hak için verilen mücadeleden uzak bir hayat yaşamayı tercih etmeleridir. Peygamberler sürgün tehdidi ile karşılaşmışlar [370] ancak atalarından devraldıkları mirası muhafaza etmenin verdiği sanal emni­yet hissiyle hareket edenler, peygamberlere tâbi olup onlarla birlik­te zulmedenlere karşı direnmeyi ve gerekirse hicret etmeyi göze alamamışlardır. Halbuki Allah, inananlara kendilerini tehdit eden­lere karşı yardım ederek fetih vereceğini ve her inatçı zorbanın hüsrana uğrayacağını haber vermektedir.[371]

Kureyşlilerin vahye muhalefet ermelerinde önemli bir etken de atalarını bırakıp vahye tâbi olduklarında düşmanlarının saldırı­larına uğrayacaklarını, yardımcılarını ve destekçilerini yitirecekle­rini düşünmeleriydi.[372] Onlar mesajı kendi çıkarları için de tehlikeli görmekteydiler. Zanlarınca putperestlik ve çoktanrıcılığın yanlış, tevhidin doğru olduğu aklî delillerle ispatlansa bile, tevhidi kabul etmek onlar için yıkım olacaktı. Zira böyle yaptıkları anda bütün Arabistan kendilerine karşı ayaklanacaktı.[373] Kabe muhafızlığından çıkarılacaklar, çok tanrıcı kabilelerle yaptıkları bütün dostluk an­laşmaları, kurdukları tüm dostane ilişkiler bozulacak ve böylece ticaret kervanlarını anlaşmalı kabile topraklarından emniyetle ge­çirmenin yegâne garantisi ortadan kalkmış olacaktı. Dolayısıyla bu yeni inanç yalnızca dinî nüfuzlarının değil, aynı zamanda eko­nomik refahlarının da sonu demek olacaktı; hatta belki diğer Araplarca Mekke'den bile sürülebilirlerdi:

“Biz seninle beraber doğru yola uyarsak, yurdumuzdan atılırız.” dediler. Biz onları, kendi katımız­dan bir rızık olarak her şeyin ürünlerinin toplanıp getirildiği, güvenli, dokunulmaz bir yere (Mekke'ye) yerleştirmedik mi? Fakat onların ço­ğu bilmezler.” [374] Ayetteki ifade bazı inkarcıların hidayete tâbi olma­yışlarına dair geliştirdikleri savunma mekanizmalarını anlatmak­tadır.[375] Aslında bu endişe yersizdi çünkü Mekke halkı emniyet içinde yaşar ve istedikleri yere giderdi. Birisi yola çıktığında Mekkeli olduğunu söylediğinde ona saldırmazlardı. Başka biri ise öldürülürdü. Onlar geçimlerini ve rahatlarını Allah'a borçlu ol­duklarını bilmiyorlardı. [376]

Nevfel b. Abdi Menaf vahye tâbi olmama nedeniyle ilgili olarak şöyle diyordu: “Bunlar bizimle savaşmak için toplanır ve bizi buradan çıkarırlar.”[377] Oysa rızkın Allah'tan olduğunu bilse­lerdi, korku ve emniyetin de O'ndan olduğunu bilirlerdi ve böyle davranmazlardı.[378] Daha genel anlamıyla yukarıdaki âyet, hangi çağda, hangi kültürel ve dini ortamda olursa olsun manevi plan­da yeni bir çağrının hak olduğunu fark etmiş olmakla birlikte, kendileriyle mensup oldukları çevrenin arasını açacağından ve onları toplum içinde dayanaksız bırakacağından çekindikleri için hakkı açıkça tanımaya yanaşmayan insanların tereddüdünü yan­sıtmaktadır.[379]

Mekke dönemindeki gelenekçi tavır sahiplerini dikkate aldı­ğımızda Mekke'nin merkez oluşundan dolayı menfaat temin eden Kureyş liderlerinin maddi kazançlarını kaybetmekten korktukları­nı söyleyebiliriz. Zira Allah'ın evi Kabe'nin Mekke'de bulunması ve hizmetçiliğinin de onların elinde oluşu kendilerine çok kazanç sağlıyordu. Kabe, dinlerinin ve kabilelerinin farklılığına rağmen tüm Araplar için kutsallığı bulunan ve güven içinde olunan bir yerdi. Emniyet içinde orada pazarlarını kuruyorlardı. Elde ettikleri ticari kazancı kaybetme korkusu onları makamlarından olma teh­likesiyle karşı karşıya bıraktı.[380] Onlar birkaç yıl sonra bütün Arabis­tan'ın Rasûlullah (s)'ın liderliğinde merkezî bir hükümetle yöneti­leceğini kestirecek durumda değillerdi. Oysa bizzat kendi kuşakla­rının ömrü içinde İran, Irak, Suriye ve Mısır aynı merkezî yöneti­min eline birer birer düşecek ve bir asır içinde bizzat Kureyş kabi­lesinden olan halifeler Hindistan'dan İspanya'ya, Kafkaslardan Yemen kıyılarına uzanan geniş topraklara hükmedeceklerdi. İs­lam'a tâbi olurlarsa kaybedeceklerini düşündükleri kadar öncekiler gibi helak olma ihtimalini de düşünselerdi kendileri için daha hayırlı olurdu. [381]

 

b. Akletmemek

 

Atalarını taklit edenlerin temel özelliği akletmemektir. Zira onlar için önemli olan bir sözün veya uygulamanın kendilerinden önceki nesillerde var ve bilinir olmasıdır. Doğruya ulaşmak onla­rın meselesi değildir. Münafıklar da onlar gibi akletmeyenler ka­tegorisine girer. [382] Halbuki dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Sakınanlar için ahiret yurdu muhakkak ki daha hayırlıdır.[383] Akıllarını kullansalar Allah'ın doğunun, batının ve ikisinin arasında bulunanların Rabbi olduğunu göreceklerdir.[384] Ama onlar neye taptıkları üzerinde düşünmemektedirler.[385] Tap­tıkları, herhangi bir şeyi yaratmamıştır. Göklerde bir ortaklıkları da yoktur.[386]

Putlara tapanlara gökleri ve yeri kim yarattı? diye sorulsa, el­bette “Allah'tır” derler. Allah kendilerine gönderilen peygambere bir zarar vermek isterse, Allah'ı bırakıp da taptıkları, O'nun verdi­ği zararı gideremez. Yahut Allah, ona bir rahmet dilerse, onlar O'nun bu rahmetini önleyemez.[387] Zaten o putlara ibadet edenlerin, inançlarını doğrulayacak bir kitapları da yoktur.[388] Allah'tan başka­sına ibadet edenlere şeytan, yaptıklarını süslü göstermiş de onları doğru yoldan alıkoymuştur ve bu nedenle doğru yolu bulama­maktadırlar.[389]

Allah güvenilir hiçbir delile veya bağlanacakları herhangi bir hüccete dayanmaksızın, atalarına ve lider durumundaki efendile­rine uyan taklitçi kâfirlerin kötü durumlarını kınadıktan sonra, ardından düşüncelerinin bozukluğunu ve akılsızlıklarını açıkla­yan bir örnek getiriyor:

“O kâfirlerin durumu, sadece bir çağırma ve bağırmadan başkasını duymayan bir kulakla haykıranın durumuna ben­zer. Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler, bu yüzden akledemezler.” [390] Al­lah, kavramadan taklit etmenin, inkarcının özelliklerinden oldu­ğunu göstermektedir.[391] Onlar hayvanlar gibidir, hatta onlar yolca daha da sapıktırlar.[392] Sağırlara üstelik akılları da ermiyorsa duyurmak mümkün değildir.[393] Allah aklını kullanmayanlara kötü bir azap verir.[394] Risalete karşı çıkanlar yeryüzünde dolaşsalardı elbette düşünecek kalpleri ve işitecek kulakları olurdu. Ama ger­çek şu ki, gözler kör olmaz; lakin göğüsler içindeki kalpler kör olur.[395]

Onca inkarcı tavırlarına rağmen Allah, Mekke ehlini ve on­lardan önce yaşamış olanları inkârı nedeniyle cezalandırmakta ace­le etmemektedir:

“Doğrusu ben bunları da babalarını da kendilerine hak olan kitap ve gerçeği açıklayan bir peygamber gelinceye kadar faydalandı­rıp geçindirdim.” [396] Allah, peygamberin kavminden müşrik olanları ve onlardan önce yaşamış atalarını nankörlükleri nedeniyle hemen cezalandırmaz. Allah Kitap gönderene kadar onları azap ile yok etmemiştir.[397]

Kur'an-ı Kerim tekrar dirilmeyi tehdit olarak algılayıp “Atala­rına da böyle şeyler söylendiğine” atıfta bulunanlardan bahseder. Bu bilgiyi “Masal” olarak görenlere cevap olarak:

“Hele bir yeryü­zünde gezin de, günahkârların sonu nice oldu, bir bakın.” [398] der. Yani, “Ölümden sonraki hayat gerçeğini ve dolayısıyla bilerek yapıp ettiklerinden sonunda hesaba çekileceklerini inkâr edenlerin sonunu görün.” Ahireti inkâr edici tavrın kaçınılmaz sonucu doğruyla eğriyi birbirinden ayırma duygusunun kaybedilmesidir ki, bu da manevi ve toplumsal kargaşayı beraberinde getirmekte ve sonuç olarak toplumların ve uygarlıkların çökmesine yol açmaktadır. [399] Ahirete inanmayanlar insanların diriltilip hesaba çekilmelerini öncekilerin sözleri ve yalanları olarak görmektedirler. Onlar aynı akıbete uğramamak için bu sözü söyleyen öncekilerin kalıntılarını görmek için seyahat etmelidirler. [400]

Allah âyetlerini yalanlayanlara cehenneme girmelerini söyle­diğinde, her biri din kardeşine lanet eder:

“Nihayet hepsi oraya top­landığında, sonrakiler öncekiler hakkında derler kî: 'Ey Rabbimiz! Bizi işte bunlar saptırdılar! Onun için onlara ateşten bir kat daha fazla azap ver. Allah der ki: 'Herkesin azabı kat kattır, fakat siz bilemezsiniz.” [401] Sonrakiler: “Bunlar bizi yolundan saptıran, Senin dışındakilere ibadete çağıran bize şeytana ibadet etmeyi süslü gösteren kimse­lerdir. Bugün onlara bize vereceğin azabın iki katını ver.”[402] derken öncekiler sonrakilerin kendileri gibi inkâr ettiklerini ve kendileri gibi işler yaptıklarını ve azabın hafifletilmesini onların da hak et­mediklerini söylerler.[403]

“Öncekiler” ve “Sonrakiler” terimi burada ya zaman içinde art arda gelmeyi [404] ya da konum ve statü bakımından bir sıralamayı (önderler ve onların izinden gidenler) işaret etmektedir. Her iki durumda da terimler, ister toplumların önde gelenleri ve düşünce önderleri anlamına doğrudan olsun, ister ortaya koydukları örnek­ler aracılığıyla sonraki kuşaklar tarafından izlenen selefler anla­mında olsun öncekilerin sonrakiler üzerinde bıraktıkları kötü ve olumsuz etkiyi dile getirmektedirler.[405] Herkese iki kat azap, yani bir defa yoldan saptığı için, bir defa da ortaya koyduğu kötü örneklerle başkalarını saptırdığı içindir. [406] Kıyamet Günü onlar hem kendi yüklerini bütün ağırlığıyla taşıyacaklar, hem de yanlış yola saptırdıkları bilgisiz eğitimsiz insanlara ait yükün bir kısmını taşı­yacaklar.[407]

Ne var ki cehennemde her iki kesim için bir kat fazla azap vardır. Çünkü iki taraf sapıklıkta ortaktır. Öncekilerin sapıtması, sonrakilerin de bu sapıtmayı kabullenmeleri söz konusudur. Uyan ile uyulan birbirinden karşılıklı kuvvet almıştır. Bu şekilde bir tarafın sapması ve sapıtması, diğer tarafın onları taklit ve kü­fürleri biri diğerinin günahlarını ve azaplarını artırır. Sonrakiler de öncekiler gibi kendi iradeleriyle yanlış yolda yürüdüler. Dolayısıyla onlar da aynı sorumluluğu taşımaktadırlar. Sonrakilerin öncekilerin hatalarından ders almadıkları için onlara karşı bir üstünlükleri yoktur.

Rablerini inkâr edenler risalete karşı tavırları nedeniyle ce­hennem azabını hak ederler. Cehennemde de kendilerine bir pey­gamber geldiğini fakat onu,

“Allah'ın bir şey gönderdiği yok; siz olsa olsa büyük bir sapıklık içindesiniz!” [408] diyerek yalanladıklarını itiraf ederler. Kim Allah'a ortak koşarsa büsbütün sapıtmıştır ve onlar asla bağışlanmayacaktır.[409] Azap içindelerken Allah'a koştukları ortakları çağırırlar; fakat onlar kendilerine cevap vermezler ve kar­şılarında azabı görürler. Keşke dünyada iken doğru yola girselerdi! [410]

Günümüzde ise Müslümanlar, Kur'an'ın atalara uyma konu­sundaki sakındırmalarının tümünü başkalarına hamletmişlerdir. Sanki atalara düşünmeksizin uyma, insanlığın problemi değilmiş ya da bunun zararı Müslümanlara ulaşamazmış gibi hareket etmiş­lerdir. Atalara körü körüne bağlanmaktan sakındıran âyetleri geçmiş ümmetlere hamletme alışkanlığı, Müslümanları atalara uy­maktan sakındırmanın ne anlama geldiğini unutturmuştur. Âyetler Kitap'ta kalmış fakat onlardan bir yarar sağlanamamıştır. İşte bu, insanoğlunun Kitab'ı uygulayamadığı zaman Kitab'ın ıslah edici değerini nasıl yitirdiğine apaçık bir örnektir. [411]

 

B. “Mecnun Peygamber” İtirazı

 

(c-n-n) kök harflerinden türeyen cin kelimesi fiil terkiplerinde örttü, kefenledi; isim olarak da gizli kalan şeyler, ka­bir, ölü, ruh, kalp, tüm örtülü şeyler, kadını tümden örten elbise, melek, hurma bahçesi, ağaçlık yer anlamlarına gelir. [412] Görüldüğü gibi bu kök harflerden türeyen kelimenin anlamlarında hep bir bilinmezlik, görülmezlik mevcuttur. Duyulara örtülü kalan melek­ler ve şeytanlar da bu kategoriye girer. Ancak bütün görünmeyen varlıklar meleklerden ibaret değildir.[413] Cinler de bakışlardan uzak varlıklar olduklarından onlara bu isim verilmiştir. Ana rahmin­deyken görülemediği için henüz doğmamış bebeğe de cenin de­nilmesi bundandır.[414] Aynı kök harflerden türeyen mecnun ise yeşilliklerle kaplı topraklar anlamına gelir.[415] İnsanlar için kullanıldığında insanların alışık olduğunun dışında şeyler söyleyen,[416] cinlenmiş,[417] ilimden yoksun [418] çarpılmış,[419] aklı gitmiş, aklı kıt [420] manasındadır.

Kur'an-ı Kerim, Allah'ın birliğine ve ahirete inanmaya çağıran rasullere mecnun denilmesinin sadece tarihin bir döneminde ortaya çıkmış bir tutum olmadığını belirtir. İnsan türünü doğru yola sevk etmek için peygamber gelmeye başladığından bugüne kadar cahillerin böyle bir itirazı aynı şekilde tekrar edegeldiklerine pey­gamberlik tarihi şahittir. [421] Hangi peygamber gelip de, “Siz birçok ilahın kulları değilsiniz. Sizin yaratıcınız, mabudunuz, kısmetleri­nizin sahibi olan Allah'tır.” demişse cahiller, “Bu adam sihirbazdır, büyüsü ile aklımızı bozmaya çalışmaktadır.” diyerek kıyameti ko­parmışlardır.

Hangi peygamber gelip de, “Siz başıboş, sorumsuz olarak dünyaya bırakılmadınız. Aksine, Rabbiniz ve Malikiniz, hayat def­terinizi dürdükten sonra O'nun önüne çıkıp hesap vereceksiniz ve amellerinizin ceza ve mükafatını bulacaksınız.” diye haber verse o kimseler:

“O, bir büyücüdür veya delidir, dediler. Bunu (nesilden nesile) birbirlerine vasiyet mi ettiler? Doğrusu onlar azgın bir topluluk­tur.” [422] Peygamberlerini yalanlayan ve Allah'ın öfkesine maruz ka­lan Nuh'un peygamber olarak gönderildiği toplum, Âd, Semud kavmi, Firavun ve çevresi örneğinde olduğu gibi toplumlar, ne zaman kendilerine bir rasul gelse, Kureyş'in Hz. Peygamber'e de­diği gibi büyücü ya da deli demişlerdir.[423]

Onlar bu tavırlarını elbette birbirlerine vasiyet etmediler. Za­ten aynı zaman diliminde yaşamadıkları için bunu yapamazlardı. Ancak onlar Rablerinin emrine karşı azgın bir tutum takındılar. Onun emrine uymadılar, yasakladığına da özen göstermediler.[424] Tuğyan içinde olmaları,[425] atalarını taklit etmeleri, onların yaptık­larını yapmaları pis bir karaktere sahip olmaları, bu çirkin keli­menin her birinden sadır olmasına neden oldu.[426] Onlar aşırı gitti­ler, kendilerini yeterli gördüler, Allah'ı unuttular ve rasulleri ya­lanladılar.[427]

Bu insanlar farklı dönemlerde yaşamışlardır ancak bunların peygamberlerine gösterdikleri tavır aynı olmuştur. Zaman farkı çıkarıldığında ortak söylem meydana çıkmaktadır. Akıllı hiçbir kimsenin arzulamayacağı çirkin bir kelime üzerinde aynı fikre sa­hip olmaları gerçekten gariptir. Bu tür bir aşağılamada bulunanla­rın, geçmişlerinin payı gibi azaptan bir payları vardır! O günün gelmesi için acele etmeleri hiç de hayırlarına olmayacaktır. [428]

Peygamberlere mecnun diyerek onları yalanlayanları ve niçin böyle bir tavır gösterdiklerini Hz. Nuh döneminden başlayarak inceleyelim. [429]

 

1. Hz. Nuh ve Hud'a Mecnun Denilmesi

 

İkinci Adem olarak kabul edilen Hz. Nuh döneminde inan­mayanlar, onu yalanlamış, ona, “Serseme dönmüş şaşkın bir deli­dir.” demişler, onun yolunu kesmişler ve onu yaptığından menet­meye çalışmışlardır:

“Onlardan önce Nuh'un kavmi de yalanladı, hem de kulumuzun yalancı olduğunda ısrar ederek: O, delirdi, dediler. Ve (Nuh, davetten vazgeçmeye) zorlandı.”[430] Toplumu; Nuh'u, Hz. Muhammed'i müşriklerin yalanladıkları gibi yalanlamış “O bir deli­dir” demişti. Hanımı da hainlik ediyor ona deli diyordu.[431] Nuh peygamber baskı altındaydı. Baskı; Hz. Nuh'a deli deme, küfürler­le tehdit etme, kötü sözler söyleyerek kovma şeklindeydi.[432] Onlar Hz. Nuh'un tebliğini ve uyarısını güç kullanarak engellemeye ça­lışmışlardı.[433]

Bu âyetin Kur'an-ı Kerim'de zikredilmesinin nedeni, başlan­gıçtaki durumu Nuh'un durumuna benzeyen Muhammed (s)'in durumuyla ilgili bir tecelli olmasıdır.[434] Hz. Nuh dönemindeki inanmayanlar, “Allah bir rasul göndermedi.” diyerek tevhid konu­sunda yalanlayıcı bir tavır içine girmiş puta tapan bir topluluktu.

Hz. Nuh'a deli demeleri, onun doğruluğunu gösteren âyetler getirmesiyle alakalıdır. Yani vahiy öncesi onun deli olduğuna dair bir görüşleri yokken, vahyin muhtevasını dinlediklerinde ona karşı bu çirkin ifadeyi kullanmaya başlamaktadırlar. Onu aciz bıraka­mayacaklarını anladıkları bir ortamda: “Ona cin musallat olmuş, o delinin biri, akıllı bir insanın kabul edemeyeceği şeyler söylüyor.” dediler. [435]

Allah onların ardından Ad kavmini gönderdi. Onlar da daha önce Nuh'un toplumunun gittiği yolu izlediler. Bu yolu izleyenle­rin başlarına gelenleri ne düşündüler ne de hatırladılar. Toplumu­nun ileri gelenlerine, soydaşlarından birinin onları hidayete çağır­ması ve çok az sakınmalarını hoş görmemesi ağır geldi ve haddi aşarak Hud'u suçlamaya kalkıştılar:

“Soydaşlarının ileri gelen kâfirle­ri O'na “Biz seni aptal olarak görüyoruz ve senin bir yalancı olduğunu sanıyoruz' dediler.” [436] Onu ahmaklık ve akıldan yoksun olmakla it­ham ettiler.[437] Bu tavırlarının gerekçesi onun, toplumunun dinini başka bir din için terk etmesiydi.[438]

Hud toplumu, onun aklının gittiğini söylerken bu konuda putların fonksiyonuna da inanıyordu.[439] “Yerip kınadığın, kötülediğin ve kendilerine tapılmasın! menettiğin için tanrılarımızdan biri seni çarpmış, aklını almış, seni deliye döndürmüş.” diyorlardı. [440]

 

2. Hz. Musa'ya Mecnun Denilmesi

 

Peygambere deli diyerek vahyin insanların kalbine nüfuz et­me gücünü azaltmak isteyen Firavun'un [441] tavrında da aynı alaycılığı görmek mümkündür. O,

“Size gönderilen bu elçiniz mutlaka deli­dir.” [442] diyerek bizzat peygamberlik meselesini hafife almak ve bu aşağılama ile kalpleri onu tasdik etmekten uzaklaştırmak istemek­tedir. Aslında o,

“Âlemlerin Rabbi dediğin nedir ki? [443] şeklindeki Al­lah'ın mahiyeti konusundaki sorusuna cevap alamadığı için bu hakarette bulunmaktadır. Halbuki Hz. Musa'dan Allah'ın hakika­tini tarif etmesini isteyen sorusu geçersizdir.[444] Çünkü insanoğlu ancak Allah'ın kendisini tanıttığı kadarıyla bilebilir. Ayrıca soruyu soranın sorusunun kendisine faydası olmayacağı durumda risaleti tebliğ eden kimse, soruya cevap verirken onun hidayetine vesile olacak şekilde cevap verebilir.

Firavun'un dinini ve siyasal konumunu kökten tehdit eden, eleştiren, Hz. Musa'yı delilikle itham etme nedenlerinden birisi de, Hz. Musa'nın insanları kendilerinin ve önceki atalarının rabbi olan Allah'a çağıran sözlerinin etkisini ortadan kaldırmaktır.[445] Yalnız, bu aşağılama ve iftira Hz. Musa'nın azmini kesmemekte ve o yoluna devam etmekte ve azgınların ve zorbaların tahtını sarsan gerçek sözlerini haykırmayı sürdürmektedir. Aslında Firavun'un anlama­dığı ya da anlamak istemediği şey, Hz. Musa'nın nasıl olup da ona karşı çıktığı ve itaat etmediğidir. Delice bulduğu davranış budur. Aşağılayıcı üslubuyla o, “Bu risalet iddiasında bulunan kimse, 'Alemlerin rabbi de nedir?' şeklindeki soruyu anlamadığı gibi bu so­ruya doğru dürüst cevap da veremeyen bir delidir.” demek isti­yor.[446]

Firavun etrafındakilerin vahye ve rasule muhalif bir tavır al­masını sağlamak için Hz. Musa'ya deli derken şunu kastetmiştir: “Kendisini rasul zanneden bu kişi bizim bilmediğimiz, anlamadı­ğımız sözler sarf ediyor.” Ona ve toplumuna göre Firavun'un za­tından başka tapılacak rab yoktur. Musa onlara anladıkları ama akletmedikleri bir şeyi haber vermektedir. [447] Halbuki Firavun du­rumun farkındaydı. Hapis tehdidinde bulunması Musa'yı ciddiye aldığını göstermektedir.[448]

Hz. Musa'nın deli olduğu söylemi, insanları atalarından aldık­ları mirasa zıt olan şeylere çağırıyor olmasıyla alakalıydı.[449] Yani o, onlara göre ırka dayalı ayrımın yanlışlığına, kula kulluğun değil, her şeyi yaratan Allah'a boyun eğişin faziletine işaret etmekle hata yapmaktaydı.

Allah Teala, Hz. Musa'yı Firavun'a gönderirken ona heybeti ve kesin delili vermişti. Ne var ki Firavun, adamları ile birlikte yüz çevirmiş, apaçık gerçekten ve kesin delillerden sapmıştı. Ve kendisine Allah'ın olağanüstü mucizelerini gösteren peygamberi Hz. Musa'dan Firavun ve ordusu yüz çevirmişti. Firavun Hz. Musa'ya iftira atarken, ordusu da onunla aynı kanaati paylaş­maktadır. Bu nedenle hepsi birden:

“O, bir büyücüdür veya bir delidir.”[450] demişti. Bu da kesin olarak gösteriyor ki, olağanüstü olay­lar ve mucizeler hidayete hazırlıklı olmayan kalpleri hidayete erdiremez, bâtılda ısrar eden, yalanlamaya yönelen dilleri sustu­ramaz. İlk bakışta insana “Büyücü veya deli” denilmesi, bu iki kelimenin anlamları hesaba katıldığında garip gelebilir. Ancak büyücü de deli de bir yönüyle cinle ilişkilidir. Aralarında bir fark olduğu söylenir. Büyücü kendi iradesiyle cini getirir. Delinin ise böyle bir şansı yoktur.[451]

Büyücü veya deli ifadesi, Hz. Musa'nın toplumdaki etkisini kırmaya ve mevcut otoriteyi korumaya yönelik ithamlardır. Firavun'un bu tavrı karşılıksız kalmamış, onun ve ileri gelenlerinin askerleriyle birlikte azaba uğramalarına neden olmuştur. Firavun, bu tavrının yanlışlığını kavramakta gecikmiş ve boğulma anında kendini kınayıp durmuştur.[452]

 

3. Hz. Muhammed'e Mecnun Denilmesi

 

Kur'an-ı Kerim, yüce Allah'ın kendisine yakın olduğunu bil­dirdiği ve seçkin kıldığı bir kula verdiği nimetiyle bağdaşmayan mesnetsiz yakıştırmanın, önceki dönemlerde olduğu gibi Hz. Muharnmed (s) döneminde de inanmayanlarca sürdürüldüğünü ifade eder:

“Sen Rabbinin nimeti sayesinde mecnun değilsin.” [453] Ayet, ona mecnun diyen Kureyşli müşriklerin yalan söylediklerini göster­mektedir.[454] Onlar, bühtanda bulunarak Hz. Peygamber'in şeytanla birlikte faaliyette bulunduğunu söylüyorlardı.[455]

“Rabbinin nimetiyle Hz. Peygamber'in deli olmadığı” şeklin­deki ifadeden kastedilen, ona verilen tam bir fasih konuşma, olgun bir akıl, razı olunan bir yaşam, tüm ayıplardan uzak olma, güzel şeylerle vasıflanmış olma gibi apaçık görünür nimetlerdir. Bu ni­metler açık bir şekilde algılanabilir nimetler olduğundan onun deli olmasıyla zıtlık arz eder. Allah ona deli demelerindeki yalanlayıcı tavırlara kesin bir gösterge olsun diye bu inceliğe dikkati çekmek­tedir.[456] Allah katından bir hayır olarak o, cinlerin etkisinden uzak­laştırılmıştı.[457]

Kur'an-ı Kerim yukarıdaki ayetle, Mekkeli müşriklerin Hz. Muhammed (s)'e karşı tavırları ile Hz. Nuh döneminden bu yana rasulleri karşılaştıkları tavırlar arasındaki benzerliğe dikkat çek­miş olur. Böylece tarihi süreç içinde bu tür tavrın değişmeden devam ettiği gösterilmiş olur. Verilen bu bilgi ile, Hz. Muham­med (s)'in gönderildiği Mekke ve diğer bölgelerdeki müşriklere yönelik bir tehditte bulunulmuştur. Yalanlamayı bırakmazlarsa helak ve azapla ilişkili olarak kıssaları anlatılan önceki toplumla­rın başına gelen azap farklı şekilde de olsa onların da başına gelecek, eğer deli diyerek peygamberlerini yalanlamayı sürdürür­lerse yok etmeye dair yasa onları da kuşatacaktı. Önceki ümmet­lere yönelik ilahi öfkeden nasıl önceki rasuller ve onlara tâbi olanlar kurtuldularsa, Allah, Hz. Muhammed (s) ve ona inananları da öylece kurtaracaktı.

Risalet döneminin ilk yıllarında Hz. Muhammed (s)'in Mekkeli bazı muhalifleri Kur'an'ın belagat ve fesahatini Hz. Peygamber'in karanlık güçlerle ve birtakım kötü ruhlarla (şeyatin) ilişkisi olan bir kâhin olduğu iddiasını dile getirmişlerdi. [458] Oysa

“O'nu şey­tanlar indirmedi. Bu onlara düşmez ve zaten yapamazlar da. Çünkü onlar melekleri işitmekten uzaklaştırılmışlardır.” [459] Şeytanlarla işbirliği iftira­sı, Hz. Muhammed'in çağdaşlarından büyük kısmının onun tebliğe başlamasına tepki olarak kullandıkları ve yıllarca onu aşağılamak için kullanmaya devam ettikleri bir ithamdı. Kur'an'da sıkça rast­landığı gibi mecnun ithamı yalnızca Hz. Peygamber'e değil onu izleyen ve izleyecek olanların tümüne ilişkindir. Bu örnek ise ma­nevi/ahlakî değerlerini Allah'a ve ölümden sonraki hayatın varlı­ğına inanma temeline oturtan herkesi kapsamaktadır.[460]

Hz. Rasul, Safa tepesinde Kureyş'i dine davet ederken kendi­sine deli denilmişti. Oysa,

“Düşünmediler mi ki, arkadaşlarında hiçbir delilik yoktur. O apaçık bir uyarıcıdır.” [461] Onlar Hz. Peygamber'e deli diyerek tebliğin konusunu hedef alıyorlardı. Zaten Hz. Peygam­ber, nankörlükleri nedeniyle Allah'ın cezalandırması konusunda onları uyarmak için gönderilmişti.[462] Fakat onlar öğüt almaktansa hakaret edip uzaklaşmayı tercih ettiler.

Allah, Kitabı'nda peygamberine, kendisine bu iğrenç iftirayı atan müşriklerin gelecekteki akıbetleri ile ilgili bilgi vermektedir. Ayrıca Kur'an, müşrikleri durumlarını ortaya çıkarmakla, bâtıl üzere oluşlarını gözler önüne sermekle, apaçık sapıklıklarını herkese duyurmakla tehdit etmektedir:

“Yakında (sen de) göreceksin, onlar da görecekler, hanginizin fitneye uğramış olduğunu.” [463] “Fitneye uğramış” demek aklı yok yani deli demektir.[464] Herkesin durumu­nun belli olacağına dair vaat, Peygamberimizin kişiliğine dil uza­tan, ona mesnetsiz iftiralar atan müşriklere yönelik bir tehdit an­lamına geldiği kadar Hz. Peygamber'e ve beraberindeki müminle­re de bir güvence anlamındadır.

Vahye muhalif olanlar Hz. Peygamber'in mecnun olduğunu söylerken, onun İblis olduğunu söylemek istiyorlardı. Zira meftun, şeytanın musallat olduğu aklını yitirmiş kimsedir. Hatta meftun olan kimsenin bizzat şeytan olduğu da söylenmiştir.[465] Zira Allah'a karşı gelip ebedî azaba uğramayı ve birçok insanı da bu yöne yönlendirmeyi amaçlamanın akla uygun bir izahı mümkün değildir. Şeytanın dokuncasından kaynaklanan delilik ve kafa karışıklığına kimin maruz kaldığı bilgisi onlara uzak değildi.[466]

Acaba müşrikler bu âyet bağlamında Peygamberimiz (s) için “O, mecnunun biridir.” derken neyi kastediyorlardı? Delirdiğini söylemiş olduklarını kabul ettiğimizde bu ancak hakaret amaçlı kullanılmış olabilir. İkinci olarak kastettikleri onun cinlerle iletişim halinde olduğu, onların bu garip ve olağanüstü sözleri ona ilham ettikleri şeklindedir diyebiliriz. Nitekim her şairin bir şeytanının olduğu ve bu şeytanın güzel söz söylemede o şaire yardım ettiği düşüncesine sahiptiler.[467] Oysa bu zanları, Peygamber Efendimizin gerçek durumundan uzaktır. Kendisine vahyedilen Kur'an, kalıcı, doğru ve tutarlı bir muhtevaya sahiptir. Hz. Muhammed'in getir­diği vahiy kendisinden daha üstünü olmayan hikmet ve sahih fıt­rata sahip kimselere doğruluğu gizli kalmayacak hak bir kitaptır. Bu durumda “Delinin sözüdür” demek mümkün değildir. Aslında onun doğru söyleyen birisi olduğunu ve aklî melekelerinin yerinde olduğunu bilmektedirler. Fakat onlar, hakkı ve peygambere itaati hoş görmemekte ve bunu hasetçilik ve azgınlık yaparak ve kibirli davranışlarda bulunarak göstermektedirler. [468]

Halbuki yakın gelecekte Peygamber ile onu yalanlayanların gerçek durumu ortaya çıkacaktı. Onun içinde bulunduğu durumla kimin sınandığı ve kimin davasında sapık olduğu ise ahirette aşi­kar hale gelecektir:

“(Ey Muhammed!) Doğrusu Rabbin, kendi yolun­dan sapan kişiyi en iyi bilendir, hidayete erenleri de en iyi bilen O'dur.” [469] Onlar peygamberi deli kendilerini de akıllı sanarak yalanlıyorlardı. Halbuki onlar sapkınlık içinde ve peygamber de dosdoğru yol üzereydi.[470]

Hz. Muhammed'e deli diyerek hakaret edenlerin, kızgın ba­kışlarının, beraberinde iğrenç küfürler, sövgüler ve iftiralar da vardı:

“O inkâr edenler Zikr'i (Kur'an'ı) işittikleri zaman, neredeyse seni gözleriyle devireceklerdi. Hâlâ da 'Hiç şüphe yok o bir delidir.' der­ler.” [471] Allah'ın Kitabı'nı okurken işittiklerinde, Allah'ın, özellikleri­ni anlattığı müşrikler: “Muhammed delidir, bize getirdiği şeyler delilik hezeyanlarıdır.” diyorlardı.[472] O şair ya da deli değil [473] aksine Kur'an'ı ve tevhidi getirmiş ve tevhid ile ilişkili önceki rasullerin getirdiklerini doğrulamış bir kişiydi. Onların bu tavrı, büyüklük ve kibirlerinin meydan okuyuş ve karşı çıkıştaki aşırılıklarının açık işaretidir.[474] Peygambere deli diyerek tevhidi inkâr edenler acı bir azabı tadacaklardır.[475]

Bu olgunun Kalem suresinin [476] âyetlerinde yer alması, bu karşı tavrın, davetin ilk adımlarından beri var olduğunu gösterir. Bu âyetin ifade biçimi inanmayanların, peygamberin delilik hastalığı­na tutulduğunu değil, onlara okuduğu şeye karşı düştükleri dehşe­ti dile getirmek istediklerini, güçlü bir delaletle göstermektedir. [477] Onlar, gözlerini açmış ve panik içinde Rasul'e bakıyorlardı ve deh­şetten neredeyse onu gözleriyle yiyeceklerdi.

Onlar gerçek anlamda Hz. Muhammedi tanıyorlardı. Aklî ol­gunluğunu ve kararlılığını bildikleri halde onun deli olduğunu söylüyorlardı. Allah onlara,

“Arkadaşınız (Muhammed) mecnun de­ğildir.” [478] diyerek onun, delilerin yaptığı gibi hezeyanlar savurmadığını,[479] herhangi bir rahatsızlığından dolayı mantıklı olmayan sözler sarf etmediğini [480] belirtmektedir. Bazıları bu sözleri ona ve mesajına karşı bir tuzak olarak ileri sürüyor, bazıları ise şimdiye kadar duymadıkları, alışmadıkları, insanların söylemleriyle kıyaslanma­yan bu sözler karşısında hayrete ve dehşete kapıldıkları için böyle diyorlardı. Bu konuda, “Her şairin bir şeytanı vardır. Ona eşsiz güzellikte sözler getirir. Her kahinin bir şeytanı vardır. Gaybtan ona haber getirir. Şeytan bazı insanlara dokunur, çarpar. Onlar vasıtası ile ilginç sözler söyletir.” şeklindeki anlayışlarına ve dü­şüncelerine dayanıyorlardı. Halbuki o, onların arkadaşı yani baş­langıçtan bu yana aralarındaydı. Onu iyi biliyorlardı. O, mükem­mel bir ahlak ve akla sahipti. O onların en olgunu zihinsel olarak da en temizi ve erdemlisiydi.[481] Yumuşak başlılıkla, söz ve davranış­ta doğrulukla kendini belli etmiş birisiydi.[482]

Aslında ahirete inanmayanlar sürekli bir sapıklığın pençesin­de oldukları gibi sürekli bir bunalım içindedirler. Nedenine gelince kalbinde ahiret inancı taşımaksızın yaşayan kimse bitmez bir psi­kolojik tedirginlik içinde olur. Dünyada çektiği sıkıntıların telâfi edileceğine, adaletli bir hesaplaşma gerçekleşeceğine ilişkin hiçbir umudu ve beklentisi yoktur. Dünyada öyle durumlar, öyle sıkıntılar vardır ki, insanın kalbinde ahiret beklentisi olmasa bunlara katlanamaz; orada iyilerin ödüllendirileceği ve kötülerin cezalan­dırılacağı ümidi olmasa insanda kötülüklere karşı sabretme gücü kalmaz. Ama inanmayanlar bu gerçeği kavrayamadılar ve iman etmeleri gereken ahireti yalanlamak için yine Hz. Peygamber'e hakaret etmeyi tercih ettiler:

“Acaba o, yalan yere Allah'a iftira mı etmiştir? Yoksa onda delilik mi var?” (dediler). Hayır! Ahirete inanmayanlar azaptadırlar ve derin bir sapıklık içindedir.” [483] Onların iman et­meleri gerekirken, peygamberin anlamsız şeyler söyleyen bir deli olduğunu söylemeleri ne kadar da tutarsız bir tavırdır.[484] O delidir, anlaşılmaz, akıl ermez şeyler söylüyor diyorlardı ama aksine o, en fazla doğru söyleyen insandı.[485]

Kureyş'in ileri gelenleri, Hz. Muhammed'i yalancı diye suç­lamanın çok zor olduğunu çünkü herkesin onu doğru sözlü bir insan olarak tanıdığını ve hiç kimsenin şimdiye kadar onun ağzın­dan bir yalan işitmemiş olduğunu biliyorlardı. Bu nedenle insanla­rın önüne şöyle bir mesele koydular: “Bu adam öldükten sonra dirilmek gibi imkânsız bir şey söylediğine göre, ya bile bile yalan söylüyor Allah korusun ya da deli.” Fakat onu delilikle suçlamak, yalancılıkla suçlamak kadar saçmaydı çünkü Hz. Peygam­ber gibi akıllı ve sağduyulu bir insanın deli olduğunu kabul etmek mümkün değildi.[486] İşte bu nedenle Allah onların bu ithamlarına yukarıdaki âyet bağlamında cevap vermeye bile gerek duyma­mış ve onların öldükten sonraki hayatın mümkün olduğu konusundaki hayret ve meraklarını ifade etmekle yetinmiş, ahirete inanmayanların azaba uğrayacaklarını ve onların büyük bir sapık­lık içinde olduklarını söylemekle konuyu bir sonuca bağlamıştır.

Bu kimseler, gerçeği bildiren kimseyi dinlememekte ve umur­samazca cehenneme götüren yolda ilerlemektedirler. Akılsızlıkla­rının doruk noktası ise, onların kurtuluşu için çabalayan kimseyi delilikle itham etmeleridir. Bu tutarsızlık nedeniyle Allah, inkarcı­ları düşünmeye teşvik eder:

“(Resulüm! Onlara) de ki: Size bir tek öğüt vereceğim: Allah için ikişer ikişer ve teker teker ayağa kalkın, sonra da düşünün! Arkadaşınızda (peygamberde) hiçbir delilik yoktur! O ancak şiddetli bir azap gelip çatmadan evvel sizi uyaran bir peygamberdir.” [487] Onlar Hz. Muhammed'in Kureyş'in en akıllısı, en fazla hilm sahibi, en parlak zihne sahip ve kötü şeylerden en uzak kişisi ol­duğunu biliyorlardı.[488] O deli değil, aksine Allah'ı inkârları nedeniy­le cehennem azabına uğramalarından önce onları uyaran bir kim­seydi.[489] Bu âyette Allah olumsuz tavırlarını sürdürüp yalanlamaya devam edenleri, Hz. Peygamber'in “Azabı hatırlatma” görevini zikrederek tehdit etmektedir.

İnanmayanların söyledikleri Hz. Peygamber'in deli olduğuna dair sözlerinden birisi de onun “Muallem mecnun” olması şeklin­deydi:

“Sonra ondan yüz çevirdiler ve: 'Bu, (muallem mecnun) öğre­tilmiş bir mecnun!' dediler.” [490] Onlar, Allah'ın Kitabı'ndan kendilerine okunan üzerine düşünmediler, onun delillerinden yola çıkarak öğüt almadılar: “O bir delidir. Bu kelam ona öğretilmiştir” dediler.[491] Ona bir beşerin ya da kâhinlerin ve şeytanların öğrettiğini, onun rasul değil aksine bir deli olduğunu ileri sürdüler.[492] Onlar bu iddialarıyla şu amacı güdüyorlardı: Hz. Muhammed'in cinlerle irtibatlı olduğu kabul görürse, cinler kimi zaman kötü niyetli olduğu için, onların getirdiği mesajın hak olduğuna dair hiçbir kesinlik olamazdı ve böylelikle de Kur'an öğretisine de değer verilmeyebilirdi.[493] Aslında Kureyş Arapların en fasihi, dili en iyi bileni ve söz vezinlerinde en güçlü olanı idi. Yine de Hz. Muhammed'in getirdiği konusunda şaşırdılar ve saygısızlık yaptılar. Bazen Kur'an'a sihir bazen de bizzat peygambere “Öğretilmiş deli” dediler. [494]

Onlar aslında onun, sade bir kimse olduğunu, ancak başkala­rının onu yoldan çıkararak, gizlice Kur'an âyetlerini kendisine öğ­rettiğini ve onun da gelip onlara anlattığını söylemek istiyorlardı. Hz. Peygamber (s)'in tüm ciddiyetiyle tebliğ ettiği vahyi hafife alı­yorlardı, Kur’an’ın yüce mesajına hiç kulak asmayarak, onu kendi­lerine ulaştıran kimsenin yüksek meziyetlere sahip olduğunu ve iddialarının ne kadar saçma temellere dayandığını hiç düşünmü­yorlardı. [495]

Dedikleri gibi başkaları Kur'an'ı Rasulullah'a gizlice öğretseydi, Hz. Hatice, Hz. Ebu Bekir, Hz. Ali, Hz. Zeyd ve diğer Müs­lümanlardan bu olayın gizli kalması mümkün değildi. Bu insanlar her zaman Hz. Peygamber (s)'in yanında bulunuyorlardı. Onu perde arkasından bir başkası idare etseydi ve böyle bir yöntemle o, peygamberlik iddiasında bulunsaydı, yine en önce bu insanlar ona karşı çıkarlardı.

Allah,

“Arkadaşınız (Muhammed) sapmadı, azmadı.”[496] derken de her ne kadar âyette lafız olarak 'mecnun' kelimesi geçmese de onun deli olmadığını kastetmiş olabilir.[497] Yani o akıllı bir insandı, şaşkın değildi; doğru yoldaydı, samimiydi, kötü niyetli değildi; Hak'tan, yani Allah'tan aldığı gerçeği insanlara duyuruyordu. Kuruntulu, uydurmacı veya iftiracı değildi. Mesajını iletirken hevâdan konuşmuyordu. Söyledikleri, kendisine indirilmiş bir va­hiydi. O doğru ve güvenilir bir aracı sıfatı ile kendisine gelen vahyi etrafındakilere iletiyordu.[498] Halbuki bu vahyin taşıyıcısının, hangi yoldan geldiği ve nasıl bir çizgi izlediği bellidir. Peygamber bu vahyin izlediği yolu gözleri ve kalbi ile görmüştür. Bu konuda ku­runtuya kapılmış, aldanmış ya da yanılgıya düşmüş değildir.

Hz. Muhammed'in toplumundan müşrik olanların ona deli demeleri onun kendisine tâbi olmaya ve ilahlarını terk etmeye da­vet etmesiyle de ilişkiliydi.[499] Ona seslenme tarzlarında bile istihza dolu tavırları kendisini ele veriyordu:

“Dediler ki: “Ey kendisine Kur'an indirilen (Muhammed) Sen mutlaka bir delisin!” [500] Alay ederek, “Kendisine Kur'an indirildiğini sanan” adam dediler. Onlara göre söylediği şeyi ona cinler yazdırıyordu ve o Kur'an makul bir anlamı olmayan, görüşlerine muhalif, inançlarından uzak ve aklın kabul etmediği ve bu nedenle onların da kabul edemeyeceği bir şeydi.[501] “Ey” nidası alay içindi. Kur'an'a inanmadıkları için “Kendisine Kur'an indirilen kimse demeleri” ciddiyetten uzaktı. Bu hitap şekli, yukarıda temas ettiğimiz Firavun'un Hz. Musa'yı yalanlarken kul­landığı [502] ve Şuayb'ın, toplumu tarafından istihza edildiği [503] üslup gibidir. Bir farkla ki, Firavun peygambere deli diyerek alay eder­ken onun elçiliğini, Şuayb'ın toplumu ise ibadeti, Hz. Peygamber dönemindekiler ise ona indirilen vahyi ön plana çıkarmışlardır.

Kureyş'ten müşrik olan kimseler:

“Mecnun bir şair için biz tan­rılarımızı bırakacak mıyız?” [504] derlerdi. Bu kibirli kimselerin büyüklenmesi dini Allah'a has kılma konusundaydı. Hem de Allah'ın nebisini kast ederek, “Deli bir şaire itaat edeceğiz ve Allah'tan baş­ka ilah yok diyeceğiz ha!” diyorlardı. Allah, peygambere deli bir şair diyen müşriklerin yalanlarını ortaya koymak için onun böyle olmadığını aksine hakkı, yani kendisine indirilen Kur'an'ı getirdi­ğini ve önceki rasulleri de doğruladığını ifade etmektedir.[505] Onlar burada Kur’an’ın Hz. Muhammed'in zihinsel bir ürünü olduğu iddiasında bulunuyorlardı.[506] Halbuki Hz. Peygamber'e bir şiir ye­teneği bahşedilmemişti.[507] Şiirde anlam, dilin müzikalitesi ve ritmi karşısında genelde ikinci derecede kalırken Kur'an'da tam tersi geçerlidir. Kur'an'da kelimelerin seçimi, sesleri ve cümle içindeki konumları, daima kastedilen anlamın destekleyicisi niteliğindedir. [508]

Müşrikler ona bazen kâhin bazen de deli diyorlardı. Kur'an-ı Kerim, Hz. Peygamber'i öğüt vermeye devam etmeye ve müşrikle­rin kendisine karşı terbiyesizliklerine ve suçlamalarına aldırmamaya çağırıyordu:

“(Ey Muhammed!) sen hatırlat, öğüt ver. Rabbinin nimeti sayesinde sen ne kâhinsin, ne de mecnun.”[509] Peygambere attık­ları bu iki iftiranın ortak noktası, aralarında yaygın olan “Kâhinle­rin şeytanlardan haber aldıkları” yolundaki inanışları ile şeytanla­rın bazı kimseleri çarptığı ve böylece o kişileri delirttiği inancı idi. O halde kâhinlik ve delilikte şeytan ortak etken olmaktadır.

Müşrikleri Rasulullah'ı kâhin veya deli şair veya büyücü nite­likleri ile nitelemeye iten, Kur'an'ın icazı karşısındaki şaşkınlıkları ve söyleyecek söz bulamamalarıydı. Onlar söz sanatında ustaydı. Kur'an-ı Kerim karşılarına hiç de alışık olmadıkları bir söz türü ile çıktı. Kendi ruhlarındaki bir hastalık dolayısıyla, bu Kitabın Allah katından olduğunu kabullenmek istemeyince, bu sefer onun insa­nüstü kaynağını bazı nedenlere bağlamak ihtiyacını hissettiler ve “Bu Kur'an, cinlerin vahyidir veya onların yardımı ile gelmiştir. Bunu getiren Peygamber ya cinlerden haber alan bir kâhin ya on­lardan yardım alan bir büyücü veya cinlerle görüşen bir şair ya da şeytanın çarptığı bir deli olup bu acayip sözleri kendisine şeytan söyletmektedir.” diyorlardı.

Bu sözler çok çirkin ve iğrenç sözlerdi. Allah, bu sözlerden dolayı Peygamberini teselli etti ve o sözleri Peygamberin gönlünde etkisiz hale getirdi. Ve O'nun Rabbinin nimeti ile çepeçevre kuşa­tılmış olduğunu, böylesi bir nimete eren kimsede ne kahinlik ne de delilik olacağını bildirdi.[510] O, risalet görevini yerine getiren bir kuldu.

Hz. Peygamber, kendisi hakkında bilgi sahibi olmadıkları bi­risi değildi:

“Yoksa peygamberlerini tanımadılar da bu yüzden mi onu inkâr ediyorlar? Yoksa onda bir delilik olduğunu mu söylüyorlar? Aksine o, kendilerine hakkı getirmiştir. Halbuki onlar haktan hoşlanmamaktadır­lar.” [511] Allah onların bu yalanlayıcı tavırlarındaki cehaletlerine işaret eden bir azarlama olarak, “Yoksa onda bir delilik olduğunu mu söylüyorlar?” şeklindeki bir soruyla onların Hz. Muhammed'in gö­revini, onunla gönderileni, tevhidin hakikatini ve adaleti anlaya­madıklarını ifade etmektedir.[512] Yani onlar gerçeği kabul etmek istemiyorlardı. Nedeni, Kur'an'ın ortaya koyduğu dünya görüşü­nün onların heva ve heveslerine, çıkarlarına ya da alışageldikleri düşünce tarzına uymamasıydı.[513]

İnanmayanların Rasulullah'ı delilikle suçlamaları, onun söy­lediklerini çirkin görme tarzındadır, inanç ve düşüncelerini karıştı­ran yeni bir şeye davet eden bir kimseye karşı bunu idraklerine sığmayacak bir cüret olarak görmeleri, insanların öteden beri alış­kın oldukları bir tutumdur. Bu ithamları ile onların şair, kâhin, fal­cı ve sihirbazlar hakkında inandıkları gibi, Rasulullah'ın da cinlerle ilişkide olduğunu kastetmiş olmaları mümkündür.[514] İnanmayanlar onun risalet iddiasında bulunmadan önce eminliğin, doğruluğun zirvesinde olan, yalan ve kınanacak bir ah­laka sahip olmaktan uzak bir kimse olduğunu bilirlerken ve onu “Emin” diye isimlendirirlerken nasıl yalanladıklarını anlamak mümkün değildir. Onun insanların en akıllısı olduğunun farkında olmalarına ve deli birisinin kati deliller getirmesinin mümkün ol­mamasına rağmen onun için deli demeleri makul bir şekilde izah edilemez.[515] Mecnun bir kişinin Kur'an gibi yüce ve eşsiz bir kitabı okuması ve yalnız kendi halkının değil, tüm dünya insanlarının hayatında devrim yapan bir hareketi başlatıp başarıyla sonuçlan­dırması mümkün değildir.[516] Akıl almayacak bir şey varsa, inanma­yanların peygamberliği ve Kitab'ı gereği gibi takdir edemeyişleridir..

Onlar onun aklen içlerindeki en üstün kimse, zihnen de en parlağı olduğunu biliyorlardı. Fakat o, onların şehvetlerine nevalarına muhalif olan şeyi getirmişti. Hakkı reddedecek bir şey bulamadıklarından deli, büyücü, şair gibi ifadeler kullanıyorlardı. “Çoğunun” hakkı hoş görmeyişi, bir kısmının hakkı kötü gördük­lerinden değil, toplumun kınamasından, “Atalarının dinini terk etti” demelerinden kaynaklanmakta ve çekindikleri için iman etmediklerini göstermektedir. [517] Ebu Talib buna iyi bir örnektir.

Onlar Hz. Peygamber'e deli diyerek iman etmeyişlerine bir rasyonellik katmaya çalışıyorlardı. Oysa deliliğin emareleri onda mevcut değildi. Aksine o, Kur'an'ı, hak olan tevhidi ve hak dini getirmişti. Ama onlar, haset, azgınlık ve taklitçilikleriyle hakkı beğenmez bir tavır içine girdiler. [518]

Sonuç olarak inkarcıların peygamberleri delilikle suçlamala­rı, onları aşağılama, getirdikleri mesajı inkâr etme ve doğruyu hoş görmeme anlayışlarından kaynaklanıyor diyebiliriz. Diğer peygamberler gibi Hz. Peygamber (s) de onlardan bir haraç istemiyordu. Onları doğru bir yola çağırıyor fakat ahirete inanma­yanlar, ona deli diyerek ısrarla yoldan çıkıyorlardı. Allah onları sıkıntıya düşürdüğünde bile Rablerine boyun eğmediler. [519]

 

C. “Büyücü ve Büyülenmiş Peygamber” İtirazı

 

(s-h-r) kök harflerinden oluşan sihir (büyü), kabar­mak, yükselmek, ölçüyü aşmak, kopmak, kandırmak, terk etmek,[520] sihirbazın eliyle gizlice yaptığı şeyden gözleri uzak tutarak gerçek­leştirdiği türden kandırmaca ve aslı olmayan hayali şeyler,[521] hile ve gösteri ile mesela demir ya da bakırı gümüş veya altın ile kaplaya­rak insanları kandırma örneğinde olduğu gibi aldatmak,[522] uzaklaştırmak, yönünden saptırmak, gönlünü çelmek, [523] vesvese, rahatsız­lık,[524] yıldızların özelliklerinin insana olan etkisi iddiası üzerine bina edilen tılsım,[525] bir şeyin, bir kimsenin gözüne ve o şeyin gerçekliği­ne zıt bir şekilde görünmesi [526] sebebi gizli kalan, hakikatinin dışında görünen tüm işler [527] gerçekliği olmayan şeyleri göstererek insanla­rın duyularını etkileme [528] olarak tanımlanmıştır. Sihir hakkında, “O sabittir ve bir hakikati vardır. Olmasaydı, öğretimi de müm­kün olmazdı.”[529] denilse de, bu sabitliğin ve hakikatin kandırmaca ve hakikat dişilik [530] üzerine kurulu olduğu kabul edilmelidir. Sih­rin hakikati olsaydı insanların gözlerini değil kalplerini büyüler­di.[531] Şeytanın yardımıyla yine şeytana yaklaşma olan sihir, insan­ların, aslında gördüğü gibi olmayan bir şeyi, gördüğü gibi zan­netmelerine yol açan ve gözü etkileyen bir şeydir.[532] Sihir gözleri büyüleyip, bir şeyi olduğundan başka göstererek onun insanlar tarafından doğru algılanmasını engellemeye çalışmaktır.[533] Pey­gamberler ise büyücülerden farklı olarak mucizelerini göstererek akılları hayrette bırakırlar. Böylece, gördüğünü idrak edip kabul etmekten başka çaresi olmadığını anlayıncaya kadar aklı ihata ederler.[534] Oysa sihir türü şeylerin, cismin ve cismanî güçlerin hareketini aşan haller olduklarını kabul etsek bile yine de onlar mümkinat alanı dışına çıkamaz, mucizelere benzetilemez ve onlar­la kıyaslanamaz. [535]

Mucize ile sihir arasındaki fark konusunda da ilkinin benzeri­nin yapılmasının imkân dahilinde olmaması zikredilebilir. Muci­zede el çabukluğu marifeti söz konusu olmayıp tabiat kanunlarının dışında bir niteliğe sahiptir. Büyücü peygamberlik iddiasında bu­lunamaz. Bulunsa bile gösterdiği büyünün, benzeri ya da daha iyisi getirilebilir bir mahiyete sahip olur.[536] Büyüde faydacılık, dinde ise özveri esastır. Menfaatin tükenmesiyle büyüye olan inanç da tükenmektedir. Oysa din bağını kuvvetlendiren şey fedakârlıktır.[537] Mucize hakkın ispatı içindir, büyünün öyle bir amacı yoktur. Mu­cize büyüyü bozar, büyü mucizeye galip gelemez. Mucizenin ha­kikati vardır, büyü ise sanaldır.

Rasulullah'a gelen bir bedevi dikkat çekici bir üslupla konuş­maya başladığında onun bedevi için şöyle söylediği rivayet edilir:

“Şurası muhakkak ki beyanda sihir vardır, şurası da muhakkak ki şiirde de hikmetler vardır.” [538] Bu rivayette Rasul, sihre etkileyicilik anlamı yüklemektedir. Çünkü sözde, işitenin doğru zannedeceği ölçüde bâtıl olan bir şeyin doğrulanması mümkündür. Hz. Pey­gamber (s), ifadesi ile belagat ve fesahatin kötüye kullanmaya mü­sait olduğunu [539] ve ifade kabiliyetinin çirkini güzel, güzel olanı da çirkin gösterme açısından sihre benzediğini ima etmektedir.[540] Beliğ ifadelerin sihir olarak isimlendirilmesi mecaz yoluyladır.[541] Güzel konuşan kimse, büyücüymüş gibi dinleyeni etkiler. Söz ile kazanı­lan günah, büyücünün yaptığı büyüyle kazandığı günah gibidir.

Güzel konuşan kimse başka birisini öyle bir över ki dinleyen onun sözüne uyup övgüyü doğrular. Sonra da onu öyle bir yerer ki kalp­ler ondan uzaklaşır. [542]

Görüldüğü gibi sihir, insanları aldatmaya yönelik çabaları içermektedir. Peygamberlere karşı çıkan toplumlar her dönemde kendilerine gelen elçileri büyücü, âyetleri de sihir olarak adlandı­rıp, Allah'a ortak koşmayı, ahireti inkâr etmeyi ve peygamberlerle alay etmeyi sürdürmüşlerdir. Değişik dönemlerde rasul olarak gönderilenlere gösterilen, “Sen büyücüsün, getirdiğin mucize veya ayetlerle insanları kandırmaya çalışıyorsun ve sen büyünün etki­sinde kalmışsın.” tepkisi bunun kanıtıdır. Büyücü diyerek rasulleri dışlayıcı tavır takınan kimseleri Kuran anlaşılır bir şekilde anlat­maktadır. [543]

 

1. Hz. Salih'e ve Hz. Şuayb'a Büyülenmiş Denilmesi

 

Semud toplumu peygamberleri Hz. Salih'i yalancılıkla itham etmişti. O, onları Allah'tan korkmaya, güvenilir bir peygamber olarak kendisine itaate çağırmış ve bunun karşılığında bir ücret de istememişti. Onlara yaşadıkları bahçelerin içinde, ekinlerin, sal­kımları sarkmış hurmaların arasında, bir de dağlarda yaptıkları evlerde güven içinde kalmalarının süreli olduğunu hatırlatmış ve onları yeryüzünde fesat çıkarmamaya ve dirlik düzenlik vermeyen bozguncuların emrine uymamaya davet etmişti. Onların cevabı ise şu oldu:

“Sen, olsa olsa iyice büyülenmiş birisin.” [544] Antik anlayışlara göre delilik, ya bir cinin, ya da büyünün etkisiyle olurdu. Bu yüz­den deliye ya mecnun (cin etkisinde), ya da büyülenmiş denirdi.[545] Semud toplumu da benzer bir mantıkla Hz. Salih'in aklını kaybe­decek derecede sihir işlerine bulaşmış bir kimse olduğunu söyle­mek istiyordu.[546] Onlara göre ona, onlardan ayrı olarak risalet ver verilmemişti. [547] Sanki Allah yoluna çağırmak sırf delilerin yapabileceği bir çağrıydı.[548]

Eyke halkı da peygamberleri, Hz. Şuayb'ı yalancılıkla itham etti. Onlar da Semud toplumunun Hz. Salih'ten aldığı uyarılara benzer ikazlar aldılar.[549] Hz. Şuayb ayrıca onları ölçeği tam tutup hak yiyenlerden olmamaya, doğru terazi ile tartmaya, insanların haklarını kısmamaya ve yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışık­lık çıkarmamaya çağırdı. Onlar ise,

“Sen, olsa olsa iyice büyülenmiş birisin!” [550] şeklinde yanıt verdiler. Hz. Şuayb'a hemen, “Karmakarı­şık, saçma sapan şeyler söyleyen, büyülenmiş biri” yaftasını yapış­tırdılar. Peygamberliğini inkâr ettiler. “Sen de bizim gibi bir insan­sın” dediler. Onların anlayışına göre, bir insan, peygamber ola­mazdı. Bu nedenle söylediği şeyler konusunda onu yalancılıkla itham ettiler.[551] Kendileri gibi yiyip içen bir varlık olduğunu söyledi­ler.[552] Hz. Şuayb'a toplumunun verdiği cevap Semud toplumunun Hz. Salih'e verdiği karşılık türündendi. Zaten kalpleri de birbirine benzemektedir.[553]

 

2. Hz. Musa'ya ve Hz, Harun'a Büyücü Denilmesi

 

Eski Mısır'da firavunlar, tanrı-kral olarak görülürdü ve buna bağlı olarak da gizli-batınî uygulamalar ile büyünün önemli bir yer tuttuğu Mısır halkının dininin ekseni durumundaydı. Bunun için, büyüyü hayatın ayrılmaz bir parçası olarak benimsemek her Mısır­lı için bir görevdi.[554] Büyü, Mısır şirk dininde tüm vatandaşların inanması, rahiplerinin de sergilemesi mecbur olan bir şeydi.[555] O dö­nemde yöneticiler, bazı insanları yanlarına alıp onları sihir öğrenmeye, sonra da öğretmeye mecbur ediyorlardı. [556] Büyücüler Hz. Musa'nın karşısına çıkmak için şehirlerden istekleri dışında getiriliyorlardı.[557]

Hz. Musa böyle bir ortamda mucizelerle birlikte tebliğ için gönderildi. Ona verilen dokuz mucize,[558] apaçık gerçeği ortaya koymaktadır ki, gözü olan herkes onu görebilsin. Bu mucizeler insanlara gerçeği gösteriyor ve onları doğru yola iletiyordu. Buna rağmen Firavun ve toplumu, gördükleri olağanüstülükler için,

“Bu, apaçık bir büyüdür, dediler.” [559] Böyle söylemeleri, bu kanaatte olduklarından veya birtakım şüpheleri bulunduğundan dolayı değil, haksızlığı ve böbürlenmeyi esas aldıkları içindi.[560] Bu tavır­larıyla yalanlama konusundaki adetlerini bozmamış oldular. Si­hir olmadığına ve Allah'tan olduğuna kanaat getirmelerine rağ­men mucizeleri inkâr ettiler.[561] Onlara göre, Musa'nın getirdiği bu şeylerin apaçık büyü olduğunu, görenler rahatlıkla anlayabilir­lerdi.[562] Ne var ki, daha sonraları büyücülerin secde etmesi ve gör­düklerinin mucize olduğunu yakînen anlamaları bile inkarcıların tavırlarını değiştirmedi.[563]

Firavun ve ileri gelenleri,

“Kendilerine (hak) mucize gelin­ce: “Bu elbette apaçık bir sihirdir.” [564] şeklinde bir itirazda bulundu­lar. Âyette geçen hak, asanın yılan oluşu ve beyaz el gibi muci­zelerdir. Allah ikisini risalet için âyet kılmıştır.[565] O inkarcılar, Allah katından hüccetler gelince, “Doğrusu bu apaçık bir büyü­dür. Görenler bunun aşikar bir büyü olduğunu anlarlar.” dediler. [566] Hakkın sihirden en uzak şey olduğunu bilmelerine rağmen, hevalarına düşkünlüklerinden dolayı ona sihir dediler.[567] “Bu, apa­çık bir sihir” suçlaması, son peygamber Hz. Muhammed (s)'e karşı yapılan itirazlara benzer bir biçimde Hz. Musa'nın kendilerine teb­liğ ettiği mesajın büyüleyici, derinden sarsıcı etkisini dile getiren bir suçlamadır.[568]

Musa onlara cevaben şöyle dedi:

“Size hak gelince, ona böyle mi diyorsunuz? Bu sihir midir? Halbuki sihirbazlar iflah olmazlar.” [569] Hz. Musa onlara hakla ilgili olarak, “Onu ayıplıyor ve ona meydan mı okuyorsunuz?” diye soruyordu. Halbuki onların Allah'a boyun eğmeleri ve O'nu yüceltmeleri gerekirdi.[570] Hz. Musa'nın sorusu, onların yaptığının sihir olup olmadığını öğrenmek için değil, inkâr amaçlı bir soruydu.[571] Gerçeğin zıddı, kötü güçlerin ortaya koyduğu aldatma ya da makul gösteriler olan büyünün başarılı olması mümkün değildir, zira sürekliliği yoktur. Hakikat eninde sonunda hakim olur.[572] Aslında bu âyette vurgulanan şey, sihrin herhangi bir gerçek ve manevi muhtevadan yoksun, geçici bir görüntüden baş­ka bir şey ortaya koyamayacağı hakikatidir.[573] Sihirbazlar büyü yapmakla elde etmek istedikleri şeye kavuşamaz ve başarıya ula­şamazlar.[574]

Firavun çevresindekilere bir uyarıda bulundu:

“(Musa), Sizi sihriyle yurdunuzdan çıkarmak istiyor. Şimdi ne buyurursunuz?” [575] Vatandan ayrılık en zor durumlardan birisidir. Güya Hz. Musa büyü dedikleri şeyle onları vatanlarından uzaklaştırmaya çalışı­yordu. Bu bâtıl ehlinin haktan uzak durmak için yaptığı en aşırı şeydir. [576] Firavun'un Hz. Musa'yı öldürmek istediği ancak adamla­rının onu öldürmesi halinde davasının halkın kafasında soru işa­retleri bırakacağı endişesiyle onu uyardıkları söylenir.[577] Onlara göre Musa, İsrailoğullarını büyü yaparak Mısır'dan çıkarmak istiyordu. O, kendisine sihir öğretilmiş bir kimseydi.[578] Yaptığı bu işle insanların kalplerini kazanmak ve böylece taraftarlarını, yar­dımcılarını kendisine tâbi olanları çoğaltıp devletine üstün gelerek ülke topraklarını ellerinde almak amacındaydı.[579]

Firavun ve bağlıları gördükleri onca mucizeye rağmen,

“Sen bi­zi büyülemek için her ne mucize getirirsen getir, asla sana inanacak deği­liz.”[580] dediler. Cehaletleri nedeniyle evrende olup bitenleri Allah'ın hükmüne ve koyduğu ölçüye bağlamıyor, mucize ile sihri ayırt edemiyor, asanın yılana dönüşmesi türünden tüm mucizeleri sihir addediyor [581] “Rabbinden bize ne zaman mucize getirirsen getir, bize göre o sihirdir.” diyorlardı.[582] Yani Allah'ın mesajına yönelik bir tür inatçılık ve direniş sergiliyorlardı. Sihre inandıkları için alışılmı­şın dışında bir şey gördüklerinde onu sihir olarak niteliyorlardı.[583] “Büyülemek için her ne mucize getirsen de” derken gördüklerini mucize diye isimlendirmeleri alay etmek içindi.[584] Yoksa mucizeye iman etmiş değillerdi. Onlara göre, onun getirdiğiyle amaçladığı şey izleyenleri büyülemekti.[585] Allah onların bu sözlerini aktarmakla isyanlarını, büyüklenmelerini, hakka karşı inatlaşmalarını ve bâtıl üzere ısrarlarını haber vermektedir.[586]

Hz. Musa, Rabbi katından getirdiği şeylerin hakikat olduğu­na delalet eden asâ ve beyaz el mûcizesiyle [587] Firavun ve ileri ge­lenlerinin yanına gelince dediler ki:

“Bu, olsa olsa uydurulmuş bir sihirdir. Biz önceki atalarımızdan böylesini işitmemiştik.” [588] Onu sihrini ortaya koymak ve onunla Allah'a iftira etmekle suçladılar. Hz. Musa'nın getirdiğini, kendilerine kâhinlerin haber vermediğini söylemek istiyorlardı. Gördüklerini sihir ve bidat (sapma) olarak tanımladılar. [589] Onlara göre Hz. Musa'nın getirdiği şeyler, kendi yalan ve iftiralarıyla uydurduğu bir büyüden başka bir şey değil­di. Atalarından, onun onları ibadete davet ettiği şey gibisini duymamışlardı.[590]

Firavun ve ileri gelenleri mucizeleri görüp de Allah'tan oldu­ğunu kesin olarak anladıklarında bile küfür, azgınlık, inat ve ya­lanla iftira yoluna saptılar. Bu, onların azgınlıklarından ve gerçeğe uymak konusunda büyüklenmelerinden ileri geliyordu. “Bu, uy­durulmuş bir sihir” diyerek statülerinden istifade ederek ve hile yaparak Musa'ya karşı çıkmak istediler. Mucizeler onları etkile­medi ve onlara bir fayda sağlamadı.[591]

Hz. Musa asasını atıp asâ bir ejderha olduğunda, elini koltuk altından çıkarıp hastalıksız ve bembeyaz olarak çıktığında ve o, bu büyük mucizeleri gösterdiğinde Firavun ona dedi ki:

“Bizi, yaptığın büyü ile yurdumuzdan çıkarasın diye mi geldin, ey Musa?” [592] Yani, “İn­sanları sana uymaları ve iman etmelerini gerekli kılan bir mucize getirdiğin zannına sevketmek ve sonuçta ülkemize ve bize hakim olmak,[593] sihirbazlığınla bizleri evlerimizden, yurtlarımızdan çıkar­mak için mi geldin?[594] Bu yaptığın bir sihirdir. Bizi büyülemek için bunu yaptın. Peşinden geleceklerini ve onlarla sayını çoğaltacağını umdun. Ancak bu beklentin gerçekleşmeyecek. Zira bizde de seninki gibi bir büyü var. [595] demek istiyordu.

Görüldüğü gibi Hz. Musa, onları yerlerinden yoksun bırak­ma çabasında olmak ve büyü yapmakla suçlanıyordu. Peygambe­rin hem büyücü olan hem de Mısırlıları sürgün etme amacı taşı­yan bir kimse olarak tanımlanması bariz bir şekilde yanlıştı. Çünkü Hz. Musa'nın amacı, halkını kölelikten kurtarmaktı. Bü­tün iktidar Mısırlıların elindeydi. İsrailoğullarını köle olarak kul­lanmak istiyorlardı. Bu adaletsizliği gidermek istediği için, “Mısır­lıları yasal haklarından mahrum etmek isteyen korkunç bir kimse” diye itham ettiler. Kendileri, insanları aldatmak için sihir yaptıkları gibi, kulluk bilincinde olan bir kimseyi de bakış açısı ve gücünün kaynağı farklı olmasına rağmen aynısını yapmakla suçladılar.[596]

Kureyş'in ileri gelenlerinin de Kur'an'a karşı tavırları Firavun'unki gibiydi. Onlar da mevcut dinlerine ve inançlarına bağ­lanmaları sayesinde önemli bir konuma sahip oluyorlar ve bundan büyük kazançlar elde ediyorlardı. İslâm çağrısının, onların mevki ve gelirlerine borçlu oldukları saçma inançlara karşı, bir tehlike oluşturduğunu fark etmişlerdi.[597]  İşte bu nedenle bu apaçık gerçeğin karşısına dikiliyorlardı.

Burada doğal olarak bazı sorular akla geliyor. Hz. Musa, Fira­vun ve onun hakimiyeti için nasıl bir tehlike idi? Bu soruya şöyle cevap verilebilir: Hz. Musa'nın Peygamberlik iddiası, başlı başına politik yapıyı da içeren mevcut sistemi değiştirecek tam bir inkılâbı gerçekleştirmeyi ifade ediyordu. Bundan dolayıdır ki, evrenin Rabbi'nin temsilcisi, başka birisine tâbi yada başka birisinin astı ola­rak değil, ancak idareci ve hami olarak yaşamaya gelmiştir. Çünkü, bir kâfirin hakimiyetini tanımak ve ona gönüllü olarak tâbi olmak, peygamberlik iddiasını nefyetmektir. Hz. Musa, peygamber oldu­ğunu ileri sürdüğü zaman, Firavun ve çevresinin, politik, toplumsal ve kültür ihtilâli tehdidini hissetmiş olmaları bundandır.[598]

Firavun, Hz. Musa'nın peygamberlik iddiasına niçin bu kadar önem veriyordu? Firavun Hz. Musa'nın üstün şahsiyeti hakkında yeterli bilgiye sahipti. Talmud ve Yusifus'un kıssalarına itimat edecek olursak, Hz. Musa çağının bütün ilimlerini tahsil etmiş, sa­vaş ve idarecilik hususunda eğitilmişti. Zira Hz. Musa'nın içinde yetiştirildiği kraliyet ailesi fertleri için bu hususlar temel şeylerdi. Ayrıca, Hz. Musa, Habeşistan'a karşı düzenlenen seferde mü­kemmel bir general olduğunu da ispat etmişti. [599] Medyen'de sekiz yıla yakın bir süre devam eden çölün zor şartları da, kraliyet sara­yındaki kolay hayatın tesirlerini gidermeye yardım etmişti. Binaenaleyh bu azametli, kararlı ve dindar adam, Firavun'un sarayında peygamberlik iddiası ile ortaya çıktığı zaman Firavun ve çevresi, onun iddiasını boş bir iddia sayıp önemsemezlik edemezlerdi.[600] Onlar, gerçekten Hz. Musa'yı bir sihirbaz olarak görmüş olsaydı­lar, kesinlikle ondan bir devrim sadır olacağını düşünmez ve onu bir tehlike saymazlardı. Çünkü sihirbaz bir kimse, dünyada hiç bir zaman bir devrim yapmış değildir.

Firavun, Hz. Musa'ya itiraz ederken kullandığı bir diğer ar­güman da Hz. Musa'nın büyülenmiş bir kimse olduğu şeklindeydi:

“Andolsun biz Musa'ya apaçık dokuz mucize verdik. (Ey Peygamber!) İsrailoğullarına sor, Musa kendilerine geldiğinde Firavun ona: 'Ey Musa! Ben senin büyülenmiş olduğunu sanıyorum' demişti.” [601] Doğru sözü ön plana çıkarma, Allah'ın birliğini vurgulama, zulmü, azgınlığı ve işkenceyi bırakmaya çağrıda bulunma gibi fiiller, tağutların gele­neğinde ancak büyülenmiş, ne dediğini bilmeyen insanların takti­ğidir. Firavun gibi azgın tağutlar bu gerçekleri düşünemezler, aklî dengesi yerinde bulunan bir insanın mevcut şartlara baş kaldırıp onları eleştireceğine akıl erdiremezler. [602]

Allah, danışma meclisindeymişçesine birbirleriyle görüşmeler­de bulunan Firavun dönemindeki ileri gelenlerin [603] Hz. Musa hak­kında Firavun'unkine benzer bir itirazda bulunduklarını ifade eder:

“Muhakkak bu (Musa) çok bilgili bir sihirbazdır. Sizi memleketinizden çıkarmak istiyor.” [604] Onlara göre Hz. Musa, sihri bilen, yetenekli, hilele­riyle insanların gözlerini bağlayan,[605] ileri gelenlerin iktidarını elle­rinden almaya çalışan,[606] ve Allah'ın risaletine dair aktardıklarında güvenilmeyecek birisiydi. İsrailoğullarını desteklemek, Mısır'ı ele geçirmek ve bağımsızlıklarına son vermek istiyordu.[607] Onlara göre onun tuzağını boşa çıkarmak için onu öldürmek, çarmıha germek, hapse atmak ya da onun gibi bir büyücüyle ona karşı çıkmak şeklinde seçenekler mevcuttu. Onlar sonuncu teklifi benimseyip Firavun'a tavsiye ettiler.[608] Ona ve kardeşine kötülük yapmakta acele etmek onlara pek makul gelmedi.[609]

İleri gelenler Firavun'a şehirlere adamlarını gönderip usta si­hirbazları getirtmesini tavsiye ettiler.[610] Dediler ki: “Bunu ve kardeşini eğle, şehirlere de toplayıcılar gönder.”[611] Büyücülerin sayısı çok olursa Hz. Musa'ya galip gelirler, durumunu ortaya korlar ve sözüne muhalefet ederler zannıyla büyücüleri toplamayı salık verdiler.[612] O dönemde sihir çok yaygındı. Bu nedenle Hz. Musa'nın yaptıkları­nın, sihirbazların yaptıkları kabilinden şeyler olduğunu sanmıştı.[613]

İleri gelenlerin Firavun'a büyücüleri toplamayı tavsiye etme­leri, o dönemde büyücülerin çok olduğuna delalet eder. Bu da kelamcıların, “Allah'ın tüm nebilerinin mucizelerini kendi dönemlerinde gündemde olan türden kıldığı” şeklindeki görüşlerinin doğru­luğunu gösterir. Hz. Musa döneminde de sihir gündemdeydi. Onun mucizesi, hakikatte zıddına da olsa görünüşte sihre benzemekteydi. Hz. İsa döneminde tıp, Hz. Muhammed (s) döneminde fasih hitap gündemde olduğu için her ikisinin mucizesi de ona göreydi. [614]

Musa (a)'nın kraliyet sarayında gösterdiği mucizeyi gözleriyle görenler ve dışarıda işitenler, atalarının dinine olan inançlarını yi­tirmeye başladılar. Bu yüzden,

“(Firavun'un adamları:) Eğer üstün gelirlerse, herhalde sihirbazlara uyarız.” [615] dediler. Bu sözleri sarfeden kimseler, inançlarının gücünün, sihirbazların Hz. Musa'nınkine benzer bir performans göstermelerine bağlı bulunduğunu söyle­mek istiyorlardı.[616] Yani sihirbazların yenilmesi durumunda Mısır dini, bağlılarının gözünde büyük bir hayal kırıklığına yol açacaktı. Zaten kitleler, sürekli olarak bu tür işler için toplatılırlar. Bu halk kitleleri zalim yöneticilerinin kendilerini aldattıklarını, kendileriyle oynadıklarını, bu tür yarışlar, törenler ve toplantılar ile kendilerini meşgul ettiklerini, böylece kendilerine uygulanan zulüm, baskı ve kötü hayat şartlarını unutturmak istediklerini anlamazlar. İşte Mısırlılar da bu şekilde toplandılar.[617] Büyücüler, büyünün önemli bir rol oynadığı Amon kültünün resmi rahipleriydiler. Onların Hz. Musa'ya galebe çalmaları halkın gözünde devlet dininin itibarını pekiştirecekti. [618] İnsanlar Firavun'a daha fazla bağlı, rahiplere karşı daha itaatkar olsunlar diye gelecek ve muhtevası büyü ve Fira­vun'a tapınma olan devlet dininin zaferine şahitlik edeceklerdi.[619] Firavun ve ileri gelenlerin projesi buydu.

Firavun'un çevresindekiler, Hz. Musa'nın sözünün yanlışlığı halkın huzurunda ortaya çıksın diye büyücüler toplanana kadar beklemeyi tavsiye etti. Hz. Musa'nın mucizelerine karşı sihir ile meydan okumaya çalışan büyücülerin karşılaşmaları insanların toplandığı bayram günü kuşluk vaktinde oldu. Bu günün tayini Hz. Musa tarafından yapıldı. [620] Onun niyeti, hüccetini büyük kitlele­re sunmak [621] ve bu sayede büyü ile peygamberin harikulade muci­zesinin denk tutulmasının bâtıl oluşunun herkes tarafından gö­rülmesini sağlamaktı.[622] Musa'nın sözünün yanlış olduğunun her­kesçe bilinmesini isteyen Firavun da bu karşılaşma vaktini makul buldu. Bu anlamda tuzak kurmaya çalışan inkarcıların çabası, Al­lah'ın peygamberi için ilahî bir lütufa dönüştü:

“Böylece, sihirbazlar belli bir günün tayin edilen vaktinde bir araya getirildi.” [623] Mısırlı büyü­cülerin organizasyonlarıyla, hilelerini kullanarak amatör İsraillilere karşı galip gelecekleri şeklinde bir beklenti vardı.[624]

Peygambere karşı mücadele etmeleri için getirilen büyücüle­rin çıkarcı yaklaşımları hemen kendisini gösterdi. Bu sayede, pey­gamberlere büyücü denilmesi konusundaki tutarsızlık açık bir şe­kilde ortaya çıktı:

“Sihirbazlar Firavun'a geldi ve 'Eğer üstün gelen biz olursak, bize kesin bir mükâfat var mı?' dediler.” [625] Görüldüğü gibi, büyücüler ortaya koyduklarını çıkar teinini için yapmaktadırlar. Mu­cize sahibi peygamberler ücretlerini Allah'tan beklerlerken, büyü­cüler tağutların hizmetindedirler. Büyücülerin sanatları hile ve sahtekârlık üzerine kuruludur. Kur'an, onların bu tavırlarını bu âyet ile ortaya koymaktadır. Büyücülerin ilk düşünecekleri şey kendileri için bencil bir pazarlık yapmaktı. Firavun ve danışma meclisi panik içinde herhangi bir miktara evet diyecek haldeydi ve dedi de.[626] Muhtemelen Mısırlıların dininin rahibi diyebileceğimiz büyücüler, yiyici tiplerdi ve zengin olup, makam elde edip kralı ve halkı yönetimleri altına almayı ümit ediyordu.[627] Ayet ayrıca büyü­cülerin eşyanın özünü değiştirmeye güçlerinin yetmediğine de delildir. Yetseydi toprağı altına çevirirlerdi. Niçin Firavun'un mülkünü ele geçirmediler, niçin dünyanın hükümdarları ve liderleri olmadılar? Âyet bu inceliğe insanların dikkatini çekmekte, bâtıl ve yalan ehlinin sözlerine aldanma konusunda onları uyarmaktadır. [628]

Hz. Musa, onlar sihirlerini ortaya koyduklarında onları büyü yaparak Allah'a iftira atmamaya ve insanların zihinlerinde hakikati olmayan şeyleri canlandırarak onları aldatmamaya çağırdı.[629] Çünkü gerçekten Allah'a iftira eden hüsrana uğramıştır.[630] Ancak sihirbazlar uyarılara kulak vermedi ve Hz. Musa'nın mucizesine çeşitli sihirler­le meydan okudular. Firavun da zaten onları bu amaçla toplamıştı:

“Sihirbazlar, 'Ey Musa! Ya sen at, yahut ilk atan biz olalım.' dediler.” [631] Kendilerine göre büyülü olan değneğini veya diğer bütün büyü araçlarını atmasını istediler.[632] Galip olacaklarına emin oldukları için önce veya sonra sihirlerini ortaya koymayı sorun etmediler.[633] Halbu­ki sihir mucizeye karşı ebediyen galip gelemez.[634] Tercihi Hz. Musa'ya bırakmaları, nezaketlerinden dolayı değildi. Onların bu tavrına karşı peygamberleri, önceliği onlara verdi ve onlara,

“Atacağınızı atın, dedi.” [635] Niyeti, insanların onların yaptıklarını görmeleri ve dü­şünmelerini sağlamaktı. Bu sayede büyücülerin bâtıl ve kötü davra­nışları son bulunca bekleyip gözetledikten sonra apaçık olarak hak gelecek ve gönüllerde daha etkili olacaktı.[636] Hz. Musa'nın, “Atacağı­nızı atın.” deyişi insanlara büyücülerin ortaya koyduklarının geçer­siz bir eylem ve bâtıl bir çaba olduğunu göstermek içindir.[637]

Büyücüler, göz bağcılıkta öyle bir oyun düzenlediler ki, Hz. Musa bile bir an için etkisinde kaldı:[638]

“Onlar (ellerindekini) atınca, insanların gözlerini büyülediler, onları korkuttular ve büyük bir sihir gösterdiler.” [639] İnsanlarda, yaptıklarının bir hakikati olduğu hissini uyandırdılar. Halbuki yaptıkları soyut bir hayalden ibaretti.[640] Bilgi­lerini onlardan gizlediler.[641] İplerini yere atınca, onları insanlara sanki hareket ediyormuş gibi gösterdiler. Öyle ki seyirciler değ­neklerden ve iplerden korktular ve paniğe kapıldılar. Aldatma ve zihinlerini etkileme yoluyla ortaya büyük bir büyü koydular.[642]

“Musa (sihri görünce) içinde bir korku hissetti.” [643] Kötü kimselerin planlı saldırıları bazen o kadar becerilidir ki bâtıl hakikat olarak görünür ve alkışlanır. Hakikate inanan kimse ise farklıdır bir an için etki altında kalabilir. Fakat Allah'ın rahmetiyle iman otoritesi­ni koyar, ona güven verir ve o iman, bâtılın üşüşen kuruntularını dağıtıp yok edecek spesifik hakikatlere işaret eder.[644]

Büyülerini ördükten sonra Hz. Musa dedi ki:

“Bu sizin yap­tığınız sihirdir. Muhakkak Allah onu iptal edecektir. Şüphesiz ki, Allah fesatçıların işini düzeltmez.” [645] Çünkü onların yaptıkları ancak bir büyücü tuzağıdır. Büyücü ise,

“Her nerede olursa olsun başarıya ulaşamaz.” [646] ve amacına varamaz.[647] Bu âyet ister hayrı ister şerri amaçlasın büyücünün hedefine ulaşamayacağına delil olup sihrin tümünü olumsuz kılmakta [648] ve sihir adı altında yapılan her türlü çabayı mahkum etmektedir.[649]

Büyücülerin sopaları bir büyü aldatmasıyla görünüm itibarıy­la yılanlara dönüştü. Fakat Hz. Musa'nın mucizeleri herhangi bir büyüden daha güçlüydü ve ardında bir hakikati barındırıyordu. [650] Suçluların hoşuna gitmese de Allah'ın, sözleriyle hakkı açığa çı­karması bir yasadır.[651] Allah'ın kelimeleri ya da emirleri gerçek güce sahipken, büyücülerin hileleri gözleri boyayarak sadece harika görünebilir.[652] Hz. Musa bu hakikati zikrettiğinde onlara gafil ol­dukları hakka dair ilahi yasayı hatırlatmak ve mucizenin sihre, hakkın bâtıla üstünlüğüne dair göstereceklerine onları hazırla­mak istiyordu. Zaten büyücüler de mucizeyi görünce hemen iman ettiler.[653]

Büyücülerin hilesi insanlar üzerinde büyük etki yapabilirdi ama Hz. Musa asasını atınca büyü bozuldu:[654] “Birdenbire asa, on­ların bütün uydurduklarını yakalayıp yutuverdi.”[655] Firavun Hz. Mu­sa'nın getirmiş olduğu apaçık gerçeğe sihirbazların ve göz bağ­cıların saçmalıklarıyla karşı durmayı ve insanların zihinlerini karıştırmayı amaçlıyordu ama asanın bırakılışıyla hak ortaya çıktı. Büyücülerin yalan ve uydurmaları işe yaramadı.[656] Musa, Firavun ve topluluğunu yendi. Hepsi kahrolup zillete düştüler. Büyücüler Hz. Musa'nın gösterdiği mucizeleri görünce, yaptı­ğının büyü değil semavi bir iş olduğunu anladılar ve secdeye kapandılar.[657] Firavun'un kurduğu düzen tersine döndü. O büyük toplanma gününde Firavun'un arzuladığının aksine ilahi burhan­lar zuhur etti ve ona galip geldi. Firavun, Allah'ın elçisine üstün gelebileceğini sanmış, hüsrana uğrayıp cenneti kaybetmiş ve ateşi kendine vacip kılmıştı.[658]

“Vicdanları bunlar(ın doğruluğun)a kesin bir kanaat getirdiği halde sırf zulüm ve kendilerini büyük görme yüzünden onları inkâr etti­ler; fakat bak o bozguncuların akıbeti nasıl oldu!” [659] Şeytan onlara amel­lerini süslü gösterip onları doğru yoldan alıkoydu.[660] Hangi zulüm apaçık âyetlerin Allah'tan geldiğini fark ettikten sonra onları apa­çık sihir olarak adlandırmaktan daha acımasız olabilir? Onlar, Hz. Musa'nın getirdiğine iman etmek konusunda kibirleniyor, kendile­rini daha üst bir makamda görüyorlar.[661] Bu yüzden dediler ki;

“Bizi sihirlemek için ne mucize getirirsen getir, biz sana inanacak değiliz.” [662] Yani, Firavun'un dininden döndürmek için bize ne kadar mucize gösterirsen göster yine de sana inanmayız.[663] Bizi büyülemek, dini­mizden uzaklaştırmak ve kavminin hizmetkârı kılmak için, senin davetinde doğruluğunu gösteren mucizenin her türlüsünü getirsen de seni doğrulamâyacağız, senin risaletine de tâbi olmayacağız.[664] Allah, Hz. Musa'nın toplumundan farklı olarak Hz. Muhammed'in toplumu için kevnî bir mucize göndermeyi dilememiştir. Fakat Hz. Musa'nın dönemindekilerin mucizelerle inanmayacaklarını bilme­sine rağmen onlara çokça mucize göndermiştir. Bunun hikmeti, onlardan bazılarının mucizeleri görmelerinin ardından iman etme­sidir. Ancak Hz. Peygamberin toplumuna kevnî bir mucize gel­seydi, bu onların inkâr ve inadını artırmaktan başka bir işe yara­mayacaktı.[665]

Bu defa da sihirbazlar Musa ve Harun'u göstererek şöyle dediler:

“Bu ikisi, muhakkak ki, sihirleriyle sizi yurdunuzdan çıkarmak ve sizin örnek yolunuzu ortadan kaldırmak isteyen iki sihirbaz­dırlar sadece.” [666] Onlara göre bu iki peygamber, şeref, akıl ve tec­rübe yolunu ortadan kaldırmak istemektedir.[667] Bu sözleri onların Hz. Musa'nın mucizeleri konusunda meydan okumaları ve ona kötü isim takmadaki aşırılıklarını gösteren bir ifadedir. Her akl-ı selim sihri kötü görür ve büyücüye de iyi bakmaz. Çünkü in­san sihrin sürekliliğinin olmadığını bilir. Mucizenin de sihir ol­duğuna inanmalarının ardından da onlar, “Nasıl ona, dinine ve yoluna tâbi oluruz bu mümkün mü” derler.[668] Hilelerinin ve Hz. Musa'nın daha önce Firavun ve ileri gelenlerine gösterdiği mu­cizelerinin, onların ve halkın gözü önünde sergilenmesinden önce bu sözleri sarf etmeleri, Firavun'a hizmet etme isteklerine ve kendilerini halkın gözünde inandırıcı kılma arzularına bağ­lanabilir.

Sihirbazlar:

“Ey Musa! Ya sen at, yahut ilk atan biz olalım.” [669] di­yerek meydan okuduklarında Hz. Musa onlara şöyle cevap verdi:

“Hayır, siz atın! Bir de ne görsün! Onların ipleri ve değnekleri, yaptık­ları sihirden ötürü kendisine sanki yürüyormuş gibi geldi.” [670] Gördüğü şeyin hakikatinin olmadığını bilmeseydi, onu hareket ediyor sa­nacaktı.[671] Musa'nın, “Hayır, siz atın!” demesi, Allah'ın, “İnkarcı­lardan becerebiliyorlarsa Kur'an'daki gibi bir sure getirmelerini [672] istemesine benzer. Zaten Hz. Musa'nın sihri kötü gördüğünden ve insanları ondan alıkoyduğundan da şüphe yoktur.[673] Onun ta­lebi zahiriyle alınmadığı zaman sorun da olmaz. Onun büyücüle­rin sihirlerini önce göstermelerini istemesi şüpheleri bertaraf et­mek içindir.[674]

Firavun ilahlık iddiasında olmasına rağmen en yakınları olan rahiplerinin ve büyücülerinin böyle bir şeye inandığı pek muhte­mel değildir:

“Bunun üzerine iplerini ve değneklerini attılar ve “Firavun'un kudreti hakkı için şüphesiz elbette bizler galip geleceğiz” dedi­ler.” [675] Bu, işbirliğiyle sergilenen bir oyundur. Bu nedenle de onlar Firavun'un ilahi gücüne sığınmaktadır. Ancak hakikat hilelerden daha güçlüdür ve ortaya çıkacak, onların yaptıklarını yok edecek­tir.[676]

Onların yaptıklarını görünce Musa içinde bir korku hissetti. Ancak Allah, onun kalbini pekiştirdi. Hz. Musa aldığı ilahî emirle sağ elindekini bırakınca büyücülerin tuzaklarını yutuverdi.[677] Bunun üzerine,

“Bütün sihirbazlar secdeye kapandılar, 'Musa ile Harun'un Rabbine iman ettik.' dediler.” [678] Yani onun sihir türü bir şey olmadığını şüphesiz bir bilgiyle anladıklarında yere kapandılar. O, Rabbani bir ayetti.[679] Büyücüler önce inkâr için iplerini ve sopalarını kısa bir süre sonra da şükür ve secde için başlarını yere koydular. Her ikisi ara­sında ne büyük fark vardır.[680] Büyücüler sihir konusunda uzman bir kesimi oluşturuyordu. Hz. Musa'nın onların yaptıklarının dışında bir şey yaptığını görünce yaptığının sihir olmadığını anladılar. Ci­simlerin durumlarını değiştirmesinden, atmasıyla asasının onların uydurduklarının tümünü yutmasından yola çıkarak Allah'ın yara­tıcı, alim ve her şeye gücü yeten; Musa'nın da O'nun sadık rasulü olan bir kimse olduğu şeklinde bir çıkarsamada bulundular. Şüp­heden uzak bir şekilde iman ettiler, tâbi oldular ve boyun eğmenin zirvesi olan secdeye atılırcasına süratle vardılar.[681]

Sihirle benzerinin getirilemeyeceğini bildikleri için iman ile bağlılıklarını göstermek suretiyle secdeye kapandılar. Bunda sihrin en büyüğünün, hakikati olmayan şeyleri zihinlerde canlandırarak kandırma olduğuna delil vardır. Büyücüler derin bilgileri nedeniy­le Hz. Musa'nın getirdiğinin büyü olmadığını daha rahat anladılar. O, mucizeydi. [682] Onlar sihir konusunda üst tabakadan insanlardı. Asa mucizesini gördüklerinde, onun, sihrin sınırlarını aşan bir şey olduğunu fark ettiler. Kendilerini secdeye kapanmaktan alı­koyamadılar. Adeta kendilerini yere attılar. “Musa ve Harun'un Rabbine” iman ettiklerini söylemeleri ile alemlerin Rabbi olan Al­lah kastedilmektedir.[683] Bu ifade, Firavun'un rablik iddiasında bu­lunmasıyla birlikte düşünülmelidir.

Sihirbazların iman ettikleri zaman yaptıkları secdeye dair âyetlerin tam çevirisi belki de “Sihirbazlar yere kapandırıldılar.” şeklinde yapılabilir. Onların secdeleri anlatılırken kullanılan bu edilgen cümle kuruluşu, eylemin sanki daha baskın daha üstün bir kuvvet tarafından yaptırıldığını, onları buna icbar ettiğini ifade etmeye maruf gibidir.[684] Büyücüler büyüyü bilmeselerdi, Hz. Mu­sa'nın mûcizeleriyle sihir arasındaki fark konusunda kolayca çı­karsamada bulunamayacaklardı.[685] Secdeye kapanmaları Hz. Mu­sa'nın mucizesinin gücüne işaret etmektedir. Mucizenin azametini gördüklerinde kendilerine hakim olamadılar ve secdeye kapandı­lar.[686] Alemlerin Rabbine iman ile birlikte Musa ve Harun'a iman etmelerinden bahsedilmesi o iki peygambere de iman ettiklerini gösterir.[687]

Firavun'a göre büyücülerin Musa'ya iman etmesi, delilin kuvvetinden değil, aksine Musa ile anlaşmalarının sonucuydu. Hz. Musa, şöyle şöyle yaparken ona iman edecekler, onun peygamberligini kabul edeceklerdi. İmanları bu şekilde oldu. Musa'nın ve iman edip büyüyü terk edenlerin ortak amacı, o toplumu o şehir­den çıkarmak ve yönetimlerine son vermekti. Tüm akıl sahibi kim­selerin bileceği gibi, vatandan ve sahip olunan sürekli nimetlerden ayrılmak en zor konulardandır. [688] Bunun bilincinde olan Firavun, insanların çıkarlarını koruma adına risalete karşı çıkarak taraftarla­rını muhafaza etmeye çalıştı:

“Firavun: 'Ben size izin vermeden O'na iman ettiniz öyle mi? Muhakkak bu, yerli halkı şehirden çıkarmak için şehirde kurduğunuz bir hiledir. Yakında avlarsınız.” [689] Firavun, “İzin vermeden mi?” derken kibrini inkarcılığını ve kınayıcı tavrını gös­termektedir.[690] O ve bağlıları öfkeliydiler. Her şeyden önce Allah'ın gücüyle karşılaştırıldığında küçük düştüler. İkinci olarak hile ve kullandıkları araçlar onlara bir fayda sağlamadı. Büyücüler Al­lah'ın âyetlerini tanıdılar ve Musa ile Harun'un hedefi yerini bul­du. Büyücüler sahtekarlığı, asılsız inanç ve ibadetleri ve zayıflara karşı zulümle dolu hayatlarını bıraktılar ve tek bir ilaha bağlılıkla­rını bildirdiler.[691]

Firavun onların secde ettiğini görünce bunun Allah'a ve rasulüne uyma konusunda halkın büyücüleri taklit etmesine ne­den olacağı düşüncesiyle şüphelerini belirtmeye başladı. Birinci şüphe, büyücülerin imanlarının basiretlerinden kaynaklanmıyor oluşuydu. Ona göre, onlar sihir konusunda Musa'nın öğrencile­riydiler. Onun emrine uyarak ve yaptığını takdir ederek acziyetlerini gösterme konusunda anlaşmışlardı. Firavun, şüphelendirme gayretinin ardından onları imandan, diğerlerini de on­ları taklitten alıkoymak için tehdide baş vurdu:[692]

“Ben size izin vermeden önce ona inandınız öyle mi? Hakikat şu ki o, size büyü öğre­ten büyüğünüzdür. Şimdi tereddüt etmeden elleriniz ile ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve sizi hurma dallarına asacağım! Böylece, han­gimizin azabının daha şiddetli ve sürekli olduğunu iyice anlayacaksınız.” [693] Allah burada apaçık mucize ve en büyük âyeti gördüğü zaman Firavun'un küfrünü, azgınlığını ve hak karşısında batıla dayanarak inatlaşmasını haber veriyor. Firavun o sırada bütün insanların huzurunda kendileriyle zafer umduğu kimselerin iman ettiğini görmüş ve mağlubiyete uğramıştı. O zaman iftira ve yalana baş vurup, makamını ve hükümranlığını kullanarak sihir­bazları, tehdit etti.[694] Ona göre, kralları olsun diye Hz. Musa ile ittifak kurmuşlardı.[695] Firavun, büyücülere Hz. Musa için büyüğü­nüz derken, o peygamberin büyü konusunda onlara öğreten kim­se ve onların üstadı,[696] öğrenimlerinde büyü liderleri oluğunu ve yetenekli olduğu için onlara galip geldiğini söylemek istiyordu. O, bu söylemiyle insanlar iman eden büyücülere uymasınlar, on­lar gibi iman etmesinler diye onları şüpheye sokmayı amaçla­maktadır. Firavun, onların Musa'dan büyü öğrenimi görmedikle­rini, aksine onların Musa'nın gelişi ve doğumu öncesinde sihri bildiklerinin farkındaydı.[697] Hz. Musa'nın getirdiği şey ancak Allah tarafından desteklenen, Rabbinden getirdiğinin doğruluğuna Al­lah'ın bir hüccet ve delalet kıldığı kimseden sadır olabilirdi.[698] Mekke toplumu da benzer şekilde Hz. Muhammed (s) için, “İna­nanların Kur'an ve diğer konularda öğretmenleri ve üstatları” olduğunu söylüyordu.[699] Firavun'un sözü iftira iken, Mekkelilerin sözü bir hakikati ifade ediyordu.

Büyücülüğü terk edip imana yönelen kimseler, hem günahla­rına, hem Firavun'un onları zorladığı sihre karşı, onları bağışlasın diye, Rablerine iman ettiklerini, Allah'ın sevapça ondan daha ha­yırlı ve azap verme bakımından da daha devamlı olduğunu söyle­diler.[700] Bunun üzerine Firavun yukarıdaki âyetin lafzına yakın bir ifadeyle dedi ki:

“Ben size izin vermeden ona iman ettiniz ha! Demek ki sîze sihri öğreten büyüğünüzmüş o! Ama şimdi (size yapacağımı göre­cek ve) bileceksiniz: 'Andolsun, ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama kestireceğim, hepinizi astıracağım!” [701] Bileceksiniz sözü şiddetli bir teh­didi içermektedir.[702] Firavun'un öfkesini çeken büyücülerdeki tavır değişikliği, aslında onun çöküşünün de başlangıcıydı.[703] Firavun'un tehdit savurarak olumsuz tavır sergilemesinin altında bu neden yatıyordu.                        

Firavun'un cezalandırma tehditleri karşısına iman edip büyüyü terk edenler metanetli davrandılar:

“Herhalde biz müminlerin ilki oldu­ğumuzdan dolayı Rabbimizin hatalarımızı bağışlayacağını ümit ederiz.” [704] dediler. Hatalarımızı derken kastettikleri, küfür, sihir ve diğer yan­lışlarıydı.[705] Şüphesiz Allah, mükâfatı en hayırlı ve cezası en sürekli olandır.[706]

Görüldüğü gibi, Firavun ve toplumu, peygamberleri Hz. Musa ve (her ne kadar Kur'an'da kendisine büyücü denildiğine dair çok az bilgi verilse de) Hz. Harun'a büyücü diyerek iftira atmaktadırlar. O dönemde yaygın ve etkili olan büyü, risalete karşı tavır geliştir­meye çalışan inkarcılar tarafından sıklıkla dile getirilmiş bir itirazdır. Peygamberlere büyücü diyenler, halkın bilincini köreltmeyi amaçla­yan kimselerin etkinliklerini bizzat teşvik ermektedirler. [707]

 

3. Hz. Süleyman'a ve Hz. İsa'ya Büyücü Denilmesi

 

Yahudilerin çoğu Hz. Süleyman'ın nübüvvetini inkâr ediyor onu krallardan birisi olarak görüyorlardı. Onun döneminde ya­şayanlar onun, krallığını sihir sayesinde edindiğine inanmakta bir problem görmüyorlardı.[708] Şeytanların Hz. Süleyman'ın hükümranlığına dair sihir kitaplarından okuduklarına uydular. Hz. Süleyman'ın mülkünün sihir üzerine kurulu olduğu yalanını söylüyorlardı [709] ki bu düpedüz iftiraydı. Sihri Hz. Süleyman'a atfetmeleri sayesinde büyüye de değer vermiş oluyorlardı. Onlara göre Allah cinleri onun hizmetine verdiğinde Hz. Süleyman onlar­dan esrarengiz sırları aldı. Zanna tâbi olanlara onun sihir konu­sunda cinlerden faydalandığı görüşü hakim oldu. Bazı Yahudiler sihri Hz. Süleyman'dan aldıklarını iddia etti. Allah, “O kâfir olma­dı.” diyerek onu tenzih etti. Çünkü nübüvvet büyücü ve kâfir ol­maya engeldir:[710]

“Süleyman'ın hakimiyeti hakkında şeytanların söyle­diklerine uydular. Oysa Süleyman asla kâfir olmadı. Ama insanlara büyü öğreten şeytanlar kâfir oldular. Babil'de Harut ve Marut adında iki meleğe böyle bir şey indirilmemişti ki, 'Biz ancak bir imtihan vasıtasıyız, sakın kâfir olma.' diyeler ve insanlar onlardan karı ile koca arasını ayıran şeyler öğreneler. (İnsanlara büyü öğreten o şeytanlar/cinler de), Allah'ın izni olmadıkça bununla kimseye zarar verecek değillerdi. Onlar, kendilerine zarar verecek ve faydası olmayacak şeyler öğreniyor­lardı. Kuşkusuz biliyorlardı ki, o sihri satın alan kimsenin, âhirette hiç­bir payı yoktur. Karşılığında kendilerini sattıkları şey ne kötüdür. Keşke bunu bilmiş olsalardı.” [711] Hz. Musa'dan sonra peygamber olarak gelmiş olan Hz. Süleyman [712] sihir yapmıyordu ki, kâfir olsun fakat şeytanlar yapıyor, insanları saptırıyor ve onlara sihir öğretiyorlardı.[713] Şeytanlardan sihir öğrenenler, bilmelerine rağmen bilmiyormuş gibi yapıp Tevrat'ı göz ardı eden Yahudi hahamları ve bilginleriydi. Onların şeytanlara tâbi oluşu apaçık bir hüsrandı. Onlar Hz. Sü­leyman'ın tahtının altına sihir kitapları gizlediğini ve onları kul­landığını söyleyerek peygamberi büyücülükle suçladılar.[714] Allah'ın Kitabı'nı ve onunla amel etmeyi bıraktılar. Hz. Süleyman'a attıkları iftiralar nedeniyle ona dinden dönüş ve küfür atfettiler. Allah onun bu iftiradan uzak olduğunu bildirmiş, sihir ve göz bağcılığı öğre­timiyle akılları saptıran şeytanlarla küfrü özdeşleştirmiştir. [715]

Yahudiler, Kitab'ı arkalarına atınca insan ve cin şeytanlarının işi olan sanatlarla uğraştılar. Bu uydurmalarla bazı Müslümanları şüpheye düşürdüler ve bu Müslümanlar da onları bu konudaki iddialarında doğruladılar. Ancak Hz. Süleyman'a atfettikleri kü­fürde onları yalanladılar. Esasen sapkın olanlarının durumu bugün de aynıdır. Muskalar okurlar, çizgiler çizer, tılsımlar yazıp Hz. Sü­leyman'ın mührü adını verirler, birtakım şeyler yazıp, bunları taşı­yanların cinlerin saldırısından ve ifritlerin dokunmasından koru­nacaklarını söylerler. İşte Kur'an da bu olayı, nefis düşkünlerinin yaptıkları iftiraları açıklamak için anlatmıştır. Bu iftira Yahudiler arasında din ve dinin hükümleriyle amel etmeye engel olmuştur. Bu yüzden onlar Kitaplarının müjdelediği Rasul'e uymamışlardır.[716] Allah'ın Kitabını bir kenara attılar, Hz. Süleyman'ın mülküne (yö­neticiliğine ve peygamberliğine) dair ve onun zamanında sihir ve el çabukluğuyla yapılan hileler üzerine yazılmış kitaplarda yazı­lanlara uydular. Cinlerin gaybı bildiklerini ve sihir ilminin Hz. Sü­leyman'ın ilmi olduğunu ileri sürüyorlardı. Onlara göre Hz. Sü­leyman bu ilimle insanları, cinleri, rüzgarı emri altına alıyordu. Ancak Hz. Süleyman sihir yapmadığı için kâfir de olmadı. Zira sihir aldatmadır. Peygamberler ise bundan uzaktır.

Halbuki rasul ve Kur'an'a inansalardı, Allah'ın Kitabını bıra­kıp şeytanların yazdıkları kitaplara uymayıp Allah'tan sakınmayı ihmal etmeselerdi, Allah katından bir hayır onlara ulaşırdı.[717] Kur'an, Hz. Süleyman'ın halk arasında kendi adıyla özdeşleşen sihirbazlık sanatının mucidi olduğu efsanesini reddetmektedir.[718] Yahudiler ona büyücülük atfettiler. Aksine Hz. Süleyman'ın değil, sihir öğretmeleri nedeniyle şeytanların inkârları sabit oldu.[719] Yahudiler Hz. Süleyman'dan ayrı olarak iki meleğe de sihir indirildiğini söylüyorlardı. [720] Allah yukarıdaki âyette bunu da olumsuzlamış ve peygamberleri tenzih ettiği gibi melekleri de büyü işlerinden uzak varlıklar olarak tanımlamıştır.

Görüldüğü gibi peygamberlere büyücü denilerek onları ya­lanlamadan Hz. Süleyman da nasibini almıştır diyebiliriz. Hz. Mu­sa'yı genel olarak Mısırlılar büyücü diyerek yalanlarken, aynı iti­razla inkarcılık bu sefer Yahudilere geçmiştir.

Yahudiler Hz. Süleyman'ı büyücü diyerek yalanladıkları gibi aynı tavırlarını Hz. İsa için de sürdürmektedir. Hz. İsa, kendisine verilen mucizelerin hepsini gösterdiğinde İsrailoğullarının O'nu yalanlaması ve bu harikulade mucizelerini apaçık bir büyü olarak nitelediler. Çünkü onlar binlerce kişinin gördüğü bu gerçekleri inkâr edememiş, inatları ve üstünlük taslamaları nedeniyle tes­lim de olmak istememişlerdi:

“Allah o zaman şöyle demişti: “Ey Mer­yem oğlu İsa! Sana ve annene (verdiğim) nimetimi hatırla'. Hani seni mu­kaddes ruh (Cebrail) ile desteklemiştim; (bu sayede) sen beşikte iken de yetişkinlik çağında da insanlarla konuşuyordun. Sana kitabı (okuyup yazmayı), hikmeti, Tevrat ve İncil'i öğretmiştim. Benim iznimle çamur­dan, kuş şeklinde bir şey yapıyordun da ona üflüyordun, hemen benim iz­nimle o bir kuş oluyordu. Yine benim iznimle anadan doğma körü ve alaca­lıyı iyileştiriyordun. Ölüleri benîm iznimle (hayata) çıkarıyordun. Hani Îsrailoğullarını (seni öldürmekten) engellemiştim; kendilerine apaçık de­liller (mucizeler) getirdiğin zaman içlerinden (İsrailoğullarından) inkâr edenler, “Bu, apaçık bir sihirden başka bir şey değildir.” demişlerdi.” [721] Pey­gambere inanmayan ve onun peygamberliğini inkâr edenler [722] onun Allah tarafından rasul olarak görevlendirildiğine delalet eden hüccet ve burhanlarla gönderildiğinde, onu yalanlamışlar ve büyücülükle itham etmişlerdi.[723] Onlar şöyle diyorlardı: “Bu gerçek bir peygamber değil sadece bir büyücüdür. Yaptığı tuhaf işler ve hayret verici fiilleriyle kendisinin büyücü olduğunu ortaya koyuyor.” [724]

Yahudiler, Hz. Süleyman'da gördükleri tamamen Allah'ın di­lemesiyle olan olağanüstülükleri yalanladıkları gibi Hz. İsa'da gördükleri Allah'ın mucizelerini de sihir olarak vasıflandırmışlardır. Bu inkarcı tavır son peygamber döneminde de sürmüş, yalan­layanlar öncekilerin başlarına gelmiş olan kısmî ya da kökten yok edici azaplardan ibret alma yerine onların izinden gitmeyi yeğ­lemişlerdir. [725]

 

4. Hz. Peygamber'e Büyücü ve Kur'an'a Büyü Denilmesi

 

İnkarcılar, Muhammed (s)'e sihirbaz derken gerçekte onun Allah'tan herhangi bir vahiy almadığını fakat sadece büyüleyici etkileyici bir belagat ile yandaşlarını sürüklediğini söylemek istiyorlardı:

“İnsanları (eğri yolun sonundan) korkut, inananlara Rableri nezdindeki yüksek makamları müjdele, diye içlerinden bir ada­ma vahyimizi göndermemiz onlara tuhaf mı geldi? Kâfirler: 'Hiç şüphe­siz bu besbelli bir sihirbaz.' dediler.” [726] Kur’an’ın sık sık işaret ettiği gibi bu itham yalnızca Hz. Peygamber'e değil inanmayanlar tara­fından önceki peygamberlere de yöneltilmişti. Bu sözleri sarf eden inkarcılar, vahyi ve risaleti peşinen reddeden kimselerdi.[727] Onlar peygambere bazen büyücü, bazen kâhin ve bazen de mec­nun diyorlardı ancak her akıl sahibi gibi onlar da sözlerinin ona atılan iftira türü şeyler olduğunu biliyorlardı.[728]

Hz. Muhammed'in döneminde Hz. Musa'nınkinde olduğu gibi bilinen anlamda büyü etkili değildi. Onun mucizesi olan Kur'an, asâ ve beyaz el mucizesinden farklı ve daha sürekliydi. Ancak Hz. Musa'ya verilen mucizeler, bu defa inkarcılar tarafın­dan inkârlarına delil olarak kullanılmaya çalışıldı:

“Fakat onlara tarafımızdan o hak (Peygamber) gelince: 'Musa'ya verilen (mûcizeler) gibi ona da verilmeli değil miydi?' dediler. Peki, daha önce Musa'ya verileni de inkâr etmemişler miydi? “Birbirini destekleyen iki sihirbaz!” demişler ve şunu söylemişlerdi: Doğrusu biz hiçbirine inanmıyoruz.” [729] Kureyşliler Hz. Musa'ya inanmamışlardı ki, Hz. Muhammed'den bulundukları talebin bir mantığı olmuş olsun? Hz. Musa, Mısırlılar tarafından büyücü olarak adlandırıldığı gibi, Kur'an'ın kelimeleri de inkarcılar tarafından büyü olarak adlandırıldı. Kur'an, Hz. Mu­sa'nın mesajını onaylarken, Kureyşliler kendilerinin zıt görüşte olduğunu söylüyorlar, ilahi vahyi tümden inkâr ediyorlardı.[730] On­lara göre, Musa ve Muhammed sihir konusunda birbirini destekli­yordu.[731]

Bazıları Hz. Muhammed'in sarf ettiği sözleri başkalarından öğrendiğini söylüyorlardı. O insanlar onu kandırıyorlardı:[732]

“Biz onların, seni dinlerken nasıl dinlediklerini çok iyi biliriz. Birbiriyle fısıldaşırlarken de o zalimlerin: 'Siz büyülenmiş bir adamdan baş­kasına uymuyorsunuz!' dediklerini çok iyi biliriz.” [733] Burada onların Hz. Peygamber'in davetine karşı kurdukları tuzaklar ve oyunlara değinilmektedir. Onlar gizlice Hz. Peygamber'i dinlerler ve daha sonra buna karşı bir oyun hazırlamak üzere toplanırlardı. Bazen bir kimsenin Kur'an'dan etkilendiği konusunda şüpheye düşerler ve birlikte oturup onu bu etkiden kurtarmaya çalışarak şöyle der­lerdi: “Bir düşman tarafından büyülenen ve aynı onun gibi konu­şan bir adamdan nasıl etkilenirsin?” [734]

Hz. İsa'nın müjdelediği Hz. Muhammed de büyücü suçla­masına maruz kalmıştı. Hz. İsa, İsrailoğullarına Allah'ın

olduğunu, ondan önce gelen Tevrat'ı doğrulayıcı ve ondan son­ra gelecek Ahmed [735] adında bir peygamberi de müjdeleyici olarak geldiğini söylediğinde ve onlara açık deliller getirdiğinde,

“Bu apaçık bir büyüdür, dediler.” [736] Onlara geçmiş asırlarda müjdelenen ve eski çağlarda hürmetle anılan Ahmed geldiğinde, durumu ortaya çıkıp belgeler getirdiğinde ona muhalefet eden kâfirler, “Bu Kur'an, apaçık büyüdür.”[737] O peygamber de sihirbazdır.” dediler.[738] Sihir, bu bağlamda rasulün getirdiği şeyin sıfatıdır.[739] Halbuki fark edebilenler Hz. Muhammed'in tüm eylem ve söy­lemlerinde ilahi kudretin izlerini görebilirlerdi. Yine de cahil in­karcılar insanlık tarihinin en sağlam gerçeğini gerçek dışı büyü olarak isimlendirdi.[740]

İşte Hz. İsâ böyle söylemiş olduğu halde İsrailoğullarının ço­ğu, yani Yahudîer onu dinlemedikleri gibi Hıristiyanların çoğu da bunu gizlemiş ya da o müjdeyi tevil ve tahrif ile inkâr etmiş olduk­larından dolayı, “Bu Ahmed, o müjdelenen Resul değil! Bu açık sihirlerle bizi aldatmak istiyor.” diye küfre, haksızlığa sapmış ve birtakım değişiklikler yapmak suretiyle, “İsa, Allah'ın oğludur.” gibi aslı olmayan yalanlar yazarak onları Allah kelâmı diye Allah'a isnat etmişlerdi.[741] Kur'an-ı Kerim'e sihir diyerek aslında İslâm'ı ge­çersiz kılma isteklerini sergiliyorlardı. Onlar hak güneşinin nurunu üfleyerek söndürmek isteyen kimse gibidir.[742] Onlar, ağızlarıyla Allah'ın nurunu söndürmek istiyorlardı. Halbuki kâfirler hoş görmese de Allah nurunu tamamlayacaktır.[743]

Müşriklerin tavrı da onlardan farklı olmamıştı. Nitekim Allah, müşriklerin küfürlerinden, inatlarından hakka karşı direnip çe­kişmelerinden [744] haber verirken şu gerçeğe dikkati çeker:

“Sana kağıt üzerine yazılmış bir Kitap indirseydik, onlar da onu elleriyle yoklasaydılar, muhakkak o küfürlerinde inat edenler yine, 'Bu apaçık bir büyüden başka bir şey değildir.’ Derlerdi” [745] Kibirleri öyle bir seviyeye çıkmıştı ki, gökten kitap inse ve ona dokunsalar yine de inanmayacaklardı.[746] Nebevi daveti kabul etmek istemeyen kesimler çoktur. İlk grup, içinde boğulana kadar dünya sevgisi ve şehvet düşkünlüğüne aşırı bağlılık duyanlardır. Halbuki dünya hayatı geçici ama küfrün kar­şılığı olan azap bakidir. Devamı gelmeyen değersiz lezzetler için sürekli ceza görmeyi tercih etmek akıl kârı değildir. İkinci grup da peygamberin mucizesini mucize değil de sihir olarak kabul eden­lerdir. Bu âyet, ikinci gruptan bahseder. Kur'an bir defada Hz. Muhammed'e inseydi yine inanmazlar ve aksine onu sihir ve yalan olarak nitelerlerdi. O, Kur'an'ı tüm olarak indirseydi ve onu görse­lerdi, dokunsalardı [747] ve o kağıda yazılı olarak indirilmiş olsaydı, yine de ortaya çıkışından sonra hakka inat ederek inanmaz [748] ve müşrikler, “Bu apaçık sihirden başka bir şey değil. Bununla sen bizim gözlerimizi büyüledin.” derlerdi.[749] Zaten materyalistler so­mut nesneler görmek isterler fakat sıra dışı bir kaynaktan bir şey gelirse ona büyü, hurafe ya da yaşadıkları dönemde hangi ifade kullanılıyorsa o türden isim takarlar.[750]

Ahirete inanmayanlar, bu dünyadan sonrası ile ilgili tüm konuşmaları, büyücülerin gerçekten uzak sözleri gibi olduğunu düşünürler.[751]

“Yemin ederim ki (Resulüm!), 'Ölümden sonra muhak­kak diriltileceksiniz' desen, kâfir olanlar derhal 'Bu, açık bir büyüden başka bir şey değildir.' derler.” [752] Onlar fesahat ve belagatıyla Kur'an lafzını isimlendirdikleri gibi, ölümden sonra dirilişi, hakikatlere dair peygamber ya da Kur'an'ın naklettiklerini de sihir olarak adlandırıyorlardı. Bu onların Allah'ın Kitabına attıkları iftirayı ve apaçık hakka karşı mallarındaki aşırılığını göstermektedir. Sihir derken bâtılı hak suretinde göstermek suretiyle yanıltıcı sözler sarf etmeyi de kastetmiş olabilirler.[753] Onlara göre, dirilişten bah­seden ifadeler kandırmacaydı. Çünkü bu sözleri sarf edenler, dünya lezzetlerinden insanları alıkoymaya ve insanların kendile­rine bağlılıklarını muhafaza ederek yönetimlerine tâbi olmalarını sağlamayı amaçlamaktaydı.[754] Kur'an'a sihir demeleri, sırf küfür ve inatlarındandı. Diriltmenin vuku bulacağına dair haberi doğrulamıyorlardı. Onlara göre o haberi ancak onun büyülediği kimseler kabullenir ve onun sözüne tâbi olurdu.[755] Onlar, Hz. Muhammed'in kendilerine okuduğu şeyin mutlaka büyü olduğunu ve dinleyenleri büyülediğini söylüyorlardı.[756] Nebiden kinaye ola­rak ayetteki ifade “Bu açık bir büyücü” şeklinde de okunmuştur.[757] Sahte ya da gerçek dışı olan bir şeyi gerçekmiş gibi göstermek anlamına gelen büyü ile dirilme arasında bağlantı kurmak zor­dur. Ancak inanmayanların dirilme inancını sırf dünya hayatının tadını çıkarabilecek durumda olanları bu inançtan alıkoymak amacıyla reddettiklerini ve bu inancın, yoksul ve talihsiz insanla­rı bu dünyadaki kötü talihlerine uyuşuk bir biçimde boyun eğ­dirmeyi amaçlayan “Büyüleyici ya da uyuşturucu bir kuruntu” olarak görüp bu inanca karşı küçümseyici bir tavır içinde olduk­larını rahatlıkla söyleyebiliriz.[758]

İnkarcılar, Rasulullah'ın ahlakî değerinin, kavrayışının, ciddi­yetinin beliğ konuşma gücünün onların üzerinde olmasına rağmen onu hiçbir anlama gelmeyen ya da gizli hilekârlık yöntemleri an­lamına gelebilecek büyücülükle suçladılar: [759]

“Kalpleri hep eğlencede (gaflette), hem o zalimler şu gizli fısıltıyı yaptılar: 'Bu (Muhammed), sizin gibi bir beşer olmaktan başka nedir ki! Siz şimdi göz göre göre bü­yüye mi kapılıyorsunuz?” [760] Yani, “Ona tâbi olup da sihir olduğunu bile bile sihir yapan kimse gibi mi olacaksınız?”[761] Onun getirdiğinin gerçekten büyü olduğunu gördüğünüz halde,[762] ona bağlanıyor ve onu izliyor [763] kabul ve tasdik ediyor,[764] hakkı bilmenize rağmen bâtıla mı sapıyorsunuz?[765] demek istiyorlardı. İtirazlarında bir azarlama üslubu hakimdi.

Oysa Hz. Peygamber'in Kur'an'da olsun ya da olmasın sun­duğu şeylerin hakkı bâtıl göstermeyen ve hakikati örtme mahiye­tinde olmayan şeyler olduğu açıktı. Onlar belagat konusunda uzman kimselerdi. Rasulullah (s) da onlara Kur'an ile meydan okuyor, onlar ise vahyi geçersiz kılmak için ellerinden geleni ya­pıyorlardı. Bu çabalarının en zoru da Kur'an'a karşı çıkışlarıydı.[766] Bu gayretlerinde başarılı olamayışları Kur’an’ın mucize oluşuna delildi. Bu durumda ona nasıl sihir denebilirdi? Bu vakıa, onların Kur’an’ın doğruluğunu bildiğini gösteriyordu.[767] Onlar aslında rasulun melek olması gerektiğine inanıyorlar ve insanlardan risalet iddiasında bulunan ve mucize getirenlere, “Büyücü ve mucizesi de sihirdir.” diyorlardı.[768] Hz. Muhammed'in “Büyüleyi­ci söze sahip” bir ölümlüden başka birisi olmadığı yolundaki gayr-ı îslâmî bir iddiaya dayanarak Kur'an mesajını reddetmekle, Kur'anî öğretinin muhalifleri aslında gerçek düşüncelerini saklamaktaydı. Bunların karşı çıkışları bu öğretiye yönelttikleri ciddi ve makul bir eleştiriden çok, Hz. Peygamber (s)'in çağrısını olumsuzlamanın beraberinde getireceği ahlakî, manevi disipline uymak konusundaki duydukları derin ve köklü isteksizliğe dayanıyordu. [769]

Kur'an Müşriklere, Allah katından gerçek bir Kitap geldiği­ne açıkça delalet eden Allah'ın Kitabının âyetleri okunduğu za­man dediler ki:

“Bu, sizi babalarınızın taptığı (putlardan) çevirmek isteyen bir adamdan başkası değildir. Ve yine bu (Kur'an) da uydu­rulmuş bir yalandan başka bir şey değildir, dediler. Hak kendilerine geldiğinde onu inkâr edenler de: 'Bu, apaçık bir büyüden başka bir şey değildir.' dediler.” [770] Yani, “Muhammet'e uymayın. O, sizi ataları­nızın ibadet ettikleri putlardan geri çevirmek, hem sizin hem atalarınızın dinini değiştirmek isteyen bir kişidir. Bize okumakta olduğu bu Kuran, uydurulmuş bir yalan ve kendisini görüp de düşünen kimselere açıkça görünen bir büyüden başka bir şey değildir.[771] demek istiyorlardı. Kendilerine gelen hak için bazen sihir bazen de iftiradır dediler.[772] Kur’an’ın bir insanın altından kalkamayacağı bir kitap olduğuna kalpleri kanaat getirmesine rağmen inatlarından ve büyüklenmelerinden dolayı böyle sözler sarfediyorlardı.[773]

inanmayanlar, bir mucize gördüklerinde onunla alay ederler­di. Sebebi onu sihir kabul etmeleriydi. Onlara göre onun sihir ol­duğundan şüphe etmek mümkün değildi.[774] Kureyş'ten müşrik olanlar, Hz. Muhammed'in peygamberliğini ispatlayıcı bir hüccet ve delil gördüklerinde onu alaya aldılar ve

“Bu ancak açık bir büyüdür.” [775] dediler. Yani, “Bize getirdiğin şey, görüp düşünen kimseler için apaçık büyüden başka bir şey değildir.”[776] şeklinde bir söylem kullandılar.

Pagan Mekkeliler, Hz. Peygamber (s)'in kendisiyle vaaz ettiği harika gücü ve otoriteyi anlayamadıklarında, onu “Tanrı vergisi bir büyü” olarak adlandırdılar. [777]

“Kendilerine hak gelince, 'Bu bir büyü­dür, biz onu tanımıyoruz' dediler.”[778] Haktan kastedilen şey, Kur'an'dır. Rasulullah (s), getirdiği âyetleri apaçık bir şekilde ortaya koydu. Ama onlar onun büyücü, getirdiğinin de sihir olduğunu ileri sür­düler ve inkâr ettiler.[779] Kur'an için, “Muhammed'in bize getirdiği bu Kitap bizi büyüleyen bir kitaptır. Allah katından gelen bir vahiy değildir. Bunun Allah katından gelen bir kitap olduğunu inkâr ediyoruz.” [780] dediler.

Kur'an'da Allah, müşriklerin küfür ve inatlarını haber ver­mekte, onların Kur'an için, “Apaçık büyüdür” diyerek yalan söyle­diklerini, iftira attıklarını, sapıttıklarını ve kâfir olduklarını söyler:[781]

“Âyetlerimiz onlara açıkça okunduğu zaman hakikat kendilerine geldi­ğinde onu inkâr edenler: 'Bu, apaçık bir büyüdür.' dediler.” [782] Kur'an-ı Kerim'i “Bâtıl oluşunda şüphe olmayan apaçık bir sihir” olarak isimlendirdiler.[783] Peygamberin toplumundan kendilerine gelen hakkı inkâr eden müşrikler, Allah'ın Kitabında beyan ettiği nurlu, net ve açık hüccetlerini Hz. Peygamber (s) okuduğu zaman, “Bu apaçık büyüdür”, aldatmacadır, kalpleri bir nevi büyülüyor, düşü­nen kimseler bunun bir büyü olduğunu rahatlıkla anlayabilirler, [784] dediler.

Allah'ın âyetleri hakkında ciddi bir şekilde düşünselerdi, bu vahim manevi körlükten korunmuş olurlardı:

“Bir büyü müdür bu (Kur'an), yoksa görmüyor musunuz?” [785] Onlar hatalarını ve Hakkın elçisinin uyarılarının saf hakikat olduğunu görecekler.[786] Ayetteki soru üslubu, inkâr babındandır. Yani, onlar aslında ne söylediklerinin farkındaydılar. Gördükleri şey hak olmasına rağmen onun hak olmadığını [787] ve vahyin sihir olduğunu söylüyorlardı.[788] Ahirette bu inkarcılıklarının sonucu, olarak uğrayacakları cehennem azabı bir büyü müdür yoksa değil midir göreceklerdir. Bu âyet inkarcıla­rı kmayıcı bir ifadedir.[789]

Kur'an, Velid bin Muğire adlı bir inkarcının aynı itirazda bu­lunduğunu ismini zikretmeksizin ifade eder:

“Bu (Kur'an) dedi, olsa olsa (sihirbazlardan öğrenilip) nakledilen bir sihirdir.” [790] Bu kişi, aslında Kur'an’ın ilahi bir kelam olduğuna kalben kani idi. Fakat toplum içerisindeki itibarını kaybetmemek için iman etmemişti.[791] Ona göre Kur'an, Hz. Muhammed'in, başkalarından naklettiği,[792] sihir gibi kalpleri aldatan yaratılmışların sözünden başka bir şey değildi.[793] Hz. Peygamber'i Kur'an'ı getirdiği için büyücü olarak görüyordu. Çünkü büyücüler de karı ile kocanın arasını açıyor­du. Ona göre benzer şekilde bazen koca Müslüman oluyor hanımından ayrılıyor, bazen de hanım mümin oluyor ve eşinden ayrı düşüyordu.[794] Hakikati inkâr edenler, bilerek saptırma yahut yanıltma anlamlarına gelen büyüyü bu olumsuz anlamıyla ilahi me­sajı tanımlamak için her zaman kullanırlar.[795] Her çağda bu tip insanlar olacaktır. İlahi vahyi anlamayacaklar, onun insanlar üzerindeki mükemmel etkisini sihir gibi anlamsız ifadelerle açıkla­maya çalışacaklardır. [796]

Hz. Peygamber'i büyülenmiş olmakla ya da büyücülükle suçlayanların kendileri Allah'tan başkasına yönelerek bir aldanış içine girmişlerdir:[797]

“Eğer biliyorsanız (söyleyin), her şeyin melekûtu (mülkiyeti ve yönetimi) kendisinin elinde olan, kendisi her şeyi koruyup kollayan; fakat kendisi korunmayan (buna muhtaç olmayan) kimdir?' diye sor. '(Bunların hepsi) Allah'ındır.' diyecekler. Öyle ise nasıl olup da büyüye kapılıyorsunuz? de.” [798] Ayetteki biliyorsanız ke­limesi, “Mesele apaçık ortada olmasına rağmen inkarcılıklarını küçümsemek ve cahilliklerini vurgulamak” için kullanılmakta­dır.[799] Yani, “Allah'ın ortağı olmadığını bilip itiraf etmenizle birlik­te Allah ile beraber bir başkasına ibadet etmenizde nasıl oluyor da aklınız gidiveriyor,[800] Allah'a teslimiyet ve akıl dini olan İslâm'ı kabul etmemek için çok tanrıcılık ve inkarcılıkla büyüleniyor,[801] fayda ve zarar vermekten uzak olan şeyleri Allah'a ortak koşmayı düşünebiliyor,[802] ölümden sonra diriltileceğinizi inkâr ederek bü­yüye kapılıyor,[803] Allah'ın âyetlerini doğrulamaktan yüz çeviriyor, döndürülüyor [804] şeytana ve hevanıza uyarak tevhid ve Allah'a ita­atten uzaklaşma tuzağına düşüyorsunuz?[805] Burada inkarcıları ayartan şey, şeytan ve arzularının olduğu ima edilmektedir.[806] Ancak ayartmalara karşı direniş göstermeyip şeytana tâbi olup, vahyi sihir ve beşer sözü olarak gören kimseler ateşe yaslanmaktan kurtulamayacaktır. O öyle bir ateştir ki, ne alıkoyar ne bıra­kır. Sürekli derileri kavurur. [807]

 

D. Alaycı Tavır

 

(h-z-f) Kök harflerinden türeyen hüzüv kelimesi, alay etmek, anlamındadır. Alah için kullanıldığında alay, Allah'ın alaycı kimseleri cezalandırması şeklindedir [808] ve alay türü bir güna­hın cezası o günahın ismiyle adlandırılır.

“Kötülüğün karşılığı kötü­lüktür.” [809] âyeti bu bağlamda bir alay biçimi olarak görülebilir. Zira ikincisi kötülük değil,[810] hakkın yerini bulmasıdır.

Cahil kimseler, Allah'ın elçileriyle ya da dine ciddi bir şekilde sarılanlarla alay ederler:

“Yazıklar olsun o kullara ki, kendilerine gelen her bir peygamberle mutlaka alay ediyorlardı.” [811] Rasulü yalanlar, alaya alırlar ve getirdiği hakkı inkâr ederler.[812] Ancak onlar bu ciddiyetsiz­liklerinin kendilerini etkileyeceğini düşünmezler. Tarihe bir baksalar, kendilerinden önce hakikati önemsemedikleri, bireysel ve or­tak var oluşun temellerini yıkmaya çabaladıkları için yok edilen sayısız nesli göreceklerdir.[813]

Deneye ve gözleme veya tahmine ve çıkarsamaya dayanarak elde ettikleri veya devraldıkları bilgiden hoşnuttular:

“Çünkü onla­ra peygamberleri, delillerle geldikleri zaman, kendilerinde bulunan ilme güvendiler de o alay ettikleri şey onları kuşatıverdi.” [814] Bu nedenle beşerî kavrayışın ötesindeki bir “Güç”ün rehberliğine muhtaç olmadığı şeklindeki küstahça inançları sonucu, peygamberlerin sunduğu her türlü ahlakî ve manevî hakikati inkâr ettiler. [815] Kibir ve abartılı benlik düşüncesi boyun eğdikleri şerrin son noktasındaydı.[816] Ancak ilahî adaleti, şerri cezalandırmaktan hiçbir şey alıkoyamaz. Alaya aldıkları şey, acımasız bir gerçek olarak onlara gelmiştir. Ruhlarını kaybettiklerinde büyüklükleri, sanat, bilim ya da kabiliyetlerinin hiçbirinin faydası olmayacaktır.[817]

Kur'an-ı Kerim, alaycıların her dönemde var olduğunu söy­lemesinin yanında üç dönemden onlarla ilgili somut örnekler verir. [818]

 

1. Hz. Hud ve Hz. Musa Döneminde Alaycı Tavır

 

Âd toplumu Allah Teâlâ'nın onlara göstermiş olduğu âyetleri ve delilleri inkâr etmeyip de kendilerine elçi olarak gönderilen Hz. Hud'un uyarısı üzerine iman ve itaat etselerdi helak olmayacak­lardı:[819]

“And olsun ki, biz onlara size vermediğimiz imkânlar vermiştik. Onlara kulaklar, gözler ve kalpler vermiştik. Fakat kulakları, gözleri ve kalpleri onlara hiçbir fayda sağlamadı. Çünkü onlar Allah'ın âyetlerini bile bile inkâr ediyorlardı. Alay etmekte oldukları şey de onları sarıp ku­şattı.” [820] Hz. Hud'un toplumu, Allah'ın âyetleriyle alay ediyordu ama onları kuşatan âyetler, herhangi başka bir şeyden daha güçlü ve etkili olduğunu gösterdi.[821] Yalanlayıp meydana gelmesini uzak gördükleri ve alaya aldıkları azap ve ceza onları kuşatıverdi. Kur'an'a muhatap olanlar onlar gibi olmaktan sakınmalıdırlar. Ak­si takdirde öncekilerin yaptıklarının karşılığı olan dünya ve ahiret azabı onların da başına gelecektir.[822]

Âd toplumu Allah'ın azabına dair bilgi ile alay ederken İsrailoğulları da peygamberleri Hz. Musa'nın Allah'tan getirdiği bir emri ciddiye almamış ancak kendilerine yüklenen görevi sonda yerine getirerek alaycı tavrın sonucu olan azaba uğramaktan kurtulabilmişti:

“Hani bir zamanlar Musa kavmine demişti ki Allah, size bir bakara (sığır) boğazlamanızı emrediyor. Onlar da, 'Ayol sen bizimle eğleniyor, alay mı ediyorsun?' dediler. Musa da; 'Böyle cahil­lerden biri olmaktan Allah'a sığınırım.” [823] dedi. Huzuv isihzadan daha aşırıdır ve bilgisizlik ve cahillik türü bir tavırdır.[824] Hz. Musa'nın, “Onlarla alay ettiğine dair suçlama” Hz. Musa'nın “Adam öldüre­nin kimliğinin ortaya çıkarmamaması durumunda [825] yapılması gerekene dair kuralı bildirmesinden dolayıydı.[826] Bu “Alay mı edi­yorsun?” sorusu onların Allah'ın yüceliğini gereği gibi takdir edemediklerini göstermektedir. Gereken şey O'nun emrini saygıy­la karşılamaktı. Hz. Musa, cahillik ve insanlarla alay etmekten Allah'a sığınır ve O'nun verdiği terbiyeyi esas alırdı.[827] Onlar, Mu­sa'nın kendileriyle alay edip oynadığını sanmışlardı. Oysa, Allah'ın peygamberi hakkında böyle bir zanda bulunmaya hakları yoktu. Zaten o, sığır kesmelerini kendilerine emredenin Allah olduğunu bildiriyordu.[828]

Yahudi tabiatının temel karakteristik özellikleri bu sığır kıssasında açıkça görülür. Bu özelliklerin en başta geleni, kalp­leri ile yüce Allah arasındaki ilişkinin kopuk oluşudur. Ki bu ilişki, görünmeyene inanmanın, Allah'a güvenmenin ve pey­gamberlerin getirdiği mesajları onaylama yeteneğinin kaynağını oluşturur. Bu özelliklerin diğerleri de; yükümlülükleri üstlen­mekten kaçınma, çeşitli bahaneler ve mazeretler uydurma, kalp bozukluğu ile dil kabalığından kaynaklanan alaycılıktır. Sebe­bine gelince; peygamberleri kendilerine, “Allah size bir sığır kesmeyi emrediyor.” dedi. Bu söz, bu biçimi ile içeriğini onay­layıp yerine getirilmesi için yeterliydi. Çünkü sözü söyleyen peygamberleri aynı zamanda kendilerini yüce Allah'ın rahmeti, gözetimi ve direktifi ile onur kırıcı bir işkence hayatından kur­tarmış olan liderleriydi. Üstelik bu peygamber, bu direktifin kendi emri ve görüşü olmadığını, bilakis kendilerini hidayeti doğrultusunda ilerletmek isteyen yüce Allah'tan geldiğini belir­tiyordu. Buna karşılık verdikleri, cevap, küstahlıktan, edepsiz­likten ve şanlı peygamberlerini alaycılıkla, dalgacılıkla suçla­maktan ibaret oldu. [829]

Sonuç olarak her iki peygamber döneminde de inkarcıların alaycı tavırlarının sürdüğünü, şeytana tâbi olmakla kendilerini nele­ri beklediğini bilmez bir tutum takındıklarını söyleyebiliriz. [830]

 

2. Hz. Muhammed Döneminde Alaycı Tavır

 

Kur'an-ı Kerim, inkarcıların Hz. Muhammed döneminde alaycı tavırlarını anlatırken, içlerinden müminmiş gibi görünen iki­yüzlülere de ayrı bir vurgu yapmaktadır. Bu nedenle Rasulullah (s)'ın yaşadığı çağdaki alay edenleri gizli ve açık inkâr edenleri ayrı ayrı ele almak daha uygun olacaktır. [831]

 

a. Münafıkların Alay Etmesi

 

Münafıklar tüm dönemlerde alay etme konusunda ön plana çıkmaktadır:

“Onlar iman edenlere rastladıkları zaman: “İnandık” der­ler. Fakat şeytanlarıyla yalnız kaldıkları zaman: “Biz, sizinle beraberiz, (onlarla) sadece alay ediyoruz.” derler. (Asıl) Allah onlarla alay eder ve taşkınlıkları içinde serserice dolaşmalarına mühlet verir.” [832] İkiyüzlüler, “Müminlerin şerlerinden emin olmak, sırlarını öğrenmek, yaptık­ları bağışlardan ve kazançlarından faydalanmak için dinlerini ka­bul ettiğimizi ifade ediyoruz.” derler. Onlar alay ettiklerini söyleyerek İslâm'ı reddettiklerini söylemiş olmaktadırlar. İslâm'a kim hakaret ederse bu büyük bir küfürdür,[833] Halbuki alayları müminlere değil kendilerine zarar verir. Allah onlara dünyada ve ahirette bir alaycının yapacağını yapar. Onlarla alay ederek müminlerin intikamını alır. Ve inananların da onların alaylarının misliyle karşı­lık vermelerine gerek kalmaz. [834]

İkiyüzlüler İslâm ve Müslümanlarla alay ederler ve aynı zamanda Allah'ın vahiyle ayıplarını ortaya koymasından kor­karlar:[835]

“Münafıklar, kalplerindekileri bütünüyle haber verecek bir sûrenin tepelerine inmesinden çekinirler. De ki, alay edip durun baka­lım, Allah o sizin çekindiğiniz şeyi kesinlikle ortaya çıkaracaktır.” [836] İkiyüzlülerin alaycı olduklarına dair suçlama, Hz. Peygamber için yaptıkları “Onun her söze kulak veriyor” olduğu şeklindeki uygunsuz yakıştırmayla ilgiliydi.[837] İkiyüzlülerin davranışlarının dikkatle incelenmesi onları dehşete düşürmüştü. Çünkü bu in­celeme, onların her iki dünyada en iyisini elde etme  İslâm toplumunun zayıf üyelerinin sadakatini baltalama politikasının iflas edeceği anlamına geliyordu. Onlar da sözü şakaya boğdu­lar ancak sert bir şekilde azarlandılar. Onlara, “Böyle ciddi ko­nuları eğlence konusu mu yapıyorsunuz? Ayıp size! Hilenizin bir etkisi olmadığını biliyorsunuz.” denildi. Gerçekten ikiyüzlü­lerin az bir kısmı açık İslâm düşmanlarına katılıp onlarla aynı kaderi paylaşırken, diğerleri yeni bir sayfa açtılar ve samimi Müslümanlardan oldu.[838]

Allah, âyetleriyle inkarcıları dost edinen ikiyüzlüleri uyardı. Onlardan, Kur'an indirildikten sonra, ilahî hüccetlerle ve Allah'ın Kitabı'nın âyetleriyle alay eden inkarcıları yardımcı ve dost edin­memeleri istendi.[839] Yasak geldikten sonra ona karşı geldiklerinde ve Allah'ın âyetlerine küfredildiği ve noksan bulunduğu bir yerde onlarla oturmakta bir beis görmediklerinde onlarla birlikte aynı işi yapmış olacakları ve kâfirlere küfürde ortak oldukları gibi cehennem ateşinde ebedî kalma hususunda da onlara ortaklık edecekleri ifade edildi. [840]

İslâm ile alay edildiğini duyan bir mümin, ya dinini sa­vunmalı ya da toplantıyı ve orada bulunanları terk etmelidir. Görmezlikten gelmek ve susmak ise, ruhî bozgunun ilk aşaması­dır. Böyle birisi iman ve küfür arasındaki nifak köprüsüne adımını atmış demektir. Medine'de bazı Müslümanlar, toplum içinde etkin kimi münafıkların toplantılarına katılıyorlardı. Bunun da üzerle­rinde etkisi büyüktü. Ancak Kur'an'ın eğitim metodu, bu işin ger­çeğine dikkat çekiyordu. Böyle toplantılara katılmanın, orada olup bitenlere karşı susmanın iç bozgunun ilk aşaması olduğu gerçeğine parmak basıyordu. Onların bundan sakınmalarını istiyordu. Ancak o zamanki koşullar, onların toplantılara bütünüyle katılmamayı emretmeye müsait değildi. Bu yüzden, Allah'ın âyetlerinin inkâr edildiğini ve alaya alındığını duyduklarında, öncelikle bu toplantı­ları terk etmeleri emredilmişti. Aksi bir davranışın münafıklık ola­cağı bildirilmişti. Münafıkları ve kâfirleri ise, korkunç bir son bek­lemektedir.

İslâm davası için maddi yardım gerektiğinde, her Müslüman gücü yettiğince katkıda bulunur. Büyük miktarda yardımda bulu­nanlar özgür iradeleriyle yaptıklarından dolayı gurur duyarlar ve fakir olanlar da az miktarda destek ve iş gücü ile yardım ederler. Ne yazık ki, ikiyüzlüler hayır işlerini de alay konusu edinmişlerdi: “Müminlerden zekâttan fazla olarak kendi gönülleriyle bağışta bulunan­lara, bir de güçlerinin yettiğinden fazlasını bulamayanlara bakıp da on­larla alay edenleri Allah, maskaraya çevirmiştir. Onlara pek acıklı bir azap vardır.” [841] Her iki yardım türü de arkasında iman ve iyi niyet olduğundan değerlidir ve sadece alaycı kimseler birinin az verişi, diğerinin de cömertçe katkıda bulunuşuyla gülerek istihzada bu­lunur. Bazen sadece gülmezler, ayrıca infak edenlere doğru olma­yan motifler atfederler. Burada bu tür bir davranış kınanmaktadır.[842] Allah'ın rızasını kazanmak için maddi varlıktan harcamak zekât ve diğer vacip olan infak türleri için olduğu gibi nafile olarak da gerçekleşebilir. Rasulullah (s) döneminde meselelerin arka planı­nı göremeyen ikiyüzlülerin bilgisiz olanları az infak edebilen fakirleri ayıplıyorlardı. “Kendisi muhtaçsa nasıl sadaka veriyor?” diyorlardı. Halbuki fakir kimse sadece kendisinde mevcut olanı bağışlamak için getiriyorsa, onun Allah katındaki değeri, diğerlerinden üstündür. [843]

Allah'ın o ikiyüzlülerle alay etmesi, ikiyüzlülerin gösteriş için yaptıkları iyiliklerin karşılığını onlara vermemesi şeklindedir.[844] Ayet sadece tarihî örneklere işaretle kalmamakta, kendi art niyetli, İçtenliksiz ruh durumunu başka insanlara da yansıtan münafık insanın seciyesini ve bakış açısını da sergilemektedir.[845] Onlar mü­minleri imanın en bariz göstergesi olan sadakatleriyle, erdemli ta­vırlarıyla, onların Allah için yaptıklarını gösteriş yaptıkları iddia­sıyla alaya aldılar. Fakir Müslümanların güçleri yettiği “Az mik­tardaki Allah yolundaki harcamayla” alay ettiler.[846] Allah cezaları­nı günahlarının misliyle yapmış ve onları ayıplarını ortaya sere­rek müminler ve insanlar için alay konusu kılmıştır.[847] Onlara ne yaptıkları sorulduğunda,

“Biz sırf lafa dalmış, şakalaşıyorduk.” diyorlardı. Onlar Allah, âyetleri ve peygamberi ile alay ediyorlar­dı. [848] Ancak inkârları, iman gösterisinde bulunmalarının ardından alaylarıyla ortaya çıkmıştı.[849]

Münafıklar, Rasulullah'ın sözlerine göstermelik olarak kulak veriyordu ve kalpleri de gaflet içindeydi:

“Ey Muhammed! Onlar­dan seni dinlemeye gelenler de var. Senin yanından çıktıkları zaman kendilerine ilim verilen kimselere alay yoluyla: 'O demin ne söyledi?' diye sorarlar. İşte onlar Allah'ın kalplerini mühürlediği kimselerdir. Onlar sadece kendi heva ve heveslerine uyarlar.” [850] İkiyüzlüler şöyle demek istiyordu: “Muhammed'in söylediği şeyler anlaşılmıyor. Ya da Muhammed anlaşılabilir şeyler söylemiyor. Nitekim şu arka­daşlarımıza baksanıza Muhammed'i dinledikleri halde Kur'an'dan bir şey anlamıyorlar ve hiçbir anlam çıkaramıyorlar.”[851] Öte yandan bu soruları ile, tıpkı sahabenin Peygamberin ağzından çıkan her sözcük karşısındaki tutumlarında olduğu gibi, ilim adamlarının da Peygamberin söylediği her şeye sarılmaya, sözlerinin anlamlarını tamamı ile kavramaya ve ezberlemeye düşkünlükleri ile alay et­meyi amaçlıyor da olabilirler. Ve ilim adamlarından Peygamber­den duydukları sözleri açıkça ya da gizlice alay etmek için dinle­diklerini tekrarlamalarını istiyorlardı. Bu ihtimallerin tümü ruhla­rında gizli olan alçaklığı, pisliği, körlüğü ve gizli maksadı gösteri­yordu. Sözü edilen insanlar, hem Hz. Peygamberin çağdaşları ara­sında bulunan ikiyüzlüler, hem de Kur'an mesajına saygı ile yakla­şıyor görünen ama aslında onda bir anlam ve değer olduğunu ka­bule yanaşmayanlardır.[852] Kalplerinin mühürlenmesi, onların yalnız kendi tutku ve ihtiraslarına uymalarının bir sonucudur. [853]

 

b. İnkarcıların Alay Etmesi

 

İnkarcılar Hz. Peygamber ile kendilerini Allah'ın azabıyla uyarıyor diye alay ediyordu:

“Ve eğer bunlardan (inkarcılar) bir kısmının göreceği azabı belli bir süreye kadar erteleyecek olursak o za­man da, 'Onu engelleyen nedir ki?' diyecekler. İyi bilin ki, o azap onlara geldiği gün kendilerinden geri çevrilecek değildir. Ve o alay ettikleri şey kendilerini kuşatmıştır (Hâka bihim).” [854] “Onu engelleyen ne?” der­lerken azabı yalanlama ve alay niyeti taşıyorlardı. Ve o azap, ilahî yasa gereği gelecekti.[855] Alay ettikleri şey peygamberlerin getirdiği haktır.[856] Alay ettikleri Allah'ın azabının hedefi, alay eden kimselerdir. [857] Yalanladıkları azap vuku bulmadan önce her yandan on­ları kuşatacak, onlardan uzaklaşmayacak ve ondan kurtulamaya­caklardı.[858] Hâka bihim ifadesinde gelecek zaman ifade edilmek is­tendiği halde geçmiş zaman çekiminin kullanılması, bahsedilmek istenen olay ya da olgunun kaçınılmazlığını ima ve tekittir.[859] Aza­bın gecikmesi Rasulullah (s)'ın aralarında bulunmasından kay­naklanıyordu.[860]

İnkarcılar, sonucu hayır ya da şer olsun hak ettiklerinin dün­yada iken çabuklaştırılmasını istemişlerdi. Onlar alay ve uzak görme babından bu sözleri söylemişlerdi.[861]

“Bir de, 'Ey Rabbimiz! Hesap gününden önce azaptan payımızı bize acele ver.' dediler.” [862] Allah Rasulullah (s)'a onların eziyetlerine sabretmesini emretmiş, bu sab­rına karşılık ona güzel akıbet, yardım ve zafer müjdelemişti.[863] Kur'an'da zaman, zaman zikredilen bu alaycı meydan okuma, ger­çekte onların Kur'an'ın ilahî bir vahiy olmadığı yolundaki görüşle­rinin küstahça dile getirilmesine yöneliktir.[864]

Kur'an-ı Kerim vahiy ve peygamberlerle alay etmenin her sırda meydana gelebilecek sosyal bir gerçek olduğunu şöyle tasvir eder:

“Onlara bir peygamber gelmeye dursun, hemen onunla alay ederlerdi.” [865] Peygamberler ile alay etmek küfür ve sapıklıktır. Bu alaycıların mümin olmaları mümkün değildir.[866] Alaycılıkla bütünleşmiş kalpler, ilahî vahyi gereği gibi değerlendiremezler.[867] Hz. Peygamber'den önce de geçmiş ümmetler için peygamberler gönderilmiş ancak yalanlanmayan ve kendisiyle alay edilmeyen peygamberler olmamıştır. Alaycı kimselerin kalplerine Kur'an âyetleri ulaşır. Onlara göre o, kabul edilemez bir şeydir. Çünkü hakkı anlama konusunda yetenekleri azdır. Rabbani hidayetin ışıkları onları aydınlatamaz. Kendilerine kitap gönderilen önceki toplumların durumu da böyleydi. [868] Allah Kureyş kâfirlerinden Rasulullah'ı yalanlayanların yalanlamasına karşı onu teselli ede­rek, ondan önce geçmiş ümmetler içinde de peygamberler gön­derdiğini, hangi ümmete peygamber gelmişse, onların bu pey­gamberleri yalanlayıp alay ettiklerini, hidayete tâbi olma konu­sunda kibirli davranan, direnen günahkârların kalplerine yalan­lamayı [869] yine kendisinin koyduğunu ifade eder.[870]

Müşrikler Kur'an'ı oturumlarında tartışıyorlar ve onunla alay ediyorlardı. Onu tartışmayı sürdürdükleri sürece Müslümanların onlarla birlikte oturmaları yasaklandı:

“Allah size Kitap (Kur'an)'ta, 'Allah'ın âyetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, başka bir söze geçmedikleri müddetçe, o kâfirlerle oturmayın. Aksi halde siz de onlar gibi olursunuz!' diye hüküm indirdi. Muhakkak ki Al­lah, münafıkların ve kâfirlerin hepsini cehennemde toplayacaktır.” [871] Nasıl Müslümanların Mekke'de müşriklerin meclislerinde oturmaları yasaklandıysa, Medine'deki Yahudi din adamları da müşrikler gibi yaptığından, onların meclislerinde de oturmaları yasaklandı. Allah Kur'an'ı tartışmak için oturan ve onlara uyan kimseleri yani kâfir ve münafıkları toplayacaktır.[872] Âyetleri alaya alanlarla oturanları birlikte kâfir kılan şey, her iki kesimin de inkâr ve alay konusunda razı olmalarıydı.[873]

Allah önceki toplumlara da elçiler göndermiş ancak onlar zulmederek ve Rablerine isyan ederek elçiyle alay etmişlerdi.[874]

İnsanların önceki toplumlara dair haberleri dikkate almaları gerekirken bir sonraki nesil çoğunlukla öncekilerin yanlış yolu­nu sürdürmeyi yeğlemiştir. Allah, Kendisini hafife almaları ve alay etmeleri nedeniyle alaycılara ceza tehdidinde bulunarak [875] toplumunun söyledikleri konusunda Hz. Peygamber'i rahatlat­maktadır:[876]

“Peygamberi, biz bir melek yapsaydık, yine de onu bir adam şeklinde yapardık ve onları yine düştükleri kuşkuya düşürür­dük. Senden önce de peygamberlerle alay edilmişti. Fakat onlardan alay edenleri, alay ettikleri şey (azap) kuşatıverdi.” [877] Alay etmek amacıyla, “Elçinin melek olması gerektiğini” söyleyen kişilerin sözleri Rasulullah (s)'ın kalbini sıkıyordu. Âyette ona sanki şöy­le denmektedir: “Sana gösterdikleri terbiye dışı davranışlar, peygamberlerine karşı önceki nesillerde de vardı. Bu sorunla karşılaşan tek sen değilsin.”[878] Onlar sapıklıklarında ve inkârla­rında ısrar ederlerse, Allah onları ilahî öfkeyi üzerine çeken ön­ceki toplumların yoluna iletecekti.[879] Bu, toplumundan onu ya­lanlayanların yalanlamaları hususunda Allah'ın, Hz. Muhammed'e ve ona inananlara bir zafer, dünya ve ahirette de güzel bir akıbet vaadidir.[880] Bu âyet ile Hz. Peygarnber'e toplumlar ve rasulleri hakkındaki ilahî yasa öğretilmiş, güzel bir sonuç ve iktidar müjdelenmiş ve bu alaycılara da bela ve felaket ile karşı­laşacakları bildirilmiş oldu.[881]

O bilgisizlerin Hz. Peygamber'e yaptıkları gibi tüm peygam­berlerle alay ettikleri bilgisi Rasulullah (s) için bir teselliydi. Bil­gisizler bu iğrenç adetlerini itaat ve ibadete sıkıca sarılmayı ve güzel şeylere, dünyevi lezzetlere eğilim göstermemeyi aşağıla­dıkları için sürdürüyorlardı. Oysa Rasulullah (s), onları çirkin dinlerini ve bâtıl inançlarını terke çağırıyordu. Rasul itaat edilen kişidir. Bunu kabullenmek de onlar açısından büyük bir zorluktu. Rasul fakirdi ve yardımcıları, malı ve üstünlüğü yoktu. Bu özel­liklere sahip birisine zenginlerin ve yöneticilerin tâbi olması zor geliyordu. [882] İnanmayanlar ona tâbi olmayı reddettikleri için alaya yönelmektedirler.

Mucize isteyen kâfirlerin de asıl maksatları iman etmek için ciddî bir delil istemek değil, sadece alay etmekti. Bu nedenle on­lara nasıl bir âyet indirilse indirilsin yine de iman etmediler ve azabı beklediler.[883]  Bu alay etmeler yalnızca Hz. Peygamber'e karşı olmuş bir şey de değildi:

“Andolsun ki, senden önceki peygamberlerle de alay edildi. Ben de o kâfirlere bir süre için meydan verdim. Sonra da tuttum onları cezalandırdım. O vakit azabım nasıl imiş (gördüler).” [884]  Ayetteki ifade, inkarcılara bir tehdit ve alay edilen Hz. Peygamber'den mucize taleplerine bir cevap ve ona teselli niteliğindedir.[885] Önceki peygamberlerin yalanlanmasına dair haberlerde onun için güzel örnekler vardı.[886]  Yani, “Toplumunun seninle alay ettiği gibi diğer toplumlar da peygamberleri ile alay etmişti. Onların ceza­landırılma sürelerini uzattım sonra da onlara azap ettim. Önceki­lerden intikam aldığım gibi bu inkarcılardan da intikam alaca­ğım.” Bu, onların alay içerikli mucize taleplerine yönelik bir teh­dit niteliğindeydi.[887]

Olayların mantığı Mekke'de tabloyu tersine çevirmiş, alaycı­lar savaşta düşman tarafından kuşatılmış ve teslim olmaya zorla­nan bir adam gibi olayların kendilerini değil, hakikati doğruladı­ğını görmüşlerdi. Hz. Muhammed'i Mekke'den çıkaran bu kim­seler, o muzaffer olarak geri döndüğünde ne kötü durumdaydı­lar. Ve onlar ondan af dilemek durumunda kaldılar.[888] Hz. Pey­gamber ve müminlerin muzaffer olacaklarına, tevhid akidesinin putperestliğe galip geleceğine dair vuku bulan ilahî müjdelerle alay eden düşmanlar, İslâm zaferi karşısında alaylarının vebaline katlanmak zorunda kalmışlardı. [889] İnkarcı Kureyş'in yaptığı, pey­gamber karşıtlarının çağlar boyunca sürdürdüğü bir tavırdır. Yap­tıkları kötü şeyler karşılığında uyarıldıkları azap, alay edenlere hak olmuştur.

Eğer onlar ne olacağını bilselerdi, daha değişik bir tutum ser­gilerlerdi. Peygamberi alaya almaktan, kendilerine yönelik tehdit­lerin çabucak gerçekleşmesini istemekten vazgeçerlerdi. Vazgeç­medikleri için alayları da karşılıksız kalmadı:

“Yemin olsun ki, sen­den önce birçok peygamberle alay edildi de içlerinden alay edenleri, o alay ettikleri şey (azap) kuşatıverdi.” [890] Âyet, Rasulullah (s)’a teselli mahi­yeti taşıyordu. [891] Peygamberlere yaptıklarından dolayı alay edenle­rin başına gelen azap onları da kuşatacaktı.[892] O alaycı kimselere peygamberlerinin, inmesiyle korkuttukları bela ve azap hak oldu. Hz. Peygamber ile alay eden inkarcı kimseler, peygamberlerini yalanlayan önceki toplumlar gibi olmaktan vazgeçmeyecekler ve alayları nedeniyle ilahî azap ve öfke, daha önceki toplumlara ol­duğu gibi onlara da inecekti.[893]

İslâm'a düşman olan Ehl-i Kitap ve müşriklerle dostluk kur­mak da menfur bir durumdur. Çünkü onlar amel sahiplerinin yap­tıkları en güzel ameli yani, dünyevi ve uhrevî bütün hayırları kap­sayan, tertemiz, sapasağlam İslâm'ın hükümlerini alay konusu ederler. Kendi aptalca fikirleri, fasit görüşleri muvacehesinde bu hükümleri oyuncak gibi telakki edip onlarla oynarlar:[894]

“Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilmiş olanlardan ve kâfirlerden, dininizi alay ve eğlence konusu yapanları dost edinmeyin. Eğer (gerçek­ten) iman ediyorsanız, Allah'tan gereğince korkun.” [895] Âyette kendilerine elçiler gelen Yahudiler ve Hıristiyanlar kastedilmektedir. Onları dost, kardeş ve müttefik edinmemek gerekiyordu. Çünkü onlar dinlerini oyun ve alay konusu yapıyorlardı. Örneğin onlardan biri­si küfrü devam etmesine rağmen müminlere, iman ettiğini söylü­yor bir süre sonra da sözleriyle inkârını açıklıyordu. Amacı oyun oynamak ve alay etmekti. [896]

Rasulullah (s) zamanında alay konularından birisi de mü­minlerin ezan ile namaza davetleriydi:

“Namaza çağırdığınız za­man, onu alay ve eğlence konusu yaparlar. Bu onların, akıllarını kul­lanmayan bir toplum olmalarından dolayıdır.” [897] Müezzin namaza ça­ğırdığında Yahudi, Hıristiyan ve müşrik kimseler namaza davetle alay ediyorlardı. Namaza çağrı ile alay etmelerinin nedeni, Rableri hakkındaki cahillikleri, namaza çağrıya olumlu yanıt vermele­rinin ne anlama geldiğini ve ezan ile eğlenmelerinin aleyhlerine doğuracağı sonucu düşünmemelerindendi. Bunu yapanın Allah katından nasıl bir akıbet ile karşılaşacağı üzerine kafa yorsalardı, yapmazlardı.[898] Onların ezan ile eğlenmeleri ve alayları, sanki aklı yokmuşçasına hareket eden aptal ve bilgisiz kimselerin fiilleriy­di.[899] Onlar, Allah'a ibadeti ve Allah'ın şeriatına uymanın anlamını kavrayamamışlardı.[900]

Allah, alay ve yalanlama bağlamında inkarcıların durumunu derecelendirmektedir:

“Hak, kendilerine gelince onu yalanladılar. Ala­ya aldıkları şeyin haberi yakında kendilerine gelecektir.” [901] “Alaya aldık­ları şeyin haberi yakında kendilerine gelecektir.” ifadesi tehdit ve bu alaydan alıkoymak amacını güdüyordu.[902] İnanmayanlar, deliller üzerine düşünmekten ve apaçık kanıtlar üzerine kafa yormaktan yüz çeviriyorlardı. Yalanlamaları ise yüz çevirmelerinden daha ileri bir şeydi. Çünkü bir şeyden yüz çeviren kimse sadece yalanlayan değil, talep etmediği şeyden gafil kalan kimse olur. Yalanladı­ğı zaman yüz çevirmesi iyice artar. Yalanladığı zaman da yalanla­ması alay seviyesine çıkmaz. Alay etme, inkârın son noktasıdır. Allah o inkarcıların bu üç seviyeye de ulaştıklarını açıkça ortaya koymaktadır. [903] Ayetteki hak, Kur'an; yani Hz. Peygamber'in getir­diği haberlerdir. Yalanladıkları şeyin bilgisi onlara ulaşacak, onun alay konusu olmayacağı onlara apaçık hale gelecek ve o da dünya­da veya ahirette azabın gönderilmesi ya da İslâm'ın yükselişi şek­linde gerçekleşecek,[904] onlara gelen ve onların alay ettikleri âyetlerin ve delillerin bilgisi onlara ulaşacaktı. Sapıklıklarını sürdürdükleri ve Rablerine karşı geldikleri için de onlar için Allah'ın ceza vaadi vardır.[905]

İnkarcılar Kur'an'ı alaya alıyorlardı:

“Üstelik (ona) yalandır de­diler; fakat onlara alay edip durdukları şeyin haberleri yakında gelecek­tir.” [906] Onlara gizli kalmış olan haberler ve Allah'ın yapacağı şeyler ulaşacaktı.[907] Alay ettikleri şeyin haberi, üzerlerine azabın dünyada ya da ahirette inişiydi.[908] Onlar azabın kendisini tadacaklardı. Bu haberleri artık, onların kendileri oluşturacaklar ve insanlar onların başına gelenleri birbirlerine aktaracaklardı. Onlar tehditleri alaya aldıkları için, bu korkunç tehdit ile birlikte kendileri ile alay edil­mektedir!

İnkarcıların alaya aldıkları diğer bir şey de ölümden sonra di­rilmeydi:

“Fakat sen onlara şaşıyorsun, ama onlar (seninle) eğleniyor­lar.” [909] Yani, yeniden diriltilmeyi inkâr edenlerin yalanlamalarına şaşmaktasın. Şüphesiz sen Allah'ın haber vermekte olduğu beden­lerin yok oluşundan sonra tekrar diriltilmesi durumunu kesin ola­rak bilmekte ve doğrulamaktasın. Onlar ise senin tersine bir hal­dedirler. Yalanlamalarının şiddetindendir ki bu hususta onlara söylediklerinle alay etmektedirler. [910]

Allah katından gelen zikri, Hz. Peygamber dönemindeki ortak koşanlar yalanladılar. Ve ondan yüz çevirdiler.[911] Zikirden yüz çe­virdikleri zaman yalanladılar. Yalanlayınca onların indinde değeri düştü ve alay için hedef haline geldi. Alay ettikleri şey Kur'an'dı.[912]

“Üstelik (ona) 'yalandır' dediler; fakat onlara alay edip durdukları şeyin haberleri yakında gelecektir.”[913] Bu, öz biçimde ifade edilen kapalı ve korkunç bir tehditti. Ayetin ifade tarzında onların kendilerine yö­neltilen tehditlerle alay etmelerine uygun düşen alaylı bir ifade yer almaktadır. Alay konusu ettikleri gerçeklerin somut olayları ile yakında yüz yüze geleceklerdi.[914]

Alaycılar güçlü ve yönetimi elinde bulunduran kimselerdi.[915] Onların benzerleri de güçleri yettiğinden ve makamları el ver­diğinden onların Rasulullah (s)'a yaptığı türden ahmaklıklar sergiliyorlardı.[916] Allah, Hz. Peygamber (s)'e emrettiğini açıkça orta­ya koymasını ve müşriklerden yüz çevirmesi gerektiğini ifade etti.[917] Zaten Allah, peygambere açık düşmanlık eden ve ona eziyet eden kimselerin hakkından gelecektir.[918] Kur'an ile ilgili olarak Hz. Peygamber'i alaya alan kimselerin şerrine karşı Allah, ona yardım edeceğini vaat ediyordu. Onlar güç sahibi müşriklerden bir gruptu. Rasulullah (s)'ı gördüklerinde ya da yanından geçerken çok taşkın ve eziyet edici tavırlar göstermişlerdi. Allah onları yok etmiş ve tuzaklarını boşa çıkarmıştı. [919] Rasul'e düşen Rabbinden ona indiri­leni tebliğ etmek, onu Allah'ın âyetlerinden uzaklaştırmak isteyen müşriklere iltifat etmemekti.[920]

Bu hayatta kötü kişiler diğerleri için durum tam tersiyken iyi ödül ve lütuf olarak görünen şeyleri elde edebilirler. Bu, geçici bir görünümdür. Uzun vadede kötü kimse, katlanarak artan kendi kötü eylemlerinin sonucunu görecektir:

“Sonra o kötülük edenlerin sonu çok kötü oldu. Çünkü onlar, Allah'ın âyetlerini yalan saydılar ve onlarla alay ediyorlardı.” [921] Bu akıbet, kötü kimsenin sadece ilahî me­sajı reddetmesinden değil iyi olan ile gülerek alay etmesi ve diğer­lerini de saptırmasından kaynaklanmaktadır.[922]

Alaycı kimseleri ölümden sonraki hayat realitesi ve Allah'ın peygamberlerinin tebliğ ettiği manevî hakikatler onları kuşatacaktır:[923]

“Öyle ki, yaptıkları amellerin kötülükleri karşılarına çıkmış ve alay edip durdukları şeyler, kendilerini sarmıştır.” [924] Alaya aldıkları şeyin çevrelerindeki realiteler; peşine düşmekte çok ısrarlı olduklarının da sırf yalan ve beyhude şeyler oluşunun farkına varmaları ne ka­dar da onur kırıcı olacak.[925] Alaylarının karşılığı olarak azap inmiş ve onları kuşatmıştır.[926]

Önemsemedikleri, şüphelendikleri ya da gülüp geçtikleri rea­lite onları çevreleyecektir:[927]

“Derken yaptıkları amellerin kötülüğü göz­lerinin önüne serildi, alay edip durdukları şey (ahirette) onları kuşatıverdi.” [928] Bu şekilde cezalandırılmalarının nedeni Allah'ın karşılarına diktiği hüccetlerini alaya almalarıdır. [929] Peygamberlerle alay eden kimselerin bu tavırlarında maddi durumlarının iyi oluşu ve malının kendilerini ebedi yaşatacağını sanmalarıdır. Ancak onları kalplere işleyen cehennem beklemektedir.[930]

Manevi hakikatlerin alay ile reddedilmeleri, onlarla alay eden­leri kaçınılmaz şekilde etkileyecek ve ölüm sonrası hayatları üze­rinde yıkıcı bir etki yapmakla kalmayıp toplum içindeki bir ço­ğunluk tarafından inatla sürdürüldüğü takdirde toplumların manevi/ahlakî temellerini ve bu suretle dünyevi mutluluklarını ve hatta bazen fiziksel varlıklarını da tahrip edecektir.[931]

Önceki toplumlar elçilere muhalefet etmek ve onların getir­diklerini yalanlamak suretiyle kendilerine zulmetmişlerdir:

“Bu­nun için, sonunda yaptıklarının cezası başlarına felaket oldu ve alay edip durdukları o azap, kendilerini kuşattı.” [932] Bu sebepledir ki bu fiillerine karşılık Allah'ın azabına uğramışlar ve alay etmiş ol­dukları elem verici azap, en sonunda onları çevrelemişti. Çünkü Peygamberler onları Allah'ın cezalandırması ile tehdit ettiğinde onlar, peygamberlerle alay etmişlerdi.[933] Yaptıkları nedeniyle Al­lah tarafından cezalandırıldılar. Allah'ın azabıyla uyardığında rasullerle alay edenleri acı verici bir azap çepeçevre sardı.[934] Böy­lece Alay etmelerinin karşılığını aldılar.[935] Öncekiler de Mekkeliler gibi şirk ve yalanlama içindeydi. Allah onları yok ederek zulmetmedi. Sadece kötü eylemlerinin karşılığı olarak isteklerini yerine getirmiş oldu.[936] Kureyşli müşriklerin yaptıkları kötü ey­lemleri yapan önceki toplumlara yaptıklarının cezası ve âsi tavır­larına karşı ilahî öfke ulaştı. Alay ettikleri şey konusunda Al­lah'ın azabı onlara hak oldu. Azap, Allah'a gereği gibi iman edenler hariç gönderildi. [937] Ceza ya da azap, bile bile işlenen hata ve günahların doğal ve kaçınılmaz bir sonucundan başka bir şey değildir. Bu nedenle günah işleyen kişi, kendi ruhanî ya da manevî bütünlüğünü tehlikeye attığına göre, aslında kendi kendine zul­mediyor ya da kendi kendine haksızlık yapıyor demektir ve bunun sonucuna da katlanması, hak ettiği azabı ya da cezayı çekmesi ge­rekir.[938]

Kötülük ve inkarcılık bu dünyada mevcutsa, sabırsız olmama­lı ve inancımızı yitirmemeliyiz. Böyle şeylere izin verilmesinin en büyük hikmet ve iyiliğin sahibi olan ama hikmetini ve iyiliğini tam olarak kavrayamayacağımız Allah'ın evrensel planı ve amacının bir parçası olduğunu bilmeliyiz.[939] Allah'ın âyetlerini yalan sayanla­rın ve onlarla alay edenlerin sonu çok kötü olmuştur.[940]

 

E. “Beşer Peygamber” İtirazı

 

(b-ş-r-) kök harflerinden türeyen beşer, cildin dış kısmıdır. İnsanın beşer olarak tanımlanması, onun hayvanlardan farklı olarak derisinin rahatlıkla görülebilmesindendir.[941] İnkarcıla­rın bu konudaki itirazı, beşer cinsinin peygamberliğe layık olmayı­şı, bu görevi ancak meleklerin yüklenebileceği şeklindeki yanılgıla­rına dayanmaktadır. Halbuki, elçi olarak gönderilen bir melek ol­saydı, “Biz buna nasıl tâbi olalım? Biz beşeriz, o melek!” diyecek­lerdi.

Hz. Yusuf [942] dahil peygamberlerin hepsi “Vefat etmelerinden önce” beşer olarak görülmüş ve risaleti inkâr gerekçesi olarak kulanılmıştır. Hz. Yusuf'un, yaşadığı dönemde beşer üstü bir varlık olarak isimlendirilmesinin nedeni de şuydu: Mısırlılar, insana hay­ret verecek bir şey karşısında bulundular mı hemen ona beşer üstü bir nitelik atfederlerdi. Mısır kadınları da Yusuf'un güzelliği karşı­sında böyle yaptılar. [943] Aziz'in karısı da onların onu melek olarak vasfetmelerini onlara karşı bir özür beyanı olarak kullanmış ve Hz. Yusuf'un güzelliği ve kemali ile sevilmeye layık olduğunu belirt­miştir.[944]

Allah, imtihana tâbi tutulan varlıklar beşer cinsinden oldu­ğu için onlara kendi cinsinden peygamber göndermeyi uygun bulmuştur. İlk peygamberden son peygambere kadar bu konu­da bir değişiklik olmamıştır:

“Biz, senden önce de ancak kendilerine vahyettiğimiz birtakım insanları (peygamber olarak) gönderdik. Bilmiyorsanız Kitap Ehli olanlara sorun.” [945] Allah'ın sünnetinde beşer­den başkasının peygamber olarak gönderilmesi söz konusu olma­mıştır.[946] İnsan oluşları, Allah'ın âyetlerinin elçiliğini yapmalarına engel değildir. Bunu Ehl-i Kitap da bilmekteydi. Müminlerin bu konuyu Yahudi ve Hıristiyanlara sormalarının istenmesi, sorulan konunun tevatür derecesinde olmasından dolayı olup, bir sorun teşkil etmez.[947]

Allah, melek olan bir elçi göndermiş olsaydı, onu yine beşer görünümünde kılardı:

“Biz onu melek kılsaydık, bir insan seklinde ya­pardık da, düştükleri şüpheye onları yine düşürmüş olurduk.” [948] “Onu melek yapmış olsaydık” ifadesindeki zamir açıkça Allah'ın mesajı­nı tebliğ edenlere delalet etmektedir. İnsanların melekleri gerçek şekilleriyle kavramaları imkânsız olduğundan buradaki tasvir edi­len elçi, bir insan şeklinde olmalıdır. Böylece onların, mesajın doğrudan teyidine yönelik talepleri yerine getirilmemiş ve şaşkınlıkla­rı giderilememiş olacaktı. [949] Putları Allah'a denk tutan ve Allah'ın âyetlerini yalanlayan kimseler melek olan bir rasul beklentisi için­deydi. Allah onların taleplerine cevap verseydi, daha önceki üm­metlerden mucizeleri isteyen ve gelince de inkâr ettği için ilahî öf­keyi üzerine çekenlerin örneğinde olduğu gibi, onlar da onu inkâr edip Allah'a ve rasulüne inanmasalardı, azap onlara ertelenmeksizin çabucak gelirdi.[950] Melek onlara kendi suretinde gelseydi, onu görmek isteyenler ölürlerdi. [951] Çünkü insan tabiatı melek görmeye müsait değildir.

Allah kullarına meleklerden bir rasul gönderseydi, o daha bil­gili, kuvvetçe üstün ve büyük, yaratılışça diğer yaratılmış olanlar­dan ayrı olurdu. [952] İnsanın meleği görmeye takat getirmesi mümkün değildir. Meleklerin Allah'a itaati kuvvetlidir ve insanın itaat ölçü­sünü yeterli görmezler. Belki de insan Allah'a karşı geldiğinde melekler onları kendi ölçülerine göre mazur görmezler. Allah pey­gamberliği melek olsun insan olsun dilediğine verir. Allah meleği gönderdiğinde, insan görünümünde göndereceği için melek de gelse onu yine insan sanacaklardır.[953]

Peygamberlerin olağanüstü varlıklar olması gerektiği telakkisi daha ilk dönemlerde gündeme gelen ve son rasulün gönderilişine dek süren bir itirazdır. Rasullerin insan cinsinden gönderildiğine dair yasayı dikkate almayan inkarcılar bu iddialarını her çağda gündeme getirmişlerdir. [954]

 

1. Hz. Nuh, Hz. Hud ve Salih'e Beşer İtirazı

 

Tüm peygamber kıssalarının gösterdiği gibi, ilk müminlerin çoğu toplumun aşağı sınıflarına mensup köleler, yoksullar ve ezilenler arasından çıkmıştır. Çünkü ilahi mesaj, kendilerine bu dünyada daha adil ve eşitlikçi bir toplumsal düzen, ahirette de ebedi mutluluk vaat etmektedir. Peygamberlerin üstlendiği gö­rev, bütünüyle bu devrimci karakteri sebebiyledir ki, kurulu dü­zeni elinde tutan, toplumun varlıklı ve imtiyazlı kişilerin ve grupların katında daima hoşnutsuzluğa yol açmıştır: [955]

“(Nuh'un) Kavminden ileri gelen kâfirler dediler ki: Biz seni sadece bizim gibi bir insan olarak görüyoruz. Bizden, basit görüşle hareket eden alt tabaka­mızdan başkasının sana uyduğunu görmüyoruz. Ve sizin bize karşı bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz. Bilakis sizin yalancılar olduğunuzu düşünüyoruz.” [956] Nuh toplumunun peygamberliği inkâr eden eşraf ve kodamanları dediler ki: “Sen de yaratılış, görünüm ve cins olarak bizim gibisin.”[957]

Kur'an aynı kesimin şu sözlerini de zikreder:

“Bu, tıpkı sizin gibi bir beşerdir. Size üstün ve hakim olmak istiyor. Allah (peygam­ber göndermek) isteseydi, muhakkak ki melekler gönderirdi. Biz geçmişteki atalarımızdan böyle bir şey duymadık.”[958] Onlara göre, Hz. Nuh üstün gelmek, lider olmak ve onları da tebaa yapmak istiyordu. Onlara göre, Allah kendisinden başkasına tapılmamasını isteseydi, risaletini tebliğ edecek melekler gönderirdi.[959] Her zaman tekrarlanan peygamberin insan oluşuna yönelik itirazın kaynağı, büyüklük taslayan şımarıkların kalpleri ile insanı yüce yaratıcıya bağlayan bağın birbirinden kopuk olmasıdır. Bu kopukluk Hz. Hud döneminde de kendisini göstermiştir:

“Onun kavminden, kâfir olup ahirete ulaşmayı yalanlayan ve dünya hayatında kendilerine refah verdiğimiz kodaman güruh dedi ki: Bu, sadece sizin gibi bir insandır, sizin yediğinizden yer, sizin içtiğinizden içer. Gerçekten, sizin gibi bir beşere itaat ederseniz, herhalde ziyan edersiniz.” [960] Bunlar da insanın peygamberliğini kabul etmemekle beraber, peygamberi normal bir insan seviyesinde göstermek için beşeriyeti yiyip içtiği şeylerle mukayese ediyor ve toplumu kökünden yıkacak olan şu propagandayı ileri sürüyorlardı: “Gerçekten, tıpkı kendiniz gibi bir beşere itaat ederseniz o takdirde siz, hiç şüphesiz ziyandasımzdır.” Hatırlatmaya gerek yoktur ki, bir başkanın, baş­kanlığı altında toplanmayan bir insan topluluğu yoktur. [961] Bunun gibi dünya hayatının refahı ile şımarmış ve ahirete ulaşmanın yalan olduğunu diline dolamış olan o kâfirler de Allah'ın emriy­le, peygambere itaat duygusunu kırmak için insanın insana meş­ru olan itaat esasını bir esirlik ve ziyan şeklinde göstererek kökünden baltalamaya çalışıyorlardı.

Allah onlara, içlerinden bir peygamber göndermiş ve o pey­gamber kendilerini tek ve ortağı olmayan bir Allah'a ibadete davet etmişti. Onlar ise, bu peygamberi yalanlamış, ona zıt gitmiş ve kendileri gibi bir insan olması nedeniyle ona tâbi olmaktan yüz çevirerek Kıyamet Günü Allah'a kavuşmayı yalanlamış ve beden­sel dirilmeyi inkâr etmişlerdi.[962]

Hz. Salih de aynı itirazı göğüslemek zorunda kaldı:

“Sen de ancak bizim gibi bir insansın. Eğer doğru söyleyenlerden isen, haydi bize bir mucize getir.” [963] Yani, “Senin, Allah'ın elçisi olduğuna inanama­yız, Çünkü sen de bizim gibisin ve sende hiç bir ayrıcalık ve farklı­lık yok. Bununla birlikte, eğer Allah'ın seni elçisi olarak seçtiği id­dianda doğru isen bize öyle açık bir mucize göster ki, senin gerçek­ten kainatın Rabbi ve yaratıcısı tarafından gönderildiğine inana­lım.[964] Sen de ancak yemek ve içmekle meşgul olan bizim gibi yara­tılmışlardan birisin. Rab ve melek değilsin ki, sana itaat edelim ve söylediklerini tasdik edelim.” dediler.[965]

İşte ne zaman bir peygamber gelirse insanlığın aklına takılan şüphelerden biri de budur. İnsanlığın peygambere ilişkin düşünce­si sürekli olarak böyle sakat olmuştur. Peygamberin neden bir insan olarak gönderildiğinin hikmetini bir türlü kavramamıştır. Bu­nun insanlık için büyük bir şeref olduğunu anlamamıştır. İçlerin­den peygamberlerin seçilmesiyle bu peygamberlerin insanlığı hi­dayet ve aydınlık kaynağına ulaştırmada öncülük ve önderlik ya­pacaklarını bilememişlerdir.

Peygamber gökten insanlara kapalı olan dünyadan gaybi ha­berler getirdiği için birtakım insanlar onu diğer insanlardan başka, farklı bir varlık olarak düşünmüş veya öyle olması gerektiği kanı­sına varmıştır. [966] Ve yine onlar anlamamıştır ki, rasuller yeryüzünde yaşadığı, yediği, içtiği, uyuduğu, evlendiği, çarşıda-pazarda dolaş­tığı, diğer insanların taşıdığı ve yaşadığı bütün diğer duyguları ve zaafları bünyesinde barındırdığı halde yüceler alemi ile sıkı ilişki içinde bulunabilir. Dünyada normal bir insan olarak yaşarken bu büyük sır ile irtibatını sürdürebilir.

Başka bir ifadeyle onlar, Salih (a)'e inanmamak için üç neden ileri sürüyorlardı.

[a] Hz. Salih bir insandı ve insanlardan üstün bir varlık değil­di.

[b] Kavminin içinden çıkmış bir şahıstı ve dolayısıyla kendile­rinden üstün değildi.

[c] O, sıradan bir şahıstı. Ne bir kabilenin reisi, ne bir grubun lideri ne de bir gücün sahibiydi. Buna rağmen Hz. Salih'in üstün­lüğünü neden kabul etsinlerdi?

Onlar, Hz. Salih'in ya insanüstü bir varlık olması gerektiği­ne veya insanüstü bir varlık olmasa da kendi içlerinden olmayıp mucizevî bir yolla gelmesi gerektiğine ya da gücü ve şöhreti olan bir kabile reisi olması gerektiğine inanıyorlardı. Çünkü Allah'ın ancak bu şekilde birini peygamberlik görevi için seçebi­leceğini düşünüyorlardı.

“Semud kavmi de uyarıcıları yalanladı. “Aramızdan bir beşere mi uyacağız? O takdirde biz apaçık bir sapıklık ve çılgınlık etmiş oluruz” dediler.” [967] Yani, “Böyle tuhaf bir iş yaparsak, bizim gibi bir insanın sözünü dinlersek sapıtmış, çılgınca bir tutum benimsemişiz demektir!” Ne kadar tuhaf değil mi? Adamlar eğer doğru yola girseler kendilerini sapıtmış kabul ediyorlar; eğer imanın ışığına kavuşsalar kendilerini bir tek çılgınlığın değil “Çılgınlıklar”ın pençesine düşmüş sayıyor­lar. [968]

Semud toplumunun “Aramızdan bir beşere mi” şeklinde itiraz­larıyla ilgili olarak, onların köle ruhlu bir toplum olduğu, içlerin­den birisine itaat etmektense kavimlerine yabancı bir kimseye itaa­ti daha makul gördükleri de ifade edilmiştir.[969] Bu yorum, insanların “Beşer peygamber” yerine “Melek peygamber” isteklerine hasret­me yaklaşımından farklıdır. Ancak âyette bu yaklaşıma işaret eden bir karine mevcut değildir. Semud kavminde halkın üzerinde baskı kuran ve gizli faaliyetlerde bulunan, toplumda etkili olan ve siyasi yönü de bulunan dokuz çetenin, zenginlikten şımarmış bir kesimin ve müstekbirlerin varlığı hesaba katıldığında, onların özgüvenini yitirmiş bir toplum olmalarından ziyade, tek bir yönetici altında toplanmaktan uzak durmak istediklerinin kastedilmiş olması aye­tin ruhuna daha uygundur. Zira bunların istedikleri, toplum üze­rindeki tasallutlarını sürdürmek ve bunu da siyasi koalisyonlar ve rant paylaşımlarıyla gerçekleştirmektir. Adil, hayatın hedefini kavramış, mazlum insanların koruyucusu olan bir yönetici hele hele kendilerinin de itiraf ettiği gibi gelecek vaat eden [970] birisinin, çıkar­larını engelleyici bir çaba içine girmesi onlar için sorun olmaktadır. Hz. Salih'in, çağrısına icabet edilen, insanların onunla doğru yolu bulduğu bir mürşit olması, başkalarını bir sancak altında toplaması onlara çok ağır geldi. Bu olacak şey değildi. Bu nedenle karşı çıktı­lar. Çünkü başkalarını örnek almak suretiyle peygamberin sancağı altında toplanmaları istenen ve çağrılanlar bizzat kendileriydi. Bundan ötürü büyüklük taslayarak ondan hoşlanmadıklarını gös­terdiler.

Onlar bir yandan bir beşere tâbi olmaya itiraz ederlerken in­san cinsine tâbi olmayı da tabiî görmediklerini ortaya koyuyorlar­dı. Ancak onlar bir yandan insan olan birisine tâbi olmayı eleştirir­ken, bunu şaşkınlık ve delilik olarak görürken [971] bir yandan müstekbir liderlerine tâbi oluyorlardı. Demek ki onlar apaçık bir çelişki içindeydiler. Bu talepleri, salt anarşizmi değil, oligarşik bir yapıyı sürdürme amacını güttüklerini göstermektedir. Bu tür bir yönetsel anlayışta, yönetimde etkin olmak kuvvetli iletişim araçla­rına, maddi refaha ve lobilere bağlı olmakla doğru orantılıdır. An­cak böyle bir toplumda ezilenlerin haklarının korunması nasıl sözkonusu olabilir?

Allah, yukarıda bahsettiğimiz üç peygambere yapılan “Siz be­şersiniz. Bu nedenle size uymayız.” itirazını İbrahim suresinde bir bütün olarak verir. Peygamberleri o toplumlara mucizeler getir­mişti de onlar, elleriyle ağızlarını kapattılar ve o elçilerle gönderi­leni inkâr ettiklerini ve onları kendisine çağırdıkları şeye karşı de­rin kuşkularını belirttiler. Peygamberleri, gökleri ve yeri yaratan Allah hakkında şüphe olmadığını, aksine O'nun, onların günahla­rından bir kısmını bağışlamak ve onları muayyen bir vakte kadar yaşatmak için hak dine çağırdığını ifade ediyordu. Onlar dediler ki:

“Siz de bizim gibi bir insandan başka bir şey değilsiniz. Siz bizi atalarımızın tapmış olduğu şeylerden döndürmek istiyorsunuz. Öyleyse bize, apaçık bir delil getirin!” [972] Peygamberleri onlara dediler ki:

“(Evet) biz sizin gibi bir insandan başkası değiliz. Fakat Allah nimetini kullarından dilediğine lütfeder. Allah'ın izni olmadan bizim size bir delil getirmemize imkân yoktur. Müminler ancak Allah'a dayansın­lar.” [973] Yani hakkın peşinde olan herkes, aydınlanma için kendile­rine teklif edilen ilahi masajın muhtevasına yönelmelidir. Kur'an değişik kısımlarında [974] peygamberi mesajın gökten yazılı olarak indirilmesi gibi gözle görülebilir, haricî vasıtalar ya da vakalarla kanıtlanması yolundaki isteklerin hem ahlaken, hem de mantıken boş ve yararsız olduğunu ifade etmiştir. Çünkü böyle bir mesajın ortaya koyduğu mutlak ya da fıtrî gerçeklikten yana duyulan, ahlaken sağlam ve zihinsel olarak da doğrulanabilir inanç ya da itminan ancak “Akla uygunluk, bilinç ve duyarlılığa dayanan bir kavrayış”la elde edilebilir. [975]

 

2. Hz. Şuayb'a, Musa ve Harun'a Beşer İtirazı

 

Hz. Şuayb, Eyke halkına peygamber olarak geldiğinde hemen peygamberliğini inkâr ettiler:

“Sen de, ancak bizim gibi bir beşersin. Bil ki, biz seni ancak yalancılardan biri sayıyoruz. Doğru sözlülerden isen, üstümüze gökten azap yağdır.” [976] dediler. Onlara göre, böyle bir insan, peygamber olamazdı. Bu nedenle söylediği şeyler konusunda onu yalancılıkla itham ettiler.

Firavun kavmine gelince onlar Hz. Musa ve Harun'a tâbi olmaktan, ikisi de bir beşer olması nedeniyle emirlerine boyun eğmekten yüz çevirmiş, büyüklenmişlerdi. Nitekim geçmiş üm­metler de kendilerine beşerden elçiler gönderilmesini inkâr etmiş­lerdi. Bunların kalpleri de onlara benzedi.[977]

“Bu yüzden dediler ki: Kavimleri bize kölelik ederken, bizim gibi olan bu iki adama (insana) ina­nır mıyız?” [978] Yani, “İsrailoğulları bize itaat ederek ve boyun eğerek adeta kulluk ediyorlar.” Firavun, ilahlık iddiasmda bulunuyor ve insanları kendisine ibadete çağırıyordu. Ona itaatleri de gerçekte ona ibadetti.[979] Firavun'nun bu sözlerinden, beşer oluşlarından yola çıkarak peygamberler ile kendisi arasında insanların tâbi olması açısından bir fark görmediği anlaşılmaktadır. [980]

 

3. Antakyahlartn Beşer İtirazı

 

Kur'an, “Şehir halkı”ndan bahseder. Kastedilen, Antakyalılardır. Onlar Allah'ın elçisinin melek olacağı, Allah'ın o peygamberlere ne bir risalet ne de bir Kitap indirdiği kanaatindeydiier. Onlara göre elçiler yalan söylüyorlardı: [981]

“Kentliler (peygamberlerine) dediler ki: Siz de bizim gibi insansınız. Rahman da bir şey indirmemiştîr. Siz sadece yalan söylüyorsunuz. Elçiler dediler ki: Rabbimiz bilir ki, biz size gönde­rilmiş elçileriz. Üzerimize düşen yalnızca açıkça duyurmaktır.” [982] Pey­gamberler insan olmalarına karşı tekrarlanıp duran bu itirazda, peygamberin görevini bilmemenin yanında, düşünce ve algılama­nın da ne kadar sığ ve basit olduğu apaçık görülmektedir. İnsan­lar daima öteden beri peygamberin kişiliğinde gizemli bir sır ol­duğunu onun ve yaşamının mitolojilerin ardında gizli olacağını tahmin ediyorlardı. O halde onu efsanevi perdeler nasıl olur da perdelemez? Bir peygamber nasıl olur da, sade, açık ve sıradan, gizemden uzak bir kişilik sahibi olur? Çarşılarda, pazarlarda ve evlerde benzerlerine hep rastlanabilen normal kişilik sahibi bir in­san, nasıl olur da peygamber olabilir?

Peygamberin hayatı, onun içinde yaşadığı insanları uymaya çağırdığı örnektir. O halde bu peygamberlerin, onlara uyacakları örnek bir hayatı sunabilmesi için, insan olmaları kaçınılmazdır.[983] Fakat işin tuhafı, açık aynı zamanda insanın kavramasına ve man­tığına uygun olan bu gerçek insanoğlu tarafından itiraza konu ol­muştur. Onlar, “Siz Allah elçisi değilsiniz.” demek istemekte ve onları yalancılıkla itham etmektedirler. [984]

 

4. Hz. Muhammed'e Beşer İtirazı

 

Müşrikler büyük bir inatla Allah'ın insanlardan bir peygam­ber göndermediğini ve vahyedilen bir Kitap olmadığını ileri sürü­yorlardı:

“Allah'ı gereği gibi tanımadılar. Çünkü 'Allah hiçbir beşere bir şey indirmedi' dediler. De ki: Öyle ise Musa'nın insanlara bir nur ve hidayet olarak getirdiği Kitab'ı kim indirdi? Siz onu kâğıtlara yazıp (is­tediğinizi) açıklıyor, çoğunu da gizliyorsunuz. Sizin de atalarınızın da bilmediği şeyler (Kur'an'da) size öğretilmiştir. (Rasûlüm) sen Allah de, sonra onları bırak, daldıkları bataklıkta oynaya dursunlar!” [985] Halbuki müşrikler, Arap Yarımadası'nda Ehli Kİtap'tan Yahudilerle kom­şuluk yapıyorlardı. Üstelik onların Ehli Kitap olduklarını ve yüce Allah'ın Musa'ya Tevrat'ı indirdiğini inkâr etmiyorlardı. Sadece Peygamberimiz (s)'in peygamberliğini inkâr etmek için inatları ve diretmeleri yüzünden, “Allah, herhangi bir insana bir şey indirmemiştir.' şeklindeki sözlerinden dolayı Kur'an-ı Kerim, onları kınamakta ve Musa'nın getirdiği kitapla yüz yüze getirmekteydi. Peki insanlara hakkı bâtıldan ayırt edip açıklayan bir beyan ve sa­pıklık karanlıklarını aydınlatan bir nur olarak Hz. Musa'nın getir­diği Tevrat'ı indiren kimdi?

Kur'an-ı Kerim, isim vermeksizin bir inkarcının vahiy hakkında kullandığı şu sözleri aktarır:

“Bu, insan sözünden başka bir şey değil.” [986] Bu sözü sarfeden şahıs, Velid bin Muğire idi. O, aslında Kur’an’ın ilahi bir kelam olduğunu düşünüyordu. Fakat toplum içerisindeki itibarını kaybetmemek için iman etmemişti. O, toplan­tıda kâfirlerin Allah Rasulü'ne yakıştırmak istediği iddiaları red­detmişti. Ondan, kendisinin Hz. Muhammed'in onunla tanınacağı bir yakıştırmada bulunması istenildiğinde kendi içinde çelişkiye düşmüş ve bir anlık kafa karışıklığından sonra bu ithamı ileri sür­müştü. İşte burada bu mantalitenin yapısı gözler önüne serilmek­tedir.[987] Hz. Peygamber'e beşer olduğu için karşı çıkanlar, ona indi­rilen vahyin de aslında beşerî bir metin olduğunu ileri sürmüş oluyorlardı.[988]

İnkarcılar, Peygambere bu Kur'an'ı öğretenin bir insan olduğu şeklindeki kuruntulara sahipti:

“Şüphesiz biz onların, 'Kur'an'ı ona ancak bir insan öğretiyor.' dediklerini biliyoruz. Kendisine nispet ettikleri şahsın dili yabancıdır. Halbuki bu (Kur'an) apaçık bir Arapça'dır.” [989] Düşmanlıklarının kendi gözlerini körelttiği bu insanlar, saf Arapça olan Kur'an'ı, Tevrat ve İncil'le ilgili yüzeysel bir bilgiye sahip olan bir yabancıya isnat ediyorlardı.[990] Bir doğruluk timsali olan Hz. Peygamber'in söylediğini kabul etmek yerine, Kur'an'ı hiç bir önemi olmayan yabancı bir köleye dayandırıyorlardı.

Hz. Muhammed'in, peygamber olarak görevlendirilmesin­den önce de sonra da bütün halkları peygamberlere inanmaktan ve onlarla birlikte gönderilen doğru yol kılavuzuna uymaktan alıkoyan şey, inatçılıkları, peygamberin bir insan oluşunu bir tür­lü hazmedememeleri ve peygamberin bir melek olmayışını delil getirmeleriydi:

“Yahut altından bir evin olsun, ya da göğe çıkmalısın. Ona çıktığına da asla inanmayız.. Ta ki bize, okuyacağımız bir kitap indiresin. De ki: Rabbimi tenzih ederim. Nihayet ben de, peygamber olan bir insandan başka bir şey değilim.” [991] Bu iddiasının doğru olup olmadığını denemek istiyorlarsa, buna binaen bir insan olarak davranışlarına, ahlâkına ve davetine bakarak karar verebilirler.[992] Rasulullah (s), bir insandır ve mucize getirmeye gücü yetmez [993] meğer ki Allah dilesin.

Bir insan yüksek şeref ve makam elde ettiğinde, onun gerçek din kardeşleri, bu onların da onurunu gösterdiğinden sevinirler. Ama kalplerinde kötülük bulunanlar, prototipleri iblis gibi [994] kıs­kançlık gösterirler. Bu tür insanlara göre kardeşlerinin sadece Al­lah'ın rahmetine nail oluşu, onların onun karşısına dikilmeleri için yeterli bir nedendir:[995]

“Zaten, kendilerine hidayet rehberi geldiğinde, insanların (buna) inanmalarını sırf, 'Allah, peygamber olarak bir beşeri mi gönderdi?” [996]demeleridir. Onların bu şüpheleri salt hasetliklerin­den, yöneticilik sevdalarından ve hakka bağlılığı aşağılamaların­dan kaynaklanıyordu. [997]Onları Kur'an'a ve Hz. Peygamber'in pey­gamberliğine inanmaktan alıkoyan unsur, Allah'ın bir beşeri peygamber olarak göndermesini inkâr etmeleri yani kalplerinde olu­şan tereddüttü. Ayetteki soru edatı onların bu suali inkâr amacıyla sorduklarını göstermektedir. Hikmetinin hükmü gereği Allah, va­hiy meleğini ya kendi türünden olan diğer meleklere ya da peygamberlere gönderir.[998]

Melekler yeryüzünde insanlar gibi ayakları üzerinde yürü­yen göğe doğru kanatlarıyla uçuşmayan varlıklar olsaydı, Allah onlara gökten melek elçi gönderir, hayrı öğretir ve onları doğru yola iletirdi:

“Söyle onlara: Eğer yeryüzünde uslu uslu yürüyen me­lekler olsaydı, elbette onlara gökten melek olan bir peygamber gönde­rirdik!” [999] Ancak insanlar bu durumda değildir. Allah, meleğini insanlardan peygamberlik için seçtiği kimselere gönderir. Bu seçilen kimse insanları doğru yola çağırıyordu.[1000] Yeryüzünün sakinleri yürüyüp dolaşan melekler olsaydı, melek peygamber gelirdi. Çünkü insanlar melekleri göremezler. Kendileri insan olduklarına göre elçi olarak onlara nasıl melek gelsin?[1001] Bir cinsin hemcinsine karşı eğilim, ülfet ve sevgisi hemcinsinden olmayana nispetle daha fazladır. Onların zikrettikleri şüpheler salt haset­likten, hakimiyet sevgisinden ve hakka bağlılıktan uzak durma­larından kaynaklanıyordu.[1002] Hz. İbrahim de Hz. Meryem de, kendilerine melekler insan suretinde geldiğinde onları tanıya­mamış ve insan zannetmişlerdi.[1003] Allah'ın insanlara içlerinden, kendilerinde bulunan aynı beşerî tabiat ve sıfatlara sahip bir in­sanı, davetinde, fiillerinde, ahlakında, onlara örnek olsun diye elçi göndermesi hikmetindendir.[1004] Melekten peygamber gönderilseydi ve o, beşer görünümünde olsaydı, onun tabiatı insan tabia­tından farklı olduğu için böyle bir peygamber beşere güzel örnek olamayacaktı. Meleğin itaati çok olacak, insanların itaat düzeyini hakir görecek, insanları mazur tutulabilecek işlerde mazur gör­meyecekti.

Müşrikler kadınları ve çocukları var diye O'nun Allah Rasulü olamayacağını ileri sürmüşlerdi. Çünkü onlara göre pey­gamberlerin bu tür dünyevi arzuları olamazdı:

“Andolsun senden önce de peygamberler gönderdik ve onlara da eşler ve çocuklar verdik. Allah'ın izni olmadan hiçbir peygamberin mucize getirme imkânı yok­tur. Her müddetin (yazıldığı) bir kitap vardır.” [1005] O nasıl bir beşer olarak elçilik göreviyle gönderilmişse aynı şekilde ondan önceki peygamberler de beşer idi. Onlar da yemek yer, çarşılarda dola­şır, kadınlarla evlenir, onlarla ilişki kurar, çocukları olurdu.[1006] Onu bu nedenden dolayı ayıplıyorlardı. Halbuki o, bu açıdan önceki peygamberlerden farksızdı.[1007] Allah onları yemeyen, içmeyen ve evlenmeyen melekler kılmadı ki, onun toplumuna da melek göndersin. Aksine daha önceki toplumlara gönderdiği türden onlara da kendileri gibi bir beşer göndermişti.[1008] Peygamberlerin hepsi öteki insanlar gibi ölümlü birer beşerdi. Hiç biri tabiatüstü nite­liklerle donatılmış değildi. Ayetteki ifade, ilahî mesajın sıhhat ve doğruluğunu, sırf “Ölümlü biri”nin yani bir beşerin aracılığıyla gönderildiği için kabule yanaşmayan inkarcılara bir cevap niteli­ğindedir.[1009]

Daha önceki peygamberler de ne melek, ne de bambaşka bir yaratıktı. Onlar da tıpkı onun gibi insandı:

“Senden önce de, şehirler halkından kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başkasını peygamber göndermedik. (Kâfirler) yeryüzünde hiç gezmediler mi ki, kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğunu görsünler! Sakınanlar için ahiret yurdu elbette daha iyidir. Hâla aklınızı kullanmıyor musunuz?” [1010] Yani, “Ey Muhammed! Bu insanlar seni dinlemez çünkü sana bir Allah Resulü olarak inanmaları onlar için pek kolay bir şey değil, zira sen yalnızca onların kentinde doğmuş ve aralarında başkaları gibi yaşamış bir beşersin. Oysa bunda garipsenecek hiçbir şey yoktur. Bu ilk kez vuku bulan bir şey değildir. Senden önce gönderilen bütün peygamberler de birer beşer idiler ve gönderildiği insanlarla aynı ortamı paylaşmışlardı.” [1011]

Kalpleri hep eğlencede olan zalim kimseler insanları Hz. Peygamber'e tâbi olmamaya çağırıyordu. Onlara göre bir beşere uy­mak, göz göre göre büyüye kapılmaktı.[1012] Onların kalpleri o âyetler­den gafildi. O ayetlerdeki hücceti düşünmediler ve üzerinde tefek­küre dalmadılar. O, yalnızca onlar gibi bir beşer olduğunu inkâr etmiyor, sadece aldığı vahyi iletiyordu. Artık her kim Rabbine ka­vuşmayı umuyorsa, iyi iş yapmalı ve Rabbine ibadette hiçbir şeyi O'na ortak koşmamalıdır.[1013]

 

F. Tuzakçı Tavır

 

Kur'an-ı Kerim, tuzakçı tavırlarla ilgili olarak temelde iki ke­lime kullanır. Bunlardan ilki olan (m-k-r) kök harflerin­den türeyen keyd, tuzak, kandırma manasındadır. Bu nedenle “Harp hiledir” denilmiştir.[1014] Bâtıl ya da hak amacıyla planlama yapmak [1015] anlamına da gelir.

İkincisi olan ve (m-k-r) kök harflerinden türeyen mekr ise, birisini amaçladığı bir şeyden hile ile uzaklaştırmak,[1016] giz­lice kurulmuş düzen, fesat için gizli ve nifak dolu çalışmalar yü­rütmek,[1017] gizli bir amacı gerçekleştirmek için karmaşık bir plan yapma anlamına gelir ve iyi ya da kötü bir içeriğe sahip olabilir.

Allah düşmanları sürekli bunu yaparlar. Ama başarı şansı olma­yan kötü kimselere karşı her şey elinde olan Allah'ın da planları vardır. [1018] Kur'an-ı Kerim'in temas ettiği Allah'ın kurduğu tuzak ise, insanların işlediği suçun cezasıdır ve bu cezaya tuzak denilmesi mecazidir.[1019] Kur'an-ı Kerim'de

“Kötülüğün karşılığının kötülük” olarak isimlendirilmesi,[1020] ikincisinin gerçekte kötülük olmamasın­dan ve kelimenin çift yönlü bir anlama sahip oluşundandır.

“Size saldırana siz de saldırın” mealindeki âyette [1021] de ilki zulümken, ikinci­si zulüm olmamasına rağmen cezasının bilinmesi için günahın adıyla anılmıştır.[1022]

Allah inkarcılara yaptıklarını güzel gösterdiği gibi her böl­gede oranın büyüklerini Allah'ın dinine ve peygamberlerine karşı gururlu sözler sarf etsinler, bâtıl işler yapsınlar diye, günahkâr yani müşrik ve Allah'a karşı isyankâr insanlar kılmıştır. Bu, onla­rın bu yönde bir eğilime sahip olmalarındandır. Yoksa Allah on­ların iradelerine müdahale edip de onları şerre yönlendirmiş de­ğildir. Onlar Allah'ın hazırladığı acı azabın farkında değillerdir. Ve onlar Allah'a karşı sapıklıklarında ve kibirli tavırlarında istik­rarlıdır:[1023]

“Böylece biz, her kasabada, oralarda bozgunculuk yapmaları için, günahkârlarını liderler yaptık. Onlar yalnız kendilerini aldatırlar, ama farkında olmazlar. Onlara bir âyet geldiğinde, Allah'ın elçilerine verilenin benzeri bize de verilmedikçe kesinlikle inanmayız, dediler. Al­lah, peygamberliğini kime vereceğini daha iyi bilir. Suç işleyenlere, kur­dukları tuzaklara karşılık Allah tarafından aşağılık ve çetin bir azap erişecektir.”[1024] Yani, “Mekke'nin asilzadelerini tuzak kuran kimseler kıldığımız gibi, her toplumda, o toplumun büyüklerini suçlular kıldık. İnkarcılara yaptıklarını süslediğimiz gibi onları da öyle suçlular kıldık.” Çünkü onların yöneticilikleri nedeniyle hainlik etmeye ve tuzak kurmaya ve halkı etkileyecek kötü işler çevir­meye daha fazla güçleri yeter. İnsanın malının ve gücünün çok­luğu insanı bu ikisini korumaya zorlar. Bu koruma da hainlik ve tuzak yalan, gıybet, iftira, yalandan iman etme gibi kötü ahlakın tümüyle sağlanır. [1025] Onların yalanlamaları, tuzak kurma­ları ve hasetleri nedeniyle Allah onlara büyük bir bela, şiddetli bir azap hazırlamıştır.[1026] Allah onları, tuzak kurmaları için serbest bırakmıştır. Özellikle ileri gelenlerin suçluları teşkil etmesi onla­rın genellikle sapıklığı teşvik edici ve insanlara tuzak kurucu kimseler olmalarındandır. Halbuki tuzakları onları kuşatır. Bu bilgi, Rasulullah (s)'a bir tesellidir.[1027] “Suç işleyenlere, yapmakta oldukları hilelere karşılık Allah tarafından aşağılık ve çetin bir azap erişecektir,” sözü Allah'ın peygamberlerine tâbi olmaktan, onların getirdiklerine boyun eğmekten büyüklenenlere şiddetli bir ceza vaadi ve kuvvetli bir tehdittir. Kıyamet Günü onları de­vamlı bir horluk ve zillet beklemektedir. Hile genellikle gizli ol­duğu için buna uygun bir ceza olarak şiddetli bir azap ile karşı­lık göreceklerdir.[1028] Allah yapacağını kendisine karşı gelenlerin arzularına ya da kaprislerine göre değil, kendi iradesi ve planına göre yapar.

Allah'ın evrensel planına yani iradesine müdahale edilemez. Fizikî dünyada olduğu gibi, manevî alemde de adalet, merhamet, lütuf ve ceza konusunda, bildiğimiz kesin olan herhangi bir kanun gibi işleyen yasalar vardır. İnanmayı reddeden kimse her adımıyla daha da aşağı inen ve bu yolda hızı git gide artan bir âsi olacaktır. O neredeyse hiç manevî bir nefes alamayacak ve iyileşmesi göklere tırmanıyormuşçasına zor olacaktır. Öte yandan inanan, hak yolun­da giden kimse her adımını bir öncekinden daha kolay atacaktır.[1029] Tuzakları kendilerine süslü gösterilmiş Mekkeliler örneğinde ol­duğu gibi her toplumda insan cinsi için konmuş olan ilahî sünnete uygun olarak inkarcılara “Hevaya uyarak ve yeryüzünde büyüklenerek peygamberlere düşmanlık ve ıslaha direniş” süslü gösteril­miştir.

Sosyal alandaki ilahî yasa gereği, her şehirde kendilerine peygamber gönderilmiş olsun veya olmasın, ileri gelen günahkâr kimseler peygamberlere ve onların ardından da ıslahatçı kimsele­re tuzak kurarlar. Bu durumu özellikle tamahın ve liderlik sevda­sının arttığı çağlarda görmek mümkündür. Böyle dönemlerde önde gelenler liderliklerini korumak ve konumlarını güçlendir­mek için bireylere ve topluluklara tuzaklar kurarlar. Suçlu önde gelenlerden kasıt ıslah çağrısına karşı duran, ıslahat çabası güden peygamberlere ve onların yolunu sürdürenlere karşı muhalefet eden kimselerdir. Tuzağın ileri gelenlere has kılınması onların bu işe daha fazla güç yetirebilmelerinden ve halkı kendilerine tâbi kılmakta pek zorlanmadıklarındandır. Yoldan çıkmış bozguncu durumlarına bir zarar gelmesin diye hakka ve adalete karşı çıkar­lar. Çünkü kötü amaçlı planların akıbeti hakkındaki ilahî yasa sahiplerinin dünya ve ahirette cezalandırılmasını gerektirmekte­dir. Kur'an'da belirtildiği gibi elçiler zafer kazanır ve karşı çıkan inkarcılar yok edilir. [1030] Hak bâtıla üstün gelir. İlahî sünneti bilmiyor gibi davranmaları kazdıkları kuyuya onları düşürmüş­tür. Ayrıca Mekke'deki tuzakçı önderlere verilecek cezadan bah­sedilmesi, nebi ve müminlere de mükafat vaadi ile bir teselliyi mündemiçtir.[1031]

 

1. Hz. Nuh, Hz. Hud ve Salih Döneminde Tuzakçı Tavır

 

Hz. Nuh'un içinde yaşadığı toplum, davet hareketini başarı­sızlığa uğratmak, insanların kalplerine giden yolları tıkamak için tuzaklar kurdular ve halkın içinde yüzdüğü cahiliye hayatını, sa­pıklığı ve küfrü çekici kılmak için entrikalar düzenlediler. Bu dü­zenlerden biri de halkı, tanrı diye isimlendirdikleri putlara sarıl­maya teşvik etmekti. Bu amaçla,

“Büyük büyük tuzaklar kurdular.” [1032] Nuh'un toplumunun tuzaklarından kasıt, önder ve ileri gelenlerinin Hz. Nuh'a karşı halkı kandırmak için kullandıkları hilelerdir. Kötü kimseler, kendilerini günahlarından dolayı suçlayan doğru yoldaki kişiyi uzaklaştırmak için tuzak kurarlar. Bir süre için tu­zakları muazzam görünebilir ve başarı görüntüsü verebilir ancak ilahî hedefi asla yenilgiye uğratamaz.[1033]

Hz. Hud'un toplumu olan Âd toplumu da kendilerini Allah'ı birlemeye çağıran peygamberlerine,

“Ancak şu kadarını diyebiliriz ki; tanrılarımızdan bazısı seni fena çarpmış.”[1034] dedi. Burada bazısı demele­rinin sebebi, putlardan her birine başka başka özellikler vermiş olmalarından ve “Şu filan hususun tanrısı, bu filan işin tanrısı gibi” isimler uydurmalarından dolayıydı, Bu kimseler tevhid dininin insanlar tarafından benimsenmemesi için Hz. Hud'a ve davetine karşı tuzaklar kurdu. Risaleti engellemeye çalıştı. Hz. Hud ilahî görevine uygun olarak, şirke açıkça karşı çıkıp onların tuzaklarına meydan okudu:

“O'ndan başka her şeyden uzağım, artık hepiniz topla­nın bana istediğiniz tuzağı kurun, sonra hiç bekletmeyin.” [1035] Yani, “Hay­di siz ve tanrılarınız bana eziyet vermek için uğraşın. Elinizden gelirse bana hiç göz açtırmayın, mühlet vermeyin.”[1036] Size ve tuzağı­nıza aldırmıyorum. Siz daha güçlü olsanız da bana karşı birleşseniz de eziyetinizden korkmuyorum. Zarar ve fayda vermekten uzak cansız ilahlarınız bana nasıl zarar verir?[1037] Benim de sahibim sizin de sahibiniz olan Allah'a dayandım. Bana bir kötülük yap­manıza karşı O'na güveniyorum. Doğrusu Rabbim hak yol üzere­dir. İyi işler yapanlara iyi ve güzel karşılık verir. Hiç kimseye hak­sızlık etmez. Davetimden yüz çevirirseniz, ben Rabbimizin risaletini size tebliğ ettim. Elçinin görevi sadece tebliğdir. Allah, isterse sizi yok ettikten sonra yerinize O'nu birleyen ve O'na ihlasla kulluk eden başka bir toplumu getirerek sizinle değiştirir. Sizi helak ettiği takdirde siz O'na bir zarar veremezsiniz. Bana bir kötülük yapmanıza karşı beni koruyacak olan da O'dur.” Hud'un bu sözleri onun onlardan da ilahlarından da korkmadığını gösterir. Nuh peygamber de tuzak konusunda bu tür ifadeler kullanmıştı. [1038]

Hz. Salih'in kavmi olan Semud'da kalpleri bozgunculuk ve bozukluk ile dolup taşmış dokuz kişi vardı. Hz. Salih'in çağrısın­dan ve davasından rahatsız oldular. Kendi aralarında bir komplo hazırladılar. Hayret ki onlar kötü olduğu kadar çirkin de olan bu planlarını yaparken birbirlerini Allah'ın adına yemin etmeye çağı­rıyorlardı. Bu çirkin plan da, kendilerinin sadece Allah'a kul olma­ya çağırmaktan başka suçu olmayan Hz. Salih ve ailesinin gece karanlığında öldürülmesiydi:

“O şehirde dokuz çete vardı ki, bunlar yeryüzünde bozgunculuk yapıyorlar, iyilik tarafına hiç yanaşmıyorlardı. Allah'a and içerek birbirlerine şöyle dediler: Gece ona ve ailesine baskın yapalım; sonra da velisine, 'Biz o ailenin yok edilişi sırasında orada değil­dik, inanın ki doğru söylüyoruz' diyelim. Onlar böyle bir tuzak kurdular, biz de kendileri farkında olmadan onların planlarını altüst ettik.” [1039] Allah'ın tuzağı, onları farkına varmadıkları yerden yok etmesidir.[1040] Allah Hz. Salih'e onların tuzağını haber verdi ve onu onlardan ko­rudu. Bu Allah'ın onlara yönelik tuzağıydı.[1041] Dokuz kişi yeryüzün­de fesat çıkarıyor ama ıslah etmiyordu. İfsatları Allah'ı inkâr etme­leri ve ona karşı gelmeleriydi.[1042] İnanmayanların planı en alçakça plandı çünkü gizliydi, geceydi ve kurbanlarının haberi olmayacak­tı. Bu sayede sağ kalırlarsa Hz. Salih'in mirasçılarının ya da kabilesinin intikam almaması için hiçbir şey bilmediklerine dair tüm yalanları söyleyeceklerdi. Bu suikast planı Hz. Peygamber için hazırlanan ile neredeyse aynıydı.[1043] Planları Allah tarafından bilinir­ken onlar, Allah'ın adaleti ve O'nun iyi planları hakkında bir şey bilmiyorlardı.[1044] Semud toplumunun kıssası, doğru yola girmeleri için yapılan çağrının, güçlü ve mağrur ya da tersine zayıf ama anlamsız, amaçsız tutkulara tutsak olan insanlarda ya da toplumlar­da uyandırdığı husumete, dikkati çekmektedir. [1045]

 

2. Hz. İbrahim, Hz. Musa ve İsa Döneminde Tuzakçı Tavır

 

Hz. İbrahim'in toplumu, kendilerine gelen elçiyi doğrulayıp putlardan uzaklaşacakları yerde, kendilerini hakka çağıran pey­gamberi ateşe atmaya karar verdiler. Bu tavırlarıyla düşünsel ola­rak yenildiklerini de kabul etmiş oldular:

“Onlar, 'Haydi onun (İb­rahim) için bir yapı yapın da onu ateşe atın.' dediler. Böylece ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de tuttuk kendilerini daha alçak (bir duruma) düşürdük.” [1046] Toplumu İbrahim'i yakmak istedi. Allah da onları delil bakımından zelil kimseler kıldı. Kendisine karşı kurmak istedikleri tuzaktan İbrahim'i kurtardı [1047] ve bir delil ile onlara galip getirdi.[1048] Planlarını uyarlamakta başarılı olamadılar.[1049] Onlar İbrahim'i ateşe attılar ve Allah onu mucizeyle ateşten kurtararak, kâfirleri yenilgi­ye uğrattı. Hz. İbrahim, o ülkeden göç etti ve Suriye ile Filistin'e giderek tebliğini orada sürdürdü ve başarılı oldu.[1050]

Bu hadisenin aktarılmasıyla gözetilen amaç, Mekkeli müşrikle­re şu hususun anlatılmasıydı: “Sizler Hz. İbrahim'in soyuna mensup olmakla övünüyorsunuz. Ancak onun yolu, Hz. Muhammed'in sizleri çağırmakta olduğu yolun aynısıdır. Şayet sizler onu yenil­giye uğratmak için başvurduğunuz çeşitli hilelere devam ederse­niz, Hz. İbrahim'in kavmi gibi sizler de en sonunda yenilgiye uğ­rarsınız.”[1051]

Hz. Musa ve Harun'a karşı ileri gelenleriyle beraber tuzaklar kuran Firavun bunu iman eden ve sihri bırakan büyücülere karşı suçlama nedeni olarak kullanmaktadır:

“Firavun: Ben size izin vermeden iman ettiniz ha! dedi. “Şüphesiz bu bir tuzaktır, siz bunu şehirde kurmuşsunuz, yerli halkı oradan çıkarmak istiyorsunuz, sonra anlayacak­sınız!” [1052] Yani, Firavun'a göre onların bu ortaya koydukları, göster­meden önce düşünüp birlikte karar verdikleri [1053] ve Mısır'dan çöle doğru çıkmalarından önce kurdukları bir düzendi. Amaçlarına hizmet etsin diye hileli bir işte ortaklık yapmışlardı. Bu sayede Mı­sırlıları çıkaracak ve İsrailoğullarının yerleşmesini sağlayacaklardı. Bu sözleriyle Firavun, halkın iman eden büyücülere uymasını en­gellemek [1054] ve halkı Musa'nın peygamberliğini onaylamaktan uzak tutmak istiyordu.[1055] Başarılı olurlarsa, Musa ile birlikte devlet ve kuvveti ele geçirecek, Mısır'daki büyükleri ve reisleri oradan çıka­racak ve tasarruf hakkını elde edeceklerdi.[1056]

Halbuki Firavun ve adamları peygamberi öldürme amaçlı tu­zaklar kuruyordu:

“Şehrin öbür ucundan bir adam geldi ve dedi ki: Ey Musa! İleri gelenler seni öldürmek için hakkında müzakere ediyorlar. Derhal (buradan) çık! İnan ki ben senin iyiliğini isteyenlerdenim.” [1057] Bu tuzağı Hz. Musa'ya inanan bir kimse, “Firavun'un önde gelen adamları seni öldürmek için birbirlerine danışıp suikast planı hazırlıyorlar. Bu şehirden kaybol. Gerçekten sana nasihat eden bir kimseyim.”[1058] diyerek haber vermiş ve Hz. Musa bu uyarıyla tuzak­tan kurtulmuştu. Hiç kuşkusuz eli, iradesini yerine getir­mek üzere gerektiği anda hemen devreye girer, açıkça olaya mü­dahale eder.

Tuzak kurulduğundan bahsedilen peygamberlerden birisi de Hz. İsa'dır. Kur'an, Yahudileri İsa'yı katletme girişiminde bu­lunmakla suçlar. Onlar bu girişimlerinde başarılı olamamışlardır: [1059]

“Onlar hileye başvurdular, Allah da tuzak kurdu. Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır.” [1060] Burada Yahudiler arasında Hz. İsa'yı bir peygamber olarak kabul etmeyi reddeden ve onu yok etmeyi amaçlayan kimselere işaret edilmektedir.[1061] Onların İsa'ya kurduk­ları tuzak, onu öldürmeyi planlamalarıydı. Allah'ın tuzak kurma­sına gelince, nasıl kötülüğün karşılığının kötülük,[1062] kandırmanın, kandırma ve alayın da alay ise, Allah tuzağın cezasını da tuzak olarak verir. Allah'ın onlara yönelik davranışı, tuzağa benzedi­ğinden böyle isimlendirilmiştir.[1063] Allah onlara tuzak kurdu. Başa­rılı olamadılar. Çünkü Allah'ın planı daha kuvvetli, etkili ve he­sap etmedikleri yerden onlara zarar vermede daha güçlüdür. Onun kullarına gizli kalan düzeni, yasasının uygulanması ve hikmetinin tamamlanması içindir. Sebep sonuç ilişkisi dikkate alındığında ilahi düzen bizatihi hayırdır.[1064] Allah, peygamberini onların arasından kurtarmış, onları daldıkları sapıklığın içinde bırakmıştı. Onlar aradıklarını ele geçirdiklerini sanmışlardı. Hal­buki Allah, onların kalplerine hakka karşı bir inat koymuş, yap­tıkları sebebiyle de diriliş gününe kadar onlardan ayrılmayacak bir horluk ve alçaklığı onlara vermişti. Allah bu nedenle, “Tuzak kurduk.” demektedir.[1065]

 

3. Hz. Muhammed Döneminde Tuzakçı Tavır

 

Mekkelilerin elebaşıları, kendilerinden önceki inkarcıların peygamberlerine yaptığı gibi, Hz. Peygamber'in hayatına son vermek için tuzaklar kuruyorlardı. Diğer peygamberler de bun­lara benzer adamlarla karşılaşmışlardı:

“Böylece, her kentte ileri gelenleri, oranın suçluları yaptık ki, orada tuzak kursunlar. Halbuki bunlar,  tuzağı  başkasına  değil  kendilerine kuruyorlar da farkına varmıyorlar.” [1066] Bu gibi ileri gelenler, peygamberlere karşı ellerin­den geleni yaparlar, onları öldürmek için suikastların her türlü­sünü düzenlerler fakat bunların muhalefetlerine rağmen Hak muzaffer olur.[1067] önemli kimseler olduklarına inanmaları, onları az veya çok, eleştiriye kapalı hale getirdiğinden, “Önde gelen­ler” kural olarak, kendi davranışlarının ahlakî yönlerini sorgulamakta diğer insanlardan daha az istekli olurlar ve bunun so­nucu olarak kendilerini daima haklı görmeleri, onları çoğu za­man büyük hatalar yapmaya sevk eder.[1068] Tuzaktan kasıt onların süslü söz ve işlerle sapıklığa çağırmalarıdır.[1069] Allah, her kentte oranın önde gelen büyüklerini ki onlar Allah'a şirk koşan ve âsi gelen kimselerdir oranın suçluları kılmıştır ki bâtıl söz ve fiilleriyle insanları kandırıp hile yapsınlar. Allah onları gözet­lemektedir. O'nun, kendileri için nasıl elem verici bir azap ha­zırladığından haberleri yoktur.[1070] Bu hilelerinin, saptırdıkları kimseleri yoldan çıkarmalarının vebali yine kendilerine döne­cektir.[1071]

Hz. Peygamber'e tuzak kuranlar, Allah'ı ve rasulünü, ödül­lendirme vaadini ve azap tehdidini yalanlayan kimselerdi:[1072]

“Habe­rin olsun ki, kâfirler hep hile kuruyorlar. Ben de hilelerine karşılık veri­rim. Büyük büyük tuzaklar kurdular.” [1073] Allah'ın insanın iyiliği için belirlediklerine karşı tuzak kuran ve planlar kuran kötü ve günah­kâr kimseler hep var olagelmiştir. Fakat İslâm'ın büyümesini engel­lemeye çalışan Kureyşlilerin örneğinde olduğu gibi onların tuzağı bir sonuca ulaşamayacaktır. Bu gerçek tüm çağları kapsamaktadır.[1074]

İnsanları Kur'an'ın aksine davet etmekle onlara hile yapıp düzen kuruyorlar.[1075]

Allah, tuzaklar kuranlara karşı aceleci olmamayı tavsiye eder:

“Onun için sen kâfirlere mühlet ver, onlara az bir zaman tanı.”[1076] Kötülüğe sabretmek inananların Allah'a ve O'nun planına olan güvenini gösterir. Bu, müminlerin kötü insanlara yardım etmesi ve onlarla uzlaşması gerektiği ya da yeterli güce ulaştığı halde onlara ilişmemesi değil, aksine kötülüğü engellemeye güçleri yetmediğinde sabır ve alçak gönüllülük göstermesi gerektiği an­lamına gelir.[1077] Yani, “Onları beklet ve acele etme. O zaman başla­rına gelecek gazabı, felaketi, cezayı ve azabı göreceksin.”[1078]

Allah müminlere nimetini hatırlatmasının ardından [1079] Hz. Peygamber'e müşriklerin planından ve tuzak kuranların tuza­ğından kurtarması şeklindeki nimetini hatırlatmaktadır:[1080]

“Hani bir vakitler, o kâfirler, seni tutup bağlamak veya öldürmek veya sürüp çıkarmak için sana tuzak kuruyorlardı da, onlar tuzak kurarken Allah da karşılığında tuzak kuruyordu. Öyle ya, Allah tuzakların en hayırlı­sını kurar.” [1081] Allah'a ortak koşanlar, Rasulullah (s)'ın hedefini ger­çekleştirmesini engellemek için tuzak kurdular. Allah da onların düzenlerine karşı sapasağlam düzenini kurdu ve onu onlardan kurtardı.[1082] Onların da eylemlerini boşa çıkardı.[1083] Onlar hilelerini Allah da aniden başlarına gelsin diye onlar için hazırladığı azabı gizliyordu. İlahî plan, onun dışmdakileri geride bırakır. Ya da şöyle denebilir. İlahî tuzak hak ve adalet içindir ve gerektiği du­rumda devreye girer. [1084]

Allah'a ortak koşanlar, ona karşı planlar ve tuzaklar hazırlar­ken Allah da onların tuzaklarını boşa çıkaracak tedbirler alıyordu. Kendisini inkâr eden, başkalarına tapan, emirlerine muhalefet eden kimselere karşı Allah, tuzak kuranların en hayırlısıdır.[1085] Yuka­rıdaki âyet, Hz. Peygamber ve ashabına hicretten önce Mekke'de reva görülen zulüm ve baskıya ilişkin bir göndermede bulunsa da, insanlığın dini tarih boyunca her çağda tekrarlanan bir olguya, yani ilahi vahyi inkâr edenlerin onu tebliğ edenlere karşı her za­man ya bilfiil fiziki olarak ya da hor görerek ve alay yoluyla psi­kolojik planda ve mecazi olarak onları zayıf ve etkisiz bırakmak ya da büsbütün yok etmek yolunda düzen ve tertip peşinde oldukları olacakları gerçeğine işaret etmektedir.[1086]

Allah, Mekke halkına yedi sene süren neredeyse onları yok edecek bir kıtlık musallat etti. Ardından onlara bolluk verdi. Onla­ra rahmetini gösterdiğinde Allah'ın âyetlerine itiraz etmeye Rasulullah (s)'a da tuzak kurmaya başladılar:[1087]

“İnsanlara dokunan bir sıkıntıdan sonra kendilerine bir rahmet tattırdığımız zaman, âyetleri­miz hakkında derhal bir takım tuzaklara girişirler. De ki: Allah'ın tuzağı daha çabuktur. Haberiniz olsun ki elçilerimiz yaptığınız hileleri yazıp duruyorlar.” [1088] Ayetlere karşı tuzaklara girişmeleri, ancak bu mesaj­ların ilahi kaynaktan oldukları gerçeğine şüphe gölgesi düşürmeyi ya da onların öngördüğü ilke ve öğretileri çürütmeyi amaçlayan asılsız iddia ve itirazlar tasarlamalarıdır.[1089] Allah bu tür insanların küfürlerini derece derece artırır ve onlara süre verir. O kadar ki suç işleyenler mühlet verilmiş olduğunu anlayamaz ve bu mühleti kul­lanırken azap edilmeyecek sanırlar. Sonra bir gaflet anında yakalanıverirler. Şerefli yazıcılar onun her yaptığını yazar ve onun adına gaybı ve aleni olanı bilen Allah'a arz ederler. O da büyük ve küçük amellerinin karşılığını verir. [1090] Tuzak kuran zavallı kimseler, Al­lah'ın evrensel planının, onların küçük planlarına engel olmakta daha hızlı olduğunu ve yaptıklarının ebedi olarak onlara karşı muhafaza edileceğini fark edemiyorlar.[1091]

Allah, Mekke'deki müşrikleri uğradıkları felaketten sonra rızıklandırdığında sevindiler. Helâktan kurtulduklarında sebebini bilemedikleri zaman başlarına geleni tesadüfe bağladılar. Ebu Sufyan Hz. Peygamber'e gelip, “Sen bize akrabaya yakınlık gös­termeyi tavsiye ediyorsun. Kavmin helak oluyor. Onlar için Al­lah'a dua et. Üzerlerinden azabı kaldırsın.” şeklinde talepte bulun­du. Ancak yağmur yağdığında eski hallerine döndüler ve risalete karşı tuzak kurmaya başladılar. Allah'ın âyetlerini inkâr ettiler. Rasulullah (s)'tan uzaklaştılar ve onu yalanladılar. Allah İslâm nu­runu söndürmek için planlarına başlamadan önce ne tür bir ceza ile karşılaşacaklarını belirlemiştir. Bu dünya ile ilgili konularda hüküm verilmiştir. O, tuzağını, cezasını ahiretten önce dünyada vermek için tayin etmiştir. Gizli yaptıkları işler O'na sır olarak kalmaz.[1092] Sıkıntıdan sonra insanlara genişlik, darlıktan sonra bolluk isabet ettiği zaman, yine âyetlerle alay eder ve onları yalanlarlar. Allah'ın hüccet ve delilleriyle alay eden müşrikler Allah'ın âyetle­rine tuzak kurmanın cezasına yavaş yavaş yaklaşmaktadırlar.[1093]

inkârları ve tuzakları onlara süslü gösterildiği için delilleri zikretmenin onlara bir faydası olmaz.[1094] İçinde bulundukları sapık­lık, o sapıklığa gece ve gündüz davet,[1095] tuzakları yani şirke boyun eğmeleri ve sapıklıkta istikrarlı olmaları, Allah'ı yalanlamaları ve O'na iftira atmaları süslü gösterilmiş, [1096] onlar da hak yolundan iyice uzaklaşmışlardır:[1097]

“Böylece herkesin bütün kazancını gözetim altına alan zat (Allah) hiç inkâr edilir mi? Tuttular Allah'a ortaklar koştular. De ki: Söyleyin bakalım onların isimlerini! O'na yeryüzünde bilmediği bir şey mi haber vereceksiniz, yoksa anlamı olmayan sadece kuru bir laf mı? Doğrusu küfre saplananlara hileleri hoş gösterildi ve doğru yoldan saptırıldılar. Allah her kimi saptırırsa artık onu yola getirecek yoktur!” [1098] Âyette şirkleriyle İslâm'a karşı kurdukları tuzakları [1099] sinsi ya da ince oyunları, düzenleri kastedilmektedir. Bu terim daha çok bi­linçli şirkle (Allah'tan başkalarına tanrı niteliğini ya da tanrısal ni­telikleri yakıştırmak) ve dolayısıyla genel anlamda sahte ve çarpık dini görüş ve inanışlarla alakalıdır.[1100]

inanmayanların tuzaklarının müminlere zarar vermesi Al­lah'ın izni ile olabilir;

“Evet onlardan öncekiler de hile yaptılar, fakat sonuçta bütün hile Allah'ındır. Herkesin ne kazandığını O bilir! Yarına bu dünyanın akıbetinin kime ait olduğunu kâfirler de bilecekler.” [1101] Âyette geçen “Tuzak” kelimesinde zındıkça niyet ve tutumları kastedil­mektedir.[1102] Bu âyette Hz. Peygamber (s)'e teselli vardır ve Allah onu onların tuzaklarından korumuştur.[1103] inkarcılar, müminlere tuzak kurduklarında, Allah onların cezasını verir.[1104] Kimin ne ka­zandığını bilen onun karşılığını da hazırlamıştır ki bu onun planı­dır işte. Bu planın gereği, kendilerinden neyin istendiğinden habersizmiş gibi davrandıkları bir sırada bilmedikleri bir yerden ge­lecektir.[1105] Onlardan öncekiler de peygamberlerine düzen kurdular ve onları ülkelerinden çıkarmak istediler. Allah da onların düzenlerini tersine çevirdi ve güzel akıbeti kulluk bilincinde olanlara verdi. [1106] Önceki ümmetlerden müşrik olanlar da Allah'ın peygam­berlerine tuzak kurdular. Sebepleri yaratan Allah'tır. O dilemedik­çe onların tuzakları hiçbir zarar veremez. Allah yarattıklarının yap­tıklarını ve Hz. Peygamber'e tuzak kurmak için verdikleri çabaları bilir. Önceki ümmetlerin inkarcılarının çoğu Nemrut'un Hz. İbra­him'e, Firavun'un Hz. Musa'ya, Yahudilerin Hz. İsa'ya kurduğu gibi tuzak kurdu. Sonra tuzak sahibine döndü ve Allah yeryüzün­de İfsat çıkaranları yok etti. Tuzak kuranların tuzakları ancak Al­lah'ın takdiriyle etkili olabilir. Bu nedenle sadece O'ndan korkmak gerekir.[1107] Herkes yaptığının karşılığını görsün diye dostlarını korur, tuzak kuranları da cezalandırır.

O zalimler şirk koşmuş ve Allah'a en büyük iftirayı etmiş­lerdi. Allah onların bu düzenleri kurduklarını biliyordu, bundan dolayı da onları cezalandıracaktı. Allah'a ortak koşmaları ve tu­zak kurmaları, ne kadar kuvvetli de olsa bununla ancak kendile­rine zarar verebilirler:

“Gerçekten onlar, tuzaklarını kurdular; Allah katında da onlara tuzak var; isterse onların tuzakları dağları yerinden oynatacak olsun!”[1108] Allah ile beraber başka tanrısal güçlerin varlı­ğına inandılar ve düzmece tanrılar uydurdular. Tuzaktan, asılsız tanrılara dayanan oyun, düzen [1109] ve şirkleri kast edilmiştir.[1110] Allah onların kurdukları bütün planlara vakıftı. Onları hüsrana uğratı­yordu.[1111] Hakkı ortadan kaldırmak ve bâtılı sağlamlaştırmak için tuzak kurdular.[1112] Onların tuzakları Allah indinde yazılıdır. Allah onların tuzağından daha büyüğüyle onlara karşılığını verecekti.[1113] Ancak Allah, azap etme konusunda acele etmez:

“Ayrıca ben onla­ra mühlet de veririm. Fakat benim tuzak kurup helak edişim pek çetindir.” [1114] Allah'ın tuzağı, farkına varmadıkları ve hesap etmedikleri yerden kendilerine gelmesini hak ettikleri azaptır.[1115] Azabın tuzak olarak isimlendirilmesi, azabının insanlara ummadıkları yerden gelmesindendir.[1116] Azabın ertelenmesi, görünürde iyilikse de gerçekte yoksunluktur.[1117] Allah, yalanlayanlara, sevdiğinden ve yardım ettiğinden değil, tuzak olarak, toplumsal hayattaki sünneti gereği ömür verir, geçimleri için imkânlar oluşturur ve savaşta maharet kazanmalarını sağlar.[1118] Allah onların azabını gönderme konusunda tövbe ve günahlarını itiraf ile vazgeçsinler diye acele etmez,[1119] he­men azapla cezalandırmaz. Biraz erteler. Doğrusu O'nun onlara olan tuzağı çok kuvvetli ve şiddetlidir.[1120]

Allah'a ortak koşanlar, Rasul'ü ilahlarıyla korkutuyorlardı. [1121] Halbuki,

“Onların yürüyecek ayakları, tutacak elleri, görecek gözleri veya işitecek kulakları mı var? De ki: Haydi çağırın o ortaklarınızı, sonra bana istediğiniz tuzağı kurun ve elinizden gelirse göz açtırmayın.” [1122] Ya­ni, “Ortaklarınızdan bana karşı düşmanlık için yardım isteyin. Topluca siz ve ortaklarınız. Bu konuda sizi önemsemiyorum.[1123] Be­ni göz açıp kapayacak kadar bile geri bırakmayın, bütün gücünüzü kullanın.[1124] Bana verebileceğiniz zararı çabucak verin. Bu yapaca­ğınızı da bir saat dahi olsa geciktirmeyin.[1125] Elinizden gelen tuzağı bir an bana göz açtırmaksızın kurun. Allah beni size karşı koru­yacaktır.[1126] Sahte tanrıların herhangi bir gücü, hatta varlığı varsa, hepsini toplayın ve bırakın bana karşı yapabileceklerinin en kötü­sünü yapsınlar.” Yapamazlardı çünkü inandıkları şeyler hurafey­di. [1127] Bu sözleri, Allah'ın korumasından emin olan kimseden başkası söyleyemez. Sözlerine meydan okuma üslubu hakimdir.

Allah'ın yardımının geleceğine dair müminlere müjde verir. Allah ileride kâfirlerin düzenini zayıflatacağını, onların işlerini hor ve hakir edeceğini, onlara ait olan her şeyin yok olacağını bildirir:[1128]

“Onları siz öldürmediniz, lâkin Allah öldürdü. Attığın zaman da sen atmadın, lâkin Allah attı. Bu da müminlere güzel bir imtihan geçirtmek içindi. Allah işitendir, bilendir. Gördünüz ya, Allah, kâfirlerin kurduğu tuzağı işte böyle boşa çıkarır.” [1129] Kâfirlesin tuzağının boşa çıkması, ayıplarının Müslümanlarca bilinir olması ve kalplerine korku salınmasıydı. [1130] Amaç müminlerin imtihan edilmesi ve inkarcıların tuzaklarının eskisinin azaltılmasıydı.[1131] Müşriklerin öldürülmesi, silahlara hedef olmaları ve müminlerin zafere ermeleri hadisesi, Allah'ın sayesinde olan şeylerdir. Allah kâfirlerin tuzağını zayıfla­tır. Onları alçaltıp hakka boyun eğdirir ya da helak eder.[1132]

Kötülük planlayan kimseler, kötülüğü kazanan kimselerdir ve onlar için cehennem azabı vardır:[1133]

“Her kim izzet istiyorsa bilsin ki izzet tamamıyla Allah'ındır. O'na hoş kelimeler yükselir, onu da salih amel yükseltir. Kötü fiiller tasarlayanlara gelince, onlara şiddetli bir azap vardır. Onların tuzakları hep darmadağın olur.”[1134] Tuzaklar kuranlar Daru'n-Nedve'de Rasulullah (s)'a, bağlamak, öldürmek ve sürmek şeklinde kötülükler planlayan Kureyşlilerdi.[1135] Bunların amelleriyle riyakârlık yapan kimseler olduğu da söylenmiştir. Yani onlar hile yaparak kendilerinin Allah'ın emirlerine itaat ettiklerini insanlara vehmettiriyorlardı. Halbuki onlar yaptıklarıyla ikiyüzlülük etmek­te ve Allah'ın nefretini kazanmaktaydılar. [1136] Âyetten önceki pasajlar Allah'ın yaratıcılığına ve özellikle O'nun canlıyı yaratma ve ölüyü yeniden diriltme gücüne işaret ettiğinden [1137] yukarıda sözü edilen “Kötü fiiller” yeniden diriltme vaadini çürütmeye yönelik sahte itirazlar da olabilir.[1138]

İyi ve kötü keskin bir biçimde birbirinden ayrılır. Hiçbir iyilik kaybolmaz. Allah'ın tahtına yükselir. Sözlerde veya eylemlerdeki en önemsiz iyilik, yükseklere çıkarılır. Bir kimse sadece şeref ve güç elde etmeye çalışıyorsa, Allah'tan bağımsız böyle bir şey yok­tur. Ancak O'nun rızasını aramakla biz en yüksek şeref ve güce ulaşırız. Doğruluğa karşı tuzak kurmak için ışıktan saklanmak amacıyla yeraltında çalışmak şerrin tabiatındandır. Şer, kaçınılmaz bir şekilde cezasını kendi bünyesinde taşır ve sonunda da ortadan kaldırılır.[1139]

Tuzak kuranları bekleyen dünyevi azabın nedeni hakka kar­şı büyüklenmeleridir. Toplumların dünyada günahları nedeniyle dünyada cezalandırılmaları yasası düzenli olarak işler. Bireyler içinse aynı düzenlilik tuzakçı kimseler olmalarıyla söz konusu­dur. Nitekim Mekke'nin suç işleyen önderlerinden Hz. Peygam­ber (s)'e eziyet eden ve ona tuzak kuranlardan yetmiş tane alaycı kimse hakkında hüküm uygulanmış ve Bedir'de öldürülmüşler­dir.

Ahirette de tuzak kuran inkarcılar cehennem azabına duçar olacaklardır:

“O zayıf düşürülenler de o büyüklük taslayanlara: 'Ha­yır, (işiniz) gece, gündüz tuzak kurmaktı. Çünkü siz bize Allah'ı inkâr etmemizi ve O'na eş koşmamızı emrediyordunuz.' derler. Bunlar azabı gördükleri zaman içlerinden pişmanlık getirmektedirler. Biz de o kâfir­lerin boyunlarına demir halkalar geçirmişizdir. Onlar sadece yaptıklarının cezasını çekiyorlar.” [1140] Tuzağın âyetin orijinalinde gece ve gündüze atfedilmesi aslında onların gece ve gündüz kurdukları düzenleri ifade eder. [1141] Zayıfları sömürenlerin daha akıllı olanları, güçsüzleri cahil bırakmak için gece ve gündüz sürekli tuzak ku­ruyor,[1142] doğru olan şeye karşı yanıltıcı ve yanlış itirazlar geliştiri­yorlardı.[1143]

İlahî tuzaktan emin oluşları Allah'ın azabı şeklindeki tuzağın, hesap etmedikleri, karşı koymaya güç yetiremedikleri bir yerden gece uyurken ya da kuşluk vaktinde haberleri olmadığı bir anda onları kuşatmayacağını zannetmelerinden mi kaynaklanmaktadır? Öyleyse, kaybedenlerden olacaklar çünkü sadece hüsrana uğrayan toplumlar Allah'ın azabının gelmeyeceğinden emin olurlar:[1144]

“Al­lah'ın tuzağından (mekrullah) (kurtulacaklarına) emin mi oldular? Ziyana uğrayan topluluktan başkası, Allah'ın tuzağından emin olmaz.” [1145] Mekrullah deyimi, burada Allah'ın önceden bilinmeyen, anlaşılma­yan tertibi, tasarımı anlamına gelmektedir ki bunun için Kur'an'ın başka yerlerinde sünnetullah deyimi kullanılmaktadır.[1146] Yani Al­lah'ın kendilerini azabıyla, ilahî öfkesiyle ve kudretiyle yüz yüze getirmeyeceğinden, dalgınlık ve habersizlik halindeyken onları yakalamasından,[1147] bilmedikleri yerden azabın gelişinden, sağlıklı vücut ve bolluk vererek birden cezalandırmayıp süre vermesinden emin mi oldular? Hem kendilerini hem mutluluklarını yitiren, he­lak olmuş [1148] ezcümle, ahlaken çöküp gitmiş ve dolayısıyla yok olmaya, kaybolup gitmeye mahkum toplumlardan başka kim bu tuzaktan emin olur? Azaptan emin olanlar gafletleri ve bilgisizlikeri nedeniyle Rablerini bilmeyen, O'ndan korkmayan ve dünya ve ahirette kaybeden kimselerdir.[1149] Akıllı kimsenin, düşmanının tuzağı, gece baskını ve katlinden korktuğu gibi Allah'ın planından korkması gerekir. [1150]

Görüldüğü gibi Allah'ın tuzağından emin olmak mümkün değildir. Yani, rasullere karşı tuzak kuran kimselerin yaptıkları, yanlarına kâr kalmayacaktır. Onlar kesinlikle başıboş bırakılma­mıştır.

“Gerçekten Allah hainlerin tuzağını başarıya ulaştırmaz.”[1151] Yani, tuzakların sonuca ulaşmasına izin vermez.[1152] Örneğin, Hz. Peygamber'e Mekke'de kurulan tuzaklar engellenmekle kalmadı. İlahî plan tabloyu tersine çevirdi. Her defasında iyiyi kötüye galip ge­tirdi. Rasulullah (s), Mekke'de amcasına, akrabalarına ve arkadaşlarına baskı yaparak onu kendilerine itaate zorladılar. Zulümleri arttıkça küçük İslâm cemaati daha da büyüdü. Ona zarar vermek ya da öldürmek istediler. Fakat onun alçakgönüllülüğü, sabrı ve korkusuzluğu İslâm davasının ilerlemesine yardımcı oldu. Onlar onu ve bağlılarını yurtlarından çıkarmaya yeltendiler. İnananlar da sadece Mekke'yi değil Arabistan'ı fethettiler.[1153]

 

G. Aciz Kılma Niyetli Tavırlar

 

Kur'an, olağanüstülükleri ifade etmek için mucize lafzı yerine âyet ve beyyine kelimeleri kullanmıştır. âyet, açık alamet, Kur'an'ın cümle, sure ve bölümleri anlamına gelirken,[1154] (b-y-n) kök harflerinden oluşan beyyine, bildirilen, diğerinden ayrılan [1155] açık hale getirilen, görünür şey [1156] apaçık âyetler, apaçık aklî ya da hissedilebilir gösterge mânâsındadır.[1157]

Mucize insanı aciz bırakan harikadır. Istılahı olarak, peygam­berlerin ellerinde, nübüvvet davalarında doğruluklarını ispat için Allah tarafından tabiat kanunlarına muhalif olarak yaratılan olaydır ve benzeri başkaları tarafından getirilemez. [1158] Mucize ancak peygam­berin davetine insanın güvenmeyip yalanlaması üzerine gelir.[1159] Mu­cize olmadığı takdirde, onun sözünün diğerlerine göre kabulde ön­celiği olmaz. Peygamberler mucize ile desteklenmemiş olsalardı, sözlerini kabul ve kendilerini tasdik etmek vacip olmazdı. Peygam­berlik iddiasında doğru söyleyen ile yalancı olan ayırt edilemezdi.[1160]

Peygamberler zühd ve takva sahibi, uhrevî konularda olduğu gibi dünyevî işlerinde de güzel hareket sahibi örnek insanlardır. Her ne kadar tarih onların hepsine mûcizeler atfederse de bunlar peygamberler iç in mutlaka lazım değildir.[1161] Onlardan mucize sergi­leyenleri onu yapanın kendileri değil, Allah olduğunu daima söy­lemişlerdir.

Tuzakçı, inatçı ve adaletten uzak toplumlara bir mucize ve­rilse, yine inanmazlar. Aksine inkârları ve bilgisizlikleriyle ka­lırlar. Bu toplumların sünneti böyle olduğundan onlara mucize verilmesinin bir yararı yoktur: “Bir de, 'Ona Rabbinden daha başka bir âyet indirilse ya!' diyorlar. De ki: 'Gaybı bilmek ancak Allah'a mahsustur, bekleyiniz bakalım, ben de sizinle beraber bekleyeceğim şüphesiz.”[1162] Şiddetli bir kuraklığa maruz kalan bu kimseler, kur­tulduklarında bunu türlü türlü yıldızlara ve putlara bağladılar. Onların mucize istemekteki amacı, dini talepteki samimiyetle­rinden değildi. Allah onlara bir bela verip sonra uzaklaştırınca, onlar yalanlamalarına ve inkârlarına devam ettiler. Bu, Allah'ın bir mucize indirmesi halinde onların ona ilgi göstermeyeceğine işaret etmektedir.[1163]

Mucizeler peygamberlere toplumlarının anlayış ve fikri sevi­yelerine göre veriliyordu. Hz. Muhammed ise son peygamber olup fesahat ve belagatta altın çağını yaşayan bir milletten düşünsel se­viyeleri olgunluk devrine yaklaşmış ve tekamülde had safhaya ulaşacak insanlığa peygamber olarak gönderilmiştir. Bu sebeple ona mucize olarak Kur'an verilmiştir. [1164]

Her dönemde iman etmelerinin şartı olarak inkarcıların talep ettikleri mucizeyi, gelince nasıl inkâr ettiklerini, bu konunun belir­gin bir şekilde verildiği dönemler halinde ele alalım. [1165]

 

1. Hz. Hud ve Hz. Salih'i Aciz Kılma Niyetli Tavırlar

 

Âd toplumu, Hz. Hud'dan, onun Allah tarafından gönderil­diğini ve sunduğu mesajın hak olduğunu kesin olarak ispatlaya­cak apaçık bir beyyine getirmesini istedi:

“Dediler ki: Ey Hûd! Sen bize açık bir mucize (beyyine) getirmedin, biz de senin sözünle tanrıla­rımızı bırakacak değiliz ve biz sana iman edecek de değiliz.” [1166] Âyette geçen beyyine hüccet anlamındadır ve aynı zamanda hakkı bâtıl­dan ayırt eden bir şeydir.[1167] Yani Hz. Hud'a, “Sen bize davana de­lalet edecek apaçık bir burhanla gelmedin. Senin soyut “İlahları­nızı terk edin” sözünle onları bırakacak ve seni doğrulayıp sana inanacak [1168] peygamberliğini tasdik edecek [1169] değiliz.” Dediler. Bunu inatlarından ve hakkı bilinçli bir şekilde inkâr ettiklerinden dola­yı söylediler.[1170] Onlar ikna olmadıklarını ve olmak da istemedikle­rini söylüyor ve onun yalancı belki de aptal olduğunu düşünü­yorlardı.[1171] Onların yalanlaması ve bilinçli inkârı,

“Ne olurdu ona bir başka âyet indirilseydi.” [1172] diyen Kureyş'in sözü gibidir.[1173]

Allah, Semud toplumuna deve ve Salih'in nübüvvetine dair hüccetlerini gösterdi. Onlar ibret almayıp yüz çevirdiler. [1174] Salih peygamberin mucizesi dişi deve idi. Fakat evrende yer alan mucizeler sayılamayacak kadar çoktur. İnsanın iç alemindeki mucizeler sayısızdır. Ve bütün bu mucizeler insanların bakışlarına, düşüncelerine sunulmuştur. Ancak onlar yüce Allah'ın evrene ve içlerine yerleştirdiği tüm mucizelerden yüz çevirdiler:

“Biz, (Hicr halkına) onlara âyetlerimizi vermiştik de onlar, yüz çeviriyorlardı.” [1175] Bu mucizeleri görmek ve algılamak için gözlerini, kalplerini açmadı. İçlerindeki bir akıl, bir vicdan bu mucizeleri algılamadı bile.

Düşünenler için evrende sayısız olan âyetlere rağmen Semud toplumu, Hz. Salih'in davetinde ve peygamberliğinde doğruluğunu gösteren bir mucize istiyorlardı. O da delil olarak Allah'ın devesini gösterdi:[1176] “Semud kavmine de kardeşleri Salih'i (gönderdik). Dedi ki: Ey kavmim! Allah'a kulluk edin; sizin O'ndan başka tanrınız yoktur. Size Rabbinizden açık bir delil gelmiştir. O da, size bir mucize olarak Allah'ın şu devesidir. Onu bırakın, Allah'ın arzında yesin, (içsin); ona kötülük etmeyin; sonra sizi elem verici bir azap yakalar.”[1177] Burada âyetin amacı, ortak çağrıyı ve Allah'a inananlar ile O'nu yalanlayanların akıbetini ortaya koymak ol­duğu için, inkarcıların mucize isteği ayrıntılı bir şekilde ince­lenmemiş, sadece bu mucizenin varlığı ilân edilmiştir. Ayrıca Allah'ın devesinin Rablerinden gelen bir kanıt ve mucize olduğundan başka bir ayrıntıdan söz edilmemiştir. Mucizenin, Al­lah'ın devesi olduğunun belirtilmesinden, o devenin Rablerinin kanıtı olmasından, bizzat Allah'a nispet edilmesinden ve Hz. Salih'in peygamberliğini doğrulayan bir delil olmasından, onun sıradan bir deve olmadığını ve sıradan yollarla meydana çık­madığını anlıyoruz.

Semud toplumu Hz. Salih'in, kendileri gibi bir insan olduğu­nu ve peygamber olmasının mümkün olmadığını [1178] ileri sürdüler. Onlara göre o, Allah tarafından onlara elçi olarak gönderildiğini ispatlayan bir kanıt göstermeliydi:[1179]

“Sen de ancak bizim gibi bir in­sansın. Eğer doğru söyleyenlerden isen, haydi bize bir mucize getir. Salih: 'işte (mucize) bu dişi devedir; onun bir su içme hakkı vardır, belli bir günün içme hakkı da sizindir.' dedi.” [1180] Yani, “Bu seçkin bir devedir. Diğer develerden farklıdır. Bu, benim doğru yolda olduğumu ve bu konuda Allah'ın emrine muhalefet ederseniz helak edileceğini­zi [1181] gösteren Allah'ın âyet kıldığı bir devedir.” Hz. Salih'in bu sahip­siz hayvana iyi davranılması yönündeki özel ısrarı, zayıf gördüğü herkese, her varlığa karşı kaba ve küstah davranmakta kendilerine gurur payı çıkaran ve yeryüzünde bozgunculuk yaparak kötülüğü yayan bu toplumun kaba kuvvete dayanan tahakkümüne yönelmiş­ti. Acaba onun su içme ve otlama hakkına saygı gösterecekler miydi?[1182] Aslında bu savunmasız hayvana karşı seçecekleri davranış tarzı, onların kalplerinin değişmesine bir işaret [1183] ya da imtihan olacaktı.[1184]

Hz. Salih, Allah'tan verilen apaçık bir delil üzerinde ise ve Al­lah ona kendinden bir rahmet olarak peygamberlik vermişse ve bu durum karşısında O'na âsi olursa onu Allah'ın azabından koruyacak kim olabilirdi? Öyle bir durumda onlar da ona ziyan vermekten faz­la bir şey yapamazlardı.[1185] Ama mucize olarak gelen ve kötülük yapmamaları istenen deveyi [1186] kestiler. Hz. Salih, onlara üç gün tövbe etmeleri için süre verdiyse de inanmadılar.[1187] Öldürdüklerine pişman oldular ama Allah'ın azabı onları yakaladı. [1188] Onlara azap emri geldiğinde ise Allah, kendi katından lütuf ve nimetle, Salih'i ve onunla beraber mümin olan kimseleri kurtardı.[1189] İnananları o gündeki aza­bın zilletinden korudu. Allah son derece güçlü ve intikam almada kuvvetlidir. Hiçbir kahredici güç O'na üstün gelemez.[1190] inkarcıları helak etmede ibret alanlar için öğüt ve ders mevcuttur. Allah, Ken­disine iman eden kullarına da merhamet edendir. [1191]

 

2. Hz. Musa'yı Aciz Kılma Niyetli Tavırlar

 

Kur'an-ı Kerim, Hz. Musa'dan mucize isteyenleri iki grupta verir. Birincisi dönemin zalim yöneticisi Firavun, ikincisi de Firavun'un zulmünden Musa önderliğinde kurtulmalarına rağmen nankörlük eden İsrailoğullarıdır.

Mısır'da Hakim olan Firavun ve diğer ileri gelenler Hz. Mu­sa'dan mucize istedi. Eğer alemlerin Rabbinin ilâhlığına çağıran bu davetçinin iddiasında yalancı olduğu ortaya çıkarsa, iddiası da temelden yıkılır, mesele basit bir şekilde çözüme kavuşurdu. İddia sahibinin elinde hiçbir belge, hiçbir delil olmadığı kesinlik kazanırsa, bu büyük çağrının hiçbir tehlikesi ve önemi kalmazdı. Bu amaçla,

“(Firavun) dedi ki: Eğer bir mucize getirdiysen ve gerçek­ten doğru söylüyorsun onu göster bakalım.” [1192] Yani, “Söylediğinin doğruluğuna şahitlik edecek bir alamet getirdiysen,[1193] yanında bir hüccet varsa,[1194] seni gönderenin katından bir mucize ile geldiysen, o zaman onu davetini doğrulaması için ve senin de doğruluğun sabit olsun diye getir göster bakalım.”[1195] Önceki âyetlerden başla­yarak devam edegelen diyalogda her iki grubun da psikolojisi ortaya çıkmaktadır. Firavun bakanları ve şefleriyle oturup İsrailli liderlerin saygısız (!) ve bariz isyanıyla kibirli bir şekilde alay ettiler. Onlar, Mısır dininin bir bölümü olan büyüyle desteklenen kendi üstün dünyevi güçlerine güveniyorlardı. Karşılarında risaletle gelen Hz. Musa ve vekili olan kardeşi Harun vardı. On­lar güçlerine değil, aldıkları sorumluluğu yerine getirmekte ken­dilerine güveniyorlardı. Yapmak zorunda oldukları şey Mısırlıla­rın köle zihniyeti üzerinde etkili olmak ve Allah'ın mucizesi ara­cılığıyla, Mısırlıların büyüsünün Allah'ın gücü karşısında hiçbir şey olduğunu göstermekti. [1196]

Allah, Hz. Musa'yı Firavun'a gönderdi ve mucizelerle destek­ledi. Buna rağmen Firavun küfür ve isyanda direndi: “Ve ona en büyük mucizeyi gösterdi. (O ise) hemen yalanladı ve isyan etti.”[1197] Büyük mucize, Firavun ve ileri gelenlerinin direnişine ve günahkârlığına rağmen, büyücüleri ve Mısır'ın bilgin kimselerini sonradan gerçek Rabbe yönlendiren unsurdu.[1198]

Firavun'un adamları, Hz. Musa'ya onları Firavun'un dinin­den döndürmek amacıyla, etkileme yoluyla ne kadar gösterge ve alamet getirirse getirsin, davet ettiği şeyde onun haklı olduğunu kabul etmeyeceklerini söylediler:[1199] “Ve (Firavun'a uyanlar) dediler ki: “Bizi sihirlemek için ne mucize getirirsen getir, biz sana inanacak de­ğiliz.”[1200] Âyet onların böyle diyerek isyanlarını, büyüklenmelerini, hakka karşı direnmelerini ve bâtıl üzere ısrar etmelerini anlatmak­tadır. Onlar, “Bize hangi âyeti, mucizeyi, delil ve hücceti getirirsen getir, biz reddedip senden bunları kabul etmediğimiz gibi ne sana ve ne de getirdiklerine inanacağız.” diyorlardı.[1201]

Sonuçta Allah güçlü bir yakalayışla Firavun'u yakaladı.[1202] Mucizeyi inkârın sonu boğulma oldu.[1203] Firavun ve ileri gelenleri mucizeleri inkâr ettiler. Halkı mucizelere ilgi gösterme konusunda tehdit ettiler ve onlara bu konuda engel oldular. Mucize­lere inanana işkence yaptılar. [1204] Hz. Musa tebliğ ettiğinin doğru­luğuna işaret eden mucizeleri getirdiğinde Firavun, ileri gelenle­ri ve kavmi onları inkâr ederek kendilerine zulmettiler. Mısırlılar Firavun'a itaat ediyor ve en büyük zorluğu İsrailoğullarının ga­ribanları çekiyordu. Halkı da Firavun gibi İsrailoğullarını köleleştiriyordu. Onlar Firavun'un kullarıydı. O iman etseydi halkı da ederdi.[1205] Ama, zulmedenlerin sonu iyi olmadı. Galibiyetin maddi gücün fazlalığıyla alakalı olmadığı konusunda insanlığa ibret oldular. Görüldüğü gibi ilahî yasa Batı'daki zalim toplum­ların Doğu'daki zayıf bıraktıkları ülkeler için dedikleri gibi de­ğildir. Maddi güç geçicidir. Sonsuza kadar hakimiyet aracı olamaz.

Mucize isteyenlerin ikincisi Hz. Musa'nın haklarını savun­duğu Firavun'un köleleri olan İsrailoğullarının ileri gelenleridir:

“Hani bir zamanlar 'Ey Musa biz Allah'ı açıkça görmedikçe senin sö­zünle asla inanmayacağız.' demiştiniz de bunun üzerine sizi yıldırım çarpmıştı ve siz de bakakalmıştınız.”[1206] Hz. Musa'nın seçtiği yetmiş kişi Tur'a vardığında, “Allah'ı, arada bir perde olmaksızın apaçık görmedikçe [1207] açıkça görüp sana inanmamız gerektiğini söyleme­dikçe getirdiğin Kitap'a, işittiğin Allah'ın sözüne iman etmeye­cek,[1208] peygamberliğini doğrulamayacak ve tanımayacağız.[1209] dedi­ler. Yani imkânsızı istiyorlardı.[1210] Bu âyet ile Hz. Peygamber'in dönemindekiler, bu kimselerin yaptıklarını yapma, öncekilere mucizeleri ve peygamberliği inkârda benzeşme konusunda uyarılmaktaydı. Uyarıyı dikkate almazlarsa, açık mucizelerin büyük­lüğünü görmelerine rağmen Musa'nın peygamberliğini inkâr et­meleri nedeniyle öncekilerin hak ettikleri gibi onlar da ceza göreceklerdi. Burada Rasulullah (s)'a inkarcılardan görecekleri ve peygamberler gibi sabretmesi konusunda kalbini sabit­leştirmek için bir teselli de söz konusudur. Ayrıca “Muhammed'in peygamberliği doğru olsaydı ilk iman eden Ehl-i Kitap olurdu.” şeklindeki itirazın doğru olmadığı da ortaya çıkmakta­dır. Onlar Musa'nın nübüvvetine dair apaçık âyetleri görmelerine rağmen ona karşı çıktıkları için Rasulullah (s)'ı inkâr etmelerinde de şaşılacak bir şey yoktu. [1211]

 

3. Hz. Muhammed'i Aciz Kılma Niyetli Tavırlar

 

Kur'an'da peygamberi aciz kılma çabasını güden tavırlar, Hz. Muhammed'in yaşadığı dönemde önceki peygamberlere na­zaran daha yoğun bir şekilde işlenmiştir. Rasulullah (s)'ın döne­mindeki inkarcıların kevnî mucize talebi kabul görmemiş, her defasında karşılarına mucize olarak Kur'an çıkarılmıştı. Allah'ın onların istedikleri türden bir mucize göndermeye elbette gücü yeterdi. Ancak Allah bir mucize indirse de onlar iman etmemiş olsalar, geçmiş toplumlarda olduğu gibi Allah onların cezasını çabuklaştırır [1212] ve kökten yok etme azabı artık onlara da hak olmuş olurdu. Allah'ın onlara mucize vermemesi aslında O'nun rahmetindendi. Allah onların taleplerine cevap verse, ikincisini, üçün­cüsünü isterlerdi. Ancak çoğu bunu bilmiyordu. Allah onların mucizeyi bir faydaya binaen değil inatlarından istediklerini bili­yordu:[1213]

“O'na Rabbinden bir mucize indirilseydi ya! dediler. De ki: Şüp­hesiz Allah mucize indirmeye kadirdir. Fakat onların çoğu bilmezler.” [1214] Kur'an muhteşem bir mucize ve üstün bir delildir. Hz. Peygam­berin Kur'an ile inkarcılara meydan okuması ve onların karşı çı­kışlarında acziyet içine düşmeleri onun mucize oluşunu gösteriyordu. Ancak onlar inatlarından Kur’an’ın mucize oluşuna karşı çıkıyorlardı. Çünkü onlara göre o, Tevrat, İncil gibi kitap türü bir şeydi ve kitaplar mucize olamazdı. Bu açıdan mucize istediler.

Onların talep ettikleri mucize, denizin yarılması, dağın tepele­rine dikilip gölge oluşturması ve ölüleri diriltme türünden bir şey­di. İnatlarından dolayı, meleklerin inmesi, göğün yere düşmesi gibi mucizeler istediler. Allah ise dilerse istedikleri türden mucize gönderir dilerse göndermez. Muhteşem bir mucize ve üstün, yeter­li bir delil ortaya çıktığında, inkarcıların mazereti kalmaz. [1215] Mucize­ler onların etrafındaydı ama anlamıyorlardı. Kaba cahilliklerine uygun özel bir mucize istiyorlarsa, istekleri yerine getirilmeyecek­ti.[1216] Allah, mucizenin inişi gerektiğinde onu indirir. Yoksa inişi on­ların Hz. Peygamberi aciz kılma istekleriyle ilişkili değildi.

İlahî yasa “Karşı çıkanların mucize isteklerine cevap vermek, toplumların doğru yolu bulmalarının nedeni değildir” şeklindedir. Tersine taleplerini karşılamak, peygamberleri aciz kılmaya çalışan­ların toptan yok, edilmelerinin sebebidir. Bu nedenle mucizenin inişi onların hayrına değil zararınadır. Ancak onlar Allah'ın, eylemleri hakkındaki hükmünden ve yarattıkları hakkındaki yasa­sından habersizdi. Onların apaçık âyetlerin varlığına rağmen mu­cize istemeleri peygamberi aciz kılma çabasından kaynaklanmak­taydı.[1217] Allah'ın onların talepleri üzerine bir hüccet indirmeye gücü yeter. Mucize geldiğinde onun aslında kendileri için bir bela olduğunu ve onun Hz. Peygamber'e gelmeyişinin nedenini anlamıyor­lardı. Niçin indirilmediğini bilselerdi, böyle taleplerde bulunmaz ve bu yolu da tutmazlardı.[1218]

Hz. Muhammed bütün insanların iman etmeleri ve hidayete tâbi olmaları konusunda çok istekliydi.[1219] Ancak Allah onları toplu­ca hidayete erdirmek isteseydi bunu mutlaka yapardı. Bu nedenle Rasulullah (s), Allah'ın, “İnsanların zorlamayla değil de kendi ser­best iradeleriyle inanmalarını istediği” hususundaki hikmetini bilmeyenlerden olmamaya davet edildi:[1220]

“Eğer onların yüz çevirmesi sana ağır geldi ise, yapabilirsen yerin içine inebileceğin bir tünel ya da göğe çıkabileceğin bir merdiven ara ki onlara bir mucize getiresin! Allah dileseydi, elbette onları hidayet üzerinde toplayıp birleştirirdi, o halde sakın cahillerden olma!” [1221] Bu âyet indiğinde hicret öncesi Müslüman­ların eziyete uğradıkları günlerdi.[1222] Allah bu âyet ile Hz. Peygamber'e uyarıda bulunmuş oldu. Yani, “Onların Müslüman olması için çok hırslı olma ve cahillerin taleplerini karşılamaya çalışma.[1223] Herkesi imana getirecek, hidayete ulaştıracak âyeti getirme çabası­na gerek yoktur. Çünkü inkarcılar hükmü giymişlerdir.[1224] Şu müşriklerin senden yüz çevirip seni tasdik etmemeleri sana ağır gelin­ce, yeryüzünde dibe doğru bir delik açıp içine girmeye veya göğe bir merdiven dayayıp göğe doğru çıkmaya gücün yetseydi onlara bir mucize göstermek isterdin. Kendilerine verdiğimizden daha üstün bir mucize getirmek istiyorsan ve buna gücün yetiyorsa haydi yap da görelim.[1225] diyerek rasulünü boş bir çaba içine gir­mekten alıkoydu.

Allah kâfirlerin azgınlık ve inatlarını, bir hüccet ve delilleri olmaksızın hakkı yalanlamalarını şöyle haber vermektedir.[1226]

“Şöyle dediler: 'Bu ne biçim peygamber ki, yemek yer, sokaklarda gezer? Ona, beraberinde bulunup uyaran bir melek indirilseydi ya! Yahut kendisine bir hazine verilseydi veya besleneceği bir bahçe olsaydı ya!' Bu zalimler inananlara, 'Siz sadece büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz' dediler.” [1227] Hiçbir faydası olmayan örnekler veriyorlardı. Onlar sapıtmak ve Hz. Muhammed'in peygamberliği konusunda onu yermek istedik­lerinde uygun bir yol bulamadılar. Sapıttıklarında hakkı kabul ye­teneklerini yitirdiler.[1228] Onlara göre onun yemek ve geçimini sağla­mak gibi ihtiyaçlardan uzak bir melek olması gerekiyordu. Ardından taleplerini, melek peygamber istemekten, “Uyarma ve kor­kutmada yardımlaşsınlar diye kendisiyle birlikte bir meleğin oldu­ğu bir insan olmalı” şeklinde azalttılar. Daha da inerek kendisine hakimiyet kuracağı ve geçim derdine düşmeyeceği gökten bir ha­zine indirilmesini istediler. Daha sonra mal sahiplerinin ve zengin­lerin olduğu gibi onun da kendisinden yediği ve rızkını temin etti­ği bir bahçesinin olması gerektiğini söylemekle yetindiler. [1229]

Mucize isteyerek peygamberi aciz kılmak isteyen inkarcı tavır, Kur’an’ın mûcizeliğini kabul etmeme, Allah'ı ve melekleri görme arzusu üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bu konudaki âyetleri ele aldık­tan sonra inkarcıların mucize isteme nedenlerini işleyeceğiz. [1230]

 

a. Mucize Olarak Kur'an'ı Yeterli Görmeyen Tavır

 

Kuran-ı Kerim'de kâfirlerin meydan okumaları ve mucize ta­leplerini gösteren birçok tablo sunulmuştur. Bu meydan okuma hareketlerinin iniş sırasına göre mucize ile ilişkili olan ilkini şu âyet teşkil etmektedir:

“Hayır, onlardan her kişi kendisine açılmış sayfa­lar verilmesini istiyor.”[1231] Peygamber'in çağrısı, bazı olağanüstü des­teklere muhtaç olmayıp ancak tefekkür, iyi niyet, temiz kalp ile hak, hayır ve hidayete yönelip, inat ve husumetten uzak durmak temeli üzere kuruludur. Kendilerine özel Kitap gelmesi talebinde bulunanlar ahiretten korkmuyorlardı. Kur'an kuşkusuz bir öğüt­tür. Dileyen onu düşünür. Bununla beraber Allah dilemedikçe on­lar öğüt alamazlar.

inkarcılar, her ne kadar âyetleri, delaletleri, açık hüccetleri görseler de inananmayacaklardı. Onlarda ne anlayış ne insaf var­dı:[1232]

“Onlardan seni (okuduğun Kur'an'ı) dinleyenler de vardır. Fakat onu anlamalarına engel olmak için kalplerinin üstüne perdeler, kulakları­na da ağırlık koyduk. Onlar her türlü mucizeyi görseler bile yine de ona inanmazlar. Hatta o kâfirler sana geldiklerinde: 'Bu Kur'an eskilerin ma­sallarından başka bir şey değildir,' diyerek seninle tartışırlar.” [1233] Aklını kullanan ve kavrayışı kuvvetli insanlar için Allah'ın birliğine, Hz. Peygamber'in sözünün doğruluğuna ve onun peygamberliğinin gerçekliğine işaret eden hüccet ve alametleri inkarcılar görseler, yine doğrulamaz ve hakkı teslim etmekten uzak dururlardı. [1234] Çün­kü kalpleri perdelidir. Bunlar Hz. Peygamber'i ziyaret ediyorlardı fakat amaçları onu dinlemek, söyledikleri üzerine düşünmek değil, aksine onunla mücadele etmekti. Perdeler bu yüzden onların kalp­lerine gerildi.[1235] Nübüvvetinin şahinliğini, davetinin doğruluğunu gösteren Allah'ın âyetlerinden birisini görseler inanmazlardı. Çün­kü onlar akletmiyorlardı.[1236]

Daha önceki kutsal kitaplarda ve kendisine indirilmiş olan Kur'an'ı Kerim'de peygamberimizin sıfatları belirtildiği gibi, ona inen inanç sisteminin ana ilkeleri de belirtilmişti:

“Beni İsrail bilginle­rinin onu bilmesi, onlar için bir delil değil mi?” [1237] Allah bu Kur'an'ı Arap­ça bilmeyen birine indirseydi ve o onu kavminin kâfirlerine okumuş olsaydı yine de iman ermezlerdi. Yani, “İsrailoğullarının alimleri, Kur'an'ın öğretilerinin önceki kitaplarınkiyle aynı olduğunu bilirler. Her ne kadar Mekkeliler, Kitab'ın bilgisiyle tanışmamışlarsa da, Kur'an'ın Abdullah'ın oğlu Muhammed (s) tarafından ilk kez sunu­lan yeni bir mesaj getirmediğini, tersine onun getirdiği haberin, bin­lerce yıldır birbiri ardı sıra Allah'ın rasullerinin getirip tebliğ ettiği mesajın aynısı olduğunu bilen bölgelerde yerleşmiş Hz. İsmail'in torunları arasında pek çok alim vardı. Kur'an'ın, önceki kitapları gönderen aynı alemlerin Rabbi tarafından indirildiğine inandırıcı bir delil değil miydi bu?”[1238]

Azgınlıktaki adetleri üzere onun peygamberliğine dair bir mu­cize istediler. Onlara mucizelerin anası ve icaz açısından en büyüğü olan Kur'an ulaşmadı mı?[1239]

“Onlar: (Muhammed) bize Rabbinden bir mucize getirmeli değil miydi? dediler. Önce gelen kitaplardakinin apaçık delili (Kur'an) onlara gelmedi mi?” [1240] Müşrikler, Hz. Muhammed'in de Rabbinden Hz. Salih'e verilen deve, Hz. İsa'ya verilen ölüleri dirilt­me, cüzamlıları ve körleri iyileştirme türünden bir mucize getirme­sinin gerekli olduğunu düşünüyorlardı. Oysa, önceki ümmetler mu­cize istediklerinde kendilerine verileni inkâr ettiklerinden dolayı helake uğramışlar, mahvolmuşlardı.[1241] İnkarcıların sorusu ya da itira­zı samimiyetten uzaktı. Bu vahiyle birçok âyet gelmişti. Ne var ki, istedikleri âyet, önceki vahiylere inanan kimselerin kitaplarında olan, onlara hitap etmesi ve onları ikna etmesi gereken bir mucizeydi.[1242] Ayetteki müşriklere cevap verilirken kullanılan soru üslubu önceki kitaplarda Hz. Muhammed'in gelişini önceden haber veren işaretle­re ilişkin bir ima da taşımaktadır.[1243]

Rasulullah (s)'a yapılan ithamlar üs üste yığılıyordu. Kimisi anlamıyoruz anlamında büyüdür diyor, kimisi, “O karma karışık rüyalar gören birisidir.” diyor. Birisi, “O, bunu kendisi uydurabile­cek kadar zekidir.” derken, başka birisi de, “O bir şairdir. Böyle şeyler icat edebilir ve güzel kelimelerle ifade edebilir.” diyordu. Başka birisi de araya girerek, “Önceki peygamber kıssalarında okuduğumuz gibi mucizeler görmemiz gerekir itirazında bulunu­yordu:[1244]

“Hayır, dediler, (bunlar) saçma sapan rüyalardır; bilakis onu kendisi uydurmuştur; belki de o, şairdir. (Eğer Öyle değilse) bize hemen, öncekilere gönderilenin benzeri bîr âyet getirsin.” [1245] Böyle diyenlerin kibirleri, peygamberlerinden mucize isteyen ve geldiğinde iman edeceklerini söyleyenlerden daha ileridir. Öncekiler mucize gelince sözlerini bozdular ve muhalefet ettiler. Allah da onları yok etti. Allah, onlara da istedikleri türden mucize verseydi, sözlerini boz­makta daha ileri giderlerdi.[1246] Mucize isteyip de gelince yalanlayanlar hakkındaki ilahî hüküm, kökten yok etme azabının inişidir. Ve Allah bu tür azabın Muhammed ümmetine inmesini dilemediğin­den onların istediği türden mucize göndermemiştir. [1247]

Bugünkü Hıristiyan eleştirmenler nasıl Kur'an karşısında şaşırıyorlarsa Kureyşliler de onun karşısında şaşırmışlar, Kur'an'ı neye benzeteceklerini bilememişler, onun için önce sihir demişler­di. Çünkü Kur'an'a karşı geldikleri halde Kur'an onları çekiyordu. Sonra Kur'an birçok ilahî müjdeleri ihtiva ediyordu. Kureyşliler bu müjdeler karşısında donup kalıyor ve onlara “Rüya saçmalamaları” diyorlardı. İş bu kadarla da kalmamaktaydı. Kur'an, Hz. Peygamber'in başarılı olacağını, düşmanların yenileceğini bildiriyordu. Müşrikler bunun karşısında da afallıyor ve bunların uydurma ol­duğunu ileri sürüyorlardı. Sonunda müşrikler, Hz. Peygamberin nübüvvetini reddetmek için onun bir şair olduğunu söyleyerek onun da önceki peygamberler gibi bir mucize getirmesini, yani kendisi muzaffer ve onlar da mağlup olacaklarsa bunu bir an önce yapmasını istiyorlardı.[1248] Toplumlarını sadece Allah'a kulluğa davet eden bütün peygamberler, cahiliye mensuplarının mucize talebi ile karşılaşmışlardır. Bu nedenle mucize isteği, cahiliyenin geleneksel bir isteği haline gelmiştir.[1249]

İnkarcılar, ister kendi istekleri doğrultusunda isterse de baş­ka şekilde olan herhangi bir âyet, bir mucize görseler ona inan­mayacak ve onun bir büyü ve bâtıl şey olduğuna söyleyecekler­di:[1250]

“Andolsun ki biz, bu Kur'an'da insanlar için her çeşit misale yer vermişizdir. Şayet onlara bir mucize getirsen inkarcılar kesinlikle şöyle diyeceklerdir: Siz ancak bâtıl şeyler ortaya atmaktasınız.”[1251] Yani, “Ey Muhammed! Sen kendi söylediğin sözlerin gerçekliğine dair de­lilleri onlara getirsen de, senin peygamberliğini inkâr edenler derler ki: Ey Muhammed'i tasdik edenler! Yanlış yoldasınız.”[1252]

Ciddi bir şekilde hakikatin peşinde koşan kimseye çok ikna edici gelen bir açıklamada, hakikate kasten sırtını dönen bir kimseye göre hiç ikna edici bir yön bulunmayabilir. Onlara göre açıklama­lar salt “Boş konuşmalar” ya da yanlış argümanlardır. Hakikate karşı inatçı bir direniş benimsenirse bunun tabiî sonucu olarak, ilahî yasa gereği kalp ve zihin her kastı yalanlama eylemiyle daha da katılaşır. Mühürlendikten sonra zarfın içine bir mektup ya da mesaj konamaması gibi, hakikati kabul etmek daha da imkânsız hale gelir. [1253]

İnkarcılar, yeniden dirilmeyi inkâr etmeye, Kur'an-ı Kerim'in Allah'ın azabıyla uyarısını hafife almaya, Hz. Peygamber (s)'den mucize veya azabı hemen getirmesini istemeye devam etmişlerdir:

“Ehl-i Kitap senden kendilerine gökten bir kitap indirmeni istiyorlar. Mu­sa'dan bundan dâ fazlasını istemişlerdi. 'Allah'ı bize apaçık göster' demiş­lerdi. Zulümlerinden dolayı derhal onları yıldırım yakalamıştı. Sonra kendilerine açık deliller gelmişken buzağıyı mabut edinmişlerdi. Bundan sonra bile onları affettik. Musa'ya apaçık bir emir verdik.” [1254] Allah Hz. Peygam­ber eliyle mucize göstermemiş, çünkü Allah, geçmiş milletlerde ol­duğu gibi kâfirlerin de inanmayacaklarını bilmiştir. Mucize geldik­ten sonra ise Allah'ın kanun gereği o milletlerin yaşadıkları bölgeler yerle bir olmuşlardı. Bu yüzden Allah'ın hikmeti icabı Hz. Muham­med dönemindeki inkarcıların kevnî mucize talebi yerine getiril­memişti. Bu sayede onlar üzerine azap hemen gelmemedi. Hz. Peygamber'in ve Kur'an-ı Kerim'in doğruluğuna dair kâfirleri ikna için mucize göstermeye gerek görülmemişti. Çünkü davet, ancak Allah'ın birliğine olup dünya ve ahiret saadetinin garantisi olan üstün değerler bütününe ve ahlaka sarılmak, günah, kötülük, taşkınlık ve şirkten sakınmak yönündeydi [1255] ve bu cihet ön plana çıkmaktaydı.

Bu çağrının temel ilkelerini oluşturan Kur'an-ı Kerim, Allah'ın en büyük ve yeterli bir mûcizesiydi. Bunların doğruluğunun veya yanlışlığının ispatı için mucizeye gerek yoktu. Kur'an-ı Kerim'de çok âyet bu anlamı destekler:

“Dediler ki: 'Ona Rabbi'nden âyetler (mucizeler) indirilmeli değil miydi? De ki: âyetler (mucizeler) Allah'ın yanındadır. Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.” “Kendilerine okunan kitabı sana indirmemiz, onlara yetmedi mi? Şüphesiz inanan bir toplum için bunda bir rahmet ve öğüt vardır.” [1256] Kendi divane zihinlerine uygun âyet ya da mucize istiyorlardı. Allah için her şey mümkündür. An­cak Allah onların keyfine göre hareket etmeyecek ve ikiyüzlü ta­leplerine aldırmayacaktır. O, âyetlerini net bir şekilde ortaya koy­sun ve inkârın sonuçları konusunda onları uyarsın diye bir elçi göndermişti. Elçi tarafından Allah'ın tabiattaki âyetlerini dikkate alırlar ve insanların kalplerine hitap eder şekilde ayrıntılı bir bi­çimde açıklanan apaçık Kur'an'a itibar etseler gördükleri deliller hepsine yeterdi. Kur'an, belli belirsiz bir şekilde daha fazlasını is­temeye karşı bir muhalefetti.[1257] Tevhide çağrının temel ilkelerini oluşturan Kur'an-ı Kerim, Allah'ın en büyük ve yeterli bir mûcizesiydi:

“Dediler ki: 'Ona Rabbi'nden âyetler (mucizeler) indirilmeli değil miydi? De ki: âyetler (mucizeler) Allah'ın yanındadır. Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.' Kendilerine okunan kitabı sana indirmemiz, onlara yetmedi mi? Şüphe­siz inanan bir toplum için bunda bir rahmet ve öğüt vardır.” [1258] Âyetleri başkası getiremez. Allah'ın indindedir. Allah'ın bu Kur'an'ı kendi­lerine okunan bir kitap olarak Hz. Peygamber (s)'e indirmiş olması müşrikler tarafından yeterli görülmüyordu.[1259] Müşrikler inatla Hz. Peygamber'den Hz. Salih'in mucize olarak deveyi getirdiği gibi kendilerini Hz. Allah'ın elçisi olduğuna inandırıp ikna edecek âyetler [1260] ve İsa'ya indirilen sofra türünden bir mucize getirmesini istediler. Allah dileseydi talep ettiklerini yerine getirirdi.[1261]

Kur'an'da Hz. Muhammed'in önceki peygamberlerin sözlü mesajlarını desteklemek veya pekiştirmek için gösterdiği türden mucizeler gösterme gücüyle donatılmadığı belirtilmiştir. Denilebilir ki, onun tek mucizesi, açıklığıyla, ahlakî kapsam ve mahiyetiyle kusursuz, insanlık tarihinin her çağına, her gelişim safhasına uyan, insanların hem duygularına hem akıllarına hitap eden, hangi ırk­tan, hangi toplumsal katmandan gelirse gelsin her insana açık olan ve hem lafzıyla, hem de muhtevasıyla Kıyamet Günü'ne kadar değişmeden kalacak olan Kur'an'ın kendisiydi.[1262]

 

b. Melek veya Allah'ı Görme Talebi

 

İnkarcılar doğru yolu bulmak için değil, azgınlıklarından do­layı mucizeler istiyorlardı. Öyle olmasaydı doğru yolu bulabilme­leri için tek mucize yeterli olurdu. Onlar Kur'an'ı ve diğer apaçık delilleri küçümsüyorlardı:[1263] “Şimdi belki sen, 'Ona bir hazine indirilse, ya da beraberince bir melek gezip dolaşsa ya!' diyorlar diye sana vahyolunan vahyin bir kısmını terk edecek olursun ve bundan dolayı da göğsün daralır. Sen yalnızca bir uyarıcısın. Allah ise her şeye vekildir.”[1264] Yani, “ Her şeye gücü yettiğini ve senin yanında itibarlı olduğunu söylediğin ilahın rasulü olduğunu iddia ederken haklıysan, O sana faydalanacağın ve çalışmanıza gerek kalmadan, senin ve arkadaş­larının ihtiyaçlarını karşılayacak sana sözünün doğruluğuna şahit­lik edecek, amacını gerçekleştirmek için sana yardım edecek bir melek indirmeli değil mi? ki bu sayede gündeme getirdiğin konu­da şüpheler ortadan kalksın. İlahın bunu yapmıyorsa, doğru söylemiyorsun.”[1265] Âyet ile Allah, peygamberi hakkında müşriklerin söylemiş oldukları sözler ve inatlaşmaları hususunda elçisini teselli ediyordu.[1266] Ona ancak kendisine indirilenle korkutmak ve tebliğ ile görevlendirildiği vahiyle tebliğde bulunmak emredilmişti. İnanma­yanların reddetmesi ya da küçümsemesi onun meselesi değildi.[1267]

Her Müslüman, sadece muhalefetle karşılaşınca değil, ger­çekten sahtekarlıkla ve karşı çıktığı şer ile suçlandığı zaman insanî zaafıyla kendisine, “Şu küçük kısmı çıkarsam, acaba ilahî ha­kikat daha kolay benimsenir mi?” diye sorabilir. Ya da “İnsanla­rın dikkatini çekecek bir şekilde mücadeleyi organize etmek için daha fazla imkânım olsaydı, mesela bir melekle birlikte tebliğimi yapsaydım, mesajımı ne kadar da rahatça güçlendirmiş olur­dum.” şeklinde düşünebilir. Ancak Rasulullah (s)'a, insanlara hakikatin bazı kısımları hoş gelmese de onu geldiği gibi anlatma­sı gerektiği söylenmişti. Vurgulanan nokta ile insanların dikkatini çekmek için verilen kaynaklar ve diğer araçlar birliktedir. O, sa­dece bu kaynakları ve fırsatları daha önce olduğu gibi kul­lanmalı ve gerisini Allah'a bırakmalıdır. [1268]

İnanmayanların istedikleri diğer bir mucize türü de melekleri istemelerinin yanında, “Hz. Peygamber'in hurma ağaçlarıyla, as­malarla dolu bir bahçesi olmadıkça ve onların arasında çağıl çağıl dereler akıtmadıkça [1269] inanmayacakları” şeklindeydi. İstedikleri, Hicaz toprağında bir gözeydi ve bu Allah'a kolaydı. Dilerse onu yapar ve onların istediklerine cevap verirdi. Ama Allah, buna rağmen onların doğru yola dönmeyeceklerini bilmekteydi.[1270] Çölde yolculuk yapan susuz kalmış bîr kimsenin Musa'nın kıssasında olduğu gibi su kaynağı bulması ya da Zemzem membaının bu­lunması iyi birer mucizeydi. İyi sulanan harika bir bahçe mutlulu­ğun sembolüydü. Fakat bir şüpheci, Allah'a onu kendi zevki için yaratmasını emredemezdi. Aynısı daha materyalist sembol olan, altınla kaplı bir ev talebi hakkında da söylenebilir. Göğün düşmesi, Allah'ı yüz yüze görmek, merdivenle gökyüzüne tırmanmak ya da insanların elle tutabilecekleri parşömenle kaplı bir kitabı indirmek, maddi ve manevî şeyler arasında hiçbir ayırım gözetmeyen talep­lerdi.[1271] Ancak o, onlara “Bizzat kendisi tek başına bir mucize olan Kur'an'ı” getirmişti. Onların talepleri inat ve despotluklarındandı. O Allah'ın kuluydu ve O'na bir şey emredemezdi.[1272]

Onlara göre, Hz. Muhammed, tehdit edip durduğu gibi, [1273] gö­ğü başlarına parça parça düşürmedikçe veya Allah'ı ve melekleri söylediğine şahit getirmedikçe [1274] iman etmek mümkün değildi. Ya­ni, “Bizi Kıyamet Günü göğün parçalanıp düşeceğini ve etrafa ya­yılacağını söyleyerek tehdit ediyorsun. Öyleyse bunu dünyada acele olarak yap ve parça parça göğü üzerimize indir.[1275] diyorlardı. Allah'ın elçisi ise, inkarcıların samimiyetten uzak saçma arzularına ve hayallerine değil, Allah'ın buyruklarına göre hareket ediyordu. Kur'an, çağlar boyu sürecek daimi bir mucizedir. İnanmamalarının nedeni, iblisinki gibi kinleri ve kıskançlıklarıydı. Allah, Mekke'de söz sahibi olanların bu taleplerinin ardından doğru yolu tutmaya­caklarını biliyordu.[1276]

Ahireti inkâr, edenler, “Allah niçin Muhammed'in davetinde hak üzere olduğunu bilmemiz için melek indirmiyor ve o melek onun peygamber olarak gönderildiğini bize bildirmiyor?” diyorlardı:

“Bununla beraber, bize kavuşmayı ummayanlar, 'Bize ya melekler indiril­meliydi, ya da Rabbimizi görmeliydik.' dediler. Andolsun ki, doğrusu nefis­lerinde kendilerini büyük gördüler ve büyük azgınlık ettiler.” [1277] Onun doğruluğuna şahitlik edecek bir meleğin inmesi şüphesiz hidayete hiz­met edecek daha sağlam ve iyi bir yoldu. Allah Hz. Muhammedi doğrulamayı isteseydi, bunu yapardı. Ama O, bunu dilemedi.[1278] Kur'an'ın mucize oluşu ortaya çıktıktan sonra Hz. Peygamber (s)'in nübüvveti kesinleşmiş oldu. Artık âyet istemek salt kibir ve inatlarından,[1279] imanlarını mucizeye bağlamaları da dik başlılıklanndandı ve alay türü bir istekti.[1280] Kâfirlerin, Hz. Peygamber'den melekleri getirme mucizesini istemeleri onların Allah'la ilişkilerinin bulun­duğuna da delildir.

Ehl-i Kitap da Hz. Muhammed'den mucize talebinde bulun­du. Onu aciz bırakma çabaları, atalarının Hz. Musa'ya karşı geliş­tirdikleri tavırlarıyla büyük bir benzerlik gösteriyordu:

“Ehl-i kitap senden kendilerine gökten bir Kitap indirmeni istiyorlar. Musa'dan bun­dan da fazlasını istemişlerdi. 'Allah'ı bize apaçık göster.' demişlerdi. Zu­lümlerinden dolayı derhal onları yıldırım yakalamıştı. Sonra kendilerine açık deliller gelmişken buzağıyı mabut edinmişlerdi. Bundan sonra bile onları affettik. Musa'ya apaçık bir emir verdik.” [1281] Âyet, Yahudilerin ca­hillik türlerinden birisini dile getirmektedir. Dediler ki: “Allah ka­tından bir rasulsen, levhalar halinde Musa'ya geldiği gibi bize gök­ten bütün bir kitap getir.” Bu taleplerini azgınlıklarından dile getir­diler. Musa gökten onlara bir kitap indirdiğinde onunla yetinmedi­ler. Aksine Allah'ı görmeyi istediler. Bu da kendilerine gökten bir kitabın indirilmesini isteyenlerin doğru yolu bulmak için değil, salt inatlarından dolayı [1282] ve inkâr amacıyla söylediklerini göstermekte­dir. [1283] Yahudiler onun doğru söylediğini ispatlayıcı bir mucize olarak kendilerine gökten bir kitap indirmesi için Rabbinden dilekte bulunmasını istiyorlardı. Onun zamanındaki Yahudilerin ataları Hz. Musa'dan daha büyük şeyler istemişler: “Allah'ı bize göster”demiş­lerdi. Azgınlık ve taşkınlıkları nedeniyle yıldırım çarpması sonu­cunda ölmüşler ve Hz. Musa'nın duasıyla Allah onları diriltmişti. Bu âyet Hz. Muhammed'e zorluk çıkaran Yahudileri kınıyor ve kendisine de onların eziyetlerinden dolayı tesellide bulunuyordu.[1284] Kureyş de Hz. Peygamber'den bunun bir benzerini istemişti.[1285]

Hz. Muhammed'in doğru söylediğine dair onları bilgilendire­cek bir meleğin Allah tarafından indirilmesini talep ettiler ki bu sayede kendileri de onu doğrulasınlar. Ya da Allah'ı açıkça gör­sünler de onlara Rasulullah (s)'ı doğrulamalarını ve ona itaat etmelerini emretsin. Bilmediler mi ki, Allah peygamberlerden başkasına melek göndermez. İmanlarını, olmayacak şeye bağladılar: [1286]

“Bununla beraber, bize kavuşmayı ummayanlar, 'Bize ya melekler indirilme­liydi, ya da Rabbimizi görmeliydik' dediler. Andolsun ki, doğrusu nefisle­rinde kendilerini büyük gördüler ve büyük azgınlık ettiler.” [1287] Kıyamete ve sonuç olarak Allah'ın ahiretteki yargılamasına inanmayan,[1288] tümden imanı terk eden ve ahirete gülüp geçen inkarcılara göre hiçbir şey kutsal değildir. Kibirleri ve saygısızlıkları bütün sınırla­rın ötesindedir. Onlar, kendileri için hayırlı olmayan bir günde melekleri görebilecekler ve günde ise onlar için müjde yoktur.[1289] Hz. Musa dönemindeki İsrailoğulları da Allah'ı görmek istedi. Gök gürültüsü ve şimşekle sersemlediler. Öylece baka kaldılar. Allah'ın rahmeti olmamış olsaydı, o an gerçekten ölüm onların akıbeti ol­muş olacaktı.[1290]

Allah ve O'nun azameti hakkında bilgisi olmayan Hıristiyan­lar dediler ki: “Rabbimiz, elçileriyle konuştuğu gibi bizimle de ko­nuşmalı ya da bize âyet gelmeli değil miydi?” Onların cahillerinin söylediklerini, kendilerinden önce de Yahudilerin cahilleri söyle­mişlerdi. Allah'ın, kendini açıkça onlara göstermesini, onlara mu­cizeler izhar etmesini istemişlerdi. Allah'a karşı âsi olmakta pey­gamberlerine karşı cüretkar davranmakta söyledikleri sözler birbi­rine benzediği gibi, Yahudi ve Hıristiyanların kalpleri Allah'ı inkâr ve yalanda da birbirine benzedi.[1291] Söylediği gibi peygamberse Al­lah'a söylemeli ve O da onlarla konuşmalı onlar da O'nun sözünü işitmeliydi.[1292]

Peygamberleri aciz bırakmaya çalışanların kalpleri birbirine benziyordu. Ortak amaçları inkârdı:

“Bilmeyenler, 'Ne olur Allah bizimle konuşsa veya bize bir âyet gelse' dediler. Onlardan evvelkiler de tıpkı onların söyledikleri gibi söylemişlerdi. Çünkü doğru yoldan sapan­ların hepsinin kalpleri birbirine benzer. Hakkı iyice bilmek isteyenlere âyetlerimizi apaçık gösterdik.” [1293] “Ne olur Allah bizimle konuşsa ve­ya bize bir âyet gelse?” sorusunu Ehl-i Kitap sormuştu [1294] ve onla­rın Kur'an'ın mesajına karşı yaptıkları itirazlar ile ilişkiliydi.[1295] Hıris­tiyanların cahillerinin söylediğini Yahudilerin cahilleri de söyle­mişti.[1296] Tabiî soru soranlar için bilmeyenler denilmesi bu kimselerin aslında müşrikler olduğunu akla getirmektedir ama Ehl-i Kitap da tevhidi ve peygamberliği gereği gibi bilmediklerinden bu kapsama dahil edilebilir. Onların mucize istemesi, Kur'an'ın bir mucize olu­şuna karşı çıktıkları içindi. Aksi takdirde mucize istemeleri hayal bile edilemezdi. Mucize isteği azgınlıktan kaynaklandığı için onla­rın talep ettikleri türden mucize talepleri kabul görmedi. Tek delil ortaya çıktığında delil talep edenin isteği yerine gelmiş olur. Amaç hakkı talep etmek ise bu delalet onun için yeterlidir. Yetinmediği zaman onun talebinin inat babından olduğunu biliriz. Mucize gel­diğinde inanacak olsalardı Allah onu indirirdi. Ancak istediklerini verse bu onların sadece inatlarını artıracaktı.[1297]

Allah'ın kendileriyle konuşmasını bekleyen ya da herhangi bir mucize beklentisi içinde olanlar, kendilerine peygamberler tarafından iletilen mesajlarda mündemiç olan hakikati idrak edemeyen ama bu haberlerin gerçekten Allah'tan geldiğini teyit edecek mucizevî bir tezahür üzerinde ısrar eden ve böylece o me­sajlardan nasiplenmeyi başaramayan insanlardı.[1298] Bu kimseler, Allah'ın kendini açıkça onlara göstermesini, onlara mucizeler izhar etmesini istemiş ve diğer bazı temennilerde bulunmuşlardı. Allah'a karşı asi olmakta, peygamberlere karşı cüretkâr davran­makta söyledikleri sözler birbirine benzediği gibi Yahudi ve Hı­ristiyanların kalpleri de birbirine benzedi. Onlar Allah'ın bizzat yanlarına gelip: “İşte bu benim kitabım, işte sizin izleyeceğiniz talimatlarım” demesini veya Hz. Muhammed gerçekten Allah'ın resulü, okuduklarının ise Allah'tan geldiğini ispatlayacak bir işa­ret göstermesini istiyorlardı.

Allah'ın bizzat konuşmasının istenmesi o kadar saçma idi ki, bu isteğe cevap bile verilmemiştir. Diğer isteğe, yani Allah'tan bir âyet göstermesinin istenmesine ise, Allah'ın, birçok açık âyetler gösterdiği fakat inanmaya eğilimli olmayanların bunları göreme­yecekleri söylenerek cevap verilmiştir. [1299] Bugün hakka karşı çıkanla­rın öne sürdükleri fikirler ve istekler yeni değildir. Bunlar doğru yoldan sapanlar tarafından her zaman öne sürülen sebeplerin ay­nısıdır. Çünkü her çağdaki sapık kimseler aynı şekilde düşünüp, aynı iddialarda bulunurlar.

Yukarıdaki âyette [1300] geçen bilmeyenler kelimesinden kastın müş­rikler olduğunu kabul ettiğimizde de şunları söyleyebiliriz: Pey­gamberleri yalanlayanların kalplerinin birbirine benzemesi, söz ve fiillerinin birbirine benzemesi anlamındadır. Musa'nın kavmi sü­rekli azgınlık içindeydi ve bâtıl şeyleri talep ediyordu. Benzer şekilde müşrikler de sürekli inat içinde bâtılı arzuluyorlardı.[1301] Arap müşriklerinin küfür, isyan, inat ettiğine ve gereksiz yere sorular sorduklarına delalet eden birçok âyet vardır. Onları, Ehl-i Kitab'ın söyledikleri türden sözler sarf etmeye iten şey, inatlaşmaları ve inkarcı tavırlarıydı. Arap müşriklerin kalpleri küfürde, inatta ve isyanda kendilerinden önce yaşamış kavimlerin kalplerine benze­mekteydi. Allah peygamberin doğruluğunu gösteren delilleri açıklamıştı. Artık yakînen inanan, doğrulayan ve peygamberlere tâbi olanlar için o delillerin yanı sıra daha başka delile gerek yoktu. Onlar Allah katından gelenleri anlayıp kabul edecek durumdaydı­lar. Onlardan önce kendilerine peygamber gönderilen inkarcılar da kendilerinden ayrı olarak vahyin rasullere has kılınmasını reddetti­ler. Peygamberlerden inatla kaba bir şekilde mucize istediler. [1302]

İnanmayanların, kalplerinde azgınlık birbirlerine vasiyet etmişlercesine denk hale geldi. Bilmeyen kimseler kendilerine kitap ulaşmamış, peygamberlerden birine tâbi olmamış olan kişiler, “Al­lah bizimle konuşup senin gerçekten O'nun elçisi olduğunu söyle­sin. Ya da bize bu bilgiyi getirecek bir melek göndersin.” di­yorlardı. Bu karşı çıkışlarından amaçladıkları şey, onun içlerinde en iyisi olmadığını göstermekti. O zaman akıllara şu soru gelecek: “Bu nimet niçin ona verilsin?” Sorulan sorulardan anlaşılan niyet, hakikatten uzaklaşmaktı. Bu sözleri önceki inkarcı toplumlar da sarf ermişti. Sözleri arasındaki benzerlik, kalplerinin birbirine benzemesindendi. Hak birdir ve ona karşı çıkış da sapıklık olup yolları ve görünümleri farklı da olsa o da birdir. Allah, elçisini âyetsiz bı­rakacak değildi. Aksine hakkı arayanlar için şüpheye yer bırakma­yacak kadar âyetleri onun aracılığıyla açıklamıştı. Nitekim sahabe­nin ileri gelenleri apaçık hakkın bilgisini, kendilerine bir mucize sunulmadan kabul etmişlerdi.[1303]

Cahiliyenin meseleye yaklaşım mantığı açıktır. Daveti gün­deme getiren peygambere: “Madem ki peygamber olduğunu id­dia ediyorsun, peygamberliğini ispat et.” diyorlardı. Bu sorunun ve bu isteğin mahiyetinde peygambere iman etmeyi inkâr vardı. Cahiliye mensupları peygambere iman etmek değil, peygamberin peygamber olduğunu müşahhas olarak görmek istiyorlardı. Bun­lar inanmaktan ziyade bilmek istemekte ve imandan yüz çevir­mekteydiler. Zamanımızdaki bazı cahiliye mensuplarında bulu­nan “Görmediğime inanmam.” mantığı da, aynı cahili mantığın bir uzantısıdır.

İnanmayanların Kitap kaynaklı hiçbir bilgisi yoktu. Sık sık Hz. Peygamber'in karşısına dikilerek yüce Allah'ın kendileri ile doğru­dan konuşmasını ya da kendilerine somut birer mucizenin gösteril­mesini istiyorlardı. Onların bu sözlerinin burada hatırlatılmasının nedeni, kendilerinden öncekilerin yani Yahudiler ile diğer Ehl-i Kitap mensuplarının da vaktiyle kendi peygamberlerinden aynı isteklerde bulunmuş oldukları gerçeğini vurgulamaktı. Bilindiği gibi Hz. Musa'nın toplumu yüce Allah'ı açıktan açığa görmeyi is­temiş, ayrıca kendilerine mucize gösterilmesinde ısrar etmişlerdi. Demek oluyor ki, bunlar ile onlar arasında karakter, zihniyet ve sapıklık bakımından benzerlik vardı. [1304] Kalplerinde kesin iman bu­lunanlar ise, yüce Allah'ın âyetlerinde imanlarını doğrulayan ve vicdanlarını tatmin eden gerekçeleri bulurlar.

Allah inkarcıların isteğini yerine getirseydi ve bir melek in­dirmiş olsaydı bu onların ecellerinin tamamlanması ve Allah'ın onlar üzerindeki emrinin uygulanması anlamına gelecekti:

“Ona bir melek indirilmeli değil miydi, dediler. Bir melek indirseydik, iş bitiril­miş olurdu, artık kendilerine hiç göz açtırılmazdı. Eğer onu melek yapsaydık, yine bir iman yapardık ve onları yine düştükleri kuşkuya düşürürdük.”[1305] Böylece onlara artık mühlet verilmemiş ve onlar da fela­kete duçar olmuş olurdu.[1306] Allah'ın hikmeti melek göndermeyi gerektirseydi onlara meleği insan şeklinde gönderirdi ki bu durumda da sorun çözülmüş olmazdı. Çünkü meseleyi birbirine karıştırır­lardı ve istedikleri şeyi insan şeklinde görünce onun hakikatini yine anlayamazlardı.

Allah, melekleri ancak peygamberine risaletle ve kendilerine azap etmek istediği kimselere de azap ile gönderir. İstedikleri şeyi gönderip de sonra onlar küfre saparlarsa, süre tanımaz ve azabı ertelemez. Aksine kendilerinden önceki ümmetlere olduğu gibi azabı acilen indirir.[1307] Allah, melekleri bir hikmet ve yarar söz konu­suysa indirir. Gökten onların inişini insanların seyrinde bir fayda söz konusu değildir. Çünkü yüce Allah melekleri ancak ilminde gerçek olan belli bir söz geldiği zaman indirir.[1308] Onlar ancak hak ile yani hakikat, adalet ve hikmetin ihtiyacına göre ve ihtiyaç hissedildiğinde hak ve hakikat düşmanlarının cezasını vermek üzere indikleri zaman hakikat düşmanlarına mühlet vermeyerek cezaya çarptırırlar. [1309] Aslında inkarcıların yaptığı salt alaydır. Maddi şeyler hariç ne tanrıya ne meleklere ne vahye ne de herhangi bir şeye inanırlar. Onların ciddiye alınabileceğini sanmak komiktir.[1310]

Melek beşer görünümünde Hz. İbrahim'e Hz. Lut'a ve Hz. Meryem'e görünmüştü. Melek aslî yapısıyla görüldüğünde ise, inanıp inanmama konusunda tercih ortadan kalkar ve bu da imti­han için sorumluluk yüklenmenin tabiatına aykırıdır.[1311] Kur'an'da “Meleğin gelmesi” veya inmesinden kasıt, Hakka karşı gelenlerin azaba uğramalarıdır. İnsanlara melek gönderilseydi yine insan kı­lığında görünmesi gerekirdi. Çünkü insan gözü meleği göremez ve insanlara ancak bir insan örnek olabilir.[1312] Melekleri görmenin onla­ra bir faydası olmayacak, görmeleri halinde ışığın karanlığı yok ettiği gibi yok edileceklerdir. Bir melek onların duyularına görünür hale gelse sadece insan görünümünde olacak. O durumda manevî alem ile ilgili karışık fikirleri daha da karışık hale gelecek ve şöyle diyeceklerdir: “Bir melek görmek istedik ama sadece bir insan gördük.”[1313] Allah, insan görünümlü bir melek gönderseydi, yine onun beşer olduğuna inanırlardı çünkü onun sadece görünümünü ve insani özelliklerini idrak edebilirlerdi. O zaman da inkarcı ni­yetleriyle peygamberlerin beşer oluşunda olduğu gibi yine şüphe­ye düşerlerdi.[1314]

İnkarcıların itirazları, insanoğlunun aklen, ahlak ve terbiye açısından en ileri olan rasullerinin yiyen içen beşerler oldukları için Allah ile kulları arasındaki bir görev konusunda ehil olma­dıkları üzerine kuruluydu. Melek indirilmiş olsaydı hesap günü de gelmiş olurdu. Çünkü yalnızca o zaman, melek olarak tanımlanan güçler kendilerini insanlara gerçek şekilleriyle gösterecekler ve onun kavrayış alanı içine gireceklerdir.[1315]

İnsanlar kendilerinden öncekilerin izledikleri yolun nereye vardığını görürler de yine aynı yolu tutup giderler. Onların ba­şına gelenlerin kendilerinin de başına gelebileceğini hiç düşün­mezler. Allah'ın yasasının belirlenmiş bir ilkeye uygun biçimde işlediğini, sebeplerin aynı sonuçları doğurduğunu, her eylemin mutlaka karşılık bulacağını, Allah'ın yasasının kendilerini ka­yırmayacağını, sıra kendilerine geldiğinde de bu yasanın durmayacağını ve onlara da mutlaka uygulanacağını anlamıyorlar:

“Ancak kendilerine, ruhlarını alacak meleklerin gelmesini veya Rabbinin azap emrinin (kıyametin) gelip çatmasını bekliyorlar! Kendi­lerinden öncekiler de böyle yapmışlardı. Allah onlara zulmetmedi, fakat onlar kendilerine zulmetmişlerdi.” [1316] Yani, “Kur'an için 'eskilerin ma­salları' diyen Mekkeli inkarcılar, ruhlarını alacak meleklerin gel­mesini bekliyorlardı. Veyahut kendilerinden önceki inkarcılara yaptığı gibi yıldırımlar gönderip onları yerin dibine geçirmesini ya da azabın hiç farkına varmadıkları bir yerden gelmesi türün­den dünyevi azabı göndermesini istiyorlardı. Âyetteki tehdit bâ­tılda istikrarlı tavırları ve dünyaya aldanmaları nedeniyle idi. Bu âyette Allah'a ve rasulüne imana ve kendilerind'en önce rasulleri yalanlayan önceki toplumların başına gelen azap gelmeden önce hakka yönelmeye teşvik vardır.[1317] Onlara göre, Hz. Peygamber iddiasında samimiyse, risaletine şahitlik edecek bir melek getirmesi gerekiyordu: [1318]

“Doğru söyleyen­lerden isen, bize melekleri getirmeliydin.” [1319] Getirmediğine göre, onun nebi olmadığını (!) öğrenmiş oldular. Belki de Rasulullah (s), onları inanmadıkları takdirde azaba uğrayacaklarını söyleyerek korkutu­yordu, onlar da azabın çabucak inmesini istediler. Azap olmaksı­zın melekler inseydi de inkarcılar inkârlarını sürdüreceklerdi. Bu nedenle de onların inişi abesle iştigal olmuş olacaktı. Melekler in­seydi azap için inecekti. Muhammed ümmeti için de Allah bunu takdir etmedi. Bazılarının ileride iman edeceğini ve azap etmediği için ölmeyen inkarcıların çocuklarının inananlardan olacağını bildiği için melekleri indirmedi. [1320] Getirdiğinin doğruluğuna tanıklık etmeleri için onlara melekleri getirmesinin gerekli olduğunu dü­şünüyorlardı.[1321] İddia ettiği doğruysa, Allah'ın onu desteklemesi O'ndan peygamberliğinin doğruluğuna tanıklık edecek melekleri gökten indirmesini istemesi gerekirdi.[1322]

 

c. Mucize Talebine Cevap Verilmeyiş Nedenleri

 

Rasulullah (s) döneminde inkarcılar birkaç konuda yoğun­laştırdıkları mucize taleplerine bir karşılık bulamamışlardı. Kur’an’ın bir kısım âyetleri de bunun nedenlerine ağırlık vermek­tedir. İstedikleri mucize gönderilmiş olsaydı, inanmayacaklar ve onlara kökten yok etme azabı gelecekti. Ancak bu ümmet üzerine bu türden azap gelmeyecekti. Allah onlardan ve çocuklarından iman edecekler olduğunu bildiği için onların muhteşem bir mu­cize istemelerine itibar etmedi. Taklit ettikleri kimseler, mucizeyi görünce iman etmediler ki bunlarla iman etsinler:[1323]

“Bizi âyetler göndermekten alıkoyan şey evvelkilerin onları yalanlamış olmasıdır. Semud'a açık bir mucize olarak dişi deveyi verdik fakat onlar ona zul­mettiler. Oysa biz o âyetleri ancak korkutmak için göndeririz.” [1324] Yani, “Bizi kavminin senden istediği mucizeleri göndermekten alıko­yan önceki ümmetlerin o mucizeleri yalanlamış olmalarıdır. İste­dikleri mucizeleri kavmine gösterirsek, sonra da bu mucizeleri yalanlarlarsa önceki milletleri çabucak azaplandırdığımız gibi kavmine de azap ederiz.”[1325] Mucizelerin korkutmak için gelmesi demek, bir peygamber mucize gösterdiğinde üzerine düşünme­yen ve o peygamberin doğru söylediğine dair bir çıkarsamada bulunmayanların şiddetli bir azabı hak ettikleri bilgisinin de mu­cizeyle birlikte gönderilmesidir.[1326] Ola ki, mucizelerin korkutma amacıyla gelişi nedeniyle, sapıklıklarını ve şaşkınlıklarını terk edip doğru yola gelirler. [1327]

Kureyş'in istediği mucize Safa'nın altına çevrilmesi ve ölülerin diriltilmesi türündendi. Toplumlar hakkındaki ilahî yasa şudur: Hangisi mucize isterse, istekleri kabul edilir. İnanmazlarsa yok etme azabı onlara çabucak ulaşır. Fakat mu­cize öncekilerin yalanlaması nedeniyle Hz. Muhammed'in top­lumuna gönderilmiyor. Gönderilse, öncekiler gibi yalanlayacak­lar ve “O apaçık bir sihirdir.” diyecekler. O durumda da kökten yok etme azabı başlarına gelecek.[1328] “Âyetleri sadece korkutmak için göndeririz.” ifadesindeki âyetten kasıt, mucizeler ise muci­zeler azabın inişinin habercisi olur. Ona inanmazlarsa azap baş­larına gelir. Kuran âyetleri kastediliyorsa, “Kur'an'daki âyetleri ahiret azabıyla korkutmak ve uyarmak için gönderiyoruz.” an­lamına gelir.[1329]

Allah'ın âyetleri gönderip de Hz. Muhammed'in toplumunun isteğine karşılık vermesi kolaydır. Ancak daha önce de bazı şeyler istedikten sonra yalanlayanlar olmuştur. Onlar ve benzerleri hak­kındaki ilahî sünnet, istedikleri şey indikten sonra, yine yalanlar­larsa başlarma gelecek azap bir daha ertelenmez.' şeklindedir.[1330] Apaçık mucizeleri reddeden Semud gibi toplumların tamamen helak edildiğini tarihte görmek mümkündür. Yani mucizeler iş olsun diye gösterilmez. Bunlar insanları Peygamber'in Allah'tan yardım gördüğü ve isyanları sonucunda karşılaşacakları azabın farkına varmaları konusunda uyarmak için gösterilir.[1331]

Önceki nesiller, ayetlere ve “Hayır ile şerri bildiren” kimsele­re karşı aşağılayıcı ve isyankâr bir tavır alıyorlardı.[1332] Allah karşı konulamaz mucizelerini göndermiş ancak insanoğlu inkarcılığın­da ısrar edip önceki ümmetlere uygulanan ilahî yasa gereği yok etme azabını hak etmiştir. [1333] Bir nesilden sonra diğer bir nesle ilahî âyetlerin mütemadiyen gönderilmesine engel olabilecek neden, birinci neslin bunu reddetmesidir. Bununla beraber ilahî âyetler, daha sonraki nesillere gönderilmiştir. “Âyetlerin korkutmak için gönderilmesi” ise âyetlerin gönderilmeye devam edildiğini göste­rir.[1334]

Kur'an-ı Kerim daha da ileri giderek bize çok önemli bir psiko­loji yasasını açıklıyor. İman, aklî kanaat ve psikolojik huzur; hiçbir zaman mucize, harikulade olaylar gibi durumlardan kaynaklanmaz. Mucizeler, korkutma amacıyla kullanılırlar. Korkutma neticesinde ise, acıdan ve azaptan korunmak için kör bir teslimiyet oluşur. Ama ikna olma ve akla yatma asla söz konusu olamaz.

İnanmayanlar, inatlarından Rasulullah (s)'a indirilen âyetleri hesaba katmayıp Musa ve İsa'ya verilen türden yılana dönüşen asâ, ölülerin diriltilmesi gibi âyetler istediler. Onlar, ona indirilen âyetleri inkâr ediyor ve karşı çıkıyorlardı:[1335]

“Kâfirler diyorlar ki: Ona Rabbinden bir mucize indirilseydi ya! (Halbuki) sen ancak bir uyarıcısın ve her toplumun bir rehberi vardır.” [1336] Yani onun gerçekten kendisine Allah tarafından vahyedilen bir peygamber olduğunu kanıtlayan bir işaret, bir delil istiyorlardı.[1337] Onun yaptığı sadece, şirkleri ne­deniyle üzerlerine hak olan Allah'ın azabıyla uyarıp korkutmak­tı.[1338] Âyette, inkarcıların öncelikle ahireti sonra da kökten yok etme azabına dair yaptığı uyarıların doğruluğunu kabul etmeyişleri ardından da ondan mucize ve apaçık delili isteyerek onun pey­gamberliğine karşı çıkmaları anlatılıyor.[1339] Meydan okuyuşlarının nedeni, Kur'an'ın mucize oluşunu inkârlarıydı. Allah'ın istedikle­ri türden mucize göndermeyişinin nedeni, istedikleri türden bir mucizenin bile o “Hakkı inkâra eğilimli” olanları ikna edemeye­ceği gerçeğiydi. [1340] İstedikleri mucizelerin gelişinin ardından Al­lah'ın, onların inatlarını sürdüreceklerini ve o mucizeleri görme­nin onlara bir faydası olmayacağını bilmesindendi. Mucize gel­mesi durumunda inkârları nedeniyle, kökten yok etme azabı onlara ulaşırdı.[1341]

Mekke'deki inkarcılar, Kur'an-ı Kerim'in önceki rasullerin ge­tirdiği olağanüstülükler gibi olmayıp sıradan bir kitap olduğunu zannederek mucize, istediler. İlahî yasa, mucizeleri talep edenlerin inanmamaları halinde günahları nedeniyle yok edilmelerini gerek­tirir. Fakat Allah onları yok etmeyi dilememişti.[1342] Önceki peygamberler gibi Rasulullah (s) da âyetler getirmişti ancak yine onlar gibi salt boş merakları tatmin etmeyi reddetmişti.[1343] Bizzat Hz. Peygamber'in uyarması,öğüt vermesi ve Kur'an-ı Kerim'i getirmesi ve getirdiği yol gösterici Kitab'ın Allah'tan evrensel bir rehber oluşu da mucizeydi.[1344]

Niyetleri çirkin olan, hak ve hakikate meyilleri olmayanlar ne kadar açık delil ve mucize görseler de iman etmeyeceklerdir. Eğer herhangi bir âyetin olması gerekiyorsa ortada onlara oku­nan ve onların istediklerine tamamen yeterli olan Kur'an-ı Kerim vardır. İslâm, kâfirlerin mucize isteklerini yerine getirmek için olağanüstü olaylar üzerine bina edilmeyip, akla ve kalbe hitap etmek, kainatta var olan eşsizlik, nizam ve büyüklüğe dikkat çekmek, bu davetin içinde yer alan, hak, hayır, iyilik, iyiliği em­redip kötülükten alıkoyma, güzel şeylerin helal kılınıp açık ve gizli günahların haram kılınışı, dayanışma ve yardımlaşmaya teşvik, istila ve yağmanın ise yasaklanması, insanların hak ve so­rumluluklar karşısında eşit ve birbirine destek olmaları gibi prensipler üzerine kurulmuştur.[1345]

Hz. Muhammed'den Hz. Musa gibi [1346] yerden su fışkırtmasını istediler. Aksi takdirde ona inanmayacaklardı. [1347] Kur'an'ın icazı or­taya çıktıktan ve o mucizeleri ve apaçık delilleri ihtiva ettikten son­ra yine de onlara bir hüccet gerekti ve mucize talebinde bulundu­lar.[1348] Bu istekleriyle inatçı ve ısrarcı bir tavır sergilemiş oluyorlardı. Halbuki Allah'ın peygamberi muttali kıldığının ötesinde onun mucize getirmeye gücü yetmez. Mucize peygambere değil Allah'a atfedilmelidir.[1349]

Müşrikler, “Muhammed'e kendisinin söylediklerinin gerçek ol­duğunu bilmemiz için bir mucize indirilmeli değil miydi?” diyorlardı:

“(Allah'a ortak koşanlar) Rabbinden Muhammed'e bir âyet (mucize) indirilse ne olur, derler. Onlara de ki: Gaybı bilmek Allah'a mahsustur. Bekleyin, doğrusu ben de sizinle birlikte beklemekteyim.”[1350] Âyet hem Allah'ın huzu­runa çıkarılacaklarına inanası gelmeyen tanrıtanımaz ya da biline­mezci (agnostik), hem de Allah'a inanmamakla birlikte “O'na ortak yakıştıran”, birilerini onun yanında şefaatçi ya da aracı olarak benim­seyen inkarcıları kastetmektedir.[1351] Mucize indirilmesi ancak Allah'ın bileceği yani O'na bağlı bir meseleydi, inkarcıların, bâtıl yolda bulu­nanları çabucak azaplandırması için Allah'ın hükmünü beklemeleri gerekiyordu. Peygamber de onlarla birlikte beklemedeydi.[1352] Görünen şu ki, kâfirler, kendilerini tatmin etmek, peygamberi aciz bırakmak ve Rasulullah (s) karşısında düştükleri yeniklikten kurtulmak için çıkış yolunu bu tür mucizeleri istemekte buluyorlardı.[1353]

Hz. Muhammed'den, kendisinin Allah'ın mesajını taşıyan biri olduğunu kanıtlayan mucizevî bir burhan [1354] istediler. Aslında mucize olarak Kur'an gelmişti ama onlar, “Getirdiğin Kur'an, kelimelerden oluşan bir kitap. Kitap mucize olamaz. Musa ve İsa'nın kitaplarının mucize olmadığını bilmiyor musun? Aksine onların peygamberliğini gösteren kitabın dışında mucizeleri vardı.” diyorlardı. Halbuki o, bu sözleri sarf edenlerin arasında yetişmişti ve onun bir kitap okumadığını bir üstadının da olma­dığını biliyorlardı. Kırk yıl aralarında yaşadı. Bir düşünce tarzı ya da öğrenim ile meşgul olmadı. Ardından ona bir anda bu yüce Kur'an geldi. Böyle bir kitabın böyle bir kimseden ortaya çıkmasının öğrenme ile bir ilişkisi kurulamaz. Sadece vahiy ile gelir. Bu gerçek, Kur'an'ın muhteşem ve açık bir mucize oluşu­na dair apaçık bir delildi. Artık Kur'an'ın dışında bir mucize talebi, onun peygamberliğinin ispatı için gerekliliği olmayan bir istekti. [1355]

Mucize istediler ancak Rasulullah (s)'a daha önceki nebilere verilmemiş olan büyük ve sayıca çok âyetler geldiğinde onlara hiç önem vermediler. Halbuki Kur'an mucize olarak tek başına yeter­liydi. Onların tek bir mucize inmesi şeklindeki talepleri inatlarındaki aşırılığı ile isyan ve sapıklığa olan düşkünlüklerindeki ısrarı göstermektedir.[1356] Bu inatçı kâfirler, Nuh'a, Şuayb'a, Hud'a veri­lenlerden ya da Semud toplumuna verilen mucize deve türünden veya Safa tepesinin kendileri için altına çevrilmesi ya da Mekke dağlarının kendilerinden uzaklaştırılıp yerlerine bahçeler ve ne­hirler konulması cinsinden Allah'ın kadir olduğu mucizeleri Hz. Peygamber'den istemişlerdi.[1357] Müşriklerin istediği mucize, bir bakıma azap mûcizesiydi.[1358] Allah da onları şüpheleri içinde öylece bıraktı. Mucize taleplerine dair sorular cevap vermeye değmeyen sorulardı. İstedikleri cevap verilse, onların günah ve fesatlarının çokluğundan inat ve azgınlıklarına devam etmelerine engel olmayacaktı.[1359] Zaten mucize talebi samimiyetten uzaktır. Tüm tabiat ve vahiy onlara karşı konulamaz mucizeler sunar. İstedikleri elle tutulabilir bir kitabın yaprakları şeklinde önlerine açılmış gaybi bir kitaptı. [1360]

Görünen şu ki, kâfirler, kendilerini tatmin etmek, peygam­beri aciz bırakmak ve Rasulullah (s) karşısında düştükleri ye­nilgiden kurtulmak için çıkış yolunu bu tür mucizeleri istemek­te buluyorlardı.[1361] İnkarcılara göre, o rasulse, Allah katından mu­cize türü ne istedilerse duraklamadan getirmesi gerekirdi.[1362] Oysa ki, Allah'ın zamanını belirlemesi ve kullarının yararına olacağı­na hükmetmesi hariç, peygamberin inkarcıların mucize istekle­rine cevap vermesi mümkün değildi:

“Andolsun senden önce de peygamberler gönderdik ve onlara da eşler ve çocuklar verdik. Allah'ın izni olmadan hiçbir peygamber için mucize getirme imkânı yoktur. Her müddetin (yazıldığı) bir kitap vardır.” [1363] İbret almak isteyene imkânlar sunan âyetler gelmişti. Talep edilen mucizeler Allah'ın bildiği zamanlar bir hikmete binaen gelir. Fakat tüm zamanlar için insanların hayrına olan hükümleri içeren âyetleri gönder­mişti.[1364] Dağları yürütmek, bir bölgeyi bir yerden başka bir yere nakletmek ve ölüleri diriltmek gibi mucizeleri Allah'ın izni olmadan hiçbir peygamber gösteremez,[1365] uygun gördü ya da in­sanlar talep etti diye istediği gibi mucize getiremezdi.[1366] Allah'ın dilemesi aslında, bir kabilenin, milletin ya da bir çağın ya da ülkenin çıkarına göre şekillenmeyen çok hikmetli evrensel bir plandır. Tarihte ve günümüzde en büyük mucize Kur'an'dır. Ortak tabiat bilgimizin ve Allah'ın yaratmasına dair ilmimizin daha da artmasına rağmen, bugün onun güzelliğini ve büyüklüğünü ancak Hz. Muhammed'in dönemindekiler kadar anlayabiliyoruz.[1367]

Allah, önceki ümmetlerin bir kısmının haberlerini Rasulullah (s)'a anlatmış, bir kısmının haberlerini anlatmamıştı. Ondan önce de gönderdiği peygamberlerden hiçbiri kendi toplumuna, O'nun izni olmaksızın ayırıcı bir âyet getirememişti. Allah'ın emri geldiği zaman, adaletle hükmeder. Allah, peygamberlerini ve onlarla bir­likte iman etmiş olanları kurtarır. Allah'a karşı iftira ederek amel­lerini iptal edenler de işte o zaman mahvolurlar: [1368]

“Andolsun, senden önce de peygamberler gönderdik. Onlardan sana kıssalarını anlattığımız kimseler de var, durumlarını sana bildirmediğimiz kimseler de var. Hiçbir peygamber Allah'ın izni olmaksızın herhangi bir mucizeyi kendiliğinden getiremez. Allah'ın emri gelince de hak uygulanır ve o zaman bâtılı seçen­ler hüsrana uğrayacaklardır.”[1369] Peygamberlerden hiçbirinin Allah'ın izni olmadan mucize gösterememesi aslında peygamberlerin doğ­ruluğunu gösterir.[1370] Hakikati inkâr edenleri genelde mucize olarak bilinen araçlar yoluyla ikna etmek, Allah'ın istediği şey değildir.[1371] Allah'ın âyetleri her yerde vardır ve idrak etmeye çalışan gözlerce her zaman görülebilir. Ama Allah'ın emriyle mucize gelirse, muci­ze talep edenlerin inkârı durumunda onlar hakkında hüküm de verilmiş, kalma süreleri bitmiş, adalet rahmetin yerini almış ve şerrin dönemi kapanmış demektir.[1372]

Müşrikler, Hz. Muhammed, Allah katından harikulade bir alamet ve mucize getirmediği zaman, “Bu mucizeyi de kendin uydursaydın ya!” diyorlardı. O ancak Allah'ın kuluydu. Rabbinin, Hz. Peygamber'e vahyettiklerine tâbiydi. Bu Kur'an, Rableri katından onlara gelen hüccet ve bir açıklamaydı. Tasdik edip gereğince amel eden müminleri doğru yola ileten bir hidayet rehberi ve Allah'ın kulları için bir rahmetti. Bu Kitap'la Allah onları helak ve sapıklıktan kurtarmıştı:[1373]

“Onlara bir mucize ge­tirmediğin zaman, (ötekiler gibi) onu da derleyip getirseydin ya, der­ler. De ki: Ben ancak Rabbimden bana vahyolunana uyarım. Bu (Kur'an), Rabbinizden gelen basiretlerdir (kalp gözlerini açan beyanlardır); inanan bir kavim için hidayet ve rahmettir.” [1374] Yani in­karcılar, “İrticalen, hazırlanmadan kendin yapsaydın ya![1375] Doğru söylüyorsan, Allah duanı kabul edecek ve mucize talebine ce­vap verecektir.” diyorlardı. Hz. Peygamber onlara,

“Rabbime bir şey emretmem mümkün değildir. Sadece vahiy göndermesi­ni beklerim” dedi.[1376] Onlar inatlarından belli âyetler, özel mucize­ler istiyorlardı.[1377] İstenilen bu mucizelerin gönderilmeyişi amacı etkilemiyordu. Çünkü Kur'an, Rasulullah (s)'ın davetiyle uyum içinde ve çarpıcı bir dille gelmişti. Bu tek mucize ortaya çıktığın­da onun peygamberliğini doğrulamakta yeterli oldu. Fazlasını istemek inatçılıktan kaynaklanmaktaydı.[1378] Âyet, en geniş anlamıy­la, peygamberliğin tek makul ispatım mesajın kendisinde değil, peygamberin sergileyebileceği mucizelerde arayan dar kafalılığı, ilkel düşünce tarzını işaretlemektedir.[1379]

Müşriklere Muhammed'in dininin gerçekliğini gösteren Allah katından bir hüccet gelince, “Peygamberlere verilen mucizenin aynısı bize de verilmedikçe inanmayız.” dediler. Allah kimin pey­gamber olmaya layık olduğunu daha iyi bilir ve onu peygamber kılar:[1380]

“Böylece biz, her kasabada, oralarda bozgunculuk yapmaları için, günahkârlarını liderler yaptık. Onlar yalnız kendilerini aldatırlar, ama farkında olmazlar. Onlara bir âyet geldiğinde, 'Allah'ın elçilerine verile­nin benzeri bize de verilmedikçe kesinlikle inanmayız.' dediler. Allah, peygamberliğini kime vereceğini daha iyi bilir. Suç işleyenlere, yapmakta oldukları hilelere karşılık Allah tarafından aşağılık ve çetin bir azap erişe­cektir.” [1381] Muhammed (s)'ın peygamberliğine dair ne zaman muhte­şem bir mucize ortaya çıksa, inanmayacaklarını söylemeleri, hasetlerinin vardığı noktayı gösteriyordu. Onlar bu tavırlarıyla inkârda ısrarlı olduklarını yoksa hüccet ve delillerin peşinde olmadıklarını gösterdiler. Peygambere verilenin aynısını istemeleri, o topluluğun Hz. Muhammed'e verilen peygamberlik gibi kendilerinin de rasul olmasını, tâbi olan değil olunan, hizmet eden değil edilen kimseler olmak istediklerine işaret eder. [1382] Eğer peygamberlik bilincin bir çağrısı olarak ortaya çıksaydı, böyle bir bilince sahip olduğundan herkes peygamber olabilirdi. Ancak Allah bu görevi kendi belirle­diği kimselere has kılmıştır.[1383]

Müşrikler, Allah'ın haram kıldığı şeyleri, süslü sözler kullana­rak güzel göstermeye çalışıyor ve bu sayede müminleri O'nun yo­lundan alıkoymak için mücadele ediyorlardı. Onlar, peygamberin tevhid ve doğru yol konusunda getirdiği şeyin doğruluğunu gös­teren Kur'anî bir âyet geldiğinde, Allah'ın onu desteklediğini gös­teren Musa'nın denizi yarması ya da İsa'nın ölüleri diriltmesi gibi kevnî bir mucize istediler.[1384] Halbuki mucizeler peygamberlere veri­lir, putları Rablerine denk tutanlara değil. Yani Allah, onların arzu­larına göre hareket etmek durumunda değildir.

Hz. Muhammed, Allah katından bir risaletle kendilerine gel­diğinde:

“Musa'ya verilen (mucizeler) gibi ona da verilmeli değil miy­di? dediler. Peki, daha önce Musa'ya verileni de inkâr etmemişler miy­di?” [1385] Yani, “Musa'ya verildiği gibi Muhammed'e bir kitap verilme­si gerekmez miydi?” Sanki Yahudiler Hz. Peygamber'den önce Musa'ya verilen kitabı inkâr etmemişler miydi?[1386] Mucize istekleri inatlarındandı.[1387] Hak, mucize olan kitap ve diğer mucizelerle des­teklenmiş ve onların mazeretleri kalmamış, delil bulma yolları ka­panmıştı. Azgınlıkları üzerine kurulu teklifleriyle geldiler. “Onun­la beraber Musa'ya verildiği gibi asanın yılana dönüşmesi ve denizin yarılması, bir hazine ya da melek ya da bu çeşit bir şey gelseydi.” türünden şeyler söylediler. [1388]

Mekke'den kâfir olanlar, önceki peygamberlere verildiği gibi Muhammed'e de göğün üzerlerine düşmesi, Safa Tepesi'nin altına dönüşmesi gibi mucizeler verilmesini istedi. Allah, rasulünden doğru yolu bulmanın ya da sapıtmanın tümünün Allah'ın elinde olduğunu ve her ikisinde de mucizelerin bir dahlinin olmadığını açıklamasını istiyordu:

“Kâfir olanlar diyorlar ki: Ona Rabbinden bir mucize indirilmeli değil miydi? De ki: Kuşkusuz Allah dilediğini saptırır, kendisine yöneleni de hidayete erdirir.” [1389] Yani, “İnkârınızda ne kadar da inatçısınız! Ne kadar da kararlısınız![1390] Halbuki istediğiniz âyet ya da mucize harici değil, zihninizde, kalbinizde ya da ruhunuzda olan dahili bir şeydir ve iç manevî tecrübenize bağlıdır. Allah'a yönelirseniz bu tecrübeyi yaşarsınız. Aksini yaparsanız O sizi zor­lamayacaktır.[1391] Allah doğru yolu bulmanızı dilememiş ise mucize­lerin inişinin size bir faydası yoktur. Ancak O'na boyun eğmenizin ve O'ndan hidayet istemenizin bir yararı söz konusudur.”[1392] Saptır­ma ve doğru yola iletme Allah'ın elindedir. Allah'tan mucize değil hidayet talep etmeleri gerekirdi.[1393] Allah dilediğini inkârlarının ce­zası olarak rahmetinden ve mükafatından uzaklaştırır.[1394]

İnkarcıların sözleri gerçekten şaşırtıcıydı. Rasulullah (s)'a verilen Kur'an tek başına mucize olarak yeterdi. Ama onlar o âyeti inkâr etmekte, hesaba katmamakta ve sanki ona bir mucize inmemiş gibi davranmaktaydılar. Söz konusu kimselerin Allah'ın varlığını ve kendilerinin O'nun yol gösterici rahmetine olan ihti­yaçlarını idrak etmelerine yarayan derunî ve fıtrî yeteneklerini, bu dünyanın geçici nazlarına kendilerini kaptırmış olmalarından ötürü tepmiş olmaları, Hz. Muhammed tarafından tebliğ edilen mesajdaki ilahî tadı almalarını imkânsız hale getiriyordu. Bu yüzden böyleleri, gözle görülebilir haricî bir mucize ile destek­lenmedikçe hakkı kabule yanaşmıyorlardı. [1395] Allah, pişman olarak O'na dönen kimseye yardım eder ama doğru yoldan uzaklaşmak için, O'nu hatırlamak ve O'na hamd etmekten kaynaklanan mer­hametine ve verdiği huzura kasten gözlerini ve kalbini kapayan kimseleri ise terk eder. Her türlü âyet inse de onların iman etme­leri mümkün değildir.

İnanmayanlar, Rasulden sağlam bir mucize istediler. Ge­lirse de iman edeceklerine yemin ettiler. Yemin etseler de Allah iman etmeyeceklerini biliyordu. Bu nedenle taleplerine yanıt vermenin gereği yoktu:[1396]

“Eğer kendilerine bir mucize gelirse ona mutlaka inanacaklar diye olanca güçleriyle Allah'a yemin ettiler. De ki: 'Mucizeler ancak Allah'ın yanındadır.' Hem bilir misiniz o (muci­ze) gelmiş olsa da yine inanmazlar. Biz onların kalplerini ve gözlerini çeviririz de, onlar, ilkin iman etmedikleri gibi, yine de iman etmezler. Biz de onları taşkınlıkları içerisinde kör ve şaşkın bırakırız. Biz onlara melekleri indirseydik, ölüler kendileriyle konuşsaydı ve her şeyi toplayıp karşılarına getirseydik, Allah dilemedikten sonra yine inanmazlardı fakat çokları bilmezler.” [1397] İstedikleri muhteşem mucizeler geldiğin­de ve onun peygamberin doğruluğuna işaret ettiğini anladıkla­rında Allah onların kalplerini ve gözlerini çevirdi ve inkârların sürdürdüler. Mucizelerden bir fayda sağlamadı. Allah kalpleri­ni mucizeleri görmelerinin ardından görmedikleri zamanki ha­line çevirdi de inanmadılar.[1398] Doğru yolu bulmak niyetinde de­ğillerdi. İnkâr ve inatlarından mucize istiyorlardı. Allah, mucizelerin kaynağıdır. Dilerse mucize talebine cevap verir dilerse vermez.[1399]

Tüm güçleriyle yemin eden müşrikler hak konusunda te­reddüt ediyorlar ve doğru yolu tutmuyorlar ve doğru algılayamıyorlardı. Kendi hallerine bırakıldılar ve şeytan onlara hakim oldu. [1400] Güya, Rasulullah (s), onların inanması için kevnî mu­cizelerden birisini getirse onun Allah katından bir elçi, getirmiş olduğu dinin de gerçek olduğunu tasdik edeceklerine olanca güç­leriyle yemin ettiler. Halbuki, mucizeleri onlara göstermeye muk­tedir olan, sadece Allah'tı.[1401] Yukarıdaki ayette, yeminlerinde büyüklenmenin ve inadın son noktasına vardıklarına dair bir ima vardır. Çünkü onlar gördükleri mucizelere inanmıyorlardı. Amaçları mucize talep ederek peygamber üzerinde tahakküm kurmaktı. Allah, mucizeyi kime verip vermeyeceği konusunda kendi bildiği hikmeti ve hüküm vermesiyle yetki sahibidir.[1402] Allah onlara mucize vermiş olsaydı bile o muhatapların akıllarına iman etme duygusu gelmeyecek, öncekilerde olduğu gibi kalpleri katılaşacak, gözleri körleşecek sonra taşkınlıkları üzerinde kalıp böbürlenmeye devam edeceklerdi.[1403]

Hakikati kabul etmekteki isteksizlikleri sonucunda ona karşı kör kaldıkları sürece bu, Allah'ın yarattıkları üzerine koyduğu “İn­kârda ısrarın kalpleri katılaştırması” şeklindeki sebep sonuç yasası ile uyumlu bir durumdur.[1404] Müminlerin de mucizenin inanmayanla­rın hidayetine yardımcı olacağını düşünmemeleri gerekir. Mucizeler o inkarcılara gösterilecek olsa bile belki de tasdik etmezler, dolayı­sıyla ilahi azap ve intikam onlara çabucak gelir.[1405] inanmayanlar Rasulullah (s)'tan inanmak arzusuyla mucize istemiyorlardı. Mak­satları peygambere düşmanlıktı. Eski inançlarına inatçılıkla o kadar bağlıydılar ki, tekrar tekrar mucize görseler inanmayacaklardı.[1406] Al­lah, müşriklerin açıkça görebilecekleri şekilde melekleri indirse, Hz. Peygamber, peygamberliğini ispatlamak için ölüleri diriltse de ölü­ler onlarla konuşsa ve her şeyi karşılarına toplasa Allah dilemedikçe onu tasdik etmezlerdi.[1407]

Hz. Muhammed'in peygamberliğini ispatlayıcı bir hüccet ve delil gördüklerinde onu alaya alıyorlardı. [1408] “(Müşrikler) Bir mucize görseler alay eder,[1409] hemen yüz çevirirler.”[1410] İnanmayanlar olağandışı bir görünüm ile karşılaşınca onu büyü olarak kabul ediyorlar, bu tavırları yüzünden gördüklerinden manevî bir ders çıkaramıyorlardı.[1411] Bir âyet, delil, hüccet ve burhan görseler, ona boyun eğmek yerine yüz çeviriyor ve sırtlarını dönüyor ve “Gördüğümüz şu hüccetler bizim büyülenmiş olduğumuz süregelen bir büyüdür.” diyorlardı.[1412] İnatçı ve yalanlayıcı müşriklere ne zaman Allah'ın birliğini ve peygamberlerin doğruluğunu gösteren delillerden bir işaret, mucize ve hüccet gelse, yüz çeviriyor, düşünmüyor ve anlama­ya çalışmıyorlardı: [1413]

“Onlara Rab'lerinin âyetlerinden hiçbir âyet gelmez ki, ondan yüz çevirmesinler.” [1414] Rablerini putlarına ve ilahla­rına denk tutan inkarcılara Rablerinin birliğine, Hz. Peygamber'in nübüvvetinin ve Allah katından onlara getirdiğinin doğ­ruluğuna dair delalet ve alametlerinden birisi gelmez ki onlar­dan yani mucizeden yüz çevirmesinler, onun kabul edilmesini engellemeye çalışmasınlar.[1415]

Kur'an, onların bir mucize istemelerine cevap olarak küfür ve isyanda ısrar etmenin akıbetinin helak olduğunu ihtar ederek bu akıbetten kaçınmaya çağırıyordu:[1416]

“Onlar: 'Hayır, bunlar karışık rüyalardır; yok, onu kendisi uydurdu, yok o bir şairdir. Böyle değilse önceki peygamberler gibi, o da bize bir mucize getirsin' dediler. Onlardan önce yok ettiğimiz hiçbir memleket halkı iman etmedi. Şimdi bunlar mı iman edecekler?” [1417] Okudukları mucizeler önceki inkarcıları ikna etmediyse, o türden mucize gelse bu inkarcılar da inanmayacak­tı.[1418] Hz. Peygamber, inanmayanlara her çeşit öğüt ve ibret getir­miş olsa bile, acı azabı gözleri ile görünceye kadar iman etmedi­ler. Nitekim Firavun ve kavmi, can yakıcı azabı görünceye kadar iman etmemişti. O, onlara Musa'nın getirdiği gibi kevnî âyet de getirse, Kur'an-ı Kerim'in sahip olduğu indirilen mucize oluşuyla birlikte Allah'tan geldiğine dair aklî göstergelere sahip ve onunla insanları İslâm'a davet ettiği ve Allah'ın azabıyla korkuttuğu âyetleri de ulaştırsa, acı bir azabı görmeden ve tatmadan yine de inanmayacaklardı.[1419] Azabı tattıkları zaman da imanları onlara ya­rar sağlamayacaktı. O durumda artık onları arıtacak bir amel de gerekmiyordu.[1420]

Rasuller, çağrılarının doğruluğunu gösteren mucizelerle gel­diler. Fakat tevhide ve yalnızca Allah'a ibadete davet eden ve O'na karşı gelmekten ve şirkten uzak durmaya çağıran apaçık deliller geldikten sonra da başlangıçtaki tavırları yine değişmedi:[1421]

“İşte o ülkeler ki, sana onların haberlerinden bir kısmını anlatıyoruz Andolsun ki, peygamberleri onlara apaçık deliller (mucizeler) getirmiş­lerdi. Fakat önceden yalanladıkları şeye iman edecek değillerdi. İşte o kâfirlerin kalplerini Allah böyle mühürler.” [1422] Peygamberler gelmeden önce Allah'ın âyetlerini ya da ahireti yalanladıkları gibi peygam­ber apaçık delillerle geldiğinde yine inanmadılar. Peygamber gelmesine rağmen ölene kadar yalanlamayı sürdürdüler.[1423] Onlar mucizeleri gördükten sonra görmeden önce inkâr ettikleri şeye inanacak değillerdi.[1424] “Önceden yalanladıkları şeye” ifadesi olumlu ya da olumsuz önceden alıştığı fikir ve görüşleri terk etmek konusunda çoğu insanın taşıdığı içsel, insiyakı isteksizliği ima etmekteydi. [1425] Açık belgelerin kendilerine gösterilmediği sırada yalanladıklarına belgeleri gördükten sonra da inanmadılar. Zaten açık belgeler, yalanlayıcıları imana iletecek değildi. Çünkü onla­rın inanmalarını engelleyen sebep, delil yetersizliği değildi. Onla­rı imandan alıkoyan asıl neden, açık bir kalbe, keskin bir duyarlı­lığa ve doğru yola yönelme arzusuna sahip olmamalarıydı. Her şeye rağmen onlar, kalplerini doğru yolun imajlarına ve imanın belgelerine yöneltemediklerinden, yüce Allah onların kalplerini mühürledi. Vicdanlarına kilit vurdu. Bundan böyle onlar ilahi mesajı almaya, gerçeğe doğru atılımda bulunmaya ve onu kabul­lenmeye yanaşmayacaklardı.[1426] Allah'ın âyetlerini, açık delil ve hidayetini yalanlayan kimse­den daha zalim kimse olamaz. Allah, ayetlerden yüz çevirmeleri nedeniyle inkarcıları azabın en kötüsüyle cezalandıracaktır.[1427] Pey­gamber aracılığıyla, inanç, ahlak ve insanların, işlerini aralarında güzel bir şekilde görmelerine yarayacak hükümler, delillerle ve burhanlarla gelmiştir. O Kitap, üzerinde düşünene ve gereği gibi okuyana yol gösterir. Çünkü onun belagatı, beyanı onu inceleyen­lerin kalplerini etkiler.[1428]

Eğer Allah inkarcılara melekleri indirseydi, ölüler de kendile­riyle konuşsaydı ve her şeyi toplayıp karşılarına getirseydi, Al­lah'ın diledikleri hariç, yine de inanacak değillerdi fakat çokları bunu bilmezler. Allah böylece, her peygambere insan ve cin şey­tanlarını düşman yapmıştır. Bunlar birbirini aldatmak için süslü sözlerle vesvese verirler.[1429] Hz. Peygamber döneminde olanlar, tüm peygamberler döneminde de vuku bulmuş olan şeylerdi. Şeytan her zaman aktif ve çok süslü ifadeler, makul mazeretler ve itirazlar aracılığıyla hilelerini uygulamaya koymak için bağlılarını kullanır.

Allah bu tür şeylere izin vererek bunları planına dahil etmiştir. Bu, inananlar için şikayet konusu olamaz. Çünkü imanları test edilir ve sıkı durmaları beklenir. [1430]

İnkarcılar hakka işaret eden bir âyet gördüklerinde ondan faydalanıp da iman etmezler:[1431]

“Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanları, âyetlerimizi anlamaktan uzak tutacağım. Onlar ki, bütün âyetlerimizi görseler de onlara iman etmezler. Doğru yolu görseler de o yolu tutup gitmezler. Eğer sapıklık yolunu görürlerse tutar onu izlerler. Çünkü onlar âyetlerimizi inkâr etmeyi âdet edinmişler ve onlardan hep gafil olagelmişlerdir.” [1432] Allah'ın âyetleri her yerdedir. Fakat insanlar küçümseme ve dini değerlere saygısızlık göstererek inkâr eder­lerse, Allah rahmetini onlardan uzaklaştıracak, günah da kalple­rini katılaştıracak ve hakikate kapalı hale getirecektir. İnançsızlık manevî gerçeklere bir tür körlük, en iyimizin bile O'nun rahmeti­ne muhtaç olacağı Hesap Günü'ne dair uyarılara da bir çeşit sa­ğırlık üretecektir.[1433]

Allah'ın âyetleri hakkında kâfirler mücadele ediyorlardı. On­ların beldeler içinde dönüp dolaşmaları müminler için aldatıcı olmamalıydı.[1434] Hakkı yalanlamalarından ötürü inkarcılara, tehdit ve şiddetli bir ceza vaadi söz konusuydu. Onlara yalanladıkları şeyin haberi, onun sonucunu görmeleri ve inkârlarının vebalini tatmaları için mutlaka gelecekti:[1435]

“Hak, kendilerine gelince onu ya­lanladılar. Alaya aldıkları şeyin haberi yakında kendilerine gelecektir.” [1436] Hakkı yani onlara geldiğinde peygamberi ve nübüvvetini [1437] ya da son peygamberin inanç, ibadet, muamelat, ahlâka dair bilgiler ihtiva eden getirdiği Allah'ın dinini [1438] inkâr ettiler. Allah onlara onu yalanlamaları ve peygamberliğini inkâr etmeleri nedeniyle azap vaadinde bulundu. Ayetteki haber ise, Allah'ın peygamber­lerine yardımı ve dinini galip getirmesi, düşmanlarını dünyada yardımsız bırakması, ahirette de azap etmesidir. Onlar Allah'ın indirdiği Kur'an âyetlerinin anlamı üzerine düşünmüyor ve işa­ret ettiklerine de bakmıyorlardı. Hak geldiğinde yüz çevirmele­rinin nedeni, onun üzerine kafa yormamalarıydı. Çünkü kendi­lerini ilim yolundan alıkoymuşlardı. [1439] Halbuki o, dünya ve ahiret hayatında insanın mutluluğu için gelmişti. Yalanlamala­rının sonucunda dünyevi azabı hak edecekler, Allah'ın pey­gambere verdiği yardım sözü gerçekleşecek ve dini tüm dinlere üstün gelecekti. Nitekim Hz. Peygamber dönemindeki yalanla­yanlar kuraklık, Bedir'de yardımsız kalmak ve sonunda da fetih ile karşı karşıya kalmışlardı. Allah onları azabın gelişiyle tehdit ettikten sonra bunun, yalanlayan önceki toplumlara uygulanan bir yasanın yürürlüğe girmesi olduğunu ifade etmiştir.[1440] Ölüm­den sonraki hayatın varlığı ve genel olarak Kur'an mesajı hak­kında bilgi onlara ulaşacaktır.[1441]

Bilinçli bir şekilde Allah'ın birliğini ve Hz. Muhammed'in nü­büvvetini inkâr eden ve O'nun Kitabı'nın âyetlerini inkâr eden kimselerin yeri cehennem ateşidir:[1442]

“İnkâr edip âyetlerimizi yalanla­yanlar da cehennem ehlidir.” [1443] Âyetleri bilinçli bir şekilde inkâr eden ve Allah'ın âyetlerine muhalefet edenler cehennem halkıdır ve oraya gireceklerdir.[1444]

Peygamberlere karşı tavırları şematik olarak gösterecek olur­sak aşağıdaki tablo konuyu özetlemektedir. [1445]

 

İKİNCİ BÖLÜM

 

PEYGAMBERLERE KARŞI TAVIRLARIN SONUÇLARI

 

Birinci Bölüm'de görüldüğü gibi, peygamberlere verilen risalet, inkarcılar tarafından büyük tepkiyle karşılanmıştır. Ele al­dığımız “Karşı tavırlar”ın tümü aslında yalanlamanın değişik teza­hürleridir. Bu nedenle bu bölümde yalanlama kavramını ele al­mak, aynı zamanda nübüvvet karşıtı çabaların sonuçlarını görme­miz anlamına gelecektir. (k - z - b) fiil kökünden türeyen yalanlama, yalan ha­ber verdi anlamına gelir. [1446] Sıdkın yani doğruluğun zıddıdır. Doğ­runun zıddı anlamında hata da yalana benzer. Araplar kizb kelimesi yerine hata kelimesini kullanır. Ancak yalan söyleyen, söylediğinin doğru olmadığını bilirken, hata ya­pan bilmez.[1447]

Hz. Nuh'un toplumu kibirli bir şekilde Hz. Nuh'u aşağılıyor ve kötü sözler sarfediyorlardı. O da onlarla mütevazı bir şekilde tartışıyordu. Ama onlar onun kötü ruhların etkisinde deli birisi olduğunu söylüyor ve onu küçümsemek için de gülüşüyorlardı:[1448]

“Onlardan önce Nuh'un kavmi de yalanlamıştı. Kulumuzu yalanladılar ve 'cinlenmiştir' dediler. Ve (Nuh davetten vazgeçmeye) zorlandı.” [1449] İnkarcıların bu olumsuz tavırlarının ardından sel geldi. Hz. Nuh'un gemisi emniyet içinde yüzerken, kötüler yok oldu. Bu aynı zamanda, Allah'ın Mekke halkına ve Hz. Muhammed'in elçi olarak gönderildiği diğer kimselere yalanlamalarının sonucu hakkında bir tehditti. Yalanlamayı bırakmazlarsa kıssalardaki helak ve azaba dair anlatılanlar onların da başına gelecekti. Ve O, ilahî öfkenin artık gerekli olduğu toplumlarda rasulleri ve onlara tâbi olanları kurtardığı gibi rasulü ve inananları da kurtaracaktı. Yani, “Ey Muhammed! Toplumundan seni yalanlayan kimseler­den önce de yalanlayanlar olmuştu. Onlar bir âyet gördüklerinde “Devam edegelen bir sihir deyip” yüz çevirdiler. Katımızdan hak geldiğinde yalanlayan Kureyş gibi, kulumuz Nuh'u da kavmi yalanladı.”[1450]

Kur'an-ı Kerim, insanlığın ilk dönemlerinden itibaren toplum­ların peygamberlere karşı gösterdikleri menfi tavırların sonuçlarını aktarmaya başlar:

“O'nu (Nuh'u) yalanladılar, biz de O'nu ve O'nunla beraber gemide bulunanları kurtardık, âyetlerimizi yalanlayanları boğ­duk! Çünkü onlar, kalp gözleri körleşmiş bir kavim idiler.” [1451] Çoğu yalan­ladılar ve bunu ısrarla sürdürdüler ve Rablerinin emrine karşı gel­diler. Ayetleri yalanlamaları nedeniyle tufanda boğulup gittiler. Yalanlamaları onların basiret körlüğüne yol açtı. Bu nedenle Al­lah'ın birliğini, peygamber göndermesini ve bundaki hikmeti, Ceza Günündeki Ödül ve azabı anlayamadılar.[1452] Allah rasulünün getir­diğinden faydalanmayan, ona gönderilene uymayan ve Allah'ın âyetlerine uymaktan yüz çevirenden daha zalim kimdir?[1453]

Hz. Nuh döneminden başlayan yalanlama, onun ve sonraki peygamberlerin toplumları tarafından kesintisiz sürdürüldü:

“Onlardan önce Nuh kavmi ve onlardan sonra gelen kollar da yalan­ladı. Her millet, peygamberlerini yakalamaya yeltendi. Bâtılı hakkın yerine koymak için mücadele etmişlerdi. Bu yüzden onları yakaladım. (Bak işte) azabım nasıl oldu?” [1454] Allah, âyetlerini yalanlayan ka­vimden öcünü almıştır. Şüphesiz Hz. Nuh'un toplumu kötü bir kavimdi. Allah da hepsini suda boğdu.[1455] Onun ardından gelen rasulleri ise toplumları, yakalayıp öldürmek istedi. Allah onları yok edip onlardan sonrakiler için onları bir ibret kıldı.[1456] Allah, Hz. Peygamber'i toplumundan yalanlayanlara karşı peygamberi teselli ederek onun için kendinden önce geçen peygamberlerde güzel bir örnek olduğunu bildirdi. Şüphesiz önceki peygamber­lerin ümmetleri de onları yalanlamış ve onlara muhalefet etmiş­lerdi. Az bir kısmı hariç iman etmemişti.[1457] Kötülüğe hizmet eden insanların tümü tarihten alınıp bir araya getirilseler, ilahî haki­kate, hakikati getiren elçiye ya da tüm yarattıkları için uygun gördüğü kutsal ilahî plana karşı hiçbir güçleri yoktur. Ne za­man büyük ya da hayati bir gerçek duyurulsa ve yinelense, her zaman ona itiraz eden sığ zihinler var olmuştur. Bu şekilde ha­kikati gözden düşürebileceklerini, mahkûm edebileceklerini ya da etkisiz hale getirebileceklerini düşünmektedirler. Fakat yanılıyorlar. Bir dönem başarılı oluyor görünseler bile, o sadece bir imtihandır. İnkarcılar, Allah rasulüne karşı bir plan ve tuzak kurmaya çalışıyordu. Fakat planları uzun vadede başarısız ola­cak ve kendi tuzaklarına kendileri düşecekti. Sonra ne kötü bir cezaya uğrayacaklardı.[1458]

Kur'an'da Hz. Nuh'un soydaşlarını izleyen yeni bir yok ediliş tablosu da Âd toplumununkidir. Onlar da Allah'ın âyetlerini inkâr ettiler:

“Âd (kavmi) da yalanladı, azabım ve uyarılarım nasıl oldu?” [1459] Kureyş'in elçiyi yalanlaması gibi Âd da nebileri Hud'u Nuh top­lumu örneğinde görüldüğü gibi Allah'tan getirdiği şey konusunda yalanladı. Allah'ın cezası, Allah'ı inkâr etmeleri ve elçileri Hud'u yalanlamaları nedeniyle onlara geldi. [1460] O Peygamber, Allah'tan onu yalanlamalarına karşı yardım istedi.[1461] Kavminden onu yalanlayan­lar pişman olacaklar ancak ilahî öfke üzerlerine indiğinde pişman­lıkları fayda vermeyecekti.[1462]

Hz. Hud dönemindeki yalanlayanlar, Rasul'e itaati hüsran olarak görürken, putlara tapmayı bir kayıp olarak addetmediler.

“Onun kavminden, kâfir olup ahirete ulaşmayı yalanlayan ve dünya ha­yatında kendilerine refah verdiğimiz kodaman güruh dedi ki: “Bu dediler, sadece sizin gibi bir insandır; sizin yediğinizden yer, sizin içtiğinizden içer.” [1463] Öncelikle ölümden sonra dirilişe, daha sonra ise Hz. Hud'un peygamberliğine karşı çıktılar.[1464] Allah ile ahirette buluşmalarının vuku bulacağına inanmadılar.[1465]

Hicr halkı da selefleri gibi peygamberleri Hz. Salih'i yalanla­mıştı:

“Şüphesiz ki, Hicr halkı da peygamberleri yalanladı.” [1466] Hicr Semud toplumunun ülkesiydi.[1467] Bir peygamberi yalanlamak, inkar­cıların değişmeyen tevhid ve genel ilkelere karşı fikir birliğine sa­hip olmaları nedeniyle hepsini yalanlamaları gibidir.[1468] Peygamberleri sözünden Salih ve inananlar kast edilmiş olabilir.[1469] Böylece, za­man, mekân, şahıs ve toplum farklılıkları bir yana bırakılarak, tarihin tüm çağlarındaki, yeryüzünün her köşesindeki peygamberler, peygamberlik kurumu ve onları yalanlayanlar birlikte değerlendi­rilmektedir.

Hz. Salih fakirlere zulmeden ve onların sulama hakkını ve sı­ğırlarını otlatma hakkını yadsıyan kibirli halkıyla mücadele etmek zorundaydı.[1470] Fakat halkının tavrı olumsuzdu:

“Semud, azgınlığıyla Hakk'ı yalanladı.” [1471] Semud toplumu Salih'in kendilerine vaat ettiği azabı azgın tavırlarıyla yalanladı. Azap da onların üzerine taştı.[1472] Allah, Semud toplumuna da açık bir mucize olarak dişi deve­yi vermişti fakat onlar ona zulmettiler.[1473] Mucize devenin Allah'tan geldiğini bilinçli bir şekilde inkâr ettiler.[1474] İnkâr edip âyetleri yalan­layanlar,[1475] cehennem ehlidir.[1476]

Semud toplumundan sonra gönderilen toplumlara da ne za­man bir elçi gelse, Allah katından getirdiği hakkı inkâr ettiler:

“Sonra biz peyderpey peygamberlerimizi gönderdik. Herhangi bir ümme­te peygamberlerinin geldiği her defasında, onlar bu peygamberi yalanladı­lar; biz de onları birbiri ardından (yokluğa) yuvarladık ve onları efsâne yaptık. Artık iman etmeyen kavmin canı cehenneme!” [1477] Allah, onları birbiri ardınca yok oluşa sürükledi. Onlar insanlar arasında konu­şulan sözler haline geldiler. Şerde örnek gösterilir hale geldiler. Al­lah'a inanmayan ve elçilerini doğrulamayan kimseler ilahî rahmet­ten uzak olsun![1478]

Hz. Şuayb dönemindeki inkarcılar da inananların hüsrana uğ­rayacağını zannediyorlardı.[1479] ama zararlı çıktılar: “Şuayb'ı yalanla­yanlar, sanki yurtlarında hiç şenlik tutmamış gibi oldular. Şuayb'ı yalanlayanlar var ya işte ziyana uğrayanlar, onlar oldular.” [1480] Hak sahiplerine rağmen, o bölgede yönetimi ele alıp orada baskı rejimi uygulamak konusunda hırslı davranan kimseler oradan ebediyen çıkarılmıştı.[1481] Allah orada yaşamış olanların durumunu değer olarak sanki ya­şamamış kimseler gibi görmektedir. Onlara gelen azap, yalanlayıcılara hastı. İnananlar ile inkarcılar aynı beldede olmalarına rağ­men büyük bir mucize olarak azap, yalanlayanları yakalamıştı. “Şuayb'ı yalanlayanlar ziyana uğrayanlar oldu.” ifadesi, “Şuayb'a uymayı ziyan” olarak görenleri aşağılamanın, cahilliklerinin karşı­lığı olarak hak ettiklerinin büyüklüğünü göstermek içindi. Araplar bir şeyin azametini göstermek için tekrar ederler.[1482] Allah da asıl ziyana uğrayanların, peygambere karşı tavır alanlar olduğunu ifa­de etmektedir.

Allah, geçmiş nesillerin peygamberleri yalanlamaları ve on­lara muhalefet etmeleri yüzünden başına gelen azap, ceza ve mu­sibetleri şöyle haber verir:[1483]

“Onlardan önce de Nuh kavmi, Âd top­lumu ve sarsılmaz bir saltanat sahibi Firavun da yalanlamıştı. Semud toplumu, Lut toplumu ve Eyke halkı da yalanlamıştı. İşte bunlar da peygamberlerine karşı birleşen kabilelerdir. Hepsi peygamberleri yalan­ladılar da azabın hak ettiler.” [1484] Zikredilen toplumların her biri tüm rasulleri inkâr etmiştir. Çünkü birini yalanlamakla hepsini yalan­lamış oluyorlardı.[1485]

Firavun Musa'yı ve getirdiği mucizeyi yalanladı. Hz. Musa, Rabbine itaat etmesini emrettiğinde o, isyan etti:[1486] “Fakat Firavun yalanladı, karşı geldi.”[1487] O ve çevresi, bu yüzden helak edilenlerden oldu. [1488] Firavun ve ileri gelenleri Musa ve Harun'u yalanladılar. On­lardan önce elçilerini yalanlayan toplumların başına geldiği gibi onlar da helake uğradılar.[1489] Hz. Peygamber'e ve onun getirdiğine muhalefet eden ve yalanlayan kimseler de onunla aynı akıbeti pay­laşacaktır.[1490]

Bedir'de öldürülen müşrikler Rablerinin nimet olarak gön­derdiği doğru yola çağıran Hz. Peygamber'i yalanlayarak ve ona karşı savaşarak onu gereği gibi takdir edemediler:

“Tıpkı Firavun'un izinden gidenlerle onlardan öncekilerin gidişi gibi, Rablerinin âyetlerini yalanladılar. Biz de onları günahları yüzünden helak ettik. Fi­ravun ile arkasından gidenleri suda boğduk. Hepsi de zalim idiler.” [1491] Hz. Muhammed (s) dönemindeki inkarcılar Allah'ın elçisi Musa'yı ya­lanlayan ve savaşmak için karşısına dikilen Firavun ve çevresinin sünneti ve peygamberlerini yalanlayan önceki toplumların adeti üzere hareket ettiler.[1492] Tavırları Firavun'unki gibiydi.[1493] İlahî kanıtla­rı inkâr ettiler. Nimetin değerini bilmemenin helakin gelişinde etkisi büyüktür.[1494] Allah, peygamber yalanlayıcılarının söylediklerini işitir. Getirdiklerini ve bıraktıklarını bilir. Dediklerinin ve yaptıkla­rının karşılığını hayır ise ancak hayır, şer ise şer olarak verir. Onlar kendilerini değiştirmedikleri sürece Firavun'un izinden gidenlerin onlar da kendilerinden önce yalanlayanların başına gelenle kar­şılaşmış kimselerdi gördüğü azabı göreceklerdi.[1495] Firavun ve ha­nedanı Allah'ın âyetlerini yalanladıklarında onlara ve benzerlerine yaptığı gibi günahları sebebiyle helak etmiş onlara vermiş olduğu bahçeler, kaynaklar, ekinler, hazineler, şerefli makamlar ve içinde zevk ve sefa sürmekte oldukları benzeri nimetleri geriye almıştı. Allah bunu yapmakla onlara zulmetmiş değildi. Asıl zalimler kendileriydi. [1496] Başlarına gelenler de yaptıkları haksızlıkların sonucuy­du.

Hz. İlyas'ı kavmi yalanladı. Onlar Allah'ın azabında hazır bu­lunacaklar ve o azaba bizzat şahitlik olacaklar.[1497] “Fakat onlar, onu yalanladılar. Bu yüzden onlar mutlaka (cehennemde) hazır bulunduru­lacaklardır.”[1498] Ona zulmettiler. O da canını kurtarmak için kaçtı. So­nunda gizemli bir şekilde kayboldu.[1499] Onları bekleyen cezadan sa­dece Hz. İlyas'ı yalanlamayan kimseler kurtulacaklardır. O Allah da bu kurtulanlara hidayet nasip etmişti.

Allah müşriklerin eziyetiyle ilgili olarak Hz. Peygamber'i özellikle sövgülerine ve yalanlamalarına karşı sabretmesi ko­nusunda teselli etmekteydi:

“(Resulüm!) Eğer onlar (inkarcılar) seni yalanlıyorlarsa, (şunu bil ki) onlardan önce Nuh'un kavmi, Ad, Semûd (kavimleri de kendi peygamberlerini) yalanladı. İbra­him'in kavmi de, Lût'un kavmi de (peygamberlerini) yalanladı. (Şuayb'ın kavmi olan) Medyen halkı da (Şûayb'ı) yalanladı. Musa da yalanlanmıştı. İşte ben o kâfirlere süre tanıdım, sonra onları yaka­ladım. Nasıl oldu benim onları reddedip (cezalandırmam)!” [1500] Yani, “Getirdiğin hak ve burhan ve inkârları nedeniyle vaat ettiğin azap konusunda seni yalanlıyorlarsa bu, rasulleri yalanlayan ve Allah'a ortak koşan önceki toplumlardan yoldaşlarının uy­gulaması ve yöntemidir. Alçaltıcı azap, kendilerinden önce be­lirlenen süreye ulaşan toplumlara azabın gelmesi gibi onların ve yardımını da sana ve sana tâbi olanlaradır onların ar­dından gelecek olanların peşindedir.[1501] Rasulullah (s) yalanlanma konusunda tek olmadığı hususunda teselli ediliyordu. Önceki peygamberler de toplumları tarafından yalanlandı. On­ların durumu örnek olarak yeterliydi. Allah'ın onları reddetmesi, onların nimetini imtihana, yaşamını helake ve yapılarını harabeye dönüştürmesiydi.

Hz. Muhammed'in yalancılıkla suçlanması yeni değildi. Bü­tün çağlarda peygamberlere bu suçlama yapılmıştı. [1502] Hz. Musa kendi halkı tarafından değil de Firavun ve yandaşları tarafından yalanlanmıştı. Çünkü kendi halkı, günahkârca davranışlarına rağmen onun Allah'ın elçisi olduğunu kabul etmişti.[1503] Peygamber­lerini reddeden bazı toplamların misalleri, Mekkeli müşriklere, kendilerine azaptan önce bir mühlet verildiğini vurgulamak için anlatılmıştı. Yani, “Ey Mekkeliler, cezalandırılmanızdaki gecikme sizi yanıltmasın. Size verilen süre sona erdiğinden, verilen müddet içinde gidişatınızı düzeltmemişseniz, önceki topluluklar gibi siz de cezalandırılacaksınız.[1504]

Allah'a ortak koşan ve Rasulullah (s)'ın getirdiği hakkı bilinçli bir şekilde inkâr edenler, “O yiyor, sokaklarda yürüyor.” diye de­ğil, aksine ahirete inanmadıklarından, ödül ve cezayı doğrulamadıklarından, Kıyamet Günü'nü ve Allah'ın ölüleri diriltmesini in­kâr ediyorlardı:[1505]

“Fakat onlar o saati (kıyameti) yalanladılar. Biz ise o saati yalanlayanlara çılgın alevli bir ateş hazırladık.” [1506] Onlar mucize talepleri içeren sözlerini hakkı görmek ve olgunluğa, doğruya erişmek için değil sırf bir yalanlama ve inat olarak söylemişlerdi. Hatta onların Kıyamet Günü'nü yalanlamaları onları, söyledikleri bu tür sözlere sürüklemişti.[1507] Kıyamet Saati'ni yalanlamak adaletin ve hakikatin zafer elde edecek gücü olduğunu inkâr, şerrin de ha­kimi olduğunu iddia etmekti. Fakat realitenin kendisi, yalanlayan­ları cezalandıracaktı. Onlar cehennem ateşi uzak bir mesafeden kendilerine görününce, onun bir hışımlanmasını (kaynamasını) ve uğultusunu işitirler.”[1508]

İnkarcılar yalanlamalarının sonucunda dünyevi azabı hak edecekler, Allah'ın peygambere verdiği yardım sözü gerçekleşecek ve dini tüm dinlere üstün gelecekti:

“Hak, kendilerine gelince onu yalanladılar. Alaya aldıkları şeyin haberi yakında kendilerine gelecektir.” [1509] Nitekim yalanlayanlar kuraklıkla, Bedir'de yardım bulamamakla ve sonunda da aleyhlerinde bir fetih ile karşı karşıya kalmışlardı. Haberden kastın Allah'ın azabı olması mümkündür.[1510]

Allah ile kavuşmayı yalanlayarak inkâr edip küfrü imana ter­cih edenler yok oldular:

“Allah'ın huzuruna çıkmayı yalanlayanlar, gerçekten hüsrana uğramışlardır. Kıyamet Günü ansızın gelince onlar, günahlarını sırtlarına yüklenmiş olarak şöyle derler: 'Dünyada yaptığı­mız kusurlardan dolayı yazıklar olsun bize!' Bakın yüklendikleri günah ne kötüdür!” [1511] Yani ölümden sonra dirilişi, ödül ve cezayı, cennet ve cehennem ateşini inkâr eden Kureyş müşrikleri ve onların yolunu tutanlar.[1512] Allah ile kavuşmayı yalanlayanlar ve dirilme ile kıyameti inkâr edenler apaçık kayba uğramışlardır. Çünkü bu tür kimsele­rin yalanlamaları kıyamet saatine kadar sürmüştür.[1513]

Allah Rasulullah (s)'ın kalbinden hüznü izale eder ve onu ya­lanlamanın, Allah'ı yalanlamakla aynı şey olduğunu [1514] ifade eder:

“Onların söylediklerinin seni üzdüğünü elbette biliyoruz. Onlar aslında seni yalanlamıyorlar, fakat, o zalimler Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlar. Senden önce de peygamberler yalanlanmıştı. Kendilerine yardımımız gelinceye kadar yalanlanmaya ve eziyete sabrettiler. Allah'ın sözlerini değiştire­cek hiçbir kimse yoktur. Şüphesiz ki sana, peygamberlerin haberlerinden bir kısmı gelmiştir.”[1515] Yani, “Senin yalan söylediğini hiç görmediler. Çün­kü onlar seni güvenilir bir kimse olarak biliyorlar. [1516] Seni gizli değil açıkça yalanlıyorlar, Kur'an'ı ve peygamberliğini bilinçli bir şekilde inkâr ediyorlar. O topluluk kalpleriyle seni değil, dilleriyle peygam­berliğini inkâr ediyorlar. [1517] Senin yalancı olduğunu söylemiyorlar. Çünkü onlar seni uzun süre test ettiler ve sende yalancılık görmedi­ler ve seni emin kimse olarak isimlendirdiler. Fakat risaleti'ni inkâr ediyorlar.” İnkarcılar Hz. Muhammed'de bir noksanlık olması ne­deniyle, onun kendisini rasul sandığını, yoksa diğer konularda yalan söylemediğini düşünüyorlardı. Davetiyle uyum içinde gör­kemli mucizeler ortaya çıktığında o toplum da yalanlamakta ısrar ederse, onlar Hz. Peygamber'i değil Allah'ı yalanlamış olacaklar­dı.[1518] İnanmayanların yalanlamaları Hz. Peygamber'e has değildi. Onlar mucizenin işaret ettiği doğru olanı inkâr ediyorlar ve sadece onu değil, tüm rasulleri yalanlıyorlardı.[1519]

Peygamberler Allah'ın yardımı, fetih ve zafer gelene kadar öncekilerin yalanlamalarına ve işkencelerine sabretti.[1520] Hz. Muhammed'in de yalanlayanlara karşı muzaffer olabilmesi için önce­ki peygamberler gibi sabretmesi gerekiyordu.[1521]

“Senden önce de pey­gamberler yalanlanmıştı. Kendilerine yardımımız gelinceye kadar yalan­lanmaya ve eziyete sabrettiler. Allah'ın sözlerini değiştirecek hiçbir kimse yoktur. Şüphesiz ki sana, peygamberlerin haberlerinden bir kısmı gelmiş­tir.” [1522] Allah'ın önceki peygamberleri nasıl kurtardığı ve toplumları­nı da nasıl yok ettiğine dair haberler Kur'an'da mevcuttur.[1523]

Toplumların çoğu peygamberlerini yalanlamıştı. Buna karşılık peygamberler açık yardım gelene ve inkarcı düşmanlarının da kö­künü kesene kadar sabretmişlerdi. [1524] Yalanlamalarının kaynağı inat ve bilinçli inkârdı. Onlar Rasulullah (s)'a değil aslında hakka karşı çıkıyor, Hz. Peygamber'i yalancılıkla suçlamıyor aksine gaybı ve ceza gününü yalanlıyorlardı. Gerçekten yalanlama, sözü söyleyeni değil sözün kendisini hedeflemektedir.[1525] Şüphesiz onlar gizli ya da açık onu değil, Kur'an'ı ve nübüvveti inkâr ediyorlardı. Onlar Peygamberin davasını doğrulayan üstün mucizeleri görmelerine rağmen yalanladıklarında, yalanlamaları Allah'ın onu destekleyici âyetlerini ya da Allah'ı yalanlamış oluyorlardı. Gerçekte salt onu değil tüm peygamberleri yalanlıyorlardı.

Hz. Peygamber'e düşen yalanlanma konusunda sabreden ön­ceki peygamberleri taklit etmekti. Yukarıdaki âyette [1526] Hz. Muhammed'e rasuller ve toplumlar hakkındaki ilahî yasa gösteril­mekteydi. O da karşılaştıkları eziyete sabretmenin gerekli oluşuy­du.[1527] Allah yalanlayan zalimlere karşı peygamberini ve inananları galip getirecekti.[1528] O zalimler hakka karşı direniş gösteriyorlar ve onu göğüslerinden çıkarıp atıyorlardı.[1529] Önceki peygamberler için söylenen “Yalanlanmaya ve eziyete sabrettiler.” ifadesini Allah, yalanlayanlar konusunda Hz. Peygamber'i rahatlatmak ve teselli etmek için zikretmekteydi. Ona önceki ulu'l-azm peygamberleri gibi sabretmesini emretmekte, bunun ardından da o peygamberle­re yardım edildiği gibi ona da yardım edileceği ve toplumlarının yaptıkları bariz eziyetlerinin ve yalanlamalarının ardından güzel akıbetin peygamberlerin olacağına dair bir zafer müjdesi vaadinde bulundu. Yardım nasıl ahirette peygamberler içinse, dünyada da onlara ulaşmıştır.[1530]

Allah ile putları denk tutan ve Hz. Peygamber'i yalanlayan ve Allah katından getirdiği hakikati inkâr [1531] edenlere Allah, şöyle tav­siyede bulunur:

“De ki: “Yeryüzünde dolaşın da yalanlayanların sonu nasıl olmuş, görün!” [1532] Peygamberlerini yalanlayan Allah'ın âyetlerini inkâr eden kendilerinden önceki toplumların yaşadıkları bölgeleri bir dolaşsınlar.[1533] Yani, “Kendinizi düşünün. Allah'ın elçilerini ya­lanlayıp onlara direnen geçmiş dönemlerdeki nesillere Allah'ın indirdiği azaba ve ahiretta onlar için biriktirip hazırlamış olduğu acıtıcı azap ile birlikte dünyadaki cezaya bakınız ve Allah elçilerini ve inananları nasıl kurtarmıştır görün.[1534]

Allah'ın âyetlerini, açık delil ve hidayetini yalanlayan kimse­den daha zalim kimse olamaz. Allah, ayetlerden yüz çevirmeleri nedeniyle onları azabın en kötüsüyle cezalandıracaktır.[1535] Açık deli­lin doğruluğunu bildikten sonra kim onu yalanlarsa ve insanları ondan uzaklaştırırsa bu kimseleri kötü bir azap beklemektedir. Allah'ın âyetlerini yalanlayan ve onlara inanmaya tenezzül etme­yenler var ya, işte onlara göğün kapıları açılmayacak ve deve (veya halat) iğne deliğinden geçinceye kadar onlar cennete giremeyecek­lerdir. İşte Allah suçluları böyle cezalandırır.[1536] Önceki toplumlara peygamberleri apaçık deliller (mucizeler) getirmişlerdi. Fakat önceden yalanladıkları gerçeklere iman ede­cek değillerdi. İşte o kâfirlerin kalplerini Allah mühürlemişti.[1537] Onlar zaten mucizeleri gördükten sonra görmeden önce inkâr ettikleri gibi yine inanmamayı sürdüreceklerdi.[1538] Peygamberler gelmeden önce Allah'ın âyetlerini ya da ahireti yalanladıkları gibi peygamber apaçık delillerle geldiğinde yine inanmadılar. Yani peygamber gelmesine rağmen ölene kadar yalanlamayı sürdürdüler. [1539] Onlara ilk geldiğinde hakkı yalanlamış olmaları sebebiyle peygamberlerin getirdiklerine inanmamışlardı.[1540] Mesajı duyup reddedenler, gittikleri yoldan geriye dönmeyi zor bulur. Şer, Al­lah'ın rahmetinin onlara ulaşan yollarını tıkamıştır. Bu kötü du­rum, Allah ile ahitlerini bozmalarıyla başlar. Adım attıkça daha çok batarlar.[1541] Apaçık deliller gördükten sonra yalanlamalarının nedeni inatları ve taklitçiliklerindendir. Çünkü delillerin onlar açısından bir değeri yoktur. Onlar bilinçli olarak inkâr eden ve kanıt­lara karşı çıkan ilimden uzaklaşmış kimselerdir. Taklitçiler dü­şünmeye ve anlamaya karşı inatçıdırlar.[1542]

Allah, yalanlayan kimselerin akıbetini şöyle ifade eder:

“Âyet­lerimizi yalanlayanlara gelince, biz onları, bilemeyecekleri yönlerden de­rece derece düşüşe yuvarlayacağız.” [1543] “Âyetlerimizi yalanlayanlar” ifadesi tüm yalanlayıcıları kapsamaktadır. Allah onları helak edene yaklaştıracaktır.[1544] Günahta ve inkârda ısrarlarını artırdıkları zaman Allah onlara dünyada verdiği nimeti ve malı mülkü artırır. Al­lah'ın zikrinden yüz çevirmekte ısrar etmeleri ve Allah'a itaatten uzaklaşmaları nedeniyle dünyevi lezzetleri elde etme başarılarını artırır. Yaklaştırıldıkları şey ise azaptır.[1545]

Yalanlayanların yakasını dünyevi azap da bırakmaz:

“Andolsun ki, onlara içlerinden bir peygamber geldi de onu yalanladılar. Bunun üze­rine zulüm yaparlarken azap da onları yakalayıverdi.” [1546] Mekke halkına tanıdıkları, soyunu bildikleri bir peygamber geldi. Onların yalan­lamalarına karşın açlık azabı ulaştı. Nankörlükleri nedeniyle bu başlarına geldi, terk etselerdi afiyet bulacaklardı.[1547] Nimetlere şük­rün gerekliliğini vurgulayan peygamberi yalanladılar ve helak oldular. Burada küfür ve inatta gösterdikleri ısrara ve peygamberi yalanlamaları nedeniyle gelen azabın “Uyarıcı göndermeden” Al­lah'ın azap etmeyeceği şeklindeki yasasına bir ima vardır. [1548]

Dünyada Allah'ın âyetlerini inkâr ettikleri ve onlarla alay et­tikleri için yalanlayanların payına kötülük düştü:[1549] “Sonra o kötü­lük edenlerin sonu çok kötü oldu. Çünkü onlar, Allah'ın âyetlerini ya­lan saydılar ve onlarla alay ediyorlardı.”[1550] Dünyada yok olma azabına uğradılar. Akıbetleri kötü oldu. Akıbetin en kötüsü de inkarcılar için hazırlanmış ahiretteki cehennem azabıdır. Kötülükten kaste­dilen kendi bünyelerinde somutlaştırdıkları yalanlama ve alaydır. [1551]

Ehl-i Kitap ya da Sebe halkı ve Âd, Semud; müşrik Kureyşlilerin sahip olduğunun on katı lütuf, güç ve servete sahip idi. İlahî ha­kikatten uzaklaştıklarından Allah da onları terk etti. Allah'ın rahmetini yitirdiklerinde üzerlerine kötü akıbet iniverdi:[1552]

“Onlar­dan öncekiler de (peygamberlerini) inkâr etmişlerdi. Bunlar, öncekile­re verdiklerimizin onda birine erişmemişlerdi. (Böyle iken), peygambe­rimi yalanladılar; ama benim karşılık olarak verdiğim nasıl olmuştu!” [1553] Yani, “Onlardan önce yaşamış olan toplumlar da peygamberleri­ni ve indirdiğimizi yalanladı.[1554] Kur'an gibi açık ve kapsamlı bir ilahî buyruğun kendilerine tebliğ edildiği inkarcıların durumu ise ne kötü olacaktı.[1555] Onların kazandığı şeyler, kendilerinden azabı uzaklaştıramadığı gibi geri de çevirememişti. Peygamberleri yalanladıklarında Allah onları yok etmişti. Allah'ın cezalandırması ve peygamberlerine yardımı nasıl oldu![1556] Önceki toplumlar ve geçmiş nesillerin yalanlaması gibi onlar elçilerini yalanladıkla­rında onlara da yok etme, kökünü kesme şeklindeki ilahî azap geldi. [1557] İnkarcılar, Hz. Muhammed'i yalanlıyorlarsa, daha önceki milletler de apaçık delillerle, Kitaplarla ve hüccetlerle gelen pey­gamberlerini [1558] yalanlamışlardı. Oysa peygamberleri onlara açık kanıtlar, kutsal sayfalar ve ışık saçan kitaplar getirmişlerdi.[1559]

Kureyş müşriklerinden önce yaşamış olan toplumlar azabın Allah'tan geldiğinin bilincinde değillerdi:[1560] “Onlardan öncekiler de peygamberleri yalanlamışlardı da farkına varmadıkları yerden onlara bir azap çattı.”[1561] Onlar idrak edemedikleri bir bölgeden ya da yol­lardan cezalarını göreceklerdi. İnkâr ve isyanlarıyla büyük avan­tajlar elde ettiklerini düşünüyorlardı. Fakat artık çok geç olduğu bir vakitte aniden çok sevindikleri şeyin aslında yok olmalarının nedeni olduğunu öğrendiler.[1562] Geçmiş nesillere de helak, günahla­rı sebebiyle gelmişti.[1563] Hz. Muhammed'in nübüvvetini inkâr eden [1564] ve onlara muhalefet edenler cehennem halkıdır ve oraya girecek­lerdir.[1565] Allah Hz. Peygamber dönemindekilerin küfür, inat ve aslmda uzak olmayanı uzak görmelerinin sebebini şöyle ifade ediyor:

“Doğrusu hak kendilerine geldiği zaman yalanladılar da şimdi karmaka­rışık bir ıstırap içindeler.” [1566] Yalanladıkları hak Kur'an'dı.[1567] Haktan uzaklaşmış herkesin durumu böyledir. Artık ne söyleseler bâtıl şeyler söylerler. [1568] Onlar ölümden sonraki hayat düşüncesini peşi­nen reddettiklerinden dolayı bir şaşkınlık içindeydiler. İnsan haya­tına ilişkin yeterli cevap verememeleri, insanların kaderlerinin birbirinden farklı olması ve tabiatın görünürdeki duygusuz ve kör acımasızlığı, onları şaşırtıyordu. Bu problemler ancak bedenî ölümden sonra hayatın devam edeceğine ve böylece bütün yaratılı­şın gerisinde bir plan ve amacın yattığına inanmakla çözülebilir. [1569] Kendilerine apaçık ortaya konulan şeyleri inkâr ederlerse, bunun doğal sonucu olarak zihinleri karmakarışık olur. Bütün tabiat O'nun şanını ve iyiliğini gösterir. Vahiy bu hayatın eşitsizliklerini ve ahiretten nasıl karşılığının alınacağını açıklar. Bunu kabul et­meyenler, mantıklı hareket etmemiş olurlar. Bilinenle bilinmeyeni de uzlaştıramazlar.[1570]

İnanmayanlar, bilgisizlikleri ve beyinsizlikleri sebebiyle kendi hevâ ve heveslerine, arzularına ve kendi görüşlerine uygun hare­ket ederler:[1571]

“Yalanladılar, nefislerinin arzularına uydular. Halbuki her iş yerini bulacaktır.” [1572] Âyette, son saatin ve Kıyamet Günü'nün ya­lanlanmasına işaret edilmektedir. Geçmiş zaman kipinin kullanıl­ması, bilinçli bir niyeti ve kararlılığı göstermektedir.[1573] Günahın hü­kümran olması ve hakikatin zulümle karşı karşıya oluşu mevcut durumu ifada edebilir, ancak sona ermelidir.[1574]

Allah, daha önceki zamanlarda hakikat inkarcılarının başına gelenler konusunda her dönemdeki insanları uyarmaktadır:[1575]

“Andolsun, onlardan öncekiler de yalanladılar. Ama beni inkâr nasıl ol­du?” [1576] Yani, “Geçmiş milletlerden ve eski nesillerden bazıları da yalanlamışlardı. Onların yalanlamasını Allah'ın inkârı [1577] ve cezalandırışı nasıl oldu? Onları cezalandırması ne kadar şiddetli, ne kadar acıklı ve ne büyük ceza idi.[1578]

“O gün yalanlayanların vay haline!” [1579] Yarın Allah'ın azabından başlarına gelecek Allah'ın azabından vay onlara![1580] Yani, “Elçilerimi yalanlayan önceki toplumları, âyetlerimi inkâr eden Nuh, Ad ve Semud toplumlarını yok etmedik mi? Ardından Beni ve elçilerimi inkârda onların yolunu tutan İbrahim ve Lut'un toplumu ve Medyen halkı olan sonrakiler geldi. Onları, öncekiler örneğinde olduğu gibi yok ederiz. Öncekileri Allah'ı inkâr, peygamberleri yalanlamaları nedeniyle yok ettik.” İnkâra toplumlar hakkındaki ilahî yasa budur. Allah azgınlık gösterdiklerinde günahkârları günahlarıyla birlikte yok eder.[1581]

Görüldüğü gibi, peygamberler her dönemde içinde yaşadık­ları toplumların önde gelenleri tarafından muhalefetle karşılan­mıştır. Karşı çıkış biçimleri farklılık arz etse de muhteva olarak hepsi yalanlama kategorisine girer. Yalanlayanların da akıbeti dünyada veya ahirette ya da her ikisinde birden azaba uğramak­tır. [1582]

 

Sonuç

 

Kur'an, insanoğlunun yeryüzünde gerçekleştirmekle sorum­lu olduğu yüce ideallerden söz eder. Ne var ki, insan ile bu ideal­ler arasına giren sonsuz sayıda faktörler vardır. Her yozlaşmada Allah, insana yardım elini uzatmış ve doğru olanı vahiy yoluyla hatırlatmıştır. İnsanın olumsuz davranışlarının doğurduğu olum­suzluklar, sadece zorunlu birer sonuç değildir artık. Aynı za­manda Allah'ın bu olumsuz davranışlara verdiği cevap, bir karşı tavırdır.

Müminlerin yeryüzünü ıslah görevini yerine getirmeleri için değiştirmeleri gereken vehimleri tespit etmeleri ve peygamberlere karşı gelenlerin psikolojik durumlarını bilmeleri gerekir. Toplum­ların rasullere karşı aldıkları tavrı bilmek, insanın görüşünü, teorik ve pratik bilgisini geliştirir. Böylece insanlar daha öncekilerin düş­tüğü hatalara düşmez. Onlara karşı mücadele ederken ihtiyaç duyduğu kendine güven duygusunu güçlendirir. Çünkü ilahî ya­saları bilen kimsenin durumu, olayların nereden kaynaklandığını bilmeyen kimsenin durumu gibi değildir.

Bilmeyen kimse tatmin olunmayacak yerde tatmin olur, kuş­ku duyulmayacak yerde kuşku duyar. Başına gelen musibetler karşısında şaşkınlık içinde kalakalır. Onların geldiği yeri bilmez. Yalnızca zanlarına uyar. Ama bilen kimse her şeyi bir anda değiş­tirmeye gücü yetmese de hiç değilse nerede kuşku duyması gerektiğini bilir, donup kalmaz. Yararlı gördüğü şeyi asla küçük görmeksizin yapar. Zaten gerekli olan şey Müslüman insanın zihin karışıklığına düşmeden gerçekle iç içe olma gücünü ve yasaya in­tibak etme yeteneğini kazanmasıdır.

Kur'an'da geçmiş toplumlarla ilgili olaylar anlatılmaktadır. Bundan amaç daha sonra gelenlerin, öncekilerin başından geçen­lerden ders ve ibret alarak onların yaptıkları hatalara düşmemele­ridir. “Allah'ın Yasası” da denilen bu öğütleri Kur'an'dan tespit çalışmalarını sürdürmeli ve diğer Kur'an, ilimler gibi bir ilim dalı haline getirmeliyiz. Bu amaçla ortaya koyduğumuz risalet karşıtı çabalarla ilgili sünnetleri olduğu gibi risalet yanlısı tavırlarla ilgili sünnetler üzerinde de kafa yormalıyız.

Allah her topluma elçi göndermiştir. Elçiler ilahî yasaları top­lumlara anlatarak, onları sünnetullahla uyarmışlardır. Ancak top­lumlar elçiye olumsuz karşılık verdiklerinde, Allah'ın yasası gereği helak edilmişlerdir. Toplumların helak edilmelerinde o toplumun önderlerinin büyük rolü vardır. Manevî yöne hiç önem vermeyip, maddi yönü ön plana alan toplumlar ise Allah'ın yasası gereği çö­zülme, dağılma ve yıkılmaya maruz kalacaklardır.

İnkarcı toplumlar, varlıklarını sonsuza kadar sürdüremeye­ceklerdir. Ancak Allah onları hemen helak etmez. Belki inanıp Al­lah yoluna dönerler diye önce sıkıntılarla, sonra da bol nimetlerle onları dener. Vazgeçerlerse, Allah da onları affeder ve belirli bir süreye kadar yaşatır. Yok eğer vazgeçmezlerse onlara yok edici bir azap gelir ve kökleri kesilir. Azap geldikten sonra inanmaları da onlara bir fayda sağlamaz. Yalanlayanlarla ilgili bu yasalar inkarcı­lara ikaz ve tehdittir. İnsanlar onlara bakıp düşünerek, yanlışların­dan vazgeçmelidirler. Diretirlerse, öncekilere uygulanan yasalar bunlara da uygulanacaktır.

Müminlere düşen, bu toplumların kıssalarını Kur'an'dan okuyarak, onları helake götüren nedenleri tespit etmektir. İnanan­lar, toplumlar hakkında geçerli olan ilahî yasalar sayesinde, işlerin tesadüfi değil, belirli yasalar çerçevesinde olduğunu kavrarlar. Ya­saların bütün toplumlar için geçerli olduğunu öğrenmeleri, ayakla­rını yere sağlam basmalarını sağlar. Yasaları uygun hareket ederek kendilerini garanti altına alıp, geleceğe ümitle bakabilirler.

Bunların gerçekleşmesi ise, yasaları, insanlar için rehber, öğüt ve ışık olan Kitap'tan çıkarabilme gücüne sahip kişilerin varlığına bağlıdır. Peygamberler, gönderildikleri toplumları bu yasalarla uyarmışlardır. Son elçi Hz. Muhammed'de Kur'an aracılığıyla bu yasaları toplumuna duyurmuştur. Onun vefatından sonra bu gö­revi, onun mirasını sahiplenen ümmetin alimleri sürdürecektir. Bu nedenle bu yasalar üzerinde düşünüp, onları keşfetmek sadece mübah değil zorunlu bir iştir.

Kur'an, geçmişin araştırılması ve elde edilecek sonuçlardan yararlanılması konusuna, oldukça önem vermektedir. Bu araştır­malardan elde edeceği verilere göre, toplum kendisini test etmeli, içinde bulunduğu durumun tespitini' yapmalıdır. Bunun sonucu olarak toplumlar, medeniyetlerinin ilerleme veya gerileme neden­lerini öğrenmiş olacaklar ve buna göre de, kendilerine çeki düzen verecek ve medeniyetlerini sağlamlaştıracak fesadın kaldırılması konusunda sağlam hareket tarzları içine gireceklerdir. Çünkü geçmişin anlaşılması, bugünün ve geleceğin de daha iyi anlaşılma­sını sağlar.

Kur’an’ın toplumsal mesajını, çoğunlukla tarihe atıfta buluna­rak sunduğunu görmekteyiz. Kur'an'da bu metotla, toplumların tarihi çizgisinin yönünü belirleyen etkenler ortaya konulmakta ve yeryüzünde insanın mutluluğu konusunda, bütüncül bir görüş oluşturulması amaçlanmaktadır. Ancak Kur'an'da bu konuya özel bir bölüm ayrılmamakta ve bu yöndeki açıklamalar, onun bütünü içine serpiştirilmiş bir vaziyette bulunmaktadır.

Kur'an'da, geçmiş toplumların yapıp ettikleriyle ilgili olarak bir dizi yorumlar getirilmektedir. Bu yorumlar bir araya getirilip de, bir bütün olarak incelendiğinde, onlara şekil veren etkenler ortaya çıkmaktadır. Kur'an bu ilkeleri, tarihin değişik dönemlerin­de yaşayan pek çok toplumdan sunduğu örneklerle, bütün top­lumlar için yükselme ve çökme konusunda, genel geçer ilkeler ola­rak ortaya koymaktadır.[1583]

 

BİBLİYOGRAFYA

 

1- Abduh, Muhammed, Tevhid Risalesi, (çev.: Sabri Hizmetli), Fecr Yay., An­kara, 1986.

2- Abdulbaki, Muhammed Fuad, el-Mu'cemu'l-Mufehres li Elfazi'l-Kur'anİ'l-Kerim, Daru'd-Da've, İstanbul, 1987.

3- Abdu'l-Vahhab, Abdullah b. Muhammed, Teysîru'l-Azizi'l-Hamîd fî Şerhi Kitabi't-Tevhid, Mektebetu'r-Riyadi'l-Hadise, Riyad, ts.

Ali, Yusuf, The Hoty Quran, 14. baskı, Aman Corp. Yay., USA, 1983.

Ateş, Süleyman, Kur'an-ı Kerim Tefsiri, 6 c, Yeni Ufuklar Neşr. İstanbul, 1988.

Bahçeci, Muhittin, Peygamberlik ve Peygamberler, Türdav Yay., İstanbul, 1977.

Bakıllanî, Ebu Bekr, Kitabu Temhîdi'l-Evâil ve Telhisi'd-Delâil, Müessesetu'l-Kütübi's-Sekafiye, Beyrut, 1987.

Baydar, Ahmet, Kuran Açısından Korku ve Büyü, Beyan Yay., İstanbul, 1999.

Beğavî, el-Hüseyin b. Mesud el-Ferra, Meâlimu't-Tenzîl, 4 c, 2. baskı, Daru'l-Marife, Beyrut, 1987.

Behiy, Muhammed, İnanç ve Amelde Kur'anî Kavramlar, (çev.: Ali Turgut), 2. baskı, Yöneliş Yay., İstanbul, 1988.

Bulut, Halil İbrahim, “Sihrin Hakikati ve Mucizeden Farkı” Marife dergisi, S. 1, 2003.

Okumuş, Ejder, Kur'an'da Toplumsal Çöküş, İnsan Yay., İstanbul, 1995.

Özafşar, Mehmet Emin, Fıkhi Hadisler Bağlamında Hadis Sünnet İlişkisi, An­kara Okulu Yay., Ankara, 1998.

Özsoy, Ömer, Sünnetullah, Fecr Yay., Ankara, 1994.

Pazarbaşı, Erdoğan, Kur'an ve Medeniyet, Pınar Yay., İstanbul, 1996.

Râzî, Ebu Bekr b. Abdilkadir, Muhtaru's-Sihah,   Mektebetu Lübnan Naşirun, Beyrut, 1995.

Râzî, Fahruddin, et-Tefsîru'l-Kebir, 2. baskı, 11 c., Daru İhyai Turas'il-Arabiyye, Beyrut, 1998.

Rıza, Muhammed Reşid, Tefsîru'l-Kur'ani'l-Hakim, Daru'l-Marife, Beyrut, ts.

Sadr, M. Bakır, Kur'an Okulu, (çev.: Mehmet Yolcu), Bir Yay., İstanbul, 1987.

Said, Cevdet, Adem'in Oğlu Habil Gibi Ol, (çev.: Abid Keskinsoy), Pınar Yay., İstanbul, 2000.

Said, Cevdet, İslami Mücadelede Güç İrade ve Eylem, (çev.: İbrahim Kaçar), Pınar Yay., İstanbul, 1995.

Said, Cevdet, Bireysel ve Toplumsal Değişimin Yasaları, (çev.: İlhan Kutluer), 3. baskı, İnsan Yay., İstanbul, 1994.

Sıddıkî, Mazharuddin, Kur'an'da Tarih Kavramı, (çev.: Süleyman Kalkan), 2. baskı, Pınar Yay., İstanbul, 1990.

Şengül, İdris, Kur'an Kıssaları Üzerine, Işık Yay., İzmir, 1994.

Şengül, İdris, “Kuran Mesajını Ulaştırmada Kıssanın Önemi”, 1. Kuran Sem­pozyumu, Tebliğler, Müzakereler, Bilgi Vakfı Yay., Ankara, 1994.

Şimşek, M. Sait, Kur'an'ın Ana Konuları, Beyan Yay., İstanbul, 1999.

Şimşek, M. Sait, Kuran Kıssalarına Giriş, Yöneliş Yay., İstanbul, 1993.

Tabatabaî, es-Seyyid Muhammed Hüseyin, İslâm'da Kur'an, (çev.: Ahmet Erdinç), Bir Yay., İstanbul, 1988.

el-Mîzân fî Tefsîri'l-Kur'ân, Daru'l-Kütübi'l İslamiye, Tahran, ts.,

Taberî, Muhammed bin Cerir, Câmiu'l-Beyan an Te'vîli Âyi'l-Kur'an, 15 c., Daru'l Fikr, Beyrut, 1995.

Teftâzânî, Sa'duddin b. Ömer, Kelam İlmi ve İslam Akaidi, (Şerhu'l-Akâid), (çev.: Süleyman Uludağ), Dergâh Yay., İstanbul, 1980.

Tok, Nuri, Sünnetullah ve Helak Edilen Kavimler, Etüt Yay., Samsun, 1998.

Watt, Montgomery W., Hz. Muhammed'in Mekkesi, (çev.: Mehmet Akif Er­sin), Bilgi Vakfı Yay., Ankara, 1988.

Yazır, Elmalılı Hamdi, Hak Dini Kuran Dili, 10 c., Eser Neşr., İstanbul, 1979.

Zemahşerî, Mahmud b. Ömer, el-Kesşâf an Hakâiki Ğavamidi't-Tenzîl ve Uyûni'l-Ekâvil fî Vucühi't-Te'vil, 4 c., Daru'l-Kütübi'l-İlmiye, Beyrut, 1995.[1584]



[1] Taberi, III/2, 245 gibi.

[2] Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 7-11.

[3] Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 13.

[4] Firuzâbâdî, Muhammed b. Yakub, el-Kamusu'l-Muhit, Daru'1-Fikr, Beyrut, 1995, s. 905.

[5] İbnu Manzur, Ebu'1-Fazl Cemâluddîn, Lisânu'l-Arab, Daru Sadr, Beyrut, ts., XI, 283.

[6] A.g.e., XI, 284.

[7] İsfahâni, Rağıb, el-Müfredât fî Ğâribi'l-Kıır'an, Daru'l-Marife, Beyrut, ts., s. 195.

[8] İbnu Manzur, a.g.e., XI, 285. İbnu Manzur'un verdiği bu anlam “Görmedin mi? Biz şeytanları o kâfirler üzerine musallat ettik. Onları (günaha) kışkırtıp du­ruyorlar.” Meryem: 19/83. ayetinde de görülmektedir.

[9] Hud: 11/77.

[10] Müminun: 23/44.

[11] Enam: 6/6.

[12] Şuara: 26/53.

[13] Meryem: 19/83.

[14] Fatır: 35/2.

[15] Rağıb,a.g.e.,s.481.

[16] İbnu Manzur, a.g.e., I, 162.

[17] A.g.e., 1,163.

[18] A.g.e., 1,164.

[19] Sad: 38/67.

[20] Râzî, Fahruddin, et-Tefsîru'l-Kebîr, 2. baskı, Daru İhyai Turasi'l-Arabiyye, Beyrut, 1998, VIII, 236. Her ne kadar Hz. Davut'a kitap verildiği bilinse de ona verilen kitap dua niteliğindedir ve risalet kapsamında değildir.

[21] Zemahşerî, Mahmud b. Ömer, el-Keşşâf an Hakâiki Ğavamidi't-Tenzil ve Uyûni'l-Ekâvil fi Vucûhi't-Te'vil, Daru'l-Kütübi'l-İlmiye, Beyrut, 1995, III, 21.

[22] Râzî, VIII, 236; Zemahşerî, III, 120-121. Zemahşerî, nebi ve rasulün farklı oldu­ğunu söylese de klasik nebi rasul ayrımından uzak bir şekilde, vahiy meleğinin sadece meleklere ya da nebilere geleceğini söyleyerek farkında olmadan olsa da görüşüne muhalif bir ifade kullanır. bkz.: Zemahşerî, II, 667.

[23] Beyzâvî, Nasiruddin Ebu Said, Tefsiru'l-Beyzâvî, 5 c, Daru'1-Fikr, Beyrut, 1997, IV, 133.

[24] Ferra bkz.: Kurtubî, Ebû Abdillah Muhammed, el-Câmi' li Ahkâmi'l-Kur'an, 11 c, Daru'l Fikr, Beyrut, 1995, VI, 75.

[25] Hac: 22/52.

[26] Ebu's-Suûd, Muhammed b. Ahmed el-İmâdî, İrşâdu'l-Akli's-Selîm ilâ Mezâya'l-Kur'âni'l-Kerim, 9 c., Daru İhyai Turasi'l-Arabiyye, Beyrut,. ts., VI, 113; Beyzâvi, IV, 133; Râzî, VIII, 236; Zemahşerî, III, 160; Kurtubî, VI, 75; Mevdudî, Ebu'l A'lâ, Tefhîmu'l-Kur'an, (çev.: Muhammed Han Kayani ve diğerleri), 7 c., İnsan Yay., İs­tanbul, 1986, III, 204-205.

[27] İbnu'l-Kayyım, İbnu Mirdeveyh'in Ebu Zer'den rivavet ettiği bu hadisin uy­durma olduğunu söylemektedir. Gerçekten peygamber sayısı bildiren rivayet edilen hadislerin hepsi zayıftır bkz.: Ateş, Süleyman, Kur'an-ı Kerim Tefsiri, 6 c., Yeni Ufuklar Neşriyat, İstanbul, 1988, s. 719.

[28] Rad: 13/33. Şimşek, M. Sait, Kur'an'ın Ana Konuları, Beyan Yay., İstanbul, 1999, s. 36.

[29] Araf: 7/94.

[30] Nisa: 4/163.

[31] Meryem: 19/54-51.

[32] Bakara: 2/213.

[33] Bakara: 2/87-88. Âl-i İmrân: 3/183. Maide: 5/70.

[34] Bakara: 2/61. Âl-i İmrân: 3/21-121-181. Nisa: 4/155.

[35] İsra: 17/55.

[36] Bakara: 2/253.

[37] Râzî, VII, 548 ve VIII, 236.

[38] Bahçeci, Muhittin Peygamberlik ve Peygamberler, Türdav Yay., İstanbul, 1977, s. 79. Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 13-17.

[39] Firuzâbâdî, a.g.e., s. 1088.

[40] Rağıb, a.g.e., s. 245.

[41] Ankebut: 29/5. Yunus: 10/11.

[42] Îsra: 17/77.

[43] Zemahşerî, II, 659; Beyzâvi, III, 461; İbnu Kesîr, Ebû'1-Fida İsmail, Tefsîru'l-Kur'ani'l Azim, Kahraman Yay., İstanbul, 1985, V, 98.

[44] Râzî, VII, 381.

[45] Esed, Muhammed, Kur'an Mesajı; (çev.: Cahit Koytak ve Ahmet Ertürk), İstan­bul, 2000, s. 576.

[46] Taberî'nin de paylaştığı Katade'nin görüşü için bkz.: Taberî, Muhammed bin Cerir, Câmiu'l-Beyan an Te'vili Âyi'l-Kur'an, 15 c., Daru'l Fikr, Beyrut, 1995, IX, 167.

[47] Kurtubi, V, 271. Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 17-18.

[48] Âl-i İmrân: 3/137.

[49] Kurtubî, II, 205; Beyzâvi, II, 95.

[50] Zemahşerî, I,409.

[51] Rıza, Muhammed Reşid, Tefsiru'l-Kur'anil-Hakim, Daru'l-Marife, Beyrut, ts., IV, 138.

[52] Esed, a.g.e., s. 140.

[53] Nisa: 4/26.

[54] Beğavî, el-Hüseyin b. Mesud el-Ferra, Meâlimu't-Tenzil, 4 c., 2. baskı, Daru'l-Marife, Beyrut, 1987, I ,417.

[55] Zemahşeri, I, 491; Taberi, IV, 37. Ebu’s-Suud, a.g.e., II, 168; Şevkani, Ali b. Muhammed, Fethu’l-Kadiri’l-Cami Beyne Fenniyi’r-Rivayeti ve’d-Dirayeti min İlmi’t-Tefsir, 5 c., Daru'l-Fikr, Beyrut, ts., I, 452.

[56] İbnu Kesîr, II, 233. Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 18-20.

[57] Firuzâbâdî, a.g.e., s. 1088.

[58] Enfal: 8/38.

[59] Kurtubî, IV, 362.

[60] Esed, a.g.e., s. 330.

[61] İbnu Kesîr, III, 566.

[62] Zemahşerî, II, 213.

[63] Mücadele: 58/21. Saffat: 37/171.

[64] Kitab-ı Mukaddes, Mezmurlar, 37/9-29.

[65] Enbiya: 21/105.

[66] Hicr: 15/13.

[67] Zemahşerî, II, 551; Zeccac bkz.: Râzî, VIII, 127; Beyzâvi, III, 363.

[68] Mücahid'in sünnetu'l-evvelin ifadesini Bedir Savaşı ve Kureyşlilerin durumuyla ilintilendirmesi Taberî'nin de katıldığı bir düşüncedir. bkz.: Taberî, VI, 326. Beyzâvi de bu ifadeyi Bedir ile ilişkili olarak ele alır bkz.: Beyzâvi, III, 107 ve IV, 423.

[69] Bkz.: Sayfa 18'de 1. dipnot. 

[70] Duhan: 44/16.

[71] Taberî o şiddetli günü “Kıyamet Günü” olarak anlamasına rağmen o da Bedir Gazvesini sünnetü'l-evvelin kapsamına almaktadır bkz.: Taberî, XIII, 151-152.

[72] Fayda, Mustafa, “Bedir Gazvesi”, İslam Ansiklopedisi, TDV, Yay., İstanbul, 1997, V, 326.

[73] Kehf: 18/55.

[74] Zemahşerî, II, 701.

[75] Kurtubî, V, 381-382; Beyzâvi, III, 505.

[76] Şuara: 26/187. Ankebut: 29/29. Enfal: 8/32. Hicr: 15/6-8.

[77] Taberî, XII, 175.

[78] Fatır: 35/43.

[79] Kurtubî, VII, 322.

[80] Taberî, XII, 176.

[81] Râzî, IX, 247.

[82] Said, Cevdet, Bireysel ve Toplumsal Değişimin Yasaları, (çev.: İlhan Kutluer), 3. baskı, İnsan Yay., İstanbul, 1994,116.

[83] Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 20-23.

[84] Rağıb, a.g.e., s. 245.

[85] Tevbe: 9/40.

[86] Hud: 11/119.

[87] Fatır: 35/43.

[88] Esed, a.g.e., s. 893.

[89] İbnu Kesîr, VI, 545.

[90] Zemahşerî, III, 601.

[91] Nuh: 71/27.

[92] Râzî, IX, 248.

[93] Garaudy, Roger, İslam ve İnsanlığın Geleceği, (çev.: Cemal Aydın), Pınar Yay., İstanbul, 1991, s. 58.

[94] Ahzab: 33/38.

[95] Zemahşerî, III, 527; Beyzâvi, IV, 377.

[96] Özafşar, Mehmet Emin, Fıkhi Hadisler Bağlamında Hadis Sünnet İlişkisi, Ankara Okulu Yay., Ankara, 1998, 35.

[97] Ahzab: 33/60-62.

[98] Zemahşerî, III, 544. Mukatil, öldürülen ve esir alınan Bedir Savaşı mağluplarının da bu kategoriye sokulabileceğini söyler bkz.: A.y.

[99] Râzî, IX, 184.

[100] İbnu Kesîr, VI, 472.

[101] Beyzâvi, IV, 386.

[102] Mümin: 40/85.

[103] Râzî, IX, 536.

[104] Taberî, XII, 116; İbnu Kesîr, VII, 149.

[105] Fetih: 48/23.

[106] Kurtubî, VIII, 255.

[107] Râzî, X, 81.

[108] Bakara: 2/66.

[109] Taberî, XIII, 120.

[110] Âl-i İmrân: 3/139.

[111] Rad: 13/11.

[112] Enam: 6/115. Yunus: 10/64.

[113] İsra: 17/16. Neml: 27/85.

[114] Mevdudî, Teflhîmu'l-Kur'an, II, 47.

[115] İbnu'l-Esîr, Ebu'l-Hasan İzzuddin, el-Kâmil Fi't-Tarih, (çev.: Ahmet Ağırakça ve diğerleri), 12 c., Bahar Yay., İstanbul, 1985,I,5.

[116] Freedman J. L., Sears D. O., Carlsmith J. M., Sosyal Psikoloji, (çev.: Ali Dönmez), 3 baskı., İmge Yay., Ankara 1998, s. 128.

[117] Bakara: 2/214. Âl-i İmrân: 3/142.

[118] Rad: 13/11. Enfal: 8/53.

[119] Said, Cevdet, İslamî Mücadelede Şiddet Sorunu, (çev.: H. İbrahim Kaçar), Pınar Yay., İstanbul, 1995, s. 89.

[120] Bakara: 2/153-195.

[121] Özsoy, Ömer, Sünnetullah, Fecr Yay., Ankara, 1994, s. 134.

[122] Said, Cevdet, Adem'in Oğlu Habil Gibi Ol, (çev.: Abid Keskinsoy), İstanbul, Pınar Yay., 2000, s. 160.

[123] Tok, Nuri, Sünnetullah ve Helak Edilen Kavimler, Etüt Yay., Samsun, 1998, s. 14.

[124] Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 23-30.

[125] Rağıb, a.g.e., s. 404.

[126] İbnu Manzur, a.g.e., VII, 74.

[127] Firuzâbâdî, a.g.e., s. 563-564.

[128] İbnu Manzur, a.g.e., VII, 73.

[129] Âl-i İmrân: 3/62. Yusuf: 12/3. Kasas: 28/25.

[130] Yusuf: 12/111.

[131] Âl-i İmrân: 3/62.

[132] Şengül, İdris, “Kuran Mesajını Ulaştırmada Kıssanın Önemi”, 1. Kuran Sempoz­yumu, Tebliğler, Müzakereler, Bilgi Vakfı Yay., Ankara, 1994, s. 133-134. Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 30-31.

[133] Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 31-32.

[134] Hud: 11/120.

[135] Araf: 7/137.

[136] Ankebut: 29/14-39.

[137] Ankebut: 29/40.

[138] Şengül, İdris, Kur'an Kıssaları Üzerine, Işık Yay., İzmir, 1994, s. 296.

[139] Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 32-33.

[140] Kutub, Seyyid, Kur'an'da Edebî Tasvir, (çev.: Mehmet Yolcu), Çizgi Yay., İstanbul, 1991, s. 183.

[141] Enbiya: 21/25.

[142] Anâolsun ki, vaktiyle Nuh'u da kavmine gönderdik, O, onlara şöyle dedi: “Ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım. Allah'tan başkasına ibadet etmeyin! Ben, size gelecek acı bir günün azabından korkarım.” Hud: 11/25-26.

[143] Hud: 11/50-61-84.

[144] Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 33-34.

[145] Zâriyat: 51/52-53.

[146] Bakara: 2/118.

[147] Derveze, İzzet, Kur'anu'l-Mecid, (çev.: Vahdettin İnce), Ekin Yay., İstanbul, 1997, s. 155.

[148] Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 34-35.

[149] Rağıb, a.g.e., s. 7.

[150] Bakara: 2/133. Bu âyette kullanılan e-b kelimesinin çoğulu, Hz. Yakub'un oğulla­rının amcası durumundaki Hz. İsmail'i de kapsamaktadır; baba kelimesinin am­cayı da kapsadığına dair ayrıca bkz.: Nahhas'tan naklen Kurtubî, 1/2,130.

[151] Zemahşerî, I, 782-783.

[152] Esed, a.g.e., s. 897.

[153] Araf: 7/172-173.

[154] Taberî, VI/l, 159.

[155] Zemahşerî, II, 170.

[156] Razi, V, 402.

[157] Okumuş, Ejder, Kur'an'da Toplumsal Çöküş, İnsan Yay., İstanbul, 1995, s. 128.

[158] Lokman: 31/21.

[159] Taberî, XI/3, 95.

[160] Zuhruf: 43/24.

[161] Zemahşerî, IV, 239.

[162] Bakara: 2/170.

[163] Tabatabaî, es-Seyyîd Muhammed Hüseyin, el-Mîzân fİ Tefsîri'l-Kur'ân, Daru'l-Kütübi'l İslamiye, Tahran, ts., I, 427.

[164] Kutub, Seyyid, Fi Zilâli'l-Kur'an, (çev.: Mehmet Yolcu ve diğerleri), 10 c., Dünya Yay., İstanbul, 1991, 1, 239.

[165] Merâğî, Ahmed Mustafa, Tefsiru'l-Merâğî, 3. baskı, Mısır, 1963, II, 44.

[166] Rıza, a.g.e., II, 91.

[167] Araf: 7/95.

[168] Taberî, VI/l, 12-13.

[169] Esed, a.g.e., s. 290.

[170] Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 37-41.

[171] Müminun: 23/24.

[172] Hz. Musa ve Harun'a yapılan benzer bir itiraz için bkz.: Yunus: 10/78.

[173] Kâsımî, Muhammed Cemâlu'd-Din, Mehâsinu't-Te'vil, 17 c., Daru İhyai Kütübi'l-Arabiyeti, Kahire, ts., XII, 4395.

[174] Esed, a.g.e., s. 692.

[175] Zemahşerî, III, 178.

[176] Taberî, X/2, 22.

[177] Râzî, VIII, 271.

[178] Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 41.

[179] Araf: 7/70.

[180] Zemahşerî, II, 113.

[181] Taberî, V/2, 289.

[182] A.g.e., V/2, 288. Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 42.

[183] Hud: 11/62.

[184] Taberî, VII/2, 82.

[185] İbnu Abbas'tan naklen bkz.: Zemahşerî, II, 392.

[186] “İlâhları, bir tek İlâh mı kılmış? Bu gerçekten şaşılacak bir şey, çok tuhaf!” Sad: 38/5.

[187] Râzî, VI, 368.

[188] İbrahim: 14/10.

[189] Taberî, VIII/1, 249.

[190] Kurtubî, V/l, 303.

[191] Râzî, VII, 73. Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 42-44.

[192] Enbiya: 21/52-54.

[193] Taberî, X/l, 49.

[194] Kasımi, a.g.e., XI, 4279.

[195] Râzî, VIII, 152.

[196] Kurtubî, VI/l, 204.

[197] Şuara: 26/70.

[198] Kurtubî, VII/l, 303.

[199] Kâsımî, a.g.e., XIII, 4621.

[200] Şuara: 26/74-76.

[201] Putlar altın, gümüş, bakır, demir ve odundan yapılmaktaydı bkz.: Kurtubî, VII/1, 102.

[202] Esed, a.g.e., s. 748.

[203] Kasımi, a.g.e., XIII, 4621.

[204] Râzî, VIII, 510.

[205] Zuhruf: 43/26.

[206] Ali, Yusuf, The Holy Quran, 14. baskı, USA, 1983, s. 1329.

[207] Enam: 6/48.

[208] Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 44-46.

[209] Bakara: 2/133.

[210] İbadet ile yaratma arasındaki ilişki için bkz.: Bakara: 2/21.

[211] Râzî, II, 66.

[212] Zemahşerî, I,193.

[213] Kâsımî, a.g.e., II, 268.

[214] Bakara: 2/134.

[215] Râzî, II, 68.

[216] Yusuf: 12/38.

[217] Râzî, VI, 456.

[218] Kurtubî, V/l, 167.

[219] Taberî, VII/2, 286.

[220] İbnu Kesîr, IV, 315.

[221] Kasımi, a.g.e., IX, 3540.

[222] Yusuf: 12/40.

[223] Kurtubî, V/l, 168.

[224] İbnu Kesîr, IV, 315.

[225] Kutub, Fi Zilâli'l-Kur'an, VI, 262.

[226] Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 46-48.

[227] Taha: 20/51-52.

[228] Mevdudî, Tefhîmu'l-Kur’an, III, 229.

[229] Yunus: 10/78.

[230] Zemahşerî, II, 249; Kurtubî, IV/2, 274.

[231] Sıddıkî, Mazharuddin, Kuran'da Tarih Kavramı, (çev.: Süleyman Kalkan), 2. baskı, Pınar Yay., İstanbul, 1990, s. 118.

[232] Râzî, VI, 287.

[233] Naziat: 79/18-19.

[234] Taha: 20/47-48.

[235] Kasas: 28/36.

[236] Taberî, XI/2, 95.

[237] Kâsımî, a.g.e., XIII, 4706.

[238] Şihab'dan naklen bkz.: A.g.e., XIII, 4707.

[239] Sadr, M. Bakır, Kur'an Okulu, (çev.: Mehmet Yolcu), İstanbul, 1987, s. 135.

[240] Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 48-51.

[241] Hz. İlyas, İsrailoğullarından gelen bir peygamberdir. Kur'an'da biri Saffat: 37/124-126, diğeri de Enam: 6/85'te olmak üzere iki kez anılmıştır. Günümüz araştırmaları MÖ 875 ve 850'de yaşadığını kabul ediyorlar bkz.: Mevdudî, Tefhîmu'l-Kur'an, V, 36; Kitab-ı Mukaddes'te Hz. İlyas'ın ismi “Tişbeli Îİya” olarak zikredilmektedir bkz.: Kitab-ı Mukaddes, II. Krallar, I/3.

[242] Kutub, Fî Zilali'l-Kuran, VIII, 514.

[243] Ba'l kelimesi, Hud: 11/72. ve Nur: 24/31'de de geçmektedir; ancak bu âyetlerde koca anlamında kullanılmıştır.

[244] Saffat: 37/124-126.

[245] Kâsımî, a.g.e., XIV, 5060.

[246] Tevbe: 9/31.

[247] Taberî, VI/2, 149.

[248] Kehf: l8/5.

[249] Zemahşerî, II, 676; Kurtubî, V/2, 317. Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 51-52.

[250] Taberî, V/2, 103.

[251] Kurtubî, IV/1, 116.

[252] Râzî, V, 172-173.

[253] Zemahşerî, II, 74.

[254] Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 52-53.

[255] Taberî, V/2, 104.

[256] Enam: 6/148.

[257] Kurtubî, IV/1, 117. Allah'ı yüceltme amacıyla her şeyi O'na bağlamaya dair bkz.: Enam: 6/107-111.

[258] İbnu Kesir, III, 352.

[259] Hud: 11/109.

[260] İbnu Kesîr, IV, 282.

[261] Zemahşerî, II, 415; Âyette geçen (nasipleri) ifadesini Ebu'l-Aliye, rızık;  İbnu Abbas “Hayır ve şerde kendilerine vaat edilen şey” ve İbnu Zeyd de azap olarak anlamıştır bkz.: Kurtubî, V/l, 91.

[262] Kâsımî, a.g.e., IX, 3488. 

[263] İbnu Kesîr, VI, 512. 

[264] Sebe: 34/43.

[265] Sebe: 34/41.

[266] Sebe: 34/42.

[267] Kurtubî, VII/2, 278.

[268] Taberî, XII/l, 124.

[269] İbnu Kesîr, VI, 511.

[270] Râzî, IX, 213.

[271] Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 53-55.

[272] Araf: 7/28.

[273] Râzî, V, 225.

[274] Kurtubî, IV/1, 168.

[275] Zemahşerî, II, 95.

[276] Taberî, V/2, 203.

[277] Nahl: 16/35.

[278] Kâsımî, a.g.e., X, 3801.

[279] Watt, Montgomery W., Hz. Muhammed'in Mekkesi, (çev.: Mehmet Akif Ersin), Bilgi Vakfı Yay., Ankara, 1988, s. 45.

[280] Kâsımî, a.g.e., X, 3804.

[281] Araf: 7/16.

[282] Mutahhari, Murtaza, Tarih ve Toplum, (çev.: Cengiz Şişman), İstanbul, 1989, s. 134.

[283] Zeccac'tan naklen bkz.: Kurtubî, V/2, 93.

[284] İbnu Kesîr, IV, 488.

[285] Nahl: 16/36.

[286] İbnu Kesîr, IV, 489.

[287] Meraği, a.g.e., XIV, 79.

[288] Kâsimî, a.g.e., X, 3805.

[289] Zemahşerî, II, 580.

[290] İlahlar için serbest bırakılan, üzerine yük vurulmayan develer.

[291] Sütü putlara vakfedilen deve.

[292] Mevdudî, Ebu'l A'lâ, Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi, (çev.: Ahmet Asrar), 3. baskı, Pınar Yay., İstanbul, 1992, II, 32.

[293] Ali, a.g..e., 1085. Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 55-58.

[294] Necm: 53/23.

[295] İbnu Kesîr, VII, 433.

[296] Taberî, XIII/2, 81-82.

[297] Suyuti'den naklen bkz.: Kâsımî, a.g.e., XV, 5577.

[298] Râzî, IX, 125.

[299] Lokman: 31/21.

[300] Esed, a.g.e., s. 838.

[301] Kâsımî, a.g.e., XIII, 4804.

[302] A.g.e., VI, 2188-2189.

[303] Derveze, İzzet, et-Tefsîru'l-Hadîs, (çev.: Vahdettin İnce ve diğerleri), 7 c., Ekin Yay., İstanbul, 1997, III, 173.

[304] Ümmetten kasıt dindir. “Doğrusu bu sizin ümmetiniz (tevhid dini olan Müslüman­lık), bir tek ümmettir (bir tek dîn olarak sizin dininizdir). Ben de sizin Rabbinizim. O halde bana kulluk edin.” Enbiya: 21/92. Katade ve Atiye de ümmet kelimesini din olarak anlamış, Ahfeş ise “Yön” anlamında olduğunu söylemiştir. Bkz.: Kurtubî, VIII/2, 69-70.

[305] Zuhruf: 43/22.

[306] Zuhruf: 43/23.                                                                                     

[307] İbnu Kesîr, VII, 211

[308] Rum: 30/35.

[309] Kasımi, a.g.e., XIV, 5266.

[310] Atalarının izinden giderek inkârı seçenlerin akıbetini Allah şöyle bildirir: “Biz de onlardan intikam aldık. Bak peygamberleri yalanlayanların sonu nasıl oldu!” Zuhruf: 43/25.

[311] Taberî, II, 107.

[312] A.g.e., II, 108.

[313] Bakara: 2/170.

[314] Taberî, II, 108.

[315] A.g.e., II, 109

[316] Zemahşerî, I, 211; Kurtubî, 1/2,198.

[317] Kâsımî, a.g.e., III, 372.

[318] Biri erkek biri dişi ikiz doğuran ve kesilmekten kurtulan hayvan.

[319] Kurtubî, 1/2, 198.

[320] Kâsımî, a.g.e., III, 374.

[321] Râzî, II, 188.

[322] Kurtubî, 1/2, 199.

[323] Kâsımî, a.g.e., III, 373.

[324] Taberî, VIII/2, 137.

[325] İbnu Abbas, İkrime ve Katade bkz.: Kurtubî, VIII/1, 8.

[326] Yasin: 36/6. Âyetin grameri “Babaları korkutulmamış ve.” şeklinde tercümeye de uygundur. Bu durumda âyet, doğru ahlaki değerlerden uzaklaşmış olan halkın devraldığı etik mirasın çürümüşlüğünü göstermiş olur bkz.: Esed, a.g.e., s. 897.

[327] Kurtubî, VIII/1, 8-9.

[328] Duhan: 44/8.

[329] Kurtubî, VIII/2, 120.

[330] Râzî, IX, 628.

[331] Maide: 5/104.

[332] Taberî, V/l, 127.

[333] Zemahşerî, I, 671; Râzî, IV, 448.

[334] İbnu Kesîr, III, 207.

[335] Şimşek, M. Sait, Kuran Kıssalarına Giriş, Yöneliş Yay., İstanbul, 1993, s. 87.

[336] Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 58-64.

[337] Kutub, Fi Zilâli'l-Kur'an, IX, 165.

[338] Duhan: 44/36.

[339] İbnu Kesîr, VII, 242.

[340] Esed, a.g.e., s. 1014.

[341] Taberî, XIII/1, 199.

[342] Casiye: 45/25.

[343] Râzî, IX, 679.

[344] Kutub, Fî Zilali'l-Kur'an, VII, 424.

[345] Müminun: 23/81-82.

[346] Mevdudî, Tefhîmu'l-Kur'an, III, 391.

[347] Râzî, VIII, 289. Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 64-65.

[348] Saffat: 37/69-71.

[349] İbnu Kesir, VII, 18.

[350] Zemahşerî, IV, 45.

[351] Kurtubî, VIII/l, 70.

[352] Kasımi, a.g.e., XIV, 5043.

[353] Razi, IX, 338.

[354] Esed, a.g.e., s. 914.

[355] İbrahim: 14/10.

[356] Kurtubî, V/l, 303.

[357] Taberî, VIII/l, 249.

[358] Râzî, VII, 73.

[359] Bakara: 2/175.

[360] Rad: 13/14. Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 65-67.

[361] Zuhruf: 43/24.

[362] Taberî, XIII/l, 79.

[363] A.g.e., XIV, 5266.

[364] Esed, a.g.e., s. 1000-1001.

[365] Zuhruf: 43/23.

[366] Kâdî'den naklen bkz.: Kasımi, a.g.e., XIV, 5267.

[367] Taberî, XIII/1, 79.

[368] Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 67-68.

[369] Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 68.

[370] İbrahim: 14/13.

[371] İbrahim: 14/14.

[372] Kutub, Fi Zilâli'l-Kur'an, VIII, 113.

[373] Mevdudî, Tefhîmu'l-Kur'an, IV, 176.

[374] Kasas: 28/57.

[375] İbnu Kesîr, IV, 257.

[376] Taberî, XI/2, 116.

[377] Râzî, IX, 6.

[378] Kâsımî, a.g.e., XIII, 4716.

[379] Esed, a.g.e., s. 794.

[380] Derveze, İzzet, Kur'an'a Göre Hz. Muhammed'in Hayatı, {çev.: Mehmet Yolcu), 3 c., Yöneliş Yay., İstanbul, 1988, II, 164.

[381] Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 68-71.

[382] Bakara: 2/76.

[383] Enam: 6/32.

[384] Şuara: 26/58.

[385] Şuara: 26/75.

[386] Fatır: 35/40.

[387] Zümer: 39/38.

[388] Ahkaf: 46/4.

[389] Neml: 27/24.

[390] Bakara: 2/171.

[391] Meraği, a.g.e., I,552.

[392] Furkan: 25/44.

[393] Yunus: 10/42.

[394] Yunus: 10/100.

[395] Hac: 22/46.

[396] Zuhruf: 43/29.

[397] Taberî, XIII/l, 83.

[398] Neml: 27/69.

[399] Esed, a.g.e., s. 776.

[400] Kâsımî, a.g.e., XIII, 4682.

[401] Araf: 7/38.

[402] Taberî, V/2, 227-228.

[403] Kurtubî, IV/l, 185.

[404] Zemahşerî, II, 99.

[405] Esed, a.g.e., s. 277.

[406] Krş.: Nahl: 16/25.

[407] Esed, a.g.e., s. 277-278.

[408] Mülk: 67/9.

[409] Nisa: 4/116.

[410] Kasas: 28/64.

[411] Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 71-75.

[412] Firuzâbâdî, a.g.e., s. 1069-1070.

[413] Rağıb, a.g.e., s. 99.

[414] İbnu Manzur, a.g.e., XIII, 93.

[415] A.g.e., XIII, 99.

[416] Ebu Abdillah, Eyyub ez-Zerî, es-Sevâiku'l-Mursiletu ale'l-Cehmiye ve'l-Muattıla, 4 c., 3. baskı, Daru'l-Âsıme, Riyad, 1998, IV, 1217.

[417] Râzî, Ebu Bekr b. Abdilkadir, Muhtaru's-Sihah, Mektebetu Lübnan Naşirun, Bey­rut, 1995, s. 48.

[418] İbnu Teymiyye, el-Harrannî Ebu'l-Abbas, en-Nübüvvât, el-Matbaatu's-Selefiye, Kahire, 1386 (h), s. 22.

[419] Îbnu Manzur, a.g.e., I, 537.

[420] A.g.e., VI, 7.

[421] Mevdudî, Tefhimu'l-Kur'an, V, 480.

[422] Zâriyat: 51/52-53.

[423] Taberî, XIII/2, 13-14.

[424] A.g.e., XIII/2, 14.

[425] Zemahşerî, IV, 395; Kurtubî, IX/1, 51.

[426] Kasımi, a.g.e., XV, 5537.

[427] Râzî, X, 191.

[428] Zâriyat: 51/59-60.

[429] Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 75-77.

[430] Kamer: 54/9.

[431] İbnu Teymiyye, Takıyuddin el-Harrannî Ebu'l-Abbas, Minhâcu's-Sünneti'n-Nebeviye, Müessesetü Kurtuba, 1406 (h), IV, 349.

[432] Taberî, XIII/2, 121. Taberî'nin ona baskı yapmalarına oradan kovarak çıkarmaya çalışmalarını da dahil etmesi Şuara suresi: 26/116. ayeti ile uyum içindedir.

[433] Kâsımî, a.g.e, XV, 5597.

[434] Râzî, X, 293.

[435] A.g.e., X, 294.

[436] Araf: 7/66.

[437] Kurtubî, IV/1, 212.

[438] Zemahşerî, II, 112.

[439] Hud: 11/54.

[440] Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 77-78.

[441] Firavun, özel isim değil, eski Mısır krallarına verilen bir unvandır. İbn'ul-Esir, Hz. Musa'nın mücadele ettiği ve firavunların en azgını olanının adının Kabus b. Musab olduğunu söyler bkz.: İbnu'1-Esîr, a.g.e., I, 156.

[442] Şuara: 26/27.

[443] Şuara: 26/23.

[444] İbnu Teymiyye, el-Harranî Ebu'l-Abbas, Beyanu Telbisi'l-Cehmiye fî Tesisi Bidaihim el-Kelamiye, 2 cilt, Matbaatu'l-Hüküme, Mekke, 1392 (h), I, 523.

[445] Kutub, Fî Zilâli'l-Kur'an, VII, 593.

[446] Râzî, VIII, 499.

[447] Taberi, XI/l, 87.

[448] Şuara: 26/29.

[449] Kasımi, a.g.e, XIII, 4610.

[450] Zâriyat: 51/39.

[451] Râzî, X, 182.

[452] Zâriyat: 51/40. Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 78-80.

[453] Kalem: 68/2.

[454] Taberî, XIV/2, 23.

[455] Kurtubî, IX/2, 209.

[456] Râzî, X, 600.

[457] Kasımi, a.g.e., XVI, 5892.

[458] Esed, a.g.e., 759.

[459] Şuara: 26/210-212.

[460] Esed, a.g.e., s. 1174.

[461] Araf: 7/184.

[462] Taberî, VI/1, 182; Esed, Mekkelilerin alışık olduğu şeylerden kökten değişik bir mesaj getirdiği için, Hz. Peygamber (s)'e, İnanmayan pek çok çağdaşı tarafından onun deli olarak görüldüğünü söyler. Ve arkadaşları şeklindeki ifadenin kulla­nılma nedeninin onun bir beşer oluşuna dikkati çekmek, yandaşları arasında doğması muhtemel yanlış eğilimleri bertaraf etmek için olduğu fikrindedir bkz.: Esed, a.g.e., s. 312.

[463] Kalem: 68/5-6

[464] Taberî, XIV/2, 26.

[465] Râzî, X, 602; Kurtubî, IX/2, 212.

[466] Kurtubî,.IX/2, 213.

[467] Kutub, Fi Zilali'l-Kur'an, X, 125.

[468] Taberî, X/2, 55.

[469] Kalem: 68/7.

[470] Râzî, X, 603.

[471] Kalem: 68/51.

[472] Taberî, XIV/2, 57; Kurtubî, IX/2, 235.

[473] Saffat: 37/36-37.

[474] Behiy, Muhammed, İnanç ve Amelde Kur'an'ı Kavramlar, (çev.: Ali Turgut), 2. baskı, Yöneliş Yay., İstanbul, 1988, s. 107.

[475] Saffat: 37/38.

[476] Kalem suresi, Fuad, Hazin, Mecmau'l-Beyan, Suyuti, Hüseyin ve Îkrime, İbnu Abbas, Cabir ve İzzet Derveze'nin sıralamasına göre ilk inen ikinci suredir bkz.: Derveze, Kur'an'a Göre Hz. Muhnmmed'in Hayatı, II, 135.

[477] A.g.e., II, 146.

[478] Tekvir: 81/22.

[479] Taberî, XV/l, 101

[480] Kâsımî, a.g.e., XVII, 6078.

[481] A.g.e., XVII, 6079.

[482] A.g.e., XIV, 4966.

[483] Sebe: 34/8.

[484] Taberî, XII/1, 78.

[485] Kurtubî, VII / 2, 238.

[486] Mevdudî, Tefhîmu'l-Kur'an, IV, 445.

[487] Sebe: 34/46.

[488] Zemahşerî, III, 572.

[489] Taberî, XII/1, 126.

[490] Duhan: 44/14. “Öğretilmiş ifadesinden neyi kastettikleri için bkz.: Nahl: 16/103. Furkan: 25/4.

[491] Taberî, XIII/1, 149.

[492] Kurtubî, VIII/2, 123

[493] Watt, a.g.e., 167.

[494] Bakıllani, Cafer b el-Kâsım Ebu Bekr, Kitabu Temhidi'l-Evâil ve Telhisi'd-Delâil, Müessesetü Kütübi's-Sekafiye, Beyrut, 1987, s. 170.

[495] Mevdudî, Tefhîmu'l-Kur'an, V, 283.

[496] Necm: 53/2.

[497] Râzî, X, 234.

[498] Kutub, Fî Zilâli'l-Kur'an, IX, 413.

[499] Taberi, VIII/2, 9.

[500] Hicr: 15/6.

[501] Meraği, a.g.e., XIV, 8.

[502] Zemahşerî, II, 549; Mevdudî, Tefhîmu'l-Kur'an, II, 531.

[503] Hud: 11/87. Taberî, VII, 135; Ali, a.g.e., s. 538. Hamidullah Muhammed, Aziz Kur'an, (çev.: Abdülaziz Hatip, Mahmut Kanık), İstanbul, 2000, s. 378; Kur'an, Allah'ın ayetlerine küfreden, peygamberleri ve insanlardan adaleti emredenleri haksız yere öldüren kimselere acıklı bir azabı “Müjdelemekle” zulmeden kimse­lerle alay etmektedir. Bkz.: Âl-i İmrân: 3/121.

[504] Saffat: 37/36.

[505] Taberî, XII/2, 62.

[506] Esed, a.g.e., s. 912.

[507] Rum: 30/69.

[508] Esed, a.g.e., s. 905.

[509] Tur: 52/29.

[510] Kurtubî, IX/1, 66.

[511] Müminun: 23/69-70.

[512] Kâsımî, a.g.e., XII, 4408-4409.

[513] Esed, a.g.e., s. 698.

[514] Derveze, et- Tefsîru'l-Hadis, I, 63.

[515] Râzî, VIII, 286.

[516] Mevdudî, Tefhimu'l-Kur'an, III, 387.

[517] Zemahşerî, III, 190; Râzî, VIII, 287.

[518] Kurtubî, VI/2, 130.

[519] Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 81-92.

[520] Firuzâbâdî, a.g.e., s. 365.

[521] Rağıb, a.g.e., s. 226.

[522] Kurtubî, 1/2, 42.

[523] Gaznevî el-Hanefi, bunu Mutezile'nin görüşü olarak nakleder bkz.: Kurtubî, 1/2, 43. İftiraya da sihir denebilir çünkü o da sihir gibi eşlerin ya da birbirini sevenle­rin arasını açar bkz.: Hakemi, Hafız b. Ahmed, Meâricu’l-Kabuli bi Şerhi Silmi'l-Vusûli ilâ Îlmi'l-Usûl, Daru İbni'l-Kayyım, Demam, 1990, II, 564.

[524] Muhammed b. İdris eş-Şafi'den naklen bkz.: A.y.

[525] Kurtubî, 1/2, 43.

[526] Taberî, I, 648.

[527] Râzî, I, 619; Munavî, Muhammed Abdurraûf, et-Tevkîf ala Mühimmati't-Teârif, Daru'l-Fikri'l-Muâsır, Beyrut, 1410 (h), s. 399.

[528] Tabatabaî, a.g.e., VIII, 226.

[529] Bu görüş Ehl-i Sünnet'in çoğunluğuna aittir, bkz.: Kurtubî, 1/2, 45. Kurtubî de bu görüştedir, bkz.: Kurtubî, 1/2, 43.

[530] Kâsımî, a.g.e., IX, 3413.

[531] Kâdî'den naklen bkz.: Râzî, V, 334.

[532] İbnu Manzur, a.g.e., IV, 348.

[533] Vahidî bkz.: Râzî, V, 335.

[534] Abduh, Muhammed, Tevhid Risalesi, {çev.: Sabri Hizmetli), Fecr Yay., Ankara, 1986, s. 153.

[535] A.g.e., s. 134.

[536] Bulut, Halil İbrahim, “Sihrin Hakikati ve Mucizeden Farkı” Marife dergisi, S. 1, 2003, s. 68.

[537] Baydar, Ahmet, Kuran Açısından Korku ve Büyü, Beyan Yay., İstanbul, 1999, s. 64.

[538] Ebu Dâvud, Edeb 95; Tirmizi, Edeb, 63.

[539] Kurtubî, 1/2, 43,44.

[540] Râzî, I, 619.

[541] Abdu'l-Vahhab, Abdullah b. Muhammed, Teysîru'l-Azizi'l-Hamid fi Şerhi Kitabi't-Tevhid, Mektebetu'r-Riyadi'l-Hadise, Riyad, ts., s. 335.

[542] İbnu Manzur, a.g.e., IV, 348.

[543] Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 92-95.

[544] Şuara: 26/153.

[545] Mevdudî, Tefhimu'l-Kur'an, IV, 46.

[546] Zemahşerî, III, 318; Râzî, VIII, 525; Mücahid ve Katade de büyülenmiş kelimesini aklî eksiklik olarak anlamaktadır, bkz.: İbnu Kesîr, VI, 166; Kâsımî, a.g.e., XIII, 4636.

[547] Kurtubî, VII/1, 121.

[548] Kutub, Fi Zilâli'l-Kur'an, VII, 625.

[549] Krş.: Şuara: 26/141-145 ve Şuara: 26/176-180.

[550] Şuara: 26/185.

[551] Kutub, Fi Zilâli'l-Kur'an, VII, 630.

[552] Kurtubî, VII/1, 126.

[553] İbnu Kesîr,VI,169. Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 95-96.

[554] Esed, a.g.e., s. 633.

[555] Ali, a.g.e., s. 804.

[556] İbnu Abbas bkz.: Râzî, VIII, 78.

[557] Hasanu'l-Basri bkz.: A.y.

[558] Bunlar asâ, beyaz el, kıtlık, gelir noksanlığı, tufan, çekirge, buğday güvesi, kur­bağa ve kan afetidir, bkz.: Araf: 7/107-108-130-133.

[559] Neml: 27/13.

[560] Kutub, Fî Zilâli'l-Kur'an, VIII, 16.

[561] Kurtubî, VII/1, 152.

[562] Taberî, XI/l, 171.

[563] Kâsımî, a.g.e., XIII, 4662.

[564] Yunus: 10/76.

[565] Tabatabaî, a.g.e., X, 111.

[566] Taberî, VII/1, 188-189.

[567] Zemahşerî, II, 348.

[568] Esed, a.g.e., s. 410.

[569] Yunus: 10/77.

[570] Zemahşerî, II, 348.

[571] Tabatabaî, a.g.e., X, lll.

[572] Ali, a.g.e., s. 504.

[573] Esed, a.g.e., s. 410.

[574] Taberî, VII/1, 189.

[575] Şuara: 26/35.

[576] Râzî, VIII, 501.

[577] A.g.e. Firavun'un ileri gelenlerinin onu ikazlarına dair âyetler şunlardır: “Dediler ki: 'Bunu ve kardeşini eğle, şehirlere de toplayıcılar gönder. Bütün bilgiç sihirbazları sa­na getirsinler.” Şuara: 26/36-37.

[578] Taberî, XI/1, 89.

[579] İbnu Kesir, VI, 149.

[580] Araf: 7/132.

[581] Râzî, V, 345.

[582] İbnu Abbas bkz.: Râzî, V, 345.

[583] Ali, a.g.e., s. 378.

[584] Zemahşerî, II, 141.

[585] Tabatabaî, VIII, 238.

[586] İbnu Kesir, III, 458.

[587] Râzî, VIII, 598.

[588] Kasas: 28/36.

[589] Zemahşerî, III, 397.

[590] Taberî, XI/2, 95.

[591] İbnu Kesir, VI, 247.

[592] Taha: 20/57.

[593] Kurtubî, VI/l, 129.

[594] Taberî, IX/2, 420.

[595] İbnu Kesîr, V, 293.

[596] Ali, a.g.e., s. 801.

[597] Kutub, Fî Zilâli'l-Kur'an, VIII, 16.

[598] Mevdudî, Tefhîmu'l-Kur'an, II, 72-73.

[599] Kitab-ı Mukaddes yorumcularına göre Firavun Hz. Musa'ya öylesine iyi davra­nıyordu ki, büyüdüğünde, Habeşistan'a karşı sefere çıkan ordusuna komutan olarak atamıştı, bkz.: Hamidullah, a.g.e., 515, (Belki de Kitab-ı Mukaddes'in Sa­yılar, 12/1 pasajında belirtildiği gibi Hz. Musa'nın Habeşistanlı bir kadınla ev­lenmesi bu vesileyledir.)

[600] Mevdudî, Tefhîmu'l-Kur'an, II, 72-73.

[601] İsra: 17/101.

[602] Kutub, Fi Zilali'l-Kur 'an, VII, 79.

[603] Tabatabaî, a.g.e., VIII, 223.

[604] Araf: 7/109-110.

[605] Zemahşerî, II, 134.

[606] Esed, a.g.e., s. 293.

[607] Tabatabaî, a.g.e., VIII, 225.

[608] A.g.e., VIII, 224.

[609] A.g.e., VIII, 225

[610] Araf: 7/112.

[611] Şuara: 26/36.

[612] Razî, VIII, 501-502.

[613] İbnu Kesîr, III, 452.

[614] Râzî, V, 333.

[615] Şuara: 26/40.

[616] Mevdudî, Tefhîmu'l-Kur'an, IV, 23.

[617] Kutub, Fî Zilâli'l-Kur'an, VII, 596.

[618] Esed, a.g.e., s. 745.

[619] Ali, a.g.e., s. 951.

[620] Taha: 20/59.

[621] Râzî, VIII, 502.

[622] İbnu Kesîr, V, 293.

[623] Şûra: 26/38.

[624] Ali, a.g.e., s. 951.

[625] Araf: 7/113. benzer bir lafızla ilgili olarak bkz.: Şuara: 26/41.

[626] Ali, a.g.e., s. 374.

[627] A.g.e., 952.

[628] Râzî, V, 334.

[629] Kâsımî, a.g.e., XI, 4187.

[630] Taha: 20/61.

[631] Taha: 20/65.

[632] Hamidullah, a.g.e., 463

[633] Tabatabaî, VIII, 226.

[634] Zemahşerî, II, 135.

[635] Yunus: 10/80.

[636] İbnu Kesîr, III, 452-453.

[637] Râzî, VI, 287-288.

[638] Esed, a.g.e., s. 632.

[639] Araf: 7/116.

[640] Taha: 20/66-67.

[641] Abdu'l-Vahhab, a.g.e., s. 334.

[642] Taberî, VI/l, 27.

[643] Taha: 20/67.

[644] Ali, a.g.e., s. 803.

[645] Yunus: 10/81.

[646] Taha: 20/69.

[647] Taberî, lX/2, 233.

[648] Râzî, VIII, 75. Râzî, “Bu âyet sihrin tümünü olumsuz kılar.” demesine rağmen Bakara: 2/102 ayetini yorumlarken küfür olan sihrin yıldızlara ibadet ile ilişkisi olanı olduğunu söyler ve böylece diğer sihir türleriyle uğraşmanın meşruluğuna zemin oluşturur. Halbuki sihir hakkındaki nefy (olumsuzlama) sihirden uzak durmayı gerektirir.

[649] Esed, a.g.e., s. 632-633.

[650] Ali, a.g.e., s. 505.

[651] Yunus: 10/82.

[652] Ali, a.g.e., s. 505.

[653] Tabatabaî, a.g.e., X, 113-114.

[654] Eski Ahit'te asayı atan Harun'dur bkz.: Kitab-ı Mukaddes, Çıkış, VII/10-12.

[655] Araf: 7/117.

[656] Taberî, VI/l, 28.

[657] A.g.e., VI/1, 30.

[658] İbnu Kesir, IV, 221. Zalim olmakla özdeşleşmiş olan ve bağlılarını cehenneme sürüklemiş olan Firavun'un öldüğünde Müslüman olduğu şeklinde İbnu'l-Arabi tarafından ortaya atılmış garip bir düşünce de söz konusudur. Onun düşüncesi­ne göre, Firavun ölürken iman etmiş ve bir günah daha işlemeden vefat etmiştir. İslam önceki günahları sildiği için bir sorun kalmamıştır bkz.: İbnu'l-Arabi, Muhyiddin, Fusûsu'l-Hikem, (çev.: Nuri Gencosman), MEB Yay., İstanbul, 1990, s. 301.

[659] Neml: 27/14.

[660] Ebu Abdillah, Muhammed b. Ebî Bekr, Şifau'l-Alil fî Mesiili'l-Kadâi ve'l-Hikmeti ve't-Talîl, Daru'1-Fikr, Beyrut, 1398 (h), s. 273.

[661] Râzî, VIII, 546.

[662] Araf: 7/132.

[663] Taberî, VI/l, 41.

[664] Meraği, a.g.e., IX, 42.

[665] Râzî, V, 347.

[666] Taha: 20/63.

[667] Mücahid bkz.: İbnu Kesîr, V, 295.

[668] Râzî, VIII, 70.

[669] Taha: 20/65.

[670] Taha: 20/66. Hz. Musa'nın önce onları büyülerini göstermeye davet etmesine dair başka bir âyet için bkz.: Şuara: 26/43.

[671] Râzî, VIII, 73.

[672] Bakara: 2/23.

[673] Taha: 20/61.

[674] Râzî, VIII, 72.

[675] Şuara: 26/44.

[676] Ali, a.g.e., s. 952.

[677] Taha: 20/67-69.

[678] Taha: 20/70. Benzer ifadele için bkz.: Araf: 7/120-122. Şuara: 26/46-48.

[679] Kasımi, a.g.e., XI, 4192.

[680] Zemahşerî, III, 73.

[681] Râzî, VIII, 75.

[682] Kâsımî, a.g.e., XII, 4616. Sihir üzerine yoğunlaşmış bir kimse mucize gösteren bir kimsenin yaptığının bir hile olup olmadığını daha kolay anlaması mümkündür. Ancak mucize apaçık gerçek olup akl-ı selim sahibi olup öğüt almaya niyeti olanlar onu görünce iman ederler. Bir eylemin mucize mi yoksa sihir mi olduğu­nu sadece uzmanları bilebilseydi, mucizeleri inkâr edenlerin büyük çoğunluğu, büyü bilmedikleri için mazur olurlardı. Hz. Musa'nın da “İnsanların toplandığı bayram gününde” mucizesini göstermesine gerek kalmazdı.

[683] Râzî, VIII, 504.

[684] Esed, a.g.e., s. 293.

[685] Râzî, V, 337.

[686] Tabatabaî, a.g.e., VIII, 226.

[687] A.g.e., VIII, 227.

[688] Râzî, V, 339.

[689] Araf: 7/123.

[690] Tabatabaî, a.g.e., VIII, 227.

[691] Ali, a.g.e., s. 375.

[692] Râzî, VIII, 76.

[693] Taha: 20/71.

[694] İbnu Kesîr, V, 297.

[695] Kasımi, a.g.e., XI, 4193.

[696] Taberî, IX/2, 235.

[697] Kurtubî, VI/1, 140.

[698] İbnu Kesîr, VI, 151.

[699] Zemahşerî, III, 74.

[700] Taha: 20/73.

[701] Şuara: 26/49

[702] Râzî, VIII, 504.

[703] Ali, a.g.e., s. 953.

[704] Şuara: 26/51.

[705] Râzî, VIII, 504.

[706] Taha: 20/73.

[707] Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 96-115.

[708] Râzî, I, 617.

[709] Rıza, a.g.e., I, 398.

[710] Razî, I, 618.

[711] Bakara: 2/102. “Sihri satın alan kimsenin âhirette nasibi yoktur.” şeklindeki ifa­denin sihrin haramlığına ve o kimsenin dininin olmadığına işaret ettiği ifade edilmiştîr. Hasan (u'1-Basrî) bkz.: Abdu'l-Vahhab, a.g.e., s. 334.

[712] Bakara: 2/251.

[713] Tabatabaî, a.g.e., I, 238.

[714] Meraği, a.g.e., 1,180.

[715] Kâsımî, a.g.e., II, 207.

[716] Meraği, a.g.e., I, 179.

[717] Zemahşerî, I, 173.

[718] Esed, a.g.e., s. 28.

[719] Kurtubi, I/2, 42.

[720] Kurtubî, Yahudilerin ayetteki iki melekten Cebrail ve Mikail'i kastettiklerini söyler. Bkz.: Kurtubî, I/2, 49.

[721] Maide: 5/110. Hamza ve Kesaî, büyü dîye çevirdiğimiz kelimeyi sahir diye oku­muş ve ayetteki ifadenin “Sihir konusunda güçlü bir adam” anlamına geldiğini söylemişlerdir, bkz.: Kurtubî, III/2, 279.

[722] Kurtubî, III/2, 279

[723] İbnu Kesîr, III, 219.

[724] Taberî, V/l, 172.

[725] Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 115-119.

[726] Yunus: 10/2.

[727] Esed, a.g.e., s. 391.

[728] Ibnu Teymiyye, el-Harrannî Ebu'l-Abbas, el-Cevabu's-Sahihu li men Beddele Dine'l-Mesih, Daru'l-Asime, Riyad, 1414 (h), V, 427.

[729] Kasas: 28/48.

[730] Ali, a.g.e., s. 1016.

[731] Kurtubî, VII/1, 269. İki büyücüden Musa ve Harun'un kastedildiği de söylen­miştir bkz.: Kâsımî, a.g.e., XIII, 4710. “İki büyü” olarak okuyanlar ise bununla Tevrat'ı ve Kur'an'ı kastetmektedirler. Zira ayetten hemen sonra iki kitaptan bahsedilmektedir: “De ki: “Eğer doğru sözlüler iseniz, Allah katından bu ikisinden (bana ve Musa'ya inen kitaplardan) daha doğru bir kitap getirin de ben ona uyayım!” Kasas: 28/49. ayrıca bkz.: Enam: 6/91-154-155. Ahkaf: 46/30.

[732] Razi, VII, 351. Bazı Basralı dilciler meshur ifadesini büyülenmiş değil de büyücü olarak anlamlandırmışlardır bkz.: Taberi, IX/1,121.

[733] İsra: 17/47.

[734] Mevdudî, Tefhîmu'l-Kur'an, III, 105.

[735] Ahmed, övülmüş kimse anlamında hemen hemen Yunanca Periclytos kelimesi­nin tercümesidir bkz.: Ali, a.g.e., s. 1540.

[736] Saf: 61/6.

[737] İbnu Kesîr, VIII, 137.

[738] Taberî, XIV/l, lll.

[739] Kurtubî, IX/2, 75.

[740] Ali, a.g.e., s. 1540.

[741] Yazır, Elmalılı Hamdi, Hak Dini Kuran Dili, 10 c., Eser Neşr., İstanbul, 1979, VII, 4935.

[742] Zemahşerî, IV, 513.

[743] Saf: 61/8.

[744] İbnu Kesîr, III, 236.

[745] Enam: 6/7. İnanmamakta ısrar eden insanların olumsuz tavırlarıyla ilgili başka örnekler için bkz.: Hicr: 15/14. Tur: 52/44.

[746] Tabatabaî, a.g.e., V, 16.

[747] Râzî, IV, 485.

[748] Zemahşerî, II, 6.

[749] Taberî, V/1, 200.

[750] Ali, a.g.e., s. 291.

[751] A.e., s. 515.

[752] Hud: ll/7.

[753] Tabatabaî, a.g.e., X, 158.

[754] Kaffal bkz.:Râzî, VI, 320.

[755] Îbnu Kesîr, IV, 242.

[756] Taberî, VII/2, 9.

[757] Kesaî bkz.: Kurtubî, V/l, 10.

[758] Esed, a.g.e., s. 423.

[759] Ali, a.g.e., s. 822.

[760] Enbiya: 21/3.

[761] Îbnu Kesîr, V, 325.

[762] Ali, a.g.e., s. 822.

[763] Kâsımî, a.g.e., XI, 4249.

[764] Taberî, X/l, 5.

[765] Kurtubî, VI/l, 170.

[766] Râzî, VIII, 120.

[767] A.g.e., VIII, 121.

[768] Zemahşerî, III, 100; Kasımi, a.g.e., XI, 4249.

[769] Esed, a.g.e., s. 646.

[770] Sebe: 34/43.

[771] Taberî, hak kelimesi için kastedilenin Hz. Muhammed (s) olduğu görüşün­dedir bkz.: Taberî, XII, 123. Ancak bu kelimeden Kur'an kastedilmektedir. Çünkü müşrikler hakkı büyü olarak vasıflandırıyorlar. Bu apaçık sihirdir yerine büyücüdür deselerdi o zaman Rasulullah (s)'ın kast edildiği söylenebi­lirdi.

[772] Kurtubî, VII/2, 278.

[773] Hakemi, a.g.e., I, 266.

[774] Râzî, IX, 325.

[775] Saffat: 37/15.

[776] Taberî, XII/2, 54.

[777] Ali, a.g.e., s. 1330.

[778] Zuhruf: 43/30.

[779] Râzi, XI, 629.

[780] Taberî, XIII/1, 83.

[781] İbnu Kesîr, VII, 259.

[782] Ahkaf: 46/7.

[783] Zemahşerî, IV, 289.

[784] Taberî, XIII/2, 7.

[785] Tur: 52/15.

[786] Ali, a.g.e., s. 1434.

[787] Râzî, X, 205.

[788] Zemahşerî, IV, 399.

[789] Taberî, XIII/3, 31.

[790] Müddessir: 74/24.

[791] Mevdudî, Tefhîmu 'l-Kur'an, VI, 473.

[792] Taberi, XIV/2, 197; Kasımi, a.g.e., XVI, 5977.

[793] Kurtubî, X/l, 71.

[794] Ebu Abdillah, a.g.e., IV, 1217.

[795] Esed, a.g.e., s. 1207.

[796] Ali, a.g.e., s. 1642.

[797] A.g.e., s. 889.

[798] Müminun: 23/88-89.

[799] Kâsımî, a.g.e., XII, 4414.

[800] İbnu Kesîr, V, 484.

[801] Hamidullah, a.g.e., 494.

[802] Kurtubî, VI/2,134.

[803] Esed, a.g.e., s. 699.

[804] Taberî, X/2, 64.

[805] Zemahşerî, III, 195.

[806] Razi, VIII, 290.

[807] Müddessir: 74/24-29. Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 119-129.

[808] Rağıb, a.g.e., s. 543.

[809] Şûra: 42/40. Yine bu adlandırma konusunda başka bir âyet için bkz.: Bakara: 2/194.

[810] İbnu Manzur, a.g.e., 1,183.

[811] Yasin: 36/30.

[812] İbnu Kesîr, VI, 560.

[813] Ali, a.g.e., s. 1176.

[814] Mümin: 40/83.

[815] Esed, a.g.e., s. 969.

[816] Ali, a.g.e., s. 1284.

[817] A.g.e., 1285.

[818] Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 129-130.

[819] Yazır, a.g.e., VI, 4356.

[820] Ahkaf: 46/26.

[821] Ali, a.g.e., s. 1374.

[822] İbnu Kesîr, VII, 271.

[823] Bakara: 2/67.

[824] Zemahşerî, I, 150.

[825] Bu kuralın niteliği hakkındaki Tevrat pasajı âyetin üslubuna uygun görünmek­tedir, bkz.: Tevrat, Tesniye, XXI, 1-9.

[826] Esed, a.g.e., s. 20. Esed'in alay nedeni olarak gösterdiği âyetler şunlardır: “Hani bir zamanlar siz bir adam öldürmüştünüz de onun hakkında birbirinizle atışmış ve onu üstünüzden atmıştınız. Halbuki Allah, saklamış olduğunuzu açığa çıkaracaktı. İşte bun­dan dolayı, o sığırın bir parçası ile o ölüye vurun, dedik. Allah ölüleri işte böyle diriltir ve size âyetlerini gösterir, belki aklınızı başınıza toplarsınız.” Bakara: 2/72-73.

[827] Rıza, a.g.e., I, 318.

[828] Taberî, I, 479.

[829] Kutub, Fi Zilâli'l-Kur'an, I,114-115.

[830] Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 130-132.

[831] Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 132.

[832] Bakara: 2/14-15.

[833] Râzî, I, 309.

[834] A.g.e., I, 309, 310.

[835] Zemahşerî, II, 277.

[836] Tevbe: 9/64.

[837] Esed, a.g.e., s. 368.

[838] Ali, a.g.e., s. 459.

[839] Taberî, IV/l, 443.

[840] İbnu Kesir, II, 387.

[841] Tevbe: 9/79.

[842] Ali, a.g.e., s. 463.

[843] Râzî, VI, lll.

[844] Asım bkz.: A.y.

[845] Esed, a.g.e., s. 372; Müminlerin infakını, az ise küçümseyen ve çok ise gösteriş olduğunu söyleyen kimselerin Medine'deki münafıklar olduğuna dair açıklayıcı bir hadis için bkz.: Buhari, Zekât, 10; Müslim, Zekât 72; Nesâî, Zekât 48.

[846] Meraği, a.g.e., X, 171.

[847] A.g.e., X,. 172. Tevbe suresi boyunca münafıkların ifsat çabaları sık sık zikredil­mektedir.

[848] Tevbe: 9/65.

[849] Zemahşerî, II, 277.

[850] Muhammed: 47/16.

[851] Kutub, Fî Zilali'l-Kıır'an, IX, 255.

[852] Esed, a.g.e., s. 1038.

[853] Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 132-136.

[854] Hud: ll/8.

[855] Zemahşerî, II, 367.

[856] Mücahid bkz.: Taberî, VII/2,12.

[857] A.g.e., VII/2,11.

[858] Meraği, a.g.e., XII, 7.

[859] Esed, a.g.e., s. 423.

[860] Doğrul, Ömer Rıza, Tanrı Buyruğu, İstanbul, 1934, s. 319.

[861] Taberî, XVI/2, 161; Taberî'nin bu yorumuna İbnu Kesir de katılır bkz.: İbnu Kesîr, VII, 49.

[862] Sad: 38/16.

[863] İbnu Kesîr, VII, 49.

[864] Esed, a.g.e., s. 328.

[865] Hicr: 15/11.

[866] Râzî, VII, 125.

[867] Doğrul, a.g.e., s. 379.

[868] Meraği, a.g.e., XIV, 10.

[869] İbnu Kesîr, IV, 445.

[870] “Biz o küfrü suçluların kalbine işte böyle sokarız.” Hicr: 15/12.

[871] Nisa: 4/140.

[872] Zemahşerî, II, 565.

[873] A.g.e., II, 566.

[874] Taberî, VIII/2, 13.

[875] A.g.e., V/l, 204.

[876] Zemahşerî, II, 8.

[877] Enam: 6/10.

[878] Râzî, IV, 487.

[879] Taberî, V/l, 204.

[880] Îbnu Kesîr, III, 237.

[881] Meraği, a.g.e., VII, 82.

[882] Râzî, VII, 124.

[883] Yazır, a.g.e., IV, 2992.

[884] Rad: 13/32.

[885] Zemahşerî, II, 511.

[886] İbnu Kesîr, IV, 383.

[887] Râzî, VII, 44.

[888] Ali, a.g.e., s. 291.

[889] Doğrul, a.g.e., s. 186.

[890] Enbiya: 21/41.

[891] Râzî, VIII, 146.

[892] Zemahşerî, III, 116.

[893] Taberî, X/l, 39.

[894] İbnu Kesîr, III, 131

[895] Maide: 5/57.

[896] Taberî, IV/2, 391.

[897] Maide: 5/58.

[898] Taberî, IV/2, 393.

[899] Zemahşerî, II, 637.

[900] İbnu Kesir, III, 132.

[901] Enam: 6/5.

[902] Râzî, IV, 484.

[903] A.g.e., IV, 483.

[904] Zemahşerî, II, 6.

[905] Taberî, V/1,198.

[906] Şuara: 26/6.

[907] Zemahşerî, III, 291.

[908] Râzî, VIII, 491.

[909] Saffat: 37/12. Dirilmeyi inkâr ediyorlar. (şaşıyorsun) kelimesinin dammeli okuyanlar da olmuştur. Bu durumda âyet şu anlama gelir: “Nasıl oluyor da ayetle­rimle bilgisizlikleri ve inatlarıyla kullarım alay ediyorlar?” O zaman da şaşırmanın Allah'a atfının uygun olup olmadığı akla gelir. Bu okuyuş doğru kabul edildi­ğinde meselenin büyüklüğüne dikkat çekilmiş olur. Allah'ın apaçık ayetlerinden birini görecek olsalar birbirlerini onunla alay etmeye teşvik ederler bkz.: İbnu Kesîr, VII, 6.

[910] İbnu Kesir, VII, 6.

[911] Taberî, XI/1, 79.

[912] Zemahşerî, III, 291.

[913] Şuara: 26/6.

[914] Kutub, Fî Zilâli'l-Kur'an, VII, 583.

[915] Hicr: 15/88.

[916] Râzî, VII, 165.

[917] Hicr: 15/95-96.

[918] Taberî, VIII/2, 93. Said b. Cubeyr, bu kimselerin Velid b. Muğire, Âs b. Vail, Ebu Zem'a, el-Haris b. Aytele ve Esved b. Kays adlı Kureyşli beş çete lideri olduğunu söylemiştir, bkz.: Taberî, VIII/2, 95.

[919] Meraği, a.g.e., XIV, 47.

[920] İbnu Kesir, IV, 469.

[921] Rum: 30/10.

[922] Ali, a.g.e., s. 1053.

[923] Esed, a.g.e., s. 947.

[924] Zümer: 39/48.

[925] Ali, a.g.e., s. 1252.

[926] Zemahşerî, IV, 128.

[927] Ali, a.g.e., s. 1363.

[928] Casiye: 45/33.

[929] İbnu Kesîr, VII, 257.

[930] Hümeze: 104/1-9.

[931] Esed, a.g.e., s. 225.

[932] Nahl: 16/34.

[933] Îbnu Kesîr, IV, 488.

[934] Meragi, a.g.e., XIV, 78.

[935] Râzî, VII, 203.

[936] Zemahşerî, II, 580.

[937] Taberî, VIII/2, 137.

[938] Esed, a.g.e., s. 534.

[939] Ali, a.g.e., s. 638.

[940] Rum: 30/10. Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 136-147.

[941] Rağıb, a.g.e., s. 47.

[942] “Azizin karısı, onların gizliden gizliye dedikodu yaydıklarını işitince, onlara davetçi gönderdi ve onlara mükellef bir sofra hazırladı. Her birine bir bıçak verdi, beri taraftan da Yusuf'a “Çık karşılarına” dedi. Görür görmez hepsi onu gözlerinde çok büyüttüler ve (şaşkınlıkla) ellerini kestiler. Dediler ki: “Hâşâ! Allah için, bu bir insan değil, olsa olsa yüce bir melektir.” Yusuf: 12/31. Bu âyetten yola çıkarak onların Hz. Yusuf'u me­lek olarak gördüklerini değil, çok yakışıklı ve çekici bulduklarını söylemek mümkündür. Yoksa onun insanüstü bir varlık olduğunu kastetmemektedirler.

[943] Doğrul, a.g.e., s. 343.

[944] İbnu Kesir, IV, 312.

[945] Enbiya: 21/7.

[946] Bahçeci, Muhittin, a.g.e., s. 185.

[947] Râzî, VIII, 122.

[948] Enam: 6/8.

[949] Esed, a.g.e., s. 225.

[950] Taberî, V/l, 201.

[951] A.g.e., V/l, 202.

[952] Râzî, IV, 486.

[953] A.g.e., IV, 487.

[954] Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 147-149.

[955] Esed, a.g.e., s. 428.

[956] Hud: 11/27.

[957] Taberî, VII/2, 36.

[958] Müminun: 23/24.

[959] Taberî, X/2, 22.

[960] Müminun: 23/33-34. Aslında bu âyetlerin metninde Hz. Hud ve toplumunun adı geçmemektedir. Ancak, hemen Hz. Nuh'un ardından gelen bir nesi! oldukları bilgisi (Müminun: 23/31) nedeniyle bahsi geçen ifadelerin Hz. Hud dönemiyle ilişkili olduğu kanaati ağır basmaktadır.

[961] Yazır, a.g.e., V, 3452-3453.

[962] İbnu Kesîr, V, 467-468.

[963] Şuara: 26/154.

[964] Mevdudî, Tefhîmu'l-Kur'an, IV, 47.

[965] Taberî, XI/1, 126.

[966] Kutub, Fi Zilâli'l-Kur'an, VII, 625.

[967] Kamer: 54/23-24. Mekkeli müşrikler de aynı cehalet içindeydiler. Zira onlar da Hz. Muhammed (s)'in peygamberliğini reddedebilmek için aynı gerekçeleri öne sürüyorlardı. Yani benzer şekilde, “Hz. Muhammed (s) de sıradan insanlar gibi alış veriş yaptığı halde ve içimizde doğmuş ve büyümüşken, şimdi kalkmış Allah'ın kendisine peygamberlik verdiğini iddia etmektedir.” diyorlardı. Bkz.: Mevdudî, Tefhîmu'l-Kur'an, VI, 49

[968] Kutub, Fi Zilali’l-Kur'an, IX, 456.

[969] Yazır, a.g.e., VII, 4645.

[970] Hud: 11/62

[971] Kamer: 54/24

[972] İbrahim: 14/10.

[973] İbrahim: 14/11.

[974] Rad: 13/31. Enam: 6/109-11.

[975] Esed, a.g.e., s. 503. Bu yoruma kaynak teşkil edebilecek bir Kur'anî bir ifade için bkz.: Yusuf: 12/108. Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 149-155.

[976] Şuara: 26/186.

[977] İbnu Kesir, V, 469.

[978] Müminun: 23/47.

[979] Zemahşerî, III, 184.

[980] Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 155.

[981] Taberî, XII/l, 187-188.

[982] Yasin: 36/15-17.

[983] Kutub, Fî Zilâli'l-Kur'an, VIII, 464.

[984] Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 155-156.

[985] Enam: 6/91.

[986] Müddessir: 74/25.

[987] Mevdudî, Tefhîmu'l-Kur'an, VI, 473.

[988] Kur'an'ın lafzının Hz. Peygamber (s)'e, anlamının da Allah'a ait olduğunu söy­leyenler Velid b. Muğire'nin itirazını dikkate almalıdır.

[989] Nahl: 16/103.

[990] Mevdudî, Tefhîmu'l-Kur'an, III, 55.

[991] İsra: 17/93.

[992] Mevdudi, Tefhîmu'l-Kur'an, III, 125.

[993] Razi, VII, 409-410.

[994] Şeytanın, beşer cinsine yönelik kıskanç tavrı Kur'an'da şöyle zikredilir: “(Yine unutma ki) Bir vakit meleklere, 'Âdem'e secde edin.' demiştik. İblis'ten başka hepsi sec­de ettiler. O ise, 'Ben bir çamurdan yarattığın kimseye mi secde ederim?' demişti.” İsra: 17/61.

[995] Ali, a.g.e., s. 721.

[996] İsra: 17/94.

[997] Râzî, VII, 410.

[998] Zemahşerî, II, 667.

[999] İsra: 17/95.

[1000] Zemahşerî, II, 667.

[1001] Taberî, IX/l, 208.

[1002] Râzî, VII, 410.

[1003] Zâriyat: 51/25. Enam: 6/9.

[1004] Bahçeci, a.g.e., s. 87.

[1005] Rad: 13/38. Bu âyet Kur'an'ın bir diğer ayeti olan Furkan: 25/7 ile birlikte düşü­nülmelidir: “Şöyle dediler: Bu ne biçim peygamber ki, yemek yer, sokaklarda gezer? Ona, beraberinde bulunup uyaran bu melek indirilseydi ya'.”

[1006] İbnu Kesir, IV, 388.

[1007] Zemahşerî, II, 513.

[1008] Taberî, VIII/l, 216; Râzî, VII, 49.

[1009] Esed, a.g.e., s. 495.

[1010] Yusuf: 12/109.

[1011] Mevdudî, Tefhîmu'l-Kur'an, II, 469.

[1012] Enbiya: 21/3.

[1013] Kehf: 18/110. Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 156-161.

[1014] İbnu Manzur, a.g.e., III, 383.

[1015] A.g.e., III, 384.

[1016] Rağıb, a.g.e., s. 471.

[1017] Râzî, III, 235.

[1018] Ali, a.g.e., s. 136.

[1019] İbnu Manzur, a.g.e., V, 183.

[1020] Yunus: 10/27.

[1021] Bakara: 2/194.

[1022] İbnu Manzur, a.g.e., V, 183.

[1023] Taberi, V/2, 34.

[1024] Enam: 6/123-124.

[1025] Râzî, V, 135.

[1026] A.g.e., V, 137.

[1027] Zemahşerî, II, 60.

[1028] İbnu Kesîr, III, 326.

[1029] Ali, a.g.e., s. 326.

[1030] Meraği, a.g.e., VIII, 20.

[1031] A.g.e., VIII, 21. Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 161-164.

[1032] Nuh: 71/22.

[1033] Ali, a.g.e., s. 1616.

[1034] Hud: 11/54.

[1035] Hud: 11/55.

[1036] Taberî, VII/2, 77.

[1037] Zemahşerî, II, 388-389.

[1038] Meraği, a.g.e., XII, 50.

[1039] Neml: 27/48-50.

[1040] Zemahşerî, III, 361.

[1041] Râzî, VIII, 561.

[1042] Taberî, XI/l, 209.

[1043] Ali, a.g.e., s. 990.

[1044] A.g.e., 991.

[1045] Esed, a.g.e., s. 772. Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 164-167.

[1046] Saffat: 37/97-98.

[1047] Taberî, XII/2, 89.

[1048] Îbnu Kesîr, VII, 22.

[1049] Zemahşerî, IV, 50.

[1050] Ali, a.g.e., s. 1203.

[1051] Mevdudî, Tefhîmu'l-Kur'an, V, 27.

[1052] Araf: 7/123.

[1053] Meraği, a.g.e., IX, 43.

[1054] Zemahşerî, II, 136.

[1055] Râzî, V, 339.

[1056] Îbnu Kesîr, III, 455.

[1057] Kasas: 28/20. Her ne kadar âyette lafız olarak tuzağa delalet eden bir kelime olmasa da âyetin konusu, öldürülmek üzere kendisine tuzak kurulan Hz. Salih'inkine benzemektedir. Ayrıca bu mümin kişi şu âyette bahsedilen kişi ile ay­nıdır: “Firavun ailesine mensup imanını gizleyen mümin bir adam şöyle dedi: Rabbim Allah'tır dediği için bir adamı öldürecek misiniz?” Mümin: 40/28.

[1058] Taberî, XI/2, 63-64.

[1059] Doğrul, a.g.e., s. 94.

[1060] Âl-i İmrân: 3/54.

[1061] Esed, a.g.e., s. 100.

[1062] Şûra: 42/40.

[1063] Râzî, III, 236.

[1064] Meraği, a.g.e., III, 128.

[1065] İbnu Kesîr, II, 37. Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 167-169.

[1066] Enam: 6/123.

[1067] Doğrul, a.g.e., s. 209.

[1068] Esed, a.g.e., s. 252.

[1069] İbnu Kesîr, III, 323.

[1070] Taberî, V/2, 33.

[1071] İbnu Kesîr, III, 324. İbnu Kesîr'in vebal ile ilgili yorumuna dayanak olarak aldığı âyetler için bkz.: Ankebut: 29/13. Nahl: 16/25.

[1072] Taberî, XV, 188.

[1073] Tarık: 86/15-16.

[1074] Ali, a.g.e., s. 1721.

[1075] İbnu Kesîr, VIII, 398.

[1076] Tarık: 86/17.

[1077] Ali, a.g.e., s. 1721.

[1078] İbnu Kesîr, VIII, 398. Bu yorumu destekleyen Kur'anî bîr ifade için bkz.: Lokman: 31/24.

[1079] “Düşünün ve hatırlayın o zamanları ki, hani bir vakitler sîz yeryüzünde güçsüzdünüz, hor görülen bir azınlıktınız. İnsanların sizi hırpalamasından korkuyordunuz, öyle iken O, sizi barındırdı ve sizi yardımıyla destekleyip güçlendirdi ve şükretmeniz için temizle­rinden rızık verdi.” Enfal: 8/26.

[1080] Râzî, V, 477.

[1081] Enfal: 8/30.

[1082] Urve İbnu Zübeyr bkz.: İbnu Kesîr, III, 587.

[1083] Râzî, V, 478.

[1084] Zemahşerî, II, 209.

[1085] Taberî, VI/l, 304.

[1086] Esed, a.g.e., s. 328.

[1087] Zemahşerî, II, 325.

[1088] Yunus: 10/21.

[1089] Esed, a.g.e., s. 397-398.

[1090] İbnu Kesir, IV, 195.

[1091] Ali, a.g.e., s. 489.

[1092] Meraği, a.g.e., XI, 88.

[1093] Taberî, VII/l, 130-131.

[1094] Râzî, VII, 45.

[1095] Mücahid bkz.: İbnu Kesîr, IV, 384. Mücahid'in bu yorumu, “Biz onlara birtakım arkadaşlar musallat ettik de onlar kendilerine önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini güzel gösterdiler. Böylece kendilerinden önce gelip, geçmiş olan cin ve insan toplulukları hakkındaki, azap sözü onlar için de hak oldu. Doğrusu onların hepsi de kendilerine yazık etmişlerdir.” Fussilet: 41 /25. ayetiyle uyum içindedir.

[1096] Taberî, VIII/1, 210.

[1097] Meraği, a.g.e., XIII, 108.

[1098] Rad: 13/33.

[1099] Zemahşerî, II, 511.

[1100] Esed, a.g.e., s. 493.

[1101] Rad: 13/42.

[1102] Esed, a.g.e., s. 496.

[1103] Râzî, VII, 53.

[1104] A.g.e., VII, 54.

[1105] Zemahşerî, II, 514.

[1106] İbnu Kesîr, VI, 393.

[1107] Meraği, a.g.e., XIII, 118.

[1108] İbrahim: 14/46.

[1109] Esed, a.g.e., s. 512.

[1110] İbnu Abbas bkz.: Taberî, VIII/1, 322.

[1111] Doğrul, a.g.e., s. 376.

[1112] Meraği, a.g.e., XIII, 167.

[1113] Zemahşerî, II, 543.

[1114] Araf: 7/183.

[1115] Râzî, VII, 110.

[1116] A.g.e., V, 419.

[1117] Zemahşerî, II, 175.

[1118] Meragi, a.g.e., IX, 132-133.

[1119] Râzî, V, 418

[1120] Taberî, VI/l, 181.

[1121] Râzî, V, 433.

[1122] Araf: 7/195.

[1123] Zemahşerî, II, 182.

[1124] İbnu Kesîr, III, 533.

[1125] Meraği, a.g.e., IX, 144.

[1126] Taberî, VI/l, 202.

[1127] Ali, a.g.e., s. 400.

[1128] İbnu Kesîr, III, 572.

[1129] Enfal: 8/17-18.

[1130] Râzî, V, 468.

[1131] Zemahşerî, II, 201.

[1132] Taberî, VI/l, 273.

[1133] A.g.e., XII/1, 145.

[1134] Fatır: 35/10.

[1135] Zemahşerî, III, 585.

[1136] Mücahid ve Said İbnu Cubeyr bkz.: İbnu Kesîr, VI, 524.

[1137] Fatır: 35/9.

[1138] Esed, a.g.e., s. 887.

[1139] Ali, a.g.e., s. 1155.

[1140] Sebe: 34/33.

[1141] Zemahşerî, III, 567.

[1142] Ali, a.g.e., s. 1144.

[1143] Esed, a.g.e., s. 879.

[1144] Meraği, a.g.e., IX, 16.

[1145] Araf: 7/99.

[1146] Esed, a.g.e., s. 291.

[1147] İbnu Kesîr, III, 447.

[1148] Taberî, VI/l, 13.

[1149] Râzî, V, 322.

[1150] Zemahşerî, II, 129. Zemahşerî, düşmanın “Tuzağı, gece baskını ve katlinden korktuğu gibi” demek yerine “korktuğundan daha fazla.” demesi yerinde olurdu.

[1151] Yusuf: 12/52.

[1152] Ali, a.g.e., s. 570.

[1153] A.g.e., 422. Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 169-180.

[1154] Rağıb, a.g.e., s. 33.

[1155] Firuzâbâdî, a.g.e., s. 1165.

[1156] İbnu Manzur, a.g.e., XIII, 67.

[1157] Rağıb, a.g.e., s. 68.

[1158] Bahçeci, a.g.e., s. 205.

[1159] Abduh, a.g.e., s. 133.

[1160] Teftâzâni, Sa'duddin b. Ömer, Kelam İlmi ve İslam Akaidi, (Şerhu'l-Akâid), (çev.: Süleyman Uludağ), Dergâh Yay., İstanbul, 1980, 295.

[1161] Hamidullah Muhammed, İslâm'a Giriş, (çev.: Kemal Kuşçu), İrfan Yay., istanbul, 1976, s. 88.

[1162] Yunus: 10/20-21.

[1163] Râzi, VI, 230-231.

[1164] Bahçeci, a.g.e., s. 248.

[1165] Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 180-182.

[1166] Hud: 11/53.

[1167] Râzî, VI, 364.

[1168] İbnu Kesîr, IV, 262.

[1169] Taberî, VII/2, 77.

[1170] Meraği, a.g.e., XII, 49.

[1171] Ali, a.g.e., s. 528.

[1172] Yunus: 10/20.

[1173] Zemahşerî, II, 387. Zemahşerî'nin paralellik kurduğu bu âyetin yanında, “Ne olurdu ona bir hazine indirilseydi ve beraberinde bir melek gelseydi.” Hud: 11/12. ayeti de Âd toplumu ile Kureyş'in tavrı arasındaki büyük benzerliği gösterir nitelik­tedir.

[1174] Meraği, a.g.e., XIV, 40.

[1175] Hicr: 15/81. Hicr toplumu ile Semud toplumu aynıdır.

[1176] Meraği, a.g.e., VIII, 198.

[1177] Araf: 7/73.

[1178] Râzî, VIII, 525.

[1179] Esed, a.g.e., s. 754.

[1180] Şuara: 26/154-155.

[1181] Meraği, a.g.e., XII, 56.

[1182] Ali, a.g.e., s. 965.

[1183] Esed, a.g.e., s. 286.

[1184] “Biz onlara, kendilerini imtihan etmek için dişi deveyi göndereceğiz. Onun için sen onları gözet ve sabırlı ol.” Kamer: 54/27.

[1185] Hud: 11/63.

[1186] Araf: 7/73.

[1187] Hud: 11/65.

[1188] Şuara: 26/158.

[1189] Hud: 11/66.

[1190] Taberî, VII/2, 84.

[1191] Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 182-185.

[1192] Araf: 7/106.

[1193] Taberî, VI/1, 19.

[1194] İbnu Kesir, III, 450.

[1195] Zemahşerî, II, 133; Razi, V, 327.

[1196] Ali, a.g.e., s. 373.

[1197] Naziat: 79/20-21.

[1198] Ali, a.g.e., s. 1682.

[1199] Taberî, VI/l, 41.

[1200] Araf: 7/132.

[1201] İbnu Kesîr, III, 458.

[1202] A.g.e., VIII, 338.

[1203] Araf: 7/103.

[1204] Zemahşerî, II, 131.

[1205] Meraği, a.g.e., IX, 22.

[1206] Bakara: 2/55.

[1207] Meraği, a.g.e., I, 120-121.

[1208] Rıza, a.g.e., I, 321.

[1209] Râzî, I, 519.

[1210] Tevrat'a göre de en azından dünya gözüyle Allah'ı görmek imkânsızdır bkz.: Kitab-ı Mukaddes, Çıkış, 33/20.

[1211] Râzî, I, 518. Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 185-188.

[1212] İbnu Kesîr, III, 248.

[1213] A.g.e., IV, 523.

[1214] Enam: 6/37.

[1215] Râzî, IV, 522.

[1216] Ali, a.g.e., s. 298.

[1217] Meraği, a.g.e., VII, 116.

[1218] Taberî, V/l, 246.

[1219] İbnu Abbas bkz.: İbnu Kesîr, III, 247.

[1220] Taberî, V/l, 243.

[1221] Enam: 6/35.

[1222] Ali, a.g.e., s. 297.

[1223] Meraği, a.g.e., 114.

[1224] Doğrul, a.g.e., s. 190.

[1225] Taberî, V/1, 242.

[1226] İbnu Kesir, VI, 103.

[1227] Furkan: 25/7-8.

[1228] Râzî, VIII, 435.

[1229] Zemahşerî, III, 258.

[1230] Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 188-191.

[1231] Müddessir: 74/52.

[1232] İbnu Kesîr, 242.

[1233] Enam: 6/25.

[1234] Taberi, V/l, 225.

[1235] Doğrul, a.g.e., s. 188.

[1236] Meragi, a.g.e., VII, 99.

[1237] Şuara: 26/197.

[1238] Mevdudî, Tefhimu'l-Kur'an, IV, 59.

[1239] Zemahşerî, III, 96.

[1240] Taha: 20/133.

[1241] Taberî, IX/2, 294.

[1242] Ali, a.g.e., s. 819.

[1243] Esed, a.g.e., s. 644; bu imaya kaynaklık teşkil edecek Kitab-ı Mukaddes pasajları için bkz.: Kitab-ı Mukaddes, Tesniye, XVIII/15, 18; Yuhanna, XIV/16, XV/26, XVI/7.

[1244] Ali, a.g.e., s. 823.

[1245] Enbiya: 21/5.

[1246] Râzî, VIII, 122.

[1247] Hasan ('ul-Basri) bkz.: Râzî, VIII, 122.

[1248] Doğrul, a.g.e., s. 480.

[1249] Hakim, Said, Rabbani Yol ve Sünnetullah, 6 baskı, İnsan Dergisi Yay., İzmir, 1993, s. 137.

[1250] İbnu Kesîr, VI, 331-332.

[1251] Rum: 30/58.

[1252] Taberî, XI/3, 70.

[1253] Ali, a.g.e., s. 1068.

[1254] Nisa: 4/153.

[1255] Derveze, İzzet, et-Tefsiru'l-Hadis, (çev.: Vahdettin İnce ve diğerleri), 7 c., Ekin Yay., İstanbul, 1997, II, 358-359.

[1256] Ankebut: 29/50-51.

[1257] Ali, a.g.e., s. 1043.

[1258] Ankebut: 29/50-51.

[1259] Taberi, XI/3, 9-10.

[1260] İbnu Kesir, VI, 296.

[1261] Zemahşerî, III, 444.

[1262] Esed, a.g.e., s. 571-572. Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 191-197.

[1263] Zemahşerî, II, 367.

[1264] Hud: 11/12.

[1265] Râzî, VI, 324.

[1266] İbnu Kesîr, IV, 243.

[1267] Zemahşerî, II, 368.

[1268] Ali, a.g.e., s. 516.

[1269] İsra 17/91.

[1270] İbnu Kesîr, V, 117.

[1271] Ali, a.g.e., s. 720.

[1272] Râzî, VII, 409-410.

[1273] Bu tehdidin, bu sureden bir süre önce vahyolunan Sebe: 34/9. ayetinde ifade edilen tehdide yönelik bir atıf olması mümkündür.

[1274] İsra: 17/92.

[1275] İbnu Kesîr, V, 118. Hz. Şuayb'tan istenilen benzer bir talep Kur'an-ı Kerim'de şöyle zikredilir: “Şayet doğru sözlülerden isen, üstümüze gökten bir parça düşürüver.” Şuara: 26/187.

[1276] Meraği, a.g.e., XV, 95.

[1277] Furkan: 25/21.

[1278] Râzî, VIII, 447.

[1279] A.g.e., VIII, 448.

[1280] A.g.e., VIII, 449.

[1281] Nisa: 4/153.

[1282] Râzî, IV, 256.

[1283] İbnu Kesîr, II, 398.

[1284] Taberî, IV/2, 11-12.

[1285] Kâfirler şöyle dediler: “Sen, bizim için yerden suyu kesilmeyen bir kaynak fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız.” İsra: 17/90.

[1286] Zemahşerî, III, 265.

[1287] Furkan: 25/21.

[1288] Esed, a.g.e., s. 731.

[1289] İbnu Kesîr, VI, 109.

[1290] Ali, a.g.e., s. 931.

[1291] Taberî, I, 717.

[1292] İbnu Abbas bkz.: İbnu Kesîr, I, 232.

[1293] Bakara: 2/118.

[1294] Bu soruyu Ehl-i Kitab'ın sorduğuna delil olabilecek âyet şöyledir: “Kitap ehli, senden, kendilerine gökten bir kitap indirmeni istiyorlar. Musa'dan bundan daha büyü­ğünü istemişler ve “Allah 'ı bize açıkça göster.” demişlerdi. Haksızlıkları sebebiyle onları yıldırım çarptı. Sonra kendilerine açık deliller geldiği halde buzağıyı (tanrı) edindiler. Onları yine de affettik. Ve Musa'ya açık bir delil (yetki) verdik.” Nisa: 4/153.

[1295] Bakara: 2/108.

[1296] Mücahid gibi Taberî de bilmeyenlerin Hıristiyan, öncekilerin de Yahudiler oldu­ğu kanaatindeyken; Katade bilmeyenlerin Arapların kâfir olanları, öncekilerin de Yahudi ve Hıristiyanlar olduğu kanaatindedir bkz.: Taberî, I, 715, 717.

[1297] Râzî, II, 27.

[1298] Esed, a.g.e., s. 33.

[1299] Mevdudî, Tefhîmu'l-Kur'an, I, 95. 

[1300] Bakara: 2/118.

[1301] Râzî, II, 28.

[1302] Rıza, a.g.e., I, 440.

[1303] Meragi, a.g.e., I, 201-202.

[1304] Kutub, Fi Zilâli'l-Kur'an, I, 165

[1305] Enam: 6/8-9.

[1306] Derveze, et-Tefsiru'l-Hadîs, III, 29.

[1307] Taberî, V/l, 201.

[1308] Meraği, a.g.e., XIV, 9.

[1309] Doğrul, a.g.e., s. 379.

[1310] Ali, a.g.e., s. 638.

[1311] Râzî, IV, 486-487.

[1312] Doğrul, a.g.e., s. 186.

[1313] Ali, a.g.e., s. 291.

[1314] Meraği, a.g.e., VII, 80.

[1315] Esed, a.g.e., s. 224.

[1316] Nahl: 16/33.

[1317] Meraği, a.g.e., XIV, 77.

[1318] Râzî, VII, 121.

[1319] Hicr: l5/7.

[1320] Râzî, VII, 122.

[1321] İbnu Kesîr, IV, 444.

[1322] Meraği, a.g.e., XIV, 8. Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 197-208.

[1323] Râzî, VII, 359.

[1324] İsra: 17/59.

[1325] Taberî, IX/l, 134.

[1326] Râzî, VII, 360.

[1327] Derveze, et-Tefsiru'1-Hadis, II, 358.

[1328] Zemahşerî, II, 647.

[1329] A.g.e., II, 648.

[1330] İbnu Kesîr, V, 88.

[1331] Mevdudî, Tefhîmu'l-Kur'an, III, 110-111.

[1332] Ali, a.g.e., s. 710.

[1333] Meraği, a.g.e., XV, 65.

[1334] Doğrul, a.g.e., s. 427. Bu yorumda gönderilen âyetler afakî ve enfüsî âyetler ol­malıdır. Yoksa şeriat bildiren vahiy anlamında ayet gelmesi Hz. Peygamber (s)'den sonra söz konusu değildir.

[1335] Zemahşerî, II, 495.

[1336] Rad: l3/7.

[1337] Esed, a.g.e., s. 486.

[1338] Taberî, VIII/1, 139.

[1339] Râzî, VII, 12.

[1340] Enam: 6/7-111. Yunus: 10/96-97. Rad: 13/31.

[1341] Râzî, VII, 13.

[1342] Meraği, a.g.e., XIII, 72.

[1343] Ali, a.g.e., s. 604.

[1344] A.g.e., 605.

[1345] Derveze,et-Tefsiru'l-Hadîs, I, 116

[1346] Bakara: 2/60.

[1347] İsra: 17/90.

[1348] Zemahşerî, II, 665.

[1349] A.g.e., II, 666.

[1350] Yunus: 10/20.

[1351] Esed, a.g.e., s. 395-396.

[1352] Taberî, VII/l, 130.

[1353] Derveze, et-Tefsiru'l-Hadîs, II, 403.

[1354] Yukarıdaki âyet, aynı surenin 1-2 ve 15-17. âyetlerinde işlenen temayı özetleyen şüpheci birer itiraz ifadeleridir.

[1355] Râzî, VI, 230

[1356] Zemahşerî, II, 325.

[1357] İbnu Kesir, IV, 193.

[1358] Doğrul, a.g.e., s. 304,

[1359] İbnu Kesîr, IV, 194.

[1360] Ali, a.g.e., s. 489.

[1361] Derveze, et-Tefsiru'l-Hadîs, II, 403.

[1362] Râzî, VII, 49.

[1363] Rad: 13/38.

[1364] Meraği, a.g.e., XIII, 114.

[1365] Taberi, VIII/l, 216.

[1366] Zemahşerî, II, 513.

[1367] Ali, a.g.e., s. 616.

[1368] Taberî, XII/3, 109

[1369] Mümin: 40/78.

[1370] İbnu Kesîr, VII, 148.

[1371] Esed, a.g.e., s. 968

[1372] Ali, a.g.e., s. 1283.

[1373] Taberî, VI/1, 215.

[1374] Araf: 7/203.

[1375] Mücahid bkz.: Taberî, VI/1, 214; İbnu Kesîr, III, 540.

[1376] Meraği, a.g.e., IX, 153.

[1377] Râzî, V, 438.

[1378] A.g.e., V, 439.

[1379] Esed, a.g.e., s. 306.

[1380] Taberî, V/2, 34.

[1381] Enam: 6/123-124.

[1382] Râzî, V, 135-136.

[1383] Tabatabaî, Seyyid Muhammed Hüseyin, İslâm'da Kur'an, (çev.: Ahmet Erdinç), Bir Yay., İstanbul, 1988, s. 88.

[1384] Meraği, a.g.e., VIII, 22.

[1385] Kasas: 28/48.

[1386] Taberî, XI/2, 102.

[1387] Râzî, VIII, 605.

[1388] Zemahşerî, III, 405-406.

[1389] Rad: 13/27.

[1390] Zemahşerî, II, 508.

[1391] Ali, a.g.e., s. 612.

[1392] Meraği, a.g.e., XIII, 99.

[1393] Râzî, VII, 39.

[1394] Ebu Ali el-Cubaî'den naklen bkz.: Râzî, VII, 39.

[1395] Esed, a.g.e., s. 491.

[1396] Râzî, V, 114.

[1397] Enam: 6/109-111.

[1398] Râzî, V, 114-115.

[1399] Îbnu Kesir, III, 309.

[1400] Taberî, V/l, 411.

[1401] A.g.e., V/l, 405-406.

[1402] Meraği, a.g.e., VIII, 215.

[1403] Derveze, et-Tefsir'ul-Hadîs, III, 84-85.

[1404] Esed, a.g.e., s. 248.

[1405] Taberî, V/l, 409.

[1406] Bahçeci, a.g.e., s. 232.

[1407] Taberî, V/2, 3.

[1408] A.g.e., XII/2, 45.

[1409] Saffat: 37/14-16.

[1410] Kamer: 54/2.

[1411] Ali, a.g.e., s. 1454.

[1412] İbnu Kesir, VII, 450.

[1413] A.g.e., III, 235.

[1414] Enam: 6/4.

[1415] Taberî, V/l, 197.

[1416] Doğrul, a.g.e., s. 480

[1417] Enbiya: 21/6.

[1418] Ali, a.g.e., s. 823.

[1419] Yunus: 10/97.

[1420] Meraği, a.g.e., XI, 156.

[1421] A.g.e., IX, 19.

[1422] Araf: 7/101.

[1423] Zemahşerî, II, 131.

[1424] Zeccac bkz.: Râzî, V, 324.

[1425] Esed, a.g.e., s. 292.

[1426] Kutub, Fi Zilâli'l-Kur'an, IV, 373.

[1427] Enam: 6/157.

[1428] Meraği, a.g.e., VIII, 79.

[1429] Enam: 6/111-112.

[1430] Ali, a.g.e., s. 323.

[1431] Meraği, a.g.e., IX, 65.

[1432] Araf: 7/146.

[1433] Ali, a.g.e., s. 384.

[1434] Mümin: 40/4.

[1435] İbnu Kesîr, III, 236.

[1436] Enam: 6/5.

[1437] Taberî, V/l, 198.

[1438] Meraği, a.g.e., VII, 73.

[1439] A.g.e., VII, 74.

[1440] “Kendilerinden önce nice nesilleri helak ettiğimizi görmediler mi? Yeryüzünde size vermediğimiz imkânları onlara vermiştik. Onlara gökten bol bol yağmur indirmiş, altla­rından ırmaklar akıtmıştık. Fakat onları günahlarından dolayı helak ettik. Ve kendilerin­den sonra başka bir nesil yarattık.” Enam: 6/6.

[1441] Esed, a.g.e., s. 224.

[1442] Taberî, V/l, 12; Meraği, a.g.e., VII, 9.

[1443] Maide: 5/86.

[1444] İbnu Kesîr, III, 159.

[1445] Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 208-228.

[1446] Lisanu'l-Arab, I, 705.

[1447] A.g.e., I, 709.

[1448] Ali, a.g.e., s. 1455.

[1449] Kamer: 54/9.

[1450] Taberî, XIII/3, 121.

[1451] Araf: 7/64.

[1452] Meraği, a.g.e., VIII, 191.

[1453] İbnu Kesir, III, 365.

[1454] Mümin: 40/5.

[1455] Enbiya: 21/77.

[1456] Taberî, XII/3, 54-55.

[1457] İbnu Kesir, VII, 119.

[1458] Ali, a.g.e., s. 1263.

[1459] Kamer: 54/18.

[1460] Taberî, XIII/3, 127.

[1461] Müminun: 23/39. Her ne kadar ayetteki peygamber ve toplumu hakkında bilgi verilmese de suredeki siyakı gereği Hud peygamber ve halkı Ad toplumu olma ihtimali yüksektir.

[1462] Taberî, X/2, 29.

[1463] Müminun: 23/33. Kur'an bu toplumun ismini vermese de Hz. Nuh'un ardından gelen bir nesil olması (Müminun: 23/31.) nedeniyle kastedilenin Ad toplumu ol­ma ihtimali yüksektir. Zemahşerî de bu toplumun Hz. Hud'un toplumu olduğu kanaatindedir, bkz.: Zemahşerî, III, 180.

[1464] Râzî, VIII, 275.

[1465] Taberî, X/2, 26.

[1466] Hicr: 15/80.

[1467] Hicr, şüphesiz coğrafi bir isim olup kayalık arazi demektir. Arabistan haritasında Medine'nin kuzeyinde Hicr olarak anılan bir bölge bulunur. Hicr dağı Medi­ne'nin yaklaşık 150 mil kuzeyindedir. Bölge Suriye'ye giden yol üzerindedir, bkz.: Ali, a.g.e., s. 651.

[1468] İbnu Kesîr, IV, 462; Meraği, a.g.e., XIV, 40.

[1469] Zemahşerî, II, 563.

[1470] Ali, a.g.e., s. 1743.

[1471] Şems: 91/11.

[1472] Taberî, XV, 268.

[1473] İsra: 17/59.

[1474] İbnu Kuteybe'den naklen bkz.: Râzî, VII, 359.

[1475] Maide: 5/86.

[1476] Maide: 5/86.

[1477] Müminun: 23/44.

[1478] Taberî, X/2, 32.

[1479] Araf: 7/90.

[1480] Araf: 7/92.

[1481] Meraği, a.g.e., IX, 10.

[1482] Râzî, V, 319-320. Tekrardan kasıt şudur: İnkarcılar risalete olumlu yaklaşanları “Ziyana uğrayan” kimseler olarak görürken (Araf: 7/90), Allah asıl ziyana uğra­yanların onlar olduğunu (Araf: 7/92) söylemektedir. Araplar anlamı kuvvetlen­dirmek için böyle bir üslubu kullanmaktadır.

[1483] İbnu Kesîr, VII, 48.

[1484] Sad: 38/12-14.

[1485] Zemahşerî, IV, 73.

[1486] Taberî, XV/l, 52.

[1487] Naziat: 79/21.

[1488] Müminun: 23/48.

[1489] Taberî, X/2, 33.

[1490] İbnu Kesîr, VIII, 338.

[1491] Enfal: 8/54.

[1492] Taberî, VI/2, 33.

[1493] Râzî, V, 495.

[1494] A.g.e, V, 496.

[1495] Meraği, a.g.e., X, 18.

[1496] İbnu Kesîr, IV, 21.

[1497] Taberî, XII/2, 113.

[1498] Saffat: 37/127.

[1499] Ali, a.g.e., s. 1208.

[1500] Hac: 22/42-44.

[1501] Taberî, X/l, 235; peygamberlerini yalanlayan toplumlardan bahsedilirken Hz. Musa'nın toplumundan bahsedilmeme nedeni, onu toplumunun değil öncelikle Mısırlıların yalanlanmasındandır, bkz.: Râzî, VIII, 231.

[1502] Ali, a.g.e., s. 863.

[1503] Esed, a.g.e., s. 679.

[1504] Mevdudî, Tefhimu'l-Kur'an, III, 341.

[1505] Taberî, X/2, 246-247.

[1506] Furkan: 25/11.

[1507] İbnu Kesîr, VI, 104.

[1508] Furkan: 25/12.

[1509] Enam: 6/5.

[1510] “Herhalde onun haberini bir zaman sonra bileceksiniz.” Sad: 38/88. Bu azap dünyevi olabileceği gibi ahîrettekî de olabilir, bkz.: Râzî, IV, 484.

[1511] Enam: 6/31.

[1512] Taberî, V/l, 235.

[1513] Râzî, IV, 513.

[1514] A.g.e., IV, 519.

[1515] Enam: 6/33-34.

[1516] Ebu Ali bkz.: Râzî, IV, 518.

[1517] Razi, IV, 518-519. Bu tür bir inkarcı tavır Hz. Musa'ya da takınılmıştır: “Ve vic­danları bunlara (mucizelerin doğruluğun) tam bir kanaat getirdiği halde (Firavun ve kavmi), zulüm ve kibirlerinden ötürü onları bile bile inkâr ettiler. Bozguncuların sonu­nun nice olduğuna bir bak!” Neml: 27/14.

[1518] Râzî, IV, 519. Peygambere yönelik olumlu veya olumsuz bir tavrın aslında Al­lah'a gösterilmiş olduğuna dair şu âyet de örnek olarak verilebilir: “Herhalde sana bey'at edenler ancak Allah'a bey'at etmektedirler. Allah'ın eli onların ellerinin üzerin­dedir. Kim ahdi bozarsa ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah'a verdiği ahde vefa gösterirse Allah ona büyük bir mükâfat verecektir.” Feth: 48/10.

[1519] Râzî, IV, 519.

[1520] A.y.

[1521] “Allah: 'Elbette ben ve elçilerim galip geleceğiz.' diye yazmıştır. Şüphesiz Allah güçlü­dür, galiptir.” Mücadele: 58/21.

[1522] Enam: 6/34.

[1523] Râzî, IV, 519.

[1524] Meraği, a.g.e., VII, 109.

[1525] A.g.e., VII, 110

[1526] Enam: 6/34.

[1527] Meraği, a.g.e., VII, 111.

[1528] A.g.e., VII, 112.

[1529] İbnu Kesîr, III, 245.

[1530] A.g.e., III, 247.

[1531] Taberî, V/l, 205.

[1532] Enam: 6/11.

[1533] Taberî, V/l, 205.

[1534] İbnu Kesîr, III, 237.

[1535] Enam: 6/157.

[1536] Araf: 7/40.

[1537] Araf: 7/101.

[1538] Zeccac bkz.: Râzî, V, 324.

[1539] Zemahşerî, II, 131.

[1540] İbnu Atiye'den naklen bkz.: İbnu Kesîr, III, 448.

[1541] Ali, a.g.e., s. 371.

[1542] Meraği, a.g.e., IX, 19.

[1543] Araf: 7/182.

[1544] Râzî, V, 418.

[1545] A.g.e., V, 419.

[1546] Nahl: 16/113.

[1547] Râzî, VII, 270.

[1548] Meraği, a.g.e., XIV, 150-151.

[1549] Taberi, XI/3, 32.

[1550] Rum: 30/10.

[1551] Zemahşerî, III, 455.

[1552] Ali, a.g.e., s. 1148.

[1553] Sebe: 34/45.

[1554] Taberî, XII/1, 125.

[1555] Esed, a.g.e., s. 882.

[1556] İbnu Kesîr, VI, 512.

[1557] Zemahşerî, III, 571.

[1558] Taberî, XII/1, 157.

[1559] Fatır: 35/25.

[1560] Taberî, XII/2, 251-252.

[1561] Zümer: 39/25.

[1562] Ali, a.g.e., s. 1245.

[1563] Îbnu Kesîr, VII, 86.

[1564] Meraği, a.g.e., VII, 9.

[1565] Îbnu Kesîr, III, 159.

[1566] Kaf: 50/5.

[1567] Taberî, XIII/2, 192.

[1568] İbnu Kesîr, VII, 373.

[1569] Esed, a.g.e., s. 1061.

[1570] Ali, a.g.e., s. 1410.

[1571] İbnu Kesîr, VII, 450.

[1572] Kamer: 54/3.

[1573] Esed, a.g.e., s. 1088.

[1574] Ali, a.g.e., s. 1454.

[1575] Esed, a.g.e., s. 1171.

[1576] Mülk: 67/18.

[1577] Taberî, XIV/2, 11.

[1578] İbnu Kesîr, VIII, 207.

[1579] Mürselat: 77/15-19.

[1580] İbnu Kesîr, VIII, 322.

[1581] Taberî, XIV/2, 291.

[1582] Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 229-246.

[1583] Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 247-249.

[1584] Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 251-255.