KUR’AN’DA PEYGAMBERLER VE KARŞI TAVIRLAR - 1. Sayfa
1. Sünen . 6 2. Sünnetii'l-evvelin . 7 3. Sünnetullah . C. Kıssa . 11 1. Kıssanın Kelime Anlamı 11 2. Kıssaların...">KUR’AN’DA PEYGAMBERLER VE KARŞI TAVIRLAR
2. Kıssaların Veriliş Nedenleri
a. Peygamberi ve inananları Teselli Etme
b. İlahİ Dinlerin Esasta Bir Olduğunu Gösterme
c. Peygamberlere Karşı Tavırların Ortak Olduğunu Gösterme
1. Hz. Nuh Döneminde Atacı Tavır
2. Hz. Hud Döneminde Atacı Tavır
3. Hz. Salih Döneminde Atacı Tavır
4. Hz. İbrahim Döneminde Atacı Tavır
5. Hz. Yakub ve Hz. Yusuf Döneminde Atacı Tavır
6. Hz. Musa ve Hz. Harun Döneminde Atacı Tavır
7. Hz. İlyas ve Hz, İsa Döneminde Atacı Tavır
8. Hz. Muhamtned Döneminde Atacı Tavır
c. Gelenekçilik ve Atacı Tavır
d. Ahireti inkâr ve Atacı Tavır
9. İnkarcıların Vahye Tâbi Olmama Nedenleri
1. Hz. Nuh ve Hud'a Mecnun Denilmesi
2. Hz. Musa'ya Mecnun Denilmesi
3. Hz. Muhammed'e Mecnun Denilmesi
C. "Büyücü ve Büyülenmiş Peygamber" İtirazı
1. Hz. Salih'e ve Hz. Şuayb'a Büyülenmiş Denilmesi
2. Hz. Musa'ya ve Hz, Harun'a Büyücü Denilmesi
3. Hz. Süleyman'a veHz. İsa'ya Büyücü Denilmesi
4. Hz. Peygamber'e Büyücü ve Kur'an'a Büyü Denilmesi
1. Hz. Hud ve Hz. Musa Döneminde Alaycı Tavır
2. Hz. Muhatnmed Döneminde Alaycı Tavır
1. Hz. Nuh, Hz. Hud ve Salih'e Beşer İtirazı
2. Hz. Şuayb'a, Musa ve Harun'a Beşer İtirazı
3. Antakyahlartn Beşer İtirazı
4. Hz. Muhammed'e Beşer İtirazı
1. Hz. Nuh, Hz. Hud ve Salih Döneminde Tuzakçı Tavır
2. Hz. İbrahim, Hz. Musa ve İsa Döneminde Tuzakçı Tavır
3. Hz. Muhammed Döneminde Tuzakçt Tavır
G. Aciz Kılma Niyetli Tavırlar
1. Hz. Hud ve Hz. Salih'i Aciz Kılma Niyetli Tavırlar
2. Hz. Musa'yı Aciz Kılma Niyetli Tavırlar
3. Hz. Muhammed'i Aciz Kılma Niyetli Tavırlar
a. Mucize Olarak Kur'an'ı Yeterli Görmeyen Tavır
b. Melek veya Allah'ı Görme Talebi
c. Mucize Talebine Cevap Verilmeyiş Nedenleri
PEYGAMBERLERE KARŞI TAVIRLARIN SONUÇLARI
KUR’AN’DA PEYGAMBERLER VE
KARŞI TAVIRLAR
Kur'an-ı Kerim, “Konular halinde tasnif edilerek” gönderilmiş bir kitap değildir. Bu nedenle onun ele aldığı konuları incelemek herhangi bir kitabı incelemekten farklıdır. Kur'an, tarihi verileri sunarken onların insanoğlu tarafından değerlendirilmesini ve yorumlanmasını ister. Tarihin, Kur'an-ı Kerim'de belirtilen kısımlarını doğru anlama cehdi içine girmek Müslümanlar için acil ihtiyaçlardandır. Çağımızda Müslümanca yaşamaya karşı kesif saldırılar ve Müslümanlar tarafından da vahyi değerleri ihmal nedeniyle zayıflayan îslâmî bilinci yeniden inşa etmek konusunda en sağlıklı açılım, tarihte toplumların peygamberlerine karşı tavırlarını incelemek ve gerekli tedbirleri almakla sağlanabilir.
Amacımız, inkarcıların her çağda sergiledikleri ortak tavırları (nüanslarına dikkati çekerek incelemek) ve onlara karşı peygamberlerin takındıkları tavırları göstermektir. Bu sayede Müslümanları bekleyen tehlikeler ve bunlara karşı alınacak tedbirlerin neler olabileceği daha net bir şekilde görülebilecektir. Çünkü vahye itirazın mantığı kısmî değişiklikler gösterse de aynı gerekçelere dayanır. Kur'an, kıssalar aracılığıyla peygamberlerin, kendi toplumları tarafından ne şekilde karşılandığını bildirmektedir. Bunu yaparken amacı, insanların geçmiş toplumların düştükleri hatalara düşmemelerini sağlamaktır.
Ne yazık ki, insanların çoğu tarihten yeterince ibret almamakta, atalarının peygamberlere ve onların getirdikleri vahye karşı gösterdikleri olumsuz tavrı sürdürmektedirler. İşte bu nedenle de dünyada ve ahirette azaba uğramaktadırlar.
Tarih boyunca peygamberler aracılığıyla insanlığa sunulan ilahi mesajlar dizisinin sonuncusu olan Kur'an-ı Kerim, insanlığın her iki dünya saadetini temin için gerekli dini ve dünyevi hükümleri ve yeterli genel ölçüleri ihtiva eden bir kaynaktır. Kur'an-ı Kerim bu ölçüleri ortaya koyarken, mantıkçıların ve filozofların yaptığı gibi, düşünce ve ilkeleri soyut ve formel bir düzen içinde sunmaz. Aksine pratik kalıplar içinde dilsel ve somut bir sunuş örneği sergiler. Her sureye her bölüme işleyeceği konuları serpiştirir. Bütün bunları göz önünde bulundurduğumuz zaman bir araştırmacının, araştırma korusunun sınırlarını tayin etmede ne büyük zorluklarla karşı karşıya olduğunu anlarız.
Kur'an-ı Kerim'in ifade ettiği anlamları ve prensipleri anlamak, özellikle bu Kitab'ı insanlığa anlatmakla mükellef olan müminler için önemli bir konudur. Kur'an-ı Kerim, muhtevasındaki mana ve prensipleri sunarken, insanlığın mümkün olduğunca kolay anlayabileceği bir ifade tarzı kullanmaktadır. Kur'an'daki bu üslubun en önemli örneği ve hacim itibarıyla da büyük çoğunluğunu teşkil eden unsur olarak kıssaları görmekteyiz.
Tezimizde, Hz. Adem'den Hz. Muhammed'e kadar geçen dönemde anlatılan olaylar içinde inkarcıların gösterdikleri ortak ve olumsuz tavırlar ile bunların sonuçlarını ortaya koymayı amaçlamaktayız. Takdir edileceği gibi böyle bir konuyu ele almak, Kur'an-ı Kerim'in peygamber kavramının içini nasıl doldurduğunu ortaya koymayı gerektirmektedir. Bu amaçla giriş bölümünde nebi ve rasul kelimeleri ve aralarındaki ayrılmaz ilişkiyi ortaya koymaya çalıştık.
Peygamberlik kavramının ardından da sünnetullah kavramını ele aldık. “İlahî yasa” anlamına gelen sünnetullah toplumların vahye karşı aldıkları tavrı ve karşılaştıkları akıbeti kapsayan bir kavramdır. Bu açıdan tezimizin temelini teşkil etmektedir. Çünkü tezimizdeki temel varsayım, zaman ve mekan değişikliğinin peygamberlere karşı olumsuz tavır içine girenlerin bakış açılarının değişmesine bir etkide bulunmadığı şeklindedir. Bu anlamda Hz. Nuh'a itiraz edenler, ileri gelenlerden oluşan kimseler iken, zaman ya da mekan değişti diye Hz. Muhammed döneminde onların yerini fakir kimseler almamıştır. Hz. Salih'ten istenilen mucizenin sonucundan ibret alınıp Hz. Musa döneminde bu istekten vazgeçilmemiştir.
Sünnetullahın işleyiş alanı toplumların risalete karşı tavırlarıyla ilişkilidir. Bu bağlamda üçüncü anahtar kavram olarak kıssa mefhumunu ele aldık. Kur'an'ın, kıssa kavramıyla neyi kastettiğini ortaya koymaya çalıştık.
Birinci Bölüm'de toplumların peygamberlere karşı gösterdikleri ortak karşı çıkışları, konulu tefsir yöntemine yakın bir biçimde ele aldık. Risalet karşıtı itirazları işlerken, peygamberleri değil, karşılaştıkları tepkileri merkeze aldık. Ancak yine de tavırları incelerken, kronolojiye uyarak peygamberlerin geliş sıralarına özen göstermeye çalıştık. Bazı peygamberler Kur'an-ı Kerim'de özet olarak anlatıldığı için alt başlıkların her birini bir peygambere tahsis edemedik. Çünkü aslolan “Karşı tavırlar”ı göstermekti. Bu anlamda peygamberlerin gündeme getirdiği bazı konuların bazı dönemlerde daha yoğun olarak tepki alması nedeniyle bölümlemelerde her zaman birbirine yakın uzunlukta anlatım belirleyemedik. Örneğin mucize konusu Hz. Musa döneminde yoğun şekilde işlenirken, atalara bağlılığın Hz. Muhammed döneminde daha büyük bir problem olarak ele alındığını gördük. Bu nedenle bazı dönemleri özetle ele alırken, bazı dönemleri ayrıntılı bir şekilde işlememiz gerekti.
Peygamberlere karşı çıkanların ortak itirazlarını ortaya koyarken yakalayamadığımız yönler olabilir. Bu eksiklik, konunun ele alınış bakımından, bildiğimiz ilk çalışma olmasındandır. Ve tezimiz “Ortak itirazları belirleme konusundaki” çalışmalara bir önsöz niteliğinde görülmelidir.
İnanmayanların ortak tepkilerini ele alırken, onları bu tavra iten sebepleri ele almaya ve itirazlarının tutarsızlıklarını göstermeye gayret ettik. Gördüğümüz kadarıyla onların inkâr amaçlı tüm talepleri, hakikati kabullenmelerini değil, bilakis yalanlamalarını artırmıştır. Yani tüm itirazlarının temelinde yalanlama vardır. Bu nedenle, İkinci Bölüm'de peygamberleri yalanlayanlar akıbetini ele aldık. Peygamberlere yapılan hakaret, aciz kılma gayretleri, onların atalarından uzaklaşma yanlışına düştükleri suçlamaları vb. tüm itirazlar aslında yalanlamanın türleridir. Yalanlama, inkâr amaçlı tüm menfi tavırların ana başlığıdır. Ayrıca bu mefhumun kullanıldığı Kur'an âyetlerinin büyük bir çoğunluğu aynı zamanda risalete tepki gösterenleri bekleyen kötü sonu da işlemektedir.
Peygamberlere karşı tavırları ele alışımızın amacı, bu konuda Kur'an-ı Kerim'in kendi bütünlüğünü anlamaya çalışmak, daha sonra da özelde, kıssalar ile verilmek istenen ilahi mesajın, onun taşıyıcılarının rolünü ve önemli bazı üslup özelliklerini kavramaya ulaştıracak bir çalışma ortaya koymaktır. Hareket noktamızı, “Kur'an-ı Kerim'in indiriliş gayesi, peygamberlerin toplumlarıyla ilişkilerinde somutlaşan mücadeledir” şeklinde formüle edebiliriz. Kur'an-ı Kerim'in bütün üslup şekilleri için geçerli olan bu prensibe göre, kıssaların amacı; merak gidermek, eğlendirmek, bazı tarihi olayları hikâye şeklinde anlatmak değildir. Bilakis kıssaların amacı, Kur'an-ı Kerim genelinde insanlığa anlatılmak istenen ilahi mesajı, tarihi gerçeklik içinde daha çarpıcı ve inandırıcı bir üslupla muhataplarına sunmaktır.
Araştırmamızda, temel kaynak Kur'an-ı Kerim'dir. Bununla birlikte Kur'an-ı Kerim kıssalarıyla Kitab-ı Mukaddes'teki bilgiler arasındaki konu birliği ve benzerliği söz konusu olduğunda zaman zaman karşılaştırma yapmayı ihmal etmedik. Konumuzu işlerken, tefsir ilminde klasik eser kabul edilen Taberî, Zemahşerî, İbnu Kesîr, Râzî, Kurtubî gibi müfessirlerin eserlerinden, ağırlıklı olarak faydalandık. Bunun yanında çağdaş müfessirlerin ve özellikle Reşit Rıza, Meraği, Seyid Kutub, Mevdudî vb. içtimai tefsir ekolü mensuplarının eserlerinden de yararlandık.
Bir kısım tefsirlerden kaynak gösterirken bir problemle karşılaştık. Bazı tefsirlerin her bir cildinde birkaç mücellet mevcut idi. Mesela Taberi'nin elimizdeki nüshasının on üçüncü cildi müstakil üç cilt gibi hazırlanmıştı. Bu nedenle cilt no'sunun yanına o cilt içindeki birkaç cildi sırasıyla Romen rakamı ve normal rakam ile gösterdik; ardından da sayfa numarasını verdik. [1]
Bu çalışmamız vahye karşı çıkanları ve onların olumsuz tavırlarının nedenlerini ve aldıkları peygamberi cevapları sunabilirsek vahyi anlama çabalarına mütevazı bir katkı olacaktır.
Bu doktora çalışmasını hazırlarken engin tecrübe ve geniş ufkundan yararlandığım Prof. Dr. Sait Şimşek'e ve teşvik edici eleştiri ve katkıları nedeniyle Prof. Dr. Yusuf Işıcık ve Prof. Dr. Abdullah Özbek'e teşekkür etmeyi bir borç bilirim.
Murat Kayacan [2]
GİRİŞ
Peygamberlerin gönderiliş nedenlerinden birisi, insanlar arasında adaletin sağlanmasıdır. Onların gerek inançta gerekse eylemde zulüm karşıtı çabaları, değişik toplum ve dönemlerde benzer tepkilerle karşılaşmıştır. Bu tepkilerin muhataplarını ve sahiplerini anlamak açısından birtakım kavramların üzerinde durmak gerekir. Bu anlamda anahtar kavramlar peygamberlik kurumu, peygamberlere yönelik tepkilerin toplamını ifade eden sünnetullah ve toplumların tavırlarının sergilendiği alan olan kıssadır.[3]
A. Rasul ve Nebi
Pasul ve nebi, Kur'an'daki kullanımı açısından aynı anlamda olan iki kelime olmasına rağmen, terim olarak tanımlarken müfessirlerin büyük bir kısmı ikisinin farklı anlamlara geldiği görüşünü benimsemişlerdir. Müfessirlerin yaklaşımlarına değinmeden önce bu iki kavramın, kök anlamlarını ele almak ve Kur’an-ı Kerim'de o mefhumların nasıl geçtiğine bakmak fayda olacaktır.
kök harflerinden türeyen rasul sözlükte gönderilen [4] rahat yaşayan kimse, sakinlik, sabitlik,[5] kendisini gönderenin haberlerini takip edip o haberlere önem veren kimse,[6] bazen de taşıyıcı kimsenin sözü anlamındadır. Rasulün aslı 'risl'dir ve gitmek,[7] şeytanların inkarcılar üzerine tasallut kurmasına izin vermek [8] manasındadır. Çoğulu rusul olarak ifade edilir. Rusul denildiğinde bazen melek [9] bazen de insan elçiler kastedilir.[10] Aynı kökten gelen irsal fiili bolca nimetlerin gönderilmesinden bahseden âyette iradesi olmayan varlıklar için kullanıldığı gibi[11] iradesi olan insanoğlu için de kullanılmaktadır.[12] Yine şeytanların kâfirleri saptırmak üzere yaptıkları etkinliklere izin verilmesi anlamında bu fiiil kullanılır.[13] İrsal fiili imsak (tutmak) fiilinin zıt anlamlısıdır.[14]
(n-b-v) kök harflerinden türeyen nebi ise, haber getiren, derecesi yüksek veya yol gösteren kimse anlamına gelir. Bu isim her üç anlamıyla da peygamberler için kullanılır. Nebe fiili ise kendisiyle ilmin ya da zannı galibin ortaya çıktığı faydalı ve büyük haberdir.[15] Mesaj, [16] yerden yüksek oluş ki peygamberler de diğer insanlardan üstündür bir yerden bir yere gitmek, [17] açık yol, gizli ses [18] ve ilim anlamlarına gelir.[19] Bu bilgilerden yola çıkarak nebi, makamı yüksek ve insanlara Allah'tan insanlar için önemi büyük ve ilim hasıl eden haberler getiren kişidir, diyebiliriz.
Müfessirlerin önemli bir kısmı nebi ve rasul arasında bir fark olduğu üzerinde ısrarla durmaktadır. Bu görüş sahiplerine göre, rasul, nebilerden mucize sahibi olan, kendisine kitap verilen ve kendisinden önce gelen şeriatı nesheden kimsedir. Bu özellikleri bünyesinde barındırmayan kimse rasul değildir, nebidir. İshak, Yakub, Eyyub, Yunus, Harun, Davut ve Süleyman peygamber kendilerinden önceki bir kitabı neshedici bir kitap almadıklarından rasul değillerdi.[20] Nebi, Yuşa peyamber gibi, kendisine kitap verilmemiş ancak haber getiren kişidir.[21] Bunun için onun yaptığı iş kendisinden önceki şeriata davet etmektir.[22] Hz. Musa ile Hz, İsa arasındaki tüm peygamberler nebi kategorisine sokulabilir. Bu konuda, Hz. Peygamber'den, ümmetin alimlerini İsrailoğullarının nebilerine benzeten bir rivayet vardır. Rasul vahyi Cebrail aracılığıyla alır. Nebi ise uykuda,[23] Allah'tan ilham gelmesiyle [24] ya da rasullerden birisinin onun Allah'ın elçisi olduğunu bildirmesiyle nebi olduğunu öğrenebilir.
“Senden önce hiçbir rasul veya nebi göndermedik ki.” [25] âyeti rasul ile nebi arasındaki farka işaret eden bir ifadedir. Her iki kelimenin farklı anlamlara sahip olduğunu düşünen müfessirler görüşlerini delillendirmek babında bir de hadis zikretmektedirler.[26] Kur'an'da bir sayı belirtilmemesine rağmen Rasulullah (s)'a atfen zikrettikleri bu rivayete göre, “Peygamber'e yeryüzüne kaç nebi veya rasul gönderildiği sorulduğunda “Rasullerin 313 veya 315, nebilerin ise 124 bin olduğunu söylemiştir.”[27]
Ancak Kur'an-ı Kerim, nebi ve rasul kavramlarım, küfür ve şirk kavramlarını kullanırken olduğu gibi [28] çoğu zaman eş anlamlı olarak kullanmaktadır:
“Biz hangi ülkeye bir nebi gönderdiysek (irsal), ora halkını, (bize) yalvarıp yakarsınlar diye mutlaka yoksulluk ve darlıkla sıkmışızdır.” [29] Bu âyette rasul ile aynı kökten gelen irsal fiili nebi için kullanılmaktadır. Allah'ın nebileri sayarken
“Davud'a da Zebur'u verdik.” [30] demesi, kitap verilmediği halde Hz. İsmail'in, kitap verildiği halde Hz. Musa'nın hem nebi hem de rasul olarak takdim edilmesi [31] her iki kavramın da birbirinin yerine kullanıldığını göstermektedir. Ayrıca Kur'an,
“İnsanlar tek bir ümmetti. Ayrılmaları üzerine Allah, rahmetinin müjdecileri ve azabının habercileri olmak üzere nebiler gönderdi ve beraberlerinde hak ile ilgili kitap indirdi.” [32] diyerek nebilere de kitap verildiğini ifade etmektedir. Hz. Musa ile Hz. İsa arasında gönderilmiş olan peygamberler için Kur'an bazen rasulün çoğulu olan rusul [33] bazen de nebinin çoğulu olan nebiyyin ve enbiya [34] kelimelerini kullanır. Allah, peygamberlerin birini diğerine üstün kıldığım ifade ederken de bir âyette nebinin çoğulunu kullanırken,[35] başka bir âyette rasulün çoğul formunu [36] kullanmaktadır. Mutezile de rasul ve nebinin arasında fark görmez.[37]
Görüldüğü gibi nebi ve rasul arasında bir fark olduğunu söylemenin sağlam temelleri yoktur. Bu nedenle çalışmamızda her iki kavramı ayrı ayrı anlamlara geliyormuş gibi kullanmayı tercih etmedik. Zaten iki kavramın aynı olmadığını savunanlar bile ileri sürdükleri farkın ne olduğunun Kur'an ve hadislerden tam olarak anlaşılamadığını ve fark görenlerin aralarında ihtilaflı olduklarını itiraf etmektedirler.[38]
B. İlahî Yasa
Kur'an-ı Kerim'de ilahi yasaları ifade etmek için kullanılan sünnet kök harflerinden türemiştir. Bu kelime tabiat davranış [39] ve yol [40] anlamına gelir. Allah, ecel kavramının kullanımında olduğu gibi [41] sünnet mefhumunu da hem kendisine hem de toplumlara atfederek zikreder. Bu kavram zikredildiğinde her ne kadar Hz. Peygamber'in sünneti akla gelse de Kur'an'da o anlamda değildir. Biz de konumuzla ilişkili olarak Kur'an-ı Kerim'de bu kavramın Allah ile ilişkili olarak nasıl kullanıldığını ele alacağız.
Kur'an-ı Kerim, peygamberlerin bulundukları bölgeden sürgün edilmelerinin ardından oradaki toplumun da pek az süre orada kalabileceklerini belirttikten sonra,
“Senden önce gönderdiğimiz peygamberler hakkındaki kanun (da budur). Bizim kanunumuzda hiçbir değişiklik bulamazsın.” [42] diyerek bunun bir yasa olduğunu belirtir. Müfessirler bu yasanın işleyişiyle ilgili olarak Bedir'de Mekkeli müşriklerin Hz. Peygamber'in hicretinden 1,5 sene sonra bozguna uğramasını örnek vermişlerdir.[43] Müfessirler sünnetu'l-evvelin ifadesini açıklarken de Bedir savaşını örnek gösterdikleri için, tekrarı önlemek amacıyla bu örneğin uygun olup olmadığını o terkibi değerlendirirken ifade edeceğiz. Bu ayetteki sünnet kavramı içlerinden rasullerini sürgün ederek çıkaran her toplumun yok olma [44] azabına uğramaları şeklindedir.[45] Rasulullah (s) öncesi dönemlerde olduğu gibi yasa gereği onun dönemindekilere de azap edilir.[46] Yasanın vaat ettiğine aykırılık söz konusu olamaz.[47]
1. Sünen
Sünen, sünnet kelimesinin çoğuludur. Kur'an-ı Kerim'de iki yerde geçmektedir. İlkinde Allah, yalanlamalarından dolayı insanların karşılaşacakları kötü sonucu bildirmektedir:
“Sizden önce nice (toplumlar hakkında) ilâhî kanunlar (sünen) gelip geçmiştir. Onun için, yeryüzünde gezin dolaşın da (Allah'ın âyetlerini) yalan sayanların akıbeti ne olmuş, görün!” [48] Âyet, Âd, Semud gibi daha önceki yalanlayan toplumların uğradığı yok oluştan yani onlar hakkındaki Allah'ın kanunundan söz etmekte [49] ve insanları, kendilerinden önce yalanlayanların kötü sonuna bakmaya ve onların kalıntılarına bakarak ibret almaya teşvik etmektedir. Azap uyarısı yalanlayanlar için bir açıklama ve ikazdır. Ve bu ikaz, müminlerden kulluk bilincine sahip olanlar için verilen öğüdün etkisini artırmaktadır.[50] Bu sayede Allah'ın, düşmanlarına karşı öfkesinin dindiği zannedilmeyecektir. İnsanlara şöyle denilmek istenmektedir: “Hakkın batılla nasıl mücadele ettiğini açıkça gördünüz. Hakkın tarafında olanların bazen nasıl korku, açlık ve harple kırıldığını ama sonra da kazananların onlar olduğunu ve peygamberlere karşı direnen yalanlayıcıların akıbetinin de ne olduğunu gördünüz.[51] Yalanlayanlar, yardımsız kaldılar ve yenildiler. Allah'ın askerleri ise muzaffer oldular.
Kur'an'da insanın fiziksel tabiatı ile ruhsal talepleri arasında bir uyum meydana getirmeyi amaçlayan geçmiş sahih dini öğretilere de işaret edilmektedir.[52]
“Allah size (bilmediklerinizi) açıklamak ve sizi, sizden önceki (iyi) lerin yollarına iletmek ve sizin günahlarınızı bağışlamak istiyor. Allah hakkıyla bilicidir, yegâne hikmet sahibidir.” [53] “Öncekilerin iyi yolu” hanif dini yani İbrahim'in dinidir. [54] Allah, insanlara gizli kalan maslahatları ve en güzel amelleri açıklamak; toplumlara, peygamberlerin, salihlerin örnekliğini alsınlar diye, onların dinde takip ettikleri yolu gözler önüne sermek; [55] insanları övgüye değer yollarına ulaştırmak amacındadır ve sevdiği, razı olduğu ilahî şeriatlarına, onların uymalarını ister.[56]
2. Sünnetii'l-evvelin
Sünnetü'l-evvelin, Allah'ın gönderdiği azaba bizzat şahit olmaktır.[57] Enfal suresinde bu ifade şöyle zikredilmektedir:
“İnkâr edenlere, (sana düşmanlıktan) vazgeçerlerse, geçmiş günahlarının bağışlanacağını söyle. Yok geri dönerlerse kendilerinden öncekilerin yolu (Sünnetü'l-evvelin) gözlerinin önündedir!” [58] Bu ibare Allah'ın, önceki toplumlar hakkındaki sözünü ve tehdidini bildirmektedir.[59] Yani önceki dönemlerde yaşamış toplumların örneği (sünneti) nasıl vuku bulduysa yine ahlakî ve manevi gerçekleri inatla görmezlikten gelip inkâr eden toplumların başına gelmiş olan ve gelmesi mukadder olan felaketler gerçekleşecektir.[60] Bunun nedeni yalanlamaları ve inatlarını sürdürmeleridir.[61] Çünkü peygamberlerinin aleyhine yardımlaşan önceki ümmetler hakkındaki yasa uygulanmış ve onlar yok edilmişlerdir. Yaptıklarına son vermezlerse onların başına gelenin bir benzeri yine vuku bulacaktır.[62] Bu yasa gereğince de Allah ve rasulü galip gelecektir.[63] Zebur'da da belirtildiği gibi [64] salih kullar yeryüzünün mirasçısı olacaklardır. [65]
İnanmayanların öncekilerin başına gelenlerden ders almaları gerekirken, onlar hâlâ Kur'an'a iman etmemektedirler. [66] “Öncekilerin yolu” peygamberlerini ve onlara indirilen vahyi inkâr ederken takip ettikleri yoldur ve Rasulullah (s)'ın yaşadığı dönemle bağlantılı olarak düşünülürse yukarıda zikrettiğimiz Enfal suresinin 38. ayetinde geçen sünnetlü'l-evvelin ifadesi, Mekke toplumunun yalanlamaları nedeniyle cezalandırılma tehdidiyle karşı karşıya gelmeleri [67] ya da ilahi yasa, küfür ve sapıklığın inanmayanların kalplerine yerleştirilmesi anlamındadır. Onları, peygamberlerini yalanlayan Âd, Semud toplumlarına uygulanan yasanın tekrar yürürlüğe girmesi beklemektedir. Bu âyet Mekke ehli için bir tehdit olmuştur diyebiliriz.
Müfessirlere göre daha önceki nesiller üzerinde uygulanan yasanın yürürlüktedir, eğer müşrikler, Bedir'de başlarına geldiği gibi tekrar peygamber ile çatışmaya girerlerse, Rasulullah (s)'ı yalanlamaları nedeniyle ilahi öfkeyi çabuklaştırmış olacaklardır. İnkarcılar, yaptıklarından vazgeçmezlerse inananların onlarla harp etmesi meşrudur.[68] Müfessirlerin, inanmayanların Bedir'deki hezimetini bu yasaya bağlamalarında,[69] onların Duhan süresindeki
“Fakat biz büyük bir şiddetle yakalayacağımız gün, kesinlikle intikamımızı alırız. [70] ayetinde geçen “Gün” kelimesini “Bedir Gazvesi olarak anlamış olmaları büyük oranda etkilidir.” diyebiliriz.[71] Bedir'de Müslümanlarla savaşmak üzere 1000 inanmayan gelmiş, Ebu Cehil ve Utbe de dahil yetmiş tanesi ölmüş, yetmişi de esir düşmüştü.[72] Onların başlarına gelenin helak süresinin ilk aşaması olduğunu söylemek mümkündür.
İnsanların önceki toplumların başlarına gelen felaketler üzerine düşünmemeleri, onları da aynı akıbete sürüklemektedir:
“Kendilerine hidayet geldiğinde insanları iman etmekten ve Rablerinden mağfiret dilemekten alıkoyan şey, sadece, öncekilerin başına gelenlerin kendi başlarına da gelmesini, yahut azabın göz göre göre kendilerine ulaşmasını beklemeleridir!” [73] Bu âyette insanların öncekilerle ilgili sünneti ya da azabı beklediklerinin ifade edilmesi, birisinin dünyadaki, diğerinin ahiretteki azap olduğunu göstermektedir.[74] Öncekilere uygulanan kökten yok etme (isti'sal) yasasının uygulanması talebi,[75] yani azabı açıkça görmeyi istemeleri, onların inanmalarını engellemiştir.[76]
Sünnetü'l-evvelin kavramı, yeryüzünde büyüklük taslayıp tuzak kuranlar için de kullanılır. Yasa gereğince zararı kendileri görürler ve cezalandırılırlar.[77] Bu tür etkinlikler içinde bulunan kimseler için Kur'an-ı Kerim'de şöyle denilir:
“Onlar öncekilerin kanunundan başkasını mı bekliyorlar? Allah'ın kanununda asla bir değişme bulamazsın, Allah'ın kanununda kesinlikle bir sapma da bulamazsın.” [78] Yasa gereği gelecek azabı başkasına yönlendirmek mümkün değildir.[79] Allah'a şirk koşan, Allah'ın peygamberini yalanlayan kimselerin elim azabı, yani önceki toplumlardan kendilerine benzeyenlere ulaşan ilahi öfkenin kendilerine de gelmesini beklemeleri gariptir. Nebi (s)'nin yaşadığı çağ bağlamında konuyu ele alırsak, Şam'a yoluculuk yapan Mekke müşrikleri, Allah'ı inkârları, peygamberleri yalanlamaları nedeniyle öncekilerin yok edildiklerini görüp bilecek durumdadırlar. Tarihi kalıntılar kendilerinden sonra gelenler için bir mesel (ibret alma imkânı) olmuştur. [80]
Yok etme, öncekilerin sünneti değil, öncekiler hakkında Allah'ın yasasıdır. Sünnet onlara uygulandığı için onlara atfedilmiştir. Sünnetü'l-evvelin ifadesinden kasıt onların inkârlarını sürdürmeleri, tevhid dinini kabullenmekten büyüklenerek geri durmaları ve karşı gelmedeki ısrarları nedeniyle onların kökten yok edilmeleridir. Sanki Allah,
“Öncekilere uygulanan yasanın uygulanmasını bekliyorsunuz. Allah, hak eden kimseye sünnetini bir değişime tâbi tutmaksızın uygular.” demektedir.[81] Öncekilere uygulanan yasalardan bahseden âyetler, aynı zamanda, bu âyetlerin indirilişinden de sonra, bizden önce yaşamış olanların tümünü kapsadığı gibi, bizi de içine alır.[82] Bir gün biz de bizden sonrakiler için kendilerine aynı yasanın uygulandığı öncekiler olacağız.[83]
3. Sünnetullah
Sünnetullah kavramı Allah'ın hikmetinin ve ona itaatin yoludur. Şeriatlar farklılık arz etse de amaç farklı değildir ve değişmez. O da kişiyi ve zihnini arındırmak, Allah'ın mükafatını ve ona yakınlığı kazanmaktır.[84] Kur'an-ı Kerim, Allah'ın davranış biçimi anlamındaki sünnetullah ifadesiyle ilişkili olarak kelimetullah,[85] kelimetu rabbik [86] gibi ifadeler de kullanmaktadır. Allah'ın verdiği söz benzetmesini de içeren bu terimler de aynı anlama sahiptir. Sünnetullah,
“Onlar yeryüzünde büyüklük taslıyor ve tuzaklar kuruyorlardı. Halbuki kişi kazdığı kuyuya kendi düşer. Onlar öncekilerin kanunundan (onlara uygulanan yasadan) başkasını mı bekliyorlar? Allah'ın kanununda asla bir değişme bulamazsın, Allah'ın kanununda kesinlikle bir sapma da bulamazsın.” [87] ayetinde Allah'ın cezalandırma tarzı anlamına gelmektedir. [88] Peygamberleri yalanlayanlara azap inmekte, Allah, peygamberleri yalanlayanlardan intikam almakta ve bu ilke asla değişmemektedir.[89] Şam, Yemen ve Irak taraflarına yolculuk yapanlar, yok edilen önceki toplumların eserlerini ve geride kalan kalıntılarını görerek bu yasanın sabitliğine şahit olabilirler.[90] Bu bağlamda,
“Sen onları bırakırsan kullarını saptırırlar; yalnız ahlâksız, nankör (İnsanlar) doğururlar (yetiştirirler)” [91] şeklindeki Hz. Nuh'a ait ifadeden kastedilen şeyin, “Uygulama vakti geldiğinde sünnetini ertelersen” anlamında olduğu da söylenmektedir. Yani Hz. Nuh'un duasındaki beklenti, yalanlayanlara vadedilen yasanın yürürlüğe girmesidir.[92] Aslında bu kavram, peygamberlerin mesajının devamlılığıyla insanların hayatına yaptığı müdahalelerin tarihidir. [93]
Peygamberlere mübah olan şeylerin yapılmasında onlara bir zorluğun olmadığını ifade eden âyette de,
“Allah'ın, kendisine helâl kıldığı şeyde Peygamber'e herhangi bir vebal yoktur. Önce gelip geçenler arasında da Allah'ın sünneti böyle idi. Allah'ın emri takdir edilmiş bir kaderdir.” [94] denilerek, bunun Allah'ın önceki nebiler için koyduğu bir yasa olduğu, onlara nikah ve diğer konularda bir genişlik sağlandığı dile getirilmiştir.[95] Sünnetullah ifadesinin, yalnızca bu âyette fıkhı bağlamda kullanıldığını ileri sürenler olmuştur.[96]
Bunun yanında zikredeceğimiz şu âyeti de savaş fıkhı çerçevesinde ele almak mümkündür:
“İkiyüzlüler, kalplerinde hastalık bulunanlar ve yalan haber yayarak huzursuzluk çıkaranlar üzerine Allah, peygamberinin üstünlük kurmasını sağlar. Ve onlar orada pek az bir süre kalabilirler ve onlar Allah'ın rahmetinden yoksun olduklarından görüldükleri yerde yakalanacaklar ve teker teker ortadan kaldırılacaklardır. Önceden geçenler hakkındaki kanunu budur. Allah'ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın.” [97] Bu âyette ikiyüzlülerin salt kalbi durumları nedeniyle değil, ortaya koydukları fiillerle ilahi yasaya muhatap oldukları dikkatten kaçmamalıdır. Daha önce de bu tür günahkârlar için Allah'ın tatbik ettiği yol budur.[98] Bu uygulama, bir yenilik (bidat) değildir. Aksine yalanlayanlara uygulanagelen bir yasa ve sürekli bir adettir.[99] Nifak ve inkârlarına devam eder ve yaptıklarından vazgeçmezlerse ikiyüzlüler hakkındaki yasa bellidir. Müminler onlara musallat olur ve onları bozguna uğratırlar.[100] Peygamberlere karşı ikiyüzlülük yapanların, kötü fiilleri nedeniyle öldürülmeleri yasası değişmez ve kimseye de değiştirme imkânı sağlanmaz.[101]
Sünnetullah, ölüm halindeki imanın tarihin hiçbir döneminde işe yaramaması anlamında da kullanılmaktadır: “Fakat azabımızı gördükleri zaman imanları kendilerine bir fayda vermeyecektir. Allah'ın kulları hakkında süregelen sünneti budur. İşte o zaman kâfirler hüsrana uğrayacaklardır.”[102] Ümitsizlik halinde imamn kabul edilmemesi Allah'ın bütün ümmetlerde değişmeyen yasasıdır.[103] Allah'ın azabı indiğinde yalanlamasına tevbe edenin tevbesinin bir sonuç vermeyeceğine dair hüküm kesindir.[104]
Allah'ın, rasulüne yardım etmesinin, zafer kazandırmasının ve onun düşmanlarını yok etmesinin bir yasa olduğu belirtilirken yine sünnetullah kavramı kullanılmıştır:
“Allah'ın, öteden beri süregelen kanunu budur. Allah'ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın.” [105] Âyet, Allah'ın önceki dönemlerde yaşamış dostlarına, düşmanlarına karşı yardım etmesi şeklindeki uygulamasına atıfta bulunmaktadır.[106] Allah dilediğini yapmakta özgürdür. Dostlarını yok etmeye de gücü yeter. Ama o, bu konudaki adetlerini değiştirmez.[107] Müminlere karşı savaşan kâfirler, hezimete uğrarlar. Peygamberlerin galip gelmesi kadim bir sünnettir. Allah inanmayanlara karşı müminleri zafere ulaştırır. Bilakis iyiliğin karşılığı iyilik, kötülüğün karşılığı ise “Cumartesi yasağı” çiğneyenlerin örneğinde olduğu gibi [108] cezalandırılma ve kalanlara ya da sonraki nesillere ibret olarak kalmaktır.[109] Allah'ın yöntemine yapılan bu atıf, ikili bir anlama sahiptir. Bir taraftan değişimin olumlu yönüne [110] bir yandan da olumsuz yönüne [111] işaret etmektedir.
Sünnetullahın Kur'an'da anlatılmasının nedeni, Allah'ın tarih içinde nasıl davranacağının belirsiz olmadığı, aksine Allah'ın hangi durumlarda nasıl davranacağına dair kendisine ve bu ilahi tavrın muhatabı olması itibarıyla insanlığa söz verdiği fikrini işlemektir. Tarihin kendilerine ayrıcalık tanımasını bekleyenlere yönelik olarak sünnetullah gibi kelimetullahta da bir değişme olmayacaktır.[112] Aynı olgu, kavi (söz) kelimesiyle de verilmektedir. Bu kelime de yine tarihle ilgili bir kullanım alanına sahiptir.[113]
Sünnetullahın devamlılığıyla ilgili olarak,
“İlahi daveti yalanlayan ve onu bâtıl görüp öyle muamelede bulunan kimseleri helak ederiz.” gibi Kur'anî ifadeleri, bazı insanlar tekrar tekrar okuduklarında, “Öyleyse bugün, niçin aynı şeyler meydana gelmiyor?” diye sorabilirler. Bu soruya cevap olarak o dönemde insanların arasında peygamberin varlığının önemine dikkati çekilmekte ve günümüzde yok etme yasasının uygulanmamasında şaşılacak bir şey olmadığı şeklinde cevap verilmektedir. Çünkü peygamberlik zincirinin sonuncusu olan Hz. Muhammed'den sonra hiçbir peygamber gelmiş değildir ve kıyamet gününe kadar da gelmeyecektir. Dolayısıyla peygamberleri yalanlayanlara gelen azap gibi, şimdi gelirse eğer, bu çok şaşırtıcı olacaktır. Çünkü o takdirde bu azap bazı türedilerin peygamberlik iddialarına delil teşkil eder. Geçici azabın sürekliliği söz konusudur ancak farklı toplumlar için helakin son peygamberin ardından artık cehennem ile gerçekleşeceği üzerinde durulmaktadır. [114]
Ancak yukarıdaki soruya verilen cevaptaki gibi bir yaklaşım, önceden insanların bir bölgede toplu olarak az bir nüfusa sahip oldukları gerçeğini hesaba katmamaktadır. Ayrıca önceki toplumlara gelen azapların hepsi de toptan yok edici azaplar değildi. Son peygamberden önce yaşamış olan Hz. Musa döneminde de zulmeden Firavun ve ileri gelenler azaba uğramış ancak onlara tâbi olan halkın tümü yok edilmemişti.
Kur'an-ı Kerim'de Allah'ın böylesine tarihe müdahil olarak takdim edilmesinin sebebi, tarih alanının ahlak alanı olmasındandır. İnsanın ahlakî değeri olmayan yönü, bedeni, cinsiyeti, ırkı, yaşı vs. tarihin konusu değildir. İnsan tarih alanına özgürlüğüyle, iradesiyle, ahlakî yönüyle ve eylemleriyle iştirak etmektedir ve insanın sınandığı alan da burasıdır. İnsan tarih içinde istediği rolü oynayabilir. İşte Kur'an-ı Kerim, tarih yasalarının yerine Allah'ın davranışını koymakla, insanı tarih içinde Allah ile ilişki içerisine sokmaktadır. Bu anlamda, insanın her davranışı Allah'a yöneliktir ve davranışları sonucunda başına gelen her olay da Allah'ın ona karşı davranışıdır. İnsan ahlakî anlamda olumlu bir hayat sergilediği takdirde Allah tarafından yükseltilecek aksi halde alçaltılacaktır.
Emretme ve yasaklama yetkisine sahip bulunan yöneticiler, tarih kitaplarında zorbalık ve zulüm yapanların yaşam tarzlarına ilişkin olarak yazılanları okusalar, onlarla ilgili olumsuz değerlendirmelerin buralarda yazılı olup kuşaktan kuşağa aktarıldığını görseler, geride bıraktıkları kötü nam, çirkin davranış, ülkelerin tahribi, insanların helaki, malların telef oluşu gibi olguları gözlemleseler, hiç kuşkusuz zulüm ve zorbalığı çirkin görecek, ondan kaçınacaklardır. [115]
Bu değerlendirmeden anlaşıldığı gibi tarih; krallar, emir ve yasak yetkisine sahip yöneticiler için vazgeçilmez bir araçtır. Tarihi bilmek, sosyolojik yasaların bilinmesini sağlar. Toplumsal yasaları bilmek de göz alıcı güzellikleri ve görkemli yapıtları koruyucu bir rol oynar, düşmanların zararlarını bertaraf eder. Bunlar bile tarihi okuyup ibret almanın önemini vurgulamak açısından önemlidir. Bu bilgi dünyayı ıslah ile görevli müminlerin, çabalarında nasıl bir yol takip edeceklerine dair oldukça pratik bir değer taşımaktadır. Aksi takdirde topluma sunacağımız vahyi bilginin ve hakkın şahitliğinin nasıl bir tepkiyle karşılaşacağını tahmin edemeyiz. Eğer insanların nasıl davranacaklarını kestiremezsek, bizi çevreleyen dış dünyaya ilişkin görüşümüz rastlantısal ve tutarsız olacaktır. Kestirebilme yeteneği olmazsa çevremiz üzerinde bir denetim kuramayız.[116]
Şüphesiz Kur'an-ı Kerim bütün bu anlatımlarla, bir tarih şuuru oluşturmaya çalışmaktadır. Bu mesajın özü şudur: Tarih içinde insan başıboş bırakılmamıştır.[117] Her davranışı bir değişime gebedir. Hiçbir toplum, nimeti hak edecek bir değişim sürecine girmedikçe, yüce Allah ona o nimeti bahşetmez. Aynı şekilde bir toplum kötü durumu gerektirecek bir sürecin içine girmedikçe, Allah onları kötü duruma düşürmez. [118] Bu ilahi bir yasadır, sünnetullahtır.
Bu yasadan hareketle, Müslümanların içinde bulunduğu duruma bakacak olursak şu sonuca ulaşabiliriz: Bugün Müslümanların içinde bulunduğu durum, kendi iç dünyalarında sahip oldukları düşünce yapılarıyla tamamen doğru orantılı olup, Allah'ın onlara bir değişim imkânı vermesi, tamamen kendi iç dünyalarında bir değişime gitmelerine bağlıdır.[119] Allah, tarih içinde bir taraf durumunda olduğu için tarihin seçici karakteri vardır. Allah, kötünün karşısında iyiden, yanlışın karşısında doğrudan, zararlının karşısında yararlıdan, zorluğun karşısında kolaylıktan yanadır.[120] Allah, tarih içindeki tavrını değiştirmeyeceğine söz verdiği için kimseye ayrıcalık tanımaz.[121] Biz, “Allah bir topluma, zenginlik, sağlık, sevgi ve diğergamlık verdi.” dediğimizde, aynı zamanda şunu demiş oluruz: “Kuşkusuz bu toplum, benlik, kin, öfke, nefret hastalık ve fakirlikle ilgili etkenlerden kendilerinde bulunanları değiştirmiştir.”[122] Yine bunun gibi, “Yüce Allah bir topluma fakirlik, hastalık, kin, öfke, çekemezlik ve birbirlerine haksızlık etme gibi belalar vermiştir.” dediğimizde, bununla anlatılmak istenen şudur: “Söz konusu toplum fertleri, kendi nefislerinde bu tür sonuçları ve cezaları meydana getirecek inanç unsurları, kavramlar, anlayış biçimleri taşımaktadırlar.”
Toplum tabakalarında sünnerullahın nasıl işlediğini toplumların nasıl yükselip battığını, devletlerin nasıl kurulup yıkıldığını, fikri hareketlerin nasıl başarıya ulaştığını, medeniyetlerin nasıl kurulduğunu ve yozlaşıp yok olduğunu, liderlerin ne zaman başarıya ulaştığını, halkların nasıl harekete geçirildiğini ve yönlendirildiğini tarihle beraber yaşar ve görürüz.[123]
Bu tavrı somutlaştırmak gerekirse, Osmanlı imparatorluğunun yıkılması ile bir peygamber gönderilmesi arasında bu açıdan bir fark yoktur. Önemli olan olayın tarih olayı olup olmamasıdır. Olayın işleyişinde gaybi faktörlerin rol oynaması, bu işleyişin bir mantığı bulunmadığı anlamına gelmeyeceği gibi, tamamen rasyonel faktörlerin rol oynadığı bir olayın işleyişini de Allah'tan soyutlamanın imkânı yoktur. Kur'an-ı Kerim'in ifade özelliğinin sonucu olan bu durum, tarihin işleyiş tarzına neden sünnetullah dendiğini de anlaşılır kılmaktadır.
Sonuç olarak, dilsel bakımdan sünnetullah ifadesi sosyal olaylarla ilgili pek çok şeyi anlatmak için kullanılabilir. Burada dikkat çekilmesi gereken bir nokta vardır: O da, Kur'an'ın daha önceki peygamberlerin toplumlarına ilettiği mesajlar ve onların toplumlarının kendilerine karşı tutum ve davranışlarıyla ilgili olarak hikaye ettiği kıssalarla; yine Kur'an âyetlerinin ihtiva ettiği, Arap inkarcılarının davranışlarının ve sözlerinin hikayeleri, Rasul'ün onlara yöneltmekle emrolunduğu çağrılar, hitaplar, eleştiriler ve uyarılar arasında büyük benzerlikler olduğudur. Bu anlamda risalet ve risalet karşıtı çabalar her dönem ve ortamda benzerlik arz ettiği için bu çabaları ve gösterilmesi gereken peygamberi tavrı bilmek, ıslahat cehdinde olan inananlar için çok büyük ufuklar açacaktır. Peygamberlerin tebliğleri sırasında karşılaştıkları zorlukların ve inkarcılarla ilgili işleyen toplumsal yasaların tümünü kıssalarda görebiliriz. [124]
C. Kıssa
1. Kıssanın Kelime Anlamı
(k-s-s) kök harflerinden türeyen kıssa, bir şeyin izini sürmek, birbirini takip eden haberler, [125] anlatmak, bir şeyin ortası, büyüğü,[126] beyan etmek,[127] açıklamak [128] anlamlarına gelir. İslâmî literatürde veya Kur'an ıstılahında kıssa denildiğinde Kur'an'da anlatılan tarihi olaylar ve peygamberlerin hayat hikâyeleri anlaşılmaktadır. Ancak Kur'an-ı Kerim'de söz konusu bağlamda bizzat kıssa olarak değil de aynı kökten gelen aslında isim olup mastar yerine de kullanılan ve kıssanın çoğul formu olan kasas kullanılmaktadır. [129] Kasas aynı zamanda bir sure adıdır.
Kur'an'ın
“Andolsun ki, peygamberlerin kıssalarında aklı olanlar için ibretler vardır. O, uydurulabilen bir söz değildir.” [130]
“Şüphesiz bu anlatılanlar gerçek kıssalardır.” [131] mealindeki âyetleriyle ve benzer anlamdaki birçok âyetin mantıkınca Kur'an ıstılahında kasas veya kıssa denildiğinde şunu anlamak mümkündür: Tarihin derinliklerinde kaybolmuş, unutulmuş veya bazı izleri insanlığın hafızasında kalmış mutlak hakikatlerin, yüksek dini değerlerin, Allah tarafından, Kur'an muhataplarına adeta olaylara yeniden canlılık verilerek anlatılmasıdır.[132]
2. Kıssaların Veriliş Nedenleri
Kur'an'ın temelde gayesi neyse kıssaların gayesi de odur. Kur'anî kıssa, beşerî ebediyatta bildiğimiz gibi, salt edebî amacı gerçekleştirmeyi hedefleyen, mutlak ve hür bir kıssa türü olmayıp tamamen konusu ve gayesiyle anlatıldığı sûreyle hatta Kur’an’ın bütünüyle peygamberlik döneminin şartlarıyla irtibatlıdır.
Kur'an, her şeyden önce bir dini davet kitabıdır. O halde kıssaların da hedefi aynı gayeyi gerçekleştirmektir. Bu açıdan bakıldığında kıssalar; Kur’an’ın reddettiği inanç, ibadet, birtakım değerler, ahlak ve düşüncelerin hepsini ihtiva ettiği gibi, yine Kur'an-ı Kerim'in getirdiği inanç ve değerlerden çoğunu da içine almaktadır. Bu sebeple kıssaların konuları yaklaşık olarak Kur'an'daki genel konuların aynısıdır diyebiliriz.
Kıssaların hedefleri, kendilerinden ibret alınacak yönler kadar çoktur. Bu nedenle ana hatlarıyla da olsa bu kıssaların ne gibi konuları kapsadığını ifade etmekte yarar vardır.[133]
a. Peygamberi ve inananları Teselli Etme
Kur'an, önceki peygamberlerden ve onların toplumlarından bahsederek, Rasulullah (s)'ı ve ona iman edenleri tebliğ vazifesinde karşılaştıkları veya karşılaşacakları her türlü eziyet ve zorluk karşısında teselli etmektedir. Kur'an, kıssalar aracılığıyla din yolunda karşılaşılan güçlüklerin her devirdeki peygamber ve onlara tâbi olanların değişmez kaderi olduğunu ancak bu eziyet ve güçlüklerin geçici olup, sonunda mutlaka iman ehlinin kurtuluşa, galibiyete erdiğini muhataplarına anlatmaktadır:
“Peygamberlere ait haberlerden kalbini yatıştıracak olanlardan her türlüsünü sana kıssa olarak anlatıyoruz. Bunda da sana bir hakikat, müminlere de bir öğüt ve ibret gelmiştir.” [134] Bir süre bu hayırlı netice gecikse de şartlar olgunlaşıp inkarcılara acıklı azap vakti gelince bu sonuç tahakkuk edecektir. Bu Allah'ın değişmeyen sünnetidir. Allah bu sünneti (yasayı) kıssalar aracılığıyla Kur'an muhataplarına ısrarla anlatmakta ve onlara iman ve davet yolunda bitmeyen bir kuvvet, şevk ve ümit vermektedir.
Teselli babında Kur'an-ı Kerim'de verilen ilahî yasalara bir örnek vermek uygun olacaktır. Örneğin Musa kıssasında,
“Ve o hırpalanıp ezilmekte olan kavmi de yeryüzünün, bereketle donattığımız doğusuna ve batısına mirasçı yaptık. Ve böylece Rabbinin, İsrailoğullarına olan o güzel vaadi, sabırları yüzünden gerçekleşti. Biz de Firavun ile kavminin yapageldikleri sanat eserlerini ve diktikleri binaları yerle bir ettik.” [135] mealindeki bu ilahî kanun, tecrübî olarak dikkatlere sunulmaktadır.
Bazı önemli kıssalar, amaca uygun olarak Ankebut suresinde, toplu olarak ama özet bir şekilde anlatılmıştır.[136] Bu kıssalarda inkarcıların sonunun helak olduğunu müşahede imkânının sunulmasının ardından netice şöyle özetlenmektedir:
“Nitekim onlardan her birini günahları sebebiyle suç üstü yakaladık: Kiminin üzerine taşlar savuran rüzgârlar gönderdik, kimini korkunç bir ses yakaladı, kimini yerin dibine geçirdik, kimini de suda boğduk. Allah onlara zulmetmiyor, asıl onlar kendilerine yazık ediyorlardı.” [137] İlahî kanun gereği, hakkın galibiyeti bâtılın helaki ile sonuçlanan çatışma her zaman devam etmektedir. Bu yasa, hakkı ve ona tâbi olanları bâtıldan ayırmak, bâtılı da yok etmek için insanlar arasına hükmünü icra etmiş ve etmeye de devam etmektedir.[138] Tebliği ve ıslah çabaları sırasında zorluklarla karşılaşan müminler için kıssaları okumak ve karşılaştıkları problemlerin yeni olmadığını anlamak ve vahyin gösterdiği tarihin, ufuklarına yönelmek önemli bir teselli kaynağı olacaktır.[139]
b. İlahi Dinlerin Esasta Bir Olduğunu Gösterme
Kıssanın bir diğer amacı da, peygamberlerin çağrıda kullandıkları araçların bir bütünlük gösterdiğini belirtmektir. Onlara karşı koyan milletlerin tavrı da birbirleriyle benzeşmektedir. Tüm peygamberlere verilen dinler de tek ilah tarafından gönderilmiştir. Ve bu dinlerin hepsi de bir ilkeye dayanmaktadır.[140] Bütün peygamberler tevhid inancı üzerinde birleşmişler, hepsi de toplumlarını aynı gerçeğe davet etmişlerdir. Bu gerçek, Kur'an'da özellikle beyan edilmektedir:
“Senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki, ona şöyle vahyetmiş olmayalım: 'Gerçek şu ki benden başka ilâh yoktur. Onun için bana ibadet edin.” [141] İşte bu nedenle pek çok peygamberin kıssası toplu halde verilmekte ve onların çağrı yöntemi anlatılmaktadır.
Örneğin Hud suresinden öğrendiğimize göre Nuh,, toplumuna sadece Allah'a ibadet etmeleri gerektiğini öğütlerken, [142] aynı surede, Hud, Salih ve Şuayb da toplumlarına aynı tevhid inancını
“Ey kavmim! Allah'a kulluk edin. Sizin O'ndan başka ilâhınız yoktur.” [143] hitabıyla tebliğ etmişlerdir.
Görüldüğü gibi, zamanın, bölgenin ve peygamberin değişiklik göstermesi tebliğin temel ilkesi olan Allah'ın birliğini etkilememektedir ve her peygamberin tebliği tevhid üzerine bina edilmektedir. [144]
c. Peygamberlere Karşı Tavırların Ortak Olduğunu Gösterme
Her devirde peygamberlere gönderilen din, esas itibarıyla İslâm'dır. Peygamberler ve onlara tâbi olanlar tek bir ümmet oluştururlar. Aynı şekilde, ilahî mesajı inkâr edenler de tek ümmettir. Tarihin her devrinde tekrarlanan inkarcılıkta ve cahiliye kanadının mensupları arasında zaman ve mekanlara göre önemli bir fark yoktur. Hepsi de peygamberlerini kibir ve inatlarından dolayı inkâr ederek haktan yüz çevirmişler, sonra da peygamberlerin, her türlü karşı koymaya rağmen davalarından vazgeçmedikleri anlaşılınca da hem peygamberlerin hem de ona tâbi olanları sözle eziyet edip, işkencelerle tehdit etmişlerdir. Bu işkence, eziyet ve ölüm tehditleri bazen eyleme dökülmüş, çoğu zaman da Allah'ın korumasıyla tuzakları boşa çıkmıştır.
İşaret ettiğimiz tarihi gerçek, özellikle Araf, Hud, Şuara, Enbiya ve Kasas surelerinde yoğun olarak görülebilir. Aynı gerçek, Zariyat suresinde bir grup peygamber ve toplumlarıyla ilgili kıssaları özetle anlatıldıktan sonra, devam eden âyetler arasında şöyle ifadelendirilmektedir:
“Böylece onlardan öncekilere de herhangi bir peygamber gelince, onun hakkında da mutlaka: “Bir sihirbazdır veya bir delidir.” dediler. Onlar birbirlerine bunu mu tavsiye ettiler? Hayır onlar azgın bir kavimdir.[145]
Bakara suresinde benzer bir anlam ifade eden bir âyet de şöyledir:
“Bilgiden nasibi olmayanlar da 'Allah bizimle konuşsa ya, yahut bize de bir mucize gelse ya!' dediler. Bunlardan öncekiler de tıpkı böyle, bunların dedikleri gibi demişlerdi. Onların kalpleri birbirlerine benzedi. Gerçekten de yakîne ermek (hakikati bilmek) isteyen bir kavim için biz mucizeleri çok açık seçik gösterdik.” [146]
Devirlerin değişmesiyle kâfirler, farklı özellikler arz etmemiştir. Çıkarlarını tehdit ettiğini düşündükleri peygamberlerin çağrısına kulak tıkamışlar, vahye tâbi olmak isteyenlere engel olmuşlar, peygamberlerini aciz kılmaya çalışmışlardır. Ancak her zaman hak bâtıla üstün gelmiş ve onlar hem dünyada azaba uğramışlar hem de ahirette azaba uğrayacaklardır.
Büyüklenenlerin, karşı çıkanların, inkarcıların ve itiraz edenlerin tutumları karşısında Kur'an'ın temel ilkelerini ve nebevi tebliğin ana hedeflerini pekiştirmek, desteklemek amacıyla vahyedilmiş [147] olan kıssalar, toplumsal yasaların görünüm alanıdır diyebiliriz. Tabiî ki, kıssaların anlatılış amacı, salt yukarıdaki üç başlıkla sınırlı değildir. Ancak kıssaların risalet karşıtı toplumsal tavırlar ile ilişkisini ele almak tezimiz açısından yeterlidir.[148]
BİRİNCİ BÖLÜM
PEYGAMBERLERE KARŞI TAVIRLAR
A. Atacı Tavır
Kur'an, peygamberlere karşı çıkanların muhalefet nedenlerinden birisi olan “Atalara bağlılık” itirazını işlerken (e-b-v) kökünden türeyen ve baba, ata anlamına gelen kelimenin çoğul formunu kullanır. Arapça'da bir şeyi icat veya ıslah eden ya da ortaya çıkaran kimse için de baba kelimesi kullanılır. [149] Arapça'da baba kelimesi amcayı da kapsadığı gibi,[150] teyze de anne sözcüğünün kapsamına girmektedir.[151]
Atalar bir toplumun kültürel geçmişini anlatan bir mecaz olarak görülebilir.[152] Atalara bağlılık, fıtratına tevhidin yerleştirildiği insanın karşı karşıya olduğu imtihan türlerinden birisidir. Tevhid inancının fıtrata yerleştirilmiş oluşu, kıyamet gününde, “Ondan haberimiz yoktu” denmemesi içindir. Allah Ademoğullarının, bellerinden zürriyetlerini çıkarmış, onları kendilerine şahit tutmuş ve onlara
“Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye sormuş ve onlar bu soruya evet cevabını vermişlerdir. Allah bunu, “Daha önce babaları Allah'a ortak koştu, biz de onlardan sonra gelen bir nesildik (onların izinden gittik). Bâtıl işleyenlerin yüzünden bizi helak edecek misin?” [153] dememeleri için böyle yapmıştır. Yani Allah, “Onların yöntemlerine tâbi olduk. Bizi Allah'a ortak koşan atalarımızın şirki ve hakkı bilmeyişimiz nedeniyle onların yolunu takip ettiğimiz için yok eder misin?”[154] şeklinde itiraz etmesinler diye böyle bir tercihte bulunmuştur. Atalarının şirk konusunda bir özrü olmadığı gibi, onların da Allah'tan yüz çevirmelerinde ve atalarını taklide kendilerini adamalarında bir özürleri yoktur.[155] Allah'ın ahit alması, inkarcıların atalarının şirk koşmaları nedeniyle Allah'a ortak koştuklarını ve şirkte onları taklit ettikleri mazeretini ileri sürmemeleri içindir.[156] Şu halde insanlar babalarının taahhüdünden değil, bizzat kendi taahhütlerinden ve kendi suçlarından sorumlu olacaklardır.
Toplumların gerek ahlakî, kültürel ve sosyal gelişimlerinde, gerek birbirleriyle olan ilişkilerinde en büyük engellerden birisi geleneğe körü körüne bağlılık ve atacılıktır. Toplum içinde birey ve grupların birbirleriyle iyi ilişkiler kurmasında, sosyal katmanlarda homojenliğin sağlanmasında, hiyerarşik yapının adalet temelinde kurulmasında, farklı ve daha kâmil düşüncelerin ortaya çıkmasında, meselelerin tartışılıp müzakere edilmesinde, düşünce ve inanç özgürlüğünde, belki de atacılıktan daha büyük bir handikap yoktur. Atacılık, tevhide ve Allah'ın âyetlerini kabul etmeye mani olduğu gibi yeni düşünce ve görüşlere açık olmaya da engeldir.[157] Çünkü atacılık önyargı, geniş düşünmemek, başka fikirlere saygısızlık, kibir, gurur ve büyüklenme gibi olumsuz tutumları bünyesinde barındırır.
Kur'an-ı Kerim, önceden yaşamış toplumların inanç ve uygulamalarından yanlış olanlarına düşünmeksizin tâbi olanları eleştirir ve onları “Atalarının izinden” bilinçsizce gitmelerinden dolayı kınar. Allah'ın büyüklüğü hakkındaki bilgisizlikleriyle Allah'ın birliği konusunda tartışan bu tür kimselere, “Allah'ın, rasulüne indirdiğine tâbi olun, onu onaylayın.” denildiğinde onlar din konusunda atalarına uyduklarını söylerler. Şunu hiç düşünmezler:
“Ya şeytan onları alevli ateşin azabına çağırıyor idiyse! Yine de aynı yolu izleyecekler mi?” [158] Ya şeytan, onlara kötü amelleri ve sapkınlıkları konusunda kendisine tâbi olmalarını ve Allah'ı inkâr etmelerini, peygamberine indirdiği Kitaba tâbi olmayı terk etmelerini süsleyerek azaba çağırıyorsa?[159] Aslında bu itiraz bahaneden öte bir şey değildir. Zira amaçları, atalar dininden daha doğru olmasına rağmen vahyi inkârdır.[160] Onlar, peygamber daha iyisini de getirmiş olsa ona tâbi olmak niyetini taşımadıklarını, aksine atalarının dininde sabit olduklarını söylemek istemektedirler.[161]
Önceki nesillerin inanç ve uygulamalarını her şeyden üstün tutan anlayışa göre, geçmişte olan her şey, haklı, doğru ve yol göstericidir. Bu bencil çıkarları ile statüko koruyucularının vazettikleri ve kullandıkları mantıktır. Aslında hak ve iyilik ölçüsü, ne eski, ne yeni, ne bilgisizlik ne de arzudur. Ancak Allah'ın emrine ve delile dayanan ilim gerçektir. Eski olsun, yeni olsun Allah'ın indirdiği delillere bakmayıp da ataları, yalnız ata olduklarından dolayı taklit etmek, onları Allah'a eş tutmak ve hakkı bırakıp hayal ve kuruntulara, şeytanın emirlerine uymak ve onun izinden gitmek tutuculuktur.
Kur'an-ı Kerim tutucuların bu tepkisini şöyle dile getirir:
“Onlara (müşriklere): Allah'ın indirdiğine uyun, denildiği zaman onlar, 'Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız' dediler. Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyse?” [162] Onlar ataları hangi vasfa sahip ve hal üzere bulunuyorlarsa ve bir şey bilmeseler, doğru yol üzere olmasalar da her halükarda atalarını takip etmektedirler. [163] Allah ise, inanç konusunda taklitçi olmayı, düşünceden ve bilinçten yoksun nakilciliği ağır bir dille kınamaktadır.[164] Onlar, atalarının dinin inanç ve ibadetlerinden bir şey anlamayan ve bu konuda her türlü delilden uzak duran kimseler olmalarına rağmen yine atalarına uyacaklar mı?[165] Âyet ayrıca içtihat yapabilen kimsenin taklide başvuramayacağını gösterir. İnsanların hakkı tanımaya en yakın olanları iyi niyetle delilleri inceleyen araştırmacılardır. Onlar bir gün yanılırlarsa başka bir gün isabet ederler. İnsanların hakka en uzak olanları taklitçilerdir. Çünkü onlar, nefislerine karşı ilmin yolunu kesmiş ve akletmemeyi tercih etmişlerdir. Şeytanın adımlarını izleyen ve bir ilim ve burhanı olmadan Allah hakkında bir şeyler uyduranlar vahye davet edildiklerinde, “Allah'ın indirdiğini bilmiyoruz. Büyüklerimize, alimlerimizin önde gelenlerine uyuyoruz.” derler. “Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler?” şeklindeki soru aslında zıddı öne sürülemeyecek kadar aklî bir delildir.[166]
Allah hangi ülkeye bir peygamber gönderdiyse, onun halkını yalvarıp yakarsınlar diye mutlaka yoksulluk ve darlıkla sıkmıştır. Ama sonra kötülüğü değiştirip yerine iyilik getirdiğinde ve sonunda çoğaldıklarında, “Atalarımıza da böyle darlık ve sevinç dokunmuştu.”[167] demişler ve Allah da onları, hiç farkında olmadıkları bir sırada ansızın cezalandırmıştır. Onlara göre yaşamda atalarının başına gelen rahatlık da felaket de onların başına gelmektedir.[168] Yani bunu olayların olağan akışı olarak görmekte ve öncekilerin başına gelenden bir ders çıkarmamaktadırlar.[169]
Risalete karşı “Atalar dini”ne tâbi olarak vahye karşı durma anlayışını genel olarak değerlendirdikten sonra, bu tavrı vahyi veriler ışığında dönem dönem ele almak bize daha somut bilgiler verecektir.[170]
1. Hz. Nuh Döneminde Atacı Tavır
insanlar ahlakî bir önermeyi reddetmek için, çoğu zaman o önermenin atalarından devralıp alışageldikleri düşünce ve yaşam tarzına uymadığını ileri sürerler. Bu taklitçilik daha ilk nesillerde kendini gösterir. Nuh kavminin inkarcı ileri gelenleri Hz. Nuh için şöyle demiştir:
“Bu, tıpkı sizin gibi bir beşerdir. Size üstün ve hakim olmak istiyor. Allah (peygamber göndermek) isteseydi, muhakkak ki melekler gönderirdi. Biz geçmişteki atalarımızdan böyle bir şey duymadık.” [171] Toplumu, bir olan Allah'a ilahi mesajla birlikte ibadet etmeye çağıran Hz. Nuh'u, üstünlük kurarak gücü ele geçirmeye çalışan birisi [172] olarak görmektedir.[173] Âyet, vahiyle, bir peygamberin açık öğretisiyle, ya da sağduyuyla açıkça desteklenmeyen dini doktrin ya da görüşleri körü körüne benimsemeyi mahkum eden bir imada bulunmaktadır. [174]
Onlar ve ataları uzun bir fetret dönemi geçirdiler.[175] Allah'tan başka ilah olmadığına dair Nuh'un davetiyle ilgili önceki nesillerden kendilerine bir şey ulaşmadığını iddia ettiler.[176] Onların bu şüphesi, taklit ve ataların görüşüne dönüşün dışında bir yolu benimsemediklerini gösterir. Nuh'un peygamberliğinde böyle bir yol bulamadıklarında onun peygamberliğini fesat unsuru olarak tanımladılar.[177] Yani Nuh'un dediği, “Allah'tan başka ilah yoktur.” kelamını işitmediklerini, yahut Nuh gibi peygamberlik iddia eden birisini de duymadıklarını söylediler.[178]
2. Hz. Hud Döneminde Atacı Tavır
Hz. Hud kesin bir delil ile Âd toplumunu tevhide ve putlara tapmayı terke çağırdı. Onlara Allah'ın çok büyük nimetler verdiğini, sarih aklın yaratma konusunda putların bir gücü olmadığını kabul ettiğini çünkü onlar toprak ve madenden yapılmadır. ifade etti. İbadet etmenin yüceltmenin zirvesi olduğu açıktır. Bu da sonsuz nimet verene layık olup onların yalnız Allah'a ibadet etmelerini ve putlara tapmamalarını gerektirir. Hz. Hud bu yakînî delili zikrettiğinde cevapları taklit yoluna sıkı sıkıya bağlılıklarını bildirmek oldu. Oysa, bir toplum taklitte ısrar eder ve delile bağlılıktan uzak durursa Allah inkârlarını artırır.
Âd toplumu da peygamberleri Hud'a tebliği sırasında risaletin amacını sordu ve
“Sen bize tek Allah'a kulluk etmemiz ve atalarımızın tapmakta olduklarını bırakmamız için mi geldin?” [179] diyerek inkâra yöneldi. Bir olan Allah'a ibadetten ve putlara tapma ve O'na ortak koşma konusunda ataların dinini terkten uzak durdular.[180] Hz. Hud ile, onlara ve atalarına zarar vermekten uzak, isimlerini kendilerinin koydukları putlar hakkında tartışıyorlardı.[181]
Hz. Hud dinleri konusunda Ad toplumunu Allah'ın azabıyla tehdit etmekte, yalnızca bir olan Allah'a ibadet ve itaat ederek, dini yalnızca Allah'a has kılarak kulluk bilinci sergilemeleri ve o putları inkâr etmeleri için geldiğini tebliğ ediyordu. Onların Hz. Hud'un çağırdığı şeye tâbi olmaya niyetleri yoktu. Bir olan Allah'a ibadeti terk etmeleri ve O'nun dışında putlara tapmaları nedeniyle tehdit edildikleri azabın gelmesini istediler. Onlara göre Hz. Hud doğru söylüyorsa böyle yapmalıydı.[182]
3. Hz. Salih Döneminde Atacı Tavır
Semud toplumu da babaları taptı diye Allah'tan başka ilahlara taptığını söylüyordu. Onlar delillerini taklit üzerinde temellendiriyorlardı:
“Dediler: 'Ey Salih! Bundan önce sen bizim içimizde ümit beslenir bir zat idin. Şimdi bizim babalarımızın taptıklarına ibadet etmemizi mi engelliyorsun? Biz, doğrusunu istersen davet ettiğin şeyden kuşkulandıran (murîb) bir şüphe (şek) içindeyiz.” [183] “Allah'tan başka bir ilah olmadığı” çağrısında bulunana kadar Hz. Salih'e lider diye bakıyorlardı. Ancak atalarının taptığı ilahlara ibadet etmelerini yasaklaması onları hayrete düşürdü. Allah'ın birliğine dair çağırdığı şeyin doğruluğunu bilmediklerini söylediler.[184] Hz. Salih, işlerinde danışman, anlaşmazlıklarında yol gösterici olur diye düşünüyorlardı. Tevhide çağırmaya başladığında ise ondan ümidi kestiler. Halbuki onu üstün bir kişi olarak takdim ediyorlardı.[185] Hz. Salih'in, atalarının taptığı konusunda kendilerine uyacağı görüşündeydiler. Ama bekledikleri gerçekleşmedi.
Onların tafklit yolunu benimsemeleri ve atalarını izlemenin gerekliliğine inanmaları aynı zamanda Mekkeli inanmayanların sözlerine [186] bir göndermedir. Aradaki zaman farkı inkarcıların söyleminde bir değişikliğe yol açmamıştır. Aslında Hz. Salih'in tebliği Semud toplumunu sarsmıştır. Davete karşı şüphe/şek içinde olduklarını söylemeleri onların, olumlama ya da olumsuzlama arasında bîr yerde olduklarını gösterir. İnanç konusunda bir tercihi göstermez. Kuşkulandırıcı/murîb oluşları ise Hz. Salih'in inançlarında bir bozukluk olduğu kanaatine sahip olduklarını gösterir. Ve bu, onun sözünü aşağılamada bir mübalağadır. [187]
Kur'an-ı Kerim, yukarıda zikrettiğimiz Hz. Nuh, Hz. Hud ve Hz. Salih'in içinde yaşadıkları toplumlara şöyle hitap ettiklerini söyler:
“Gökleri ve yeri yaratan, Allah hakkında da mı şüphe var? O, sizi günahlarınızı bağışlamak için çağırıyor ve belirlenmiş bir süreye kadar size müsaade ediyor. Onlar da, 'Siz sadece bizim gibi bir insansınız, bizi babalarımızın taptıklarından alıkoymak istiyorsunuz. O halde bize apaçık bir delil getirin dediler.” [188] Toplumlarının verdiği ortak tepki, peygamberlerin sözleriyle onları atalarının taptığı putlara ibadet etmekten uzaklaştırmaya çalıştıkları şeklindeydi.[189] Risalete tepki gösteren bu üç toplumun taklit yolunu benimsemelerindeki ortak yön, putlara ibadet etmede birleşen ataları,[190] alimleri ve büyüklerinin izinden gitmeleridir. Onlar peygamberleri için diyorlardı ki, “Çoğunluğu oluşturmalarına ve kuvvetli düşüncelerine rağmen öncekiler, dinlerinin geçersiz olduğunu bilmiyorlardı. Bir adam çıkmış, tek başına o dinin bâtıl olduğunu söylüyor.” Halk belki de bu konuda bir söylem daha geliştirdi ve şöyle dedi: “Bir alim öncekilerin bir kısmının sözünün zayıflığını açıkça ifade ettiğinde, öncekiler burada olsaydı, sözünün doğru olup olmadığı ortaya çıkardı.” Yani mümkün olmayan bir şeyi delil olarak getirmeye kalktılar. Bu sözü ahmaklar, kurnazlar ve inkarcılar zikreder.[191]
4. Hz. İbrahim Döneminde Atacı Tavır
Hz. İbrahim'in tebliği sırasında karşılaştığı itiraz da farklı değildir:
“Hani (İbrahim) babasına ve kavmine demişti ki: 'Sizin, karşılarında bel büküp eğilmekte olduğunuz bu temsilî heykeller nedir?' (Onlar da), 'Biz atalarımızı bunlara tapıyor bulduk' dediler. İbrahim: 'And olsun ki siz de, atalarınız da apaçık bir sapıklık içindesiniz' dedi.” [192] Hz. İbrahim bu soruyu aşağılamak ve putlara tapanları azarlamak için sormaktadır. Çünkü bu heykeller ruhsuzdur ve fayda vermekten uzaktır. Onlara tapmanın bir mantığı yoktur. Onlar da cevap olarak atalarının putlara ibadet ettiği gibi kendilerinin de ibadet ettiklerini söylüyorlar. Onlar da ataları da böylece hak yolundan sapmıştır.[193] Putlara tapınmak atalardan devralınan kadim bir sapkınlık türüdür.[194] Bâtıl, kendisine sarılanların çokluğu nedeniyle hak olmaz.[195]
Onlar da ataları da ibadetleri nedeniyle kaybedenlerden olacaklar. Çünkü taptıkları, fayda veya zarar veremeyen; bilgisiz, cansız varlıklardır.[196]
Hz. İbrahim babasına ve kavmine, “Neye taptıklarını” sorduğunda,[197] onlara fayda veya zarar veremediklerine göre putlara ibadet etmenin anlamlı olmadığını göstermek niyetini taşıyordu. Ama onlar delilleri olmadan taklit yolunu tuttular:[198] “Atalarımız böyle yapıyordu. Biz onları taklit ettik.” dediler.[199] Birtakım putlara taptıklarını ve tapmaya da devam edeceklerini söylediler.
Hz. İbrahim onlara putlara yalvardıklarında kendilerini işitip işitmediklerini, fayda veya zarar yerip veremediklerini sordu:
“Hayır ama, dediler, biz babalarımızı böyle yapar bulduk.” (İbrahim dedi ki:) 'Neye taptığınıza (başınızı kaldırıp da) hiç bakmadınız mı?” [200] Cümle başındaki “Hayır ama” şeklinde Türkçe'ye çevirdiğimiz bel takısı, şaşkınlık ifade etmektedir. Bu şaşkınlık sebebiyledir ki, Hz. İbrahim'in halkı, onun puta [201] tapma konusundaki eleştirisine doğrudan cevap vermekten kaçınarak ve bu tapınmanın sadece geleneksel olduğunu söyleyerek işin içinden sıyrılmak istemektedir.[202] Hz. İbrahim'in onların neye taptıklarını görüp görmediklerini, taptıkları şey konusunda düşünüp düşünmediklerini sorması, onlara taptıkları şeylerin ibadete layık olmadığını göstermek içindir.[203] Hz. İbrahim'in halkının, “Biz babalarımızı böyle yapar bulduk.” şeklindeki ifadesi taklidin yanlışlığı ve istinbatı/çıkarsamayı tercihin gerekliliğine dair delillerin en kuvvetlisidir. Taklidi övsek, çıkarsamayı yersek bu, kâfirlerin yöntemini övmek olurdu ki Allah onu tenkit etmiştir. Allah İbrahim'in yolunu över. Zaten bâtıl eski veya yeni, faili çok ya da az olsa bir şey değişmez. [204] Bâtıl yine batıldır.
Hz. İbrahim babasına ve soydaşlarına onların çarpık inanç sistemleri açısından ters düşmüştür. Onların atalarından devraldıkları inanç sistemlerinin peşine takılmamış, sırf babasının ve soydaşlarının uyduğunu gördüğü için bu inanç sistemine bağlanmamıştır. Çarpık inançlarından uzak olduğunu duyururken onlara şirin görünme, onları memnun etme çabası içine girmemiş ve onlara karşı şu hitapta bulunmuştur;
“Gerçekten ben sizin taptığınız şeylerden uzağım.”[205] Hz. İbrahim, babasının ve halkının tâbi olduğu atalarından aldıkları kültleri bırakmış ve dosdoğru yola uymuştur.
Bu âyet, Kur'an'ı okuyan Hz. Muhammed dönemindekilere de bir göndermede bulunmaktadır. Hz. İbrahim, Arapların atasıysa ve Araplar atalarına uyacaklarsa niçin şer ile hemhal olan atalarına uyuyor, salih ataları İbrahim'e uymuyorlardı?[206] Halbuki Allah; peygamberleri, ancak rahmetinin müjdecileri ve azabının habercileri olmak üzere göndermektedir. Kim iman edip durumunu düzeltirse, onlara hiç korku yoktur. Onlar mahzun da olmayacaklardır.[207] Bu nedenle peygamberlere ve getirdikleri mesaja karşı çıkmak doğru değildir. Atalara değil onlara tâbi olmak gerekir. Rasullerin yolunu tercih edenler üzülmeyecektir. [208]
5. Hz. Yakub ve Hz. Yusuf Döneminde Atacı Tavır
Kur'an-ı Kerim genel itibarıyla önceden yaşamış olanlara tâbi olmayı olumsuzlasa da geçmişlerin birikimini tümüyle sıfırlamaz. Delilleri esas almak kaydıyla atalara tâbi olmayı iyi bir davranış olarak sunar. Örneğin, Yakub peygamber oğullarına ölümünün ardından kime ibadet edeceklerini sorduğunda onlar:
“Senin ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak'ın ilahı olan tek ilaha kulluk edeceğiz.” [209] diyerek sahih geleneğe bağlılıklarını bildirirler. Onlar Hz. Yakub'un yolunu tutmakta ve ibadeti yalnız Allah'a has kılmaları konusunda ona zıt düşmemektedirler. Zaten insanların kendisine ibadet etmesini isteyen Rab, onları ve onlardan öncekileri Yaratan'dır. [210] Onların bu yaklaşımı bir yöntem olarak taklidi değil çıkarsamayı seçtiklerine işaret eder.[211] “Tek olan Allah'a” derken atalarının ilahına [212] yani ortağı olmaktan uzak olan bir ilaha kulluk sözü vermektedirler. Onlar samimi bir şekilde ibadetlerinde Allah'ı birlemektedirler. Onların, “O'na teslim olmuşuzdur.” demeleri, teslimiyetlerinin ne babaları ne de başka bir kimse için olduğunu gösterir.[213] Çünkü herkesin kazandığı kendisinedir. Yapılan iş iyi veya kötü olsun faili muhakkak karşılığını alacaktır:
“Onlar bir ümmetti, geldi geçti. Onlara kendi kazandıkları, size de kendi kazandığınız (vardır). Siz, onların yaptıklarından sorguya çekilecek değilsiniz.” [214] Ayetteki “Onlara kendi kazandıkları” ifadesi aynı zamanda taklidin bâtıl olduğunu ve her ferdin kazandığının kendisine faydası olduğunu başkasına ise bir faydası olmadığını gösterir. Taklit caiz olsaydı, tâbi olunanın kazancının tâbi olana faydası olurdu.[215]
Yukarıda Hz. Yakub'un oğullarına atfedilen sözler, doğal olarak oğlu Hz. Yusuf'un da sözleridir. Verilen o ahidi Hz. Yusuf tebliği sırasında yine gündeme getirmektedir:
“Atalarım İbrahim'in, İshak'ın ve Yakup'un dinine uydum. Allah'a bir şeyi ortak koşmamız sizin için olacak şey değil. Bu, bize ve insanlara Allah'ın lütuf ve ihsanındandır ancak insanların çoğu şükretmez.” [216] Tevhidin takipçisi ve Allah katından bir rasul [217] olan Hz. Yusuf'un, atalarının yani hak üzere olan peygamberlerin [218] izinden gitmesi övgüye değer bulunmuştur. Çünkü müşriklerin dinine değil, zikrettiği atalarının dinine uymuştur. [219] Allah, onun kalbine doğru yolu göstermiş, bilmediğini öğretmiş, onu hayırda yolundan gidilen bir imam ve hak yola çağıran bir davetçi kılmıştır.[220] Allah o peygamberlere Allah'a ortak koşmama yani tevhid nimetini bağışlamıştır. Lakin insanların çoğu şükür gerektiren bu nimetin değerini bilememişlerdir.[221]
Hz. Yusuf da içinde yaşadığı ortamda atalara tâbi olmayı eleştirmektedir. Çünkü hüküm sadece Allah'a aittir. İnsanlardan, Allah'tan başkasına ibadet etmemelerini istemiştir. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler. Hz. Yusuf'un hapishane arkadaşlarına bu doğruları anlatması Kur'an'da şöyle ifade edilir:
“Allah'ı bırakıp da o taptıklarınız, sizin ve atalarınızın uydurduğu birtakım isimlerden başka bir şey değildir.” [222] Yani taptıkları şeyler, ilahlık özelliği taşımayan, sadece isimleri başka bir şey değildir.[223] Sadece bilgisizliklerini sergilemektedirler. Allah katından bir dayanakları da yoktur.[224] Çeşitli cahili sistemlere ve ortamlara mensup kimi insanlar, söz konusu sahte rablere, kendi kafalarından bazı isimler yamamakta, bazı sıfatlar takmakta ve de kimi özellikler yakıştırmaktadırlar. Bunların başında da bu tür sahte rablere tanınan, hüküm koyma ve otorite yetkisi gelmektedir.[225] Oysa Allah onlara ne böylesi bir otorite tanımış, ne de onların doğru olduklarına ilişkin bir delil indirmiştir. [226]
6. Hz. Musa ve Hz. Harun Döneminde Atacı Tavır
Hz. Musa ve Harun'un, tebliğ için gittiği Firavun ve ileri gelenlerinden aldığı itirazlardan birisi de yine o ikisinin “Atalarının izinden gitmeye karşı çıkışları” konusundadır. Firavun, alaylı bir şekilde alemlerin rabbinin ne olduğunu sorduğunda, her şeye yaratılışını veren ve yolunu gösteren Allah olduğu cevabını alınca, istihzalı bir edayla:
“Öyleyse önceki nesillerin durumu ne oluyor?' dedi. Musa şöyle dedi: 'Onun bilgisi Rabbimin katında bir kitaptadır, Rabbim ne yanılır ne de unutur.” [227] Firavun'un sorusu çok kurnazca bir soruydu. O, şöyle demek istiyordu: “Eğer her şeye ayrı ayrı yaratılışını veren ve yolunu gösterenden başka rab yoksa, yüzyıllardan beri başka ilahlara tapan bizim atalarımızın hali ne olacak? Tüm bu insanlar hatalı mıydı? Hepsi azabı mı hak etti?” Böylece Firavun belki atalarına saygısızlık gösterdiğini düşündüğü Hz. Musa'ya karşı sinirini yatıştırmak istiyordu. Aynı zamanda Firavun, saray adamlarını ve diğer Mısırlıları Hz. Musa'nın davetine karşı kışkırtmak istiyordu. Bu oyun, hakka davet eden herkese karşı oynanmış ve aklı ermeyen kişileri kışkırtmakta her zaman etkili olmuştur.[228] Bu kurnazca oyun ileride değineceğimiz gibi Mekkeliler tarafından Peygamberimiz (s)'e karşı da oynanmıştı.
Onlar meseleye, Hz. Musa onları din ve takva yoluna çağırmak için değil de, iktidarı ellerinden zorla almak için gelmiş gibi, siyasi iktidar mücadelesi açısından bakıyorlardı:
“Atalarımızı üzerinde bulduğumuz yoldan bizi çeviresiniz ve yeryüzünün büyükleri olasınız diye mi geldiniz? Biz size inanmıyoruz.” [229] Âyet bir gerçeği daha aydınlatıyor: Bunlar atalarının putlara ibadet edişine [230] geleneklerine, alışkanlıklarına, örf ve adetlerine öylesine bağlıydılar ki, ecdattan kendilerine kalan inanç ve geleneklere aykırı olabilecek herhangi bir şeyi, ne kadar aklî ve doyurucu olursa olsun, asla kabul etmiyorlardı.[231] Kötü şeylerle dolu olsa da, geçmişe sıkı sıkıya sarılmak ve dünyevi çıkarlara bağlılık bir toplumun maddi ve manevi güçlerini korumasına karşı en büyük engeli oluşturmaktadır. Firavun ve toplumu, Musa'nın davetini kabul etmedi. Kaynağı ataları olan üzerinde bulundukları dini bırakmayacaklarını söylediler.
Taklide sıkıca sarıldılar. Salt ısrarcı tavırlarıyla apaçık delillere meydan okudular ve itiraz ettiler. [232]
Firavun kendini arındırma arzusundaysa, Hz. Musa ona dosdoğru yolu gösterme niyetindeydi [233] ve o, kardeşi Hz. Harun ile birlikte, Firavun'un İsrailoğullarına yaptığı kötülükleri engellemek ve risaleti inkâr edip yüz çevirenlerin azaba uğratılacağını bildirmekle görevlendirilmişti.[234] Ancak Hz. Musa onlara apaçık âyetleri getirince,
“Bu, olsa olsa uydurulmuş bir sihirdir. Biz önceki atalarımızdan boylesini işitmemiştik.” [235] dediler. Hz. Musa'nın kendisine ibadet etmeye çağırdığı şeyi,[236] atalarının yaşadığı dönemde peygamberlik iddiasında bulunmuş bir kimseyi ya da ayetlerle rasuller göndermiş bir ilaha dair herhangi bir şey işitmediklerini ifade ettiler.[237] Bu, nübüvveti inkârla yalanlamalarına ve inatlarına dair bir ifadedir.[238] Aslında önceki peygamber olan Hz. Yusuf, onlara yakın bir dönemde yaşasaydı, ona da inanmayacaklardı.
Firavun gibi insanlar, meşru gösterdikleri yaşam biçiminin tüm insanlar için genel geçer hale sokulmasını isterler. Bu tür kimseler, her şeyi sınırlandırmak, statikleştirmek ve toplumun tümünü kendi görüş çerçevesine getirmek ve toplumu kendi varlığının çerçevesinden meseleye bakmasını sağlamak gayreti içindedirler. Böylece İslâm ümmetini, mevcut konumundan daha hayırlı ve yararlı bir konuma ilerletecek değer yargılarını araştırmasına imkân tanımamış olmaktadırlar. Bu, sosyal bir sebeptir, psikolojik değil. Burada söz konusu edilen sebep dahili değil haricidir.[239] Yani bireyin iç benliğine değil, sosyal şartlara, çevreye, konuma vs. bağlıdır.
Atacı tavırda ısrar eden insanların bir çelişkisi de şudur: İnsanoğlunun tevhid ile tanışması ilk insandan bu yana mevcuttur ve şirk ile karşılaşmasından daha eskidir. Buna rağmen niçin ısrarla Allah'a ortak koşan atalarına uymayı tercih ederler? Onların bu tutarsızlığı atacılıklarının aslında risalete karşı bir tür savunma mekanizması olduğunu göstermektedir. [240]
7. Hz. İlyas ve Hz, İsa Döneminde Atacı Tavır
İlyas peygamber [241] de kavmini tevhide çağırmıştı. Peygamber olarak Suriye'de puta tapan bir topluluğa gönderilmişti. Bugün “Ba'lbek” şehri bu tapınmanın izlerini hâlâ taşımaktadır.[242] Hz. İlyas, onların ve daha önce geçmiş babalarının Rabbi olan en güzel yaratıcıyı bırakıp da, Ba'l [243] putuna takmalarını çirkin karşılamıştı: “Hani o kavmine, 'Siz Allah'tan korkmaz mısınız? Yaratanların en güzeli olan, sizin de Rabbiniz, daha önceki atalarınızın da Rabbi bulunan Allah'ı bırakıp da Ba’l'e (Ba'l ismindeki puta) mi yalvarıyorsunuz?' dedi. Fakat onlar, onu yalanladılar. Bu yüzden mutlaka (cehennemde) hazır bulundurulacaklardır.”[244] Onlara yapılan azap vaadinin nedeni, kendilerinin ve atalarının Rabbini yalanlamalarıydı.[245]
Hakikatin ölçüsü olarak ataların mirasını almakla din adamlarının söylediklerinin her zaman doğru olduğuna inanmak arasında büyük bir benzerlik söz konusudur. Her iki durumda da kriter hak değil kişilerdir. Bu bağlamda Hıristiyanların ve Yahudilerin alim gördükleri kimselere yaklaşımlarıyla atalar dinine bağlı olanların risalete karşı tavırları örtüşmektedir:
“Onlar, Allah'tan başka bilginlerini ve rahiplerini de kendilerine Rab edindiler, Meryem oğlu Mesih'i de. Oysa onlar bir olan Allah'a ibadet etmekle emrolunmuşlardı. Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. O, müşriklerin ortak koştuğu şeylerden de münezzehtir.” [246] Onlar bilginleri için oruç tutmuyor, namaz kılmıyorlardı. Ancak bilginleri bir şeyi helal kıldığında kabulleniyor, Allah'ın helal kıldığı şeyi haram kıldıklarında da bunu benimsiyorlardı. İşte bu bilginleri rab edinmektir.[247] İlmî hakikatleri kabul ve alimlere itaat etmek ve saygı göstermek Allah'ın emridir. Burada eleştirilen şey, Allah için itaat ve teslimiyet değil, “Min dunillah” olan, yani Allah'ın emrine ters düşen itaattir.
Kitap Ehli, bilginlerine gerçekten rab dememişlerse bile, onları rab yerine koymuşlardır. Dinde hüküm koyabilme haklarının olduğuna inanmışlardır. Hele Hıristiyanlık tarihinde ruhban sınıfının kutsal tanınması ve papaların hata etmez sayılması çok açık bir durumdur. Halbuki, ne onların (Allah evlât edindi, diyenlerin), ne de atalarının bu konuda herhangi bir bilgisi vardır. Yalandan başka bir şey söylememekte [248] ve sözleri bilgiye dayalı olmaktan ziyade büyük bir cehaletten ve atalarını taklitten kaynaklanmaktadır.[249]
8. Hz. Muhammed Döneminde Atacı Tavır
Kureyş müşriklerinden putları Allah'a denk tutanlar, hak kendilerine apaçık olduğunda delile karşı bâtıl olanla, hakka boyun eğmekten geri durarak şirk içinde kötü şeyleri yapmayı sürdürdüler. Atalarının ve kendilerinin inanmamalarını, putlara ve ilahlara tapmaksızm yalnızca Allah'a ibadet etmemelerini ve haram olmayan şeyleri haram kılmalarını Allah'ın dilemesine bağladılar.[250] Onlara göre Allah, atalarına bir elçi gönderseydi, tavırları böyle olmayacaktı.[251] Gösterdikleri garip gerekçeyle yanlışlarını terk etmedikleri için de kendilerini mazur gösteriyorlardı.[252] Oysa Allah çirkin şeyleri istemekten uzak olduğuna dair bilgiyi akıllara yüklemiş, indirdiği Kitap'ta da buna yer vermiştir. [253]
Kur'an, Hz. Muhammed dönemindeki atacı tavrı önceki dönemlere nispetle daha ayrıntılı bir biçimde ele almıştır. Bu nedenle konuyu alt başlıklar halinde incelemeyi uygun bulduk.[254]
a. Şirk ve Atacı Tavır
Kureyş yalanlama konusunda öncekileri takip etti. Yalanlamanın konusu ise Hz. Muhammed'in Allah'tan başkasına kulluğu yasaklayıcı bir vahiy getirmesiydi.[255] Onların atalarının delil alarak ortaya koydukları itirazı Kur'an-ı Kerim şöyle dile getirir:
“Allah'a ortak koşanlar diyecekler ki: 'Allah dileseydi ne biz, ne de atalarımız ortak koşardı. Hiçbir şeyi haram kılmazdık.' Onlardan önce yalanlayanlar da böyle söylemişlerdi de sonunda azabımızı tatmışlardı. De ki: 'Yanınızda bize çıkarıp göstereceğiniz bir bilgi mi var? Siz, sadece zanna uyuyorsunuz ve sadece saçmalıyorsunuz.” [256] Şirklerini Allah'ın dilemesine bağlayan bu kimseleri, Allah yermektedir. Onları bâtıl ile ilişkilendirmekte ve amacı hak olanı elde etmek olan içtihattan uzak durdukları için kınamaktadır. Onların, bu şirk koşmalarını Allah'a bağlamaları, alay ve eğlence türünden ifadelerdir. O'nu yücelterek, O'na saygı göstererek, bilgisi olduğunu kastederek her şeyi nihai anlamda Allah'a bağlayarak söylemiş olsalardı bir kusur işlemiş olmazlardı.[257]
Allah'ın, “İlham ederek onlarla küfür arasına engel koymak suretiyle onların şirk içindeki durumlarını değiştirebilmesine rağmen değiştirmemesi” şeklindeki şüphe yeni değildir. Onlardan önce sapıtanlar da bu şüphe ile sapılmışlardı. Bu geçersiz bir delildir. Bu delil sıhhatli olsaydı, Allah onları helak etmez, onlara şerefli elçilerini göndermez ve şirk koşanlara acı intikamını tattırmazdı.[258]
Kur'an, bunların yalanlamalarına karşı Hz. Peygamber'i üzülmemeye davet eder. İnkârları nedeniyle öncekiler yok olma azabına uğramışlardır:
“O halde sakın şunların ibadet edişlerinden şüpheye düşme. Daha önce ataları nasıl ibadet ediyor idiyseler bunlar da öyle ibadet ediyorlar. Biz de kendilerine nasiplerini elbette eksiksiz olarak öderiz.” [259] Şüphe edenlere Allah putlara tapmayı emretmemiştir. Gerçekten onlar atalarının yaptığı gibi onları taklit ederek putlara tapıyorlar. Onların içinde bulundukları durum hakkında ve bilgisizliklerinde babalarına tâbi olmaktan başka dayanakları yoktur. Allah bu yüzden onları, yaptıklarının tam karşılığı olarak cezalandıracak, alemlerden hiçbir kimseye etmediği bir azap ile onları cezalandıracaktır.[260]
Onların şirk içindeki durumları ile atalarınınki arasında bir fark yoktur. Atalarına azap olarak neyin indiği Hz. Muhammed'e bilgi olarak ulaşmıştır. Muhakkak onlara da benzeri inecektir. Atalarına verildiği gibi bunlara da azaptan payları verilecektir.[261] Bu âyette Rasulullah (s)'a bir teselli ve onlara da azap sözü vardır. Şirk koşma konusunda onlar öncekilere denktir. Onları babalarının başına geldiği gibi azap beklemektedir.[262]
Onlar atalarının dininin hak olduğunu ve Rasul'ün getirdiğinin bâtıl olduğunu söylüyor, Kur'an'ı uydurma ve sihir olarak kabul ediyorlardı. [263]
“Karşılarında açık deliller halinde âyetlerimiz okunduğu zaman o zalimler: 'Bu, başka değil, sırf sizi atalarınızın taptığı tanrılardan menetmek isteyen bir adam dediler. Ve 'Bu (Kur'an), sırf uydurulmuş bir iftira dediler. O kâfirler, hak kendilerine geldiği zaman: Bu apaçık bir sihirden başka bir şey değil dediler.” [264] Âyet, inançlarının yanlışlığını ve inatlarının artışını gösteriyor. İbadet edilecek varlıklar olmayan melekler, [265] onların ibadet ettikleri en yüce varlıklardı. Halbuki onlar, diğer varlıklar gibi ahiret gününde fayda veya zarar vermekten uzaktırlar.[266]
Atacı tavır sahiplerine Kur'an-ı Kerim okunduğunda, Hz. Muhammed'in amacının, onları atalarının ibadet ettiği ilahlara tapmaktan alıkoymak [267] ve dinlerini değiştirmek olduğunu söylüyorlardı.[268] Muhakkak onlar Allah katından feci bir azabı hak ediyorlardı.[269] Peygamber onlara tevhidden bahsedip, Allah'ın âyetlerini okurken onlar apaçık delile taklit ile karşı koyup [270] inkâra yöneldiler. [271]
b. Kadercilik ve Atacı Tavır
Ataların yolunu kutsayan müşriklerin ahlakî olmayan tavırlarından birisi yanlışlarını Allah'a nispet etmeleridir. Halbuki yanlarında açıklayacakları bir bilgi yoktur ve zanna tâbi olup yalan söylemektedirler:
“Onlar bir kötülük (fahişe) yaptıkları zaman: “Babalarımızı bu yolda bulduk, bunu bize Allah emretti.” derler. De ki: “Allah kötülüğü emretmez. Allah'a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?” [272] Ayetin orijinalinde geçen fahişe, büyük günahları içine alan bir terimdir. Bu eylemleri bu insanların kötülük olarak kabul ettikleri, sonra da Allah'ın onları emrettiğini sandıkları zannedilmemelidir çünkü bunu akıl kabul etmez. Bu eylemler özünde kötüdür. O topluluk; yaptıklarının, Allah'ın emrine itaat olduğuna inanıyordu. [273] Onlara göre, Allah yaptıklarını hoş görmeseydi, onları ondan alıkoyardı. İddia ettikleri konuda Allah'ın onlara bir şey emrettiğine dair bir delilleri yoktur. Bu âyet de taklidin ve cehaletlerinin çokluğunun yerilmesine bir örnektir. [274] Çirkin bir davranışta bulunduklarında özür olarak atalarının bunu yaptığını, kendilerinin de Allah'ın emrettiği bu şey konusunda atalarının izinden gittiklerini ileri sürüyorlardı. Bu sözleri batıldır. Birisi taklittir ki ilme giden bir yol değildir. İkincisi de Allah'a iftiradır. [275]
Allah'ın şeytanı kendilerine dost kıldığı inanmayanlar Allah'ın evini çıplak tavaf ederek çirkin bir şey yaptıklarında bu eylemleri nedeniyle kınandılar. Dediler ki: “Atalarımızın yaptığını yapıyoruz. Onların sünnetine uyuyoruz. Allah'a yemin olsun ki bununla emrolunduk. Onun emrine tâbi oluyoruz.” Halbuki Allah çirkin işleri emretmez, İnsanlardan çirkin eylemler yapmalarını beklemez. Allah'ın çıplak tavafı emrettiğine dair bir bilgileri yoktur.[276]
Atalarının ve kendilerinin sapkınlıklarını Allah'a bağlamaları, yeni bir tavır değildir çünkü onlardan öncekiler de öyle yapmıştı:
“Allah'a ortak koşanlar dediler ki: 'Allah dileseydi, ne biz, ne atalarımız O'ndan başka bir şeye tapardık ve O'nun emri dışında bir şeyi haram kılardık.' Kendilerinden öncekiler de böyle yaptılar. Buna karşı peygamberlerin vazifesi, ancak açık-seçik bir tebliğden ibarettir.” [277] Allah müşriklerin kaderi delil göstererek özür beyan etmelerini anlatıyor. Müşrikler özür beyan ederken de rasulü ve risaleti inkâr ediyorlar.[278] Onlara göre ataların tecrübesi, her şeyin kendisiyle ölçüldüğü bir normdur. Atalarının zamanında bir şey olmamışsa, şimdi de olamaz; o zaman olmuşsa şimdi de olabilir.[279] Kaderi delil getirmek, yaptıkları ve terk ettikleri şeyler konusunda bir bilgisi olmayan cahiliye mensuplarının söylemidir [280] ve
“Beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onlar(ı saptırmak) için senin doğru yolunun üstüne oturacağım.” [281] diyerek sapkınlığını Allah'a bağlayan şeytanın tavrından farksızdır. Burada peygamber muhaliflerinin, insanlara kendi iradelerine göre seçim yapmakta hür olmadıklarını ifade ettiklerini görüyoruz. Bu inanış, sosyologların da belirttiği gibi her zaman statükodan çıkarı olanların işine gelir. Onlar mevcut durumdan herhangi bir değişiklik olmasını istemezler. Bazı durumlarda da atalarının geleneğini takip etmek üzerinde duruyorlar ve geçmişi bir tür kutsal ve taklide layık bir şey olarak görüyorlar. [282]
Bu sözlerini alay etmek için söylüyorlardı. İnanarak söyleselerdi, mümin olurlardı. Bu tür yalanlamanın ve alayın benzerini öncekiler de peygamberlerine yapmışlardı, onlar yok edildiler. Hz. Peygamber'e düşen ise tebliğdi. Çünkü doğru yolu bulabilmek Allah'ın isteğine bağlıdır.[283] Müşrikler içinde bulundukları şirkte aldanmakta ve kaderi delil getirerek özür beyan etmektedirler. Halbuki, Allah kendilerine bu hususta bir hüküm indirmemişken bunları kendileri uydurmuşlardır.[284] Onlar şöyle demek istiyorlar: “Allah yaptıklarımızdan hoşlanmasaydı, üzerimize indireceği bir ceza ile belli eder ve bunları yapmanıza izin vermezdi.” Halbuki Allah her ümmete,
“Allah'a ibadet edin, putlardan kaçının.”[285] diye elçi göndermişken şirk koşmak Allah'ın dilemesine nasıl bağlanabilir?[286] Allah'a ortak koşan ve puta tapanlar, kaderi delil getirerek şirk koşmalarını mazur göstermeye çalıştılar. “Biz putlara Allah onlara ibadetimizden razı olduğu için tapıyoruz.” diyorlardı. Bunlar kendilerinden önceki toplumların sünnetini sürdürdüler. Peygamberleri yalanlama ve sapıklıkta, atalarının fiillerine uyma konusunda onların yolunu izlediler.[287]
“Allah'tan başkasına ibadet ve vahye rağmen haramlar olduğunu ileri sürme” şeklindeki davranış ve tutumda, peygamberleri ve getirdikleri vahyi yalanlama vardır. İddia sahiplerinin de delilleri yoktur. Bu kaderci yaklaşım insanoğlunun fıtratında sahih bir gerekçe olarak mevcut değildir. [288] Yukarıdaki ayetteki ifade, nankörlüklerini, inatlarını, Allah'a ortak koşmalarını, delillerin ortaya çıkmasından sonra Allah'ın birliğini ve dirilişi inkârlarını ve çabucak vuku bulmasını istemelerini, Hz. Peygamber'i yalanlamalarını, hakkı kabule yanaşmada kibirli davranmalarını sayıp döken bir ifadedir. Onlardan öncekiler de şirk koştular ve Allah'ın helal kıldığını haram kıldılar.[289] Allah'a ortak koşan ve O'ndan başka putlara ibadet edenler: “Biz, Allah ibadetimizden razı olduğu için putlara ibadet ediyoruz. Sevaib [290] ve behaire [291] dair haramlarımızı ve atalarımızın haram kılmasını Allah dilediği için haram kılıyoruz” demek istiyorlardı. Halbuki Allah'ın bazı kötülüklerin yapılmasına süre tanıması, o işin doğruluğunu veya mukadder olduğunu göstermez.[292] Bunların, sünnetlerini takip ettikleri önceki toplumlar da böyle yapmıştı. Bunlar da onların sözlerinin benzerini söylediler. Rasulü yalanlama ve sapkın atalarının fiillerine tâbi olmada onların yolunu tuttular. Onlar, çoğu şer olan atalarının yoluna uymaktan memnun olduklarında ruhen ölü kimselerdir diyebiliriz.[293]
c. Gelenekçilik ve Atacı Tavır
Putlar aslında insanların ve atalarının taktıkları isimlerden başka bir şey değildir. Allah onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir. Putlara ibadet edenler ancak zanna ve nefislerinin arzusuna uymaktadırlar:
“O (putlar) hiçbir şey değil, sırf sizin ve babalarınızın taktığı (boş) isimlerdir. Allah onlar hakkında hiçbir delil indirmedi. Onlar yalnız zanna ve nefislerin sevdasına uyuyorlar. Halbuki onlara Rableri tarafından yol gösterici gelmiştir.”[294] Peygamber (s) dönemindeki inkarcıların kendilerinden önce bâtıl yola sapan babaları hakkındaki hüsnü zanlarından başka dayanakları yoktu. Onlar atalarına tazimde bulunma ve onları rehber edinme hususunda nefislerinin arzu ettiğinden başkasına da uymuyorlardı. [295] Lat, Menat, Uzza gibi taktıkları isimler onların ve atalarının isimlendirmesiydi. Allah bu konuda bir şey indirmemişti. Bu müşrikler ilahları konusunda sadece zanna uyuyorarlardı. Allah'tan gelen vahye de haber getiren rasule de uymadılar. Nefislerine uyduklarından ya da Allah'ı inkârda kendileri gibi olan atalarından esinlenerek böyle yaptılar.[296] Sadece zanna uymaları itikatta taklidin batıllığını gösterir.[297] Düşünmeden hareket etmeleri onları dosdoğru yoldan uzaklaştırmıştır.
Hz. Peygamber ise Allah'ın sözüne davet etti ama onlar, atalarının sözünü önemsiyorlardı:[298]
“Onlara, 'Allah'ın indirdiğine uyun.' dense, 'Hayır, babalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız.' derler. Şeytan onları alevli ateşin azabına çağırmış olsa da mı?” [299] Âyette taklit eğiliminin ve uygulamasının kesin bir şekilde mahkum edilmesi söz konusudur.[300] İnkarcılar şeytanın azaba neden olan inanışlara ve uygulamalara çağırıyor oluşuna dair ihtimali göz ardı etmektedirler.[301] Ayrıca âyet, inanmayan Arapların, anne ve babalarının geleneklerine şiddetle bağlı olduklarına, onu mukaddes saydıklarına ve onu terk etmeye çağırmayı bidat olarak gördüklerine ve düşmanca karşıladıklarına delildir.
Onlara, “Helal ve haramı apaçık ifade eden Kitab'a gelin” denilmektedir. Bu Kitap, onların gerçeğe uygun bir tavır almaları, helal ve haramı ayırt etmeleri ve sapıklıkları nedeniyle Allah'a iftira eden önceki nesilleri terk etmeleri için gönderilmişti.[302]
Böyle davranmakla onlar atalarının hiçbir şey bilmeyen ve yanlış iz üzerinde giden insanlar olmaları ihtimalini göz ardı ediyorlardı.
Nebevi davetin karşısında şiddetli tavır koymalarının önemli bir nedeni de, bu davetin, geleneklerinin çoğunu yıkmasıydı. Bu taassubi durum, bütün insanlar arasında ortak bir noktadır. [303] Babaları ve anneleri taklide tutunmak, hiçbir ilme, hakka ve mantığa dayanmaz. Onların babalarını ve dedelerini taklitten başka içinde bulundukları şirk hususunda herhangi bir dayanakları yoktu. Onlar babalarının ve dedelerinin bir ümmet yani din [304] üzerine olduklarını zannederek onları taklit etmekteydiler:
“Hayır, onlar sadece, 'Biz babalarımızı bu (ümmet) din üzerinde bulduk, biz de onların izinde gidiyoruz.' dediler.” [305] “Biz de onların izinde gidiyoruz.” şeklindeki sözleri kanıtsız iddialarındandır. Daha sonra Allah, peygamberleri yalanlayan geçmiş ümmetlerin de benzer şeyler söylediklerini beyan etmektedir.[306] Kalpleri zaten birbirine benzemektedir.[307] Allah delilsiz, hüccetsiz ve burhansız olarak Allah'tan başkasına ibadetlerinde müşrikleri inkârla şöyle buyuruyor:
“Yoksa biz onlara bir delil indirmişiz de O'na ortak koşmalarını o mu söylüyor?” [308] Onların kendileri kadar cahil olan atalarını taklidin ötesinde bir delilleri yoktur.[309] Allah da yalanlayanlardan intikam almıştır.[310]
Rasulullah (s), Ehl-i Kitap'tan Yahudi olanları İslâm'a davet etmiş, onları Allah'ın cezası ve öfkesiyle uyarmış. [311] Allah'ın, Rasul'üne indirdiği Kitap'taki emirlerine uymaya ve O'nun helalini helal, haramını haram kabul etmeye davet etmiş,[312] ama onlar:
“Hayır, atalarımızı yapar bulduğumuz şeye uyarız.” [313] demişlerdi. Onlardan şeytanın adımlarını izlememeleri istenmesine rağmen hakka boyun eğmediler ve büyüklendiler.[314] Atalarının helal ve haram kılma şekillerine uydular. Halbuki inanmayan ataları Allah'ın, emir ve yasaklarından bir şeyi yerine getirmiyorlardı. Buna rağmen onlar atalarının yolunu sürdürüyor, yaptıklarını yapıyor, din konusunda onları taklit ediyorlar, doğruluk yolunu tutmuyorlardı. Oysa ataları Allah'ın emrini yerine getirmez, hak olanı elde edemez ve doğruluğu idrak edemezken, hâlâ onların yoluna uymalarının ve Rablerinin emrettiğini terk etmelerinin hiçbir makul izahı yoktu. [315]
Ne yazık ki onlar öncekileri kendilerinden daha hayırlı ve bilgi sahibi görüyorlardı.[316] Müşriklerin “Atalarını yapar buldukları uygulama” putlara tapmak [317] olabildiği gibi Arapların sevaib ve vasile [318] gibi yenilmesinde bir haramlık söz konusu olmayan hayvanları kendilerine haram kılmada atalarına tâbi olarak sergiledikleri cehalet de olabilir. Allah'ın Rasulü'ne indirdiğini ve dinde ona emrettiğini terk ediyorlardı.[319] Onlar cahil, akılsızca davranan ve doğru yolu da tutturamamış olan atalarına tâbi olmakla tutarlı bir tavır göstermekten uzaklaşıyorlardı.[320]
Allah onların apaçık delillere tâbi olmalarını istiyordu fakat onlar delillere değil, atalarına tâbi olduklarını söylediler. Delile taklit ile karşı çıktılar. [321] Taklitçi kimselerden daha sapkını yoktur. Zira düşünmeyen insanı doğru bir şeye ikna etmek mümkün değildir. Ön yargıları değer olarak kabul etmek, doğruları kavramayı engeller. Taklit eden kimse tüm işini, “Nasıl dilerse öyle yapsın” diye baktığı, kendisini yöneten kimseye bırakır.[322] Taklidin caiz olması için taklit edilen şeyin hak olduğunu bilmek gerekir. Öncekilerin doğru yolda olduğu bir delil ile biliniyorsa o zaman ona tâbi olmak gerekir. İlmi, delil ile talep etmek gerekir, taklit ile değil.[323]
Günahlarını Allah'a atfetmeleri konusunda peygambere düşen, ancak risaleti tebliğ etmek, küfrün karşılığında inecek azabı apaçık tebliğ etmek [324] ve onları, atalarının önceki peygamberler tarafından uyarıldığı gibi uyarmaktı:[325]
“Babaları korkutulmuş ve kendileri de gafil olan bir kavmi, çok güçlü ve çok merhametli olan Allah'ın indirdiği (Kur'an) ile korkutasın.” [326] Peygamberlerin haberleri Araplara tevatürle ulaşmıştı. Fakat onlar habersiz gibi davranmışlar, yüz çevirmiş ve unutmuşlardı. Onlar Allah'ın azabından habersizdiler. [327]
inkarcılar, vahye uymaktansa atalarına tâbi olmayı tercih etmektedirler. Halbuki Allah'tan başka ilah yoktur. O hem yaşatır, hem öldürür. O hem onların Rabbi, hem de onlardan önceki atalarının da Rabbidir.[328] Gerçek ibadete layık olan Allah'tır ve onlar Allah'ı tek bir mabud edinmemekle bu gerçeği değiştiremezler. Atalarının bu sapık tutumları onlar için de bir delil olamaz. Zira yapmaları gereken şey sadece, onların da atalarının da Rabbi olan Allah'a kulluk etmektir. Dolayısıyla, onlar bu sapık yola girdiler diye, onlara tâbi olanların aynı yola girmemeleri, sadece bilerek Allah'a kulluk etmeleri gerekir. Azaptan beri olmak istiyorlarsa Muhammedi inkârdan sakınmalıdırlar. [329]
İnanmayanlar aklî bir yol ya da nakli bir delil ile ispat yolunu tutmazlar. Tersine salt atalarının ve önceden yaşamış olanların izinden giderler. Halbuki taklit ile görüş belirtmek geçersizdir.[330] Taklide çağıran ve taklit eden kimse dünyanın güzelliklerinden faydalanmayı, tembelliği, bâtıl şeyleri sever. Düşünme ve çıkarsamadan da nefret eder.
Kur'an-ı Kerim'in tenkit ettiği şey, Allah'a ve Rasulüne itaate çağrıldıkları vakit insanların,
“Babalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol) bize yeter.” [331] demeleridir. Haram kılma konusunda Allah'a atfettikleri yalan oluşu ortaya çıksın diye, Allah'ın indirdiğine, Kitabı'nın âyetlerine ve Rasulü'ne davet ediliryorlar ama bu çağrıya kulak verecekleri yerde, “Atalarımız böyle yapıyorlardı. Biz onlara tâbi oluyoruz. Onlar bizim önderlerimizdir. Onlardan aldıklarımızla yetiniriz. Haram ve helal konusunda onların uygulamalarından memnunuz.”[332] diyorlardı.
Halbuki sadece, doğru yolda olan bilgili bir kimseyi taklit, doğru yolda olduğu delil ile biliniyorsa makul bir davranıştır.[333] Onlar Allah'ın dinine ve şeriatına çağırıldıklarında Allah'ın vacip kıldığını yerine getirmeye ve haram kıldığından kaçınmaya davet edildiklerinde atalarını üzerinde buldukları yolları yeterli görürlerdi. Ya onlar hakikati anlamıyor, bilmiyor ve doğru yola gitmiyor idiyseler? Hâlâ onların peşinden nasıl gidebilirler? [334]
Bazı toplumlarda dini emir ve tebliğ zamanla yanlış algılanır, bunlar üzerinde bulundukları çizgiden sapmalara uğrar ve bu sapmış şekilleriyle toplumun geleneği halini alırlar. Sahihlikten uzaklaşmış düşünce ve uygulamaları esas alan toplumlar, katı gelenekçi bir tavır sergilerler. Mevcut statükoyu hem din adına ve hem de gelenek adına savunurlar. [335] Hatta din müceddîtleri bu toplumlar tarafmdan dışlanır ve dini yıkmakla, bidatçi olmakla suçlanırlar. [336]
d. Ahireti inkâr ve Atacı Tavır
Atacı tavır sahiplerinin bir özelliği de ahireti inkâr etmeleridir. Müşrik Araplar diyorlardı ki: “Bir defa öleceğiz ve bunun ötesi yoktur. Ölümden sonra dirilmek, mahşer gününde toplanmak yoktur.” [337] Buna söz verilen dirilme ve mahşerde toplanma vaadini geride bırakan anlamında “İlk” ölüm diyorlardı. İlk ölümden sonra her şeyin bittiğine delil olarak, ölüp giden atalarından hiç kimsenin geri dönmemiş olmasını, hiç kimsenin tekrar dirilmemiş olmasını ileri sürüyorlardı;
“Eğer doğru söyleyen kimselerseniz babalarımızı bize getirin.” [338] Dirilmeyi inkâr konusunda atalarının diriltilmesi isteği, onların bâtıl bir delili ve fasit bir şüphesidir. Çünkü yeniden diriltilme bu dünya hayatında değil, bu dünya yurdunun sona ermesinden sonra kıyamet günündedir.[339] Onlara göre, atalarının öteki dünyaya inanmadıkları gerçeği onlar için bugüne kadar hiç kimsenin hayata geri dönüp yeniden dirilme hakikatini teyit etmediği gerçeği kadar etkili ve ikna edici bir delildir.[340]
Yalanlayan müşriklere Allah'ın, insanları ölümlerinin ardından dirilteceği, kıyamet günü ödül ve ceza için onları toplayacağına dair âyetler okunduğunda,[341]
“Atalarımızı diriltip getirin.” [342] demekten başka söyleyecek hiçbir delili yoktu. Onlar bu taleplerinin hüccet olduğunu sanıyorlardı. [343] Bunların kavrama yetenekleri kendi tercihlerine uygun olarak Allah'ın hikmetini ve yeniden diriltmeye olan gücünü anlayacak düzeyde değildi. Buna rağmen ölümden sonra dirilişi ve yapılanların karşılık görmesini alaya almaları [344] ne tuhaftır:
“Hayır, öncekilerin söylediklerinin benzerini söylediler. Dediler ki: “Sahi biz, ölüp de bir toprak ve kemik yığını haline gelmişken, mutlaka yeniden diriltileceğiz Öyle mi?” [345] Kendilerinden öncekilerle benzeşmeleri açık delillere rağmen dirilişi inkâr konusundaki sözleri açısındandır. Onların ölümden sonraki hayatı inkâr etmeleri, Allah'ın güç ve hikmetinin inkârını da beraberinde getiriyordu.[346] Ayrıca bu âyet, taklit yoluyla elde edilen bir fikrin yanlışlığına da delalet eder.[347]
e. Sapkınlık ve Atacı Tavır
Sapkınlıktan kurtulmak toplumların da, fertlerin de dinamik bir yapıya kavuşmaları, kör taklitçilikten kurtulmalarıyla mümkündür. Geleneklere körü körüne bağlılık, toplumların fertlerin değişime uğramalarında önemli bir engeldir. Bu gibi kimseler, peygamberin kendilerine tebliği ettiklerini değerlendirecekleri yerde, üzerinde bulundukları, inanç ve prensiplere uymadığı gerekçesiyle reddederler. Bu tavırları, meseleleri aklî değerlendirmeye tâbi tutmamaları sebebiyledir.
Kurtulanlardan olmak isteyenler ise cennet nimetleri için gayret göstermelidir. Yoksa onları cehennemdeki zakkum ağacı beklemektedir:
“Çünkü onlar, atalarını sapıklıkta buldular. Şimdi de kendileri onların izlerinde koşturuyorlar. Andolsun ki, onlardan öncekilerin çoğu sapıklıkta idi.” [348] Azaba uğrama nedeni, babalarını sapıklık üzere bulup delilsiz ve burhansız olarak sadece babalarını o halde bulduklarından dolayı onlara sapıklıklarında uymuş olmaları, [349] sapkınlıklarının izinden gitmeleri ve delili esas almamalarıydı.[350] Atalarını bu şekilde buldular ve onları taklit ettiler.[351] Düşünmeksizin ve araştırmaksızın bu yolu izliyorlardı.[352] Taklidi yeren Kur'an'da başka âyet olmasaydı bu âyet yeterli olurdu.[353] Bu âyetin siyakında, kişinin yanlış yoldaki atalarının saçma inanç, değer ve geleneklerini körü körüne taklit etmesi, aklın ve ilahi vahyin sunduğu hakikatin bütün kanıtlarını göz ardı etmesi azabın temel sebebi olarak gösterilmektedir.[354]
Bu tür insanlar, peygamberlere atalarının tapmış oldukları şeylerden döndürmeye çalışıyorlar diye itiraz ederler. Halbuki Allah onları, günahlarını bağışlamak için çağırıyor ve belirlenmiş bir süreye kadar onlara müsaade ediyor. Ama onlar:
“Siz sadece bizim gibi bir insansınız, bizi babalarımızın taptıklarından alıkoymak istiyorsunuz. O halde bize apaçık bir delil getirin.” [355] diyorlar. Onlara göre peygamberler sözleriyle onları atalarının taptığı putlara [356] ibadet etmekten uzaklaştırmaya çalışıyordu.[357] Taklit yolunu benimsemeleri nedeniyle putlara ibadet etmede birleşen ataları, alimleri ve büyüklerinin izinden gidiyorlar. Peygamberler ile ilgili olarak diyorlardı ki: “Çoğunluğu oluşturan ve kuvvetli düşüncelere sahip olan öncekiler bu dinin bâtıl oluşunu bilemediler de bir tek kişi mi onun geçersiz olduğuna karar verecek?” Halk belki de bu konuda bir söylem daha geliştirdi: “Bir alîm, öncekilerin bir kısmın sözünün zayıflığını açıkça ifade ettiğinde, öncekiler burada olsaydı, sözünün doğru olup olmadığı ortaya çıkardı.” Yani mümkün olmayan bir şeyi delil olarak getirmeye kalktılar. Bu sözü ahmaklar, kurnazlar ve inanmayanlar zikreder.[358]
Hidayeti bırakıp sapıklığı tercih edenler bedel olarak da azabı satın almış kimselerdir. Onlar ateşe karşı ne kadar dayanıklıdırlar! [359] Halbuki el açıp yalvarmaya lâyık olan ancak Allah'tır. O'nun dışında dua ettikleri putlar onların isteklerini hiçbir şeyle karşılamazlar. Onlar ancak ağzına gelsin diye suya doğru iki avucunu açan kimse gibidir. Halbuki suyu ağzına götürmedikçe su onun ağzına girecek değildir. Kâfirlerin duası kuşkusuz hedefini şaşırmıştır.[360]
f. İleri Gelenler ve Atacılık
Toplumların ileri gelenleri, onlara gönderilen uyarıcı, babalarının üzerinde bulundukları dinden daha doğrusunu getirmiş olsa da,
“Gerçekten biz, sizin tebliğ için gönderildiğiniz şeyi tanımıyoruz.” [361] diyerek elçileri yalanlayan önceki ümmetlerin söylemini kullanmaktadırlar. Peygamber hak üzere gelmiş ve onlara doğruluk yolu göstermiş olsa da onlar açısından durum değişmemektedir.[362]
Allah'ı inkar eden öncekilerin yaptığı gibi Mekkeli müşrikler de taklidi delil getirerek kendilerini savunmaya çalıştılar.[363] Allah, hakikat inkarcılarının bu tavırlarını, ne akıllarryla ne de vahyedilmiş bir metnin açık otoritesine dayanarak oluşturduklarını aksine yalnızca atalarının ve kendilerinden önce gelip geçmiş olanların görüşlerini körü körüne taklit etmekle yetindiklerini açıklığa kavuşturmuştur. Allah bütün bunları itham edici ve aşağılayıcı bir dille işlemiştir.[364] Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
“İşte böyle, senden önce de hangi memlekete uyarıcı gönderdiysek mutlaka oranın varlıklıları (mutref), 'Babalarımızı bir yol üzerinde bulduk, biz de izlerine uyarız.' dediler.” [365] Mutrefler nimetin kendilerini şükürden uzaklaştırdığı, şehveti, eğlenceyi seven, hakkı elde etmek zorluğunu yüklenmekten nefret eden kimselerdir. Demek ki tüm afetlerin başı dünya sevgisi, bedensel hazlar; tüm hayırların başı ise Allah ve ahiret yurdu sevgisidir. Âyette rasule teselli ve bu açıdan taklidin kadîm bir sapkınlık olduğuna işaret vardır. Atalarına tâbi olan kesim olarak sadece mutreflerden bahsedilmesi, nimetlerin onları taklit üzerine düşünmekten alıkoymasına işarettir. [366] Peygamberin toplumunun müşrik olanları, öncekilerin yöntemini ve yolunu benimseyerek, fiillerini taklit ederek ve taptıklarına taparak Allah'a şirk koşmada kardeşleri olan öncekilerin yolunu sürdürüyorlardı.[367] Kurumsallaşmış katı kurallara mahkum toplumlar, aynı şekilde peygamberlerin mesajlarını ihya etmek için çaba harcayan ıslahatçıları dışlarlar. Ne yazık ki, toplumsal ıslahı gerçekleştirmeyi hedefleyen her peygambere ileri gelenler tarafından atalara bağlılık iddiasıyla muhalefet edilmiştir.
Tabiî ki bu olgu, kâfirlerin, atalarının gelenek ve göreneklerine bağlılık gösterdiklerini ve onları savunduklarını anlatan diğer ayetlerle birlikte düşünülmelidir. Zira bu âyetlerde yalnızca liderlerin sözleri hikaye edilmektedir. Çünkü Rasul'le mücadele edenler, onunla boy ölçüşenler onlardı. Liderlerin geleneksel kurallara tutkuyla sarılmaları ve onları diğer kişilerden daha fazla savunmaları olayın doğasıyla uyum içindedir. Zira onların konumları buna bağlıdır. Özellikle Rasul'ün yaşadığı çağda ve çevrede, Arap toplumu gibi bir toplumda, liderler, varoluşlarını ve etkinliklerini geleneklere borçludurlar. [368]
9. İnkarcıların Vahye Tâbi Olmama Nedenleri
Acaba niçin toplumlar vahyi kabul noktasında katı bir muhalefette bulunmaktadırlar? Bu konuda iki neden ön plana çıkmaktadır. [369]
a. Çıkarcılık
Vahye tâbi olmayanların gerekçelerinden birisi sorunsuz, hak için verilen mücadeleden uzak bir hayat yaşamayı tercih etmeleridir. Peygamberler sürgün tehdidi ile karşılaşmışlar [370] ancak atalarından devraldıkları mirası muhafaza etmenin verdiği sanal emniyet hissiyle hareket edenler, peygamberlere tâbi olup onlarla birlikte zulmedenlere karşı direnmeyi ve gerekirse hicret etmeyi göze alamamışlardır. Halbuki Allah, inananlara kendilerini tehdit edenlere karşı yardım ederek fetih vereceğini ve her inatçı zorbanın hüsrana uğrayacağını haber vermektedir.[371]
Kureyşlilerin vahye muhalefet ermelerinde önemli bir etken de atalarını bırakıp vahye tâbi olduklarında düşmanlarının saldırılarına uğrayacaklarını, yardımcılarını ve destekçilerini yitireceklerini düşünmeleriydi.[372] Onlar mesajı kendi çıkarları için de tehlikeli görmekteydiler. Zanlarınca putperestlik ve çoktanrıcılığın yanlış, tevhidin doğru olduğu aklî delillerle ispatlansa bile, tevhidi kabul etmek onlar için yıkım olacaktı. Zira böyle yaptıkları anda bütün Arabistan kendilerine karşı ayaklanacaktı.[373] Kabe muhafızlığından çıkarılacaklar, çok tanrıcı kabilelerle yaptıkları bütün dostluk anlaşmaları, kurdukları tüm dostane ilişkiler bozulacak ve böylece ticaret kervanlarını anlaşmalı kabile topraklarından emniyetle geçirmenin yegâne garantisi ortadan kalkmış olacaktı. Dolayısıyla bu yeni inanç yalnızca dinî nüfuzlarının değil, aynı zamanda ekonomik refahlarının da sonu demek olacaktı; hatta belki diğer Araplarca Mekke'den bile sürülebilirlerdi:
“Biz seninle beraber doğru yola uyarsak, yurdumuzdan atılırız.” dediler. Biz onları, kendi katımızdan bir rızık olarak her şeyin ürünlerinin toplanıp getirildiği, güvenli, dokunulmaz bir yere (Mekke'ye) yerleştirmedik mi? Fakat onların çoğu bilmezler.” [374] Ayetteki ifade bazı inkarcıların hidayete tâbi olmayışlarına dair geliştirdikleri savunma mekanizmalarını anlatmaktadır.[375] Aslında bu endişe yersizdi çünkü Mekke halkı emniyet içinde yaşar ve istedikleri yere giderdi. Birisi yola çıktığında Mekkeli olduğunu söylediğinde ona saldırmazlardı. Başka biri ise öldürülürdü. Onlar geçimlerini ve rahatlarını Allah'a borçlu olduklarını bilmiyorlardı. [376]
Nevfel b. Abdi Menaf vahye tâbi olmama nedeniyle ilgili olarak şöyle diyordu: “Bunlar bizimle savaşmak için toplanır ve bizi buradan çıkarırlar.”[377] Oysa rızkın Allah'tan olduğunu bilselerdi, korku ve emniyetin de O'ndan olduğunu bilirlerdi ve böyle davranmazlardı.[378] Daha genel anlamıyla yukarıdaki âyet, hangi çağda, hangi kültürel ve dini ortamda olursa olsun manevi planda yeni bir çağrının hak olduğunu fark etmiş olmakla birlikte, kendileriyle mensup oldukları çevrenin arasını açacağından ve onları toplum içinde dayanaksız bırakacağından çekindikleri için hakkı açıkça tanımaya yanaşmayan insanların tereddüdünü yansıtmaktadır.[379]
Mekke dönemindeki gelenekçi tavır sahiplerini dikkate aldığımızda Mekke'nin merkez oluşundan dolayı menfaat temin eden Kureyş liderlerinin maddi kazançlarını kaybetmekten korktuklarını söyleyebiliriz. Zira Allah'ın evi Kabe'nin Mekke'de bulunması ve hizmetçiliğinin de onların elinde oluşu kendilerine çok kazanç sağlıyordu. Kabe, dinlerinin ve kabilelerinin farklılığına rağmen tüm Araplar için kutsallığı bulunan ve güven içinde olunan bir yerdi. Emniyet içinde orada pazarlarını kuruyorlardı. Elde ettikleri ticari kazancı kaybetme korkusu onları makamlarından olma tehlikesiyle karşı karşıya bıraktı.[380] Onlar birkaç yıl sonra bütün Arabistan'ın Rasûlullah (s)'ın liderliğinde merkezî bir hükümetle yönetileceğini kestirecek durumda değillerdi. Oysa bizzat kendi kuşaklarının ömrü içinde İran, Irak, Suriye ve Mısır aynı merkezî yönetimin eline birer birer düşecek ve bir asır içinde bizzat Kureyş kabilesinden olan halifeler Hindistan'dan İspanya'ya, Kafkaslardan Yemen kıyılarına uzanan geniş topraklara hükmedeceklerdi. İslam'a tâbi olurlarsa kaybedeceklerini düşündükleri kadar öncekiler gibi helak olma ihtimalini de düşünselerdi kendileri için daha hayırlı olurdu. [381]
b. Akletmemek
Atalarını taklit edenlerin temel özelliği akletmemektir. Zira onlar için önemli olan bir sözün veya uygulamanın kendilerinden önceki nesillerde var ve bilinir olmasıdır. Doğruya ulaşmak onların meselesi değildir. Münafıklar da onlar gibi akletmeyenler kategorisine girer. [382] Halbuki dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Sakınanlar için ahiret yurdu muhakkak ki daha hayırlıdır.[383] Akıllarını kullansalar Allah'ın doğunun, batının ve ikisinin arasında bulunanların Rabbi olduğunu göreceklerdir.[384] Ama onlar neye taptıkları üzerinde düşünmemektedirler.[385] Taptıkları, herhangi bir şeyi yaratmamıştır. Göklerde bir ortaklıkları da yoktur.[386]
Putlara tapanlara gökleri ve yeri kim yarattı? diye sorulsa, elbette “Allah'tır” derler. Allah kendilerine gönderilen peygambere bir zarar vermek isterse, Allah'ı bırakıp da taptıkları, O'nun verdiği zararı gideremez. Yahut Allah, ona bir rahmet dilerse, onlar O'nun bu rahmetini önleyemez.[387] Zaten o putlara ibadet edenlerin, inançlarını doğrulayacak bir kitapları da yoktur.[388] Allah'tan başkasına ibadet edenlere şeytan, yaptıklarını süslü göstermiş de onları doğru yoldan alıkoymuştur ve bu nedenle doğru yolu bulamamaktadırlar.[389]
Allah güvenilir hiçbir delile veya bağlanacakları herhangi bir hüccete dayanmaksızın, atalarına ve lider durumundaki efendilerine uyan taklitçi kâfirlerin kötü durumlarını kınadıktan sonra, ardından düşüncelerinin bozukluğunu ve akılsızlıklarını açıklayan bir örnek getiriyor:
“O kâfirlerin durumu, sadece bir çağırma ve bağırmadan başkasını duymayan bir kulakla haykıranın durumuna benzer. Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler, bu yüzden akledemezler.” [390] Allah, kavramadan taklit etmenin, inkarcının özelliklerinden olduğunu göstermektedir.[391] Onlar hayvanlar gibidir, hatta onlar yolca daha da sapıktırlar.[392] Sağırlara üstelik akılları da ermiyorsa duyurmak mümkün değildir.[393] Allah aklını kullanmayanlara kötü bir azap verir.[394] Risalete karşı çıkanlar yeryüzünde dolaşsalardı elbette düşünecek kalpleri ve işitecek kulakları olurdu. Ama gerçek şu ki, gözler kör olmaz; lakin göğüsler içindeki kalpler kör olur.[395]
Onca inkarcı tavırlarına rağmen Allah, Mekke ehlini ve onlardan önce yaşamış olanları inkârı nedeniyle cezalandırmakta acele etmemektedir:
“Doğrusu ben bunları da babalarını da kendilerine hak olan kitap ve gerçeği açıklayan bir peygamber gelinceye kadar faydalandırıp geçindirdim.” [396] Allah, peygamberin kavminden müşrik olanları ve onlardan önce yaşamış atalarını nankörlükleri nedeniyle hemen cezalandırmaz. Allah Kitap gönderene kadar onları azap ile yok etmemiştir.[397]
Kur'an-ı Kerim tekrar dirilmeyi tehdit olarak algılayıp “Atalarına da böyle şeyler söylendiğine” atıfta bulunanlardan bahseder. Bu bilgiyi “Masal” olarak görenlere cevap olarak:
“Hele bir yeryüzünde gezin de, günahkârların sonu nice oldu, bir bakın.” [398] der. Yani, “Ölümden sonraki hayat gerçeğini ve dolayısıyla bilerek yapıp ettiklerinden sonunda hesaba çekileceklerini inkâr edenlerin sonunu görün.” Ahireti inkâr edici tavrın kaçınılmaz sonucu doğruyla eğriyi birbirinden ayırma duygusunun kaybedilmesidir ki, bu da manevi ve toplumsal kargaşayı beraberinde getirmekte ve sonuç olarak toplumların ve uygarlıkların çökmesine yol açmaktadır. [399] Ahirete inanmayanlar insanların diriltilip hesaba çekilmelerini öncekilerin sözleri ve yalanları olarak görmektedirler. Onlar aynı akıbete uğramamak için bu sözü söyleyen öncekilerin kalıntılarını görmek için seyahat etmelidirler. [400]
Allah âyetlerini yalanlayanlara cehenneme girmelerini söylediğinde, her biri din kardeşine lanet eder:
“Nihayet hepsi oraya toplandığında, sonrakiler öncekiler hakkında derler kî: 'Ey Rabbimiz! Bizi işte bunlar saptırdılar! Onun için onlara ateşten bir kat daha fazla azap ver. Allah der ki: 'Herkesin azabı kat kattır, fakat siz bilemezsiniz.” [401] Sonrakiler: “Bunlar bizi yolundan saptıran, Senin dışındakilere ibadete çağıran bize şeytana ibadet etmeyi süslü gösteren kimselerdir. Bugün onlara bize vereceğin azabın iki katını ver.”[402] derken öncekiler sonrakilerin kendileri gibi inkâr ettiklerini ve kendileri gibi işler yaptıklarını ve azabın hafifletilmesini onların da hak etmediklerini söylerler.[403]
“Öncekiler” ve “Sonrakiler” terimi burada ya zaman içinde art arda gelmeyi [404] ya da konum ve statü bakımından bir sıralamayı (önderler ve onların izinden gidenler) işaret etmektedir. Her iki durumda da terimler, ister toplumların önde gelenleri ve düşünce önderleri anlamına doğrudan olsun, ister ortaya koydukları örnekler aracılığıyla sonraki kuşaklar tarafından izlenen selefler anlamında olsun öncekilerin sonrakiler üzerinde bıraktıkları kötü ve olumsuz etkiyi dile getirmektedirler.[405] Herkese iki kat azap, yani bir defa yoldan saptığı için, bir defa da ortaya koyduğu kötü örneklerle başkalarını saptırdığı içindir. [406] Kıyamet Günü onlar hem kendi yüklerini bütün ağırlığıyla taşıyacaklar, hem de yanlış yola saptırdıkları bilgisiz eğitimsiz insanlara ait yükün bir kısmını taşıyacaklar.[407]
Ne var ki cehennemde her iki kesim için bir kat fazla azap vardır. Çünkü iki taraf sapıklıkta ortaktır. Öncekilerin sapıtması, sonrakilerin de bu sapıtmayı kabullenmeleri söz konusudur. Uyan ile uyulan birbirinden karşılıklı kuvvet almıştır. Bu şekilde bir tarafın sapması ve sapıtması, diğer tarafın onları taklit ve küfürleri biri diğerinin günahlarını ve azaplarını artırır. Sonrakiler de öncekiler gibi kendi iradeleriyle yanlış yolda yürüdüler. Dolayısıyla onlar da aynı sorumluluğu taşımaktadırlar. Sonrakilerin öncekilerin hatalarından ders almadıkları için onlara karşı bir üstünlükleri yoktur.
Rablerini inkâr edenler risalete karşı tavırları nedeniyle cehennem azabını hak ederler. Cehennemde de kendilerine bir peygamber geldiğini fakat onu,
“Allah'ın bir şey gönderdiği yok; siz olsa olsa büyük bir sapıklık içindesiniz!” [408] diyerek yalanladıklarını itiraf ederler. Kim Allah'a ortak koşarsa büsbütün sapıtmıştır ve onlar asla bağışlanmayacaktır.[409] Azap içindelerken Allah'a koştukları ortakları çağırırlar; fakat onlar kendilerine cevap vermezler ve karşılarında azabı görürler. Keşke dünyada iken doğru yola girselerdi! [410]
Günümüzde ise Müslümanlar, Kur'an'ın atalara uyma konusundaki sakındırmalarının tümünü başkalarına hamletmişlerdir. Sanki atalara düşünmeksizin uyma, insanlığın problemi değilmiş ya da bunun zararı Müslümanlara ulaşamazmış gibi hareket etmişlerdir. Atalara körü körüne bağlanmaktan sakındıran âyetleri geçmiş ümmetlere hamletme alışkanlığı, Müslümanları atalara uymaktan sakındırmanın ne anlama geldiğini unutturmuştur. Âyetler Kitap'ta kalmış fakat onlardan bir yarar sağlanamamıştır. İşte bu, insanoğlunun Kitab'ı uygulayamadığı zaman Kitab'ın ıslah edici değerini nasıl yitirdiğine apaçık bir örnektir. [411]
B. “Mecnun Peygamber” İtirazı
(c-n-n) kök harflerinden türeyen cin kelimesi fiil terkiplerinde örttü, kefenledi; isim olarak da gizli kalan şeyler, kabir, ölü, ruh, kalp, tüm örtülü şeyler, kadını tümden örten elbise, melek, hurma bahçesi, ağaçlık yer anlamlarına gelir. [412] Görüldüğü gibi bu kök harflerden türeyen kelimenin anlamlarında hep bir bilinmezlik, görülmezlik mevcuttur. Duyulara örtülü kalan melekler ve şeytanlar da bu kategoriye girer. Ancak bütün görünmeyen varlıklar meleklerden ibaret değildir.[413] Cinler de bakışlardan uzak varlıklar olduklarından onlara bu isim verilmiştir. Ana rahmindeyken görülemediği için henüz doğmamış bebeğe de cenin denilmesi bundandır.[414] Aynı kök harflerden türeyen mecnun ise yeşilliklerle kaplı topraklar anlamına gelir.[415] İnsanlar için kullanıldığında insanların alışık olduğunun dışında şeyler söyleyen,[416] cinlenmiş,[417] ilimden yoksun [418] çarpılmış,[419] aklı gitmiş, aklı kıt [420] manasındadır.
Kur'an-ı Kerim, Allah'ın birliğine ve ahirete inanmaya çağıran rasullere mecnun denilmesinin sadece tarihin bir döneminde ortaya çıkmış bir tutum olmadığını belirtir. İnsan türünü doğru yola sevk etmek için peygamber gelmeye başladığından bugüne kadar cahillerin böyle bir itirazı aynı şekilde tekrar edegeldiklerine peygamberlik tarihi şahittir. [421] Hangi peygamber gelip de, “Siz birçok ilahın kulları değilsiniz. Sizin yaratıcınız, mabudunuz, kısmetlerinizin sahibi olan Allah'tır.” demişse cahiller, “Bu adam sihirbazdır, büyüsü ile aklımızı bozmaya çalışmaktadır.” diyerek kıyameti koparmışlardır.
Hangi peygamber gelip de, “Siz başıboş, sorumsuz olarak dünyaya bırakılmadınız. Aksine, Rabbiniz ve Malikiniz, hayat defterinizi dürdükten sonra O'nun önüne çıkıp hesap vereceksiniz ve amellerinizin ceza ve mükafatını bulacaksınız.” diye haber verse o kimseler:
“O, bir büyücüdür veya delidir, dediler. Bunu (nesilden nesile) birbirlerine vasiyet mi ettiler? Doğrusu onlar azgın bir topluluktur.” [422] Peygamberlerini yalanlayan ve Allah'ın öfkesine maruz kalan Nuh'un peygamber olarak gönderildiği toplum, Âd, Semud kavmi, Firavun ve çevresi örneğinde olduğu gibi toplumlar, ne zaman kendilerine bir rasul gelse, Kureyş'in Hz. Peygamber'e dediği gibi büyücü ya da deli demişlerdir.[423]
Onlar bu tavırlarını elbette birbirlerine vasiyet etmediler. Zaten aynı zaman diliminde yaşamadıkları için bunu yapamazlardı. Ancak onlar Rablerinin emrine karşı azgın bir tutum takındılar. Onun emrine uymadılar, yasakladığına da özen göstermediler.[424] Tuğyan içinde olmaları,[425] atalarını taklit etmeleri, onların yaptıklarını yapmaları pis bir karaktere sahip olmaları, bu çirkin kelimenin her birinden sadır olmasına neden oldu.[426] Onlar aşırı gittiler, kendilerini yeterli gördüler, Allah'ı unuttular ve rasulleri yalanladılar.[427]
Bu insanlar farklı dönemlerde yaşamışlardır ancak bunların peygamberlerine gösterdikleri tavır aynı olmuştur. Zaman farkı çıkarıldığında ortak söylem meydana çıkmaktadır. Akıllı hiçbir kimsenin arzulamayacağı çirkin bir kelime üzerinde aynı fikre sahip olmaları gerçekten gariptir. Bu tür bir aşağılamada bulunanların, geçmişlerinin payı gibi azaptan bir payları vardır! O günün gelmesi için acele etmeleri hiç de hayırlarına olmayacaktır. [428]
Peygamberlere mecnun diyerek onları yalanlayanları ve niçin böyle bir tavır gösterdiklerini Hz. Nuh döneminden başlayarak inceleyelim. [429]
1. Hz. Nuh ve Hud'a Mecnun Denilmesi
İkinci Adem olarak kabul edilen Hz. Nuh döneminde inanmayanlar, onu yalanlamış, ona, “Serseme dönmüş şaşkın bir delidir.” demişler, onun yolunu kesmişler ve onu yaptığından menetmeye çalışmışlardır:
“Onlardan önce Nuh'un kavmi de yalanladı, hem de kulumuzun yalancı olduğunda ısrar ederek: O, delirdi, dediler. Ve (Nuh, davetten vazgeçmeye) zorlandı.”[430] Toplumu; Nuh'u, Hz. Muhammed'i müşriklerin yalanladıkları gibi yalanlamış “O bir delidir” demişti. Hanımı da hainlik ediyor ona deli diyordu.[431] Nuh peygamber baskı altındaydı. Baskı; Hz. Nuh'a deli deme, küfürlerle tehdit etme, kötü sözler söyleyerek kovma şeklindeydi.[432] Onlar Hz. Nuh'un tebliğini ve uyarısını güç kullanarak engellemeye çalışmışlardı.[433]
Bu âyetin Kur'an-ı Kerim'de zikredilmesinin nedeni, başlangıçtaki durumu Nuh'un durumuna benzeyen Muhammed (s)'in durumuyla ilgili bir tecelli olmasıdır.[434] Hz. Nuh dönemindeki inanmayanlar, “Allah bir rasul göndermedi.” diyerek tevhid konusunda yalanlayıcı bir tavır içine girmiş puta tapan bir topluluktu.
Hz. Nuh'a deli demeleri, onun doğruluğunu gösteren âyetler getirmesiyle alakalıdır. Yani vahiy öncesi onun deli olduğuna dair bir görüşleri yokken, vahyin muhtevasını dinlediklerinde ona karşı bu çirkin ifadeyi kullanmaya başlamaktadırlar. Onu aciz bırakamayacaklarını anladıkları bir ortamda: “Ona cin musallat olmuş, o delinin biri, akıllı bir insanın kabul edemeyeceği şeyler söylüyor.” dediler. [435]
Allah onların ardından Ad kavmini gönderdi. Onlar da daha önce Nuh'un toplumunun gittiği yolu izlediler. Bu yolu izleyenlerin başlarına gelenleri ne düşündüler ne de hatırladılar. Toplumunun ileri gelenlerine, soydaşlarından birinin onları hidayete çağırması ve çok az sakınmalarını hoş görmemesi ağır geldi ve haddi aşarak Hud'u suçlamaya kalkıştılar:
“Soydaşlarının ileri gelen kâfirleri O'na “Biz seni aptal olarak görüyoruz ve senin bir yalancı olduğunu sanıyoruz' dediler.” [436] Onu ahmaklık ve akıldan yoksun olmakla itham ettiler.[437] Bu tavırlarının gerekçesi onun, toplumunun dinini başka bir din için terk etmesiydi.[438]
Hud toplumu, onun aklının gittiğini söylerken bu konuda putların fonksiyonuna da inanıyordu.[439] “Yerip kınadığın, kötülediğin ve kendilerine tapılmasın! menettiğin için tanrılarımızdan biri seni çarpmış, aklını almış, seni deliye döndürmüş.” diyorlardı. [440]
2. Hz. Musa'ya Mecnun Denilmesi
Peygambere deli diyerek vahyin insanların kalbine nüfuz etme gücünü azaltmak isteyen Firavun'un [441] tavrında da aynı alaycılığı görmek mümkündür. O,
“Size gönderilen bu elçiniz mutlaka delidir.” [442] diyerek bizzat peygamberlik meselesini hafife almak ve bu aşağılama ile kalpleri onu tasdik etmekten uzaklaştırmak istemektedir. Aslında o,
“Âlemlerin Rabbi dediğin nedir ki? [443] şeklindeki Allah'ın mahiyeti konusundaki sorusuna cevap alamadığı için bu hakarette bulunmaktadır. Halbuki Hz. Musa'dan Allah'ın hakikatini tarif etmesini isteyen sorusu geçersizdir.[444] Çünkü insanoğlu ancak Allah'ın kendisini tanıttığı kadarıyla bilebilir. Ayrıca soruyu soranın sorusunun kendisine faydası olmayacağı durumda risaleti tebliğ eden kimse, soruya cevap verirken onun hidayetine vesile olacak şekilde cevap verebilir.
Firavun'un dinini ve siyasal konumunu kökten tehdit eden, eleştiren, Hz. Musa'yı delilikle itham etme nedenlerinden birisi de, Hz. Musa'nın insanları kendilerinin ve önceki atalarının rabbi olan Allah'a çağıran sözlerinin etkisini ortadan kaldırmaktır.[445] Yalnız, bu aşağılama ve iftira Hz. Musa'nın azmini kesmemekte ve o yoluna devam etmekte ve azgınların ve zorbaların tahtını sarsan gerçek sözlerini haykırmayı sürdürmektedir. Aslında Firavun'un anlamadığı ya da anlamak istemediği şey, Hz. Musa'nın nasıl olup da ona karşı çıktığı ve itaat etmediğidir. Delice bulduğu davranış budur. Aşağılayıcı üslubuyla o, “Bu risalet iddiasında bulunan kimse, 'Alemlerin rabbi de nedir?' şeklindeki soruyu anlamadığı gibi bu soruya doğru dürüst cevap da veremeyen bir delidir.” demek istiyor.[446]
Firavun etrafındakilerin vahye ve rasule muhalif bir tavır almasını sağlamak için Hz. Musa'ya deli derken şunu kastetmiştir: “Kendisini rasul zanneden bu kişi bizim bilmediğimiz, anlamadığımız sözler sarf ediyor.” Ona ve toplumuna göre Firavun'un zatından başka tapılacak rab yoktur. Musa onlara anladıkları ama akletmedikleri bir şeyi haber vermektedir. [447] Halbuki Firavun durumun farkındaydı. Hapis tehdidinde bulunması Musa'yı ciddiye aldığını göstermektedir.[448]
Hz. Musa'nın deli olduğu söylemi, insanları atalarından aldıkları mirasa zıt olan şeylere çağırıyor olmasıyla alakalıydı.[449] Yani o, onlara göre ırka dayalı ayrımın yanlışlığına, kula kulluğun değil, her şeyi yaratan Allah'a boyun eğişin faziletine işaret etmekle hata yapmaktaydı.
Allah Teala, Hz. Musa'yı Firavun'a gönderirken ona heybeti ve kesin delili vermişti. Ne var ki Firavun, adamları ile birlikte yüz çevirmiş, apaçık gerçekten ve kesin delillerden sapmıştı. Ve kendisine Allah'ın olağanüstü mucizelerini gösteren peygamberi Hz. Musa'dan Firavun ve ordusu yüz çevirmişti. Firavun Hz. Musa'ya iftira atarken, ordusu da onunla aynı kanaati paylaşmaktadır. Bu nedenle hepsi birden:
“O, bir büyücüdür veya bir delidir.”[450] demişti. Bu da kesin olarak gösteriyor ki, olağanüstü olaylar ve mucizeler hidayete hazırlıklı olmayan kalpleri hidayete erdiremez, bâtılda ısrar eden, yalanlamaya yönelen dilleri susturamaz. İlk bakışta insana “Büyücü veya deli” denilmesi, bu iki kelimenin anlamları hesaba katıldığında garip gelebilir. Ancak büyücü de deli de bir yönüyle cinle ilişkilidir. Aralarında bir fark olduğu söylenir. Büyücü kendi iradesiyle cini getirir. Delinin ise böyle bir şansı yoktur.[451]
Büyücü veya deli ifadesi, Hz. Musa'nın toplumdaki etkisini kırmaya ve mevcut otoriteyi korumaya yönelik ithamlardır. Firavun'un bu tavrı karşılıksız kalmamış, onun ve ileri gelenlerinin askerleriyle birlikte azaba uğramalarına neden olmuştur. Firavun, bu tavrının yanlışlığını kavramakta gecikmiş ve boğulma anında kendini kınayıp durmuştur.[452]
3. Hz. Muhammed'e Mecnun Denilmesi
Kur'an-ı Kerim, yüce Allah'ın kendisine yakın olduğunu bildirdiği ve seçkin kıldığı bir kula verdiği nimetiyle bağdaşmayan mesnetsiz yakıştırmanın, önceki dönemlerde olduğu gibi Hz. Muharnmed (s) döneminde de inanmayanlarca sürdürüldüğünü ifade eder:
“Sen Rabbinin nimeti sayesinde mecnun değilsin.” [453] Ayet, ona mecnun diyen Kureyşli müşriklerin yalan söylediklerini göstermektedir.[454] Onlar, bühtanda bulunarak Hz. Peygamber'in şeytanla birlikte faaliyette bulunduğunu söylüyorlardı.[455]
“Rabbinin nimetiyle Hz. Peygamber'in deli olmadığı” şeklindeki ifadeden kastedilen, ona verilen tam bir fasih konuşma, olgun bir akıl, razı olunan bir yaşam, tüm ayıplardan uzak olma, güzel şeylerle vasıflanmış olma gibi apaçık görünür nimetlerdir. Bu nimetler açık bir şekilde algılanabilir nimetler olduğundan onun deli olmasıyla zıtlık arz eder. Allah ona deli demelerindeki yalanlayıcı tavırlara kesin bir gösterge olsun diye bu inceliğe dikkati çekmektedir.[456] Allah katından bir hayır olarak o, cinlerin etkisinden uzaklaştırılmıştı.[457]
Kur'an-ı Kerim yukarıdaki ayetle, Mekkeli müşriklerin Hz. Muhammed (s)'e karşı tavırları ile Hz. Nuh döneminden bu yana rasulleri karşılaştıkları tavırlar arasındaki benzerliğe dikkat çekmiş olur. Böylece tarihi süreç içinde bu tür tavrın değişmeden devam ettiği gösterilmiş olur. Verilen bu bilgi ile, Hz. Muhammed (s)'in gönderildiği Mekke ve diğer bölgelerdeki müşriklere yönelik bir tehditte bulunulmuştur. Yalanlamayı bırakmazlarsa helak ve azapla ilişkili olarak kıssaları anlatılan önceki toplumların başına gelen azap farklı şekilde de olsa onların da başına gelecek, eğer deli diyerek peygamberlerini yalanlamayı sürdürürlerse yok etmeye dair yasa onları da kuşatacaktı. Önceki ümmetlere yönelik ilahi öfkeden nasıl önceki rasuller ve onlara tâbi olanlar kurtuldularsa, Allah, Hz. Muhammed (s) ve ona inananları da öylece kurtaracaktı.
Risalet döneminin ilk yıllarında Hz. Muhammed (s)'in Mekkeli bazı muhalifleri Kur'an'ın belagat ve fesahatini Hz. Peygamber'in karanlık güçlerle ve birtakım kötü ruhlarla (şeyatin) ilişkisi olan bir kâhin olduğu iddiasını dile getirmişlerdi. [458] Oysa
“O'nu şeytanlar indirmedi. Bu onlara düşmez ve zaten yapamazlar da. Çünkü onlar melekleri işitmekten uzaklaştırılmışlardır.” [459] Şeytanlarla işbirliği iftirası, Hz. Muhammed'in çağdaşlarından büyük kısmının onun tebliğe başlamasına tepki olarak kullandıkları ve yıllarca onu aşağılamak için kullanmaya devam ettikleri bir ithamdı. Kur'an'da sıkça rastlandığı gibi mecnun ithamı yalnızca Hz. Peygamber'e değil onu izleyen ve izleyecek olanların tümüne ilişkindir. Bu örnek ise manevi/ahlakî değerlerini Allah'a ve ölümden sonraki hayatın varlığına inanma temeline oturtan herkesi kapsamaktadır.[460]
Hz. Rasul, Safa tepesinde Kureyş'i dine davet ederken kendisine deli denilmişti. Oysa,
“Düşünmediler mi ki, arkadaşlarında hiçbir delilik yoktur. O apaçık bir uyarıcıdır.” [461] Onlar Hz. Peygamber'e deli diyerek tebliğin konusunu hedef alıyorlardı. Zaten Hz. Peygamber, nankörlükleri nedeniyle Allah'ın cezalandırması konusunda onları uyarmak için gönderilmişti.[462] Fakat onlar öğüt almaktansa hakaret edip uzaklaşmayı tercih ettiler.
Allah, Kitabı'nda peygamberine, kendisine bu iğrenç iftirayı atan müşriklerin gelecekteki akıbetleri ile ilgili bilgi vermektedir. Ayrıca Kur'an, müşrikleri durumlarını ortaya çıkarmakla, bâtıl üzere oluşlarını gözler önüne sermekle, apaçık sapıklıklarını herkese duyurmakla tehdit etmektedir:
“Yakında (sen de) göreceksin, onlar da görecekler, hanginizin fitneye uğramış olduğunu.” [463] “Fitneye uğramış” demek aklı yok yani deli demektir.[464] Herkesin durumunun belli olacağına dair vaat, Peygamberimizin kişiliğine dil uzatan, ona mesnetsiz iftiralar atan müşriklere yönelik bir tehdit anlamına geldiği kadar Hz. Peygamber'e ve beraberindeki müminlere de bir güvence anlamındadır.
Vahye muhalif olanlar Hz. Peygamber'in mecnun olduğunu söylerken, onun İblis olduğunu söylemek istiyorlardı. Zira meftun, şeytanın musallat olduğu aklını yitirmiş kimsedir. Hatta meftun olan kimsenin bizzat şeytan olduğu da söylenmiştir.[465] Zira Allah'a karşı gelip ebedî azaba uğramayı ve birçok insanı da bu yöne yönlendirmeyi amaçlamanın akla uygun bir izahı mümkün değildir. Şeytanın dokuncasından kaynaklanan delilik ve kafa karışıklığına kimin maruz kaldığı bilgisi onlara uzak değildi.[466]
Acaba müşrikler bu âyet bağlamında Peygamberimiz (s) için “O, mecnunun biridir.” derken neyi kastediyorlardı? Delirdiğini söylemiş olduklarını kabul ettiğimizde bu ancak hakaret amaçlı kullanılmış olabilir. İkinci olarak kastettikleri onun cinlerle iletişim halinde olduğu, onların bu garip ve olağanüstü sözleri ona ilham ettikleri şeklindedir diyebiliriz. Nitekim her şairin bir şeytanının olduğu ve bu şeytanın güzel söz söylemede o şaire yardım ettiği düşüncesine sahiptiler.[467] Oysa bu zanları, Peygamber Efendimizin gerçek durumundan uzaktır. Kendisine vahyedilen Kur'an, kalıcı, doğru ve tutarlı bir muhtevaya sahiptir. Hz. Muhammed'in getirdiği vahiy kendisinden daha üstünü olmayan hikmet ve sahih fıtrata sahip kimselere doğruluğu gizli kalmayacak hak bir kitaptır. Bu durumda “Delinin sözüdür” demek mümkün değildir. Aslında onun doğru söyleyen birisi olduğunu ve aklî melekelerinin yerinde olduğunu bilmektedirler. Fakat onlar, hakkı ve peygambere itaati hoş görmemekte ve bunu hasetçilik ve azgınlık yaparak ve kibirli davranışlarda bulunarak göstermektedirler. [468]
Halbuki yakın gelecekte Peygamber ile onu yalanlayanların gerçek durumu ortaya çıkacaktı. Onun içinde bulunduğu durumla kimin sınandığı ve kimin davasında sapık olduğu ise ahirette aşikar hale gelecektir:
“(Ey Muhammed!) Doğrusu Rabbin, kendi yolundan sapan kişiyi en iyi bilendir, hidayete erenleri de en iyi bilen O'dur.” [469] Onlar peygamberi deli kendilerini de akıllı sanarak yalanlıyorlardı. Halbuki onlar sapkınlık içinde ve peygamber de dosdoğru yol üzereydi.[470]
Hz. Muhammed'e deli diyerek hakaret edenlerin, kızgın bakışlarının, beraberinde iğrenç küfürler, sövgüler ve iftiralar da vardı:
“O inkâr edenler Zikr'i (Kur'an'ı) işittikleri zaman, neredeyse seni gözleriyle devireceklerdi. Hâlâ da 'Hiç şüphe yok o bir delidir.' derler.” [471] Allah'ın Kitabı'nı okurken işittiklerinde, Allah'ın, özelliklerini anlattığı müşrikler: “Muhammed delidir, bize getirdiği şeyler delilik hezeyanlarıdır.” diyorlardı.[472] O şair ya da deli değil [473] aksine Kur'an'ı ve tevhidi getirmiş ve tevhid ile ilişkili önceki rasullerin getirdiklerini doğrulamış bir kişiydi. Onların bu tavrı, büyüklük ve kibirlerinin meydan okuyuş ve karşı çıkıştaki aşırılıklarının açık işaretidir.[474] Peygambere deli diyerek tevhidi inkâr edenler acı bir azabı tadacaklardır.[475]
Bu olgunun Kalem suresinin [476] âyetlerinde yer alması, bu karşı tavrın, davetin ilk adımlarından beri var olduğunu gösterir. Bu âyetin ifade biçimi inanmayanların, peygamberin delilik hastalığına tutulduğunu değil, onlara okuduğu şeye karşı düştükleri dehşeti dile getirmek istediklerini, güçlü bir delaletle göstermektedir. [477] Onlar, gözlerini açmış ve panik içinde Rasul'e bakıyorlardı ve dehşetten neredeyse onu gözleriyle yiyeceklerdi.
Onlar gerçek anlamda Hz. Muhammedi tanıyorlardı. Aklî olgunluğunu ve kararlılığını bildikleri halde onun deli olduğunu söylüyorlardı. Allah onlara,
“Arkadaşınız (Muhammed) mecnun değildir.” [478] diyerek onun, delilerin yaptığı gibi hezeyanlar savurmadığını,[479] herhangi bir rahatsızlığından dolayı mantıklı olmayan sözler sarf etmediğini [480] belirtmektedir. Bazıları bu sözleri ona ve mesajına karşı bir tuzak olarak ileri sürüyor, bazıları ise şimdiye kadar duymadıkları, alışmadıkları, insanların söylemleriyle kıyaslanmayan bu sözler karşısında hayrete ve dehşete kapıldıkları için böyle diyorlardı. Bu konuda, “Her şairin bir şeytanı vardır. Ona eşsiz güzellikte sözler getirir. Her kahinin bir şeytanı vardır. Gaybtan ona haber getirir. Şeytan bazı insanlara dokunur, çarpar. Onlar vasıtası ile ilginç sözler söyletir.” şeklindeki anlayışlarına ve düşüncelerine dayanıyorlardı. Halbuki o, onların arkadaşı yani başlangıçtan bu yana aralarındaydı. Onu iyi biliyorlardı. O, mükemmel bir ahlak ve akla sahipti. O onların en olgunu zihinsel olarak da en temizi ve erdemlisiydi.[481] Yumuşak başlılıkla, söz ve davranışta doğrulukla kendini belli etmiş birisiydi.[482]
Aslında ahirete inanmayanlar sürekli bir sapıklığın pençesinde oldukları gibi sürekli bir bunalım içindedirler. Nedenine gelince kalbinde ahiret inancı taşımaksızın yaşayan kimse bitmez bir psikolojik tedirginlik içinde olur. Dünyada çektiği sıkıntıların telâfi edileceğine, adaletli bir hesaplaşma gerçekleşeceğine ilişkin hiçbir umudu ve beklentisi yoktur. Dünyada öyle durumlar, öyle sıkıntılar vardır ki, insanın kalbinde ahiret beklentisi olmasa bunlara katlanamaz; orada iyilerin ödüllendirileceği ve kötülerin cezalandırılacağı ümidi olmasa insanda kötülüklere karşı sabretme gücü kalmaz. Ama inanmayanlar bu gerçeği kavrayamadılar ve iman etmeleri gereken ahireti yalanlamak için yine Hz. Peygamber'e hakaret etmeyi tercih ettiler:
“Acaba o, yalan yere Allah'a iftira mı etmiştir? Yoksa onda delilik mi var?” (dediler). Hayır! Ahirete inanmayanlar azaptadırlar ve derin bir sapıklık içindedir.” [483] Onların iman etmeleri gerekirken, peygamberin anlamsız şeyler söyleyen bir deli olduğunu söylemeleri ne kadar da tutarsız bir tavırdır.[484] O delidir, anlaşılmaz, akıl ermez şeyler söylüyor diyorlardı ama aksine o, en fazla doğru söyleyen insandı.[485]
Kureyş'in ileri gelenleri, Hz. Muhammed'i yalancı diye suçlamanın çok zor olduğunu çünkü herkesin onu doğru sözlü bir insan olarak tanıdığını ve hiç kimsenin şimdiye kadar onun ağzından bir yalan işitmemiş olduğunu biliyorlardı. Bu nedenle insanların önüne şöyle bir mesele koydular: “Bu adam öldükten sonra dirilmek gibi imkânsız bir şey söylediğine göre, ya bile bile yalan söylüyor Allah korusun ya da deli.” Fakat onu delilikle suçlamak, yalancılıkla suçlamak kadar saçmaydı çünkü Hz. Peygamber gibi akıllı ve sağduyulu bir insanın deli olduğunu kabul etmek mümkün değildi.[486] İşte bu nedenle Allah onların bu ithamlarına yukarıdaki âyet bağlamında cevap vermeye bile gerek duymamış ve onların öldükten sonraki hayatın mümkün olduğu konusundaki hayret ve meraklarını ifade etmekle yetinmiş, ahirete inanmayanların azaba uğrayacaklarını ve onların büyük bir sapıklık içinde olduklarını söylemekle konuyu bir sonuca bağlamıştır.
Bu kimseler, gerçeği bildiren kimseyi dinlememekte ve umursamazca cehenneme götüren yolda ilerlemektedirler. Akılsızlıklarının doruk noktası ise, onların kurtuluşu için çabalayan kimseyi delilikle itham etmeleridir. Bu tutarsızlık nedeniyle Allah, inkarcıları düşünmeye teşvik eder:
“(Resulüm! Onlara) de ki: Size bir tek öğüt vereceğim: Allah için ikişer ikişer ve teker teker ayağa kalkın, sonra da düşünün! Arkadaşınızda (peygamberde) hiçbir delilik yoktur! O ancak şiddetli bir azap gelip çatmadan evvel sizi uyaran bir peygamberdir.” [487] Onlar Hz. Muhammed'in Kureyş'in en akıllısı, en fazla hilm sahibi, en parlak zihne sahip ve kötü şeylerden en uzak kişisi olduğunu biliyorlardı.[488] O deli değil, aksine Allah'ı inkârları nedeniyle cehennem azabına uğramalarından önce onları uyaran bir kimseydi.[489] Bu âyette Allah olumsuz tavırlarını sürdürüp yalanlamaya devam edenleri, Hz. Peygamber'in “Azabı hatırlatma” görevini zikrederek tehdit etmektedir.
İnanmayanların söyledikleri Hz. Peygamber'in deli olduğuna dair sözlerinden birisi de onun “Muallem mecnun” olması şeklindeydi:
“Sonra ondan yüz çevirdiler ve: 'Bu, (muallem mecnun) öğretilmiş bir mecnun!' dediler.” [490] Onlar, Allah'ın Kitabı'ndan kendilerine okunan üzerine düşünmediler, onun delillerinden yola çıkarak öğüt almadılar: “O bir delidir. Bu kelam ona öğretilmiştir” dediler.[491] Ona bir beşerin ya da kâhinlerin ve şeytanların öğrettiğini, onun rasul değil aksine bir deli olduğunu ileri sürdüler.[492] Onlar bu iddialarıyla şu amacı güdüyorlardı: Hz. Muhammed'in cinlerle irtibatlı olduğu kabul görürse, cinler kimi zaman kötü niyetli olduğu için, onların getirdiği mesajın hak olduğuna dair hiçbir kesinlik olamazdı ve böylelikle de Kur'an öğretisine de değer verilmeyebilirdi.[493] Aslında Kureyş Arapların en fasihi, dili en iyi bileni ve söz vezinlerinde en güçlü olanı idi. Yine de Hz. Muhammed'in getirdiği konusunda şaşırdılar ve saygısızlık yaptılar. Bazen Kur'an'a sihir bazen de bizzat peygambere “Öğretilmiş deli” dediler. [494]
Onlar aslında onun, sade bir kimse olduğunu, ancak başkalarının onu yoldan çıkararak, gizlice Kur'an âyetlerini kendisine öğrettiğini ve onun da gelip onlara anlattığını söylemek istiyorlardı. Hz. Peygamber (s)'in tüm ciddiyetiyle tebliğ ettiği vahyi hafife alıyorlardı, Kur’an’ın yüce mesajına hiç kulak asmayarak, onu kendilerine ulaştıran kimsenin yüksek meziyetlere sahip olduğunu ve iddialarının ne kadar saçma temellere dayandığını hiç düşünmüyorlardı. [495]
Dedikleri gibi başkaları Kur'an'ı Rasulullah'a gizlice öğretseydi, Hz. Hatice, Hz. Ebu Bekir, Hz. Ali, Hz. Zeyd ve diğer Müslümanlardan bu olayın gizli kalması mümkün değildi. Bu insanlar her zaman Hz. Peygamber (s)'in yanında bulunuyorlardı. Onu perde arkasından bir başkası idare etseydi ve böyle bir yöntemle o, peygamberlik iddiasında bulunsaydı, yine en önce bu insanlar ona karşı çıkarlardı.
Allah,
“Arkadaşınız (Muhammed) sapmadı, azmadı.”[496] derken de her ne kadar âyette lafız olarak 'mecnun' kelimesi geçmese de onun deli olmadığını kastetmiş olabilir.[497] Yani o akıllı bir insandı, şaşkın değildi; doğru yoldaydı, samimiydi, kötü niyetli değildi; Hak'tan, yani Allah'tan aldığı gerçeği insanlara duyuruyordu. Kuruntulu, uydurmacı veya iftiracı değildi. Mesajını iletirken hevâdan konuşmuyordu. Söyledikleri, kendisine indirilmiş bir vahiydi. O doğru ve güvenilir bir aracı sıfatı ile kendisine gelen vahyi etrafındakilere iletiyordu.[498] Halbuki bu vahyin taşıyıcısının, hangi yoldan geldiği ve nasıl bir çizgi izlediği bellidir. Peygamber bu vahyin izlediği yolu gözleri ve kalbi ile görmüştür. Bu konuda kuruntuya kapılmış, aldanmış ya da yanılgıya düşmüş değildir.
Hz. Muhammed'in toplumundan müşrik olanların ona deli demeleri onun kendisine tâbi olmaya ve ilahlarını terk etmeye davet etmesiyle de ilişkiliydi.[499] Ona seslenme tarzlarında bile istihza dolu tavırları kendisini ele veriyordu:
“Dediler ki: “Ey kendisine Kur'an indirilen (Muhammed) Sen mutlaka bir delisin!” [500] Alay ederek, “Kendisine Kur'an indirildiğini sanan” adam dediler. Onlara göre söylediği şeyi ona cinler yazdırıyordu ve o Kur'an makul bir anlamı olmayan, görüşlerine muhalif, inançlarından uzak ve aklın kabul etmediği ve bu nedenle onların da kabul edemeyeceği bir şeydi.[501] “Ey” nidası alay içindi. Kur'an'a inanmadıkları için “Kendisine Kur'an indirilen kimse demeleri” ciddiyetten uzaktı. Bu hitap şekli, yukarıda temas ettiğimiz Firavun'un Hz. Musa'yı yalanlarken kullandığı [502] ve Şuayb'ın, toplumu tarafından istihza edildiği [503] üslup gibidir. Bir farkla ki, Firavun peygambere deli diyerek alay ederken onun elçiliğini, Şuayb'ın toplumu ise ibadeti, Hz. Peygamber dönemindekiler ise ona indirilen vahyi ön plana çıkarmışlardır.
Kureyş'ten müşrik olan kimseler:
“Mecnun bir şair için biz tanrılarımızı bırakacak mıyız?” [504] derlerdi. Bu kibirli kimselerin büyüklenmesi dini Allah'a has kılma konusundaydı. Hem de Allah'ın nebisini kast ederek, “Deli bir şaire itaat edeceğiz ve Allah'tan başka ilah yok diyeceğiz ha!” diyorlardı. Allah, peygambere deli bir şair diyen müşriklerin yalanlarını ortaya koymak için onun böyle olmadığını aksine hakkı, yani kendisine indirilen Kur'an'ı getirdiğini ve önceki rasulleri de doğruladığını ifade etmektedir.[505] Onlar burada Kur’an’ın Hz. Muhammed'in zihinsel bir ürünü olduğu iddiasında bulunuyorlardı.[506] Halbuki Hz. Peygamber'e bir şiir yeteneği bahşedilmemişti.[507] Şiirde anlam, dilin müzikalitesi ve ritmi karşısında genelde ikinci derecede kalırken Kur'an'da tam tersi geçerlidir. Kur'an'da kelimelerin seçimi, sesleri ve cümle içindeki konumları, daima kastedilen anlamın destekleyicisi niteliğindedir. [508]
Müşrikler ona bazen kâhin bazen de deli diyorlardı. Kur'an-ı Kerim, Hz. Peygamber'i öğüt vermeye devam etmeye ve müşriklerin kendisine karşı terbiyesizliklerine ve suçlamalarına aldırmamaya çağırıyordu:
“(Ey Muhammed!) sen hatırlat, öğüt ver. Rabbinin nimeti sayesinde sen ne kâhinsin, ne de mecnun.”[509] Peygambere attıkları bu iki iftiranın ortak noktası, aralarında yaygın olan “Kâhinlerin şeytanlardan haber aldıkları” yolundaki inanışları ile şeytanların bazı kimseleri çarptığı ve böylece o kişileri delirttiği inancı idi. O halde kâhinlik ve delilikte şeytan ortak etken olmaktadır.
Müşrikleri Rasulullah'ı kâhin veya deli şair veya büyücü nitelikleri ile nitelemeye iten, Kur'an'ın icazı karşısındaki şaşkınlıkları ve söyleyecek söz bulamamalarıydı. Onlar söz sanatında ustaydı. Kur'an-ı Kerim karşılarına hiç de alışık olmadıkları bir söz türü ile çıktı. Kendi ruhlarındaki bir hastalık dolayısıyla, bu Kitabın Allah katından olduğunu kabullenmek istemeyince, bu sefer onun insanüstü kaynağını bazı nedenlere bağlamak ihtiyacını hissettiler ve “Bu Kur'an, cinlerin vahyidir veya onların yardımı ile gelmiştir. Bunu getiren Peygamber ya cinlerden haber alan bir kâhin ya onlardan yardım alan bir büyücü veya cinlerle görüşen bir şair ya da şeytanın çarptığı bir deli olup bu acayip sözleri kendisine şeytan söyletmektedir.” diyorlardı.
Bu sözler çok çirkin ve iğrenç sözlerdi. Allah, bu sözlerden dolayı Peygamberini teselli etti ve o sözleri Peygamberin gönlünde etkisiz hale getirdi. Ve O'nun Rabbinin nimeti ile çepeçevre kuşatılmış olduğunu, böylesi bir nimete eren kimsede ne kahinlik ne de delilik olacağını bildirdi.[510] O, risalet görevini yerine getiren bir kuldu.
Hz. Peygamber, kendisi hakkında bilgi sahibi olmadıkları birisi değildi:
“Yoksa peygamberlerini tanımadılar da bu yüzden mi onu inkâr ediyorlar? Yoksa onda bir delilik olduğunu mu söylüyorlar? Aksine o, kendilerine hakkı getirmiştir. Halbuki onlar haktan hoşlanmamaktadırlar.” [511] Allah onların bu yalanlayıcı tavırlarındaki cehaletlerine işaret eden bir azarlama olarak, “Yoksa onda bir delilik olduğunu mu söylüyorlar?” şeklindeki bir soruyla onların Hz. Muhammed'in görevini, onunla gönderileni, tevhidin hakikatini ve adaleti anlayamadıklarını ifade etmektedir.[512] Yani onlar gerçeği kabul etmek istemiyorlardı. Nedeni, Kur'an'ın ortaya koyduğu dünya görüşünün onların heva ve heveslerine, çıkarlarına ya da alışageldikleri düşünce tarzına uymamasıydı.[513]
İnanmayanların Rasulullah'ı delilikle suçlamaları, onun söylediklerini çirkin görme tarzındadır, inanç ve düşüncelerini karıştıran yeni bir şeye davet eden bir kimseye karşı bunu idraklerine sığmayacak bir cüret olarak görmeleri, insanların öteden beri alışkın oldukları bir tutumdur. Bu ithamları ile onların şair, kâhin, falcı ve sihirbazlar hakkında inandıkları gibi, Rasulullah'ın da cinlerle ilişkide olduğunu kastetmiş olmaları mümkündür.[514] İnanmayanlar onun risalet iddiasında bulunmadan önce eminliğin, doğruluğun zirvesinde olan, yalan ve kınanacak bir ahlaka sahip olmaktan uzak bir kimse olduğunu bilirlerken ve onu “Emin” diye isimlendirirlerken nasıl yalanladıklarını anlamak mümkün değildir. Onun insanların en akıllısı olduğunun farkında olmalarına ve deli birisinin kati deliller getirmesinin mümkün olmamasına rağmen onun için deli demeleri makul bir şekilde izah edilemez.[515] Mecnun bir kişinin Kur'an gibi yüce ve eşsiz bir kitabı okuması ve yalnız kendi halkının değil, tüm dünya insanlarının hayatında devrim yapan bir hareketi başlatıp başarıyla sonuçlandırması mümkün değildir.[516] Akıl almayacak bir şey varsa, inanmayanların peygamberliği ve Kitab'ı gereği gibi takdir edemeyişleridir..
Onlar onun aklen içlerindeki en üstün kimse, zihnen de en parlağı olduğunu biliyorlardı. Fakat o, onların şehvetlerine nevalarına muhalif olan şeyi getirmişti. Hakkı reddedecek bir şey bulamadıklarından deli, büyücü, şair gibi ifadeler kullanıyorlardı. “Çoğunun” hakkı hoş görmeyişi, bir kısmının hakkı kötü gördüklerinden değil, toplumun kınamasından, “Atalarının dinini terk etti” demelerinden kaynaklanmakta ve çekindikleri için iman etmediklerini göstermektedir. [517] Ebu Talib buna iyi bir örnektir.
Onlar Hz. Peygamber'e deli diyerek iman etmeyişlerine bir rasyonellik katmaya çalışıyorlardı. Oysa deliliğin emareleri onda mevcut değildi. Aksine o, Kur'an'ı, hak olan tevhidi ve hak dini getirmişti. Ama onlar, haset, azgınlık ve taklitçilikleriyle hakkı beğenmez bir tavır içine girdiler. [518]
Sonuç olarak inkarcıların peygamberleri delilikle suçlamaları, onları aşağılama, getirdikleri mesajı inkâr etme ve doğruyu hoş görmeme anlayışlarından kaynaklanıyor diyebiliriz. Diğer peygamberler gibi Hz. Peygamber (s) de onlardan bir haraç istemiyordu. Onları doğru bir yola çağırıyor fakat ahirete inanmayanlar, ona deli diyerek ısrarla yoldan çıkıyorlardı. Allah onları sıkıntıya düşürdüğünde bile Rablerine boyun eğmediler. [519]
C. “Büyücü ve Büyülenmiş Peygamber” İtirazı
(s-h-r) kök harflerinden oluşan sihir (büyü), kabarmak, yükselmek, ölçüyü aşmak, kopmak, kandırmak, terk etmek,[520] sihirbazın eliyle gizlice yaptığı şeyden gözleri uzak tutarak gerçekleştirdiği türden kandırmaca ve aslı olmayan hayali şeyler,[521] hile ve gösteri ile mesela demir ya da bakırı gümüş veya altın ile kaplayarak insanları kandırma örneğinde olduğu gibi aldatmak,[522] uzaklaştırmak, yönünden saptırmak, gönlünü çelmek, [523] vesvese, rahatsızlık,[524] yıldızların özelliklerinin insana olan etkisi iddiası üzerine bina edilen tılsım,[525] bir şeyin, bir kimsenin gözüne ve o şeyin gerçekliğine zıt bir şekilde görünmesi [526] sebebi gizli kalan, hakikatinin dışında görünen tüm işler [527] gerçekliği olmayan şeyleri göstererek insanların duyularını etkileme [528] olarak tanımlanmıştır. Sihir hakkında, “O sabittir ve bir hakikati vardır. Olmasaydı, öğretimi de mümkün olmazdı.”[529] denilse de, bu sabitliğin ve hakikatin kandırmaca ve hakikat dişilik [530] üzerine kurulu olduğu kabul edilmelidir. Sihrin hakikati olsaydı insanların gözlerini değil kalplerini büyülerdi.[531] Şeytanın yardımıyla yine şeytana yaklaşma olan sihir, insanların, aslında gördüğü gibi olmayan bir şeyi, gördüğü gibi zannetmelerine yol açan ve gözü etkileyen bir şeydir.[532] Sihir gözleri büyüleyip, bir şeyi olduğundan başka göstererek onun insanlar tarafından doğru algılanmasını engellemeye çalışmaktır.[533] Peygamberler ise büyücülerden farklı olarak mucizelerini göstererek akılları hayrette bırakırlar. Böylece, gördüğünü idrak edip kabul etmekten başka çaresi olmadığını anlayıncaya kadar aklı ihata ederler.[534] Oysa sihir türü şeylerin, cismin ve cismanî güçlerin hareketini aşan haller olduklarını kabul etsek bile yine de onlar mümkinat alanı dışına çıkamaz, mucizelere benzetilemez ve onlarla kıyaslanamaz. [535]
Mucize ile sihir arasındaki fark konusunda da ilkinin benzerinin yapılmasının imkân dahilinde olmaması zikredilebilir. Mucizede el çabukluğu marifeti söz konusu olmayıp tabiat kanunlarının dışında bir niteliğe sahiptir. Büyücü peygamberlik iddiasında bulunamaz. Bulunsa bile gösterdiği büyünün, benzeri ya da daha iyisi getirilebilir bir mahiyete sahip olur.[536] Büyüde faydacılık, dinde ise özveri esastır. Menfaatin tükenmesiyle büyüye olan inanç da tükenmektedir. Oysa din bağını kuvvetlendiren şey fedakârlıktır.[537] Mucize hakkın ispatı içindir, büyünün öyle bir amacı yoktur. Mucize büyüyü bozar, büyü mucizeye galip gelemez. Mucizenin hakikati vardır, büyü ise sanaldır.
Rasulullah'a gelen bir bedevi dikkat çekici bir üslupla konuşmaya başladığında onun bedevi için şöyle söylediği rivayet edilir:
“Şurası muhakkak ki beyanda sihir vardır, şurası da muhakkak ki şiirde de hikmetler vardır.” [538] Bu rivayette Rasul, sihre etkileyicilik anlamı yüklemektedir. Çünkü sözde, işitenin doğru zannedeceği ölçüde bâtıl olan bir şeyin doğrulanması mümkündür. Hz. Peygamber (s), ifadesi ile belagat ve fesahatin kötüye kullanmaya müsait olduğunu [539] ve ifade kabiliyetinin çirkini güzel, güzel olanı da çirkin gösterme açısından sihre benzediğini ima etmektedir.[540] Beliğ ifadelerin sihir olarak isimlendirilmesi mecaz yoluyladır.[541] Güzel konuşan kimse, büyücüymüş gibi dinleyeni etkiler. Söz ile kazanılan günah, büyücünün yaptığı büyüyle kazandığı günah gibidir.
Güzel konuşan kimse başka birisini öyle bir över ki dinleyen onun sözüne uyup övgüyü doğrular. Sonra da onu öyle bir yerer ki kalpler ondan uzaklaşır. [542]
Görüldüğü gibi sihir, insanları aldatmaya yönelik çabaları içermektedir. Peygamberlere karşı çıkan toplumlar her dönemde kendilerine gelen elçileri büyücü, âyetleri de sihir olarak adlandırıp, Allah'a ortak koşmayı, ahireti inkâr etmeyi ve peygamberlerle alay etmeyi sürdürmüşlerdir. Değişik dönemlerde rasul olarak gönderilenlere gösterilen, “Sen büyücüsün, getirdiğin mucize veya ayetlerle insanları kandırmaya çalışıyorsun ve sen büyünün etkisinde kalmışsın.” tepkisi bunun kanıtıdır. Büyücü diyerek rasulleri dışlayıcı tavır takınan kimseleri Kuran anlaşılır bir şekilde anlatmaktadır. [543]
1. Hz. Salih'e ve Hz. Şuayb'a Büyülenmiş Denilmesi
Semud toplumu peygamberleri Hz. Salih'i yalancılıkla itham etmişti. O, onları Allah'tan korkmaya, güvenilir bir peygamber olarak kendisine itaate çağırmış ve bunun karşılığında bir ücret de istememişti. Onlara yaşadıkları bahçelerin içinde, ekinlerin, salkımları sarkmış hurmaların arasında, bir de dağlarda yaptıkları evlerde güven içinde kalmalarının süreli olduğunu hatırlatmış ve onları yeryüzünde fesat çıkarmamaya ve dirlik düzenlik vermeyen bozguncuların emrine uymamaya davet etmişti. Onların cevabı ise şu oldu:
“Sen, olsa olsa iyice büyülenmiş birisin.” [544] Antik anlayışlara göre delilik, ya bir cinin, ya da büyünün etkisiyle olurdu. Bu yüzden deliye ya mecnun (cin etkisinde), ya da büyülenmiş denirdi.[545] Semud toplumu da benzer bir mantıkla Hz. Salih'in aklını kaybedecek derecede sihir işlerine bulaşmış bir kimse olduğunu söylemek istiyordu.[546] Onlara göre ona, onlardan ayrı olarak risalet ver verilmemişti. [547] Sanki Allah yoluna çağırmak sırf delilerin yapabileceği bir çağrıydı.[548]
Eyke halkı da peygamberleri, Hz. Şuayb'ı yalancılıkla itham etti. Onlar da Semud toplumunun Hz. Salih'ten aldığı uyarılara benzer ikazlar aldılar.[549] Hz. Şuayb ayrıca onları ölçeği tam tutup hak yiyenlerden olmamaya, doğru terazi ile tartmaya, insanların haklarını kısmamaya ve yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmamaya çağırdı. Onlar ise,
“Sen, olsa olsa iyice büyülenmiş birisin!” [550] şeklinde yanıt verdiler. Hz. Şuayb'a hemen, “Karmakarışık, saçma sapan şeyler söyleyen, büyülenmiş biri” yaftasını yapıştırdılar. Peygamberliğini inkâr ettiler. “Sen de bizim gibi bir insansın” dediler. Onların anlayışına göre, bir insan, peygamber olamazdı. Bu nedenle söylediği şeyler konusunda onu yalancılıkla itham ettiler.[551] Kendileri gibi yiyip içen bir varlık olduğunu söylediler.[552] Hz. Şuayb'a toplumunun verdiği cevap Semud toplumunun Hz. Salih'e verdiği karşılık türündendi. Zaten kalpleri de birbirine benzemektedir.[553]
2. Hz. Musa'ya ve Hz, Harun'a Büyücü Denilmesi
Eski Mısır'da firavunlar, tanrı-kral olarak görülürdü ve buna bağlı olarak da gizli-batınî uygulamalar ile büyünün önemli bir yer tuttuğu Mısır halkının dininin ekseni durumundaydı. Bunun için, büyüyü hayatın ayrılmaz bir parçası olarak benimsemek her Mısırlı için bir görevdi.[554] Büyü, Mısır şirk dininde tüm vatandaşların inanması, rahiplerinin de sergilemesi mecbur olan bir şeydi.[555] O dönemde yöneticiler, bazı insanları yanlarına alıp onları sihir öğrenmeye, sonra da öğretmeye mecbur ediyorlardı. [556] Büyücüler Hz. Musa'nın karşısına çıkmak için şehirlerden istekleri dışında getiriliyorlardı.[557]
Hz. Musa böyle bir ortamda mucizelerle birlikte tebliğ için gönderildi. Ona verilen dokuz mucize,[558] apaçık gerçeği ortaya koymaktadır ki, gözü olan herkes onu görebilsin. Bu mucizeler insanlara gerçeği gösteriyor ve onları doğru yola iletiyordu. Buna rağmen Firavun ve toplumu, gördükleri olağanüstülükler için,
“Bu, apaçık bir büyüdür, dediler.” [559] Böyle söylemeleri, bu kanaatte olduklarından veya birtakım şüpheleri bulunduğundan dolayı değil, haksızlığı ve böbürlenmeyi esas aldıkları içindi.[560] Bu tavırlarıyla yalanlama konusundaki adetlerini bozmamış oldular. Sihir olmadığına ve Allah'tan olduğuna kanaat getirmelerine rağmen mucizeleri inkâr ettiler.[561] Onlara göre, Musa'nın getirdiği bu şeylerin apaçık büyü olduğunu, görenler rahatlıkla anlayabilirlerdi.[562] Ne var ki, daha sonraları büyücülerin secde etmesi ve gördüklerinin mucize olduğunu yakînen anlamaları bile inkarcıların tavırlarını değiştirmedi.[563]
Firavun ve ileri gelenleri,
“Kendilerine (hak) mucize gelince: “Bu elbette apaçık bir sihirdir.” [564] şeklinde bir itirazda bulundular. Âyette geçen hak, asanın yılan oluşu ve beyaz el gibi mucizelerdir. Allah ikisini risalet için âyet kılmıştır.[565] O inkarcılar, Allah katından hüccetler gelince, “Doğrusu bu apaçık bir büyüdür. Görenler bunun aşikar bir büyü olduğunu anlarlar.” dediler. [566] Hakkın sihirden en uzak şey olduğunu bilmelerine rağmen, hevalarına düşkünlüklerinden dolayı ona sihir dediler.[567] “Bu, apaçık bir sihir” suçlaması, son peygamber Hz. Muhammed (s)'e karşı yapılan itirazlara benzer bir biçimde Hz. Musa'nın kendilerine tebliğ ettiği mesajın büyüleyici, derinden sarsıcı etkisini dile getiren bir suçlamadır.[568]
Musa onlara cevaben şöyle dedi:
“Size hak gelince, ona böyle mi diyorsunuz? Bu sihir midir? Halbuki sihirbazlar iflah olmazlar.” [569] Hz. Musa onlara hakla ilgili olarak, “Onu ayıplıyor ve ona meydan mı okuyorsunuz?” diye soruyordu. Halbuki onların Allah'a boyun eğmeleri ve O'nu yüceltmeleri gerekirdi.[570] Hz. Musa'nın sorusu, onların yaptığının sihir olup olmadığını öğrenmek için değil, inkâr amaçlı bir soruydu.[571] Gerçeğin zıddı, kötü güçlerin ortaya koyduğu aldatma ya da makul gösteriler olan büyünün başarılı olması mümkün değildir, zira sürekliliği yoktur. Hakikat eninde sonunda hakim olur.[572] Aslında bu âyette vurgulanan şey, sihrin herhangi bir gerçek ve manevi muhtevadan yoksun, geçici bir görüntüden başka bir şey ortaya koyamayacağı hakikatidir.[573] Sihirbazlar büyü yapmakla elde etmek istedikleri şeye kavuşamaz ve başarıya ulaşamazlar.[574]
Firavun çevresindekilere bir uyarıda bulundu:
“(Musa), Sizi sihriyle yurdunuzdan çıkarmak istiyor. Şimdi ne buyurursunuz?” [575] Vatandan ayrılık en zor durumlardan birisidir. Güya Hz. Musa büyü dedikleri şeyle onları vatanlarından uzaklaştırmaya çalışıyordu. Bu bâtıl ehlinin haktan uzak durmak için yaptığı en aşırı şeydir. [576] Firavun'un Hz. Musa'yı öldürmek istediği ancak adamlarının onu öldürmesi halinde davasının halkın kafasında soru işaretleri bırakacağı endişesiyle onu uyardıkları söylenir.[577] Onlara göre Musa, İsrailoğullarını büyü yaparak Mısır'dan çıkarmak istiyordu. O, kendisine sihir öğretilmiş bir kimseydi.[578] Yaptığı bu işle insanların kalplerini kazanmak ve böylece taraftarlarını, yardımcılarını kendisine tâbi olanları çoğaltıp devletine üstün gelerek ülke topraklarını ellerinde almak amacındaydı.[579]
Firavun ve bağlıları gördükleri onca mucizeye rağmen,
“Sen bizi büyülemek için her ne mucize getirirsen getir, asla sana inanacak değiliz.”[580] dediler. Cehaletleri nedeniyle evrende olup bitenleri Allah'ın hükmüne ve koyduğu ölçüye bağlamıyor, mucize ile sihri ayırt edemiyor, asanın yılana dönüşmesi türünden tüm mucizeleri sihir addediyor [581] “Rabbinden bize ne zaman mucize getirirsen getir, bize göre o sihirdir.” diyorlardı.[582] Yani Allah'ın mesajına yönelik bir tür inatçılık ve direniş sergiliyorlardı. Sihre inandıkları için alışılmışın dışında bir şey gördüklerinde onu sihir olarak niteliyorlardı.[583] “Büyülemek için her ne mucize getirsen de” derken gördüklerini mucize diye isimlendirmeleri alay etmek içindi.[584] Yoksa mucizeye iman etmiş değillerdi. Onlara göre, onun getirdiğiyle amaçladığı şey izleyenleri büyülemekti.[585] Allah onların bu sözlerini aktarmakla isyanlarını, büyüklenmelerini, hakka karşı inatlaşmalarını ve bâtıl üzere ısrarlarını haber vermektedir.[586]
Hz. Musa, Rabbi katından getirdiği şeylerin hakikat olduğuna delalet eden asâ ve beyaz el mûcizesiyle [587] Firavun ve ileri gelenlerinin yanına gelince dediler ki:
“Bu, olsa olsa uydurulmuş bir sihirdir. Biz önceki atalarımızdan böylesini işitmemiştik.” [588] Onu sihrini ortaya koymak ve onunla Allah'a iftira etmekle suçladılar. Hz. Musa'nın getirdiğini, kendilerine kâhinlerin haber vermediğini söylemek istiyorlardı. Gördüklerini sihir ve bidat (sapma) olarak tanımladılar. [589] Onlara göre Hz. Musa'nın getirdiği şeyler, kendi yalan ve iftiralarıyla uydurduğu bir büyüden başka bir şey değildi. Atalarından, onun onları ibadete davet ettiği şey gibisini duymamışlardı.[590]
Firavun ve ileri gelenleri mucizeleri görüp de Allah'tan olduğunu kesin olarak anladıklarında bile küfür, azgınlık, inat ve yalanla iftira yoluna saptılar. Bu, onların azgınlıklarından ve gerçeğe uymak konusunda büyüklenmelerinden ileri geliyordu. “Bu, uydurulmuş bir sihir” diyerek statülerinden istifade ederek ve hile yaparak Musa'ya karşı çıkmak istediler. Mucizeler onları etkilemedi ve onlara bir fayda sağlamadı.[591]
Hz. Musa asasını atıp asâ bir ejderha olduğunda, elini koltuk altından çıkarıp hastalıksız ve bembeyaz olarak çıktığında ve o, bu büyük mucizeleri gösterdiğinde Firavun ona dedi ki:
“Bizi, yaptığın büyü ile yurdumuzdan çıkarasın diye mi geldin, ey Musa?” [592] Yani, “İnsanları sana uymaları ve iman etmelerini gerekli kılan bir mucize getirdiğin zannına sevketmek ve sonuçta ülkemize ve bize hakim olmak,[593] sihirbazlığınla bizleri evlerimizden, yurtlarımızdan çıkarmak için mi geldin?[594] Bu yaptığın bir sihirdir. Bizi büyülemek için bunu yaptın. Peşinden geleceklerini ve onlarla sayını çoğaltacağını umdun. Ancak bu beklentin gerçekleşmeyecek. Zira bizde de seninki gibi bir büyü var. [595] demek istiyordu.
Görüldüğü gibi Hz. Musa, onları yerlerinden yoksun bırakma çabasında olmak ve büyü yapmakla suçlanıyordu. Peygamberin hem büyücü olan hem de Mısırlıları sürgün etme amacı taşıyan bir kimse olarak tanımlanması bariz bir şekilde yanlıştı. Çünkü Hz. Musa'nın amacı, halkını kölelikten kurtarmaktı. Bütün iktidar Mısırlıların elindeydi. İsrailoğullarını köle olarak kullanmak istiyorlardı. Bu adaletsizliği gidermek istediği için, “Mısırlıları yasal haklarından mahrum etmek isteyen korkunç bir kimse” diye itham ettiler. Kendileri, insanları aldatmak için sihir yaptıkları gibi, kulluk bilincinde olan bir kimseyi de bakış açısı ve gücünün kaynağı farklı olmasına rağmen aynısını yapmakla suçladılar.[596]
Kureyş'in ileri gelenlerinin de Kur'an'a karşı tavırları Firavun'unki gibiydi. Onlar da mevcut dinlerine ve inançlarına bağlanmaları sayesinde önemli bir konuma sahip oluyorlar ve bundan büyük kazançlar elde ediyorlardı. İslâm çağrısının, onların mevki ve gelirlerine borçlu oldukları saçma inançlara karşı, bir tehlike oluşturduğunu fark etmişlerdi.[597] İşte bu nedenle bu apaçık gerçeğin karşısına dikiliyorlardı.
Burada doğal olarak bazı sorular akla geliyor. Hz. Musa, Firavun ve onun hakimiyeti için nasıl bir tehlike idi? Bu soruya şöyle cevap verilebilir: Hz. Musa'nın Peygamberlik iddiası, başlı başına politik yapıyı da içeren mevcut sistemi değiştirecek tam bir inkılâbı gerçekleştirmeyi ifade ediyordu. Bundan dolayıdır ki, evrenin Rabbi'nin temsilcisi, başka birisine tâbi yada başka birisinin astı olarak değil, ancak idareci ve hami olarak yaşamaya gelmiştir. Çünkü, bir kâfirin hakimiyetini tanımak ve ona gönüllü olarak tâbi olmak, peygamberlik iddiasını nefyetmektir. Hz. Musa, peygamber olduğunu ileri sürdüğü zaman, Firavun ve çevresinin, politik, toplumsal ve kültür ihtilâli tehdidini hissetmiş olmaları bundandır.[598]
Firavun, Hz. Musa'nın peygamberlik iddiasına niçin bu kadar önem veriyordu? Firavun Hz. Musa'nın üstün şahsiyeti hakkında yeterli bilgiye sahipti. Talmud ve Yusifus'un kıssalarına itimat edecek olursak, Hz. Musa çağının bütün ilimlerini tahsil etmiş, savaş ve idarecilik hususunda eğitilmişti. Zira Hz. Musa'nın içinde yetiştirildiği kraliyet ailesi fertleri için bu hususlar temel şeylerdi. Ayrıca, Hz. Musa, Habeşistan'a karşı düzenlenen seferde mükemmel bir general olduğunu da ispat etmişti. [599] Medyen'de sekiz yıla yakın bir süre devam eden çölün zor şartları da, kraliyet sarayındaki kolay hayatın tesirlerini gidermeye yardım etmişti. Binaenaleyh bu azametli, kararlı ve dindar adam, Firavun'un sarayında peygamberlik iddiası ile ortaya çıktığı zaman Firavun ve çevresi, onun iddiasını boş bir iddia sayıp önemsemezlik edemezlerdi.[600] Onlar, gerçekten Hz. Musa'yı bir sihirbaz olarak görmüş olsaydılar, kesinlikle ondan bir devrim sadır olacağını düşünmez ve onu bir tehlike saymazlardı. Çünkü sihirbaz bir kimse, dünyada hiç bir zaman bir devrim yapmış değildir.
Firavun, Hz. Musa'ya itiraz ederken kullandığı bir diğer argüman da Hz. Musa'nın büyülenmiş bir kimse olduğu şeklindeydi:
“Andolsun biz Musa'ya apaçık dokuz mucize verdik. (Ey Peygamber!) İsrailoğullarına sor, Musa kendilerine geldiğinde Firavun ona: 'Ey Musa! Ben senin büyülenmiş olduğunu sanıyorum' demişti.” [601] Doğru sözü ön plana çıkarma, Allah'ın birliğini vurgulama, zulmü, azgınlığı ve işkenceyi bırakmaya çağrıda bulunma gibi fiiller, tağutların geleneğinde ancak büyülenmiş, ne dediğini bilmeyen insanların taktiğidir. Firavun gibi azgın tağutlar bu gerçekleri düşünemezler, aklî dengesi yerinde bulunan bir insanın mevcut şartlara baş kaldırıp onları eleştireceğine akıl erdiremezler. [602]
Allah, danışma meclisindeymişçesine birbirleriyle görüşmelerde bulunan Firavun dönemindeki ileri gelenlerin [603] Hz. Musa hakkında Firavun'unkine benzer bir itirazda bulunduklarını ifade eder:
“Muhakkak bu (Musa) çok bilgili bir sihirbazdır. Sizi memleketinizden çıkarmak istiyor.” [604] Onlara göre Hz. Musa, sihri bilen, yetenekli, hileleriyle insanların gözlerini bağlayan,[605] ileri gelenlerin iktidarını ellerinden almaya çalışan,[606] ve Allah'ın risaletine dair aktardıklarında güvenilmeyecek birisiydi. İsrailoğullarını desteklemek, Mısır'ı ele geçirmek ve bağımsızlıklarına son vermek istiyordu.[607] Onlara göre onun tuzağını boşa çıkarmak için onu öldürmek, çarmıha germek, hapse atmak ya da onun gibi bir büyücüyle ona karşı çıkmak şeklinde seçenekler mevcuttu. Onlar sonuncu teklifi benimseyip Firavun'a tavsiye ettiler.[608] Ona ve kardeşine kötülük yapmakta acele etmek onlara pek makul gelmedi.[609]
İleri gelenler Firavun'a şehirlere adamlarını gönderip usta sihirbazları getirtmesini tavsiye ettiler.[610] Dediler ki: “Bunu ve kardeşini eğle, şehirlere de toplayıcılar gönder.”[611] Büyücülerin sayısı çok olursa Hz. Musa'ya galip gelirler, durumunu ortaya korlar ve sözüne muhalefet ederler zannıyla büyücüleri toplamayı salık verdiler.[612] O dönemde sihir çok yaygındı. Bu nedenle Hz. Musa'nın yaptıklarının, sihirbazların yaptıkları kabilinden şeyler olduğunu sanmıştı.[613]
İleri gelenlerin Firavun'a büyücüleri toplamayı tavsiye etmeleri, o dönemde büyücülerin çok olduğuna delalet eder. Bu da kelamcıların, “Allah'ın tüm nebilerinin mucizelerini kendi dönemlerinde gündemde olan türden kıldığı” şeklindeki görüşlerinin doğruluğunu gösterir. Hz. Musa döneminde de sihir gündemdeydi. Onun mucizesi, hakikatte zıddına da olsa görünüşte sihre benzemekteydi. Hz. İsa döneminde tıp, Hz. Muhammed (s) döneminde fasih hitap gündemde olduğu için her ikisinin mucizesi de ona göreydi. [614]
Musa (a)'nın kraliyet sarayında gösterdiği mucizeyi gözleriyle görenler ve dışarıda işitenler, atalarının dinine olan inançlarını yitirmeye başladılar. Bu yüzden,
“(Firavun'un adamları:) Eğer üstün gelirlerse, herhalde sihirbazlara uyarız.” [615] dediler. Bu sözleri sarfeden kimseler, inançlarının gücünün, sihirbazların Hz. Musa'nınkine benzer bir performans göstermelerine bağlı bulunduğunu söylemek istiyorlardı.[616] Yani sihirbazların yenilmesi durumunda Mısır dini, bağlılarının gözünde büyük bir hayal kırıklığına yol açacaktı. Zaten kitleler, sürekli olarak bu tür işler için toplatılırlar. Bu halk kitleleri zalim yöneticilerinin kendilerini aldattıklarını, kendileriyle oynadıklarını, bu tür yarışlar, törenler ve toplantılar ile kendilerini meşgul ettiklerini, böylece kendilerine uygulanan zulüm, baskı ve kötü hayat şartlarını unutturmak istediklerini anlamazlar. İşte Mısırlılar da bu şekilde toplandılar.[617] Büyücüler, büyünün önemli bir rol oynadığı Amon kültünün resmi rahipleriydiler. Onların Hz. Musa'ya galebe çalmaları halkın gözünde devlet dininin itibarını pekiştirecekti. [618] İnsanlar Firavun'a daha fazla bağlı, rahiplere karşı daha itaatkar olsunlar diye gelecek ve muhtevası büyü ve Firavun'a tapınma olan devlet dininin zaferine şahitlik edeceklerdi.[619] Firavun ve ileri gelenlerin projesi buydu.
Firavun'un çevresindekiler, Hz. Musa'nın sözünün yanlışlığı halkın huzurunda ortaya çıksın diye büyücüler toplanana kadar beklemeyi tavsiye etti. Hz. Musa'nın mucizelerine karşı sihir ile meydan okumaya çalışan büyücülerin karşılaşmaları insanların toplandığı bayram günü kuşluk vaktinde oldu. Bu günün tayini Hz. Musa tarafından yapıldı. [620] Onun niyeti, hüccetini büyük kitlelere sunmak [621] ve bu sayede büyü ile peygamberin harikulade mucizesinin denk tutulmasının bâtıl oluşunun herkes tarafından görülmesini sağlamaktı.[622] Musa'nın sözünün yanlış olduğunun herkesçe bilinmesini isteyen Firavun da bu karşılaşma vaktini makul buldu. Bu anlamda tuzak kurmaya çalışan inkarcıların çabası, Allah'ın peygamberi için ilahî bir lütufa dönüştü:
“Böylece, sihirbazlar belli bir günün tayin edilen vaktinde bir araya getirildi.” [623] Mısırlı büyücülerin organizasyonlarıyla, hilelerini kullanarak amatör İsraillilere karşı galip gelecekleri şeklinde bir beklenti vardı.[624]
Peygambere karşı mücadele etmeleri için getirilen büyücülerin çıkarcı yaklaşımları hemen kendisini gösterdi. Bu sayede, peygamberlere büyücü denilmesi konusundaki tutarsızlık açık bir şekilde ortaya çıktı:
“Sihirbazlar Firavun'a geldi ve 'Eğer üstün gelen biz olursak, bize kesin bir mükâfat var mı?' dediler.” [625] Görüldüğü gibi, büyücüler ortaya koyduklarını çıkar teinini için yapmaktadırlar. Mucize sahibi peygamberler ücretlerini Allah'tan beklerlerken, büyücüler tağutların hizmetindedirler. Büyücülerin sanatları hile ve sahtekârlık üzerine kuruludur. Kur'an, onların bu tavırlarını bu âyet ile ortaya koymaktadır. Büyücülerin ilk düşünecekleri şey kendileri için bencil bir pazarlık yapmaktı. Firavun ve danışma meclisi panik içinde herhangi bir miktara evet diyecek haldeydi ve dedi de.[626] Muhtemelen Mısırlıların dininin rahibi diyebileceğimiz büyücüler, yiyici tiplerdi ve zengin olup, makam elde edip kralı ve halkı yönetimleri altına almayı ümit ediyordu.[627] Ayet ayrıca büyücülerin eşyanın özünü değiştirmeye güçlerinin yetmediğine de delildir. Yetseydi toprağı altına çevirirlerdi. Niçin Firavun'un mülkünü ele geçirmediler, niçin dünyanın hükümdarları ve liderleri olmadılar? Âyet bu inceliğe insanların dikkatini çekmekte, bâtıl ve yalan ehlinin sözlerine aldanma konusunda onları uyarmaktadır. [628]
Hz. Musa, onlar sihirlerini ortaya koyduklarında onları büyü yaparak Allah'a iftira atmamaya ve insanların zihinlerinde hakikati olmayan şeyleri canlandırarak onları aldatmamaya çağırdı.[629] Çünkü gerçekten Allah'a iftira eden hüsrana uğramıştır.[630] Ancak sihirbazlar uyarılara kulak vermedi ve Hz. Musa'nın mucizesine çeşitli sihirlerle meydan okudular. Firavun da zaten onları bu amaçla toplamıştı:
“Sihirbazlar, 'Ey Musa! Ya sen at, yahut ilk atan biz olalım.' dediler.” [631] Kendilerine göre büyülü olan değneğini veya diğer bütün büyü araçlarını atmasını istediler.[632] Galip olacaklarına emin oldukları için önce veya sonra sihirlerini ortaya koymayı sorun etmediler.[633] Halbuki sihir mucizeye karşı ebediyen galip gelemez.[634] Tercihi Hz. Musa'ya bırakmaları, nezaketlerinden dolayı değildi. Onların bu tavrına karşı peygamberleri, önceliği onlara verdi ve onlara,
“Atacağınızı atın, dedi.” [635] Niyeti, insanların onların yaptıklarını görmeleri ve düşünmelerini sağlamaktı. Bu sayede büyücülerin bâtıl ve kötü davranışları son bulunca bekleyip gözetledikten sonra apaçık olarak hak gelecek ve gönüllerde daha etkili olacaktı.[636] Hz. Musa'nın, “Atacağınızı atın.” deyişi insanlara büyücülerin ortaya koyduklarının geçersiz bir eylem ve bâtıl bir çaba olduğunu göstermek içindir.[637]
Büyücüler, göz bağcılıkta öyle bir oyun düzenlediler ki, Hz. Musa bile bir an için etkisinde kaldı:[638]
“Onlar (ellerindekini) atınca, insanların gözlerini büyülediler, onları korkuttular ve büyük bir sihir gösterdiler.” [639] İnsanlarda, yaptıklarının bir hakikati olduğu hissini uyandırdılar. Halbuki yaptıkları soyut bir hayalden ibaretti.[640] Bilgilerini onlardan gizlediler.[641] İplerini yere atınca, onları insanlara sanki hareket ediyormuş gibi gösterdiler. Öyle ki seyirciler değneklerden ve iplerden korktular ve paniğe kapıldılar. Aldatma ve zihinlerini etkileme yoluyla ortaya büyük bir büyü koydular.[642]
“Musa (sihri görünce) içinde bir korku hissetti.” [643] Kötü kimselerin planlı saldırıları bazen o kadar becerilidir ki bâtıl hakikat olarak görünür ve alkışlanır. Hakikate inanan kimse ise farklıdır bir an için etki altında kalabilir. Fakat Allah'ın rahmetiyle iman otoritesini koyar, ona güven verir ve o iman, bâtılın üşüşen kuruntularını dağıtıp yok edecek spesifik hakikatlere işaret eder.[644]
Büyülerini ördükten sonra Hz. Musa dedi ki:
“Bu sizin yaptığınız sihirdir. Muhakkak Allah onu iptal edecektir. Şüphesiz ki, Allah fesatçıların işini düzeltmez.” [645] Çünkü onların yaptıkları ancak bir büyücü tuzağıdır. Büyücü ise,
“Her nerede olursa olsun başarıya ulaşamaz.” [646] ve amacına varamaz.[647] Bu âyet ister hayrı ister şerri amaçlasın büyücünün hedefine ulaşamayacağına delil olup sihrin tümünü olumsuz kılmakta [648] ve sihir adı altında yapılan her türlü çabayı mahkum etmektedir.[649]
Büyücülerin sopaları bir büyü aldatmasıyla görünüm itibarıyla yılanlara dönüştü. Fakat Hz. Musa'nın mucizeleri herhangi bir büyüden daha güçlüydü ve ardında bir hakikati barındırıyordu. [650] Suçluların hoşuna gitmese de Allah'ın, sözleriyle hakkı açığa çıkarması bir yasadır.[651] Allah'ın kelimeleri ya da emirleri gerçek güce sahipken, büyücülerin hileleri gözleri boyayarak sadece harika görünebilir.[652] Hz. Musa bu hakikati zikrettiğinde onlara gafil oldukları hakka dair ilahi yasayı hatırlatmak ve mucizenin sihre, hakkın bâtıla üstünlüğüne dair göstereceklerine onları hazırlamak istiyordu. Zaten büyücüler de mucizeyi görünce hemen iman ettiler.[653]
Büyücülerin hilesi insanlar üzerinde büyük etki yapabilirdi ama Hz. Musa asasını atınca büyü bozuldu:[654] “Birdenbire asa, onların bütün uydurduklarını yakalayıp yutuverdi.”[655] Firavun Hz. Musa'nın getirmiş olduğu apaçık gerçeğe sihirbazların ve göz bağcıların saçmalıklarıyla karşı durmayı ve insanların zihinlerini karıştırmayı amaçlıyordu ama asanın bırakılışıyla hak ortaya çıktı. Büyücülerin yalan ve uydurmaları işe yaramadı.[656] Musa, Firavun ve topluluğunu yendi. Hepsi kahrolup zillete düştüler. Büyücüler Hz. Musa'nın gösterdiği mucizeleri görünce, yaptığının büyü değil semavi bir iş olduğunu anladılar ve secdeye kapandılar.[657] Firavun'un kurduğu düzen tersine döndü. O büyük toplanma gününde Firavun'un arzuladığının aksine ilahi burhanlar zuhur etti ve ona galip geldi. Firavun, Allah'ın elçisine üstün gelebileceğini sanmış, hüsrana uğrayıp cenneti kaybetmiş ve ateşi kendine vacip kılmıştı.[658]
“Vicdanları bunlar(ın doğruluğun)a kesin bir kanaat getirdiği halde sırf zulüm ve kendilerini büyük görme yüzünden onları inkâr ettiler; fakat bak o bozguncuların akıbeti nasıl oldu!” [659] Şeytan onlara amellerini süslü gösterip onları doğru yoldan alıkoydu.[660] Hangi zulüm apaçık âyetlerin Allah'tan geldiğini fark ettikten sonra onları apaçık sihir olarak adlandırmaktan daha acımasız olabilir? Onlar, Hz. Musa'nın getirdiğine iman etmek konusunda kibirleniyor, kendilerini daha üst bir makamda görüyorlar.[661] Bu yüzden dediler ki;
“Bizi sihirlemek için ne mucize getirirsen getir, biz sana inanacak değiliz.” [662] Yani, Firavun'un dininden döndürmek için bize ne kadar mucize gösterirsen göster yine de sana inanmayız.[663] Bizi büyülemek, dinimizden uzaklaştırmak ve kavminin hizmetkârı kılmak için, senin davetinde doğruluğunu gösteren mucizenin her türlüsünü getirsen de seni doğrulamâyacağız, senin risaletine de tâbi olmayacağız.[664] Allah, Hz. Musa'nın toplumundan farklı olarak Hz. Muhammed'in toplumu için kevnî bir mucize göndermeyi dilememiştir. Fakat Hz. Musa'nın dönemindekilerin mucizelerle inanmayacaklarını bilmesine rağmen onlara çokça mucize göndermiştir. Bunun hikmeti, onlardan bazılarının mucizeleri görmelerinin ardından iman etmesidir. Ancak Hz. Peygamberin toplumuna kevnî bir mucize gelseydi, bu onların inkâr ve inadını artırmaktan başka bir işe yaramayacaktı.[665]
Bu defa da sihirbazlar Musa ve Harun'u göstererek şöyle dediler:
“Bu ikisi, muhakkak ki, sihirleriyle sizi yurdunuzdan çıkarmak ve sizin örnek yolunuzu ortadan kaldırmak isteyen iki sihirbazdırlar sadece.” [666] Onlara göre bu iki peygamber, şeref, akıl ve tecrübe yolunu ortadan kaldırmak istemektedir.[667] Bu sözleri onların Hz. Musa'nın mucizeleri konusunda meydan okumaları ve ona kötü isim takmadaki aşırılıklarını gösteren bir ifadedir. Her akl-ı selim sihri kötü görür ve büyücüye de iyi bakmaz. Çünkü insan sihrin sürekliliğinin olmadığını bilir. Mucizenin de sihir olduğuna inanmalarının ardından da onlar, “Nasıl ona, dinine ve yoluna tâbi oluruz bu mümkün mü” derler.[668] Hilelerinin ve Hz. Musa'nın daha önce Firavun ve ileri gelenlerine gösterdiği mucizelerinin, onların ve halkın gözü önünde sergilenmesinden önce bu sözleri sarf etmeleri, Firavun'a hizmet etme isteklerine ve kendilerini halkın gözünde inandırıcı kılma arzularına bağlanabilir.
Sihirbazlar:
“Ey Musa! Ya sen at, yahut ilk atan biz olalım.” [669] diyerek meydan okuduklarında Hz. Musa onlara şöyle cevap verdi:
“Hayır, siz atın! Bir de ne görsün! Onların ipleri ve değnekleri, yaptıkları sihirden ötürü kendisine sanki yürüyormuş gibi geldi.” [670] Gördüğü şeyin hakikatinin olmadığını bilmeseydi, onu hareket ediyor sanacaktı.[671] Musa'nın, “Hayır, siz atın!” demesi, Allah'ın, “İnkarcılardan becerebiliyorlarsa Kur'an'daki gibi bir sure getirmelerini [672] istemesine benzer. Zaten Hz. Musa'nın sihri kötü gördüğünden ve insanları ondan alıkoyduğundan da şüphe yoktur.[673] Onun talebi zahiriyle alınmadığı zaman sorun da olmaz. Onun büyücülerin sihirlerini önce göstermelerini istemesi şüpheleri bertaraf etmek içindir.[674]
Firavun ilahlık iddiasında olmasına rağmen en yakınları olan rahiplerinin ve büyücülerinin böyle bir şeye inandığı pek muhtemel değildir:
“Bunun üzerine iplerini ve değneklerini attılar ve “Firavun'un kudreti hakkı için şüphesiz elbette bizler galip geleceğiz” dediler.” [675] Bu, işbirliğiyle sergilenen bir oyundur. Bu nedenle de onlar Firavun'un ilahi gücüne sığınmaktadır. Ancak hakikat hilelerden daha güçlüdür ve ortaya çıkacak, onların yaptıklarını yok edecektir.[676]
Onların yaptıklarını görünce Musa içinde bir korku hissetti. Ancak Allah, onun kalbini pekiştirdi. Hz. Musa aldığı ilahî emirle sağ elindekini bırakınca büyücülerin tuzaklarını yutuverdi.[677] Bunun üzerine,
“Bütün sihirbazlar secdeye kapandılar, 'Musa ile Harun'un Rabbine iman ettik.' dediler.” [678] Yani onun sihir türü bir şey olmadığını şüphesiz bir bilgiyle anladıklarında yere kapandılar. O, Rabbani bir ayetti.[679] Büyücüler önce inkâr için iplerini ve sopalarını kısa bir süre sonra da şükür ve secde için başlarını yere koydular. Her ikisi arasında ne büyük fark vardır.[680] Büyücüler sihir konusunda uzman bir kesimi oluşturuyordu. Hz. Musa'nın onların yaptıklarının dışında bir şey yaptığını görünce yaptığının sihir olmadığını anladılar. Cisimlerin durumlarını değiştirmesinden, atmasıyla asasının onların uydurduklarının tümünü yutmasından yola çıkarak Allah'ın yaratıcı, alim ve her şeye gücü yeten; Musa'nın da O'nun sadık rasulü olan bir kimse olduğu şeklinde bir çıkarsamada bulundular. Şüpheden uzak bir şekilde iman ettiler, tâbi oldular ve boyun eğmenin zirvesi olan secdeye atılırcasına süratle vardılar.[681]
Sihirle benzerinin getirilemeyeceğini bildikleri için iman ile bağlılıklarını göstermek suretiyle secdeye kapandılar. Bunda sihrin en büyüğünün, hakikati olmayan şeyleri zihinlerde canlandırarak kandırma olduğuna delil vardır. Büyücüler derin bilgileri nedeniyle Hz. Musa'nın getirdiğinin büyü olmadığını daha rahat anladılar. O, mucizeydi. [682] Onlar sihir konusunda üst tabakadan insanlardı. Asa mucizesini gördüklerinde, onun, sihrin sınırlarını aşan bir şey olduğunu fark ettiler. Kendilerini secdeye kapanmaktan alıkoyamadılar. Adeta kendilerini yere attılar. “Musa ve Harun'un Rabbine” iman ettiklerini söylemeleri ile alemlerin Rabbi olan Allah kastedilmektedir.[683] Bu ifade, Firavun'un rablik iddiasında bulunmasıyla birlikte düşünülmelidir.
Sihirbazların iman ettikleri zaman yaptıkları secdeye dair âyetlerin tam çevirisi belki de “Sihirbazlar yere kapandırıldılar.” şeklinde yapılabilir. Onların secdeleri anlatılırken kullanılan bu edilgen cümle kuruluşu, eylemin sanki daha baskın daha üstün bir kuvvet tarafından yaptırıldığını, onları buna icbar ettiğini ifade etmeye maruf gibidir.[684] Büyücüler büyüyü bilmeselerdi, Hz. Musa'nın mûcizeleriyle sihir arasındaki fark konusunda kolayca çıkarsamada bulunamayacaklardı.[685] Secdeye kapanmaları Hz. Musa'nın mucizesinin gücüne işaret etmektedir. Mucizenin azametini gördüklerinde kendilerine hakim olamadılar ve secdeye kapandılar.[686] Alemlerin Rabbine iman ile birlikte Musa ve Harun'a iman etmelerinden bahsedilmesi o iki peygambere de iman ettiklerini gösterir.[687]
Firavun'a göre büyücülerin Musa'ya iman etmesi, delilin kuvvetinden değil, aksine Musa ile anlaşmalarının sonucuydu. Hz. Musa, şöyle şöyle yaparken ona iman edecekler, onun peygamberligini kabul edeceklerdi. İmanları bu şekilde oldu. Musa'nın ve iman edip büyüyü terk edenlerin ortak amacı, o toplumu o şehirden çıkarmak ve yönetimlerine son vermekti. Tüm akıl sahibi kimselerin bileceği gibi, vatandan ve sahip olunan sürekli nimetlerden ayrılmak en zor konulardandır. [688] Bunun bilincinde olan Firavun, insanların çıkarlarını koruma adına risalete karşı çıkarak taraftarlarını muhafaza etmeye çalıştı:
“Firavun: 'Ben size izin vermeden O'na iman ettiniz öyle mi? Muhakkak bu, yerli halkı şehirden çıkarmak için şehirde kurduğunuz bir hiledir. Yakında avlarsınız.” [689] Firavun, “İzin vermeden mi?” derken kibrini inkarcılığını ve kınayıcı tavrını göstermektedir.[690] O ve bağlıları öfkeliydiler. Her şeyden önce Allah'ın gücüyle karşılaştırıldığında küçük düştüler. İkinci olarak hile ve kullandıkları araçlar onlara bir fayda sağlamadı. Büyücüler Allah'ın âyetlerini tanıdılar ve Musa ile Harun'un hedefi yerini buldu. Büyücüler sahtekarlığı, asılsız inanç ve ibadetleri ve zayıflara karşı zulümle dolu hayatlarını bıraktılar ve tek bir ilaha bağlılıklarını bildirdiler.[691]
Firavun onların secde ettiğini görünce bunun Allah'a ve rasulüne uyma konusunda halkın büyücüleri taklit etmesine neden olacağı düşüncesiyle şüphelerini belirtmeye başladı. Birinci şüphe, büyücülerin imanlarının basiretlerinden kaynaklanmıyor oluşuydu. Ona göre, onlar sihir konusunda Musa'nın öğrencileriydiler. Onun emrine uyarak ve yaptığını takdir ederek acziyetlerini gösterme konusunda anlaşmışlardı. Firavun, şüphelendirme gayretinin ardından onları imandan, diğerlerini de onları taklitten alıkoymak için tehdide baş vurdu:[692]
“Ben size izin vermeden önce ona inandınız öyle mi? Hakikat şu ki o, size büyü öğreten büyüğünüzdür. Şimdi tereddüt etmeden elleriniz ile ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve sizi hurma dallarına asacağım! Böylece, hangimizin azabının daha şiddetli ve sürekli olduğunu iyice anlayacaksınız.” [693] Allah burada apaçık mucize ve en büyük âyeti gördüğü zaman Firavun'un küfrünü, azgınlığını ve hak karşısında batıla dayanarak inatlaşmasını haber veriyor. Firavun o sırada bütün insanların huzurunda kendileriyle zafer umduğu kimselerin iman ettiğini görmüş ve mağlubiyete uğramıştı. O zaman iftira ve yalana baş vurup, makamını ve hükümranlığını kullanarak sihirbazları, tehdit etti.[694] Ona göre, kralları olsun diye Hz. Musa ile ittifak kurmuşlardı.[695] Firavun, büyücülere Hz. Musa için büyüğünüz derken, o peygamberin büyü konusunda onlara öğreten kimse ve onların üstadı,[696] öğrenimlerinde büyü liderleri oluğunu ve yetenekli olduğu için onlara galip geldiğini söylemek istiyordu. O, bu söylemiyle insanlar iman eden büyücülere uymasınlar, onlar gibi iman etmesinler diye onları şüpheye sokmayı amaçlamaktadır. Firavun, onların Musa'dan büyü öğrenimi görmediklerini, aksine onların Musa'nın gelişi ve doğumu öncesinde sihri bildiklerinin farkındaydı.[697] Hz. Musa'nın getirdiği şey ancak Allah tarafından desteklenen, Rabbinden getirdiğinin doğruluğuna Allah'ın bir hüccet ve delalet kıldığı kimseden sadır olabilirdi.[698] Mekke toplumu da benzer şekilde Hz. Muhammed (s) için, “İnananların Kur'an ve diğer konularda öğretmenleri ve üstatları” olduğunu söylüyordu.[699] Firavun'un sözü iftira iken, Mekkelilerin sözü bir hakikati ifade ediyordu.
Büyücülüğü terk edip imana yönelen kimseler, hem günahlarına, hem Firavun'un onları zorladığı sihre karşı, onları bağışlasın diye, Rablerine iman ettiklerini, Allah'ın sevapça ondan daha hayırlı ve azap verme bakımından da daha devamlı olduğunu söylediler.[700] Bunun üzerine Firavun yukarıdaki âyetin lafzına yakın bir ifadeyle dedi ki:
“Ben size izin vermeden ona iman ettiniz ha! Demek ki sîze sihri öğreten büyüğünüzmüş o! Ama şimdi (size yapacağımı görecek ve) bileceksiniz: 'Andolsun, ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama kestireceğim, hepinizi astıracağım!” [701] Bileceksiniz sözü şiddetli bir tehdidi içermektedir.[702] Firavun'un öfkesini çeken büyücülerdeki tavır değişikliği, aslında onun çöküşünün de başlangıcıydı.[703] Firavun'un tehdit savurarak olumsuz tavır sergilemesinin altında bu neden yatıyordu.
Firavun'un cezalandırma tehditleri karşısına iman edip büyüyü terk edenler metanetli davrandılar:
“Herhalde biz müminlerin ilki olduğumuzdan dolayı Rabbimizin hatalarımızı bağışlayacağını ümit ederiz.” [704] dediler. Hatalarımızı derken kastettikleri, küfür, sihir ve diğer yanlışlarıydı.[705] Şüphesiz Allah, mükâfatı en hayırlı ve cezası en sürekli olandır.[706]
Görüldüğü gibi, Firavun ve toplumu, peygamberleri Hz. Musa ve (her ne kadar Kur'an'da kendisine büyücü denildiğine dair çok az bilgi verilse de) Hz. Harun'a büyücü diyerek iftira atmaktadırlar. O dönemde yaygın ve etkili olan büyü, risalete karşı tavır geliştirmeye çalışan inkarcılar tarafından sıklıkla dile getirilmiş bir itirazdır. Peygamberlere büyücü diyenler, halkın bilincini köreltmeyi amaçlayan kimselerin etkinliklerini bizzat teşvik ermektedirler. [707]
3. Hz. Süleyman'a ve Hz. İsa'ya Büyücü Denilmesi
Yahudilerin çoğu Hz. Süleyman'ın nübüvvetini inkâr ediyor onu krallardan birisi olarak görüyorlardı. Onun döneminde yaşayanlar onun, krallığını sihir sayesinde edindiğine inanmakta bir problem görmüyorlardı.[708] Şeytanların Hz. Süleyman'ın hükümranlığına dair sihir kitaplarından okuduklarına uydular. Hz. Süleyman'ın mülkünün sihir üzerine kurulu olduğu yalanını söylüyorlardı [709] ki bu düpedüz iftiraydı. Sihri Hz. Süleyman'a atfetmeleri sayesinde büyüye de değer vermiş oluyorlardı. Onlara göre Allah cinleri onun hizmetine verdiğinde Hz. Süleyman onlardan esrarengiz sırları aldı. Zanna tâbi olanlara onun sihir konusunda cinlerden faydalandığı görüşü hakim oldu. Bazı Yahudiler sihri Hz. Süleyman'dan aldıklarını iddia etti. Allah, “O kâfir olmadı.” diyerek onu tenzih etti. Çünkü nübüvvet büyücü ve kâfir olmaya engeldir:[710]
“Süleyman'ın hakimiyeti hakkında şeytanların söylediklerine uydular. Oysa Süleyman asla kâfir olmadı. Ama insanlara büyü öğreten şeytanlar kâfir oldular. Babil'de Harut ve Marut adında iki meleğe böyle bir şey indirilmemişti ki, 'Biz ancak bir imtihan vasıtasıyız, sakın kâfir olma.' diyeler ve insanlar onlardan karı ile koca arasını ayıran şeyler öğreneler. (İnsanlara büyü öğreten o şeytanlar/cinler de), Allah'ın izni olmadıkça bununla kimseye zarar verecek değillerdi. Onlar, kendilerine zarar verecek ve faydası olmayacak şeyler öğreniyorlardı. Kuşkusuz biliyorlardı ki, o sihri satın alan kimsenin, âhirette hiçbir payı yoktur. Karşılığında kendilerini sattıkları şey ne kötüdür. Keşke bunu bilmiş olsalardı.” [711] Hz. Musa'dan sonra peygamber olarak gelmiş olan Hz. Süleyman [712] sihir yapmıyordu ki, kâfir olsun fakat şeytanlar yapıyor, insanları saptırıyor ve onlara sihir öğretiyorlardı.[713] Şeytanlardan sihir öğrenenler, bilmelerine rağmen bilmiyormuş gibi yapıp Tevrat'ı göz ardı eden Yahudi hahamları ve bilginleriydi. Onların şeytanlara tâbi oluşu apaçık bir hüsrandı. Onlar Hz. Süleyman'ın tahtının altına sihir kitapları gizlediğini ve onları kullandığını söyleyerek peygamberi büyücülükle suçladılar.[714] Allah'ın Kitabı'nı ve onunla amel etmeyi bıraktılar. Hz. Süleyman'a attıkları iftiralar nedeniyle ona dinden dönüş ve küfür atfettiler. Allah onun bu iftiradan uzak olduğunu bildirmiş, sihir ve göz bağcılığı öğretimiyle akılları saptıran şeytanlarla küfrü özdeşleştirmiştir. [715]
Yahudiler, Kitab'ı arkalarına atınca insan ve cin şeytanlarının işi olan sanatlarla uğraştılar. Bu uydurmalarla bazı Müslümanları şüpheye düşürdüler ve bu Müslümanlar da onları bu konudaki iddialarında doğruladılar. Ancak Hz. Süleyman'a atfettikleri küfürde onları yalanladılar. Esasen sapkın olanlarının durumu bugün de aynıdır. Muskalar okurlar, çizgiler çizer, tılsımlar yazıp Hz. Süleyman'ın mührü adını verirler, birtakım şeyler yazıp, bunları taşıyanların cinlerin saldırısından ve ifritlerin dokunmasından korunacaklarını söylerler. İşte Kur'an da bu olayı, nefis düşkünlerinin yaptıkları iftiraları açıklamak için anlatmıştır. Bu iftira Yahudiler arasında din ve dinin hükümleriyle amel etmeye engel olmuştur. Bu yüzden onlar Kitaplarının müjdelediği Rasul'e uymamışlardır.[716] Allah'ın Kitabını bir kenara attılar, Hz. Süleyman'ın mülküne (yöneticiliğine ve peygamberliğine) dair ve onun zamanında sihir ve el çabukluğuyla yapılan hileler üzerine yazılmış kitaplarda yazılanlara uydular. Cinlerin gaybı bildiklerini ve sihir ilminin Hz. Süleyman'ın ilmi olduğunu ileri sürüyorlardı. Onlara göre Hz. Süleyman bu ilimle insanları, cinleri, rüzgarı emri altına alıyordu. Ancak Hz. Süleyman sihir yapmadığı için kâfir de olmadı. Zira sihir aldatmadır. Peygamberler ise bundan uzaktır.
Halbuki rasul ve Kur'an'a inansalardı, Allah'ın Kitabını bırakıp şeytanların yazdıkları kitaplara uymayıp Allah'tan sakınmayı ihmal etmeselerdi, Allah katından bir hayır onlara ulaşırdı.[717] Kur'an, Hz. Süleyman'ın halk arasında kendi adıyla özdeşleşen sihirbazlık sanatının mucidi olduğu efsanesini reddetmektedir.[718] Yahudiler ona büyücülük atfettiler. Aksine Hz. Süleyman'ın değil, sihir öğretmeleri nedeniyle şeytanların inkârları sabit oldu.[719] Yahudiler Hz. Süleyman'dan ayrı olarak iki meleğe de sihir indirildiğini söylüyorlardı. [720] Allah yukarıdaki âyette bunu da olumsuzlamış ve peygamberleri tenzih ettiği gibi melekleri de büyü işlerinden uzak varlıklar olarak tanımlamıştır.
Görüldüğü gibi peygamberlere büyücü denilerek onları yalanlamadan Hz. Süleyman da nasibini almıştır diyebiliriz. Hz. Musa'yı genel olarak Mısırlılar büyücü diyerek yalanlarken, aynı itirazla inkarcılık bu sefer Yahudilere geçmiştir.
Yahudiler Hz. Süleyman'ı büyücü diyerek yalanladıkları gibi aynı tavırlarını Hz. İsa için de sürdürmektedir. Hz. İsa, kendisine verilen mucizelerin hepsini gösterdiğinde İsrailoğullarının O'nu yalanlaması ve bu harikulade mucizelerini apaçık bir büyü olarak nitelediler. Çünkü onlar binlerce kişinin gördüğü bu gerçekleri inkâr edememiş, inatları ve üstünlük taslamaları nedeniyle teslim de olmak istememişlerdi:
“Allah o zaman şöyle demişti: “Ey Meryem oğlu İsa! Sana ve annene (verdiğim) nimetimi hatırla'. Hani seni mukaddes ruh (Cebrail) ile desteklemiştim; (bu sayede) sen beşikte iken de yetişkinlik çağında da insanlarla konuşuyordun. Sana kitabı (okuyup yazmayı), hikmeti, Tevrat ve İncil'i öğretmiştim. Benim iznimle çamurdan, kuş şeklinde bir şey yapıyordun da ona üflüyordun, hemen benim iznimle o bir kuş oluyordu. Yine benim iznimle anadan doğma körü ve alacalıyı iyileştiriyordun. Ölüleri benîm iznimle (hayata) çıkarıyordun. Hani Îsrailoğullarını (seni öldürmekten) engellemiştim; kendilerine apaçık deliller (mucizeler) getirdiğin zaman içlerinden (İsrailoğullarından) inkâr edenler, “Bu, apaçık bir sihirden başka bir şey değildir.” demişlerdi.” [721] Peygambere inanmayan ve onun peygamberliğini inkâr edenler [722] onun Allah tarafından rasul olarak görevlendirildiğine delalet eden hüccet ve burhanlarla gönderildiğinde, onu yalanlamışlar ve büyücülükle itham etmişlerdi.[723] Onlar şöyle diyorlardı: “Bu gerçek bir peygamber değil sadece bir büyücüdür. Yaptığı tuhaf işler ve hayret verici fiilleriyle kendisinin büyücü olduğunu ortaya koyuyor.” [724]
Yahudiler, Hz. Süleyman'da gördükleri tamamen Allah'ın dilemesiyle olan olağanüstülükleri yalanladıkları gibi Hz. İsa'da gördükleri Allah'ın mucizelerini de sihir olarak vasıflandırmışlardır. Bu inkarcı tavır son peygamber döneminde de sürmüş, yalanlayanlar öncekilerin başlarına gelmiş olan kısmî ya da kökten yok edici azaplardan ibret alma yerine onların izinden gitmeyi yeğlemişlerdir. [725]
4. Hz. Peygamber'e Büyücü ve Kur'an'a Büyü Denilmesi
İnkarcılar, Muhammed (s)'e sihirbaz derken gerçekte onun Allah'tan herhangi bir vahiy almadığını fakat sadece büyüleyici etkileyici bir belagat ile yandaşlarını sürüklediğini söylemek istiyorlardı:
“İnsanları (eğri yolun sonundan) korkut, inananlara Rableri nezdindeki yüksek makamları müjdele, diye içlerinden bir adama vahyimizi göndermemiz onlara tuhaf mı geldi? Kâfirler: 'Hiç şüphesiz bu besbelli bir sihirbaz.' dediler.” [726] Kur’an’ın sık sık işaret ettiği gibi bu itham yalnızca Hz. Peygamber'e değil inanmayanlar tarafından önceki peygamberlere de yöneltilmişti. Bu sözleri sarf eden inkarcılar, vahyi ve risaleti peşinen reddeden kimselerdi.[727] Onlar peygambere bazen büyücü, bazen kâhin ve bazen de mecnun diyorlardı ancak her akıl sahibi gibi onlar da sözlerinin ona atılan iftira türü şeyler olduğunu biliyorlardı.[728]
Hz. Muhammed'in döneminde Hz. Musa'nınkinde olduğu gibi bilinen anlamda büyü etkili değildi. Onun mucizesi olan Kur'an, asâ ve beyaz el mucizesinden farklı ve daha sürekliydi. Ancak Hz. Musa'ya verilen mucizeler, bu defa inkarcılar tarafından inkârlarına delil olarak kullanılmaya çalışıldı:
“Fakat onlara tarafımızdan o hak (Peygamber) gelince: 'Musa'ya verilen (mûcizeler) gibi ona da verilmeli değil miydi?' dediler. Peki, daha önce Musa'ya verileni de inkâr etmemişler miydi? “Birbirini destekleyen iki sihirbaz!” demişler ve şunu söylemişlerdi: Doğrusu biz hiçbirine inanmıyoruz.” [729] Kureyşliler Hz. Musa'ya inanmamışlardı ki, Hz. Muhammed'den bulundukları talebin bir mantığı olmuş olsun? Hz. Musa, Mısırlılar tarafından büyücü olarak adlandırıldığı gibi, Kur'an'ın kelimeleri de inkarcılar tarafından büyü olarak adlandırıldı. Kur'an, Hz. Musa'nın mesajını onaylarken, Kureyşliler kendilerinin zıt görüşte olduğunu söylüyorlar, ilahi vahyi tümden inkâr ediyorlardı.[730] Onlara göre, Musa ve Muhammed sihir konusunda birbirini destekliyordu.[731]
Bazıları Hz. Muhammed'in sarf ettiği sözleri başkalarından öğrendiğini söylüyorlardı. O insanlar onu kandırıyorlardı:[732]
“Biz onların, seni dinlerken nasıl dinlediklerini çok iyi biliriz. Birbiriyle fısıldaşırlarken de o zalimlerin: 'Siz büyülenmiş bir adamdan başkasına uymuyorsunuz!' dediklerini çok iyi biliriz.” [733] Burada onların Hz. Peygamber'in davetine karşı kurdukları tuzaklar ve oyunlara değinilmektedir. Onlar gizlice Hz. Peygamber'i dinlerler ve daha sonra buna karşı bir oyun hazırlamak üzere toplanırlardı. Bazen bir kimsenin Kur'an'dan etkilendiği konusunda şüpheye düşerler ve birlikte oturup onu bu etkiden kurtarmaya çalışarak şöyle derlerdi: “Bir düşman tarafından büyülenen ve aynı onun gibi konuşan bir adamdan nasıl etkilenirsin?” [734]
Hz. İsa'nın müjdelediği Hz. Muhammed de büyücü suçlamasına maruz kalmıştı. Hz. İsa, İsrailoğullarına Allah'ın
olduğunu, ondan önce gelen Tevrat'ı doğrulayıcı ve ondan sonra gelecek Ahmed [735] adında bir peygamberi de müjdeleyici olarak geldiğini söylediğinde ve onlara açık deliller getirdiğinde,
“Bu apaçık bir büyüdür, dediler.” [736] Onlara geçmiş asırlarda müjdelenen ve eski çağlarda hürmetle anılan Ahmed geldiğinde, durumu ortaya çıkıp belgeler getirdiğinde ona muhalefet eden kâfirler, “Bu Kur'an, apaçık büyüdür.”[737] O peygamber de sihirbazdır.” dediler.[738] Sihir, bu bağlamda rasulün getirdiği şeyin sıfatıdır.[739] Halbuki fark edebilenler Hz. Muhammed'in tüm eylem ve söylemlerinde ilahi kudretin izlerini görebilirlerdi. Yine de cahil inkarcılar insanlık tarihinin en sağlam gerçeğini gerçek dışı büyü olarak isimlendirdi.[740]
İşte Hz. İsâ böyle söylemiş olduğu halde İsrailoğullarının çoğu, yani Yahudîer onu dinlemedikleri gibi Hıristiyanların çoğu da bunu gizlemiş ya da o müjdeyi tevil ve tahrif ile inkâr etmiş olduklarından dolayı, “Bu Ahmed, o müjdelenen Resul değil! Bu açık sihirlerle bizi aldatmak istiyor.” diye küfre, haksızlığa sapmış ve birtakım değişiklikler yapmak suretiyle, “İsa, Allah'ın oğludur.” gibi aslı olmayan yalanlar yazarak onları Allah kelâmı diye Allah'a isnat etmişlerdi.[741] Kur'an-ı Kerim'e sihir diyerek aslında İslâm'ı geçersiz kılma isteklerini sergiliyorlardı. Onlar hak güneşinin nurunu üfleyerek söndürmek isteyen kimse gibidir.[742] Onlar, ağızlarıyla Allah'ın nurunu söndürmek istiyorlardı. Halbuki kâfirler hoş görmese de Allah nurunu tamamlayacaktır.[743]
Müşriklerin tavrı da onlardan farklı olmamıştı. Nitekim Allah, müşriklerin küfürlerinden, inatlarından hakka karşı direnip çekişmelerinden [744] haber verirken şu gerçeğe dikkati çeker:
“Sana kağıt üzerine yazılmış bir Kitap indirseydik, onlar da onu elleriyle yoklasaydılar, muhakkak o küfürlerinde inat edenler yine, 'Bu apaçık bir büyüden başka bir şey değildir.’ Derlerdi” [745] Kibirleri öyle bir seviyeye çıkmıştı ki, gökten kitap inse ve ona dokunsalar yine de inanmayacaklardı.[746] Nebevi daveti kabul etmek istemeyen kesimler çoktur. İlk grup, içinde boğulana kadar dünya sevgisi ve şehvet düşkünlüğüne aşırı bağlılık duyanlardır. Halbuki dünya hayatı geçici ama küfrün karşılığı olan azap bakidir. Devamı gelmeyen değersiz lezzetler için sürekli ceza görmeyi tercih etmek akıl kârı değildir. İkinci grup da peygamberin mucizesini mucize değil de sihir olarak kabul edenlerdir. Bu âyet, ikinci gruptan bahseder. Kur'an bir defada Hz. Muhammed'e inseydi yine inanmazlar ve aksine onu sihir ve yalan olarak nitelerlerdi. O, Kur'an'ı tüm olarak indirseydi ve onu görselerdi, dokunsalardı [747] ve o kağıda yazılı olarak indirilmiş olsaydı, yine de ortaya çıkışından sonra hakka inat ederek inanmaz [748] ve müşrikler, “Bu apaçık sihirden başka bir şey değil. Bununla sen bizim gözlerimizi büyüledin.” derlerdi.[749] Zaten materyalistler somut nesneler görmek isterler fakat sıra dışı bir kaynaktan bir şey gelirse ona büyü, hurafe ya da yaşadıkları dönemde hangi ifade kullanılıyorsa o türden isim takarlar.[750]
Ahirete inanmayanlar, bu dünyadan sonrası ile ilgili tüm konuşmaları, büyücülerin gerçekten uzak sözleri gibi olduğunu düşünürler.[751]
“Yemin ederim ki (Resulüm!), 'Ölümden sonra muhakkak diriltileceksiniz' desen, kâfir olanlar derhal 'Bu, açık bir büyüden başka bir şey değildir.' derler.” [752] Onlar fesahat ve belagatıyla Kur'an lafzını isimlendirdikleri gibi, ölümden sonra dirilişi, hakikatlere dair peygamber ya da Kur'an'ın naklettiklerini de sihir olarak adlandırıyorlardı. Bu onların Allah'ın Kitabına attıkları iftirayı ve apaçık hakka karşı mallarındaki aşırılığını göstermektedir. Sihir derken bâtılı hak suretinde göstermek suretiyle yanıltıcı sözler sarf etmeyi de kastetmiş olabilirler.[753] Onlara göre, dirilişten bahseden ifadeler kandırmacaydı. Çünkü bu sözleri sarf edenler, dünya lezzetlerinden insanları alıkoymaya ve insanların kendilerine bağlılıklarını muhafaza ederek yönetimlerine tâbi olmalarını sağlamayı amaçlamaktaydı.[754] Kur'an'a sihir demeleri, sırf küfür ve inatlarındandı. Diriltmenin vuku bulacağına dair haberi doğrulamıyorlardı. Onlara göre o haberi ancak onun büyülediği kimseler kabullenir ve onun sözüne tâbi olurdu.[755] Onlar, Hz. Muhammed'in kendilerine okuduğu şeyin mutlaka büyü olduğunu ve dinleyenleri büyülediğini söylüyorlardı.[756] Nebiden kinaye olarak ayetteki ifade “Bu açık bir büyücü” şeklinde de okunmuştur.[757] Sahte ya da gerçek dışı olan bir şeyi gerçekmiş gibi göstermek anlamına gelen büyü ile dirilme arasında bağlantı kurmak zordur. Ancak inanmayanların dirilme inancını sırf dünya hayatının tadını çıkarabilecek durumda olanları bu inançtan alıkoymak amacıyla reddettiklerini ve bu inancın, yoksul ve talihsiz insanları bu dünyadaki kötü talihlerine uyuşuk bir biçimde boyun eğdirmeyi amaçlayan “Büyüleyici ya da uyuşturucu bir kuruntu” olarak görüp bu inanca karşı küçümseyici bir tavır içinde olduklarını rahatlıkla söyleyebiliriz.[758]
İnkarcılar, Rasulullah'ın ahlakî değerinin, kavrayışının, ciddiyetinin beliğ konuşma gücünün onların üzerinde olmasına rağmen onu hiçbir anlama gelmeyen ya da gizli hilekârlık yöntemleri anlamına gelebilecek büyücülükle suçladılar: [759]
“Kalpleri hep eğlencede (gaflette), hem o zalimler şu gizli fısıltıyı yaptılar: 'Bu (Muhammed), sizin gibi bir beşer olmaktan başka nedir ki! Siz şimdi göz göre göre büyüye mi kapılıyorsunuz?” [760] Yani, “Ona tâbi olup da sihir olduğunu bile bile sihir yapan kimse gibi mi olacaksınız?”[761] Onun getirdiğinin gerçekten büyü olduğunu gördüğünüz halde,[762] ona bağlanıyor ve onu izliyor [763] kabul ve tasdik ediyor,[764] hakkı bilmenize rağmen bâtıla mı sapıyorsunuz?[765] demek istiyorlardı. İtirazlarında bir azarlama üslubu hakimdi.
Oysa Hz. Peygamber'in Kur'an'da olsun ya da olmasın sunduğu şeylerin hakkı bâtıl göstermeyen ve hakikati örtme mahiyetinde olmayan şeyler olduğu açıktı. Onlar belagat konusunda uzman kimselerdi. Rasulullah (s) da onlara Kur'an ile meydan okuyor, onlar ise vahyi geçersiz kılmak için ellerinden geleni yapıyorlardı. Bu çabalarının en zoru da Kur'an'a karşı çıkışlarıydı.[766] Bu gayretlerinde başarılı olamayışları Kur’an’ın mucize oluşuna delildi. Bu durumda ona nasıl sihir denebilirdi? Bu vakıa, onların Kur’an’ın doğruluğunu bildiğini gösteriyordu.[767] Onlar aslında rasulun melek olması gerektiğine inanıyorlar ve insanlardan risalet iddiasında bulunan ve mucize getirenlere, “Büyücü ve mucizesi de sihirdir.” diyorlardı.[768] Hz. Muhammed'in “Büyüleyici söze sahip” bir ölümlüden başka birisi olmadığı yolundaki gayr-ı îslâmî bir iddiaya dayanarak Kur'an mesajını reddetmekle, Kur'anî öğretinin muhalifleri aslında gerçek düşüncelerini saklamaktaydı. Bunların karşı çıkışları bu öğretiye yönelttikleri ciddi ve makul bir eleştiriden çok, Hz. Peygamber (s)'in çağrısını olumsuzlamanın beraberinde getireceği ahlakî, manevi disipline uymak konusundaki duydukları derin ve köklü isteksizliğe dayanıyordu. [769]
Kur'an Müşriklere, Allah katından gerçek bir Kitap geldiğine açıkça delalet eden Allah'ın Kitabının âyetleri okunduğu zaman dediler ki:
“Bu, sizi babalarınızın taptığı (putlardan) çevirmek isteyen bir adamdan başkası değildir. Ve yine bu (Kur'an) da uydurulmuş bir yalandan başka bir şey değildir, dediler. Hak kendilerine geldiğinde onu inkâr edenler de: 'Bu, apaçık bir büyüden başka bir şey değildir.' dediler.” [770] Yani, “Muhammet'e uymayın. O, sizi atalarınızın ibadet ettikleri putlardan geri çevirmek, hem sizin hem atalarınızın dinini değiştirmek isteyen bir kişidir. Bize okumakta olduğu bu Kuran, uydurulmuş bir yalan ve kendisini görüp de düşünen kimselere açıkça görünen bir büyüden başka bir şey değildir.[771] demek istiyorlardı. Kendilerine gelen hak için bazen sihir bazen de iftiradır dediler.[772] Kur’an’ın bir insanın altından kalkamayacağı bir kitap olduğuna kalpleri kanaat getirmesine rağmen inatlarından ve büyüklenmelerinden dolayı böyle sözler sarfediyorlardı.[773]
inanmayanlar, bir mucize gördüklerinde onunla alay ederlerdi. Sebebi onu sihir kabul etmeleriydi. Onlara göre onun sihir olduğundan şüphe etmek mümkün değildi.[774] Kureyş'ten müşrik olanlar, Hz. Muhammed'in peygamberliğini ispatlayıcı bir hüccet ve delil gördüklerinde onu alaya aldılar ve
“Bu ancak açık bir büyüdür.” [775] dediler. Yani, “Bize getirdiğin şey, görüp düşünen kimseler için apaçık büyüden başka bir şey değildir.”[776] şeklinde bir söylem kullandılar.
Pagan Mekkeliler, Hz. Peygamber (s)'in kendisiyle vaaz ettiği harika gücü ve otoriteyi anlayamadıklarında, onu “Tanrı vergisi bir büyü” olarak adlandırdılar. [777]
“Kendilerine hak gelince, 'Bu bir büyüdür, biz onu tanımıyoruz' dediler.”[778] Haktan kastedilen şey, Kur'an'dır. Rasulullah (s), getirdiği âyetleri apaçık bir şekilde ortaya koydu. Ama onlar onun büyücü, getirdiğinin de sihir olduğunu ileri sürdüler ve inkâr ettiler.[779] Kur'an için, “Muhammed'in bize getirdiği bu Kitap bizi büyüleyen bir kitaptır. Allah katından gelen bir vahiy değildir. Bunun Allah katından gelen bir kitap olduğunu inkâr ediyoruz.” [780] dediler.
Kur'an'da Allah, müşriklerin küfür ve inatlarını haber vermekte, onların Kur'an için, “Apaçık büyüdür” diyerek yalan söylediklerini, iftira attıklarını, sapıttıklarını ve kâfir olduklarını söyler:[781]
“Âyetlerimiz onlara açıkça okunduğu zaman hakikat kendilerine geldiğinde onu inkâr edenler: 'Bu, apaçık bir büyüdür.' dediler.” [782] Kur'an-ı Kerim'i “Bâtıl oluşunda şüphe olmayan apaçık bir sihir” olarak isimlendirdiler.[783] Peygamberin toplumundan kendilerine gelen hakkı inkâr eden müşrikler, Allah'ın Kitabında beyan ettiği nurlu, net ve açık hüccetlerini Hz. Peygamber (s) okuduğu zaman, “Bu apaçık büyüdür”, aldatmacadır, kalpleri bir nevi büyülüyor, düşünen kimseler bunun bir büyü olduğunu rahatlıkla anlayabilirler, [784] dediler.
Allah'ın âyetleri hakkında ciddi bir şekilde düşünselerdi, bu vahim manevi körlükten korunmuş olurlardı:
“Bir büyü müdür bu (Kur'an), yoksa görmüyor musunuz?” [785] Onlar hatalarını ve Hakkın elçisinin uyarılarının saf hakikat olduğunu görecekler.[786] Ayetteki soru üslubu, inkâr babındandır. Yani, onlar aslında ne söylediklerinin farkındaydılar. Gördükleri şey hak olmasına rağmen onun hak olmadığını [787] ve vahyin sihir olduğunu söylüyorlardı.[788] Ahirette bu inkarcılıklarının sonucu, olarak uğrayacakları cehennem azabı bir büyü müdür yoksa değil midir göreceklerdir. Bu âyet inkarcıları kmayıcı bir ifadedir.[789]
Kur'an, Velid bin Muğire adlı bir inkarcının aynı itirazda bulunduğunu ismini zikretmeksizin ifade eder:
“Bu (Kur'an) dedi, olsa olsa (sihirbazlardan öğrenilip) nakledilen bir sihirdir.” [790] Bu kişi, aslında Kur'an’ın ilahi bir kelam olduğuna kalben kani idi. Fakat toplum içerisindeki itibarını kaybetmemek için iman etmemişti.[791] Ona göre Kur'an, Hz. Muhammed'in, başkalarından naklettiği,[792] sihir gibi kalpleri aldatan yaratılmışların sözünden başka bir şey değildi.[793] Hz. Peygamber'i Kur'an'ı getirdiği için büyücü olarak görüyordu. Çünkü büyücüler de karı ile kocanın arasını açıyordu. Ona göre benzer şekilde bazen koca Müslüman oluyor hanımından ayrılıyor, bazen de hanım mümin oluyor ve eşinden ayrı düşüyordu.[794] Hakikati inkâr edenler, bilerek saptırma yahut yanıltma anlamlarına gelen büyüyü bu olumsuz anlamıyla ilahi mesajı tanımlamak için her zaman kullanırlar.[795] Her çağda bu tip insanlar olacaktır. İlahi vahyi anlamayacaklar, onun insanlar üzerindeki mükemmel etkisini sihir gibi anlamsız ifadelerle açıklamaya çalışacaklardır. [796]
Hz. Peygamber'i büyülenmiş olmakla ya da büyücülükle suçlayanların kendileri Allah'tan başkasına yönelerek bir aldanış içine girmişlerdir:[797]
“Eğer biliyorsanız (söyleyin), her şeyin melekûtu (mülkiyeti ve yönetimi) kendisinin elinde olan, kendisi her şeyi koruyup kollayan; fakat kendisi korunmayan (buna muhtaç olmayan) kimdir?' diye sor. '(Bunların hepsi) Allah'ındır.' diyecekler. Öyle ise nasıl olup da büyüye kapılıyorsunuz? de.” [798] Ayetteki biliyorsanız kelimesi, “Mesele apaçık ortada olmasına rağmen inkarcılıklarını küçümsemek ve cahilliklerini vurgulamak” için kullanılmaktadır.[799] Yani, “Allah'ın ortağı olmadığını bilip itiraf etmenizle birlikte Allah ile beraber bir başkasına ibadet etmenizde nasıl oluyor da aklınız gidiveriyor,[800] Allah'a teslimiyet ve akıl dini olan İslâm'ı kabul etmemek için çok tanrıcılık ve inkarcılıkla büyüleniyor,[801] fayda ve zarar vermekten uzak olan şeyleri Allah'a ortak koşmayı düşünebiliyor,[802] ölümden sonra diriltileceğinizi inkâr ederek büyüye kapılıyor,[803] Allah'ın âyetlerini doğrulamaktan yüz çeviriyor, döndürülüyor [804] şeytana ve hevanıza uyarak tevhid ve Allah'a itaatten uzaklaşma tuzağına düşüyorsunuz?[805] Burada inkarcıları ayartan şey, şeytan ve arzularının olduğu ima edilmektedir.[806] Ancak ayartmalara karşı direniş göstermeyip şeytana tâbi olup, vahyi sihir ve beşer sözü olarak gören kimseler ateşe yaslanmaktan kurtulamayacaktır. O öyle bir ateştir ki, ne alıkoyar ne bırakır. Sürekli derileri kavurur. [807]
D. Alaycı Tavır
(h-z-f) Kök harflerinden türeyen hüzüv kelimesi, alay etmek, anlamındadır. Alah için kullanıldığında alay, Allah'ın alaycı kimseleri cezalandırması şeklindedir [808] ve alay türü bir günahın cezası o günahın ismiyle adlandırılır.
“Kötülüğün karşılığı kötülüktür.” [809] âyeti bu bağlamda bir alay biçimi olarak görülebilir. Zira ikincisi kötülük değil,[810] hakkın yerini bulmasıdır.
Cahil kimseler, Allah'ın elçileriyle ya da dine ciddi bir şekilde sarılanlarla alay ederler:
“Yazıklar olsun o kullara ki, kendilerine gelen her bir peygamberle mutlaka alay ediyorlardı.” [811] Rasulü yalanlar, alaya alırlar ve getirdiği hakkı inkâr ederler.[812] Ancak onlar bu ciddiyetsizliklerinin kendilerini etkileyeceğini düşünmezler. Tarihe bir baksalar, kendilerinden önce hakikati önemsemedikleri, bireysel ve ortak var oluşun temellerini yıkmaya çabaladıkları için yok edilen sayısız nesli göreceklerdir.[813]
Deneye ve gözleme veya tahmine ve çıkarsamaya dayanarak elde ettikleri veya devraldıkları bilgiden hoşnuttular:
“Çünkü onlara peygamberleri, delillerle geldikleri zaman, kendilerinde bulunan ilme güvendiler de o alay ettikleri şey onları kuşatıverdi.” [814] Bu nedenle beşerî kavrayışın ötesindeki bir “Güç”ün rehberliğine muhtaç olmadığı şeklindeki küstahça inançları sonucu, peygamberlerin sunduğu her türlü ahlakî ve manevî hakikati inkâr ettiler. [815] Kibir ve abartılı benlik düşüncesi boyun eğdikleri şerrin son noktasındaydı.[816] Ancak ilahî adaleti, şerri cezalandırmaktan hiçbir şey alıkoyamaz. Alaya aldıkları şey, acımasız bir gerçek olarak onlara gelmiştir. Ruhlarını kaybettiklerinde büyüklükleri, sanat, bilim ya da kabiliyetlerinin hiçbirinin faydası olmayacaktır.[817]
Kur'an-ı Kerim, alaycıların her dönemde var olduğunu söylemesinin yanında üç dönemden onlarla ilgili somut örnekler verir. [818]
1. Hz. Hud ve Hz. Musa Döneminde Alaycı Tavır
Âd toplumu Allah Teâlâ'nın onlara göstermiş olduğu âyetleri ve delilleri inkâr etmeyip de kendilerine elçi olarak gönderilen Hz. Hud'un uyarısı üzerine iman ve itaat etselerdi helak olmayacaklardı:[819]
“And olsun ki, biz onlara size vermediğimiz imkânlar vermiştik. Onlara kulaklar, gözler ve kalpler vermiştik. Fakat kulakları, gözleri ve kalpleri onlara hiçbir fayda sağlamadı. Çünkü onlar Allah'ın âyetlerini bile bile inkâr ediyorlardı. Alay etmekte oldukları şey de onları sarıp kuşattı.” [820] Hz. Hud'un toplumu, Allah'ın âyetleriyle alay ediyordu ama onları kuşatan âyetler, herhangi başka bir şeyden daha güçlü ve etkili olduğunu gösterdi.[821] Yalanlayıp meydana gelmesini uzak gördükleri ve alaya aldıkları azap ve ceza onları kuşatıverdi. Kur'an'a muhatap olanlar onlar gibi olmaktan sakınmalıdırlar. Aksi takdirde öncekilerin yaptıklarının karşılığı olan dünya ve ahiret azabı onların da başına gelecektir.[822]
Âd toplumu Allah'ın azabına dair bilgi ile alay ederken İsrailoğulları da peygamberleri Hz. Musa'nın Allah'tan getirdiği bir emri ciddiye almamış ancak kendilerine yüklenen görevi sonda yerine getirerek alaycı tavrın sonucu olan azaba uğramaktan kurtulabilmişti:
“Hani bir zamanlar Musa kavmine demişti ki Allah, size bir bakara (sığır) boğazlamanızı emrediyor. Onlar da, 'Ayol sen bizimle eğleniyor, alay mı ediyorsun?' dediler. Musa da; 'Böyle cahillerden biri olmaktan Allah'a sığınırım.” [823] dedi. Huzuv isihzadan daha aşırıdır ve bilgisizlik ve cahillik türü bir tavırdır.[824] Hz. Musa'nın, “Onlarla alay ettiğine dair suçlama” Hz. Musa'nın “Adam öldürenin kimliğinin ortaya çıkarmamaması durumunda [825] yapılması gerekene dair kuralı bildirmesinden dolayıydı.[826] Bu “Alay mı ediyorsun?” sorusu onların Allah'ın yüceliğini gereği gibi takdir edemediklerini göstermektedir. Gereken şey O'nun emrini saygıyla karşılamaktı. Hz. Musa, cahillik ve insanlarla alay etmekten Allah'a sığınır ve O'nun verdiği terbiyeyi esas alırdı.[827] Onlar, Musa'nın kendileriyle alay edip oynadığını sanmışlardı. Oysa, Allah'ın peygamberi hakkında böyle bir zanda bulunmaya hakları yoktu. Zaten o, sığır kesmelerini kendilerine emredenin Allah olduğunu bildiriyordu.[828]
Yahudi tabiatının temel karakteristik özellikleri bu sığır kıssasında açıkça görülür. Bu özelliklerin en başta geleni, kalpleri ile yüce Allah arasındaki ilişkinin kopuk oluşudur. Ki bu ilişki, görünmeyene inanmanın, Allah'a güvenmenin ve peygamberlerin getirdiği mesajları onaylama yeteneğinin kaynağını oluşturur. Bu özelliklerin diğerleri de; yükümlülükleri üstlenmekten kaçınma, çeşitli bahaneler ve mazeretler uydurma, kalp bozukluğu ile dil kabalığından kaynaklanan alaycılıktır. Sebebine gelince; peygamberleri kendilerine, “Allah size bir sığır kesmeyi emrediyor.” dedi. Bu söz, bu biçimi ile içeriğini onaylayıp yerine getirilmesi için yeterliydi. Çünkü sözü söyleyen peygamberleri aynı zamanda kendilerini yüce Allah'ın rahmeti, gözetimi ve direktifi ile onur kırıcı bir işkence hayatından kurtarmış olan liderleriydi. Üstelik bu peygamber, bu direktifin kendi emri ve görüşü olmadığını, bilakis kendilerini hidayeti doğrultusunda ilerletmek isteyen yüce Allah'tan geldiğini belirtiyordu. Buna karşılık verdikleri, cevap, küstahlıktan, edepsizlikten ve şanlı peygamberlerini alaycılıkla, dalgacılıkla suçlamaktan ibaret oldu. [829]
Sonuç olarak her iki peygamber döneminde de inkarcıların alaycı tavırlarının sürdüğünü, şeytana tâbi olmakla kendilerini neleri beklediğini bilmez bir tutum takındıklarını söyleyebiliriz. [830]
2. Hz. Muhammed Döneminde Alaycı Tavır
Kur'an-ı Kerim, inkarcıların Hz. Muhammed döneminde alaycı tavırlarını anlatırken, içlerinden müminmiş gibi görünen ikiyüzlülere de ayrı bir vurgu yapmaktadır. Bu nedenle Rasulullah (s)'ın yaşadığı çağdaki alay edenleri gizli ve açık inkâr edenleri ayrı ayrı ele almak daha uygun olacaktır. [831]
a. Münafıkların Alay Etmesi
Münafıklar tüm dönemlerde alay etme konusunda ön plana çıkmaktadır:
“Onlar iman edenlere rastladıkları zaman: “İnandık” derler. Fakat şeytanlarıyla yalnız kaldıkları zaman: “Biz, sizinle beraberiz, (onlarla) sadece alay ediyoruz.” derler. (Asıl) Allah onlarla alay eder ve taşkınlıkları içinde serserice dolaşmalarına mühlet verir.” [832] İkiyüzlüler, “Müminlerin şerlerinden emin olmak, sırlarını öğrenmek, yaptıkları bağışlardan ve kazançlarından faydalanmak için dinlerini kabul ettiğimizi ifade ediyoruz.” derler. Onlar alay ettiklerini söyleyerek İslâm'ı reddettiklerini söylemiş olmaktadırlar. İslâm'a kim hakaret ederse bu büyük bir küfürdür,[833] Halbuki alayları müminlere değil kendilerine zarar verir. Allah onlara dünyada ve ahirette bir alaycının yapacağını yapar. Onlarla alay ederek müminlerin intikamını alır. Ve inananların da onların alaylarının misliyle karşılık vermelerine gerek kalmaz. [834]
İkiyüzlüler İslâm ve Müslümanlarla alay ederler ve aynı zamanda Allah'ın vahiyle ayıplarını ortaya koymasından korkarlar:[835]
“Münafıklar, kalplerindekileri bütünüyle haber verecek bir sûrenin tepelerine inmesinden çekinirler. De ki, alay edip durun bakalım, Allah o sizin çekindiğiniz şeyi kesinlikle ortaya çıkaracaktır.” [836] İkiyüzlülerin alaycı olduklarına dair suçlama, Hz. Peygamber için yaptıkları “Onun her söze kulak veriyor” olduğu şeklindeki uygunsuz yakıştırmayla ilgiliydi.[837] İkiyüzlülerin davranışlarının dikkatle incelenmesi onları dehşete düşürmüştü. Çünkü bu inceleme, onların her iki dünyada en iyisini elde etme İslâm toplumunun zayıf üyelerinin sadakatini baltalama politikasının iflas edeceği anlamına geliyordu. Onlar da sözü şakaya boğdular ancak sert bir şekilde azarlandılar. Onlara, “Böyle ciddi konuları eğlence konusu mu yapıyorsunuz? Ayıp size! Hilenizin bir etkisi olmadığını biliyorsunuz.” denildi. Gerçekten ikiyüzlülerin az bir kısmı açık İslâm düşmanlarına katılıp onlarla aynı kaderi paylaşırken, diğerleri yeni bir sayfa açtılar ve samimi Müslümanlardan oldu.[838]
Allah, âyetleriyle inkarcıları dost edinen ikiyüzlüleri uyardı. Onlardan, Kur'an indirildikten sonra, ilahî hüccetlerle ve Allah'ın Kitabı'nın âyetleriyle alay eden inkarcıları yardımcı ve dost edinmemeleri istendi.[839] Yasak geldikten sonra ona karşı geldiklerinde ve Allah'ın âyetlerine küfredildiği ve noksan bulunduğu bir yerde onlarla oturmakta bir beis görmediklerinde onlarla birlikte aynı işi yapmış olacakları ve kâfirlere küfürde ortak oldukları gibi cehennem ateşinde ebedî kalma hususunda da onlara ortaklık edecekleri ifade edildi. [840]
İslâm ile alay edildiğini duyan bir mümin, ya dinini savunmalı ya da toplantıyı ve orada bulunanları terk etmelidir. Görmezlikten gelmek ve susmak ise, ruhî bozgunun ilk aşamasıdır. Böyle birisi iman ve küfür arasındaki nifak köprüsüne adımını atmış demektir. Medine'de bazı Müslümanlar, toplum içinde etkin kimi münafıkların toplantılarına katılıyorlardı. Bunun da üzerlerinde etkisi büyüktü. Ancak Kur'an'ın eğitim metodu, bu işin gerçeğine dikkat çekiyordu. Böyle toplantılara katılmanın, orada olup bitenlere karşı susmanın iç bozgunun ilk aşaması olduğu gerçeğine parmak basıyordu. Onların bundan sakınmalarını istiyordu. Ancak o zamanki koşullar, onların toplantılara bütünüyle katılmamayı emretmeye müsait değildi. Bu yüzden, Allah'ın âyetlerinin inkâr edildiğini ve alaya alındığını duyduklarında, öncelikle bu toplantıları terk etmeleri emredilmişti. Aksi bir davranışın münafıklık olacağı bildirilmişti. Münafıkları ve kâfirleri ise, korkunç bir son beklemektedir.
İslâm davası için maddi yardım gerektiğinde, her Müslüman gücü yettiğince katkıda bulunur. Büyük miktarda yardımda bulunanlar özgür iradeleriyle yaptıklarından dolayı gurur duyarlar ve fakir olanlar da az miktarda destek ve iş gücü ile yardım ederler. Ne yazık ki, ikiyüzlüler hayır işlerini de alay konusu edinmişlerdi: “Müminlerden zekâttan fazla olarak kendi gönülleriyle bağışta bulunanlara, bir de güçlerinin yettiğinden fazlasını bulamayanlara bakıp da onlarla alay edenleri Allah, maskaraya çevirmiştir. Onlara pek acıklı bir azap vardır.” [841] Her iki yardım türü de arkasında iman ve iyi niyet olduğundan değerlidir ve sadece alaycı kimseler birinin az verişi, diğerinin de cömertçe katkıda bulunuşuyla gülerek istihzada bulunur. Bazen sadece gülmezler, ayrıca infak edenlere doğru olmayan motifler atfederler. Burada bu tür bir davranış kınanmaktadır.[842] Allah'ın rızasını kazanmak için maddi varlıktan harcamak zekât ve diğer vacip olan infak türleri için olduğu gibi nafile olarak da gerçekleşebilir. Rasulullah (s) döneminde meselelerin arka planını göremeyen ikiyüzlülerin bilgisiz olanları az infak edebilen fakirleri ayıplıyorlardı. “Kendisi muhtaçsa nasıl sadaka veriyor?” diyorlardı. Halbuki fakir kimse sadece kendisinde mevcut olanı bağışlamak için getiriyorsa, onun Allah katındaki değeri, diğerlerinden üstündür. [843]
Allah'ın o ikiyüzlülerle alay etmesi, ikiyüzlülerin gösteriş için yaptıkları iyiliklerin karşılığını onlara vermemesi şeklindedir.[844] Ayet sadece tarihî örneklere işaretle kalmamakta, kendi art niyetli, İçtenliksiz ruh durumunu başka insanlara da yansıtan münafık insanın seciyesini ve bakış açısını da sergilemektedir.[845] Onlar müminleri imanın en bariz göstergesi olan sadakatleriyle, erdemli tavırlarıyla, onların Allah için yaptıklarını gösteriş yaptıkları iddiasıyla alaya aldılar. Fakir Müslümanların güçleri yettiği “Az miktardaki Allah yolundaki harcamayla” alay ettiler.[846] Allah cezalarını günahlarının misliyle yapmış ve onları ayıplarını ortaya sererek müminler ve insanlar için alay konusu kılmıştır.[847] Onlara ne yaptıkları sorulduğunda,
“Biz sırf lafa dalmış, şakalaşıyorduk.” diyorlardı. Onlar Allah, âyetleri ve peygamberi ile alay ediyorlardı. [848] Ancak inkârları, iman gösterisinde bulunmalarının ardından alaylarıyla ortaya çıkmıştı.[849]
Münafıklar, Rasulullah'ın sözlerine göstermelik olarak kulak veriyordu ve kalpleri de gaflet içindeydi:
“Ey Muhammed! Onlardan seni dinlemeye gelenler de var. Senin yanından çıktıkları zaman kendilerine ilim verilen kimselere alay yoluyla: 'O demin ne söyledi?' diye sorarlar. İşte onlar Allah'ın kalplerini mühürlediği kimselerdir. Onlar sadece kendi heva ve heveslerine uyarlar.” [850] İkiyüzlüler şöyle demek istiyordu: “Muhammed'in söylediği şeyler anlaşılmıyor. Ya da Muhammed anlaşılabilir şeyler söylemiyor. Nitekim şu arkadaşlarımıza baksanıza Muhammed'i dinledikleri halde Kur'an'dan bir şey anlamıyorlar ve hiçbir anlam çıkaramıyorlar.”[851] Öte yandan bu soruları ile, tıpkı sahabenin Peygamberin ağzından çıkan her sözcük karşısındaki tutumlarında olduğu gibi, ilim adamlarının da Peygamberin söylediği her şeye sarılmaya, sözlerinin anlamlarını tamamı ile kavramaya ve ezberlemeye düşkünlükleri ile alay etmeyi amaçlıyor da olabilirler. Ve ilim adamlarından Peygamberden duydukları sözleri açıkça ya da gizlice alay etmek için dinlediklerini tekrarlamalarını istiyorlardı. Bu ihtimallerin tümü ruhlarında gizli olan alçaklığı, pisliği, körlüğü ve gizli maksadı gösteriyordu. Sözü edilen insanlar, hem Hz. Peygamberin çağdaşları arasında bulunan ikiyüzlüler, hem de Kur'an mesajına saygı ile yaklaşıyor görünen ama aslında onda bir anlam ve değer olduğunu kabule yanaşmayanlardır.[852] Kalplerinin mühürlenmesi, onların yalnız kendi tutku ve ihtiraslarına uymalarının bir sonucudur. [853]
b. İnkarcıların Alay Etmesi
İnkarcılar Hz. Peygamber ile kendilerini Allah'ın azabıyla uyarıyor diye alay ediyordu:
“Ve eğer bunlardan (inkarcılar) bir kısmının göreceği azabı belli bir süreye kadar erteleyecek olursak o zaman da, 'Onu engelleyen nedir ki?' diyecekler. İyi bilin ki, o azap onlara geldiği gün kendilerinden geri çevrilecek değildir. Ve o alay ettikleri şey kendilerini kuşatmıştır (Hâka bihim).” [854] “Onu engelleyen ne?” derlerken azabı yalanlama ve alay niyeti taşıyorlardı. Ve o azap, ilahî yasa gereği gelecekti.[855] Alay ettikleri şey peygamberlerin getirdiği haktır.[856] Alay ettikleri Allah'ın azabının hedefi, alay eden kimselerdir. [857] Yalanladıkları azap vuku bulmadan önce her yandan onları kuşatacak, onlardan uzaklaşmayacak ve ondan kurtulamayacaklardı.[858] Hâka bihim ifadesinde gelecek zaman ifade edilmek istendiği halde geçmiş zaman çekiminin kullanılması, bahsedilmek istenen olay ya da olgunun kaçınılmazlığını ima ve tekittir.[859] Azabın gecikmesi Rasulullah (s)'ın aralarında bulunmasından kaynaklanıyordu.[860]
İnkarcılar, sonucu hayır ya da şer olsun hak ettiklerinin dünyada iken çabuklaştırılmasını istemişlerdi. Onlar alay ve uzak görme babından bu sözleri söylemişlerdi.[861]
“Bir de, 'Ey Rabbimiz! Hesap gününden önce azaptan payımızı bize acele ver.' dediler.” [862] Allah Rasulullah (s)'a onların eziyetlerine sabretmesini emretmiş, bu sabrına karşılık ona güzel akıbet, yardım ve zafer müjdelemişti.[863] Kur'an'da zaman, zaman zikredilen bu alaycı meydan okuma, gerçekte onların Kur'an'ın ilahî bir vahiy olmadığı yolundaki görüşlerinin küstahça dile getirilmesine yöneliktir.[864]
Kur'an-ı Kerim vahiy ve peygamberlerle alay etmenin her sırda meydana gelebilecek sosyal bir gerçek olduğunu şöyle tasvir eder:
“Onlara bir peygamber gelmeye dursun, hemen onunla alay ederlerdi.” [865] Peygamberler ile alay etmek küfür ve sapıklıktır. Bu alaycıların mümin olmaları mümkün değildir.[866] Alaycılıkla bütünleşmiş kalpler, ilahî vahyi gereği gibi değerlendiremezler.[867] Hz. Peygamber'den önce de geçmiş ümmetler için peygamberler gönderilmiş ancak yalanlanmayan ve kendisiyle alay edilmeyen peygamberler olmamıştır. Alaycı kimselerin kalplerine Kur'an âyetleri ulaşır. Onlara göre o, kabul edilemez bir şeydir. Çünkü hakkı anlama konusunda yetenekleri azdır. Rabbani hidayetin ışıkları onları aydınlatamaz. Kendilerine kitap gönderilen önceki toplumların durumu da böyleydi. [868] Allah Kureyş kâfirlerinden Rasulullah'ı yalanlayanların yalanlamasına karşı onu teselli ederek, ondan önce geçmiş ümmetler içinde de peygamberler gönderdiğini, hangi ümmete peygamber gelmişse, onların bu peygamberleri yalanlayıp alay ettiklerini, hidayete tâbi olma konusunda kibirli davranan, direnen günahkârların kalplerine yalanlamayı [869] yine kendisinin koyduğunu ifade eder.[870]
Müşrikler Kur'an'ı oturumlarında tartışıyorlar ve onunla alay ediyorlardı. Onu tartışmayı sürdürdükleri sürece Müslümanların onlarla birlikte oturmaları yasaklandı:
“Allah size Kitap (Kur'an)'ta, 'Allah'ın âyetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, başka bir söze geçmedikleri müddetçe, o kâfirlerle oturmayın. Aksi halde siz de onlar gibi olursunuz!' diye hüküm indirdi. Muhakkak ki Allah, münafıkların ve kâfirlerin hepsini cehennemde toplayacaktır.” [871] Nasıl Müslümanların Mekke'de müşriklerin meclislerinde oturmaları yasaklandıysa, Medine'deki Yahudi din adamları da müşrikler gibi yaptığından, onların meclislerinde de oturmaları yasaklandı. Allah Kur'an'ı tartışmak için oturan ve onlara uyan kimseleri yani kâfir ve münafıkları toplayacaktır.[872] Âyetleri alaya alanlarla oturanları birlikte kâfir kılan şey, her iki kesimin de inkâr ve alay konusunda razı olmalarıydı.[873]
Allah önceki toplumlara da elçiler göndermiş ancak onlar zulmederek ve Rablerine isyan ederek elçiyle alay etmişlerdi.[874]
İnsanların önceki toplumlara dair haberleri dikkate almaları gerekirken bir sonraki nesil çoğunlukla öncekilerin yanlış yolunu sürdürmeyi yeğlemiştir. Allah, Kendisini hafife almaları ve alay etmeleri nedeniyle alaycılara ceza tehdidinde bulunarak [875] toplumunun söyledikleri konusunda Hz. Peygamber'i rahatlatmaktadır:[876]
“Peygamberi, biz bir melek yapsaydık, yine de onu bir adam şeklinde yapardık ve onları yine düştükleri kuşkuya düşürürdük. Senden önce de peygamberlerle alay edilmişti. Fakat onlardan alay edenleri, alay ettikleri şey (azap) kuşatıverdi.” [877] Alay etmek amacıyla, “Elçinin melek olması gerektiğini” söyleyen kişilerin sözleri Rasulullah (s)'ın kalbini sıkıyordu. Âyette ona sanki şöyle denmektedir: “Sana gösterdikleri terbiye dışı davranışlar, peygamberlerine karşı önceki nesillerde de vardı. Bu sorunla karşılaşan tek sen değilsin.”[878] Onlar sapıklıklarında ve inkârlarında ısrar ederlerse, Allah onları ilahî öfkeyi üzerine çeken önceki toplumların yoluna iletecekti.[879] Bu, toplumundan onu yalanlayanların yalanlamaları hususunda Allah'ın, Hz. Muhammed'e ve ona inananlara bir zafer, dünya ve ahirette de güzel bir akıbet vaadidir.[880] Bu âyet ile Hz. Peygarnber'e toplumlar ve rasulleri hakkındaki ilahî yasa öğretilmiş, güzel bir sonuç ve iktidar müjdelenmiş ve bu alaycılara da bela ve felaket ile karşılaşacakları bildirilmiş oldu.[881]
O bilgisizlerin Hz. Peygamber'e yaptıkları gibi tüm peygamberlerle alay ettikleri bilgisi Rasulullah (s) için bir teselliydi. Bilgisizler bu iğrenç adetlerini itaat ve ibadete sıkıca sarılmayı ve güzel şeylere, dünyevi lezzetlere eğilim göstermemeyi aşağıladıkları için sürdürüyorlardı. Oysa Rasulullah (s), onları çirkin dinlerini ve bâtıl inançlarını terke çağırıyordu. Rasul itaat edilen kişidir. Bunu kabullenmek de onlar açısından büyük bir zorluktu. Rasul fakirdi ve yardımcıları, malı ve üstünlüğü yoktu. Bu özelliklere sahip birisine zenginlerin ve yöneticilerin tâbi olması zor geliyordu. [882] İnanmayanlar ona tâbi olmayı reddettikleri için alaya yönelmektedirler.
Mucize isteyen kâfirlerin de asıl maksatları iman etmek için ciddî bir delil istemek değil, sadece alay etmekti. Bu nedenle onlara nasıl bir âyet indirilse indirilsin yine de iman etmediler ve azabı beklediler.[883] Bu alay etmeler yalnızca Hz. Peygamber'e karşı olmuş bir şey de değildi:
“Andolsun ki, senden önceki peygamberlerle de alay edildi. Ben de o kâfirlere bir süre için meydan verdim. Sonra da tuttum onları cezalandırdım. O vakit azabım nasıl imiş (gördüler).” [884] Ayetteki ifade, inkarcılara bir tehdit ve alay edilen Hz. Peygamber'den mucize taleplerine bir cevap ve ona teselli niteliğindedir.[885] Önceki peygamberlerin yalanlanmasına dair haberlerde onun için güzel örnekler vardı.[886] Yani, “Toplumunun seninle alay ettiği gibi diğer toplumlar da peygamberleri ile alay etmişti. Onların cezalandırılma sürelerini uzattım sonra da onlara azap ettim. Öncekilerden intikam aldığım gibi bu inkarcılardan da intikam alacağım.” Bu, onların alay içerikli mucize taleplerine yönelik bir tehdit niteliğindeydi.[887]
Olayların mantığı Mekke'de tabloyu tersine çevirmiş, alaycılar savaşta düşman tarafından kuşatılmış ve teslim olmaya zorlanan bir adam gibi olayların kendilerini değil, hakikati doğruladığını görmüşlerdi. Hz. Muhammed'i Mekke'den çıkaran bu kimseler, o muzaffer olarak geri döndüğünde ne kötü durumdaydılar. Ve onlar ondan af dilemek durumunda kaldılar.[888] Hz. Peygamber ve müminlerin muzaffer olacaklarına, tevhid akidesinin putperestliğe galip geleceğine dair vuku bulan ilahî müjdelerle alay eden düşmanlar, İslâm zaferi karşısında alaylarının vebaline katlanmak zorunda kalmışlardı. [889] İnkarcı Kureyş'in yaptığı, peygamber karşıtlarının çağlar boyunca sürdürdüğü bir tavırdır. Yaptıkları kötü şeyler karşılığında uyarıldıkları azap, alay edenlere hak olmuştur.
Eğer onlar ne olacağını bilselerdi, daha değişik bir tutum sergilerlerdi. Peygamberi alaya almaktan, kendilerine yönelik tehditlerin çabucak gerçekleşmesini istemekten vazgeçerlerdi. Vazgeçmedikleri için alayları da karşılıksız kalmadı:
“Yemin olsun ki, senden önce birçok peygamberle alay edildi de içlerinden alay edenleri, o alay ettikleri şey (azap) kuşatıverdi.” [890] Âyet, Rasulullah (s)’a teselli mahiyeti taşıyordu. [891] Peygamberlere yaptıklarından dolayı alay edenlerin başına gelen azap onları da kuşatacaktı.[892] O alaycı kimselere peygamberlerinin, inmesiyle korkuttukları bela ve azap hak oldu. Hz. Peygamber ile alay eden inkarcı kimseler, peygamberlerini yalanlayan önceki toplumlar gibi olmaktan vazgeçmeyecekler ve alayları nedeniyle ilahî azap ve öfke, daha önceki toplumlara olduğu gibi onlara da inecekti.[893]
İslâm'a düşman olan Ehl-i Kitap ve müşriklerle dostluk kurmak da menfur bir durumdur. Çünkü onlar amel sahiplerinin yaptıkları en güzel ameli yani, dünyevi ve uhrevî bütün hayırları kapsayan, tertemiz, sapasağlam İslâm'ın hükümlerini alay konusu ederler. Kendi aptalca fikirleri, fasit görüşleri muvacehesinde bu hükümleri oyuncak gibi telakki edip onlarla oynarlar:[894]
“Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilmiş olanlardan ve kâfirlerden, dininizi alay ve eğlence konusu yapanları dost edinmeyin. Eğer (gerçekten) iman ediyorsanız, Allah'tan gereğince korkun.” [895] Âyette kendilerine elçiler gelen Yahudiler ve Hıristiyanlar kastedilmektedir. Onları dost, kardeş ve müttefik edinmemek gerekiyordu. Çünkü onlar dinlerini oyun ve alay konusu yapıyorlardı. Örneğin onlardan birisi küfrü devam etmesine rağmen müminlere, iman ettiğini söylüyor bir süre sonra da sözleriyle inkârını açıklıyordu. Amacı oyun oynamak ve alay etmekti. [896]
Rasulullah (s) zamanında alay konularından birisi de müminlerin ezan ile namaza davetleriydi:
“Namaza çağırdığınız zaman, onu alay ve eğlence konusu yaparlar. Bu onların, akıllarını kullanmayan bir toplum olmalarından dolayıdır.” [897] Müezzin namaza çağırdığında Yahudi, Hıristiyan ve müşrik kimseler namaza davetle alay ediyorlardı. Namaza çağrı ile alay etmelerinin nedeni, Rableri hakkındaki cahillikleri, namaza çağrıya olumlu yanıt vermelerinin ne anlama geldiğini ve ezan ile eğlenmelerinin aleyhlerine doğuracağı sonucu düşünmemelerindendi. Bunu yapanın Allah katından nasıl bir akıbet ile karşılaşacağı üzerine kafa yorsalardı, yapmazlardı.[898] Onların ezan ile eğlenmeleri ve alayları, sanki aklı yokmuşçasına hareket eden aptal ve bilgisiz kimselerin fiilleriydi.[899] Onlar, Allah'a ibadeti ve Allah'ın şeriatına uymanın anlamını kavrayamamışlardı.[900]
Allah, alay ve yalanlama bağlamında inkarcıların durumunu derecelendirmektedir:
“Hak, kendilerine gelince onu yalanladılar. Alaya aldıkları şeyin haberi yakında kendilerine gelecektir.” [901] “Alaya aldıkları şeyin haberi yakında kendilerine gelecektir.” ifadesi tehdit ve bu alaydan alıkoymak amacını güdüyordu.[902] İnanmayanlar, deliller üzerine düşünmekten ve apaçık kanıtlar üzerine kafa yormaktan yüz çeviriyorlardı. Yalanlamaları ise yüz çevirmelerinden daha ileri bir şeydi. Çünkü bir şeyden yüz çeviren kimse sadece yalanlayan değil, talep etmediği şeyden gafil kalan kimse olur. Yalanladığı zaman yüz çevirmesi iyice artar. Yalanladığı zaman da yalanlaması alay seviyesine çıkmaz. Alay etme, inkârın son noktasıdır. Allah o inkarcıların bu üç seviyeye de ulaştıklarını açıkça ortaya koymaktadır. [903] Ayetteki hak, Kur'an; yani Hz. Peygamber'in getirdiği haberlerdir. Yalanladıkları şeyin bilgisi onlara ulaşacak, onun alay konusu olmayacağı onlara apaçık hale gelecek ve o da dünyada veya ahirette azabın gönderilmesi ya da İslâm'ın yükselişi şeklinde gerçekleşecek,[904] onlara gelen ve onların alay ettikleri âyetlerin ve delillerin bilgisi onlara ulaşacaktı. Sapıklıklarını sürdürdükleri ve Rablerine karşı geldikleri için de onlar için Allah'ın ceza vaadi vardır.[905]
İnkarcılar Kur'an'ı alaya alıyorlardı:
“Üstelik (ona) yalandır dediler; fakat onlara alay edip durdukları şeyin haberleri yakında gelecektir.” [906] Onlara gizli kalmış olan haberler ve Allah'ın yapacağı şeyler ulaşacaktı.[907] Alay ettikleri şeyin haberi, üzerlerine azabın dünyada ya da ahirette inişiydi.[908] Onlar azabın kendisini tadacaklardı. Bu haberleri artık, onların kendileri oluşturacaklar ve insanlar onların başına gelenleri birbirlerine aktaracaklardı. Onlar tehditleri alaya aldıkları için, bu korkunç tehdit ile birlikte kendileri ile alay edilmektedir!
İnkarcıların alaya aldıkları diğer bir şey de ölümden sonra dirilmeydi:
“Fakat sen onlara şaşıyorsun, ama onlar (seninle) eğleniyorlar.” [909] Yani, yeniden diriltilmeyi inkâr edenlerin yalanlamalarına şaşmaktasın. Şüphesiz sen Allah'ın haber vermekte olduğu bedenlerin yok oluşundan sonra tekrar diriltilmesi durumunu kesin olarak bilmekte ve doğrulamaktasın. Onlar ise senin tersine bir haldedirler. Yalanlamalarının şiddetindendir ki bu hususta onlara söylediklerinle alay etmektedirler. [910]
Allah katından gelen zikri, Hz. Peygamber dönemindeki ortak koşanlar yalanladılar. Ve ondan yüz çevirdiler.[911] Zikirden yüz çevirdikleri zaman yalanladılar. Yalanlayınca onların indinde değeri düştü ve alay için hedef haline geldi. Alay ettikleri şey Kur'an'dı.[912]
“Üstelik (ona) 'yalandır' dediler; fakat onlara alay edip durdukları şeyin haberleri yakında gelecektir.”[913] Bu, öz biçimde ifade edilen kapalı ve korkunç bir tehditti. Ayetin ifade tarzında onların kendilerine yöneltilen tehditlerle alay etmelerine uygun düşen alaylı bir ifade yer almaktadır. Alay konusu ettikleri gerçeklerin somut olayları ile yakında yüz yüze geleceklerdi.[914]
Alaycılar güçlü ve yönetimi elinde bulunduran kimselerdi.[915] Onların benzerleri de güçleri yettiğinden ve makamları el verdiğinden onların Rasulullah (s)'a yaptığı türden ahmaklıklar sergiliyorlardı.[916] Allah, Hz. Peygamber (s)'e emrettiğini açıkça ortaya koymasını ve müşriklerden yüz çevirmesi gerektiğini ifade etti.[917] Zaten Allah, peygambere açık düşmanlık eden ve ona eziyet eden kimselerin hakkından gelecektir.[918] Kur'an ile ilgili olarak Hz. Peygamber'i alaya alan kimselerin şerrine karşı Allah, ona yardım edeceğini vaat ediyordu. Onlar güç sahibi müşriklerden bir gruptu. Rasulullah (s)'ı gördüklerinde ya da yanından geçerken çok taşkın ve eziyet edici tavırlar göstermişlerdi. Allah onları yok etmiş ve tuzaklarını boşa çıkarmıştı. [919] Rasul'e düşen Rabbinden ona indirileni tebliğ etmek, onu Allah'ın âyetlerinden uzaklaştırmak isteyen müşriklere iltifat etmemekti.[920]
Bu hayatta kötü kişiler diğerleri için durum tam tersiyken iyi ödül ve lütuf olarak görünen şeyleri elde edebilirler. Bu, geçici bir görünümdür. Uzun vadede kötü kimse, katlanarak artan kendi kötü eylemlerinin sonucunu görecektir:
“Sonra o kötülük edenlerin sonu çok kötü oldu. Çünkü onlar, Allah'ın âyetlerini yalan saydılar ve onlarla alay ediyorlardı.” [921] Bu akıbet, kötü kimsenin sadece ilahî mesajı reddetmesinden değil iyi olan ile gülerek alay etmesi ve diğerlerini de saptırmasından kaynaklanmaktadır.[922]
Alaycı kimseleri ölümden sonraki hayat realitesi ve Allah'ın peygamberlerinin tebliğ ettiği manevî hakikatler onları kuşatacaktır:[923]
“Öyle ki, yaptıkları amellerin kötülükleri karşılarına çıkmış ve alay edip durdukları şeyler, kendilerini sarmıştır.” [924] Alaya aldıkları şeyin çevrelerindeki realiteler; peşine düşmekte çok ısrarlı olduklarının da sırf yalan ve beyhude şeyler oluşunun farkına varmaları ne kadar da onur kırıcı olacak.[925] Alaylarının karşılığı olarak azap inmiş ve onları kuşatmıştır.[926]
Önemsemedikleri, şüphelendikleri ya da gülüp geçtikleri realite onları çevreleyecektir:[927]
“Derken yaptıkları amellerin kötülüğü gözlerinin önüne serildi, alay edip durdukları şey (ahirette) onları kuşatıverdi.” [928] Bu şekilde cezalandırılmalarının nedeni Allah'ın karşılarına diktiği hüccetlerini alaya almalarıdır. [929] Peygamberlerle alay eden kimselerin bu tavırlarında maddi durumlarının iyi oluşu ve malının kendilerini ebedi yaşatacağını sanmalarıdır. Ancak onları kalplere işleyen cehennem beklemektedir.[930]
Manevi hakikatlerin alay ile reddedilmeleri, onlarla alay edenleri kaçınılmaz şekilde etkileyecek ve ölüm sonrası hayatları üzerinde yıkıcı bir etki yapmakla kalmayıp toplum içindeki bir çoğunluk tarafından inatla sürdürüldüğü takdirde toplumların manevi/ahlakî temellerini ve bu suretle dünyevi mutluluklarını ve hatta bazen fiziksel varlıklarını da tahrip edecektir.[931]
Önceki toplumlar elçilere muhalefet etmek ve onların getirdiklerini yalanlamak suretiyle kendilerine zulmetmişlerdir:
“Bunun için, sonunda yaptıklarının cezası başlarına felaket oldu ve alay edip durdukları o azap, kendilerini kuşattı.” [932] Bu sebepledir ki bu fiillerine karşılık Allah'ın azabına uğramışlar ve alay etmiş oldukları elem verici azap, en sonunda onları çevrelemişti. Çünkü Peygamberler onları Allah'ın cezalandırması ile tehdit ettiğinde onlar, peygamberlerle alay etmişlerdi.[933] Yaptıkları nedeniyle Allah tarafından cezalandırıldılar. Allah'ın azabıyla uyardığında rasullerle alay edenleri acı verici bir azap çepeçevre sardı.[934] Böylece Alay etmelerinin karşılığını aldılar.[935] Öncekiler de Mekkeliler gibi şirk ve yalanlama içindeydi. Allah onları yok ederek zulmetmedi. Sadece kötü eylemlerinin karşılığı olarak isteklerini yerine getirmiş oldu.[936] Kureyşli müşriklerin yaptıkları kötü eylemleri yapan önceki toplumlara yaptıklarının cezası ve âsi tavırlarına karşı ilahî öfke ulaştı. Alay ettikleri şey konusunda Allah'ın azabı onlara hak oldu. Azap, Allah'a gereği gibi iman edenler hariç gönderildi. [937] Ceza ya da azap, bile bile işlenen hata ve günahların doğal ve kaçınılmaz bir sonucundan başka bir şey değildir. Bu nedenle günah işleyen kişi, kendi ruhanî ya da manevî bütünlüğünü tehlikeye attığına göre, aslında kendi kendine zulmediyor ya da kendi kendine haksızlık yapıyor demektir ve bunun sonucuna da katlanması, hak ettiği azabı ya da cezayı çekmesi gerekir.[938]
Kötülük ve inkarcılık bu dünyada mevcutsa, sabırsız olmamalı ve inancımızı yitirmemeliyiz. Böyle şeylere izin verilmesinin en büyük hikmet ve iyiliğin sahibi olan ama hikmetini ve iyiliğini tam olarak kavrayamayacağımız Allah'ın evrensel planı ve amacının bir parçası olduğunu bilmeliyiz.[939] Allah'ın âyetlerini yalan sayanların ve onlarla alay edenlerin sonu çok kötü olmuştur.[940]
E. “Beşer Peygamber” İtirazı
(b-ş-r-) kök harflerinden türeyen beşer, cildin dış kısmıdır. İnsanın beşer olarak tanımlanması, onun hayvanlardan farklı olarak derisinin rahatlıkla görülebilmesindendir.[941] İnkarcıların bu konudaki itirazı, beşer cinsinin peygamberliğe layık olmayışı, bu görevi ancak meleklerin yüklenebileceği şeklindeki yanılgılarına dayanmaktadır. Halbuki, elçi olarak gönderilen bir melek olsaydı, “Biz buna nasıl tâbi olalım? Biz beşeriz, o melek!” diyeceklerdi.
Hz. Yusuf [942] dahil peygamberlerin hepsi “Vefat etmelerinden önce” beşer olarak görülmüş ve risaleti inkâr gerekçesi olarak kulanılmıştır. Hz. Yusuf'un, yaşadığı dönemde beşer üstü bir varlık olarak isimlendirilmesinin nedeni de şuydu: Mısırlılar, insana hayret verecek bir şey karşısında bulundular mı hemen ona beşer üstü bir nitelik atfederlerdi. Mısır kadınları da Yusuf'un güzelliği karşısında böyle yaptılar. [943] Aziz'in karısı da onların onu melek olarak vasfetmelerini onlara karşı bir özür beyanı olarak kullanmış ve Hz. Yusuf'un güzelliği ve kemali ile sevilmeye layık olduğunu belirtmiştir.[944]
Allah, imtihana tâbi tutulan varlıklar beşer cinsinden olduğu için onlara kendi cinsinden peygamber göndermeyi uygun bulmuştur. İlk peygamberden son peygambere kadar bu konuda bir değişiklik olmamıştır:
“Biz, senden önce de ancak kendilerine vahyettiğimiz birtakım insanları (peygamber olarak) gönderdik. Bilmiyorsanız Kitap Ehli olanlara sorun.” [945] Allah'ın sünnetinde beşerden başkasının peygamber olarak gönderilmesi söz konusu olmamıştır.[946] İnsan oluşları, Allah'ın âyetlerinin elçiliğini yapmalarına engel değildir. Bunu Ehl-i Kitap da bilmekteydi. Müminlerin bu konuyu Yahudi ve Hıristiyanlara sormalarının istenmesi, sorulan konunun tevatür derecesinde olmasından dolayı olup, bir sorun teşkil etmez.[947]
Allah, melek olan bir elçi göndermiş olsaydı, onu yine beşer görünümünde kılardı:
“Biz onu melek kılsaydık, bir insan seklinde yapardık da, düştükleri şüpheye onları yine düşürmüş olurduk.” [948] “Onu melek yapmış olsaydık” ifadesindeki zamir açıkça Allah'ın mesajını tebliğ edenlere delalet etmektedir. İnsanların melekleri gerçek şekilleriyle kavramaları imkânsız olduğundan buradaki tasvir edilen elçi, bir insan şeklinde olmalıdır. Böylece onların, mesajın doğrudan teyidine yönelik talepleri yerine getirilmemiş ve şaşkınlıkları giderilememiş olacaktı. [949] Putları Allah'a denk tutan ve Allah'ın âyetlerini yalanlayan kimseler melek olan bir rasul beklentisi içindeydi. Allah onların taleplerine cevap verseydi, daha önceki ümmetlerden mucizeleri isteyen ve gelince de inkâr ettği için ilahî öfkeyi üzerine çekenlerin örneğinde olduğu gibi, onlar da onu inkâr edip Allah'a ve rasulüne inanmasalardı, azap onlara ertelenmeksizin çabucak gelirdi.[950] Melek onlara kendi suretinde gelseydi, onu görmek isteyenler ölürlerdi. [951] Çünkü insan tabiatı melek görmeye müsait değildir.
Allah kullarına meleklerden bir rasul gönderseydi, o daha bilgili, kuvvetçe üstün ve büyük, yaratılışça diğer yaratılmış olanlardan ayrı olurdu. [952] İnsanın meleği görmeye takat getirmesi mümkün değildir. Meleklerin Allah'a itaati kuvvetlidir ve insanın itaat ölçüsünü yeterli görmezler. Belki de insan Allah'a karşı geldiğinde melekler onları kendi ölçülerine göre mazur görmezler. Allah peygamberliği melek olsun insan olsun dilediğine verir. Allah meleği gönderdiğinde, insan görünümünde göndereceği için melek de gelse onu yine insan sanacaklardır.[953]
Peygamberlerin olağanüstü varlıklar olması gerektiği telakkisi daha ilk dönemlerde gündeme gelen ve son rasulün gönderilişine dek süren bir itirazdır. Rasullerin insan cinsinden gönderildiğine dair yasayı dikkate almayan inkarcılar bu iddialarını her çağda gündeme getirmişlerdir. [954]
1. Hz. Nuh, Hz. Hud ve Salih'e Beşer İtirazı
Tüm peygamber kıssalarının gösterdiği gibi, ilk müminlerin çoğu toplumun aşağı sınıflarına mensup köleler, yoksullar ve ezilenler arasından çıkmıştır. Çünkü ilahi mesaj, kendilerine bu dünyada daha adil ve eşitlikçi bir toplumsal düzen, ahirette de ebedi mutluluk vaat etmektedir. Peygamberlerin üstlendiği görev, bütünüyle bu devrimci karakteri sebebiyledir ki, kurulu düzeni elinde tutan, toplumun varlıklı ve imtiyazlı kişilerin ve grupların katında daima hoşnutsuzluğa yol açmıştır: [955]
“(Nuh'un) Kavminden ileri gelen kâfirler dediler ki: Biz seni sadece bizim gibi bir insan olarak görüyoruz. Bizden, basit görüşle hareket eden alt tabakamızdan başkasının sana uyduğunu görmüyoruz. Ve sizin bize karşı bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz. Bilakis sizin yalancılar olduğunuzu düşünüyoruz.” [956] Nuh toplumunun peygamberliği inkâr eden eşraf ve kodamanları dediler ki: “Sen de yaratılış, görünüm ve cins olarak bizim gibisin.”[957]
Kur'an aynı kesimin şu sözlerini de zikreder:
“Bu, tıpkı sizin gibi bir beşerdir. Size üstün ve hakim olmak istiyor. Allah (peygamber göndermek) isteseydi, muhakkak ki melekler gönderirdi. Biz geçmişteki atalarımızdan böyle bir şey duymadık.”[958] Onlara göre, Hz. Nuh üstün gelmek, lider olmak ve onları da tebaa yapmak istiyordu. Onlara göre, Allah kendisinden başkasına tapılmamasını isteseydi, risaletini tebliğ edecek melekler gönderirdi.[959] Her zaman tekrarlanan peygamberin insan oluşuna yönelik itirazın kaynağı, büyüklük taslayan şımarıkların kalpleri ile insanı yüce yaratıcıya bağlayan bağın birbirinden kopuk olmasıdır. Bu kopukluk Hz. Hud döneminde de kendisini göstermiştir:
“Onun kavminden, kâfir olup ahirete ulaşmayı yalanlayan ve dünya hayatında kendilerine refah verdiğimiz kodaman güruh dedi ki: Bu, sadece sizin gibi bir insandır, sizin yediğinizden yer, sizin içtiğinizden içer. Gerçekten, sizin gibi bir beşere itaat ederseniz, herhalde ziyan edersiniz.” [960] Bunlar da insanın peygamberliğini kabul etmemekle beraber, peygamberi normal bir insan seviyesinde göstermek için beşeriyeti yiyip içtiği şeylerle mukayese ediyor ve toplumu kökünden yıkacak olan şu propagandayı ileri sürüyorlardı: “Gerçekten, tıpkı kendiniz gibi bir beşere itaat ederseniz o takdirde siz, hiç şüphesiz ziyandasımzdır.” Hatırlatmaya gerek yoktur ki, bir başkanın, başkanlığı altında toplanmayan bir insan topluluğu yoktur. [961] Bunun gibi dünya hayatının refahı ile şımarmış ve ahirete ulaşmanın yalan olduğunu diline dolamış olan o kâfirler de Allah'ın emriyle, peygambere itaat duygusunu kırmak için insanın insana meşru olan itaat esasını bir esirlik ve ziyan şeklinde göstererek kökünden baltalamaya çalışıyorlardı.
Allah onlara, içlerinden bir peygamber göndermiş ve o peygamber kendilerini tek ve ortağı olmayan bir Allah'a ibadete davet etmişti. Onlar ise, bu peygamberi yalanlamış, ona zıt gitmiş ve kendileri gibi bir insan olması nedeniyle ona tâbi olmaktan yüz çevirerek Kıyamet Günü Allah'a kavuşmayı yalanlamış ve bedensel dirilmeyi inkâr etmişlerdi.[962]
Hz. Salih de aynı itirazı göğüslemek zorunda kaldı:
“Sen de ancak bizim gibi bir insansın. Eğer doğru söyleyenlerden isen, haydi bize bir mucize getir.” [963] Yani, “Senin, Allah'ın elçisi olduğuna inanamayız, Çünkü sen de bizim gibisin ve sende hiç bir ayrıcalık ve farklılık yok. Bununla birlikte, eğer Allah'ın seni elçisi olarak seçtiği iddianda doğru isen bize öyle açık bir mucize göster ki, senin gerçekten kainatın Rabbi ve yaratıcısı tarafından gönderildiğine inanalım.[964] Sen de ancak yemek ve içmekle meşgul olan bizim gibi yaratılmışlardan birisin. Rab ve melek değilsin ki, sana itaat edelim ve söylediklerini tasdik edelim.” dediler.[965]
İşte ne zaman bir peygamber gelirse insanlığın aklına takılan şüphelerden biri de budur. İnsanlığın peygambere ilişkin düşüncesi sürekli olarak böyle sakat olmuştur. Peygamberin neden bir insan olarak gönderildiğinin hikmetini bir türlü kavramamıştır. Bunun insanlık için büyük bir şeref olduğunu anlamamıştır. İçlerinden peygamberlerin seçilmesiyle bu peygamberlerin insanlığı hidayet ve aydınlık kaynağına ulaştırmada öncülük ve önderlik yapacaklarını bilememişlerdir.
Peygamber gökten insanlara kapalı olan dünyadan gaybi haberler getirdiği için birtakım insanlar onu diğer insanlardan başka, farklı bir varlık olarak düşünmüş veya öyle olması gerektiği kanısına varmıştır. [966] Ve yine onlar anlamamıştır ki, rasuller yeryüzünde yaşadığı, yediği, içtiği, uyuduğu, evlendiği, çarşıda-pazarda dolaştığı, diğer insanların taşıdığı ve yaşadığı bütün diğer duyguları ve zaafları bünyesinde barındırdığı halde yüceler alemi ile sıkı ilişki içinde bulunabilir. Dünyada normal bir insan olarak yaşarken bu büyük sır ile irtibatını sürdürebilir.
Başka bir ifadeyle onlar, Salih (a)'e inanmamak için üç neden ileri sürüyorlardı.
[a] Hz. Salih bir insandı ve insanlardan üstün bir varlık değildi.
[b] Kavminin içinden çıkmış bir şahıstı ve dolayısıyla kendilerinden üstün değildi.
[c] O, sıradan bir şahıstı. Ne bir kabilenin reisi, ne bir grubun lideri ne de bir gücün sahibiydi. Buna rağmen Hz. Salih'in üstünlüğünü neden kabul etsinlerdi?
Onlar, Hz. Salih'in ya insanüstü bir varlık olması gerektiğine veya insanüstü bir varlık olmasa da kendi içlerinden olmayıp mucizevî bir yolla gelmesi gerektiğine ya da gücü ve şöhreti olan bir kabile reisi olması gerektiğine inanıyorlardı. Çünkü Allah'ın ancak bu şekilde birini peygamberlik görevi için seçebileceğini düşünüyorlardı.
“Semud kavmi de uyarıcıları yalanladı. “Aramızdan bir beşere mi uyacağız? O takdirde biz apaçık bir sapıklık ve çılgınlık etmiş oluruz” dediler.” [967] Yani, “Böyle tuhaf bir iş yaparsak, bizim gibi bir insanın sözünü dinlersek sapıtmış, çılgınca bir tutum benimsemişiz demektir!” Ne kadar tuhaf değil mi? Adamlar eğer doğru yola girseler kendilerini sapıtmış kabul ediyorlar; eğer imanın ışığına kavuşsalar kendilerini bir tek çılgınlığın değil “Çılgınlıklar”ın pençesine düşmüş sayıyorlar. [968]
Semud toplumunun “Aramızdan bir beşere mi” şeklinde itirazlarıyla ilgili olarak, onların köle ruhlu bir toplum olduğu, içlerinden birisine itaat etmektense kavimlerine yabancı bir kimseye itaati daha makul gördükleri de ifade edilmiştir.[969] Bu yorum, insanların “Beşer peygamber” yerine “Melek peygamber” isteklerine hasretme yaklaşımından farklıdır. Ancak âyette bu yaklaşıma işaret eden bir karine mevcut değildir. Semud kavminde halkın üzerinde baskı kuran ve gizli faaliyetlerde bulunan, toplumda etkili olan ve siyasi yönü de bulunan dokuz çetenin, zenginlikten şımarmış bir kesimin ve müstekbirlerin varlığı hesaba katıldığında, onların özgüvenini yitirmiş bir toplum olmalarından ziyade, tek bir yönetici altında toplanmaktan uzak durmak istediklerinin kastedilmiş olması ayetin ruhuna daha uygundur. Zira bunların istedikleri, toplum üzerindeki tasallutlarını sürdürmek ve bunu da siyasi koalisyonlar ve rant paylaşımlarıyla gerçekleştirmektir. Adil, hayatın hedefini kavramış, mazlum insanların koruyucusu olan bir yönetici hele hele kendilerinin de itiraf ettiği gibi gelecek vaat eden [970] birisinin, çıkarlarını engelleyici bir çaba içine girmesi onlar için sorun olmaktadır. Hz. Salih'in, çağrısına icabet edilen, insanların onunla doğru yolu bulduğu bir mürşit olması, başkalarını bir sancak altında toplaması onlara çok ağır geldi. Bu olacak şey değildi. Bu nedenle karşı çıktılar. Çünkü başkalarını örnek almak suretiyle peygamberin sancağı altında toplanmaları istenen ve çağrılanlar bizzat kendileriydi. Bundan ötürü büyüklük taslayarak ondan hoşlanmadıklarını gösterdiler.
Onlar bir yandan bir beşere tâbi olmaya itiraz ederlerken insan cinsine tâbi olmayı da tabiî görmediklerini ortaya koyuyorlardı. Ancak onlar bir yandan insan olan birisine tâbi olmayı eleştirirken, bunu şaşkınlık ve delilik olarak görürken [971] bir yandan müstekbir liderlerine tâbi oluyorlardı. Demek ki onlar apaçık bir çelişki içindeydiler. Bu talepleri, salt anarşizmi değil, oligarşik bir yapıyı sürdürme amacını güttüklerini göstermektedir. Bu tür bir yönetsel anlayışta, yönetimde etkin olmak kuvvetli iletişim araçlarına, maddi refaha ve lobilere bağlı olmakla doğru orantılıdır. Ancak böyle bir toplumda ezilenlerin haklarının korunması nasıl sözkonusu olabilir?
Allah, yukarıda bahsettiğimiz üç peygambere yapılan “Siz beşersiniz. Bu nedenle size uymayız.” itirazını İbrahim suresinde bir bütün olarak verir. Peygamberleri o toplumlara mucizeler getirmişti de onlar, elleriyle ağızlarını kapattılar ve o elçilerle gönderileni inkâr ettiklerini ve onları kendisine çağırdıkları şeye karşı derin kuşkularını belirttiler. Peygamberleri, gökleri ve yeri yaratan Allah hakkında şüphe olmadığını, aksine O'nun, onların günahlarından bir kısmını bağışlamak ve onları muayyen bir vakte kadar yaşatmak için hak dine çağırdığını ifade ediyordu. Onlar dediler ki:
“Siz de bizim gibi bir insandan başka bir şey değilsiniz. Siz bizi atalarımızın tapmış olduğu şeylerden döndürmek istiyorsunuz. Öyleyse bize, apaçık bir delil getirin!” [972] Peygamberleri onlara dediler ki:
“(Evet) biz sizin gibi bir insandan başkası değiliz. Fakat Allah nimetini kullarından dilediğine lütfeder. Allah'ın izni olmadan bizim size bir delil getirmemize imkân yoktur. Müminler ancak Allah'a dayansınlar.” [973] Yani hakkın peşinde olan herkes, aydınlanma için kendilerine teklif edilen ilahi masajın muhtevasına yönelmelidir. Kur'an değişik kısımlarında [974] peygamberi mesajın gökten yazılı olarak indirilmesi gibi gözle görülebilir, haricî vasıtalar ya da vakalarla kanıtlanması yolundaki isteklerin hem ahlaken, hem de mantıken boş ve yararsız olduğunu ifade etmiştir. Çünkü böyle bir mesajın ortaya koyduğu mutlak ya da fıtrî gerçeklikten yana duyulan, ahlaken sağlam ve zihinsel olarak da doğrulanabilir inanç ya da itminan ancak “Akla uygunluk, bilinç ve duyarlılığa dayanan bir kavrayış”la elde edilebilir. [975]
2. Hz. Şuayb'a, Musa ve Harun'a Beşer İtirazı
Hz. Şuayb, Eyke halkına peygamber olarak geldiğinde hemen peygamberliğini inkâr ettiler:
“Sen de, ancak bizim gibi bir beşersin. Bil ki, biz seni ancak yalancılardan biri sayıyoruz. Doğru sözlülerden isen, üstümüze gökten azap yağdır.” [976] dediler. Onlara göre, böyle bir insan, peygamber olamazdı. Bu nedenle söylediği şeyler konusunda onu yalancılıkla itham ettiler.
Firavun kavmine gelince onlar Hz. Musa ve Harun'a tâbi olmaktan, ikisi de bir beşer olması nedeniyle emirlerine boyun eğmekten yüz çevirmiş, büyüklenmişlerdi. Nitekim geçmiş ümmetler de kendilerine beşerden elçiler gönderilmesini inkâr etmişlerdi. Bunların kalpleri de onlara benzedi.[977]
“Bu yüzden dediler ki: Kavimleri bize kölelik ederken, bizim gibi olan bu iki adama (insana) inanır mıyız?” [978] Yani, “İsrailoğulları bize itaat ederek ve boyun eğerek adeta kulluk ediyorlar.” Firavun, ilahlık iddiasmda bulunuyor ve insanları kendisine ibadete çağırıyordu. Ona itaatleri de gerçekte ona ibadetti.[979] Firavun'nun bu sözlerinden, beşer oluşlarından yola çıkarak peygamberler ile kendisi arasında insanların tâbi olması açısından bir fark görmediği anlaşılmaktadır. [980]
3. Antakyahlartn Beşer İtirazı
Kur'an, “Şehir halkı”ndan bahseder. Kastedilen, Antakyalılardır. Onlar Allah'ın elçisinin melek olacağı, Allah'ın o peygamberlere ne bir risalet ne de bir Kitap indirdiği kanaatindeydiier. Onlara göre elçiler yalan söylüyorlardı: [981]
“Kentliler (peygamberlerine) dediler ki: Siz de bizim gibi insansınız. Rahman da bir şey indirmemiştîr. Siz sadece yalan söylüyorsunuz. Elçiler dediler ki: Rabbimiz bilir ki, biz size gönderilmiş elçileriz. Üzerimize düşen yalnızca açıkça duyurmaktır.” [982] Peygamberler insan olmalarına karşı tekrarlanıp duran bu itirazda, peygamberin görevini bilmemenin yanında, düşünce ve algılamanın da ne kadar sığ ve basit olduğu apaçık görülmektedir. İnsanlar daima öteden beri peygamberin kişiliğinde gizemli bir sır olduğunu onun ve yaşamının mitolojilerin ardında gizli olacağını tahmin ediyorlardı. O halde onu efsanevi perdeler nasıl olur da perdelemez? Bir peygamber nasıl olur da, sade, açık ve sıradan, gizemden uzak bir kişilik sahibi olur? Çarşılarda, pazarlarda ve evlerde benzerlerine hep rastlanabilen normal kişilik sahibi bir insan, nasıl olur da peygamber olabilir?
Peygamberin hayatı, onun içinde yaşadığı insanları uymaya çağırdığı örnektir. O halde bu peygamberlerin, onlara uyacakları örnek bir hayatı sunabilmesi için, insan olmaları kaçınılmazdır.[983] Fakat işin tuhafı, açık aynı zamanda insanın kavramasına ve mantığına uygun olan bu gerçek insanoğlu tarafından itiraza konu olmuştur. Onlar, “Siz Allah elçisi değilsiniz.” demek istemekte ve onları yalancılıkla itham etmektedirler. [984]
4. Hz. Muhammed'e Beşer İtirazı
Müşrikler büyük bir inatla Allah'ın insanlardan bir peygamber göndermediğini ve vahyedilen bir Kitap olmadığını ileri sürüyorlardı:
“Allah'ı gereği gibi tanımadılar. Çünkü 'Allah hiçbir beşere bir şey indirmedi' dediler. De ki: Öyle ise Musa'nın insanlara bir nur ve hidayet olarak getirdiği Kitab'ı kim indirdi? Siz onu kâğıtlara yazıp (istediğinizi) açıklıyor, çoğunu da gizliyorsunuz. Sizin de atalarınızın da bilmediği şeyler (Kur'an'da) size öğretilmiştir. (Rasûlüm) sen Allah de, sonra onları bırak, daldıkları bataklıkta oynaya dursunlar!” [985] Halbuki müşrikler, Arap Yarımadası'nda Ehli Kİtap'tan Yahudilerle komşuluk yapıyorlardı. Üstelik onların Ehli Kitap olduklarını ve yüce Allah'ın Musa'ya Tevrat'ı indirdiğini inkâr etmiyorlardı. Sadece Peygamberimiz (s)'in peygamberliğini inkâr etmek için inatları ve diretmeleri yüzünden, “Allah, herhangi bir insana bir şey indirmemiştir.' şeklindeki sözlerinden dolayı Kur'an-ı Kerim, onları kınamakta ve Musa'nın getirdiği kitapla yüz yüze getirmekteydi. Peki insanlara hakkı bâtıldan ayırt edip açıklayan bir beyan ve sapıklık karanlıklarını aydınlatan bir nur olarak Hz. Musa'nın getirdiği Tevrat'ı indiren kimdi?
Kur'an-ı Kerim, isim vermeksizin bir inkarcının vahiy hakkında kullandığı şu sözleri aktarır:
“Bu, insan sözünden başka bir şey değil.” [986] Bu sözü sarfeden şahıs, Velid bin Muğire idi. O, aslında Kur’an’ın ilahi bir kelam olduğunu düşünüyordu. Fakat toplum içerisindeki itibarını kaybetmemek için iman etmemişti. O, toplantıda kâfirlerin Allah Rasulü'ne yakıştırmak istediği iddiaları reddetmişti. Ondan, kendisinin Hz. Muhammed'in onunla tanınacağı bir yakıştırmada bulunması istenildiğinde kendi içinde çelişkiye düşmüş ve bir anlık kafa karışıklığından sonra bu ithamı ileri sürmüştü. İşte burada bu mantalitenin yapısı gözler önüne serilmektedir.[987] Hz. Peygamber'e beşer olduğu için karşı çıkanlar, ona indirilen vahyin de aslında beşerî bir metin olduğunu ileri sürmüş oluyorlardı.[988]
İnkarcılar, Peygambere bu Kur'an'ı öğretenin bir insan olduğu şeklindeki kuruntulara sahipti:
“Şüphesiz biz onların, 'Kur'an'ı ona ancak bir insan öğretiyor.' dediklerini biliyoruz. Kendisine nispet ettikleri şahsın dili yabancıdır. Halbuki bu (Kur'an) apaçık bir Arapça'dır.” [989] Düşmanlıklarının kendi gözlerini körelttiği bu insanlar, saf Arapça olan Kur'an'ı, Tevrat ve İncil'le ilgili yüzeysel bir bilgiye sahip olan bir yabancıya isnat ediyorlardı.[990] Bir doğruluk timsali olan Hz. Peygamber'in söylediğini kabul etmek yerine, Kur'an'ı hiç bir önemi olmayan yabancı bir köleye dayandırıyorlardı.
Hz. Muhammed'in, peygamber olarak görevlendirilmesinden önce de sonra da bütün halkları peygamberlere inanmaktan ve onlarla birlikte gönderilen doğru yol kılavuzuna uymaktan alıkoyan şey, inatçılıkları, peygamberin bir insan oluşunu bir türlü hazmedememeleri ve peygamberin bir melek olmayışını delil getirmeleriydi:
“Yahut altından bir evin olsun, ya da göğe çıkmalısın. Ona çıktığına da asla inanmayız.. Ta ki bize, okuyacağımız bir kitap indiresin. De ki: Rabbimi tenzih ederim. Nihayet ben de, peygamber olan bir insandan başka bir şey değilim.” [991] Bu iddiasının doğru olup olmadığını denemek istiyorlarsa, buna binaen bir insan olarak davranışlarına, ahlâkına ve davetine bakarak karar verebilirler.[992] Rasulullah (s), bir insandır ve mucize getirmeye gücü yetmez [993] meğer ki Allah dilesin.
Bir insan yüksek şeref ve makam elde ettiğinde, onun gerçek din kardeşleri, bu onların da onurunu gösterdiğinden sevinirler. Ama kalplerinde kötülük bulunanlar, prototipleri iblis gibi [994] kıskançlık gösterirler. Bu tür insanlara göre kardeşlerinin sadece Allah'ın rahmetine nail oluşu, onların onun karşısına dikilmeleri için yeterli bir nedendir:[995]
“Zaten, kendilerine hidayet rehberi geldiğinde, insanların (buna) inanmalarını sırf, 'Allah, peygamber olarak bir beşeri mi gönderdi?” [996]demeleridir. Onların bu şüpheleri salt hasetliklerinden, yöneticilik sevdalarından ve hakka bağlılığı aşağılamalarından kaynaklanıyordu. [997]Onları Kur'an'a ve Hz. Peygamber'in peygamberliğine inanmaktan alıkoyan unsur, Allah'ın bir beşeri peygamber olarak göndermesini inkâr etmeleri yani kalplerinde oluşan tereddüttü. Ayetteki soru edatı onların bu suali inkâr amacıyla sorduklarını göstermektedir. Hikmetinin hükmü gereği Allah, vahiy meleğini ya kendi türünden olan diğer meleklere ya da peygamberlere gönderir.[998]
Melekler yeryüzünde insanlar gibi ayakları üzerinde yürüyen göğe doğru kanatlarıyla uçuşmayan varlıklar olsaydı, Allah onlara gökten melek elçi gönderir, hayrı öğretir ve onları doğru yola iletirdi:
“Söyle onlara: Eğer yeryüzünde uslu uslu yürüyen melekler olsaydı, elbette onlara gökten melek olan bir peygamber gönderirdik!” [999] Ancak insanlar bu durumda değildir. Allah, meleğini insanlardan peygamberlik için seçtiği kimselere gönderir. Bu seçilen kimse insanları doğru yola çağırıyordu.[1000] Yeryüzünün sakinleri yürüyüp dolaşan melekler olsaydı, melek peygamber gelirdi. Çünkü insanlar melekleri göremezler. Kendileri insan olduklarına göre elçi olarak onlara nasıl melek gelsin?[1001] Bir cinsin hemcinsine karşı eğilim, ülfet ve sevgisi hemcinsinden olmayana nispetle daha fazladır. Onların zikrettikleri şüpheler salt hasetlikten, hakimiyet sevgisinden ve hakka bağlılıktan uzak durmalarından kaynaklanıyordu.[1002] Hz. İbrahim de Hz. Meryem de, kendilerine melekler insan suretinde geldiğinde onları tanıyamamış ve insan zannetmişlerdi.[1003] Allah'ın insanlara içlerinden, kendilerinde bulunan aynı beşerî tabiat ve sıfatlara sahip bir insanı, davetinde, fiillerinde, ahlakında, onlara örnek olsun diye elçi göndermesi hikmetindendir.[1004] Melekten peygamber gönderilseydi ve o, beşer görünümünde olsaydı, onun tabiatı insan tabiatından farklı olduğu için böyle bir peygamber beşere güzel örnek olamayacaktı. Meleğin itaati çok olacak, insanların itaat düzeyini hakir görecek, insanları mazur tutulabilecek işlerde mazur görmeyecekti.
Müşrikler kadınları ve çocukları var diye O'nun Allah Rasulü olamayacağını ileri sürmüşlerdi. Çünkü onlara göre peygamberlerin bu tür dünyevi arzuları olamazdı:
“Andolsun senden önce de peygamberler gönderdik ve onlara da eşler ve çocuklar verdik. Allah'ın izni olmadan hiçbir peygamberin mucize getirme imkânı yoktur. Her müddetin (yazıldığı) bir kitap vardır.” [1005] O nasıl bir beşer olarak elçilik göreviyle gönderilmişse aynı şekilde ondan önceki peygamberler de beşer idi. Onlar da yemek yer, çarşılarda dolaşır, kadınlarla evlenir, onlarla ilişki kurar, çocukları olurdu.[1006] Onu bu nedenden dolayı ayıplıyorlardı. Halbuki o, bu açıdan önceki peygamberlerden farksızdı.[1007] Allah onları yemeyen, içmeyen ve evlenmeyen melekler kılmadı ki, onun toplumuna da melek göndersin. Aksine daha önceki toplumlara gönderdiği türden onlara da kendileri gibi bir beşer göndermişti.[1008] Peygamberlerin hepsi öteki insanlar gibi ölümlü birer beşerdi. Hiç biri tabiatüstü niteliklerle donatılmış değildi. Ayetteki ifade, ilahî mesajın sıhhat ve doğruluğunu, sırf “Ölümlü biri”nin yani bir beşerin aracılığıyla gönderildiği için kabule yanaşmayan inkarcılara bir cevap niteliğindedir.[1009]
Daha önceki peygamberler de ne melek, ne de bambaşka bir yaratıktı. Onlar da tıpkı onun gibi insandı:
“Senden önce de, şehirler halkından kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başkasını peygamber göndermedik. (Kâfirler) yeryüzünde hiç gezmediler mi ki, kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğunu görsünler! Sakınanlar için ahiret yurdu elbette daha iyidir. Hâla aklınızı kullanmıyor musunuz?” [1010] Yani, “Ey Muhammed! Bu insanlar seni dinlemez çünkü sana bir Allah Resulü olarak inanmaları onlar için pek kolay bir şey değil, zira sen yalnızca onların kentinde doğmuş ve aralarında başkaları gibi yaşamış bir beşersin. Oysa bunda garipsenecek hiçbir şey yoktur. Bu ilk kez vuku bulan bir şey değildir. Senden önce gönderilen bütün peygamberler de birer beşer idiler ve gönderildiği insanlarla aynı ortamı paylaşmışlardı.” [1011]
Kalpleri hep eğlencede olan zalim kimseler insanları Hz. Peygamber'e tâbi olmamaya çağırıyordu. Onlara göre bir beşere uymak, göz göre göre büyüye kapılmaktı.[1012] Onların kalpleri o âyetlerden gafildi. O ayetlerdeki hücceti düşünmediler ve üzerinde tefekküre dalmadılar. O, yalnızca onlar gibi bir beşer olduğunu inkâr etmiyor, sadece aldığı vahyi iletiyordu. Artık her kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, iyi iş yapmalı ve Rabbine ibadette hiçbir şeyi O'na ortak koşmamalıdır.[1013]
F. Tuzakçı Tavır
Kur'an-ı Kerim, tuzakçı tavırlarla ilgili olarak temelde iki kelime kullanır. Bunlardan ilki olan (m-k-r) kök harflerinden türeyen keyd, tuzak, kandırma manasındadır. Bu nedenle “Harp hiledir” denilmiştir.[1014] Bâtıl ya da hak amacıyla planlama yapmak [1015] anlamına da gelir.
İkincisi olan ve (m-k-r) kök harflerinden türeyen mekr ise, birisini amaçladığı bir şeyden hile ile uzaklaştırmak,[1016] gizlice kurulmuş düzen, fesat için gizli ve nifak dolu çalışmalar yürütmek,[1017] gizli bir amacı gerçekleştirmek için karmaşık bir plan yapma anlamına gelir ve iyi ya da kötü bir içeriğe sahip olabilir.
Allah düşmanları sürekli bunu yaparlar. Ama başarı şansı olmayan kötü kimselere karşı her şey elinde olan Allah'ın da planları vardır. [1018] Kur'an-ı Kerim'in temas ettiği Allah'ın kurduğu tuzak ise, insanların işlediği suçun cezasıdır ve bu cezaya tuzak denilmesi mecazidir.[1019] Kur'an-ı Kerim'de
“Kötülüğün karşılığının kötülük” olarak isimlendirilmesi,[1020] ikincisinin gerçekte kötülük olmamasından ve kelimenin çift yönlü bir anlama sahip oluşundandır.
“Size saldırana siz de saldırın” mealindeki âyette [1021] de ilki zulümken, ikincisi zulüm olmamasına rağmen cezasının bilinmesi için günahın adıyla anılmıştır.[1022]
Allah inkarcılara yaptıklarını güzel gösterdiği gibi her bölgede oranın büyüklerini Allah'ın dinine ve peygamberlerine karşı gururlu sözler sarf etsinler, bâtıl işler yapsınlar diye, günahkâr yani müşrik ve Allah'a karşı isyankâr insanlar kılmıştır. Bu, onların bu yönde bir eğilime sahip olmalarındandır. Yoksa Allah onların iradelerine müdahale edip de onları şerre yönlendirmiş değildir. Onlar Allah'ın hazırladığı acı azabın farkında değillerdir. Ve onlar Allah'a karşı sapıklıklarında ve kibirli tavırlarında istikrarlıdır:[1023]
“Böylece biz, her kasabada, oralarda bozgunculuk yapmaları için, günahkârlarını liderler yaptık. Onlar yalnız kendilerini aldatırlar, ama farkında olmazlar. Onlara bir âyet geldiğinde, Allah'ın elçilerine verilenin benzeri bize de verilmedikçe kesinlikle inanmayız, dediler. Allah, peygamberliğini kime vereceğini daha iyi bilir. Suç işleyenlere, kurdukları tuzaklara karşılık Allah tarafından aşağılık ve çetin bir azap erişecektir.”[1024] Yani, “Mekke'nin asilzadelerini tuzak kuran kimseler kıldığımız gibi, her toplumda, o toplumun büyüklerini suçlular kıldık. İnkarcılara yaptıklarını süslediğimiz gibi onları da öyle suçlular kıldık.” Çünkü onların yöneticilikleri nedeniyle hainlik etmeye ve tuzak kurmaya ve halkı etkileyecek kötü işler çevirmeye daha fazla güçleri yeter. İnsanın malının ve gücünün çokluğu insanı bu ikisini korumaya zorlar. Bu koruma da hainlik ve tuzak yalan, gıybet, iftira, yalandan iman etme gibi kötü ahlakın tümüyle sağlanır. [1025] Onların yalanlamaları, tuzak kurmaları ve hasetleri nedeniyle Allah onlara büyük bir bela, şiddetli bir azap hazırlamıştır.[1026] Allah onları, tuzak kurmaları için serbest bırakmıştır. Özellikle ileri gelenlerin suçluları teşkil etmesi onların genellikle sapıklığı teşvik edici ve insanlara tuzak kurucu kimseler olmalarındandır. Halbuki tuzakları onları kuşatır. Bu bilgi, Rasulullah (s)'a bir tesellidir.[1027] “Suç işleyenlere, yapmakta oldukları hilelere karşılık Allah tarafından aşağılık ve çetin bir azap erişecektir,” sözü Allah'ın peygamberlerine tâbi olmaktan, onların getirdiklerine boyun eğmekten büyüklenenlere şiddetli bir ceza vaadi ve kuvvetli bir tehdittir. Kıyamet Günü onları devamlı bir horluk ve zillet beklemektedir. Hile genellikle gizli olduğu için buna uygun bir ceza olarak şiddetli bir azap ile karşılık göreceklerdir.[1028] Allah yapacağını kendisine karşı gelenlerin arzularına ya da kaprislerine göre değil, kendi iradesi ve planına göre yapar.
Allah'ın evrensel planına yani iradesine müdahale edilemez. Fizikî dünyada olduğu gibi, manevî alemde de adalet, merhamet, lütuf ve ceza konusunda, bildiğimiz kesin olan herhangi bir kanun gibi işleyen yasalar vardır. İnanmayı reddeden kimse her adımıyla daha da aşağı inen ve bu yolda hızı git gide artan bir âsi olacaktır. O neredeyse hiç manevî bir nefes alamayacak ve iyileşmesi göklere tırmanıyormuşçasına zor olacaktır. Öte yandan inanan, hak yolunda giden kimse her adımını bir öncekinden daha kolay atacaktır.[1029] Tuzakları kendilerine süslü gösterilmiş Mekkeliler örneğinde olduğu gibi her toplumda insan cinsi için konmuş olan ilahî sünnete uygun olarak inkarcılara “Hevaya uyarak ve yeryüzünde büyüklenerek peygamberlere düşmanlık ve ıslaha direniş” süslü gösterilmiştir.
Sosyal alandaki ilahî yasa gereği, her şehirde kendilerine peygamber gönderilmiş olsun veya olmasın, ileri gelen günahkâr kimseler peygamberlere ve onların ardından da ıslahatçı kimselere tuzak kurarlar. Bu durumu özellikle tamahın ve liderlik sevdasının arttığı çağlarda görmek mümkündür. Böyle dönemlerde önde gelenler liderliklerini korumak ve konumlarını güçlendirmek için bireylere ve topluluklara tuzaklar kurarlar. Suçlu önde gelenlerden kasıt ıslah çağrısına karşı duran, ıslahat çabası güden peygamberlere ve onların yolunu sürdürenlere karşı muhalefet eden kimselerdir. Tuzağın ileri gelenlere has kılınması onların bu işe daha fazla güç yetirebilmelerinden ve halkı kendilerine tâbi kılmakta pek zorlanmadıklarındandır. Yoldan çıkmış bozguncu durumlarına bir zarar gelmesin diye hakka ve adalete karşı çıkarlar. Çünkü kötü amaçlı planların akıbeti hakkındaki ilahî yasa sahiplerinin dünya ve ahirette cezalandırılmasını gerektirmektedir. Kur'an'da belirtildiği gibi elçiler zafer kazanır ve karşı çıkan inkarcılar yok edilir. [1030] Hak bâtıla üstün gelir. İlahî sünneti bilmiyor gibi davranmaları kazdıkları kuyuya onları düşürmüştür. Ayrıca Mekke'deki tuzakçı önderlere verilecek cezadan bahsedilmesi, nebi ve müminlere de mükafat vaadi ile bir teselliyi mündemiçtir.[1031]
1. Hz. Nuh, Hz. Hud ve Salih Döneminde Tuzakçı Tavır
Hz. Nuh'un içinde yaşadığı toplum, davet hareketini başarısızlığa uğratmak, insanların kalplerine giden yolları tıkamak için tuzaklar kurdular ve halkın içinde yüzdüğü cahiliye hayatını, sapıklığı ve küfrü çekici kılmak için entrikalar düzenlediler. Bu düzenlerden biri de halkı, tanrı diye isimlendirdikleri putlara sarılmaya teşvik etmekti. Bu amaçla,
“Büyük büyük tuzaklar kurdular.” [1032] Nuh'un toplumunun tuzaklarından kasıt, önder ve ileri gelenlerinin Hz. Nuh'a karşı halkı kandırmak için kullandıkları hilelerdir. Kötü kimseler, kendilerini günahlarından dolayı suçlayan doğru yoldaki kişiyi uzaklaştırmak için tuzak kurarlar. Bir süre için tuzakları muazzam görünebilir ve başarı görüntüsü verebilir ancak ilahî hedefi asla yenilgiye uğratamaz.[1033]
Hz. Hud'un toplumu olan Âd toplumu da kendilerini Allah'ı birlemeye çağıran peygamberlerine,
“Ancak şu kadarını diyebiliriz ki; tanrılarımızdan bazısı seni fena çarpmış.”[1034] dedi. Burada bazısı demelerinin sebebi, putlardan her birine başka başka özellikler vermiş olmalarından ve “Şu filan hususun tanrısı, bu filan işin tanrısı gibi” isimler uydurmalarından dolayıydı, Bu kimseler tevhid dininin insanlar tarafından benimsenmemesi için Hz. Hud'a ve davetine karşı tuzaklar kurdu. Risaleti engellemeye çalıştı. Hz. Hud ilahî görevine uygun olarak, şirke açıkça karşı çıkıp onların tuzaklarına meydan okudu:
“O'ndan başka her şeyden uzağım, artık hepiniz toplanın bana istediğiniz tuzağı kurun, sonra hiç bekletmeyin.” [1035] Yani, “Haydi siz ve tanrılarınız bana eziyet vermek için uğraşın. Elinizden gelirse bana hiç göz açtırmayın, mühlet vermeyin.”[1036] Size ve tuzağınıza aldırmıyorum. Siz daha güçlü olsanız da bana karşı birleşseniz de eziyetinizden korkmuyorum. Zarar ve fayda vermekten uzak cansız ilahlarınız bana nasıl zarar verir?[1037] Benim de sahibim sizin de sahibiniz olan Allah'a dayandım. Bana bir kötülük yapmanıza karşı O'na güveniyorum. Doğrusu Rabbim hak yol üzeredir. İyi işler yapanlara iyi ve güzel karşılık verir. Hiç kimseye haksızlık etmez. Davetimden yüz çevirirseniz, ben Rabbimizin risaletini size tebliğ ettim. Elçinin görevi sadece tebliğdir. Allah, isterse sizi yok ettikten sonra yerinize O'nu birleyen ve O'na ihlasla kulluk eden başka bir toplumu getirerek sizinle değiştirir. Sizi helak ettiği takdirde siz O'na bir zarar veremezsiniz. Bana bir kötülük yapmanıza karşı beni koruyacak olan da O'dur.” Hud'un bu sözleri onun onlardan da ilahlarından da korkmadığını gösterir. Nuh peygamber de tuzak konusunda bu tür ifadeler kullanmıştı. [1038]
Hz. Salih'in kavmi olan Semud'da kalpleri bozgunculuk ve bozukluk ile dolup taşmış dokuz kişi vardı. Hz. Salih'in çağrısından ve davasından rahatsız oldular. Kendi aralarında bir komplo hazırladılar. Hayret ki onlar kötü olduğu kadar çirkin de olan bu planlarını yaparken birbirlerini Allah'ın adına yemin etmeye çağırıyorlardı. Bu çirkin plan da, kendilerinin sadece Allah'a kul olmaya çağırmaktan başka suçu olmayan Hz. Salih ve ailesinin gece karanlığında öldürülmesiydi:
“O şehirde dokuz çete vardı ki, bunlar yeryüzünde bozgunculuk yapıyorlar, iyilik tarafına hiç yanaşmıyorlardı. Allah'a and içerek birbirlerine şöyle dediler: Gece ona ve ailesine baskın yapalım; sonra da velisine, 'Biz o ailenin yok edilişi sırasında orada değildik, inanın ki doğru söylüyoruz' diyelim. Onlar böyle bir tuzak kurdular, biz de kendileri farkında olmadan onların planlarını altüst ettik.” [1039] Allah'ın tuzağı, onları farkına varmadıkları yerden yok etmesidir.[1040] Allah Hz. Salih'e onların tuzağını haber verdi ve onu onlardan korudu. Bu Allah'ın onlara yönelik tuzağıydı.[1041] Dokuz kişi yeryüzünde fesat çıkarıyor ama ıslah etmiyordu. İfsatları Allah'ı inkâr etmeleri ve ona karşı gelmeleriydi.[1042] İnanmayanların planı en alçakça plandı çünkü gizliydi, geceydi ve kurbanlarının haberi olmayacaktı. Bu sayede sağ kalırlarsa Hz. Salih'in mirasçılarının ya da kabilesinin intikam almaması için hiçbir şey bilmediklerine dair tüm yalanları söyleyeceklerdi. Bu suikast planı Hz. Peygamber için hazırlanan ile neredeyse aynıydı.[1043] Planları Allah tarafından bilinirken onlar, Allah'ın adaleti ve O'nun iyi planları hakkında bir şey bilmiyorlardı.[1044] Semud toplumunun kıssası, doğru yola girmeleri için yapılan çağrının, güçlü ve mağrur ya da tersine zayıf ama anlamsız, amaçsız tutkulara tutsak olan insanlarda ya da toplumlarda uyandırdığı husumete, dikkati çekmektedir. [1045]
2. Hz. İbrahim, Hz. Musa ve İsa Döneminde Tuzakçı Tavır
Hz. İbrahim'in toplumu, kendilerine gelen elçiyi doğrulayıp putlardan uzaklaşacakları yerde, kendilerini hakka çağıran peygamberi ateşe atmaya karar verdiler. Bu tavırlarıyla düşünsel olarak yenildiklerini de kabul etmiş oldular:
“Onlar, 'Haydi onun (İbrahim) için bir yapı yapın da onu ateşe atın.' dediler. Böylece ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de tuttuk kendilerini daha alçak (bir duruma) düşürdük.” [1046] Toplumu İbrahim'i yakmak istedi. Allah da onları delil bakımından zelil kimseler kıldı. Kendisine karşı kurmak istedikleri tuzaktan İbrahim'i kurtardı [1047] ve bir delil ile onlara galip getirdi.[1048] Planlarını uyarlamakta başarılı olamadılar.[1049] Onlar İbrahim'i ateşe attılar ve Allah onu mucizeyle ateşten kurtararak, kâfirleri yenilgiye uğrattı. Hz. İbrahim, o ülkeden göç etti ve Suriye ile Filistin'e giderek tebliğini orada sürdürdü ve başarılı oldu.[1050]
Bu hadisenin aktarılmasıyla gözetilen amaç, Mekkeli müşriklere şu hususun anlatılmasıydı: “Sizler Hz. İbrahim'in soyuna mensup olmakla övünüyorsunuz. Ancak onun yolu, Hz. Muhammed'in sizleri çağırmakta olduğu yolun aynısıdır. Şayet sizler onu yenilgiye uğratmak için başvurduğunuz çeşitli hilelere devam ederseniz, Hz. İbrahim'in kavmi gibi sizler de en sonunda yenilgiye uğrarsınız.”[1051]
Hz. Musa ve Harun'a karşı ileri gelenleriyle beraber tuzaklar kuran Firavun bunu iman eden ve sihri bırakan büyücülere karşı suçlama nedeni olarak kullanmaktadır:
“Firavun: Ben size izin vermeden iman ettiniz ha! dedi. “Şüphesiz bu bir tuzaktır, siz bunu şehirde kurmuşsunuz, yerli halkı oradan çıkarmak istiyorsunuz, sonra anlayacaksınız!” [1052] Yani, Firavun'a göre onların bu ortaya koydukları, göstermeden önce düşünüp birlikte karar verdikleri [1053] ve Mısır'dan çöle doğru çıkmalarından önce kurdukları bir düzendi. Amaçlarına hizmet etsin diye hileli bir işte ortaklık yapmışlardı. Bu sayede Mısırlıları çıkaracak ve İsrailoğullarının yerleşmesini sağlayacaklardı. Bu sözleriyle Firavun, halkın iman eden büyücülere uymasını engellemek [1054] ve halkı Musa'nın peygamberliğini onaylamaktan uzak tutmak istiyordu.[1055] Başarılı olurlarsa, Musa ile birlikte devlet ve kuvveti ele geçirecek, Mısır'daki büyükleri ve reisleri oradan çıkaracak ve tasarruf hakkını elde edeceklerdi.[1056]
Halbuki Firavun ve adamları peygamberi öldürme amaçlı tuzaklar kuruyordu:
“Şehrin öbür ucundan bir adam geldi ve dedi ki: Ey Musa! İleri gelenler seni öldürmek için hakkında müzakere ediyorlar. Derhal (buradan) çık! İnan ki ben senin iyiliğini isteyenlerdenim.” [1057] Bu tuzağı Hz. Musa'ya inanan bir kimse, “Firavun'un önde gelen adamları seni öldürmek için birbirlerine danışıp suikast planı hazırlıyorlar. Bu şehirden kaybol. Gerçekten sana nasihat eden bir kimseyim.”[1058] diyerek haber vermiş ve Hz. Musa bu uyarıyla tuzaktan kurtulmuştu. Hiç kuşkusuz eli, iradesini yerine getirmek üzere gerektiği anda hemen devreye girer, açıkça olaya müdahale eder.
Tuzak kurulduğundan bahsedilen peygamberlerden birisi de Hz. İsa'dır. Kur'an, Yahudileri İsa'yı katletme girişiminde bulunmakla suçlar. Onlar bu girişimlerinde başarılı olamamışlardır: [1059]
“Onlar hileye başvurdular, Allah da tuzak kurdu. Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır.” [1060] Burada Yahudiler arasında Hz. İsa'yı bir peygamber olarak kabul etmeyi reddeden ve onu yok etmeyi amaçlayan kimselere işaret edilmektedir.[1061] Onların İsa'ya kurdukları tuzak, onu öldürmeyi planlamalarıydı. Allah'ın tuzak kurmasına gelince, nasıl kötülüğün karşılığının kötülük,[1062] kandırmanın, kandırma ve alayın da alay ise, Allah tuzağın cezasını da tuzak olarak verir. Allah'ın onlara yönelik davranışı, tuzağa benzediğinden böyle isimlendirilmiştir.[1063] Allah onlara tuzak kurdu. Başarılı olamadılar. Çünkü Allah'ın planı daha kuvvetli, etkili ve hesap etmedikleri yerden onlara zarar vermede daha güçlüdür. Onun kullarına gizli kalan düzeni, yasasının uygulanması ve hikmetinin tamamlanması içindir. Sebep sonuç ilişkisi dikkate alındığında ilahi düzen bizatihi hayırdır.[1064] Allah, peygamberini onların arasından kurtarmış, onları daldıkları sapıklığın içinde bırakmıştı. Onlar aradıklarını ele geçirdiklerini sanmışlardı. Halbuki Allah, onların kalplerine hakka karşı bir inat koymuş, yaptıkları sebebiyle de diriliş gününe kadar onlardan ayrılmayacak bir horluk ve alçaklığı onlara vermişti. Allah bu nedenle, “Tuzak kurduk.” demektedir.[1065]
3. Hz. Muhammed Döneminde Tuzakçı Tavır
Mekkelilerin elebaşıları, kendilerinden önceki inkarcıların peygamberlerine yaptığı gibi, Hz. Peygamber'in hayatına son vermek için tuzaklar kuruyorlardı. Diğer peygamberler de bunlara benzer adamlarla karşılaşmışlardı:
“Böylece, her kentte ileri gelenleri, oranın suçluları yaptık ki, orada tuzak kursunlar. Halbuki bunlar, tuzağı başkasına değil kendilerine kuruyorlar da farkına varmıyorlar.” [1066] Bu gibi ileri gelenler, peygamberlere karşı ellerinden geleni yaparlar, onları öldürmek için suikastların her türlüsünü düzenlerler fakat bunların muhalefetlerine rağmen Hak muzaffer olur.[1067] önemli kimseler olduklarına inanmaları, onları az veya çok, eleştiriye kapalı hale getirdiğinden, “Önde gelenler” kural olarak, kendi davranışlarının ahlakî yönlerini sorgulamakta diğer insanlardan daha az istekli olurlar ve bunun sonucu olarak kendilerini daima haklı görmeleri, onları çoğu zaman büyük hatalar yapmaya sevk eder.[1068] Tuzaktan kasıt onların süslü söz ve işlerle sapıklığa çağırmalarıdır.[1069] Allah, her kentte oranın önde gelen büyüklerini ki onlar Allah'a şirk koşan ve âsi gelen kimselerdir oranın suçluları kılmıştır ki bâtıl söz ve fiilleriyle insanları kandırıp hile yapsınlar. Allah onları gözetlemektedir. O'nun, kendileri için nasıl elem verici bir azap hazırladığından haberleri yoktur.[1070] Bu hilelerinin, saptırdıkları kimseleri yoldan çıkarmalarının vebali yine kendilerine dönecektir.[1071]
Hz. Peygamber'e tuzak kuranlar, Allah'ı ve rasulünü, ödüllendirme vaadini ve azap tehdidini yalanlayan kimselerdi:[1072]
“Haberin olsun ki, kâfirler hep hile kuruyorlar. Ben de hilelerine karşılık veririm. Büyük büyük tuzaklar kurdular.” [1073] Allah'ın insanın iyiliği için belirlediklerine karşı tuzak kuran ve planlar kuran kötü ve günahkâr kimseler hep var olagelmiştir. Fakat İslâm'ın büyümesini engellemeye çalışan Kureyşlilerin örneğinde olduğu gibi onların tuzağı bir sonuca ulaşamayacaktır. Bu gerçek tüm çağları kapsamaktadır.[1074]
İnsanları Kur'an'ın aksine davet etmekle onlara hile yapıp düzen kuruyorlar.[1075]
Allah, tuzaklar kuranlara karşı aceleci olmamayı tavsiye eder:
“Onun için sen kâfirlere mühlet ver, onlara az bir zaman tanı.”[1076] Kötülüğe sabretmek inananların Allah'a ve O'nun planına olan güvenini gösterir. Bu, müminlerin kötü insanlara yardım etmesi ve onlarla uzlaşması gerektiği ya da yeterli güce ulaştığı halde onlara ilişmemesi değil, aksine kötülüğü engellemeye güçleri yetmediğinde sabır ve alçak gönüllülük göstermesi gerektiği anlamına gelir.[1077] Yani, “Onları beklet ve acele etme. O zaman başlarına gelecek gazabı, felaketi, cezayı ve azabı göreceksin.”[1078]
Allah müminlere nimetini hatırlatmasının ardından [1079] Hz. Peygamber'e müşriklerin planından ve tuzak kuranların tuzağından kurtarması şeklindeki nimetini hatırlatmaktadır:[1080]
“Hani bir vakitler, o kâfirler, seni tutup bağlamak veya öldürmek veya sürüp çıkarmak için sana tuzak kuruyorlardı da, onlar tuzak kurarken Allah da karşılığında tuzak kuruyordu. Öyle ya, Allah tuzakların en hayırlısını kurar.” [1081] Allah'a ortak koşanlar, Rasulullah (s)'ın hedefini gerçekleştirmesini engellemek için tuzak kurdular. Allah da onların düzenlerine karşı sapasağlam düzenini kurdu ve onu onlardan kurtardı.[1082] Onların da eylemlerini boşa çıkardı.[1083] Onlar hilelerini Allah da aniden başlarına gelsin diye onlar için hazırladığı azabı gizliyordu. İlahî plan, onun dışmdakileri geride bırakır. Ya da şöyle denebilir. İlahî tuzak hak ve adalet içindir ve gerektiği durumda devreye girer. [1084]
Allah'a ortak koşanlar, ona karşı planlar ve tuzaklar hazırlarken Allah da onların tuzaklarını boşa çıkaracak tedbirler alıyordu. Kendisini inkâr eden, başkalarına tapan, emirlerine muhalefet eden kimselere karşı Allah, tuzak kuranların en hayırlısıdır.[1085] Yukarıdaki âyet, Hz. Peygamber ve ashabına hicretten önce Mekke'de reva görülen zulüm ve baskıya ilişkin bir göndermede bulunsa da, insanlığın dini tarih boyunca her çağda tekrarlanan bir olguya, yani ilahi vahyi inkâr edenlerin onu tebliğ edenlere karşı her zaman ya bilfiil fiziki olarak ya da hor görerek ve alay yoluyla psikolojik planda ve mecazi olarak onları zayıf ve etkisiz bırakmak ya da büsbütün yok etmek yolunda düzen ve tertip peşinde oldukları olacakları gerçeğine işaret etmektedir.[1086]
Allah, Mekke halkına yedi sene süren neredeyse onları yok edecek bir kıtlık musallat etti. Ardından onlara bolluk verdi. Onlara rahmetini gösterdiğinde Allah'ın âyetlerine itiraz etmeye Rasulullah (s)'a da tuzak kurmaya başladılar:[1087]
“İnsanlara dokunan bir sıkıntıdan sonra kendilerine bir rahmet tattırdığımız zaman, âyetlerimiz hakkında derhal bir takım tuzaklara girişirler. De ki: Allah'ın tuzağı daha çabuktur. Haberiniz olsun ki elçilerimiz yaptığınız hileleri yazıp duruyorlar.” [1088] Ayetlere karşı tuzaklara girişmeleri, ancak bu mesajların ilahi kaynaktan oldukları gerçeğine şüphe gölgesi düşürmeyi ya da onların öngördüğü ilke ve öğretileri çürütmeyi amaçlayan asılsız iddia ve itirazlar tasarlamalarıdır.[1089] Allah bu tür insanların küfürlerini derece derece artırır ve onlara süre verir. O kadar ki suç işleyenler mühlet verilmiş olduğunu anlayamaz ve bu mühleti kullanırken azap edilmeyecek sanırlar. Sonra bir gaflet anında yakalanıverirler. Şerefli yazıcılar onun her yaptığını yazar ve onun adına gaybı ve aleni olanı bilen Allah'a arz ederler. O da büyük ve küçük amellerinin karşılığını verir. [1090] Tuzak kuran zavallı kimseler, Allah'ın evrensel planının, onların küçük planlarına engel olmakta daha hızlı olduğunu ve yaptıklarının ebedi olarak onlara karşı muhafaza edileceğini fark edemiyorlar.[1091]
Allah, Mekke'deki müşrikleri uğradıkları felaketten sonra rızıklandırdığında sevindiler. Helâktan kurtulduklarında sebebini bilemedikleri zaman başlarına geleni tesadüfe bağladılar. Ebu Sufyan Hz. Peygamber'e gelip, “Sen bize akrabaya yakınlık göstermeyi tavsiye ediyorsun. Kavmin helak oluyor. Onlar için Allah'a dua et. Üzerlerinden azabı kaldırsın.” şeklinde talepte bulundu. Ancak yağmur yağdığında eski hallerine döndüler ve risalete karşı tuzak kurmaya başladılar. Allah'ın âyetlerini inkâr ettiler. Rasulullah (s)'tan uzaklaştılar ve onu yalanladılar. Allah İslâm nurunu söndürmek için planlarına başlamadan önce ne tür bir ceza ile karşılaşacaklarını belirlemiştir. Bu dünya ile ilgili konularda hüküm verilmiştir. O, tuzağını, cezasını ahiretten önce dünyada vermek için tayin etmiştir. Gizli yaptıkları işler O'na sır olarak kalmaz.[1092] Sıkıntıdan sonra insanlara genişlik, darlıktan sonra bolluk isabet ettiği zaman, yine âyetlerle alay eder ve onları yalanlarlar. Allah'ın hüccet ve delilleriyle alay eden müşrikler Allah'ın âyetlerine tuzak kurmanın cezasına yavaş yavaş yaklaşmaktadırlar.[1093]
inkârları ve tuzakları onlara süslü gösterildiği için delilleri zikretmenin onlara bir faydası olmaz.[1094] İçinde bulundukları sapıklık, o sapıklığa gece ve gündüz davet,[1095] tuzakları yani şirke boyun eğmeleri ve sapıklıkta istikrarlı olmaları, Allah'ı yalanlamaları ve O'na iftira atmaları süslü gösterilmiş, [1096] onlar da hak yolundan iyice uzaklaşmışlardır:[1097]
“Böylece herkesin bütün kazancını gözetim altına alan zat (Allah) hiç inkâr edilir mi? Tuttular Allah'a ortaklar koştular. De ki: Söyleyin bakalım onların isimlerini! O'na yeryüzünde bilmediği bir şey mi haber vereceksiniz, yoksa anlamı olmayan sadece kuru bir laf mı? Doğrusu küfre saplananlara hileleri hoş gösterildi ve doğru yoldan saptırıldılar. Allah her kimi saptırırsa artık onu yola getirecek yoktur!” [1098] Âyette şirkleriyle İslâm'a karşı kurdukları tuzakları [1099] sinsi ya da ince oyunları, düzenleri kastedilmektedir. Bu terim daha çok bilinçli şirkle (Allah'tan başkalarına tanrı niteliğini ya da tanrısal nitelikleri yakıştırmak) ve dolayısıyla genel anlamda sahte ve çarpık dini görüş ve inanışlarla alakalıdır.[1100]
inanmayanların tuzaklarının müminlere zarar vermesi Allah'ın izni ile olabilir;
“Evet onlardan öncekiler de hile yaptılar, fakat sonuçta bütün hile Allah'ındır. Herkesin ne kazandığını O bilir! Yarına bu dünyanın akıbetinin kime ait olduğunu kâfirler de bilecekler.” [1101] Âyette geçen “Tuzak” kelimesinde zındıkça niyet ve tutumları kastedilmektedir.[1102] Bu âyette Hz. Peygamber (s)'e teselli vardır ve Allah onu onların tuzaklarından korumuştur.[1103] inkarcılar, müminlere tuzak kurduklarında, Allah onların cezasını verir.[1104] Kimin ne kazandığını bilen onun karşılığını da hazırlamıştır ki bu onun planıdır işte. Bu planın gereği, kendilerinden neyin istendiğinden habersizmiş gibi davrandıkları bir sırada bilmedikleri bir yerden gelecektir.[1105] Onlardan öncekiler de peygamberlerine düzen kurdular ve onları ülkelerinden çıkarmak istediler. Allah da onların düzenlerini tersine çevirdi ve güzel akıbeti kulluk bilincinde olanlara verdi. [1106] Önceki ümmetlerden müşrik olanlar da Allah'ın peygamberlerine tuzak kurdular. Sebepleri yaratan Allah'tır. O dilemedikçe onların tuzakları hiçbir zarar veremez. Allah yarattıklarının yaptıklarını ve Hz. Peygamber'e tuzak kurmak için verdikleri çabaları bilir. Önceki ümmetlerin inkarcılarının çoğu Nemrut'un Hz. İbrahim'e, Firavun'un Hz. Musa'ya, Yahudilerin Hz. İsa'ya kurduğu gibi tuzak kurdu. Sonra tuzak sahibine döndü ve Allah yeryüzünde İfsat çıkaranları yok etti. Tuzak kuranların tuzakları ancak Allah'ın takdiriyle etkili olabilir. Bu nedenle sadece O'ndan korkmak gerekir.[1107] Herkes yaptığının karşılığını görsün diye dostlarını korur, tuzak kuranları da cezalandırır.
O zalimler şirk koşmuş ve Allah'a en büyük iftirayı etmişlerdi. Allah onların bu düzenleri kurduklarını biliyordu, bundan dolayı da onları cezalandıracaktı. Allah'a ortak koşmaları ve tuzak kurmaları, ne kadar kuvvetli de olsa bununla ancak kendilerine zarar verebilirler:
“Gerçekten onlar, tuzaklarını kurdular; Allah katında da onlara tuzak var; isterse onların tuzakları dağları yerinden oynatacak olsun!”[1108] Allah ile beraber başka tanrısal güçlerin varlığına inandılar ve düzmece tanrılar uydurdular. Tuzaktan, asılsız tanrılara dayanan oyun, düzen [1109] ve şirkleri kast edilmiştir.[1110] Allah onların kurdukları bütün planlara vakıftı. Onları hüsrana uğratıyordu.[1111] Hakkı ortadan kaldırmak ve bâtılı sağlamlaştırmak için tuzak kurdular.[1112] Onların tuzakları Allah indinde yazılıdır. Allah onların tuzağından daha büyüğüyle onlara karşılığını verecekti.[1113] Ancak Allah, azap etme konusunda acele etmez:
“Ayrıca ben onlara mühlet de veririm. Fakat benim tuzak kurup helak edişim pek çetindir.” [1114] Allah'ın tuzağı, farkına varmadıkları ve hesap etmedikleri yerden kendilerine gelmesini hak ettikleri azaptır.[1115] Azabın tuzak olarak isimlendirilmesi, azabının insanlara ummadıkları yerden gelmesindendir.[1116] Azabın ertelenmesi, görünürde iyilikse de gerçekte yoksunluktur.[1117] Allah, yalanlayanlara, sevdiğinden ve yardım ettiğinden değil, tuzak olarak, toplumsal hayattaki sünneti gereği ömür verir, geçimleri için imkânlar oluşturur ve savaşta maharet kazanmalarını sağlar.[1118] Allah onların azabını gönderme konusunda tövbe ve günahlarını itiraf ile vazgeçsinler diye acele etmez,[1119] hemen azapla cezalandırmaz. Biraz erteler. Doğrusu O'nun onlara olan tuzağı çok kuvvetli ve şiddetlidir.[1120]
Allah'a ortak koşanlar, Rasul'ü ilahlarıyla korkutuyorlardı. [1121] Halbuki,
“Onların yürüyecek ayakları, tutacak elleri, görecek gözleri veya işitecek kulakları mı var? De ki: Haydi çağırın o ortaklarınızı, sonra bana istediğiniz tuzağı kurun ve elinizden gelirse göz açtırmayın.” [1122] Yani, “Ortaklarınızdan bana karşı düşmanlık için yardım isteyin. Topluca siz ve ortaklarınız. Bu konuda sizi önemsemiyorum.[1123] Beni göz açıp kapayacak kadar bile geri bırakmayın, bütün gücünüzü kullanın.[1124] Bana verebileceğiniz zararı çabucak verin. Bu yapacağınızı da bir saat dahi olsa geciktirmeyin.[1125] Elinizden gelen tuzağı bir an bana göz açtırmaksızın kurun. Allah beni size karşı koruyacaktır.[1126] Sahte tanrıların herhangi bir gücü, hatta varlığı varsa, hepsini toplayın ve bırakın bana karşı yapabileceklerinin en kötüsünü yapsınlar.” Yapamazlardı çünkü inandıkları şeyler hurafeydi. [1127] Bu sözleri, Allah'ın korumasından emin olan kimseden başkası söyleyemez. Sözlerine meydan okuma üslubu hakimdir.
Allah'ın yardımının geleceğine dair müminlere müjde verir. Allah ileride kâfirlerin düzenini zayıflatacağını, onların işlerini hor ve hakir edeceğini, onlara ait olan her şeyin yok olacağını bildirir:[1128]
“Onları siz öldürmediniz, lâkin Allah öldürdü. Attığın zaman da sen atmadın, lâkin Allah attı. Bu da müminlere güzel bir imtihan geçirtmek içindi. Allah işitendir, bilendir. Gördünüz ya, Allah, kâfirlerin kurduğu tuzağı işte böyle boşa çıkarır.” [1129] Kâfirlesin tuzağının boşa çıkması, ayıplarının Müslümanlarca bilinir olması ve kalplerine korku salınmasıydı. [1130] Amaç müminlerin imtihan edilmesi ve inkarcıların tuzaklarının eskisinin azaltılmasıydı.[1131] Müşriklerin öldürülmesi, silahlara hedef olmaları ve müminlerin zafere ermeleri hadisesi, Allah'ın sayesinde olan şeylerdir. Allah kâfirlerin tuzağını zayıflatır. Onları alçaltıp hakka boyun eğdirir ya da helak eder.[1132]
Kötülük planlayan kimseler, kötülüğü kazanan kimselerdir ve onlar için cehennem azabı vardır:[1133]
“Her kim izzet istiyorsa bilsin ki izzet tamamıyla Allah'ındır. O'na hoş kelimeler yükselir, onu da salih amel yükseltir. Kötü fiiller tasarlayanlara gelince, onlara şiddetli bir azap vardır. Onların tuzakları hep darmadağın olur.”[1134] Tuzaklar kuranlar Daru'n-Nedve'de Rasulullah (s)'a, bağlamak, öldürmek ve sürmek şeklinde kötülükler planlayan Kureyşlilerdi.[1135] Bunların amelleriyle riyakârlık yapan kimseler olduğu da söylenmiştir. Yani onlar hile yaparak kendilerinin Allah'ın emirlerine itaat ettiklerini insanlara vehmettiriyorlardı. Halbuki onlar yaptıklarıyla ikiyüzlülük etmekte ve Allah'ın nefretini kazanmaktaydılar. [1136] Âyetten önceki pasajlar Allah'ın yaratıcılığına ve özellikle O'nun canlıyı yaratma ve ölüyü yeniden diriltme gücüne işaret ettiğinden [1137] yukarıda sözü edilen “Kötü fiiller” yeniden diriltme vaadini çürütmeye yönelik sahte itirazlar da olabilir.[1138]
İyi ve kötü keskin bir biçimde birbirinden ayrılır. Hiçbir iyilik kaybolmaz. Allah'ın tahtına yükselir. Sözlerde veya eylemlerdeki en önemsiz iyilik, yükseklere çıkarılır. Bir kimse sadece şeref ve güç elde etmeye çalışıyorsa, Allah'tan bağımsız böyle bir şey yoktur. Ancak O'nun rızasını aramakla biz en yüksek şeref ve güce ulaşırız. Doğruluğa karşı tuzak kurmak için ışıktan saklanmak amacıyla yeraltında çalışmak şerrin tabiatındandır. Şer, kaçınılmaz bir şekilde cezasını kendi bünyesinde taşır ve sonunda da ortadan kaldırılır.[1139]
Tuzak kuranları bekleyen dünyevi azabın nedeni hakka karşı büyüklenmeleridir. Toplumların dünyada günahları nedeniyle dünyada cezalandırılmaları yasası düzenli olarak işler. Bireyler içinse aynı düzenlilik tuzakçı kimseler olmalarıyla söz konusudur. Nitekim Mekke'nin suç işleyen önderlerinden Hz. Peygamber (s)'e eziyet eden ve ona tuzak kuranlardan yetmiş tane alaycı kimse hakkında hüküm uygulanmış ve Bedir'de öldürülmüşlerdir.
Ahirette de tuzak kuran inkarcılar cehennem azabına duçar olacaklardır:
“O zayıf düşürülenler de o büyüklük taslayanlara: 'Hayır, (işiniz) gece, gündüz tuzak kurmaktı. Çünkü siz bize Allah'ı inkâr etmemizi ve O'na eş koşmamızı emrediyordunuz.' derler. Bunlar azabı gördükleri zaman içlerinden pişmanlık getirmektedirler. Biz de o kâfirlerin boyunlarına demir halkalar geçirmişizdir. Onlar sadece yaptıklarının cezasını çekiyorlar.” [1140] Tuzağın âyetin orijinalinde gece ve gündüze atfedilmesi aslında onların gece ve gündüz kurdukları düzenleri ifade eder. [1141] Zayıfları sömürenlerin daha akıllı olanları, güçsüzleri cahil bırakmak için gece ve gündüz sürekli tuzak kuruyor,[1142] doğru olan şeye karşı yanıltıcı ve yanlış itirazlar geliştiriyorlardı.[1143]
İlahî tuzaktan emin oluşları Allah'ın azabı şeklindeki tuzağın, hesap etmedikleri, karşı koymaya güç yetiremedikleri bir yerden gece uyurken ya da kuşluk vaktinde haberleri olmadığı bir anda onları kuşatmayacağını zannetmelerinden mi kaynaklanmaktadır? Öyleyse, kaybedenlerden olacaklar çünkü sadece hüsrana uğrayan toplumlar Allah'ın azabının gelmeyeceğinden emin olurlar:[1144]
“Allah'ın tuzağından (mekrullah) (kurtulacaklarına) emin mi oldular? Ziyana uğrayan topluluktan başkası, Allah'ın tuzağından emin olmaz.” [1145] Mekrullah deyimi, burada Allah'ın önceden bilinmeyen, anlaşılmayan tertibi, tasarımı anlamına gelmektedir ki bunun için Kur'an'ın başka yerlerinde sünnetullah deyimi kullanılmaktadır.[1146] Yani Allah'ın kendilerini azabıyla, ilahî öfkesiyle ve kudretiyle yüz yüze getirmeyeceğinden, dalgınlık ve habersizlik halindeyken onları yakalamasından,[1147] bilmedikleri yerden azabın gelişinden, sağlıklı vücut ve bolluk vererek birden cezalandırmayıp süre vermesinden emin mi oldular? Hem kendilerini hem mutluluklarını yitiren, helak olmuş [1148] ezcümle, ahlaken çöküp gitmiş ve dolayısıyla yok olmaya, kaybolup gitmeye mahkum toplumlardan başka kim bu tuzaktan emin olur? Azaptan emin olanlar gafletleri ve bilgisizlikeri nedeniyle Rablerini bilmeyen, O'ndan korkmayan ve dünya ve ahirette kaybeden kimselerdir.[1149] Akıllı kimsenin, düşmanının tuzağı, gece baskını ve katlinden korktuğu gibi Allah'ın planından korkması gerekir. [1150]
Görüldüğü gibi Allah'ın tuzağından emin olmak mümkün değildir. Yani, rasullere karşı tuzak kuran kimselerin yaptıkları, yanlarına kâr kalmayacaktır. Onlar kesinlikle başıboş bırakılmamıştır.
“Gerçekten Allah hainlerin tuzağını başarıya ulaştırmaz.”[1151] Yani, tuzakların sonuca ulaşmasına izin vermez.[1152] Örneğin, Hz. Peygamber'e Mekke'de kurulan tuzaklar engellenmekle kalmadı. İlahî plan tabloyu tersine çevirdi. Her defasında iyiyi kötüye galip getirdi. Rasulullah (s), Mekke'de amcasına, akrabalarına ve arkadaşlarına baskı yaparak onu kendilerine itaate zorladılar. Zulümleri arttıkça küçük İslâm cemaati daha da büyüdü. Ona zarar vermek ya da öldürmek istediler. Fakat onun alçakgönüllülüğü, sabrı ve korkusuzluğu İslâm davasının ilerlemesine yardımcı oldu. Onlar onu ve bağlılarını yurtlarından çıkarmaya yeltendiler. İnananlar da sadece Mekke'yi değil Arabistan'ı fethettiler.[1153]
G. Aciz Kılma Niyetli Tavırlar
Kur'an, olağanüstülükleri ifade etmek için mucize lafzı yerine âyet ve beyyine kelimeleri kullanmıştır. âyet, açık alamet, Kur'an'ın cümle, sure ve bölümleri anlamına gelirken,[1154] (b-y-n) kök harflerinden oluşan beyyine, bildirilen, diğerinden ayrılan [1155] açık hale getirilen, görünür şey [1156] apaçık âyetler, apaçık aklî ya da hissedilebilir gösterge mânâsındadır.[1157]
Mucize insanı aciz bırakan harikadır. Istılahı olarak, peygamberlerin ellerinde, nübüvvet davalarında doğruluklarını ispat için Allah tarafından tabiat kanunlarına muhalif olarak yaratılan olaydır ve benzeri başkaları tarafından getirilemez. [1158] Mucize ancak peygamberin davetine insanın güvenmeyip yalanlaması üzerine gelir.[1159] Mucize olmadığı takdirde, onun sözünün diğerlerine göre kabulde önceliği olmaz. Peygamberler mucize ile desteklenmemiş olsalardı, sözlerini kabul ve kendilerini tasdik etmek vacip olmazdı. Peygamberlik iddiasında doğru söyleyen ile yalancı olan ayırt edilemezdi.[1160]
Peygamberler zühd ve takva sahibi, uhrevî konularda olduğu gibi dünyevî işlerinde de güzel hareket sahibi örnek insanlardır. Her ne kadar tarih onların hepsine mûcizeler atfederse de bunlar peygamberler iç in mutlaka lazım değildir.[1161] Onlardan mucize sergileyenleri onu yapanın kendileri değil, Allah olduğunu daima söylemişlerdir.
Tuzakçı, inatçı ve adaletten uzak toplumlara bir mucize verilse, yine inanmazlar. Aksine inkârları ve bilgisizlikleriyle kalırlar. Bu toplumların sünneti böyle olduğundan onlara mucize verilmesinin bir yararı yoktur: “Bir de, 'Ona Rabbinden daha başka bir âyet indirilse ya!' diyorlar. De ki: 'Gaybı bilmek ancak Allah'a mahsustur, bekleyiniz bakalım, ben de sizinle beraber bekleyeceğim şüphesiz.”[1162] Şiddetli bir kuraklığa maruz kalan bu kimseler, kurtulduklarında bunu türlü türlü yıldızlara ve putlara bağladılar. Onların mucize istemekteki amacı, dini talepteki samimiyetlerinden değildi. Allah onlara bir bela verip sonra uzaklaştırınca, onlar yalanlamalarına ve inkârlarına devam ettiler. Bu, Allah'ın bir mucize indirmesi halinde onların ona ilgi göstermeyeceğine işaret etmektedir.[1163]
Mucizeler peygamberlere toplumlarının anlayış ve fikri seviyelerine göre veriliyordu. Hz. Muhammed ise son peygamber olup fesahat ve belagatta altın çağını yaşayan bir milletten düşünsel seviyeleri olgunluk devrine yaklaşmış ve tekamülde had safhaya ulaşacak insanlığa peygamber olarak gönderilmiştir. Bu sebeple ona mucize olarak Kur'an verilmiştir. [1164]
Her dönemde iman etmelerinin şartı olarak inkarcıların talep ettikleri mucizeyi, gelince nasıl inkâr ettiklerini, bu konunun belirgin bir şekilde verildiği dönemler halinde ele alalım. [1165]
1. Hz. Hud ve Hz. Salih'i Aciz Kılma Niyetli Tavırlar
Âd toplumu, Hz. Hud'dan, onun Allah tarafından gönderildiğini ve sunduğu mesajın hak olduğunu kesin olarak ispatlayacak apaçık bir beyyine getirmesini istedi:
“Dediler ki: Ey Hûd! Sen bize açık bir mucize (beyyine) getirmedin, biz de senin sözünle tanrılarımızı bırakacak değiliz ve biz sana iman edecek de değiliz.” [1166] Âyette geçen beyyine hüccet anlamındadır ve aynı zamanda hakkı bâtıldan ayırt eden bir şeydir.[1167] Yani Hz. Hud'a, “Sen bize davana delalet edecek apaçık bir burhanla gelmedin. Senin soyut “İlahlarınızı terk edin” sözünle onları bırakacak ve seni doğrulayıp sana inanacak [1168] peygamberliğini tasdik edecek [1169] değiliz.” Dediler. Bunu inatlarından ve hakkı bilinçli bir şekilde inkâr ettiklerinden dolayı söylediler.[1170] Onlar ikna olmadıklarını ve olmak da istemediklerini söylüyor ve onun yalancı belki de aptal olduğunu düşünüyorlardı.[1171] Onların yalanlaması ve bilinçli inkârı,
“Ne olurdu ona bir başka âyet indirilseydi.” [1172] diyen Kureyş'in sözü gibidir.[1173]
Allah, Semud toplumuna deve ve Salih'in nübüvvetine dair hüccetlerini gösterdi. Onlar ibret almayıp yüz çevirdiler. [1174] Salih peygamberin mucizesi dişi deve idi. Fakat evrende yer alan mucizeler sayılamayacak kadar çoktur. İnsanın iç alemindeki mucizeler sayısızdır. Ve bütün bu mucizeler insanların bakışlarına, düşüncelerine sunulmuştur. Ancak onlar yüce Allah'ın evrene ve içlerine yerleştirdiği tüm mucizelerden yüz çevirdiler:
“Biz, (Hicr halkına) onlara âyetlerimizi vermiştik de onlar, yüz çeviriyorlardı.” [1175] Bu mucizeleri görmek ve algılamak için gözlerini, kalplerini açmadı. İçlerindeki bir akıl, bir vicdan bu mucizeleri algılamadı bile.
Düşünenler için evrende sayısız olan âyetlere rağmen Semud toplumu, Hz. Salih'in davetinde ve peygamberliğinde doğruluğunu gösteren bir mucize istiyorlardı. O da delil olarak Allah'ın devesini gösterdi:[1176] “Semud kavmine de kardeşleri Salih'i (gönderdik). Dedi ki: Ey kavmim! Allah'a kulluk edin; sizin O'ndan başka tanrınız yoktur. Size Rabbinizden açık bir delil gelmiştir. O da, size bir mucize olarak Allah'ın şu devesidir. Onu bırakın, Allah'ın arzında yesin, (içsin); ona kötülük etmeyin; sonra sizi elem verici bir azap yakalar.”[1177] Burada âyetin amacı, ortak çağrıyı ve Allah'a inananlar ile O'nu yalanlayanların akıbetini ortaya koymak olduğu için, inkarcıların mucize isteği ayrıntılı bir şekilde incelenmemiş, sadece bu mucizenin varlığı ilân edilmiştir. Ayrıca Allah'ın devesinin Rablerinden gelen bir kanıt ve mucize olduğundan başka bir ayrıntıdan söz edilmemiştir. Mucizenin, Allah'ın devesi olduğunun belirtilmesinden, o devenin Rablerinin kanıtı olmasından, bizzat Allah'a nispet edilmesinden ve Hz. Salih'in peygamberliğini doğrulayan bir delil olmasından, onun sıradan bir deve olmadığını ve sıradan yollarla meydana çıkmadığını anlıyoruz.
Semud toplumu Hz. Salih'in, kendileri gibi bir insan olduğunu ve peygamber olmasının mümkün olmadığını [1178] ileri sürdüler. Onlara göre o, Allah tarafından onlara elçi olarak gönderildiğini ispatlayan bir kanıt göstermeliydi:[1179]
“Sen de ancak bizim gibi bir insansın. Eğer doğru söyleyenlerden isen, haydi bize bir mucize getir. Salih: 'işte (mucize) bu dişi devedir; onun bir su içme hakkı vardır, belli bir günün içme hakkı da sizindir.' dedi.” [1180] Yani, “Bu seçkin bir devedir. Diğer develerden farklıdır. Bu, benim doğru yolda olduğumu ve bu konuda Allah'ın emrine muhalefet ederseniz helak edileceğinizi [1181] gösteren Allah'ın âyet kıldığı bir devedir.” Hz. Salih'in bu sahipsiz hayvana iyi davranılması yönündeki özel ısrarı, zayıf gördüğü herkese, her varlığa karşı kaba ve küstah davranmakta kendilerine gurur payı çıkaran ve yeryüzünde bozgunculuk yaparak kötülüğü yayan bu toplumun kaba kuvvete dayanan tahakkümüne yönelmişti. Acaba onun su içme ve otlama hakkına saygı gösterecekler miydi?[1182] Aslında bu savunmasız hayvana karşı seçecekleri davranış tarzı, onların kalplerinin değişmesine bir işaret [1183] ya da imtihan olacaktı.[1184]
Hz. Salih, Allah'tan verilen apaçık bir delil üzerinde ise ve Allah ona kendinden bir rahmet olarak peygamberlik vermişse ve bu durum karşısında O'na âsi olursa onu Allah'ın azabından koruyacak kim olabilirdi? Öyle bir durumda onlar da ona ziyan vermekten fazla bir şey yapamazlardı.[1185] Ama mucize olarak gelen ve kötülük yapmamaları istenen deveyi [1186] kestiler. Hz. Salih, onlara üç gün tövbe etmeleri için süre verdiyse de inanmadılar.[1187] Öldürdüklerine pişman oldular ama Allah'ın azabı onları yakaladı. [1188] Onlara azap emri geldiğinde ise Allah, kendi katından lütuf ve nimetle, Salih'i ve onunla beraber mümin olan kimseleri kurtardı.[1189] İnananları o gündeki azabın zilletinden korudu. Allah son derece güçlü ve intikam almada kuvvetlidir. Hiçbir kahredici güç O'na üstün gelemez.[1190] inkarcıları helak etmede ibret alanlar için öğüt ve ders mevcuttur. Allah, Kendisine iman eden kullarına da merhamet edendir. [1191]
2. Hz. Musa'yı Aciz Kılma Niyetli Tavırlar
Kur'an-ı Kerim, Hz. Musa'dan mucize isteyenleri iki grupta verir. Birincisi dönemin zalim yöneticisi Firavun, ikincisi de Firavun'un zulmünden Musa önderliğinde kurtulmalarına rağmen nankörlük eden İsrailoğullarıdır.
Mısır'da Hakim olan Firavun ve diğer ileri gelenler Hz. Musa'dan mucize istedi. Eğer alemlerin Rabbinin ilâhlığına çağıran bu davetçinin iddiasında yalancı olduğu ortaya çıkarsa, iddiası da temelden yıkılır, mesele basit bir şekilde çözüme kavuşurdu. İddia sahibinin elinde hiçbir belge, hiçbir delil olmadığı kesinlik kazanırsa, bu büyük çağrının hiçbir tehlikesi ve önemi kalmazdı. Bu amaçla,
“(Firavun) dedi ki: Eğer bir mucize getirdiysen ve gerçekten doğru söylüyorsun onu göster bakalım.” [1192] Yani, “Söylediğinin doğruluğuna şahitlik edecek bir alamet getirdiysen,[1193] yanında bir hüccet varsa,[1194] seni gönderenin katından bir mucize ile geldiysen, o zaman onu davetini doğrulaması için ve senin de doğruluğun sabit olsun diye getir göster bakalım.”[1195] Önceki âyetlerden başlayarak devam edegelen diyalogda her iki grubun da psikolojisi ortaya çıkmaktadır. Firavun bakanları ve şefleriyle oturup İsrailli liderlerin saygısız (!) ve bariz isyanıyla kibirli bir şekilde alay ettiler. Onlar, Mısır dininin bir bölümü olan büyüyle desteklenen kendi üstün dünyevi güçlerine güveniyorlardı. Karşılarında risaletle gelen Hz. Musa ve vekili olan kardeşi Harun vardı. Onlar güçlerine değil, aldıkları sorumluluğu yerine getirmekte kendilerine güveniyorlardı. Yapmak zorunda oldukları şey Mısırlıların köle zihniyeti üzerinde etkili olmak ve Allah'ın mucizesi aracılığıyla, Mısırlıların büyüsünün Allah'ın gücü karşısında hiçbir şey olduğunu göstermekti. [1196]
Allah, Hz. Musa'yı Firavun'a gönderdi ve mucizelerle destekledi. Buna rağmen Firavun küfür ve isyanda direndi: “Ve ona en büyük mucizeyi gösterdi. (O ise) hemen yalanladı ve isyan etti.”[1197] Büyük mucize, Firavun ve ileri gelenlerinin direnişine ve günahkârlığına rağmen, büyücüleri ve Mısır'ın bilgin kimselerini sonradan gerçek Rabbe yönlendiren unsurdu.[1198]
Firavun'un adamları, Hz. Musa'ya onları Firavun'un dininden döndürmek amacıyla, etkileme yoluyla ne kadar gösterge ve alamet getirirse getirsin, davet ettiği şeyde onun haklı olduğunu kabul etmeyeceklerini söylediler:[1199] “Ve (Firavun'a uyanlar) dediler ki: “Bizi sihirlemek için ne mucize getirirsen getir, biz sana inanacak değiliz.”[1200] Âyet onların böyle diyerek isyanlarını, büyüklenmelerini, hakka karşı direnmelerini ve bâtıl üzere ısrar etmelerini anlatmaktadır. Onlar, “Bize hangi âyeti, mucizeyi, delil ve hücceti getirirsen getir, biz reddedip senden bunları kabul etmediğimiz gibi ne sana ve ne de getirdiklerine inanacağız.” diyorlardı.[1201]
Sonuçta Allah güçlü bir yakalayışla Firavun'u yakaladı.[1202] Mucizeyi inkârın sonu boğulma oldu.[1203] Firavun ve ileri gelenleri mucizeleri inkâr ettiler. Halkı mucizelere ilgi gösterme konusunda tehdit ettiler ve onlara bu konuda engel oldular. Mucizelere inanana işkence yaptılar. [1204] Hz. Musa tebliğ ettiğinin doğruluğuna işaret eden mucizeleri getirdiğinde Firavun, ileri gelenleri ve kavmi onları inkâr ederek kendilerine zulmettiler. Mısırlılar Firavun'a itaat ediyor ve en büyük zorluğu İsrailoğullarının garibanları çekiyordu. Halkı da Firavun gibi İsrailoğullarını köleleştiriyordu. Onlar Firavun'un kullarıydı. O iman etseydi halkı da ederdi.[1205] Ama, zulmedenlerin sonu iyi olmadı. Galibiyetin maddi gücün fazlalığıyla alakalı olmadığı konusunda insanlığa ibret oldular. Görüldüğü gibi ilahî yasa Batı'daki zalim toplumların Doğu'daki zayıf bıraktıkları ülkeler için dedikleri gibi değildir. Maddi güç geçicidir. Sonsuza kadar hakimiyet aracı olamaz.
Mucize isteyenlerin ikincisi Hz. Musa'nın haklarını savunduğu Firavun'un köleleri olan İsrailoğullarının ileri gelenleridir:
“Hani bir zamanlar 'Ey Musa biz Allah'ı açıkça görmedikçe senin sözünle asla inanmayacağız.' demiştiniz de bunun üzerine sizi yıldırım çarpmıştı ve siz de bakakalmıştınız.”[1206] Hz. Musa'nın seçtiği yetmiş kişi Tur'a vardığında, “Allah'ı, arada bir perde olmaksızın apaçık görmedikçe [1207] açıkça görüp sana inanmamız gerektiğini söylemedikçe getirdiğin Kitap'a, işittiğin Allah'ın sözüne iman etmeyecek,[1208] peygamberliğini doğrulamayacak ve tanımayacağız.[1209] dediler. Yani imkânsızı istiyorlardı.[1210] Bu âyet ile Hz. Peygamber'in dönemindekiler, bu kimselerin yaptıklarını yapma, öncekilere mucizeleri ve peygamberliği inkârda benzeşme konusunda uyarılmaktaydı. Uyarıyı dikkate almazlarsa, açık mucizelerin büyüklüğünü görmelerine rağmen Musa'nın peygamberliğini inkâr etmeleri nedeniyle öncekilerin hak ettikleri gibi onlar da ceza göreceklerdi. Burada Rasulullah (s)'a inkarcılardan görecekleri ve peygamberler gibi sabretmesi konusunda kalbini sabitleştirmek için bir teselli de söz konusudur. Ayrıca “Muhammed'in peygamberliği doğru olsaydı ilk iman eden Ehl-i Kitap olurdu.” şeklindeki itirazın doğru olmadığı da ortaya çıkmaktadır. Onlar Musa'nın nübüvvetine dair apaçık âyetleri görmelerine rağmen ona karşı çıktıkları için Rasulullah (s)'ı inkâr etmelerinde de şaşılacak bir şey yoktu. [1211]
3. Hz. Muhammed'i Aciz Kılma Niyetli Tavırlar
Kur'an'da peygamberi aciz kılma çabasını güden tavırlar, Hz. Muhammed'in yaşadığı dönemde önceki peygamberlere nazaran daha yoğun bir şekilde işlenmiştir. Rasulullah (s)'ın dönemindeki inkarcıların kevnî mucize talebi kabul görmemiş, her defasında karşılarına mucize olarak Kur'an çıkarılmıştı. Allah'ın onların istedikleri türden bir mucize göndermeye elbette gücü yeterdi. Ancak Allah bir mucize indirse de onlar iman etmemiş olsalar, geçmiş toplumlarda olduğu gibi Allah onların cezasını çabuklaştırır [1212] ve kökten yok etme azabı artık onlara da hak olmuş olurdu. Allah'ın onlara mucize vermemesi aslında O'nun rahmetindendi. Allah onların taleplerine cevap verse, ikincisini, üçüncüsünü isterlerdi. Ancak çoğu bunu bilmiyordu. Allah onların mucizeyi bir faydaya binaen değil inatlarından istediklerini biliyordu:[1213]
“O'na Rabbinden bir mucize indirilseydi ya! dediler. De ki: Şüphesiz Allah mucize indirmeye kadirdir. Fakat onların çoğu bilmezler.” [1214] Kur'an muhteşem bir mucize ve üstün bir delildir. Hz. Peygamberin Kur'an ile inkarcılara meydan okuması ve onların karşı çıkışlarında acziyet içine düşmeleri onun mucize oluşunu gösteriyordu. Ancak onlar inatlarından Kur’an’ın mucize oluşuna karşı çıkıyorlardı. Çünkü onlara göre o, Tevrat, İncil gibi kitap türü bir şeydi ve kitaplar mucize olamazdı. Bu açıdan mucize istediler.
Onların talep ettikleri mucize, denizin yarılması, dağın tepelerine dikilip gölge oluşturması ve ölüleri diriltme türünden bir şeydi. İnatlarından dolayı, meleklerin inmesi, göğün yere düşmesi gibi mucizeler istediler. Allah ise dilerse istedikleri türden mucize gönderir dilerse göndermez. Muhteşem bir mucize ve üstün, yeterli bir delil ortaya çıktığında, inkarcıların mazereti kalmaz. [1215] Mucizeler onların etrafındaydı ama anlamıyorlardı. Kaba cahilliklerine uygun özel bir mucize istiyorlarsa, istekleri yerine getirilmeyecekti.[1216] Allah, mucizenin inişi gerektiğinde onu indirir. Yoksa inişi onların Hz. Peygamberi aciz kılma istekleriyle ilişkili değildi.
İlahî yasa “Karşı çıkanların mucize isteklerine cevap vermek, toplumların doğru yolu bulmalarının nedeni değildir” şeklindedir. Tersine taleplerini karşılamak, peygamberleri aciz kılmaya çalışanların toptan yok, edilmelerinin sebebidir. Bu nedenle mucizenin inişi onların hayrına değil zararınadır. Ancak onlar Allah'ın, eylemleri hakkındaki hükmünden ve yarattıkları hakkındaki yasasından habersizdi. Onların apaçık âyetlerin varlığına rağmen mucize istemeleri peygamberi aciz kılma çabasından kaynaklanmaktaydı.[1217] Allah'ın onların talepleri üzerine bir hüccet indirmeye gücü yeter. Mucize geldiğinde onun aslında kendileri için bir bela olduğunu ve onun Hz. Peygamber'e gelmeyişinin nedenini anlamıyorlardı. Niçin indirilmediğini bilselerdi, böyle taleplerde bulunmaz ve bu yolu da tutmazlardı.[1218]
Hz. Muhammed bütün insanların iman etmeleri ve hidayete tâbi olmaları konusunda çok istekliydi.[1219] Ancak Allah onları topluca hidayete erdirmek isteseydi bunu mutlaka yapardı. Bu nedenle Rasulullah (s), Allah'ın, “İnsanların zorlamayla değil de kendi serbest iradeleriyle inanmalarını istediği” hususundaki hikmetini bilmeyenlerden olmamaya davet edildi:[1220]
“Eğer onların yüz çevirmesi sana ağır geldi ise, yapabilirsen yerin içine inebileceğin bir tünel ya da göğe çıkabileceğin bir merdiven ara ki onlara bir mucize getiresin! Allah dileseydi, elbette onları hidayet üzerinde toplayıp birleştirirdi, o halde sakın cahillerden olma!” [1221] Bu âyet indiğinde hicret öncesi Müslümanların eziyete uğradıkları günlerdi.[1222] Allah bu âyet ile Hz. Peygamber'e uyarıda bulunmuş oldu. Yani, “Onların Müslüman olması için çok hırslı olma ve cahillerin taleplerini karşılamaya çalışma.[1223] Herkesi imana getirecek, hidayete ulaştıracak âyeti getirme çabasına gerek yoktur. Çünkü inkarcılar hükmü giymişlerdir.[1224] Şu müşriklerin senden yüz çevirip seni tasdik etmemeleri sana ağır gelince, yeryüzünde dibe doğru bir delik açıp içine girmeye veya göğe bir merdiven dayayıp göğe doğru çıkmaya gücün yetseydi onlara bir mucize göstermek isterdin. Kendilerine verdiğimizden daha üstün bir mucize getirmek istiyorsan ve buna gücün yetiyorsa haydi yap da görelim.[1225] diyerek rasulünü boş bir çaba içine girmekten alıkoydu.
Allah kâfirlerin azgınlık ve inatlarını, bir hüccet ve delilleri olmaksızın hakkı yalanlamalarını şöyle haber vermektedir.[1226]
“Şöyle dediler: 'Bu ne biçim peygamber ki, yemek yer, sokaklarda gezer? Ona, beraberinde bulunup uyaran bir melek indirilseydi ya! Yahut kendisine bir hazine verilseydi veya besleneceği bir bahçe olsaydı ya!' Bu zalimler inananlara, 'Siz sadece büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz' dediler.” [1227] Hiçbir faydası olmayan örnekler veriyorlardı. Onlar sapıtmak ve Hz. Muhammed'in peygamberliği konusunda onu yermek istediklerinde uygun bir yol bulamadılar. Sapıttıklarında hakkı kabul yeteneklerini yitirdiler.[1228] Onlara göre onun yemek ve geçimini sağlamak gibi ihtiyaçlardan uzak bir melek olması gerekiyordu. Ardından taleplerini, melek peygamber istemekten, “Uyarma ve korkutmada yardımlaşsınlar diye kendisiyle birlikte bir meleğin olduğu bir insan olmalı” şeklinde azalttılar. Daha da inerek kendisine hakimiyet kuracağı ve geçim derdine düşmeyeceği gökten bir hazine indirilmesini istediler. Daha sonra mal sahiplerinin ve zenginlerin olduğu gibi onun da kendisinden yediği ve rızkını temin ettiği bir bahçesinin olması gerektiğini söylemekle yetindiler. [1229]
Mucize isteyerek peygamberi aciz kılmak isteyen inkarcı tavır, Kur’an’ın mûcizeliğini kabul etmeme, Allah'ı ve melekleri görme arzusu üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bu konudaki âyetleri ele aldıktan sonra inkarcıların mucize isteme nedenlerini işleyeceğiz. [1230]
a. Mucize Olarak Kur'an'ı Yeterli Görmeyen Tavır
Kuran-ı Kerim'de kâfirlerin meydan okumaları ve mucize taleplerini gösteren birçok tablo sunulmuştur. Bu meydan okuma hareketlerinin iniş sırasına göre mucize ile ilişkili olan ilkini şu âyet teşkil etmektedir:
“Hayır, onlardan her kişi kendisine açılmış sayfalar verilmesini istiyor.”[1231] Peygamber'in çağrısı, bazı olağanüstü desteklere muhtaç olmayıp ancak tefekkür, iyi niyet, temiz kalp ile hak, hayır ve hidayete yönelip, inat ve husumetten uzak durmak temeli üzere kuruludur. Kendilerine özel Kitap gelmesi talebinde bulunanlar ahiretten korkmuyorlardı. Kur'an kuşkusuz bir öğüttür. Dileyen onu düşünür. Bununla beraber Allah dilemedikçe onlar öğüt alamazlar.
inkarcılar, her ne kadar âyetleri, delaletleri, açık hüccetleri görseler de inananmayacaklardı. Onlarda ne anlayış ne insaf vardı:[1232]
“Onlardan seni (okuduğun Kur'an'ı) dinleyenler de vardır. Fakat onu anlamalarına engel olmak için kalplerinin üstüne perdeler, kulaklarına da ağırlık koyduk. Onlar her türlü mucizeyi görseler bile yine de ona inanmazlar. Hatta o kâfirler sana geldiklerinde: 'Bu Kur'an eskilerin masallarından başka bir şey değildir,' diyerek seninle tartışırlar.” [1233] Aklını kullanan ve kavrayışı kuvvetli insanlar için Allah'ın birliğine, Hz. Peygamber'in sözünün doğruluğuna ve onun peygamberliğinin gerçekliğine işaret eden hüccet ve alametleri inkarcılar görseler, yine doğrulamaz ve hakkı teslim etmekten uzak dururlardı. [1234] Çünkü kalpleri perdelidir. Bunlar Hz. Peygamber'i ziyaret ediyorlardı fakat amaçları onu dinlemek, söyledikleri üzerine düşünmek değil, aksine onunla mücadele etmekti. Perdeler bu yüzden onların kalplerine gerildi.[1235] Nübüvvetinin şahinliğini, davetinin doğruluğunu gösteren Allah'ın âyetlerinden birisini görseler inanmazlardı. Çünkü onlar akletmiyorlardı.[1236]
Daha önceki kutsal kitaplarda ve kendisine indirilmiş olan Kur'an'ı Kerim'de peygamberimizin sıfatları belirtildiği gibi, ona inen inanç sisteminin ana ilkeleri de belirtilmişti:
“Beni İsrail bilginlerinin onu bilmesi, onlar için bir delil değil mi?” [1237] Allah bu Kur'an'ı Arapça bilmeyen birine indirseydi ve o onu kavminin kâfirlerine okumuş olsaydı yine de iman ermezlerdi. Yani, “İsrailoğullarının alimleri, Kur'an'ın öğretilerinin önceki kitaplarınkiyle aynı olduğunu bilirler. Her ne kadar Mekkeliler, Kitab'ın bilgisiyle tanışmamışlarsa da, Kur'an'ın Abdullah'ın oğlu Muhammed (s) tarafından ilk kez sunulan yeni bir mesaj getirmediğini, tersine onun getirdiği haberin, binlerce yıldır birbiri ardı sıra Allah'ın rasullerinin getirip tebliğ ettiği mesajın aynısı olduğunu bilen bölgelerde yerleşmiş Hz. İsmail'in torunları arasında pek çok alim vardı. Kur'an'ın, önceki kitapları gönderen aynı alemlerin Rabbi tarafından indirildiğine inandırıcı bir delil değil miydi bu?”[1238]
Azgınlıktaki adetleri üzere onun peygamberliğine dair bir mucize istediler. Onlara mucizelerin anası ve icaz açısından en büyüğü olan Kur'an ulaşmadı mı?[1239]
“Onlar: (Muhammed) bize Rabbinden bir mucize getirmeli değil miydi? dediler. Önce gelen kitaplardakinin apaçık delili (Kur'an) onlara gelmedi mi?” [1240] Müşrikler, Hz. Muhammed'in de Rabbinden Hz. Salih'e verilen deve, Hz. İsa'ya verilen ölüleri diriltme, cüzamlıları ve körleri iyileştirme türünden bir mucize getirmesinin gerekli olduğunu düşünüyorlardı. Oysa, önceki ümmetler mucize istediklerinde kendilerine verileni inkâr ettiklerinden dolayı helake uğramışlar, mahvolmuşlardı.[1241] İnkarcıların sorusu ya da itirazı samimiyetten uzaktı. Bu vahiyle birçok âyet gelmişti. Ne var ki, istedikleri âyet, önceki vahiylere inanan kimselerin kitaplarında olan, onlara hitap etmesi ve onları ikna etmesi gereken bir mucizeydi.[1242] Ayetteki müşriklere cevap verilirken kullanılan soru üslubu önceki kitaplarda Hz. Muhammed'in gelişini önceden haber veren işaretlere ilişkin bir ima da taşımaktadır.[1243]
Rasulullah (s)'a yapılan ithamlar üs üste yığılıyordu. Kimisi anlamıyoruz anlamında büyüdür diyor, kimisi, “O karma karışık rüyalar gören birisidir.” diyor. Birisi, “O, bunu kendisi uydurabilecek kadar zekidir.” derken, başka birisi de, “O bir şairdir. Böyle şeyler icat edebilir ve güzel kelimelerle ifade edebilir.” diyordu. Başka birisi de araya girerek, “Önceki peygamber kıssalarında okuduğumuz gibi mucizeler görmemiz gerekir itirazında bulunuyordu:[1244]
“Hayır, dediler, (bunlar) saçma sapan rüyalardır; bilakis onu kendisi uydurmuştur; belki de o, şairdir. (Eğer Öyle değilse) bize hemen, öncekilere gönderilenin benzeri bîr âyet getirsin.” [1245] Böyle diyenlerin kibirleri, peygamberlerinden mucize isteyen ve geldiğinde iman edeceklerini söyleyenlerden daha ileridir. Öncekiler mucize gelince sözlerini bozdular ve muhalefet ettiler. Allah da onları yok etti. Allah, onlara da istedikleri türden mucize verseydi, sözlerini bozmakta daha ileri giderlerdi.[1246] Mucize isteyip de gelince yalanlayanlar hakkındaki ilahî hüküm, kökten yok etme azabının inişidir. Ve Allah bu tür azabın Muhammed ümmetine inmesini dilemediğinden onların istediği türden mucize göndermemiştir. [1247]
Bugünkü Hıristiyan eleştirmenler nasıl Kur'an karşısında şaşırıyorlarsa Kureyşliler de onun karşısında şaşırmışlar, Kur'an'ı neye benzeteceklerini bilememişler, onun için önce sihir demişlerdi. Çünkü Kur'an'a karşı geldikleri halde Kur'an onları çekiyordu. Sonra Kur'an birçok ilahî müjdeleri ihtiva ediyordu. Kureyşliler bu müjdeler karşısında donup kalıyor ve onlara “Rüya saçmalamaları” diyorlardı. İş bu kadarla da kalmamaktaydı. Kur'an, Hz. Peygamber'in başarılı olacağını, düşmanların yenileceğini bildiriyordu. Müşrikler bunun karşısında da afallıyor ve bunların uydurma olduğunu ileri sürüyorlardı. Sonunda müşrikler, Hz. Peygamberin nübüvvetini reddetmek için onun bir şair olduğunu söyleyerek onun da önceki peygamberler gibi bir mucize getirmesini, yani kendisi muzaffer ve onlar da mağlup olacaklarsa bunu bir an önce yapmasını istiyorlardı.[1248] Toplumlarını sadece Allah'a kulluğa davet eden bütün peygamberler, cahiliye mensuplarının mucize talebi ile karşılaşmışlardır. Bu nedenle mucize isteği, cahiliyenin geleneksel bir isteği haline gelmiştir.[1249]
İnkarcılar, ister kendi istekleri doğrultusunda isterse de başka şekilde olan herhangi bir âyet, bir mucize görseler ona inanmayacak ve onun bir büyü ve bâtıl şey olduğuna söyleyeceklerdi:[1250]
“Andolsun ki biz, bu Kur'an'da insanlar için her çeşit misale yer vermişizdir. Şayet onlara bir mucize getirsen inkarcılar kesinlikle şöyle diyeceklerdir: Siz ancak bâtıl şeyler ortaya atmaktasınız.”[1251] Yani, “Ey Muhammed! Sen kendi söylediğin sözlerin gerçekliğine dair delilleri onlara getirsen de, senin peygamberliğini inkâr edenler derler ki: Ey Muhammed'i tasdik edenler! Yanlış yoldasınız.”[1252]
Ciddi bir şekilde hakikatin peşinde koşan kimseye çok ikna edici gelen bir açıklamada, hakikate kasten sırtını dönen bir kimseye göre hiç ikna edici bir yön bulunmayabilir. Onlara göre açıklamalar salt “Boş konuşmalar” ya da yanlış argümanlardır. Hakikate karşı inatçı bir direniş benimsenirse bunun tabiî sonucu olarak, ilahî yasa gereği kalp ve zihin her kastı yalanlama eylemiyle daha da katılaşır. Mühürlendikten sonra zarfın içine bir mektup ya da mesaj konamaması gibi, hakikati kabul etmek daha da imkânsız hale gelir. [1253]
İnkarcılar, yeniden dirilmeyi inkâr etmeye, Kur'an-ı Kerim'in Allah'ın azabıyla uyarısını hafife almaya, Hz. Peygamber (s)'den mucize veya azabı hemen getirmesini istemeye devam etmişlerdir:
“Ehl-i Kitap senden kendilerine gökten bir kitap indirmeni istiyorlar. Musa'dan bundan dâ fazlasını istemişlerdi. 'Allah'ı bize apaçık göster' demişlerdi. Zulümlerinden dolayı derhal onları yıldırım yakalamıştı. Sonra kendilerine açık deliller gelmişken buzağıyı mabut edinmişlerdi. Bundan sonra bile onları affettik. Musa'ya apaçık bir emir verdik.” [1254] Allah Hz. Peygamber eliyle mucize göstermemiş, çünkü Allah, geçmiş milletlerde olduğu gibi kâfirlerin de inanmayacaklarını bilmiştir. Mucize geldikten sonra ise Allah'ın kanun gereği o milletlerin yaşadıkları bölgeler yerle bir olmuşlardı. Bu yüzden Allah'ın hikmeti icabı Hz. Muhammed dönemindeki inkarcıların kevnî mucize talebi yerine getirilmemişti. Bu sayede onlar üzerine azap hemen gelmemedi. Hz. Peygamber'in ve Kur'an-ı Kerim'in doğruluğuna dair kâfirleri ikna için mucize göstermeye gerek görülmemişti. Çünkü davet, ancak Allah'ın birliğine olup dünya ve ahiret saadetinin garantisi olan üstün değerler bütününe ve ahlaka sarılmak, günah, kötülük, taşkınlık ve şirkten sakınmak yönündeydi [1255] ve bu cihet ön plana çıkmaktaydı.
Bu çağrının temel ilkelerini oluşturan Kur'an-ı Kerim, Allah'ın en büyük ve yeterli bir mûcizesiydi. Bunların doğruluğunun veya yanlışlığının ispatı için mucizeye gerek yoktu. Kur'an-ı Kerim'de çok âyet bu anlamı destekler:
“Dediler ki: 'Ona Rabbi'nden âyetler (mucizeler) indirilmeli değil miydi? De ki: âyetler (mucizeler) Allah'ın yanındadır. Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.” “Kendilerine okunan kitabı sana indirmemiz, onlara yetmedi mi? Şüphesiz inanan bir toplum için bunda bir rahmet ve öğüt vardır.” [1256] Kendi divane zihinlerine uygun âyet ya da mucize istiyorlardı. Allah için her şey mümkündür. Ancak Allah onların keyfine göre hareket etmeyecek ve ikiyüzlü taleplerine aldırmayacaktır. O, âyetlerini net bir şekilde ortaya koysun ve inkârın sonuçları konusunda onları uyarsın diye bir elçi göndermişti. Elçi tarafından Allah'ın tabiattaki âyetlerini dikkate alırlar ve insanların kalplerine hitap eder şekilde ayrıntılı bir biçimde açıklanan apaçık Kur'an'a itibar etseler gördükleri deliller hepsine yeterdi. Kur'an, belli belirsiz bir şekilde daha fazlasını istemeye karşı bir muhalefetti.[1257] Tevhide çağrının temel ilkelerini oluşturan Kur'an-ı Kerim, Allah'ın en büyük ve yeterli bir mûcizesiydi:
“Dediler ki: 'Ona Rabbi'nden âyetler (mucizeler) indirilmeli değil miydi? De ki: âyetler (mucizeler) Allah'ın yanındadır. Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.' Kendilerine okunan kitabı sana indirmemiz, onlara yetmedi mi? Şüphesiz inanan bir toplum için bunda bir rahmet ve öğüt vardır.” [1258] Âyetleri başkası getiremez. Allah'ın indindedir. Allah'ın bu Kur'an'ı kendilerine okunan bir kitap olarak Hz. Peygamber (s)'e indirmiş olması müşrikler tarafından yeterli görülmüyordu.[1259] Müşrikler inatla Hz. Peygamber'den Hz. Salih'in mucize olarak deveyi getirdiği gibi kendilerini Hz. Allah'ın elçisi olduğuna inandırıp ikna edecek âyetler [1260] ve İsa'ya indirilen sofra türünden bir mucize getirmesini istediler. Allah dileseydi talep ettiklerini yerine getirirdi.[1261]
Kur'an'da Hz. Muhammed'in önceki peygamberlerin sözlü mesajlarını desteklemek veya pekiştirmek için gösterdiği türden mucizeler gösterme gücüyle donatılmadığı belirtilmiştir. Denilebilir ki, onun tek mucizesi, açıklığıyla, ahlakî kapsam ve mahiyetiyle kusursuz, insanlık tarihinin her çağına, her gelişim safhasına uyan, insanların hem duygularına hem akıllarına hitap eden, hangi ırktan, hangi toplumsal katmandan gelirse gelsin her insana açık olan ve hem lafzıyla, hem de muhtevasıyla Kıyamet Günü'ne kadar değişmeden kalacak olan Kur'an'ın kendisiydi.[1262]
b. Melek veya Allah'ı Görme Talebi
İnkarcılar doğru yolu bulmak için değil, azgınlıklarından dolayı mucizeler istiyorlardı. Öyle olmasaydı doğru yolu bulabilmeleri için tek mucize yeterli olurdu. Onlar Kur'an'ı ve diğer apaçık delilleri küçümsüyorlardı:[1263] “Şimdi belki sen, 'Ona bir hazine indirilse, ya da beraberince bir melek gezip dolaşsa ya!' diyorlar diye sana vahyolunan vahyin bir kısmını terk edecek olursun ve bundan dolayı da göğsün daralır. Sen yalnızca bir uyarıcısın. Allah ise her şeye vekildir.”[1264] Yani, “ Her şeye gücü yettiğini ve senin yanında itibarlı olduğunu söylediğin ilahın rasulü olduğunu iddia ederken haklıysan, O sana faydalanacağın ve çalışmanıza gerek kalmadan, senin ve arkadaşlarının ihtiyaçlarını karşılayacak sana sözünün doğruluğuna şahitlik edecek, amacını gerçekleştirmek için sana yardım edecek bir melek indirmeli değil mi? ki bu sayede gündeme getirdiğin konuda şüpheler ortadan kalksın. İlahın bunu yapmıyorsa, doğru söylemiyorsun.”[1265] Âyet ile Allah, peygamberi hakkında müşriklerin söylemiş oldukları sözler ve inatlaşmaları hususunda elçisini teselli ediyordu.[1266] Ona ancak kendisine indirilenle korkutmak ve tebliğ ile görevlendirildiği vahiyle tebliğde bulunmak emredilmişti. İnanmayanların reddetmesi ya da küçümsemesi onun meselesi değildi.[1267]
Her Müslüman, sadece muhalefetle karşılaşınca değil, gerçekten sahtekarlıkla ve karşı çıktığı şer ile suçlandığı zaman insanî zaafıyla kendisine, “Şu küçük kısmı çıkarsam, acaba ilahî hakikat daha kolay benimsenir mi?” diye sorabilir. Ya da “İnsanların dikkatini çekecek bir şekilde mücadeleyi organize etmek için daha fazla imkânım olsaydı, mesela bir melekle birlikte tebliğimi yapsaydım, mesajımı ne kadar da rahatça güçlendirmiş olurdum.” şeklinde düşünebilir. Ancak Rasulullah (s)'a, insanlara hakikatin bazı kısımları hoş gelmese de onu geldiği gibi anlatması gerektiği söylenmişti. Vurgulanan nokta ile insanların dikkatini çekmek için verilen kaynaklar ve diğer araçlar birliktedir. O, sadece bu kaynakları ve fırsatları daha önce olduğu gibi kullanmalı ve gerisini Allah'a bırakmalıdır. [1268]
İnanmayanların istedikleri diğer bir mucize türü de melekleri istemelerinin yanında, “Hz. Peygamber'in hurma ağaçlarıyla, asmalarla dolu bir bahçesi olmadıkça ve onların arasında çağıl çağıl dereler akıtmadıkça [1269] inanmayacakları” şeklindeydi. İstedikleri, Hicaz toprağında bir gözeydi ve bu Allah'a kolaydı. Dilerse onu yapar ve onların istediklerine cevap verirdi. Ama Allah, buna rağmen onların doğru yola dönmeyeceklerini bilmekteydi.[1270] Çölde yolculuk yapan susuz kalmış bîr kimsenin Musa'nın kıssasında olduğu gibi su kaynağı bulması ya da Zemzem membaının bulunması iyi birer mucizeydi. İyi sulanan harika bir bahçe mutluluğun sembolüydü. Fakat bir şüpheci, Allah'a onu kendi zevki için yaratmasını emredemezdi. Aynısı daha materyalist sembol olan, altınla kaplı bir ev talebi hakkında da söylenebilir. Göğün düşmesi, Allah'ı yüz yüze görmek, merdivenle gökyüzüne tırmanmak ya da insanların elle tutabilecekleri parşömenle kaplı bir kitabı indirmek, maddi ve manevî şeyler arasında hiçbir ayırım gözetmeyen taleplerdi.[1271] Ancak o, onlara “Bizzat kendisi tek başına bir mucize olan Kur'an'ı” getirmişti. Onların talepleri inat ve despotluklarındandı. O Allah'ın kuluydu ve O'na bir şey emredemezdi.[1272]
Onlara göre, Hz. Muhammed, tehdit edip durduğu gibi, [1273] göğü başlarına parça parça düşürmedikçe veya Allah'ı ve melekleri söylediğine şahit getirmedikçe [1274] iman etmek mümkün değildi. Yani, “Bizi Kıyamet Günü göğün parçalanıp düşeceğini ve etrafa yayılacağını söyleyerek tehdit ediyorsun. Öyleyse bunu dünyada acele olarak yap ve parça parça göğü üzerimize indir.[1275] diyorlardı. Allah'ın elçisi ise, inkarcıların samimiyetten uzak saçma arzularına ve hayallerine değil, Allah'ın buyruklarına göre hareket ediyordu. Kur'an, çağlar boyu sürecek daimi bir mucizedir. İnanmamalarının nedeni, iblisinki gibi kinleri ve kıskançlıklarıydı. Allah, Mekke'de söz sahibi olanların bu taleplerinin ardından doğru yolu tutmayacaklarını biliyordu.[1276]
Ahireti inkâr, edenler, “Allah niçin Muhammed'in davetinde hak üzere olduğunu bilmemiz için melek indirmiyor ve o melek onun peygamber olarak gönderildiğini bize bildirmiyor?” diyorlardı:
“Bununla beraber, bize kavuşmayı ummayanlar, 'Bize ya melekler indirilmeliydi, ya da Rabbimizi görmeliydik.' dediler. Andolsun ki, doğrusu nefislerinde kendilerini büyük gördüler ve büyük azgınlık ettiler.” [1277] Onun doğruluğuna şahitlik edecek bir meleğin inmesi şüphesiz hidayete hizmet edecek daha sağlam ve iyi bir yoldu. Allah Hz. Muhammedi doğrulamayı isteseydi, bunu yapardı. Ama O, bunu dilemedi.[1278] Kur'an'ın mucize oluşu ortaya çıktıktan sonra Hz. Peygamber (s)'in nübüvveti kesinleşmiş oldu. Artık âyet istemek salt kibir ve inatlarından,[1279] imanlarını mucizeye bağlamaları da dik başlılıklanndandı ve alay türü bir istekti.[1280] Kâfirlerin, Hz. Peygamber'den melekleri getirme mucizesini istemeleri onların Allah'la ilişkilerinin bulunduğuna da delildir.
Ehl-i Kitap da Hz. Muhammed'den mucize talebinde bulundu. Onu aciz bırakma çabaları, atalarının Hz. Musa'ya karşı geliştirdikleri tavırlarıyla büyük bir benzerlik gösteriyordu:
“Ehl-i kitap senden kendilerine gökten bir Kitap indirmeni istiyorlar. Musa'dan bundan da fazlasını istemişlerdi. 'Allah'ı bize apaçık göster.' demişlerdi. Zulümlerinden dolayı derhal onları yıldırım yakalamıştı. Sonra kendilerine açık deliller gelmişken buzağıyı mabut edinmişlerdi. Bundan sonra bile onları affettik. Musa'ya apaçık bir emir verdik.” [1281] Âyet, Yahudilerin cahillik türlerinden birisini dile getirmektedir. Dediler ki: “Allah katından bir rasulsen, levhalar halinde Musa'ya geldiği gibi bize gökten bütün bir kitap getir.” Bu taleplerini azgınlıklarından dile getirdiler. Musa gökten onlara bir kitap indirdiğinde onunla yetinmediler. Aksine Allah'ı görmeyi istediler. Bu da kendilerine gökten bir kitabın indirilmesini isteyenlerin doğru yolu bulmak için değil, salt inatlarından dolayı [1282] ve inkâr amacıyla söylediklerini göstermektedir. [1283] Yahudiler onun doğru söylediğini ispatlayıcı bir mucize olarak kendilerine gökten bir kitap indirmesi için Rabbinden dilekte bulunmasını istiyorlardı. Onun zamanındaki Yahudilerin ataları Hz. Musa'dan daha büyük şeyler istemişler: “Allah'ı bize göster”demişlerdi. Azgınlık ve taşkınlıkları nedeniyle yıldırım çarpması sonucunda ölmüşler ve Hz. Musa'nın duasıyla Allah onları diriltmişti. Bu âyet Hz. Muhammed'e zorluk çıkaran Yahudileri kınıyor ve kendisine de onların eziyetlerinden dolayı tesellide bulunuyordu.[1284] Kureyş de Hz. Peygamber'den bunun bir benzerini istemişti.[1285]
Hz. Muhammed'in doğru söylediğine dair onları bilgilendirecek bir meleğin Allah tarafından indirilmesini talep ettiler ki bu sayede kendileri de onu doğrulasınlar. Ya da Allah'ı açıkça görsünler de onlara Rasulullah (s)'ı doğrulamalarını ve ona itaat etmelerini emretsin. Bilmediler mi ki, Allah peygamberlerden başkasına melek göndermez. İmanlarını, olmayacak şeye bağladılar: [1286]
“Bununla beraber, bize kavuşmayı ummayanlar, 'Bize ya melekler indirilmeliydi, ya da Rabbimizi görmeliydik' dediler. Andolsun ki, doğrusu nefislerinde kendilerini büyük gördüler ve büyük azgınlık ettiler.” [1287] Kıyamete ve sonuç olarak Allah'ın ahiretteki yargılamasına inanmayan,[1288] tümden imanı terk eden ve ahirete gülüp geçen inkarcılara göre hiçbir şey kutsal değildir. Kibirleri ve saygısızlıkları bütün sınırların ötesindedir. Onlar, kendileri için hayırlı olmayan bir günde melekleri görebilecekler ve günde ise onlar için müjde yoktur.[1289] Hz. Musa dönemindeki İsrailoğulları da Allah'ı görmek istedi. Gök gürültüsü ve şimşekle sersemlediler. Öylece baka kaldılar. Allah'ın rahmeti olmamış olsaydı, o an gerçekten ölüm onların akıbeti olmuş olacaktı.[1290]
Allah ve O'nun azameti hakkında bilgisi olmayan Hıristiyanlar dediler ki: “Rabbimiz, elçileriyle konuştuğu gibi bizimle de konuşmalı ya da bize âyet gelmeli değil miydi?” Onların cahillerinin söylediklerini, kendilerinden önce de Yahudilerin cahilleri söylemişlerdi. Allah'ın, kendini açıkça onlara göstermesini, onlara mucizeler izhar etmesini istemişlerdi. Allah'a karşı âsi olmakta peygamberlerine karşı cüretkar davranmakta söyledikleri sözler birbirine benzediği gibi, Yahudi ve Hıristiyanların kalpleri Allah'ı inkâr ve yalanda da birbirine benzedi.[1291] Söylediği gibi peygamberse Allah'a söylemeli ve O da onlarla konuşmalı onlar da O'nun sözünü işitmeliydi.[1292]
Peygamberleri aciz bırakmaya çalışanların kalpleri birbirine benziyordu. Ortak amaçları inkârdı:
“Bilmeyenler, 'Ne olur Allah bizimle konuşsa veya bize bir âyet gelse' dediler. Onlardan evvelkiler de tıpkı onların söyledikleri gibi söylemişlerdi. Çünkü doğru yoldan sapanların hepsinin kalpleri birbirine benzer. Hakkı iyice bilmek isteyenlere âyetlerimizi apaçık gösterdik.” [1293] “Ne olur Allah bizimle konuşsa veya bize bir âyet gelse?” sorusunu Ehl-i Kitap sormuştu [1294] ve onların Kur'an'ın mesajına karşı yaptıkları itirazlar ile ilişkiliydi.[1295] Hıristiyanların cahillerinin söylediğini Yahudilerin cahilleri de söylemişti.[1296] Tabiî soru soranlar için bilmeyenler denilmesi bu kimselerin aslında müşrikler olduğunu akla getirmektedir ama Ehl-i Kitap da tevhidi ve peygamberliği gereği gibi bilmediklerinden bu kapsama dahil edilebilir. Onların mucize istemesi, Kur'an'ın bir mucize oluşuna karşı çıktıkları içindi. Aksi takdirde mucize istemeleri hayal bile edilemezdi. Mucize isteği azgınlıktan kaynaklandığı için onların talep ettikleri türden mucize talepleri kabul görmedi. Tek delil ortaya çıktığında delil talep edenin isteği yerine gelmiş olur. Amaç hakkı talep etmek ise bu delalet onun için yeterlidir. Yetinmediği zaman onun talebinin inat babından olduğunu biliriz. Mucize geldiğinde inanacak olsalardı Allah onu indirirdi. Ancak istediklerini verse bu onların sadece inatlarını artıracaktı.[1297]
Allah'ın kendileriyle konuşmasını bekleyen ya da herhangi bir mucize beklentisi içinde olanlar, kendilerine peygamberler tarafından iletilen mesajlarda mündemiç olan hakikati idrak edemeyen ama bu haberlerin gerçekten Allah'tan geldiğini teyit edecek mucizevî bir tezahür üzerinde ısrar eden ve böylece o mesajlardan nasiplenmeyi başaramayan insanlardı.[1298] Bu kimseler, Allah'ın kendini açıkça onlara göstermesini, onlara mucizeler izhar etmesini istemiş ve diğer bazı temennilerde bulunmuşlardı. Allah'a karşı asi olmakta, peygamberlere karşı cüretkâr davranmakta söyledikleri sözler birbirine benzediği gibi Yahudi ve Hıristiyanların kalpleri de birbirine benzedi. Onlar Allah'ın bizzat yanlarına gelip: “İşte bu benim kitabım, işte sizin izleyeceğiniz talimatlarım” demesini veya Hz. Muhammed gerçekten Allah'ın resulü, okuduklarının ise Allah'tan geldiğini ispatlayacak bir işaret göstermesini istiyorlardı.
Allah'ın bizzat konuşmasının istenmesi o kadar saçma idi ki, bu isteğe cevap bile verilmemiştir. Diğer isteğe, yani Allah'tan bir âyet göstermesinin istenmesine ise, Allah'ın, birçok açık âyetler gösterdiği fakat inanmaya eğilimli olmayanların bunları göremeyecekleri söylenerek cevap verilmiştir. [1299] Bugün hakka karşı çıkanların öne sürdükleri fikirler ve istekler yeni değildir. Bunlar doğru yoldan sapanlar tarafından her zaman öne sürülen sebeplerin aynısıdır. Çünkü her çağdaki sapık kimseler aynı şekilde düşünüp, aynı iddialarda bulunurlar.
Yukarıdaki âyette [1300] geçen bilmeyenler kelimesinden kastın müşrikler olduğunu kabul ettiğimizde de şunları söyleyebiliriz: Peygamberleri yalanlayanların kalplerinin birbirine benzemesi, söz ve fiillerinin birbirine benzemesi anlamındadır. Musa'nın kavmi sürekli azgınlık içindeydi ve bâtıl şeyleri talep ediyordu. Benzer şekilde müşrikler de sürekli inat içinde bâtılı arzuluyorlardı.[1301] Arap müşriklerinin küfür, isyan, inat ettiğine ve gereksiz yere sorular sorduklarına delalet eden birçok âyet vardır. Onları, Ehl-i Kitab'ın söyledikleri türden sözler sarf etmeye iten şey, inatlaşmaları ve inkarcı tavırlarıydı. Arap müşriklerin kalpleri küfürde, inatta ve isyanda kendilerinden önce yaşamış kavimlerin kalplerine benzemekteydi. Allah peygamberin doğruluğunu gösteren delilleri açıklamıştı. Artık yakînen inanan, doğrulayan ve peygamberlere tâbi olanlar için o delillerin yanı sıra daha başka delile gerek yoktu. Onlar Allah katından gelenleri anlayıp kabul edecek durumdaydılar. Onlardan önce kendilerine peygamber gönderilen inkarcılar da kendilerinden ayrı olarak vahyin rasullere has kılınmasını reddettiler. Peygamberlerden inatla kaba bir şekilde mucize istediler. [1302]
İnanmayanların, kalplerinde azgınlık birbirlerine vasiyet etmişlercesine denk hale geldi. Bilmeyen kimseler kendilerine kitap ulaşmamış, peygamberlerden birine tâbi olmamış olan kişiler, “Allah bizimle konuşup senin gerçekten O'nun elçisi olduğunu söylesin. Ya da bize bu bilgiyi getirecek bir melek göndersin.” diyorlardı. Bu karşı çıkışlarından amaçladıkları şey, onun içlerinde en iyisi olmadığını göstermekti. O zaman akıllara şu soru gelecek: “Bu nimet niçin ona verilsin?” Sorulan sorulardan anlaşılan niyet, hakikatten uzaklaşmaktı. Bu sözleri önceki inkarcı toplumlar da sarf ermişti. Sözleri arasındaki benzerlik, kalplerinin birbirine benzemesindendi. Hak birdir ve ona karşı çıkış da sapıklık olup yolları ve görünümleri farklı da olsa o da birdir. Allah, elçisini âyetsiz bırakacak değildi. Aksine hakkı arayanlar için şüpheye yer bırakmayacak kadar âyetleri onun aracılığıyla açıklamıştı. Nitekim sahabenin ileri gelenleri apaçık hakkın bilgisini, kendilerine bir mucize sunulmadan kabul etmişlerdi.[1303]
Cahiliyenin meseleye yaklaşım mantığı açıktır. Daveti gündeme getiren peygambere: “Madem ki peygamber olduğunu iddia ediyorsun, peygamberliğini ispat et.” diyorlardı. Bu sorunun ve bu isteğin mahiyetinde peygambere iman etmeyi inkâr vardı. Cahiliye mensupları peygambere iman etmek değil, peygamberin peygamber olduğunu müşahhas olarak görmek istiyorlardı. Bunlar inanmaktan ziyade bilmek istemekte ve imandan yüz çevirmekteydiler. Zamanımızdaki bazı cahiliye mensuplarında bulunan “Görmediğime inanmam.” mantığı da, aynı cahili mantığın bir uzantısıdır.
İnanmayanların Kitap kaynaklı hiçbir bilgisi yoktu. Sık sık Hz. Peygamber'in karşısına dikilerek yüce Allah'ın kendileri ile doğrudan konuşmasını ya da kendilerine somut birer mucizenin gösterilmesini istiyorlardı. Onların bu sözlerinin burada hatırlatılmasının nedeni, kendilerinden öncekilerin yani Yahudiler ile diğer Ehl-i Kitap mensuplarının da vaktiyle kendi peygamberlerinden aynı isteklerde bulunmuş oldukları gerçeğini vurgulamaktı. Bilindiği gibi Hz. Musa'nın toplumu yüce Allah'ı açıktan açığa görmeyi istemiş, ayrıca kendilerine mucize gösterilmesinde ısrar etmişlerdi. Demek oluyor ki, bunlar ile onlar arasında karakter, zihniyet ve sapıklık bakımından benzerlik vardı. [1304] Kalplerinde kesin iman bulunanlar ise, yüce Allah'ın âyetlerinde imanlarını doğrulayan ve vicdanlarını tatmin eden gerekçeleri bulurlar.
Allah inkarcıların isteğini yerine getirseydi ve bir melek indirmiş olsaydı bu onların ecellerinin tamamlanması ve Allah'ın onlar üzerindeki emrinin uygulanması anlamına gelecekti:
“Ona bir melek indirilmeli değil miydi, dediler. Bir melek indirseydik, iş bitirilmiş olurdu, artık kendilerine hiç göz açtırılmazdı. Eğer onu melek yapsaydık, yine bir iman yapardık ve onları yine düştükleri kuşkuya düşürürdük.”[1305] Böylece onlara artık mühlet verilmemiş ve onlar da felakete duçar olmuş olurdu.[1306] Allah'ın hikmeti melek göndermeyi gerektirseydi onlara meleği insan şeklinde gönderirdi ki bu durumda da sorun çözülmüş olmazdı. Çünkü meseleyi birbirine karıştırırlardı ve istedikleri şeyi insan şeklinde görünce onun hakikatini yine anlayamazlardı.
Allah, melekleri ancak peygamberine risaletle ve kendilerine azap etmek istediği kimselere de azap ile gönderir. İstedikleri şeyi gönderip de sonra onlar küfre saparlarsa, süre tanımaz ve azabı ertelemez. Aksine kendilerinden önceki ümmetlere olduğu gibi azabı acilen indirir.[1307] Allah, melekleri bir hikmet ve yarar söz konusuysa indirir. Gökten onların inişini insanların seyrinde bir fayda söz konusu değildir. Çünkü yüce Allah melekleri ancak ilminde gerçek olan belli bir söz geldiği zaman indirir.[1308] Onlar ancak hak ile yani hakikat, adalet ve hikmetin ihtiyacına göre ve ihtiyaç hissedildiğinde hak ve hakikat düşmanlarının cezasını vermek üzere indikleri zaman hakikat düşmanlarına mühlet vermeyerek cezaya çarptırırlar. [1309] Aslında inkarcıların yaptığı salt alaydır. Maddi şeyler hariç ne tanrıya ne meleklere ne vahye ne de herhangi bir şeye inanırlar. Onların ciddiye alınabileceğini sanmak komiktir.[1310]
Melek beşer görünümünde Hz. İbrahim'e Hz. Lut'a ve Hz. Meryem'e görünmüştü. Melek aslî yapısıyla görüldüğünde ise, inanıp inanmama konusunda tercih ortadan kalkar ve bu da imtihan için sorumluluk yüklenmenin tabiatına aykırıdır.[1311] Kur'an'da “Meleğin gelmesi” veya inmesinden kasıt, Hakka karşı gelenlerin azaba uğramalarıdır. İnsanlara melek gönderilseydi yine insan kılığında görünmesi gerekirdi. Çünkü insan gözü meleği göremez ve insanlara ancak bir insan örnek olabilir.[1312] Melekleri görmenin onlara bir faydası olmayacak, görmeleri halinde ışığın karanlığı yok ettiği gibi yok edileceklerdir. Bir melek onların duyularına görünür hale gelse sadece insan görünümünde olacak. O durumda manevî alem ile ilgili karışık fikirleri daha da karışık hale gelecek ve şöyle diyeceklerdir: “Bir melek görmek istedik ama sadece bir insan gördük.”[1313] Allah, insan görünümlü bir melek gönderseydi, yine onun beşer olduğuna inanırlardı çünkü onun sadece görünümünü ve insani özelliklerini idrak edebilirlerdi. O zaman da inkarcı niyetleriyle peygamberlerin beşer oluşunda olduğu gibi yine şüpheye düşerlerdi.[1314]
İnkarcıların itirazları, insanoğlunun aklen, ahlak ve terbiye açısından en ileri olan rasullerinin yiyen içen beşerler oldukları için Allah ile kulları arasındaki bir görev konusunda ehil olmadıkları üzerine kuruluydu. Melek indirilmiş olsaydı hesap günü de gelmiş olurdu. Çünkü yalnızca o zaman, melek olarak tanımlanan güçler kendilerini insanlara gerçek şekilleriyle gösterecekler ve onun kavrayış alanı içine gireceklerdir.[1315]
İnsanlar kendilerinden öncekilerin izledikleri yolun nereye vardığını görürler de yine aynı yolu tutup giderler. Onların başına gelenlerin kendilerinin de başına gelebileceğini hiç düşünmezler. Allah'ın yasasının belirlenmiş bir ilkeye uygun biçimde işlediğini, sebeplerin aynı sonuçları doğurduğunu, her eylemin mutlaka karşılık bulacağını, Allah'ın yasasının kendilerini kayırmayacağını, sıra kendilerine geldiğinde de bu yasanın durmayacağını ve onlara da mutlaka uygulanacağını anlamıyorlar:
“Ancak kendilerine, ruhlarını alacak meleklerin gelmesini veya Rabbinin azap emrinin (kıyametin) gelip çatmasını bekliyorlar! Kendilerinden öncekiler de böyle yapmışlardı. Allah onlara zulmetmedi, fakat onlar kendilerine zulmetmişlerdi.” [1316] Yani, “Kur'an için 'eskilerin masalları' diyen Mekkeli inkarcılar, ruhlarını alacak meleklerin gelmesini bekliyorlardı. Veyahut kendilerinden önceki inkarcılara yaptığı gibi yıldırımlar gönderip onları yerin dibine geçirmesini ya da azabın hiç farkına varmadıkları bir yerden gelmesi türünden dünyevi azabı göndermesini istiyorlardı. Âyetteki tehdit bâtılda istikrarlı tavırları ve dünyaya aldanmaları nedeniyle idi. Bu âyette Allah'a ve rasulüne imana ve kendilerind'en önce rasulleri yalanlayan önceki toplumların başına gelen azap gelmeden önce hakka yönelmeye teşvik vardır.[1317] Onlara göre, Hz. Peygamber iddiasında samimiyse, risaletine şahitlik edecek bir melek getirmesi gerekiyordu: [1318]
“Doğru söyleyenlerden isen, bize melekleri getirmeliydin.” [1319] Getirmediğine göre, onun nebi olmadığını (!) öğrenmiş oldular. Belki de Rasulullah (s), onları inanmadıkları takdirde azaba uğrayacaklarını söyleyerek korkutuyordu, onlar da azabın çabucak inmesini istediler. Azap olmaksızın melekler inseydi de inkarcılar inkârlarını sürdüreceklerdi. Bu nedenle de onların inişi abesle iştigal olmuş olacaktı. Melekler inseydi azap için inecekti. Muhammed ümmeti için de Allah bunu takdir etmedi. Bazılarının ileride iman edeceğini ve azap etmediği için ölmeyen inkarcıların çocuklarının inananlardan olacağını bildiği için melekleri indirmedi. [1320] Getirdiğinin doğruluğuna tanıklık etmeleri için onlara melekleri getirmesinin gerekli olduğunu düşünüyorlardı.[1321] İddia ettiği doğruysa, Allah'ın onu desteklemesi O'ndan peygamberliğinin doğruluğuna tanıklık edecek melekleri gökten indirmesini istemesi gerekirdi.[1322]
c. Mucize Talebine Cevap Verilmeyiş Nedenleri
Rasulullah (s) döneminde inkarcılar birkaç konuda yoğunlaştırdıkları mucize taleplerine bir karşılık bulamamışlardı. Kur’an’ın bir kısım âyetleri de bunun nedenlerine ağırlık vermektedir. İstedikleri mucize gönderilmiş olsaydı, inanmayacaklar ve onlara kökten yok etme azabı gelecekti. Ancak bu ümmet üzerine bu türden azap gelmeyecekti. Allah onlardan ve çocuklarından iman edecekler olduğunu bildiği için onların muhteşem bir mucize istemelerine itibar etmedi. Taklit ettikleri kimseler, mucizeyi görünce iman etmediler ki bunlarla iman etsinler:[1323]
“Bizi âyetler göndermekten alıkoyan şey evvelkilerin onları yalanlamış olmasıdır. Semud'a açık bir mucize olarak dişi deveyi verdik fakat onlar ona zulmettiler. Oysa biz o âyetleri ancak korkutmak için göndeririz.” [1324] Yani, “Bizi kavminin senden istediği mucizeleri göndermekten alıkoyan önceki ümmetlerin o mucizeleri yalanlamış olmalarıdır. İstedikleri mucizeleri kavmine gösterirsek, sonra da bu mucizeleri yalanlarlarsa önceki milletleri çabucak azaplandırdığımız gibi kavmine de azap ederiz.”[1325] Mucizelerin korkutmak için gelmesi demek, bir peygamber mucize gösterdiğinde üzerine düşünmeyen ve o peygamberin doğru söylediğine dair bir çıkarsamada bulunmayanların şiddetli bir azabı hak ettikleri bilgisinin de mucizeyle birlikte gönderilmesidir.[1326] Ola ki, mucizelerin korkutma amacıyla gelişi nedeniyle, sapıklıklarını ve şaşkınlıklarını terk edip doğru yola gelirler. [1327]
Kureyş'in istediği mucize Safa'nın altına çevrilmesi ve ölülerin diriltilmesi türündendi. Toplumlar hakkındaki ilahî yasa şudur: Hangisi mucize isterse, istekleri kabul edilir. İnanmazlarsa yok etme azabı onlara çabucak ulaşır. Fakat mucize öncekilerin yalanlaması nedeniyle Hz. Muhammed'in toplumuna gönderilmiyor. Gönderilse, öncekiler gibi yalanlayacaklar ve “O apaçık bir sihirdir.” diyecekler. O durumda da kökten yok etme azabı başlarına gelecek.[1328] “Âyetleri sadece korkutmak için göndeririz.” ifadesindeki âyetten kasıt, mucizeler ise mucizeler azabın inişinin habercisi olur. Ona inanmazlarsa azap başlarına gelir. Kuran âyetleri kastediliyorsa, “Kur'an'daki âyetleri ahiret azabıyla korkutmak ve uyarmak için gönderiyoruz.” anlamına gelir.[1329]
Allah'ın âyetleri gönderip de Hz. Muhammed'in toplumunun isteğine karşılık vermesi kolaydır. Ancak daha önce de bazı şeyler istedikten sonra yalanlayanlar olmuştur. Onlar ve benzerleri hakkındaki ilahî sünnet, istedikleri şey indikten sonra, yine yalanlarlarsa başlarma gelecek azap bir daha ertelenmez.' şeklindedir.[1330] Apaçık mucizeleri reddeden Semud gibi toplumların tamamen helak edildiğini tarihte görmek mümkündür. Yani mucizeler iş olsun diye gösterilmez. Bunlar insanları Peygamber'in Allah'tan yardım gördüğü ve isyanları sonucunda karşılaşacakları azabın farkına varmaları konusunda uyarmak için gösterilir.[1331]
Önceki nesiller, ayetlere ve “Hayır ile şerri bildiren” kimselere karşı aşağılayıcı ve isyankâr bir tavır alıyorlardı.[1332] Allah karşı konulamaz mucizelerini göndermiş ancak insanoğlu inkarcılığında ısrar edip önceki ümmetlere uygulanan ilahî yasa gereği yok etme azabını hak etmiştir. [1333] Bir nesilden sonra diğer bir nesle ilahî âyetlerin mütemadiyen gönderilmesine engel olabilecek neden, birinci neslin bunu reddetmesidir. Bununla beraber ilahî âyetler, daha sonraki nesillere gönderilmiştir. “Âyetlerin korkutmak için gönderilmesi” ise âyetlerin gönderilmeye devam edildiğini gösterir.[1334]
Kur'an-ı Kerim daha da ileri giderek bize çok önemli bir psikoloji yasasını açıklıyor. İman, aklî kanaat ve psikolojik huzur; hiçbir zaman mucize, harikulade olaylar gibi durumlardan kaynaklanmaz. Mucizeler, korkutma amacıyla kullanılırlar. Korkutma neticesinde ise, acıdan ve azaptan korunmak için kör bir teslimiyet oluşur. Ama ikna olma ve akla yatma asla söz konusu olamaz.
İnanmayanlar, inatlarından Rasulullah (s)'a indirilen âyetleri hesaba katmayıp Musa ve İsa'ya verilen türden yılana dönüşen asâ, ölülerin diriltilmesi gibi âyetler istediler. Onlar, ona indirilen âyetleri inkâr ediyor ve karşı çıkıyorlardı:[1335]
“Kâfirler diyorlar ki: Ona Rabbinden bir mucize indirilseydi ya! (Halbuki) sen ancak bir uyarıcısın ve her toplumun bir rehberi vardır.” [1336] Yani onun gerçekten kendisine Allah tarafından vahyedilen bir peygamber olduğunu kanıtlayan bir işaret, bir delil istiyorlardı.[1337] Onun yaptığı sadece, şirkleri nedeniyle üzerlerine hak olan Allah'ın azabıyla uyarıp korkutmaktı.[1338] Âyette, inkarcıların öncelikle ahireti sonra da kökten yok etme azabına dair yaptığı uyarıların doğruluğunu kabul etmeyişleri ardından da ondan mucize ve apaçık delili isteyerek onun peygamberliğine karşı çıkmaları anlatılıyor.[1339] Meydan okuyuşlarının nedeni, Kur'an'ın mucize oluşunu inkârlarıydı. Allah'ın istedikleri türden mucize göndermeyişinin nedeni, istedikleri türden bir mucizenin bile o “Hakkı inkâra eğilimli” olanları ikna edemeyeceği gerçeğiydi. [1340] İstedikleri mucizelerin gelişinin ardından Allah'ın, onların inatlarını sürdüreceklerini ve o mucizeleri görmenin onlara bir faydası olmayacağını bilmesindendi. Mucize gelmesi durumunda inkârları nedeniyle, kökten yok etme azabı onlara ulaşırdı.[1341]
Mekke'deki inkarcılar, Kur'an-ı Kerim'in önceki rasullerin getirdiği olağanüstülükler gibi olmayıp sıradan bir kitap olduğunu zannederek mucize, istediler. İlahî yasa, mucizeleri talep edenlerin inanmamaları halinde günahları nedeniyle yok edilmelerini gerektirir. Fakat Allah onları yok etmeyi dilememişti.[1342] Önceki peygamberler gibi Rasulullah (s) da âyetler getirmişti ancak yine onlar gibi salt boş merakları tatmin etmeyi reddetmişti.[1343] Bizzat Hz. Peygamber'in uyarması,öğüt vermesi ve Kur'an-ı Kerim'i getirmesi ve getirdiği yol gösterici Kitab'ın Allah'tan evrensel bir rehber oluşu da mucizeydi.[1344]
Niyetleri çirkin olan, hak ve hakikate meyilleri olmayanlar ne kadar açık delil ve mucize görseler de iman etmeyeceklerdir. Eğer herhangi bir âyetin olması gerekiyorsa ortada onlara okunan ve onların istediklerine tamamen yeterli olan Kur'an-ı Kerim vardır. İslâm, kâfirlerin mucize isteklerini yerine getirmek için olağanüstü olaylar üzerine bina edilmeyip, akla ve kalbe hitap etmek, kainatta var olan eşsizlik, nizam ve büyüklüğe dikkat çekmek, bu davetin içinde yer alan, hak, hayır, iyilik, iyiliği emredip kötülükten alıkoyma, güzel şeylerin helal kılınıp açık ve gizli günahların haram kılınışı, dayanışma ve yardımlaşmaya teşvik, istila ve yağmanın ise yasaklanması, insanların hak ve sorumluluklar karşısında eşit ve birbirine destek olmaları gibi prensipler üzerine kurulmuştur.[1345]
Hz. Muhammed'den Hz. Musa gibi [1346] yerden su fışkırtmasını istediler. Aksi takdirde ona inanmayacaklardı. [1347] Kur'an'ın icazı ortaya çıktıktan ve o mucizeleri ve apaçık delilleri ihtiva ettikten sonra yine de onlara bir hüccet gerekti ve mucize talebinde bulundular.[1348] Bu istekleriyle inatçı ve ısrarcı bir tavır sergilemiş oluyorlardı. Halbuki Allah'ın peygamberi muttali kıldığının ötesinde onun mucize getirmeye gücü yetmez. Mucize peygambere değil Allah'a atfedilmelidir.[1349]
Müşrikler, “Muhammed'e kendisinin söylediklerinin gerçek olduğunu bilmemiz için bir mucize indirilmeli değil miydi?” diyorlardı:
“(Allah'a ortak koşanlar) Rabbinden Muhammed'e bir âyet (mucize) indirilse ne olur, derler. Onlara de ki: Gaybı bilmek Allah'a mahsustur. Bekleyin, doğrusu ben de sizinle birlikte beklemekteyim.”[1350] Âyet hem Allah'ın huzuruna çıkarılacaklarına inanası gelmeyen tanrıtanımaz ya da bilinemezci (agnostik), hem de Allah'a inanmamakla birlikte “O'na ortak yakıştıran”, birilerini onun yanında şefaatçi ya da aracı olarak benimseyen inkarcıları kastetmektedir.[1351] Mucize indirilmesi ancak Allah'ın bileceği yani O'na bağlı bir meseleydi, inkarcıların, bâtıl yolda bulunanları çabucak azaplandırması için Allah'ın hükmünü beklemeleri gerekiyordu. Peygamber de onlarla birlikte beklemedeydi.[1352] Görünen şu ki, kâfirler, kendilerini tatmin etmek, peygamberi aciz bırakmak ve Rasulullah (s) karşısında düştükleri yeniklikten kurtulmak için çıkış yolunu bu tür mucizeleri istemekte buluyorlardı.[1353]
Hz. Muhammed'den, kendisinin Allah'ın mesajını taşıyan biri olduğunu kanıtlayan mucizevî bir burhan [1354] istediler. Aslında mucize olarak Kur'an gelmişti ama onlar, “Getirdiğin Kur'an, kelimelerden oluşan bir kitap. Kitap mucize olamaz. Musa ve İsa'nın kitaplarının mucize olmadığını bilmiyor musun? Aksine onların peygamberliğini gösteren kitabın dışında mucizeleri vardı.” diyorlardı. Halbuki o, bu sözleri sarf edenlerin arasında yetişmişti ve onun bir kitap okumadığını bir üstadının da olmadığını biliyorlardı. Kırk yıl aralarında yaşadı. Bir düşünce tarzı ya da öğrenim ile meşgul olmadı. Ardından ona bir anda bu yüce Kur'an geldi. Böyle bir kitabın böyle bir kimseden ortaya çıkmasının öğrenme ile bir ilişkisi kurulamaz. Sadece vahiy ile gelir. Bu gerçek, Kur'an'ın muhteşem ve açık bir mucize oluşuna dair apaçık bir delildi. Artık Kur'an'ın dışında bir mucize talebi, onun peygamberliğinin ispatı için gerekliliği olmayan bir istekti. [1355]
Mucize istediler ancak Rasulullah (s)'a daha önceki nebilere verilmemiş olan büyük ve sayıca çok âyetler geldiğinde onlara hiç önem vermediler. Halbuki Kur'an mucize olarak tek başına yeterliydi. Onların tek bir mucize inmesi şeklindeki talepleri inatlarındaki aşırılığı ile isyan ve sapıklığa olan düşkünlüklerindeki ısrarı göstermektedir.[1356] Bu inatçı kâfirler, Nuh'a, Şuayb'a, Hud'a verilenlerden ya da Semud toplumuna verilen mucize deve türünden veya Safa tepesinin kendileri için altına çevrilmesi ya da Mekke dağlarının kendilerinden uzaklaştırılıp yerlerine bahçeler ve nehirler konulması cinsinden Allah'ın kadir olduğu mucizeleri Hz. Peygamber'den istemişlerdi.[1357] Müşriklerin istediği mucize, bir bakıma azap mûcizesiydi.[1358] Allah da onları şüpheleri içinde öylece bıraktı. Mucize taleplerine dair sorular cevap vermeye değmeyen sorulardı. İstedikleri cevap verilse, onların günah ve fesatlarının çokluğundan inat ve azgınlıklarına devam etmelerine engel olmayacaktı.[1359] Zaten mucize talebi samimiyetten uzaktır. Tüm tabiat ve vahiy onlara karşı konulamaz mucizeler sunar. İstedikleri elle tutulabilir bir kitabın yaprakları şeklinde önlerine açılmış gaybi bir kitaptı. [1360]
Görünen şu ki, kâfirler, kendilerini tatmin etmek, peygamberi aciz bırakmak ve Rasulullah (s) karşısında düştükleri yenilgiden kurtulmak için çıkış yolunu bu tür mucizeleri istemekte buluyorlardı.[1361] İnkarcılara göre, o rasulse, Allah katından mucize türü ne istedilerse duraklamadan getirmesi gerekirdi.[1362] Oysa ki, Allah'ın zamanını belirlemesi ve kullarının yararına olacağına hükmetmesi hariç, peygamberin inkarcıların mucize isteklerine cevap vermesi mümkün değildi:
“Andolsun senden önce de peygamberler gönderdik ve onlara da eşler ve çocuklar verdik. Allah'ın izni olmadan hiçbir peygamber için mucize getirme imkânı yoktur. Her müddetin (yazıldığı) bir kitap vardır.” [1363] İbret almak isteyene imkânlar sunan âyetler gelmişti. Talep edilen mucizeler Allah'ın bildiği zamanlar bir hikmete binaen gelir. Fakat tüm zamanlar için insanların hayrına olan hükümleri içeren âyetleri göndermişti.[1364] Dağları yürütmek, bir bölgeyi bir yerden başka bir yere nakletmek ve ölüleri diriltmek gibi mucizeleri Allah'ın izni olmadan hiçbir peygamber gösteremez,[1365] uygun gördü ya da insanlar talep etti diye istediği gibi mucize getiremezdi.[1366] Allah'ın dilemesi aslında, bir kabilenin, milletin ya da bir çağın ya da ülkenin çıkarına göre şekillenmeyen çok hikmetli evrensel bir plandır. Tarihte ve günümüzde en büyük mucize Kur'an'dır. Ortak tabiat bilgimizin ve Allah'ın yaratmasına dair ilmimizin daha da artmasına rağmen, bugün onun güzelliğini ve büyüklüğünü ancak Hz. Muhammed'in dönemindekiler kadar anlayabiliyoruz.[1367]
Allah, önceki ümmetlerin bir kısmının haberlerini Rasulullah (s)'a anlatmış, bir kısmının haberlerini anlatmamıştı. Ondan önce de gönderdiği peygamberlerden hiçbiri kendi toplumuna, O'nun izni olmaksızın ayırıcı bir âyet getirememişti. Allah'ın emri geldiği zaman, adaletle hükmeder. Allah, peygamberlerini ve onlarla birlikte iman etmiş olanları kurtarır. Allah'a karşı iftira ederek amellerini iptal edenler de işte o zaman mahvolurlar: [1368]
“Andolsun, senden önce de peygamberler gönderdik. Onlardan sana kıssalarını anlattığımız kimseler de var, durumlarını sana bildirmediğimiz kimseler de var. Hiçbir peygamber Allah'ın izni olmaksızın herhangi bir mucizeyi kendiliğinden getiremez. Allah'ın emri gelince de hak uygulanır ve o zaman bâtılı seçenler hüsrana uğrayacaklardır.”[1369] Peygamberlerden hiçbirinin Allah'ın izni olmadan mucize gösterememesi aslında peygamberlerin doğruluğunu gösterir.[1370] Hakikati inkâr edenleri genelde mucize olarak bilinen araçlar yoluyla ikna etmek, Allah'ın istediği şey değildir.[1371] Allah'ın âyetleri her yerde vardır ve idrak etmeye çalışan gözlerce her zaman görülebilir. Ama Allah'ın emriyle mucize gelirse, mucize talep edenlerin inkârı durumunda onlar hakkında hüküm de verilmiş, kalma süreleri bitmiş, adalet rahmetin yerini almış ve şerrin dönemi kapanmış demektir.[1372]
Müşrikler, Hz. Muhammed, Allah katından harikulade bir alamet ve mucize getirmediği zaman, “Bu mucizeyi de kendin uydursaydın ya!” diyorlardı. O ancak Allah'ın kuluydu. Rabbinin, Hz. Peygamber'e vahyettiklerine tâbiydi. Bu Kur'an, Rableri katından onlara gelen hüccet ve bir açıklamaydı. Tasdik edip gereğince amel eden müminleri doğru yola ileten bir hidayet rehberi ve Allah'ın kulları için bir rahmetti. Bu Kitap'la Allah onları helak ve sapıklıktan kurtarmıştı:[1373]
“Onlara bir mucize getirmediğin zaman, (ötekiler gibi) onu da derleyip getirseydin ya, derler. De ki: Ben ancak Rabbimden bana vahyolunana uyarım. Bu (Kur'an), Rabbinizden gelen basiretlerdir (kalp gözlerini açan beyanlardır); inanan bir kavim için hidayet ve rahmettir.” [1374] Yani inkarcılar, “İrticalen, hazırlanmadan kendin yapsaydın ya![1375] Doğru söylüyorsan, Allah duanı kabul edecek ve mucize talebine cevap verecektir.” diyorlardı. Hz. Peygamber onlara,
“Rabbime bir şey emretmem mümkün değildir. Sadece vahiy göndermesini beklerim” dedi.[1376] Onlar inatlarından belli âyetler, özel mucizeler istiyorlardı.[1377] İstenilen bu mucizelerin gönderilmeyişi amacı etkilemiyordu. Çünkü Kur'an, Rasulullah (s)'ın davetiyle uyum içinde ve çarpıcı bir dille gelmişti. Bu tek mucize ortaya çıktığında onun peygamberliğini doğrulamakta yeterli oldu. Fazlasını istemek inatçılıktan kaynaklanmaktaydı.[1378] Âyet, en geniş anlamıyla, peygamberliğin tek makul ispatım mesajın kendisinde değil, peygamberin sergileyebileceği mucizelerde arayan dar kafalılığı, ilkel düşünce tarzını işaretlemektedir.[1379]
Müşriklere Muhammed'in dininin gerçekliğini gösteren Allah katından bir hüccet gelince, “Peygamberlere verilen mucizenin aynısı bize de verilmedikçe inanmayız.” dediler. Allah kimin peygamber olmaya layık olduğunu daha iyi bilir ve onu peygamber kılar:[1380]
“Böylece biz, her kasabada, oralarda bozgunculuk yapmaları için, günahkârlarını liderler yaptık. Onlar yalnız kendilerini aldatırlar, ama farkında olmazlar. Onlara bir âyet geldiğinde, 'Allah'ın elçilerine verilenin benzeri bize de verilmedikçe kesinlikle inanmayız.' dediler. Allah, peygamberliğini kime vereceğini daha iyi bilir. Suç işleyenlere, yapmakta oldukları hilelere karşılık Allah tarafından aşağılık ve çetin bir azap erişecektir.” [1381] Muhammed (s)'ın peygamberliğine dair ne zaman muhteşem bir mucize ortaya çıksa, inanmayacaklarını söylemeleri, hasetlerinin vardığı noktayı gösteriyordu. Onlar bu tavırlarıyla inkârda ısrarlı olduklarını yoksa hüccet ve delillerin peşinde olmadıklarını gösterdiler. Peygambere verilenin aynısını istemeleri, o topluluğun Hz. Muhammed'e verilen peygamberlik gibi kendilerinin de rasul olmasını, tâbi olan değil olunan, hizmet eden değil edilen kimseler olmak istediklerine işaret eder. [1382] Eğer peygamberlik bilincin bir çağrısı olarak ortaya çıksaydı, böyle bir bilince sahip olduğundan herkes peygamber olabilirdi. Ancak Allah bu görevi kendi belirlediği kimselere has kılmıştır.[1383]
Müşrikler, Allah'ın haram kıldığı şeyleri, süslü sözler kullanarak güzel göstermeye çalışıyor ve bu sayede müminleri O'nun yolundan alıkoymak için mücadele ediyorlardı. Onlar, peygamberin tevhid ve doğru yol konusunda getirdiği şeyin doğruluğunu gösteren Kur'anî bir âyet geldiğinde, Allah'ın onu desteklediğini gösteren Musa'nın denizi yarması ya da İsa'nın ölüleri diriltmesi gibi kevnî bir mucize istediler.[1384] Halbuki mucizeler peygamberlere verilir, putları Rablerine denk tutanlara değil. Yani Allah, onların arzularına göre hareket etmek durumunda değildir.
Hz. Muhammed, Allah katından bir risaletle kendilerine geldiğinde:
“Musa'ya verilen (mucizeler) gibi ona da verilmeli değil miydi? dediler. Peki, daha önce Musa'ya verileni de inkâr etmemişler miydi?” [1385] Yani, “Musa'ya verildiği gibi Muhammed'e bir kitap verilmesi gerekmez miydi?” Sanki Yahudiler Hz. Peygamber'den önce Musa'ya verilen kitabı inkâr etmemişler miydi?[1386] Mucize istekleri inatlarındandı.[1387] Hak, mucize olan kitap ve diğer mucizelerle desteklenmiş ve onların mazeretleri kalmamış, delil bulma yolları kapanmıştı. Azgınlıkları üzerine kurulu teklifleriyle geldiler. “Onunla beraber Musa'ya verildiği gibi asanın yılana dönüşmesi ve denizin yarılması, bir hazine ya da melek ya da bu çeşit bir şey gelseydi.” türünden şeyler söylediler. [1388]
Mekke'den kâfir olanlar, önceki peygamberlere verildiği gibi Muhammed'e de göğün üzerlerine düşmesi, Safa Tepesi'nin altına dönüşmesi gibi mucizeler verilmesini istedi. Allah, rasulünden doğru yolu bulmanın ya da sapıtmanın tümünün Allah'ın elinde olduğunu ve her ikisinde de mucizelerin bir dahlinin olmadığını açıklamasını istiyordu:
“Kâfir olanlar diyorlar ki: Ona Rabbinden bir mucize indirilmeli değil miydi? De ki: Kuşkusuz Allah dilediğini saptırır, kendisine yöneleni de hidayete erdirir.” [1389] Yani, “İnkârınızda ne kadar da inatçısınız! Ne kadar da kararlısınız![1390] Halbuki istediğiniz âyet ya da mucize harici değil, zihninizde, kalbinizde ya da ruhunuzda olan dahili bir şeydir ve iç manevî tecrübenize bağlıdır. Allah'a yönelirseniz bu tecrübeyi yaşarsınız. Aksini yaparsanız O sizi zorlamayacaktır.[1391] Allah doğru yolu bulmanızı dilememiş ise mucizelerin inişinin size bir faydası yoktur. Ancak O'na boyun eğmenizin ve O'ndan hidayet istemenizin bir yararı söz konusudur.”[1392] Saptırma ve doğru yola iletme Allah'ın elindedir. Allah'tan mucize değil hidayet talep etmeleri gerekirdi.[1393] Allah dilediğini inkârlarının cezası olarak rahmetinden ve mükafatından uzaklaştırır.[1394]
İnkarcıların sözleri gerçekten şaşırtıcıydı. Rasulullah (s)'a verilen Kur'an tek başına mucize olarak yeterdi. Ama onlar o âyeti inkâr etmekte, hesaba katmamakta ve sanki ona bir mucize inmemiş gibi davranmaktaydılar. Söz konusu kimselerin Allah'ın varlığını ve kendilerinin O'nun yol gösterici rahmetine olan ihtiyaçlarını idrak etmelerine yarayan derunî ve fıtrî yeteneklerini, bu dünyanın geçici nazlarına kendilerini kaptırmış olmalarından ötürü tepmiş olmaları, Hz. Muhammed tarafından tebliğ edilen mesajdaki ilahî tadı almalarını imkânsız hale getiriyordu. Bu yüzden böyleleri, gözle görülebilir haricî bir mucize ile desteklenmedikçe hakkı kabule yanaşmıyorlardı. [1395] Allah, pişman olarak O'na dönen kimseye yardım eder ama doğru yoldan uzaklaşmak için, O'nu hatırlamak ve O'na hamd etmekten kaynaklanan merhametine ve verdiği huzura kasten gözlerini ve kalbini kapayan kimseleri ise terk eder. Her türlü âyet inse de onların iman etmeleri mümkün değildir.
İnanmayanlar, Rasulden sağlam bir mucize istediler. Gelirse de iman edeceklerine yemin ettiler. Yemin etseler de Allah iman etmeyeceklerini biliyordu. Bu nedenle taleplerine yanıt vermenin gereği yoktu:[1396]
“Eğer kendilerine bir mucize gelirse ona mutlaka inanacaklar diye olanca güçleriyle Allah'a yemin ettiler. De ki: 'Mucizeler ancak Allah'ın yanındadır.' Hem bilir misiniz o (mucize) gelmiş olsa da yine inanmazlar. Biz onların kalplerini ve gözlerini çeviririz de, onlar, ilkin iman etmedikleri gibi, yine de iman etmezler. Biz de onları taşkınlıkları içerisinde kör ve şaşkın bırakırız. Biz onlara melekleri indirseydik, ölüler kendileriyle konuşsaydı ve her şeyi toplayıp karşılarına getirseydik, Allah dilemedikten sonra yine inanmazlardı fakat çokları bilmezler.” [1397] İstedikleri muhteşem mucizeler geldiğinde ve onun peygamberin doğruluğuna işaret ettiğini anladıklarında Allah onların kalplerini ve gözlerini çevirdi ve inkârların sürdürdüler. Mucizelerden bir fayda sağlamadı. Allah kalplerini mucizeleri görmelerinin ardından görmedikleri zamanki haline çevirdi de inanmadılar.[1398] Doğru yolu bulmak niyetinde değillerdi. İnkâr ve inatlarından mucize istiyorlardı. Allah, mucizelerin kaynağıdır. Dilerse mucize talebine cevap verir dilerse vermez.[1399]
Tüm güçleriyle yemin eden müşrikler hak konusunda tereddüt ediyorlar ve doğru yolu tutmuyorlar ve doğru algılayamıyorlardı. Kendi hallerine bırakıldılar ve şeytan onlara hakim oldu. [1400] Güya, Rasulullah (s), onların inanması için kevnî mucizelerden birisini getirse onun Allah katından bir elçi, getirmiş olduğu dinin de gerçek olduğunu tasdik edeceklerine olanca güçleriyle yemin ettiler. Halbuki, mucizeleri onlara göstermeye muktedir olan, sadece Allah'tı.[1401] Yukarıdaki ayette, yeminlerinde büyüklenmenin ve inadın son noktasına vardıklarına dair bir ima vardır. Çünkü onlar gördükleri mucizelere inanmıyorlardı. Amaçları mucize talep ederek peygamber üzerinde tahakküm kurmaktı. Allah, mucizeyi kime verip vermeyeceği konusunda kendi bildiği hikmeti ve hüküm vermesiyle yetki sahibidir.[1402] Allah onlara mucize vermiş olsaydı bile o muhatapların akıllarına iman etme duygusu gelmeyecek, öncekilerde olduğu gibi kalpleri katılaşacak, gözleri körleşecek sonra taşkınlıkları üzerinde kalıp böbürlenmeye devam edeceklerdi.[1403]
Hakikati kabul etmekteki isteksizlikleri sonucunda ona karşı kör kaldıkları sürece bu, Allah'ın yarattıkları üzerine koyduğu “İnkârda ısrarın kalpleri katılaştırması” şeklindeki sebep sonuç yasası ile uyumlu bir durumdur.[1404] Müminlerin de mucizenin inanmayanların hidayetine yardımcı olacağını düşünmemeleri gerekir. Mucizeler o inkarcılara gösterilecek olsa bile belki de tasdik etmezler, dolayısıyla ilahi azap ve intikam onlara çabucak gelir.[1405] inanmayanlar Rasulullah (s)'tan inanmak arzusuyla mucize istemiyorlardı. Maksatları peygambere düşmanlıktı. Eski inançlarına inatçılıkla o kadar bağlıydılar ki, tekrar tekrar mucize görseler inanmayacaklardı.[1406] Allah, müşriklerin açıkça görebilecekleri şekilde melekleri indirse, Hz. Peygamber, peygamberliğini ispatlamak için ölüleri diriltse de ölüler onlarla konuşsa ve her şeyi karşılarına toplasa Allah dilemedikçe onu tasdik etmezlerdi.[1407]
Hz. Muhammed'in peygamberliğini ispatlayıcı bir hüccet ve delil gördüklerinde onu alaya alıyorlardı. [1408] “(Müşrikler) Bir mucize görseler alay eder,[1409] hemen yüz çevirirler.”[1410] İnanmayanlar olağandışı bir görünüm ile karşılaşınca onu büyü olarak kabul ediyorlar, bu tavırları yüzünden gördüklerinden manevî bir ders çıkaramıyorlardı.[1411] Bir âyet, delil, hüccet ve burhan görseler, ona boyun eğmek yerine yüz çeviriyor ve sırtlarını dönüyor ve “Gördüğümüz şu hüccetler bizim büyülenmiş olduğumuz süregelen bir büyüdür.” diyorlardı.[1412] İnatçı ve yalanlayıcı müşriklere ne zaman Allah'ın birliğini ve peygamberlerin doğruluğunu gösteren delillerden bir işaret, mucize ve hüccet gelse, yüz çeviriyor, düşünmüyor ve anlamaya çalışmıyorlardı: [1413]
“Onlara Rab'lerinin âyetlerinden hiçbir âyet gelmez ki, ondan yüz çevirmesinler.” [1414] Rablerini putlarına ve ilahlarına denk tutan inkarcılara Rablerinin birliğine, Hz. Peygamber'in nübüvvetinin ve Allah katından onlara getirdiğinin doğruluğuna dair delalet ve alametlerinden birisi gelmez ki onlardan yani mucizeden yüz çevirmesinler, onun kabul edilmesini engellemeye çalışmasınlar.[1415]
Kur'an, onların bir mucize istemelerine cevap olarak küfür ve isyanda ısrar etmenin akıbetinin helak olduğunu ihtar ederek bu akıbetten kaçınmaya çağırıyordu:[1416]
“Onlar: 'Hayır, bunlar karışık rüyalardır; yok, onu kendisi uydurdu, yok o bir şairdir. Böyle değilse önceki peygamberler gibi, o da bize bir mucize getirsin' dediler. Onlardan önce yok ettiğimiz hiçbir memleket halkı iman etmedi. Şimdi bunlar mı iman edecekler?” [1417] Okudukları mucizeler önceki inkarcıları ikna etmediyse, o türden mucize gelse bu inkarcılar da inanmayacaktı.[1418] Hz. Peygamber, inanmayanlara her çeşit öğüt ve ibret getirmiş olsa bile, acı azabı gözleri ile görünceye kadar iman etmediler. Nitekim Firavun ve kavmi, can yakıcı azabı görünceye kadar iman etmemişti. O, onlara Musa'nın getirdiği gibi kevnî âyet de getirse, Kur'an-ı Kerim'in sahip olduğu indirilen mucize oluşuyla birlikte Allah'tan geldiğine dair aklî göstergelere sahip ve onunla insanları İslâm'a davet ettiği ve Allah'ın azabıyla korkuttuğu âyetleri de ulaştırsa, acı bir azabı görmeden ve tatmadan yine de inanmayacaklardı.[1419] Azabı tattıkları zaman da imanları onlara yarar sağlamayacaktı. O durumda artık onları arıtacak bir amel de gerekmiyordu.[1420]
Rasuller, çağrılarının doğruluğunu gösteren mucizelerle geldiler. Fakat tevhide ve yalnızca Allah'a ibadete davet eden ve O'na karşı gelmekten ve şirkten uzak durmaya çağıran apaçık deliller geldikten sonra da başlangıçtaki tavırları yine değişmedi:[1421]
“İşte o ülkeler ki, sana onların haberlerinden bir kısmını anlatıyoruz Andolsun ki, peygamberleri onlara apaçık deliller (mucizeler) getirmişlerdi. Fakat önceden yalanladıkları şeye iman edecek değillerdi. İşte o kâfirlerin kalplerini Allah böyle mühürler.” [1422] Peygamberler gelmeden önce Allah'ın âyetlerini ya da ahireti yalanladıkları gibi peygamber apaçık delillerle geldiğinde yine inanmadılar. Peygamber gelmesine rağmen ölene kadar yalanlamayı sürdürdüler.[1423] Onlar mucizeleri gördükten sonra görmeden önce inkâr ettikleri şeye inanacak değillerdi.[1424] “Önceden yalanladıkları şeye” ifadesi olumlu ya da olumsuz önceden alıştığı fikir ve görüşleri terk etmek konusunda çoğu insanın taşıdığı içsel, insiyakı isteksizliği ima etmekteydi. [1425] Açık belgelerin kendilerine gösterilmediği sırada yalanladıklarına belgeleri gördükten sonra da inanmadılar. Zaten açık belgeler, yalanlayıcıları imana iletecek değildi. Çünkü onların inanmalarını engelleyen sebep, delil yetersizliği değildi. Onları imandan alıkoyan asıl neden, açık bir kalbe, keskin bir duyarlılığa ve doğru yola yönelme arzusuna sahip olmamalarıydı. Her şeye rağmen onlar, kalplerini doğru yolun imajlarına ve imanın belgelerine yöneltemediklerinden, yüce Allah onların kalplerini mühürledi. Vicdanlarına kilit vurdu. Bundan böyle onlar ilahi mesajı almaya, gerçeğe doğru atılımda bulunmaya ve onu kabullenmeye yanaşmayacaklardı.[1426] Allah'ın âyetlerini, açık delil ve hidayetini yalanlayan kimseden daha zalim kimse olamaz. Allah, ayetlerden yüz çevirmeleri nedeniyle inkarcıları azabın en kötüsüyle cezalandıracaktır.[1427] Peygamber aracılığıyla, inanç, ahlak ve insanların, işlerini aralarında güzel bir şekilde görmelerine yarayacak hükümler, delillerle ve burhanlarla gelmiştir. O Kitap, üzerinde düşünene ve gereği gibi okuyana yol gösterir. Çünkü onun belagatı, beyanı onu inceleyenlerin kalplerini etkiler.[1428]
Eğer Allah inkarcılara melekleri indirseydi, ölüler de kendileriyle konuşsaydı ve her şeyi toplayıp karşılarına getirseydi, Allah'ın diledikleri hariç, yine de inanacak değillerdi fakat çokları bunu bilmezler. Allah böylece, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman yapmıştır. Bunlar birbirini aldatmak için süslü sözlerle vesvese verirler.[1429] Hz. Peygamber döneminde olanlar, tüm peygamberler döneminde de vuku bulmuş olan şeylerdi. Şeytan her zaman aktif ve çok süslü ifadeler, makul mazeretler ve itirazlar aracılığıyla hilelerini uygulamaya koymak için bağlılarını kullanır.
Allah bu tür şeylere izin vererek bunları planına dahil etmiştir. Bu, inananlar için şikayet konusu olamaz. Çünkü imanları test edilir ve sıkı durmaları beklenir. [1430]
İnkarcılar hakka işaret eden bir âyet gördüklerinde ondan faydalanıp da iman etmezler:[1431]
“Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanları, âyetlerimizi anlamaktan uzak tutacağım. Onlar ki, bütün âyetlerimizi görseler de onlara iman etmezler. Doğru yolu görseler de o yolu tutup gitmezler. Eğer sapıklık yolunu görürlerse tutar onu izlerler. Çünkü onlar âyetlerimizi inkâr etmeyi âdet edinmişler ve onlardan hep gafil olagelmişlerdir.” [1432] Allah'ın âyetleri her yerdedir. Fakat insanlar küçümseme ve dini değerlere saygısızlık göstererek inkâr ederlerse, Allah rahmetini onlardan uzaklaştıracak, günah da kalplerini katılaştıracak ve hakikate kapalı hale getirecektir. İnançsızlık manevî gerçeklere bir tür körlük, en iyimizin bile O'nun rahmetine muhtaç olacağı Hesap Günü'ne dair uyarılara da bir çeşit sağırlık üretecektir.[1433]
Allah'ın âyetleri hakkında kâfirler mücadele ediyorlardı. Onların beldeler içinde dönüp dolaşmaları müminler için aldatıcı olmamalıydı.[1434] Hakkı yalanlamalarından ötürü inkarcılara, tehdit ve şiddetli bir ceza vaadi söz konusuydu. Onlara yalanladıkları şeyin haberi, onun sonucunu görmeleri ve inkârlarının vebalini tatmaları için mutlaka gelecekti:[1435]
“Hak, kendilerine gelince onu yalanladılar. Alaya aldıkları şeyin haberi yakında kendilerine gelecektir.” [1436] Hakkı yani onlara geldiğinde peygamberi ve nübüvvetini [1437] ya da son peygamberin inanç, ibadet, muamelat, ahlâka dair bilgiler ihtiva eden getirdiği Allah'ın dinini [1438] inkâr ettiler. Allah onlara onu yalanlamaları ve peygamberliğini inkâr etmeleri nedeniyle azap vaadinde bulundu. Ayetteki haber ise, Allah'ın peygamberlerine yardımı ve dinini galip getirmesi, düşmanlarını dünyada yardımsız bırakması, ahirette de azap etmesidir. Onlar Allah'ın indirdiği Kur'an âyetlerinin anlamı üzerine düşünmüyor ve işaret ettiklerine de bakmıyorlardı. Hak geldiğinde yüz çevirmelerinin nedeni, onun üzerine kafa yormamalarıydı. Çünkü kendilerini ilim yolundan alıkoymuşlardı. [1439] Halbuki o, dünya ve ahiret hayatında insanın mutluluğu için gelmişti. Yalanlamalarının sonucunda dünyevi azabı hak edecekler, Allah'ın peygambere verdiği yardım sözü gerçekleşecek ve dini tüm dinlere üstün gelecekti. Nitekim Hz. Peygamber dönemindeki yalanlayanlar kuraklık, Bedir'de yardımsız kalmak ve sonunda da fetih ile karşı karşıya kalmışlardı. Allah onları azabın gelişiyle tehdit ettikten sonra bunun, yalanlayan önceki toplumlara uygulanan bir yasanın yürürlüğe girmesi olduğunu ifade etmiştir.[1440] Ölümden sonraki hayatın varlığı ve genel olarak Kur'an mesajı hakkında bilgi onlara ulaşacaktır.[1441]
Bilinçli bir şekilde Allah'ın birliğini ve Hz. Muhammed'in nübüvvetini inkâr eden ve O'nun Kitabı'nın âyetlerini inkâr eden kimselerin yeri cehennem ateşidir:[1442]
“İnkâr edip âyetlerimizi yalanlayanlar da cehennem ehlidir.” [1443] Âyetleri bilinçli bir şekilde inkâr eden ve Allah'ın âyetlerine muhalefet edenler cehennem halkıdır ve oraya gireceklerdir.[1444]
Peygamberlere karşı tavırları şematik olarak gösterecek olursak aşağıdaki tablo konuyu özetlemektedir. [1445]
İKİNCİ BÖLÜM
PEYGAMBERLERE KARŞI TAVIRLARIN SONUÇLARI
Birinci Bölüm'de görüldüğü gibi, peygamberlere verilen risalet, inkarcılar tarafından büyük tepkiyle karşılanmıştır. Ele aldığımız “Karşı tavırlar”ın tümü aslında yalanlamanın değişik tezahürleridir. Bu nedenle bu bölümde yalanlama kavramını ele almak, aynı zamanda nübüvvet karşıtı çabaların sonuçlarını görmemiz anlamına gelecektir. (k - z - b) fiil kökünden türeyen yalanlama, yalan haber verdi anlamına gelir. [1446] Sıdkın yani doğruluğun zıddıdır. Doğrunun zıddı anlamında hata da yalana benzer. Araplar kizb kelimesi yerine hata kelimesini kullanır. Ancak yalan söyleyen, söylediğinin doğru olmadığını bilirken, hata yapan bilmez.[1447]
Hz. Nuh'un toplumu kibirli bir şekilde Hz. Nuh'u aşağılıyor ve kötü sözler sarfediyorlardı. O da onlarla mütevazı bir şekilde tartışıyordu. Ama onlar onun kötü ruhların etkisinde deli birisi olduğunu söylüyor ve onu küçümsemek için de gülüşüyorlardı:[1448]
“Onlardan önce Nuh'un kavmi de yalanlamıştı. Kulumuzu yalanladılar ve 'cinlenmiştir' dediler. Ve (Nuh davetten vazgeçmeye) zorlandı.” [1449] İnkarcıların bu olumsuz tavırlarının ardından sel geldi. Hz. Nuh'un gemisi emniyet içinde yüzerken, kötüler yok oldu. Bu aynı zamanda, Allah'ın Mekke halkına ve Hz. Muhammed'in elçi olarak gönderildiği diğer kimselere yalanlamalarının sonucu hakkında bir tehditti. Yalanlamayı bırakmazlarsa kıssalardaki helak ve azaba dair anlatılanlar onların da başına gelecekti. Ve O, ilahî öfkenin artık gerekli olduğu toplumlarda rasulleri ve onlara tâbi olanları kurtardığı gibi rasulü ve inananları da kurtaracaktı. Yani, “Ey Muhammed! Toplumundan seni yalanlayan kimselerden önce de yalanlayanlar olmuştu. Onlar bir âyet gördüklerinde “Devam edegelen bir sihir deyip” yüz çevirdiler. Katımızdan hak geldiğinde yalanlayan Kureyş gibi, kulumuz Nuh'u da kavmi yalanladı.”[1450]
Kur'an-ı Kerim, insanlığın ilk dönemlerinden itibaren toplumların peygamberlere karşı gösterdikleri menfi tavırların sonuçlarını aktarmaya başlar:
“O'nu (Nuh'u) yalanladılar, biz de O'nu ve O'nunla beraber gemide bulunanları kurtardık, âyetlerimizi yalanlayanları boğduk! Çünkü onlar, kalp gözleri körleşmiş bir kavim idiler.” [1451] Çoğu yalanladılar ve bunu ısrarla sürdürdüler ve Rablerinin emrine karşı geldiler. Ayetleri yalanlamaları nedeniyle tufanda boğulup gittiler. Yalanlamaları onların basiret körlüğüne yol açtı. Bu nedenle Allah'ın birliğini, peygamber göndermesini ve bundaki hikmeti, Ceza Günündeki Ödül ve azabı anlayamadılar.[1452] Allah rasulünün getirdiğinden faydalanmayan, ona gönderilene uymayan ve Allah'ın âyetlerine uymaktan yüz çevirenden daha zalim kimdir?[1453]
Hz. Nuh döneminden başlayan yalanlama, onun ve sonraki peygamberlerin toplumları tarafından kesintisiz sürdürüldü:
“Onlardan önce Nuh kavmi ve onlardan sonra gelen kollar da yalanladı. Her millet, peygamberlerini yakalamaya yeltendi. Bâtılı hakkın yerine koymak için mücadele etmişlerdi. Bu yüzden onları yakaladım. (Bak işte) azabım nasıl oldu?” [1454] Allah, âyetlerini yalanlayan kavimden öcünü almıştır. Şüphesiz Hz. Nuh'un toplumu kötü bir kavimdi. Allah da hepsini suda boğdu.[1455] Onun ardından gelen rasulleri ise toplumları, yakalayıp öldürmek istedi. Allah onları yok edip onlardan sonrakiler için onları bir ibret kıldı.[1456] Allah, Hz. Peygamber'i toplumundan yalanlayanlara karşı peygamberi teselli ederek onun için kendinden önce geçen peygamberlerde güzel bir örnek olduğunu bildirdi. Şüphesiz önceki peygamberlerin ümmetleri de onları yalanlamış ve onlara muhalefet etmişlerdi. Az bir kısmı hariç iman etmemişti.[1457] Kötülüğe hizmet eden insanların tümü tarihten alınıp bir araya getirilseler, ilahî hakikate, hakikati getiren elçiye ya da tüm yarattıkları için uygun gördüğü kutsal ilahî plana karşı hiçbir güçleri yoktur. Ne zaman büyük ya da hayati bir gerçek duyurulsa ve yinelense, her zaman ona itiraz eden sığ zihinler var olmuştur. Bu şekilde hakikati gözden düşürebileceklerini, mahkûm edebileceklerini ya da etkisiz hale getirebileceklerini düşünmektedirler. Fakat yanılıyorlar. Bir dönem başarılı oluyor görünseler bile, o sadece bir imtihandır. İnkarcılar, Allah rasulüne karşı bir plan ve tuzak kurmaya çalışıyordu. Fakat planları uzun vadede başarısız olacak ve kendi tuzaklarına kendileri düşecekti. Sonra ne kötü bir cezaya uğrayacaklardı.[1458]
Kur'an'da Hz. Nuh'un soydaşlarını izleyen yeni bir yok ediliş tablosu da Âd toplumununkidir. Onlar da Allah'ın âyetlerini inkâr ettiler:
“Âd (kavmi) da yalanladı, azabım ve uyarılarım nasıl oldu?” [1459] Kureyş'in elçiyi yalanlaması gibi Âd da nebileri Hud'u Nuh toplumu örneğinde görüldüğü gibi Allah'tan getirdiği şey konusunda yalanladı. Allah'ın cezası, Allah'ı inkâr etmeleri ve elçileri Hud'u yalanlamaları nedeniyle onlara geldi. [1460] O Peygamber, Allah'tan onu yalanlamalarına karşı yardım istedi.[1461] Kavminden onu yalanlayanlar pişman olacaklar ancak ilahî öfke üzerlerine indiğinde pişmanlıkları fayda vermeyecekti.[1462]
Hz. Hud dönemindeki yalanlayanlar, Rasul'e itaati hüsran olarak görürken, putlara tapmayı bir kayıp olarak addetmediler.
“Onun kavminden, kâfir olup ahirete ulaşmayı yalanlayan ve dünya hayatında kendilerine refah verdiğimiz kodaman güruh dedi ki: “Bu dediler, sadece sizin gibi bir insandır; sizin yediğinizden yer, sizin içtiğinizden içer.” [1463] Öncelikle ölümden sonra dirilişe, daha sonra ise Hz. Hud'un peygamberliğine karşı çıktılar.[1464] Allah ile ahirette buluşmalarının vuku bulacağına inanmadılar.[1465]
Hicr halkı da selefleri gibi peygamberleri Hz. Salih'i yalanlamıştı:
“Şüphesiz ki, Hicr halkı da peygamberleri yalanladı.” [1466] Hicr Semud toplumunun ülkesiydi.[1467] Bir peygamberi yalanlamak, inkarcıların değişmeyen tevhid ve genel ilkelere karşı fikir birliğine sahip olmaları nedeniyle hepsini yalanlamaları gibidir.[1468] Peygamberleri sözünden Salih ve inananlar kast edilmiş olabilir.[1469] Böylece, zaman, mekân, şahıs ve toplum farklılıkları bir yana bırakılarak, tarihin tüm çağlarındaki, yeryüzünün her köşesindeki peygamberler, peygamberlik kurumu ve onları yalanlayanlar birlikte değerlendirilmektedir.
Hz. Salih fakirlere zulmeden ve onların sulama hakkını ve sığırlarını otlatma hakkını yadsıyan kibirli halkıyla mücadele etmek zorundaydı.[1470] Fakat halkının tavrı olumsuzdu:
“Semud, azgınlığıyla Hakk'ı yalanladı.” [1471] Semud toplumu Salih'in kendilerine vaat ettiği azabı azgın tavırlarıyla yalanladı. Azap da onların üzerine taştı.[1472] Allah, Semud toplumuna da açık bir mucize olarak dişi deveyi vermişti fakat onlar ona zulmettiler.[1473] Mucize devenin Allah'tan geldiğini bilinçli bir şekilde inkâr ettiler.[1474] İnkâr edip âyetleri yalanlayanlar,[1475] cehennem ehlidir.[1476]
Semud toplumundan sonra gönderilen toplumlara da ne zaman bir elçi gelse, Allah katından getirdiği hakkı inkâr ettiler:
“Sonra biz peyderpey peygamberlerimizi gönderdik. Herhangi bir ümmete peygamberlerinin geldiği her defasında, onlar bu peygamberi yalanladılar; biz de onları birbiri ardından (yokluğa) yuvarladık ve onları efsâne yaptık. Artık iman etmeyen kavmin canı cehenneme!” [1477] Allah, onları birbiri ardınca yok oluşa sürükledi. Onlar insanlar arasında konuşulan sözler haline geldiler. Şerde örnek gösterilir hale geldiler. Allah'a inanmayan ve elçilerini doğrulamayan kimseler ilahî rahmetten uzak olsun![1478]
Hz. Şuayb dönemindeki inkarcılar da inananların hüsrana uğrayacağını zannediyorlardı.[1479] ama zararlı çıktılar: “Şuayb'ı yalanlayanlar, sanki yurtlarında hiç şenlik tutmamış gibi oldular. Şuayb'ı yalanlayanlar var ya işte ziyana uğrayanlar, onlar oldular.” [1480] Hak sahiplerine rağmen, o bölgede yönetimi ele alıp orada baskı rejimi uygulamak konusunda hırslı davranan kimseler oradan ebediyen çıkarılmıştı.[1481] Allah orada yaşamış olanların durumunu değer olarak sanki yaşamamış kimseler gibi görmektedir. Onlara gelen azap, yalanlayıcılara hastı. İnananlar ile inkarcılar aynı beldede olmalarına rağmen büyük bir mucize olarak azap, yalanlayanları yakalamıştı. “Şuayb'ı yalanlayanlar ziyana uğrayanlar oldu.” ifadesi, “Şuayb'a uymayı ziyan” olarak görenleri aşağılamanın, cahilliklerinin karşılığı olarak hak ettiklerinin büyüklüğünü göstermek içindi. Araplar bir şeyin azametini göstermek için tekrar ederler.[1482] Allah da asıl ziyana uğrayanların, peygambere karşı tavır alanlar olduğunu ifade etmektedir.
Allah, geçmiş nesillerin peygamberleri yalanlamaları ve onlara muhalefet etmeleri yüzünden başına gelen azap, ceza ve musibetleri şöyle haber verir:[1483]
“Onlardan önce de Nuh kavmi, Âd toplumu ve sarsılmaz bir saltanat sahibi Firavun da yalanlamıştı. Semud toplumu, Lut toplumu ve Eyke halkı da yalanlamıştı. İşte bunlar da peygamberlerine karşı birleşen kabilelerdir. Hepsi peygamberleri yalanladılar da azabın hak ettiler.” [1484] Zikredilen toplumların her biri tüm rasulleri inkâr etmiştir. Çünkü birini yalanlamakla hepsini yalanlamış oluyorlardı.[1485]
Firavun Musa'yı ve getirdiği mucizeyi yalanladı. Hz. Musa, Rabbine itaat etmesini emrettiğinde o, isyan etti:[1486] “Fakat Firavun yalanladı, karşı geldi.”[1487] O ve çevresi, bu yüzden helak edilenlerden oldu. [1488] Firavun ve ileri gelenleri Musa ve Harun'u yalanladılar. Onlardan önce elçilerini yalanlayan toplumların başına geldiği gibi onlar da helake uğradılar.[1489] Hz. Peygamber'e ve onun getirdiğine muhalefet eden ve yalanlayan kimseler de onunla aynı akıbeti paylaşacaktır.[1490]
Bedir'de öldürülen müşrikler Rablerinin nimet olarak gönderdiği doğru yola çağıran Hz. Peygamber'i yalanlayarak ve ona karşı savaşarak onu gereği gibi takdir edemediler:
“Tıpkı Firavun'un izinden gidenlerle onlardan öncekilerin gidişi gibi, Rablerinin âyetlerini yalanladılar. Biz de onları günahları yüzünden helak ettik. Firavun ile arkasından gidenleri suda boğduk. Hepsi de zalim idiler.” [1491] Hz. Muhammed (s) dönemindeki inkarcılar Allah'ın elçisi Musa'yı yalanlayan ve savaşmak için karşısına dikilen Firavun ve çevresinin sünneti ve peygamberlerini yalanlayan önceki toplumların adeti üzere hareket ettiler.[1492] Tavırları Firavun'unki gibiydi.[1493] İlahî kanıtları inkâr ettiler. Nimetin değerini bilmemenin helakin gelişinde etkisi büyüktür.[1494] Allah, peygamber yalanlayıcılarının söylediklerini işitir. Getirdiklerini ve bıraktıklarını bilir. Dediklerinin ve yaptıklarının karşılığını hayır ise ancak hayır, şer ise şer olarak verir. Onlar kendilerini değiştirmedikleri sürece Firavun'un izinden gidenlerin onlar da kendilerinden önce yalanlayanların başına gelenle karşılaşmış kimselerdi gördüğü azabı göreceklerdi.[1495] Firavun ve hanedanı Allah'ın âyetlerini yalanladıklarında onlara ve benzerlerine yaptığı gibi günahları sebebiyle helak etmiş onlara vermiş olduğu bahçeler, kaynaklar, ekinler, hazineler, şerefli makamlar ve içinde zevk ve sefa sürmekte oldukları benzeri nimetleri geriye almıştı. Allah bunu yapmakla onlara zulmetmiş değildi. Asıl zalimler kendileriydi. [1496] Başlarına gelenler de yaptıkları haksızlıkların sonucuydu.
Hz. İlyas'ı kavmi yalanladı. Onlar Allah'ın azabında hazır bulunacaklar ve o azaba bizzat şahitlik olacaklar.[1497] “Fakat onlar, onu yalanladılar. Bu yüzden onlar mutlaka (cehennemde) hazır bulundurulacaklardır.”[1498] Ona zulmettiler. O da canını kurtarmak için kaçtı. Sonunda gizemli bir şekilde kayboldu.[1499] Onları bekleyen cezadan sadece Hz. İlyas'ı yalanlamayan kimseler kurtulacaklardır. O Allah da bu kurtulanlara hidayet nasip etmişti.
Allah müşriklerin eziyetiyle ilgili olarak Hz. Peygamber'i özellikle sövgülerine ve yalanlamalarına karşı sabretmesi konusunda teselli etmekteydi:
“(Resulüm!) Eğer onlar (inkarcılar) seni yalanlıyorlarsa, (şunu bil ki) onlardan önce Nuh'un kavmi, Ad, Semûd (kavimleri de kendi peygamberlerini) yalanladı. İbrahim'in kavmi de, Lût'un kavmi de (peygamberlerini) yalanladı. (Şuayb'ın kavmi olan) Medyen halkı da (Şûayb'ı) yalanladı. Musa da yalanlanmıştı. İşte ben o kâfirlere süre tanıdım, sonra onları yakaladım. Nasıl oldu benim onları reddedip (cezalandırmam)!” [1500] Yani, “Getirdiğin hak ve burhan ve inkârları nedeniyle vaat ettiğin azap konusunda seni yalanlıyorlarsa bu, rasulleri yalanlayan ve Allah'a ortak koşan önceki toplumlardan yoldaşlarının uygulaması ve yöntemidir. Alçaltıcı azap, kendilerinden önce belirlenen süreye ulaşan toplumlara azabın gelmesi gibi onların ve yardımını da sana ve sana tâbi olanlaradır onların ardından gelecek olanların peşindedir.[1501] Rasulullah (s) yalanlanma konusunda tek olmadığı hususunda teselli ediliyordu. Önceki peygamberler de toplumları tarafından yalanlandı. Onların durumu örnek olarak yeterliydi. Allah'ın onları reddetmesi, onların nimetini imtihana, yaşamını helake ve yapılarını harabeye dönüştürmesiydi.
Hz. Muhammed'in yalancılıkla suçlanması yeni değildi. Bütün çağlarda peygamberlere bu suçlama yapılmıştı. [1502] Hz. Musa kendi halkı tarafından değil de Firavun ve yandaşları tarafından yalanlanmıştı. Çünkü kendi halkı, günahkârca davranışlarına rağmen onun Allah'ın elçisi olduğunu kabul etmişti.[1503] Peygamberlerini reddeden bazı toplamların misalleri, Mekkeli müşriklere, kendilerine azaptan önce bir mühlet verildiğini vurgulamak için anlatılmıştı. Yani, “Ey Mekkeliler, cezalandırılmanızdaki gecikme sizi yanıltmasın. Size verilen süre sona erdiğinden, verilen müddet içinde gidişatınızı düzeltmemişseniz, önceki topluluklar gibi siz de cezalandırılacaksınız.[1504]
Allah'a ortak koşan ve Rasulullah (s)'ın getirdiği hakkı bilinçli bir şekilde inkâr edenler, “O yiyor, sokaklarda yürüyor.” diye değil, aksine ahirete inanmadıklarından, ödül ve cezayı doğrulamadıklarından, Kıyamet Günü'nü ve Allah'ın ölüleri diriltmesini inkâr ediyorlardı:[1505]
“Fakat onlar o saati (kıyameti) yalanladılar. Biz ise o saati yalanlayanlara çılgın alevli bir ateş hazırladık.” [1506] Onlar mucize talepleri içeren sözlerini hakkı görmek ve olgunluğa, doğruya erişmek için değil sırf bir yalanlama ve inat olarak söylemişlerdi. Hatta onların Kıyamet Günü'nü yalanlamaları onları, söyledikleri bu tür sözlere sürüklemişti.[1507] Kıyamet Saati'ni yalanlamak adaletin ve hakikatin zafer elde edecek gücü olduğunu inkâr, şerrin de hakimi olduğunu iddia etmekti. Fakat realitenin kendisi, yalanlayanları cezalandıracaktı. Onlar cehennem ateşi uzak bir mesafeden kendilerine görününce, onun bir hışımlanmasını (kaynamasını) ve uğultusunu işitirler.”[1508]
İnkarcılar yalanlamalarının sonucunda dünyevi azabı hak edecekler, Allah'ın peygambere verdiği yardım sözü gerçekleşecek ve dini tüm dinlere üstün gelecekti:
“Hak, kendilerine gelince onu yalanladılar. Alaya aldıkları şeyin haberi yakında kendilerine gelecektir.” [1509] Nitekim yalanlayanlar kuraklıkla, Bedir'de yardım bulamamakla ve sonunda da aleyhlerinde bir fetih ile karşı karşıya kalmışlardı. Haberden kastın Allah'ın azabı olması mümkündür.[1510]
Allah ile kavuşmayı yalanlayarak inkâr edip küfrü imana tercih edenler yok oldular:
“Allah'ın huzuruna çıkmayı yalanlayanlar, gerçekten hüsrana uğramışlardır. Kıyamet Günü ansızın gelince onlar, günahlarını sırtlarına yüklenmiş olarak şöyle derler: 'Dünyada yaptığımız kusurlardan dolayı yazıklar olsun bize!' Bakın yüklendikleri günah ne kötüdür!” [1511] Yani ölümden sonra dirilişi, ödül ve cezayı, cennet ve cehennem ateşini inkâr eden Kureyş müşrikleri ve onların yolunu tutanlar.[1512] Allah ile kavuşmayı yalanlayanlar ve dirilme ile kıyameti inkâr edenler apaçık kayba uğramışlardır. Çünkü bu tür kimselerin yalanlamaları kıyamet saatine kadar sürmüştür.[1513]
Allah Rasulullah (s)'ın kalbinden hüznü izale eder ve onu yalanlamanın, Allah'ı yalanlamakla aynı şey olduğunu [1514] ifade eder:
“Onların söylediklerinin seni üzdüğünü elbette biliyoruz. Onlar aslında seni yalanlamıyorlar, fakat, o zalimler Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlar. Senden önce de peygamberler yalanlanmıştı. Kendilerine yardımımız gelinceye kadar yalanlanmaya ve eziyete sabrettiler. Allah'ın sözlerini değiştirecek hiçbir kimse yoktur. Şüphesiz ki sana, peygamberlerin haberlerinden bir kısmı gelmiştir.”[1515] Yani, “Senin yalan söylediğini hiç görmediler. Çünkü onlar seni güvenilir bir kimse olarak biliyorlar. [1516] Seni gizli değil açıkça yalanlıyorlar, Kur'an'ı ve peygamberliğini bilinçli bir şekilde inkâr ediyorlar. O topluluk kalpleriyle seni değil, dilleriyle peygamberliğini inkâr ediyorlar. [1517] Senin yalancı olduğunu söylemiyorlar. Çünkü onlar seni uzun süre test ettiler ve sende yalancılık görmediler ve seni emin kimse olarak isimlendirdiler. Fakat risaleti'ni inkâr ediyorlar.” İnkarcılar Hz. Muhammed'de bir noksanlık olması nedeniyle, onun kendisini rasul sandığını, yoksa diğer konularda yalan söylemediğini düşünüyorlardı. Davetiyle uyum içinde görkemli mucizeler ortaya çıktığında o toplum da yalanlamakta ısrar ederse, onlar Hz. Peygamber'i değil Allah'ı yalanlamış olacaklardı.[1518] İnanmayanların yalanlamaları Hz. Peygamber'e has değildi. Onlar mucizenin işaret ettiği doğru olanı inkâr ediyorlar ve sadece onu değil, tüm rasulleri yalanlıyorlardı.[1519]
Peygamberler Allah'ın yardımı, fetih ve zafer gelene kadar öncekilerin yalanlamalarına ve işkencelerine sabretti.[1520] Hz. Muhammed'in de yalanlayanlara karşı muzaffer olabilmesi için önceki peygamberler gibi sabretmesi gerekiyordu.[1521]
“Senden önce de peygamberler yalanlanmıştı. Kendilerine yardımımız gelinceye kadar yalanlanmaya ve eziyete sabrettiler. Allah'ın sözlerini değiştirecek hiçbir kimse yoktur. Şüphesiz ki sana, peygamberlerin haberlerinden bir kısmı gelmiştir.” [1522] Allah'ın önceki peygamberleri nasıl kurtardığı ve toplumlarını da nasıl yok ettiğine dair haberler Kur'an'da mevcuttur.[1523]
Toplumların çoğu peygamberlerini yalanlamıştı. Buna karşılık peygamberler açık yardım gelene ve inkarcı düşmanlarının da kökünü kesene kadar sabretmişlerdi. [1524] Yalanlamalarının kaynağı inat ve bilinçli inkârdı. Onlar Rasulullah (s)'a değil aslında hakka karşı çıkıyor, Hz. Peygamber'i yalancılıkla suçlamıyor aksine gaybı ve ceza gününü yalanlıyorlardı. Gerçekten yalanlama, sözü söyleyeni değil sözün kendisini hedeflemektedir.[1525] Şüphesiz onlar gizli ya da açık onu değil, Kur'an'ı ve nübüvveti inkâr ediyorlardı. Onlar Peygamberin davasını doğrulayan üstün mucizeleri görmelerine rağmen yalanladıklarında, yalanlamaları Allah'ın onu destekleyici âyetlerini ya da Allah'ı yalanlamış oluyorlardı. Gerçekte salt onu değil tüm peygamberleri yalanlıyorlardı.
Hz. Peygamber'e düşen yalanlanma konusunda sabreden önceki peygamberleri taklit etmekti. Yukarıdaki âyette [1526] Hz. Muhammed'e rasuller ve toplumlar hakkındaki ilahî yasa gösterilmekteydi. O da karşılaştıkları eziyete sabretmenin gerekli oluşuydu.[1527] Allah yalanlayan zalimlere karşı peygamberini ve inananları galip getirecekti.[1528] O zalimler hakka karşı direniş gösteriyorlar ve onu göğüslerinden çıkarıp atıyorlardı.[1529] Önceki peygamberler için söylenen “Yalanlanmaya ve eziyete sabrettiler.” ifadesini Allah, yalanlayanlar konusunda Hz. Peygamber'i rahatlatmak ve teselli etmek için zikretmekteydi. Ona önceki ulu'l-azm peygamberleri gibi sabretmesini emretmekte, bunun ardından da o peygamberlere yardım edildiği gibi ona da yardım edileceği ve toplumlarının yaptıkları bariz eziyetlerinin ve yalanlamalarının ardından güzel akıbetin peygamberlerin olacağına dair bir zafer müjdesi vaadinde bulundu. Yardım nasıl ahirette peygamberler içinse, dünyada da onlara ulaşmıştır.[1530]
Allah ile putları denk tutan ve Hz. Peygamber'i yalanlayan ve Allah katından getirdiği hakikati inkâr [1531] edenlere Allah, şöyle tavsiyede bulunur:
“De ki: “Yeryüzünde dolaşın da yalanlayanların sonu nasıl olmuş, görün!” [1532] Peygamberlerini yalanlayan Allah'ın âyetlerini inkâr eden kendilerinden önceki toplumların yaşadıkları bölgeleri bir dolaşsınlar.[1533] Yani, “Kendinizi düşünün. Allah'ın elçilerini yalanlayıp onlara direnen geçmiş dönemlerdeki nesillere Allah'ın indirdiği azaba ve ahiretta onlar için biriktirip hazırlamış olduğu acıtıcı azap ile birlikte dünyadaki cezaya bakınız ve Allah elçilerini ve inananları nasıl kurtarmıştır görün.[1534]
Allah'ın âyetlerini, açık delil ve hidayetini yalanlayan kimseden daha zalim kimse olamaz. Allah, ayetlerden yüz çevirmeleri nedeniyle onları azabın en kötüsüyle cezalandıracaktır.[1535] Açık delilin doğruluğunu bildikten sonra kim onu yalanlarsa ve insanları ondan uzaklaştırırsa bu kimseleri kötü bir azap beklemektedir. Allah'ın âyetlerini yalanlayan ve onlara inanmaya tenezzül etmeyenler var ya, işte onlara göğün kapıları açılmayacak ve deve (veya halat) iğne deliğinden geçinceye kadar onlar cennete giremeyeceklerdir. İşte Allah suçluları böyle cezalandırır.[1536] Önceki toplumlara peygamberleri apaçık deliller (mucizeler) getirmişlerdi. Fakat önceden yalanladıkları gerçeklere iman edecek değillerdi. İşte o kâfirlerin kalplerini Allah mühürlemişti.[1537] Onlar zaten mucizeleri gördükten sonra görmeden önce inkâr ettikleri gibi yine inanmamayı sürdüreceklerdi.[1538] Peygamberler gelmeden önce Allah'ın âyetlerini ya da ahireti yalanladıkları gibi peygamber apaçık delillerle geldiğinde yine inanmadılar. Yani peygamber gelmesine rağmen ölene kadar yalanlamayı sürdürdüler. [1539] Onlara ilk geldiğinde hakkı yalanlamış olmaları sebebiyle peygamberlerin getirdiklerine inanmamışlardı.[1540] Mesajı duyup reddedenler, gittikleri yoldan geriye dönmeyi zor bulur. Şer, Allah'ın rahmetinin onlara ulaşan yollarını tıkamıştır. Bu kötü durum, Allah ile ahitlerini bozmalarıyla başlar. Adım attıkça daha çok batarlar.[1541] Apaçık deliller gördükten sonra yalanlamalarının nedeni inatları ve taklitçiliklerindendir. Çünkü delillerin onlar açısından bir değeri yoktur. Onlar bilinçli olarak inkâr eden ve kanıtlara karşı çıkan ilimden uzaklaşmış kimselerdir. Taklitçiler düşünmeye ve anlamaya karşı inatçıdırlar.[1542]
Allah, yalanlayan kimselerin akıbetini şöyle ifade eder:
“Âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, biz onları, bilemeyecekleri yönlerden derece derece düşüşe yuvarlayacağız.” [1543] “Âyetlerimizi yalanlayanlar” ifadesi tüm yalanlayıcıları kapsamaktadır. Allah onları helak edene yaklaştıracaktır.[1544] Günahta ve inkârda ısrarlarını artırdıkları zaman Allah onlara dünyada verdiği nimeti ve malı mülkü artırır. Allah'ın zikrinden yüz çevirmekte ısrar etmeleri ve Allah'a itaatten uzaklaşmaları nedeniyle dünyevi lezzetleri elde etme başarılarını artırır. Yaklaştırıldıkları şey ise azaptır.[1545]
Yalanlayanların yakasını dünyevi azap da bırakmaz:
“Andolsun ki, onlara içlerinden bir peygamber geldi de onu yalanladılar. Bunun üzerine zulüm yaparlarken azap da onları yakalayıverdi.” [1546] Mekke halkına tanıdıkları, soyunu bildikleri bir peygamber geldi. Onların yalanlamalarına karşın açlık azabı ulaştı. Nankörlükleri nedeniyle bu başlarına geldi, terk etselerdi afiyet bulacaklardı.[1547] Nimetlere şükrün gerekliliğini vurgulayan peygamberi yalanladılar ve helak oldular. Burada küfür ve inatta gösterdikleri ısrara ve peygamberi yalanlamaları nedeniyle gelen azabın “Uyarıcı göndermeden” Allah'ın azap etmeyeceği şeklindeki yasasına bir ima vardır. [1548]
Dünyada Allah'ın âyetlerini inkâr ettikleri ve onlarla alay ettikleri için yalanlayanların payına kötülük düştü:[1549] “Sonra o kötülük edenlerin sonu çok kötü oldu. Çünkü onlar, Allah'ın âyetlerini yalan saydılar ve onlarla alay ediyorlardı.”[1550] Dünyada yok olma azabına uğradılar. Akıbetleri kötü oldu. Akıbetin en kötüsü de inkarcılar için hazırlanmış ahiretteki cehennem azabıdır. Kötülükten kastedilen kendi bünyelerinde somutlaştırdıkları yalanlama ve alaydır. [1551]
Ehl-i Kitap ya da Sebe halkı ve Âd, Semud; müşrik Kureyşlilerin sahip olduğunun on katı lütuf, güç ve servete sahip idi. İlahî hakikatten uzaklaştıklarından Allah da onları terk etti. Allah'ın rahmetini yitirdiklerinde üzerlerine kötü akıbet iniverdi:[1552]
“Onlardan öncekiler de (peygamberlerini) inkâr etmişlerdi. Bunlar, öncekilere verdiklerimizin onda birine erişmemişlerdi. (Böyle iken), peygamberimi yalanladılar; ama benim karşılık olarak verdiğim nasıl olmuştu!” [1553] Yani, “Onlardan önce yaşamış olan toplumlar da peygamberlerini ve indirdiğimizi yalanladı.[1554] Kur'an gibi açık ve kapsamlı bir ilahî buyruğun kendilerine tebliğ edildiği inkarcıların durumu ise ne kötü olacaktı.[1555] Onların kazandığı şeyler, kendilerinden azabı uzaklaştıramadığı gibi geri de çevirememişti. Peygamberleri yalanladıklarında Allah onları yok etmişti. Allah'ın cezalandırması ve peygamberlerine yardımı nasıl oldu![1556] Önceki toplumlar ve geçmiş nesillerin yalanlaması gibi onlar elçilerini yalanladıklarında onlara da yok etme, kökünü kesme şeklindeki ilahî azap geldi. [1557] İnkarcılar, Hz. Muhammed'i yalanlıyorlarsa, daha önceki milletler de apaçık delillerle, Kitaplarla ve hüccetlerle gelen peygamberlerini [1558] yalanlamışlardı. Oysa peygamberleri onlara açık kanıtlar, kutsal sayfalar ve ışık saçan kitaplar getirmişlerdi.[1559]
Kureyş müşriklerinden önce yaşamış olan toplumlar azabın Allah'tan geldiğinin bilincinde değillerdi:[1560] “Onlardan öncekiler de peygamberleri yalanlamışlardı da farkına varmadıkları yerden onlara bir azap çattı.”[1561] Onlar idrak edemedikleri bir bölgeden ya da yollardan cezalarını göreceklerdi. İnkâr ve isyanlarıyla büyük avantajlar elde ettiklerini düşünüyorlardı. Fakat artık çok geç olduğu bir vakitte aniden çok sevindikleri şeyin aslında yok olmalarının nedeni olduğunu öğrendiler.[1562] Geçmiş nesillere de helak, günahları sebebiyle gelmişti.[1563] Hz. Muhammed'in nübüvvetini inkâr eden [1564] ve onlara muhalefet edenler cehennem halkıdır ve oraya gireceklerdir.[1565] Allah Hz. Peygamber dönemindekilerin küfür, inat ve aslmda uzak olmayanı uzak görmelerinin sebebini şöyle ifade ediyor:
“Doğrusu hak kendilerine geldiği zaman yalanladılar da şimdi karmakarışık bir ıstırap içindeler.” [1566] Yalanladıkları hak Kur'an'dı.[1567] Haktan uzaklaşmış herkesin durumu böyledir. Artık ne söyleseler bâtıl şeyler söylerler. [1568] Onlar ölümden sonraki hayat düşüncesini peşinen reddettiklerinden dolayı bir şaşkınlık içindeydiler. İnsan hayatına ilişkin yeterli cevap verememeleri, insanların kaderlerinin birbirinden farklı olması ve tabiatın görünürdeki duygusuz ve kör acımasızlığı, onları şaşırtıyordu. Bu problemler ancak bedenî ölümden sonra hayatın devam edeceğine ve böylece bütün yaratılışın gerisinde bir plan ve amacın yattığına inanmakla çözülebilir. [1569] Kendilerine apaçık ortaya konulan şeyleri inkâr ederlerse, bunun doğal sonucu olarak zihinleri karmakarışık olur. Bütün tabiat O'nun şanını ve iyiliğini gösterir. Vahiy bu hayatın eşitsizliklerini ve ahiretten nasıl karşılığının alınacağını açıklar. Bunu kabul etmeyenler, mantıklı hareket etmemiş olurlar. Bilinenle bilinmeyeni de uzlaştıramazlar.[1570]
İnanmayanlar, bilgisizlikleri ve beyinsizlikleri sebebiyle kendi hevâ ve heveslerine, arzularına ve kendi görüşlerine uygun hareket ederler:[1571]
“Yalanladılar, nefislerinin arzularına uydular. Halbuki her iş yerini bulacaktır.” [1572] Âyette, son saatin ve Kıyamet Günü'nün yalanlanmasına işaret edilmektedir. Geçmiş zaman kipinin kullanılması, bilinçli bir niyeti ve kararlılığı göstermektedir.[1573] Günahın hükümran olması ve hakikatin zulümle karşı karşıya oluşu mevcut durumu ifada edebilir, ancak sona ermelidir.[1574]
Allah, daha önceki zamanlarda hakikat inkarcılarının başına gelenler konusunda her dönemdeki insanları uyarmaktadır:[1575]
“Andolsun, onlardan öncekiler de yalanladılar. Ama beni inkâr nasıl oldu?” [1576] Yani, “Geçmiş milletlerden ve eski nesillerden bazıları da yalanlamışlardı. Onların yalanlamasını Allah'ın inkârı [1577] ve cezalandırışı nasıl oldu? Onları cezalandırması ne kadar şiddetli, ne kadar acıklı ve ne büyük ceza idi.[1578]
“O gün yalanlayanların vay haline!” [1579] Yarın Allah'ın azabından başlarına gelecek Allah'ın azabından vay onlara![1580] Yani, “Elçilerimi yalanlayan önceki toplumları, âyetlerimi inkâr eden Nuh, Ad ve Semud toplumlarını yok etmedik mi? Ardından Beni ve elçilerimi inkârda onların yolunu tutan İbrahim ve Lut'un toplumu ve Medyen halkı olan sonrakiler geldi. Onları, öncekiler örneğinde olduğu gibi yok ederiz. Öncekileri Allah'ı inkâr, peygamberleri yalanlamaları nedeniyle yok ettik.” İnkâra toplumlar hakkındaki ilahî yasa budur. Allah azgınlık gösterdiklerinde günahkârları günahlarıyla birlikte yok eder.[1581]
Görüldüğü gibi, peygamberler her dönemde içinde yaşadıkları toplumların önde gelenleri tarafından muhalefetle karşılanmıştır. Karşı çıkış biçimleri farklılık arz etse de muhteva olarak hepsi yalanlama kategorisine girer. Yalanlayanların da akıbeti dünyada veya ahirette ya da her ikisinde birden azaba uğramaktır. [1582]
Sonuç
Kur'an, insanoğlunun yeryüzünde gerçekleştirmekle sorumlu olduğu yüce ideallerden söz eder. Ne var ki, insan ile bu idealler arasına giren sonsuz sayıda faktörler vardır. Her yozlaşmada Allah, insana yardım elini uzatmış ve doğru olanı vahiy yoluyla hatırlatmıştır. İnsanın olumsuz davranışlarının doğurduğu olumsuzluklar, sadece zorunlu birer sonuç değildir artık. Aynı zamanda Allah'ın bu olumsuz davranışlara verdiği cevap, bir karşı tavırdır.
Müminlerin yeryüzünü ıslah görevini yerine getirmeleri için değiştirmeleri gereken vehimleri tespit etmeleri ve peygamberlere karşı gelenlerin psikolojik durumlarını bilmeleri gerekir. Toplumların rasullere karşı aldıkları tavrı bilmek, insanın görüşünü, teorik ve pratik bilgisini geliştirir. Böylece insanlar daha öncekilerin düştüğü hatalara düşmez. Onlara karşı mücadele ederken ihtiyaç duyduğu kendine güven duygusunu güçlendirir. Çünkü ilahî yasaları bilen kimsenin durumu, olayların nereden kaynaklandığını bilmeyen kimsenin durumu gibi değildir.
Bilmeyen kimse tatmin olunmayacak yerde tatmin olur, kuşku duyulmayacak yerde kuşku duyar. Başına gelen musibetler karşısında şaşkınlık içinde kalakalır. Onların geldiği yeri bilmez. Yalnızca zanlarına uyar. Ama bilen kimse her şeyi bir anda değiştirmeye gücü yetmese de hiç değilse nerede kuşku duyması gerektiğini bilir, donup kalmaz. Yararlı gördüğü şeyi asla küçük görmeksizin yapar. Zaten gerekli olan şey Müslüman insanın zihin karışıklığına düşmeden gerçekle iç içe olma gücünü ve yasaya intibak etme yeteneğini kazanmasıdır.
Kur'an'da geçmiş toplumlarla ilgili olaylar anlatılmaktadır. Bundan amaç daha sonra gelenlerin, öncekilerin başından geçenlerden ders ve ibret alarak onların yaptıkları hatalara düşmemeleridir. “Allah'ın Yasası” da denilen bu öğütleri Kur'an'dan tespit çalışmalarını sürdürmeli ve diğer Kur'an, ilimler gibi bir ilim dalı haline getirmeliyiz. Bu amaçla ortaya koyduğumuz risalet karşıtı çabalarla ilgili sünnetleri olduğu gibi risalet yanlısı tavırlarla ilgili sünnetler üzerinde de kafa yormalıyız.
Allah her topluma elçi göndermiştir. Elçiler ilahî yasaları toplumlara anlatarak, onları sünnetullahla uyarmışlardır. Ancak toplumlar elçiye olumsuz karşılık verdiklerinde, Allah'ın yasası gereği helak edilmişlerdir. Toplumların helak edilmelerinde o toplumun önderlerinin büyük rolü vardır. Manevî yöne hiç önem vermeyip, maddi yönü ön plana alan toplumlar ise Allah'ın yasası gereği çözülme, dağılma ve yıkılmaya maruz kalacaklardır.
İnkarcı toplumlar, varlıklarını sonsuza kadar sürdüremeyeceklerdir. Ancak Allah onları hemen helak etmez. Belki inanıp Allah yoluna dönerler diye önce sıkıntılarla, sonra da bol nimetlerle onları dener. Vazgeçerlerse, Allah da onları affeder ve belirli bir süreye kadar yaşatır. Yok eğer vazgeçmezlerse onlara yok edici bir azap gelir ve kökleri kesilir. Azap geldikten sonra inanmaları da onlara bir fayda sağlamaz. Yalanlayanlarla ilgili bu yasalar inkarcılara ikaz ve tehdittir. İnsanlar onlara bakıp düşünerek, yanlışlarından vazgeçmelidirler. Diretirlerse, öncekilere uygulanan yasalar bunlara da uygulanacaktır.
Müminlere düşen, bu toplumların kıssalarını Kur'an'dan okuyarak, onları helake götüren nedenleri tespit etmektir. İnananlar, toplumlar hakkında geçerli olan ilahî yasalar sayesinde, işlerin tesadüfi değil, belirli yasalar çerçevesinde olduğunu kavrarlar. Yasaların bütün toplumlar için geçerli olduğunu öğrenmeleri, ayaklarını yere sağlam basmalarını sağlar. Yasaları uygun hareket ederek kendilerini garanti altına alıp, geleceğe ümitle bakabilirler.
Bunların gerçekleşmesi ise, yasaları, insanlar için rehber, öğüt ve ışık olan Kitap'tan çıkarabilme gücüne sahip kişilerin varlığına bağlıdır. Peygamberler, gönderildikleri toplumları bu yasalarla uyarmışlardır. Son elçi Hz. Muhammed'de Kur'an aracılığıyla bu yasaları toplumuna duyurmuştur. Onun vefatından sonra bu görevi, onun mirasını sahiplenen ümmetin alimleri sürdürecektir. Bu nedenle bu yasalar üzerinde düşünüp, onları keşfetmek sadece mübah değil zorunlu bir iştir.
Kur'an, geçmişin araştırılması ve elde edilecek sonuçlardan yararlanılması konusuna, oldukça önem vermektedir. Bu araştırmalardan elde edeceği verilere göre, toplum kendisini test etmeli, içinde bulunduğu durumun tespitini' yapmalıdır. Bunun sonucu olarak toplumlar, medeniyetlerinin ilerleme veya gerileme nedenlerini öğrenmiş olacaklar ve buna göre de, kendilerine çeki düzen verecek ve medeniyetlerini sağlamlaştıracak fesadın kaldırılması konusunda sağlam hareket tarzları içine gireceklerdir. Çünkü geçmişin anlaşılması, bugünün ve geleceğin de daha iyi anlaşılmasını sağlar.
Kur’an’ın toplumsal mesajını, çoğunlukla tarihe atıfta bulunarak sunduğunu görmekteyiz. Kur'an'da bu metotla, toplumların tarihi çizgisinin yönünü belirleyen etkenler ortaya konulmakta ve yeryüzünde insanın mutluluğu konusunda, bütüncül bir görüş oluşturulması amaçlanmaktadır. Ancak Kur'an'da bu konuya özel bir bölüm ayrılmamakta ve bu yöndeki açıklamalar, onun bütünü içine serpiştirilmiş bir vaziyette bulunmaktadır.
Kur'an'da, geçmiş toplumların yapıp ettikleriyle ilgili olarak bir dizi yorumlar getirilmektedir. Bu yorumlar bir araya getirilip de, bir bütün olarak incelendiğinde, onlara şekil veren etkenler ortaya çıkmaktadır. Kur'an bu ilkeleri, tarihin değişik dönemlerinde yaşayan pek çok toplumdan sunduğu örneklerle, bütün toplumlar için yükselme ve çökme konusunda, genel geçer ilkeler olarak ortaya koymaktadır.[1583]
BİBLİYOGRAFYA
1- Abduh, Muhammed, Tevhid Risalesi, (çev.: Sabri Hizmetli), Fecr Yay., Ankara, 1986.
2- Abdulbaki, Muhammed Fuad, el-Mu'cemu'l-Mufehres li Elfazi'l-Kur'anİ'l-Kerim, Daru'd-Da've, İstanbul, 1987.
3- Abdu'l-Vahhab, Abdullah b. Muhammed, Teysîru'l-Azizi'l-Hamîd fî Şerhi Kitabi't-Tevhid, Mektebetu'r-Riyadi'l-Hadise, Riyad, ts.
Ali, Yusuf, The Hoty Quran, 14. baskı, Aman Corp. Yay., USA, 1983.
Ateş, Süleyman, Kur'an-ı Kerim Tefsiri, 6 c, Yeni Ufuklar Neşr. İstanbul, 1988.
Bahçeci, Muhittin, Peygamberlik ve Peygamberler, Türdav Yay., İstanbul, 1977.
Bakıllanî, Ebu Bekr, Kitabu Temhîdi'l-Evâil ve Telhisi'd-Delâil, Müessesetu'l-Kütübi's-Sekafiye, Beyrut, 1987.
Baydar, Ahmet, Kuran Açısından Korku ve Büyü, Beyan Yay., İstanbul, 1999.
Beğavî, el-Hüseyin b. Mesud el-Ferra, Meâlimu't-Tenzîl, 4 c, 2. baskı, Daru'l-Marife, Beyrut, 1987.
Behiy, Muhammed, İnanç ve Amelde Kur'anî Kavramlar, (çev.: Ali Turgut), 2. baskı, Yöneliş Yay., İstanbul, 1988.
Bulut, Halil İbrahim, “Sihrin Hakikati ve Mucizeden Farkı” Marife dergisi, S. 1, 2003.
Okumuş, Ejder, Kur'an'da Toplumsal Çöküş, İnsan Yay., İstanbul, 1995.
Özafşar, Mehmet Emin, Fıkhi Hadisler Bağlamında Hadis Sünnet İlişkisi, Ankara Okulu Yay., Ankara, 1998.
Özsoy, Ömer, Sünnetullah, Fecr Yay., Ankara, 1994.
Pazarbaşı, Erdoğan, Kur'an ve Medeniyet, Pınar Yay., İstanbul, 1996.
Râzî, Ebu Bekr b. Abdilkadir, Muhtaru's-Sihah, Mektebetu Lübnan Naşirun, Beyrut, 1995.
Râzî, Fahruddin, et-Tefsîru'l-Kebir, 2. baskı, 11 c., Daru İhyai Turas'il-Arabiyye, Beyrut, 1998.
Rıza, Muhammed Reşid, Tefsîru'l-Kur'ani'l-Hakim, Daru'l-Marife, Beyrut, ts.
Sadr, M. Bakır, Kur'an Okulu, (çev.: Mehmet Yolcu), Bir Yay., İstanbul, 1987.
Said, Cevdet, Adem'in Oğlu Habil Gibi Ol, (çev.: Abid Keskinsoy), Pınar Yay., İstanbul, 2000.
Said, Cevdet, İslami Mücadelede Güç İrade ve Eylem, (çev.: İbrahim Kaçar), Pınar Yay., İstanbul, 1995.
Said, Cevdet, Bireysel ve Toplumsal Değişimin Yasaları, (çev.: İlhan Kutluer), 3. baskı, İnsan Yay., İstanbul, 1994.
Sıddıkî, Mazharuddin, Kur'an'da Tarih Kavramı, (çev.: Süleyman Kalkan), 2. baskı, Pınar Yay., İstanbul, 1990.
Şengül, İdris, Kur'an Kıssaları Üzerine, Işık Yay., İzmir, 1994.
Şengül, İdris, “Kuran Mesajını Ulaştırmada Kıssanın Önemi”, 1. Kuran Sempozyumu, Tebliğler, Müzakereler, Bilgi Vakfı Yay., Ankara, 1994.
Şimşek, M. Sait, Kur'an'ın Ana Konuları, Beyan Yay., İstanbul, 1999.
Şimşek, M. Sait, Kuran Kıssalarına Giriş, Yöneliş Yay., İstanbul, 1993.
Tabatabaî, es-Seyyid Muhammed Hüseyin, İslâm'da Kur'an, (çev.: Ahmet Erdinç), Bir Yay., İstanbul, 1988.
el-Mîzân fî Tefsîri'l-Kur'ân, Daru'l-Kütübi'l İslamiye, Tahran, ts.,
Taberî, Muhammed bin Cerir, Câmiu'l-Beyan an Te'vîli Âyi'l-Kur'an, 15 c., Daru'l Fikr, Beyrut, 1995.
Teftâzânî, Sa'duddin b. Ömer, Kelam İlmi ve İslam Akaidi, (Şerhu'l-Akâid), (çev.: Süleyman Uludağ), Dergâh Yay., İstanbul, 1980.
Tok, Nuri, Sünnetullah ve Helak Edilen Kavimler, Etüt Yay., Samsun, 1998.
Watt, Montgomery W., Hz. Muhammed'in Mekkesi, (çev.: Mehmet Akif Ersin), Bilgi Vakfı Yay., Ankara, 1988.
Yazır, Elmalılı Hamdi, Hak Dini Kuran Dili, 10 c., Eser Neşr., İstanbul, 1979.
Zemahşerî, Mahmud b. Ömer, el-Kesşâf an Hakâiki Ğavamidi't-Tenzîl ve Uyûni'l-Ekâvil fî Vucühi't-Te'vil, 4 c., Daru'l-Kütübi'l-İlmiye, Beyrut, 1995.[1584]
[1] Taberi, III/2, 245 gibi.
[2] Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 7-11.
[3] Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 13.
[4] Firuzâbâdî, Muhammed b. Yakub, el-Kamusu'l-Muhit, Daru'1-Fikr, Beyrut, 1995, s. 905.
[5] İbnu Manzur, Ebu'1-Fazl Cemâluddîn, Lisânu'l-Arab, Daru Sadr, Beyrut, ts., XI, 283.
[6] A.g.e., XI, 284.
[7] İsfahâni, Rağıb, el-Müfredât fî Ğâribi'l-Kıır'an, Daru'l-Marife, Beyrut, ts., s. 195.
[8] İbnu Manzur, a.g.e., XI, 285. İbnu Manzur'un verdiği bu anlam “Görmedin mi? Biz şeytanları o kâfirler üzerine musallat ettik. Onları (günaha) kışkırtıp duruyorlar.” Meryem: 19/83. ayetinde de görülmektedir.
[9] Hud: 11/77.
[10] Müminun: 23/44.
[11] Enam: 6/6.
[12] Şuara: 26/53.
[13] Meryem: 19/83.
[14] Fatır: 35/2.
[15] Rağıb,a.g.e.,s.481.
[16] İbnu Manzur, a.g.e., I, 162.
[17] A.g.e., 1,163.
[18] A.g.e., 1,164.
[19] Sad: 38/67.
[20] Râzî, Fahruddin, et-Tefsîru'l-Kebîr, 2. baskı, Daru İhyai Turasi'l-Arabiyye, Beyrut, 1998, VIII, 236. Her ne kadar Hz. Davut'a kitap verildiği bilinse de ona verilen kitap dua niteliğindedir ve risalet kapsamında değildir.
[21] Zemahşerî, Mahmud b. Ömer, el-Keşşâf an Hakâiki Ğavamidi't-Tenzil ve Uyûni'l-Ekâvil fi Vucûhi't-Te'vil, Daru'l-Kütübi'l-İlmiye, Beyrut, 1995, III, 21.
[22] Râzî, VIII, 236; Zemahşerî, III, 120-121. Zemahşerî, nebi ve rasulün farklı olduğunu söylese de klasik nebi rasul ayrımından uzak bir şekilde, vahiy meleğinin sadece meleklere ya da nebilere geleceğini söyleyerek farkında olmadan olsa da görüşüne muhalif bir ifade kullanır. bkz.: Zemahşerî, II, 667.
[23] Beyzâvî, Nasiruddin Ebu Said, Tefsiru'l-Beyzâvî, 5 c, Daru'1-Fikr, Beyrut, 1997, IV, 133.
[24] Ferra bkz.: Kurtubî, Ebû Abdillah Muhammed, el-Câmi' li Ahkâmi'l-Kur'an, 11 c, Daru'l Fikr, Beyrut, 1995, VI, 75.
[25] Hac: 22/52.
[26] Ebu's-Suûd, Muhammed b. Ahmed el-İmâdî, İrşâdu'l-Akli's-Selîm ilâ Mezâya'l-Kur'âni'l-Kerim, 9 c., Daru İhyai Turasi'l-Arabiyye, Beyrut,. ts., VI, 113; Beyzâvi, IV, 133; Râzî, VIII, 236; Zemahşerî, III, 160; Kurtubî, VI, 75; Mevdudî, Ebu'l A'lâ, Tefhîmu'l-Kur'an, (çev.: Muhammed Han Kayani ve diğerleri), 7 c., İnsan Yay., İstanbul, 1986, III, 204-205.
[27] İbnu'l-Kayyım, İbnu Mirdeveyh'in Ebu Zer'den rivavet ettiği bu hadisin uydurma olduğunu söylemektedir. Gerçekten peygamber sayısı bildiren rivayet edilen hadislerin hepsi zayıftır bkz.: Ateş, Süleyman, Kur'an-ı Kerim Tefsiri, 6 c., Yeni Ufuklar Neşriyat, İstanbul, 1988, s. 719.
[28] Rad: 13/33. Şimşek, M. Sait, Kur'an'ın Ana Konuları, Beyan Yay., İstanbul, 1999, s. 36.
[29] Araf: 7/94.
[30] Nisa: 4/163.
[31] Meryem: 19/54-51.
[32] Bakara: 2/213.
[33] Bakara: 2/87-88. Âl-i İmrân: 3/183. Maide: 5/70.
[34] Bakara: 2/61. Âl-i İmrân: 3/21-121-181. Nisa: 4/155.
[35] İsra: 17/55.
[36] Bakara: 2/253.
[37] Râzî, VII, 548 ve VIII, 236.
[38] Bahçeci, Muhittin Peygamberlik ve Peygamberler, Türdav Yay., İstanbul, 1977, s. 79. Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 13-17.
[39] Firuzâbâdî, a.g.e., s. 1088.
[40] Rağıb, a.g.e., s. 245.
[41] Ankebut: 29/5. Yunus: 10/11.
[42] Îsra: 17/77.
[43] Zemahşerî, II, 659; Beyzâvi, III, 461; İbnu Kesîr, Ebû'1-Fida İsmail, Tefsîru'l-Kur'ani'l Azim, Kahraman Yay., İstanbul, 1985, V, 98.
[44] Râzî, VII, 381.
[45] Esed, Muhammed, Kur'an Mesajı; (çev.: Cahit Koytak ve Ahmet Ertürk), İstanbul, 2000, s. 576.
[46] Taberî'nin de paylaştığı Katade'nin görüşü için bkz.: Taberî, Muhammed bin Cerir, Câmiu'l-Beyan an Te'vili Âyi'l-Kur'an, 15 c., Daru'l Fikr, Beyrut, 1995, IX, 167.
[47] Kurtubi, V, 271. Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 17-18.
[48] Âl-i İmrân: 3/137.
[49] Kurtubî, II, 205; Beyzâvi, II, 95.
[50] Zemahşerî, I,409.
[51] Rıza, Muhammed Reşid, Tefsiru'l-Kur'anil-Hakim, Daru'l-Marife, Beyrut, ts., IV, 138.
[52] Esed, a.g.e., s. 140.
[53] Nisa: 4/26.
[54] Beğavî, el-Hüseyin b. Mesud el-Ferra, Meâlimu't-Tenzil, 4 c., 2. baskı, Daru'l-Marife, Beyrut, 1987, I ,417.
[55] Zemahşeri, I, 491; Taberi, IV, 37. Ebu’s-Suud, a.g.e., II, 168; Şevkani, Ali b. Muhammed, Fethu’l-Kadiri’l-Cami Beyne Fenniyi’r-Rivayeti ve’d-Dirayeti min İlmi’t-Tefsir, 5 c., Daru'l-Fikr, Beyrut, ts., I, 452.
[56] İbnu Kesîr, II, 233. Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 18-20.
[57] Firuzâbâdî, a.g.e., s. 1088.
[58] Enfal: 8/38.
[59] Kurtubî, IV, 362.
[60] Esed, a.g.e., s. 330.
[61] İbnu Kesîr, III, 566.
[62] Zemahşerî, II, 213.
[63] Mücadele: 58/21. Saffat: 37/171.
[64] Kitab-ı Mukaddes, Mezmurlar, 37/9-29.
[65] Enbiya: 21/105.
[66] Hicr: 15/13.
[67] Zemahşerî, II, 551; Zeccac bkz.: Râzî, VIII, 127; Beyzâvi, III, 363.
[68] Mücahid'in sünnetu'l-evvelin ifadesini Bedir Savaşı ve Kureyşlilerin durumuyla ilintilendirmesi Taberî'nin de katıldığı bir düşüncedir. bkz.: Taberî, VI, 326. Beyzâvi de bu ifadeyi Bedir ile ilişkili olarak ele alır bkz.: Beyzâvi, III, 107 ve IV, 423.
[69] Bkz.: Sayfa 18'de 1. dipnot.
[70] Duhan: 44/16.
[71] Taberî o şiddetli günü “Kıyamet Günü” olarak anlamasına rağmen o da Bedir Gazvesini sünnetü'l-evvelin kapsamına almaktadır bkz.: Taberî, XIII, 151-152.
[72] Fayda, Mustafa, “Bedir Gazvesi”, İslam Ansiklopedisi, TDV, Yay., İstanbul, 1997, V, 326.
[73] Kehf: 18/55.
[74] Zemahşerî, II, 701.
[75] Kurtubî, V, 381-382; Beyzâvi, III, 505.
[76] Şuara: 26/187. Ankebut: 29/29. Enfal: 8/32. Hicr: 15/6-8.
[77] Taberî, XII, 175.
[78] Fatır: 35/43.
[79] Kurtubî, VII, 322.
[80] Taberî, XII, 176.
[81] Râzî, IX, 247.
[82] Said, Cevdet, Bireysel ve Toplumsal Değişimin Yasaları, (çev.: İlhan Kutluer), 3. baskı, İnsan Yay., İstanbul, 1994,116.
[83] Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 20-23.
[84] Rağıb, a.g.e., s. 245.
[85] Tevbe: 9/40.
[86] Hud: 11/119.
[87] Fatır: 35/43.
[88] Esed, a.g.e., s. 893.
[89] İbnu Kesîr, VI, 545.
[90] Zemahşerî, III, 601.
[91] Nuh: 71/27.
[92] Râzî, IX, 248.
[93] Garaudy, Roger, İslam ve İnsanlığın Geleceği, (çev.: Cemal Aydın), Pınar Yay., İstanbul, 1991, s. 58.
[94] Ahzab: 33/38.
[95] Zemahşerî, III, 527; Beyzâvi, IV, 377.
[96] Özafşar, Mehmet Emin, Fıkhi Hadisler Bağlamında Hadis Sünnet İlişkisi, Ankara Okulu Yay., Ankara, 1998, 35.
[97] Ahzab: 33/60-62.
[98] Zemahşerî, III, 544. Mukatil, öldürülen ve esir alınan Bedir Savaşı mağluplarının da bu kategoriye sokulabileceğini söyler bkz.: A.y.
[99] Râzî, IX, 184.
[100] İbnu Kesîr, VI, 472.
[101] Beyzâvi, IV, 386.
[102] Mümin: 40/85.
[103] Râzî, IX, 536.
[104] Taberî, XII, 116; İbnu Kesîr, VII, 149.
[105] Fetih: 48/23.
[106] Kurtubî, VIII, 255.
[107] Râzî, X, 81.
[108] Bakara: 2/66.
[109] Taberî, XIII, 120.
[110] Âl-i İmrân: 3/139.
[111] Rad: 13/11.
[112] Enam: 6/115. Yunus: 10/64.
[113] İsra: 17/16. Neml: 27/85.
[114] Mevdudî, Teflhîmu'l-Kur'an, II, 47.
[115] İbnu'l-Esîr, Ebu'l-Hasan İzzuddin, el-Kâmil Fi't-Tarih, (çev.: Ahmet Ağırakça ve diğerleri), 12 c., Bahar Yay., İstanbul, 1985,I,5.
[116] Freedman J. L., Sears D. O., Carlsmith J. M., Sosyal Psikoloji, (çev.: Ali Dönmez), 3 baskı., İmge Yay., Ankara 1998, s. 128.
[117] Bakara: 2/214. Âl-i İmrân: 3/142.
[118] Rad: 13/11. Enfal: 8/53.
[119] Said, Cevdet, İslamî Mücadelede Şiddet Sorunu, (çev.: H. İbrahim Kaçar), Pınar Yay., İstanbul, 1995, s. 89.
[120] Bakara: 2/153-195.
[121] Özsoy, Ömer, Sünnetullah, Fecr Yay., Ankara, 1994, s. 134.
[122] Said, Cevdet, Adem'in Oğlu Habil Gibi Ol, (çev.: Abid Keskinsoy), İstanbul, Pınar Yay., 2000, s. 160.
[123] Tok, Nuri, Sünnetullah ve Helak Edilen Kavimler, Etüt Yay., Samsun, 1998, s. 14.
[124] Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 23-30.
[125] Rağıb, a.g.e., s. 404.
[126] İbnu Manzur, a.g.e., VII, 74.
[127] Firuzâbâdî, a.g.e., s. 563-564.
[128] İbnu Manzur, a.g.e., VII, 73.
[129] Âl-i İmrân: 3/62. Yusuf: 12/3. Kasas: 28/25.
[130] Yusuf: 12/111.
[131] Âl-i İmrân: 3/62.
[132] Şengül, İdris, “Kuran Mesajını Ulaştırmada Kıssanın Önemi”, 1. Kuran Sempozyumu, Tebliğler, Müzakereler, Bilgi Vakfı Yay., Ankara, 1994, s. 133-134. Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 30-31.
[133] Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 31-32.
[134] Hud: 11/120.
[135] Araf: 7/137.
[136] Ankebut: 29/14-39.
[137] Ankebut: 29/40.
[138] Şengül, İdris, Kur'an Kıssaları Üzerine, Işık Yay., İzmir, 1994, s. 296.
[139] Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 32-33.
[140] Kutub, Seyyid, Kur'an'da Edebî Tasvir, (çev.: Mehmet Yolcu), Çizgi Yay., İstanbul, 1991, s. 183.
[141] Enbiya: 21/25.
[142] Anâolsun ki, vaktiyle Nuh'u da kavmine gönderdik, O, onlara şöyle dedi: “Ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım. Allah'tan başkasına ibadet etmeyin! Ben, size gelecek acı bir günün azabından korkarım.” Hud: 11/25-26.
[143] Hud: 11/50-61-84.
[144] Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 33-34.
[145] Zâriyat: 51/52-53.
[146] Bakara: 2/118.
[147] Derveze, İzzet, Kur'anu'l-Mecid, (çev.: Vahdettin İnce), Ekin Yay., İstanbul, 1997, s. 155.
[148] Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 34-35.
[149] Rağıb, a.g.e., s. 7.
[150] Bakara: 2/133. Bu âyette kullanılan e-b kelimesinin çoğulu, Hz. Yakub'un oğullarının amcası durumundaki Hz. İsmail'i de kapsamaktadır; baba kelimesinin amcayı da kapsadığına dair ayrıca bkz.: Nahhas'tan naklen Kurtubî, 1/2,130.
[151] Zemahşerî, I, 782-783.
[152] Esed, a.g.e., s. 897.
[153] Araf: 7/172-173.
[154] Taberî, VI/l, 159.
[155] Zemahşerî, II, 170.
[156] Razi, V, 402.
[157] Okumuş, Ejder, Kur'an'da Toplumsal Çöküş, İnsan Yay., İstanbul, 1995, s. 128.
[158] Lokman: 31/21.
[159] Taberî, XI/3, 95.
[160] Zuhruf: 43/24.
[161] Zemahşerî, IV, 239.
[162] Bakara: 2/170.
[163] Tabatabaî, es-Seyyîd Muhammed Hüseyin, el-Mîzân fİ Tefsîri'l-Kur'ân, Daru'l-Kütübi'l İslamiye, Tahran, ts., I, 427.
[164] Kutub, Seyyid, Fi Zilâli'l-Kur'an, (çev.: Mehmet Yolcu ve diğerleri), 10 c., Dünya Yay., İstanbul, 1991, 1, 239.
[165] Merâğî, Ahmed Mustafa, Tefsiru'l-Merâğî, 3. baskı, Mısır, 1963, II, 44.
[166] Rıza, a.g.e., II, 91.
[167] Araf: 7/95.
[168] Taberî, VI/l, 12-13.
[169] Esed, a.g.e., s. 290.
[170] Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 37-41.
[171] Müminun: 23/24.
[172] Hz. Musa ve Harun'a yapılan benzer bir itiraz için bkz.: Yunus: 10/78.
[173] Kâsımî, Muhammed Cemâlu'd-Din, Mehâsinu't-Te'vil, 17 c., Daru İhyai Kütübi'l-Arabiyeti, Kahire, ts., XII, 4395.
[174] Esed, a.g.e., s. 692.
[175] Zemahşerî, III, 178.
[176] Taberî, X/2, 22.
[177] Râzî, VIII, 271.
[178] Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 41.
[179] Araf: 7/70.
[180] Zemahşerî, II, 113.
[181] Taberî, V/2, 289.
[182] A.g.e., V/2, 288. Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 42.
[183] Hud: 11/62.
[184] Taberî, VII/2, 82.
[185] İbnu Abbas'tan naklen bkz.: Zemahşerî, II, 392.
[186] “İlâhları, bir tek İlâh mı kılmış? Bu gerçekten şaşılacak bir şey, çok tuhaf!” Sad: 38/5.
[187] Râzî, VI, 368.
[188] İbrahim: 14/10.
[189] Taberî, VIII/1, 249.
[190] Kurtubî, V/l, 303.
[191] Râzî, VII, 73. Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 42-44.
[192] Enbiya: 21/52-54.
[193] Taberî, X/l, 49.
[194] Kasımi, a.g.e., XI, 4279.
[195] Râzî, VIII, 152.
[196] Kurtubî, VI/l, 204.
[197] Şuara: 26/70.
[198] Kurtubî, VII/l, 303.
[199] Kâsımî, a.g.e., XIII, 4621.
[200] Şuara: 26/74-76.
[201] Putlar altın, gümüş, bakır, demir ve odundan yapılmaktaydı bkz.: Kurtubî, VII/1, 102.
[202] Esed, a.g.e., s. 748.
[203] Kasımi, a.g.e., XIII, 4621.
[204] Râzî, VIII, 510.
[205] Zuhruf: 43/26.
[206] Ali, Yusuf, The Holy Quran, 14. baskı, USA, 1983, s. 1329.
[207] Enam: 6/48.
[208] Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 44-46.
[209] Bakara: 2/133.
[210] İbadet ile yaratma arasındaki ilişki için bkz.: Bakara: 2/21.
[211] Râzî, II, 66.
[212] Zemahşerî, I,193.
[213] Kâsımî, a.g.e., II, 268.
[214] Bakara: 2/134.
[215] Râzî, II, 68.
[216] Yusuf: 12/38.
[217] Râzî, VI, 456.
[218] Kurtubî, V/l, 167.
[219] Taberî, VII/2, 286.
[220] İbnu Kesîr, IV, 315.
[221] Kasımi, a.g.e., IX, 3540.
[222] Yusuf: 12/40.
[223] Kurtubî, V/l, 168.
[224] İbnu Kesîr, IV, 315.
[225] Kutub, Fi Zilâli'l-Kur'an, VI, 262.
[226] Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 46-48.
[227] Taha: 20/51-52.
[228] Mevdudî, Tefhîmu'l-Kur’an, III, 229.
[229] Yunus: 10/78.
[230] Zemahşerî, II, 249; Kurtubî, IV/2, 274.
[231] Sıddıkî, Mazharuddin, Kuran'da Tarih Kavramı, (çev.: Süleyman Kalkan), 2. baskı, Pınar Yay., İstanbul, 1990, s. 118.
[232] Râzî, VI, 287.
[233] Naziat: 79/18-19.
[234] Taha: 20/47-48.
[235] Kasas: 28/36.
[236] Taberî, XI/2, 95.
[237] Kâsımî, a.g.e., XIII, 4706.
[238] Şihab'dan naklen bkz.: A.g.e., XIII, 4707.
[239] Sadr, M. Bakır, Kur'an Okulu, (çev.: Mehmet Yolcu), İstanbul, 1987, s. 135.
[240] Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 48-51.
[241] Hz. İlyas, İsrailoğullarından gelen bir peygamberdir. Kur'an'da biri Saffat: 37/124-126, diğeri de Enam: 6/85'te olmak üzere iki kez anılmıştır. Günümüz araştırmaları MÖ 875 ve 850'de yaşadığını kabul ediyorlar bkz.: Mevdudî, Tefhîmu'l-Kur'an, V, 36; Kitab-ı Mukaddes'te Hz. İlyas'ın ismi “Tişbeli Îİya” olarak zikredilmektedir bkz.: Kitab-ı Mukaddes, II. Krallar, I/3.
[242] Kutub, Fî Zilali'l-Kuran, VIII, 514.
[243] Ba'l kelimesi, Hud: 11/72. ve Nur: 24/31'de de geçmektedir; ancak bu âyetlerde koca anlamında kullanılmıştır.
[244] Saffat: 37/124-126.
[245] Kâsımî, a.g.e., XIV, 5060.
[246] Tevbe: 9/31.
[247] Taberî, VI/2, 149.
[248] Kehf: l8/5.
[249] Zemahşerî, II, 676; Kurtubî, V/2, 317. Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 51-52.
[250] Taberî, V/2, 103.
[251] Kurtubî, IV/1, 116.
[252] Râzî, V, 172-173.
[253] Zemahşerî, II, 74.
[254] Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 52-53.
[255] Taberî, V/2, 104.
[256] Enam: 6/148.
[257] Kurtubî, IV/1, 117. Allah'ı yüceltme amacıyla her şeyi O'na bağlamaya dair bkz.: Enam: 6/107-111.
[258] İbnu Kesir, III, 352.
[259] Hud: 11/109.
[260] İbnu Kesîr, IV, 282.
[261] Zemahşerî, II, 415; Âyette geçen (nasipleri) ifadesini Ebu'l-Aliye, rızık; İbnu Abbas “Hayır ve şerde kendilerine vaat edilen şey” ve İbnu Zeyd de azap olarak anlamıştır bkz.: Kurtubî, V/l, 91.
[262] Kâsımî, a.g.e., IX, 3488.
[263] İbnu Kesîr, VI, 512.
[264] Sebe: 34/43.
[265] Sebe: 34/41.
[266] Sebe: 34/42.
[267] Kurtubî, VII/2, 278.
[268] Taberî, XII/l, 124.
[269] İbnu Kesîr, VI, 511.
[270] Râzî, IX, 213.
[271] Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 53-55.
[272] Araf: 7/28.
[273] Râzî, V, 225.
[274] Kurtubî, IV/1, 168.
[275] Zemahşerî, II, 95.
[276] Taberî, V/2, 203.
[277] Nahl: 16/35.
[278] Kâsımî, a.g.e., X, 3801.
[279] Watt, Montgomery W., Hz. Muhammed'in Mekkesi, (çev.: Mehmet Akif Ersin), Bilgi Vakfı Yay., Ankara, 1988, s. 45.
[280] Kâsımî, a.g.e., X, 3804.
[281] Araf: 7/16.
[282] Mutahhari, Murtaza, Tarih ve Toplum, (çev.: Cengiz Şişman), İstanbul, 1989, s. 134.
[283] Zeccac'tan naklen bkz.: Kurtubî, V/2, 93.
[284] İbnu Kesîr, IV, 488.
[285] Nahl: 16/36.
[286] İbnu Kesîr, IV, 489.
[287] Meraği, a.g.e., XIV, 79.
[288] Kâsimî, a.g.e., X, 3805.
[289] Zemahşerî, II, 580.
[290] İlahlar için serbest bırakılan, üzerine yük vurulmayan develer.
[291] Sütü putlara vakfedilen deve.
[292] Mevdudî, Ebu'l A'lâ, Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi, (çev.: Ahmet Asrar), 3. baskı, Pınar Yay., İstanbul, 1992, II, 32.
[293] Ali, a.g..e., 1085. Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 55-58.
[294] Necm: 53/23.
[295] İbnu Kesîr, VII, 433.
[296] Taberî, XIII/2, 81-82.
[297] Suyuti'den naklen bkz.: Kâsımî, a.g.e., XV, 5577.
[298] Râzî, IX, 125.
[299] Lokman: 31/21.
[300] Esed, a.g.e., s. 838.
[301] Kâsımî, a.g.e., XIII, 4804.
[302] A.g.e., VI, 2188-2189.
[303] Derveze, İzzet, et-Tefsîru'l-Hadîs, (çev.: Vahdettin İnce ve diğerleri), 7 c., Ekin Yay., İstanbul, 1997, III, 173.
[304] Ümmetten kasıt dindir. “Doğrusu bu sizin ümmetiniz (tevhid dini olan Müslümanlık), bir tek ümmettir (bir tek dîn olarak sizin dininizdir). Ben de sizin Rabbinizim. O halde bana kulluk edin.” Enbiya: 21/92. Katade ve Atiye de ümmet kelimesini din olarak anlamış, Ahfeş ise “Yön” anlamında olduğunu söylemiştir. Bkz.: Kurtubî, VIII/2, 69-70.
[305] Zuhruf: 43/22.
[306] Zuhruf: 43/23.
[307] İbnu Kesîr, VII, 211
[308] Rum: 30/35.
[309] Kasımi, a.g.e., XIV, 5266.
[310] Atalarının izinden giderek inkârı seçenlerin akıbetini Allah şöyle bildirir: “Biz de onlardan intikam aldık. Bak peygamberleri yalanlayanların sonu nasıl oldu!” Zuhruf: 43/25.
[311] Taberî, II, 107.
[312] A.g.e., II, 108.
[313] Bakara: 2/170.
[314] Taberî, II, 108.
[315] A.g.e., II, 109
[316] Zemahşerî, I, 211; Kurtubî, 1/2,198.
[317] Kâsımî, a.g.e., III, 372.
[318] Biri erkek biri dişi ikiz doğuran ve kesilmekten kurtulan hayvan.
[319] Kurtubî, 1/2, 198.
[320] Kâsımî, a.g.e., III, 374.
[321] Râzî, II, 188.
[322] Kurtubî, 1/2, 199.
[323] Kâsımî, a.g.e., III, 373.
[324] Taberî, VIII/2, 137.
[325] İbnu Abbas, İkrime ve Katade bkz.: Kurtubî, VIII/1, 8.
[326] Yasin: 36/6. Âyetin grameri “Babaları korkutulmamış ve.” şeklinde tercümeye de uygundur. Bu durumda âyet, doğru ahlaki değerlerden uzaklaşmış olan halkın devraldığı etik mirasın çürümüşlüğünü göstermiş olur bkz.: Esed, a.g.e., s. 897.
[327] Kurtubî, VIII/1, 8-9.
[328] Duhan: 44/8.
[329] Kurtubî, VIII/2, 120.
[330] Râzî, IX, 628.
[331] Maide: 5/104.
[332] Taberî, V/l, 127.
[333] Zemahşerî, I, 671; Râzî, IV, 448.
[334] İbnu Kesîr, III, 207.
[335] Şimşek, M. Sait, Kuran Kıssalarına Giriş, Yöneliş Yay., İstanbul, 1993, s. 87.
[336] Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 58-64.
[337] Kutub, Fi Zilâli'l-Kur'an, IX, 165.
[338] Duhan: 44/36.
[339] İbnu Kesîr, VII, 242.
[340] Esed, a.g.e., s. 1014.
[341] Taberî, XIII/1, 199.
[342] Casiye: 45/25.
[343] Râzî, IX, 679.
[344] Kutub, Fî Zilali'l-Kur'an, VII, 424.
[345] Müminun: 23/81-82.
[346] Mevdudî, Tefhîmu'l-Kur'an, III, 391.
[347] Râzî, VIII, 289. Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 64-65.
[348] Saffat: 37/69-71.
[349] İbnu Kesir, VII, 18.
[350] Zemahşerî, IV, 45.
[351] Kurtubî, VIII/l, 70.
[352] Kasımi, a.g.e., XIV, 5043.
[353] Razi, IX, 338.
[354] Esed, a.g.e., s. 914.
[355] İbrahim: 14/10.
[356] Kurtubî, V/l, 303.
[357] Taberî, VIII/l, 249.
[358] Râzî, VII, 73.
[359] Bakara: 2/175.
[360] Rad: 13/14. Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 65-67.
[361] Zuhruf: 43/24.
[362] Taberî, XIII/l, 79.
[363] A.g.e., XIV, 5266.
[364] Esed, a.g.e., s. 1000-1001.
[365] Zuhruf: 43/23.
[366] Kâdî'den naklen bkz.: Kasımi, a.g.e., XIV, 5267.
[367] Taberî, XIII/1, 79.
[368] Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 67-68.
[369] Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 68.
[370] İbrahim: 14/13.
[371] İbrahim: 14/14.
[372] Kutub, Fi Zilâli'l-Kur'an, VIII, 113.
[373] Mevdudî, Tefhîmu'l-Kur'an, IV, 176.
[374] Kasas: 28/57.
[375] İbnu Kesîr, IV, 257.
[376] Taberî, XI/2, 116.
[377] Râzî, IX, 6.
[378] Kâsımî, a.g.e., XIII, 4716.
[379] Esed, a.g.e., s. 794.
[380] Derveze, İzzet, Kur'an'a Göre Hz. Muhammed'in Hayatı, {çev.: Mehmet Yolcu), 3 c., Yöneliş Yay., İstanbul, 1988, II, 164.
[381] Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 68-71.
[382] Bakara: 2/76.
[383] Enam: 6/32.
[384] Şuara: 26/58.
[385] Şuara: 26/75.
[386] Fatır: 35/40.
[387] Zümer: 39/38.
[388] Ahkaf: 46/4.
[389] Neml: 27/24.
[390] Bakara: 2/171.
[391] Meraği, a.g.e., I,552.
[392] Furkan: 25/44.
[393] Yunus: 10/42.
[394] Yunus: 10/100.
[395] Hac: 22/46.
[396] Zuhruf: 43/29.
[397] Taberî, XIII/l, 83.
[398] Neml: 27/69.
[399] Esed, a.g.e., s. 776.
[400] Kâsımî, a.g.e., XIII, 4682.
[401] Araf: 7/38.
[402] Taberî, V/2, 227-228.
[403] Kurtubî, IV/l, 185.
[404] Zemahşerî, II, 99.
[405] Esed, a.g.e., s. 277.
[406] Krş.: Nahl: 16/25.
[407] Esed, a.g.e., s. 277-278.
[408] Mülk: 67/9.
[409] Nisa: 4/116.
[410] Kasas: 28/64.
[411] Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 71-75.
[412] Firuzâbâdî, a.g.e., s. 1069-1070.
[413] Rağıb, a.g.e., s. 99.
[414] İbnu Manzur, a.g.e., XIII, 93.
[415] A.g.e., XIII, 99.
[416] Ebu Abdillah, Eyyub ez-Zerî, es-Sevâiku'l-Mursiletu ale'l-Cehmiye ve'l-Muattıla, 4 c., 3. baskı, Daru'l-Âsıme, Riyad, 1998, IV, 1217.
[417] Râzî, Ebu Bekr b. Abdilkadir, Muhtaru's-Sihah, Mektebetu Lübnan Naşirun, Beyrut, 1995, s. 48.
[418] İbnu Teymiyye, el-Harrannî Ebu'l-Abbas, en-Nübüvvât, el-Matbaatu's-Selefiye, Kahire, 1386 (h), s. 22.
[419] Îbnu Manzur, a.g.e., I, 537.
[420] A.g.e., VI, 7.
[421] Mevdudî, Tefhimu'l-Kur'an, V, 480.
[422] Zâriyat: 51/52-53.
[423] Taberî, XIII/2, 13-14.
[424] A.g.e., XIII/2, 14.
[425] Zemahşerî, IV, 395; Kurtubî, IX/1, 51.
[426] Kasımi, a.g.e., XV, 5537.
[427] Râzî, X, 191.
[428] Zâriyat: 51/59-60.
[429] Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 75-77.
[430] Kamer: 54/9.
[431] İbnu Teymiyye, Takıyuddin el-Harrannî Ebu'l-Abbas, Minhâcu's-Sünneti'n-Nebeviye, Müessesetü Kurtuba, 1406 (h), IV, 349.
[432] Taberî, XIII/2, 121. Taberî'nin ona baskı yapmalarına oradan kovarak çıkarmaya çalışmalarını da dahil etmesi Şuara suresi: 26/116. ayeti ile uyum içindedir.
[433] Kâsımî, a.g.e, XV, 5597.
[434] Râzî, X, 293.
[435] A.g.e., X, 294.
[436] Araf: 7/66.
[437] Kurtubî, IV/1, 212.
[438] Zemahşerî, II, 112.
[439] Hud: 11/54.
[440] Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 77-78.
[441] Firavun, özel isim değil, eski Mısır krallarına verilen bir unvandır. İbn'ul-Esir, Hz. Musa'nın mücadele ettiği ve firavunların en azgını olanının adının Kabus b. Musab olduğunu söyler bkz.: İbnu'1-Esîr, a.g.e., I, 156.
[442] Şuara: 26/27.
[443] Şuara: 26/23.
[444] İbnu Teymiyye, el-Harranî Ebu'l-Abbas, Beyanu Telbisi'l-Cehmiye fî Tesisi Bidaihim el-Kelamiye, 2 cilt, Matbaatu'l-Hüküme, Mekke, 1392 (h), I, 523.
[445] Kutub, Fî Zilâli'l-Kur'an, VII, 593.
[446] Râzî, VIII, 499.
[447] Taberi, XI/l, 87.
[448] Şuara: 26/29.
[449] Kasımi, a.g.e, XIII, 4610.
[450] Zâriyat: 51/39.
[451] Râzî, X, 182.
[452] Zâriyat: 51/40. Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 78-80.
[453] Kalem: 68/2.
[454] Taberî, XIV/2, 23.
[455] Kurtubî, IX/2, 209.
[456] Râzî, X, 600.
[457] Kasımi, a.g.e., XVI, 5892.
[458] Esed, a.g.e., 759.
[459] Şuara: 26/210-212.
[460] Esed, a.g.e., s. 1174.
[461] Araf: 7/184.
[462] Taberî, VI/1, 182; Esed, Mekkelilerin alışık olduğu şeylerden kökten değişik bir mesaj getirdiği için, Hz. Peygamber (s)'e, İnanmayan pek çok çağdaşı tarafından onun deli olarak görüldüğünü söyler. Ve arkadaşları şeklindeki ifadenin kullanılma nedeninin onun bir beşer oluşuna dikkati çekmek, yandaşları arasında doğması muhtemel yanlış eğilimleri bertaraf etmek için olduğu fikrindedir bkz.: Esed, a.g.e., s. 312.
[463] Kalem: 68/5-6
[464] Taberî, XIV/2, 26.
[465] Râzî, X, 602; Kurtubî, IX/2, 212.
[466] Kurtubî,.IX/2, 213.
[467] Kutub, Fi Zilali'l-Kur'an, X, 125.
[468] Taberî, X/2, 55.
[469] Kalem: 68/7.
[470] Râzî, X, 603.
[471] Kalem: 68/51.
[472] Taberî, XIV/2, 57; Kurtubî, IX/2, 235.
[473] Saffat: 37/36-37.
[474] Behiy, Muhammed, İnanç ve Amelde Kur'an'ı Kavramlar, (çev.: Ali Turgut), 2. baskı, Yöneliş Yay., İstanbul, 1988, s. 107.
[475] Saffat: 37/38.
[476] Kalem suresi, Fuad, Hazin, Mecmau'l-Beyan, Suyuti, Hüseyin ve Îkrime, İbnu Abbas, Cabir ve İzzet Derveze'nin sıralamasına göre ilk inen ikinci suredir bkz.: Derveze, Kur'an'a Göre Hz. Muhnmmed'in Hayatı, II, 135.
[477] A.g.e., II, 146.
[478] Tekvir: 81/22.
[479] Taberî, XV/l, 101
[480] Kâsımî, a.g.e., XVII, 6078.
[481] A.g.e., XVII, 6079.
[482] A.g.e., XIV, 4966.
[483] Sebe: 34/8.
[484] Taberî, XII/1, 78.
[485] Kurtubî, VII / 2, 238.
[486] Mevdudî, Tefhîmu'l-Kur'an, IV, 445.
[487] Sebe: 34/46.
[488] Zemahşerî, III, 572.
[489] Taberî, XII/1, 126.
[490] Duhan: 44/14. “Öğretilmiş ifadesinden neyi kastettikleri için bkz.: Nahl: 16/103. Furkan: 25/4.
[491] Taberî, XIII/1, 149.
[492] Kurtubî, VIII/2, 123
[493] Watt, a.g.e., 167.
[494] Bakıllani, Cafer b el-Kâsım Ebu Bekr, Kitabu Temhidi'l-Evâil ve Telhisi'd-Delâil, Müessesetü Kütübi's-Sekafiye, Beyrut, 1987, s. 170.
[495] Mevdudî, Tefhîmu'l-Kur'an, V, 283.
[496] Necm: 53/2.
[497] Râzî, X, 234.
[498] Kutub, Fî Zilâli'l-Kur'an, IX, 413.
[499] Taberi, VIII/2, 9.
[500] Hicr: 15/6.
[501] Meraği, a.g.e., XIV, 8.
[502] Zemahşerî, II, 549; Mevdudî, Tefhîmu'l-Kur'an, II, 531.
[503] Hud: 11/87. Taberî, VII, 135; Ali, a.g.e., s. 538. Hamidullah Muhammed, Aziz Kur'an, (çev.: Abdülaziz Hatip, Mahmut Kanık), İstanbul, 2000, s. 378; Kur'an, Allah'ın ayetlerine küfreden, peygamberleri ve insanlardan adaleti emredenleri haksız yere öldüren kimselere acıklı bir azabı “Müjdelemekle” zulmeden kimselerle alay etmektedir. Bkz.: Âl-i İmrân: 3/121.
[504] Saffat: 37/36.
[505] Taberî, XII/2, 62.
[506] Esed, a.g.e., s. 912.
[507] Rum: 30/69.
[508] Esed, a.g.e., s. 905.
[509] Tur: 52/29.
[510] Kurtubî, IX/1, 66.
[511] Müminun: 23/69-70.
[512] Kâsımî, a.g.e., XII, 4408-4409.
[513] Esed, a.g.e., s. 698.
[514] Derveze, et- Tefsîru'l-Hadis, I, 63.
[515] Râzî, VIII, 286.
[516] Mevdudî, Tefhimu'l-Kur'an, III, 387.
[517] Zemahşerî, III, 190; Râzî, VIII, 287.
[518] Kurtubî, VI/2, 130.
[519] Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 81-92.
[520] Firuzâbâdî, a.g.e., s. 365.
[521] Rağıb, a.g.e., s. 226.
[522] Kurtubî, 1/2, 42.
[523] Gaznevî el-Hanefi, bunu Mutezile'nin görüşü olarak nakleder bkz.: Kurtubî, 1/2, 43. İftiraya da sihir denebilir çünkü o da sihir gibi eşlerin ya da birbirini sevenlerin arasını açar bkz.: Hakemi, Hafız b. Ahmed, Meâricu’l-Kabuli bi Şerhi Silmi'l-Vusûli ilâ Îlmi'l-Usûl, Daru İbni'l-Kayyım, Demam, 1990, II, 564.
[524] Muhammed b. İdris eş-Şafi'den naklen bkz.: A.y.
[525] Kurtubî, 1/2, 43.
[526] Taberî, I, 648.
[527] Râzî, I, 619; Munavî, Muhammed Abdurraûf, et-Tevkîf ala Mühimmati't-Teârif, Daru'l-Fikri'l-Muâsır, Beyrut, 1410 (h), s. 399.
[528] Tabatabaî, a.g.e., VIII, 226.
[529] Bu görüş Ehl-i Sünnet'in çoğunluğuna aittir, bkz.: Kurtubî, 1/2, 45. Kurtubî de bu görüştedir, bkz.: Kurtubî, 1/2, 43.
[530] Kâsımî, a.g.e., IX, 3413.
[531] Kâdî'den naklen bkz.: Râzî, V, 334.
[532] İbnu Manzur, a.g.e., IV, 348.
[533] Vahidî bkz.: Râzî, V, 335.
[534] Abduh, Muhammed, Tevhid Risalesi, {çev.: Sabri Hizmetli), Fecr Yay., Ankara, 1986, s. 153.
[535] A.g.e., s. 134.
[536] Bulut, Halil İbrahim, “Sihrin Hakikati ve Mucizeden Farkı” Marife dergisi, S. 1, 2003, s. 68.
[537] Baydar, Ahmet, Kuran Açısından Korku ve Büyü, Beyan Yay., İstanbul, 1999, s. 64.
[538] Ebu Dâvud, Edeb 95; Tirmizi, Edeb, 63.
[539] Kurtubî, 1/2, 43,44.
[540] Râzî, I, 619.
[541] Abdu'l-Vahhab, Abdullah b. Muhammed, Teysîru'l-Azizi'l-Hamid fi Şerhi Kitabi't-Tevhid, Mektebetu'r-Riyadi'l-Hadise, Riyad, ts., s. 335.
[542] İbnu Manzur, a.g.e., IV, 348.
[543] Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 92-95.
[544] Şuara: 26/153.
[545] Mevdudî, Tefhimu'l-Kur'an, IV, 46.
[546] Zemahşerî, III, 318; Râzî, VIII, 525; Mücahid ve Katade de büyülenmiş kelimesini aklî eksiklik olarak anlamaktadır, bkz.: İbnu Kesîr, VI, 166; Kâsımî, a.g.e., XIII, 4636.
[547] Kurtubî, VII/1, 121.
[548] Kutub, Fi Zilâli'l-Kur'an, VII, 625.
[549] Krş.: Şuara: 26/141-145 ve Şuara: 26/176-180.
[550] Şuara: 26/185.
[551] Kutub, Fi Zilâli'l-Kur'an, VII, 630.
[552] Kurtubî, VII/1, 126.
[553] İbnu Kesîr,VI,169. Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 95-96.
[554] Esed, a.g.e., s. 633.
[555] Ali, a.g.e., s. 804.
[556] İbnu Abbas bkz.: Râzî, VIII, 78.
[557] Hasanu'l-Basri bkz.: A.y.
[558] Bunlar asâ, beyaz el, kıtlık, gelir noksanlığı, tufan, çekirge, buğday güvesi, kurbağa ve kan afetidir, bkz.: Araf: 7/107-108-130-133.
[559] Neml: 27/13.
[560] Kutub, Fî Zilâli'l-Kur'an, VIII, 16.
[561] Kurtubî, VII/1, 152.
[562] Taberî, XI/l, 171.
[563] Kâsımî, a.g.e., XIII, 4662.
[564] Yunus: 10/76.
[565] Tabatabaî, a.g.e., X, 111.
[566] Taberî, VII/1, 188-189.
[567] Zemahşerî, II, 348.
[568] Esed, a.g.e., s. 410.
[569] Yunus: 10/77.
[570] Zemahşerî, II, 348.
[571] Tabatabaî, a.g.e., X, lll.
[572] Ali, a.g.e., s. 504.
[573] Esed, a.g.e., s. 410.
[574] Taberî, VII/1, 189.
[575] Şuara: 26/35.
[576] Râzî, VIII, 501.
[577] A.g.e. Firavun'un ileri gelenlerinin onu ikazlarına dair âyetler şunlardır: “Dediler ki: 'Bunu ve kardeşini eğle, şehirlere de toplayıcılar gönder. Bütün bilgiç sihirbazları sana getirsinler.” Şuara: 26/36-37.
[578] Taberî, XI/1, 89.
[579] İbnu Kesir, VI, 149.
[580] Araf: 7/132.
[581] Râzî, V, 345.
[582] İbnu Abbas bkz.: Râzî, V, 345.
[583] Ali, a.g.e., s. 378.
[584] Zemahşerî, II, 141.
[585] Tabatabaî, VIII, 238.
[586] İbnu Kesir, III, 458.
[587] Râzî, VIII, 598.
[588] Kasas: 28/36.
[589] Zemahşerî, III, 397.
[590] Taberî, XI/2, 95.
[591] İbnu Kesir, VI, 247.
[592] Taha: 20/57.
[593] Kurtubî, VI/l, 129.
[594] Taberî, IX/2, 420.
[595] İbnu Kesîr, V, 293.
[596] Ali, a.g.e., s. 801.
[597] Kutub, Fî Zilâli'l-Kur'an, VIII, 16.
[598] Mevdudî, Tefhîmu'l-Kur'an, II, 72-73.
[599] Kitab-ı Mukaddes yorumcularına göre Firavun Hz. Musa'ya öylesine iyi davranıyordu ki, büyüdüğünde, Habeşistan'a karşı sefere çıkan ordusuna komutan olarak atamıştı, bkz.: Hamidullah, a.g.e., 515, (Belki de Kitab-ı Mukaddes'in Sayılar, 12/1 pasajında belirtildiği gibi Hz. Musa'nın Habeşistanlı bir kadınla evlenmesi bu vesileyledir.)
[600] Mevdudî, Tefhîmu'l-Kur'an, II, 72-73.
[601] İsra: 17/101.
[602] Kutub, Fi Zilali'l-Kur 'an, VII, 79.
[603] Tabatabaî, a.g.e., VIII, 223.
[604] Araf: 7/109-110.
[605] Zemahşerî, II, 134.
[606] Esed, a.g.e., s. 293.
[607] Tabatabaî, a.g.e., VIII, 225.
[608] A.g.e., VIII, 224.
[609] A.g.e., VIII, 225
[610] Araf: 7/112.
[611] Şuara: 26/36.
[612] Razî, VIII, 501-502.
[613] İbnu Kesîr, III, 452.
[614] Râzî, V, 333.
[615] Şuara: 26/40.
[616] Mevdudî, Tefhîmu'l-Kur'an, IV, 23.
[617] Kutub, Fî Zilâli'l-Kur'an, VII, 596.
[618] Esed, a.g.e., s. 745.
[619] Ali, a.g.e., s. 951.
[620] Taha: 20/59.
[621] Râzî, VIII, 502.
[622] İbnu Kesîr, V, 293.
[623] Şûra: 26/38.
[624] Ali, a.g.e., s. 951.
[625] Araf: 7/113. benzer bir lafızla ilgili olarak bkz.: Şuara: 26/41.
[626] Ali, a.g.e., s. 374.
[627] A.g.e., 952.
[628] Râzî, V, 334.
[629] Kâsımî, a.g.e., XI, 4187.
[630] Taha: 20/61.
[631] Taha: 20/65.
[632] Hamidullah, a.g.e., 463
[633] Tabatabaî, VIII, 226.
[634] Zemahşerî, II, 135.
[635] Yunus: 10/80.
[636] İbnu Kesîr, III, 452-453.
[637] Râzî, VI, 287-288.
[638] Esed, a.g.e., s. 632.
[639] Araf: 7/116.
[640] Taha: 20/66-67.
[641] Abdu'l-Vahhab, a.g.e., s. 334.
[642] Taberî, VI/l, 27.
[643] Taha: 20/67.
[644] Ali, a.g.e., s. 803.
[645] Yunus: 10/81.
[646] Taha: 20/69.
[647] Taberî, lX/2, 233.
[648] Râzî, VIII, 75. Râzî, “Bu âyet sihrin tümünü olumsuz kılar.” demesine rağmen Bakara: 2/102 ayetini yorumlarken küfür olan sihrin yıldızlara ibadet ile ilişkisi olanı olduğunu söyler ve böylece diğer sihir türleriyle uğraşmanın meşruluğuna zemin oluşturur. Halbuki sihir hakkındaki nefy (olumsuzlama) sihirden uzak durmayı gerektirir.
[649] Esed, a.g.e., s. 632-633.
[650] Ali, a.g.e., s. 505.
[651] Yunus: 10/82.
[652] Ali, a.g.e., s. 505.
[653] Tabatabaî, a.g.e., X, 113-114.
[654] Eski Ahit'te asayı atan Harun'dur bkz.: Kitab-ı Mukaddes, Çıkış, VII/10-12.
[655] Araf: 7/117.
[656] Taberî, VI/l, 28.
[657] A.g.e., VI/1, 30.
[658] İbnu Kesir, IV, 221. Zalim olmakla özdeşleşmiş olan ve bağlılarını cehenneme sürüklemiş olan Firavun'un öldüğünde Müslüman olduğu şeklinde İbnu'l-Arabi tarafından ortaya atılmış garip bir düşünce de söz konusudur. Onun düşüncesine göre, Firavun ölürken iman etmiş ve bir günah daha işlemeden vefat etmiştir. İslam önceki günahları sildiği için bir sorun kalmamıştır bkz.: İbnu'l-Arabi, Muhyiddin, Fusûsu'l-Hikem, (çev.: Nuri Gencosman), MEB Yay., İstanbul, 1990, s. 301.
[659] Neml: 27/14.
[660] Ebu Abdillah, Muhammed b. Ebî Bekr, Şifau'l-Alil fî Mesiili'l-Kadâi ve'l-Hikmeti ve't-Talîl, Daru'1-Fikr, Beyrut, 1398 (h), s. 273.
[661] Râzî, VIII, 546.
[662] Araf: 7/132.
[663] Taberî, VI/l, 41.
[664] Meraği, a.g.e., IX, 42.
[665] Râzî, V, 347.
[666] Taha: 20/63.
[667] Mücahid bkz.: İbnu Kesîr, V, 295.
[668] Râzî, VIII, 70.
[669] Taha: 20/65.
[670] Taha: 20/66. Hz. Musa'nın önce onları büyülerini göstermeye davet etmesine dair başka bir âyet için bkz.: Şuara: 26/43.
[671] Râzî, VIII, 73.
[672] Bakara: 2/23.
[673] Taha: 20/61.
[674] Râzî, VIII, 72.
[675] Şuara: 26/44.
[676] Ali, a.g.e., s. 952.
[677] Taha: 20/67-69.
[678] Taha: 20/70. Benzer ifadele için bkz.: Araf: 7/120-122. Şuara: 26/46-48.
[679] Kasımi, a.g.e., XI, 4192.
[680] Zemahşerî, III, 73.
[681] Râzî, VIII, 75.
[682] Kâsımî, a.g.e., XII, 4616. Sihir üzerine yoğunlaşmış bir kimse mucize gösteren bir kimsenin yaptığının bir hile olup olmadığını daha kolay anlaması mümkündür. Ancak mucize apaçık gerçek olup akl-ı selim sahibi olup öğüt almaya niyeti olanlar onu görünce iman ederler. Bir eylemin mucize mi yoksa sihir mi olduğunu sadece uzmanları bilebilseydi, mucizeleri inkâr edenlerin büyük çoğunluğu, büyü bilmedikleri için mazur olurlardı. Hz. Musa'nın da “İnsanların toplandığı bayram gününde” mucizesini göstermesine gerek kalmazdı.
[683] Râzî, VIII, 504.
[684] Esed, a.g.e., s. 293.
[685] Râzî, V, 337.
[686] Tabatabaî, a.g.e., VIII, 226.
[687] A.g.e., VIII, 227.
[688] Râzî, V, 339.
[689] Araf: 7/123.
[690] Tabatabaî, a.g.e., VIII, 227.
[691] Ali, a.g.e., s. 375.
[692] Râzî, VIII, 76.
[693] Taha: 20/71.
[694] İbnu Kesîr, V, 297.
[695] Kasımi, a.g.e., XI, 4193.
[696] Taberî, IX/2, 235.
[697] Kurtubî, VI/1, 140.
[698] İbnu Kesîr, VI, 151.
[699] Zemahşerî, III, 74.
[700] Taha: 20/73.
[701] Şuara: 26/49
[702] Râzî, VIII, 504.
[703] Ali, a.g.e., s. 953.
[704] Şuara: 26/51.
[705] Râzî, VIII, 504.
[706] Taha: 20/73.
[707] Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 96-115.
[708] Râzî, I, 617.
[709] Rıza, a.g.e., I, 398.
[710] Razî, I, 618.
[711] Bakara: 2/102. “Sihri satın alan kimsenin âhirette nasibi yoktur.” şeklindeki ifadenin sihrin haramlığına ve o kimsenin dininin olmadığına işaret ettiği ifade edilmiştîr. Hasan (u'1-Basrî) bkz.: Abdu'l-Vahhab, a.g.e., s. 334.
[712] Bakara: 2/251.
[713] Tabatabaî, a.g.e., I, 238.
[714] Meraği, a.g.e., 1,180.
[715] Kâsımî, a.g.e., II, 207.
[716] Meraği, a.g.e., I, 179.
[717] Zemahşerî, I, 173.
[718] Esed, a.g.e., s. 28.
[719] Kurtubi, I/2, 42.
[720] Kurtubî, Yahudilerin ayetteki iki melekten Cebrail ve Mikail'i kastettiklerini söyler. Bkz.: Kurtubî, I/2, 49.
[721] Maide: 5/110. Hamza ve Kesaî, büyü dîye çevirdiğimiz kelimeyi sahir diye okumuş ve ayetteki ifadenin “Sihir konusunda güçlü bir adam” anlamına geldiğini söylemişlerdir, bkz.: Kurtubî, III/2, 279.
[722] Kurtubî, III/2, 279
[723] İbnu Kesîr, III, 219.
[724] Taberî, V/l, 172.
[725] Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 115-119.
[726] Yunus: 10/2.
[727] Esed, a.g.e., s. 391.
[728] Ibnu Teymiyye, el-Harrannî Ebu'l-Abbas, el-Cevabu's-Sahihu li men Beddele Dine'l-Mesih, Daru'l-Asime, Riyad, 1414 (h), V, 427.
[729] Kasas: 28/48.
[730] Ali, a.g.e., s. 1016.
[731] Kurtubî, VII/1, 269. İki büyücüden Musa ve Harun'un kastedildiği de söylenmiştir bkz.: Kâsımî, a.g.e., XIII, 4710. “İki büyü” olarak okuyanlar ise bununla Tevrat'ı ve Kur'an'ı kastetmektedirler. Zira ayetten hemen sonra iki kitaptan bahsedilmektedir: “De ki: “Eğer doğru sözlüler iseniz, Allah katından bu ikisinden (bana ve Musa'ya inen kitaplardan) daha doğru bir kitap getirin de ben ona uyayım!” Kasas: 28/49. ayrıca bkz.: Enam: 6/91-154-155. Ahkaf: 46/30.
[732] Razi, VII, 351. Bazı Basralı dilciler meshur ifadesini büyülenmiş değil de büyücü olarak anlamlandırmışlardır bkz.: Taberi, IX/1,121.
[733] İsra: 17/47.
[734] Mevdudî, Tefhîmu'l-Kur'an, III, 105.
[735] Ahmed, övülmüş kimse anlamında hemen hemen Yunanca Periclytos kelimesinin tercümesidir bkz.: Ali, a.g.e., s. 1540.
[736] Saf: 61/6.
[737] İbnu Kesîr, VIII, 137.
[738] Taberî, XIV/l, lll.
[739] Kurtubî, IX/2, 75.
[740] Ali, a.g.e., s. 1540.
[741] Yazır, Elmalılı Hamdi, Hak Dini Kuran Dili, 10 c., Eser Neşr., İstanbul, 1979, VII, 4935.
[742] Zemahşerî, IV, 513.
[743] Saf: 61/8.
[744] İbnu Kesîr, III, 236.
[745] Enam: 6/7. İnanmamakta ısrar eden insanların olumsuz tavırlarıyla ilgili başka örnekler için bkz.: Hicr: 15/14. Tur: 52/44.
[746] Tabatabaî, a.g.e., V, 16.
[747] Râzî, IV, 485.
[748] Zemahşerî, II, 6.
[749] Taberî, V/1, 200.
[750] Ali, a.g.e., s. 291.
[751] A.e., s. 515.
[752] Hud: ll/7.
[753] Tabatabaî, a.g.e., X, 158.
[754] Kaffal bkz.:Râzî, VI, 320.
[755] Îbnu Kesîr, IV, 242.
[756] Taberî, VII/2, 9.
[757] Kesaî bkz.: Kurtubî, V/l, 10.
[758] Esed, a.g.e., s. 423.
[759] Ali, a.g.e., s. 822.
[760] Enbiya: 21/3.
[761] Îbnu Kesîr, V, 325.
[762] Ali, a.g.e., s. 822.
[763] Kâsımî, a.g.e., XI, 4249.
[764] Taberî, X/l, 5.
[765] Kurtubî, VI/l, 170.
[766] Râzî, VIII, 120.
[767] A.g.e., VIII, 121.
[768] Zemahşerî, III, 100; Kasımi, a.g.e., XI, 4249.
[769] Esed, a.g.e., s. 646.
[770] Sebe: 34/43.
[771] Taberî, hak kelimesi için kastedilenin Hz. Muhammed (s) olduğu görüşündedir bkz.: Taberî, XII, 123. Ancak bu kelimeden Kur'an kastedilmektedir. Çünkü müşrikler hakkı büyü olarak vasıflandırıyorlar. Bu apaçık sihirdir yerine büyücüdür deselerdi o zaman Rasulullah (s)'ın kast edildiği söylenebilirdi.
[772] Kurtubî, VII/2, 278.
[773] Hakemi, a.g.e., I, 266.
[774] Râzî, IX, 325.
[775] Saffat: 37/15.
[776] Taberî, XII/2, 54.
[777] Ali, a.g.e., s. 1330.
[778] Zuhruf: 43/30.
[779] Râzi, XI, 629.
[780] Taberî, XIII/1, 83.
[781] İbnu Kesîr, VII, 259.
[782] Ahkaf: 46/7.
[783] Zemahşerî, IV, 289.
[784] Taberî, XIII/2, 7.
[785] Tur: 52/15.
[786] Ali, a.g.e., s. 1434.
[787] Râzî, X, 205.
[788] Zemahşerî, IV, 399.
[789] Taberî, XIII/3, 31.
[790] Müddessir: 74/24.
[791] Mevdudî, Tefhîmu 'l-Kur'an, VI, 473.
[792] Taberi, XIV/2, 197; Kasımi, a.g.e., XVI, 5977.
[793] Kurtubî, X/l, 71.
[794] Ebu Abdillah, a.g.e., IV, 1217.
[795] Esed, a.g.e., s. 1207.
[796] Ali, a.g.e., s. 1642.
[797] A.g.e., s. 889.
[798] Müminun: 23/88-89.
[799] Kâsımî, a.g.e., XII, 4414.
[800] İbnu Kesîr, V, 484.
[801] Hamidullah, a.g.e., 494.
[802] Kurtubî, VI/2,134.
[803] Esed, a.g.e., s. 699.
[804] Taberî, X/2, 64.
[805] Zemahşerî, III, 195.
[806] Razi, VIII, 290.
[807] Müddessir: 74/24-29. Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 119-129.
[808] Rağıb, a.g.e., s. 543.
[809] Şûra: 42/40. Yine bu adlandırma konusunda başka bir âyet için bkz.: Bakara: 2/194.
[810] İbnu Manzur, a.g.e., 1,183.
[811] Yasin: 36/30.
[812] İbnu Kesîr, VI, 560.
[813] Ali, a.g.e., s. 1176.
[814] Mümin: 40/83.
[815] Esed, a.g.e., s. 969.
[816] Ali, a.g.e., s. 1284.
[817] A.g.e., 1285.
[818] Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 129-130.
[819] Yazır, a.g.e., VI, 4356.
[820] Ahkaf: 46/26.
[821] Ali, a.g.e., s. 1374.
[822] İbnu Kesîr, VII, 271.
[823] Bakara: 2/67.
[824] Zemahşerî, I, 150.
[825] Bu kuralın niteliği hakkındaki Tevrat pasajı âyetin üslubuna uygun görünmektedir, bkz.: Tevrat, Tesniye, XXI, 1-9.
[826] Esed, a.g.e., s. 20. Esed'in alay nedeni olarak gösterdiği âyetler şunlardır: “Hani bir zamanlar siz bir adam öldürmüştünüz de onun hakkında birbirinizle atışmış ve onu üstünüzden atmıştınız. Halbuki Allah, saklamış olduğunuzu açığa çıkaracaktı. İşte bundan dolayı, o sığırın bir parçası ile o ölüye vurun, dedik. Allah ölüleri işte böyle diriltir ve size âyetlerini gösterir, belki aklınızı başınıza toplarsınız.” Bakara: 2/72-73.
[827] Rıza, a.g.e., I, 318.
[828] Taberî, I, 479.
[829] Kutub, Fi Zilâli'l-Kur'an, I,114-115.
[830] Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 130-132.
[831] Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 132.
[832] Bakara: 2/14-15.
[833] Râzî, I, 309.
[834] A.g.e., I, 309, 310.
[835] Zemahşerî, II, 277.
[836] Tevbe: 9/64.
[837] Esed, a.g.e., s. 368.
[838] Ali, a.g.e., s. 459.
[839] Taberî, IV/l, 443.
[840] İbnu Kesir, II, 387.
[841] Tevbe: 9/79.
[842] Ali, a.g.e., s. 463.
[843] Râzî, VI, lll.
[844] Asım bkz.: A.y.
[845] Esed, a.g.e., s. 372; Müminlerin infakını, az ise küçümseyen ve çok ise gösteriş olduğunu söyleyen kimselerin Medine'deki münafıklar olduğuna dair açıklayıcı bir hadis için bkz.: Buhari, Zekât, 10; Müslim, Zekât 72; Nesâî, Zekât 48.
[846] Meraği, a.g.e., X, 171.
[847] A.g.e., X,. 172. Tevbe suresi boyunca münafıkların ifsat çabaları sık sık zikredilmektedir.
[848] Tevbe: 9/65.
[849] Zemahşerî, II, 277.
[850] Muhammed: 47/16.
[851] Kutub, Fî Zilali'l-Kıır'an, IX, 255.
[852] Esed, a.g.e., s. 1038.
[853] Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 132-136.
[854] Hud: ll/8.
[855] Zemahşerî, II, 367.
[856] Mücahid bkz.: Taberî, VII/2,12.
[857] A.g.e., VII/2,11.
[858] Meraği, a.g.e., XII, 7.
[859] Esed, a.g.e., s. 423.
[860] Doğrul, Ömer Rıza, Tanrı Buyruğu, İstanbul, 1934, s. 319.
[861] Taberî, XVI/2, 161; Taberî'nin bu yorumuna İbnu Kesir de katılır bkz.: İbnu Kesîr, VII, 49.
[862] Sad: 38/16.
[863] İbnu Kesîr, VII, 49.
[864] Esed, a.g.e., s. 328.
[865] Hicr: 15/11.
[866] Râzî, VII, 125.
[867] Doğrul, a.g.e., s. 379.
[868] Meraği, a.g.e., XIV, 10.
[869] İbnu Kesîr, IV, 445.
[870] “Biz o küfrü suçluların kalbine işte böyle sokarız.” Hicr: 15/12.
[871] Nisa: 4/140.
[872] Zemahşerî, II, 565.
[873] A.g.e., II, 566.
[874] Taberî, VIII/2, 13.
[875] A.g.e., V/l, 204.
[876] Zemahşerî, II, 8.
[877] Enam: 6/10.
[878] Râzî, IV, 487.
[879] Taberî, V/l, 204.
[880] Îbnu Kesîr, III, 237.
[881] Meraği, a.g.e., VII, 82.
[882] Râzî, VII, 124.
[883] Yazır, a.g.e., IV, 2992.
[884] Rad: 13/32.
[885] Zemahşerî, II, 511.
[886] İbnu Kesîr, IV, 383.
[887] Râzî, VII, 44.
[888] Ali, a.g.e., s. 291.
[889] Doğrul, a.g.e., s. 186.
[890] Enbiya: 21/41.
[891] Râzî, VIII, 146.
[892] Zemahşerî, III, 116.
[893] Taberî, X/l, 39.
[894] İbnu Kesîr, III, 131
[895] Maide: 5/57.
[896] Taberî, IV/2, 391.
[897] Maide: 5/58.
[898] Taberî, IV/2, 393.
[899] Zemahşerî, II, 637.
[900] İbnu Kesir, III, 132.
[901] Enam: 6/5.
[902] Râzî, IV, 484.
[903] A.g.e., IV, 483.
[904] Zemahşerî, II, 6.
[905] Taberî, V/1,198.
[906] Şuara: 26/6.
[907] Zemahşerî, III, 291.
[908] Râzî, VIII, 491.
[909] Saffat: 37/12. Dirilmeyi inkâr ediyorlar. (şaşıyorsun) kelimesinin dammeli okuyanlar da olmuştur. Bu durumda âyet şu anlama gelir: “Nasıl oluyor da ayetlerimle bilgisizlikleri ve inatlarıyla kullarım alay ediyorlar?” O zaman da şaşırmanın Allah'a atfının uygun olup olmadığı akla gelir. Bu okuyuş doğru kabul edildiğinde meselenin büyüklüğüne dikkat çekilmiş olur. Allah'ın apaçık ayetlerinden birini görecek olsalar birbirlerini onunla alay etmeye teşvik ederler bkz.: İbnu Kesîr, VII, 6.
[910] İbnu Kesir, VII, 6.
[911] Taberî, XI/1, 79.
[912] Zemahşerî, III, 291.
[913] Şuara: 26/6.
[914] Kutub, Fî Zilâli'l-Kur'an, VII, 583.
[915] Hicr: 15/88.
[916] Râzî, VII, 165.
[917] Hicr: 15/95-96.
[918] Taberî, VIII/2, 93. Said b. Cubeyr, bu kimselerin Velid b. Muğire, Âs b. Vail, Ebu Zem'a, el-Haris b. Aytele ve Esved b. Kays adlı Kureyşli beş çete lideri olduğunu söylemiştir, bkz.: Taberî, VIII/2, 95.
[919] Meraği, a.g.e., XIV, 47.
[920] İbnu Kesir, IV, 469.
[921] Rum: 30/10.
[922] Ali, a.g.e., s. 1053.
[923] Esed, a.g.e., s. 947.
[924] Zümer: 39/48.
[925] Ali, a.g.e., s. 1252.
[926] Zemahşerî, IV, 128.
[927] Ali, a.g.e., s. 1363.
[928] Casiye: 45/33.
[929] İbnu Kesîr, VII, 257.
[930] Hümeze: 104/1-9.
[931] Esed, a.g.e., s. 225.
[932] Nahl: 16/34.
[933] Îbnu Kesîr, IV, 488.
[934] Meragi, a.g.e., XIV, 78.
[935] Râzî, VII, 203.
[936] Zemahşerî, II, 580.
[937] Taberî, VIII/2, 137.
[938] Esed, a.g.e., s. 534.
[939] Ali, a.g.e., s. 638.
[940] Rum: 30/10. Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 136-147.
[941] Rağıb, a.g.e., s. 47.
[942] “Azizin karısı, onların gizliden gizliye dedikodu yaydıklarını işitince, onlara davetçi gönderdi ve onlara mükellef bir sofra hazırladı. Her birine bir bıçak verdi, beri taraftan da Yusuf'a “Çık karşılarına” dedi. Görür görmez hepsi onu gözlerinde çok büyüttüler ve (şaşkınlıkla) ellerini kestiler. Dediler ki: “Hâşâ! Allah için, bu bir insan değil, olsa olsa yüce bir melektir.” Yusuf: 12/31. Bu âyetten yola çıkarak onların Hz. Yusuf'u melek olarak gördüklerini değil, çok yakışıklı ve çekici bulduklarını söylemek mümkündür. Yoksa onun insanüstü bir varlık olduğunu kastetmemektedirler.
[943] Doğrul, a.g.e., s. 343.
[944] İbnu Kesir, IV, 312.
[945] Enbiya: 21/7.
[946] Bahçeci, Muhittin, a.g.e., s. 185.
[947] Râzî, VIII, 122.
[948] Enam: 6/8.
[949] Esed, a.g.e., s. 225.
[950] Taberî, V/l, 201.
[951] A.g.e., V/l, 202.
[952] Râzî, IV, 486.
[953] A.g.e., IV, 487.
[954] Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 147-149.
[955] Esed, a.g.e., s. 428.
[956] Hud: 11/27.
[957] Taberî, VII/2, 36.
[958] Müminun: 23/24.
[959] Taberî, X/2, 22.
[960] Müminun: 23/33-34. Aslında bu âyetlerin metninde Hz. Hud ve toplumunun adı geçmemektedir. Ancak, hemen Hz. Nuh'un ardından gelen bir nesi! oldukları bilgisi (Müminun: 23/31) nedeniyle bahsi geçen ifadelerin Hz. Hud dönemiyle ilişkili olduğu kanaati ağır basmaktadır.
[961] Yazır, a.g.e., V, 3452-3453.
[962] İbnu Kesîr, V, 467-468.
[963] Şuara: 26/154.
[964] Mevdudî, Tefhîmu'l-Kur'an, IV, 47.
[965] Taberî, XI/1, 126.
[966] Kutub, Fi Zilâli'l-Kur'an, VII, 625.
[967] Kamer: 54/23-24. Mekkeli müşrikler de aynı cehalet içindeydiler. Zira onlar da Hz. Muhammed (s)'in peygamberliğini reddedebilmek için aynı gerekçeleri öne sürüyorlardı. Yani benzer şekilde, “Hz. Muhammed (s) de sıradan insanlar gibi alış veriş yaptığı halde ve içimizde doğmuş ve büyümüşken, şimdi kalkmış Allah'ın kendisine peygamberlik verdiğini iddia etmektedir.” diyorlardı. Bkz.: Mevdudî, Tefhîmu'l-Kur'an, VI, 49
[968] Kutub, Fi Zilali’l-Kur'an, IX, 456.
[969] Yazır, a.g.e., VII, 4645.
[970] Hud: 11/62
[971] Kamer: 54/24
[972] İbrahim: 14/10.
[973] İbrahim: 14/11.
[974] Rad: 13/31. Enam: 6/109-11.
[975] Esed, a.g.e., s. 503. Bu yoruma kaynak teşkil edebilecek bir Kur'anî bir ifade için bkz.: Yusuf: 12/108. Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 149-155.
[976] Şuara: 26/186.
[977] İbnu Kesir, V, 469.
[978] Müminun: 23/47.
[979] Zemahşerî, III, 184.
[980] Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 155.
[981] Taberî, XII/l, 187-188.
[982] Yasin: 36/15-17.
[983] Kutub, Fî Zilâli'l-Kur'an, VIII, 464.
[984] Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 155-156.
[985] Enam: 6/91.
[986] Müddessir: 74/25.
[987] Mevdudî, Tefhîmu'l-Kur'an, VI, 473.
[988] Kur'an'ın lafzının Hz. Peygamber (s)'e, anlamının da Allah'a ait olduğunu söyleyenler Velid b. Muğire'nin itirazını dikkate almalıdır.
[989] Nahl: 16/103.
[990] Mevdudî, Tefhîmu'l-Kur'an, III, 55.
[991] İsra: 17/93.
[992] Mevdudi, Tefhîmu'l-Kur'an, III, 125.
[993] Razi, VII, 409-410.
[994] Şeytanın, beşer cinsine yönelik kıskanç tavrı Kur'an'da şöyle zikredilir: “(Yine unutma ki) Bir vakit meleklere, 'Âdem'e secde edin.' demiştik. İblis'ten başka hepsi secde ettiler. O ise, 'Ben bir çamurdan yarattığın kimseye mi secde ederim?' demişti.” İsra: 17/61.
[995] Ali, a.g.e., s. 721.
[996] İsra: 17/94.
[997] Râzî, VII, 410.
[998] Zemahşerî, II, 667.
[999] İsra: 17/95.
[1000] Zemahşerî, II, 667.
[1001] Taberî, IX/l, 208.
[1002] Râzî, VII, 410.
[1003] Zâriyat: 51/25. Enam: 6/9.
[1004] Bahçeci, a.g.e., s. 87.
[1005] Rad: 13/38. Bu âyet Kur'an'ın bir diğer ayeti olan Furkan: 25/7 ile birlikte düşünülmelidir: “Şöyle dediler: Bu ne biçim peygamber ki, yemek yer, sokaklarda gezer? Ona, beraberinde bulunup uyaran bu melek indirilseydi ya'.”
[1006] İbnu Kesir, IV, 388.
[1007] Zemahşerî, II, 513.
[1008] Taberî, VIII/l, 216; Râzî, VII, 49.
[1009] Esed, a.g.e., s. 495.
[1010] Yusuf: 12/109.
[1011] Mevdudî, Tefhîmu'l-Kur'an, II, 469.
[1012] Enbiya: 21/3.
[1013] Kehf: 18/110. Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 156-161.
[1014] İbnu Manzur, a.g.e., III, 383.
[1015] A.g.e., III, 384.
[1016] Rağıb, a.g.e., s. 471.
[1017] Râzî, III, 235.
[1018] Ali, a.g.e., s. 136.
[1019] İbnu Manzur, a.g.e., V, 183.
[1020] Yunus: 10/27.
[1021] Bakara: 2/194.
[1022] İbnu Manzur, a.g.e., V, 183.
[1023] Taberi, V/2, 34.
[1024] Enam: 6/123-124.
[1025] Râzî, V, 135.
[1026] A.g.e., V, 137.
[1027] Zemahşerî, II, 60.
[1028] İbnu Kesîr, III, 326.
[1029] Ali, a.g.e., s. 326.
[1030] Meraği, a.g.e., VIII, 20.
[1031] A.g.e., VIII, 21. Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 161-164.
[1032] Nuh: 71/22.
[1033] Ali, a.g.e., s. 1616.
[1034] Hud: 11/54.
[1035] Hud: 11/55.
[1036] Taberî, VII/2, 77.
[1037] Zemahşerî, II, 388-389.
[1038] Meraği, a.g.e., XII, 50.
[1039] Neml: 27/48-50.
[1040] Zemahşerî, III, 361.
[1041] Râzî, VIII, 561.
[1042] Taberî, XI/l, 209.
[1043] Ali, a.g.e., s. 990.
[1044] A.g.e., 991.
[1045] Esed, a.g.e., s. 772. Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 164-167.
[1046] Saffat: 37/97-98.
[1047] Taberî, XII/2, 89.
[1048] Îbnu Kesîr, VII, 22.
[1049] Zemahşerî, IV, 50.
[1050] Ali, a.g.e., s. 1203.
[1051] Mevdudî, Tefhîmu'l-Kur'an, V, 27.
[1052] Araf: 7/123.
[1053] Meraği, a.g.e., IX, 43.
[1054] Zemahşerî, II, 136.
[1055] Râzî, V, 339.
[1056] Îbnu Kesîr, III, 455.
[1057] Kasas: 28/20. Her ne kadar âyette lafız olarak tuzağa delalet eden bir kelime olmasa da âyetin konusu, öldürülmek üzere kendisine tuzak kurulan Hz. Salih'inkine benzemektedir. Ayrıca bu mümin kişi şu âyette bahsedilen kişi ile aynıdır: “Firavun ailesine mensup imanını gizleyen mümin bir adam şöyle dedi: Rabbim Allah'tır dediği için bir adamı öldürecek misiniz?” Mümin: 40/28.
[1058] Taberî, XI/2, 63-64.
[1059] Doğrul, a.g.e., s. 94.
[1060] Âl-i İmrân: 3/54.
[1061] Esed, a.g.e., s. 100.
[1062] Şûra: 42/40.
[1063] Râzî, III, 236.
[1064] Meraği, a.g.e., III, 128.
[1065] İbnu Kesîr, II, 37. Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 167-169.
[1066] Enam: 6/123.
[1067] Doğrul, a.g.e., s. 209.
[1068] Esed, a.g.e., s. 252.
[1069] İbnu Kesîr, III, 323.
[1070] Taberî, V/2, 33.
[1071] İbnu Kesîr, III, 324. İbnu Kesîr'in vebal ile ilgili yorumuna dayanak olarak aldığı âyetler için bkz.: Ankebut: 29/13. Nahl: 16/25.
[1072] Taberî, XV, 188.
[1073] Tarık: 86/15-16.
[1074] Ali, a.g.e., s. 1721.
[1075] İbnu Kesîr, VIII, 398.
[1076] Tarık: 86/17.
[1077] Ali, a.g.e., s. 1721.
[1078] İbnu Kesîr, VIII, 398. Bu yorumu destekleyen Kur'anî bîr ifade için bkz.: Lokman: 31/24.
[1079] “Düşünün ve hatırlayın o zamanları ki, hani bir vakitler sîz yeryüzünde güçsüzdünüz, hor görülen bir azınlıktınız. İnsanların sizi hırpalamasından korkuyordunuz, öyle iken O, sizi barındırdı ve sizi yardımıyla destekleyip güçlendirdi ve şükretmeniz için temizlerinden rızık verdi.” Enfal: 8/26.
[1080] Râzî, V, 477.
[1081] Enfal: 8/30.
[1082] Urve İbnu Zübeyr bkz.: İbnu Kesîr, III, 587.
[1083] Râzî, V, 478.
[1084] Zemahşerî, II, 209.
[1085] Taberî, VI/l, 304.
[1086] Esed, a.g.e., s. 328.
[1087] Zemahşerî, II, 325.
[1088] Yunus: 10/21.
[1089] Esed, a.g.e., s. 397-398.
[1090] İbnu Kesir, IV, 195.
[1091] Ali, a.g.e., s. 489.
[1092] Meraği, a.g.e., XI, 88.
[1093] Taberî, VII/l, 130-131.
[1094] Râzî, VII, 45.
[1095] Mücahid bkz.: İbnu Kesîr, IV, 384. Mücahid'in bu yorumu, “Biz onlara birtakım arkadaşlar musallat ettik de onlar kendilerine önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini güzel gösterdiler. Böylece kendilerinden önce gelip, geçmiş olan cin ve insan toplulukları hakkındaki, azap sözü onlar için de hak oldu. Doğrusu onların hepsi de kendilerine yazık etmişlerdir.” Fussilet: 41 /25. ayetiyle uyum içindedir.
[1096] Taberî, VIII/1, 210.
[1097] Meraği, a.g.e., XIII, 108.
[1098] Rad: 13/33.
[1099] Zemahşerî, II, 511.
[1100] Esed, a.g.e., s. 493.
[1101] Rad: 13/42.
[1102] Esed, a.g.e., s. 496.
[1103] Râzî, VII, 53.
[1104] A.g.e., VII, 54.
[1105] Zemahşerî, II, 514.
[1106] İbnu Kesîr, VI, 393.
[1107] Meraği, a.g.e., XIII, 118.
[1108] İbrahim: 14/46.
[1109] Esed, a.g.e., s. 512.
[1110] İbnu Abbas bkz.: Taberî, VIII/1, 322.
[1111] Doğrul, a.g.e., s. 376.
[1112] Meraği, a.g.e., XIII, 167.
[1113] Zemahşerî, II, 543.
[1114] Araf: 7/183.
[1115] Râzî, VII, 110.
[1116] A.g.e., V, 419.
[1117] Zemahşerî, II, 175.
[1118] Meragi, a.g.e., IX, 132-133.
[1119] Râzî, V, 418
[1120] Taberî, VI/l, 181.
[1121] Râzî, V, 433.
[1122] Araf: 7/195.
[1123] Zemahşerî, II, 182.
[1124] İbnu Kesîr, III, 533.
[1125] Meraği, a.g.e., IX, 144.
[1126] Taberî, VI/l, 202.
[1127] Ali, a.g.e., s. 400.
[1128] İbnu Kesîr, III, 572.
[1129] Enfal: 8/17-18.
[1130] Râzî, V, 468.
[1131] Zemahşerî, II, 201.
[1132] Taberî, VI/l, 273.
[1133] A.g.e., XII/1, 145.
[1134] Fatır: 35/10.
[1135] Zemahşerî, III, 585.
[1136] Mücahid ve Said İbnu Cubeyr bkz.: İbnu Kesîr, VI, 524.
[1137] Fatır: 35/9.
[1138] Esed, a.g.e., s. 887.
[1139] Ali, a.g.e., s. 1155.
[1140] Sebe: 34/33.
[1141] Zemahşerî, III, 567.
[1142] Ali, a.g.e., s. 1144.
[1143] Esed, a.g.e., s. 879.
[1144] Meraği, a.g.e., IX, 16.
[1145] Araf: 7/99.
[1146] Esed, a.g.e., s. 291.
[1147] İbnu Kesîr, III, 447.
[1148] Taberî, VI/l, 13.
[1149] Râzî, V, 322.
[1150] Zemahşerî, II, 129. Zemahşerî, düşmanın “Tuzağı, gece baskını ve katlinden korktuğu gibi” demek yerine “korktuğundan daha fazla.” demesi yerinde olurdu.
[1151] Yusuf: 12/52.
[1152] Ali, a.g.e., s. 570.
[1153] A.g.e., 422. Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 169-180.
[1154] Rağıb, a.g.e., s. 33.
[1155] Firuzâbâdî, a.g.e., s. 1165.
[1156] İbnu Manzur, a.g.e., XIII, 67.
[1157] Rağıb, a.g.e., s. 68.
[1158] Bahçeci, a.g.e., s. 205.
[1159] Abduh, a.g.e., s. 133.
[1160] Teftâzâni, Sa'duddin b. Ömer, Kelam İlmi ve İslam Akaidi, (Şerhu'l-Akâid), (çev.: Süleyman Uludağ), Dergâh Yay., İstanbul, 1980, 295.
[1161] Hamidullah Muhammed, İslâm'a Giriş, (çev.: Kemal Kuşçu), İrfan Yay., istanbul, 1976, s. 88.
[1162] Yunus: 10/20-21.
[1163] Râzi, VI, 230-231.
[1164] Bahçeci, a.g.e., s. 248.
[1165] Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 180-182.
[1166] Hud: 11/53.
[1167] Râzî, VI, 364.
[1168] İbnu Kesîr, IV, 262.
[1169] Taberî, VII/2, 77.
[1170] Meraği, a.g.e., XII, 49.
[1171] Ali, a.g.e., s. 528.
[1172] Yunus: 10/20.
[1173] Zemahşerî, II, 387. Zemahşerî'nin paralellik kurduğu bu âyetin yanında, “Ne olurdu ona bir hazine indirilseydi ve beraberinde bir melek gelseydi.” Hud: 11/12. ayeti de Âd toplumu ile Kureyş'in tavrı arasındaki büyük benzerliği gösterir niteliktedir.
[1174] Meraği, a.g.e., XIV, 40.
[1175] Hicr: 15/81. Hicr toplumu ile Semud toplumu aynıdır.
[1176] Meraği, a.g.e., VIII, 198.
[1177] Araf: 7/73.
[1178] Râzî, VIII, 525.
[1179] Esed, a.g.e., s. 754.
[1180] Şuara: 26/154-155.
[1181] Meraği, a.g.e., XII, 56.
[1182] Ali, a.g.e., s. 965.
[1183] Esed, a.g.e., s. 286.
[1184] “Biz onlara, kendilerini imtihan etmek için dişi deveyi göndereceğiz. Onun için sen onları gözet ve sabırlı ol.” Kamer: 54/27.
[1185] Hud: 11/63.
[1186] Araf: 7/73.
[1187] Hud: 11/65.
[1188] Şuara: 26/158.
[1189] Hud: 11/66.
[1190] Taberî, VII/2, 84.
[1191] Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 182-185.
[1192] Araf: 7/106.
[1193] Taberî, VI/1, 19.
[1194] İbnu Kesir, III, 450.
[1195] Zemahşerî, II, 133; Razi, V, 327.
[1196] Ali, a.g.e., s. 373.
[1197] Naziat: 79/20-21.
[1198] Ali, a.g.e., s. 1682.
[1199] Taberî, VI/l, 41.
[1200] Araf: 7/132.
[1201] İbnu Kesîr, III, 458.
[1202] A.g.e., VIII, 338.
[1203] Araf: 7/103.
[1204] Zemahşerî, II, 131.
[1205] Meraği, a.g.e., IX, 22.
[1206] Bakara: 2/55.
[1207] Meraği, a.g.e., I, 120-121.
[1208] Rıza, a.g.e., I, 321.
[1209] Râzî, I, 519.
[1210] Tevrat'a göre de en azından dünya gözüyle Allah'ı görmek imkânsızdır bkz.: Kitab-ı Mukaddes, Çıkış, 33/20.
[1211] Râzî, I, 518. Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 185-188.
[1212] İbnu Kesîr, III, 248.
[1213] A.g.e., IV, 523.
[1214] Enam: 6/37.
[1215] Râzî, IV, 522.
[1216] Ali, a.g.e., s. 298.
[1217] Meraği, a.g.e., VII, 116.
[1218] Taberî, V/l, 246.
[1219] İbnu Abbas bkz.: İbnu Kesîr, III, 247.
[1220] Taberî, V/l, 243.
[1221] Enam: 6/35.
[1222] Ali, a.g.e., s. 297.
[1223] Meraği, a.g.e., 114.
[1224] Doğrul, a.g.e., s. 190.
[1225] Taberî, V/1, 242.
[1226] İbnu Kesir, VI, 103.
[1227] Furkan: 25/7-8.
[1228] Râzî, VIII, 435.
[1229] Zemahşerî, III, 258.
[1230] Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 188-191.
[1231] Müddessir: 74/52.
[1232] İbnu Kesîr, 242.
[1233] Enam: 6/25.
[1234] Taberi, V/l, 225.
[1235] Doğrul, a.g.e., s. 188.
[1236] Meragi, a.g.e., VII, 99.
[1237] Şuara: 26/197.
[1238] Mevdudî, Tefhimu'l-Kur'an, IV, 59.
[1239] Zemahşerî, III, 96.
[1240] Taha: 20/133.
[1241] Taberî, IX/2, 294.
[1242] Ali, a.g.e., s. 819.
[1243] Esed, a.g.e., s. 644; bu imaya kaynaklık teşkil edecek Kitab-ı Mukaddes pasajları için bkz.: Kitab-ı Mukaddes, Tesniye, XVIII/15, 18; Yuhanna, XIV/16, XV/26, XVI/7.
[1244] Ali, a.g.e., s. 823.
[1245] Enbiya: 21/5.
[1246] Râzî, VIII, 122.
[1247] Hasan ('ul-Basri) bkz.: Râzî, VIII, 122.
[1248] Doğrul, a.g.e., s. 480.
[1249] Hakim, Said, Rabbani Yol ve Sünnetullah, 6 baskı, İnsan Dergisi Yay., İzmir, 1993, s. 137.
[1250] İbnu Kesîr, VI, 331-332.
[1251] Rum: 30/58.
[1252] Taberî, XI/3, 70.
[1253] Ali, a.g.e., s. 1068.
[1254] Nisa: 4/153.
[1255] Derveze, İzzet, et-Tefsiru'l-Hadis, (çev.: Vahdettin İnce ve diğerleri), 7 c., Ekin Yay., İstanbul, 1997, II, 358-359.
[1256] Ankebut: 29/50-51.
[1257] Ali, a.g.e., s. 1043.
[1258] Ankebut: 29/50-51.
[1259] Taberi, XI/3, 9-10.
[1260] İbnu Kesir, VI, 296.
[1261] Zemahşerî, III, 444.
[1262] Esed, a.g.e., s. 571-572. Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 191-197.
[1263] Zemahşerî, II, 367.
[1264] Hud: 11/12.
[1265] Râzî, VI, 324.
[1266] İbnu Kesîr, IV, 243.
[1267] Zemahşerî, II, 368.
[1268] Ali, a.g.e., s. 516.
[1269] İsra 17/91.
[1270] İbnu Kesîr, V, 117.
[1271] Ali, a.g.e., s. 720.
[1272] Râzî, VII, 409-410.
[1273] Bu tehdidin, bu sureden bir süre önce vahyolunan Sebe: 34/9. ayetinde ifade edilen tehdide yönelik bir atıf olması mümkündür.
[1274] İsra: 17/92.
[1275] İbnu Kesîr, V, 118. Hz. Şuayb'tan istenilen benzer bir talep Kur'an-ı Kerim'de şöyle zikredilir: “Şayet doğru sözlülerden isen, üstümüze gökten bir parça düşürüver.” Şuara: 26/187.
[1276] Meraği, a.g.e., XV, 95.
[1277] Furkan: 25/21.
[1278] Râzî, VIII, 447.
[1279] A.g.e., VIII, 448.
[1280] A.g.e., VIII, 449.
[1281] Nisa: 4/153.
[1282] Râzî, IV, 256.
[1283] İbnu Kesîr, II, 398.
[1284] Taberî, IV/2, 11-12.
[1285] Kâfirler şöyle dediler: “Sen, bizim için yerden suyu kesilmeyen bir kaynak fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız.” İsra: 17/90.
[1286] Zemahşerî, III, 265.
[1287] Furkan: 25/21.
[1288] Esed, a.g.e., s. 731.
[1289] İbnu Kesîr, VI, 109.
[1290] Ali, a.g.e., s. 931.
[1291] Taberî, I, 717.
[1292] İbnu Abbas bkz.: İbnu Kesîr, I, 232.
[1293] Bakara: 2/118.
[1294] Bu soruyu Ehl-i Kitab'ın sorduğuna delil olabilecek âyet şöyledir: “Kitap ehli, senden, kendilerine gökten bir kitap indirmeni istiyorlar. Musa'dan bundan daha büyüğünü istemişler ve “Allah 'ı bize açıkça göster.” demişlerdi. Haksızlıkları sebebiyle onları yıldırım çarptı. Sonra kendilerine açık deliller geldiği halde buzağıyı (tanrı) edindiler. Onları yine de affettik. Ve Musa'ya açık bir delil (yetki) verdik.” Nisa: 4/153.
[1295] Bakara: 2/108.
[1296] Mücahid gibi Taberî de bilmeyenlerin Hıristiyan, öncekilerin de Yahudiler olduğu kanaatindeyken; Katade bilmeyenlerin Arapların kâfir olanları, öncekilerin de Yahudi ve Hıristiyanlar olduğu kanaatindedir bkz.: Taberî, I, 715, 717.
[1297] Râzî, II, 27.
[1298] Esed, a.g.e., s. 33.
[1299] Mevdudî, Tefhîmu'l-Kur'an, I, 95.
[1300] Bakara: 2/118.
[1301] Râzî, II, 28.
[1302] Rıza, a.g.e., I, 440.
[1303] Meragi, a.g.e., I, 201-202.
[1304] Kutub, Fi Zilâli'l-Kur'an, I, 165
[1305] Enam: 6/8-9.
[1306] Derveze, et-Tefsiru'l-Hadîs, III, 29.
[1307] Taberî, V/l, 201.
[1308] Meraği, a.g.e., XIV, 9.
[1309] Doğrul, a.g.e., s. 379.
[1310] Ali, a.g.e., s. 638.
[1311] Râzî, IV, 486-487.
[1312] Doğrul, a.g.e., s. 186.
[1313] Ali, a.g.e., s. 291.
[1314] Meraği, a.g.e., VII, 80.
[1315] Esed, a.g.e., s. 224.
[1316] Nahl: 16/33.
[1317] Meraği, a.g.e., XIV, 77.
[1318] Râzî, VII, 121.
[1319] Hicr: l5/7.
[1320] Râzî, VII, 122.
[1321] İbnu Kesîr, IV, 444.
[1322] Meraği, a.g.e., XIV, 8. Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 197-208.
[1323] Râzî, VII, 359.
[1324] İsra: 17/59.
[1325] Taberî, IX/l, 134.
[1326] Râzî, VII, 360.
[1327] Derveze, et-Tefsiru'1-Hadis, II, 358.
[1328] Zemahşerî, II, 647.
[1329] A.g.e., II, 648.
[1330] İbnu Kesîr, V, 88.
[1331] Mevdudî, Tefhîmu'l-Kur'an, III, 110-111.
[1332] Ali, a.g.e., s. 710.
[1333] Meraği, a.g.e., XV, 65.
[1334] Doğrul, a.g.e., s. 427. Bu yorumda gönderilen âyetler afakî ve enfüsî âyetler olmalıdır. Yoksa şeriat bildiren vahiy anlamında ayet gelmesi Hz. Peygamber (s)'den sonra söz konusu değildir.
[1335] Zemahşerî, II, 495.
[1336] Rad: l3/7.
[1337] Esed, a.g.e., s. 486.
[1338] Taberî, VIII/1, 139.
[1339] Râzî, VII, 12.
[1340] Enam: 6/7-111. Yunus: 10/96-97. Rad: 13/31.
[1341] Râzî, VII, 13.
[1342] Meraği, a.g.e., XIII, 72.
[1343] Ali, a.g.e., s. 604.
[1344] A.g.e., 605.
[1345] Derveze,et-Tefsiru'l-Hadîs, I, 116
[1346] Bakara: 2/60.
[1347] İsra: 17/90.
[1348] Zemahşerî, II, 665.
[1349] A.g.e., II, 666.
[1350] Yunus: 10/20.
[1351] Esed, a.g.e., s. 395-396.
[1352] Taberî, VII/l, 130.
[1353] Derveze, et-Tefsiru'l-Hadîs, II, 403.
[1354] Yukarıdaki âyet, aynı surenin 1-2 ve 15-17. âyetlerinde işlenen temayı özetleyen şüpheci birer itiraz ifadeleridir.
[1355] Râzî, VI, 230
[1356] Zemahşerî, II, 325.
[1357] İbnu Kesir, IV, 193.
[1358] Doğrul, a.g.e., s. 304,
[1359] İbnu Kesîr, IV, 194.
[1360] Ali, a.g.e., s. 489.
[1361] Derveze, et-Tefsiru'l-Hadîs, II, 403.
[1362] Râzî, VII, 49.
[1363] Rad: 13/38.
[1364] Meraği, a.g.e., XIII, 114.
[1365] Taberi, VIII/l, 216.
[1366] Zemahşerî, II, 513.
[1367] Ali, a.g.e., s. 616.
[1368] Taberî, XII/3, 109
[1369] Mümin: 40/78.
[1370] İbnu Kesîr, VII, 148.
[1371] Esed, a.g.e., s. 968
[1372] Ali, a.g.e., s. 1283.
[1373] Taberî, VI/1, 215.
[1374] Araf: 7/203.
[1375] Mücahid bkz.: Taberî, VI/1, 214; İbnu Kesîr, III, 540.
[1376] Meraği, a.g.e., IX, 153.
[1377] Râzî, V, 438.
[1378] A.g.e., V, 439.
[1379] Esed, a.g.e., s. 306.
[1380] Taberî, V/2, 34.
[1381] Enam: 6/123-124.
[1382] Râzî, V, 135-136.
[1383] Tabatabaî, Seyyid Muhammed Hüseyin, İslâm'da Kur'an, (çev.: Ahmet Erdinç), Bir Yay., İstanbul, 1988, s. 88.
[1384] Meraği, a.g.e., VIII, 22.
[1385] Kasas: 28/48.
[1386] Taberî, XI/2, 102.
[1387] Râzî, VIII, 605.
[1388] Zemahşerî, III, 405-406.
[1389] Rad: 13/27.
[1390] Zemahşerî, II, 508.
[1391] Ali, a.g.e., s. 612.
[1392] Meraği, a.g.e., XIII, 99.
[1393] Râzî, VII, 39.
[1394] Ebu Ali el-Cubaî'den naklen bkz.: Râzî, VII, 39.
[1395] Esed, a.g.e., s. 491.
[1396] Râzî, V, 114.
[1397] Enam: 6/109-111.
[1398] Râzî, V, 114-115.
[1399] Îbnu Kesir, III, 309.
[1400] Taberî, V/l, 411.
[1401] A.g.e., V/l, 405-406.
[1402] Meraği, a.g.e., VIII, 215.
[1403] Derveze, et-Tefsir'ul-Hadîs, III, 84-85.
[1404] Esed, a.g.e., s. 248.
[1405] Taberî, V/l, 409.
[1406] Bahçeci, a.g.e., s. 232.
[1407] Taberî, V/2, 3.
[1408] A.g.e., XII/2, 45.
[1409] Saffat: 37/14-16.
[1410] Kamer: 54/2.
[1411] Ali, a.g.e., s. 1454.
[1412] İbnu Kesir, VII, 450.
[1413] A.g.e., III, 235.
[1414] Enam: 6/4.
[1415] Taberî, V/l, 197.
[1416] Doğrul, a.g.e., s. 480
[1417] Enbiya: 21/6.
[1418] Ali, a.g.e., s. 823.
[1419] Yunus: 10/97.
[1420] Meraği, a.g.e., XI, 156.
[1421] A.g.e., IX, 19.
[1422] Araf: 7/101.
[1423] Zemahşerî, II, 131.
[1424] Zeccac bkz.: Râzî, V, 324.
[1425] Esed, a.g.e., s. 292.
[1426] Kutub, Fi Zilâli'l-Kur'an, IV, 373.
[1427] Enam: 6/157.
[1428] Meraği, a.g.e., VIII, 79.
[1429] Enam: 6/111-112.
[1430] Ali, a.g.e., s. 323.
[1431] Meraği, a.g.e., IX, 65.
[1432] Araf: 7/146.
[1433] Ali, a.g.e., s. 384.
[1434] Mümin: 40/4.
[1435] İbnu Kesîr, III, 236.
[1436] Enam: 6/5.
[1437] Taberî, V/l, 198.
[1438] Meraği, a.g.e., VII, 73.
[1439] A.g.e., VII, 74.
[1440] “Kendilerinden önce nice nesilleri helak ettiğimizi görmediler mi? Yeryüzünde size vermediğimiz imkânları onlara vermiştik. Onlara gökten bol bol yağmur indirmiş, altlarından ırmaklar akıtmıştık. Fakat onları günahlarından dolayı helak ettik. Ve kendilerinden sonra başka bir nesil yarattık.” Enam: 6/6.
[1441] Esed, a.g.e., s. 224.
[1442] Taberî, V/l, 12; Meraği, a.g.e., VII, 9.
[1443] Maide: 5/86.
[1444] İbnu Kesîr, III, 159.
[1445] Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 208-228.
[1446] Lisanu'l-Arab, I, 705.
[1447] A.g.e., I, 709.
[1448] Ali, a.g.e., s. 1455.
[1449] Kamer: 54/9.
[1450] Taberî, XIII/3, 121.
[1451] Araf: 7/64.
[1452] Meraği, a.g.e., VIII, 191.
[1453] İbnu Kesir, III, 365.
[1454] Mümin: 40/5.
[1455] Enbiya: 21/77.
[1456] Taberî, XII/3, 54-55.
[1457] İbnu Kesir, VII, 119.
[1458] Ali, a.g.e., s. 1263.
[1459] Kamer: 54/18.
[1460] Taberî, XIII/3, 127.
[1461] Müminun: 23/39. Her ne kadar ayetteki peygamber ve toplumu hakkında bilgi verilmese de suredeki siyakı gereği Hud peygamber ve halkı Ad toplumu olma ihtimali yüksektir.
[1462] Taberî, X/2, 29.
[1463] Müminun: 23/33. Kur'an bu toplumun ismini vermese de Hz. Nuh'un ardından gelen bir nesil olması (Müminun: 23/31.) nedeniyle kastedilenin Ad toplumu olma ihtimali yüksektir. Zemahşerî de bu toplumun Hz. Hud'un toplumu olduğu kanaatindedir, bkz.: Zemahşerî, III, 180.
[1464] Râzî, VIII, 275.
[1465] Taberî, X/2, 26.
[1466] Hicr: 15/80.
[1467] Hicr, şüphesiz coğrafi bir isim olup kayalık arazi demektir. Arabistan haritasında Medine'nin kuzeyinde Hicr olarak anılan bir bölge bulunur. Hicr dağı Medine'nin yaklaşık 150 mil kuzeyindedir. Bölge Suriye'ye giden yol üzerindedir, bkz.: Ali, a.g.e., s. 651.
[1468] İbnu Kesîr, IV, 462; Meraği, a.g.e., XIV, 40.
[1469] Zemahşerî, II, 563.
[1470] Ali, a.g.e., s. 1743.
[1471] Şems: 91/11.
[1472] Taberî, XV, 268.
[1473] İsra: 17/59.
[1474] İbnu Kuteybe'den naklen bkz.: Râzî, VII, 359.
[1475] Maide: 5/86.
[1476] Maide: 5/86.
[1477] Müminun: 23/44.
[1478] Taberî, X/2, 32.
[1479] Araf: 7/90.
[1480] Araf: 7/92.
[1481] Meraği, a.g.e., IX, 10.
[1482] Râzî, V, 319-320. Tekrardan kasıt şudur: İnkarcılar risalete olumlu yaklaşanları “Ziyana uğrayan” kimseler olarak görürken (Araf: 7/90), Allah asıl ziyana uğrayanların onlar olduğunu (Araf: 7/92) söylemektedir. Araplar anlamı kuvvetlendirmek için böyle bir üslubu kullanmaktadır.
[1483] İbnu Kesîr, VII, 48.
[1484] Sad: 38/12-14.
[1485] Zemahşerî, IV, 73.
[1486] Taberî, XV/l, 52.
[1487] Naziat: 79/21.
[1488] Müminun: 23/48.
[1489] Taberî, X/2, 33.
[1490] İbnu Kesîr, VIII, 338.
[1491] Enfal: 8/54.
[1492] Taberî, VI/2, 33.
[1493] Râzî, V, 495.
[1494] A.g.e, V, 496.
[1495] Meraği, a.g.e., X, 18.
[1496] İbnu Kesîr, IV, 21.
[1497] Taberî, XII/2, 113.
[1498] Saffat: 37/127.
[1499] Ali, a.g.e., s. 1208.
[1500] Hac: 22/42-44.
[1501] Taberî, X/l, 235; peygamberlerini yalanlayan toplumlardan bahsedilirken Hz. Musa'nın toplumundan bahsedilmeme nedeni, onu toplumunun değil öncelikle Mısırlıların yalanlanmasındandır, bkz.: Râzî, VIII, 231.
[1502] Ali, a.g.e., s. 863.
[1503] Esed, a.g.e., s. 679.
[1504] Mevdudî, Tefhimu'l-Kur'an, III, 341.
[1505] Taberî, X/2, 246-247.
[1506] Furkan: 25/11.
[1507] İbnu Kesîr, VI, 104.
[1508] Furkan: 25/12.
[1509] Enam: 6/5.
[1510] “Herhalde onun haberini bir zaman sonra bileceksiniz.” Sad: 38/88. Bu azap dünyevi olabileceği gibi ahîrettekî de olabilir, bkz.: Râzî, IV, 484.
[1511] Enam: 6/31.
[1512] Taberî, V/l, 235.
[1513] Râzî, IV, 513.
[1514] A.g.e., IV, 519.
[1515] Enam: 6/33-34.
[1516] Ebu Ali bkz.: Râzî, IV, 518.
[1517] Razi, IV, 518-519. Bu tür bir inkarcı tavır Hz. Musa'ya da takınılmıştır: “Ve vicdanları bunlara (mucizelerin doğruluğun) tam bir kanaat getirdiği halde (Firavun ve kavmi), zulüm ve kibirlerinden ötürü onları bile bile inkâr ettiler. Bozguncuların sonunun nice olduğuna bir bak!” Neml: 27/14.
[1518] Râzî, IV, 519. Peygambere yönelik olumlu veya olumsuz bir tavrın aslında Allah'a gösterilmiş olduğuna dair şu âyet de örnek olarak verilebilir: “Herhalde sana bey'at edenler ancak Allah'a bey'at etmektedirler. Allah'ın eli onların ellerinin üzerindedir. Kim ahdi bozarsa ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah'a verdiği ahde vefa gösterirse Allah ona büyük bir mükâfat verecektir.” Feth: 48/10.
[1519] Râzî, IV, 519.
[1520] A.y.
[1521] “Allah: 'Elbette ben ve elçilerim galip geleceğiz.' diye yazmıştır. Şüphesiz Allah güçlüdür, galiptir.” Mücadele: 58/21.
[1522] Enam: 6/34.
[1523] Râzî, IV, 519.
[1524] Meraği, a.g.e., VII, 109.
[1525] A.g.e., VII, 110
[1526] Enam: 6/34.
[1527] Meraği, a.g.e., VII, 111.
[1528] A.g.e., VII, 112.
[1529] İbnu Kesîr, III, 245.
[1530] A.g.e., III, 247.
[1531] Taberî, V/l, 205.
[1532] Enam: 6/11.
[1533] Taberî, V/l, 205.
[1534] İbnu Kesîr, III, 237.
[1535] Enam: 6/157.
[1536] Araf: 7/40.
[1537] Araf: 7/101.
[1538] Zeccac bkz.: Râzî, V, 324.
[1539] Zemahşerî, II, 131.
[1540] İbnu Atiye'den naklen bkz.: İbnu Kesîr, III, 448.
[1541] Ali, a.g.e., s. 371.
[1542] Meraği, a.g.e., IX, 19.
[1543] Araf: 7/182.
[1544] Râzî, V, 418.
[1545] A.g.e., V, 419.
[1546] Nahl: 16/113.
[1547] Râzî, VII, 270.
[1548] Meraği, a.g.e., XIV, 150-151.
[1549] Taberi, XI/3, 32.
[1550] Rum: 30/10.
[1551] Zemahşerî, III, 455.
[1552] Ali, a.g.e., s. 1148.
[1553] Sebe: 34/45.
[1554] Taberî, XII/1, 125.
[1555] Esed, a.g.e., s. 882.
[1556] İbnu Kesîr, VI, 512.
[1557] Zemahşerî, III, 571.
[1558] Taberî, XII/1, 157.
[1559] Fatır: 35/25.
[1560] Taberî, XII/2, 251-252.
[1561] Zümer: 39/25.
[1562] Ali, a.g.e., s. 1245.
[1563] Îbnu Kesîr, VII, 86.
[1564] Meraği, a.g.e., VII, 9.
[1565] Îbnu Kesîr, III, 159.
[1566] Kaf: 50/5.
[1567] Taberî, XIII/2, 192.
[1568] İbnu Kesîr, VII, 373.
[1569] Esed, a.g.e., s. 1061.
[1570] Ali, a.g.e., s. 1410.
[1571] İbnu Kesîr, VII, 450.
[1572] Kamer: 54/3.
[1573] Esed, a.g.e., s. 1088.
[1574] Ali, a.g.e., s. 1454.
[1575] Esed, a.g.e., s. 1171.
[1576] Mülk: 67/18.
[1577] Taberî, XIV/2, 11.
[1578] İbnu Kesîr, VIII, 207.
[1579] Mürselat: 77/15-19.
[1580] İbnu Kesîr, VIII, 322.
[1581] Taberî, XIV/2, 291.
[1582] Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 229-246.
[1583] Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 247-249.
[1584] Murat Kayacan, Kur’an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yayınları: 251-255.
İslami Okul Okulların En Önemlisi