3- KURAN'A GÖRE TÂRİHİN (SÜNNETULLAH’IN) İŞLEYİŞ TARZI - 4. Sayfa
3- KURAN'A GÖRE TÂRİHİN (SÜNNETULLAH’IN) İŞLEYİŞ TARZI
1- Kur’an’ın Bazı İfade Özellikleri
2- Tarihin (Sünnetullahın) İşleyişinde Etken Unsurlar
3- Sünnetullah'ın Değişmezliği Sorunu
4- Sunnetullah Ve Hürriyet Sorunu
a- Tarihin İşleyişinde İnsanın Özgürlüğü
b- Tarihin İşleyişinde İlâhî İradenin Yeri
3- KURAN'A GÖRE TÂRİHİN (SÜNNETULLAH’IN) İŞLEYİŞ TARZI
1- Kur’an’ın Bazı İfade Özellikleri
Kur'an, toplumların doğuşunu, ayakta kalış süreçlerini ve yok oluş sebeplerini kendine has ifade tarzı ile anlatır. Kur'an'ın tarihe bakışını anlayabilmek için, söz konusu ifade özelliklerinin iyi tahlil edilmesi kaçınılmazdır. Bu özelliği onun bir sosyoloji veya tarih felsefesi kitabı olmayışından kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla ilk önce toplumsal kavramların Kur'an'da nasıl ele alındığını bilme zarureti vardır.
Misal olarak, bir sosyal birim olan qavm in Kur'an'da nasıl ele alındığını kısaca belirlemeye çalışalım. Esasen erkeklerden oluşan topluluğa verilen bu ismin [1] Kur'an'da her zaman bu şekilde kullanılmadığını biliyoruz [2]. Bizim genellikle 'toplum' olarak çevirdiğimiz qavm kelimesi, Kur'an'da 'medeniyet' anlamına gelebilecek şekilde de kullanılmaktadır. [3] Aynı toplum içerisindeki, farklı değer yargıları etrafında öbeklenen grupları da qavm olarak isimlendiren Kur'an [4] buna bağlı olarak, hâkim kadronun-zihniyetin değişmesiyle oluşan durumu da yeni bir kavmin getirilmesi olarak nitelemektedir. [5]
Kuşkusuz, Kur'an'ın değerleri her şeyin üstünde tutmasından kaynaklanan bu durum, onun tarihe bakışının kategorik yönü hakkında önemli bir ipucu vermektedir. Buna göre, aynı toplumu oluşturan insanlar arasında benimsenen değerler planında bir farklılaşma belirdiğinde, çekişen farklı güçler doğmuş demektedir. İnsanları hareket birliği içerisinde tutan bu ortak değerler sisteminde; ırk, renk, dil ve sınıf gibi görünür birlikteliklerin mutlak bir rolü yoktur. Bu görünür müşterekler, değerlerde birleşme yönündeki etkileri nisbetinde önem kazanmaktadır. Kur'an, temelde bu faktörlerin yapıcı rolünü kabul etmekte [6] fakat inanç birliğinin söz konusu olmadığı durumlarda, tabiî kan bağının dahi birleştirici fonksiyonunu yitireceğini vurgulamakta [7] hatta yerine göre bu görünür bağın aldatıcı olabileceğini belirtmektedir [8].
Kur'an'ın bu tutumu, topluma karşı ferde öncelik tanıyan bakış açısından kaynaklanmaktadır. Yani, fert olarak insan, toplum tarafından üretilmemekte; tam aksine, bireyi çok değişik şekillerde etkilemekle kalmayıp zaman zaman sınırlayan bir gerçeklik olarak toplum, bizzat münferit insanlar tarafından üretilmektedir. Bu, şu anlama gelir ki, insanın kendi iradesinin payı olmaksızın içine doğduğu çevre gerçeğinden önce, evrensel nitelikli bir fıtrat gerçeği vardır [9]. Bireyin hangi toplumun, ırkın, sınıfın üyesi olarak doğarsa doğsun, çevresini ıslah etmekle yükümlü olması, başka türlü izah edilemez. Kur'an, böylelikle, insanın yeryüzünde gerçek fonksiyonunu icra edebilmesi için muhtaç olduğu gücü, fıtratından alabileceğini belirtmektedir. Nitekim Kur'an'da çevresine rağmen fıtratına dönebilen insanların varlığı örneklendirilir. [10] Sonuç olarak, toplumsal birimlerde tek gerçek birliktelik olarak, en temel müşterek olan fıtratın ölçüt alınıp yabancı unsurların ayıklanmasıyla ulaşılan değerlerde birliktelik karşımıza çıkmaktadır.
Kur'an'ın sosyal birimlere bakışını qavm kelimesiyle örneklemeye çalıştığımız yukarıdaki açıklamalardan sonra, Kur'an'ın tarihe bakışındaki en orijinal özellik kendini ele vermektedir. Öyle ki, tarihe kur'anî yaklaşımla bakıldığında, tarihçilerin çok önemli değişmeler olarak kaydettikleri birtakım olaylar Kur'an açısından hiç bir değer ifade etmeyebileceği gibi, tarihçilerin bir süreklilik kabul ettikleri bazı durumların da Kur'an açısından çok ciddi sosyal değişimler içerebileceği görülür.
Kur'an'ın tarihin işleyişinde etken kabul ettiği faktörlerin tespit edilebilmesi için göz önünde bulundurulması gereken bu ilk noktadan sonra, Kur'an'ın bir diğer ifade özelliğine geçebiliriz.
Kur'an'ın tarihi ele alışında en çok ağırlık verilen konu, toplumların yok oluşları (helâk) ve bu yok oluşu hazırlayan faktörlerdir. Söz konusu faktörler Kur'an'da çoğunlukla israf [11] curm [12] fesâd [13] zulm[14] vs. gibi ahlâkî terimlerle ifade edildiği gibi, zaman zaman aynı etkenlerin kufr [15] ism [16], zenb [17] tekzip,[18] fısq [19] vs. gibi dinî terimlerle isimlendirilmiş olduğunu görmek de mümkündür. Aslında Kur'an'da kullanılan hiç bir terimi dinî muhtevadan tamamen bağımsız ele alma imkanı yoktur. Mesela, iktisadî bir ahlâksızlık olan israf, Kur’an’ın kullanışında aynı zamanda günahtır ve Allah israf edenleri sevmez. Benzer bir şekilde, hukuka aykırı işlenen fiileri ifade eden curm, aynı zamanda ilâhî iradeye karşı olumsuz tavır alışı da anlatmaktadır.
Bu durum bütün ahlâkî terimler için geçerlidir. Dinî-ahlâkî terimler arasındaki bu ahenk, ters yönde de vâkîdir. Bilfiil, Allah'ın gönderdiği risâleti yalanlamak demek olan tekzîb, aynı zamanda bir ahlâksızlık olarak karşımıza çıkmaktadır. Çünkü Kur'an'a göre risâletin mesajı haktır ve hakikati yalanlamak veya yalan saymak ahlâka mugayir bir davranıştır. Kufr ve îmân da dinî niteliklerinin yanında ahlâkî değeri de hâizdirler. [20]
Kur'an'ın bu anlatım özelliğini göz önünde bulundurmadan onun ifadelerinden nesnel sonuçlar elde etmenin imkanı yoktur. Fizik alanla ilgili Kur'an ifadelerinin tahlilinde belli bir noktaya kadar gösterilen başarı, sosyal alanla ilgili ifadelerin tahlilinde her zaman aynı ölçüde sergilenememiştir. Örneğin Kur'an'ın yağmuru "Allah'ın rahmeti" olarak isimlendirmesi ve yağmurun Allah tarafından indirildiğini ifade etmesi, belki yağmurun oluşumuyla ilgili Tanrı-biçimsel (theomorphic) bir anlayışa yol açmamıştır. Ama mesalâ ekonomik gücün, "Allah'ın ni'meti" [21] veya "Allah'ın fadlı" [22] olarak isimlendirilmesi, âdeta insanın rolünü küçümseyen bir bakış açısıyla yorumlanabilmiştir. [23] Bunun sebebi sosyal olaylara nisbetle, fizik olaylarda işleyiş tarzının gözleme daha elverişli oluşudur. Sosyal alanda etken unsurların belirlenmesi ise çok yoğun bir çaba gerektirmektedir. Bu çaba olmayınca, mekanizmada açıklanamayan boşluklar gaybî veya lahutî unsurlarla doldurulmuştur.
Ne var ki, düşülen hata yalnızca Kur'an'ı yanlış anlamakla sınırlı kalmamış, buna bağlı olarak olgunun da olduğu gibi algılanamamasına neden olmuştur. Bu ise, olayların gerisindeki gerçek dinamikleri görmeyi engellediği için, Kur'an'a dayalı sosyal politikalar üretilmesi mümkün olmamıştır.
Başa dönüp, örneklendirmeye çalıştığımız ifade özelliğine bakacak olursak, bunun tasvir edici (descrptive) değil, âdeta olaylara ve nesnelere anlam kazandırıcı (signijîcative) bir karakter taşıdığını görürüz. Yani Kur'an hiç bir zaman yağmurun oluşumu ile ilgili, bilime aykırı bir açıklama getirmemektedir. Ama onun için yağmur sadece, buharlaşan suyun soğuk hava tabakasına çarpıp geri dönmesinden ibaret kuru bir fizik olayı olamaz. O, yeryüzünün ve yeryüzündekilerin ona olan sonsuz ihtiyaçları düşünüldüğünde, yağmurun oluşumuna imkan verecek bir düzen kuran Allah'ın bütün yeryüzü halkına rahmetinin bir hediyesidir. [24] Kur'an, işin bu yönüyle ilgilenmekte ve âdeta fizik olayları bile değer alanına çekip anlam kazandırmak istemektedir. .
Kur'an'ın tarihe bakışını anlayabilmek için göz önünde bulundurulması gereken bir diğer ifade özelliği de, Kur'an'da kullanılan üslûbun Allah-merkezlî (theosentric) oluşudur. Kur'an'ın anlatışında bütün olayların gerisinde mutlak irade ve güç sahibi Allah vardır. Makro ve mikro boyutuyla fizik âlemin bütün olaylarında fail güç odur. Yıldızları sevk ve idare eden o olduğu gibi [25] spermanın teşekkülünden yumurta hücresiyle birleşip yeni bir yaratığa dönüşmesine kadar geçen bütün safhalarda [26] yine o vardır. Tarih alanında da durum bundan farklı değildir. Toplumları varlık sahnesine çıkaran, halden hale geçiren, ilerleten, gerileten ve nihayet yok eden odur. [27] Bu üslûp neticesinde, Kur'an'da Allah'ın iktidarın timsâli olarak bir krala (.melik) benzetilmekte olduğu, gözden kaçmayacak bir noktadır. Kur'an'ı bütünüyle gözden geçirdiğimizde onda bu benzetmenin bütün unsurlannı buluruz:
O meliktir [28] tahtı vardır [29] mülkünde ortağı yoktur [30] kendisine mutlak itaat göstercn görevlileri vardır [31] evreni bu görevlileri aracılığıyla ve verdiği emirlerle idare etmektedir.
Kısaca işaret etmeye çalıştığımız bu ifade / anlatım özelliklerinin, Kur'an'ın tarihe bakışını anlamadaki gözardı edilemez yerini bir örnek üzerinde daha belirgin hale getirdikten sonra, asıl konumuz olan, tarihin işleyişinde etken unsurların Kur'an'da nasıl sergilendiğine geçeceğiz.
Ele alacağımız örnek, Kur'an'ın anlattığı tarihsel olaylar arasında zaman bakımından yakın bir dönemde cerayan etmiş olması itibarıyla, tarihî kaynaklardan da bilgi edinme imkanı bulunan Arim seli hadisesidir. Olay Kur'an'da şöyle anlatılmaktadır:
“Sebe’ (halkı) için oturdukları bölgede bir ayet vardı. "Rabbinizin rızkından yiyin ve ona şükredin, işte temiz bir yurt ve bağışlayıcı bir Rabb" (diyen) sağlı sollu iki bahçe... Ama onlar yüz çevirdiler, bu yüzden biz de üzerlerine Arim selini gönderdik ... [32]
Sebe', Yemen'in en verimli toprağa sahip bölgelerinden birisidir. [33] Yemen'in doğusu daha çok yağmur alır ve bu yağmur suları kuzey ve güneyden gelen sularla birleşerek tek kol halinde tekrar doğuya doğru akar, bu büyük su kütlesi dağın içindeki bir vadiden geçerek derinliğin 390 m, genişliğin 230 m olduğu boğazdan yerleşim merkezine akardı. [34] Sebe'liler, hem sellerin önünü alabilmek, hem de sel sularını kullanıma uygun hale getirebilmek için, vadinin bittiği bu boğaza bir set çekmişlerdi. Seddin yapılış tarihi kesin olarak bilinmemektedir. [35] E. Glaser'in verdiği bilgiye göre, set birçok kez çatlamalara maruz kalmış ve bir keresinde yıkılmıştır. Şurahbil b. Ya'fûr zamanında seddin yeniden bina edildiği söylenir [36].
Kur'an'da anlatılan sel felaketinin ne zaman cereyan ettiği konusunda kesin bir bilgiye sahip değiliz. Ancak Kur'an'da selden sonra Sebe'lilerin göçlerinden söz edildiğini göz önünde bulunduracak olursak [37] bunun Şurahbil zamanında vuku bulan sel olduğu söylenebilir. Zira meşhur Arap göçleri bu felaketten sonra başlamıştır[38].
Tarihçiler seddin yıkılışıyla ilgili pek çok sebep sayarlar; o yıl fazla yağmur yağması, seddin onarımının sağlıklı yürütülmemesi, deprem, yıldırım gibi haricî bir faktörün söz konusu olması vb. gibi. [39] Bu arada Cevâd Ali, seddin yıkılmasını o dönemin sosyal ve siyasî durumuyla bağlantılı olarak ele almaktadır. MS. IV-VI. yüzyıl dönemine ait yazıtlardan hareketle getirdiği açıklamaya göre, önce Habeşliler'in sonra Ferslerin bölgeye nüfuz etmesinin doğurduğu karışıklık ortamında seddin mûtad onarımı ihmal edilmiş ve seddin yıkılmasına bu ihmal sebep olmuştur. [40]
Bu olay tefsirlerde ise genellikle gaybî faktörlerle izah edilmeye çalışılmış ve seddin yıkılmasının arkasında hep bir ilâhî müdahale görülmek istenmiştir. [41] Bunun sebebinin olayın Kur'an'da "...üzerlerine Arim selini gönderdik..." şeklinde anlatılması olduğunu tahmin etmek güç değildir.
Yanlışlık, daha "Rabbinizin rızkından yiyin ve ona şükredin..." uyarısına getirilen yorumda kendisini göstermektedir. Sebe'nin içinde bulunduğu nimetin haykırdığı bu hatırlatma, devreye bir peygamber sokulmak suretiyle vahiyle yapılan bir uyarıya dönüştürülmüştür. [42] Oysa ki, Kur'an'ın anlam kazandırıcı üslûbu, Sebe'nin sağlı sollu iki bahçesini tasvir ederken bunları bir âyet olarak nitelemektedir. Kur’an'a göre bu nimetlerin bizzat varlığı, söz konusu uyarının kendisidir. Tıpkı Kureyş'i ayakta tutan ticarî yolculukların [43] Allah'ın kendilerine bir lutfu kabul edilip, bundan dolayı Kabe'nin Rabbine kulluk etmelerinin beklendiği gibi. [44]
Ayette, devamla Sebe' halkının bu uyarıya kulak asmadıkları anlatılmaktadır. Doğal uyarı bir peygamber uyarısına dönüşünce bu yüz çevirme (i'râd) de salt dinî bir terim olarak algılanmış ve peygamberin tebliğine karşı koyuşun ifadesi kabul edilmiştir. [45] Oysa ki, burada anlatılan, Sebe'nin içinde bulunduğu ahlâkî olumsuzluğun ulaştığı boyuttur. Şükrün ahlâkî boyutunu da düşündüğümüzde, eldeki imkanın devamı için gerekeni yapmanın şükürden farklı bir şey gibi ele alınmasını anlamak güçtür. Üstelik Sebe' bu lâkaytlıkta ilk değildir:
“İnsana bir nimet verdiğimiz zaman yüz çevirip (i'râd) yan çizer ....” [46]
Kur'an'ın, tarihin işleyişinde gerçek birer etken kabul ettiği faktörleri belirlemek, açıklamaya çalıştığımız ifade özelliklerinin göz önünde bulundurulmasıyla mümkün olacaktır. Zira uzunca yer verdiğimiz örnekte de görüldüğü gibi, Kur'an'ın ifadelerinden, olayın oluşum biçimi ile ilgili fikir edinme imkanı yoktur. Herhangi bir olayın rasyonel olarak açıklanabilir bir seyir içerisinde oluşum göstermesi veya ilâhî bir müdahaleyle gerçekleşmesi, Kur'an açısından pek önemli görünmemektedir. Kur'an'ın ifadesine göre nasıl ki İbrahim'in atıldığı ateş onu Allah'ın emriyle yakmamışsa, aynı şekilde her gün doğup batan güneş de O'nun emriyle hareket etmektedir. Bu nedenle, Kur'an'da anlatılan olayların nasıl oluşum gösterdiğini belirleyebilmek, büyük ölçüde Kur'an dışı incelemelere bakan bir konudur.
Kur'an'ın bu tür ifadelerini zahirî bakış açısıyla yorumlayan lahutî (theomorphic) yaklaşımın yanında, rasyonalist bir yaklaşım tarzı da yer alagelmiştir. Hz. Peygamber'i yalanlayanlara yönelik helak tehditlerinden biri şöyledir:
"De ki: "Onun (Allah'ın) üstünüzden ve altınızdan size azap göndermeye de, sizi parçalara bölüp bir bölümünüzün kötülüğünü diğer bir bölümünüze tattırmaya da gücü yeter" [47]
Bu ayete lafzî (literat) bir yorum getirmek gerekirse yukarıdan gelen azabı yıldırım, fırtına ve her türlü yağmur olarak, aşağıdan gelen azabı ise deprem, kıtlık vb. olaylar şeklinde tefsir etmek mümkündür [48]. Ancak İkrime'den gelen bir haberde yukarıdaki Kur'an ifadeleri tamamen mecazî (figurative) olarak değerlendirilmiş ve getirilen yorumla helak olayı sosyal bir boyut kazanmıştır. Söz konusu haberde yukarıdan gelen azap, toplumun üst kesiminin yol açtığı bozulmalarla, aşağıdan gelen azap ise, alt tabakanın neden olduğu bozulmalarla açıklanmaktadır. [49]
Biz burada iki tefsir tarzı arasında bir tercihte bulunacak değiliz. Bu örnekle göstermek istediğimiz, Kur'an'ın bu tür ifadelerinin anlaşılmasında yaklaşım tarzının ne denli önem arzettiğidir. Sadece ilgili ayetten hareketle farklı yorumları doğrulamak mümkündür. Ama bu yorumlardan her biri Kur'an bütünlüğü ölçüt alınarak değerlendirildiğinde bu bütünlüğe ters düşenleri çıkacaktır. Yukarıdaki örnekler için de aynı durum geçerlidir.
Sonuç olarak, Kur'an'ın Allah-merkezli ve anlam kazandırıcı üslûbunun, bir ifade özelliği olarak görülmedikçe, lahutî düşüncelere yol açabileceğini düşünüyoruz. Kanaatimizce bu da, insanın tarih içindeki rolünün zayıflatılması ile aynı anlama gelmektedir.[50]
2- Tarihin (Sünnetullahın) İşleyişinde Etken Unsurlar
Çağdaş tarih felsefelerinde dinamik tarihi, ırk, çevre, ekonomi, din, kahramanlar vb. gibi haricî faktörlerle açıklamaya yönelik geleneksel bir temayül vardır [51]. Bu eğilimin sonucu olarak söz konusu felsefelere göre, insanın tarih içinde mutlak bir rolü yoktur. Çünkü insan egosu zaman ve mekanın tehdidi altında olup, haricî faktörler tarafından belirlenmektedir. [52] İnsanı çevrenin eline veren bu açıklamaların, ideallerin ve değerlerin rolünü inkâr etmekte olduğu, ayrıca belirtmeye gerek duyurmayacak açıklıktadır. Kur'an ise, daha önce de ifade edildiği gibi, insan davranışlarının belirlenmesinde gerek dahili, gerekse haricî faktörlerin rolünü inkâr etmemekle birlikte, insanı etkileyen bu faktörlerin bizzat insan tarafından üretildiğini söylemektedir. Böylece Kur'an'ın, tarihin direksiyonunu insanın eline vermiş olduğunu söyleyebiliriz.
Buna göre, toplumsal hareketlilikte her ne kadar etkili olsa da, hür iradenin belirlemediği olaylar, tarihte doğrudan birer faktör değildir. [53] Örneğin Kur'an ölüm olayının fizik bir gerçeklik olarak önüne geçilemeyeceğini [54] bundan peygamberlerin bile muaf olmadığını [55] hatırlattıktan sonra; âdeta Hz. Peygamber'in ölümünün bile mutlak bir felaket sebebi olmaması gerektiğini, ayakta kalabilmenin şartları yerine getirildiği takdirde, toplumun sağlıklı bir şekilde yaşamaya devam edeceğini öğretir [56].
Bir liderin ölümü hâdisesinin tarih içinde oynayacağı rolü, toplumun olay karşısındaki tavrı belirleyecektir. Bu olay toplumu ümitsizliğe ve başıboşluğa itecek olursa, bunun olumsuz gelişmelere yol açacağı muhakkaktır. Ama toplumun bu olayı soğukkanlılıkla karşılayıp, kaybedilen liderin fonksiyonunu deruhte yoluna giderek akışı lehine çevirmesi gücü dahilindedir. Şayet söz konusu toplum böyle bir güç ortaya koyamıyorsa, uğrayacağı felaketin sebebini liderin ölümünde değil, toplumun bu yetersizliğinde aramak gerekir. Nitekim geri kalmış ülkelerde lider veya şahıslar hâlâ ön planda iken, daha gelişmiş toplumlarda şahıslar değişse de sistemin kendini devam ettirme kabiliyetine sahip olduğunu müşahede etmekteyiz. Bir kahramının ölümü, sosyal harekette gerçek bir faktör gibi görünse de; sonuçta tarihin seyrini belirleyen, bu önemli olay karşısında alınacak iradî tavırlar olma durumundadır. Bunu söylemekle söz konusu ölüm olayının etkisi inkâr edilmiş değildir. Burada sorun, neyin tarihsel etken olduğunun tespitidir. Şu halde toplumun önemli bir ferdini yitirmesi, tabiî bir etken olarak tarihsel etkenin ortaya çıkmasına neden olmanın ötesinde bir etkiye sahip değildir. Kur'an benzer olayların mutlak etkisini kabul etseydi, aynı zamanda birer 'sınama' olduklarını söylemezdi. Mukadder bir değişmeye neden olacağı önceden bilinen bir olayla denemek, her halde anlamsız bir aldatmaca olurdu. Oysa ki Kur'an ölüm, yoksulluk, sıkıntı vb. olayları birer 'sınama' olarak nitelemekte, ama projektörü bu gayr-ı iradî olayların imkan tanıdığı iradî değişmelere tutmaktadır [57]. Kur'an'ın tarihi ahlâkla temellendirmesinin sonucu olan bu nokta, onun tarihe bakışının en özgün yönlerinden birini teşkil etmektedir. Özellikle modern tarih felsefelerindeki şuursuz tarih anlayışına bakarak, Kur'an'ın yorumu tarihe böylelikle bir şahsiyet kazandırmaktadır. [58]
Kur'an'ın tarihin işleyişiyle ilgili açıklamalarında üzerinde durulması gereken bir diğer nokta da, bir öncekine bağlı olarak Kur'an'ın organizmacı tarih anlayışıyla uzlaşmamasıdır. İbn Haldun'dan Spengler'e kadar bütün organizmacılar, toplumlar için mukadder değişmelerden söz etmektedirler. Hatta bunlar arasında toplumlara ve medeniyetlere belli bir ömür biçenler bile vardır [59].
Kur'an ise, tarihte olaylar arasındaki determine ilişkilere dikkat çekmekle kalmayıp, bu determinasyonu sunnetullah'ın değişmezliği ilkesiyle teyit etmiş olmasına rağmen, olayların akışı için önceden belirlenmiş bir seyir anlayışına kesinlikle yer vermez. Kur'an'ın teyit ettiği, belli bir sosyal değişme için gereken şartlar oluştuğunda, bunun sonucu olan değişmenin mutlaka gerçekleşeceğidir. Ama değişmeyi belirleyen sebeplerin faili, hür irade sahibi fertlerden oluşan toplum olduğu için, hiç bir sosyal değişme önceden belirlenmiş olamaz [60]
“Bir toplum kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez.” [61]
Kur'an'ın tarih anlayışında bu tür bir determinist yasa olarak, sadece "kötünün iyi, bâtılın hak, zararlının yararlı karşısında kalıcı olmadığı" ilkesi yer alır [62]. Ancak, öyle sanıyoruz ki, bunun A. Comte'daki "insanlığın sürekli iyiye doğru ilerlediği" fikriyle bir ilgisi yoktur.[63] Zira Kur'an’ın kabul ettiği bu ilke, tek yönlü bir ilerlemeden değil, iyinin ve kötünün doğasından söz etmektedir. ‘İyi' veya 'Hak' insanlar tarafından benimsenip uğrunda mücadele verilmedikçe -beşerî bir pay olmaksızın- ancak potansiyel olarak güçlü kalabilir. Kur'an'ın bu konuda savunduğu, tek yönlü bir ilerleme kuramından çok, olsa olsa kötülüğe bakarak iyiliğin insanlar tarafından benimsenme şansının daha fazla olduğu ve bir kez benimsendiğinde gelişmeye daha elverişli olduğudur.
Benzer şekilde, Kur'an'da çoğu kez imanın toplumsal değişmenin temelinde yatan gerçek bir faktör gibi ön plana çıkarılmakta olduğu da gözden kaçmayacak bir husustur. Bu durumu, Kur'an'ın inanç ve eylemi birbirinden farklı ama ayrılmaz iki unsur olarak değerlendiren bakış açısından soyutlayarak ele alacak olursak, tarihi insanların derûnundaki soyut inançların şekillendirmekte olduğu gibi bir kabulü Kur'an'a mal etmiş oluruz. Oysa şurası açıktır ki, Kur'an için önemli olan inancın davranışa yanısıma biçimidir [64]. Tarihin oluşumunda inancın ön plana çıkarılması ise, Kur'an'ın madde-madde ötesi ikileminde, her ikisini de nesnel birer gerçeklik olarak kabul etmekle birlikte, önceliği (ahlâkî bakımdan) bu ikincisine vermesinin sonucudur. Kur'an bu öncelik tanımanın rasyonel gerekçelerini muhtelif vesilelerle dile getirmektedir. [65] Kur'an'da mücadelelerine yer verilen bütün peygamberlerin tarihsel görevlerine inanç noktasından başlayıp, sosyal problemleri bu zemin üzerinde ele almış olmaları da, inancın sahip olduğu söz konusu önceliğe bağlanabilir.
Ancak, Kur'an'ın bu tavrını, inanç ile eylem arasında mutlak bir tetâbukun kabulü olarak değerlendirmek de yanlış olur. Zira Kur'an temelde, inançsız bir ferdin ahlaken olumlu davranışlar sergilemesini mümkün görür. Buna bağlı olarak inançsız bir toplumun da belli bir süre ayakta kalabilmesi Kur'an'a göre imkân dahilindedir. Ne var ki inkârın bizzat kendisi de bir tür ahlâksızlık olduğu için, davranışa yansıma biçimi sonsuza dek ahlâkî olma şansından mahrumdur [66]. Bu da inançsız bir toplumun ikbâlinin geçici olması anlamına gelir: Bu yüzden inkarcı toplumların ayakta kalmaları Kur'an dilinde erteleme [67] olarak isimlendirilir.
Dolayısıyla Kur'an'ın inancı önplana çıkaran ifadeleri, imân-ahlâk ilişkisi çerçevesinde düşünüldüğünde püridealist bir tarih anlayışını Kur'an'a mal etme imkânı bulunmadığı görülür.
Sonuç olarak Kur'an'ın tarihte doğrudan doğruya etken olarak sadece insan fiillerini kabul ettiği, bununla birlikte diğer haricî etkenlerin rolünü de tamamen inkâr etmediği söylenebilir. Bu da şu anlama gelir: Kur'an'a göre tarihe şekil veren insanlıktır.[68]
3- Sünnetullah'ın Değişmezliği Sorunu
Kur'an'ın, sünnetullah’ın değişmeyeceği yönündeki açık beyanlarına rağmen, bu husus zaman zaman problem haline gelebilmiştir. Bu problematiğin başta gelen sebeplerinden birisi, sünnetullah'ın tabiat kanunlarının Kur'an'daki ismi olarak kabul edilmesidir. Sunnetullah’a böyle bir anlam yüklenince tabiat kanunlarına aykırı oluşum gösteren mucize olgusu ile değişmezlik ilkesi arasında mantıkî bir çelişki doğması kaçınılmaz olmaktadır. Farkedilmesi güç olmayan bu çelişki karşısında sunnet-i âmme (Kur'an'ın değişmezliğini vurguladığı yasalar) ve sünnet-i hasse (mucizenin doğurduğu değişme esnasında carî olan yasalar) ayırımına gidenler olduğu gibi [69] sünnetullahın sadece geçici olarak değiştiğini düşünenler de olmuştur [70]. Ancak bu girişimler içerisinde en ilginç olanı; sünnetullah'ın değişmeyeceğini vurgulayan Kur'an ifadelerinin tevili yoluna gidilmesidir. Yapılan tevile göre, "sünnetullah’da bir değişme bulamazsın" ifadesi, sunnetullah'ın değişmeyeceğini değil, sunnetullah'daki değişmeyi insanların farkedemeyeceğini vurgulamaktadır. [71] Sunnetullah'ın konusu ile ilgili temel yanılgıdan kaynaklandığı açık olan bu problem üzerinde daha fazla durmayı düşünmüyoruz. Bu bölümde, Kur'an'ın iç bütünlüğünden kaynaklanan bazı sorunlar çerçevesinde sunnetullah'ın evrenselliğinin nasıl anlaşılması gerektiği üzerinde durmaya çalışacağız.
Kur'an sunnetullah'ın değişmezliğinden dört ayrı yerde söz etmektedir. Nefyedilen değişme olgusu tebdil [72] veya tahvil [73] kelimesiyle ifade edilir. Sadece bir yerde bu iki kelime aynı ayet içerisinde bir arada kullanılmıştır. [74] Her iki kelime de aralarındaki nüansa rağmen, Kur'an'da aynı gayeyi gerçekleştirmek için kullanılmıştır. İkisi de hem dikey düzlemde (zamana bağlı) hem de yatay düzlemde (mekâna bağlı) değişme anlamlarına gelebilmektedir. Kur'an'daki bütün kullanımlarında durum aynıdır [75]
Sunnetullah'ın değişmezliğinden neyin anlaşılması gerektiği sorusunu cevaplayabilmek için başvuracağımız ilk yer, Kur'an'ın bu ilkeyi vurgulamasına neden olan zemin olacaktır. İlgili ayetler dikkatlice ele alındığında, Kur'an'ın sunnetullah'ın değişmeyeceğini vurgulamasının arka-planında; insanlardaki, tarihin kendilerine ayrıcalık tanıması beklentisinin yer aldığı görülür.
...Onlar, öncekilerle ilgili uygulama biçiminden başkasını mı beklerler? Oysa ki, Allah'ın davranış tarzında bir değişikük (tebdil) bulamazsın. Allah'ın davranışında bir başkalaşma {tahvil) bulamazsın. Yeryüzünde gezip, kendilerinden öncekilerin sonlarının nasıl olduğuna bakmazlar mı? Kaldı ki onlar bunlardan daha güçlü idiler..[76].
Sunnetullah'ın evrenselliği ilkesinin ortaya konuş biçimi ve arkaplanı gösteriyor ki, Kur'an'ın bu ilkeyle vermek istediği, -insanların sunnetullah'ın değiştiremeyeceğini de içermekle birlikte, daha çok- Allah'ın kimsenin hatırı için davranış tarzını değiştirmeyeceği fikridir. Bunun bir anlamı da; tarihin, işleyişinde objektif oluşudur.
Kur'an bir taraftan nesnel bir tarih anlayışını telkin ederken; bir taraftan da Allah'ın kullarının dualarına karşılık vermesinden, inananlara yardımından ve inkarcıları yok etmesinden söz etmektedir. Kanaatimizce, esasen bu fikirler Kur'an bütünlüğü içerisinde birbiriyle çelişmez bir uyum içerisindedirler. Ancak ortak yönleri, literal olarak bir ilâhî müdahale fikrini içermeleri olan bu ikinci grup Kur'an ifadeleri, zaman içerisinde sunnetullah’ın değişmezliği ilkesiyle bağdaşmayan anlayışlara yol açabilmiştir. Şimdi bu konuları, sunnetullah’ın değişmezliği ilkesi çerçevesinde sırayla, kısa kısa ele almak istiyoruz.
1. Kur'an kul ile yaratanı arasında hiç bir aracıya yer vermeyen bir sistem getirmiştir. Bunun bir uzantısı da kul ile Allah arasında vasıtasız diyalog demek olan dua kurumudur. Kur'an Allah'ın dua edenin isteğine cevap vereceğini vaadetmekle [77] kalmayıp, O'nun kullarının dualarına icabet ettiğinin örneklerini de verir [78] burada, de'â fiilî ve türevlerinin Kur'an'da sadece "bir talepte bulunma" anlamında değil, aynı zamanda "ibadet etme" anlamında da kullanıldığını hatırlayalım. Ancak Kur'an'a göre Allah'ın -talep anlamındaki- duaları kabul etme vaadi, O'nun her istenileni yapması anlamına gelmemelidir. Nasıl ki herhangi bir merciden, ilkelerine ters düşecek bir talebe cevap vermesi beklenemezse, Allah'ın da davranış tarzına (sunnetullah) aykırı davranması beklenemez. Bu konuda talep sahibinin kimliği hiç önemli değildir.
“Nuh seslendi: "Rabbim!" dedi. "Oğlum benim ailemdendir, senin sözün elbette haktır ve sen hâkimlerin hâkimisin". Allah: "Ey Nuh! o senin ailenden değildir [79], yaptığı da iyi bir iş değildir, bilmediğin şeyi benden isteme, sana cahillerden olmamanı öğütlerim...!' dedi [80]
Hz. İbrahim'in Lut kavminin helak edilmemesi yönündeki talebinin geri çevrilmesi [81] örneği de hatırlanacak olursa sunnetullah’ın carî olduğu alanda duanın gerçek bir faktör olmadığı görülür. Nitekim Nuh'un duasının kabul edilmediğini anlatan ayetlerden hemen sonra, müşriklere karşı Allah'tan yardım beklentisi içerisinde bulunan mü'minlere, sabretmeleri telkin edilirken, âdeta tarihin kendilerine ayrıcalık tanımasını beklememeleri gerektiği öğretilmektedir.
“Bunlar sana vahyettiğimiz gaybın haberleridir, nitekim sen de milletin de daha önce bunları bilmezdiniz. Sabret!.. Sonuç Allah'tan sakınanlarındır.” [82]
2. Sunnetullah'ın evrenselliği çerçevesinde anlaşılması zor görünen meselelerden birisi de, Kur'an'ın Allah'ın mü'minlere yardım edeceği vaadinin, sunnetullah'ın evrenselliğini zedelemeden nasıl tahakkuk edeceğidir. inananlara yardım vaadeden ayetler, burada yer veremeyeceğimiz kadar çoktur. [83] Ancak bu ayetler Kur'an bütünlüğü gözardı edilerek tek başına değerlendirildiğinde, kullarına farklı davranan bir Allah telâkkisinin doğmasına sebep olacağı gibi, inananları da yersiz bir gevşekliğe iteceği açıktır. Oysa Kur'an, Allah'ın kendilerine yardım edeceğini vaadettiği mü'minlere aynı zamanda rasyonel bir hayat önermektedir. [84] Başarılı olmak için gereken şartlar yerine getirilmedikçe, sadece haklı olmak yeterli değildir. Uhud yenilgisi Müslümanlara bu gerçeği öğreten acı bir tecrübe olmuştur [85].
Esasen Kur'an'ın dünya hayatıyla ilgili temel öğretilerinden birisi, nesnel gerçeklikler karşısında bütün insanların eşitliği ilkesidir [86]. Kur'an bu ilke gereği, dünya hayatında başarılı olmanın şartları arasında fiziksel donanımdan başka, inanç ve moral güce de rasyonel birer etken olarak yer verir. [87] Ancak Kur'an'ın kendine özgü ifade biçiminde inanç ve moral güce sahip tarafın başarısı Allah'ın yardımı olarak vasıflandırılır. Bu niteleme İslâm kültüründe öylesine etkili olmuştur ki, başarı çoğu kez nusret (Allah'ın yardımı) veya muzafferiyyet (Allah'ın zafer vermesi) şeklinde ifade edilir.
Tarih içerisinde inanç ve ahlâkın olumlu rolü, dogmatik bir yapıya büründürülmeden nesnel bir gerçekliğin ifadesi olarak kabul edildiğinde, inanan tarafın başarılı olması bir İlâhî müdahalenin sonucu olmaktan çıkar ve tarihsel bir gerçeklik olarak gerçek yerini bulur.
“Peygamber olarak gönderilen kullarımız hakkında şu sözümüz {kelime) geçmiştir: Mutlaka kendilerine yardım edilecektir ve galib gelecek olanlar bizim ordumuzdur. [88]
Bu ve benzeri Kur'an ifadelerinde yer alan tarihin seçmeci özelliği, müdahalelerle gerçekleşen bir özellik değil, yukarıdaki ayetten de anlaşılacağı gibi, tarih mekanizmasının kuruluşundan kaynaklanan bir özelliktir. Yani Kur’an'ın sözünü ettiği yardım, her seferinde Allah'ın olaylara müdahale edip, akışı inananların lehine çevirmesi suretiyle gerçekleşmemektedir. Allah tarihin kanunlarını koyarken, iyi ve insanlığa yararlı olana ilerleme şansı vermiş, buna mukabil kötü ve insanlığa zararlı olan ise yok olmaya mahkûm edilmiştir.
“Hak geldi, bâtıl yok oluverdi, zira bâtıl yok olucudur.” [89]
3. Sunnetullah’ın evrenselliği ilkesiyle bağdaşmayacak yorumlardan bir kısmı da toplumların helâkiyle ilgilidir. Kur'an'da pek çok eski kavmin yok oluş hikayesine yer verilir. Tarihten seçilen bu örneklerin çoğunda yok oluş 'azâb ile gerçekleşmektedir. Azap ile yok etmenin çeşitli örneklerine yer verilir Kur'an'da; (racfe) 'titreme [90] (sayha) 'çığlık [91] (tâğiye) 'sarsıntı [92] (rîh sarsar 'âtiye) "önünde durulmaz dondurucu bir rüzgar [93] gibi... Kur'an'ın anlatışından, mahiyetleri belli olmasa da, bu olayların insanların ölümüne yol açan âfetler şeklinde cereyan ettikleri anlaşılmaktadır. [94] Kur'an bir taraftan eski toplumlara verilen bu cezalardan söz ederken, öbür taraftan Hz. Peygamber'in muhataplarının -bütün azgınlıklarına rağmen- benzer bir âfete uğramamış olmaları, Hz. Peygamber'le birlikte helak sünnetinin değiştiği gibi bir yoruma yol açmıştır.
Böyle bir yorumu ortaya çıkaran, azabı tek yok oluş biçimi olarak gören bir bakış açısıdır. Oysa ki, -örnek olarak- Mekke'nin fethiyle müşrik toplumun ortadan kalkması, Kur'an'ın helak kavramının dışında değerlendirilemez. Dolayısıyla, helak kesintisiz bir süreçtir. Helak'ın bir çeşidi olan ve Kur'an'daki örneklerinin -Kur'an'ın ifade özellikleri ve tarihsel gerçeklik açısından- incelenmesi gereken 'azâb olgusuna gelince: Kur'anî verilerden hareket edecek olursak, Hz. Peygamber sonrası insanlık âlemi için zaten azap ile yok oluş söz konusu olamaz. Kur'an'da azap ile yok edildiği anlatılan toplumlar gözden geçirilecek olursa, hepsinin peygamberli toplumlar oldukları ve azaba, genellikle peygamberle ilişkilerinde ortaya çıkan sıkıntıların yol açtığı görülür. Bu örneklerde açık olan bir diğer nokta da, azap inecek toplum içindeki inanan kesimin azap bölgesinden çıkarılmak suretiyle kurtarılmasıdır. [95] Azabın ceza niteliğinin bir gereği olan bu kurtarma işi, peygambere azabı bildirmekle gerçekleştirilmektedir [96]. Peygambersiz bir toplumda ise bunlardan hiç biri söz konusu olamaz.
Bununla birlikte sözde sunnetullah'ın değişmezliği ilkesinden hareketle her doğal âfeti ilâhî bir cezalandırma olarak nitelemek de Kur'an açısından doğru bir değerlendirme olmasa gerektir. Her âfete maruz kalan bölgede ahlâkî olumsuzluk bulunduğunu söylemek bir zorlama olur. Doğal afetlerde masum insanların da helak oldukları gerçeği bir yana bırakılsa bile, toplumdaki ahlâkî bozulma ile başlarına gelen doğal âfet arasındaki determinasyonu izah etmek güçtür.[97]
4- Sunnetullah Ve Hürriyet Sorunu
a- Tarihin İşleyişinde İnsanın Özgürlüğü
Ne zaman bir kanuniyetin varlığından söz edilse, akla gelen ilk soru, bu kanuniyet alanında insanın bir hürriyeti bulunup bulunmadığı olmuştur. Hürriyet sorununa şu veya bu münasebetle temas etmeyen düşünür yok gibidir. Aynı sorunun hâlâ tartışılıyor olması, asırlardır üzerinde düşünülen bu soruna insanlığın henüz kesin ve kalıcı bir çözüm getiremediğinin göstergesidir. Genel kanaat, bu gidişle hürriyet probleminin, insanlığın düşünce gündeminde kalmaya devam edeceği yönündedir. [98]
Kuşkusuz hürriyet meselesi pek çok boyutu bulunan bir felsefe sorunudur. Biz burada bu çaplı konuyu başlı başına ele alacak değiliz. Böyle bir alt bölüm açmakla, şimdiye kadar kimsenin bulamadığı formülü bulduğumuzu iddia ediyor da olamayız. Bununla birlikte, bir kanuniyetin ifadesi olan sunnetullah olgusunu ele alıp da hürriyet konusuna değinmemek, esasen var olan bir problemi görmezlikten gelmek olurdu. Biz bu bölümde sadece Kur’an’ın, tasvir ettiği tarih alanında insana özgürlük verip vermediği üzerinde durmaya çalışacağız.
Konuya, problemin ortaya konmasıyla girmenin, en azından sistematik açıdan uygun olacağı kanaatindeyiz. Meseleyi Max Planck şöyle dile getiriyor:
“Bir yanda insanın kendi ahlâkî onuru, öte yanda iç ve dış dünyalarımızda keskin bir yasallığın egemen olduğu kanısı işte ciddiyetle düşünen her insanın bu ikisini bağdaştırmak isteği ve tutkusu kadar eski bir konudur bu. Burada daha katısını düşünemeyeceğimiz bir kaışıtlaşma daha ilk anda belirmiyor mu dersiniz? Öyle ya, bir yanda doğada olsun, manevî yaşamda olsun, tüm olaylar parçalanmaz kurallara göre yürüyor. O kurallar ki, bilimsel bilginin temeli olduğu kadar, pratikteki eylemlerimizin de ilkeleridir. Öte yanda en yakın bilgilenme kaynağımız olan bilinçliliğimizde yatan güven bilinci, kendi düşünce ve kararlarımıza egemen olmaklığımızın güveni; her an şöyle ya da böyle, akıllıca ya da çılgınca, iyi ya da kötü davranma olanaklarının elimizde olduğuna güvenebilmekliğimiz. Bu ikisi birbiriyle nasıl bağdaşıyor ? [99]
Kanuniyet ve hürriyet arasındaki temel problem özetle budur. Konuyu Kur'an'daki tarih yasalarına taşıdığımızda, en önemli ipucu olarak, bu yasaların Kur'an'daki ifade ediliş biçimleri karşımıza çıkmaktadır. Tarihi yasaları Kur'an’da her zaman önermeler halinde sıralanmış değildir. Bazen açık bir şartlı önerme olarak ifade edilen bu yasalar, zaman zaman pratik önermeler şeklinde sunulmuştur. Ancak bu yasaları yakalayabilmek çoğu kez, Kur'an'ın bütünü göz önünde bulundurulmak suretiyle mümkün olabilmektedir. Esasen bu son iki gruba giren ifade biçimlerinin de şartlı önermelere indirgenebilirliği haiz olduklarını biliyoruz.
Bu durumda, meseleye yaklaşırken Kur'an'da açıkça şartlı önerme biçiminde ifade edilen yasalar temel alınmalıdır. Bunun pratik yararı Kur'an'ın tarihe bakışındaki en temel noktayı ön plana çıkarmasıdır. Söz konusu nokta, bütün şartlı önermelerde şart kısmının insana bırakılmış olmasıdır. Görebildiğimiz kadarıyla bu noktayı en çarpıcı biçimde ortaya koyan, Irak'lı düşünür M. Bakır es-Sadr olmuştur:
“Tarihî yasaların bir kısmı şartlı önermeler şeklinde tezahür ediyordu. Ve bu şartlı önerme, kendi konumunda çoğu zaman insan fiili ve ihtiyarının konusu oluyordu. Yâni burada insan iradesi, şartlı önermenin mihverini, şartını oluşturuyordu. [100]
Bir şartlı önermede verilmek istenen mesaj, şart tahakkuk ettiği takdirde, sonucun kaçınılmazlığı; başka bir ifade ile, sonucun şart tarafından belirleneceğidir. [101] Böyle olunca, şartlı önerme şeklinde ifade edilen bir tarih yasasında sonucu belirleyen faktör, şartın tahakkukunda söz sahibi olan insan unsuru olmak durumundadır. Söylediklerimizi somutlaştırmak için, bu tür ifadelerin Kur'an'daki en tipik örneklerinden biri olarak aşağıdaki ayeti zikredebiliriz [102]
“Bir kavim kendi durumunu değiştirmedikçe, Allah onların durumunu değiştirmez.” [103]
Ayette, toplumsal değişme -hangi yönde olursa olsun-açıkça insan fiillerinin sonucu olarak sunulmaktadır. Bu demektir ki, beşerî bir pay olmaksızın herhangi bir tarih yasasının işlemesi mümkün değildir. Şu kadarı var ki; insanlığın, sunnetullah'ın işlemediği bir alan bulması mümkün olmayacağı için, tavrı ne olursa olsun insanlık şu ya da bu yasanın şart kısmını işlemekte ve kaçınılmaz sonucu çağırmaktadır, îşte insanın bu konumu onun sürekli uyanık olmasını gerekli kılmakta ve ona görevinin boyutunu hatırlatmaktadır:
“İnsanoğlu başıboş bırakılacağını mı sanır ?.. [104]
Hürriyetle çelişir görünen asıl yasalar, pratik önerme şeklinde ifade edilenlerdir. Bu tür yasalara, en çok tartışılan konulardan biri olan ecel ayetleri örnek gösterilebilir:
“Her ümmetin bir eceli vardır. Süreleri dolunca ne bir an geri alınırlar ne de bir an ileri ... [105]
Kur'an'ın bütünlüğü göz ardı edilecek olsa, bu gibi ifadelerden tam anlamıyla determinist bir yasa çıkar; her toplumun önceden-belirlenmiş bir hayat süresi vardır, bu süre dolduğunda, o toplumu oluşturan insanlar ne yaparlarsa yapsınlar toplum yok olur. [106] Ama konuyla ilgili diğer Kur’an pasajları ile bir arada düşünüldüğünde bu tür ifadelerde, şartlı önermeler halinde sunulan pek çok yok oluş yasasının işleyişindeki kesinliğin teyit edilmekte olduğunu görmek zor olmayacaktır. Kur'an pek çok yok oluş yasasına yer vermektedir:
“Neredeyse seni, yurdundan çıkarmak üzere tedirgin edecekler. Böyle bir durumda kendileri de senden sonra pek az bir süre kalabilirler. Bu, senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimiz için de geçerli olmuş bir uygulamadır. Bizim davranışımızda bir değişiklik bulamazsın.” [107]
Ecel ayetlerinde verilmek istenen ise, yasalar gereği sonu gelmiş bir toplumu kimsenin kurtaramayacağı veya yok oluşun şartları oluşmamış bir toplumun yıkılmayacağıdır. Ecel'e, önceden belirlenmişlik anlamını vermek[108] Kur'an'ın büyük bir bölümünü görmezlikten gelmek olur. Ecel ayetlerinin içinde yer aldıkları bağlama dikkat edilecek olursa, bu tür ifadelerin, bir toplumun yeterli sebep yokken cezalandırılması veya yok oluşu çağırmış bir toplumun kurtarılması beklentilerine cevap niteliği taşıdıkları görülür:
“Doğru iseniz bu söyleyip durduğunuz azap ne zaman, diyorlar. De ki, ben kendime dahi ne bir zarar, ne bir fayda verecek durumdayım. Her toplumun bir süresi (ecel) vardır, süreleri geldiğinde ne bir an geri alınırlar, ne de bir an ileri... [109]
Konuya bu açıdan yaklaşıldığında hürriyet meselesi ile ecel ayetleri arasında bir çelişkiden söz etmek oldukça güçtür. Ancak problem burada bitmemektedir. Çünkü tarih yasalarında şart kısmının insanlara bırakılmış olması tek başına bir şey ifade etmemekte; buna ilâve olarak, insanlığın söz konusu şartı işleyip işlememe konusunda hür olması gerekmektedir. Bu soru, temelde insan fiilen problemine irca edilebilir niteliktedir. Yine de, burada konumuzun sınırlarını aşmamaya özen göstererek, sadece bu konudaki yanlış anlaşılmalara delil gösterilen bir ayeti ele alıp, sorunun cevabını bu çerçevede aramaya çalışacağız. Söz konusu ayet şöyledir:.
“Biz bir ülkeyi (qarye) yok etmek istediğimizde (eradnâ), oranın doyurulmuş {mutref) kesimine emrederiz, onlar da orada yoldan çıkarlar. Artık orası hakkındaki söz gerçekleşmiş olur ve biz de o ülkeyi darmadağın ederiz.[110]
Toplumun ekonomik gücünün belli bir kesimin tekelinde toplanmasının gebe olduğu sosyal dengesizliklerin, toplumun bölünüp parçalanmasını doğuracak bir faktör olduğuna Kur'an birden fazla yerde temas eder [111] Yukarıdaki ayet de temelde aynı olguya işaret etmektedir. Ne var ki, ayetteki "mutreflerine emrederiz" ifadesine yüklenen yanlış anlam nedeniyle, ayet "toplumu yok oluşa sürükleyen şartın bizzat Allah tarafından hazırlatıldığı" şeklinde anlaşılabilmiş ve Kur'an bütünlüğüne açıkça ters düşen bu anlayışın izâlesi için, metin üzerinde zorlamalarda bulunma yoluna gidilmiştir [112].
Herşeyden önce şunu hatırlamak gerekir ki, Kur'an'a göre, Allah'ın -tâbir yerindeyse- hiç bir toplumla alıp veremediği yoktur. Dolayısıyla Allah'ın herhangi bir toplumu durup dururken yok etmeyi istemesi, Kur'an açısından söz konusu edilemez [113].
Kur'an'da erâde fiili Allah için söz konusu edildiğinde, nesnel bir gerçekliğin ifadesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu konu üzerinde bir sonraki alt başlıkta geniş bir şekilde durulacağından, burada şunları kaydetmekle yetineceğiz: Allah'ın tarih alanına ilişkin iradesi, tarih kanununu belirler. Kur'an'ın tarihle ilgili olarak kullandığı qavl ve kelime de söz konusu iradenin Allah tarafından sözlü ifadesini tasvir etmektedir [114]. Kur'an'da yer yer bu kelimelerle anlatılan tarih yasası, burada ilâhî irade olarak anlatılmıştır. Dolayısıyla ayette yer alan, "bir ülkeyi yok etmek istediğimizde..." ifadesini "ülkelerin yok olmasıyla ilgili koyduğumuz yasa şudur ..." şeklinde anlamak gerekir. Emr kelimesine gelince, 'buyruk' anlamındaki bu kelimenin Kur'an'da ne anlamda kullanıldığını kavrayabilmek için, öncelikle söz konusu buyruğun' teklîfî (normative) mi, yoksa tekvînî (descriptifve) mi olduğunu tespit etmek gerekir. Çünkü Allah'ın hür irade sahibi insana bir şeyi yapmasını veya yapmamasını buyurması gibi; güneşin, ayın, yıldızların vs. hareket tarzını evrene dikte etmesi de Kur'an'da bir buyruk {emr} olarak ifade edilir [115].
Üzerinde durduğumuz ayetteki emrin normatif bir buyruk olması mümkün değildir".[116] Buradaki emr, tıpkı gök cisimlerinin hareket kanunlarını belirleyen emr gibidir ve mutreflerin hareket tarzlarını belirlemektedir ki bu da fısq'tır. [117] Şu halde toplum içerisinde yolsuzluk etmek, bozgunculuk çıkarmak mutreflerin zorunlu fonksiyonudur. Tıpkı cazibenin, gök cisimlerinin zorunlu bir fonksiyonu olduğu gibi... Bu noktada hürriyet ortadan kalkıyor gibi görünse de, durum hiç de öyle değildir. Çünkü söz konusu olan A veya B şahsı değil, belli bir vasfı haiz insanlardır. Mutref'lik, dünyaya olan sonsuz düşkünlük ve onu gaye edinme hâlidir. [118]
İnsanın doğuştan getirmediği bu özelliğin ayırıcı vasfı, mal sahibi olmak değil, dünyaya bakış açısı ve ahlâkî durumdur. Tek gayeleri olan çıkarlarını korumak için her yola başvurabilecek bu tip insanlar, sağlıksız her toplumda olagelmiş ve yaptıkları iş gerçekten fısk, fesat ve zulümden başkası olmamıştır. [119]
İsrâ suresinin 16. ayetinde anlatılan budur. Burada toplumların yok oluş süreçlerinden biri öğretilmekte ve mutref tipler üreten toplumların tarihsel durumuna dikkat çekilmektedir.
Zikredilen bu örnekler bir yana, tarihsel bir olguyu anlatan bütün Kur'an ifadelerinden, zaman zaman insanı belirleyen yasalar çıkarıldığı da görülebilmektedir. Örnek olarak Kur'an'ın tarih boyunca ne zaman bir peygamber gönderilse ona mutlaka karşı çıkıldığından söz eden ifadeleri [120] bir yasa olarak değerlendirilebilmiştir. "Sunnetullah gereği her peygambere karşı konulmuştur [121] gibi açıklamaların temelinde bu anlayış yatmaktadır. Oysa ki bu gibi ifadeler açıktır ki, tarihsel bir vakıadan söz etmektedir. Şüphesiz tarih boyunca peygamberlere mutlaka karşı çıkan birilerinin bulunmasının çözümlenebilir sebepleri vardır; dolayısıyla bu karşı koymanın temelindeki sosyo-psişik nedenler araştırılabilir. Ama bu başka bir şeydir, insanların peygamberlere sunnetullah gereği karşı çıktıklarını söylemek daha başka bir şeydir. İkincisinde insan davranışının belirlenmesi söz konusudur ki, bu anlayışı Kur'an'dan temellendirmenin imkanı yoktur.
Esasen tarih içerisinde -başka bir ifadeyle sunnetullah karşısında- insan cinsinin bir hürriyeti olup olmadığı, sorusu Kur'an'ın insan anlayışından bağımsız ele alınabilecek bir konu değildir. Önceki bölümlerde üzerinde durduğumuz gibi, Kur'an insanı hürriyet sahibi bir varlık olarak tanıtmaktadır. Tarih alanının insanın hür iradesiyle fiile çıkardığı davranışlar alanı olduğu da hatırlanacak olursa sunnetullah'ın işleyebilmesi için insanın hür davranışlarıyla tarihe katılımda bulunması gerektiği görülür.
Sonuç olarak, Kur'an'ın Allah – toplum(insan) ilişkisi olarak değerlendirdiği tarih anlayışı içinde bir anlamı bulunan sunnetullah, bu ilişkideki ilâhî tavrın ifadesidir. Bir başka söyleyişle sunnetullah'ın belirlediği bir irade söz konusu edilecekse, bu insan iradesi olamaz. İlâhî iradenin belirlenip belirlenemeyeceği ise ayrı bir tartışma konusudur.[122]
b- Tarihin İşleyişinde İlâhî İradenin Yeri
Hürriyet sorunu söz konusu edildiğinde, Müslümanlarla sınırlanması mümkün olmayan, Tek Tanrı inancına sahip çevrelerde insan hüriyetinin yanısıra bir diğer sorun daha gündeme gelir [123] îlâhî irade hürriyeti diyebileceğimiz bu problemin özünü de, Tanrı'nın sözü edilen kanuniyete rağmen dilediğini yapıp yapmayacağı veya yapabilip yapamayacağı sorusu teşkil eder. Biz bu sorunu da, bir önceki bölümdeki gibi sadece sunnetullah'ın değişmezliği çerçevesinde ele almakla yetineceğiz.
Hürriyet konusunu tartışmaya insan özgürlüğünden başlayıp, Kur'an'ın insanı tarih içerisinde âdeta tarihin direksiyonunu onun eline verircesine hür kabul ettiği sonucuna varmıştık. Bu sonuç üzerine "tarih alanında Allah'ın rolü nedir?" sorusu da haklı olarak sorulabilir. Şartlı önermeler olarak formüle edilen tarih yasalarının ekseni durumundaki şartın tahakkuku insana bırakıldığına ve bunun gerektirdiği sosyal değişme zorunlu olarak onu takip edeceğine göre, Allah'ın rolü ne olacaktır?
Öyle sanıyoruz ki, Kur'an'da bütün bu soruları yersiz kılmaya yeterli bir Allah, fikri verilmektedir; O her şeye kadirdir [124] irade buyurduğunu yapandır [125] ve her an bir iştedir. [126] O'nun, dilediğini yapma gücüne mutlak anlamda sahip olarak, her an bir işte olması ile tarih içerisindeki tavrını değiştirmeyeceğini söylemesi bir arada düşünüldüğünde; O'nun kurduğu nizamı bizzat ve kararlılıkla devam ettirmekte olduğu sonucu çıkmaktadır. Allah'ın güç sahibi olması nizamı bozmasıyla eşdeğer kabul edilmemelidir. Aslında biraz incelendiğinde bu ikisinin aynı şeyler olmak bîr yana, birbirine aykırı hususlar olduğu görülür. Çünkü bu nizamın böyle işlemesini Allah irade buyurmuş ve değiştirmeyeceğini vaadetmiştir. Allah'ın verdiği söze muhalefet etmesinin bir irade ve kudret meselesi olarak telakki edilmesi, mantıksal yoksunluğunun yanısıra Kur'an'ın meseleye bakışıyla da çelişir görünmektedir:
“Nice kasabaların halkını haksızlık yaparken yok ettik. Artık çatılan çökmüş, kuyulan metruk, sarayları bomboş kalmıştır. Yeryüzünde dolaşmıyorlar mı ki, orada olupbitenleri akledecek kalpleri, işitecek kulakları olsun. Ama yalnız gözler kör olmaz, fakat göğüslerde bulunan kalpler de körleşir. Senden, başlarına acele azab getirmeni istiyorlar. (Ancak, biline ki) Allah sözünden asla caymayacaktır. Rabbinin katında bir gün, sizin saydıklarınızdan bin yıl gibidir.” [127]
Bu noktada, tarihsel seyrin tâbi olduğu yasaların Allah tarafından değiştirilmemesi ile pasif irade teorisi arasında fark bulunduğunu da vurgulamak gerekmektedir. Genellikle sudur’u kabul edenlerin benimsediği bu teoride Allah, bir bakıma olup-bitenler karşısında bir seyirci durumundadır ve yaptığı tek şey olan-bitene rıza göstermektir. [128] Oysa Kur'an'a göre Allah bizzat olayların içerisinde faal bir güce sahiptir ve son söz onundur. Böyle olunca Allah rıza gösteren değil, böyle olmasını isteyen konumundadır. Tarihin işleyişinde son sözün Allah'a ait olduğunu Kur'an çok yerde vurgulamaktadır:
“Allah bir toplumun kötülüğünü isteyince (irâde) artık onun önüne geçilmez.” [129]
Allah'ın bir toplumun kötülüğünü (veya iyiliğini) irade buyurması, olaylara bağlı olarak ortaya çıkan (hadis) bir arzu/istek değildir. O, belli vasıflardaki toplumlar için iyilik veya kötülüğü ezelde irade buyurmuştur. Bu yüzden bir toplum, örneğin zâlim vasfını kazandığında, o toplum için yok oluş sürecinin başlaması Allah'ın iradesi gereğidir. Bu sonucu Kur’an’ın aynı zamanda sunnetullah olarak da adlandırdığını düşünecek olursak, ilâhî irade ile sunnetullah’ın değişmezliği arasında herhangi bir çatışma veya aykırılıktan söz etmenin bir vehim olduğunu görürüz.
Bu tür yanlış anlamalara konu olan pasajlar genellikle hadis / arızî bir ilâhî irade fikrine yer verilen faraziye cümleleridir:
“Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytanlannı düşman yaptık. Aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar. Rabbin dileseydi (lev şâ'e) bunu yapamazlardı.” [130]
“Allah dileseydi (lev şâ'e), onlardan sonra gelen milletler, kendilerine açık belgeler geldikten sonra birbirlerini öldürmezlerdi...” [131]
Benzer pasajları dikkatle incelediğimizde bu hadis irade fikrinin, muhataptaki bir beklentinin Kur'an'a yansıması olduğunu görürüz: Allah'ın tarihe müdehale etmesi beklentisi... Allah'ın tarihin seyrine müdahale gücünü teorik bazda gündeme getiren bu tür ifadelerle anlatılmak istenen, öyle sanıyoruz ki, Allah'ın tarih alanına müdahale etmek istemesinin iradesine aykırı olduğudur [132]. Yukarıda zikredilen ayetin devamı okunacak olursa, söylemek istediğimiz daha iyi anlaşılacaktır:
“...Allah dileseydi (lev şâ'e) birbirlerini öldürmezlerdi. Fakat Allah, istediğini (yurid) yapandır.” [133]
Ayette geçen irâde ve meşîet fıileri arasındaki ince fark dikkate alındığı zaman [134] Allah için -tabir caizse- canının istediğini veya aklına geleni yapmak gibi bir irade-kudret ilişkisi düşünülemeyeceği sonucu elde edilir. Esasen Kur'an açısından Allah için "aklına esmek" ve "canı birşeyi istemek" gibi, zaafa bitişik fiiller söz konusu değildir. Bu yüzden Allah'ın ezelî iradesiyle koyduğu kanunları değiştirmeyi istemesi, Kur'an'da nefyedilen bir husus olarak karşımıza çıkmaktadır. Allah'ın tarih içerisindeki tavrını değiştirmeyeceğinden dolayı Kur'an buna sunnetullah demektedir.
Kur'an'da fizik alanın yasalarına bakarak tarih yasaları için değişmezliğin teyit edilmiş olmasının ve tarihin bu yasalar uyarınca işlemesine Allah'ın davranış biçimi denmesinin bir sebebi de, şöyle dile getirilebilir: Bu yasaların birinci çeşidinde Allah-tabiat ilişkisi söz konusudur. Yani bu kanunların konusu, hürriyeti olmayan, dolayısıyla sorumsuz olan tabiattır. İkinci tür yasalarda ise Allah – insan(toplum) ilişkisi söz konusudur. Bu kanunların konusu olan insan ise hür irade sahibi olup, hürriyeti ölçüsünde sorumluluğu hâiz bir varlıktır. Tarih yasalarının konusu olan ilişkide iki tarafın birbirlerine karşı hür tavır alışları vardır. Bir tarafta davranışları taqvâ ve fucûr arasında gidip gelen potansiyel bir istikrarsızlık sergileyen beşer; öbür tarafta mutlak hür olanın mutlak düzenli, âdil tavrı. [135] Kur'an'da Allah'ın tarihsel seyre müdahale etmeyeceği fikri işlenirken sunnetullah'ın yanısıra kullanılan kelime ve qavl kelimelerinin yeraldığı ayetler de, bu problemin çözümünde önemli ipuçları içermektedir:
“İnsanlar bir tek milletten başka bir şey değildi. Sonradan ayrılığa düştüler. Eğer Rabbinden bir söz geçmiş olmasaydı, ayrılığa düştükleri konuda hemen aralarında hüküm verilirdi.” [136]
Kur'an'daki bu cevabî nitelikli ifadelerden hareketle elde ettiğimiz söz konusu beklenti, Allah'ın gücünü inkâr edenlerde, sözü edilen ilahî gücün ispatını talep sadedinde bir meydan okuma şeklinde belirirken; mü'minlerde de İlâhi değerlere karşı çıkan güçlerin yok edinmesini talep şeklinde tezahür etmektedir. Her iki durumda, da farkında olunsa da olunmasa da, Allah'tan kendi davranış tarzına aykırı hareket etmesi beklenmektedir. Burada, daha önce sunnetullah’ın değişmezliği konusunu işlerken verdiğimiz örneklere, Hz. Peygamber'in benzer bir beklentisine verilen cevâbı eklemekle yetineceğiz:
“Biliyoruz, onların dedikleri elbette seni üzüyor, gerçekte onlar seni yalanlamıyorlar, fakat o zâlimler bile bile Allah'ın ayetlerini inkâr ediyorlar. Senden önce de elçiler yalanlanmıştı. Yalanlamalarına ve eziyetlerine sabrettiler, nihayet onlara yardımımız yetişti. Allah'ın kelimelerini değiştirebilecek kimse yoktur. Sana da Rasûllerin haberlerinden bir parça geldi. Eğer onların yüz çevirmeleri sana ağır geldiyse, haydi yerin içine bir delik ya da göğe bir merdiven ara ki, onlara bir mucize getiresin !.. Allah dileseydi elbette onları hidayet üzere toplardı, o halde cahillerden olma.” [137]
Bütün bu açıklamalardan sonra, Kur'an'ın değişmez tarih yasaları ve ilâhî irade ilişkisine bakışını şu şekilde özetleyebiliriz, İlkin, Kur'an'ın sunnetullah dediği Allah'ın tarih içerisindeki değişmez tavrı O'nun kendisi için benimsediği iradî bir tavırdır. Bu değişmez tavrın çeşitli örneklerinin Kur'an'da tarih yasaları olarak anlatılması, Allah'ın davranış tarzının belirlenmesi değil, tasvir edilmesidir. Söz konusu tavrın yasalığı insan açısındandır. Bu itibarla ilâhî iradenin, değil haricî bir yasayla sınırlandırılması veya belirlenmesi, bizzat ilâhî irade tarafından sınırlandırılması veya belirlenmesi gibi paradoksal bir durum, en azından Kur'an'da yeri olmayan bir sorundur.
Kur'an'ın "Allah kendisine merhametli olmayı yazdı (gerekli kıldı) [138] yapmak üzerimize bir borçtur" [139] gibi ifadeleri de bu çerçevede düşünülmelidir. Öyle sanıyoruz ki, bu ifadelerle Allah'ın davranış tarzının değişmezliği beşerî bir dille anlatılmaktadır. Aksi halde bunları, ontik bir zorunluluğun ifadesi kabul etmek, Kur'an'ın Allah anlayışıyla bağdaşmaz.[140]
[1] bkz.: el-Mufredât, s. 418-419.
[2] bkz.: el-Fîrûzâbâdî, Muhammed b. Yarqûb, Basâ'ir Zevî't-Temyîz fi Latâ'ifi'l-Kitâbi'l-'Azîz (tahk.: M. 'Alî en-Neccâr), Beyrut, t.y., IV. 307-313
[3] krş.; Fazlur Rahman, Ana Konularıyla Kur'an, s. 79
[4] Sâffât: 37/30
[5] Hûd: 11/57
[6] Bakara: 2/83; Nisâ: 4/36;.En'âm: 6/151; İsrâ: 17/23; Ankebût: 29/8; Lokmân: 31/14; Ahkâf: 46/15 vd
[7] Hûd: 11/46;
[8] Nisâ:/135; Tevbe: 9/24
[9] “Sen yüzünü bir hanif gibi/olarak (hak) dine çevir; Allah'ın insanları yaratışına uygun olan doğal hâl (budur). Allah'ın yaratması değiştirilmez. Doğru din işte budur, ama insanların çoğu bilmezler..” Rûm: 30/30
[10] Firavun'un mü'mine eşi Tahrîm: 66/11, Ashâb-ı Kehf Kehf: 18/10-26 ve Antakya'lı mü'min Yâ-sîn 36/20-27 örneklerini burada zikredebiliriz
[11] Enbiyâ: 21/9vb
[12] Duhân: 44/37 vb
[13] Hûd: 11/118 vb
[14] Â1-i İmrân: 3/117; En'âm: 6/47; Yûnus: 10/13; İbrahim: 14/l 3; Hacc: 22/45; Kasas: 28/59 vb
[15] Enbiyâ: 21/6; Mülk 67/28 vb
[16] Bakara: 2/85, 188; Mâide: 5/62 vb
[17] En'âm: 6/6 vb
[18] Enfâl: 8/54; Şuarâ: 26/139; Mü’minûn: 23/48 vb.
[19] İsrâ: 17/l6; Ahkâf: 46/35 vb
[20] İmân'ın ahlâkî değeri ile ilgili geniş açıklama için bkz.: Güler, İlhami, Kur'an'a Göre Allah ve Ahiret İnancının Ahlâkla İlişkisi (basılmamış doktora tezi), Ankara 1990
[21] İsrâ: 17/83.
[22] Nûr: 24/32, 38
[23] Allah'ın rızık vermesinden söz eden ayetler yorumlanırken bu olayın nasıl oluştuğu üzerinde durulmamış, sadece rızkı Allah'ın verdiği tekrarlanmıştır; msl. bkz.: Hâzin, IV. 403; Fîrûzâbâdî, IV. 403
[24] A’râf: 7/57; Furkân: 25/48; Neml: 27/63; Rûm: 30/46; Şûrâ: 42/28 vb
[25] A'râf: 7/54; Nahl: 18/12 vb
[26] Mü’minûn: 23/12-l4 vb
[27] A'râf: 7/137; Duhân: 44/28
[28] Tâ-hâ: 20/ll4; Mü'minûn: 23/116; Haşr: 59/23; Cum’a: 62/l; Nâs: 114/2.
[29] A’râf: 7/54; Yûnus: 10/3; Ra'd :13/2; Tâ-hâ: 20/5; Mü'min: 40/15
[30] İsrâ: 17/111; Furkân: 25/2
[31] Nahl: 16/50; Tahrîm: 66/6
[32] Sebe: 34/l5-l6.
[33] Mehrân, Dirâsât, I. 311; Araplar arasında Sebe' toprağının verimliliği darb ımesel konusu olmuştur, bkz.: age., I. 329
[34] bkz.: age., I. 338.
[35] bkz.; age., 1.317
[36] Glaser, Eduard, "Zwei Inschriften über den Dammbruch vor Mârib", MVG, 1897, s. 372; Dr. S.A. Salim de seddin Şurahbil zamanında onarıldığına dair bir yazıttan söz etmektedir, bkz.: Dirâsât Târîhi'l-Arab, İskenderiyye 1968,1. 181
[37] Sebe: 34/18vd
[38] bkz.: Glaser, a.g.m., s.387
[39] bkz.: Mehrân, I. 340
[40] bkz.: Cevâd 'Alî, I. 246; Mehrân, I. 351
[41] bkz.: el-Udfuvî, Ebû Bekr Muhammed (ö:h.388), el-Istiğnâ fi-Tefsir (yazma), Hafız Ahmed Paşa- 4, v. 46 b: Bir diğer rivayete göre seddi yıkması için Allah bir fare bile göndermiştir, bkz.: age., v. 47-a
[42] bkz.; Mekkî, v. 320-b:
[43] Kureyş'in ticari seferleri için bkz.; 'Abdul'azîz Kâmil, Medhal Coğrâfi, s. 292; Dr. 'A. Salim, I. 602-3.
[44] Kureyş: 106/l-4
[45] 41. dipnotla verilen metinde bu durum açıkça görülmektedir
[46] İsrâ: 17/83; aynca bkz.: Fussilet: 41/51
[47] En'âm: 6/65.
[48] msl. bkz.: Râzî, XIII.22
[49] ö bkz.: a.y
[50] Şeriatı de aynı şeye "aşırı dinci dünya görüşü" adını vermekte ve sonuçlarını tartışmaktadır, bkz.: Şeriatı, Ali, Yarının Tarihine Bakış (terc: Orhan Bekin), İstanbul 1987, s. 22. Dr. Ömer Özsoy, Sünnetullah, Bir Kur'an İfadesinin Kavramlaşması, Fecr Yayınları: 139-150.
[51] Çoğu kez "mekanist görüş" olarak anılan bu yaklaşım tarzı, XVII. yüzyılda fizik bilimlerin son derece ilerlemesi sonucunda, sosyal olayların da fizik olaylar gibi incelenebileceği düşüncesiyle kendisini gösterdi. Bu yönüyle "sosyal fizik" adını da alan bu yaklaşıma göre, bütün tabiî olaylarda olduğu gibi, sosyal olayların sebepleri de tabiî olaylardır. Mekanist görüş veya sosyal fizik anlayışı hakkında geniş bilgi için bkz.: Kösemihal, N. Şazı, Sosyoloji Tarihi, İstanbul 1974, s.36vd
[52] bkz.: Abdulhamid Siddiqui, "An Islamic Concept of History", Social and Natural Sciences (ed.: I.R. al-Faruqî and A.O. Naseef), Cidde 1981, s. 43-44. Çağdaş Tarih Felsefelerinin Kur'an'ın tarih yorumu açısından değerlendirme denemeleri olarak bkz.: Sıddıkî, Mazharuddin, Kur'an'da Tarih Kavramı (terc. Süleyman Kalkan), İstanbul, 1982, s. 193 vd.; Sıddıkî, Abdulhamid, Tarihin Yorumu (terc. M. Beşir Eryarsoy), İstanbul, 1978; s. 19-107; 'İmâduddîn Halîl, et-Tefsiru'l-İslâmî li't-Târîh, Beyrut 1983, s. 21-95
[53] Bu noktada Weber'in, sosyal değişmenin gerçek sebebinin tespiti için önerdiği şemaya dikkat çekmek yerinde olacak. Weber, önce nedenlerinin bulunduğu öne sürülen tarihsel özgünlüğün kurulmasını ve daha sonra söz konusu olgunun öğelerinin belirlenip bu öğelerden birinin olmadığı varsayarımdan hareketle "tarihsel nedensellik" sorununun çözülebileceğini önerir. Bu yöntem ile, Kur'an'ın "A fiilini işlemeselerdi B sonucu oluşmazdı" türündeki ifadeleri karşılaştırılabilir
[54] Âl-i İmrân: 3/185; Enbiyâ 21/35; Ankebût 29/57
[55] Enbiyâ: 21/34
[56] Â1-i İmrân: 3/144
[57] Mülk: 67/2
[58] krş.: Siddiqui, a.g.m., s. 42
[59] Mesela İbn Haldun toplumlar için 120 senelik bir ömür biçmektedir, bkz.: Mukaddimeler, S. Uludağ, İstanbul, 1982,1. 505-508
[60] Popper da tarihselciliğe yönelttiği tenkitlerde, toplum için mukadder bir gelecekten söz etmeyi 'kehanet' olarak niteler ve evrensel nitelikli sosyal kanunların ancak birbirini izleyen dönemleri yekdiğerine bağlayan kanunlar olabileceğini savunur; bkz.: Popper, Karl R., Tarihselciliğin Sefaleti (terc. Sabri Orman), İstanbul, 1985, s. 70; Popper, K.R., 'Toplum Bilimlerinde Öndeyi ve Kehanet", Karl Popper'in Bilim Felsefesi ve Siyaset Kuramı, Bryan Magee (terc. Mete Tuncay), İstanbul 1982, s. 140
[61] Ra'd: 13/ll
[62] İsrâ: 17/81; Ra'd: 13/17.
[63] Comte, uzun dönemli yönelişin, insanın çevresini denetlemesi, zihinsel ve ahlâkî kabiliyetlerinin gelişmesi gibi konular açısından, sürekli daha iyiye doğru gittiğini düşünmektedir; bkz.: Appelbaum, Toplumsal Değişim Kuramları, s. 18-20
[64] Nitekim daha sonraları İslâm teolojisinde önemli bir problem olarak tartışılan iman-amel münasebeti, Kur'an'da son derece pragmatik bir tarzda ele alınmıştır. Kur'an incelendiğinde, onda inanan fakat salih amel işlemeyen bir insan tipinin yer almadığı görülür. Bu tavrıyla Kur'an, âdeta böylesine birbirinden kopuk iman ve amel ilişkisini tanımamaktadır. Aynı zamanda Kur'an'daki îmân ve 'amel kavramlarını tanımlayan bu tavra göre, Kur'an eylemden söz ettiğinde mutlaka inancın rengini taşıyan bir eylemden söz ediyor demektir
[65] krş.: Mutahharî, Murtaza, Tarih ve Toplum (terc. Cengiz Şişman), İstanbul, 1989, 174 vd
[66] A'râf: 7/147; Tevbe: 9/17.
[67] İbrahim: 14/41; Nahl 16/6l.
[68] Dr. Ömer Özsoy, Sünnetullah, Bir Kur'an İfadesinin Kavramlaşması, Fecr Yayınları: 151-157.
[69] bkz.: Karadeniz, Osman, Mucize Problemi (basılmamış doktora tezi), İzmir 1989, s. 28
[70] bkz.:Ertuğrul, İsmail Fenni, Lugatçe-i Fetsefe, İstanbul 1341,s.424-427
[71] bkz.: Ahmed Naim, Ahlâk-ı İslâmiyye Esâsları, s. 37-38.
[72] Feth: 48/23; Ahzâb: 33/62
[73] İsrâ: 17/77.
[74] Fâtır: 35/43.
[75] bkz.: En’âm: 6/34; Yûnus: 10/64; İsrâ: 17/56; Rûm: 30/30 vd bkz.: En’âm: 6/34; Yûnus: 10/64; İsrâ 17/56; Rûm: 30/30 vd
[76] Fâtır: 35/43-44)
[77] Bakara: 2/186
[78] Hûd: 11/71-72; Neml 27/62; Kamer 54/l0 vd
[79] Ayette Nuh'un duasının kabul edilmeyişini açıklayan "o senin ailenden değildir" ifadesini, Nuh'un kurtarılması için dua ettiği oğlunun, aslında karısının gayrı meşru çocuğu olduğu şeklinde yorumlayanlar olmuştur. Böyle bir tefsir tarzının buradaki mesajı alt-üst ettiği açıktır; bkz.: Taberî, XII. 49 vd
[80] Hûd: 11/ 45-46.
[81] Hûd: 11/74-76
[82] Hûd: 11/49.
[83] Nisa: 4/141; Enfâl: 8/19; Mü'min (Gâfır): 40/51 v.b
[84] Enfâl: 8/60
[85] krş.: Reşîd Rıdâ, Tefsîru'l-Qur'âni'l-Hakîm (Tefsîru'l-Menâr), IV. 144-145
[86] İsrâ: 17/20; Necm: 53/39
[87] Enfâl: 8/65-66; bu ayetin tefsiri için bkz.: Taberî, X. 38-39
[88] Sâffât: 37/171-173.
[89] İsrâ: 17/8l.
[90] A'râf: 7/78, 91,155; Ankebût: 29/37.
[91] Hûd: 11/67, 94; Hicr: 15/73, 83; Mü'minûn: 23/4l; Ankebût: 29/40 ; Yâ-sîn: 36/29, 49, 53; 38.Sâd: 38/15 vb
[92] Hâkka: 69/5
[93] Hâkka: 69/6. 84
[94] bkz,:Hâkka: 69/6-9
[95] Hûd: 11/58, 94; Yûnus: 10/103
[96] Hûd: 11/81
[97] Dr. Ömer Özsoy, Sünnetullah, Bir Kur'an İfadesinin Kavramlaşması, Fecr Yayınları: 159-166.
[98] bkz.: Planck, Max, Modern Doğa Anlayışı ve Kuantum Teorisine Giriş (çeviri ve açıklama: Yılmaz Öner), İstanbul 1987, s. 23 vd; Öner, Necati, İnsan Hürriyeti, İstanbul 1982, s. 10
[99] bkz,: Planck, age., s.23
[100] Sadr, Kur'an Okulu, s.100
[101] bkz.: Öner, Necati, Klasik Mantık, Ankara 1986, s. 57 vd
[102] Bu noktada, psikolojik ve sosyal değişme olgularını bu ayeti temel alarak inceleyen değerli bir çalışmayı zikretmeden edemeyeceğiz; Cevdet Sald, Hattâ Yuğayyirû mâ bi Enfusibim; eserin Türkçe tercümesi, Bireysel ve Toplumsal Değişmenin Yasaları terc.: İlhan Kutluer adıyla İnsan yayınları arasında neşredilmiştir (İstanbul 1984).
[103] Ra'd: 13/11.
[104] Kıyâme: 75/36.
[105] A'râf: 7/34; ayrıca bkz.: Yûnus 10/49; Hicr 15/4-5; Mu'minûn 23/43 vb.
[106] Nitekim ecel ayetleri bu anlamda determinist bir yasanın ifadesi olarak değerlendirilebilmiştir. Örnek olarak bkz.: Taberî, XI, 122: Ayrıca, İbn Haldun da Mukaddime’sinde, toplumda baş gösteren huzursuzluk ve anormalliklerin arkasında geçmişte yapılan birtakım hataları aramanın bir yanılgı olduğunu, bu bozulmanın mukadder olduğunu ifade eder. O, toplumların ömrünü üç nesille (120 sene) sınırladıktan sonra da bu ayetlerden birini zikreder, bkz.: Mukaddime (terc. Süleyman Uludağ), İstanbul 1982, I. 505-508.
[107] İsrâ: 17/76-77.
[108] Taberî, age., VIII. 167.
[109] Yûnus: 10/48-49 .
[110] İsrâ: 17/l6,
[111] bkz.:Haşr: 59/7vd
[112] Metin üzerindeki tartışmları şöyle özetleyebiliriz:
a) Hicaz ve Irak kurrâsı emernâ şeklinde okumuş, "itaati emrettik" veya "onları emirler kıldık" anlamını vermiştir; Taberî, XV. 54-55-
b) Bir kısım kurrâ emmernâ şeklinde okumuş, 'gönderdik' (ba'asnâ) veya "musallat ettik" (sallatnâ) anlamını vermiştir; age., XV. 55.
c) Bir kısmı ise âmernâ şeklinde okumuş ve 'çoğalttık’ (kessernâ) anlamını vermiştir, age,, XV. 55-56.
[113] “Rabbin, halkı düzeltici (muslih) olduğu halde, toplumları haksız yere yok edecek değildir.” Hud 11/117.
[114] Yûnus: 10/19; .Fussilet: 41/45; Şûrâ: 42/l4; Neml: 27/85
[115] A’râf: 7/54; Rûm: 30/25.
[116] Nahl: 16/90
[117] Emr kelimesini normatif bir buyruğun ifadesi olarak anlayanlar, bu fiile "itaat etmek" şeklinde bir meful takdir etmişlerdir (krş.: 95-dipnot a). Oysa Arapça'da emera (emretmek) fiilinin mef’ulü açıkça zikredilmiyorsa, emri izleyen eylemin emredilmiş olduğu anlaşılır. Örneğin "Ben filancaya emrettim, o da vurdu" cümlesinde neyin emredildiği anılmadığı halde, emredilenin 'vurma' eylemi olduğu anlaşılır. Dolayısıyla istifadesinde emredilen fısqtır. krş.: Reckendorf, H., Arabische Syntax, Heidelberg 1921, s. 316 vd.
[118] Hûd: 11/116
[119] bkz.: Sebe: 34/34-35
[120] Hicr: 15/11; Zuhruf: 43/7
[121] krş.: İktibas, "Kavramlar; Sunnetullah", İktibas, s. 6; et-Telîdî, 'Abdullah, Eshâb Helâki'i-Umem ve Sunnetullah fi'l~Qavmi'l-Mucrimîn ve'l-Munharifîn, Beyrut 1986, s. 34.
[122] Dr. Ömer Özsoy, Sünnetullah, Bir Kur'an İfadesinin Kavramlaşması, Fecr Yayınları: 167-176.
[123] Bu konuda geniş bilgi için bkz.: Aydın, Mehmet, Din Felsefesi, s. 116 vd
[124] Bakara: 2/20; Âİ-i lmrân: 3/26; Mâide: 5/17; Ahkâf: 46/33 vb
[125] Bakara: 2/253; Hûd: 11/107; Hacc: 22/l4.
[126] Rahmân: 55 /29
[127] Hacc: 22/45-47
[128] bkz.: M. Aydın, Din Felsefesi, s.117
[129] Ra'd: 13/ll
[130] En'âm: 6/112.
[131] Bakara: 2/253.
[132] Bu tür ayetler Allah'ın sünnetini dilediği zaman değiştireceği şeklinde anlaşılabilmiştir, bkz.: M.R. Halîl, el-Menhecu'l-İslâmî, s.88.
[133] Bakara: 2/253.
[134] bkz.: Basâ'ir, (irâde) III.110; (meşîet) IV.363-364
[135] Bu noktada E.Boutroux'nun, varlık tabakası yükseldikçe zorunsuzluğun arttığı ve hürriyet arttıkça da davranışların düzenliliğinin arttığı yönündeki görüşünü hatırlatmadan edemeyeceğiz; bkz.: Bolay, S. Hayri, "Zorunsuzluk Doktrininde Tabiat Kanunlarının Yeri, Mahiyeti ve Önemi", AÜİİED,, sayı 5, s. 168,176-177
[136] Yûnus: 10/l9.
[137] En'âm: 6/33-35
[138] En’âm: 6/12; ayrıca bkz.: Mücâdile 58/21
[139] Yûnus: 10/103; Rûm 30/47
[140] Dr. Ömer Özsoy, Sünnetullah, Bir Kur'an İfadesinin Kavramlaşması, Fecr Yayınları: 176-182.
İslami Okul Okulların En Önemlisi