KUR'AN'DA ŞER PROBLEM - 1. Sayfa
KUR'AN'DA ŞER PROBLEM
Önsöz
GİRİŞ
ŞER PROBLEMİ NEDİR?
BİRİNCİ BÖLÜM
UMÛMÎ OLARAK ŞER PROBLEMİ
1-ÎSLÂM DIŞINDA BAZI DİNLERDE ŞER PROBLEMİ
1- Kitabı Mukaddes ve Şer Problemi:
3- Zerdüştlükte Şer Problemi:
II- ŞER PROBLEMİ İLE ÖZELLİKLE İLGİLENEN BAŞLICA FİLOZOFLAR
1- Eflatun (427-347) 'da :
2- Spinoza (1632-1677)'da:
3- Leibniz (1646-1716)'De :
4- Voltaire (1694-1778)'de
5- Hume (1711-1776)'da:
6- Schopenhauer (1788-1860)'da .
İKİNCİ BÖLÜM
KUR'AN-I KERİM VE ŞER PROBLEMİ
Giriş : Kur'an'a Göre Şer Bir Vakıadır.
I- KUR’AN’IN ULUHÎYYET TELAKKİSİ VE ŞER PROBLEMİ:
1- Allah Eksikliklerden Münezzehtir.
2- Allah Teâlâ; Rahman, Rahîm, Rauf ve Vedûd'dur.
3- Allah Kullarına Zulmetmez
4- Allah, Alîm ve Hakimdir;
5- Allah Mutlak İrade Sahibidir.
6- Allah Mutlak Kudret Sahibidir.
II- ÎNSAN VE ŞER PROBLEMİ
1- İnsanın Yaratılış Gayesi:
2- İnsanın Şer ile İmtihan ve Terbiyesi:
a- İmtihan Edilen İnsanın İstidadları
a1- Vus', İstita'a ve Teklif:
a2- Ahsen-i Takvim Üzere Yaratılış :
a3- İnsanın Hayra ve Şerre İstidadı:
a4- Nefs (Hevâ)
a5-Lümmetü'ş - Şeytân ve Kötülüklerin Süslü Gösterilmesi .
a6- Kalb
a7- Kalbin Askerleri: Sem'i ve Basar:
a8- Akıl :
a9- Ruh
10- İrade
a11- Lümmetü'l - Melek, (İlham)
b- İmtihanın İki Mühim Unsuru: Risalet ve Kitab Göndermek:
c- Şer ile İmtihana Karşı İnsanın Manevî Cihazları: Sabır ve Duâ.
c1- Sabır
c2- Duâ (İsti'âne ve İsti'âze) :
d- İmtihan Keyfiyetinin Müşkili: Kader, İlm-i Ezelî ve Tevekkül.
d1- Kader ve İlm-i Ezelî
d2- Tevekkül
e- İnsanın, Meşakkatlerle Terbiyesi ve Rubûbiyyet
e1- Şer ile Terbiye
e2- Rabb, Rubûbiyyet
3- İnsandan Neş'et Eden Şerler: Dalâlet ve Günah:
a- Dalâlet:
a1- Fıtrat ve Misak .
a2- Hidâyet ve Dalâlet
a3- Hidâyetin İlk Şartı : Takva:
a4- Dalâletin Sebebi: Fısk.
a5- Kalbin Mühürlenmesi ve İnsanın Bundaki Rolü :
b- Günah ;
b1- Kulların İyi ve Kötü Fiillerinin Yaratılması
b2- Günahların Kesbi ve İrâde-i Cüziyye :
b3- Niyyetin Fiillerdeki Ehemmiyeti
4- Ceza Olarak Şer
a- Musibetler İnsanların Yaptıkları Kötülüklerin Karşılığıdır.
b- Dünyevi Mücâzât:
b1- Allah'ın Hud'a, Mekr ve İstihzası, İnsanların Hile ve Alaylarının Cezasıdır .
b2- Allah'ın Lanet, Gazab ve İdlâli de Kötü Fiillerin Cezalarıdır
c- Cezaların Affı.- Tevbe ve Mağfiret.
c1- Afv'ı İlâhî :
c2- Tevbe:
III- HÜSÜN VE KUBH MESELESİ :
NETİCE
Bibliyografya
KUR'AN'DA ŞER PROBLEM
Önsöz
Doktora imtihanında, imtihan heyetindeki hocalarımdan birisi, kazandığım takdirde hangi mevzuda tez yapmak istediğimi sormuştu. Ben de ya “müşkilâtü'l Kur'an” veya “ahkâmu'l-Kur'an” mevzuunda çalışmak istediğimi, tefsirde bilhassa bu mevzuların alâkamı çektiğini söylemiştim. Bu mevzularda tez yapamadım ama, onlardan müşkilâtü'l-Kur'ân mevzuunun bir parçası sayılabilecek “Kur'an-ı Kerim ve Kâinattaki Şerler Problemi" üzerinde çalışmak nasib oldu.
Mevzuuyu biraz geniş bir açıdan ele alıp, Kur'an'ı ona göre taramaya başlayınca birçok müşkilin, bizzat veya bilvesile, bu problemle alâkalı olduğunu gördüm. Binâenaleyh başlangıçtaki temennim nisbeten gerçekleşmiş oldu.
Tez çalışmalarıma önce genel fikri ve felsefî eserler okuyarak başladım. Şunu hemen belirtmeliyim ki bu mevzua tahsis edilmiş ne türkçe ne de arapça bir kitaba rastlamadım. Elime aldığım her kitapda az veya çok mevzu'la ilgili kısımlar vardı. Fakat problemi enine boyuna işlememişti. Hristiyanlık açısından şer problemini tedkîk eden iki eser dışında, bu mevzuya tahsis edilmiş batı menşe'li kitaplara muttali olma imkânımız olmadı. Bu bakımlardan, şer problemine Kur'an'ın cevabını verecek ve münhasıran şer meselesini anlatacak bir çalışma yapma ihtiyacı daha açık bir şekilde kendisini gösterdi.
Şer probleminin tarih boyunca aktüel bir mesele olmakta devam etmesi, muasır insanlığın dinlerden çok felsefi cereyanlardan müteessir bulunması, mesele hakkındaki Kur'an'ı anlayışı ortaya koymak üzere derinlemesine bir çalışma yapmaya beni teşvik etmiştir.
Problemin diğer bazı dinlerdeki ve felsefedeki şeklini tesbit ettikten sonra, meseleyi en geniş biçimde ele almak üzere Kur'an'ı taradım. Mümkün olduğu kadar titiz ve dikkatli davrandığım bu taramada ayetlerin hemen hemen dörtte birini fişledim.
Tez çalışmamda istifade ettiğim temel eserler, Kur'an'ı Kerîm'den sonra, bazı mühim tefsirlerdir.
Taberî, Zamahşeri, Râzi, Şevkânî, Kuşeyri, Alûsi, Muhammed Reşid Rıza - Muhammed Abduh, Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Tabatabâi ve Seyyid Kutub'un eserleri bunlar arasındadır. Tesbit ettiğim ayetlerin izahı için mezkûr eserlere müracaat ettim. Mevzuca yakın ayetlerin, ilk geçtiği yerlerdeki tefsirlerine baktım. Tez çalışmamda uzun bir zamanı alan bu devrede, ayetleri fişlerken aklıma gelen mülahazaları ve manaları bu tefsirlerden aradığım gibi, hatırıma gelmeyen ve fakat onların yaptığı farklı izahlardan da istifade ettim.
Daha sonraki safhada, Kur'an'ın en yetkili tefsiri durumunda olan hadislerin izahlarından faydalanmak gayesiyle, Kütüb-Ü Sitte'yi, Muttaki Hindî'nin Kenzu'l-'Ummâl'ını ve Nureddin Heysemi'nin Mecma'uz-Zevâid'ini taradım
Bibliyografyada isimleri zikredilen eserlerin kimini tamamen, kimini mevzu ile ilgili olduğu kadarıyla gözden geçirdim. Bütün bu çalışmaların neticesinde, kesin şekliyle planımız ortaya çıktı.
Buna göre :
Tezin girişinde, şer probleminin ne demek olduğunu anlattım. Birinci bölümde, çeşitli dinlerin ve şer problemiyle meşgul olan filozofların görüşlerini inceleyerek, esas bahse girmeden önce, meselenin beşeri plandaki hududlarını göstermek istedim.
İkinci bölümde esas mevzuumu işledim. Bu bölümün başında Kur'an'ın ulûhiyyet telakkisini, mevzuumun ilgili yönleriyle aktardım. Şer hakikati karşısında, çözülmesi gereken bir müşkillik arzeden bu telakkinin müşkilattan kurtulması için, Kur'an'ın şerri nasıl kabul ettiğini göstermeye çalıştım. Şerleri üç kısımda mütallaa etmek bana uygun göründü. Birincisinde şerri, teklif ve imtihanın bir unsuru olarak göz önünde bulundurup imtihanın hikmetini, teklifin muhatabı olan insanı kuvvet ve zaaflarıyla anlatmaya çalıştım. İkincisinde, insanlardan neş'et eden günah ve dalâlet şerlerinden bahsettim. Günah ve dalâletlerin cezası olarak harsımıza çıkan serleri de üçüncü kısımda zikrettik.
Neticeden önce, hadiseleri ve fiilleri değerlendirmede islâmi bir kıstas olmak üzere hüsün'kubh meselesini anlattım.
Bu çalışmamda şer problemine Kur'an'ın cevabını, anladığım kadarıyla ortaya koymaya çalıştım. Fakat bunun, herkesi ikna edecek bir cevab olmadığını biliyorum. Kur'an, her meseleye gerektiği ve insana lâzım olduğu kadarıyla temas etmiştir. Bir müslüman olarak bize kifayet eden Kur'an'ı izahlar, şer probleminde, hele bütün meselesi zihnindeki problemlerle uğraşmak olan insanlara tamamen yetmeyecektir. Yalnız şu var ki bu cevabın, diğerleri arasında soylu bir yeri olacaktır.
Gerek mevzuumu seçerken, gerek mevzuunun sahasını tesbitte yardımıyla, gerekse tezimi bitirene kadar, çalışmamdaki istiklâlimi haleldar etmeden, yapıcı ve yol gösterici ikaz ve alâkalarıyla yöneticiliğimi yapan hocam Doç. Dr. Suat Yıldırım'a teşekkürlerimi burada ifade etmek isterim. Ayrıca bazı fransızca kitaplardan istifademi sağlayan Sadık Kılıç ve Mehmet Yazgan'a da şükranlarımı bildiririm.
Lütfullah Cebeci
GİRİŞ
Tarih boyunca insanlar, Tanrı'ya inananlar ve inanmayanlar olarak ikiye bölünmüşler ve devamlı biribirleriyle mücadele edegelmişlerdir. İnanmayanlar kâinatın dışında hiçbir varlık kabul etmezken, inananlar, değişik şekillerde de olsa, kâinattan başka, bu âlemi idare eden güç veya güçlerin varlığını kabul etmişlerdir. İnançsızların kâinatı izah ederken birçok güçlüklerle karşılaşmaları gibi, inananların da inançları içinde izah edemedikleri problemleri olmuştur.
İnsanoğlu yaratılışı icabı meraklı bir varlıktır. Enfüsî ve âfâki, maddî ve manevî problemlerine daima cevaplar aramış durmuştur. Önce kendisini, sonra içinde bulunduğu âlemi bütün incelikleriyle anlamaya çalışmıştır. İnsan nedir? Nereden gelmiş, nereye gidiyor? Kainat içinde onun kıymeti ve mevkii nedir? Varlık nedir? Varlık gerçekten var mıdır, yoksa biz hayalimizin ürünü olan bir dünyada mı acı çekiyor, seviniyor, doyuyor, acıkıyor, çabalıyoruz? Bilmek nedir? Ruh nedir? İyi ve kötü, sevgi ve nefret nedir? v.s.
Zaman içerisinde bu problemlerin bazılarına cevaplar bulunabilmişse de birçoğu hâlâ düşünen insanı meşgul etmeye devam etmektedir. Hem sonra, geçmiş devirlerdeki insanları tatmin eden bir cevab günümüz insanını tatmin etmemekte, binaenaleyh “artık bunun cevabı bulundu.” denilebilecek meseleler de müşkilliklerini muhafaza etmektedirler.
Hiç şüphesiz “Uluhiyyet Meselesi” problemlerin mihverini teşkil etmektedir. Tanrı var mıdır, yok mudur? Varsa vasıfları nelerdir, neler olmalıdır? Aksi takdirde kâinatı ve insanın var oluşunu nasıl izah edeceğiz? Bu ve benzeri birçok sorularla tavzih edilebilecek “Uluhiyyet Meselesi” içerisinde de birçok problemler vardır. Bu problemlerden bilhassa bir tanesi “baş mesele” olmaya namzed bir meseledir. O da “Şer Meselesi”dir. Bu elim mesele gerçekten ilâhiyyûn mezhebinin (theism) esas noktasıdır.[1] Problem biraz daha fazla kelimeyle şöyle ifade edilir : “Merhametli Tanrı'nın şerleri yaratması veya O'na rağmen kâinatta şerlerin bulunması meselesi”... İşte mevzuumuz olan bu mühim mesele de diğer birçok mesele gibi, insanların asırlardır cevabını bulamadıkları meselelerdendir.
Geçmişi, bugünü hatta geleceğiyle dünyamıza göz atacak olursak görürüz ki iyiyle kötü, mutlulukla üzüntü, bilgiyle akılsızlık, faziletle fenalık her yerde içice girmiş ve karışmıştır. Hiçbirşey saf ve sade değildir. Bütün faydaların hemen yanında mahzurlar yer almaktadır. En sağlam akıl deliliğe komşudur. Saadetin en yüksek derecesinden en derin hüzünler doğabilir. Dünyanın hali budur.[2] Hayatta sevmediğimiz, kötü gördüğümüz hadiseler iyi gördüklerimize nazaran oldukça fazladır.
Biribirleriyle durmadan didişen insanlar ve cemiyetler, hiç acımadan hemcinsini öldüren askerler, uzuvları kopmuş cesedlerle dolu savaş meydanları, insanları vahşî hayvanlara atıp, bununla eğlence zevkini tatmin eden Neron gibi zalim idareciler, biribirlerinin fırsatını ve gafletini kollayan insanlar ve hayvanlar, küçük balıkları ve böcekleri yutan büyük balıklar, güçsüz insanlara haksızlık eden güçlü insanlar, koca şehirleri yerle bir eden depremler, binlerce kişiyi evsiz bırakan fırtına ve kasırgalar, tarladaki mahsulü toprağıyla alıp götüren seller, insanları perişan eden kıtlıklar ve kuraklıklar... Bu dünyaya ansızın bir yabancı düşüverseydi, ona bu dünyanın kötülüklerinin bir misali olarak, hastalıklarla dolu bir hastahane, suçlular ve borçlularla tıklım tıklım bir hapishane, okyanusta dalgalarla boğuşan bir filo, kıtlıktan ya da salgınlardan eriyip gitmiş bir millet gösterirdik. Ya hayatın güzel yanını göstermek ve zevkleri hakkında bir fikir sahibi olmasını temin için onu nereye götürebilirdik.[3] Velhasıl insanların ekseriyet itibarı ile bedbaht ve kötü oldukları, şerrin kol gezdiği bir dünyada yaşamaktayız.. Tebarüz ettirmeğe çalıştığımız bu karamsar hayat tablosu karşısında Tanrı'nın adaletinin, hayırhâhlığının, merhametinin ve iradesinin insanlardaki bu faziletlerle aynı şekilde olduğunu ileri sürebilir miyiz? O'nun iradesinin mutlak olduğunu, O ne isterse onun olduğunu kabul ediyoruz. Fakat ne insanlar mutlu ne de hayvanlar... Öyle ise onların mutluluğunu istemiyor. İlmi sonsuzdur, gayelere uygun vasıtaları seçmekte hata etmez. Fakat tabiatın akışı ne insanların ne de hayvanların saadetine uygundur. Öyle ise tabiat bu gaye ile kurulmamıştır. İnsan bilgisi içinde bu söylediklerimizden daha kesin ve daha sarsılmaz hiçbir istintaç yoktur. Öyleyse Tanrı'nın hayırhâhlığı ve merhameti hangi bakımdan insanların hayırhâhlığına ve merhametine benziyor?[4]
İlk defa Epicurus (M.Ö. 341-270) tarafından formüle edilen, sonra Lactantius (M.S. 260-340) tarafından tekrar dile getirilen müşkil, hâlâ cevabını bulmuş değil: “Tanrı ya şerri yok etmek istiyor ama gücü yetmiyor veya gücü var ama onu yok etmeyi istemiyor. Veyahut da O' ne şerri yok etmek istiyor, ne de buna gücü var. Veya Tanrı hem bunu istemekte, hem de buna gücü var. Eğer O istiyor da güc yetiremiyorsa güçsüzdür ki bu ulûhiyyete yakışmaz. Eğer O, gücü olduğu halde, şerri yok etmeyi istemiyorsa kıskançtır ki bu da ulûhiyyete terstir. Eğer Tanrı, şerri yok etmek istemediği gibi, zaten istese de buna gücü yoksa, o zaman, hem âcizdir hem de kıskançtır. Binaenaleyh, O, tanrı değildir. Eğer O, şerri yok etmek istiyor ve buna da kadir ise, ki ulûhiyyete yakışan da budur, şerlerin kaynağı nedir? Öyleyse O Tanrı niçin şerleri yok etmiyor?”[5]. “Eğer Tanrı mutlak iyi ise bütün serleri yok etmeyi istemelidir. Eğer O kadir-i mutlaksa bütün şerleri yok etmeye muktedir olmalıdır.” [6]
Şer, dünyamızda, olanca dehşetiyle vâki bir unsurdur. Kâinattaki bu muazzam şer keyfiyetiyle, Allah'ın mutlak kudretini ve mahzâ hayır olan iyiliğini nasıl telif edebiliriz?[7] Saint-Thomas (1225-1274)'ın ifadesiyle: “İnsana Tanrı yokmuş gibi geliyor. Çünkü, eğer iki zıttan birisi mutlak olursa, diğerinin mevcud olmaması gerekir. Bundan dolayı, eğer Tanrı var idi ise şer olmamalı idi. Fakat dünyada şer var, öyle ise Tanrı yok mu?”[8] Bu yoldan giderek bazı insanlar, şerrin varlığının Tarın'nın yokluğuna delil olduğunu ileri sürmüşler, Tarın'nın hayırhah ve ancak hayırların menbaı olması gerektiğine kail olmuşlardır[9]. Schopenhauer (1788-1860) : “Biz sadece -Bu âlem niçin var oldu? diye sormayız, - Bu âlem niçin bu serlerin her türlüsüyle dopdoludur? diye de sorarız.”[10] derken Stendhal (1783-1842) bir şiirinde zirveye ulaşan itirazını serdediyor: “Tanrı niçin yegâne mazeret bulunmamış olması olur.”[11]
Bunlardan daha açık ve basit bir muhakeme olamaz. Dinî itikada karşı böyle kolayca ve hemencecik kuruluveren itiraza aynı şekilde çabuk ve kolay cevap vermek mümkün değil.[12]
İşte, yukarıdan beri anlatmaya çalıştığımız, bu “Şer Problemi” inananların olduğu kadar, inanmayanların da problemlerindendir. İnananlar için o, imam daima tehdid eden bir şüphe; inanmayan için, inanması ihtimalinin önünde duran, kolay kolay aşılmaz bir engeldir.
Bu mesele her türlü tanrı inancına sahip din için mevzubahs değildir. Tanrı'ya iyi vasıflar atfeden, O'nu kudretli, merhametli ve hikmetli kabul eden dinlerin müminlerini tehdit eder. Ulûhiyyet telakkisi bu şekilde olan dinler için “Şer Mesele”si son derece ciddî bir muhalefet ortaya koymaktadır. Binaenaleyh bu mevzuda söz söylemek, birşeyler yazmak ve araştırma yapmak hem çok gerekli hem de oldukça zor bir iştir.
BİRİNCİ BÖLÜM
UMÛMÎ OLARAK ŞER PROBLEMİ
1-ÎSLÂM DIŞINDA BAZI DİNLERDE ŞER PROBLEMİ
1- Kitabı Mukaddes ve Şer Problemi:
Yahudilik ve Hristiyanlık, ilahiyat ve dinler tarihiyle uğraşanların en çok meşgul oldukları mühim dinlerdendir. Peygamberlerinden sonra tahrife uğrayan bu dinleri, geriden gelen birçok aziz, haham ve ilahiyatçı, yüceltmek ve müdafaa etmek için gayret sarfetmişlerdir. Dinlerinin esaslarını anlaşılır hale getirmek hususunda herbiri kendisine göre, çeşitli izahlar yapmışlardır. Devirler değiştikçe izahlar değişmiş, fakat dinî itikadı tehhid eden problemler değişmemiştir.
Bu problemlerden birisi olan “şer vakıası”, bir sevgi ve rahmet Tanrı'sına olan Kitab-ı Mukaddes -bilhassa Yeni Ahit- inancına karşı son derece kuvvetli bir muhalefet ortaya koymuştur[13]. Bugün olduğu gibi, daha ziyade Hristiyanlığın ilk çağlarında ve Orta Çağda dinî itikadlara karşı yapılan “şer itirazı” çokça görülmüştür. Dördüncü asırda Âugustinus problemin tekrar tekrar münakaşa ve mübahesesini yapmış, kendince bir cevap ortaya koymuştur. Onüçüncü asırda da Thomas Aquinas bu mevzu ile ciddî olarak alâkadar olmuştur[14].
Şer problemi, ibadete lâyık yegâne varlığın, dâima son derece iyi ve nihayetsiz güç sahibi bir Tanrı olduğunu iddia eden dinler için mevzu bahistir. Bundan dolayı Tanrıya mutlak iyilikle birlikte mutlak kudret atfeden Yahudilik, ve Yahudi kaynağın saf tek Tanrıcılığına her zaman sıkı sıkıya bağlı olan Hristiyanlık[15] için de bu problem vâriddir.
Şer problemi, ulûhiyyet meselesiyle alâkalı olduğu için Hristiyanlığın ve Yahudiliğin Tanrı anlayışlarını anlatarak mevzuya girmek gerekmektedir.
Hristiyanlığın ulûhiyyet anlayışı aslında karışık ve izahı güç bir telakkidir. Hristiyanlığın, kendi içerisinde bu hususta bir ittifak da yoktur. Eski devirlerden beri Hristiyanlık bir bütün olmaktan uzak kalmıştır. Mesela Socien'ler ile -ki bu mezheb teslise karşıdır- Katolik'ler arasında müşterek hiçbirşey yoktur. Aynı şekilde İsâ (as)'in uluhiyyetine inananlarla mücadele edenlerden Arianisma ile, Blachere'in kaydetmiş olduğu, Meryem'e tapmaya kadar giden Cordyien'ler bu hükmümüze tipik bir misaldir. Günümüzde sadece “Science Chretienne” mensubları içinde o kadar farklar vardır ki düşünce ve inanç birliğinden bahsetmek mümkin değildir. Bütün bu guruplar kendilerinin Hristiyan olduklarını söylerler. Kur'an onların bu ihtilaflarının sebebini bildirerek şu şekilde beyan etmektedir: “Onlar Allah'ı bırakıp bilginlerini, rahiplerini tanrı edindiler.”[16],[17]
Hristiyanların uluhiyyetteki ihtilaflarının bilhassa -hernekadar ekseriyet bunu kabul ediyorsa da- teslisi kabul edip etmeme hususundaki ihtilaflarının esas sebeblerinden birisi, İnciller'de bu hususun bulunmayışıdır. İsa (as) 'ın tanrılaştırılması meselesi, üç esas synoptique incilde (Matta, Markos ve Luka İnciller'inde) yoktur. M. Hamidullah'ın ifadesiyle, hiçbir İncil'de İsa (as)'ın “Ben Tanrı'yım.” diye bir sözü geçmemektedir. Onun bu husustaki en ileri sözü “Ben Tanrının oğluyum.” sözüdür.[18] “Tanrı Oğlu” tabiri Kitab-ı Mukaddes'te sadece Hz. İsâ için kullanılmamıştır. Eski Ahit'te bu tabir, İsrail Oğulları[19], melekler[20], v. b. şeyler için; Yeni Ahit'te Âdem (as) hakkında[21], çeşitli yerlerde hristiyanlar hakkında [22] kullanılmıştır. Binaenaleyh bu tabir ona ulûhiyyet atfetmek için kitabî bir dayanak sayılamaz. Synoptique olmayan Yuhanna İncili'nin başındaki esrarengiz ve açıkça Yahudi filozofu Philo[23] 'nun felsefesini yansıtan “Kelam başlangıçta var idi. O başlangıçta Allah nezdinde idi. Herşey onun ile oldu ve olmuş olanlardan hiçbirşey onsuz olmadı. Hayat onda idi ve hayat insanların nuru idi.” [24] Sözleri Yuhanna'nın bir girişinden ibarettir ve herşeye rağmen -hristiyanların ekserisinin iddiasının aksine- Hz. İsa'nın tanrılığından başka tefsirlere de müsaittir.[25]
Bu hususlardan dolayı Hıristiyanlığ'ın, uluhiyyet mevzuunda bizi alakadar eden, genel inançlarını Yeni Ahit'ten alacağız.
Yeni Ahit'e göre Tanrı yüce ve aşkın varlıktır. Kişilik sahibidir, yani “zat” tır. “O erişilmez bir nurdur.” Timoteosa [26] “Tanrı, hiçbirimizden uzak değildir.” [27] Birdir. Hz. İsâ bütün işlerin başının “Dinle ey îsrail! Tanrımız Rab bir olan rabdir.” [28] sözü olduğunu söyler. O herşeye kadirdir. Allah'ın önünde tahtlar üzerinde oturan ihtiyarlar [29] O'na şöyle şükretmişlerdi : “Ey herşeye kadir olan, var olan ve var olmuş olan Rab Allah, sana şükrediyoruz. Çünkü kendi büyük kudretini aldın ve saltanat sürdün.” [30] “O, kullarına karşı muhabbetlidir. O kadar muhabetlidir ki sevgi bizzat O'dur, Allah'ın sevgisidir.” [31] Kullarına karşı merhametlidir, hem de biricik oğlu İsâ (as) 'ı onların günahlarının kefareti olarak dünyaya gönderecek kadar merhametlidir.[32] Karanlıkta ve ölüm gölgesinde oturanlara merhametli yüreğinden ışık verir. [33] O hükümrandır. “Gökte taht üzerinde oturur.” [34] Kâinatı O idare eder. Kâinat O'nun sayesinde ayaktadır. İnsanlar varlıklarını da hareketlerini de Tanrı'dan alırlar. [35] Devamlı surette kâinatta icraattadır.[36] Herşeyi önceden takdir etmiştir. İlk insan çiftinden gelen bütün kavimlerin kaderi bu herşey zümresindendir.[37] Dilediğine merhamet eder, dilediğinin kalbini katılaştırır.[38] İnsan Tanrı'ya hesap soramaz : “Acaba kendisine şekil verilen şey, şekil verene 'Niçin beni böyle yaptın?' der mi?” [39] Tanrı âdildir, adaletini izhar edeceği gün gelecektir.[40] Allah'ın iyiliği yanında sabrı ve tahammülü de boldur.[41] O kudûs ve münezzehtir.[42] Tanrı'nın gazabı vardır: “Gazab ile cezalandıran Allah haksız mıdır? Hâşâ, yoksa Allah Dünyaya nasıl hükmedecekti”.[43],[44] Hristiyanlığın amentüsünde “yeri göğü yaratan, herşeye kadir Baba Tanrı'ya iman” ifade edilir.[45]
İsâ (as) İncil'de “Ben Tevrat'ı ibtal etmek için gelmedim. Aksine onu kemâle erdirmek için geldim.”[46] demektedir. Hernekadar O, yeni bir şeriat getirerek Musa (as) ın şeriatını nesh etmiş oluyorsa da, bu Tevratı ibtal manasına değildir. “Hakikatta nesh, bir ibtal değil aksine bir olgunlaştırma, kemâle erdirmedir[47]”. Binaenaleyh Hristiyanlık ile Yahudilik'in uluhiyyet telakkisi ve şer problemi karşısındaki durumu çok büyük farklılıklar arzetmemektedir. Tanrı'nın tek olması, mahlukata göre yüce olması, bir varlık ve rahîm olması, insan ile arasında alakalar olan bir zat olması gibi telakkiler, İslamiyette de bulunan, Yahudi ve Hristiyan uluhiyyet telakkilerinin müşterek noktalarıdır.[48]
Hristiyan alimler uluhhiyyetle ilgili mevzularda, Yeni Ahit'ten olduğu gibi Eski Ahit'ten de pasajları delil olarak getirirler. Bundan dolayı biz bu iki dini mümkün olduğu kadar ayırmamaya gayret edeceğiz. Yahudiliğin uluhiyyet anlayışını da zikrettikten sonra, şer meselesi karşısında bu iki dinin durumunu ve ilahiyatçılarının fikirlerini ayırmadan serdedeceğiz.
Dinler Tarihi araştırmalarıyla uğraşan bazı Avrupalı alimler, Yahudiliğin tanrı anlayışının bazı tekamüllerden geçtiğini, bazı mahallî tanrılardan müteessir olduklarını ileri sürmüşlerdir. İddialara göre Yahudiliğin millî tanrısı olan Yahova, asıl Yahudiliğin tanrısı olmayıp, Yahudilerin göçebelikten medenî hayata geçtikleri zaman yerleştikleri mahallin, kaba, dar kafalı, kan dökmekten hoşlanan, vahşi tabiatlı, mahallî bir tanrısı olup, daha sonra bu tanrıya âlemşümul, herşeye kadir, mahlukatma merhametli insanları en yüksek ahlâk seviyesine çıkarmayı murad eden gibi vasıflar verilmiştir.[49] Biz bu iddiaları bir tarafa bırakıp Yahudiliğin bugünkü tanrı telakkilerini kısaca anlatacağız.
Eski Ahit'in uluhiyyet anlayışına göre “Tanrı yüce, aşkın bir varlıktır. O'nu kimse göremez.[50] Tanrı Yahova birdir, O'ndan başka tanrı yoktur. [51] O ezelîdir, ebedîdir. [52] Kadir bir tanrıdır.[53] Mahlukata karşı merhametlidir.[54] Yeri ve göğü O yaratmıştır. [55] Meliktir, hükümdardır.[56] Kainatın müdebbiri de O'dur. [57] İlmi herşeyi, hatta kullarının gönüllerinden geçirdiklerini, ihata eder.[58] Adaletsizlik O'na yaraşmaz, O hâkim-i âdildir.[59] Mukaddes ve münezzehtir.[60] Aynı zamanda O kendisinden korkulması gereken varlıktır.[61] İntikam ve gazab sahibidir.[62] O merhametten ziyade gazab Tanrısı'dır.[63]
Tanrı herşeyin hakikî failidir.[64] Firavn'ın kalbini katılaştırdığı gibi, kalbleri katılaştırabilir.[65] Kendi milletinin kalbini de katılaştırabilir.[66] Herşey O'nun takdirine bağlıdır. [67] Fakirlik, zenginlik ve eşitsizlik gibi şeyler de Onun takdir ve yaratmasıyladır.[68] O seçkin milleti Benî İsrail'e babalık muamelesiyle muamele eder. [69] İncil'de sevgi ifade eden “babalık” Tevrat'ta hakimiyet ifade eder[70]. O her-şeyi görür[71], herşeyi işitir.[72] Kötülerden yüz çevirir[73], istediklerine iyilik eder.[74] O'nun işleri aklı ile olur.[75] Olacakları önceden bilir. [76] Sevgi ve kini vardır.[77],[78]
Yahova Musa (as)'ın bir sorusuna şöyle karşılık veriyor : “Ben, Ben olanım.” [79] Lods'a[80] göre bu cevapta bir red mahiyeti görenler olmuştur. Zira İsrail Tanrısı'nın künhüne varılamaz ve bu, böyle kalmalıdır. Yahova'nın en mütemayiz vasıflarından birisi millî bir tanrı oluşudur. O, mümtaz kavmini daima destekler. Hatta, onlara, başka kavimlerden hırsızlık yapmalarını emreder[81]. İsrail Oğulları yabancılara karşı en büyük adaletsizlikleri işlese bile onları terketmez. Fakat, bazan, kendisini kızdıran İsrail'i cezalandırmak üzere, onlardan intikam almak için düşmanlarını onlara galip getirir .[82]
O, her türlü adaletsizliğe, yalana ve haksızlığa karşı gazab duyar. Bir babanın günahının cezasını üçüncü, dördüncü kuşaktaki çocuklarından alır. O'nu sevip emirlerine itaat edenlere de bin kuşak ötesine kadar inayet eder (On Emir'de belirttiği gibi..) . Herşeye rağmen O bir adalet Tanrısı'dır.[83]
Hristiyanlık ve Yahudiliğin tek tanrı inancı bizi nihaî bir monizme götürür. Monizm, kainattaki herşeyi ahenkli bir birlik içinde kabul eder. Buna göre şer, zahirî bir keyfiyettir. Eğer biz onu, onun kainat ile olan bütün alakaları içinde değerlendirirsek, “hayır” olduğunu görürüz. Alexander Pope'nin ifadesiyle “Bütün kısmî şerler, külli hayırlardır.”[84]
Şer problemine bir de dualist bakış vardır. Buna göre hayır ve şer, biribirleriyle telifi gayr-i kabil iki mefhumdur. Bunların ikiliği ancak birinin diğerini ortadan kaldırmasıyla tekliğe dönebilir. Bu iki zıt bakış ehl-i kitab, bilhassa hristiyanlık düşüncesi üzerinde tesirli olmuştur, fakat ikisinden birini tercih etme imkânı olmamıştır. Çünkü ne monizm ne dualizm Hristiyan teolojisinin esas iddialarıyla tamı tamına telif edilemez.[85]
Kitab-ı Mukaddes'te şerrin hem monist hem dualist görünüşü vardır. Bu durum, Kitab-ı Mukaddes için şer problemini bütün canlılığıyla ortaya çıkarmaktadır: Tanrı bir taraftan, bizzat kendisi şerrin varlığının mesulüdür ve o hakikaten bir şerdir. Diğer taraftan da Tanrı şerden razı değildir ve onu reddetmektedir. Bu anlayış çerçevesinde problem kaçınılmaz bir problemdir. Eski Ahit'te Tarın'nın bir kölesi, bir cezalandırma vasıtası olan şer, [86] Yeni Ahit'te Tarın'nın bir düşmanı olarak gösterilmiştir[87].[88]
Bu müşkili bizzat Kitab-ı Mukaddesin pasajlarıyla misallendirelim. Eski Ahit'te, şerrin direkt olarak Tarın'nın iradesine bağlı olduğunu ifade eden birçok pasaj vardır. Eyyûb'un kitabında şeytan, ilâhî mahkemenin bir memuru olarak görülür. [89] Bunun yanısıra Yüce Tarın şunları da söyler : “Işığa şekil veren ve karanlığı yaratan, barışıklık eden ve bela yaratan, bütün bunları yaratan RAB benim.” [90] Peygamberler hayretle şöyle sorarlar: Şehirde boru çalınır da kavim korkmaz mı? Bir şehre kötülük gelir de Rab onu yapmamış olur mu?” [91] “Kötülük de iyilik de Yüce olanın ağzından çıkmıyor mu?” [92] Tarın, dinsiz Kildânî ve Asurlar'ın zulümlerini, seçilmiş kullarını cezalandırmak ve terbiye etmek için kullanmıştır. [93] Tanrı, keza elemi de “çocuklarının” ahlâkî ve ruhî terbiyesi için kullanmıştır.[94] Bütün bunlara rağmen diğer taraftan, aynı Eski Ahit'te, sadece peygamberlerin değil, Tarın'nın da şerden nefret ettiğini ifade eden sayısız pasaj vardır.[95],[96]
Şer karşısındaki bu iki değişik tutum Yeni Ahit'in de en bariz hususiyetlerindendir. Kitab-ı Mukaddes'in bu bölümünde, şerrin hem günah hem elem şeklindeki kısımları, insanın ve Tarın'nın düşmanı olarak tavsif edilmiştir. İdlâl, İsâ (as) 'ın dilinden, şeytanın işi olarak gösterilmiştir.[97] İncil'e göre hastalık şeytanın bedeni esir etmesinden ibarettir. [98] Kötü işleri şeytan ilham eder.[99],[100]
Yeni Ahit'in yukarıdaki pasajların bulunduğu bölümlerinde aynı şekilde mütekabil manaları ifade eden pasajlar da vardır. Buna göre, şer Tarın'nın iradesine kesinlikle bağlıdır.[101],[102]
Bütün bunlardan çıkan netice şu oluyor: “Kitab-ı Mukaddes'te şerre karşı iki tavır vardır. Birisi, şer, Tanrı'nın ve insanın uzlaştırılmaz düşmanıdır. Diğeri, şer, Tanrı'nın mesul olduğu ve O'nun hikmeti çerçevesinde cereyan eden bir keyfiyettir.[103]”.
F. Challaye'nin iddiasına göre bu dinlerdeki, şerre dualist bakış, hayır tanrısının karşısına şer tanrısı olarak Şeytan'ı koyan dualist dinlerin ve metafiziklerin teskinden olmuştur. Bu düşünceyi tek tanrıcı bir doktrine uydurmak için, şeytan, yaratana karşı isyan halinde olan bir yaratık biçimine sokulmuştur. İşte bu Şeytan Hz. Âdem ile Havva'yı günah işlemeye sevketmiştir[104]. F. Challaye'nin bu fikirleri oldukça indi ve iddia olmaktan ileri gidemeyen mütalaalardır”.
Kitabı Mukaddes'teki, biribirine karşı bu iki tavır, şer problemine bir çözüm getirmekten çok, meseleyi içinden çıkılmaz hale sokmaktadır. Bu duruma rağmen şer problemi, Kitab-ı Mukaddes'te, Davud (as) ın ağzından mevzu bahs edilmiştir. Problemin canlılık kazandığı devrimizden üç bin yıl önce Davud (as) Cenab-ı Allah'a şöyle söylemişti : “Gerçek, Allah İsrail'e, yüreği temiz olanlara iyidir. Ben ise, ayaklarım sürçmek üzere idi; Az kaldı adımlarım kayacaktı. Çünkü kötülerin selametini görünce mağrurları kıskandım. Çünkü onların ölümünde ağrılar yoktur; ve bedenleri besilidir. Onlarda halkın derdi yoktur ve insanlar gibi belâ çekmezler. Bunun için gurur onlara gerdanlık gibidir; zorbalık onları elbise gibi örtüyor. Gözleri semizlikten dışarı fırlar; yüreğin dileklerinden geçtiler. İstihza ederler ve gaddarlıktan kötülükle söyleşirler. Yüksekten konuşurlar (...) İşte kötüler bunlardır ve daima rahattalar, servet çoğaltırlar. Gerçek yüreğimi boş yere temizlemişim ve suçsuzlukla ellerimi yıkamışım; çünkü hergün belâya uğradım ve her sabah ceza çektim... [105] Davud (as) şu mülahazalarıyla kendi kendisine cevap vermişti; “Kötünün isyanı yüreğim içinde diyor. Onun gözleri önünde Allah korkusu yoktur. Çünkü fesadı bulunmaz ve nefret edilmez diye kendi gözlerinde avunuyor. Ağzının sözleri fesad ve hiledir; Akıllanmaktan iyilik etmekten el çekmiştir. Yatağında fesad düşünür; iyi olmayan yol üzerinde durur, kötülükten iğrenmez. Ya RAB, inayetin göklerdedir; sıtkın âsümâne erer. Adaletin ulu dağlar gibidir, hükümlerin büyük, engindir. Ya RAB insanı ve hayvanı sen korursun. İnayetin ne değerlidir, ey Allah! Âdem oğulları kanatlarının gölgesine sığınır (...) Fesat işleyenler orada düştüler; yıkıldılar ve kalkmayacaklar.” [106] İnsanın vicdanında, Tanrı'nın nasıl olup da şimdiki zamanda bir takım felaketlerin olmasına müsade ettiği şüphesi uyanabilir. Bilhassa Yahudi düşüncesinde buna : Tanrı'nın, hiç anlaşılmadığı zaman bile boyun eğilmesi gereken “kudretli iradesi” ile cevap verilir.[107]
Ehl-i Kitap bu meseleyi, insanların ilminin kısırlığı ile yumuşatmak yolunu tercih etmiştir. “Bütün bu sorulara karşı hazır bir cevabımız yoktur. Şüphesiz Tanrı'nın hadiselerin bu şekilde olmasına müsaade etmesinde hikmetleri vardır. O'nun bu hikmetleri bizlere açık olmasa da daima iyi sebeplerdir. İsa'nın havarileri için yaptığı ihtar, bugün bizler için de hâlâ geçerliliğini korumaktadır. “Onlara dedi, -Baba'nın kendi hakimiyeti altına koyduğu zamanları yahut anları bilmek size ait değildir.” [108] Tanrı'nın hilminin neticesi olarak, bazı hadiselerde, şerre mani olmada veya kötülüğü cezalandırmada, bizlere gecikme olarak görünen şeyler, aslında bir hikmete mebnîdir. “Bazılarının gecikme zannettikleri gibi, Rab vadi hususunda gecikmez. Fakat bazılarının helakini istemiyerek, ancak bütün insanlar tevbeye dönsünler diye sizin hakkınızda tahammül ediyor.” [109],[110]
İnsan, Tanrı'nın kudret ve iyiliğine tamamen muttali olamaz. Bundan dolayı Rab, ibtilalarla muztarip kulu Eyyûb'a şöyle sormuştu[111] :
“Kadirin işini kötü gören onunla çekişir mi? Allah ile davalaşan cevap versin. O zaman Eyyûb Rabb'e cevap verip dedi:
“İşte ben değersiz birşeyim, sana ne cevap vereyim? Elimi ağzıma koyuyorum (...) ve RAB kasırganın içinden Eyyûb'a cevap verip dedi:
“Şimdi kuşağını beline vur erkek gibi; Sana sorayım da bana anlat. Hükmünü de sen boşa mı çıkaracaksın? Haklı çıkanlasın diye beni mi suçlu çıkarıyorsun? Allah gibi sende bazu var mı? Ve O'nun gibi bir sesle gürleyebilir misin?...” [112] “O zaman Eyyûb Rabb'a cevap verip dedi:
“Sen herşeyi yapabilirsin, bilirim. Ve hiçbir muradın alıkonamaz. Takdiri bilgisizce karartan bu adam kim? Bundan ötürü anlamadığım şeyleri söyledim (...) Bundan ötürü kendimi hor görmekteyim. Ve tozda ve külde tövbe eylemekteyim.” [113]
J. Hick, şer probleminin çözümü mümkün olmasa bile meseleyi hristiyan vicdanının taşıyabileceğini ifade ederek, insanlann bu meseledeki aczini dile getirmiştir.[114]
Bilhassa, Yahudilik'te bulunmayan, Hristiyanlığın “Aslî Günah” itikadı, problemin çözümünü zorlaştıran noktalardan biridir. İslâm Dini'ne göre insan günahsız doğduğu halde, Hristiyan itikadında, insanlar, ataları Âdem (as) ve anneleri Havva'nın cennette iken işledikleri, ilk günahlarının vebalini yüklenmiş olarak dünyaya gelirler. Cennette Âdem (as) ile Havva annemizin işledikleri bu ilk günah “Aslî Günah” tır. Onlardan çoğalıp gelen insanların herbirinde bu isyanın kiri fıtraten mevcuddur. İnsanlar tabiatlarındaki bu günahtan kendi kendilerine kurtulamazlar. Bunun için Tanrı'nın biricik oğlu İsa gönüllü olarak kendisini feda edip, insanlığın bu fıtrî günahına kefareten, insan şeklinde dünyaya inmiş ve insanlar tarafından çarmıha gerilmiştir.[115]
Aslî günah ile ilgili itikadın ne peygamber sözlerinde, ne Mezmurlar'da ne de İnciller'de îmâ kabilinden bile, hiçbir dayanağı yoktur. Bu itikadı ilk ileri süren Saint - Paulus'tur. Bu görüşe ön safta önem veren de Saint - Augustinus olmuştur. Beşinci yüzyılda, Britanya'lı bir keşiş olan Pelagios (630-440) bu itikadı reddetmiştir. Benimsenmemeşine rağmen insanların hür irade sahibi olduklarını iddia etmiştir. Bu husustaki biribirine zıt görüşler onaltıncı yüzyılda Merano Ruhanî Meclisinin Kilise doktrini “İsa çarmıhta kanını dökerek bizi Tanrı ile barıştırmıştır. Kendisini feda ederek, Tanrı'nın günahkâr insanlığa karşı olan öfkesini yatıştırmıştır.” Şeklinde formüle etmesiyle birleştirilmiştir.[116] Görülebileceği gibi bu itikad Tanrı'nın adaletini zedeleyen, hikmetiyle bağdaştırılması imkânsız bir saplantı olarak karşımıza çıkmaktadır : “Bir tek insanın - Âdem (as) 'ın - işlediği günahı bütün insanlara yükleyen, sonra bu zavallı insanlığa yüklenen günahı bağışlamak için, çilekeş bir kurbana -İsâ (as) 'a- ihtiyacı olan; bu fedakârlığın vereceği hoşnutluğu elde etmek için Bakire Meryem'in karnına kendi oğlu İsa'nın tohumunu yerleştiren bu yaratan da garib bir Tanrı'dır doğrusu.”[117]
Bazı cizvit papazları Tanrı'yı yüceltmek için O'nun mutlak kudretini ve sonsuz bilgisini sınırlandırırlar. Kötülüğü Tanrı'nın değil, insanın yarattığını savunurlar. Jansenciler ve Dominikenler ile, bu düşüncelerini kabul etmedikleri için mücadele ederler.[118]
Lautreamont da “Tanrı kesin olarak kötülüğün bilgisine sahip değildir.” diyerek bahsedilen cizvitlerin görüşlerine yakın birşey söylemiştir. Onun bu sözü şu şekilde anlaşılmıştır : “Tanrı kötülüğü şüphesiz en mükemmel biçimde bilmektedir, fakat Tanrı'nın mutlak olarak kötülükte payı yoktur. O kötülüğü ne planlamıştır ne de düşünmüştür.”[119] O'nun birşeyi önceden bilmesi mutlaktır. Bilgisi, ne direkt ne de indirekt olarak kötülüğün sebebi değildir.[120]
2. Şer Problemi Hakkında Fikir Serdeden Bazı Hristiyan ve Yahudi Düşünürler:
Ehl-i Kitab'ın uluhiyyet inancı ve şer problemi karşısındaki durumunu toplu ve kısa olarak böylece anlattıktan sonra çeşitli Hristiyan ve Yahudi ilahiyatçıların bu hususlardaki görüşlerini kısa kısa vererek bu kısmı bitirelim.
Hristiyan İlahiyatının en mühim ismi Saint - Augustinus (354-430) 'dır. Hristiyan teolojisine bir birlik ve bütünlük kazandıran O'dur[121]. Fırtınalı gençlik çağlarında bir ara, O'nun başlıca problemi olan “şerrin kaynağını açıklayabiliyor zannıyla Maniheizm'e bağlanmıştı.[122] Eflatun'dan müteessir olarak ortaya koyduğu teolojisine göre, Allah, üstünde, dışında ve O'nsuz hiçbir şeyin bulunmadığı varlıktır. İyilik, adalet, hikmet Allah'ta bulunan arazlar değil, fakat kendi cevheridir. Mutlak kudret, heryerde hazır ve nazır olmak, ezelîlik, ebedîlik ve O'nun bizzat zatıdır.[123] Alem Allah'ın hayır eseridir. Eski Ahit'teki şu cümle O'na delildir: “Allah onun iyi olmasını irade etti. Allah herşeyi sözüyle yapdı ve hayırlı oldukları için yapdı.[124] Allah şerri yaratmaz.[125] Aslında şer, hayrın bulunmamasından ibarettir. Hayrın bulunduğu yerde şer mümkün değildir.”[126]
Latin yazar ve ilahiyatçılarından Salvianus (4. yüzyıl - 5. yüzyıl) “Tanrı Kayrası” adlı eserinde tanrı-insan alakalarını anlatmıştır. O'na göre insan Tanrı'nın sırlarını anlayamaz. Ancak Tanrı ne kadarına müsaade etmiş ise onları derinden kavrayabilir. Müsaade edilenden fazlasını öğrenmeye kalkışmak kâfirce bir küstahlıktır. Dünyanın ve cemiyetlerin uğradıkları musibetler, insanların günahlarının artmasından doğan ilâhî ihtarlar ve cezalardır. İnsanların Tanrı'ya iteatkârlıkları artarsa felaketler azalacaktır. Binaenaleyh çektiğimiz ızdıraplar, uğradığımız belalar Tanrı'nın adaletsizliğini ve inayetsizliğini göstermekten ziyade adalet ve lutfunun neticesidir.[127]
Sonradan hristiyan olan ve felsefeyle Hristiyanlığın biribirine zıt olmadığını savunan Lactantius (260-340) “Tanrı'nın Öfkesine Dair” isimli eserinde kötülüğün sebeplerini açıklarken şu ihtimalleri ileri sürer: “Tanrı bu dünyadaki kötülükleri ya atmak ister de atamaz, ya da atabilir ama atmak istemez. Yahut da ne atabiliyor ne de atmak istiyor. İstediği halde atamıyorsa O'nun gücü yok demektir ki bu Tanrı'nın özüne aykırıdır. Güçsüz olduğu halde atmak istemiyor ise ki bu hem güçsüzlük hem de kötülüktür ki tanrının tabiat ve özüne bu da uygun değildir. Şu halde O, kötülüğü hem atmak ister hem de atabilir ki uluhiyyete yakışan budur. Fakat ne yazık, ki dünyamız kötülüklerden kurtulamamaktadır. Öyle ise kötülüğü isteyen Tanrı'dır ama ona karşı koymak için kullarına ilim vermiştir.”[128]
Hristiyanlığın mühim şahsiyetlerinden Nisse'li Saint-Gregoir (336-395) 'in şerrin bir çeşidi olan günah hakkında şu sözleri nakledilir: “Tanrı hür bir iradeyle insanı ve âlemi yoktan yaratmıştır. İnsan iyi ile kötüden birini seçme kaabiliyetine sahip olduğu halde kötüyü seçmiştir.” Bu aziz, günah ve kötülüğün sebebini izah edebilmek için ilâhî iradenin bir parçasını da insana vermiş gibidir.
O'na göre ruhlarında Tanrı hayalini paslandırmış olanlar günah işlemek zorundadırlar.[129]
İngiliz scolastiklerinden Richardus Middiavilla (v, 1308) da kötülük ve günahın insanın hür iradesinin neticesi olup Tanrı tarafından yaratılmadığını iddia ederken Saint - Gregoir'e yaklaşmıştır.[130]
Cerdon, Kilise'nin reddettiği, ikinci asır Yahudî irfancılarındandır. Cerdon'a göre alemde biri iyi diğeri kötü iki esas vardır. Dünyayı kötü esas yaratmıştır. Çünkü dünya mükemmel değildir, öyle ise madde kötü esasın ürünüdür. İsâ'nın babası iyi esas, iyi tanrıdır.[131]
Cerdon gibi Kilise'ce kâfirlikle itham edilen bir diğer hristiyan ilâhiyatçı da O'nun talebesi olan Sinop'lu Marcion (v. 2. yüzyıl) 'dur.[132] Bir piskoposun oğlu olan Marcion, hristiyan dinine göre yetiştirilmiş, Yunan felsefesini okumuştur. P. L. Couchoud'un iddiasına göre Marcio'a ait ve Luka İncili'nden önce yazılmış olan bir incil vardır. Bu İncil'e göre Marcion, şer problemini, biri Hayır Tanrısı, biri Şer Tanrısı olmak üzere iki ayrı tanrının varlığını kabul ederek çözmek istemiştir. Şer Tanrısı, Eski Ahitin Tanrı'sı olan yani görünen dünyayı var etmiş olan tanrıdır. Âdem'in işlediği günahtan O sorumludur. Bu günahın hatasını da O'nun soyundan gelen bütün insanlara yüklemektedir. Buna göre Marcion ortaya şöyle bir doktrin koymaktadır: “Eğer yaratıcı Tanrı, var ettiği dünyada bulunan kötülüğü önceden kestiremediyse cahildir, bunu kestirip de önleyemediyse kötüdür, önlemek isteyip de yapamadıysa acizdir.” Hayır Tanrısı ne insanın ne de dünyanın yaratılışında bir rol oynamış değildir. O sadece görünmez varlıkları yaratmıştır. Merhametli olduğundan Şer Tanrısı'nın baskısı altındaki insanı kurtarmaya karar vermiştir. Bunun için, kâmil bir insan olan İsâ'nın kılığında, fakat ancak insan vücudunun dış görünüşlerine sahip olarak yeryüzüne inmiştir; Kanun ve peygamberleri kaldırmış ve herkesin iyi, merhametli, kusurları bağışlayan ve mukavemette bulunmayan kimseler olmalarını öğütlüyerek insanların ruhlarını kurtarmıştır.[133]
Centurbury başpapazlığı yapmış olan meşhur Saint - Anselme (1039 -1109) in bu hususlardaki fikirlerini bir iki cümlede toplamak istersek şunları yazabiliriz: “Adaletli şeyler, adaletin sübûtu ile böyle oldukları gibi, hayırlı şeyler de hayrın sabit olmasıyla sabit olabilirler. Halbuki eşyanın hayırlı olmasına yardım eden bu hayrın, Hayır-ı A'lâ olduğundan kimse şüphe etmez. O halde en büyük ve en hayırlı, yani bütün varlıkların üstünde bir mevcudun var olması zarurîdir”[134]. “İşte bu Tanrı'dır ve adaletin, hayrın, hikmetin ve saadetin kendisidir.”[135] “İnsan küçük bir mahluk olduğu halde Tanrı'ya karşı suç işlemiştir. Tanrı en sonsuz ve yüce adalet olduğu için, bu küçük mahlukun işlediği günahtan öç alması, böylece insanın bu küçüklükten kurtulması ve Tanrı'nın büyüklük kazanması gerkmiştir.”[136]
İspanya yahudilerinden olup Kitab-ı Mukaddes kültürünün yanısıra İslâm kültüründen de haberdar olan Maimonides[137] ismine sık sık rastlanan ilahiyatçılardandır. Bu kültürlü mûsevî, şer problemini şu şekilde cevaplandırmaktadır: Kötülük kendiliğinden yani hakikatte yoktur. Tanrı yalnız iyiyi, yani halihazırdaki mevcudatı yaratmıştır. Kötülük, bizim kâinatı, kendimizle olan alakalarına göre değerlendirmemizden ve yerimizi eşyanın umumî nizamı içerisine yerleştirememizden doğmaktadır. Oysa ki kendimizi kâinatla olan alakamıza göre değerlendirebilseydik kötü diye birşey olmazdı.[138]
Onüçüncü asrın en önemli filozoflarından olduğu halde, Batı Kilisesi'nce de en büyük ilahiyatçı sayılan Aquino'lu Saint-Thomas (1225-1274) bir İtalyan'dır. Bu hristiyan azizinin ansiklopedik eseri “Summa Theologica” hristiyanlığın en mühim kitaplarındandır. O'na göre, Tanrı, mahlukatını yaratmadan evvel, onların ne olduklarını ve ne olacaklarını bilir. Mevcud olan şeylerin meydana gelmeleri de Tanrı tarafından bilinmiş olmalarındandır.[139] Şahsî irademiz, ilâhî iradenin içinde olduğundan, O bizim ne yapacağımızı önceden bilir. Fiillerimiz, tamamen, O'nun bildiği ve yapmamızı istediği şeylerdir. Saint- Thomas, bir taraftan insanın irade hürriyetini kurtarmaya çalışırken, âlemdeki kötülükler ve insan tarafından işlenen fenalıkların da son sebebinin Tanrı olduğunu kabul etmiş sayılır. Halbuki O'nun teolojisine göre Tanrı, kâmil, yüce, iyi, hakîm, mutlak irade sahibi, sonsuz ilim maliki, mutlak kudretli ve müteal bir varlıktır.[140] Cenab-ı Allah mutlak kudretiyle tenakuzu gerektirmeyen herşeyi yapabilir. Kendi koyduğu düzeni kaldırabilir. Fakat hikmetine ve hayırlılığına uygun olmayan şeyleri yapmaz.[141] Saint- Thomas bunu kabul etmekle beraber, “Allah'ın mümkün olanların en iyisini seçmesi vaciptir.” diyen “eslahiyye” taraftan da değildir- Aksine, O'na göre, Tanrı yaptıklarından daha iyilerini yapabilir. O'nun hayrı sonsuzdur.Bununla beraber O'nun kamil kudreti kötülük yapabilme raddesine kadar gitmez. Cenab-ı Allah bütün kötülüklerden uzaktır. Öyle ise şer nereden ve nasıl geliyor? Şer hakikî bir varlık olmadığı gibi mutlak yokluk da değildir. Şer, hayrın bulunmamasıdır, ancak hayırla birlikte tasavvur olunabilir. Şer varsa da mutlak şer yoktur. Fizikî şer, yokluk meselesi olduğu gibi hakikî manada şer değildir. Asıl şer manevî ve ahlakî olan şerdir. Bu da biri günah şerri diğeri azab şerri olarak iki türlüdür. Cenab-ı Hak şerrin illeti olamaz. Şayet olursa günah şerrinin değil arızı olan azap şerrinin illeti olur[142]. A. Weber O'nun bu görüşlerini mutlak optimizm (eslahiyyete yakın) olarak değerlendirmiştir.[143]
J. Hick, hristiyanlık ilahiyatının ortaya çıkardığı durumu ile şer problemini şu şekilde ifade eder: “Ahlâkî şer, yani günah, insanın kendi dünyasında ahlaken hür iradeli olarak yaratılmasından neş'et eden, Tanrı'dan “epistemik” uzaklığının kaçınılmaz bir neticesidir.[144] Ahlâkî şer, buna göre, Tanrı'nın kendi yaratmasının neticesi olan zaruri birşeyse, nasıl Tanrı'nın gerçekten nefret ettiği, Tanrı'ya karşı düşmanlık, O'nun iradesine karşı çıkmak ve bütün iyiliklere zıt bir keyfiyet olarak görülebilir[145] Keza, şerrin bir başka çeşidi sayılan acı ve elem insanın ruhen yükselme projesinin tatbik sahası olan dünya hayatının lüzumlu bir tezahürü olduğuna göre[146], bu şekilde faydalı bir neticeye ulaştıran tezahür nasıl hakikatte, şer olabilir ve Tanrı'nın bizim hakkımızdaki muradına zıt sayılabilir?[147]
Son olarak, Şerrin varlığını, bir aldanma kabul edip reddeden bir mezhebin görüşlerinden bahsedelim. Bu mezhep “Cristian Science” adıyla anılmaktadır. Bunları, Yeni Ahit'i anlayışları Mrs. Mary Baker Eddy'nin “Science and Health with Ket to the Scriptures” (1875) adlı eserinde ortaya konmuştur. Bu esere göre: “Şer hakiki bir keyfiyet değildir ve yokluk manasınadır.[148] O ne bir şahıs, ne bir yer, ne de birşeydir. Fakat basit olarak, bir inanç ve maddî hissin bir aldanmasıdır.”[149] Binaenaleyh, hastalığın, günahın ve ölümün yok olduğu kabul edildiği takdirde bunlar yok olacaklardır.[150] Meselâ, ızdırab çeken bir kimse : “Maddenin hissetme duygusu yoktur, mamafih, maddede izdırab olacağına inanmak boş bir inançtır.” diye ikna edilebilse daha acı çeker mi?[151] Şerlerin tek hakikî tarafı. Tanrı onların maskelerini sıyırıp atana kadar, insanlara sahteyi hakikat gibi göstererek onları yanıltan korkunç çehresidir[152].”
3- Zerdüştlükte Şer Problemi:
Şer problemi mevzu bahs edilince akla gelen dinlerden birincisi, hiç şüphesiz, dualizmin yoğunluk kazandığı Mecusîlik olmaktadır.
Zerdüştlük ile Mecusîlik biri biri yerine kullanılan iki ayrı tabirdirler. Bu tarz kullanmada, parçayı bütün ile ifade gibi bir yanlışlığa düşülmektedir.
Aslında, Mecusîlik, İranlıların, bütün devirleri ve değişiklikleriyle, eski dinlerinin hepsini ifade eden bir kelimedir.[153] Umumiyetle Mecusîler, hayır ve şerrin iki ayrı kaynağının olduğuna kail oldukları için “Seneviy” (dualist) unvanını almışlardır.[154] Mecusîliğin büyük şemsiyesi altında bilhassa tebarüz ettiği için Zerdüştlük, Mecusîlik ile eş anlamda kullanılmıştır. Bundan dolayı bizde esas olarak onu anlatacağız.
Yunanlıların Zoraastres; Romalıların, Zoroastor; Fransızların, Zoroastre diye adlandırdıkları Zerdüşt'ün tarihen var olduğuna itiraz edenler olmuştur. O'nu bir efsanevî şahsiyet kabul edenlere karşı, tarihen yaşamış kabul edenler O'nun doğum tarihi hakkında M.Ö. altıbin ile altıyüz arasında değişen rakamlar söylemişlerdir.[155] Yaşadığını kabul etsek bile doğumu hakkında kesin bir tarih söyleyemiyoruz.
Zerdüşt hakkında çalışma yapanların çoğu O'nu bir peygamber olarak görmüşlerdir. O kendisinden önceki Mecusîliğin, tabiata tapma şeklinde dejenere olan itikadını düzeltmek ve kavmini tevhide yöneltmek için gönderilmiştir.[156] Bu bir peygamberin yaptığı iştir. Zerdüşt de kendisinin bir peygamber, Zend Avesta'nın kendisine Allah'tan gelen bir vahiy olduğunu iddia etmiştir.[157]
Zerdüşt'ün arıtıp temizlediği dinin, Mazdeizm olduğu söylendiği gibi, bizzat O'nun getirdiği dinin Mazdeizm olduğu da söylenmiştir. Hatta, Zerdüşt'ten sonra doğan ve Zerdüştlüğün bozulmuş şekli sayılan dine de Bazdeizm denilmiştir.[158] Bu hususta da bir ıstılah karışıklığı vardır. Bundan dolayı Zerdüştlüğü anlatırken birçok kimse esas şekil ile bozulmuş şekli biribirine karıştırmıştır. J. Hick de bu yanlışlığa düşerek : “Dualizmin en açık şekli, biri hayır, diğeri şer tanrısı olan iki tanrı kabul eden Zerdüştlük dininde vardır. Zerdüşt, iki rakib tanrı ilan etmiştir.” der.[159]
Zerdüştlük tevhid esasını kabul eden bir dindir. Dualizmden bahsolununca hemen akla gelmesinin sebebi, tek tanrı inancı ile birlikte ahlâkî dualizmi kabul etmesindendir.
Zerdüştlüğün tek tanrısının adı Ahura Mazda'dır. Bu dinin dinî kitabı Zend Avesta'nın Hormazd Yasht bölümü, Ahura Mazda'ya övgülerle doludur. Tanrı anlayışlarını oradan açıkça anlamak mümkündir : “Zerdüşt: -Bana, senin en güzel, en büyük, en iyi, en müessir, Deava'yı (Şeytan'ı) en ağır şekilde yaralayan, Deavaların ve insanların kötülüklerinin tesirini en güzel bir şekilde yok edip tedavi eden ismini bildir, demişti de Tanrı Ahura Mazda şunları söylemişti: Ey Aziz Zerdüşt! Benim, ilk ismim : Ben, Benim'dir. O araştırılan sırdır. İkinci ismim: Sürüleri hibe edendir. Üçüncü ismim: Kuvvetli'dir. Dördüncü ismim: Kâmil'dir. Beşinci ismim: Mukaddes; Altıncı ismim: Hikmet'tir. Yedinci ismim: Hakîm'dir. Sekizinci ismim: İlim'dir. Dokuzuncu ismim: Habîr'dir. Onuncu ismim: Gınadır. Onbirinci ismim: Ganî'dir. Onikinci ismim: Ahura (seyyid)'dir. Onüçüncü ismim: Mun'im'dir. Ondördüncü ismim: Haksızlığı olmayan'dır. Onbeşinci ismim: İhata edilemeyen'dir. Onaltıncı ismim: Hakkı yerine getren'dir. Onyedinci ismim: Basîr'dir. Onsekizinci ismim: Şefî'dir. Ondokuzuncu ismim: Hallak, yirminci ismim: Mazda (herşeyi bilen) 'dir.”[160]
Bu sözlerden anlıyoruz Zerdüşt'ün dininde Tanrı kemal vasıflarıyla mutasıftır. Bazan, Ormuz, bazan, Hürmüz denilen Tanrı Ahura Mazda, parlak, ihtişamlı, çok büyük, çok iyi, çok güzel yaratandır, çok hakim bir ruhtur. Taa uzaklara sevinçler saçar. O ışığın ve saflığın tanrısıdır. Birazcık değerli, bütün hassalar, lutuflar ve en başta hayat hassasıyla ölmezlik hassası ondan gelir.[161] O tekdir, ortağı, eşi, benzeri yoktur. Zulmeti O yaratmıştır, mebdei O'dur ama zulmetin varlığım O'na nisbet etmek caiz değildir.[162]
Zerdüştlüğün amentüsünde de belirtildiği gibi ibadete layık olan sadece Tanrı Ahura Mazda'dır : “Deavalara tapınmaktan vazgeçiyor ve Zerdüşt'ün müriidi olduğumu, Ahura Mazda'ya tapındığımı, Deavaların düşmanı olduğumu beyan eyliyorum.[163]”
Tevhit'ten hareket eden Zerdüşt'ün şer probleminin çözümünde, dayanağı dinini en mütemayiz vasfı olan iki prensiptir. Bu iki prensip biribirleriyle sürekli mücadele halindedirler. Prensiplerden birincisi, iyi ruh “Spenta Mainyu”, ikincisi, kötü ruh “Angra Mainyu” (Ehrimen) 'dir. Her ikisini de Tanrı Ahura Mazda yaratmıştır. Spenta Mainyu ve Angra Mainyu adeta bir elmanın iki yarısı gibi biribirlerinin tamamlayıası ve ikizidirler. Varlıklarındaki mecburiyet, karşılıklı olarak, biribirinden neş'et etmektedir. Spenta Mainyu Ahura Mazda'nın oğlu mesabesindedir, yaratılmışlarında ilkidir. Gök hiyerarşisinde ilk sıra O'nundur. İyiliklerin kaynağı O'dur. Kısaca, bütün hayırlı duyguların, sözlerin ve fiillerin kaynağıdır. Angra Mainyu ise düzensizlik ve ölümün menbaıdır, bütün şer düşüncelerin, sözlerin ve fullerin müsebbibidir. İyilik ruhu Spenta Mainyu'nun altı büyük yardımcısı vardır. Bunlar, Vohu Manah (İyi düşünce), Asha Vahishta (Doğruluk), Khshathra (Kudret), Armaiti (Takva), Haur Vatat (sıhhat ve Ameretat (Ebediyyet) isimlerirıdeki büyük meleklerdir.[164] Diğer bütün melekler de Spenta'nın yardımcılarıdırlar. Aynı şekilde, bütün deavalar (şeytanlar) da, şerrin kaynağı olan kötü ruh Angra'nın askerleridirler. Angra, bu askerleriyle, insanları, kötü düşünce, söz ve fiillere sevkeder.[165]
İşte bu iki zıt unsur ve onların orduları, dünya hayatında dima, bir mücadele içerisindedirler. Bu hayır ile şerrin ezeli savaşıdır. Biribirlerine üstün gelmek için savaşır dururlar. Başlangıçta, bir zevk, sefa yeri olan dünyaa, kışı, dolu afetini, yırtıcı hayvanları, zararlı böcekleri, haraplığı, çoraklığı ve ölümü Angra getirmiştir. İnsanların ruhlarına, küfrü, şüpheyi ve bütün kötü hisleri de O sokmuştur. Bundan sonra hayır ile şerrin, İyi Ruh Spenta ile Angra'nın hırslı savaşları başlamıştır.[166]
Bu amansız savaşta, insanlar da fert fert cephelerini seçmekte ve mücadeleye katılmaktadırlar. Mücadelenin en mühimi, işte, insanların bu mücadelesidir. Yoksa ne Spenta Mainyu'nun ne Angra Mainyu'nunkidir. Çünkü insanın kurtuluşu buna bağlıdır.
İnsan, akıl ve hür irade ile donatılmıştır. O kendi iradesiyle kötülüğe meyleder, ahlak kurallarından uzaklaştırsa, gerçek şahsiyetinden uzaklaşmış ve savaşta Angra'nın safında yer almış olur. İyi ve kötü prensipler insanda hem yaratılışında hem de hayatı boyunca faaliyet halindedirler. Fakat insandan, büyük mücadelede Spenta'nın cephesinde savaşan bir asker olması, kötü ruha karşı mücadele etmesidir. Savaş sonunda Kötü Ruh Angra, ordularıyla mağlub edilip ebedî mutluluk temin edilecektir. Böylece iyilik zafere erişecektir. İnsan ölümden sonra Cinvat Köprüsü'nden geçer. Burada, yeryüzündeki amellerine göre ya cehenneme atılır, yahut cennete gider. Orada ölümsüz olarak ve tam bir saadet içinde yaşar. İnsanların çoğu hayatlarının büyük kısmını şerre hizmette geçirse de hayatlarının sonunu doğruluk içinde tamamlayıp bu ebedî saadete erişeceklerdir.[167]
Zerdüşt, bunlardan da anlaşılacağı gibi, şerrin mutlak varlığını kabul etmektedir. Elan kötülüklerle, ihata edilmiş olsa da hayrın nihai galibiyetini ilan etmektedir. Binaenaleyh, hayrın esas olduğunu kabul etmektedir.[168]
Zerdüştlük'te şerrin kaynağı olan Angra Mainyu, Tanrı Ahura Mazda'nın değil, ruh Spenta Mainyu'nun zıddıdır[169]. Ahura Mazda'nın üstünde ve O'na zıt bir kuvvet yoktur. Angra böyle kabul edilemez, çünkü onu Ahura yaratmıştır.[170]
Zerdüşt'ün bu ahlakî dualizmi daha sonra tahrifata uğrayarak, kozmik dualizme çevrilmiştir. Daha ziyade Mazdeizm olarak bilinen ve Büyük İskender'in İran'ı istilasıyla ortadan silinen Zerdüştlüğün yerine, bir müddet sonra canlanan yeni dinde Tanrı Ahura Mazda ile iyi ruh Spenta Mainyu aynileştirilmiş ve hürmüz adıyla, bazı beşeri nakisaları dar olan hayır tanrısı haline getirilmiştir. Kötü ruh Angra Mainyu da Ehrimen adı ile, şerre sebep olmaktan, şerrin bizzat yaratıcısı mevkiine yükseltilmiştir. Böylece, biribirine amansız düşman olan iki ayrı Tanrı inancı ortaya çıkmıştır.[171] Bu yeni şekilde Angra, Ahura'nın zıddı bir Tanrı haline gelmiştir.
Mecusîlik'in, İslâm'ın doğuşu devirlerindeki şekli bu son şekli olduğu için islâmi eserlerde umumiyetle “Mecusiler” tabirinden iki ayrı tanrıya inanan Mazdeistler kastolunmuştur.
“Onları da Allah yarattığı halde cinleri Allah'a eş koştular.” [172] ayetinin tefsiri hakkında İbn Abbas (ra) 'dan şu haber rivayet edilmiştir: “Bu ayet, 'Allah ve İblis kardeştirler. Allah, insanların, hayvanların ve bütün hayırların yaratıcısıdır. İblis ise yırtıcı, hayvanların, yılanların, akreblerin ve bütün şerlerin yaratıcısıdır', diyen Mecusiler hakkında nazil olmuştur. Mecusîlere, kitapları Zend Avesta'ya nisbetle zındık, zenâdık denilir[173].”
Resullah (as)'in, Mecusîlere muamelede Ehli Kitap gibi davranmayı emretmesi[174], onların da Ehl-i Kitab gibi, dinlerinin sonradan tahrip edilmiş aslında tevhide dayanan bir hak din olma ihtimalini ve binaenaleyh Zerdüşt'ün bir peygamber olma ihtimalini artırmaktadır.
Görüldüğü gibi “seneviye” orjinal ve başlıbaşına bir din olmaktan ziyade, tevhidin bozulmuş şeklidir. Bu da şer probleminin sebeb olduğu bir bozulmadır. “Hayır” tanrı'nın esas vasıflarında kabul edildiği için yeryüzünde görülen her türlü şer karşısında O'nun kemâlini kurtarmak için Tanrı'nın dışında başka sebepler aranmıştır. Bu sebep veya sebepler kendiliğinden var olan, yani ebedî olan bir sebep olmalı idi ki Tanrı tamamen kemâline uygun kabul edilebilsin. Aksi takdirde o sebeb yine Tanrı'ya ait olurdu. İşte bundan dolayı Hayır Tanrısı'nın karşısına bir Şer Tanrı'sı icâd edilmiştir. Bu da Allah'ı tenzihte fazla ileri gitmekten neş'et etmiştir. Şu halde Seneviyye, çok tanrıcılığın küçülmüş bir şekli değil, tevhidin bozulmuş şeklidir.[175]
II- ŞER PROBLEMİ İLE ÖZELLİKLE İLGİLENEN BAŞLICA FİLOZOFLAR
İnsanların zihnî problemlerinin olduğu yerde felsefe kendini gösterir. Zaten felsefenin mühim mevzuu metafizik problemlerdir.[176] Binaenaleyh, insan, kendisi, âlem ve kaderi üzerinde düşünmeye başlayalı beri felsefe vardır[177]. Hatta bu başlangıcı daha gerilere götürebiliriz ve “Felsefe, Allah Teala'nın karşısında, İblis'in, Âdem (as)'dan daha hayırlı olduğunu iddia ettiği[178] zaman bir fasit kıyasıyla başlamıştır[179].” diyebiliriz.
Bu kadar uzun geçmişi olan felsefe, hiç şüphesiz, şer problemi üzerinde de epey mesai sarf etmiştir. Kur'an açısından meseleyi ele alırken, felsefenin meseledeki görüşlerini kısaca da olsa mevzu bahs etmeden geçer isek, bu, tezimizde büyük bir eksiklik sayılırdı. Onun için farklı zamanlardaki ve mesele ile özellikle ilgilenmiş belli başlı filozofların ağzından, felsefenin problemimiz hakkındaki görüşlerini, değerlendirmeden nakledeceğiz.
Felsefenin, aslında doğusu batısı, Avrupalısı Asyalısı olmaz ama; umumiyetle, felsefeyi sistemleştiren, ekoller kuran, düşünceleri geniş topluluklara müessir olan filozoflar Batı'dan çıktığı için görüşlerini aktaracağımız filozoflar da onlar olacaktır. Âlûsî'nin de dediği gibi, onun temiz olanını alıp, bulanık olanını bırakmak için felsefeye muttali olmakta bir beis görmüyoruz .[180]
1- Eflatun (427-347) 'da :
Avrupa felsefesinin kaynağı Yunan Felsefesi'dir.[181] Yunan Felsefesi derinlik itibarıyla Eflatun'da en yüksek derecesine varmıştır.[182] Bu felsefenin diğer iki büyük isminden Sokrat O'nun hocası, Aristo talebesidir. O aynı zamanda hakiki ilahiyat felsefesini başlatan filozoftur.[183] Bunlardan dolayı biz de Eflatun'un görüşlerini naklederek başlayalım.
Eflatun'un felsefesi pek net değildir. O'nun felsefesinin temeli olan “ideler”, âlem ve Tanrı biribirinden tamamen ayırtedilmiş değildir. Bazan Allah, ideden, bazan ide, Allah'tan çıkmaktadır. Fakat mutlak ide kabul edilen Allah'ın idelerle aynı olduğu kabul edilebilir.[184]
Eflatun'a göre iki ayrı âlem vardır;
a- Tanrı'nın yani Mutlak ide'nin bulunduğu, “İdeler Âlemi”
b- İçinde yaşadığımız “Madde Âlemi”.[185]
O'na göre, Tanrı âlemi yaratmamıştır. Âlem zaten vardı. Tanrı “Demiurgus” düzensiz âlemi bir düzene sokmuş, mevcud madde üzerinde ilâhî sanatkârlığını göstermiştir. Herşeyin gerektiği gibi iyi, mükemmel olmasını, kusurlu olmamasını temin etmeye çalışmıştır[186]. Buna göre, Eflatun, Tanrı'nın karşısına “Madde”yi koymuştur. Bu, bir nev'i dualizmdir. Tanrı hayırhâhdır ama mutlak kudret sahibi değildir. Bağımsız, nizamsız, serkeş maddenin karşısında, ona düzen vermeye çalışmaktadır fakat bunu kısmen başarabiliyor.[187]
Eflatun'un Tanrı telakkisini özetlememiz gerekmektedir: O'na göre, Tanrı, bir tekdir ve hayırdır. Değişmez. Çünkü bir varlık ne kadar mükemmel ise o kadar az değişikliğe uğrar. O ezelî ve ebedîdir. “Hayır” olduğu için âlemi hayır ile işlemiştir. İyi ve hayır sahibi olanda asla hased bulunmaz. Hasedden uzak olunca, bütün eşyanın mümkün olduğu kadar kendine benzemesini, yani iyi ve hayır olmasını murat etmiştir. Bunda bir eslahiyyet vardır. Tanrı mertebe ve kudret itibariyle varlığın üstündedir. O adaletli ve güzel olan herşeyin sebebidir, kendisinde fenalığa dair hiçbirşey bulunmayan bir mahz akıldır. O, yaratıcıdan daha çok biçim verici, tanzim edici bir ilahtır.[188]
Eflatun, kendisinden önceki, “Tanrıların en güçlüsü Zeus hem hayrın hem şerrin kaynağıdır.” şeklindeki telakkiyi reddetmiş ve “Tanrı insan ile ilgili olarak vâki olan bazı şeylerden mesuldür. Fakat herşeyden mesul değildir. Çünkü bizim hoşlandığımız iyi şeyler kötülerden daha azdır. İyi şeyleri ancak Tanrı'ya atfederiz, fakat şer için Tanrı'yı değil, diğer bazı sebebleri mesul tutmalıyız.”[189] derken şerrin bir başka kaynağı olduğunu ileri sürmüştür. O sebebler de, insanları cisimlerde hapseden, ruh üzerine ağırlığını koyup onun iyilik ve hakikati bulmasına mani olan maddedir.[190]
Buna göre Eflatun Tanrı'yı şerden tenzih için, Tanrı'nın karşısına, adeta bir yarı tanrı şeklinde, şekil verilmemiş madde (heyûlâ) yi koymuştur. O, düzene girmemek için Tanrı'ya karşı mukavemet etmektedir. Şekilsiz ve hudutsuz olduğu için, ezelî ve ebedî, sanatkâr Tanrı'nın kendisine vermek istediği şekilden, huduttan, düzenden ve mükemmellikten nefret etmektedir. Nefretinin doğurduğu bu mukavemet, atalet, ağırlık, nisbetsizlik, çirkinlik ve budalalık şeklinde kendisini göstermektedir.[191]
Bütün bunlardan dolayı, bu telakki, ideler ve bilhassa Mutlak İde Demiurgus ile Madde (heyula) nın bir dualizmi oluyor.[192]
Akkad'ın da dediği gibi, “Eğer Eflatun putperest bir çevrede yetişmiş olmasaydı, Allah'ı tenzih babında en yüksek ilahiyatçılardan olurdu. Putperest çevresi düşüncesine tesir ederek, inancına yarı tanrıların girmesine sebeb olmuştur.[193]
2- Spinoza (1632-1677)'da:
Yahudi ilahiyatı tahsil etmesine rağmen, felsefi düşünce tarafı ağır bastığı için Havra tarafından aforoz edilen[194] Spinoza dünyanın en meşhur filozoflarındandır. Onun için Eflatun'dan yirmi asır sonrasına geçip O'nun felsefesine şöyle bir göz atalım.
Spinoza'nın felsefesi, cevher, sıfat ve tavır esasları üzerine kurulmuştur. Cevher, herşeyin özü ve kendisidir. Spinoza'nın felsefesinde tabiat ve Tanrı, cevher ismi altında aynileştirilmiştir. O'na göre, bütün mevcudatı Tanrı, belli ve değişmez bir düzene göre kendi özünden yaratmıştır. Spinoza tabiatı iki türlü kavramaktadır. Biri, “Natura Naturans” (Tabiatı doğuran) dediği, tesirli ve hayatî süreçtir. Diğeri, birincisinin semeresi olan “Natura Naturata” (Doğurulmuş tabiat) tır. Bu ikincisi, tabiattaki maddeler ve nesnelerdir. Spinoza. natura naturansta, tabiatı, cevheri ve Tanrı'yı birleştirmiştir. Natura naturatada ise ayrı kabul etmiştir. Tanrı ve dünya, Spinoza için, aynı anda olan eşanlamlı ikiye bölünmelerdir. Her biri kainatı “öz” ile “varolan”a ayırmaktadır. O bir mektubunda özetle şöyle der: “Bana göre Tanrı, herşeydeki dahilî sebebtir, eşyanın dışındaki sebebler değildir. Derim ki, herşey Tanrı'nın içindedir ve herşey Tanrı'nın içinde yaşar ve hareket eder, ...) Bununla birlikte, gayemin Tanrı ile, belli bir bedensel madde yığını gibi düşündükleri tabiatı aynı ve tek bir şey gibi göstermek olduğunu söyleyenler yanılıyorlar. Böyle bir niyyetim yoktur.”[195] Spinoza böyle diyorsa da, umumî görünüşü içerisinde, O'nun sistemi, tam bir panteizm olarak telakki edilmiştir.[196]
Öyle veya böyle, Spinoza'nın “Cevher” diye ifade ettiği Tanrı'sı kendi kendisinin illetidir. Yaratılmamıştır, namütenahi ve tektir. Allah'ın sadece idrâk ve imtidâd sıfatları vardır. Allah'ın akıl ve iradesi olmadığını söyleyen filozofa göre, Allah'ın sıfatlarından olmamakla beraber, akıl ve irade, ilahî idrâkin arazlarındandır. Allah'a akıl isnad edilmemesi, aklın idrâk sonu olan bir araz olmasındandır. Allah'a irade isnad etmek, “Eşya bulunduğundan başka türlü olabilirdi.” demektir. Bu ise, “Allah'ın bulunduğu tabiatından başka bir tabiatı olabilirdi.” demek olur ki bu durumda Allah son derece ekmel olamazdı. O gaî illetlere göre hareket etmez. Çünkü o zaman, Allah'ın dışında ve üstünde, O'ndan daha ilahî, kendisine tabi bulunduğu, ne olduğu bilinmeyen bir şey, taklit ettiği bir model, yöneldiği bir gaye, üstün başka bir varlık olmuş olur.[197]
Spinoza'ya göre, Tanrı, imtidat sıfatıyla değişerek cisimleri teşkil eder, idrâk sıfatıyla ruhları teşkileder.[198]
Maddî Âlem, Cevher olan Tanrı'nın, içinde bulunduğu, adetâ tezahür ettiği birşey ise, âlemdeki şerlere nasıl bir izah getirebiliriz? Vakıa, mahlukat, sonsuz ve mükemmel bir bütünü ortaya koyma olarak kabul ediliyorsa ve âlemdeki bütün şeyler, ilahî, ebedî Cevher'den neş'et eden mantıkî zarurete riayet ediyorsa, kâinatın mükemmel bir sistem içinde olması gerek[199] mez mi? Halbuki kötülükler heryerde kol gezmektedir. Bu probleme O'nun cevabı şudur: Âlemde herhangi birşey bize, gülünç, saçma ya da kötü gelirse, bunun sebebi eşya hakkında yalnızca sınırlı bilgi sahibi olmamızdır, âlemin bir bütün olarak düzenini ve tutarlılığını bilmediğimizdendir ve herşeyin kendi aklımıza göre düzenlenmesini istememizdendir. Aslında aklımzca kötü görünen şeyler, bütün kâinatın nizam ve kanunları bakımından kötü değildir, yalnızca, müstakil olarak düşündüğümüz, kendi varlığımızın kanunlarına göre kötüdür.[200] Âdem'in dünyevi şeylere karşı meyli, bizim anlayışımıza göre kötüdür ama, Tanrı'nın anlayışına göre kötü değildir.[201] Hayır ve şer afakî hakikatlar olmayıp insan zihinlerine göre olan şahsî ve izafî hükümlerdir.[202] İyi, insanın elde etmek istediği; kötü, kaçındığı şeydir. Kendimizi koruma hissine aykırı düşen herşeyden kaçarız: Bunu destekleyen herşeyi de elde etmek isteriz. Bir şeyin iyi veya kötü olduğuna da buna göre hüküm veririz.[203] Tek ve aynı şey, aynı anda, hem iyi hem kötü, hem de hiçbiri olabilir. Sözgelişi, müzik, üzüntülü kişiye iyi gelir, yas tutana kötü, ölüler için ise anlamsızdır.[204] Eşyayı, tek tek ele aldığımızda, kurumuş bir ağaç, sakat bir zebra, hasta bir aslan veya günahkâr bir insan, umumiyetle, nevîlerinin kusurlu birer numuneleri kabul edilirler. Fakat, onların, kâinattaki nizama uygunlukları veya uygunsuzluklarına göre hüküm verirsek büyük bir yanlışlığa düşeriz. Çünkü bu normlar sadece bizim zihinlerimizde vardır. Bu münferit şeyler, uygun oldukları farzedilen bir umumî ideye bağlanarak takdim edilemezler. Onlar, mutlak ilahî yaratıcılığın farklı ifadeleri olarak kendi doğrulukları içinde var olmuşlardır.[205] Spinoza şunu da der: “Tabiata, güzellik ya da çirkinlik, nizam ya da kargaşa gibi sıfatlar yüklemediğimi iyi bilmelisiniz. Eşyaya ancak hayal gücümüze göre, güzel, çirkin, düzenli ya da düzensiz denebilir.”[206]
Spinoza'ya göre, tabiatta bulunan herbirşey kâinatın lüzumlu bir parçasıdır. Bu manada herşey düzen içerisindedir. Çünkü herşey mecburen ezelî ve ilâhî cevherden çıkmaktadır. Bir başka ifade ile, herşey, mecburen, oldukları gibi olmuşlardır, binaenaleyh tabiatta ne hayır vardır ne de şer vardır.[207]
Kâinat birdir. Şüphesiz o, biribirinden farklı ve biribiriyle izah edilmeyen iki unsuru ihtiva ediyor. Fakat bu iki unsur biribirinden ayrılamaz bir haldedirler. Çünkü bunlar, cevher değiller, aynı cevherin sıfatlarıdırlar.[208] Varlığın, mümkin farklı çeşidlerinin hepsi Tanrı'nın mutlak yaratıcılığını ortaya koymak için var olmaktadırlar ve binaenaleyh azizlerin varlığı ne kadar iyi ise günahkârların varlığı da o kadar iyidir. Spinoza, Âdem (as)'ın Adn cennetinden koğulmasma sebeb olan günahını düşünüp kendi kendisine sorar: “Tanrı, niçin Âdem'e daha mükemmel bir irade vermemiştir?” Cevaben de şöyle der: “Bu, bir dairenin, niçin bir kürede bulunan bütün hususiyetlere sahib olmadığını araştırmak kadar saçma birşeydir.”[209]
Spinoza, şerri pozitif bir manadan ziyade, negatif bir mana olarak kabul eder. O'na göre şer, aslında, bir hayır yokluğudur. Mesela, günah faziletin bulunmamasının, kendi kendine düzenlenmiş bir şeklidir. Kötü fiil, hakikatin kesin bir mertebesini ifade etmesi hasebiyle hayır sayılır. Bu durumda şer bir eksiklikten başka birşey değildir.[210] Spinoza'nın şer karşısında durumu budur.
3- Leibniz (1646-1716)'de :
Şer problemi mevzu edilince Leibniz'i anlatmadan geçmek olmaz. Mutlak optimizmin baş temsilcisi sayılan[211] ve teodisi[212] yi ilk defa kullanan[213] bir filozof olarak O'nun bu mevzuda mühim bir yeri vardır.
O Yeniçağ Alman felsefesinin ilk büyük ismi olduğu gibi aynı zamanda bir matematikçi, bir fizikçi, bir tarihçi, bir hukukçu ve en önemlisi de bir teologdur.[214]
Leibniz'in teolojisinde: Allah, eşyanın ilk sebebidir. Kudrette, hikmette ve hayırlılıkta mutlak kemâle sahib olması lazım gelir.[215] O'nda tam kudret, mutlak irade ve sonsuz bilgi vardır.[216] Tanrı'nın hikmeti, en son gaye olarak bir hayırlılığa bağlanır. Böyle bir Tanrı'nın en hayırlıyı yani en iyiyi seçmekte bir kusuru mümkin değildir.[217] Eşyanın yaratılmasında Allah, zarurî olarak, mümkin olan âlemlerin en iyisini yaratmıştır.[218] Tanrı, dünyayı yaratırken mutlak manâda hür irade sahibi değildi, sonsuz hikmetinin imkânlarıyla sınırlandırılmışdı. Tanrı, iyi bir dünya yaratmak istemiştir, ama hikmeti ona ancak mümkin olan şekillerin en iyisini yarattırmıştır. Çünkü Tanrı'nın iradesi aklın hükümlerinin hükümranlığı altındadır. Tanrı'nın dünyayı bu şekilde yaratmasına sebep olan, O'nun iyi oluşudur. Çünkü O mümkin olan bir sürü eksik dünyalar arasında en az eksik olanını yaratmıştır. Bundan dolayı dünyanın mükemmelliği izafidir. Bu dünya iyi bir dünya değildir, yalnız, mümkin olanlar arasında en iyisidir. İşte Leibniz'in ünlü optimizi (iyimserliği) budur.[219]
O, bu optimizmi ile dünyadaki şerleri nasıl bağdaştırabilir, şer probleminin içinden nasıl çıkar? Leibniz, yapılan itirazlara karşı, günah şeklinde olsun, elem şeklinde olsun, şerrin eslah (mümkin en iyi) bîr alem için gerekliliğini ileri sürer: “Elemsiz ve şersiz bir alem tasavvuru, bir roman ve bir ham hayaldir. Ekseriya, bir şer bir hayra vesile olur, iki sıvıldan bir katı cisim hasıl olduğu gibi iki şerden de bir hayır çıkar. Az ekşi birşey, çoğuman şekerden daha lezzetlidir. Şer hayra üstün gelir deniliyor ki bu, verilen nimetleri eksik gören bir dikkat hatasıdır.” [220]
Leibniz şerri üç türlü kabul eder:
a- Metafizik şer. Bu sadece kemalin bulunmamasıdır,
b- Tabiî şer. Bu da elemlerdir,
c- Ahlakî şer. Bununla günah kastedilmektedir. O, metafizik şerri asıl kabul eder. Diğer çeşitler bundan çıkmaktadır. Allah ne tabiî şerri ne de ahlakî şerri mutlak olarak murat etmez. Fakat Allah'ın iki türlü iradesi vardır. Birisi, fiilden önceki iradesidir ki her hayra yönelir. Allah, bu irade ile, hayır olduğu için, her hayrı murat eder. Diğeri, sonradan gelen nihâi iradedir ki bununla, hayırları mukayese edip içlerinden, birleştikleri zaman en büyük hayrı meydana getirmeye müsaid olanları diler. İşte şer, bu en büyük hayrın, başlangıçta lüzumlu şartlarından biridir.[221]
Leibniz'in optimizmi ile şer vakıasının tenakuzunu, bir maniheist olan Bayle, açık bir şekilde ortaya koyunca, filozof O'na karşı, bir polemik olarak “Tneodicee» adlı eserini yazmıştır.[222] Bu iki filozof arasındaki münakaşayı, P. Janet ve G. Seailles'in müşterek eserlerinden özetleyerek aktaralım: Bayle'nin, insanlara saadetleri için verilen nimetlerin, niçin bedbahtlıklara da sebeb olduğu itirazına karşı Leibniz: “Allah'ın nimetlerinin, sadece mahlukatın saadetini hedef aldığı pek de doğru değildir. Tabiattaki bütün hadiseler biribirine bağlı olarak vukua gelir. Allah'ın projelerinde birden fazla ihtimal vardır. İnsanların saadetleri, murat edilen gayelerden biri ise de galerin hepsi ve nihaîsi değildir. Geçici olarak bazılarının belası olabilir.” diye cevap verir. Bayle'nin insan iradesi hususunda yaptığı, “Düşmana, kendi isteğiyle intihar edeceği kesin olarak bilinen ipi vermek, o düşmanın canını almaktır. Bundan, Allah'ın mesul olduğu ve insanların ihtiyarlarını ne yolda kullanıcaklarını ezelde bildiği için, onların ihtiyarlarından doğan fenalıkların hakikî failinin Allah olması gerektiği çıkar. Halbuki, hakikî bir mün'im derhal verir ve sevdiklerin uzun sefaletlerle ızdırab çekmelerini istemez.” şeklindeki itirazına da şu cevabı verir: “Eşyanın biribiriyle alakası yarım yamalak görülüyor ve en mühim olanından gaflet ediliyor: Allah'tan bahsedildiği unutuluyor. Guyâ, Allah, bir ana, bir vâsî, bir velî imiş ve bütün işi gücü kendisine ait olan şahsın mesud olmasına dikkat etmekten ibaret bulunuyormuş. Bu Allah'ı hep insan gibi telakki etmek demektir. Gerçi Allah, bizim istediğimiz hayrı yapmak kudretindedir, ama, bunu daha büyük ve mühim hayırlara tercih ederek yapması da zaruri değildir. Cüzünde münasebeti olmaz gibi görünen bütün içinde münasebetli olabilir.”[223]
Leibniz'in bu kitabının, muhtemel itirazlara cevabları ihtiva eden ikinci kısmını da şöylece özetlersek O'nun problem karşısındaki tavrını iyice görürüz: “Âlemdeki noksanları tecrübeyle görmek ve göstermek yoluyla itiraz olunursa cevap şudur”: “Bu ilahî eserler için gülünç bir sansür olurdu. Bu, hakim kral Alfons'un Batlamiyus Astronomisi'ni tenkid ederken, bütün âlemin astronomisini tenkid ediyorum sanması gibidir. Siz âlemi, daha üç günden beri tanıyorsunuz, burnunuzun ötesini göremezsiniz, âlemi görmek için çok bekleyiniz.” “Mutlak optimizm olamaz, her zaman mevcud olandan daha mükemmelini meydana getirmek mümkindir.” itirazına karşı da şu cevapı verir: “Denilebilir ki bütün kâinatta mevcud olanlar, hernekadar, bütün zamanlar için eslah değilse de, eşyanın sonsuzluğu doğru akışı, mümkin olduğu kadar eslah olabilir. Eğer eşyanın tabiatı, eslaha ulaşmak için hiç karşı koymasaydı, kâinat hergün daha iyiye doğru gidebilirdi.” “Cenab-ı Allah'ı, eslahı seçmekle mecbur tutmak, O'nun kudretini sınırlandırmaktır.” diyenlere Leibniz: “Fakat iyilikte eslah olana göz yumulamıyacağı gibi, 'Allah imkânsız olanı yapmaz.' demek de Allah'ın kudretini sınırlandırmak manasına gelmez. Bu, tıpkı, 'Allah, düz çizgiden daha kısa bir çizgi yapmaz.' demek gibidir.” cevabını verir. “Gerçekleşmiş alemde eslah mümkin değildir, çünkü bu âlemde fenalıklar vardır.” diye iddia etmek de defalarca reddedilmiş olan bir iddiaya dönmek demektir. Eslah olan Allah'ın tercih ve murat ettiğidir.” der. “Allah eslah olanı seçmekle mükellef olursa, irade sahibi sayılamaz. Çünkü bu bir nevî icbardır.” diyenlere, cevaben şöyle der: “Evet bu bir mecburiyettir fakat ahlakî bir mecburiyettir. Çünkü hikmet sahibi olan ancak iyi seçer.”[224]
Nedim Cisr, Leibniz'den sekiz asır önce yaşamış olan meşhur Arap edîblerinden Cahız'ın da bu görüşte olduğunu ortaya koyan çok beliğ ve hikmetli sözlerini nakleder.[225]
4- Voltaire (1694-1778)'de
Voltaire Leibniz'in çağdaşı ve O'nun tamamen zıddı bir fikre sahib edîb bir filozoftur. İlk tahsili bir rahip yanında yapmasına, cizvitlerden dersler almasına rağmen bir dinsiz olmuştur.[226] Hernekadar Fransız Akademisi'ne üye olabilmek için, kendisinin sofu bir Katolik olduğunu iddia etmiş cizvitlere iltifatlarda bulunmuş[227] ise de bilhassa Saint - Bartolomeo katliâmından ve katoliklerin Protestanlara karşı yaptıkları birçok haksızlık ve zulümden sonra O, Kilise'ye karşı düşmanlığını ilân etmiştir.[228]
Bayle'nin tesirlerinde kalmış[229] Leibniz'in optimizminin karşısına çıkmıştır.[230] Tabiî ki, dindar olmayan kendisini belli bin uluhiyyet telakkisi ile sınırlı kabul etmeyen bir kimse için şer problemi gibi, inananları zorlayan bir meselede istediği şekilde fikir serdetmek güç değildir.
Voltaire bir dinsizdi ama Tanrı'yı inkar da etmiyordu. Kendisine böyle bakılmasını istememektedir.[231] O, birçok kimseye athe damgasını vuran Kilise adamlarına karşı çıkarken Tanrı'yı tenzih endişesini ortaya koymaktadır: “Tanrı tanımazlar varsa kabahat kimin:, düzenbazlıklarına karşı bizi çileden çıkarırken, kimi zayıf kafaları, adını kirlettikleri Tanrı'yı inkâra zorlayan o kendini satmış ruh zorbalarının, o canavarların değil de kimin? (...) Onların akla sığmaz budalalıkları, bilge kafaları çileden çıkarır, derler ki:
“Madem ki din adamlarımız, bize Tanrı'yı varlıkların en anlamsızı ve en barbarı olarak tavsif ediyorlar, öyle ise hiç tanrı yok demektir”. Ama doğrusunu isterseniz şöyle demeleri gerekirdi :
“Demek ki Tanrı, söylediklerinin tam tersi, deli dedikleri kadar bilge, kötü dedikleri kadar iyidir.”[232] Filozof aynı gayretle, münkirlerin bu tutumunun, Tanrı'ya olmadık kötülükler ve adîlikler yakıştıran çeşitli din adamlarının tutumundan daha asil olduğunu söyler.[233] Ama münkirlerin itirazlarına da, Tanrının varlığının inkar edilemez bir hakikat olduğunu çeşitli delillerle anlatarak cevap verir.[234]
O'nun bir münkir olmadığını böylece ortaya koyduktan sonra, şer problemine nasıl baktığını hülasa edelim: Etrafına, edebî nükteleri ve tatlı sözleriyle neşe saçan Voltaire'in bir pesimist (kötümser) olması aslında haline pek uygun düşmemektedir. Fakat uğradığı kovuşturmalar, hayal kırıklıkları ve hele 1750 senesinde 300 000 kişinin ölümüne sebeb olan deprem ve bu depremin Lizbon'da, Azizler Günün'de ve kiliseler ibadet edenlerle lebâleb dolu iken olması O'nu altüst etmişti. Fransız papazlarının bunu, Lizbon halkının günahlarının cezası olarak telakki etmeleri O’nun “Lizbon” adlı şiirini yazmasına sebeb oldu. Bu şiirinde O şer problemini güçlü bir şekilde ele almaktadır :
“İnlemeyen yok şu dünyada; Herşey acı çekmek, biribirini öldürmek için yaratılmış”
“Bu kara karmaşayı görüp de der misiniz; Her birimizin belaları, bütünün iyisi için?”
“Ne büyük kutsanmışlık; ve titrek bir sesle ölmek üzere, zavallı durumda herşey iyi”
“Diye seslenirken siz, evren yalanlıyor sizi, gönül karşı çıkıyor, zihin bilgisizliğine”
Şiirinin sonunda da :
“Vaktiyle daha kıvançlı bir havada; zevkin hüküm sürdüğü aydınlığı dile getirmiştim”
“Geçti o zamanlar, geçen yıllar öğretti; insanlığın zayıflığını paylaşarak.”
“Koyulaşan karanlıkta ışık arayarak; acı çekerim de yakınmam durumumdan.” derken[235] hem kötümserliğinin, yılların eseri olduğunu ve hem de hâle rızasını ifade eder.
Voltaire, “Felaketin nedeni, insanının kendisidir. Şehirlerde değil de tarlalarda yaşasaydık, tepemizde dam yerine gök olsaydı evler başımıza yıkılmazdı.” diyen ve uluorta kendisine sataşan J.J. Rousseu'ya karşı 1751'de Candide adlı eserini yazdı. Bu eserinde alaylı ve komik bir tarzda, kötümserliğini bir hikaye için yerleştirmiştir. Voltaire'nin bu en güzel hikayesinde basit ve doğru sözlü delikanlı Candide ile, herşeyin iyi hatta, daha iyi olamayacak şekilde iyi, olduğunu iddia eden profösör Panglass'ın başından geçen hadiseler sıralanır. Başlarına birçok belalar gelir. Profösör her zaman: “Fertlerin başına gelen belalar, umumun iyiliğini sağlar, böylece bu cins belalar ne kadar çok olursa, umumun iyiliği de o nisbette artar.” derken Voltaire, Leibniz'in optimizmi ile eğlenmektedir.[236] Leibniz'i yazılarıyla savunan bir gence: “İnsanların mümkin dünyaların en iyisinde, neden bu kadar çok biribirlerini boğazladığını bana da anlatırsan, size son derece teşekkür borçlu olurum. İkimiz de bu konuda birşey bilmiyoruz.” diye mektup yazar.[237] O, şer problemini herkesi dehşete düşüren bir tehlikeden ziyade, bir zihin bilmecesi[238] kabul eden Leibniz'e her fırsatta sataşır. Felsefe Sözlüğü'nün “Bien Tout Est” maddesinde muhatabı Leibniz'dir. O'nu, Tanrıya bir tek dünya yaratabilme imkânı tanımakla ayıplar. İlk günah meselesi karşısında zor durumda olduğunu söyler. “Nasıl bir elmayı yedin diye, sonsuz bir ömür süreceğimiz zevk ülkesinden kovulmak, nasıl!” Başka “nasıl”lar sıraladıktan sonra şöyle sorar: “Bu bizim için pek o kadar iyi değil, Tanrı için iyilik bunun neresinde?”[239] Voltaire, meselenin zorluğunu şu kelimelerle dile getirir: “Kötülüğün kaynağı, ötedenberi, kimsenin dibini göremediği bir uçurum olmuştur.”[240] Voltaire daha sonra mesele hakkında, bilhassa 'herşey iyidir.' fikrini savunan çeşitli dinlerin ve filozofların görüşlerini kısa kısa nakleder ve bunların zayıf noktalarını serdeler, şu neticeye varır: “Görülüyor ki mümkin dünyaların en iyisi kanaati, insanı avutmak şöyle dursun, onu kabul eden filozoflar için umutsuzluğa düşüren birşeydir. İyi, kötü davası, iyi niyetle araştıranlar için bir kördüğüm olarak kalıyor: kavgacılar içinse, bu bir zeka oyunudur. Onlar bağlı oldukları zincirlerle oynayan kürek mahkumlarıdır.” [241]
Şu var ki, O, şer meselesini, münkirler gibi, Tanrı'nın yokluğuna delil olarak kullanmaz, insanın bilgisizliğinin doğurduğu bir müşkil olarak görür. Bu hususta, ya sesi kısmak, veya herşeyin hatta yılanların, hayran olunacak kadar mutenasib ve bu âlem için lüzumlu olduğunu kabul etmek gerektiğini söyler. Kötülükler karşısında, bunları yaratan ve bunlara müsade eden Tanrıya ibadet ederek ve iyilikleri de görerek teselli bulmalı, görüşündedir.[242]
Görülüyor ki, Voltaire, hernekadar, bir dindar değilse de, şer meselesinde, dindarâne bir davranışla aczini itiraf etmektedir.
5- Hume (1711-1776)'da:
David Hume empirist felsefenin en büyük temsilcilerinden biri kabul olunmaktadır.[243]
Hume'ın Tanrı telakkisi, “insan idrâki” hakkındaki fikirleri üzerine bina edilmiştir. O'na göre bütün idrâklerimiz ikiye ayrılır: Fikirler ve intibalar... Fikirler; ruhun ihsasları üzerine katlandığı zaman hissettiği en az şiddetli idrâklerdir. İntibalar ise; işitme, görme, dokunma idrâkleri gibi muayyen bir şiddet derecesine sahib idrâklerle, sevgi, nefret, arzu ve isteklerdir. Bütün fikirlerimiz, intibaların temeli üzerinde meydana gelir ve canlı intibaların soluk birer kopyası olurlar. Bunun gibi, “Allah Fikri” de, ruhun ameliyeleri üzerinde düşünmemiz ve kendimizde gördüğümüz hikmet ve hayırlılık sıfatlarına hudutsuz bir genişlik vermemiz neticesinde zihnimizde doğar.[244]
Hume'ın tanrı telakkisi bu iddiadan ibaretir. Dünyada yaygın olan dinlerin açıkça düşmanı olduğundan, onları, rüyalar ve hayaller olarak görür.[245] Bu, Hume'ın bir münkir olduğu manasına gelmez. O, insanlara benzetilmemek kaydıyla, bir tanrının varlığını kabul etmek nezaketini göstermiştir.[246] “Tanrı'nın varlığı kadar besbelli hangi hakikat olabilir ki; en cahil çağlar bunu teslim etmişlerdir. Bütün umutlarımızın dayanağı, ahlakın en güvenilir temeli... Hangi hakikat bunun kadar önemli olabilir.”[247] derken O saf bir dindar gibidir. Hatta, Tanrı inancının, insanlarda fıtrî olduğunu adeta söylemiştir.[248]
“Tanrı, yaptığımız tasvirlerinde, nasıl çarpıtılmış, O'na ne gelgeç hevesler, ne saçmalıklar, ne ahlaksızlıklar yakıştırılmıştır.” [249] derken Allah'ı tenzih gayreti hissolunuyor. Binaenaleyh, tenzihte karşımıza çıkan, şer problemi O'nun bu gayreti karşısına da çıkmaktadır.
Hume, Dialogues'ında, felsefeyi temsil eden Cleanthes, şüpheciliği temsil eden Philo, doğruluğu temsil eden Demea[250] arasında yaptırdığı onuncu ve onbirinci dialoğlarda şer problemini enine boyuna ele alır: Philo'nun ağzından, inşanın çaresizliğini, hayvanların çektiklerini, iyi yaşadığı ve mesud olduğu zannedilen kimselerin bile muzdarib olduğunu, Epikür'ün meşhur sorusunun halâ cevabını bulamadığını aktardıktan sonra[251] Demea'nın ağzından, insan hayatının kâinatın ömrü içerisinde çok kısa olduğunu, bu kısa ömürde bize şer görünen hadiselerin bütün zamanlar ve kâinatın umumî nizamı içerisinde değerlendirilirse Tanrı'nın hayırhahlılığı ve adaletinin hayranlıkla görülebileceğini iddia eden Spinoza'yı konuştur. Cleanthes, şer hususunda tek yolun insanın aczini itiraf edip kötülüğün bulunmadığını kabul etmesi gerektiğini iddia ederken Leibniz'in fikirlerini tekrarlamaktadır.[252] Hume, muhtemelen Philo'ya kendi fikirlerini söyletir: O'na göre, şer bir vakıadır. Fakat şerrin bulunuşuna dayanarak, dünyanın, mutlak kadir, hakim ve hayırhah bir Tanrı'dan aciz insanın aciz insanın umduğuna münasib değildir, demek garib bir peşin fikirdir. Şu da var ki bu dünyaya bakarak, tavsif edildiği şekilde bir Tanrı'nın varlığına hükmetmek mümkin değildir. Akıl ve his sahibi varlıkları tedirgin eden şerlerin tamamı veya tamamına yakın kısmı dört sebebten meydana gelmektedir. Bu sebebler, hakikatte var olmak mecburiyetinde olsalar da, hiçbirisi insan aklına göre, mecburen var olmuş değildir, yani şu sıralayacağımız sebebler başka türlü de olabilirdi. Bu sebeblerden birincisi; mahlukatın fıtratlarında mevcud olan sevk-i tabiîlerdir. Mahlukat bu hislerle kendilerini korumaya çalışırlar. Bazan ızdırablar bazan lezzetler şeklinde karşımıza çıkan bu hisler insan fiillerinde müessirdirler. Allah mahlukatı başka türlü yaratmış olsa idi, hislerin ızdırab veya elem şekline bürünmesi gerekmezdi. Şerrin ikinci sebebi; âlemin, umumi kanunlar, heryerde aynı olan tabiat kanunları çerçevesinde ve bir nizam içerisinde cereyan etmesidir. Ekmel bir Tanrı, kainatı değişen ve şerlere sebeb olmayacak şekilde ayarlanmış kanunlarla idare edebilirdi. Üçüncü sebeb; kuvvet ve kaabiliyetlerin mahlukata, bilhassa insanlara kıt kanaat verilmiş olmasıdır. Tanrı, daha güçlü ve kaabiliyetli insanlar yaratabilirdi. O zaman, kuvvet ve kaabiliyetlerindeki za'flarından dolayı duçar oldukları birçak şer ortadan kalkardı. Dördüncü sebeb; Kâinatın fazla itinalı yaratılmamış intibaını veren şeklidir. Onu büyük bir makina olarak kabul edersek bu makinanın zenberek, dişli ve parçaları, kendi yerlerinde ne kadar faydalı olurlarsa olsunlar, herbiri, fırsatını bulunca şu veya bu ifrata kaymağa meyillidirler. Sanki, bu büyük kâinat makinasına Yaratıcı son eli vurmamıştır. Mesela faydalı rüzgarlar, biraz hızla esmeye başladı mı ne büyük zararlara sebeb olmaktadırlar. Tanrı, isteseydi, bu makinayı daha itinalı yaratırdı ve şerler dünyadan kalkardı. Saydığımız bütün bu şartlar O'nun için uyulması kaçınılmaz şartlar değildir. Yine de bizler, ifade ettiğimiz bu fikirlere dayanarak, kâinatın düzenin kolaylıkla değişebileceğine karar vermeye kalkarsak fazla fodulca davranmış oluruz. Birşey hakkında, hele böyle mühim bir meselede hüküm verirken daha alçak gönüllü ve haddini bilir davranmalıyız. Bütün söylediklerimize rağmen, şer gibi görünen şeylerin, farzedildiği gibi, aslında hayır olduğunun, bu dünyanın mümkin olan en iyi dünya olabileceğini de kabul edecek kadar müsamahalı olalım.[253]
Hume bu fikirleriyle Voltaire'ye yakın bir tavır almış oluyor.
6- Schopenhauer (1788-1860)'da .
Schopenhauer pesimist (kötümserlik) felsefesinin zirve ismidir. Kendinden önce ve kendi devrinde aynı felsefeye sahib filozoflar bulunmasına, bu felsefenin ilk büyük misalinin Budha dininde görülmesine ve Yunan felsefesinden Sofistler ile Stoacıların pesimist bir anlayışa sahib olmalarına rağmen[254], pesimizmi, O zirveye taşımıştı.[255] Yaşadağı çağın, İngiltere'de Eyron, Fransa'da De Musset, Almanya'da Heine, İtalya'da Leopardı, Rusya'da Puşkin ve Lermontov gibi kötümser şairler; Schubert, Schumann, Chopin ve Beethoven gibi kötümser filozoflar ortaya çıkarmasının[256] sebebi ne idi?
Bu çağ umutsuzluğun kol gezdiği, savaşların milletleri kemirdiği, aydınların umudu Fransız ihtilalinin fiyaskoyla sonuçlandığı, yoksulluğun, sefaletin, tedirginliğin ve işsizliğin binlerce aileyi tehdit ettiği bir çağ olmuştu.[257] O çağda, acınacak durumdaki bu gezeğenin, akıllı ve hayırhah bir Tanrı tarafından idare edildiğine inanmakta Avrupalı güçlük çekiyordu. Şer problemi hiçbir çağda bu kadar canlı olarak kendisini göstermemişti.[258]
Schopenhauer'un, çağının bu kötülüklerinin yanısıra, ailevî birçok problemi de vardı. Babası intihar etmiş, babaannesi akıl hastası' olarak ölmüştü. Kocasının intiharından sonra serbest aşk hayatı yaşayan annesi O'na sevgi yerine nefret vererek O'nu karamsarlığa mahkum etmişti.[259] Schopenhauer, küçüken dinî eğitim görmediği için dinî hisleri yok denecek kadar azdı. Bundan dolayı olacak, din adamlarından nefret ederdi ve Budizm'in Hıristiyanlık'tan daha derin olduğunu kabul ederdi. Felsefesinde bu kanaatlerinin büyük tesiri vardır.[260]
Yaşadığı çağa ve hayata muvazi olarak, O, kötümserlik felsefesini zirveye çıkardı. Gördüğü felsefe eğitimi ve onbir senelik felsefe hocalığı[261] sayesinde kendine has bir felsefe ortaya koymuştur. O'nun kötümserlik felsefesinin kaynağı “iradecilik” (volantarisme) dir. Bazı filozofların “Tanrı”, bazılarının “Düşünce”, bazılarının “Tabiat”, bazılarının “îde”, bazılarının “Monad” dediği mutlak varlıka, kâinatın ilk sebebine, Shopenhauer “îrade” demiştir[262]. O'nun düşüncesinde “küllî irade” aynîleşiyor ve kendi kendine bir vücud, hakikî bir varlık veriyor ve âlemi meydana getiriyor[263]. İrade tektir. Fakat onun, zamanlar ve mekanlar içinde görünüşleri sayısızdır. Farklı görünüşlerin tamamının özünde bu kullî irade vardır.[264] Bu irade, mutlak kudrete sahib olduğu halde bir kör iradedir, şuursuzdur. Tabiat kanunları, hayatın insiyakları, ruhun temayülleri bu kör iradenin tezahürleridir. İrade, zekadan, hikmetten, saik ve gayelilikten tamamen mahrumdur.[265]
Hayatın özü olan irade, bizzat, ardı arkası kesilmeyen bir acırdır. Çünkü O, bütün görünüşlerinde, bir iştah ve bir istek olarak kendisini gösterir. İsteğin olmaması da eksikliğin, dolayısıyla acının olmasıdır. Ama istekler, hiçbir zaman tanı ve sürekli olarak doyurulamaz. Biri doyurulunca bir yenisi baş gösterir ve böylece sonsuzluğa kadar devam edebilir. Acının ne sonu ne sınırı vardır. Hayat, sefalet ile can sıkıntısı arasında, bir rakkas gibi gidip gidip gelir. İsteklerin yerine getirilmemesi, sefaleti, yerine getirilir gibi olması da bunalımı doğurur. Bu haliyle, dünyayı iyi, ya da, Leibniz gibi, mümkün dünyaların en iyisi saymak yalnız aptallık değil, bir küfürdür de... Çünkü irade bile kendi görünüşlerinde, kendisini beğenmemektedir. Binaenaleyh dünya düşünülebilecek en kötü dünyadır.[266]
Schopenhauer, şu güçlü misalleriyle, “felsefe hocalarının uydurdukları boş bir şey” olarak kabul ettiği[267] optimizmin karşısına çıkar: “Alabildiğine iyimser kişileri, hastahaneler, dispanserler, amaliyathaneler, hapishaneler, işkence odaları, kölelerin kulübeleri, savaş alanları ve idam yerlerinde gezdirerek ve meraklı bakışlardan gizlenen sefaletin saklandığı bütün yerleri açacak olursak, en sonunda da Ugolino'nun, insanları açlıktan ölüme mahkum ettiği zindanlarını gösterirsek, O da anlayacaktır bu mümkün dünyaların ne olduğunu. Dante, îlahî Komedya'sında, cehennemin malzemesini bu dünyadan almamış mıdır? Bu dünyadan almıştır ve hem de tam bir cehennem meydana getirmiştir. Sıra Cennet ile onun zevklerini anlatmaya gelince, dünyamızda bu konuda pek malzeme bulamadığı için büyük güçlüklerle karşılaşmıştır.” [268]
Schopenhauer, bu fikirleriyle kör irade adı ile de olsa Tanrı'nın varlığını kabul ediyor. Fakat O'nun nezih sıfatlarını şerrin varlığına dayanarak inkar ediyor.
İKİNCİ BÖLÜM
KUR'AN-I KERİM VE ŞER PROBLEMİ
Giriş : Kur'an'a Göre Şer Bir Vakıadır.
Bazı dinlerin ve felsefelerin aksine, Kuran şerri bir vakıa olarak kabul eder. Kur'an'da yirmibeş kadar ayette “şer” kelimesi geçmektedir. Bu ayetlerde : İnsanların hayır diye adlandırdıkları şerler, şer diye adlandırdıkları hayırlar olduğu, [269]
“Allah'ın lanet ve gazab ettiği, içlerinden maymunlar, domuzlar yaptığı kimseler ile, şeytana tapanların mevkiinin Allah katında daha şerli” [270] olduğu, yerde yürüyen canlıların en şerlisinin akletmeyen sağırlar ve dilsizler [271] ve keza kafirler olduğu [272], insana şerrin dokunacağı "[273] , insanların, hayırla olduğu gibi şer ile de imtihan olundukları [274], Cenab-ı Allah'ın yarattıkları şeylerin, bilhassa bunlardan, karardığı zaman gecenin, düğümlere üfürerek sihir yapan üfürükçülerin, haset ettiği zaman hasetcinin şerrinin [275], ve sinsi şeytanın şerrinin Rabb'e sığınılacak şerler olduğu [276], insanın şer amelinin cezasını çekeceği [277] gibi hususlar yer almaktadır.
Kur'an'a göre, herşeyin yaratıcısı Allah'tır, Yine Kurana göre, kâinatta çeşitli şekillerde “şer” olarak isimlendirilen şeyler vardır. Bunlar ister hakikî manada şer olsun, isterse izafî ve mecazî manada şer olsun, Allah Teâla’nın yaratmasıyla vücud bulmuşlardır. Binaenaleyh şer problemi Kur'an-ı Kerim için de güçlü bir problemdir.
Problemin ciddiyet derecesini tesbit etmek için Kur'an'ın Uluhiyyet Telakkisinin[278], şer problemiyle alakalı olan kısımlarına bakmak gerekir. Kuran'ın Uluhiyyet telakkisi bütün yönleriyle problemi alakadar etmediği için, sadece alakalı kısımlarını nazarlara sunacağız
I- KUR’AN’IN ULUHÎYYET TELAKKİSİ VE ŞER PROBLEMİ:
1- Allah Eksikliklerden Münezzehtir.
Kur'an'ın uluhiyyet telakkisinde tenzih esasdır. Yani Cenab-ı Allah tanrılığa lâyık olmayan şeylerden münezzehtir. Kur'an', te'vilsiz olarak birçok ayetlerinde açık olarak ve manaya delaleti zahir ibarelerle Yaratan Tanrıyı her türlü noksandan tenzih eyler. Bütün bu mahiyetteki ayetlerin üslubu ve ifade ettikleri manalar açıkça anlaşıldığı için bu ayetlerde ifade edildiği şekilde Allah'a inanmak vacib olmuştur. Vahy emini Peygamber ve bizzat veya bilvesile O'nun terbiyesiyle yetişen sahabe ve tabiîler, bu ayetleri ibarelerinden anlaşılan zahirî manalarına göre tefsir etmişlerdir. Fakat sayıca az olan bir takım ayetlerde, bazan Tanrı'nın zatının, bazan diğer sıfatlarının mahluklara benzediği vehmini veren ifadelere rastlanılmaktadır. Geçmiş alimler, sayıları çok, delaletleri açık olduğu için, Tanrı'yı her noksan ve benzeyişten tenzih eden ayetlerle amel edip Tanrı'nın mahluklara benzeyişinin mümkün olmadığına hükmetmişlerdir.[279] Mesela, İlim, kudret, semi', başar sıfatları lügat manaları itibarıyla insanlar için de kullanılırlar. Binaenaleyh bu teşbihi gerektirir. Bu durumda Allah Teâla'nın kendisini tavsif ettiği her bir isimin hak olduğuna ve ilahî kemâli ifade ettiğine inanmamız lazımdır.[280]
Resullullah (as), Kur'an'da geçen “tesbîh”i: “Allah Teâla'yı her arızadan, şaibeden tenzihtir.” diye açıklar.[281] Bu, hem zatî sıfatlarında hem de fi'ilî sıfatlarında, O'na uygun düşmeyen her eksiklikten münezzehtir manasına gelir. Bundan dolayı “tesbîh”, Allah Teâla'nın zatında ve sıfatlarında, fiillerinde ve isimlerinde nezâhetini ve pakliğini ifade eder.[282]
Cüneyd-i Bağdadi, kelam meselelerinden bahseden bir kitlenin yanından geçerken:
“Bunlar kimlerdir?” diye sorduğunda O'na:
“Bunlar, deliller getirerek, Yüce Tanrı'yı noksanlıklardan ve sonradan olma sıfatlardan tenzih eden kimselerdir”. Cevabında bulunduklarında, Cüneyd (k.s.):
“Ayıp ve kusuru bulunması mümkün olmayan Zat'tan ayıp ve kusuru nefyetmekle uğraşmak, bizzat ayıp ve kusurdur?” diye mukabelede bulunmuştu.[283]
Allah'ı tenzih esasdır ama bu tenzihin mi'yarı ne olmalıdır? Herkesçe kabul edilmiş bir mi'yar olmadıkça, insanlar, Cenab-ı Allah'ı tenzihe kalkarlarsa ortaya farklı farklı tenzih telakkileri çıkar. Kimilerinin:
“Allah bundan münezzehtir”, dediği bir mevzuda, başkaları:
“Hayır, Allah böyle olmamaktan münezzehtir.” diyebilirler. Onun için, uluhiyyeti gerçek manada ancak Allah Teâlâ bilir ve bildirir. O, insanların bu gibi yanılmalarına meydan vermemek için, Kur'an'da, uluhiyyeti kullarına gerektiği kadarıyla bildirmiştir.
Şer problemi karşısında Allah Teâlâ'nın yüceliğini tebarüz ettirebilmek için, uluhiyyetin, ilgili bahislerini, Kur'an'a dayanarak aktarmamız gerekmektedir. Bunun için, Allah'ın merhametini, ilim ve hikmetini, iradesini, kudretini ve adaletini mevzu bahs edeceğiz. Kur'an'ın uluhiyyet telakkisine göre bu vasıfların nasıl anlaşılması gerektiğini anlatacağız, böylece insanların kendilerine göre bunları yanlış anlamamalarını temin edeceğiz.
2- Allah Teâlâ; Rahman, Rahîm, Rauf ve Vedûd'dur.
Allah Teâlâ “Rahman” ve “Rahîm”dir [284] Allah'ın güzel isimlerinden olan bu iki kelime “rahmet” masdarından müştaktır.[285] Aynı kökten gelmelerine rağmen lügat yönünden mâna nüansları vardır. Bunun için, biribirlerine bu kadar yakın olsalar da Allah'ın iki ayrı vasfıdırlar. Herbirinde, diğerinde bulunmayan mana vardır.[286] Fakat ikisinde de bulunan ve müşterek olan mana, masdarlarındaki manadır, yani rahmet manasıdır. Rahmet, lügatte, kalb rikkati manasınadır.[287] Yalnız, bu, kuru bir rikkat değil, merhamet edilen kimseye ihsanı gerektiren, ihsana sevkeden bir rikkattir.[288] Kuru bir acımak merhamet değildir. Merhamet; acıyı ve afetleri defedip, onun yerine sevinç ve hayrı ikameye yönelmiş olan bir iyilik duygusudur. Atalarımız, bu kelimeyi türkçeye, “yarlığamak” diye aktarmışlardır ki bunun manası, yar muamelesi yapmaktır. “Esirgeyici, Acıyıcı” şekillerindeki aktramalar, rahmet ve merhamet kelimelerinin manalarını hakkıyla ifade etmemektedirler.[289]
“Rahmet” bazan sırf rikkat, bazan da rikkat olmadan sırf ihsan manasına kullanılır. Birincisi insanlar için kullanılan manadır. İkincisi ise Allah Tealâ için kullanılan manadır. Çünkü Allah Tealâ, bir kalb hissi, bir elemi, bir infial, bir nefsi meyil manasında rikkatten münezzehtir. Bunlar insanlar içîn mevzuu bahis olan hislerdir. Allah, yarattıklarına hiçbir bakımdan benzemez. O'nun kemâli buna müsaid değildir. Onun için, Allah'ın rahmetinden, sonsuz in'âmı, hayrı irade etmesi, ihsanı ve fazlını anlarız[290]. Kur'an'da “Rahman” isminin geçtiği bütün yerler bu vasfın taşıdığı rahmet ve ihsan manalarına uygundur.[291] Rahmet kelimesinin hakikî manası “kalb rikkati” olduğu için, Allah Teâlâ hakkındaki kullanılışı, kullarına olan in'ânımdan mecazdır.[292] İnsanlarda bulunan merhamet hissi de Allah'ın rahmetinin bir eseridir. "Merhameti onların kalblerine Allah yerleştirmiştir.[293]
Allah'ın rahmetinin kaynağı bizzat kendisidir. Yoksa, insanların rahmeti haketmiş olmaları değildir.[294] Rahmetiyle bütün mahlukâtını rızıklandırır, hayat verir, hayatlarını idame ettirecek vesileleri ve her türlü istifade imkânlarını onlara nasîb eder.[295] Keza, insanlara, zararlı şeyleri anlamada kullansınlar diye, vicdan, akıl, hisler ve bunlara destek olarak, nefislerinin tezkiyesini, fıtratlarının tekamülünü temin edici dini bağışlamıştır.[296]
Rahmeti, mü'min, kâfir, iyi, kötü herkese şâmildir.[297]
Bütün mahlukatma malik ve hakim Allah Teala, rahmete kadir olduğu kadar gazaba da kadirdir. Üstüne, kendisine tesir edecek, hesab sorabilecek, rahmete zorlayabilecek, ne bir güç ne bir kaide olmadığı halde, bizzat kendi fazlı ve ihsanı neticesi bütün milkine rahmeti gerekli kılmış, kendi kendisine isteyerek vacib etmiş ve bütün şöylece kâinata ilan etmiştir.[298] “Kendisine rahmeti yazdı.” [299], “Rabbiniz, kendisine rahmeti farz kıldı.” [300] Eğer Allah Teala kendisine rahmeti vacib kılmamış olsa idi, hiçbir kimseye rahmet etmemesi, mahlukatma merhametli olmaması caiz olurdu.[301] Fakat vacib kıldığı için merhametli olması gerekmiştir. Allah'ın, kendisine rahmeti şart kılması, Mutezile mezhebine göre: “Kabîhih kabîh olduğunu ve kendisinin ondan münezzeh olduğunu bildiği içindir. Bu durum, Allah'ın kabîh işler yapmasına mani olmuştur. Eğer rahmeti kendisine vacib kılmamış olsaydı, bu zulüm olurdu. Zulüm ise çirkindir ve Allah için imkânsızdır.” şeklinde ise de Ehl-i Sünnet'e göre Allah Teâlâ, dilediğince ve istediği gibi tasarruf sahibidir. Mülkünde ve kullarında, sırf fazlı ve ikramı olarak rahmeti tercih etmiştir.[302]
Ebu Hureyre (ra) 'dan gelen bir rivayette Resulullah (as) şunu haber vermektedir: “Allah Teâlâ mahlukâtı yarattığı zaman, Arş'ın üstünde, yanı başında bulunan kitabına, eli ile : 'Rahmetim gazabımı geçti.' Yazmıştır.” [303] “Bir rivayete göre bu yazış, mahlukâtı yaratmadan önce idi.[304] Bu hadis-i şerifin de ifade ettiği gibi Allah Teâlâ'nın cemal sıfatları, celâl sıfatlarını geçmiştir.[305]
Yine Ebu Hureyre (ra)'dan mervî bir hadîs-i nebevide:
“Mümin, Allah'ın azabını hakkıyla bilseydi, cennetini, ümid etmezdi, cehennemden emîn olamazdı; Eğer kâfir Allah'ın rahmetinin genişliğini hakkıyla bilseydi, cennetinden ümidini kesmezdi.”[306] buyurulmaktadır. Bu hadisi Abd b. Humeyd de tahrîc etmiştir.[307]
Celâli ile meşhur Hz. Ömer (ra) 'in rivayet ettiği şu hadîsten Allah'ın rahmetini ortaya daha güzel koymak imkânsızdır:
“Nebi (as) 'ın huzurların da Hevazin Kabilesi'nden bir takım esirler gelmişti. Bunlar içinde, çocuğunu kaybetmiş, emzikli bir kadın vardı. O, göğsüne biriken sütünü sağıyor başka çocuklara veriyordu. Kadın, esirler arasında çocuğunu bulunca hemen kapıp sinesine bastı ve derin bir şefkatle çocuğunu emzirmeye başladı. Bu yüksek şefkat tablosunu gördüğünde Resullullah (as) bize:
'Şu kadının, çocuğunu ateşe atabileceğini düşünebilir misiniz?' dedi. Biz de:
'Hayır, atmamağa gücü yettikçe atmaz.' dedik. Bunun üzerine:
'İşte Allah Teâlâ, kullarına şu kadının çocuğuna duyduğu şefakatten daha merhametlidir', buyurdular.”[308] Nasıl olmasın ki, Çünkü:
“Allah, rahmeti yüz parçaya böldü doksandokuz parçasını yanında alıkoydu ve yeryüzüne bir parçasını indirdi. Bu bir parça rahmet sebebiyle mahlukât biribirlerine merhamet ederler de kısrak yavrusunu emzirirken, ona değmesin diye bir ayağını yukarı kaldırır.” [309] Müslim'in bir başka rivayetinde:
“Allah'ın indinde alıkoyduğu doksandokuz parça rahmetini kıyamet gününde gösterecektir.”[310] buyurulur. Hadislerde Allah'ın rahmetinin sayı ile tahdid edilerek ifade edilmesi, yeryüzünde bizim yanımızda olan rahmetinin, kerem ve inayet hazinesindeki pâyansız rahmeti yanında bir zerreden ibaret olduğunu kolayca anlatmak içindir.[311]
Dünyada kulların muvaffakıyyetleri Allah Teâlâ'nın rahmetiyledir.
“Katından bize birrahmet ihsan et!” [312] diye dua edenler biliyorlar ki Allah'ın lutfu ve rahmeti olmadan hiçbir başarıya ulaşamazlar, hatta kalblerine bile sahib olamazlar.[313] Ayetin metninde geçen “hibe”nin manası karşılıksız bağış[314] demektir. Demek ki bir kesb, bir hakediş söz konusu değildir. Nitekim Allah Hûd (as)’ı kâfirleri kuşatan azabtan nasıl koruduğunu beyan ederken:
“Helak emrimiz gelince, bizden bir rahmet olarak Hûd'u ve beraberindeki müminleri kurtardık.” [315] buyurmaktadır. O'nun kurtuluşunun ne nübüvveti sebebiyle ne derin taatı yüzünden değil, sırf ilahî rahmet yüzünden olduğunu ortaya koymaktadır. Demek ki peygamberler bile O'nun rahmetine muhtaçtırlar.[316] Kur'an'ın herbir sûresi, bütün Kur'an gibi, Allah'ın rahmetinin eseridir. Her sûrenin başında besmelenin ve besmele içinde Allah’ın rahman ve rahim oluşunun tekrarlanışında, o sûrelerin Allah'ın rahmeti ve fazlı ile indirilmiş oldukları, inceliğine işaret eden müfessir[317] iyi bir tesbit yapmıştır.
Müminlerin son karargâhı cennet bile, onlar bütün ömürlerini Allah'a taatte geçirseler dahi, amellerinin bir karşılığı olmayıp, Allah'ın sonsuz rahmetinin tezahürlerinden biridir[318] :
“Amma yüzleri ak olanlar Allah'ın rahmeti içindedirler.” [319] Ama bu rahmet, insanları azab etmeye münafî değildir. Hz. İbrahim, babasına:
“Doğrusu, ben, sana Rahman'dan bir azabın dokunup, şeytana arkadaş olmandan korkarım.” [320] derken hiçbir müşkil söz konusu değildir.
Allah'ın kullarına merhametini ifade eden “Rahman”, uluhiyyetin alem-i mahsusu olan “Allah” lafzından sonra, ikinci bir alem-i mahsusu olarak varid olmuş bir ismidir. “Rahim” ismiyse iki ayet müstesna [321] hep Allah isminin sıfatı olarak kullanılmıştır.[322] Görülüyor ki bu sıfatlar, uluhiyyetin en mühim yönlerinden birini ifade etmektedirler. Rahman isminin Kur'an'da elliyedi defa, rahim isminin yüzondört defa geçmesi bunu te'yid eder.
Allah'ın “Rahman” ve “Rahim” sıfatlarından başka, rahmetinin çeşitli yönlerini ifade eden başka isimleri de vardır. Bunlardan birisi “Zü'l-Fazl”dır. “Fazl”ın manası, normalden ziyade olandır.[323] Bizim anladığımız manada bu, lütuf ve ihsandır.[324] Lütuf, vacib olmadan yapılan iyiliktir ve rahmetin bir çeşididir.[325]
“Allah Teâlâ bütün insanlara karşı lutufkârdır” [326] Onun için onlara hidayet yolunu gösterir, yanlış yoldan onları sakındırır, dinî ve dünyevî nimetler verir.[327] Peygamberler gönderip kitaplar indirmesi, muvaffakıyyet vermesi de bunlardandır.[328] Günahkâr kullarına ve hüsranı hak etmiş insanlara[329] mühlet vermesi, tevbe ederler diye azabını tehir etmesi[330], kâfirlere verdiği dünyevî lutufları[331], akıl, nutk, yazı, güzel şekil ve mutedil bir kamet gibi fıtrî ve tabiî hususiyetlerle diğer canlılar üzerine insanı yükseltmesi, bu akıl ve anlayışla doğru akide ve güzel ahlâka onları ulaştırması hep Allah Teâlâ'nın insana ikramı ve fazlıdır[332]. Nitekim ayette:
“Andolsun ki biz, Âdem oğullarını üstün bir izzet ve şerefe mazhar kılmışızdır. (-tek-rim)... Onları yarattığımız bir çoğundan üstün kıldık” (-Tafdî). [333] buyurulmuştur.
Cenab-ı Hakk'ın lütufkârlığı hiçbir kimseninkiyle mukayese edilmeyecek kadar çoktur[334]:
“Allah büyük fazl sahibidir.” [335] Kulların nail oldukları bütün dinî ve dünyevi atıfetler bir istihkakları olmayıp, sırf Allah'ın fazlının neticesidir.[336]
Allah Teâlâ kullarına karşı “Ra'ûf”dur (pek re'fetlidir).[337] Re'fet, rahmet manasınadır.[338] Re'fet ile rahmet arasında, Kaffâl'ın beyanına göre, şöyle bir fark vardır: Re'fet, kötülüğü def zararı izale babındaki belli bir rahmet çeşidinde mübalağa, ifade eder. Rahmet, daha şumüllü bir isimdir, ismi câmî'dir. Onun şümulüne re'fetin manası girdiği gibi, in'âm ve ifdâl da girer. Mesela, Allah Kur'an'da yağmuru rahmet olarak isimlendirmektedir, çünkü, o, Allah'ın bir fazlıdır.[339]
“Allah bütün insanlara karşı raûf ve rahimdir.” [340] İnsanları bir şeriatten diğer bir şeriata tekâmül ettirmesi bu re'f eti sebebiyledir.[341] Yine aynı sebebden, taakatlerinin mahdud olduğunu bildiği insanlara taakatleri üstünde teklifler yüklemez. Hikmetinin gereği olan belaları, re'fetinin gereği izale eder.[342] İnsanların fıtratlarını temiz, hayra meyyal, arız olan şerden elem duyar şekilde yaratması, akıl ve din gibi, hayrı şerre tercih ettirici hidayet vesilelerini insanlara nasîb etmesi; hayrın karşılığını kat kat verip, şerrina, tevbe ve sâlih amellerle izinin silineceğini kabul etmesi hep re'fetinin neticesidir.[343] Yine re'fetinin neticesi olarak, kullarını kendisinden çekindirir, azabından korkutur ve masıyetlerden nehyeder.[344]
“Allah size kendisinden korkmanızı emreder, Allah kullarına karşı raûfdur.” [345] Tevbe etmeleri, hatalarını anlayıp telafi etmeleri için mühlet vermesi hep re'fetindendir. Bu re'feti daha ziyade mümin ve muhsin kulları içindir.[346]
İnsanların, bazan onları yanlış işler yapmalarına sebeb olan, re'fetleri ile Allah'ın re'feti şüphesiz farklıdır:
“Eğer Allah'a inanıyorsanız, Allah'ın dini hususunda, o iki (zanîye ceza tatbik etmede) sizi re'f et hissi sarmasın.” [347] denirken insanların hislerine mağlub olarak, yanlışlık yapabilecekleri, mazarrat doğuran bir merhamete düşebilecekleri imâ edilmektedir. Nitekim, bir hadiste bu, çok güzel ifade edilmektedir: “Kıyamet günü, had cezasında bir kamçı eksik vurduran bir vali getirilir. Ona:
'Niçin böyle yaptın?' denilir. 'Kullarına merhametimden dolayı.' der. Allah Teâlâ buyurur ki:
'Sen onlara, benden daha mı merhametlisin!' ve onun cehenneme atılmasını emreder. Had cezasını tatbik ettirirken bir kamçı fazla vurduran başka bir vali getirilir :
'Niçin böyle yaptın?' denilir. 'Sana karşı günah işlemelerine mani olmak için.' cevabına karşılık, Allah Teâlâ ona ;
'Sen insanlara karşı benden daha mı hakimsin.' der ve onun da cehenneme atılmasını emreder.” [348]
“O (Allah) gafur ve vedûddur.”[349], “vüddü” masdarından, ism-i fail olan “vâdd”ın mübalağa sığasıdır.[350] “Vüddü”, birşeyi sevmek ve olmasını temenni etmek manasınadır.[351] Bu ayetin tefsirinde, müfessirlerin çoğu “Vedûd”u: münib, yani sevilen manasında anlamışlardır. Ezherî, şu tefsiri yapmıştır: “Allah'ın salih kulları, Allah'ın zatında, sıfatlarında ve fiillerinde kemâlini bildikleri için ona sevgi beslerler. Vedûd'un manası budur.”[352] Rağıb Isfahanî: “Vedûd”un,
“Allah, kendisini seven ve kendilerini sevdiği bir kavim yaratacak.” [353] ayetinin manasını tazammun ettiğini söyler.[354] Buna göre “Vedûd” kelimesi, hem seven hem sevilen manalarını ihtiva etmektedir. Birincisine göre, iyi kullarını çok seven, onları lütuf ve ihsanına garkeden demek olur; ikincisine göre de, sevilmeye lâyık ve müstehık olan demek olur.[355]
Bu noktada bilhassa, Allah'ın kullarına karşı muhabbetini kısaca ele almalıyız. Kur'an'da birçok ayetler, Allah'ın kullarına karşı muhabbetini ifade etmektedir :
“İçinizden kim dininden dönerse bilsin ki, Allah onların yerine, Allah'ı seven ve Allah tarafından sevilen bir kavim getirir.” [356] Allah'ın sevgisi bütün insanlara teşmil edilmemiştir, takva şartına bağlanmıştır: “Şüphesiz Allah muttakîleri sever.” [357] Buna göre, muttaki; hazlarını terk ve Allah'ın hakkını ikame ederek, korktuğu rabbisinin sevgisini hak eden kimsedir.[358] Allah'ın sevgisinin bir şartı da kulun Allah'ı sevmesidir :
“De ki: - Eğer Allah'ı seviyorsanız, bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” [359] Bu ayete göre, Alah'ın mağfireti de, sevgisinin neticesidir.[360] Allah, iyilik eden kullarını [361], tevbekâr olanları [362], temizlenenleri [363], sabredenleri [364], kendine tevekkül edenleri [365], adaletle davrananları [366] sever. Fakat sevmediği hareketler ve kullar da vardır. Mesela, kendini beğenen ve daima böbürlenen [367] kimseleri, çirkin sözün alenen söylenmesini [368], haddi aşanı [369], bozguncuları [370] sevmez. Allah'ın birşeyi sevmemesi ona olan gazabından kinayedir.[371]
Bütün bunlardan anlıyoruz ki Allah'ın bazı kullarına karşı muhabbeti vardır. Muhabbet, lügat yönünden: “Hayır zannedilen veya hayır kabul edilen birşeyi irade etmek.”[372] “Uygun olan birşeye gönlün meyletmesi.”[373] “Birşey ile ünsiyet ve ülfet etmek.” [374] gibi manalar ifade eder. Allah Teâlâ'nın kullarına sevgisini bu manalarda anlamak imkânsızdır.[375] Muhabbet, nefsin uygun bulduğu ve hoşuna giden birşeye meyli demek olduğuna göre, bu ancak noksan olan nefisler hakkında düşünülür; kendisine uygun olanı kaybetmiştir, kemâle ermesi onu bulmasına bağlıdır. Allah kemâl, cemâl ve celâl'in her türlüsüne sahih olduğuna göre[376] O'nun hakkında bu manayı nasıl düşünebiliriz. Sevgi ve nefretin, bizim anladığımız manada, infialleri Cenab-ı Allah'a hiçbir zaman tesir etmez.[377]
Hem Allah için hem insanlar için kullanılabilen kelimeler, her iki taraf için de aynı manada kullanılamazlar. Mesela, “Vücud” kelimesi kullarda başka anlam, Allah için başka anlam ifade eder. Lügat koyucu, kelimeleri insanlara göre vaz’ etmiştir. Binaenaleyh onları hakikî manalarıyla kullanamayız, ancak istiare ve mecaz yoluyla kullanabiliriz.[378] Allah'ın muhabbeti de mecaz-ı mürsel veya istiare veya müşakele yolu ile anlaşılmalıdır.[379] Hernekadar Mutezile ve çoğu kelamcılar[380] Allah'ın muhabbetini, iradesi olarak anlıyorlarsa da, birçok Ehl-i Sünnet âlimine göre, Allah'ın kullarına in'âmı[381]; iyi fiillere sevab vermesi[382]; birşeyi medh etmesi, şerefini belirtmesi[383]; kulunun kalbinden perdeyi kaldırması ve onu kendisine yaklaştırması[384] ondan razı olması[385]; ona hususi surette nimet vermesi manalarınadır. Bu son manasıyla muhabbeti, rahmete yaklaşırsa da, muhabbet daha hususî bir ifadedir. Allah'ın bir kuluna verdiği sevab ve nimet Rahmetidir. Eğer ona, hususî bir yakınlık ve yüce haller bahşetmiş ise bu da muhabbetinin tezahürüdür.[386]
Allah'ın kulunu sevmesi Kur'an'ın bildirdiği bir husustur. Bu O'nun bir vasfıdır. Şu kadar ki, O'nun muhabbeti, kulların bildiği sevgiye benzemez. O, uluhiyyetine yakışır, mahiyeti bizce bilinemez bir muhabbettir. Bu noktadan hareketle muhabbet, hakikî manasıyla, mecaza hamledilmeden, Cenab-ı Allah için düşünülebilir.[387]
Ebû Hureyre (ra) 'dan gelen bir hadîste Resûlullah (as) buyurdular ki:
“Allah, kulu sevdiği zaman Cebrail (as) 'a şöyle seslenir: 'Allah falanı seviyor, onu siz de sevin'. Bunun üzerine semâ ehli onu severler. Sonra o yeryüzünde de sevilir.”[388]
Allah'ın bir kulu sevmesi ona hoşlandığı tarzda muamele etmesini gerektirmez. Aksine Allah'ın sevgisinin alameti kulu saran belâlardır. Bir hadis bunu şu şekilde ifade eder:
“Allah Teâlâ kulunu sevdiği vakit onu ibtilâ eder, dert verir. Daha fazla sevdiği vakit onu iktinâ eder, yani, mal ve evlat namına ona birşey bırakmaz.”[389] Uzunca bir kutsi hadiste de Allah Teâlâ:
“Ey Davud, ben bir kulu sevdiğim vakit, onun üzerine belaları şiddetlendiririm de o bana dua eder. buyuruyor.[390]
Şer gerçeği Cenab-ı Allah'ın muhabbet ve rahmetiyle, zahiren ele alındığı zaman, kâbil-i telif değildir. Şer probleminin nirengi noktası burasıdır. Rahmet ve muhabbet vasıflarını kendisinde toplayan Allah Teâlâ'nın, hele sevgili kullarına yönelttiği türlü belâ ve şerler bir tenakuzun ifadesi gibidir.
3- Allah Kullarına Zulmetmez[391]
Bütün İslâm mezhepleri, Allah'ın adalet ve hikmetle mevsuf olduğu noktasında ittifak halindedirler. Fakat bu iki vasfı farklı manalarda anlamışlardır.[392]
Kur'an'da “adalet” ve “adil” şeklinde Cenab-ı Allah'a ait bir vasıf yoktur. Ama Cenab-ı Allah'ın adaletini başka mefhumlarla ifade eden birçok ayetler vardır. Bu ayetlerde, bilhassa, adaletin zıddı olan zulümden Allah tenzih edilmektedir. Zulmün nefyi adaleti gerektirir[393]:
“Allah kullarına zulmetmez.” [394] “İnsanlara karşı zulümkâr değildir.” [395] “Zulmeden kulların kendileridir” [396] “Allah zulmü irade de etmez.” [397] “İnsanlara adaleti emreder.” [398] ve adaletli insanları över [399] Zalimleri sevmez[400], zalimleri sevmeyen kullarına nasıl zulmeder.[401]
Kâinatı Allah Teâlâ idare ettiğine ve Ebu Zer (ra) dan mervî uzunca bir hadîs-i kutside:
“Ey kullarım, zulmü ben kendime haram kıldım, sizlerin arasında da onu haram kılıyorum, biribirinize zulmetmeyiniz.” buyurduğuna[402] göre, O'nun şu kâinat ve insanların hayatlarıyla ilgili olarak takdir ve tedbir ettiği herşey adalet üzeredir.[403]
Geçen hadisteki:
“Zulmü kendime haram kıldım.” ibaresinin manası, alimlerce “Ben zulüm yapmaktan münezzeh ve yüceyim.” şeklinde anlaşılmıştır. Lügatta, haram kılmak (tahrîm), men etmek manasınadır. Cenab-ı Allah, zulümden münezzeh oluşunu haram kılmak diye ifade etmiştir. Çünkü birşey, hakikatte, zaten yoksa, memnu’, olan şey gibidir. Bu benzerlikten dolayı, münezzehlik, haram kılmakla ifade edilmiştir.[404] Adalet, herşeyin hakkaniyetle, yerli yerinde yapılması[405], güzel ve doğru olmasıdır [406]. Zıddı olan zulüm ise; birşeyi, ya noksanlaştırarak, ya artırarak veya zamanını ve mekanını değiştirerek, gerçek yerinden başka bir yere koymaktı.[407] İnsanın, başkasının mülkünde izinsiz tasarrufu da zulümdür.[408] Cenâb-ı Allah'ın zulüm yapması imkânsızdır. Çünkü, mülk de Allah'ındır, kullar da Allah'ındır. Hüküm de O'nun hükmüdür. Mülkündeki tasarrufu hususunda O'na kimse karşı çıkamaz.[409]
Ezelde, O'ndan başka hiçbir varlık yokken, ihtiyacı olmadığı halde, ezelî iradesini yerleştirmek ve kudretini göstermek için, bir fazlı ve ikramı olarak nimetler ihsan ettiği mahlukâta, çeşitli eziyet ve işkenceler yapmağa, elem ve kederler yağdırmaya da gücü yeterdi. Eğer yapmış olsaydı yine de zulmetmiş olmazdı.[410] “Biz Allah'ın kuluyuz ve O'na döneceğiz.” [411] diyen müminler, herşeyi Allah'a teslim ve canları ile bedenleri dahil, Allah'ın mülkü olan herşeyde, dilediği gibi tasarrufa hakkı olduğunu, acı olsun tatlı olsun O'nun hiçbir tasarrufuna itirazın caiz olamayacağını itiraf etmektedirler.[412] Çünkü O' mülkün hakikî sahibidir. O'nun malikiyyeti, mülke bazı yönlerden sahib olan, insanların malikiyyeti gibi değildir. Bizim mâlikiyyetimiz eksiktir. Bundan dolayı mülkümüzdeki tasarruflarımız kısmîdir. Meselâ, bir merkebe sahibi, bineği ve yük taşıyıcısı olarak muamele eder. Eğer onu açlıktan, susuzluktan öldürürse veya sebebsiz yere ateşle yakarsa, eziyet ederse bu hoş karşılanmaz. Akıl sahiblerince, hernekadar onun sahibi ise de bu tarz davranmak mülkiyyeti dahilinde değildir. Demek ki o merkebte mutlak mülkiyyeti ve tasarruf hakkı yoktur. İnsan cemiyetlerinde mutlak mülkiyyet ve mutlak hürriyet bulunamaz. Çünkü bu, cemiyet ve müşterek hayat felsefesine terstir, menfaatleri zedeler. nsan, mahdud mülkiyyetinde sınırları zorlamaya kalkarsa, işleri kerîh görülür ve ayıplanır. Mülkiyyetinin hududlarma riayet ederse, işleri beğenilir ve övülür, însan cemiyetindeki her mülkiyyet bu şekilde zayıftır ve mutlak değildir. Cenab-ı Allah'ın malikiyyeti böyle olamaz. Çünkü Allah'tan başka eşyanın hakîki mâliki olan bir varlık yoktur. Kulları ve diğer mahlukatında ne türlü tasarrufta bulunursa bulunsun, ne kabih görülebilir, ne ayıplanabilir, ne de zemmedilebilir. Çünkü zemmedilen tasarruf, başkasının mülkünde yapılan tasarruftur. Allah Teâlâ ise mutlak ve hakikî maliki olduğu, mülkünde tasarrufta bulunmuş olmaktadır.[413]
Cenab-ı Allah'ın zaten zulüm yapmaya ihtiyacı yoktur. Zâlim, izzetine izzet, saltanatına saltanat, mülküne mülkü katmak için ve bazı eksiklerini zorla tamamlamak için zulüm yapar. Doğuyla batının arasındaki herşey, dünya ve ahiretteki şeyler kendisinin olanın, bir kimseye zulmetmesinin manası yoktur [414], onun için: “Allah zulmü murad etmez.” [415], “Yerde gökte ne varsa hepsi Allah'ındır.” [416]
İbnu'd-Deylemî'nin, Ubeyb. Ka'b, İbn Mesud, Zeyd b. Sabit, Huzeyfe b. Yemân (ra) gibi seçkin sahabeden rivayet ettiği mevkuf hadiste:
“Eğer, Allah, semâvatının ve arzının ahalisine tamamen azab etse, zâlim olmuş olmazdı.” buyurulur.[417] Mutezile mezhebi bu hadise rağmen, Cenab-ı Hakk'ı, itaatkâr olana, sevab; günahkâra azab vermekle mecbur kabul eder. Onlara göre, Allah Teâlâ, itaatkâra azab verir, günahkârı, cennete korsa zulmetmiş olur.[418] Cenâb-ı Allah, rabb, mâlik, nâhî, hâdd ,tahdîd edici, olduğu için, O'ndan, çirkin olan, zulüm, kizb gibi şeylerin sadır olması imkansız değildir. O buna kadirdir, ama, kabih işlemekten de münezzehtir. Mutezilenin bu görüşlerine katılmayanlar için de bu mezhabden kimseler de vardır.[419]
Allah'ın, mâlik ve rabb olması, herne şekilde yaparsa yapsın, yaptığı fiillerin güzel olacağı manasına gelmez[420] yani kadir olduğu herşey güzeldir manasına değildir. Fakat Cenab-ı Allah, kadir olduğu halde, kabîh olanı, binaenaleyh zulmü yapmaz[421], “Şüphesiz Allah, kullarına zulümkâr değildir.” [422] ve benzeri ayetlerin tefsirinde müfessirlerin ekserisi: “Sevabı azaltarak veya azabı çoğaltarak, günahkârı mükafatlandırmakla zulmetmez.”[423] şeklinde tefsir etmişlerse de Elmalılı, bu noktadaki şu inceliğe dikkat çekerek, müfessirlerin Mutezileye yaklaşır gibi olma tenakuzunu gidermiştir: “Buna zulüm tabir olunması, Allah Teâlâ'nın Kemâl-i nezahetini izhar içindir. Yoksa, Allah, bir kavmi, cürümsüz de helak etse hakikatte zulüm olmazdı. Çünkü Allah, mâlik-i hakikidir, mülkünde tasarrufu zulüm olmaz.”[424] Hernekadar, Allah'ın zulmetmediğini beyan eden ayetlerin zahirî manaları, Elmahlı'nın işaret ettiği inceliği nazarı itibara almazsak, Mutezile'nin görüşünü te'yid ediyorsa da, aksini te'yid eden ayetler de vardır. Meselâ, “Lût Ailesini tarafımızdan bir nimet olarak, bir seher vaktinde kurtardık.” [425] ayetinde şu mana açıktır:
“Bu kurtarış bizim bir fazlımız ve ikramımızdı. Kavimlerini helak etmemiz de adaletimizdendi. Eğer Lût Ailesini de azgın kavimleriyle helak etmiş olsaydık o da adaletimizden olurdu.” Nitekim Allah Teâlâ: “Sizden sadece zulmedenlere çatmayacak olan fitneden sakının.” [426] buyuruyor. O, zulmedenlerle etmeyenleri, tam olarak ayırdetmeye kadir olduğu halde, isterse iman edenleri, yalanlayanlarla helak eder; isterse, Lût Ailesi gibi, iman edenleri ayırır, yalanlayanları helak eder.[427]
4- Allah, Alîm ve Hakimdir;
“İlim” kelimesi, müştaklarıyla birlikte, Kur'anda en çok geçen lafızlardan biridir. Bundan dolayı, çeşitli kalıblarla ifade edilen Allah'ın ilmi de, hayat, semi, basar gibi diğer birçok sıfatlarından daha canlı ve müşahhas bir şekilde ortaya konmuştur.[428], [429] Sözlük yönünden ilim, birşeyi hakikatıyla bilmektir.[430] İsm-i fail olan “âlim”, ilim sahibi olan demektir. Bu kelime Allah'ın vasfı olunca, kendisine gizli hiçbirşey bulunmayan[431] manasına gelir. Allah'ın bu vasfı, Kur'an'da, bazan, bilen manasına “âlim”, bazan mübalağayla bilen “alim”, bazan daha iyi bilen manasına “a'lem”, bazan mutlak bilici manasına “alâm” şeklinde gelmiştir.
Allah'ın ilmi kadîmdir. O, zatı ve sıfatıyla daima alimdir. Mahlukâtıyla ilgili ilmi değişmez. Ezelî ilmiyle, herşeyi olduğu ve olacağı gibi bilir. Zira, biz, güneş doğacağı zaman bir kişinin geleceğini biliyorsak, bu bilgimiz gün doğuşuna kadar devam eder, yerini başka bir bilgi almaz. Bunun gibi, Allah'ın ezeldeki ilminde de değişiklik olmaz.[432] Bunun aksi zaten uluhiyyete yakışmaz. İlimde değişiklik, bir başka ifadeyle, bilinenlerle vakıaların biribirlerine uymaması ilim değil cehalettir. Mutezileden Zamahşerî'nın “İlm-i ilahî var olanı da, henüz var olmamış olanı da ancak var olduğu zaman ihata ettiği” iddiası[433] fasit bir iddiadır.[434] Bir başka Mutezilî Kadı Abdulcebbâr: “Tevhid uleması gibi, Allah, olmuşu olacağı bilir, demek caizdir.” Demiştir.[435] Ehl-i Sünnet kelamcıları, Allah'ın ilmini nakli deliler yanında, aklî delillerle de isbat etmişlerdir: Allah'ın işleri sağlam ve muhkem olduğuna göre âlimdir. Ancak işleri muhkem yapanlar ilim sahibi olanlardır.[436]
Farabî ve İbn Sina gibi islâm filozofları, Allah'ın ilminin kullî olduğu, eşyayı bir bütün olarak bilebildiği iddiasında bulunmuşlardır. Gazali bu sebepten onları tekfir etmiştir.[437] Râzî, “Biz herşeyi yazıp saymışız.” [438] ayetini delil getirerek. Allah'ın cüziyyatı da bildiğini söylemiştir.[439] Felsefeci olduğu halde İbn Rüşd, ekseriyetin bu görüşü[440] ne katılmaktadır.[441]
Allah'ın ilmi ve ilminin ezelî oluşu hakkında Muhammed İkbâl şu mütaalâları serdeder: “Kâinat Cenab-ı Hakk'a muhalif olarak kendiliğinden mevcud bir 'gayr' değildir. Ancak, hilkat fiiline, Cenab-ı Hakkın hayat tarihçesinde muayyen bir hadise olarak bakarsak, kâinat müstakbel bir 'gayr' gibi görünür. Halbuki herşeyi muhit olan zat nokta-i nazarından bir 'gayr' mevcud değildir. Fikir ve amel, yani ilim fiili ve hilkat fiili aynıdır. (...) İstidlâlî manada ilim ne kadar mütenâhî olursa olsun, âlim ve habîr olan, aynı zamanda, malûm olan şeye esas teşkil eden bir 'ene'ye isnad edilemez. Maalesef lisan bu noktada bize yardımdan âcizdir. Malûm olanı yaratıcı kaabiliyette, bir ilmi izah edecek kelimeye mâlik değiliz. (...) Cenab-ı Hakk'ın ilmi, ilm-i küll'dir ki Hak Teâlâ'yı, daima bir şimdi içinde, bir muayyen hadiseler nizamı telâkki edilen bütün tarih akışında bilâ-vasıta haberdar kılan bir tek, bölünmez idrak fiilidir.”[442] İkbâl burada geçen 'şimdi'yi şöyle anlar: “İlâhî zaman Kur'an'da 'ümmü'l-Kitab' diye tarif olunan zamandır; öyle bir zaman ki içinde bütün tarih, illet ve malûl tevatüründen âzâde olarak, bir tek deymûmet (devamlılık) üstü 'şimdi'de toplanmıştır.”[443] Bu fikir, Mutezilede, şu sözlerde ifadesini bulur: “Bütün zamanlar, Allah'ın ilmine nisbetle aynıdır.”[444]
Cenab-ı Allah, Kur'an'da:
“(Habibim) senin hâlâ üstünde dura geldiğin (Kabe'yi tekrar) kıble yapmamız; o peygambere uyanları, ayağının iki ökçesi üzerinde geri döneceklerden, ayırd edip bilelim içindir.” [445] ve
“İnsanlar arasında günleri, (kâh lehlerine, kâh aleyhlerine) döndeririz. (Bu da), Allah'ın, iman edenleri bilmesi, içinizden şâhidler edinmesi içindir.” [446] buyurur. Bu ve benzeri ayetler zahiren, O'nun ezelî ilmine münafi gibi görünürse de, müşkilin halli şu şekildedir: Allah'ın, bilelim, demesinden kasdi; bildirelim, ayırd edelim, bildiğimizi tahakkuk ettirelim, filen tebeyyün etsin, inananlarla, inanmayanları ortaya çıkaralım da siz de görün, benim bildiğimi siz de bilmiş olun, demektir.[447] Bu, Arab üslûbunda kullanılması adet olmuş bir tarzdır. Nitekim bir kutsî hadiste Allah Teala :
“Ey kulum, hastalandım, beni ziyaret etmedin.” buyurmaktadır. Bundan kasdı:
“Fakir kullarım hastalandı, benim rızam için onları ziyaret etmedin.” dir.[448]
Allah'ın ilmi, herşeyi ihata eden [449] sınırsız bir ilim olduğu için insanların ilmiyle mukayese edilemez: “Allah bilir, siz bilemezsiniz.” [450] derken, sanki Allah Teala, şöyle demektedir:
“Ey kulum, bil ki benim ilmim, senin ilminden daha mükemmeldir.”[451]
Ariflerden biri: “İlim deniz gibidir. Ondan bir vadi çıkmaktadır. Vadiden bir nehir çıkmaktadır. Nehir bir kanala su vermektedir. Bu kanala bağlı su boruları vardır. Eğer ırmağın bütün suyu kanala akacak olsa kanal yıkılır ve su altında kalır. Eğer denizin olanca suyu ırmağa akacak olsa, vadi mahvolur. Aynen bunun gibi, ilmin deryaları Allah indindedir. Allah o deryalardan peygamberlere vadiler dolusu vermiştir. Peygamberler, vadi dolusu ilimlerinden, alimlere nehirler kadarını akıtmışlardır. Alimler de diğer insanlara, taakatlerine göre azar azar akıtırlar. Kimine kanallarla, kimine de borularla...” Bu temsili te'yid eder mahiyette şöyle bir haber rivayet olunmuştur: “Diğer insanlara nazaran, alimlerin sırları vardır. Alimlere nazaran halifelerin sırları vardır. Halifelere nazaran peygamberlerin sırları, peygamberlere nazaran meleklerin sırları vardır. Bütün bunlara nazaran da Allah'ın sırları vardır. Cahiller, alimlerin sırlarına muttali olsalar onları öldürürlerdi. Alimler, halifelerin sırlarına muttali olsalar onlara harp ilan ederlerdi Halifeler, peygamberlerin sırlarına muttali olsalar onlara muhalefet ederler di. Peygamberler, meleklerin sırlarına muttali olsalar onları yalanlarlardı. Eğer melekler Allah'ın sırlarına muttali olsalar şaşırıp sapıtırlardı ve helak olurlardı. Bunun sebebi şudur: Nasıl baykuşların gözleri güneşin ışığına tahammül edemezlerse, zayıf akıllar da güçlü sırları taşıyamazlar.”[452] İnsanların ilmi, Allah'ın ilmi yanında bir hiç mesabesindedir. Kaldı ki insanların bazılarının ilmi, diğer bazılarınınkinin yanında çok kısır kalmaktadır. Çünkü Allah onlara indindeki ilminden ilim vermiştir. Hızır (as) bunlardan biridir.[453]:
“Biz O'na kendimizden ilim öğrettik.” [454] O ğayb ilmi de.[455] İlimlerin gizli sırlarıydı, ona ancak Allah'ın tevfikı ile vakıf olunabilir.[456] Musa (as), bir peygamber olduğu halde, O'nun bu hususî ilminden istifade için:
“Sana öğretilen rüşd'ü bana öğretmen için, sana uyayım mı?” [457] hayra vukuf ve doğruyu bulma ilmini[458] öğretmen için[459] sana arkadaş olayım mı? demişti.
Allah Teala'nın ilmi sebebiyle mevsuf olduğu bir diğer güzel ismi de[460], Kur'an'da doksanyedi defa geçen “Hakim” dir. [461] “En üstün bir ilimle bilen”[462], “gerekeni yapıp, gereksiz olanı terk eden”[463], “ilim ve akıl ile doğruyu bulan”[464] manalarına gelen bu isim; Genab-ı Hak için “eşyayı bilip, onları hikmetle yaratan”[465], “bütün fiillerinde hikmet ve maslahatı gözeten[466]”, “işlerin neticelerini bilen, her malumata sahib[467]”, gibi manalarda anlaşılır.
Bu ismin masdarı olan “hikmet” kelimesinde, fesada mani olmak ve uygun olanı tercih etmek manası vardır. Hüküm, hükümet, muhkemlik hep bu masdardan alınmadır. Birşeyin üzerine terettüb eden ve ondan maksud olan menfaat ve maslahata, o şeyin hükmü ve hikmeti denilir. Bunda, tamıtamına bir gâî illet manası yoktur. Çünkü hikmet 'faide'den daha hususî, ve gâi illetten daha umumîdir. Zira hikmet, gâî illetten daha sonra gelebilir. En umumi manasıyla hikmet: Her güzel ilmin ve sâlih amelin ismidir. Herhangi bir hususta, kalben veya lisanen: 'Şu şöyledir.' deyip ona göre hareket etmek ve yaptığı işte isabet etmek, hikmettir. Şu halde, yalnız sözde veya yalnız fiilde isabet, hikmet değildir. Hikmetin başı, doğru bilgi, sonu faydalı iştir. Demek ki hikmetin, bir ilim yönü, bir de fiil yönü vardır. Hikmetin, “eşyayı yerli yerine koymak.” şeklindeki diğer bir tarifi, bütün varlıkları ihata ettiğinden, Allah'ın sıfatı olan külli hikmeti ifade eder. “Herhangi bir şeyi yerli yerine koymak” şeklinde ifade edilen hikmet, insanların cüzî hikmetlerini karşılar. Bu manalarıyla hikmet, aynı zamanda “adalet”tir [468]
Mutezileye göre, hikmet ve adalet, failine veya başkasına fayda temin eden şeydir.[469] Eşârîlere göre, failinin kasıt ve iradesine uygun olarak meydana gelen iştir. Her iki görüşü de ihtiva eden Maturîdîlerin tarifine göre ise: Fayda taşısın, taşımasın, neticesi güzel olan ve iyi olan iş, hikmettir.[470]
Allah Teala, hikmetsiz iş yapmaktan, abes ile meşgul olmaktan münezzehtir.[471] Kur'an, akıl sahiblerinin ağzından:
“Ey Rabbimiz, sen bunları batıl olarak, boşuna, yaratmadın. Sen (bâtıl yaratıştan) pak ve münezzehsin.” [472] der. “Bunlar”dan kasıt, yer ve göklerdeki mahlûkâttır.[473] “Bâtıl”, tasarlanan bir gayesi olmayan[474], abes ve oyun kabilinden olan, hikmetsiz[475] manasınadır. Allah, bâtılı Kur'an'da, sel suyunun faydasız ve her an kaybolup atılmaya mahkum olan köpüğüne[476] benzetmektedir. Bir başka ayette de:
“Biz göğü de yeri de, ikisinin arasında bulunan şeyleri de oyun olsun diye yaratmadık.” [477] buyurulmaktadır. Doğrusu Allah, bu kâinatı bir hikmete mebnî olarak yaratmıştır; asla, başıboş ve alay mevzuu edilsin diye yaratmamıştır.[478] Âlemde, yersiz hiçbirşey yaratılmamıştır. Var olan herşey mutlaka bir sebeb ve incelikten dolayı var olmuştur. Kâinat bütün olarak ve parça parça, yüce, üstün hikmet ve inceliklerle bezenmiştir.[479] Herşey “hakk” olarak yaratılmıştır:
“Gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri elbette Allah hakk olarak yarattı.” [480], [481] O halde, hak, yani hikmet, Allah'ın yarattığı andan itibaren kainatın yapısında mevcuddur. Çünkü Allah, kainatı, hak sebeble ve hak olarak yaratmıştır, yapısında bâtıla ve sapıklığa yer vermemiştir. İnsan, bazan, hayatta karşılaştığı hakikatlerin bir kısmını ihata ve idrâkten aciz kalır da sapıtır ve bu yüzden, hayatın boş, bâtıl olduğunu, herşeyin bir hikmet ve incelikten uzak abes şeyler olduğunu zanneder.[482] Kâinattaki şerlere ve aklımızın ermediği şeylere bakarak, bu mananın doğruluğundan şüpheye düşmek, “bâtılı yaratmak” ile “batıl olarak yaratmak” arasındaki farkı görememekten ileri gelir.[483]
Bu noktada, İslâm Ulemâsının ve mezheblerinin ihtilaf ettikleri bir mesele karşımıza çıkıyor: Allah'ın fiillerinde, bir gâî illet tasavvur olunabilir mi? Allah, bir sebebe binaen mi yaratır, sebebsiz mi yaratır?
“Gâî illet, hakikatte, failin o fiili yapmasına sebeb olan şey, demek olduğundan, bu manada Allah'ın fiillerinde gâî illet düşünülemez. Çünkü o zaman, Allah, kendi dışında bir varlıkla kemâle ermiş olur ki bu muhaldir.” diye filozoflar bunu reddetmişlerdir.[484] Eşârî mezhebi de bu görüştedir.[485] Fahrüddin Râzî, tefsirinde bu görüşü her fırsatta müdafaa eder ve şöyle der: “Ashabımız der ki: Allah Teala hiçbir fiilini bir garaz, bir maksad için yapmaz. Çünkü, böyle olsa idi, Allah, bu maksadın yerine gelmesiyle kemâl bulmuş ve kemâle ermek için, kendi dışında bir varlığa muhtaç olmuş olurdu. Başka bir varlıkla kemâle eren ise eksik bir zat'ttır. Bu, Allah için düşünülemez (...) Fiilini bir maksad için yapan bu maksadı elde etme hususunda, o fiilin vasıtası olmadan, maksadını elde etmekten âciz demektir. Acz Allah için muhaldir. Allah Teala yaptıklarını bir maksada binâen yapıyorsa, bu maksad olsa olsa, mükelleflerin maslahatlarına riayet, maksadıdır. Cenab-ı Allah'ın fâiliyyeti bu şekilde olsaydı, kullarının hakkında zarar olan şeyleri (mefsedeti) yaratmazdı. Fakat durum böyle değil.”[486] Râzî, bunları söylerken, hâşâ, Allah'ın abesle iştigal ettiğini, hikmetsiz iş yaptığını iddia etmiyor: “Şu, herkesin ittifak ettiği birşeydir: Allah Teala hikmetsiz hiçbir iş yapmaz. İhtilaf edilen nokta: Allah, fiilini, bir hikmet için mi yapmıştır. Allah Teala, o işi yaptığı için mi hikmetli olmuştur”.[487] “Biz diyoruz ki: Allah Teala'nın bütün fiilleri doğru ve hikmetlidir. Çünkü, Allah, bizzat kendi mülkünde tasarrufta bulunmaktadır. Mâlikin mülkündeki tasarrufu, mutlak olarak hakk ve güzeldir. Binaenaleyh, Allah'ın hükmü de mutlak olarak doğrudur. Akıllar, Allah'ın hikmetlerini ihatadan âcizdir”[488] “Râzî, ayrıca, Cenab-ı Allah'ın, Kerîm sıfatının[489] gereği olarak da, “Hakim” olduğunu şöyle izah eder: “Kerîm olanın, hakim olması gerekir. Çünkü birisine nimet vermek, eğer bir hikmete binâen değilse bu tebzîr (savurganlık) olur; kerem olmaz. Bir hikmetle olursa, ona kerem denilir”[490]
Allah'ın fiillerinde gâî illetler bulunmadığını iddia hususuda Şâfiîlerden, Mâlikîlerden, Hanbelîlerden birçoklarıyla İbn Hazm gibi bir kısım ulemâ, Eşârîlerle aynı görüştedirler.[491] İbn Rüşd, İbn Teymiyye, İbn Kayyûm ve Sadruddin Şîrâzî, bu hususta, Eşârileri, “Allah'ın fiillerini, maksadlar ve gâi illetlerden tecrîd ederek, hikmetten tec-rid etmek”le itham etmişlerdir.[492] Râzî'nin yukarda geçen sözlerinden de anlaşılabileceği gibi, Eşârîlerin böyle bir iddiaları yoktur. İbn Kayyım: “Allah Tealla'nın, fiillerinde, eşyayı yerli yerine koyması, en güzel şekilde yaratması manasına olan, yüce gayelerin bulunması 'hakim' isminin gerektirdiği şeylerdendir. Bunları inkar, hakim ismini ve gerektirdiği şeyleri inkardır.”[493] diyerek, Eşârilerin, hikmeti, tamamen inkâr ettiğini iddia etmiştir.
Mutezile mezhebi, bu mevzuda, Eşârîlerin tam karşısı bir fikir savunur: “Allah hakimdir. Hakim olanın fiillerinin hikmetsiz olması caiz değildir. Cenab-ı Hak bütün fiillerinde, kullarına ihsan maksadını gözetir. 'Ey Rabbimiz, bunları bâtıl olarak yaratmadın.'[494] ayeti buna delildir. Ayette Allah her türlü çirkinlikten tenzih edilmiştir. İlâhî fiillerdeki hikmetler bazan zahirdir, bazan gizlidir.”[495] Gelecek ifadeler çerçevesinde, Hanefî, Hanbelî, Maliki ve Şâfiîlerden birçok kimse, Kelâmî mezheplerden Kerrâmiyye, Mürcie, hadiscilerin, mutasavvıfanın ve müfessirlerin ekserisi Mutezilenin kanaatındadırlar: “Allah Teâlâ, yaptıklarını ve emrettiklerini mahmûd bir hikmete binâen yapmış ve emretmiştir.” Mesele, bundaki hikmeti tarife gelince, her fırka başka başka tarifler yapmıştır.[496] Biz tercih ettiğimiz şekliyle bu görüşü şöyle anlatalım: “Selef, onbinden fazla hadis ve ayette talîlin (illet beyanının) varlığına zâhib olmuşlardır.” Alûsî gibi biz de bu görüşteyiz,[497] Mustafa Sabri Efendinin de beyan etikleri gibi, Ehl-i Sünnet dışı mezheplerden Mutezile ve Mürcie tarzında, İslâm'a büyük hizmetleri geçmiş Eşârî mezhebini, hikmeti inkâr ithamına maruz tutmamalıyız.[498] Fakat şu itirazı yapabiliriz: Gâî illetler, iddia edildiği gibi, Cenab-ı Hakk'ın, başka bir şeyle değil, kendi sıfatı olan ilim ve iradesiyle kemâli demektir. Ayrıca, Allah'ın fiillerinde, o fillere sebeb olma manasında değil, ama faide, gaye ve hikmetin carî olduğunda şüphe yoktur. Faydası olmayan her fiil bâtıl ve bîhûdedir. Bir fayda kastolunmadan yapılan fiilse, abestir. Faydası ve gayesi bilinerek ve tam bir isabetle yapılan fiil, hikmettir. Madem ki Allah, Kur'an'da, akıl sahiblerinin ağzından, bâtıl olarak yaratmadığını [499] haber vermektedir, öyle ise hilkatin, baştan başa, faideler ve gayelerle bîribirine bağlı, hikmetlerle depdolu, olduğunda, fiillerinin hikmetle cereyan ettiğinde şüphe yoktur.[500] Allah'ın emir ve yaratmasında maksadları vardır, fakat bizimkilere benzemez. Biz maksadlarımızla, noksanlıklarımızı gideririz. Allah Teâlâ maksadlarıyla noksanlıklarını gidermez; çünkü O'nun noksanı yoktur; O mutlak kâmildir. Bir akıl ile de mahdûd ve mahkûm değildir. O'nun gayeleri bizimkilere benzemez.[501] Allah'tan başka, herkes, yaptığı bir fiilinden dolayı “Bunu niçin böyle yaptın?” diye suale çekilir ve işinin maslahat yönü araştırılır. Cenab-ı Allah için, hangi akıl ve ilim ile, böyle bir sual sorma cesaretini gösterebilirz.[502]
Cenab-ı Hakk'ın fiillerinde gâî illetlerin varlığını kabul etmediğimiz zaman, İslâm hukukunun dört esasından biri olan Kıyas tehlikeye düşmektedir. Çünkü kıyas, illetler üzerine bina edilmiştir. “Hâkim” isminin, vahyin daha ziyade, teşri devri Medine devrinde çokça gelmesi[503] teşriin hikmetle olduğunu gösterebilir.
Cenab-ı Hakk'ın kudret ve iradesi, hikmetiyle sıkı sıkıya irtibatlıdır.[504]
“Şer” olarak tavsif edilebilen her türlü hadise ve fiil, Allah Teâlâ'nın ilim ve hikmeti karşısında, farklı şekilde değerlendirilmek mecburiyetindedir. Madem ki Allah, hem âlimdir hem hakimdir, dünyadaki şerleri nasıl değerlendirmeliyiz ki tenakuz gibi görülen bu durum açıklık kazansın?
5- Allah Mutlak İrade Sahibidir.
Allah'ın ilim ve hikmetini hadiselerde göstermesi irade etmesine bağlıdır. Bize, hayır görünsün, şer gürünsün her hadise ve fiil ilâhî irade ile meydana gelmektedir. Binâenaleyh, şer problemi açısından ilâhî iradenin mühim bir yeri vardır.
Kur'an'da sık sık tekrarlanarak, insanların zihnine çıkmamacasına sokulmak istenen en mühim hakikatlerden birisi de Cenab-ı Allah'ın İradesidir. [505] Ayetleri tetkik edenlerin açıkça anlayabilecekleri gibi, kâinattaki bütün hadise, hareket ve oluşlar O'nun iradesi sınırları içerisinde vuku bulmaktadır.
Şi'a[506] ve Mutezileden Ka'bî iradeyi Allah'ın ilmi ile aynı kabul etmişlerse de Ehl-i Sünnete göre Allah'ın iradesi, ilminin temelleri üzerindedir.[507]
Kur'an'da, daha ziyade, Allah'ın iradesi “meşîet” kelimesi ve müştaklarıyla ifade edilmiştir. Meşiet ve irade kelimeleri, örfen ve ekseri kelamcılara göre aynı anlamda kullanılmıştır.[508] İrade vasfı her hakikî failde vardır[509]. Cenâb-ı Allah'ın iradesi mutlaktır[510] “O dilediğini yapar.” [511] Cehennem ehline dileği azabı yapar, cennet ehline dilediği kadar lütfeder.[512] İradesi dünyada da ahirette de mutlaktır: “Dilediği hükmü kor.” [513], dilediğini helal kılar, dilediğini haram kılar.[514] O'na mani olabilecek güç yoktur. Dilediğini nimetlerle yüceltir, dilediğini belalara boğar. Her iş, ebediyyen O'nun iradesine göre yürür.[515] İradesi, izzetinin gereğidir. Meşîreti tesirli olmayan izzet ile tavsîf edilemez. Muradını yerine getiremeyen zelil olur. Bundan dolayı, irade, Allah için kemâl sıfatı, insanlar için belâ, kusur ve noksanlık sıfatıdır.[516]
İnsanlara dilediği gibi şekil verir: “Analarının rahimlerinde size nasıl dilerse öyle kılık veren O'dur.” [517] Bu Hâlık-ı musavvir, bu yaratma ve tasvirinde mecbur ve muztar değil, muhtardır. Kendisi başkasını zorlayabilir, fakat zorlanamaz. Bütün hadiseler, ilim ve mutlak kudrete sahip ve herbir şeyi, hem yaratmaya hem yaratmamaya kadir bir hür failin tercihinin ve iradesinin eseridir.[518]
Hernekadar Eşârî mezhebinin bir müdafii olan Râzî, bu hususta, insan iradesini reddeden Cebriyyeye yakın bir görüş serdediyorsa da[519], insanların da iradeleri vardır ve bu irade, Allah'ın iradesi haricinde değildir [520] ve benzeri ayetler açıkça gösteriyor ki kulların fiilleri, bizzat veya Cenb-ı Hakk'ın meşietiyledir.[521] Allah'ın iradesine bağlı olmadıkça, insanların ne iradeleri, ne niyyetleri ne imanları hâsıl olur. Mâlik'in rızası ve iradesi olmadan mülkünde en ufak bir şey husule gelir mi?
İnsanların irade güçleri vardır fakat, herşeyin kendisine döndüğü o büyük iradeden ayrı değildir. İnsanlara verilen seçebilme hürriyeti ve hidayete erme kolaylığı, sonunda, olmuş olacak herşeyi kuşatan o esas iradeye bağlıdır.[522] İnsanların imân hususundaki ihtiyarları da bu kaide içindedir : “Allah'ın izni olmadan hiçbir kimsenin iman etmesi mümkün değildir.” [523] Bu ayetteki “izin” ancak “meşîet” manasına hami edilebilir. 'Hiçbir kimse, Allah'ın onu imana icbar etmesi olmaksızın imân edemez.” gibi bir manaya hamledilmesi caiz olmaz.[524]
Selef ve İslâm ulemâsı Cenab-ı Hakk'ın iradesini şu veciz cümlede ifade etmişlerdir: “Allah'ın dilediği olur, dilemediği olmaz.”[525] Öyle ise, kainattaki şer, küfür isyan nev'inden olan bütün hadiseler Hakk' Teâlâ'nın iradesine müstenittir.[526]
Şu ayet bunun delilidir.
“Eğer Allah dileseydi, o peygamberlerin arkasındakiler, kendilerine, o apaçık burhanlar geldikten sonra, biribirini öldürmezlerdi. Fakat ihtilafa düştüler. Binnetice, onlardan kimi iman etti, kimi küfre saptı. Eğer Allah dileseydi biribirini öldürmezlerdi. Şu var ki Allah ne dilerse yapar.” [527] Peygamberlerin ümmetleri arasındaki çatışmalar, öldürmeler, Allah'ın iradesine muhalif olarak vuku bulmuş değildir.[528]
Allah'ın iradesi rızasından ve emretmesinden farklıdır. O “Kulları için küfre razı olmaz.” [529] ,[530] Fakat: “Eğer Allah onların şirkini murad etmemiş olsaydı onlar şirk koşmazlardı” [531] Buna göre Allah'ın, kulları için razı olmadığı küfür, meşîetiyle olmuştur.[532] Demekki Allah'ın rızası başka şeydir, iradesi başka şeydir. Alimlerimiz, Allah'ın rızasını şu manalara hamletmişlerdir. “Birşeyi kabul etmesi, medh-ü sena etmesi.”[533]
Bir de, Allah'ın yapılmasını emrettiği halde, kullarının, cüzî iradeleriyle yapmamayı tercih etmeleri sebebiyle, emrettiğinin aksini murat edip yaratması vardır. Demek ki Allah'ın emirleri ve rızası, insanların, aksine hareket imkanlarını onlardan almıyor. Her emir, muhalefet edilmemesini irade eden bir cebri gerektirmiyor.[534] Çünkü Allah'ın iradesiyle emri, biribirini icâb ettirmediği gibi, iradesiyle yasağı arasında da bir zıtlık yoktur.[535] “Madem ki, Zarar ve Azabda, rahmet gibi, Allah'ın dilediği şeylerdendir, o halde, O'nun her meşîet ve yaratması, her veçhile, rızasına uygundur ve bir beis yoktur.” denemez. Allah'ın rızasının delilini, yaratma meş'etinde değil emir ve nehiylerinde aramak gerektir.İbn Teymiyye, irade ve rızayı şu şekilde temyiz eder: “Allah'ın kitabında irade iki çeşittir : Birincisi, muradın meydana gelmesini gerektiren kevnî iradedir. İkincisi; sevgi ve hoşnudluğu ifade eden dinî ve şer'î iradedir. Bu ikincisi, irade edilenin meydana gelmesini gerektirmez. 'Allah sizin için kolaylığı murat ediyor, zorluğu murat etmiyor.' [536]ayetindeki irade böyledir.[537] Ehl-i Sünnet'in bazı diğer muhakkik alimleri de iradeyi aynı şekilde ikiye ayırmışlardır.[538] Buradaki ikinci çeşit irade, Allah'ın rızası ve emri karşılığıdır. İbn Kayyım bu meselede şunları söyler: “Eğer dersen ki, Allah Teâlâ sevmediği, razı olmadığı bir işin olmasını nasıl irade eder?, Allah'ın iradesiyle buğzu ve hoşnudluğu nasıl birleşir? Denilir ki: Bu insanların ihtilafa düşmelerine sebep olan bir meseledir. Bilmiş ol ki murad iki kısımdır: Murad li-nefsihi. Murad li-gayrıhî. Murad linefsihi, zatından zatında bulunan hususiyetlerinden dolayı, zatındaki hayırdan dolayı sevilen ve istenen şeydir (...) Murad li-gayrini, kendisinde isteyen için bir maksat olmayan, zatına nazaran faydası bulunmayan, esas murat ve maksûda vesile olan şeydir. Zatı ve nefsi itibarıyla, o şey murad. eden için sevimsizdir, onu esas maksûduna götüreceği için murat etmiştir. Bunda irade ve buğz birleşebilir. Bu, ilaçla tedaviye benzer.”[539]
Mutezile, bu meselede, Allah Teâlâ'yı tenzih etmek isterken, şirk uçurumunun kenarlarına gelmişlerdir. Yukarıda geçen ayetlerdeki “meşîet”i, meşîet-i ikrah ve ıztırar[540], meşiet-i ilcâ ve kasr[541] manasına anlamışlardır. Buna göre, meselâ, [542] ayetin manası şöyle olur:
“Eğer Allah icbar ederek dileseydi, biribirimizi öldürmezdiniz. Allah, sizi öldürmeme hususunda icbârî iradesini kullanmadı, siz irade edip biribirinizi öldürdünüz.” Yani, Allah kuldan, iman ve taat irade ediyor, kul ise kendisi için küfür ve masiyet irade ediyor. Allah'ın iradesi olmuyor da kulun istediği oluyor. Bu durumda da Allah'ın iradesi mağlûb, kulun iradesi galip geliyor.[543] Allah kulunun imân etmesini diliyor ama kul imân etmiyor.[544] Halbuki
“Allah kimin sapıklığını irade ederse, artık sen Allah'ın ona ait meşîetini önlemeye, hiçbir şekilde muktedir olamazsın. Onlar öyle kimselerdir ki, Allah, onların kalblerini temizlemeyi dilememiştir.” [545] ayeti Mutezile aleyhine kuvvetli bir delildir.[546] Mutezile, şu görüşlerinden dolayı bu yanlışlığa düşmüşlerdir: “Şer ve kabîh olan bir şeyin Allah'a nisbeti mümkün değildir. Kötülüklerin Allah'tan başkasına nisbeti gerekir. Çünkü, hayrı ve iyiliği isteyen iyidir ve hayırlıdır, kötülüğü isteyen de kötüdür. Cenab-ı Allah kötü olamayacağına göre, kötülüğü ve küfrü isteyen, Allah'ın rızası olmadığı halde, kötü kullardır.[547]” “Allah'ın iradesi kendi fiilleri içindir. Kullarının fiilleri için O'nun iradesinin manası, o fiilin yapılmasını emr ve talebtir.” [548] “Bu görüşleriyle, Mutezile, Allah'ı şerden tenzih etmek isterken, küfür sınırlarına kadar gelmiştir ve O'nun mutlak irade ve kudretini tahdîd etmiş, adeta, şer mevzuunda, kudretinin üstünde bir güç gibi kulun iradesini yerleştirmiştir. Bundan dolayı Ehl-i Sünnet, şu hadislere de dayanarak, Mutezileyi islâm ümmetinin mecüsîleri saymışlardır:
“Her ümmetin mecûsîleri vardır. Bu ümmetin de mecûsîleri, kader yok diyenlerdir.” [549]
“Kaderiyye bu ümmetin Mecûsîleridir” [550]
“Ümmetimden iki sınıfın islâmdan nasibi yoktur: Onlar, mürcie ve kaderiyyedir.” [551] Hadislerdeki kaderiyye Mutezile olduğunda Ehl-i Sünnet icmâ etmişlerdir.[552]
Cenab-ı Hakkın iradesi kayıtsızdır. Hikmet, rahmet, adalet, sünnetullah, eslahiyyet ve benzeri şeyler bu iradeyi kayıtlayamaz ama dengeler, çünkü Allah sırf iradeden ibaret değildir.[553] M. Abduh, Allah'ın iradesini, adeta, sünnetullahla tahdîd eder: “Allah Teâlâ'nın meşîeti, mahlûkatındaki nizamı, üzerine yerleştirdiği sünnetine göre cereyan eder.[554] Meşîeti, nizamı gerektiren hikmetine bitişiktir.”[555]
“Allah kimi dilerse şaşırtır, kimi de dilerse onu doğru yol üstünde tutar.” [556] ayetini şöyle anlar: “Allah'ın meşieti kimin şaşırmasına taalluk ederse, onu şaşırtır. Şu kadar var ki o kulun şaşırması sünnetullahın gereği olarak tahakkuk etmiştir. Bunun manası 'Allah saptırmak istediğini saptırır, onu sapıklığa zorla iter.' değildir.”[557] Al'usî bu görüşte değildir.
“Allah dilediğini rahmetine sokar.” [558] ayetinin tefsirinde: “Allah'ın dilediğini rahmetine, dilediğini azabına sokması mevzuunda şu iyice anlaşılmalıdır ki: Azaba sokmak, azaba girenler cihetinden, kötü ihtiyarlarının neticesidir, rahmete girdiklerinde olduğu gibi, Allah'ın cihetinden değildir.”[559]
“Allah âlemlere hiç bir zulüm yapmak istemez.” [560] Hak etmeyene azab etmez, hak edenin sevabını, fazlının bir eseri olarak, kısmaz[561] ama, iradesi hududsuzdur: “Dilediğine mağfiret dilediğine azab edebilir. [562] Bu takdirde de azabı mahzâ adalet, mağfireti mahzâ fazl ve ihsan olur.[563] Çünkü O “Mülkün sahibidir.” [564] Her hal-ü kârda O'nun yaptığı şeylerin hepsi gerçek hayırdır.[565]
“Azaba kimi dilerse onu dûçâr eder” [566] Cenab-ı Allah hiçbir zaman, rahmet ve azabını başıboş ve oldum olasıya seyrettirmez ama bu O'nun ilâhî iradesinin enginliğine mâni değildir. Adalet ve hakkâniyyeti de iradesinin enginliğine manî değildir.[567] Mesela, münafığın, adalet cihetinden, azabı hak etmiş olması, Allah'ın iradesi olmadan, azab çekeceği manasına gelmez.
“Dilerse münafıklara azab eder olunur.” [568]Çünkü Cenab-ı Hakk'a vacip olan hiçbirşey yoktur ki iradesini tahdîd etsin.[569] Muhammed Abduh'un zannettiği gibi, sünnetullah da O'nun iradesinin hududsuzluğuna halel getirmez. Mesela, [570] ayette bahsedilen, İsâ (as) 'ın babasız doğuşu, meşîet-i ilâhiyye'nin hiçbir hudud tanımadığı ve beşeriyyetin alışa geldiği, bir kanun olarak kabul edip aksini düşünemediği kayıtlardan azadeliğini gösterir.[571] Fıtrat kanunlarında da, sünnetulah, Meşîetini tahdîd edemez.[572] Allah, yarattığı şeylerin, koyduğu nizamın mahkûmu değildir.[573] “Allah'ın eli bağlıdır.” [574] diyen Yahudi uleması, tabiat ve îcâb (determinizm) nazariyesini doğru kabul ederek, Allah'ın tam manasıyla fâil-i muhtar olmadığı, ilâhı kudret ve iradenin tabiat kanunlarıyla kayıtlı ve sınırlı olup, onu bozamayacağı, bir diğer ifadeyle, Allah kainatı yarattıktan sonra artık istirahate çekilip, hüküm ve kudretini mahlukatına vermiş olduğundan eli bağlıdır, fikrine düşmüşlerdir.[575]
Netice olarak, bütün hükümler ve hadiseler O'nun iradesine tabidir. İradesi üzerinde tesir icra edebilecek hiçbir kuvvet yoktur. Allah hakim olduğu için, tekliflerinin medarı olan kullarının maslahat ve menfaatlerini gözetir. Helâl kılışında ve tahrîminde birçok hikmetleri vardır, ama, o hikmetler ve maslahatlar, hükümlerin asıl illetleri değildir. Asıl illet Allah Teala'nın iradesidir. “Niçin böyle olmuş?” gibi hikmet araştırmalarının yegâne cevabı: “Allah böyle irade etmiş ve böyle hükmeylemiştir.” şeklinde olabilir.[576] Meşîet de hikmet de Allah'ın sıfatlarındandır, biribirlerine tabî değillerdir.[577] Zamahşeri hernekadar bazan, meşîete hikmeti şart koşar gibi oluyorsa da[578]:
“Eğer Allah dileseydi, onları tek bir ümmet kılardı.” [579] ayetinin tefsirinde, meşîeti, meşîet-i kudret ve meşîet-i hikmet diye ayırarak[580] Ehl-i Sünnetin görüşüne yaklaşmıştır.
Velhasıl bir problem olarak karşımıza çıkan şerrin her türlüsünün, Cenab-ı Allah'ın iradesiyle vücud bulması, bu probleme bir cevap bulmak gerektiğini söylüyor.
6- Allah Mutlak Kudret Sahibidir.
Cenab-ı Allah mutlak kudret sahibidir. Kudret, failin fiilini yapabilmesini ve kendisiyle fiilin meydana gelmesini mümkün kılan bir sıfattır.[581] Güç kuvvet O'nundur. O'ndan başkasında hakikî manada ne güç ne kuvvet ne kudret vardır [582] Cenab-ı Hakk'ın kudreti, Kur'an'da, bazan “kadir”, bazan “muktedir”, bazan “kadir” şeklinde beyan edilmiştir. Kadir, alâ edatıyla kullanılır ve zikredilen şeye gücü yettiğini, o hususta acze düşmeyeceğini ifade eder.[583] Muktedir: Herşeye karşı mutlak ve ekmel surette gücü yeten[584] kendisine hiçbirşey mümtenî olmayan, şiddet ve kuvvetle, kendisine hiç kimsenin karşı çıkamayacağı mutlak kudret sahibi olandır. Sülâsisi olan “kudret” masdarına göre daha beliğ, daha umumî ve daha kesin bir mana ifade eder.[585] Kadîr ile yakın manalıdır. Aralarındaki fark, muktedir isminin insanlar için de kullanılabileceğidir. Fakat insanlar için kullanıldığında kudret kazanmış manasına gelir.[586] “Kadîr” mübalağa ifade eden bir sıfattır: Hikmetin gerektirdiği şekilde, dilediğini, eksiği ve fazlası olmaksızın yapandır. Allah Teala'dan başkası için kullanılmaz.[587] Her üç vasfın da ifade ettikleri müşterek mana “kudret”tir. Kudret, Allah için, âciz olmamaktır. Mutlak manada kudret ancak Allah Teala'da vardır. Kullar için kullanılmaz, ancak kayıtlı olarak “şuna kadir, buna kudreti var” şeklinde kullanılabilir. Çünkü insanlar, hernekadar birşeye güç yetirebiliyor gibiyseler de âciz oldukları şeyler daha fazladır. Bunun için mutlak kudret insan için imkansızdır. Her yönüyle, herşeyde mutlak kudret sahibi, acizlik kendisi için söz konusu olmayan sadece Allah Teala'dır.[588] Kainatı yaratmaya kadir olduğu gibi, yaratmamaya da kadirdir.[589] Alemdeki intizam ve sağlamlık O'nun kudretinin delilidir.[590]
Allah Teala'nın kudreti mümkün olan bütün varlıklara taalluk eder.[591] Canlı cansız bütün varlıklar Cenab-ı Allah'ın yüce kudretiyle vücud bulmuşlardır.[592] Kainatın meydana gelmemesi de mümkün olduğu halde, meydana gelmesi, müessir bir kudret sahibinin varlığını ilân etmektedir.[593]
Allah'ın kudreti mutlaktır. İlâhi hikmet ve adaletle olan dengelenmesi, mutlak oluşuna zarar vermez. Kudret ve hikmet sıfatları, Allah'ın adalet sıfatından ayrılmayan sıfatlardır.[594] Ehl-i Sünnet'e göre Cenab-ı Allah “zulme kadirdir” diye tavsif edilemez. Çünkü Allah için muhal olana ilâhî kudret taalluk etmez. Mutezileye göreyse, Allah Teala zulme muktedirdir ama zulmetmez.[595] Mutezileden Ka'bî: “Eğer Allah dilemiş olsaydı, sizi muhakkak zahmete sokardı.” [596] ayetinden, Allah'ın adaletin aksini yapmaya kadir olduğunu[597] çıkarmıştır. Mutezile:
“Allah zerre miktarı zulmetmez.” [598] ayetinden, zulüm haddizatında mümkündür fakat Cenab-ı Allah, hikmetine uymadığı için zulmetmez, yoksa zulme kudreti yeter[599] hükmünü çıkarmışlardır. Aslında, gerek Ehl-i Sünnet, gerek Mutezile, bu fikirleriyle Allah'ın kudretinin hududsuzluğunu belirtmişlerdir.
Kudret-i Külliyye mücerred manada alınacak olursa, sadece hududu olmayan kör ve keyfine tabî bir kudrettir. Cenâb-ı Hak kudretten ibaret değildir. O'nun hikmeti de vardır. Bu itibarla Kur'an, Allah'ın külli kudretini, ilâhî hikmete çok sıkı surette bağlı görür ve Allah'ın namütenahi kudretini, keyfî ve indî olan bir âlemde değil, muntazam ve tertipli bir alemde tezahür etmiş bulunur.[600]
Kur'an'da Allah'ın, kudret ve hâkimiyyetini ifade eden başka isimleri de vardır. “Aziz” bunlardan biridir. Mağlub eden, mağlub edilmeyen[601] manasına gelen bu isim, kuvvet ve galebe sahibi olmak, manasındaki izzet masdarındandır.[602] Her hadisede Cenab-ı Allah'ın hikmetiyle birlikte izzeti de kendisini gösterir. Mamafih, birinci yaratma izzetine, ikinci yaratma daha ziyade hikmetine bağlıdır. [603] ayetlerde de görülebileceği gibi, Allah'ın herşeye kadir olduğu beyan edildikten sonra, tafsilat babında izzet ve hikmeti getirilmiştir.[604] Kur'an'da doksana yakın ayette Allah'ın azîz olduğu bildirilirken, bu vasıf, ekseriya Allah'ın mutlak kudret ve üstünlüğünü ifade eden muhtevalarda gelir.[605]
“Kahhâr” ism-i celili de böyledir. Bu ismin masdarı olan “kahr”, galip gelmek, zelîl etmek[606] manasınadır. Allah Teala kahhârdır. Her şekilde üstün ve daima gâlibtir. Kuvvet ve kudretiyle herşeyi içinden ve dışından kuşatmıştır.[607] Hakimiyyet ve kudretiyle kullarına galebe edip, isteseler de istemeseler de onları irade ettiği cihete yöneltip, muradınca idare etmektedir.[608]
Keza “'Azîm ismi de Allah'ın azametini, yani tezahür eden ilâhî kudret ve kudsiyetini anlatır” [609], kudretinin yüceliğini, şanının büyüklüğünü ifade eder.[610]
“Hiçbir halde aczin kendisine yol bulamadığı, kuvvetli ve kâmil”[611] manasına gelen “Kavl” ve “Zu'l-Kuvve” vasıfları; kendisini hiçbirşeyin âciz bırakamayacağı, istediğini istediği şekilde yapan[612] anlamındaki “Gâlib” vasfı; “'Azîm” gibi, Cenab-ı Allah'ın azametini ifade eden ve kibriya sahibi demek olan[613] yücelik ve hakimiyyet manalarını da tazammun eden[614], inkiyad etmekten âzâde[615] demek olan “Kebîr” vasfı, hep Cenab-ı Allah'ın mutlak kudretinin çeşitli yönleriyle ifadesidir. Nitekim Resulullah (as) 'ın rivayet ettiği bir kutsi hadiste, Allah Teala şu teşbihi yapmıştı: “Kibriya, ridâm, azamet izarımdır. O ikisi hususunda, kim, büyüklük taslayarak, mücadeleye girişirse onu cehenneme atarım.[616] Kebîr vasfı Kur'an'da hep Allah'ın yüceliğini bildiren bir başka vasıfla gelerek bu büyüklüğün yüce ve aşkın bir büyüklük olduğunu hatırlatmıştır.[617]
Bu mahiyetteki bir diğer ilâhî vasıf da “Zü'ntikâm” (İntikam sahibi) dir. İntikam, satvet ve otorite manasındaki 'nıkmet' masdarındandır.[618] Allah Teala'nın bu vasfı Kur'an'da hep “Aziz” vasfıyla gelmiştir.
Allah'ın, üzerine istiva ettiğini haber verdiği “Arş”ı [619], yeri göğü ihata ettiğini bildirdiği [620] “Kürsü”sü, mutlak hükümranlığının başka ifadeleridir. Mesela, 'Arş, lisan örfünde, tamamıyla, mülkiyyet ve işlerin intizamından kinaye olarak kullanılır. Meliklerin izzet, mülk ve saltanatlarından kinaye olarak, oturdukları tahtlarına “'arş” denilmiştir.[621] “Kürsü” de ilâhî saltanat ve melekûtun gayet beliğ ve veciz bir tasviridir. Bu kelime, hakimiyet, saltanat, ilim, şeref, azamet ve nüfuz mefhumunu ifade eder.[622]
Alâkalı kısımlarıyla kısaca anlatmaya çalıştığımız, uluhiyyet telakkisi bu şekilde olan bir din için “şer problemi” çözülmesi gereken bir müşkildir.
Kullarına karşı böylesine merhametli, ilmi ve hikmeti böylesine sınırsız, iradesi ve kudreti mutlak, zulmü kendisine hiç yakıştırmayan bir Tanrı’nın varlığı ile, dünyada yaygın olan şerler nasıl bağdaştırılabilir?
Hem şerrin varlığını bir gerçek olarak kabul eden, hem Cenab-ı Hakk'ı en nezih şekillerde tavsîf eden Kur'an bu müşkile hangi noktalardan ve ne şekillerde yaklaşmıştır? Tezimizin bundan sonraki bölümlerinde bu hususları açıklığa kavuşturmaya gayret edeceğiz. Bilhassa, şer problemini, zihninde yaşatan insan ile şer gerçeğinin alakalarını serdedeceğiz.
II- ÎNSAN VE ŞER PROBLEMİ
1- İnsanın Yaratılış Gayesi:
Cenab-ı Allah'ın melekleri ne insanları ne de diğer varlıkları yaratmaya ihtiyacı yoktur. Melekleri yaratmakla kudretinin kemâlini izhâr etmiştir. Çünkü meleklerin kudretlerinin kemâli, yaratılmalarının, kemâl-i kudreti gerektirdiğine delildir. Cenab-ı Allah bir de rahmetinin ve cûd'unun kemâlini göstermek istedi. Hiç kıymeti olmayan topraktan, ilâhî ışıkları, samedânî nurları taşıyan, şehvet ve gazabına rağmen, lisanında tevhid, kalbinde irfan nuru bulunan, bu hususiyetleriyle Allah'ın rahmet ve cömertliğine delil olan bir varlık yaratmak istedi[623], veya Mutezilenin “Allah sevab ve ikâb için mükellef insanları yaratmıştır. Onları yaratmadan evvel sevab ve ikâb kabîh olurdu. Allah kabîh yaratmaz,[624] her yaratışında bir maksadı vardır” görüşüne karşı “Allah dilediğini yaratır, insanı yaratmak istemiştir[625]” diye itiraz eden Râzî'nin de dediği gibi, insanı, yaratmak istediği için, henüz varlık âlemine gelmedikleri bir zamanda, Cenab-ı Hakk meleklerine bir halife yaratacağını haber vermişti:
“Muhakkak ben yeryüzünde bir halife yaratacağım, demişti” [626] Kendi irademden, kudret ve sıfatlarımdan ona bazı salahiyetler vereceğim, o, bana izafeten bana niyâbeten, mablukatım üzerinde bazı tasarruflara sahib olacak, benim namıma ahkâmımı icra edip gereğim yerine getirecek. O bu hususta asıl olmayacak, benim bir naibim, bir kalfam olacak. İradesiyle benim iradelerimi, benim emir ve kanunlarımı tatbikata memur bulunacaktır.[627]
Allah Teala, bilhassa, bu ayette ilk insan Âdem (a.s.) için “halife” tabirini kullanmıştır. Bu tabir, O'ndan sonra gelen ve insanların idaresinde, yeryüzünün imâr edilmesinde ve Allah'ın hükmünün ikâmesinde çalışan her peygamberi ve itaatkâr insanı içine almaktadır.[628] Halife; bir işi, işin esas sahibinin yerine yürüten[629], Kâdir-i Mutlak namına niyabet salahiyetini kullanan nâib[630] demektir. Niyabet; ya nâib olunanın hazır bulunmamasından veya ölmesinden veyahut da aczinden dolayı olur. Ama bunlardan başka, halife olarak seçileni böylece şereflendirmek için de olur.[631] Tabiî ki Allah'ın böyle bir niyabete ihtiyacı yoktur. Fakat kusurlu olan insanların bir halifeye ihtiyaçları vardır.[632] Nitekim İbn Mesud ve İbn Abbas (ra)'lardan mervî haberde:
“Melekler, Halife ne demektir. Ya Rabbi? dediklerinde, Cenab-ı Allah: Yeryüzünde fesat çıkaran, hasedleşen, biribirini öldüren bir soyun sahibidir, demişti.”[633] Veya Cenab-ı Allah sevgili kullarını, yeryüzünde halife yaparak şereflendirmek istedi.[634] “O dur sizleri yeryüzünde halifeler yapan.” [635] buyururken bu şerefi göstermiş oldu. Aslında herbir insan Allah'ın bir halifesi olmak üzere yaratıldı. Kendisine Allah'ın verdiği mahdûd salahiyeti Allah adına, Allah'ın ondan arzu ettiği şekilde yerine getirmekle mükellef tutuldu. Fakat insanların bir kısmı salahiyetlerini şahsî kaprisleri, uğrunda kullandı. Veya halifesi olduğu Allah Teala'dan başkalarının emirlerine teslim oldu ve bir hıyanet içine girdi.[636] Ama, insanların biribirierine niyabetlerinde olduğu gibi, bu hıyanetin cezasını müvekkil değil, bizzat vekil çekti:
“O sizi yeryüzünde halifeler yapandır. Artık kim küfrederse, küfrü kendi zararınadır.” [637]
Bütün bunlardan anlıyoruz ki insan dünyada bazı şeyler yapmakla mükellef tutulmak üzere yaratılmıştır. Eğer böyle olmasa onun yaratılması abes olurdu. Nitekim Allah Teala bazılarının bu zannını bertaraf etmektedir:
“Yâ, sizi hakikaten boş yere yarattığımızı ve ancak bize döndürülmeyeceğinizi mi zannediyorsunuz.” [638] derken hilafetin bir hesabı olduğunu bildirmekledir. Yoksa, Cenab-ı Allah, insanları, yeryüzünde, hayvanlar gibi, başıboş dolaşsınlar, yesinler, içsinler, eğlensinler, diye yaratmış değildir:
“İnsan kendisinin başıboş bırakılacağını mı zannediyor?” [639] Şeriatlerle mükellef tutulmayacağını, hilafetinin hesabını vermeyeceğini mi sanıyo?[640] Hayır, böyle olamaz. O zaman abes olur. Allah abesle iştigal etmez. Kullarını yaratmasında hikmeti vardır : O da “hilâfet” makamının tazammum ettiği, ibadet, meşakkatli teatlerle mükellefiyyet, masıyetleri terktir. Sonra, bu teklif meyanında hesab meydanına gidilecektir.[641] Cenab-ı Allah bunu şu ayetinde açıkça beyan buyurmaktadır :
“Cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye (li-ya'büdûni) yarattım” [642] Bütün insanları yaratışım bunun içindir.[643]
Mademki Allah insanları ibadet etsinler diye yarattı, öyle ise, niçin Allah'ın iradesine rağmen, ibadet etmeyenler var? Halbuki O'nun iradesine rağmen vuku bulabilecek hiçbirşey yoktur? diye bir itiraz hemen karşımıza çıkabilir. Ayet yukarıdaki zahirî şekliyle anlaşılırsa bu itiraz haklıdır ve aynı zamanda: “Andolsun ki insanların ve cinlerin çoğunu cehennem için yaratmışızdır.” [644] ayeti, geçen ayetin aksine, ekseriyetin masiyetini murat ettiğine delildir. Bunlar sebebiyle o ayetin şu şekilde anlaşılması daha doğru olur: “Cinleri ve insanları ancak, ibadet etmeye müsait bir halde, ibadete elverişli bir şekilde yarattım. Bunun için onlara akıllar verdim, zahiri ve batını kuvvetlerle onları techîz ettim.” Örfte de yaygın olduğu gibi, bu ayette Allah onları yaratışım, ibadete çok uygun olduğu için, mübalağa ile, gayesi sırf ibadet imiş gibi göstermiştir. Nitekim, güçlü bir insan için: “o güreş için yaratılmış; güçlü bir inek için: O çift sürsün diye yaratılmış, denilir”[645] halbuki bunlar başka şeylere de müsaittirler.
Alüsî, “el-Keşf”'ten şu izahı nakleder : “Allah'ın fiilleri kemâl gayelerine yönelir. Bu ayette gaye bildiren (li) harfi de bu manayı ifade eder. (Li) o hususta Allah'ın iradesi olduğunu göstermez. Ancak sebebin, bizatihi matlub olduğu bilinirse, o zaman (li), iradenin varlığını gösterir. Buna göre ayeti tevil etmeye gerek yoktur. İnsanlar ve cinler ibadet edebilecek kaabiliyette yaratılmışlardır ve ibadete yöneltilmişlerdir. İbadet, yaratılışları için kemâl gayesi kılınmıştır. Onlardan bir kısmının bu gayeye ulaşamaması, bu gayenin gaye oluşuna bir manî teşkil etmez.”[646]
Cenab-ı Allah insanları bu kemâl gayesiyle yarattığı için aralarında, ihtilaflar ve farklılıklar eksik olmadı. Nitekim:
“Eğer, Rabbin dileseydi bütün insanları tek bir ümmet yapardı. Onlar ihtilaf edici bir halde devam edip gideceklerdir. Rabbinin rahmet ettiği kimseler müstesna, Allah onları bunun için yaratmıştır.” [647] ayeti, Zariyât süresindeki ayette Cenab-ı Allah'ın kesin muradını ifade etmediğini göstermektedir. Şu var ki, bu ayet de Allah'ın, insanları ihtilaf etsinler muradıyla yarattığını göstermez. Çünkü, o zaman isyankâr olanlara azâb etmemesi gerekirdi. Binaenaleyh bu ayeti de evvelki ayet gibi anlamamıza bir mânı yoktur. Allah Teala insanları birer robot gibi yaratmadığı için, farklı davranışlar ve farklı fikirler gösterecek bir keyfiyette yaratmıştır. Alûsî, ayeti zahirine hamletmeye bir mâni görmeyip, saadet-şakavet meselesini buna delil getirirken[648] cebre kaçar gibi oluyor.
EbuHureyre (ra)'ın Resûlullah (as)'dan rivayet ettiği hadiste :
“Allah'ın insanlar üzerinde, insanların da Allah'da ne hakkı vardır? Sorusuna ashab:
Allah ve Resulü daha iyi bilir demişlerdi. Bunun üzerine Resûlullah (as):
“Allah'ın insanlar üzerindeki hakkı, kendisine ibadet etmeleri ve O'na hiçbirşeyi şirk koşmamalarıdır. Bunu yaparlarsa, Allah'ın onlara azab etmemesine hak kazanırlar.” Buyurmuştur [649] ki bu hadis ayetin manasını açıklayıcı mahiyettedir.
Yukarıdan beri anlattıklarımızdan, insanın belli bir ilâhî gaye çerçevesinde yaratıldığını anlıyoruz. İnsanların gayelerine benzemeyeceği için, insanları gayeleriyle mukayese ederek anlamaya çalıştığımızda, hata edeceğimiz bu ilâhî maksad insana bir emanet yüklemektedir:
“Biz emaneti göklere, yere ve dağlara arz ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, bundan endişeye düştüler. İnsan bunu yüklendi. Çünkü o çok zulümkâr, çok zalimdir ve çok cahildir.” [650] Emanet, teklif veya insana verilen uzuvlar diye anlaşılmıştır.[651] O, kelime-i tevhiddir, veya adalettir, veya akıldır.[652] Allah'ın, insan eline verdiği rububiyyetinin sıfatlarını ve durumlarını hakkıyla tanıtacak işaretlere ve numunelere sahib “ene”dir [653] diyenler olmuştur. Aslında hepsini birleştirerek, Emanet: insanın, verilen kaabiliyet, akıl ve uzuvları yerinde kullanması babında sırtına yüklenen mükellefiyettir, diyebiliriz. Mesela, gözün emaneti, harama bakmamak ve ibretle bakmak, kulağın emaneti, onu boş sözden ve kötü konuşmadan korumak ve zikir dinlemektir. Kalbin emaneti ise devamlı Hakk'ı gözetmektir.[654]
Allah Teala, yukarıdaki ayette, dağların yerin ve göğün emaneti kabul etmeyişini, temsil tarikıyla, teklifin gerçekten güç olduğunu anlamak için söylemiştir.[655]
İnsan bu emaneti yüklendikten sonra, gerek dahilî gerek haricî bazı durumlarla karşılaşacak ya emanete riayet edecek ya da hıyanet edecek. Bizzat, emaneti ona yükleyen Cenabı Allah onu bu hususta deneyecek, imtihan edecektir. Allah'ın beyan buyurduğu gibi:
“Her can ölümü tadıcıdır. Ecirleriniz, yaptıklarınızın karşılıkları, muhakkak kıyamet gönü, tastamam verilecek. Kim o ateşten uzaklaştırılıp cennete sokulursa, artık o muhakkak muradına ermiş olur. Dünya hayatı aldanma metâmdan başka birşey değildir.” [656]
“Bu dünya hayatı ancak fâni bir eğlencedir, ahiret ise, o asıl durulacak yurdun kendisidir.” [657]
Resûlullah (as)'ın “Dünya ahiretin tarlasıdır”, hadisince, ahirette biçilip menfaatlenmek için, çalışılması lâzım gelen bir kâr, bir temettü vasıtası veya bir mesâi saatidir. Kur'an'ın beyanıyla anlaşılıyor ki, Allah, yeryüzündeki herşeyi, insanların hangisinin daha iyi amel edeceklerini, imtihan ile göstermek için süs yapmıştır. [658] “O tatlı bir yeşilliktir. Allah teala sizin ne yapacağını görmek için, sizi halife olarak bu dünyaya göndermiştir” [659] buyuran Allah'ın Resulü şu veciz hadîsi ile de imtihan meydanını zindana benzetmiştir: “Dünya mümine zindan, kafire cennettir”.[660] Gazali, İhyâ'da, İbrahim Hakkı Hazretleri Marifetnâme'de bu bahse bir bölüm tahsis etmişlerdir.[661]
Kur'an'daki şer vakıasını işte bu imtihan ve neticesi çerçevesinde inceleyeceğiz. Binaenaleyh şer, ya bizzat imtihan içinde, imtihanın bir unsuru olarak karşımıza çıkacak veya imtihandaki hata ve başarısızlıklar olarak veyahutta bu hata ve hıyanetin cezası olarak karşımıza çıkacaktır.
2- İnsanın Şer ile İmtihan ve Terbiyesi:
Allah Teala, En'am suresinin sonunda, hilafetin bir neticesi olarak “imtihan”ı haber vermektedir:
“O Allah, sizi yeryüzünün halifeleri yapan, sizi imtihan etmek için kiminizi derecelerle kiminizin üstüne çıkarandır. [662] O, hanginizin ameli, hal ve hareketlerinin daha güzel olacağı hususunda sizi imtihan etmek için gökleri ve yeri altı günde yaratandır [663] O, hanginizin daha güzel amel edeceğini imtihan etmek için ölümü de hayatı da takdir edip yaratandır..” [664]
Demek ki bir hayatın arkasından bir hayatın, onun arkasından diğer bir hayatın mütekabilen yaratılması, insanları bu ikisi arasında, güzel bir sa'y ve amel mücadelesiyle, Allah'ın mülkünde güzel bir âmil, yüksek bir memur olmak üzere, müsabaka için, bir imtihan meydanına çıkarılmaları hikmetine ve gayesine müteveccihtir.[665] Hem insan, fakirle zengini müsavi yapan, hataları düzeltme imkânını sona erdiren ölümün geleceğinden korkarak ve kıyamete kadar tekrar dirilmeyi bekleyeceğini hesaba katarak günahlardan kendisini çeker[666] ve Allah'ın istediği en güzel ameli yapar. Böylece, bir hadîste de buyurulduğu gibi[667], akılca en güzel, yani iyiyle kötüyü temyiz edip iyiyi tercih ederek aklını en güzel kullanan, Allah'ın haramlarından en çok sakınan, Allah'a taatte en süratli olan, böyle olmayandan ayrılmış olur.[668]
Cenab-ı Allah, bunun için insanı, imtihanı anlama vasıtalarıyla teçhiz etmiştir.[669]
“Hakıykat biz, insanı biribiriyle karışık bir damla sudan yarattık. Onu, imtihan etmek için işitici ve görücü yaptık.” [670] Çünkü imtihan hilkatin eksiksiz olmasından sonra olabilir.[671] İmtihan için, insanın fıtratı sıhhatli, aklı selîm olması gerekir, bunlarsız imtihan olmaz.[672] İnsanın basîr (görücü) olması, bizzat gözüyle birlikte, basiretin kaynağı olan, kalbi ve aklı olduğunu da ifade eder. Çünkü bu kelime hem görme organı olan gözü ifade, hem de idrâk merkezi olan kalbi ifade eder.[673] Allah, bu zahirî ve batini teçhizattan başka, ona, hidayet ve dalalet, hayır ve şer yollarını, necat ve helak sebeblerini beyan için[674], işitmeye ait delillerden kitablar, akla ait delillerden enfüsi ve afakî burhanlar gösterdi[675]: “Gerçek, biz ona doğru yolu gösterdik. İsterse şükredici olsun, isterse nankör olsun” [676]
İnsanın îman babındaki bu imtihanı başarsa bile, sebat ve amel noktasından imtihan devam eder: “İnsanlar, inandık demeleriyle, bırakılacaklarını ve imtihana çekilmeyeceklerini mi sandılar.”[677],[678] Bu hususta Resulullah? (as) şöyle buyurur: “Mümin olan erkek ve kadın, Allah'a kavuşana ve üzerinde hiç hata kalmayana kadar, malı, nefsi ve evladı hususunda belâlardan kurtulamaz”.[679]
İman kendisine has ağırlıkları olan bir emanet, sabrı gerektiren bir cihad, tahammülü icâb ettiren bir çabadır. Bunun için sadece inandık demekle iş bitmez, fitnelerle başbaşa kaldığında inançlarında diretip her türlü imtihandan halis kalble çıkmadıkça işler bitmiş sayılmaz. Bu, yani imanların fitnelerle denenmesi, değişmez bir esas, ilâhi bir kanundur.[680] İmanın denenmesi, müminlerin batıl erbabı tarafından işkencelere maruz bırakılması, zulüm erbabına karşı çıkacak güçten yoksun olmaları şeklinde olabileceği gibi, bunlardan daha ağır olarak, şehvet ve nefsin fitneleriyle de olur.[681] Vatandan hicret, düşmanlarla savaşmak ve benzeri meşakkatli mükellefiyetler, fakr-u zaruret, kıtlık, nefislere ve mallara musallat olan musibetler hep sabırları, imandaki sebatı yoklamak, muhlis olanı, muhlis olmayandan ayırmak içindir.[682] Herkesin kıymeti uğradığı belalara göredir. Kıymeti çok olanın belası çokdur.[683] Bu anlatılanlar, tamamen, nefsin nefret ettiği ve “şer” gördüğü şeylerdir. Belalar, şer gördüğümüz şeylerle oluyor, nitekim Allah Teala:
“Andolsun ki sizi, biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan, canlardan, ve mahsullerden yana eksiltme ile imtihan edeceğiz. Sabredenlere, lutf ve keremimi, müjdele.” [684] buyurmaktadır. Bunlar kullar için bir cezalandırma değildir.[685] İmtihan ile cezayı biribirine karıştırmamak lazımdır. Cenab-ı Allah, İbn Abbas (ra)'ın da dikkat çektiği gibi, ayette, bu dünyanın bir imtihan dünyası olduğunu, burada kullarını imtihan edeceğini haber veriyor, onlara iki evelki ayette sabrı tavsiye ediyor.[686] Çünkü, nimet vererek imtihan ettiğinde, şükredip şükretmeyeceklerini, mihnetle imtihan ettiğinde sabredip sabretmeyeceklerini ortaya çıkarmaktadır.
Kur'an'da imtihan vesilesine bazan “musibet” denilir ve şer için kullanıldığında, insanın malı, nefsi ve ailesine isabet eden, hoşnud olmadığı her [687] şey, manasınadır. Hoşnudsuzluğu az olsun, çok olsun değişmez. Hatta, ayağına diken batması, sivri sineğin onu ısırması, terliğin kayışının kopması, lambasının sönmesi hep birer musibettir. Resulullah (as): “Mümine eziyet veren herşey onun için bir musibettir ve eğer sabrederse ecri vardır.” [688] buyurmuştur.
“Belâ” ve “İbtilâ” da aynı mahiyetteki Kur'an ıstılahlarındandır. Arabcada “belâ”, imtihan ve tecrübe etmek manasınadır. Hem hayır ile, hem şer ile yapılan imtihanlar için kullanılır.[689] Nitekim Kur'an'da da: “Sizi bir imtihan olarak, hayır ile de şer ile de ibtilâ ediyoruz. Ancak bize döndürüleceksiniz.” [690] ayetinde ayna şekilde kullanılmıştır. Fakat imtihan, olunan hakkında, hayır veya şer, bir mihneti gerektirdiği için, daha ziyade meşakkatli şeyler için kullanılmıştır.[691]
Allah kullarını dilediği birşeyle[692] imtihana tabiî tuttuğunu beyan etmektedir. Mesela:
“Ta lut'un ordusunu bir nehirle imtihan etmişti. Ondan kana kana içmeyenler kazanacaktı.” [693]
“Bazan rızıkları daraltıp genişleterek [694] ya sabırları ya taat yönlerini dener.[695] Hamt ve Marut adlı iki melekle sihir ilmini gönderir, sihre yanaşıp yanaşmama babında insanları dener.” [696]
“Bazen bir kavmi, bir dişi deveyle imtihan eder” [697], peygambere inanmaları için mucize olarak bir kayadan dişi deve çıkarır, sonra bu deveyi sularına ortak yaparak onları dener.[698] Mucizeler büyük imtihanların sebebi olur. [699] Dünya imtihan sahası olduğu için herşey bütün çıplaklığıyla açıklanmamıştır, çünkü o zaman imtihanda başarıyla başarısızlığın bir manası kalmazdı.[700] O'nun için Allah Teala kendisini gizlemiştir. Allah'ın gelmesiyle imanlarının mümkün olacağını ileri sürenler boşa beklerler.[701] Dilese bütün insanları bir tek ümmet yapardı, fakat onları imtihan etmek için böyle dilemedi. [702] Farklı zamanlarda, değişik şeriatlerle ve değişik ümmetler halinde onları imtihan etti.[703] Manasını ancak Allah'ın hakkıyla bilebileceği müteşabih ayetler gönderdi[704] ve bunlarla, acaba, akıllarının her şeye ermediğini, tefekkürlerine sığmayan şeylerin bulunduğunu, nefislerinin kibirlerinin haksız olduğunu anlayıp acz ve kusurlarını itiraf mı edecekler[705], yoksa teviline yeltenerek kalblerindeki bozukluğu mu gösterecekler [706]diye imtihan eder. Aslında çirkin şeyleri, insanlara süslü göstererek veya şeytana gösterttirerek[707] insanları şiddetli imtihanlara sokar.
Allah'ın imtihanından, seçkin kulları olan peygamberler bile geçtiler. Hikmet-i sübhaniyesiyle, her peygambere şeytanları düşman kılmıştır [708] Şeytanların düşmanlığı, peygamberlerin bir lâzımı, bir hikmeti, bir carî sünneti olmuştur.[709] Bununla onların sabır ve sebatları görünmüş, sevab ve ecirleri artmıştır, onların imtihanı olmuştur[710]. Mesela, Yusuf (as) efendisinin hanımının ondan murat alma arzusuyla [711] imtihan olunmuştu. Daha önce de kuyuya atılarak, bir köle gibi satılarak ve vatanından götürülerek imtihan olmuştu ama bu hepsinden korkunç bir imtihandı[712]. Davud (as), iki hasım insan gibi gelen melekle, hükmünün adaleti mevzuunda imtihan olunmuştu[713], Allah'ın kendisini imtihan ettiğini anlar gibi olmuştu [714] Eyyûb (as) 'ın mihnet ve belaları zaten darb-ı mesel olmuştu. İbrahim (as), oğlu İsmail'i kurban etme ile imtihan edilmişti.[715] Ateşe atılması da bir başka imtihandı. [716] Allah gerçek muradını ibrahim (as) 'dan gizlemiş ve imtihanı başarınca, bunun bir imtihan olduğunu, İsmail'i kurban etmesine gerek olmadığını bildirmişti.[717] Belâ zamanlarında, Allah, sevgili kullarının ferasetlerini kapar ki imtihanın tam manasıyla bir imtihan olduğu belli olsun.[718]
“O uydurma haberi, iftirayı, getirenler içinizden bir zümredir. Onu sizin için bir şer sanmayın, bilakis o sizin için bir hayırdır” [719] buyuran Cenab-ı Allah, hiç kimsenin, hatta Allah'ın Resulünün, mihnet ve belâlardan hali olmadığını beyan etmektedir.[720] Resulullah'ın şu hadîsi hakikati açıkça ortaya koymaktadır: “İnsan imanının kuvvetine göre imtihana tabî tutulur. İmanı kuvvetliyse belâsı da şiddetli olur. Dini zayıf ise imtihanı da ona göredir. İnsanların en şiddetli imtihan edilenleri peygamberlerdir, onlardan sonra daha aşağı olanlar, daha sonra daha geridekilerdir.” [721] Allah Teala da
“Andolsun ki biz insanları meşakkat içinde yarattık” [722] buyurur. “Ciğerlere işleyecek şiddetli bir meşakkatle ihata edilmiş olarak ve inâyet-i ilahiyye ile tavırdan tavra, o meşakkatler içinden geçirilerek yaratılıp hayata çıkarılmıştır.[723] Kendisine ruh üflenmesinden itibaren başlayan zorluklar ve meşakkatler, ruhu çıkana kadar, hatta daha sonrasına kadar sürer gider.[724] Demek ki mihnet ve meşakkat içinden insanlık gayesine ermek insan hilkatinin bir gereği ve Yaratıcı'nın bir kanunudur.[725]
a- İmtihan Edilen İnsanın İstidadları
Allah Teala:
“İnsanı imtihan etmek için işitici ve görücü yaptık.” [726] buyurmaktadır. Demek ki, imtihandan önce, imtihan edilecek varlığın bazı hususiyetleri bulunmalıdır. İmtihanın muhatabı insan olduğuna göre, insanın Kur'an'a göre kaabiliyetlerini ve za'flarını tesbit etmemiz gerekmektedir. O zaman, yapılan imtihanın gerçek bir imtihan olduğunu anlamamız mümkün olur.
a1- Vus', İstita'a ve Teklif:
Allah, hiçbir kimseyi vusatından başkasıyla mükellef tutmayacağını [727] ilan etmiştir. İnsanın vüsatı; zorlanmdaan gücünün yettiği ve gücü üstünde olmayan şeydir[728]. Vus' ve istitaa, fiilin tahakkuku için harcanan güç manasına kullanıldığı gibi, fiilin yapılmasına yardım eden aletlerin, sebeblerin ve uzuvların selâmeti manasına da kullanılır ve teklifi sıhhatli bir teklif olması için gereken istita'a da budur. Kummi, İmâm Musa Cafer el-Kâzım'dan istitaa hakkında şu görüşü nakleder: “Şu dört vasfa sahib olan kimseye, mustatî' (gücü yeten) denir. Fiil itibarıyla hür olmak, bedeni bakımdan sağlam olmak, organları sağlıklı olmak, yüce Allah tarafından verilmiş gücü bulunmak.”[729] Tasavvuf erbabı da, istitaa, uzuvların sıhhatli olmasından ibaret değildir, diyerek, Allah'ın verdiği gücü istitaadan saymışlardır.[730]
Emir ve mükellefiyetler veren Yaratıcı, hiç şüphesiz, insanın takat ve gücünü en iyi bilendir. Bundan dolayı O'nun teklifi, insan için takatinin üstünde kabul edileme.[731] Geçen ayette Cenab-ı Allah, teklifin, kolaylığını ve insan vüsatinin fevkinde olmadığını, sünnetinin, kullarının takatlerine göre mükellef tutmak şeklinde câri olduğunu beyan etmektedir.[732] Bu beyanla anlıyoruz ki, Allah, kimseye vusatından başkasını teklif etmez. Edemez, değil, etmez. Allah'ın teklifleri kullarının vus'u kadar hatta daha aşağıda olur. Takatleri zorlamaz ve meşakkat vermez. İnsanlar, o teklifleri, güçleri geniş geniş yeterek yapabilirler. Böyle olması da sırf Allah'ın fazl ve rahmetindendir. Ayrıca her ferdin mükellefiyyetinin kendi kudretiyle ölçülmesi gerekir. Binaenaleyh farklı istitaa ve kaabiliyetler teklifin de fazla olmasını gerektirir. Adalet ve müsâva budur[733]. Birgün Resulullah (as): “Bana Zeyd'i çağırın, kalemini ve yazı malzemesini de getirsin.” demişti. Gelince: “Yaz, dedi: Müminlerden evlerinde oturanlar ile Allah yolunda mallarıyla canlarıyla savaşanlar bir olmaz.” [734] ayetini yazdırdı. İbn Ümm-i Mektûm: “Yâ Resulallah, benim gözlerim görmez (onun için cihad edenlerin ecrine eremem)” dedi. Bunun üzerine ayetin “özür sahibi olanlar müstesna” kısmı nazil oldu.[735]
Bu sebbe-i nüzul da gösteriyor ki, Allah, insanlara, verdiği takatin üstünde birşeyi yüklemez. Nitekim : “Ey iman edenler, Allah'tan nasıl korkmanız lazım geliyorsa öyle korkun” [736] ayetim “O halde gücünüz yettiği kadar Allah'tan korkun.” [737] ayetiyle tesir ederek, bunun istitaa ile sınırlı olduğunu açıklamıştır.[738] “Allah din işlerinde üzerinize hiçbir güçlük yüklemedi.” [739] Şeriat kolaylık üzerine bina edilmiştir. Sen birşey yapmayı istediğin zaman ona gücün yetiyor.[740] Ama Allah Teala bazı kavimlere, mesela İsrail Oğullarına, ceza olarak veya kalblerinin kasvetini yumuşatmak için takat ile atbaşı hatta biraz daha fazla teklifler yükleyerek onları tazyik eder. Bu terbiye ve adalet içindir.[741]
Bu noktada bilhassa kelâm uleması ve mezhebleri arasındaki “Allah takat fevkinde teklifte bulunur mu bulunmaz mı?” münakaşaları yapılmıştır. Bu münakaşalara girmek mevzumuzu gereksiz yere uzatacağından bu kadarla iktifa ediyoruz.[742]
a2- Ahsen-i Takvim Üzere Yaratılış :
Allah Teala:
“Biz hakıykat, insanı en güzel bir biçimde yarattık.” [743] ve “Gökleri ve yeri hakkın ikamesine sebep olarak, O (biz) yarattı (k). Size suret verdi (k), hem suretlerinizi de güzel yapdı(k).” [744] buyurmuştur. Öyle ise insanlarda gerek beden ve kametin uygunluğu ve gerek, eşyayı biribirinden ayırdedip aklederek Hak mefhumunu idrak eyleyen ruhî kabiliyetleri bakımından en güzel surette yaratılmıştır. Bu suretle kainatın hak olarak yaratılmış olan vasıflarını ve hususiyetlerini kendisinde hulasa ederek, hakkı batıldan, güzeli çirkinden, hayrı şerden, tatlıyı acıdan temyiz edebilir, mümkün ve mukadder olduğu kadar tasarruf edip dilediğini Yaratıcı'dan isteyebilir. Bu veçhile, ömrünün hasılına göre ya daha ziyade güzelleşir, İlliyyûn'a çıkar, yahut da çirkinleşir esfel-i sâfilîne yuvarlanır. Ali (kv) 'nin şu beyti çok manidardır:
“Sanırsın ki sen küçük bir cirimsin;
O âlem-i ekber ise sende dürülmüştür.”[745]
İnsan nasıl en güzel bir surette olmasın ki, Allah onu eliyle şekillendirdi, şerefli kulları oldukları halde meleklere, ona secde etmelerini emretti, Resulullah (as)'ın da beyan ettiği gibi, ataları Âdem (as)'ı kendi suretinde[746] yarattı.[747] “Bir damla sudan yarattı da onu biçimine koydu.” [748] İnsanın en güzel surette yaratılmış olması, ilk anda birçok akıl sahihlerine kabule şayan gelmeyebilir. Eğer en güzel suret, daha çok kuvvet, daha fazla akıl, daha fazla estetik güzellik, güçlü irade, kötülüğe sevkeden his ve kuvvetlerin, şehvet ve gazabın bulunmaması şeklinde anlaşılırsa, hataya düşülmüş olur. Çünkü bu, yukardan beri anlattığımız imtihanın ruhuna ters düşer. Binaenaleyh:
“İnsan zayıf, olarak yaratıldı.” [749],
“İnsanlar aceleden yaratıldı” [750] Acele onun tabiatı oldu, ondan ayrılması mümkün olmayan bir unsuru oldu[751], keza zulme meyyal olarak ve cahil olarak yaratıldı [752] ve
“İnsan, hırsına düşkün ve sabrı kıt olarak yaratılmıştır.” [753] ayetlerini o zaman anlayamayız, bu ayetlerle, insanın en güzel surette yaratıldığını bildiren ayet tenakuz teşkileder. Bunlardan dolayı şu anlayışa ihtiyacımız var: Bu dünya bir imtihan dünyasıdır ve insan imtihan için yaratılmıştır. Buna göre, Allah, insanı, imtihana en münasib bir şekilde yaratmıştır. İnsanın, zulme meyyal, arzuları babında zayıf, aceleci, hırslı, sabrı kıt olması, bu en güzel şeklin lüzumlu birer unsurlarıdır. Çünkü, imtihan için zıt kabiliyetlerin ve güçlerin bulunması gerekir.[754]
İnsanı ahsen-î takvim üzere yaratılmasında, zımmen esfel-i sâfilîne yuvarlanabilirliği manası vardır[755]. A. Haindi Akseki, insanın şerre meyli olduğunu kabul etmez ve bu ayeti [756] delil getirir.[757] M. Abduh da, insanın hayra olan meylinin esas olduğunu iddia eder.[758] Alusî, Sadrüddin Şirâzî'nin aynı mahiyetteki görüşünü nakleder[759].
a3- İnsanın Hayra ve Şerre İstidadı:
İnsanları meleklerden ayıran ve onlardan üstün olabilme imkanını veren bu iki yönlü istidadlarıdır. Burada Harut ve Marut kıssasını hatırlamak gerek. Müsned'deki bir rivayete göre, Âdem (as) 'ın halife olarak yaratılmasına itiraz eden meleklerden ikisini Cenab-ı Allah, şehvet ve gazab gibi nefsânî hislerle teçhiz ederek, imtihan etmişti de, bütün melekler, insanın işinin ne zor olduğunu ve kendilerinden üstün olabileceklerini anlamışlardı.[760]
İnsan fıtratının hayır yoluna da şer yoluna da eşit seviyede müsait olduğunu Allah:
“Biz ona iki de yol gösterdik.” [761] diye beyan buyurmuştur. Mürsel bir hadiste Resulullah (as), bu ayeti şöyle tefsir etmişti:
“Onlar iki yoldur. Hayır yolu, şer yolu. Demek ki şer yolu size, hayır yolundan daha sevgili kılınmıştır.” Bu hadis, bazılarının zannettiği gibi, insan fıtratının, hayırdan ziyade şerre meyyal olduğu, şerre istidadın asıl olduğu iddialarına redir. Bu iki istidaddan birinin galebesi tâli sebeblerdendir.[762] İnsanlardan bir kısmının iyiliğe, bir kısmının kötülüğe daha çok meyyal olması, onlarda bu istidadlardan birisinin daha kuvvetli olmasından değildir. İstidadının bir yönünü tercih edip, onu geliştirmesindendir ve o yönde hareket ederek, onu bir tabiat, bir meleke haline getirmesindendir.[763] Bazı ahlakçılar, insanları, hayra yatkın olanlar, şerre yatkın olanlar, diye ve ikisine yatkın olanlar diye sınıflandırmışlarsa da ekseri alimler, insanın her ikisine de yatkın olduğu görüşündedirler.[764] Bu görüşün kuvvetli delillerinden birisi, geçen ayettir. Aynı mahiyetteki bir diğer ayet de Şems süresindeki şu ayettir.
“Andolsun herbir nefse ve onu düzenleyene (tesviye edene) sonra da ona hem kötülüğü (hem) ondan sakınmayı (iyiliği) ilham edene.” [765] Bu ayet geçen ayetle, alimlerce benzer kabul edilmiştir.
Ayette beyan edilen “tesviye”; kulun uzuvlarını ve kuvvetlerini güzelce yerleştirme, ona düşünme kabiliyeti vermeyi, “ilham” da bu kabiliyet ve uzuvları, iki yoldan birinde kullanma keyfiyetini ifade etmektedir.[766] Öyle ise, insanda iki cihet vardır: Birisi, icâd, vücud, hayır ve fiil, yani müsbet cihettir. Diğeri, tahrib, adem, şer, infia, yani menîî cihettir. İnsan, birinci cihetiyle dünya hayatına nazırdır, ikinci cihetiyle de ubudiyyete ve ebediyyete nazırdır.[767]
Allah Teala, hayat verdiği varlıkları üç nevî kılmıştır. Bunlardan birincisi, sadece dünya yurdu için yaratılmış olan hayvanlardır. İkincisi, ahiret yurdu için yaratılmış olan meleklerdir. Üçüncü nevî ise, hem dünya yurdu hem de ahiret âlemi için yaratılmış olan insandır. Bu bakımdan insan iki cevher arasındadır ve iki âlemin de cevherleri, istidadları onda toplanmıştır.[768] Bu iki ciheti, insanın bazı kuvvet ve kabiliyetlerini ortaya çıkarmaktadır. Bu noktada karşımıza bazı kelimeler çıkar: Kalb, ruh, nefs, hevâ, akıl, fıtrat, hulk, sıbğatullah... Gazâlî'nin ifadesiyle: “İleri gelen alimlerin pek azı bu kelimeleri, doğru olarak anlayabilmişlerdir, mana farklılıklarını, tariflerini ve müsemmalarını tefrik eden nadirdir. Çoğu zaman bu kelimeler biribirine karıştırılmıştır. Bunun sebebi; bu isimlerin manalarını ve muhtelif müsemmâlar arasında müşterek olarak kullanıldıklarını bilmemektir.”[769] İbn Haldun insandaki rabbani latifeyi anlatırken: “Şeriatte bazan ruh, bazan kalb, bazan akıl, bazan de nefs denilen şeydir.”[770] diye bu müşterek kullanılışa dikkat çekmiştir. Tasavvuf erbabı bu kelimeleri, insanın manevî tekamül mertebelerinin ismi olarak kullanmışlardır.[771]
a4- Nefs (Hevâ)
Mevzuumuz şer problemi olduğuna göre evvela, insanda kötülüğün kaynağı olan gücü söz konusu etmeliyiz. Bu güç ümmet arasında daha ziyade “nefs” adıyla anılır. “Nefs” kelimesi, 'can' karşılığı olarak ruh manasına, bir şeyin zatı, kendisi manasına[772], aynı zamanda, insanda gazab ve şehvet kuvvetinin toplandığı şey[773] manasına kullanılmıştır. Kuşeyrî, nefsin, ruh ile olan irtibatını şöyle izah eder: Nefs, muhtemelen, şu beden kalıbına tevdî edilen ve kötü huyların mahalli olan bir latifedir. Nitekim, ruh da beden kalıbına tevdî edilen, güzel huyların mahalli olan bir latifedir. İnsan bu ikisinin toplamı bir varlıktır.[774]
Nefs kelimesi, Kur'an'da, hem can, hem ruh hem de birşeyin zatı manalarına kullanılmıştır.[775] Biz burada, Kur'an'daki bir diğer kullanılışı ile, Hevâ manasına göre ele alacağız. Hevâ, nefsin şehvete meyli için kullanıldığı gibi, bizzat şehvete meyyal nefs için de kullanılmıştır.[776] Bu manada, nefs, cahil ve zâlimdir. Her kötü iş ve söz onun bu cehaletinden ve zalimliğinden neş'et eder. İnsandaki her şerrin kaynağı odur. Faydalı ilimle cehaleti, salih amelle zulmü bertaraf edilmelidir.[777] Nitekim Cenab-ı Allah: “Zulmedenler, bilgisizce kendi hevalarına tabî oldular.” [778] buyururken, bilgisizlikle hevaya uyma birleşince, zulmün ve küfrün ortaya çıktığını bildirmektedir. Kur'an'da hevâ hep bu şekilde menfî manada kullanılmıştır.[779] Allah Teala, Davud (as)’a şöyle tavsiyede bulunmuştu:
“Hevâna tabî olma ki bu seni Allah yolundan saptırır.” [780] Çünkü, hevâ, cismani lezzetlere dalmaya, ruhanî saadeti elde etmeyle meşgul olmamaya davet eder.[781] Keza Cenab-ı Allah, hevasına gem vuranları cennetle müjdelemiştir [782] Binâenaleyh, heva ve hevese gem vurmak, taat dairesinin merkezi durumundadır. Çünkü o, her azgınlığı, her haddi aşmayı ve her günaha dalmayı isteyen bir kuvvettir. Bütün musibetlerin temeli ve şerlerin kaynağıdır. Nefsi yaratan Allah'tır. Onun za'flarına, içyüzüne ve sırlarına hakkıyla vakıftır. Ona bu hususiyetleri yerleştiren zaten O'dur. Ama, insana, buna karşılık, arzularını gemleme kabiliyeti de vermiştir.[783]
Nefsin bu halini Allah Teala, Yusuf (as)'ın ağzından çok güzel ifade eder[784]: “Şüphesiz nefs olanca şiddetiyle kötülüğü emredendir.” [785] Demek ki haddi zatında, insan nefsi fenalığı kuvvetle âmirdir, fenalığın kumandanıdır. Yani, umumiyetle insan nefsinin tabiatında, şehvete meyi, kuvvetlerini ve uzuvlarını o yolda kullanma hasleti vardır.[786] Yusuf (as) böylece, onlardan biri olması hasebiyle kendi nefsinin de[787] aynı hususiyeti taşıdığını söylemektedir. Ayetin devamında, ancak Allah'ın rahmeti ve muhafazasıyla ona muhalefet ettiğini beyan etmektedir. Cenab-ı Allah O'nu, efendisinin hanımıyla imtihan ettiğinde, beşeri tabiatının, nefsi meylinin nıuktezası olarak, kadına karşı içinden meyleder gibi olmuştu. Fakat bu meyli, ihtiyarına bağlı bir kasıt nevinden olmayıp oruçlu bir kimsenin, sıcak bir günde, soğuk suya karşı olan meyli gibiydi. Ki bu meyi teklif sınırları haricindedi.[788] Bu meylin menbaı olan insanî nefse karşı mücadele şarttır. Nitekim Resulullah (as):
“Gerçek mücahid, nefsiyle mücahede edendir.” buyurmuştur.[789] Çünkü, adeta afakî bir nefs pozisyonundaki şeytanın, tam karşılığı olarak enfusî bir şeytan gibi olan[790] nefs insanın en büyük düşmanıdır.[791] Resulullah (as) “Senin en büyük düşmanın iki yanın arasında olan nefsindir.” buyurur.[792]
İnsana, yaptığı ibadetlerde, sevab ve şeref kazandıran, böyle bir nefsinin bulunmasıdır. Çünkü, o bu nefse karşı muhalefet ederek, ibadet edebilmektedir. Nitekim, Mücahid'in nakline göre, Ömer (ra)'a soruldu ki “günah işlemeye meyli olduğu halde, onu işlemeyen insan mı, günah işlemeye meyli dahi olmayan insan mı daha efdaldir?” Hz. Ömer: “Günah işlemeye meyli olduğu halde onu işlemeyen daha efdaldir.” cevabını verdi.[793]
İnsandaki bu nefs, şer ile imtihan olmaktan da hiç hoşlanmaz: “Ne vakit o insanı deneyerek, rızkını daraltırsa:
“Şimdi de Rabbım bana ihanet etti der.” [794] Çünkü:
“Hakıykat insan hırsına düşkün ve sabrı kıt olarak (helû'an) yaratılmıştır. Kendisine şer dokundu mu feryadı basandır. Ona hayır dokununca da çok cimridir.” [795] Ayette zikredilen son iki hal, insanın “helû'” oluşunu açıklayan sıfatlardır. Allah insanı bu tabiat üzere yaratmıştır. İnsanın hükatinda bu sıfatlar mündemiçtir.[796] Zamahşerî insanın bu tabiatta yaratıldığını kabul etmez, bunun sonradan kazanılmış bir huy olduğunu, çünkü, Allah'ın bunu zemmettiğini ileri sürer.[797] Razı de Kur’an'da geçen bu gibi ayetlerdeki, “insanın” kafirler olduğunu iddia edenleri reddeder. Müminlerinde bu kelime şümulüne girdiğini söyler.[798] Nefsin bu hal üzere yaratıldığını, bunun izalesinin mümkün olmadığını söyler.[799] Keza:
“İnsan rabbine karşı çok nankördür.” [800] ayeti bir rivayette[801] insanın bu tabiatta yaratılmış olduğuna delildir. Kısaca insan nefsi, rahmetten hoşlanır, aksi olursa üzülür. İnsan cinsine öyle zalim ve cahil bir halet-i ruhiyye vardır ki, çokları nimet vereni düşünmez, nimet ve zaruretin hikmetiyle alakadar olmaz da, nimet tecrübesi gördüğü halde, o elinden alınıverdiği zaman herşeyi unutur, bir yeûs ve nankör kesilir.[802]
Kur'and'a, nefsin, levvame, mutmainne, emmare şekilleri zikredilmiştir. Bu noktada, bizim esas mevzuumuz olan nefs-i emmâredir. Nefs-i Emmâre, bedenî tabiata meyleden, hissi lezzet ve şehvetleri emreden, kalbi süfli tarafa çeken, kötülüğün kaynağı olan nefistir. Nefis deyince bu anlaşılır. Bu şirkin de kaynağıdır. Nefs-i levvame, gaflet uykusundan uyandığı nisbette, kalb nuruyla nurlanan nefistir. Karanlık yaratılışı icabı, kendisinden bir kötülük çıkınca kendisini ayıplar ve kendisinden nefret eder. Nefs-i mutmainne ise, kalb nuruyla tamamen aydınlanmış, kötü sıfatlardan kurtulup, yüce ahlaka ahlaklanmış olan nefistir.[803]
Nefs kelimesi Kur'ân'da başka manalarda da kullanılmıştır ama esas olarak, anlatmaya çalıştığımız manada kullanılmıştır.[804]
a5-Lümmetü'ş - Şeytân ve Kötülüklerin Süslü Gösterilmesi .
İnsanın şerre olan meylini anlatırken şeytanı anlatmamak olmaz. İlk insan Âdem (as) ile eşinin işledikleri ilk günahta, büyük hisse şeytanların atası olan İblis'indir.
“Bunun üzerine şeytan onların ayağını oradan kaydırdı, içinde bulunduklarından onları çıkarıvermişti. [805] Allah, bundan önce, Âdem (as)'a secde etmediği için, Şeytan'ı cennetten koğduğunda, O, Allah Teala'dan mühlet istemişti de bu mühlet kendisine verilince [806] hemen, insanlara karşı savaş ilan etmişti:
“(Madem ki) sen beni azgınlığa mahkum ettin, ben de bu sebeple, andolsun ki onları saptırmak için senin doğru yolunda oturacağım. Sonra, andolsun ki, onların önlerinden arkalarından, sağlarından, sollarından (yanıltmak için hak ve batılın her cihetinden[807] kendilerine geleceğim, sen de onların çoğunu, şükrediciler olarak bulamayacaksın.” [808] İblis böylece hak dinden insanları saptıracağım, onları Allah'a itaat ve ibadetten alıkoyacağını iddia etmişti.[809]
Allah, imtihan için, bu ahdine rağmen İblis'e mühlet vermişti.[810] Ama insanlara onun apaçık bir düşmanları olduğunu da bildirmişti [811] Çünkü O, ahdine uyarak, insanları saptırmak için uğraşır [812] Birçoklarını da hakdan saptırır [813] Bunun için, şeytanın en büyük silah vesvesesidir. O, insanların göğsüne daima vesvese verendir [814] Hâkim'in rivayetinde İbn Abbas (ra): “Hiçbir kimse yoktur ki, kalbinde gaflet zamanlarında vesvese veren, uyanık anlarında, Allah'ı andığı zamanlarda, sinen bir vesvâs şeytan bulunmuş olmasın.” demiştir.[815] Şeytan Nas suresinde, mübalağa sîğasıyla “Vesvâs” diye isimlendirilmiştir. Şeytanın bütün işi gücü vesvese olduğu için, sanki vesvesenin bizzat kendisiymiş gibi, bu şekilde isimlendirilmiştir.[816]
İnsanın kalbine doğan manalar vardır. Tasavvuf erbabının “havâtır” dediği bu manalar bazan şeytandan, bazan bizzat nefsin kendisinden, bazan Allah Teala'dan ve meleklerden gelir. Şeytandan gelenlere “vesvese”, meleklerden gelenlere “ilham”, nefisten gelenlere “hevâcis”, Allah Teala'dan gelenlere de “hâtır-ı Hakk” denilmiştir.[817] Aslında kalbe doğan bu manalar ister vesvese olsun ister ilham, herbiri Allah Teala'nın müsaadesiyle, binaenaleyh Allah Teala'dandır.[818] Şeytandan gelen vesveseler, hep insanı günah işlemeye sevk eder. Nefsten gelen manalar da insanı heveslere tabî olmaya ve nefsin hususiyeti olan diğer vasıflara çağırır. Bu iki hatır biribirlerinin destekcisidirler ama, aralarında fark vardır. Nefsin hatırı, istikrarlı ve ısrarlıdır. Şeytanınki ise sinsicedir, o, insanı bir günaha davet eder, eğer dediğini yaptıramazsa, başka bir günah ile dener. Tek bir şeyde ısrar etmez.[819]
Velhasıl, Şeytan, insan üzerinde, sadece vesvesesiyle müessirdir. İnsanlara bu vesvese sayesinde birçok kötülükler yaptırabilmektedir. Resûlullah (as), Onun insan üzerindeki tesirini şu güzel ifadeyle anlatmıştır:
“Her insana vazifeli bir şeytan vardır. Evet, benim için de vardır. Yalnız, ben, Allah'ın yardımıyla onu müslüman ettim de bana sadece hayrı tavsiye ediyor.” [820] Sahihayn'daki bir hadiste de:
“Şeytan, insanın damarlarında cereyan eder” [821] buyurulmuştur. İnsandaki ilham ve vesvesenin menbamı haber veren mühim bir hadiste de:
“Şüphesiz Ademoğlunun kalbinde, şeytanın bir “Iümme”si, meleğin bir “Iümme”si vardır. Şeytanın lümmesi, şerre yöneltmek ve hakkı yal anlatmaktır. Meleğin lümmesi ise hayra yöneltmek ve hakkı tasdiktir. Kim bu ikincisini kendisinde hissederse bilsin ki o Allah'tandır. O zaman Allah'a hamdetsin. Kim de diğerini farkederse, Allah'ın rahmetinden koğulmuş şeytandan Allah'a sığınsın.”[822] buyurulmuştur.
Şeytan, yalan va'dlerde bulunarak[823], zihinlere asılsız korkular atıp kötülükleri emrederek [824], Allah'a karşı insanlara bilemediklerini söyleterek[825], insanlar arasında kin ve düşmanlık tohumları ekerek [826] kötülüğe uğraşır. Bunları vesveseleriyle yapar. Ama vesveselerini, bunların yanı sıra, daha ziyade, çirkin amelleri güzel gösterme yolunda kullanır [827] Kur'an'da “tezyin” (süslemek, güzelleştirmek) üç manada kullanılmıştır. Birşeyi aslında güzel ve süslü yapmak; Güzel olmayan birşeyi süsleyip güzelleştirmek; hakikatte güzel olmayan birşeyi, nefsin hoşlanıp kendisine meyledeceği bir şekilde, güzel gibi göstermek. Son iki mana şeytana isnad olunan tezyindir.[828] Bu tezyininden dolayı olsa gerek, şeytanın bir adı[829] da “Garûr”dur. [830] Evvel emirde, insana bunları güzel gösteren şey Allah'ın meşîetidir.[831] Amma Cenab-ı Allah, insanları “tezyin” ile imtihan ederken, bunu daha ziyade şeytanın vesveselerine bina etmiştir. Tezyin, Kur'an'da Allah Teala'ya da isnad edilmiştir[832], şeytana da isnad edilmiştir[833], meçhul olarak da bırakılmıştır. [834] Bunlar tezyinin farklı açılardan görünüşlerini ifade etmektedir. Mesela:
“Kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara, ekinlere olan ihtiraskârane sevgi, insanlar için tezyin olunmuştur” [835] ayetinde meçhul olan müzeyyin, Allah Teala olarak da şeytan olarak da tefsir edilmiştir. Tabatabâî bu ayetteki tezyinin, Allaha isnad edilmemesi gerektiğini iddia etmiş ve kalbleri çevirmek, dünya zinetleriyle meşgul etmek, Allah'ı anmaktan alıkoymak babındaki tezyinlerin şeytana ait olduğunu, Kur'an'da bunların sadece şeytana nisbet edildiğini iddia ederken[836]
“Müşriklerin, Allah'tan başka taptıkları putlara sövmeyin ki onlar da cehaletle, haddi aşıp Allah'a sövmesinler. Her ümmete böylece amellerini süslemişizdir.” [837] ayetini nazar-ı itibara almamış oluyor. Zamahşerî'nin şu tefsiri tercihe şayandır: Buradaki süsleyici Allah'tır. Bunu imtihan için yapmıştır.[838] Bu gibi şeylerin süslü ve hoş görünmesi, insan oğlunun yaratılışı icabıdır. İnsanın, bu arzulara temayülü, onun aslını meydana getiren hususiyetlerinden bir parçadır.[839] Bu manada anladığımızda, bunun şeytana isnadı caiz değildir. Fakat bu yaratılışı icabı, şeytanın bu hususiyeti kullanarak vesvese vermesi manasındaki tezyin şeytana aittir.[840] İşte şeytanın imtihandaki mühim yeri budur. O, insanın şerre olan istidadının denendiği bir mihenktir. İnsan şeytana ve nefsine muhalefet edebildiği nisbette başarılı olacaktır.
a6- Kalb
“Kalb” kelimesi luğat itibariyle iki manaya kullanılmıştır. Birincisi, doktorların meşgul oldukları, insanın sol memesinin altındaki cismânî kalbtir. İkincisi, bütün şuur, vicdan, his, idrâk ve aklımızın menbaı olan rabbani bir latife olarak bilinen kalbtir. Bu kalb, manevî alemimizin merkezi durumundaki nefs-i natıkadır.[841] İşte insanın hakikati bu ruhanî kalbtir. İnsanda, anlayan, âlim ve arif olan bu cevherdir. Kendisine hitab edilen, îkâb ve itâb edilen, mesul tutulan da bu kalbtir.[842] Belli bir yeri olmayan bu ruhanî kalbin bütün beden ile ve cismânî kalble bir alakası vardır. Her ikisinin de aynı isimle anılması bu alakanın varlığına kuvvetli bir delildir. Fakat ulemâ ve hukemâ bu alakanın ne şekilde olduğu hususunda kesin birşey söyleyememişlerdir. Onu ruh ile aynı kabul edenler de çok olmuştur.[843] Gazali, alimlerin şaşırdıkları bu mevzuda, İhya'sının bir mükaşefe kitabı olmaması ve Resulullah'ın, hakkında konuşmadığı “ruh”un esrarını da açıklamayı gerektirdiği mülahazasıyla, açıklama yapmayı mahzurlu görür.[844]
Kalb, Kur'an'da birinci manasıyla kullanılmaz.[845] Kur'an “kalb” ile insanın idrâk unsurlarının hepsini kasdeder. Akıl denilen idrâk gücü ile ilgili, gizli ilhamlarla alakalı bütün unsurları “kalb” ve “fuad” kelimeleriyle ifade eder.[846] Buna bir de “lübb” kelimesini ilave etmek gerekir.[847]
Kalbin islâm nazarında mevkii çok mühimdir. Tabiî ki bu ehemmiyet Kur'an'dan kaynaklanmaktadır. Yukarda da geçtiği gibi, hitab, itâb, ikâb ve mesuliyyet hep kalbe yüklenmektedir. İnsanın mesuliyyetini intâc eden kesb kalbe aittir. Nitekim Allah:
“Allah sizi yeminlerinizdeki 'lağv' den dolayı sorumlu tutmaz, fakat kalblerinizin kesbettiklerinden dolayı muaheze eder.” [848] buyurmaktadır. Yani kalblerin kasden, azmen, bilerek yaptığı yeminlerden dolayı hesab vardır.[849] Yine bundan dolayı, insanın günahı “kalbinin günahı” olarak bildirilmiş ve:
“Her kim ki şahidliği gizlerse, hakikat şudur ki onun kalbi bir günahkârdır.” [850] buyurulmuştur. Çünkü şahadeti gizleme kalbte vaki olmaktadır. Binaenaleyh bu günahın ona isnadı daha beliğ olmaktadır. Biz de bundan dolayı, gördüğümüz, yerine gözümüzün gördüğü, diyerek aynı tarzı kullanırız.[851] Kelam ehlinden çoğu: “Fail olan, arif olan, memur ve menhî olan kalb olduğu için Allah, günahı kalbe izafe etmiştir.” derler.[852] Kalb, uzuvların reisi olması hasebiyle, onun salahıyla bütün cesed salaha erip, onun fesadıyla bütün cesed fesada uğradığından kalbin fiilleri daha mühimdir. İman, küfür ve hasenat, seyyiât onun fiilleridir.[853] Bunlardan dolayı Kalb insanın özüdür ve günahın gerçek mahalli odur.[854] Aynı hakıykatten dolayı Resulullah (as):
“Kör olan, gözü görmeyen kimse değildir, basireti kapalı olan kimsedir.” buyurmuştur[855], Nitekim ayette de: “Hakıykat şudur ki: gözler kör olmaz, sinelerin içindeki kalbler kör olur.” [856] buyurulmuştur.
a7- Kalbin Askerleri: Sem'i ve Basar:
Resulullah (as) kalbin ehemmiyetini şu veciz sözleriyle beyan etmişlerdir:
“Kalb meliktir ve onun askerleri vardır. Melik iyi olduğu zaman askerleri de iyi olur, melik kötü olduğu zaman askerleri de kötü olur. Kulaklar melikin dinleme cihazı, gözler nöbetçileri, lisan tercüman, eller kanadı, ayaklar postacısı, ciğer rahmeti, dalak gülmesidir.”[857]
Kur'an'da, kalbin askerleri meyanında bilhassa göz ve kulak söz konusu edilmiştir.
“Senin için hakkında bilgi hasıl olmayan şeyin peşine düşme. Çünkü kulak, göz kalb, bunların herbiri bundan mesuldür.” [858] denilirken sayılanların Allah'ın emaneti oldukları ve taatte kullanılmalarının gerektiği belirtiliyor.[859] Çünkü Allah Teala bir başka ayette:
“Allah size, şükredesiniz diye kulaklar, gözler, gönüller verdi.” [860] buyurmuştur. Bunlar, cehalet üzere doğan insanın, bu cehaletten kurtulabilmesini temin için verilmiş aletler kabîlindendir.[861] Allah, bunları, insan onunla ilim ve marifet sahibi olsun diye yaratmıştır. Eşyanın cüziyyatını kulakları, gözleri ve diğer duyularıyla alsınlar, kalbleriyle anlasınlar ve cüziyyât arasındaki irtibatları bularak bedîhî ilme ulaşsınlar diye yaratmıştır. Bu ayetlerde kulaklar ve gözlerle zahirî hislerin kastedilmesi caizdir.[862] Yine şu ayette de, aynı şekilde, hidayet vasıtaları ve idrâk aletleri hatırlatılmaktadır.[863]
“O sizi, yaratan, size kulaklar, gözler, gönüller ve rendir. Siz ne az şükredersiniz?” [864] Bu ayetlerde kulağın, daha evvel zikredilerek, bütün şeriatlerin önce işitmeye dayalı olduğu, işitme olmadan teklifin sakıt olduğuna dikkat çekilmiş olmaktadır. Ayrıca iman edilmesi gereken bütün gaybî esasların işitmeye mütevakkıf olması kulağın ehemmiyetini artırmaktadır.[865]
a8- Akıl :
Evvela şunu söyleyelim ki “akıl” Kur'an'da isim olarak hiç geçmemektedir. Ancak fiiller şeklinde geçmektedir. “Şaibelerden ve noksanlıklardan uzak, gafil olmayan, hâlis ve sahih akıl[866]” manasına “lübb” kelimesi geçmektedir.
“Akıl”in iki manası vardır: Birincisi, kalbin, eşyanın sıfatlarını bildiği, ilim sıfatıdır. İkincisi, bizzat anlayan manasına, kalbtir. Kur'an'da ve hadiste kalbten bahsedildiği zaman kasdedilen, insanı eşyanın hakikatlerine sahib kılan kuvve-i müdrikedir.[867] Akıl manasına kalb kelimesinin kullanılması Arablarda adettir[868] Ferra: “Şüphesiz bunda kalbi olan kimseler için öğüt vardır.” [869] ayetindeki kalbi, Arab dilinde caiz olduğunu söyleyerek, akıl diye tefsir etmiştir. Çünkü dilde “akıl sahibi”, “aklı üzerinde” yerine “kalb sahibi”, “kalbi üzerinde” tabirleri kullanılmaktadır.[870] Bu Türkçe için de aynıdır. “Seni gönlümden geçirdim”, “Gönlüne danış”, “Gönlü kalmak” gibi sözler, akıldan geçirmek, akla danışmak, bir-şeyde aklı kalmak yerlerine kullanılırlar. Bu hususta en açık deliller, kalbin aklettiğini, mühürlendiği için fehmedemediğini beyan eden ayetlerdir.[871] İslâm ne aklı alıp kalbi atmıştır, ne kalbi alıp aklı atmıştır.[872]
Kalbin, insanın şerefini temin eden hususiyeti ikidir: îlim ve irade.[873] Kalbteki bu ilim sıfatına biz akıl diyoruz. Akıl dediğimiz bu cevherin ehemmiyetini anlamak için, “akl” masdarının müştaklarının Kur'andaki kullanılışlarına ve kullanıldıkları muhtevalara bakmak kifayet eder.[874] Onun için Kadı Abdulcebbâr, mükellefe, teklifin adil olarak yapılmış sayılması için akıl ve ilmin gerektiğini söylemiştir.[875] Râzî de, insanın halife olması hasebiyle idrâk ve ihtiyar ile mevsuf olması gerektiğini hatırlatmıştır.[876] Bu hususta ayetler çoktur: Allah insanlara ayetlerini gönderir ki akletsinler, akıllarını kullansınlar [877] Allah'ın ayetlerindeki akletmekten murat insanın, temiz fıtratıyla beraber devam eden idrâktir.[878] Kuran'da, iman esasları hakkında akılları muhatab tutarak varid olan ayetlerin sayısını yediyüze vardıranlar olmuştur.[879]
İbret almak akim vazifesidir. Ancak akıl sahihleri ibret alabilirler [880] Düşünüp unutmayan, uyanıp da gaflete dalmayan, hadiselerden ibret alıp bir daha yanlış yol saapmayanlar aklını kullananlardır, aklın vazifesi budur.[881]
Kur'an'da, isim şeklinde akl kullanılmayıp “akletmek” şeklinde fiillerinin kullanılması, mühim olanı, akıldan ziyade, onu kullanmak olduğunu beyan için olsa gerektir. Herkesin aklı vardır ama onu kullananlar azdır. Hak dinin mahalli akıl sahibleridir. Bundan dolayı, cansızlar, hayvanlar, nebatlar, mecnunlar, deliler, çocuklar ve bunamışlar dinin tecellîlerine mahal değillerdir. Dinin şartı akıl ve ihtiyardır. İnsanın muttaki olması için de aklı gereklidir [882]
a9- Ruh
Asırlardan beri insanların halâ ulaşamadıkları hakikatlerden biri “Ruh”tur. Zaten Kur'an, insanların, daha nice asırlar geçse de, bu lüğazı çözemeyeceklerini haber vermiştir:
“Sana ruhtan sorarlar. De ki: Ruh rabbimin emrindedir.” [883] Bunun hakikatini akıllar anlamaktan âcizdir.
“Ruh” kelimesi, kaynağı cismânî kalbin boşluğunda bulunan ve damarlarla bedenin her tarafına yayılan, böylece görme, duyma, koku alma ve benzeri hislerle hayatiyeti azalara ve bütün bedene yayan latif bir cisimdir. Bu manasıyla doktorları alakadar eden ruh din alimlerini alâkalandırmaz. İkinci manasıyla o, insanın müdrik ve âlim olan hissidir ki o zaman kalb ve akıl karşılığıdır.[884]
Ehli Sünnet alimleri arasında: “Ruh, can ve hayat demektir.” diyenlerin yanı sıra “O, beden kalıbına tevdi edilmiş muayyen bir varlıktır.” diyenler de olmuştur. Fakat herkes şunda müttefiktirler: “İnsan ruh ve bedenden meydana gelmiştir.” [885]
Ruh, üzerinde en çok münakaşa yapılan meselelerden birisidir.[886] Cüneyd Bağdadî “Ruhla ilgili bilgileri Allah kendisine tahsis etmiştir. Onun varlığını kabul etmekten başka birşey söylemek mümkün değildir.” Demiştir.[887] Sufîlerin cumhuru “Ruh bedene hayat veren bir mânâdır.” diye ittifak etmişlerdir.[888]
Ne künhünü, ne mahiyetini, ne de işleyiş şeklini bilebildiğimiz, meçhul güç ve kuvvet “Ruh”, bizim Allah Teala ile temas ve irtibat vasıtamızdır. O yaratılışı icabı Allah'la temas kurmaya salahiyetli kılınmıştır. Şüphesiz o, Allahı'n haber verdiği gibi, Kendi ruhundan bir tecellidir, onu kendi eliyle bir parça çamura yerleştirmiştir[889]: “O'dur ki yarattığı herşeyi güzel yarattı ve insanı yaratmaya bir parça çamurdan başladı (...) sonra Allah onu düzeltip tamamladı ve ona bizzat kendi ruhundan üfledi. [890] Cenab-ı Allah bir cüziyyet için değil, insanı şereflendirmek için, ona nefh ettiği ruhu kendisine izafe etmiştir.[891] denilebilir ama, bu ruhun, insandaki, Allah ile olan manevî irtibatın mahalli ve asıl itibarıyla Allah'ın razı olacağı iyi işlerin kaynağı olmasına bir işaret olabileceğini de düşünebiliriz. Bundan dolayı İbrahim Hakkı hazretleri, insan ruhunun vasıflarıyla, Allah Teala'nın subûtî sıfatları ve güzel isimleri arasında müşabehet olduğunu ifade eder. Tabiî ki bu müşabehet; Cenab-ı Allah'ın isimleri uluhiyyete yakışır tarzda, insan ruhunun sıfatları da ubudiyete yakışır tarzda olmakla beraberdir.[892]
İslâm, hususî bir ilgiyle ruhu ele alır. İslama göre ruh, beşerî oluşun merkezi ve toplanma noktasıdır. Ruh bütün oluşların dayandığı, tüm varlıkların biribiriyle irtibat kurduğu kaide ve temeldir. İnsanı evvel emirde aydınlığa götüren ruhtur. Aslında onun, insanı Allaha yaklaştıran vasıta olması herşeye bedeldir.[893]
10- irade
Din tarif edilirken: “Akıl sahibi, şuurlu insanları kendi iradeleri ve arzularıyla, bizatihi hayr olan şeylere sevkeden bir vaz-ı ilâhîdir.”[894] denir. Bu tarifte en mühim unsurlardan birisi “kendi iradeleri ve arzularıyla” kısmıdır. Demek ki dinin, insanları hayra şevki zarurî ve cebrî olamaz. Zira hayra sevk zorla olursa, o hayrın faili, zorlanan değil, zorlayandır. Halbuki din, insanı, kâmil, hayırhah ve hayırkâr bir faili muhtar yapmak içindir. İhtiyar olmazsa diyanet de olmaz. Din Allah'ın vaz'ı, diyanetse insanın kesbidir .[895] Allah ile yapılan ahitleşmenin, ceza ve mükellefiyyetin merkezi insan iradesidir.[896] İradenin varlığı inkâr edildiği zaman, dünyada, ne hak, ne vazife, ne sorumluluk ne cürüm, ne ceza, hulasa hiçbirşey kalmaz.[897] Tabiat kanunları denilen ilâhî kanunlar âlemin ayrılmaz unsurları olduğu gibi, irade ve hürriyet de, yaratılışa nazaran, insanın ayrılmaz parçasıdır. Zira hürriyeti inkâr edersek, insanın niçin yaratıldığını anlayamayız.[898] Her insanın kıymeti, iradesini kullanışına göre değişir. İradesini hasis şeylere kullanan, hakîr insandır, şerefli şeyler uğrunda kullanan şerefli insandır.[899] İnsan, zekası ve bilgisiyle değil, ancak iradesiyle insandır. Zeka ve bilgi azçok hayvanlarda da vardır. Fakat onlar insan değiller. Onu diğer canlılardan ayıran irade, kuvvet ve imtiyazıdır[900]. İnsanları meleklerin dahî üstüne çıkaran, kalbindeki bu hususiyetidir.[901] Resûlullah bu hakikati şu sözleriyle beyan etmiştir: “Allah Teala'ya insanoğlundan daha kerîm, şerefli, gelen birşey yoktur.” Sahabe:
“Ey Allah'ın Resulü, meleklerden de mi?”
“Melekler ay ve güneş gibi mecburdurlar. Amelleri ihtiyarî değildir.”[902]
İrade, eski felsefede de yeni felsefede de “ahlâk” için en mühim mebde' kabul edilmiştir. Fiillerinde hür ve irade sahibi olmayan bir insanın, işlerinin ahlâkî kıymeti yoktur, onlar için ceza veya mükâfaat abes olur.[903]
Kur'ân'da, insanın irade sahibi olduğunu anlatan bir hayli âyet vardır.[904] Kur'ân'ın bir öğüt kitabı olduğu ilân edilirken:
“O, taşlanmış şeytanın sözü değildir. O halde nereye gidiyorsunuz? O Kur'an âlemler için, hele, sizlerden doğruluk isteyenler için bir öğütten başkası değildir. (Bununla beraber) âlemlerin Rabbi Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.” [905] buyurulur. Görülüyor ki zikr ve fikr teklifi önce âlemdeki bütün akıl sahihlerine yöneltildikten sonra bilhassa istikâmet dileyenlerin iradelerine bağlanmıştır. Demek ki Kur'ân'a göre de teklif ve mesuliyyet ihtiyari fiillere aittir. Keza hidayet de mükelleflerin meşîetlerine bağlıdır. Bunun için evvelâ insanın azm ve iradesini hayra yöneltmesi farzdır. Fakat şunu da unutmamalı ki mükellefin istemesi ne tek illet ne tek şarttır. Ayetin son kısmında, insanın kendisini mutlak hâkim zannetmemesi için, iradesinin, Allah'ın mutlak iradesi sınırları içinde cereyan ettiği bildirilmektedir.[906] Bazıları bu tahdidi bir cebr gibi farzetmişler, insan iradesini tamamen inkâr ederek “Sadece Allah'ın iradesi vardır”, demişlerse de bu hiç doğru değildir. Zira burada insanın iradesi tamamen inkâr edilmiş değil, Allah'ın iradesine dayanmayan bir iradenin bulunmadığı ifade edilmiştir. İnsanın iradesinin, Allah'ınkinden büsbütün ayrı ve O'na muhalefet edebilecek derecede muhtar ve müstakil olduğunu zan etmek Allah'ın âlemlerin rabbi olduğunu düşünmemektir.[907]
“De ki: -Ben kendi kendime, Allah'ın dilediğinden başka, ne bir zarar ne bir faydaya muktedir değilim.” [908], ayeti de aynı şekilde, Selefin görüşü olan: “Kulun, ancak Allah'ın izniyle tesir icra eden bir kudreti vardır. Umdesinin delili kabul edilmiştir.[909] Yüce Allah, insana, varlığını, tefekkürünü, iradesini, kudretini, takdir ve tedbirini hibe etmiş, fakat bunların hiçbirisine, kendi kanununa taarruz edecek, iradesine karşı gelecek, bir hasleti, bir keyfiyeti ve takdirin ötesindeki nihâî hikmetin dışına çıkma salahiyteini vermemiştir.[910] Buna göre insanların ihtiyarî fiillerinde, ne sırf cebr, ne de sırf hürriyet vardır.[911]
Elmalılı Merhumun da işaret ettikleri gibi, insanların irade sahibi olmaları Allah Teala'nın “Rahim” isminden olmuştur. O, rahman oluşu sebebiyle herşeyle birlikte insanları varlık âlemine çıkarmış; rahîm oluş sebebiyle, çalışanla çalışmayanı ayırmak, ona göre ceza veya mükafaat vermek için, onlara kendi iradesinden bir hisse vermiştir. Bu iradelerimizle fıtrî sermayelerimizi geliştirip, kâmil bir insan olabilme imkânına sahib oluyoruz ki bu, Allah Teala'nın insanlara karşı, mutlak kemâl manasında rahmetinin ifadesidir.[912]
“Dinde zorlama yoktur. Gerçekten iman ile küfür apaçık meydana çıkmıştır. Artık, kim şeytanı tanımayıp da Allah'a iman ederse o, muhakkak ki kopması olmayan en sağlam kulpa yapışmıştır.” [913] (Kur'an'daki bu prensible, Allah'ın insana en büyük ikramı ve onun iradesine verdiği kıymet, nefsinin hesabını kendisinden sorarak, mükellefiyetler yüklemiş olması açıkça ortaya konmaktadır.[914] Hernekadar bu ayetin, cihad ayetleriyle nesh edildiğini söyleyenler varsa[915] da, cihadın özünde bile bu prensib yatar. Çünkü cihadın ruhunda, cemiyetinin veya başka durumların baskısıyla çeşitli şeylere inanan insanlığı, davet hürriyetini temin ederek, hür iradesiyle istediğine inanabileceği bir dünyaya kavuşturmak yatar. Böyle bir nizamda, inanmayan insanın bile hürriyeti, garanti altındadır.[916] Ayetin nüzul sebebi enteresandır: Ensardan bazıları, islam öncesi hristiyan veya musevî olan çocuklarını, müslüman olsunlar diye zorlamak istemişlerdi de, bu ayetle onları men etmiş, kendi ihtiyarlarıyla müslüman olmalarını istemişti.[917] Dinde ikrah (zorlama) tasavvur edilemez; çünkü, zorlamayla yapılan iş, hayır da olsa, hayır sayılmaz.[918] Bu dünya bir imtihan dünyası olduğuna göre, imana veya küfre zorlama, imtihanın ruhuna aykırıdır.[919]
“Eğer Allah dileseydi, peygamberlerden sonra ümmetleri, kendilerine, o apaçık burhanlar gelmiş bulunduğu halde, ihtilafa düşüp biribirlerini öldürmezlerdi. Fakat ihtilafa düştüler.” [920] Allah Teala'nın bunlara, gücü yettiği halde, müsaade etmiştir. Fakat insanları belli bir yola zorla sevk etmek O'nun sünnetine uymamaktadır. Çünkü O, insanı bu dünyaya imtihan için göndermiştir. Eğer hareket serbestisini insandan almış olsaydı, imtihanın manası kalmazdı. Bu ayetle, peygamberleri gönderiş sebebinin ikrah değil, ikna ve ikaz olduğunu beyan ediyor.[921] İsrail Oğulları üzerine Tür Dağı'nın kaldırılarak onlardan mîsak alınması[922], teklife münafî olarak, imana zorlama gibi görünüyorsa da aslında dağın uzun müddet desteksiz durması alışkanlık hâsıl edeceğinden, sonrası itibarı ile teklife münafî değildir.[923]
İnsanların ve cinlerin ibadet etsinler diye yaratılmış[924] olmalarına rağmen, çoğunun ibadetten uzak yaşamaları, Allah'ın onları, mecburen değil, ihtiyarlarıyla ibadet ediciler olsunlar diye yarattığını gösterir. Bundan dolayı çoğu insanlar, Allah'ın kendilerine verdiği iradeleriyle ibadet etmemeyi istediler.[925]
Kur'an'da, insanların dünyayı ahirete tercihleri[926], müminlerin ahireti tercih ederek mallarından canlarından geçmeleri [927] “İştira” kelimesiyle ifade edilmiştir ki bununla, alış-verişteki geniş hürriyetin, insanın manevî ve ahlâkî alanlarında da var olduğu anlatılmaktadır. Aslında mallar da canlar da Allah'ın milkidir. Binaenaleyh Allah'ın onları satın alarak onlara sahib olması düşünülemez. Burada Allah Teala, pek ince-bir nezâket ile kullarını taate ve cihada davet etmektedir. Hakikat şu ki, Allah insanlara can mal ve onlarda belli bir müddet tasarruf hakkı ve izni vermiştir; iradeleriyle o izni iyilikte kullanmalarını teklif etmektedir.[928] Bu muvakkat izne biz “irâde-i cüziye” diyoruz.
a11- Lümmetü'l - Melek, (İlham)
Şeytanın insan üzerindeki menfî tesirinden bahsederken zikrettiğimiz hadîste insanın iyiliğe olan meylinin hissedarı, aklın yol göstericisi olarak meleğin lümmesine de dikkat çekilmekte idi.[929]
Allah, herkesin meleklerden bir gözeticisi olduğunu haber vermiştir. [930] Bu meleklerin, kulun fiillerini tesbit eden melekler olduğunu söyleyenler, kâtib meleklerden başka melekler olduğunu söyleyenler olmuştur. İbn Kesîr her iki görüşü birleştirerek: “Kulu takîb eden melekler vardır. Gece ve gündüz değişen bu melekler kulu hadiselerden ve kötülüklerden muhafaza ederler. Kulun hayır olsun, şer olsun yaptıklarını ve konuştuklarını muhafaza ederler.” Der. [931] Her ne şekilde anlaşılırsa anlaşılsın, şurası kesin ki her insanla beraber bulunan melekler vardır. Resulullahın iyilikleri ilham ettiğini haber verdiği melek veya melekler bunlardır.
İnsanı hayra teşvik eden bu manevî yardım, daha ziyade müminlerin istifade ettiği bir imkândır. Çünkü diğer insanların kalblerinde bu ilhamlar bulunsa da onlar buna fazla aldırış etmemektedirler. Onun için cennete giren müminlere melekler gelip:
“Biz dünya hayatında da ahirette de sizin dostlarınızız.” [932] derler. Müminlerin akıllarına, ibadetlerini taatlerini ve bütün iyilikleri düşürenler bu meleklerdir.[933]
Bu melekler islam ordularına bizzat savaşarak[934] yardım etmişlerdir[935], bir taraftan da onlara sebat ilham etmişler, azmlerini kuvvetlendirmişler, niyyetlerini sağlamlaştırmışlardır.[936] Nitekim ayette:
“Hani rabbin meleklere:
“Şüphesiz ki ben sizinle beraberim, haydi imân edenlere sebat ilham edin. diye vahyediyordu.” [937] Ayetlede hernekadar savaşlardaki melek yardımları anlatılıyorsa da, bu meleklerin başka durum ve zamanlarda yardım etmemelerini ifade etmez. Hadisteki “lümmetü'l-melek” her zaman ve hali ifade eder.
Şeytanın vesveselerini anlatırken, kalbe gelen “havâtır”dan bahsetmiştik. Bu havâtırlardan, ilham kısmındakiler, İslama ve Kur'an'ın ruhuna uygunluğuyla, şeytanın vesvesesinden ayrılır.[938] Kelâbâzî'nin ifadesiyle, bunun için marifet nuru gerekmektedir.[939] Çünkü şeytan da bazan iyilikler vasıtasıyla yaklaşır.
Görülüyor ki, Kur'an'a göre, Allah Teala, insanda biribirine zıt iki ayrı ses yerleştirmiştir. Biri hayrın, biri şerrin teşvikçisi bu sesler arasında, insan, aklı, ruhu, kalbi ile ilham tarafına; nefsi ile vesvese tarafına yakındır, devamlı bir mücadele içindedir. İnsanın zahirî mücadelesinden önce içinde, batınî bir mücadele sürüp gitmektedir. Her iki taraf da irade ve niyyet ibresini kendi tarafına çevirmek için uğraşmaktadır. İnsanın fiilleri batınındaki bu savaşın tezahürleridir.
b- İmtihanın İki Mühim Unsuru: Risalet ve Kitab Göndermek:
İmtihan meydanı olan dünyaya gönderilen insanlar, sırf yukarda saymaya çalıştığımız kabiliyetleriyle imtihana tabî tutulmuş olsalardı, bu tam bir imtihan olmazdı. Belki sadece Allah'ın varlığını tesbit edip ona inanma noktasından bir imtihan olurdu. Allah'ın emirlerine uymak, nehyettiklerinden kaçınmak, ibadetleri ifa da sabır babında imtihan o zaman mümkün olmazdı. Müsbet ve menfî istidatlarla mücehhez insana, hem müsbet kabiliyetlerine yardım edecek, hem de ahlâkî imtihanın sınırlarını çizecek bir unsura ihtiyaç vardır. İşte bu unsur risalet ve ona bağlı olarak kitab unsurudur. Bunlar ayetlerin ortaya koyduğu hususlardır:
“Biz hiçbir peygamberi, Allah'ın izni ile, kendisine itaat edilmesinden başka bir hikmetle göndermedik.” [940] Allah Teala, isteseydi, insanları imana icbar etmek için tepeden inme katî ve cebrî bir ayet indirir, onlara hakikatleri ayne'l-yakîn gösterir, böylece mecburen iman ederlerdi. Ama, onlar kendi rızalarıyla iman edip kemâle ersinler diye peygamberler ve kitablar gönderdi [941]:
“Eğer dilersek biz onların tepesine gökten bir ayet indiriveririz de ona boyunları eğilekalırdı.” [942]
Allah, her kavme peygamber gönderip, onlar vasıtasıyla kavmi inzâr ettikden ve ayetlerini, birer hüccet olarak tebliğ etitrdikten sonra inanmazlarsa, o zaman onları helak etmeyi[943] kendisine sünnet etmiştir.[944] Katâde'nin ifadesiyle: “Allah hiçbir kimseyi, kendisine Allah'ın tebliği veya bir beyyinesi gelmeden ve de günahsız olarak azab etmez.”[945]
“Biz, bir resul gönderinceye kadar, hiçbir kimseye, azab ediciler değiliz.” [946] Ama peygamberler vasjtasıyla
“Size bunca aşikâr deliller geldikten sonra yine de kayarsanız bilin ki şüphesiz Allah mutlak gâlibtir, tam hikmet sahibidir.” [947] Kadı[948]: “Bu ayet, günahtan dolayı muahezenin ancak tebliğden sonra olacağına delildir." Der.[949] İnsanlar, Allah onları neye davet ediyor, anlasınlar ve “Bize söyleneni anlamamıştık.” demesinler diye.[950]
“Biz hiçbir peygamberi, kendi kavminin dilinden başkasıyla göndermedik ki onlara apaçık anlatsın” [951] Hernekadar Resulullah (a.s.), çeşit çeşit lisanları olan bütün insanlara ve cinlere gönderilmişse de kavmi ve dolayısıyla ilk muhatabı onlar olduğu için Arabca tebliğ ile gönderilmiştir. Sonra onlar bu tebliği diğer lisan sahiblerine açıkça anlatmışlardır ve bütün insanlar bu cihanşümul tebliği aynı şekilde anlamışlardır.[952]
Peygamberlerin tebliğleri iki noktada toplanmaktadır: Tebşir ve inzâr. Allah, onları, itaatkâr müminlere ne mükafatlar, ne hoşnûd edici nimetler hazırladığını müjdelesinler, isyankâr kâfirlere ne korkunç bir cehennemin, ne şiddetli bir azab yurdunun hazırlandığını hatırlatsınlar, diye gön deriyordu.[953] Peygamber göndermekten gerçek kasıt budur; Allah'a ubudiyyetle meşgul olanları tebşir, ubudiyyetten yüz çevirenleri inzâr etmek[954];
“Biz peygamberleri, müjdeciler ve azab habercileri olarak (gönderdik). Tâ ki peygamberlerden sonra insanların Allaha karşı bir hüccetleri olmasın.” [955]
Afakta ve enfüste Allah'ın varlığına delâlet eden açık hüccetler vardır. Allah insana akıl vermiştir, insan aklıyla düşünüp bu delilleri anlamak iktidârındadır. Fakat Allah'ın kullarına olan merhametinden ye arzularının bazan akıllarını mağlub ettiğini bildiğinden ve engin hikmetinden dolayı resuller ve kitablar göndermiştir.[956] Bu kitablarla hem sinelerindeki cehalet, ahlaksızlık ve şüp he gibi hastalıklara deva[957] hem de gafletten uyandırma gayeleri tahakkuk etmiş oluyor. Cehalet ve kusur, imana giden yolları tıkayabilir. Bundan dolayı Allah hidayet ve dalâlet hususunda doğrudan doğruya aklı mesul tutmamıştır. Ancak risâlet ve tebliğden sonra, onu bu mesuliyete muhatab kılmıştır.[958] Böylece:
“Ey rabbimiz, bize bir peygamber gönderseydin, şu zillete ve rüsvayIığa uğramadan, ayetlerine tâbi olsaydık ve...” [959] demeye bahaneleri kalmamıştır. Çünkü peygamberler gelmiş, mesuliyetlerini her yönüyle onlara tebliğ etmişlerdir.[960] Ama manen ölmüş, kalbleri vazife yapamaz hâle gelmiş[961] olanlara peygamberin tebliği bir fayda vermez. Çünkü:
“(Bu Kur'an) hayatı olan kimselere haber vermek (tebliğ) içindir.” [962] Henüz ölmemiş, ama gaflet uykusundaki “Bütün insanları rablerinin izniyle karanlıklardan aydınlığa, o yegâne gâlib, hamde lâyık olanın yoluna çıkarman için, bu, sana indirdiğimiz bir kitabdır.” [963] Bu ayette, insanların hidayete erdirilmesi peygambere nisbet edilmektedir. Çünkü, O, hidayetin zahirî sebeblerinden birisidir. Müminlerin imam bizzat veya bilvesile onun tebliği ile olmuştur. Bu “Sen arzu ettiğin kimseyi hidayete erdiremezsin fakat Allah hidayete erdirir.” [964] ayetiyle zıt değildir.
Çünkü burada ayet, hidayette tebliğ ve risaletin yegane şart olmadığını beyan etmektedir.[965] Ama risâlet ve kitab olmadan da hidayet olmaz;
“Bu o kitabdir ki kendisinde hiç şüphe yoktur, takva sahibleri için hidayetin tâ kendisidir” [966] Hidayet nuru adetâ tecessüm ederek cevher-i Kur’ân'ı husule getirmiş; böylece Kur'ân hidayet ediciden öte, hidayetin kendisi olmuştur.
Cenab-ı Allah peygamberleri vasıtasıyla gönderdiği kitablardan sonra, insanları imtihana davet edercesine buyuruyor ki:
“Size rabbinizden muhakkak basiretler gelmiştir, artık kim görürse kendi lehine kim kör kalırsa o da kendi aleyhinedir. [967]
c- Şer ile İmtihana Karşı İnsanın Manevî Cihazları: Sabır ve Duâ.
c1- Sabır
“Sabr”ın Kur'an'daki manası; keder, mahrûmiyyet ve imtihan anında, bir insanın kendi seçtiği yolda ve vicdanının sesine uyarak, cesaret ve metanetle ilerieyebilmesini mümkin kılan, tahammülü, sebatı ve kararlılığıdır.[968] Bir başka ifadeyle, insan tabiatına muhalif olan zaruri hallere başeğip mukavemet ile dayanmaktır.[969]
Sabır, emanetimizde bulunan mesuliyyet yükünü taşıyabilmemiz ve bilhassa iman ve hidayet yokuşunu aşabilmemiz için zarurî bir unsurdur.[970] Sabır, Kur'ân'ın insanı en çok teşvik ettiği bir haslettir. Sabrın ehemmiyetini beyan eden ayetler ve hadisler birhayli kabarıktır. Bu husustaki bazı hadisler şöyledir:
“Sabır imanın yarısıdır” [971], “imana nazaran sabr, bedene nazaran baş mesabesindedir.” [972] Nasıl başı olmayanda hayat olmazsa sabrı olmayanın da imanı olmaz.[973] Kur'an'a göre, hakikî insanlık, musibet ve güçlükler muvacehesinde sabırdan ibaretir.[974] Çünkü zamanın acaipliği, dünyanın iğfali, nefislerin temayülleri, hüsrana gidenlerin çokluğu karşısında hayır yapmak, hak söylemek, hak yolunda gitmek, birçok acılar çekmeğe-zorluklara katlanmaya, mücahede etmeye, bunlar da sabra bağlıdır. Allah Teala, insanların bunca arzu ve isteklerin baskısı altında doğru istikamette yürümelerinin zorluğunu, bunca çekişmeler ve engeller karşısında, hakkı hâkim kılmanın azametini, insanı gaflete düşmekten kurtarmanın güçlüğünü çok iyi biliyor ve o yüzden bunlara karşı sabırlı olmayı emrediyor[975];
“Ey iman edenler, sabir ile bir de namazla (Hakdan) yardım isteyin. Şüphesiz ki Allah sabredenlerle beraberdir.” [976] Edebi bir gayeye doğru yürüyen insan, tabiî ki bu yolda birçok imtihanlar geçirecektir. Onun için, sabr ve tahammüle, sebat ve metanete alışmazsa ilâhî yardımın ilk vesilelerinden birini zayi etmiş olur, çünkü her muvaffakıyyetin başı olan sabrı kaybetmiştir.[977] însan sabrederse Allah Teala da yardımı ile onun yanında olur.[978]
Allah Teala sabredenleri medhetmiştir:
“Bir Allah'a, ahiret gününe, meleklerine, kitab ve peygamberlere iman eden,... sıkıntıda, hastalıkta ve muharebenin kızıştığı zamanlarda sabr ve metanet gösterenlerin (birri)dir. Onlar sâdık olanlardır, ve onlar takvaya erenlerin tâ kendilerdir.” [979] İnsanlar bu medhe sabırlarıyla ulaşmışlardır.[980] İnsanların sabırları attıkça, yükleri de artar. Şiddetli zorluğa sabrettiklerinde, daha şiddetli imtihana tabî tutulurlar. Fakirliğe sabrederler, daha ağır olarak hastalık gelir, ona sabrederler, ondan daha daha şiddetli olan savaşla yüzyüze gelirler.[981] Bir adam Şiblî'ye şöyle sormuştu:
“Sabredenler için en ağır şey midir?” “Allah hususunda (fillah) sabretmektir.” Cevabına:
“Hayır.” dedi,
“Allah için sabretmek (lillah)tir.” cevabını kabul etmedi.
“Allah ile sabretmek (ma'allah)tir.” cevabını da reddetti. Bunun üzerine Şiblî:
“Öyle ise nedir?” diye sordu.
“Allah'ın ibtilalarından sabırdır.” cevabını aldı. Bu cevab onu çok sarsdı, neredeyse ruhunu teslim edecekti.[982] Gerçekten bu çok zordur. Bazan yoksulluklar ve sıkıntılar öyle gelip çatarlar, çeşitli belâlar öyle sarsarlar ki hatta peygamber: “Allanın yardımı ne zaman gelecek?” diye beklemeye başlar [983] Korku ve sıkıntılardan gelip çatanlar adetâ bir zelzele gibi onları sarsar.[984] Cenab-ı Allah sabra teşvikle[985] ;
“Sabrederseniz o sizin için daha hayırlıdır.” [986] buyurur.
Sabrın derecesi hususunda fıtri kaabileyetin bir hükmü bulunduğu inkâr edilememekle birlikte terbiyenin, itiyadın ve binaenaleyh azm ve iradenin, bütün bunlar için de imanın ehemmiyeti çok büyüktür. Bu cihetle sabır, ihtiyarî fiillerden olarak mükellefin efali miyanında tavsiye olunduğu gibi
“Ey iman edenler, sabredin, sabır yarışı yapın.” [987] diye emrolunmuştur.[988]
İnsan sabretmese bile değişecek birşey olmadığına göre, sabır daha hayırlıdır. Nitekim Allah'ın Resulü: “Bütün insanlar eğer sana Allah'ın takdir etmediği bir fayda temin etmek isteseler buna güç yetiremezler, keza Allah'ın takdir etmediği bir kötülük yapmak isteseler buna da muktedir olamazlar. Kalemler kurumuş, sahifeler durulmuştur. Binaenaleyh kerih gördüğün birşeye sabretmende çok hayır vardır. Bü ki muvaffakıyyet sabırladır...[989]
Sabır başlıca iki nevî olarak mülahaza edilir. Birisi, elem ve külfete sabırdır. Bununla, taat, mücahede ve güzel amellerin meşakkatlerine tahammül olunarak uluvvi himmet ashabının nail oldukları muvaffakıyyetlere erilir. Birisi de lezzet ve şehvetlere karşı sabırdır ki bununla haramlardan, menhiyyattan ve hoş görünüp de sonu fena olan, aldatıcı, tehlikeli, madden veya manen zararlı şeylerden sakınılır.[990] Bir başka tasnifle, sabr, Allah'a itaat babında sebat, Allah'ın nehyettiklerine karşı sabır, musibetler karşısında sabır olmak üzere üç çeşit kabul edilmiştir.[991] Allah'a itaat ve emirlerini ifâda sabr göstermek, haramlara karşı sabır göstermekten daha zordur ve fazileti de ona göre fazladır.[992] Çünkü haramlardan sakınmada nefsi belli bir sınırda zabtetmek vardır. Emirleri edada ise, zabtla beraber ileriye doğru hamle vardır. Ayrıca, nefis tabiatı icabı, ibadetten nefret eder de rubûbiyyet iddiasına koşar. Bunun için taatte daha çok sabır gerekir.[993]
Sabır mevzuunda Eyyûb (a.s.) darb-ı mesel olmuştur. O'na iki türlü musibet gelmişti. Hem malı, mülkü, evladı yokolmuştu, hem de vücudunda çok ızdırap veren yaralar peydah olmuştu. Bir görüşe göre, bunlar şeytandan olmuştu. Allah Teala, şeytana “Kulların içinde beni kendisine musallat kıldığında, dayanabilecek var mi?” diye meydan okuduğunda, “Evet, Eyyûb var.” diyerek fırsat tanımıştı. Diğer bir görüşe göre de, bu şeytanın işi değildi. Onun buna gücü yetmezdi, onun vesvesesi vardı. Tercihe şayan bu görüşe göre Eyyûb (a.s.) Allah Teala'ya:
“Hakıykat şeytan beni yorgunluğa ve azaba uğrattı.” [994] diye dua ederken, şeytanın bunlara sebeb olduğu için değildi. O, vücudundaki elem şiddetlendiği zamanlarda bile şikayet etmemişti. Fakat bu esnada şeytanın vesveseleri o kadar artmıştı ki kalbini ve dinini ondan korumak için Cenab-ı Allah’a böyle yalvarmıştı. Şeytan düşman olduğu için, düşmandan dosta şikayet sabra manî olmadığı için[995] Allah:
“Biz onu hakıykaten sabırlı bulduk. O ne güzel kuldu.” diye onu gerçekten fevkalâde bir övgüye mazhar kılmıştı. Şüphesiz bu büyük mazhariyetin sebebi sabırdı.
Eyyûb (a.s.) bir başka niyazında, Allah'a “Gerçekten bana derd çattı. Sen esirgeyicilerin esirgeyicisin” [996] diye nida etmişti. Bu duada, durumunu belirtiyor, Allah'ın rahmetinden bahsediyor ama durumunu değiştirmesini istemiyor. Aksine onun verdiği ızdırablara sabrediyor, haya ve edebi, derdinin izâlesini niyaza manî oluyor.[997] Hatta derdini Allah’a bile izafe etmiyor. Allah Teala da sabrının ve edebinin mükafaatı olarak ona hem afiyet veriyor, hem kaybettiklerini kat kat bağışlıyor.[998]
Belalar anında ağlayıp sızlanmak sabırsızlık anlamına gelmez. Nitekim Yakup (a.s.) ciğer paresi Yusuf'u kaybettiği zaman "Ey yusuf'un üstünde (titreyen) tasam (gel şimdi tam senin zamanındır).” [999] demiş ve hüznünden iki gözüne ak düşmüştü. Fakat Resullah'ın beyanı üzere “Evladını yitiren yetmiş ananın hüznü kadar üzüldüğü halde, Allah Teala'ya bir an bile su-i zan beslemediği için yüş şehid ecrine nail olmuştu.”[1000] Bazı cahiller Hz. Yakub'un sözlerini, şikayet olarak değerlendirerek O'nu ayıplamak istemişlerse de bu yanlıştır. Çünkü o şöyle söylüyordu:
“Ben kederimi mahzunluğumu yalnız Allah'a şikayet ediyorum.” [1001]
İnsan musibetlere karşı zoraki sabrediyorsa, sabır nefsine ağır geliyorsa buna “tasabbur” (Zoraki sabır) denir. Eğer ağır gelmiyorsa, onları kolayca göğüslüyorsa esas sabır budur. Çünkü bunda Allah'ın kazasına rıza vardır.[1002] Zillete dayanıp tahammül göstermek sabır değil meskenettir. Hilm-i hımârî mezmûmdur. Memduh olan sabır, iman ve sâlih amelle hak ve hayır yolunda sabırdır ki bu şecaat, sadâkat, merdlik şiarıdır.[1003] Resululah’ın hadîsine göre, gerçek sabır belânın ilk çatığı anda gösterilen sabırdır.[1004]
Gazâlî'nin işaret ettiği gibi, sabır şehvet hislerine karşı olursa buna iffet denir, zenginliğe karşı olursa, yani zenginlikle şımarmama şeklinde olursa, buna nefse hakimiyet denir, savaş alanındaki metanet şeklinde olursa şecaat denir. Hiddeti yenme hususunda gösterilen sabra, hilim, vakar ve teenni denir, musibetlere karşı gösterilen sabra, gönül genişliği, bilinen gizli halleri söylememe hususunda olursa buna da sır tutma denir. Geçim sıkıntısına karşı olan sabra, zühd, aza sabretmede olursa kanaat denir. Bu sabırların bulunmaması halinde, kibir, korkaklık, saldırganlık, gönül darlığı, hırs ve şereh (aşırı istek) gibi kötü ahlaklar insanı kaplar. Bütün bunlar iman ve ahlakın çoğunun sabırda olduğuna gösteriyor.[1005]
İnsanın manevi kurtuluşu noktasından, sabrın ehemmiyetini görmek için 'Asr suresine bakmak yeter: “Asra yemin olsun ki muhakkak insan hüsran içindedir. Ancak iman edip salih ameller işleyenler, hem de biribirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesnadır.” [1006] Surenin gösterdiği üzere, kurtuluşun dört şartı vardır. İnsanın iman ve güzel amel yolunda dosdoğru yürüyebilmesi, nefsinin ve şeytanın aldatmalarına karşı, nıuvaffakıyyeti sabırlı olmasına bağlıdır.
İnsan dünyaya, işlenmemiş fakat işlenip kemâle ermeye müsait kâiliyette gelir. Kemâl yolu sabır yoludur. Atalarımızın dediği gibi: “Koruk, sabırla üzüm olur.” Ham insan sabırla kemâle erer, insan-ı kâmil olur. Bu Allah Teala'nın kâinattaki sünnetidir ve rubûbiyyetindeki terbiyenin esasıdır.
Bu hususu Resûlullah (a.s.)'ın müjdeli bir hadîsiyle kapatalım:
“Allah Teala buyuruyor ki: “Ben bir kulumu iki gözünü de alarak imtihan ettiğimde sabrederse onlara karşılık cennet veririm.”[1007]
c2- Duâ (İsti'âne ve İsti'âze) :
Duâ ister ferdi olsun ister içtimaî olsun, kâinatın dehşet verici sesizliği içerisinde, insanoğlunun kendisine bir cevab bulmak için hissettiği derin hasret ve iştiyakın ifadesidir.[1008] Dua ile insan Allaha' ulaşır ve Allah'ı kalbinde bulur.[1009] Duanın hakikati, kulun rabbinden inayet ve meûnet istemesidir.[1010]
Belâ ve musibetlerin at oynatığı imtihan dünyasına olanca güçsüzlüğüyle atılan insan için duanın ehemmiyeti büyüktür. Bizzat insanın ibadeti de birnevî duadır. Onun için insan dua edebildiği nisbete, ibadetle içiçedir. Çünkü “Dua ibadetin özüdür.”[1011] ve “Allah Teala indinde duadan daha şerefli birşey yoktur.”[1012]
Duanın ehemmiyetini bilhassa şu ayet çok net ortaya koymaktadır:
“Duanız olmasa idi rabbim size değer verir miydi?” [1013] Belâların şiddetlendiği zamanlarda O'na dua etmeseydiniz ne değeriniz olurdu.[1014] “Allah'tan istemeyene Alah gazab eder”[1015] Çünkü dua, kulluğun zirve noktasıdır, duaya icabet de ulûhiyyetin mümeyyiz vasıflarındandır, Allah Teala'yı sahte tanrılardan ayıran mühim bir unsurdur.[1016] Nitekim ayet sahte tanrılardan bahsederken:
“Eğer onlara dua etseniz sizin duanızı işitmezler, işitseler de icabet etmezler.” [1017] buyurulur. Keza “Yoksa bunalmışa, dua (ve iltica) etiği zaman icabet eden, fenalığı gideren sizi yeryüzünün hükümdarları kılan mı (daha hayırlıdır)? Allah ile bir tanrı haa! Siz ne kıt düşünüyorsunuz.” [1018] diye hakikî tanrının mümeyyiz bazı vasıfları ile öteki tanrıların sahte olduklarını ortaya koyuyor.
İnsan bu imtihan âleminde güçlükler içindedir. Bunu bilen Allah Teala, kereminden ona dua gibi bir yardımcı nasîb etmiştir. Gerek belâlara karşı sabrı azaldığı zaman, gerek ibadetlere sabrı ve gücü yetmediği zaman, kendisinden imdat isteme imkânını nasîb etmiştir. İnsanları belâlar ve ibadetlerle başbaşa bırakmamış, onlara dua gibi bir pencere açmıştır:
“Bana due edin, size icabet edeyim. Çünkü bana ibadetten büyüklük taslayanlar hor ve hakir cehenneme gireceklerdir.” [1019] Görüldüğü gibi dua emri çok ehemmiyetli ve şayanı dikkattir. Burada evvela insanda cüzî iradenin varlığı binaenaleyh cebrin reddi vardır. İstemek emredilmiş ve Allah’ın isticâbı için kulun istemesi şart kılınmıştır. Hem öyle şart kılınmıştır ki şart bulunmazsa meşrutun hiç bulunamayacağı cihetle, duayı terkeden cehenneme atılmakla tehdîd edilmiştir.[1020] Resulullah (a.s.) bu emre uyarak, Bedir günü:
“Eğer şu bir avuç mücahidi helak edersen, artık sana ibadet eden kalmaz.” diye Cenab-ı Hakk'a yalvarıyordu. “Rabbına yalvarmayı bırak, çünkü O sana va'dini yerine getirecektir.” diye va'de vefayı görerek Hz. Ebu Bekir (r.a) onu duayı bırakmaya davet ediyordu. Halbuki peygamber, Allah'ın va'dini yerine getireceğini daha iyi biliyordu. Fakat rabbisinin “Bana dua ediniz.” emrine uyarak kulluğunu ifâ ediyordu.[1021] Ümmetine şu haberi vermişti:
“Rabbimiz, her gece, gecenin üçte ikisi geçtikten sonra dünya semasına iner ve buyurur ki:
“Bana dua eden yok mu, ona icabet edeyim? Benden birşey isteyen yokmu, ona istediğini vereyim? Benden mağfiret isteyen ise yokmu onu bağışlayayım?[1022]” Hadisteki, Allah'ın inmesinden murat, rahmet ve lutfunun inmesidir.[1023] Bir başka ayette buyurulur ki:
“Kullarım beni sana sorunca, (haber ver ki) işte ben yakınımdır. Bana dua edince ben o dua edenin duasına icabet ederim. O halde onlar da benim davetime icabet ve bana iman etsinler. Tâki doğru yola ulaşmış olsunlar.” [1024] Allah dilediği şekilde, dilediğine icabet eder. Duada istenen, hemen de yerine gelir, uzun zaman sonra da tahakuk edebilir. Dua, sahibini farkında olmadığı ve bilmediği belaları defeder. Bütün bunlar duada haddi aşmamakla mukayyettir.[1025] Taberi bu ayetin iki türlü tevile ihtimali olduğuna söyler: “Dua, Allah'ın teşvik ve emrettiği amel manasına gelebilir. Ozaman ayetin te'vili; emrettiğimi yapan ve bana itaat edene ben yakınım, onun bana ibadetine, sevabla karşılık veririm, şeklinde olur. Resulullah'ın “Dua ibadetir.” hadisi bu manayadır. İkinci ihtimal, bana dua edenin duasını, istersem kabul ederim, şeklindedir. Bu te'vilde hernekadar ayetin okunuştaki şekli umum ifade ederse de, manası husus ifade etmektedir.”[1026] Dilerse, şeklinde takyîd edilmesini Resulullah (a.s)'ın şu iki hadisi açıklamakta ve biraz daha genişletmektedir: “Şüphesiz Rabbiniz hayalı ve kerîmdir. Kulu kendisine ellerini kaldırdığında, onları boş ve isteği yerine gelmemiş olarak geri çevirmekten haya eder.”[1027] Yalnız: “Allah'a mutlaka icabet olunacaksınız inancıyla dua ediniz ve şunu da unutmayınız ki Allah, gafil ve meşgul kalble yapılan duayı kabul etmez.”[1028]
Kur'an'da duanın boş birşey olmadığı, peygamberlerin dualarından bahsolunarak gösterilmiştir. Eğer dua gereksiz birşey olsaydı, evvela peygamberler buna gerek duymazlardı. Zekeriyyâ (a.s.)'ın samimî, sıcak, gönülden gelen bir arzuyla yaptığı duasının neticesi[1029] kerim bir efendi, nefsini şehvet duygularına kaptırmayan, itaatkâr bir kul olacak Yahya (a.s.) ile müjdelenmiştir. [1030] Zürriyetinin bütününe dua eden İbrahim (a.s.)'a imamlığın amel ve şuurla, salah ve imanla ona müstehak olanlara ait olduğu, verasetle geçen birşey olmadığı beyan edilerek[1031] duasına “Ahdime zâlimler nail olamazlar.” [1032] cevabı geliyor. Bunun üzerine O da duasını “Allaha ve ahiret gününe inanan” [1033] lara tahsis ediyor. Demek ki peygamberler de her dilediklerinde dua ederler. Bir kısım ulemânın[1034] iddia ettikleri gibi, ancak Allah onlara müsaade verince dua etmezler. Fakat Allah onların dualarını bazan kabul etmeyebilir, bu peygamberlik makamına bir noksanlık getirmez.[1035] Onların dualarına icabet edilmemesi kavimlerini imtihan için de olabilir. Resûlullah (a.s.) 'ın dua için, Cebrail (a.s.) vasıtasıyla Allah Teala'dan izin istediğini haber veren hadisler, O'nun izinsiz dua etmediğini gösterir[1036] ise de Peygamberimizin Allah Teala'ya karşı müstesna edebinin bir alâmeti de kabul edilebilir.
Dua bazan “istiâne” şeklinde olur. Cenab-ı Allah, Fatiha'da kullarının kendisine nasıl hamd ve dua edeceklerini beyan ederken, şöyle söylemelerini ister:
“Yalnız sana ibadet eder, yalnız senden yardım isteriz (İstiâne).” [1037] Kullar bu dua ile, Allah'tan, ibadetleri hususunda yardım istemektedirler. Bu duasıyla mümin bir te'vile göre, kalan ömründe, Allah'ın kendisini mükellef kıldığı taat için, uzuvlarını, ibadetlerini edaya devam edebilecek şekilde sıhhatte devam ettirmesi, nefsiyle cihadında kendisine güç vermesini taleb etmektedir. “Ancak sana ibadet ederiz.” derken kul, ubûdiyyetini ortaya koymakta, irade-i cüziyyesi, kesbi ve mesûliyyeti noktasından istiklâlini ifade etmekte; hemen peşisıra “Ancak senden yardım dileriz.” diyerek de Allanın kulu, kölesi olduğunu, kölenin hiçbirşeye sahib olamayacağını, ibadet hususunda alabildiğine hür olmadığını itiraf etmektedir.[1038] Cebriyye: “Eğer kul fiillerinde irade sahibi olsaydı, ibadet için yardım istemeğe gerek olmazdı.” diyerek; Mutezile de: “Yardım talebetmek, eğer kul esas fiilinde muktedir ise, fiilin dışındaki hususlarda hasen olur. Yoksa, fiile gücü yetmeyen için yardımın ne faydası var.” diye bu ayeti kendi mezheblerinin delili kabul etmişlerdir.[1039] Eğer Cebriyenin dediği gibi olsaydı, taat hususunda Allah'tan yardım istemeye teşvike ihtiyaç olmazdı. Çünkü onlara göre, kulun elinde birşey yoktur. Eğer Mutezile'nin dediği gibi, teklif emir ve nehy olduğuna göre, Allah'ın kullarına güç yetmeyen hususlarda yardım etmesi vacib olsaydı, kul istese de istemese de yardım gelirdi. Keza yardım istemeye teşvikin bir manası olmazdı.[1040] Bu ayetle kulların fiillerinin yaratılması hususunda birşeye delil getirilmek gerekirse, kulların ancak Allah'ın izniyle ve yardımıyla müessir olan, tamamen müstakil olmayan bir güçlerinin olduğunu delil getirebiliriz. Bu cebr ile tefviz arasında orta yoldur.[1041] Keza kul “Bizi doğru yola ilet.” diye dua ettiğinde de taat ve fiilde sebat için Allah'ın muvaffakıyyet vermesini niyaz etmektedir.[1042] Allah Tealan'ın nimetlerine şükürde, yine ilâhî yardım niyaz olunur [1043]
Dua bazan da “istiâze” şeklinde olur. İstiâze, kulun, belâlar ve şerli şeylerden Allah Teala'ya sığınması, kendisini muhafaza etmesini istemesidir. İstiâze ile kul, menfaati celb, mazarratı def babında aczini itiraf etmekte, Allah'ın her türlü menfaati vermede ve her nevî şerri def etmede, mutlak kudretini ikrar etmektedir. Ayrıca fiillerinde istiklâl sahibi olmadığını, Allah'ın yardımı olmadan hiçbirşey yapamayacağını da itiraf etmektedir. İmtihanda muvaffak olabilmesi, kalbini eğrilikten muhafaza edebilmesinin hep Allah'a sığınarak olmaktadır. Bunun için her lahza “euzü besmele” ile O'nun muhafazasına sığınırız.[1044] Hadis Kitablarının “Daavât” bölümlerine baktığımızda Resûlullah (a.s.)'ın, istiâze ve istiânelerini bir arada rahatça görür ve bunların ehemmiyetini anlarız.
“Herşey takdir edilip, kader değişmeyeceğine göre, dua etmenin ne faydası olabilir?” gibi itirazlar yapılmışsa da İslâm alimleri buna, kader çerçevesinde gereken cevabı vermişlerdir.[1045] Biz buna kısaca Gazalinin cevabını tekrar edeceğiz: “Bilmiş ol ki dua ile belânın reddi ile ilâhî kaza cümlesindendir (biz kadere vakıf olamadığımıza göre onu delil olarak kullanamayız.) Dualar belâların reddine ve ilâhî rahmetin celbine sebeb olabilir. Kalkan, okun geri tepmesine, yağmur bitkilerin yetişmesine sebeb olduğu gibi, dualar da ilâhî rahmetin celbine ve belâların define sebeb olur.
(...) Tohumu ektikten sonra sulamaya ne hacet; eğer bitmesi mukadderse bitecek, mukadder değilse bitmeyecektir, denemez. Sebeblere başvurmak şarttır. Asıl kaza esbabı müsebbebâta bağlamaktır. Şerri takdir eden, onun defi için sebebler yaratmıştır, hayrı sebbelere bağladığı gibi...[1046]
Resulullah (a.s.)'ın şu hadisleri câlib-i dikkattir:
“Kaderi ancak dua geri çevirir...”[1047],
“Tedbir (hazer, sakınmak) kader hususunda fayda vermez. Fakat dua gelmiş ve gelecek belâlar hususunda fayda verir. Ey Allanın kullan dua ediniz.”[1048] Zahiren kader ile mütenakız görünüyorlarsa da şu anlayışla müşkili çözebiliriz: Cenab-ı Allah, bazı şeylerin celbini ve bazı zararların defini, kulların dualarına bağlamış ve takdirini ona göre yapmıştır.
Aslında bu mevzuda inanan insanların dua tecrübelerini hatırlamak gerekir. İşte dua bu keyfiyetleriyle imtihan alemindeki zor durumdaki insanın her an el attığı bir silahı, bir bastonu, bir yardımcısıdır.
d- İmtihan Keyfiyetinin Müşkili: Kader, İlm-i Ezelî ve Tevekkül.
d1-Kader ve İlm-i Ezelî:
Allah Teala'nın bazı vasıflarını anlatırken, herşeyi kuşatan ilminden ve iradesinden bahsetmistik. Görmüştik ki, O, geçmiş gelecek, olmuş olacak herşeyi, her yönü ile ve bütün teferruatlarıyla bi-hakkın bilmektedir ve O'nun iradesi dışında vâki olabilecek en küçük bir hadise, en küçük bir hareket, en küçük bir faaliyet dahî mümkin değildir, îyi yola mı, kötü yola mı girecek diye imtihan olunan insanın, hâricine çıkamayacağı bu ilim ve irade karşısında, imtihanının ve fiilerinin ne kıymeti olabilir? İşte müşkilimiz budur. Bunu daha iyi ortaya koyabilmek için “kader” mevzuunu ayetler ve hadislere göre ele almalıyız. Çünkü Abdulkerîm b. Sem'ânî (d. 506)'nin ifadesiyle: “Kaza ve kader mevzuunda en doğru bilgi kaynağı Kitab ve sünnettir. En doğru hareket de bunlardan ilham alarak tevakkuf etmektir. Bu ilhamla iktifa etmeyerek ileri gitmek, o hududsuz sahada hayrete ve dehşete düşmektir; yoksa kalbe emniyet ve itîmad veren bir hareket değildir. Çünkü kaza ve kader bilgisi Allah Teala'nın kendisine tahsis ettiği bir sırdır ki, önüne çektiği bir perdeyle onu beşerin akıl, idrâk ve her türlü marifet vasıtalarına, hikmet gereği, kapatmıştır.”[1049]
Ehl-i Sünnet ulemâsı, her yaratılanın, huşun kubuh, fayda zarar, zaman mekân ve sevâb ikâb bakımlarından halinin ne olacağı demek olan “kadere iman”ı islâmın inanç esaslarından birisi kabul etmiştir.[1050] Kur'an'ın başından sonuna kadar takdir fikriyle dolu olduğu bir keyfiyyettir.[1051] Allah'ın herşeyi önceden takdiri meselesi, kelâmcıların uydurması olamaz. Çünkü islâmın zuhurundan önce bile hemen hemen aynı düşünce, hususî bir dinî inanca sahib bazı araplar arasında vardı. Hata hamiler çerçevesinin dışında da bu inancın varlığı görülmektedir.[1052] Binaenaleyh bu, aslı Kur'an'da bulunan bir inançtır. Nitekim buyurulur ki:
“Gaybın anahtarları O'nun yanındadır. Kendinden başkası bunları bilemez. Karada ve denizde ne varsa hepsini O bilir. O'nun ilmi dışında bir yaprak dahî düşmez. Yerin karanlıkları içinde tek bir tane, yaş ve kuru müstesna olmamak üzere hepsi apaçık bir kitabdadır.” [1053] Rivayet tefsircileri Kur'an'daki “apaçık bir kitab” (kitâb-ı mübîn), “İmân-ı Mübîn”, “Ümmü'l-Kitâb” tabirleriyle kastolunanın Levh-i Mahfuz, bir diğer ifadeyle ilm-i ilâhî olduğu hususunda müttefiktirler. Levh-i mahfuz; Allah'ın haber verdiği, kitabında zikrettiği, hakikatini bildirmediği “O mevcuddur." diye inanmamız gereken bir sırdır.[1054] Geçen ayetteki beyana göre herşey onda yazılıdır. Herşeyin adedi, miktarı, var olacağı vakti ve hangi hal üzere öleceği hep kaydedilmiştir.[1055] Râzî, bunun Allah'ın ilmi olduğunu kaydeder ve Zeccâc'dan “Mahlukatı yaratmadan, olacakların nasıl olacağını bir kitabda tesbit etmesi mümkindir,” görüşünü nakleder, ayrıca bunun ne hikmetleri olduğunu da sayar.[1056]
“Yeryüzünde ve nefislerinizde, isabet eden her musibet, onu yaratmamızdan evvel bir kitabda mevcuddur.”[1057] ayetinin tefsirinde şunu da der: “Bu ayet yeryüzündeki bütün hadiselerin ve fiillerimizin, meydana gelmeden önce, levhte tafsilatıyla yazılmış olduğuna delildir.”[1058] Kuşeyrî, bu görüşü Râzî ile paylaşmaktadır.[1059] Zamahşerî Ra'd, 39'daki ümmü'l-kitabı “Her kitabın aslı, o levh-i mahfuzdur. Çünkü her olacak şey onda yazılmıştır.” diye tefsir eder.[1060]
“Allah'ın sizin için yazdıklarını taleb ediniz.” [1061] ayetim de “Mübaşeret ederek, Allah'ın levhte sizin için tesbit etmiş olduğu nesli arayınız.” şeklinde tefsir eder[1062] ki bunlar O' nun mezhebine aykırı tefsirlerdir. Kur'an'da, herşeyin vukuundan evvel tesbit edilmiş olduğuna bir başka delil de şu ayettir[1063]:
“De ki; -bizim başımıza ancak Allah'ın yazmış olduğu şeyler gelir.” [1064] Allah Haber veriyor ki
“Şüphesiz biz herşeyi bir kader ile yaratmışızdır.” [1065] Bu ayet, Kureyş müşrikleri Peygamberimizle kader mevzuunda çekiştikleri zaman nazil olmuştur.[1066] Ayet gösteriyor ki kâinattaki ölçü ve tedbir son derece büyüktür. Kâinatın bunca hadiseleri ve felâketlerle dolu hareketleri, büyük küçük hepsi Eli tarafından idare edilmektedir. Tarihteki her hareket gibi, fertlerin ruhundaki her heyecan, alınan her nefes tamamen vakti tayin edilmiş, yeri belirtilmiş, şartları planlanmış olarak vuku bulur. Büyük hadiseler gibi alınan bir nefes dahi kâinat nizamı bakımından hesab edilmiş ve bir ölçüye bağlanmıştır. Kurak sahrada tek başına bitmiş olan ağaç da oradaki bir ölçüye göre yerleştirilmiştir. Zaman ölçü dahilindedir, mekân ölçü dahilindedir. Uzak çizgiler ötesinde her hadisede, her oluşta, her varışta bu “kader” denilen ölçü vardır.[1067] Âl-î İmran, 110'un bir tefsirine göre, Muhammed Ümmeti, ezelde levh-i mahfuzda en hayırlı ümmet olarak belirtilmişti.[1068] Yusuf (a.s.)'a Cenab-ı Allah tarafından ilham edilen, rüyaların te'vili[1069], hadiselerin önceden, Allah tarafından malum ve mukadder olduğuna bir başka delil değil midir?
Kaderin veçhelerinden biri de “saadet-şakâvet meselesidir. İnsanların, hidâyet üzere mi, dâlelet üzere mi yaşayacakları “her şey” cümlesinden olduğuna göre bunlar da ezelde, henüz insanlar vücud âlemine gelmeden, levhte yazılmış, takdir edilmişti. Binaenaleyh herbir ferdin neticede cennetlik mi, cehennemlik mi olacağı hususu da mukadderdir. Bu hususlar ayetlerde pek sarih olarak görünmemekte ise de birçok hadislerde açıkça beyan buyurulmuştur.
“Gelecek olan o (ahiret) gününde Allah'tan izinsiz hiçbir kimse konuşmaz. Artık onlardan kimi şaki, kimi de sâîddir.” [1070] ayeti bu husustaki ayetlerden kabul edilir. Zamahşeri ayetteki “said” ve “şaki” tabirlerini “Günahından dolayı cehennemi hakeden şakidir, güzel amelinden dolayı cenneti hakeden saîddir.” diye tarif eder.[1071] Mezkur ayet ile
“Onlar mümin olmayacaklar diye adetâ kendine kıyacaksın.” [1072] ayetinin tefsirinde İbn Abbas (r.a.) “Resulullah (a.s.) bütün insanların iman edip, hidayet üzere biat etmelerini hararetle istiyordu. Allah Teala da, ezelde saîd olacağı takdir edilmiş olanlardan başkasının iman edemeyeceğini, şakî olarak belirlenmiş olanlardan başkasının da sapıtmayacağını haber vermiştir.”[1073] der.
Kur'an'da hidayete çok yakın olduğu halde sapıtanlar, mucizelerle zorlansalar da iman etmeyeceklerden haber verilmektedir. Bunlar hep şakâvet alâmeti olarak tefsir edilmiştir. Taberî,
“Eğer Allah onlarda bir hayır görseydi elbette onlara hayrı duyurur (kulaklarına sokar) dı. Kulaklarına soksaydı bile yine onlar muhakkak ki yüz çevirici olarak arkalarını dönerlerdi.” [1074] ayetini “Allah, eğer, peygamberine vahyettiği şey hususunda onlara anlayış nasîb etseydi yine inanmazlardı. Çünkü Allah Teala onlar için, ezelde, bunlar iman etmeyecekler, diye hükmetmişti ve onlar “şekavet” ile yazılmışlardı.”[1075] şeklinde tefsir eder.
“Eğer gerçekten biz onlara melekleri indirmiş olsaydık, ölüler kendileriyle konuşsaydılar, herşeyi de onlara karşı (senin söylediklerine) kefiller ve şahidler olarak bir araya getirip toplasaydık, onlar, Allah dilemedikçe, yine iman etmezlerdi.” [1076] ayetini “Onlar hakkında ezelde, küfür hükmü olduğu için iman etmezler.” diye yapılan tefsirler nakleder.[1077]
Cehenneme atılanlara ayetleri tekzîb sebebleri sorulduğunda verdikleri cevab da bu babda zikredilen delillerdendir[1078]:
“Ey Rabbimiz, bedbahtlığımız (şakiliğimiz) bize galebe etmişti. Biz doğru yoldan sapanlar güruhu idik.” [1079] Cenab-ı Allah bazıları ve bazı kerîmler için ezelde saadet murat etmişti[1080]:
“Şüphe yok ki kendileri için bizden en güzel bir saadet takdir edilmiş (sebk etmiş) olanlar, işte bunlar cehennemden uzaklaştırılmışlardır.” [1081] Tufan koptuğunda Allah, Nûh (a.s.)'a “Herbirinden ikişer çift ile, aleyhine söz söylenmiş, hüküm verilmişler dışında, aileni ve iman edenleri gemiye yükle.” derken aleyhine söz sebkat etmiş olanları istisna tutmuştur. Bu da O'nun ezelî hükmünün geri çevrilemeyeceğini ilândır.[1082] Bu keyfiyetten dolayı Ehl-i Bedr hakında, levhte, ganimetin onlara helâl olduğu kayıdlı olduğu için[1083] esirlere karşılık almış oldukları fidyeler yüzünden azabtan kurtulmuşlardı.
“(Azab geldiği zaman) iman edip de bu imanları kendilerine fayda vermiş bir memleket bulunsaydı yâ! Ancak Yunus'un kavmi müstesnadır.” [1085] Çünkü Cenab-ı Allah'ın ezeli rahmeti onlara yetişti.[1086]
Kur'an'da yer yer geçen “dalaletin, kavlin (sözün) ve Rabbin kelimesinin tahakkuk etmesi” de mevzuumuzla alakalıdır. Tîbî, bu gibi ayetlere istinaden bir nükteden bahseder ; “Demek ki hadiselerin ve eşyanın halleri, kadere ve ezelî ilme kesinlikle muhalif olamaz.”[1087] Kuşeyrî de buna yakın olarak: “Allah Teala olacak şeyleri ve nasıl olacaklarını bilir ve bildiği gibi olmasını murat eder.”[1088]
“Onlar hakkında rabbiyin kelimesi tahakkuk etmiştir.” [1089] ayetinin tefsirini Zamahşerî şöyle yapar: “Allah'ın levhde yazıp, meleklerine haber verdiği, onlar kâfir olarak ölecekler hükmü yerini buldu. Başka türlü olamazdı; bu yazış, bilmen bir şeyin yazışıydı, murat edilen ve takdir edilen birşeyin yazışı değildi. Allah bundan münezzehtir.”[1090] Bu son şık Mutezile'nin kader bahsindeki farklı görüşünü ortaya koymaktadır. Buna göre Allah kullarının fiillerini murat etmemektedir, kullar kendileri irade etmektedirler. Ezelde olacakları bilip yazmak “kader” dir.
Yoksa yazdığı şeyi muradederek yaratmamıştır.[1091] Mutezile'nin bu görüşü kaderi inkâr manasına hamledilemez, onlar bununla, kulların fiillerindeki ilâhî muradı inkâr ediyorlar.
Kader, saadet, şakavet meseleleri bilhassa hadislerde açıkça geçmektedir. Hadis kitablarının birçoğunda “kader” bölümlerinin yer alması bundandır.[1092] Ubâde b. Sâmit (r.a.)'dan ve Übey b. Ka'b (r.a.)'dan mervî bir hadiste Resullülah (a. s.):
“Allah'ın ilk yarattığı şey kalemdir. Ona, yaz, dedi. Kalem:
“Ya Rabbi ne yazayım?” diye sordu. Cenab-ı Allah:
“Kıyamet gününe kadarki olacak şeylerin kaderini yaz. dedi.” Resulullah (a. s.):
“Kim bu inanç dışında bir inançla ölürse benden değildir.” Dedi.[1093] Bir başka hadîste:
“Allah, mukadderatı, yerleri ve gökleri yaratmadan elli bin sene önce takdir etmişti.” buyurulur.[1094] Cenab-ı Allah'ın ezelde herşeyi takdir ettiğine inanmak iman esaslarındandır, denirken bilhassa hadislere istinad edilmiştir. Câbir b. Abdullah (r. a.)'ın rivayetinde Peygamberimiz:
“Kişi, kadere, hayır ve şerrin Allah'tan olduğuna inanmadıkça iman etmiş sayılmaz.”[1095] buyurulur. Yahya b. Ya'mer'in naklettiği şu hâdise mühimdir: “Kaderi inkâr babında Basra'da ilk söz söyleyen Ma'bedü'l-Cühenî idi. Humeyd b. Abdurrahman el-Himyeri ile hac için veya umre için yola çıkmıştık. Resûlullah'ın ashabından birisine rastlarsak ona, bunların kader hususunda söylediklerini soralım, dedik. Mescide girerken Abdullah b. Ömer'e rastladık. Birimiz sağında, birimiz solunda onu aramıza aldık. Arkadaşımın, benim konuşmamı beklediğini zannederek sordum:
“Ey Ebu Abdurrahman, bizim oralarda, Kur'an okuyup, ilim talim eden bazı insanlar türedi, “Kader yok.” diye iddia ediyorlar, bu yeni bir mesele?” İbn Ömer:
“Eğer onlarla karşılaşırsan, haber ver ki ben onlardan beriyim, onlar da benden beriler.” dedi ve şunu ilave etti:
“Eğer bir kimsenin Uhud kadar altını olsa da onu infâk etse, kadere inanmadıkça infâkını Allah kabul etmez.” İbn Ömer bunu yeminle söyledi. Sonra da Hz. Ömer'den Cibrli hadisini nakletti:
“...İman; Allah'a, meleklerine, kitablarma, peygamberlerine, ahiret gününe ve kadere, hayır şer herşeyin Allah'tan olduğuna iman etmektir.”[1096] Kenzu'l-Ummâl'da “Kadere imân tevhidin direğidir.” gibi hadislerin[1097] yansıra Resulullah (a.s.)'ın, ilerde kaderi yalanlayanların olacağını haber veren ve onları zemmeden hadisleri çokça yeralmaktadır.[1098] Buharı ve Müslim'de geçen şu hadis, kaderin tahekkukunu beyan etmektedir:
“Allah'ın insanoğlu için takdir ettiği, zinadan nasibi mutlaka gelip o insanı bulacaktır.” [1099] Allah Teala, takdirini tahakkuk için, akıl sahiblerinin akıllarını, kader yerini bulana kadar, onlardan alır, iş bitince akıllarını geri iade eder de onlar yaptıklarına pişman olurlar.[1100]
Allah'ın Resulü, insanların hangilerinin cehennemlik, hangilerinin cennetlik olduğunun evvelden beri belli olduğunu bildirmiştir.[1101] Hz. Ali, Leyi, 7. ayeti okurken:
“Herkes ne için yaratılmışsa, kendisine o kolaylaştırılır. Saadet ehlinden olana, sadet ehlinin ameli kolaylaştırılır, şekavet ehlinden olana şekavet ehlinin ameli kolaylaştırılır” demiştir.[1102]
Hz. Âdem (a.s.)'dan zürriyetinin çıkarılıp, onlardan ahd alınması hakkındaki ayetin [1103] tefsirinde zikredilen hadise göre, Allah Teala, tâ o zamandan insanların bir kısmının cehennem için, belli bir kısmının da cennet için yaratmıştır.[1104] Berzah alemindeki bu takdir, çocuk ana karnındayken gelir onu bulur. İbn Mesud (r. a.)'ın rivayet ettiği hadiste, Cenab-ı Resul bunu haber verir;
“Herbirinizin ana karnında yaratılması kırk günde tamamlanır, sonra 'alaka, daha sonra mudğa (et parçası) olur. Sonra, Allah, dört şeyi yazması için ona bir melek gönderir. O dört şey, rızkı, eceli, ameli, saîd mi şakî mi olduğudur. Daha sonra ona ruh verilir. Kendisinden başka tanrı olmayana yemin derim ki, sizden biri cennetle aralarında bir arşın kalana kadar cennet ehlinin amelini işler de mukadderatı onu geçer ve sonunda cehennem ameli işleyerek cehenneme girer. Diğer biri de neredeyse cehenneme düşecek kadar, cehennem ehlinin amellerini işler de kaderi ona galip gelir ve sonunda cennet ameli yaparak cennette girer.”[1105] Bu kader inancına istinaden Hz. Ali, kendisini birkaç defa namaza uyandıran, Resûlullaha, kalkıp da namaz kılamadığı için, “Ey Allah'ın Resulü, bizim nefsimiz Allah'ın elindedir, bizi uyandırmak dilerse uyanırız.”, bir başka rivayette de “Vallahi biz ancak Allah'ın bizim için takdir ettiği namazı kılabiliriz, nefsimiz O'nun elindedir” demişti de Resûlullah (a.s.) hiç cevab vermeden, ellerini dizlerine vurarak “Gerçekten insan çok münakaşadan mücadelecidir.” [1106]ayetini okumuş ve gitmişti.[1107] Hadiselerdeki bu kader çocukken ölenleri bile içine almaktadır. Aişe annemizden gelen şu iki hadis, kaderi alabildiğine açık ortaya koymaktadır:
“Bir çocuk ölmüştü, dedim ki:
“Ne mutlu ona şimdi o bir cennet kuşudur.” Resûlullah:
“Sen bilmiyor musun ki Allah cenneti yarattı, cehennemi yarattı, sonra herbirine ehiller yarattı, buyurdu.” [1108]
“Yâ Resûlullah, müminlerin küçükken ölen çocuklarının hali nedir?”,
“Babalarının yeridir.”,
“Amelleri olmadığı halde mi?”,
Allah, yaşasaydılar, onların ne yapacaklarını pek iyi bilir.”,
“Yâ Resûlullah, ya müşriklerin çocukları?”,
“Babaları gibi.”
“günah işlemedikleri halde mi?” Resûlulah buyurdu ki:
“Yaşasaydılar ne yapacaklarını Cenâb-ı Allah pek iyi bilir.”[1109] Bu manada kader, mutezilenin reddettiği kaderdir. Bu yüzden onlar Resûlullah'ın zemmettiği “fcaderiyye” olarak kabul edilirler.
“Kur'an'a Göre İman Esasları” adlı doktora tezinde Hocamız Hüseyin Atay kadere imanın ne Kur'an'da ne de, itikadı hususlarda delil olabilecek, hadislerde, İslâm'ın iman esaslarından biri olmadığını savunmuştur. Hocamızın bu görüşüne katılamıyoruz. O, ayetleri ele alırken hiç alışmadığımız bir tarzda ele almakta[1110] ve mesela “Bize yalnız Allah'ın yazdığı isabet eder” [1111] ayetini “Ameli hayatta muvaffakıyetsizliğe uğrandığı zaman, müminlerin çalışma şevklerinin kırılmaması ve hayattan yılmamaları için bu gibi felâketlerin, Allah'ın yazdığı ilâhî kanunlara uygun olduğunu söyleyerek Allah, münafıklara karşı müminleri avutmuştur.”[1112] şeklinde anlamıştır. Türkcemizde “avutmak” daha ziyade sahtekârlıkla oyalama manasına kullanıldığı için, muhtemelen burada başka bir mana yerinde kullanılmıştır. Öyle bile olsa bu, Kur'ân'daki hiçbir ayet için kabul edemiyeceğimiz bir tarzdır. Hernekadar, Kur'an'da çok sarîh “kader” ifadesi yoksa da yukarda da geçtiği gibi o manayı tazammun eden birçok ayetleri vardır. Bu husustaki hadislerin hepsi âhâd olabilir[1113] ama şuna dikkat etmek gerek ki, kader hadisleri mana itibarıyla mütevâtirdirler.[1114]
Kader, insanlar için bir problem olduğu gibi, değişip değişemeyeceği de kader içinde ayrı bir problem olmuştur. Bu problem
“Allah dilediğini mahveder, (siler, vücûda getirmez), dilediğini vücûda getirir. Ana kitab onun nezdindedir.” [1115] ayetinin bi-hakkın anlaşılamamasından kaynaklanmaktadır. Bazı alimler, bu ayete dayanarak ve bazı hadislerle de deliller getirerek kaderin değişebileceğini; bazı alimler de, ayetin kader hakkında olmadığını ve kaderin değişmeyeceğini, başka ayetler ve hadislerle isbata çalışmışlardır.[1116] Bu hususta, ikna edici bir izah yapmak ve iki taraftan birini seçivermek hiç kolay değil. Kaderin değişmeyeceğini ileri sürenler, uluhiyyeti değişiklikten tenzih gayretiyle; değişeceğini ileri sürenler, keza uluhiyyeti kullara kaderle icbardan tenzih gayretiyle hareket etmektedirler. İki görüşten birini tercin edemediğimizden onu da kader içinde bir problem, bir sır olarak terkediyoruz.
Resûlluh (a.s.) ümmetini, kaderle ilgili münakaşalara girmekten şiddetle men etmiştir.[1117] Hz. Ömer'in, kaderle ilgilenen bir müslümanı sürdüğü, herkesin malumudur. İlk zamanlar kader, müslümanlar için bir teselli kaynağı ve bir iman esası olarak yer almıştır. Zaten temenni edilen de budur. “Madem, derinlemesine araştırılması mahzurlu bir meseleydi de niçin, kader gibi ezelî bir tesbitin varlığı insanlara haber verildi?” sorusunun cevabı yine Kur'an'da yer almıştır:
“(Gerek) yerde, (gerek) nefislerinizde herhangi bir musibet meydana gelmemiştir ki bu, bizim onu yaratmamızdan evvel mutlaka bir kitabda (yazılmış) tır. Şüphesiz ki bu Allah'a kolaydır. (Allah bunu) elinizden çıkana tasalanmayasınız, O'nun size verdiğiyle şımarmayasınız, diye (yazmış)tır...” [1118] Resullulah (a.s.)'ın, şu hadisinde demek istediği de budur:
“Kim Allah'ın kaderdeki sırrını bilirse, musibetler ona hafif gelir.” İnsan şu dört sebebten dolayı, vuku bulan şeyin, olmaması ihtimalinin bulunmadığını bilirse, başına gelen musibet ve nahoş şeyler karşısında daha metîn olur, gam ve kederi alabildiğine hafifler; birincisi, Allah o şeyin olacağını biliyordu, ikincisi, onun olmasını murat etti, üçüncüsü, kudreti onun olmasına taalluk etti, dördüncüsü, Allah o şeyin olmasını, yalan çıkması mümkin olmayan bir kelâmla hükmeti. Binaenaleyh o mutlaka olacaktır.[1119] Buhakikatlerin ışığında kader, ağır alınyazıları olanlar için bir teselli pınarıdır, onlara dayanıklılık ve sabır veren bir kaynaktır. Başa gelenlerin sabırla karşılanması gerektiğini işaret eden büyük bir sırdır. Allah'ın yaratıcılık sırrıdır.[1120]
d2- Tevekkül
İslâmde, uluhiyyet ile ubudiyyetin sınırını ayıran bir inanç vardır ki kader bahsiyle çok alakalıdır. Bu tevekküldür. Kur'an'a göre
“Müminlerin Allah'a tevekkül etmeleri gerekmektedir.”[1121] [1122] Hüküm, Allah'ın olduğuna göre, tevekkül de O'na olur [1123] Tevekkülde, hayır-şey herşeyin Allah'ın takdiriyle olduğuna, onları geri çevirmenin mümkin olmadığına iman[1124], Allah'ın kazasına teslimiyyet, yardımını temenni[1125] vardır.
Tevekkül, “Vekâlet” kelimesinden müştâkdır. “Falan, işine falanı tevkil etti, işini ona havale etti ve ona güvendi.” denir. Ki işine vekil ettiği kişiye inanır, onu bir kusurla itham etmez, onda kusur ve acizlik bulunmadığına kanaat getirdiği müddetçe bu hal devam eder, Demek ki tevekül, vekile itimâddan ibaretir. Allah'a olan tevekkül de böyledir. Eğer gönlünde keşifle veya kesin bir itikadla gerçek, failin Allah olduğunu inanır, ilim ve kudretinin kullarına karşı tam olduğunu bilir, herkese sonsuz rahmet ve atıfetine inanır, ilminin, kudretinin ve rahmetinin üstünde ilim, kudret ve rahmet olmadığını bilirse kalbinde yalnız O'na dayanır, başkalarına iltifat etmez. Hatta kendi kuvvet ve kudretine hiç kıymet vermez.[1126] İşte tevekkül budur. Yanlış anlaşılmaması için Allah Teala Kur'an'da:
“(Bir işe) azmettiğin zaman Allah'a tevekkül et.” [1127] buyurur. Demek ki tevekkül, bir meskenet ve uyuşukluk vesilesi değil, mühim teşebbüslerde, rastgele çalışmadan öte azimle beraber bulunması gereken bir inançtır.[1128] Yakub (a.s.)'ın davranışı tevekkülün nasıl anlaşılacağı hususunda açıktır.[1129] O, oğullarının kötü birşeyle karşılaşmalarından endişe ediyor, bunun için şehre ayrı kapılardan, girmelerini tavsiye ediyor. Fakat yine de herşeyin Allah'ın takdirine bağlı olduğunu, O'nun hükmünü hiç kimsenin bozamayacağını, O'na güvenmek gerektiğini ilave ediyor.[1130] Devesini salıverip, Allah'a tevekkül ettiğini iddia eden bedeviye, aynı şekilde Resullâh (a.s.):
“Hayır, onu bağla, ondan sonra tevekkül et.” diyerek[1131] tevekkülün gerçek islâm! veçhesini gösteriyor. Birçok Batılı ve Batı hayranı kimseler, islâmiyyetteki tevekkülün, müslümanların tembelliğine, gerilemesine ve zelil, perişan hallere düşmesine sebeb olduğunu söylerlerken, Kur'an ve hadisteki tevekküle değil, tevekkülü yanlış anlayarak tembellik eden, uyuşuk müslümanlardaki yanlış tevekkül anlayışına bakmışlardır. Tevekküle ayrı bir ehemmiyet veren mutasavvife bile, onu bir tembellik meselesi olarak anlamamışlardır.[1132] “Tevekkül, tecelli eden kaderin hükmüne teslim olmaktır”[1133] demişler, “Tecellî edecek hükmü tembel tembel beklemektir.” dememişlerdir.
Fiillerinin ve âlemdeki herşeyin idarecisinin Allah olduğunu bilen, başkasına tevekkül edebilir mi? Biliyoruz ki insanın cüzî iradesi var ve Allah Teala onu ibadetle ve ibadetlerine göre cezalanacağına inanmakla mükellef tutmuştur. Bundan dolayı insana yakışan, Allah'ın sebebler alemindeki sünnetine göre, nefsinin işlerini ve ibadetlerini yürütmesi, sebeblerin ancak Allah'ın izniyle sebeb olduklarını bilmesidir. Fakat sebebleri terkederek ve Allah'ın mahlukâtı hususundaki âdet-i ilâhiyyesini hiçe sayarak, tevekkül ettiğini iddia etmesi Allah'ı bilmemektedir.[1134] Herhangi bir hususta bütün sebebleri yerine getirip, beşer tedbîri biter ve yine de istenen olmazsa, kul, Allah'a tevekkül etmiştir. “Ne yapalım kader böyle imiş.” diyebilir. Bu onun için bir teselli kaynağıdır. İslâmî itikad budur. İslâmiyette kaderi inkâr, küfür olduğu gibi, tevekkül ediyorum diye cebr derecesinde kadere dayanmak da küfürdür.[1135] İşte bu nokta, kader ile tevekkülün ayrıldığı yerdir. Biri uluhiyyetin, diğeri ubudiyyetin tezahürüdür. Şu misaller çok manidardır. İslâm kahramanlarından biri, harbe giderken vezirleri “Sen galip geleceksin, Allah seni muzaffer edecek.” demişler, o da “Ben Allah'ın emriyle cihad yolunda hareket etmeye memurum. Allah'ın vazifesine karışmam, muzaffer etmek veya mağlup etmek onun vazifesidir.” demiştir. Rivayet edilir ki şeytan, İsâ (a.s.)'a:
“Madem ki ecel ve herşey Allah'ın takdiriyledir, sen kendini yüksek bir yerden at bakalım nasıl öleceksin.” demiş O da şu güzel cevabı vermiş:
“Allah kulunu tecrübe eder, kulun Allah'ı tecrübe etmeye hakkı yoktur.” “Ben böyle yapsam, sen şöyle yapar mısın?” diye tecrübe vâ'rî bir surette Cenab-ı Hakk'ın rububiyyetine karşı imtihan tarzı sû-i edebtir, ubudiyyete zıttır[1136] Bunun için Hz. Ömer, veba hastalığı olan Şam'a girmemiş, “Allah'ın kaderinden mi kaçıyorsun?” hayretine “Evet, Allah'ın kaderinden kaçıyorum.” cevabını vermişti.[1137]
İnsan, kaderi bahane ederek, kötü işlerini güzel gösteremez. Bu, Allah'la çekişmek, kulun efendisi aleyhine delil getirmeye kalkması, günahını kadere yüklemesi manasına gelir.[1138] Kader, insan için bir delil olsa, bütün insanlar için her yaptıkları işte delil olur. O zaman insan, kendisine yapılan her türlü kötülüğü, zulmü, haksızlığı ve ahlaksızlığı hoş görmeli değil mi? Buna razı olacak tek insan bile olmadığına göre, aklen bile, kader insana bir delil olamaz.[1139] İnsan, aleyhine bir hüküm tahakkuk etmemesi için kaderi bir hüccet kabul eder; menfaatine aykırı düşüp, başkası aleyhine bir hüküm tahakkuk etmemesi için kaderin hüccet olduğunu kabul etmez ise, bu hissi ve nefsî bir davranış olur.
Bir haberde şöyle vârid olmuştur: “Kul günah işlese ve:
“Ey rabbim, bu senin takdirin, onu sen bana takdir ettin, sen hükmettin, sen bana yazdın,” derse; Allah Teala da:
“Sen kazandın, sen istedin, sen gayret sarfettin, onun için seni o günah sebebiyle cezalandıracağım der.” Eğer kul;
“Ya Rabbi, ben zulmettim, hatâ ettim, azgınlık ettim bu günahı ben yaptım, derse Cenab-ı Allah:
“Onu sana ben takdir ettim, ben hükmedip ben yazdım. Yine ben seni affediyorum,” der. Kişi, iyi bir amel işlediğinde:
“Ya Rabbi ben yaptım, ben tasadduk ettim, ben namaz kıldım, ben itaat ettim,” derse, Allah:
“Sana ben yardım ettim, seni ben muvaffak kıldım,” der. Eğer:
“Ya Rabbi sen bana yardım ettin, sen beni muvaffak kıldın ve beni nimetlendirdin.” derse Allah:
“Sen yaptın, sen istedin, sen kazandın, der.”[1140]
e- İnsanın, Meşakkatlerle Terbiyesi ve Rubûbiyyet
e1- Şer ile Terbiye
Kader meselesinde Cenab-ı Allah'ın herşeyi ezelden bildiğini ve takdir ettiğini öğrendik. Buna göre, kullarını imtihan etmekle öğreneceği birşey yoktur.
Esasen “belâ” ve “ibtilâ” iki değişik manada kullanılır. Birisi, birşeyin gizli olan halini öğrenmeyi istemek, diğeri de o şeyin iyilik veya fenalığını meydana çıkarmaktır. Birinci mana, alim Allah Teala hakkında düşünülemeyeceğinden, Allah'ın imtihanı, ikinci manada anlaşılır. Şerî mükellefiyyetler kulların, nefsânî meyilleriyle Allah'ın rızası arasında deveran ettiğinden, bir taraftan bir külfet ve zahmeti, diğer taraftan sevab veya ıkâb sebebi, fiillerin zuhurunu temin eden terbiyevî bir yönü olduğundan, tercübe ve imtihana benzemektedir. Kulların mücerred nazariyelerle oyalanmayıp, işlerini tecrübe ve imtihan şeklinde güzelleştirmelerini onlara öğretmek için, Allah, kendi fiilini tecrübe ve imtihan suretinde anlatmıştır[1141]:
“Senin hâlâ üstünde durageldiğin (Kâ'be) yi tekrar kıble yapmamız ancak, kim peygambere uyuyor, kim ayağının iki ökçesi üzerinde geri dönüyor, bilelim, diyedir” [1142] ve
“Biz bu (kötü günleri) insanlar arasında (gâh lehlerine gâh aleyhlerine) döndürürüz. Bu da Allah'ın iman edenleri bilip, sizden şehidler edinmesi, müminleri temiz yapıp kâfirleri helak etmesi içindir.[1143] ve
“Andolsun ki sizi imtihan edeceğiz. Tâ ki içinizden mücahidleri ve sabr-u sebat gösterenleri bilelim.” [1144] gibi ayetlerde zahire bakılırsa, Cenab-ı Allah'ın birşeyi öğrenmek ve bilmek için imtihan ettiği beyan edilmektedir. Bu mana, Allah Teala için muhaldir. Binaenaleyh bu ayetlerde geçen “bilmek için imtihan” müfessirlerce, insanların yaptıkları imtihana benzediği için, mecazen imtihan diye isimlendirilmiş[1145], temsil yolu ile yani “Biz bunu, bilmek isteyenin yaptığı gibi yaptık”[1146] şeklindedir, diye anlaşılmıştır. Ayetlerdeki bilmek, ibtilâ edilenlerin halini meleklere bildirmek[1147] veya, peygambere ve müminlere bildirmek[1148], amellerine göre cezalandırmak, gibi manalara gelir. Kur'an'da “bilmek” ile tehdîd çokça vakîdir. İlim, temyiz manasını tazammun ettiği veya onunla temyiz murad edildiği, temyize sebeb olan şeyi temyiz manasında kullanmak caiz olduğu için “ayırt etmek” yerine; bazan araplar görmek yerine “bilmek” kullandıkları için “görmek” yerine ve “yok iken bildiğimizi var edip görmek ve bilmek” yerine İlim (bilmek) kelimesi kullanılmıştır.[1149] Hz. Ali bu ayeti delil gösterip “Allah olacağı, olmadan bilemez.” diyenlere “bilmek”i “görmek” manasında alarak “Cihad edip sabredeceği takdir edilmiş olanı, cihad ederken ve sabrederken görelim diye” şeklinde açıklamıştır.[1150] Nitekim “Andolsun ki biz onlardan evvelkileri de imtihan etmişizdir. Allah elbette sâdıkları da bilir, yalancıları da.” [1151] Allah onların bu halini imtihandan öncede, imtihan esnasında da, imtihandan sonra da bilir.[1152]
Allah ruhların hakikatini ve ana yapısını bilir, gizli kapaklı her noktasını görür. İnsanları taakatleriyle ele alır, istidâdlarıyla sorumlu tutar. İnsanlar Allah'ın bildiği bu hakikatleri bilmezler. Sıkıntı ve zorlamalarla imtihan, nimet ve meşakkatlerle, bolluk ve darlıkla, sevinç ve kederle imtihan ve tecrübeler, ruhların özünde gizli olan, sahibleri tarafından dahi bilinmeyen noktaları açığa çıkarır.[1153]
İnsanların imtihanıyla Allah Teala'nın imtihanı arasındaki fark şudur: Biz, eşyanın batınındaki şeyleri, yani bize gizli şeyleri öğrenmek için imtihan yaparız. Gaybın anahtarları kendinde olan Allah için cehalet imkansız olduğundan, O'nun imtihanı, insanı, güzel akıbet ve saadete davet cihetinden, ilâhî, umûmî ve terbiyevî bir imtihandır.
Çünkü o terbiyeyle insanın, sevab evi ahalisinden mi, ikâb evi ahalisinden mi olduğu açığa çıkar. Bundan dolayı Allah Teala kendisinden olan bu ilâhî tasarrufu yani teklif ve teşrii, “belâ”, “ibtilâ” ve “fitne” diye isimlendirmiştir.[1154]
“Fitne” kelimesi, birşeyin cevherini posasından ayırmak için, ateşle muameleye tabî tutmak, içindeki yabancı maddeleri ayırabilmek için altını eritmek[1155] manasına gelir. Mutasavvıfa diliyle “Belâ da insanın cevherini, nefsinin pisliğinden ayırıp, saf olarak ortaya çıkardığı için fitne diye isimlendirilmiştir.”[1156] Bundan dolayı Allah, taatını eda ile ve masiyetlerden kaçınmakla muttaki olsunlar diye, saf altının ateşle elde edilmesi gibi, seçtiği kullarının kalblerini, imtihanlarla takva için [1157] halisleştirmektedir.[1158] Görülüyor ki belâ ile terbiye arasında çok yakın bir alâka vardır. Nitekim Allah Teala:
“Biz hangi memlekete bir peygamber gönderdiysek, onun halkını (peygamberlerini tanımadıkları için) yalvarıp yakarsınlar diye mutlaka fakirlikle, şiddetle ve hastalıkla yakaladık.” [1159] buyurur. Bu Cenab-ı Allah'ın sünnetidir ve insanın fıtratına uygun bir sünnetidir[1160]:
“Karanın ve denizin karanlıkları içinden sizi kim kurtarıyor ki ona gizli yalvararak dua edersiniz:
“Eğer bizi bundan kurtarırsan andolsun şükredenlerden olacağız,” [1161] Ayet, musibetler esnasında dört şeyin hasıl olduğuna delâlet etmektedir; dua, tazarrû, kalb ihlası ve yalnız Allah'a şükrün yapılabileceği ve tevhid.[1162] Allah, İsrâil Oğullarını bir nehirle imtihan ettiğinde[1163] düşmanla karşılaşmalarından önce, onların musibetlere karşı sabır kaabilyetini kazanmalarını istemişti.[1164] Keza Uhud'da kâfirleri galip getirerek, müminlere gam üstüne gam yüklediğinde[1165], onların dünya ikbâliyle sevinmeyip, şanssızlıklardan üzülmemeleri ve kalblerinde Allah'tan başka bir meşguliyyetin kalmamasını istemiş olabilir.[1166]
Cenab-ı Allah, insanlara bazan iyilik bazan musibet vererek [1167] hem acı hem tatlı değişikliklerle onları bil-fiil imtihan etti. Başlangıçta serkeşlik edip söz dinlemediklerinden, yumuşasınlar diye, malca, bedence sıkıntılara düşürüldüler, yola gelmediler. Bu sıkmalar, henüz bir azab ve ceza değil, terbiye idi.[1168] İnsan fıtratı, terbiye için belâyı lüzumlu kılmaktadır. İman, uğrunda eziyetlere katlanıldığı derecede, gönüllere yerleşir. Zahmetsiz olarak, kolaylıklar içinde kabul edilen inançları ilk sadmede yok olurlar. İman, ancak musibetlere sabrederek, kalbte kuvvet bulur, kök salar. Bunun için belâ lâzımdır. Şiddetler, gizlenmiş kuvvetleri, saklı enerjileri coşturup meydana çıkarır. Daha mühimi, fertlerin, şiddet esnasında yalnız Allah'a yönelip, gönlünü mâsivâdan temizleyerek yalnız O'na bağlamasıdır. Şiddet, göz ve gönüllerdeki perdeyi açar, o zaman “basiret” tecelli eder.[1169] Resulullah (a.s)'ın haberine göre, eğer bir kul için Allah, bir makam, bir derece takdir etmişse, kul, o makama ancak, Cenab-ı Allah'ın, kendisini ya bedeninde ya malında ya çocuğunda imtihan etmesiyle ulaşabilir.[1170] Mülk Suresi'nde:
“O hanginiz daha güzel amel edeceksiniz diye imtihan etmek gayesiyle ölümü de hayatı da takdir eden ve yaratandır.” [1171] ayetinde Alûsî bu noktayla ilgili, mühim bir nükteye temas etmektedir: “Ayette ism-i tafdil sîğasıyla, “daha güzel amel” denilmesi, ibtilâ, mükelleflerin amellerinin iyi veya kötü oluşuna göre olup, iyi ve daha iyi oluşuna göre olmadığı halde, Allah'ın imtihanından esas maksad ve bi-zatihî muradın, imanın özünün yanı sıra, iyilik yapanların iyiliklerinde kemâle ermelerinin hâsıl olması olduğunu anlatmak içindir.”[1172]
e2- Rabb, Rubûbiyyet
Bütün bu anlatılanlardan, Cenab-ı Allah'ın rubûbiyyetiyle kullarını imtihanı arasında mühim bir bağ olduğunu söyleyebiliriz. Bilindiği gibi, Allah Teala'nın isimlerinden bir tanesi de “Rabb” ismidir. Hemen Kur'ân'ın başında “Allah” has isminden sonra bu isme rastlarız [1173] Kur'ân gelmezden önce, Arapça'da “iteat olunan efendi, herhangi bir durumu düzelten kimse, bir şeyin mâliki” manalarına gelen bu kelime, Kur'ân'da daha dolgun bir mefhum kazanarak, “benzeri olmayan efendi, verdiği nimetleriyle mahlûkâtın durumlarını düzelten, yaratma ve emretmenin gerçek sahibi” demek olmuştur.[1174] Bu kelimenin bizi alâkadar eden bir diğer anlamı daha vardır; terbiye eden, idare eden, kemâle erdiren...[1175] “Rabb” aslında, terbiye manasına bir masdar olduğu halde, mübalağa kasdıyla, “mürebbî”ye ıtlak edilmiştir. İşte bu mübalağalı manasından dolayı “rabb” sade mürebbî müradifi değil, aynı terbiye gibi olan ve binaenaleyh, istilâ, inayet, tedbir, zabt ve tasarruf, telkin ve irşad, teklif, emretme ve nehyetme, tergîb ve terhîb, taltif, tekdir gibi terbiyenin bütün unsurlarına sahib, kuvvetli ve en mükemmel bir mürebbî demek olur.[1176] Rabb kelimesinin, terbiye manası, diğer manalarından meşhurdur.[1177]
“Rabb” ismi, “Allah” isminden sonra, Kur'an'da ulûhiyyeti belirtmek için en çok kullanılan (970 defa) bir isimdir.[1178] Kur'ân'ın nüzulünden evvel müşrikler, hernekadar Allah'ı tanıyorlarsa da O'nun yanısıra, şefaatçiler olarak birçok rabler edinmişler ve ulübiyyetin muhtevasını, büyük ölçüde Allah'dan gasbederek, rablerine dağıtmışlardı. Halbuki “rabb” vasfı, taşıdığı asıl mana itibarıyla, ancak Allah'a ıtlak edilmeliydi. Allah mefhumu, gerçek rubûbiyyet olmaksızın, kalsa kalsa çok uzaklarda, fonksiyonlarını yitirmiş, uzak bir hatıra şeklinde kalabilirdi.[1179] Bundan dolayı, Kur'ân, “rabb” ismini “Allah” isminden sonra, çok kullanarak, “rubûbiyyet”in, “ulûhiyyet” mefhumunda çok bir veçheyi oluşturduğunu göstermiştir. Bunu yaparken de balangıçta “Allah” isminden ziyade “rabb” ismini kullanmıştır.[1180] O, “rabb” vasfını gerçek ulûhiyyet mefhumunun dışındaki sahalardan alıp yerine yükseltirken, ulûhiyyet mefhumu, rubûbiyyetin zengin aktivitesiyle, insanlar nezdinde değer kazanıyor, bu iki kavram aynîleşiyor, “Ancak rab olan Allah olabilir, Allah olan rab olabilir.” gibi bir neticeye varılıyor.[1181]
Görüyoruz ki, rubûbiyyetin Kur'ân'da müstesna bir yeri vardır. Ulûhiyyetin mühim veçhelerinden olan “Rubûbiyyet”in elbette dünyada ve bilhassa insanın hayatında tezahürlerini göreceğiz, "İnsanın şerlerle denenerek ve fitnelere tâbi tutularak kemâle erdirilmesinde, “âbidlerin nefislerinin te'yîd ile, tâliblerin kalblerinin tasdik ile, ariflerin ruhlarının tevhid ile, hayallerin (eşbâh'ın) varlık nimeti ile, ruhların kerem şuhûdu ile terbiyesinde”[1182] , rubûbiyyetin tezahürlerini görürüz. “İnsanın şerler ve hayırlarla imtihanı, âdeta, rubûbiyyetin ayrılmaz bir lâzımesi oluyor. Teşbihte hata olmasın, ebeveynin evladını, gah takdirlerle, gâh tekdirlerle, tecziyelerle ve şefkat tokatlarıyla, mukteza-yı hale göre terbiye etmesi nasıl onun babalığının ayrılmaz vasfı ise[1183] ve hiç kimse bu yüzden babaları ayıplamaz ise, hatta böyle yapmayan babaları, iktidarsız ve kaabiliyetsiz kabul eder ise; kullarına en yangın anadan daha şefkatli olan Allah'ın, onları, en güzel şekilde terbiye etmesi, bir problem olarak görülmemelidir.[1184] İslâm, Allah hakkında “insanların babası” tabirini kullanmaz, “Rabbü'l-'Alemîn” unvanını kullanır. Çünkü Rabb, mertebece babadan çok daha ulvîdir. Zira babayla oğul arsındaki rabıta hem arızîdir, hem fânidir. Rab ile terbiye ettiği arasındaki münasebet ise sabittir ve daimîdir. Çünkü bu alâka ve nisbet onun doğumundan ölümüne kadar devam edip gider ve her an tazelenir. Allah, vedûd, ra'üf, rahmi, rahman, rahman sıfatlarıyla muttasıf olduğu için mahlukâtına rahmet nazarıyla bakar. İnsanlarda evlada karşı bu derece bir sevgi bulunamaz. Baba evladına ne kadar acısa ana çocuğuna ne kadar şefkatli olsa, yine de Allah'ın rahmetiyle kâbil-i kıyas olamazlar.[1185] Allah'a “ana” veya “baba” tabirleri ıtlak edilirse bu, rahmet ve merhametin sınırlandırılması olur. Bütün bu manalara göre, O'nun, kullarını terbiyesinde “rahman” ve “rahim” sıfatlarının yakın alâkası vardır.[1186] İnsanların teklife tabî tutulmaları ve onlardan ibadet istenmesi hep terbiye için ve Allah'ın rahmetinin neticesidir.[1187] Bir insanın, o yüksek ruhunu inbisat ettiren, kaabiliyetlerini geliştiren, meyillerini temizleyen, emellerini tahakkuk ettiren, fikirlerini genişletip intizama sokan, şehvet ve gazabına gem vuran, zahiri ve batını uzuvlarını kirleten tabiat paslarını izâle eden, insanı mukadder kemâlâtma yükselten ibadettir.[1188] Allah'ın kullarını ibadetle mükellef tutması, efendinin hizmetkârlarını ve işçilerini çalıştırıp, onların hizmetlerinden fayda sağlaması gibi değildir, onları maddî ve manevî murdarlıklardan temizlemek, ruhlarına musallat olan nefsî hastalıklarını gidermek içindir.[1189] Mutezilenin iddia ettiği gibi, insanlara sırf, amellerine göre sevap veya ıkâb için değildir.[1190]
Şer ile imtihanı biz bu manalar çerçevesinde anlıyoruz. Bundan dolayı şerrin imtihanda bir unsur olarak kullanılan çeşidi bizim için bir problem olamaz.
3. İnsandan Neş'et Eden Şerler: Dalâlet ve Günah:
Geçen bölümde kâinattaki şerlerin bir kısmını, bilhassa insanın dışında cereyan eden ve insanın hissesi bulunmayan şerleri, âlemlerin rabbi Allah Teala'nın çok merhametli olduğu kullarını, yüksek manevî mertebelere çıkarmak için imtihanla terbiyeye vasıta olarak yarattığı şerleri gördük.
Dünyada insanların yaptıkları her türlü iş, hareket, söyledikleri herbir söz zihinlerinden geçirdikleri her nevî düşünce, içinde bulundukları imtihanın, değişik sorularına verilmiş birer cevab niteliğindedir. İnsanın bu cevabları, kâtip melekler tarafından tesbit edilmektedir. Vakti geldiğinde bu tesbitler değerlendirmenin delilleri olarak karşımıza çıkacaktır.
İnsan bu hayati imtihanında bazı yanlışlıklar yapmaktadır. İnsanların yanlışlıkları ya bütün imtihanı başarısız saydıracak şekildedir, ya da ufak tefek veya tam başarısızlık kadar olmasa da büyük hatalardır. Birincisi küfür manasınadır, ikincisi “günah” manasınadır. Dünyada şer olarak kabul ettiğimiz keyfiyetlerin bir kısmı, işte bu tür şeylerdir.
a- Dalâlet:
a1- Fıtrat ve Misak .
Resulullah (a.s.), Kütüb-ü Sitte ve Muvatta'da geçen bir hadislerinde:
“Her doğan fıtrat üzere doğar. Ebeveyni onu yahudileştirir veya hristiyanlaştırır veya mecusileştirir, hayvanları değiştirdikleri gibi.” buyurdu ve sonra
“Allah'ın, insanları üzerine yaratığı fıtratı, Allah'ın yaratması değiştirilemez. (Allah'ın yaratışına hiçbirşey bedel olamaz.) İşte doğru din odur.” [1191] ayetini okudu.[1192] Hayvanların uzuvları tam ve noksansız olarak doğarlar. Onların kusurları ve kesikleri doğduktan sonra ortaya çıkar. İnsanlar hayvanları böyle bozdukları gibi, fıtrat üzere doğan çocuğu da bozarlar.
Ayette ve hadiste geçen “fıtrat”ı ulemâ değişik şekillerde anlamışlardır. Bunu kadere hamlederek: “Cenab-ı Allah, herkesin saîd mi saki mi olacağını bildiği için, bildiğine uygun olarak yaratmıştır. O'nun hükmünü değiştirmek, herkes hangi fıtrat üzereyse onu bozmak mümkün değildir.” demişler.[1193] Bazıları: “Fıtrattan murat, islâm ve tevhiddir. Ayetteki insanlardan murat, Allah'ın islâm üzere yarattığı kimselerdir. Bu manada müşrik fıtrat üzere yaratılmamıştır.” derler.[1194] Fakat Ashabın ve alimlerin çoğu “Mümin olsun kâfir olsun, bütün insanların islâm fıtratı üzere yaratıldığı” görüşündedirler.[1195]
Her doğan insan, başlangıçta ve asıl yaratılışında, selîm fıtrat ve hak dini kabule hazır tabiat üzeredir. Eğer insan, fıtratı üzerine bırakılırsa, hak din mensubu olarak yaşar, başkasına yönelmez.[1196] Merhum Elmalılı'nın bu hususta güzel izahı vardır: “Fıtrat, ilk yaratma demek olan FTR' den masdar bina-i merre olarak yaratılışın ilk tarz ve heyetini ifade eder. 'İnsanların üzerinde olduğu' kaydından anlaşıldığına göre murat, her ferdin kendine mahsus olan fırtrat-ı cüziyyesi değil?, bütün insanların insan olmak haysiyetiyle yaratılışlarında esas olan ve hepsinde müşterek bulunan fıtrat-ı külliyedir. Hârici tesir, kesb ve âdet gibi ikinci derecede vâki olan avarızdan kat'-ı nazarla mülahaza olunması lâzım gelen, fıtrat-ı ûlâ ve fıtrat-ı asliyye de denilen asıl fıtrattır. Ferdin hilkat-i cüziyyesinde herhangibir sebeble eksiklik bulunabilirse de asıl fıtratı sahih ve salimdir. İyi görmeyen göz, arızî bir sebeble hasta demektir. Bunun gibi bütün uzuvların hilkatinde esas olan bir fıtrat vardır ki, ona o uzvun menfaati, vazifesi, fonksiyonu, fizyolojisi yahut garizası tabir olunur. İnsan nefsinin bütün meyillerinde böyle yaratılış hikmetine doğru esaslı bir garîza vardır ki ona fıtrat denir. İnsanın, insan ruh ve zekasının aslı fıtratı da hakkı tanımak ve hak yaradanından başkasına kul olmamaktır. Dinsizlik ve şirk, asıl fıtrata muhalif, sonradan arızî olarak iktisab olunan şeylerdir. Müfessirlerin çoğu, fıtratı, hakkı kabul ve idrâk kabiliyeti olarak anlamışlardır. Fıtrat, dinin iki kaynağından birisidir. Diğeri de kesbtir. Fıtratın fâtırına delâleti tabii olduğu için, her insanın fıtratında, nefsinde, şuurunun mebdeinde, vicdanının derinliğinde bir hak duygusu, marifetullah gizlidir. Iztırar zamanlarında anûd kâfirler bile derinden derine yaratana bir iltica hissi duyarlar”[1197] ki işte bu dejenere olmuş fıtratlarından arta kalan kırıntıların depreşmesidir. Kur'an'daki “sıbğatullah” [1198] da anlattığımız manada “fıtratullah” diye tefsir edilmiştir.[1199]
Cenab-ı Allah, fıtratta, tevhidin asıl, küfür ve ihtilafın sonradan olma olduğunu[1200] şöyle beyan etmektedir: “İnsanlar bir tek ümmetti. (Kimi iman etmek, kimi küfre sapmak suretiyle) ihtilafa düştüler: Binaenaleyh, Allah (rahmetinin) müjdecileri (azabının) habercileri olmak üzere peygamberler gönderdi.” [1201] Çoğu müfessirler insanların iman ve hak üzerinde tek bir ümmet olduklarını söyler.[1202]
A'raf, 172'de Cenab-ı Allah'ın, Âdem (a.s.)'ın zürriyetinden aldığı ahd mevzu edilir:
“Hani Rabbin, âdemoğullarından onların sırtlarından zürriyetlerini çıkarıp, kendilerini nefslerine şâhid tutmuş: Ben sizin rabbiniz değil miyim? demişti, onlar da:
“Evet, şâhid olduk, demişlerdi.” (İşte bu şâhidlendirme) kıyamet günü 'bizim bundan haberimiz yoktu.' dememeniz içindi” Bazı âlimler ayette anlatılan hadiseyi, Allah'ın bütün insanları îlk yaratışında, âfâkî.Ve enfusî delillerle tevhide ulaşabilecek kaabiliyette yaratmasını, istiare ve temsil yoluyla anlatılışına hamletmişlerdir. Şöyle ki, Allah'ın, insan nefislerine akıl ve basireti bir garîze yapması ve bunlar için âfâk ve enfüste birtakım deliller yerleştirmesi ve bu suretle onları mükemmelen teçhiz edip rubûbiyyetini bilmeye yöneltilmesi; diğer taraftan onların da bu garîzelerle mütecehhiz olarak Allah'ı bilmeye yönelmiş olmaları, bütünüyle, Allah Teala'nın onları emir ve hıtab tankıyla itirafa şevki, onların da tereddüd etmeden icabet etmeleri suretine benzetilerek, istiare ile bu şekilde tasvir edilmiştir.[1203] Hulâseten bize beliren husus; Allah'ın beşer fıtratında, kendisinin birliğine, kabullenmek babında bir ahd almış olduğudur. Şüphesiz ki tevhid gerçeği, insanın fıtratında gizlidir. Varlıklar dünyasına çıkan her yavru, bu gerçeği yanında getirir. Ancak, dış âmillerin tesiriyle fıtratı bozulunca ondan ayrılır.[1204] Bunun için, bütün şirk, küfür ve nifak ehli, Cenab-ı Allah'ın Âdem (a.s.)'ın sulbünden çıkarıp onlardan aldığı ahdi[1205] bozanlardır[1206]
a2- Hidâyet ve Dalâlet
İnsan bir savaş içindedir. Şeytan ile arasında cereyan eden bu savaş, Allah'a verilen ahidle şeytanın sapıklığı, imanla küfür, hakla batıl, hidâyetle dalâlet arasındadır. Kur'an daima insana harp meydanında bir nefer olduğunu, bu meydanda kaybedecek yahut kazanıp ganimet alacak kimsenin bizzat kendisi olduğunu hatırlatır[1207]: “O sizi yaratandır. (Böyle iken) sizden kimi kâfir, kimi mümin (oluyor).” [1208] Ayet gösteriyor ki; insan hilkati Yaratıcı'ya imanı gerektirmekle beraber, küfre de müsaiddir, imana da müsaiddir. Ayette ikinci kısım “sizi kâfir olarak veya mümin olarak yaratan” şeklinde hal veya kayd veya “bazınızın kâfir, bazınızın mümin” gibi fasıl suretinde ifade edilmeyip de tafsil ve tefrî' ile tertibe delâlet eden “fe” harfiyle “fe-min-küm” diye talî bir cümle olarak getirilmesi, küfür ve imanın da Allah'ın yaratması ve takdiriyle olmakla beraber, insanların kesb ve iradesi ile alâkadar olarak tâli ve terettübî bir surette yaratılmakta bulunduğuna işaret vardır.[1209]
Kur'an'da iman ve küfrün, Cenabı Allah'ın iradesi dahilinde olduğunu ifade eden birçok ayet vardır: “Allah'ın izni olmaksızın hiçbir nefis iman edemez.” [1210] Nefislerin imanı Allah'ın meşîetine bağlıdır.[1211] Zamahşerî,
“De ki: hakkı gösterecek ve ona iletecek olan Allah'tır.” [1212] ayetinde hidayete erdirmeyi, “Allah'ın, mükelleflere akıl vermesi, onlar için vaz' ettiği delillerden hüküm çıkaracak basiret nasîb etmesi[1213] olarak almıştır. Bu ehl-i sünnetin kabul etmediği bir görüştür. Mutezilî Zamahşerî, mesuliyeti kula hakkıyla yükleme gayretinden dolayı kulun istiklâlini ilân etmekte, Allah'ın iradesini sınırlamaktadır. Halbuki
“Şüphesiz Allah'ın hidayeti, hidayetin ta kendisidir.” [1214] İnsanı İslama ancak Allah'ın hidayeti götürür. O gerçek hidayettir. Hidayet ismi, ondan başka birşey için uygun olmaz.[1215] Onun için:
“Allah kime hidayet ederse, işte o doğru yolu bulmuştur. Kimi de şaşırtırsa artık bunlar için O'ndan başka asla yardımcılar bulamazsın.” [1216] Ezelde saadetlerini murat ettiğini, hayata gelince, fazlıyla halâsa erdirir. Ezelde şaki olduğunu bildiğini de ebedde düşman ismiyle anar.[1217]
“Allah'ın saptırdığını hidayete erdirecek kimdir?” [1218] Aslında onlar hevalarına uydular da sapıttılar. Ama onların hevalarını yaratan Allah olduğu için, arzularına göre sapıklığı ve şaşkınlığı yaratan da O'dur.[1219] Allah dalâlete müstehak olanı bilir, saptırır, hidâyete lâyık olanı bilir, hidayete erdirir.[1220] “İsteseydi herkes iman ederdi ve iradesine kimse karşı çıkamazdı.” [1221] Kudreti buna yeterdi, lutfuyla bunu yapardı da, ama mahlukâtı hakkındaki ezelî ilminden dolayı bunu yapmamıştır.[1222] O zaman, insanlar, Allah'a itaattan başka istidadları olmayan melekler veya hep aynı istikâmette hareket eden, sevk-i tabiisinin esiri böcekler, kuşlar ve hayvanlar gibi tek bir yöne gidebilirlerdi. Fakat adına “insan” denilen şu varlığın kendine has bir yapısı olup, böylelikle hidâyete ve dalâlete gidecek güçte olmasını, dilerse doğru yolu, dilerse eğri yolu seçebilmesini irade buyurmuştur. Bu sayede insan, hususi yapısıyla Allah'ın kendisine verdiği fıtratı ile mevcudatın yapısı içerisinde hususî bir vazife sahibi olsun istemişti. Bunun için Allah Teala, ezeldeki takdirinde dalâlet yolunu tercih edenlerle cehennemi doldurmayı da irade buyurmuştu.[1223] Zamahşerînin zannettiği gibi Cenab-ı Allah'ın iradesi, kullarının lutfa ehil olup olmamalarıyla mukayyed[1224] değildir.
“Dilediğini hidayete erdirir, dilediği saptırır.” [1225] Ayetlerde hidâyet sırf ilâhî meşîete raptedilmiştir. Yaratılışda Allah'ın iradesine bağlı olmayan hiçbirşey bulunmadığı halde, hidayetin açıkça zikredilmesi bunun kulların kesb ve meşîetleriyle kayıdlı olmayıp mazhâ ilâhî fazl olduğundandır, bunu hatırlatmak içindir.[1226] Allah, herşeyin son merciinin mutlak iradesi oldugunu, ancak kendisinin dilediği şeyin olabileceğini bize haber vermektedir. Bu zaten ulûhiyyetin şartıdır. Eğer Allah'ın mutlak iradesi olmasaydı, Allah olamazdı. Bu ayetler ulûbiyyetin noksansız oluşunu ifade ediyor. Fakat bu mutlak iradesinin, keyfiyetini tasavvur, meseleleri dar açıdan alan aklın sahası dışındadır.[1227]
Şu ayetler insan iradesinin, ilâhî irade yanında ne demek olduğunu beyan etmektedir:
“O Kur’an, âlemler için (yani herkes için, hele) sizden doğruluk isteyenler için bir öğütten başkası değildir.[1228],"
“(Bununla beraber o doğruluğu) âlemlerin rabbi olan Allah dilemeyince siz dileyemezsiniz.” [1229] Süleyman b. Musa'nın rivayetine göre ayetlerden ilk ikisi nazil olduğunda Ebu Cehl “Demek ki iş bize bağlı, dilersek doğru yola gireriz, dilersek girmeyiz.” demişti de bunun üzerine son ayet nazil olmuştu.[1230] İlk ayetlerde insanın dilerse hidayete ulaşabileceği ilân edilmiştir. Bu ilan bütün şüpheleri kaldıran, özürleri kapayan bir ilâmdır. Fakat sonra, hiçbir-şeyin o büyük iradeden ayrılamayacağı da hatırlatılmıştır. Ayetlerde Allah'ın “rabbü'l-âlemîn” oluşunun zikredilmesinde “madem ki O âlemlerin rabbidir, Onun irade ve ilmi haricinde herhangi bir iş mümkün mü ki vuku bulsun” gerçeği yatmaktadır.
“Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun göğsünü islâma açar, kimi de saptırmak isterse onun göğsünü, göğe çıkıyormuş gibi dar ve tıkanık yapar.” [1231] Fakat:
“Küfrederseniz şüphesiz Allah sizden müstağnidir. Bununla beraber O, kullarının küfrüne razı olmaz. Eğer şükrederseniz sizin faydanız için bundan hoşnüd olur.” [1232] Kur'ân'da “kullar”, daha ziyade müminler için geçer. Bu Kur'an âdetine göre, “Allah müminler için küfre razı olmaz.” manası çıkarsa da bunu umumî manada almak daha isabetli olur. O zaman, Allah kullarından hiçbirinin küfrüne razı olmaz, küfrünü sevmez ve küfrü emretmez, manasına olur. Küfür O'nun iradesiyle ise de rızasıyla değildir.[1233]
Kureyş müşrikleri istihza ederek ve mümkün olmadığına kânî olarak[1234] peygambere karşı bir hüccet diye[1235] Allah'ın mutlak iradesini ileri sürmüşlerdi:
“Eğer Allah dileseydi ne biz ne atalarımız şirk koşmazlardı.” [1236] demişlerdi. Allah onları zem için bu sözlerini hikâye etmiştir.[1237] Ve:
“Onlardan evvelkiler de işte böyle tekzib ettiler de nihayet bizim azabımızı tattılar.” De ki:
“Nezdinizde (bu hususta) herhangi bir ilim varsa hemen onu bize çıkarın. Siz bir zandan başkasına uymuyorsunuz ve siz yalan söyleyenlerden başka kimseler değilsiniz.” [1238] buyurmuştur. Çünkü gerçekten onlârın hüccet olabilecek bir bilgileri yoktur.[1239]
“Tam ve kâmil hüccet, Allah'ındır.” [1240] O'nun hüccetine itiraza mesağ yoktur.[1241] Câhil olarak Allah'a itiraz edenler, doğruyu, nefsin olana uygunluğunda değil, olanın nefse uygunluğunda arıyorlar. İlim ve hakikatin açık ölçüsüyle ölçmüyorlar, nefsî meyilleriyle ölçüyorlar. Nasıl arzu ederlerse hak öyle olur farzediyorlar da istememeleri, görmemeleri, anlamamaları, inkâr ve tahrif etmeleriyle hakikat değişir sanıp, kendilerini aldatıyorlar. Kuru inkârla mesuliyetten kurtulacaklarını umuyorlar.[1242]
Allah, kurtuluşa çıkaran hidâyet ve irşad yolunu, resuller göndererek, kitablar indirerek, hariçte deliller yerleştirerek, nefiste iyiyi kötüyü ilham ederek rubûbiyyetini göstermiş
“Şüphesiz bize ait olan, her halde doğru yolu (göstermektir).” [1243] buyurmuştur. Bundan sonrası insanların iradelerine aittir. Gayet tehdîdkâr bir ifadeyle, iman edenin imanının faydasının, imansızlığın azabının sahihlerine ait olduğun[1244] beyan için
“O, Kur'an, rabbinizden gelen bir hakdır. Artık dileyen iman etsin dileyen kâfir olsun. Gerçekten biz zâlimlere öyle bir ateş hazırladık ki duvarları çepeçevre kendilerini kuşatmıştır.” [1245] buyurulmuştur. Keza Allah'ın mîzanındaki ferdî mesuliyyeti, hidayet ve dalâlette sorumluluğun ferde ait olduğunu, böylece insana bir değer kazandırıldığını ifade için[1246]:
“Kur'an okumakla emrolundum. Kim doğru yolu bulursa o yolu kendi faydasına bulmuş olur. Kim de saparsa de ki:
“Ben sadece fena hareketlerin korkunç akıbetini haber verenlerdenim.” (Nemi, 92), «Allah'a ait olan, doğru yolu bildirmektir.” [1247]
“Allah, peygamberleri ve kitabları, kendi izniyle, itaat olunsunlar” [1248] ve hidayete ersinler diye [1249] göndermiştir. Cenabı Allah, imanda iken peygamberin doğruluğuna yakinen vakıf olmuşken ve kendilerine beyyinlere gelmişken, küfre dönen kavmin ne kadar şeni bir küfürde olduğunu, bunun cahilane küfürden daha çirkin olduğunu[1250] beyan etmiştir [1251]" “Hak kendilerine belli olduktan sonra ruhlarındaki hasedden dolayı kendileri saptıkları gibi müminleri de saptırma hevesine düşen eh-l kitabı” [1252] zemmetmiştir. Çünkü onların şirki cahil müşriklerinkinden çok daha şiddetlidir. Cahilliklerinden değil, ahlaksızlıklarından çıkan bu küfürün kalbten silinmesi çok daha zordur. Cahil öğrendikçe küfründen vazgeçebilir, fakat inad öğrendikçe küfrünü artırır, daha da azar ve sapar.[1253]
a3- Hidâyetin İlk Şartı : Takva:
İnsanların hidayeti için, buna imkân veren bazı şartların bulunması gerekmektedir. Nitekim, Allah'ın kitabının hidayet vesilesi olabilmesi için “ittikâ” gerektiği [1254] beyan edilmiştir.
“îttikâ” vikayeyi kabul etmek, bir diğer ifadeyle, vikayeye girmek; “Vikaye” ise, mutlak sıyanet, yani elem ve zarar verecek şeylerden sakınıp kendini iyice korumak, demektir.[1255] Şer'ân, “Vikaye”, kişinin nefsini, ahirrette zarar verecek şeylerden muhafaza etmesidir. Bunun, zararın mertebelerine göre dereceleri vardır. Şirkten korunmak ilk mertebedir. Büyük günahlardan çekinmek, küçük günahlarda ısrar etmekten çekinmek bu mertebelerdendir. Kur'ân'ın hidayet olması, bütün bu mertebe sahiblerini içine almaktadır.[1256] Muttakîler aslen hidâyette oldukları halde “Muttakîler için hidâyet vesilesi” denilmesinde, aziz ve kerim bir kişiye “Allah seni aziz kılsın, kerem ihsan etsin.” diye ondaki izzet ve keremin ziyadeleşmesini ve devamını taleb etmek gibi, muttakîlerin hidayetlerinin artmasını ve devam etmesini temin vesilesi olduğunu beyan vardır. Ayrıca, hidayete yönelenlere, takva elbisesini giymek üzere olmaları hasebiyle, giymişler gibi bu isim verilmiştir. Resûlullah (a.s.)’ın:
“Kim bir ölüyü öldürürse onun elbisesi öldürenindir.” hadisinde de ölecek kimsenin ölmüş gibi “ölü” olarak isimlendirilmesi de böyledir.[1257] Hidayet, Kur'an'da iki manaya hamledilir; hak yola irşad ve onu gösterme, Allah Teala'nın kulun kalbinde hidayeti yaratması. Geçen ayetteki hidayet her iki manayı da ihtiva etmektedir.[1258] Lügat bakımından “haşyet” (korku) manasına olan "takva” da Kur" an'da, bazan iman, bazan tevbe, bazan taat, bazan masıyeti terk ve bazan da ihlâs manalarına kullanılmıştır.[1259]
Cenab-ı Allah, insanlara doğru yolu peygamberler ve kitaplar vasıtasıyla beyan etmiştir. Bu ilâhî beyanlar olmasaydı, insanlar hidayete eremezlerdi. Muayyen bir kitle bu kitablarla ancak hidayet bulabilir, onlardan istifade ederek doğru yola ererler. Onlar da muttakîler kitlesidir. Hidayet ancak açık gönüllere tesir eder. İnsan çok kere hidayetle dalâletin arasını tefrik edemez. Aslında “hakikat” tabiatı icâbı açıktır, fakat ona rağbet edebilenler ancak takva sahibleridir. Kalbe hidayet, nur, mev'ıza ve ibret veren şey yalnızca takvadır. İlim ve marifet tek başına hidayet için kâfi değildir, nice ilim sahibleri takvası olmadığı için batıla sapmıştır.[1260] Muttaki için hidayet vesilesi olan Kur'an o gibi kafirler için münakaşa vesilesi olmuştur.[1261]
Allah Teala “İnsanlara yol gösterici, hidayet ve doğruyu, yanlıştan ayırdedip açıklayıcı olan Kur'ân” [1262] derken geçen ayette “muttakîler için hidayet edici” demektedir. Bu bütün insanların aslında muttaki olduklarını, muttaki olmayanın insan olmadığını gösterir.[1263] Bu hükmü Elmalılı'nın şu güzel izanıyla açalım: 'Muttakîler için hidayet' denilmesinde mühim bir nükte vardır. Bundan anlaşılıyor ki bu kitabla vaki olan irşad-ı ilahînin müeessir olması ve tevfîka iktiran etmesi, muhatab olan insanların bir fiil-i ihtiyarisiyle âdeten meşruttur. Kur'an herkese tarîk-ı hakkı suret-i umûmiyede göstermek için nâzil olmuş olmakla beraber, herkes bunu kabul ve ihtiyarda müsavi olamayacak, bir takımları buna iradesini sarf etmeyecektir. Çünkü insanlığın esas-ı fıtratında umûmî olan kabiliyet-i hıtab bir takımlarında sû-i îtiyâdla külliyyen zail olmuş bulunacağından, irşâdât-ı Kur'aniyye, belâğât-ı kâmile ve hakikat-ı şâmilesiyle beraber, o gibilerin kalbîerinde bit-tabiî dâiye-i mahabbeti uyandırmayacak ve belki aksi tesir yapacaktır. Bunun için asıl fâide-i hıtab hüsn-i ihtiyara malik bulunan erbab-ı istidada ait olacaktır ki bunlar da, ittikası, lâekal kabiliyet-i ittikası bulunan muttakîlerdir. Muttaki vasfı, bir vasf-ı iktisabı olduğu cihetle, istikbâle nazaran bütün insanları isti'âb etmesi mümkün olan bir vasıftır. Bu itibarla, hidayetin, maziden kat'-ı nazarla, yine hidayet-i âmme olmasına manî olacak bir tahsis değildir.[1264] Ayetteki takvadan murad, takvanın başlangıcı, takva kabiliyetidir, “inat, nifak ve şüpheden kendisini çekebilecek, hidayete namzed olabilecek, bozulmamış fıtrat ve doğru düşünebilen akıl sahibi kimseler” ayette “muttakîler” [1265] diye anılmış olabilirler. İnsanların bu bakımdan durumları, Kur'an'da güzel bir teşbihle şöyle anlatılır:
“(Toprağı verimli) güzel memleketin nebatı, Rabbinin izniyle (bol) çıkar. Fena olandansa faydası pek az birşeyden başkası çıkmaz.” [1266] Mükellef ye muhatab olan insanlar da yağmurun yağdığı yer gibi iki kısımdır. Kimi yağmur gibi gelen beyanlara cevab verir, iman ve sâlih amel meyvelerini bitirir, kimiyse bu rahmetten hiç tınmaz. Onun için Allah'ın vaaz ve nasihatleri Allah'a ve ahirete inananlara tesir eder [1267] Çünkü onlar kıraç arazî gibi değildirler. Verimli toprakta rengârenk ve güzel kokulu bitkilerin çıkmasına sebeb olan rahmet damlaları, bozulmuş, kaabiliyetlerini kaybetmiş, işlenmeye işlenmeye “Bakarsan bağ olur, bakmazsan dağ olur.” misalindeki gibi taşlaşmış toprakta sellere ve felâketlere sebep olur. Nuh (a.s.)'ın lisanıyla
“Benim davetim (insanların imandan) kaçmalarından başka birşeyi artırmadı.” [1268], Aynı mecliste aynı lafızla, aynı peygamberin davetini dinleyen birisi hidayete meylediyor, diğeri inad ve kibrini artırıyor[1269] ve şöyle diyor:
“Ey Nuh bizimle cidden uğraştın. Bizimle olan bu mücâdelende de ileri gittin. Eğer sen doğru söyleyenlerdensen, bizi tehdid edegeldiğin azabı haydi getir bize.” [1270] Allah kâfirin küfürde bu derece ısrarlı olduğunu bildiği için, Nûh (a.s,)'ın seneler hatta asırlar süren nasihati fayda vermedi.
“Eğer Allah sizi saptırmayı murad ediyorsa, benim nasihatim size fayda vermez.” [1271] Allah onların sapmalarını ve azmalarını dilemişti.
Kur'an'da bu gibi şeyler “iğvâ” ve “idlâl” diye isimlendirilir. Tevbe edeceği ve kötülükten vazgeçeceği bilinen kimse için de “irşâd” ve “hidâyet” tabirleri kullanılır.[1272] Binaenaleyh Kur'ân, insanların igvâ, idlâl, irşâd ve hidayetini Cenab-ı Allah'a isnad ederken insanların bunlardaki dahlini tamamen kaldırmamaktadır. Şayet Allah'ın sünneti, azgınlıkları sebebiyle o kavmi helak etmeyi, saptırmayı gerektiriyorsa, muhakkak ki Allah'ın bu kanunu hükmünü icra edecektir. Nuh (a.s.)'ın nasihatlarının fayda vermemesi, Hak Teala'nın onları bu öğütten faydalanmalarına manî olmasından değil, ancak onların hareketleri sebebiyle olmuştur.[1273] Cürmleri nasihatten istifadeye engel olmuştur. Allah
“Biz o küfrü mücrimlerin kalblerine işte böylece geçiririz.” [1274] derken, temiz kalblere bir ebedî hayat inşirâhiyle girip dizilen, Allah Kelâmının, günahlarla fıtratı bozulmuş mücrimlerin kalblerine mızrak gibi, aksi tesirle saplandığını[1275] beyan etmektedir. Böyle insanlara “Korkutmalar fayda vermez.” [1276] Çünkü onlar, hidayeti bulması için Allah'ın kendilerine verdiği akıl, göz, kulak gibi vasıtaları yerinde kullanmamışlardır.
Kulakları delilleri "dinlemede, gözleri ibretle bakmada, kalbleri Allah'ı tanıma gayretinde kullanmaları gerekirken dünyevî menfaatlarda kullandılar.[1277] Nitekim kıyamet günü
“Eğer biz işitir ve akleder olsaydık, şu azgın ateşe atılanlar arasında bulunmazdık.” [1278] diyerek bunu itiraf edeceklerdir. Hidâyetin basiret şartı olan “göz” (basiret) kaybolunca[1279] peygamberin tebliği fayda vermez [1280] Bunlar hakkı duymaz, hakkı söylemez, hakkı görmez haline girdikleri için[1281] sağır, dilsiz ve kördüler. [1282] Kulakları, gözleri dilleri olduğu halde inadla küfre sarılmalarından adetâ sağır, dilsiz ve kör oldular.[1283] Akıllarını kullanmadıkları için hidayete karşı sağır olanlara tebliğ fayda vermediği [1284] için kâfirlerin semîleri onları korumadı ve fayda sağlamadı: [1285] Onlar için helakten korunmak mümkindi, eğer Allah'ın onlara gösterdiği ayet ve delilleri inkâr etmeyip, iman ve itaat etselerdi helak olmayacaklardı, lâkin dinlemeyip eğlendikleri için[1286] sapıttılar. Göklerde ve yerdeki bunca alâmetler ve azabla korkutmalar, iman etmeyecek bir kavme fayda vermez. [1287] Çünkü “Şüphe yok ki Allah kâfirlere muvaffakıyyet (hidâyet) vermeyecektir.” [1288] Çünkü
“Kâfirler zâlimlerin taa kendileridir.”[1289] Zulümlerinin sonsuz oluşu sebebiyle “zâlim” vasfına hakkıyla lâyık kimselerdir.[1290]
Mutezile'nin de işaret ettiği gibi, Cenab-ı Allah onlardan daha önceden sâdır olan çirkin bir fiilden dolayı, hidayetini onlara nasîb etmemiştir. Onlar kendi nefislerine zulmettikleri için hidayetten mahrum kalmışlardır.[1291] Onlar ilâhî nurdan, kişinin dinde kılavuzu olan akıl nurundan yüz çevirmekle bu nuru söndürerek kendilerine zulmetmiş oldular, karanlıklar içinde sendeler ve şaşkınlıkla gezinir oldular. Artık onların sırât-ı müstakime ulaşmaları mümkün değildir.[1292] Hidayet ehli olamazlar. Zira hidayet, hakka teveccühün, ihlas, takva, sadâkat, doğru yol arzusunun ve talebinin bir rnükafaatıdır. Yalan söyleyip küfre sapan Allah'ın hidayet ve yardımına lâyık değildir. O kendisine, Allah yolundan uzaklaşmayı tercih etmiştir.[1293]
“Muhakkak ki Allah, yalancı olan kimseyi doğru yola çıkarmaz.” [1294] Her türlü hayır ve ihsanı kendisinde toplayan İslâm'dan yüz çevirenler onlardır. Dalâleti seçenler, Allah'ın ipine sarılmaktan kaçanlar onlardır. Bunda Allah onlara zulmetmiyor. Onlar, Allah'ın nizamını geriye itmeleri ve sapıklığı tercih etmeleriyle kendi nefislerine zulmediyorlar.[1295]
“Doğrusu Allah insanlara zerrece zulmetmez, fakat insanlar kendilerine zulmederler.” [1296] Bu, Allah Teala'dan peygamberine ve müminlere, iman etmeyeceklerini haber verdiği kimselerin kusursuz olarak değil, bilakis kazandıkları günahlar sebebiyle imandan uzaklaştırıldıklarını ilâmdır.[1297]
“Kendilerine apaçık deliller gelmiş ve peygamberlerin hak olduğuna şahadet getirmişlerken, imanlarından sonra dinlerinden çıkıp küfre sapan bir kavmi Allah nasıl hidayete eriştirir? Allah zâlimler topluluğunu hidâyete eriştirmez.” [1298] Bu “zulüm” vasfı onlarda olduğu müddetçe hidayete ulaşamazlar, bu imkânsızdır.[1299] Allah onların küfürlerindeki samimiyetlerini bildiği için lutfunu göstermedi.[1300] Bundan dolayı, küfürleri sebebiyle azabı hak etmiş kavmine Şuayıb (a.s.) “Oh olsun!” dememişti ama “Vah!” demenin de caiz olmayacağını mülahaza ederek.[1301] “Ey kavmim doğrusu ben size rabbimin gönderdiği emirleri tebliğ ettim ve iyiliğinizi istedim. Şimdi kâfir olan bir kavme nasıl acırım.” [1302] demişti.
a4- Dalâletin Sebebi: Fısk.
Kur'an'da, hidayetin ilk vesilesi olarak «ittikâ»nın şart olduğu beyan edildiği gibi, dalâlet sebeblerinden olarak da “fısk” sayılıyor. Hidayetin Halıkı Allah Teala aynı zamanda dalâletin de halıkıdır. Mesuliyet istiyenlerin olmak üzere, dalâleti tercih edenler için Allah onların kalblerinde dalaleti yaratmaktadır. Bu onların taleblerini yerine getirmesidir. Yoksa başlangıçta hidayet fıtratı üzere yarattığı kullarından hiçbirini, istemedikleri halde saptırmaz. Bu O'nun rahmetine yakışmaz. Allah'ın “mudil” (saptıran) isminin bulunmasının yanlış anlaşılmaması için.[1303]
“(Allah) o darb-ı meselle ancak fasıkları şaşırtır (idlâl eder).” [1304] ve
“Gayetleri fasıklardan başkası inkâr etmez.” [1305] buyurur. Görülüyor ki onların dalâlet sebebleri fısktır. Allah'ın sünnetindeki hidayetten, akıl ve duyularla hidayete ermekten çıkmak manasına gelen fısktır. Buradaki fasıklardan murat, küfürden dûn olan günahları işleyen âsîler değildir. Bu makama uygun manâ söylediğimiz; mânâdır. Ayet sapıklıklarının menşeinin bizzat kâfirlerin kendileri, kendi amelleri ve halleri olduğunu beyân ediyor.[1306] Allah onları, sebebsiz yere idlâl etmemiş, onların dalâlete müsaid uygun sıfatlarının çirkinliğini artırmıştır. Fısk, şer'an, akıl sahiblerinin taatten çıkmalarıdır. Bu manasıyla o küfre ve küfürden daha aşağı olan küçük olsun büyük olsun bütün günahlara şâmildir.[1307] Buradaki fasıklardan murat, iman hududundan çıkanlardır. İdlâlin fasıklara hasredilmesi, fışkın onları dalâlete müsaid hale getirdiğini ve ona sevkettiğini anlatmak içindir. Onların küfürleri, hakdan yüz çevirmeleri, batılda ısrarları, tefekkür ve teemüle yanaşmamalarını intâc etti de cehaletleri kökleşti ve dalâletleri arttı.[1308] Katâde'nin dediği gibi, onlar fasıklık ettiler Allah da fasıklıklarından dolayı onları saptırdı.[1309]
Bu meseleyi daha iyi anlamak için, hidayet ve dalâlette merkezi vazifeyi yüklenmiş olan kalbin bazı durumlarından bahsetmemiz gerekmektedir.
a5- Kalbin Mühürlenmesi ve İnsanın Bundaki Rolü :
Allah Teala, tebliğin en tesirli çeşidi olan inzarın[1310] faydasız kaldığı kimselerden haber verir;
“Şu muhakkak ki küfredenleri inzâr etsen de etmesen de onlar için birdir, onlar iman etmezler.” [1311] Bu, kâfirlerin küfür ve sapıklıkta, inzar faydasız kalacak derecede, ısrarlı olduklarının beyanıdır.[1312] Allah Teala, peygamberine, insanlar arasında iman etmeyenlerin bulunabileceğini, bu durumun, Kur'an'ın hidayetinin eksik ve kusurlu olduğu manasına gelmediğini, aksine insanların kusurundan olduğunu anlatmaktadır.[1313] Daha sonra, gelen ayet insanların, hidayetlerine manî olan kusurlarını açıklamaktadır:
“Allah onların kalblerine de kulaklarına da mühür basmıştır. Gözlerinin üzerinde bir de perde vardır.” [1314] Nasıl bir kabın ağzı mühürlendiğinde ona ne birşey girebilir, ne birşey çıkabilirse, Allah da düşmanlarının kalblerini, içindeki cehalet ve delâlet dışarı çıkmayacak, basiret ve hidayet ona girmeyecek şekilde ayarlamıştır.[1315]
Kalb nasıl mühürlenir? Malum ya, “üzeri mühürlenmek”, zarf, kap örtü ve kapı gibi şeylerde olur. İnsanların kalbleri de ilimlerin ve marifetin zarfları ve kapları gibidir. Her türlü idrâkimiz orada saklıdır. Kulak da bir kapı gibidir, sesler oradan girer. Bundan dolayı kalbin mühürlenmesi zarfın mühürlenmesine, kulağın mühürlenmesi kapının mühürlenmesine benzer.[1316] Buradaki mühürleme muhakik alimlere göre hakkın müfûzuna yol vermemeden istiaredir.[1317]
Kâfirlerin hakikati reddetmeleri, Kalblerinin Allah Tarafından mühürlenmiş olmasının neticesi olmayıp, hakikati duymamaları da kulaklarının mühürlü olmasından değildir. Keza hakikati gözlerinin mühründen dolayı görmemiş değiller. Aksine hakikati gömemelerî, duymamaları ve reddetmeleri neticesinde Allah kalblerini ve kulaklarını mühürlemiş, gözlerine perde inmiştir. Kur'an burada sadece bir fıtrat kanunundan bahsetmektedir. Eğer bir kimse herhangi bir hususta tarafgir görüşe sahib olur ve zihninde bilhassa zıt hükümleri beslerse, o vakit orada hiçbir fazilet göremez, o meselenin lehinde hiçbirşeyi işitemez, onda vicdanını hür tutamaz. Bu bir fıtrat nizamıdır.[1318]
Resûlullah (a.s.) Kbu Hureyre (r. a.)'ın haber verdiği hadiste şöyle buyurur:
“Kul bir günah işlerse kalbine bir siyah nokta konur. Eğer sahibi pişman olur, tevbe ve istiğfar ederse kalb yine parlar, etmez de günaha devam ederse o leke de artar, nihayet arta arta bir raddeye gelir ki leke bir kılıf gibi bütün kalbi kaplar.” Mutaffifîn Suresi'ndeki
“Hayır onların zannettikleri gibi değil. Doğrusu onların kazandıkları günahlar kalblerini kaplamıştır” [1319] ayetindeki “rayn” (pas) budur.[1320] Bu hadis gösteriyor ki günahlar devam ettikçe kalbleri bir kılıf gibi kaplar ve işte o zaman “Allah onların kalblerini mühürlemiştir” ayetindeki haber tahakkuk etmektedir. Başlangıçta silinmesi mümkinken bundan sonra günah o kalbte, silinmesi gayr-i kabil ikinci bir tabiat olur, ne silinir ne çıkar. Artık ne iman yolu kalır ne küfürden kurtulma çaresi. Bu neticeyi kul kazanmıştır, Allah yaratmıştır. Bundan dolayı burada mühürlemenin Allah'a isnadı, Ehl-i sünnet'in anladığı gibi, hakikî manasıyladır, mecaz değildir. Bu ayet ve hadis ahlaktaki “îtiyâd” meselesinin güzel bir izahıdır, itîyadda ilk hisse mühimdir. Bu meselelerde ilk yaratışta olan cebr yoktur ama insanın yaratıcı olması da yoktur, sadece kesbi vardır, İnsan bir taraftan yaratılmışı alır, diğer taraftan yaratılacağı kazanır. Allah onlara başlangıçta kaîb vermeseydi yahut mühürlü olarak verseydi o zaman cebr olurdu, halbuki mühürlemeyi kulun iradesinden ve ona bahşettiği kudretten sonra yaratmıştır.[1321] Kalbin mühürlenmesine kulun kendisinin sebep olduğu gerçeği birçok ayette açıkça görülür.
“Allah onların kalbleri üzerine küfürleri yüzünden mühür basmıştır.” [1322] Bir hadiste Resulullah (a.s.) “Mühür arşın ayağına takılıdır. Haramın sınırına tecavüz edildiğinde, günahlar işlendiğinde, Allah'a karşı cür'etkârlık gösterildiğinde, Allah mührünü gönderir ve o kimsenin kalbini mühürler. Bundan sonra o kişi hiçbirşeyi akledemez olur.” buyurmuştur.[1323] O kimselerin kalbleri yaratılıştan hakka kapalı, fıtraten perdeli değildi. Fakat küfre ihtirasla sarılmaları, inkârda ısrarları sebebiyle dalâlet mührünü yediler. Her türlü hayatiyetin kaynağı olan kalb böylece donuk ve sert bir kayadan farksız oldu.[1324] Allah, kâfirlerin
“Bizim kalblerimiz perdelidir” [1325] demelerine karşı bir red olarak yukardaki gibi buyurmuştu.[1326] Allah, onların kalblerinin asIında böyle yaratılmadığını, fıtrat ve hakkı kabule müsaid olarak yaratıldığını, onlara lanetinin ve hidayetten mahrum edişinin sebebinin, fıtratlarını bozarak küfrü seçmeleri olduğunu beyan etmektedi.[1327] Fâsid itikadları ve kalplerinde kökleşmiş batıl cahillikleri, yaratılışlarından bulunan istidadlarını bozdu ve onları hidayetten uzaklaştırdı.[1328]:
“Onların kazanmakta oldukları kalblerini kaplamış, paslandırmıştır.” [1329] İnsan bir takım günahlar işlemeye devam ederse, kalbinde bu günahlara devam hususunda nefsânî bir meleke hâsıl olmaktadır.[1330] Böylece kalb normal vazifesini yapamamaktadır. Allah'ın kanunlarına göre, bir kul kalbini hidayete kaparsa Allah o kalbi mühürler. Bundan sonra o kalb donar, katılaşır ve artık çalışmaz. Bu, kalbin ilk yaratılışındaki hali değildir. Her zaman geçerli olan sünnetullah böyle cereyan etmektedir.[1331]
Bunu kul kesbetmiştir, Allah yaratmıştır. Nitekim bir ayette kalbin kasveti (katılaşması) bizzat kulun kalbine izafe edilmektedir [1332] Bir başka ayette “biz onların kalblerini bu mîsaklarını bozdukları için, kaskatı ettik ve onları lanetledik.” [1333] diye Allah'a isnad olunmaktadır. Diğer bazı ayetlerde de Allah, kâfirlerin[1334] ve haddi aşanların[1335] kablerini mühürlediğini beyan ederken insanların kesblerini ve mühürlemeye sebeb olan hallerini göstermektedir.[1336]
Artık bundan sonra onlar peygamberin tebliğini duysalar, dinleseler ve her türlü mucizeleri görseler de iman edemezler, çünkü kalblerinde ona engel perdeler vardır.[1337] Sanki idrâk eden kalbleri, işiten kulakları yok gibi dinledikleri halde anlayıp öğrenmeyen insan topluluklarına her devirde, her yerde ve her nesilde rastlamak mümkindir. Bunlar hidayete yönelmemişlerdir ki Allah hidayet etsin. Bünyelerindeki alıcı-verici fıtrî cihazlarını çalıştırmaya gayret etmemiştir. Hatta bu cihazları daha başında bozdular ve hidayetle aralarına perde çekildi. İlk niyet ve amellerinin cezası olarak, Allah'ın kaza ve kaderi bu şekilde cereyan etmiştir.[1338] Onlar emanetlerindeki kalblerini bozmuşlar, hastalandırmışlar, Allah da bu hıyanetin cezası olarak kalblerindeki hastalığı artırmıştır.[1339] Hastalık, bedene sonradan arız olan ve dengeyi bozan bir haldir. Maddî manada kullanıldığı gibi manevî sahada da kullanılır. Manevî bakımdan, başlangıçta bütün kalbler sıhhatlidir. Fakat dikkat edilmez ve sıhhati muhafaza edilmezse büyük bir hastalığa uğrar. Bu hastalık, idrâk ve iradenin düşmanı ve bütün ahlaksızlıkların sebebi olan, akîdesizlik, şüphe, nifak hastalığıdır.[1340] Fıtrattan sapmak, doğru yolu bırakmak demek olan işler hep böyle hasta kalblerden sâdır olmaktadır.[1341]
Bedenin her uzvu muayyen bir iş için yaratılmıştır. Uzuv, yaratıldığı işi yapmıyorsa hastadır.
İlim, hikmet, marifetullah, Allah sevgisi, Allah'a ibadet, Allah'ı zikr, Allah'ı bütün arzularına tercih ve şehevî arzularına karşı Allah'tan yardım dilemek için yaratılmış olan kalb, bu vazifelerini yapmazsa hastadır.[1342] Münafıkların kalbleri böyle kabul edildiği[1343] gibi bunu kabul etmeyenler de olmuştur. Tabatabâî, “Kalblerinde hastalık olanlar münafıklardan başkasıdır. Münafıklar ve kalblerinde hastalık olanlar o zamanda şöyle diyorlardı: “Müslümanları dinleri aldattı.” [1344] ve benzeri ayetler [1345] de Kur'an hasta kalblilerle münafıkları ayrı anmaktadır. Çünkü münafıklar dilleriyle inanan kalbleriyle inanmayanlardır ki bu hâlis küfürdür. Küfürse kalbin hastalığı değil ölümüdür. Zahir olan odur ki Kur'an örfünde “kalb hastalığı”, Allah'a ve O'nun ayetlerine taalluk eden meselelerde insan idrâkine arız olan şek, şüphe ve kalbin dinî inanca sarılmadaki gevşekliğidir.[1346]” diye güzel bir noktaya temas etmiştir.
Cenab-ı Allah, peygamberine yeni yeni haddler ve farizalar vahyettikce, kalbi bozuk olanlar, onları her defasında dinleyip, inkâr ede ede küfürlerini ve şüphelerini katmerleştirmişlerdir[1347], Allah'ın gönderdikleri hastalıklarını artırmıştır. Hernekadar kalbler bizim görünüyorsa da Allah'ın müsadesi olmadan ona sâhib olamayız. Nitekim
“Biliniz ki şüphesiz Allah kişiyle kalbi arasına girer.[1348] buyurulur. O kullarının kalblerine onlardan daha hâkimdir. Dilerse kalblerle onların arasına girer de, kalbleri olduğu halde ne imandan ne küfürden birşey idrâk edemezler.[1349] İnsan hidayete erdikten sonra bile, bu yolda devam garantisine sahib değildir. Onun için Allah, kullarına şu duayı tâlim buyuruyor:
“Ey Rabbimiz bize hidayet ettikten sonra, kalblerimizi saptırma.” [1350] İlimde rusûh sahibi olanlar insan olarak zaafların, nisyan, değişkenlik ve gafletin meydanı olduklarını biliyorlar[1351] da Allah'a böyle yalvarıyorlar. Fakat şu da var ki Allah onların kalblerini cebren saptırmaz. Musa (a.s.)'ın kavmi gibi
“Ne zaman ki saptılar Allah da onların kalblerini çevirdi.” [1352] Allah onların kalblerini cebren çevirse de, mutezilenin iddia ettiği gibi zulmetmiş olmazdı. Nitekim Âl-î İmran suresinde, hidayetten sonra sebat talebinde bulunanları Cenab-ı Hak medhetmiştir. Mutezile'nin dediği gibi olsaydı onların duası “kalbimizi saptırma” [1353] yerine “bize zulmetme” şeklinde olurdu.[1354] Şu hadisler, Allah'ın insanların kalblerini çevirmede hiçbirşeyle mukayyed olmadığını gösteriyor:
“Ey kalbleri çeviren Allah'ım, kalbimi senin dininde sabit kıl.” diye dua eden Resulullah'a:
“Ey Allah'ın resulü, sana ve getirdiğine inandık, buna rağmen bizim hakkımızda emin değil misin?” şeklinde sorulduğunda :
“Evet şüphesiz kalbler Allah'ın parmaklarından iki parmağı arasındadır, onları dilediği gibi evirir çevirir. Dilerse onu hidayette kılar, dilerse saptırır. Biz, rabbimizden, kalblerimizi hidayetten sonra saptırmamasını niyaz edelim.” cevabını vermişti.[1355] Kalblerin süratli değişiklikleri hakkında Gazali güzel izahlar yapmıştır.[1356]
İnsanların kalbleri Rahman'ın parmakları arasında olduğu halde, hidayet ve dalâlette mükafaat ve mesuliyyet insanlarındır. Çünkü Allah, onların kalblerine, onların meyil ve ihtiyarlarına göre hidayet veya dalâlet doldurmaktadır. Hidayet ve dalâletteki insanın payını gösteren birçok ayetler vardır. Ayetlerde, kâfirler için “dalâleti, iman ve hidayet karşılığında satın alanlar” [1357] tabirini kullanır ve bunun kötü bir alış - veriş olduğunu [1358] bildirir. Bu bilerek ve kasden yapılan, yani hakkıyla olan bir alış - verişti.[1359] Alış - veriş ihtiyardan mecazdır. Çünkü alan da satan da bu işi istekleriyle yapmaktadırlar [1360] Aynı bu şekilde kafir ve münafık, hidayet yerine körlüğü ihtiyar etmektedir, isteyerek.[1361] İsteselerdi hidayete gelebilirlerdi, hidayet ellerindeydi, fakat onu sapıklıkla değiştirdiler. Bunu ancak en gafil ve aptal tüccar yapardı.[1362] Allah herkese diledeğini vermiştir[1363]:
“Kim ahiret ekini dilerse onun ekinini artırırız. Kim de dünya ekini dilerse ona da bundan veririz.” [1364] Semud kavmi, hidayet yerine körlüğü beğenmişlerdi [1365] Onlara hayır ve şer yolu beyan edildiği halde onlar körlüğü hidayete tercih etmişlerdi[1366], Allah da kalblerini küfre çevirmişti.
Allah kâfirlere “Karşınızda Allah'ın ayetleri okunup dururken ve O'nun peygamberi de içinizde olduğu halde nasıl olur da inkâra gidersiniz?” [1367] diye tevbîh yöneltmektedir. Denmek istenen şudur:
“Yarın Rabbinizin huzurunda, peygamberinizin peygamberliğini inkârınızdan ısrarınız ve topuklarınız üzerinde cahiliyet âdetinize dönmeniz hususunda ne özür beyan edebilirsiniz. Hatanızı gösteren bunca ayetler ve açık deliller ola ola küfre yöneliyorsunuz.”[1368] Bu ve benzeri ayetler, onların küfürlerinin inaddan ileri geldiğini göstermektedir. Ayetlerdeki tevbîh kuvvetli bir zemmi taşır.[1369]
Hernekadar Râzi kabul etmiyorsa da[1370], şu ayet de, kulun fiillerinde ve hidayette hiçbir hissesi olmadığını iddia eden Cebriye aleyhinedir
“Eğer Allah'a ve ahiret gününe iman etselerdi ve Allah'ın kendilerine verdiği nimetlerden infâk etmiş olsalardı onlara zarar mı idi (sanki ne olurdu?)”[1371] İhtiyar sahibi olmayan bir varlığa böyle söylenmez[1372]
“Peygamber sizi, rabbinize iman edesiniz diye davet edip dururken, size ne oluyor ki Allah'a iman etmiyorsunuz.” [1373] ayeti de Kadı Abdülcebbâr'ın da işaret ettiği gibi kâfirlerin imana güçleri yeteceğini göstermektedir.[1374] Aynı zamanda kâfir ve münafıkların cahillik ve sapıklıklarının taaccüb edilecek bir iş olduğunu açıkça beyan etmektedir.[1375]
“Bu topluluğa ne oluyor ki, Kur'an'ı anlamaya yanaşmıyorlar.”[1376],
“Ey insan, O, keremi bol rabbına karşı seni aldatan ne?”[1377],
“Onlar, doğru yolu bırakıp sapıklığı, mağfirete bedel azabı satın almış kimselerdir. Onlar ateşe karşı nede sabırlıdırlar (ne de cüretkârdırlar)” [1378] gibi ayetler hep, aynı mahiyyette tehdidi ve bu insanların yaptıklarının taaccübe medar işlerden olduğunu ifade ediyorlar.[1379]
Bütün bunları, insanın dalâletteki hissesini ifade için anlattık. Kâinatta gerçekten şer denilebilecek iki şeyden birisi, işte insanın bu dalâletidir.
b- Günah ;
Dünyada insana şer görünen ve onu rahatsız eden şeylerin mühimce bir kısmı, bizzat insanın yaptığı işler, davranışlar, hareketler ve fiillerdir, însanın fiillerini iki kısımda ele alabiliriz. Birinci kısımdakiler, nefes alıp vermek, nabzın atması gibi insanın kendisinde fakat iradesi dışında meydana gelen fiilleriyle, unutmak ve yanılmak gibi elde olmadan sâdır olan fiillerdir. Resulullah (a.s.)'ın:
“Ümmetimden yanılma ve unutmanın günahıyla, ona zorla yaptırılan işin günahı affedildi.”[1380] Hadisinin de ifade ettiği gibi, insan bu gibi fiillerinden sorumlu tutulmamıştır. Nitekim Allah Teala, kullarına öğrettiği duada bunları zikretmişti.[1381] İkinci kısımdaki fiiller, insanın ihtiyarî fiilleridir. İnsan, bu fiillerinden dolayı mükellef ve mesuldür. Bunun için de bu nevi fiillerden dolayı ya övülmüştür ya yerilmiştir.[1382] Bu noktada hatırlanması ve izahı gereken bir mesele vardır: Kulların fiillerinin yaratılması meselesi...?
b1- Kulların İyi ve Kötü Fiillerinin Yaratılması
Kur'an'da:
“İşte rabbiniz olan Allah. Ondan başka hiçbir tanrı yoktur. O, herşeyi yaratandır.” [1383] ve
“Allah herşeyi yaratandır.” [1384] buyurulur. Ehl-i Sünnet, bu ve benzeri ayetlere dayanarak, insanların her türlü fiilleri dâhil, kâinatta herşeyi yaratanın Allah Teala olduğuna inanmaktadır.[1385] Mutezile, çeşitli te'villerle, buna kulun fiillerinin dâhil olmadığını ileri sürmüştür.[1386] Bu hususta kendilerince anladıkları bazı ayetleri delil getirmek istemişlerse[1387] de o ayetlerin açık medlulleri buna hiç müsaid değildir.
Allah bir taraftan Muhammed ümmeti için:
“Biz sizi vasat (adaletli) bir ümmet kıldık.” [1388] buyurarak bu ümmetin adaletli ve hayırlı olduğunu[1389] ilan ederken diğer taraftan:
“Biz her peygambere günahkârlardan böyle düşman(lar) peydah ettik.” [1390] diye hayrın olduğu gibi şerrin ve küfrün yaratıcısının da kendisi olduğunu beyan etmiştir.[1391] Bilhassa şu ayet, kulların ihtiyari fiillerinin Allah'ın yaratmasıyla olduğunu, fiillerin kesb ve mübaşeret tarafının kulun olduğunu açıkça göstermiştir[1392]:
“O kâfirleri (Bedir'de) siz kendi kuvvetinizle öldürmediniz, fakat onları Allah öldürdü. Attığın zaman da sen atmadın, ancak Allah attı.” [1393] Anlattıklarımızla Al-i İmran, 26. ayet müşkil bir durum arzeder gibidir:
“De ki: ‘Ey mülkin sahibi Allah, sen mülkü kime dilersen ona verirsin, kimi dilersen ondan mülkü alırsın. Kimi dilersen onun kadrini yükseltir, kimi dilersen onu alçaltırsın. Hayır yalnız senin elindedir. Şüphesiz ki sen herşeye kadirsin.” Resûlullah (a.s.)'ın uzunca bir duasında buna mümasil şu sözler vardır :
“Yüzümü hak dine meylederek, göklerle yeri yaratana çevirdim. Ben müşriklerden değilim. Şüphesiz ki benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm hep âlemlerinrabbi Allah'a aitir (...) (Ey Rabbim) ben senin kulunum, nefsime zulemettim, günahımı itiraf ediyorum. Binaenaleyh bütün günahlarımı affet (...) Beni ahlâkın en güzeline hidayet buyur, onun en güzeline senden başka hidayet edecek yoktur. Ahlakın kötüsünden beni muhafaza et, kötü ahlaka düşmekten senden başka koruyacak kimse yoktur (...) Bütün hayırlar senin elindedir. Şer sana ait değildir...”[1394] Fahreddin Râzî bu müşkül dile getirip cevab veriyor:
Eğer, bu ayet sizin aleyhinizde bir bakıma delildir, Allah'ın elinde ancak hayır bulunduğuna göre, masıyet ve küfür Allah'ın yaratmasıyla değildir, denirse cevabı şudur: Ayet, hayrın Allah'ın elinde olduğunu ifade eder, elinde ondan başka birşey olmadığını ifade etmez. Bu mana olsaydı o zaman hayrın dışındaki şeylerin elinde olmasını nefyederdi. Fakat hayrın onun elinde olması, hayırdan başka şeylerin elinde olmamasını gerektirmez. Şu kadar var ki ayette sadece hayır zikrolunmuştur.
Çünkü hayır, kendisinden istifade edilen şeydir. Onun için, bu mana sebebiyle ayette hayır yer almıştır.”[1395] Bu hususta şunlar da söylenmiştir: Her şer Allah'ın kazası cümlesinden olduğu cihetiyle ve dolayısıyla hayrı mutazammındır ve hayırdır. Allah'ın bütün fiilleri hayırdır. Ayrıca ayet dua makamında söylendiği için sadece hayır zikredilmişdir.[1396] Burada, Allah'ın müminlere verdiği, kâfirlerin kabul etmediği hayırdan bahsolunmaktadır ve “Hayır senin elindedir, onu düşmanların hoşlanmamalarına rağmen, dostlarına verirsin.” denilmek istenmektedir.[1397] Konuşma âdabına riayet için şer zikrolunmamıştır.[1398]
İbnu'l-Esîr, hadisteki "şer sana ait değildir." kısmını şerhederken, "Bunun sebebi, Allah Tealayı medh ve sena ederken edeble davranmayı göstermektedir, Bu da herşeyin, kötüsünü değil, iyisini ona izafe etmekle olur. Yoksa kasıt, Allah Teala'nın kudretinden ve yaratmasından onları hâriç tutmak değildir. Çünkü övgü esnasında herşeyin iyisi Allah'a isnad edilir. Mesela, Ey göklerin ve yerin Rabbi, denir de, Ey köpeklerin ve domuzların Rabbi, denilmez.”[1399] der. Tabatabâî, meseleyi daha değişik bir açıdan ele alır: “Hayır kelimesinin asıl manası, seçmedir. Biz, birşeyi başka bir şeye kıyas edip birini tercih edersek, seçtiğimize “hayır” deriz. Allah Teala, mutlak olarak hayrın kendisidir. Çünkü herşeyin kendisine ulaştığı ve döndüğü O'dur. Herşey O'nu talebeder. O'nu kasdeder. Fakat Kur'an Allah'a hayr ismini, isim olarak ıtlak etmez, sıfat olarak ve izafetle ıtlat eder....” [1400]
Meselenin en mühim noktası şu ayetlerde beyan edilmiştir:
“Eğer onlara bir iyilik dokunursa: “Bu Alah katındandır.” derler. Şayet onlara bir fenalık dokunursa : “Bu senin katından (yüzünden) dir”. derler. De ki: “Hepsi Allah tarafındandır. Böyleyken onlara, o kavme ne oluyor ki hiçbir sözü anlamaya yanaşmıyorlar? Sana gelen her iyilik Alah'tandır, sana gelen her fenalık da kendindendir...” [1401]
Onlar basiretlerinin kıtlığı ve inançlarının bozukluğundan dolayı, kendilerine bir iyilik dokunursa sevmiyorlar ve Allah'a şükrediyorlardı, bir kötülükle karşılaşırlarsa, onu mecûsîler gibi, yaratıcıya değil mahluka izafe ediyorlardı. İlk ayetle onlara cevab veriliyor ve
“Ey Muhammed, onlara bildir ki herşeyin yaratılması, yoktan var edilmesi, inşası, icadı, takdiri ve hareket ettirilmesi[1402], her taat, her hayır ve taatın nasibi Allah'tandır. Kesb bulunsa da bulunmasa da Allah'tandır. Zira Allah murat etmeyince hiçbirşey olmaz.” “Herşey Allah katından” olması hasebiyle, seyyie de Allah indindendir. Allah takdir ve irade etmemiş olsaydı bu da olmazdı, fakat bunda yapma veya yapmama yönünden insanın bir sebebiyeti vardır, bunun menşei, insanın kendisi, arzusu, iradesidir. Umûmî manasıyla “seyyie” sırf günahı ifade etmeyip, mihnet ve meşakkate şâmil olduğundan, bazı sıkıntılar ve elemler vardır ki bunlar nefsi terbiyeye sebeb olurlar veya günahlar onların yüzünden mağfiret edilir. Şer görünse de bu hayırdır. Binaenaleyh her ne surette olursa olsun, seyyie evvela kula nisbet edilmelidir ama Allah katından olduğu da unutulmamalıdır. Bu ayete dayanarak, Mutezile'nin, kulun ihtiyarî fiillerini kendisinin yarattığını iddia etmeleri doğru değildir. Ayetteki “hasenat Allah katındandır.” ibaresi böyle bir iddiayı yıkmaktadır.[1403] Çünkü kulun ihtiyari fiillerinin bir kısmı da hasenattandır.
İlk ayetteki “hasenat” (iyilikler), nimet ve taat cinsinden bütün iyilikleri içine alan umûmî bir mana ifade eder. “Seyyie” de belâ ve günah cinsinden bütün kötülükleri muhtevi umumî bir manadadır. Daha sonra gelen “hepsi Allah katındandır.” kısmı bütün iyiliklerin, kötülüklerin ve bunlar zımnında bütün taat ve masıyetlerin Allah'tan olduğunu tasrih etmektedir.[1404] Bu meyanda
“Sizi ve yaptıklarınızı Allah yaratmıştır.” [1405] buyurulmuştur. Hareket noktası ayetler olan Ehl-i Sünnet'in görüşü budur ve izahları açıktır.[1406]
Kur'an, taat olsun mâsıyet olsun, kulların fiillerinin Allah tarafından yaratıldığı gerçeğini ifade etmesinin yanısıra, insanların zulümlerinden ve zulümleri sebebiyle cezalandırılmalarından bahseder. Fâtır, 32'de Kitab'a vâris olanların üç kısım olduğu bildirilir; onlardan kimi nefsine zulmedenler, kimi mutediller, kimi de Allah'ın izniyle hasenat yarışında öncü olanlardır. Burada, günakârlar, ilâhî emir ve yasaklara riayetsizlik edenler “zâlim” olarak tavsif edilmişlerdir.[1407]
“(nefislerine) zulmedenlerin hiçbir yardımcıları yoktur (olmayacaktır.)” [1408]
“İnsanlar günah işlemekle kendilerine hainlik etmişlerdir.” [1409] Çünkü günahlarının zararı dönüp dolaşıp kendilelerîne gelecektir.[1410]
“Günah işleyenler, nefislerine karşı haddi aşmışlar ve müsrifçe davranmışlardır.” [1411] Allah Teala, Âdem (a.s.)'ı ve ondan eşi Havva annemizi yaratıp onları cennete yerleştirdikten sonra, bir ağacın meyvesini onlara yasak etmişti ve
“Şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa ikiniz de zulmedenlerden olursunuz.” [1412] demişti. Demek ki Allah, onlara büyük bir hürriyet vermekle beraber yine de bir sınır tayin etmiş, ona yaklaştıkları takdirde zâlimlerden olacaklarını bildirmiştir. Bu, Hz. Âdem'in hilâfetinin mutlak olmayıp, sınırlı olduğunu ve o sınırın aşılmasının zulüm olduğunu gösterir.[1413]
b2- Günahların Kesbi ve İrâde-i Cüziyye :
Mesuliyetleri sebebiyle insanlara zulüm isnad edildiğine göre, fiillerinde kendilerine ait bir taraf vardır. Yukarda katî olarak anladık ki bu taraf fiillerin yaratılması değildir. Çünkü herşeyi yaratan Allah Tealadır. İslâm âlimleri, Kur'an'dan hareketle, kula ait tarafın “kesb” ve “irade-i cüziye” olduğunu söylemişlerdir.
Kur'an'da Allah Teala bize üç hakikat takdim ediyor:
I- Herşeyin yaratıcısı Allah'tır. Melekût O'nun elindedir, herşey üzerinde hâkim ve kahir O'dur.
II- Allah Teala'nın hikmet ve meşietinin muktezası olan yaratma ve takdir, sabit kanunlar ve malum miktarlar üzerine cereyan eder. Herşeyi bir sebeb ve nizama bağlamıştır, sebeblerin, kanunların ve mikdarların vâzı'ı da O'dur.
III- Allah'ın yaratma ve kaderinde câri olan kanunlarından biri de, insanın, ilim, meşiet, irade ve kudret sahibi olarak, dilediğini yapma salahiyetiyle yaratılmış olmasıdır. İnsanın bu vasıflarda yaratılmış olması Allah'ın meşîetiyle ne tearuz eder, ne de onu ta'tîl veya izale eder bir mahiyettedir.[1414]
İnsan bu mahiyetiyle fiillerinde bir hisseye sâhibtir, biz buna “kesb” diyoruz. Kur'an'da:
“Hakikaten insan için kendi çalıştığından (sa'yinden) başkası yoktur.” [1415] buyurulmaktadır. Anlaşıldığına yöre insana ait olan amel, insanın gayret ve kesbi ile alâkadar. Onun için:
“Onların kazandıklarından nasîbleri vardır.” [1416] buyurulur. Kesb (kazanç), kişinin âmeliyle elde ettiği şeye ıtlak edilir. Bu ya bir menfaat elde etme veya bir zararı def olur. Bu bakımdan ticarette, “Bu falanın kesbidir, kazancıdır.”, “O çok kazançlıdır.” veya “Az kazançlıdır,” denilir. Ehli -Sünnet uleması bu kelimeyi “cebr” ile “yaratma” arasında bir manada kullanmışlardır.[1417] Kur'an'daki şu ayetler bu anlayışın istinadları olmuşlardır:
“(Herkesin) kazandığı (kesbi) kendi faydasına, yaptığı (iktisabı) kendi aleyhine, zararınadır.” [1418], “Onlar birer ümmetdiler (gelip) geçtiler, onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandığınız da sizin.” [1419],
“Bugün herkes ne kazandıysa onunla cezalandırılacaktır.” [1420],
“Her nefis kazandığı (kesb ve ihtiyar ettiği) şey mukabilinde bir rehindir.” [1421] ona göre kurtulacak veya cezalandırılacaktır.
Allah'ın kulda yarattığı fiiller, ihtiyarî ve gayr-i ihtiyarî olarak iki nevidir. Bunlardan, ilkine “kesb” ikincisine “Halk” denilmiştir. Fiil kelimesi ikisini de içine almaktadır.[1422] Kesb ile halk arasında şöyle bir fark vardır; kesb, sahibinin müstakil olmaksızın yaptığı iştir, halk ise yaratıcının müstakil olarak yaptığı iştir.[1423] Bir başka ifadeyle, âletle meydana gelen fiil “kesb”tir, aletsiz meydana gelen fiil “halk”tır.[1424] Kulların fiillerini Allah'ın yaratması, bu fiillerin kesb yönünden, onların kudretleri dâhilinde olmasına mâni değildir. Fakat kudreti ve sahibini, ihtiyarı ve ihtiyar sahibini Allah yaratmıştır. Kudret, Allah'ın yaratmasıyla kulun vasfıdır, kesbi değildir. Hareket ise, Allah'ın yaratmasıyla, insanın hem kesbi hem vasfıdır. Zira hareket, insanın sıfatı olan kudretle yaratılmıştır. Demek ki hareketin, kudret denen diğer bir sıfata nisbeti vardır ve bu sıfata nisbeti itibarıyla «kesb” adını alır. Bunda cebr manası olmadığı gibi, fiilin bizzat yaratıcısı olma manası da yoktur, ikisi ortası bir haldir. O da, kulların fiillerinin yaratma yönünden Allah'ın kudretine, kesb ve ihtiyar yönünden kulun kudretine bağlı olmasıdır.[1425] Hernekadar fiilleri Allah yaratıyorsa da, kesbi kula ait olduğundan mesuliyeti kula aittir. Allah Teala
“Yalnız Allah rızası için, gönül hoşluğuyla bir ödünç verecek kimdir?” [1426] derken bu feyzin ihlas ve hüsn-i niyetle, kulun irâdesine bağlı bulunduğunu[1427] ilân etmektedir. Keza:
“Ey iman edenler, eğer Allah'a yardım ederseniz O da size zafer verir.” [1428] derken, dinî fiillerin cebr ile değil kulların iradeleriyle yapılması matlub olan ihtiyarî fiiller olduğunu, onun için kulun irade-i cüziyesi taaluk etmeden, matlub olan semere ve sevabın husule gelmeyeceğini ifade etmektedir.[1429]
Cehennem getirilip, müstehak olanlar ona buyur edilince:
“Ah ne olurdu, keşke ben (ahiret) hayatım için önceden sallih ameller yapmış olsaydım!” [1430] demeleri, insanların işlerinde tamamen istiklâl sahibi olduklarına delâlet etmez, fakat insanın sâlih ameller takdim etmeye muktedir olduğuna, kesb kudretini bu hususta sarfederse Allah'ın onu yaratacağına delâlet eder.[1431] Yoksa, güç kuvvet ancak Allah'ındır. Resulullah (a.s.) bu sözün manasını ashabına sormuştu da, “Allah ve Resulü daha iyi bilir.” karşılığına şu cevabı vermişti:
“Allah'ın muhafazası olmazsa, kulun, Allah'a karşı günah işlemekten sakınmaya gücü yetmez. Yine Allah'ın yardımı olmadan, kulun itaata da gücü yetmez.”[1432] İşte bundan dolayı, bir mümin iş yapmak istediğinde besmele çekerek Allah Tealadan yardım taleb eder ve ancak Allah'ın kudretiyle o işi kesbedeceğini bilerek aczini itiraf etmektedir.[1433] Bu durum her namazda okuduğumuz Fatiha'da net olarak görülür:
“Yalnız sana ibadet ederiz, yalnız senden yardım isteriz.” [1434] Bu ayet, bütün yardımın Allah'tan, fakat kesb ve irade-i cüziye denilen talebin bizden olduğunu gösteriyor. Asıl “ıstıta'a”, bu taleb ile Allah'ın yardımının birleşmesi esnasında ortaya çıkmaktadır ki bu fiil hasıl olacağı zandır. Ayetten şunu anlıyoruz ki bize bir taleb salahiyeti verilmiştir. “İrade-i cüziyemiz, taleb etme hakimiz var.” denildiği zaman bazıları bunu yanlış anlıyorlar da bizim irademizin iş görmede her zaman kâfi olduğunu zannediyorlar ve istediklerinde muvaffak olamadıkları zaman, her hususta Cebriyeciliğe kayıyorlar. Böyle düşünmek, bir taraftan talebi halk zannetmek, diğer taraftan bizim talebimize ve talebimizdeki isabetimize Allah'ın ilelebed müdâhelesi vaki olmuş zannetmektir. O, tevfîkı ile bizim talebimize uygun neticeleri yaratıyorsa; aksine kadir olamadığından değildir.[1435]
b3- Niyyetin Fiillerdeki Ehemmiyeti
Bütün bu izahlardan, kulun fiilinin yaratıcısı olmadığını, fakat o fiildeki iradesinin neticesi olan kesbi sebebiyle mesul olduğunu gördük. Mesuliyetin menbaı olan iradenin biraz daha gerisine gidersek orada “niyet”"! buluruz ve binaenaleyh mesuliyetin gerçek kaynağını bulmuş oluruz. İşte bu ehemmiyetinden dolayı, sahîh hadis kitaplarının birincisi sayılan Sahîh-i Buhâri'nin ilk hadîsi şudur:
Hz. Ömer (r.a.) tarafından mervî olarak Resulullah (a.s.) şöyle buyurmuştur:
“Amellerin (kıymeti) ancak niyyetlere göredir. Herkesin niyyet ettiği neyse eline geçecek olan ancak odur. Artık nail olacağı bir dünya veya nikah edeceği bir kadından dolayı hicret etmiş kimse varsa, hicret sebebi olan şeye erişir (Allah'ın ve Resulünün rızasına değil.).”[1436] Bir diğer hadîste:
“Müminin niyyeti amelinden hayırlıdır.” [1437], bir diğerinde de
“Amellerin fazileti sâdık niyetlerdir.”[1438] buyurulmuştur. Ebu Hureyre (r.a.)'ın rivayet ettiği bir habere göre, kıyamet günü Allah, rızası için cihad etmiş bir kimseye:
“Niçin savaşmıştın?” diye sorar. O kul:
“Senin yolunda cihad etmeyi emretmiştin, ben de öldürülene kadar savaştım.” der. Allah Teala:
“Hayır, yalan söylüyorsun. Aslında sen, 'Falan mücahid.' desinler diye savaştın, istediğin oldu da.” buyurur ve onun cehenneme atılmasını emreder.[1439]
Hacc, 37. ayette
“Elbette kurbanların ne etleri, ne kanları Allah'a erişmez. Fakat sizden Allah'a ancak takva ulaşır.” buyurulur. Demek ki, bedenî, mâlî, hem be'deni hem mâlî olsun, bütün ibadetlerin görünüşleri ne kadar iyi olursa olsun, itibar onlara değil, kalblerdeki niyyetin ihlasınadır. Bütün ibadetlerin cevheri ve özü budur.[1440] Sevab ve ikâbde müessir olan amellerin görünüşleri değildir. Bir kimse öğle vaktinde güneşin karşısında alnını secdeye kor da bununla Allah'a ibadet kasdederse, bu islâmın en büyük tezahürlerinden biri olur, eğer bununla güneşe tapmak kasdetmişse bu da küfrün en müdhiş şekillerinden biri olur.[1441] “İş aynı ama niyyetler farklı. Bunun için müslümanlıkta insanın ahlâkî kıymeti zahirî amellerinden çok niyyetiyledir. Hüsnü niyyete bağlı olmayan iş ahlâki kıymete sahib değildir.”[1442] Bu Resulullah (a.s.)'ın hadîsinde güzelce anlatılmaktadır:
“Allah sizin suretlerinize ve amellerinize bakmaz, belki kalblerinize ve niyyetlerinize bakar.” [1443] Nitekim “Hataen yaptıklarınızda size bir günah yoktur, fakat kalblerinizin kasdı olanda günah vardır.” [1444] buyurulur. Şu kadar var ki hata ve nisyanın hepsi bu ayet şümulüne girmez. Çünkü bunlar iki çeşiddir. Sahibi mazur görülenler, sahibi mazur görülmeyenler. Mesela, üzerindeki pisliği gördüğü halde temizliği sonraya bırakarak unutan kimse mazur değildir. Bazı hata ve nisyandan korunmak mümkin değilse de bazılarından korunulabilir. Bunun için insan mümkin olanlarından korunmaya âzami gayreti göstermelidir. Çünkü bunlardan mükelleftir, keza bundan dolayı hata ve nisyandan tamamen affedilmeyi, mükellef tutulmamayı değil hesaba çekilmemeyi istemeli.[1445]
“Rabbimiz, eğer unuttuysak veya kasdımız olmayarak hata ettiysek bizi ondan hesaba çekme.” [1446] diye dua etmelidir.
Evet, niyyet öyle bir hususiyete sahibdir ki onunla adetler ve hareketler ibadet elbisesi giyerler. O, ölü halleri canlı ibadetlere çeviren bir hayat iksiridir, bir ruhtur. Seyyiât iyiliklere, hasenat kötülüklere onunla tebdil olur. O, ibadet cesedinin ruhudur, onun ruhu da ihlastır.[1447] Niyyetsiz amel boşa yorulmaktır, halis olmayan niyyetle yapılan amelse riyâkârlıktır.[1448]
İnsanların ahvâl ve efâlinde esas hissesi bu niyyetidir. Bundan dolayı şer fiil ve fikirlere niyyet ettikleri zaman, bunlar Allah Teala'nın yaratmasıyla da olsa, şerrin bu çeşidinin sahib ve mesulü insandır. Asıl “şerler” de bunlardır.
4- Ceza Olarak Şer
a- Musibetler İnsanların Yaptıkları Kötülüklerin Karşılığıdır.
Kur'an, dünyada müşahade edilen şerlerin büyük bir kısmını ceza olarak göstermektedir. Geçen kısımlarda, insanların bir imtihan dünyasında olduklarını, hayırlarla olduğu gibi şerlerle de imtihan ve terbiye olunduklarını, kısmen hür iradeleriyle iyiyi yahut kötüyü tercih edebildiklerini anlatmıştık. Her imtihanda olduğu gibi bu imtihanda da bir netice, bir mükafaat veya bir mücâzat söz konusudur. Kur'an'ın talimiyle anlıyoruz ki bunlar daha ziyade ahirette olmakla beraber, dünya hayatında da biraz var.
Cenab-ı Allah:
“Biz göklerle yeri ve aralarındakini boşuna yaratmadık. Bu o küfredenlerin zannıdır. Bu yüzden kâfirlere ateşten şiddetli bir azab vardır. Yoksa biz, iman edip de güzel güzel amel edenleri, yeryüzünde fesat çıkaranlar gibi mi tutacağız? Yahut (Allah'tan) korkanları doğrudan sapanlar gibi mi sayacağız?” [1449] buyuruyor. Kendisinin bundan münezzeh olduğunu kullarının dualarında söylemelerini şöyle öğretiyor:
“Ey Rabbimiz, sen bunları boşuna yaratmadın, sen (bundan) münezzehsin, bizi ateşin azabından koru.” [1450] , “Sen ancak büyük bir mesele için, sevab ve ıkab için, hesab ve mücâzât için yarattın.”[1451] Yoksa bu yaratış batıl olurdu.[1452]
Cenab-ı Allah yapacağından mesul olmaz, fakat insanlar yaptıklarından mesuldürler Enbiya: /22. [1453] Teklif ve imtihanın muktezası, bu dünyanın sonunda bir ahiret bulunması ve insanların mesuliyetlerinin neticesi olarak burada mükafaat ve mücâzât görmeleridir.[1454] Ey insanlar:
“O (Allah), hanginizin ameli daha güzel olduğu hususunda, sizi imtihan etmek için gökleri ve yeri altı günde yaratandır. Arşı su üstündeydi. Andolsun ki ölüirden sonra muhakkak yine diriltileceksiniz.” [1455], “(herkesin dünyada yapıp ettiğini) tartmak da o gün haktır.” [1456]
“Biz kıyamet gününe mahsus adalet terazileri koyacağız. Artık hiçbir kimse, hiçbirşeyle haksızlığa uğratılmaya çaktır, bir hardal tanesi kadar bile olsa onu getiririz. Hesabcılar olarak biz yeteriz.” [1457] Terazi, doğru da tartıyor olabilir yanlış da. Ama, ister hakikate hamledilsin, ister mecaz kabul edilsin, kıyamet günü Allah'ın terazisi doğru tartan, adaleti bi-hakkın tahakuk ettiren terazidir.[1458] Herşeyin ölçüsünü O, tartılmadan da bilir ama adaletin, insanların gözleri önünde cereyan etmesi ve itirazlarına mahal kalmamsı için ölçüyor, denebilir.[1459]
Şüphesiz Allah Teala, kullarına haksızlık edici değildir.[1460] Hiçbir kulunu hak etmediği bir cezaya çarptırarak zulmetmez, herkese hak ettiği cezayı verir.[1461]
“Kim zerre ağırlığınca bir hayır yaparsa onu görecek, kim de zerre ağırlığınca şer yaparsa onu görecek.” [1462] Bazı müfessirler, bu görmeyi hem dünyaya, hem ahirete teşmil etmişler ve “Kâfir yaptığı iyiliğin karşılığını dünyada görür, kötülüklerinin cezasını ahirette çeker. Mümin ise yaptığı kötülüklerin cezasını dünyada çeker, hayırlarının karşılığını ahirette alır.”[1463] demişlerdir. Enes b. Mâlik (r. a)'dan mervî hadiste Resulullah: "Allah mümine, yaptığı hiçbir iyiliğinde zulmetmez, onun karşılığını dünyada verir, ahirette de oun mükafaatlandırır. Kâfire gelince, Allah, yaptığı iyi amelleri sebebiyle onu dünyada rızıklandırır da ahirette mükafat alacağı bir iyiliği kalmaz.” buyurur.[1464]
Allah Teala, kâfirleri hem dünyada hem ahirette azab edeceğini beyan etmiştir:
“O kâfir olanlara gelince, ben onları dünyada da ahirette de en şiddetli bir azab ile cezalandıracağım.” [1465] Görülüyor ki, azab ve mücazat sadece ahirete has değildir. Kâfirin öldürülmesi, esir alınması ve benzeri başına gelen hallerle hastalık ve musibetleri onun bu dünyadaki cezalandırılmalarındandır.[1466]
“Hiçbir günahkâr başkasının günahım yüklenmez.” [1467] Mesuliyet ve cezanın ferdî oluşu hakikatinin, hem ahlâk anlayışında hem de tatbikat safhasında, kesin ve açık bir tesiri vardır. Her ferdin, ancak kendi amelinin karşılığını göreceğini, başkasının yaptıklarından sorumlu olmayacağını bilmesi, onu devamlı çalışmaya sevkeder. Kervan, herkes kendi zatî eşyasını yüklenmiş olarak yoluna devam ediyor. Mîzan başında herkes kendi eşyasını tarttıracaktır.[1468] Yalnız, şu var ki günaha ve dalâlete sebeb olanlar:
“Kendi günahları ve o günahlarla beraber daha birçok (saptırdıkları kimselerin[1469] günahlarını da yükleneceklerdir.” [1470] Bu onların sapma günahları değil, saptırma günahlarıdır.[1471] Kendisini öldürmeye yeltenen (Kabil'e kardeşi Hâbil'in söylediği:
“Dilerim ki sen kendi günahınla birlikte benim günahımı da yüklenesin.” [1472] sözü yukarıdaki esasa ters değildir. Burada kastedilen, sen irtikâp ettiğin diğer günahlarla birlikte, beni öldürme günahını da yüklen demektir. Yoksa, katil öldürdüğü kimsenin günahını da yüklenir manasına değildir[1473], veya “Eğer seni öldürmüş olsam kazanacağım günahı, diğer günahlarınla, beni öldürerek sen yüklen.”[1474] manasınadır.
Allah Teala, ceza vermede amansız bir gâlib-i mutlakdır, aziz ve intikam sahibidir.[1475] İzzet, zilletin zıddıdır, intikam da nimetin zıddı olan “mkmet” kelimesindendir ve “gücünü göstermek, bir cinayetin cezasını vermek.” manasınadır. Türkcede “öç almak” karşılığındadır, afvın zıddıdır. Gerçi Allah'ın sonsuz merhameti vardır, tevbekârları bile afveder ama, bu, doğruyla yanlışı biribirine karıştırmasını, iyiliklerle kötülükleri bir tutmasını gerektirmez, aksine rahmeti, afvı ve hilmi, kemâl manasını bunları temyizde bulur. Afvı gördükçe şımaran ve zulmüne devam edene af bir şerdir. Af, cezalandırarak intikama kadir olandan sadır olursa.[1476] Allah'ın intikamı bizim bildiğimiz manada bir öç alma değildir, O'nun hikmetine, izzetine, ilim ve kudretine uygun, hakimane bir intikamdır.
“Allah, hâkimlerin hâkimi değil mi?” [1477] Hâkim ve hükümdar olanlar, isyankârlara ceza, itaat edip iş görenlere ecr ve mükafat veriyorlar, bir din demek olan ceza ve mesuliyet kanunlarını tatbik ediyorlar da hepsinin üstündeki Allah hükmünü infaz etmez mi? Hiç şüphe yok ki, insanları en güzel bir biçimde yaratan Allah “ahkemü'l-hâkimîn”dir, dinini yürütecek, güzel ile çirkini, yalancıyla sâdık olanı ayıracak, iman edip sâlih ameller yapan müminlere ecir verecek, kâfirleri de esfel-i sâfiline yuvarlayacaktır.[1478]
Biz bu muhakeme ve mücâzatın daha ziyade dünyevî olanını, yani ukubet şeklinde tecelli eden ve insanlarca şer olarak telâkki edilenleri söz konusu edeceğiz.
b- Dünyevi Mücâzât:
“Kim bir kötü iş yaparsa onunla cezalanır.” [1479] Hernekadar bu ayet kâfirler hakkında nazil olmuşsa da, dünyada, hastalıklar, elemler, hüzünler, endişeler ve kederler şeklinde İnsana isabet eden cezaları da ifade etmesi mümkündür.[1480] Nitekim Resulullah (a.s.):
“Ey Aişe, bu, Allah'ın kuluyla, kula isabet eden humma, felâket, diken batması gibi şeyler hususunda anlaşması (alış-verişidir). Öyle ki, elbisesinin koluna koyduğu metaını yitirip ondan dolayı üzülen, sonra onu cebinde bulan kimse gibi, mümin, kırmızı hurmanın kapçığından çıktığı gibi, günahlarından çıkar”[1481] buyurmuştur. Ebu Hureyre (r.a.) derki: “Bu ayet nazil olduğu zaman müslümanlara çok şiddetli geldi. Resulullah (a.s.): (Amelde) mutedil olunuz ve doğru yapınız. Müslümanın başına gelen herşey günahına kefarettir, başına gelen her belâ, ayağına batan her diken[1482] buyurdu. Her kim ki, bir günahından dolayı bir hastalık veya bir musibetle bu dünyada cezalandırılmazsa, ahirette onun cezasını görecektir.[1483]
Musibetlerden çoğunun, kusurlarımızın cezası olduğunu beyan eden birçok ayetler vardır:
“Uhud savaşında sizden yetmiş kişi şehid olmasına karşılık, daha önce, Bedir'de kâfirlerden bunun iki katı, yetmiş ölü yetmiş yaralı ve esir olmuşken, siz:
“Peygamber bizimle ve biz de müslüman iken bu musibet bize nerden geldi?” dediniz, onlara de ki:
“O, kendi tarafınızdandır, peygambere itaat etmeyip, mevzîlerinizi terkiniz yüzündendir.”[1484] [1485]
“Sana gelen her iyilik Allah'tandır, sana gelen her fenalık da kendindendir.” [1486], günahların yüzündendir.
“Başınıza gelen her musibet kendi ellerinizin kazandığı yüzündendir. Allah ise günahların çoğunu bağışlıyor.” [1487] da onlardan dolayı musibet vermiyor. Hz, Ali şöyle buyurmuştur; “Size Allah'ın kitabındaki en efdal ayeti haber vereyim mi? Onu bize Allah'ın resulü haber vermişti:
“Başınıza gelen musibet kendi ellerinizin kazandığı yüzündendir...” [1488] Resulullah (a.s.) şöyle demişti: “Onu sana açıklayayım Yâ Ali, dünyada, hastalık, akıbet veya belâ olarak sana ne isabet ederse kendi kazandığın günahların yüzündendir.”[1489] Bir diğer hadiste
“Dünyada çekilen hastalıklar, başa gelen musibetler ve hüzünler hep birer cezadır”[1490] buyurulur. Âlûsî ve Zamahşerî tefsirlerinde bu hadisi şu ilaveleriyle alırlar; kanın akması, daim çizivermesi ve taş değmesi.[1491] Ebu Hureyre (r.a.)'dan benzer manada bir hadis rivayet edilmiştir.[1492] Hz. Aişe annemizden gelen hadiste de:
“Kulun günahı çoğalır da, günahına kefaret olacak bir ameli olmazsa Allah onu kederle mübtelâ ederek günahını siler.” buyurulur.[1493] Kenzu'l-Ummâl'da bulunan hadisinde:
“Allah'ın, kendisine karşı azgınlık etmedikçe bir kavme açlığı musallat etmeyeceği” haber verilir.[1494]
“Muhakkak ki Allah bir kavme verdiğini, onlar kendilerindeki iyi hali fenalığa çevirmedikce değiştirmez.” [1495] Yani o nimete nail oldukları zaman, kendilerinde ona vesile olan güzel ahlâk ve amellerini değiştirmedikleri müddetçe Allah'ın o nimetini onlardan alması âdeti değildir. O'nun sünneti, enfüsi sebeblerle verdiği nimeti almayı yine enfüsî sebeblere bağlamıştır.[1496]
İnsanın baş düşmanı şeytanın, ona arkadaş olması ve onu saptırması da hep kendi hataları yüzünden olmaktadır: “Kötülük yaparak masıyetlerini artıran kimseye Allah ceza olarak kurtuluş kapılarını kapıyor.”[1497]
“Her kim Rahman'ın zikrinden göz yumarsa, biz ona şeytanı musallat ederiz.” [1498] Kötülük kötülüğü çeker. Kötülük yapmak nefsin arzusuna uymaya bağlıdır. İnsan kötülük yaptıkça şeytana karşı mukavemeti kırılır.[1499] Bu yüzden:
“İki ordu karşılaştığı gün içinizden geri dönenler (yok mu?), onları, irtikâp ettikleri bazı şeyler yüzünden, ancak şeytan kaydırmak istedi. Andolsun (yine) onları Allah affetti.” [1500] Dünyada insanların başına gelen fitne ve fesat yine kendi kötülükleri sebebiyle olmaktadır. Allah, nizamını ona göre kurmuştur:
“İnsanların kendi ellerinin kazandığı şeyler yüzünden karada ve denizde fesat meydana çıktı ki Allah, işledikleri günahlarının bir kısmının cezasını dünyada onlara tadtırsın.” [1501]
“Bu fitne sadece zâlimleri bulan bir fitne de değildir” [1502], o zâlimlerin işlerine fiilen, iltizâmen veya iltihâken taraftar olarak, manen iştirak ettikleri için bütün cemiyet aynı fitneyle sarsılır.[1503] Bundan anlaşılıyor ki, herkesi içine alan fitneler, yalnız fitnenin sebebi, günahı işleyenlerin cezası olmayıp gafletle onlara imkân veren cemiyetin de cezasıdır.
b1- Allah'ın Hud'a, Mekr ve İstihzası, İnsanların Hile ve Alaylarının Cezasıdır .
Kur'an'da, Cenab-ı Allaha mücerred manasıyla izafesi düşünülemeyen kelimeler yer almaktadır. Bunlar, tamamen, insanların yaptıkları kötülüklere mukabil zikredilmiş fiil ve sıfatlar olup bir cezayı ifade etmektedirler. Allah'ın mekri, hud'ası ve istihzası bunlardandır. Bu kelimeler, ayetlerde, Allah Teala'nın bazı fiillerini anlatmak için kullanılmıştır. Lügat manalarıyla bu kelimeleri, hiç de hoş olmayan manalarda ve iyi olmayan kimseler için kullanırız.
Kur'an'da:
“Yüce rabbiyin ismini tenzih et.” [1504] buyurulur. Bundan dolayı, Allah'ın fiillerini ve bazı sıfatlarını anlatmak için ayetlerde vârid olan isimleri sadece lügattaki ve diğer varlık için kullanılan manalarda değil, Onun yüce zatına yaraşan şer'î bir manâyla anlamamız lâzımdır. Bu meyanda “keyd”, “mekr”, “intikam” ve “istihza” gibi, ilâhî fiiller hakkında vârid olan isimleri Allah'ın şanına uygun, tenzihe halel getirmeyecek, yüksek manalarda mülahaza etmeliyiz.[1505] Râzî bu gibi kelimeler için şu umumî kaideyi söyler: “Bu kelimelerin ifade ettiği hallerin her birinde, başlangıcında bulunan işler ve sonunda onlardan çıkan neticeler vardır. Mesela, gazab, kalb kanının galayânı esnasında kalbde meydana gelen bir haldir. Gazabın neticesinde, gazablanılan kimseye zarar verme vardır. Gazabı Allah Teala hakkında duyduğumuz zaman, onu başlangıcı itibariyle değil, neticesi itibariyle Allah'a hamletmelisin. Diğerleri de bunun gibidir.”[1506] Çünkü neticenin ismi de aynıdır.
Allah Teala:
“Gerçekten münafıklar Allah'a hud'a (oyun) etmek isterler. Halbuki Allah onlara hud'a etmektedir.” [1507] Münafıklar, güya müslüman olduklarını iddia ederek müslümanları ve Allah'ı aldattıklarını zannederler. Oysaki, ancak içyüzlerini ve niyyetlerini bilmeyenleri aldatabilirler, Allah Teala ise onların gerçek halini çok iyi bilmektedir. Fakat, onlar bunun farkında olmadıkları için[1508] aldanmaktadırlar. Allah onları bundan dolayı cezalandıracaktır ve müminleri de onların hilelerinden koruyacaktır. Allah'ın hud'ası budur.[1509] Burada kötü fiilin cezasını Allah Teala aynı fiilin ismiyle isimlendirmiştir.
Cenab-ı Allah, münafıklara yaptığı gibi, Yahudilere de “mekr” etmiştir:
“Hileye saptılar, Allah da onların o hilekârlıklarına mukabele etti. Allah hayrul-mâkirindir.” [1510] onlar İsa (a.s.) diye ona hıyanet eden havarisini İsâ (a.s.)'a benzeterek öldürdüler. O havariyi benzetişleri Allah'ın onlara mekriydi.[1511] Böylece Allah onların mekrlerinin cezasını verir. İmandan çıkıp küfre ve mekre sapanların belâlarını verir. Binaenaleyh Allah'ın mekrini, lügatteki şer manasıyla değil, ona ceza olan ve görünüşte hilekârların mekrine benzediği için “müşâkele” yoluyla “mekr” olarak anladığımızda, bunun hayır olduğunu görürüz. Bu incelikten dolayı Allah'a “mâkir” veya “mekkâr” demlemez, Kur'an'ın bildirdiği gibi “hayrul-mâkirîn” (mekredenlerin en hayırlısı) denilir.[1512] Aynen bu şekilde:
“Ayetlerimizi yalan sayanları biz, bilmeyecekleri noktalardan, istidrâc ile (yavaş yavaş) helake sürükleriz. Onlara mühlet verir (onların iplerini uzatıveririz). Benim tuzağım çok çetindir.” [1513] Allah Teala, kâfirlere yaptığını, görünüşte ihsan gibi olup aslında bir hızlan olduğu için tuzağa benzeterek ifade etmiştir.[1514] O kâfirler küfür ve masıyyette durmadan ilerler. Allah da dünyada onların nimetlerini ve mallarını artırır. Dünya nimetlerindeki artış Allah'ı anmaktan yüz çevirmelerine ve itaatsızlıklarının artmasına sebeb olur.[1515] Yaşadıkları müddetçe Allah'ın onlar aleyhindeki hüccetleri çoğalıp tamamlanır.[1516] Allah onlara mühlet verir ve hallerini değiştirmez. Onlar da günahlarına günahlar katarlar.[1517]
“Taşkınlıkları, azgınlıkları içinde serseri dolaşmalarına mühlet verir.” [1518]
“O küfredenler kendilerine zaman vermemizi şakın nefisleri için hayır zannetmesinler. Onlara fırsat verişimiz ancak günahlarını artırmaları içindir.” [1519] [1520]
“Bunlar, kendilerine ne hatırlattık ne öğüt verildiyse, onları unuttuklarında üzerlerine herşeyin kapısını açtık, nihayet kendilerine verilen o şeyler yüzünden ferahlandıkları vakit de onları ansızın tutup yakalayıverdik ve artık o anda onlar bütün ümidlerinden mahrum kaldılar.” [1521] Allah'ın Resulü bu hususta:
“Eğer Allah Teala'nın, bir kimseye dünyada, günahlarına rağmen, arzu ettiklerini verdiğini görürsen bil ki o istidrâctır.” buyurmuş ve ayeti okumuştur.[1522]
“îstidrâo, aslında, derece derece çıkarmak veya indirmek demek olup”, “bir kimseyi arzusuna göre bir noktaya kadar tedricen götürüp, haberi olmadan felâkete atmak” manasına meşhur olmuştur. Allah'ın istidrâcı bir kimseye hakkında hayırlı olmayan nimetler verip, onun tuttuğu yolun iyi zannıyla tuğyanını artırmasını ve nihayet hayal kırıklığıyla en fecî azaba uğramasını tahakkuk ettirmesidir. Görünüşte bu bir ilâhî icbar ise de aslında küfrün cezası olduğu için mutlak cebr değildir.[1523]
Bütün bu hallerde âdeta “Allah onlarla istihza eder.” [1524], onların müminlerle istihza etmelerini cezalandırır. Aslında farklı manalar ifade etse de o kâfirlerin cezalandırmışı, buna sebeb olan fiillerinin ismiyle anlatılmıştır. Şûra süresindeki “kötülüğün cezası misli kadar kötülüktür.” buyrulurken, şüphesiz ki kâfirlerin kötülüklerini cezalandıran Allah'ın fiili, “misli kadar kötülük” olarak kabul edilmiş değildir. Burada ilki masıyettir ama ikincisi, Allah'ın o masıyete cezası ve binaenaleyh adalettir.[1525] Arabcada bir lafzın cevabı ve cezası mukabilinde aynı lafzı kullanmak mühim bir üslubtur[1526] ve Kur'an arapcadır. Hadisciler ve bazı müfessirler ayetteki istihzayı hakikî manasıyla anlamışlarsa da âlimlerin çoğu, Allah Teala'nın hakikî manada istihza ile mevsuf olmadığına kânî olmuşlardır.[1527]
Allah'ın mekri, istihzası, hud'ası, istidrâcı, kullardan neş'et eden çeşitli şekillerdeki kötülüklerinin mukabili ilâhi cezalardır. Yoksa Allah Teala, hiç yoktan cebren onları cezalandırmamıştır. Bütün bunlara sebeb insanların kötülükleridir. Kullar hilekârlıklara sapmışlar, onların hilelerinin cezasını vermiş, müslümanlara tuzak kurmuşlardır, tuzaklarının cezasını vermiştir, istihza yolunu tutmuşlar, Allah Teala da onları rezil ve rüsvay ederek cezalandırmıştır.
b2- Allah'ın Lanet, Gazab ve İdlâli de Kötü Fiillerin Cezalarıdır
Kur'an'da, Allah'ın bilhassa kâfirleri cezalandırışını ifade eden lanet, gadab gibi kelimeler yer alır. “(Yahudiler peygamberlerine alayla şöyle demişlerdi): Kalelerimiz perdelidir. Öyle değil, Allah onlara küfürleri sebebiyle lanetlemiştir.” [1528], Onları rahmetinden tardetmiştir ve ma'nen helak etmiştir.[1529] Çünkü onlar bu şiddetli laneti haketmişlerdir.[1530] Bu lanet onların inadlarının ve aksi davranışlarının cezasıdır. Allah'ın laneti gibi, gazabı da ceza ifade eder. Mümin
“gazaba uğrayanlardan olmaktan.” [1531] Allah'a sığınır, Lügatte “gazab”, şiddet manasınadır.[1532], insanın kalb kanının, intikam arzusuyla galeyanı esnasında hasıl olan hali için kullanılır.[1533] Lisanımızda, “öfke”, bir farkla “hiddet” ve “hışım” da denilir. Allah Teala için kullanıldığında neticesi ve gayesi manasında kastedilir[1534] de intikam iradesi ve cezalandırma murat olunur.[1535] Bu ise rubdbiyet-i rahîmiyyenin lâzımıdır. Yani gazab alelıtlak rahmetin zıddı değildir. Zâlime gazab, mazluma rahmetin muktezasıdır.[1536]
Bir kimseye Allah'ın gazab etmesi, onu ve fiillerini zemmetmesi demektir.[1537] Selef: “Gazab, Allah'ın celâline muvafık bir sıfatıdır, hakikat ve keyfiyetini bilemeyiz.” demişlerdir.[1538] Tabiî ki O'nun gazabı insanlarınkine benzemez. Çünkü insan gazablandığı zaman rahatsız olur, harekete geçer, meşakkat ve eziyetlere düşer. Bunlar Allah Teala için muhaldir.[1539] Velhasıl bazı kullar raasıyet ve inadla Allah'ın gazabını üzerlerine çekerler, İsâ (a.s.) 'dan sonra Resulullah (a.s,)'ı da inkâr eden yahudiler Allah'ın bir gazabından sonra başka bir gazabına tutuldular.[1540] Bazı ayetlerde “ıdlâl” (hak yoldan saptırma) AllahTeala'ya isnad edilmektedir.
“(Onlar) Allah'ı unuttular, Allah da onları unuttu.” [1541] ayeti Allah'ın idlalinin sebebini gösteriyor. Onlar Allah'a itaati terkedip emirlerini tutmadılar, Allah da onları hidayet ve rahmetinden nasibsiz kıldı.[1542] Yasin 8'de şekavet ehlinden bahsedilirken:
“Çünkü biz, o kâfirlerin boyunlarına bağlar geçirmişiz ki bunlar çenelerine dayanmıştır da başları yukarı kalkık (somurtmuş olarak) bulunuyorlar.” buyurulur. Cumhur bunun bir istiare olduğunu söylemişlerdir ki hidayetlerine manî olan enfusî ve içtimaî şartlar ve alışkanlıkların hakedilmiş bir ceza halinde tasviridir. Çünkü tomruk ve kelepçe gibi bağlar ceza aletlerinden olmaları hasebiyle, cebri fıtriyâtı değil, insanların kendi elleriyle kazandıkları cezalarının ifadesidir.[1543]
Kur'an'ın şu lafızları da ender istiarelerden biridir:
“Küfürleri sebebiyle (Musa'nın ümmetinin) kalblerine buzağı (sevgisi)sinmiştir.” [1544] Buzağı sevgisinin içirilmesi, kavmin kendi kendine yaptıkları bir iş değildir, buna ancak Allah Teala kadirdir.[1545]
Şu ayette de küfrün sebebinin tekebbür ve tecebbürdeki ısrar olduğunu[1546] açıkça görüyoruz: “Yeryüzünde haksız yere kibirlenenleri, ayetlerimi anlamaktan çevireceğim. Onlar her mucizeyi görseler de onu kendilerine yol edinmezler.” [1547] Demek ki, Allah bazı insanları küfr ve dalalet fıtratı üzere yaratmış değildir.[1548]
c- Cezaların Affı.- Tevbe ve Mağfiret.
c1- Afv'ı İlâhî :
Allah'ın affı ve mağfireti, Kur'an'ın ehemmiyetle bahsettiği mevzulardandır. İnsan, Kur'an'da kuvvetleri ve za'aflarıyla çok iyi bildirilmektedir.
Nasıl bildirilmesin ki onu yaratan da Allah, Kur'an'da onu anlatan da Allah'tır. Böyle olduğu için bu müthiş imtihan içerisinde onun çokça sendeleyeceğini, hata edeceğini, şaşıracağını, yardıma ihtiyacı olduğunu da bilir. Yaratan, onu sık sık günaha düşebilecek şekilde yaratmıştır. Allah'ın rahman, rahim, gafur, afüv, vedûd gibi sıfatlarının tezahürü için insanın hatalı olması gerekmektedir, Ebu Hureyre (r.a)'ın rivayet ettiği şu hadis gerçekten dikat çekicidir:
“Nefsim, elinde olan Allah'a yemin ederim ki, eğer siz günah işlemeyen kimseler olsaydınız, Allah Teala sizi yok eder ve yerinize, günah işleyip Allah'tan bağışlanmalarını dileyen bir kavm getirirdi, onlara da mağfiret ederdi.” [1549] Resulullah (a.s.) Rabbisinden şöyle dediğini nakletti: “Bir kul günah işler ve der ki:
“Ey Allah'ım günahımı bağışla!” Allah Teala da der ki:
“Kulum bir günah işledi ve günahını bağışlayan veya cezalandıran bir rabbi olduğunu bildi.” Sonra o kul tekrar günah işler ve :
“Ey rabbim günahımı bağışla!” der. Allah Teala da :
“Kulum günah işledi ve günahı ya bağışlayan veya cezalandıran bir rabbinin olduğunu bildi.” Kul tekrar günaha döner ve :
“Rabbim günahımı bağışla!” der. Allah da :
“Kulum günah işledi ama biliyor ki günahı mağfiret edecek ve cezalandıracak bir rabbisi var. Ey kulum dilediğini yap, ben seni bağışladım”.[1550]
“Gerçekten Rabbin, zulümlerine rağmen, insanlar için mağfiret sahibidir. Rabbinin ikâbı da çetindir.”[1551] Bu ayet Ehl-i Sünnet'e göre, tevbe olmasa bile Allah'ın,büyük ve küçük günahları affedeceğini göstermektedir, çünkü ayette, zulme rağmen mağfiret zikredilmektedir.[1552] Allah, kullarını, cinlerin ağzından mağfirete davet ediyor. “Ey kavmimiz, Allah'ın davetine icabet edin. O'na iman edin ki, sizin günahlarınızdan bir kısmını yarlığasm ve sizi çok elem verici bir azabtan kurtarsın.”[1553] Burada “günahlarınızdan bir kısmını” denilmesi şayan-ı dikkattir. Denilmiştir ki murat hâlis hakkullah olan günahlardır. Zira kul hakları mücened imanla affolunmaz.[1554] Fakat şunu bilmek gerek ki; Allah Teala'nın mağfireti herşeyi ihata eder, eğer kul haklarını affetmek isterse onu da affedebilir. Kul haklarını affetmemeyi sünnet edinmiş olması, gücü yetmediğinden değildir. Adaletini o şekilde tahakkuk ettirmek içindir. Mesela, bir savaşçı haksız yere mal gasbettikten sonra, kan akıttıktan sonra güzelce müslüman olsa, geçen günahları affolunur,[1555]i bu islâma dönenler içindir. İnsanlar inandıkları halde günah işlerler ama bir taraftan da güzel ameller işlerlerse Allah onlara da mağfiret vadediyor: “İçlerinden iman edip de, iyi amelde bulunanlara, Allah hem mağfiret hem de büyük mükafaat vadediyor.”[1556]
Günahlar ne kadar büyük ve çirkin olurlarsa olsunlar, Allah'ın af ve keremi onlardan daha büyük ve geniştir.[1557] İnsanın bütün amelleri salih olsa bile Allah'ın af ve gufranına muhtaçtır.[1558] Şu ayette, Affın şartı olarak, tevbe şart koşulduğu için Mutezile tevbesiz ai'f mümkün olmadığını ileri sürmüş[1559] ise de geçen ayetler bu görüşe terstir.
“Kötülükler işleyip de sonra arkasından tevbe ve bununla beraber iman edenleri, şüphesiz ki Rabbin bunun ardından elbette yarlığayıcıdır, hakkıyla esirgeyicidir.” [1560] Allah'ın sınırsız affı, bir taraftan muzafferiyetle imtihan olunanların hatalarını, bir taraftan da başka tanrılar edinmeye yeltenenlerin sapıklıklarını silip süpürecek kadar geniştir [1561] İnsanın, kazandığı günahları yüzünden başına gelen maddî ve manevi musibetlerin çoğunu, Allah'ın affı karşılamaktadır [1562] O, çok affedici olduğu için, Musa (a.s.)'ın kavminin, Tur dağında iken, altın buzağıyı tanrı edinmelerini kendine şükretsinler diye[1563] affetmiştir. [1564] Allah'ın affı, meşîetine bağlıdır.
“O, Dilediğini azab eder, dilediğini affeder.” [1565] Zamahşerî'nin iddia ettiği gibi meşîet, “tevbe ederek mağfireti hak edeni afetmeyi dileme; ısrarla masiyete devam ederek azabı iyice hak edeni azab etmeyi dilemesi.”[1566] şeklinde değildir. Allah'ın mağfiret ve ta'zîbinin hiçbirşeyle mukayyed olmadığını şu ayetten anlıyoruz:
“Göklerde ve yerde olanlar Allah'ındır. O kimi dilerse yarlığar, kimi dilerse azablandırır.” [1567] Takyid, ayetin gelişine uygun değildir. Çünkü bu ayette, Allah'ın mutlak mâlikiyyetinin mutlak olduğunu ve binaenaleyh dilediğini yapabileceğini, meşîetine, mânı olmadığını ifade etmektedir. Mağfireti tevbeye, azabı zulme tamamen bağlı olsaydı, dilediğini yapan birisi olamazdı, belki tevbe veya zulmün gerektirdiğini yapan bir tanrı olurdu. Ayet, bunun aksini dile getirmektedir.[1568] Nitekim İsâ (a.s.), kıyamet gününde, Allah'a ümmetinin sapmasının hesabını verdikten sonra, söyleyeceği şu sözler, bu gibi bir takyide mahal bırakmıyor.
“Eğer kendilerine azab edersen şüphe yok ki onlar senin kullarındır. Eğer onları yarlığarsan, mutlak gâlib, yegâne hüküm ve hikmet sahibi olanda gerçekten sensin sen.”[1569] Ne azabetmende bir haksızlık, ne mağfiretinde bir izzetsizlik ve isabetsizlik tasavvur olunabilir. Ne istersen yaparsın, ne yaparsan, yaptığın hikmetin taa kendisi olur. İzzet de senin, hikmet-i bâliğa da. Ne hükmüne müdahale olunabilir, ne de hikmetine itiraz edilebilir. Hasılı ulûhiyyete ve hakimiyyet ancak senindir.[1570] Sen mutlak mâliksin. Tam mâlik olana, mülkündeki tasarrufuna, nasıl tasarrufta bulunursa bulunsun itiraz edilemez.[1571] O dilerse kâfiri cennete, zahidi cehenneme kor.[1572] Ayetin zahiri bu manaları mutazammındır. Menar sahibi bu zahiri terkederek: “Eğer onlardan iman etmiş olanları yarlığarsan muhakkak sen aziz ve hakimsin”[1573] diye tefsire gitmiştir. Fakat ortada iman etmemiş bir kavmin hesabı görülmekte ve tevhid üzere iman etmeyişlerinin hesabını vermektedirler. Zamahşerî bu ayette, mutezile ile Ehl-i Sünnet arasında şu bocalama[1574] ile güzel denebilecek bir tefsir yapar: “İsa (a.s.), sen onları affettin, demiyor, eğer affedersen, diyor. Eğer onlara azab edersen adaletindendir, çünkü onlar azaba en müstehak olanlardır. Eğer küfürlerine rağmen onları yarlığarsan, bu yarlığamanda hikmet yönü yok değildir. Çünkü mağfiret, aklen, her mücrim hakkında güzeldir. Hem cürm ne zaman en büyük cürm olursa, onun affı da en güzel af olur”[1575]
Madem ki Allah Teala herkese karşı, azab ve mağfirette mutlak olarak kadirdir, öyleyse müminleri azab etmesi, kâfirleri de af etmesi mümkündür. “O halde, iman ile küfrün hükmünün ne kıymeti olur?” diye bir vehm hatıra gelebilir. Bu vehmi def için yukarıdaki ayetin hemen akabinde şu ilâhî hükmün beyanı geliyor[1576] : “Bu gün doğru söyleyenlerin sadâkatlerinin kendilerine fayda vereceği bir gündür. Daimî ve ebedî kalıcı oldukları altından ırmaklar akan cennetler, onlarındır. Allah kendilerinden razı olmuştur, kendileri de Allah'tan razı olmuşlardır ve işte bu en büyük kurtuluş ve saadettir.” [1577]
c2- Tevbe:
İnsanlığın atası olan H. Âdem ile başlayan günah, Allah'ın “tevbe” gibi bir tâlimini peşinden getirmiştir. Âdem (a.s.) işlediği günahtan teessür duyup tevbekâr olmak isteyince, bunun için gerekli kelimeleri bilemedi. Derken onun elem ve çaresizliğine Cenab-ı Allah'ın fazlı yetişti ve hususî tevbe lafızlarını ona öğretti[1578]:
“Âdem, rabbinden kelimeler belleyip aldı (O'na yalvardı). O da tevbesini kabul etti. Çünkü tevbeyi en çok kabul eden, asıl esirgeyen O'dur.” [1579] Allah Teala için bu ayette, mübalağa sîğasıyla “tevvâp” (tevbeyi en çok kabul eden) denilmesi iki cihettendir. Birincisi, dünya hükümdarlarından birisi, raiyyesinin kendisine karşı yaptığı bir kusuru ilk defada özür dilerse affedebilir, fakat ikincisinde aynı hatayı af, tabiatına uygun değildir. Fakat, Allah Teala böyle değildir. Çünkü O'nun tevbeyi kabul etmesi, kalb rikkatinden, menfaati olduğu için veya bir zararı def için değildir, aksine sadece ve sadece ihsanın ve fazlının neticesidir. Bunun için, bir mükellef, her saat masıyette bulunsa, sonra da tevbe etse, Allah, onun bile bütün tevbelerini kabul eder. Bundan dolayı O, tevbeyi kabulde mübalağa sîğasıyla tavsife müstehaktır. İkinci olarak, Allah'a tevbe edenlerin sayısı çokolduğu için de, O, bu tavsife müstehaktır.[1580]
Tevbe, kula isnad edilirse “rucû'” manasına, Allah'a isnad edilirse “tevbeyi kabul ve günahı af” veya “tevbeye tevfik ve onun sebeplerini tevbe edecek olana kolaylaştırmak” manasına anlaşılır.[1581]
Âdem (a.s.)'ın ilk zellesi henüz tabiatı olmamıştı. Bu felâket üzerine derhal Âdem (a.s.) bu fıtratla Rabbine teveccüh edip, O'ndan kendisine bazı kelimelerin telkin buyurulmada olduğunu anladı ve onlarla tevbe etti. İnsanın saadeti, günahları kendisine tabiat edinmemek için dâima tevbe ve istiğfar üzere bulunmaktır. İnsanı üzecek şey vakî olan bir günah değil. Günahta ısrar etmek ve tevbeyi unutarak şeytana uymayı tabiat edinmektir.[1582]
Tevbe bu haliyle, insanın kirlenip kirlenip yıkandığı bir nehir gibidir. Nitekim, Resulullah (a.s.)'in şu hadisi, bu temizlenişin bir başka ifadesidir:
“Günahından dolayı tevbe eden, günahsız gibidir.” [1583] Bir diğer hadis, şu güzel ifadeyle bunu beyan ediyor;
“Demirin pası gibi kalbin de pası vardır. Kalb pasının parlatılması, istiğfarladır.” [1584] Demirde paslanma kabiliyeti vardır. Eğer dikkat edilmez işletilmezse paslanır. Ama parlatılmaya da müsaittir, hatta ilk halinde parlaktır. Kalb de, fıtratan günaha düşme kaabiliyeti ve bunun hemen yanında, tevbeyle ondan temizlenme fırsatı vardır. İslâm dini, insan denilen şu mahlukun zaaflarını derinliğine idrâk ediyor. İnsan bazan bedenle ilgili hisleri yüzünden fuhuş derekesine düşebilir. Kuvvet pıhtısının doğurduğu feveran, şehvet hududunun yanında insanı hayvani duyguların esiri kılabilir ve dolayısı ile şehevî duygu ve arzuları indifa sınırına gelmiş kişiyi, Allah'ın emrine muhalif hareketlere sevkedebilir. Bu din, insanın o nevî zaaflarını kabul ediyor. Onun için, insan nefsine zulmedince, onu Allah'ın rahmetinden tardetmiyor. Çünkü o, imanını henüz kaybetmemiştir. Ona tevbe kapısını açıyor, mağfiret kapısını gösteriyor. Hata eden ve evde sopadan başka birşey olmadığını bilen çocuk, hiçbir zaman eve giremeyecektir, kaçacak ve kaybolacaktır. Fakat, evde, özür dilerse şefkatli bir elin bulunduğunu anlarsa, birgün elbette eve dönecektir.[1585]
“Allah'ın tevbeyi kabul etmesi, üzerine vacibtir” denemez.
“Allah, kimi dilerse, ona tevbe nasib eder.” [1586] Mutezile bu hususta aksi fikirdedir. Allah, bir günahkârın tevbesini kabul ediyorsa bu, onun rahmet ve fazlının eseridir.
“Şüphesiz O, tevvâp ve rahimdir.” [1587]
“Kim zulmünden tevbe eder ve halini düzeltirse, muhakkak ki Allah, onun tevbesini kabul eder. Çünkü, Allah çok bağışlayıcı ve çok merhamet edicidir.” [1588] Şu kadar var ki, bu rahmet deryasından nasîbdâr olmak da, Allah tarafından bazı şartlara bağlanmıştır:
“Allah indinde tevbe, kötülüğü ancak cahillik sebebiyle yapacakların, sonra da çarçabuk tevbe edecek olanların tevbesidir. İşte, Allah'ın, tevbelerini kabul edeceği kimseler, bunlardır. Allah, hakkıyla bilen, tam bir hüküm ve hikmet sahibidir.” [1589] Bu ayetteki “cahillik sebebiyle” kısmı, kasıt ve bilmeme manasına alınarak Taberî'de şu tefsir yapılmıştır: “Kötülüğü, kötü olduğunu bilmeyerek ama isteyerek yapmak, veya isteyerek ve Allah'ın o kötülüğe ne ceza vereceğini bilmeyerek yapmaktır.”[1590] Yoksa makbul olan o tevbe kötülükleri yapıp yapıp da onlardan herhangi birine ölüm gelince: -Ben şimdi gerçekten tevbe ettim, diyenin tevbesi değildir, kendileri kâfir olarak ölenlerinki de değildir.
“Biz onlar için pek acıklı bir azab hazırlamışızdır.” [1591] Çünkü, tevbe, yaptıklarından pişmanlık duyan ve onları bir daha yapmamaya azmedenlerin yaptığının adıdır. Ölüm vakti gelmiş kimse yaptıklarından pişmanlık duyar ama onları tekrar yapmamaya azmetme fırsatını kaçırmıştır, onun için bu tevbenin iki unsurunu da taşımaktadır.[1592] Bir de, mürtedlerin tevbesi makbul değildir:
“Elbette iman ettikten sonra kâfir olanlar ve küfürlerini artıranların tevbeleri kabul olunmaz.” [1593] “Gerçekten, iman edip de sonra küfre sapanlar, sonra yine iman ederek küfre dönenler, sonra da küfürlerinde ileri gidenler (yok mu?). Allah onları yarlığayacak değildir.” [1594] Bunların tevbelerinin kabul edilmeyişi küfürleri sebebiyle değil, küfürlerinin artması sebebiyledir.[1595]
Dünyadaki şerlerin, bilhassa insanların başlarına gelen ve bize şer olarak görünen belâların büyük bir kısmı, insanların kötü fiillerinin karşılığı olarak zuhur etmektedir. Buna göre, aslında bunlar ilâhî adaletin tezahürleridirler ve “sırf hayır” sayılırlar. Yine de Allah Teala'nın, mahrukatına karşı olan sonsuz merhamet ve mağfireti, çoğu zaman insanların imdadına yetişmekte ve onları bu belaların büyük kısmından kurtarmaktadır. Eğer, bir de tevbe ederler, pişmanlıklarını hâlis kalble dile getirirlerse, hak ettikleri birçok cezayı affetmektedir. Hem dünyevî hem de uhrevî olan bu laflar olmasaydı, şer gibi görünen bu belâlar çok daha fazla olurdu. Tabiî ki hak edilmiş bir cezanın affı, adaletin tahakkuk etmemesi demekse de bu ilâhî af, insanların aflarından farklı olduğu için böyle bir mülahaza mümkün değildir.
III- HÜSÜN VE KUBH MESELESİ :
Şer probleminde mühim mevzulardan biri de “husün-kubh meselesi”dir. Bu mesele islâm mezheplerini çok uğraştıran hususlardan biridir. Ahlak probleminin temelleri de bu mesele üstündedir. Fiilleri, şer problemi açısından bir kritiğe tâbi tutmak için, evvela bu kritiğin mihenk taşı olabilecek bir hükmün ortaya konulması gerekir. Bu hüküm, hüsün-kubh meselesinde ulaşacağımız netice olacaktır.
Hüsün-kubh meselesi; eşyaya ve fiillere, iyi veya kötü, güzel veya çirkin, fâideli veya zararlı, maruf veya münker, helal veya haram gibi iki zıt vasıftan birisini verme meselesidir. Bu hususta ölçümüz ne olmalıdır? Bir şeyi överken ve zemmederken, bir fikrin veya davranışın karşısına çıkarken veya yanında yeralırken, bir harekete mükâfaat verirken veya onu cezalandırırken, bir şeyi severken veya ondan nefret ederken ve benzeri durumlardan sırtımızı hep, bu meseledeki kanaatımıza dayamaktayız.
İnsanların müşterek bir ölçüleri olmadığı için, kanaatları da farklı farklıdır. Kiminin “hayır” dediğine başkası “şer” diyor. Bazan aynı şahıs, bir zaman “hayır” dediğine başka bir zaman “şer” diyebiliyor.[1596] Öyle ise insanların müşterek olabilecekleri bir ölçü bulunabilir mi? Bu ölçü lezzet mi, menfaat mi,, vicdan mı, cemiyet mi, heves mi, akıl mı yoksa din mi olmalıdır?
Bazılarına göre bu ölçü, lezzet ve zevktir. Bize lezzet veren her şey hayır, elem ve zahmet veren herşeyde şerdir. Bu fikrin batıllığı ortadadır.[1597] Fakat şunu beyan etmeli ki, kötü alışkanlıklarla fıtratı ve ahlakı bozulmamış kimselerin zevk ve takdirlerine dinimiz kıymet verir, nitekim
“tayyibât size helal kılındı” [1598] ayetindeki tayyibât ile, hoşa giden ve iştihâ hissedilen her temiz şey[1599] in kastedilmesi buna delildir.
Bazılarına göre ölçü, menfaattir. Bunun da butlanını isbatla uğraşmak lüzumsuz olur.[1600] Bazılarına göre ise ölçü cemiyetin kendisidir. Cemiyetin âdetlerinde ne iyi ise hayır odur, ne kötüyse şer de odur.[1601] Bu fikrin mesnetsizliği hususunda sadece şunu söyleyebiliriz; bir cemiyette yapılması gereken şeyler, başka bir cemiyette yapılmaması gereken şeylerdir.[1602]
Bazı filozoflara göre ölçü, insanların içlerinde gizli olan hislerdir. Bunlara göre insanların; biri, şahsî ve gayr-i hasbi, diğeri gayr-i şahsî, hasbî ve içtimaî olmak üzere, iki türlü his ve temayülü vardır. Ahlak, insandaki ikinci neviden hisler üzerine bina edilmiştir. Bu hislere göre iyi olanlar “hayır”dır.[1603] Hem sonra bu bâtını hisler asırlara ve çevrelere göre öyle fazla farklılıklar göstermezler, însan bu his ile bir şeye baktığında, içinde onun kıymetini bildiren bir ilham doğar ve hükmünü ona göre verir. Doğruluğun, keremin, cesaretin birer fazilet, yalancılığın, cimriliğin, korkaklığın birer kötülük olduğunu bütün insanlar bu hisle bilirler.[1604] Bir kısım filozoflar, bu hissi “akıl” kabul ettiler, bazıları da “vicdan” dediler.[1605] Vicdanla aklı aynı kabul edenler de vardır.[1606] Evvelâ, vicdanı ele alalım. Dinimize göre de, insanda Allah'ın vergisi olan bir, hayır ve hakka muhabbet, şer ve batıldan nefret hisleri ile bunların biribirinden ayıran istidad vardır.[1607] Resulullah (a.s.)'ın “Bir (iyilik) gönlüne inşirah veren şeydir, insanlar aksini söylese de..[1608] ve “Yâ Vabısa, nefsine danış, nefsine danış. Hayır, nefsiyin kendisine ısındığı şeydir. Günah ise, vicdanını rahatsız edip, kalbinde ıztırab husule getiren şeydir...” [1609] Hadisleri bu manadadır. “Seni şüphelendireni bırak, şüphelendirmeyene bak”[1610] da bu husustadır. Bütün bunlara rağmen vicdanın hükümlerinin esas ölçü olduğunu iddia etmek mümkün değildir. Vicdanın doğru hüküm verebilmesi için fıtratını muhafazası şarttır. Yoksa onun takdir ve tevbihleri isabetli olmaz. Batıl, itikadlar, fena adetler, cehalet, kötü alışkanlıklar, fena arkadaş ve muhitlerin zararlı tesirleriyle zayıflayan ve körleşen vicdanların verdiği hükümlere kim doğru diyebilir.[1611]
Öyle ise, vicdanın, yolunu aydınlatacak ve kendisini irşad edip fıtratını muhafaza edecek bir ışığa ihtiyacı vardır. Bu ışık bazılarınca, hüsün -kubh meselesinin ölçüsü sayılan “akıl” dır. Bu fikrin en mühim savunucusu Kant'tır.[1612] İslâm mezheplerinden bilhassa Mutezile bu görüştedir. Onlara göre “akıl” mutlak ölçüdür. Birşeyin kabîh olması hususunda “Bu şey akılın ermediği bir sebepten kabîhtir.” demekle “Bu şey sebebsiz olarak kabîhtir.” demek arasında fark yoktur.[1613] “Şeriat (sem') birşeyin huşun ve kubhunun sebebi değildir. O, ancak aklen hasen olanın güzelliğini, kabîh olanın çirkinliğini ortaya kor.” [1614] Zamanşerî, sâlihâtı, “Akıl, kitab ve sünnetin doğru gördüğü her ameldir” [1615] diye tefsir ederken ve Kur'an'daki “münker”i “Aklın hoş görmediğidir.” [1616] diye açıklarken Mutezilî tarafını göstermektedir.
Dinimiz akla çok büyük ehemmiyet vermiştir.[1617] Hiç şüphe yok ki nakli anlayacak olan akıldır. Akıl ve dirayeti bir tarafa atarsak ne akıl kalır ne nakil. Fakat şu unutulmamalıdır ki akıl, hakikî malumatın mucidi değil alıcısıdır. Nakilden aldığı şeyler benzeri geçmemiş bilgilerdir. Bunlardan bir kısmı tekerrür etmez, münferit vak'alar olarak kalırlar. Bir kısmı da tekerrür eder. Her tekerrür edişlerinde, akıl onları ilk misalleriyle birleştirerek kıyas ve ölçü tesis eyler. Bunlar kendi hududları dahilinde bir tefekkür ve fehm miyarı olarak kalırlar. Ekseriyetle aklın kıyas faaliyeti nazarı itibara alındığı için “makul olan şeyler” bu kıyastan ibaret zannedilir ve aklın ilk temelleri olan nakil haberleri görülmezse İblis'in düştüğü hataya düşülür.[1618] İnsan aklının, insandaki hidayet ve marifet vasıtaları arasında bulunmasından dolayı kendine has bir değer ve ölçüsü vardır. Ancak çeşitli tesirlerden fazlaca müteessir olan aklın mutlak mana ifade eden bir medlul olduğu söylenemez. Herkesin kendisine göre bir aklı vardır. Binaenaleyh o, âlemşümul bir ölçü olamaz.[1619]
İnsanlar, kâinattaki ilahî kanunların sırlarını keşfetmeye çalışırlarken iki önemli esasa istinad ederler; tefekkür ve tecrübe. Bu iki esas, mahiyetleri yönünden cüzî oldukları gibi, hem ebedî olmaktan uzaktırlar, hem de neticeleri itibariyîa mutlak olmaktan uzaktırlar,[1620] nakle muhtaçtırlar. Allah Teala İsrail Oğulları'nı:
“İnsanlara iyiliği emredip, kendinizi unutuyor musunuz? Halbuki siz kitabı okuyorsunuz, akletmiyor musunuz?” [1621] diye tevbih ederken, akletmeyi, kitab okumadan sonra getirmiştir ki bu Mutezile'nin aleyhine bir delildir.[1622] Keza “Mîras taksimi hususunda “siz hangi taksimin sizler için daha hayırlı olduğunu bilmezsiniz.” [1623] buyururken insanın hatırına gelebilecek olan “Taksim başka türlü olsaydı daha faydalı, daha uygun olurdu.” gibi şüpheler karşısında, insan aklının, kendi maslahatlarını dahî ihatadan âciz olduğunu bildirmektedir.[1624]
Allah, insanlara, kendi üzerinde insanlar için bir hüccet ve itiraz sebebi olmasın diye peygamberleri gönderdiğini bildirmektedir. [1625] Sadece akıl kâfi gelse idi, tarih boyunca beşeriyete peygamberler göndermek zarureti olmazdı. Allah, insana bahşettiği aklın kusurlu ve mahdud olduğunu, risâlet müessesesinin yardımı olmadan hidayete erişemeyeceklerini elbette herkesten iyi bilir. Yine bilir ki tebliğ ve risâlet olmadan insanları mu'âheze etmemek en tabiî bir adalet kâidesidir. Akıl için ancak, risâlet sağlam bir düşünce sistemi ikâme eder.[1626] Tabiî ki Mutezile bu görüşe katılmıyor ve “peygamberler gönderilmeden evvel de insanlar için Allah üzerine bir hüccetleri ve mazeretleri yoktur, çünkü Allah onlara akıl vermiştir. Onunla Allah'ı bilebilirlerdi, tefekkür etmedikleri için azabı hakettiler. 'Biz gafildik.' demesinler diye Allah, onları gaflet, uykusundan uyandırsınlar ve ibret alması için uyarsınlar diye, peygamberler göndermiş ve bunu hikmetinin gereği olduğunu 'Biz hiçbir kavmi, peygamber göndermeden azab etmeyiz.’ [1627]diyerek beyan etmiştir.”[1628] diyor. Yine onlardan bir kısmı: “Peygamberlerin bi'setinden önce insanlar şeriat-ı akliyyeye bağlı olmada tek bir ümmetdiler. Bu şeriat-ı akliyye; yaratıcı Allah Teala'nın varlığını ve sıfatını itiraf, nimetlerine şükr, hizmetiyle meşgul olmak ve zulüm, tecavüz, yalan, cehalet gibi aklı kabullerden ictinâb esasına dayanır. Çünkü bunlar aklen idrâk olunabilirler. Akıl, peygamberlerden evvel ilahî bir resuldü demişlerdir.[1629]
Bu görüşle onlar geçen ayetin [1630] zahirini çiğnemiş oluyorlar.[1631]
İbn Haldun, aklın değerini itiraf ettikten sonra şu izahla onun sahasını daraltıyor: “Fakat sen, aklınla, Tanrı'nın birliği, ahiret, peygamberlik ve ilâhî sıfatların mahiyetlerini ölçmek tamahına kapılma. Bu mevzuların herbiri idrâkinin öte tarafındadır. Altın ölçmeğe mahsus ölçekle dağları ölçmeye kalkışan kimsenin hali bunun bir misalidir. O ölçeğin dağları ölçmemesinden, doğru olmaması çıkarılamaz. Akıl ölçüsünün de bir sınırı vardır. Akıl bu sınırın ötesine geçemez, o varlıklar arasında bir toz hükmündedir. Bunu anladıktan sonra bu gibi meselelerde, aklı nakle takdim etmek isteyenlerin aldandıklarını ve fehimlerinin eksik, fikirlerinin düzensiz olduğunu görürsün.[1632]
Akıl sınırlı olduğuna göre ve sınırlarını aştığında yolunu şaşırdığına ve çeşitli sebebler yüzünden aslî saflığını herkeste muhafaza edemeyeceğine göre, yalnız akıl ve felsefeye dayanan ahlâki hükümler kesin olmayıp, şahıslara, zamanlara ve muhitlere göre değişecektir. Halbuki gerçek ahlakın hükümlerinin kesin olması gerekir.[1633] Öyle ise akıl bu meselede her zaman doğruyu gösteren bir ölçü olamaz. Fakat bazı hususlarda mihenk sayılabilir. Mesela Kur'an kelimelerinden “fahşâ” ve “münker” kelimeleri İbn Kayyım “Her akl-ı selim sahibinin kötü gördüğü şeydir[1634] diye açıklarken bunu göstermektedir.
Bütün bunlardan sonra geriye tek ölçü kalıyor, o da “din”, ilâhî beyandır. Ulûhiyyetin en bariz vasıflarından biri de, değerler ve ölçüler koyma vasfıdır.[1635] Bunlar, cemiyetlerin değişmesiyle değişmeyen gerçek ölçülerdir.[1636] Peygamberimiz bir hadiste:
“Allah Teala eşyanın güzellerini ve kötülerini takdir etti, yazdı. Sonra güzellerin güzelliğini, fenaların da çirkinliğini açıkladı.”[1637] buyurur. Bu hadis Ehl-i Sünnet'in “Eşyadaki güzellik ve çirkinlik zâti değildir. Allah'ın takdiriyle hâsıl olan arızî bir vasıftır.” tezini teyîd etmektedir, Mutezile'nin itikadını yıkıyor.[1638] Hz. Âdem (a.s.) zamanında, kardeşlerin birbirileriyle nikahları helâl olduğu halde, bunun sonradan haram edilmesi de aynı teyidi yapmaktadır.[1639]
Kur'an'da, Davud (a.s.) hakkında:
“O'na hikmet ve faslu'l - hitâb verdik.” [1640] buyurulur. Bu, Allahın ona, hak ile batılı tefrik edecek, sahîh olanı fâsid olandan ayıracak, doğru ile hatalıyı karıştırmayacak bir kaabiliyet verdiğini,[1641] insanların bu gibi hususlarda yanılmamaları için ilâhî bir istinada muhtaç olduklarını beyan etmektedir. Keza Allah: “Hani Musa'ya kitabı ve furkanı vermiştik” buyururken, O'na da böyle bir kaabiliyet verdiğini beyan etmektedir. Râzî bu ayyetteki “fur-kân” hususunda birçok ihtimaller saymıştır[1642] ama bunun Davud (a.s.)'a verilen “faslu'l-hitâb” gibi birşey olabileceğini söylememiştir. Bu da uzak bir ihtimal değil. Kur'an'da geçen bu mahiyetteki “furkan” kelimesi, hüsün-kuhb meselesinde câlib-i dikkattir. İbn Abbas'dan gelen bir habere göre, furkan, Tevrat, İncil, Zebur ve Kur'an'ın müşterek ismidir, tefrik etmek manasına “ferreka” fiilinden, hak ile batılın arasını ayıran manasında, furkân ilâhî kitabların cins ismi olmuştur.[1643] Demek ki eşyayı vasıf yönünden ayırmak için ilâhî bir ölçü şartır. Bu ölçü olmazsa şaşırırız. Allah:
“Namazda yüzlerinizi doğu ve batı yönüne döndürmeniz bir (taat) değildir.” [1644] ve
“Evlere arkasından gelmeniz, iyilik ve taat değildir.”[1645] buyururken, görünüşe bakarak iyiliğin anlaşılmayacağını, bunun için Allah'ın haberine gerek olduğunu bildirmektedir.[1646]
İnsanlar ne kadar bildiklerini iddia etseler de bilmedikleri daha çoktur. Uzun bir istikbâl ile alakadar olan bütün hayır ve şerleri bilemezler. Bunu ancak Allah bilir. İnsan evvel emirde hislerine bağlıdır. Hoşluk veya nâhoşlukla hislerine çarpan şeylere kapılıverirler. Halbuki bunların hayır veya şer olması, ilerde bunlar üzerine teerttüb eden faydalara ve zararlara göredir, his anında bu bilinemez:[1647] Onun için Allah Teala buyuruyor ki:
“Olur ki birşey hoşunuza gitmezken o, sizin için hayırlı olur. Birşeyi de sevdiğiniz halde o da hakkınızda şer olur. Allah bilir siz bilemezsiniz.” [1648] Şüphe yok ki hakkı Hak bilir, başkaları bilemezler. İnsanoğlu örtülmüş perdenin gerisindeki, nevaya, cehalete ve kusura boyun eğmeyen hakikatleri nereden bilsin.[1649] Onlar ancak zahir olan şeyleri bilirler.[1650]
“Günahın açığa çıkanın da gizli kalanını da bırakın.” [1651] denilirken, umûmî olarak haram hükümler hakkında küllî bir asıl beyan edilmektedir; Allah'ın haram kıldığı şeyler açıkça herkesin anlayabileceği zahiri fiillerden ibaret değildir. Öyle gizli ve batıni fenalıklar vardır ki herkes için anlaşılması zor veya imkansızdır. Bunlar ancak Allah'ın beyanıyla bilinebilir.[1652] Mal, mülk insanlara hayır olarak görüldüğü halde, Allah Teala şu ayette onların bu zanlarını zemmetmektedir:[1653]
“Gerçek o insan hayır (mal) sevgisinden dolayı pek katı (cimri) dir.” [1654] Halbuki gerçek mümin Allah'a “Ey rabbimiz. bize dünyada da ahirette de hasene ver.” [1655] diye dua ederken, hasenenin şeklini tayin etmeyip, mutlak olarak ister, tayinini Allah'a bırakır. Bilirki Allah'ın onlar için seçeceği şey gerçek hasenedir.[1656]
NETİCE
Kur'an, şerri bir vâkı'a olarak kabul etmektedir, îster insanların isimlendirmelerine göre, ister hakîkî manâsında olsun “şer”, birtakım hadise ve eşyanın vasfı olarak Kur'an'da geçmektedir. Fakat Kur'an'ın tenzih esasına dayanan ulûhiyyet telakkisi bu gerçekle zıt gibidir. Çünkü rahmeti, kudreti, iradesi ve ilmi sonsuz, zerrece zulmetmekten münezzeh olan Allah Teala'nın, kâinattaki şerleri dileyip yaratmış olması, izaha muhtaçdır. Biz, Kur' an'ın ayetleri çerçevesinde, bu müşkili şu şekilde çözmeye çalıştık :
Şerlerin bulunduğu mekân kâinattır. Allah, kâinatı insan için yaratmıştır. İnsan da, Kur'an'ın ifadesiyle, ibadet etsin diye yaratılmıştır. İbadet, çok geniş bir mânaya gelmektedir. Bazı ayetlerde, insanın, imtihan içinde olduğu beyan edilmiştir. “İmtihan” ile “ibadet” içiçedir. İnsana, ibadet mükellefiyetinden önce, kaabiliyetler verilmiştir ve böylece, teklifin îcablarını yerine getirmeye hazırlanmıştır. İnsanın kaabiliyeti çifte yönlüdür, hem hayra, hem şerre imkân verir. İnsan, bu çifte veçhesiyle, bir savaş meydânını andırır.
İnsanlara; Allah, iyilikleri yapmalarını emretmiş, kötülüklerden onları nehyetmiştir. Ama O, iyilik yapmak için, kötülüğe meyyal nefsini ve onun en büyük destekçisi şeytanın vesveselerini altetmesi gerekmektedir. Bunum için, melek ilhamları desteğindeki kalbinin, aklının ve ruhunun kuvvetlendirilmesi şarttır. Peygamberlerin tebliğiyle sınırları belirtilmiş mükellefiyetlerin ifası için Allah'tan istimdâd penceresi açıktır.
İnsan, ibadet dışında, bazı belâlarla denenerek terbiye edilir. Böylece, çeşitli merhalelerden geçirilip, kendisi için mukadder kemâle yöneltilir. Bunda insanın en büyük silahı sabırdır. İnsanın terbiyesinde mühim bir yeri olan bu belâlar, şerrin bir çeşididir. Cenab-ı Allah, insanı hayırlarla ve serlerle terbiye ederek, rubûbiyyetinin “terbiye” veçhesini en güzel bir biçimde göstermektedir. Bu müslümanlar için olur. Hernekadar buna, insanların perspektifinden bakılarak “şer” ismi verilmişse de hakikatte sırf hayırdır. Bu durumda, imtihanın bitişi demek olan “ölüm”, mühim iki unsur olarak karşımıza çıkan “nefs” ve “şeytan”, şer olmaktan öte, birçok kemâlatın tezahürünü temin eden, hayırlı vesilelerdir.
İnsan, imtihanında ve mükellefiyetinde hatalar yapmaktadır. Ya âfâkî ve enfüsi çeşitli sebeblerle Allah'ı inkâr ederek, yaratılış gayesinden tamamen sapmakta, veya inanmakla birlikte, mükellefiyetini hakkıyla yerine getirememektedir. Kur'an'ın telakkisinde bunlar da "şer”dir. Gerek dalâleti, gerekse kötü fiilleri yaratan bizzat insan olmayıp, Allah Teala ise de, islâm âlimlerince “kesb” ve “irade-i cüziye” denilen hisse insana aittir. Dolayısıyla insan faildir ve yaptıklarından mesuldür.
Şerrin üçüncü ve sonuncu çeşidi, kötülüklerimizin cezası olarak karşımıza çıkan ve nefsimize “şer” görünen musibetlerdir. Allah Teala, kâinattaki sünneti çerçevesinde, insanların kötü fiil ve fikirlerine, kalbin mühürlenmesi gibi, aynı cinsten cezalar vermektedir. Kur'an'da bu kabil “şer»”er, “şu işiniz sebebi ile”, "bu suçunuzdan dolayı" gibi kalıblarla takdim edilmişlerdir ki bunların birer ceza olduğu anlaşılsın. Buna göre de, gerek fert, gerek cemiyet olarak başımıza gelen felâketler; zelzeleler, kıtlıklar, salgın hastalıklar, seller ve savaşlar, ya şerle imtihanın bir unsuru, veya kötülüklerimizin cezalarıdır. Binaenaleyh bunlar da aslında şer değillerdir.
Hadise ve fillere “hayır” veya “şer" gibi bir vasıf verebilmek için, elimizde sağlam bir ölçü olmalıdır. Bu ölçü, ancak “din”dir. Bu ölçüye göre, şerrin ilk ve sonuncusu esasında şer değildir. İşaret ettiğimiz üzere, imtihan ve bilhassa terbiye vasıtası olan biçbirşey, selim akıl sahiblerince "şer" olarak tavsif edilemez. Adaletin tahakkuku demek olan mücâzât da, suçlu açısından hoş karşılanmadığı için şer olarak nitelendirilmiş olmakla birlikte, aslında “hayır” dır. Bunların Kur'an'da “şer” diye isimlendirilmesinin, Kur'an'ın bir üslub özelliği olarak, Allah'ın “tenezzülât-ı ilahiye”lerle, bazı mefhumları, insanların anladığı veya anlayabilecekleri şekillerde beyan etmesinin neticesi olduğunu söyleyebiliriz. Fakat, bunun yanısıra, insanların yanılmamalan için, şer olduğu halde hayır zannedilen, hayır olduğu halde şer zennedilen hallerin bulunduğu da hatırlatılmıştır.
Bu durumda, kâinatta, gerçek mânada “şer” vasfına lâyık olanlar, insanların dalâletleri ve günahlarıdır. Bu noktada, “kader sırrı” karşımıza çıkıyor. Asırların çözemediği bir sırra dayanarak, Cebriye gibi, insanın hakîkî serdeki mesuliyetini kaldıramayız. Bu husustaki münakaşaların yeri burası değildir. Gerek Kur'an'ın, gerek müslümanların cumhurunun, bu gibi dalâlet ve günahlarda, insanın fail ve muhtar olduğunu kabul etmesi, bizce kâfidir. Bazıları için bu kifayet etmeyebilir. Hepsini bir yana bırakıp, bir insan olarak düşündüğümüzde, vicdani bir muhasebeye giriştiğimizde, fiillerimizdeki, bu arada kötü fiillerimizdeki rolümüzü idrâk etmekten kendimizi alıkoyamayız. Yani mesuliyetimizi ve mahcubiyetimizi içimizde yaşarız. Fiillerimizin yaratıcısı Allah Teala olduğuna istinad ederek, kötülüklerimizi O'na izafe etmeye kalksak bile, bunu bir suçluluk hissi ile yaparız.
Kadere inanıyoruz. Ama takdiri önceden bilemediğimize göre ve işlerimizde ıstıtaamızı hissettiğimize göre, kaderi bahane ederek mesuliyetimizi atamayız. Dünyada, hiçbir insan, isterse en koyu cebriyeci olsun, kendisine yapılan haksızlıklar karşısında, "ne yapayım, kader böyle imiş.” diye, başına gelene rıza göstermez, elinden gelse, hakkını almaya uğraşır, Yani pratikte, kader inancı kimseyi bağlamamaktadır. Aleyhimize bir hükmü gerektirdiği zaman, nazar-ı itibara almadığımız bu inancı, Allah'a karşı kullanmak, böylece mesuliyeti atmayı ummak, olsa olsa, insan fıtratmdaki bencillik ve haksız yere nefsini müdafaa çabasıdır.
Bu neticeden de anlaşılacağı gibi, insanların kâinatta “şer” olarak isimlendirdikleri keyfiyetler ya aslında şer değildir veya, onun mesulü insandır. Binâenaleyh bu serler ile Cenab-ı Allah'ın rahman, alim. hakim, kadir, mahlukâtına hiç zulmetmez oluşu bir tenakuz arzetmemektedir.
Bibliyografya
1- Abdulbâkî, M. Fu'âd, el-Mu'cemu'l-Mufehres li Elfâzı'l-Kur'âni'l-Kerîm, Matba'atü Dâri'l - Kütübi'l-Mısriyye, el-Kahire, 1364/1945.
2- Abdulcebbâr, -el-Kâdî Ebul-Hasan b. Ahmed, Şerhu'l-Usûli’l-Hamse, thk.: Abdulkerîm Usmân, Mektebetü Vehbe, el-Kahire, 1384/1965.
2- Abdulcebbâr, -el-Muhit bit't-Teklif, thk. : 'Uraer es-Seyyîd 'Azmi, eş-Şeriketü'l-Mısriyye, el -Kahire, ts.
2- Abdulcebbâr -el-Muğni fi Ebvâbi't - Tevhid ve'l -'Adl. nşr.; Ve-zâretu's - Sekâfe, 6 -1, 6 - II, 11, 13 ve 14. ciltleri, el-Kâhire, 1962 - 1985.
3- Affîfi, A. E, Muhyiddin İbnu'l - 'Arabi'nin Tasavvuf Felsefesi (The Mystical Philosophy of Muhyid Din İbnu'l -Arabi), trc. : Mehmet Dağ, A. Ü. İlahiyat Fakültesi Yayınları, Ankara, 1975.
4- Ahmed Emin, Fecru'l - İslâm nşr. : Dâru'l - Kitâbil- 'Arabi, Beyrut, 1968.
4- Ahmed Emin, Kitâbu'l - Ahlâk, Dâru'l - Kitâbi'l - 'Arabi, Beyrut,1989.
5- Ahmed B. Hanbel, el - Müsned, Mısır, 1313'den ofset baskı, Beyrut, ts.
6- El - Akkâd, 'Abbâs Mahmûd, Allah (Kitâb fi Neş'eti'l - 'Akîdeti'l - İlahiyye), Darul - Ma'rif, Mısır, 1969.
6- El - Akkâd, Kur'an Felsefesi, trc.: Ahmed Demirri, Nur Yayınları, Ankara, ts.
7- Akseki, A. Hamdi, Ahlâk Dersleri, Üçdal Neşriyat, İstanbul, 1968.
7- Akseki, A. Hamdi, İslâm, 2. baskı, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1966.
8- Alîyyü'l-Kârî, Şerhu'l - Fıkhı'l - Ekber, 2. tab. Mısır, 1375/1955.
9- El - Âlûsî, Ebu'l - Fadl Şihâbuddîn Mahmûd, Rühu'l-Ma'âni fi Tefsiri’l - Kur'âri’l - 'Azim ve's - Seb'il - Mesânî (RM), Dâru İhyâi'y -Turâsi'l - 'Arabîyye, Beyrut, ts.
10- Atay, Hüseyin, Kur'ân'a Göre İmân Esasları, Ankara, 1961.
11- Ateş. Süleyman, Cüneyd-i Bağdadî (k.s.) (Hayatı, Eserleri ve Mektupları), Sönmez Yayınları, İstanbul, 1969.
11- Ateş. Süleyman, Kur'ân-ı Kerîm ve Yüce Meali, Kılıç Kitabevi, Ankara ,1977.
11- Ateş. Süleyman, İşârî Tefsir Okulu, A. Ü. İlahiyat Fakültesi Yayınları, Ankara, 1974.
11- Ateş. Süleyman, Sülemî ve Tasavvufî Tefsiri, Sönmez Yayınları, İstanbul, 1969.
12- Ayasbeyoğlu, Nevzat, İslâmiyetin Eğitimimize Getirdiği Değerler ve Kur'ân-ı Kerîm'in Eğitimle İlgili Ayetlerinin Tahlili, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul, 1968.
13- Başgîl, A. Fuad, Gençlerle Başbaşa, 11. başka, Yağmur Yayınları, İstanbul, 1976.
14- El - Buhari, Ebû 'Abdillah Muhammed b. İsmâ'il, el - Cami'u’s - Sahih, el- Matba'atü'l - 'Usmâniyyetü'l - Mısriyye, 1351/1932.
15- Bolay, S. Hayri, Felsefî Doktrinler Sözlüğü, Ötüken Yayınları, İstanbul, 1979.
16- Carrel, Alexis, Dua, trc. . M. Alper Yücetürk, Yağmur Yayayınları, İstanbul, 1967.
16- Carrel, -İnsan Denen Meçhul, trc. ; Refik özdek, Yağmur Yayınları, İstanbul, 1973.
17- Challeye, Felicien, Dinler Tarihi, trc.: Samih Tiryakioglu. Varlık Yayın., İstanbul, 1963
18- El - Cîrs, Hüseyin, Risâle-i Hamîdiyye trc. : Manastırlı İsmail Hakkı, sadeleştiren: Ahmet Gül, Bahar Yayınları, İstanbul, ts.
19- El - Cisr, Nedim, Kıssatü'I - İmân beyne'l - Felsefeti ve'l - 'İlmi ve'l - Kur'ân, el - Mektebetü'l - İslâmî, 3. tab, Beyrut, 1389/1969. .
20- Çantay, H. Basri, Kur'ân-ı Hakim ve Meâl-i Kerîm, 6. baskı, İstanbul, 1969.
21- Davudoğlu, Ahmed, Sahîh-i Müslim Tercüme ve Şerhi, Sönmez Yayınları, İstanbul, 1977-1980.
22- Doğrul Ö. Rıza, Yeryüzündeki Dinler Tarihi, 3. baskı, İnkilab ve Aka Kitabevi, İstanbul, 1963.
23- Durant, Will. Felsefe Kılavuzu (The Story of Philosophy), trc. : Ender Gürol, 1. baskı, Milliyet Yayınları, istanbul, 1973.
24- Ebû Dâvûd, es - Sicistâni, es - Sünen, nrş.: Dâru İhyâi's-Sünneti'n - Nebeviyye, yer belirtilmemiş, ts.
25- Ebâ Zehra, Muhammed, Târîhu'l - Mezâhibil - İslâmiyye, c.II. Matba'atü'l- Medeni, ts.
25- Ebâ Zehra, Muhammed, el - Mu'cizetü'l - Kübrâ el - Kur'ân, Dârul - Fikri'l-'Arabî, yersiz, ts.
26- Elmalılı, Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'ân Dili, 3. baskı, Eser Kitabevi, İst. 1970.
27- Freud, Sigmund, Musa ve Tektanrıcılık, trc. : Erol Sevil, Dergâh Yayınları, İst., 1976.
28- El - Gazali, Ebû Hâmid, Muhammed b. Muhammed, İhyau 'Ulûmi'd - Din, Müesesetü'l - Halebi, el-Kahire, 1387/1967.
28- El - Gazali, Ebû Hâmid, İtikadda Orta Yol (el - îktisâd fi'l- î'tikâd), trc. : Kemal Işık, A. Ü. İlahiyat Fakültesi Yayınları, Ankara, 1971.
29- Gökberk, Macit, Felsefenin Evrimi, Devlet Kitapları, İstanbul, 1979.
29- Gökberk, Macit, Felsefe Tarihi, 2. baskı, Bilgi Basımevi, Ankara, 1966.
30- Gölcük, Şerafeddin, Kelâm Açısından İnsan ve Fiilleri, Kayıhan Yaymevi, İstanbul, 1979.
31- Gölpınarlı, Abdulbâkıy, Tarih Boyunca İslâm Mezhebleri ve Şiîlik, Der Yayınlan, 1. baskı, İstanbul.1979.
32- Hamidullah, Muhammed. İslâmiyet ve Hristiyanlık (Bir Mukayese), trc. : İhsan Süreyya Sırma, Düşünce Yayınları, istanbul, 1980.
32- Hamidullah, Muhammed, İslâm Peygamberi (Hayatı ve Eseri), trc.: M. Said Mutlu - Salih Tuğ, 3. baskı, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1972,
33- El - Hatîb, Abdulkerîm, Allah ve'l-İnsân (Kadıyyetü'l-Ulûhiyye), Dârul- Ma'rife, Beyrut, ts.
33- El - Hatîb, Abdulkerîm, el - Kadâu ve'l - Kader (Beyne'l - Felsefeti ve'd -Dîn), Dâru'l- Ma'rife, Beyrut, ts.
34- El - Heysemî, Nuiruddîn 'Ali b. Ebî Bekr, Mecma'uz - Zevâ'-id ve Menba'u’l - Fevâid, 2. tab, Dâru'l - Kitâbi'l -'Arabi, Beyrut, 1967.
35- Hick, John, Evil and The God of Love, 2. baskı, The Fontana Library, London, 1970.
36- Hughes, Philip E., Hope for a Despairing World (The Christiân Answer to the Problem of Evil), New Jersey, Usa, 1977.
37- Hume, David, Din Üstüne (Yazarın şu kitapları bu isimle tercüme edilmiştir : The Natural History of Religion, Dialogues), trc. : Mete Tuncay, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1979.
38- İbnu'l - Esir, Mecdüddin el - Mübarek b. Muhammed el -Cezerİ, Câmi'u'l - Usûl fi Ahâdisi'r-Resûl, thk. : 'Abdul-kâdir el-Arnavut, Matba'atü Mellâh, Dımışk, 1389-1393/1969 - 1974.
38- İbnu'l - Esir, en - Nihâye fî Garîbi'l - Hadis ve'l - Eser, el - Mek-tebetû'l - İslâmiyye, yersiz, ts.
39- Îbn Haldun, Mukaddime, Dâru'ş - Şab, el - Kahire, ts.
39- Îbn Haldun, Tasavvufun Mahiyyeti (Şifâ’u’s- Sâil), bre : Süleyman Uludağ, Dergâh Yay., İst., 1977.
40- İbn Kayyım El - Cevziyye, Medâricu's - Sâlikîn beyne Menâzili lyyâke Na'büdü ve lyyâke Nesta'in, 2. tab,.Matba'atüs's - Sünneti'l - Muhammediyye, el-Kahire, 1375/1956.
41- İbn Kesir, Ebu'l-Fidâ İsmâ'il. Tefsîru'l - Kur'âni'l - 'Azim (Tefsiru İbni Kesir). 1. tab, Dâru'l -Endülüs, Beyrut. 1960.
42- İbn Mâce, Muhammed b. Yezid, es - Sünen, thk : F. 'Abdulbâki, Dâru İhyâi'l - Kütübi'l - 'Arabiyye, el - Kahire, ts.
43- Îbnu'l-Müneyyîr, Nâsıruddin Ahmed b. Muhammed el-İskenderî, el - İnsâf fî mâ Tedammene'l - Keşşaf mine'l - I'tizâl (Zamahşerî, Keşşafın hamişinde), Dârul-Ma'rif, Beyrut, ts.
44- İbn Miskeveyh, Ebû'Ali Ahmed b. Muhammed, Tenzibu'l -Ahlâk, Matba'atü'l – Kürdistâni’l -'İlmiyye, Mısır, 1329.
45- Îbn Salâh, Ebû 'Amr 'Usmân b. 'Abdurrahmân, Fetâvâyı İbni's- Salâh fit - Tefsir ve'l-Hadis ve'l - Usûl ve'l-'Akâid, el - Mektebetü'l - İslâmiyye, Diyarbakır, ts.
46- İbn Rüşd, Kitâbul -Keşf 'an Menâhicil - Edille fi 'Akâ'idi'l-Mille, thk. ve mukaddime (s. 1 - 130) : Mahmûd Kasım, 3,tab, Mektebetul- Ancelo, el-Kahire, 1989.
47- Îbn Teymiyye, Takıyyuddîn Ahmed, Mecmu'atu'r - Resâili'l - Kübrâ, el - Kahire, 1966.
47- Îbn Teymiyye, Minhâcü's - Sünneti'n Nebeviyye û Nakdi Kelâmı'ş -Şi'a ve'l - Kadderiyye, Mısır, 1321.
48- İbrahim Hakki, Ma'rifetnâme, nrş. : Karimi Yûsuf Diyâ, Matba'atü Ahmed Kâmil, İst., 1330.
49- İbrahim, Zekerriyyâ, Müştekiletü'l - İnşân, Mektebetü’l Mısır, el-Kahire, 1971.
49- İbrahim, Zekerriyyâ, Meşkiletü'l - Hurriyyet, Mektebetü’l Mısır, el - Kahire, 1971.
50- İkbal, Muhammed, İslâm'da-Dinî Tefekkürün Yeniden Teşekkülü (The Reconstruction of Religious Thought in islam), trc. : Sofi Huri, Çeltüt Matbaacılık, İstanbul, 1964.
51- İzutsu, Toshihiko, Kur'an'da Allah ve İnsan, trc. : Süleyman Ateş, A. Ü. İlahiyat Yayınları, Ankara, 1975.
52- Janet, Paul - Seailles, Gabriel, Metâlib ve Mezâhib (Tahlili Târih-i Felsefe, mâ ba'de't -Tabi'a ve Felsefe-i Ilâhiyyât), trc.: Elmalılı M. H. Yazır, Matba'a-i 'Amir, İst 1341.
53- Kakakoç, Sezai, Allah'a İnanma ve İnsanlık, Diriliş Yayınları, İstanbul, 1670,
54- El - Kelâbazî, Ebû Bekr Muhammed, Doğuş Devrinde Tasavvuf (Taarruf), trc. Süleyman Uludağ, l. baskı, Dergâh Yayınları, İstanbul, 1979.
55- Kınalızade Ali Efendi, Ahlâk (Ahlâk-ı Alâî), sadeleştiren : Hüseyin Algül, Tercüman 1001 Temel Eser, İstanbul, ts.
56- El-Kummi, Ebû Ca'fer Muhammed b. 'Ali, Risâletü'l - İtikâdâtil-İmâmiyye (Şii îmâmiyye'nin İnanç Esasları), trc. : E. Ruhî Fığlalı, A. Ü. İlahiyat Fakültesi Yay. Ankara, 1978.
57- El-Kuşeyri, 'Abdulkerim b. Havâzin, Kuşeyrî Risalesi (Tasavvuf İlmine Dâir), trc. : Süleyman Uludağ, Dergâh Yayınları, İstanbul, 1978.
57- El-Kuşeyri, Letâifu'l - İşaret, thk. : İbrahim Bisyûnî, Matba'atü Dâru'l - Kitâbi'l - 'Arabi, Kahire, 1970.
58- Kutub, Muhammed, İslâm Terbiye Metodu ve Ahlak Sistemi (Menhecü't - Terbiyetil - İslâmiyye), trc. : Ali özek, Hisar Yayınevi, İstanbul, 1975.
59- Kutub, Seyyîd, Fİ Dılâli’l -Kur'ân, 4. tab, Dâru'l - 'Arabiyye, Beyrut, ts.
60- Leîbnîz, Wilhelm, Essaıs De Theodıcee, Paris, 1969.
61- Mâlik B. Enes, El - Muvatta, Matba'atü 'Mustafâ el -Bâbî, Mısır, 1370/1951
62- Marıtaın, Jacques, Dieu et la Permission du Mal, Paris,1963.
63- Masanı, R. P., Le Zoroastnsme (Religion De La Vıe Bonne), Payot, Paris, 1939.
64- El - Mâturîdi, Ebû Mansûr Muhammed, Kitâbu't - Tevhîd, thk. : Fetullah Huleyf, el - Mektebetü'l -İslâmiyye, İstanbu ts.
65- Mevdüdî, Ebu'l A'lâ, Tefhimü'l - Kur'ân, trc. : Halil Zafir, Hilal Yayınları Ankara ts.
66- Miras, Kâmil - Naim, Ahmed. Sahİh-i Buhâri Muhtasarı Tecrîd-i Sarih Tercemesi ve şerhi, 2. baskı, Diyanet Yayınları, Ankara, .1970 - 1973.
67- Müslim bı Haccâc el - Kuşeyrî, el - Câmi'u's - Sahîh, nrş. :M. F. 'Abdulbâkî, Mısır, 1374/1955.
68- Muhammed 'Abduh, bkn. Reşid Rıdâ.
69- Mustafâ Sabri Efendi, Dinî Müceddidler, Sebil Yayınevi, İstanbul, 1969. Mevkıfu'l - Beşer tahte Sultânıl - Kader, Matba'atu's - Selefiyye, el - Kahire, 1352.
69- Mustafâ Sabri Efendi, Mevkıfu'l - 'Akl ve'l - İlm ve'l - 'Alim, Mektebetül-İslâmiyye, yersiz, 1369/1950,
70- El - Muttakiyyu'l - Hindi, 'Alâuddin el - Burhânfüri, Kenzu'l - 'Ummâl fî Süneni'l-Akvâl ve'l - Efâl, 2. tab, Haydarâbâd, 1364 -1389/1945 - 1969.
71- Naim, Babanzade Ahmed, İslâm Ahlâkının Esasları, Yücel Yayınları, İstanbul, 1963.
71- Naim, Babanzade Ahmed, bkn. Miras, Kâmil.
72- Nedvî, Seyyid Süleyman, Hazreti Muhammed (a.s.) Hakkında Konferanslar, trc. : Osman Kesikoğlu, Diyanet Yayınları, Ankara, 1974.
73- Nesâi, Ebû 'Abdurrahmân Ahmed, Es - Sünen, Mısır, 1348/ 1930.
74- Nursî, Bediüzzaman Said, İşârâtu'l - İ'câz, trc. : Abdulme-cit Nursi, Sinan Matbaası, İst. 1959.
74- Nursî, Bediüzzaman Said, Lem'alar, Sinan Matbaası, İstanbul, 1959.
74- Nursî, Bediüzzaman Said, Mektûbât, Sinan Matbaası, İstanbul, 1958.
74- Nursî, Bediüzzaman Said, Mesnevi -i Nuriye, trc. : Abdulmecid Nursî, Sözler Yayınevi, İstanbul, 1977.
74- Nursî, Bediüzzaman Said, Sözler, Sinan Matbaası, İstanbul, 1958.
74- Nursî, Bediüzzaman Said, Şu'alar, Çeltüt Matbaası, İstanbul, 1959.
75- Er-Râgıb El-Isfahâni, el-Müfredat fî Garîbi'l - Kur'ân, nşr. : Muhammed Ahmed, Halefullah, Mektebetü'l-Ancelo, trs.
75- Er-Râgıb El-Isfahâni, Mutluluğun Kazanılması (Tahsîlün-Neş'eteyn ve Tahsîlüs-Seadeteyn Tercemesi), trc. : Lütfi Doğan, İstanbul, 1974.
76- Er-Râzî, Fahruddîn, et-Tefsiru'l-Kebîr (Mefâtihu'l-Gayb), el-Matba'atü'l- Behiyetü'l - Mısriyye baskısından ofset, Dâru'l - Kütüb'l-İlmiyye, Tahran, ts.
76- Er - Râzî, Fahruddîn, Kitabu'n-Nefs ve'r - Rûh ve Şerhu Kuvâhümâ, thk.: M. Sagîr Hasan Ma'sûmi, İslâmâbâd, 1388/1968.
77- Reşîd Rıdâ, Muhammed - Muhammed 'Abduh, Tefsiru'l -Kur'âni'l - Hakîm (Tefsiru'l - Menâr), 4. tab, Dâru'l -Menar, el - Kahire, 1373 -1378/1954 - 1961.
78- RM., bkn. el - Âlûsî.
79- Rousseau, Herve, Dinler (Tarihî ve Sosyal İncelemeler), trc. Osman Pazarlı, İstanbul, 1970.
80- Es - Sâbûnî, Nûruddîn Ahmed, Mâturîdiyye Akaidi (el - Bidâye fi Usûli'd-Din), trc. : Bekir Topaloglu, Diyanet Yayınları, Ankara, 1979.
81- Sa'ıd Havva, Allah, 3. tab, Dâru'l - Kütübi'I - 'İlmiyye, Beyrut, 1392/1972.
82- Seailles, Gabriel, bkn. Janet, p.
83- Sena, Cemil, Tanrı Anlayışı, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1978.
84- Spınoza, Pensâes et Regles de Vie, Paris, 1945.
85- Es - Sülemî, Ebû 'Abdurrahmân Muhammed, Kitâbu 'Uyû-bî'n - Nefsi ve Müdâvâtihâ, trc.: Süleyman Ateş, İslâm İlimleri Enstitüsü Dergisi - III, Ankara, 1977.
86- Es - Suyüti - Mahalli, Celâlüddîn, Tefsiru'l - Celâleyn, Matba'atü'l - İstikâme, Kahire, ts.
87- Eş - Şeristânî, Ebu'l - Feth Muhammed, el - Milel ve'n - Nihal, Dâru'l -Marife, Beyrut, 1975.
88- Şeltût, Mahmûd, el – İslâm (Akidetün ve Şeri'atün), 6. tab, Dûru'ş - Şurûk, Beyrut, 1972.
89- Eş-Şevkânî, Muhammed b. 'Alî, Fethu'l - Kadir, 2. tab, el -Kahire, 1383/1964.
90- Et-Tabâtabâî, Muhammed Hüseyin, el-Mizân fî Tefsfri'l-Kur'ân, 2. tab, Müessesetü'l - A'lemî, Beyrut, 1390-1393/ 1970 - 1973.
91- Et-Taberi, Ebû Ca'fer Muhammed, Câmi'u'l - Beyân fî Tefsiri’l - Kur'an (Tefsîru't - Taberî), Bulak, 1323'den ofset, Dâru'l-Ma'ârif, el-Kahire, 1978.
92- Tanyol, Cahit, San'at ve Ahlâk (Örf ve Adetler Sosyolojisi Bakımından), İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayını, İstanbul, ts.
93- Tatlısu, Ali Osman, Esmâü’l - Hüsnâ Şerhi, 3. baskı, Diyanet Yayınları, Ankara, 1963,
94- Et - Tirmîzî, es - Sünen, thk ve nşr.: A. M. Şâkir ve arkadaşları Mısır, 1356.
95- Ülken, H. Ziya, Felsefeye Giriş -l, A. Ü. İlahiyat Fakültesi Yayını) 2. baskı, Ankara, 1963.
96- El-Vahidi, Ebu'l-Hasan en-Nîsâbûri, Esbâbbu'n - Nuzûl, Dâru'l - Kütübi'l - 'İlmiyye, Beyrut, 1978.
97- Voltaıre, Felsefe Sözlüğü-I, trc. : Lütfi Ay, 4. baskı, İnkilap ve Aka Yayınları, İstanbul, ts.
98- Weber, Alfred, Felsefe Tarihi, trc. : H. V. Eralp, Devlet Basımevi, İstanbul, 1938.
99- Weınsınck, A. J., el - Mu'cemu'l - Mufehres li Elfazı'l -Hadîsi'N - Nebevi, Leiden, 1936 -1969.
100- Yavuz, A. Fikri, Kur'ân-ı Kerim ve Meali Alisi, Sönmez Yayınları, İstanbul, 1967.
101- Yeprem, M. Saim, İrade Hürriyeti ve İmâm Mâtüridî, Şâmil Yayınevi, İstanbul, 1980.
102- Yıldırım, Suat, Kur’an'da Tanrılık (Allah'ın Vasıfları ile Batıl Tanrılar Açısından), doçentlik tezi, Atatürk Üniversitesi İslâmî İlimler Fakültesi, Erzurum, 1977,
103- Ez - Zamahşerî, Ebu'l - Kasım Cârullah, el-Keşşaf 'an Ha-kâkikı't - Tenzil, Matba'atü Mustafâ el – Bâbî ( Mısar, 1.385/1966'dan ofset baskı, Dâru'l - Ma'rârif, Beyrut ts.
104- Zeki Müârek, el - Ahlâk 'inde'l - Gazalî, Kitâbu'ş - Şa'b, el -Kahire, 1390/1971.
[1] M. İkbâl, s. 97
[2] D. Hume, s. 77, 78
[3] ag.s, S. 162.
[4] D. Hume, s. 165
[5] J. Hick, s. 5
[6] a.g.e., s. 5
[7] M. İkbâl, s. 97; J. Hick, s. 3
[8] J. Hick, s. 3, Saint - Thomas'ın Summa Theologica'-sından naklen
[9] S. Havva, s. 93.
[10] Zekeriyya İbrahim, Müşkiletü'l-İnsan, s. 94, A. Schopenhauer'in Le Monde Comme Volonte'sinden naklen, c. II, s. 303-306
[11] J. Hick, önsöz, s. IX.
[12] J. Hick, s. 5.
[13] J. Hick, IX
[14] a. g.e., 3.
[15] a. g. e., 4.
[16] Tevbe: 31.
[17] M. Hamidulah, İslâm Peygamberi, 1/452
[18] S. Yıldırım, 19. Les Musulmans, Heyet, Paris, 1971, s. 52'den naklen.
[19] Çıkış, 4/22.
[20] Eyub, 1/6.
[21] Luka, 3/38.
[22] Matta, 5/9.
[23] F. Challeye, 258.
[24] Yuhanna, 1/1-5.
[25] S. Yıldırım, 19
[26] Birinci Mektup, 6/16.
[27] Resullerin İşleri, 17/27-28.
[28] Markos, 12/29.
[29] Vahiy, 11/16.
[30] Vahiy, 11/17.
[31] I. Yuhanna, 4/9, 17.
[32] Yuhanna'nın Birinci Mektubu, 4/10, 11, 15.
[33] Luka, 1/78.
[34] Vahy, 4/2.
[35] Resullerin İşleri, 17/28.
[36] Yuhanna, 5/17.
[37] Resullerin İşleri, 17/22-23.
[38] Romalılara Mektup, 9/14, 18.
[39] Romalılara Mektup, 9/19- 21.
[40] Romalılara Mektup, 2/5.
[41] Romalılara Mektup, 2/4.
[42] Matta, 6/9, 5/48.
[43] Romalılara Mektup, 3/5-6.
[44] S. Yıldırım, 17-18.
[45] M. Hamidullah, İslamiyet ve Hristiyanlık, 17; F. Challaye, 258
[46] Şehristânî 1/213
[47] a. g. e., 1/214
[48] H. Rousseau, 54
[49] a. g. e., 54; Challeya, 168. 179 -181; S. Freud, 38-39
[50] Çıkış, 33/20.
[51] Tesniye, 4/35.
[52] İşaya, 41/4; 48/12; Tekvin, 21/23.
[53] Tekvin, 17/1-2.
[54] Mezmurlar, 136.
[55] Tekvin, l/l.
[56] İşaya, 6/1.
[57] Mezmurlar, 33/13-15.
[58] Mezmurlar, 139/1-12.
[59] Tesniye, 32/4.
[60] I. Samuel, 2/2; İşaya, 6/3.
[61] Süleyman'ın Meselleri, 14/2627.
[62] Nahum, 1/2; Hezekiel, 20/33; II. Tarihler, 36/ 16.
[63] S. Yıldırım, 10, İntroduction'âla Bible, heyet, Paris, 1959, 2/847'den naklen
[64] Amos, 1/4; 3/6; 4/7, 9-10; Çıkış, 4/11.
[65] Çıkış, 4/21.
[66] İşaya, 6/10; 29/10.
[67] Süleyman'ın Meselleri, 16/9.
[68] Vaiz, 33/1013.
[69] Yeremya, 31/9; İşaya, 64/8.
[70] S. yıldırım, 11, E. Jacob, 49'dan naklen
[71] l. Krallar, 15/19.
[72] Sayılar, 11/1.
[73] Yeremya, 18/27
[74] Mezmurlar, 69/4-8.
[75] Mezmurlar, 19/4.
[76] II. Krallar, 19/27; Mezmurlar, 138/4.
[77] İşaya, 1/14.
[78] S. Yıldırım, 11 -12
[79] Çıkış, 3/13-14.
[80] Bu şahsın “İsrail” adlı bir eseri vardır (H. Rousseau, 169).
[81] Çıkış, 3/21-22
[82] H. Rousseau, 181 - 182, 188
[83] a. g. e., 176, 183, 187
[84] J. Hick, 21, Alexander Pope, Essay on Man, 1/292'den naklen
[85] a. g. e., 21.
[86] Eyyub kitabının önsözünde anlatıldığı gibi...,
[87] İsa'nın hastadan şeytanları kovması hikâyesi'nde olduğu gibi.
[88] J. Hick, 389
[89] Eyyûb, 1/6-12.
[90] İşaya, 45/7.
[91] Amos, 3/6.
[92] Yeremya'nın Mersiyeleri, 3/38.
[93] Yeremya, 1/15; 7/14; 50/25; İşaya, 10/5; 28/21; Yeremya'nın mersiyeleri, 2. bab.
[94] Tesniye, 8/25; Süleyman'ın Meselleri, 3/11-12; Eyyûb, 5/7; Mezmurlar, 94/12.
[95] İşaya, 13/11; Levililer, 2. bab; Tesniye, 19/19- 20; Yeremya, 4/4; Mika, 2/1; Malaki, 2/17, v.b.
[96] a. g. e., 390
[97] Markos, 4/1-11; Luka, 4/1-13.
[98] Luka, 13/16.
[99] Matta, 13/ 24-30.
[100] a. g. e., 390
[101] Luka, 9/22; Markos, 9/31; Matta, 17/22-23; Yuhanna, 19/11; İşaya, 50. bab. v.b.
[102] J. Hick, 391.
[103] a. g. e., 393.
[104] F. Challaye, 259
[105] Mezmurlar, 73/1-23.
[106] Mezmurlar, 36/1-12.
[107] P. Hughes, 37.
[108] Resullerin İşleri, 1/7.
[109] Petrusun İkinci Mektubu, 3/9.
[110] F.Challaye. 189.
[111] P. Hughes, 19.
[112] Eyüp, 40/1-12.
[113] Eyüp, 42/1-6.
[114] J. Hick, IX
[115] H. Rousseau, 108 -109; F. Challaye ,259-260
[116] F. Challaye, 260 - 261; C. Sena, 176.
[117] F. Challaye, 279
[118] C. Sena, 176.
[119] J. Marıtaın, 13.
[120] a. g. e., 17, 69, 77.
[121] M. Gökberk, 158.
[122] a. g. e., 159; Akkad, Allah, 169.
[123] A. Weber, 119; P. Janet - G. Seaüles, 211
[124] P. Janet -G. Seailles, 210-211, S. Augustinus, Cites de de Dieu, 9/30'dan naklen
[125] Akkad, Allah, 169
[126] P. Janet- G. Seailles, 211, Cites de Dieu, 11/22 ve 12/4'-den naklen
[127] C. Sena, 185, Giraud, De Salvianus, Montpellier, 1849'dan naklen
[128] a. g. e.., 197, Et. Gilson, La PhİIosophie au Mayen, 1947, 105 - 110'dan naklen
[129] a. g. e., 198, H. V. Balthazar, Presence et Pensle, 1942'dan naklen
[130] a. g. e., 217, Edg. Hocedes, S. J. Richard, Paris, 1925'ten naklen
[131] C. Sena, 200.
[132] a. g. e., 201.
[133] F. Challaye, 242
[134] A. Weber, 138
[135] P. Janet - G. Seailles, 222
[136] C. Sena, 206, Dimet do Verges, Saint Anselma, 19081dan naklen
[137] İbn Meymûn 11351204.
[138] a. g. e., 210, L. G. Levy, Maimonide, Paris, 1934'den naklen; A. Weber, 158.
[139] a. g. e., 220, Et., Gilson, La Philosophie au Mayen, 538 den naklen
[140] a. g. e., 220, Martain, Distinguer Pour, Paris, 1946'dan naklen
[141] P. Janet - G. Seailles, 237
[142] P. Janet - G Seailles, 238.
[143] A. Weber 157.
[144] J. Hick, 316
[145] a. g. e., 389
[146] a, g. e., 370
[147] a. g. e., 389.
[148] a. g. e., 30, M. B. Eddy, 1934, 205'den naklen.
[149] a. g. e., 30. M. B. Eddy, 1934, 71'den naklen
[150] a. g. e., 30, a. g. e.,den naklen, s. 480.
[151] a. g. e., 30, a. g. e.'den naklen, s. 346
[152] a. g. e., 30 - 31, a. g. e'den naklen, 8. 472.
[153] Şehristanî, 1/233-244
[154] Elmalılı, 3/1999 - 2004
[155] F. Challaye, 133 -134; R. P. Masani, 28; A. Emin, Fecru'I -İslâm, 99; Akkad, Allah, 88.
[156] F. Challaye, 130 -134; R. P. Masani, 29.
[157] Razî, 13/113.
[158] F. Challaye, 130 -132; R. P. Masani, 29; H. Rousseau, 57
[159] J. Hick, 31.
[160] R. P. Masam, 52; Akkad, Allah, 91
[161] F. Challaye, 134.
[162] Şehristanî, 1/237.
[163] R. P. Masani, 41; F. Challaye, 132; Ö. R. Doğrul, Dinler Tarihi, 140.
[164] R. P. Masani, 58 -. 68; Ö. R. Doğrul, 141.
[165] R. P. Masanı, 97 - 98; H. Rousseau, 60; Ö. R. Doğrul, 146; F. Challaye, 134 -135.
[166] R. P. Masanı, 96; H. Rousseau, 105; Ö. R. Doğrul, 146; F. Challaye, 135 -136.
[167] R. P. Masanı, 96, 100; H: H. Rousseau, 105; F. Challaye. 136
[168] R. P. Masani, 30, 95.
[169] a. g. e., 102.
[170] a. g. e., 97; H. Rousseau, 60; Razî, 13/114.
[171] R. P. Masanı, 101; H. Rousseau. 61,106; Ö. R. Doğrul, 148; Şehristanî, 1/244 - 248
[172] En'am: 6/100
[173] Razi, 13/113; Elmalılı, 3/1999; S. Nedvi, 216
[174] Muvatta, İmam Malik, Zekat 1/207.
[175] H. Rousseau. 59 - 60; Akkad, Allah, 29.
[176] S. H. Bolay, 102
[177] H. Z. Ülken, Felsefeye Giriş, l/V
[178] A'raf, 7/12; Sâd, 38/75-76; Hicr, 15/32-33 : İsrâ, 17/61
[179] RM, 8/88 - 89
[180] RM., 15/147.
[181] A. Weber, 2
[182] a. g. e., 4
[183] P. Janet - G. Seailles, 181
[184] A. Weber, 52.
[185] M. Gökberk, Felsefenin Evrimi, 8.
[186] X Hick, 33; M. Gökberk, Felsefe Tarihi, 79; C. Sena, 136' Piat, Platon, Paris, 1917'den.
[187] J. Hick, 32; M. Gökberk, a. g. e., 79; C. Sena, 138.
[188] A. Weber, 52, 54; P. Janet - G. Seailles, 196; Akkad Allah, 135.
[189] J. Hick, 32, Eflatun, Cumhuriyet, 379'dan naklen
[190] J. Hick, 33.
[191] A. Weber, 54 - 55; Akkad, Allah, 135 -136
[192] A. Weber, 54-55; Akkad, Allah, 135-136.
[193] Akkad, Allah, 134.
[194] A. Weber, 208; W. Durant, 137; M. Gökberk, Felsefe Tarihi, 302.
[195] A. Weber, 209-211; W. Dorant, 160-162; M. Gökberk, Felsefe Tarihi, 303 - 307
[196] M. Gökberk, a. g. e., 301; S. H. Bolay, 196 -197
[197] A. Weber, 209 - 211; P. Janet - G. Seailles, 269 - 272; W. Durant, 165
[198] A. Weber, 220.
[199] J. Hick, 23-24
[200] W. Durant, 164
[201] Spinoza, 64.
[202] W. Durat, 164; J. Hick, 25.
[203] M. Gökberk, Felsefe Tarihi, 311
[204] W. Durant, 164.
[205] J. Hick, 25.
[206] W. Durant, 164; J. Hick, 27.
[207] J. Hick, 26.
[208] A. Weber, 221
[209] J. Hick, 27.
[210] a. g. e., 26.
[211] S. H. Bolay, 190 : F. Kam, Dini Felsefi Sohbetler, 158.
[212] Teodisi (Theodisy, Theodicee) : En yüksek iyliğin meydana gelebilmesi için fenalığın gerekli olduğunu iddia ederek Allahın tedbirlerini haklı çıkaran felsefe. Redhouse'dan.
[213] J. Hick, 6.
[214] A. Weber, 221: M. Gökberk, Felsefe Tarihi, 315 - 316
[215] P. Janet - G. Seailles, 277
[216] A. Weber, 232 - 233; M. Gökberk, Felsefe Tarihi 330
[217] P. Janet - G. Seailles, 277.
[218] A. Weber, 236; J. Hick, 160 -161; N. Cisr, 151 - 152.
[219] M, Gökberk, a, g. e., 331 - 332; J. Hick, 161.
[220] P. Janet - G. Seailîes, 277.
[221] M. Gökberk, a. g. e., 330 - 331; J. Hick, 162, 164.
[222] M. Gökberk, Felsefe Tarihi, 330; C. Sena, 387.
[223] P. Janet - G Sailles. 279 - 280.
[224] P. Janet - G. Seailles, 282 - 286.
[225] N. Cisr, 152.
[226] W. Durant, 185
[227] a. g, 8., 195.
[228] a. g, e., 211 - 215 C. Sena, 310.
[229] W. Duran, 214.
[230] a. g. e., 205.
[231] Voltaire, Felsefe Sözlüğü, 1/65.
[232] Voltaine, 79 - 80.
[233] a. g. e., 409 - 412.
[234] a, g. e., 413-415
[235] W. Durant, 205 - 207.
[236] W. Durant, 207 - 210.
[237] a. g. e., 205.
[238] J. Hick, 160.
[239] Voltaine 100 - 101, 433 - 434.
[240] a. g. e.; 102
[241] W. Durant, 109.
[242] W. Durant, 417 - 148.
[243] M. Gökberk, Felsefe Tarihi, 355
[244] a. g. e., 356; A. Weber, 270
[245] D. Hume, 79.
[246] C. Sena, 468'Ck. Bartholmes, Historie Crique, Strasburg, 1855,den naklen.
[247] D. Hume, 84.
[248] a. g. e., 78.
[249] aynı yer.
[250] D. Hume, 85.
[251] a. g. e., 159-165
[252] a. g. e., 166 - 167.
[253] D. Hume, 173 - 181
[254] S. H. Bolay, 206.
[255] a. g. e., 207.
[256] W. Durant. 280.
[257] a. g. e., 261
[258] a. g. e., 262
[259] W. Durant, 263-264.
[260] a. g. e., 394 395; M. Gökberk, Felsefe Tarihi, 469; C. Sena, 421.
[261] A. Weber 346M. Gökberk, a. gie., 462.
[262] A. Weber, 351; P. Janet - Séailles, 294; C.-Sena, 420.
[263] A. Weber, 349; P. Janet - G, Séailles, 294.
[264] M. Gökberk, a. g. e., 466; S. H. Bolay, 292
[265] W. Durant, 281; M. Gökberk, a. g. e., 468; S. H. Bolay, 293.
[266] W. Durant, 280 - 281; M. Gökberk, a1 g. e., 467 - 468; F. Kam, Dinî Felsefi Sohbetler, 157.
[267] P. Janet - Seailles, 294.
[268] W. Durant 283 - 284.
[269] Bakara: 2/261; Al-î îmran: 3/180. Nûr: 11.
[270] Maide: 5/60.
[271] Enfal: 8/22.
[272] Enfâl: 8/55 , Beyine: 98/6.
[273] İsrâ:17 /83, Fussılet: 41/49,51, Meâric: 70/20.
[274] Enbiya: 21/35.
[275] Felak: 113/1-5.
[276] Nas: 114/1-6.
[277] Zilzâl: 99/8.
[278] Bu hususta bkn. S. Yaldırım, Kur'an'da Tanrılık, Allah'ın Vasıfları ile hatıl Taunlar Açısından, Doçentlik tezi, A. Ü. İslamî ilimler Fakültesi, Erzurum, 1977.
[279] İbn Haldun, Mukaddime, 427.
[280] R. Rıza, 12/167.
[281] Heysemi, 10/94 - 95, Bezzâr'dan
[282] Elmalılı, 4/8243.
[283] İbn Haldun, a. g. e., 431
[284] Fatiha: 1/1,3, Bakara: 2/3,54,123,143,160,163,173, Ali imran: 3/31,89, Nisa: 4/25, Maide: 5/34,98, Rahman: 55/1, Haşr: 59/22, Mülk: 67/29, v.b….
[285] Taberî, 1/42; R. İsfahani, 279; RM., 1/59; R. Rıza, 1/46.
[286] Taberî, 1/42-43.
[287] RM., 1/59.
[288] R. İsfahani, 279.
[289] Elmalılı, 1/32
[290] R. İsfahani, 279; RM., 1/50 - 60; R. Rıza, 1/46.
[291] S. Yaldırım, 107
[292] Zamahşerî, 1/45; RM., 1/59; İbnu'l - Müneyyir, 1/44
[293] R. İsfahanı, 279
[294] R. Rıza, 5/352.
[295] S. Yıldırım, 103
[296] R. Rıza, 7/326.
[297] Taberi, 1/127; R. İsfahanı, 278.
[298] RM. 7/104; R. Rıza, 7/449; Elmalılı, 3/1886.
[299] En'am: 6/12.
[300] En'am: 6/54.
[301] R. Rıza, 7/334.
[302] Râzî, 13/4.
[303] Buhari, Tevhid, 15,22 (4/188, 190); Müslim, Tevbe: 9/4 (4/2107); Tirmizi, Da'avât, 100 (5/549)
[304] İbnu'l - Esir, 4/519.
[305] RM., 1/51
[306] Müslim, Tevbe, 9/4 (4/1109); Tirmizî, Da'ât, 100 (5/549).
[307] Şevkânî, 1/21.
[308] Buharı, Edeb, 18 (4/38): K. Miras - A. Naim, 12/125 (tercümesi için.) : Müslim, Tevbe, 9/4 (4/2109)
[309] Buharı, Edeb, 19 (4/38) : Müslim, Tevbe, 9/4 (4/2108) : Tirmizî, Da'vât, 100, (5/549).
[310] Müslim, Tevbe, 4 (4/2108).
[311] K. Miras - A. Naim, 12/126 - 127.
[312] Ali İmran: 3/8.
[313] S. Kutub, 1/224.
[314] R. Rıza, 3/230.
[315] Hûd: 11/58.
[316] Kuşeyrî, Letâif, 3/142 - 143.
[317] R. Rıza, 1/52.
[318] RM., 4/26.
[319] Âli îmran: 3/1073.
[320] Meryem: 19/45.
[321] Yasin: 36/5, Şuara: 26/217.
[322] S. Yıldırım, 104.
[323] R. Isfahanı, 574 : Tabatabâî, 3/259
[324] S. Yaldırım, 201
[325] Tabattabâî, 3/260 - 261
[326] Bakara: 2/243.
[327] Taberî, 2/369.
[328] a. g, e., 1/260 : Zamahşeri, 1/548.
[329] Bakara: 2/64.
[330] Taberi, 1/260 : Râzî, 3/109, R. Rıza, 1/342.
[331] Râzî, 3/109
[332] a. g. e., 21/16.
[333] İsrâ: 17/70.
[334] Taberi, 3/225.
[335] Al-i İmran: 3/73-74, Bakara: 2/105.
[336] a. g. e., 1/378.
[337] Bakara: 2/207.
[338] R. Isfahanı, 303
[339] Râzî. 4/108 :RM., 2/7.
[340] Bakara: 2/143.
[341] Râzî, 4/108
[342] S. Kutub, 2/18.
[343] R. Rıza, 3/283.
[344] Taberi, 3/155.
[345] Al-i İmran: 3/30.
[346] Râzî, 8/J.7.
[347] Nur: 24/2.
[348] a. g. e., 23/148 - 149.
[349] Burûc: 85/14, Hûd: 11/90. Vedûd.
[350] RM., 30/92.
[351] R. Isfahanı, 811.
[352] Râzî, 31/122.
[353] Maide: 5/54.
[354] R. Isfahanî, 811.
[355] A. O. Tatlısu, 90.
[356] Maide: 5/54.
[357] Tevbe: 9/7.
[358] Kuşeyri, Letâif, 3/10
[359] Al-i İmran: 3/313.
[360] S. Yıldırım, 147.
[361] Bakara: 2/195.
[362] Bakara: /2222.
[363] Bakara: 2/222.
[364] Al-i İmran: 3/146.
[365] Âl-i İmran: 3/159.
[366] Maide: 5/42.
[367] Nisa: 4/36.
[368] Nisa: 4/148.
[369] Bakara: 2/195.
[370] Kasas: 28/77.
[371] RM., 6/2.
[372] İsfahanı, 151.
[373] Gazali, İhya, 4/407.
[374] Kuşeyri, Risale, 436.
[375] Gazali, a, g. e.,4/407.
[376] a. g. e., 4/408.
[377] S. Kutub, 5/68.
[378] Gazâlî, İhya, 4/408.
[379] RM., 3/129
[380] R. Isfahanı, 152.
[381] Kuşeyri, Letâif, 1/247.
[382] Râzî, 11/90.
[383] a. g. e,, 5/202.
[384] Gazâlî. 4/408; RM, 3/129
[385] RM., 3/129.
[386] Kuşeyri, Risale, 435 : S. Ateş, Sülemî, 195.
[387] RM., 2/165; 3/129. Bu hususta bkn. S. Yıldırım, 146 -154.
[388] Buharî, Tevhid, 33 (4/199) : Müslim, Birr ve Sıla, 48 (4/2030); Muvatta, Şi'r. (2/236)
[389] Gazali, 4/408.
[390] İbrahim Hakkı, Marifetname, 395.
[391] Enfal: 8/51.
[392] Subûnî, 133.
[393] RM., 4/142.
[394] Rum: 30/10; Tevbe: 970.
[395] Al-i İmran: 3/18; Enfal: 8/51; Yunus: 10/44.
[396] Al-i İmran: 3/117; Yunus: 10/44; Hûd: 11/101; Nahl: 16/33.
[397] Al-i İmran: 3/109.
[398] Nahl: 16/90.
[399] Al-i İmran: 3/181.
[400] Al-i İmran: 3/57.
[401] Taberi, 3/206.
[402] Müslim, Birr ve Sıla, (4/1994). İzahı için bkn. Sahih-i Mülsim Terceme ve Şerhi, A. Davudoğlu, 10/527-258. İmâm Ahmed “Şam ehlinin bundan şerefli hadisi yoktur.” der (İbnu'l - Esir, 11/4).
[403] S. Kutub, 3/149.
[404] A. Davudoglu, 10/528.
[405] S. Kutub, 3/149; A. O. Tatlısu, 62
[406] Kuşeyrî, Letâif, 3/314.
[407] R. Isfahani, 471
[408] R. Rıza, 4/56 :10/40 : Elmalılı, 6/3805.
[409] Râzî, 6/174 : Gazâlî, 1/125; Kuşeyri, Letâif, 2/118; Şevkani, 5/48.
[410] Gazâlî, 1/125, 152.
[411] Bakara: 2/156.
[412] Elmalılı, 1/549.
[413] Tabatabâî, 1/94 : 15/94 - 85.
[414] Taberî, 4/28.
[415] Al-i İmran: 3/108.
[416] Al-i İmran: 3/109.
[417] Ebu Davud, Sünnet, Kader, (4/225) : İbn Mace, Mukaddime, Kader babı (1/29) : Müsned, 5/182, 185, Muttaki el-Hindi, 1/101
[418] Zamahşeri 1/485; 2/163 -164. 201-202; Razî, 12/44; 23/109.
[419] Kadı Abdulcebbâr, Muğnî, 6 -1/3, 127 -128; Şerhul Usûli'l - Hamse, 313 - 314; Muhit, 244.
[420] Kadı Abdulcebbâr, Muğnî, 6-1/115 - 121.
[421] a. g. c, 6 -1/177 - 180.
[422] Âl-i İmran: 3/182.
[423] Taberi, 24/82; Zamahşeri, 1/485; Şevkânî 5/77, R.M.,4/142; 18/46
[424] Elmalılı, 6/3805.
[425] Kamer: 54/34-35.
[426] Enfal: 8/25.
[427] Râzî, 29/59.
[428] S. Yıldırım, 133.
[429] Bakara: 2/32,127,137,181,224,244; Enam: 6/83,128,139, 115; Araf: 7/200; Yunus: 10/65; Yusuf. 12/6,83,100,34 v.b.
[430] R. Isfahani, 513.
[431] a. g. e., 514.
[432] Gazâlâ, İhya, 1/150.
[433] Zamahşerî, 3/196. Mutezilenin başka görüşleri için bkn., İbn Rüşd, 50 - 51.
[434] İbnu'l - Müneyyir, 3/186.
[435] Kadı Abdulcebbâr, Muhit, 126
[436] Râzî, Muhassal, 158; Gazali, İktisad, 74.
[437] İbn Rüşad, 55.
[438] Nebe: 78/29.
[439] Râzî, 31/18.
[440] A. Kâri, .16.
[441] İbn Rüşd, 55
[442] M, İkbâl, 94
[443] a. g. e., 92.
[444] İbn Rüşd, 51.
[445] Bakara: 2/143.
[446] Âl-i İmran: 3/140.
[447] Zamahşeri, 1/460; R. Rıza, 2/8-9; Elmalılı, 3/3226; H. B. Çantay, 1/42
[448] R. Rıza, 2/8.
[449] Şura: 26/12.
[450] Bakara: 2/216.
[451] Râzi, 6/28
[452] a. g. e., 2/3.
[453] Şevkânî, 3/299
[454] Kehf: 18/65.
[455] Şekâni, 3/299.
[456] RM., 15/330
[457] Kehf: 18/66.
[458] Şevkânî, 3/299.
[459] Burada sözü edilenin Müsâ (as)'dan başka bir Musa olduğunu söyleyenler olmuşsa da bu zayıf bir iddiadır. Bu hususta bkn. RM., 15/331; İbnu'l - Esîr, 2/220-230.
[460] Bâzı, 1/140; RM., 1/227.
[461] Nisa: 4/130; En'am: 6/18 73,83,128,139; Hud: 11/1; Yusuf: 12/8 83,100; Hicr: 15/25; Fussılet: 41/43; Şura: 42/51 v.b.
[462] S. Yıldırım, 162, Gazali, Makâsıd'dan naklen.
[463] Râzi, 1/40.
[464] R. Isfahani, 181
[465] a. g. e., 181.
[466] RM., 5/14.
[467] Râzî, 5/211.
[468] Elmalılı, 915 - 920
[469] Kadı Abdulcebbâr, Muğni, 6 - T/48.
[470] Şâbûnî, 133 - 134.
[471] Taberî, 4/140: Zamahşerî, 1/488.
[472] Al-i İmran: 3/191.
[473] Taberi, 4/140.
[474] Tabatabâî, 4/87
[475] Taberi, 4/140
[476] Ra'd: 13/17.
[477] Enbiya: 21/16.
[478] S. Kutub, 17/17.
[479] S. Havva, 92.
[480] Hicr: /85.
[481] Benzeri ayetler: En'am: 6/73; İbrahim: 14/19; Nahl: 16/3; Rûm: 30/8; Sâd: 38/27; Duhan: 44/38; Câsiye: 45/22 v. b.
[482] M. Kutub, 117 - 118.
[483] Râzî. 28/3.
[484] Elmalılı, 5/36 90. Bu hususta geniş bilgi için bkn. M. Sabri, Mevkıfı'l - Akl, 2/342.
[485] İbn Teymiyye, Mecmu'atü'r - Resâil, 1/326; M. Sabri, 3/3, 16: RM., 26/89.
[486] Râzî, 2/154; 4/3 - 96; 7/132; 17/31.
[487] a. g. e., 25/178.
[488] a. g. e., 9/140; 13/31 - 32.
[489] İnfitar: 82/6.
[490] a. g. e., 31/79
[491] İbn Teymiyye, a. g. e., 1/326- 327.
[492] a. g. e.5 1/339; M. Sabri, a. g. e,, 3/3.
[493] İbn Kayyım, 1/31.
[494] Al-i İmran: 3/192.
[495] Râzî, 4/95; S/139
[496] İbn Teymiyye, Mecmu'atü'r - Resâil, 1/331 - 332
[497] RM., 26/90.
[498] M. Sabri, Mevkı'l - 'Akl, 3/3, 16
[499] Âl-i İmran. 3/192.
[500] Elmalılı, 5/3691 - 3692.
[501] Tabatabâî, 12/9 - 10.
[502] a. g. e, 15/272.
[503] S. Yıldırım, 162
[504] Bu irtibatlara, Allah'ın kudret ve iradesini anlatırken temas etik.
[505] Maide: 5/17,41,38; Ra'd: 13/11; Kehf: 18/82; Ahzâb: 33/17; Yasin: 36/82; Feth: 48/11; Cin: 72/10; Zümer: 39/38 v.b.
[506] Kummî, 29.
[507] Râzî, Muhassal, 161; Gazali, İktisad, 75-76; RM., 1/209; S. Yeprem, 279.
[508] R. Isfahani, 398; Sâbûnî, 108; Kummî, 29; A. Kârî, 10; S. Yeprem, 278.
[509] Mâturidî, 305.
[510] S. Kutub, 30/135.
[511] Burûc: 85/16; Hûd: 11/108.
[512] Zamahşerî, 2/294
[513] Maide: 5/1.
[514] Taberî, 6/36.
[515] Kuşeyri, Letâif, 2/92
[516] Kuşeyrî, Letâif, 4/77.
[517] Âl-i İmran: 3/6.
[518] Elmalılı, 2/1031.
[519] Râzî, 7/131 - 132.
[520] Bakara: 2/253; En'am: 6/111; Kehf: 18/23-24; Müddessir: 74/56.
[521] Râzi, 31/75 : RM, 20/135.
[522] S. Kutub, 30/69 : M. Sabri, Dinî Müceddidler, 148
[523] Yunus: 10/100.
[524] Kuşeyrî, a. g. e., 3/117.
[525] a. g. e., 3/117 : Gazâlî, İktısad, 80 : İbn Teymiye, 2/76 : İbn Salah, 37 : A. Kâri, 19. Hadistir.
[526] Râzî, 9/203 : Gazâlî, İhya, 1/151 : RM., 3/4
[527] Bakara: 2/252.
[528] S. Kutub, 3/17.
[529] Zümer: 39/17.
[530] Bu ayetin geniş tefsiri için bkn. RM., 23/241 - 244
[531] En'am: 6/107.
[532] Şevkânî, 2/150.
[533] Taberî, 6/104 : Kuşeyrî, Letâif, 2/153.
[534] Elmalılı, 2/845.
[535] M. Sabri, Dinî Müceddidler, 145, Elmalılı, 3/2081.
[536] Bakara: 2/185.
[537] İbn Teymiyye, Mecmu'atü'r - Resâil, 2/76 - 77.
[538] A. Kâri, 20.
[539] İbn Kayyim. 2/193 -194.
[540] Zamahşerî, /45.
[541] a. g. e, 1/383; Râzî, 31/75; RM., 29/135.
[542] Bakara: 2/253.
[543] Râzî, 21/109.
[544] İbnu'l - Müneyyir, 2/45
[545] Maide: 5/41.
[546] a. g. e., 1/613 - 614; RM., 6/139.
[547] İbn Rüşd, 56 - 57; İbnu'l - Esîr, 10/128.
[548] RM.. 1/209. Mutezilenin “irade” hakkındaki görüşleri için bkn. Kadı Abdulcebbâr, Muğnî, bütün 6 -1. cüz,
Şerhu'l - Hamse, 431 - 440.
[549] Ebu Davud, Sünnet, Kader babı (4/222); Müsned, 2/86 -5/406
[550] Ebu Davud, aynı yer (4/222).
[551] Tirmizî, Kader, 13 (4/454).
[552] İbnu'l - Esir, 10/128.
[553] S, Yıldırım, 155.
[554] R. Rıza, 6/441; 8/4; 4/189.
[555] a. g. e., 4/141; 8/4.
[556] En'am: 6/39.
[557] a. g. e., 7/402.
[558] Şura: 42/8.
[559] RM., 25/14.
[560] Âl-î İmran: 3/108.
[561] a. g. e., 4/27; Zamahşerî, 1/454.
[562] Bakara: 2/284.
[563] Elmalılı, 2/992.
[564] Al-î İmran: 3/26.
[565] S. Kutub, 3/156.
[566] A’raf: 7/156.
[567] a. g. e., 9/76.
[568] Ahzâb: 33/24.
[569] R.M, 21/172.
[570] Âl-î İmran: 3/39.
[571] S. Kutub, 3/170.
[572] Elmalılı 2/1034.
[573] S. Yıldırım, 155.
[574] Maide: 5/64.
[575] Elmalılı, 3/1729.
[576] a. g. e., 3/1551.
[577] RM, 4/52.
[578] Zamahşerî, 2/122; 3/344.
[579] Şûra: 42/8.
[580] a. g. e., 3/461.
[581] Gazali, İktisad, 61.
[582] Bakara: 2/20,106,109,148,283; Âl-î İmran: 3/26,29,165,139; Maide: 5/18, 120; En'am: 6/17,37,65 v.b.
[583] Taberî, 26/23.
[584] A. O. Tatlısu, 122.
[585] S. Yıldırım, 165; Beyhaki, el - Esma, ve's - Sıfat, 28-29'dan naklen
[586] R. Isfahani, 596.
[587] a. g. e., 595.
[588] aynı yer.
[589] A. Kâri, 16.
[590] Gazali, 1/148
[591] Gazâli, İktısad, 61 A. Kârî, 16.
[592] Gazali, a. g. e-, 73.
[593] Râzî, Muhassal, 152.
[594] S. Kutub, 3/149.
[595] A, Kâri, 133; Kadı Abdulcebbâr, Muğnî, 6 -1/127 : Muhit, 244.
[596] Bakara: 2/220.
[597] Razî 6/52.
[598] Nisa: 4/39.
[599] RM, 5/32.
[600] M. İkbâl, 96
[601] R. Isfahani, 498.
[602] A.g.e. 498; A.O.Tatlısu, 40
[603] Bakara: 2/269,270.
[604] Elmalılı, 2/890-891
[605] S Yıldırım,138
[606] S. Yıldırım, 138. R. Isfahani, 625.
[607] A. O. Tatlısu, 49.
[608] İbnul'l - Esir, Nihay 4/129.
[609] S. Yıldırım, 199.
[610] a. g. e., 200, Beyhakî el - Esma ve's - Sifât, 33'den naklen
[611] a. S. e., 200, Beyhakî, a. g. e., 43'den naklen.
[612] R. Rıza, 12/273.
[613] İbnu'l-Esîr, Nihaye, 4/140.
[614] Yunus: 10/78; Câsiye: 45/37.
[615] R. Isfahani, 638.
[616] Ebu Davud, libas, Kibr babı (4/59); İbn Mâce, Zühd, 16 (2/1387); Müsned, 4/4, 427.
[617] S. Yıldırım, 217.
[618] R. Bıza, 3/161.
[619] A'râf: 7/54.
[620] Bakara: 2/255.
[621] Elmalılı, 3/2177. 2181.
[622] a. g. e., 2/852, 853.
[623] Râzî, er - Ruh ve'n - Nefs, 10.
[624] Kadı Abdulcebbâr, Muğni, 11/69.
[625] Râzî, 28/232 - 233.
[626] Bakara: 2/30.
[627] Elmalılı, 1/299.
[628] Taberî, 1/157; RM., 1/220.
[629] Taberi, 1/156 -, R. İsfahani, 223.
[630] Mevdûdî, Tefhhnü'l-Kur"an, 79.
[631] R, Isfahanî, 223.
[632] RM., 1/220
[633] Taberî, 1/157.
[634] R. Isfahanı, 223.
[635] En'am: 6/165, Fatır: 35/39.
[636] Mevdudİ, Tefhim, 79.
[637] Fatır: 35/39.
[638] Müminûn: 23/115.
[639] Kıyamet: 75/36.
[640] Celaleyn, 2/247.
[641] Zamahşerî, 3/45.
[642] Zâriyât: 51/56.
[643] a. g. e., 4/21.
[644] A'raf: 7/179.
[645] RM., 27/20-21.
[646] a. g. e., 27/21.
[647] Hûd: 11/119-120.
[648] a. g. e, 12/164.
[649] Buharı, Tevhid, 1 (4/185); Müslim İman, 1 (1/58); Tirmizî, İman, 18 (5/26); İbn Mâce Zühd, 35 (2/1435); Müsned, 2/309 : 3/260 - 261.
[650] Ahzab: 33/72.
[651] Râzî, 25/234 - 235
[652] R. Isfahani, 30.
[653] S. Nursî, Sözler, 567-570.
[654] S. Ateş, Sülemi, 186.
[655] Râzî, 25/234; RM., 22/96.
[656] Âl-î İmran: 3/385.
[657] Mü’min: 4039.
[658] Kehf: 18/7,8.
[659] Tirmizî, Zühd, 41 (4/578) : Müsned, 3/19 :6/68
[660] Gazali, 3/250 - 287; İbrahim Hakkı, Marifetname, 270-282
[661] Müslim, Zühd, 1 (4/2272); Tirmizî, Zühd, 16 (4/562); İbn Mâce, Zühd, 3 (2/1378).
[662] En'am: 6/165.
[663] Hûd: 11/7.
[664] Mülk: 67/2.
[665] Elmalılı, 7/5155.
[666] Razî, 30/56
[667] RM., 29/5.
[668] a. g. e., 29/5.
[669] S. Kutub, 29/221.
[670] İnsan: 76/2.
[671] Şevkânî, 3/345.
[672] Taberi, 29/127; Râzî, 30/237; RM., 29/152
[673] R. Isfahani, 63.
[674] Râzî, 30/237.
[675] RM., 29/153
[676] İnsan: 76/3.
[677] Ankebut: 29/2.
[678] Bu ayet imanları yüzünden işkence edilen müslümanlar hakkında nazil olmuştur. Vahidî, 229.
[679] Tirmizî, Zühd, 58 (4/602).
[680] S. Kutub, 20/105
[681] a. g. e, 20/105-106.
[682] Zamahşerî; 3/195.
[683] Kuşeyrî, Letaif, 4/86, 89.
[684] Bakara: 2/155.
[685] Râzî, 4/153.
[686] Taberî, 2/25.
[687] Zamahşeri, 4/251; Kuşeyrî, a. g. e., 1/151; RM., 1/254.
[688] RM., 2/23.
[689] Taberî, 1/217.
[690] Enbiya: 21/35, benzeri, A'raf: 7/168.
[691] Elmalılı, 1/490.
[692] Taberî. 2/391
[693] Bakara: 2/249.
[694] Bakara: 2/245.
[695] a. g. e., 2/383.
[696] Bakara: 2/102.
[697] Kamer: 54/27.
[698] Râzî, 29/53.
[699] Duhan: 44/33.
[700] Mevdudî, Tefhim, 224.
[701] Bakara: 2/210.
[702] Maide: 5/48.
[703] Taberî, 6/175; Zamahşerî, 1/618.
[704] Âl-î İmran: 3/7.
[705] RM. 3/86.
[706] Âl-î İmran: 3/7.
[707] Bu hususta bkn. “Lümmetü'ş – Şeytan” kısmı.
[708] En’am: 6/112.
[709] Elmalılı, 3/2031.
[710] Şamahşerî, 2/45
[711] Yusuf: 12/23.
[712] S. Kutub, 12/210.
[713] RM., 23/182.
[714] Sâd: 38/24.
[715] Saffat: 37/100,103.
[716] Bakara: 2/124.
[717] Kuşeyrî, Letâif, 4/239.
[718] a. g. e., 4/269.
[719] Nur: /11.
[720] a. g. e., 4/268.
[721] Tirmizî, Zühd, 56 (4/601).
[722] Beled: 90/4.
[723] Elmalılı 8/5830
[724] RM., 30/135
[725] Elmalılı 8/5830.
[726] İnsan: 76/2.
[727] Bakara: 2/286.
[728] Taberî, 2/306; Zamahşerî 1/407; Râzi, 7/139; B. Rıza, 3/145
[729] RM., 4/8; Kummî, 38.
[730] Kelâbâzî, 75 - 76, Mutezilenin görüşü için bkn. Kadı Abdulcebbâr, Muğnî, 11/292.
[731] S. Kutub, 3/102.
[732] RM. 18/46.
[733] Elmalılı, 2/997. Yakın görüş için bkn. S, Nedvî, 6 - 7.
[734] Nisa: 4/95.
[735] Muttaki Hindi, 2/252.
[736] Âl-î İmran: 3/102.
[737] Teğabün: 64/16.
[738] İbn Salah, 7.
[739] Hacc: 22/78.
[740] Huşeyrî, Letâif. 4/237.
[741] Razi, 7/147
[742] Bu hususta bkn. Razı, 2/42-45; 2/84-86; 6/52; 7/125, 139 -142; 11/13, 176; Kadı Abdülcebbâr, Mugni, 11/159, 160, 183, 254, 391, 528; Kummî, 28; M. Sabrı, Mevkıfu'l -' Akl, 3/27; RM-, 4/9.
[743] Tin: 95/4.
[744] Teğabün: 64/3.
[745] RM.. 30/175; Taberî, 1/88; Râzî, 31/60.
[746] Müslim, Birr ve Sıla, 32 (4/2017).
[747] RM., 30/175.
[748] Abese: 80/19.
[749] Nisa: 4/28.
[750] Enbiya: 21/37.
[751] RM., 17/48
[752] Ahzab: 33/72.
[753] Mearic: 70/19.
[754] S. Havva, Allah, 96.
[755] Elmalılı, 3/214 : S. Nursi, Sözler, 333.
[756] Tin: 95/4.
[757] A. H. Akseki, Ahlak Dersleri, 11.
[758] R. Rıza, 3/146-147.
[759] RM, 15/150.
[760] Müsned, 2/134; Heysemi, 6/313, sağlam sened ile.
[761] Beled: 90/10.
[762] Elmalılı, 8/5833 - 5839 (Sahih sened ile)
[763] R. Isfahani, Mutluluğu Kâz. 169 -170; krş. İbn Haldun, Şifâu's - Sâil, 104 -105.
[764] Râzi, 7/179; Kınalızade, 37-38, Şeltût, 63; M. Kutub, 42, S. Kutub, 30/174.
[765] Şems: 91/7,8.
[766] RM., 30/143.
[767] S. Nursî, Sözler, 334-335.
[768] R. Isfahanî, Mutluluğun Kazanılması, 59.
[769] Gazâlî, İhyâ, 3/4.
[770] İbn Haldun, Şifâu's - Sâil, 102.
[771] S. Ateş, İsâri Tefsir Okulu, 280 - Sülemi, 146.
[772] Müfredat, R. Isfahani, 764; Razî, 31/177, en - Nefs ve'r-Ruh, 27; Kuşeyrî, Risale, 182.
[773] Gazali, 3/5.
[774] Kuşeyrî, Risale, 183.
[775] R. Isfahani, 764; Gazali, 3/5
[776] R. Isfahani, 796.
[777] İbn Kayyım, 1/220.
[778] Rûm: 30/29.
[779] Râzî, 12/63.
[780] Sâd: 38/26.
[781] a. g. e., 20/200.
[782] Nazi'ât: 79/40,41.
[783] S. Kutub, 30/34.
[784] Şevkânî, 3/34; RM., 13/2.
[785] Yusuf: 12/53.
[786] Şevkânî, 3/35; RM., 13/2.
[787] RM., 13/2.
[788] Zamahşerî, 2/311; Şevkânî, 3/1.7; RM., 12/213; S. Kutub. 12/213,
[789] Müsned, 6/20 - 22: Muttaki Hindi, 4/269.
[790] S. Karakoç, Allaha İnanma ve İnsanlık, 23
[791] S. Ateş, Sülemî, 147.
[792] Muttaki Hindi, 4/269, Deylemî'den
[793] a. g. e., 2/321
[794] Fecr: 89/16.
[795] Meâric: 70/19,21.
[796] RM., 29/62.
[797] Zamahşerî, 4/159
[798] Râzi, 17/51.
[799] a. g. e., 30/129
[800] Adiyât: 100/6.
[801] RM., 30/218
[802] Elmalılı, 4/2768.
[803] RM., 29/136-137.
[804] Bu hususta bkn. R. Blachere, Note Sur Le Substantif Nafs 'Souffle VitaT 'Ame' Dans Le Coran, Semitica-I (1948) dergisi, Paris. Bu makale S. Kılıç tarafından tercüme edilmiş ve îslamî ilimler Fakültesi Dergisi'nin 5. sayısına verilmiştir.
[805] Bakara: 2/36.
[806] Hicr: 15/36,37; Sâd: 38/79,80; A'raf: 7/14,15.
[807] Taberi, 8/102.
[808] A'raf: 7/16,17.
[809] a. g. e., 8/100.
[810] Zamahşerî, 2/69.
[811] Fatır: 35/6; Bakara: 2/208.
[812] Nisa: 4/60.
[813] Yasin: 36/62.
[814] Nas: 114/5.
[815] Taberî, 30/223; RM., 30/286.
[816] RM., 30/286.
[817] Kuşeyrî, Risale, 178
[818] Râzî, 5/4 - 5; İbrahim Hakkı, Marifetname, 348
[819] Kuşeyrî, a. g. e., 178 -179.
[820] İbn Kesir, 7/422,
[821] Buhari, (1/228); Müslim, 4/1712
[822] Tirmizî, Tefsir, 3 (5/220).
[823] Nisa: 4/10.
[824] Bakara: 2/268; Nur: 24/21.
[825] Bakara: 2/169.
[826] Maide: 5/91.
[827] En'am: 6/43; Enfal: 8/48; Nahl: 16/63; Neml: 27/24: Ankebut: 29/38.
[828] RM, 7/151.
[829] karşılaştır, Râzî, 26/5.
[830] Fatır: 35/5.
[831] S. Kutub, 5/423.
[832] En'am: 6/108.
[833] Hicr: 15/39.
[834] Bakara: 2/212; Âl-î İmran: 3/14.
[835] Al-i İmran: 3/14.
[836] Tabatabâî, 3/87 - 98
[837] En'am: 6/108.
[838] Zamahşerî, 1/416.
[839] R. Rıza, 3/239; S. Kutub, 2/230.
[840] R. Rıza, 3/239.
[841] Gazâlî, 3/4; RM, 1/134; İbrahim Hakkı, Marifetname 286.
[842] Râzî, 24/166 -167; Râzî, en - Nefs ve'r - Ruh, 51 - 52; Gazali, 3/4; Elmalıh, 1/120.
[843] Gazali, 3/5; İbrahim Hakkı, 286
[844] Gazâlî, 3/4. 398
[845] R. Isfahanı, 620
[846] Şevkâni, 5/81; R. Rıza, 1/153; Tabatabâî, 2/223-224; S. Kutub, 14/85; İbrahim Hakkı, 283
[847] İzutsu, 13.
[848] Bakara: 2/225.
[849] Taberi, 2/249.
[850] Bakara: 2/284.
[851] RM., 3/63.
[852] Râzî, 7/123.
[853] Zamahşerî, 1/406.
[854] R. Rıza, 3/132.
[855] Muttaki Hindi, 1/217.
[856] Hacc: 22/46.
[857] a. g. e., 1/215.
[858] İsrâ: 17/30.
[859] Kuşeyri, Letâif, 4/20.
[860] Nahl: 16/78.
[861] Zamahşeri, 2/422:
[862] RM., 14/201 - 202.
[863] S. Kutub, 29/31
[864] Mülk: 67/23.
[865] H. B. Çantay, 3/1070, el-İbrîz'den naklen. Kalbin Askerleri mevzuunda bkn. Gazali, İhya, 3/8 -10.
[866] R. Isfahani, 673; Kuşeyri, Letâif, 1/316; Şevkâni, 1/410.
[867] Gazli, 3/6; M. Kutub, 110.
[868] R. Rıza, 1/153, 352.
[869] Kâf: 50/37.
[870] Şevkâni, 5/81.
[871] A'raf, 7179; En'am: 6/25; İsrâ: 17/46 Hacc: 22/46 v.b. M. Sabri, Mevkıfu'I -'Alk, 1/439 - 440.
[872] krş, M. Sabri, a. g. e., 1/439.
[873] Gazali, 3/10
[874] bkn. Mu'cemu'l - Müfehres, 'Akl maddesi
[875] Kadı Abdulcebbâr, Mugni, 11/371.
[876] Râzi, en - Nefs ve'r-Ruh, 49.
[877] Bakara: 2/73,242; Âl-i İmran: 3/118; En'am: 6/151; Yusuf: 12/2; Nur: 24/61 v.b.
[878] Tabatabâi, 2/250.
[879] Naim, İslam Ahlakının Esasları, 55.
[880] Bakara: 2/269; Âl-î İmran: 3/7; Ra'd: 13/19 v.b.
[881] S. Kutub, 3/57.
[882] Bakara: 2/197; Maide: 5/103.[882]
[883] İsrâ: 17/85.
[884] Gazali, 3/5 - 6; R. İsfahani, 299.
[885] Kuşeyrî, Risale, 183; Kelâbâzî, 99.
[886] RM., 14/316 - 45; M. Sabri, Mevkıf, 1/408; M. Kutub, 54 -60; Akkad, Kur'an Felsefesi, 118.
[887] Kelâbâzî, 99.
[888] Kelâbâzi, 99; Kuşeyrî, a. g. e., 183.
[889] M. Kutup, 57.
[890] Secde: 32/7,9 ; Benzer ayetler: Sâd: 38/72; Hicr: 15/28,29.
[891] Elmalılı, 6/4109
[892] İbrahim Hakkı, Marifetname, 223.
[893] M. Kutub, 59.
[894] A. H. Akseki, İslâm, 53.
[895] Elmalılı, 1/84, 89.
[896] S. Kutub, 1/71; Şeltût, 64; Z. Mübarek, 136.
[897] F. Kam, Dinâ Felsefî Sohbetler, 139.
[898] a. g. e., 138.
[899] Küşeyrî, Letâif, 1/298.
[900] A. F. Başgil, Gençlerle Başbaşa, 24.
[901] Gazâlî, 3/11
[902] Muttaki Hindî, 13/166.
[903] A. H. Akseki, Ahlak Dersleri, 47, İslam, 308; A. Emin, Ahlak, 116.
[904] Bakara: 2/86, 90; Tevbe: 9/38,111; Hûd: 11/15; Kehf: 18/29; Câsiye: 45/15 v, b.
[905] Tekvîr: 81/25,29.
[906] Elmalılı, 8/5625
[907] a. g. e., 8/5629.
[908] Yunus: 10/49.
[909] RM., 11/130.
[910] S. Kutub, 4/131 – 132.
[911] Kummî, 28.
[912] Elmalılı, 34 - 36.
[913] Bakara: 2/256.
[914] S. Kutub, 3/27.
[915] Taberî, 3/11.
[916] S. Kutub, 3/30 – 34.
[917] Taberi, 3/10-11.
[918] RM., 3/12.
[919] Râzî, 7/14; RM., 3/13, Kaffâl'ın görüşü
[920] Bakara: 2/253.
[921] Mevdûdî, Terhim, 269
[922] Bakara: 2/64.
[923] RM., 1/280 - 281: R. Rızâ, 1/340.
[924] Zariyât: 51/56.
[925] Zamahşerî, 4/21.
[926] Bakara: 2/86,89.
[927] Tevbe: 9/111.
[928] Elmalılı, 4/2622
[929] bkn. bu tezin 83. sahifesi
[930] Târık: 86/4.
[931] İbn Kesîr, 4/73.
[932] Fussilet: 41/31.
[933] RM., 25/21.
[934] Taberî, 4/50 - 51 : 15/16 - 17: RM., 2/155 - 156
[935] Âl-î İmran: 2/123,125; Ahzap: 9,10.
[936] Taberî, 9/132.
[937] Enfal: 8/11,12.
[938] Kuşeyrî, Risale, 178.
[939] Kelâbâzî, 134.
[940] Nisa: 4/63.
[941] Elmalılı, 5/3019
[942] Şuarâ: 26/4.
[943] Taberî, 15/41.
[944] RM, 15/36.
[945] Taberî, 15/41.
[946] İsrâ: 17/15.
[947] Bakara: 2/209.
[948] Muhtemelen Kadı Abdülcebbâr'dır.
[949] Râzi, 5/210.
[950] Zamahşerî, 2/366.
[951] İbrahim: 14/4.
[952] Şevkâni, 3/94.
[953] S. Kutub, 6/23.
[954] Râzî, 11/110.
[955] Nisa: 4/165.
[956] S. Kutub, 6/23.
[957] Râzî, 21/34; Şevkânî, 3/253.
[958] S. Kutub, 6/30.
[959] Tâhâ: 20/134.
[960] Zamahşerî, 1/583.
[961] Râzî, 26/306.
[962] Yasin: 36/70.
[963] İbrahim: 14/1.
[964] Kasas: 28/56.
[965] Tabatabâi, 12/7.
[966] Bakara: 2/2.
[967] En'am: 6/104.
[968] Mevdûdî, Tefhim, 95,
[969] A. H. Akseki, Ahlak Dersleri, 167.
[970] S. Kutub, 30/169.
[971] Muttaki Hindi, 1/30; 3/156; İbn Kayyım, 2/152; Gazâli, İhya, 4/77, 83, 84.
[972] Muttakî Hindi, 3/156.
[973] İbn Kayyîm, 2/155.
[974] M. İkbâl, 105.
[975] S. Kutub, 2/30.
[976] Bakara: 2/153, benzeri ayet Bakara: 2/45.
[977] Elmalılı, 1/544.
[978] Taberî, 2/395; R. Rıza, 2/37.
[979] Bakara: 2/177, benzeri ayet Âl-î İmran: 3/16,17.
[980] Râzî, 7/202.
[981] RM., 2/43
[982] Râzî, 7/202.
[983] Bakara: 2/214.
[984] Zamahşerî, 1/356.
[985] RM., 14/258.
[986] Nahl: 16/126.
[987] Âl-î İmran: 3/200.
[988] Elmalılı, 9/6082.
[989] İbnu'l-Esîr, 11/686, benzeri Tirmizi, 2518. hadis.
[990] Elmalı, 6081.
[991] İbn Kayyım, 2/157.
[992] Muttaki Hindi, 3/157
[993] Gazali, 4/87.
[994] Sâd: 38/41.
[995] Râzî, 26/212 - 213.
[996] Enbiya: 21/83.
[997] S. Kutub, 17/48.
[998] Enbiya: 21/84; Sâd: 38/42,43.
[999] Yusuf: 12/84.
[1000] Elmalılı, 4/2 907.
[1001] Yakub: /86.
[1002] Gazali, 4/86; RM,, 30/229; S. Ateş, Sülemî, 173.
[1003] S. Kutub, 13/125; Elmalılı, 9/6082.
[1004] Buharı, Cenâiz, 42 (1/156); Müslim, Cenâiz, 8 (2/637); Ebu Davud, Cenâiz, 27 (3/192); Tirmizî, Cenâiz, 13 (3/3131; Nesâî, Cenâiz babı, (4/22).
[1005] Gazâlî, İhya, 4/79 - 80. Sabır hakkında ayrıca bkn. Gazâlî, 4/76-176; İbrahim Hakkı, Marifetnâme, 371-376, Kuşeyri, Risale, 278 - 284; Kelâbâzî, 143 - 144.
[1006] Asr: 103/l,3.
[1007] Buhârî, Merdâ, 7 (4/3); Tirmizî, Zühd, 57 (4/60S).
[1008] M. İkbal, 109.
[1009] A. Carrel, Dua, 45
[1010] Râzî, 5/97.
[1011] Tirmizi, Daavât, 1 (5/456).
[1012] a. g. .e, Daavât, 1 (5/455); İbn Mâce, Dua, l (2/1258).
[1013] Furkan: 25/77.
[1014] Râzî, 24/117.
[1015] Tirmizî, Daavât, 2 (5/455); İbn Mâce, Dua, l (2/1258).
[1016] İzutsu, 185.
[1017] Fâtır: 35/14.
[1018] Neml: 27/62.
[1019] Mü’min: 40/60.
[1020] Elmalılı, 6/4176-4177.
[1021] S. Ateş, Sülemi, 174, Hakâik i Sülemî'den naklen.
[1022] Buharî, Teheccüd, 14 (1/137); Müslim, Salâti'l-Müsâfirîn, 24 (1/521); Tirmizî, Daavat, 79 (5/526); Ebu Davud, Salat, (2/34).
[1023] Îbnu'l-Esîr, 4/139.
[1024] Bakara: 2/186.
[1025] Şevkânî, 1/184.
[1026] Taberî, 2/94-95.
[1027] Tirmizî, Daavât, 165 (5/556)
[1028] a. g. e., Daavât, 68 (5/517).
[1029] S. Kutub, 3/170.
[1030] Âl-î İmran: 3/38,39.
[1031] a. g. e., 1/149.
[1032] Bakara: 2/124.
[1033] Bakara: 2/126.
[1034] Kuşeyrî, Letaif, 3/11S.
[1035] Râzî, 8/33.
[1036] RM., 2/8.
[1037] Fatiha: 1/4.
[1038] Tabatabâî, 1/26.
[1039] Taberî, 1/53; Râzî, 1/253; RM., 1/87.
[1040] Taberî, 1/54
[1041] RM,, 1/87
[1042] Taberî, 1/55.
[1043] Ahkâf: 46/15.
[1044] Râzî, 1/65-67.
[1045] Râzi, 5/97 -100; İbn Teymiyye, Mecmu'atü'r - Resâil, 1/20 - 83; Elmalılı, 1/662
[1046] Gazâlî, 1/426.
[1047] Tirmizi, Kader, 6 (4/448).
[1048] Heysemî, 10/46. Benzeri hadisler için bkn. Muttaki Hindi, 2/39-40.
[1049] K. Miras - A. Naim, 12/225.
[1050] Maturidî, 305-314; Şabûni, 181; A. Kâri, 13; İbn Teymiye, 1/404; Kelâbâzî, 73; K. Miras-A. Naim, 12/220; A. H. Akseki, İslâm, 283; M. Ebû Zehra, 227, 345.
[1051] M. İkbâl, 126.
[1052] İzutsu, 125.
[1053] En'am: 6/59.
[1054] Rıza, 7/471-472.
[1055] Taberî, 7/137; 8/124.
[1056] Râzî, 13/11; 16/85; 31/18; RM., 10/115.
[1057] Hadîd: 57/22.
[1058] Râzî, 29/237.
[1059] Kuşeyrî, Letâif, 3/236.
[1060] Zamahşeri, 3/363.
[1061] Bakara: 2/187.
[1062] a. g. e., 1/338.
[1063] Râzî, 16/85; RM., 10/115.
[1064] Tevbe: 9/51.
[1065] Kamer: 54/49.
[1066] Taberî, 27/65.
[1067] S. Kutub, 27/102 - 104.
[1068] Râzî, 8/177 - 178; Şevkâni, 1/371; RM., 4/27.
[1069] Yusuf: 12/6.
[1070] Hûd: 11/105.
[1071] Zamahşerî, 2/293..
[1072] Şuarâ: 26/3.
[1073] Heysemi, 7/85, sıka ravîlerle
[1074] Enfal: 8/23.
[1075] Taberî, 9/140.
[1076] En'am: 6/111.
[1077] RM., 8/2.
[1078] Râzi, 23/124; RM., 18/67.
[1079] Mü’min: 40/106.
[1080] Kuşeyri, Letâif, 4/196; MR., 17/97.
[1081] Enbiya: 21/101.
[1082] Kuşeyrî 3/137.
[1083] Taberi, 10/32.
[1084] Enfal: 8/68.
[1085] Yunus: 10/98.
[1086] Kuşeyrî, 3/116.
[1087] RM., 8/108; 22/213.
[1088] Kuşeyri, 2/225; 3/94.
[1089] Yunus: 10/96.
[1090] Zamahşerî, 2/41; 2/253; 2/394
[1091] İbnul-Müneyir, 2/384
[1092] Meselâ bkn. Heysemî, 7/185 - 220
[1093] Ebû Davud, Sünnet, kader babı, (4/226); Îbnu'l-Esir, Câmi'ul - Usûl, 10/106.
[1094] Tirmizi Kader, 18 (4/458).
[1095] a. g. e., Kader, 10 (4/451).
[1096] Müslim, İman, 1 (1/36); Ebu Davud, Sünnet, Kader babı, (4/223); Nesai, İman (8/97).
[1097] Muttaki Hindî, 1/93;
[1098] a. g. e., 1/104, 105, 117; Tirmizi, Kader, 13 (4/454); Maturîdî, 315.
[1099] Buharî, Kader, 8 (4/99): Müslim, Kader, 5 (4/2046); Ebu Davud, Nikâh, (2/246).
[1100] Muttaki Hindi, 1/96.
[1101] Buharî, Kader, l (4/98); Müslim, Kader, l (4/2041); Ebu Davud, Sünnet, Kader babı (4/228)
[1102] Buharî, Kader, 3 (4/98); Müslim, Kader, 1 (4/2039); Ebu Davud, Sünnet, Kader babı (4/223)ç Tirmizî, Kader, 3 (4/445); Muvatta, Kader, (2/208).
[1103] A'raf: 7172.
[1104] Muvatta, Kader, (2/207); Tirmizî, Tefsir, 8 (5/266); Ebu Davud, Sünnet, Kader, (4/227).
[1105] Buharî, Kader, 1 (497); Müslim, Kader, l (4/2036); Tirmizî, Kader, 4 (4/446).
[1106] Kehf: 18/54.
[1107] Buharî, Tehccüd, 5 (1/135);. Müslim, Sadati'l - Müsâfirîn, 28 (1/538); Nesâî, (3/205).
[1108] Müslim, Kader, 6 (4/2050); Nesâî, Cenâiz, (4/57); Ebu Davud, Sünnet, 4/229.
[1109] Buharı, Kader, 2 (4/98); Ebu Lavud, Sünnet, Kader. (4/229).
[1110] H. Atay, 89-95.
[1111] Tevbe: 9/51.
[1112] a. g. e., 94
[1113] a. g. e., 91-92.
[1114] M. Sabri, Mevkıfu'l-'Akl, 3/350.
[1115] Ra'd: 13/39.
[1116] Râzî, 2/42-48; Taberî, 13/111, 114; RM., 13/170-172; Kuşeyri, Letâif, 3/234; S. Nursî, Lemalar, 95; Muttaki Hindî, 2/281, Kütüb-i Sitte hadislerini birarada görmek için bkn. Îbnu'l-Esîr, Câmi'u'l - Usûl, 6/446,11/521 - 523, 539-540.
[1117] Heysemi, 7/201 - 202, Kütüb-i Sitte'deki “Kader” kısımları.
[1118] Hadîd: 57/22-23.
[1119] Râzi, 29/238.
[1120] Allaha İnanma ve İnsanlık, S. Karakoç, 83.
[1121] Maide: 5/11, 24; Enfal: 8/3.
[1122] Kuşeyrî, Letâif, 2/112.
[1123] Yusuf: 12/67.
[1124] a. g. e., 2/112; Râzi, 16/175; S. Kutub, 13/27.
[1125] Taberî, 6/90.
[1126] Gazâlî, 4/322.
[1127] Âl-î İmran: 3/159.
[1128] M. Sabri, Dinî Müceddidler, 114.
[1129] Yusuf: 12/67.
[1130] S. Kutub, 3/27.
[1131] Heysemî, 10/303.
[1132] Kuşeyri, Risale, 257-268; Kelâbâzî, 151-152; Gazâlî 4/329 - 338.
[1133] Kelâbâzî, 151.
[1134] R. Rıza, 9/547.
[1135] F. Kam, Dinî Felsefî Sohbetler, 145.
[1136] S. Nursi, Lem'alar, 121 (Maverdi, Edebüd-Din ve'd. Dünya, 27)
[1137] Buhari, Tıb, 30 (4/11); Müslim, Selâm, 32 C4/1740); Ebu Davud Cenâiz, (3/186).
[1138] İbn Kayyım, 1/183.
[1139] ibn Teymiyye, 2/90.
[1140] İbn Kayyım, 1/184.
[1141] Elmalılı, 1/490-491.
[1142] Bakara: 2/143.
[1143] Al-i İmran: 3/140,141.
[1144] Muhammed: 47/31.
[1145] Râzi, 30/55.
[1146] RM., 2/6; 29/5.
[1147] Kuşeyrî, Letâîf, 3/125.
[1148] Taberî, 2/9.
[1149] Râzî, 4/103 - 104; RM, 2/6.
[1150] Muttaki Hindî, 2/310-320
[1151] Ankebut: 29/3.
[1152] Taberî, 20/83
[1153] S. Kutub, 26/73.
[1154] S. Kutub, 26/73.
[1155] Tabatabâî, 4/34 - 35.
[1156] Kuşeyrî, Letâif 4/89
[1157] Hucurât: 49/3.
[1158] Taberî, 26/78.
[1159] A'raf: 7/94.
[1160] Tabatabâî, 8/195.
[1161] En'am: 6/63.
[1162] Râzî, 13/2 1.
[1163] Bakara: 2/249.
[1164] a. g. s., 6/180,
[1165] Âl-î İmran: 3/153.
[1166] a. g. e., 9/41.
[1167] A'raf: 7/95.
[1168] Elmalılı, 3/2218.
[1169] S. Kutub, 2/35.
[1170] Ebu Davud, Cenâiz, (3/183).
[1171] Mülk: 67/2.
[1172] RM., 29/5.
[1173] Fatiha: 1/1.
[1174] Taberî, 1/47-48.
[1175] RM., 1/77.
[1176] Elmalılı, 1/63.
[1177] RM.,1/77.
[1178] S. Yıldırım, 84.
[1179] a. g. e-, 85.
[1180] a. g. e. 87.
[1181] a. g. e., 88, krş. Ayasbeyoğlu, 17
[1182] Kuşeyrî, Letâif, 1/58.
[1183] Çocuğun ukubetle terbiyesinin lüzumu hakkında bkn., M. Kutub, 266-268
[1184] Musibetle terbiyenin daha müessir olduğu hakkında bkn., a. g. e., 201 -292.
[1185] Nedvî, 212.
[1186] RM., 1/82.
[1187] İbn Kayyım, 1/96-97; RM., 1/374
[1188] S. Nursî, İşârâtü'l-i'câz, 85 - 87, 169.
[1189] R. Isfahanı, Mutluluğun Kazanılması, 155 -158.
[1190] Kadı Abdülcebbâr, Muğni, 11/134-139; Şerhu'l-Usûli'l-Hamse, 511; İbn Kayyım, 1/92.
[1191] Rûm: 30/30.
[1192] Buhari, Cenâiz, 79 (1/162); Müslim, Kader, 6 (4/2047); Muvattâ, Cenâiz, (1/186); Tirmizî, Kader, 5 (4/447); Ebu Davud, Sünnet, (4/229).
[1193] Kuşeyri Letâif, 4/117; İbnu'l-Esîr, 1/270
[1194] Şevkânî, 4/224; RM,, 21/40.
[1195] İbn Salah, 17; Şevkânî, 4/224; RM., 21/40.
[1196] İbnu'l-Esîr, 1/270-271.
[1197] Elmalılı, 6/3822 - 3824.
[1198] Bakara: 2/138.
[1199] Taberî, 1/445; Râzî, 4/86; Kuşeyr, Letâif, 1/142.
[1200] Elmalılı, 2/744.
[1201] Bakara: 2/213.
[1202] Râzî, 6/11.
[1203] RM., 9/102; Elmalılı 4/2324-2325. Daha geniş malumat için bkn. RM., 9/103-108; Elmalılı, 4/2325-2333.
[1204] S. Kutub, 9/101.
[1205] Taberi, 1/142; Zamahşerî, 1/268; S. Kutub, 1/57-58; Râzî, 2/148 (aleyhte olarak).
[1206] Bakara: 2/27.
[1207] S. Kutub, 1/72.
[1208] Teğabün: 64/2.
[1209] RM., 38/1.19; Elmalılı, 7/5020-5021.
[1210] Yunus: 10/100.
[1211] RM., 11/194.
[1212] Yunus: 10/35.
[1213] Zamahşerî, 2/237.
[1214] Bakara: 2/120, krş. Âl-î İmran: 3/73.
[1215] Râzî, 4/31.
[1216] İsrâ: 17/97.
[1217] Kuşeyrî, Letâif, 4/42.
[1218] Rûm: 30/29.
[1219] Elmalılı, 6/3821.
[1220] S. Kutub, 24/33,
[1221] En’am: 6/35; Yunus: 10/99; Secde: 32/13.
[1222] Taberi, 7/117.
[1223] S. Kutub, 21/105.
[1224] Zamahşeri, 2/17 -18; İbnul - Müneyyir, 2/17 -18.
[1225] Bakara: 2/142,213,272; En’am: 6/39,88; Müddessir: 74/31.
[1226] Elmalılı, 1/523.
[1227] S. Kutub, 29/193,
[1228] Tekvir: 81/27,28.
[1229] Tekvîr: 81/29.
[1230] Taberi, 30/54.
[1231] En'am: 6/125.
[1232] Zümer: 39/7.
[1233] Râzî, 26/247; Şevkâltf, 4/451-452.
[1234] Kuşeyri, Letâif, 4/364.
[1235] Şevkânî, 2/175.
[1236] En'am: 6/148 krş. Zuhruf: 43/20.
[1237] Zamahşeri, 3/483.
[1238] En'am: 6/148.
[1239] Şevkâni, 2/175.
[1240] En'am: 6/149.
[1241] Kuşeyri, a. g. e., 2/204.
[1242] Elmalılı, 3/2085.
[1243] Leyl: 16/12.
[1244] Kuşeyri, a. g. e., 4/65.
[1245] Kehf: 18/29.
[1246] S. Kutub, 20/30
[1247] Nahl: 16/9.
[1248] Nisa: 4/64.
[1249] Bakara: 2/53.
[1250] Râzî, 8/128.
[1251] Âl-î İmran: 3/86.
[1252] Bakara: 2/109.
[1253] Elmahlı, 3/1467-1468.
[1254] Bakara: 2/2.
[1255] Râzî, 2/20; RM., 1/108.
[1256] RM., 1/108.
[1257] Zamahşerî, 1/117 - 118, krş. RM., 1/108
[1258] Îbnu'l-Müneyyir, 1/116-117.
[1259] Râzî, 2/20.
[1260] S. Kutub, 4/80.
[1261] Taberî, 1/76.
[1262] Âl-i İmran: 3/185.
[1263] Kâzî, 2/20.
[1264] Elmalılı, 1/167-168,
[1265] a. g, e., 1/170
[1266] “A'raf: 7/58.
[1267] Talak: 65/2.
[1268] Nûh: 71/6.
[1269] Râzî. 30/135.
[1270] Hüd: 11/32.
[1271] Hûd: 11/34.
[1272] Zamahşerî, 2/267.
[1273] S. Kutub, 12/55.
[1274] Hicr: 15/12.
[1275] Elmalılı, 5/3045.
[1276] Kamer: 4/5.
[1277] Taberî, 26/18; Râzî, 29; RM, 26/28.
[1278] Mülk: 67/10.
[1279] RM., 20/20.
[1280] Neml: 27/81.
[1281] S. Kutub, 1/51.
[1282] Bakara: 2/17.
[1283] Râzî, 2/7G.
[1284] Yunus: 10/420.
[1285] Ahkâf: 46/26.
[1286] Elmalılı, 6/4355-4350.
[1287] Yunus: 10/101.
[1288] Mâide: 5/67; Bakara: 2/264.
[1289] Bakara: 2/254.
[1290] RM., 3/5.
[1291] Râzî, 28/11.
[1292] R. Rıza, 3/47.
[1293] S. Kutub, 24/11.
[1294] Zümer: 39/3.
[1295] S. Kutub, 4/36.
[1296] Yunus: 10/44 krş Âl-i İmran: 3/117.
[1297] Taberi, 11/84.
[1298] Âl-î İmran: 3/86.
[1299] Tabatabâî, 3/340.
[1300] Zamahşeri, 1/442.
[1301] Elmalılı, 3/2215.
[1302] A'raf: 7/93.
[1303] a. g. e., 1/281.
[1304] Bakara: 2/26.
[1305] Bakara: 2/99.
[1306] R. Rıza, 1/238-239.
[1307] Taberi, 1/141; RM., 1/210.
[1308] RM., 1/210.
[1309] Taberi, 1/141.
[1310] Râzi, 2/42; RM., 1/129.
[1311] Bakara: 2/6.
[1312] RM., 1/126.
[1313] R. Rıza, 1/139.
[1314] Bakara: 2/7.
[1315] Kuşeyrî, Letâif, 1/72.
[1316] Elmalılı, 1/214.
[1317] Zamahşerî, 1/155; RM., 1/132.
[1318] Mevdûdî, 63.
[1319] Mutaffifin: 83/14.
[1320] Tirmizî, Tefsir, Mutaffifîn (5/434); İnb Mâce, Zühd, 29 (2/1418); Müsned, 2/287.
[1321] Elmalılı, 1/214-216.
[1322] Nisa: 4/155.
[1323] RM,, 6/9, Bezzâr ve Beyhaki'nin Eş-Şu'ab'ından naklen.
[1324] S. Kutub, 6/17.
[1325] Nisa: 4/155; Bakara: 2/88.
[1326] Zamahşerî, 1/578.
[1327] a. g. e., 1/295.
[1328] RM., 1/319.
[1329] Mutaffifîn: 83/14.
[1330] Razi, 31/94.
[1331] S. Kutub, 11/176.
[1332] Bakara: 2/73.
[1333] Mâide: 5/13.
[1334] A'raf: 7/100.
[1335] Yunus: 10/74.
[1336] Zamahşerî, 2/246; R. Rıza, 9/33.
[1337] En'am: 6/25, v.b. İsra: 17/40.
[1338] S. Kutub, 7/156 - 157.
[1339] Bakara: 2/10.
[1340] Elmalılı, 1/2 2 7-230.
[1341] Tabatabâi, 5/377
[1342] Gazâlî, İhya, 3/80.
[1343] Taberî, 1/95; Razi, 2/84.
[1344] Enfal: 8/49.
[1345] Ahzab: 33/12,60.
[1346] Tabatabâi, 5/377 - 378.
[1347] Taberî, 1/95; Zamahşerî,1/177; Râzî, 2/64 - 65; RM.. 1/150.
[1348] Enfal: 8/24.
[1349] Taberî, 9/143.
[1350] Âl-i İmran: 3/8.
[1351] R. Rıza, 3/230.
[1352] Saf: 61/5.
[1353] Âl-î İmran: 3/8.
[1354] Taberî, 3/125.
[1355] Müslim, Kader, 3 (4/2045); Tirmizî, Kader 7 (4/448).
[1356] Gazali İhyâ, 3/59 - 62.
[1357] Bakara: 2/16; Âl-î İmran: 3/177; Nisa: 4/45.
[1358] Bakara: 2/90.
[1359] S. Kutub, 5/88.
[1360] RM., 1/161.
[1361] Taberî, 1/108.
[1362] S. Kutub, 1/49
[1363] a. g, e., 25/28.
[1364] Şûra 42/20.
[1365] Fussılet: 41/17.
[1366] Taberî, 24/67.
[1367] Âl-i İmran: 3/301.
[1368] a. g. e., 4/18.
[1369] RM, 1/213,
[1370] Rftzl, 10/100 - 101.
[1371] Nisa: 4/39.
[1372] RM., 5/31.
[1373] Hadîd: 57/8 v.b. Münafıkûn: 63/4; En'am: 6/95; Yunus: 10/34; Fâtır: 35/31; Mü’min: 40/62; Maide: 5/75; Tevbe: 9/30; Ankebut: 29/61; Zuhruf: 43/87.
[1374] Razi 29/217.
[1375] Zamahşerî, 4/110.
[1376] Nisa: 4/78.
[1377] İnfitar: 82/5.
[1378] Bakara: 2/175.
[1379] Taberî, 2/54; Râzî, 5/28-29; 10/189; R. Rıza, 2/105.
[1380] İbn Mâce, Talak, 16 (1/659).
[1381] Bakara: 2/287.
[1382] R. İsfahâni; Mutluluğun Kazanılması, 141 -142; A. F. Başğil, 28 - 29; Kadı Abdulcebbâr, Ş. U. Hamse, 89.
[1383] En'am: 6/102.
[1384] Zümer: 39/62.
[1385] Râzî 13/122; 24/46; 27/11.
[1386] Râzî, 13/123; 27/11; Kadı Abdulcebbâr, Şerhu'l-Usu-li'l-Hamse, 323, 332, 344 - 355.
[1387] Kadı Abdulcebbâr, a. g. e., 354 - 363.
[1388] Bakara: 2/143.
[1389] Râzî, 4/98.
[1390] Furkan: 25/31.
[1391] a. g. e., 24/77.
[1392] RM., 9/185.
[1393] Enfal: 8/17.
[1394] Müslim, Salati'l - Misafirin, 26 (1/534); Tirmizî, Daavât, 32 (5/485): Ebu Davud Salat, 1/201; Nesaî, îftitah, (2/130).
[1395] Râzî, 8/8.
[1396] Şevkânî, 1/330.
[1397] Zamahşerî, 1/422.
[1398] Kuşeyrî, Letâif, 1/243
[1399] İbnu'-Esir Cami'u'L - Usûl, 4/209.
[1400] Tabatabâi, 3/132 -133.
[1401] Nisa: 4/78,79.
[1402] Kuşeyri, Letâif, 2/44.
[1403] Elmalılı, 2/1397 -1396.
[1404] Râzî, 10/188.
[1405] Sâffât: 35/96.
[1406] bkn. Gazâlî, İhyâ, 1/150-151; A. Karî, 49-51; E. H. Akseki, İslâm, 283; Kelâbâzi, 73 - 74. M. Sabri Dinî Müceddidler, 138-139
[1407] Râzî, 26/24 - 25.
[1408] Bakara: 2/270.
[1409] Nisa: 4/107.
[1410] Zamahşerî, 1/562.
[1411] Zümer: 39/53.
[1412] Bakara: 2/35.
[1413] Elmalılı, 1/327.
[1414] A. H. Akseki, İslâm, 284.
[1415] Necm: 53/39.
[1416] Bakara: 2/202.
[1417] Râzî, 5/190.
[1418] Bakara: 2/286.
[1419] Bakara: 2/134.
[1420] Mü’min: 40/17.
[1421] Müddessir: 74/38.
[1422] Sâbûnî, 141.
[1423] A. Kâri, 50.
[1424] Sâbûni, 142.
[1425] Gazali, 1/151.
[1426] Bakara: 2/245.
[1427] Elmalılı, 2/822.
[1428] Muhammed: 47/7.
[1429] a. g. e., 6/4379,
[1430] Fecr: 89/24.
[1431] RM., 30/129.
[1432] Heysemî, 10/9S, Bezzâr'dan.
[1433] Îbnu'l-Müneyyir, 1/31.
[1434] Fatiha: 1/4.
[1435] Elmalılı, 1/105-108.
[1436] Buhâri (1/3); Müslim, İmare, 45 (3/1515); Ebu Davud, Talak (2/262); Nesâî, Taharet, (1/59).
[1437] Muttaki Hindi, 3/239.
[1438] a. g. e., 3/239.
[1439] Râzî, 9/25.
[1440] Kuşeyrî, Letâif, 4/218
[1441] Razî, 9/25.
[1442] A. H. Akseki, Ahlâk Dersleri, 92 - 93, İslâm, 318.
[1443] Müslim, Birr ve Sıla, 10 (4/1987); İbn Mâce, Zühd, 9 (2/1388).
[1444] Ahzab: 33/5.
[1445] Elmalılı, 2/1003 -1004. Bu hususta değişik izahlar için bkn. Taberî, 3/103 -104; Zamahşerî, 1/408; Râzî, 7/144; Şevkânî, 1/307; R. Rıza, 3/148 -149; S, Kutub, 3/103.
[1446] Bakara: 2/286.
[1447] S. Nursî, Mesnevi Nuriye, 63 - 74
[1448] Gazali, 4/450.
[1449] Sâd: 38/27,28.
[1450] Al-i İmran: 3/191.
[1451] Taberî, 4/140; RM., 23/188.
[1452] Tabatabâî, 4/88
[1453] Al-i İmran: 3/191.
[1454] Elmalılı, 4/2762.
[1455] Hûd: 11/7.
[1456] A'raf: 7/8.
[1457] Enbiya: 21/47.
[1458] Râzî, 22/176-177; A. Kâri,. 95 - 96; R.M., 8/82-84.
[1459] Taberî, 8/92.
[1460] Al-i İmran: 3/182; Nisa: 4/40; En'am: 6/60.
[1461] a. g. e., 4/131.
[1462] Zilzâl: 99/8.
[1463] RM., 30/212.
[1464] Müslim, Sifatü'l-Münâfikin, 13 (4/2162).
[1465] Al-i İmran: 3/56.
[1466] Râzî, 8/72.
[1467] İsrâ: 17/15; Fâtır: 35/18.
[1468] S. Kutub, 22/123-124.
[1469] Taberî, 20/87.
[1470] Ankebut: 29/13.
[1471] RM., 15/35.
[1472] Mâide: 5/29.
[1473] Taberî, 6/124
[1474] Zamahşerî, 3/007.
[1475] AI-i İmran. 3/4.
[1476] Elmalılı, 2/1022 - 1023.
[1477] Tin: 95/8.
[1478] Elmalılı, 8/5941
[1479] Nisa: 4/123.
[1480] Razi, 11/52-53.
[1481] Müsned-i Ahmed, 6/218; Heysemi, 7/12.
[1482] Müslim, Birr ve Sıla, 14 (4/1993); Tirmizî, Tefşîr, Nisa.
[1483] R. Rıza. 5/435.
[1484] Taberî, 4/108; RM., 4/116.
[1485] Al-i İmran: 3/165.
[1486] Nisa: 4/79.
[1487] Şûra: 42/30.
[1488] Şura: 42/30.
[1489] Heysemi, 7/103 -104.
[1490] Muttaki Hindî, 3/170.
[1491] Zamahşerî, 3/471; RM., 25/41.
[1492] Buharı, Marda, 1 (3/2); Müslim, Birr- ve Sıla, 14 (4/ 1990); Muvatta, Ayn babı, (2/229).
[1493] Heysemî, 10/192.
[1494] Muttaki Hindî, 7/584.
[1495] Ra'd: /11.
[1496] Elmalılı, 4/2419.
[1497] RM., 25/81.
[1498] Zuhruf: 43/36.
[1499] Tabatabâî, 4/50.
[1500] Âl-î İmran: 3/155.
[1501] Rûm: 30/41.
[1502] Enfal: 8/25.
[1503] S. Nursî, Sözler, 179.
[1504] A'lâ: 87/1.
[1505] Elmalılı, 8/5737.
[1506] Râzî, 1/153-154
[1507] Nisa: 4/142.
[1508] Şevkânî, 1/41.
[1509] Râzi, 2/63.
[1510] Âl-î İmran: 3/54.
[1511] Taberî, 3/202.
[1512] Elmalılı, 2/1111; 4/3397.
[1513] A'raf: 7/182,183.
[1514] Zamahşerî, 2/133.
[1515] Râzî, 15/75.
[1516] Taberî, 29/28.
[1517] a. g. e., 1/105.
[1518] Bakara: 2/15.
[1519] Al-i İmran: 3/178.
[1520] Bu ayet Mutezile'yi bağlamıştır. Bunun için bkn. Zamahşerî, 1/482 - 483; İbnu'l - Müneyyir, 1/482.
[1521] En'am: 6/44.
[1522] Müsned-i Anmed, 4/145; Heysemi, 7/21.
[1523] Elmalılı, 4/2342 - 2343.
[1524] Bakara: 2/15.
[1525] Taberi, 1/102 -103.
[1526] Râzî, 2/70; Şevkânî, 1/44; RM., 1/158.
[1527] RM., 1/158.
[1528] Bakara: 2/88, krş, Nisa: 4/52.
[1529] Taberi, 1/323.
[1530] Taberî, 1/323; Râzî, 10/129.
[1531] Fatiha: 1/7.
[1532] Şevkânî, 1/24; RM,, 1/95.
[1533] Râzî, 1/262; RM., 1/05.
[1534] Elmalılı, 1/135.
[1535] Zaraahşerî, 1/71.
[1536] Elmalılı, 1/135.
[1537] Taberî, 1/62.
[1538] RM., 1/95.
[1539] Taberi, 1/62.
[1540] Bakara: 2/90.
[1541] Tevbe: 9/67.
[1542] a. g. e., 10/121.
[1543] Elmalılı, 6/4010
[1544] Bakara: 2/93.
[1545] Razî, 3/188.
[1546] RM., 9/60.
[1547] A’raf: 7/146.
[1548] R. Rıza, 5/471-472.
[1549] Müslim, Tevbe: 9/2 (4/2106).
[1550] Buharı, Tevhid. 35 (4/201); Müslim, Tevbe: 9/5 (4/2112)
[1551] Ra'd: 13/6.
[1552] R,,M 13/106.
[1553] Ahkaf: 46/31
[1554] Zamahşerî, 3/527.
[1555] İbnu'l-Müneyyir, 3/527
[1556] Fetih: 48/29.
[1557] Zamahşerî, 2/120.
[1558] Kuşeyrî, Letâif, 2/103.
[1559] Zamahşerî, 1/120.
[1560] A'raf: 7/153.
[1561] Âl-î İmran: 3/152.
[1562] Âl-î İmran: 3/155.
[1563] Taberî, 1/225.
[1564] Bakara: 2/53.
[1565] Bakara: 2/284; Al-i İmran: 3/129; Mâide: 5/17.
[1566] Zamahşerî, 1/407; 602.
[1567] Al-i İmran: 3/129.
[1568] RM., 4/51.
[1569] Maide: 5/118.
[1570] Elmalılı, 3/1854.
[1571] RM., 7/70.
[1572] Râzî, 12/136.
[1573] R. Rıza, 7/268.
[1574] Îbnu'l-Müneyyir, 1/657.
[1575] Zamahşerî; 1/657.
[1576] Elmalılı, 3/1854.
[1577] Maide: 5/
[1578] Mevdûdi, Tefhim, 86
[1579] Bakara: 2/37.
[1580] Râzî, 3/22.
[1581] RM., 1/237.
[1582] Elmalılı, 1/325 - 326.
[1583] İbn. Mâce, Zühd, 30 (2/1420).
[1584] Muttaki Hindi, 1/426, 430.
[1585] S. Kutub, 4/74.
[1586] Tevbe: 9/15.
[1587] Bakara: 2/37.
[1588] Mâide: 5/39.
[1589] Nisa: 4/17.
[1590] Taberî, 4/203.
[1591] Nisa: 4/18.
[1592] a. g.e., 4/205.
[1593] Al-i İmran: 3/90.
[1594] Nisa: 4/137.
[1595] a. g. e., 3/244.
[1596] A. Emin, Ahlak, 86.
[1597] a. g. e., 89; A. H. Akseki, İslâm, 95; F. Kam, İlm-i Ahlak, 51-58.
[1598] Mâide: 5/4.
[1599] RM., 2/38; 9/81.
[1600] A. Emin, a. g. e., 95 -102; A. H. Akseki, Ahlak Dersleri, 29 - 32; F. Kam. a. g. e., 50 - 61.
[1601] A. Emin, a. g. e., 86; Cemil Meriç, Saint - Simon, 130.
[1602] C. Tanyol, 47. Enteresan misaller için bkn. a. g. e., 42 - 47, 163 - 167.
[1603] A. Emin, a . g. e., 102-104; A. H. Akseki, İslâm, 104; Ahlak Dersleri, 33; F. Kâm, a. g. e., 61.
[1604] A. Emin, Ahlak, 102.
[1605] a. g. e., 103.
[1606] A. H. Akseki, İslâm, 109. Vicdan hakkında bkn, a. g. , e., 104-123
[1607] a. g. e., 115.
[1608] Müsned-i Ahmed, 4/227; Heysemî, 1/175.
[1609] Müsned-i Ahmed, 4/228; Heysemî, 1/175. Benzer hadis için bkn. Tirmizî, 4/597.
[1610] Buhari, Buyu', 3 (3/3); Tirmizî, Kıyame, 60 (4/688); Müsned, 3/153.
[1611] A. H. Akseki, İslâm, 105.
[1612] N. Cisr. Kıssatul-İman, 169 - 173. A. H. Akseki, Ahlak Dersleri, 90; F. Kâm, a. g. e., 71 - 73.
[1613] K. Abdulcebbâr, Muğnî, 6 -1/57.
[1614] a. g. e., 6- l/64; İbn Teymiyye, Mecmu'atu'r-Resâil 1/333.
[1615] Zamahşerî, 1/255.
[1616] a. g. e., 2/423.
[1617] Bu hususta bkn, A. H. Akseki, İslâm, 325, 330.
[1618] Elmalılı, 4/2238 - 2/239.
[1619] S. Kutub, 5/109.
[1620] a. g. e., 3/9
[1621] Bakara: 2/44.
[1622] RM., 1/2 48.
[1623] Nisa: 4/11.
[1624] Râzî, 9/218.
[1625] Nisa: 4/165.
[1626] S. Kutub, 6/24 -"26. krş. RM.. 6/18.
[1627] İsrâ: 17/15.
[1628] Zamahşeri, 2/441
[1629] Elmalılı, 2/748 - 749.
[1630] Nisa: 4/165.
[1631] Bu mesele için bkn. K. Abdulcebbâr, Muğnî, 6-1. cüz'ün tamamı.
[1632] İbn Haldun, Mukaddime
[1633] A. H. Akseki, İslâm, 100
[1634] İbn Kayyim, 1/371.
[1635] S. Kutub, 3/189.
[1636] a. g. e., 3/199.
[1637] Buharı, Rikâk, 31 (4/87); Müslim, İman, 59 (1/118).
[1638] K. Miras-A. Naim, 12/197.
[1639] Râzî, 10/26.
[1640] Sâd: 37/20.
[1641] RM., 23/177.
[1642] Râzî, 3/77-78.
[1643] Taberî, 2/70-71; RM., 3/77. Bu hususta bkn. İbn Teymiyye, 2/5-23.
[1644] Bakara: 2/177.
[1645] Bakara: 2/89.
[1646] Kuşeyrî, Letâlf, 1/161.
[1647] Elmalılı, 2/756.
[1648] Bakara: 2/216.
[1649] S. Kutub. 2/152.
[1650] Tabatabaî, 2/165.
[1651] En'am: 6/120.
[1652] Elmalılı.3/2039-2040.
[1653] Şevkâni, 5/483.
[1654] Adiyât: 100/8.
[1655] Bakara: 2/201.
[1656] S. Kutub, 2/118.
İslami Okul Okulların En Önemlisi