Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

KUR'AN'DA ŞER PROBLEM - 1. Sayfa

KUR'AN'DA ŞER PROBLEM

KUR'AN'DA ŞER PROBLEM... 3

Önsöz. 3

GİRİŞ. 4

ŞER PROBLEMİ NEDİR?. 4

BİRİNCİ  BÖLÜM... 5

UMÛMÎ OLARAK ŞER PROBLEMİ 5

1-ÎSLÂM DIŞINDA BAZI DİNLERDE ŞER PROBLEMİ 5

1- Kitabı Mukaddes ve Şer Problemi: 5

3- Zerdüştlükte Şer Problemi: 11

II- ŞER PROBLEMİ İLE ÖZELLİKLE İLGİLENEN BAŞLICA FİLOZOFLAR.. 13

1- Eflatun (427-347) 'da : 14

2- Spinoza (1632-1677)'da: 14

3- Leibniz (1646-1716)'De : 16

4- Voltaire (1694-1778)'de. 17

5- Hume (1711-1776)'da: 18

6- Schopenhauer (1788-1860)'da . 20

İKİNCİ BÖLÜM... 21

KUR'AN-I KERİM VE ŞER PROBLEMİ 21

Giriş : Kur'an'a Göre Şer Bir Vakıadır. 21

I- KUR’AN’IN ULUHÎYYET TELAKKİSİ VE ŞER PROBLEMİ: 21

1- Allah Eksikliklerden Münezzehtir. 21

2- Allah Teâlâ; Rahman, Rahîm, Rauf ve Vedûd'dur. 22

3- Allah Kullarına Zulmetmez. 26

4- Allah, Alîm ve Hakimdir; 27

5- Allah Mutlak İrade Sahibidir. 31

6- Allah Mutlak Kudret Sahibidir. 33

II- ÎNSAN VE ŞER PROBLEMİ 35

1- İnsanın Yaratılış Gayesi: 35

2- İnsanın Şer ile İmtihan ve Terbiyesi: 37

a- İmtihan Edilen İnsanın İstidadları 39

a1- Vus', İstita'a ve Teklif: 40

a2- Ahsen-i Takvim Üzere Yaratılış : 40

a3- İnsanın Hayra ve Şerre İstidadı: 41

a4- Nefs (Hevâ) 42

a5-Lümmetü'ş - Şeytân ve Kötülüklerin Süslü Gösterilmesi . 43

a6- Kalb. 44

a7- Kalbin Askerleri: Sem'i ve Basar: 45

a8- Akıl : 46

a9- Ruh. 46

10- İrade. 47

a11- Lümmetü'l - Melek, (İlham) 49

b- İmtihanın İki Mühim Unsuru: Risalet ve Kitab Göndermek: 49

c- Şer ile İmtihana Karşı İnsanın Manevî Cihazları: Sabır ve Duâ. 50

c1- Sabır 50

c2- Duâ (İsti'âne ve İsti'âze) : 52

d- İmtihan Keyfiyetinin Müşkili: Kader, İlm-i Ezelî ve Tevekkül. 55

d1- Kader ve İlm-i Ezelî 55

d2- Tevekkül 58

e- İnsanın, Meşakkatlerle Terbiyesi ve Rubûbiyyet 60

e1- Şer ile Terbiye. 60

e2- Rabb, Rubûbiyyet 61

3- İnsandan Neş'et Eden Şerler: Dalâlet ve Günah: 62

a- Dalâlet: 63

a1- Fıtrat ve Misak . 63

a2- Hidâyet ve Dalâlet 64

a3- Hidâyetin İlk Şartı : Takva: 65

a4- Dalâletin Sebebi: Fısk. 68

a5- Kalbin Mühürlenmesi ve İnsanın Bundaki Rolü : 68

b- Günah ; 71

b1- Kulların İyi ve Kötü Fiillerinin Yaratılması 71

b2- Günahların Kesbi ve İrâde-i Cüziyye : 73

b3- Niyyetin Fiillerdeki Ehemmiyeti 74

4- Ceza Olarak Şer 75

a- Musibetler İnsanların Yaptıkları Kötülüklerin Karşılığıdır. 75

b- Dünyevi Mücâzât: 76

b1- Allah'ın Hud'a, Mekr ve İstihzası, İnsanların Hile ve Alaylarının Cezasıdır . 77

b2- Allah'ın Lanet, Gazab ve İdlâli de Kötü Fiillerin Cezalarıdır 78

c- Cezaların Affı.- Tevbe ve Mağfiret. 79

c1- Afv'ı İlâhî : 79

c2- Tevbe: 81

III- HÜSÜN VE KUBH MESELESİ : 82

NETİCE. 85

Bibliyografya. 86

 


KUR'AN'DA ŞER PROBLEM

 

Önsöz

 

Doktora imtihanında, imtihan heyetindeki ho­calarımdan birisi, kazandığım takdirde hangi mev­zuda tez yapmak istediğimi sormuştu. Ben de ya “müşkilâtü'l Kur'an” veya “ahkâmu'l-Kur'an” mev­zuunda çalışmak istediğimi, tefsirde bilhassa bu mevzuların alâkamı çektiğini söylemiştim. Bu mevzularda tez yapamadım ama, onlardan müşkilâtü'l-Kur'ân mevzuunun bir parçası sayılabilecek “Kur'an-ı Kerim ve Kâinattaki Şerler Problemi" üzerinde çalışmak nasib oldu.

Mevzuuyu biraz geniş bir açıdan ele alıp, Kur'an'ı ona göre taramaya başlayınca birçok müşkilin, bizzat veya bilvesile, bu problemle alâkalı oldu­ğunu gördüm. Binâenaleyh başlangıçtaki temen­nim nisbeten gerçekleşmiş oldu.

Tez çalışmalarıma önce genel fikri ve felsefî eserler okuyarak başladım. Şunu hemen belirtme­liyim ki bu mevzua tahsis edilmiş ne türkçe ne de arapça bir kitaba rastlamadım. Elime aldığım her kitapda az veya çok mevzu'la ilgili kısımlar vardı. Fakat problemi enine boyuna işlememişti. Hristiyanlık açısından şer problemini tedkîk eden iki eser dışında, bu mevzuya tahsis edilmiş batı menşe'li kitaplara muttali olma imkânımız olmadı. Bu bakımlardan, şer problemine Kur'an'ın cevabını verecek ve münhasıran şer meselesini anlatacak bir çalışma yapma ihtiyacı daha açık bir şekilde kendisini gösterdi.

Şer probleminin tarih boyunca aktüel bir me­sele olmakta devam etmesi, muasır insanlığın din­lerden çok felsefi cereyanlardan müteessir bulun­ması, mesele hakkındaki Kur'an'ı anlayışı ortaya koymak üzere derinlemesine bir çalışma yapmaya beni teşvik etmiştir.

Problemin diğer bazı dinlerdeki ve felsefedeki şeklini tesbit ettikten sonra, meseleyi en geniş biçimde ele almak üzere Kur'an'ı taradım. Mümkün olduğu kadar titiz ve dikkatli davrandığım bu ta­ramada ayetlerin hemen hemen dörtte birini fiş­ledim.

Tez çalışmamda istifade ettiğim temel eserler, Kur'an'ı Kerîm'den sonra, bazı mühim tefsirlerdir.

Taberî, Zamahşeri, Râzi, Şevkânî, Kuşeyri, Alûsi, Muhammed Reşid Rıza - Muhammed Abduh, Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Tabatabâi ve Seyyid Kutub'un eserleri bunlar arasındadır. Tesbit etti­ğim ayetlerin izahı için mezkûr eserlere müracaat ettim. Mevzuca yakın ayetlerin, ilk geçtiği yerlerdeki tefsirlerine baktım. Tez çalışmamda uzun bir zamanı alan bu devrede, ayetleri fişlerken aklıma gelen mülahazaları ve manaları bu tefsirlerden aradığım gibi, hatırıma gelmeyen ve fakat onların yaptığı farklı izahlardan da istifade ettim.

Daha sonraki safhada, Kur'an'ın en yetkili tef­siri durumunda olan hadislerin izahlarından fay­dalanmak gayesiyle, Kütüb-Ü Sitte'yi, Muttaki Hindî'nin Kenzu'l-'Ummâl'ını ve Nureddin Heysemi'nin Mecma'uz-Zevâid'ini taradım

Bibliyografyada isimleri zikredilen eserlerin kimini tamamen, kimini mevzu ile ilgili olduğu ka­darıyla gözden geçirdim. Bütün bu çalışmaların neticesinde, kesin şekliyle planımız ortaya çıktı.

Buna göre :

Tezin girişinde, şer probleminin ne demek ol­duğunu anlattım. Birinci bölümde, çeşitli dinlerin ve şer problemiyle meşgul olan filozofların görüş­lerini inceleyerek, esas bahse girmeden önce, me­selenin beşeri plandaki hududlarını göstermek is­tedim.

İkinci bölümde esas mevzuumu işledim. Bu bö­lümün başında Kur'an'ın ulûhiyyet telakkisini, mevzuumun ilgili yönleriyle aktardım. Şer haki­kati karşısında, çözülmesi gereken bir müşkillik arzeden bu telakkinin müşkilattan kurtulması için, Kur'an'ın şerri nasıl kabul ettiğini göstermeye ça­lıştım. Şerleri üç kısımda mütallaa etmek bana uy­gun göründü. Birincisinde şerri, teklif ve imtihanın bir unsuru olarak göz önünde bulundurup imtiha­nın hikmetini, teklifin muhatabı olan insanı kuv­vet ve zaaflarıyla anlatmaya çalıştım. İkincisinde, insanlardan neş'et eden günah ve dalâlet şerlerin­den bahsettim. Günah ve dalâletlerin cezası olarak harsımıza çıkan serleri de üçüncü kısımda zikret­tik.

Neticeden önce, hadiseleri ve fiilleri değerlen­dirmede islâmi bir kıstas olmak üzere hüsün'kubh meselesini anlattım.

Bu çalışmamda şer problemine Kur'an'ın ceva­bını, anladığım kadarıyla ortaya koymaya çalış­tım. Fakat bunun, herkesi ikna edecek bir cevab olmadığını biliyorum. Kur'an, her meseleye gerek­tiği ve insana lâzım olduğu kadarıyla temas etmiş­tir. Bir müslüman olarak bize kifayet eden Kur'an'ı izahlar, şer probleminde, hele bütün meselesi zih­nindeki problemlerle uğraşmak olan insanlara tamamen yetmeyecektir. Yalnız şu var ki bu cevabın, diğerleri arasında soylu bir yeri olacaktır.

Gerek mevzuumu seçerken, gerek mevzuunun sahasını tesbitte yardımıyla, gerekse tezimi bitire­ne kadar, çalışmamdaki istiklâlimi haleldar etme­den, yapıcı ve yol gösterici ikaz ve alâkalarıyla yöneticiliğimi yapan hocam Doç. Dr. Suat Yıldı­rım'a teşekkürlerimi burada ifade etmek isterim. Ayrıca bazı fransızca kitaplardan istifademi sağ­layan Sadık Kılıç ve Mehmet Yazgan'a da şükran­larımı bildiririm.

Lütfullah Cebeci

 

GİRİŞ

ŞER PROBLEMİ NEDİR?

 

Tarih boyunca insanlar, Tanrı'ya inananlar ve inanmayanlar olarak ikiye bölünmüşler ve devam­lı biribirleriyle mücadele edegelmişlerdir. İnanmayanlar kâinatın dışında hiçbir varlık kabul et­mezken, inananlar, değişik şekillerde de olsa, kâi­nattan başka, bu âlemi idare eden güç veya güçle­rin varlığını kabul etmişlerdir. İnançsızların kâi­natı izah ederken birçok güçlüklerle karşılaşmala­rı gibi, inananların da inançları içinde izah edeme­dikleri problemleri olmuştur.

İnsanoğlu yaratılışı icabı meraklı bir varlıktır. Enfüsî ve âfâki, maddî ve manevî problemlerine daima cevaplar aramış durmuştur. Önce kendisi­ni, sonra içinde bulunduğu âlemi bütün incelikle­riyle anlamaya çalışmıştır. İnsan nedir? Nereden gelmiş, nereye gidiyor? Kainat içinde onun kıyme­ti ve mevkii nedir? Varlık nedir? Varlık gerçekten var mıdır, yoksa biz hayalimizin ürünü olan bir dünyada mı acı çekiyor, seviniyor, doyuyor, acıkı­yor, çabalıyoruz? Bilmek nedir? Ruh nedir? İyi ve kötü, sevgi ve nefret nedir? v.s.

Zaman içerisinde bu problemlerin bazılarına cevaplar bulunabilmişse de birçoğu hâlâ düşünen insanı meşgul etmeye devam etmektedir. Hem son­ra, geçmiş devirlerdeki insanları tatmin eden bir cevab günümüz insanını tatmin etmemekte, bina­enaleyh “artık bunun cevabı bulundu.” denilebile­cek meseleler de müşkilliklerini muhafaza etmek­tedirler.

Hiç şüphesiz “Uluhiyyet Meselesi” problemle­rin mihverini teşkil etmektedir. Tanrı var mıdır, yok mudur? Varsa vasıfları nelerdir, neler olmalı­dır? Aksi takdirde kâinatı ve insanın var oluşunu nasıl izah edeceğiz? Bu ve benzeri birçok sorular­la tavzih edilebilecek “Uluhiyyet Meselesi” içerisin­de de birçok problemler vardır. Bu problemlerden bilhassa bir tanesi “baş mesele” olmaya namzed bir meseledir. O da “Şer Meselesi”dir. Bu elim me­sele gerçekten ilâhiyyûn mezhebinin (theism) esas noktasıdır.[1] Problem biraz daha fazla keli­meyle şöyle ifade edilir : “Merhametli Tanrı'nın şerleri yaratması veya O'na rağmen kâinatta şer­lerin bulunması meselesi”... İşte mevzuumuz olan bu mühim mesele de diğer birçok mesele gibi, in­sanların asırlardır cevabını bulamadıkları mesele­lerdendir.

Geçmişi, bugünü hatta geleceğiyle dünyamı­za göz atacak olursak görürüz ki iyiyle kötü, mut­lulukla üzüntü, bilgiyle akılsızlık, faziletle fenalık her yerde içice girmiş ve karışmıştır. Hiçbirşey saf ve sade değildir. Bütün faydaların hemen yanında mahzurlar yer almaktadır. En sağlam akıl deliliğe komşudur. Saadetin en yüksek derecesinden en derin hüzünler doğabilir. Dünyanın hali budur.[2] Hayatta sevmediğimiz, kötü gördüğümüz hadiseler iyi gördüklerimize nazaran oldukça fazladır.

Biribirleriyle durmadan didişen insanlar ve cemiyetler, hiç acımadan hemcinsini öldüren as­kerler, uzuvları kopmuş cesedlerle dolu savaş mey­danları, insanları vahşî hayvanlara atıp, bununla eğlence zevkini tatmin eden Neron gibi zalim ida­reciler, biribirlerinin fırsatını ve gafletini kollayan insanlar ve hayvanlar, küçük balıkları ve böcek­leri yutan büyük balıklar, güçsüz insanlara hak­sızlık eden güçlü insanlar, koca şehirleri yerle bir eden depremler, binlerce kişiyi evsiz bırakan fırtı­na ve kasırgalar, tarladaki mahsulü toprağıyla alıp götüren seller, insanları perişan eden kıtlık­lar ve kuraklıklar... Bu dünyaya ansızın bir yaban­cı düşüverseydi, ona bu dünyanın kötülüklerinin bir misali olarak, hastalıklarla dolu bir hastahane, suçlular ve borçlularla tıklım tıklım bir hapisha­ne, okyanusta dalgalarla boğuşan bir filo, kıtlık­tan ya da salgınlardan eriyip gitmiş bir millet gös­terirdik. Ya hayatın güzel yanını göstermek ve zevkleri hakkında bir fikir sahibi olmasını temin için onu nereye götürebilirdik.[3] Velhasıl insan­ların ekseriyet itibarı ile bedbaht ve kötü oldukla­rı, şerrin kol gezdiği bir dünyada yaşamaktayız.. Tebarüz ettirmeğe çalıştığımız bu karamsar hayat tablosu karşısında Tanrı'nın adaletinin, hayırhâhlığının, merhametinin ve iradesinin insanlardaki bu faziletlerle aynı şekilde olduğunu ileri sürebilir miyiz? O'nun iradesinin mutlak olduğunu, O ne isterse onun olduğunu kabul ediyoruz. Fakat ne insanlar mutlu ne de hayvanlar... Öyle ise onların mutluluğunu istemiyor. İlmi sonsuzdur, gayelere uygun vasıtaları seçmekte hata etmez. Fakat tabi­atın akışı ne insanların ne de hayvanların saadeti­ne uygundur. Öyle ise tabiat bu gaye ile kurulma­mıştır. İnsan bilgisi içinde bu söylediklerimizden daha kesin ve daha sarsılmaz hiçbir istintaç yok­tur. Öyleyse Tanrı'nın hayırhâhlığı ve merhameti hangi bakımdan insanların hayırhâhlığına ve mer­hametine benziyor?[4]

İlk defa Epicurus (M.Ö. 341-270) tarafından formüle edilen, sonra Lactantius (M.S. 260-340) tarafından tekrar dile getirilen müşkil, hâlâ ceva­bını bulmuş değil: “Tanrı ya şerri yok etmek isti­yor ama gücü yetmiyor veya gücü var ama onu yok etmeyi istemiyor. Veyahut da O' ne şerri yok etmek istiyor, ne de buna gücü var. Veya Tanrı hem bunu istemekte, hem de buna gücü var. Eğer O istiyor da güc yetiremiyorsa güçsüzdür ki bu ulûhiyyete yakışmaz. Eğer O, gücü olduğu halde, şerri yok etmeyi istemiyorsa kıskançtır ki bu da ulûhiyyete terstir. Eğer Tanrı, şerri yok etmek is­temediği gibi, zaten istese de buna gücü yoksa, o zaman, hem âcizdir hem de kıskançtır. Binaena­leyh, O, tanrı değildir. Eğer O, şerri yok etmek istiyor ve buna da kadir ise, ki ulûhiyyete yakışan da budur, şerlerin kaynağı nedir? Öyleyse O Tan­rı niçin şerleri yok etmiyor?”[5]. “Eğer Tanrı mut­lak iyi ise bütün serleri yok etmeyi istemelidir. Eğer O kadir-i mutlaksa bütün şerleri yok etmeye muktedir olmalıdır.” [6]

Şer, dünyamızda, olanca dehşetiyle vâki bir unsurdur. Kâinattaki bu muazzam şer keyfiyetiyle, Allah'ın mutlak kudretini ve mahzâ hayır olan iyiliğini nasıl telif edebiliriz?[7] Saint-Thomas (1225-1274)'ın ifadesiyle: “İnsana Tanrı yokmuş gibi geliyor. Çünkü, eğer iki zıttan birisi mutlak olursa, diğerinin mevcud olmaması gerekir. Bun­dan dolayı, eğer Tanrı var idi ise şer olmamalı idi. Fakat dünyada şer var, öyle ise Tanrı yok mu?”[8] Bu yoldan giderek bazı insanlar, şerrin varlığının Tarın'nın yokluğuna delil olduğunu ileri sürmüş­ler, Tarın'nın hayırhah ve ancak hayırların menbaı olması gerektiğine kail olmuşlardır[9]. Schopenhauer (1788-1860) : “Biz sadece -Bu âlem ni­çin var oldu? diye sormayız, - Bu âlem niçin bu serlerin her türlüsüyle dopdoludur? diye de sorarız.”[10] derken Stendhal (1783-1842) bir şiirinde zirveye ulaşan itirazını serdediyor: “Tanrı ni­çin yegâne mazeret bulunmamış olması olur.”[11]

Bunlardan daha açık ve basit bir muhakeme olamaz. Dinî itikada karşı böyle kolayca ve he­mencecik kuruluveren itiraza aynı şekilde çabuk ve kolay cevap vermek mümkün değil.[12]

İşte, yukarıdan beri anlatmaya çalıştığımız, bu “Şer Problemi” inananların olduğu kadar, inanmayanların da problemlerindendir. İnananlar için o, imam daima tehdid eden bir şüphe; inanmayan için, inanması ihtimalinin önünde duran, kolay ko­lay aşılmaz bir engeldir.

Bu mesele her türlü tanrı inancına sahip din için mevzubahs değildir. Tanrı'ya iyi vasıflar atfe­den, O'nu kudretli, merhametli ve hikmetli kabul eden dinlerin müminlerini tehdit eder. Ulûhiyyet telakkisi bu şekilde olan dinler için “Şer Mesele”si son derece ciddî bir muhalefet ortaya koymakta­dır. Binaenaleyh bu mevzuda söz söylemek, birşeyler yazmak ve araştırma yapmak hem çok gerekli hem de oldukça zor bir iştir.

BİRİNCİ   BÖLÜM

 

UMÛMÎ OLARAK ŞER PROBLEMİ

 

1-ÎSLÂM DIŞINDA BAZI DİNLERDE ŞER PROBLEMİ

 

1- Kitabı Mukaddes ve Şer Problemi:

 

Yahudilik ve Hristiyanlık, ilahiyat ve dinler tarihiyle uğraşanların en çok meşgul oldukları mühim dinlerdendir. Peygamberlerinden sonra tahrife uğrayan bu dinleri, geriden gelen birçok aziz, haham ve ilahiyatçı, yüceltmek ve müdafaa et­mek için gayret sarfetmişlerdir. Dinlerinin esasla­rını anlaşılır hale getirmek hususunda herbiri kendisine göre, çeşitli izahlar yapmışlardır. Devirler değiştikçe izahlar değişmiş, fakat dinî itikadı tehhid eden problemler değişmemiştir.

Bu problemlerden birisi olan “şer vakıası”, bir sevgi ve rahmet Tanrı'sına olan Kitab-ı Mukaddes -bilhassa Yeni Ahit- inancına karşı son derece kuvvetli bir muhalefet ortaya koymuştur[13]. Bu­gün olduğu gibi, daha ziyade Hristiyanlığın ilk çağlarında ve Orta Çağda dinî itikadlara karşı ya­pılan “şer itirazı” çokça görülmüştür. Dördüncü asırda Âugustinus problemin tekrar tekrar müna­kaşa ve mübahesesini yapmış, kendince bir cevap ortaya koymuştur. Onüçüncü asırda da Thomas Aquinas bu mevzu ile ciddî olarak alâkadar olmuş­tur[14].

Şer problemi, ibadete lâyık yegâne varlığın, dâima son derece iyi ve nihayetsiz güç sahibi bir Tanrı olduğunu iddia eden dinler için mevzu ba­histir. Bundan dolayı Tanrıya mutlak iyilikle bir­likte mutlak kudret atfeden Yahudilik, ve Yahudi kaynağın saf tek Tanrıcılığına her zaman sıkı sı­kıya bağlı olan Hristiyanlık[15] için de bu problem vâriddir.

Şer problemi, ulûhiyyet meselesiyle alâkalı ol­duğu için Hristiyanlığın ve Yahudiliğin Tanrı an­layışlarını anlatarak mevzuya girmek gerekmek­tedir.

Hristiyanlığın ulûhiyyet anlayışı aslında karı­şık ve izahı güç bir telakkidir. Hristiyanlığın, ken­di içerisinde bu hususta bir ittifak da yoktur. Eski devirlerden beri Hristiyanlık bir bütün olmaktan uzak kalmıştır. Mesela Socien'ler ile -ki bu mezheb teslise karşıdır- Katolik'ler arasında müşte­rek hiçbirşey yoktur. Aynı şekilde İsâ (as)'in uluhiyyetine inananlarla mücadele edenlerden Arianisma ile, Blachere'in kaydetmiş olduğu, Meryem'e tapmaya kadar giden Cordyien'ler bu hükmümü­ze tipik bir misaldir. Günümüzde sadece “Science Chretienne” mensubları içinde o kadar farklar vardır ki düşünce ve inanç birliğinden bahsetmek mümkin değildir. Bütün bu guruplar kendilerinin Hristiyan olduklarını söylerler. Kur'an onların bu ihtilaflarının sebebini bildirerek şu şekilde beyan etmektedir: “Onlar Allah'ı bırakıp bilginlerini, ra­hiplerini tanrı edindiler.”[16],[17]

Hristiyanların uluhiyyetteki ihtilaflarının bil­hassa -hernekadar ekseriyet bunu kabul ediyor­sa da- teslisi kabul edip etmeme hususundaki ih­tilaflarının esas sebeblerinden birisi, İnciller'de bu hususun bulunmayışıdır. İsa (as) 'ın tanrılaştırılması meselesi, üç esas synoptique incilde (Matta, Markos ve Luka İnciller'inde) yoktur. M. Hamidullah'ın ifadesiyle, hiçbir İncil'de İsa (as)'ın “Ben Tanrı'yım.” diye bir sözü geçmemektedir. Onun bu husustaki en ileri sözü “Ben Tanrının oğluyum.” sözüdür.[18] “Tanrı Oğlu” tabiri Kitab-ı Mukaddes'te sadece Hz. İsâ için kullanılmamıştır. Eski Ahit'te bu tabir, İsrail Oğulları[19], me­lekler[20], v. b. şeyler için; Yeni Ahit'te Âdem (as) hakkında[21], çeşitli yerlerde hristiyanlar hakkında [22] kullanılmıştır. Binaenaleyh bu tabir ona ulûhiyyet atfetmek için kitabî bir dayanak sayılamaz. Synoptique olmayan Yuhanna İncili'nin başındaki esrarengiz ve açıkça Yahudi filozofu Philo[23] 'nun felsefesini yansıtan “Kelam başlangıçta var idi. O başlangıçta Allah nezdinde idi. Herşey onun ile oldu ve olmuş olan­lardan hiçbirşey onsuz olmadı. Hayat onda idi ve hayat insanların nuru idi.” [24] Söz­leri Yuhanna'nın bir girişinden ibarettir ve herşeye rağmen -hristiyanların ekserisinin iddiasının aksine- Hz. İsa'nın tanrılığından başka tefsirlere de müsaittir.[25]

Bu hususlardan dolayı Hıristiyanlığ'ın, uluhiyyet mevzuunda bizi alakadar eden, genel inançla­rını Yeni Ahit'ten alacağız.

Yeni Ahit'e göre Tanrı yüce ve aşkın varlıktır. Kişilik sahibidir, yani “zat” tır. “O erişilmez bir nur­dur.” Timoteosa [26] “Tanrı, hiçbirimizden uzak değildir.” [27] Birdir. Hz. İsâ bütün işlerin başının “Dinle ey îsrail! Tanrımız Rab bir olan rabdir.” [28] sözü olduğunu söyler. O herşeye kadirdir. Allah'ın önünde tahtlar üzerinde oturan ihtiyarlar [29] O'na şöyle şükretmişlerdi : “Ey herşeye kadir olan, var olan ve var olmuş olan Rab Allah, sana şükrediyoruz. Çünkü kendi büyük kudretini aldın ve saltanat sürdün.” [30] “O, kullarına karşı muhabbetlidir. O ka­dar muhabetlidir ki sevgi bizzat O'dur, Allah'ın sevgisidir.” [31] Kullarına karşı merhametlidir, hem de biricik oğlu İsâ (as) 'ı onla­rın günahlarının kefareti olarak dünyaya göndere­cek kadar merhametlidir.[32] Karanlıkta ve ölüm gölge­sinde oturanlara merhametli yüreğinden ışık verir. [33] O hükümrandır. “Gökte taht üzerin­de oturur.” [34] Kâinatı O idare eder. Kâ­inat O'nun sayesinde ayaktadır. İnsanlar varlıkla­rını da hareketlerini de Tanrı'dan alırlar. [35] Devamlı surette kâinatta icraat­tadır.[36] Herşeyi önceden takdir et­miştir. İlk insan çiftinden gelen bütün kavimlerin kaderi bu herşey zümresindendir.[37] Dilediğine merhamet eder, dilediği­nin kalbini katılaştırır.[38] İnsan Tanrı'ya hesap soramaz : “Acaba ken­disine şekil verilen şey, şekil verene 'Niçin beni böyle yaptın?' der mi?” [39] Tanrı âdildir, adaletini izhar edeceği gün gele­cektir.[40] Allah'ın iyiliği ya­nında sabrı ve tahammülü de boldur.[41] O kudûs ve münezzehtir.[42] Tanrı'nın gazabı vardır: “Gazab ile ceza­landıran Allah haksız mıdır? Hâşâ, yoksa Allah Dünyaya nasıl hükmedecekti”.[43],[44] Hristiyanlığın amentüsünde “yeri göğü yaratan, herşeye kadir Baba Tanrı'ya iman” ifade edilir.[45]

İsâ (as) İncil'de “Ben Tevrat'ı ibtal etmek için gelmedim. Aksine onu kemâle erdirmek için geldim.”[46] demektedir. Hernekadar O, yeni bir şe­riat getirerek Musa (as) ın şeriatını nesh etmiş olu­yorsa da, bu Tevratı ibtal manasına değildir. “Hakikatta nesh, bir ibtal değil aksine bir olgunlaştır­ma, kemâle erdirmedir[47]”. Binaenaleyh Hristiyanlık ile Yahudilik'in uluhiyyet telakkisi ve şer problemi karşısındaki durumu çok büyük farklı­lıklar arzetmemektedir. Tanrı'nın tek olması, mahlukata göre yüce olması, bir varlık ve rahîm olma­sı, insan ile arasında alakalar olan bir zat olması gibi telakkiler, İslamiyette de bulunan, Yahudi ve Hristiyan uluhiyyet telakkilerinin müşterek nokta­larıdır.[48]

Hristiyan alimler uluhhiyyetle ilgili mevzular­da, Yeni Ahit'ten olduğu gibi Eski Ahit'ten de pa­sajları delil olarak getirirler. Bundan dolayı biz bu iki dini mümkün olduğu kadar ayırmamaya gay­ret edeceğiz. Yahudiliğin uluhiyyet anlayışını da zikrettikten sonra, şer meselesi karşısında bu iki dinin durumunu ve ilahiyatçılarının fikirlerini ayırmadan serdedeceğiz.

Dinler Tarihi araştırmalarıyla uğraşan bazı Avrupalı alimler, Yahudiliğin tanrı anlayışının bazı tekamüllerden geçtiğini, bazı mahallî tanrı­lardan müteessir olduklarını ileri sürmüşlerdir. İd­dialara göre Yahudiliğin millî tanrısı olan Yahova, asıl Yahudiliğin tanrısı olmayıp, Yahudilerin göçebelikten medenî hayata geçtikleri zaman yer­leştikleri mahallin, kaba, dar kafalı, kan dökmek­ten hoşlanan, vahşi tabiatlı, mahallî bir tanrısı olup, daha sonra bu tanrıya âlemşümul, herşeye kadir, mahlukatma merhametli insanları en yük­sek ahlâk seviyesine çıkarmayı murad eden gibi vasıflar verilmiştir.[49] Biz bu iddiaları bir tara­fa bırakıp Yahudiliğin bugünkü tanrı telakkileri­ni kısaca anlatacağız.

Eski Ahit'in uluhiyyet anlayışına göre “Tanrı yüce, aşkın bir varlıktır. O'nu kimse göremez.[50] Tanrı Yahova birdir, O'ndan başka tanrı yoktur. [51] O ezelîdir, ebedîdir. [52] Kadir bir tan­rıdır.[53] Mahlukata karşı merha­metlidir.[54] Yeri ve göğü O yarat­mıştır. [55] Meliktir, hükümdardır.[56] Kainatın müdebbiri de O'dur. [57] İlmi herşeyi, hatta kullarının gö­nüllerinden geçirdiklerini, ihata eder.[58] Adaletsizlik O'na yaraşmaz, O hâkim-i âdildir.[59] Mukaddes ve münezzehtir.[60] Aynı zamanda O ken­disinden korkulması gereken varlıktır.[61] İntikam ve gazab sahibi­dir.[62] O merhametten ziyade gazab Tanrısı'dır.[63]

Tanrı herşeyin hakikî failidir.[64] Firavn'ın kalbini katılaştırdığı gibi, kalbleri katılaştırabilir.[65] Kendi milletinin kalbini de katılaştırabilir.[66] Herşey O'nun takdirine bağlıdır. [67] Fakirlik, zenginlik ve eşitsizlik gibi şeyler de Onun takdir ve yaratmasıyladır.[68] O seçkin milleti Benî İsra­il'e babalık muamelesiyle muamele eder. [69] İncil'de sevgi ifade eden “ba­balık” Tevrat'ta hakimiyet ifade eder[70]. O her-şeyi görür[71], herşeyi işitir.[72] Kötülerden yüz çevirir[73], istediklerine iyilik eder.[74] O'nun işleri aklı ile olur.[75] Olacak­ları önceden bilir. [76] Sevgi ve kini vardır.[77],[78]

Yahova Musa (as)'ın bir sorusuna şöyle kar­şılık veriyor : “Ben, Ben olanım.” [79] Lods'a[80] göre bu cevapta bir red mahiyeti gö­renler olmuştur. Zira İsrail Tanrısı'nın künhüne varılamaz ve bu, böyle kalmalıdır. Yahova'nın en mütemayiz vasıflarından birisi millî bir tanrı olu­şudur. O, mümtaz kavmini daima destekler. Hat­ta, onlara, başka kavimlerden hırsızlık yapmaları­nı emreder[81]. İsrail Oğulları yabancılara karşı en büyük adaletsizlikleri işlese bi­le onları terketmez. Fakat, bazan, kendisini kızdıran İsrail'i cezalandırmak üzere, onlardan intikam almak için düşmanlarını onlara galip getirir .[82]

O, her türlü adaletsizliğe, yalana ve haksızlığa karşı gazab duyar. Bir babanın günahının cezası­nı üçüncü, dördüncü kuşaktaki çocuklarından alır. O'nu sevip emirlerine itaat edenlere de bin kuşak ötesine kadar inayet eder (On Emir'de belirttiği gi­bi..) . Herşeye rağmen O bir adalet Tanrısı'dır.[83]

Hristiyanlık ve Yahudiliğin tek tanrı inancı bi­zi nihaî bir monizme götürür. Monizm, kainattaki herşeyi ahenkli bir birlik içinde kabul eder. Buna göre şer, zahirî bir keyfiyettir. Eğer biz onu, onun kainat ile olan bütün alakaları içinde değerlendi­rirsek, “hayır” olduğunu görürüz. Alexander Pope'nin ifadesiyle “Bütün kısmî şerler, külli hayır­lardır.”[84]

Şer problemine bir de dualist bakış vardır. Bu­na göre hayır ve şer, biribirleriyle telifi gayr-i ka­bil iki mefhumdur. Bunların ikiliği ancak birinin diğerini ortadan kaldırmasıyla tekliğe dönebilir. Bu iki zıt bakış ehl-i kitab, bilhassa hristiyanlık düşüncesi üzerinde tesirli olmuştur, fakat ikisin­den birini tercih etme imkânı olmamıştır. Çünkü ne monizm ne dualizm Hristiyan teolojisinin esas iddialarıyla tamı tamına telif edilemez.[85]

Kitab-ı Mukaddes'te şerrin hem monist hem dualist görünüşü vardır. Bu durum, Kitab-ı Mu­kaddes için şer problemini bütün canlılığıyla orta­ya çıkarmaktadır: Tanrı bir taraftan, bizzat ken­disi şerrin varlığının mesulüdür ve o hakikaten bir şerdir. Diğer taraftan da Tanrı şerden razı değildir ve onu reddetmektedir. Bu anlayış çerçevesinde problem kaçınılmaz bir problemdir. Eski Ahit'te Tarın'nın bir kölesi, bir cezalandırma vasıtası olan şer, [86] Yeni Ahit'te Tarın'nın bir düşmanı olarak göste­rilmiştir[87].[88]

Bu müşkili bizzat Kitab-ı Mukaddesin pasajlarıyla misallendirelim. Eski Ahit'te, şerrin direkt olarak Tarın'nın iradesine bağlı olduğunu ifade eden birçok pasaj vardır. Eyyûb'un kitabında şey­tan, ilâhî mahkemenin bir memuru olarak görülür. [89] Bunun yanısıra Yüce Tarın şun­ları da söyler : “Işığa şekil veren ve karanlığı ya­ratan, barışıklık eden ve bela yaratan, bütün bun­ları yaratan RAB benim.” [90] Peygam­berler hayretle şöyle sorarlar: Şehirde boru çalı­nır da kavim korkmaz mı? Bir şehre kötülük gelir de Rab onu yapmamış olur mu?” [91] “Kö­tülük de iyilik de Yüce olanın ağzından çıkmıyor mu?” [92] Tarın, din­siz Kildânî ve Asurlar'ın zulümlerini, seçilmiş kul­larını cezalandırmak ve terbiye etmek için kullanmıştır. [93] Tanrı, ke­za elemi de “çocuklarının” ahlâkî ve ruhî terbiye­si için kullanmıştır.[94] Bütün bunlara rağmen diğer taraftan, aynı Eski Ahit'te, sadece peygamberlerin değil, Tarın'nın da şerden nefret ettiğini ifade eden sayısız pasaj var­dır.[95],[96]

Şer karşısındaki bu iki değişik tutum Yeni Ahit'in de en bariz hususiyetlerindendir. Kitab-ı Mukaddes'in bu bölümünde, şerrin hem günah hem elem şeklindeki kısımları, insanın ve Tarın'nın düşmanı olarak tavsif edilmiştir. İdlâl, İsâ (as) 'ın dilinden, şeytanın işi olarak gösterilmiştir.[97] İncil'e göre hastalık şeytanın bedeni esir etmesinden ibarettir. [98] Kötü işleri şeytan ilham eder.[99],[100]

Yeni Ahit'in yukarıdaki pasajların bulunduğu bölümlerinde aynı şekilde mütekabil manaları ifa­de eden pasajlar da vardır. Buna göre, şer Tarın'­nın iradesine kesinlikle bağlıdır.[101],[102]

Bütün bunlardan çıkan netice şu oluyor: “Ki­tab-ı Mukaddes'te şerre karşı iki tavır vardır. Birisi, şer, Tanrı'nın ve insanın uzlaştırılmaz düşma­nıdır. Diğeri, şer, Tanrı'nın mesul olduğu ve O'nun hikmeti çerçevesinde cereyan eden bir keyfiyet­tir.[103]”.

F. Challaye'nin iddiasına göre bu dinlerdeki, şerre dualist bakış, hayır tanrısının karşısına şer tanrısı olarak Şeytan'ı koyan dualist dinlerin ve metafiziklerin teskinden olmuştur. Bu düşünceyi tek tanrıcı bir doktrine uydurmak için, şeytan, ya­ratana karşı isyan halinde olan bir yaratık biçimi­ne sokulmuştur. İşte bu Şeytan Hz. Âdem ile Hav­va'yı günah işlemeye sevketmiştir[104]. F. Challa­ye'nin bu fikirleri oldukça indi ve iddia olmaktan ileri gidemeyen mütalaalardır”.

Kitabı Mukaddes'teki, biribirine karşı bu iki tavır, şer problemine bir çözüm getirmekten çok, meseleyi içinden çıkılmaz hale sokmaktadır. Bu duruma rağmen şer problemi, Kitab-ı Mukaddes'te, Davud (as) ın ağzından mevzu bahs edilmiştir. Problemin canlılık kazandığı devrimizden üç bin yıl önce Davud (as) Cenab-ı Allah'a şöyle söyle­mişti : “Gerçek, Allah İsrail'e, yüreği temiz olanla­ra iyidir. Ben ise, ayaklarım sürçmek üzere idi; Az kaldı adımlarım kayacaktı. Çünkü kötülerin sela­metini görünce mağrurları kıskandım. Çünkü on­ların ölümünde ağrılar yoktur; ve bedenleri besili­dir. Onlarda halkın derdi yoktur ve insanlar gibi belâ çekmezler. Bunun için gurur onlara gerdan­lık gibidir; zorbalık onları elbise gibi örtüyor. Gözleri semizlikten dışarı fırlar; yüreğin dileklerinden geçtiler. İstihza ederler ve gaddarlıktan kötülükle söyleşirler. Yüksekten konuşurlar (...) İşte kötü­ler bunlardır ve daima rahattalar, servet çoğaltır­lar. Gerçek yüreğimi boş yere temizlemişim ve suç­suzlukla ellerimi yıkamışım; çünkü hergün belâya uğradım ve her sabah ceza çektim... [105] Davud (as) şu mülahazalarıyla kendi kendisine cevap vermişti; “Kötünün isyanı yüre­ğim içinde diyor. Onun gözleri önünde Allah kor­kusu yoktur. Çünkü fesadı bulunmaz ve nefret edilmez diye kendi gözlerinde avunuyor. Ağzının sözleri fesad ve hiledir; Akıllanmaktan iyilik et­mekten el çekmiştir. Yatağında fesad düşünür; iyi olmayan yol üzerinde durur, kötülükten iğrenmez. Ya RAB, inayetin göklerdedir; sıtkın âsümâne erer. Adaletin ulu dağlar gibidir, hükümlerin büyük, engindir. Ya RAB insanı ve hayvanı sen korursun. İnayetin ne değerlidir, ey Allah! Âdem oğulları ka­natlarının gölgesine sığınır (...) Fesat işleyenler orada düştüler; yıkıldılar ve kalkmayacaklar.” [106] İnsanın vicdanında, Tanrı'nın nasıl olup da şimdiki zamanda bir takım felaketlerin olmasına müsade ettiği şüphesi uyanabilir. Bilhassa Yahudi düşüncesinde buna : Tanrı'nın, hiç anlaşılmadığı zaman bile boyun eğilmesi gereken “kudretli ira­desi” ile cevap verilir.[107]

Ehl-i Kitap bu meseleyi, insanların ilminin kı­sırlığı ile yumuşatmak yolunu tercih etmiştir. “Bütün bu sorulara karşı hazır bir cevabımız yoktur. Şüphesiz Tanrı'nın hadiselerin bu şekilde olması­na müsaade etmesinde hikmetleri vardır. O'nun bu hikmetleri bizlere açık olmasa da daima iyi se­beplerdir. İsa'nın havarileri için yaptığı ihtar, bu­gün bizler için de hâlâ geçerliliğini korumaktadır. “Onlara dedi, -Baba'nın kendi hakimiyeti altına koyduğu zamanları yahut anları bilmek size ait değildir.” [108] Tanrı'nın hilminin neticesi olarak, bazı hadiselerde, şerre mani olmada veya kötülüğü cezalandırmada, bizlere ge­cikme olarak görünen şeyler, aslında bir hikmete mebnîdir. “Bazılarının gecikme zannettikleri gibi, Rab vadi hususunda gecikmez. Fakat bazılarının helakini istemiyerek, ancak bütün insanlar tevbeye dönsünler diye sizin hakkınızda tahammül edi­yor.”  [109],[110]

İnsan, Tanrı'nın kudret ve iyiliğine tamamen muttali olamaz. Bundan dolayı Rab, ibtilalarla muztarip kulu Eyyûb'a şöyle sormuştu[111] :

“Ka­dirin işini kötü gören onunla çekişir mi? Allah ile davalaşan cevap versin. O zaman Eyyûb Rabb'e cevap verip dedi:

“İşte ben değersiz birşeyim, sa­na ne cevap vereyim? Elimi ağzıma koyuyorum (...) ve RAB kasırganın içinden Eyyûb'a cevap verip dedi:

“Şimdi kuşağını beline vur erkek gi­bi; Sana sorayım da bana anlat. Hükmünü de sen boşa mı çıkaracaksın? Haklı çıkanlasın diye beni mi suçlu çıkarıyorsun? Allah gibi sende bazu var mı? Ve O'nun gibi bir sesle gürleyebilir misin?...” [112] “O zaman Eyyûb Rabb'a cevap verip dedi:

“Sen herşeyi yapabilirsin, bilirim. Ve hiçbir muradın alıkonamaz. Takdiri bilgisizce ka­rartan bu adam kim? Bundan ötürü anlamadığım şeyleri söyledim (...) Bundan ötürü kendimi hor görmekteyim. Ve tozda ve külde tövbe eylemekte­yim.” [113]

J. Hick, şer probleminin çözümü mümkün ol­masa bile meseleyi hristiyan vicdanının taşıyabile­ceğini ifade ederek, insanlann bu meseledeki aczi­ni dile getirmiştir.[114]

Bilhassa, Yahudilik'te bulunmayan, Hristiyanlığın “Aslî Günah” itikadı, problemin çözümünü zorlaştıran noktalardan biridir. İslâm Dini'ne göre insan günahsız doğduğu halde, Hristiyan itikadın­da, insanlar, ataları Âdem (as) ve anneleri Havva'­nın cennette iken işledikleri, ilk günahlarının ve­balini yüklenmiş olarak dünyaya gelirler. Cennet­te Âdem (as) ile Havva annemizin işledikleri bu ilk günah “Aslî Günah” tır. Onlardan çoğalıp ge­len insanların herbirinde bu isyanın kiri fıtraten mevcuddur. İnsanlar tabiatlarındaki bu günahtan kendi kendilerine kurtulamazlar. Bunun için Tan­rı'nın biricik oğlu İsa gönüllü olarak kendisini fe­da edip, insanlığın bu fıtrî günahına kefareten, in­san şeklinde dünyaya inmiş ve insanlar tarafından çarmıha gerilmiştir.[115]

Aslî günah ile ilgili itikadın ne peygamber söz­lerinde, ne Mezmurlar'da ne de İnciller'de îmâ ka­bilinden bile, hiçbir dayanağı yoktur. Bu itikadı ilk ileri süren Saint - Paulus'tur. Bu görüşe ön safta önem veren de Saint - Augustinus olmuştur. Be­şinci yüzyılda, Britanya'lı bir keşiş olan Pelagios (630-440) bu itikadı reddetmiştir. Benimsenmemeşine rağmen insanların hür irade sahibi olduk­larını iddia etmiştir. Bu husustaki biribirine zıt gö­rüşler onaltıncı yüzyılda Merano Ruhanî Meclisi­nin Kilise doktrini “İsa çarmıhta kanını dökerek bizi Tanrı ile barıştırmıştır. Kendisini feda ederek, Tanrı'nın günahkâr insanlığa karşı olan öfkesini yatıştırmıştır.” Şeklinde formüle etmesiyle birleş­tirilmiştir.[116] Görülebileceği gibi bu itikad Tanrı'nın adaletini zedeleyen, hikmetiyle bağdaştırıl­ması imkânsız bir saplantı olarak karşımıza çık­maktadır : “Bir tek insanın - Âdem (as) 'ın - iş­lediği günahı bütün insanlara yükleyen, sonra bu zavallı insanlığa yüklenen günahı bağışlamak için, çilekeş bir kurbana -İsâ (as) 'a- ihtiyacı olan; bu fedakârlığın vereceği hoşnutluğu elde etmek için Bakire Meryem'in karnına kendi oğlu İsa'nın tohu­munu yerleştiren bu yaratan da garib bir Tanrı'dır doğrusu.”[117]

Bazı cizvit papazları Tanrı'yı yüceltmek için O'nun mutlak kudretini ve sonsuz bilgisini sınırlan­dırırlar. Kötülüğü Tanrı'nın değil, insanın yarattı­ğını savunurlar. Jansenciler ve Dominikenler ile, bu düşüncelerini kabul etmedikleri için mücadele ederler.[118]

Lautreamont da “Tanrı kesin olarak kötülü­ğün bilgisine sahip değildir.” diyerek bahsedilen cizvitlerin görüşlerine yakın birşey söylemiştir. Onun bu sözü şu şekilde anlaşılmıştır : “Tanrı kö­tülüğü şüphesiz en mükemmel biçimde bilmekte­dir, fakat Tanrı'nın mutlak olarak kötülükte payı yoktur. O kötülüğü ne planlamıştır ne de düşün­müştür.”[119] O'nun birşeyi önceden bilmesi mut­laktır. Bilgisi, ne direkt ne de indirekt olarak kö­tülüğün sebebi değildir.[120]

 

2. Şer Problemi Hakkında Fikir Serdeden Ba­zı Hristiyan ve Yahudi Düşünürler:

 

Ehl-i Kitab'ın uluhiyyet inancı ve şer problemi karşısındaki durumunu toplu ve kısa olarak böyle­ce anlattıktan sonra çeşitli Hristiyan ve Yahudi ilahiyatçıların bu hususlardaki görüşlerini kısa kı­sa vererek bu kısmı bitirelim.

Hristiyan İlahiyatının en mühim ismi Saint - Augustinus (354-430) 'dır. Hristiyan teolojisine bir birlik ve bütünlük kazandıran O'dur[121]. Fır­tınalı gençlik çağlarında bir ara, O'nun başlıca problemi olan “şerrin kaynağını açıklayabiliyor zannıyla Maniheizm'e bağlanmıştı.[122] Eflatun'dan müteessir olarak ortaya koyduğu teolojisine göre, Allah, üstünde, dışında ve O'nsuz hiçbir şe­yin bulunmadığı varlıktır. İyilik, adalet, hikmet Allah'ta bulunan arazlar değil, fakat kendi cevhe­ridir. Mutlak kudret, heryerde hazır ve nazır ol­mak, ezelîlik, ebedîlik ve O'nun bizzat zatıdır.[123] Alem Allah'ın hayır eseridir. Eski Ahit'teki şu cüm­le O'na delildir: “Allah onun iyi olmasını irade et­ti. Allah herşeyi sözüyle yapdı ve hayırlı oldukları için yapdı.[124] Allah şerri yaratmaz.[125] Aslında şer, hayrın bulunmamasından ibarettir. Hayrın bulunduğu yerde şer mümkün değildir.”[126]

Latin yazar ve ilahiyatçılarından Salvianus (4. yüzyıl - 5. yüzyıl) “Tanrı Kayrası” adlı eserin­de tanrı-insan alakalarını anlatmıştır. O'na gö­re insan Tanrı'nın sırlarını anlayamaz. Ancak Tan­rı ne kadarına müsaade etmiş ise onları derinden kavrayabilir. Müsaade edilenden fazlasını öğren­meye kalkışmak kâfirce bir küstahlıktır. Dünya­nın ve cemiyetlerin uğradıkları musibetler, insan­ların günahlarının artmasından doğan ilâhî ihtar­lar ve cezalardır. İnsanların Tanrı'ya iteatkârlıkları artarsa felaketler azalacaktır. Binaenaleyh çektiğimiz ızdıraplar, uğradığımız belalar Tanrı'nın adaletsizliğini ve inayetsizliğini göstermekten ziyade adalet ve lutfunun neticesidir.[127]

Sonradan hristiyan olan ve felsefeyle Hristiyanlığın biribirine zıt olmadığını savunan Lactantius (260-340) “Tanrı'nın Öfkesine Dair” isimli eserinde kötülüğün sebeplerini açıklarken şu ihti­malleri ileri sürer: “Tanrı bu dünyadaki kötülük­leri ya atmak ister de atamaz, ya da atabilir ama atmak istemez. Yahut da ne atabiliyor ne de atmak istiyor. İstediği halde atamıyorsa O'nun gücü yok demektir ki bu Tanrı'nın özüne aykırıdır. Güçsüz olduğu halde atmak istemiyor ise ki bu hem güç­süzlük hem de kötülüktür ki tanrının tabiat ve özüne bu da uygun değildir. Şu halde O, kötülüğü hem atmak ister hem de atabilir ki uluhiyyete ya­kışan budur. Fakat ne yazık, ki dünyamız kötülük­lerden kurtulamamaktadır. Öyle ise kötülüğü is­teyen Tanrı'dır ama ona karşı koymak için kulla­rına ilim vermiştir.”[128]

Hristiyanlığın mühim şahsiyetlerinden Nisse'li Saint-Gregoir (336-395) 'in şerrin bir çeşidi olan günah hakkında şu sözleri nakledilir: “Tanrı hür bir iradeyle insanı ve âlemi yoktan yaratmıştır. İn­san iyi ile kötüden birini seçme kaabiliyetine sa­hip olduğu halde kötüyü seçmiştir.” Bu aziz, gü­nah ve kötülüğün sebebini izah edebilmek için ilâ­hî iradenin bir parçasını da insana vermiş gibidir.

O'na göre ruhlarında Tanrı hayalini paslandırmış olanlar günah işlemek zorundadırlar.[129]

İngiliz scolastiklerinden Richardus Middiavilla (v, 1308) da kötülük ve günahın insanın hür ira­desinin neticesi olup Tanrı tarafından yaratılmadı­ğını iddia ederken Saint - Gregoir'e yaklaşmış­tır.[130]

Cerdon, Kilise'nin reddettiği, ikinci asır Yahudî irfancılarındandır. Cerdon'a göre alemde biri iyi diğeri kötü iki esas vardır. Dünyayı kötü esas yaratmıştır. Çünkü dünya mükemmel değildir, öy­le ise madde kötü esasın ürünüdür. İsâ'nın babası iyi esas, iyi tanrıdır.[131]

Cerdon gibi Kilise'ce kâfirlikle itham edilen bir diğer hristiyan ilâhiyatçı da O'nun talebesi olan Sinop'lu Marcion (v. 2. yüzyıl) 'dur.[132] Bir pisko­posun oğlu olan Marcion, hristiyan dinine göre ye­tiştirilmiş, Yunan felsefesini okumuştur. P. L. Couchoud'un iddiasına göre Marcio'a ait ve Luka İncili'nden önce yazılmış olan bir incil vardır. Bu İncil'e göre Marcion, şer problemini, biri Hayır Tanrısı, biri Şer Tanrısı olmak üzere iki ayrı tanrı­nın varlığını kabul ederek çözmek istemiştir. Şer Tanrısı, Eski Ahitin Tanrı'sı olan yani görünen dünyayı var etmiş olan tanrıdır. Âdem'in işlediği günahtan O sorumludur. Bu günahın hatasını da O'nun soyundan gelen bütün insanlara yüklemek­tedir. Buna göre Marcion ortaya şöyle bir doktrin koymaktadır: “Eğer yaratıcı Tanrı, var ettiği dün­yada bulunan kötülüğü önceden kestiremediyse cahildir, bunu kestirip de önleyemediyse kötüdür, önlemek isteyip de yapamadıysa acizdir.” Hayır Tanrısı ne insanın ne de dünyanın yaratılışında bir rol oynamış değildir. O sadece görünmez varlık­ları yaratmıştır. Merhametli olduğundan Şer Tanrısı'nın baskısı altındaki insanı kurtarmaya karar vermiştir. Bunun için, kâmil bir insan olan İsâ'nın kılığında, fakat ancak insan vücudunun dış görü­nüşlerine sahip olarak yeryüzüne inmiştir; Kanun ve peygamberleri kaldırmış ve herkesin iyi, mer­hametli, kusurları bağışlayan ve mukavemette bu­lunmayan kimseler olmalarını öğütlüyerek insan­ların ruhlarını kurtarmıştır.[133]

Centurbury başpapazlığı yapmış olan meşhur Saint - Anselme (1039 -1109) in bu hususlardaki fikirlerini bir iki cümlede toplamak istersek şun­ları yazabiliriz: “Adaletli şeyler, adaletin sübûtu ile böyle oldukları gibi, hayırlı şeyler de hayrın sa­bit olmasıyla sabit olabilirler. Halbuki eşyanın ha­yırlı olmasına yardım eden bu hayrın, Hayır-ı A'lâ olduğundan kimse şüphe etmez. O halde en büyük ve en hayırlı, yani bütün varlıkların üstünde bir mevcudun var olması zarurîdir”[134]. “İşte bu Tanrı'dır ve adaletin, hayrın, hikmetin ve saadetin kendisidir.”[135] “İnsan küçük bir mahluk olduğu halde Tanrı'ya karşı suç işlemiştir. Tanrı en son­suz ve yüce adalet olduğu için, bu küçük mahlu­kun işlediği günahtan öç alması, böylece insanın bu küçüklükten kurtulması ve Tanrı'nın büyüklük kazanması gerkmiştir.”[136]

İspanya yahudilerinden olup Kitab-ı Mukad­des kültürünün yanısıra İslâm kültüründen de ha­berdar olan Maimonides[137] ismine sık sık rastlanan ilahiyatçılardandır. Bu kültürlü mûsevî, şer problemini şu şekilde cevap­landırmaktadır: Kötülük kendiliğinden yani haki­katte yoktur. Tanrı yalnız iyiyi, yani halihazırdaki mevcudatı yaratmıştır. Kötülük, bizim kâinatı, kendimizle olan alakalarına göre değerlendirme­mizden ve yerimizi eşyanın umumî nizamı içerisi­ne yerleştirememizden doğmaktadır. Oysa ki ken­dimizi kâinatla olan alakamıza göre değerlendirebilseydik kötü diye birşey olmazdı.[138]

Onüçüncü asrın en önemli filozoflarından ol­duğu halde, Batı Kilisesi'nce de en büyük ilahiyat­çı sayılan Aquino'lu Saint-Thomas (1225-1274) bir İtalyan'dır. Bu hristiyan azizinin ansiklopedik eseri “Summa Theologica” hristiyanlığın en mü­him kitaplarındandır. O'na göre, Tanrı, mahlukatını yaratmadan evvel, onların ne olduklarını ve ne olacaklarını bilir. Mevcud olan şeylerin mey­dana gelmeleri de Tanrı tarafından bilinmiş olma­larındandır.[139] Şahsî irademiz, ilâhî iradenin içinde olduğundan, O bizim ne yapacağımızı önce­den bilir. Fiillerimiz, tamamen, O'nun bildiği ve yapmamızı istediği şeylerdir. Saint- Thomas, bir taraftan insanın irade hürriyetini kurtarmaya ça­lışırken, âlemdeki kötülükler ve insan tarafından işlenen fenalıkların da son sebebinin Tanrı oldu­ğunu kabul etmiş sayılır. Halbuki O'nun teolojisi­ne göre Tanrı, kâmil, yüce, iyi, hakîm, mutlak ira­de sahibi, sonsuz ilim maliki, mutlak kudretli ve müteal bir varlıktır.[140] Cenab-ı Allah mutlak kudretiyle tenakuzu gerektirmeyen herşeyi yapa­bilir. Kendi koyduğu düzeni kaldırabilir. Fakat hikmetine ve hayırlılığına uygun olmayan şeyleri yapmaz.[141] Saint- Thomas bunu kabul etmek­le beraber, “Allah'ın mümkün olanların en iyisini seçmesi vaciptir.” diyen “eslahiyye” taraftan da değildir- Aksine, O'na göre, Tanrı yaptıklarından daha iyilerini yapabilir. O'nun hayrı sonsuzdur.Bununla beraber O'nun kamil kudreti kötülük yapa­bilme raddesine kadar gitmez. Cenab-ı Allah bütün kötülüklerden uzaktır. Öyle ise şer nereden ve na­sıl geliyor? Şer hakikî bir varlık olmadığı gibi mutlak yokluk da değildir. Şer, hayrın bulunmaması­dır, ancak hayırla birlikte tasavvur olunabilir. Şer varsa da mutlak şer yoktur. Fizikî şer, yokluk me­selesi olduğu gibi hakikî manada şer değildir. Asıl şer manevî ve ahlakî olan şerdir. Bu da biri günah şerri diğeri azab şerri olarak iki türlüdür. Cenab-ı Hak şerrin illeti olamaz. Şayet olursa günah şer­rinin değil arızı olan azap şerrinin illeti olur[142]. A. Weber O'nun bu görüşlerini mutlak optimizm (eslahiyyete yakın) olarak değerlendirmiştir.[143]

J. Hick, hristiyanlık ilahiyatının ortaya çıkar­dığı durumu ile şer problemini şu şekilde ifade eder: “Ahlâkî şer, yani günah, insanın kendi dün­yasında ahlaken hür iradeli olarak yaratılmasın­dan neş'et eden, Tanrı'dan “epistemik” uzaklığının kaçınılmaz bir neticesidir.[144] Ahlâkî şer, buna göre, Tanrı'nın kendi yaratmasının neticesi olan zaruri birşeyse, nasıl Tanrı'nın gerçekten nefret ettiği, Tanrı'ya karşı düşmanlık, O'nun iradesine karşı çıkmak ve bütün iyiliklere zıt bir keyfiyet ola­rak görülebilir[145] Keza, şerrin bir başka çeşidi sayılan acı ve elem insanın ruhen yükselme proje­sinin tatbik sahası olan dünya hayatının lüzumlu bir tezahürü olduğuna göre[146], bu şekilde fayda­lı bir neticeye ulaştıran tezahür   nasıl hakikatte, şer olabilir ve Tanrı'nın bizim hakkımızdaki mura­dına zıt sayılabilir?[147]

Son olarak, Şerrin varlığını, bir aldanma ka­bul edip reddeden bir mezhebin görüşlerinden bah­sedelim. Bu mezhep “Cristian Science” adıyla anıl­maktadır. Bunları, Yeni Ahit'i anlayışları Mrs. Mary Baker Eddy'nin “Science and Health with Ket to the Scriptures” (1875) adlı eserinde ortaya konmuştur. Bu esere göre: “Şer hakiki bir keyfi­yet değildir ve yokluk manasınadır.[148] O ne bir şahıs, ne bir yer, ne de birşeydir. Fakat basit ola­rak, bir inanç ve maddî hissin bir aldanmasıdır.”[149] Binaenaleyh, hastalığın, günahın ve ölümün yok olduğu kabul edildiği takdirde bunlar yok olacaklardır.[150] Meselâ, ızdırab çeken bir kimse : “Maddenin hissetme duygusu yoktur, mamafih, maddede izdırab olacağına inanmak boş bir inanç­tır.” diye ikna edilebilse daha acı çeker mi?[151] Şerlerin tek hakikî tarafı. Tanrı onların maskele­rini sıyırıp atana kadar, insanlara sahteyi haki­kat gibi göstererek onları yanıltan korkunç çehresidir[152].”

 

3- Zerdüştlükte Şer Problemi:

 

Şer problemi mevzu bahs edilince akla gelen dinlerden birincisi, hiç şüphesiz, dualizmin yoğun­luk kazandığı Mecusîlik olmaktadır.

Zerdüştlük ile Mecusîlik biri biri yerine kulla­nılan iki ayrı tabirdirler. Bu tarz kullanmada, par­çayı bütün ile ifade gibi bir yanlışlığa düşülmektedir.

Aslında, Mecusîlik, İranlıların, bütün devirleri ve değişiklikleriyle, eski dinlerinin hepsini ifade eden bir kelimedir.[153] Umumiyetle Mecusîler, ha­yır ve şerrin iki ayrı kaynağının olduğuna kail oldukları için “Seneviy” (dualist) unvanını almış­lardır.[154] Mecusîliğin büyük şemsiyesi altında bilhassa tebarüz ettiği için Zerdüştlük, Mecusîlik ile eş anlamda kullanılmıştır. Bundan dolayı bizde esas olarak onu anlatacağız.

Yunanlıların Zoraastres; Romalıların, Zoroastor; Fransızların, Zoroastre diye adlandırdıkları Zerdüşt'ün tarihen var olduğuna itiraz edenler ol­muştur. O'nu bir efsanevî şahsiyet kabul edenlere karşı, tarihen yaşamış kabul edenler O'nun doğum tarihi hakkında M.Ö. altıbin ile altıyüz arasında değişen rakamlar söylemişlerdir.[155] Yaşadığını kabul etsek bile doğumu hakkında kesin bir tarih söyleyemiyoruz.

Zerdüşt hakkında çalışma yapanların çoğu O'­nu bir peygamber olarak görmüşlerdir. O kendisin­den önceki Mecusîliğin, tabiata tapma şeklinde dejenere olan itikadını düzeltmek ve kavmini tevhide yöneltmek için gönderilmiştir.[156] Bu bir pey­gamberin yaptığı iştir. Zerdüşt de kendisinin bir peygamber, Zend Avesta'nın kendisine Allah'tan gelen bir vahiy olduğunu iddia etmiştir.[157]

Zerdüşt'ün arıtıp temizlediği dinin, Mazdeizm olduğu söylendiği gibi, bizzat O'nun getirdiği dinin Mazdeizm olduğu da söylenmiştir. Hatta, Zerdüşt'­ten sonra doğan ve Zerdüştlüğün bozulmuş şekli sayılan dine de Bazdeizm denilmiştir.[158] Bu hu­susta da bir ıstılah karışıklığı vardır. Bundan do­layı Zerdüştlüğü anlatırken birçok kimse esas şe­kil ile bozulmuş şekli biribirine karıştırmıştır. J. Hick de bu yanlışlığa düşerek : “Dualizmin en açık şekli, biri hayır, diğeri şer tanrısı olan iki tanrı ka­bul eden Zerdüştlük dininde vardır. Zerdüşt, iki rakib tanrı ilan etmiştir.” der.[159]

Zerdüştlük tevhid esasını kabul eden bir din­dir. Dualizmden bahsolununca hemen akla gelme­sinin sebebi, tek tanrı inancı ile birlikte ahlâkî dualizmi kabul etmesindendir.

Zerdüştlüğün tek tanrısının adı Ahura Mazda'dır. Bu dinin dinî kitabı Zend Avesta'nın Hormazd Yasht bölümü, Ahura Mazda'ya övgülerle doludur. Tanrı anlayışlarını oradan açıkça anla­mak mümkündir : “Zerdüşt: -Bana, senin en güzel, en büyük, en iyi, en müessir, Deava'yı (Şeytan'ı) en ağır şekilde yaralayan, Deavaların ve in­sanların kötülüklerinin tesirini en güzel bir şekil­de yok edip tedavi eden ismini bildir, demişti de Tanrı Ahura Mazda şunları söylemişti: Ey Aziz Zerdüşt! Benim, ilk ismim : Ben, Benim'dir. O araştırılan sırdır. İkinci ismim: Sürüleri hibe edendir. Üçüncü ismim: Kuvvetli'dir. Dördüncü ismim: Kâmil'dir. Beşinci ismim: Mukaddes; Altıncı is­mim: Hikmet'tir. Yedinci ismim: Hakîm'dir. Sekizinci ismim: İlim'dir. Dokuzuncu ismim: Habîr'dir. Onuncu ismim: Gınadır. Onbirinci ismim: Ganî'dir. Onikinci ismim: Ahura (seyyid)'dir. Onüçüncü ismim: Mun'im'dir. Ondördüncü ismim: Haksızlığı olmayan'dır. Onbeşinci ismim: İhata edile­meyen'dir. Onaltıncı ismim: Hakkı yerine getren'dir. Onyedinci ismim: Basîr'dir. Onsekizinci ismim: Şefî'dir. Ondokuzuncu ismim: Hallak, yirminci is­mim: Mazda (herşeyi bilen) 'dir.”[160]

Bu sözlerden anlıyoruz Zerdüşt'ün dininde Tanrı kemal vasıflarıyla mutasıftır. Bazan, Ormuz, bazan, Hürmüz denilen Tanrı Ahura Mazda, parlak, ihtişamlı, çok büyük, çok iyi, çok güzel ya­ratandır, çok hakim bir ruhtur. Taa uzaklara se­vinçler saçar. O ışığın ve saflığın tanrısıdır. Biraz­cık değerli, bütün hassalar, lutuflar ve en başta hayat hassasıyla ölmezlik hassası ondan gelir.[161] O tekdir, ortağı, eşi, benzeri yoktur. Zulmeti O yaratmıştır, mebdei O'dur ama zulmetin varlığım O'na nisbet etmek caiz değildir.[162]

Zerdüştlüğün amentüsünde de belirtildiği gibi ibadete layık olan sadece Tanrı Ahura Mazda'dır : “Deavalara tapınmaktan vazgeçiyor ve Zerdüşt'ün müriidi olduğumu, Ahura Mazda'ya tapındığımı, Deavaların düşmanı olduğumu beyan eyliyorum.[163]”

Tevhit'ten hareket eden Zerdüşt'ün şer prob­leminin çözümünde, dayanağı dinini en mütema­yiz vasfı olan iki prensiptir. Bu iki prensip biribirleriyle sürekli mücadele halindedirler. Prensipler­den birincisi, iyi ruh “Spenta Mainyu”, ikincisi, kö­tü ruh “Angra Mainyu” (Ehrimen) 'dir. Her ikisini de Tanrı Ahura Mazda yaratmıştır. Spenta Main­yu ve Angra Mainyu adeta bir elmanın iki yarısı gibi biribirlerinin tamamlayıası ve ikizidirler. Var­lıklarındaki mecburiyet, karşılıklı olarak, biribirinden neş'et etmektedir. Spenta Mainyu Ahura Mazda'nın oğlu mesabesindedir, yaratılmışlarında ilkidir. Gök hiyerarşisinde ilk sıra O'nundur. İyilik­lerin kaynağı O'dur. Kısaca, bütün hayırlı duygu­ların, sözlerin ve fiillerin kaynağıdır. Angra Main­yu ise düzensizlik ve ölümün menbaıdır, bütün şer düşüncelerin, sözlerin ve fullerin müsebbibidir. İyi­lik ruhu Spenta Mainyu'nun altı büyük yardımcısı vardır. Bunlar, Vohu Manah (İyi düşünce), Asha Vahishta (Doğruluk), Khshathra (Kudret), Armaiti (Takva), Haur Vatat (sıhhat ve Ameretat (Ebediyyet) isimlerirıdeki büyük meleklerdir.[164] Di­ğer bütün melekler de Spenta'nın yardımcılarıdır­lar. Aynı şekilde, bütün deavalar (şeytanlar) da, şerrin kaynağı olan kötü ruh Angra'nın askerleri­dirler. Angra, bu askerleriyle, insanları, kötü dü­şünce, söz ve fiillere sevkeder.[165]

İşte bu iki zıt unsur ve onların orduları, dün­ya hayatında dima, bir mücadele içerisindedirler. Bu hayır ile şerrin ezeli savaşıdır. Biribirlerine üs­tün gelmek için savaşır dururlar. Başlangıçta, bir zevk, sefa yeri olan dünyaa, kışı, dolu afetini, yır­tıcı hayvanları, zararlı böcekleri, haraplığı, çorak­lığı ve ölümü Angra getirmiştir. İnsanların ruhla­rına, küfrü, şüpheyi ve bütün kötü hisleri de O sok­muştur. Bundan sonra hayır ile şerrin, İyi Ruh Spenta ile Angra'nın hırslı savaşları başlamış­tır.[166]

Bu amansız savaşta, insanlar da fert fert cep­helerini seçmekte ve mücadeleye katılmaktadırlar. Mücadelenin en mühimi, işte, insanların bu müca­delesidir. Yoksa ne Spenta Mainyu'nun ne Angra Mainyu'nunkidir. Çünkü insanın kurtuluşu buna bağlıdır.

İnsan, akıl ve hür irade ile donatılmıştır. O ken­di iradesiyle kötülüğe meyleder, ahlak kuralların­dan uzaklaştırsa, gerçek şahsiyetinden uzaklaşmış ve savaşta Angra'nın safında yer almış olur. İyi ve kötü prensipler insanda hem yaratılışında hem de hayatı boyunca faaliyet halindedirler. Fakat insan­dan, büyük mücadelede Spenta'nın cephesinde sa­vaşan bir asker olması, kötü ruha karşı mücadele etmesidir. Savaş sonunda Kötü Ruh Angra, ordula­rıyla mağlub edilip ebedî mutluluk temin edilecek­tir. Böylece iyilik zafere erişecektir. İnsan ölüm­den sonra Cinvat Köprüsü'nden geçer. Burada, yeryüzündeki amellerine göre ya cehenneme atılır, yahut cennete gider. Orada ölümsüz olarak ve tam bir saadet içinde yaşar. İnsanların çoğu hayatları­nın büyük kısmını şerre hizmette geçirse de hayatlarının sonunu doğruluk içinde tamamlayıp bu ebedî saadete erişeceklerdir.[167]

Zerdüşt, bunlardan da anlaşılacağı gibi, şerrin mutlak varlığını kabul etmektedir. Elan kötülük­lerle, ihata edilmiş olsa da hayrın nihai galibiye­tini ilan etmektedir. Binaenaleyh, hayrın esas ol­duğunu kabul etmektedir.[168]

Zerdüştlük'te şerrin kaynağı olan Angra Mainyu, Tanrı Ahura Mazda'nın değil, ruh Spenta Mainyu'nun zıddıdır[169]. Ahura Mazda'nın üstünde ve O'na zıt bir kuvvet yoktur. Angra böyle ka­bul edilemez, çünkü onu Ahura yaratmıştır.[170]

Zerdüşt'ün bu ahlakî dualizmi daha sonra tah­rifata uğrayarak, kozmik dualizme çevrilmiştir. Daha ziyade Mazdeizm olarak bilinen ve Büyük İs­kender'in İran'ı istilasıyla ortadan silinen Zerdüştlüğün yerine, bir müddet sonra canlanan yeni din­de Tanrı Ahura Mazda ile iyi ruh Spenta Mainyu aynileştirilmiş ve hürmüz adıyla, bazı beşeri nakisaları dar olan hayır tanrısı haline getirilmiştir. Kö­tü ruh Angra Mainyu da Ehrimen adı ile, şerre sebep olmaktan, şerrin bizzat yaratıcısı mevkiine yükseltilmiştir. Böylece, biribirine amansız düş­man olan iki ayrı Tanrı inancı ortaya çıkmıştır.[171] Bu yeni şekilde Angra, Ahura'nın zıddı bir Tanrı haline gelmiştir.

Mecusîlik'in, İslâm'ın doğuşu devirlerindeki şekli bu son şekli olduğu için islâmi eserlerde umu­miyetle “Mecusiler” tabirinden iki ayrı tanrıya inanan Mazdeistler kastolunmuştur.

“Onları da Allah yarattığı halde cinleri Allah'a eş koştular.” [172] ayetinin tefsiri hakkında İbn Abbas (ra) 'dan şu haber rivayet edilmiştir: “Bu ayet, 'Allah ve İblis kardeştirler. Allah, insanların, hay­vanların ve bütün hayırların yaratıcısıdır. İblis ise yırtıcı, hayvanların, yılanların, akreblerin ve bütün şerlerin yaratıcısıdır', diyen Mecusiler hakkında nazil olmuştur. Mecusîlere, kitapları Zend Avesta'ya nisbetle zındık, zenâdık denilir[173].”

Resullah (as)'in, Mecusîlere muamelede Ehli Kitap gibi davranmayı emretmesi[174], onların da Ehl-i Kitab gibi, dinlerinin sonradan tahrip edil­miş aslında tevhide dayanan bir hak din olma ih­timalini ve binaenaleyh Zerdüşt'ün bir peygamber olma ihtimalini artırmaktadır.

Görüldüğü gibi “seneviye” orjinal ve başlıbaşına bir din olmaktan ziyade, tevhidin bozulmuş şeklidir. Bu da şer probleminin sebeb olduğu bir bozulmadır. “Hayır” tanrı'nın esas vasıflarında ka­bul edildiği için yeryüzünde görülen her türlü şer karşısında O'nun kemâlini kurtarmak için Tanrı'nın dışında başka sebepler aranmıştır. Bu sebep veya sebepler kendiliğinden var olan, yani ebedî olan bir sebep olmalı idi ki Tanrı tamamen kemâli­ne uygun kabul edilebilsin. Aksi takdirde o sebeb yine Tanrı'ya ait olurdu. İşte bundan dolayı Hayır Tanrısı'nın karşısına bir Şer Tanrı'sı icâd edilmiş­tir. Bu da Allah'ı tenzihte fazla ileri gitmekten neş'et etmiştir. Şu halde Seneviyye, çok tanrıcılığın küçülmüş bir şekli değil, tevhidin bozulmuş şekli­dir.[175]

 

II- ŞER PROBLEMİ İLE ÖZELLİKLE İLGİLE­NEN BAŞLICA FİLOZOFLAR

 

İnsanların zihnî problemlerinin olduğu yerde felsefe kendini gösterir. Zaten felsefenin mühim mevzuu metafizik problemlerdir.[176] Binaena­leyh, insan, kendisi, âlem ve kaderi üzerinde dü­şünmeye başlayalı beri felsefe vardır[177]. Hatta bu başlangıcı daha gerilere götürebiliriz ve “Fel­sefe, Allah Teala'nın karşısında, İblis'in, Âdem (as)'dan daha hayırlı olduğunu iddia ettiği[178] za­man bir fasit kıyasıyla başlamıştır[179].” diyebili­riz.

Bu kadar uzun geçmişi olan felsefe, hiç şüphe­siz, şer problemi üzerinde de epey mesai sarf etmiş­tir. Kur'an açısından meseleyi ele alırken, felsefe­nin meseledeki görüşlerini kısaca da olsa mevzu bahs etmeden geçer isek, bu, tezimizde büyük bir eksiklik sayılırdı. Onun için farklı zamanlardaki ve mesele ile özellikle ilgilenmiş belli başlı filozof­ların ağzından, felsefenin problemimiz hakkındaki görüşlerini, değerlendirmeden nakledeceğiz.

Felsefenin, aslında doğusu batısı, Avrupalısı Asyalısı olmaz ama; umumiyetle, felsefeyi sistemleştiren, ekoller kuran, düşünceleri geniş topluluk­lara müessir olan filozoflar Batı'dan çıktığı için görüşlerini aktaracağımız filozoflar da onlar ola­caktır. Âlûsî'nin de dediği gibi, onun temiz olanını alıp, bulanık olanını bırakmak için felsefeye mut­tali olmakta bir beis görmüyoruz .[180]

 

1- Eflatun (427-347) 'da :

 

Avrupa felsefesinin kaynağı Yunan Felsefesi'dir.[181] Yunan Felsefesi derinlik itibarıyla Eflatun'da en yüksek derecesine varmıştır.[182] Bu fel­sefenin diğer iki büyük isminden Sokrat O'nun ho­cası, Aristo talebesidir. O aynı zamanda hakiki ila­hiyat felsefesini başlatan filozoftur.[183] Bunlar­dan dolayı biz de Eflatun'un görüşlerini naklede­rek başlayalım.

Eflatun'un felsefesi pek net değildir. O'nun felsefesinin temeli olan “ideler”, âlem ve Tanrı biribirinden tamamen ayırtedilmiş değildir. Bazan Allah, ideden, bazan ide, Allah'tan çıkmaktadır. Fakat mutlak ide kabul edilen Allah'ın idelerle ay­nı olduğu kabul edilebilir.[184]

Eflatun'a göre iki ayrı âlem vardır;

a- Tanrı'nın yani Mutlak ide'nin bulunduğu, “İdeler Âle­mi”

b- İçinde yaşadığımız “Madde Âlemi”.[185]

O'na göre, Tanrı âlemi yaratmamıştır. Âlem zaten vardı. Tanrı “Demiurgus” düzensiz âlemi bir düzene sokmuş, mevcud madde üzerinde ilâhî sa­natkârlığını göstermiştir. Herşeyin gerektiği gibi iyi, mükemmel olmasını, kusurlu olmamasını te­min etmeye çalışmıştır[186]. Buna göre, Eflatun, Tanrı'nın karşısına “Madde”yi koymuştur. Bu, bir nev'i dualizmdir. Tanrı hayırhâhdır ama mutlak kudret sahibi değildir. Bağımsız, nizamsız, serkeş maddenin karşısında, ona düzen vermeye çalış­maktadır fakat bunu kısmen başarabiliyor.[187]

Eflatun'un Tanrı telakkisini özetlememiz ge­rekmektedir: O'na göre, Tanrı, bir tekdir ve ha­yırdır. Değişmez. Çünkü bir varlık ne kadar mü­kemmel ise o kadar az değişikliğe uğrar. O ezelî ve ebedîdir. “Hayır” olduğu için âlemi hayır ile iş­lemiştir. İyi ve hayır sahibi olanda asla hased bu­lunmaz. Hasedden uzak olunca, bütün eşyanın mümkün olduğu kadar kendine benzemesini, yani iyi ve hayır olmasını murat etmiştir. Bunda bir eslahiyyet vardır. Tanrı mertebe ve kudret itibariyle varlığın üstündedir. O adaletli ve güzel olan her­şeyin sebebidir, kendisinde fenalığa dair hiçbirşey bulunmayan bir mahz akıldır. O, yaratıcıdan daha çok biçim verici, tanzim edici bir ilahtır.[188]

Eflatun, kendisinden önceki, “Tanrıların en güçlüsü Zeus hem hayrın hem şerrin kaynağıdır.” şeklindeki telakkiyi reddetmiş ve “Tanrı insan ile ilgili olarak vâki olan bazı şeylerden mesuldür. Fa­kat herşeyden mesul değildir. Çünkü bizim hoşlan­dığımız iyi şeyler kötülerden daha azdır. İyi şeyle­ri ancak Tanrı'ya atfederiz, fakat şer için Tanrı'yı değil, diğer bazı sebebleri mesul tutmalıyız.”[189] derken şerrin bir başka kaynağı olduğunu ileri sürmüştür. O sebebler de, insanları cisimlerde hap­seden, ruh üzerine ağırlığını koyup onun iyilik ve hakikati bulmasına mani olan maddedir.[190]

Buna göre Eflatun Tanrı'yı şerden tenzih için, Tanrı'nın karşısına, adeta bir yarı tanrı şeklinde, şekil verilmemiş madde (heyûlâ) yi koymuştur. O, düzene girmemek için Tanrı'ya karşı mukavemet etmektedir. Şekilsiz ve hudutsuz olduğu için, eze­lî ve ebedî, sanatkâr Tanrı'nın kendisine vermek istediği şekilden, huduttan, düzenden ve mükem­mellikten nefret etmektedir. Nefretinin doğurdu­ğu bu mukavemet, atalet, ağırlık, nisbetsizlik, çir­kinlik ve budalalık şeklinde kendisini göstermek­tedir.[191]

Bütün bunlardan dolayı, bu telakki, ideler ve bilhassa Mutlak İde Demiurgus ile Madde (heyula) nın bir dualizmi oluyor.[192]

Akkad'ın da dediği gibi, “Eğer Eflatun putpe­rest bir çevrede yetişmiş olmasaydı, Allah'ı tenzih babında en yüksek ilahiyatçılardan olurdu. Putpe­rest çevresi düşüncesine tesir ederek, inancına ya­rı tanrıların girmesine sebeb olmuştur.[193]

 

2- Spinoza (1632-1677)'da:

 

Yahudi ilahiyatı tahsil etmesine rağmen, fel­sefi düşünce tarafı ağır bastığı için Havra tarafın­dan aforoz edilen[194] Spinoza dünyanın en meş­hur filozoflarındandır. Onun için Eflatun'dan yirmi asır sonrasına geçip O'nun felsefesine şöyle bir göz atalım.

Spinoza'nın felsefesi, cevher, sıfat ve tavır esasları üzerine kurulmuştur. Cevher, herşeyin özü ve kendisidir. Spinoza'nın felsefesinde tabiat ve Tanrı, cevher ismi altında aynileştirilmiştir. O'na göre, bütün mevcudatı Tanrı, belli ve değişmez bir düzene göre kendi özünden yaratmıştır. Spinoza tabiatı iki türlü kavramaktadır. Biri, “Natura Naturans” (Tabiatı doğuran) dediği, tesirli ve hayatî süreçtir. Diğeri, birincisinin semeresi olan “Natura Naturata” (Doğurulmuş tabiat) tır. Bu ikincisi, ta­biattaki maddeler ve nesnelerdir. Spinoza. natura naturansta, tabiatı, cevheri ve Tanrı'yı birleştirmiş­tir. Natura naturatada ise ayrı kabul etmiştir. Tan­rı ve dünya, Spinoza için, aynı anda olan eşanlamlı ikiye bölünmelerdir. Her biri kainatı “öz” ile “varolan”a ayırmaktadır. O bir mektubunda özet­le şöyle der: “Bana göre Tanrı, herşeydeki dahilî sebebtir, eşyanın dışındaki sebebler değildir. De­rim ki, herşey Tanrı'nın içindedir ve herşey Tanrı'nın içinde yaşar ve hareket eder, ...) Bununla bir­likte, gayemin Tanrı ile, belli bir bedensel madde yığını gibi düşündükleri tabiatı aynı ve tek bir şey gibi göstermek olduğunu söyleyenler yanılıyorlar. Böyle bir niyyetim yoktur.”[195] Spinoza böyle diyorsa da, umumî görünüşü içerisinde, O'nun sis­temi, tam bir panteizm olarak telakki edilmiştir.[196]

 Öyle veya böyle, Spinoza'nın “Cevher” diye ifade ettiği Tanrı'sı kendi kendisinin illetidir. Yaratılmamıştır, namütenahi ve tektir. Allah'ın sade­ce idrâk ve imtidâd sıfatları vardır. Allah'ın akıl ve iradesi olmadığını söyleyen filozofa göre, Allah'ın sıfatlarından olmamakla beraber, akıl ve irade, ilahî idrâkin arazlarındandır. Allah'a akıl isnad edilmemesi, aklın idrâk sonu olan bir araz olmasındandır. Allah'a irade isnad etmek, “Eşya bulunduğundan başka türlü olabi­lirdi.” demektir. Bu ise, “Allah'ın bulunduğu tabi­atından başka bir tabiatı olabilirdi.” demek olur ki bu durumda Allah son derece ekmel olamazdı. O gaî illetlere göre hareket etmez. Çünkü o zaman, Allah'ın dışında ve üstünde, O'ndan daha ilahî, kendisine tabi bulunduğu, ne olduğu bilinmeyen bir şey, taklit ettiği bir model, yöneldiği bir gaye, üstün başka bir varlık  olmuş olur.[197]

Spinoza'ya göre, Tanrı, imtidat sıfatıyla deği­şerek cisimleri teşkil eder, idrâk sıfatıyla ruhları teşkileder.[198]

Maddî Âlem, Cevher olan Tanrı'nın, içinde bulunduğu, adetâ tezahür ettiği birşey ise, âlem­deki şerlere nasıl bir izah getirebiliriz? Vakıa, mahlukat, sonsuz ve mükemmel bir bütünü orta­ya koyma olarak kabul ediliyorsa ve âlemdeki bü­tün şeyler, ilahî, ebedî Cevher'den neş'et eden mantıkî zarurete riayet ediyorsa, kâinatın mükem­mel bir sistem içinde olması gerek[199] mez mi? Halbuki kötülükler heryerde kol gezmektedir. Bu probleme O'nun cevabı şudur: Âlemde herhan­gi birşey bize, gülünç, saçma ya da kötü gelirse, bunun sebebi eşya hakkında yalnızca sınırlı bil­gi sahibi olmamızdır, âlemin bir bütün olarak dü­zenini ve tutarlılığını bilmediğimizdendir ve herşeyin kendi aklımıza göre düzenlenmesini istememizdendir. Aslında aklımzca kötü görünen şey­ler, bütün kâinatın nizam ve kanunları bakımından kötü değildir, yalnızca, müstakil olarak dü­şündüğümüz, kendi varlığımızın kanunlarına göre kötüdür.[200] Âdem'in dünyevi şeylere karşı meyli, bizim anlayışımıza göre kötüdür ama, Tanrı'nın anlayışına göre kötü değildir.[201] Ha­yır ve şer afakî hakikatlar olmayıp insan zihinle­rine göre olan şahsî ve izafî hükümlerdir.[202] İyi, insanın elde etmek istediği; kötü, kaçındığı şeydir. Kendimizi koruma hissine aykırı düşen herşeyden kaçarız: Bunu destekleyen herşeyi de elde etmek isteriz. Bir şeyin iyi veya kötü oldu­ğuna da buna göre hüküm veririz.[203] Tek ve aynı şey, aynı anda, hem iyi hem kötü, hem de hiçbiri olabilir. Sözgelişi, müzik, üzüntülü kişiye iyi gelir, yas tutana kötü, ölüler için ise anlamsızdır.[204] Eşyayı, tek tek ele aldığımızda, kuru­muş bir ağaç, sakat bir zebra, hasta bir aslan veya günahkâr bir insan, umumiyetle, nevîlerinin ku­surlu birer numuneleri kabul edilirler. Fakat, on­ların, kâinattaki nizama uygunlukları veya uygunsuzluklarına göre hüküm verirsek büyük bir yanlışlığa düşeriz. Çünkü bu normlar sadece bi­zim zihinlerimizde vardır. Bu münferit şeyler, uy­gun oldukları farzedilen bir umumî ideye bağla­narak takdim edilemezler. Onlar, mutlak ilahî ya­ratıcılığın farklı ifadeleri olarak kendi doğruluk­ları içinde var olmuşlardır.[205] Spinoza şunu da der: “Tabiata, güzellik ya da çirkinlik, nizam ya da kargaşa gibi sıfatlar yüklemediğimi iyi bilme­lisiniz. Eşyaya ancak hayal gücümüze göre, güzel, çirkin, düzenli ya da düzensiz denebilir.”[206]

Spinoza'ya göre, tabiatta bulunan herbirşey kâinatın lüzumlu bir parçasıdır. Bu manada herşey düzen içerisindedir. Çünkü herşey mecburen ezelî ve ilâhî cevherden çıkmaktadır. Bir başka ifade ile, herşey, mecburen, oldukları gibi olmuş­lardır, binaenaleyh tabiatta ne hayır vardır ne de şer vardır.[207]

Kâinat birdir. Şüphesiz o, biribirinden farklı ve biribiriyle izah edilmeyen iki unsuru ihtiva edi­yor. Fakat bu iki unsur biribirinden ayrılamaz bir haldedirler. Çünkü bunlar, cevher değiller, aynı cevherin sıfatlarıdırlar.[208] Varlığın, mümkin farklı çeşidlerinin hepsi Tanrı'nın mutlak yaratıcılığını ortaya koymak için var olmaktadırlar ve binaenaleyh azizlerin varlığı ne kadar iyi ise gü­nahkârların varlığı da o kadar iyidir. Spinoza, Âdem (as)'ın Adn cennetinden koğulmasma sebeb olan günahını düşünüp kendi kendisine so­rar: “Tanrı, niçin Âdem'e daha mükemmel bir irade vermemiştir?” Cevaben de şöyle der: “Bu, bir dairenin, niçin bir kürede bulunan bütün hu­susiyetlere sahib olmadığını araştırmak kadar saçma birşeydir.”[209]

Spinoza, şerri pozitif bir manadan ziyade, ne­gatif bir mana olarak kabul eder. O'na göre şer, aslında, bir hayır yokluğudur. Mesela, günah fa­ziletin bulunmamasının, kendi kendine düzenlen­miş bir şeklidir. Kötü fiil, hakikatin kesin bir mer­tebesini ifade etmesi hasebiyle hayır sayılır. Bu durumda şer bir eksiklikten başka birşey değildir.[210] Spinoza'nın şer karşısında durumu budur.

 

3- Leibniz (1646-1716)'de :

 

Şer problemi mevzu edilince Leibniz'i anlat­madan geçmek olmaz. Mutlak optimizmin baş temsilcisi sayılan[211] ve teodisi[212] yi ilk defa kullanan[213] bir filozof olarak O'nun bu mev­zuda mühim bir yeri vardır.

O Yeniçağ Alman felsefesinin ilk büyük ismi olduğu gibi aynı zamanda bir matematikçi, bir fizikçi, bir tarihçi, bir hukukçu ve en önemlisi de bir teologdur.[214]

Leibniz'in teolojisinde: Allah, eşyanın ilk se­bebidir. Kudrette, hikmette ve hayırlılıkta mutlak kemâle sahib olması lazım gelir.[215] O'nda tam kudret, mutlak irade ve sonsuz bilgi vardır.[216] Tanrı'nın hikmeti, en son gaye olarak bir hayırlılığa bağlanır. Böyle bir Tanrı'nın en hayırlıyı yani en iyiyi seçmekte bir kusuru mümkin değil­dir.[217] Eşyanın yaratılmasında Allah, zarurî olarak, mümkin olan âlemlerin en iyisini yarat­mıştır.[218] Tanrı, dünyayı yaratırken mutlak manâda hür irade sahibi değildi, sonsuz hikmetinin imkânlarıyla sınırlandırılmışdı. Tanrı, iyi bir dünya yaratmak istemiştir, ama hikmeti ona ancak mümkin olan şekillerin en iyisini yarattırmıştır. Çünkü Tanrı'nın iradesi aklın hükümlerinin hükümranlığı altındadır. Tanrı'nın dünyayı bu şekilde yaratmasına sebep olan, O'nun iyi oluşu­dur. Çünkü O mümkin olan bir sürü eksik dünya­lar arasında en az eksik olanını yaratmıştır. Bun­dan dolayı dünyanın mükemmelliği izafidir. Bu dünya iyi bir dünya değildir, yalnız, mümkin olanlar arasında en iyisidir. İşte Leibniz'in ünlü optimizi (iyimserliği) budur.[219]

O, bu optimizmi ile dünyadaki şerleri nasıl bağdaştırabilir, şer probleminin içinden nasıl çı­kar? Leibniz, yapılan itirazlara karşı, günah şek­linde olsun, elem şeklinde olsun, şerrin eslah (mümkin en iyi) bîr alem için gerekliliğini ileri sürer: “Elemsiz ve şersiz bir alem tasavvuru, bir roman ve bir ham hayaldir. Ekseriya, bir şer bir hayra vesile olur, iki sıvıldan bir katı cisim hasıl olduğu gibi iki şerden de bir hayır çıkar. Az ek­şi birşey, çoğuman şekerden daha lezzetlidir. Şer hayra üstün gelir deniliyor ki bu, verilen nimet­leri eksik gören bir dikkat hatasıdır.” [220]

Leibniz şerri üç türlü kabul eder:

a- Metafi­zik şer. Bu sadece kemalin bulunmamasıdır,

b- Tabiî şer. Bu da elemlerdir,

c- Ahlakî şer. Bunun­la günah kastedilmektedir. O, metafizik şerri asıl kabul eder. Diğer çeşitler bundan çıkmaktadır. Allah ne tabiî şerri ne de ahlakî şerri mutlak ola­rak murat etmez. Fakat Allah'ın iki türlü iradesi vardır. Birisi, fiilden önceki iradesidir ki her hay­ra yönelir. Allah, bu irade ile, hayır olduğu için, her hayrı murat eder. Diğeri, sonradan gelen ni­hâi iradedir ki bununla, hayırları mukayese edip içlerinden, birleştikleri zaman en büyük hayrı meydana getirmeye müsaid olanları diler. İşte şer, bu en büyük hayrın, başlangıçta lüzumlu şart­larından biridir.[221]

Leibniz'in optimizmi ile şer vakıasının tena­kuzunu, bir maniheist olan Bayle, açık bir şekilde ortaya koyunca, filozof O'na karşı, bir polemik olarak “Tneodicee» adlı eserini yazmıştır.[222] Bu iki filozof arasındaki münakaşayı, P. Janet ve G. Seailles'in müşterek eserlerinden özetleyerek aktaralım: Bayle'nin, insanlara saadetleri için verilen nimetlerin, niçin bedbahtlıklara da sebeb olduğu itirazına karşı Leibniz: “Allah'ın nimetle­rinin, sadece mahlukatın saadetini hedef aldığı pek de doğru değildir. Tabiattaki bütün hadiseler biribirine bağlı olarak vukua gelir. Allah'ın proje­lerinde birden fazla ihtimal vardır. İnsanların sa­adetleri, murat edilen gayelerden biri ise de gale­rin hepsi ve nihaîsi değildir. Geçici olarak bazıla­rının belası olabilir.” diye cevap verir. Bayle'nin insan iradesi hususunda yaptığı, “Düşmana, ken­di isteğiyle intihar edeceği kesin olarak bilinen ipi vermek, o düşmanın canını almaktır. Bundan, Al­lah'ın mesul olduğu ve insanların ihtiyarlarını ne yolda kullanıcaklarını ezelde bildiği için, onların ihtiyarlarından doğan fenalıkların hakikî failinin Allah olması gerektiği çıkar. Halbuki, hakikî bir mün'im derhal verir ve sevdiklerin uzun sefalet­lerle ızdırab çekmelerini istemez.” şeklindeki iti­razına da şu cevabı verir: “Eşyanın biribiriyle alakası yarım yamalak görülüyor ve en mühim olanından gaflet ediliyor: Allah'tan bahsedildi­ği unutuluyor. Guyâ, Allah, bir ana, bir vâsî, bir velî imiş ve bütün işi gücü kendisine ait olan şah­sın mesud olmasına dikkat etmekten ibaret bulu­nuyormuş. Bu Allah'ı hep insan gibi telakki etmek demektir. Gerçi Allah, bizim istediğimiz hayrı yapmak kudretindedir, ama, bunu daha büyük ve mühim hayırlara tercih ederek yapması da zaruri değildir. Cüzünde münasebeti olmaz gibi görünen bütün içinde münasebetli olabilir.”[223]

Leibniz'in bu kitabının, muhtemel itirazlara cevabları ihtiva eden ikinci kısmını da şöylece özetlersek O'nun problem karşısındaki tavrını iyi­ce görürüz: “Âlemdeki noksanları tecrübeyle görmek ve göstermek yoluyla itiraz olunursa ce­vap şudur”: “Bu ilahî eserler için gülünç bir san­sür olurdu. Bu, hakim kral Alfons'un Batlamiyus Astronomisi'ni tenkid ederken, bütün âlemin ast­ronomisini tenkid ediyorum sanması gibidir. Siz âlemi, daha üç günden beri tanıyorsunuz, burnu­nuzun ötesini göremezsiniz, âlemi görmek için çok bekleyiniz.” “Mutlak optimizm olamaz, her zaman mevcud olandan daha mükemmelini mey­dana getirmek mümkindir.” itirazına karşı da şu cevapı verir: “Denilebilir ki bütün kâinatta mev­cud olanlar, hernekadar, bütün zamanlar için eslah değilse de, eşyanın sonsuzluğu doğru akışı, mümkin olduğu kadar eslah olabilir. Eğer eşyanın tabiatı, eslaha ulaşmak için hiç karşı koymasaydı, kâinat hergün daha iyiye doğru gidebilirdi.” “Cenab-ı Allah'ı, eslahı seçmekle mecbur tutmak, O'nun kudretini sınırlandırmaktır.” diyenlere Le­ibniz: “Fakat iyilikte eslah olana göz yumulamıyacağı gibi, 'Allah imkânsız olanı yapmaz.' demek de Allah'ın kudretini sınırlandırmak manasına gelmez. Bu, tıpkı, 'Allah, düz çizgiden daha kısa bir çizgi yapmaz.' demek gibidir.” cevabını verir. “Gerçekleşmiş alemde eslah mümkin değildir, çün­kü bu âlemde fenalıklar vardır.” diye iddia etmek de defalarca reddedilmiş olan bir iddiaya dönmek demektir. Eslah olan Allah'ın tercih ve murat et­tiğidir.” der. “Allah eslah olanı seçmekle mükel­lef olursa, irade sahibi sayılamaz. Çünkü bu bir nevî icbardır.” diyenlere, cevaben şöyle der: “Evet bu bir mecburiyettir fakat ahlakî bir mecburiyet­tir. Çünkü hikmet sahibi olan ancak iyi seçer.”[224]

Nedim Cisr, Leibniz'den sekiz asır önce yaşa­mış olan meşhur Arap edîblerinden Cahız'ın da bu görüşte olduğunu ortaya koyan çok beliğ ve hikmetli sözlerini nakleder.[225]

 

4- Voltaire (1694-1778)'de

 

Voltaire Leibniz'in çağdaşı ve O'nun tama­men zıddı bir fikre sahib edîb bir filozoftur. İlk tahsili bir rahip yanında yapmasına, cizvitlerden dersler almasına rağmen bir dinsiz olmuştur.[226] Hernekadar Fransız Akademisi'ne üye ola­bilmek için, kendisinin sofu bir Katolik olduğunu iddia etmiş cizvitlere iltifatlarda bulunmuş[227] ise de bilhassa Saint - Bartolomeo katliâmından ve katoliklerin Protestanlara karşı yaptıkları birçok haksızlık ve zulümden sonra O, Kilise'ye karşı düşmanlığını ilân etmiştir.[228]

Bayle'nin tesirlerinde kalmış[229] Leibniz'in optimizminin karşısına çıkmıştır.[230] Tabiî ki, dindar olmayan kendisini belli bin uluhiyyet telakkisi ile sınırlı kabul etmeyen bir kimse için şer problemi gibi, inananları zorlayan bir meselede istediği şekilde fikir serdetmek güç değildir.

Voltaire bir dinsizdi ama Tanrı'yı inkar da et­miyordu. Kendisine böyle bakılmasını istememek­tedir.[231] O, birçok kimseye athe damgasını vu­ran Kilise adamlarına karşı çıkarken Tanrı'yı ten­zih endişesini ortaya koymaktadır: “Tanrı tanı­mazlar varsa kabahat kimin:, düzenbazlıklarına karşı bizi çileden çıkarırken, kimi zayıf kafaları, adını kirlettikleri Tanrı'yı inkâra zorlayan o ken­dini satmış ruh zorbalarının, o canavarların değil de kimin? (...) Onların akla sığmaz budalalıkları, bilge kafaları çileden çıkarır, derler ki:

“Madem ki din adamlarımız, bize Tanrı'yı varlıkların en anlamsızı ve en barbarı olarak tavsif ediyorlar, öyle ise hiç tanrı yok demektir”. Ama doğrusunu isterseniz şöyle demeleri gerekirdi :

“Demek ki Tanrı, söylediklerinin tam tersi, deli dedikleri ka­dar bilge, kötü dedikleri kadar iyidir.”[232] Filozof aynı gayretle, münkirlerin bu tutumunun, Tanrı'ya olmadık kötülükler ve adîlikler yakıştı­ran çeşitli din adamlarının tutumundan daha asil olduğunu söyler.[233] Ama münkirlerin itirazla­rına da, Tanrının varlığının inkar edilemez bir hakikat olduğunu çeşitli delillerle anlatarak ce­vap verir.[234]

O'nun bir münkir olmadığını böylece ortaya koyduktan sonra, şer problemine nasıl baktığını hülasa edelim: Etrafına, edebî nükteleri ve tatlı sözleriyle neşe saçan Voltaire'in bir pesimist (kö­tümser) olması aslında haline pek uygun düşme­mektedir. Fakat uğradığı kovuşturmalar, hayal kırıklıkları ve hele 1750 senesinde 300 000 kişinin ölümüne sebeb olan deprem ve bu depremin Liz­bon'da, Azizler Günün'de ve kiliseler ibadet eden­lerle lebâleb dolu iken olması O'nu altüst etmiş­ti. Fransız papazlarının bunu, Lizbon halkının gü­nahlarının cezası olarak telakki etmeleri O’nun “Lizbon” adlı şiirini yazmasına sebeb oldu. Bu şi­irinde O şer problemini güçlü bir şekilde ele al­maktadır :

“İnlemeyen yok şu dünyada; Herşey acı çekmek, biribirini öldürmek için yaratılmış”

“Bu kara karmaşayı görüp de der misiniz; Her birimizin belaları, bütünün iyisi için?”

“Ne büyük kutsanmışlık; ve titrek bir sesle ölmek üzere, zavallı durumda herşey iyi”

“Diye seslenirken siz, evren yalanlıyor sizi, gönül karşı çıkıyor, zihin bilgisizliğine”

Şiirinin sonunda da :

“Vaktiyle daha kıvançlı bir havada; zevkin hüküm sürdüğü aydınlığı dile getirmiştim”

“Geçti o zamanlar, geçen yıllar öğretti; insanlığın zayıflığını paylaşarak.”

“Koyulaşan karanlıkta ışık arayarak; acı çekerim de yakınmam durumumdan.” derken[235] hem kötümserliğinin, yılların eseri olduğunu ve hem de hâle rızasını ifade eder.

Voltaire, “Felaketin nedeni, insanının kendi­sidir. Şehirlerde değil de tarlalarda yaşasaydık, tepemizde dam yerine gök olsaydı evler başımıza yıkılmazdı.” diyen ve uluorta kendisine sataşan J.J. Rousseu'ya karşı 1751'de Candide adlı eserini yazdı. Bu eserinde alaylı ve komik bir tarzda, kötümserliğini bir hikaye için yerleştirmiştir. Voltaire'nin bu en güzel hikayesinde basit ve doğru sözlü delikanlı Candide ile, herşeyin iyi hatta, da­ha iyi olamayacak şekilde iyi, olduğunu iddia eden profösör Panglass'ın başından geçen hadiseler sı­ralanır. Başlarına birçok belalar gelir. Profösör her zaman: “Fertlerin başına gelen belalar, umu­mun iyiliğini sağlar, böylece bu cins belalar ne kadar çok olursa, umumun iyiliği de o nisbette ar­tar.” derken Voltaire, Leibniz'in optimizmi ile eğ­lenmektedir.[236] Leibniz'i yazılarıyla savunan bir gence: “İnsanların mümkin dünyaların en iyisin­de, neden bu kadar çok biribirlerini boğazladığı­nı bana da anlatırsan, size son derece teşekkür borçlu olurum. İkimiz de bu konuda birşey bilmi­yoruz.” diye mektup yazar.[237] O, şer problemi­ni herkesi dehşete düşüren bir tehlikeden ziyade, bir zihin bilmecesi[238] kabul eden Leibniz'e her fırsatta sataşır. Felsefe Sözlüğü'nün “Bien Tout Est” maddesinde muhatabı Leibniz'dir. O'nu, Tan­rıya bir tek dünya yaratabilme imkânı tanımakla ayıplar. İlk günah meselesi karşısında zor durum­da olduğunu söyler. “Nasıl bir elmayı yedin diye, sonsuz bir ömür süreceğimiz zevk ülkesinden ko­vulmak, nasıl!” Başka “nasıl”lar sıraladıktan sonra şöyle sorar: “Bu bizim için pek o kadar iyi değil, Tanrı için iyilik bunun neresinde?”[239] Voltaire, meselenin zorluğunu şu kelimelerle dile getirir: “Kötülüğün kaynağı, ötedenberi, kimse­nin dibini göremediği bir uçurum olmuştur.”[240] Voltaire daha sonra mesele hakkında, bil­hassa 'herşey iyidir.' fikrini savunan çeşitli din­lerin ve filozofların görüşlerini kısa kısa nakle­der ve bunların zayıf noktalarını serdeler, şu ne­ticeye varır: “Görülüyor ki mümkin dünyaların en iyisi kanaati, insanı avutmak şöyle dursun, onu kabul eden filozoflar için umutsuzluğa düşüren birşeydir. İyi, kötü davası, iyi niyetle araştıran­lar için bir kördüğüm olarak kalıyor: kavgacılar içinse, bu bir zeka oyunudur. Onlar bağlı oldukları zincirlerle oynayan kürek mahkumlarıdır.” [241]

Şu var ki, O, şer meselesini, münkirler gibi, Tanrı'nın yokluğuna delil olarak kullanmaz, in­sanın bilgisizliğinin doğurduğu bir müşkil olarak görür. Bu hususta, ya sesi kısmak, veya herşeyin hatta yılanların, hayran olunacak kadar mutenasib ve bu âlem için lüzumlu olduğunu kabul etmek gerektiğini söyler. Kötülükler karşısında, bunları yaratan ve bunlara müsade eden Tanrıya ibadet ederek ve iyilikleri de görerek teselli bulmalı, gö­rüşündedir.[242]

Görülüyor ki, Voltaire, hernekadar, bir din­dar değilse de, şer meselesinde, dindarâne bir dav­ranışla aczini itiraf etmektedir.

 

5- Hume (1711-1776)'da:

 

David Hume empirist felsefenin en büyük temsilcilerinden biri kabul olunmaktadır.[243]

Hume'ın Tanrı telakkisi, “insan idrâki” hak­kındaki fikirleri üzerine bina edilmiştir. O'na göre bütün idrâklerimiz ikiye ayrılır: Fikirler ve in­tibalar... Fikirler; ruhun ihsasları üzerine katlan­dığı zaman hissettiği en az şiddetli idrâklerdir. İntibalar ise; işitme, görme, dokunma idrâkleri gi­bi muayyen bir şiddet derecesine sahib idrâklerle, sevgi, nefret, arzu ve isteklerdir. Bütün fikirleri­miz, intibaların temeli üzerinde meydana gelir ve canlı intibaların soluk birer kopyası olurlar. Bu­nun gibi, “Allah Fikri” de, ruhun ameliyeleri üze­rinde düşünmemiz ve kendimizde gördüğümüz hikmet ve hayırlılık sıfatlarına hudutsuz bir ge­nişlik vermemiz neticesinde zihnimizde doğar.[244]

Hume'ın tanrı telakkisi bu iddiadan ibaretir. Dünyada yaygın olan dinlerin açıkça düşmanı ol­duğundan, onları, rüyalar ve hayaller olarak gö­rür.[245] Bu, Hume'ın bir münkir olduğu mana­sına gelmez. O, insanlara benzetilmemek kaydıy­la, bir tanrının varlığını kabul etmek nezaketini göstermiştir.[246] “Tanrı'nın varlığı kadar bes­belli hangi hakikat olabilir ki; en cahil çağlar bu­nu teslim etmişlerdir. Bütün umutlarımızın daya­nağı, ahlakın en güvenilir temeli... Hangi hakikat bunun kadar önemli olabilir.”[247] derken O saf bir dindar gibidir. Hatta, Tanrı inancının, insan­larda fıtrî olduğunu adeta söylemiştir.[248]

“Tanrı, yaptığımız tasvirlerinde, nasıl çarpı­tılmış, O'na ne gelgeç hevesler, ne saçmalıklar, ne ahlaksızlıklar yakıştırılmıştır.” [249] derken Allah'ı tenzih gayreti hissolunuyor. Binaenaleyh, tenzihte karşımıza çıkan, şer problemi O'nun bu gayreti karşısına da çıkmaktadır.

Hume, Dialogues'ında, felsefeyi temsil eden Cleanthes, şüpheciliği temsil eden Philo, doğrulu­ğu temsil eden Demea[250] arasında yaptırdığı onuncu ve onbirinci dialoğlarda şer problemini enine boyuna ele alır: Philo'nun ağzından, inşanın çaresizliğini, hayvanların çektiklerini, iyi ya­şadığı ve mesud olduğu zannedilen kimselerin bi­le muzdarib olduğunu, Epikür'ün meşhur sorusu­nun halâ cevabını bulamadığını aktardıktan son­ra[251] Demea'nın ağzından, insan hayatının kâ­inatın ömrü içerisinde çok kısa olduğunu, bu kısa ömürde bize şer görünen hadiselerin bütün za­manlar ve kâinatın umumî nizamı içerisinde de­ğerlendirilirse Tanrı'nın hayırhahlılığı ve adaletinin hayranlıkla görülebileceğini iddia eden Spinoza'yı konuştur. Cleanthes, şer hususunda tek yo­lun insanın aczini itiraf edip kötülüğün bulunmadığını kabul etmesi gerektiğini iddia ederken Leibniz'in fikirlerini tekrarlamaktadır.[252] Hume, muhtemelen Philo'ya kendi fikirlerini söyletir: O'na göre, şer bir vakıadır. Fakat şerrin bulunu­şuna dayanarak, dünyanın, mutlak kadir, hakim ve hayırhah bir Tanrı'dan aciz insanın aciz insa­nın umduğuna münasib değildir, demek garib bir peşin fikirdir. Şu da var ki bu dünyaya bakarak, tavsif edildiği şekilde bir Tanrı'nın varlığına hük­metmek mümkin değildir. Akıl ve his sahibi varlıkları tedirgin eden şerlerin tamamı veya tama­mına yakın kısmı dört sebebten meydana gelmek­tedir. Bu sebebler, hakikatte var olmak mecburi­yetinde olsalar da, hiçbirisi insan aklına göre, mecburen var olmuş değildir, yani şu sıralayaca­ğımız sebebler başka türlü de olabilirdi. Bu sebeblerden birincisi; mahlukatın fıtratlarında mevcud olan sevk-i tabiîlerdir. Mahlukat bu hislerle ken­dilerini korumaya çalışırlar. Bazan ızdırablar bazan lezzetler şeklinde karşımıza çıkan bu hisler insan fiillerinde müessirdirler. Allah mahlukatı başka türlü yaratmış olsa idi, hislerin ızdırab veya elem şekline bürünmesi gerekmezdi. Şerrin ikinci sebebi; âlemin, umumi kanunlar, heryerde aynı olan tabiat kanunları çerçevesinde ve bir ni­zam içerisinde cereyan etmesidir. Ekmel bir Tanrı, kainatı değişen ve şerlere sebeb olmayacak şekilde ayarlanmış kanunlarla idare edebilirdi. Üçüncü se­beb; kuvvet ve kaabiliyetlerin mahlukata, bilhassa insanlara kıt kanaat verilmiş olmasıdır. Tanrı, da­ha güçlü ve kaabiliyetli insanlar yaratabilirdi. O zaman, kuvvet ve kaabiliyetlerindeki za'flarından dolayı duçar oldukları birçak şer ortadan kalkardı. Dördüncü sebeb; Kâinatın fazla itinalı yaratılma­mış intibaını veren şeklidir. Onu büyük bir makina olarak kabul edersek bu makinanın zenberek, dişli ve parçaları, kendi yerlerinde ne kadar fayda­lı olurlarsa olsunlar, herbiri, fırsatını bulunca şu veya bu ifrata kaymağa meyillidirler. Sanki, bu bü­yük kâinat makinasına Yaratıcı son eli vurmamış­tır. Mesela faydalı rüzgarlar, biraz hızla esmeye başladı mı ne büyük zararlara sebeb olmaktadırlar. Tanrı, isteseydi, bu makinayı daha itinalı yaratırdı ve şerler dünyadan kalkardı. Saydığımız bütün bu şartlar O'nun için uyulması kaçınılmaz şartlar de­ğildir. Yine de bizler, ifade ettiğimiz bu fikirlere dayanarak, kâinatın düzenin kolaylıkla değişebile­ceğine karar vermeye kalkarsak fazla fodulca dav­ranmış oluruz. Birşey hakkında, hele böyle mühim bir meselede hüküm verirken daha alçak gönüllü ve haddini bilir davranmalıyız. Bütün söyledikleri­mize rağmen, şer gibi görünen şeylerin, farzedildiği gibi, aslında hayır olduğunun, bu dünyanın mümkin olan en iyi dünya olabileceğini de kabul edecek kadar müsamahalı olalım.[253]

Hume bu fikirleriyle Voltaire'ye yakın bir ta­vır almış oluyor.

 

6- Schopenhauer (1788-1860)'da .

 

Schopenhauer pesimist (kötümserlik) felsefe­sinin zirve ismidir. Kendinden önce ve kendi dev­rinde aynı felsefeye sahib filozoflar bulunmasına, bu felsefenin ilk büyük misalinin Budha dininde görülmesine ve Yunan felsefesinden Sofistler ile Stoacıların pesimist bir anlayışa sahib olmalarına rağmen[254], pesimizmi, O zirveye taşımıştı.[255] Yaşadağı çağın, İngiltere'de Eyron, Fransa'­da De Musset, Almanya'da Heine, İtalya'da Leo­pardı, Rusya'da Puşkin ve Lermontov gibi kötümser şairler; Schubert, Schumann, Chopin ve Beethoven gibi kötümser filozoflar ortaya çıkarmasının[256] sebebi ne idi?

Bu çağ umutsuzluğun kol gezdiği, savaşların milletleri kemirdiği, aydınların umudu Fransız ih­tilalinin fiyaskoyla sonuçlandığı, yoksulluğun, sefaletin, tedirginliğin ve işsizliğin binlerce aileyi teh­dit ettiği bir çağ olmuştu.[257] O çağda, acınacak durumdaki bu gezeğenin, akıllı ve hayırhah bir Tanrı tarafından idare edildiğine inanmakta Avru­palı güçlük çekiyordu. Şer problemi hiçbir çağda bu kadar canlı olarak kendisini göstermemişti.[258]

Schopenhauer'un, çağının bu kötülüklerinin yanısıra, ailevî birçok problemi de vardı. Babası intihar etmiş, babaannesi akıl hastası' olarak öl­müştü. Kocasının intiharından sonra serbest aşk hayatı yaşayan annesi O'na sevgi yerine nefret ve­rerek O'nu karamsarlığa mahkum etmişti.[259] Schopenhauer, küçüken dinî eğitim görmediği için dinî hisleri yok denecek kadar azdı. Bundan dolayı olacak, din adamlarından nefret ederdi ve Budizm'­in Hıristiyanlık'tan daha derin olduğunu kabul ederdi. Felsefesinde bu kanaatlerinin büyük tesiri vardır.[260]

Yaşadığı çağa ve hayata muvazi olarak, O, kö­tümserlik felsefesini zirveye çıkardı. Gördüğü fel­sefe eğitimi ve onbir senelik felsefe hocalığı[261] sayesinde kendine has bir felsefe ortaya koymuş­tur. O'nun kötümserlik felsefesinin kaynağı “ira­decilik” (volantarisme) dir. Bazı filozofların “Tanrı”, bazılarının “Düşünce”, bazılarının “Tabiat”, bazılarının “îde”, bazılarının “Monad” dediği mut­lak varlıka, kâinatın ilk sebebine, Shopenhauer “îrade” demiştir[262]. O'nun düşüncesinde “küllî irade” aynîleşiyor ve kendi kendine bir vücud, ha­kikî bir varlık veriyor ve âlemi meydana getiri­yor[263]. İrade tektir. Fakat onun, zamanlar ve mekanlar içinde görünüşleri sayısızdır. Farklı gö­rünüşlerin tamamının özünde bu kullî irade var­dır.[264] Bu irade, mutlak kudrete sahib olduğu halde bir kör iradedir, şuursuzdur. Tabiat kanunları, hayatın insiyakları, ruhun temayülleri bu kör iradenin tezahürleridir. İrade, zekadan, hikmetten, saik ve gayelilikten tamamen mahrumdur.[265]

Hayatın özü olan irade, bizzat, ardı arkası ke­silmeyen bir acırdır. Çünkü O, bütün görünüşle­rinde, bir iştah ve bir istek olarak kendisini göste­rir. İsteğin olmaması da eksikliğin, dolayısıyla acı­nın olmasıdır. Ama istekler, hiçbir zaman tanı ve sürekli olarak doyurulamaz. Biri doyurulunca bir yenisi baş gösterir ve böylece sonsuzluğa kadar devam edebilir. Acının ne sonu ne sınırı vardır. Hayat, sefalet ile can sıkıntısı arasında, bir rakkas gibi gidip gidip gelir. İsteklerin yerine getirilme­mesi, sefaleti, yerine getirilir gibi olması da buna­lımı doğurur. Bu haliyle, dünyayı iyi, ya da, Leibniz gibi, mümkün dünyaların en iyisi saymak yalnız aptallık değil, bir küfürdür de... Çünkü irade bile kendi görünüşlerinde, kendisini beğenmemektedir. Binaenaleyh dünya düşünülebilecek en kötü dün­yadır.[266]

Schopenhauer, şu güçlü misalleriyle, “felsefe hocalarının uydurdukları boş bir şey” olarak ka­bul ettiği[267] optimizmin karşısına çıkar: “Ala­bildiğine iyimser kişileri, hastahaneler, dispanser­ler, amaliyathaneler, hapishaneler, işkence odaları, kölelerin kulübeleri, savaş alanları ve idam yerle­rinde gezdirerek ve meraklı bakışlardan gizlenen sefaletin saklandığı bütün yerleri açacak olursak, en sonunda da Ugolino'nun, insanları açlıktan ölü­me mahkum ettiği zindanlarını gösterirsek, O da anlayacaktır bu mümkün dünyaların ne olduğu­nu. Dante, îlahî Komedya'sında, cehennemin malzemesini bu dünyadan almamış mıdır? Bu dünya­dan almıştır ve hem de tam bir cehennem meydana getirmiştir. Sıra Cennet ile onun zevklerini an­latmaya gelince, dünyamızda bu konuda pek mal­zeme bulamadığı için büyük güçlüklerle karşılaş­mıştır.” [268]

Schopenhauer, bu fikirleriyle kör irade adı ile de olsa Tanrı'nın varlığını kabul ediyor. Fakat O'nun nezih sıfatlarını şerrin varlığına dayanarak inkar ediyor.

 

İKİNCİ BÖLÜM

 

KUR'AN-I KERİM VE ŞER PROBLEMİ

 

Giriş : Kur'an'a Göre Şer Bir Vakıadır.

 

Bazı dinlerin ve felsefelerin aksine, Kuran şer­ri bir vakıa olarak kabul eder. Kur'an'da yirmibeş kadar ayette “şer” kelimesi geçmektedir. Bu ayet­lerde : İnsanların hayır diye adlandırdıkları şerler, şer diye adlandırdıkları hayırlar olduğu, [269]

“Allah'ın lanet ve gazab ettiği, içlerinden maymunlar, domuzlar yaptı­ğı kimseler ile, şeytana tapanların mevkiinin Allah katında daha şerli” [270] olduğu, yerde yü­rüyen canlıların en şerlisinin akletmeyen sağırlar ve dilsizler [271] ve keza kafirler olduğu [272], insana şerrin dokunacağı "[273] , insanların, ha­yırla olduğu gibi şer ile de imtihan olundukları [274], Cenab-ı Allah'ın yarattıkları şeyle­rin, bilhassa bunlardan, karardığı zaman gecenin, düğümlere üfürerek sihir yapan üfürükçülerin, haset ettiği zaman hasetcinin şerrinin [275], ve sinsi şeytanın şerrinin Rabb'e sığınılacak şerler olduğu [276], insanın şer amelinin cezasını çekeceği [277] gibi hususlar yer almaktadır.

Kur'an'a göre, herşeyin yaratıcısı Allah'tır, Yi­ne Kurana göre, kâinatta çeşitli şekillerde “şer” olarak isimlendirilen şeyler vardır. Bunlar ister hakikî manada şer olsun, isterse izafî ve mecazî manada şer olsun, Allah Teâla’nın yaratmasıyla vücud bulmuşlardır. Binaenaleyh şer problemi Kur'an-ı Kerim için de güçlü bir problemdir.

Problemin ciddiyet derecesini tesbit etmek için Kur'an'ın Uluhiyyet Telakkisinin[278], şer proble­miyle alakalı olan kısımlarına bakmak gerekir. Kuran'ın Uluhiyyet telakkisi bütün yönleriyle prob­lemi alakadar etmediği için, sadece alakalı kısım­larını nazarlara sunacağız

I- KUR’AN’IN ULUHÎYYET TELAKKİSİ VE ŞER PROBLEMİ:

 

1- Allah Eksikliklerden Münezzehtir.

 

Kur'an'ın uluhiyyet telakkisinde tenzih esasdır. Yani Cenab-ı Allah tanrılığa lâyık olmayan şeylerden münezzehtir. Kur'an', te'vilsiz olarak bir­çok ayetlerinde açık olarak ve manaya delaleti za­hir ibarelerle Yaratan Tanrıyı her türlü noksan­dan tenzih eyler. Bütün bu mahiyetteki ayetlerin üslubu ve ifade ettikleri manalar açıkça anlaşıldı­ğı için bu ayetlerde ifade edildiği şekilde Allah'a inanmak vacib olmuştur. Vahy emini Peygamber ve bizzat veya bilvesile O'nun terbiyesiyle yetişen sahabe ve tabiîler, bu ayetleri ibarelerinden anla­şılan zahirî manalarına göre tefsir etmişlerdir. Fa­kat sayıca az olan bir takım ayetlerde, bazan Tanrı'nın zatının, bazan diğer sıfatlarının mahluklara benzediği vehmini veren ifadelere rastlanılmakta­dır. Geçmiş alimler, sayıları çok, delaletleri açık olduğu için, Tanrı'yı her noksan ve benzeyişten tenzih eden ayetlerle amel edip Tanrı'nın mahluk­lara benzeyişinin mümkün olmadığına hükmetmiş­lerdir.[279] Mesela, İlim, kudret, semi', başar sıfat­ları lügat manaları itibarıyla insanlar için de kul­lanılırlar. Binaenaleyh bu teşbihi gerektirir. Bu du­rumda Allah Teâla'nın kendisini tavsif ettiği her bir isimin hak olduğuna ve ilahî kemâli ifade etti­ğine inanmamız lazımdır.[280]

Resullullah (as), Kur'an'da geçen “tesbîh”i: “Allah Teâla'yı her arızadan, şaibeden tenzihtir.” diye açıklar.[281] Bu, hem zatî sıfatlarında hem de fi'ilî sıfatlarında, O'na uygun düşmeyen her eksik­likten münezzehtir manasına gelir. Bundan dolayı “tesbîh”, Allah Teâla'nın zatında ve sıfatlarında, fiillerinde ve isimlerinde nezâhetini ve pakliğini ifade eder.[282]

Cüneyd-i Bağdadi, kelam meselelerinden bah­seden bir kitlenin yanından geçerken:

“Bunlar kimlerdir?” diye sorduğunda O'na:

“Bunlar, deliller getirerek, Yüce Tanrı'yı noksanlıklardan ve sonradan olma sıfatlardan tenzih eden kimselerdir”. Ce­vabında bulunduklarında, Cüneyd (k.s.):

“Ayıp ve kusuru bulunması mümkün olmayan Zat'tan ayıp ve kusuru nefyetmekle uğraşmak, bizzat ayıp ve kusurdur?” diye mukabelede bulunmuştu.[283]

Allah'ı tenzih esasdır ama bu tenzihin mi'yarı ne olmalıdır? Herkesçe kabul edilmiş bir mi'yar olmadıkça, insanlar, Cenab-ı Allah'ı tenzihe kal­karlarsa ortaya farklı farklı tenzih telakkileri çı­kar. Kimilerinin:

“Allah bundan münezzehtir”, dediği bir mevzuda, başkaları:

“Hayır, Allah böyle olmamaktan münezzehtir.” diyebilirler. Onun için, uluhiyyeti gerçek manada ancak Allah Teâlâ bilir ve bildirir. O, insanların bu gibi yanılmalarına meydan vermemek için, Kur'an'da, uluhiyyeti kul­larına gerektiği kadarıyla bildirmiştir.

Şer problemi karşısında Allah Teâlâ'nın yüce­liğini tebarüz ettirebilmek için, uluhiyyetin, ilgili bahislerini, Kur'an'a dayanarak aktarmamız ge­rekmektedir. Bunun için, Allah'ın merhametini, ilim ve hikmetini, iradesini, kudretini ve adaletini mevzu bahs edeceğiz. Kur'an'ın uluhiyyet telakki­sine göre bu vasıfların nasıl anlaşılması gerektiği­ni anlatacağız, böylece insanların kendilerine göre bunları yanlış anlamamalarını temin edeceğiz.

 

2- Allah Teâlâ; Rahman, Rahîm, Rauf ve Vedûd'dur.

 

Allah Teâlâ “Rahman” ve “Rahîm”dir [284] Allah'ın güzel isimlerinden olan bu iki kelime “rahmet” masdarından müştak­tır.[285] Aynı kökten gelmelerine rağmen lügat yö­nünden mâna nüansları vardır. Bunun için, biribirlerine bu kadar yakın olsalar da Allah'ın iki ay­rı vasfıdırlar. Herbirinde, diğerinde bulunmayan mana vardır.[286] Fakat ikisinde de bulunan ve müşterek olan mana, masdarlarındaki manadır, yani rahmet manasıdır. Rahmet, lügatte, kalb rik­kati manasınadır.[287] Yalnız, bu, kuru bir rikkat değil, merhamet edilen kimseye ihsanı gerektiren, ihsana sevkeden bir rikkattir.[288] Kuru bir acımak merhamet değildir. Merhamet; acıyı ve afet­leri defedip, onun yerine sevinç ve hayrı ikameye yönelmiş olan bir iyilik duygusudur. Atalarımız, bu kelimeyi türkçeye, “yarlığamak” diye aktar­mışlardır ki bunun manası, yar muamelesi yap­maktır. “Esirgeyici, Acıyıcı” şekillerindeki aktramalar, rahmet ve merhamet kelimelerinin mana­larını hakkıyla ifade etmemektedirler.[289]

“Rahmet” bazan sırf rikkat, bazan da rikkat olmadan sırf ihsan manasına kullanılır. Birincisi insanlar için kullanılan manadır. İkincisi ise Allah Tealâ için kullanılan manadır. Çünkü Allah Tealâ, bir kalb hissi, bir elemi, bir infial, bir nefsi meyil manasında rikkatten münezzehtir. Bunlar insanlar içîn mevzuu bahis olan hislerdir. Allah, yarattıkla­rına hiçbir bakımdan benzemez. O'nun kemâli bu­na müsaid değildir. Onun için, Allah'ın rahmetin­den, sonsuz in'âmı, hayrı irade etmesi, ihsanı ve fazlını anlarız[290]. Kur'an'da “Rahman” isminin geçtiği bütün yerler bu vasfın taşıdığı rahmet ve ihsan manalarına uygundur.[291] Rahmet kelime­sinin hakikî manası “kalb rikkati” olduğu için, Allah Teâlâ hakkındaki kullanılışı, kullarına olan in'ânımdan mecazdır.[292] İnsanlarda bulunan merhamet hissi de Allah'ın rahmetinin bir eseri­dir. "Merhameti onların kalblerine Allah yerleştir­miştir.[293]

Allah'ın rahmetinin kaynağı bizzat kendisidir. Yoksa, insanların rahmeti haketmiş olmaları değil­dir.[294] Rahmetiyle bütün mahlukâtını rızıklandırır, hayat verir, hayatlarını idame ettirecek vesile­leri ve her türlü istifade imkânlarını onlara nasîb eder.[295] Keza, insanlara, zararlı şeyleri anlama­da kullansınlar diye, vicdan, akıl, hisler ve bunla­ra destek olarak, nefislerinin tezkiyesini, fıtratları­nın tekamülünü temin edici dini bağışlamıştır.[296]

Rahmeti, mü'min, kâfir, iyi, kötü herkese şâmil­dir.[297]

Bütün mahlukatma malik ve hakim Allah Teala, rahmete kadir olduğu kadar gazaba da kadirdir. Üstüne, kendisine tesir edecek, hesab sorabile­cek, rahmete zorlayabilecek, ne bir güç ne bir kai­de olmadığı halde, bizzat kendi fazlı ve ihsanı ne­ticesi bütün milkine rahmeti gerekli kılmış, kendi kendisine isteyerek vacib etmiş ve bütün şöylece kâinata ilan etmiştir.[298] “Kendisine rahmeti yaz­dı.” [299], “Rabbiniz, kendisine rahmeti farz kıldı.”  [300] Eğer Allah Teala kendisine rahmeti vacib kıl­mamış olsa idi, hiçbir kimseye rahmet etmemesi, mahlukatma merhametli olmaması caiz olur­du.[301] Fakat vacib kıldığı için merhametli olma­sı gerekmiştir. Allah'ın, kendisine rahmeti şart kıl­ması, Mutezile mezhebine göre: “Kabîhih kabîh olduğunu ve kendisinin ondan münezzeh olduğu­nu bildiği içindir. Bu durum, Allah'ın kabîh işler yapmasına mani olmuştur. Eğer rahmeti kendisi­ne vacib kılmamış olsaydı, bu zulüm olurdu. Zu­lüm ise çirkindir ve Allah için imkânsızdır.” şek­linde ise de Ehl-i Sünnet'e göre Allah Teâlâ, dilediğince ve istediği gibi tasarruf sahibidir. Mülkün­de ve kullarında, sırf fazlı ve ikramı olarak rah­meti tercih etmiştir.[302]

Ebu Hureyre (ra) 'dan gelen bir rivayette Resulullah (as) şunu haber vermektedir: “Allah Teâlâ mahlukâtı yarattığı zaman, Arş'ın üstünde, yanı başında bulunan kitabına, eli ile : 'Rahmetim gazabımı geçti.' Yazmıştır.” [303] “Bir rivayete göre bu yazış, mahlukâtı yaratmadan önce idi.[304] Bu hadis-i şerifin de ifade ettiği gibi Allah Teâlâ'nın cemal sıfatları, celâl sıfatlarını geçmiştir.[305]

Yine Ebu Hureyre (ra)'dan mervî bir hadîs-i nebevide:

“Mümin, Allah'ın azabını hakkıyla bil­seydi, cennetini, ümid etmezdi, cehennemden emîn olamazdı; Eğer kâfir Allah'ın rahmetinin ge­nişliğini hakkıyla bilseydi, cennetinden ümidini kesmezdi.”[306] buyurulmaktadır. Bu hadisi Abd b. Humeyd de tahrîc etmiştir.[307]

Celâli ile meşhur Hz. Ömer (ra) 'in rivayet et­tiği şu hadîsten Allah'ın rahmetini ortaya daha gü­zel koymak imkânsızdır:

“Nebi (as) 'ın huzurların da Hevazin Kabilesi'nden bir takım esirler gelmiş­ti. Bunlar içinde, çocuğunu kaybetmiş, emzikli bir kadın vardı. O, göğsüne biriken sütünü sağıyor başka çocuklara veriyordu. Kadın, esirler arasın­da çocuğunu bulunca hemen kapıp sinesine bastı ve derin bir şefkatle çocuğunu emzirmeye başladı. Bu yüksek şefkat tablosunu gördüğünde Resullullah (as) bize:

'Şu kadının, çocuğunu ateşe atabile­ceğini düşünebilir misiniz?' dedi. Biz de:

'Hayır, atmamağa gücü yettikçe atmaz.' dedik. Bunun üzerine:

'İşte Allah Teâlâ, kullarına şu kadının ço­cuğuna duyduğu şefakatten daha merhametlidir', buyurdular.”[308] Nasıl olmasın ki, Çünkü:

“Allah, rahmeti yüz parçaya böldü doksandokuz parçasını yanında alıkoydu ve yeryüzüne bir parçasını in­dirdi. Bu bir parça rahmet sebebiyle mahlukât biribirlerine merhamet ederler de kısrak yavrusunu emzirirken, ona değmesin diye bir ayağını yukarı kaldırır.” [309] Müslim'in bir başka rivayetinde:

“Allah'ın indinde alıkoyduğu doksandokuz parça rahmetini kıyamet gününde gösterecektir.”[310] buyurulur. Hadislerde Allah'ın rahmetinin sayı ile tahdid edilerek ifade edilmesi, yeryüzünde bizim yanımızda olan rahmetinin, kerem ve inayet hazinesindeki pâyansız rahmeti yanında bir zerreden ibaret olduğunu kolayca anlatmak içindir.[311]

Dünyada kulların muvaffakıyyetleri Allah Teâlâ'nın rahmetiyledir.

“Katından bize birrahmet ihsan et!” [312] diye dua edenler biliyor­lar ki Allah'ın lutfu ve rahmeti olmadan hiçbir ba­şarıya ulaşamazlar, hatta kalblerine bile sahib ola­mazlar.[313] Ayetin metninde geçen “hibe”nin manası karşılıksız bağış[314] demektir. Demek ki bir kesb, bir hakediş söz konusu değildir. Nitekim Allah Hûd (as)’ı kâfirleri kuşatan azabtan nasıl koruduğunu beyan ederken:

“Helak emrimiz ge­lince, bizden bir rahmet olarak Hûd'u ve berabe­rindeki müminleri kurtardık.” [315] buyur­maktadır. O'nun kurtuluşunun ne nübüvveti se­bebiyle ne derin taatı yüzünden değil, sırf ilahî rahmet yüzünden olduğunu ortaya koymaktadır. De­mek ki peygamberler bile O'nun rahmetine muhtaçtırlar.[316] Kur'an'ın herbir sûresi, bütün Kur'an gibi, Allah'ın rahmetinin eseridir. Her sûrenin başında besmelenin ve besmele içinde Allah’ın rah­man ve rahim oluşunun tekrarlanışında, o sûrele­rin Allah'ın rahmeti ve fazlı ile indirilmiş olduk­ları, inceliğine işaret eden müfessir[317] iyi bir tesbit yapmıştır.

Müminlerin son karargâhı cennet bile, onlar bütün ömürlerini Allah'a taatte geçirseler dahi, amellerinin bir karşılığı olmayıp, Allah'ın sonsuz rahmetinin tezahürlerinden biridir[318] :

“Amma yüzleri ak olanlar Allah'ın rahmeti içindedirler.” [319] Ama bu rahmet, insanları azab etmeye münafî değildir. Hz. İbrahim, babasına:

“Doğrusu, ben, sana Rahman'dan bir azabın dokunup, şeytana arkadaş olmandan korkarım.” [320]  derken hiçbir müşkil söz konusu değildir.

Allah'ın kullarına merhametini ifade eden “Rahman”, uluhiyyetin alem-i mahsusu olan “Allah” lafzından sonra, ikinci bir alem-i mahsu­su olarak varid olmuş bir ismidir. “Rahim” ismiyse iki ayet müstesna [321] hep Allah isminin sıfatı olarak kullanılmıştır.[322] Görülü­yor ki bu sıfatlar, uluhiyyetin en mühim yönlerinden birini ifade etmektedirler. Rahman isminin Kur'an'da elliyedi defa, rahim isminin yüzondört defa geçmesi bunu te'yid eder.

Allah'ın “Rahman” ve “Rahim” sıfatlarından başka, rahmetinin çeşitli yönlerini ifade eden baş­ka isimleri de vardır. Bunlardan birisi “Zü'l-Fazl”dır. “Fazl”ın manası, normalden ziyade olandır.[323] Bizim anladığımız manada bu, lütuf ve ihsan­dır.[324] Lütuf, vacib olmadan yapılan iyiliktir ve rahmetin bir çeşididir.[325]

“Allah Teâlâ bütün in­sanlara karşı lutufkârdır” [326] Onun için onlara hidayet yolunu gösterir, yanlış yoldan on­ları sakındırır, dinî ve dünyevî nimetler verir.[327] Peygamberler gönderip kitaplar indirmesi, muvaffakıyyet vermesi de bunlardandır.[328] Günahkâr kullarına ve hüsranı hak etmiş insanlara[329]  mühlet vermesi, tevbe ederler diye azabını te­hir etmesi[330], kâfirlere verdiği dünyevî lutufları[331], akıl, nutk, yazı, güzel şekil ve mutedil bir kamet gibi fıtrî ve tabiî hususiyetlerle diğer canlı­lar üzerine insanı yükseltmesi, bu akıl ve anlayışla doğru akide ve güzel ahlâka onları ulaştırması hep Allah Teâlâ'nın insana ikramı ve fazlıdır[332]. Nitekim ayette:

“Andolsun ki biz, Âdem oğullarını üstün bir izzet ve şerefe mazhar kılmışızdır. (-tek-rim)... Onları yarattığımız bir çoğundan üstün kıl­dık”  (-Tafdî). [333] buyurulmuştur.

Cenab-ı Hakk'ın lütufkârlığı hiçbir kimseninkiyle mukayese edilmeyecek kadar çoktur[334]:

“Allah büyük fazl sahibidir.” [335] Kulların nail oldukları bütün dinî ve dünyevi atıfetler bir istihkakları olmayıp, sırf Allah'ın fazlının neticesidir.[336]

Allah Teâlâ kullarına karşı “Ra'ûf”dur (pek re'fetlidir).[337] Re'fet, rahmet manası­nadır.[338] Re'fet ile rahmet arasında, Kaffâl'ın beyanına göre, şöyle bir fark vardır: Re'fet, kötü­lüğü def zararı izale babındaki belli bir rahmet çe­şidinde mübalağa, ifade eder. Rahmet, daha şumüllü bir isimdir, ismi câmî'dir. Onun şümulüne re'fetin manası girdiği gibi, in'âm ve ifdâl da girer. Mesela, Allah Kur'an'da yağmuru rahmet olarak isimlendirmektedir, çünkü, o, Allah'ın bir fazlı­dır.[339]

“Allah bütün insanlara karşı raûf ve rahimdir.” [340] İnsanları bir şeriatten diğer bir şe­riata tekâmül ettirmesi bu re'f eti sebebiyledir.[341] Yine aynı sebebden, taakatlerinin mahdud oldu­ğunu bildiği insanlara taakatleri üstünde teklifler yüklemez. Hikmetinin gereği olan belaları, re'fe­tinin gereği izale eder.[342] İnsanların fıtratlarını temiz, hayra meyyal, arız olan şerden elem duyar şekilde yaratması, akıl ve din gibi, hayrı şerre ter­cih ettirici hidayet vesilelerini insanlara nasîb et­mesi; hayrın karşılığını kat kat verip, şerrina, tev­be ve sâlih amellerle izinin silineceğini kabul et­mesi hep re'fetinin neticesidir.[343] Yine re'fetinin neticesi olarak, kullarını kendisinden çekindirir, azabından korkutur ve masıyetlerden nehyeder.[344]

“Allah size kendisinden korkmanızı em­reder, Allah kullarına karşı raûfdur.” [345] Tevbe etmeleri, hatalarını anlayıp telafi etme­leri için mühlet vermesi hep re'fetindendir. Bu re'feti daha ziyade mümin ve muhsin kulları için­dir.[346]

İnsanların, bazan onları yanlış işler yapmala­rına sebeb olan, re'fetleri ile Allah'ın re'feti şüphe­siz farklıdır:

“Eğer Allah'a inanıyorsanız, Allah'ın dini hususunda, o iki (zanîye ceza tatbik etmede) sizi re'f et hissi sarmasın.” [347] denirken insan­ların hislerine mağlub olarak, yanlışlık yapabile­cekleri, mazarrat doğuran bir merhamete düşebi­lecekleri imâ edilmektedir. Nitekim, bir hadiste bu, çok güzel ifade edilmektedir: “Kıyamet günü, had cezasında bir kamçı eksik vurduran bir vali getirilir. Ona:

'Niçin böyle yaptın?' denilir. 'Kulla­rına merhametimden dolayı.' der. Allah Teâlâ bu­yurur ki:

'Sen onlara, benden daha mı merhamet­lisin!' ve onun cehenneme atılmasını emreder. Had cezasını tatbik ettirirken bir kamçı fazla vurduran başka bir vali getirilir :

'Niçin böyle yaptın?' deni­lir. 'Sana karşı günah işlemelerine mani olmak için.' cevabına karşılık, Allah Teâlâ ona ;

'Sen in­sanlara karşı benden daha mı hakimsin.' der ve onun da cehenneme atılmasını emreder.” [348]

“O (Allah) gafur ve vedûddur.”[349], “vüddü” masdarından, ism-i fail olan “vâdd”ın mübalağa sığasıdır.[350] “Vüddü”, birşeyi sevmek ve olmasını temenni etmek mana­sınadır.[351] Bu ayetin tefsirinde, müfessirlerin ço­ğu “Vedûd”u: münib, yani sevilen manasında an­lamışlardır. Ezherî, şu tefsiri yapmıştır: “Allah'ın salih kulları, Allah'ın zatında, sıfatlarında ve fiil­lerinde kemâlini bildikleri için ona sevgi beslerler. Vedûd'un manası budur.”[352] Rağıb Isfahanî: “Vedûd”un,

“Allah, kendisini seven ve kendilerini sevdiği bir kavim yaratacak.” [353] ayetinin manasını tazammun ettiğini söyler.[354] Buna gö­re “Vedûd” kelimesi, hem seven hem sevilen ma­nalarını ihtiva etmektedir. Birincisine göre, iyi kul­larını çok seven, onları lütuf ve ihsanına garkeden demek olur; ikincisine göre de, sevilmeye lâyık ve müstehık olan demek olur.[355]

Bu noktada bilhassa, Allah'ın kullarına karşı muhabbetini kısaca ele almalıyız. Kur'an'da bir­çok ayetler, Allah'ın kullarına karşı muhabbetini ifade etmektedir :

“İçinizden kim dininden döner­se bilsin ki, Allah onların yerine, Allah'ı seven ve Allah tarafından sevilen bir kavim getirir.” [356] Allah'ın sevgisi bütün insanlara teşmil edil­memiştir, takva şartına bağlanmıştır: “Şüphesiz Allah muttakîleri sever.” [357] Buna göre, muttaki; hazlarını terk ve Allah'ın hakkını ikame ederek, korktuğu rabbisinin sevgisini hak eden kimsedir.[358] Allah'ın sevgisinin bir şartı da ku­lun Allah'ı sevmesidir :

“De ki: - Eğer Allah'ı se­viyorsanız, bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” [359] Bu aye­te göre, Alah'ın mağfireti de, sevgisinin neticesidir.[360] Allah, iyilik eden kullarını [361], tevbekâr olanları [362], temizlenen­leri [363], sabredenleri [364], kendine tevekkül edenleri [365], ada­letle davrananları [366] sever. Fakat sevme­diği hareketler ve kullar da vardır. Mesela, kendi­ni beğenen ve daima böbürlenen [367] kimse­leri, çirkin sözün alenen söylenmesini [368], haddi aşanı [369], bozguncuları [370] sevmez. Allah'ın birşeyi sevmemesi ona olan gazabından kinayedir.[371]

Bütün bunlardan anlıyoruz ki Allah'ın bazı kullarına karşı muhabbeti vardır. Muhabbet, lü­gat yönünden: “Hayır zannedilen veya hayır ka­bul edilen birşeyi irade etmek.”[372] “Uygun olan birşeye gönlün meyletmesi.”[373] “Birşey ile ünsiyet ve ülfet etmek.” [374] gibi manalar ifade eder. Allah Teâlâ'nın kullarına sevgisini bu manalarda anlamak imkânsızdır.[375] Muhabbet, nefsin uy­gun bulduğu ve hoşuna giden birşeye meyli demek olduğuna göre, bu ancak noksan olan nefisler hak­kında düşünülür; kendisine uygun olanı kaybet­miştir, kemâle ermesi onu bulmasına bağlıdır. Allah kemâl, cemâl ve celâl'in her türlüsüne sahih olduğuna göre[376] O'nun hakkında bu manayı nasıl düşünebiliriz. Sevgi ve nefretin, bizim anla­dığımız manada, infialleri Cenab-ı Allah'a hiçbir zaman tesir etmez.[377]

Hem Allah için hem insanlar için kullanılabi­len kelimeler, her iki taraf için de aynı manada kullanılamazlar. Mesela, “Vücud” kelimesi kul­larda başka anlam, Allah için başka anlam ifade eder. Lügat koyucu, kelimeleri insanlara göre vaz’ etmiştir. Binaenaleyh onları hakikî manalarıyla kullanamayız, ancak istiare ve mecaz yoluyla kul­lanabiliriz.[378] Allah'ın muhabbeti de mecaz-ı mürsel veya istiare veya müşakele yolu ile anlaşıl­malıdır.[379] Hernekadar Mutezile ve çoğu kelamcılar[380] Allah'ın muhabbetini, iradesi ola­rak anlıyorlarsa da, birçok Ehl-i Sünnet âlimine göre, Allah'ın kullarına in'âmı[381]; iyi fiillere sevab vermesi[382]; birşeyi medh etmesi, şerefini be­lirtmesi[383]; kulunun kalbinden perdeyi kaldır­ması ve onu kendisine yaklaştırması[384] ondan razı olması[385]; ona hususi surette nimet vermesi manalarınadır. Bu son manasıyla muhabbeti, rahmete yaklaşırsa da, muhabbet daha hususî bir ifadedir. Allah'ın bir kuluna verdiği sevab ve ni­met Rahmetidir. Eğer ona, hususî bir yakınlık ve yüce haller bahşetmiş ise bu da muhabbetinin te­zahürüdür.[386]

Allah'ın kulunu sevmesi Kur'an'ın bildirdiği bir husustur. Bu O'nun bir vasfıdır. Şu kadar ki, O'nun muhabbeti, kulların bildiği sevgiye benze­mez. O, uluhiyyetine yakışır, mahiyeti bizce bili­nemez bir muhabbettir. Bu noktadan hareketle mu­habbet, hakikî manasıyla, mecaza hamledilmeden, Cenab-ı Allah için düşünülebilir.[387]

Ebû Hureyre (ra) 'dan gelen bir hadîste Resûlullah (as) buyurdular ki:

“Allah, kulu sevdiği za­man Cebrail (as) 'a şöyle seslenir: 'Allah falanı seviyor, onu siz de sevin'. Bunun üzerine semâ ehli onu severler. Sonra o yeryüzünde de sevi­lir.”[388]

Allah'ın bir kulu sevmesi ona hoşlandığı tarz­da muamele etmesini gerektirmez. Aksine Allah'­ın sevgisinin alameti kulu saran belâlardır. Bir ha­dis bunu şu şekilde ifade eder:

“Allah Teâlâ kulu­nu sevdiği vakit onu ibtilâ eder, dert verir. Daha fazla sevdiği vakit onu iktinâ eder, yani, mal ve evlat namına ona birşey bırakmaz.”[389] Uzunca bir kutsi hadiste de Allah Teâlâ:

“Ey Davud, ben bir kulu sevdiğim vakit, onun üzerine belaları şid­detlendiririm de o bana dua eder. buyuruyor.[390]

Şer gerçeği Cenab-ı Allah'ın muhabbet ve rahmetiyle, zahiren ele alındığı zaman, kâbil-i telif de­ğildir. Şer probleminin nirengi noktası burasıdır. Rahmet ve muhabbet vasıflarını kendisinde topla­yan Allah Teâlâ'nın, hele sevgili kullarına yönelt­tiği türlü belâ ve şerler bir tenakuzun ifadesi gibi­dir.

 

3- Allah Kullarına Zulmetmez[391]

 

Bütün İslâm mezhepleri, Allah'ın adalet ve hik­metle mevsuf olduğu noktasında ittifak halinde­dirler. Fakat bu iki vasfı farklı manalarda anla­mışlardır.[392]

Kur'an'da “adalet” ve “adil” şeklinde Cenab-ı Allah'a ait bir vasıf yoktur. Ama Cenab-ı Allah'ın adaletini başka mefhumlarla ifade eden birçok ayetler vardır. Bu ayetlerde, bilhassa, adaletin zıd­dı olan zulümden Allah tenzih edilmektedir. Zul­mün nefyi adaleti gerektirir[393]:

“Allah kullarına zulmetmez.” [394] “İnsanlara karşı zulümkâr değildir.” [395] “Zulmeden kulların   kendileridir” [396] “Allah zulmü irade de etmez.” [397] “İnsanlara adaleti emreder.” [398] ve adaletli insanları över [399] Zalimleri sevmez[400], zalimleri sevmeyen kullarına nasıl zul­meder.[401]

Kâinatı Allah Teâlâ idare ettiğine ve Ebu Zer (ra) dan mervî uzunca bir hadîs-i kutside:

“Ey kul­larım, zulmü ben kendime haram kıldım, sizlerin arasında da onu haram kılıyorum, biribirinize zul­metmeyiniz.” buyurduğuna[402] göre, O'nun şu kâ­inat ve insanların hayatlarıyla ilgili olarak takdir ve tedbir ettiği herşey adalet üzeredir.[403]

Geçen hadisteki:

“Zulmü kendime haram kıl­dım.” ibaresinin manası, alimlerce “Ben zulüm yapmaktan münezzeh ve yüceyim.” şeklinde anla­şılmıştır. Lügatta, haram kılmak (tahrîm), men et­mek manasınadır. Cenab-ı Allah, zulümden mü­nezzeh oluşunu haram kılmak diye ifade etmiştir. Çünkü birşey, hakikatte, zaten yoksa, memnu’, olan şey gibidir. Bu benzerlikten dolayı, münezzehlik, haram kılmakla ifade edilmiştir.[404] Adalet, herşeyin hakkaniyetle, yerli yerinde yapılması[405], güzel ve doğru olmasıdır [406]. Zıd­dı olan zulüm ise; birşeyi, ya noksanlaştırarak, ya artırarak veya zamanını ve mekanını değiştirerek, gerçek yerinden başka bir yere koymaktı.[407] İn­sanın, başkasının mülkünde izinsiz tasarrufu da zulümdür.[408] Cenâb-ı Allah'ın zulüm yapması imkânsızdır. Çünkü, mülk de Allah'ındır, kullar da Allah'ındır. Hüküm de O'nun hükmüdür. Mülkündeki tasarrufu hususunda O'na kimse karşı çıka­maz.[409]

Ezelde, O'ndan başka hiçbir varlık yokken, ih­tiyacı olmadığı halde, ezelî iradesini yerleştirmek ve kudretini göstermek için, bir fazlı ve ikramı ola­rak nimetler ihsan ettiği mahlukâta, çeşitli eziyet ve işkenceler yapmağa, elem ve kederler yağdır­maya da gücü yeterdi. Eğer yapmış olsaydı yine de zulmetmiş olmazdı.[410] “Biz Allah'ın kuluyuz ve O'na döneceğiz.” [411] diyen müminler, herşeyi Allah'a teslim ve canları ile bedenleri dahil, Allah'ın mülkü olan herşeyde, dilediği gibi tasarru­fa hakkı olduğunu, acı olsun tatlı olsun O'nun hiç­bir tasarrufuna itirazın caiz olamayacağını itiraf etmektedirler.[412] Çünkü O' mülkün hakikî sahi­bidir. O'nun malikiyyeti, mülke bazı yönlerden sahib olan, insanların malikiyyeti gibi değildir. Bizim mâlikiyyetimiz eksiktir. Bundan dolayı mülkümüzdeki tasarruflarımız kısmîdir. Meselâ, bir merke­be sahibi, bineği ve yük taşıyıcısı olarak muamele eder. Eğer onu açlıktan, susuzluktan öldürürse ve­ya sebebsiz yere ateşle yakarsa, eziyet ederse bu hoş karşılanmaz. Akıl sahiblerince, hernekadar onun sahibi ise de bu tarz davranmak mülkiyyeti dahilinde değildir. Demek ki o merkebte mutlak mülkiyyeti ve tasarruf hakkı yoktur. İnsan cemi­yetlerinde mutlak mülkiyyet ve mutlak hürriyet bulunamaz. Çünkü bu, cemiyet ve müşterek hayat felsefesine terstir, menfaatleri zedeler. nsan, mahdud mülkiyyetinde sınırları zorlamaya kalkarsa, işleri kerîh görülür ve ayıplanır. Mülkiyyetinin hududlarma riayet ederse, işleri beğenilir ve övü­lür, însan cemiyetindeki her mülkiyyet bu şekilde zayıftır ve mutlak değildir. Cenab-ı Allah'ın mali­kiyyeti böyle olamaz. Çünkü Allah'tan başka eşya­nın hakîki mâliki olan bir varlık yoktur. Kulları ve diğer mahlukatında ne türlü tasarrufta bulu­nursa bulunsun, ne kabih görülebilir, ne ayıplana­bilir, ne de zemmedilebilir. Çünkü zemmedilen ta­sarruf, başkasının mülkünde yapılan tasarruftur. Allah Teâlâ ise mutlak ve hakikî maliki olduğu, mülkünde tasarrufta bulunmuş olmaktadır.[413]

Cenab-ı Allah'ın zaten zulüm yapmaya ihtiya­cı yoktur. Zâlim, izzetine izzet, saltanatına salta­nat, mülküne mülkü katmak için ve bazı eksik­lerini zorla tamamlamak için zulüm yapar. Doğuyla batının arasındaki herşey, dünya ve ahiretteki şeyler kendisinin olanın, bir kimseye zulmetmesi­nin manası yoktur [414], onun için: “Allah zulmü murad etmez.” [415], “Yerde gökte ne varsa hepsi Allah'ındır.” [416]

İbnu'd-Deylemî'nin, Ubeyb. Ka'b, İbn Mesud, Zeyd b. Sabit, Huzeyfe b. Yemân (ra) gibi seçkin sahabeden rivayet ettiği mevkuf hadiste:

“Eğer, Allah, semâvatının ve arzının ahalisine tamamen azab etse, zâlim olmuş olmazdı.” buyurulur.[417] Mutezile mezhebi bu hadise rağmen, Cenab-ı Hakk'ı, itaatkâr olana, sevab; günahkâra azab ver­mekle mecbur kabul eder. Onlara göre, Allah Teâlâ, itaatkâra azab verir, günahkârı, cennete korsa zulmetmiş olur.[418] Cenâb-ı Allah, rabb, mâlik, nâhî, hâdd ,tahdîd edici, olduğu için, O'ndan, çir­kin olan, zulüm, kizb gibi şeylerin sadır olması im­kansız değildir. O buna kadirdir, ama, kabih işle­mekten de münezzehtir. Mutezilenin bu görüşleri­ne katılmayanlar için de bu mezhabden kimseler de vardır.[419]

Allah'ın, mâlik ve rabb olması, herne şekilde yaparsa yapsın, yaptığı fiillerin güzel olacağı manasına gelmez[420] yani kadir olduğu herşey gü­zeldir manasına değildir. Fakat Cenab-ı Allah, ka­dir olduğu halde, kabîh olanı, binaenaleyh zulmü yapmaz[421], “Şüphesiz Allah, kullarına zulümkâr değildir.” [422] ve benzeri ayetlerin tefsirinde müfessirlerin ekserisi: “Sevabı azalta­rak veya azabı çoğaltarak, günahkârı mükafatlan­dırmakla zulmetmez.”[423] şeklinde tefsir etmiş­lerse de Elmalılı, bu noktadaki şu inceliğe dikkat çekerek, müfessirlerin Mutezileye yaklaşır gibi ol­ma tenakuzunu gidermiştir: “Buna zulüm tabir olunması, Allah Teâlâ'nın Kemâl-i nezahetini izhar içindir. Yoksa, Allah, bir kavmi, cürümsüz de he­lak etse hakikatte zulüm olmazdı. Çünkü Allah, mâlik-i hakikidir, mülkünde tasarrufu zulüm ol­maz.”[424] Hernekadar, Allah'ın zulmetmediğini beyan eden ayetlerin zahirî manaları, Elmahlı'nın işaret ettiği inceliği nazarı itibara almazsak, Mutezile'nin görüşünü te'yid ediyorsa da, aksini te'yid eden ayetler de vardır. Meselâ, “Lût Ailesini tara­fımızdan bir nimet olarak, bir seher vaktinde kur­tardık.” [425] ayetinde şu mana açık­tır:

“Bu kurtarış bizim bir fazlımız ve ikramımızdı. Kavimlerini helak etmemiz de adaletimizdendi. Eğer Lût Ailesini de azgın kavimleriyle helak etmiş olsaydık o da adaletimizden olurdu.” Nitekim Allah Teâlâ: “Sizden sadece zulmedenlere çat­mayacak olan fitneden sakının.” [426] buyu­ruyor. O, zulmedenlerle etmeyenleri, tam olarak ayırdetmeye kadir olduğu halde, isterse iman eden­leri, yalanlayanlarla helak eder; isterse, Lût Ailesi gibi, iman edenleri ayırır, yalanlayanları helak eder.[427]

 

4- Allah, Alîm ve Hakimdir;

 

“İlim” kelimesi, müştaklarıyla birlikte, Kur'anda en çok geçen lafızlardan biridir. Bundan dolayı, çeşitli kalıblarla ifade edilen Allah'ın ilmi de, ha­yat, semi, basar gibi diğer birçok sıfatlarından da­ha canlı ve müşahhas bir şekilde ortaya konmuş­tur.[428], [429] Sözlük yönünden ilim, birşeyi hakikatıyla bil­mektir.[430] İsm-i fail olan “âlim”, ilim sahibi olan demektir. Bu kelime Allah'ın vasfı olunca, kendisine gizli hiçbirşey bulunmayan[431] mana­sına gelir. Allah'ın bu vasfı, Kur'an'da, bazan, bi­len manasına “âlim”, bazan mübalağayla bilen “alim”, bazan daha iyi bilen manasına “a'lem”, bazan mutlak bilici manasına “alâm” şeklinde gelmiştir.

Allah'ın ilmi kadîmdir. O, zatı ve sıfatıyla dai­ma alimdir. Mahlukâtıyla ilgili ilmi değişmez. Eze­lî ilmiyle, herşeyi olduğu ve olacağı gibi bilir. Zira, biz, güneş doğacağı zaman bir kişinin geleceğini biliyorsak, bu bilgimiz gün doğuşuna kadar devam eder, yerini başka bir bilgi almaz. Bunun gibi, Allah'ın ezeldeki ilminde de değişiklik olmaz.[432] Bunun aksi zaten uluhiyyete yakışmaz. İlimde de­ğişiklik, bir başka ifadeyle, bilinenlerle vakıaların biribirlerine uymaması ilim değil cehalettir. Mute­zileden Zamahşerî'nın “İlm-i ilahî var olanı da, henüz var olmamış olanı da ancak var olduğu za­man ihata ettiği” iddiası[433] fasit bir iddia­dır.[434] Bir başka Mutezilî Kadı Abdulcebbâr: “Tevhid uleması gibi, Allah, olmuşu olacağı bilir, demek caizdir.” Demiştir.[435] Ehl-i Sünnet kelamcıları, Allah'ın ilmini nakli deliler yanında, aklî delillerle de isbat etmişlerdir: Allah'ın işleri sağ­lam ve muhkem olduğuna göre âlimdir. Ancak iş­leri muhkem yapanlar ilim sahibi olanlardır.[436]

Farabî ve İbn Sina gibi islâm filozofları, Allah'­ın ilminin kullî olduğu, eşyayı bir bütün olarak bilebildiği iddiasında bulunmuşlardır. Gazali bu sebepten onları tekfir etmiştir.[437] Râzî, “Biz herşeyi yazıp saymışız.” [438] ayetini delil getirerek. Allah'ın cüziyyatı da bildiğini söylemiş­tir.[439] Felsefeci olduğu halde İbn Rüşd, ekseri­yetin bu görüşü[440] ne katılmaktadır.[441]

Allah'ın ilmi ve ilminin ezelî oluşu hakkında Muhammed İkbâl şu mütaalâları serdeder: “Kâi­nat Cenab-ı Hakk'a muhalif olarak kendiliğinden mevcud bir 'gayr' değildir. Ancak, hilkat fiiline, Cenab-ı Hakkın hayat tarihçesinde muayyen bir hadise olarak bakarsak, kâinat müstakbel bir 'gayr' gibi görünür. Halbuki herşeyi muhit olan zat nokta-i nazarından bir 'gayr' mevcud değildir. Fikir ve amel, yani ilim fiili ve hilkat fiili aynıdır. (...) İstidlâlî manada ilim ne kadar mütenâhî olur­sa olsun, âlim ve habîr olan, aynı zamanda, malûm olan şeye esas teşkil eden bir 'ene'ye isnad edile­mez. Maalesef lisan bu noktada bize yardımdan âcizdir. Malûm olanı yaratıcı kaabiliyette, bir ilmi izah edecek kelimeye mâlik değiliz. (...) Cenab-ı Hakk'ın ilmi, ilm-i küll'dir ki Hak Teâlâ'yı, daima bir şimdi içinde, bir muayyen hadiseler nizamı te­lâkki edilen bütün tarih akışında bilâ-vasıta ha­berdar kılan bir tek, bölünmez idrak fiilidir.”[442] İkbâl burada geçen 'şimdi'yi şöyle anlar: “İlâhî zaman Kur'an'da 'ümmü'l-Kitab' diye tarif olunan zamandır; öyle bir zaman ki içinde bütün tarih, illet ve malûl tevatüründen âzâde olarak, bir tek deymûmet (devamlılık) üstü 'şimdi'de toplanmış­tır.”[443] Bu fikir, Mutezilede, şu sözlerde ifadesi­ni bulur: “Bütün zamanlar, Allah'ın ilmine nisbetle aynıdır.”[444]

Cenab-ı Allah, Kur'an'da:

“(Habibim) senin hâlâ üstünde dura geldiğin (Kabe'yi tekrar) kıble yapmamız; o peygambere uyanları, ayağının iki ökçesi üzerinde geri döneceklerden, ayırd edip bi­lelim içindir.” [445] ve

“İnsanlar arasında günleri, (kâh lehlerine, kâh aleyhlerine) döndeririz. (Bu da), Allah'ın, iman edenleri bilmesi, içi­nizden şâhidler edinmesi içindir.” [446] buyurur. Bu ve benzeri ayetler zahiren, O'nun ezelî ilmine münafi gibi görünürse de, müşkilin halli şu şekildedir: Allah'ın, bilelim, demesinden kasdi; bildirelim, ayırd edelim, bildiğimizi tahakkuk et­tirelim, filen tebeyyün etsin, inananlarla, inanma­yanları ortaya çıkaralım da siz de görün, benim bildiğimi siz de bilmiş olun, demektir.[447] Bu, Arab üslûbunda kullanılması adet olmuş bir tarz­dır. Nitekim bir kutsî hadiste Allah Teala :

“Ey kulum, hastalandım, beni ziyaret etmedin.” buyurmaktadır. Bundan kasdı:

“Fakir kullarım has­talandı, benim rızam için onları ziyaret etmedin.” dir.[448]

Allah'ın ilmi, herşeyi ihata eden [449] sınırsız bir ilim olduğu için insanların ilmiyle mu­kayese edilemez: “Allah bilir, siz bilemezsiniz.” [450] derken, sanki Allah Teala, şöyle de­mektedir:

“Ey kulum, bil ki benim ilmim, senin il­minden daha mükemmeldir.”[451]

Ariflerden biri: “İlim deniz gibidir. Ondan bir vadi çıkmaktadır. Vadiden bir nehir çıkmak­tadır. Nehir bir kanala su vermektedir. Bu kanala bağlı su boruları vardır. Eğer ırmağın bütün suyu kanala akacak olsa kanal yıkılır ve su altında ka­lır. Eğer denizin olanca suyu ırmağa akacak olsa, vadi mahvolur. Aynen bunun gibi, ilmin deryala­rı Allah indindedir. Allah o deryalardan peygam­berlere vadiler dolusu vermiştir. Peygamberler, va­di dolusu ilimlerinden, alimlere nehirler kadarını akıtmışlardır. Alimler de diğer insanlara, taakatlerine göre azar azar akıtırlar. Kimine kanallarla, kimine de borularla...” Bu temsili te'yid eder mahi­yette şöyle bir haber rivayet olunmuştur: “Diğer insanlara nazaran, alimlerin sırları vardır. Alim­lere nazaran halifelerin sırları vardır. Halifelere nazaran peygamberlerin sırları, peygamberlere nazaran meleklerin sırları vardır. Bütün bunlara nazaran da Allah'ın sırları vardır. Cahiller, alimle­rin sırlarına muttali olsalar onları öldürürlerdi. Alimler, halifelerin sırlarına muttali olsalar onla­ra harp ilan ederlerdi Halifeler, peygamberlerin sırlarına muttali olsalar onlara muhalefet ederler di. Peygamberler, meleklerin sırlarına muttali ol­salar onları yalanlarlardı. Eğer melekler Allah'ın sırlarına muttali olsalar şaşırıp sapıtırlardı ve he­lak olurlardı. Bunun sebebi şudur: Nasıl baykuş­ların gözleri güneşin ışığına tahammül edemezler­se, zayıf akıllar da güçlü sırları taşıyamazlar.”[452] İnsanların ilmi, Allah'ın ilmi yanında bir hiç mesabesindedir. Kaldı ki insanların bazılarının ilmi, diğer bazılarınınkinin yanında çok kısır kal­maktadır. Çünkü Allah onlara indindeki ilmin­den ilim vermiştir. Hızır (as) bunlardan   biridir.[453]:

“Biz O'na kendimizden ilim öğrettik.” [454] O ğayb ilmi de.[455] İlimlerin gizli sırlarıydı, ona ancak Allah'ın tevfikı ile vakıf olu­nabilir.[456] Musa (as), bir peygamber olduğu halde, O'nun bu hususî ilminden    istifade için:

“Sana öğretilen rüşd'ü bana öğretmen için, sana uyayım mı?” [457] hayra vukuf ve doğruyu bulma ilmini[458] öğretmen için[459] sana ar­kadaş olayım mı? demişti.

Allah Teala'nın ilmi sebebiyle mevsuf olduğu bir diğer güzel ismi de[460], Kur'an'da doksanyedi defa geçen “Hakim” dir. [461] “En üstün bir ilimle bi­len”[462], “gerekeni yapıp, gereksiz olanı terk eden”[463], “ilim ve akıl ile doğruyu bulan”[464] manalarına gelen bu isim; Genab-ı Hak için “eşya­yı bilip, onları hikmetle yaratan”[465], “bütün fiillerinde hikmet ve maslahatı gözeten[466]”, “iş­lerin neticelerini bilen, her malumata sahib[467]”, gibi manalarda anlaşılır.

Bu ismin masdarı olan “hikmet” kelimesinde, fesada mani olmak ve uygun olanı tercih etmek manası vardır. Hüküm, hükümet, muhkemlik hep bu masdardan alınmadır. Birşeyin üzerine terettüb eden ve ondan maksud olan menfaat ve mas­lahata, o şeyin hükmü ve hikmeti denilir. Bunda, tamıtamına bir gâî illet manası yoktur. Çünkü hik­met 'faide'den daha hususî, ve gâi illetten daha umumîdir. Zira hikmet, gâî illetten daha sonra ge­lebilir. En umumi manasıyla hikmet: Her güzel ilmin ve sâlih amelin ismidir. Herhangi bir husus­ta, kalben veya lisanen: 'Şu şöyledir.' deyip ona göre hareket etmek ve yaptığı işte isabet etmek, hikmettir. Şu halde, yalnız sözde veya yalnız fiilde isabet, hikmet değildir. Hikmetin başı, doğru bilgi, sonu faydalı iştir. Demek ki hikmetin, bir ilim yönü, bir de fiil yönü vardır. Hikmetin, “eşyayı yerli yerine koymak.” şeklindeki diğer bir tarifi, bütün varlıkları ihata ettiğinden, Allah'ın sıfatı olan kül­li hikmeti ifade eder. “Herhangi bir şeyi yerli ye­rine koymak” şeklinde ifade edilen hikmet, insan­ların cüzî hikmetlerini karşılar. Bu manalarıyla hikmet, aynı zamanda “adalet”tir [468]

Mutezileye göre, hikmet ve adalet, failine ve­ya başkasına fayda temin eden şeydir.[469] Eşârîlere göre, failinin kasıt ve iradesine uygun ola­rak meydana gelen iştir. Her iki görüşü de ihtiva eden Maturîdîlerin tarifine göre ise: Fayda taşı­sın, taşımasın, neticesi güzel olan ve iyi olan iş, hikmettir.[470]

Allah Teala, hikmetsiz iş yapmaktan, abes ile meşgul olmaktan münezzehtir.[471] Kur'an, akıl sahiblerinin ağzından:

“Ey Rabbimiz, sen bun­ları batıl olarak, boşuna, yaratmadın. Sen (bâtıl yaratıştan) pak ve münezzehsin.” [472] der. “Bunlar”dan kasıt, yer ve göklerdeki mahlûkâttır.[473] “Bâtıl”, tasarlanan bir gayesi olmayan[474], abes ve oyun kabilinden olan, hikmetsiz[475] manasınadır. Allah, bâtılı Kur'an'da, sel suyunun faydasız ve her an kaybolup atılmaya mahkum olan köpüğüne[476] benzetmektedir. Bir başka ayette de:

“Biz göğü de yeri de, ikisinin arasında bulunan şeyleri de oyun olsun diye yaratmadık.” [477] buyurulmaktadır. Doğrusu Allah, bu kâinatı bir hikme­te mebnî olarak yaratmıştır; asla, başıboş ve alay mevzuu edilsin diye yaratmamıştır.[478] Âlemde, yersiz hiçbirşey yaratılmamıştır. Var olan herşey mutlaka bir sebeb ve incelikten dolayı var olmuş­tur. Kâinat bütün olarak ve parça parça, yüce, üs­tün hikmet ve inceliklerle bezenmiştir.[479] Her­şey “hakk” olarak yaratılmıştır:

“Gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri elbette Allah hakk olarak yarattı.” [480], [481] O halde, hak, yani hik­met, Allah'ın yarattığı andan itibaren kainatın yapısında mevcuddur. Çünkü Allah, kainatı, hak sebeble ve hak olarak yaratmıştır, yapısında bâtı­la ve sapıklığa yer vermemiştir. İnsan, bazan, ha­yatta karşılaştığı hakikatlerin bir kısmını ihata ve idrâkten aciz kalır da sapıtır ve bu yüzden, haya­tın boş, bâtıl olduğunu, herşeyin bir hikmet ve in­celikten uzak abes şeyler olduğunu zanneder.[482] Kâinattaki şerlere ve aklımızın ermediği şeylere bakarak, bu mananın doğruluğundan şüp­heye düşmek, “bâtılı yaratmak” ile “batıl olarak yaratmak” arasındaki farkı görememekten ileri gelir.[483]

Bu noktada, İslâm Ulemâsının ve mezheblerinin ihtilaf ettikleri bir mesele karşımıza çıkıyor: Allah'ın fiillerinde, bir gâî illet tasavvur olunabi­lir mi? Allah, bir sebebe binaen mi yaratır, sebebsiz mi yaratır?

“Gâî illet, hakikatte, failin o fiili yapmasına sebeb olan şey, demek olduğundan, bu manada Allah'ın fiillerinde gâî illet düşünülemez. Çünkü o zaman, Allah, kendi dışında bir varlıkla kemâle ermiş olur ki bu muhaldir.” diye filozoflar bunu reddetmişlerdir.[484] Eşârî mezhebi de bu görüş­tedir.[485] Fahrüddin Râzî, tefsirinde bu görüşü her fırsatta müdafaa eder ve şöyle der: “Asha­bımız der ki: Allah Teala hiçbir fiilini bir garaz, bir maksad için yapmaz. Çünkü, böyle olsa idi, Allah, bu maksadın yerine gelmesiyle kemâl bul­muş ve kemâle ermek için, kendi dışında bir var­lığa muhtaç olmuş olurdu. Başka bir varlıkla ke­mâle eren ise eksik bir zat'ttır. Bu, Allah için dü­şünülemez (...) Fiilini bir maksad için yapan bu maksadı elde etme hususunda, o fiilin vasıtası ol­madan, maksadını elde etmekten âciz demektir. Acz Allah için muhaldir. Allah Teala yaptıklarını bir maksada binâen yapıyorsa, bu maksad olsa ol­sa, mükelleflerin maslahatlarına riayet, maksadı­dır. Cenab-ı Allah'ın fâiliyyeti bu şekilde olsaydı, kullarının hakkında zarar olan şeyleri (mefsedeti) yaratmazdı. Fakat durum böyle değil.”[486] Râzî, bunları söylerken, hâşâ, Allah'ın abesle işti­gal ettiğini, hikmetsiz iş yaptığını iddia etmiyor: “Şu, herkesin ittifak ettiği birşeydir: Allah Teala hikmetsiz hiçbir iş yapmaz. İhtilaf edilen nokta: Allah, fiilini, bir hikmet için mi yapmıştır. Allah Teala, o işi yaptığı için mi hikmetli olmuştur”.[487] “Biz diyoruz ki: Allah Teala'nın bütün fiilleri doğru ve hikmetlidir. Çünkü, Allah, bizzat kendi mülkünde tasarrufta bulunmaktadır. Mâlikin mülkündeki tasarrufu, mutlak olarak hakk ve güzeldir. Binaenaleyh, Allah'ın hükmü de mut­lak olarak doğrudur. Akıllar, Allah'ın hikmetlerini ihatadan âcizdir”[488] “Râzî, ayrıca, Cenab-ı Al­lah'ın, Kerîm sıfatının[489] gereği olarak da, “Hakim”   olduğunu şöyle izah eder: “Kerîm olanın, hakim olması gerekir. Çünkü birisine ni­met vermek, eğer bir hikmete binâen değilse bu tebzîr (savurganlık) olur; kerem olmaz. Bir hik­metle olursa, ona kerem denilir”[490]

Allah'ın fiillerinde gâî illetler bulunmadığını iddia hususuda Şâfiîlerden, Mâlikîlerden, Hanbelîlerden birçoklarıyla İbn Hazm gibi bir kısım ule­mâ, Eşârîlerle aynı görüştedirler.[491] İbn Rüşd, İbn Teymiyye, İbn Kayyûm ve Sadruddin Şîrâzî, bu hususta, Eşârileri, “Allah'ın fiillerini, maksadlar ve gâi illetlerden tecrîd ederek, hikmetten tec-rid etmek”le itham etmişlerdir.[492] Râzî'nin yu­karda geçen sözlerinden de anlaşılabileceği gibi, Eşârîlerin böyle bir iddiaları yoktur. İbn Kayyım: “Allah Tealla'nın, fiillerinde, eşyayı yerli yerine koyması, en güzel şekilde yaratması manasına olan, yüce gayelerin bulunması 'hakim' isminin gerektirdiği şeylerdendir. Bunları inkar, hakim ismini ve gerektirdiği şeyleri inkardır.”[493] diye­rek, Eşârilerin, hikmeti, tamamen inkâr ettiğini id­dia etmiştir.

Mutezile mezhebi, bu mevzuda, Eşârîlerin tam karşısı bir fikir savunur: “Allah hakimdir. Ha­kim olanın fiillerinin hikmetsiz olması caiz değil­dir. Cenab-ı Hak bütün fiillerinde, kullarına ihsan maksadını gözetir. 'Ey Rabbimiz, bunları bâtıl ola­rak yaratmadın.'[494] ayeti buna de­lildir. Ayette Allah her türlü çirkinlikten tenzih edilmiştir. İlâhî fiillerdeki hikmetler bazan zahir­dir, bazan gizlidir.”[495] Gelecek ifadeler çerçe­vesinde, Hanefî, Hanbelî, Maliki ve Şâfiîlerden bir­çok kimse, Kelâmî mezheplerden Kerrâmiyye, Mürcie, hadiscilerin, mutasavvıfanın ve müfessirlerin ekserisi Mutezilenin kanaatındadırlar: “Allah Teâlâ, yaptıklarını ve emrettiklerini mahmûd bir hikmete binâen yapmış ve emretmiştir.” Mesele, bundaki hikmeti  tarife gelince, her fırka başka başka tarifler yapmıştır.[496] Biz tercih ettiğimiz şekliyle bu görüşü şöyle anlatalım: “Selef, onbinden fazla hadis ve ayette talîlin (illet beyanının) varlığına zâhib olmuşlardır.” Alûsî gibi biz de bu görüşteyiz,[497] Mustafa Sabri Efendinin de be­yan etikleri gibi, Ehl-i Sünnet dışı mezheplerden Mutezile ve Mürcie tarzında, İslâm'a büyük hiz­metleri geçmiş Eşârî mezhebini, hikmeti inkâr it­hamına maruz tutmamalıyız.[498] Fakat şu itira­zı yapabiliriz: Gâî illetler, iddia  edildiği gibi, Cenab-ı Hakk'ın, başka bir şeyle değil, kendi sıfa­tı olan ilim ve iradesiyle kemâli demektir. Ayrıca, Allah'ın fiillerinde, o fillere sebeb olma manasın­da değil, ama faide, gaye ve hikmetin carî olduğunda şüphe yoktur. Faydası olmayan her fiil bâtıl ve bîhûdedir. Bir fayda kastolunmadan yapılan fiilse, abestir. Faydası ve gayesi  bilinerek ve tam bir isabetle yapılan fiil, hikmettir. Madem ki Allah, Kur'an'da, akıl sahiblerinin ağzından, bâtıl olarak yaratmadığını [499] haber vermekte­dir, öyle ise hilkatin,   baştan başa, faideler ve gayelerle bîribirine bağlı, hikmetlerle depdolu, ol­duğunda, fiillerinin hikmetle cereyan ettiğinde şüphe yoktur.[500] Allah'ın emir ve yaratmasın­da maksadları vardır, fakat bizimkilere benzemez. Biz maksadlarımızla, noksanlıklarımızı gideririz. Allah Teâlâ maksadlarıyla noksanlıklarını gidermez; çünkü O'nun noksanı yoktur; O mutlak kâmil­dir. Bir akıl ile de mahdûd ve mahkûm değildir. O'nun gayeleri bizimkilere benzemez.[501] Allah'­tan başka, herkes, yaptığı bir fiilinden dolayı “Bu­nu niçin böyle yaptın?” diye suale çekilir ve işinin maslahat yönü araştırılır. Cenab-ı Allah için, han­gi akıl ve ilim ile, böyle bir sual sorma cesaretini gösterebilirz.[502]

Cenab-ı Hakk'ın fiillerinde gâî illetlerin varlı­ğını kabul etmediğimiz zaman, İslâm hukukunun dört esasından biri olan Kıyas tehlikeye düşmek­tedir. Çünkü kıyas, illetler üzerine bina edilmiştir. “Hâkim” isminin, vahyin daha ziyade, teşri devri Medine devrinde çokça gelmesi[503] teşriin hik­metle olduğunu gösterebilir.

Cenab-ı Hakk'ın kudret ve iradesi, hikmetiyle sıkı sıkıya irtibatlıdır.[504]

“Şer” olarak tavsif edilebilen her türlü hadise ve fiil, Allah Teâlâ'nın ilim ve hikmeti karşısında, farklı şekilde değerlendirilmek mecburiyetindedir. Madem ki Allah, hem âlimdir hem hakimdir, dün­yadaki şerleri nasıl değerlendirmeliyiz ki tenakuz gibi görülen bu durum açıklık kazansın?

 

5- Allah Mutlak İrade Sahibidir.

 

Allah'ın ilim ve hikmetini hadiselerde göster­mesi irade etmesine bağlıdır. Bize, hayır görünsün, şer gürünsün her hadise ve fiil ilâhî irade ile mey­dana gelmektedir. Binâenaleyh, şer problemi açı­sından ilâhî iradenin mühim bir yeri vardır.

Kur'an'da sık sık tekrarlanarak, insanların zihnine çıkmamacasına sokulmak istenen en mü­him hakikatlerden birisi de Cenab-ı Allah'ın İrade­sidir. [505] Ayet­leri tetkik edenlerin açıkça anlayabilecekleri gibi, kâinattaki bütün hadise, hareket ve oluşlar O'nun iradesi sınırları içerisinde vuku bulmaktadır.

Şi'a[506] ve Mutezileden Ka'bî iradeyi Allah'­ın ilmi ile aynı kabul etmişlerse de Ehl-i Sünnete göre Allah'ın iradesi, ilminin temelleri üzerinde­dir.[507]

Kur'an'da, daha ziyade, Allah'ın iradesi “meşîet” kelimesi ve müştaklarıyla ifade edilmiştir. Meşiet ve irade kelimeleri, örfen ve ekseri kelamcılara göre aynı anlamda kullanılmıştır.[508] İrade vasfı her hakikî failde vardır[509]. Cenâb-ı Allah'ın iradesi mutlaktır[510] “O dilediğini yapar.” [511] Cehennem ehline dile­ği azabı yapar, cennet ehline dilediği kadar lütfe­der.[512] İradesi dünyada da ahirette de mutlak­tır: “Dilediği hükmü kor.” [513], dilediğini helal kılar, dilediğini haram kılar.[514] O'na ma­ni olabilecek güç yoktur. Dilediğini nimetlerle yü­celtir, dilediğini belalara boğar. Her iş, ebediyyen O'nun iradesine göre yürür.[515] İradesi, izzeti­nin gereğidir. Meşîreti tesirli olmayan izzet ile tavsîf edilemez. Muradını yerine getiremeyen zelil olur. Bundan dolayı, irade, Allah için kemâl sıfatı, insanlar için belâ, kusur ve noksanlık sıfa­tıdır.[516]

İnsanlara dilediği gibi şekil verir: “Analarının rahimlerinde size nasıl dilerse öyle kılık veren O'dur.” [517] Bu Hâlık-ı musavvir, bu ya­ratma ve tasvirinde mecbur ve muztar değil, muh­tardır. Kendisi başkasını zorlayabilir, fakat zorlanamaz. Bütün hadiseler, ilim ve mutlak kudrete sahip ve herbir şeyi, hem yaratmaya hem yaratma­maya kadir bir hür failin tercihinin ve iradesinin eseridir.[518]

Hernekadar Eşârî mezhebinin bir müdafii olan Râzî, bu hususta, insan iradesini reddeden Cebriyyeye yakın bir görüş serdediyorsa da[519], insanların da iradeleri vardır ve bu irade, Allah'ın ira­desi haricinde değildir [520] ve benzeri ayetler açıkça gösteriyor ki kulların fiilleri, bizzat veya Cenb-ı Hakk'ın meşietiyledir.[521] Allah'ın irade­sine bağlı olmadıkça, insanların ne iradeleri, ne niyyetleri ne imanları hâsıl olur. Mâlik'in rızası ve iradesi olmadan mülkünde en ufak bir şey hu­sule gelir mi?

İnsanların irade güçleri vardır fakat, herşeyin kendisine döndüğü o büyük iradeden ayrı değildir. İnsanlara verilen seçebilme hürriyeti ve hidayete erme kolaylığı, sonunda, olmuş olacak herşeyi kuşatan o esas iradeye bağlıdır.[522] İnsanların imân hususundaki ihtiyarları da bu kaide içindedir : “Allah'ın izni olmadan hiçbir kimsenin iman etme­si mümkün değildir.” [523] Bu ayetteki “izin” ancak “meşîet” manasına hami edilebilir. 'Hiçbir kimse, Allah'ın onu imana icbar etmesi ol­maksızın imân edemez.” gibi bir manaya hamledilmesi caiz olmaz.[524]

Selef ve İslâm ulemâsı Cenab-ı Hakk'ın iradesi­ni şu veciz cümlede ifade etmişlerdir: “Allah'ın dilediği olur, dilemediği olmaz.”[525] Öyle ise, ka­inattaki şer, küfür isyan nev'inden olan bütün ha­diseler Hakk' Teâlâ'nın iradesine müstenittir.[526]

Şu ayet bunun delilidir.

“Eğer Allah dileseydi, o peygamberlerin arkasındakiler, kendilerine, o apa­çık burhanlar geldikten sonra, biribirini öldür­mezlerdi. Fakat ihtilafa düştüler. Binnetice, onlar­dan kimi iman etti, kimi küfre saptı. Eğer Allah dileseydi biribirini öldürmezlerdi. Şu var ki Allah ne dilerse yapar.” [527] Peygamberlerin üm­metleri arasındaki çatışmalar, öldürmeler, Allah'­ın iradesine muhalif olarak vuku bulmuş değil­dir.[528]

Allah'ın iradesi rızasından ve emretmesinden farklıdır. O “Kulları için küfre razı olmaz.” [529] ,[530] Fakat: “Eğer Allah onların şirkini murad etmemiş olsaydı onlar şirk koşmazlardı” [531] Buna göre Allah'ın, kulları için razı olmadığı küfür, meşîetiyle olmuştur.[532] Demekki Allah'ın rızası başka şeydir, iradesi başka şey­dir. Alimlerimiz, Allah'ın rızasını şu manalara hamletmişlerdir. “Birşeyi kabul etmesi, medh-ü sena etmesi.”[533]

Bir de, Allah'ın yapılmasını emrettiği halde, kullarının, cüzî iradeleriyle yapmamayı tercih et­meleri sebebiyle, emrettiğinin aksini murat edip yaratması vardır. Demek ki Allah'ın emirleri ve rı­zası, insanların, aksine hareket imkanlarını onlar­dan almıyor. Her emir, muhalefet edilmemesini irade eden bir cebri gerektirmiyor.[534] Çünkü Allah'ın iradesiyle emri, biribirini icâb ettirmediği gibi, iradesiyle yasağı arasında da bir zıtlık yok­tur.[535] “Madem ki, Zarar ve Azabda, rahmet gi­bi, Allah'ın dilediği şeylerdendir, o halde, O'nun her meşîet ve yaratması, her veçhile, rızasına uygundur ve bir beis yoktur.” denemez. Allah'ın rızasının delilini, yaratma meş'etinde değil emir ve nehiylerinde aramak gerektir.İbn Teymiyye, irade ve rızayı şu şekilde temyiz eder: “Allah'ın kitabında irade iki çeşittir : Birincisi, muradın mey­dana gelmesini gerektiren kevnî iradedir. İkincisi; sevgi ve hoşnudluğu ifade eden dinî ve şer'î irade­dir. Bu ikincisi, irade edilenin meydana gelmesini gerektirmez. 'Allah sizin için kolaylığı murat edi­yor, zorluğu murat etmiyor.' [536]ayetindeki irade böyledir.[537] Ehl-i Sünnet'in bazı diğer muhakkik alimleri de iradeyi aynı şekilde ikiye ayırmışlardır.[538] Buradaki ikinci çeşit irade, Al­lah'ın rızası ve emri karşılığıdır. İbn Kayyım bu meselede şunları söyler: “Eğer dersen ki, Allah Teâlâ sevmediği, razı olmadığı bir işin olmasını nasıl irade eder?, Allah'ın iradesiyle buğzu ve hoş­nudluğu nasıl birleşir? Denilir ki: Bu insanların ihtilafa düşmelerine sebep olan bir meseledir. Bil­miş ol ki murad iki kısımdır: Murad li-nefsihi. Mu­rad li-gayrıhî. Murad linefsihi, zatından zatında bulunan hususiyetlerinden dolayı, zatındaki hayırdan dolayı sevilen ve istenen şeydir (...) Murad li-gayrini, kendisinde isteyen için bir maksat olmayan, zatına nazaran faydası bulunmayan, esas mu­rat ve maksûda vesile olan şeydir. Zatı ve nefsi iti­barıyla, o şey murad. eden için sevimsizdir, onu esas maksûduna götüreceği için murat etmiştir. Bunda irade ve buğz birleşebilir. Bu, ilaçla tedaviye benzer.”[539]

Mutezile, bu meselede, Allah Teâlâ'yı tenzih etmek isterken, şirk uçurumunun kenarlarına gel­mişlerdir. Yukarıda geçen ayetlerdeki “meşîet”i, meşîet-i ikrah ve ıztırar[540], meşiet-i ilcâ ve kasr[541] manasına anlamışlardır. Buna göre, me­selâ, [542] ayetin manası şöyle olur:

“Eğer Allah icbar ederek dileseydi, biribirimizi öldürmez­diniz. Allah, sizi öldürmeme hususunda icbârî ira­desini kullanmadı, siz irade edip biribirinizi öldür­dünüz.” Yani, Allah kuldan, iman ve taat irade ediyor, kul ise kendisi için küfür ve masiyet irade ediyor. Allah'ın iradesi olmuyor da kulun istediği oluyor. Bu durumda da Allah'ın iradesi mağlûb, ku­lun iradesi galip geliyor.[543] Allah kulunun imân etmesini diliyor ama kul imân etmiyor.[544] Hal­buki

“Allah kimin sapıklığını irade ederse, artık sen Allah'ın ona ait meşîetini önlemeye, hiçbir şe­kilde muktedir olamazsın. Onlar öyle kimselerdir ki, Allah, onların kalblerini temizlemeyi dilememiştir.” [545] ayeti Mutezile aleyhine kuv­vetli bir delildir.[546] Mutezile, şu görüşlerinden dolayı bu yanlışlığa düşmüşlerdir: “Şer ve kabîh olan bir şeyin Allah'a nisbeti mümkün değildir. Kötülüklerin Allah'tan başkasına nisbeti gerekir. Çünkü, hayrı ve iyiliği isteyen iyidir ve hayırlıdır, kötülüğü isteyen de kötüdür. Cenab-ı Allah kötü olamayacağına göre, kötülüğü ve küfrü isteyen, Allah'ın rızası olmadığı halde, kötü kullardır.[547]” “Allah'ın iradesi kendi fiilleri içindir. Kullarının fiilleri için O'nun iradesinin manası, o fiilin yapıl­masını emr ve talebtir.” [548] “Bu görüşleriyle, Mu­tezile, Allah'ı şerden tenzih etmek isterken, küfür sınırlarına kadar gelmiştir ve O'nun mutlak irade ve kudretini tahdîd etmiş, adeta, şer mevzuunda, kudretinin üstünde bir güç gibi kulun iradesini yer­leştirmiştir. Bundan dolayı Ehl-i Sünnet, şu hadis­lere de dayanarak, Mutezileyi islâm ümmetinin mecüsîleri saymışlardır:

“Her ümmetin mecûsîleri vardır. Bu ümmetin de mecûsîleri, kader yok di­yenlerdir.” [549]

“Kaderiyye bu ümmetin Mecûsîleridir” [550]

“Ümmetimden iki sınıfın islâmdan nasibi yoktur: Onlar, mürcie ve kaderiyyedir.” [551] Hadislerdeki kaderiyye Mutezile oldu­ğunda Ehl-i Sünnet icmâ etmişlerdir.[552]

Cenab-ı Hakkın iradesi kayıtsızdır. Hikmet, rahmet, adalet, sünnetullah, eslahiyyet ve benzeri şeyler bu iradeyi kayıtlayamaz ama dengeler, çün­kü Allah sırf iradeden ibaret değildir.[553] M. Abduh, Allah'ın   iradesini, adeta, sünnetullahla tahdîd eder: “Allah Teâlâ'nın meşîeti, mahlûkatındaki nizamı, üzerine yerleştirdiği sünnetine gö­re cereyan eder.[554] Meşîeti, nizamı gerektiren hikmetine bitişiktir.”[555]

“Allah kimi dilerse şa­şırtır, kimi de dilerse onu doğru yol üstünde tu­tar.” [556] ayetini şöyle anlar: “Allah'ın meşieti kimin şaşırmasına taalluk ederse, onu şaşır­tır. Şu kadar var ki o kulun şaşırması sünnetullahın gereği olarak tahakkuk etmiştir. Bunun mana­sı 'Allah saptırmak istediğini saptırır, onu sapıklı­ğa zorla iter.' değildir.”[557] Al'usî bu görüşte de­ğildir.

“Allah dilediğini rahmetine sokar.” [558] ayetinin tefsirinde: “Allah'ın dilediğini rahmetine, dilediğini azabına sokması mevzuunda şu iyice an­laşılmalıdır ki: Azaba sokmak, azaba girenler ci­hetinden, kötü ihtiyarlarının neticesidir, rahmete girdiklerinde olduğu gibi, Allah'ın cihetinden de­ğildir.”[559]

“Allah âlemlere hiç bir zulüm yapmak istemez.”  [560] Hak etmeyene azab etmez, hak edenin sevabını, fazlının bir eseri olarak, kısmaz[561] ama, iradesi hududsuzdur: “Dilediğine mağfiret dilediğine azab edebilir. [562] Bu takdirde de azabı mahzâ adalet, mağfireti mahzâ fazl ve ihsan olur.[563] Çünkü O “Mülkün sahibidir.” [564] Her hal-ü kârda O'nun yaptığı şeylerin hepsi gerçek hayır­dır.[565]

“Azaba kimi dilerse onu dûçâr eder” [566] Cenab-ı Allah hiçbir zaman, rahmet ve azabını başıboş ve oldum olasıya seyrettirmez ama bu O'nun ilâhî iradesinin enginliğine mâni değil­dir. Adalet ve hakkâniyyeti de iradesinin enginli­ğine manî değildir.[567] Mesela, münafığın, ada­let cihetinden, azabı hak etmiş olması, Allah'ın iradesi olmadan, azab çekeceği manasına gelmez.

“Dilerse münafıklara azab eder olunur.” [568]Çünkü Cenab-ı Hakk'a vacip olan hiçbirşey yoktur ki iradesini tahdîd etsin.[569] Muhammed Abduh'un zannettiği gibi, sünnetullah da O'nun iradesinin hududsuzluğuna halel getirmez. Mese­la, [570] ayette bahsedilen, İsâ (as) 'ın ba­basız doğuşu, meşîet-i ilâhiyye'nin hiçbir hudud tanımadığı ve beşeriyyetin alışa geldiği, bir kanun olarak kabul edip aksini düşünemediği kayıtlar­dan azadeliğini gösterir.[571] Fıtrat kanunlarında da, sünnetulah, Meşîetini tahdîd edemez.[572] Allah, yarattığı şeylerin, koyduğu nizamın mahkû­mu değildir.[573] “Allah'ın eli bağlıdır.” [574] diyen Yahudi uleması, tabiat ve îcâb (determi­nizm) nazariyesini doğru kabul ederek, Allah'ın tam manasıyla fâil-i muhtar olmadığı, ilâhı kudret ve iradenin tabiat kanunlarıyla kayıtlı ve sınırlı olup, onu bozamayacağı, bir diğer ifadeyle, Allah kainatı yarattıktan sonra artık istirahate çekilip, hüküm ve kudretini mahlukatına vermiş olduğun­dan eli bağlıdır, fikrine düşmüşlerdir.[575]

Netice olarak, bütün hükümler ve hadiseler O'nun iradesine tabidir. İradesi üzerinde tesir icra edebilecek hiçbir kuvvet yoktur. Allah hakim ol­duğu için, tekliflerinin medarı olan kullarının mas­lahat ve menfaatlerini gözetir. Helâl kılışında ve tahrîminde birçok hikmetleri vardır, ama, o hik­metler ve maslahatlar, hükümlerin asıl illetleri değildir. Asıl illet Allah Teala'nın iradesidir. “Ni­çin böyle olmuş?” gibi hikmet araştırmalarının ye­gâne cevabı: “Allah böyle irade etmiş ve böyle hükmeylemiştir.” şeklinde olabilir.[576] Meşîet de hikmet de Allah'ın sıfatlarındandır, biribirlerine tabî değillerdir.[577] Zamahşeri hernekadar bazan, meşîete hikmeti şart koşar gibi oluyorsa da[578]:

“Eğer Allah dileseydi, onları tek bir ümmet kılardı.” [579] ayetinin tefsirinde, meşîeti, meşîet-i kudret ve meşîet-i hikmet diye ayırarak[580] Ehl-i Sünnetin görüşüne yaklaşmıştır.

Velhasıl bir problem olarak karşımıza çıkan şerrin her türlüsünün, Cenab-ı Allah'ın iradesiyle vücud bulması, bu probleme bir cevap bulmak ge­rektiğini söylüyor.

 

6- Allah Mutlak Kudret Sahibidir.

 

Cenab-ı Allah mutlak kudret sahibidir. Kud­ret, failin fiilini yapabilmesini ve kendisiyle fiilin meydana gelmesini mümkün kılan bir sıfat­tır.[581] Güç kuvvet O'nundur. O'ndan başkasın­da hakikî manada ne güç ne kuvvet ne kudret var­dır [582] Cenab-ı Hakk'ın kudreti, Kur'an'da, bazan “kadir”, bazan “muktedir”, bazan “kadir” şeklin­de beyan edilmiştir. Kadir, alâ edatıyla kullanılır ve zikredilen şeye gücü yettiğini, o hususta acze düşmeyeceğini ifade eder.[583] Muktedir: Herşeye karşı mutlak ve ekmel surette gücü yeten[584] kendisine hiçbirşey mümtenî olmayan, şiddet ve kuvvetle, kendisine hiç kimsenin karşı çıkamaya­cağı mutlak kudret sahibi olandır. Sülâsisi olan “kudret” masdarına göre daha beliğ, daha umumî ve daha kesin bir mana ifade eder.[585] Kadîr ile yakın manalıdır. Aralarındaki fark, muktedir isminin insanlar için de kullanılabileceğidir. Fakat insanlar için kullanıldığında kudret kazanmış manasına gelir.[586] “Kadîr” mübalağa ifade eden bir sıfattır: Hikmetin gerektirdiği şekilde, dilediği­ni, eksiği ve fazlası olmaksızın yapandır. Allah Teala'dan başkası için kullanılmaz.[587] Her üç vas­fın da ifade ettikleri müşterek mana “kudret”tir. Kudret, Allah için, âciz olmamaktır. Mutlak mana­da kudret ancak Allah Teala'da vardır. Kullar için kullanılmaz, ancak kayıtlı olarak “şuna kadir, bu­na kudreti var” şeklinde kullanılabilir. Çünkü in­sanlar, hernekadar birşeye güç yetirebiliyor gibiyseler de âciz oldukları şeyler daha fazladır. Bunun için mutlak kudret insan için imkansızdır. Her yö­nüyle, herşeyde mutlak kudret sahibi, acizlik ken­disi için söz konusu olmayan sadece Allah Teala'dır.[588] Kainatı yaratmaya kadir olduğu gibi, yaratmamaya da kadirdir.[589] Alemdeki intizam ve sağlamlık O'nun kudretinin delilidir.[590]

Allah Teala'nın kudreti mümkün olan bütün varlıklara taalluk eder.[591] Canlı cansız bütün varlıklar Cenab-ı Allah'ın yüce kudretiyle vücud bulmuşlardır.[592] Kainatın meydana gelmemesi de mümkün olduğu halde, meydana gelmesi, mü­essir bir kudret sahibinin varlığını ilân etmekte­dir.[593]

Allah'ın kudreti mutlaktır. İlâhi hikmet ve adaletle olan dengelenmesi, mutlak oluşuna zarar vermez. Kudret ve hikmet sıfatları, Allah'ın adalet sıfatından ayrılmayan sıfatlardır.[594] Ehl-i Sünnet'e göre Cenab-ı Allah “zulme kadirdir” diye tavsif edilemez. Çünkü Allah için muhal olana ilâ­hî kudret taalluk etmez. Mutezileye göreyse, Allah Teala zulme muktedirdir ama zulmetmez.[595] Mutezileden Ka'bî: “Eğer Allah dilemiş olsaydı, si­zi muhakkak zahmete sokardı.” [596] aye­tinden, Allah'ın adaletin aksini yapmaya kadir ol­duğunu[597] çıkarmıştır. Mutezile:

“Allah zerre miktarı zulmetmez.” [598] ayetinden, zulüm haddizatında mümkündür fakat Cenab-ı Allah, hikmetine uymadığı için zulmetmez, yoksa zulme kudreti yeter[599] hükmünü çıkarmışlardır. Aslın­da, gerek Ehl-i Sünnet, gerek Mutezile, bu fikirle­riyle Allah'ın kudretinin hududsuzluğunu belirt­mişlerdir.

Kudret-i Külliyye mücerred manada alınacak olursa, sadece hududu olmayan kör ve keyfine tabî bir kudrettir. Cenâb-ı Hak kudretten ibaret değil­dir. O'nun hikmeti de vardır. Bu itibarla Kur'an, Allah'ın külli kudretini, ilâhî hikmete çok sıkı su­rette bağlı görür ve Allah'ın namütenahi kudreti­ni, keyfî ve indî olan bir âlemde değil, muntazam ve tertipli bir alemde tezahür etmiş bulunur.[600]

Kur'an'da Allah'ın, kudret ve hâkimiyyetini ifade eden başka isimleri de vardır. “Aziz” bunlar­dan biridir. Mağlub eden, mağlub edilmeyen[601] manasına gelen bu isim, kuvvet ve galebe sahibi olmak, manasındaki izzet masdarındandır.[602] Her hadisede Cenab-ı Allah'ın hikmetiyle birlikte izzeti de kendisini gösterir. Mamafih, birinci yarat­ma izzetine, ikinci yaratma daha ziyade hikmeti­ne bağlıdır. [603] ayetlerde de görüle­bileceği gibi, Allah'ın herşeye kadir olduğu beyan edildikten sonra, tafsilat babında izzet ve hikmeti getirilmiştir.[604] Kur'an'da doksana yakın ayet­te Allah'ın azîz olduğu bildirilirken, bu vasıf, ekse­riya Allah'ın mutlak kudret ve üstünlüğünü ifade eden muhtevalarda gelir.[605]

“Kahhâr” ism-i celili de böyledir. Bu ismin masdarı olan “kahr”, galip gelmek, zelîl etmek[606] manasınadır. Allah Teala kahhârdır. Her şekilde üstün ve daima gâlibtir. Kuvvet ve kudretiyle herşeyi içinden ve dışından kuşatmış­tır.[607] Hakimiyyet ve kudretiyle kullarına gale­be edip, isteseler de istemeseler de onları irade et­tiği cihete yöneltip, muradınca idare etmekte­dir.[608]

Keza “'Azîm ismi de Allah'ın azametini, yani tezahür eden ilâhî kudret ve kudsiyetini anla­tır” [609], kudretinin yüceliğini, şanının büyüklü­ğünü ifade eder.[610]

“Hiçbir halde aczin kendisine yol bulamadığı, kuvvetli ve kâmil”[611] manasına gelen “Kavl” ve “Zu'l-Kuvve” vasıfları; kendisini hiçbirşeyin âciz bırakamayacağı, istediğini istediği şekilde ya­pan[612] anlamındaki “Gâlib” vasfı; “'Azîm” gibi, Cenab-ı Allah'ın azametini ifade eden ve kibriya sahibi demek olan[613] yücelik ve hakimiyyet ma­nalarını da tazammun eden[614], inkiyad etmekten âzâde[615] demek olan “Ke­bîr” vasfı, hep Cenab-ı Allah'ın mutlak kudretinin çeşitli yönleriyle ifadesidir. Nitekim Resulullah (as) 'ın rivayet ettiği bir kutsi hadiste, Allah Teala şu teşbihi yapmıştı: “Kibriya, ridâm, azamet izarımdır. O ikisi hususunda, kim, büyüklük taslaya­rak, mücadeleye girişirse onu cehenneme atarım.[616] Kebîr vasfı Kur'an'da hep Allah'ın yüce­liğini bildiren bir başka vasıfla gelerek bu büyük­lüğün yüce ve aşkın bir büyüklük olduğunu hatır­latmıştır.[617]

Bu mahiyetteki bir diğer ilâhî vasıf da “Zü'ntikâm” (İntikam sahibi) dir. İntikam, satvet ve oto­rite manasındaki 'nıkmet' masdarındandır.[618] Allah Teala'nın bu vasfı Kur'an'da hep “Aziz” vas­fıyla gelmiştir.

Allah'ın, üzerine istiva ettiğini haber verdiği “Arş”ı [619], yeri göğü ihata ettiğini bildir­diği [620] “Kürsü”sü, mutlak hükümran­lığının başka ifadeleridir. Mesela, 'Arş, lisan ör­fünde, tamamıyla, mülkiyyet ve işlerin intizamın­dan kinaye olarak kullanılır. Meliklerin izzet, mülk ve saltanatlarından kinaye olarak, oturdukları tahtlarına “'arş” denilmiştir.[621] “Kürsü” de ilâ­hî saltanat ve melekûtun gayet beliğ ve veciz bir tasviridir. Bu kelime, hakimiyet, saltanat, ilim, şe­ref, azamet ve nüfuz mefhumunu ifade eder.[622]

Alâkalı kısımlarıyla kısaca anlatmaya çalıştı­ğımız, uluhiyyet telakkisi bu şekilde olan bir din için “şer problemi” çözülmesi gereken bir müşkildir.

Kullarına karşı böylesine merhametli, ilmi ve hikmeti böylesine sınırsız, iradesi ve kudreti mut­lak, zulmü kendisine hiç yakıştırmayan bir Tanrı’nın varlığı ile, dünyada yaygın olan şerler nasıl bağdaştırılabilir?

Hem şerrin varlığını bir gerçek olarak kabul eden, hem Cenab-ı Hakk'ı en nezih şekillerde tavsîf eden Kur'an bu müşkile hangi noktalardan ve ne şekillerde yaklaşmıştır? Tezimizin bundan son­raki bölümlerinde bu hususları açıklığa kavuştur­maya gayret edeceğiz. Bilhassa, şer problemini, zihninde yaşatan insan ile şer gerçeğinin alakala­rını serdedeceğiz.

 

II- ÎNSAN VE ŞER PROBLEMİ

 

1- İnsanın Yaratılış Gayesi:

 

Cenab-ı Allah'ın melekleri ne insanları ne de diğer varlıkları yaratmaya ihtiyacı yoktur. Melek­leri yaratmakla kudretinin kemâlini izhâr etmiş­tir. Çünkü meleklerin kudretlerinin kemâli, yara­tılmalarının, kemâl-i kudreti gerektirdiğine delil­dir. Cenab-ı Allah bir de rahmetinin ve cûd'unun kemâlini göstermek istedi. Hiç kıymeti olmayan topraktan, ilâhî ışıkları, samedânî nurları taşıyan, şehvet ve gazabına rağmen, lisanında tevhid, kal­binde irfan nuru bulunan, bu hususiyetleriyle Allah'ın rahmet ve cömertliğine delil olan bir var­lık yaratmak istedi[623], veya Mutezilenin “Allah sevab ve ikâb için mükellef insanları yaratmıştır. Onları yaratmadan evvel sevab ve ikâb kabîh olur­du. Allah kabîh yaratmaz,[624] her yaratışında bir maksadı vardır” görüşüne karşı “Allah diledi­ğini yaratır, insanı yaratmak istemiştir[625]” diye itiraz eden Râzî'nin de dediği gibi, insanı, yarat­mak istediği için, henüz varlık âlemine gelmedik­leri bir zamanda, Cenab-ı Hakk meleklerine bir halife yaratacağını haber vermişti:

“Muhakkak ben yeryüzünde bir halife yaratacağım, demişti” [626] Kendi irademden, kudret ve sıfatlarımdan ona bazı salahiyetler vereceğim, o, bana izafeten bana niyâbeten, mablukatım üzerinde ba­zı tasarruflara sahib olacak, benim namıma ahkâ­mımı icra edip gereğim yerine getirecek. O bu hususta asıl olmayacak, benim bir naibim, bir kalfam olacak. İradesiyle benim iradelerimi, benim emir ve kanunlarımı tatbikata memur bulunacaktır.[627]

Allah Teala, bilhassa, bu ayette ilk insan Âdem (a.s.) için “halife” tabirini kullanmıştır. Bu tabir, O'ndan sonra gelen ve insanların idaresinde, yer­yüzünün imâr edilmesinde ve Allah'ın hükmünün ikâmesinde çalışan her peygamberi ve itaatkâr in­sanı içine almaktadır.[628] Halife; bir işi, işin esas sahibinin yerine yürüten[629], Kâdir-i Mutlak na­mına niyabet salahiyetini kullanan nâib[630] de­mektir. Niyabet; ya nâib olunanın hazır bulunma­masından veya ölmesinden veyahut da aczinden dolayı olur. Ama bunlardan başka, halife olarak se­çileni böylece şereflendirmek için de olur.[631] Ta­biî ki Allah'ın böyle bir niyabete ihtiyacı yoktur. Fakat kusurlu olan insanların bir halifeye ihtiyaç­ları vardır.[632] Nitekim İbn Mesud ve İbn Abbas (ra)'lardan mervî haberde:

“Melekler, Halife ne demektir. Ya Rabbi? dediklerinde, Cenab-ı Allah: Yeryüzünde fesat çıkaran, hasedleşen, biribirini öldüren bir soyun sahibidir, demişti.”[633] Veya Cenab-ı Allah sevgili kullarını, yeryüzünde halife yaparak şereflendirmek istedi.[634] “O dur sizleri yeryüzünde halifeler yapan.” [635] buyururken bu şerefi göstermiş oldu. Aslında herbir insan Allah'ın bir halifesi olmak üzere ya­ratıldı. Kendisine Allah'ın verdiği mahdûd salahi­yeti Allah adına, Allah'ın ondan arzu ettiği şekilde yerine getirmekle mükellef tutuldu. Fakat insanla­rın bir kısmı salahiyetlerini şahsî kaprisleri, uğ­runda kullandı. Veya halifesi olduğu Allah Teala'dan başkalarının emirlerine teslim oldu ve bir hı­yanet içine girdi.[636] Ama, insanların biribirierine niyabetlerinde olduğu gibi, bu hıyanetin ceza­sını müvekkil değil, bizzat vekil çekti:

“O sizi yer­yüzünde halifeler yapandır. Artık kim küfrederse, küfrü kendi zararınadır.” [637]

Bütün bunlardan anlıyoruz ki insan dünyada bazı şeyler yapmakla mükellef tutulmak üzere yaratılmıştır. Eğer böyle olmasa onun yaratılması abes olurdu. Nitekim Allah Teala bazılarının bu zannını bertaraf etmektedir:

“Yâ, sizi hakikaten boş yere yarattığımızı ve ancak bize döndürülmeyeceğinizi mi zannediyorsunuz.” [638] derken hilafetin bir hesabı olduğunu bildirmekle­dir. Yoksa, Cenab-ı Allah, insanları, yeryüzünde, hayvanlar gibi, başıboş dolaşsınlar, yesinler, içsin­ler, eğlensinler, diye yaratmış değildir:

“İnsan kendisinin başıboş bırakılacağını mı zannediyor?” [639] Şeriatlerle mükellef tutulmayacağı­nı, hilafetinin hesabını vermeyeceğini mi sanı­yo?[640] Hayır, böyle olamaz. O zaman abes olur. Allah abesle iştigal etmez. Kullarını yaratmasında hikmeti vardır : O da “hilâfet” makamının tazam­mum ettiği, ibadet, meşakkatli teatlerle mükellefiyyet, masıyetleri terktir. Sonra, bu teklif meyanında hesab meydanına gidilecektir.[641] Cenab-ı Allah bunu şu ayetinde açıkça beyan buyurmak­tadır :

“Cinleri ve insanları ancak bana ibadet et­sinler diye (li-ya'büdûni) yarattım” [642] Bütün insanları yaratışım bunun içindir.[643]

Mademki Allah insanları ibadet etsinler diye yarattı, öyle ise, niçin Allah'ın iradesine rağmen, ibadet etmeyenler var? Halbuki O'nun iradesine rağmen vuku bulabilecek hiçbirşey yoktur? diye bir itiraz hemen karşımıza çıkabilir. Ayet yukarı­daki zahirî şekliyle anlaşılırsa bu itiraz haklıdır ve aynı zamanda: “Andolsun ki insanların ve cinlerin çoğunu cehennem için yaratmışızdır.” [644] ayeti, geçen ayetin aksine, ekseriyetin masiyetini murat ettiğine delildir. Bunlar sebebiyle o ayetin şu şekilde anlaşılması daha doğru olur: “Cinleri ve insanları ancak, ibadet etmeye müsait bir hal­de, ibadete elverişli bir şekilde yarattım. Bunun için onlara akıllar verdim, zahiri ve batını kuvvet­lerle onları techîz ettim.” Örfte de yaygın olduğu gibi, bu ayette Allah onları yaratışım, ibadete çok uygun olduğu için, mübalağa ile, gayesi sırf ibadet imiş gibi göstermiştir. Nitekim, güçlü bir insan için: “o güreş için yaratılmış; güçlü bir inek için: O çift sürsün diye yaratılmış, denilir”[645] halbuki bunlar başka şeylere de müsaittirler.

Alüsî, “el-Keşf”'ten şu izahı nakleder : “Allah'ın fiilleri kemâl gayelerine yönelir. Bu ayet­te gaye bildiren (li) harfi de bu manayı ifade eder. (Li) o hususta Allah'ın iradesi olduğunu göster­mez. Ancak sebebin, bizatihi matlub olduğu bili­nirse, o zaman (li), iradenin varlığını gösterir. Bu­na göre ayeti tevil etmeye gerek yoktur. İnsanlar ve cinler ibadet edebilecek kaabiliyette yaratılmışlardır ve ibadete yöneltilmişlerdir. İbadet, yaratı­lışları için kemâl gayesi kılınmıştır. Onlardan bir kısmının bu gayeye ulaşamaması, bu gayenin ga­ye oluşuna bir manî teşkil etmez.”[646]

Cenab-ı Allah insanları bu kemâl gayesiyle ya­rattığı için aralarında, ihtilaflar ve farklılıklar ek­sik olmadı. Nitekim:

“Eğer, Rabbin dileseydi bü­tün insanları tek bir ümmet yapardı. Onlar ihtilaf edici bir halde devam edip gideceklerdir. Rabbinin rahmet ettiği kimseler müstesna, Allah onları bu­nun için yaratmıştır.” [647] ayeti, Zariyât süresindeki ayette Cenab-ı Allah'ın kesin mu­radını ifade etmediğini göstermektedir. Şu var ki, bu ayet de Allah'ın, insanları ihtilaf etsinler muradıyla yarattığını göstermez. Çünkü, o zaman isyan­kâr olanlara azâb etmemesi gerekirdi. Binaenaleyh bu ayeti de evvelki ayet gibi anlamamıza bir mânı yoktur. Allah Teala insanları birer robot gibi yarat­madığı için, farklı davranışlar ve farklı fikirler gösterecek bir keyfiyette yaratmıştır. Alûsî, ayeti zahirine hamletmeye bir mâni görmeyip, saadet-şakavet meselesini buna delil getirirken[648] ceb­re kaçar gibi oluyor.

EbuHureyre (ra)'ın Resûlullah (as)'dan riva­yet ettiği hadiste :

“Allah'ın insanlar üzerinde, in­sanların da Allah'da ne hakkı vardır? Sorusuna ashab:

Allah ve Resulü daha iyi bilir demişler­di. Bunun üzerine Resûlullah (as):  

“Allah'ın insanlar üzerindeki hakkı, kendisine ibadet etmeleri ve O'na hiçbirşeyi şirk koşmamalarıdır. Bunu ya­parlarsa, Allah'ın onlara azab etmemesine hak ka­zanırlar.” Buyurmuştur [649] ki bu hadis ayetin manasını açıklayıcı mahiyettedir.

Yukarıdan beri anlattıklarımızdan, insanın belli bir ilâhî gaye çerçevesinde yaratıldığını anlı­yoruz. İnsanların gayelerine benzemeyeceği için, insanları gayeleriyle mukayese ederek anlamaya çalıştığımızda, hata edeceğimiz bu ilâhî maksad insana bir emanet yüklemektedir:

“Biz emaneti göklere, yere ve dağlara arz ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, bundan endişeye düştü­ler. İnsan bunu yüklendi. Çünkü o çok zulümkâr, çok zalimdir ve çok cahildir.” [650] Emanet, teklif veya insana verilen uzuvlar diye anla­şılmıştır.[651] O, kelime-i tevhiddir, veya adalet­tir, veya akıldır.[652] Allah'ın, insan eline verdiği rububiyyetinin sıfatlarını ve durumlarını hakkıy­la tanıtacak işaretlere ve numunelere sahib “ene”dir [653] diyenler olmuştur. Aslında hepsini bir­leştirerek, Emanet: insanın, verilen kaabiliyet, akıl ve uzuvları yerinde kullanması babında sırtı­na yüklenen mükellefiyettir, diyebiliriz. Mesela, gözün emaneti, harama bakmamak ve ibretle bakmak, kulağın emaneti, onu boş sözden ve kötü ko­nuşmadan korumak ve zikir dinlemektir. Kalbin emaneti ise devamlı Hakk'ı gözetmektir.[654]

Allah Teala, yukarıdaki ayette, dağların yerin ve göğün emaneti kabul etmeyişini, temsil tarikıy­la, teklifin gerçekten güç olduğunu anlamak için söylemiştir.[655]

İnsan bu emaneti yüklendikten sonra, gerek dahilî gerek haricî bazı durumlarla karşılaşacak ya emanete riayet edecek ya da hıyanet edecek. Bizzat, emaneti ona yükleyen Cenabı Allah onu bu hususta deneyecek, imtihan edecektir. Allah'ın beyan buyurduğu gibi:

“Her can ölümü tadıcıdır. Ecirleriniz, yaptıklarınızın karşılıkları, muhakkak kıyamet gönü, tastamam verilecek. Kim o ateşten uzaklaştırılıp cennete sokulursa, artık o muhak­kak muradına ermiş olur. Dünya hayatı aldanma metâmdan başka birşey değildir.” [656]

“Bu dünya hayatı ancak fâni bir eğlencedir, ahiret ise, o asıl durulacak yurdun kendisidir.” [657]

Resûlullah (as)'ın “Dünya ahiretin tarlasıdır”, hadisince, ahirette biçilip menfaatlenmek için, çalışılması lâzım gelen bir kâr, bir temet­tü vasıtası veya bir mesâi saatidir. Kur'an'ın beyanıyla anlaşılıyor ki, Allah, yeryüzündeki herşeyi, insanların hangisinin daha iyi amel edeceklerini, imtihan ile göstermek için süs yapmıştır. [658] “O tatlı bir yeşilliktir. Allah teala sizin ne yapa­cağını görmek için, sizi halife olarak bu dünyaya göndermiştir” [659] buyuran Allah'ın Resulü şu veciz hadîsi ile de imtihan meydanını zindana ben­zetmiştir: “Dünya mümine zindan, kafire cennet­tir”.[660] Gazali, İhyâ'da, İbrahim Hakkı Hazret­leri Marifetnâme'de bu bahse bir bölüm tahsis etmişlerdir.[661]

Kur'an'daki şer vakıasını işte bu imtihan ve neticesi çerçevesinde inceleyeceğiz. Binaenaleyh şer, ya bizzat imtihan içinde, imtihanın bir unsuru olarak karşımıza çıkacak veya imtihandaki hata ve başarısızlıklar olarak veyahutta bu hata ve hı­yanetin cezası olarak karşımıza çıkacaktır.

 

2- İnsanın Şer ile İmtihan ve Terbiyesi:

 

Allah Teala, En'am suresinin sonunda, hilafe­tin bir neticesi olarak “imtihan”ı haber vermekte­dir:

“O Allah, sizi yeryüzünün halifeleri yapan, sizi imtihan etmek için kiminizi derecelerle kimi­nizin üstüne çıkarandır. [662] O, hangini­zin ameli, hal ve hareketlerinin daha güzel olacağı hususunda sizi imtihan etmek için gökleri ve yeri altı günde yaratandır [663] O, hanginizin da­ha güzel amel edeceğini imtihan etmek için ölümü de hayatı da takdir edip yaratandır..” [664]

Demek ki bir hayatın arkasından bir hayatın, onun arkasından diğer bir hayatın mütekabilen yaratılması, insanları bu ikisi arasında, güzel bir sa'y ve amel mücadelesiyle, Allah'ın mülkünde gü­zel bir âmil, yüksek bir memur olmak üzere, mü­sabaka için, bir imtihan meydanına çıkarılmaları hikmetine ve gayesine müteveccihtir.[665] Hem insan, fakirle zengini müsavi yapan, hataları dü­zeltme imkânını sona erdiren ölümün geleceğin­den korkarak ve kıyamete kadar tekrar dirilmeyi bekleyeceğini hesaba katarak günahlardan kendi­sini çeker[666] ve Allah'ın istediği en güzel ameli yapar. Böylece, bir hadîste de buyurulduğu gi­bi[667], akılca en güzel, yani iyiyle kötüyü temyiz edip iyiyi tercih ederek aklını en güzel kullanan, Allah'ın haramlarından en çok sakınan, Allah'a taatte en süratli olan, böyle olmayandan ayrılmış olur.[668]

Cenab-ı Allah, bunun için insanı, imtihanı an­lama vasıtalarıyla teçhiz etmiştir.[669]

“Hakıykat biz, insanı biribiriyle karışık bir damla sudan yarattık. Onu, imtihan etmek için işitici ve görücü yaptık.” [670] Çünkü imtihan hilkatin eksik­siz olmasından sonra olabilir.[671] İmtihan için, insanın fıtratı sıhhatli, aklı selîm olması gerekir, bunlarsız imtihan olmaz.[672] İnsanın basîr (gö­rücü) olması, bizzat gözüyle birlikte, basiretin kaynağı olan, kalbi ve aklı olduğunu da ifade eder. Çünkü bu kelime hem görme organı olan gözü ifa­de, hem de idrâk merkezi olan kalbi ifade eder.[673] Allah, bu zahirî ve batini teçhizattan başka, ona, hidayet ve dalalet, hayır ve şer yolla­rını, necat ve helak sebeblerini beyan için[674], işitmeye ait delillerden kitablar, akla ait deliller­den enfüsi ve afakî burhanlar gösterdi[675]: “Ger­çek, biz ona doğru yolu gösterdik. İsterse şükredici olsun, isterse nankör olsun” [676]

İnsanın îman babındaki bu imtihanı başarsa bile, sebat ve amel noktasından imtihan devam eder: “İnsanlar, inandık demeleriyle, bırakılacak­larını ve imtihana çekilmeyeceklerini mi sandılar.”[677],[678] Bu hususta Resulullah? (as) şöyle buyurur: “Mümin olan erkek ve kadın, Allah'a kavuşana ve üzerinde hiç hata kalmayana kadar, malı, nefsi ve evladı hususunda belâlardan kurtulamaz”.[679]

İman kendisine has ağırlıkları olan bir ema­net, sabrı gerektiren bir cihad, tahammülü icâb ettiren bir çabadır. Bunun için sadece inandık demekle iş bitmez, fitnelerle başbaşa kaldığında inançlarında diretip her türlü imtihandan halis kalble çıkmadıkça işler bitmiş sayılmaz. Bu, yani imanların fitnelerle denenmesi, değişmez bir esas, ilâhi bir kanundur.[680] İmanın denenmesi, mü­minlerin batıl erbabı tarafından işkencelere ma­ruz bırakılması, zulüm erbabına karşı çıkacak güç­ten yoksun olmaları şeklinde olabileceği gibi, bun­lardan daha ağır olarak, şehvet ve nefsin fitneleriyle de olur.[681] Vatandan hicret, düşmanlarla savaşmak ve benzeri meşakkatli mükellefiyetler, fakr-u zaruret, kıtlık, nefislere ve mallara musal­lat olan musibetler hep sabırları, imandaki sebatı yoklamak, muhlis olanı, muhlis olmayandan ayır­mak içindir.[682] Herkesin kıymeti uğradığı be­lalara göredir. Kıymeti çok olanın belası çokdur.[683] Bu anlatılanlar, tamamen, nefsin nefret ettiği ve “şer” gördüğü şeylerdir. Belalar, şer gördüğümüz şeylerle oluyor, nitekim Allah Teala:

“Andolsun ki sizi, biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan, canlardan, ve mahsullerden yana eksiltme ile imtihan edeceğiz. Sabredenlere, lutf ve keremimi, müjdele.” [684] buyurmak­tadır. Bunlar kullar için bir cezalandırma değil­dir.[685] İmtihan ile cezayı biribirine karıştırma­mak lazımdır. Cenab-ı Allah, İbn Abbas (ra)'ın da dikkat çektiği gibi, ayette, bu dünyanın bir imtihan dünyası olduğunu, burada kullarını imtihan edeceğini haber veriyor, onlara iki evelki ayette sabrı tavsiye ediyor.[686] Çünkü, nimet vererek imtihan ettiğinde, şükredip şükretmeyeceklerini, mihnetle imtihan ettiğinde sabredip sabretmeye­ceklerini ortaya çıkarmaktadır.

Kur'an'da imtihan vesilesine bazan “musibet” denilir ve şer için kullanıldığında, insanın malı, nefsi ve ailesine isabet eden, hoşnud olmadığı her [687] şey, manasınadır. Hoşnudsuzluğu az olsun, çok ol­sun değişmez. Hatta, ayağına diken batması, sivri sineğin onu ısırması, terliğin kayışının kopması, lambasının sönmesi hep birer musibettir. Resulullah (as): “Mümine eziyet veren herşey onun için bir   musibettir ve eğer sabrederse ecri var­dır.” [688] buyurmuştur.

“Belâ” ve “İbtilâ” da aynı mahiyetteki Kur'an ıstılahlarındandır. Arabcada “belâ”, imtihan ve tecrübe etmek manasınadır. Hem hayır ile, hem şer ile yapılan imtihanlar için kullanılır.[689] Ni­tekim Kur'an'da da: “Sizi bir imtihan olarak, ha­yır ile de şer ile de ibtilâ ediyoruz. Ancak bize dön­dürüleceksiniz.” [690] ayetinde ayna şekilde kullanılmıştır. Fakat imti­han, olunan hakkında, hayır veya şer, bir mihneti gerektirdiği için, daha ziyade meşakkatli şeyler için kullanılmıştır.[691]

Allah kullarını dilediği birşeyle[692] imtiha­na tabiî tuttuğunu beyan etmektedir. Mesela:

“Ta lut'un ordusunu bir nehirle imtihan etmişti. Ondan kana kana içmeyenler kazanacaktı.” [693]

“Bazan rızıkları daraltıp genişleterek [694] ya sabırları ya taat yönlerini dener.[695] Hamt ve Marut adlı iki melekle sihir ilmini gönderir, sih­re yanaşıp yanaşmama babında insanları dener.” [696]

“Bazen bir kavmi, bir dişi deveyle imtihan eder” [697], peygambere inanmala­rı için mucize olarak bir kayadan dişi deve çıka­rır, sonra bu deveyi sularına ortak yaparak onla­rı dener.[698] Mucizeler büyük imtihanların sebe­bi olur. [699] Dünya imtihan sahası olduğu için herşey bütün çıplaklığıyla açıklanmamıştır, çünkü o zaman imtihanda başarıyla başarısızlığın bir manası kalmazdı.[700] O'nun için Allah Teala kendisini gizlemiştir. Allah'ın gelmesiyle imanla­rının mümkün olacağını ileri sürenler boşa bekler­ler.[701] Dilese bütün insanları bir tek ümmet yapardı, fakat onları imtihan etmek için böyle dilemedi. [702] Farklı zamanlarda, de­ğişik şeriatlerle ve değişik ümmetler halinde onla­rı imtihan etti.[703] Manasını ancak Allah'ın hak­kıyla bilebileceği müteşabih ayetler gönderdi[704] ve bunlarla, acaba, akıllarının her şeye ermediğini, tefekkürlerine sığmayan şeylerin bu­lunduğunu, nefislerinin kibirlerinin haksız olduğu­nu anlayıp acz ve kusurlarını itiraf mı edecek­ler[705], yoksa teviline yeltenerek kalblerindeki bozukluğu mu gösterecekler [706]diye imtihan eder. Aslında çirkin şeyleri, insanlara süslü göstererek veya şeytana gösterttirerek[707] insanları şiddetli imtihanlara sokar.

Allah'ın imtihanından, seçkin kulları olan pey­gamberler bile geçtiler. Hikmet-i sübhaniyesiyle, her peygambere şeytanları düşman kılmıştır [708] Şeytanların düşmanlığı, peygamberlerin bir lâzımı, bir hikmeti, bir carî sünneti olmuş­tur.[709] Bununla onların sabır ve sebatları gö­rünmüş, sevab ve ecirleri artmıştır, onların imti­hanı olmuştur[710]. Mesela, Yusuf (as) efendisi­nin hanımının ondan murat alma arzusuyla [711] imtihan olunmuştu. Daha önce de kuyuya atılarak, bir köle gibi satılarak ve vatanından gö­türülerek imtihan olmuştu ama bu hepsinden kor­kunç bir imtihandı[712]. Davud (as), iki hasım insan gibi gelen melekle, hükmünün adaleti mev­zuunda imtihan olunmuştu[713], Allah'ın kendi­sini imtihan ettiğini anlar gibi olmuştu [714] Eyyûb (as) 'ın mihnet ve belaları zaten darb-ı mesel olmuştu. İbrahim (as), oğlu İsmail'i kurban et­me ile imtihan edilmişti.[715] Ateşe atılması da bir başka imtihandı. [716] Allah gerçek muradını ibrahim (as) 'dan gizlemiş ve imtihanı başarınca, bunun bir imtihan olduğu­nu, İsmail'i kurban etmesine gerek olmadığını bil­dirmişti.[717] Belâ zamanlarında, Allah, sevgili kullarının ferasetlerini kapar ki imtihanın tam manasıyla bir imtihan olduğu belli olsun.[718]

“O uydurma haberi, iftirayı, getirenler içinizden bir zümredir. Onu sizin için bir şer sanmayın, bi­lakis o sizin için bir hayırdır” [719] buyuran Cenab-ı Allah, hiç kimsenin, hatta Allah'ın Resu­lünün, mihnet ve belâlardan hali olmadığını beyan etmektedir.[720] Resulullah'ın şu hadîsi hakikati açıkça ortaya koymaktadır: “İnsan imanının kuv­vetine göre imtihana tabî tutulur. İmanı kuvvetliy­se belâsı da şiddetli olur. Dini zayıf ise imtihanı da ona göredir. İnsanların en şiddetli imtihan edi­lenleri peygamberlerdir, onlardan sonra daha aşa­ğı olanlar, daha sonra daha geridekilerdir.” [721] Allah Teala da

“Andolsun ki biz insanları meşak­kat içinde yarattık” [722] buyurur. “Ciğerlere işleyecek şiddetli bir meşakkatle ihata edilmiş olarak ve inâyet-i ilahiyye ile tavırdan tavra, o meşak­katler içinden geçirilerek yaratılıp hayata çıkarılmıştır.[723] Kendisine ruh üflenmesinden itiba­ren başlayan zorluklar ve meşakkatler, ruhu çıka­na kadar, hatta daha sonrasına kadar sürer gi­der.[724] Demek ki mihnet ve meşakkat içinden insanlık gayesine ermek insan hilkatinin bir gere­ği ve Yaratıcı'nın bir kanunudur.[725]

 

a- İmtihan Edilen İnsanın İstidadları

 

Allah Teala:

“İnsanı imtihan etmek için işitici ve görücü yaptık.” [726] buyurmaktadır. De­mek ki, imtihandan önce, imtihan edilecek varlı­ğın bazı hususiyetleri bulunmalıdır. İmtihanın mu­hatabı insan olduğuna göre, insanın Kur'an'a göre kaabiliyetlerini ve za'flarını tesbit etmemiz gerek­mektedir. O zaman, yapılan imtihanın gerçek bir imtihan olduğunu anlamamız mümkün olur.

 

a1- Vus', İstita'a ve Teklif:

 

Allah, hiçbir kimseyi vusatından başkasıyla mükellef tutmayacağını [727] ilan etmiş­tir. İnsanın vüsatı; zorlanmdaan gücünün yettiği ve gücü üstünde olmayan şeydir[728]. Vus' ve istitaa, fiilin tahakkuku için harcanan güç manası­na kullanıldığı gibi, fiilin yapılmasına yardım eden aletlerin, sebeblerin ve uzuvların selâmeti ma­nasına da kullanılır ve teklifi sıhhatli bir teklif ol­ması için gereken istita'a da budur. Kummi, İmâm Musa Cafer el-Kâzım'dan istitaa hakkında şu gö­rüşü nakleder: “Şu dört vasfa sahib olan kimseye, mustatî' (gücü yeten) denir. Fiil itibarıyla hür ol­mak, bedeni bakımdan sağlam olmak, organları sağlıklı olmak, yüce Allah tarafından verilmiş gü­cü bulunmak.”[729] Tasavvuf erbabı da, istitaa, uzuvların sıhhatli olmasından ibaret değildir, di­yerek, Allah'ın verdiği gücü istitaadan saymışlardır.[730]

Emir ve mükellefiyetler veren Yaratıcı, hiç şüphesiz, insanın takat ve gücünü en iyi bilendir. Bundan dolayı O'nun teklifi, insan için takatinin üstünde kabul edileme.[731] Geçen ayette Cenab-ı Allah, teklifin, kolaylığını ve insan vüsatinin fevkinde olmadığını, sünnetinin, kullarının takat­lerine göre mükellef tutmak şeklinde câri olduğu­nu beyan etmektedir.[732] Bu beyanla anlıyoruz ki, Allah, kimseye vusatından başkasını teklif et­mez. Edemez, değil, etmez. Allah'ın teklifleri kul­larının vus'u kadar hatta daha aşağıda olur. Ta­katleri zorlamaz ve meşakkat vermez. İnsanlar, o teklifleri, güçleri geniş geniş yeterek yapabilirler. Böyle olması da sırf Allah'ın fazl ve rahmetindendir. Ayrıca her ferdin mükellefiyyetinin kendi kud­retiyle ölçülmesi gerekir. Binaenaleyh farklı istitaa ve kaabiliyetler teklifin de fazla olmasını gerek­tirir. Adalet ve müsâva budur[733]. Birgün Resulullah (as): “Bana Zeyd'i çağırın, kalemini ve ya­zı malzemesini de getirsin.” demişti. Gelince: “Yaz, dedi: Müminlerden evlerinde oturanlar ile Allah yolunda mallarıyla canlarıyla savaşanlar bir ol­maz.” [734] ayetini yazdırdı. İbn Ümm-i Mektûm: “Yâ Resulallah, benim gözlerim görmez (onun için cihad edenlerin ecrine eremem)” dedi. Bunun üzerine ayetin “özür sahibi olanlar müstes­na” kısmı nazil oldu.[735]

Bu sebbe-i nüzul da gösteriyor ki, Allah, insan­lara, verdiği takatin üstünde birşeyi yüklemez. Nitekim : “Ey iman edenler, Allah'tan nasıl kork­manız lazım geliyorsa öyle korkun” [736] ayetim “O halde gücünüz yettiği kadar Allah'tan korkun.” [737] ayetiyle tesir ederek, bunun istitaa ile sınırlı olduğunu açıklamış­tır.[738] “Allah din işlerinde üzerinize hiçbir güç­lük yüklemedi.” [739] Şeriat kolaylık üzeri­ne bina edilmiştir. Sen birşey yapmayı istediğin zaman ona gücün yetiyor.[740] Ama Allah Teala bazı kavimlere, mesela İsrail Oğullarına, ceza ola­rak veya kalblerinin kasvetini yumuşatmak için takat ile atbaşı hatta biraz daha fazla teklifler yük­leyerek onları tazyik eder. Bu terbiye ve adalet içindir.[741]

Bu noktada bilhassa kelâm uleması ve mezhebleri arasındaki “Allah takat fevkinde teklifte bulunur mu bulunmaz mı?” münakaşaları yapıl­mıştır. Bu münakaşalara girmek mevzumuzu ge­reksiz yere uzatacağından bu kadarla iktifa edi­yoruz.[742]

 

a2- Ahsen-i Takvim Üzere Yaratılış :

 

Allah Teala:

“Biz hakıykat, insanı en güzel bir biçimde yarattık.” [743] ve “Gökleri ve yeri hak­kın ikamesine sebep olarak, O (biz) yarattı (k). Size suret verdi (k), hem suretlerinizi de güzel yapdı(k).” [744] buyurmuştur. Öyle ise in­sanlarda gerek beden ve kametin uygunluğu ve gerek, eşyayı biribirinden ayırdedip aklederek Hak mefhumunu idrak eyleyen ruhî kabiliyetleri bakı­mından en güzel surette yaratılmıştır. Bu suretle kainatın hak olarak yaratılmış olan vasıflarını ve hususiyetlerini kendisinde hulasa ederek, hakkı batıldan, güzeli çirkinden, hayrı şerden, tatlıyı acı­dan temyiz edebilir, mümkün ve mukadder oldu­ğu kadar tasarruf edip dilediğini Yaratıcı'dan is­teyebilir. Bu veçhile, ömrünün hasılına göre ya daha ziyade güzelleşir, İlliyyûn'a çıkar, yahut da çirkinleşir esfel-i sâfilîne yuvarlanır. Ali (kv) 'nin şu beyti çok manidardır:

“Sanırsın ki sen küçük bir cirimsin;

O âlem-i ekber ise sende dürülmüştür.”[745]

İnsan nasıl en güzel bir surette olmasın ki, Allah onu eliyle şekillendirdi, şerefli kulları olduk­ları halde meleklere, ona secde etmelerini emretti, Resulullah (as)'ın da beyan ettiği gibi, ataları Âdem (as)'ı kendi suretinde[746] yarattı.[747] “Bir damla sudan yarattı da onu biçimine koydu.” [748] İnsanın en güzel surette yaratılmış olması, ilk anda birçok akıl sahihlerine kabule şayan gelme­yebilir. Eğer en güzel suret, daha çok kuvvet, daha fazla akıl, daha fazla estetik güzellik, güçlü irade, kötülüğe sevkeden his ve kuvvetlerin, şehvet ve gazabın bulunmaması şeklinde anlaşılırsa, hataya düşülmüş olur. Çünkü bu, yukardan beri anlattığı­mız imtihanın ruhuna ters düşer. Binaenaleyh:

“İnsan zayıf, olarak yaratıldı.” [749],

“İnsan­lar aceleden yaratıldı” [750] Acele onun tabiatı oldu, ondan ayrılması mümkün olmayan bir unsuru oldu[751], keza zulme meyyal olarak ve cahil olarak yaratıldı [752] ve

“İnsan, hırsı­na düşkün ve sabrı kıt olarak yaratılmıştır.” [753] ayetlerini o zaman anlayamayız, bu ayetlerle, insanın en güzel surette yaratıldığını bildi­ren ayet tenakuz teşkileder. Bunlardan dolayı şu anlayışa ihtiyacımız var: Bu dünya bir imtihan dünyasıdır ve insan imtihan için yaratılmıştır. Bu­na göre, Allah, insanı, imtihana en münasib bir şe­kilde yaratmıştır. İnsanın, zulme meyyal, arzuları babında zayıf, aceleci, hırslı, sabrı kıt olması, bu en güzel şeklin lüzumlu birer unsurlarıdır. Çünkü, imtihan için zıt kabiliyetlerin ve güçlerin bulun­ması gerekir.[754]

İnsanı ahsen-î takvim üzere yaratılmasında, zımmen esfel-i sâfilîne yuvarlanabilirliği manası vardır[755]. A. Haindi Akseki, insanın şerre mey­li olduğunu kabul etmez ve bu ayeti [756] delil getirir.[757] M. Abduh da, insanın hayra olan meylinin esas olduğunu iddia eder.[758] Alusî, Sadrüddin Şirâzî'nin aynı mahiyetteki görüşünü nakleder[759].

 

a3- İnsanın Hayra ve Şerre İstidadı:

 

İnsanları meleklerden ayıran ve onlardan üs­tün olabilme imkanını veren bu iki yönlü istidadlarıdır. Burada Harut ve Marut kıssasını hatırla­mak gerek. Müsned'deki bir rivayete göre, Âdem (as) 'ın halife olarak yaratılmasına itiraz eden me­leklerden ikisini Cenab-ı Allah, şehvet ve gazab gi­bi nefsânî hislerle teçhiz ederek, imtihan etmişti de, bütün melekler, insanın işinin ne zor olduğunu ve kendilerinden üstün olabileceklerini anlamış­lardı.[760]

İnsan fıtratının hayır yoluna da şer yoluna da eşit seviyede müsait olduğunu Allah:

“Biz ona iki de yol gösterdik.” [761] diye beyan buyur­muştur. Mürsel bir hadiste Resulullah (as), bu aye­ti şöyle tefsir etmişti:

“Onlar iki yoldur. Hayır yo­lu, şer yolu. Demek ki şer yolu size, hayır yolundan daha sevgili kılınmıştır.” Bu hadis, bazılarının zan­nettiği gibi, insan fıtratının, hayırdan ziyade şerre meyyal olduğu, şerre istidadın asıl olduğu iddiala­rına redir. Bu iki istidaddan birinin galebesi tâli sebeblerdendir.[762] İnsanlardan bir kısmının iyi­liğe, bir kısmının kötülüğe daha çok meyyal olma­sı, onlarda bu istidadlardan birisinin daha kuvvet­li olmasından değildir. İstidadının bir yönünü ter­cih edip, onu geliştirmesindendir ve o yönde hareket ederek, onu bir tabiat, bir meleke haline getir­mesindendir.[763] Bazı ahlakçılar, insanları, hay­ra yatkın olanlar, şerre yatkın olanlar, diye ve iki­sine yatkın olanlar diye sınıflandırmışlarsa da ek­seri alimler, insanın her ikisine de yatkın olduğu görüşündedirler.[764] Bu görüşün kuvvetli delille­rinden birisi, geçen ayettir. Aynı mahiyetteki bir diğer ayet de Şems süresindeki şu ayettir.

“Andolsun herbir nefse ve onu düzenleyene (tesviye ede­ne) sonra da ona hem kötülüğü (hem) ondan sakın­mayı (iyiliği) ilham edene.” [765] Bu ayet geçen ayetle, alimlerce benzer kabul edilmiştir.

Ayette beyan edilen “tesviye”; kulun uzuv­larını ve kuvvetlerini güzelce yerleştirme, ona düşünme kabiliyeti vermeyi, “ilham” da bu kabili­yet ve uzuvları, iki yoldan birinde kullanma key­fiyetini ifade etmektedir.[766] Öyle ise, insanda iki cihet vardır: Birisi, icâd, vücud, hayır ve fiil, yani müsbet cihettir. Diğeri, tahrib, adem, şer, infia, yani menîî cihettir. İnsan, birinci cihetiyle dün­ya hayatına nazırdır, ikinci cihetiyle de ubudiyyete ve ebediyyete nazırdır.[767]

Allah Teala, hayat verdiği varlıkları üç nevî kılmıştır. Bunlardan birincisi, sadece dünya yurdu için yaratılmış olan hayvanlardır. İkincisi, ahiret yurdu için yaratılmış olan meleklerdir. Üçüncü ne­vî ise, hem dünya yurdu hem de ahiret âlemi için yaratılmış olan insandır. Bu bakımdan insan iki cevher arasındadır ve iki âlemin de cevherleri, istidadları onda toplanmıştır.[768] Bu iki ciheti, in­sanın bazı kuvvet ve kabiliyetlerini ortaya çıkar­maktadır. Bu noktada karşımıza bazı kelimeler çı­kar: Kalb, ruh, nefs, hevâ, akıl, fıtrat, hulk, sıbğatullah... Gazâlî'nin ifadesiyle: “İleri gelen alimle­rin pek azı bu kelimeleri, doğru olarak anlayabil­mişlerdir, mana farklılıklarını, tariflerini ve müsemmalarını tefrik eden nadirdir. Çoğu zaman bu kelimeler biribirine karıştırılmıştır. Bunun sebebi; bu isimlerin manalarını ve muhtelif müsemmâlar arasında müşterek olarak kullanıldıklarını bilme­mektir.”[769] İbn Haldun insandaki rabbani latifeyi anlatırken: “Şeriatte bazan ruh, bazan kalb, bazan akıl, bazan de nefs denilen şeydir.”[770] di­ye bu müşterek kullanılışa dikkat çekmiştir. Ta­savvuf erbabı bu kelimeleri, insanın manevî teka­mül mertebelerinin ismi olarak kullanmışlar­dır.[771]

 

a4- Nefs (Hevâ)

 

Mevzuumuz şer problemi olduğuna göre evve­la, insanda kötülüğün kaynağı olan gücü söz ko­nusu etmeliyiz. Bu güç ümmet arasında daha ziya­de “nefs” adıyla anılır. “Nefs” kelimesi, 'can' karşı­lığı olarak ruh manasına, bir şeyin zatı, kendisi manasına[772], aynı zamanda, insanda gazab ve şehvet kuvvetinin toplandığı şey[773] manasına kullanılmıştır. Kuşeyrî, nefsin, ruh ile olan irtiba­tını şöyle izah eder: Nefs, muhtemelen, şu beden kalıbına tevdî edilen ve kötü huyların mahalli olan bir latifedir. Nitekim, ruh da beden kalıbına tevdî edilen, güzel huyların mahalli olan bir latifedir. İnsan bu ikisinin toplamı bir varlıktır.[774]

Nefs kelimesi, Kur'an'da, hem can, hem ruh hem de birşeyin zatı manalarına kullanılmış­tır.[775] Biz burada, Kur'an'daki bir diğer kullanılışı ile, Hevâ manasına göre ele alacağız. Hevâ, nefsin şehvete meyli için kullanıldığı gibi, bizzat şehvete meyyal nefs için de kullanılmıştır.[776] Bu manada, nefs, cahil ve zâlimdir. Her kötü iş ve söz onun bu cehaletinden ve zalimliğinden neş'et eder. İnsandaki her şerrin kaynağı odur. Faydalı ilimle cehaleti, salih amelle zulmü bertaraf edilme­lidir.[777] Nitekim Cenab-ı Allah: “Zulmedenler, bilgisizce kendi hevalarına tabî oldular.” [778] buyururken, bilgisizlikle hevaya uyma birleşince, zulmün ve küfrün ortaya çıktığını bildirmek­tedir. Kur'an'da hevâ hep bu şekilde menfî manada kullanılmıştır.[779] Allah Teala, Davud (as)’a şöyle tavsiyede bulunmuştu:

“Hevâna tabî olma ki bu seni Allah yolundan saptırır.” [780] Çün­kü, hevâ, cismani lezzetlere dalmaya, ruhanî saa­deti elde etmeyle meşgul olmamaya davet eder.[781] Keza Cenab-ı Allah, hevasına gem vuranları cennetle müjdelemiştir [782] Binâenaleyh, heva ve hevese gem vurmak, taat da­iresinin merkezi durumundadır. Çünkü o, her az­gınlığı, her haddi aşmayı ve her günaha dalmayı isteyen bir kuvvettir. Bütün musibetlerin temeli ve şerlerin kaynağıdır. Nefsi yaratan Allah'tır. Onun za'flarına, içyüzüne ve sırlarına hakkıyla vakıftır. Ona bu hususiyetleri yerleştiren zaten O'dur. Ama, insana, buna karşılık, arzularını gemleme kabili­yeti de vermiştir.[783]

Nefsin bu halini Allah Teala, Yusuf (as)'ın ağ­zından çok güzel ifade eder[784]: “Şüphesiz nefs olanca şiddetiyle kötülüğü emredendir.” [785] Demek ki haddi zatında, insan nefsi fenalığı kuvvetle âmirdir, fenalığın kumandanıdır. Yani, umumiyetle insan nefsinin tabiatında, şehvete meyi, kuvvetlerini ve uzuvlarını o yolda kullanma hasleti vardır.[786] Yusuf (as) böylece, onlardan biri olması hasebiyle kendi nefsinin de[787] aynı hususiyeti taşıdığını söylemektedir. Ayetin deva­mında, ancak Allah'ın rahmeti ve muhafazasıyla ona muhalefet ettiğini beyan etmektedir. Cenab-ı Allah O'nu, efendisinin hanımıyla imtihan ettiğin­de, beşeri tabiatının, nefsi meylinin nıuktezası ola­rak, kadına karşı içinden meyleder gibi olmuştu. Fakat bu meyli, ihtiyarına bağlı bir kasıt nevin­den olmayıp oruçlu bir kimsenin, sıcak bir günde, soğuk suya karşı olan meyli gibiydi. Ki bu meyi teklif sınırları haricindedi.[788] Bu meylin menbaı olan insanî nefse karşı mücadele şarttır. Nite­kim Resulullah (as):

“Gerçek mücahid, nefsiyle mücahede edendir.” buyurmuştur.[789] Çünkü, adeta afakî bir nefs pozisyonundaki şeytanın, tam karşılığı olarak enfusî bir şeytan gibi olan[790] nefs insanın en büyük düşmanıdır.[791] Resulullah (as) “Senin en büyük düşmanın iki yanın ara­sında olan nefsindir.” buyurur.[792]

İnsana, yaptığı ibadetlerde, sevab ve şeref ka­zandıran, böyle bir nefsinin bulunmasıdır. Çünkü, o bu nefse karşı muhalefet ederek, ibadet edebil­mektedir. Nitekim, Mücahid'in nakline göre, Ömer (ra)'a soruldu ki “günah işlemeye meyli olduğu halde, onu işlemeyen insan mı, günah işlemeye meyli dahi olmayan insan mı daha efdaldir?” Hz. Ömer: “Günah işlemeye meyli olduğu halde onu işlemeyen daha efdaldir.” cevabını verdi.[793]

İnsandaki bu nefs, şer ile imtihan olmaktan da hiç hoşlanmaz: “Ne vakit o insanı deneyerek, rız­kını daraltırsa:

“Şimdi de Rabbım bana ihanet etti der.” [794] Çünkü:

“Hakıykat insan hır­sına düşkün ve sabrı kıt olarak (helû'an) yaratıl­mıştır. Kendisine şer dokundu mu feryadı basan­dır. Ona hayır dokununca da çok cimridir.” [795] Ayette zikredilen son iki hal, insanın “helû'” oluşunu açıklayan sıfatlardır. Allah insanı bu tabiat üzere yaratmıştır. İnsanın hükatinda bu sıfatlar mündemiçtir.[796] Zamahşerî insanın bu tabiatta yaratıldığını kabul etmez, bunun sonra­dan kazanılmış bir huy olduğunu, çünkü, Allah'ın bunu zemmettiğini ileri sürer.[797] Razı de Kur’an'da geçen bu gibi ayetlerdeki, “insanın” kafir­ler olduğunu iddia edenleri reddeder. Müminlerin­de bu kelime şümulüne girdiğini söyler.[798] Nef­sin bu hal üzere yaratıldığını, bunun izalesinin mümkün olmadığını söyler.[799] Keza:

“İnsan rabbine karşı çok nankördür.” [800] ayeti bir rivayette[801] insanın bu tabiatta yaratılmış olduğuna delildir. Kısaca insan nefsi, rahmetten hoşlanır, aksi olursa üzülür. İnsan cinsine öyle za­lim ve cahil bir halet-i ruhiyye vardır ki, çokları nimet vereni düşünmez, nimet ve zaruretin hikmetiyle alakadar olmaz da, nimet tecrübesi gördü­ğü halde, o elinden alınıverdiği zaman herşeyi unutur, bir yeûs ve nankör kesilir.[802]

Kur'and'a, nefsin, levvame, mutmainne, emmare şekilleri zikredilmiştir. Bu noktada, bizim esas mevzuumuz olan nefs-i emmâredir. Nefs-i Emmâre, bedenî tabiata meyleden, hissi lezzet ve şehvetleri emreden, kalbi süfli tarafa çeken, kötü­lüğün kaynağı olan nefistir. Nefis deyince bu an­laşılır. Bu şirkin de kaynağıdır. Nefs-i levvame, gaflet uykusundan uyandığı nisbette, kalb nuruy­la nurlanan nefistir. Karanlık yaratılışı icabı, ken­disinden bir kötülük çıkınca kendisini ayıplar ve kendisinden nefret eder. Nefs-i mutmainne ise, kalb nuruyla tamamen aydınlanmış, kötü sıfatlardan kurtulup, yüce ahlaka   ahlaklanmış olan ne­fistir.[803]

Nefs kelimesi Kur'ân'da başka manalarda da kullanılmıştır ama esas olarak, anlatmaya çalıştı­ğımız manada kullanılmıştır.[804]

 

a5-Lümmetü'ş - Şeytân ve Kötülüklerin Süslü Gösterilmesi .

 

İnsanın şerre olan meylini anlatırken şeytanı anlatmamak olmaz. İlk insan Âdem (as) ile eşinin işledikleri ilk günahta, büyük hisse şeytanların atası olan İblis'indir.

“Bunun üzerine şeytan onla­rın ayağını oradan kaydırdı, içinde bulundukların­dan onları çıkarıvermişti. [805] Allah, bundan önce, Âdem (as)'a secde etme­diği için, Şeytan'ı cennetten koğduğunda, O, Allah Teala'dan mühlet istemişti de bu mühlet kendisine verilince [806] hemen, insanlara karşı savaş ilan etmişti:

“(Madem ki) sen beni azgınlığa mahkum ettin, ben de bu sebeple, andolsun ki onları saptırmak için senin doğru yolunda oturacağım. Sonra, andolsun ki, onların önlerinden arkalarından, sağlarından, sol­larından (yanıltmak için hak ve batılın her cihe­tinden[807] kendilerine geleceğim, sen de onların çoğunu, şükrediciler olarak bulamayacaksın.” [808] İblis böylece hak dinden insanları sap­tıracağım, onları Allah'a itaat ve ibadetten alıko­yacağını iddia etmişti.[809]

Allah, imtihan için, bu ahdine rağmen İblis'e mühlet vermişti.[810] Ama insanlara onun apaçık bir düşmanları olduğunu da bildirmişti [811] Çünkü O, ahdine uyarak, insanları saptırmak için uğraşır [812] Birçoklarını da hakdan saptırır [813] Bunun için, şeytanın en büyük silah vesvesesidir. O, insanların göğsü­ne daima vesvese verendir [814] Hâkim'in riva­yetinde İbn Abbas (ra): “Hiçbir kimse yoktur ki, kalbinde gaflet zamanlarında vesvese veren, uya­nık anlarında, Allah'ı andığı zamanlarda, sinen bir vesvâs şeytan bulunmuş olmasın.” demiştir.[815] Şeytan Nas suresinde, mübalağa sîğasıyla “Vesvâs” diye isimlendirilmiştir. Şeytanın bütün işi gücü vesvese olduğu için, sanki vesvesenin bizzat kendisiymiş gibi, bu şekilde isimlendirilmiştir.[816]

İnsanın kalbine doğan manalar vardır. Tasav­vuf erbabının “havâtır” dediği bu manalar bazan şeytandan, bazan bizzat nefsin kendisinden, bazan Allah Teala'dan ve meleklerden gelir. Şeytandan gelenlere “vesvese”, meleklerden gelenlere “il­ham”, nefisten gelenlere “hevâcis”, Allah Teala'dan gelenlere de “hâtır-ı Hakk” denilmiştir.[817] Aslında kalbe doğan bu manalar ister vesvese ol­sun ister ilham, herbiri Allah Teala'nın müsaade­siyle, binaenaleyh Allah Teala'dandır.[818] Şey­tandan gelen vesveseler, hep insanı günah işleme­ye sevk eder. Nefsten gelen manalar da insanı he­veslere tabî olmaya ve nefsin hususiyeti olan di­ğer vasıflara çağırır. Bu iki hatır biribirlerinin destekcisidirler ama, aralarında fark vardır. Nefsin hatırı, istikrarlı ve ısrarlıdır. Şeytanınki ise sinsicedir, o, insanı bir günaha davet eder, eğer dediği­ni yaptıramazsa, başka bir günah ile dener. Tek bir şeyde ısrar etmez.[819]

Velhasıl, Şeytan, insan üzerinde, sadece vesvesesiyle müessirdir. İnsanlara bu vesvese sayesin­de birçok kötülükler yaptırabilmektedir. Resûlullah (as), Onun insan üzerindeki tesirini şu güzel ifadeyle anlatmıştır:

“Her insana vazifeli bir şey­tan vardır. Evet, benim için de vardır. Yalnız, ben, Allah'ın yardımıyla onu müslüman ettim de bana sadece hayrı tavsiye ediyor.” [820] Sahihayn'daki bir hadiste de:

“Şeytan, insanın damarlarında ce­reyan eder” [821] buyurulmuştur. İnsandaki ilham ve vesvesenin menbamı haber veren mühim bir hadiste de:

“Şüphesiz Ademoğlunun kalbinde, şey­tanın bir “Iümme”si, meleğin bir “Iümme”si vardır. Şeytanın lümmesi, şerre yöneltmek ve hakkı yal anlatmaktır. Meleğin lümmesi ise hayra yönelt­mek ve hakkı tasdiktir. Kim bu ikincisini kendisin­de hissederse bilsin ki o Allah'tandır. O zaman Allah'a hamdetsin. Kim de diğerini farkederse, Allah'ın rahmetinden koğulmuş şeytandan Allah'a sığınsın.”[822] buyurulmuştur.

Şeytan, yalan va'dlerde bulunarak[823], zihinlere asılsız korkular atıp kötülükleri emrede­rek [824], Allah'a karşı insanlara bilemediklerini söyleterek[825], insanlar arasında kin ve düşmanlık tohumları ekerek [826] kötülüğe uğraşır. Bunları vesveseleriyle yapar. Ama vesveselerini, bunların yanı sıra, da­ha ziyade, çirkin amelleri güzel gösterme yolunda kullanır [827] Kur'an'da “tezyin” (süslemek, güzelleştirmek) üç manada kullanılmıştır. Birşeyi aslında güzel ve süslü yapmak; Güzel olmayan birşeyi süsleyip güzelleştirmek; hakikatte güzel olmayan birşeyi, nef­sin hoşlanıp kendisine meyledeceği bir şekilde, güzel gibi göstermek. Son iki mana şeytana isnad olunan tezyindir.[828] Bu tezyininden dolayı olsa gerek, şeytanın bir adı[829] da “Garûr”dur. [830] Evvel emirde, insana bunları güzel gösteren şey Allah'ın meşîetidir.[831] Amma Cenab-ı Allah, insanları “tezyin” ile imtihan ederken, bunu daha ziyade şeytanın vesveselerine bina etmiştir. Tez­yin, Kur'an'da Allah Teala'ya da isnad edilmiştir[832], şeytana da isnad edilmiştir[833], meçhul olarak da bırakılmıştır. [834] Bunlar tezyinin farklı açılardan görünüşlerini ifade etmektedir. Mesela:

“Kadınla­ra, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gü­müşe, salma güzel atlara, hayvanlara, ekinlere olan ihtiraskârane sevgi, insanlar için tezyin olun­muştur” [835] ayetinde meçhul olan müzeyyin, Allah Teala olarak da şeytan olarak da tefsir edilmiştir. Tabatabâî bu ayetteki tezyinin, Allaha isnad edilmemesi gerektiğini iddia etmiş ve kalbleri çevirmek, dünya zinetleriyle meşgul et­mek, Allah'ı anmaktan alıkoymak babındaki tez­yinlerin şeytana ait olduğunu, Kur'an'da bunların sadece şeytana nisbet edildiğini iddia ederken[836]

“Müşriklerin, Allah'tan başka taptıkları put­lara sövmeyin ki onlar da cehaletle, haddi aşıp Allah'a sövmesinler. Her ümmete böylece amelle­rini süslemişizdir.” [837] ayetini nazar-ı itibara almamış oluyor. Zamahşerî'nin şu tefsiri tercihe şayandır: Buradaki süsleyici Allah'tır. Bu­nu imtihan için yapmıştır.[838] Bu gibi şeylerin süslü ve hoş görünmesi, insan oğlunun yaratılışı icabıdır. İnsanın, bu arzulara temayülü, onun as­lını meydana getiren hususiyetlerinden bir parçadır.[839] Bu manada anladığımızda, bunun şeyta­na isnadı caiz değildir. Fakat bu yaratılışı icabı, şeytanın bu hususiyeti kullanarak vesvese verme­si manasındaki tezyin şeytana aittir.[840] İşte şey­tanın imtihandaki mühim yeri budur. O, insanın şerre olan istidadının denendiği bir mihenktir. İn­san şeytana ve nefsine muhalefet edebildiği nisbette başarılı olacaktır.

 

a6- Kalb

 

“Kalb” kelimesi luğat itibariyle iki manaya kullanılmıştır. Birincisi, doktorların meşgul olduk­ları, insanın sol memesinin altındaki cismânî kalbtir. İkincisi, bütün şuur, vicdan, his, idrâk ve aklı­mızın menbaı olan rabbani bir latife olarak bilinen kalbtir. Bu kalb, manevî alemimizin merkezi duru­mundaki nefs-i natıkadır.[841] İşte insanın haki­kati bu ruhanî kalbtir. İnsanda, anlayan, âlim ve arif olan bu cevherdir. Kendisine hitab edilen, îkâb ve itâb edilen, mesul tutulan da bu kalbtir.[842] Belli bir yeri olmayan bu ruhanî kalbin bütün be­den ile ve cismânî kalble bir alakası vardır. Her ikisinin de aynı isimle anılması bu alakanın varlı­ğına kuvvetli bir delildir. Fakat ulemâ ve hukemâ bu alakanın ne şekilde olduğu hususunda kesin birşey söyleyememişlerdir. Onu ruh ile aynı kabul edenler de çok olmuştur.[843] Gazali, alimlerin şaşırdıkları bu mevzuda, İhya'sının bir mükaşefe kitabı olmaması ve Resulullah'ın, hakkında konuş­madığı “ruh”un esrarını da açıklamayı gerektirdi­ği mülahazasıyla, açıklama yapmayı mahzurlu gö­rür.[844]

Kalb, Kur'an'da birinci manasıyla kullanıl­maz.[845] Kur'an “kalb” ile insanın idrâk unsurlarının hepsini kasdeder. Akıl denilen idrâk gücü ile ilgili, gizli ilhamlarla alakalı bütün unsurları “kalb” ve “fuad” kelimeleriyle ifade eder.[846] Buna bir de “lübb” kelimesini ilave etmek gere­kir.[847]

Kalbin islâm nazarında mevkii çok mühimdir. Tabiî ki bu ehemmiyet Kur'an'dan kaynaklanmak­tadır. Yukarda da geçtiği gibi, hitab, itâb, ikâb ve mesuliyyet hep kalbe yüklenmektedir. İnsanın mesuliyyetini intâc eden kesb kalbe aittir. Nitekim Allah:

“Allah sizi yeminlerinizdeki 'lağv' den do­layı sorumlu tutmaz, fakat kalblerinizin kesbettiklerinden dolayı muaheze eder.” [848] buyurmaktadır. Yani kalblerin kasden, azmen, bi­lerek yaptığı yeminlerden dolayı hesab var­dır.[849] Yine   bundan dolayı, insanın   günahı “kalbinin günahı” olarak bildirilmiş ve:

“Her kim ki şahidliği gizlerse, hakikat şudur ki onun kalbi bir günahkârdır.” [850] buyurulmuştur. Çünkü şahadeti gizleme kalbte vaki olmaktadır. Binaenaleyh bu günahın ona isnadı daha beliğ ol­maktadır. Biz de bundan dolayı, gördüğümüz, ye­rine gözümüzün gördüğü, diyerek aynı tarzı kul­lanırız.[851] Kelam ehlinden çoğu: “Fail olan, arif olan, memur ve menhî olan kalb olduğu için Allah, günahı kalbe izafe etmiştir.” derler.[852] Kalb, uzuvların reisi olması hasebiyle, onun salahıyla bütün cesed salaha erip, onun fesadıyla bü­tün cesed fesada uğradığından kalbin fiilleri daha mühimdir. İman, küfür ve hasenat, seyyiât onun fiilleridir.[853] Bunlardan dolayı Kalb insanın özüdür ve günahın gerçek mahalli odur.[854] Aynı hakıykatten dolayı Resulullah (as):

“Kör olan, gözü görmeyen kimse değildir, basireti kapalı olan kimsedir.” buyurmuştur[855], Nitekim ayette de: “Hakıykat şudur ki: gözler kör olmaz, sinelerin içindeki kalbler kör olur.” [856] buyurulmuş­tur.

 

a7- Kalbin Askerleri: Sem'i ve Basar:

 

Resulullah (as) kalbin ehemmiyetini şu veciz sözleriyle beyan etmişlerdir:

“Kalb meliktir ve onun askerleri vardır. Melik iyi olduğu zaman askerleri de iyi olur, melik kötü olduğu zaman asker­leri de kötü olur. Kulaklar melikin dinleme cihazı, gözler nöbetçileri, lisan tercüman, eller kanadı, ayaklar postacısı, ciğer rahmeti, dalak gülmesi­dir.”[857]

Kur'an'da, kalbin askerleri meyanında bilhas­sa göz ve kulak söz konusu edilmiştir.

“Senin için hakkında bilgi hasıl olmayan şeyin peşine düşme. Çünkü kulak, göz kalb, bunların herbiri bundan mesuldür.” [858] denilirken sayılanların Allah'ın emaneti oldukları ve taatte kullanılmala­rının gerektiği belirtiliyor.[859] Çünkü Allah Teala bir başka ayette:

“Allah size, şükredesiniz di­ye kulaklar, gözler, gönüller verdi.” [860] bu­yurmuştur. Bunlar, cehalet üzere doğan insanın, bu cehaletten kurtulabilmesini temin için verilmiş aletler kabîlindendir.[861] Allah, bunları, insan onunla ilim ve marifet sahibi olsun diye yaratmış­tır. Eşyanın cüziyyatını kulakları, gözleri ve diğer duyularıyla alsınlar, kalbleriyle anlasınlar ve cüziyyât arasındaki irtibatları bularak bedîhî ilme ulaşsınlar diye yaratmıştır. Bu ayetlerde kulaklar ve gözlerle zahirî hislerin kastedilmesi caizdir.[862] Yine şu ayette de, aynı şekilde, hidayet vası­taları ve idrâk aletleri hatırlatılmaktadır.[863]

“O sizi, yaratan, size kulaklar, gözler, gönüller ve rendir. Siz ne az şükredersiniz?” [864] Bu ayetlerde kulağın, daha evvel zikredilerek, bütün şeriatlerin önce işitmeye dayalı olduğu, işitme ol­madan teklifin sakıt olduğuna dikkat çekilmiş ol­maktadır. Ayrıca iman edilmesi gereken bütün gaybî esasların işitmeye mütevakkıf olması kula­ğın ehemmiyetini artırmaktadır.[865]

 

a8- Akıl :

 

Evvela şunu  söyleyelim ki   “akıl” Kur'an'da isim olarak hiç geçmemektedir. Ancak fiiller şeklinde geçmektedir. “Şaibelerden ve noksanlıklar­dan uzak, gafil olmayan, hâlis ve sahih akıl[866]” manasına “lübb” kelimesi geçmektedir.

“Akıl”in iki manası vardır: Birincisi, kalbin, eşyanın sıfatlarını bildiği, ilim sıfatıdır. İkincisi, bizzat anlayan manasına, kalbtir. Kur'an'da ve ha­diste kalbten bahsedildiği zaman kasdedilen, insa­nı eşyanın hakikatlerine sahib kılan kuvve-i müd­rikedir.[867] Akıl manasına kalb kelimesinin kul­lanılması Arablarda adettir[868] Ferra: “Şüphe­siz bunda kalbi olan kimseler için öğüt vardır.” [869] ayetindeki kalbi, Arab dilinde caiz oldu­ğunu söyleyerek, akıl diye tefsir etmiştir. Çünkü dilde “akıl sahibi”, “aklı üzerinde”  yerine “kalb sahibi”, “kalbi üzerinde” tabirleri kullanılmakta­dır.[870] Bu Türkçe için de aynıdır. “Seni gönlüm­den geçirdim”, “Gönlüne danış”, “Gönlü kalmak” gibi sözler, akıldan geçirmek, akla danışmak, bir-şeyde aklı kalmak yerlerine kullanılırlar. Bu hu­susta en açık deliller, kalbin aklettiğini, mühürlen­diği için fehmedemediğini beyan eden ayetler­dir.[871] İslâm ne aklı alıp kalbi atmıştır, ne kal­bi alıp aklı atmıştır.[872]

Kalbin, insanın şerefini temin eden hususiyeti ikidir: îlim ve irade.[873] Kalbteki bu ilim sıfatı­na biz akıl diyoruz. Akıl dediğimiz bu cevherin ehemmiyetini anlamak için, “akl” masdarının müş­taklarının Kur'andaki kullanılışlarına ve kullanıl­dıkları muhtevalara bakmak kifayet eder.[874] Onun için Kadı Abdulcebbâr, mükellefe, teklifin adil olarak yapılmış sayılması için akıl ve ilmin gerektiğini söylemiştir.[875] Râzî de, insanın ha­life olması hasebiyle idrâk ve ihtiyar ile mevsuf olması gerektiğini hatırlatmıştır.[876] Bu husus­ta ayetler çoktur: Allah insanlara ayetlerini gön­derir ki akletsinler, akıllarını kullansınlar [877] Allah'ın  ayetlerindeki  akletmekten murat insanın, temiz fıtratıyla beraber devam eden idrâktir.[878] Kuran'da, iman esasları hak­kında akılları muhatab tutarak varid olan ayetle­rin sayısını yediyüze vardıranlar olmuştur.[879]

İbret almak akim vazifesidir. Ancak akıl sa­hihleri ibret alabilirler [880] Düşünüp unutmayan, uyanıp da gaf­lete dalmayan, hadiselerden ibret alıp bir daha yanlış yol saapmayanlar aklını kullananlardır, ak­lın vazifesi budur.[881]

Kur'an'da, isim şeklinde akl kullanılmayıp “akletmek” şeklinde fiillerinin kullanılması, mü­him olanı, akıldan ziyade, onu kullanmak olduğu­nu beyan için olsa gerektir. Herkesin aklı vardır ama onu kullananlar azdır. Hak dinin mahalli akıl sahibleridir. Bundan dolayı, cansızlar, hayvanlar, nebatlar, mecnunlar, deliler, çocuklar ve bunamışlar dinin tecellîlerine mahal değillerdir. Dinin şar­tı akıl ve ihtiyardır. İnsanın muttaki olması için de aklı gereklidir [882]

 

a9- Ruh

 

Asırlardan beri insanların halâ ulaşamadıkları hakikatlerden biri “Ruh”tur. Zaten Kur'an, insan­ların, daha nice asırlar geçse de, bu lüğazı çöze­meyeceklerini haber vermiştir:

“Sana ruhtan so­rarlar. De ki: Ruh rabbimin emrindedir.” [883] Bunun hakikatini akıllar anlamaktan âcizdir.

“Ruh” kelimesi, kaynağı cismânî kalbin boşlu­ğunda bulunan ve damarlarla bedenin her tarafı­na yayılan, böylece görme, duyma, koku alma ve benzeri hislerle hayatiyeti azalara ve bütün bedene yayan latif bir cisimdir. Bu manasıyla doktorları alakadar eden ruh din alimlerini alâkalandırmaz. İkinci manasıyla o, insanın müdrik ve âlim olan hissidir ki o zaman kalb ve akıl karşılığıdır.[884]

Ehli Sünnet alimleri arasında: “Ruh, can ve hayat demektir.” diyenlerin yanı sıra “O, beden ka­lıbına tevdi edilmiş muayyen bir varlıktır.” diyen­ler de olmuştur. Fakat herkes şunda müttefiktir­ler: “İnsan ruh ve bedenden meydana gelmiş­tir.” [885]

Ruh, üzerinde en çok münakaşa yapılan mese­lelerden birisidir.[886] Cüneyd Bağdadî “Ruhla il­gili bilgileri Allah kendisine tahsis etmiştir. Onun varlığını kabul etmekten başka birşey söylemek mümkün değildir.” Demiştir.[887] Sufîlerin cum­huru “Ruh bedene hayat veren bir mânâdır.” diye ittifak etmişlerdir.[888]

Ne künhünü, ne mahiyetini, ne de işleyiş şek­lini bilebildiğimiz, meçhul güç ve kuvvet “Ruh”, bizim Allah Teala ile temas ve irtibat vasıtamızdır. O yaratılışı icabı Allah'la temas kurmaya salahiyetli kılınmıştır. Şüphesiz o, Allahı'n haber verdiği gibi, Kendi ruhundan bir tecellidir, onu kendi eliyle bir parça çamura yerleştirmiştir[889]: “O'dur ki yarattığı herşeyi güzel yarattı ve insanı yaratmaya bir parça çamurdan başladı (...) sonra Allah onu düzeltip tamamladı ve ona bizzat kendi ruhundan üfledi. [890] Cenab-ı Allah bir cüziyyet için değil, insanı şereflendirmek için, ona nefh ettiği ruhu kendisine izafe etmiştir.[891] denilebilir ama, bu ruhun, insandaki, Allah ile olan manevî irtibatın mahalli ve asıl itibarıyla Allah'ın razı ola­cağı iyi işlerin kaynağı olmasına bir işaret olabile­ceğini de düşünebiliriz. Bundan dolayı İbrahim Hakkı hazretleri, insan ruhunun vasıflarıyla, Allah Teala'nın subûtî sıfatları ve güzel isimleri arasında müşabehet olduğunu ifade eder. Tabiî ki bu müşabehet; Cenab-ı Allah'ın isimleri uluhiyyete yakışır tarzda, insan ruhunun sıfatları da ubu­diyete yakışır tarzda olmakla beraberdir.[892]

İslâm, hususî bir ilgiyle ruhu ele alır. İslama göre ruh, beşerî oluşun merkezi ve toplanma nok­tasıdır. Ruh bütün oluşların dayandığı, tüm var­lıkların biribiriyle irtibat kurduğu kaide ve temel­dir. İnsanı evvel emirde aydınlığa götüren ruhtur. Aslında onun, insanı Allaha yaklaştıran vasıta ol­ması herşeye bedeldir.[893]

 

10- irade

 

Din tarif edilirken: “Akıl sahibi, şuurlu insan­ları kendi iradeleri ve arzularıyla, bizatihi hayr olan şeylere sevkeden bir vaz-ı ilâhîdir.”[894] de­nir. Bu tarifte en mühim unsurlardan birisi “kendi iradeleri ve arzularıyla” kısmıdır. Demek ki dinin, insanları hayra şevki zarurî ve cebrî olamaz. Zira hayra sevk zorla olursa, o hayrın faili, zorlanan de­ğil, zorlayandır. Halbuki din, insanı, kâmil, hayır­hah ve hayırkâr bir faili muhtar yapmak içindir. İhtiyar olmazsa diyanet de olmaz. Din Allah'ın vaz'ı, diyanetse insanın kesbidir .[895] Allah ile yapılan ahitleşmenin, ceza ve mükellefiyyetin merkezi insan iradesidir.[896] İradenin varlığı in­kâr edildiği zaman, dünyada, ne hak, ne vazife, ne sorumluluk ne cürüm, ne ceza, hulasa hiçbirşey kalmaz.[897] Tabiat kanunları denilen ilâhî ka­nunlar âlemin ayrılmaz unsurları olduğu gibi, ira­de ve hürriyet de, yaratılışa nazaran, insanın ay­rılmaz parçasıdır. Zira hürriyeti inkâr edersek, in­sanın niçin yaratıldığını anlayamayız.[898] Her insanın kıymeti, iradesini kullanışına göre değişir. İradesini hasis şeylere kullanan, hakîr insandır, şerefli şeyler uğrunda kullanan şerefli insandır.[899] İnsan, zekası ve bilgisiyle değil, ancak iradesiyle insandır. Zeka ve bilgi azçok hayvanlarda da vardır. Fakat onlar insan değiller. Onu diğer canlılardan ayıran irade, kuvvet ve imtiyazıdır[900]. İnsanları meleklerin dahî üstüne çıkaran, kalbindeki bu hu­susiyetidir.[901] Resûlullah bu hakikati şu sözle­riyle beyan etmiştir: “Allah Teala'ya insanoğlundan daha kerîm, şerefli, gelen birşey yoktur.” Sa­habe:

“Ey Allah'ın Resulü, meleklerden de mi?”

“Melekler ay ve güneş gibi mecburdurlar. Amelle­ri ihtiyarî değildir.”[902]

İrade, eski felsefede de yeni felsefede de “ah­lâk” için en mühim mebde' kabul edilmiştir. Fiil­lerinde hür ve irade sahibi olmayan bir insanın, iş­lerinin ahlâkî kıymeti yoktur, onlar için ceza veya mükâfaat abes olur.[903]

Kur'ân'da, insanın irade sahibi olduğunu anlatan bir hayli âyet vardır.[904] Kur'ân'ın bir öğüt kitabı olduğu ilân edilirken:

“O, taş­lanmış şeytanın sözü değildir. O halde nereye gidi­yorsunuz? O Kur'an âlemler için, hele, sizlerden doğruluk isteyenler için bir öğütten başkası değil­dir. (Bununla beraber) âlemlerin Rabbi Allah dile­medikçe siz dileyemezsiniz.” [905] buyurulur. Görülüyor ki zikr ve fikr teklifi önce âlemdeki bütün akıl sahihlerine yöneltildikten sonra bilhassa istikâmet dileyenlerin iradelerine bağ­lanmıştır. Demek ki Kur'ân'a göre de teklif ve mesuliyyet ihtiyari fiillere aittir. Keza hidayet de mü­kelleflerin meşîetlerine bağlıdır. Bunun için evvelâ insanın azm ve iradesini hayra yöneltmesi farzdır. Fakat şunu da unutmamalı ki mükellefin istemesi ne tek illet ne tek şarttır. Ayetin son kısmında, insanın kendisini mutlak hâkim zannetmemesi için, iradesinin, Allah'ın mutlak iradesi sınırları içinde cereyan ettiği bildirilmektedir.[906] Bazıları bu tahdidi bir cebr gibi farzetmişler, insan iradesini tamamen inkâr ederek “Sadece   Allah'ın   iradesi vardır”, demişlerse de bu hiç doğru değildir. Zira burada insanın iradesi tamamen inkâr edilmiş de­ğil, Allah'ın iradesine   dayanmayan  bir iradenin bulunmadığı ifade edilmiştir. İnsanın   iradesinin, Allah'ınkinden büsbütün ayrı ve O'na  muhalefet edebilecek derecede muhtar ve müstakil olduğunu zan etmek Allah'ın âlemlerin rabbi olduğunu dü­şünmemektir.[907]

“De ki: -Ben kendi kendime, Allah'ın dilediğinden başka, ne bir zarar ne bir faydaya muktedir değilim.” [908], ayeti de aynı şekilde, Selefin görüşü olan: “Kulun, ancak Allah'ın izniyle tesir icra eden bir kudreti vardır. Umdesinin delili kabul edilmiştir.[909] Yüce Allah, insana, varlığını, tefekkürünü, iradesini, kudretini, takdir ve tedbirini hibe etmiş, fakat bunların hiçbirisine, kendi kanununa taarruz ede­cek, iradesine karşı gelecek, bir hasleti, bir keyfiyeti ve takdirin ötesindeki nihâî hikmetin dışına çıkma salahiyteini vermemiştir.[910] Buna göre insanların ihtiyarî fiillerinde, ne sırf cebr, ne de sırf hürriyet vardır.[911]

Elmalılı Merhumun da işaret ettikleri gibi, in­sanların irade sahibi olmaları Allah Teala'nın “Rahim” isminden olmuştur. O, rahman oluşu se­bebiyle herşeyle birlikte insanları varlık âlemine çıkarmış; rahîm oluş sebebiyle, çalışanla çalışma­yanı ayırmak, ona göre ceza veya mükafaat ver­mek için, onlara kendi iradesinden bir hisse ver­miştir. Bu iradelerimizle fıtrî sermayelerimizi ge­liştirip, kâmil bir insan olabilme imkânına sahib oluyoruz ki bu, Allah Teala'nın insanlara karşı, mutlak kemâl manasında rahmetinin ifadesi­dir.[912]

“Dinde zorlama yoktur. Gerçekten iman ile kü­für apaçık meydana çıkmıştır. Artık, kim şeytanı tanımayıp da Allah'a iman ederse o, muhakkak ki kopması olmayan en sağlam kulpa yapışmıştır.” [913] (Kur'an'daki bu prensible, Allah'ın insana en büyük ikramı ve onun iradesine verdiği kıymet, nefsinin hesabını kendisinden sorarak, mü­kellefiyetler yüklemiş olması açıkça ortaya kon­maktadır.[914] Hernekadar bu ayetin, cihad ayetleriyle nesh edildiğini söyleyenler varsa[915] da, cihadın özünde bile bu prensib yatar. Çünkü ciha­dın ruhunda, cemiyetinin veya başka durumların baskısıyla çeşitli şeylere inanan insanlığı, davet hürriyetini temin ederek, hür iradesiyle istediğine inanabileceği bir dünyaya kavuşturmak yatar. Böyle bir nizamda, inanmayan insanın bile hürri­yeti, garanti altındadır.[916] Ayetin nüzul sebebi enteresandır: Ensardan bazıları, islam öncesi hristiyan veya musevî olan çocuklarını, müslüman ol­sunlar diye zorlamak istemişlerdi de, bu ayetle on­ları men etmiş, kendi ihtiyarlarıyla müslüman ol­malarını istemişti.[917] Dinde ikrah (zorlama) tasavvur edilemez; çünkü, zorlamayla yapılan iş, hayır da olsa, hayır sayılmaz.[918] Bu dünya bir imtihan dünyası olduğuna göre, imana veya küfre zorlama, imtihanın ruhuna aykırıdır.[919]

“Eğer Allah dileseydi, peygamberlerden sonra ümmetle­ri, kendilerine, o apaçık burhanlar gelmiş bulunduğu halde, ihtilafa düşüp biribirlerini öldürmez­lerdi. Fakat ihtilafa düştüler.” [920] Allah Teala'nın bunlara, gücü yettiği halde, müsaade et­miştir. Fakat insanları belli bir yola zorla sevk et­mek O'nun sünnetine uymamaktadır. Çünkü O, insanı bu dünyaya imtihan için göndermiştir. Eğer hareket serbestisini insandan almış olsaydı, imti­hanın manası kalmazdı. Bu ayetle, peygamberleri gönderiş sebebinin ikrah değil, ikna ve ikaz olduğunu beyan ediyor.[921] İsrail Oğulları üzerine Tür Dağı'nın kaldırılarak onlardan mîsak alınma­sı[922], teklife münafî olarak, imana zorla­ma gibi görünüyorsa da aslında dağın uzun müd­det desteksiz durması alışkanlık hâsıl edeceğinden, sonrası itibarı ile teklife münafî değildir.[923]

İnsanların ve cinlerin ibadet etsinler diye ya­ratılmış[924] olmalarına rağmen, çoğunun ibadetten uzak yaşamaları, Allah'ın onları, mecbu­ren değil, ihtiyarlarıyla ibadet ediciler olsunlar di­ye yarattığını gösterir. Bundan dolayı çoğu insan­lar, Allah'ın kendilerine verdiği iradeleriyle ibadet etmemeyi istediler.[925]

Kur'an'da, insanların dünyayı ahirete tercih­leri[926], müminlerin ahireti tercih ede­rek mallarından canlarından geçmeleri [927] “İştira” kelimesiyle ifade edilmiştir ki bunun­la, alış-verişteki geniş hürriyetin, insanın manevî ve ahlâkî alanlarında da var olduğu anlatılmakta­dır. Aslında mallar da canlar da Allah'ın milkidir. Binaenaleyh Allah'ın onları satın alarak onlara sahib olması düşünülemez. Burada Allah Teala, pek ince-bir nezâket ile kullarını taate ve cihada davet etmektedir. Hakikat şu ki, Allah insanlara can mal ve onlarda belli bir müddet tasarruf hak­kı ve izni vermiştir; iradeleriyle o izni iyilikte kullanmalarını teklif etmektedir.[928] Bu muvakkat izne biz “irâde-i cüziye” diyoruz.

 

a11- Lümmetü'l - Melek, (İlham)

 

Şeytanın insan üzerindeki menfî tesirinden bahsederken zikrettiğimiz hadîste insanın iyiliğe olan meylinin hissedarı, aklın yol göstericisi olarak meleğin lümmesine de dikkat çekilmekte idi.[929]

Allah, herkesin meleklerden bir gözeticisi ol­duğunu haber vermiştir. [930] Bu meleklerin, kulun fiillerini tesbit eden melekler olduğunu söy­leyenler, kâtib meleklerden başka melekler oldu­ğunu söyleyenler olmuştur. İbn Kesîr her iki görü­şü birleştirerek: “Kulu takîb eden melekler var­dır. Gece ve gündüz değişen bu melekler kulu ha­diselerden ve kötülüklerden muhafaza ederler. Ku­lun hayır olsun, şer olsun yaptıklarını ve konuştuk­larını muhafaza ederler.” Der. [931] Her ne şekilde anlaşılırsa anlaşılsın, şurası kesin ki her insanla beraber bulunan melekler vardır. Resulullahın iyi­likleri ilham ettiğini haber verdiği melek veya me­lekler bunlardır.

İnsanı hayra teşvik eden bu manevî yardım, da­ha ziyade müminlerin istifade ettiği bir imkândır. Çünkü diğer insanların kalblerinde bu ilhamlar bulunsa da onlar buna fazla aldırış etmemektedir­ler. Onun için cennete giren müminlere melekler gelip:

“Biz dünya hayatında da ahirette de sizin dostlarınızız.” [932] derler. Müminlerin akıllarına, ibadetlerini taatlerini ve bütün iyilikle­ri düşürenler bu meleklerdir.[933]

Bu melekler islam ordularına bizzat savaşa­rak[934] yardım etmişlerdir[935], bir taraftan da onlara sebat ilham etmişler, azmlerini kuvvetlendirmişler, niyyetlerini sağlamlaştırmışlardır.[936] Nitekim ayette:

“Ha­ni rabbin meleklere:

“Şüphesiz ki ben sizinle be­raberim, haydi imân edenlere sebat ilham edin. diye vahyediyordu.” [937]                                Ayetlede hernekadar savaşlardaki melek yar­dımları anlatılıyorsa da, bu meleklerin başka du­rum ve zamanlarda yardım etmemelerini ifade et­mez. Hadisteki “lümmetü'l-melek” her zaman ve hali ifade eder.

Şeytanın vesveselerini anlatırken, kalbe gelen “havâtır”dan bahsetmiştik. Bu havâtırlardan, il­ham kısmındakiler, İslama ve Kur'an'ın ruhuna uygunluğuyla, şeytanın vesvesesinden ayrılır.[938] Kelâbâzî'nin ifadesiyle, bunun için marifet nuru gerekmektedir.[939] Çünkü şeytan da bazan iyi­likler vasıtasıyla yaklaşır.

Görülüyor ki, Kur'an'a göre, Allah Teala, in­sanda biribirine zıt iki ayrı ses yerleştirmiştir. Biri hayrın, biri şerrin teşvikçisi bu sesler arasında, in­san, aklı, ruhu, kalbi ile ilham tarafına; nefsi ile vesvese tarafına yakındır, devamlı bir mücadele içindedir. İnsanın zahirî mücadelesinden önce için­de, batınî bir mücadele sürüp gitmektedir. Her iki taraf da irade ve niyyet ibresini kendi tarafına çe­virmek için uğraşmaktadır. İnsanın fiilleri batınındaki bu savaşın tezahürleridir.

 

b- İmtihanın İki Mühim Unsuru: Risalet ve Kitab Göndermek:

 

İmtihan meydanı olan dünyaya gönderilen in­sanlar, sırf yukarda saymaya çalıştığımız kabili­yetleriyle imtihana tabî tutulmuş olsalardı, bu tam bir imtihan olmazdı. Belki sadece Allah'ın varlığı­nı tesbit edip ona inanma noktasından bir imtihan olurdu. Allah'ın emirlerine uymak, nehyettiklerinden kaçınmak, ibadetleri ifa da sabır babında im­tihan o zaman mümkün olmazdı. Müsbet ve menfî istidatlarla mücehhez insana, hem müsbet kabili­yetlerine yardım edecek, hem de ahlâkî imtihanın sınırlarını çizecek bir unsura ihtiyaç vardır. İşte bu unsur risalet ve ona bağlı olarak kitab unsuru­dur. Bunlar ayetlerin ortaya koyduğu hususlardır:

“Biz hiçbir peygamberi, Allah'ın izni ile, kendisine itaat edilmesinden başka bir hikmetle gönderme­dik.” [940] Allah Teala, isteseydi, insanları imana icbar etmek için tepeden inme katî ve cebrî bir ayet indirir, onlara hakikatleri ayne'l-yakîn gösterir, böylece mecburen iman ederlerdi. Ama, onlar kendi rızalarıyla iman edip kemâle ersinler diye peygamberler ve kitablar gönderdi [941]:

“Eğer dilersek biz onların tepesine gökten bir ayet indiriveririz de ona boyunları eğilekalırdı.” [942]

Allah, her kavme peygamber gönderip, onlar vasıtasıyla kavmi inzâr ettikden ve ayetlerini, bi­rer hüccet olarak tebliğ etitrdikten sonra inan­mazlarsa, o zaman onları helak etmeyi[943] ken­disine sünnet etmiştir.[944] Katâde'nin ifadesiyle: “Allah hiçbir kimseyi, kendisine Allah'ın tebliği veya bir beyyinesi gelmeden ve de günahsız olarak azab etmez.”[945]

“Biz, bir resul gönderinceye ka­dar, hiçbir kimseye, azab ediciler değiliz.” [946] Ama peygamberler vasjtasıyla

“Size bunca aşi­kâr deliller geldikten sonra yine de kayarsanız bi­lin ki şüphesiz Allah mutlak gâlibtir, tam hikmet sahibidir.” [947] Kadı[948]: “Bu ayet, gü­nahtan dolayı muahezenin ancak tebliğden sonra olacağına delildir." Der.[949] İnsanlar, Allah on­ları neye davet ediyor, anlasınlar ve “Bize söylene­ni anlamamıştık.” demesinler diye.[950]

“Biz hiç­bir peygamberi, kendi kavminin dilinden başkasıy­la göndermedik ki onlara apaçık anlatsın” [951] Hernekadar Resulullah (a.s.), çeşit çeşit li­sanları olan bütün insanlara ve cinlere gönderilmişse de kavmi ve dolayısıyla ilk muhatabı onlar olduğu için Arabca tebliğ ile gönderilmiştir. Son­ra onlar bu tebliği diğer lisan sahiblerine açıkça anlatmışlardır ve bütün insanlar bu cihanşümul tebliği aynı şekilde anlamışlardır.[952]

Peygamberlerin tebliğleri iki noktada toplan­maktadır: Tebşir ve inzâr. Allah, onları, itaatkâr müminlere ne mükafatlar, ne hoşnûd edici nimet­ler hazırladığını müjdelesinler, isyankâr kâfirlere ne korkunç bir cehennemin, ne şiddetli bir azab yurdunun hazırlandığını hatırlatsınlar, diye gön deriyordu.[953] Peygamber göndermekten gerçek kasıt budur; Allah'a ubudiyyetle meşgul olanları tebşir, ubudiyyetten yüz çevirenleri inzâr etmek[954];

“Biz peygamberleri, müjdeciler ve azab ha­bercileri olarak (gönderdik). Tâ ki peygamberler­den sonra insanların Allaha karşı bir hüccetleri ol­masın.” [955]

Afakta ve enfüste Allah'ın varlığına delâlet eden açık hüccetler vardır. Allah insana akıl vermiştir, insan aklıyla düşünüp bu delilleri anlamak iktidârındadır. Fakat Allah'ın kullarına olan mer­hametinden ye arzularının bazan akıllarını mağlub ettiğini bildiğinden ve engin hikmetinden dola­yı resuller ve kitablar göndermiştir.[956] Bu kitablarla hem sinelerindeki cehalet, ahlaksızlık ve şüp he gibi hastalıklara deva[957] hem de gafletten uyandırma gayeleri tahakkuk etmiş oluyor. Ceha­let ve kusur, imana giden yolları tıkayabilir. Bun­dan dolayı Allah hidayet ve dalâlet hususunda doğrudan doğruya aklı mesul tutmamıştır. Ancak risâlet ve tebliğden sonra, onu bu mesuliyete muhatab kılmıştır.[958] Böylece:

“Ey rabbimiz, bize bir peygamber gönderseydin, şu zillete ve rüsvayIığa uğramadan, ayetlerine tâbi olsaydık ve...” [959] demeye bahaneleri kalmamıştır. Çünkü peygamberler gelmiş, mesuliyetlerini her yönüyle onlara tebliğ etmişlerdir.[960] Ama manen ölmüş, kalbleri vazife yapamaz hâle gelmiş[961] olanlara peygamberin tebliği bir fayda vermez. Çünkü:

“(Bu Kur'an) hayatı olan kimselere haber vermek (tebliğ) içindir.” [962] Henüz ölmemiş, ama gaflet uykusundaki “Bütün insanları rablerinin iz­niyle karanlıklardan aydınlığa, o yegâne gâlib, hamde lâyık olanın yoluna çıkarman için, bu, sana indirdiğimiz bir kitabdır.” [963] Bu ayette, insanların hidayete erdirilmesi peygambere nisbet edilmektedir. Çünkü, O, hidayetin zahirî sebeblerinden birisidir. Müminlerin imam bizzat veya bil­vesile onun tebliği ile olmuştur. Bu “Sen arzu etti­ğin kimseyi hidayete erdiremezsin fakat Allah hi­dayete erdirir.”  [964] ayetiyle zıt değildir.

Çünkü burada ayet, hidayette tebliğ ve risaletin yegane şart olmadığını beyan etmektedir.[965] Ama risâlet ve kitab olmadan da hidayet olmaz;

“Bu o kitabdir ki kendisinde hiç şüphe yoktur, tak­va sahibleri için hidayetin tâ kendisidir” [966] Hidayet nuru adetâ tecessüm ederek cevher-i Kur’ân'ı husule getirmiş; böylece Kur'ân hidayet ediciden öte, hidayetin kendisi olmuştur.

Cenab-ı Allah peygamberleri vasıtasıyla gön­derdiği kitablardan sonra, insanları imtihana da­vet edercesine buyuruyor ki:

“Size rabbinizden muhakkak basiretler gelmiştir, artık kim görürse kendi lehine kim kör kalırsa o da kendi aleyhine­dir. [967]

c- Şer ile İmtihana Karşı İnsanın Manevî Cihazları: Sabır ve Duâ.

 

c1- Sabır

 

“Sabr”ın Kur'an'daki manası; keder, mahrûmiyyet ve imtihan anında, bir insanın kendi seçti­ği yolda ve vicdanının sesine uyarak, cesaret ve metanetle ilerieyebilmesini mümkin kılan, taham­mülü, sebatı ve kararlılığıdır.[968] Bir başka ifa­deyle, insan tabiatına muhalif olan zaruri hallere başeğip mukavemet ile dayanmaktır.[969]

Sabır, emanetimizde bulunan mesuliyyet yü­künü taşıyabilmemiz ve bilhassa iman ve hidayet yokuşunu aşabilmemiz için zarurî bir unsurdur.[970] Sabır, Kur'ân'ın insanı en çok teşvik ettiği bir haslettir. Sabrın ehemmiyetini beyan eden ayet­ler ve hadisler birhayli kabarıktır. Bu husustaki ba­zı hadisler şöyledir:

“Sabır imanın yarısıdır” [971], “imana nazaran sabr, bedene nazaran baş mesabesindedir.” [972] Nasıl başı olmayanda hayat ol­mazsa sabrı olmayanın da imanı olmaz.[973] Kur'an'a göre, hakikî insanlık, musibet ve güçlükler muvacehesinde sabırdan ibaretir.[974] Çünkü za­manın acaipliği, dünyanın iğfali, nefislerin tema­yülleri, hüsrana gidenlerin çokluğu karşısında ha­yır yapmak, hak söylemek, hak yolunda gitmek, birçok acılar çekmeğe-zorluklara katlanmaya, mücahede etmeye, bunlar da sabra bağlıdır. Allah Teala, insanların bunca arzu ve isteklerin baskısı altında doğru istikamette yürümelerinin zorluğunu, bunca çekişmeler ve engeller karşısında, hakkı hâkim kılmanın azametini, insanı gaflete düş­mekten kurtarmanın güçlüğünü çok iyi biliyor ve o yüzden bunlara karşı sabırlı olmayı emrediyor[975];

“Ey iman edenler, sabir ile bir de namazla (Hakdan) yardım isteyin. Şüphesiz ki Allah sabr­edenlerle beraberdir.” [976] Edebi bir gayeye doğru yürüyen insan, tabiî ki bu yolda birçok imtihanlar geçirecektir. Onun için, sabr ve tahammüle, sebat ve metanete alışmazsa ilâhî yardımın ilk vesilelerinden birini zayi etmiş olur, çünkü her muvaffakıyyetin başı olan sabrı kaybetmiştir.[977] însan sabrederse Allah Teala da yardımı ile onun yanında olur.[978]

Allah Teala sabredenleri medhetmiştir:

“Bir Allah'a, ahiret gününe, meleklerine, kitab ve peygamberlere iman eden,... sıkıntıda, hastalıkta ve muharebenin kızıştığı zamanlarda sabr ve metanet gösterenlerin (birri)dir. Onlar sâdık olanlar­dır, ve onlar takvaya erenlerin tâ kendilerdir.” [979] İn­sanlar bu medhe sabırlarıyla ulaşmışlardır.[980] İnsanların sabırları attıkça, yükleri de artar. Şid­detli zorluğa sabrettiklerinde, daha şiddetli imti­hana tabî tutulurlar. Fakirliğe sabrederler, daha ağır olarak hastalık gelir, ona sabrederler, ondan daha daha şiddetli olan savaşla yüzyüze gelirler.[981] Bir adam Şiblî'ye şöyle sormuştu:

“Sabre­denler için en ağır şey midir?” “Allah hususunda (fillah) sabretmektir.” Cevabına:

“Hayır.” dedi,

“Al­lah için sabretmek (lillah)tir.” cevabını kabul et­medi.

“Allah ile sabretmek (ma'allah)tir.” ceva­bını da reddetti. Bunun üzerine Şiblî:

“Öyle ise nedir?” diye sordu.

“Allah'ın ibtilalarından sabır­dır.” cevabını aldı. Bu cevab onu çok sarsdı, nere­deyse ruhunu teslim edecekti.[982] Gerçekten bu çok zordur. Bazan yoksulluklar ve sıkıntılar öyle gelip çatarlar, çeşitli belâlar öyle sarsarlar ki hat­ta peygamber: “Allanın yardımı ne zaman gele­cek?” diye beklemeye başlar [983] Korku ve sıkıntılardan gelip çatanlar adetâ bir zelzele gibi onları sarsar.[984] Cenab-ı Allah sabra teşvikle[985] ;

“Sabrederseniz o sizin için daha ha­yırlıdır.” [986] buyurur.

Sabrın derecesi hususunda fıtri kaabileyetin bir hükmü bulunduğu inkâr edilememekle birlikte terbiyenin, itiyadın ve binaenaleyh azm ve ira­denin, bütün bunlar için de imanın ehemmiyeti çok büyüktür. Bu cihetle sabır, ihtiyarî fiillerden olarak mükellefin efali miyanında tavsiye olundu­ğu gibi

“Ey iman edenler, sabredin, sabır yarışı yapın.” [987] diye emrolunmuştur.[988]

İnsan sabretmese bile değişecek birşey olmadığı­na göre, sabır daha hayırlıdır. Nitekim Allah'ın Resulü: “Bütün insanlar eğer sana Allah'ın tak­dir etmediği bir fayda temin etmek isteseler buna güç yetiremezler, keza Allah'ın takdir etmediği bir kötülük yapmak isteseler buna da muktedir olamazlar. Kalemler kurumuş, sahifeler durulmuş­tur. Binaenaleyh kerih gördüğün birşeye sabret­mende çok hayır vardır. Bü ki muvaffakıyyet sa­bırladır...[989]

Sabır başlıca iki nevî olarak mülahaza edilir. Birisi, elem ve külfete sabırdır. Bununla, taat, mücahede ve güzel amellerin meşakkatlerine taham­mül olunarak uluvvi himmet ashabının nail olduk­ları muvaffakıyyetlere erilir. Birisi de lezzet ve şehvetlere karşı sabırdır ki bununla haramlardan, menhiyyattan ve hoş görünüp de sonu fena olan, aldatıcı, tehlikeli, madden veya manen zararlı şeylerden sakınılır.[990] Bir başka tasnifle, sabr, Al­lah'a itaat babında sebat, Allah'ın nehyettiklerine karşı sabır, musibetler karşısında sabır olmak üzere üç çeşit kabul edilmiştir.[991] Allah'a itaat ve emirlerini ifâda sabr göstermek, haramlara kar­şı sabır göstermekten daha zordur ve fazileti de ona göre fazladır.[992] Çünkü haramlardan sa­kınmada nefsi belli bir sınırda zabtetmek vardır. Emirleri edada ise, zabtla beraber ileriye doğru hamle vardır. Ayrıca, nefis tabiatı icabı, ibadetten nefret eder de rubûbiyyet iddiasına koşar. Bunun için taatte daha çok sabır gerekir.[993]

Sabır mevzuunda Eyyûb (a.s.) darb-ı mesel ol­muştur. O'na iki türlü musibet gelmişti. Hem malı, mülkü, evladı yokolmuştu, hem de vücudunda çok ızdırap veren yaralar peydah olmuştu. Bir görüşe göre, bunlar şeytandan olmuştu. Al­lah Teala, şeytana “Kulların içinde beni ken­disine musallat kıldığında, dayanabilecek var mi?” diye meydan okuduğunda, “Evet, Eyyûb var.” diyerek fırsat tanımıştı. Diğer bir görü­şe göre de, bu şeytanın işi değildi. Onun bu­na gücü yetmezdi, onun vesvesesi vardı. Tercihe şayan bu görüşe göre Eyyûb (a.s.) Allah Teala'ya:

“Hakıykat şeytan beni yorgunluğa ve azaba uğrattı.” [994] diye dua ederken, şeytanın bunlara sebeb olduğu için değildi. O, vücudunda­ki elem şiddetlendiği zamanlarda bile şikayet et­memişti. Fakat bu esnada şeytanın vesveseleri o kadar artmıştı ki kalbini ve dinini ondan korumak için Cenab-ı Allah’a böyle yalvarmıştı. Şeytan düş­man olduğu için, düşmandan dosta şikayet sabra manî olmadığı için[995] Allah:

“Biz onu hakıykaten sabırlı bulduk. O ne güzel kuldu.” diye onu gerçekten fevkalâde bir övgüye mazhar kılmıştı. Şüphesiz bu büyük mazhariyetin sebebi sabırdı.

Eyyûb (a.s.) bir başka niyazında, Allah'a “Gerçekten bana derd çattı. Sen esirgeyicilerin esirgeyicisin” [996] diye nida etmişti. Bu duada, durumunu belirtiyor, Allah'ın rahmetin­den bahsediyor ama durumunu değiştirmesini is­temiyor. Aksine onun verdiği ızdırablara sabredi­yor, haya ve edebi, derdinin izâlesini niyaza manî oluyor.[997] Hatta derdini Allah’a bile izafe etmiyor. Allah Teala da sabrının ve edebinin mükafaatı olarak ona hem afiyet veriyor, hem kay­bettiklerini kat kat bağışlıyor.[998]

Belalar anında ağlayıp sızlanmak sabırsızlık anlamına gelmez. Nitekim Yakup (a.s.) ciğer pa­resi Yusuf'u kaybettiği zaman "Ey yusuf'un üs­tünde (titreyen) tasam (gel şimdi tam senin za­manındır).” [999] demiş ve hüznünden iki gözüne ak düşmüştü. Fakat Resullah'ın beyanı üzere “Evladını yitiren yetmiş ananın hüznü kadar üzüldüğü halde, Allah Teala'ya bir an bile su-i zan beslemediği için yüş şehid ecrine nail olmuş­tu.”[1000] Bazı cahiller Hz. Yakub'un sözlerini, şi­kayet olarak değerlendirerek O'nu ayıplamak istemişlerse de bu yanlıştır. Çünkü o şöyle söylüyor­du:

“Ben kederimi mahzunluğumu yalnız Allah'a şikayet ediyorum.” [1001]

İnsan musibetlere karşı zoraki sabrediyorsa, sabır nefsine ağır geliyorsa buna “tasabbur” (Zo­raki sabır) denir. Eğer ağır gelmiyorsa, onları ko­layca göğüslüyorsa esas sabır budur. Çünkü bun­da Allah'ın kazasına rıza vardır.[1002] Zillete da­yanıp tahammül göstermek sabır değil meskenet­tir. Hilm-i hımârî mezmûmdur. Memduh olan sa­bır, iman ve sâlih amelle hak ve hayır yolunda sabırdır ki bu şecaat, sadâkat, merdlik şiarıdır.[1003] Resululah’ın hadîsine göre, gerçek sabır belânın ilk çatığı anda gösterilen sabırdır.[1004]

Gazâlî'nin işaret ettiği gibi, sabır şehvet his­lerine karşı olursa buna iffet denir, zenginliğe kar­şı olursa, yani zenginlikle şımarmama şeklinde olursa, buna nefse hakimiyet denir, savaş alanın­daki metanet şeklinde olursa şecaat denir. Hidde­ti yenme hususunda gösterilen sabra, hilim, vakar ve teenni denir, musibetlere karşı gösterilen sab­ra, gönül genişliği, bilinen gizli halleri söylememe hususunda olursa buna da sır tutma denir. Geçim sıkıntısına karşı olan sabra, zühd, aza sabretmede olursa kanaat denir. Bu sabırların bulunmaması halinde, kibir, korkaklık, saldırganlık, gönül dar­lığı, hırs ve şereh (aşırı istek) gibi kötü ahlaklar insanı kaplar. Bütün bunlar iman ve ahlakın çoğu­nun sabırda olduğuna gösteriyor.[1005]

İnsanın manevi kurtuluşu noktasından, sab­rın ehemmiyetini görmek için 'Asr suresine bak­mak yeter: “Asra yemin olsun ki muhakkak in­san hüsran içindedir. Ancak iman edip salih amel­ler işleyenler, hem de biribirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesnadır.”  [1006] Surenin gösterdiği üzere, kurtuluşun dört şartı vardır. İnsanın iman ve güzel amel yolunda dosdoğru yürü­yebilmesi, nefsinin ve şeytanın aldatmalarına kar­şı, nıuvaffakıyyeti sabırlı olmasına bağlıdır.

İnsan dünyaya, işlenmemiş fakat işlenip kemâ­le ermeye müsait kâiliyette gelir. Kemâl yolu sa­bır yoludur. Atalarımızın dediği gibi: “Koruk, sa­bırla üzüm olur.” Ham insan sabırla kemâle erer, insan-ı kâmil olur. Bu Allah Teala'nın kâinattaki sünnetidir ve rubûbiyyetindeki terbiyenin esası­dır.

Bu hususu Resûlullah (a.s.)'ın müjdeli bir hadîsiyle kapatalım:

“Allah Teala buyuruyor ki: “Ben bir kulumu iki gözünü de alarak imtihan et­tiğimde sabrederse onlara karşılık cennet veririm.”[1007]

 

c2- Duâ (İsti'âne ve İsti'âze) :

 

Duâ ister ferdi olsun ister içtimaî olsun, kâi­natın dehşet verici sesizliği içerisinde, insanoğ­lunun kendisine bir cevab bulmak için hissettiği derin hasret ve iştiyakın ifadesidir.[1008] Dua ile insan Allaha' ulaşır ve Allah'ı kalbinde bulur.[1009] Duanın hakikati, kulun rabbinden inayet ve meûnet istemesidir.[1010]

Belâ ve musibetlerin at oynatığı imtihan dün­yasına olanca güçsüzlüğüyle atılan insan için duanın ehemmiyeti büyüktür. Bizzat insanın ibadeti de birnevî duadır. Onun için insan dua edebildiği nisbete, ibadetle içiçedir. Çünkü “Dua ibadetin özüdür.”[1011] ve “Allah Teala indinde duadan daha şerefli birşey yoktur.”[1012]

Duanın ehemmiyetini bilhassa şu ayet çok net ortaya koymaktadır:

“Duanız olmasa idi rabbim size değer verir miydi?” [1013] Belâların şiddetlendiği zamanlarda O'na dua etmeseydiniz ne değeriniz olurdu.[1014] “Allah'tan istemeyene Alah gazab eder”[1015] Çünkü dua, kulluğun zir­ve noktasıdır, duaya icabet de ulûhiyyetin mü­meyyiz vasıflarındandır, Allah Teala'yı sahte tanrılardan ayıran mühim bir unsurdur.[1016] Nite­kim ayet sahte tanrılardan bahsederken:

“Eğer onlara dua etseniz sizin duanızı işitmezler, işitseler de icabet etmezler.” [1017] buyurulur. Keza “Yoksa bunalmışa, dua (ve iltica) etiği zaman ica­bet eden, fenalığı gideren sizi yeryüzünün hükümdarları kılan mı (daha hayırlıdır)? Allah ile bir tanrı haa! Siz ne kıt düşünüyorsunuz.” [1018] diye hakikî tanrının mümeyyiz bazı vasıfları ile öteki tanrıların sahte olduklarını ortaya koyuyor.

İnsan bu imtihan âleminde güçlükler içindedir. Bunu bilen Allah Teala, kereminden ona dua gibi bir yardımcı nasîb etmiştir. Gerek belâlara karşı sabrı azaldığı zaman, gerek ibadetlere sabrı ve gü­cü yetmediği zaman, kendisinden imdat isteme im­kânını nasîb etmiştir. İnsanları belâlar ve ibadet­lerle başbaşa bırakmamış, onlara dua gibi bir pen­cere açmıştır:

“Bana due edin, size icabet edeyim. Çünkü bana ibadetten büyüklük taslayanlar hor ve hakir cehenneme gireceklerdir.” [1019] Görüldüğü gibi dua emri çok ehemmiyetli ve şayanı dikkattir. Burada evvela insanda cüzî iradenin varlığı binaenaleyh cebrin reddi vardır. İstemek emredilmiş ve Allah’ın isticâbı için kulun istemesi şart kılınmıştır. Hem öyle şart kılınmıştır ki şart bulunmazsa meşrutun hiç bulunamayacağı cihet­le, duayı terkeden cehenneme atılmakla tehdîd edilmiştir.[1020] Resulullah (a.s.) bu emre uyarak, Bedir günü:

“Eğer şu bir avuç mücahidi helak edersen, artık sana ibadet eden kalmaz.” diye Cenab-ı Hakk'a yalvarıyordu. “Rabbına yalvarmayı bırak, çünkü O sana va'dini yerine getirecektir.” diye va'de vefayı görerek Hz. Ebu Bekir (r.a) onu duayı bırakmaya davet ediyordu. Halbuki pey­gamber, Allah'ın va'dini yerine getireceğini daha iyi biliyordu. Fakat rabbisinin “Bana dua ediniz.” emrine uyarak kulluğunu ifâ ediyordu.[1021] Üm­metine şu haberi vermişti:

“Rabbimiz, her gece, gecenin üçte ikisi geçtikten sonra dünya seması­na iner ve buyurur ki:

“Bana dua eden yok mu, ona icabet edeyim? Benden birşey isteyen yokmu, ona istediğini vereyim? Benden mağfiret isteyen ise yokmu onu bağışlayayım?[1022]” Hadisteki, Al­lah'ın inmesinden murat, rahmet ve lutfunun in­mesidir.[1023] Bir başka ayette buyurulur ki:

“Kullarım beni sana sorunca, (haber ver ki) işte ben yakınımdır. Bana dua edince ben o dua ede­nin duasına icabet ederim. O halde onlar da benim davetime icabet ve bana iman etsinler. Tâki doğ­ru yola ulaşmış olsunlar.” [1024] Allah di­lediği şekilde, dilediğine icabet eder. Duada iste­nen, hemen de yerine gelir, uzun zaman sonra da tahakuk edebilir. Dua, sahibini farkında olmadığı ve bilmediği belaları defeder. Bütün bunlar dua­da haddi aşmamakla mukayyettir.[1025] Taberi bu ayetin iki türlü tevile ihtimali olduğuna söy­ler: “Dua, Allah'ın teşvik ve emrettiği amel ma­nasına gelebilir. Ozaman ayetin te'vili; emrettiği­mi yapan ve bana itaat edene ben yakınım, onun bana ibadetine, sevabla karşılık veririm, şeklinde olur. Resulullah'ın “Dua ibadetir.” hadisi bu ma­nayadır. İkinci ihtimal, bana dua edenin duasını, istersem kabul ederim, şeklindedir. Bu te'vilde hernekadar ayetin okunuştaki şekli umum ifade eder­se de, manası husus ifade etmektedir.”[1026] Di­lerse, şeklinde takyîd edilmesini Resulullah (a.s)'ın şu iki hadisi açıklamakta ve biraz daha genişletmektedir: “Şüphesiz Rabbiniz hayalı ve ke­rîmdir. Kulu kendisine ellerini kaldırdığında, onları boş ve isteği yerine gelmemiş olarak geri çe­virmekten haya eder.”[1027] Yalnız: “Allah'a mutlaka icabet olunacaksınız inancıyla dua edi­niz ve şunu da unutmayınız ki Allah, gafil ve meş­gul kalble yapılan duayı kabul etmez.”[1028]

Kur'an'da duanın boş birşey olmadığı, pey­gamberlerin dualarından bahsolunarak gösteril­miştir. Eğer dua gereksiz birşey olsaydı, evvela peygamberler buna gerek duymazlardı. Zekeriyyâ (a.s.)'ın samimî, sıcak, gönülden gelen bir ar­zuyla yaptığı duasının neticesi[1029] kerim bir efendi, nefsini şehvet duygularına kaptırmayan, itaatkâr bir kul olacak Yahya (a.s.) ile müjdelenmiştir. [1030] Zürriyetinin bütünü­ne dua eden İbrahim (a.s.)'a imamlığın amel ve şuurla, salah ve imanla ona müstehak olanlara ait olduğu, verasetle geçen birşey olmadığı beyan edilerek[1031] duasına “Ahdime zâlimler nail olamazlar.” [1032] cevabı geliyor. Bunun üze­rine O da duasını “Allaha ve ahiret gününe ina­nan” [1033] lara tahsis ediyor. Demek ki peygamberler de her dilediklerinde dua ederler. Bir kısım ulemânın[1034] iddia ettikleri gibi, ancak Allah onlara müsaade verince dua etmezler. Fa­kat Allah onların dualarını bazan kabul etmeyebi­lir, bu peygamberlik makamına bir noksanlık ge­tirmez.[1035] Onların dualarına icabet edilmemesi kavimlerini imtihan için de olabilir. Resûlullah (a.s.) 'ın dua için, Cebrail (a.s.) vasıtasıyla Allah Teala'dan izin istediğini haber veren hadisler, O'nun izinsiz dua etmediğini gösterir[1036] ise de Peygamberimizin Allah Teala'ya karşı müstesna edebinin bir alâmeti de kabul edilebilir.

Dua bazan “istiâne” şeklinde olur. Cenab-ı Allah, Fatiha'da kullarının kendisine nasıl hamd ve dua edeceklerini beyan ederken, şöyle söyleme­lerini ister:

“Yalnız sana ibadet eder, yalnız sen­den yardım isteriz (İstiâne).” [1037] Kullar bu dua ile, Allah'tan, ibadetleri hususunda yardım istemektedirler. Bu duasıyla mümin bir te'vile gö­re, kalan ömründe, Allah'ın kendisini mükellef kıldığı taat için, uzuvlarını, ibadetlerini edaya de­vam edebilecek şekilde sıhhatte devam ettirmesi, nefsiyle cihadında kendisine güç vermesini taleb etmektedir. “Ancak sana ibadet ederiz.” derken kul, ubûdiyyetini ortaya koymakta, irade-i cüziyyesi, kesbi ve mesûliyyeti noktasından istiklâlini ifade etmekte; hemen peşisıra “Ancak senden yar­dım dileriz.” diyerek de Allanın kulu, kölesi oldu­ğunu, kölenin hiçbirşeye sahib olamayacağını, ibadet hususunda alabildiğine hür olmadığını itiraf etmektedir.[1038] Cebriyye: “Eğer kul fiillerinde irade sahibi olsaydı, ibadet için yardım iste­meğe gerek olmazdı.” diyerek; Mutezile de: “Yar­dım talebetmek, eğer kul esas fiilinde muktedir ise, fiilin dışındaki hususlarda hasen olur. Yoksa, fiile gücü yetmeyen için yardımın ne faydası var.” diye bu ayeti kendi mezheblerinin delili kabul et­mişlerdir.[1039] Eğer Cebriyenin dediği gibi olsaydı, taat hususunda Allah'tan yardım istemeye teş­vike ihtiyaç olmazdı. Çünkü onlara göre, kulun elinde birşey yoktur. Eğer Mutezile'nin dediği gibi, teklif emir ve nehy olduğuna göre, Allah'ın kul­larına güç yetmeyen hususlarda yardım etmesi vacib olsaydı, kul istese de istemese de yardım ge­lirdi. Keza yardım istemeye teşvikin bir manası olmazdı.[1040] Bu ayetle kulların fiillerinin yara­tılması hususunda birşeye delil getirilmek gerekir­se, kulların ancak Allah'ın izniyle ve yardımıyla müessir olan, tamamen müstakil olmayan bir güç­lerinin olduğunu delil getirebiliriz. Bu cebr ile tef­viz arasında orta yoldur.[1041] Keza kul “Bizi doğ­ru yola ilet.” diye dua ettiğinde de taat ve fiilde sebat için Allah'ın muvaffakıyyet vermesini niyaz etmektedir.[1042] Allah Tealan'ın nimetlerine şü­kürde, yine ilâhî yardım niyaz olunur [1043]

Dua bazan da “istiâze” şeklinde olur. İstiâze, kulun, belâlar ve şerli şeylerden Allah Teala'ya sığınması, kendisini muhafaza etmesini istemesi­dir. İstiâze ile kul, menfaati celb, mazarratı def babında aczini itiraf etmekte, Allah'ın her türlü menfaati vermede ve her nevî şerri def etmede, mutlak kudretini ikrar etmektedir. Ayrıca fiille­rinde istiklâl sahibi olmadığını, Allah'ın yardımı olmadan hiçbirşey yapamayacağını da itiraf et­mektedir. İmtihanda muvaffak olabilmesi, kalbi­ni eğrilikten muhafaza edebilmesinin hep Allah'a sığınarak olmaktadır. Bunun için her lahza “euzü besmele” ile O'nun muhafazasına sığınırız.[1044] Hadis Kitablarının “Daavât” bölümlerine baktığı­mızda Resûlullah (a.s.)'ın, istiâze ve istiânelerini bir arada rahatça görür ve bunların ehemmiyeti­ni anlarız.

“Herşey takdir edilip, kader değişmeyeceğine göre, dua etmenin ne faydası olabilir?” gibi itiraz­lar yapılmışsa da İslâm alimleri buna, kader çer­çevesinde gereken cevabı vermişlerdir.[1045] Biz buna kısaca Gazalinin cevabını tekrar edeceğiz: “Bilmiş ol ki dua ile belânın reddi ile ilâhî kaza cümlesindendir (biz kadere vakıf olamadığımıza göre onu delil olarak kullanamayız.) Dualar belâ­ların reddine ve ilâhî rahmetin celbine sebeb ola­bilir. Kalkan, okun geri tepmesine, yağmur bitki­lerin yetişmesine sebeb olduğu gibi, dualar da ilâ­hî rahmetin celbine ve belâların define sebeb olur.

 (...) Tohumu ektikten sonra sulamaya ne hacet; eğer bitmesi mukadderse bitecek, mukadder değil­se bitmeyecektir, denemez. Sebeblere başvurmak şarttır. Asıl kaza esbabı müsebbebâta bağlamak­tır. Şerri takdir eden, onun defi için sebebler ya­ratmıştır, hayrı sebbelere bağladığı gibi...[1046]

Resulullah (a.s.)'ın şu hadisleri câlib-i dikkat­tir:

“Kaderi ancak dua geri çevirir...”[1047],

“Tedbir (hazer, sakınmak) kader hususunda fay­da vermez. Fakat dua gelmiş ve gelecek belâlar hususunda fayda verir. Ey Allanın kullan dua ediniz.”[1048] Zahiren kader ile mütenakız görü­nüyorlarsa da şu anlayışla müşkili çözebiliriz: Cenab-ı Allah, bazı şeylerin celbini ve bazı zarar­ların defini, kulların dualarına bağlamış ve takdi­rini ona göre yapmıştır.

Aslında bu mevzuda inanan insanların dua tecrübelerini hatırlamak gerekir. İşte dua bu keyfiyetleriyle imtihan alemindeki zor durumdaki insanın her an el attığı bir silahı, bir bastonu, bir yardımcısıdır.

 

d- İmtihan Keyfiyetinin Müşkili: Kader, İlm-i Ezelî ve Tevekkül.

 

d1-Kader ve İlm-i Ezelî:

 

Allah Teala'nın bazı vasıflarını anlatırken, herşeyi kuşatan ilminden ve iradesinden bahsetmistik. Görmüştik ki, O, geçmiş gelecek, olmuş ola­cak herşeyi, her yönü ile ve bütün teferruatlarıyla bi-hakkın bilmektedir ve O'nun iradesi dışında vâki olabilecek en küçük bir hadise, en küçük bir hareket, en küçük bir faaliyet dahî mümkin değil­dir, îyi yola mı, kötü yola mı girecek diye imtihan olunan insanın, hâricine çıkamayacağı bu ilim ve irade karşısında, imtihanının ve fiilerinin ne kıy­meti olabilir? İşte müşkilimiz budur. Bunu daha iyi ortaya koyabilmek için “kader” mevzuunu ayetler ve hadislere göre ele almalıyız. Çünkü Abdulkerîm b. Sem'ânî (d. 506)'nin ifadesiyle: “Ka­za ve kader mevzuunda en doğru bilgi kaynağı Kitab ve sünnettir. En doğru hareket de bunlardan ilham alarak tevakkuf etmektir. Bu ilhamla iktifa etmeyerek ileri gitmek, o hududsuz sahada hay­rete ve dehşete düşmektir; yoksa kalbe emni­yet ve itîmad veren bir hareket değildir. Çünkü kaza ve kader bilgisi Allah Teala'nın kendisine tahsis ettiği bir sırdır ki, önüne çektiği bir perdeyle onu beşerin akıl, idrâk ve her türlü marifet vasıtalarına, hikmet gereği, kapatmıştır.”[1049]

Ehl-i Sünnet ulemâsı, her yaratılanın, huşun kubuh, fayda zarar, zaman mekân ve sevâb ikâb bakımlarından halinin ne olacağı demek olan “kadere iman”ı islâmın inanç esaslarından birisi kabul etmiştir.[1050] Kur'an'ın başından sonuna kadar takdir fikriyle dolu olduğu bir keyfiyyettir.[1051] Allah'ın herşeyi önceden takdiri meselesi, kelâmcıların uydurması olamaz. Çünkü islâmın zuhurundan önce bile hemen hemen aynı düşün­ce, hususî bir dinî inanca sahib bazı araplar ara­sında vardı. Hata hamiler çerçevesinin dışında da bu inancın varlığı görülmektedir.[1052] Bina­enaleyh bu, aslı Kur'an'da bulunan bir inançtır. Nitekim buyurulur ki:

“Gaybın anahtarları O'nun yanındadır. Kendinden başkası bunları bile­mez. Karada ve denizde ne varsa hepsini O bilir. O'nun ilmi dışında bir yaprak dahî düşmez. Yerin karanlıkları içinde tek bir tane, yaş ve kuru müs­tesna olmamak üzere hepsi apaçık bir kitabdadır.” [1053] Rivayet tefsircileri Kur'an'daki “apaçık bir kitab” (kitâb-ı mübîn), “İmân-ı Mübîn”, “Ümmü'l-Kitâb” tabirleriyle kastolunanın Levh-i Mahfuz, bir diğer ifadeyle ilm-i ilâhî oldu­ğu hususunda müttefiktirler. Levh-i mahfuz; Al­lah'ın haber verdiği, kitabında zikrettiği, hakika­tini bildirmediği “O mevcuddur." diye inanmamız gereken bir sırdır.[1054] Geçen ayetteki beyana göre herşey onda yazılıdır. Herşeyin adedi, mik­tarı, var olacağı vakti ve hangi hal üzere öleceği hep kaydedilmiştir.[1055] Râzî, bunun Allah'ın il­mi olduğunu kaydeder ve Zeccâc'dan “Mahlukatı yaratmadan, olacakların nasıl olacağını bir kitabda tesbit etmesi mümkindir,” görüşünü nakleder, ayrıca bunun ne hikmetleri olduğunu da sayar.[1056]

“Yeryüzünde ve nefislerinizde, isabet eden her musibet, onu yaratmamızdan evvel bir kitabda mevcuddur.”[1057] ayetinin tefsirinde şu­nu da der: “Bu ayet yeryüzündeki bütün hadise­lerin ve fiillerimizin, meydana gelmeden önce, levhte tafsilatıyla yazılmış olduğuna delildir.”[1058] Kuşeyrî, bu görüşü Râzî ile paylaşmakta­dır.[1059] Zamahşerî Ra'd, 39'daki ümmü'l-kitabı “Her kitabın aslı, o levh-i mahfuzdur. Çünkü her olacak şey onda yazılmıştır.” diye tefsir eder.[1060]

“Allah'ın sizin için yazdıklarını taleb edi­niz.” [1061] ayetim de “Mübaşeret ederek, Allah'ın levhte sizin için tesbit etmiş olduğu nesli arayınız.” şeklinde tefsir eder[1062] ki bunlar O' nun mezhebine aykırı tefsirlerdir. Kur'an'da, her­şeyin vukuundan evvel tesbit edilmiş olduğuna bir başka delil de şu ayettir[1063]:

“De ki; -bi­zim başımıza ancak Allah'ın yazmış olduğu şey­ler gelir.” [1064] Allah Haber veriyor ki

“Şüphesiz biz herşeyi bir kader ile yaratmışızdır.” [1065] Bu ayet, Kureyş müşrikleri Peygam­berimizle kader mevzuunda çekiştikleri zaman nazil olmuştur.[1066] Ayet gösteriyor ki kâinatta­ki ölçü ve tedbir son derece büyüktür. Kâinatın bunca hadiseleri ve felâketlerle dolu hareketleri, büyük küçük hepsi Eli tarafından idare edilmektedir. Tarihteki her hareket gibi, fertlerin ruhundaki her heyecan, alınan her nefes tamamen vakti tayin edilmiş, yeri belirtilmiş, şartları plan­lanmış olarak vuku bulur. Büyük hadiseler gibi alınan bir nefes dahi kâinat nizamı bakımından hesab edilmiş ve bir ölçüye bağlanmıştır. Kurak sahrada tek başına bitmiş olan ağaç da oradaki bir ölçüye göre yerleştirilmiştir. Zaman ölçü dahi­lindedir, mekân ölçü dahilindedir. Uzak çizgiler ötesinde her hadisede, her oluşta, her varışta bu “kader” denilen ölçü vardır.[1067] Âl-î İmran, 110'un bir tefsirine göre, Muhammed Ümmeti, ezelde levh-i mahfuzda en hayırlı ümmet olarak belirtil­mişti.[1068] Yusuf (a.s.)'a Cenab-ı Allah tarafın­dan ilham edilen, rüyaların te'vili[1069], ha­diselerin önceden, Allah tarafından malum ve mukadder olduğuna bir başka delil değil midir?

Kaderin veçhelerinden biri de “saadet-şakâvet meselesidir. İnsanların, hidâyet üzere mi, dâlelet üzere mi yaşayacakları “her şey” cümlesinden olduğuna göre bunlar da ezelde, henüz insanlar vücud âlemine gelmeden, levhte yazılmış, takdir edilmişti. Binaenaleyh herbir ferdin neticede cen­netlik mi, cehennemlik mi olacağı hususu da mu­kadderdir. Bu hususlar ayetlerde pek sarih olarak görünmemekte ise de birçok hadislerde açıkça beyan buyurulmuştur.

“Gelecek olan o (ahiret) gününde Allah'tan izinsiz hiçbir kimse konuşmaz. Artık onlardan kimi şaki, kimi de sâîddir.” [1070] ayeti bu husustaki ayetlerden kabul edilir. Zamahşeri ayetteki “said” ve “şaki” tabirlerini “Günahından dolayı cehennemi hakeden şakidir, güzel amelinden dolayı cenneti hakeden saîddir.” diye tarif eder.[1071] Mezkur ayet ile

“Onlar mü­min olmayacaklar diye adetâ kendine kıyacak­sın.” [1072] ayetinin tefsirinde İbn Abbas (r.a.) “Resulullah (a.s.) bütün insanların iman edip, hidayet üzere biat etmelerini hararetle istiyordu. Allah Teala da, ezelde saîd olacağı takdir edilmiş olanlardan başkasının iman edemeyeceğini, şakî olarak belirlenmiş olanlardan başkasının da sa­pıtmayacağını haber vermiştir.”[1073] der.

Kur'an'da hidayete çok yakın olduğu halde sapıtanlar, mucizelerle zorlansalar da iman etmeyeceklerden haber verilmektedir. Bunlar hep şakâvet alâmeti olarak tefsir edilmiştir. Taberî,

“Eğer Allah onlarda bir hayır görseydi elbette on­lara hayrı duyurur (kulaklarına sokar) dı. Kulak­larına soksaydı bile yine onlar muhakkak ki yüz çevirici olarak arkalarını dönerlerdi.” [1074] ayetini “Allah, eğer, peygamberine vahyettiği şey hususunda onlara anlayış nasîb etseydi yine inanmazlardı. Çünkü Allah Teala onlar için, ezel­de, bunlar iman etmeyecekler, diye hükmetmişti ve onlar “şekavet” ile yazılmışlardı.”[1075] şeklinde tefsir eder.

“Eğer gerçekten biz onlara melek­leri indirmiş olsaydık, ölüler kendileriyle konuşsaydılar, herşeyi de onlara karşı (senin söyledik­lerine) kefiller ve şahidler olarak bir araya getirip toplasaydık, onlar, Allah dilemedikçe, yine iman etmezlerdi.” [1076] ayetini “Onlar hakkın­da ezelde, küfür hükmü olduğu için iman etmez­ler.” diye yapılan tefsirler nakleder.[1077]

Cehenneme atılanlara ayetleri tekzîb sebebleri sorulduğunda verdikleri cevab da bu babda zik­redilen delillerdendir[1078]:

“Ey Rabbimiz, bed­bahtlığımız (şakiliğimiz) bize galebe etmişti. Biz doğru yoldan sapanlar güruhu idik.” [1079] Cenab-ı Allah bazıları ve bazı kerîmler için ezelde saadet murat etmişti[1080]:

“Şüphe yok ki kendileri için bizden en güzel bir saadet takdir edilmiş (sebk etmiş) olanlar, işte bunlar cehen­nemden uzaklaştırılmışlardır.” [1081] Tu­fan koptuğunda Allah, Nûh (a.s.)'a “Herbirinden ikişer çift ile, aleyhine söz söylenmiş, hüküm ve­rilmişler dışında, aileni ve iman edenleri gemiye yükle.” derken aleyhine söz sebkat etmiş olanları istisna tutmuştur. Bu da O'nun ezelî hükmünün geri çevrilemeyeceğini ilândır.[1082] Bu keyfiyet­ten dolayı Ehl-i Bedr hakında, levhte, ganimetin onlara helâl olduğu kayıdlı olduğu için[1083] esirlere karşılık almış oldukları fidyeler yüzünden azabtan kurtulmuşlardı.

[1084]

“(Azab geldi­ği zaman) iman edip de bu imanları kendilerine fayda vermiş bir memleket bulunsaydı yâ! An­cak Yunus'un kavmi müstesnadır.” [1085] Çünkü Cenab-ı Allah'ın ezeli rahmeti onlara ye­tişti.[1086]

Kur'an'da yer yer geçen “dalaletin, kavlin (sö­zün) ve Rabbin kelimesinin tahakkuk etmesi” de mevzuumuzla alakalıdır. Tîbî, bu gibi ayetlere is­tinaden bir nükteden bahseder ; “Demek ki hadi­selerin ve eşyanın halleri, kadere ve ezelî ilme ke­sinlikle muhalif olamaz.”[1087] Kuşeyrî de buna yakın olarak: “Allah Teala olacak şeyleri ve na­sıl olacaklarını bilir ve bildiği gibi olmasını murat eder.”[1088]

“Onlar hakkında rabbiyin kelimesi tahakkuk etmiştir.” [1089] ayetinin tefsirini Zamahşerî şöyle yapar: “Allah'ın levhde yazıp, meleklerine haber verdiği, onlar kâfir olarak öle­cekler hükmü yerini buldu. Başka türlü olamazdı; bu yazış, bilmen bir şeyin yazışıydı, murat edilen ve takdir edilen birşeyin yazışı değildi. Allah bun­dan münezzehtir.”[1090] Bu son şık Mutezile'nin kader bahsindeki farklı görüşünü ortaya koymak­tadır. Buna göre Allah kullarının fiillerini murat etmemektedir, kullar kendileri irade etmektedirler. Ezelde olacakları bilip yazmak “kader” dir.

Yoksa yazdığı şeyi muradederek yaratmamıştır.[1091] Mutezile'nin bu görüşü kaderi inkâr mana­sına hamledilemez, onlar bununla, kulların fiille­rindeki ilâhî muradı inkâr ediyorlar.

Kader, saadet, şakavet meseleleri bilhassa ha­dislerde açıkça geçmektedir. Hadis kitablarının birçoğunda “kader” bölümlerinin yer alması bun­dandır.[1092] Ubâde b. Sâmit (r.a.)'dan ve Übey b. Ka'b (r.a.)'dan mervî bir hadiste Resullülah (a. s.):

“Allah'ın ilk yarattığı şey kalemdir. Ona, yaz, dedi. Kalem:

“Ya Rabbi ne yazayım?” diye sordu. Cenab-ı Allah:

“Kıyamet gününe kadarki ola­cak şeylerin kaderini yaz. dedi.” Resulullah (a. s.):

“Kim bu inanç dışında bir inançla ölürse ben­den değildir.” Dedi.[1093] Bir başka hadîste:

“Al­lah, mukadderatı, yerleri ve gökleri yaratmadan elli bin sene önce takdir etmişti.” buyurulur.[1094] Cenab-ı Allah'ın ezelde herşeyi takdir ettiğine inanmak iman esaslarındandır, denirken bilhassa hadislere istinad edilmiştir. Câbir b. Abdullah (r. a.)'ın rivayetinde Peygamberimiz:

“Kişi, kadere, hayır ve şerrin Allah'tan olduğuna inanmadıkça iman etmiş sayılmaz.”[1095] buyurulur. Yahya b. Ya'mer'in naklettiği şu hâdise mühimdir: “Kade­ri inkâr babında Basra'da ilk söz söyleyen Ma'bedü'l-Cühenî idi. Humeyd b. Abdurrahman el-Himyeri ile hac için veya umre için yola çıkmıştık. Resûlullah'ın ashabından birisine rastlarsak ona, bunların kader hususunda söylediklerini soralım, dedik. Mescide girerken Abdullah b. Ömer'e rast­ladık. Birimiz sağında, birimiz solunda onu ara­mıza aldık. Arkadaşımın, benim konuşmamı bek­lediğini zannederek sordum:

“Ey Ebu Abdurrah­man, bizim oralarda, Kur'an okuyup, ilim talim eden bazı insanlar türedi, “Kader yok.” diye iddia ediyorlar, bu yeni bir mesele?” İbn Ömer:

“Eğer onlarla karşılaşırsan, haber ver ki ben onlardan beriyim, onlar da benden beriler.” dedi ve şunu ilave etti:

“Eğer bir kimsenin Uhud kadar altını ol­sa da onu infâk etse, kadere inanmadıkça infâkını Allah kabul etmez.” İbn Ömer bunu yeminle söy­ledi. Sonra da Hz. Ömer'den Cibrli hadisini nak­letti:

“...İman; Allah'a, meleklerine, kitablarma, peygamberlerine, ahiret gününe ve kadere, hayır şer herşeyin Allah'tan olduğuna iman etmektir.”[1096] Kenzu'l-Ummâl'da “Kadere imân tevhidin direğidir.” gibi hadislerin[1097] yansıra Resulul­lah (a.s.)'ın, ilerde kaderi yalanlayanların olaca­ğını haber veren ve onları zemmeden hadisleri çokça yeralmaktadır.[1098] Buharı ve Müslim'de geçen şu hadis, kaderin tahekkukunu beyan et­mektedir:

“Allah'ın insanoğlu için takdir ettiği, zinadan nasibi mutlaka gelip o insanı bulacaktır.” [1099] Allah Teala, takdirini tahakkuk için, akıl sahiblerinin akıllarını, kader yerini bulana kadar, onlardan alır, iş bitince akıllarını geri iade eder de onlar yaptıklarına pişman olurlar.[1100]

Allah'ın Resulü, insanların hangilerinin ce­hennemlik, hangilerinin cennetlik olduğunun ev­velden beri belli olduğunu bildirmiştir.[1101] Hz. Ali, Leyi, 7. ayeti okurken:

“Herkes ne için yaratılmışsa, kendisine o kolaylaştırılır. Saadet ehlin­den olana, sadet ehlinin ameli kolaylaştırılır, şeka­vet ehlinden olana şekavet ehlinin ameli kolaylaştırılır” demiştir.[1102]

Hz. Âdem (a.s.)'dan zürriyetinin çıkarılıp, on­lardan ahd alınması hakkındaki ayetin [1103] tefsirinde zikredilen hadise göre, Allah Tea­la, tâ o zamandan insanların bir kısmının cehen­nem için, belli bir kısmının da cennet için yarat­mıştır.[1104] Berzah alemindeki bu takdir, çocuk ana karnındayken gelir onu bulur. İbn Mesud (r. a.)'ın rivayet ettiği hadiste, Cenab-ı Resul bunu haber verir;

“Herbirinizin ana karnında yaratıl­ması kırk günde tamamlanır, sonra 'alaka, daha sonra mudğa (et parçası) olur. Sonra, Allah, dört şeyi yazması için ona bir melek gönderir. O dört şey, rızkı, eceli, ameli, saîd mi şakî mi olduğudur. Daha sonra ona ruh verilir. Kendisinden başka tanrı olmayana yemin derim ki, sizden biri cen­netle aralarında bir arşın kalana kadar cennet eh­linin amelini işler de mukadderatı onu geçer ve sonunda cehennem ameli işleyerek cehenneme gi­rer. Diğer biri de neredeyse cehenneme düşecek kadar, cehennem ehlinin amellerini işler de kade­ri ona galip gelir ve sonunda cennet ameli yapa­rak cennette girer.”[1105] Bu kader inancına isti­naden Hz. Ali, kendisini birkaç defa namaza uyan­dıran, Resûlullaha, kalkıp da namaz kılamadığı için, “Ey Allah'ın Resulü, bizim nefsimiz Allah'ın elindedir, bizi uyandırmak dilerse uyanırız.”, bir başka rivayette de “Vallahi biz ancak Allah'ın bi­zim için takdir ettiği namazı kılabiliriz, nefsimiz O'nun elindedir” demişti de Resûlullah (a.s.) hiç cevab vermeden, ellerini dizlerine vurarak “Ger­çekten insan çok münakaşadan mücadelecidir.” [1106]ayetini okumuş ve gitmişti.[1107] Hadiselerdeki bu kader çocukken ölenleri bile içine almaktadır. Aişe annemizden gelen şu iki hadis, kaderi alabildiğine açık ortaya koymaktadır:

“Bir çocuk ölmüştü, dedim ki:

“Ne mutlu ona şimdi o bir cennet kuşudur.” Resûlullah:

“Sen bilmiyor musun ki Allah cenneti yarattı, cehennemi ya­rattı, sonra herbirine ehiller yarattı, buyurdu.” [1108]  

“Yâ Resûlullah, müminlerin küçükken ölen çocuklarının hali nedir?”,

“Babalarının yeri­dir.”,

“Amelleri olmadığı halde mi?”,

Allah, yaşasaydılar, onların ne yapacaklarını pek iyi bilir.”,

“Yâ Resûlullah, ya müşriklerin çocukları?”,

“Ba­baları gibi.”

“günah işlemedikleri halde mi?” Resûlulah buyurdu ki:

“Yaşasaydılar ne yapacak­larını Cenâb-ı Allah pek iyi bilir.”[1109] Bu ma­nada kader, mutezilenin reddettiği kaderdir. Bu yüzden onlar Resûlullah'ın zemmettiği “fcaderiyye” olarak kabul edilirler.

“Kur'an'a Göre İman Esasları” adlı doktora tezinde Hocamız Hüseyin Atay kadere imanın ne Kur'an'da ne de, itikadı hususlarda delil olabile­cek, hadislerde, İslâm'ın iman esaslarından biri olmadığını savunmuştur. Hocamızın bu görüşüne katılamıyoruz. O, ayetleri ele alırken hiç alışma­dığımız bir tarzda ele almakta[1110] ve mesela “Bize yalnız Allah'ın yazdığı isabet eder” [1111] ayetini “Ameli hayatta muvaffakıyetsizliğe uğrandığı zaman, müminlerin çalışma şevkleri­nin kırılmaması ve hayattan yılmamaları için bu gibi felâketlerin, Allah'ın yazdığı ilâhî kanunlara uygun olduğunu söyleyerek Allah, münafıklara karşı müminleri avutmuştur.”[1112] şeklinde an­lamıştır. Türkcemizde “avutmak” daha ziyade sahtekârlıkla oyalama manasına kullanıldığı için, muhtemelen burada başka bir mana yerinde kullanılmıştır. Öyle bile olsa bu, Kur'ân'daki hiçbir ayet için kabul edemiyeceğimiz bir tarzdır. Hernekadar, Kur'an'da çok sarîh “kader” ifadesi yok­sa da yukarda da geçtiği gibi o manayı tazammun eden birçok ayetleri vardır. Bu husustaki hadis­lerin hepsi âhâd olabilir[1113] ama şuna dikkat et­mek gerek ki, kader hadisleri mana itibarıyla mütevâtirdirler.[1114]

Kader, insanlar için bir problem olduğu gibi, değişip değişemeyeceği de kader içinde ayrı bir problem olmuştur. Bu problem

“Allah dilediğini mahveder, (siler, vücûda getirmez), dilediğini vü­cûda getirir. Ana kitab onun nezdindedir.” [1115] ayetinin bi-hakkın anlaşılamamasından kay­naklanmaktadır. Bazı alimler, bu ayete dayana­rak ve bazı hadislerle de deliller getirerek kade­rin değişebileceğini; bazı alimler de, ayetin kader hakkında olmadığını ve kaderin değişmeyeceği­ni, başka ayetler ve hadislerle isbata çalışmışlardır.[1116] Bu hususta, ikna edici bir izah yapmak ve iki taraftan birini seçivermek hiç kolay değil. Ka­derin değişmeyeceğini ileri sürenler, uluhiyyeti değişiklikten tenzih gayretiyle; değişeceğini ileri sürenler, keza uluhiyyeti kullara kaderle icbar­dan tenzih gayretiyle hareket etmektedirler. İki görüşten birini tercin edemediğimizden onu da ka­der içinde bir problem, bir sır olarak terkediyoruz.

Resûlluh (a.s.) ümmetini, kaderle ilgili mü­nakaşalara girmekten şiddetle men etmiştir.[1117] Hz. Ömer'in, kaderle ilgilenen bir müslümanı sür­düğü, herkesin malumudur. İlk zamanlar kader, müslümanlar için bir teselli kaynağı ve bir iman esası olarak yer almıştır. Zaten temenni edilen de budur. “Madem, derinlemesine araştırılması mah­zurlu bir meseleydi de niçin, kader gibi ezelî bir tesbitin varlığı insanlara haber verildi?” sorusu­nun cevabı yine Kur'an'da yer almıştır:

“(Gerek) yerde, (gerek) nefislerinizde herhangi bir musibet meydana gelmemiştir ki bu, bizim onu yaratma­mızdan evvel mutlaka bir kitabda (yazılmış) tır. Şüphesiz ki bu Allah'a kolaydır. (Allah bunu) eli­nizden çıkana tasalanmayasınız, O'nun size verdiğiyle şımarmayasınız, diye (yazmış)tır...” [1118] Resullulah (a.s.)'ın, şu hadisinde de­mek istediği de budur:

“Kim Allah'ın kaderdeki sırrını bilirse, musibetler ona hafif gelir.” İnsan şu dört sebebten dolayı, vuku bulan şeyin, olma­ması ihtimalinin bulunmadığını bilirse, başına ge­len musibet ve nahoş şeyler karşısında daha metîn olur, gam ve kederi alabildiğine hafifler; bi­rincisi, Allah o şeyin olacağını biliyordu, ikincisi, onun olmasını murat etti, üçüncüsü, kudreti onun olmasına taalluk etti, dördüncüsü, Allah o şeyin olmasını, yalan çıkması mümkin olmayan bir ke­lâmla hükmeti. Binaenaleyh o mutlaka olacaktır.[1119] Buhakikatlerin ışığında kader, ağır alınyazıları olanlar için bir teselli pınarıdır, onlara daya­nıklılık ve sabır veren bir kaynaktır. Başa gelen­lerin sabırla karşılanması gerektiğini işaret eden büyük bir sırdır. Allah'ın yaratıcılık sırrıdır.[1120]

 

d2- Tevekkül

 

İslâmde, uluhiyyet ile ubudiyyetin sınırını ayı­ran bir inanç vardır ki kader bahsiyle çok alaka­lıdır. Bu tevekküldür. Kur'an'a göre

“Müminlerin Allah'a tevekkül etmeleri gerekmektedir.”[1121] [1122] Hüküm, Allah'ın olduğu­na göre, tevekkül de O'na olur [1123] Tevek­külde, hayır-şey herşeyin Allah'ın takdiriyle oldu­ğuna, onları geri çevirmenin mümkin olmadığına iman[1124], Allah'ın kazasına teslimiyyet, yardı­mını temenni[1125] vardır.

Tevekkül, “Vekâlet” kelimesinden müştâkdır. “Falan, işine falanı tevkil etti, işini ona havale et­ti ve ona güvendi.” denir. Ki işine vekil ettiği kişiye inanır, onu bir kusurla itham etmez, onda ku­sur ve acizlik bulunmadığına kanaat getirdiği müddetçe bu hal devam eder, Demek ki tevekül, vekile itimâddan ibaretir. Allah'a olan tevekkül de böyledir. Eğer gönlünde keşifle veya kesin bir itikadla gerçek, failin Allah olduğunu inanır, ilim ve kudretinin kullarına karşı tam olduğunu bilir, herkese sonsuz rahmet ve atıfetine inanır, il­minin, kudretinin ve rahmetinin üstünde ilim, kudret ve rahmet olmadığını bilirse kalbinde yal­nız O'na dayanır, başkalarına iltifat etmez. Hatta kendi kuvvet ve kudretine hiç kıymet vermez.[1126] İşte tevekkül budur. Yanlış anlaşılmaması için Allah Teala Kur'an'da:

“(Bir işe) azmettiğin zaman Allah'a tevekkül et.” [1127] bu­yurur. Demek ki tevekkül, bir meskenet ve uyuşukluk vesilesi değil, mühim teşebbüslerde, rastgele çalışmadan öte azimle beraber bulunması gereken bir inançtır.[1128] Yakub (a.s.)'ın davranı­şı tevekkülün nasıl anlaşılacağı hususunda açık­tır.[1129] O, oğullarının kötü birşeyle karşı­laşmalarından endişe ediyor, bunun için şehre ay­rı kapılardan, girmelerini tavsiye ediyor. Fakat yi­ne de herşeyin Allah'ın takdirine bağlı olduğunu, O'nun hükmünü hiç kimsenin bozamayacağını, O'na güvenmek gerektiğini ilave ediyor.[1130] Devesini salıverip, Allah'a tevekkül ettiğini iddia eden bedeviye, aynı şekilde Resullâh (a.s.):

“Hayır, onu bağla, ondan sonra tevekkül et.” diyerek[1131] tevekkülün gerçek islâm! veçhesini gösteriyor. Bir­çok Batılı ve Batı hayranı kimseler, islâmiyyetteki tevekkülün, müslümanların tembelliğine, gerilemesine ve zelil, perişan hallere düşmesine sebeb ol­duğunu söylerlerken, Kur'an ve hadisteki tevek­küle değil, tevekkülü yanlış anlayarak tembellik eden, uyuşuk müslümanlardaki yanlış tevekkül anlayışına bakmışlardır. Tevekküle ayrı bir ehem­miyet veren mutasavvife bile, onu bir tembellik meselesi olarak anlamamışlardır.[1132] “Tevek­kül, tecelli eden kaderin hükmüne teslim olmak­tır”[1133] demişler, “Tecellî edecek hükmü tembel tembel beklemektir.” dememişlerdir.

Fiillerinin ve âlemdeki herşeyin idarecisinin Allah olduğunu bilen, başkasına tevekkül edebilir mi? Biliyoruz ki insanın cüzî iradesi var ve Allah Teala onu ibadetle ve ibadetlerine göre cezalana­cağına inanmakla mükellef tutmuştur. Bundan do­layı insana yakışan, Allah'ın sebebler alemindeki sünnetine göre, nefsinin işlerini ve ibadetlerini yürütmesi, sebeblerin ancak Allah'ın izniyle sebeb olduklarını bilmesidir. Fakat sebebleri terkederek ve Allah'ın mahlukâtı hususundaki âdet-i ilâhiyyesini hiçe sayarak, tevekkül ettiğini iddia etmesi Allah'ı bilmemektedir.[1134] Herhangi bir hususta bütün sebebleri yerine getirip, beşer tedbîri bi­ter ve yine de istenen olmazsa, kul, Allah'a tevek­kül etmiştir. “Ne yapalım kader böyle imiş.” diye­bilir. Bu onun için bir teselli kaynağıdır. İslâmî itikad budur. İslâmiyette kaderi inkâr, küfür oldu­ğu gibi, tevekkül ediyorum diye cebr derecesinde kadere dayanmak da küfürdür.[1135] İşte bu nokta, kader ile tevekkülün ayrıldığı yerdir. Biri uluhiyyetin, diğeri ubudiyyetin tezahürüdür. Şu misal­ler çok manidardır. İslâm kahramanlarından biri, harbe giderken vezirleri “Sen galip geleceksin, Allah seni muzaffer edecek.” demişler, o da “Ben Allah'ın emriyle cihad yolunda hareket etmeye memurum. Allah'ın vazifesine karışmam, muzaffer etmek veya mağlup etmek onun vazifesidir.” demiştir. Rivayet edilir ki şeytan, İsâ (a.s.)'a:

“Madem ki ecel ve herşey Allah'ın takdiriyledir, sen kendi­ni yüksek bir yerden at bakalım nasıl öleceksin.” demiş O da şu güzel cevabı vermiş:

“Allah kulunu tecrübe eder, kulun Allah'ı tecrübe etmeye hakkı yoktur.” “Ben böyle yapsam, sen şöyle yapar mısın?” diye tecrübe vâ'rî bir surette Cenab-ı Hakk'ın rububiyyetine karşı imtihan tarzı sû-i edebtir, ubudiyyete zıttır[1136] Bunun için Hz. Ömer, veba has­talığı olan Şam'a girmemiş, “Allah'ın kaderinden mi kaçıyorsun?” hayretine “Evet, Allah'ın kade­rinden kaçıyorum.” cevabını vermişti.[1137]

İnsan, kaderi bahane ederek, kötü işlerini gü­zel gösteremez. Bu, Allah'la çekişmek, kulun efen­disi aleyhine delil getirmeye kalkması, günahını kadere yüklemesi manasına gelir.[1138] Kader, in­san için bir delil olsa, bütün insanlar için her yap­tıkları işte delil olur. O zaman insan, kendisine ya­pılan her türlü kötülüğü, zulmü, haksızlığı ve ahlaksızlığı hoş görmeli değil mi? Buna razı olacak tek insan bile olmadığına göre, aklen bile, kader insana bir delil olamaz.[1139] İnsan, aleyhine bir hüküm tahakkuk etmemesi için kaderi bir hüccet kabul eder; menfaatine aykırı düşüp, başkası aley­hine bir hüküm tahakkuk etmemesi için kaderin hüccet olduğunu kabul etmez ise, bu hissi ve nefsî bir davranış olur.

Bir haberde şöyle vârid olmuştur: “Kul günah işlese ve:

“Ey rabbim, bu senin takdirin, onu sen bana takdir ettin, sen hükmettin, sen bana yazdın,” derse; Allah Teala da:

“Sen kazandın, sen istedin, sen gayret sarfettin, onun için seni o günah sebe­biyle cezalandıracağım der.” Eğer kul;  

“Ya Rabbi, ben zulmettim, hatâ ettim, azgınlık ettim bu gü­nahı ben yaptım, derse Cenab-ı Allah:  

“Onu sa­na ben takdir ettim, ben hükmedip ben yazdım. Yi­ne ben seni affediyorum,” der. Kişi, iyi bir amel iş­lediğinde:

“Ya Rabbi ben yaptım, ben tasadduk ettim, ben namaz kıldım, ben itaat ettim,” derse, Allah:

“Sana ben yardım ettim, seni ben muvaffak kıldım,” der. Eğer:

“Ya Rabbi sen bana yar­dım ettin, sen beni muvaffak kıldın ve beni nimetlendirdin.” derse Allah:  

“Sen yaptın, sen istedin, sen kazandın, der.”[1140]

 

e-  İnsanın, Meşakkatlerle Terbiyesi ve Rubûbiyyet

 

e1- Şer ile Terbiye

 

Kader meselesinde Cenab-ı Allah'ın herşeyi ezelden bildiğini ve takdir ettiğini öğrendik. Buna göre, kullarını imtihan etmekle öğreneceği birşey yoktur.

Esasen “belâ” ve “ibtilâ” iki değişik manada kullanılır. Birisi, birşeyin gizli olan halini öğren­meyi istemek, diğeri de o şeyin iyilik veya fenalı­ğını meydana çıkarmaktır. Birinci mana, alim Allah Teala hakkında düşünülemeyeceğinden, Allah'ın imtihanı, ikinci manada anlaşılır. Şerî mükellefiyyetler kulların, nefsânî meyilleriyle Allah'­ın rızası arasında deveran ettiğinden, bir taraf­tan bir külfet ve zahmeti, diğer taraftan sevab ve­ya ıkâb sebebi, fiillerin zuhurunu temin eden terbiyevî bir yönü olduğundan, tercübe ve imtihana benzemektedir. Kulların mücerred nazariyelerle oyalanmayıp, işlerini tecrübe ve imtihan şeklinde güzelleştirmelerini onlara öğretmek için, Allah, kendi fiilini tecrübe ve imtihan suretinde anlat­mıştır[1141]:

“Senin hâlâ üstünde   durageldiğin  (Kâ'be) yi tekrar kıble yapmamız ancak, kim pey­gambere uyuyor, kim ayağının iki ökçesi üzerinde geri dönüyor, bilelim, diyedir” [1142] ve

“Biz bu (kötü günleri) insanlar arasında (gâh leh­lerine gâh aleyhlerine) döndürürüz. Bu da Allah'ın iman edenleri bilip, sizden şehidler edinmesi, mü­minleri temiz yapıp kâfirleri helak etmesi içindir.[1143] ve

“Andolsun ki sizi imtihan edeceğiz. Tâ ki içinizden mücahidleri ve sabr-u se­bat gösterenleri bilelim.” [1144] gibi ayetlerde zahire bakılırsa, Cenab-ı Allah'ın birşeyi öğrenmek ve bilmek için imtihan ettiği beyan edil­mektedir. Bu mana, Allah Teala için muhaldir. Bi­naenaleyh bu ayetlerde geçen “bilmek için imti­han” müfessirlerce, insanların yaptıkları imtihana benzediği için, mecazen imtihan diye isimlendirilmiş[1145], temsil yolu ile yani “Biz bunu, bilmek isteyenin yaptığı gibi yaptık”[1146] şeklindedir, diye anlaşılmıştır. Ayetlerdeki bilmek, ibtilâ edilen­lerin halini meleklere bildirmek[1147] veya, pey­gambere ve müminlere bildirmek[1148], amelleri­ne göre cezalandırmak, gibi manalara gelir. Kur'an'da “bilmek” ile tehdîd çokça vakîdir. İlim, tem­yiz manasını tazammun ettiği veya onunla temyiz murad edildiği, temyize sebeb olan şeyi temyiz ma­nasında kullanmak caiz olduğu için “ayırt etmek” yerine; bazan araplar görmek yerine “bilmek” kul­landıkları için “görmek” yerine ve “yok iken bildiğimizi var edip görmek ve bilmek” yerine İlim (bilmek) kelimesi kullanılmıştır.[1149] Hz. Ali bu ayeti delil gösterip “Allah olacağı, olmadan bilemez.” diyenlere “bilmek”i “görmek” manasında alarak “Cihad edip sabredeceği takdir edilmiş olanı, cihad ederken ve sabrederken görelim diye” şeklinde açıklamıştır.[1150] Nitekim “Andolsun ki biz onlar­dan evvelkileri de imtihan etmişizdir. Allah elbet­te sâdıkları da bilir, yalancıları da.” [1151] Allah onların bu halini imtihandan öncede, imti­han esnasında da, imtihandan sonra da bilir.[1152]

Allah ruhların hakikatini ve ana yapısını bilir, gizli kapaklı her noktasını görür. İnsanları taakatleriyle ele alır, istidâdlarıyla sorumlu tutar. İnsan­lar Allah'ın bildiği bu hakikatleri bilmezler. Sıkın­tı ve zorlamalarla imtihan, nimet ve meşakkatler­le, bolluk ve darlıkla, sevinç ve kederle imtihan ve tecrübeler, ruhların özünde gizli olan, sahibleri ta­rafından dahi bilinmeyen noktaları açığa çıka­rır.[1153]

İnsanların imtihanıyla Allah Teala'nın imtiha­nı arasındaki fark şudur: Biz, eşyanın batınındaki şeyleri, yani bize gizli şeyleri öğrenmek için imti­han yaparız. Gaybın anahtarları kendinde olan Allah için cehalet imkansız olduğundan, O'nun imtihanı, insanı, güzel akıbet ve saadete davet ci­hetinden, ilâhî, umûmî ve terbiyevî bir imtihandır.

Çünkü o terbiyeyle insanın, sevab evi ahalisinden mi, ikâb evi ahalisinden mi olduğu açığa çıkar. Bundan dolayı Allah Teala kendisinden olan bu ilâhî tasarrufu yani teklif ve teşrii, “belâ”, “ibtilâ” ve “fitne” diye isimlendirmiştir.[1154]

“Fitne” kelimesi, birşeyin cevherini posasın­dan ayırmak için, ateşle muameleye tabî tutmak, içindeki yabancı maddeleri ayırabilmek için altını eritmek[1155] manasına gelir. Mutasavvıfa diliyle “Belâ da insanın cevherini, nefsinin pisliğinden ayırıp, saf olarak ortaya çıkardığı için fitne diye isimlendirilmiştir.”[1156] Bundan dolayı Allah, taatını eda ile ve masiyetlerden kaçınmakla mut­taki olsunlar diye, saf altının ateşle elde edilmesi gibi, seçtiği kullarının kalblerini, imtihanlarla tak­va için [1157] halisleştirmektedir.[1158] Gö­rülüyor ki belâ ile terbiye arasında çok yakın bir alâka vardır. Nitekim Allah Teala:

“Biz hangi memlekete bir peygamber gönderdiysek, onun hal­kını (peygamberlerini tanımadıkları için) yalvarıp yakarsınlar diye mutlaka fakirlikle, şiddetle ve hastalıkla yakaladık.” [1159] buyurur. Bu Cenab-ı Allah'ın sünnetidir ve insanın fıtratına uy­gun bir sünnetidir[1160]:

“Karanın ve denizin ka­ranlıkları içinden sizi kim kurtarıyor ki ona gizli yalvararak dua edersiniz:  

“Eğer bizi bundan kurtarırsan andolsun şükredenlerden olacağız,” [1161] Ayet, musibetler esnasında dört şeyin hasıl olduğuna delâlet etmektedir; dua, tazarrû, kalb ihlası ve yalnız Allah'a şükrün yapılabileceği ve tevhid.[1162] Allah, İsrâil Oğullarını bir nehirle imtihan ettiğinde[1163] düşmanla karşı­laşmalarından önce, onların musibetlere karşı sa­bır kaabilyetini kazanmalarını istemişti.[1164] Ke­za Uhud'da kâfirleri galip getirerek, müminlere gam üstüne gam yüklediğinde[1165], onların dünya ikbâliyle sevinmeyip, şanssızlıklar­dan üzülmemeleri ve kalblerinde Allah'tan başka bir meşguliyyetin kalmamasını istemiş olabilir.[1166]

Cenab-ı Allah, insanlara bazan iyilik bazan musibet vererek [1167] hem acı hem tatlı de­ğişikliklerle onları bil-fiil imtihan etti. Başlangıçta serkeşlik edip söz dinlemediklerinden, yumuşasınlar diye, malca, bedence sıkıntılara düşürüldüler, yola gelmediler. Bu sıkmalar, henüz bir azab ve ceza değil, terbiye idi.[1168] İnsan fıtratı, terbiye için belâyı lüzumlu kılmaktadır. İman, uğrunda eziyetlere katlanıldığı derecede, gönüllere yerleşir. Zahmetsiz olarak, kolaylıklar içinde kabul edilen inançları ilk sadmede yok olurlar. İman, ancak mu­sibetlere sabrederek, kalbte kuvvet bulur, kök sa­lar. Bunun için belâ lâzımdır. Şiddetler, gizlenmiş kuvvetleri, saklı enerjileri coşturup meydana çı­karır. Daha mühimi, fertlerin, şiddet esnasında yalnız Allah'a yönelip, gönlünü mâsivâdan temiz­leyerek yalnız O'na bağlamasıdır. Şiddet, göz ve gönüllerdeki perdeyi açar, o zaman “basiret” te­celli eder.[1169] Resulullah (a.s)'ın haberine göre, eğer bir kul için Allah, bir makam, bir derece tak­dir etmişse, kul, o makama ancak, Cenab-ı Allah'ın, kendisini ya bedeninde ya malında ya çocuğunda imtihan etmesiyle ulaşabilir.[1170] Mülk Suresi'nde:

“O hanginiz daha güzel amel edeceksiniz diye imtihan etmek gayesiyle ölümü de hayatı da takdir eden ve yaratandır.” [1171] ayetinde Alûsî bu noktayla ilgili, mühim bir nükteye temas et­mektedir: “Ayette ism-i tafdil sîğasıyla, “daha gü­zel amel” denilmesi, ibtilâ, mükelleflerin amelleri­nin iyi veya kötü oluşuna göre olup, iyi ve daha iyi oluşuna göre olmadığı halde, Allah'ın imtihanın­dan esas maksad ve bi-zatihî muradın, imanın özü­nün yanı sıra, iyilik yapanların iyiliklerinde kemâ­le ermelerinin hâsıl olması olduğunu anlatmak içindir.”[1172]

 

e2- Rabb, Rubûbiyyet

 

Bütün bu anlatılanlardan, Cenab-ı Allah'ın rubûbiyyetiyle kullarını imtihanı arasında mühim bir bağ olduğunu söyleyebiliriz. Bilindiği gibi, Al­lah Teala'nın isimlerinden bir tanesi de “Rabb” ismidir. Hemen Kur'ân'ın başında “Allah” has ismin­den sonra bu isme rastlarız [1173] Kur'ân gel­mezden önce, Arapça'da “iteat olunan efendi, her­hangi bir durumu düzelten kimse, bir şeyin mâliki” manalarına gelen bu kelime, Kur'ân'da daha dol­gun bir mefhum kazanarak, “benzeri olmayan efendi, verdiği nimetleriyle mahlûkâtın durumlarını düzelten, yaratma ve emretmenin gerçek sahibi” demek olmuştur.[1174] Bu kelimenin bizi alâkadar eden bir diğer anlamı daha vardır; terbiye eden, idare eden, kemâle erdiren...[1175] “Rabb” aslın­da, terbiye manasına bir masdar olduğu halde, mübalağa kasdıyla, “mürebbî”ye ıtlak edilmiştir. İşte bu mübalağalı manasından dolayı “rabb” sa­de mürebbî müradifi değil, aynı terbiye gibi olan ve binaenaleyh, istilâ, inayet, tedbir, zabt ve tasarruf, telkin ve irşad, teklif, emretme ve nehyetme, tergîb ve terhîb, taltif, tekdir gibi terbiyenin bütün unsurlarına sahib, kuvvetli ve en mükemmel bir mürebbî demek olur.[1176] Rabb kelimesinin, ter­biye manası, diğer manalarından meşhurdur.[1177]

“Rabb” ismi, “Allah” isminden sonra, Kur'an'da ulûhiyyeti belirtmek için en çok kullanılan (970 defa) bir isimdir.[1178] Kur'ân'ın nüzulünden ev­vel müşrikler, hernekadar Allah'ı tanıyorlarsa da O'nun yanısıra, şefaatçiler olarak birçok rabler edinmişler ve ulübiyyetin muhtevasını, büyük öl­çüde Allah'dan gasbederek, rablerine dağıtmışlar­dı. Halbuki “rabb” vasfı, taşıdığı asıl mana itiba­rıyla, ancak Allah'a ıtlak edilmeliydi. Allah mefhu­mu, gerçek rubûbiyyet olmaksızın, kalsa kalsa çok uzaklarda, fonksiyonlarını yitirmiş, uzak bir hatı­ra şeklinde kalabilirdi.[1179] Bundan dolayı, Kur'ân, “rabb” ismini “Allah” isminden sonra, çok kulla­narak, “rubûbiyyet”in, “ulûhiyyet” mefhumunda çok bir veçheyi oluşturduğunu göstermiştir. Bunu yaparken de balangıçta “Allah” isminden ziyade “rabb” ismini kullanmıştır.[1180] O, “rabb” vasfı­nı gerçek ulûhiyyet mefhumunun dışındaki saha­lardan alıp yerine yükseltirken, ulûhiyyet mefhu­mu, rubûbiyyetin zengin aktivitesiyle, insanlar nezdinde değer kazanıyor, bu iki kavram aynîleşiyor, “Ancak rab olan Allah olabilir, Allah olan rab olabilir.” gibi bir neticeye varılıyor.[1181]

Görüyoruz ki, rubûbiyyetin Kur'ân'da müstes­na bir yeri vardır. Ulûhiyyetin mühim veçhelerin­den olan “Rubûbiyyet”in elbette dünyada ve bil­hassa insanın hayatında tezahürlerini göreceğiz, "İnsanın şerlerle denenerek ve fitnelere tâbi tutula­rak kemâle erdirilmesinde, “âbidlerin nefislerinin te'yîd ile, tâliblerin kalblerinin tasdik ile, ariflerin ruhlarının tevhid ile, hayallerin (eşbâh'ın) varlık nimeti ile, ruhların kerem şuhûdu ile terbiyesinde”[1182] , rubûbiyyetin tezahürlerini görürüz. “İnsanın şerler ve hayırlarla imtihanı, âdeta, rubûbiy­yetin ayrılmaz bir lâzımesi oluyor. Teşbihte hata olmasın, ebeveynin evladını, gah takdirlerle, gâh tekdirlerle, tecziyelerle ve şefkat tokatlarıyla, mukteza-yı hale göre terbiye etmesi nasıl onun babalı­ğının ayrılmaz vasfı ise[1183] ve hiç kimse bu yüz­den babaları ayıplamaz ise, hatta böyle yapmayan babaları, iktidarsız ve kaabiliyetsiz kabul eder ise; kullarına en yangın   anadan daha şefkatli olan Allah'ın, onları, en güzel şekilde terbiye etmesi, bir problem olarak görülmemelidir.[1184] İslâm, Allah hakkında “insanların babası” tabirini kullanmaz, “Rabbü'l-'Alemîn” unvanını kullanır. Çünkü Rabb, mertebece babadan çok daha ulvîdir. Zira babay­la oğul arsındaki rabıta hem arızîdir, hem fânidir. Rab ile terbiye ettiği arasındaki münasebet ise sa­bittir ve daimîdir. Çünkü bu alâka ve nisbet onun doğumundan ölümüne kadar devam edip gider ve her an tazelenir. Allah, vedûd, ra'üf, rahmi, rah­man, rahman sıfatlarıyla muttasıf olduğu için mahlukâtına rahmet nazarıyla bakar. İnsanlarda evlada karşı bu derece bir sevgi bulunamaz. Baba evladına ne kadar acısa ana çocuğuna ne kadar şefkatli olsa, yine de Allah'ın rahmetiyle kâbil-i kıyas olamazlar.[1185] Allah'a “ana” veya “baba” tabirleri ıtlak edilirse bu, rahmet ve merhametin sınırlandırılması olur. Bütün bu manalara göre, O'nun, kullarını terbiyesinde “rahman” ve “rahim” sıfatlarının yakın alâkası vardır.[1186] İnsanların teklife tabî tutulmaları ve onlardan ibadet isten­mesi hep terbiye için ve Allah'ın rahmetinin ne­ticesidir.[1187] Bir insanın, o yüksek ruhunu inbisat ettiren, kaabiliyetlerini geliştiren, meyillerini temizleyen, emellerini tahakkuk ettiren, fikirlerini genişletip intizama sokan, şehvet ve gazabına gem vuran, zahiri ve batını uzuvlarını kirleten tabiat paslarını izâle eden, insanı mukadder kemâlâtma yükselten ibadettir.[1188] Allah'ın kullarını iba­detle mükellef tutması, efendinin hizmetkârlarını ve işçilerini çalıştırıp, onların hizmetlerinden fay­da sağlaması gibi değildir, onları maddî ve manevî murdarlıklardan temizlemek, ruhlarına musallat olan nefsî hastalıklarını gidermek içindir.[1189] Mutezilenin iddia ettiği gibi, insanlara sırf, amel­lerine göre sevap veya ıkâb için değildir.[1190]

Şer ile imtihanı biz bu manalar çerçevesinde anlıyoruz. Bundan dolayı şerrin imtihanda bir un­sur olarak kullanılan çeşidi bizim için bir problem olamaz.

 

3.   İnsandan Neş'et Eden Şerler: Dalâlet ve Günah:

 

Geçen bölümde kâinattaki şerlerin bir kısmı­nı, bilhassa insanın dışında cereyan eden ve insa­nın hissesi bulunmayan şerleri, âlemlerin rabbi Allah Teala'nın çok merhametli olduğu kullarını, yüksek manevî mertebelere çıkarmak için imti­hanla terbiyeye vasıta olarak yarattığı şerleri gör­dük.

Dünyada insanların yaptıkları her türlü iş, hareket, söyledikleri herbir söz zihinlerinden geçir­dikleri her nevî düşünce, içinde bulundukları imti­hanın, değişik sorularına verilmiş birer cevab nite­liğindedir. İnsanın bu cevabları, kâtip melekler ta­rafından tesbit edilmektedir. Vakti geldiğinde bu tesbitler değerlendirmenin delilleri olarak karşımı­za çıkacaktır.

İnsan bu hayati imtihanında bazı yanlışlıklar yapmaktadır. İnsanların yanlışlıkları ya bütün im­tihanı başarısız saydıracak şekildedir, ya da ufak tefek veya tam başarısızlık kadar olmasa da büyük hatalardır. Birincisi küfür manasınadır, ikincisi “günah” manasınadır. Dünyada şer olarak kabul ettiğimiz keyfiyetlerin bir kısmı, işte bu tür şeyler­dir.

 

a- Dalâlet:

 

a1- Fıtrat ve Misak .

 

Resulullah (a.s.), Kütüb-ü Sitte ve Muvatta'da geçen bir hadislerinde:

“Her doğan fıtrat üzere doğar. Ebeveyni onu yahudileştirir veya hristiyanlaştırır veya mecusileştirir, hayvanları değiş­tirdikleri gibi.” buyurdu ve sonra

“Allah'ın, insan­ları üzerine yaratığı fıtratı, Allah'ın yaratması değiştirilemez. (Allah'ın yaratışına hiçbirşey be­del olamaz.) İşte doğru din odur.” [1191] aye­tini okudu.[1192] Hayvanların uzuvları tam ve noksansız olarak doğarlar. Onların kusurları ve kesik­leri doğduktan sonra ortaya çıkar. İnsanlar hayvanları böyle bozdukları gibi, fıtrat üzere doğan çocuğu da bozarlar.

Ayette ve hadiste geçen “fıtrat”ı ulemâ deği­şik şekillerde anlamışlardır. Bunu kadere hamle­derek: “Cenab-ı Allah, herkesin saîd mi saki mi olacağını bildiği için, bildiğine uygun olarak ya­ratmıştır. O'nun hükmünü değiştirmek, herkes hangi fıtrat üzereyse onu bozmak mümkün değil­dir.” demişler.[1193] Bazıları: “Fıtrattan murat, is­lâm ve tevhiddir. Ayetteki insanlardan murat, Allah'ın islâm üzere yarattığı kimselerdir. Bu ma­nada müşrik fıtrat üzere yaratılmamıştır.” der­ler.[1194] Fakat Ashabın ve alimlerin çoğu “Mü­min olsun kâfir olsun, bütün insanların islâm fıt­ratı üzere yaratıldığı” görüşündedirler.[1195]

Her doğan insan, başlangıçta ve asıl yaratılı­şında, selîm fıtrat ve hak dini kabule hazır tabiat üzeredir. Eğer insan, fıtratı üzerine bırakılırsa, hak din mensubu olarak yaşar, başkasına yönelmez.[1196]  Merhum Elmalılı'nın bu hususta güzel izahı vardır: “Fıtrat, ilk yaratma demek olan FTR' den masdar bina-i merre olarak yaratılışın ilk tarz ve heyetini ifade eder. 'İnsanların üzerinde oldu­ğu' kaydından anlaşıldığına göre murat, her fer­din kendine mahsus olan fırtrat-ı cüziyyesi değil?, bütün insanların insan olmak haysiyetiyle yaratı­lışlarında esas olan ve hepsinde müşterek bulu­nan fıtrat-ı külliyedir. Hârici tesir, kesb ve âdet gi­bi ikinci derecede vâki olan avarızdan kat'-ı na­zarla mülahaza olunması lâzım gelen, fıtrat-ı ûlâ ve fıtrat-ı asliyye de denilen asıl fıtrattır. Fer­din hilkat-i cüziyyesinde herhangibir  sebeble ek­siklik bulunabilirse de asıl fıtratı sahih ve salim­dir. İyi görmeyen göz, arızî bir sebeble hasta de­mektir. Bunun gibi bütün uzuvların hilkatinde esas olan bir fıtrat vardır ki, ona o uzvun menfaa­ti, vazifesi, fonksiyonu, fizyolojisi yahut garizası tabir olunur. İnsan nefsinin bütün meyillerinde böyle yaratılış hikmetine doğru esaslı bir garîza vardır ki ona fıtrat denir. İnsanın, insan ruh ve ze­kasının aslı fıtratı da hakkı tanımak ve hak yaradanından başkasına kul olmamaktır. Dinsizlik ve şirk, asıl fıtrata muhalif, sonradan arızî olarak iktisab olunan şeylerdir. Müfessirlerin çoğu, fıtratı, hakkı kabul ve idrâk kabiliyeti olarak anlamışlardır. Fıtrat, dinin iki kaynağından birisidir. Diğeri de kesbtir. Fıtratın fâtırına delâleti tabii olduğu için, her insanın fıtratında, nefsinde, şuurunun mebdeinde, vicdanının derinliğinde bir hak duy­gusu, marifetullah gizlidir. Iztırar zamanlarında anûd kâfirler bile derinden derine yaratana bir il­tica hissi duyarlar”[1197] ki işte bu dejenere olmuş fıtratlarından arta kalan kırıntıların depreşmesidir. Kur'an'daki “sıbğatullah” [1198] da an­lattığımız manada “fıtratullah” diye tefsir edilmiş­tir.[1199]

Cenab-ı Allah, fıtratta, tevhidin asıl, küfür ve ihtilafın sonradan olma olduğunu[1200] şöyle be­yan etmektedir: “İnsanlar bir tek ümmetti. (Kimi iman etmek, kimi küfre sapmak suretiyle) ihtilafa düştüler: Binaenaleyh, Allah (rahmetinin) müjde­cileri (azabının) habercileri olmak üzere peygam­berler gönderdi.” [1201] Çoğu müfessirler insanların iman ve hak üzerinde tek bir ümmet ol­duklarını söyler.[1202]

A'raf, 172'de Cenab-ı Allah'ın, Âdem (a.s.)'ın zürriyetinden aldığı ahd mevzu edilir:

“Hani Rabbin, âdemoğullarından onların sırtlarından zürriyetlerini çıkarıp, kendilerini nefslerine şâhid tut­muş: Ben sizin rabbiniz değil miyim? demişti, onlar da:

“Evet, şâhid olduk, demişlerdi.” (İşte bu şâhidlendirme) kıyamet günü  'bizim bundan ha­berimiz yoktu.' dememeniz içindi” Bazı âlimler ayette anlatılan hadiseyi, Allah'ın bütün insanları îlk yaratışında, âfâkî.Ve enfusî delillerle tevhide ulaşabilecek kaabiliyette yaratmasını, istiare ve temsil yoluyla anlatılışına hamletmişlerdir. Şöyle ki, Allah'ın, insan nefislerine akıl ve basireti bir garîze yapması ve bunlar için âfâk ve enfüste bir­takım deliller yerleştirmesi ve bu suretle onları mükemmelen  teçhiz edip rubûbiyyetini bilmeye yöneltilmesi; diğer taraftan onların da bu garîzelerle mütecehhiz olarak Allah'ı bilmeye yönelmiş ol­maları, bütünüyle, Allah Teala'nın onları emir ve hıtab tankıyla itirafa şevki,   onların da tereddüd etmeden icabet etmeleri suretine benzetilerek, isti­are ile bu şekilde tasvir edilmiştir.[1203] Hulâseten bize beliren husus; Allah'ın beşer fıtratında, ken­disinin birliğine, kabullenmek babında bir ahd al­mış olduğudur. Şüphesiz ki tevhid gerçeği, insanın fıtratında gizlidir. Varlıklar dünyasına çıkan her yavru, bu gerçeği yanında getirir. Ancak, dış âmil­lerin tesiriyle fıtratı bozulunca ondan ayrılır.[1204] Bunun için, bütün şirk, küfür ve nifak ehli, Cenab-ı Allah'ın Âdem  (a.s.)'ın sulbünden çıkarıp onlardan aldığı ahdi[1205] bozanlardır[1206]

 

a2- Hidâyet ve Dalâlet

 

İnsan bir savaş içindedir. Şeytan ile arasında cereyan eden bu savaş, Allah'a verilen ahidle şey­tanın sapıklığı, imanla küfür, hakla batıl, hidâyet­le dalâlet arasındadır. Kur'an daima insana harp meydanında bir nefer olduğunu, bu meydanda kaybedecek yahut kazanıp ganimet alacak kimse­nin bizzat kendisi olduğunu hatırlatır[1207]: “O si­zi yaratandır. (Böyle iken) sizden kimi kâfir, kimi mümin (oluyor).” [1208] Ayet gösteriyor ki; insan hilkati Yaratıcı'ya imanı gerektirmekle bera­ber, küfre de müsaiddir, imana da müsaiddir. Ayet­te ikinci kısım “sizi kâfir olarak veya mümin ola­rak yaratan” şeklinde hal veya kayd veya “bazı­nızın kâfir, bazınızın mümin” gibi fasıl suretinde ifade edilmeyip de tafsil ve tefrî' ile tertibe delâlet eden “fe” harfiyle “fe-min-küm” diye talî bir cüm­le olarak getirilmesi, küfür ve imanın da Allah'ın yaratması ve takdiriyle olmakla beraber, insanla­rın kesb ve iradesi ile alâkadar olarak tâli ve terettübî bir surette yaratılmakta bulunduğuna işa­ret vardır.[1209]

Kur'an'da iman ve küfrün, Cenabı Allah'ın iradesi dahilinde olduğunu ifade eden birçok ayet vardır: “Allah'ın izni olmaksızın hiçbir nefis iman edemez.” [1210] Nefislerin imanı Allah'ın meşîetine bağlıdır.[1211]    Zamahşerî,

“De ki: hakkı gösterecek ve ona iletecek olan Allah'tır.” [1212] ayetinde hidayete erdirmeyi, “Allah'­ın, mükelleflere akıl vermesi, onlar için vaz' ettiği delillerden hüküm çıkaracak basiret nasîb etme­si[1213] olarak almıştır. Bu ehl-i sünnetin kabul et­mediği bir görüştür. Mutezilî Zamahşerî, mesuli­yeti kula hakkıyla yükleme gayretinden dolayı ku­lun istiklâlini ilân etmekte, Allah'ın iradesini sınır­lamaktadır. Halbuki

“Şüphesiz  Allah'ın hidayeti, hidayetin ta kendisidir.” [1214] İnsanı İslama ancak Allah'ın hidayeti götürür. O gerçek hidayettir. Hidayet ismi, ondan başka birşey için uygun olmaz.[1215] Onun için:

“Allah kime hidayet ederse, işte o doğru yolu bul­muştur. Kimi de şaşırtırsa artık bunlar için O'ndan başka asla yardımcılar bulamazsın.” [1216] Ezelde saadetlerini murat ettiğini, hayata gelince, fazlıyla halâsa erdirir. Ezelde şaki olduğunu bildi­ğini de ebedde düşman ismiyle anar.[1217]

“Allah'­ın saptırdığını hidayete erdirecek kimdir?” [1218] Aslında onlar hevalarına uydular da sapıttı­lar. Ama onların hevalarını yaratan Allah olduğu için, arzularına göre sapıklığı ve şaşkınlığı yaratan da O'dur.[1219] Allah dalâlete müstehak olanı bi­lir, saptırır, hidâyete lâyık olanı bilir, hidayete er­dirir.[1220] “İsteseydi herkes iman ederdi ve iradesi­ne kimse karşı çıkamazdı.” [1221] Kudreti buna yeterdi, lutfuyla bunu yapardı da, ama mahlukâtı hakkındaki ezelî ilmin­den dolayı bunu yapmamıştır.[1222] O zaman, insanlar, Allah'a itaattan başka istidadları olmayan melekler veya hep aynı istikâmette hareket eden, sevk-i tabiisinin esiri böcekler, kuşlar ve hayvanlar gibi tek bir yöne gidebilirlerdi. Fakat adına “insan” denilen şu varlığın kendine has bir yapısı olup, böylelikle hidâyete ve dalâlete gidecek güçte olma­sını, dilerse doğru yolu, dilerse eğri yolu seçebil­mesini irade buyurmuştur. Bu sayede insan, husu­si yapısıyla Allah'ın kendisine verdiği fıtratı ile mevcudatın yapısı içerisinde hususî bir vazife sa­hibi olsun istemişti. Bunun için Allah Teala, ezel­deki takdirinde dalâlet yolunu tercih edenlerle ce­hennemi doldurmayı da irade buyurmuştu.[1223] Zamahşerînin zannettiği gibi Cenab-ı Allah'ın ira­desi, kullarının lutfa ehil olup olmamalarıyla mukayyed[1224] değildir.

“Dilediğini hidayete erdirir, dilediği saptırır.” [1225] Ayetlerde hidâyet sırf ilâhî meşîete raptedilmiştir. Yaratılışda Allah'ın iradesine bağlı olmayan hiçbirşey bulunmadığı halde, hida­yetin açıkça zikredilmesi bunun kulların kesb ve meşîetleriyle kayıdlı olmayıp mazhâ ilâhî fazl ol­duğundandır, bunu hatırlatmak içindir.[1226] Allah, herşeyin son merciinin mutlak iradesi oldugunu, ancak kendisinin dilediği şeyin olabileceğini bize haber vermektedir. Bu zaten ulûhiyyetin şartıdır. Eğer Allah'ın mutlak iradesi olmasaydı, Allah olamazdı. Bu ayetler ulûbiyyetin noksansız oluşu­nu ifade ediyor. Fakat bu mutlak iradesinin, key­fiyetini tasavvur, meseleleri dar açıdan alan aklın sahası dışındadır.[1227]

Şu ayetler insan iradesinin, ilâhî irade yanında ne demek olduğunu beyan etmektedir:

“O Kur’an, âlemler için (yani herkes için, hele) sizden doğruluk isteyenler için bir öğütten başkası değildir.[1228],"

“(Bununla beraber o doğru­luğu) âlemlerin rabbi olan Allah dilemeyince siz dileyemezsiniz.” [1229] Süleyman b. Musa'­nın rivayetine göre ayetlerden ilk ikisi nazil oldu­ğunda Ebu Cehl “Demek ki iş bize bağlı, dilersek doğru yola gireriz, dilersek girmeyiz.” demişti de bunun üzerine son ayet nazil olmuştu.[1230] İlk ayetlerde insanın dilerse hidayete ulaşabileceği ilân edilmiştir. Bu ilan bütün şüpheleri kaldıran, özürleri kapayan bir ilâmdır. Fakat sonra, hiçbir-şeyin o büyük iradeden ayrılamayacağı da hatırla­tılmıştır. Ayetlerde Allah'ın “rabbü'l-âlemîn” olu­şunun zikredilmesinde “madem ki O âlemlerin rabbidir, Onun irade ve ilmi haricinde herhangi bir iş mümkün mü ki vuku bulsun” gerçeği yat­maktadır.

“Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun göğsünü islâma açar, kimi de saptırmak isterse onun göğsünü, göğe çıkıyormuş gibi dar ve tıka­nık yapar.” [1231] Fakat:

“Küfrederseniz şüphesiz Allah sizden müstağnidir. Bununla bera­ber O, kullarının küfrüne razı olmaz. Eğer şükre­derseniz sizin faydanız için bundan hoşnüd olur.” [1232] Kur'ân'da “kullar”, daha ziyade müminler için geçer. Bu Kur'an âdetine göre, “Allah müminler için küfre razı olmaz.” manası çıkarsa da bunu umumî manada almak daha isabetli olur. O zaman, Allah kullarından hiçbirinin küfrüne ra­zı olmaz, küfrünü sevmez ve küfrü emretmez, ma­nasına olur. Küfür O'nun iradesiyle ise de rızasıy­la değildir.[1233]

Kureyş müşrikleri istihza ederek ve mümkün olmadığına kânî olarak[1234] peygambere karşı bir hüccet diye[1235] Allah'ın mutlak iradesini ile­ri sürmüşlerdi:

“Eğer Allah dileseydi ne biz ne ata­larımız şirk koşmazlardı.” [1236] demişlerdi. Allah onları zem için bu sözle­rini hikâye etmiştir.[1237] Ve:

“Onlardan evvelkiler de işte böyle tekzib ettiler de nihayet bizim azabımızı tattılar.” De ki:  

“Nezdinizde (bu hususta) herhangi bir ilim varsa hemen onu bize çıkarın. Siz bir zandan başkasına uymuyorsunuz ve siz ya­lan söyleyenlerden başka kimseler değilsiniz.” [1238] buyurmuştur. Çünkü gerçekten onlârın hüccet olabilecek bir bilgileri yoktur.[1239]

“Tam ve kâmil hüccet, Allah'ındır.” [1240] O'nun hüccetine itiraza mesağ yoktur.[1241] Câhil olarak Allah'a itiraz edenler, doğruyu, nefsin ola­na uygunluğunda değil, olanın nefse uygunluğun­da arıyorlar. İlim ve hakikatin açık ölçüsüyle ölç­müyorlar, nefsî meyilleriyle ölçüyorlar. Nasıl ar­zu ederlerse hak öyle olur farzediyorlar da isteme­meleri, görmemeleri, anlamamaları, inkâr ve tah­rif etmeleriyle hakikat değişir sanıp, kendilerini aldatıyorlar. Kuru inkârla mesuliyetten kurtula­caklarını umuyorlar.[1242]

Allah, kurtuluşa çıkaran hidâyet ve irşad yolu­nu, resuller göndererek, kitablar indirerek, hariçte deliller yerleştirerek, nefiste iyiyi kötüyü ilham ederek rubûbiyyetini göstermiş

“Şüphesiz bize ait olan, her halde doğru yolu (göstermektir).” [1243] buyurmuştur. Bundan sonrası insanların irade­lerine aittir. Gayet tehdîdkâr bir ifadeyle, iman edenin imanının faydasının, imansızlığın azabının sahihlerine ait olduğun[1244] beyan için 

“O, Kur'an, rabbinizden gelen bir hakdır. Artık dile­yen iman etsin dileyen kâfir olsun. Gerçekten biz zâlimlere öyle bir ateş hazırladık ki duvarları çe­peçevre kendilerini kuşatmıştır.” [1245] buyurulmuştur. Keza Allah'ın mîzanındaki ferdî mesuliyyeti, hidayet ve dalâlette sorumluluğun ferde ait olduğunu, böylece insana bir değer kazandırıldı­ğını ifade için[1246]:

“Kur'an okumakla emrolundum. Kim doğru yolu bulursa o yolu kendi fayda­sına bulmuş olur. Kim de saparsa de ki:

“Ben sa­dece fena hareketlerin korkunç akıbetini haber ve­renlerdenim.” (Nemi, 92), «Allah'a ait olan, doğru yolu bildirmektir.” [1247]

“Allah, peygamberleri ve kitabları, kendi izniyle, itaat olunsunlar” [1248] ve hidayete ersinler diye [1249] göndermiştir. Cenabı Allah, imanda iken peygambe­rin doğruluğuna yakinen vakıf olmuşken ve kendilerine beyyinlere gelmişken, küfre dönen kavmin ne kadar şeni bir küfürde olduğunu, bunun cahila­ne küfürden daha çirkin olduğunu[1250] beyan et­miştir [1251]" “Hak kendilerine belli ol­duktan sonra ruhlarındaki hasedden dolayı kendileri saptıkları gibi müminleri de saptırma hevesine düşen eh-l kitabı” [1252] zemmetmiştir. Çünkü onların şirki cahil müşriklerinkinden çok daha şiddetlidir. Cahilliklerinden değil, ahlaksız­lıklarından çıkan bu küfürün kalbten silinmesi çok daha zordur. Cahil öğrendikçe küfründen vaz­geçebilir, fakat inad öğrendikçe küfrünü artırır, daha da azar ve sapar.[1253]

 

a3- Hidâyetin İlk Şartı : Takva:

 

İnsanların hidayeti için, buna imkân veren bazı şartların bulunması gerekmektedir. Nitekim, Allah'ın kitabının hidayet vesilesi olabilmesi için “ittikâ” gerektiği [1254] beyan edilmiştir.

“îttikâ” vikayeyi kabul etmek, bir diğer ifa­deyle, vikayeye girmek; “Vikaye” ise, mutlak sıyanet, yani elem ve zarar verecek şeylerden sakınıp kendini iyice korumak, demektir.[1255] Şer'ân, “Vikaye”, kişinin   nefsini, ahirrette zarar vere­cek şeylerden muhafaza etmesidir. Bunun, za­rarın mertebelerine göre dereceleri vardır. Şirk­ten korunmak ilk mertebedir. Büyük günahlar­dan çekinmek, küçük günahlarda ısrar etmek­ten çekinmek bu mertebelerdendir. Kur'ân'ın hi­dayet  olması, bütün  bu mertebe  sahiblerini içi­ne almaktadır.[1256] Muttakîler aslen hidâyette oldukları halde “Muttakîler için hidâyet vesilesi” denilmesinde, aziz ve kerim bir kişiye “Allah seni aziz kılsın, kerem ihsan etsin.” diye ondaki izzet ve keremin ziyadeleşmesini ve devamını taleb et­mek gibi, muttakîlerin hidayetlerinin artmasını ve devam etmesini temin vesilesi olduğunu beyan vardır. Ayrıca, hidayete yönelenlere, takva elbise­sini giymek üzere olmaları hasebiyle, giymişler gi­bi bu isim verilmiştir. Resûlullah (a.s.)’ın:

“Kim bir ölüyü öldürürse onun elbisesi öldürenindir.” ha­disinde de ölecek kimsenin ölmüş gibi “ölü” olarak isimlendirilmesi de böyledir.[1257] Hidayet, Kur'an'da iki manaya hamledilir; hak yola irşad ve onu gösterme, Allah Teala'nın kulun kalbinde hidayeti yaratması. Geçen ayetteki hidayet her iki manayı da ihtiva etmektedir.[1258] Lügat bakımından “haşyet” (korku) manasına olan "takva” da Kur" an'da, bazan iman, bazan tevbe, bazan taat, bazan masıyeti terk ve bazan da ihlâs manalarına kulla­nılmıştır.[1259]

Cenab-ı Allah, insanlara doğru yolu peygam­berler ve kitaplar vasıtasıyla beyan etmiştir. Bu ilâ­hî beyanlar olmasaydı, insanlar hidayete eremez­lerdi. Muayyen bir kitle bu kitablarla ancak hida­yet bulabilir, onlardan istifade ederek doğru yola ererler. Onlar da muttakîler kitlesidir. Hidayet an­cak açık gönüllere tesir eder. İnsan çok kere hida­yetle dalâletin arasını tefrik edemez. Aslında “ha­kikat” tabiatı icâbı açıktır, fakat ona rağbet ede­bilenler ancak takva sahibleridir. Kalbe hidayet, nur, mev'ıza ve ibret veren şey yalnızca takvadır. İlim ve marifet tek başına hidayet için kâfi değil­dir, nice ilim sahibleri takvası olmadığı için batıla sapmıştır.[1260] Muttaki için hidayet vesilesi olan Kur'an o gibi kafirler için münakaşa vesilesi ol­muştur.[1261]

Allah Teala “İnsanlara yol gösterici, hidayet ve doğruyu, yanlıştan ayırdedip açıklayıcı olan Kur'ân” [1262] derken geçen ayette “muttakîler için hidayet edici” demektedir. Bu bütün insanların aslında muttaki olduklarını, mut­taki olmayanın insan olmadığını gösterir.[1263] Bu hükmü Elmalılı'nın şu güzel izanıyla açalım: 'Muttakîler için hidayet' denilmesinde mühim bir nükte vardır. Bundan anlaşılıyor ki bu kitabla va­ki olan irşad-ı ilahînin müeessir olması ve tevfîka iktiran etmesi, muhatab olan insanların bir fiil-i ihtiyarisiyle âdeten meşruttur. Kur'an herkese tarîk-ı hakkı suret-i umûmiyede göstermek için nâzil olmuş olmakla beraber, herkes bunu kabul ve ihtiyarda müsavi olamayacak, bir takımları buna iradesini sarf etmeyecektir. Çünkü insanlığın esas-ı fıtratında umûmî olan kabiliyet-i hıtab bir takımlarında sû-i îtiyâdla külliyyen zail olmuş bu­lunacağından, irşâdât-ı Kur'aniyye, belâğât-ı kâ­mile ve hakikat-ı şâmilesiyle beraber, o gibilerin kalbîerinde bit-tabiî dâiye-i mahabbeti uyandırma­yacak ve belki aksi tesir yapacaktır. Bunun için asıl fâide-i hıtab hüsn-i ihtiyara malik bulunan erbab-ı istidada ait olacaktır ki bunlar da, ittikası, lâekal kabiliyet-i ittikası bulunan muttakîlerdir. Muttaki vasfı, bir vasf-ı iktisabı olduğu cihetle, is­tikbâle nazaran bütün insanları isti'âb etmesi mümkün olan bir vasıftır. Bu itibarla, hidayetin, maziden kat'-ı nazarla, yine hidayet-i âmme olma­sına manî olacak bir tahsis değildir.[1264] Ayette­ki takvadan murad, takvanın başlangıcı, takva ka­biliyetidir, “inat, nifak ve şüpheden kendisini çe­kebilecek, hidayete namzed olabilecek, bozulmamış fıtrat ve doğru düşünebilen akıl sahibi kimse­ler” ayette “muttakîler” [1265] diye anılmış olabilir­ler. İnsanların bu bakımdan durumları, Kur'an'da güzel bir teşbihle şöyle anlatılır:

“(Toprağı verim­li) güzel memleketin nebatı, Rabbinin izniyle (bol) çıkar. Fena olandansa faydası pek az birşeyden başkası çıkmaz.” [1266] Mükellef ye muhatab olan insanlar da yağmurun yağdığı yer gibi iki kı­sımdır. Kimi yağmur gibi gelen beyanlara cevab verir, iman ve sâlih amel meyvelerini bitirir, ki­miyse bu rahmetten hiç tınmaz. Onun için Allah'­ın vaaz ve nasihatleri Allah'a ve ahirete inananla­ra tesir eder [1267] Çünkü onlar kıraç arazî gibi değildirler. Verimli toprakta rengârenk ve gü­zel kokulu bitkilerin çıkmasına sebeb olan rahmet damlaları, bozulmuş, kaabiliyetlerini kaybetmiş, işlenmeye işlenmeye “Bakarsan bağ olur, bakmaz­san dağ olur.” misalindeki gibi taşlaşmış toprakta sellere ve felâketlere sebep olur. Nuh (a.s.)'ın lisa­nıyla

“Benim davetim (insanların imandan) kaçmalarından başka birşeyi artırmadı.” [1268], Aynı mecliste aynı lafızla, aynı peygamberin davetini dinleyen birisi hidayete meylediyor, diğeri inad ve kibrini artırıyor[1269] ve şöyle diyor:

“Ey Nuh bi­zimle cidden uğraştın. Bizimle olan bu mücâdelen­de de ileri gittin. Eğer sen doğru söyleyenlerdensen, bizi tehdid edegeldiğin azabı haydi getir bize.” [1270] Allah kâfirin küfürde bu derece ısrarlı olduğunu bildiği için, Nûh  (a.s,)'ın seneler hatta asırlar süren nasihati fayda vermedi.

“Eğer Allah sizi saptırmayı murad ediyorsa, benim nasihatim size fayda vermez.” [1271] Allah onların sapmalarını ve azmalarını dilemişti.

Kur'an'da bu gibi şeyler “iğvâ” ve “idlâl” diye isimlendirilir. Tevbe edeceği ve kötülükten vazge­çeceği bilinen kimse için de “irşâd” ve “hidâyet” tabirleri kullanılır.[1272] Binaenaleyh Kur'ân, in­sanların igvâ, idlâl, irşâd ve hidayetini Cenab-ı Allah'a isnad ederken insanların bunlardaki dahlini tamamen kaldırmamaktadır. Şayet Al­lah'ın sünneti, azgınlıkları sebebiyle o kavmi helak etmeyi, saptırmayı gerektiriyorsa, mu­hakkak ki Allah'ın bu kanunu hükmünü icra ede­cektir. Nuh (a.s.)'ın nasihatlarının fayda verme­mesi, Hak Teala'nın onları bu öğütten faydalan­malarına manî olmasından değil, ancak onların hareketleri sebebiyle olmuştur.[1273] Cürmleri na­sihatten istifadeye engel olmuştur. Allah

“Biz o küfrü mücrimlerin kalblerine işte böylece geçiri­riz.” [1274] derken, temiz kalblere bir ebedî ha­yat inşirâhiyle girip dizilen, Allah Kelâmının, gü­nahlarla fıtratı bozulmuş mücrimlerin kalblerine mızrak gibi, aksi tesirle saplandığını[1275] beyan etmektedir. Böyle insanlara “Korkutmalar fayda vermez.” [1276] Çünkü onlar, hidayeti bul­ması için Allah'ın kendilerine verdiği akıl, göz, kulak gibi vasıtaları yerinde   kullanmamışlardır.

Kulakları delilleri "dinlemede, gözleri ibretle bak­mada, kalbleri Allah'ı tanıma gayretinde kullan­maları gerekirken dünyevî menfaatlarda kullan­dılar.[1277] Nitekim kıyamet günü

“Eğer biz işitir ve akleder olsaydık, şu azgın ateşe atılanlar ara­sında bulunmazdık.” [1278] diyerek bunu iti­raf edeceklerdir. Hidâyetin basiret şartı olan “göz” (basiret) kaybolunca[1279] peygamberin tebliği fayda vermez [1280] Bunlar hakkı duymaz, hakkı söylemez, hakkı görmez haline girdik­leri için[1281] sağır, dilsiz ve kördüler. [1282] Kulakları, gözleri dilleri olduğu hal­de inadla küfre sarılmalarından adetâ sağır, dilsiz ve kör oldular.[1283] Akıllarını kullan­madıkları için hidayete karşı sağır olanlara teb­liğ fayda vermediği [1284] için kâfirlerin semîleri onları korumadı ve fayda sağlamadı: [1285] Onlar için helakten korunmak mümkindi, eğer Allah'ın onlara gösterdiği ayet ve delilleri inkâr etmeyip, iman ve itaat etselerdi helak olma­yacaklardı, lâkin dinlemeyip eğlendikleri için[1286] sapıttılar. Göklerde ve yerdeki bunca alâmetler ve azabla korkutmalar, iman etmeyecek bir kavme fayda vermez. [1287] Çünkü “Şüphe yok ki Allah kâfirlere muvaffakıyyet (hidâyet) vermeye­cektir.” [1288] Çünkü

“Kâfirler zâlimlerin taa kendileridir.”[1289] Zulümlerinin sonsuz oluşu sebebiyle “zâlim” vasfına hak­kıyla lâyık kimselerdir.[1290]

 Mutezile'nin de işaret ettiği gibi, Cenab-ı Allah on­lardan daha önceden sâdır olan çirkin bir fiilden dolayı, hidayetini onlara nasîb etmemiştir. Onlar kendi nefislerine zulmettikleri için hidayetten mahrum kalmışlardır.[1291] Onlar ilâhî nurdan, kişinin dinde kılavuzu olan akıl nurundan yüz çe­virmekle bu nuru söndürerek kendilerine zulmet­miş oldular, karanlıklar içinde sendeler ve şaşkın­lıkla gezinir oldular. Artık onların sırât-ı müstaki­me ulaşmaları mümkün değildir.[1292] Hidayet ehli olamazlar. Zira hidayet, hakka teveccühün, ihlas, takva, sadâkat, doğru yol arzusunun ve talebinin bir rnükafaatıdır. Yalan   söyleyip küfre sapan Allah'ın hidayet ve yardımına lâyık değildir. O kendisine, Allah yolundan uzaklaşmayı tercih et­miştir.[1293]

“Muhakkak ki Allah, yalancı olan kimseyi doğru yola çıkarmaz.” [1294] Her türlü hayır ve ihsanı kendisinde toplayan İslâm'dan yüz çevirenler onlardır. Dalâleti seçen­ler, Allah'ın ipine sarılmaktan kaçanlar onlardır. Bunda Allah onlara zulmetmiyor. Onlar, Allah'ın nizamını geriye itmeleri ve sapıklığı tercih etmeleriyle kendi nefislerine zulmediyorlar.[1295]

“Doğrusu Allah insanlara zerrece zulmetmez, fakat insanlar kendilerine zulmederler.” [1296] Bu, Allah Teala'dan peygam­berine ve müminlere, iman etmeyeceklerini haber verdiği kimselerin kusursuz olarak değil, bilakis kazandıkları günahlar sebebiyle imandan uzaklaş­tırıldıklarını ilâmdır.[1297]

“Kendilerine apaçık deliller gelmiş ve peygamberlerin hak olduğuna şahadet getirmişlerken, imanlarından sonra din­lerinden çıkıp küfre sapan bir kavmi Allah nasıl hidayete eriştirir? Allah zâlimler topluluğunu hi­dâyete eriştirmez.” [1298] Bu “zulüm” vasfı onlarda olduğu müddetçe hidayete ulaşamaz­lar, bu imkânsızdır.[1299] Allah onların küfürlerindeki samimiyetlerini bildiği için lutfunu göster­medi.[1300] Bundan dolayı, küfürleri sebebiyle aza­bı hak etmiş kavmine Şuayıb (a.s.) “Oh olsun!” dememişti ama “Vah!” demenin de caiz olmayaca­ğını mülahaza ederek.[1301] “Ey kavmim doğrusu ben size rabbimin gönderdiği emirleri tebliğ ettim ve iyiliğinizi istedim. Şimdi kâfir olan bir kavme nasıl acırım.” [1302] demişti.

 

a4- Dalâletin Sebebi: Fısk.

 

Kur'an'da, hidayetin ilk vesilesi olarak «ittikâ»nın şart olduğu beyan edildiği gibi, dalâlet sebeblerinden olarak da “fısk” sayılıyor. Hidayetin Halıkı Allah Teala aynı zamanda dalâletin de halıkıdır. Mesuliyet istiyenlerin olmak üzere, dalâleti tercih edenler için Allah onların kalblerinde dalaleti yaratmaktadır. Bu onların taleblerini yerine getirmesidir. Yoksa başlangıçta hi­dayet fıtratı üzere yarattığı kullarından hiçbirini, istemedikleri halde saptırmaz. Bu O'nun rahmeti­ne yakışmaz. Allah'ın “mudil” (saptıran) isminin bulunmasının yanlış anlaşılmaması için.[1303]

“(Allah) o darb-ı meselle ancak fasıkları şaşırtır (idlâl eder).” [1304] ve

“Gayetleri fasıklardan başkası inkâr etmez.” [1305] buyurur. Görülüyor ki onların dalâlet sebebleri fısktır. Allah'ın sünnetindeki hidayetten, akıl ve duyular­la hidayete ermekten çıkmak manasına gelen fısk­tır. Buradaki fasıklardan murat, küfürden dûn olan günahları işleyen âsîler değildir. Bu makama uygun manâ söylediğimiz; mânâdır. Ayet sapıklık­larının menşeinin bizzat kâfirlerin kendileri, ken­di amelleri ve halleri olduğunu beyân ediyor.[1306] Allah onları, sebebsiz yere idlâl etmemiş, onların dalâlete müsaid uygun sıfatlarının çirkinliğini ar­tırmıştır. Fısk, şer'an, akıl sahiblerinin taatten çık­malarıdır. Bu manasıyla o küfre ve küfürden daha aşağı olan küçük olsun büyük olsun bütün günah­lara şâmildir.[1307] Buradaki fasıklardan murat, iman hududundan çıkanlardır. İdlâlin fasıklara hasredilmesi, fışkın onları  dalâlete müsaid hale getirdiğini ve ona sevkettiğini anlatmak içindir. Onların küfürleri, hakdan yüz çevirmeleri, batılda ısrarları, tefekkür ve teemüle yanaşmamalarını intâc etti de cehaletleri kökleşti ve dalâletleri art­tı.[1308] Katâde'nin dediği gibi, onlar fasıklık etti­ler Allah da fasıklıklarından dolayı onları saptır­dı.[1309]

Bu meseleyi daha iyi anlamak için, hidayet ve dalâlette merkezi vazifeyi yüklenmiş olan kalbin bazı durumlarından bahsetmemiz gerekmektedir.

 

a5- Kalbin Mühürlenmesi ve İnsanın Bundaki Rolü :

 

Allah Teala, tebliğin en tesirli çeşidi olan inzarın[1310] faydasız kaldığı kimselerden haber verir;

“Şu muhakkak ki küfredenleri inzâr etsen de etmesen de onlar için birdir, onlar iman etmezler.” [1311] Bu, kâfirlerin küfür ve sapıklıkta, inzar faydasız kalacak derecede, ısrarlı olduklarının be­yanıdır.[1312] Allah Teala, peygamberine, insanlar arasında iman etmeyenlerin bulunabileceğini, bu durumun, Kur'an'ın hidayetinin eksik ve kusurlu olduğu manasına gelmediğini, aksine insanların kusurundan olduğunu anlatmaktadır.[1313] Daha sonra, gelen ayet insanların, hidayetlerine manî olan kusurlarını   açıklamaktadır:  

“Allah onların kalblerine de kulaklarına da mühür basmıştır. Gözlerinin üzerinde bir de perde vardır.” [1314] Nasıl bir kabın ağzı mühürlendiğinde ona ne birşey girebilir, ne birşey çıkabilirse, Allah da düşmanlarının kalblerini, içindeki cehalet ve delâlet dışarı çıkmayacak, basiret ve hidayet ona girmeyecek şekilde ayarlamıştır.[1315]

Kalb nasıl mühürlenir? Malum ya, “üzeri mü­hürlenmek”, zarf, kap örtü ve kapı gibi şeylerde olur. İnsanların kalbleri de ilimlerin ve marifetin zarfları ve kapları gibidir. Her türlü idrâkimiz ora­da saklıdır. Kulak da bir kapı gibidir, sesler oradan girer. Bundan dolayı kalbin mühürlenmesi zarfın mühürlenmesine, kulağın mühürlenmesi kapının mühürlenmesine benzer.[1316] Buradaki mühürle­me muhakik alimlere göre hakkın müfûzuna yol vermemeden istiaredir.[1317]

Kâfirlerin hakikati reddetmeleri, Kalblerinin Allah Tarafından mühürlenmiş olmasının neticesi olmayıp, hakikati duymamaları da kulaklarının mühürlü olmasından değildir. Keza hakikati gözle­rinin mühründen dolayı görmemiş değiller. Aksine hakikati gömemelerî, duymamaları ve reddetmele­ri neticesinde Allah kalblerini ve kulaklarını mühürlemiş, gözlerine perde inmiştir. Kur'an burada sadece bir fıtrat kanunundan bahsetmektedir. Eğer bir kimse herhangi bir hususta tarafgir görüşe sahib olur ve zihninde bilhassa zıt hükümleri beslerse, o vakit orada hiçbir fazilet göremez, o me­selenin lehinde hiçbirşeyi işitemez, onda vicdanını hür tutamaz. Bu bir fıtrat nizamıdır.[1318]

Resûlullah (a.s.) Kbu Hureyre (r. a.)'ın haber verdiği hadiste şöyle buyurur:

“Kul bir günah iş­lerse kalbine bir siyah nokta konur. Eğer sahibi piş­man olur, tevbe ve istiğfar ederse kalb yine parlar, etmez de günaha devam ederse o leke de artar, ni­hayet arta arta bir raddeye gelir ki leke bir kılıf gi­bi bütün kalbi kaplar.” Mutaffifîn Suresi'ndeki

“Hayır onların zannettikleri gibi değil. Doğrusu on­ların kazandıkları günahlar kalblerini kaplamış­tır” [1319] ayetindeki “rayn” (pas) bu­dur.[1320] Bu hadis gösteriyor ki günahlar devam ettikçe kalbleri bir kılıf gibi kaplar ve işte o zaman “Allah onların kalblerini mühürlemiştir” ayetinde­ki haber tahakkuk etmektedir. Başlangıçta silin­mesi mümkinken bundan sonra günah o kalbte, si­linmesi gayr-i kabil ikinci bir tabiat olur, ne silinir ne çıkar. Artık ne iman yolu kalır ne küfürden kurtulma çaresi. Bu neticeyi kul kazanmıştır, Allah yaratmıştır. Bundan dolayı burada mühürlemenin Allah'a isnadı, Ehl-i sünnet'in anladığı gibi, hakikî manasıyladır, mecaz değildir. Bu ayet ve hadis ah­laktaki “îtiyâd” meselesinin güzel bir izahıdır, itîyadda ilk hisse mühimdir. Bu meselelerde ilk yara­tışta olan cebr yoktur ama insanın yaratıcı olması da yoktur, sadece kesbi vardır, İnsan bir taraftan yaratılmışı alır, diğer taraftan yaratılacağı kaza­nır. Allah onlara başlangıçta kaîb vermeseydi ya­hut mühürlü olarak verseydi o zaman cebr olurdu, halbuki mühürlemeyi kulun iradesinden ve ona bahşettiği kudretten sonra yaratmıştır.[1321] Kal­bin mühürlenmesine kulun kendisinin sebep oldu­ğu gerçeği birçok ayette açıkça görülür.

“Allah onların kalbleri üzerine küfürleri yüzünden mühür basmıştır.” [1322] Bir hadiste Resulullah (a.s.) “Mühür arşın ayağına takılıdır. Haramın sınırına tecavüz edildiğinde, günahlar işlendiğinde, Allah'a karşı cür'etkârlık gösterildiğinde, Allah mührünü gönderir ve o kimsenin kalbini mühür­ler. Bundan   sonra o kişi hiçbirşeyi akledemez olur.” buyurmuştur.[1323] O kimselerin kalbleri yaratılıştan hakka kapalı, fıtraten perdeli değildi. Fakat küfre ihtirasla sarılmaları, inkârda ısrarla­rı sebebiyle dalâlet mührünü yediler. Her türlü ha­yatiyetin kaynağı olan kalb böylece donuk ve sert bir kayadan farksız oldu.[1324] Allah, kâfirlerin

“Bizim kalblerimiz perdelidir”  [1325] demelerine karşı bir red olarak yukardaki gibi buyurmuştu.[1326] Allah, onların  kalblerinin asIında böyle yaratılmadığını, fıtrat ve hakkı kabule müsaid olarak yaratıldığını, onlara lanetinin ve hidayetten mahrum edişinin sebebinin, fıtratlarını bozarak küfrü seçmeleri olduğunu beyan etmekte­di.[1327] Fâsid itikadları ve kalplerinde kökleşmiş batıl cahillikleri, yaratılışlarından bulunan istidadlarını bozdu ve onları hidayetten uzaklaştırdı.[1328]:

“Onların kazanmakta oldukları kalblerini kaplamış, paslandırmıştır.” [1329] İnsan bir takım günahlar işlemeye devam ederse, kalbin­de bu günahlara devam hususunda nefsânî bir me­leke hâsıl olmaktadır.[1330] Böylece kalb normal vazifesini yapamamaktadır. Allah'ın kanunlarına göre, bir kul kalbini hidayete kaparsa Allah o kal­bi mühürler. Bundan sonra o kalb donar, katılaşır ve artık çalışmaz. Bu, kalbin ilk yaratılışındaki ha­li değildir. Her zaman geçerli olan sünnetullah böyle cereyan etmektedir.[1331]

Bunu kul kesbetmiştir, Allah yaratmıştır. Nitekim bir ayette kalbin kasveti (katılaşması) bizzat kulun kalbine izafe edilmektedir [1332] Bir başka ayette “biz onların kalblerini bu mîsaklarını bozdukları için, kaskatı ettik ve onları lanetledik.” [1333] di­ye Allah'a isnad olunmaktadır. Diğer bazı ayetler­de de Allah, kâfirlerin[1334] ve haddi aşan­ların[1335] kablerini mühürlediğini beyan ederken insanların kesblerini ve mühürlemeye sebeb olan hallerini göstermektedir.[1336]

Artık bundan sonra onlar peygamberin tebli­ğini duysalar, dinleseler ve her türlü  mucizeleri görseler de iman edemezler, çünkü kalblerinde ona engel perdeler vardır.[1337] Sanki idrâk eden kalbleri, işiten kulakları yok gibi dinledikleri halde anlayıp öğrenmeyen insan top­luluklarına her devirde, her yerde ve her nesilde rastlamak mümkindir. Bunlar hidayete yönelme­mişlerdir ki Allah hidayet etsin. Bünyelerindeki alıcı-verici fıtrî cihazlarını çalıştırmaya gayret etmemiştir. Hatta bu cihazları daha başında boz­dular ve hidayetle aralarına perde çekildi. İlk ni­yet ve amellerinin cezası olarak, Allah'ın kaza ve kaderi bu şekilde cereyan etmiştir.[1338] Onlar emanetlerindeki kalblerini bozmuşlar, hastalandırmışlar, Allah da bu hıyanetin cezası olarak kalblerindeki hastalığı artırmıştır.[1339] Hasta­lık, bedene sonradan arız olan ve dengeyi bozan bir haldir. Maddî manada kullanıldığı gibi manevî sahada da kullanılır. Manevî bakımdan, başlangıç­ta bütün kalbler sıhhatlidir. Fakat dikkat edilmez ve sıhhati muhafaza edilmezse büyük bir hastalı­ğa uğrar. Bu hastalık, idrâk ve iradenin düşmanı ve bütün ahlaksızlıkların sebebi olan, akîdesizlik, şüphe, nifak hastalığıdır.[1340] Fıtrattan sapmak, doğru yolu bırakmak demek olan işler hep böyle hasta kalblerden sâdır olmaktadır.[1341]

Bedenin her uzvu muayyen bir iş için yaratıl­mıştır. Uzuv, yaratıldığı işi yapmıyorsa  hastadır.

İlim, hikmet, marifetullah, Allah sevgisi, Allah'a ibadet, Allah'ı zikr, Allah'ı bütün arzularına tercih ve şehevî arzularına karşı Allah'tan yardım dile­mek için yaratılmış olan kalb, bu vazifelerini yap­mazsa hastadır.[1342] Münafıkların kalbleri böyle kabul edildiği[1343] gibi bunu kabul etmeyenler de olmuştur. Tabatabâî, “Kalblerinde hastalık olanlar münafıklardan başkasıdır. Münafıklar ve kalble­rinde hastalık olanlar o zamanda şöyle diyorlardı: “Müslümanları dinleri aldattı.” [1344] ve ben­zeri ayetler [1345] de Kur'an hasta kalblilerle münafıkları ayrı anmaktadır. Çünkü müna­fıklar dilleriyle inanan kalbleriyle inanmayanlar­dır ki bu hâlis küfürdür. Küfürse kalbin hastalığı değil ölümüdür. Zahir olan odur ki Kur'an örfün­de “kalb hastalığı”, Allah'a ve O'nun ayetlerine ta­alluk eden meselelerde insan idrâkine arız olan şek, şüphe ve kalbin dinî inanca sarılmadaki gev­şekliğidir.[1346]” diye güzel bir noktaya temas et­miştir.

Cenab-ı Allah, peygamberine yeni yeni haddler ve farizalar vahyettikce, kalbi bozuk olanlar, onla­rı her defasında dinleyip, inkâr ede ede küfürleri­ni ve şüphelerini katmerleştirmişlerdir[1347], Al­lah'ın gönderdikleri hastalıklarını artırmıştır. Hernekadar kalbler bizim görünüyorsa da Allah'ın müsadesi olmadan ona sâhib olamayız. Nitekim

“Biliniz ki şüphesiz Allah kişiyle kalbi arasına gi­rer.[1348] buyurulur. O kullarının kalblerine onlardan daha hâkimdir. Dilerse kalblerle onla­rın arasına girer de, kalbleri olduğu halde ne iman­dan ne küfürden birşey idrâk edemezler.[1349] İnsan hidayete erdikten sonra bile, bu yolda devam garantisine sahib değildir. Onun için Allah, kulla­rına şu duayı tâlim buyuruyor:

“Ey Rabbimiz bize hidayet ettikten sonra, kalblerimizi saptırma.” [1350] İlimde rusûh sahibi olanlar insan olarak zaafların, nisyan, değişkenlik ve gafletin meydanı olduklarını biliyorlar[1351] da Allah'a böyle yalvarıyorlar. Fakat şu da var ki Allah onla­rın kalblerini cebren saptırmaz. Musa (a.s.)'ın kavmi gibi

“Ne zaman ki saptılar Allah da onların kalblerini çevirdi.” [1352] Allah onların kalblerini cebren çevirse de, mutezilenin iddia ettiği gibi zulmetmiş olmazdı. Nitekim Âl-î İmran suresinde, hidayetten sonra sebat talebinde bulunanları Cenab-ı Hak medhetmiştir. Mutezile'nin dediği gibi olsaydı onların duası “kalbimizi saptırma” [1353] yerine “bize zulmetme” şeklinde olurdu.[1354] Şu hadisler, Allah'ın insanların kalblerini çevirmede hiçbirşeyle mukayyed olmadığını göste­riyor:

“Ey kalbleri çeviren Allah'ım, kalbimi se­nin dininde sabit kıl.” diye dua eden Resulullah'a:

“Ey Allah'ın resulü, sana ve getirdiğine inandık, buna rağmen bizim hakkımızda emin değil mi­sin?” şeklinde sorulduğunda :

“Evet şüphesiz kalbler Allah'ın parmaklarından iki parmağı arasın­dadır, onları dilediği gibi evirir çevirir. Dilerse onu hidayette kılar, dilerse saptırır. Biz, rabbimizden, kalblerimizi hidayetten sonra saptırmamasını ni­yaz edelim.” cevabını vermişti.[1355] Kalblerin sü­ratli değişiklikleri hakkında Gazali güzel izahlar yapmıştır.[1356]

İnsanların kalbleri Rahman'ın parmakları ara­sında olduğu halde, hidayet ve dalâlette mükafaat ve mesuliyyet insanlarındır. Çünkü Allah, onların kalblerine, onların meyil ve ihtiyarlarına göre hi­dayet veya dalâlet doldurmaktadır. Hidayet ve da­lâletteki insanın payını gösteren birçok ayetler vardır. Ayetlerde, kâfirler için “dalâleti, iman ve hidayet karşılığında satın alanlar” [1357] tabirini kullanır ve bunun kö­tü bir alış - veriş olduğunu [1358] bildirir. Bu bilerek ve kasden yapılan, yani hakkıyla olan bir alış - verişti.[1359] Alış - veriş ihtiyardan mecaz­dır. Çünkü alan da satan da bu işi istekleriyle yap­maktadırlar [1360] Aynı bu şekilde kafir ve müna­fık, hidayet yerine körlüğü ihtiyar etmektedir, is­teyerek.[1361] İsteselerdi hidayete gelebilirlerdi, hidayet ellerindeydi, fakat onu sapıklıkla değiştirdiler. Bunu ancak en gafil ve aptal tüccar yapar­dı.[1362] Allah herkese diledeğini vermiştir[1363]:

“Kim ahiret ekini dilerse onun ekinini artırırız. Kim de dünya ekini dilerse ona da bundan veririz.” [1364] Semud kavmi, hidayet yerine körlüğü beğen­mişlerdi [1365] Onlara hayır ve şer yolu be­yan edildiği halde onlar körlüğü hidayete tercih et­mişlerdi[1366], Allah da kalblerini küfre çevirmiş­ti.

Allah kâfirlere “Karşınızda Allah'ın ayetleri okunup dururken ve O'nun peygamberi de içinizde olduğu halde nasıl olur da inkâra gidersiniz?” [1367] diye tevbîh yöneltmektedir. Den­mek istenen şudur:

“Yarın Rabbinizin huzurunda, peygamberinizin peygamberliğini inkârınızdan ıs­rarınız ve topuklarınız üzerinde cahiliyet âdetini­ze dönmeniz hususunda ne özür beyan edebilirsi­niz. Hatanızı gösteren bunca ayetler ve açık delil­ler ola ola küfre yöneliyorsunuz.”[1368] Bu ve ben­zeri ayetler, onların küfürlerinin inaddan ileri gel­diğini göstermektedir. Ayetlerdeki tevbîh kuvvetli bir zemmi taşır.[1369]

Hernekadar Râzi kabul etmiyorsa da[1370], şu ayet de, kulun fiillerinde ve hidayette hiçbir hissesi olmadığını iddia eden Cebriye aleyhinedir

“Eğer Allah'a ve ahiret gününe iman etselerdi ve Allah'ın kendilerine verdiği nimetlerden infâk et­miş olsalardı onlara zarar mı idi (sanki ne olur­du?)”[1371] İhtiyar sahibi olmayan bir varlı­ğa böyle söylenmez[1372]

“Peygamber sizi, rabbinize iman edesiniz diye davet edip dururken, size ne oluyor ki Allah'a iman etmiyorsunuz.” [1373] ayeti de Kadı Abdülcebbâr'ın da işaret ettiği gibi kâfirlerin imana güçleri yeteceğini gös­termektedir.[1374] Aynı zamanda kâfir ve müna­fıkların cahillik ve sapıklıklarının taaccüb edile­cek bir iş olduğunu açıkça beyan etmektedir.[1375]

“Bu topluluğa ne oluyor ki, Kur'an'ı anlamaya yanaşmıyorlar.”[1376],

“Ey insan, O, keremi bol rabbına karşı seni aldatan ne?”[1377],

“On­lar, doğru yolu bırakıp sapıklığı, mağfirete bedel azabı satın almış kimselerdir. Onlar ateşe karşı ne­de sabırlıdırlar (ne de cüretkârdırlar)” [1378] gibi ayetler hep, aynı mahiyyette tehdidi ve bu insanların yaptıklarının taaccübe medar işler­den olduğunu ifade ediyorlar.[1379]

Bütün bunları, insanın dalâletteki hissesini ifa­de için anlattık. Kâinatta gerçekten şer denilebile­cek iki şeyden birisi, işte insanın bu dalâletidir.

 

b- Günah ;

 

Dünyada insana şer görünen ve onu rahatsız eden şeylerin mühimce bir kısmı, bizzat insanın yaptığı işler, davranışlar, hareketler ve fiillerdir, însanın fiillerini iki kısımda ele alabiliriz. Birinci kısımdakiler, nefes alıp vermek, nabzın atması gi­bi insanın kendisinde fakat iradesi dışında mey­dana gelen fiilleriyle, unutmak ve yanılmak gibi el­de olmadan sâdır olan fiillerdir. Resulullah (a.s.)'ın:

“Ümmetimden yanılma ve unutmanın günahıyla, ona zorla yaptırılan işin günahı affedildi.”[1380] Ha­disinin de ifade ettiği gibi, insan bu gibi fiillerinden sorumlu tutulmamıştır. Nitekim Allah Teala, kul­larına öğrettiği duada bunları zikretmişti.[1381] İkinci kısımdaki fiiller, insanın ihtiyarî fiille­ridir. İnsan, bu fiillerinden dolayı mükellef ve me­suldür. Bunun için de bu nevi fiillerden dolayı ya övülmüştür ya yerilmiştir.[1382] Bu noktada hatırlanması ve izahı gereken bir mesele vardır: Kulların fiillerinin yaratılması meselesi...?

 

b1- Kulların İyi ve Kötü Fiillerinin Yaratılması

 

Kur'an'da:

“İşte rabbiniz olan Allah. Ondan başka hiçbir tanrı yoktur. O, herşeyi yaratandır.” [1383] ve

“Allah herşeyi yaratandır.” [1384] buyurulur. Ehl-i Sünnet, bu ve benzeri ayetlere dayanarak, insanların her türlü fiilleri dâ­hil, kâinatta herşeyi yaratanın Allah Teala olduğu­na inanmaktadır.[1385] Mutezile, çeşitli te'villerle, buna kulun fiillerinin dâhil olmadığını ileri sür­müştür.[1386] Bu hususta kendilerince anladıkları bazı ayetleri delil getirmek istemişlerse[1387] de o ayetlerin açık medlulleri buna hiç müsaid değildir.

Allah bir taraftan Muhammed ümmeti için:

“Biz sizi vasat (adaletli) bir ümmet kıldık.” [1388] buyurarak bu ümmetin adaletli ve hayırlı olduğunu[1389] ilan ederken diğer taraftan:

“Biz her peygambere günahkârlardan böyle düşman(lar) peydah ettik.” [1390] diye hayrın ol­duğu gibi şerrin ve küfrün yaratıcısının da kendisi olduğunu beyan etmiştir.[1391] Bilhassa şu ayet, kulların ihtiyari fiillerinin Allah'ın yaratmasıyla olduğunu, fiillerin kesb ve mübaşeret tarafının ku­lun olduğunu açıkça göstermiştir[1392]:

“O kâfir­leri (Bedir'de) siz kendi kuvvetinizle öldürmediniz, fakat onları Allah öldürdü. Attığın zaman da sen atmadın, ancak Allah attı.” [1393] Anlattıklarımızla Al-i İmran, 26. ayet müşkil bir durum arzeder gibidir:

“De ki: ‘Ey mülkin sahibi Allah, sen mülkü kime dilersen ona verirsin, kimi dilersen ondan mülkü alırsın. Kimi diler­sen onun kadrini yükseltir, kimi dilersen onu alçaltırsın. Hayır yalnız senin elindedir. Şüphesiz ki sen herşeye kadirsin.” Resûlullah (a.s.)'ın uzunca bir duasında buna mümasil şu sözler vardır :

“Yü­zümü hak dine meylederek, göklerle yeri yaratana çevirdim. Ben müşriklerden değilim. Şüphesiz ki benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm hep âlemlerinrabbi Allah'a aitir (...) (Ey Rabbim) ben senin kulunum, nefsime zulemettim, günahımı itiraf ediyorum. Binaenaleyh bütün günahlarımı affet (...) Beni ahlâkın en güzeline hidayet buyur, onun en güzeline senden başka hidayet edecek yoktur. Ahlakın kötüsünden beni muhafaza et, kö­tü ahlaka düşmekten senden başka koruyacak kimse yoktur (...) Bütün hayırlar senin elindedir. Şer sana ait değildir...”[1394] Fahreddin Râzî bu müşkül dile getirip cevab veriyor:

Eğer, bu ayet sizin aleyhinizde bir bakıma delildir, Allah'ın elinde ancak hayır bulunduğuna göre, masıyet ve küfür Allah'ın yaratmasıyla değildir, de­nirse cevabı şudur: Ayet, hayrın Allah'ın elinde olduğunu ifade eder, elinde ondan başka birşey olmadığını ifade etmez. Bu mana olsaydı o zaman hayrın dışındaki şeylerin elinde olmasını nefyeder­di. Fakat hayrın onun elinde olması, hayırdan baş­ka şeylerin elinde olmamasını gerektirmez. Şu ka­dar var ki ayette sadece  hayır zikrolunmuştur.

Çünkü hayır, kendisinden istifade edilen şeydir. Onun için, bu mana sebebiyle ayette hayır yer almıştır.”[1395] Bu hususta şunlar da söylenmiştir: Her şer Allah'ın kazası cümlesinden olduğu cihetiyle ve dolayısıyla hayrı mutazammındır ve ha­yırdır. Allah'ın bütün fiilleri hayırdır. Ayrıca ayet dua makamında söylendiği için sadece hayır zikredilmişdir.[1396] Burada, Allah'ın müminlere ver­diği, kâfirlerin kabul etmediği hayırdan bahsolunmaktadır ve “Hayır senin elindedir, onu düşman­ların hoşlanmamalarına rağmen, dostlarına verir­sin.” denilmek istenmektedir.[1397] Konuşma âda­bına riayet için şer zikrolunmamıştır.[1398]

İbnu'l-Esîr, hadisteki "şer sana ait değildir." kısmını şerhederken, "Bunun sebebi, Allah Tealayı medh ve sena ederken edeble davranmayı gös­termektedir, Bu da herşeyin, kötüsünü değil, iyisini ona izafe etmekle olur. Yoksa kasıt, Allah Teala'nın kudretinden ve yaratmasından onları hâriç tutmak değildir. Çünkü övgü esnasında herşeyin iyisi Allah'a isnad edilir. Mesela, Ey göklerin ve yerin Rabbi, denir de, Ey köpeklerin ve domuzların Rabbi, denilmez.”[1399] der. Tabatabâî, meseleyi daha değişik bir açıdan ele alır: “Hayır kelimesi­nin asıl manası, seçmedir. Biz, birşeyi başka bir şe­ye kıyas edip birini tercih edersek, seçtiğimize “hayır” deriz. Allah Teala, mutlak olarak hayrın kendisidir. Çünkü herşeyin kendisine ulaştığı ve döndüğü O'dur. Herşey O'nu talebeder. O'nu kasdeder. Fakat Kur'an Allah'a hayr ismini, isim ola­rak ıtlak etmez, sıfat olarak ve izafetle ıtlat eder....” [1400]

Meselenin en mühim noktası şu ayetlerde be­yan edilmiştir:

“Eğer onlara bir iyilik dokunursa: “Bu Alah katındandır.” derler. Şayet onlara bir fe­nalık dokunursa : “Bu senin katından (yüzün­den) dir”. derler. De ki: “Hepsi Allah tarafındandır. Böyleyken onlara, o kavme ne oluyor ki hiçbir sözü anlamaya yanaşmıyorlar? Sana gelen her iyilik Alah'tandır, sana gelen her fenalık da kendindendir...” [1401]

Onlar basiretlerinin kıtlığı ve inançlarının bo­zukluğundan dolayı, kendilerine bir iyilik doku­nursa sevmiyorlar ve Allah'a şükrediyorlardı, bir kötülükle karşılaşırlarsa, onu mecûsîler gibi, yara­tıcıya değil mahluka izafe ediyorlardı. İlk ayetle onlara cevab veriliyor ve

“Ey Muhammed, onlara bildir ki herşeyin yaratılması, yoktan var edilmesi, inşası, icadı, takdiri ve hareket ettirilmesi[1402], her taat, her hayır ve taatın nasibi Allah'tandır. Kesb bulunsa da bulunmasa da Allah'tandır. Zira Allah murat etmeyince hiçbirşey olmaz.” “Herşey Allah katından” olması hasebiyle, seyyie de Allah indindendir. Allah takdir ve irade etmemiş olsaydı bu da olmazdı, fakat bunda yapma veya yapmama yönünden insanın bir sebebiyeti vardır, bunun menşei, insanın kendisi, arzusu, iradesidir. Umûmî manasıyla “seyyie” sırf günahı ifade etmeyip, mih­net ve meşakkate şâmil olduğundan, bazı sıkıntı­lar ve elemler vardır ki bunlar nefsi terbiyeye sebeb olurlar veya günahlar onların yüzünden mağ­firet edilir. Şer görünse de bu hayırdır. Binaenal­eyh her ne surette olursa olsun, seyyie evvela kula nisbet edilmelidir ama Allah katından olduğu da unutulmamalıdır. Bu ayete dayanarak, Mutezile'nin, kulun ihtiyarî fiillerini kendisinin yarattığını iddia etmeleri doğru değildir. Ayetteki “hasenat Allah katındandır.” ibaresi böyle bir iddiayı yık­maktadır.[1403] Çünkü kulun ihtiyari fiillerinin bir kısmı da hasenattandır.

İlk ayetteki “hasenat” (iyilikler), nimet ve ta­at cinsinden bütün iyilikleri içine alan umûmî bir mana ifade eder. “Seyyie” de belâ ve günah cinsin­den bütün kötülükleri muhtevi umumî bir mana­dadır. Daha sonra gelen “hepsi Allah katından­dır.” kısmı bütün iyiliklerin, kötülüklerin ve bun­lar zımnında bütün taat ve masıyetlerin Allah'tan olduğunu tasrih etmektedir.[1404] Bu meyanda

“Sizi ve yaptıklarınızı Allah yaratmıştır.” [1405] buyurulmuştur. Hareket noktası  ayetler olan Ehl-i Sünnet'in görüşü budur ve izahları   açıktır.[1406]

Kur'an, taat olsun mâsıyet olsun, kulların fiil­lerinin Allah tarafından yaratıldığı gerçeğini ifa­de etmesinin yanısıra, insanların zulümlerinden ve zulümleri sebebiyle cezalandırılmalarından bahse­der. Fâtır, 32'de Kitab'a vâris olanların üç kısım olduğu bildirilir; onlardan kimi nefsine zulmeden­ler, kimi mutediller, kimi de Allah'ın izniyle hase­nat yarışında öncü olanlardır. Burada, günakârlar, ilâhî emir ve yasaklara riayetsizlik edenler “zâlim” olarak tavsif edilmişlerdir.[1407]

“(nefis­lerine) zulmedenlerin hiçbir yardımcıları yoktur (olmayacaktır.)” [1408]

“İnsanlar günah iş­lemekle kendilerine hainlik etmişlerdir.” [1409] Çünkü günahlarının zararı dönüp dolaşıp kendilelerîne gelecektir.[1410]

“Günah işleyenler, nefisleri­ne karşı haddi aşmışlar ve müsrifçe davranmışlar­dır.” [1411] Allah Teala, Âdem (a.s.)'ı ve ondan eşi Havva annemizi yaratıp onları cennete yerleştirdikten sonra, bir ağacın meyvesini onlara yasak etmişti ve

“Şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa ikiniz de zulmedenlerden olursunuz.” [1412] de­mişti. Demek ki Allah,   onlara büyük bir hürriyet vermekle beraber yine de bir sınır tayin et­miş, ona yaklaştıkları takdirde zâlimlerden ola­caklarını bildirmiştir. Bu, Hz. Âdem'in hilâfetinin mutlak olmayıp, sınırlı olduğunu ve o sınırın aşıl­masının zulüm olduğunu gösterir.[1413]

 

b2- Günahların Kesbi ve İrâde-i Cüziyye :

 

Mesuliyetleri sebebiyle insanlara zulüm isnad edildiğine göre, fiillerinde kendilerine ait bir taraf vardır. Yukarda katî olarak anladık ki bu taraf fi­illerin yaratılması değildir. Çünkü herşeyi yaratan Allah Tealadır. İslâm âlimleri, Kur'an'dan hareket­le, kula ait tarafın “kesb” ve “irade-i cüziye” ol­duğunu söylemişlerdir.

Kur'an'da Allah Teala bize üç hakikat takdim ediyor:

I- Herşeyin yaratıcısı Allah'tır. Melekût O'nun elindedir, herşey üzerinde hâkim ve kahir O'dur.

II- Allah Teala'nın hikmet ve meşietinin muktezası olan yaratma ve takdir, sabit kanunlar ve malum miktarlar üzerine cereyan eder. Herşeyi bir sebeb ve nizama bağlamıştır, sebeblerin, ka­nunların ve mikdarların vâzı'ı da O'dur.

III- Al­lah'ın yaratma ve kaderinde câri olan kanunların­dan biri de, insanın, ilim, meşiet, irade ve kudret sahibi olarak, dilediğini yapma salahiyetiyle yara­tılmış olmasıdır. İnsanın bu vasıflarda yaratılmış olması Allah'ın meşîetiyle ne tearuz eder, ne de onu ta'tîl veya izale eder bir mahiyettedir.[1414]

İnsan bu mahiyetiyle fiillerinde bir hisseye sâhibtir, biz buna “kesb” diyoruz. Kur'an'da:

“Haki­katen insan için kendi çalıştığından (sa'yinden) başkası yoktur.” [1415] buyurulmaktadır. Anlaşıldığına yöre insana ait olan amel, insanın gay­ret ve kesbi ile alâkadar. Onun için:

“Onların ka­zandıklarından nasîbleri vardır.” [1416] buyurulur. Kesb (kazanç), kişinin âmeliyle elde ettiği şeye ıtlak edilir. Bu ya bir menfaat elde et­me veya bir zararı def olur. Bu bakımdan ticaret­te, “Bu falanın kesbidir, kazancıdır.”, “O çok ka­zançlıdır.” veya   “Az kazançlıdır,” denilir. Ehli -Sünnet uleması bu kelimeyi “cebr” ile “yaratma” arasında bir manada kullanmışlardır.[1417] Kur'an'daki şu ayetler bu anlayışın istinadları olmuş­lardır:  

“(Herkesin) kazandığı (kesbi) kendi fay­dasına, yaptığı (iktisabı) kendi aleyhine, zararınadır.” [1418], “Onlar birer ümmetdiler (ge­lip) geçtiler, onların kazandıkları kendilerinin, si­zin kazandığınız da sizin.” [1419],

“Bugün herkes ne kazandıysa onunla cezalandırılacaktır.” [1420],

“Her nefis kazandığı (kesb ve ihtiyar ettiği) şey mukabilinde bir rehindir.” [1421] ona göre kurtulacak veya cezalandırılacaktır.

Allah'ın kulda yarattığı fiiller, ihtiyarî ve gayr-i ihtiyarî olarak iki nevidir. Bunlardan, ilki­ne “kesb” ikincisine “Halk” denilmiştir. Fiil kelime­si ikisini de içine almaktadır.[1422] Kesb ile halk arasında şöyle bir fark vardır; kesb, sahibinin müs­takil olmaksızın yaptığı iştir, halk ise yaratıcının müstakil olarak yaptığı iştir.[1423] Bir başka ifa­deyle, âletle meydana gelen fiil “kesb”tir, aletsiz meydana gelen fiil “halk”tır.[1424] Kulların fiille­rini Allah'ın yaratması, bu fiillerin kesb yönün­den, onların kudretleri dâhilinde olmasına mâni değildir. Fakat kudreti ve sahibini, ihtiyarı ve ihti­yar sahibini Allah yaratmıştır. Kudret, Allah'ın yaratmasıyla kulun vasfıdır, kesbi değildir. Hareket ise, Allah'ın yaratmasıyla, insanın hem kesbi hem vasfıdır. Zira hareket, insanın sıfatı olan kudretle yaratılmıştır. Demek ki hareketin, kudret denen di­ğer bir sıfata nisbeti vardır ve bu sıfata nisbeti iti­barıyla «kesb” adını alır. Bunda cebr manası olma­dığı gibi, fiilin bizzat yaratıcısı olma manası da yoktur, ikisi ortası bir haldir. O da, kulların fiilleri­nin yaratma yönünden Allah'ın kudretine, kesb ve ihtiyar yönünden kulun kudretine bağlı olmasıdır.[1425] Hernekadar fiilleri Allah yaratıyorsa da, kes­bi kula ait olduğundan mesuliyeti kula aittir. Allah Teala

“Yalnız Allah rızası için, gönül hoşluğuyla bir ödünç verecek kimdir?” [1426] derken bu feyzin ihlas ve hüsn-i niyetle, kulun irâdesine bağ­lı bulunduğunu[1427] ilân etmektedir. Keza:

“Ey iman edenler, eğer Allah'a yardım ederseniz O da size zafer verir.” [1428] derken, dinî fiillerin cebr ile değil kulların iradeleriyle yapılması matlub olan ihtiyarî fiiller olduğunu, onun için ku­lun irade-i cüziyesi taaluk etmeden, matlub olan semere ve sevabın husule gelmeyeceğini ifade et­mektedir.[1429]

Cehennem getirilip, müstehak olanlar ona bu­yur edilince:

“Ah ne olurdu, keşke ben (ahiret) hayatım için önceden sallih ameller yapmış olsay­dım!” [1430] demeleri, insanların işlerinde ta­mamen istiklâl sahibi olduklarına delâlet etmez, fakat insanın sâlih ameller takdim etmeye mukte­dir olduğuna, kesb kudretini bu hususta sarfederse Allah'ın onu yaratacağına delâlet eder.[1431] Yoksa, güç kuvvet ancak Allah'ındır. Resulullah (a.s.) bu sözün manasını ashabına sormuştu da, “Allah ve Resulü daha iyi bilir.” karşılığına şu ce­vabı vermişti:

“Allah'ın muhafazası olmazsa, ku­lun, Allah'a karşı günah işlemekten sakınmaya gücü yetmez. Yine Allah'ın yardımı olmadan, ku­lun itaata da gücü yetmez.”[1432] İşte bundan do­layı, bir mümin iş yapmak istediğinde besmele çe­kerek Allah Tealadan yardım taleb eder ve ancak Allah'ın kudretiyle o işi kesbedeceğini bilerek ac­zini itiraf etmektedir.[1433] Bu durum her namaz­da okuduğumuz Fatiha'da net olarak görülür:

“Yalnız sana ibadet ederiz, yalnız senden yardım isteriz.” [1434] Bu ayet, bütün yardımın Allah'tan, fakat kesb ve irade-i cüziye denilen talebin bizden olduğunu gösteriyor. Asıl “ıstıta'a”, bu taleb ile Allah'ın yardımının birleşmesi esnasında orta­ya çıkmaktadır ki bu fiil hasıl olacağı zandır. Ayet­ten şunu anlıyoruz ki bize bir taleb salahiyeti veril­miştir. “İrade-i cüziyemiz, taleb etme hakimiz var.” denildiği zaman bazıları bunu yanlış anlıyorlar da bizim irademizin iş görmede her zaman kâfi oldu­ğunu zannediyorlar ve istediklerinde muvaffak olamadıkları zaman, her hususta Cebriyeciliğe ka­yıyorlar. Böyle düşünmek, bir taraftan talebi halk zannetmek, diğer taraftan bizim talebimize ve talebimizdeki isabetimize Allah'ın ilelebed müdâhelesi vaki olmuş zannetmektir. O, tevfîkı ile bizim talebimize uygun neticeleri yaratıyorsa; aksine ka­dir olamadığından değildir.[1435]

 

b3- Niyyetin Fiillerdeki Ehemmiyeti

 

Bütün bu izahlardan, kulun fiilinin yaratıcısı olmadığını, fakat o fiildeki iradesinin neticesi olan kesbi sebebiyle mesul olduğunu gördük. Mesuliye­tin menbaı olan iradenin biraz daha gerisine gider­sek orada “niyet”"! buluruz ve binaenaleyh mesu­liyetin gerçek kaynağını bulmuş oluruz. İşte bu ehemmiyetinden dolayı, sahîh hadis kitaplarının birincisi sayılan Sahîh-i Buhâri'nin ilk hadîsi şudur:

Hz. Ömer (r.a.) tarafından mervî olarak Resulul­lah (a.s.) şöyle buyurmuştur:

“Amellerin (kıyme­ti) ancak niyyetlere göredir. Herkesin niyyet ettiği neyse eline geçecek olan ancak odur. Artık nail olacağı bir dünya veya nikah edeceği bir kadın­dan dolayı hicret etmiş kimse varsa, hicret sebebi olan şeye erişir (Allah'ın ve Resulünün rızasına değil.).”[1436] Bir diğer hadîste:

“Müminin niyyeti amelinden hayırlıdır.” [1437], bir diğerinde de

“Amellerin fazileti sâdık niyetlerdir.”[1438] buyurulmuştur. Ebu Hureyre (r.a.)'ın rivayet ettiği bir habere göre, kıyamet günü Allah, rızası için cihad etmiş bir kimseye:

“Niçin savaşmıştın?” diye so­rar. O kul:

“Senin yolunda cihad etmeyi emretmiş­tin, ben de öldürülene kadar savaştım.” der. Allah Teala:

“Hayır, yalan söylüyorsun. Aslında sen, 'Falan mücahid.' desinler diye savaştın, istediğin oldu da.” buyurur ve onun cehenneme atılmasını emreder.[1439]

Hacc, 37. ayette

“Elbette kurbanların ne etleri, ne kanları Allah'a erişmez. Fakat sizden Allah'a ancak takva ulaşır.” buyurulur. Demek ki, bedenî, mâlî, hem be'deni hem mâlî olsun, bütün ibadetle­rin görünüşleri ne kadar iyi olursa olsun, itibar on­lara değil, kalblerdeki niyyetin ihlasınadır. Bütün ibadetlerin cevheri ve özü budur.[1440] Sevab ve ikâbde müessir olan amellerin görünüşleri değildir. Bir kimse öğle vaktinde güneşin karşısında alnını secdeye kor da bununla Allah'a ibadet kasdederse, bu islâmın en büyük tezahürlerinden biri olur, eğer bununla güneşe tapmak kasdetmişse bu da küfrün en müdhiş şekillerinden biri olur.[1441] “İş aynı ama niyyetler farklı. Bunun için müslümanlıkta insanın ahlâkî kıymeti zahirî amellerinden çok niyyetiyledir. Hüsnü niyyete bağlı olmayan iş ahlâki kıymete sahib değildir.”[1442] Bu Resulullah (a.s.)'ın hadîsinde güzelce anlatılmaktadır:

“Allah sizin suretlerinize ve amellerinize bakmaz, belki kalblerinize ve niyyetlerinize bakar.” [1443] Nite­kim “Hataen yaptıklarınızda size bir günah yok­tur, fakat kalblerinizin kasdı olanda günah var­dır.” [1444] buyurulur. Şu kadar var ki hata ve nisyanın hepsi bu ayet şümulüne girmez. Çün­kü bunlar iki çeşiddir. Sahibi mazur görülenler, sa­hibi mazur görülmeyenler. Mesela, üzerindeki pis­liği gördüğü halde temizliği sonraya bırakarak unutan kimse mazur değildir. Bazı hata ve nisyan­dan korunmak mümkin değilse de bazılarından korunulabilir. Bunun için insan mümkin olanla­rından korunmaya âzami gayreti göstermelidir. Çünkü bunlardan mükelleftir, keza bundan dolayı hata ve nisyandan tamamen affedilmeyi, mükellef tutulmamayı değil hesaba çekilmemeyi istemeli.[1445]

“Rabbimiz, eğer unuttuysak veya kasdımız olmayarak hata ettiysek bizi ondan hesaba çekme.” [1446] diye dua etmelidir.

Evet, niyyet öyle bir hususiyete sahibdir ki onunla adetler ve hareketler ibadet elbisesi giyer­ler. O, ölü halleri canlı ibadetlere çeviren bir ha­yat iksiridir, bir ruhtur. Seyyiât iyiliklere, hasenat kötülüklere onunla tebdil olur. O, ibadet cesedinin ruhudur, onun ruhu da ihlastır.[1447] Niyyetsiz amel boşa yorulmaktır, halis olmayan niyyetle ya­pılan amelse riyâkârlıktır.[1448]

İnsanların ahvâl ve efâlinde esas hissesi bu niyyetidir. Bundan dolayı şer fiil ve fikirlere niy­yet ettikleri zaman, bunlar Allah Teala'nın yaratmasıyla da olsa, şerrin bu çeşidinin sahib ve mesu­lü insandır. Asıl “şerler” de bunlardır.

 

4- Ceza Olarak Şer

 

a- Musibetler İnsanların Yaptıkları Kötülüklerin Karşılığıdır.

 

Kur'an, dünyada müşahade edilen şerlerin bü­yük bir kısmını ceza olarak göstermektedir. Geçen kısımlarda, insanların bir imtihan dünyasında ol­duklarını, hayırlarla olduğu gibi şerlerle de imti­han ve terbiye olunduklarını, kısmen hür iradele­riyle iyiyi yahut kötüyü tercih edebildiklerini an­latmıştık. Her imtihanda olduğu gibi bu imtihanda da bir netice, bir mükafaat veya bir mücâzat söz konusudur. Kur'an'ın talimiyle anlıyoruz ki bun­lar daha ziyade ahirette olmakla beraber, dünya hayatında da biraz var.

Cenab-ı Allah:

“Biz göklerle yeri ve aralarındakini boşuna yaratmadık. Bu o küfredenlerin zannıdır. Bu yüzden kâfirlere ateşten şiddetli bir azab vardır. Yoksa biz, iman edip de güzel güzel amel edenleri, yeryüzünde fesat çıkaranlar gibi mi tu­tacağız? Yahut (Allah'tan) korkanları doğrudan sapanlar gibi mi sayacağız?” [1449] buyuru­yor. Kendisinin bundan münezzeh olduğunu kul­larının dualarında söylemelerini şöyle öğretiyor:

“Ey Rabbimiz, sen bunları boşuna yaratmadın, sen (bundan) münezzehsin, bizi ateşin azabından koru.” [1450] , “Sen ancak büyük bir me­sele için, sevab ve ıkab için, hesab ve mücâzât için yarattın.”[1451] Yoksa bu yaratış batıl olur­du.[1452]

Cenab-ı Allah yapacağından mesul olmaz, fa­kat insanlar yaptıklarından mesuldürler Enbiya: /22. [1453] Teklif ve imtihanın muktezası, bu dünyanın sonunda bir ahiret bulunması ve insanların mesu­liyetlerinin neticesi olarak burada mükafaat ve mü­câzât görmeleridir.[1454] Ey insanlar:

“O (Allah), hanginizin ameli daha güzel olduğu hususunda, sizi imtihan etmek için gökleri ve yeri altı günde yaratandır. Arşı su üstündeydi. Andolsun ki ölüirden sonra muhakkak yine diriltileceksiniz.” [1455], “(herkesin dünyada yapıp ettiğini) tartmak da o gün haktır.” [1456]

“Biz kıyamet gününe mah­sus adalet terazileri koyacağız. Artık hiçbir kimse, hiçbirşeyle haksızlığa uğratılmaya çaktır, bir har­dal tanesi kadar bile olsa onu getiririz. Hesabcılar olarak biz yeteriz.” [1457] Terazi, doğru da tartıyor olabilir yanlış da. Ama, ister hakikate hamledilsin, ister mecaz kabul edilsin, kıyamet günü Allah'ın terazisi doğru tartan, adaleti bi-hakkın tahakuk ettiren terazidir.[1458] Herşeyin ölçü­sünü O, tartılmadan da bilir ama adaletin, insan­ların gözleri önünde cereyan etmesi ve itirazlarına mahal kalmamsı için ölçüyor, denebilir.[1459]

Şüphesiz Allah Teala, kullarına haksızlık edi­ci değildir.[1460] Hiçbir kulunu hak etmediği bir cezaya çarptırarak zulmetmez, herkese hak ettiği cezayı verir.[1461]

“Kim zerre ağırlığınca bir hayır yaparsa onu göre­cek, kim de zerre ağırlığınca şer yaparsa onu görecek.” [1462] Bazı müfessirler, bu görmeyi hem dünyaya, hem ahirete teşmil etmişler ve “Kâ­fir yaptığı iyiliğin karşılığını dünyada görür, kötü­lüklerinin cezasını ahirette çeker. Mümin ise yap­tığı kötülüklerin cezasını dünyada çeker, hayırla­rının karşılığını ahirette alır.”[1463] demişlerdir. Enes b. Mâlik (r. a)'dan mervî hadiste Resulullah: "Allah mümine, yaptığı hiçbir iyiliğinde zulmetmez, onun karşılığını dünyada verir, ahiret­te de oun mükafaatlandırır. Kâfire gelince, Allah, yaptığı iyi amelleri sebebiyle onu dünyada rızıklandırır da ahirette mükafat alacağı bir iyiliği kal­maz.” buyurur.[1464]

Allah Teala, kâfirleri hem dünyada hem ahi­rette azab edeceğini beyan etmiştir:

“O kâfir olanlara gelince, ben onları dünyada da ahirette de en şiddetli bir azab ile cezalandıracağım.” [1465] Görülüyor ki, azab ve mücazat sadece ahirete has değildir. Kâfirin öldürülmesi, esir alınması ve benzeri başına gelen hallerle has­talık ve musibetleri onun bu dünyadaki cezalandırılmalarındandır.[1466]

“Hiçbir günahkâr başkasının günahım yük­lenmez.” [1467] Mesuliyet ve cezanın ferdî oluşu hakikatinin, hem ahlâk anlayışında hem de tatbikat safhasında, kesin ve açık bir tesiri vardır. Her ferdin, ancak kendi amelinin karşılığı­nı göreceğini, başkasının yaptıklarından sorumlu olmayacağını bilmesi, onu devamlı çalışmaya sevkeder. Kervan, herkes kendi zatî eşyasını yüklenmiş olarak yoluna devam ediyor. Mîzan başında herkes kendi eşyasını tarttıracaktır.[1468] Yalnız, şu var ki günaha ve dalâlete sebeb olanlar:

“Kendi gü­nahları ve o günahlarla beraber daha birçok (saptırdıkları kimselerin[1469] günahlarını da yükleneceklerdir.” [1470] Bu onların sapma gü­nahları değil, saptırma günahlarıdır.[1471] Kendi­sini öldürmeye yeltenen (Kabil'e kardeşi Hâbil'in söylediği:

“Dilerim ki sen kendi günahınla birlik­te benim günahımı da yüklenesin.” [1472] sözü yukarıdaki esasa ters değildir. Burada kaste­dilen, sen irtikâp ettiğin diğer günahlarla birlik­te, beni öldürme günahını da yüklen demektir. Yoksa, katil öldürdüğü kimsenin günahını da yük­lenir manasına değildir[1473], veya “Eğer seni öl­dürmüş olsam kazanacağım günahı, diğer günah­larınla, beni öldürerek sen yüklen.”[1474] mana­sınadır.

Allah Teala, ceza vermede amansız bir gâlib-i mutlakdır, aziz ve intikam sahibidir.[1475] İzzet, zilletin zıddıdır, intikam da nimetin zıddı olan “mkmet” kelimesindendir ve “gücünü göster­mek, bir cinayetin cezasını vermek.” manasınadır. Türkcede “öç almak” karşılığındadır, afvın zıddı­dır. Gerçi Allah'ın sonsuz merhameti vardır, tevbekârları bile afveder ama, bu, doğruyla yanlışı biribirine karıştırmasını, iyiliklerle kötülükleri bir tutmasını gerektirmez, aksine rahmeti, afvı ve hilmi, kemâl manasını bunları temyizde bulur. Afvı gördükçe şımaran ve zulmüne devam edene af bir şerdir. Af, cezalandırarak intikama kadir olandan sadır olursa.[1476] Allah'ın intikamı bizim bildi­ğimiz manada bir öç alma değildir, O'nun hikme­tine, izzetine, ilim ve kudretine uygun, hakimane bir intikamdır.

“Allah, hâkimlerin hâkimi değil mi?” [1477] Hâkim ve hükümdar olanlar, isyan­kârlara ceza, itaat edip iş görenlere ecr ve mükafat veriyorlar, bir din demek olan ceza ve mesuliyet kanunlarını tatbik ediyorlar da hepsinin üstünde­ki Allah hükmünü infaz etmez mi? Hiç şüphe yok ki, insanları en güzel bir biçimde yaratan Allah “ahkemü'l-hâkimîn”dir, dinini yürütecek, güzel ile çirkini, yalancıyla sâdık olanı ayıracak, iman edip sâlih ameller yapan müminlere ecir verecek, kâfirleri de esfel-i sâfiline yuvarlayacaktır.[1478]

Biz bu muhakeme ve mücâzatın daha ziyade dünyevî olanını, yani ukubet şeklinde tecelli eden ve insanlarca şer olarak telâkki edilenleri söz ko­nusu edeceğiz.

 

b- Dünyevi Mücâzât:

 

“Kim bir kötü iş yaparsa onunla cezalanır.” [1479] Hernekadar bu ayet kâfirler hakkın­da nazil olmuşsa da, dünyada, hastalıklar, elemler, hüzünler, endişeler ve kederler şeklinde İnsana isabet eden cezaları da ifade etmesi mümkün­dür.[1480] Nitekim Resulullah (a.s.):

“Ey Aişe, bu, Allah'ın kuluyla, kula isabet eden humma, felâket, diken batması gibi şeyler hususunda anlaşması (alış-verişidir). Öyle ki, elbisesinin koluna koydu­ğu metaını yitirip ondan dolayı üzülen, sonra onu cebinde bulan kimse gibi, mümin, kırmızı hurma­nın kapçığından çıktığı gibi, günahlarından çı­kar”[1481] buyurmuştur. Ebu Hureyre (r.a.) derki: “Bu ayet nazil olduğu zaman müslümanlara çok şiddetli geldi. Resulullah (a.s.): (Amelde) mutedil olunuz ve doğru yapınız. Müslümanın başına gelen herşey günahına kefarettir, başına gelen her belâ, ayağına batan her diken[1482] buyurdu. Her kim ki, bir günahından dolayı bir hastalık veya bir mu­sibetle bu dünyada cezalandırılmazsa, ahirette onun cezasını görecektir.[1483]

Musibetlerden çoğunun, kusurlarımızın cezası olduğunu beyan eden birçok ayetler vardır:

“Uhud savaşında sizden yetmiş kişi şehid olmasına karşı­lık, daha önce, Bedir'de kâfirlerden bunun iki ka­tı, yetmiş ölü yetmiş yaralı ve esir olmuşken, siz:

“Peygamber bizimle ve biz de müslüman iken bu musibet bize nerden geldi?” dediniz, onlara de ki:

“O, kendi tarafınızdandır, peygambere itaat et­meyip, mevzîlerinizi terkiniz yüzündendir.”[1484] [1485]

“Sana gelen her iyilik Allah'tan­dır, sana gelen her fenalık da kendindendir.” [1486], günahların yüzündendir.

“Başınıza gelen her musibet kendi ellerinizin kazandığı yüzündendir. Allah ise günahların çoğunu bağışlıyor.” [1487] da onlardan dolayı musibet vermiyor. Hz, Ali şöyle buyurmuştur; “Size Allah'ın kitabındaki en efdal ayeti haber vereyim mi? Onu bize Allah'ın resulü haber vermişti:

“Başınıza gelen musibet kendi ellerinizin kazandığı yüzündendir...” [1488] Resulullah (a.s.) şöyle demişti: “Onu sana açıklayayım Yâ Ali, dünyada, hastalık, akıbet ve­ya belâ olarak sana ne isabet ederse kendi kazan­dığın günahların yüzündendir.”[1489] Bir diğer ha­diste

“Dünyada çekilen hastalıklar, başa gelen mu­sibetler ve hüzünler hep birer cezadır”[1490] buyurulur. Âlûsî ve Zamahşerî tefsirlerinde bu hadisi şu ilaveleriyle alırlar; kanın akması, daim çizivermesi ve taş değmesi.[1491] Ebu Hureyre (r.a.)'dan benzer manada bir hadis rivayet edilmiştir.[1492] Hz. Aişe annemizden gelen hadiste de:

“Kulun günahı çoğalır da, günahına kefaret olacak bir ameli olmazsa Allah onu kederle mübtelâ ederek günahını siler.” buyurulur.[1493] Kenzu'l-Ummâl'da bulunan hadisinde:

“Allah'ın, kendisine karşı azgınlık etmedikçe bir kavme açlığı musallat et­meyeceği” haber verilir.[1494]

“Muhakkak ki Allah bir kavme verdiğini, on­lar kendilerindeki iyi hali fenalığa çevirmedikce değiştirmez.” [1495] Yani o nimete nail olduk­ları zaman, kendilerinde ona vesile olan güzel ah­lâk ve amellerini değiştirmedikleri müddetçe Allah'ın o nimetini onlardan alması âdeti değildir. O'nun sünneti, enfüsi sebeblerle verdiği nimeti al­mayı yine enfüsî sebeblere bağlamıştır.[1496]

İnsanın baş düşmanı şeytanın, ona arkadaş ol­ması ve onu saptırması da hep kendi hataları yü­zünden olmaktadır: “Kötülük yaparak masıyetlerini artıran kimseye Allah ceza olarak kurtuluş ka­pılarını kapıyor.”[1497]

“Her kim Rahman'ın zikrin­den göz yumarsa, biz ona şeytanı musallat ederiz.” [1498] Kötülük kötülüğü çeker. Kötülük yap­mak nefsin arzusuna uymaya bağlıdır. İnsan kö­tülük yaptıkça şeytana karşı mukavemeti kırı­lır.[1499] Bu yüzden:

“İki ordu karşılaştığı gün içinizden geri dönenler (yok mu?), onları, irtikâp ettikleri bazı şeyler yüzünden, ancak şeytan kay­dırmak istedi. Andolsun (yine) onları Allah affet­ti.” [1500] Dünyada insanların başına gelen fitne ve fesat yine kendi kötülükleri sebebiyle olmaktadır. Allah, nizamını ona göre kurmuştur:

“İnsanların kendi ellerinin kazandığı şeyler yüzünden karada ve de­nizde fesat meydana çıktı ki Allah, işledikleri gü­nahlarının bir kısmının cezasını dünyada onlara tadtırsın.” [1501]

“Bu fitne sadece zâlimleri bulan bir fitne de değildir” [1502], o zâlimlerin işlerine fiilen, iltizâmen veya iltihâken taraftar olarak, manen iştirak ettikleri için bütün cemiyet aynı fitneyle sarsılır.[1503] Bundan anlaşılıyor ki, herkesi içine alan fitneler, yalnız fitnenin sebebi, günahı işleyenlerin cezası olmayıp gafletle onlara imkân veren cemiyetin de cezasıdır.

 

b1- Allah'ın Hud'a, Mekr ve İstihzası, İnsan­ların Hile ve Alaylarının Cezasıdır .

 

Kur'an'da, Cenab-ı Allaha mücerred manasıy­la izafesi düşünülemeyen kelimeler yer almakta­dır. Bunlar, tamamen, insanların yaptıkları kötü­lüklere mukabil zikredilmiş fiil ve sıfatlar olup bir cezayı ifade etmektedirler. Allah'ın mekri, hud'ası ve istihzası bunlardandır. Bu kelimeler, ayetlerde, Allah Teala'nın bazı fiillerini anlatmak için kulla­nılmıştır. Lügat manalarıyla bu kelimeleri, hiç de hoş olmayan manalarda ve iyi olmayan kimseler için kullanırız.

Kur'an'da:

“Yüce rabbiyin ismini tenzih et.” [1504] buyurulur. Bundan dolayı, Allah'ın fiille­rini ve bazı sıfatlarını anlatmak için ayetlerde vârid olan isimleri sadece lügattaki ve diğer varlık için kullanılan manalarda değil, Onun yüce zatına yaraşan şer'î bir manâyla anlamamız lâzımdır. Bu meyanda “keyd”, “mekr”, “intikam” ve “istihza” gibi, ilâhî fiiller hakkında vârid olan isimleri Allah'ın şanına uygun, tenzihe halel getirmeyecek, yüksek manalarda mülahaza etmeliyiz.[1505] Râzî bu gibi kelimeler için şu umumî kaideyi söyler: “Bu kelimelerin ifade ettiği hallerin her birinde, baş­langıcında bulunan işler ve sonunda onlardan çı­kan neticeler vardır. Mesela, gazab, kalb kanının galayânı esnasında kalbde meydana gelen bir hal­dir. Gazabın neticesinde, gazablanılan kimseye za­rar verme vardır. Gazabı Allah Teala hakkında duyduğumuz zaman, onu başlangıcı itibariyle de­ğil, neticesi itibariyle Allah'a hamletmelisin. Di­ğerleri de bunun gibidir.”[1506] Çünkü neticenin ismi de aynıdır.

Allah Teala:

“Gerçekten münafıklar Allah'a hud'a (oyun) etmek isterler. Halbuki Allah onlara hud'a etmektedir.” [1507] Münafıklar, güya müslüman olduklarını iddia ederek müslümanları ve Allah'ı aldattıklarını zannederler. Oysaki, an­cak içyüzlerini ve niyyetlerini bilmeyenleri aldata­bilirler, Allah Teala ise onların gerçek halini çok iyi bilmektedir. Fakat, onlar bunun farkında olma­dıkları için[1508] aldanmaktadırlar. Allah onları bundan dolayı cezalandıracaktır ve müminleri de onların hilelerinden koruyacaktır. Allah'ın hud'ası budur.[1509] Burada kötü fiilin cezasını Allah Teala aynı fiilin ismiyle isimlendirmiştir.

Cenab-ı Allah, münafıklara yaptığı gibi, Yahu­dilere de “mekr” etmiştir:

“Hileye saptılar, Allah da onların o hilekârlıklarına mukabele etti. Allah hayrul-mâkirindir.” [1510] onlar İsa (a.s.) diye ona hıyanet eden havarisini İsâ (a.s.)'a benzeterek öldürdüler. O havariyi benzetişleri Allah'ın onlara mekriydi.[1511] Böylece Allah on­ların mekrlerinin cezasını verir. İmandan çıkıp küfre ve mekre sapanların belâlarını verir. Bina­enaleyh Allah'ın mekrini, lügatteki şer manasıyla değil, ona ceza olan ve görünüşte hilekârların mekrine benzediği için “müşâkele” yoluyla “mekr” olarak anladığımızda, bunun hayır olduğunu gö­rürüz. Bu incelikten dolayı Allah'a “mâkir” veya “mekkâr” demlemez, Kur'an'ın bildirdiği gibi “hayrul-mâkirîn” (mekredenlerin en hayırlısı) de­nilir.[1512] Aynen bu şekilde:

“Ayetlerimizi yalan sayanları biz, bilmeyecekleri noktalardan, istidrâc ile (yavaş yavaş) helake sürükleriz. Onlara müh­let verir (onların iplerini uzatıveririz). Benim tu­zağım çok çetindir.” [1513] Allah Teala, kâfirlere yaptığını, görünüşte ihsan gibi olup aslın­da bir hızlan olduğu için tuzağa benzeterek ifade etmiştir.[1514] O kâfirler küfür ve masıyyette dur­madan ilerler. Allah da dünyada onların nimetle­rini ve mallarını artırır. Dünya nimetlerindeki ar­tış Allah'ı anmaktan yüz çevirmelerine ve itaatsızlıklarının artmasına sebeb olur.[1515] Yaşadıkları müddetçe Allah'ın onlar aleyhindeki hüccetleri çoğalıp tamamlanır.[1516] Allah onlara mühlet verir ve hallerini değiştirmez. Onlar da günahlarına gü­nahlar katarlar.[1517]

“Taşkınlıkları, azgınlıkları içinde serseri dolaşmalarına mühlet verir.” [1518]

“O küfredenler kendilerine zaman verme­mizi şakın nefisleri için hayır zannetmesinler. On­lara fırsat verişimiz ancak günahlarını artırmala­rı içindir.” [1519] [1520]

“Bunlar, ken­dilerine ne hatırlattık ne öğüt verildiyse, onları unuttuklarında üzerlerine herşeyin kapısını açtık, nihayet kendilerine verilen o şeyler yüzünden fe­rahlandıkları vakit de onları ansızın tutup yakalayıverdik ve artık o anda onlar bütün ümidlerinden mahrum kaldılar.” [1521] Allah'ın Resulü bu hususta:

“Eğer Allah Teala'nın, bir kimseye dün­yada, günahlarına rağmen, arzu ettiklerini verdi­ğini görürsen bil ki o istidrâctır.” buyurmuş ve aye­ti okumuştur.[1522]

“îstidrâo, aslında, derece derece çıkarmak veya indirmek demek olup”, “bir kimseyi arzusuna göre bir noktaya kadar tedricen götürüp, haberi olmadan felâkete atmak” manasına meşhur ol­muştur. Allah'ın istidrâcı bir kimseye hakkında hayırlı olmayan nimetler verip, onun tuttuğu yo­lun iyi zannıyla tuğyanını artırmasını ve nihayet hayal kırıklığıyla en fecî azaba uğramasını tahakkuk ettirmesidir. Görünüşte bu bir ilâhî icbar ise de aslında küfrün cezası olduğu için mutlak cebr değildir.[1523]

Bütün bu hallerde âdeta “Allah onlarla istih­za eder.” [1524], onların müminlerle istihza etmelerini cezalandırır. Aslında farklı manalar ifa­de etse de o kâfirlerin cezalandırmışı, buna sebeb olan fiillerinin ismiyle anlatılmıştır. Şûra süresin­deki “kötülüğün cezası misli kadar kötülüktür.” buyrulurken, şüphesiz ki kâfirlerin kötülüklerini cezalandıran Allah'ın fiili, “misli kadar kötülük” olarak kabul edilmiş değildir. Burada ilki masıyettir ama ikincisi, Allah'ın o masıyete cezası ve bi­naenaleyh adalettir.[1525] Arabcada bir lafzın ce­vabı ve cezası mukabilinde aynı lafzı kullanmak mühim bir üslubtur[1526] ve Kur'an arapcadır. Hadisciler ve bazı müfessirler ayetteki istihzayı haki­kî manasıyla anlamışlarsa da âlimlerin çoğu, Allah Teala'nın hakikî manada istihza ile mevsuf olma­dığına kânî olmuşlardır.[1527]

Allah'ın mekri, istihzası, hud'ası, istidrâcı, kullardan neş'et eden çeşitli şekillerdeki kötülük­lerinin mukabili ilâhi cezalardır. Yoksa Allah Teala, hiç yoktan cebren onları cezalandırmamıştır. Bütün bunlara sebeb insanların kötülükleridir. Kullar hilekârlıklara sapmışlar, onların hilelerinin cezasını vermiş, müslümanlara tuzak kurmuşlar­dır, tuzaklarının cezasını vermiştir, istihza yolunu tutmuşlar, Allah Teala da onları rezil ve rüsvay ederek cezalandırmıştır.

 

b2- Allah'ın Lanet, Gazab ve İdlâli de Kötü Fiillerin Cezalarıdır

 

Kur'an'da, Allah'ın bilhassa kâfirleri cezalandırışını ifade eden lanet, gadab gibi kelimeler yer alır.   “(Yahudiler peygamberlerine alayla şöyle demişlerdi): Kalelerimiz  perdelidir. Öyle değil, Allah onlara küfürleri sebebiyle lanetlemiştir.” [1528], Onları rahmetinden tardetmiştir ve ma'nen helak etmiştir.[1529]   Çünkü onlar bu şiddetli laneti haketmişlerdir.[1530] Bu la­net onların inadlarının ve aksi davranışlarının cezasıdır. Allah'ın laneti gibi, gazabı da ceza ifade eder. Mümin

“gazaba  uğrayanlardan olmaktan.” [1531] Allah'a sığınır, Lügatte “gazab”, şiddet manasınadır.[1532], insanın kalb kanının, intikam arzusuyla galeyanı esnasında hasıl olan hali için kullanılır.[1533]   Lisanımızda, “öfke”, bir farkla “hiddet” ve “hışım” da denilir. Allah Teala için kul­lanıldığında neticesi ve gayesi manasında kastedi­lir[1534] de intikam iradesi ve cezalandırma murat olunur.[1535] Bu ise rubdbiyet-i rahîmiyyenin lâzı­mıdır. Yani gazab alelıtlak rahmetin zıddı değil­dir. Zâlime gazab, mazluma rahmetin muktezasıdır.[1536]

Bir kimseye Allah'ın gazab etmesi, onu ve fiil­lerini zemmetmesi demektir.[1537] Selef: “Gazab, Allah'ın celâline muvafık bir sıfatıdır, hakikat ve keyfiyetini bilemeyiz.” demişlerdir.[1538] Tabiî ki O'nun gazabı insanlarınkine benzemez. Çünkü in­san gazablandığı zaman rahatsız olur, harekete geçer, meşakkat ve eziyetlere düşer. Bunlar Allah Teala için muhaldir.[1539] Velhasıl bazı kullar raasıyet ve inadla Allah'ın gazabını üzerlerine çeker­ler, İsâ (a.s.) 'dan sonra Resulullah (a.s,)'ı da inkâr eden yahudiler Allah'ın bir gazabından sonra baş­ka bir gazabına tutuldular.[1540] Bazı ayetlerde “ıdlâl” (hak yoldan saptırma) AllahTeala'ya isnad edilmektedir.

“(Onlar) Allah'ı unuttular, Allah da onları unuttu.” [1541] ayeti Allah'ın idlalinin sebebini gösteriyor. Onlar Allah'a itaati terkedip emirlerini tutmadılar, Allah da onları hidayet ve rahmetinden nasibsiz kıl­dı.[1542] Yasin 8'de şekavet ehlinden bahsedilir­ken:

“Çünkü biz, o kâfirlerin boyunlarına bağlar geçirmişiz ki  bunlar çenelerine dayanmıştır da başları yukarı kalkık (somurtmuş olarak) bulunu­yorlar.” buyurulur. Cumhur bunun bir istiare ol­duğunu söylemişlerdir ki hidayetlerine manî olan enfusî ve içtimaî şartlar ve alışkanlıkların hakedilmiş bir ceza halinde tasviridir. Çünkü tomruk ve kelepçe gibi bağlar ceza aletlerinden olmaları hasebiyle, cebri fıtriyâtı değil, insanların kendi elleriyle kazandıkları cezalarının ifadesidir.[1543]

Kur'an'ın şu lafızları da ender istiarelerden bi­ridir:

“Küfürleri sebebiyle (Musa'nın ümmetinin) kalblerine buzağı (sevgisi)sinmiştir.” [1544] Buzağı sevgisinin içirilmesi, kavmin kendi kendine yaptıkları bir iş değildir, buna ancak Allah Teala kadirdir.[1545]

Şu ayette de küfrün sebebinin tekebbür ve tecebbürdeki ısrar olduğunu[1546] açıkça görüyo­ruz: “Yeryüzünde haksız yere kibirlenenleri, ayet­lerimi anlamaktan çevireceğim. Onlar her mucize­yi görseler de onu kendilerine yol edinmezler.” [1547] Demek ki, Allah bazı insanları küfr ve dalalet fıtratı üzere yaratmış değildir.[1548]

 

c- Cezaların Affı.- Tevbe ve Mağfiret.

 

c1- Afv'ı İlâhî :

 

Allah'ın affı ve mağfireti, Kur'an'ın ehemmi­yetle bahsettiği mevzulardandır. İnsan, Kur'an'da kuvvetleri ve za'aflarıyla çok iyi bildirilmektedir.

Nasıl bildirilmesin ki onu yaratan da Allah, Kur'­an'da onu anlatan da Allah'tır. Böyle olduğu için bu müthiş imtihan içerisinde onun çokça sendele­yeceğini, hata edeceğini, şaşıracağını, yardıma ih­tiyacı olduğunu da bilir. Yaratan, onu sık sık gü­naha düşebilecek şekilde yaratmıştır. Allah'ın rahman, rahim, gafur, afüv, vedûd gibi sıfatlarının tezahürü için insanın hatalı olması gerekmektedir, Ebu Hureyre (r.a)'ın rivayet ettiği şu hadis ger­çekten dikat çekicidir:

“Nefsim, elinde olan Allah'a yemin ederim ki, eğer siz günah işle­meyen kimseler olsaydınız,  Allah Teala sizi yok eder ve yerinize, günah işleyip Allah'tan bağışlan­malarını dileyen bir kavm getirirdi, onlara da mağ­firet ederdi.” [1549] Resulullah (a.s.) Rabbisinden şöyle dediğini nakletti: “Bir kul günah işler ve der ki:

“Ey Allah'ım günahımı bağışla!” Allah Teala da der ki:

“Kulum bir günah işledi ve günahını bağışlayan veya cezalandıran bir rabbi olduğunu bildi.” Sonra o kul tekrar günah işler ve :

“Ey rabbim günahımı bağışla!” der. Allah Teala da :

“Ku­lum günah işledi ve günahı ya bağışlayan veya ce­zalandıran bir rabbinin olduğunu bildi.” Kul tekrar günaha döner ve :  

“Rabbim günahımı bağışla!” der. Allah da :

“Kulum günah işledi ama biliyor ki günahı mağfiret edecek ve cezalandıracak bir rabbisi var. Ey kulum dilediğini yap, ben seni ba­ğışladım”.[1550]

“Gerçekten Rabbin, zulümlerine rağmen, in­sanlar için mağfiret sahibidir. Rabbinin ikâbı da çetindir.”[1551] Bu ayet Ehl-i Sünnet'e göre, tevbe olmasa bile Allah'ın,büyük ve küçük gü­nahları affedeceğini göstermektedir, çünkü ayet­te, zulme rağmen mağfiret zikredilmektedir.[1552] Allah, kullarını, cinlerin ağzından mağfirete davet ediyor. “Ey kavmimiz, Allah'ın davetine icabet edin. O'na iman edin ki, sizin günahlarınızdan bir kısmını yarlığasm ve sizi çok elem verici bir azabtan kurtarsın.”[1553] Burada “günahlarınız­dan bir kısmını” denilmesi şayan-ı dikkattir. Denil­miştir ki murat hâlis hakkullah olan günahlardır. Zira kul hakları mücened imanla affolun­maz.[1554] Fakat şunu bilmek gerek ki; Allah Teala'nın mağfireti herşeyi ihata eder, eğer kul hakla­rını affetmek isterse onu da affedebilir. Kul haklarını affetmemeyi sünnet edinmiş olması, gücü yet­mediğinden değildir. Adaletini o şekilde tahakkuk ettirmek içindir. Mesela, bir savaşçı  haksız yere mal gasbettikten sonra, kan akıttıktan sonra gü­zelce müslüman olsa, geçen günahları affolu­nur,[1555]i bu islâma dönenler içindir. İnsanlar inandıkları halde günah işlerler ama bir taraftan da güzel ameller işlerlerse Allah onlara da mağfiret vadediyor:   “İçlerinden iman edip de, iyi amelde bulunanlara, Allah hem mağfiret hem de büyük mükafaat vadediyor.”[1556]

Günahlar ne kadar büyük ve çirkin olurlarsa olsunlar, Allah'ın af ve keremi onlardan daha bü­yük ve geniştir.[1557] İnsanın bütün amelleri salih olsa bile Allah'ın af ve gufranına muhtaçtır.[1558] Şu ayette, Affın şartı olarak, tevbe şart koşulduğu için Mutezile tevbesiz ai'f mümkün olmadığını ileri sürmüş[1559] ise de geçen ayetler bu görüşe terstir.

“Kötülükler işleyip de sonra arkasından tevbe ve bununla beraber iman edenleri, şüphesiz ki Rabbin bunun ardından elbette yarlığayıcıdır, hakkıyla esirgeyicidir.” [1560] Allah'ın sınır­sız affı, bir taraftan muzafferiyetle imtihan olunan­ların hatalarını, bir taraftan da başka tanrılar edinmeye yeltenenlerin sapıklıklarını silip süpüre­cek kadar geniştir [1561] İnsanın, ka­zandığı günahları yüzünden başına gelen maddî ve manevi musibetlerin çoğunu, Allah'ın affı kar­şılamaktadır [1562] O, çok affedici ol­duğu için, Musa (a.s.)'ın kavminin, Tur dağında iken, altın buzağıyı tanrı edinmelerini kendine şükretsinler diye[1563] affetmiştir. [1564] Allah'ın affı, meşîetine bağlıdır.

“O, Dilediğini azab eder, dilediğini affeder.” [1565] Zamahşerî'nin iddia ettiği gibi meşîet, “tevbe ederek mağfireti hak edeni afetmeyi dileme; ısrarla masiyete devam ederek azabı iyice hak edeni azab etmeyi dilemesi.”[1566] şek­linde değildir. Allah'ın mağfiret ve ta'zîbinin hiçbirşeyle mukayyed olmadığını şu ayetten anlıyo­ruz:

“Göklerde ve yerde olanlar Allah'ındır. O kimi dilerse yarlığar, kimi dilerse azablandırır.” [1567] Takyid, ayetin gelişine uygun değildir. Çünkü bu ayette, Allah'ın mutlak mâlikiyyetinin mutlak olduğunu ve binaenaleyh dilediğini yapabi­leceğini, meşîetine, mânı olmadığını ifade etmek­tedir. Mağfireti tevbeye, azabı zulme tamamen bağlı olsaydı, dilediğini yapan birisi olamazdı, bel­ki tevbe veya zulmün   gerektirdiğini yapan bir tanrı olurdu. Ayet, bunun aksini dile getirmekte­dir.[1568] Nitekim İsâ (a.s.),   kıyamet gününde, Allah'a ümmetinin sapmasının hesabını verdikten sonra, söyleyeceği şu sözler, bu gibi bir takyide ma­hal bırakmıyor.

“Eğer kendilerine azab edersen şüphe yok ki onlar senin kullarındır. Eğer onları yarlığarsan, mutlak gâlib, yegâne hüküm ve hik­met sahibi olanda gerçekten sensin sen.”[1569] Ne azabetmende bir haksızlık, ne mağfire­tinde bir izzetsizlik ve isabetsizlik tasavvur oluna­bilir. Ne istersen yaparsın, ne yaparsan, yaptığın hikmetin taa kendisi olur. İzzet de senin, hikmet-i bâliğa da. Ne hükmüne müdahale olunabilir, ne de hikmetine itiraz edilebilir. Hasılı ulûhiyyete ve hakimiyyet ancak senindir.[1570] Sen mutlak mâliksin. Tam mâlik olana, mülkündeki tasarrufuna, nasıl tasarrufta bulunursa bulunsun itiraz edile­mez.[1571] O dilerse kâfiri cennete, zahidi cehen­neme kor.[1572] Ayetin zahiri bu manaları mutazammındır. Menar sahibi bu zahiri terkederek: “Eğer onlardan iman etmiş olanları yarlığarsan muhakkak sen aziz ve hakimsin”[1573] diye tefsire gitmiştir. Fakat ortada iman etmemiş bir kavmin hesabı görülmekte ve tevhid üzere iman etmeyişle­rinin hesabını vermektedirler. Zamahşerî bu ayet­te, mutezile ile Ehl-i Sünnet arasında şu bocalama[1574] ile güzel denebilecek bir tefsir yapar: “İsa (a.s.), sen onları affettin, demiyor, eğer affeder­sen, diyor. Eğer onlara azab edersen adaletindendir, çünkü onlar azaba en müstehak olanlardır. Eğer küfürlerine rağmen onları yarlığarsan, bu yarlığamanda hikmet yönü yok değildir. Çünkü mağfiret, aklen, her mücrim hakkında güzeldir. Hem cürm ne zaman en büyük cürm olursa, onun affı da en güzel af olur”[1575]

Madem ki Allah Teala herkese karşı, azab ve mağfirette mutlak olarak kadirdir, öyleyse mü­minleri azab etmesi, kâfirleri de af etmesi müm­kündür. “O halde, iman ile küfrün hükmünün ne kıymeti olur?” diye bir vehm hatıra gelebilir. Bu vehmi def için yukarıdaki ayetin hemen akabinde şu ilâhî hükmün beyanı geliyor[1576] : “Bu gün doğru söyleyenlerin sadâkatlerinin kendilerine fayda vereceği bir gündür. Daimî ve ebedî kalıcı oldukları altından ırmaklar akan cennetler, onlarındır. Allah kendilerinden razı olmuştur, kendile­ri de Allah'tan razı olmuşlardır ve işte bu en büyük kurtuluş ve saadettir.” [1577]

 

c2- Tevbe:

 

İnsanlığın atası olan H. Âdem ile başlayan gü­nah, Allah'ın “tevbe” gibi bir tâlimini peşinden ge­tirmiştir. Âdem (a.s.) işlediği günahtan teessür du­yup tevbekâr olmak isteyince, bunun için gerekli kelimeleri bilemedi. Derken onun elem ve çaresiz­liğine Cenab-ı Allah'ın fazlı yetişti ve hususî tevbe lafızlarını ona öğretti[1578]:

“Âdem, rabbinden ke­limeler belleyip aldı (O'na yalvardı). O da tevbesini kabul etti. Çünkü tevbeyi en çok kabul eden, asıl esirgeyen O'dur.” [1579] Allah Teala için bu ayette, mübalağa sîğasıyla “tevvâp” (tevbeyi en çok kabul eden) denilmesi iki cihettendir. Birinci­si, dünya hükümdarlarından birisi, raiyyesinin kendisine karşı yaptığı bir kusuru ilk defada özür dilerse affedebilir, fakat ikincisinde aynı ha­tayı af, tabiatına uygun değildir. Fakat, Allah Teala böyle değildir. Çünkü O'nun tevbeyi kabul etmesi, kalb rikkatinden, menfaati olduğu için veya bir zararı def için değildir, aksine sadece ve sadece ihsanın ve fazlının neticesidir. Bunun için, bir mü­kellef, her saat masıyette bulunsa, sonra da tevbe etse, Allah, onun bile bütün tevbelerini kabul eder. Bundan dolayı O, tevbeyi kabulde mübalağa sîğasıyla tavsife müstehaktır. İkinci olarak, Allah'a tevbe edenlerin sayısı çokolduğu için de, O, bu tavsife müstehaktır.[1580]

Tevbe, kula isnad edilirse “rucû'” manasına, Allah'a isnad edilirse “tevbeyi kabul ve günahı af” veya “tevbeye tevfik ve onun sebeplerini tevbe edecek olana kolaylaştırmak” manasına anlaşı­lır.[1581]

Âdem (a.s.)'ın ilk zellesi henüz tabiatı olma­mıştı. Bu felâket üzerine derhal Âdem (a.s.) bu fıtratla Rabbine teveccüh edip, O'ndan kendisine bazı kelimelerin telkin buyurulmada olduğunu an­ladı ve onlarla tevbe etti. İnsanın saadeti, günah­ları kendisine tabiat edinmemek için dâima tevbe ve istiğfar üzere bulunmaktır. İnsanı üzecek şey vakî olan bir günah değil. Günahta ısrar etmek ve tevbeyi unutarak şeytana uymayı tabiat edinmek­tir.[1582]

Tevbe bu haliyle, insanın kirlenip kirlenip yı­kandığı bir nehir gibidir. Nitekim, Resulullah (a.s.)'in şu hadisi, bu temizlenişin bir başka ifadesidir:

“Günahından dolayı tevbe eden, günahsız gibidir.” [1583] Bir diğer hadis, şu güzel ifadeyle bunu beyan ediyor;

“Demirin pası gibi kalbin de pası vardır. Kalb pasının parlatılması, istiğfarla­dır.” [1584] Demirde   paslanma kabiliyeti vardır. Eğer dikkat   edilmez işletilmezse paslanır. Ama parlatılmaya da müsaittir,   hatta ilk halinde par­laktır. Kalb de, fıtratan günaha düşme kaabiliyeti ve bunun hemen yanında,   tevbeyle ondan temiz­lenme fırsatı vardır. İslâm dini, insan denilen şu mahlukun zaaflarını derinliğine idrâk ediyor. İn­san bazan bedenle ilgili hisleri yüzünden fuhuş derekesine düşebilir. Kuvvet pıhtısının doğurduğu feveran, şehvet hududunun yanında insanı hay­vani duyguların esiri kılabilir ve dolayısı ile şehe­vî duygu ve arzuları indifa sınırına gelmiş kişiyi, Allah'ın emrine muhalif hareketlere sevkedebilir. Bu din, insanın o nevî zaaflarını kabul ediyor. Onun için, insan nefsine zulmedince, onu Allah'ın rahmetinden tardetmiyor. Çünkü o, imanını henüz kaybetmemiştir. Ona tevbe kapısını açıyor, mağfi­ret kapısını gösteriyor. Hata eden ve evde sopadan başka birşey olmadığını bilen çocuk, hiçbir zaman eve giremeyecektir, kaçacak ve kaybolacaktır. Fa­kat, evde, özür dilerse şefkatli bir elin bulunduğu­nu anlarsa, birgün elbette eve dönecektir.[1585]

“Allah'ın tevbeyi kabul etmesi, üzerine vacibtir” denemez.

“Allah, kimi dilerse, ona tevbe nasib eder.” [1586] Mutezile bu hususta aksi fikir­dedir. Allah, bir günahkârın tevbesini kabul ediyor­sa bu, onun rahmet ve fazlının eseridir.

“Şüphesiz O, tevvâp ve rahimdir.” [1587]

“Kim zul­münden tevbe eder ve halini düzeltirse, muhakkak ki Allah, onun tevbesini kabul eder. Çünkü, Allah çok bağışlayıcı ve çok merhamet edicidir.” [1588] Şu kadar var ki, bu rahmet deryasından nasîbdâr olmak da, Allah tarafından bazı şartlara bağlanmıştır:

“Allah indinde tevbe, kötülüğü an­cak cahillik sebebiyle yapacakların, sonra da çar­çabuk tevbe edecek olanların tevbesidir. İşte, Allah'ın, tevbelerini kabul edeceği kimseler, bun­lardır. Allah, hakkıyla bilen, tam bir hüküm ve hik­met sahibidir.” [1589] Bu ayetteki “cahillik se­bebiyle” kısmı, kasıt ve bilmeme manasına alına­rak Taberî'de şu tefsir yapılmıştır: “Kötülüğü, kö­tü olduğunu bilmeyerek ama isteyerek yapmak, ve­ya isteyerek ve Allah'ın o kötülüğe ne ceza vere­ceğini bilmeyerek yapmaktır.”[1590] Yoksa makbul olan o tevbe kötülükleri yapıp yapıp da onlardan herhangi birine ölüm gelince: -Ben şimdi gerçekten tevbe ettim, diyenin tevbesi değildir, ken­dileri kâfir olarak ölenlerinki de değildir.

“Biz onlar için pek acıklı bir azab hazırlamışızdır.” [1591] Çünkü, tevbe, yaptıklarından pişmanlık duyan ve onları bir daha yapmamaya azmedenlerin yaptığı­nın adıdır. Ölüm vakti gelmiş kimse yaptıkların­dan pişmanlık duyar ama onları tekrar yapmamaya azmetme fırsatını kaçırmıştır, onun için bu tevbenin iki unsurunu da taşımaktadır.[1592] Bir de, mürtedlerin tevbesi makbul değildir:

“Elbette iman ettikten sonra kâfir olanlar ve küfürlerini artıranların tevbeleri kabul olunmaz.” [1593] “Gerçekten, iman edip de sonra küfre sapan­lar, sonra yine iman ederek küfre dönenler, sonra da küfürlerinde ileri gidenler (yok mu?). Allah on­ları yarlığayacak değildir.” [1594] Bunların tevbelerinin kabul edilmeyişi küfürleri sebebiyle değil, küfürlerinin artması sebebiyledir.[1595]

Dünyadaki şerlerin, bilhassa insanların başla­rına gelen ve bize şer olarak görünen belâların bü­yük bir kısmı, insanların kötü fiillerinin karşılığı olarak zuhur etmektedir. Buna göre, aslında bun­lar ilâhî adaletin tezahürleridirler ve “sırf hayır” sayılırlar. Yine de Allah Teala'nın, mahrukatına karşı olan sonsuz merhamet ve mağfireti, çoğu za­man insanların imdadına yetişmekte ve onları bu belaların büyük kısmından kurtarmaktadır. Eğer, bir de tevbe ederler, pişmanlıklarını hâlis kalble dile getirirlerse, hak ettikleri birçok cezayı affet­mektedir. Hem dünyevî hem de uhrevî olan bu laf­lar olmasaydı, şer gibi görünen bu belâlar çok daha fazla olurdu. Tabiî ki hak edilmiş bir cezanın affı, adaletin tahakkuk etmemesi demekse de bu ilâhî af, insanların aflarından farklı olduğu için böyle bir mülahaza mümkün değildir.

 

III- HÜSÜN VE KUBH MESELESİ :

 

Şer probleminde mühim mevzulardan biri de “husün-kubh meselesi”dir. Bu mesele islâm mez­heplerini çok uğraştıran hususlardan biridir. Ah­lak probleminin temelleri de bu mesele üstündedir. Fiilleri, şer problemi açısından bir kritiğe tâbi tut­mak için, evvela bu kritiğin mihenk taşı olabilecek bir hükmün ortaya konulması gerekir. Bu hüküm, hüsün-kubh meselesinde ulaşacağımız netice ola­caktır.

Hüsün-kubh meselesi; eşyaya ve fiillere, iyi ve­ya kötü, güzel veya çirkin, fâideli veya zararlı, ma­ruf veya münker, helal veya haram gibi iki zıt va­sıftan birisini verme meselesidir. Bu hususta ölçü­müz ne olmalıdır? Bir şeyi överken ve zemmeder­ken, bir fikrin veya davranışın karşısına çıkarken veya yanında yeralırken, bir harekete mükâfaat verirken veya onu cezalandırırken, bir şeyi sever­ken veya ondan nefret ederken ve benzeri durum­lardan sırtımızı hep, bu meseledeki kanaatımıza dayamaktayız.

İnsanların müşterek bir ölçüleri olmadığı için, kanaatları da farklı farklıdır. Kiminin “hayır” de­diğine başkası “şer” diyor. Bazan aynı şahıs, bir zaman “hayır” dediğine başka bir zaman “şer” di­yebiliyor.[1596] Öyle ise insanların müşterek ola­bilecekleri bir ölçü bulunabilir mi? Bu ölçü lezzet mi, menfaat mi,, vicdan mı, cemiyet mi, heves mi, akıl mı yoksa din mi olmalıdır?

Bazılarına göre bu ölçü, lezzet ve zevktir. Bize lezzet veren her şey hayır, elem ve zahmet veren herşeyde şerdir. Bu fikrin batıllığı ortadadır.[1597] Fakat şunu beyan etmeli ki, kötü alışkanlıklarla fıtratı ve ahlakı bozulmamış kimselerin zevk ve takdirlerine dinimiz kıymet verir, nitekim

“tayyibât size helal kılındı” [1598] ayetindeki tayyibât ile, hoşa giden ve iştihâ hissedilen her temiz şey[1599] in kastedilmesi buna delildir.

Bazılarına göre ölçü, menfaattir. Bunun da but­lanını isbatla uğraşmak lüzumsuz olur.[1600] Ba­zılarına göre ise ölçü cemiyetin kendisidir. Cemi­yetin âdetlerinde ne iyi ise hayır odur, ne kötüyse şer de odur.[1601] Bu fikrin mesnetsizliği husu­sunda sadece şunu söyleyebiliriz; bir cemiyette ya­pılması gereken şeyler, başka bir cemiyette yapıl­maması gereken şeylerdir.[1602]

Bazı filozoflara göre ölçü, insanların içlerinde gizli olan hislerdir. Bunlara göre insanların; biri, şahsî ve gayr-i hasbi, diğeri gayr-i şahsî, hasbî ve içtimaî olmak üzere, iki türlü his ve temayülü var­dır. Ahlak, insandaki ikinci neviden hisler üzerine bina edilmiştir. Bu hislere göre iyi olanlar  “hayır”dır.[1603] Hem sonra bu bâtını hisler asırlara ve çevrelere göre öyle fazla farklılıklar göstermezler, însan bu his ile bir şeye baktığında, içinde onun kıymetini bildiren bir ilham doğar ve hükmünü ona göre verir. Doğruluğun, keremin, cesaretin bi­rer fazilet, yalancılığın, cimriliğin, korkaklığın bi­rer kötülük olduğunu bütün insanlar bu hisle bi­lirler.[1604] Bir kısım filozoflar, bu hissi “akıl” ka­bul ettiler, bazıları da “vicdan” dediler.[1605] Vic­danla aklı aynı kabul edenler de vardır.[1606] Ev­velâ, vicdanı ele alalım. Dinimize göre de, insanda Allah'ın vergisi olan bir, hayır ve hakka muhab­bet, şer ve batıldan nefret hisleri ile bunların biribirinden ayıran istidad vardır.[1607] Resulullah (a.s.)'ın “Bir (iyilik) gönlüne inşirah veren şeydir, insanlar aksini söylese de..[1608] ve “Yâ Vabısa, nefsine danış, nefsine danış. Hayır, nefsiyin ken­disine ısındığı şeydir. Günah ise, vicdanını rahat­sız edip, kalbinde ıztırab husule getiren şey­dir...” [1609] Hadisleri bu manadadır. “Seni şüphelendireni bırak, şüphelendirmeyene bak”[1610] da bu husustadır. Bütün bunlara rağmen vicdanın hü­kümlerinin esas ölçü olduğunu iddia etmek müm­kün değildir. Vicdanın doğru hüküm verebilmesi için fıtratını muhafazası şarttır. Yoksa onun tak­dir ve tevbihleri isabetli olmaz. Batıl, itikadlar, fe­na adetler, cehalet, kötü alışkanlıklar, fena arka­daş ve muhitlerin zararlı tesirleriyle zayıflayan ve körleşen vicdanların verdiği hükümlere kim doğ­ru diyebilir.[1611]

Öyle ise, vicdanın, yolunu aydınlatacak ve kendisini irşad edip fıtratını muhafaza edecek bir ışığa ihtiyacı vardır. Bu ışık bazılarınca, hüsün -kubh meselesinin ölçüsü sayılan “akıl” dır. Bu fik­rin en mühim savunucusu Kant'tır.[1612] İslâm mezheplerinden bilhassa Mutezile bu görüştedir. Onlara göre “akıl” mutlak ölçüdür. Birşeyin kabîh olması hususunda “Bu şey akılın ermediği bir se­bepten kabîhtir.” demekle “Bu şey sebebsiz olarak kabîhtir.” demek arasında fark yoktur.[1613] “Şe­riat (sem') birşeyin huşun ve kubhunun sebebi değildir. O, ancak aklen hasen olanın güzelliğini, kabîh olanın çirkinliğini ortaya kor.” [1614] Zamanşerî, sâlihâtı, “Akıl, kitab ve sünnetin doğru gör­düğü her ameldir” [1615] diye tefsir ederken ve Kur'an'daki “münker”i “Aklın hoş görmediği­dir.” [1616] diye açıklarken Mutezilî tarafını göstermektedir.

Dinimiz akla çok büyük ehemmiyet vermiş­tir.[1617] Hiç şüphe yok ki nakli anlayacak olan akıldır. Akıl ve dirayeti bir tarafa atarsak ne akıl kalır ne nakil. Fakat şu unutulmamalıdır ki akıl, hakikî malumatın mucidi değil alıcısıdır. Nakilden aldığı şeyler benzeri geçmemiş bilgilerdir. Bunlar­dan bir kısmı tekerrür etmez, münferit vak'alar olarak kalırlar. Bir kısmı da tekerrür eder. Her te­kerrür edişlerinde, akıl onları ilk misalleriyle bir­leştirerek kıyas ve ölçü tesis eyler. Bunlar kendi hududları dahilinde bir tefekkür ve fehm miyarı olarak kalırlar. Ekseriyetle aklın kıyas faaliyeti na­zarı itibara alındığı için “makul olan şeyler” bu kı­yastan ibaret zannedilir ve aklın ilk temelleri olan nakil haberleri görülmezse İblis'in düştüğü hataya düşülür.[1618] İnsan aklının, insandaki hidayet ve marifet vasıtaları arasında bulunmasından dolayı kendine has bir değer ve ölçüsü vardır. Ancak çe­şitli tesirlerden fazlaca müteessir olan aklın mut­lak mana ifade eden bir medlul olduğu söylenemez. Herkesin kendisine göre bir aklı vardır. Bina­enaleyh o, âlemşümul bir ölçü olamaz.[1619]

İnsanlar, kâinattaki ilahî kanunların sırlarını keşfetmeye çalışırlarken iki önemli esasa istinad ederler; tefekkür ve tecrübe. Bu iki esas, mahiyet­leri yönünden cüzî  oldukları gibi, hem ebedî ol­maktan   uzaktırlar, hem de neticeleri itibariyîa mutlak olmaktan uzaktırlar,[1620] nakle muhtaç­tırlar. Allah Teala İsrail Oğulları'nı:

“İnsanlara iyiliği emredip, kendinizi unutuyor musunuz? Hal­buki siz kitabı okuyorsunuz, akletmiyor musu­nuz?” [1621] diye tevbih ederken, akletmeyi, kitab okumadan sonra getirmiştir ki bu Mutezile'nin aleyhine bir delildir.[1622] Keza “Mîras taksimi hususunda “siz hangi taksimin sizler için daha hayırlı olduğunu bilmezsiniz.” [1623] buyururken insanın hatırına gelebilecek olan “Taksim başka türlü olsaydı daha faydalı, daha uygun olurdu.” gi­bi şüpheler karşısında, insan aklının, kendi masla­hatlarını dahî ihatadan âciz olduğunu  bildirmek­tedir.[1624]

Allah, insanlara, kendi üzerinde insanlar için bir hüccet ve itiraz sebebi olmasın diye peygam­berleri gönderdiğini bildirmektedir. [1625] Sa­dece akıl kâfi gelse idi, tarih boyunca beşeriyete peygamberler göndermek zarureti olmazdı. Allah, insana bahşettiği aklın kusurlu ve mahdud oldu­ğunu, risâlet müessesesinin yardımı olmadan hida­yete erişemeyeceklerini elbette herkesten iyi bilir. Yine bilir ki tebliğ ve risâlet olmadan insanları mu'âheze etmemek en tabiî bir adalet kâidesidir. Akıl için ancak, risâlet sağlam bir düşünce siste­mi ikâme eder.[1626] Tabiî ki Mutezile bu görüşe katılmıyor ve “peygamberler gönderilmeden evvel de insanlar için Allah üzerine bir hüccetleri ve ma­zeretleri yoktur, çünkü Allah onlara akıl vermiş­tir. Onunla Allah'ı bilebilirlerdi, tefekkür etmedik­leri için azabı hakettiler. 'Biz gafildik.' demesinler diye Allah, onları gaflet, uykusundan uyandırsın­lar ve ibret alması için uyarsınlar diye, peygam­berler göndermiş ve bunu hikmetinin gereği oldu­ğunu 'Biz hiçbir kavmi, peygamber göndermeden azab etmeyiz.’ [1627]diyerek beyan etmiş­tir.”[1628] diyor. Yine onlardan bir kısmı: “Pey­gamberlerin bi'setinden önce insanlar şeriat-ı akliyyeye bağlı olmada tek bir ümmetdiler. Bu şeriat-ı akliyye; yaratıcı Allah Teala'nın varlığını ve sıfatını itiraf, nimetlerine şükr, hizmetiyle meşgul olmak ve zulüm, tecavüz, yalan, cehalet gibi aklı kabullerden ictinâb esasına dayanır. Çünkü bunlar aklen idrâk olunabilirler. Akıl, peygamber­lerden evvel ilahî bir resuldü demişlerdir.[1629]

Bu görüşle onlar geçen ayetin [1630] zahirini çiğnemiş oluyorlar.[1631]

İbn Haldun, aklın değerini itiraf ettikten sonra şu izahla onun sahasını daraltıyor: “Fakat sen, ak­lınla, Tanrı'nın birliği, ahiret, peygamberlik ve ilâ­hî sıfatların mahiyetlerini ölçmek tamahına kapıl­ma. Bu mevzuların herbiri idrâkinin öte tarafındadır. Altın ölçmeğe mahsus ölçekle dağları ölçmeye kalkışan kimsenin hali bunun bir misalidir. O öl­çeğin dağları ölçmemesinden, doğru olmaması çıkarılamaz. Akıl ölçüsünün de bir sınırı vardır. Akıl bu sınırın ötesine geçemez, o varlıklar arasında bir toz hükmündedir. Bunu anladıktan sonra bu gibi meselelerde, aklı nakle takdim etmek isteyenlerin aldandıklarını ve fehimlerinin eksik, fikirlerinin düzensiz olduğunu görürsün.[1632]

Akıl sınırlı olduğuna göre ve sınırlarını aştı­ğında yolunu şaşırdığına ve çeşitli sebebler yüzün­den aslî saflığını herkeste muhafaza edemeyece­ğine göre, yalnız akıl ve felsefeye dayanan ahlâki hükümler kesin olmayıp, şahıslara, zamanlara ve muhitlere göre değişecektir. Halbuki gerçek ahla­kın hükümlerinin kesin olması gerekir.[1633] Öyle ise akıl bu meselede her zaman doğruyu gösteren bir ölçü olamaz. Fakat bazı hususlarda mihenk sa­yılabilir. Mesela Kur'an kelimelerinden “fahşâ” ve “münker” kelimeleri İbn Kayyım “Her akl-ı selim sahibinin kötü gördüğü şeydir[1634] diye açıklarken bunu göstermektedir.

Bütün bunlardan sonra geriye tek ölçü kalı­yor, o da “din”, ilâhî beyandır. Ulûhiyyetin en ba­riz vasıflarından biri de, değerler ve ölçüler koy­ma vasfıdır.[1635] Bunlar, cemiyetlerin değişme­siyle değişmeyen gerçek ölçülerdir.[1636] Peygam­berimiz bir hadiste:

“Allah Teala eşyanın güzel­lerini ve kötülerini takdir etti, yazdı. Sonra gü­zellerin güzelliğini, fenaların da çirkinliğini açık­ladı.”[1637] buyurur. Bu hadis Ehl-i Sünnet'in “Eş­yadaki güzellik ve çirkinlik zâti değildir. Allah'ın takdiriyle hâsıl olan arızî bir vasıftır.” tezini teyîd etmektedir, Mutezile'nin itikadını yıkıyor.[1638] Hz. Âdem (a.s.) zamanında, kardeşlerin birbirileriyle nikahları helâl olduğu halde, bunun sonra­dan haram edilmesi de aynı teyidi yapmaktadır.[1639]

Kur'an'da, Davud (a.s.) hakkında:

“O'na hik­met ve faslu'l - hitâb verdik.” [1640] buyurulur. Bu, Allahın ona, hak ile batılı tefrik edecek, sahîh olanı fâsid olandan ayıracak, doğru ile hatalıyı karıştırmayacak bir kaabiliyet verdiğini,[1641] insan­ların bu gibi hususlarda yanılmamaları için ilâhî bir istinada muhtaç olduklarını beyan etmektedir. Keza Allah: “Hani Musa'ya kitabı ve furkanı ver­miştik” buyururken, O'na da böyle bir kaabiliyet verdiğini beyan etmektedir. Râzî bu ayyetteki “fur-kân” hususunda birçok ihtimaller saymıştır[1642] ama bunun Davud (a.s.)'a verilen “faslu'l-hitâb” gibi birşey olabileceğini söylememiştir. Bu da uzak bir ihtimal değil. Kur'an'da geçen bu mahiyetteki “furkan” kelimesi, hüsün-kuhb meselesinde câlib-i dikkattir. İbn Abbas'dan gelen bir habere göre, furkan, Tevrat, İncil, Zebur ve Kur'an'ın müşterek is­midir, tefrik etmek manasına “ferreka” fiilinden, hak ile batılın arasını ayıran manasında, furkân ilâhî kitabların cins ismi olmuştur.[1643] Demek ki eşyayı vasıf yönünden ayırmak için ilâhî bir öl­çü şartır. Bu ölçü olmazsa şaşırırız. Allah:

“Na­mazda yüzlerinizi doğu ve batı yönüne döndürme­niz bir (taat) değildir.” [1644] ve

“Evlere arkasından gelmeniz, iyilik ve taat değildir.”[1645] buyururken, görünüşe bakarak iyiliğin anlaşılmayacağını, bunun için Allah'ın haberine gerek olduğunu bildirmektedir.[1646]

İnsanlar ne kadar bildiklerini iddia etseler de bilmedikleri daha çoktur. Uzun bir istikbâl ile alakadar olan bütün hayır ve şerleri bilemezler. Bunu ancak Allah bilir. İnsan evvel emirde hislerine bağ­lıdır. Hoşluk veya nâhoşlukla hislerine çarpan şey­lere kapılıverirler. Halbuki bunların hayır veya şer olması, ilerde bunlar üzerine teerttüb eden fay­dalara ve zararlara göredir, his anında bu bilinemez:[1647] Onun için Allah Teala buyuruyor ki:

“Olur ki birşey hoşunuza gitmezken o, sizin için hayırlı olur. Birşeyi de sevdiğiniz halde o da hakkınızda şer olur. Allah bilir siz bilemezsiniz.” [1648] Şüphe yok ki hakkı Hak bilir, başkaları bilemezler. İnsanoğlu örtülmüş perdenin gerisin­deki, nevaya, cehalete ve kusura boyun eğmeyen hakikatleri nereden bilsin.[1649] Onlar ancak zahir olan şeyleri bilirler.[1650]

“Günahın açığa çıkanın da gizli kalanını da bırakın.” [1651] denilir­ken, umûmî olarak haram hükümler hakkında küllî bir asıl beyan edilmektedir; Allah'ın haram kıldığı şeyler açıkça herkesin anlayabileceği zahiri fiillerden ibaret değildir. Öyle gizli ve batıni fena­lıklar vardır ki herkes için anlaşılması zor veya im­kansızdır. Bunlar ancak Allah'ın beyanıyla biline­bilir.[1652] Mal, mülk insanlara hayır olarak gö­rüldüğü halde, Allah Teala şu ayette onların bu zanlarını zemmetmektedir:[1653]

“Gerçek o insan hayır (mal)  sevgisinden dolayı pek katı (cimri) dir.” [1654] Halbuki gerçek mümin Allah'a “Ey rabbimiz. bize dünyada da ahirette de hasene ver.” [1655] diye dua ederken, hasenenin şeklini tayin et­meyip, mutlak olarak ister, tayinini Allah'a bıra­kır. Bilirki Allah'ın onlar için seçeceği şey gerçek hasenedir.[1656]

 

NETİCE

 

Kur'an, şerri bir vâkı'a olarak kabul etmekte­dir, îster insanların isimlendirmelerine göre, ister hakîkî manâsında olsun “şer”, birtakım hadise ve eşyanın vasfı olarak Kur'an'da geçmektedir. Fa­kat Kur'an'ın tenzih esasına dayanan ulûhiyyet te­lakkisi bu gerçekle zıt gibidir. Çünkü rahmeti, kud­reti, iradesi ve ilmi sonsuz, zerrece zulmetmekten münezzeh olan Allah Teala'nın, kâinattaki şerleri dileyip yaratmış olması, izaha muhtaçdır. Biz, Kur' an'ın ayetleri çerçevesinde, bu müşkili şu şekilde çözmeye çalıştık :

Şerlerin bulunduğu mekân kâinattır. Allah, kâinatı insan için yaratmıştır. İnsan da, Kur'an'ın ifadesiyle, ibadet etsin diye yaratılmıştır. İbadet, çok geniş bir mânaya gelmektedir. Bazı ayetlerde, insanın, imtihan içinde olduğu beyan edilmiştir. “İmtihan” ile “ibadet” içiçedir. İnsana, ibadet mü­kellefiyetinden önce, kaabiliyetler verilmiştir ve böylece, teklifin îcablarını yerine getirmeye hazır­lanmıştır. İnsanın kaabiliyeti çifte yönlüdür, hem hayra, hem şerre imkân verir. İnsan, bu çifte veç­hesiyle, bir savaş meydânını andırır.

İnsanlara; Allah, iyilikleri yapmalarını emret­miş, kötülüklerden onları nehyetmiştir. Ama O, iyi­lik yapmak için, kötülüğe meyyal nefsini ve onun en büyük destekçisi şeytanın vesveselerini altetmesi gerekmektedir. Bunum için, melek ilhamları desteğindeki kalbinin, aklının ve ruhunun kuvvetlendirilmesi şarttır. Peygamberlerin tebliğiyle sı­nırları belirtilmiş mükellefiyetlerin ifası için Allah'tan istimdâd penceresi açıktır.

İnsan, ibadet dışında, bazı belâlarla denenerek terbiye edilir. Böylece, çeşitli merhalelerden geçiri­lip, kendisi için mukadder kemâle yöneltilir. Bun­da insanın en büyük silahı sabırdır. İnsanın terbi­yesinde mühim bir yeri olan bu belâlar, şerrin bir çeşididir. Cenab-ı Allah, insanı hayırlarla ve ser­lerle terbiye ederek, rubûbiyyetinin “terbiye” veç­hesini en güzel bir biçimde göstermektedir. Bu müslümanlar için olur. Hernekadar buna, insanla­rın perspektifinden bakılarak “şer” ismi verilmiş­se de hakikatte sırf hayırdır. Bu durumda, imtiha­nın bitişi demek olan “ölüm”, mühim iki unsur olarak karşımıza çıkan “nefs” ve “şeytan”, şer ol­maktan öte, birçok kemâlatın tezahürünü temin eden, hayırlı vesilelerdir.

İnsan, imtihanında ve mükellefiyetinde hata­lar yapmaktadır. Ya âfâkî ve enfüsi çeşitli sebeblerle Allah'ı inkâr ederek, yaratılış gayesinden tamamen sapmakta, veya inanmakla birlikte, mü­kellefiyetini hakkıyla yerine getirememektedir. Kur'an'ın telakkisinde bunlar da "şer”dir. Gerek dalâleti, gerekse kötü fiilleri yaratan bizzat insan olmayıp, Allah Teala ise de, islâm âlimlerince “kesb” ve “irade-i cüziye” denilen hisse insana aittir. Dolayısıyla insan faildir ve yaptıklarından mesuldür.

Şerrin üçüncü ve sonuncu çeşidi, kötülükleri­mizin cezası olarak karşımıza çıkan ve nefsimize “şer” görünen musibetlerdir. Allah Teala, kâinatta­ki sünneti çerçevesinde, insanların kötü fiil ve fi­kirlerine, kalbin mühürlenmesi gibi, aynı cinsten cezalar vermektedir. Kur'an'da bu kabil “şer»”er, “şu işiniz sebebi ile”, "bu suçunuzdan dolayı" gibi kalıblarla takdim edilmişlerdir ki bunların birer ceza olduğu anlaşılsın. Buna göre de, gerek fert, ge­rek cemiyet olarak başımıza gelen felâketler; zel­zeleler, kıtlıklar, salgın hastalıklar, seller ve savaş­lar, ya şerle imtihanın bir unsuru, veya kötülüklerimizin cezalarıdır. Binaenaleyh bunlar da aslında şer değillerdir.

Hadise ve fillere “hayır” veya “şer" gibi bir vasıf verebilmek için, elimizde sağlam bir ölçü ol­malıdır. Bu ölçü, ancak “din”dir. Bu ölçüye göre, şerrin ilk ve sonuncusu esasında şer değildir. İşa­ret ettiğimiz üzere, imtihan ve bilhassa terbiye va­sıtası olan biçbirşey, selim akıl sahiblerince "şer" olarak tavsif edilemez. Adaletin tahakkuku demek olan mücâzât da, suçlu açısından hoş karşılanma­dığı için şer olarak nitelendirilmiş olmakla birlik­te, aslında “hayır” dır. Bunların Kur'an'da “şer” diye isimlendirilmesinin, Kur'an'ın bir üslub özelli­ği olarak, Allah'ın “tenezzülât-ı ilahiye”lerle, bazı mefhumları, insanların anladığı veya anlayabile­cekleri şekillerde beyan etmesinin neticesi olduğunu söyleyebiliriz. Fakat, bunun yanısıra, insanların yanılmamalan için, şer olduğu halde hayır zanne­dilen, hayır olduğu halde şer zennedilen hallerin bulunduğu da hatırlatılmıştır.

Bu durumda, kâinatta, gerçek mânada “şer” vasfına lâyık olanlar, insanların dalâletleri ve gü­nahlarıdır. Bu noktada, “kader sırrı” karşımıza çı­kıyor. Asırların çözemediği bir sırra dayanarak, Cebriye gibi, insanın hakîkî serdeki mesuliyetini kaldıramayız. Bu husustaki münakaşaların yeri burası değildir. Gerek Kur'an'ın, gerek müslümanların cumhurunun, bu gibi dalâlet ve günahlarda, insanın fail ve muhtar olduğunu kabul etmesi, biz­ce kâfidir. Bazıları için bu kifayet etmeyebilir. Hep­sini bir yana bırakıp, bir insan olarak düşündüğü­müzde, vicdani bir muhasebeye giriştiğimizde, fiillerimizdeki, bu arada kötü fiillerimizdeki rolü­müzü idrâk etmekten kendimizi alıkoyamayız. Yani mesuliyetimizi ve mahcubiyetimizi içimizde yaşarız. Fiillerimizin yaratıcısı Allah Teala oldu­ğuna istinad ederek, kötülüklerimizi O'na izafe et­meye kalksak bile, bunu bir suçluluk hissi ile ya­parız.

Kadere inanıyoruz. Ama takdiri önceden bile­mediğimize göre ve işlerimizde ıstıtaamızı hisset­tiğimize göre, kaderi bahane ederek mesuliyetimi­zi atamayız. Dünyada, hiçbir insan, isterse en koyu cebriyeci olsun, kendisine yapılan haksızlıklar kar­şısında, "ne yapayım, kader böyle imiş.” diye, başı­na gelene rıza göstermez, elinden gelse, hakkını almaya uğraşır, Yani pratikte, kader inancı kimseyi bağlamamaktadır. Aleyhimize bir hükmü gerektir­diği zaman, nazar-ı itibara almadığımız bu inancı, Allah'a karşı kullanmak, böylece mesuliyeti atma­yı ummak, olsa olsa, insan fıtratmdaki bencillik ve haksız yere nefsini müdafaa çabasıdır.

Bu neticeden de anlaşılacağı gibi, insanların kâinatta “şer” olarak isimlendirdikleri keyfiyetler ya aslında şer değildir veya, onun mesulü insandır. Binâenaleyh bu serler ile Cenab-ı Allah'ın rahman, alim. hakim, kadir, mahlukâtına hiç zulmetmez oluşu bir tenakuz arzetmemektedir.

 

Bibliyografya

 

1- Abdulbâkî, M. Fu'âd, el-Mu'cemu'l-Mufehres li Elfâzı'l-Kur'âni'l-Kerîm, Matba'atü Dâri'l - Kütübi'l-Mısriyye, el-Kahire, 1364/1945.

2- Abdulcebbâr, -el-Kâdî Ebul-Hasan b. Ahmed, Şerhu'l-Usûli’l-Hamse, thk.: Abdulkerîm Usmân, Mektebetü Vehbe, el-Kahire, 1384/1965.

2- Abdulcebbâr, -el-Muhit bit't-Teklif, thk. : 'Uraer es-Seyyîd 'Azmi, eş-Şeriketü'l-Mısriyye, el -Kahire, ts.

2- Abdulcebbâr -el-Muğni fi Ebvâbi't - Tevhid ve'l -'Adl. nşr.; Ve-zâretu's - Sekâfe, 6 -1, 6 - II, 11, 13 ve 14. ciltleri, el-Kâhire, 1962 - 1985.

3- Affîfi, A. E, Muhyiddin İbnu'l - 'Arabi'nin Tasavvuf Felse­fesi (The Mystical Philosophy of Muhyid Din İbnu'l -Arabi), trc. : Mehmet Dağ, A. Ü. İlahiyat Fakültesi Yayınları, Ankara, 1975.

4- Ahmed Emin, Fecru'l - İslâm nşr. : Dâru'l - Kitâbil- 'Arabi, Beyrut, 1968.

4- Ahmed Emin, Kitâbu'l - Ahlâk, Dâru'l - Kitâbi'l - 'Arabi, Beyrut,1989.

5- Ahmed B. Hanbel, el - Müsned, Mısır, 1313'den ofset baskı, Beyrut, ts.

6- El - Akkâd, 'Abbâs Mahmûd, Allah (Kitâb fi Neş'eti'l - 'Akîdeti'l - İlahiyye), Darul - Ma'rif, Mısır, 1969.

6- El - Akkâd, Kur'an Felsefesi, trc.: Ahmed Demirri, Nur Yayın­ları, Ankara, ts.

7- Akseki, A. Hamdi, Ahlâk Dersleri, Üçdal Neşriyat, İstanbul, 1968.

7- Akseki, A. Hamdi, İslâm, 2. baskı, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1966.

8- Alîyyü'l-Kârî, Şerhu'l - Fıkhı'l - Ekber, 2. tab. Mısır, 1375/1955.

9- El - Âlûsî, Ebu'l - Fadl Şihâbuddîn Mahmûd, Rühu'l-Ma'âni fi Tefsiri’l - Kur'âri’l - 'Azim ve's - Seb'il - Mesânî (RM), Dâru İhyâi'y -Turâsi'l - 'Arabîyye, Beyrut, ts.

10- Atay, Hüseyin, Kur'ân'a Göre İmân Esasları, Ankara, 1961.

11- Ateş. Süleyman, Cüneyd-i Bağdadî (k.s.) (Hayatı, Eserleri ve Mektupları), Sönmez Yayınları, İstanbul, 1969.

11- Ateş. Süleyman, Kur'ân-ı Kerîm ve Yüce Meali, Kılıç Kitabevi, An­kara ,1977.

11- Ateş. Süleyman, İşârî Tefsir Okulu, A. Ü. İlahiyat Fakültesi Yayın­ları, Ankara, 1974.

11- Ateş. Süleyman, Sülemî ve Tasavvufî Tefsiri, Sönmez Yayınları, İs­tanbul, 1969.

12- Ayasbeyoğlu, Nevzat, İslâmiyetin Eğitimimize Getirdiği Değerler ve Kur'ân-ı Kerîm'in Eğitimle İlgili Ayetleri­nin Tahlili, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul, 1968.

13- Başgîl, A. Fuad, Gençlerle Başbaşa, 11. başka, Yağmur Ya­yınları, İstanbul, 1976.

14- El - Buhari, Ebû 'Abdillah Muhammed b. İsmâ'il, el - Cami'u’s - Sahih, el- Matba'atü'l - 'Usmâniyyetü'l - Mısriyye, 1351/1932.

15- Bolay, S. Hayri, Felsefî Doktrinler Sözlüğü, Ötüken Yayın­ları, İstanbul, 1979.

16- Carrel, Alexis, Dua, trc. . M. Alper Yücetürk, Yağmur Yayayınları, İstanbul, 1967.

16- Carrel, -İnsan Denen Meçhul, trc. ; Refik özdek, Yağmur Yayınları, İstanbul, 1973.

17- Challeye, Felicien, Dinler Tarihi, trc.: Samih Tiryakioglu. Varlık Yayın., İstanbul, 1963

18- El - Cîrs, Hüseyin, Risâle-i Hamîdiyye trc. : Manastırlı İs­mail Hakkı, sadeleştiren: Ahmet Gül, Bahar Yayınla­rı, İstanbul, ts.

19- El - Cisr, Nedim, Kıssatü'I - İmân beyne'l - Felsefeti ve'l - 'İl­mi ve'l - Kur'ân, el - Mektebetü'l - İslâmî, 3. tab, Bey­rut, 1389/1969. .

20- Çantay, H. Basri, Kur'ân-ı Hakim ve Meâl-i Kerîm, 6. bas­kı, İstanbul, 1969.

21- Davudoğlu, Ahmed, Sahîh-i Müslim Tercüme ve Şerhi, Sönmez Yayınları, İstanbul, 1977-1980.

22- Doğrul Ö. Rıza, Yeryüzündeki Dinler Tarihi, 3. baskı, İnkilab ve Aka Kitabevi, İstanbul, 1963.

23- Durant, Will. Felsefe Kılavuzu (The Story of Philosophy), trc. : Ender Gürol, 1. baskı, Milliyet Yayınları, istan­bul, 1973.

24- Ebû Dâvûd, es - Sicistâni, es - Sünen, nrş.: Dâru İhyâi's-Sünneti'n - Nebeviyye, yer belirtilmemiş, ts.

25- Ebâ Zehra, Muhammed, Târîhu'l - Mezâhibil - İslâmiyye, c.II. Matba'atü'l- Medeni, ts.

25- Ebâ Zehra, Muhammed, el - Mu'cizetü'l - Kübrâ el - Kur'ân,  Dârul - Fikri'l-'Arabî, yersiz, ts.

26- Elmalılı, Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'ân Dili, 3. baskı, Eser Kitabevi, İst. 1970.

27- Freud, Sigmund, Musa ve Tektanrıcılık, trc. : Erol   Sevil, Dergâh Yayınları, İst., 1976.

28- El - Gazali, Ebû Hâmid, Muhammed b. Muhammed, İhyau 'Ulûmi'd - Din, Müesesetü'l - Halebi, el-Kahire, 1387/1967.

28- El - Gazali, Ebû Hâmid, İtikadda Orta Yol (el - îktisâd fi'l- î'tikâd), trc. : Kemal Işık, A. Ü. İlahiyat Fakültesi Yayınları, An­kara, 1971.

29- Gökberk, Macit, Felsefenin Evrimi, Devlet Kitapları, İstan­bul, 1979.

29- Gökberk, Macit, Felsefe Tarihi, 2. baskı, Bilgi Basımevi, Ankara, 1966.

30- Gölcük, Şerafeddin, Kelâm Açısından İnsan ve Fiilleri, Kayıhan Yaymevi, İstanbul, 1979.

31- Gölpınarlı, Abdulbâkıy, Tarih Boyunca İslâm Mezhebleri ve Şiîlik, Der Yayınlan, 1. baskı, İstanbul.1979.

32- Hamidullah, Muhammed. İslâmiyet ve Hristiyanlık (Bir Mukayese), trc. : İhsan Süreyya Sırma, Düşünce Ya­yınları, istanbul, 1980.

32- Hamidullah, Muhammed, İslâm Peygamberi (Hayatı ve Eseri), trc.: M. Said Mutlu - Salih Tuğ, 3. baskı, İrfan Yayınevi, İstan­bul, 1972,

33- El - Hatîb, Abdulkerîm, Allah ve'l-İnsân (Kadıyyetü'l-Ulûhiyye), Dârul- Ma'rife, Beyrut, ts.

33- El - Hatîb, Abdulkerîm, el - Kadâu ve'l - Kader (Beyne'l - Felsefeti ve'd -Dîn), Dâru'l- Ma'rife, Beyrut, ts.

34- El - Heysemî, Nuiruddîn 'Ali b. Ebî Bekr, Mecma'uz - Zevâ'-id ve Menba'u’l - Fevâid, 2. tab, Dâru'l - Kitâbi'l -'Ara­bi, Beyrut, 1967.

35- Hick, John, Evil and The God of Love, 2. baskı, The Fontana Library, London, 1970.

36- Hughes, Philip E., Hope for a Despairing World (The Christiân Answer to the Problem of Evil), New Jersey, Usa, 1977.

37- Hume, David, Din Üstüne (Yazarın şu kitapları bu isimle tercüme edilmiştir : The Natural History of Religion, Dialogues), trc. : Mete Tuncay, Kültür Bakanlığı Ya­yınları, Ankara, 1979.

38- İbnu'l - Esir, Mecdüddin el - Mübarek b. Muhammed el -Cezerİ, Câmi'u'l - Usûl fi Ahâdisi'r-Resûl, thk. : 'Abdul-kâdir el-Arnavut, Matba'atü Mellâh, Dımışk, 1389-1393/1969 - 1974.

38- İbnu'l - Esir, en - Nihâye fî  Garîbi'l - Hadis ve'l - Eser, el - Mek-tebetû'l - İslâmiyye, yersiz, ts.

39- Îbn Haldun, Mukaddime, Dâru'ş - Şab, el - Kahire, ts.

39- Îbn Haldun, Tasavvufun Mahiyyeti  (Şifâ’u’s- Sâil), bre : Süley­man Uludağ, Dergâh Yay., İst., 1977.

40- İbn Kayyım El - Cevziyye, Medâricu's - Sâlikîn beyne Menâzili lyyâke Na'büdü ve lyyâke Nesta'in, 2. tab,.Matba'atüs's - Sünneti'l - Muhammediyye, el-Kahire, 1375/1956.

41- İbn Kesir, Ebu'l-Fidâ İsmâ'il. Tefsîru'l - Kur'âni'l - 'Azim (Tefsiru İbni Kesir). 1. tab,  Dâru'l -Endülüs,   Beyrut. 1960.

42- İbn Mâce, Muhammed b. Yezid, es - Sünen, thk : F. 'Abdulbâki, Dâru İhyâi'l - Kütübi'l - 'Arabiyye, el - Kahire, ts.

43- Îbnu'l-Müneyyîr, Nâsıruddin Ahmed b. Muhammed el-İskenderî, el - İnsâf fî mâ Tedammene'l - Keşşaf mine'l - I'tizâl (Zamahşerî, Keşşafın hamişinde), Dârul-Ma'rif, Beyrut, ts.

44- İbn Miskeveyh, Ebû'Ali Ahmed b. Muhammed, Tenzibu'l -Ahlâk, Matba'atü'l – Kürdistâni’l -'İlmiyye, Mısır, 1329.

45- Îbn Salâh, Ebû 'Amr 'Usmân b. 'Abdurrahmân, Fetâvâyı İbni's- Salâh fit - Tefsir ve'l-Hadis ve'l - Usûl ve'l-'Akâid, el - Mektebetü'l - İslâmiyye, Diyarbakır, ts.

46- İbn Rüşd, Kitâbul -Keşf 'an Menâhicil - Edille fi 'Akâ'idi'l-Mille, thk. ve mukaddime (s. 1 - 130) : Mahmûd Ka­sım, 3,tab, Mektebetul- Ancelo, el-Kahire, 1989.

47- Îbn Teymiyye, Takıyyuddîn Ahmed, Mecmu'atu'r - Resâili'l - Kübrâ, el - Kahire, 1966.

47- Îbn Teymiyye, Minhâcü's - Sünneti'n Nebeviyye û Nakdi Kelâmı'ş -Şi'a ve'l - Kadderiyye, Mısır, 1321.

48- İbrahim Hakki, Ma'rifetnâme, nrş. : Karimi Yûsuf Diyâ, Matba'atü Ahmed Kâmil, İst., 1330.

49- İbrahim, Zekerriyyâ, Müştekiletü'l - İnşân, Mektebetü’l Mı­sır, el-Kahire,  1971.

49- İbrahim, Zekerriyyâ, Meşkiletü'l - Hurriyyet, Mektebetü’l Mısır, el - Kahi­re, 1971.

50- İkbal, Muhammed, İslâm'da-Dinî Tefekkürün Yeniden Te­şekkülü (The Reconstruction of Religious Thought in islam), trc. : Sofi Huri, Çeltüt Matbaacılık, İstanbul, 1964.

51- İzutsu, Toshihiko, Kur'an'da Allah ve İnsan, trc. : Süley­man Ateş, A. Ü. İlahiyat Yayınları, Ankara, 1975.

52- Janet, Paul - Seailles, Gabriel, Metâlib ve Mezâhib (Tahlili Târih-i Felsefe, mâ ba'de't -Tabi'a ve Felsefe-i Ilâhiyyât), trc.: Elmalılı M. H. Yazır, Matba'a-i 'Amir, İst 1341.

53- Kakakoç, Sezai, Allah'a İnanma ve İnsanlık, Diriliş Yayın­ları, İstanbul, 1670,

54- El - Kelâbazî, Ebû Bekr Muhammed, Doğuş Devrinde Ta­savvuf (Taarruf), trc. Süleyman Uludağ, l. baskı, Der­gâh Yayınları, İstanbul, 1979.

55- Kınalızade Ali Efendi, Ahlâk (Ahlâk-ı Alâî), sadeleştiren : Hüseyin Algül, Tercüman 1001 Temel Eser, İstanbul, ts.

56- El-Kummi, Ebû Ca'fer Muhammed b. 'Ali, Risâletü'l - İtikâdâtil-İmâmiyye (Şii îmâmiyye'nin İnanç Esasları), trc. : E. Ruhî Fığlalı, A. Ü. İlahiyat Fakültesi Yay. An­kara, 1978.

57- El-Kuşeyri, 'Abdulkerim b. Havâzin, Kuşeyrî Risalesi (Ta­savvuf İlmine Dâir), trc. : Süleyman Uludağ, Dergâh Yayınları, İstanbul, 1978.

57- El-Kuşeyri, Letâifu'l - İşaret, thk. : İbrahim Bisyûnî, Matba'atü Dâru'l - Kitâbi'l - 'Arabi, Kahire, 1970.

58- Kutub, Muhammed, İslâm Terbiye Metodu ve Ahlak Siste­mi (Menhecü't - Terbiyetil - İslâmiyye), trc. : Ali özek, Hisar Yayınevi, İstanbul, 1975.

59- Kutub, Seyyîd, Fİ Dılâli’l -Kur'ân, 4. tab, Dâru'l - 'Arabiyye, Beyrut, ts.

60- Leîbnîz, Wilhelm, Essaıs De Theodıcee, Paris, 1969.

61- Mâlik B. Enes, El - Muvatta, Matba'atü 'Mustafâ el -Bâbî, Mısır, 1370/1951

62- Marıtaın, Jacques, Dieu et la Permission du Mal, Paris,1963.

63- Masanı, R. P., Le Zoroastnsme (Religion De La Vıe Bonne), Payot, Paris, 1939.

64- El - Mâturîdi, Ebû Mansûr Muhammed, Kitâbu't - Tevhîd, thk. : Fetullah  Huleyf, el - Mektebetü'l -İslâmiyye, İstanbu ts.

65- Mevdüdî, Ebu'l A'lâ, Tefhimü'l - Kur'ân, trc. : Halil Zafir, Hilal Yayınları Ankara ts.

66- Miras, Kâmil - Naim, Ahmed. Sahİh-i Buhâri Muhtasarı Tecrîd-i Sarih Tercemesi ve şerhi, 2. baskı, Diyanet Yayınları, Ankara, .1970 - 1973.

67- Müslim bı Haccâc el - Kuşeyrî, el - Câmi'u's - Sahîh, nrş. :M. F. 'Abdulbâkî, Mısır, 1374/1955.

68- Muhammed 'Abduh, bkn. Reşid Rıdâ.

69- Mustafâ Sabri Efendi, Dinî Müceddidler, Sebil Yayınevi, İstanbul, 1969. Mevkıfu'l - Beşer tahte Sultânıl - Kader, Matba'atu's - Selefiyye, el - Kahire, 1352.

69- Mustafâ Sabri Efendi, Mevkıfu'l - 'Akl ve'l - İlm ve'l - 'Alim, Mektebetül-İslâmiyye, yersiz, 1369/1950,

70- El - Muttakiyyu'l - Hindi, 'Alâuddin el - Burhânfüri, Kenzu'l - 'Ummâl fî Süneni'l-Akvâl ve'l - Efâl, 2. tab, Haydarâbâd, 1364 -1389/1945 - 1969.

71- Naim, Babanzade Ahmed, İslâm Ahlâkının Esasları, Yücel Yayınları, İstanbul, 1963.

71- Naim, Babanzade Ahmed, bkn. Miras, Kâmil.

72- Nedvî, Seyyid Süleyman, Hazreti Muhammed (a.s.) Hakkında Konferanslar, trc. : Osman Kesikoğlu, Diyanet Yayınları, Ankara, 1974.

73- Nesâi, Ebû 'Abdurrahmân Ahmed, Es - Sünen, Mısır, 1348/ 1930.

74- Nursî, Bediüzzaman Said, İşârâtu'l - İ'câz, trc. : Abdulme-cit Nursi, Sinan Matbaası, İst. 1959.

74- Nursî, Bediüzzaman Said, Lem'alar, Sinan Matbaası, İstanbul, 1959.

74- Nursî, Bediüzzaman Said, Mektûbât, Sinan Matbaası, İstanbul, 1958.

74- Nursî, Bediüzzaman Said, Mesnevi -i Nuriye, trc. : Abdulmecid Nursî, Sözler Yayınevi, İstanbul, 1977.

74- Nursî, Bediüzzaman Said, Sözler, Sinan Matbaası, İstanbul, 1958.

74- Nursî, Bediüzzaman Said, Şu'alar, Çeltüt Matbaası, İstanbul, 1959.

75- Er-Râgıb El-Isfahâni, el-Müfredat fî Garîbi'l - Kur'ân, nşr. : Muhammed Ahmed, Halefullah, Mektebetü'l-Ancelo, trs.

75- Er-Râgıb El-Isfahâni, Mutluluğun Kazanılması (Tahsîlün-Neş'eteyn ve Tahsîlüs-Seadeteyn   Tercemesi), trc. : Lütfi Do­ğan, İstanbul, 1974.

76- Er-Râzî, Fahruddîn, et-Tefsiru'l-Kebîr (Mefâtihu'l-Gayb), el-Matba'atü'l- Behiyetü'l - Mısriyye baskısın­dan ofset, Dâru'l - Kütüb'l-İlmiyye, Tahran, ts.

76- Er - Râzî, Fahruddîn, Kitabu'n-Nefs ve'r - Rûh ve Şerhu Kuvâhümâ, thk.: M. Sagîr Hasan Ma'sûmi, İslâmâbâd, 1388/1968.

77- Reşîd Rıdâ, Muhammed - Muhammed 'Abduh, Tefsiru'l -Kur'âni'l - Hakîm (Tefsiru'l - Menâr), 4. tab, Dâru'l -Menar, el - Kahire, 1373 -1378/1954 - 1961.

78- RM., bkn. el - Âlûsî.

79- Rousseau, Herve, Dinler (Tarihî ve Sosyal İncelemeler), trc. Osman Pazarlı, İstanbul, 1970.

80- Es - Sâbûnî, Nûruddîn Ahmed, Mâturîdiyye Akaidi (el - Bidâye fi Usûli'd-Din), trc. : Bekir Topaloglu, Diyanet Yayınları, Ankara, 1979.

81- Sa'ıd Havva, Allah, 3. tab, Dâru'l - Kütübi'I - 'İlmiyye, Beyrut, 1392/1972.

82- Seailles, Gabriel, bkn. Janet, p.

83- Sena, Cemil, Tanrı Anlayışı, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1978.

84- Spınoza, Pensâes et Regles de Vie, Paris, 1945.

85- Es - Sülemî, Ebû 'Abdurrahmân Muhammed, Kitâbu 'Uyû-bî'n - Nefsi ve Müdâvâtihâ, trc.: Süleyman Ateş, İslâm İlimleri Enstitüsü Dergisi - III, Ankara, 1977.

86- Es - Suyüti - Mahalli, Celâlüddîn, Tefsiru'l - Celâleyn, Matba'atü'l - İstikâme, Kahire, ts.

87- Eş - Şeristânî, Ebu'l - Feth Muhammed, el - Milel ve'n - Ni­hal, Dâru'l -Marife, Beyrut, 1975.

88- Şeltût, Mahmûd, el – İslâm (Akidetün ve Şeri'atün), 6. tab, Dûru'ş - Şurûk, Beyrut, 1972.

89- Eş-Şevkânî, Muhammed b. 'Alî, Fethu'l - Kadir, 2. tab, el -Kahire, 1383/1964.

90- Et-Tabâtabâî, Muhammed Hüseyin, el-Mizân fî Tefsfri'l-Kur'ân, 2. tab, Müessesetü'l - A'lemî, Beyrut, 1390-1393/ 1970 - 1973.

91- Et-Taberi, Ebû Ca'fer Muhammed, Câmi'u'l - Beyân fî Tefsiri’l - Kur'an (Tefsîru't - Taberî), Bulak, 1323'den ofset, Dâru'l-Ma'ârif, el-Kahire, 1978.

92- Tanyol, Cahit, San'at ve Ahlâk (Örf ve Adetler Sosyoloji­si Bakımından), İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakül­tesi Yayını, İstanbul, ts.

93- Tatlısu, Ali Osman, Esmâü’l - Hüsnâ Şerhi, 3. baskı, Diya­net Yayınları, Ankara, 1963,

94- Et - Tirmîzî, es - Sünen, thk ve nşr.: A. M. Şâkir ve arka­daşları Mısır, 1356.

95- Ülken, H. Ziya, Felsefeye Giriş -l, A. Ü. İlahiyat Fakültesi Yayını) 2. baskı, Ankara, 1963.

96- El-Vahidi, Ebu'l-Hasan en-Nîsâbûri, Esbâbbu'n - Nuzûl, Dâru'l - Kütübi'l - 'İlmiyye, Beyrut, 1978.

97- Voltaıre, Felsefe Sözlüğü-I, trc. : Lütfi Ay, 4. baskı, İnkilap ve Aka Yayınları, İstanbul, ts.

98- Weber, Alfred, Felsefe Tarihi, trc. : H. V. Eralp, Devlet Ba­sımevi, İstanbul, 1938.

99- Weınsınck, A. J., el - Mu'cemu'l - Mufehres li Elfazı'l -Hadîsi'N - Nebevi, Leiden, 1936 -1969.

100- Yavuz, A. Fikri, Kur'ân-ı Kerim ve Meali Alisi, Sönmez Ya­yınları, İstanbul, 1967.

101- Yeprem, M. Saim, İrade Hürriyeti ve İmâm Mâtüridî, Şâmil Yayınevi, İstanbul, 1980.

102- Yıldırım, Suat, Kur’an'da Tanrılık (Allah'ın Vasıfları ile Batıl Tanrılar Açısından), doçentlik tezi, Atatürk Üniversitesi İslâmî İlimler Fakültesi, Erzurum, 1977,

103- Ez - Zamahşerî, Ebu'l - Kasım Cârullah, el-Keşşaf 'an Ha-kâkikı't - Tenzil, Matba'atü Mustafâ el – Bâbî ( Mısar, 1.385/1966'dan ofset baskı, Dâru'l - Ma'rârif, Beyrut ts.

104- Zeki Müârek, el - Ahlâk 'inde'l - Gazalî, Kitâbu'ş - Şa'b, el -Kahire, 1390/1971.

 



[1] M. İkbâl, s. 97

[2] D. Hume, s. 77, 78

[3] ag.s, S. 162.

[4] D. Hume, s. 165

[5] J. Hick, s. 5

[6] a.g.e., s. 5

[7] M. İkbâl, s. 97; J. Hick, s. 3

[8] J. Hick, s. 3, Saint - Thomas'ın Summa Theologica'-sından naklen

[9] S. Havva, s. 93.

[10] Zekeriyya İbrahim, Müşkiletü'l-İnsan, s. 94, A. Schopenhauer'in Le Monde Comme Volonte'sinden naklen, c. II, s. 303-306

[11] J. Hick, önsöz, s. IX.

[12] J. Hick, s. 5.

[13] J. Hick, IX

[14] a. g.e., 3.

[15] a. g. e., 4.

[16] Tevbe: 31.

[17] M. Hamidulah, İslâm Peygamberi, 1/452

[18] S. Yıldırım, 19. Les Musulmans, Heyet, Paris, 1971, s. 52'den naklen.

[19] Çıkış, 4/22.

[20] Eyub, 1/6.

[21] Luka, 3/38.

[22] Matta, 5/9.

[23] F. Challeye, 258.

[24] Yuhanna, 1/1-5.

[25] S. Yıldırım, 19

[26] Birinci Mektup, 6/16.

[27] Resullerin İşleri, 17/27-28.

[28] Markos, 12/29.

[29] Vahiy, 11/16.

[30] Va­hiy, 11/17.

[31] I. Yuhanna, 4/9, 17.

[32] Yuhanna'nın Birinci Mektubu, 4/10, 11, 15.

[33] Luka, 1/78.

[34] Vahy, 4/2.

[35] Resulle­rin İşleri, 17/28.

[36] Yuhanna, 5/17.

[37] Resullerin İşle­ri, 17/22-23.

[38] Romalılara Mektup, 9/14, 18.

[39] Romalılara Mektup, 9/19- 21.

[40] Romalılara Mektup, 2/5.

[41] Romalılara Mektup, 2/4.

[42] Matta, 6/9, 5/48.

[43] Romalılara Mek­tup, 3/5-6.

[44] S. Yıldırım, 17-18.

[45] M. Hamidullah, İslamiyet ve Hristiyanlık, 17; F. Challaye, 258

[46] Şehristânî 1/213

[47] a. g. e., 1/214

[48] H. Rousseau, 54

[49] a. g. e., 54; Challeya, 168. 179 -181; S. Freud, 38-39

[50] Çı­kış, 33/20.

[51] Tesniye, 4/35.

[52] İşaya, 41/4; 48/12; Tekvin, 21/23.

[53] Tekvin, 17/1-2.

[54] Mezmurlar, 136.

[55] Tekvin, l/l.

[56] İşa­ya, 6/1.

[57] Mezmur­lar, 33/13-15.

[58] Mezmurlar, 139/1-12.

[59] Tesniye, 32/4.

[60] I. Samuel, 2/2; İşaya, 6/3.

[61] Süleyman'­ın Meselleri, 14/2627.

[62] Nahum, 1/2; Hezekiel, 20/33; II. Tarihler, 36/ 16.

[63] S. Yıldırım, 10, İntroduction'âla Bible, heyet, Paris, 1959, 2/847'den naklen

[64] Amos, 1/4; 3/6; 4/7, 9-10; Çıkış, 4/11.

[65] Çıkış, 4/21.

[66] İşaya, 6/10; 29/10.

[67] Sü­leyman'ın Meselleri, 16/9.

[68] Vaiz, 33/1013.

[69] Yeremya, 31/9; İşaya, 64/8.

[70] S. yıldırım, 11, E. Jacob, 49'dan naklen

[71] l. Krallar, 15/19.

[72] Sayı­lar, 11/1.

[73] Yeremya, 18/27

[74] Mezmurlar, 69/4-8.

[75] Mezmurlar, 19/4.

[76] II. Krallar, 19/27; Mezmurlar, 138/4.

[77] İşaya, 1/14.

[78] S. Yıldırım, 11 -12

[79] Çıkış, 3/13-14.

[80] Bu şahsın “İsrail” adlı bir eseri vardır (H. Rousseau, 169).

[81] Çıkış, 3/21-22

[82] H. Rousseau, 181 - 182, 188

[83] a. g. e., 176, 183, 187

[84] J. Hick, 21, Alexander Pope, Essay on Man, 1/292'den naklen

[85] a. g. e., 21.

[86] Eyyub kitabının önsözünde anlatıldığı gibi...,

[87] İsa'nın hastadan şeytanları kovması hikâyesi'nde olduğu gibi.

[88] J. Hick, 389

[89] Eyyûb, 1/6-12.

[90] İşaya, 45/7.

[91] Amos, 3/6.

[92] Yeremya'nın Mersiyeleri, 3/38.

[93] Yeremya, 1/15; 7/14; 50/25; İşaya, 10/5; 28/21; Yeremya'nın mersiyeleri, 2. bab.

[94] Tesniye, 8/25; Süleyman'ın Meselleri, 3/11-12; Eyyûb, 5/7; Mezmurlar, 94/12.

[95] İşaya, 13/11; Levililer, 2. bab; Tesniye, 19/19- 20; Yeremya, 4/4; Mika, 2/1; Malaki, 2/17, v.b.

[96] a. g. e., 390

[97] Markos, 4/1-11; Luka, 4/1-13.

[98] Luka, 13/16.

[99] Matta, 13/ 24-30.

[100] a. g. e., 390

[101] Luka, 9/22; Markos, 9/31; Matta, 17/22-23; Yuhanna, 19/11; İşa­ya, 50. bab. v.b.

[102] J. Hick, 391.

[103] a. g. e., 393.

[104] F. Challaye, 259

[105] Mezmurlar, 73/1-23.

[106] Mezmurlar, 36/1-12.

[107] P. Hughes, 37.

[108] Resullerin İşleri, 1/7.

[109] Petrusun İkinci Mektubu, 3/9.

[110] F.Challaye. 189.

[111] P. Hughes, 19.

[112] Eyüp, 40/1-12.

[113] Eyüp, 42/1-6.

[114] J. Hick, IX

[115] H. Rousseau, 108 -109; F. Challaye ,259-260

[116] F. Challaye, 260 - 261; C. Sena, 176.

[117] F. Challaye, 279

[118] C. Sena, 176.

[119] J. Marıtaın, 13.

[120] a. g. e., 17, 69, 77.

[121] M. Gökberk, 158.

[122] a. g. e., 159; Akkad, Allah, 169.

[123] A. Weber, 119; P. Janet - G. Seaüles, 211

[124] P. Janet -G. Seailles, 210-211, S. Augustinus, Cites de de Dieu, 9/30'dan naklen

[125] Akkad, Allah, 169

[126] P. Janet- G. Seailles, 211, Cites de Dieu, 11/22 ve 12/4'-den naklen

[127] C. Sena, 185, Giraud, De Salvianus, Montpellier, 1849'dan naklen

[128] a. g. e.., 197, Et. Gilson, La PhİIosophie au Mayen, 1947, 105 - 110'dan naklen

[129] a. g. e., 198, H. V. Balthazar, Presence et Pensle, 1942'dan naklen

[130] a. g. e., 217, Edg. Hocedes, S. J. Richard, Paris, 1925'ten naklen

[131] C. Sena, 200.

[132] a. g. e., 201.

[133] F. Challaye, 242

[134] A. Weber, 138

[135] P. Janet - G. Seailles, 222

[136] C. Sena, 206, Dimet do Verges, Saint Anselma, 19081dan naklen

[137] İbn Meymûn 11351204.

[138] a. g. e., 210, L. G. Levy, Maimonide, Paris, 1934'den naklen; A. Weber, 158.

[139] a. g. e., 220, Et., Gilson, La Philosophie au Mayen, 538 den naklen

[140] a. g. e., 220, Martain, Distinguer Pour, Paris, 1946'dan naklen

[141] P. Janet - G. Seailles, 237

[142] P. Janet - G Seailles, 238.

[143] A. Weber 157.

[144] J. Hick, 316

[145] a. g. e., 389

[146] a, g. e., 370

[147] a. g. e., 389.

[148] a. g. e., 30, M. B. Eddy, 1934, 205'den naklen.

[149] a. g. e., 30. M. B. Eddy, 1934, 71'den naklen

[150] a. g. e., 30, a. g. e.,den naklen, s. 480.

[151] a. g. e., 30, a. g. e.'den naklen, s. 346

[152] a. g. e., 30 - 31, a. g. e'den naklen, 8. 472.

[153] Şehristanî, 1/233-244

[154] Elmalılı, 3/1999 - 2004

[155] F. Challaye, 133 -134; R. P. Masani, 28; A. Emin, Fecru'I -İslâm, 99; Akkad, Allah, 88.

[156] F. Challaye, 130 -134; R. P. Masani, 29.

[157] Razî, 13/113.

[158] F. Challaye, 130 -132; R. P. Masani, 29; H. Rousseau, 57

[159] J. Hick, 31.

[160] R. P. Masam, 52; Akkad, Allah, 91

[161] F. Challaye, 134.

[162] Şehristanî, 1/237.

[163] R. P. Masani, 41; F. Challaye, 132; Ö. R. Doğrul, Dinler Tarihi, 140.

[164] R. P. Masani, 58 -. 68; Ö. R. Doğrul, 141.

[165] R. P. Masanı, 97 - 98; H. Rousseau, 60; Ö. R. Doğrul, 146; F. Challaye, 134 -135.

[166] R. P. Masanı, 96; H. Rousseau, 105; Ö. R. Doğrul, 146; F. Challaye, 135 -136.

[167] R. P. Masanı, 96, 100; H: H. Rousseau, 105; F. Challaye. 136

[168] R. P. Masani, 30, 95.

[169] a. g. e., 102.

[170] a. g. e., 97; H. Rousseau, 60; Razî, 13/114.

[171] R. P. Masanı, 101; H. Rousseau. 61,106; Ö. R. Doğrul, 148; Şehristanî, 1/244 - 248

[172] En'am: 6/100

[173] Razi, 13/113; Elmalılı, 3/1999; S. Nedvi, 216

[174] Muvatta, İmam Malik, Zekat 1/207.

[175] H. Rousseau. 59 - 60; Akkad, Allah, 29.

[176] S. H. Bolay, 102

[177] H. Z. Ülken, Felsefeye Giriş, l/V

[178] A'raf, 7/12; Sâd, 38/75-76; Hicr, 15/32-33 : İsrâ, 17/61

[179] RM, 8/88 - 89

[180] RM., 15/147.

[181] A. Weber, 2

[182] a. g. e., 4

[183] P. Janet - G. Seailles, 181

[184] A. Weber, 52.

[185] M. Gökberk, Felsefenin Evrimi, 8.

[186] X Hick, 33; M. Gökberk, Felsefe Tarihi, 79; C. Sena, 136' Piat, Platon, Paris, 1917'den.

[187] J. Hick, 32; M. Gökberk, a. g. e., 79; C. Sena, 138.

[188] A. Weber, 52, 54; P. Janet - G. Seailles, 196; Akkad Al­lah, 135.

[189] J. Hick, 32, Eflatun, Cumhuriyet, 379'dan naklen

[190] J. Hick, 33.

[191] A. Weber, 54 - 55; Akkad, Allah, 135 -136

[192] A. Weber, 54-55; Akkad, Allah, 135-136.

[193] Akkad, Allah, 134.

[194] A. Weber, 208; W. Durant, 137; M. Gökberk, Felsefe Ta­rihi, 302.

[195] A. Weber, 209-211; W. Dorant, 160-162; M. Gökberk, Felsefe Tarihi, 303 - 307

[196] M. Gökberk, a. g. e., 301; S. H. Bolay, 196 -197

[197] A. Weber, 209 - 211; P. Janet - G. Seailles, 269 - 272; W. Durant, 165

[198] A. Weber, 220.

[199] J. Hick, 23-24

[200] W. Durant, 164

[201] Spinoza, 64.

[202] W. Durat, 164; J. Hick, 25.

[203] M. Gökberk, Felsefe Tarihi, 311

[204] W. Durant, 164.

[205] J. Hick, 25.

[206] W. Durant, 164; J. Hick, 27.

[207] J. Hick, 26.

[208] A. Weber, 221

[209] J. Hick, 27.

[210] a. g. e., 26.

[211] S. H. Bolay, 190 : F. Kam, Dini Felsefi Sohbetler, 158.

[212] Teodisi (Theodisy, Theodicee) : En yüksek iyliğin mey­dana gelebilmesi için fenalığın gerekli olduğunu iddia ederek Allahın tedbirlerini haklı çıkaran felsefe. Redhouse'dan.

[213] J. Hick, 6.

[214] A. Weber, 221: M. Gökberk, Felsefe Tarihi, 315 - 316

[215] P. Janet - G. Seailles, 277

[216] A. Weber, 232 - 233; M. Gökberk, Felsefe Tarihi 330

[217] P. Janet - G. Seailles, 277.

[218] A. Weber, 236; J. Hick, 160 -161; N. Cisr, 151 - 152.

[219] M, Gökberk, a, g. e., 331 - 332; J. Hick, 161.

[220] P. Janet - G. Seailîes, 277.

[221] M. Gökberk, a. g. e., 330 - 331; J. Hick, 162, 164.

[222] M. Gökberk, Felsefe Tarihi, 330; C. Sena, 387.

[223] P. Janet - G Sailles. 279 - 280.

[224] P. Janet - G. Seailles, 282 - 286.

[225] N. Cisr, 152.

[226] W. Durant, 185

[227] a. g, 8., 195.

[228] a. g, e., 211 - 215 C. Sena, 310.

[229] W. Duran, 214.

[230] a. g. e., 205.

[231] Voltaire, Felsefe Sözlüğü, 1/65.

[232] Voltaine, 79 - 80.

[233] a. g. e., 409 - 412.

[234] a, g. e., 413-415

[235] W. Durant, 205 - 207.

[236] W. Durant, 207 - 210.

[237] a. g. e., 205.

[238] J. Hick,  160.

[239] Voltaine 100 - 101, 433 - 434.

[240] a. g. e.; 102

[241] W. Durant, 109.

[242] W. Durant, 417 - 148.

[243] M. Gökberk, Felsefe Tarihi, 355

[244] a. g. e., 356; A. Weber, 270

[245] D. Hume, 79.

[246] C. Sena, 468'Ck.  Bartholmes,  Historie Crique, Strasburg, 1855,den naklen.

[247] D. Hume, 84.

[248] a. g. e., 78.

[249] aynı yer.

[250] D. Hume, 85.

[251] a. g. e., 159-165

[252] a. g. e., 166 - 167.

[253] D. Hume, 173 - 181

[254] S. H. Bolay, 206.

[255] a. g. e., 207.

[256] W. Durant. 280.

[257] a. g. e., 261

[258] a. g. e., 262

[259] W. Durant, 263-264.

[260] a. g. e., 394 395; M. Gökberk, Felsefe Tarihi, 469; C. Sena, 421.

[261] A. Weber 346M. Gökberk, a. gie., 462.

[262] A. Weber, 351; P. Janet - Séailles, 294; C.-Sena, 420.

[263] A. Weber, 349; P. Janet - G, Séailles, 294.

[264] M. Gökberk, a. g. e., 466; S. H. Bolay, 292

[265] W. Durant, 281; M. Gökberk, a. g. e., 468; S. H. Bolay, 293.

[266] W. Durant,   280 - 281; M. Gökberk, a1 g. e., 467 - 468; F. Kam, Dinî Felsefi Sohbetler, 157.

[267] P. Janet - Seailles, 294.

[268] W. Durant 283 - 284.

[269] Bakara: 2/261; Al-î îmran: 3/180. Nûr: 11.

[270] Maide: 5/60.

[271] Enfal: 8/22.

[272] Enfâl: 8/55 , Beyine: 98/6.

[273] İsrâ:17 /83, Fussılet: 41/49,51, Meâric: 70/20.

[274] Enbiya: 21/35.

[275] Felak: 113/1-5.

[276] Nas: 114/1-6.

[277] Zilzâl: 99/8. 

[278] Bu hususta bkn. S. Yaldırım, Kur'an'da Tanrılık, Al­lah'ın Vasıfları ile hatıl Taunlar Açısından, Doçentlik tezi, A. Ü. İslamî ilimler Fakültesi, Erzurum, 1977.

[279] İbn Haldun, Mukaddime, 427.

[280] R. Rıza, 12/167.

[281] Heysemi, 10/94 - 95, Bezzâr'dan

[282] Elmalılı, 4/8243.

[283] İbn Haldun, a. g. e., 431

[284] Fatiha: 1/1,3, Bakara: 2/3,54,123,143,160,163,173, Ali imran: 3/31,89, Nisa: 4/25, Maide: 5/34,98, Rahman: 55/1, Haşr: 59/22, Mülk: 67/29, v.b….

[285] Taberî, 1/42; R. İsfahani, 279; RM., 1/59; R. Rıza, 1/46.

[286] Taberî, 1/42-43.

[287] RM., 1/59.

[288] R. İsfahani, 279.

[289] Elmalılı, 1/32

[290] R. İsfahani, 279; RM., 1/50 - 60; R. Rıza, 1/46.

[291] S. Yaldırım, 107

[292] Zamahşerî, 1/45; RM., 1/59; İbnu'l - Müneyyir, 1/44

[293] R. İsfahanı, 279

[294] R. Rıza, 5/352.

[295] S. Yıldırım, 103

[296] R. Rıza, 7/326.

[297] Taberi, 1/127; R. İsfahanı, 278.

[298] RM. 7/104; R. Rıza, 7/449; Elmalılı, 3/1886.

[299] En'am: 6/12.

[300] En'am: 6/54.

[301] R. Rıza, 7/334.

[302] Râzî, 13/4.

[303] Buhari, Tevhid,  15,22   (4/188,  190); Müslim, Tevbe: 9/4 (4/2107); Tirmizi, Da'avât, 100 (5/549)

[304] İbnu'l - Esir, 4/519.

[305] RM., 1/51

[306] Müslim, Tevbe, 9/4 (4/1109); Tirmizî, Da'ât, 100 (5/549).

[307] Şevkânî, 1/21.

[308] Buharı, Edeb, 18 (4/38): K. Miras - A. Naim, 12/125 (ter­cümesi için.) : Müslim, Tevbe, 9/4 (4/2109)

[309] Buharı, Edeb, 19 (4/38) : Müslim, Tevbe, 9/4 (4/2108) : Tirmizî, Da'vât, 100, (5/549).

[310] Müslim, Tevbe, 4 (4/2108).

[311] K. Miras - A. Naim, 12/126 - 127.

[312] Ali İmran: 3/8. 

[313] S. Kutub, 1/224.

[314] R. Rıza, 3/230.

[315] Hûd: 11/58.

[316] Kuşeyrî, Letâif, 3/142 - 143.

[317] R. Rıza, 1/52.

[318] RM., 4/26.

[319] Âli îmran: 3/1073.

[320] Meryem: 19/45.

[321] Yasin: 36/5, Şuara: 26/217.

[322] S. Yıldırım, 104.

[323] R. Isfahanı, 574 : Tabatabâî, 3/259

[324] S. Yaldırım, 201

[325] Tabattabâî, 3/260 - 261

[326] Bakara: 2/243.

[327] Taberî, 2/369.

[328] a. g, e., 1/260 : Zamahşeri, 1/548.

[329] Bakara: 2/64.

[330] Taberi, 1/260 : Râzî, 3/109, R. Rıza, 1/342.

[331] Râzî, 3/109

[332] a. g. e., 21/16.

[333] İsrâ: 17/70.

[334] Taberi, 3/225.

[335] Al-i İmran: 3/73-74, Bakara: 2/105.

[336] a. g. e., 1/378.

[337] Bakara: 2/207.

[338] R. Isfahanı, 303

[339] Râzî. 4/108 :RM., 2/7.

[340] Bakara: 2/143.

[341] Râzî, 4/108

[342] S. Kutub, 2/18.

[343] R. Rıza, 3/283.

[344] Taberi, 3/155.

[345] Al-i İmran: 3/30.

[346] Râzî, 8/J.7.

[347] Nur: 24/2.

[348] a. g. e., 23/148 - 149.

[349] Burûc: 85/14, Hûd: 11/90. Vedûd.

[350] RM., 30/92.

[351] R. Isfahanı, 811.

[352] Râzî, 31/122.

[353] Maide: 5/54.

[354] R. Isfahanî, 811.

[355] A. O. Tatlısu, 90.

[356] Mai­de: 5/54.

[357] Tevbe: 9/7.

[358] Kuşeyri, Letâif, 3/10

[359] Al-i İmran: 3/313.

[360] S. Yıldırım, 147.

[361] Bakara: 2/195.

[362] Bakara: /2222.

[363] Bakara: 2/222.

[364] Al-i İmran: 3/146.

[365] Âl-i İmran: 3/159.

[366] Maide: 5/42.

[367] Nisa: 4/36.

[368] Nisa: 4/148.

[369] Bakara: 2/195.

[370] Kasas: 28/77.

[371] RM., 6/2.

[372]  İsfahanı, 151.

[373] Gazali, İhya, 4/407.

[374] Kuşeyri, Risale, 436.

[375] Gazali, a, g. e.,4/407.

[376] a. g. e., 4/408.

[377] S. Kutub, 5/68.

[378] Gazâlî, İhya, 4/408.

[379] RM., 3/129

[380] R. Isfahanı, 152.

[381] Kuşeyri, Letâif, 1/247.

[382] Râzî, 11/90.

[383] a. g. e,, 5/202.

[384] Gazâlî. 4/408; RM, 3/129

[385] RM., 3/129.

[386] Kuşeyri, Risale, 435 : S. Ateş, Sülemî, 195.

[387] RM., 2/165; 3/129. Bu hususta bkn. S. Yıldırım, 146 -154.

[388] Buharî, Tevhid, 33  (4/199) : Müslim, Birr ve Sıla, 48 (4/2030); Muvatta, Şi'r. (2/236)

[389] Gazali, 4/408.

[390] İbrahim Hakkı, Marifetname, 395.

[391] Enfal: 8/51.

[392] Subûnî, 133.

[393] RM., 4/142.

[394] Rum: 30/10; Tevbe: 970.

[395] Al-i İmran: 3/18; Enfal: 8/51; Yunus: 10/44.

[396] Al-i İmran: 3/117; Yunus: 10/44; Hûd: 11/101; Nahl: 16/33.

[397] Al-i İmran: 3/109.

[398] Nahl: 16/90.

[399] Al-i İmran: 3/181.

[400] Al-i İm­ran: 3/57.

[401] Taberi, 3/206.

[402] Müslim, Birr ve Sıla, (4/1994). İzahı için bkn. Sahih-i Mülsim Terceme ve Şerhi, A. Davudoğlu, 10/527-258. İmâm Ahmed “Şam ehlinin bundan şerefli hadisi yok­tur.” der (İbnu'l - Esir, 11/4).

[403] S. Kutub, 3/149.

[404] A. Davudoglu, 10/528.

[405] S. Kutub, 3/149; A. O. Tatlısu, 62

[406] Kuşeyrî, Letâif, 3/314.

[407] R. Isfahani, 471

[408] R. Rıza, 4/56 :10/40 : Elmalılı, 6/3805.

[409] Râzî, 6/174 : Gazâlî, 1/125; Kuşeyri, Letâif, 2/118; Şevkani, 5/48.

[410] Gazâlî, 1/125, 152.

[411] Bakara: 2/156. 

[412] Elmalılı, 1/549.

[413] Tabatabâî, 1/94 : 15/94 - 85.

[414] Taberî, 4/28.

[415] Al-i İmran: 3/108.

[416] Al-i İmran: 3/109.

[417] Ebu Davud, Sünnet, Kader, (4/225) : İbn Mace, Mukad­dime, Kader babı (1/29) : Müsned, 5/182, 185, Muttaki el-Hindi, 1/101

[418] Zamahşeri 1/485; 2/163 -164. 201-202; Razî, 12/44; 23/109.

[419] Kadı Abdulcebbâr, Muğnî, 6 -1/3, 127 -128; Şerhul Usûli'l - Hamse, 313 - 314; Muhit, 244.

[420] Kadı Abdulcebbâr, Muğnî, 6-1/115 - 121.

[421] a. g. c, 6 -1/177 - 180.

[422] Âl-i İmran: 3/182.

[423] Taberi, 24/82; Zamahşeri, 1/485; Şevkânî 5/77, R.M.,4/142; 18/46

[424] Elmalılı, 6/3805.

[425] Kamer: 54/34-35.

[426] Enfal: 8/25.

[427] Râzî, 29/59.

[428] S. Yıldırım, 133.

[429] Bakara: 2/32,127,137,181,224,244; Enam: 6/83,128,139, 115; Araf: 7/200; Yunus: 10/65; Yusuf. 12/6,83,100,34 v.b.

[430] R. Isfahani, 513.

[431] a. g. e., 514.

[432] Gazâlâ, İhya, 1/150.

[433] Zamahşerî, 3/196. Mutezilenin başka görüşleri için bkn., İbn Rüşd, 50 - 51.

[434] İbnu'l - Müneyyir, 3/186.

[435] Kadı Abdulcebbâr, Muhit, 126

[436] Râzî, Muhassal, 158; Gazali, İktisad, 74.

[437] İbn Rüşad, 55.

[438] Nebe: 78/29.

[439] Râzî, 31/18.

[440] A. Kâri, .16.

[441] İbn Rüşd, 55

[442] M, İkbâl, 94

[443] a. g. e., 92.

[444] İbn Rüşd, 51.

[445] Bakara: 2/143.

[446] Âl-i İmran: 3/140.

[447] Zamahşeri, 1/460; R. Rıza, 2/8-9; Elmalılı, 3/3226; H. B. Çantay, 1/42

[448] R. Rıza, 2/8.

[449] Şura: 26/12.

[450] Bakara: 2/216.

[451] Râzi, 6/28

[452] a. g. e., 2/3.

[453] Şevkânî, 3/299

[454] Kehf: 18/65.

[455] Şekâni, 3/299.

[456] RM., 15/330

[457] Kehf: 18/66.

[458] Şevkânî, 3/299.

[459] Burada sözü edilenin Müsâ (as)'dan başka bir Musa olduğunu söyleyenler olmuşsa da bu zayıf bir iddiadır. Bu hususta bkn. RM., 15/331; İbnu'l - Esîr, 2/220-230.

[460] Bâzı, 1/140; RM., 1/227.

[461] Nisa: 4/130; En'am: 6/18 73,83,128,139; Hud: 11/1; Yusuf: 12/8 83,100; Hicr: 15/25; Fussılet: 41/43; Şura: 42/51 v.b.

[462] S. Yıldırım, 162, Gazali, Makâsıd'dan naklen.

[463] Râzi, 1/40.

[464] R. Isfahani, 181

[465] a. g. e., 181.

[466] RM.,  5/14.

[467] Râzî, 5/211.

[468] Elmalılı, 915 - 920

[469] Kadı Abdulcebbâr, Muğni, 6 - T/48.

[470] Şâbûnî, 133 - 134.

[471] Taberî, 4/140: Zamahşerî, 1/488.

[472] Al-i İmran: 3/191.

[473] Taberi, 4/140.

[474] Tabatabâî, 4/87

[475] Taberi, 4/140

[476] Ra'd: 13/17.

[477] Enbiya: 21/16.

[478] S. Kutub, 17/17.

[479] S. Havva, 92.

[480] Hicr: /85.

[481] Benzeri ayetler: En'am: 6/73; İbrahim: 14/19; Nahl: 16/3; Rûm: 30/8; Sâd: 38/27; Duhan: 44/38; Câsiye: 45/22 v. b.

[482] M. Kutub, 117 - 118.

[483] Râzî. 28/3.

[484] Elmalılı, 5/36 90. Bu hususta geniş bilgi için bkn. M. Sabri, Mevkıfı'l - Akl, 2/342.

[485] İbn Teymiyye, Mecmu'atü'r - Resâil, 1/326; M. Sabri, 3/3, 16: RM., 26/89.

[486] Râzî, 2/154; 4/3 - 96; 7/132; 17/31.

[487] a. g. e., 25/178.

[488] a. g. e., 9/140; 13/31 - 32.

[489] İnfitar: 82/6.

[490] a. g. e., 31/79

[491] İbn Teymiyye, a. g. e., 1/326- 327.

[492] a. g. e.5 1/339; M. Sabri, a. g. e,, 3/3.

[493] İbn Kayyım, 1/31.

[494] Al-i İmran: 3/192.

[495] Râzî, 4/95; S/139

[496] İbn Teymiyye, Mecmu'atü'r - Resâil, 1/331 - 332

[497] RM., 26/90.

[498] M. Sabri, Mevkı'l - 'Akl, 3/3, 16

[499] Âl-i İmran. 3/192.

[500] Elmalılı, 5/3691 - 3692.

[501] Tabatabâî, 12/9 - 10.

[502] a. g. e, 15/272.

[503] S. Yıldırım, 162

[504] Bu irtibatlara, Allah'ın kudret ve iradesini anlatırken temas etik.

[505] Maide: 5/17,41,38; Ra'd: 13/11; Kehf: 18/82; Ahzâb: 33/17; Yasin: 36/82; Feth: 48/11; Cin: 72/10; Zümer: 39/38 v.b.

[506] Kummî, 29.

[507] Râzî, Muhassal, 161; Gazali, İktisad, 75-76; RM., 1/209; S. Yeprem, 279.

[508] R. Isfahani, 398; Sâbûnî, 108; Kummî, 29; A. Kârî,  10; S. Yeprem, 278.

[509] Mâturidî, 305.

[510] S. Kutub, 30/135.

[511] Burûc: 85/16; Hûd: 11/108.

[512] Zamahşerî, 2/294

[513] Maide: 5/1.

[514] Taberî, 6/36.

[515] Kuşeyri, Letâif, 2/92

[516] Kuşeyrî, Letâif, 4/77.

[517] Âl-i İmran: 3/6.

[518] Elmalılı, 2/1031.

[519] Râzî, 7/131 - 132.

[520] Bakara: 2/253; En'am: 6/111; Kehf: 18/23-24; Müddessir: 74/56.

[521] Râzi, 31/75 : RM, 20/135.

[522] S. Kutub, 30/69 : M. Sabri, Dinî Müceddidler, 148

[523] Yunus: 10/100.

[524] Kuşeyrî, a. g. e., 3/117.

[525] a. g. e., 3/117 : Gazâlî, İktısad, 80 : İbn Teymiye, 2/76 : İbn Salah, 37 : A. Kâri, 19. Hadistir.

[526] Râzî, 9/203 : Gazâlî, İhya, 1/151 : RM., 3/4

[527] Bakara: 2/252.

[528] S. Kutub, 3/17.

[529] Zümer: 39/17.

[530] Bu ayetin geniş tefsiri için bkn. RM., 23/241 - 244

[531] En'am: 6/107.

[532] Şevkânî, 2/150.

[533] Taberî, 6/104 : Kuşeyrî, Letâif, 2/153.

[534] Elmalılı, 2/845.

[535] M. Sabri, Dinî Müceddidler, 145, Elmalılı, 3/2081.

[536] Bakara: 2/185.

[537] İbn Teymiyye, Mecmu'atü'r - Resâil, 2/76 - 77.

[538] A. Kâri, 20.

[539] İbn Kayyim. 2/193 -194.

[540] Zamahşerî, /45.

[541] a. g. e, 1/383; Râzî, 31/75; RM., 29/135.

[542] Bakara: 2/253.

[543] Râzî, 21/109.

[544] İbnu'l - Müneyyir, 2/45

[545] Maide: 5/41.

[546] a. g. e., 1/613 - 614; RM., 6/139.

[547] İbn Rüşd, 56 - 57; İbnu'l - Esîr, 10/128.

[548] RM.. 1/209. Mutezilenin “irade” hakkındaki görüşleri için bkn. Kadı Abdulcebbâr, Muğnî, bütün 6 -1. cüz,

Şerhu'l - Hamse, 431 - 440.

[549] Ebu Davud, Sünnet, Kader babı (4/222); Müsned, 2/86 -5/406

[550] Ebu Davud, aynı yer (4/222).

[551] Tirmizî, Kader, 13 (4/454).

[552] İbnu'l - Esir, 10/128.

[553] S, Yıldırım, 155.

[554] R. Rıza, 6/441; 8/4; 4/189.

[555] a. g.  e., 4/141; 8/4.

[556] En'am: 6/39.

[557] a. g. e., 7/402.

[558] Şura: 42/8.

[559] RM., 25/14.

[560] Âl-î İmran: 3/108.  

[561] a. g. e., 4/27; Zamahşerî, 1/454.

[562] Ba­kara: 2/284.

[563] Elmalılı, 2/992.

[564] Al-î İmran: 3/26.

[565] S. Kutub, 3/156.

[566] A’raf: 7/156.

[567] a. g. e., 9/76.

[568] Ahzâb: 33/24.

[569] R.M, 21/172.

[570] Âl-î İmran: 3/39.

[571] S. Kutub, 3/170.

[572] Elmalılı 2/1034.

[573] S. Yıldırım, 155.

[574] Maide: 5/64.

[575] Elmalılı, 3/1729.

[576] a. g. e., 3/1551.

[577] RM, 4/52.

[578] Zamahşerî, 2/122; 3/344.

[579] Şûra: 42/8.

[580] a. g. e., 3/461.

[581] Gazali, İktisad, 61.

[582] Bakara: 2/20,106,109,148,283; Âl-î İmran: 3/26,29,165,139; Maide: 5/18, 120; En'am: 6/17,37,65 v.b.

[583] Taberî, 26/23.

[584] A. O. Tatlısu, 122.

[585] S. Yıldırım, 165; Beyhaki, el - Esma, ve's - Sıfat, 28-29'dan naklen

[586] R. Isfahani, 596.

[587] a. g. e., 595.

[588] aynı yer.

[589] A. Kâri, 16.

[590] Gazali, 1/148

[591] Gazâli, İktısad, 61 A. Kârî, 16.

[592] Gazali, a. g. e-, 73.

[593] Râzî, Muhassal, 152.

[594] S. Kutub, 3/149.

[595] A, Kâri, 133; Kadı Abdulcebbâr, Muğnî, 6 -1/127 : Mu­hit, 244.

[596] Bakara: 2/220.

[597] Razî 6/52.

[598] Nisa: 4/39.

[599] RM, 5/32.

[600] M. İkbâl, 96

[601] R. Isfahani, 498.

[602] A.g.e. 498; A.O.Tatlısu, 40

[603] Bakara: 2/269,270.

[604] Elmalılı, 2/890-891

[605] S Yıldırım,138

[606] S. Yıldırım, 138. R. Isfahani, 625.

[607] A. O. Tatlısu, 49.

[608] İbnul'l - Esir, Nihay 4/129.

[609] S. Yıldırım, 199.

[610] a. g. e., 200, Beyhakî el - Esma ve's - Sifât, 33'den naklen

[611] a. S. e., 200, Beyhakî, a. g. e., 43'den naklen.

[612] R. Rıza, 12/273.

[613] İbnu'l-Esîr, Nihaye, 4/140.

[614] Yunus: 10/78; Câsiye: 45/37.

[615] R. Isfahani, 638.

[616] Ebu Davud, libas, Kibr babı (4/59); İbn Mâce, Zühd, 16 (2/1387); Müsned, 4/4, 427.

[617] S. Yıldırım, 217.

[618] R. Bıza, 3/161.

[619] A'râf: 7/54.

[620] Bakara: 2/255.

[621] Elmalılı, 3/2177. 2181.

[622] a. g. e., 2/852, 853.

[623] Râzî, er - Ruh ve'n - Nefs, 10.

[624] Kadı Abdulcebbâr, Muğni, 11/69.

[625] Râzî, 28/232 - 233.

[626] Bakara: 2/30.

[627] Elmalılı, 1/299.

[628] Taberî, 1/157; RM., 1/220.

[629] Taberi, 1/156 -, R. İsfahani, 223.

[630] Mevdûdî, Tefhhnü'l-Kur"an, 79.

[631] R, Isfahanî, 223.

[632] RM., 1/220

[633] Taberî, 1/157.

[634] R. Isfahanı, 223.

[635] En'am: 6/165, Fatır: 35/39.

[636] Mevdudİ, Tefhim, 79.

[637] Fatır: 35/39.

[638] Müminûn: 23/115.

[639] Kıyamet: 75/36.

[640] Celaleyn, 2/247.

[641] Zamahşerî, 3/45.

[642] Zâriyât: 51/56.

[643] a. g. e., 4/21.

[644] A'raf: 7/179.

[645] RM., 27/20-21.

[646] a. g. e., 27/21.

[647] Hûd: 11/119-120.

[648] a. g.  e, 12/164.

[649] Buharı, Tevhid, 1 (4/185); Müslim İman, 1 (1/58); Tirmizî, İman, 18 (5/26); İbn Mâce Zühd, 35 (2/1435); Müsned, 2/309 : 3/260 - 261.

[650] Ahzab: 33/72.

[651] Râzî, 25/234 - 235

[652] R. Isfahani, 30.

[653] S. Nursî, Sözler, 567-570.

[654] S. Ateş, Sülemi, 186.

[655] Râzî, 25/234; RM., 22/96.

[656] Âl-î İmran: 3/385.

[657] Mü’min: 4039.

[658] Kehf: 18/7,8.

[659] Tirmizî, Zühd, 41 (4/578) : Müsned, 3/19 :6/68

[660] Gazali, 3/250 - 287; İbrahim Hakkı, Marifetname, 270-282

[661] Müslim, Zühd, 1 (4/2272); Tirmizî, Zühd, 16 (4/562); İbn Mâce, Zühd, 3 (2/1378).

[662] En'am: 6/165.

[663] Hûd: 11/7.

[664] Mülk: 67/2.

[665] Elmalılı, 7/5155.

[666] Razî, 30/56

[667] RM., 29/5.

[668] a. g. e., 29/5.

[669] S. Kutub, 29/221.

[670] İnsan: 76/2.

[671] Şevkânî, 3/345.

[672] Taberi, 29/127; Râzî, 30/237; RM., 29/152

[673] R. Isfahani, 63.

[674] Râzî, 30/237.

[675] RM., 29/153

[676] İnsan: 76/3.

[677] Ankebut: 29/2.

[678] Bu ayet imanları yüzünden işkence edilen müslümanlar hakkında nazil olmuştur. Vahidî, 229.

[679] Tirmizî, Zühd, 58 (4/602).

[680] S. Kutub, 20/105

[681] a. g. e, 20/105-106.

[682] Zamahşerî; 3/195.

[683] Kuşeyrî, Letaif, 4/86, 89.

[684] Bakara: 2/155.

[685] Râzî, 4/153.

[686] Taberî, 2/25.

[687] Zamahşeri, 4/251; Kuşeyrî, a. g. e., 1/151; RM., 1/254.

[688] RM., 2/23.

[689] Taberî, 1/217.

[690] Enbiya: 21/35, benzeri, A'raf: 7/168.

[691] Elmalılı, 1/490.

[692] Taberî. 2/391

[693] Bakara: 2/249.

[694] Bakara: 2/245.

[695] a. g. e., 2/383.

[696] Bakara: 2/102.

[697] Kamer: 54/27.

[698] Râzî, 29/53.

[699] Duhan: 44/33.

[700] Mevdudî, Tefhim, 224.

[701] Bakara: 2/210.

[702] Maide: 5/48.

[703] Taberî, 6/175; Zamahşerî, 1/618.

[704] Âl-î İmran: 3/7.

[705] RM. 3/86.

[706] Âl-î İmran: 3/7.

[707] Bu hususta bkn. “Lümmetü'ş – Şeytan” kısmı.

[708] En’am: 6/112.

[709] Elmalılı, 3/2031.

[710] Şamahşerî, 2/45

[711] Yu­suf: 12/23.

[712] S. Kutub, 12/210.

[713] RM., 23/182.

[714] Sâd: 38/24.

[715] Saffat: 37/100,103.

[716] Bakara: 2/124.

[717] Kuşeyrî, Letâif, 4/239.

[718] a. g. e., 4/269.

[719] Nur: /11.

[720] a. g. e., 4/268.

[721] Tirmizî, Zühd, 56 (4/601).

[722] Beled: 90/4.

[723] Elmalılı 8/5830

[724] RM., 30/135

[725] Elmalılı 8/5830.

[726] İnsan: 76/2.

[727] Bakara: 2/286.

[728] Taberî, 2/306; Zamahşerî 1/407; Râzi, 7/139; B. Rıza, 3/145

[729] RM., 4/8; Kummî, 38.

[730] Kelâbâzî, 75 - 76, Mutezilenin görüşü için bkn. Kadı Abdulcebbâr, Muğnî, 11/292.

[731] S. Kutub, 3/102.

[732] RM. 18/46.

[733] Elmalılı, 2/997. Yakın görüş için bkn. S, Nedvî, 6 - 7.

[734] Nisa: 4/95.

[735] Muttaki Hindi, 2/252.

[736] Âl-î İmran: 3/102.

[737] Teğabün: 64/16.

[738] İbn Salah, 7.

[739] Hacc: 22/78.

[740] Huşeyrî, Letâif. 4/237.

[741] Razi, 7/147

[742] Bu hususta bkn. Razı, 2/42-45; 2/84-86; 6/52; 7/125, 139 -142; 11/13, 176; Kadı Abdülcebbâr, Mugni, 11/159, 160, 183, 254, 391, 528; Kummî, 28; M. Sabrı, Mevkıfu'l -' Akl, 3/27; RM-, 4/9.

[743] Tin: 95/4.

[744] Teğabün: 64/3.

[745] RM.. 30/175; Taberî, 1/88; Râzî, 31/60.

[746] Müslim, Birr ve Sıla, 32 (4/2017).

[747] RM., 30/175.

[748] Abese: 80/19.

[749] Nisa: 4/28.

[750] Enbiya: 21/37.

[751] RM., 17/48

[752] Ahzab: 33/72.

[753] Mearic: 70/19.

[754] S. Havva, Allah, 96.

[755] Elmalılı, 3/214 : S. Nursi, Sözler, 333.

[756] Tin: 95/4.

[757] A. H. Akseki, Ahlak Dersleri, 11.

[758] R. Rıza, 3/146-147.

[759] RM, 15/150.

[760] Müsned, 2/134; Heysemi, 6/313, sağlam sened ile.

[761] Beled: 90/10.

[762] Elmalılı, 8/5833 - 5839 (Sahih sened ile)

[763] R. Isfahani, Mutluluğu Kâz. 169 -170; krş. İbn Haldun, Şifâu's - Sâil, 104 -105.

[764] Râzi, 7/179; Kınalızade, 37-38,  Şeltût, 63; M. Kutub, 42, S. Kutub, 30/174.

[765] Şems: 91/7,8.

[766] RM., 30/143.

[767] S. Nursî, Sözler, 334-335.

[768] R. Isfahanî, Mutluluğun Kazanılması, 59.

[769] Gazâlî, İhyâ, 3/4.

[770] İbn Haldun, Şifâu's - Sâil, 102.

[771] S. Ateş, İsâri Tefsir Okulu, 280 - Sülemi, 146.

[772] Müfredat, R. Isfahani, 764; Razî, 31/177, en - Nefs ve'r-Ruh, 27; Kuşeyrî, Risale, 182.

[773] Gazali, 3/5.

[774] Kuşeyrî, Risale, 183.

[775] R. Isfahani, 764; Gazali, 3/5

[776] R. Isfahani, 796.

[777] İbn Kayyım, 1/220.

[778] Rûm: 30/29.

[779] Râzî, 12/63.

[780] Sâd: 38/26.

[781] a. g. e., 20/200.

[782] Nazi'ât: 79/40,41.

[783] S. Kutub, 30/34.

[784] Şevkânî, 3/34;  RM., 13/2.

[785] Yusuf: 12/53.

[786] Şevkânî, 3/35; RM., 13/2.

[787] RM., 13/2.

[788] Zamahşerî, 2/311; Şevkânî, 3/1.7; RM., 12/213; S. Kutub. 12/213,

[789] Müsned, 6/20 - 22: Muttaki Hindi, 4/269.

[790] S. Karakoç, Allaha İnanma ve İnsanlık, 23

[791] S. Ateş, Sülemî, 147.

[792] Muttaki Hindi, 4/269, Deylemî'den

[793] a. g. e., 2/321

[794] Fecr: 89/16.

[795] Meâric: 70/19,21.

[796] RM., 29/62.

[797] Zamahşerî, 4/159

[798] Râzi, 17/51.

[799] a. g. e., 30/129

[800] Adiyât: 100/6.

[801] RM., 30/218

[802] Elmalılı, 4/2768.

[803] RM., 29/136-137.

[804] Bu hususta bkn. R. Blachere, Note Sur Le Substantif Nafs 'Souffle VitaT 'Ame' Dans Le Coran, Semitica-I (1948) dergisi, Paris. Bu makale S. Kılıç tarafından ter­cüme edilmiş ve îslamî ilimler Fakültesi Dergisi'nin 5. sayısına verilmiştir.

[805] Bakara: 2/36.

[806] Hicr: 15/36,37; Sâd: 38/79,80; A'raf: 7/14,15.

[807] Taberi, 8/102.

[808] A'­raf: 7/16,17.

[809] a. g. e., 8/100.

[810] Zamahşerî, 2/69.

[811] Fatır: 35/6; Bakara: 2/208.

[812] Nisa: 4/60.

[813] Yasin: 36/62.

[814] Nas: 114/5.

[815] Taberî, 30/223; RM., 30/286.

[816] RM., 30/286.

[817] Kuşeyrî, Risale, 178

[818] Râzî, 5/4 - 5; İbrahim Hakkı, Marifetname, 348

[819] Kuşeyrî, a. g. e., 178 -179.

[820] İbn Kesir, 7/422,

[821] Buhari, (1/228); Müslim, 4/1712

[822] Tirmizî, Tefsir, 3 (5/220).

[823] Nisa: 4/10.

[824] Bakara: 2/268; Nur: 24/21.

[825] Bakara: 2/169.

[826] Maide: 5/91. 

[827] En'am: 6/43; Enfal: 8/48; Nahl: 16/63; Neml: 27/24: Ankebut: 29/38.

[828] RM, 7/151.

[829] karşılaştır, Râzî, 26/5.

[830] Fatır: 35/5.

[831] S. Kutub, 5/423.

[832] En'am: 6/108.

[833] Hicr: 15/39.

[834] Bakara: 2/212; Âl-î İmran: 3/14.

[835] Al-i İmran: 3/14.

[836] Tabatabâî, 3/87 - 98

[837] En'am: 6/108.

[838] Zamahşerî, 1/416.

[839] R. Rıza, 3/239; S. Kutub, 2/230.

[840] R. Rıza, 3/239.

[841] Gazâlî, 3/4; RM, 1/134; İbrahim Hakkı, Marifetname 286.

[842] Râzî, 24/166 -167; Râzî, en - Nefs ve'r - Ruh, 51 - 52; Ga­zali, 3/4; Elmalıh, 1/120.

[843] Gazali, 3/5; İbrahim Hakkı, 286

[844] Gazâlî, 3/4. 398

[845] R. Isfahanı, 620

[846] Şevkâni, 5/81; R. Rıza, 1/153; Tabatabâî, 2/223-224; S. Kutub, 14/85; İbrahim Hakkı, 283

[847] İzutsu, 13.

[848] Bakara: 2/225.

[849] Taberi, 2/249.

[850] Bakara: 2/284.

[851] RM., 3/63.

[852] Râzî, 7/123.

[853] Zamahşerî, 1/406.

[854] R. Rıza, 3/132.

[855] Muttaki Hindi, 1/217.

[856] Hacc: 22/46.

[857] a. g. e., 1/215.

[858] İsrâ: 17/30.

[859] Kuşeyri, Letâif, 4/20.

[860] Nahl: 16/78.

[861] Zamahşeri, 2/422:

[862] RM., 14/201 - 202.

[863] S. Kutub, 29/31

[864] Mülk: 67/23.

[865] H. B. Çantay, 3/1070, el-İbrîz'den naklen. Kalbin Askerleri mevzuunda bkn. Gazali, İhya, 3/8 -10.

[866] R. Isfahani, 673; Kuşeyri, Letâif, 1/316; Şevkâni, 1/410.

[867] Gazli, 3/6; M. Kutub, 110.

[868] R. Rıza, 1/153, 352.

[869] Kâf: 50/37.

[870] Şevkâni, 5/81.

[871] A'raf,  7179; En'am: 6/25; İsrâ: 17/46 Hacc: 22/46 v.b. M. Sabri, Mevkıfu'I -'Alk, 1/439 - 440.

[872] krş, M. Sabri, a. g. e., 1/439.

[873] Gazali, 3/10

[874] bkn. Mu'cemu'l - Müfehres, 'Akl maddesi

[875] Kadı Abdulcebbâr, Mugni, 11/371.

[876] Râzi, en - Nefs ve'r-Ruh, 49.

[877] Baka­ra: 2/73,242; Âl-i İmran: 3/118; En'am: 6/151; Yusuf: 12/2; Nur: 24/61 v.b.

[878] Tabatabâi, 2/250.

[879] Naim, İslam Ahlakının Esasları, 55.

[880] Bakara: 2/269; Âl-î İmran: 3/7; Ra'd: 13/19 v.b.

[881] S. Kutub, 3/57.

[882] Bakara: 2/197; Maide: 5/103.[882]

[883] İsrâ: 17/85.

[884] Gazali, 3/5 - 6; R. İsfahani, 299.

[885] Kuşeyrî, Risale, 183; Kelâbâzî, 99.

[886] RM., 14/316 - 45; M. Sabri, Mevkıf, 1/408; M. Kutub, 54 -60; Akkad, Kur'an Felsefesi, 118.

[887] Kelâbâzî, 99.

[888] Kelâbâzi, 99; Kuşeyrî, a. g. e., 183.

[889] M. Kutup, 57.

[890] Secde: 32/7,9 ; Benzer ayetler: Sâd: 38/72; Hicr: 15/28,29.

[891] Elmalılı, 6/4109

[892] İbrahim Hakkı, Marifetname, 223.

[893] M. Kutub, 59.

[894] A. H. Akseki, İslâm, 53.

[895] Elmalılı, 1/84, 89.

[896] S. Kutub, 1/71; Şeltût, 64; Z. Mübarek, 136.

[897] F. Kam, Dinâ Felsefî Sohbetler, 139.

[898] a. g. e., 138.

[899] Küşeyrî, Letâif, 1/298.

[900] A. F. Başgil, Gençlerle Başbaşa, 24.

[901] Gazâlî, 3/11

[902] Muttaki Hindî, 13/166.

[903] A. H. Akseki, Ahlak Dersleri, 47, İslam, 308; A. Emin, Ahlak, 116.

[904] Bakara: 2/86, 90; Tevbe: 9/38,111; Hûd: 11/15; Kehf: 18/29; Câsiye: 45/15 v, b.

[905] Tekvîr: 81/25,29.

[906] Elmalılı, 8/5625

[907] a. g. e., 8/5629.

[908] Yunus: 10/49.

[909] RM., 11/130.

[910] S. Kutub, 4/131 – 132.

[911] Kummî, 28.

[912] Elmalılı, 34 - 36.

[913] Bakara: 2/256.

[914] S. Kutub, 3/27.

[915] Taberî, 3/11.

[916] S. Kutub, 3/30 – 34.

[917] Taberi, 3/10-11.

[918] RM., 3/12.

[919] Râzî, 7/14; RM., 3/13, Kaffâl'ın görüşü

[920] Bakara: 2/253.

[921] Mevdûdî, Terhim, 269

[922] Bakara: 2/64.

[923] RM., 1/280 - 281: R. Rızâ, 1/340.

[924] Zariyât: 51/56. 

[925] Zamahşerî, 4/21.

[926] Bakara: 2/86,89.

[927] Tevbe: 9/111.

[928] Elmalılı, 4/2622

[929] bkn. bu tezin 83. sahifesi

[930] Târık: 86/4.

[931] İbn Kesîr, 4/73.

[932] Fussilet: 41/31.

[933] RM., 25/21.

[934] Taberî, 4/50 - 51  : 15/16 - 17: RM., 2/155 - 156

[935] Âl-î İmran: 2/123,125; Ahzap: 9,10.

[936] Taberî, 9/132.

[937] Enfal: 8/11,12.

[938] Kuşeyrî, Risale, 178.

[939] Kelâbâzî, 134.

[940] Nisa: 4/63. 

[941] Elmalılı, 5/3019

[942] Şuarâ: 26/4.

[943] Taberî, 15/41.

[944] RM, 15/36.

[945] Taberî, 15/41.

[946] İsrâ: 17/15.

[947] Bakara: 2/209.

[948] Muhtemelen Kadı Abdülcebbâr'dır.

[949] Râzi, 5/210.

[950] Zamahşerî, 2/366.

[951] İbrahim: 14/4.

[952] Şevkâni, 3/94.

[953] S. Kutub, 6/23.

[954] Râzî, 11/110.

[955] Nisa: 4/165.

[956] S. Kutub, 6/23.

[957] Râzî, 21/34; Şevkânî, 3/253.

[958] S. Kutub, 6/30.

[959] Tâhâ: 20/134.

[960] Zamahşerî, 1/583.

[961] Râzî, 26/306.

[962] Yasin: 36/70.

[963] İbrahim: 14/1.

[964] Kasas: 28/56.  

[965] Tabatabâi, 12/7.

[966] Bakara: 2/2.

[967] En'am: 6/104.

[968] Mevdûdî, Tefhim, 95,

[969] A. H. Akseki, Ahlak Dersleri, 167.

[970] S. Kutub, 30/169.

[971] Muttaki Hindi, 1/30; 3/156; İbn Kayyım, 2/152; Gazâli, İhya, 4/77, 83, 84.

[972] Muttakî Hindi, 3/156.

[973] İbn Kayyîm, 2/155.

[974] M. İkbâl, 105.

[975] S. Kutub, 2/30.

[976] Bakara: 2/153, benzeri ayet Bakara: 2/45.

[977] Elmalılı, 1/544.

[978] Taberî, 2/395; R. Rıza, 2/37.

[979] Bakara: 2/177, benzeri ayet Âl-î İmran: 3/16,17.

[980] Râzî, 7/202.

[981] RM., 2/43

[982] Râzî, 7/202.

[983] Bakara: 2/214.  

[984] Zamahşerî, 1/356.

[985] RM., 14/258.

[986] Nahl: 16/126.

[987] Âl-î İmran: 3/200.

[988] Elmalılı, 9/6082.

[989] İbnu'l-Esîr, 11/686, benzeri Tirmizi, 2518. hadis.

[990] Elmalı, 6081.

[991] İbn Kayyım, 2/157.

[992] Muttaki Hindi, 3/157

[993] Gazali, 4/87.

[994] Sâd: 38/41.

[995] Râzî, 26/212 - 213.

[996] Enbiya: 21/83.

[997] S. Kutub, 17/48.

[998] Enbiya: 21/84; Sâd: 38/42,43.

[999] Yusuf: 12/84.

[1000] Elmalılı, 4/2 907.

[1001] Yakub: /86.

[1002] Gazali, 4/86; RM,, 30/229; S. Ateş, Sülemî, 173.

[1003] S. Kutub, 13/125; Elmalılı, 9/6082.

[1004] Buharı, Cenâiz, 42 (1/156); Müslim, Cenâiz, 8 (2/637); Ebu Davud, Cenâiz, 27 (3/192); Tirmizî, Cenâiz, 13 (3/3131; Nesâî, Cenâiz babı, (4/22).

[1005] Gazâlî, İhya, 4/79 - 80. Sabır hakkında ayrıca bkn. Gazâlî, 4/76-176; İbrahim Hakkı, Marifetnâme, 371-376, Kuşeyri, Risale, 278 - 284; Kelâbâzî, 143 - 144.

[1006] Asr: 103/l,3.

[1007] Buhârî, Merdâ, 7 (4/3); Tirmizî, Zühd, 57 (4/60S).

[1008] M. İkbal, 109.

[1009] A. Carrel, Dua, 45

[1010] Râzî, 5/97.

[1011] Tirmizi, Daavât, 1 (5/456).

[1012] a. g. .e, Daavât, 1 (5/455); İbn Mâce, Dua, l (2/1258).

[1013] Furkan: 25/77.

[1014] Râzî, 24/117.

[1015] Tirmizî, Daavât, 2 (5/455); İbn Mâce, Dua, l (2/1258).

[1016] İzutsu, 185.

[1017] Fâtır: 35/14.

[1018] Neml: 27/62.

[1019] Mü’min: 40/60.

[1020] Elmalılı, 6/4176-4177.

[1021] S. Ateş, Sülemi, 174, Hakâik i Sülemî'den naklen.

[1022] Buharî, Teheccüd, 14  (1/137); Müslim, Salâti'l-Müsâfirîn, 24 (1/521); Tirmizî, Daavat, 79 (5/526); Ebu Davud, Salat, (2/34).

[1023] Îbnu'l-Esîr, 4/139.

[1024] Bakara: 2/186.

[1025] Şevkânî, 1/184.

[1026] Taberî, 2/94-95.

[1027] Tirmizî, Daavât, 165  (5/556)

[1028] a. g. e., Daavât, 68 (5/517).

[1029] S. Kutub, 3/170.

[1030] Âl-î İmran: 3/38,39.

[1031] a. g. e., 1/149.

[1032] Bakara: 2/124.

[1033] Bakara: 2/126.

[1034] Kuşeyrî, Letaif, 3/11S.

[1035] Râzî, 8/33.

[1036] RM., 2/8.

[1037] Fatiha: 1/4.

[1038] Tabatabâî, 1/26.

[1039] Taberî, 1/53; Râzî,  1/253; RM.,  1/87.

[1040] Taberî, 1/54

[1041] RM,, 1/87

[1042] Taberî, 1/55.

[1043] Ahkâf: 46/15.

[1044] Râzî, 1/65-67.

[1045] Râzi, 5/97 -100; İbn Teymiyye, Mecmu'atü'r - Resâil, 1/20 - 83; Elmalılı, 1/662

[1046] Gazâlî, 1/426.

[1047] Tirmizi, Kader, 6  (4/448).

[1048] Heysemî, 10/46. Benzeri hadisler için bkn. Muttaki Hindi, 2/39-40.

[1049] K. Miras - A. Naim, 12/225.

[1050] Maturidî, 305-314; Şabûni, 181; A. Kâri, 13; İbn Teymiye, 1/404; Kelâbâzî, 73; K. Miras-A. Naim, 12/220; A. H. Akseki, İslâm, 283; M. Ebû Zehra, 227, 345.

[1051] M. İkbâl, 126.

[1052] İzutsu, 125.

[1053] En'am: 6/59.

[1054] Rıza, 7/471-472.

[1055] Taberî, 7/137; 8/124.

[1056] Râzî, 13/11; 16/85; 31/18; RM., 10/115.

[1057] Hadîd: 57/22.

[1058] Râzî, 29/237.

[1059] Kuşeyrî, Letâif, 3/236.

[1060] Zamahşeri, 3/363.

[1061] Bakara: 2/187.

[1062] a. g. e., 1/338.

[1063] Râzî, 16/85; RM., 10/115.

[1064] Tevbe: 9/51.

[1065] Kamer: 54/49.

[1066] Taberî, 27/65.

[1067] S. Kutub, 27/102 - 104.

[1068] Râzî, 8/177 - 178; Şevkâni, 1/371; RM.,  4/27.

[1069] Yusuf: 12/6.

[1070] Hûd: 11/105.

[1071] Zamahşerî, 2/293..

[1072] Şuarâ: 26/3. 

[1073] Heysemi, 7/85, sıka ravîlerle

[1074] Enfal: 8/23.

[1075] Taberî, 9/140.

[1076] En'am: 6/111.

[1077] RM., 8/2.

[1078] Râzi, 23/124; RM., 18/67.

[1079] Mü’min: 40/106.

[1080] Kuşeyri, Letâif, 4/196; MR.,  17/97.

[1081] Enbiya: 21/101.

[1082] Kuşeyrî 3/137.

[1083] Taberi, 10/32.

[1084] Enfal: 8/68.

[1085] Yunus: 10/98.

[1086] Kuşeyrî, 3/116.

[1087] RM., 8/108; 22/213.

[1088] Kuşeyri, 2/225; 3/94.

[1089] Yunus: 10/96.

[1090] Zamahşerî, 2/41; 2/253; 2/394

[1091] İbnul-Müneyir, 2/384

[1092] Meselâ bkn. Heysemî, 7/185 - 220

[1093] Ebû Davud, Sünnet, kader babı,  (4/226); Îbnu'l-Esir, Câmi'ul - Usûl, 10/106.

[1094] Tirmizi Kader, 18 (4/458).

[1095] a. g. e., Kader, 10 (4/451).

[1096] Müslim, İman, 1 (1/36); Ebu Davud, Sünnet, Kader ba­bı, (4/223); Nesai, İman (8/97).

[1097] Muttaki Hindî, 1/93;

[1098] a. g. e., 1/104, 105, 117; Tirmizi, Kader, 13 (4/454); Maturîdî, 315.

[1099] Buharî, Kader, 8 (4/99): Müslim, Kader, 5 (4/2046); Ebu Davud, Nikâh, (2/246).

[1100] Muttaki Hindi, 1/96.

[1101] Buharî, Kader, l  (4/98); Müslim, Kader, l  (4/2041); Ebu Davud, Sünnet, Kader babı  (4/228)

[1102] Buharî,  Kader, 3   (4/98);  Müslim, Kader,  1 (4/2039); Ebu Davud, Sünnet, Kader babı (4/223)ç Tirmizî, Ka­der, 3 (4/445); Muvatta, Kader, (2/208).

[1103] A'raf: 7172.

[1104] Muvatta, Kader, (2/207); Tirmizî, Tefsir, 8 (5/266); Ebu Davud, Sünnet, Kader,  (4/227).

[1105] Buharî, Kader, 1 (497); Müslim, Kader, l (4/2036); Tir­mizî, Kader, 4 (4/446).

[1106] Kehf: 18/54.

[1107] Buharî, Tehccüd, 5 (1/135);. Müslim, Sadati'l - Müsâfirîn, 28 (1/538); Nesâî, (3/205).

[1108] Müslim, Kader, 6 (4/2050); Nesâî, Cenâiz, (4/57); Ebu Davud, Sünnet, 4/229.

[1109] Buharı, Kader, 2 (4/98); Ebu Lavud, Sünnet, Kader. (4/229).

[1110] H. Atay,  89-95.

[1111] Tevbe: 9/51.

[1112] a. g. e., 94

[1113] a. g. e., 91-92.

[1114] M. Sabri, Mevkıfu'l-'Akl, 3/350.

[1115] Ra'd: 13/39.

[1116] Râzî, 2/42-48; Taberî, 13/111, 114; RM., 13/170-172; Kuşeyri, Letâif, 3/234; S. Nursî, Lemalar, 95; Muttaki Hindî, 2/281, Kütüb-i Sitte hadislerini birarada görmek için bkn. Îbnu'l-Esîr, Câmi'u'l - Usûl, 6/446,11/521 - 523, 539-540.

[1117] Heysemi, 7/201 - 202, Kütüb-i Sitte'deki “Kader” kısım­ları.

[1118] Hadîd: 57/22-23.

[1119] Râzi, 29/238.

[1120] Allaha İnanma ve İnsanlık, S. Karakoç, 83.

[1121] Maide: 5/11, 24; Enfal: 8/3.

[1122] Kuşeyrî, Letâif, 2/112.

[1123] Yusuf: 12/67.

[1124] a. g. e., 2/112; Râzi, 16/175; S. Kutub, 13/27.

[1125] Taberî, 6/90.

[1126] Gazâlî, 4/322.

[1127] Âl-î İmran: 3/159.

[1128] M. Sabri, Dinî Müceddidler, 114.

[1129] Yusuf: 12/67.

[1130] S. Kutub, 3/27.

[1131] Heysemî, 10/303.

[1132] Kuşeyri,  Risale, 257-268; Kelâbâzî,  151-152; Gazâlî 4/329 - 338.

[1133] Kelâbâzî, 151.

[1134] R. Rıza, 9/547.

[1135] F. Kam, Dinî Felsefî Sohbetler, 145.

[1136] S. Nursi, Lem'alar, 121   (Maverdi, Edebüd-Din ve'd. Dünya, 27)

[1137] Buhari, Tıb, 30 (4/11); Müslim, Selâm, 32 C4/1740); Ebu Davud Cenâiz, (3/186).

[1138] İbn Kayyım, 1/183.

[1139] ibn Teymiyye, 2/90.

[1140] İbn Kayyım, 1/184.

[1141] Elmalılı, 1/490-491.

[1142] Bakara: 2/143.

[1143] Al-i İmran: 3/140,141.

[1144] Muhammed: 47/31.

[1145] Râzi, 30/55.

[1146] RM., 2/6; 29/5.

[1147] Kuşeyrî, Letâîf, 3/125.

[1148] Taberî, 2/9.

[1149] Râzî, 4/103 - 104; RM, 2/6.

[1150] Muttaki Hindî, 2/310-320

[1151] Ankebut: 29/3.

[1152] Taberî, 20/83

[1153] S. Kutub, 26/73.

[1154] S. Kutub, 26/73.

[1155] Tabatabâî, 4/34 - 35.

[1156] Kuşeyrî, Letâif 4/89

[1157] Hucurât: 49/3.

[1158] Taberî, 26/78.

[1159] A'raf: 7/94.

[1160] Tabatabâî, 8/195.

[1161] En'am: 6/63.

[1162] Râzî, 13/2 1.

[1163] Bakara: 2/249.

[1164] a. g. s., 6/180,

[1165] Âl-î İmran: 3/153.

[1166] a. g. e., 9/41.

[1167] A'raf: 7/95.

[1168] Elmalılı, 3/2218.

[1169] S. Kutub, 2/35.

[1170] Ebu Davud, Cenâiz,   (3/183).

[1171] Mülk: 67/2.

[1172] RM., 29/5.

[1173] Fatiha: 1/1.

[1174] Taberî, 1/47-48.

[1175] RM., 1/77.

[1176] Elmalılı, 1/63.

[1177] RM.,1/77.

[1178] S. Yıldırım, 84.

[1179] a. g. e-, 85.

[1180] a. g. e.  87.

[1181] a. g. e., 88, krş. Ayasbeyoğlu, 17

[1182] Kuşeyrî, Letâif, 1/58.

[1183] Çocuğun ukubetle terbiyesinin lüzumu hakkında bkn., M. Kutub, 266-268

[1184] Musibetle terbiyenin daha müessir olduğu hakkında bkn., a. g. e., 201 -292.

[1185] Nedvî, 212.

[1186] RM., 1/82.

[1187] İbn Kayyım,  1/96-97; RM., 1/374

[1188] S. Nursî, İşârâtü'l-i'câz, 85 - 87, 169.

[1189] R. Isfahanı, Mutluluğun Kazanılması, 155 -158.

[1190] Kadı Abdülcebbâr, Muğni, 11/134-139; Şerhu'l-Usûli'l-Hamse, 511; İbn Kayyım, 1/92.

[1191] Rûm: 30/30.

[1192] Buhari, Cenâiz, 79 (1/162); Müslim, Kader, 6 (4/2047); Muvattâ, Cenâiz, (1/186); Tirmizî, Kader, 5 (4/447); Ebu Davud, Sünnet, (4/229).

[1193] Kuşeyri  Letâif, 4/117; İbnu'l-Esîr, 1/270

[1194] Şevkânî, 4/224; RM,, 21/40.

[1195] İbn Salah, 17; Şevkânî, 4/224; RM., 21/40.

[1196] İbnu'l-Esîr,  1/270-271.

[1197] Elmalılı, 6/3822 - 3824.

[1198] Bakara: 2/138.

[1199] Taberî, 1/445; Râzî, 4/86; Kuşeyr, Letâif, 1/142.

[1200] Elmalılı, 2/744.

[1201] Bakara: 2/213.

[1202] Râzî, 6/11.

[1203] RM.,  9/102;  Elmalılı 4/2324-2325. Daha geniş malu­mat için  bkn. RM., 9/103-108; Elmalılı, 4/2325-2333.

[1204] S. Kutub, 9/101.

[1205] Taberi, 1/142; Zamahşerî, 1/268; S. Kutub, 1/57-58; Râzî, 2/148 (aleyhte olarak).

[1206] Bakara: 2/27.

[1207] S. Kutub, 1/72.

[1208] Teğabün: 64/2.

[1209] RM., 38/1.19; Elmalılı, 7/5020-5021.

[1210] Yunus: 10/100.

[1211] RM., 11/194.

[1212] Yunus: 10/35.

[1213] Zamahşerî, 2/237.

[1214] Bakara: 2/120, krş. Âl-î İmran: 3/73.

[1215] Râzî, 4/31.

[1216] İsrâ: 17/97.

[1217] Kuşeyrî, Letâif, 4/42.

[1218] Rûm: 30/29.

[1219] Elmalılı, 6/3821.

[1220] S. Kutub,  24/33,

[1221] En’am: 6/35; Yunus: 10/99; Secde: 32/13.

[1222] Taberi, 7/117.

[1223] S. Kutub, 21/105.

[1224] Zamahşeri, 2/17 -18; İbnul - Müneyyir, 2/17 -18.

[1225] Bakara: 2/142,213,272; En’am: 6/39,88; Müddessir: 74/31.

[1226] Elmalılı, 1/523.

[1227] S. Kutub, 29/193,

[1228] Tekvir: 81/27,28.

[1229] Tekvîr: 81/29.

[1230] Taberi, 30/54.

[1231] En'am: 6/125.

[1232] Zümer: 39/7.

[1233] Râzî, 26/247; Şevkâltf,  4/451-452.

[1234] Kuşeyri, Letâif, 4/364.

[1235] Şevkânî, 2/175.

[1236] En'am: 6/148 krş. Zuhruf: 43/20.

[1237] Zamahşeri, 3/483.

[1238] En'am: 6/148.

[1239] Şevkâni, 2/175.

[1240] En'am: 6/149.

[1241] Kuşeyri, a. g. e., 2/204.

[1242] Elmalılı, 3/2085.

[1243] Leyl: 16/12.

[1244] Kuşeyri, a. g. e., 4/65.

[1245] Kehf: 18/29.

[1246] S. Kutub,  20/30

[1247] Nahl: 16/9.

[1248] Ni­sa: 4/64.

[1249] Bakara: 2/53.

[1250] Râzî, 8/128.

[1251] Âl-î İmran: 3/86.

[1252] Bakara: 2/109.

[1253] Elmahlı, 3/1467-1468.

[1254] Bakara: 2/2.

[1255] Râzî, 2/20; RM., 1/108.

[1256] RM., 1/108.

[1257] Zamahşerî, 1/117 - 118, krş. RM., 1/108

[1258] Îbnu'l-Müneyyir, 1/116-117.

[1259] Râzî, 2/20.

[1260] S. Kutub, 4/80.

[1261] Taberî, 1/76.

[1262] Âl-i İmran: 3/185.

[1263] Kâzî, 2/20.

[1264] Elmalılı, 1/167-168,

[1265] a. g, e., 1/170

[1266] “A'raf: 7/58.

[1267] Talak: 65/2.

[1268] Nûh: 71/6.

[1269] Râzî. 30/135.

[1270] Hüd: 11/32.

[1271] Hûd: 11/34.

[1272] Zamahşerî, 2/267.

[1273] S. Kutub, 12/55.

[1274] Hicr: 15/12.

[1275] Elmalılı, 5/3045.

[1276] Kamer: 4/5.

[1277] Taberî, 26/18; Râzî, 29; RM, 26/28.

[1278] Mülk: 67/10.

[1279] RM., 20/20.

[1280] Neml: 27/81.

[1281] S. Kutub, 1/51.

[1282] Ba­kara: 2/17.

[1283] Râzî, 2/7G.

[1284] Yunus: 10/420.

[1285] Ahkâf: 46/26.

[1286] Elmalılı, 6/4355-4350.

[1287] Yunus: 10/101.

[1288] Mâide: 5/67; Bakara: 2/264.

[1289] Bakara: 2/254.

[1290] RM., 3/5.

[1291] Râzî, 28/11.

[1292] R. Rıza, 3/47.

[1293] S. Kutub, 24/11.

[1294] Zümer: 39/3.

[1295] S. Kutub, 4/36.

[1296] Yunus: 10/44 krş Âl-i İmran: 3/117.

[1297] Taberi, 11/84.

[1298] Âl-î İmran: 3/86.

[1299] Tabatabâî, 3/340.

[1300] Zamahşeri, 1/442.

[1301] Elmalılı, 3/2215.

[1302] A'raf: 7/93.

[1303] a. g. e., 1/281.

[1304] Bakara: 2/26.

[1305] Bakara: 2/99.

[1306] R. Rıza, 1/238-239.

[1307] Taberi, 1/141; RM., 1/210.

[1308] RM., 1/210.

[1309] Taberi, 1/141.

[1310] Râzi, 2/42; RM., 1/129.

[1311] Ba­kara: 2/6.

[1312] RM., 1/126.

[1313] R. Rıza, 1/139.

[1314] Bakara: 2/7.

[1315] Kuşeyrî, Letâif, 1/72.

[1316] Elmalılı, 1/214.

[1317] Zamahşerî, 1/155; RM., 1/132.

[1318] Mevdûdî, 63.

[1319] Mutaffifin: 83/14.

[1320] Tirmizî, Tefsir, Mutaffifîn  (5/434); İnb Mâce, Zühd, 29   (2/1418);  Müsned,  2/287.

[1321] Elmalılı, 1/214-216.

[1322] Nisa: 4/155.

[1323] RM,, 6/9, Bezzâr ve Beyhaki'nin Eş-Şu'ab'ından nak­len.

[1324] S. Kutub, 6/17.

[1325] Nisa: 4/155; Bakara: 2/88.

[1326] Zamahşerî, 1/578.

[1327] a. g. e., 1/295.

[1328] RM., 1/319.

[1329] Mutaffifîn: 83/14.

[1330] Razi, 31/94.

[1331] S.  Kutub, 11/176.

[1332] Bakara: 2/73.

[1333] Mâide: 5/13.

[1334] A'raf: 7/100.

[1335] Yunus: 10/74.

[1336] Zamahşerî, 2/246; R. Rıza, 9/33.

[1337] En'am: 6/25, v.b. İsra: 17/40.

[1338] S. Kutub, 7/156 - 157.

[1339] Bakara: 2/10.

[1340] Elmalılı, 1/2 2 7-230.

[1341] Tabatabâi, 5/377

[1342] Gazâlî, İhya, 3/80.

[1343] Taberî, 1/95; Razi, 2/84.

[1344] Enfal: 8/49.

[1345] Ahzab: 33/12,60.

[1346] Tabatabâi, 5/377 - 378.

[1347] Taberî, 1/95; Zamahşerî,1/177; Râzî, 2/64 - 65; RM.. 1/150.

[1348] Enfal: 8/24.

[1349] Taberî, 9/143.

[1350] Âl-i İmran: 3/8.

[1351] R. Rıza, 3/230.

[1352] Saf: 61/5.

[1353] Âl-î İmran: 3/8.

[1354] Taberî, 3/125.

[1355] Müslim, Kader, 3  (4/2045); Tirmizî, Kader 7 (4/448).

[1356] Gazali İhyâ, 3/59 - 62.

[1357] Bakara: 2/16; Âl-î İmran: 3/177; Nisa: 4/45.

[1358] Bakara: 2/90.

[1359] S. Kutub, 5/88.

[1360] RM., 1/161.

[1361] Taberî, 1/108.

[1362] S. Kutub, 1/49

[1363] a. g, e., 25/28.

[1364] Şûra 42/20.

[1365] Fussılet: 41/17.

[1366] Taberî, 24/67.

[1367] Âl-i İmran: 3/301.

[1368] a. g. e., 4/18.

[1369] RM, 1/213,

[1370] Rftzl, 10/100 - 101.

[1371] Nisa: 4/39.

[1372] RM., 5/31.

[1373] Hadîd: 57/8 v.b. Münafıkûn: 63/4; En'am: 6/95; Yunus: 10/34; Fâtır: 35/31; Mü’min: 40/62; Maide: 5/75; Tevbe: 9/30; Ankebut: 29/61; Zuhruf: 43/87.

[1374] Razi 29/217.

[1375] Zamahşerî, 4/110.

[1376] Nisa: 4/78.

[1377] İnfitar: 82/5.

[1378] Bakara: 2/175. 

[1379] Taberî, 2/54; Râzî, 5/28-29; 10/189; R. Rıza, 2/105.

[1380] İbn Mâce, Talak, 16 (1/659).

[1381] Bakara: 2/287.

[1382] R. İsfahâni; Mutluluğun Kazanılması, 141 -142; A. F. Başğil, 28 - 29; Kadı Abdulcebbâr, Ş. U. Hamse, 89.

[1383] En'am: 6/102.

[1384] Zümer: 39/62.

[1385] Râzî 13/122; 24/46; 27/11.

[1386] Râzî, 13/123; 27/11; Kadı  Abdulcebbâr, Şerhu'l-Usu-li'l-Hamse, 323, 332, 344 - 355.

[1387] Kadı Abdulcebbâr, a. g. e., 354 - 363.

[1388] Baka­ra: 2/143.

[1389] Râzî, 4/98.

[1390] Furkan: 25/31.

[1391] a. g. e., 24/77.

[1392] RM., 9/185.

[1393] Enfal: 8/17.

[1394] Müslim, Salati'l - Misafirin, 26 (1/534); Tirmizî, Daavât, 32 (5/485): Ebu Davud Salat, 1/201; Nesaî, îftitah, (2/130).

[1395] Râzî, 8/8.

[1396] Şevkânî, 1/330.

[1397] Zamahşerî, 1/422.

[1398] Kuşeyrî, Letâif, 1/243

[1399] İbnu'-Esir Cami'u'L - Usûl, 4/209.

[1400] Tabatabâi, 3/132 -133.

[1401] Nisa: 4/78,79.

[1402] Kuşeyri, Letâif, 2/44.

[1403] Elmalılı, 2/1397 -1396.

[1404] Râzî, 10/188.

[1405] Sâffât: 35/96.

[1406] bkn. Gazâlî, İhyâ, 1/150-151; A. Karî, 49-51; E. H. Ak­seki, İslâm, 283; Kelâbâzi, 73 - 74. M. Sabri Dinî Müceddidler, 138-139

[1407] Râzî, 26/24 - 25.

[1408] Bakara: 2/270.

[1409] Nisa: 4/107.

[1410] Zamahşerî, 1/562.

[1411] Zümer: 39/53.

[1412] Bakara: 2/35.

[1413] Elmalılı, 1/327.

[1414] A. H. Akseki, İslâm, 284.

[1415] Necm: 53/39.

[1416] Bakara: 2/202.

[1417] Râzî, 5/190.

[1418] Bakara: 2/286.

[1419] Bakara: 2/134.

[1420] Mü’min: 40/17.

[1421] Müddessir: 74/38.

[1422] Sâbûnî, 141.

[1423] A. Kâri, 50.

[1424] Sâbûni, 142.

[1425] Gazali, 1/151.

[1426] Bakara: 2/245.

[1427] Elmalılı, 2/822.

[1428] Muhammed: 47/7.

[1429] a. g. e., 6/4379,

[1430] Fecr: 89/24.

[1431] RM., 30/129.

[1432] Heysemî, 10/9S, Bezzâr'dan.

[1433] Îbnu'l-Müneyyir, 1/31.

[1434] Fatiha: 1/4.

[1435] Elmalılı, 1/105-108.

[1436] Buhâri (1/3); Müslim, İmare, 45 (3/1515); Ebu Davud, Talak (2/262); Nesâî, Taharet, (1/59).

[1437] Muttaki Hindi, 3/239.

[1438] a. g. e., 3/239.

[1439] Râzî, 9/25.

[1440] Kuşeyrî, Letâif, 4/218

[1441] Razî, 9/25.

[1442] A. H. Akseki, Ahlâk Dersleri, 92 - 93, İslâm, 318.

[1443] Müslim, Birr ve Sıla, 10 (4/1987); İbn Mâce, Zühd, 9 (2/1388).

[1444] Ahzab: 33/5.

[1445] Elmalılı, 2/1003 -1004. Bu hususta değişik izahlar için bkn. Taberî, 3/103 -104; Zamahşerî, 1/408; Râzî, 7/144; Şevkânî, 1/307; R. Rıza, 3/148 -149; S, Kutub, 3/103.

[1446] Bakara: 2/286.

[1447] S. Nursî, Mesnevi Nuriye, 63 - 74

[1448] Gazali, 4/450.

[1449] Sâd: 38/27,28.

[1450] Al-i İmran: 3/191.

[1451] Taberî, 4/140; RM., 23/188.

[1452] Tabatabâî, 4/88

[1453] Al-i İmran: 3/191.

[1454] Elmalılı, 4/2762.

[1455] Hûd: 11/7.

[1456] A'raf: 7/8.

[1457] Enbiya: 21/47.

[1458] Râzî, 22/176-177; A. Kâri,. 95 - 96; R.M., 8/82-84.

[1459] Taberî, 8/92.

[1460] Al-i İmran: 3/182; Nisa: 4/40; En'am: 6/60.

[1461] a. g. e., 4/131.

[1462] Zilzâl: 99/8.

[1463] RM., 30/212.

[1464] Müslim, Sifatü'l-Münâfikin, 13 (4/2162).

[1465] Al-i İmran: 3/56.

[1466] Râzî, 8/72.

[1467] İsrâ: 17/15; Fâtır: 35/18.

[1468] S. Kutub, 22/123-124.

[1469] Taberî, 20/87.

[1470] Ankebut: 29/13.

[1471] RM., 15/35.

[1472] Mâide: 5/29.

[1473] Taberî, 6/124

[1474] Zamahşerî, 3/007.

[1475] AI-i İmran. 3/4.

[1476] Elmalılı, 2/1022 - 1023.

[1477] Tin: 95/8.

[1478] Elmalılı, 8/5941

[1479] Nisa: 4/123.

[1480] Razi, 11/52-53.

[1481] Müsned-i Ahmed, 6/218; Heysemi, 7/12.

[1482] Müslim, Birr ve Sıla, 14 (4/1993); Tirmizî, Tefşîr, Nisa.

[1483] R. Rıza. 5/435.

[1484] Taberî, 4/108; RM., 4/116.

[1485] Al-i İmran: 3/165.

[1486] Ni­sa: 4/79.

[1487] Şû­ra: 42/30. 

[1488] Şura: 42/30.

[1489] Heysemi, 7/103 -104.

[1490] Muttaki Hindî, 3/170.

[1491] Zamahşerî, 3/471; RM., 25/41.

[1492] Buharı, Marda, 1 (3/2); Müslim, Birr- ve Sıla, 14 (4/ 1990); Muvatta, Ayn babı, (2/229).

[1493] Heysemî, 10/192.

[1494] Muttaki Hindî, 7/584.

[1495] Ra'd: /11.

[1496] Elmalılı, 4/2419.

[1497] RM., 25/81.

[1498] Zuhruf: 43/36.

[1499] Tabatabâî, 4/50.

[1500] Âl-î İmran: 3/155.

[1501] Rûm: 30/41.

[1502] Enfal: 8/25.

[1503] S. Nursî, Sözler, 179.

[1504] A'lâ: 87/1.

[1505] Elmalılı, 8/5737.

[1506] Râzî, 1/153-154

[1507] Nisa: 4/142.

[1508] Şevkânî, 1/41.

[1509] Râzi, 2/63.

[1510] Âl-î İmran: 3/54.

[1511] Taberî, 3/202.

[1512] Elmalılı, 2/1111; 4/3397.

[1513] A'raf: 7/182,183.

[1514] Zamahşerî, 2/133.

[1515] Râzî, 15/75.

[1516] Taberî, 29/28.

[1517] a. g. e., 1/105.

[1518] Baka­ra: 2/15.

[1519] Al-i İmran: 3/178.

[1520] Bu ayet Mutezile'yi bağlamıştır. Bunun için bkn. Zamahşerî, 1/482 - 483; İbnu'l - Müneyyir, 1/482.

[1521] En'am: 6/44.

[1522] Müsned-i Anmed, 4/145; Heysemi, 7/21.

[1523] Elmalılı, 4/2342 - 2343.

[1524] Bakara: 2/15.

[1525] Taberi, 1/102 -103.

[1526] Râzî, 2/70; Şevkânî, 1/44; RM.,   1/158.

[1527] RM., 1/158.

[1528] Bakara: 2/88, krş, Nisa: 4/52.

[1529] Taberi, 1/323.

[1530] Taberî, 1/323; Râzî, 10/129.

[1531] Fatiha: 1/7.

[1532] Şevkânî, 1/24; RM,,  1/95.

[1533] Râzî, 1/262; RM., 1/05.

[1534] Elmalılı, 1/135.

[1535] Zaraahşerî, 1/71.

[1536] Elmalılı, 1/135.

[1537] Taberî, 1/62.

[1538] RM., 1/95.

[1539] Taberi, 1/62.

[1540] Bakara: 2/90.

[1541] Tevbe: 9/67.

[1542] a. g. e., 10/121.

[1543] Elmalılı, 6/4010

[1544] Bakara: 2/93.

[1545] Razî, 3/188.

[1546] RM., 9/60.

[1547] A’raf: 7/146.

[1548] R. Rıza, 5/471-472.

[1549] Müslim, Tevbe: 9/2 (4/2106).

[1550] Buharı, Tevhid. 35 (4/201); Müslim, Tevbe: 9/5 (4/2112)

[1551] Ra'd: 13/6.

[1552] R,,M 13/106.

[1553] Ahkaf: 46/31

[1554] Zamahşerî, 3/527.

[1555] İbnu'l-Müneyyir, 3/527

[1556] Fetih: 48/29.

[1557] Zamahşerî, 2/120.

[1558] Kuşeyrî, Letâif, 2/103.

[1559] Zamahşerî, 1/120.

[1560] A'raf: 7/153.

[1561] Âl-î İmran: 3/152.

[1562] Âl-î İmran: 3/155.

[1563] Taberî, 1/225.

[1564] Bakara: 2/53.

[1565] Bakara: 2/284; Al-i İmran: 3/129; Mâide: 5/17.

[1566] Zamahşerî, 1/407; 602.

[1567] Al-i İmran: 3/129.

[1568] RM., 4/51.

[1569] Maide: 5/118.

[1570] Elmalılı, 3/1854.

[1571] RM., 7/70.

[1572] Râzî, 12/136.

[1573] R. Rıza, 7/268.

[1574] Îbnu'l-Müneyyir, 1/657.

[1575] Zamahşerî; 1/657.

[1576] Elmalılı, 3/1854.

[1577] Maide: 5/

[1578] Mevdûdi, Tefhim,  86

[1579] Bakara: 2/37.

[1580] Râzî, 3/22.

[1581] RM., 1/237.

[1582] Elmalılı, 1/325 - 326.

[1583] İbn. Mâce, Zühd, 30 (2/1420).

[1584] Muttaki Hindi, 1/426, 430.

[1585] S. Kutub, 4/74.

[1586] Tevbe: 9/15.

[1587] Bakara: 2/37.

[1588] Mâide: 5/39.

[1589] Nisa: 4/17.

[1590] Taberî, 4/203.

[1591] Nisa: 4/18.

[1592] a. g.e., 4/205.

[1593] Al-i İmran: 3/90.

[1594] Nisa: 4/137.

[1595] a. g. e., 3/244.

[1596] A. Emin, Ahlak, 86.

[1597] a. g. e., 89; A. H. Akseki, İslâm, 95; F. Kam, İlm-i Ah­lak, 51-58.

[1598] Mâide: 5/4.

[1599] RM., 2/38; 9/81.

[1600] A. Emin, a. g. e., 95 -102; A. H. Akseki, Ahlak Dersleri, 29 - 32; F. Kam. a. g. e., 50 - 61.

[1601] A. Emin, a. g. e., 86; Cemil Meriç, Saint - Simon, 130.

[1602] C. Tanyol, 47. Enteresan misaller için bkn. a. g. e., 42 - 47, 163 - 167.

[1603] A. Emin, a . g. e., 102-104; A. H. Akseki, İslâm, 104; Ahlak Dersleri, 33; F. Kâm, a. g. e., 61.

[1604] A. Emin, Ahlak, 102.

[1605] a. g. e., 103.

[1606] A. H. Akseki, İslâm, 109. Vicdan hakkında bkn, a. g. , e., 104-123

[1607] a. g. e., 115.

[1608] Müsned-i Ahmed, 4/227; Heysemî, 1/175.

[1609] Müsned-i Ahmed, 4/228; Heysemî, 1/175. Benzer hadis için bkn. Tirmizî, 4/597.

[1610] Buhari, Buyu', 3 (3/3); Tirmizî, Kıyame, 60 (4/688); Müsned, 3/153.

[1611] A. H. Akseki, İslâm, 105.

[1612] N. Cisr. Kıssatul-İman, 169 - 173. A. H. Akseki, Ahlak Dersleri, 90; F. Kâm, a. g. e., 71 - 73.

[1613] K. Abdulcebbâr, Muğnî, 6 -1/57.

[1614] a. g. e., 6- l/64; İbn Teymiyye, Mecmu'atu'r-Resâil 1/333.

[1615] Zamahşerî, 1/255.

[1616] a. g. e., 2/423.

[1617] Bu hususta bkn, A. H. Akseki, İslâm, 325, 330.

[1618] Elmalılı, 4/2238 - 2/239.

[1619] S. Kutub,  5/109.

[1620] a. g. e., 3/9

[1621] Bakara: 2/44.

[1622] RM., 1/2 48.

[1623] Nisa: 4/11. 

[1624] Râzî, 9/218.

[1625] Nisa: 4/165.

[1626] S. Kutub, 6/24 -"26. krş. RM.. 6/18.

[1627] İsrâ: 17/15.

[1628] Zamahşeri, 2/441

[1629] Elmalılı, 2/748 - 749.

[1630] Nisa: 4/165.

[1631] Bu mesele  için bkn. K. Abdulcebbâr, Muğnî, 6-1. cüz'ün tamamı.

[1632] İbn Haldun, Mukaddime

[1633] A. H. Akseki, İslâm, 100

[1634] İbn Kayyim, 1/371.

[1635] S. Kutub, 3/189.

[1636] a. g. e., 3/199.

[1637] Buharı, Rikâk, 31 (4/87); Müslim, İman, 59 (1/118).

[1638] K. Miras-A. Naim, 12/197.

[1639] Râzî, 10/26.

[1640] Sâd: 37/20.

[1641] RM., 23/177.

[1642] Râzî, 3/77-78.

[1643] Taberî, 2/70-71; RM., 3/77. Bu hususta bkn. İbn Teymiyye, 2/5-23.

[1644] Bakara: 2/177.

[1645] Ba­kara: 2/89.

[1646] Kuşeyrî, Letâlf, 1/161.

[1647] Elmalılı, 2/756.

[1648] Ba­kara: 2/216.

[1649] S. Kutub. 2/152.

[1650] Tabatabaî, 2/165.

[1651] En'am: 6/120.

[1652] Elmalılı.3/2039-2040.

[1653] Şevkâni, 5/483.

[1654] Adiyât: 100/8.

[1655] Bakara: 2/201.

[1656] S. Kutub, 2/118.