Kur'an'da Ümmet Kavramı - Kuran - 1. Sayfa
Yrd. Doç. Dr. Hasan Keskin
Önsöz
Giriş
1- ÜMMET KAVRAMININ DİLSEL BOYUTU
1- Ümmet Kelimesinin Etimolojik Yapısı
2- Ümmet Kelimesinin Sözlük Anlamı
3- Terim Olarak Ümmet
2- KURAN PERSPEKTİFİNDE ÜMMET KAVRAMI
1- Ümmet Kelimesinin Kur’an’daki Kullanımları
2- Ümmet Kavramının Niceliği Ve Niteliği Bakımından Tasnifi
A- Nicelik Bakımından Ümmet
1- Grup-Cemaat
2- Topluluk
3- Toplum-Millet
4. Müddet
B- Niteliği Bakımından Ümmet
1- Her Hangi bir Canlı Topluluk
2- Belli Bir Esas Etrafında Buluşan Topluluk
a- Tabiî Yaratılış Kanununa Bağlı Topluluk
b- Tevhit Esasına Dayalı Toplum
c- Muhammed Ümmeti
d. İnkara Dayalı Toplum
3- Önder: Kendisine Uyulan Lider
4- İzlenen Yol, Yaşam Tarzı
3- Ümmet Kavramının Nüzul Sürecinde Kazandığı İçerik
SONUÇ
BİBLİYOGRAFYA
KUR'AN'DA
ÜMMET KAVRAMI
Yrd. Doç. Dr. Hasan Keskin
1962 yılında Erzincan'da doğdu. İlk ve orta öğrenimini burada sürdürdü. 1980 yılında Erzincan İmam-Hatip Lisesi'nden. 1984 yılında Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nden mezun oldu. 1986 yılında aynı Üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü Tefsir Bilim Dalı'nda Emsâlü'l-Kur'ân adlı Yüksek Lisans tezini, 1993 yılının sonunda Tâcü'l-Kurrâ el-Kirmânî ve Lübâbü't-Tefâsîr Adlı Tefsiri isimli Doktora tezini tamamladı. 1988-1991 yılları arasında Diyanet İşleri Başkanlığı İstanbul Haseki Eğitim Merkezinde İslâmî İlimler İhtisas Kursuna katıldı. 1985-1995 yılları arasında Diyanet İşleri Başkanlığı taşra teşkilatında çalıştı. 1995 yılında Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesine Yrd. Doç. olarak atandı. Halen aynı Fakülte'de Tefsir Anabilim Dalı'nda Öğretim üyesi olarak görevini sürdürmektedir.[1]
Önsöz
Kur'ânî kavramlar, Kur'an'ın mesajını anlamada temel araçlardır. Bu sebeple onların gerçek anlamlarını ortaya çıkarmak son derece önemlidir. Aksi takdirde onlara yüklenecek yanlış anlamlar Kur'an'ın da yanlış anlaşılmasına neden olacaktır.
Kur'an, Arap dili ile inmiştir. Dolayısıyla onun kullandığı kelimelerin o dönemdeki Arap halkının anladığı manaları gözetmemesi düşünülemez. Kur'an'ın indiği dönemde kullanılan pek çok kavrama, yeni anlamlar yüklediği de bir gerçektir. Ancak zamanla bu kavramlardan bazıları İslam kültüründe bir takım anlamsal değişikliklere uğramışlardır. Kur'an okuyucusuna düşen görev, bu kavramları Kur'an'ın hedeflediği anlam ve çerçevede kavramaya çalışmaktır.
Kur'an'ın temel kavramlarından biri de 'ümmet' kavramıdır. Kur'an'da birden fazla anlamda kullanılan 'ümmet' kelimesi dilimize geçerken anlam daralmasına uğramıştır. Bugün zaman zaman eksik ve yanlış, bazen de yerli yersiz kullanılan 'ümmet', olumsuz imaj bırakan bir kavram haline gelmiştir. Bu sebeple Kur'an'da çokça geçen bu kavramın öncelikli olarak doğru anlaşılması, inanç ve sosyal münasebetler açısından olumsuz sonuçlar doğuracak kanaatlere düşmeyi önleyecektir.
Biz bu çalışmamızda 'ümmet' kavramının anlamını doğru bir biçimde ortaya koymayı hedefledik. Bunun için önce Kur'an kullanımlarından yola çıktık. Ardından ilk dönem lügat ve tefsirlerinde bu kavrama yüklenen anlamları tespit etmeye ve kavramı günümüz insanına hitap edecek şekilde yeniden ve doğru bir şekilde tanımlamaya çalıştık. Böylece iki bölümden oluşan çalışmamızın ilk bölümünde kavramın dilsel boyutunu etraflı bir şekilde ortaya koymaya gayret ettik. İkinci bölümde ise kavramın Kur'an'daki kullanımlarını ayrıntılı bir şekilde inceledik.
Amacımız bu alandaki diğer çalışmalara katkı sağlamaktır. Bu amacın gerçekleşmesi sadedinde, çalışmamıza katkı sağlayan arkadaşlarıma ve meslektaşlarıma teşekkürlerimi sunarım.
Hasan Keskin
2003 Sivas[2]
Giriş
Her dilde olduğu gibi Arapça'da da birden çok anlamı olan kelimeler bulunmaktadır. Bu sebeple Arap dilinin temel özelliklerine sahip bir kitap olarak indirilen Kur'an-ı Kerîm'de de birden çok anlamda kullanılan bazı kelimelerin yer alması kaçınılmazdır. Kur'an'da bazı kelimelerin birden çok anlamda kullanılmış olduğu dil alimleri ve müfessirler tarafından kabul edilmektedir. İşte bunlardan birisi de ümmet kelimesidir. Kur'an'ın pek çok âyetinde yer alan bu kelime, bir tek anlamla açıklanamayacak genişliğe ve zenginliğe sahip çok anlamlı kelimelerden birisidir. Bunun gibi çeşitli âyetlerde, değişik anlamları olan yani çok anlamlı kelimeler Ulumu'1-Kur'an içinde el-vücûh ve'n-nezâir başlığı altında ele alınmaktadır.[3] "Dilciler, ümmet kelimesi hakkında on beş ayrı anlam zikretmişlerdir. Ben bu sayıyı kırka kadar çıkaranları da gördüm."[4] diyen İbnü'l-Arabî (543/1148}’nin bu sözü, söz konusu kelimenin çok anlamlığını teyit etmektedir.
Biz bu araştırmamızda çok anlamlılığından ötürü ümmet kelimesinin Kur'an'daki kullanımları üzerinde durmağa çalışacağız. Öncelikle Ümmet Kavramının Dilsel Boyutu bölümü içerisinde kelimenin etimolojik yapısını ele alıp, söz konusu kelimenin Arapça asıllı mı yoksa Arapçalaşmış bir kelime mi olduğu yolunda yapılan tartışmalar üzerinde duracağız. Aynı şekilde ümmet kelimesinin çok anlamlılığının kaynağı olan sözlük anlamları ve bu anlamlar çerçevesinde şekillenen terim anlamlarını da yine bu bölümde ele alacağız. Ancak konunun muhtevası içerisinde mütalaa edilse bile, araştırmanın sınırlarını aşacağı için ümmet kavramıyla anlam yakınlığı olan diğer kavramlara sadece işaret etmekle yetinip ayrıca onlarla ilgili geniş açıklamalara yer vermeyeceğiz. Birinci bölümde, Kur'an'da çeşitli formlarda ve birbirinden farklı anlamlarda geçen ümmet kelimesinin lügat ve terim anlamlarını verdikten sonra Kur'an Perspektifinde Ümmet Kavramı başlığını taşıyan ikinci bölümde de söz konusu kelimenin önce Kur'an'daki şeklî kullanımlarını, daha sonra da anlamsal kullanımlarını, diğer bir ifade ile hangi âyette ne anlam ifade ettiğini tespit etmeye çalışacağız. Bu tespiti yaparken daha kolay anlaşılması maksadıyla söz konusu kavramı nicelik ve nitelik bakımından tasnife tâbi tutacağız. Yine bu bölüm içerisinde kavramın vahiy sürecinde farklı anlamsal içerikler kazanıp kazanmadığını ortaya koymaya çalışacağız. Sonuç kısmında da ulaştığımız sonuçlara yer vermeye gayret edeceğiz.[5]
1- ÜMMET KAVRAMININ DİLSEL BOYUTU
1- Ümmet Kelimesinin Etimolojik Yapısı
Ümmet kelimesinin sözlük ve terim anlamlarına geçmeden önce, onun etimolojik yapısı hakkında söylenenlere bir göz atmak gerekmektedir.
Ümmet (çoğulu ümem) Arapça asıllı bir kelimedir.[6] Bu kelimenin Arapça olduğu konusunda dilcilerin genel bir kabulü olmasına rağmen, Kur'an'da yer alan Arapça asıllı olmayan kelimeler[7] üzerinde bir çalışma yapan ve burada ümmet kelimesini inceleyen Arthur Jeffery, söz konusu kelimenin aslının İbrânice, Aramca ve Akadca -ki bunların hepsi Sümerce'ye dayanmaktadır- olup, Arapça olmadığına dair iddia edilen tezlerin doğru olabileceğini söylemektedir.[8] Söz konusu kelimenin, adı geçen dillerden erken dönemde Arapça'ya geçerek Arapçalaştığını belirten Jeffery, kullanımlarına bakarak kelimenin ilk defa Kuzey Arabistan'da ortaya çıktığını söylemektedir.[9] Ümmet kelimesinin İbrânice'de "halk" ve "kabile" gibi anlamlara geldiğini belirten W. Montgomery Watt da, bu kelimenin Arapça'daki kullanımına İbrânice'deki kullanımının etkisinin olabileceğini söylemektedir.[10] Bernard Lewis ise bunlardan farklı olarak ümmet kelimesinin İslam öncesi dönemlere ait olduğunu, Sâmî dilleri kadar eski olan Arapça'da da bulunduğunu belirtmektedir.[11] İslam Ansiklopedisi'nde ümmet maddesini yazan Nihat Çetin (ö. 1993), ümmet kelimesinin Hz. Peygamber tarafından İbrânice veya Aramca'dan alındığını iddia etmenin maksatlı ve lüzumsuz bir gayret olduğunu söyleyerek, söz konusu kelimenin aslının Arapça olmadığı görüşünü reddetmektedir. Ona göre bu kelime Arapça asıllıdır.[12] Biz de yaptığımız araştırmalarda, gerek Kur'an'da arapçalaşmış kelimeler ile ilgili yazılan eserlerde yer alan listelerde ve gerekse lügat kitaplarında, ümmet kelimesinin arapçalaşmış bir kelime olduğuna dâir her hangi bir bilgiye rastlayamadık.[13] Dolayısıyla ümmet kelimesinin arapçalaşmış (muarrebe) bir kelime olduğu şeklindeki iddia üzerinde bir irtifak söz konusu değildir.
Ümmet kelimesi Arapça'da e-m-m kökünden türemiş bir isimdir.[14] Ancak bazı dilciler bu kelimenin e-m-m kökünden türeyen ve ümmet kelimesi ile aralarında anlam yakınlığı bulunan ümm, ümmî ve imâm kelimelerinden türetildiğini söylemektedirler.[15] Ümmet kelimesinin, emme fiilinin mastarlarından biri olan imâmdan türetildiğini söyleyen Elmalılı Hamdi Yazır (ö.1942), konu ile ilgili olarak görüşünü şöyle bir anı içerisinde nakletmektedir: "Emrullah Efendi[16] merhum ümmet kelimesinin ümmî kelimesi ile ilgili olduğunu zannederek nation tabirini millet diye ifade etmeyi tercih etmişti. O zamandan beri ümmet mefhumu zayi edilmiş, istihfaflı (hafife alınan) bir telakkiye maruz kalmıştır. Istılâhât Encümeni'nde[17] sonradan buluştuğumuzda bu kelimenin ümm veya ümmî tabirleri ile değil imâm tabiri ile alakalı bulunduğunu izah eylemiş ve bunu kendisine kabul ettirmiştim. Maatteessüf geçmiş hatasını tashihe fırsat elvermeden Emrullah Efendi vefat etmişti."[18]
Ümmet kelimesini bazıları, immet şeklinde de okumuşlardır.[19] Ümmetle aynı kökten türeyen immet bazılarına göre; ümmetle eş anlamlı, bazılarına göre ise farklı anlamlıdır.[20] el-Ahfeş (221/835)'e göre ümmet, immet ile eş anlamlıdır. Ona göre ümmet, Temîm, immet ise Hicaz bölgesine ait bir kullanımdır.[21] Bu bilgilerden sonra ümmet sözcüğünün sözlük ve terim anlamlarını ele alabiliriz.[22]
2- Ümmet Kelimesinin Sözlük Anlamı
Ümmetin etimolojik yapısını incelerken onun aynı kökten gelen farklı telaffuz keyfiyetine sahip kelimelerle ilişkilendirildiğini gördük. Bu farklılığın sebebini anlamak ve çalışmamızın temelini sağlam bir zemine oturtmak için söz konusu kavramı daha iyi tanımak gerekmektedir. Ayrıca Kur'an'da sıkça geçen bu kavramı doğru anlayabilmek de onu yakından tanıyabilmeye bağlıdır. Bu sebeple ümmet kavramının sözlük ve terim anlamlarını öncelikle ele almamız gerekmektedir.
Ümmetin emm kökünden türetildiğini yukarıda belirtmiş. Ayrıca bazı dilcilerin bu kelimenin emm kökünden kaynaklanan ve ümmet kelimesi ile aralarında anlam yakınlığı bulunan ümm, ümmî ve imâm kelimelerinden türetildiğini söylediklerini zikretmiştik. Burada ise öncelikle ümmet kelimesinin sözlük anlamlarına geçmeden onun türetildiği emm kökünü, yine kendilerinden türetildiği söylenen ümm, ümmî ve imam kelimelerinin anlamlarını ve ümmetle bunlar arasında ne gibi bir anlam ilişkisi bulunduğunu belirtmeye çalışacağız. Daha sonra da ümmet kelimesinin Arap dilindeki anlamları üzerinde duracağız.
Sözlüklere baktığımızda emm kökünün bir şeye yönelmek,[23] kastetmek, niyet etmek, bir şeyi hedef almak, bir topluluğun önünde olmak, bir şeyi sevk ve idare etmek, ana olmak[24] gibi anlamlarla yüklü zengin bir kelime olduğunu görürüz. Belki de bundan dolayı İbn Fâris (395/1005), emm kökünden şu dört temel anlamın çıkabileceğini söylemektedir: Asıl, kaynak, cemaat, din. Bu anlamların da birbirine yakın olduğunu ifade eden müellif, ayrıca bunların dışında emm kökünün boy, zaman, kast/yönelmek gibi üç temel anlamının daha olduğunu zikretmektedir.[25]
Ümmetin kendisinden türetildiği söylenen ümm ise sözlükte, asıl/kök, kaynak, ana, çocuğun kendisinden doğduğu kadın anlamlarına gelir.[26] Bu anlamlardan yola çıkılarak bir şeyin vücut bulmasına, terbiyesine, ıslahına veya başlangıcına asillik eden her şeye - kök veya kaynak - ümm denilmiştir.[27] Hatta Hz. Adem'in eşi Hz. Havva'ya, insanlığın ilk meydana gelişine vasıta olan kaynak olduğu için, annemiz (ümmünâ), diğer bir ifadeyle insanlığın annesi denmesi de bundandır.[28] Ümm kelimesinin Arap dilindeki temel anlamı, "etrafımdakilerin kendisine bağlı bulunduğu merkez ve arkadan gelenlerin kendisine katıldığı her hangi bir şey"[29] veya "her hangi bir şey etrafında toplanan topluluktur."[30] Buna göre ümm, kendisine bağlanılan merkeze veya arkadan gelenlerin katıldığı şeye yahut bir şeyin etrafında toplanan topluluğa verilen isimdir. Görüldüğü üzere ümmet kelimesinin dayandırıldığı emm ve ümm kelimelerinin her ikisi de "toplanma" ve "aynı cinsten bir şey etrafında buluşma"yı anlatmaktadır,[31] Ümmün anlamında bir asıl merkez (ana) ve bir de ona tabî olanlar olduğu gibi, bir de önder (imam) ve arkasından gidenler vardır. Emm kelimesinin anlamında ise "hedef ve gaye", merkezî bir konumda yer almaktadır.[32] Aynı şekilde ümmetin kendisinden türetildiği söylenen kelimelerden olan ümmî ise, annesinden doğduğu gibi kalarak yaratılışındaki tabiatı, safiyet ve fıtratı hiç değişmemiş kimse manasındadır.[33] Ancak ümm kelimesinin sonuna eklenen ve kendisine nispet yâsı denilen, bu haliyle de ism-i mensup diye adlandırılan ümmî kelimesinde üç türlü nispet ihtimalinden söz edilmektedir. Bunlardan ilki, ana anlamında olan 'ümme nispetidir ki 'annesinden doğduğu hal üzere kalan kimse' anlamına gelmektedir, ikincisi; ümmete mensup olmayı, üçüncüsü ise; Ümmü'l-Kurâ'ya mensup olmayı yani Mekkeli olmayı ifade etmektedir.[34] Ancak imâm kelimesinin temelinde ise; ister hak ister batıl yolda olsun insanların kendisine yönelip uydukları ve yolundan gittikleri kimse, yani önder, rehber, lider gibi anlamlar yer almaktadır.[35] Bu anlamdan yola çıkılarak Hz. Muhammed, müminlerin imamıdır denilebileceği gibi, Kur'an da müslümanların imamıdır denilebilir. Bundan da anlaşılacağı üzere imâmın, önder (imâm) ve arkasından gidilen kişi (metbû'-tabî) anlamı, kelimenin merkezinde yer alırken, ümmî de ise, bir asıl ve merkeze (ana) mensubiyet kelimenin merkezî anlamını oluşturmaktadır.
Ümmet, kelime olarak sözlüklerde; topluluk; toplum; millet; halk; taife; cemaat; insanlar (ve onlar gibi bir topluluk olan hayvanlar ve cinler)dan oluşan sınıf; peygamber gönderilen toplum; bir peygambere nispet edilen her kavim; ister inansın ister inanmasın kendilerine peygamber gönderilmiş olan topluluk; bir peygambere inanıp onun etrafında toplanan insanlar; bir amaç etrafında toplanan grup; bir dinin mensupları; belli bir zaman diliminde (aynı çağda) yaşayan insanlar topluluğu; insanlardan her bir nesil; kuşak; her canlı nevi; hayvanlardan her bir cins; iyiliği öğreten, nefsinde iyi hasletleri toplamış kişi; kendisine uyulan rehber, imam, önder; benzeri olmayan kişi; âlim; muallim; taat; bir din üzere olup diğer dinlere muhalefet eden kimse; din[36]; dinde bir yol; yol; yolun geniş kısmı (ana cadde); âdet; yüz; yüzün dolgun kısmı; boy-bos[37]; insanın boyu; kişinin kavmi; zaman; kıyamet; nimet[38]; mülk; sevinç; yaratıklar; anne gibi anlamlara gelmektedir.[39]
Bu lügat anlamları dikkatle incelendiğinde, bunların çoğunun ümmetin kendisinden kaynaklandığı belirtilen emm, ümm, imâm, ümmî kelimelerinin anlamları çerçevesinde oluştuğu görülmektedir. Örnek olarak ümmetin lügat kullanımı en yaygın olan topluluk, millet, cemaat, grup anlamlarını ele alalım. Bilindiği üzere, topluluk; az veya çok insanın bir araya gelmesiyle oluşmaktadır. Bu insanların bir arada bulunmasını gerektiren durum ise, zaman, mekan, ırk, din, dil, gelenek vb. gibi sebeplerdir. Ümmetin de asıl kök anlamlarında, bir amaç etrafında toplanma, bir hedefe doğru yönelme, bir önder veya öndere tabi olma ve arkasından gitme, merkezde bulunan bir şeye mensubiyet anlamları bulunmaktadır. Bu yönüyle ümmetin, ümm, imâm ve ümmî kelimeleriyle çok yakın bir anlam ilişkisi içerisinde olduğu görülmektedir. Ancak ümmetin lügat anlamları arasında sayılıp kullanımı yaygın olmayan; yüzün dolgun kısmı, boy-bos, kıyamet, sevinç gibi anlamların ümmetin kök anlamları ile pek ilişkili olduğu söylenemez. Zaten yan anlam diyebileceğimiz bu ikincil anlamlar da kelimenin temel anlamları arasında sayılmamaktadır.
Ümmet tabirinin sözlük anlamları arasında sayılan 'bir peygambere inanıp onun etrafında toplanan insanlar; bir dinin mensupları' gibi dînî içerikli anlamları, büyük ihtimalle kelimenin Kur'an'da kullanılmasından sonra, lügat anlamları arasına yerleştirilmiş ve ileride de değinileceği gibi daha sonra da terimleştirilmiştir.[40]
3- Terim Olarak Ümmet
Ümmet, terim olarak, gerek tefsirlerde, gerek el-Müfredât gibi Kur'an lügati denilen kaynaklarda ve gerekse el-Vücûh ve'n-nezâir ile ilgili eserlerde aynı veya birbirlerine çok yakın şekilde tanımlanmıştır. Bu tanımları şu şekilde sıralayabiliriz.
♦ "Kendilerine peygamber gönderilmiş topluluk."[41]
♦ "Bir peygambere nispet edilen kavim."[42]
♦ "Bir peygambere tâbi olanlar."[43]
♦ "Bir din etrafında toplanan topluluk."[44] Buna göre müslümanlara ümmet-i Muhammed denilmesi, onların Hz. Muhammed'in getirdiği din etrafında toplanmış olmaları sebebiyledir.[45]
♦ "Bir şeye mensup olan, ona izafe edilen, bağlanan topluluk."[46] Örneğin bir dinin mensupları gibi.
♦ "Aynı maksada (din vb.) yönelen kimseler (insanlar topluluğu). "Ümmetin kök anlamının bir şeye yönelmek (el-kasd) olduğunu söyleyen İbn Manzûr (711/1414), bu anlamın din terminolojisindeki anlam olduğunu söylemektedir.[47]
♦ "Tek bir gayede toplanan insanlar."[48]
♦ "Bir din veya her hangi bir gidişat etrafında toplanan insanlar."[49]
♦ "Zaman, mekan, belirli gelenek veya din gibi belirli bir objeyi yegane gaye edinerek, onun etrafında toplanmış olan insan topluluğu."[50]
♦ "Belli bir maksat etrafında bir araya gelen topluluk. Bu maksat; bir din, bir yaşam biçimi, belirli bir mekan veya zaman dilimi veya her hangi bir durum[51] olabilir. Bir araya gelmeleri kendi tercihleri ile olsun veya olmasın yine ümmet adını alırlar."[52] Bu tanıma göre; aynı din ve inanca mensup insanlara, aynı çağda yaşamış veya yaşayanlara, aynı bölge veya ülkede yaşamış veya yaşayanlara, aynı ırka veya aynı memlekete mensup insan topluluklarının her birine ümmet denilebilir. Yine aynı şekilde aralarında dil, ırk, renk, meslek ve menfaat birliği olan insanlar da birer ümmet teşkil ederler. Ancak müslümanların bir ümmet olarak isimlendirilmesi aynı renk, ırk, dil ve ülkeden olmaları veya ekonomik çıkarları sebebiyle değil, aynı din ve aynı peygambere mensup olmaları sebebiyledir.[53]
♦ "Ortak bir inancı veya bir amacı paylaşan insanların, ortak amaçlarına doğru birlikte yürümek niyetiyle, ahenkli bir biçimde bir araya geldikleri toplum."[54]
♦ "Fertlerin gerek inanç ve eylemleri ve gerekse takip ettikleri ülkü ve hedefleri açısından birlik ve bütünlük oluşturdukları toplum."[55]
♦ "Taşıdıkları müşterek vasıf veya vasıflarla belli bir grup teşkil eden insanlar veya diğer canlılar."[56]
♦ "Bir takım sıfatların ve ayırıcı özelliklerin bir araya topladığı bütün canlı topluluklar."[57]
♦ "Birleştirici bir unsur veya etkenin etrafında toplanan kişi veya gruplar."[58]
♦ "Kendilerini aynı dinin veya aynı zamanın veya aynı mekanın veya aynı sıfat ve işlerin bir araya topladığı cemaat."[59]
Bu son iki tanıma göre az ya da çok belli vasıflara hâiz insanların oluşturduğu topluluklara ümmet denildiği gibi, aynı cinsten bir topluluk olmalarından dolayı cinlere ve yine değişik türden aynı cins hayvanlara da ümmet denilir. Muhammed Esed (Ö.1992), ümmet kelimesinin öncelikle bazı ortak vasıflara veya özelliklere sahip bir canlı varlıklar topluluğunu gösterdiğini; çoğunlukla topluluk, toplum, millet, cins, nesil ile eş anlamlı görüldüğünü söylemektedir.[60]
♦ "Ümmet çeşitli insan gruplarına önder olan ve kendisine uyulan bir cemaat demektir. Yani bir imamın çevresinde sağlam bir birlik oluşturup, düzenli bir şekilde faaliyet gösteren ve bu şekilde çeşitli insan grupları üzerine hakim olan bir topluluktur. Diğer bir tabirle ümmet, imamet-i kübra sahibi cemaattir. Cemaatlara göre ümmet, fertlere göre imam gibidir. Demek ki ümmet, hakim bir milletin fertlerinden meydana gelmiş olan sosyal bir toplumdur."[61]
♦ "Muhtelif fırkaların metbûu olması noktasından imamlık (önderlik) niteliği taşıyan cemaattır."[62]
♦ "Arkasına düşülecek bir cemaat veya tarikat, millet"[63]
♦ "Ümmet, öne düşen, çeşitli insan gruplarını toplayan, kendilerine uyulan bir topluluk demektir ki, hepsinin önünde de imam (önder) bulunur. Cemaat ile toplu halde kılınan namazlar, bu muntazam ve hayırlı sosyal tertibin görüntüsünü ifade eden gözle görülür şeklidir."[64]
Bütün bu tanımlar bir tasnife tabi tutulacak olursa, ümmet teriminin peygamber merkezli, gaye merkezli ve önder cemaat (ya da imam merkezli) olmak üzere üç ana başlık altında toplanabilecek şekilde tanımlandığı görülecektir. Bunlardan peygamber merkezli bir tanımlamaya gidenlere göre ümmet; ister inansın, ister inanmasın, Allah'ın gönderdiği bir peygambere muhatap olan veya ona inanan insanlar topluluğudur. Bir peygambere nispet edildiğinde ümmet teriminin biri genel diğeri özel olmak üzere iki anlamının olduğu görülür. Bunlardan ilki peygambere nispet edilen ümmetin genel anlamıdır. Bu da ister inansın, isterse inanmasın kendilerine peygamber gönderilen insanlar topluluğudur. Bu manada ümmet; peygamberin davetine muhatap olan, mümin ya da kafir, bütün insanlardır. Buna göre her nebinin ümmeti, kâfir veya mümin ayırımı olmaksızın tebliğ için gönderildiği kimselerdir.[65] Bu durumda bir peygamberden sonra gelenler, ister onun getirdiği prensiplere inansınlar, ister inanmasınlar o peygamberin tebliğine muhatap oldukları için onun ümmetidirler. Çağdaş müelliflerden Abdurrahman Hasan Habanneke el-Meydânî[66] bu anlayışı şu şekilde ifade etmektedir: "Rabbinin mesajını iletsin diye kendilerine elçi gönderilen her bir ümmet, o peygamberin tebliğ ümmetidir."
Peygambere nispet edildiğinde ümmet teriminin ikinci ve husûsi anlamı ise; bir peygambere iman edip tâbi olanlar, onun getirdiği dine inanan müminlerdir. Bazı alimler bir karışıklığa meydan vermemek için bir peygamberin davetine muhatap olanların tamamına, tebliğ edilen toplum anlamında ümmet-i belâğ; bu davete icabet eden müminlere, peygamberin davetini kabul eden toplum anlamında ümmet-i icabet; söz konusu davete muhatap olup da bu davete icabet etmeyen kâfirlere, imana davet edilen toplum anlamında ümmet-i da'vet ifadesini kullanmışlardır.[67] Ancak burada şu hususu özellikle vurgulamak gerekir ki ümmet terimi, mutlak olarak kullanıldığı zaman, ümmet-i da'vet değil de ümmet-i icabet anlaşılır.[68]
Yukarıdaki tasnife uygun olarak ümmet-i Muhammed/Muhammed ümmeti tabirini de genel ve özel olmak üzere iki şekilde tanımlamak mümkündür. Genel tanıma göre ister inansın, ister inanmasın Hz.Muhammed'in davetine muhatap olan herkes Muhammed Ümmeti tabirinin içerisinde yer alır.[69] Bu tanımlama Hz. Muhammed'in kendisinden sonra gelen tüm insanlığa gönderilmiş evrensel bir peygamber[70] olduğu ön kabulüne dayanır. Dolayısıyla bütün insanlar buna göre O'nun davetine muhataptırlar. Bu sebeple ister inansın (mümin), ister inanmasın (kâfir); ister Hz. Muhammed döneminde yaşasın, ister ondan sonraki dönemlerde yaşasın, isterse günümüzden kıyamete kadar yaşayacaklardan olsun, bütün insanlar Hz. Muhammed'in davetine muhatap olmaları açısından onun ümmetidirler.[71] Bu anlayışa göre sadece müslümanlar değil, Yahudiler, Hıristiyanlar, diğer dinlere mensup olanlar veya her hangi bir dine inanmayanlar dahil bütün insanlar Hz. Muhammed'in ümmeti (ümmet-i davet) olarak kabul edilirler.
Ümmet-i Muhammed/Muhammed ümmeti tabirinin özel tanımına gelince; bununla, sadece Hz. Muhammed'e inanıp onun peygamberliğini tasdik ederek davetine icabet eden ve getirdiği esasları kabul eden müminler topluluğu kastolunmaktadır.[72] Burada kastedilen ümmet-i Muhammed tabirinin bu özel anlamıyla eş anlamlı olarak kullanılan bir diğer tabir de İslam Ümmeti tabiridir. Bir kısım itikadı İslam mezheplerinin zaman içerisinde bu terimle ilgili olarak farklı bir çok tanımlar yaptığı görülmektedir.[73] Her ne kadar yapılan bu tanımların bir kısmında fazlaca ayrıntıya girilmişse de, söz konusu bu ifadeden İslam dinine inananların kastedildiği anlaşılmaktadır. Zaten ümmet teriminin ilk akla gelen kullanımı da budur. İleride de ele alınacağı üzere ümmetin Kur'an'daki kullanımları arasında bu anlam da bulunmaktadır. Yine bu anlama uygun olarak hadislerde geçen ümmet tabiriyle de, özel tanımda vurgulanan müminler topluluğunun/ümmet-i icabet kastedildiği anlaşılmaktadır.[74] Çünkü Hz, Peygamber'den rivayet edilen hadislerde çoğu kez, ümmeti (ümmetim) tabirinin geçtiğini, bazen de işaret zamiriyle 'şu ümmet' tabirinin kullanıldığını, bununla da müminler topluluğunun kastedildiğini görmekteyiz.[75] Eğer bu lafzın ümmet-i da'vet anlamında kullanıldığını gösteren bir karine yoksa ve bu tabir tek başına, mutlak olarak yahut Hz. Peygambere nispet edilerek kullanılmışsa, o zaman bununla ümmet-i icabet kastolunur.
Ümmetin bu şekildeki tasnifi (ümmet-i da'vet, ümmet-i icabet) ile ilgili olarak Kaffâl (365/975)'ın şöyle dediği nakledilmektedir: “Ümmet kelimesinin asıl manası 'aynı şey üzerinde ittifak etmiş bir cemaat' demektir. Buna göre ümmet-i Muhammed, Hz. Peygambere iman edip, onun nübüvvetini ikrar eden cemaat demektir. Bir kimsenin davetinin topladığı herkese, 'Onlar onun ümmetidir' denilir. Ancak ümmet kelimesi mutlak olarak tek başına zikredildiğinde, birinci mana (ümmet-i Muhammed) anlaşılır. Özellikle, 'ümmet, şunun üzerinde ittifak etmiştir' denildiğinde, bundan ümmet-i Muhammed anlaşılır. Hz. Peygamber (a.s.): 'Ümmetim dalâlet üzerinde ittifak etmez.’[76] buyurmuştur. Yine Hz. Peygamberin kıyamet gününde, 'ümmetim ümmetim' diyeceği rivayet edilmiştir.[77] Bu ve benzeri yerlerde geçen ümmet kelimesinden Hz. Muhammed'in peygamberliğini kabul eden kimseler anlaşılmaktadır.[78] Fakat O'nun davet ve tebliğinin muhatabı olan diğer insanlar için de, Onlar, ümmet-i da'vettir denilir. Onlara ancak bu şekilde ümmet ismi verilebilir."[79]
Gaye merkezli tanımlamaya göre ümmet; belli bir gaye etrafında toplanan insanlar topluluğu[80] diye tanımlanmıştır. Ümmet bu anlamda, peygamber merkezli tanımlamayı da içeren daha kapsamlı bir tanımdır. Buna göre, Hıristiyanlık, Yahudilik, İslam gibi belli bir din etrafında bir araya gelen topluluklar ümmet olarak isimlendirildiği gibi, dînî olmayan bir gaye için bir araya gelen topluluklar da -belli çıkarlar etrafında bir araya gelmiş sosyal birlikler gibi- ümmet olarak isimlendirilebilirler. Mesela, Medine'de renk, ırk, dîn, kabile gibi farklılıkları bünyesinde barındıran, belli haklar ve sorumluluklar çerçevesinde huzur ve barış içerisinde yaşama esasına dayalı sözleşme (Medine Vesikası) yi deklare eden toplumdan Hz. Peygamberin ümmet diye söz etmesi, bu halkların belli amaçlar doğrultusunda bir araya gelmeleri sebebiyledir. Hz. Peygamberin bu ifadesi, Medine'deki tüm müslim ve gayr-i Müslim toplum kesimleri tarafından kabul edilen ve bir toplumsal sözleşme niteliği taşıyan Medine vesîkasının II. ve XXV. maddelerinde şu şekilde yer almaktadır:
Md.l- "Bu deklarasyon, Allah'ın Resulü Muhammed tarafından Kureyş, Yesrib/Medîne müminleri ve müslümanları ve bunlara tabi olanlarla, onlara sonradan katılanlar ve onlarla birlikte savaş ve savunmayı taahhüt edenler arasında düzenlenmiş bir vesikadır."[81]
Md.2- "Bu vesikayı deklare edenler, diğer insanlardan ayrı bir ümmet (topluluk) teşkil ederler."[82]
Md.25- "Benî Avf Yahudileri, (bu konuda) müminlerle birlikte bir ümmet oluştururlar."[83]
Bu maddelerden de anlaşıldığına göre Hazret-i Peygamber Medine ve civarında yaşayan ve bu anlaşmanın hükümlerini kabul eden kabile ve grupları dil, din ve ırk ayırımı gözetmeksizin hepsini bir ümmet olarak kabul etmiştir. Bunun da gaye merkezli bir kabul olduğu anlaşılmaktadır. Yine söz konusu maddelerden anlaşıldığına göre sözleşme, Mekke'den hicret eden muhacirlerle, Medine ve civarındaki Müslümanlar ve Medine'yi bir savaş durumunda müslümanlarla birlikte saldırganlara karşı savunacaklarını kabul eden gayr-i Müslim topluluklar arasında deklare edilmiştir. Bu toplulukların sözü edilen anlaşmayı kabul etmeleri sebebiyle, diğer bütün insanlardan ayrı bir ümmet oldukları kabul edilmiştir.[84] Bu sözleşmede geçen ümmet kelimesi, anlaşma hükümlerini kabul eden grup ve toplulukları ifade etmektedir. Bu toplulukları bir araya getiren ortak hedef, Medine'de belli hak ve yükümlülükler çerçevesinde barış içerisinde yaşamak ve Medine'yi her türlü saldırılara karşı savunmaktır. Yoksa ortak gaye, din birliği değildir. Müslüman olmayan unsurlar da burada bu ümmetin en tabii üyesi olarak yer almaktadır. Çünkü vesikanın XXV. maddesinde açıkça yahûdilerin, müminlerle birlikte bir ümmet teşkil ettiği özellikle belirtilmektedir. Yahudilerle müslümanlar arasında din birliğinden söz edilemeyeceğine göre buradaki ümmetin aynı din veya aynı peygamber etrafında bir araya gelmiş topluluk anlamında olamayacağı açıktır. Netice olarak Medine Vesîkasi'nda geçen ümmet terimi dînî bîr anlam içermeyip karşılıklı çıkarlar etrafında anlaşma yapmış olan bir topluluğu ifade etmektedir.
Önder cemaat ya da imam merkezli tanımlamaya göre de ümmetin, belli bir amaç için bir lider etrafında toplanmış bilinçli bir topluluk olduğu anlaşılmaktadır. Ancak bu topluluk, yol gösterme, kendisine uyulma, örnek ve önder/yönetici/imam olma niteliklerini taşıyan bir cemaattir. Daha önce tasnif edilen iki tür tanımdan farklı olan bu tür tanımları, ümmetin, imâm maddesinden türetilmiş çoğul bir isim olduğunu söyleyen Elmalılı Hamdi Yazır (134S/1942),[85] yapmaktadır. Görebildiğimiz kadarıyla Yazır, ümmeti hep önder cemaat merkezli tanımlamaktadır.[86]
Ümmet ile ilgili yapılan tanımlamalarda, az olsun (grup), çok olsun (toplum) insanların oluşturduğu topluluklar veya onları bir araya getiren şey olmak üzere ortak iki öğenin yer aldığı görülmektedir. Yani ümmet kavramı, belli amaç ve gayeyi gözeterek bir araya toplanmış insanları anlatmaktadır. Ümmet bu yönüyle ehl, nefer, raht, kabile, sıbt, fasile, şa'b, aşiret, kavim, ma'şer, mele', fırka, ferik, hizb, şîa/şiy'a, taife, asabe, fîe, sübat, karn, ashâb gibi Kur'an'da insan topluluklarını ifade eden diğer sosyal gruplardan[87] farklıdır. Her ne kadar bazı âyetlerdeki kullanımları itibariyle bir kısmı ile eş anlamlı, bir kısmı ile de aralarında anlam yakınlığı olsa da, genel olarak ümmetle bu kelimeler arasındaki farklılık hemen göze çarpar. Az ya da çok sayıda insanlardan oluşmuş birliktelikleri ifade eden söz konusu bu kavramların her biri nitelik ve nicelik itibariyle değişik yapısal özelliklere sahiptir.[88] Meselâ bu kavramlardan kavim, kabile, şa'b ve aşiret, daha çok ırkî bir topluluğu anlatırken mele', fırka, ferîk, hizb, şîa/şiy'a gibi terimler ise daha çok küçük grupları ifade eden dar ve özel anlamlara sahiptirler.[89] Ümmet ile aralarında anlam yakınlığı olan millet kelimesi ise, esasında insan topluluğu anlamında olmayıp (dilimizde belli özellikleri bulunan insan topluluğunu ifade eder) o topluluğun bağlı bulunduğu inanç, ilke ve prensipleri göstermektedir.[90] Aslında ümmetin terim anlamı olarak zikredilenlerin her birinin, söz konusu kelimenin geçtiği âyetlerdeki bağlamları göz önünde bulundurularak kelimeye yüklenmiş anlamlar olduğu söylenebilir. Dolayısıyla sözünü ettiğimiz bu terimi daha iyi kavrayabilmek için ümmet kelimesinin Kur'an'daki kullanımlarını tespit etmemiz gerekmektedir.[91]
2- KURAN PERSPEKTİFİNDE ÜMMET KAVRAMI
1- Ümmet Kelimesinin Kur’an’daki Kullanımları
Yukarıda ümmet kelimesinin etimolojik yapısını inceledikten sonra, sözlük ve terim anlamlarını genişçe ele alıp, bu kelimenin çok anlamlı kelimeler grubundan olduğunu vurgulamıştık. Bu başlık altında ise söz konusu kelimenin Kur'an'daki kullanımlarına bir göz atmak istiyoruz.
Ümmet kelimesi tekil ve çoğul olarak Kur'an'da on dokuz tanesi Mekkî, altı tanesi Medenî olmak üzere toplam yirmi beş sûrede; kırk iki tanesi Mekkî, on beş tanesi ise Medenî olmak üzere toplam elli yedi âyette; elli bir tanesi tekil, on üç tanesi çoğul ve tamamı da nekre olmak üzere âyetlerde geçen kelime olarak toplam altmış dört yerde geçmektedir.[92] Bunlardan tekil olanlardan kırk dokuz tanesi, kırk yedi âyette "ümmet"[93] şeklinde, iki tanesi "ümmetüküm"[94] şeklinde geçerken, çoğul olanlardan on bir tanesi on âyette, "ümemün"[95] şeklinde, İki tanesi ise "ümemen"[96] şeklinde geçmektedir. Buna göre ümmet kelimesinin geçtiği sûre ve âyetleri nüzul sırasına göre toplu olarak bir tabloda şu şekilde gösterebiliriz.
Tablo-1 Nüzul sırasına göre ümmet kelimesinin geçtiği sûre ve âyetlerin dağılımı
|
Sıra No |
Sûre No ve Sûre Adı |
Âyet No |
Mekkî - Medenî |
|
1 |
7 A'râf |
34 |
Mekkî |
|
2 |
7 A'râf |
38 (iki defa) |
Mekkî |
|
3 |
7 A'râf |
159 |
Mekkî |
|
4 |
7 A'râf |
160 |
Mekkî |
|
5 |
7 A'râf |
164 |
Medenî |
|
6 |
7 A'râf |
168 |
Mekkî |
|
7 |
7 A'râf |
181 |
Mekkî |
|
8 |
35 Fâtır |
24 |
Mekkî |
|
9 |
35 Fâtır |
42 |
Mekkî |
|
10 |
27 Neml |
83 |
Mekkî |
|
11 |
28 Kasas |
23 |
Mekkî |
|
12 |
28 Kasas |
75 |
Mekkî |
|
13 |
10 Yûnus |
19 |
Mekkî |
|
14 |
10 Yûnus |
47 |
Mekkî |
|
15 |
10 Yûnus |
49 |
Mekkî |
|
16 |
11 Hûd |
8 |
Mekkî |
|
17 |
11 Hûd |
48 (iki defa) |
Mekkî |
|
18 |
11 Hûd |
118 |
Mekkî |
|
19 |
12 Yûsuf |
45 |
Mekkî |
|
20 |
15 Hicr |
5 |
Mekkî |
|
21 |
6 En'âm |
38 |
Mekkî |
|
22 |
6 En'âm |
42 |
Mekkî |
|
23 |
6 En'âm |
108 |
Mekkî |
|
24 |
40 Mü'min |
5 |
Mekkî |
|
25 |
41 Fussilet |
25 |
Mekkî |
|
26 |
42 Şûra |
8 |
Mekkî |
|
27 |
43 Zuhrûf |
22 |
Mekkî |
|
28 |
43 Zuhrûf |
23 |
Mekkî |
|
29 |
43 Zuhrûf |
33 |
Mekkî |
|
30 |
45 Câsiye |
28 (iki defa) |
Mekkî |
|
31 |
46 Ahkâf |
18 |
Mekkî |
|
32 |
16 Nahl |
36 |
Mekkî |
|
33 |
16 Nahl |
63 |
Mekkî |
|
34 |
16 Nahl |
84 |
Mekkî |
|
35 |
16 Nahl |
89 |
Mekkî |
|
36 |
16 Nahl |
92 (iki defa) |
Mekkî |
|
37 |
16 Nahl |
93 |
Mekkî |
|
38 |
16 Nahl |
120 |
Mekkî |
|
39 |
21 Enbiyâ |
92 (iki defa) |
Mekkî |
|
40 |
23 Mü'minûn |
43 |
Mekkî |
|
41 |
23 Mü'minûn |
44 |
Mekkî |
|
42 |
23 Mü'minûn |
52 (iki defa) |
Mekkî |
|
43 |
29 Ankebût |
18 |
Mekkî |
|
44 |
13 Ra'd |
30 (iki defa) |
Medenî |
|
45 |
22 Hac |
22 |
Medenî |
|
46 |
22 Hac |
67 |
Medenî |
|
47 |
2 Bakara |
128 |
Medenî |
|
48 |
2 Bakara |
134 |
Medenî |
|
49 |
2 Bakara |
141 |
Medenî |
|
50 |
2 Bakara |
143 |
Medenî |
|
51 |
2 Bakara |
213 |
Medenî |
|
52 |
3 Âl-i İmrân |
104 |
Medenî |
|
53 |
3 Âl-i İmrân |
110 |
Medenî |
|
54 |
3 Âl-i İmrân |
113 |
Medenî |
|
55 |
4 Nisa |
41 |
Medenî |
|
56 |
5 Mâide |
48 |
Medenî |
|
57 |
5 Mâide |
66 |
Medenî |
Kur'an'da ümmet kelimesinin lafzi kullanım dağılımlarını nüzul sıralamasını da göz önünde bulundurarak bir arada tablo ile gösterdikten sonra, asıl üzerinde durmak istediğimiz konu, kelimenin muhtevasında var olan çok anlamlılığın Kur'an'daki kullanımlara ne ölçüde yansıdığıdır. İleride bunların ayrıntılarına gireceğimiz için burada şöyle bir genel değerlendirme yapmanın yeterli olacağı kanaatindeyiz.
Kur'an lügati ve el-vücuh ve'n-nezâir ile ilgili eser yazanların bir kısmı, yazdıkları eserlerinde ümmet kelimesinin Kur'an'daki kullanımlarına dâir bazı listeler sunmuşlardır. Örnek teşkil etmesi açısından bunlardan birkaçının sundukları listeye burada yer vermek istiyoruz.
Bunlardan ilk olarak Dâmeğânî (478/1085)'nin, Kâmüsu'l-Kur'an isimli eserinde[97] ümmet kelimesine yüklenen anlamlara bir göz attığımızda, bu kelimenin Kur'an'da şu dokuz farklı anlamda kullanıldığını görmekteyiz: Grup, cemaat ('usbe)[98]; din, şeriat, yaşam tarzı (millet)[99]; sayılı seneler[100]; kavim[101]; kendisine uyulan imâm[102] ; ister inansın, isterse inkar etsin geçmiş toplumlar[103]; Muhammed Ümmeti (ümmet-i Muhammed)[104]; inkarcı topluluklar (küffâr)[105]; yaratık[106].
Ümmet kelimesinin çok anlamlığı ile ilgili olarak ele alacağımız ikinci eser İbnü'l-Cevzi (597/1201)'nin, Nüzhetü'l-a'yün isimli eseridir.[107] Söz konusu eserde müellif, Kur'an'da ümmet kelimesinin şu beş farklı anlama geldiğini müfessirlerin görüşü olarak nakletmektedir: Cemaat[108]; din, yaşam tarzı[109]; zaman[110]; imâm[111]; sınıf.[112]
Ümmet kelimesinin çok anlamlığını bize yansıtan bir diğer eser de Fîrûzâbâdî (817/1414)'nin Besâiru zevi't-temyiz fî letâifi Kitâbi'l-Azîz adlı eseridir. Bu müellifin adı geçen eserde sunduğu listeye göre ümmet kelimesi Kur'an'da şu on üç farklı anlamda[113] kullanılmaktadır: Topluluk, sınıf, tür[114]; geçmiş seneler[115]; din, yaşam biçimi[116]; geçmiş topluluklar, geçmiş kuşaklar[117]; kavim, topluluk[118]; belli (az) sayıda bir kavim/topluluk (kırk kadar kişi)[119]; uzunca bir zaman dilimi[120]; inkarcı bir topluluk/kâfir toplum[121]; müslüman toplum[122]; küfür ve dalalet üzere yaşayan bir sınıf[123]; îman üzere yaşayan bir topluluk[124]; başkalarına örnek olabilen ilim ve sâlih amel sahibi bir cemaat[125]; her türlü iyiliği şahsında toplayan insan.[126]
Görüldüğü üzere örnek olarak zikrettiğimiz müelliflerden her biri telif ettikleri eserlerde, ümmetin Kur'an'daki anlamlarını bir veya birkaç âyet örnek göstererek sıralamaya çalışmışlardır. Dikkatlice incelendiğinde aralarında çok az farklılıklar bulunsa da, aslında bu anlamların birbirine oldukça yakın olduğu görülmektedir. Buna göre adı geçen müelliflerin eserlerinde sundukları listelerdeki ümmet kelimesinin Kur'an'daki anlamsal alanını genel olarak şu dört maddede özetlemek mümkündür:
a- İnsanlardan bir grup
b- Din, şeriat ve yol
c- Belirli bir zaman dilimi
d- Kendisine uyulan bir şahıs.[127]
Daha önce de ifade ettiğimiz gibi ümmet genel anlamda herhangi bir toplum ve topluluğu ifade ederken, özel anlamda bir din veya bir peygamber etrafında toplanan insanları ifade etmektedir. Kur'an'da ümmet kelimesinin her iki anlamda da kullanıldığı görülmektedir. Ayrıca genel anlamda bir takım sıfatların ve ayırıcı özelliklerin bir araya topladığı bütün canlı toplulukları[128] -az olsun (grup) çok olsun (toplum) insanların oluşturduğu topluluklar; cinler ve değişik tür hayvan toplulukları gibi- için de Kur'an'da ümmet tabiri kullanılmaktadır. Her ne kadar Kur'an'da başka grup canlılar için ümmet tabiri kullanılmış olsa da, genelde bu kelimenin zihinlerde ilk çağrıştırdığı anlam -gerek inançları, gerek yaşam tarzları, gerek örf adetleri ve dilleri v.b özellikleriyle ayrı ayrı gruplar oluşturup birlikte yaşayan (grup, cemaat gibi) küçük veya (toplum, millet gibi) büyük -insan topluluklarıdır.[129] Yine ister inanmış (mümin toplum), ister inanmamış olsun (kâfir toplum), kendilerine peygamber gönderilmiş toplumlar, Kur'an'da ümmet olarak anılmaktadır.[130]
Kur'an'da ümmet kelimesinin, bir peygambere bağlı topluluk, bir dine bağlı olanlar, bir nebinin ümmeti içerisindeki alt gruplar anlamında kullanıldığı da görülmektedir. Bu cümleden olarak Kur'an'da, Medine'de nazil olan bazı âyetlerde[131] Hz. Muhammed'e inanan insanlar topluluğu anlamında ümmet tabiri yer almaktadır. Bu açıklamalardan da anlaşacağı üzere yukarıda ümmet kelimesi ile ilgili olarak zikrettiğimiz "tek bir din, tek bir zaman, tek bir mekan gibi herhangi bir gaye veya ortak bir özellikten dolayı bir araya toplanan insanların oluşturduğu topluluk"[132] şeklindeki anlam, ümmetin Kur'an'daki en yaygın kullanımı olarak karşımıza çıkmaktadır.
Netice olarak şunu söyleyebiliriz ki, ümmet kelimesi Kur'an'ın tamamına yakınında insanların oluşturduğu küçük veya büyük (grup, cemaat, toplum, millet gibi) insan topluluğu anlamlarında kullanılırken, bir kısım âyetlerde ise; canlılar topluluğu (cinler, hayvanlar), din (tutulan yol veya tâbi olunan inanç), süre-zaman, lider-önder (üstün vasıflı kişi) anlamlarında kullanılmaktadır.[133]
Ümmet kelimesinin Kur'an'daki kullanımları ile ilgili bu genel açıklamalardan sonra şimdi de söz konusu kelimenin âyetlerde hangi anlamlarda kullanıldığını, diğer bir ifade ile hangi âyette ne anlam ifade ettiğini tespit etmeye çalışacağız. Bu tespiti yaparken söz konusu kavramı nicelik ve nitelik bakımından tasnife tâbi tutmak konunun daha kolayca anlaşılmasını sağlayacaktır.[134]
2- Ümmet Kavramının Niceliği Ve Niteliği Bakımından Tasnifi
Daha önce de ifade ettiğimiz üzere ümmetin asıl kök anlamlarında, bir amaç etrafında toplanma, bir hedefe doğru yönelme, bir önder ve o önderin arkasından gitme, merkezde bulunan bir şeye mensubiyet anlamları bulunmaktadır. İnsanların bir arada toplanmasını gerektiren durumlar da zaman, mekan, ırk, din, dil, gelenek vb. gibi hususlardır. Diğer bir ifade ile genel olarak ümmetin, birisi topluluk diğeri de onları bir araya getiren şey olmak üzere iki öğesi bulunmaktadır. Kur'an'da da ümmet genellikle bu iki öğeyi bünyesinde toplayacak bir anlamda kullanılmaktadır. Ümmetin az ya da çok topluluk ifade eden anlamlarının dışındaki kullanımı ise oldukça azdır. Topuluklar -az ya da çok olsun- nitelik ve nicelik açısından değişik bir takım yapısal özelliklere sahiptirler. Farklı isimlendirilmeleri de bu özelliklere dayanmaktadır. Gerek nicelik ve gerekse nitelik açısından olsun her bir topluluğun bir isimlendirme yönü bulunmaktadır. Değişik özelliklere sahip olan ve farklı kelimelerle ifade edilen topluluklardan bir kısmı, Kur'an'da ümmet kelimesiyle anlatılmaktadır. Dolayısıyla ümmet kelimesi her geçtiği âyette aynı topluluğu anlatmamaktadır. Bu sebeple biz de ümmet kavramını hem nicelik ve hem de nitelik açısından incelemeye tâbi tutacağız. Ancak şunu belirtmeliyiz ki ümmet kelimesinin karşıladığı anlamların genelde her iki yönü de bulunduğundan bazen bunları bir arada belirtmemiz gerekecektir. Örneğin ümmet kavramını nicelik bakımından ele alırken daha sonra tekrardan kaçınmak için bazen onun nitelik yönünü de orada ifade etmeye çalışacağız.[135]
A- Nicelik Bakımından Ümmet
Topluluklar az ya da çok oluşlarına göre farklı adlandırılmaktadır. Biz de Kur'an'da geçen ümmet kelimesini öncelikli olarak bu yönden değerlendirmeye çalışacağiz. Ancak az önce de ifade ettiğimiz gibi yerine göre niceliğinden söz ederken bazen onun nitelik yönünü de burada ele alacağız.[136]
1- Grup-Cemaat
Yapı ve büyüklüğü değişebilen, sayısal olarak az ya da çok sayıda insanlardan oluşmuş birlikleri ifade eden grup[137] şu şekillerde tanımlanmıştır: "Bir bütünün bir sınıflandırmadaki türdeş bölümü"[138]; "Bir bütünü oluşturan ve ortak özellikleriyle tanımlanan şeyler"[139]; "Benzerliklerin ya da ortak amaçların birleştirdiği kimselerden oluşan topluluk."[140] Niceliği bakımından gruba en yakın anlamlı kavram ise cemaattir. Cemaat de, "Aynı inanç, değer ve davranış kalıplarını benimsemiş, karşılıklı olarak yakın, içten, yüz yüze ve samimi ilişkilerle birbirine bağlı insanlardan oluşan homojen insanlar topluluğu."[141] şeklinde tanımlanmaktadır.
Ümmet kelimesi aşağıdaki âyetlerde "toplum içinde bir grup, cemaat" ya da "küçük bir topluluk" anlamındadır.
"İçinizden insanları hayra çağıran iyiliği emredip kötülükten men eden bir ümmet (grup/cemaat) olsun...."[142] mealindeki âyette geçen ümmet, toplum içinde bir grup ve cemaat anlamındadır.
Daha önce de ifade ettiğimiz gibi Kur'an'da genel olarak az ya da çok topluluk anlamı bulunan ümmet kelimesi, her geçtiği âyette aynı anlamı ifade etmemektedir. Söz konusu kelimenin anlamı yer aldığı âyetteki içerik ve bağlama göre değişiklik arz etmektedir. Ele aldığımız bu âyette de âyetin içerik ve bağlamından ümmet kelimesinin "toplum içinde bir grup" anlamını ifade ettiği anlaşılmaktadır. Bu anlamın verilmesine temel teşkil eden asıl unsur, âyetteki (min) harf-i ceri'nin yüklendiği anlamdır. Burada söz konusu harf-i cer'in yüklendiği anlam hususunda alimler arasında, (min)'in açıklamak (tebyîn) ve kısmilik (teb'îz) için olduğu şeklinde iki görüş bulunmaktadır. (Min) 'in açıklamak (tebyin) için olduğunu söyleyenlere göre, iyiliği emir, kötülükten nehiy bütün müslümanlar üzerine vaciptir. Âl-i İmrân sûresi 110. âyet buna delil olarak zikredilmektedir, Bununla beraber bu vazife her ne kadar bütün müslümanlar üzerine vacip ise de içlerinden bir grup bu vazifeyi yerine getirirse o zaman sorumluluk diğerlerinden düşer. Buna göre, söz konusu görevin yerine getirilmesi bir grubun veya toplum içerisinde bir cemaatin sorumluluğuna terkedilmiş olmaktadır. (Min)"in azlık, kısmilik (teb'îz) için olduğunu söyleyenlere göre, toplumu teşkil eden insanların tamamının, iyiliği emir ve kötülükten nehiy görevini yerine getirmeleri beklenemez. Zira toplum içinde hastalar, âcizler ve câhiller bu görevi yapamazlar.[143] Dolayısıyla bu mükellefiyet bu görevi yapabilecek olan din âlimleri içindir. Zira âlimler de topluluğun bir kısmını teşkil etmektedir.[144] Müfessirlerimizin büyük çoğunluğuna göre (min) harf-i ceri, azlık, kısmilik (teb'îz) içindir. Bu görüşte olan müfessirler buradaki ümmet kelimesine, "grup, âlim ve davetçiler cemaati" gibi anlamlar vermişlerdir.[145] Bu anlamı veren müfessirlerden Râgıb el-İsfahânî (502/1108) ve Fîrûzâbâdî (817/1414), bu grubun niteliklerine de işarette bulunarak buradaki ümmete "ilim ve sâlih amel sahibi ve başkalarına örnek olabilecek bir cemaat" şeklinde anlam vermektedirler.[146]
Bize göre de âyette geçen ümmet kelimesiyle "toplum içinde bir cemaat" kastedilmektedir. Bunlar da din âlimlerinden oluşan bir topluluktur. Çünkü âyette emrolunan hayra davet, iyiliği (ma'ruf) emretme, kötülükten (münker) sakındırma görevini yapacak kişiler neyin hayır, neyin ma'ruf ve münker olduğunu bilmek durumundadırlar. Ayrıca bu görev bilginin yanında tecrübe, sabır, olgunluk, güzel ahlâk ve güzel konuşma gibi özellikleri gerektiren bir görevdir. Bunlar da ancak müslümanlar arasında yetişmiş, seçkin bir toplulukta bulunabilir.[147]
Câhil kişiler bunlan bilemeyeceklerinden çoğu kez insanlan iyilikten uzaklaştırıp kötü yollara sevk edebilirler. Ayrıca iyilik ve kötülüğü ayırt edecek bilgiden yoksun olanlar nerede ve nasıl davranacaklarını da pek bilemezler. Mesela yumuşak davranacakları yerde sert ve kırıcı davranarak belki de bir kısım insanların dinden daha da uzaklaşmalarına sebep olurlar.[148] Bu âyetteki ümmet kelimesini, "Müminlerin hepsinin toptan sefere çıkmaları doğru değildir. Onların her kesiminden bir grup (nefer) dinde (dini ilimlerde) geniş bilgi elde etmek ve kavimleri (savaştan) döndüklerinde onlan ikaz etmek için geride kalmahdır. Umulur ki sakınırlar.[149]" âyetinde grup anlamında olan nefer kelimesi güzel bir şekilde açıklamaktadır.[150]
Ümmetin "grup" anlamında olduğunu ifade eden bir diğer âyet de şöyledir; "Hepsi bir değildir. Ehl-i kitabın içinde, istikamet sahibi bir topluluk (ümmetün kâimetün) vardır ki, gece saatlerinde secdeye kapanarak Allah'ın âyetlerini okurlar."[151]
Ayette geçen ümmetün kâimetün dosdoğru, hakşinas, âdil, müstakim, Allah'ın emrini yerine getiren topluluk anlamındadır.[152] Görüldüğü gibi bu âyette ehl-i kitaptan iman edip salih amel işleyen kimseler, ümmet kelimesi ile (ümmetün kâimetün) ifade edilmektedir. Ayrıca bu âyeti takip eden âyetlerde söz konusu kimselerin şu özelliklerinin vurgulandığını görmekteyiz: "Allah'a ve âhiret gününe inanırlar, iyiliği emrederler, kötülükten sakındırırlar. Hayır işlerinde de birbirleriyle yarışırlar. İşte onlar salihlerdendir. Onlar ne hayır işlerlerse, hiç bir zaman mahrum bırakılacak değillerdir. Allah takva sahiplerini bilir." [153]
Müfessirlerin çoğunluğunun tercihine göre buradaki ehl-i kitaptan maksat, Mûsâ (a.s) ve İsâ (a.s)'a iman etmiş olan yahudi ve hiristiyanlardır.[154] Bir kısım müfessirler ise bunu, kendilerine kitap verilmiş olan müslümanları da kapsayan genel bir ifade[155] diye yorumlamışlardır.
Bu âyetin iniş sebebi hakkında birkaç rivayet nakledilmektedir. Bir rivayete göre, Abdullah b. Selâm, Sa'leb b. Saîd ve Üseyd b. Ubeyd gibi zatlar müslüman olunca, diğer bazı yahudiler bunları kötülemeye başlamış, âyet de bu müslümanların faziletini bildirmek üzere inmiştir. Bir başka rivayete göre ise âyet, hıristiyanlardan müslüman olan yetmiş beş kişi hakkında nazil olmuştur.[156] Beraber bu âyetin, kitap ehlinin hepsinin aynı olmadığını, içlerinden güzel özelliklere sahip kişilerin bulunduğunu bildirmek için indiği de söylenmiştir.[157] Yine müfessirlerden bir çoğundan nakledilen meşhur görüşe göre sözü edilen âyet, ehl-i kitap bilginlerinden iman eden bir grup hakkında nazil olmuştur.[158]
Yukarıda zikredilen iniş sebeplerini de göz önünde bulundurarak âyeti şöyle yorumlamak mümkündür: "Daha önce kötülenen ehl-i kitap[159] ile, onlar arasından iman eden kimseler (ümmetün kâimetün) aynı seviyede değildirler."[160] Bu açıklamalardan da burada geçen ümmet'in "toplum içinde bir grup, cemaat" anlamında olduğu anlaşılmaktadır. Bir çok müfessir de âyette geçen ümmetin bu anlamı ifade ettiğini belirtmektedir.[161]
Konumuzla ilgili ele alacağımız bir diğer âyet de şudur:
"Eğer onlar Tevrat'ı, İncil'i ve Rableri tarafından kendilerine indirileni dosdoğru uygulasalardı, şüphesiz hem üstlerinden, hem de ayaklannın altından (bol bol nzık) yiyeceklerdi (yeraltı ve yerüstü servetlerinden istifade ederek refah içinde yaşarlardı). Onlardan mu'tedil bir zümre (ümmetün muktesidetün) vardır; fakat çoğunun yaptıkları ne kötüdür!"[162]
Bu âyette geçen ümmet kelimesi muktesidetün ifadesi ile farklı bir nitelik kazanmıştır. Ne yapacağını bilen, ifrat ve tefritten sakınarak ölçülü davranan, işlerinde adalet üzere hareket eden topluluk anlamında[163] olduğu belirtilen ümmetün muktesidetün'ün kimler olduğu hakkında iki görüş bulunmaktadır.
Birinci görüş: Bu görüşte olanlara göre bunlar, Yahudi ve Hıristiyan gibi Kitap ehlinden iman eden kimselerdir.[164]
İkinci görüş: Bu görüşte olanlara göre ise bu topluluktan maksat, "Ehl-i kitaptan öyle kimseler var ki, ona kantarla emanet bıraksan, onu sana noksansız iade eder..."[165] mealindeki âyette de işaret edildiği üzere Ehl-i kitap içerisinde Hz. Peygamber'e inanmamakla beraber katı bir inat ve sert tutumu bulunmayan, dürüst ve insaf sahibi kimselerdir.[166] Tefsirinde her iki görüşe de yer veren Elmalılı Hamdi Yazır ikinci görüşü tercih etmektedir.[167] Bizce de bu görüş daha isabetlidir. Çünkü âyetin bağlamından bu kişilerin Ehl-i kitaptan oldukları anlaşılmakla beraber, Hz. Peygamber'e inandıklarına dair bir işaret bulunmamaktadır. Bu nedenle bunların Ehl-i kitaptan inat ve sert tutum sahibi olmayan, dürüst ve insaflı kişiler olduğunu ifade eden yorumun doğru olduğunu düşünüyoruz
Burada ele aldığımız âyetin hem içeriğinden ve bağlamından, hem de müfessirlerin bu husustaki açıklamalarından ümmetin, "toplum içinde bir grup, cemaat" anlamını ifade ettiği anlaşılmaktadır. Ümmetin grup ve cemaat anlamına geldiğini gösteren bir başka âyet de şudur:
"Musa'nın kavminden doğru yolu gösteren ve onun ışığı altında âdil davranan bir topluluk (ümmet) vardır. "[168]
Bu âyette az ya da çok topluluk anlamıyla yer alan ümmetle kimlerin kastedildiği hususunda müfessirler farklı görüşler ileri sürmüşlerdir.[169] Bu görüşleri toplu olarak bir arada değerlendirdiğimizde, âyetin zahirinden ilk bakışta bunların, Hz. Musa'nın Peygamber olarak gönderildiği dönemde kavmi içerisinde doğru yolu gösteren ve adaletle davranan mümin cemaat ve topluluklar olduğu anlaşılmaktadır. Yani Hz. Musa'ya inanan, doğru yolu gösteren ve adaletle davranan herkes bu topluluğun (ümmet) içerisindedir. Dolayısıyla Hz. Mûsâ'nm kavmi içindeki peygamberler, onlara uyan âdil hükümdarlar[170], doğru yolu gösteren din alimleri ve halktan bunlara uyan insanların hepsi bu topluluğun (ümmet) içerisinde yer almış olmaktadırlar.[171] Bununla beraber âyetteki ümmetin, Hz. Musa'dan sonraki dönemlerde, onun kavminden olan peygamberleri, onlara uyan âdil hükümdarları, doğru yolu gösteren din alimlerini ve halktan bunlara uyan insanları da kapsadığı söylenebilir.[172] Buna göre Hz. Muhammed zamanında yaşayan Abdullah b. Selâm ve İbn Sûriyâ gibi Hz. Mûsâ'nın neslinden olup Müslüman olanlar da söz konusu âyette geçen ümmet'in içerisinde sayılırlar.[173] Bu yoruma göre, buradaki ümmet, aynı zamanda, aynı mekanda ve aynı önder etrafında toplanan belli bir grubu değil, farklı zamanlarda aynı inancı paylaşan ve farklı önderler etrafında toplanan bir grubu ifade etmektedir. "Biz onları (İsrailoğullarını) on iki kabileye, o kadar ümmete (ümem) ayırdık. Kavmi kendisinden su isteyince, Musa'ya, 'Asanı taşa vur!' diye vahyettik. (O da taşa vurunca) taştan on iki pınar fışkırdı. Her kabile içeceği yeri belledi. Sonra üzerlerine bulutla gölge yaptık, onlara kudret helvası ve bıldırcın eti indirdik. (Onlara dedik ki:) 'Size verdiğimiz nzıkların temizlerinden yiyin.' Ama onlar (emirlerimizi dinlememekle) bize değil kendilerine zulmediyorlardı."[174] mealindeki âyetinde de çoğul formu olan ümem şeklinde yer alan ümmet sosyal bir grup olan kabile, boy anlamında kullanılmaktadır.
Müfessirler, zikri geçen âyetteki ümem kelimesini, cümle içerisindeki i'rap durumuna göre açıklamaya çalışmışlardır. Bilindiği üzere i'raptaki farklılıklar anlama da yansımaktadır. Buna göre bazı tefsirciler, âyette yer alan ümemen kelimesini isnetey aşerete (on iki) ifadesinden bedel[175] kabul etmişlerdir. Bu durumda âyetin anlamı, "onları ümmetlere ayırdık." şeklinde olur. Bazıları ise, ümemen kelimesini esbât kelimesinin sıfatı[176] yahut ondan bedel[177] saymışlar, diğer bazıları da söz konusu kelimenin temyiz[178] olduğunu söylemişlerdir. Öyle anlaşılıyor ki, âyette ümemen olarak yer alan ümmetin buradaki anlamını tespitte, kendinden önce geçen esbât kelimesi bize yardımcı olacaktır. Her ne kadar farklı bir takım yaklaşımlar olsa da[179] âyetteki ümemen kelimesi, kendinden önceki esbât kelimesini açıklamaktadır. Esbât aynı babanın çocuklarından gelen nesilleri ifade etmektedir.[180] Müfessirler, bu âyette yer alan esbât kelimesini, tek bir babanın çocukları olarak çoğalıp yeni sosyal birlikler oluşturan, aynı etnik kökenli grup anlamındaki kabîle/boy[181] diye tefsir etmişlerdir.[182] Buna göre âyetteki ifadelerden İsrailoğullarının on iki kabileye ayrıldığı, her bir kabilenin de aynı zamanda birer ümmet olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Bu durum bize âyette geçen ümmet kelimesinin burada sosyal grup ifade eden kabîle/boy/oymak anlamında olduğunu düşündürmektedir.[183] Buna göre Yâ'kûb (a.s)'ın on iki oğluna dayanan on iki kabileyi[184] ümmet kılan husus, her bir kabilenin farklı bîr lider etrafında[185] toplanmış olmalarıdır.[186]
"Onları (İsrâiloğullannı) grup grup ayrı topluluklar (ümemen) halinde yeryüzüne dağıttık. Aralarında sâlih olanlar da vardı. Böyle sâlih olmayanlar da. (Kötülüklerinden) belki dönerler diye onları iyilik ve kötülüklerle imtihan ettik. "[187] mealindeki âyette ümem formunda geçen ümmet de yine grup anlamındadır
Bu âyette İsrailoğullarının çeşitli ümmetler halinde yeryüzüne dağıtıldığı, dağılan bu grupların içinden bazılarının iyi, bazılarının ise böyle olmadığı anlatılmaktadır. Ayette çoğul (ümem) formunda yer alan ümmet ifadesinden, mümin olsun veya olmasın, yeryüzünün değişik yerleşim bölgelerine dağılmış olan İsrâiloğullarına mensup cemaat, grup ve topluluklar anlaşılmaktadır.[188]
Aşağıda meali zikredilen âyette geçen ümmet de grup anlamındadır.
"İçlerinden bir topluluk: "Allah'ın helak edeceği yahut şiddetli bir şekilde azap edeceği bir kavme ne diye öğüt veriyorsunuz?" dedi. (Öğüt verenler) dediler ki: 'Rabbinize mazeret arz edebilmek için! Bir de ne bilirsiniz, olur ki Allah'a karşı gelmekten sakınırlar ümidiyle (öğüt veriyoruz)' ".[189]
Bu âyette geçen ümmet kelimesi ile kimlerin kastedildiğini tespit edebilmek için bir önceki âyete de bakmamız gerekmektedir ki bu âyetin meali şöyledir:
"Onlara, deniz kıyısında bulunan kasaba/şehir halkının durumunu sor. Hani onlar Cumartesi gününe saygısızlık gösterip haddi aşıyorlardı. Çünkü cumartesi tatili yaptıkları gün, balıklar meydana çıkarak akın akın onlara gelirdi, Cumartesi tatili yapmadıkları gün de gelmezlerdi. İşte böylece biz, yoldan çıkmalarından dolayı onları imtihan ediyorduk."[190]
Bu iki âyetten anlaşıldığına göre, İsrailoğullarının oturduğu kasaba halkından bazıları Allah'ın kendileri için koymuş olduğu Cumartesi günü iş yapma yasağını ihlal etmekte ısrarlı davranmışlardı. Bunun üzerine, kasaba halkından olup da bu yasakları ihlal etmeyen sâlih insanlardan bazıları, bu günahları işlemeye devam edenlere, bunlardan vazgeçmeleri için öğüt vermişlerdi. Ancak yine bu kasaba halkından olup da bu günahları işlemeyen ve öğüt vermenin de bir faydası olmayacağını düşünenlere, öğüt veren sâlih kişiler, "Rabbinize mazeret arz edebilmek için! Bir de ne bilirsiniz, olur ki Allah'a karşı gelmekten sakınırlar ümidiyle (öğüt veriyoruz)" demişlerdi. İşte âyette geçen ümmet ile bu grup kastedilmektedir. Diğer bir ifadeyle üç gruba ayrılan kasaba halkından bir kısmı Cumartesi günü yasaklarını ihlal ederek günah işlemeye devam ederken, bir grup onları bu günahı işlemekten men ediyor, diğer bir grup ise söz konusu yasağı ihlal etmemiş olmakla beraber (günah işlemekte ısrar edenlerin öğüt almalarından ümit kestiklerinden ötürü) öğüdün onlara fayda vermeyeceğini düşünüyorlardı. Burada ümmet kelimesi ile ifade edilen, bu üç grup içerisindeki öğüt veren salih kişilerdir.[191] Bu görüş aynı zamanda müfessirlerin çoğunluğunun tercih ettiği görüştür.[192] Bîr kısım müfessirlere göre de kasaba halkı iki gruptur. Bunlardan bir grubu günah işliyor, diğer grup da onlara öğüt veriyordu. Bu müfessirlere göre günahkar grup öğüt verenlere, "Size göre Allah'ın helak veya azap edeceği bir kavme ne diye nasihat ediyorsunuz?" diyorlardı. Bu görüşte olanlara göre, âyetteki ümmet kelimesi ile günahkar grup kastedilmektedir.[193] Ancak bizim kanaatimize göre âyetin hem üslûbu ve hem de âyette yer alan bazı zamirler bu görüşü isabetli kılmamaktadır.
Ümmetin grup anlamında olduğunu ifade eden bir diğer âyet de şudur:
"Yarattıklarımızdan, daima hakka ileten ve adaleti hak ile yerine getiren bir topluluk (ümmet) bulunur. "[194]
Bu âyetten önceki "Andolsun, cehennem için de bir çok cin ve insan yarattık ki kalpleri var, fakat onlarla anlamazlar; gözleri var, fakat onlarla görmezler; kulakları var, fakat onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır."[195] mealindeki âyette yaratılan insan ve cinlerden pek çoğunun gaflet ve dalalet içerisinde olduğu anlatılmaktadır. Bu âyette ise Allah'ın yarattıklarının tamamının böyle olmadığı, onlar arasında hakka rehberlik eden, adaleti tatbik eden kişi ve toplulukların da (ümmet) bulunduğu bildirmektedir.[196]
Müfessirlerin pek çoğu bu âyetin, "Musa'nın kavminden doğru yolu gösteren ve onun ışığı altında âdil davranan bir topluluk (ümmet) vardır." mealindeki Ârâf sûresi 159. âyetin bir benzeri olduğunu düşünerek, burada zikredilen ümmet ile Muhammed ümmetinden insanlara hakkı gösteren ve onu uygulayanların kastedildiği görüşünü ileri sürmüşlerdir.[197] Onların bu konu ile ilgili delil olarak ileri sürdükleri hadislerden birisi de şudur[198]: "Allah'ın emri gelinceye kadar ümmetimden hakka yardım eden bir topluluk (ümmet) bulunacaktır. Yalanlayanlar ve muhalefet edenler onlara zarar vermez." [199]
Kanaatimize göre âyetteki ümmet, yaratılanlar arasında hakkı gösteren ve bununla amel eden herkesi içine alır. Buna göre, her zaman ve mekanda hakka rehberlik eden ve âyette bahsedilen sıfatlarla donanmış bulunan her bir kişi ve topluluk -ki bunlar mümin cemaat ve topluluklardır- burada geçen ümmet'in kapsamı içerisine girerler. Nitekim Râzi'nin yorumu da bu doğrultudadır.[200]
"Mûsâ, Medyen suyuna varınca, suyun başında (hayvanlarını) sulamakta olan bir grup insan (ümmet) gördü. Onlardan biraz ötede kendi hayvanlarını (suya salmamak için) uzak tutmaya çalışan iki kadın gördü. Mûsâ onlara: "Arzunuz nedir"? dedi. Onlar, "Çobanlar (er-Riâu) sulayıp çekilmeden biz (onlann içine sokulup hayvanlarımızı) sulayamayız. Babamız ise çok yaşlı bir adamdır." diye cevap verdiler."[201] mealindeki âyette geçen ümmet te grup anlamındadır.
Burada ümmet, hayvanlarını sulayan bir grup insan topluluğunu anlatmaktadır.[202] Bu insanları ümmet kılan şey ise, onların aynı iş etrafında toplanan, yani aynı işi yapan insanlar olmalarıdır. Âyetteki er-riâu (çobanlar) kelimesinden bunların çobanlardan oluşan bir grup olduğu anlaşılmaktadır. Mâcid Arsan el-Kîlânî'nin de belirttiği gibi ümmet bu âyette aynı mesleğe sahip olan insanlar topluluğunu ifade etmektedir.[203]
Özetle söyleyecek olursak, ele alıp incelemeye çalıştığımız bu âyetlerde "ümmet" kelimesi, toplumun tamamı anlamında değil, belirli özellikleri bulunan, aynı gaye etrafında kümelenmiş toplumun belli bir kesimi/grubu anlamında kullanılmıştır.[204]
2- Topluluk
Toplama kökünden türetilmiş Türkçe bir isim olan topluluk; "aynı cinsten nesnelerin bir araya gelmesiyle oluşan küme"[205] "ortak bir etkinlik, ortak çıkarlar nedeniyle, görüş ya da karakter birliğiyle bir araya gelmiş insanların tümü"[206]; "bir yerde toplanmış olan, hazır bulunan insan grubu[207]; "sınırları belli bir toprak parçası üzerinde yaşayan ve bir uygarlığı paylaşan bireylerin oluşturduğu değişik boyutlardaki insan kümesi"[208] şekillerinde tanımlanmaktadır. Ümmet kelimesinin Kur'an'da zaman zaman bu anlamda da kullanıldığını görmekteyiz. Meselâ Nahl sûresi 92. âyette yer alan her iki ümmet te bu anlamdadır. Söz konusu âyet şöyledir;
"Bir topluluk (ümmet) diğer bir topluluktan (ümmet) (sayıca, malca ve kuvvetçe) daha çoktur diye yeminlerinizi, aranızda bir hile ve fesat sebebi yaparak, ipliğini iyice eğirip büktükten sonra, (tekrar) çözüp bozan kadın gibi olmayın. Allah, bununla sizi imtihan etmektedir. Hakkında ihtilafa düşmekte olduğunuz şeyi kıyamet gününde mutlaka size açıklayacaktır.”[209]
Ayette iki ayrı ümmet kelimesi geçmektedir. Her ikisi de topluluk anlamında olmakla beraber ikisi de farklı toplulukları göstermektedir. "En tekûne ümmetün hiye erbâ min ümmetin" "Bir topluluk (ümmet) diğer bir topluluktan (ümmet) (sayıca, malca ve kuvvetçe) daha çoktur diye " ifadesinde geçen ilk ümmet kelimesinin içerdiği insanlar topluluğu, ikinci ümmet kelimesinin içerdiği insanlar topluluğundan hem sayısal açıdan daha fazla ve hem de kuvvet itibariyle daha güçlüdür. Demek ki âyetteki ilk ümmet, ikinci ümmete nispetle daha kalabalık ve güçlü olan insan topluluğunu ifade eder. Âyet, müminlerin bir toplulukla yaptıkları anlaşmalara ya da verdikleri söze sadakat göstermelerini, o topluluktan daha güçlü bir topluluğun hatırı için yaptıkları anlaşmalardan ve verdikleri sözlerden vazgeçmemelerini yani zayıf topluluklarla yaptıkları anlaşmaları güçlü toplulukların hatırına bozmamalarını, bu şekilde davranan topluluklar gibi davranmamalarını emretmektedir.[210] Bazı müfessirlere göre böyle davrananlar bazı Arap kabileleridir.[211] Bunlar diğer bazı kabilelerle dostluk anlaşması yapıyorlar, sonra anlaştıkları bu kabilelerden daha kuvvetli bir kabile ile karşılaştıklarında ilk yaptıkları anlaşmayı bozarak ve bu kabilelere de ihanet ederek güçlü olan kabilelerle birlikte hareket ediyorlardı.[212] İbn Kuteybe (276/889) bu âyeti çoğu müfessirden farklı anlayarak âyette geçen ümmete, müslüman toplum arasından bir grup anlamını vermiştir.[213] Esed de söz konusu kelimeyi bu şekilde yorumlamaktadır.[214]
Enbiyâ sûresi 92. ve Mü'minûn sûresi 52. âyetlerinin "Şüphesiz bu sizin ümmetiniz (cemaatiniz) bir tek ümmet (aynı din -İslam- etrafında toplanan topluluk) tir." kısmında geçen ümmet de ileride de ifade edeceğimiz üzere peygamberlerin tevhit inancında birleşen bir topluluk olduğunu anlatmaktadır. Aynı şekilde yine ileride üzerinde duracağımız Bakara sûresinin 134. ve 141. âyetlerinin "Onlar gelip geçmiş bir ümmettir. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir." kısmında geçen ümmet te, Hz. İbrahim, Hz. İsmail, Hz. İshâk, Hz.Yakub ve onların mümin olan oğulları ve torunlarının mümin bir topluluk olduğunu anlatmaktadır. Ancak bu dört âyette de geçen ümmet, sadece aynı zaman dilimi içerisinde ve aynı mekanlarda bir araya gelen topluluğu anlatmayıp, belli bir inanç üzerindeki birlikteliği anlatmaktadır.
Yine ileride ele alacağımız "Hem yerde yürüyen hiçbir canlı (dâbbe), kanatlarıyla uçan hiç bir kuş türü yoktur ki sizin gibi birer topluluk (ümmet) teşkil etmesinler." mealindeki En'âm sûresi 38. âyette çoğul formunda ümem olarak geçen ümmet de canlı hayvan cins ve topluluklarını ifade etmek için kullanılmaktadır. Âyette insanların dışındaki bazı canlıların da insanlar gibi topluluklar olduğu ifade edilmektedir.[215]
3- Toplum-Millet
Sosyolojik bir terim olan toplum (es.t. cemiyet, fr.societe, ing.society), "yaşamlarını sürdürmek, bir çok temel çıkarlarını gerçekleştirmek için iş birliği yapan, aynı toprak parçası üzerinde birlikte yaşayan ve ortak bir ekini olan insan kümesi"[216]; "ortak yasalara uyarak bir arada yaşayan insanlar topluluğu"[217]; "örgütlenmiş gruplar halinde yaşayan insan topluluğu"[218]; "işlevsel ve kültürel bir birim niteliği kazanmış, betimlenebilir coğrafî alanlar işgal etmekte olan bir insan kümesi"[219]; "amaçlı ve usa uygun bir biçimde örgütlenmiş, ortak yaşam ve çalışmanın sonucunda varlık kazanmış insan kümesi"[220]; "belirli bir coğrafi bölge üzerinde temel ihtiyaçlarını karşılamak için örgütlenmiş, aralarındaki etkileşim ve iletişimi düzenleyen kuralları ve kurumsal ilişkileri olan, benzerlerinden göreceli de olsa farklı özellikler taşıyan, hem biyolojik hem de kültürel olarak kendisini yeniden üretecek mekanizmalara sahip, görece büyük insan topluluğu"[221] şeklinde tanımlanmıştır.
Toplumun mahiyeti konusunda bu tanımların dışında farklı bazı tanımlar da yapılmış olmakla beraber genellikle toplum denilince, belirli bir coğrafyada yaşayan sosyal ihtiyaçlarını karşılamak için etkileşen ve ortak bir yasa ve kültürü paylaşan çok sayıda insanın oluşturduğu birlikteliğin adı anlaşılmaktadır.
İnsanların toplu halde yaşamaları zorunluluktan kaynaklanan bir husustur. Zira insanlar birbirlerine muhtaçtırlar. Bu sebeple insanlığın ne kadar eski tarihine inilirse inilsin daima grup ve topluluklar halinde yaşadıkları görülür. Toplum hayatı insanların belirli amaçlar etrafında birleşmeleri neticesinde oluşmaktadır. Bu sebeple amaçsız insanların oluşturdukları topluluklara toplum denmemektedir.[222] Toplumsal hayatın gerçekliliği insanların şuurlu karşılıklı ilişkilerine dayanmaktadır. Bu sebeple "şekilsiz ve düzensiz toplum hiçbir zaman var olmamıştır. Her toplumun bir şekli, yapısı, yerleşmiş gelenekleri ve görenekleri, uyulmakta olan kanun ve kaideleri vardır."[223]
Köklü kurallar, kurumsal ilişkiler, gelenek ve görenekler bütünü olan toplum, insanlar arası karşılıklı ilişkilerin ve toplumsal olguların kaynaştığı sosyal münasebetler ve teşkilatlar ağıdır.[224]
Millet (ulus) ise dilimizde, "çoğunlukla aynı topraklar üzerinde yaşayan; aralarında dil, tarih, duygu, ülkü, gelenek ve görenek birliği olan insan topluluğu, ulus"[225] "belli bir yurt üzerinde ortaklaşa tarihe sahip olarak yaşayan, birbirlerine ülkü bağlarıyla bağlı bireylerden meydana gelen sosyal bir topluluktur"[226]; şeklinde tanımlanmaktadır. Durkeim (Ö.1917) de milleti şöyle tanımlamaktadır: "Millet, etnolojik veya tarihi esaslara istinaden, aynı kanunlar altında, ayrı bir devlet olarak yaşamak arzu ve iradesini besleyen fertlerden mürekkep bir beşerî zümredir."[227]
Toplum ve milletin alt birimini oluşturan kavim ve nesil kelimelerini de yeri gelmişken kısaca ele almamız ve tanımlamamız gerekmektedir. Zira Kur'an'da ümmet zaman zaman bu kelimelerin karşılığı olarak da geçmektedir. Buna göre kavim: "töre, dil ve kültür birliği içinde bulunan ve soyca birbirlerine bağlı olan insan topluluğu"[228]; "muayyen bir vatana yerleşmemiş, müşterek bir tarih şuuru ile ayrı bir kültür yaratmamış olan göçebe veya yerli dil ve soy birlikleridir."[229] şekillerinde tanımlanmaktadır. Aynı kavimden milletler oluşabileceği gibi, bir kaç kavmin birleşmesiyle de millet oluşabilir. Kavim, milletin oluşmasında ham madde vazifesini görür ve milletten tamamen ayrıdır.[230] Mesela, "İngilizler Kelt, Anglosaxon, Normon kavimlerinin; Almanlar Germen, Slav, Latin; Birleşik Amerikalılar Anglosaxon, Latin, yerli kavimlerinin karışmasından doğmuşlardır. Buna mukabil Latin kavmi parçalanarak Fransız, İtalyan, İspanyol; Germen kavmi bölünerek Alman, Danimarka, Hollanda milletlerinin doğmasına sebep olmuştur."[231]
İleride belirteceğimiz üzere bazı âyetlerde geçen ümmet, özellikle peygamberlerin kavimlerini ifade eder. Kavim bir peygambere izafe edildiği zaman, aynı soydan gelen insanların oluşturduğu topluluğu anlattığı gibi vatan veya başka sosyal bağlardan biriyle birbirine bağlı topluluğu da diğer bir ifadeyle bir peygamberin gönderildiği toplumu anlatmaktadır.[232] Bir peygamberin kavmi aynı zamanda onun ümmetidir. Bu sebeple peygamberle ilişkili kavim, ümmeti ifade eder. Yukarıda sözünü ettiğimiz nesil ise, kuşak, aynı asırda birlikte yaşayan insanlar topluluğu anlamındadır.[233]
Ümmet kelimesi, aşağıda meallerini vereceğimiz âyetlerde toplum ve millet anlamındadır. Ancak bu toplum kendilerine peygamber gönderilen bir toplumdur. Bu durum hem âyetlerin içeriğinden ve hem de siyak-sibakından anlaşılmaktadır.
Her ümmete kurban ibadetinin ve bir ibadet yönteminin bildirildiğini belirten âyetlerde yer alan ümmet, toplum, millet, kavim[234] gibi insan topluluklarını ifade etmektedir. Konu ile ilgili âyetler şunlardır:
"Biz, her ümmet için kurban kesmeyi bir kulluk eylemi olarak öngördük ki kendilerine rızık olarak sağladığımız hayvanları keserken Allah'ın adını ansınlar. İşte sizin ilâhınız, bir tek ilâhtır. Şu halde yalnız ona teslim olun. Ve sen de (ey Peygamber!) tüm iyi yürekli, alçak gönüllü kimseleri müjdele. "[235]
"Biz, her ümmete tutacakları bir ibadet tarzı gösterdik. Öyle ise onlar bu işte seninle asla çekişmesinler. Sen, Rabbine davet et. Zira sen, hakikaten dosdoğru bir yoldasın. "[236]
Bu âyetlerden ilkinde, kurban ibadetinin bütün ümmetlerin ibadetleri arasında yer aldığı vurgulanırken, ikincisinde ise her topluma Allah tarafından bir ibadet tarzının gösterildiği haber verilmektedir. Allah hem ibadetleri ve hem de yöntemlerini toplumlara ancak gönderdiği peygamberleri vasıtasıyla bildirir. Gönderilen peygamberler de, Allah'a kulluğun nasıl yapılacağını bizzat yaşayarak toplumlarına gösterirler.
Her ümmetin (toplum, millet) bir yaşama süresinin (ecel) olduğunu, bu süreyi dolduran toplumların yok olacağını ve bunda takdim-tehirin mümkün olmadığını bildiren aşağıdaki âyetlerde geçen ümmete toplum, millet, kavim, nesil gibi anlamlar verilebilir. Zira ümmet bu âyetlerde farklı dönemlerde yaşayanları değil de, aynı asır ve aynı bölgede yaşayan toplulukları anlatmaktadır. Söz konusu âyetler şöyledir:
"Her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri gelince ne bir an geri kalırlar ne de bir an ileri gidebilirler. "[237]
"De ki: 'Ben kendime bile Allah'ın dilediğinden başka ne bir zarar ne de bir menfaat verme gücüne sahibim. Her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri geldiği zaman artık ne bir saat geri kalırlar ne de ileri giderler."[238]
"Hiç bir ümmet, ecelinin önüne geçemez, ve onu geciktiremez.”[239]
"Hiç bir ümmet, ecelini ne öne alabilir, ne de erteleyebilir. "[240]
[241] Elmalılı Hamdi Yazır (1348/1942) ise, A'râf sûresi 34. âyette geçen "ve li külli ümmetin" 'deki ümmeti, "az veya çok her cemaat, büyük veya küçük her kavim ve devlet" şeklinde açıklamaktadır.[242] Esed (ö.1992) de söz konusu âyetteki ümmetin toplum, halk, topluluk anlamlarına işaret ettikten sonra[243], aynı konu ile ilgili olarak Hicr sûresi 5. âyetin açıklamasında ümmeti, onun en geniş anlamı kabul ettiği 'uygarlık' şeklinde yorumlar.[244]
Bu âyetlerde geçen ümmetin anlamını tespit edebilmek için bağlamlarını da göz önünde bulundurmamız gerekmektedir. Söz konusu âyetlerin bağlamlarında Mekke müşriklerinin inkarlarını bırakmalarına yönelik tehdit üslubu göze çarpmaktadır.
"Andolsun ki, senden önceki ümmetlere (ilâ ümemin) de peygamberler göndermiş, Rablerine boyun eğsinler diye onları darlık ve sıkıntılara uğratmıştık."[245]
"Her ümmetin bir peygamberi vardır (li külli ümmetin resul). Peygamberleri geldiği zaman, aralarında adaletle hükmedilir ve onlara asla zulmedilmez."[246]
"(Ey Muhammed!) Böylece seni, kendilerinden önce nice ümmetlerin (ümem) gelip geçtiği bir ümmete (fî ümmetin) gönderdik ki, sana vahyettiğimizi onlara okuyasın. Onlar Rahman'ı inkar ediyorlar. De ki: O benim Rabbimdir. Ondan başka tanrı yoktur. Sadece O'na tevekkül ettim ve dönüş sadece O’nadır."[247]
"Allah'a andolsun, senden önceki ümmetlere peygamberler gönderdik. Fakat şeytan onlara işlerini süslü gösterdi de (iman etmediler). O, bugün de onların dostudur. Ve onlar için elem verici bir azap vardır. "[248]
"Biz seni müjdeleyici ve uyarıcı olarak hak ile gönderdik. Her ümmet için mutlaka bir uyarıcı (peygamber) gelmiştir."[249]
Yukarıda meallerini sunduğumuz Enam sûresi 42. ve Nahl sûresi 63. âyetlerindeki, "senden önceki ümmetlere peygamberler gönderdik" ifadesi Hz. Peygamber'den önceki bütün toplum, millet ve kavimleri anlatmaktadır. Zira her toplum ve kavme bir peygamber gelmiş veya onun mesajı ulaşmıştır.[250] Yunus sûresi 47. âyetinde yer alan "her ümmetin bir peygamberi vardır." ifadesinin tefsirinde Mevdûdî (ö.1979) şunları söylemektedir: "Buradaki ümmet kelimesi yalnızca bir kavim ve topluluk anlamına gelmez; aralarında yaşamıyor olsa bile kendilerine gönderilmiş bir peygamberin mesajını almış tüm insanları kapsar. Bundan da öte, bir peygamberin mesajı tahrife uğramadan kaldığı ve insanlar içinde o mesajın hakiki anlamını bilenler bulunduğu sürece o toplum o peygamberin ümmeti olarak sayılacak... Bu ölçüye göre tüm dünya halkları Hz Muhammed (a.s.)'in ümmetidir. Ve Kur'an, bugün olduğu gibi orijinal ve tam şekliyle neşredildiği sürece bu böyle olmaya devam edecektir. Âyetin anlamını 'Her ümmet için kendi içinden bir peygamber vardır' biçiminde değil de, 'Her ümmetin bir peygamberi vardır' biçiminde belirlememiz bu yüzdendi."[251]
"(Ey Muhammed!) Böylece seni, kendilerinden önce nice ümmetlerin (ümem) gelip geçtiği bir ümmete (fî ümmetin) gönderdik ki, sana vahyettiğimizi onlara okuyasın."[252] mealindeki Ra'd sûresi 30. âyette belirtilen kendilerinden önce nice ümmetlerin gelip geçtiği bir ümmetten maksat, Hz Muhammed'in peygamber olarak gönderildiği son ümmet,[253] yani Muhammed ümmeti (ümmet-i davet) dir. Ancak ilk bakışta âyetteki ifadelerden bu ümmetle kastedilenin, özel anlamda Hz Muhammed'in içinde yaşadığı toplum anlaşılsa da, genel anlamda inansın ya da inanmasın, Hz. Muhammed'in mesajına muhatap olan herkes anlaşılmalıdır. Zira Hz. Muhammed'in mesajına muhatap olan herkes genel anlamda Muhammed Ümmeti'nin içerisinde yer alır.[254] Tüm insanlığa gönderilen[255] Hz. Muhammed, evrensel bir peygamber[256] olduğu için bütün insanlar onun davet ve mesajına muhataptır. Buna göre gerek Hz. Muhammed döneminde, gerek ondan sonra günümüze kadar ve gerekse günümüzde yaşayan ve kıyamete kadar yaşayacak olan bütün insanlar, ister iman etmiş olsun (mümin), ister olmasın (kâfir); Hz. Muhammed'in davet ve mesajına muhatap olmaları açısından onun ümmeti (ümmet-i davet) dirler.[257] Âyette yer alan gelip geçen ümmetlerle (ümem) de, Hz Muhammed'in içinde yaşadığı toplumun öncesindeki bütün ümmetler kastedilmektedir. Âyetin bağlamından da böyle anlaşılmaktadır.
"Biz seni müjdeleyici ve uyarıcı olarak hak ile gönderdik. Her ümmet için mutlaka bir uyarıcı gelmiştir." mealindeki Fâtir sûresi 24. âyette geçen ümmet'i, Zemahşerî (538/1143), Beyzâvî (685/1286) ve Nesefî (710/1310), bir dönemin halkı (ehlu asr) diye açıklarken[258], Esed (ö.1992), aynı cinsten insanlar topluluğu, kavim, toplum anlamını tercih eder.[259]
Aşağıda meallerini vereceğimiz her ümmetten bir şahit getirileceğini bildiren âyetlerdeki ümmet de toplum, millet, kavim, gibi anlamları ifade etmektedir.
"Her bir ümmetten bir şahit getirdiğimiz ve seni de onlara şahit olarak gösterdiğimiz zaman halleri nice olacak!"[260]
"Her ümmetten bir şahit çıkaracağımız gün, artık kâfirlere ne konuşmaları için izin verilecek ne de onların özür dilemeleri için imkan verilecek.”[261]
"O gün her ümmetin içinden kendilerine birer şahit getiririz. Seni de onların üzerine şahit olarak getireceğiz. Ayrıca bu Kitab'ı da sana, her şey için bir açıklama, bir hidâyet ve rahmet kaynağı ve müslümanlar için bir müjde olarak indirdik."[262]
"(O gün) her ümmetten bir şahit çıkarırız, (kâfirlere de): Haydi bakalım kesin delilinizi getirin! deriz. O zaman bilirler ki hakikat Allah'a aittir ve uydura geldikleri şeyler (putlar) da kendilerinden ayrılıp kaybolmuşlardır."[263]
Bu âyetlerde hesap günü[264] Allah'ın her toplumdan şahitler çıkaracağı, Hz. Muhammed'in de kendileri için gönderildiği ümmetin şahidi olacağı belirtilmektedir. Tefsircilerin çoğunluğu bu şahitlerin peygamberler olduğu görüşündedirler.[265] Zira onlara göre her bir peygamber aynı zamanda gönderildiği toplumun/kavmin yaptıklarına şahittir.[266] Ancak bazı tefsircilere göre ise bunlar, her zaman insanlara şahitlik yapan kimselerdir ki, bunlara peygamberler de dahildir. Her iki görüşe de tefsirinde yer veren Razi (606/1209), ikinci grup tefsîrcilerin görüşlerinin doğruya daha yakın olduğunu belirtmektedir.[267] Çünkü ona göre Allah, ümmetlerden şahitler çıkarma işinin her toplum ve cemaat için genel bir durum olduğunu bildirmektedir.[268] Bundan hareketle O, her asrın insanlarının, hallerini müşahede ettikleri diğer insanlara şahadette bulunacakları sonucunu çıkarmaktadır.[269] Netice olarak söz konusu âyetlerin bağlamlarından, ümmetin toplum, millet ve kavim gibi insan topluluklarını ifade ettiği, ancak bu toplulukların öyle rast gele değil de, kendilerine peygamber gönderilen veya peygamberlerin mesajları kendilerine ulaşan topluluklar olduğu anlaşılmaktadır.
"(Müşriklerin) Allah'tan başka yalvardıklarına sövmeyin ki onlar da haddi aşarak cahillikle Allah'a sövmesinler. Böylece biz her ümmete (li külli ümmetin) kendi işlerini kendilerine güzel gösterdik. Sonunda hepsinin dönüşleri Rablerinedir. Artık O yapmakta oldukları şeyleri onlara haber verecektir."[270] mealindeki âyetteki ümmet de toplum anlamındadır.
Bu âyette müminlere, müşriklerin Allah'tan başka yalvardıkları tanrılarına sövmemeleri emredilmekte, her toplumun amelinin -ne kadar batıl olursa olsun- kendilerince güzel olduğu belirtilmektedir. Ayet herhangi bir milletin ne kadar batıl olursa olsun mukaddes saydıkları şeylere sövmekten müminleri sakındırmaktadır. Bazı müfessirler, "Böylece biz her ümmete kendi işlerini kendilerine güzel gösterdik." ifadesinde geçen ümmet ile kâfir ümmetlerin kastedildiğini söylemektedirler.[271] Bize göre ifade genel olup, hem kâfir hem de mümin ümmetleri içine alır. Çünkü kâfir için kendi batıl ameli nasıl güzel ise, mümin için de sâlih ameli kendisine güzeldir. İbn Abbas (68/687) da âyetin bu kısmını bu şekilde yorumlamaktadır.[272] Bu sebeple burada geçen ümmet kelimesi, toplum, millet, kavim, nesil gibi insan topluluklarını ifade etmektedir.
Ümmetin toplum anlamında kullanıldığı bir diğer âyet te şudur:
"Onlar, eğer kendilerine bir uyarıcı gelirse, ümmetlerin (ümem) herhangi birinden daha doğru yolda olacaklarına dair en güçlü şekilde Allah'a yemin etmişlerdi. Fakat kendilerine bir uyarıcı gelince; bu, onların haktan uzaklaşmalarından başka bir şeyi artırmadı."[273]
Müfessirlerin bir kısmı, âyette sözü edilen yemini yapanların Mekkeli müşrikler olduğunu şu şekilde anlatmaktadır: "Resûlullah (s.a.v.) peygamber olarak gönderilmeden önce ehl-i kitabın, peygamberlerini yalanladıklarına dâir bilgiler Kureyş'e ulaşınca dediler ki: 'Allah, yahudi ve hıristiyanlara lanet etsin. Onlara peygamberler geldi de onları yalanladılar. Vallahi eğer bize her hangi bir peygamber gelse, şüphesiz biz, yahudilerden, hıristiyanlardan ve diğerlerinden (her ümmetten) daha doğru yolda oluruz."[274]
Her ne kadar bir kısım müfessirler buradaki ümmetle özellikle yahudi ve hıristiyanların kastedildiğini söylese de[275] âyetin bağlam ve içeriğinden, âyette sözü edilen ümmetlerle (ümem), Hz. Peygamber'den önce kendilerine ilâhi mesaj ulaşan ve uyarıcılar (peygamberler) gönderilen bütün ümmetlerin (toplum, millet ve kavim gibi bütün insan topluluklarının) kastedildiği anlaşılmaktadır.
"O gün her ümmeti, diz çökmüş (veya toplanmış) görürsün. Her ümmet kendi kitabına çağırılır, (onlara şöyle denilir:) 'Bu gün, yaptıklarınızla cezalandırılacaksınız!"[276] âyetinde geçen ümmet te toplum, millet anlamındadır. Bu âyette, âhirette her ümmetin Allah'ın huzurunda diz çökeceği (veya toplanacağı), kendilerine amel defterlerinin verileceği ve dünyada yaptıklarıyla cezalandırılacakları belirtilmektedir. Ümmetlerin mü'min ve kâfirleri âyetteki her ümmet ifadesi içerisinde yer alır.[277] Bu âyetten sonraki âyetlerde[278] de mü'min ve kâfirlerin akıbetleri anlatılmaktadır.
Ümmetin toplum, millet anlamında kullanıldığı bir diğer âyet te şöyledir:
"O gün, her ümmetten âyetlerimizi yalanlayanları bir grup halinde toplayacağız. Bunlar (topluca hesap yerine) sevk edileceklerdir. "[279]
Ayette dünyada Allah'ın âyetlerini ve peygamberlerini yalanlayan inkarcı grup ve toplulukların âhirette karşılaşılacakları durumdan bahsedilmektedir. Bazı müfessirler bu âyette geçen ümmet kelimesine nesil/bir dönemin halkı (karn)[280] anlamını verirken, bazıları, din sahibi[281] anlamını vermişlerdir. Bu anlamların her biri burada geçen ümmet kelimesine verilebilir. Zira her nesil içerisinde ve her din topluluğu arasında Allah'ın âyetlerine iman edenler olduğu gibi onları yalanlayanlar da bulunmaktadır,
"Onlardan önce Nuh kavmi ve bundan sonraki çeşitli topluluklar da yalanlamışlardı. Her ümmet (küllü ümmetin) kendi peygamberini (susturmak için) yakalayıp cezalandırmaya yeltendi. Hakkı yok etmek için batıl şeyler ileri sürerek tartışmışlardı. Bunun üzerine ben onlan kıskıvrak yakaladım. (Bak işte) cezalandırmam nasılmış."[282] mealindeki âyette de ümmet, toplum ve millet anlamındadır. Bu âyette Hz. Peygamber'in peygamber olarak gönderildiği toplumdan önce kendilerine peygamber gönderilen geçmiş bazı toplumların (ümmet) da peygamberlerini yalanladıkları ve onlara tuzaklar kurmayı planladıkları, ancak bu plan ve tuzakların boşa çıkarılarak bu toplumların cezalandırıldığı hatırlatılarak, bir taraftan Hz. Peygamber teselli edilmiş, diğer taraftan da onun gönderildiği toplum uyarılmıştır.[283]
Bu âyetle benzer içeriğe sahip bir diğer âyet te "eğer siz yalanlarsanız bilin ki sizden evvelki ümmetler de yalanladılar. Peygamberin vazifesi, apaçık bir tebliğden başkası değildir."[284] mealindeki âyettir. Burada ümem formunda geçen ümmet toplum, millet anlamındadır. Ancak bu ümmet içerisinde yer alanların büyük çoğunluğu da peygamberlerini yalanlamıştır.
Yine bu âyetlerle benzer içeriğe sahip olan ve ümmetin toplum, millet anlamında kullanıldığı bir başka âyet ise şöyledir:
"Sonra arka arkaya peygamberlerimizi gönderdik. Her ümmete kendi peygamberi geldikçe onu yalanladılar. Biz de onları birbiri ardından helak ettik ve onları birer ibretli hikaye yaptık. Artık inanmayan bir kavim Allah'ın rahmetinden uzak olsun."[285]
4. Müddet
Ümmet kelimesinin bir kısım âyetlerde, belli bir zaman aralığını ifade eden "müddet" anlamında olduğu anlaşılmaktadır.
Müfessirlerin büyük çoğunluğu, "Eğer biz onların azabını belli bir zamana kadar (ilâ ümmetin ma'dûdetin) erteleseydik, derler ki; onu bizden engelleyen nedir?"[286] ve "Hapisteki iki kişiden, kurtulan, bir müddet sonra (ba'de ümmetin) hatırlayarak dedi . ki...."[287] âyetlerinde yer alan ümmetin "belli bir süre" ya da "uzunca bir zaman aralığı" anlamına geldiğini söylemektedirler.[288] Söz konusu âyetlerde geçen ümmetle ilgili olarak yapılan izahları şu şekilde sıralamak mümkündür:
1- Ümmet kelimesi burada "sayılı bir süre, müddet, vakitler topluluğu, belirli bir zaman dilimi" anlamındadır.[289] Ümmet nasıl büyük bir cemaatin bir araya gelmesiyle tahakkuk ederse, zaman da pek çok günlerin bir araya gelmesiyle tahakkuk eder.[290]
2- Ümmet kelimesi burada da aslî manası olan "insanlardan bir topluluk" anlamındadır.[291] Bu takdirde Hûd sûresi 8. âyetin anlamı, "Eğer biz onlara va'd olunan azabı belli bir ümmetin gelmesine kadar tehir edersek" şeklinde, Yûsuf sûresi 45. âyetin anlamı ise, "Hapisteki iki kişiden kurtulan belli bir ümmetin (yani bir kuşak) geçmesinden sonra hatırlayarak dedi ki..." şeklinde olur.[292] Âyette geçen ümmetin ma'dûdetin'e, "belirli seneler" anlamını veren İbn Kuteybe (276/889), ümmet kelimesinin asıl itibariyle "insanlardan ve cemaatlerden birer sınıf anlamında olduğunu, daha sonra "zaman" anlamında da kullanıldığını belirterek, ümmet ile "zaman" arasında şu şekilde bir ilişki kurmaktadır: " İnsanların bir ümmeti, bir süre içerisinde yaşayarak zamanını doldurup yok olan/kaybolan bir nesil gibidir. Burada ümmet kelimesi zaman (el-hîn) kelimesinin yerini almıştır."[293]
3- Fîrûzâbâdî (817/1414), Yusuf sûresi 45. âyetindeki (ve'd-dekere ba'de ümmetin) de geçen ümmet kelimesine yukarıda verilen anlamlardan biraz farklı olarak "geçmiş seneler", Hûd sûresi 8. âyetindeki (ilâ ümmetin ma'dûdetin) de geçen ümmet kelimesine de, 'uzun zaman' anlamını vermektedir.[294]
Bunlardan ayrı olarak Hûd sûresi 8. ve Yûsuf sûresi 45. âyetlerinde geçen ümmet kelimesi diğer kıraatlerde immetin veya emetin şeklinde de okunmuş ve buna göre de farklı anlamlar kazanmıştır. Kıraat farklılıklarından kaynaklanan bu anlam değişikliği ile ilgili olarak tefsircilerin görüşlerini burada zikretmemiz ve bu görüşler doğrultusunda âyetlere nasıl bir anlam vermek gerektiğine de kısaca işaret etmemiz uygun olacaktır.
Yûsuf sûresi 45. âyetindeki (ve'd-dekere ba'de ümmetin) deki ümmet kelimesi bir kıraatte "immetin" şeklinde de okunmuştur. Burada geçen immet "nimet" manasındadır. Buna göre âyet, "hapisteki iki kişiden kurtulan, kralın yanında nimet bulduktan sonra hatırlayarak dedi ki..."[295] anlamında olur. Yine söz konusu âyetteki ümmet kelimesi bir başka kıraatte de 'unutma' anlamına gelen "emeh" şeklinde okunmuştur.[296] Bu taktirde de âyetin anlamı, "Hapisteki iki kişiden kurtulan, bunu unuttuktan sonra tekrar hatırlayarak dedi ki..."[297] şeklinde olur.
Sonuç olarak diyebiliriz ki, bu iki âyette geçen ümmet kelimesi, "belli bir süre", "belirli bir zaman dilimi" veya "uzunca bir zaman aralığı" gibi müddet ifade eden anlamlarda kullanılmaktadır. Ayrıca âyetler dikkatlice incelendiğinde görülecektir ki, burada geçen ümmet kelimesine yüklenilen "belirli bir zaman dilimi" şeklindeki anlam, aslında ümmet kavramının zaman boyutunu göstermektedir. Zira her bir ümmet, belirli bir zaman dilimi içerisinde yaşam sürmektedir. Bu sebeple "Eğer biz onların azabını belli bir zamana kadar (ilâ ümmetin ma'dûdetin) erteleseydik, derler ki; onu bizden engelleyen nedir?"[298] âyetinin "Eğer biz onların azabını, 'insanlardan bir ümmet sona erinceye kadar' veya 'belirli bir ümmetin gelmesine kadar' veyahut 'belli bir ümmetin çöküşünün ardından diğer bir ümmetin gelişine kadar' yahut da 'bîr ümmet yani bir kuşak geçtikten sonraya kadar' (ilâ ümmetin ma'dûdetin) erteleseydik..." şekillerinde yorumlanması da mümkündür.[299]
Yukarıda yapmış olduğumuz tasnife uygun olarak aşağıda ümmet kelimesini nitelik bakımından ele alırken zaman zaman yukarıda geçen niceliklerinden de söz etmemiz kaçınılmaz olacaktır. Çünkü işaret edildiği gibi söz konusu kavramda nitelik ve nicelikleri kesin çizgilerle birbirinden ayırmak mümkün değildir. Bu sebeple zaman zaman ümmetin niteliklerinden söz ederken niceliklerinden veya niceliklerinden söz ederken niteliklerinden de söz edeceğiz.[300]
B- Niteliği Bakımından Ümmet
Buraya kadar yaptığımız incelemelerden de anlaşılacağı üzere ümmet kelimesinin temel anlamında gayeli bir toplanma söz konusudur. Genel olarak ortak özellikleri olan insanların bu gayeli birlikteliğinin ve insanlar dışındaki ortak vasıflara sahip diğer canlılar topluluğunun Kur'an'da ümmet ile ifade edildiğine yukarıda genişçe yer vermiştik. İşte ümmetin temel unsuru olan ve ortak özellikler diye ifade edilenler, onun niteliğini oluşturmaktadır.
1- Her Hangi bir Canlı Topluluk
Ümmet kelimesinin Kur'an'da belli vasıfları olan insan topluluklarını ifade ettiği gibi insan dışındaki ortak özelliklere sahip diğer bazı canlı topluluklar için de kullanıldığını, bu meyanda taşıdıkları müşterek vasıf veya vasıflarla belli bir grup teşkil eden hayvan ve cin toplulukların da bu kelimeyle ifade edildiğini[301] yukarıda belirtmiştik.
"Hem yerde yürüyen hiçbir canlı (dâbbe), kanatlarıyla uçan hiç bir kuş türü yoktur ki sizin gibi birer topluluk (ümmet) teşkil etmesinler." mealindeki En'âm sûresi 38. âyette çoğul formunda ümem olarak geçen ümmet, canlı hayvan cins ve topluluklarını ifade etmek için kullanılmaktadır. Bununla insanların dışındaki canlı varlıkların da insanlar gibi cins cins, sınıf sınıf topluluklar halinde yaratıldığına vurgu yapılmaktadır.
Ayette geçen bir diğer sözcük de, "dâbbe" dir. Arapça'da "yavaş yavaş ve sessizce yürümek, debelenmek, hareket etmek, nüfuz ve sirayet etmek anlamlarına gelen debb veya debîb kökünden türeyen bu sözcük, "yeryüzünde yürüyen, hareket eden her türlü canlı" anlamındadır.[302] Ayrıca âyette geçen bir başka sözcük de tâir’dir. Bu sözcük de havada uçup dolaşan her kuş anlamındadır.[303] Bu bilgiler ışığında ümmeti yorumlayan müfessirler, yeryüzünde yürüyen, sürünen gökyüzünde uçan ve hatta denizlerde yüzen bütün hayvanların insanlar gibi birer ümmet (topluluk) olduklarını söylemektedirler.[304]
Hz. Peygamber'in hadislerinde de bazı hayvan sınıflarından ümmet diye söz edildiğini görmekteyiz. Örnek olarak Hz. Peygamber'den rivayet edilen bir hadiste, "Şayet köpekler, ümmetlerden bir ümmet olmasaydı, onların öldürülmelerini emrederdim."[305] buyurulmuş, bir diğer hadiste de "Bir karınca peygamberlerden birini ısırmış o da emir vererek karınca yuvasını yaktırmış. Bunun üzerine Allah ona şöyle vahyetmişür: Seni bir karınca ısırdı diye ümmetlerden (Allah'ı) tesbih eden bir ümmeti helak mı ettin?"[306] buyurularak köpeklerin ve karıncaların birer ümmet olduğuna işaret edilmiştir.
Yukarıda ele aldığımız âyette geçen ümmet kelimesine müfessirler arasından topluluk (canlılar topluluğu)[307] anlamını verenler olduğu gibi muhtelif cinsler (sınıflar) anlamını[308] ve yaratıklar (mahlukât, Allah'ın mahluku) anlamını verenler de olmuştur.[309] Daha önce de belirttiğimiz gibi müfessirlerin vermiş olduğu her üç anlam da ümmetin lügat anlamları arasında yer almaktadır.[310] Öyle ise bunlardan hangisi ile âyete anlam verilirse verilsin, sözünü ettiğimiz âyetin anlaşılmasında herhangi bir anlam bozukluğuna sebebiyet vermez. Buna rağmen yine de burada biz, ümmet kelimesinin temel anlamlarından olması itibariyle "topluluk" anlamını tercih ettik.
Sözünü ettiğimiz bu âyette canlı türlerinin hepsinin, özellikle hayvanların insanlar gibi birer ümmet olduğu belirtilmiş, ancak aradaki benzerlik yönleri üzerinde durulmamıştır, İbn Kuteybe (276/889), hayvanların Allah'ı tanıma, gıda talebinde bulunma, ölme ve benzeri hususlarda insanlar gibi olduklarını söylemektedir.[311] Hayvanların insanlar gibi ümmet olarak vasfedilmeleri, onların da insanlar gibi her birinin doğal olarak belli bir yol, tarz ve yaşayış üzerine yaratılmış olmaları[312]; kuşlar, arılar ve karıncalar gibi bir çok hayvan türünün kendilerine göre bir toplum hayatı yaşamaları sebebiyledir[313] Çünkü daha önce de ifade ettiğimiz gibi belli bir yaşam tarzı üzerinde toplanma, ümmet kelimesinin temel anlamları arasında yer almaktadır. İşte hayvanların ümmet olma yönüyle insanlara benzetilmesi, ümmet kelimesindeki bu temel anlam sebebiyledir. Zaten "Zooloji ilminde hayvanların her türünün ayrı bir dilinin, iş ve idarede özel geleneklerinin, hayatlarında bir metotlarının ve birlikte yaşama şeklinin olduğu belirlenmiştir. "[314] Örneğin örümceklerin örücü, ipek böceğinin kurucu, karıncanın biriktirici, serçe ve güvercinin de o an elinde bulunan yiyeceğe bağımlı olması, her bir hayvan türünün kendine özgü bir tabiatının ve yaşayış biçiminin olduğunu göstermektedir.[315] Yine bazı hayvan toplulukları arasında olduğu gözlenen birbirlerini destekleme, birbirini savunma, elde ettikleri nimetleri paylaşma, iş bölümü yapma, bir lider etrafında toplanma gibi tabii faaliyetler, onların da kendi aralarında mükemmel bir toplum hayatlarının olduğunu akla getirmektedir.[316] Bunun en güzel örneği karıncaların ve arıların doğal yaşam biçimleridir. Bu bilgiler ışığında her hayvan cinsinin kendi arasında tıpkı insanlar gibi bir topluluk oluşturduğunu ve bir takım sosyolojik kurallara göre hareket ettiğini söyleyebiliriz.
Ümmet terimi, A'râf sûresi 38., Fussilet sûresi 25., ve Ahkâf sûresi 18. âyette canlı varlıklar topluluğu arasından özellikle insan ve cin topluluğunu ifade etmek içinde kullanılmıştır. Söz konusu âyetlerin mealleri şöyledir:
"Allah buyuracak ki 'sizden önce geçmiş cin ve insan toplulukları arasında (fî ümemin) siz de ateşe girin. Her ümmet girdikçe, yoldaşına lanet eder. Nihayet hepsi birbiri ardından gelip orada bir araya gelince, sonrakiler öndekileri göstererek: 'Ey Rabbimiz, İşte şunlar bizi saptırdılar. Onun için onlara iki kat ateş azabı çektir.' derler. Allah da 'Hepinize iki kat azap var, lakin siz bunu bilmiyorsunuz' buyurur. "[317];
"Biz onlara birtakım arkadaşlar musallat ettik de bu arkadaşlar onlara geçmiş ve geleceklerini süslü gösterdiler. Böylece kendilerinden önce gelip geçmiş olan cin ve insan toplulukları (ümem) ile ilgili o söz (azap), onlar için de gerçekleşti. Çünkü onlar ziyana uğrayanlardandı."[318];
"İşte onlar, kendilerinden önce cinlerden ve insanlardan gelip geçmiş topluluklar (ümem) içinde, haklarında o sözün (azabın) gerçekleştiği kimselerdir. Şüphesiz onlar ziyana uğrayanlardır." [319]
İnsan toplulukları için ümmet teriminin yaygın olarak kullanımına çalışmamızın farklı bölümlerinde genişçe temas edildiği için burada, cin topluluklarının ümmet ile ifade edilmesi üzerinde duracağız. Araştırmamızdaki tespitimize göre cinler topluluğu sadece bu üç âyette[320] ümmet terimi ile ifade edilmektedir. Cinler topluluğunun ümmet terimi ile ifade edilmesi, ümmet'in temel anlamında bulunan belli bir gaye etrafında toplanmanın cinler topluluğunda da olması sebebiyledir. Şöyle ki, onlar da insanlar gibi mükellef yaratıklar olup kendilerine peygamberler gönderilmiş[321], içlerinden bir kısmı iman etmiş, bir kısmı ise iman etmemiştir.[322] Bunun neticesinde de mümin ve kâfir cinler topluluğu meydana gelmiştir. Bu şekilde farklı inançlara sahip olan her bir topluluk kendi inançları doğrultusunda hareket ermektedir. Bunun sonucu olarak da âhiret hayatında aynen insanlar gibi hesaba çekilirler.[323]
Netice olarak diyebiliriz ki, Kur'an'da geçen ümmet geniş anlamıyla ortak özelliklerle belli bir grup oluşturan insanlar, cinler ve hayvanlar topluluğu gibi canlı topluluklarını ifade etmektedir.[324]
2- Belli Bir Esas Etrafında Buluşan Topluluk
Ümmet kelimesinin sözlük anlamlarını verirken, onun, belli bir maksat etrafında toplanma ve belli bir hedefe doğru yönelme gibi anlamlarının olduğunu belirtmiş, aynı inanç ve düşünce etrafında toplanmanın da bu anlamlar arasında olduğunu ifade etmiştik. Mâide sûresinin 48, Hûd sûresinin 118, Nahl sûresinin 93. ve Şûra sûresinin 8. âyetlerinin, "Eğer Allah isteseydi sizleri (insanları) bir tek ümmet (ümmeten vahideten) yapardı" kısmında yer alan ümmet kelimesini de bu anlamda değerlendirmek mümkündür. Bazı müfessirler ise söz konusu kelimeyi din olarak yorumlamışlardır.[325]
Bu âyetlerden anlaşılan, Allah insanları tek bir gidişat üzere toplamamış, farklı inanç ve eylemlerde bulunabilmeleri için onları özgür iradeleri ile baş başa bırakmıştır. Ayrıca Allah vahyin rehberliğinde aklı destekleyerek hakkı seçmeyi ve ona götüren yolu bulmayı istemiş, bunu yine de insanların ihtiyarlarına bırakmıştır. Şayet O, bütün insanların aynı inanca bağlı olmasını dileseydi, yaratılışlarının zoruyla hakka inanıp Allah'a itaat ederek manevî hayatları itibariyle belki melekler gibi olacaklardı veya tür olarak sahip oldukları üstün ve ayırıcı niteliklerden yoksun kalıp, toplumsal hayatları itibariyle karıncalara ya da arılara benzeyeceklerdi. Bu da insanın seçme özgürlüğünden yoksun bırakılması[326] ve fonksiyonel olarak kendinden beklenen iradi varlık olma özelliğinin gerektirdiği tüm sorumluluklardan uzak olması anlamına gelecekti.
Müfessirlerin çoğunluğu bu âyetleri, "Allah isteseydi bütün insanları îman, hak olan bir din ve şeriat üzerinde, yani İslâm dini üzerinde toplardı ve onları ihtilafa düşmeyen bir topluluk haline getirirdi"[327] şeklinde açıklarken; bazı müfessirler de "Allah dileseydi hepsini ya hidâyet (iman) üzere veya sapıklık (küfür) üzere tek bir topluluk yapardı."[328] şeklinde tefsir etmişlerdir. Kanaatimizce söz konusu âyetlerdeki ümmet kelimesi, "aynı inanç ve düşüncelere sahip bir topluluk veya fıtrat kanunu üzere yaşayan bir topluluk" anlamındadır. Çünkü bu anlam kelimenin asıl anlamı olan "aynı maksat üzere bir araya gelen topluluk" şeklindeki manaya daha yakın ve onun açılımıdır. Bu takdirde âyetin anlamı şu şekilde olur: Şayet Rabbin dileseydi bütün insanları aynı inanç ve düşüncelere sahip bir topluluk veya fıtrat kanunu üzere yaşayan bir topluluk yapardı. Bu âyetlerde esas söylenmek istenen husus, inanma konusunda Allah'ın insanları her hangi bir dine zorlamadığı, onlara irade ve ihtiyar vererek kendi özgür iradeleri ile baş başa bıraktığıdır.[329]
a- Tabiî Yaratılış Kanununa Bağlı Topluluk
"İnsanlık tek bir topluluk (ümmeten vahideten) idi. Sonra insanların aralanndaki ihtilafları çözmeleri için Allah müjdeleyici ve uyarıcı peygamberler gönderdi ve onlarla beraber hakikati anlatan kitabı indirdi. Buna rağmen kendilerine gerçek deliller geldikten sonra aralarındaki kıskançlıktan dolayı onun hakkında ihtilafa düşenler bizzat bu vahyin verildiği aynı insanlardı. Ancak Allah, inananları kendi iradesiyle, üzerinde ihtilafa düştükleri hakikate sevk etti. Çünkü Allah isteyeni doğru yola ulaştırır."[330]
"İnsanlık tek bir topluluk (ümmeten vahideten) idi. Sonra ihtilafa düştüler. Rabbin tarafından onlara bir karar verilmemiş olsaydı, aynlığa düştükleri konuda aralarında (ki görüş ayrılıklarını çözümleyen) hüküm verilirdi."[331]
Bu âyetlerde geçen ümmet kelimesine müfessirlerin çoğunluğu "din" anlamı vermiştir.[332] Ancak kanaatimize göre ümmet kelimesinin bu âyetlerdeki manası yalın halde "din" değildir. Burada ümmete yaratılış kanununa (fıtrata) bağlı ya da ilâhî bir şeriat üzere bulunan topluluk anlamı vermek kanaatimizce daha uygundur. Çünkü daha önce de belirttiğimiz üzere ümmet, "belirli bir şey (saye, zaman, mekan vb.) üzerinde bir araya gelen topluluktur." Kelimenin bu anlamı göz önüne alınacak olursa, söz konusu âyet daha iyi anlaşılabilir.
Üzerinde durduğumuz her iki âyette yer alan "tek bir ümmet" (ümmeten vahideten) ifadesi, dünya sahnesinde yerini alan insanlığın birliğini vurgulamaktadır. Onların birliğini sağlayan, onları bir tek ümmet kılan şeyin ne olduğu, âyetlerden açıkça anlaşılmamaktadır.[333] Bu hususta müfessirler şu görüşleri ileri sürmüşlerdir:
1- İnsanlar, peygamberler gönderilmeye başlamadan önce Allah'ın üzerinde yarattığı yaratılış kanununa (fıtrata) bağlı tek bir ümmetti. Yani hepsi hak olan tek bir din üzere idiler.
Bu da Allah'a iman ve O'na teslim olma esasına dayanan fıtrî (doğal) bir dîn idi. İnsanlar, başlangıçtan Hz. Nuh'a kadar olan bu dönemde yaşamlarını, bozulmamış fıtratlarına göre devam ettirmişlerdi.[334]
2- Allah, Hz. Adem'i yarattığında ona hakkı vahyetmiş ve doğru yolu göstermişti. Onun torunları uzun bir süre O'nun yolunda gitmişler ve hepsi de bir ve aynı ümmete bağlı kalmışlardı.
Bu görüşe göre insanlar başlangıçta Hz. Adem'e vahyolunan ilâhî bir şeriat üzere idiler.[335]
3- İnsanlar küfür ve bâtıl din üzere tek bir sınıf, tek bir ümmet idiler.[336]
4- Bazı müfessirlere göre âyet, onların tek bir ümmet olduğunu söylüyor, ancak küfür üzerinde mi, iman üzerinde mi birleşmiş bir ümmet olduğundan söz etmiyor. Dolayısıyla bu konuda kesin hüküm verilemez.[337]
5- Peygamberlerin gönderilmesinden önce insanlar aklî kanunlara sarılma bakımından tek bir ümmettiler. Bu, kanunlarda yaratıcının varlığını ve sıfatlarını kabul edip O'na hizmet ve nimetlerine şükür ile meşgul olup; zulüm, yalan, cehalet vb. gibi aklen çirkin olan davranışlardan kaçınma esasına dayanmaktadır. Kâdî Abdülcebbâr (405/1025) ve Ebû Müslim el-İsfahânî (503/1109) bu görüşü benimsemişlerdir.[338]
6- Tek ümmet, aynı cins veya sınıf demektir. Yani o insanlar hiç bir şeriat ve kanuna tabi değillerdi. Asıl olan ibaha devrinde yaşıyorlardı. İlahî hükümlerle yükümlü olmaktan uzak olmalan itibariyle bir "cins" idiler. Veya bir cevherden ve bîr babadan gelmiş bir sınıf idiler. Dolayısıyla aralarında ırk ve dil ayrılığı yoktu.[339]
Bu görüşlerin dışında daha bir çok görüş vardır. Ancak konu uzayacağı için bunların geçtiği yerlere işaretle yetineceğiz.[340] Bu görüşleri savunanların her birinin kendilerine göre delilleri de vardır. Ancak Kur'an bununla ilgili açıkça bir işarette bulunmamıştır. Dolayısıyla konu hakkında söylenenlerin kesin bir değere sahip olmadıklarını belirleyemeyiz. İlk dönem müfessirleri genelde insanların başlangıçta ilâhî bir şeriat üzere olduklarını kabul ederken, son dönem müfessirler ise, bu süreçte insanların fıtrî (tabiî) bir din ve yaratılış kanunlarına (fıtrata) göre yaşamlarını devam ettirdiklerini kabul etmektedirler.[341]
Her iki âyet birlikte değerlendirildiğinde şöyle bir sonuca varmak mümkündür. İnsanlar, yeryüzünde yaşamaya başladıktan sonra bir süre doğuştan var olan fıtrî eğilimlerle toplumsal yapıyı devam ettirmişlerdir. Zira bu durum insanlar arasındaki uyumu sağlıyordu. Eğer insanlar fıtrî olan bu gerçekliği bozmasalardı, bütün insanların tabiî din üzere kalmaları mümkün olacaktı. Ancak Allah'ın kendilerine verdiği akıl, duyu vb. insanî özelliklerinden dolayı insanlar arasında hayata ve olaylara farklı bakışlar ortaya çıkmış, bunlar, insanın fıtratını yabancılaştırma eğilimi gösterdiği bir zaman da Allah duruma müdahale ederek doğru yaşam tarzını göstermiştir.[342]
b- Tevhit Esasına Dayalı Toplum
Ümmet Kur'an'da zaman zaman tevhit inancında birleşen toplulukları da ifade etmektedir. Enbiya Sûresi 92. ve Mü'minûn sûresi 52. âyetlerinde geçen ümmet bu anlamdadır. Söz konusu bu âyetlerin "irme hâzihi ümmetüküm ümmeten vahideten" kısmında geçen ümmet kelimesine müfessirlerin büyük ekseriyeti, "din" anlamını vermiş,[343] bir kısmı bu anlama, şeriat ve doğru yol (et-tarîkatü'l-müstakîm) anlamını ilave etmiştir.[344] Bu görüşlerden farklı olarak İbn Kuteybe (276/889) de söz konusu kelimeyi, 'din ve şeriat üzere toplanma' şeklinde yorumlamıştır.[345]
Bu âyetlerde geçen ümmet kelimesini, "din" olarak yorumlayanlara göre, âyetin anlamı şöyledir: "(Ey Peygamberler topluluğu) gerçekten bu sizin ümmetiniz (dininiz) bir tek ümmet (din) tir." [346] Buradaki din, hak olan İslam dinidir.[347] Râzî (606/1209), "Peygamberlerin şeriatları muhtelif olduğuna göre, dinleri nasıl müttefik (aynı) olur?" şeklindeki soruyu cevaplandırırken şunları söylemektedir: "Buradaki ‘din’den maksat onların, Allah'ın zâtı ve sıfatları konusunda ihtilaf etmeyişleri, aynı inançta oluşlarıdır. Şeriatlarına gelince buradaki farklılığa dindeki farklılık denilemez. Bu, tıpkı temiz kadınlar ve hayızlı kadınlar hakkında, ‘mükellefiyetleri farklı farklı olsa dahi dinleri birdir' denilmesi gibidir. İşte burada da böyledir."[348] Süleyman Ateş, bu âyetlerde geçen ümmet kelimesine diğer tefsirlerde rastlayamadığımız "toplumsal din"[349] anlamını vermektedir. Buradaki ümmet kelimesinin 'din' anlamıyla ilgisini kurmaya çalışan Hâzin (725/1324), bu konuda şunları söyler: Ümmet bir maksat etrafında toplanan cemaattir. Bağlılarını bir maksatta topladığı için şeriata da ümmet denir.[350]
Burada ümmet kelimesinin "din" anlamında olabileceğini kabul etmekle birlikte, ümmete, "tevhid inancında birleşen bir topluluk" şeklinde verilecek bir anlam, kanaatimizce daha isabetlidir. Çünkü hangi bağlamda değerlendirilirse değerlendirilsin, ümmet kavramının ana ve en önemli iki unsurunu "insanlar" ve "onları bir araya toplayan şey" oluşturmaktadır. Zira etrafında toplanılan her ne ise o, insan olmadan bir şey ifade etmez, tek obje etrafında toplanma olmadığı takdirde de ümmet olma özelliği kaybolur. Bundan dolayı kavramı, her iki unsurunu da göz önünde bulundurarak değerlendirmek durumundayız. Enbiya sûresi 92. âyet, bütün peygamberlerin kavimleriyle olan durumları anlatıldıktan sonra gelmiştir. Burada hitap, peygamberlerin durumlarını ve kavimleri ile olan ilişkilerini anlatan Mü'minûn süresindeki gibi peygamberlere yöneliktir.[351] Peygamberlere yapılan bu hitap, Âdem (a.s.)'den Hz. Muhammed (s.a.v.)'e kadar gelen peygamberler topluluğunun (ümmetinin), tek bir ümmet olduğunu bildirmektedir. Bu ümmet de Allah katında tek din olan ve bütün peygamberlerin ortak dini İslam'ın ümmetidir. Buna göre söz konusu âyetlerde geçen ümmet kelimesine, "tevhit inancında birleşen bir topluluk" anlamını verdiğimiz de, âyetin anlamı şöyle olur: "(Ey Peygamberler topluluğu) gerçekten, bu sizin ümmetiniz (cemaatiniz) bir tek ümmet (aynı din -İslam- etrafında toplanan topluluk) tir."
" 'Ey Nûh! bizim katımızdan selametle in. Sana ve seninle beraber olan ümmetlere hayır ve bereketler olsun. Ama öyle ümmetler var ki, onları bir süre geçindireceğiz sonra onlara can yakıcı bir azap vereceğiz.' denildi."[352] mealindeki âyetin "ey Nûh! bizim katımızdan selametle in. Sana ve seninle beraber olan ümmetlere hayır ve bereketler olsun" kısmında ümem formunda geçen ümmet, inanan mümin topluluk ve toplumları ifade etmektedir.[353] Müfessirler burada zikrolunan "ümmetler" ile kimlerin kastedildiği hususunda şu görüşleri ileri sürmüşlerdir;
1- Bunlar Nûh (a.s) ile beraber kurtulan kimselerdir. Allah bunları "ümmetler" diye nitelemiştir. Çünkü o zaman bütün yeryüzünde onlardan başka insan yoktu.[354]
2- Bunlar Nûh (a.s) ile beraber kurtulan kimselerle, onların zürriyetlerinden olan müminlerdir.[355]
Yine bir kısım müfessirler kıyamete kadar gelecek olan her mümin kadın ve erkeğin Allah katından olan bu selâmın içine dahil olacağını belirtmektedir.[356]
Görüldüğü üzere müfessirler de buradaki "ümmetler"i mümin topluluklar olarak yorumlamışlardır.
"Onları (İsrâiloğullarını) grup grup ayrı topluluklar (ümemen) halinde yeryüzüne dağıttık. Aralarında sâlih olanlar da vardı. Böyle sâlih olmayanlar da. (kötülüklerinden) belki dönerler diye onları iyilik ve kötülüklerle imtihan ettik."[357] mealindeki âyette İsrailoğullarının çeşitli ümmetler halinde yeryüzüne dağıtıldığı, dağılan bu grupların içinden bazılarının iyi, bazılarının ise böyle olmadığı anlatılmaktadır.
Râzî (606/1209), yukarda zikredilen âyetin, "aralarında sâlih olanlar da vardı" kısmı ile ilgili olarak şunları söylemektedir: "Bu ifade ile Hz. Mûsâ zamanındaki yahudilerin kastedildiği, çünkü onların içinde, hakka inanmış kişilerin bulunduğu söylenmiştir. İbn Abbas ve Mücâhid ise şöyle demişlerdir: Cenâb-ı Hak bu tabirle Hz. Muhammed (s.a.v) zamanına yetişip, ona iman eden ehl-i kitabı kastetmiştir."[358] Râzî (606/1209)'nin zikrettiklerinin dışında Kurtubî (671/1272) de bunlara, Hz. Musa'nın şeriat nesh olmadan önce o şeriata sımsıkı sarılan topluluklarla, Çin'in geri taraflarında Allah'a ibadet eden İsrâiloğullarına mensup olan bir topluluğu ilâve etmektedir.[359]
"Ey Rabbimiz! Bizi sana boyun eğenlerden kıl, neslimizden de sana itaat eden bir ümmet (ümmeten müslimeten) çıkar, bize ibadet usullerimizi göster, tövbemizi kabul et; zira, tövbeleri çokça kabul eden, çok merhametli olan ancak sensin." mealindeki Bakara sûresinin 128. âyetinde geçen ümmet kelimesi, "aynı soya mensup cemaat" anlamındadır. Âyette ümmet kelimesinin sıfatının, müslim olması (ümmeten müslimeten) sebebiyle ümmet, burada söz konusu sıfatla birlikte "aynı soya mensup müslüman cemaat" anlamını ifade etmektedir. Bu soy Hz. İbrahim ve Hz. İsmail'in soylarıdır. Zira âyetteki duâ bu iki peygambere aittir. Bu âyette Hz. İbrahim ve Hz. İsmail, Allah'tan soyları arasından müslüman bir ümmet çıkarmasını, bir sonraki âyette[360] ise soylarına, yine kendi soylarından peygamber göndermesini istemektedirler. Bir başka âyette de Allah'ın İbrahim'i insanlara “imam” (önder) yapacağını bildirmesi üzerine, Hz. İbrahim'in Allah'tan, soyundan olan kimselerden bazılarını da "imam" (önder) yapmasını istediği belirtilmektedir.[361] Bazı müfessirler bu âyette geçen "imam" kelimesini "peygamber" anlamında tefsir etmektedirler.[362] Allah Hz.İbrahim'i insanlara imam yapacağını bildirince, Hz. İbrahim kendi soyundan olan kimselerden bazılarını da imam yapmasını Allah'tan istemiştir.[363] Bakara sûresi 134. ve 141. âyetlerinde geçen ümmet kelimesi "mümin bir topluluk" anlamındadır.
"İşte onlar bir ümmetti, geçip gittiler. Onların kazandıkları kendilerine, sizin kazandığınız da sizedir. Siz onların yaptıklarından sorguya çekilmezsiniz."
"İşte onlar bir ümmetti, geçip gittiler..." mealindeki Bakara sûresi 134. âyetinde geçen ümmet kelimesinin anlamını tespit edebilmek için âyeti bir önceki âyetlerle birlikte ele almamız gerekmektedir. Bir önceki âyetlerin mealleri şu şekildedir:
"Bu dini, İbrahim kendi oğullarına vasiyet ettiği gibi Yakub da böyle yaptı ve: "Oğullarım! Allah sizin için bu dini seçti. Onun için ancak müslüman olarak ölün" (demişlerdi).
Yoksa (ey yahudîler!) siz Yakub'a ölüm yaklaşıp ta oğullarına: "Ey oğullarım! Benden sonra neye ibadet edeceksiniz?" diye sorduğu ve onların da: "Senin ilâhına, babaların İbrahim, İsmail ve İshak'ın ilâhı olan bir tek ilâha ibadet edeceğiz. Biz O'na teslim olanlarız" dediklerinde, siz buna şahit mi olmuştunuz?[364]
Bakara sûresi 134. âyette yer alan tilke (işte onlar) zamiri Bakara sûresi 132-133. zikredilen kimselere işaret etmektedir. Bunlar, Hz. İbrahim, Hz. İsmail, Hz. İshâk, Hz.Yakub ve onların mümin olan oğulları ve torunlarıdır.[365] Bir çok müfessir ümmetin buradaki anlamının 'cemaat' olduğunu söylemektedir.[366] Bu cemaat peygamberler ve onların muvahhid evlatlarıdır. Elmalılı Hamdi Yazır (1348/1942), Bakara sûresi 134. âyeti açıklarken bu hususa şu şekilde işaret etmektedir; "Bu zikrolunan cemaat, yani İbrahim (a.s) ile Yakub (a.s) ve bunların vasiyetlerini tutan, Allah'ın birliğine inanan ve müslüman olan oğulları geçmiş bir ümmettirler. Çeşitli insan gruplarının birliği için onların önüne geçmiş, uyulmaya ve itaat edilmeye layık bir cemaat idiler."[367] Elmalılı'nın burada geçen ümmeti açıklarken daha önce zikretmiş olduğumuz ve kendisine ait olan "çeşitli insan gruplarına önder olan ve kendisine uyulan bir cemaat"[368] şeklindeki ümmet tanımını esas aldığı görülmektedir. Ayette yer alan ümmete mümin bir topluluk anlamını vermemiz, tamamen başındaki işaret zamiri olan tilke sebebiyledir. Ayrıca burada dikkat edilecek önemli bir husus da âyette geçen ümmet sadece aynı bölge ve aynı asırda yaşamış insanları değil, farklı zaman ve farklı bölgelerde yaşamış olsalar bile müşterek aynı inancı (tevhid) kabul eden fert ve gruplardan oluşan mümin toplulukları ifade etmektedir. Müfessirler bu âyette[369] ataları İbrahim (a.s) ve Yakub (a.s) ile övünen yahudiler ve müşriklere şöyle bir mesajın verilmek istendiğini söylemektedirler; Ey ataları İbrahim (a.s) ve Yakub (a.s) peygamberlerle övünen yahudiler ve müşrikler! Sizin atalarınız İbrahim (a.s), Yakub (a.s) ve onların oğulları geçmiş zamanlarda yaşamış tevhid ehli (muvahhid) mümin bir ümmet (topluluk) idiler. Siz de onların evlatlarına tavsiye ettiği hak din olan İslam'ı kabul etmedikçe atalarınızla övünmeniz size fayda vermez. Çünkü onlar başka siz başkasınız, siz onlar değilsiniz ve onlar da sizden hiç değildir. Siz, "biz onların evladıyız." diye kuru bir neseple iftihar etmekle kurtulamazsınız.[370] Bakara sûresi 141. âyetin lafızları, Bakara sûresi 134. âyet ile tamamen aynıdır. Kurtûbî (671/1272), söz konusu tekrar için şunları söylemektedir: "Bu âyet (Bakara, 2/141) tehdit ve korkutmak anlamını ihtiva ettiği için tekrarlanmıştır. Yani önderliklerine ve faziletlerine rağmen o peygamberler kazandıklarının karşılıklarını göreceklerine göre, sizin böyle olmanız öncelikle söz konusudur. Bundan dolayı aynı buyrukların tekrarlanması gerekmiştir."[371] Müfessirlerin çoğunluğu, Bakara 141. âyette geçen ümmet kelimesinin anlamı ile Bakara 134. âyette geçen ümmet kelimesinin anlamının tamamen aynı olduğunu söylemektedirler.[372] Ancak bazı müfessirler Bakara 134. âyetteki ümmetin, peygamberler topluluğu, Bakara 141. âyetteki ümmetin, Yahudi ve Hıristiyanların ataları anlamında olduğunu söylerler.[373] Bakara 134-141. âyetler arası incelendiğinde görülecektir ki söz konusu âyetlerde Allah Teâla, İbrahim (a.s), İsmail (a.s), İshak (a.s) ve Yakub (a.s) peygamberler hakkında Yahudilerin ileri sürdükleri bir takım iddiaları çürütmüş, hemen bunun peşi sıra da, "İşte onlar bir ümmetti, geçip gittiler. Onların kazandıkları kendilerine, sizin kazandığınız da sizedir. Siz onların yaptıklarından sorguya çekilmezsiniz." mealindeki Bakara 141. âyetini getirmiştir. Bu âyetler grubunun -Bakara 134-141 âyetler arası- muhtevasından, Bakara 141. âyetin baş tarafındaki tilke (işte onlar) işaret zamirinin söz konusu peygamberler ve onların torunlarına işaret ettiği anlaşılmaktadır.[374]
c- Muhammed Ümmeti
Kur'an'da ümmet lafzının daha çok toplum, millet anlamında kullanıldığını yer yer ifade etmiştik. Allah toplumlara peygamberler göndererek onlara mesajını ulaştırmıştır. Bu çerçevede Kur'an kendilerine hitap ettiği ve Hz. Muhammed'in davetinin hedef kitlesi durumunda olan toplumlarla, Hz. Muhammed'e inanan toplumlardan da ümmet olarak söz etmektedir.
"(Ey Muhammed!) Böylece seni, kendilerinden önce nice ümmetlerin (ümem) gelip geçtiği bir ümmete (fî ümmetin) gönderdik ki, sana vahyettiğimizi onlara okuyasın."[375] mealindeki Ra'd sûresi 30. âyette belirtilen kendilerinden önce nice ümmetlerin gelip geçtiği bir ümmetten maksat, Hz Muhammed'in peygamber olarak gönderildiği son ümmet,[376] yani Muhammed ümmeti (ümmet-i davet) dir. Burada yer alan ümmet ile kastedilen ümmet-i Muhammed ifadesinin genel anlamı olan ve kullanımı yaygın olmayan Hz Muhammed'in mesajına muhatap olan toplumlardır. Bunlar ister inansın isterse inanmasın genel anlamda Hz. Muhammed'in ümmeti içerisinde yer almaktadırlar. Ancak aşağıdaki şu âyette geçen ümmetle ümmet-i Muhammed ifadesinin özel anlamı ve yaygın kullanımı olan Hz.Muhammed'e inanan müslümanlar kastedilmektedir.
"Ve böylece sizin âdil, dengeli ve ölçülü bir toplum/vasat ümmet (ümmeten vasatan) olmanızı istedik ki (hayatınızla) tüm insanlığın huzurunda hakikatin şahitleri (ve örnekleri) olasınız; ve Peygamber de sizin üzerinize şahit olsun. (Habibim) senin üzerinde bulunduğun kıbleyi ise, sırf peygambere uyanları, ökçesi üzerinde geri döneceklerden (uymayanlardan) ayırıp bilelim diye kıble yaptık. Gerçi bu (kıblenin değiştirilmesi) Allah'ın hidâyet ettiği kimselerden başkasına bir hayli ağır gelecektir. Allah sizin imanınızı asla zayi edecek değildir. Zira Allah insanlara karşı çok şefkatli ve merhametlidir. "[377]
Bu âyette sözü edilen "vasat ümmet'in, "Ümmet-i Muhammed" olduğu hem mü'minleri muhatap alan hitaptan, hem de Hz. Peygamber (a.s)'in şu hadisinden kolayca anlaşılmaktadır:
Rasûlullah (s.a) buyurdu ki;
"Kıyamet gününde Nûh (a.s) (Allah'ın huzuruna) çağırılır, (geldiğinde de) 'buyur, emret rabbim.' der. Allah kendisine, (emrimi) tebliğ ettin mi? der, o da, 'evet' cevabını verir. Bunun üzerine kavmine; o (Nûh) size tebliğ etti mi? denir. Onlar, 'bize hiç bir uyarıcı gelmedi' derler. Bunun üzerine Allah, Hz. Nuh'a, 'sana kim şahitlik edecek?' diye sorunca, o da, Muhammed ve ümmeti şeklinde cevap verir. Onlar Hz. Nuh'un tebliğ ettiğine şahitlik edecekler, Hz Peygamber de ümmetine (onların doğru söylediklerine) şahitlik edecektir. İşte Allah Teâlâ'nın "Sizi vasat bir ümmet kıldık ki insanlara şahit olasınız, Peygamber de sizin üzerinize şahit olsun." mealindeki sözü bu manadadır."[378]
Ayette geçen ümmet kelimesinin sıfatı olan vasat, orta, dengeli, âdil, bir şeyin hayırlısı anlamındadır.[379] Buna göre İslam ümmetinde bulunması hedeflenen en önemli özellikler, vasat ümmet deyimi ile özet bir şekilde ifade edilmiştir. Öyle ki bunlar önder ve örnek bir ümmette mutlak surette bulunması gereken özelliklerdir. Elmalık M. Hamdi Yazır (ö.1942)'ın şu sözleri, Ümmet-i Muhammed'in ümmet ve vasat oluşunu çok güzel izah etmektedir: "Cenab-ı Allah, Muhammed ümmetini insanlar arasında böyle hakşinas, doğru sözlü, âdil, dürüst ve iyi ahlak sahibi, ilim ve irfan ile seçkin, şahitlik yapmaya layık, merkezî bir cazibeyi ve imameti haiz, kendisine uyulacak önder bir cemaat yapmak ve tam manasıyla adil ve hakim bir ümmet teşkil etmek için Hz. Muhammed Mustafa'nın gölgesinde ve çevresinde insanları yeni bir sırat-ı müstakime hidâyet buyurmuştur. Diğer kavimler arasında İslam ümmetinin, bu vazifelerini unutmaması icap edecektir. Müslümanlar şuna buna uyuntu olmayıp başka milletlere örnek ve merci olması gerekecektir."[380]
Aynı anlamda bir diğer âyet de şöyledir:
"Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten men eder ve Allah'a iman edersiniz. Kitap ehli de inansalardı elbette kendileri için hayırlı olurdu. Onlardan iman edenler de vardır. Ama pek çoğu fasık kimselerdir. "[381]
Ayette geçen ümmet ile mü'minlerin kastedildiği açık olmakla birlikte, bununla Hz. Peygamber'in ashabından özel olarak kimlerin kastedildiği hususunda farklı görüşler ileri sürülmüştür.[382] Bu görüşleri şu şekilde sıralayabiliriz:
♦ Bunlar, özellikle Rasûlullah (s.a)'ın ashabıdır. Dahhâk bu görüştedir.[383]
♦ Bunlar, Rasûlullah (s.a) ile birlikte Mekke'den Medine'ye hicet eden ashaptır.[384] Bir başka rivayete göre ise, Muhacirlerden Bedir ve Hudeybiye'de hazır bulunan kimselerdir.[385]
♦ Bunlar, âyetin haklarında indiği, sahabeden İbn Mesûd, Ammâr b. Yâsir, Ebû Huzeyfe'nin mevlâsı Salim, Ubey b. Ka'b ve Muaz b.Cebel’dir.[386]
♦ Müfessirlerin çoğunluğuna göre bu âyet bütün İslam ümmeti hakkında umumidir.[387] Yani hitap genel olup buradaki ümmet ile Muhammed ümmeti kastedilmektedir. Bu görüşü savunanlar Ahmed b. Hanbel'in Müsned'inde yer alan şu hadisi de delil getirmektedirler:
Rasûlullah (s.a) buyurdu ki;
"Peygamberlerden hiç birine verilmeyen şeyler bana verildi." Biz;
“Ey Allah'ın Resulü, nedir onlar?” diye sorduk. Buyurdular ki:
“Korku anında yardım olundum. Yeryüzünün anahtarları bana verildi. Ahmed diye isimlendirildim. Toprak bana temiz kılındı. Ümmetim, ümmetlerin en hayırlısı kılındı. "[388]
Bu görüşte olan müfessirler, söz konusu âyetin, yukarıda geçen Bakara Sûresinin 143. âyetinde yapılan ilanın bir nevi tekrarı olduğunu ifade etmektedirler.[389] Orada İslam ümmetinin âdil, seçkin, dengeli, örnek ve önder bir toplum olduğu belirtilerek kendilerinden tüm insanlığın huzurunda hakikatin şahitleri olmaları istenmekte, burada da iyiliği emretmeleri, kötülükten sakındırmaları ve Allah'a inanmaları sebebiyle hayırlı oldukları bildirilmektedir.
Bazı müfessirlere göre, burada geçen ümmet, "din mensubu"[390], bazılarına göre ise, "yol" (et-tarîka) anlamındadır.[391] Bu son anlama göre, "en hayırlı ümmetten maksat, en hayırlı yol üzere olan topluluktur.
Bize göre de buradaki ümmet ile İslam ümmetinin tamamı, diğer bir ifadeyle bütün Ümmet-i Muhammed kastedilmektedir. Zira burada da hitap müminleredir. Ayette hayırlı olmanın gerekçesi olarak sunulan özellikler, müminlerde bulunması gereken genel özelliklerdir. Ayrıca burada âyeti tahsis etmeyi gerektirecek bir durum da söz konusu değildir. Ayetin bağlamına baktığımızda da ümmete verilen bu anlamın daha uygun olacağı görülecektir. Şöyle ki ele aldığımız Âl-i İmrân sûresi 110. âyetten önceki 98-99. âyetlerde hitap, Kitap ehlinedir. 100-103. âyetlerde müminlerin Kitap ehline uymamaları, Allah'ın dini olan İslam'a sımsıkı sarılmaları istenmektedir. Bunların arkasından gelen 104-105. âyetlerde de, müminlerden, iyiliği emreden, kötülükten sakındıran bir grup oluşturmaları, kendilerine apaçık deliller geldikten sonra ihtilafa düşüp tefrika çıkaranlar gibi olmamaları istenmektedir. 106-107. âyetlerde ise, iman eden kimselerle kâfirlerin âhiret hayatında durumlarından söz edilmektedir. Üzerinde durduğumuz bu ve bundan sonraki âyetlerde (110-120) de Kitap ehlinin bazı yanlış tutumları eleştirilmektedir.
Netice olarak her iki âyette yer alan ümmet ile Hz. Muhammed'e iman edip onun peygamberliğini tasdik ederek davetine icabet eden ve getirdiği esasları kabul eden müminler, diğer bir ifade ile kelimenin husûsi anlamı olan Muhammed ümmeti (ümmet-i icabet) kastolunmaktadır.[392]
d. İnkara Dayalı Toplum
Daha önce de belirttiğimiz üzere, genel olarak belli bir gaye etrafındaki toplanmayı anlatan ümmet, bu çerçevede ister hak, ister bâtıl olsun aynı inanç ve düşüncelere sahip insanlar topluluğunu da karşılamaktadır. Bu meyanda ümmetin Kur'an'da tevhid üzere birleşen toplulukları ifade ettiği gibi, zaman zaman küfür inancı üzerinde olan topluluk ve toplumları da ifade ettiği görülmektedir.
"Eğer bütün insanlar (kâfirlere verdiğimiz nimetlere bakıp küfürde birleşen) bir tek ümmet olacak olmasalardı, Rahmânı inkar edenlerin evlerini gümüşten tavanlar ve üzerine çıkacakları merdivenler ile donatırdık."[393] mealindeki âyette geçen ümmet kelimesini bu çerçevede değerlendirmek mümkündür. Bu âyette insanların inkara dayalı bir ümmet oluşturması ihtimalinden söz edilmektedir. Buradaki ümmet, küfür inancı üzerinde birleşen bir topluluğu ifade etmektedir.
Bu çerçevede değerlendirilebilecek ümmet kelimesinin yer aldığı bir başka âyet te şöyledir:
"Biz onlara birtakım arkadaşlar musallat ettik de bu arkadaşlar onlara geçmiş ve geleceklerini süslü gösterdiler. Böylece kendilerinden önce gelip geçmiş olan cin ve insan toplulukları (ümem) ile ilgili o söz (azap), onlar için de gerçekleşti. Çünkü onlar ziyana uğrayanlardandı."[394]
Bu âyette (insan ve cin şeytanlarından) kötü arkadaşlara uyarak sapıtan müşriklerin akıbeti anlatılmakta,[395] kendilerinden önce gelip geçmiş cin ve insan topluluklarının hüsrana uğrayanları gibi bunlar hakkında da azaba dair sözün gerçekleşeceği bildirilmektedir. Diğer bir ifadeyle haklarında azaba dair sözün gerçekleştiği topluluklar, kötü arkadaşlara uyarak sapıtan müşrikler gibi şirk ve küfürde ısrar eden, hüsrana uğramış kâfir insan ve cin topluluklarıdır. "Andolsun, onlardan sana kim uyarsa sizin, hepinizi cehenneme doldururum”[396] âyetinde de vurgulandığı gibi müşriklerin yaptıklarını yapan geçmiş cin ve insan toplulukları hakkında nasıl azaba dair söz gerçekleşmişse, bu müşrikler hakkında da aynı şekilde azaba dair söz gerçekleşmiştir. Üzerinde durduğumuz âyetin "çünkü onlar ziyana uğrayanlardandı" kısmı bu topluluklar hakkında azap hükmünün neden verildiğini açıklamaktadır. Görüldüğü gibi burada kötü arkadaşlara uyarak sapıtıp hüsrana uğrayan geçmiş cin ve insan toplulukları ümmetin çoğulu olan ümem ile ifade edilmektedir.
Burada geçen ümemin (ümmetler) ifadesinin genel bir ifade olduğu, kendilerine peygamber ve ilahi mesaj ulaşan geçmiş bütün toplum ve kavimleri kapsadığı da düşünülebilir. Bu şekilde düşünüldüğünde âyetin konumuzla ilgili kısmına şöyle meal verilebilir:
"Böylece cinlerden ve insanlardan gelmiş geçmiş toplumlar hakkında yürürlükte olan cezalandırma hükmü, onlar hakkında da gerekli olur."[397]
"İşte onlar, kendilerinden önce cinlerden ve insanlardan gelip geçmiş topluluklar (ümem) içinde, haklarında o sözün (azabın) gerçekleştiği kimselerdir. Şüphesiz onlar ziyana uğrayanlardır."[398] âyetinde geçen ümmet te, yukarıda ele aldığımız Fussilet sûresinin 25. âyetinde geçen ümmetle aynı anlamdadır. Âyette sözü edilen ve haklarında o sözün (azabın) gerçekleştiği haber verilen kimselerden maksat, "Anne ve babasına, 'Öf size! Benden önce nice nesiller gelip geçmiş iken, beni tekrar diriltilecek olmakla mı tehdit ediyorsunuz?' diyen kimseye, onlar Allah'a sığınarak, 'Yazıklar olsun sana! İman et, Allah'ın va'di gerçektir' diyorlar, o da, 'Bu, eskilerin masallarından başka bir şey değildir.' diyordu"[399] mealindeki bir önceki âyette kendilerinden bahsedilen kimselerdir.
Aynı şekilde "Allah buyuracak ki: 'Sizden önce geçmiş cin ve insan toplulukları arasında siz de ateşe girin! Her ümmet girdikçe yoldaşlarına lanet edecekler. Hepsi birbiri ardından orada (cehennemde) toplanınca, sonrakiler öncekiler için, "Ey Rabbimiz! Bizi işte bunlar saptırdılar! Onun için onlara ateşten bir kat daha fazla azap ver!" diyecekler. Allah da: Zaten herkes için bir kat daha fazla azap vardır, fakat siz bilmezsiniz, diyecektir. "[400] âyetindeki ümmet de Fussilet sûresinin 25. âyetinde geçen ümmetle aynı anlamda kullanılmaktadır. Burada ateşe girmeleri istenilen kâfirlerin kimler oldukları da yine "Kim, Allah'a karşı yalan uyduran veya onun âyetlerini yalanlayanlardan daha zalimdir? İşte onlara kitaptan (kendileri için yazılmış ömür ve rızıklardan) payları erişir. Sonunda kendilerine melek elçilerimiz, canlarını almak için geldiğinde, "Hani Allah'ı bırakıp tapınmakta olduğunuz şeyler nerede? derler. Onlar da, 'Bizi yüz üstü bırakıp kayboldular' derler ve kâfir olduklarına dair kendi aleyhlerine şahitlik ederler." mealindeki A'râf sûresinin 37. âyetinde, vurgulanan kimselerdir.
" 'Ey Nûh! bizim katımızdan selametle in. Sana ve seninle beraber olan ümmetlere hayır ve bereketler olsun. Ama öyle ümmetler var ki, onları bir süre geçindireceğiz sonra onlara can yakıcı bir azap vereceğiz.' denildi."[401] mealindeki âyetin "ama öyle ümmetler var ki, onları bir süre geçindireceğiz sonra onlara can yakıcı bir azap vereceğiz.' denildi." kısmında ümem formunda geçen ümmet, inkarcı topluluk ve toplumları ifade etmektedir.[402] Bazı müfessirler kıyamete kadar gelecek olan her kâfir kadın ve erkeğin geçici faydalanma ve azap içine dahil olacağını belirtmektedir.[403]
"Onları (İsrâiloğullarını) grup grup ayrı topluluklar (ümemen) halinde yeryüzüne dağıttık. Aralarında sâlih olanlar da vardı. Böyle sâlih olmayanlar da. (Kötülüklerinden) belki dönerler diye onları iyilik ve kötülüklerle imtihan ettik."[404] mealindeki âyette İsrâiloğullarının çeşitli ümmetler halinde yeryüzüne dağıtıldığı, dağılan bu grupların içinden bazılarının iyi, bazılarının ise böyle olmadığı anlatılmaktadır.
Bir kısım müfessirler bu âyette geçen "Onlardan böyle sâlih olmayanlar da vardı" ifadesiyle de İsrâiloğullarına mensup küfr üzere yaşamış olan grup ve toplulukların kastedildiğini belirtmektedir.[405]
Bu anlamda değerlendirilebilecek ümmet sözcüğünün yer aldığı üç âyet te şöyledir:
"Onlardan önce Nûh kavmi ve bundan sonraki çeşitli topluluklar da yalanlamışlardı. Her ümmet (küllü ümmetin) kendi peygamberini (susturmak için) yakalayıp cezalandırmaya yeltendi. Hakkı yok etmek için batıl şeyler ileri sürerek tartışmışlardı. Bunun üzerine ben onları kıskıvrak yakaladım. (Bak işte) cezalandırmam nasılmiş.'"[406]
"Sonra arka arkaya peygamberlerimizi gönderdik. Her ümmete kendi peygamberi geldikçe onu yalanladılar. Biz de onları birbiri ardından helak ettik ve onlan birer ibretli hikaye yaptık. Artık inanmayan bir kavim Allah'ın rahmetinden uzak olsun."[407]
"Eğer siz yalanlarsanız bilin ki sizden evvelki ümmetler de yalanladılar. Peygamberin vazifesi, apaçık bir tebliğden başkası değildir."[408]
Bu âyetlerde geçen ümmet, kendilerine peygamber gönderilen toplumu ifade etmektedir. Ancak âyetlerde söz konusu edilen ümmetler içerisinde yer alanların büyük çoğunluğu kendilerine gönderilen peygamberlerini yalanlamıştır. Bunlardan birinci âyette, peygamberlerini yakalayıp işkence etmeye ve öldürmeye çalışan inkarcı toplumlardan söz edilmektedir. Zaten söz konusu âyette bunların Nûh kavmi ve bundan sonraki çeşitli topluluklar olduğu ifade edilmektedir. Burada yanlış anlaşılması muhtemel bir hususa açıklık getirmemiz gerekmektedir. O da her ümmet (küllü ümmetin) ifadesinden, kendilerine peygamber gönderilen toplumun fertlerinin tamamının peygamberlerini yalanladığı anlaşılmamalıdır. Zira bilinmektedir ki onlar arasından az da olsa iman edenler de bulunmaktadır.[409] Fakat bu ümmetlerin büyük çoğunluğu peygamberlerini yalanladığından genel bir ifade olan küllü ümmetin (her ümmet) ifadesi kullanılmıştır. Ele alıp incelediğimiz bu âyette de Nûh kavminin peygamberlerini yalanladığı bildirilmektedir. Halbuki "... Zaten onunla beraber pek azı iman etmişti."[410] âyetinden onlardan çok azmin Hz. Nuh'a iman ettikleri anlaşılmaktadır. İşte Nûh kavminin büyük çoğunluğunun peygamberlerini yalanladığını ifade eden "...Nüh kaumi de yalanlamıştı." kısmı, Hz. Nuh'a inanmayan büyük çoğunluğa vurgu yapmaktadır.[411]
3- Önder: Kendisine Uyulan Lider
Kur'an-ı Kerîm'de ümmet sözcüğünün genelde az ya da çok insanların oluşturduğu topluluk anlamını ifade ettiğini yukarıda belirtmiştik. Kur'an-ı Kerîm'de sadece "Gerçek şu ki İbrahim tek başına bir ümmetti. O, Allah'a gönülden yönelip itaat eden bir muvahhitti ve müşriklerden değildi."[412] mealindeki âyette ümmet tek başına bir fert olan Hz. İbrahim'in de bir ümmet olduğu belirtilmektedir.
“İbrahim (a.s) tek başına ümmet idi." denilmesinin sebepleri ile ilgili olarak söylenenleri de şu şekilde sıralayabiliriz:
1- İbrahim (a.s) bir çok cemaat ve milletlerde bulunan bütün güzel haslet ve temiz huyları kendisinde topladığından her ne kadar tek bir şahıs olsa da ümmet mesabesinde olduğuna işaret için ümmet denilmiştir.[413] Zira büyük bir cemaatın meziyetlerini toplayan zâtın kemâlat noktasında cemaat mertebesinde olduğunda şüphe yoktur.[414] Bundan dolayı, o, peşine gidilen rehber olmuştur. Ümmet kelimesi burada, İbrahim (a.s)'ın methi konusunda uzun sözlere bedel olan bir kelimedir. Zaten aynı âyet içerisinde İbrahim (a.s)'ın birbirini açıklayan üç özelliğinden bahsedilmektedir. Bunlar, Allah'a itaat etme, Allah'a yönelme, Allah'a şirk koşmamadır ki, bu üç özellik de İbrahim (a.s)'ın tebliğinin özünü oluşturan tevhidin bizzat kendisidir. Hz. İbrahim'in bu durumunu Esed (ö.1992), "insana yakışan, bütün erdemleri kendisinde toplamasını bilen, yalan ve sahtelik taşıyan her şeyden yüz çevirerek Allah'ın iradesine yürekten bağlanan ve boyun eğen (bir kişi olması)"[415] şeklinde ifade etmiştir.
2- Kendisine uyulan bir lider olması sebebiyle İbrahim (a.s)'e ümmet denilmiştir.[416] Zira İbrahim (a.s), kendi zamanında muvahhitlerin lideri idi.[417] Hz. İbrahim'in tek başına ümmet olduğunu bildiren âyetten hemen sonra gelen âyette Hz. Muhammed'in, İbrahim (a.s) in yoluna uyması emredilmiştir.[418] Öyle gözüküyor ki İbrahim (a.s)'in bu özelliğinden dolayı ona tek başına ümmet olma vasfı lâyık görülmüştür.
3- Yaşadığı dönemde diğer dinlere muhalefet etmesi ve onlarda bulunmayan bir gayeye (tevhid) yönelmesi sebebiyle İbrahim (a.s)'e tek başına bir ümmet denilmiştir.[419] Mevdûdî (ö.1979), İbrahim (a.s)'e tek başına bir ümmet denilmesini şu şekilde açıklamaktadır: "İbrahim başlı başına bir ümmetti.” Çünkü o, yaşadığı dönemde dünyada İslâm sancağını taşıyan tek müslümandı. Dünyanın geri kalanı ise küfür sancağını taşıyordu. Allah'ın bu kulu, normalde bir topluluk tarafından yürütülen bir görevi yürüttüğü için bir tek kişi değil, başlı başına bir topluluk, bir ümmetti."[420]
4- İbrahim (a.s), kendi milletinin, yaşadığı dönemdeki diğer milletlerden tevhid ve hak din ile ayrılmalarının başlıca vesilesidir.[421] O, bir ümmetin gerçekleşmesinin ana nedeni olunca, pek yerinde olarak Cenâb-ı Hak onu, müsebbibi sebep şeklinde zikrederek, ümmet diye adlandırmıştır.[422]
5- Bazı müellifler bunu, kavmi içinde İbrahim (a.s)'in tek başına bir cemaati temsil etmesiyle açıklamışlardır.[423] Rağıb el-İsfahânî (502/1108) bu hususu şu sözlerle ifade etmektedir: "İbrahim (a.s) tıpkı Zeyd b. Amr b. Nüfeyl[424] gibi Allah'a kullukta tek başına bir cemaat (ümmet) makamındadır."[425]
6- İbrahim (a.s)'e tek başına ümmet denilmesinin sebepleri ile ilgili olarak zikredilen bu yorumlar genel olarak birbirleriyle çelişmeyen, aksine birbirlerini tamamlayan yorumlardır. Zira Hz. İbrahim her türlü güzel özellikleri şahsında toplayan, kullukta tek başına bir cemaati temsil eden, bir ümmetin gerçekleşmesine sebep olan, yaşadığı dönemde diğer batıl dinlere muhalefet ederek onlarda bulunmayan bir gayeye (tevhid) yönelen ve kendisine uyulan bir önderdir.
Müfessirler bu âyette geçen ümmet kelimesine genellikle "her türlü iyiliği şahsında toplayan insan"[426]; "hayır öğreten kişi"[427]; "kendi dışındaki dinlere muhalefet eden"[428]; "kendisine uyulan önder, lider"[429] gibi anlamlar vermişlerdir. Bu anlamlar daha önce anlattığımız ümmetin sözlük anlamlarına dayanmaktadır. Ancak bunlar arasından "kendi dışındaki dinlere muhalefet eden", "kendisine uyulan önder, lider" anlamları ümmetin temel kök anlamlarına daha yakındır. Çünkü yukarıda belirttiğimiz üzere ümmetin kök anlamlarında, bir gayeye yönelme, bir merkez olma anlamları bulunmaktadır. Hz. İbrahim yaşadığı dönemde diğer bâtl dinlere muhalefet ederek onlarda bulunmayan bir gayeye (tevhid) yönelen ve kendisine uyulan bir önderdir. Bu sebeple de ona ümmet denilmiştir.[430]
4- İzlenen Yol, Yaşam Tarzı
Daha önceki açıklamalarımızda ümmetin, genel olarak birisi topluluk, diğeri de onları bir araya getiren şey olmak üzere iki öğesinin bulunduğunu ifade etmiş ve Kur'an'daki anlamlarında da genellikle bu iki öğenin birlikte yer aldığını görmüştük.
"Bunun aksine onlar 'Biz babalarımızı bir yaşam biçimi ('ala ümmetin) üzere bulduk ve biz onların izinde doğruyu buluruz' der/er."[431] ve "Senden önce hangi memlekete uyarıcı gönderdiysek, onların ileri gelenleri: 'Biz babalarımızı bir yaşam biçimi ('ala ümmetin) üzerine bulduk ve biz onların izine uyarız' dediler."[432] âyetlerinde geçen ümmetin anlamında ise onun genel anlamında yer alan iki öğeden sadece birinin bulunduğunu görmekteyiz ki o da topluluğu bir araya getiren şeydir. Müfessirler, bu âyetlerde geçen ümmete genellikle onun iki öğesinden biri olan toplulukla ilgili bir anlam vermeyip, topluluğu bir araya getiren unsurlardan olan "din, izlenen yol, inanç, yaşayış tarzı" gibi anlamlar vermişlerdir.
Ümmet kelimesinin bu âyetlerdeki okunuşu ve buna bağlı olarak kazandığı anlamla ilgili olarak müfessirler şunları söylemektedirler: Kıraat alimlerinin geneli bu kelimeyi elifin zammesiyle 'alâ ümmetin şeklinde okurken, bazıları da elifin kesresi ile ‘ala immetin şeklinde okumuşlardır.[433] Her iki şekildeki okumada da kelime aynı köke dayanmaktadır.[434] "İmmetin" şeklinde okuyanlar bu kelimeye "saltanat, nimet, yol, hal" gibi anlamlar vermişlerdir.[435] Kelimenin zamme ile okunduğunu (ümmet) kabul eden ve anlamının "din ve yol" olduğunu söyleyen Taberî (310/922), söz konusu kelimenin kesre ile okunduğunda da (immet) yine "yol" anlamının daha uygun olduğunu söyler.[436]
Müfessirlerin çoğu söz konusu iki âyette geçen ümmet kelimesine "din" anlamı verirken[437] bir kısmı da "dinde bir yol, izlenen yol, mezhep" anlamını vermişlerdir.[438] Bazı müfessirler ise her ikisini de zikretmişlerdir.[439] Aslında bu anlamların hepsi de birbirine oldukça yakındır. Çünkü "din" de kişilerin manevi hayatlarında takip ettikleri bir yoldur. Ayrıca kelimenin lügat anlamlarında bu manalar da bulunmaktadır.[440] Ancak Elmalılı Hamdi Yazır (ö.1942), bu âyette geçen ümmet kelimesini yukarıdaki anlamlardan biraz farklı olarak "arkasına düşülecek cemaat veya tarikat, millet" şeklinde anlamaktadır.[441] Çağdaş müfessirlerden Muhammed Esed (ö.1992), buradaki ümmeti "belli bir inanç" şeklinde yorumlamıştır.[442] Mâcit Arsan el-Kîlânî kelimenin âyetteki anlamıyla ilgili olarak şunları söyler: "Ümmet terimi bir hayat programını, yani bu programın içerdiği inançları, değerleri, mücadeleleri ve gelenekleri ihtiva etmektedir."[443] Mustafa Müslim ise söz konusu âyetlerdeki bu kelimeyi, "toplumun dini düşüncesi ve yaşam tarzı" şeklinde anlamıştır.[444] Buradaki ümmet kelimesine biraz daha geniş bir anlam yükleyen ve söz konusu kelime ile "toplumun uyduğu din ve töre"lerin kastedildiğini[445] söyleyen Süleyman Ateş, anılan âyetlerin yorumu ile ilgili olarak da şunları zikretmektedir: "Onlar babalarını bir ümmet yani din üzerinde bulmuşlar ve atalarının inançlarını doğru sanarak körü körüne onları taklit etmişlerdir. Onlar gelenek ve göreneklerinin İbrahim dininden kaldığına ve yollarının doğru olduğuna inanıyorlardı."[446]
Bu bilgiler ışığında söz konusu iki âyette geçen ümmet kelimesini "din, belli bir inanç, bir yaşam tarzı" şeklinde yorumlamak kanaatimizce daha uygundur. Zira bu ifadeler yukarıda sayılan anlamların tamamını ihtiva etmektedir. Ayrıca âyetin devamında yer alan "biz de onların izlerine uyarız"[447] ifadesi de bu anlamları teyit etmektedir.[448]
3- Ümmet Kavramının Nüzul Sürecinde Kazandığı İçerik
Kur'an'da toplam altmış dört yerde geçen ümmet tekil ve çoğul olarak, on dokuz tanesi Mekkî, altı tanesi Medenî olmak üzere toplam yirmi beş sûrede; kırk iki tanesi Mekkî, on beş tanesi ise Medenî olmak üzere toplam elli yedi âyette geçmektedir. Ümmet Kur'an'da geçtiği altmış dört yerden kırk sekizinde Mekkî, on altısında ise Medenîdir. Bu da söz konusu kelimenin yer aldığı âyetlerin dörtte üçünün Mekkî, dörtte birinin ise Medenî olduğunu göstermektedir. Ümmet kelimesinin yer aldığı Mekkî âyetlerde ele alınan konular ile bu kelimenin yer aldığı Medenî âyetlerdeki konuları özetle ifade etmenin, bu âyetlerdeki konulan mukayese açısından faydalı olacağını düşünüyoruz. Yine söz konusu kelimenin hem Mekkî ve hem de Medenî âyetlerdeki kullanımlarına kısaca işaret etmemiz de, bize, ümmetin bu âyetlerdeki kullanımlarını mukayese etme imkanı verecektir.
Ümmet kelimesinin yer aldığı Mekkî âyetlerde, her toplumun bir peygamberinin olduğu[449], belirli bir yaşam sürelerinin bulunduğu, bu süreyi hiç bir şekilde değiştiremeyecekleri[450] yaptıklarının süslü gösterildiği[451], hesap gününde onların içinden şahitlerin getirileceği[452], geçmiş bazı toplumların kendilerine gönderilen peygamberleri yalanladıkları[453], bundan dolayı âhirette cezalandırılacakları[454] belirtilmektedir. Yine bu kelimenin yer aldığı âyetlerden bazılarında peygamberlerin tevhit inancında birleşmiş topluluklar olduğu[455], Musa'nın kavminden insanları hak ile doğru yola ileten ve onunla adaletli davranan bir topluluğun (grub) bulunduğu[456], insanların başlangıçta tek bir din üzere oldukları[457], Allah'ın isteseydi insanları aynı inanç üzerinden yaratabileceğini, ancak böyle yapmadığı anlatılmaktadır.[458] Kur'an'da cinler ve değişik tür hayvan toplulukları için ümmet tabirinin kullanıldığı âyetlerin[459] de Mekke'de nazil olduğu görülmektedir. Yine Mekke'de nazil olan ve söz konusu kelimenin geçtiği bazı âyetlerde hayvanlarını sulamakta olan bir grup insan topluluğu[460], güçlü ve zayıf olan bir grup insan topluluğu[461] ümmet kelimesiyle ifade edilmiştir. Aynı şekilde ümmetin bazı ortak özelliklere sahip az ya da çok insanlar topluluğu anlamlarının dışında, 'uyulacak lider'[462], 'yaşam tarzı'[463], 'müddet’[464] gibi anlamlarda kullanıldığı âyetlerin de Mekke'de nazil olduğu görülmektedir.
Ümmet kelimesinin yer aldığı Medenî âyetlerden ikisinde bazı peygamberler ile onların mümin olan oğul ve torunlarından ümmet olarak söz ediImektedir.[465] Yine Medine'de nazil olan bir âyette Hz.İbrahim ve Hz.İsmail'in zürriyetlerinden müslüman bir topluluğun oluşmasını Allah'tan istedikleri anlatılmaktadır.[466] İnsanların başlangıçta tek bir din üzere oldukları[467], Allah'ın isteseydi insanları aynı inanç üzerinde yaratabileceğini, ancak böyle yapmadığını[468], her topluma uygulayacakları bir ibadet yönteminin verildiği[469], hesap gününde her toplumun içinden şahitlerin getirileceği[470], ehl-i kitab'ın hepsinin aynı olmadığı, içlerinde gece boyunca Allah'ın âyetlerini okuyan ve secdeye kapanan[471] dosdoğru bir topluluğun (grup)[472] olduğunun ifade edildiği âyetlerin Medine'de nazil olduğunu görmekteyiz.
Görüldüğü üzere ümmetin geçtiği Mekkî âyetlerde işlenen konuların bir kısmı Medenî âyetlerde de işlenmiştir. Yine söz konusu kelime yer aldığı hem Mekkî ve hem de Medenî âyetlerde ortak anlamlarda kullanılmıştır. Bununla birlikte burada bazı hususlar dikkatimizi çekmektedir. Bunları kısaca özetleyecek olursak, bu kelimenin yer aldığı Mekki âyetlerde ümmet, insan topluluğu dışındaki anlamlarında da kullanılırken, yine bu kelimenin yer aldığı Medenî âyetlerde ise ümmetin genelde insan topluluğu ile ilgili anlamlarında kullanıldığı görülmektedir.
Yine bu kelimenin yer aldığı Mekkî âyetlerde aralarında inanç birliği olmayan insan toplulukları da ümmet ile ifade edilirken, bu kelime Medenî âyetlerde ise daha çok aralarında inanç birliği olan topluluk ve toplumları anlatmaktadır. Bu da söz konusu kelimenin Medine'de daha farklı bir içerik kazandığını düşündürmektedir. Ümmet kelimesi özellikle Medine'de nazil olan âyetlerde genelde aralarında inanç birliği olan dîni grup ve toplumları anlatmakta, söz konusu kelime bu âyetlerde genellikle dînî bir takım sıfatlarla nitelendirilmektedir. Meselâ Âl-i İmrân sûresi 113, ve Mâide sûresi 66. âyetlerinde güzel amelleri ile nitelenen ehl-i kitab'tan bir grup, ümmet ile ifade edilmektedir. A'râf sûresi 164. âyette Allah'ın yasaklarını ihlal eden İsrailoğullarından bir topluluğa öğüt veren bir grup ta, yine aynı kelime ile ifade edilmiştir. Bakara sûresi 134 ve 141. âyetlerde geçen ümmet te aralarında inanç birliği olan mümin topluluğu anlatır. Bakara sûresi 128. âyette geçen ümmet dînî bir sıfat olan müslim kelimesiyle nitelendirilmektedir. Bakara 143. âyette geçen ümmet Hz. Peygamber ve ona inanan insanlar tarafından oluşturulmuş olan dînî bir toplumu (Ümmeti Muhammed) anlatmaktadır. Bu toplum söz konusu âyette hak ve adaletten ayrılmayan dengeli örnek ve önder (vasat) olarak nitelendirilmektedir. Âl-i İmrân sûresi 110. âyette bu toplumun insanlar için çıkarılmış en hayırlı toplum olduğundan; aynı sûrenin 104. âyetinde de bu toplum içerisinden iyiliği emreden ve kötülükten men eden bir cemaatin bulunmasının gerekliliğinden söz edilmektedir. Bu kelimenin Medine'de genelde dînî bir toplumu ifade edişi, İslam tarihinde gerçekten kesin bir dönüşüm anını işaret etmektedir. O da sosyal ve siyasal oluşumlardaki kan bağına dayalı akrabalık ve buna bağlı kabilecilik anlayışının yerine ortak dînî inanca dayalı yeni bir sosyal birlik anlayışının geliştirilmiş[473] olmasıdır.
Sonuç olarak ümmet kelimesin vahiy sürecindeki gelişim seyrine baktığımızda kelimenin Medîne'de daha farklı bir içerik kazanarak burada dînî bir sıfata büründüğü görülmektedir. Bu kelime Medine'de nazil olan âyetlerde genelde aralarında inanç birliği olan dîni grup ve toplumları anlatmakta olup, ümmet bu ayetlerde genellikle dînî bir takım sıfatlarla nitelendirilmektedir.[474]
SONUÇ
'Ümmet', Kur'an'ın temel ve en önemli kavramlarından biridir. Kur'an'da birden fazla anlamda kullanılan 'ümmet' kelimesi, genel olarak, az olsun (grup), çok olsun (toplum) bazı ortak özelliklere sahip insanlar topluluğunu ifade etmekle birlikte, bir kısım âyetlerde insanların dışındaki bazı canlı varlıklar topluluğunu da ifade etmektedir. Genelde belli bir maksat (zaman, mekan, ırk, dil, inanç, yaşam tarzı, v.b) etrafında toplanan toplulukları anlatan 'ümmet'in, insanların oluşturduğu topluluklar ve onları bir araya getiren şey (maksat) olmak üzere iki öğesi bulunmaktadır. Kur'an'da da 'ümmet' genellikle bu iki öğeyi bünyesinde toplayacak bir anlamda kullanılmaktadır. Her ne kadar Kur'an'da cinler ve değişik tür hayvan toplulukları için 'ümmet' tabiri kullanılmış olsa da, genelde bu kelimenin zihinlerde ilk çağrıştırdığı anlam -gerek inançları, gerek yaşam tarzları, gerek örf adetleri ve dilleri v.b özellikleriyle ayrı ayrı gruplar oluşturup birlikte yaşayan (grup, cemaat gibi) küçük veya (toplum, millet gibi) büyük- insan topluluklarıdır. 'Ümmet'in Kur'an'daki en yaygın kullanımı bu çerçevededir. Bu da göstermektedir ki değişik özelliklere sahip olan ve farklı kelimelerle ifade edilen topluluklardan bir kısmı, Kur'an'da 'ümmet' kelimesiyle anlatılmaktadır. Bu sebeple 'ümmet' kelimesi her geçtiği âyette aynı topluluğu anlatmamaktadır. 'Ümmet' kelimesinin geçtiği âyetin muhteva ve bağlamı, orada yer alan söz konusu kelimenin hangi topluluğu anlattığını tespitte en önemli kriterdir. Dolayısıyla 'ümmet' kelimesini anlamlandırırken Kur'an’daki kullanım farklılıklarını göz önünde bulundurmamız gerekmektedir. Kur'an'da yer alan 'ümmet' kelimesinin topluluk ile ilgili anlamları, dilimizde topluluk, toplum, millet, kavim, nesil, kabile, grup gibi sözcüklerle ifade edilebilir.
'Ümmet'in bazı ortak özelliklere sahip az ya da çok insanlar topluluğu anlamlarının dışında, 'uyulacak lider’, 'yaşam tarzı', 'müddet' gibi anlamlardaki kullanımları ise oldukça azdır.
Ayetlerde çeşitli formlarda altmış dört yerde geçen 'ümmet' Kur'an'da en çok, toplum, millet anlamlarında kullanılmaktadır. 'Ümmet'in bu anlamda yer aldığı âyetlerin bazılarında her topluma peygamber gönderildiği, her toplumun belli bir yaşam süresinin bulunduğu, hesap günü her toplumdan şahitlerin getirileceği bildirilmektedir. 'Ümmet'in bu kullanımlarının yanında Kur'an'da 'ümmet' kelimesinin, bir peygambere bağlı topluluk, bir dine bağlı olanlar, bir nebinin ümmeti içerisindeki alt gruplar anlamında kullanıldığı da görülmektedir. Bu cümleden olarak Kur'an'da, Medine'de nazil olan bazı âyetlerde ‘Hz. Muhammed'e inanan insanlar topluluğu' anlamında 'ümmet' tabiri yer almaktadır. Bundan da söz konusu kelimenin Medine'de dînî bir toplum hüviyeti kazandığı anlaşılmaktadır. Zira Kur'an'ın nazil olduğu dönemde Arabistan'da sosyal birlikler o zamana kadar kabilecilîk esasına dayanırken, bu devrin üstünlük anlayışının zıddına Kur'an, bundan sonra ortak inanca dayalı yeni bir sosyal birliktelik anlayışını geliştirmiştir.
Ayetlerde tevhit inancı üzerinde bulunan erdemli ümmetlerden bahsedildiği gibi, iyi hasletleri kaybetmiş, kendilerine gönderilen peygamberleri yalanlayan, onları cezalandırmaya kalkışan inkarcı ümmetler de söz konusu edilmektedir. İnsanlığa hidâyet rehberi olsun diye tüm insanlara gelen Kur'ân, önce ideal insanı, sonra da bu bireylerden oluşan ideal bir toplumu hedeflemektedir. Bu sebeple Kur'an, müminleri hayırlı, âdil, dengeli, örnek ve önder bir ümmet olarak yâd etmektedir.
Ayrıca böyle bir ümmetin oluşması için müminler içerisinde 'maruf'u emredecek, 'münker'i de yasaklayacak özel bir grubun (ümmet) sürekli var olmasını teşvik etmektedir.
Sonuç olarak bu alanda yapılacak çalışmalara yönelik hem bir örnek ortaya koymak ve hem de Kur'an'ın anlaşılmasına bir katkı sağlamak temennisiyle bu tür kavram çalışmalarının teşvik edilmesini diliyoruz.[475]
BİBLİYOGRAFYA
1- Abduh, Muhammed; Reşîd Rızâ; Kur’an Okumaya Giriş (trc. Yusuf Aydın), İstanbul 1996.
2- Abdülbâki, Muhammed Fuâd, el-Mu'cemü'l-müfehres li elfâzi'l-Kur'ân-i'l-Kerîm, İstanbul 1982.
3- el-Ahfeş, el-Evsad, Saîd b. Mes'ade el-Belhî el-Mec'aş'i, Me'âni'l-Kur'ân, (thk. Abdü'l-Emîr Muhammed Emin el-Verd), Beyrut 1985.
4- Afzalur Rahman, Sîret Ansiklopedisi, (trc. Komisyon), İstanbul 1996.
5- Ahmed b. Hanbel, Müsned, Beyrut 1985.
6- Akyüz, Vecdi, Kur'an 'da Siyasî Kavramlar, İstanbul 1998.
7- Âlûsî, Ebü'l-Fazl Şihâbüddin Mahmud, Rûhu'l-me'ânî fi tefsîri'l-Kur'âni'l-'azîm ve's-seb'i'l-mesânî, Beyrut 1985. (Rûhu'l-me'ânî)
8- Arsal, Sadri Maksûdî, Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları, İstanbul 1979.
9- Askerî, Ebû Hilâl, el-Furûku'l-luğaviyye, Kum 1353h.
10- Atalay, Orhan, "Kur'an'da Sosyal Grup İfade Eden Kavramlar", Atatürk Universitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Sayı:16, Erzurum 2002, s, 197-231.
11- Ateş, Süleyman, Yüce Kur'an'ın Çağdaş Tefsiri, İstanbul, ty.
12- Bağdadî, Ebû Mansûr Abdülkâhir b. Tâhir, el-Fark beyne'l fırak (nşr. Muhammed Muhyiddin Abdülhamid), Beyrut ty.
13- Bayraklı, Bayraktar, "İslam ve Millet Kavramı" Din Eğitimi Araştırmaları Dergisi, Sayı:2, İstanbul 1996.
14- Begavî, Ebû Muhammed Hüseyin b. Mesud, Me'âlîmü't-tenzîl (thk. Muhammed Abdullah en-Nemr ve arkadaşları), Riyad 1995.
15- Beyzâvî, Nasırüddin Ebû Saîd Abdullah b. Ömer, Envârü't-tenzîl ve esrârü't-te'vîl (Mecma'u't-tefâsîr içerisinde) İstanbul 1984. (Envârü't-tenzîl)
16- Buhari, Ebû Abdullah Muhammed b. İsmail, Sahîhu'l-Buhârî, İstanbul 1981.
17- Büyük Larousse, Sözlük ve Ansiklopedisi, İstanbul 1986. (Büyük Larousse)
18- Cevâlîkî, Ebû Mansûr, el-Mu'arrab (thk. F. Abdurrahim), Dımeşk 1990.
19- Cevheri, İsmail b. Hammâd; es-Sıhâh (thk. Ahmed Abdulğaffar Attar), Beyrut 1984.
20- Çalışkan, İsmail, Kur'an'da Din Kavramı, Ankara 2002;
21- Çetin, Nihat, "Ümmet" mad., İslam Ansiklopedisi Milli Eğitim Bakanlığı, İstanbul 1986. (İA.)
22- Dâmegânî, Hüseyin b. Muhammed, Kâmûsu'l-Kur'ân (Islâhu'l-vücûh ve'n-nezâir fi'1-Kur'âni'l-Kerîm) (thk Abdülaziz Seyyid el-Ehl), Beyrut 1985. (Kâmûsu'l-Kur'an)
23- Demir, Ömer-Acar, Mustafa, Sosyal Bilimler Sözlüğü, Ankara 1998.
24- Dumlu, Ömer, Kur'an~ı Kerim'de Ma'ruf ve Münker, İstanbul 1994.
25- Ebu's-Suûd, Muhammed b. Muhammed, İrşâdü'l-'akli's-selim ilâ mezâye'1-Kur'âni'l-Kerim, Beyrut, ty. (İrşâdü'l-'akli's-selîm)
26- Esed, Muhammed, Kur’an Mesajı, Meâl-Tefsir, (trc. Cahit Koytak, Ahmet Ertürk), İstanbul 1996. (Kur'an Mesajı)
27- Ebû Ubeyde, Ma'mer b. el-Müsennâ, Mecâzü'l-Kur'ân (thk. Muhammed Fuâd Sezgin), yy., 1970.
28- Ebü'l-Bekâ, Eyyûb b. Mûsâ el-Hüseynî el-Kefevî, el-Külliyyât (Mu’cem fi'l-mustalahât ve'1-furûki'l-lugaviyye) (nşr. Adnan Derviş-Muhammed el-Mısrî), Beyrut 1992. (el-Külliyât)
29- Ferrâ, Ebû Zekeriyya Yahya b. Ziyad, Me'ânî'l-Kur'ân (thk. Muhammed Ali en-Neccâr, Ahmed Yusuf Necati), Beyrut 1980.
30- Fîrûzâbâdî, Mecdüddin Muhammed b. Ya'kub, Besâiru zevî't-temyîz fî letâifi Kitabi'l-'Azîz, (thk. Muhammed Ali en-Neccâr ), Beyrut, ty. (Besâir)
31- Firuzabadi, Tenvirül-mikbâs min tefsiri İbn 'Abbâs, (Mecma'u't-tefâsîr içerisinde) İstanbul 1984. (Tenvîrül-mikbâs)
32- Gezgin, Ali Galip, Tefsirde Semantik Metod ve Kur'an'da "Kavm" Kelimesinin Semantik Analizi, İstanbul 2002. (Tefsirde Semantik Metod)
33- Günay, Ünver, Din Sosyolojisi, İstanbul 2000.
34- Halil b. Ahmed el-Ferâhidî Ebû Abdurrahman, Kitâbü'l-'Ayn (thk. Mehdi el-Mahzûmî ve İbrahim es-Samirâî), Beyrut 1988.
35- Hamidullah, Muhammed, Mecmu'atü'l-vesâik's-siyâsiyye, Beyrut 1987.
36- Hamidullah, İslam Peygamberi, İstanbul 1980.
37- Hançerlioğlu, Orhan, Toplumbilim Sözlüğü, İstanbul 1986.
38- Hâzin, Ali b. Muhammed, Lübâbü't-te'vîl fî me'âni't-tenzîl, (Mecme'u't-tefâsîr içerisinde), İstanbul 1984. (Lübâbü't-te'vil)
39- Izutsu, Toshihko, God and Man in The Koran, Tokyo 1964.
40- İbn Abbad, İsmail el-Muhît fi'l-lüğa (thk. Muhammed Hasan Âl-i Yâsîn), Beyrut 1994.
41- İbn Âşûr, Muhammed Tâhir, Tefsîrü't-tahrir ve't-tenvîr, yy. ty.
42- İbn Atiyye, Ebû Muhammed Abdülhak b. Gâlib, el-Muharrerü'l-veciz fî tefsiri'l-kîtâbi'l-''aziz (thk. Abdüsselâm Abdüşşâfî Muhammed ), Beyrut 1993. (el-Muharrerü'l-vecîz)
43- İbn Düreyd, Ebû Bekir Muhammed el-Hasan, Cemheretü'l-lüğa (thk, Remzi Münir Bal'bekkî), Beyrut 1987.
44- İbn Faris, Ebü'l-Hüseyin Ahmed, Mu'cemü mekâyîsi'l-lüğa, (thk. Abdüsselâm Muhammed Harun), Beyrut 1991.
45- İbn Kesîr, Ebü'1-Fidâ İsmail, Tefsîrü'l-Kur'âni’l-‘azîm, Kahire 1980. (Tefsîrü'l-Kur'ân)
46- İbn Kuteybe, Abdullah b. Müslim, Te'vîlü müşkili'l-Kur'ân (thk. Seyyid Ahmed Sakar), Beyrut 1981.
47- İbn Kuteybe, Tefsîrü Garibi'l-Kur'ân (thk. Seyyid Ahmed Sakar), Beyrut 1978.
48- İbn Mâce, Ebû Abdullah Muhammed b. Yezîd el-Kazvinî, Sünenü İbn Mâce (thk. Muhammed Fuâd Abdülbâki), yy., 1975.
49- İbn Manzûr, Muhammed b. Mükerrem, Lisânü'l-'arab, Beyrut 1994.
50- İbnü'l-A'rabî, Kâdî Ebû Bekir Muhammed b. Abdullah, Ahkâmü'l-Kur'ân (thk. Ali Muhammed el-Becâvî), Beyrut 1987.
51- İbnü'l-Cevzî, Cemaleddin Ebü'l-Ferec Abdurrahmân, Nüzhetü'l-a'yünu'n-nevâzîr fî ‘ilmi'l-vücûh ve'n-nezâir (thk. Muhammed Abdülkerim Kâzım er-Râzî), Beyrut 1987. (Nüzhetü'l- a'yün)
52- İbnü’l-Cevzi, Zâdü'l-mesîr fî 'ilmi't-tefsîr, (thk. Muhammed b. Abdurrahmân Abdullah), Beyrut 1987.
53- İbrahim Murad, el-Mustalahu'1-E'cemî, Beyrut 1985. .
54- İz b. Abdüsselâm, Ebü'l-Kâsım b. Hasan b. Muhammed, Tefsîrü'l-Kur'ân, (thk. Abdullah b. İbrahim b. Abdullah el-Vehîbî), Beyrut 1996.
55- Jeffery, Arthur, The Foreign Vocabulary of the Qur'an, Kahire 1937.
56- Kazıcı, Ziya, "Emrullah Efendi" Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, İstanbul 1995.
57- Kılıç, Sadık, Mitoloji Kitâb-ı Mukaddes ve Kur'an-ı Kerim, İzmir 1993.
58- Kızılçelik, Sezgin, Erdem, Yaşar, Açıklamalı Sosyoloji Terimler Sözlüğü, Konya 1992.
59- Kîlânî, Mâcit Arsan, Ulus'tan Ümmet'e (trc. Murat Serdaroğlu), İstanbul 1994.
60- Koçyiğit Talât-Cerrahoğlu, İsmail, Kur'an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Ankara 1984.
61- Kurtûbî, Ebû Abdullah Muhammed b. Ahmed, el-Câmi'li ahkâmi'l-Kur'an, Beyrut 1965.
62- Lewis, Bernard, İslam'ın Siyasal Dili (trc.Fatih Taşar), Kayseri 1992.
63- Manzooruddin, Ahmed, "Kur'an'da Anahtar Siyasî Kavramlar", (trc. Mustafa Özel), Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, sayı: XV, İzmir 2002, s. 255-284.
64- Mehmet Vehbi Efendi, Hülâsâtü'l-beyân fî tefsîri'l-Kur'ân, İstanbul 1968. (Hülâsâtü'l-beyân)
65- Meydan Larousse Büyük Lügat ve Ansiklopedi, yy., ty. (Meydan Larousse)
66- Meydâni, Abdurrahmân Hasan Habenneke, Tek Bir Rabbânî Ümmet (trc.Said Aykut), İstanbul 1992.
67- Mevdûdî, Ebu'l-'Alâ, Tefhîmü'l-Kur'an (trc. Komisyon), İstanbul 1991.
68- Mevdudi, Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi ve Hz. Peygamberin Hayatı, (trc. Ahmed Asrar), İstanbul 1985. (Hz. Peygamberin Hayatı)
69- Mustafa Müslim, Kur'an Çahşmalarında Yöntem, (trc. Salih Özer), Ankara 1993.
70- Mübârekfûrî, Muhammed Abdurrahman b. Abdurrahîm Tuhfetü'l-ehfazî bi şerhi Câmi'i't-Tirmizî (nşr. Abdurrahman Muhammed Osman), Kahire 1991.
71- Münâvî, Muhammed Abdurraûf, Feyzü'l-kadîr şerhü'l-Câmi'i-s-sağîr, Beyrut 1972. (Feyzü'l-kadîr)
72- Müslim, Ebu'l-Hüseyin b. el-Haccâc, Sahîh-i Müslim (thk. Muhammmed Fuâd Abdülbâki), Beyrut 1955.
73- Nesefî, Ebul-Berekât Abdullah b. Ahmed b. Mahmud, Medârikü't-tenzîl ve hakâiku't-te'vîl, (Mecme'u't-tefâsîr içerisinde), İstanbul 1984. (Medârikü't-tenzîl)
74- Nîsâbûrî, Nizâmeddin Hasan b. Muhammed b. Hüseyin, Tefsîrü Garâibi'l-Kur'ân ve regâibü'l-furkân (İbn Cerîr et-Taberî'nin, Câmi'u'l-beyân fi tefsiri'l-Kur'ân adlı tefsiri kenarında), Beyrut 1980. (Tefsîrü Garaibi’l-Kur'ân)
75- Ozankaya, Özer, Temel Toplumbilim Terimleri Sözlüğü, Ankara 1994.
76- Özler, Mevlüt, İslam Düşüncesinde 73 Fırka Kavramı, İstanbul 1996.
77- Pazarbaşı, Erdoğan, Kur'an ve Medeniyet, İstanbul 1996.
78- Râğıb el-İsfahânî, Müfredâtü elfâzi'l-Kur'ân (thk. Safvân Adnan Dâvûdî), Dımeşk 1997. (Müfredat)
79- Râzî, Fahreddin, et-Tefsîrü'l-kebîr (Mefâtihu'l-ğayb), Beyrut ty.
80- Reşîd Rızâ, Tefsirü'l-menâr, yy., ty.
81- Sâbûnî, Muhammed Ali, Safvetü't-tefâsîr, Beyrut 1981.
82- Saka, Şevki, Kur'an-ı Kerim'in Davet Metodu, yy., ty.
83- es-Semîn, eş-Şeyh Ahmed b. Yusuf, Umdetül huffâz fî tefsiri eşrefi'l-elfâz (thk. Muhammed et-Tancî), Beyrut 1993. ('Umdetül huffâz)
84- Sezen, Yümni, İslam Sosyolojisine Giriş, İstanbul 1994.
85- Suyûtî, Celâleddin, el-Mühezzeb fimâ vaka'a fi'l-Kur'ân mine'l-mu'arreb (thk. Muhammed Altuncî), Beyrut
1995.
86- Suyuti, Celaleddin, el-İtkân fi’ulûmi'l-Kur'ân, Beyrut, ty. (el-İtkân)
87- Şankîti, Muhammed Emin, Advâu'l-beyân fi îdâhi'l-Kur'âni bi'l-Kur'ân, Riyad 1983.
88- Şeriatı, Ali, İslam Sosyolojisi (trc. Kamil Can), İstanbul 1980.
89- Şevkânî, Muhammed b. Ali, Fethü'l-kadîr (thk. Abdurrahman Umeyre), yy., 1994.
90- Özcanoğlu, Muzaffer, " 'Adî b. Zeyd", Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, İstanbul 1988.
91- Şimşek, M. Sait, Kur'an'ın Ana Konuları, İstanbul 1999.
92- Tabâtabâî, Muhammed Hüseyin, el-Mîzân fî tefsîri'l-Kur'ân, Beyrut 1991. (el-Mîzân)
93- Türkçe Sözlük, Türk Dil Kurumu, Ankara 1998.
94- Uçman, Abdullah, "Istılâhât-ı İlmiyye Encümeni", Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (DİA.), İstanbul 1999.
95- Vahidi, Ebu'l-Hasan Ali b. Ahmed en-Nîsâbûrî, el-Vasît fî tefsîri'l-Kur'âni'l-mecîd (thk. Âdil Ahmed Abdü'l mevcûd ve arkadaşları), Beyrut 1994.
96- Watt, W. Montgomery, İslam Nedir (trc. Elif Rıza), İstanbul 1993.
97- Wensınck, A. J., el-Mu'cemü'l-müfehres li elfâzi'l-hadîsi'n-nebevî, Leiden 1936.
98- Yazır, Muhammed Hamdi, Hak Dini Kur'an Dili, İstanbul 1971.
99- Yazır, Muhammed, "Dibace", (Tahlilli Felsefe Tarihi Metâlib ve Mezâhib'in girişi), İstanbul 1341.
100- Yazır, Muhammed, Alfabetik İslam Hukuku ve Fıkıh Istılahları Kâmûsu, (Yay. haz. Sıtkı Gülle), İstanbul 1997. (Fıkıh Istılahları Kamusu)
101- Yıldırım, Suat, Fatiha ve En'âm Sûrelerinin Tefsiri, İstanbul 1989.
102- Yıldırım, Suat, Kur'an-ı Hakîm ve açıklamalı Meali, İstanbul 1998.
103- Yıldırım, Zeki, "İhtilafın Menşei, Konusu ve Çeşitleri", Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Erzurum 2002, sayı: 16, s. 215-248.
104- Zebidi, Muhammed Murtaza, Tâcü'l-'arûs min cevahiri'l-kâmûs, Beyrut 1994. (Tâcü'l-'arûs)
105- Zerkeşî, Bedreddin, el-Burhân fî 'ulûmi'l-Kur'ân (thk. Muhammed Ebü'l-Fazl İbrahim), Beyrut 1972.
106- Zemahşerî, Ebu'l-Kâsım Mahmûd b. Ömer, el-Keşşâf 'an hakâiki't-tenzîl ve 'uyûni'l-ekâvîl fî vücûhi't- te'vîl, Beyrut, ty. (el-Keşşâf)
[1] Yrd. Doç. Dr. Hasan Keskin, Kur’an’da Ümmet Kavramı, Rağbet Yayınları:
[2] Yrd. Doç. Dr. Hasan Keskin, Kur’an’da Ümmet Kavramı, Rağbet Yayınları: 7-8.
[3] Zerkeşî, Bedreddin, el-Burhân fi 'ulûmi'l-Kur'ân (thk. Muhammed Ebü'l-Fazl İbrahim), Beyrut 1972, I, 102-111; Suyûtî, Celâleddin, el-İtkân fi 'ulûmi'l-Kur'ân, Beyrut ty., 1,185.
[4] İbnü'l-A'rabî, Kâdî Ebû Bekir Muhammed b. Abdullah, Ahkâmü'l-Kur'ân (thk. Ali Muhammed el-Becâvî}, Beyrut,1987,1,292.
[5] Yrd. Doç. Dr. Hasan Keskin, Kur’an’da Ümmet Kavramı, Rağbet Yayınları: 9-10.
[6] el-Ahfeş (221/835), bu kelimenin lafız bakımından rnüfret, anlam bakımından ise cemi (çoğul) olduğunu söylemektedir (bkz. İbn Manzûr, Muhammed b. Mükerrem, Lisânü'l-'arab, Beyrut 1994, XII, 28; Zebidî, Muhammed Murtaza, Tâcü'l-'arûs min cevâhiri'l-kâmûs, Beyrut 1994, XVI, 27).
[7] Alimler Kur'an'da Arap lügati dışında kelime bulunup bulunmadığı konusunda farklı görüşlere sahiptirler. Aralarında İmâm Şafiî (204/819), İbn Cerîr (310/922), Ebû Ubeyde (210/825), İbn Fârîs (395/l005)'in de bulunduğu pek çok ilim adamı, Yûsuf sûresi 2. ve Fussilet sûresi 44. âyetlere dayanarak Kur'an'da Arap lügati dışında yabancı asıllı hiç bir kelimenin bulunmadığı görüşünü savunurken, diğer bir kısım alimler ise, Arapların gerek ticaret ve gerekse diğer hususlarla ilgili seyahatlerinde yabancılarla görüştükleri, onların dillerinden etkilendiklerini, şiirlerinde ve konuşmalarında yabancı bir takım kelimeleri kullandıklarını hatta bu kelimelerin daha sonra arapçalaştıklarını söyleyerek Kur'an'da yabancı kelimelerin varlığını kabul etmektedirler (bkz Suyûti, el-İtkân, I, 178-180).
[8] Jeffery, Arthur, The Foreign Vocabulory of the Qur'an, Kahire 1937, s.70.
[9] Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an, s.70.
[10] Watt, W. Montgomery İslam Nedir (trc. Elif Rıza), İstanbul 1993, s.91.
[11] Lewis, Bernard, İslam'ın Siyasal Dili (trc.Fatih Taşar), Kayseri 1992, s. 53.
[12] Nihat Çetin, "Ümmet" mad., İslam Ansiklopedisi, MEB., İstanbul 1986, XIII, 102.
[13] Bkz. İbn Düreyd, Ebû Bekir Muhammed el-Hasan, Cemheretü'l-lüğa (thk. Remzi Münir Balbekkî), Beyrut 1987, 1,59-61; Suyûtî, Celâleddin, el-Mühezzeb fimâ vaka'a fi'l-Kur'ân mine'l-Mu'arreb, (thk. Muhammed Altuncî), Beyrut 1995; Cevâlîkî, Ebû Mansûr, el-Mu'arrab (thk. F. Abdurrahim), Dımeşk 1990; İbrahim Murad, el-Mustalahu'l-e'cemî, Beyrut 1985; Halil b. Ahmed el-Ferâhîdî, Ebû Abdurrahman, Kitâbul-'Ayn (thk. Mehdi el-Mahzûmî ve İbrahim es-Samirâî), Beyrut 1988, VIII, 426-27; İbn Manzûr, Lisânü'l-'arab, XII,22-28; Zebîdî, Tâcü'l-'arûs, XVI, 26.
[14] İbn Manzûr, Lisânü'l-'arab, XII,22; Zebîdî, Tâcü'l-'arûs, XVI,26; İbn Âşûr, Muhammed Tâhir, Tefsîrü't-tahrîr ve't-tenvir, yy. ty., I, 721, II, 300.
[15] Bkz. Halil b. Ahmed, Kitâbul-'Ayn, VIII, 426-27; Yazır, Muhammed. Hamdi, Hak Dini Kur'an Dili, İstanbul 1971,1,508. Ümmî kelimesinin emm kökünden türetildiğini söyleyenler olduğu gibi ümmet kelimesinden de türetildiğini söyleyenler bulunmaktadır (bkz. Cevheri, İsmail b. Hammâd, es-Sıhâh (thk. Ahmed Abdulğaffar Attâr), Beyrut 1984, V, 1863; İbn Manzûr, Lisânü'l-'arab, XII, 22; Zebîdî, Tâcü'l-'arûs, XVI, 26).
[16] 1858-1914 yılları arasında yaşamıştır. 1910-1914 yılları arasında Osmanlı Devİeti'nde Maarif Nazırlığı görevinde bulunmuş, eğitime dâir fikirleri ve uygulamalarıyla da tanınmıştır. Eserlerinden bazıları şunlardır:
1- Muhîtü'l-Maârif, İstanbul 1318.
2- Yeni Muhîtü'l-Maârif İstanbul 1328.
3- İzahnâme, İstanbul 1330 (bkz. Kazıcı, Ziya, "Emrullah Efendi", DİA., İstanbul 1995, XI, 165-166).
[17] Adı geçen kuruluş, batı kaynaklı terimlere Türkçe karşılıklar bulmak üzere 1913 yılında dönemin Maarif Nâzırı Emrullah Efendi'nin de teşebbüsleriyle Maarif Nezâreti tarafından İstanbul'da kurulan ve devrin önde gelen tanınmış ilim ve fikir adamlarından oluşan ilmî bir cemiyettir. Elmalılı Hamdi Yazır da bu Encümenin üyelerinden birisidir (bkz. Uçman, Abdullah, "Istılâhât-ı İlmiyye Encümeni", DİA., İstanbul 1999, XIX, 207-208.
[18] Yazır, Muhammed Hamdi, "Dibace", (Tahlili Felsefe Tarihi Metâlib ve Mezâhib'ın girişi), İstanbul 1341, s.37.
[19] İbn Abbâd, İsmail, el-Muhît fi'l-lüğa (thk. Muhammed Hasan Âl-i Yasin) Beyrut 1994, X, 460.
[20] İmmet kelimesi sözlükte; saltanat, nimet, din, âdet, yol, hal, durum anlamlarına gelmektedir (bkz. Halil b. Ahmed, Kitâbul-'Ayn, VIII, 428-29 İbn Abbâd, el-Muhît fi'1-lüğa, X, 460; İbn Manzûr, Lisânü'l-'arab, XII, 23-24; Zebîdî, Tâcü'l-'arûs, XV, 26). Bu anlamların bir kısmı aynı zamanda ümmet kelimesinin de anlamları arasında yer almaktadır. Demek ki her iki kelime de müşterek bazı anlamları içermektedir.
[21] el-Ahfeş el-Evsad, Saîd b. Mes'ade el-Belhî el-Mec'aş'î, Me'âni'I-Kur'an , (thk. Abdu'l-Emîr Muhammed Emin el-Verd), Beyrut 1985,1, 419.
[22] Yrd. Doç. Dr. Hasan Keskin, Kur’an’da Ümmet Kavramı, Rağbet Yayınları: 13-16.
[23] ...Ve lâ ammîne'l-beyte'l-harâme (Rablerinin lütuf ve rızasını arayarak Beyt-i Haram'a yönelmiş kimselere saygısızlık etmeyin) (bkz. Mâide: 5/12) âyetinde geçen ve emm kökünden kaynaklanan ammîne kelimesi bu anlamdadır.
[24] İbn Düreyd, Cemheretü'l-lüğa, I, 59; İbn Manzûr, Lisânü'l-'arab, XII, 22; Zebîdî, Tâcü'l-'arûs, XVI, 26.
[25] İbn Fâris, Ebü'l-Hüseyin Ahmed, Mu'cemü mekâyîsi'1-lüğa (thk-Abdüsselâm Muhammed Harun), Beyrut 1991,1,21.
[26] İbn Manzûr, Lisânü'l-'arab, XII, 28-32.
[27] Râğıb el-İsfahânî, Müfredâtü elfâzi'l-Kur'ân (thk. Safvân Adnan Dâvûdî), Dımeşk 1997, s.85; Fîrûzâbâdî, Mecdüddin Muhammed b. Ya'kub, Besâiru zevî't-temyîz fî letâifi Kitabi'l-'Aziz (thk. Muhammed Ali en-Neccâr), Beyrut ty., II, 111.
[28] Râğıb el-İsfahânî, Müfredat, s. 85; Fîrûzâbâdî, Besâir, II, 111.
[29] Halil b. Ahmed, Kitâbü'l-'Ayn, VIII, 426; İbn Abbâd, el-Muhît fi'l-lüğa, X, 460; İbn Fâris, Mu'cemü mekâyîsi'l-lüğa. 1, 27; İbn Manzûr, Lisânü'l-'arab, XII, 33.
[30] İbn Düreyd, Cemheretü'l-lüğa, 3, 59; İbn Manzûr, Lisânü'l-'arab, XII, 31; Ebü'1-Bekâ, Eyyûb b. Mûsâ el-Hüseynî el-Kefevî, el-Külliyyât (Mu’cem fi'I-mustalahât ve'l-furûki'1-lugaviyye), (nşr. Adnan Derviş- Muhammed el-Mısrî), Beyrut 1992, s.176.
[31] Taberî, Ebû Cafer Muhammed b. Cerîr, Câmi'u'l-beyân 'an te'vîli 'âyi'l-Kur'ân, Beyrut 1980, XII, 6; Reşîd Rızâ, Tefsîrü'l-menâr, yy, ty., XI, 26; Çalışkan, İsmail, Kur'an'da Din Kavramı, Ankara 2002, s. 104.
[32] Çalışkan, Kur'an'da Din Kavramı, s. 104
[33] İbn Fâris, Mu'cemü mekâyisi'l-lüğa, I, 28; İbn Manzûr, Lisânü'l-'arab, XII, 34.
[34] Râğıb el-İsfahânî, Müfredat, s. 87.
[35] Halil b. Ahmed, Kitâbü'l-'Ayn, VIII, 428; İbn Abbâd, el-Muhît fi'l-lüğa, X, 460; İbn Fâris, Mu'cemü mekâyîsi'l-lüğa, I, 28; İbn Manzûr, Lisânü'l-'arab, XII, 24.
[36] Ümmet kelimesi, cahiliyye şâirlerinden Nâbiğa (610/1213)'nın şiirinin şu beytinde "din", "inanç" anlamında kullanılmıştır: Haleftü! fe lem etrük li nefsike rîbeten ve hel ye'semü zû ümmetin ve hüve tâi'un? "Sende bir şüphe bırakmadığıma yemin ederim! Bir din sahibi itaatkar iken hiç günah işler mi?" (bkz. Halil b. Ahmed. Kitâbü'l-'Ayn, VIII, 428; İbn Manzûr, Lisânü'l-'arab, XII, 24). Yine bu anlamda şâir şiirinin bir mısraında şöyle demiştir: Hel yestevî zû ümmetin ve kefür? "Bir inancı ve dini olan kimse ile inanmayan kimse bir olur mu?" (bkz. Zebîdî, Tâcü'l-'arûs, XVI, 26; İbn Manzûr, Lisânü'l-'arab, XII, 24). Araplar dini ve inancı olmayan kimse için, "Falan kimsenin ümmeti yok" Fülânün lâ ümmete leh derler (bkz. İbn Manzûr, Lisânü'l-'arab, XII, 24; Zebîdî, Tâcü'l-'arûs, XVI, 26).
[37] Ümmet kelimesi, Şâir A'şâ (83/702)'nın şiirinin şu mısrasında boy-bos anlamında kullanılmıştır: Ve inne mu'âviyete el-ekremîn sıbâhü'l-vücûh ve tıvâlü'I-ümem. "Şüphesiz ki Muâviye (oğulları) en kerim olanlardır. (Onların) yüzleri güzel, boyları uzundur (tıvâlü'l-ümem)." (bkz. Halil b. Ahmed, Kitâbü'l-'Ayn, VIII, 428.) Araplar boyu-bosu yerinde olan birisine, Fülân husne'l-ümmeti derler (bkz. Zebîdî, Tâcü'l-'arûs, XV1,26).
[38] Ümmet kelimesi, cahiliyye şâirlerinden 'Adî b. Zeyd (Ö.600 civ.) (Hakkında bilgi için bkz. Muzaffer Özcanoğlu, " 'Adî b. Zeyd", DİA, İstanbul 1988, 1,382.)'in şiirinin şu beytinde "nimet" anlamında kullanılmıştır: Sümme, ba'de'l-felâhi ve'l-mülki ve'l-immeti, vârethüm hünâke'-l-kubûr."Orada kurtuluş, saltanat ve nimetten (nimet içerisinde bir hayattan) sonra onların üzerini kabirler örttü." (bkz. İbn Manzûr, Lisânü'l-'arab, XI1,23).
[39] Halil b. Ahmed, Kitabü'l-'Ayn, VIII, 427-28; İbn Abbâd, el-Muhît fi'l-lüğa, X, 460; İbn Fâris, Mu'cemü mekâyisi'l-lüğa, 1, 21-27; Cevheri, es-Sıhâh, V, 1863; İbn Manzûr, Lisânü'l-'arab, XlI, 22-28; Zebîdî, Tâcü'l-'arûs, XVI, 26-35
[40] Yrd. Doç. Dr. Hasan Keskin, Kur’an’da Ümmet Kavramı, Rağbet Yayınları: 16-21.
[41] Firûzâbâdî, Besâir, 11,79. Bu tanıma benzer bir tanım için bkz. Yazır, Muhammed Hamdi, Alfabetik İslam Hukuku ve Fıkıh İstılahları Kâmûsu, (Yay. haz. Sıtkı Gülle), İstanbul 1997, V, 407.
[42] Taberî, Câmi'u'l-beyân, XII, 6; Vahidî, Ebu'l-Hasan Ali b. Ahmed en-Nîsâbûrî, el-Vasit fi Tefsiri'1-Kur'âni'l-Mecîd (thk. Âdil Ahmed Abdü'l-Mevcûd ve arkadaşları), Beyrut 1994, 1, 211; Beğavî, Ebû Muhammed el-Hüseyin b. Mesud, Me'âlimü't-tenzil (thk. Muhammed Abdullah en-Nemr ve arkadaşları), Riyad 1993, 1, 151.
[43] Taberî, Câmi'ul-beyân, XII, 6; Vahidî, el-Vasît, 1, 211; Beğavî, Me'âlimü't-tenzil, 1, 151; Ebü'1-Bekâ, el-Külliyyât, s.176.
[44] İbn Kuteybe, Abdullah b. Müslim, Te'vîlü Müşkili'l-Kur'ân (thk. Seyyid Ahmed Sakr), Beyrut 1981, s. 445.
[45] İbn Kuteybe, Te'vîlü Müşkili'l-Kur'ân , s.445.
[46] İbn Fâris, Mu'cemü Mekâyîsi'I-lüğa, 1,27.
[47] İbn Manzûr, Lisânü'l-'arab, XII, 27.
[48] Taberî, Cami'u'l-beyân, XII, 6; Vahidî, el-Vasit I, 211; Beğavî, Me'âlîmü't-tenzil, 1, 151; Razı, Fahreddin, et-Tefsîrü'l-kebîr, Beyrut, ty., VIII, 179.
[49] Taberî, Câmi'u'l-beyân, XII, 6; Vahidi, el-Vasît, 1, 211; Beğavî, Me'âlîmü't-tenzîl, 1, 151.
[50] Âlûsî, Ebü'I-Fazl Şihabüddin Mahmud, Rûhu'l-me'ânî fi tefsiri'l-Kur'âni'l-'azîm ve's-seb'i'l-mesânî, Beyrut 1985. I. 391; Tabâtabâî, Muhammed Hüseyin, el-Mîzân fi tefsiri'l-Kur'ân, Beyrut 1991, VII, 72.
[51] Ebü'l-Bekâ, el-Külliyyât, s.176.
[52] Râğıb el-İsfahânî, Müfredat, s.86; es-Semîn, eş-Şeyh Ahmed b. Yusuf, 'Umdetü’l-Huffâz fî tefsîri eşrefi’l-elfâz (thk. Muhammed et-Tancî), Beyrut 1993, s.133-134
[53] Afzalur Rahman, Sîret Ansiklopedisi, (trc. Komisyon), İstanbul 1996, III, 170; Mevdûdî, Ebu'1-AIâ, Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi ve Hz.Peygamberin Hayatı (trc. Ahmed Asrar), İstanbul 1985. II, s.425.
[54] Şeriati, Ali, İslam Sosyolojisi, (trc. Kamil Can), İstanbul 1980, s.133.
[55] Reşîd Rızâ, Tefsîrü'l-menâr, IV, 47.
[56] Nihat Çetin, "Ümmet" mad. İA, XIII, 102.
[57] Meydânı; Abdurrahman Hasan Habenneke, Tek Bir Rabbani Ümmet (trc.Said Aykut), İstanbul 1992, s.40.
[58] Mevdûdî, Hz. Peygamberin Hayatı, s. 425.
[59] Yıldırım, Suat, Fatiha ve En'âm Sûrelerinin Tefsiri, İstanbul 1989, s.88.
[60] Esed, Muhammed, Kur’an Mesajı, Meâl-Tefsir (trc. Cahit Koytak, Ahmet Ertürk), İstanbul 1996, 1, 232.
[61] Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, I. 508.
[62] Yazır, Fıkıh Istılahları Kâmûsu, V, 407.
[63] Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, VI, 4270.
[64] Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, II, 1154-1155.
[65] İbn Manzûr, Lisânü'l-'arab, XII, 26.
[66] Mekke Ümmü'l-Kurâ Üniversitesi Felsefî Doktrinler Öğretim Üyesi.
[67] Ebü'1-Bekâ, el-Külliyyât, s.176; Yazır, Fıkıh İstılahları Kâmûsu.V, 407.
[68] Nîsâbûrî, Nizâmeddin Hasan b. Muhammed b. Hüseyin Tefsîrü Garâibi'l-Kur'ân ve regâibü'l-furkân, (İbn Cerîr et-Taberî'nin, Câmi'u’l-beyân fi tefsîri'l-Kur'ân adlı tefsiri kenarında) Beyrut 1980, IV, 40.
[69] Halil b. Ahmed, Kitâbü'l-'Ayn; VIII, 427-28; İbn Manzûr, Lisânü'I-'arab, XII, 26.
[70] A'râf: 7/28; Sebe’: 34/28.
[71] Râzî, et-Tefsîrü'l-kebîr, VIII, 179.
[72] İbn Kuteybe, Te'vilü müşkili'l-Kur'ân, s.445; Râzî, et-Tefsîrü'l-kebir, VIII.179; Nîsâbûrî, Tefsîrü Garaibi'l-Kur'ân, IV, 40.
[73] Mutezile'nin önde gelen, alimlerinden Ka'bî (319/931)'ye göre İslam ümmeti kavramı, Hz. Peygamber (s.a.v)'in nübüvvetini ve O'nun getirdiklerinin doğruluğunu kabul eden herkesi kapsamaktadır. Bu inanca sahip olan kimsenin bunun dışındaki görüşleri nasıl olursa olsun, o insan bu kapsamda değerlendirilir. Kerrâmiyye mezhebine göre; İslam ümmeti, şahadet kelimesini söyleyen, yani, Allah'tan başka ilah olmadığını, Hz. Muhammed'in O'nun kulu ve rasulü olduğunu sözle ikrar eden herkesi kapsar. Bu kişinin sözünde samimi olup olmadığı sonucu değiştirmez. Abdülkâhir Bağdâdî (429/1037)'ye göre İslam ümmeti'nin doğru tanımı şöyledir: İslam ümmeti ifadesi, âlemin yaratılmış olduğunu, onu yaratanın birliği ve kıdemini, sıfatlarını, adâlet ve hikmetini, O'nun hiç bir şeye benzemediğini, Muhammed. (s.a.v)'in peygamberliğini, risâletinin evrensel ve şeriatının ebedi olduğunu, getirdiği şeylerin tamamının gerçek olduğunu, Kur'an'ın şeriat hükümlerinin kaynağı olduğu, Kabe'nin namaz için yönelinmesi gerekli kıble olduğunu kabul eden herkesi içine alır (bkz. el-Bağdâdî. Ebû Mansûr Abdülkâhir b. Tâhir, el-Fark beyne'l-fırâk (nşr. Muhammed Muhyiddin Abdülhamid), Beyrut ty., s.12, 215, vd.; Özler, Mevlüt, İslam Düşüncesinde 73 Fırka Kavramı, İstanbul 1996, s. 46-48).
[74] Münâvî, Muhammed Abdurraûf, Feyzü'l-kadîr şerhü'l-Câmi'i-s-sağîr, Beyrut 1972, II, 20; Mübârekfûrî, Muhammed Abdurrahman b. Abdurrahîm, Tuhfetü'l-ehfazi bi şerhi Câmi'i't-Tirmizî (nşr.Abdurrahman Muhammed Osman), Kahire 1991, VII, 397; Râzî, et-Tefsîrü'l-kebîr, VIII, 179; İbn Mâce, Ebû Abdullah Muhammed b. Yezîd el-Kazvinî, Sünenü İbn Mâce (Muhammed Fuâd Abdülbâki), yy., 1975, Fiten, 17, Hadis no: 3991 (Muhammed Fuâd Abdülbâki'nin notu)
[75] Bkz. Wensinck, A. J., el-Mu'cemü'l-müfehres li elfâzi'l-hadîsi'n-nebevî, Leiden 1936, 1, 92-98.
[76] İbn Mâce, Fiten, 8.
[77] Buhârî, Ebû Abdullah Muhammed b. İsmail, Sahîhu'l-Buhâri, İstanbul 1981, Tevhîd, 36.
[78] Buna örnek olarak ümmetin iftirakıyla ilgili hadislerde geçen ümmet kelimesini verebiliriz. Bu muhtevadaki hadislerden birinde Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Yahudîler yetmiş bir fırkaya ayrıldılar. Benim ümmetim ise yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır" (bkz. İbn Mâce, Fiten, 17 Hadis no: 3991). Bu hadiste geçen ümmet kelimesi île de ümmetin genel anlamı olan bütün insanlar (ümmet-i da'vet) değil, husûsi anlamı olan mümin ve müslümanlar (ümmet-i icâbet/ümmet-i Muhammed/İslam ümmeti) kastedilmektedir (bkz.Münâvî, Feyzü'I-kadîr, II, 20). Ancak söz konusu bu kelimeyi genel anlamda yani tüm beşeriyet planında yorumlayan bazı yeni araştırmacılar da bulunmaktadır. (Bu konuda geniş bilgi için bkz. Özler, Mevlüt, İslam Düşüncesinde 73 Fırka Kavramı, s. 44-45). Fakat kanaatimizce bu anlayış doğru değildir.
[79] Râzî, et-Tefsîrul- kebîr, VIII.179.
[80] Taberî, Câmi'u'l-beyân, XII, 6; Vahidî, el-Vasît, 1, 211; Beğavî, Me'âlîmü't-tenzîl, I, 151; Alûsî, Rûhu'l-me'ânî, 1, 391; Reşîd Rızâ, Tefsîrü'l-menâr, XI, 26.
[81] Hamidullah, Muhammed, Mecmu`atü'l-vesâik's-siyâsiyye, Beyrut 1987, s.59.
[82] Hamidullah, Muhammed, Mecmu'atü' l-vesâik's-siyâsiyye, s.59. Metin şu şekildedir: "Ennehüm ümmetün vâhidetün min dûni'n-nas"
[83] Hamidullah, Muhammed, Mecmu'atü'l-vesâik's-siyâsiyye, s. 61. Metin şu şekildedir: "Ve enne'l-yehûde benî Avf ümmetün mea'l-mü'minîn."
[84] Hamidullah, Muhammed, İslam Peygamberi, İstanbul 1980, 1,207.
[85] Hak Dini Kur'an Dili, 1, 508.
[86] Bkz. Hak Dini Kur'an Dili, 1,508, VI, 4270, II, 1154-1155; Fıkıh Istılahları Kâmûsu, V, 407.
[87] Kur'an'da sosyal grup ifade eden kavramlar ile ilgili olarak bkz. Sezen,Yümni, İslam Sosyolojisine Giriş, İstanbul 1994, s. 89-107; Atalay, Orhan,"Kur'an'da Sosyal Grup İfade Eden Kavramlar", Atatürk Üniv. İlahiyat Fak Dergisi, sayı: 16, Erzurum 2002, s. 197-231.
[88] Bkz. el-Askeri, Ebû Hilâl, et-Furûku'l-lugaviyye, Kum, 1353h., s. 229-233; Atalay, "Kur'an'da Sosyal Grup İfade Eden Kavramlar", s. 197-198; Akyüz,Vecdi, Kur'an'da Siyasî Kavramlar, İstanbul 1998, s. 157-196; Manzooruddin. Ahmed, "Kur'an'da Anahtar Siyasî Kavramlar", (trc. Mustafa Özel), D.E.Ü., İlahiyat Fakültesi Dergisi, sayı: XV, İzmir 2002, s. 255-284.
[89] el-Askerî, el-Furûku’l-lugaviyye, s. 229-233.
[90] Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, 1, 484
[91] Yrd. Doç. Dr. Hasan Keskin, Kur’an’da Ümmet Kavramı, Rağbet Yayınları: 21-32.
[92] Muhammed Fuâd Abdülbâki, el-Mu'cemü’l-müfehres li elfâzi'l-Kur'ân-i'l-Kerîm, İstanbul 1982, s. 80.
[93] Bakara: 2/128, 134, 141, 143, 213; Âl-i İmrân: 3/104, 110, 113; Nisa: 4/41; Mâide: 5/48, 66; En'âm: 6/108; A'raf: 7/34, 38, 159, 164, 181; Yûnus: 10/19, 47, 49; Hûd: 11/8, 118; Yûsuf: 12/45; Ra'd: 13/30; Hicr: 15/5; Nahl: 16/36, 84, 89, 92, 93, 120; Enbiyâ: 21/92; Hac: 22/34, 67; Mü'minûn: 23/43, 44, 52; Neml: 27/83; Kasas: 28/23, 75; Fâiır: 35/24; Mü'min: 40/5; Şûra: 42/8; Zuhrûf: 43/22, 23, 33; Câsiye: 45/28
[94] Enbiyâ: 21/92; Mü'minûn: 23/52.
[95] En'ârn: 6/38,42; A'râf: 7/38; Hûd: 11/48; Ra'd:13/30; Nahl: 16/63; Ankebût: 29/18; Fâtır: 35/42; Fussilet: 41/25; Ahkâf: 46/18.
[96] A'râf: 7/160, 168.
[97] Dâmeğânî, Hüseyin b. Muhammed, Kâmûsu'l-Kur'ân (Islâhu'l-vücûh ve'n-nezâir fi'l-Kur'âni'l-Kerîm) (thk. Abdülaziz Seyyid el-Ehl), Beyrut 1985, s. 42-44.
[98] Bakara: 2/128, 134; Âl-i İmrân: 3/113; A'râf: 6/159,
[99] Bakara, 2/213; Mü'minûn, 23/52; En'âm, 6/108; Zuhrûf, 43/33
[100] Hûd: 11/8; Yûsuf: 12/45.
[101] Nahl: 16/92; Hac: 22/34, 67.
[102] Nahl: 16/120.
[103] Yûnus: 10/19; Fâtır: 35/24.
[104] Âl-i İmrân: 3/110; Bakara: 2/143.
[105] Ra'd: 13/30.
[106] En'âm: 6/38.
[107] İbnü'l-Cevzî, Cemaleddin Ebü'l-Ferec Abdurrahmân, Nüzhetü'l-a'yün fî' ilmi'l-vücûh ve'n-nezâir (thk. Muhammed Abdülkerim Kâzım er-Râzî), Beyrut 1987, s. 142-145.
[108] Bakara: 2/128, 134; Âl-i İmrân: 3/113; Mâide: 5/66; A'râf: 7/159.
[109] Bakara: 2/213; Yûnus: 10/19; Nahl: 16/93; Enbiyâ: 21/92; Mü'minûn: 23/52.
[110] Hûd: 11/8; Yûsuf: 12/45.
[111] Nahl: 16/120.
[112] En'âm: 6/38.
[113] Fîrûzâbâdî, Besâir, 51, 79-80.
[114] En'âm: 6/38.
[115] Yûsuf: 12/45.
[116] Enbiyâ: 21/92; Zuhrûf: 43/22.
[117] Ra'd: 13/30.
[118] A'râf: 7/38.
[119] Kasas: 28/23; A'râf: 7/164.
[120] Hûd: 11/8.
[121] Ra'd: 13/30.
[122] Âli-i İmrân: 3/110.
[123] Bakara: 2/213.
[124] Hûd: 11/118
[125] Al-i İmran: 3/104.
[126] Nahl: 16/120.
[127] Şankîtî, Muhammed Emin, Advâu'l-beyân fî îdâhi'l-Kur'âni bi'l-Kur'ân, Riyad 1983, III; 13-14
[128] Meydânı; Tek Bir Rabbani Ümmet, s. 40.
[129] Çetin, "Ümmet"mad., İA, XIII, 102; Pazarbaşı, Erdoğan, Kur'an ve Medeniyet, İstanbul 1996, s. 43.
[130] Yunus: 10/45; Fâtır: 35/24; Enam: 6/42; Nahl: 16/63; Ra'd: 13/30; Ankebût: 29/18.
[131] Bakara: 2/143; Âl-i İmrân: 3/104, 110.
[132] Âlusî, Rûhu'l-me'âni, I, 390-91.
[133] Bkz.İbn Kuteybe, Te'vilü müşkili'l-Kur'ân, s. 445; Fîrûzâbâdî, Besâir, II, 79.
[134] Yrd. Doç. Dr. Hasan Keskin, Kur’an’da Ümmet Kavramı, Rağbet Yayınları: 33-42.
[135] Yrd. Doç. Dr. Hasan Keskin, Kur’an’da Ümmet Kavramı, Rağbet Yayınları: 42-43.
[136] Yrd. Doç. Dr. Hasan Keskin, Kur’an’da Ümmet Kavramı, Rağbet Yayınları: 43.
[137] Atalay, "Kur'an'da Sosyal Grup İfade Eden Kavramlar", s. 197.
[138] Büyük Larousse, Sözlük ve Ansiklopedisi, İstanbul 1986, VIII, 4770.
[139] Büyük Larousse, VIII, 4770.
[140] Büyük Larousse, VIII, 4770.
[141] Demir, Ömer-Acar, Mustafa, Sosyal Bilimler Sözlüğü, Ankara 1998, s. 54, 280.
[142] Âl-i İmrân: 3/104
[143] Dumlu, Ömer, Kur'an-ı Kerim'de Ma'rûf ve Münker, İstanbul 1994, s. 125.
[144] İbn Atiyye, Ebû Muhammed Abdülhak b. Gâlib, el-Muharrerü'l-veciz fi tefsiri'l-Kitâbi'l-azîz (thk. Abdüsselâm Abdüşşâfî Muhammed), Beyrut 1993, I, 485; Râzî, et-Tefsîrü'1-kebîr, VIII, 165-167; Şevkânî, Muhammed, b. Ali Fethü'l-kadîr, (thk. Abdurrahman Umeyre), yy., 1994, I, 450; Yazır, Hak Dini Kur 'an Dili, II, 1155.
[145] İbn Kuteybe, Te'vîlü müşkili'l-Kur'ân, s. 445; İbn Atiyye, el-Muharrerü'l-veciz, I, 485; Kurtubî, Ebû Abdullah Muhammed b. Ahmed, el-Câmi'li Ahkâmi’l-Kur'ân, Beyrut 1965, IV. 165; Şevkânî, Fethü'l-kadîr, I, 450.
[146] Râgıb el-İsfahânî, Müfredat, s. 86; Fîrûzâbâdî, Besâir, II, 80.
[147] Farklı bir değerlendirme için bkz. Şimşek, M. Sait, Kur'an'ın Ana Konuları, İstanbul, 1999, s. 220.
[148] İbn Atiyye, el-Muharrerü'l-vecîz, I, 485; Râzî, et-Tefsîrü'l-kebîr, VIII, 167; Şevkânî, Fethü’l-kadir, I, 450.
[149] Tevbe: 9/122.
[150] Râzî, et-Tefsîrü'1-kebîr, VIII, 167; Saka, Şevki, Kur'an-ı Kerim'in Davet Metodu, yy. ty., s. 42-43; Bayraklı, Bayraktar, "İslam ve Millet Kavramı" Din Eğitimi Araştırmaları Dergisi, sayı: 2, İstanbul 1996, s. 106.
[151] Âl-i İmrân: 3/113.
[152] İbn Kuteybe, Abdullah b. Müslim, Tefsîrü garîbi'l-Kur'ân (thk. Seyyid Ahmed Sakar), Beyrut 1978, s. 108; İbn Atiyye, el-Muharrerü'l-vecîz, I, 492; Râzî, et-Tefsîrü'l- kebîr, VIII, 189; Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, II, 1159.
[153] Âl-i İmrân: 3/114-115.
[154] Râzî, et-Tefsîrü'l- kebîr, VIII, 187; Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, II, 1159.
[155] Râzî, et-Tefsîrü'1-kebîr, VIII, 188; Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, II, 1159.
[156] İbn Atiyye, el-Muharrerü'l-veciz, I, 492; Râzî, et-Tefsîrü'l- kebîr, VIII, 187; Kurtûbî, el-Câmi'li ahkâmi'l-Kur'ân, IV, 175; Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, II,1159-1160.
[157] Râzî, et-Tefsîrü'l- kebîr, VIII, 187; Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, II, 1160.
[158] İbn Kesîr, Ebü'1-Fidâ İsmail, Tefsîrü'I-Kur'ani'l-Azîm, Kahire 1980, I, 397 Farklı yaklaşımlar için ayrıca bkz. İbn Atiyye, el-Muharrerü'1-vecîz, I, 492.
[159] Âl-i İmrân: 3/110-112.
[160] İbn Kesîr, Tefsîrü’l-Kur'ân, I, 397.
[161] Dâmeğânî, Kamusu'l-Kur'ân, s. 42-44; Râgıb el-İsfahâni, Müfredat, s. 87; İbn Kesîr, Tefsîrü'I-Kur'ân, II, 438.
[162] Mâide: 5/66
[163] Râzî, et-Tefsîrü'l-kebîr, XII, 47; Beyzâvî, Nasırüddin Ebû Saîd Abdullah b. Ömer, Envârü't-tenzîl ve esrârü't-te'vîl, (Mecma'u't- tefâsîr içerisinde), İstanbul 1984, II, 317; Hâzin, Ali b. Muhammed, Lübâbü't-te'vîl fî me'âni't-tenzîl, (Mecma'u't-tefâsîr içerisinde), İstanbul 1984, II,317; Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, III, 1736.
[164] Râzî, et-Tefsîrü'l-kebîr, XII, 47; Beyzâvî, Envârü't-tenzil, II, 317; Hâzin, Lübâbü't-te'vil, II, 312; Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, III, 1736.
[165] Âl-i İmrân: 3/75.
[166] Râzî, et-Tefsîrü'l-kebir, XII, 47; Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, III, 1736.
[167] Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, III, 1736.
[168] A'râf: 7/159.
[169] Bkz. Râzî, et-Tefsîrü'l-kebir, XV,31-32; Kurtubî, el-Câmi'li ahkâmi'l-Kur'an, VII, 302.
[170] Bkz. Gezgin, Ali Galip, Tefsirde Semantik Metod ve Kur'an'da "Kavm" Kelimesinin Semantik Analizi, İstanbul 2002, s. 278.
[171] Yazır, Hak Dini Kuran Dili, IV, 2308.
[172] Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, IV, 2308.
[173] Râzî, et-Tefsîrü'l- kebîr. XV, 31-32:Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, IV, 2308.
[174] A'râf: 7/160.
[175] Zemahşerî, Muhammed b. Ömer, el-Keşşâf 'an hakâiki't-tenzîl ve 'uyûni'l-ekâvil fî vücûhi't-te'vîl, Beyrut, ty., II, 124; Nesefî, Ebu'l-Berekât Abdullah b. Ahmed b. Mahmud, Medarikü't-tenzîl ve hakâiku't-te'vîl, (Mecma'u't-tefâsîr içerisinde), İstanbul 984, II, 652.
[176] Kurtubî, el-Câmi'li ahkâmi’l-Kur'an, VII, 303; Beyzâvî, Envârü't-tenzîl, II, 652.
[177] Beyzâvî, Envârü't-tenzîl, il,652.
[178] Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, IV, 2308.
[179] Zemahşerî, el-Keşşâf, II, 124; Nesefî, Medâriku’t-tenzîl, II, 652.
[180] İbn Manzûr, Lisânü'l-'arab,V, 310
[181] Atalay, "Kur'an'da Sosyal Grup İfade Eden Kavramlar", s. 208.
[182] İbn Kuteybe, Tefsîrü garibi'l-Kur'ân, s.173; Zemahşerî, el-Keşşâf, II,124; Râzî, et-Tefsîru’l-kebîr, XV, 32.
[183] Hâzin, Lübâbü't-te'vîl, II, 652.
[184] Zemahşerî, el-Keşşâf, II,124; Râzî, et-Tefsîrü'l-kebîr, XV, 32; Hâzin, Lübâbü't-te'vil, II, 651-652.
[185] Bkz. Mâide: 5/12
[186] Zemahşerî, el-Keşşâf, II,124. Râzî, et-Tefsîrü'l- kebir, XV, 33; Kurtubî, el-Câmi'li ahkâmi'l-Kur'ân, VII, 303.
[187] A'râf: 7/168.
[188] Hâzin, Lübâbü't-te'vil, II, 658.
[189] A'râf: 7/164
[190] A'râf: 7/163.
[191] Râzî, et-Tefsîrü'l-kebir, XV, 38-39; Kurtubî, el-Câmi'li ahkâmi’l-Kur'ân, VII, 307; Hâzin, Lübâbü't-te'vil, II, 655-656; Âlûsî, Rûhu'l-me'ânî, IX, 91; Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, IV. 2311-2312.
[192] Râzî, et-Tefsîrü'l-kebîr, XV,39; Kurtûbî, el-Câmi'li ahkâmi'l-Kur'ân, VII. 307; Hâzin, Lübâbü't-te'vîl, II, 656; Âlûsî. Rûhu'l-me'âni, IX, 91; Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, IV. 2311-2312.
[193] Râzî, et-Tefsîrü'1-kebîr, XV, 39; Hâzin, Lübâbü't-te'vîl, II, 655-656.
[194] A'râf: 7/181.
[195] A'râf: 7/179.
[196] Beyzâvî, Envârü't-tenzîl, II, 686.
[197] Bkz. Râzî, et-Tefsîrü'l-kebîr, XV, 72; Hâzin, Lübâbut-te'vîl, II, 676; İbn Kesir, Tefsîrü'l-Kur'ân, II, 269; Âlûsî, Rûhû'l-me'ânî, IX, 126.
[198] Bkz. Râzî, et-Tefsîrul-kebîr, XV, 72; Kurtubî, el-Câmi'li ahkâmi'l-Kur'an, VII, 302; Hâzin, Lübâbü't-te'vîl, II, 676; İbn Kesîr, Tefsîrü'l-Kur'ân, II, 269; Âlûsî, Rûhû'l-me'ânî, IX, 126.
[199] Buhari, Tevhîd, 29.
[200] Râzî, et-Tefsîrü'l-kebîr, XV, 72.
[201] Kasas: 28/23.
[202] İbn Kesîr, Tefsîrü'l-Kur'ân, II, 438.
[203] Kîlânî, Mâcit Arsan, Ulus'tan Ümmet'e (trc.Murat Serdaroğlu), İstanbul 1994, s. 17.
[204] Yrd. Doç. Dr. Hasan Keskin, Kur’an’da Ümmet Kavramı, Rağbet Yayınları: 43-55.
[205] Meydan Larousse Büyük Lügat ve Ansiklopedi, yy., ty., IXX, 351.
[206] Büyük Larousse, IXX, 11621.
[207] Büyük Larousse, IXX, 11621.
[208] Hançerlioğlu, Orhan, Toplumbilim Sözlüğü, İstanbul 1986, s. 233.
[209] Nahl: 16/92.
[210] Kurtubî, el-Câmi'li ahkâmi'l-Kur'ân, X, 171.
[211] Kurtubî, el-Câmi'li ahkâmi'l-Kur'ân, X, 171; Beyzâvî, Envârü't-tenzîl, III, 637; Nesefî, Medârikü't-tenzîl, III, 637; Mehmet Vehbi Efendi, Hülâsâtü'l-beyân fi tefsîri'l-Kur'ân, İstanbul 1968, VII, 2889.
[212] Kurtubî, el-Câmi'li ahkâmi'l-Kur'ân, X, 171.
[213] Tefsîrü garibi'l-Kur'ân, s. 108; Kur'an Mesajı, II, 548.
[214] Kur'an Mesajı, II, 548.
[215] Yrd. Doç. Dr. Hasan Keskin, Kur’an’da Ümmet Kavramı, Rağbet Yayınları: 55-57.
[216] Ozankaya, Özer, Temel Toplumbilim Terimleri Sözlüğü, Ankara 1994, s. 115.
[217] Meydan Lorousse, IXX, 351.
[218] Büyük Larousse, IXX, 11621. Farklı bazı tanımlar için bkz. Hançerlioğlu, Toplumbilim Sözlüğü, s. 233.
[219] Hançerlioğlu, Toplumbilim Sözlüğü, s. 376.
[220] Hançerlioğlu, Toplumbilim Sözlüğü, s. 376.
[221] Demir, Ömer - Acar, Mustafa, Sosyal Bilimler Sözlüğü, s. 54, 280.
[222] Günay, Ünver, Din Sosyolojisi, İstanbul 2000, s. 14.
[223] Günay, Din Sosyolojisi, s. 14.
[224] Günay, Din Sosyolojisi, s. 14.
[225] Türkçe Sözlük, Türk Dil Kurumu, Ankara 1998, II, 1563.
[226] Kızılçelik, Sezgin-Erjem, Yaşar, Açıklamalı Sosyoloji Terimler Sözlüğü, Konya 1992, s. 294.
[227] Arsal, Sadri Maksudi, Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları, İstanbul 1979. s. 269.
[228] Hançerlioğlu, Toplumbilim Sözlüğü, s. 233.
[229] Gezgin, Tefsirde Semantik Metod, s. 269.
[230] Gezgin, Tefsirde Semantik Metod, s. 269.
[231] Gezgin, Tefsirde Semantik Metod, s. 269.
[232] Gezgin, Tefsirde Semantik Metod, s. 281.
[233] Türkçe Sözlük, TDK., II, 1647.
[234] Mevdûdî, Tefhîmü'l-Kur'ân, (trc.Komisyon), İstanbul 1991, III, 389.
[235] Hac: 22/34.
[236] Hâc: 22/67.
[237] A'râf: 7/34
[238] Yûnus: 10/49.
[239] Hicr: 15/5.
[240] Mü'minûn: 23/43.
[241] İbn Kesîr, Tefsîrü'l-Kur'ân, II, 210.
[242] Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, III, 2155-2156.
[243] Kur'an Mesajı, I, 276.
[244] Kur'an Mesajı, II, 515.
[245] En'âm: 6/42.
[246] Yûnus: 10/47.
[247] R'ad: 13/30.
[248] Nahl: 16/63.
[249] Fâtır: 35/24.
[250] Fâtır: 35/24.
[251] Tefhîmü'l-Kur'ân, II, 339.
[252] Esed'in bu âyete verdiği anlam diğer meal ve tefsirlerden farklıdır. Söz konusu meal şöyledir: " İşte böylece (Ey Muhammed!) seni, kendisinden önce nice toplumların gelip geçtiği bir (inanmayanlar) toplumu içinden elçi olarak çıkardık ki, sana vahyettiklerimizi onlara okuyup açıklayasın. Çünkü bilmezlikleri yüzünden O Rahman'ı inkar ediyor onlar..." (bkz. Kur'an Mesajı, II, s. 492).
[253] Zemahşerî, el-Keşşâf, II, 359; Âlûsî, Rûhu'l-me'âni, XIII, 152.
[254] Halil b. Ahmed, Kitâbü'l-'ayn; VIII, 427-28; İbn Manzûr, Lisânü'l-'arab, XII. 26.
[255] Enbiyâ: 21/107.
[256] A'râf: 7/28; Sebe': 34/28.
[257] Râzî, et-Tefsîrü'l- kebîr, VIII. 179.
[258] el-Keşşâf, III, 306.
[259] Kur'an Mesajı, II, 890.
[260] Nisa: 4/41.
[261] Nahl: 16/84.
[262] Nahl: 16/89.
[263] Kasas: 28/75.
[264] Hâzin, Lübâbü't-te'vîl, III, 633.
[265] Beyzâvî, Envârü't-tenzîl, III, 631; Nesefî, Medârikü't-tenzîl, III, 631: Hâzin, Lübâbü't-te'vîl, ili, 631, 633; İbn Kesir, Tefsirü'l-Kur'ân, I, 498.
[266] Hâzin, Lübâbü't-te'vîl, III, 633.
[267] et-Tefsîrü'l-kebîr, XXV, 12.
[268] et-Tefsîrü'1-kebîr, XXV, 12.
[269] et-Tefsîrü'1-kebîr, X, 105-106.
[270] En'âm: 6/108.
[271] Râzî, et-Tefsîrul-kebîr, XXVIII, 142.
[272] Kurtûbî, et-Câmi’li ahkâmi'l-Kur'ân, VII, 60.
[273] Fâtır: 35/42. Esed bu âyete şöyle anlam vermektedir: "Onlar (hakikate her fırsatta muhalefet edenler), eğer kendilerine bir uyarıcı gelirse, o'nun rehberliğine, (kendilerine gönderilen uyarıcıya tabi olan eski) toplumlardan daha çok bağlanacaklarına bütün güçleriyle yemin ederler." (bkz.Kur'ân Mesajı, II, 892).
[274] Beyzâvî, Envarü’t-tenzil, V.193; Nesefî, Medârikü't-tenzîl, V, 1993; Hâzin, Lübâbü't-te'vîl, V, 192-193; Ebu's-Suûd, Muhammed b. Muhammed el-Imâdî, İrşâdü'l-'akli's-selîm ilâ mezâye'l-Kur'âni'l-Kerîm, Beyrut ty., VII, 156; Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, VI, 3999.
[275] Hâzin, Lübâbü't-te'vîl, V. 192-193; Fîrûzâbâdî, Mecdüddin Muhammed b. Ya'kub, Tenvîrül-mikbâs min tefsiri İbn 'Abbâs, (Mecma'u't-tefâsîr içerisinde) İstanbul 1984. V. 193.
[276] Câsiye: 45/28.
[277] Râzî, et-Tefsîrü'l-kebir, XXVII, 272.
[278] Câsiye: 45/30-31.
[279] Neml: 27/83.
[280] Hâzin, Lübâbü't-te'vil, IV,540; İbn Kesîr, Tefsîrü'l-Kur'ân, III, 376.
[281] Fîrûzâbâdî, Tenvîrül-mikbâs, IV, 54O.
[282] Mümin: 40/5.
[283] Sâbûnî, Muhammed Ali, Safvetü't-tefâsîr, Beyrut 1981, III, 94.
[284] Ankebût: 29/18.
[285] Mü’minûn: 23/44. Yrd. Doç. Dr. Hasan Keskin, Kur’an’da Ümmet Kavramı, Rağbet Yayınları: 57-69.
[286] Hûd: 11/8.
[287] Yûsuf: 12/45.
[288] İbn Kuteybe, Te'vîlü müşkili'l-Kur'ân, s. 445; Ebû Ubeyde, Ma'mer b. el-Müsennâ, Mecâzü'l-Kur'ân (thk. Muhammed Fuad Sezgin) 1970, s. 285; Teberi, Câmi’u'l-beyân, XII, 5; Râğıb el-İsfehâni, Müfredat, s.76; Zemahşerî, el-Keşşâf, II, 260; es-Semîn, 'Umdetü'l-huffâz, I, 135.
[289] Bkz. Taberi, Câmi’u’l-beyân, X II, 5; İbn Kuteybe, Te'vîlü müşkili'l-Kur'ân, s. 445; Kurtubî, el-Câmi'li ahkâmı'l-Kur'ân, IX, 10; Beyzâvî, Envârü't-tenzîl, III,304; Nesefî, Medârikü't -tenzil, III, 304; İbn Kesîr, Tefsîrü'l-Kur'ân, II, 438; Fîrûzâbâdî, Tenvîrül-mikbâs, III, 304.
[290] Râzî, et-Tefsirü'l-kebîr, XV, III, 148.
[291] Râzî, et-Tefsîrü'l-kebîr, XVII, 189; Kurtubî, el-Cami'li ahkâmı'l-Kur'ân, IX, 201; Hâzin, Lübâbü't-te'vîl, III, 304.
[292] Râzî, et-Tefsîrü'l-kebîr, XVII, 189; Hâzin, Lübâbut-te'vîl, III, 304.
[293] İbn Kuteybe, Te'vîlü müşkili'l-Kur'ân, s. 445.
[294] Fîrûzâbâdî, Besâir, II, 79-80.
[295] Râzî, et-Tefsîrü'l-kebîr, XVIII, 149.
[296] İbn Abbâd, el-Muhît fi'l-lüğa, X, 460.
[297] Râgıb el-İsfahânî, Müfredat, s. 86; Râzî, et-Tefsîrü'l- kebîr, XVIII, 149.
[298] Hûd: 11/8.
[299] İbn Kuteybe, Te'vîlü müşkili'i-Kur'ân, s. 445; Râgıb el-İsfahânî, Müfredat, s. 86; Râzî, et-Tefsîrü'l-kebîr, XVII, 189.
[300] Yrd. Doç. Dr. Hasan Keskin, Kur’an’da Ümmet Kavramı, Rağbet Yayınları: 69-72.
[301] Çetin, "Ümmet", İA, XIII, 102.
[302] İbn Manzûr, Lisânü'l-'arab, I, 369-373.
[303] Halil b. Ahmed, Kitâbü’l-'Ayn, XII, 444.
[304] İbnü'l-Cevzî, Cemaleddin Ebü'l-Ferec Abdurrahmân, Zâdü'l-mesîr fi 'ilmi't-tefsir, (thk. Muhammed b. Abdurrahmân Abdullah), Beyrut 1987, III, 26; Râzî, et-Tefsîrü'l-kebir, XII, 212-213; Reşîd Rızâ, Tefsîrul-menâr, VII, 390-393; Mehmet Vehbi Efendi, Hülâsatü'l-beyân, IV. 1413.
[305] İbn Mâce, Sayd, 2, Hadis no: 3205.
[306] Müslim, Ebu'l-Hüseyin b. el-Haccâc, Sahîh-i Müslim (thk.Muhammmed Fuâd Abdülbâki), Beyrut 1955, Selâm, 148.
[307] 'İz b. Abdüsselâm, Ebü'l-Kâsım b. Hasan b. Muhammed, Tefsîrü'l-Kur'ân, (thk. Abdullah b. İbrahim b. Abdullah el-Vehîbî), Beyrut 1996, I, 436.
[308] İbn Kuteybe. Te'vilü müşkili'l-Kur'ân, s. 445; Ebû Ubeyde, Mecâzü'l-Kur'ân, s. 191; Fîrûzâbâdî, Besâir, II, 79.
[309] Dâmegânî, Kamusu'l-Kur'ân, s. 44; Esed, Kur'an Mesajı, I, 231-232.
[310] İbn Manzûr, Lisânul-'arab, XII, 23-24; Zebîdî, Tâcü'l-'arûs, XVI, 26.
[311] Te'vîlü müşkili'l-Kur'ân, s. 445.
[312] Râğıb el-İsfahânî, Müfredat, 86.
[313] Bir kısım müfessirler hayvanların tevhid ve marifette, gıdalanmada, miktarını kazanmada, tehlikelerden korunmada, yaratılışta, ölümde, öldükten sonra dirilişte ve daha bir çok konuda insanlara benzediğini söyleyerek benzeme yönlerini belirtmeye çalışmışlardır (Bkz. Râğıb el-İsfahânî, Müfredat, 86).
[314] Kîlânî, Ulus'tan Ümmet'e, s. 17.
[315] Râğıb İsfahanı, Müfredât, s.86: es-Semîn, Umdetü'l-huffâz, I, 134; Kurtubî, e\-Câmi'li ahkami'l-Kur'an, VI. 419-420.
[316] Râğıb İsfahanı, Müfredat, 86.
[317] A'râf: 7/38.
[318] Fussilet: 41/25.
[319] Ahkâf: 46/18.
[320] A'râf: 7/38; Fussilet: 41/25; Ahkâf: 46/18.
[321] En'âm: 6/130.
[322] Cin: 72/14.
[323] Bkz. Cin: 72/17.
[324] Yrd. Doç. Dr. Hasan Keskin, Kur’an’da Ümmet Kavramı, Rağbet Yayınları: 72-77.
[325] İbn Kuteybe, Te’vilü müşkili'l-Kur'an, s. 445; Kurtubî, el-Câmi’li ahkâmi'l-Kur'ân, X, 172.
[326] Esed, Kur'an Mesajı, I, 451.
[327] İbn Kuteybe, Te'vîlü müşkili'l-Kur'ân, s. 446; Zemahşerî, el-Keşşâf, I, 618; Fîrûzâbâdı, Besâir, II, 80; Ebu's-Suûd, İrşâdü'l-'akli's-selîm, V. 137.
[328] İbn Kesîr,Tefsîrû'l-Kur'ân, IV, 108, II, 464.
[329] Yrd. Doç. Dr. Hasan Keskin, Kur’an’da Ümmet Kavramı, Rağbet Yayınları: 77-78.
[330] Bakara: 2/213.
[331] Yûnus: 10/19.
[332] Taberî, Câmi'u'l-beyân, II, 194; Reşîd Rızâ, Tefsîrü'l-menâr, II, 276.
[333] Muhammed Abduh, Reşîd Rızâ, Kur'an Okumaya Giriş (trc.Yusuf Aydın), İstanbul 1996, s. 89.
[334] Taberî, Câmi'u'l-beyân, 11,195; Alûsî, Rûhu'l-me'ânî, II, 152; Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, II, 744; Tabâtabâî, el-Mîzân, II, 113 vd., X, 29-30; Ateş, Süleyman, Yüce Kur'an'ın Çağdaş Tefsiri, İstanbul, ty., 1, 357.
[335] Taberî, Câmi'u'l-beyân, II, 194; Zemahşerî, el-Keşşâf, I, 355; Beyzâvî, Envârü't-tenzil, I, 311; Nesefî, Medârikü't-tenzîl, I, 311; Hâzin, Lübâbü't-te'vîl, I, 311; İbn Kesîr, Tefsîrü'l-Kur'ân, I, 250; Ebu's-Suûd, İrşâdü'l-'aklı's-selîm, I, 214; Alûsî, Rûhu'l-me'ânî, I, 152; Mevdûdî, Tefhîmü'l-Kur'ân, I, 167.
[336] İbn Kuteybe, Te'vilü müşkili'l-Kur'ân, s. 445; Râğıb el-İsfahânî, Müfredat, s. 86; Zemahşerî, el-Keşşâf, I, 355; Râzî, et-Tefsîrü'l-kebîr, VI, 13; Kurtubî, el-Câmi'li ahkâmi'l-Kur'ân, III, 31; Beyzâvî, Envârü't-tenzîl, I, 311; Nesefî, Medârikü't-tenzîl, I, 311; Hâzin, Lübâbü't-te'vîl, I, 311; İbn Kesîr, Tefsîrü'l-Kur'ân, I, 250; Fîrûzâbâdî, Besâir, II, 79-80; Ebu's-suûd, irşâdü’l-`akli's-selîm, I, 214; Alûsî, Rûhu'l-me'ânî, II,152; Reşîd Rızâ, Tefsîrü'l-menâr, II, 277; Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, II, 745.
[337] Râzî, et-Tefsîrü'l-kebîr, VI, 13; Hâzin, Lübâbü’t-te'vil, I, 311; Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, II, 746-747; Ateş, Yüce Kur'an'ın Çağdaş Tefsiri, I, 359.
[338] Râzî, et-Tefsîrü'l- kebîr, VI,13; Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, II, 748; Reşîd Rızâ, Tefsîrü'l-menâr, II, 278.
[339] Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, II, 747; Ateş, Yüce Kur'an'ın Çağdaş Tefsiri, I, 358-359.
[340] Taberî, Câmi'u'l-beyân, II, 194-196; Zemahşerî, el-Keşşâf, I, 355; Râzî, et-Tefsirü'l-kebîr, VI, II-15; Kurtubî, el-Cami'li ahkâmi'l-Kur'ân, III, 31; Hâzin, Lübâbut-te'vil, I, 311-312; Fîrûzâbâdî, Tenvîrü'l-mikbâs, I, 311; Reşîd Rızâ, Tefsirü'l-menâr, II, 276-283; Yıldırım, Zeki, "İhtilafın Menşei, Konusu ve Çeşitleri", Atatürk Üniv.İlahiyat Fak. Dergisi, Erzurum 2002, sayı: 16, s. 237-239.
[341] İnsanların tek ümmet olmalarının anlamının geniş bir değerlendirmesi ile ilgili olarak bkz. Kılıç, Sadık, Mitoloji Kitâb-ı Mukaddes ve Kur'an-ı Kerim, İzmir 1993, s. 216-237,
[342] Bkz. Çalışkan, Kur'an'da Din Kavramı, s. 161. Yrd. Doç. Dr. Hasan Keskin, Kur’an’da Ümmet Kavramı, Rağbet Yayınları: 78-82.
[343] Râzî, et-Tefsîrü'1-kebîr, XXII, 219; es-Semîn, ‘Umdetü'-huffâz, I, 134; Fîrûzâbâdi, Besâir, II, 80; Muhammed Abduh, Reşîd Rızâ, Kur'an Okumaya Giriş, s. 87.
[344] es-Semîn,'Umdetü'l-huffâz, I, 134; Fîrûzâbâdî, Besâir, II, 80.
[345] Te'vîlü müşkili'l-Kur'ân, s. 445.
[346] Râzî, et-Tefsîrul- kebîr, XXII, 219; Hâzin, Lübâbü't-te'vîl, IV. 347.
[347] Râzî, et-Tefsîrul- kebîr, XXII, 219; Hâzin, Lübabü't-te'vîl, 1V. 347.
[348] et-Tefsîrü'l- kebîr, XXIII, 104-105.
[349] Yüce Kur'an'ın Çağdaş Tefsiri, I, 356
[350] Lübâbut-te'vîl, IV. 277.
[351] Râzî, et-Tefsiru'l-kebîr, XXIII, 219.
[352] Hûd: 11/48.
[353] Râzî, et-Tefsîrul-kebîr; XVIII, 7; Kurtubî, el-Câmi'li ahkâmi'l-Kur'ân, IX, 48.
[354] Râzî, et-Tefsîrül-kebîr; XVIII. 6-7.
[355] İbnü'l-Cevzî, Zâdül-mesîr, IV, 93.
[356] İbnü'l-Cevzî, Zâdü'l-mesîr, IV, 93; Râzî, et-Tefsîrul-kebîr; XVIII, 6-7; Kurtubî, el-Câmi'li ahkâmi'l-Kur'ân, lX, 48.
[357] A'râf: 7/168.
[358] Râzî, et-Tefsîrü'l-kebîr, XV, 42.
[359] Kurtubî, el-Câmi' li ahkâmi’l-Kur'ân, VII, 310.
[360] "Ey Rabbimiz! Onlara, içlerinden senin âyetlerini kendilerine okuyacak, onlara kitap ve hikmeti öğretecek, onları temizleyecek bir peygamber gönder. Çünkü üstün gelen, her şeyi yerli yerince yapan yalnız sensin." (Bakara: 2/129)
[361] Bakara: 2/124.
[362] Bkz. Râzî, et-Tefsiru’l-kebîr; IV, 39.
[363] Bakara: 2/124.
[364] Bakara: 2/132-133.
[365] Zemahşerî, el-Keşşâf, I, 314; Beyzâvî, Envârü't-tenzîl, I, 205; Hâzin, Lübâbü't-te'vîl, I, 205; Nesefî, Medârikü't-tenzîl, I, 205; Âlûsî, Rûhu'l-me'ânî, I, 391; Koçyiğit, Talât-Cerrahoğlu, İsmail, Kur'an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Ankara 1984, I, 235.
[366] Beyzâvî, Envârü't-tenzîl, I, 205; Âlûsî, Rûhu'l-me'ânî, I, 391.
[367] Hak Dini Kur'ân Dili, 1, 504.
[368] Hak Dini Kur'an Dili, 1, 504
[369] Bakara: 2/134.
[370] Zemahşerî el-Keşşâf, I, 314; Beyzâvî, Envârü't-tenzîl, I, 205; Hâzin, Lübâbü't-te'vîl, I, 205; Nesefî, Medârikü't-tenzîl, I, 205; Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, I, 504; Koçyiğit, Talât-Cerrahoğlu, İsmail, Kur'an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, I, 235.
[371] Kurtubî, el-Câmi'li ahkâmi'l-Kur'ân, II, 147; Bakara sûresi 134. âyetin, yine aynı sûrenin 141.âyetinde tekrar ediliş sebepleri ile ilgili geniş bir yorum için bkz. Râzi, et-Tefsîrü'l-kebîr, IV. 90.
[372] Beyzâvî, Envârü't-tenzîl, I, 210; Hâzin, Lübâbü't-te'vîl, I, 210.
[373] Nesefî, Medârikü't-tenzîl, I, 210. Bu görüşü Beyzâvî ve Âlûsî tefsirlerinde kîle sîgasıyla nakletmektedir. Bkz. Envârü't-tenzîl, I, 210; Ruhu't-me'anî, I, 391.
[374] Yrd. Doç. Dr. Hasan Keskin, Kur’an’da Ümmet Kavramı, Rağbet Yayınları: 82-89.
[375] Esed'in bu âyete verdiği anlam diğer meal ve tefsirlerden oldukça farklıdır. Söz konusu meal şöyledir: "İşte böylece (Ey Muhammed!) seni , kendisinden önce nice toplumların gelip geçtiği bir (inanmayanlar) toplumu içmden elçi olarak çıkardık ki, sana vahyettiklerimizi onlara okuyup açıktayasın. Çünkü bilmezlikleri yüzünden O Rahman'ı inkar ediyor onlar... (bkz.Kur'an Mesajı, 11,492).
[376] Zemahşerî, el-Keşşaf, I, 359; Âlûsî, Rûhul-me'ânî XIII, 152.
[377] Bakara: 2/145.
[378] Buhârî, Tefsîrü'l-Kur'an, 13.
[379] Kurtûbî, et-Câmi'li abkâmi'l-Kur'ân, II, 153.
[380] Hak Dini Kur'ân Dili, I,527 (sad.).
[381] Âl-i İmrân: 3/110.
[382] İbnü'l-Cevzî, Zadü’l-mesîr, II, 16.
[383] Kurtubî, el-Câmi'li ahkâmi'l-Kur'ân, IV, 170.
[384] Taberî, Câmi'u'l-beyân, IV, 29; İbn Kesîr, Tefsirü'l-Kur'ân, I, 396.
[385] Kurtubî, el-Câmi'li ahkâmı'l-Kur'ân, IV, 170.
[386] Taberî. Câmi'u'l-beyân, IV,29.
[387] Taberî, Cami'u'l-beyân, IV, 29; İbnü'l-Cevzî, Zâdü'l-mesîr, II, 16; Kurtubî, el-Câmi'li ahkâmi'l-Kur'ân, IV,17O; Hâzin, Lübâbü't-te'vîl, I,566; İbn Kesir, Tefsîrü'l-Kur'ân, I, 396.
[388] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Beyrut 1985, I, 98.
[389] Kurtubî, el-Câmi'li ahkâmi'l-Kur'ân, IV. 170; Mevdûdi, Tefhîmü'l-Kur'ân, III, 389.
[390] Kurtubî, el-Câmi'li ahkâmi'l-Kur'ân, IV, 170.
[391] Taberî, Cami'ul-beyân, IV. 30.
[392] Yrd. Doç. Dr. Hasan Keskin, Kur’an’da Ümmet Kavramı, Rağbet Yayınları: 89-93.
[393] Zuhrûf: 43/33.
[394] Fussilet: 41/25.
[395] İbn Kesîr, Tefsîrü'l-Kur'ân, IV, 97.
[396] A'râf: 7/18.
[397] Fussilet: 41/25, Meâl için bkz.Yıldırım, Suat, Kur'an-ı Hakîm ve açıklamalı Meali, İstanbul 1998, s. 478.
[398] Ahkâf: 46/18.
[399] Ahkâf: 46/17.
[400] A'râf: 7/38.
[401] Hûd: 11/48.
[402] İbnü'l-Cevzî, Zâdül-mesîr, IV, 93; Râzî, et-Tefsîrü'l-kebîr; XVIII, 7; Kurtubî, el-Câmi'li ahkâmı'l-Kur'ân, IX, 49.
[403] İbnü'l-Cevzî, Zâdü'l-mesîr, IV, 93; Râzî, et-Tefsîrü'l-kebir; XVIII, 7; Kurtubî, e-Câmi’li ahkâmı'l-Kur'ân, IX, 48.
[404] A'râf: 7/168.
[405] Râzî, et-Tefsîrü'l- kebîr, XV, 42; Kurtubî, el-Câmi'li ahkâmi'l-Kur'an, VII, 310; Hâzin, Lübâbü't-te'vîl, II, 658; Beyzâvî, Envârü't-tenzil, II, 652.
[406] Mü'min: 40/5.
[407] Mü'minûn: 23/44.
[408] Ankebût: 29/18.
[409] Hûd: 11/40, 58.
[410] Hûd: 11/40.
[411] Yrd. Doç. Dr. Hasan Keskin, Kur’an’da Ümmet Kavramı, Rağbet Yayınları: 94-98.
[412] Nahl: 16/120.
[413] İbn Kuteybe, Te'vîlü müşkili'l-Kur'ân, s. 445; Zemahşerî, el-Keşşâf, II, 443; Beyzâvî, Envârü't-tenzil, III, 653; Nesefî, Medârikü't-tenzîl, III, 653; Hâzin, Lübâbü't-te'vîl, III, 653. Falanın tek başına bir ümmet olduğunu ifade için (Fülânün ümmetün vahideh). denilir.Yani bunun anlamı, o tek başına bir ümmet konumundadır (bkz. İbn Kuteybe, Te'vilü müşkili'l-Kur'ân, s. 445).
[414] Mehmet Vehbî, Hülâsâtü'l-beyân, VII, 2918.
[415] Esed, Kur'an Mesajı, II, 556.
[416] Ebû Ubeyde, Mecâzü'l-Kur'ân, s. 326; İbn Kuteybe, Te'vîlü müşkili'l-Kur'ân, s. 445; Taberî, Câmi'u'l-beyân, XIV, 129; Dâmegânî, Kâmûsu'l-Kur'ân, s. 43; Zemahşerî, el-Keşşâf, II, 434; Nesefî, Medârikü't-tenzîl, III, 653; Hâzin, Lübâbut-te'vîl, III, 653.
[417] Beyzâvî, Envârü't-tenzîl, III, 653; Ebu's-Suûd, İrşâdü'l-akli's-selîm, V, 149.
[418] Nahl: 16/121.
[419] Zemahşerî, el-Keşşâf, II, 434; Beyzâvî, Envârü't-tenzîl, III, 653; Nesefî, Medâriku-t-tenzil, III, 653; Hâzin, Lübâbü't-te'vîl, III, 653; İbn Kesîr, Tefsîrü'l-Kur'ân, II, 590; es-Semîn, 'Umdetü'l-huffâz, I, 135.
[420] Tefhîmü'l-Kur'ân, III, 69.
[421] İbn Kuteybe, Te'vilü müşkili'l-Kur'ân, s. 445; Râzî, et-Tefsîrü'l- kebîr, XX, 134.
[422] Râzî, et-Tefsîrü'l-kebîr, XX, 134-135.
[423] İbn Kuteybe, Te'vîlü müşkili'l-Kur'ân, s. 445; Hâzin, Lübâbut-te'vil, III, 653.
[424] Ondan söz sden bir hadis için bkz. Buhârî, Menâkıbü'l-Ensâr, 24.
[425] Müfredat, s. 86.
[426] İbn Kuteybe, Te'vîlü müşkili'l-Kur'ân, s. 445; Zemahşerî, el-Keşşâf, II, 433: Kurtubî, el-Câmi'li ahkâmi'l-Kur'ân, X, 197; Beyzâvî, Envârü't-tenzîl, III, 653; Nesefî, Medârikü't-tenzîl, III, 653; Hâzin, Lübâbü't-te'vîl, III, 653; Fîrûzâbâdî, Besâir, II, 79.
[427] Taberi, Câmi'u'l-beyân, XIV, 129; Zemahşerî, el-Keşşâf, II, 433; Kurtubî, el-Câmi'li ahkâmi'l-Kur'ân, X, 197; Beyzâvî, Envârü't-tenzîl, III, 653; Nesefî, Medârikü't-tenzîl, III, 653; Hâzin, Lübâbü't-te'vîl, III, 653; İbn Kesîr, Tefsîrü'l-Kur'ân, II, 590.
[428] Beyzâvî, Envârü't-tenzîl, III, 433; Nesefî, Medârikü't-tenzîl, III, 433; Hâzin, Lübâbü't-te'vîl, III, 433; İbn Kesîr, Tefsîrü'l-Kur'ân, II, 591; Ebu's-suud, İrşâdü'l-'akli's-selîm, V, 149.
[429] Ebû Ubeyde, Mecâzü'l- Kur'ân, s. 326; İbn Kuteybe, Te'vîlü müşkili'l-Kur'ân, s .445; Taberî, Câmi'u'l-beyân, XIV, 129; Dâmegânî, Kâmûsu'l-Kur'ân, s. 43.
[430] Yrd. Doç. Dr. Hasan Keskin, Kur’an’da Ümmet Kavramı, Rağbet Yayınları: 98-101.
[431] Zuhrûf: 43/22.
[432] Zuhrûf: 43/23.
[433] İbn Manzûr, Lisânü'l-'arab, XII, 23.
[434] İbn Manzûr, Lisânü'l-'arab, XII, 23.
[435] Ferra Ebu Zekeriyya Yahya b. Ziyad, Meani’l-Kur’an (thk. Muhammed Ali en-Neccar, Ahmed Yusuf Necati), Beyrut 1980, III, 30; Taberi, Cami’u’l beyan, XXIV, 36-37; Zemahşeri, el-Keşşaf, III, 474; Kurtubi, el-Cami’li ahkami’l-Kur’an XIV, 74-75.
[436] Câmi'u'l-beyân, XXIV, 36-37. İbn Manzûr (711/1311) da bu görüştedir (bkz. Lisânü'l-'arab, XII, 23).
[437] Ferrâ, Me'ânî'l-Kur'ân, III, 39; İbn Kuteybe, Te'vîlü müşkili'l-Kur'ân, s. 446; Taberî, Câmi'u'l-beyân, XXV, 36-37; Râğıb el-İsfahânî, Müfredat, s. 76; Zemahşerî, el-Keşşâf, III, 474; Nesefî, Medârikü't-tenzîl, V. 427; Hâzin, Lübâbü't-te'vîl, V, 427; İbn Kesîr, Tefsîrü'l-Kur'ân, II, 438; IV, 126; Fîrûzâbâdî, Tenvîrül-mikbâs, V, 427.
[438] Beyzâvî, Envârü't-tenzîl, V, 427.
[439] İbnü'l-Cevzî, Zâdü'l-mesîr, VII, 94.
[440] Kurtubî, el-Câmi'li ahkâmi'l-Kur'ân, XVI, 74-75; Ebu's-suûd, İrşâdü'l-'akli's-selîm, VIII, 43.
[441] Hak Dini Kur'an Dili, VI, 4270.
[442] Kur’an Mesajı, III, 1000
[443] Kîlânî, Ulus'tan Ümmet'e, s. 16.
[444] Mustafa Müslim, Kur'an Çalışmalarında Yöntem, (trc. Salih Özer), Ankara 1993, s. 50.
[445] Ateş. Yüce Kur'an'ın Çağdaş Tefsiri, VIII, 245. 423.
[446] Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, VIII, 245.
[447] Zuhrûf: 43/22-23.
[448] Yrd. Doç. Dr. Hasan Keskin, Kur’an’da Ümmet Kavramı, Rağbet Yayınları: 102-104.
[449] Yûnus:10/47; Nahl: 16/36.
[450] A'râf: 7/34; Mü'minûn: 23/43.
[451] En'âm: 6/108.
[452] Nahl: 16/84.
[453] Mü'minûn: 23/44.
[454] A'râf: 7/38.
[455] Enbiyâ: 21/92; Mü'minûn: 23/52.
[456] A'râf: 7/159.
[457] Yunus: 10/19.
[458] Şûra: 42/8.
[459] En'âm: 6/38; A'râf: 7/38.
[460] Kasas: 28/23.
[461] Nahl: 16/92.
[462] Nahl: 16/120.
[463] Zuhrûf: 43/22-23.
[464] Yusuf: 12/45.
[465] Bakara: 2/134, 141.
[466] Bakara: 2/128.
[467] Bakara: 2/213.
[468] Mâide: 5/48.
[469] Hac: 22/67.
[470] Nisâ: 4/41.
[471] Âi-i İmrân: 3/113.
[472] Âl-i İmrân: 3/113; Mâide: 5/66.
[473] Izutsu,Toshihko, God and Man in The Koran, Tokyo 1964.
[474] Yrd. Doç. Dr. Hasan Keskin, Kur’an’da Ümmet Kavramı, Rağbet Yayınları: 104-108.
[475] Yrd. Doç. Dr. Hasan Keskin, Kur’an’da Ümmet Kavramı, Rağbet Yayınları: 109-111.
İslami Okul Okulların En Önemlisi