Kuran - 2. Sayfa
2- Kur'an Kendini Nasıl İsimlendirmektedir:
a- Kur'an'ın Hz. Peygamber Devrindeki Durumu:
b- Hz. Ebubekir Zamanında Yapılan İşlem:
c- Hz. Osman Zamanındaki Faaliyet:
d- Kur'an'ın Günümüze İntikali Meselesi:
a- Hz. Peygamber’in Kur'an'ı Nasıl Okuduğu:
b- Sahabe Döneminde Kur'an'ın Okunması:
d- Günümüze Kadar Kıraatin Kısaca Seyri:
5- Kur'an'la İlgili Bazı Kavramlar
b- "Nüzul Tarihi-Zamanı" Ve "Nüzul Sebebi:
10- Kur'an'ın Genel Olarak Özelliği:
1- KUR'AN
1- Kur'an'ın Tanımı:
Kur'an'ın çeşitli şekillerde tanımları yapılmıştır. Ancak biz Kuran'ın sadece iki tanımı üzerinde duracağız.
Kuran, Melek Cebrail vasıtasıyla Hz. Peygambere vahiy yoluyla indirilmiş, mushaflarda yazılmış, tevatürle nakledilmiş, okunmasıyla ibadet olunan kendine has özellikleri içeren Allah'ın Kelam'ıdır [1].
Kur'an, mushafin iki kapağı arasında yazılı olan ve ümmeti teşkil eden fertler arasında mütevatir bulunan ve Hz. Peygamber'e indirilmiş Allah Kelamdır. [2]
Kuran, Ruhu'l-Kudüs (vahiy) vasıtasıyla, risalet süresince (23 yıldır) ayetler ve sûreler şeklinde parça parça inen (müneccemen), Fatiha ile başlayıp Nâs sûresi ile biten, mutlak tevatür yoluyla nakledilen, İslâm risaletinin doğruluğuna mucizevi bir biçimde delil olan ve Hz. Muhammed'in kalbine indirilen Allah Kelm'ıdır [3].
Bu tariflerde bazı ifadeler dikkat çekmektedir.
• Öncelikle Hz. Muhammed'e indirilen bir kelam-ı ilahi olması vasfıdır. Bununla hedeflenen insanlara ait sözlerin dışarıda bırakılmasıdır.
• Kur'an'ın Hz. Muhammed’e indiriliş safhası Kur'an'da şöyle geçmektedir. Ayetlere bakıldığında Kur'an'ın mübarek bir gecede [4], (değerli bir gece olan) Kadir gecesinde [5] indirildiği ifade edilirken bu değerli gecenin ne olduğu yine ayette şöyle bir soruyla dile getirilir:
"O değerli gecenin ne olduğunu sen bilir misin? O değerli gece bin aydan daha hayırlıdır" [6].
Bu değerli gecenin de Ramazan ayında olduğu yine ayette belirtilmekte ve şöyle denmektedir:
"Ramazan o aydır ki, insanlara yol gösteren, furkan ve hidayet özelliğine sahip olan Kur'an o ayda indirilmiştir..." [7]
• Hz. Muhammed miladi 570 yılında Arabistan'ın Mekke kentinde dünyaya gelmiş son peygamberdir. Burada önemli olan, daha sonraları ona itiraz edenlerin onun şahsına karşı herhangi bir şey söyleyememeleridir. Bunda onun Mekke'de güvenilir bir şahsiyete sahip olmasının büyük rolü vardır. Zira peygamberliğinden önceki hayatı ile ilgili olarak anlatılanlara bakıldığında, davranışlarında uyumlu oluşu, hakka riayet etmesi, onu kendi emsallerinden ayırmış ve “emin” lakabiyla anılmasına neden olmuştur. Hz. Muhammed'e ilk vahiy 40 yaşlarında gelmiştir ve 23 yıl sürmüştür. Bu 23 yılın 13 yılı Mekke'de 10 yılı ise Medine'de geçmiştir.
Burada şunu belirtelim ki, Hz. Muhammed kendisine vahiy gelir gelmez sırasıyla şu işlemleri yapmıştır:
1- İnen vahiyleri, ayetleri ezberlemek,
2- Onları anlatıp tebliğ etmek,
3- Onları açıklamak ve yorumlamak.
4- Onları tatbik ve icra etmek [8].
Kur'an'ın tanımında önemli bir nokta da 'okunmasıyla ibadet edilen' kaydıdır. Bu ifadenin bir müspet, bir de menfi yönü vardır. Müspet yönü, bu ifade dünyanın neresinde olursa olsun her müslümanın Kur'an’ı yüzünden okumak ve öğrenmek için büyük bir çaba içerisine girmesine katkıda bulunmuştur. Menfî yönü ise bu ifadeden dolayı, müslümanların sadece Kuran'ı yüzünden veya ezberden okuma isteği içinde olup onun manasını anlama ve öğrenme yolunda çok fazla bir çaba sarfetmemeleri gösterilebilir. Halbuki Kuran'ı yüzünden veya ezbere okumak onun manasını öğrenmeye engel teşkil etmemektedir.
• Tarifte 'vahiy yolu ile' veya '"Ruhu'l-Kudüs-vahiy vasıtasıyla" denilerek Kur'an'ın vahiyle Hz. Peygamber'e indirildiği anlatılmaktadır. İleride üzerinde ayrıca detaylı olarak duracağımız vahiy, süratle bir yerden bir yere intikal etmek, fısıldamak, gizli konuşmak anlamlarına gelmektedir [9]. Kur'an'da bu kelimenin geçtiği ayetlerede insan için söz konusu olduğunda gizli haber verme, ilham [10] rumuz ve ima yolu ile süratli işaret etme [11]; hayvan söz konusu olduğunda da iç güdü anlamı ön plana çıkar [12]. Vahiy kelimesi, şeytanlar için kullanıldığında vesvese vermek kastedilir [13]. Allah, diğer peygamberlere olduğu gibi son peygamber Hz. Muhammed'e de Kur'an'ı Melek vasıtasıyla ve vahiy yolu ile indirmiştir. Dinde vahyi şöyle tanımlayabiliriz: Allah'ın, kullarından herhangi birisi ile vahiy yolu ile konuşmasıdır. Kur'an'da Allah'ın insanlarla şu şekillerden birisi ile konuşacağı belirtilir:
"Allah bir insanla ancak vahiy yoluyla yahut perde arkasından konuşur; yahut da bir elçi gönderip izniyle dilediğini vahyeder. Yüceler yücesi O'dur; hüküm ve hikmet sahibi O'dur” [14].
• Tarifte 'tevatüren nakledilmiş...' ifadesi de önemlidir. Bunun manası şudur: Kur'an'ın Hz. Peygamber'e indiği günden bugüne kadar herhangi bir değişikliğe uğramadan gelmesidir. Bu hususu ileride Kur'an'ın günümüze intikali konusunda ele alıp inceleyeceğiz. [15]
2- Kur'an Kendini Nasıl İsimlendirmektedir:
Acaba Kur'an kendini nasıl bir kitap olarak tanımlamakta ve isimlendirmektedir. Şüphesiz ki onun en önemli ismi, Kur'an'dır. Ama bundan başka isimleri de vardır. Bunlar içerisinde Kur'an, Kitab, Zikir, Furkan ve Mesani’yi sayabiliriz ve bunlar bizzat Kur’an’ın kendisine verdiği isimlerdir.
Öncelikle Kur'an kendine Kur'an ismini vermektedir:
"Kur'an'dan size kolay geleni okuyun." [16]
"Kur'an'ı tane tane düzgün oku..."[17].
"Öyle bir Kur'an ki, onu insanlara dura dura okuyasın ve onu parça parça okuyasın" [18]
Kitab, Kur'an'da Tevrat ve İncil'e ad olarak verildiği gibi Kur'an’a da isim olarak verilmiştir. Aslında Kur’an’ın Kur'an ve Kitap diye isimlendirilmesinin iki önemli sebebi vardır. Kur'an ifadesi onun okunarak dilden dile nakledilmesine; Kitap ismi ile de yazılarak gelmesine birer işaret olarak kabul edilebilir. Ayette şöyle denmektedir:
"Kitab'ı sana her şeyi açıklayasın diye Biz indirdik" [19]
Furkan ismi ile, onun hak ile batılı ayıran bir özelliğe sahip olduğu fikrinin ihsas ettirilmesi amaçlanırken, diğer yönden akılla anlaşılabilen bir kitap olduğuna da delalet etmektedir [20]. Ayette şöyle denmektedir:
"Alemlere uyarıcı olsun diye kuluna Furkan'ı indirenin şanı yücedir[21] .
Mesani ise, Kur'an'ın ikişerli olarak meseleleri aktarmasıdır. Örneğin Allah, Kur'an'da, Cennet'i zikrettikten sonra Cehennem'i de zikreder. Yani iyi ile kötünün mukayesesinin yapılmasını ve böylece ibret alınmasını ister. Ayette şöyle denmektedir:
“Andolsun sana ikişerlerden yedi ve bu büyük Kur'an'ı verdik” [22].
Kur'an'ın kendini tanımladığı isimlerden birisi de Zikir'dir. Ayette şöyle denmektedir
"Şüphesiz ki, Zikr'i Biz indirdik ve onu Biz koruyacağız."[23]
3- Kur'an'ın Yazılışı:
Öncelikle burada Kur'an'ın tarihi seyri içindeki durumuna bir göz atmak istiyoruz. Acaba Kur'an ne zaman yazıldı ve günümüze nasıl intikal etti. Çünkü bu konudaki haberlerde oldukça sıkıntılar bulunmaktadır. Burada öncelikli olarak Kur'an'ın ne zaman yazıya geçirildiği meselesine değinilecektir. Çünkü bu mesele etrafında çeşitli spekülasyonlar yapılmaktadır. Bu konuda dört önemli safha vardır. [24]
a- Kur'an'ın Hz. Peygamber Devrindeki Durumu:
Hz. Peygamber kendine gelen vahiyleri ilk dönemlerden beri yazdırmış ve bunları kendi evinde muhafaza etmiştir. Onun tebliğinden sonra da sahabe Kur'an’ı sadece ilahi kelamın yaşanan olgusal tarihe bir tür müdahalesi olarak değil, aynı zamanda bir ibadet kitabı olarak algılamıştır. Bundan dolayı sadece yazıyla tespit edilmemiş, aynı zamanda ibadetlerinde okunan bir kitap olduğundan ezberlenmiştir de. Böylece Kur'an'ın daha sonraki dönemlere intikali iki şekilde olmuştur: Yazıyla ve ezberden okunmakla. Aslında Kur'an'a okunması yoluyla özellikle de ezberden okunması kanalıyla bize kadar ulaşmış olmasından dolayı Kur'an; yazıyla tespit edilmiş ve bize kadar da gelmiş olmasından dolayı da "Kitap" denmiştir [25].
Yazdırma işinin hem Mekke ve hem de Medine dönemine ait olduğunu burada belirtmek gerekir. Kısaca bu delillerden bazılarını zikretmek istiyorum.
Kur'an-ı Kerim Medine'ye hicret edilmeden önce yazılmaya başlanmıştır. Zira Furkan suresinin 5. ayetinden Kur'an'ın yazıldığı anlaşılmaktadır. Ayette bu durum şöyle ifade edilmektedir:
"Dediler ki, Evvelkilerin masalları, onları yazdırmış, sabah akşam onlar kendisine okunuyor". Burada dikkatimizi çeken bir kelime vardır. Bu kelime iktetebedir. Bunun anlamları arasında bir kişiye yazı yazdırmak da vardır. Dolayısıyla o günün müşrikleri karşı çıkarken Kur'an'ı Hz. Peygamber'in vahy yoluyla değil kendiliğinden yazdırdığı iddiasını bize yansıtmaktadır. Demek ki, Kur'an müşriklere yazılı bir metinden de tebliğ edilmektedir ki, bu türlü bir ifade yer almıştır. Burada şunu sorabiliriz. Çok zor şartlarda yaşayan müslümanlar Mekke'de bunu yazdıklarına göre durumları daha iyi bir düzeyde olan Medine'de Kur’an’ın yazımına daha çok önem vermeleri gerekmez mi?
Hz. Peygamber'in, "Benden Kur'an'dan başka bir şey yazmayın" emri [26]. Bu sözün gerçekten çok önemli bir yönü vardır. Zira. Hz. Peygamber'in ağzından çıkacak her şeyi yazmak isteyenlerin bu masumane isteklerinin bir problem yaratacağını adeta gören Hz. Peygamber, Kur'an'la karıştırma tehlikesini önceden sezdiği için bunun önüne geçmek istemiştir. Eğer bu davranışın önüne geçmeseydi durum belki çok vahim sonuçları da beraberinde getirecekti. Burada Hz. Ali'den nakledilen şu rivayete de yer vermek istiyorum:
"Rasuhıllah'dan Kuran'dan ve bu sahifeden başka hiçbir şey yazmazdık [27].
Sahabe'den el-Berra isimli zatın Nisa suresinin 93. ayetinin yazımı ile ilgili olarak Hz. Peygamber'in:
"Bana Zeyd'i çağır, okka, levha ve ketif veya ketif ve okka da getirsin", dediği ve sonra da devamla: "ayetini yaz" [28] şeklinde talimat verdiğini nakletmesi. Bu olay Medine'de geçmektedir. Zira biz biliyoruz ki Nisa suresi Medeni surelerdendir. Dolayısıyla Hz. Peygamber, inen ayetleri Medine döneminde de yazdırmaktadır.
Hz. Ömer'in müslüman oluşu ile ilgili olarak anlatılan olayda, onun eniştesinin ve kız kardeşinin evlerinde Kur’an’ın yazılı bir metinden okudukları haberi ki, burada Habbab İbn Eret'in Taha ve Kuvviret surelerini yazılı metinlerden öğrettiği ve okuttuğu rivayeti vardır [29].
Akabe'de, Hz. Peygamberle görüşen ve İslam Dini'ne giren Rafı' İbn Zureki'ye Hz. Peygamber'in o güne kadar inmiş ayetlerinin yazılı bulunduğu bir Kur'an nüshası vermesi haberi [30].
Hz. Peygamber'in hem Mekke ve hem de Medine'de özel katiplerinin bulunması ki, bunların sayısı yaklaşık olarak kırk kadardır. Bu katiplerin Kur'an ayetlerini yazdıklarını anlatan olaylar [31].
Bazı sahabilerin Hz. Peygamber'in sağlığında onun izni ile kendilerine birer nüsha Kur'an yazmaları. Bunların en meşhurları Abdullah İbn Abbas, Abdullah İbn Mes'ud, Ubey İbn Ka'b'dır [32].
Burada şunu belirtelim ki, Hz. Peygamber'in vefatından sonra Kur'an'ı nüzul sırasına göre yazan Hz. Ali'dir. Aslında bu meselenin önemli yönleri vardır. Birincisi Hz. Ali, şayet sonradan yazdığı iddia edilen nüshaya muhalif bir şey yazsa veya onun yazdığı nüsha eldeki Kur'an'a muhalif olsa idi mutlaka bunun rivayeti gelirdi. İkincisi ise şayet Hz. Ali bu dönemde sesini çıkaramadıysa, hilafeti döneminde elde bulunan Kur'an'a itiraz eder ve hatta belki kendisininki farklı ise onu okuturdu. Bu konuda da herhangi bir rivayete en azından benim şu ana kadar baktığım ve okuduğum kaynaklarda rastlamadım. Üçüncüsü ise Hz. Ali de Kur'an'ı ilk defa Hz. Peygamber'in vefatından sonra yazmamıştır. Zira Hz. Peygamber'in sağlığında onun da kendisine ait bir mushafının bulunduğu kaynaklarda yer almaktadır. Bu durumda Hz. Ali'nin yaptığı iş, daha önce yazdığı mushafını gözden geçirmek ve noksan olup olmadığını kontrol etmekti.
Hz. Peygamber'in vefatında Hz. Ebu Bekr'in onun evinde Kur'an'ın yazılı belgelerini tomar halinde bulup bir iple bağlayıp adeta koruma altına alması meselesi [33].
Bu noktada şunu belirtmenin faydalı olacağı kanaatindeyim. Sanki Hz. Peygamber'in evi bugünkü anlamda olmasa bile arşiv olarak kullanılmaktadır. Burada akla şöyle bir soru gelmektedir. Bu olayı Suyuti el-İtkan'ında kaydetmekledir ve Suyuti h. 911 yılında vefat etmiştir. Acaba bu bilgilerin doğruluğunu nasıl ispat edebiliriz. Şunu belirtelim ki, Suyuti, el-İtkan isimli eserinde takip ettiği çok önemli bir metodu vardır. O da, Suyuti, konu ile ilgili öncelikle faydalandığı eserleri kaydeder. Nitekim bu konuda da kaynak belirtmektedir ve verilen bilgi de çok önem arzetmektedir. Suyuti şunu nakleder:
''Haris el-Muhasibi, Kitabu Fehmi's-Sünen isimli eserinde şöyle der:
'Kur'an'ın yazılışı sonradan yapılan bir iş değildir. Hz. Peygamber sağlığında inen ayetleri vahyi katiplerine yazdırıyordu. Fakat yazılan bu ayetler deri, kemik parçaları ve hurma dalları üzerinde dağınık bir şekilde bulunuyordu. Hz. Ebubekir dağınık olan bu ayetlerin bir arada toplanarak yazılmasını emretmişti. Hz. Ebubekir'in bu gayreti, Hz. Peygamber'in evinde bulunan, üzerinde ayetler yazılı olan bir takım evrakın korunması için, bir kimse tarafından toplanıp tomar halinde bağlanması gibidir' der [34].
Hz. Peygamber'e bir sure indirildiğinde katiplerden birini çağırtır ve ona:
"Bu ayetleri içerisinde şu şu hususların anlatıldığı surenin içerisine koy”, derdi, şeklindeki haberler [35]. Buraya kadar sıraladıklarımız Kur'an'ın tamamının Hz. Peygamber zamanında, onun emri ile yazıldığı ve muhafaza edildiğini ortaya koyan delillerden bazılarıdır. O halde neticeyi şöyle bir hüküm cümlesi ile noktalamak istiyoruz. Kur'an'ın tamamı, Hz. Peygamber zamanında yazılmıştır. [36]
b- Hz. Ebubekir Zamanında Yapılan İşlem:
Bu, Kur'an'ın Hz. Ebu Bekir zamanında cem edilmesi meselesidir. Zira bu konu Kur'an tarihleri ile Tefsir usulleri ve bazı tefsirlerin mukaddimelerinde hemen hemen aynı şekilde tekrarlanır durur. Ama unutulmamalıdır ki, bu konu Kur'an tarihinin de en önemli konusudur. Şunu da belirtelim ki, burada hep aynı hata işlenmekte ve bu hata tekrar edilmektedir. O dönemde Kur'an'la ilgili olarak anlatılan olaydan anlaşıldığı kadarı ile sanki Kur'an Hz. Peygamber zamanında ve onun talimatı ile hiç yazılmamış, veya onun bu mesele ile hiçbir ilgisi olmamış da onun vefatından sonra Kur'an yeniden yazılmış, derlenmiştir. Halbuki durum böyle değildir. Nitekim buna yukarıda değinilmiştir. O halde Hz. Ebu Bekir zamanında yapılan iş nedir. Kısaca çeşitli malzemeler üzerine yazılmış olan Kur'an ayetlerinin iki kapak arasına alınıp bir mushaf şekline getirilmesidir. Yoksa yeniden yazdınlması değildir. Hele gerek Tevbe suresinin son iki ayeti, gerek Hz. Ömer tarafından getirildiği, şahid olmadığı için kabul edilmediği şeklindeki "recm"le ilgili mesele ve gerekse Hz. Osman zamanında yapılan istinsah işi esnasında Ahzab suresinin 23. ayeti ile ilgili yapılan açıklamalar hiç de inandırıcı gelmemektedir. Zira bu durumda nasıl olurda Hz. Ömer gibi adaleti ve durumu belli olan bir kişi tarafından ayet iddia edilen metin kabul görmez veya acaba alınmayan başka ayetler de var mı? Zira Müslim'in sahihinde Ebu Musa el-Eş'ari tarafından ayet olduğu belirtilen bir iki metin var ki [37] bunlar Kur'an'da bulunmamaktadır. Aslında bu tür iddiaların ve rivayetlerin doğruluk payı yoktur. Hz. Osman zamanına kadar el-Ahzab suresinin 23. Ayetinin Kur'an’a kaydedilmemesi meselesi ise başlı başına bir tezat teşkil etmektedir. Nasıl olurda şu kadar bir insanın ezberinde olan, Kur'an cem edildikten sonra Mescid-i Nebevi'de hazır bulunanların huzurunda okunan ve hiçbir eksiğinin bulunmadığı herkesçe onaylanan bir mesele, üzerinden yaklaşık 12 yıl geçtikten sonra farkedüebiliyor ve Allah'ın bir kulu çıkıp da bu ayetlerin yokluğunu söylemiyor. Doğrusu bunu anlamada zorluk çekmekteyim [38].
Burada Hz. Ömer'in tutumu ile ilgili bir iki noktaya değinmek istiyorum. Birincisi, Hz. Ömer'in getirdiği iddia edilen recmle ilgili olduğu söylenen metin şayet varsa bunun da kurulun başında bulunan Zeyd İbn Sabit'in ezberinde bulunması gerekirdi. Zira Zeyd İbn Sabit'in hafızlar arasında isminin geçtiği bilinmektedir ve onun hafızasının kuvvetli olduğu konusu teyit edilmektedir. İkinci olarak şayet Hz. Ömer, o gün ayet olduğunu ileri sürdüğü bir metni kabul ettirememiş olsa bile daha sonra halife olduğunda bunu haydi haydi Kur'an'a koydurturdu ki, böyle bir şey asla söz konusu dahi edilmemiştir. Üçüncü olarak da Hz. Ömer dahil Kur'an Mescid-i Nebevi'de okunduğunda hiç kimse bir itirazda bulunmamıştır. [39]
c- Hz. Osman Zamanındaki Faaliyet:
Hz. Osman zamanında istinsah edilen Kur'an'larla ilgili olarak, Zeyd İbn Sabit'in başkanlığındaki bu heyetin Kur'an surelerinin tertibini de yapmış olduklarını dile getirmek gerekir. Burada akla şu soru gelmektedir. Hz. Ebu Bekir zamanında cem edilen Mushafın tertibinin nasıl olduğudur. Ama bu konuda herhangi bir bilgiye rastlanılamamaktadır. Ancak İmam Malik'in Kur'an'ın surelerinin tertibinin de Hz. Peygamber zamanında yapıldığı şeklindeki bir değerlendirmesini burada belirtmeliyiz [40]. Aslında bu konu ihtilaflıdır. Ayetlerin tertibinin tevkifi, surelerin tertibinin ise sahabenin içtihadı ile olduğu fikri yaygındır. Hz. Osman zamanında yapılan işlem sadece Hafsa'nın yanında bulunan ve Hz. Ebubekir zamanında cem edilen nüshadan Kur'an'ın Kureyş lehçesine göre herhangi bir değişiklik yapılmadan aynen çoğaltılmasıdır ki, ilk çoğaltılan nüshaya İmam Mushafı adı verilmiştir.
İmam Mushafı ile ilgili olarak şunları söyleyebiliriz. Bunun Medine'de bırakılan nüsha olabileceği veya Hz. Osman'a ayrıca bir nüshanın yazılması ve ona İmam mushafı denmesi meselesidir ve bu nüshanın ilk istinsah edilen nüsha olmasıdır. Bunun şu önemi vardır. İlk yazılan bir metin daima daha dikkatli yazılır. Zira ilk yazılımda dikkatli davranılıp davranılmadığı fikri akla gelebilir. Yalnız unutmamak gerekir ki. Hz. Osman döneminde yapılan iş sadece mevcut resmi nüshadan herhangi bir değişiklik yapılmadan olduğu gibi yazıldığıdır.
Hz. Osman zamanında istinsah edilen Kur'an'ların sayısı hakkında 4,5,7 veya 8 olabileceği kaydedilmektedir. Ancak verilen bu sayılardan 8 nüsha olabileceği fikrini İzmirli Tarih-i Kur'an'ında kaydetmektedir [41]. Bu mushafların daha ziyade 4 veya 6 [42]; bazen de 4 veya 7 nüsha olduğu şeklinde ifadelere rastlanılmaktadır [43]. ez-Zerkeşi Hz. Osman zamanında istinsah edilen mushafların sayısı hakkında bilgi verirken, onların dört adet olduğunu belirtir. Yedi adet olduğunu söyleyenlerin görüşlerinin doğru olmadığını da dile getirir. Doğru olanın dört olduğunu kaydeder [44]. es-Suyuti ise konu ile ilgili olarak bilgi verirken:
"Osman'ın beldelere gönderdiği Mushafların sayısı konusunda ihtilaf edilmiştir. Meşhur olan onların beş tane olmasıdır" dedikten sonra bu mushafların 4 veya 7 olduğu hakkındaki rivayetleri de kaydeder [45].
Burada şunu da kaydetmek gerekir. O dönemde gerek Arap yazısının yetersizliği, gerekse mahalli lehçelerin farklılıklarından kaynaklanan bir problemden dolayı farklı okuyuşlar olabilmekteydi. Hz. Osman zamanında yapılan bu istinsah işi ile bu farklı okuyuşların da önüne geçilmiş ve ihtilaflar önlenmiştir.[46]
d- Kur'an'ın Günümüze İntikali Meselesi:
Bu konuda öncelikle şunun belirtilmesi gerekir. Hz. Osman zamanında istinsah ettirilen Kur'an'ların akibetlerinin mümkün mertebe tespit edilmesi burada öncelikle belirtilmesi gereken bir husustur. Konuyla ilgili olarak Lemehat fi Ulumi'l-Kur'an müellifi Muhammed b. Lütfî es-Sabbağ yaptığı araştırmada "Hz. Osman dönemine ait mushaflar şu anda nerededir?" diye bir soru sorduktan sonra çeşitli kaynaklardan bu nüshaların akibetleri ile ilgili bilgiler sunar. Bu bilgilere bakıldığında özellikle İbn Batuta'nın Seyahâtname'sinden nakillerde, İbn Batuta'nın hicri 779 yılında Şam'a yaptığı bir yolculuk esnasında Hz. Osman devrinden kalma bir Mushaf ı her Cuma günü insanların cuma namazından sonra ziyaret ettikleri ve bundan dolayı büyük bir izdihamın yaşandığını nakletmektedir.
Sabbağ, sonra müsteşrik Mayer'in şu sözüne yer verir: "Osman'ın cem ettiği Mushaf, elden ele herhangi bir tahrif söz konusu olmadan tevatüren bize kadar gelmiştir. Bu kayda değer herhangi bir değişiklik fikri akla getirmediği için, büyük bir ihtimamla korunmuştur. Bilakis şöyle diyebiliriz: Kur'an'ın mutlak olarak sayısız nüshalarının bulunması ve geniş İslam coğrafyasında insanların ellerinde bulunması nedeniyle kayda değer bir değişikliğe uğramamıştır. Zira birbiri ile ihtilaflı olan farklı İslam ülkelerinde tek bir Kur'an bulunur. İşte herkes tarafından kabul edilen bizzat bu metnin icma derecesindeki kullanımı bu indirilmiş olan nassın sıhhatinin bizim için en büyük delili ve var oluş sebebi sayılmalıdır". Bir başka müsteşrik ise:
"Şüphesiz Kur'an. bugün, içinde zikredilecek bir değişikliğin bulunmadığı yegane Rabbani Kitap'tır"[47].
Burada kısaca Kur'an'ın batı dillerine tercümesinden de bahsetmek gerekir. Bu konuyu araştıran Ömer Rıza Doğrul, Kur'an Nedir isimli eserinde konuyla ilgili olarak şunları söylemektedir:
"Kur'an'ı Kerim'i batı dillerinden birine tercüme etmeyi düşünen ilk batılı bilgin Pitrus Narabbes isminde Fransız bir rahipdir. Fransız rahip Kur'an-ı Kerim'i latinceye tercüme etmiş fakat eserini ikmal etmeden 3 158 yılında vefat etmişti. Bunun üzerine bir İngiliz olan Robert of Retina ile bir Alman olan Dalmaçyalı Herman bu tercemeyi ikmal etmişlerdir. Tercüme ikmal edilmiş olmasına rağmen 400 sene bir manastırda saklı kalmış, hiçbir kimse onu neşre cesaret edememişti. Nihayet Teodor Biblendir İsviçre'nin Bazıl şehrinde 1543 senesinde bu tercemeyi neşretmiştir. Daha sonra bu latince tercümeden İtalyanca. Almanca, Flemenkce Kur'an tercümeleri vücuda getirilmiştir" [48].
4- Kur'an'ın Kıraati:
a- Hz. Peygamber’in Kur'an'ı Nasıl Okuduğu:
Bu konuda şunu söyleyebiliriz. Hz. Peygamber Kur'an'ı ayette de belirtildiği gibi tertil ile okuyordu. Nitekim bir ayette [49] şöyle denilmektedir: "...ve ağır ağır Kur'an'ı oku". Tertil kelimesi ayrıca Furkan suresinde bir ayette de yer almakta ve şöyle buyurulmaktadır:
"...Biz onunla senin kalbini sağlamlaştırmak için böyle yaptık ve onu ağır ağır okuduk" [50].
Enes b. Malik'e Hz. Hz. Peygamberin okuyuşu sorulduğunda "Uzatılması gereken harfleri uzatırdı" şeklinde cevap vermiş ve besmeleyi okuyarak bismillah'daki lafza-ı celalin (Allah kelimesi) lamını Rahman kelimesindeki mimi uzatarak okuduğunu belirtmiştir" [51].
b- Sahabe Döneminde Kur'an'ın Okunması:
Sahabe döneminde Kur'an'ın okunması ile ilgili olarak ilk etapta söylenecek husus, onların da Hz. Peygamber'in yolunu takip ettikleridir. Ancak unutmamak gerekir ki, bütün sahabilerein aynı derece ve aynı güzellikte Kur'an'ı sesli okumaları beklenemez. Zira Kur'an'ı düzgün bir şekilde okuyabilmek için bir kere ağız yatkınlığı, harfleri doğru telaffuz etme ve bunun yanında da güzel bir sese sahip olmak gerekir. Elbette sahabe içerisinde bu niteliklere sahip kişiler vardı. Nitekim Hz. Peygamber'in sahabeden bazılarına zaman zaman Kur'an okuttuğu ve kendisinin de onları dinlediği rivayet edilir. Hz. Peygamber bir defasında Abdullah İbn Mes'ud'a Kur'an okumasını söylemiş, o da:
"Ey Allah'ın Elçisi, Kur'an sana nazil olduğu halde ben sana nasıl okuyayım" deyince Hz. Peygamber:
"Onu başkasından dinlemeyi severim" demiştir [52].
Burada üzerinde durmak istediğimiz mesele sahabenin kıraatten ne anladığı meselesidir. Zira şöyle bir iddia vardır. Kur'an farklı kıraatlerde tilavet ediliyordu ama Hz. Osman'ın Kur'an'ı istinsah ettirmesi neticesinde bu farklı kıraatler ortadan kalkmıştır.
Bu farklı okuyuşlarla ilgili olarak meselenin aslı, sahabenin Hz. Peygamber zamanındaki okuyuşları ile ilgili olarak nakledilen bazı olaylara dayanmaktadır. Bunlardan birisi ve en meşhurunu Buhari anlatmaktadır. Bu rivayete göre Hz. Ömer, Hişam b. el-Hakîm'i Furkan suresini okurken işitmiş ve onun bu sureyi farklı okuduğunu görmüş, bunun üzerine o sahabiyi Hz. Peygamber'in yanına götürerek durumu anlatmış ve Hz. Peygamber'de bunun üzerine her iki sahabiye bu sureyi okutup her iki okuyuşu da tasdik ettikten sonra şöyle buyurmuş:
"Şüphesiz Kur'an yedi harf üzerine nazil olmuştur. Ondan kolay olanı okuyunuz" [53]. İşte bu rivayet daha sonraki dönemlerde üzerinde yüzlerce makalenin yazılmasının nedenini oluşturmuştur. Bu rivayette geçen bazı kapalı noktalar bulunmaktadır ve şayet rivayet sahihse hadiste bir eksiklik söz konusudur. Zira yedi harften kasıt nedir, öncelikle bu ifade oldukça kapalıdır. İkinci olarak da Hz. Ömer'le, Hişam b. el-Hakîm'in farklı okuyuşlarına dair en küçük bir ipucu yoktur ki, biz bunun ne anlama geldiğini ve ne olduğunu açıkça belirleyelim. Burada şunu kaydetmek istiyorum. Bu hadisle ilgili yapılan çalışmalarda hemen aynı şeyler tekrarlanmıştır. İbn'ul-Cezeri bu konuda şunu söyler: Otuz yıldan fazla bu hadisi mütalaa ettim. Bana hep karışık gelmiştir. Bunun için hadisi düşünüyor ve derin bilgi sahibi olmak istiyordum. Nihayet bir gün Allah bana doğruyu ihsan etti ve ben de sahih, şaz, zayıf ve münker kıraatleri araştırdım. Bir de ne göreyim bu konudaki ihtilaflar yedi noktaya racidir, bunun dışına çıkmamaktadır" [54].
Burada asıl üzerinde durulacak nokta kanaatimce otuz yıl gibi uzun bir sürenin iyi niyetle geçirilmesidir. Aslında bu düşünce yedi harf hakkındaki şüpheye açık bir delildir. Zaten bu hadisin uydurma olacağı yönünde de açıklamalar yapılmakta ve şöyle denmektedir:
"Burada yedi kıraat, yedi harf meselesi üzerine birkaç kelime söyleyelim. Aslında bu yedi harf meselesi kaynaklarımızda çözülmemiş bir meseledir ve çözülmeyecektir. Çünkü yalan haberlere dayanmaktadır. Aslında bunu ortaya atan kişi çeşitli okunuşları meşrulaştırmak ve hepsinin Allah'tan olduğunu kanıtlamak için ortaya atmıştır. Fakat sonradan bu atılış gayesi de unutulmuş ve bu konuda yedi harfin ne olduğu konusunda otuzun üzerinde görüş serdedilmiştir" [55]
Burada sahabenin kıraati ile ilgili çelişkili haberlerden de bahsetmek istiyoruz. Sahabenin farklı okuyuşlarını tefsirlerde nakleden alimler onların bu ifadelerle ne kastettiklerine dikkat çekmemeleri bazı yanlış anlayışlara neden olmuştur. Zira bu zatlara ait olan Kur'an'larda farlılıkların bulunması acaba tefsir kabilinden mi, yoksa kıraat mi olduğu konusu da netleşmiş değildir. Bunlardan nakledilen ve fazlalık olarak belirtilen ifadelerin aslında birer kıraat değil, olsa olsa birer tefsiri açıklama kabilinden olmaları gerekir. İbnu'l-Cezeri'nin bunları Kur’an’ın kıraati şeklinde değerlendirmesi doğrusu şaşırtıcıdır [56]. Ama bu şekilde bir değerlendirme aslında İbnu'l-Cezeri'den önce de vardı. İbn Kuteybe Te'vilü Müşkili'l-Kur'an isimli eserinde konu ile ilgili olarak bir hayli nakillerde bulunduktan sonra şöyle der:
"Bütün bu harfler [57] Ruhu'l-Emin'in Hz. Peygamber (sav)'e indirdiği Allah'ın kelamıdır. Zira o, her Ramazan ayında Kur'an'dan indirileni ona arzederdi. Böylece Allah, bundan dilediğini ona bahseder, dilediğini nesheder, dilediğini kullarına kolaylaştır. Onun kolaylaştırdığı hususlardan birisi, her kavmin kendi dili ve adetlerinin cereyan ettiği şekilde okumalarını onlara emretmesidir"[58].
Meselenin aslı şudur. "Hz. Peygamber'in sahabileri, çeşitli bölgelere dağılmışlar ve gittikleri yerlerde Kur'an öğretmişlerdir. Sahabilerin hepsi Kureyş'ten değildi. Kendileri çeşitli bölgelere mensup olduklarından, gittikleri yerlerde kendi şive ve lehçelerine göre Kur'an öğretmişler, onlardan öğrenenlerin de şive farklarının, bir de o zamanki noktasız harekesiz Arap yazısının çeşitli okumalara elverişli olması eklenirse, çeşitli kıraatlerin nasıl ortaya çıktığı daha rahat anlaşılır" [59].
c- Kıraat Meselesi:
Bu konuda yukarıdaki konunun bir devamıdır. Ama bununla ilgili olarak şurasını hemen belirtelim ki, sahabeden sonra o dönemde olduğu gibi, daha sonraki dönemlerde de her bölge ve belde de Kur'an okutanlar bulunuyordu ve insanlar onlardan Kur'an okumayı öğreniyorlardı. Kur'an okuma işi de sıradan bir iş olmaktan çıkmış, bir ilim dalı olarak yavaş yavaş kendini hissettirmeye başlamıştı. Halkın okuması ile kurranın okuması arasında epeyce bir fark da böylece kendini hissettirmeye başlamıştı. Aslında bu gayet doğal bir iştir. Elbette nasılki her meslek sahibinin mesleğinde bir becerisi, buluşu olacaksa, Kur'an okumada da bu durum kendini gösterecek ve bu işle devamlı uğraşanlarla arada sırada uğraşan ve hatta mecburi olarak okuyan insanlar arasında fark olacaktır. Zira bu şekilde Kur’an’ı usulünce okuyanlar bunu öğreteceklerdir. Ancak bizim burada asıl üzerinde durmak istediğimiz konu kıraatin bir ilim dalı olarak ele alınmaya başlanmış olması noktası ile Hz. Peygamber zamanında her insanın Kur'an'ı bugünkü kıraatla uğraşanların okudukları gibi çok düzgün okudukları şeklinde bir anlayışa gidilmemesinin gerekliliğidir.
Burada kıraatin tanımı üzerinde durmak istiyoruz. Kıraat birkaç şekilde tanımlanmaktadır. Bunlardan birkaçını kaydetmek istiyoruz.
Kıraat, Kur'an-ı Kerim’in kelimelerinin edasının keyfiyetini ve ihtilaflarını, nakledenlerine isnat ederek bilmektir[60] veya Kur'an-ı Kerim kelimelerinin nasıl okunacağını, bütün vecihleri ile nakledenlere nispet edilerek, ittifak ve ihtilaflarıyla beraber nasıl eda edileceğini Öğreten ilimdir [61]. Okunuş şekilleri olan hazf, hareke, sükun, fasl, vasi, nakil, ibdal, imale, tahkik ve sair hususlarda Kur'an mütehassıslarının ittifak ve ihtilaflarını bildiren ilimdir[62].
d- Günümüze Kadar Kıraatin Kısaca Seyri:
Hz. Peygamber döneminde okunan kıraatler sahabe tarafından öğrenilmiş ve onun vefatından sonra da çeşitli beldelerde bu zatlar insanlara Kur'an okutmuşlardır.
Daha sonraki dönemlerde alimler koydukları usul ve kaideler çerçevesinde Kur'an okumuş ve okutmuşlardır [63]. Ama unutmamak gerekir ki, ilk dönemlerde nokta ve harekeden yoksun olan Arap yazısı farklı şekillerde okunmaya da müsaitti. İşte bundan olacak ki, İbn Haldun konuyu şöyle açıklamaktadır:
"Umumiyette, resm fenni de kıraat fennine eklenmiştir. Bu da Mushaf'taki, Kur'an harflerinin vaziyetleri ile çizgi biçimindeki resimlerinden ibarettir” [64].
Bilindiği gibi meşhur yedi kıraat imamını takiben “kıraat-ı seb'a" ve bunlara ilave edilen üç isimle de "kıraat-ı aşere" tabirleri kıraat ilminde yer almaya başladı.
Kıraat ilminin tasnif edilmesiyle birlikte kıraat meselesi daha bir canlılığını artırdı. Ed-Danî'nin kalemealdığı et-Teysir, meşhur yedi kıraatin temel kaide ve kurallarını ortaya koyması bakımından çok Önem arzetmektedir. Bu eserdeki kuralların kolay ezberlenebilmesi için, Şatibî, bunu Şatıbiyye adıyla maruf, Hırzu'l-Emanî'yi yazmış ve böylece bu kıraatler okunmaya devam etmiştir [65].
Türkler arasında kıraatin yayılması da genelde İbnu'l-Cezerî'nin Yıldırım Beyazıt tarafından Bursa'ya getirtilip, o zatın burada en-Neşr ve et-Tahbir isimli eserlerini yazması ve burada hizmet etmesi ile yayılmaya başlandığı söylenebilir [66]. Günümüzde de bu mesele İstanbul'da devam ettirilmektedir. [67]
5- Kur'an'la İlgili Bazı Kavramlar
a- Mekki Ve Medeni:
Burada bir noktaya dikkat çekmek gerekir. Hem ayetlerde ve hem de surelerde Mekki ve Medeni tabirleri kullanılmaktadır. Bunun manası Kur'an ayet ve surelerinden her birinin Mekke veya Medine'de indiğini göstermektir. Ama burada hemen belirtelim ki, bunu tam olarak tespit oldukça zordur. Fakat bir ölçü koyarak konuya şöyle bir açıklık getirebiliriz. Hz. Peygamber'in vahyin başlangıcından (m. 610) Medine'ye hicret etmesi (göç etmesi) tarihine kadar inen ayet ve surelere Mekki ayet ve sure denir ki, bu dönem yaklaşık 13 yıldır. Hz. Peygamber'in Medine'ye hicretinden vefat tarihi olan 632 yılına kadar inen ayet ve surelere de Medeni ayet ve sure denmektedir. [68]
b- "Nüzul Tarihi-Zamanı" Ve "Nüzul Sebebi:
Burada ayrıca bu ifadeleri yakından ilgilendiren iki tabir üzerinde de durmak gerekecektir. Bunlar "nüzul tarihi" ve "'nüzul sebebi" ifadeleridir. Nüzul tarihi veya zamanı demek Kur'an'dan bir ayet veya bir surenin ne zaman indiğini belirtmektir. Nüzul sebebi ise, herhangi bir ayetin inişine sebep teşkil eden olay veya olaylardır. Aslında gerek nüzul zamanı ve gerekse nüzul sebeplerini tam olarak tespit de kolay değildir. Bütün bunlar göz önüne alındığında özellikle surelerin kaç tanesinin Mekki veya Medeni olduğunu tam tespit oldukça güç görünmekle birlikte bu konuda yapılan rivayet ve çalışmalara bakıldığında yine de bazı sonuçlara varılabilir. Örneğin Mekke dönemini üç safhada ve Medine dönemini de tek safhada ele alanlar bulunduğu gibi, Mekki sureleri, vahyin başlangıcından Habeşistan'a hicrete kadar, Habeşistan'a hicretten İsra ve Miraç olayına kadar, buradan da Medine'ye hicrete kadar deyip buralarda inen surelerin sayısı 86 olmaktadır. Medeni dönemi de, Medine'ye hicretten Bedir savaşına kadar, buradan Hudeybiye musalahasına kadar, buradan Tebük savaşına kadar ve buradan da Hz. Peygamberin vefatına kadar olan dönemlere ayırmaktadırlar. Buna göre Medine döneminde inen surelerin sayısı da 28 dir. Surelerin isimlendirilmelerine gelince, bu konuda Hz. Peygamber'in elbette surelere ad koyduğunu biliyoruz. Bununla beraber sureler adlarını ihtiva ettikleri önemli bir olay veya isimden aldıklarını da söylemek mümkündür.[69]
c- Huruf-u Mukattaa:
Bazı surelerin başlangıçlarında kesik harfler diye ifade edilen ve orijinal adıyla "el-hurufu'1-mukattaa" denilen harflerden de kısaca bahsetmek istiyorum. Kur'an'ı Kerim'de 29 surenin başlangıcında bu harfler bulunmaktadır. Bu sureler şunlardır: Bakara, Ali İmran, A'raf, Yunus, Hud, Yusuf, Ra’d, İbrahim, Hicr, Meryem, Taha, Şuara, Nemi, Kasas, Ankebut, Rum, Lokman, Secde, Yasin, Sad, Mü'min, Fussilet, Şura, Zuhruf ve Duhan, Casiye, Ahkaf, Kaf, Nun.
Bu surelerden Bakara ve Ali İmran Medine döneminde inmiştir. Diğerleri Mekke'de nazil olmuştur. Diğer bir ifadeyle 27 si Mekke'de, 2 tanesi de Medine'de inmiştir. Bunların müstakil birer ayet olduğunu kabul etmek pek de isabetli değildir. Bunların içerisinde bir harfli olanlar vardır. İki, üç, dört ve beş harften oluşanlar da bulunmaktadır. Genelde anlamları ile ilgili olarak tartışmalar olmuştur. Bunlara değinmek istemiyoruz. Ancak şunu diyebiliriz ki, Allah bu Kur'an'ı insanlar anlasınlar diye göndermiştir. Şifreli işlerle alakalı olduğu, buna işaret ettiği ve hatta bu şifrelerin zamanla çözüleceği inancını taşımaktayım. Zira bugün hayatınmızda şifrelerin çok büyük önem taşıdıkları harkesin malumudur. [70]
d- Ayet:
Alamet, işaret, nişan ibret, mucize, burhan, delil ve topluluk gibi anlamlara gelen ayet kelimesi, aslında Allah'ın varlığına delalet eden her şeye isim olarak kullanılmaktadır. Ayetler iki kısımdır. Sözlü ayetler ki bunlar Kur'an gibi Allah'ın okunan kelamlarıdır. Sözsüz ayetler de vardır. Bunlarda kainatta Allah'ın varlığını ve birliğini ihsas ettiren her türlü varlıktır.
Kur'an'da ayet kelimesi genelde mucize (2 Bakara 211), açık alamet (2 Bakara 248; 3 Ali İmran 82), hayret verici bir iş, durum,(23 Müminim 50), İbret almak, burhan, delil (30 Rum 22) anlamlarına gelmekle beraber aynı zamanda şu manalara da geldiği görülür:. Bazı yerlerde bu kelime sadece, işaret ve sembol anlamına gelir. Bazı yerlerde tabiat hadiseleri, Allah'ın ayetleri olarak nitelenir. Çünkü her hadise bu perdenin altında gizlenen Allah'a işaret etmektedir. Peygamberlere verilen mucizelere de ayet denir. Çünkü bu ayetler, peygamberlerin ve gösterdikleri mucizelerle Alemlerin Rabbı olan Allah'ın varlığını ve birliğini göstermeye ve ispat etmeye yöneliktir. Bazı yerlerde Kitab'ın bölümleri de ayet olarak nitelenir. Çünkü bu ayetler sadece gerçeklere değil aynı zamanda bu ayetlerin sahibi olan Allah'a da işaret etmektedir.
Ancak Kur'an söz konusu olduğunda ayet, surenin bir kısmı, bir veya birkaç kelamdan ibaret Allah kelamıdır. Başka bir ifade ile ayet, Kur'an'ın içinde müstakil bir cümle olsun veya olmasın Allah kelamıdır. Ayet kelimesinin çoğulu ây veya âyâtdır.
Kur'an'da ayetlerin dizilişi tevkifidir. Yani Hz. Peygamber kendisine gelen her vahyi, ayeti hangi sureye yazılacağını ve surenin içinde de nereye kaydedileceğini bizzat kendisi belirtmiştir. Kur'an'da en uzun ayet Bakara suresinin 282. Ayeti olup müdayene diye isimlenen ve borç alıp vermede uyulması gereken esasları belirlemekten ayettir ki, tamamı bir sayfadır.[71]
e- Sûre :
Yüksek makam, yüce derece, şeref ve şan, alamet ve nişan, etrafı çevrilmiş sûr, hisar anlamlarına gelen sûre [72] kelimesinin çoğulu süver veya sûrâtdır. Kur'an söz konusu olduğunda, onun muhtelif kısımlarına sûre denir ki, Kur'an 114 sûreye ayrılmaktadır. En uzun sûre 286 ayetten oluşan Bakara süresidir. En kısa sûre ise üç ayetli Kevser süresidir. Kur'an'da sûrelerin dizilişi ayetlerde olduğu gibi değildir. Bu konuda farklı düşünceler olmakla beraber, sûrelerin dizilişinin Hz. Peygamber'in vefatından sonra sahabe tarafından belirlendiğini söylemek pek de yanlış olmaz.
Kur'an'da bu kelime ile ilgili müfret olarak dokuz, çoğul şekli olan süver biçiminde de bir ayette yer almaktadır. Ayet kelimesinde olduğu gibi değişiklik arzetmeyen sûre kelimesi gerek müfret ve gerekse çoğul biçimiyle bilindiği manada yani Kur'an'ın her bir bölümü anlamında kullanılmaktadır. [73]
6- Kur'an'ın Okunması:
Kur'an'ı okurken elbette bazı esaslar gerekmektedir. Nitekim Kur'an'ı ister yüzünden isterse ezberden okuyalım bazı tecvit kuralları gerekir. Ama burada bizim kastettiğimiz bu tür bir okumadan ziyade onu düşünerek, anlayarak okumamızdır. Onun insanlığa sunduğu mesajları okurken dikkatli, titiz ve anlayarak okumaktır. Yoksa Kur'an'ı bir hikaye, bir roman okur gibi okumamalıyız. Çünkü Kur'an kendisinin nasıl okumamız gerektiğini beyan etmektedir. Aslında burada şunu belirtelim ki, Kur'an'ı okumak bir ibadettir. Fakat bu ibadetin güzelliği ise onu anlamak ve düşünmekle olur. Çünkü hiçbir akıllı insan gösterilemez ki, okuduğunu anlamdan okusun. Onu anlamadan okumak belki bir ibadet sayılabilir, ama böyle bir okuyuş, içinde ebedi kurtuluşu yazılı olan bir hastanın elindeki ilacının tarifini bilmemesi gibi bir şey demektir. Uyarma ve müjdeleme Kur'an'ın en önemli iki özelliğidir. Ancak bu özelliklerin gerçekleşmesi için onun mutlaka okuyucuları tarafından anlaşılması gerekir, "Sana indirdiğimiz Kitap mübarektir. Ayetlerini düşünsünler ve aklı olanlar da öğüt alsınlar". [74]
"Kur'an'ı düşünmüyorlar mı? Şayet o, Allah'tan başkasından olsaydı, onda çok ihtilaflar bulurlardı".[75]
"Kur'an'ı düşünmüyorlar mı, yoksa kalplerinde kilitler mi var?" [76]
Allah, Araplar içinden seçtiği Peygamberine Kur'an'ı Arapça olarak vahyetmiştir ki, hitap edilenler ilahi mesajı anlasınlar. Nitekim ayette şöyle denilir [77]:
"Biz onu Arapça bir okuma olarak indirdik ki, düşünüp anlayasınız".
Kur'an okumaktan maksat, onu anlamak, ona göre hareket etmek ve onun istediği gibi toplumda bir insan olmaktır. Nitekim Sahabenin tutum ve davranışlarına bakıldığında onların kendilerine indirilen ayetleri okuyup, anlamaya çalıştıkları ve yaşamlarını ona göre düzenlediklerini şu rivayetten öğrenmekteyiz: Meşhur sahabi İbn Mes'ud'un şöyle dediği nakledilir: "Bizden bir kişi, on ayet okuduğu zaman, onların anlamlarını öğrenip, onlarla amel etmedikçe başka ayetlere geçmezdi"[78].
Arap olmayan müslimanların da kendi dillerinde yazılı olan meal, açıklama, Kur'an’ı kavramlarla ilgili çalışmalar veya tefsirler okuyarak Kur'an-ı Kerim'i anlamaya çalışmalıdırlar.[79]
7- Üslubu:
Kur'an-ı Kerim, çok okunmakla, tekrarlamakla eskimez, öğüt ve ibretleri tükenmez, insana verdiği harikuladelikleri son bulmaz. Çünkü o, Allah'ın mucize olarak indirdiği ve ayette "Şüphesiz ki, Zikr'i Biz indirdik ve onu Biz koruyacağız" [80] buyrulduğu gibi korumasını bizzat Allah'ın kendi üzerine aldığı bir kelamıdır.
Kur'an Arapça bir kitaptır. Kur'an'da çeşitli ayetlerde de bu durum belirtilmektedir:
"Biz onu Arapça bir Kur'an olarak indirdik ki, anlayasınız" [81]
"Sana da böylece Arapça bir Kur'an vahyettik" [82]
"Düşünesiniz diye Biz onu Arapça bir Kur'an kıldık" [83]
“Onun Arapça olarak indirilmesi gayet tabiidir. Zira peygamberin ilk muhatap çevresi Arabistan'dır ve Kur'an o çevrede o insanlara hitaben indirilmiştir. Çünkü her peygambere kendi kavminin dili ile kitap verilmiştir. Zaten bu bir genel yasadır. Nitekim ayette şöyle buyurulmaktadır.” [84]
"Biz, görevlendirdiğimiz her elçiyi ancak kendi toplumunun diliyle gönderdik ki, onlara açık bir biçimde açıklamada bulunsun".
Şunu da belirtelim ki, peygamberlere kendi dillerinde kitapları verilmeseydi, onların getirdikleri mesajları anlamada bir de dil sorunu çıkacaktı ki, bu durumda toplumla peygamberi arasında zaten var olan problemlere bir yenisi eklenecek ve iş biraz daha zora girecekti. Çünkü peygamberler kendi milletlerinin dillerini konuştukları halde bir hayli problemler ortaya çıkmıştır.
Burada vurgulamak gerekir ki, Kur'an, Hz. Muhammed'in kaleme aldığı bir kitap olmayıp ayetlerde
"Arşın sahibi katında değerli, güçlü, sözü dinlenen ve güvenilen bir elçinin getirdiği talimat" [85] olduğu bildirilir. Bu elçi de Cebrail'dir.
Kur'an'ın kendine has bir üslubu vardır. Merhum Elmalılı Hamdi Yazır'ın da kaydettiği gibi [86], onun üslubu, mümine hitap ederken, inanmayanın dikkatini çeker, onu uyarırken, mümine bir müjde sunar. Avama hitap ederken, havassi düşündürür, alime söylerken cahile dinletir. Cahile söylerken alime dokundurur. Geçmişten bahsederken geleceği gösterir. Bu günü tasvir ederken yarını anlatır. En sade ve basit görülenlerden en yüksek hakikatlere götürür. Gayb aleminden bahsederken, şuhud alemini ihmal etmez. İnsandan bahsederken, onun her iki dünya ile olan ilişkisine doğrudan veya dolaylı olarak değinir. Çeşitli mukayeseler, karşılaştırmalar yapmak suretiyle insan zihnini açmayı ve onu düşünmeye sevketmeyi amaçlarken, ona geniş ufuklar açar.
Üslup açısından şunları söylemek de mümkündür:
Kur'an'ın hiçbir yerinde bölüm ve konuların aynı veya ayrı başlıklarda verilmez. Tarihsel olaylar anlatılır, fakat anlatım bir tarih kitabında olduğu gibi değildir. Felsefe ve metafizik konular zamanla işlenir ama bunlar bir felsefecinin sunuşundan veya bir felsefe kitabının içeriğinden farklıdır. İnsandan ve evrenden çok farklı bir biçimde ve üslupta bahsedilir. Kuran kültürel, politik, sosyal, ekonomik problemleri çözmede ve yol göstermede kendine has metodu izler. Temel insani prensipleri, ahlakla ilgili hususları kendine özgü bir çerçevede ele alır.
Kur'an, insanı zaman zaman yerin göğün derinliklerinde dolaştırır. Dünyadan ahirete götürür, ve çok kısa bir dönemde tekrar dünyaya getirir. İnsan kendini ahiret nimetleri arasında sanarken bir bakar ki dünyanın gerçekleri ile karşı karşıyadır. Zifiri karanlıklardan birden aydınlığa çıkar. Gök gürültüsü içinde iken, ansızın berrak bir hava ve güzel bir şekilde bezenmiş bir çevre ile baş başa kalır.
Burada şunu da belirtelim ki, Kur'an'ın üslubu tasvirdir ve olayları ikili, karşıtlı olarak anlatır. Yani olayları canlandırarak ve sahneleştirerek anlatır. Böylece insanların Kur'an'da anlatılan olayları mukayese etme imkanı vardır. Örneğin, cennet, cehennem; gök, yer; melek, şeytan; emir, nehiy; müjde, tehdit veya müminlerin durumları anlatılır sonra kafirlerinki dile getirilir. [87]
8- Kur’an’ın İçeriği
Kur'an-ı Kerim'i içerik açısından tüm yönleri ile burada ele alacak değiliz. Ancak onun ihtiva ettiği bazı konulara kısaca değineceğiz.
Kur'an, okunduğunda görüleceği gibi yalnız manasıyla değil, kelimelerinin kulağa hoş gelmesi, adeta bir musiki duygusu içinde insanı coşturması yönüyle eşsiz bir mucize ve bir harikadır.
Kur'an'ın temel gayesi insanları Allah'a ve Ahiret gününe inanmaya ve salih amel işlemeye çağırmaktır. Bu konular üzerinde ileride durulacaktır. Ancak kısaca belirtelim ki, bu konular Kur'an'da hemen her surede doğrudan veya dolaylı olarak kısa veya uzunca anlatılmaktadır. Kur'an dikkatlice okunduğunda bu konuların kıssalar arasına bile zaman zaman serpiştirildiği görülür.
Kur'an indiği dönemdeki toplumda var olan tüm davranışlara, geleneklere değinmiş, ancak bunlar içinde tevhide aykırı olanlara müdahale etmiş, diğerlerini ise bünyesine almıştır. [88]
9- Kur'an İndiği Çevre:
Burada öncelikle iki noktaya değinilecektir. Bunlardan birisi, Kur'an gelmeden önce Hz. Peygamber'in nasıl bir çevrede yetiştiği, ikincisi ise bu dönemdeki dinlerin durumudur.
Peygamberimizin yetiştiği toplum ve dönemin gelenekleri, inançları, fikirleri ve alışkanlıkları [89] ile Hz. Peygamber'in gönderilişi, pratik hayatı ve dolayısıyla Kur'an'ın vahyi ve bu vahye muhatap olan toplumun genel durumu arasında çok sağlam ve güçlü bağlar vardır. Her şeyden önce bu bağlantının bilinmesi gerekir ki, bunu şöyle izah etmek mümkündür:
Peygamber o toplumun bir ferdidir ve orada mevcut olan her şeyden haberdardır. Aynı zamanda Hz. Peygamber'in hoşuna gitmeyen davranışlarla karşılaştığı da bir vakiadır. Onun yakın akrabaları ve onlarla olan ilişkileri Kur'an'la muhatap olmadan önce bu insanlar Allah'ı ve O'nunla ilgili her türlü sıfatları, şirkten beriliği, çocuk edinmemişliği, yardımcılardan müstağni oluşunu, kainat üzerindeki mutlak hakimiyetini kabul etmemekte ve böylece büyük bir sapıklık içindeydiler. Hayır, hak, adalet, fazilet ve benzeri iyi davranışlardan oldukça uzaktılar. Çok yanlış tutum ve davranış içindeydiler ve Kur'an bunlara değinmektedir. Örneğin hac aylarında insanların evlerine arkalarından girmelerini iyilik saymaları [90] bu yanlış davranışlardan birisidir. İşte Peygamber böyle bir toplumun içindeydi ve elbette bunları tasvip etmemekteydi. Nitekim Hılfu'l-Fudul'da yer almasının nedeni de budur [91].
Şunu belirtelim ki, Kur'an inmeden önce Mekke ve civarında yaşayan insanların veya Arabistan'daki insanların dini inanış durumları ile ilgili olarak çok farklı şeyler söylenmektedir [92]. Ancak kısaca belirtmek gerekir ki, Kur'an, indiği dönemde mevcut bütün dinlere veya oluşumlara değinmiştir. Bu durum ayetlerde yer almaktadır. Bunlar Mekke'de müşrikler, Ehli Kitap olanlar ki bunlar Yahudiler ve Hıristiyanlar, ayrıca sabiîler ve mecusilerdir. Elbette bunlara yeni dine inanan müminleri de katmak gerekmektedir.
Kur'an'da bu durum şu şekilde ifade edilir:
“Müminler, Yahudiler, sabimler, Hıristiyanlar, Mecusiler ve Müşrikler arasında kıyamet günü Allah kesin hükmünü verecektir. Allah her şeye şahittir" [93]
“Bu dinler yine Kur'an'da belirtildiği gibi aslını ve safiyetini yitirmişti. Örneğin Yahudilerden ve Hiristiyanlardan bahseden ayetlerden birinde” [94] onların tevhit inancını yani Allah'ın mutlak birliğini zedeleyen bir davranış içine girdiklerini ve Üzeyir'i ve Mesih'i Allah'ın oğlu olarak kabul ettiklerini belirtmekte ve şöyle buyurulmaktadır:
"Yahudiler, Üzeyr'i Allah'ın oğludur, dediler. Hıristiyanlar ise Mesih Allah'ın oğludur, dediler. Bu, kendi ağızlarının sözüdür. Kendilerinden önce inkar edenlerin sözlerinden benzetme yapıyorlar. Allah onları kahretsin. Nasıl da yüz geri çevriliyorlar". Bu ayetten de anlaşılacağı gibi Yahudilik ve Hıristiyanlık Allah'ın Musa'ya ve İsa'ya indirdiği gibi olmayıp asılları kaybolmuş veya tahrif edilmiş bir din konumundaydı.
Mekke'deki duruma gelince burada müşrikler vardı ve bunların Allah'ın birliğini vurgulayan tevhit inancına yönelik bir anlayışları da yoktu. Aksine ayetlerde [95] belirtildiği gibi şöyle diyorlardı:
"Dediler ki: “Şu dünya hayatımızdan başkası yok. Ölüyoruz, dinliyoruz. Bizi zamandan başkası helak etmiyor”. Onların bu konuda hiçbir bilgileri yoktur. Sadece zanda bulunuyorlar. Ayetlerimiz, karşılarında açık-seçik okunduğunda delilleri sadece şöyle demek olmuştur:
“Doğru sözlüler iseniz atalarımızı getirin". Ancak Kur'an'da ifade edildiği gibi [96] onlar, zaman zamanda Allah'ın yanında ortaklar ariyan bir topluluk görüntüsü vermekle birlikte O'na ortak koşuyorlardı:
"Onlara, gökleri veri kim yarattı, diye sorsan, yemin olsun Allah diyecekler. Onlara deki, peki Allah dışındaki yakardıklarmız hakkında ne diyorsunuz? Allah bana bir zarar vermek isterse, O'nun vereceği zararı uzaklaştırabilirler mi? Yahut bana bir rahmet dilese O'nun rahmetini tutabilirler mi? Deki, Bana Allah yeter! Tevekkül edenler O'na dayanır ve güvenirler". Aslında Mekke dönemi Araplarına Kur'an müşrik demektedir. Bunun nedeni de onların Allah'a ortaklar koşması ve putlara tapmalarıdır. Çünkü müşrik, şirk koşan, ortaklık yapan demektir.
Kur'an'ın indiği bu döneme, "cahiliye devri" denmektedir. Aslında bu dönem insanı cahil değildir. Birazdan üzerinde kısaca duracağımız gibi bu dönem insanları edebiyatta özellikle şiirde çok başarılıdırlar. Ancak sosyal hayatta bu kadar başarılı olduklarını söylemek mümkün değildir. Zira Kur'an'ın ifadesiyle bu dönem insanları, kız çocuklarına karşı insanlığın kabul edemiyeceği bir tutum ve davranış hatta çok yanlış bir inanç içindeydiler. Ayetlerde şöyle denilmektedir.
"Onlardan birine kız çocuk müjdelendiğinde yüzü simsiyah kesilir ve öfkesinden kuduracak gibi olur. Kendisine nıüjdelenenin utancından dolayı, toplumdan gizlenir. Onu hakaret ve eziklik üzere tutsun mu, yoksa onu toprağın bağrına mı gömsün. Bakın ne kötü hüküm veriyorlar".[97] Başka bir ayette de
"Diri diri toprağa gömülen kız çocuğuna, hangi günahtan dolayı öldürüldün diye sorulacak". [98]
Burada şunu da kaydedelim ki, az da olsa gerek Mekke ve gerekse Medine'de şirk ve küfürden uzak olarak Allah'a yönelme anlamını verebileceğimiz genelde ilk peygamberden günümüze kadar gelen ilahi dinlerin ve özelde de Hz. İbrahim'in dini diye ifade edilen Haniflik de bilinmekteydi.
İşte böyle bir çevreye inen Kur'an elbette ki, tepkilerle karşılaştı. Bu tepkiler her gün biraz daha kendini hissettirmeye başladı. Kur'an'a karşı çıkan bu insanlar şöyle derler:
"Dediler ki, bu, öncekilerin masallarıdır. Onu birilerine yazdırdı ve sabah akşam kendisine okunmaktadır".[99] Bu karşı çıkış hem Mekke ve hem de Medine döneminde devam etmiştir- Nitekim Medine dönemine ait bir ayette şöyle denilir:
"Onlara, Allah'ın indirdiğine uyun, dendiğinde, hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuza uyarız, dediler. Peki ama ataları bir şey düşünmeyen, doğru yolu bulamayan kimseler olsalar da mı?".[100]
Kur'an bu karşı çıkışlara hem Mekki ve hem de Medeni ayetlerde cevap vermiş ve meydan okumuştur. Öncelikle Mekke'de nazil olan İsra, Yunus, Hud surelerinde, daha sonra da Medine'de inen Bakara suresinde bu tutum ve davranış içerisinde olanlara hem cevap vermiş ve hem de meydan okumuştur. İsra suresinde:
"Deki, ant olsun, eğer insanlar ve cinler bu Kur'an'ın bir benzerini getirmek üzere toplansalar ve birbirlerine yardımcı olsalar bile yine onun benzerini getiremezler" [101] denilmektedir. Yunus suresinde (10 Yunus 38) Kur'an'ın sadece bir suresinin, Hud suresinde (11 Hud 13) on suresinin benzerinin getirilmesi istenir. Ancak onların bunu yapamayacakları ortadadır. Hatta bazı rivayetlerde Kur'an'ın bir benzerini getirme teşebbüsünde bulunulduğu ve ancak başarısız olunduğu belirtilir[102].
Medine döneminde ise bu meydan okuyuş şöyle devam eder:
"Eğer kulumuza indirdiğimizden şüphe içinde iseniz, Allah'tan başka bütün yardımcılarınızı çağırın ve onun bir suresinin benzerini getiriniz. Eğer doğru sözlü kişilerseniz. Eğer yapamazsanız ki, asla yapamayacaksınız, o halde o ateşten korkun. Onun yakın insanlarla taşlardır. O, küfre sapanlar için hazırlanmıştır".[103]
10- Kur'an'ın Genel Olarak Özelliği:
Öncelikle burada şunu belirtelim ki, Kuran kavramsal anlamda dört temel unsuru vurgulamaktadır:
1. Allah'ın ahlakı vasfı ile alakalı, yahut bu vasfı anlatan kavramlar.
2- İnsanın, kendisini yaratmış olan Allah'a karşı temel tutumunu, çeşitli cephelerini tasvir eden kavramlar.
3- İslam topluluğunun mensubu olup, bu topluluk içinde yaşayan bireyler arasındaki ahlaki ilişkileri tanzim eden ilke ve kaidelere ilişkin kavramlar [104].
4- İslam toplumunun, diğer toplumlarla münasebetlerini tanzim eden ve düzenleyen kavramlar.
Bu genel özellikleri belirttikten sonra şunları söyleyebiliriz:
1. Kur'an insanları tek olan Allah'a inanmaya çağırır. O'na hiçbir şekilde ortak koşmamayı. kainatın mutlaka bir yaratıcısının olduğu, insanın mutlak olarak O'nun birliğini kabul etmesi gerektiği belirtilir:
“Kendisinden başka tanrı olmayan, görüleni ve görülmeyeni bilendir. O, esirgeyici, çok merhametli olandır. O, kendisinden başka tanrı olmayan Allah'tır... Allah ortak koştukları şeylerden münezzehtir" [105]
“Bu duruma düşmenizin sebebi şudur: Tek Allah'a çağrıldığınız zaman inkar ettiniz, O'na ortak koşulunca inanırdınız. Artık hüküm O yüce ve büyük Allah'ındır." [106]
2. İnsanların bu dünyada boşuna, iş olsun diye yaratılmadıklarını, 'inandık' demekle, sınavdan geçirilmeden bırakılmayacakları dile getirilir: 'İnsanlar sadece 'inandık' demekle hiç imtihana çekilmeden bırakılacaklarını mı sandılar? Andolsun Biz, onlardan öncekilerini de sınadık. Allah, doğru olanları elbette bilecektir ve yalancıları da elbette bilecektir" [107]
3. İlk peygamberden son peygamber Hz. Muhammed'e kadar pek çok peygamber geldiğini ve bunların tebliğlerinde ortak yönlerin bulunduğunu, Hz. Muhammed'e inanıp itaat edilmesi gerektiği vurgulanır. Önce gelen peygamberlerin hayat hikayelerini anlatmak suretiyle insanlara öğüt verir:
“Peygamberlerin haberlerinden, senin kalbini sağlamlaştıracak her şeyi sana anlatıyoruz. Bunun için de sana hak gelmiştir. Bunda müminler için bir öğüt ve hatırlamada vardır" [108]
4. Kur'an'da, ona inansın veya inanmasın bütün insanları yaratanın Allah olduğu, insanın dışında kainattaki mevcut bütün varlıkların insanların emrine verildiği, kainatla insanın barışık olduğu, hurafe ve bidatlerden arındırılmış, sağlam ve güven veren bir inancın sunulduğu, insanların eşit yaratıldıkları üzerinde durulur: "Rabbiniz Allah işte budur. O'ndan başka tanrı yoktur. O herşeyin yaratıcısıdır, O'na kulluk edin. O her şeye vekildir" [109]
5. Kur'an akrabalık konusuna çok önem verir. Hatta Hz. Peygamber tebliğe başladığında öncelikle akrabalarından başlamayı isteyerek Hz. Peygamber'e şöyle talimat verir:
"Yakın akrabalarını uyar" [110]
Bu konu sadece bununla kalmaz. Kur'an bunu toplumda bağların kuvvetlenmesi düşüncesiyle değişik yerlerde dile getirmektedir. Bir ayette şöyle buyurulmaktadır:
"Allah'a kulluk edin, O'na bir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, yakınlara, yetimlere, düşkünlere, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya ve elinizin altında bulunan kimselere iyilik edin. Allah, kendini beğenip övünenleri elbette sevmez". [111]
6- Kur'an indiği dönemin gerek fert ve gerekse toplumsal olaylarla ilgili olarak ortaya çıkan problemleri, sorunları hallederken, daha sonraları bu tür olayların çözümüne de ışık tutar. Nitekim zina iftirasında bulunan kişilerle ilgili olarak önemli hususlara değinir. Kişilerin şahsiyet ve onuruyla oynanmaması gerektiği noktasında önemli ipuçları verir. Nitekim Nur suresinin özellikle 11-14, Ayetleri bu olaylarla ilgilidir. Ayetlerde şöyle denilmektedir:
"O yalan haberi getirip ortaya atanlar içinizden bir topluluktur. Onu işittiğiniz vakit mümin erkeklerle mümin kadınların kendiliklerinden hüsn-ü zanda bulunup: Bu apaçık bir iftiradır, demeleri gerekmez miydi?
Buna karşı dört şahit ile gelmeleri gerekmez miydi? Mademki onlar şahitleri getiremediler, öyleyse onlar Allah katında yalancıların ta kendileridirler. Dünya ve ahirette Allah'ın lütuf ve rahmeti üzerinize olmasaydı içine daldığınız yaygaradan dolayı herhalde sizi büyük bir azab çarpardı."
7- Üstünlüğün ancak takva ile olabileceği, ruhi yönden onu tatmin eden, güzel ahlaka çağıran, kötülükten arındırmak isteyen, toplumsal yapıda iktisadi esaslar koyan, onları birbirleri ile kaynaşmalarını sağlayan kardeşlik esaslarını belirleyen, sağlam karakterli kişiler olmalarını isteyen bir kitap olduğu belirtilir:
"Ey insanlar, sizi bir erkek ve dişiden yarattık. Tanışasınız diye sizleri milletlere, boylara ayırdık. Şüphesiz Allah katında en değerliniz O'na en çok bağlananızdır (takva). Allah her şeyi bilir, her şeyden haberdardır" [112]
8- Kur'an'ın imanla ilgilendiğini, ahlaki direktifler verdiğini, kanunlar koyduğunu, insanları İslam'a çağırdığını, kafirleri uyardığını her an görebiliriz:
"...Deki, hiç körle gören bir olur mu, karanlıklarla aydınlıklar bir olur mu..." [113]
“İnanan, fasık gibimidir. Bunlar hiç bir olur mu?" [114]
9. Tarihi olaylardan ibretler verdiğini, uyanlarda bulunduğunu, müjde verdiğini ve bunların hepsini bir ahenk içinde sunulduğu görülür:
"İnanan kişi dedi ki, 'ey kavmim, bana uyun, sizi doğru yola götüreyim. Ey kavmim, bu dünya hayatı bir geçinmedir. Ahiret ise ebedi olarak durulacak yerdir. Kim bir kötülük yaparsa onun kadar cezalanır, ama erkek ve kadın her kim inanarak faydalı bir iş yaparsa onlar cennete girerler ve orada kendilerine hesapsız rızık verilir. Ey kavmim, ben sizi kurtuluşa çağırdığım halde neden siz beni ateşe çağırıyorsunuz? Siz beni Allah'ı inkar etmeye ve bilmediğim şeyleri O'na ortak koşmaya davet ediyorsunuz? Oysa ben sizi O aziz ve çok bağışlayana çağırıyorum. Sizin çağırdığınız şeye kesinlikle ne dünyada ve ne de ahirette davet olamaz. Bizim dönüşümüz Allah'adır. Aşırı gidenler ise, ateş halkıdır. Benin size söylediklerimi yakında hatırlayacaksınız. Ben işimi Allah'a bırakıyorum. Şüphesiz Allah, kullarını görür'. Allah onu, onların kurdukları tuzakların kötülüklerinden korudu ve Firavn ailesini de azabın en kötüsü kuşattı" [115]
10. Kur'an bütün insanlığı aydınlatmak, onları karanlıklardan aydınlıklara çıkartmak gayesini gütmektedir:
"Elif, lam, ra, Bir kitaptır bu. Rablerinin izniyle, o güçlü ve övgüye layıkın yolunda insanları karanlıklardan aydınlığa çıkarman için onu sana indirdik.” [116]
''Allah size bir Zikr (Kur'an) indirdi, size Allah'ın açık ayetlerini okuyan bir Elçi gönderdi ki, inanıp yararlı işler yapanları karanlıklardan aydınlığa çıkarsın". [117]
Birinci ayette tüm insanları karanlıklardan aydınlığa çıkarma vadedilirken ikinci ayette sadece bu Kur'an'a inanan ve onun istediklerini yerine getirenleri karanlıklardan aydınlıklara çıkaracağı vurgulanır ki, bu gayet doğaldır. Çünkü Kur'an öncelikle kendinin tanınmasını ve kendisine uyulmasını istemektedir. Zira karanlıklardan aydınlıklara çıkmak Kur'an'a uymaya, onu anlamaya, yaşamaya ve onu tebliğ eden Hz. Muhammed'e itaat etmeye gayet doğal olarak bağlamaktadır.
11. Kur'an'ın önemli bir özeliği de insanları en doğruya, hidayete iletmektir. Bu temel esas sayesinde Kur'an indiği dönemde büyük bir olayı gerçekleştirmiş ve 23 yıl gibi insan hayatı için çok uzun sayılmayan bir zaman dilimi içerisinde onları en doğru olan şeye iletmiş, onları Allah'a ve Hz. Peygamber'e inanmalarının yanında güven telkin etmeyen bir toplum yapısından dünyaya ışık saçan bir duruma getirebilmiştir. Kur'an'da Allah şöyle buyurur:
"Şüphesiz bu Kur'an en doğruya iletir ve iyi işler yapan müminlere büyük bir ödül olduğunu müjdeler".[118]
Kur'an insanları hidayete eriştirir: Kur'an'ın hemen en önemli işlevi budur. Zaten Kur'an hidayet ve dalalet ilişkisi üzerinde sıkça durmaktadır. Kur'an'da beyan, din, marifet, doğruya erişme anlamlarına gelen hidayet ayetlerde çeşitli yönleri ile sunulmaktadır. Ancak burada hidayetle ilgili olarak bir iki noktaya değinmek istiyorum. Allah Kur'an'da hidayeti bir ayette şöyle sunar:
"Ve Ben tevbe eden, inanan ve salih amel işleyip, sonra da hidayete ulaşanları bağışlarım." [119]
Görüldüğü gibi bu ayette Allah hidayete ulaşmayı üç temel hareketin sonucuna bağlamaktadır. Bunlar:
Tevbe etmek, inanmak ve inandığını hayata geçirmek, yani yaşamaktır. Bunları yerine getiren kişi/kişiler hidayete ulaşırlar.
12. Kuran'da insanlara kitap, hikmet ve nübüvvet veridiği ifade edilerek şöyle buyrulur:
"Bu, Allah'ın hidayetidir. Onunla kullarından dilediğini hidayete ulaştırır. Eğer onlar da şirk koşmuş olsalardı, işledikleri heder olur giderdi. Onlar kendilerine Kitap, hikmet ve nübüvvet verdiklerimizdir. Eğer onlar bunları inkar ediyorlarsa, Biz bunları inkar etmeyecek bir toplumu onlara vekil ederiz". [120]
Bu ayette insanlara üç şeyin verildiği ifade edilmektedir: Kitap, hikmet ve peygamberlik. Kitap aslında insanlara ilahi hidayeti Öğreten rehberdir, kılavuzdur. Hüküm veya hikmet, hidayeti anlama, kavrama yeteneğinin insanlara verilmesidir. Peygamberlik (nübüvvet) ise, insanları hidayete yönlendirme görevidir.
13. Kur'an tüm insanlık için geçerli olan temel esaslar üzerinde de durur ve kendine inanıp, bağlı olanlara adeta bu temel esaslara sıkı sıkıya bağlanmaları gerektiği yönünde emir ve tavsiyelerde bulunur. Örneğin adalet kavramı tüm insanlar ve insanlık için hemen her alanda önem taşır ve bunda hiç kimsenin de kuşkusu yoktur. Zira adaletin olmadığı yerde sulh ve sükundan, temiz toplumdan bahsetmek çok da kolay olmaz. İşte bu prensip Kur'an-ı Kerim'de ciddi bir biçimde vurgulanmaktadır. Allah, adaleti emretmenin yanında [121], adaleti yerine getirmede anne ve babasının aleyhine de olsa, zengin ve akrabaları dahi olsa yine adaletin yerine getirilmesi yolunda müminleri uyarır [122]. Hatta bunun ötesine geçerek sevmediği bir millet veya kişiler hakkında bile olsa yapacağı tanıklık ve davranışlarında adil davranmayı müminlerden isteyerek şöyle buyrulur:
"Ey iman edenler, Allah için adaletle şahitlik edenler olun. Bir topluluğa karşı olan kininiz sizi adaletsiz davranmaya götürmesin. Adaletli olun. Bu, korunup sakınmaya daha uygundur. Allah'tan korkun. Allah, yapmakta olduklarınızdan haberdardır."[123]
[1] Kur'an'ın trifler için bkz., İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usulü, s 33-34
[2] Bu tarif İbn Haldun'a aittir, Bkz. Mukaddime. (Haz. Süleyman Uludağ), II, 1023
[3] Bkz. Abdussabur Şahin, Tarihu'l-Kur'an. s. 27
[4] Duhan: 44/3
[5] Kadir: 97/1
[6] Kadr: 97/2-3
[7] Bakara: 2/185
[8] Bkz., Abdullah Draz. En Mühim Mesaj Kur'an. s 13
[9] Ragıp el-İsfehani.Müfredat, vhy mad; İbni Manzur, Lisanu’l-Arap. vhy mad
[10] Kasas: 28/7
[11] Meryem: 19/11
[12] Nahl: 16/67-69
[13] En'am: 6/112
[14] Şura: 42/51
[15] Doç. Dr. Ömer Dumlu, Kur’an’da Bazı Kavramlara Bakış, Anadolu Yayınları: 1-4.
[16] Müzzemmil: 73 21.
[17] Müzzemmil: 73/6
[18] İsra: 17/106.
[19] Nahl: 16 89.
[20] Reşit Rıza, Tefsiru’l-Menar, III. 133
[21] Furkan: 25/1
[22] Hicr: 15/87
[23] Hicr: 15/9. Doç. Dr. Ömer Dumlu, Kur’an’da Bazı Kavramlara Bakış, Anadolu Yayınları: 4-5.
[24] Doç. Dr. Ömer Dumlu, Kur’an’da Bazı Kavramlara Bakış, Anadolu Yayınları: 5.
[25] Geniş bilgi için bkz., Bkz.. Abdullah Draz, En Mühim Mesaj Kur'an. s.3 ve devamı
[26] Müslim, Zühd, 72; Darımı, Mukaddime. 42; Ahmed İbn Hanbel. III, 12. 21. 39; İbn Ebi Davud es-Sicistarıi, Kitabu’l-Mesalıif, s 9
[27] Ebi Davud, Menasik, 95
[28] Bkz., Buharı, es-Sahih, Kitabu Fezaili'l-Kur'an, 4
[29] Bkz., İbn İshak. es-Sire. s. 161-162
[30] es-Semhudi, Vefau'l-Yefa bi Ahbari Dari'l-Mustafa. III, 857. Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi. I. 165-166 ve Kur'an-ı Kerim Tarihi, si 41
[31] Bkz., Kettani, et-Teratibu’I-İdariyye, (terc. Ahmet Özel). I. 199 ve devamı
[32] Sadece yukarıda isimlen yazılı olanlar değil, başka sahabiler de bulunmaktadır. Konu ile ilgili olarak bkz., İbn Ebi Davud es-Sicistani, Kitabu’l-Mesahif, s. 60-83
[33] Bkz., Suyuti, el-İtkan, I. 185; Muhammed Hamidullah, Kur'an-ı Kerim Tarihi, si 49
[34] Suyuti, el-İtkan, 1, 185
[35] Zerkeşi, el-Burhan fi Ulumi'l-Kur'an, I, 234
[36] Doç. Dr. Ömer Dumlu, Kur’an’da Bazı Kavramlara Bakış, Anadolu Yayınları: 6-9.
[37] Müslim, es-Sahih, Zekat, 39; ayrıca bkz., Şevkani, Fethu'l-Kadir, 1 140, Alusi, Ruhu'l-Meani. 1. 553
[38] Bu konu Kur'an tarihlerinde yer almaktadır. Bkz., Muhammed Hamidullah, Kur'an-ı Kerim Tarihi, s.47; Zencani, Tarihu'l-Kur'an s. 44
[39] Doç. Dr. Ömer Dumlu, Kur’an’da Bazı Kavramlara Bakış, Anadolu Yayınları: 9-11.
[40] Muhammed Hamidullah, Kur'an-ı Kerim Tarihi, s. 50
[41] İzmirli, Tarih-i Kur'an, s 13
[42] Bkz., Zencani. Tarihu’l-Kur'an, s. 34; Muhammed Hamidullah, Kur'an-ı Kerim Tarihi, s. 50. Zencani, bu nüshaların, Medine, Mekke, Basra ve Şam'a gönderildiğini de kaydeder
[43] Sicistani, Kitabu’l-M,esahif.s. 43; Muhammed Hamidullah. Kur'an-ı Kerim Tarihi, s. 50
[44] Zerkeşi, el-Burhan fi Ulumi'l-Kur'an. I. 240
[45] Suyuti, el-İtkan. I, 189
[46] Doç. Dr. Ömer Dumlu, Kur’an’da Bazı Kavramlara Bakış, Anadolu Yayınları: 11-13.
[47] Görüşler için Bkz.., M. Lütfi es-Sabbag. Lemehat Fi Ulumil Kur’an s 124
[48] Ömer Rıza Doğrul, Kur'an Nedir?, s. 79. Doç. Dr. Ömer Dumlu, Kur’an’da Bazı Kavramlara Bakış, Anadolu Yayınları: 13-14.
[49] Müzzemmil: 73/4
[50] Furkan: 25/32
[51] Buhari, es-Sahih. K. Fezail. 26. Doç. Dr. Ömer Dumlu, Kur’an’da Bazı Kavramlara Bakış, Anadolu Yayınları: 14.
[52] Bkz. Müslim. es-Sahih, Misafir, no 247-248
[53] Buharı, es-Sahih, Husumat 4
[54] İbnu'l-Cezeri. En Neşr I, 24
[55] Salih Akdemir, "Kur'an'ın Toplanması ve Kıraati Meselesi", s. 28-29
[56] İbnu l-Cezeri. En Neşr, I, 26-27. Konu ile ilgili olarak Zerkeşi'nin el-Burhan isimli eserine bakılabilir: I, 213-227
[57] Burada onun maksadı, farklı rivayet edilen ve aslında Kur'an'dan olmadığı halde Kur'an'mış gibi kabul ettiği hususları dile getirmesidir
[58] İbn Kuteybe. Te'vilü Müşkili'l-Kur'an, s. 38-39
[59] Bkz. Süleyman Ateş. VIII, 9. Doç. Dr. Ömer Dumlu, Kur’an’da Bazı Kavramlara Bakış, Anadolu Yayınları: 15-17.
[60] Dimyati. İthaf, s 2
[61] Muhaysin, Mühezzeb, s. 6
[62] Dimyatı, İthaf, s.2. Doç. Dr. Ömer Dumlu, Kur’an’da Bazı Kavramlara Bakış, Anadolu Yayınları: 17-18.
[63] Zerkannî, Menahilü'l-İrfan. I. 407
[64] İbn Haldun, Mukaddime. II, 1024
[65] Geniş bilgi için bkz., İbn Haldun, Mukaddime. II. 1024
[66] Bkz , Osman Eğin, Ebu Amr ve Kıraati, s. 5-12
[67] Doç. Dr. Ömer Dumlu, Kur’an’da Bazı Kavramlara Bakış, Anadolu Yayınları: 18-19.
[68] Doç. Dr. Ömer Dumlu, Kur’an’da Bazı Kavramlara Bakış, Anadolu Yayınları: 19-20.
[69] Doç. Dr. Ömer Dumlu, Kur’an’da Bazı Kavramlara Bakış, Anadolu Yayınları: 20.
[70] Doç. Dr. Ömer Dumlu, Kur’an’da Bazı Kavramlara Bakış, Anadolu Yayınları: 21.
[71] Doç. Dr. Ömer Dumlu, Kur’an’da Bazı Kavramlara Bakış, Anadolu Yayınları: 21-22.
[72] Ragıp el-İsfehânî, el-Miifredal, s. 247 ve devamı; Ebu Bekir er-Razi, Tefsim Garibi'l-Kur'an. s. 217
[73] Doç. Dr. Ömer Dumlu, Kur’an’da Bazı Kavramlara Bakış, Anadolu Yayınları: 22-23.
[74] Sad 38/29.
[75] Nisa: 4/82
[76] Muhammed: 47/24.
[77] 12 Yusuf: 12/2
[78] Bkz., Kurtubî, I, 39
[79] Doç. Dr. Ömer Dumlu, Kur’an’da Bazı Kavramlara Bakış, Anadolu Yayınları: 23-24.
[80] Hicr: 9/9
[81] Yusuf: 12/2.
[82] Şura: 42/7.
[83] Zuhruf: 43/3.
[84] İbrahim: 14/4:
[85] Tekvir: 81/19-21
[86] Elmalılı, Hak Dini, I, 16
[87] Doç. Dr. Ömer Dumlu, Kur’an’da Bazı Kavramlara Bakış, Anadolu Yayınları: 24-26.
[88] Doç. Dr. Ömer Dumlu, Kur’an’da Bazı Kavramlara Bakış, Anadolu Yayınları: 26-27.
[89] Bu fikirler için bkz., Ahmet Emin, Fecrul-İslam, s. 5 ve devamı
[90] Bakara: 2/189
[91] Bkz., Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi, I, 56-59; M. Watt, Muhammed Mekke'de, s.
[92] Bkz., Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi, 1, 73-84; M. Watt, Muhammed Mekke'de, s. 29 ve devamı.
[93] Hac: 22/17.
[94] Tevbe: 9/30
[95] Casiye: 45/24-25
[96] Zümer: 39/38
[97] Nahl:16/58-59:
[98] Tekvir: 81/8-9):
[99] Furkan: 25/5.
[100] Bakara: 2170
[101] İsra:17/88
[102] Örnekler için bkz., İbn Kesir. IV, 547
[103] Bakara: 2/23-24 Doç. Dr. Ömer Dumlu, Kur’an’da Bazı Kavramlara Bakış, Anadolu Yayınları: 27-32.
[104] İzutsu, Toshihiko, Kur'an'da Dini ve Ahlaki Kavramlar, s 37
[105] Haşr: 59/22-24.
[106] Mümin: 40/12.
[107] Ankebut: 292-3.
[108] Hud: 11/120.
[109] En'am: 6/102.
[110] Şuara: 26/214.
[111] Nisa: 4/36.
[112] Hucurat: 49/13.
[113] Ra'd: 13/16.
[114] Secde: 3218
[115] Mümin: 40/38-45.
[116] İbrahim: 14/1.
[117] Talak: 65/10-11.
[118] İsra: 17/9.
[119] Taha: 20/82.
[120] En'am: 6/88-89.
[121] Nahl, 16/90
[122] Nisa. 4/135
[123] Maide: 5/8. Doç. Dr. Ömer Dumlu, Kur’an’da Bazı Kavramlara Bakış, Anadolu Yayınları: 32-39.
İslami Okul Okulların En Önemlisi