Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Kuran - 3. Sayfa

2- İNSAN.. 2

I- Yaratılışı Ve Bazı Özelikleri: 2

2- Sorumluluğu: 3


2- İNSAN

 

Burada insanın iki yönü üzerinde duracağız. Bunlar onun yaratılışı ve genel manada bazı özellikleri ile sorumluluğudur.[1]

 

I- Yaratılışı Ve Bazı Özelikleri:

 

Kutsal kitapların tamamında insan Allah'ın muhatabıdır ve zaten bunun da böyle olması gerekir. Muhatap kabul edilen insanın ne olduğunu ise belki insanlık tarihi boyunca kendisi de yeterince anlamamış ve zaman zaman bunalımlara girmiştir. Adem'in oğullarında görülen çekememe duygusu [2] onun ayrılmaz bir parçası gibidir. Onun kendine has duygu ve düşünceleri, karakteri daima ilgi ve dikkat çekmektedir. Bulucu, icat edici bir yapıya sahip olmasının yanı sıra, zaman zaman yaptığı davranışlarına da akıl erdirmenin oldukça zor olduğu bir varlıktır.

Muhatap kabul edilen insanın her yönü dikkat çeklicidir. Onun içinde gerek Tevrat ve gerekse Kur'an'da insanın yaratılışı konu edilmiştir. Ancak biz burada Kur'an'da insanın nasıl anlatıldığına bakmak ve konuyu Kur'an açısından ele almak istedik.

Kur'an insanı ta yaratılışından tutun da bu dünya hayatındaki yapıp edeceği ile ölümünden sonrası hayatı için de Çok önemli bilgiler verir ve düsturlar koyar. Bir kere her şeyden önce   Kur'an   kadın   olsun   erkek   olsun her iki cinsin aynı maddeden yaratıldıldığının altını çizmektedir [3]. Ama Kur'an, bunun yanında insanlığın atası Adem'in yaratılış safhalarını en ince ayrıntısına varıncaya kadar anlatır. Onun yaratılış safhasında önce toprak [4], sonra çamur [5], sonra bu çamurun değişmiş cıvık balçığa, kuru balçığa dönüştüğünü Allah belirtilmekte [6] ve şöyle buyurmaktadır:

“Onu amaçlanarı düzgünlüğe ulaştırıp ve ruhumdan ona üflediğim zaman hemen ona secde ediniz” [7].

Daha sonra da Allah insanla ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:

"Ey insanlar eğer öldükten sonra dirilmekten kuşku duyuyorsanız, size açıklamak için biz sizi, topraktan, sonra nutfeden (sperm), sonra alakadan (embriyo), sonra yaratılışı belli belirsiz bir çiğnem et parçasından yarattık. Dilediğimizi belirtilmiş bir süreye kadar rahimlerde tutuyoruz, sonra sizi bir bebek olarak çıkarıyoruz” [8].

Allah'ın kendi nefesinden insana üflemesi, ona ayrı bir değer vermesi onun diğer varlıklardan üstün olması anlamına gelmektedir.

Hz. İsa'nın yaratılışı istisna tutulursa [9], insan Allah'ın koymuş olduğu bir yasa gereği üreme yoluyla çoğalmış [10] ve hatta bu da Kur'an'da ona kendini unutmaması, kendinin çok mağrur görmemesi ve yaratanına karşı    sorumluluğunu hissetmesi için de çeşitli biçimlerde ona hatırlatılmıştır:

"Sonra onun neslini bir özden hakir bir sudan yarattı [11]. "İnsan hangi şeyden yaratıldığına bir baksın, o, belkemikleri ile kaburga kemikleri arasından çıkan bir sudan yaratımıştır [12] .

Onun iki  çift yani erkek ve kadın olarak yarattığı da hatırlatılmaktadır [13]. Ancak bu çiftlerden her birinin aynı değer taşıdığı, iman ve amel bakımından her ikisinin aynı derecede mükellef olduğu önemle belirtilmektedir: : "Erkek veya kadın, mümin olarak salih amellerden işlerse, işte böyle kimseler cennete girerler ve zerre kadar onlara zulmedilmez [14]".

Bunun yanında üstünlüğün sadece takva ile olabileceği, yani Allah'ın emir ve yasaklarına daha çok uyan ve onları tititzlikle yerine getirmede bir üstünlüğün olacağı da çok net bir biçimde belirtilerek şöyle buyurulmaktadır:

"Ey insanlar, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah yanında en üstün olanınız, en takva olanınızdır. Allah bilen ve haber alandır”[15].

Allah'ın insanı en güzel bir şekil ve surette yarattığı vurgulanırken, sonra bu değerini koruyamaması halinde esfele safiline gönderileceği belirtilmektedir:

"İnsanı en güzel bir şekilde yarattık, sonra onu aşağıların en aşağısına gönderdik”[16].

Varlık aleminde insanı üstün kılan en önemli nokta onun akıl sahibi olmasıdır. Yoksa yemesi, içmesi, şehevî duygular gibi ceset ve onun işlevi bakımından insanı dünyadaki diğer varlıklar katagorisinde göstermek pekala mümkündür. Ama onun duygu ve düşünceleri, aklı ona üstünlük kazandırmıştır. Zira 'akıl Allah'ın İnsanın tabiatına, yaratılışına koyduğu bir sırdır. Akıl, onun fikirlerini yönlendirir, hayatta yürümesine öncülük eder, onunla hayır ve şer, hidayet ve dalaletin arasını ayırır. Nitekim Allah onun cesedine hareketlerinin etkeni ve aklın kendisi ile hidayete ulaşmasını sağlayan bir aktivite olan ruhu da koymuştur. Zira akıl ve ruh, Allah'ın işlerindendir ve O'nun kudreti, ilmi ve hikmetinin sırlarından bir sırdır [17].

Bilindiği gibi Kur'an'da aklın kullanılmasından bahsedilirken, taakkul (anlayış, kavrama), tezekkür (hatırlama), tefekkür ve tedebbür (düşünme) ifadeleri yer atmaktadır ki, bunlar, aklın verileri tidendir. Zira Allah Kur'an'da bizzat aklı zikretmez. Ama onun verileri olan düşünme, tefekkür etme ve benzeri hususları zikreder[18].

Akılla ilintili olarak aslında insanın iki önemli yönüne de dikkat çekmek gerekir: Bunlar ruh ve nefsdir. Nefse, bir şeyin hakikati, ruh manası verildiği gibi [19] can, bellek anlamı da verilmektedir [20] .

Kur'an'da insanın nefsinden de bahsedilir. Nefs bir şeyin zatı  ve kendisi  demektir. Ruh ve kalp manasına da gelmektedir [21]. Ayrıca  ruh ile bedenden mürekkep olan zat veya bedeni düzenleyen ruhtur [22]  diye tanımlar yapılmaktadır.

Aslına bakılırsa insan için nefs, ruh ve akıl birbiri ile sıkı irtibatlıdır. Zira bunlar onun kişi veya kişilik, tefekkür ve mana boyutunu oluşturmaktadır. Bu bakımdan bu üç temel kavramı kesin çizgilerle ayırmak oldukça zordur. Şu halde insanı nefs, akıl ve ruh üçgeninde düşünmek gerekir. Zira nefs, 'zaman içinde akan hayatın ta kendisidir[23].

Kur'an'da nefs kelimesinin insanla ilişkili bölümlerinde birer terkip şeklinde olması dikkat çekmektedir. Zira nefs-i emmare, nefs-i levvame, nefs-i raziye, nefs-i merdiye, nefs-i mutmainne, nefs-i mülheme ve nefs-i zekiye diye sınıflayabileceğimiz kısımlarından bahsedilmektedir [24]. Ama insandaki bu nefis, ona fucurcunu ve takvasını da ilham eder [25]. Onu bu sayede nefsi mutmainne, nefs-i radiye ve aynı zamanda nefs-i merdiye durumuna yükseltirken, diğer taraftan da onu nefsi emmare ve nefsi levvame gibi yerilen durumlara sevkeder.

İnsanın yeteneklerinden bahsedilirken, ayetlerde önplana çıkan husus onun çalışkanlığı ve çalışmasıdır. Ama burada önemle belirtilmesi gereken nokta, çalışma hususunda Allah mümin-kâfir ayırımı yapmamakta ve şöyle buyurmaktadır:

"İnsana çalıştığından başkası yoktur ve çalışması da yakında görülecektir”[26].

Onun nankör olduğu vurgulanırken [27], diğer taraftan da bundan kurtulabileceği de belirtilmiştir [28]. Çok aceleci olduğu hatırlatılırken [29], kendisine bir kötülük dokunduğunda feryat eden ve bundan kurtulduğunda ise şükredenlerinin az olduğu belirtilir [30] . Onun daima farklı biri olduğu, başkalarını küçümseme gibi hoş olmayan bir yapıya sahip bir kişiliği bulunduğu da unutulmamalıdır.

Allah,  insanların  ölümü hakkında hiçbir değişiklik yapmamıştır:

"Sonra (Allah) onu öldürür ve kabre koyar, sonra dilediği zaman onu tekrar diriltir”[31] .

Bunun yanında ölümü sadece insan değil bütün canlılar tadacaktır ve bunda hiçbir istisna yoktur. Zira Allah ayette şöyle buyurmaktadır:

"Her canlı ölümü tadacaktır”[32] .

 

2- Sorumluluğu:

 

Kur'an, mükellef insanı iki şekilde ele alır:

1. Ona mükellef bir varlık olarak bakar ve onu müstakil bir fert olarak görür. Dolayısıyla onun hesap vereceğini ve bunun neticesinde de ceza veya mükafat alacağını vurgular.

2. Kur'an insanın toplum içinde yaşadığını ve dolayısıyla ona toplumun bir ferdi olarak bakar. Onun evlenmesi, aile ve çocuklarının olması gibi özelliklerini göz önüne alır. Bundan dolayı onun toplum içindeki tüm davranışları dikkat çeker. Böylece Kur'an kişiyi hem ferdi ve hem de toplumun bir üyesi olması nedeniyle toplumdaki davranışlarından da sorumlu tutar.

Burada  kıça sorumluluk  üzerinde durmak istiyorum: Abdullah Draz, sorumlu tutulabilmesi için insanın:

1. İmkanlarla donatılması,

2. Önünde değişik yolların bulunması,

3. Rahatlıkla ve kolayca düşünme ve araştırma yeteneğine sahip olması,

4. Mukayese ve muvazene kabiliyetinin mevcut olması,

5. Gerçek anlamda hürriyetinin bulunması,

6. Yapmak istediğini yapabilecek kudrete sahip olması gerektiğini dile getirmektedir [33] .

İşte bu özelliklere sahip olan insan elbette kendi iradesiyle ileriye, geriye doğru ve yanlış hareket edebilme imkanını elde edecektir. Dolayısıyla konuşma, anlama ve anlatma hürriyet ve imkanına sahip olacak, böylece o, kendisinin akıl, irade ve iktidar sahibi olduğunu anlayacak [34] ve bu şekilde hareket edebilen insan da yaptığı her faaliyet ve davranışlarından mes'ul tutulabilecektir. Bu özelliklere sahip olan insan günah işleme ve sevap kazanma noktasında muhayyerdir. Çünkü iradesiyle hareket etme kabiliyetine sahiptir ve dolayısıyla doğabilecek her türlü sonuca katlanmak mecburiyetindedir. Burada şunu belirtelim ki, onun davranışları, Seyyid Kutub'un da kaydettiği gibi [35], ya sadece kendi şahsı ile ilgilidir, ya da başkasını hedef almıştır veyahut da hem kendisini ve hem de başkalarına fayda veya zarar verebilir. İşte burada sorumluluğun çok iyi anlaşılması gerekir.

Sorumluluk genel olarak "bir işin sorumluluğunu üslenmeye çağrılmış kişinin niteliği veya durumu" [36] diye tanımlanır. Bunun yanında, etimolojik olarak, bir mecburiyetten doğan sorumluluk, mükellefiyetin özel bir türü, sorumlu olmak, bir şeyden veya birinden sorumlu olmak şeklinde de ifade edilir [37] . Mesuliyet veya sorumluluk Fransızca'da responsabilite kelimesi ile karşılanmaktadır ve yurttaşlıkla ilgil sorumluluk (responsabilite çivile), hukuki sorumluluk (responsabilite penale) ve ahlakı sorumluluk (responsabilite morale) diye üç kısımda mütalaa edilir [38]. Draz, sorumluluğu dini, toplumsal ve ahlaki [39] yönden olabileceği gibi, adli yönden de responsabilite restitutoire (çivile) ve responsabilite remunetetoire (penale) olmak üzere iki kısımda olduğunu belirtmekte ve bunların da ahlaki sorumlulukla (responsabilite morale) ilgisi bulunduğunu kaydetmektedir [40].

Biz daha ziyade ahlaki sorumluluk üzerinde kısaca durmak istiyoruz. Ahlaki sorumluluk [41], "akıl sahiplerinin azim ve kasd ile yaptıkları fiilden doğan sorumluluktur" diye tanımlandığı gibi, "İhtiyari fiillerin hesabını   vermek ve bu fiillerin mahiyetlerine göre mükafaat veya mücazat görmek halidir [42] diye de tarif edilmektedir. Başka bir tanımda ise ahlaki sorumluluk için, "zorunluluk, tasvip edilen veya kanunî olmayan, başkasına yapılan hatayı onarma, telafi etme [43] şeklinde tanımlanmaktadır. O halde kişi azim ve kasd ile bir fiile yöneliyor ve yapıyorsa, bunun neticesinde meydana gelecek sonuçlara da katlanması gerekir. Bu açıdan konuya    yaklaşıldığında, Kur'an'da, sorumluluğun ferdi olduğu ortaya çıkmaktadır [44]. Çünkü nihai planda 'Kur'an'da suçun ve cezanın başkasına geçmesine, yayılmasına bir tez olarak rastlanmaz ... Kur'an'ın ana tezi, herkesin sadece yaptığından sorumlu olduğu tarzındadır [45]. Ama kişi hangi tür davranışlarından sorumludur. Bilindiği gibi sorumluluk sadece davranışlarla kayıtlı olmayıp, onların eserlerinden, aktiflyle-pasifiyle, kasıtlı veya kasıtsız olsun sorumlu olunacağı, hatta, doğuşuna sebebiyet verilen ve fakat tekrarlamalarına ses çıkarılmayan başkalarının davranışlarından bile sorumlu olunabileceği unutulmamalı ve bunun toplumsal sorumuluğa dahil olacağı daima akılda tutulmalıdır [46].

Gücünün üstünde herhangi bir yükümlülükle sorumlu tutulmayan [47] insana, sorumlu olunca, ona bazı yükümlülükler ve haklar da getirilmiştir.

İnsanın üzerinde kendi nefsinin, ailesinin, toplumun hakkı olduğu gibi, Allah'ın da hakkı vardır.

Kişinin kendi nefsi üzerinde hakkı vardır. Kişinin kulluk bilinci içerisinde hareket ederek inanç ve davranışlarında kendini düzeltmesi gerekir [48].

Bundan sonra kişinin sorumlu olduğu ailesi ile ilgilenmesi, onların da düzgün bir hayat sürdürebilmeleri yolunda gayret sarfetmesi gerekir.  Zira ayette şöyle buyrulur:

"Ey inananlar, kendinizi ve ailenizi bir ateşten koruyun ki, onun yakıtı insanlar ve taşlardır. Onun başında gayet katı, sert tabiatlı, Allah'ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmeyen ve emredildîklerini yapan melekler vardır”[49].

Bu ayet, Mevdudi'nin de açıkladığı gibi [50], kişinin kendini Allah'ın azabından kurtarmasının yeterli olmadığını, gücü yettiğince ailesini de Allah'ın sevdiği birer kul olacak şekilde yetiştirmesi gerektiğini ve onların kendi sorumluluk sınırına dahil olduğunu vurgulamaktadır.

Bu ayette belirtilen "kendinizi ve ailenizi... koruyun" ifadesi, çeşitli şekillerde yorumlanmaktadır. Hz. Ali, bundan maksat, onların eğitilmesi ve terbiye edilmesinin kasdedildiğini belirtirken, İbn Abbas:

"Allah'a itaatle amel edin, O'na isyandan sakının; ailenize vaz-u nasihatte bulunun. Allah, sizi ateşten korur" şeklinde yorumlamaktadır [51]. Mücahid'in ise, bundan maksadın, kişinin kendisini ve ailesini koruması ve Allah'tan korkmalarının tavsiye edildiğini, onların terbiye edilmesi gerektiği şeklinde açıkladığı rivayet edilmektedir ki, yapılan bu yorumlar ayette ifade edilen anlamı da yansıtmaktadır. Bugün iyi bir eğitimin önemi ortadadır. Kişinin başta kendisi olmak üzere mesuliyeti sınırları içerisinde bulunan aile fertlerinin iyi yetiştirilip topluma kazandırılması, herhalde en önde gelen meselelerdendir. Böylece kişi topluma karşı sorumlu olduğu noktalardan birini yerine getirmiş olur. Zira toplumda hayrı ve iyiliği yerleştirip şerri ve fenalığı yok etmek kişinin vazifeleri arasındadır.

Kişinin kendisini yaratana karşı da görevi vardır. Bu da:

"Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye  yarattım" [52]  ayetinde ifade edildiği gibi onun daima bu bilinç içinde olması, Allah'ın emir ve yasaklarına karşı duyarlı olması gerekir. Allah'ın kul üzerindeki hakkı, kısaca 'O'nun emrettiği şeylerin hepsini yerine getirmek, nehyettiklerinden sakınmak, bütün davranışlarında sadece O'na kulluk etmektir [53]  diye açıklayabiliriz.

Kur'an-ı   Kerim'de insanın, sorumluluğu nasıl üslendiği temsili bir biçimde anlatılmaktadır:

"Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara sunduk. Onu yüklenmekten kaçındılar. Ondan korktular. Onu insan yüklendi. Çünkü o, çok zalim, çok cahildir” [54].

Ayette geçen bu emanetten ne kasdedildiği hususunda pek çok fikirler ileri sürülmüştür. Buradaki emanet Allah'ın kullarına farz kıldığı şeyler, taat, kadının iffet ve namusunu koruması, din, farzlar ve hadler, insanların tüm emanetleri[55], teklif, kelime-i tevhid, azalar, Allah'ı bilmek[56], akıl veya adalet [57] anlamlarına geldiği kaydedilmektedir.

Bu ayette temsili bir anlatımın olduğunu kaydedenler de bulunmaktadır. Bu görüşe göre, emanete hiyanet, sadece insan tarafından olup, gökler, yer ve dağlar bunu yapamazlar[58]. Çünkü 'Allah Taala yukarıda bahsettiğimiz ayette, dağların, yerin ve göğün emaneti kabul etmeyişini, temsil tarikiyle teklifin gerçekten güç olduğunu anlatmak için söylemiştir [59].

'Emanet insana tevdi edilen ve onu malik olan sahibine veya ondan yararlanacak olana ulaştırması için koruması ile yükümlü tutulan hakkın adıdır. O bakımdan bu isim malı kapsar. Onun emanet olarak yerine getirilmesi tam ve eksiksiz olarak teslim edilmesine bağlıdır. İlmi de kapsar. İlim emanetinin yerine getirilmesi, doğru şekilde öğretilmesidir. Görüş belirtmeyi de kapsar. Görüş emanetinin yerine getirilmesi, ona gerek duyulan kimseye veya uygulama yetkisini elinde bulunduran kimseye görüşünü belirtmesi ile yerine getirilir [60].

Gerçekten de emanet dağların dahi taşımaktan çekindiği sorumlu bir şeydir. Emanete asla hiyanet edilmemelidir. Şu halde biz bu ayetten (el-Ahzab, 33/72) insanın gerçekten çok ağır bir yükün altına girdiğini söyleyebiliriz. Bu emaneti yüklenen insanın elbette dünyada sorumlu tutulabilmesi için onun bazı özelliklere sahip olması gerekir. Çünkü mükellef olmayan kişilerin sorumlu tutulması imkansızdır. Kişinin sorumlu tutulabilmesi için de temel iki şart vardır. Bunlar da akıl ve hürriyettir [61].

Draz, insanla ilgili' olarak, genellikle ifrat ve tefrit noktasında iki görüşün olduğunu şöyle açıklar:

"İnsan, yeryüzünde başıboş, kendisini olayların ve zamanın akışına bırakacak, herşeyi oluruna terkedecek, tek başına hiçbir şeye etkisi ve yetkisi olmayacak şekilde yaratılmıştır diyenler hata etmiştir. İnsan, bu kainatın mutlak efendisidir. Yapamayacağı bir şey yoktur, bütün tabiata ve olaylara hakimdir, kendi yaratılışını da hükmü altına almıştır diyenler de hata etmiştir [62]. Bu tür düşüncelere kapılmak gerçekten abesle iştigal etmektir. Zira insan tamamen sorumsuz bir varlıktır, şelindeki bir düşünce Kur'an'a ve realiteye ters düşmektedir. Ayette emanetin göklere, yere ve dağlara arzedildiği, onların bunu yüklenmekten çekindikleri, ama, bu emaneti insanın yüklendiği zikredildiğini [63] kaydetmiştik. Buradan hareketle insanın mükellef olmakla beraber işinin de gerçekten zor olduğu da vurgulamalıyız.

Kur'an'da sorumluluğun bir fert planında takdimi, bir de ferdi oluşunun cemaat çapında takdimi söz konusudur[64]. Çünkü Kur'an'da hiç bir şahsın diğerinin günahını çekemiyeceği ifade edilirken ,  bazı ayetlerde de kişilerin hem kendi ağırlıklarını [65] ve hem de başkalarının ağırlıklarını veya başkalarının günahlarının bir kısmını yüklenecekleri [66] de buyrulmakta ve böylece bir tezat olup olmadığı hususu akla gelmektedir.

Şunu hemen ifade edlim ki, Kur'an'da sorumluluğun ferdi oluşunda hiçbir şüphe yoktur. Yani herkes yaptığından mesuldür ve bunun neticesini ceza veya mükafaat olarak görecektir. Başkasının günahını taşımak veya yüklenmek demek, netice itibariyle, günahı işleyen insanın yerine ceza çekmek demek değildir. Fakat sebep olduğundan dolayı kendisine terettüp eden cezayı çekecek demektir. Günahı işleyen de günah işlediğinden dolayı ceza görecektir. Yani nihai planda ceza veya mükafaat ferdidir ve kanaatimizce Kur'an'da vurgulanan da bu olsa gerek. Çünkü herkesin iradesi vardır ve bu iradesini kullanması gerekir. Aksi takdirde ona niçin aklını kullanmadın, diye soru yöneltilebilir. Çünkü sorumluluk Draz'ın ifadesiyle 'bir görev yapmaya ve bir işi yerine getirmeye çağrıldığın zaman başlar, bu çağrıya uyarak görevini yerine getirip hesabını teslim ettiğin yerde biter. Bu iki nokta arasındaki uzaklık senin görevini yerine getirmedeki başarına bağlı olarak uzar veya kısalır [67]. İşte bu süre içerisinde insanın her türlü davranışından sorumlu olduğu açıktır.

Bütün bu açıklamalardan sonra diyebiliriz ki, kişinin sorumlu olduğu noktalarda doğabilecek müsbet veya menfi sonuçlara katlanılması ve neticede ona göre mükafaat veya ceza görmesi kadar doğal bir şey olamaz. İşte bu açıdan bakıldığında Kur'an'da ifade edilen ferdi sorumluluğun kişinin şahsi, ailevi ve toplumsal görevlerinin bir neticesi olduğu ortaya çıkmaktadır ki, Hz. Peygamber'in, kişinin toplumsal sorumluluğu olduğunu anlatan    hadislerinden birinde şöyle dediği nakledilmektedir:

"Kim İslam 'da güzel bir çığır açar, kendisinden sonra da bu çığır devam  ederse, onların sevaplarından herhangi bir şey eksilmeksizin, onu yerine getirenlerin sevabından benzeri kendisine yazılır. Kim de İslam'da kötü bir çığır açar ve kendisinden sonra da bu çığır devam ederse, onu yapanların günahlarından hiçbir şey    eksilmeksizin,  onu yerine getirenlerin günahlarının benzeri kadar kendisine yazılır” [68].

Burada neticeyi Fazlur Rahman'ın şu sözleri ile bağlamak istiyorum:

"İnsanları etkileyen ve eğitim yoluyla akıllarına şekil veren veya lüzumsuz bigi ile dolduran kimseler, böylece etkilenen kimselerin işledikleri suçlara doğrudan ortak ve sorumlusu oldukları için örnek teşkil ederek veya baskı yoluyla, hatta eğitimle dahi kötü yollara sürükleyici etki yapan insanların bir kısmı Kur'an'a konu olmuşlardır:

"Ateşe giren kafirler dediler ki: Rabbimiz, cinlerden ve insanlardan  bizi saptıranları göster; onları ayaklarımızın altına alalım da en altta kalanlardan olsunlar" [69]

İşte böyle bir ortam içindedir ki, Kur'an'ın sık sık kullandığı "hidayet", "doğruyu gösterme", "hakikat", "doğru   yol, ve"sırat-ı müstakim" gibi terimler, en geniş anlamlarını kazanmaktadırlar. İnsanın bütün geleceği "başarılı mı olacak", yoksa "helak mı olacak". İşte bu doğru yolu seçip seçmeyeceğine bağlıdır ki, birçok kimse, sanki insanlığın geleceğini hiç değiştirmeyecekmiş gibi, bunu çok hafife almaktadır [70].



[1] Doç. Dr. Ömer Dumlu, Kur’an’da Bazı Kavramlara Bakış, Anadolu Yayınları: 43.

[2] Maide: 5/27-31

[3] Nisa: 4/1; Alak. 96/1

[4] Al-i İmran: 3/59; Hac. 22/5; Rum, 30/20

[5] İsra: 17/61; Secde, 31/7; Müminûn, 23/12; Sâd, 38/71

[6] Hicr: 15/26, 28; Rahman, 55/13

[7] Hicr: 15/29

[8] Hac: 22/5

[9] Bu konuda şu ayeti zikredebiliriz: "Allah yanında  İsa'nın  durumu, Adem'in  durumu  gibidir. Onu topraktan  yarattı, sonra   da ona "ol" dedi ve oluverdi". Al-i İmran, 3/59

[10] Hac: 22/5

[11] Secde: 32/8

[12] Tarık: 86/5-6

[13] Necm: 53/45-46; Kıyamet, 75/39

[14] Nisa: 4/124

[15] Hucurat: 49/13

[16] Tin: 95/4-5

[17] Abdulkerim el-Hatip. el-İnsan fi'l-Kur'an. s. 29-30

[18] Geniş bilgi için bkz., Abdulkerim el-Hatip. el-İnsan fi'l-Kur'an, s. 29

[19] Bkz., Ebubekir er-Râzî, Tefsiru Garibi'l-Kur'an. s. 268

[20] Nefsin tanımları için bkz.. Ahmet Ögke. Kur'an'da Nefs Kavramı, s. 13-17

[21] Bkz., Elmalılı, Tefsir, I. 223 ve

[22] Bkz., Elmalılı, Tefsir, VIII, 2817

[23] Bkz., Abdulkerim el-Hatip, el-İnsan fi'l-Kur'an, s. 51

[24] Bkz., Elmalılı, Tefsir, VIII, 5817

[25] Şems: 91/7-8

[26] Necm: 53/39-40

[27] Abese: 80/17

[28] Şems: 91/9

[29] İsra: 17/11

[30] Lokman: 30/33-34

[31] Abese: 80/21-22

[32] Al-i İmran: 3/185; Enbiya. 21/35; Ankebut. 29/57. Doç. Dr. Ömer Dumlu, Kur’an’da Bazı Kavramlara Bakış, Anadolu Yayınları: 43-48.

[33] Abdullah Draz. İslam'ın İnsana Verdiği Değer, s. 73

[34] Bkz., Abdullah Draz. İslam'ın İnsana Verdiği Değer, s. 73

[35] Seyyid Kutub, Fi Zılal, III, 438

[36] Bkz., Andre Lalande. Vocabulaire Technique et Crıtıque de la Philosophie, s. 926

[37] Bkz., Abdullah Draz, La Morale du Coran. s.103

[38] Bkz., Andre Lalande, Vocabulaire Technique et Crıtıque de la Philosophie, s. 926.

[39] Abdullah Draz, La Morale du Coran, s. 107

[40] Abdullah Draz, La Morale du Coran, s. 180

[41] Bkz., Ahmet Hamdi Akseki, Ahlak İlmi ve İslam Ahlakı, s.89

[42] Bkz., Ömer Nasuhi Bilmen, Dini ve Felsefi Ahlak Lügatçesi, s. 116

[43] Bkz., Andre Lalande. Vocabulaire Technique et Crıtıque de la Philosophie, s. 926

[44] el-En'am: 6/164; el-İsra:  17/15: Fatır:  35//18; ez-Zümer: 39/7; en-Necm: 53/38-41

[45] Bkz., Abdullah Draz, La Morale du Coran. s. 43 ve 115. Ayrıca bkz,, 45 Sadık Kılıç, Kur'an'da Günah Kavramı, s. 223

[46] Abdullah Draz, İslam'ın İnsan'a Verdiği Değer, s. 87. 47

[47] Bakara: 2/286

[48] Bkz., Ö. Dumlu, Kur'an-ı Kerim'de Salah Meselesi, s. 79-82

[49] et-Tahrim, 66/6

[50] Mevdudi, Tefhimu'l-Kur'an, VI. 364

[51] Bkz., et-Taberi,Tefsir, XXVIII, 165-166

[52] ez-Zariyat, 51/56

[53] Bkz., Seyyid Kutup. Fi Zılal, II, 169

[54] Ahzab: 33/72

[55] Bkz., et-Taberi. Tefsir, XXII, 54-57; es-Semerkandi. Bahru'l-Ulum, III, 63; İbn Atiyye, el-Muharreru'l-Veciz, IV, 402

[56] Bkz., er-Razi, Tefsir, XXV, 235

[57] Bkz., es-Semerkandi, Bahru'l-Ulum. III, 62

[58] Bkz., es-Semerkandi, Bahru'l-Ulum, III, 63

[59] Bkz., er-Razi, Tefsir,  XXV, 234; Lütfullah Cebeci, Kur'an'da Şer Problemi, s.128

[60] Bkz., Mahmut Şeltut, Kur'an'a Doğru, s. 88

[61] Bkz., Ahmet Hamdi Akseki. Ahlak İlmi ve İslam Ahlakı, s. 91

[62] Abdullah Draz, İslam'ın İnsana Verdiği Değer, s. 59

[63] el-Ahzab: 33/72

[64] Bkz., Sadık Kılıç, Kur'an'da Günah Kavramı, s. 223

[65] el-En'am: 6/164; el-İsra,17/15; Fatır, 35//18; ez-Zümer. 39/7; en-Necm, 53/38-41

[66] el-Ankebut: 29/13. en-Nahl, 16/25

[67] Abdullah Draz, İslam'ın İnsan'a Verdiği Değer, s.71

[68] Bkz., Müslim, es-Sahih, Kitabu'1-İIm, 15. Bu anlamda biraz değişik başka hadislerde vardır. Bunu için bkz.. İbn Mace, Mukaddime, 14

[69] Fussilet: 41/29.

[70] Rahman. Ana Konularıyla Kur'an. s. 145. Doç. Dr. Ömer Dumlu, Kur’an’da Bazı Kavramlara Bakış, Anadolu Yayınları: 48-57.