12- KUR'AN'DA DİNLER - 13. Sayfa
4- Kutsal Kitaplar Arasındaki İlgi Ve Kur'an'ın Rolü
5- Kur'an'da Ehl-i Kitapla İlgili Bazı Ayetlerin Değerlendirilmesi
12- KUR'AN'DA DİNLER
1- Genel Giriş:
Konuya başlamadan önce şunu belirtelim ki, Kur'an'ı anlayabilmek için ona bir bütünlük içinde bakılması, başka bir deyişle kendi inandığımız doğruları değil, Kur'anî doğruları ortaya koymak mutlaka gereklidir.
Kur'an sadece kendisinin Allah katından indirildiğine inanmayı vurgulamaz. Diğer kutsal kitapların Allah tarafından indirildiğine inanmayı da ister [1]. Bu temel ilkeye müminler, yani Kur'an'a inananlar hep bağlı kalmışlardır. Bununla beraber Kur'an sadece diğer kitaplara inanmayı değil, Hz. Muhammed'den önce gelmiş bütün peygamberlere de inanmayı bağlılarından ister [2].
Bütün bunların yanında Kur'an yine bir noktanın altını çizer. O da her ümmete bir peygamberin mutlaka gönderildiğini belirtir:
"Her ümmetin bir peygamberi vardır. Peygamberleri onlara gelince aralarında adaletle hükmolunur ve onlara asla zulmedilmez" [3].
Bu ve aşağıda anlamını kaydedeceğim ayetten de anlaşılacağı gibi peygamber göndermeden Allah'ın bir topluma azap etmeyeceği açık bir biçimde vurgulanmaktadır:
"Kim hidayete erişirse, kendisi için hidayete ermiş olur. Kim de sapıtırsa kendisi için sapıtmış olur. Hiç bir günahkar başkasının günah yükünü taşımaz. Biz, peygamber göndermedikçe azap edecek değiliz" [4].
Yine peygamberlerle ilgili olarak, her peygamberin kendi milletine konuştuğu dilde gönderildiği ifade edilerek şöyle buyurulmaktadır:
"Biz her peygamberi yalnız, kendi kavminin diliyle gönderdik ki, onlara açıklasın..."[5].
2- Tasdik:
Kur'an gönderilen bu peygamberlerin daima birbirlerini tasdik ettiklerini de belirtmektedir. Bu konu üzerinde biraz durmak gerekmektedir.
Kur'an-ı Kerim'de peygamberlerin birbirlerini tasdik etmesinden, hatta bu konuda Allah'ın onlardan söz almasından bahsedilir. Öncelikle Allah'ın onlardan söz aldığını şu ayetten öğrenmekteyiz:
"Allah peygamberlerden şöyle söz almıştı: Bakın size kitap ve hikmet verdim, sonra yanınızda bulunanı doğrulayıcı bir peygamber geldiğinde ona mutlaka inanacak ve ona mutlaka yardım edeceksiniz. Bunu kabul ettiniz mi? Ve bu konuda ağır ahdimi üzerinize aldınız mı? Demişti. Onlar da 'kabul ettik' dediler. O halde şahit olun, ben de sizinle beraber şahit olanlardanım, dedi" [6].
Burada kutsal kitapların ve peygamberlerin bir işlevinden söz etmek gerekir. Kur'an'da, ilahi kitapların birbirlerini tasdik ettikleri vurgulanır. Yani bunların tamamının Allah katından olduğu belirtilir. Ama Kutsal kitap ve peygamberlerin görevi önceki kitabı ve dolayısıyla onu getireni tasdik etmek ve sonra gelecek olan peygamberi doğrudan veya dolaylı olarak haber vermek ve müjdelemektir. Bu durum ayette şöyle belirtilmektedir:
“Meryem oğlu İsa da 'ey İsrailoğulları, ben size gönderilmiş Allah'ın elçisiyim. Benden önce gelen, Tevrat'ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek Ahmed isminde bir peygamberi müjdeleyici olarak geldim', demişti. Fakat onlara açık delilleri getirince 'bu apaçık bir büyüdür' dediler" [7].
Bu ayette:
1. Hz. İsa kendinden önce gelmiş olan Tevrat'ı tasdik etmektedir [8].
2. Hz. İsa, kendinden sonra gelecek olan ve isminin de Ahmet olduğu bir peygamberi müjdelemiştir.
3. Hz. İsa onlara apaçık deliller getirince, tarihte diğer peygamberlere söylenildiği gibi, ona da "bu apaçık bir sihirdir" demişler.
Burada akılımıza şöyle bir soru gelebilir. Acaba Kur'an-ı Kerim de bu belirtilen işlevi yerine getirmiş midir? Kur'an bu işlevi yerine getirmiştir. Fakat sadece İncili değil, kendinden önceki tüm kitapları tasdik ettiğini söyleyebiliriz. Nitekim ayetlerde şu ifadelere rastlamaktayız, "Ne zaman ki, onlara Allah katından yanlarında bulunanı doğrulayıcı bir kitap geldi, daha önce inkar edenlere karşı yardım isteyip dururken o bildikleri kendilerine gelince onu inkar ettiler" [9].
Bu ayette "yanlarında bulunanı tasdik" ifadesinden Medine'de ehli kitabın ellerinde bulunan Tevrat ve İncil kastedilmektedir [10]. Al-i İmran üçüncü ayette de Kur'an'ın Tevrat ve İncili tasdik ettiği ifade edilmektedir. Bu tasdik işi, Nisa 47 de dile getirilirken çok önemli bir noktaya değinilmektedir. Ayette şöyle buyurulmaktadır:
"Ey kendilerine kitap verilenler, biz bazı yüzleri, silip arkalarına döndürmeden ya da Cumartesi adamlarını lanetlediğimiz gibi onları da lanetlemeden önce, yanınızda bulunanı doğrulayıcı (tasdik) olarak indirdiğimize inanın. Zira Allah'ın emri daima yapılmıştır".
Burada Kur'an'ın kendinden önce inmiş olan kitapları tasdikin yanında kendilerine kitap verilenlerin, yani Yahudi ve Hıristiyanların da Kur'an'ı tanımaları, ona inanmaları istenmektedir. Bu konu üzerinde ilerde durulacaktır.
Maide 48. ayette de yine Kur'an'ın kitapları tasdik etmesinin yanında onlar üzerinde müheymin olduğu belirtilmektedir. En'am 92. ayette ise genel bir ifade vardır. Ayette şöyle buyrulur:
"Bu da, kentlerin anasını ve çevresindekileri uyarman için sana indirdiğimiz feyz kaynağı ve kendinden öncekileri tasdik edici bir kitaptır. Ahirete inananlar buna inanırlar ve onlar, namazlarına devam ederler".
Fatır 35. ayette de yine genel olarak Kur'an'ın kendinden önceki kitapları tasdik ettiği; Ahkaf 12. ayette ise çok açık bir biçimde Hz. Musa'ya verilen kitabın önder ve rahmet olduğu ifade edildikten sonra, Kur'an'ın da bunu doğruladığı vurgu1anmaktadır.
Meallerini verdiğimiz ayetlerden de anlaşılmaktadır ki, kutsal kitaplar arasında birbirini tasdik eden bir iç yapı mevcuttur. Zaten başka bir şekilde olması da düşünülemez. Çünkü aynı kaynaktan gelmektedirler.
İkinci noktaya gelince, Kur'an bu işlevi de yerine getirmiştir. Yani kutsal kitapların birbirini tasdik etmelerinin yanında kendisinden sonra gelecek olan peygamberi haber verip müjdeleme işini Kur'an da yerine getirmiştir. Ama bunu kendinden sonra bîr daha nebi ve rasul gelmeyeceği şeklinde belirtmiştir. Nitekim Ahzab suresinin 40. ayetinde şöyle buyrulur:
"Muhammed, sizin erkeklerinizden birinin babası değil, fakat o Allah'ın rasulü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi bilendir".
Her şeyden önce şunu belirtelim ki, Kur'an ile diğer kitaplar arasındaki münasebetin esası, bütün bu kitapların ilahi menşeli olması ve inanç konularında zıtlığın bulunmaması esasına dayanmaktadır. Ama burada şu soruyu sormak gerekmektedir. Acaba tasdik etmekten maksat nedir? Şunu belirtelim ki, tasdik etmekten maksat, az önce belirttiğim gibi aynı kaynaktan olması ve inançta birlik esasının bulunmasıdır. Yoksa bu kitapların bu güne kadar tahrif edilmeden geldiğini ve bugün elimizde bulunan Tevrat ve İncil'in Hz. Musa ve İsa'ya indirilenin aynısı olduğunu söylemek değildir. Zira bugün elde mevcut dört İncil'in Hz. İsa'nın vefatından çok sonraları kaleme alındığı ve yazarlarının adlarıyla anıldıkları bilinmektedir. Tevrat'ın tahrif edildiği ise Kur'an'da belirtilmektedir.
Burada Kur'an'ın ifade ettiği tevhit inancına bir bakalım. Tevhit esasının özü Allah'ı birlemek, O'nun varlığını ve birliğini, her şeyi yarattığını kabul etmek, doğmadığını ve doğrulmadığını vurgulamak, ortağının bulunmadığını, acizlik gibi bir vasıf taşımadığını, her şey ve her kesin O'na muhtaç olduğunu ama O'nun kimseye ihtiyacının bulunmadığını belirtmek, sadece O'ndan yardım isteneceğini (samed) ve O'nun denginin asla olamayacağını veya hiçbir varlığın O'na denk olamayacağını bilmektir. Bunun yanında Allah'ın rahmetinin ve bağışlamasının çok olduğunun da insan tarafından bilinmesi gerekir. İşte insanın da böyle bir varlık tarafından yaratıldığının bilincinde olması ve O'nun emir ve yasaklarına titizlikle uymanın zarureti içinde hareket etmesi gerekir. [11]
3- İnançta Birlik Esası:
Burada kutsal kitapların vurguladığı inançta birlik ifadesi üzerinde biraz durmak gerekmektedir.
Öncelikle şunu belirtmeliyim ki, Allah Kur'an'da:
"Bugün sizin dininizi mükemmelleştirdim, size nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam'a razı oldum..." [12] buyurmaktadır. Bu özel ifadenin yanında "Allah katında din, İslam'dır..." [13] denilerek genel manada Allah'ın din olarak belirlediği şeyin adının İslam olduğu ortaya çıkmaktadır. Kur'an'da:
"Kim İslam'dan başka bir din ararsa, ondan kabul edilmeyecek ve o, ahirette ziyan edenlerden olacaktır" [14] buyurularak bu genel mana pekiştirilmektedir. Öte yandan geçmiş peygamberler ve ümmetlerinden bahseden ayetlerde onların da müslüman oldukları ve Kur’an’ın onlara müslüman dediği görülmektedir ki, bunlar üzerinde biraz sonra durulacaktır.
Şimdi kısaca s-l-m kelimesine bir göz atmak istiyoruz. Kur'an'da s-l-m kelimesi138 defa geçmektedir. S-L-M boyun eğmek, itaat etmek demektir. İslam teslim olmak, barış içinde olmak demektir. Aslında İslam kişinin inandığı Allah'ı ile barışık olması, kendi içinde iç huzurun bulunması manasını ifade ettiğini de belirtmek gerekir. Bir kişinin müslüman olması demek, onun Allah'ın emrine teslim olması, uyması, ve ibadetini sadece O'na has kılması demektir [15]. Selam Allah'ın isimlerindendir. Süheyli bu kelimeye, kusur ve ayıplardan beri olmak [16] şeklinde anlam verenleri eleştirerek şöyle der:
"Onlar. Arap kelamını ve tenis hasının verdiği tahdidi düşünselerdi, selam ile selamet arasındaki büyük farkı görürlerdi... Allah, mahlukatının bütününü içerisine aldığı ve onları bozulmaktan, düzensizlikten beri kıldığı için kendisini selam diye isimlendirdi. Çünkü her şey hikmet üzere akıp gitmektedir. Aynı şekilde insanlara ve cinlere gelecek olan cevr ve zulüm Allah tarafından engellenmektedir... Müfessirlerden kim, Allah'ı afet ve ayıplardan selamette olan diye isimlendirirse, büyük bir hata etmiş olur. Zira selam, kendisinden salim olunandır. Salim ise, başkasından selamette olandır" [17]. Bu yapılan eleştiriyi de göz önüne alarak Allah'ın selam isminin manasını "başkalarına esenlik veren, onlara asla zulmetmeyen ve varlıkların da kendisine güvendiği" şeklinde bir anlam vermenin imkan dahilinde olduğunu belirtmek isterim. Hz. Peygamberin müslümanı tanımlarken: "Müslüman elinden ve dilinden kimsenin zarar görmediği" [18] şeklindeki hadisi bu manayı pekiştirmektedir.
S-L-M kökünden gelen İslam ve müslüman kelimelerinin Kur'an'da Hz. Peygamber'den önceki dinlere mensup olanlar hakkında kullanıldığına bir göz atmak istiyorum.
Öncelikle şunu belirtelim ki, Kur'an, Hz. İbrahim hakkında şu ifadeyi kullanır:
"İbrahim ne yahudi ve ne de hıristiyandı. Fakat o dosdoğru bir müslümandı ve müşriklerden de değildi" [19].
Öte yandan gerek Hz. İbrahim ve gerekse onun oğlu olan İsmail'le ilgili olarak da "Rabbimiz bizi sana teslim olanlar (muslimeyn) yap ve neslimizden de sana teslim olan (müslime) bir ümmet çıkar..." [20] ayetinde de onların istekleri dile getirilirken, müslüman olma arzusunu sadece kendileri için değil aynı zamanda nesillerinde de böyle müslüman bir topluluğun çıkması için dua ettikleri anlaşılmaktadır.
Yakub'un oğullarına olan tavsiyesinde de durum aynıdır:
"...Oğullarım, Allah sizin için o dini seçti. Bundan dolayı sadece müslümanlar olarak ölünüz" [21]. Yakub'un oğullarına tavsiye ettiği müslüman olma işi daha sonraki ayette şöyle ifade edilmektedir:
"Yoksa siz, Yakub'a ölüm geldiği zaman orada mı idiniz. O, o zaman oğullarına 'benden sonra neye kulluk edeceksiniz' demişti. Onlar da dediler ki: “Senin ilahın ve ataların İbrahim, İsmail, İshak'ın da ilahı olan tek İlah'a kulluk edeceğiz. Biz O'na teslim (müslimun) olanlarız" [22].
Hz. Musa'nın kendi kavmine hitabında:
"Ey kavim, eğer Allah'a inandıysanız, gerçekten müslümanlar iseniz O'na dayanın" [23] şeklindeki ifadesinde de kavminin müslüman olmasını istemektedir. Öte yandan bu ayette belirtilen müslüman olma tabiri, bu kelimenin Allah'a tam anlamı ile teslim olmak manasında kullanıldığının da aynı zamanda çok güzel bir örneğini oluşturmaktadır. Hatta Hz. Musa ile Firavn arasında denizde vuku bulan olaydan sonra Firavn'un "gerçekten İsrailoğullarının inandığından başka tanrı olmadığına inandım ve ben müslümanlardanım" [24] sözünde de o günlerde Hz. Musa'ya ve getirdiklerine inananlara müslüman denildiği gayet açık olarak belirtilmektedir.
Hz. İsa'nın havarilerinin şu ifadeleri de aynı türdendir:
"İsa onlardan inkarı sezince: 'Allah'a gitmek için kimler bana yardımcı olacak?' dedi. Havariler: 'Biz, Allah'ın yardımcılarıyız, Allah'a inandık, şahid ol, biz müslümanlarız' dediler" [25].
"Havarilere: 'Bana ve Elçim'e inanın' diye vahyetmiştim. 'İnandık, şahid ol, biz müslümanız' dediler" [26].
Hz. Peygamber'e hitaben:
"Deki, ey kitap ehli, bizim ve sizin aranızda eşit olan bir kelimeye gelin. Yalnız Allah'a kulluk edelim, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayalım, birimiz, diğerini Allah'tan başka tanrı edinmesin. Eğer yüz çevirirlerse: 'şahit olun biz müslümanlarız?' deyin" [27] ayetinde de kitap ehlinin aynı şeye davet edildikleri anlaşılmakta [28] ve müslüman olmak için, Allah'a kul olmak, O'na ortak koşmamak ve birbirlerini rabb edinmemek şartıyla bunun gerçekleşeceği vurgulanmaktadır.
Bütün bu ayetler bize göstermektedir ki, İslam geçmiş insanların dinlerinin adı olup bu dine bağlı olanlara da müslüman denmektedir. Zira gördük ki, 'Kur'an lügatinde İslam, hususi bir dinin ismi değildir; bütün peygamberlerin davet ettiği ve tabilerinin intisap ettiği ortak dinin adıdır' [29].
Burada şunu da belirtelim ki, Allah, Hz. Muhammed'e verdiği şeriatın aynısını Nuh, İbrahim peygamberlere de vermiş ve bir noktada Hz. Muhammed'e verilen bu dinlerin devamını oluşturmuştur. Başka bir ifade ile 'Kur'an'ın bütün bu meseleleri, Hz. Muhammed'in kavmine yönelttiği tek bir meselede topladığını ve onda, onlara yeni bir din koymadığını, onlara gelenin sadece önceki Peygamberlerin dini olduğunu kendilerine beyan ettiğini görüyoruz'. Nitekim ayette şöyle buyurulmaktadir:
"Dini ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin diye Nuh'a önerdiğini, sana vahyettiğimizi, İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya tavsiye ettiğini Allah size de din kıldı. Fakat kendilerini çağırdığın bu din Allah'a ortak koşanlara ağır geldi. Allah dilediğini kendisine seçer ve kendisine yöneleni de doğru yola iletir" [30].
Bu ayetlerde şeriat olarak verildiği belirtilen esasların iki yönü bulunacaktır:
1. İnanç boyutu: İnanç yönünden bu dinlerin arasında hiçbir farklılık yoktur.
2. Ahkam boyutu: Bu yönüyle elbette ki bazı değişikliklerin olması mümkündür. Nitekim 'İncil, Tevrat'ın bazı hükümlerini tadil etmek üzere gelmiştir. Zira Hz. İsa'nın, İsrailoğullarına haram olan bazı şeyleri helal kılmak için geldiği Kur'an'da şöyle ifade edilmektedir:
"Benden önce gelen Tevrat'ı doğrulayıcı olarak, size haram kılınan bazı şeyleri helal yapayım diye gönderildim. Size Rabbinizden bir mucize getirdim. Allah'tan korkun ve bana itaat edin" [31].
Aynı şekilde Kur'an'da Tevrat ve İncil'in bazı hükümlerini değiştirmek üzere gelmiştir:
"Onlar ki, yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı buldukları o Elçi'ye, o ümmi peygambere uyarlar. O ki, kendilerine iyiliği emreder, kötülükten nehyeder; onlara güzel şeyleri helal, çirkin şeyleri haram kılar, üzerlerindeki ağırlıkları, sırtlarındaki zincirleri kaldırıp atar..." [32].
Ayette birçok noktaya değinilmektedir. Ancak konumuzu ilgilendiren yönü, ehli kitaptan, ağır yüklerin kaldırılması, onların sırtlarındaki zincirlerin kırılıp atılmasını sağlamasıdır.
Kitapların birbirlerini tasdik etmesinin iki yönü vardır:
1. Öncekini baki kılıp, devam etmesine izin vermek üzere tasdik,
2. Geçmişteki şartları sınırlarında bırakmak şartıyla tasdik [33].
4- Kutsal Kitaplar Arasındaki İlgi Ve Kur'an'ın Rolü
Kur'an-ı Kerim'de özellikle Tevrat hakkında şöyle bir ayet vardır:
"Gerçekten Tevrat'ı biz indirdik. Onda yol gösterme ve nur vardır. Allah'a teslim olmuş peygamberler onunla Yahudilere hüküm verirlerdi. Kendilerini Rabbe adayanlar ilim ve hikmette derinleşmiş olanlar da Allah'ın kitabını korumakla görevlendirildiklerinden onu kollayıp gözlerlerdi. İnsanlardan korkmayın, benden korkun da ayetlerimi basit bir ücret karşılığı satmayın. Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler kafirlerin ta kendileridir" [34].
Ayette Tevrat'ı koruyanların "Kendilerini Rabbe adayanlar ilim ve hikmette derinleşmiş olanlar" olduğu belirtilmektedir. Bu ayette geçen min harfi çeri dikkate alındığında manayı şöyle vermek de mümkündür: Allah'ın kitabından korumakla görevlendirilmiş..."[35]. Şimdi anlam ne olursa olsun bu ayetten anlaşıldığı kadarıyla Allah'ın kitabını korumakla görevli olanlar ve üstelik bunun üzerine de şahit olanların onu koruyamamış kelimeleri yerinden değiştirmek suretiyle kelamı orijinalitesinden az veya çok çıkarmışlardır. Nitekim Nisa 4/46, Maide 5/13 ve 41, ayetlerde bu açık bir biçimde dile getirilmektedir.
Hıristiyanların İncil'i koruyup koruyamadıkları konusuna gelince, öncelikle şunu belirtelim ki, bugün elde mevcut dört İncil vardır ve bunlar içinde birbirine zıt fikirler ve görüşler bulunmaktadır' [36]. Hatta bu konuda şu tespit çok önemlidir:
"Daha önce temas ettiğimiz gibi, gerek eski ve gerekse yeni Ahid'de yer alan kitapların sayısı hususunda Hıristiyan dünyası bir ittifak sağlayamamıştır. Bu ihtilafa ilave olarak, kitapların muhtevalarında da büyük farklılıklar olduğu görülmektedir Dört ayrı yazar tarafından yazılan dört İncil arasında, esasa yönelik farklılıklar olduğu gibi, bir yazarın kaleme almış olduğu bir İncil'in veya bir risalenin değişik yazma nüshalarında dahi farklılıklar görülmektedir. Hıristiyan dünyasının bu farklılıkları fazla büyük görmemesine ve onları önemsememesine rağmen, detaylı olarak yapılacak bir araştırma, mevcut farklılıkların hiç de öyle önemsenmeyecek türden olmadığını gösterecektir. Bu farklılıklar o kadar fazladır ki, tek bir kitabın bir kaç nüshasında on binlerce farklılık tespit edilebilir. Bu yüzden Hıristiyanlar tarafından benimsenen hem yeni hem de eski Ahid'in bütün kitaplarının tek tek ele alınıp incelenmesinde fayda vardır" [37].
Bu açıklamadan yola çıkarak biz bu İncillerde anlatılan aynı konuyu inceledik. Sonuç şudur: İndilerin birbirini tutmadıkları görülmektedir. Her halde Kur'an görüldüğü gibi birbirinden farklı şeyler ihtiva eden bu hususları tasdik etmez. Aslında Kur'an'ın "müheymin" olması demek, onlardaki bu yanlışlıkları düzeltmesi ve bunları bildirmesidir.
Kur'an'ın korunması noktasına gelince, Kur'an indiği günden günümüze kadar iki şekilde gelmiştir. Biri yazı ile korunarak ki, Kur'an Hz. Peygamber'e indiği tarihten itibaren yazılmaya başlanmıştır. İkincisi de ezber yolu ile korunarak. Bunda da yine inen ayetleri başta Hz. Peygamber olmak üzere sahabiler ve ondan sonra gelen nesiller hep Kur'an'ı ezberlemişlerdir. Bugün de bu iş hala İslam ülkelerinde devam etmektedir ki, bunlar bilinen şeylerdir. Bunun yanında tarih boyunca yazılan yazma tefsirlere bakıldığında mutlaka ayetler farklı bir mürekkeple yazılmış ve böylece tefsirler de bile Kur'an ayetleri ile insanların açıklamalarının birbirlerine karışması önlenmiştir. Ayrıca zaten "Kur'an'ı biz indirdik onu biz koruyacağız" [38] ayetin manası da bu olsa gerek. Müsteşriklerden Mayer'in şu açıklaması bu konuda çok manidardır:
"Osman'ın cem ettiği Mushaf, elden ele herhangi bir tahrif söz konusu olmadan tevatüren bize kadar gelmiştir. Bu, kayda değer herhangi bir değişiklik fikri akla getirmediği için, büyük bir ihtimamla korunmuştur. Bilakis şöyle diyebiliriz: Kur'an'ın mutlak olarak sayısız nüshalarının bulunması ve geniş İslam coğrafyasında insanların ellerinde bulunması nedeniyle kayda değer bir değişikliğe uğramamıştır. Zira birbiri ile ihtilaflı olan farklı İslam ülkelerinde tek bir Kur'an bulunur. İşte herkes tarafından kabul edilen bizzat bu metnin icma derecesindeki kullanımı bu indirilmiş olan nassın sıhhatinin bizim için en büyük delili ve var oluş sebebi sayılmalıdır". Bir başka müsteşrik ise:
"Şüphesiz Kur'an, bugün, içinde zikredilecek bir değişikliğin bulunmadığı yegane Rabbani Kitap'tır" [39]. Bazı müellifler Kur'an'ın da değişikliğe uğradığı yönünde yaptıkları değerlendirmelerin [40] ciddiye alınacak bir tarafı yoktur ve bu değerlendirmeler sübjektif olmaktan öteye de gitmemektedir
Şu halde bu açıklamalardan sonra şöyle diyebiliriz. Kur'an'ın tahrif edilmeden günümüze kadar gelen ilahi kaynaklı tek kitap olması insanlık için önemli bir şanstır, ama müslümanların bunu iyi kullandıklarını ve değerlendirdiklerini söylemek çok da kolay değildir.
Kur'an'ın diğer kitaplar üzerinde müheymin olması noktasına biraz daha açıklık getirmek istiyoruz. Kur'an bir yönden bu kitapları tasdik ederken bir yönden de onlardaki yanlışlıklara ve Yahudi ve Hıristiyanların bazı hususlardaki yanlışlıklarına dikkat çekmektedir. Nitekim bu kitaplarda yer alan Havva'nın yaratılışının Kur'an'a ters düştüğünü görmekteyiz. Öncelikle Tevrat'ın Tekvin bölümünde Adem'in eşinin yaratılışı ile ilgili olarak şu ifade yer almaktadır:
"Ve Rab Allah dedi: Adamın yalnız olması iyi değildir. Kendisine uygun bir yardımcı yapacağım...fakat Adam için kendisine uygun yardımcı bulunamadı. Ve Rab Allah Adamın üzerine derin uyku getirdi ve o uyudu; ve onun kaburga kemiklerinden birini aldı, ve yerini etle kapadı. Ve Adam dedi: Şimdi bu benim kemiklerimden kemik ve etimden ettir; buna Nisa denilecek, çünkü o insandan alındı. Bunun için insan anasını ve babasını bırakacak ve karısına yapışacaktır ve bir beden olacaklardır. Ve adam ve karısı ikisi de çıplaktılar ve utançları yoktu" [41].
Aynı konu ile ilgili olarak Kur'an'da ise şu ifade yer almaktadır:
"Ey insanlar, sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratıp ikisinden bir çok erkekler ve kadınlar üreten Rabbinizden korkun..." [42].
Adem'in eşinin yaratılışı noktasında iki metin arasında çok önemli fark bulunmaktadır. Bunun yanında Tevrat metnini son bölümünde "Ve adam ve karısı ikisi de çıplaktılar ve utançları yoktu" ifadesi yer almaktadır. Buna mukabil Kur'an'da ise bu konu şöyle dile getirilir:
"Ağaçtan tadınca çirkin yerleri kendilerine göründü ve cennet yapraklarını üst üste yamayıp üzerlerine örtmeye başladılar" [43].
Yasak ağaçtan meyve yeme noktasında Tevrat meyve yemeyi kadına izafe etmekte ve onun adama meyveyi verdiği onun da yediği ifade edilirken [44] Kur'an'da meyveyi yeme işini kadının başlatmadığı anlaşılırken zaten böyle bir ayrımdan da bahsedilnlemektedir [45]. Ayrıca onların bu meyveden yemeleri yönünde onları ikna edenin de farklılık arz ettiğini görmekteyiz. Tevrat'ta bunun yılan olduğu belirtilirken [46], Kur'an'da şeytan olduğu ifade edilir [47].
Hz. İbrahim'in Mısır'a gittiğinde, karısının güzel olması nedeniyle korkuya kapılıp onun kendi kız kardeşi olduğunu söylediği, karısını Firavunun aldığı ve İbrahim'in bir noktada böylece yalan söylediği, Fıravn'un bunu fark ettiği, İbrahim'in yalanını yüzüne vurduğu, bu arada İbrahim'in çok mal elde ettiği gibi hususlar Tevrat'ın Tekvin bölümünün 12 babında anlatılmaktadır. Bu ifadelerin hiçbiri Kur'an'da yer almamaktadır. Üstelik Tevrat'ta yer alan bu ifadeler bir peygambere yakışmayacak türden davranışlardır.
O halde Kur'an'ın müheymin olmasının birinci manası bu olsa gerek. Yani bu kitaplarda yer alan bazı fikirlerin vahiy kaynaklı olmadığını belirtmek için Kur'an müheymindir.
İkinci olarak, Kur'an Yahudi ve Hıristiyanların kendiliklerinden ortaya attıkları ve inandıkları bazı düşüncelerin yanlışlığını belirtmek için müheymindir. Örneğin, Tevbe suresinin 30. ayetinde Yahudilerin Üzeyr'i, Hıristiyanların ise Mesih'i Allah'ın oğlu olarak dile getirdikleri bildirilmekte ve bunun yanlışlığı da:
"Bu onların ağızlarıyla geveledikleri sözleridir. Önceden inkar etmiş olanlarınkine benzetiyorlar..." ifadesi ile belirtilmektedir. [48]
5- Kur'an'da Ehl-i Kitapla İlgili Bazı Ayetlerin Değerlendirilmesi
Kur'an'da bazen ehli kitapla ilgili olarak müspet manada anlayabileceğimiz bazı ayetler zikredilirken bazen de menfi anlamda ayetler yer almaktadır. Ama her şeyden önce şunu ifade edelim ki, Kur'an ehli kitaba mensup olanları dışlamamakta ve onlara ellerindeki kitaplar nasıl olursa olsun ister tahrif edilmiş şekli ile olsun isterse ellerinde bulunan ve Kur'an'ın yanlışlıklarını tashih ederek müheymin görevini yerine getirmiş şekli ile olsun onlarla yine de ortak bir bağın olduğunu vurgular ki buna yukarıda değinmiştik. Bunun yanında Kur'an onlar içerisinde bulunan her insanın bir olmayacağını onlardan bazılarının gece ve gündüz Allah'ın ayetlerini okuduklarını, O'na secde ettiklerini, Allah'a ve ahiret gününe inandıklarını, iyiliği emredip kötülükten men ettiklerini, hayır işlerine koştuklarını [49] vurgulamaktadır. Öte yandan onların içine düştükleri yanlış anlayışları düzeltmek için Kur'an'ın onları uyardığı ve onların Üzeyir ve Mesih'i Allah'ın oğlu olarak algılamalarının [50]" ve özellikle Hıristiyanların teslisi benimsemelerinin küfür olduğunu açık bir biçimde belirtir [51]'.
Diğer taranan ehli kitaba mensup olanların yani Yahudi ve Hıristiyanların birbirinin dostu oldukları ve müminlerin onları dost edinmemeleri gerektiği Maide 51. ayette şöyle dile getirilir:
"Ey inananlar, Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden kim onları dost tutarsa o onlardandır. Şüphesiz Allah, zalim toplumu doğru yola iletmez". Bu ayette açık bir biçimde ehli kitabın her iki koluna mensup olanların birbirlerini her halükarda destekledikleri, destekleyecekleri belirtilmektedir. Ama insanlar istemeseler de sosyal hayatın bir gerçeği olarak bazen bir arada yaşamak mecburiyetindedirler. Dolayısıyla ister ehli kitap olsun isterse başka bir grup veya millet olsun zaman içinde onlarla anlaşma yapmak gereği ortaya çıktığında da şu talimat verilmektedir:
"Müminler, müminleri bırakıp, kafirleri dost edinmesinler. Kim böyle yaparsa Allah ile bir dostluğu kalmaz. Ancak bir sakınma ile onlardan sakınmanız müstesna. Allah sizi kendisinden sakınmaya çağırır ve dönüş yalnız Allah'adır" [52]. Bu ayette zikri geçen kafirlerden maksadın kimler olduğu konusu oldukça münakaşalıdır. Öncelikle bu ayetin nüzul sebebi olarak anlatılan olaylara şöyle bir değinmemiz gerekir.
İbn Abbas'tan şu nakledilmektedir:
"Ka'b b. Eşrefin yeminlisi Haccac b. Amr, İbn Ebi'l-Hakik ve Kays b. Zeyd adlı Yahudiler, dinlerinden uzaklaştırmak için ensardan birtakım kimselerle gizlice buluşuyorlardı. Bunun üzerine Rafla b. Münzir, Abdullah b. Cubeyr ve Sa'd b. Heyseme onlara şöyle derler:
"Bu Yahudilerden uzak durun. Sizi dininizden uzaklaştırmamaları için onlarla gizlice bulunmaktan sakının", Ancak onların Yahudilerle gizlice buluşmakta, onlarla dostluklarını sürdürmekte inat etmeleri üzerine bu ayet onlar hakkında nazil olmuştur" [53]. Aslında bu ayeti, önce geçen ayetlerle birlikte ele alındığında ayetlerin ehli kitaptan bahsettiği anlaşılır. Hatta bu ayette geçen kafirden maksadın münafıklar olduğu şeklinde rivayetler de bulunmaktadır [54].
Diğer taraftan da Maide suresinde şöyle denilmektedir:
"İnsanlar içerisinde inananlara en yaman düşman olarak Yahudileri ve müşrikleri bulursun (Allah'a ortak koşanlar). İnananlara sevgice en yakınları da "biz Hıristiyanlarız" diyenleri bulursun. Çünkü onların içinde keşişler ve rahipler vardır ve onlar büyüklük taslamazlar. Rasule indirileni işittikleri zaman tanıdıkları gerçekten dolayı gözlerinin yaşla dolup taştığını görürsün. Derler ki, Rabbimiz inandık, bizi şahitlerle beraber yaz. Biz Rabbimizin bizi iyiler arasına katmasını umarken neden Allah'a ve bize gelen gerçeğe inanmayalım" [55],
Ehli kitabın her iki kolu olan Yahudi ve Hıristiyanları anlatan bu ayetleri okuduğumuzda şöyle bir tablo ile karşılaşmaktayız. Onların bir yönden müslümanların acımasız düşmanları olduğu, ama diğer taraftan Müslümanlara daha yakın ve onları sevebilecek olanların ise Hıristiyanlar olduğu vurgulanmaktadır. Acaba biz bu durumda bu ayetleri nasıl anlamalıyız veya ayetler nelere değinmektedir. Bu konuyu şu maddelerden hareket ederek anlamaya çalışacağız.
Öncelikle şunu belirtelim ki, siyasi ve iktisadi alanda Yahudi ve Hıristiyanların gizli ve açıktan müminlere karşı bir ittifak oluşturdukları çok açık bir biçimde görülmektedir. Bunu çeşitli siyasi ve sosyal platformlarda da görmekteyiz. İslam ülkelerinin birçok alanda kendi hatalarına rağmen Yahudi-Hıristiyan işbirliğinin hemen pek çok alanı kapsadığını söyleyebiliriz. Öyle ise gerek Maide 51. ayette ve gerekse Al-i İmran 28. ayette vurgulanmak istenen husus budur ve müslümanların bu insanlarla yapacakları her türlü işlerde dikkatli olmaları gerektiği belirtilmektedir.
Öte yandan kişisel ilişkilerde, İslam'ı anlatan ve bu manada kaleme alınan eserlere dikkatlice bakıldığında Hıristiyan müelliflerin daha ılımlı olduğu göze çarpmaktadır" [56], Yahudi olanların saldırgan bir tavır içinde harekelettiklerini sezmek ve görmek mümkündür [57]. Aslında bunun nedenleri arasında Yahudiliğin milli bir din olma özelliğine sahip olup başka insanlara kapalı olduğu söylenebilir. Buna karşı Hıristiyanlığın İslam gibi, herkese açık olduğu ve dolayısıyla onların bu sebepten daha anlayışlı ve munis olabilecekleri akla gelebilir. Ama durum ne olursa olsun Hıristiyanların diyaloga daha açık olduklarını söyleyebiliriz. İşte diyebiliriz ki, Maide 82 ve devamındaki ayetler öncelikle bunu vurgulamaktadır,
Yahudilerin Hz. Muhammed döneminde münafıklarla işbirliği içine girdikleri, hatta müşriklerle gizlice anlaştıkları ve Müslümanları tedirgin ettikleri tarihen sabittir. Ama aktif olarak Hıristiyanların böyle bir tutum içinde oldukları söylenemez [58].
Maide 82-84. Ayetlerde Hıristiyanların içinde anlayışlı rahip ve papazlarının bulunduğu ve bunların büyüklük taslamadıkları ifade edilmektedir. Bunların Kur'an ayetlerini dinlediklerinde gözlerinin yaşardığı ve "Rabbimiz inandık, bizi şahitlerle beraber yaz. Biz Rabbimizin bizi iyiler arasına katmasını umarken neden Allah'a ve bize gelen gerçeğe inanmayalım" [59] dedikleri dile getirilmektedir. Ama Kur'an'ın hiçbir yerinde Yahudi din adamları hakkında bu tür ifadelere rastlanmaması bir tesadüf olamaz. [60]
6- İslam Dininin Evrenselliği
Kur'an'da isimleri geçen dinlerin evrenselliğine de kısaca bakmak gerekir. Öncelikle şunu belirtelim ki, Kur'an'da bütün ilahi kaynaklı dinlerin adına İslam denmekle birlikte özellikle son dinin adının İslam olduğunu vurgulanır ve şöyle denir:
"Bugün size dininizi mükemmelleştirdim, size nimetimi tamamladım ve din olarak da İslam'ı seçtim" [61]. Öte yandan yine Kur'an'da diğer dinlerden bahsedilirken onlara da özel isimler verilmektedir: Yahudi, Nasara, Sabii.
Böylece Kur'an'da İslam son dinin yani Hz. Muhammed'de vahiy yolu ile gelen dinin özel adıdır. Bu din yukarıdaki ayette değinildiği gibi en mükemmel bir din olma özelliğini de taşımaktadır ve kanaatımca evrensellik noktasında diğerlerinden farklılık arz etmektedir. Bunlara kısaca değinmek istiyoruz:
1. İslam Geçmişiyle Evrenseldir: Zira Hz. Adem'den Hz. Muhammed'e kadar gelen bütün dinleri kucaklaması yönüyle evrenseldir. Zira bir mümin sadece Kur'an'a ve Hz. Muhammed'e inanmakla kalmayıp daha önce gelmiş bütün kitaplara ve peygamberlere de inanmak mecburiyetindedir. Ama bu inancı ne Yahudilikte ve ne de Hıristiyanlıkta bulmak sanırım çok kolay olmasa gerek.
2. İslam Geleceğe Yönelik Evrensel Mesajlar Sunması Yönüyle Evrenseldir: Öncelikle İslam'ın son din olduğu konusuna itirazlar olmamış ve Hz. Muhammed'den sonrada insanlık başka peygamberlerin gelmesini artık ciddi manada beklememektedir. Arada sırada birtakım sahte peygamberler çıkmış ise de bunlar rağbet görmemiştir. İkinci olarak elbette son dinin önemli bir yönünün de insanlara evrensel mesajlar sunmasıdır. Bugün dünyanın hemen her yerinde ciddi manada İslam dininin anlatılması yapılmamakla ve bunun yanında bu dini karalama ve yanlış tanıtma faaliyetlerine rağmen bu dine girenlerin sayısı her gün artmaktadır. Son din olması insanlık için de önemlidir. Zira bu dinin kapısı hemen her renk, dil, ırk ve kültüre mensup herkese açıktır. Ama bir Yahudiliğin herkese açık olduğunu söylemek mümkün değildir. Zira her hangi bir insan Yahudi olmak istese bu fiilen mümkün değildir ve Yahudiliğe de asla kabul edilmez. Hıristiyanlık ise buna göre biraz daha belki kapılarını tüm insanlara açtığını söylese bile bu dinin tarihçesi bize hiç de bunun böyle olmadığını ihsas ettirmektedir.
3. Eşit Davranması Yönüyle Evrenseldir: İslam dininde üstünlük sadece takvaya yani dini samimi bir şekilde yaşamaya bağlanmıştır. Hiç kimsenin bir diğerine üstünlüğü yoktur. İnsanın aynı maddeden yaratıldığı vurgulanırken renk, ırk, dil ayrımı gözetmez. Ama bu özelliği Yahudilik ve Hıristiyanlıkta bulmak çok kolay değildir.
4. Aksiyon Yönüyle Evrenseldir: Bu din duygusal yönünün yanında akla, fikre çok önem verir. Hıristiyanlıkta olduğu gibi sadece sevgiyi ön plana çıkarmaz. Yahudilikte olduğu gibi de sadece hukuku vurgulamaz. Her iki önemli faktörü birlikte sunar. Tefekkür, tezekkür, tedebbür ve taakkul Kur’an’ın tam merkezindedir. Kuran bu kavramlarla daima insanı düşünmeye sevk eder. Sevgiye geniş ölçüde yer vermesi, estetik, sanat, çevre düzeni, kainatın mamur ve yaşanılır bir halde tutulması, güneş, ay gibi varlıkların insanın emrine verilmesi ve daha buna benzer hususlar Kur'an'ın üzerinde durduğu önemli faktörlerdir ve Kur'an bu konuda emir ve yasaklar ortaya koymaktadır, örnekleme yolu ile ticari ahlaksızlığa dikkat çekmesi de bunun bir uzantısıdır.
5. İnsana Oldukça Geniş Bir Hareket Alanı Bırakması Yönüyle Evrenseldir: Dikkat edilirse Kur'an'da haram ve yasak olan hususlar zikredilir ve bunlar da oldukça az bir yer tutar. Bunun dışında insana serbest hareket etme imkanı ve alanı bırakır. Ama üzülerek ifade edelim ki, bu alan ilk dönemlerde çok iyi değerlendirilirken sonraki dönemlerde bu alan maalesef biz müslümanlar tarafından daraltılmaya başlanmıştır. Hatta nesh konusunun bu daraltma ile sıkı bir irtibatının olduğunu söyleyebiliriz. Zira bilindiği gibi nesh edildiği iddia edilen ayetler konusunda bir ittifak olmadığı gibi çok değişik görüşler de ileri sürülmüştür.
6. Temel Prensipler Koyması Yönüyle Evrenseldir: Burada Kur'an'ın tevhit, ibadet ve ahlakla ilgili temel prensipler koyduğunu belirtmeniz gerekir. Bu konuda bilindiği gibi Yahudilikte olduğu gibi Allah sadece Yahudilerin değil tüm insanların Allah'ıdır. Hıristiyanların iddia ettikleri gibi üçlü bir sistem yoktur. Hatta diyebiliriz ki, Kur'an bugün evrenselliği çok tartışılan cezai müeyyide bakımından bile önemli vurgular yapmaktadır. Dikkat edilirse, Kur'an'da ceza ile ilgili hususlar zikredildikten sonra
"...Allah'tan korkun, ola ki, merhamet olunursunuz",
"...Bundan sonra da kim tevbe eder ve kendi durumunu düzeltirse şüphesiz Allah bağışlayan ve merhamet edendir", "Allah azizdir ve hikmet sahibidir" gibi ifadeler yer almaktadır. Allah'ın hikmetli iş yapmadığını söyleyebilir miyiz? Bugün hemen her toplum içki, kumar, zina, hırsızlık, adam öldürme ve faizin kişi, kuruluş ve devletleri mahvettiğini açık bir biçimde dile getirmektedirler. Kur'an bunların tamamını haram sayarken bunda olan hikmeti bugün insanlar daha çok düşünmek mecburiyetindedirler. Bunun yanında herkese karşı adil davranma, insan olmaları hasebiyle onların yaşama hakkına sahip oldukları gerçeği ortadadır ve Kur'an'ın bir kişiyi öldüren bütün insanlığı, bir kişinin de yaşamasına sebep olanın da bütün insanlığı öldürmüş gibi sayılacağını belirtmesi" [62] çok manidardır.[63]
[1] Bakara: 2/4
[2] Bakara: 2/285
[3] Yunus: 10/47
[4] İsra: 17/15
[5] İbrahim: 13/4
Doç. Dr. Ömer Dumlu, Kur’an’da Bazı Kavramlara Bakış, Anadolu Yayınları: 267-268.
[6] Al-i İmran: 3/81
[7] Saf: 61/5
[8] Hz. İsa'nın kendinden önce gelen kitapları tasdik ettiği konusunda şu ayetlere de bakılabilir. Al-i İmran, 3/50: Maide, 5/46
[9] Bakara: 2/89
[10] Bkz., Taberi, I, 410
[11] Doç. Dr. Ömer Dumlu, Kur’an’da Bazı Kavramlara Bakış, Anadolu Yayınları: 268-272.
[12] Maide: 5/3
[13] Al-i İmran: 3/19
[14] Al-i İmran: 3/85
[15] Bkz., Ezheri, Tehzibu'l-Luga, XII, 451
[16] Ragıp el-İsfehani, el-Müfredat, s. 350; Zemahşeri, el-Keşşaf, IV, 85; Raz, Tefsir, XXIX, 293
[17] Süheyli, er-Ravdu'l-Ünf, II, 432-433
[18] Buhari, İman, 4-5; Ebu Davud, Cihad, 2; Tirmizi, Kıyame, 53; Nesai, İman, 8.
[19] A-li İmran: 3/67
[20] Bakara: 2/128
[21] Bakara: 2/132
[22] Bakara: 2/133
[23] Yunus: 10/84
[24] Yunus: 10/90
[25] Al-i İmran: 3/52
[26] Maide: 5/111
[27] Al-i İmran: 3/64
[28] Ayetle ilgili olarak şöyle bir olay anlatılmaktadır: Bu ayet nazil olunca, önce hırıstıyan iken sonra müslüman olan Adiy b. Hatim: Ya Rasulallah. biz din büyüklerimize tapmazdık’ demiş, Hz. Peygamber de 'onlar size bir şeyi helal ve haram kılarlar, siz de onların dediklerine uymaz mı idiniz? İşte bu, onlara tapmaktır, dedi
[29] Muhammed A. Draz, İslam'ın Diğer Dinlerle Münasebeti. (Terc: Muhammed Çelik), Yeni Ümit, sayı 37. yıl 1997 s. 9
[30] Şura: 42/13
[31] Al-i İmran: 3/50
[32] A'raf: 7/157
[33] Geniş bilgi için bkz,, Muhammed A. Draz, İslam'ın Diğer Dinlerle Münasebeti, s. 10-11
Doç. Dr. Ömer Dumlu, Kur’an’da Bazı Kavramlara Bakış, Anadolu Yayınları: 272-278.
[34] Maide: 5/44
[35] Geniş bilgi için bkz., Süleyman Ateş, Yüce Kur'an'ın Çağdaş Tefsiri, II, 533
[36] Konu ile ilgili olarak bkz.. Şaban Kuzgun, Dört İncil Yazılması Derlenmesi Muhtevası Farklılıkları ve Çelişkileri, Ankara 1996, s. 305-342
[37] Şaban Kuzgun, Dört İncil Yazılması Derlenmesi Muhtevası Farklılıkları ve Çelişkileri, s. 75
[38] Hicr: 15/9
[39] Görüşler için Bkz.., M. Lütfi es-Sabbag, Lemehat Fi Ulumi'l-Kur'an, s. 124
[40] Ignaz Goldziher, İslam Tefsir Ekolleri isimli eserinin Kur'an Kıraatleri bölümünde çeşitli örneklemelerle bunu ispat etmeye çalışmakta ve şöyle demektedir: "Dini toplulukların tam bir teslimiyetle kabul edip indirilmiş ya da vahyedümiş metin olarak iman ettiği hiçbir kitap yoktur ki, metinlerinin ilk şekliyle daha sonraki asırlarda bir takım değişimler, dönüşümler, farklılaşmalar olmamış olsun. Tıpkı Kur'an'ın metninde olduğu gibi". Bkz., İslam Tefsir Ekolleri, (Çev. ve Notlandıran Mustafa İslamoğlu), s. 19. Bu esere tenkit yazan Prof. Dr. Abdulhalim en-Neccar İse bunu: "Goldziher, önceki semavi kitapların asıl metinleri ile geldiğini kabul etmemektedir. Kur'an'daki kıraat farklılıkları nasıl muharref kitapların tahrifiyle aynı kefeye konulabilir?" diyerek ve uzunca bir açıklama yaparak tenkit eder. Bkz., İslam Tefsir Ekolleri, (Çev. ve Notlandıran Mustafa İslamoğlu), dipnotta s. 19-20
[41] Kitabı Mukaddes, Tekvin, Bab 2/18-25
[42] Nisa: 4/1
[43] A'raf: 7/22
[44] Kitabı Mukaddes, Tekvin, Bab 3/1-8
[45] Bakara: 2/35-36; A'raf, 7/22; Taha, 20/121
[46] Kitabı Mukaddes, Tekvin, Bab 3/1
[47] Bakara: 2/36; A'raf, 7/20; Taha, 20/120
[48] Doç. Dr. Ömer Dumlu, Kur’an’da Bazı Kavramlara Bakış, Anadolu Yayınları: 278-283.
[49] A1-i İmran: 3/113-114
[50] Tevbe: 9/31
[51] Maide: 5/72-73
[52] Al-i İmran: 3/28
[53] Taberi, Tefsir. III, 228; Vahidi. Esbabu Nüzul. s. 104
[54] Vahidi, Esbabu Nüzul. s. 105
[55] Maide: 5/82-84
[56] Bu konuda da J.J. G. Jansen'in Kur'an’a Bilimsel-Filolojik-Pratik Yaklaşımlar isimli eserine bakılabilir
[57] Bu konuda İgnaz Goldziher'in İslam Tefsir Ekolleri isimli kitabı örnek olarak gösterilebilir
[58] Konu ile ilgili olarak özellikle Mücadele süresindeki 7-10. Ayetlere ve bunların sebebi nüzullerine bakılabilir. Bkz., Ömer Dumlu. Yahudi-Münafık İşbirliği Çerçevesinde Necva Kavramı, Kur'an Mesajı 4. s.4, Şubat 1998. s. 46-46-54
[59] Maide: 5/82-84
[60] Doç. Dr. Ömer Dumlu, Kur’an’da Bazı Kavramlara Bakış, Anadolu Yayınları: 283-287.
[61] Maide: 5/3
[62] Nisa: 4/32
[63] Doç. Dr. Ömer Dumlu, Kur’an’da Bazı Kavramlara Bakış, Anadolu Yayınları: 287-290.
İslami Okul Okulların En Önemlisi