Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Kur’an’da Denge - Kuran - 1. Sayfa

KUR’AN’DA DENGE. 2

Önsöz. 2

Giriş. 2

1. Denge Mefhumunun Sözlük Manaları Ve Önemi 2

2. İnsanın Maddî Ve Manevî Cephesi Arasındaki Tetabuk Ve Denge. 3

3. Kur'ân'a Dengesiz, Tek Yönlü Yaklaşımlar 4

1- KUR'AN'DA DENGE KAVRAMLARI 6

Mizan. 6

1. Mîzân Kavramı Ve Evrensel Dengeler 11

2. Mîzân Ve Adalet Kelimeleriyle, Hukukî Münasebetler Dengesi'ne Dair Verilen Mesajlar 16

3. Adalet, Yargı Ve Sosyal Denge. 21

Kist 23

Hakk. 26

Keyl Ve Mîzan. 28

Kader 29

Ceza. 32

Din. 34

Kasd. 39

İnşirah Süresindeki Denge Unsur Ve Mesajları 40

2- KUR'ÂN'DA DENGE OLARAK YORUMLANABİLECEK DAVRANIŞ VE MEVZULAR.. 42

İKTİSADİ DENGE. 42

Zekat,  Faiz,  İçtimaî Ve İktisadî Dengeler 44

Sosyal Denge. 47

Evrensel Dengede İnsan Boyutu. 49

1. İnsan-ı Kâmilin Dengeli Vasıflarından Birkaç Örnek. 51

a. Cömertlik. 51

b. Tevazu. 52

c. Hilm.. 53

d. İnsan Psikolojisini Dengeleyen İki Unsur: Korku Ve Ümit 53

Dua Ve Çeşitli Davranışlarda Denge. 56

Ferdî Ahlâktan İçtimai Ve Evrensel Dengelere Bir Yaklaşım.. 56

3- ÜMMET-İ VASAT, ADİL VE DENGELEYEN BİR ÜMMET VE BU MÜNASEBETLE BEYNELMİLEL DENGE. 59

Kur'an'da Uluslararası Kuvvetler Dengesi 59

4- İNSANLIĞI DENGELEME VE KONTROL ETMEDE İKİ TEMEL MEKANİZMA.. 63

Emirler Ve Yasaklar 63

Son Söz. 70

Kaynakça. 71


KUR’AN’DA DENGE

 

Önsöz

 

Denge, varlığın arzuladığı vaz geçilmez bir hal, ha­yat ve sistemlerin canı ve özü gibi görünmektedir. Denge­siz en küçük bir sistemi düşünebilmemiz mümkün olmadı­ğı gibi, dengesiz bir evrende de huzur ve sükûneti hayâl edemeyiz. Evrende tesbit edebildiğimiz en küçük bir kıpırdanış, hayat ve sistemlerin özünde denge olgusuyla daima yüz yüze gelmekteyiz. İşte bu kadar mühim bir vak'anın ev­rendeki önemiyle beraber, Kur'ân'daki yeri ve önemi nedir? Kur'ân'da denge olarak te'vil edebileceğimiz mefhumların insanlığa vermek istediği daha orijinal mesajlar nelerdir? Bu mefhumlar vesilesiyle Rabbımız bizden neleri yapmamı­zı ve neferi terk etmemizi istemektedir? Evrensel dengelerin bozulmasıyla kaçınılmaz olan “kozmik kaosa” benzer bir intizamsızlık, evrensel bir anarşi, beşeriyetin te'sis etmekle mükellef olduğu çeşitli dengelerin bozulmasıyla, insanlık âleminde de vukü'a geliyor mu? En yakın muhitinden baş­layarak bütün İnsanlığa sıçrama ve yayılma kabiliyeti gös­teren ferdin ahlâkî dengesizliği, yani işlediği günahlar, ev­rene te'sir etme istidadında mıdır? Oldukça sübjektif olarak karşılanabilecek bu gibi sorulara cevap aramak, içinde ya­şadığımız hayat mecrasında, İç ve dış dünyamızda tesbit edebildiğimiz birçok dengesizliklerin ortaya çıkardığı problemlerin hal çarelerini bulmak için bu konuda çalıştık.

Çalışmamızda astronomik, jeolojik, insan fizyolojisi ve psikolojisi; ferdî, içtimaî, siyasî, iktisadî, hukukî, dinî ve ahlâkî sahalardaki dengelerin Kur'ân'daki yer ve ehemmi­yetini sergilemeye çalıştık.

Çalışmalarımız neticesinde bulduğumuz bilgilerin bi­ze tuttuğu ışık altında, uçsuz bucaksız gibi görünen evren­de, her münasebetin bir denge prensibine muhtaç olduğu­na tanık olduk. Buna bağlı olarak da Yüce Allah'ın evrendeki dengelerin daha çok boyutlu ve evrendeki kadar mü­kemmelini, beşeriyetin hür iradesine kurdurtmak istediği­ni anladık. Hatta öyle ki insanlığa yüklenen İlâhî teklifle­rin, beşeriyetin fert ve cemiyet; madde ve ruh planında bir takım dengelerini kurmaya müteveccih olduğu intibaına varmaktan kendimizi alamadık. Bu itibarla bize, İnsanlı­ğın aslî vazifelerinden biri daha tecelli etmiş oldu. Bu yüz­den bizde, insan-ı kâmil'in âlemlerde biricik ve temel den­ge unsuru olduğu kanaati uyandı. Ve biz, neticede bütün evreni kuşatacak olan “kozmik felaket” yani kıyamet, İn­san-ı kâmilin dünyayı terk edişini takip edecektir, kanaati­ne vardık.

Böylece bu çalışmamızla biz, hem denge olgusunun ehemmiyetini ve hem de insan-ı kâmilin denge kanunuyla olan çok hassas münasebetini sergilemeye çalıştık. Dolayısiyle insan ve kâinat İlişkisine daha farklı bir bakış açısı kazandırmış olduk.

Çalışmamızdaki bazı bilgilerle de İnsanı, yapmış ol­duğu her davranışıyla kâinata olumlu veya olumsuz yön­de tesir ettiği fikrine de çekmek istedik. Bu yüzden insan Allah'a isyan etmekle, “kimseye zararım yok, zararım kendimedir,” diyemez. İşlenen her günahın, biz bu fikrimizi po­zitif bilimlerin verileriyle ispat edemezsek bile, kâinatın bir cüz'üne tesir ettiği, bizce bir hakikattir.

Denge olgusunu işlerken hem Kur'ân'daki denge kav­ramlarını ve hem de Kur'ân'da denge olarak yorumlanabi­lecek huy ve davranışları çalışmamızın içerisine aldık. Her vesileyle de elimizden geldiği kadar müşahhas ve mücer­ret denge unsurları arasındaki münasebetleri belirtmeye çalıştık. İnsan-Allah; insan-kâinat ilişkisini de göz ardı et­medik. Bu maksada varabilmek için de çalışmamızı “Kur'ân'da Denge Kavramları”, “Kur'ân'da Denge Olarak Yorumlanabilecek Davranışlar ve Konular”, “Ümmet-i Va­sat ve Beynel Milel Denge”, “İnsan Davranışlarını Ayarlayan İki Mekanizma, Emir ve Yasaklar...” başlıkları altın­da dört bölümde incelemeyi uygun bulduk.

Çalışmamızdaki alıntılar, umumiyetle mefhum ve manaların bizim kendi üslubumuzla aktarılışı şeklinde ol­duğu için, bunları tırnak içinde göstermedik.

Bu konuda şahsımı çeşitli kaynaklara yönelten, ku­surlarımı ve eksikliklerimi gösteren kıymetli danışman ho­cam Sayın Yrd. Doç. Dr. Ali Eroğlu Bey'e ve bana yardım­cı olan saygı değer arkadaşlarıma şükranlarımı sunarım.

                                                                                                                                         Faruk Gürbüz, 07.08.1995[1]

 

Giriş

 

1. Denge Mefhumunun Sözlük Manaları Ve Önemi

 

Denge sözlükte çeşitli bakımlardan eşit manasını taşımaktadır. Boyca ve yaşça denk olmak gibi... Aynca sert olmayan eşyanın sıkı olarak bağlanmasından mey­dana gelen yük, balya ve yük hayvanlarının her iki tara­fına yüklenen yüklerden herbiri, eş değerde ve muadil [2] manalarını ifade etmektedir.

Eski Türkçe'de “tenğle” biçiminde telaffuz edilen bu kelimenin iki şeyi birbirine denklemek, denk etmek, denkleştirmek manalarında da kullanılmış olduğuna rastlamaktayız.[3]

Temel anlamıyla eşitlik, denklik ve i'tidal gibi an­lamlar ifade eden denge kavramı bugün, daha çok bi­limsel bir terim değeri kazanmıştır. “Denge”nin “Birbiri­ni ortadan kaldıran kuvvetlerin sonucundaki durma hali, herhangi bir cismin veya insan bedeninin dikey durumu, hareketin düzenliliği ve devamını sağlayan kuvvetler bağdaşması, bir makinadakı parçaların den­gesi, organik hayatın bileşkenleri arasında meydana ge­len uyum -ki organizmanın normal çalışması buna bağ­lıdır- [4] gibi tanımlarına bakılırsa “denge” kavramının anlam sınırlarında oluşan genişlemenin varlığı gözden kaçmaz.

Eskiden muvazene [5] denen denge, çeşitli ve karşıt şeyler arasında hareketsizliği, armoni ve uyumu mey­dana getiren doğru bağıntı ve uygun orantı manaların­da da kullanılmış....

Denge kelimesi; bir bütçenin dengesi, siyasal kuv­vetlerin, yetkilerin, etkilerin birbirini sınırlayacak şekil­de dağıtılması gibi ibarelerde ise daha yeni anlam bo­yutları kazanmıştır.[6]

Denge kavramının bu kadar, geniş sahalarda kulla­nılması bize denge kavramının ehemmiyetini ihsas et­tirmekten uzak değildir. Gerek objeler, gerek sujeler âle­minde sık sık sözü edilen bu kavram, gerçekten de çok mühim bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır.

İleride ortaya koyacağımız inceleme ve tesbitlerimiz de gösterecektir ki “denge”, daha çok müsbet ve is­tenen bir hali ifade etmektedir.

Denge olgusu da adalet gibi her sahada arzu edilen bir haldir. Çünkü iktisadî, siyasî, sosyal ve ferdî hayatta; hatta iç dünyamızda ve hayal âlemimizde bile bir takım dengelerden bahsederiz. Akıllar anormal çalıştığı zaman akli dengelerin; ekonomi bozulduğu zaman iktisadî; çevre bozulup kokuştuğu zaman ekolojik yağışlar dü­zensiz yağdığı ve mevsimlerin gelişigüzel seyrettiği za­man meteorolojik; şahsiyetler istikrarsızlıklar sergile­dikleri zaman psikolojik; siyasî hayat bulandığı zaman siyasî; cemiyetlerde anarşi başgösterdiği zamanlarda da içtimaî dengelerin bozulduğundan bahsederiz ve arka­sından bu olumsuzluklardan kurtuluş yolları bulmak için olağan üstü çabalar sarf eder ve tedbirler alırız. Kısacası normalin altında ve üstünde seyreden her halden nefret eder ve onu sevimsiz buluruz. Bütün bunlar bize denge hadisesinin varlık ve onun kıpırdanışlarmm özünde yatan saadeti temsil ettiğini anlatmaktadır.

Mütemadiyen çeşitli münasebetler içerisinde bu­lunduğumuz tabiatta birçok dengelerden bahsedildiği gibi, sosyal yaşantımn her sektöründe, ferdî hayatta, pisikolojide ve dinde de dengelerden sık sık söz edilmeye başlandığını yapılan araştırmalar göstermektedir.

Dikkatle bakıldığı zaman şu müşahhas âlemin den­geyi arzuladığını anlamamak mümkün değildir. İşte varlık alemindeki her sistem ve varlığın arzulayıp, baş eğdiği ilahî bir yasa olan denge vakası, Yüce Kitabımızda hem bir olgu ve hem de uyulması, korunması ve kurul­ması gereken bir emir olarak karşımıza çıkmaktadır. [7]

 

2. İnsanın Maddî Ve Manevî Cephesi Arasındaki Tetabuk Ve Denge

 

Kur'ân-ı Kerim insanı, onun kendi yaradılışını ve varoluş maksadını aşan, onu olağanüstü bir varlık, bir süpermen yapmak gayreti içerisinde değildir. Ateşte yan­mayan, gökte uçan, taşı altına çeviren bir insan anlayışına Kur'ân'da tek bir işaret bile bulabilmemiz mümkün değildir. Ancak bu gibi olağan üstülükler gaye insanın zaten vasfı da değildir. Allah dilerse sevdiği her veli ku­luna bu olağanüstülükleri bir nimet, bir keramet olarak verebilir. Dolayısiyle bu vakalar, peygamberlerden mu­cize, velilerden de sadece çok hassas durumlarda ve belirli bir maksada müteveccih keramet olarak zuhur edebi­lir. Fakat ne var ki bu, insanın varoluş maksadı, dünya ve ahiret hayatının da üzerine oturduğu realite değildir. Kur'ân inşam yaratılış realitesine, yani onu yaradılış maksadına, Allah'ı marifete, her halükarda onu kul­luk vazifesine davet eder. Kulluğun aslı da Allah'ı ma'rifet ameliyesinden ibarettir. Nitekim Cenabı Hakk: “Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye ya­rattım.”[8] Buyuruyor. İnsanırı maksadı böyle belirlenip ilan edildikten sonra o, ister ruh, ister beden, ister olağa­nüstü, ister sıradan bir varlık olsun farketmez. Artık O'nun bu görevi yapıp yapmadığına bakılır. Bu yüzden Kur'ân, muhatap kabul ettiği insanı, “ceset ile ruh; hay­vani arzular ile ahlâki davranışlar arasında bir muvaze­ne unsuru haline getirmek ister.[9]

İnsanın gayb ve şehadet âlemi arasındaki veçhele­rini ve bu veçhelerin görüp sezemeyen, onu tek yönlü, sadece görünen tarafıyla algılayan inkarcılar, peygam­berlerin evlenmelerini, pazarda dolaşıp yiyip içmelerini pek garip karşılamışlar ve: “Bir beşer mi bizi hidâyete eriştirecek?” [10] Demekten kendilerini alamamışlardır. Ya­ni bu anlayışla inkarcılar peygamberlik mefhumunu hep beşerî hususiyetler dışında bir melek, garip, bize benzemeyen, yemeyen, içmeyen evlenmeyen, gayblerin esrarengiz bir varlığı olarak mütala ettiklerini orta­ya koymaktadır. Bu telakki de peygamberliği tek cephe­li, yalnızca sübjektif yönü olan bir mefhum anlayışına çektiği için insanın maddi ve manevi varlığı arasında bir tetabuk sağlayamamıştır. Oysa Kur'ân, her sahada dengeler kurduğu gibi inşam da gayb ve şehadet âlemi­nin tam orta, yani denge noktasında mütalaa eder. Onun sentetik varlığını muhatap alır ve onun bu terkibi varlığına teklifler yükler. İnsan bir yönüyle bu âleme yönelir, bu âlemin gereklerine göre davranırken; öteki cephesiyle de gayb âlemine yönelir ve o âlemin gerek­lerine göre bir takım muameleler yapar.

Evrendeki muvazene iradî değil, cebrîdir. Bu den­geyi cenabı Cenabı Hakk kurup koruduğu için, evrende denge hali süreklidir. Bu yüzden de evren huzur içerisin­dedir. Objeler âleminde hiç bir aşırılık gözlemek müm­kün değildir. Dengesi bozulan bir cisim konuşabüseydi hasta bir insan gibi iniler ve halinden şikâyet ederdi muhakkak!...

İşte bu itibarla Kur'ân, tabiatta kurulan dengelerin daha gelişmiş bir biçimini insan ve insan toplulukların­da da kurmak istemektedir. Ancak insan cemiyetlerin­de kurulmak istenen bu dengelerin kurulması, insanın hür iradesine tevdi edilmiştir.

İşte insan, evrende Allah'ın kurup koruduğu den­geler gibi bir takım dengeleri kendi ruhani ve cismani dünyası arasında ve kendine tevdi edilen müesseselerde kurmadıkça büyük, çok yönlü ve derin şuuzursuzluldar yaşayacaktır. İnsan ne yalnız ruh ve ne de ceset olarak bir olgunluk ifade etmez. Onun olgunluğu, bu iki cephenin dengeli bir sentezi ile mümkündür. Bu durum Ahiret'te de böyledir. Çünkü Ahiret'te de ruhlar cesetlerle meze olacaktır. Bu gerçeği göz önüne alan insan, ru­hani ve bedeni faaliyetlerini daha bu dünyada iken muvazeneli bir şekilde yürütmek zorundadır. İşte Kur'ân'ın hedefi böyle bir insandır. Çok dikkatli bakılırsa Kur’ân’ın tekliflerinin yani emir ve yasaklarının da hep bu oluşumu tahakkuk ettirmeye yönelik olduğu gözlenebilir. Nitekim abdest ceset temizliğine hizmet eder­ken zikir, ruh temizliğine yönelir. [11]

 

3. Kur'ân'a Dengesiz, Tek Yönlü Yaklaşımlar

 

Kur'ân hayatın her yönünü ele almaktadır. O'nu hayatın sadece bir cüz'üne hasretmek; O'nu kısmak, O'nun namütenahiliğine bir sınır çizmektir. Kur'ân ha­yatın her yönünü kapsayıp yöneten ve tek şekle sokan ilahî bir kanundur.

Kur'ân Resulullah (s.a.v.) Efendimiz'in hayatıyla tef­sir edilmiştir. O'nun hayatı da gösteriyor ki Kur'ân, tek sahada egemen olmak isteyen ve hayatın diğer sektörle­rine karışmayan emir ve yasaklar manzumesi değildir. Fakat ne yazık ki çeşitli sebeplerle Kur'ân'ı hayatın yal­nız bir parçası olarak, mabedine tıkılmış miskinler kita­bı şeklinde yorumlayıp anlamalar ve hatta bile bile böy­le olsun diye dayatmalar, Kur'ân'daki denge ve [12] homojenlik, yani hayatın her parçasına yeteri kadar müdaha­leyi emreden âyetlerini anlamaya müsade etmek şöyle dursun, Kur'ân'ı anlamaya çalışmanın, ona bakış usulü­nün ve ondan faydalanma üslubunun bile dengesini bozmuştur. Hülâsa Kur'ân'a “bütüncü” bir bakış ile yak­laşan pek az bilim adamı var olagelmiştir.

Tek gerçek ve hidâyet olan Kur'ân'a böyle tek yan­lı inanç ve bakış açısından bakılırsa onun âlemşümul manası kaybedilmiş olur. Sonuçta da Kur’ân’ın bazı emirlerine ağırlık verip onları dikkate alırken, diğer yönlerini ihmal ederek ameli ve itikadi noktalarda bir takım dengesizlikler sergileriz. İşte Kur'ân'da kendisine topyekün bakılıp, bütünüyle kabullenilmesini emreden âyetlerin vermiş olduğu mesajları da biz, Kur'ân'da çok hususi bir denge hali olarak mütalaa ettik. Çünkü eğer bir unsuru diğerlerinden koparıp ayn yapıda değerlen­dirmek suretiyle manalandırırsak bu, birliğin bütünlü­ğüne vurulmuş darbeden başka bir şey değildir.[13] Birli­ğin böyle parçalanışı onun bütünlüğünü bozarken, onun yarım uygulanışı da beşerîn hayat tarzını dengesiz kılacaktır kanaatindeyiz. İşte bu yüzdendir ki iman bir top yekünlük arz eder. O'nun küçük bir cüz'ünü redde­den ötekilere inanmamış sayılır. Kur'ân'ın bütününe inanmamak da üerki konularda değineceğimiz gibi fer­dîn önce ruh sonra da dış dünyasında huzursuzluğa se­bep olacaktır ki cümle huzursuzluklar da bir nevi den­gesizliktir.

Elbette Kur’ân’ın bir kısmını alıp, diğer kısımlarım terk veya inkâr anlayışı da din denen “mîzân”ın muvazenesini bozacaktır. Muvazenesi bozulmuş bir din de tat­bik imkânı bulduğu her cemiyetin ve dolayisiyle de bü­tün bir beşeriyetin dengelerini alt üst eder. Siyasî, iktisa­dî, sosyal, ferdî ve daha bilmem nice nice dengelerini... Yüce Rabbımız, “Yoksa siz Kitabın bir kısmına inanıp, bir kısmı inkâr mı ediyorsunuz? Sizden öyle devranan-lann cezası, dünya hayatında rüsvaylık, kıyamet günün­de ise en şiddetli azaba itilmektir.” [14], “ Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar var ya!?” [15] “Ne var ki in­sanlar kendi aralarındaki işlerini parça parça böldüler. Her grup, kendilerinde bulunan (fikir ve davranış) ile se­vinip böbürlendiler.” [16] “Dinlerini parçalayanlardan ve bölük bölük olanlardar olmayın.” [17] âyet-i kerime meal­lerinde parçalanmaz bir bütünlük arzeden diğer ilahî kitaplara ve Kur'ân'a tek yönlü ve dar pirizmalardan ba­kan anlayışları reddetmektedir. İşte böyle, hevalarına göre dini hükümler içerisinden Tercih yapanlar, onların bir kısmını kabul ve bir kısmını red veya terk edenler, sonra dinin yalnız hoşlarına giden tarafını alıp ve bu doğrultudaki fikirlerini desteklediği için onunla övü­nüp, en doğrusunu biz bulduk, bizim meslek ve meşre­bimiz haktır, gerisi yalan ve batıldır diyenler, insanlığın arzuladığı istikrar halini getirmek şöyle dursun, insanlı­ğa kusursuz bir muvazene, bir mîzânü'l hakk olarak gönderilen İlahî kanunların bile bütünlüğünü bozarak dolayisiyle beşerî her türlü nizamın dengesini de boz­muşlardır.

O halde Kur'ân hayatın yalnız bir cüz'üne hitap eden ve kısmî egemenliği haiz bir kitap değildir hük­münü, gönüllere temel bir itikat kaidesi olarak yerleştir­mek'zorundayız. Çünkü bu, beşerî takat ve irade dahi­linde kurabileceğimiz objektif ve sübjektif dengeler için elzemdir. Elbette ki bir bütünlüğün bazı unsurlarını çı­karıp atmak, o üniteyi sakat ve noksan bir duruma ge­tirmek demektir. Noksan bir sistemin ise tam kapasite ile fayde vermesi asla düşünülemez. Noksan sistemler nasıl denge ve istikrar te’ınin edebilirler? Dolayısıyla Kur'ân-ı Kerim'in bir kısmını alıp, bir kısmını terk anla­yışı ferdî ve içtimaî sahalarda tatbik imkânı bulduğu za­man bir çok dengesizlikler meydana getirir. Hatta bu dengesizlikler beşerî sistemlerin dışına taşarak evren ve evrenleri dahi etki sahasına alabilir.

Aslında dini böyle yarım anlamak, onu tamamen hayata geçirememekten kaynaklanmaktadır. Asrımızdaki garip bir dengesizlik örneği de yazdığımız, konuş­tuğumuz, konferanslar verdiğimiz kadar amel edeme­mektir. Ortaya çıkan bu duruma da ilim-amel dengesiz­liğidir. Halbuki İslâm, Kura'an ve sünnet eksenli bir te­fekkürün hayat, yani icraat ile bütünleştiği dengeli bir terkibin adıdır. Çünkü müslüman bir fert, amelsiz bir feylosof değil, düşünceyi hayat yapan harikulade bir sa­natkar demekter. Başka bir tanımla müslüman, tek bo­yutlu ve sınırlı fonksiyonlar sergileyen ve sadece bu âle­me yönelik bir boyut değil, bütün ve bölünmez bir var­lıktır. Şeyh Galib'in: “Hoşça bak zatına kim zübde-i âlem­sin sen” [18] dediği gibi o, başlıbaşırıa bir kâinattır.

Hülâsa edecek olursak diyebiliriz ki Asrı Saadetteki peygamberi nurun etrafında haleleşen sahabi kadrosu gibi ahlâk erleri müstesna insanımız, hatta bütün insan­lık hiçbir sahada istenen dengeleri kuramadı. Bu insan­ların kuramadığı dengelerden biri ve belki de en önem­lisi madde ve mana dengesidir. Tarihi boyunca bu tip in­sanlık ya tamamen ruhaniliğe yönelip ruhban, ya da maddi âleme teveccüh edip âdeta materyalist oluverip çıktı.

Halbuki Kur'ân insanın derunî hislerinin hepsini muhatap alıyor ve onların terbiye edilip ilahî maksatlara teveccühlerini arzuluyor. İnsanın şehadet alemiyle, gayb âlemi arasında, vahyin irşadını göz önünde tuta­rak dengeli münasebetler kurmasını istiyor. Aşırılığa kaçmamak ve haram hudutlarını tecavüz etmemek şar­tıyla yemesini içmesini ve hatta cinsi arzularını dahi tat­min etmesini istiyor. Müsrif olmamak kaydıyla yiyiniz içiniz buyuruyor.[19]

Dünyalarını sadece hislerinin donuk kalıplan içine hapsedenler, hesaplarından Allah'ı dini, akideyi ve bun­larla ilgisi bulunan her türlü değer, ölçü ve duygulan si­lip atıyorlar. İşte günümüzde Batı dünyasını istilâ eden en büyük tehlike, bu katı materyalizmdir. Bu maddeci­lik anlayışı manaya hiç hakk ve mekan tanımıyor. Her şeyi madde olarak ele alıyor. Elbette bunun tersi de yanlıştır. Maddî âlemi hiçe sayıp onu gererksiz gibi yorum­lamak ve maddî kayıtlardan tamamen tecrit olmaya ça­lışmak da boşuna bir yoruluştur. Bu yüzden gaybe iman da dengeli olmalıdır. Aksi takdirde istenen ölçü kaçırıla­cak olursa, o da başka tür bir anormallik ve hastalık pey­da eder.                                                            

Duygular yoluyla kavranılan âlemin dışında gaybe imandan daha fazla bilinmezliğe dalmak, insanın akli ve fikri melekesini bozar. Akıl ve fikir mahsûlü olma­yan diğer melekelerin çalışmasına sebep olur.[20] Dolayısiyle sonsuza açılan gayb âleminde insan, yolunu şaşır­mış zavallılara döner ve bu sonsuzlukta kaybolup gider. Bu yüzdendir ki Yüce Peygamberimiz kaderin gaybi noktaları üzerinde derine dalmayı yasaklamıştır.[21] Kur'ân ise belli başlı gayb haberleri vermiştir. Onlara inanmamızı istemiştir. Gerisini reddetmemizi isteme­mekle beraber, oralara dalıp, herşeyin künhünü kuşat­ma çabalarımıza bir nevi sınır getirmiştir.

Bu sınır getirilmezse insan, gaybı fazla kurcalamak­la çok derin vesveselerin tuzağına düşer. Mademki herşey duyuların ötesinden gelmektedir ve duyular âle­minde bir şey yoktur; o zaman gerçek diye birşey de yoktur kanaati insana egemen olmaya başlar. [22] Sonuçta insan Allah'ın hak olarak yarattığı bu âlemi hayal ve ve­himler âlemi olarak yorumlamaya başlar.

Kâinattaki her şeyin kaynağının hisler ötesinden geldiği muhakkaktır. Hayata bilinmez ve görünmez amillerin tesir ettiği de bir gerçektir. [23] Ancak ne var ki bu subjeler âleminde de bir takım etki ve tepkiler vardır. Biz her şeyin ötelerden gelmesini beklersek, bu âlemde­ki bir takım nimetleri elde edemeyiz. İrademizin fonksi­yonunu hiçe saymış, onu hantal ve muattal bırakmış ve dolayisiyle de insanlığın asli görevlerinden birini da­ha ihmal etmiş oluruz. Allah'ın eşyası üzerinde tasarruf yetkimizi kullanamayız. Varlık hikmetimizi ispat etmiş olamayız. İşte Kur'ân insanlığı hem ruhani yöne ve hem de cismani tarafa çevirerek ikisi arasında dengeli bir ter­kip kurarak Allah'ı ma'rifet ameliyesine çağırmaktadır.

Binaenaleyh insanın duyularıyla elde ettiği şeyleri kullanması ve bunun yanısıra bir denge sağlayabilmesi için gaybe iman etmesi gerekir. Yalnız başırıa gaybe inanmak veya ölçüyü aşacak derecede bilinmezliklere inanmak, yaşanan gerçeklerin heder edilmesi olur.[24]

Ferdîlik ve içtimaîlik insanın fıtratında vardır ve birbirini dengelerler. Bu dengeleşmelerle de insan haya­tında önemli roller oynarlar. Birisi diğerinden fazla olur­sa, ortaya bir anormallik ve sapıklık çıkar ki ruhî denge­yi bozar.[25] İnsan yapayalnız yaşayamaz, canı sıkılır. O ba­zı zaman ruhani, bazı zaman cismanidir. Kendini bütünüyle de topluma feda edemez. İnsan yaşantısı bazı za­manlar ferdî, bazı zamanlar ise içtimaîdir. Kur'ân'ı Kerim bize hem ferdî, hem de sosyal görevler yüklemekle bu iki görev arasında denge kurmamızı ister.

Fakirleri doyurmak, zekât vermek, topluma çıkıp nasihat etmek, ulu'l emre itaat etmekle devlet denen si­yasî otoriteye bağlılığını izhar etmek, cihada çıkmak, ce­maatle namaz kılmak, evlenmek, emir ve işleri meşve­ret ile çözmeye çalışmak, Kur’ân’ın insanı toplumsal fonksiyonlar yapmasına yönelten bir yönü iken, O'nun nefis terbiyesine yönelik emirleri ve takvaya yönlendir­mesi de insana ferdî emirleri niteliğinde tezahür eden başka bir yönüdür. İşte Kur'ân’daki bu iki cephe incelen­diğinde fert ve toplum münasebetlerinin de bir denge ile ayarlandığını görmek mümkündür. İşte Kur'ân’daki denge vakalarına değindiğimizde de göreceğiz ki itikatta, amelde, ferdî ve içtimaî hayatta; sadakada, duada he­men hemen hayatın her kıpırdanışında Kur'ân bizden “dengeli” olmamızı isteyecektir. İnsan bu saydığımız fonksiyonları yaparken ve bakışlannı objeler âlemine çevirirken, objelerin arkasında hep ruhanilik yani ma­neviyata ait şeyler aramıştır. Bu güzel bir yöneliştir. Fa­kat görünen âlemin hakk olduğunu tastik etmek de in­sanın vazifesidir. Çünkü âlem batıl yaratılmamıştır. İşte Kur'ân maddî ve manevî âleme yeteri kadar yönelme­mizi ve bu yönelimlerle de top yekun, yani terkibi, baş­ka bir ifadeyle sentetik varlığımızı çok yönlü marifetler kazanarak geliştirmemizi istiyor. Dolayisiyle Kuran bir terkib halindeki varlığımızın cüzleri arasındaki koordinenin nasıl kurulacağını da beyan etmektedir. [26]

 

1- KUR'AN'DA DENGE KAVRAMLARI

 

Mizan

 

Yaklaşık bütün müfessirler mîzân kelimesinden adalet anlamını çıkarmışlardırç [27] “Mîzân” da “misak” gi­bi mastar ve ismi alettir. Vezin eşyanın başka bir eşyaya nisbetle miktarı veya miktarının belirlenmesidir ki asıl olarak ağırlık göz önünde tutulur. Dolayisiyle eşyaların ölçüleri bir kıyaslama, bir denkleştirme ile yapılır. İşte bu mukayese ve denkleştirme işini yaptığımız alete “mî­zân” [28] Türkçe'de de yine Arapça asıllı olmakla beraber “terazi” denir.

Bu yüzden vezin, daima bir muadele (denkleme) nisbetini ifade ettiğinden, adalet ve adaletin miyarı olan şeriate de mîzân denilegelmiştir.[29]

Daha farklı kaynaklarda da “mîzân” kelimesi için aşağı yukarı aynı manaları bulmak mümkündür.

Müfredatta “v-z-n” maddesinden türemiş olan “mî­zân” kelimesininin bir şeyin miktarını bilmek, adaletle ölçülen iki eşit kap, insamn bütün fiil, söz ve tavırların­da ölçülü olması, adalet makamını gözetmesi; gündü­zün yansı olduğunda Arapların: “günün terazisi kurul­du” demelerine bakılırsa, günün tam ortası [30] gibi mana­lar taşıdığı da kaydedilmektedir.

Terazinin farklı cisimleri dengelemesi ve kendisi­nin de dengeli bir hali ifade ettiğini düşünerek “mîzân” kelimesinin Türkçemiz'deki “Denge” kelimesini çağrış­tırdığını anlamakta zorluk çekmeyiz.

İslâm Ansiklopedisinde ise bu kelimeye tartmak, yani “v-z-n” maddesinden türemiş bir alet ismi olarak rastlamaktayız. Aynca yukarıdaki tanımlara paralel ola­rak bir de.”tesviye” anlamı olduğu kaydedilmiş.[31]

Lisanül Arab'da da pek farklı manalara rastlamamaktayız. Bu eserde de Araplar'ın hurma, taş, demir gibi şeyleri ölçtükleri aletin adına “mîzân”, çoğul olarak mevazin dendiğine değinilmiş.[32]

Kelimenin bu açıklamalarından hareketle, “mîzân”ın denge, adalet ve eşit ölçüler gibi anlamlara geldi­ğini tesbit ettikten sonra sonra bu kelimenin âyet-i ke­rimelerde bizlere ne gibi mesajlar verdiğini mütâla et­meğe çalışalım.

Cenabı Hakk (c.c.) “mîzân” kavramını, objektif ve sübjektif; içtimaî ve ferdî; siyasî, iktisadî, ekonomik; fizyolojik, ekolojik kısacası evrensel manada en geniş bir denge kavramı ifade edebilecek şekilde kanaatimizce Rahman suresinin “Semaya sıra gelince onu O yükselt­ti ve dengeyi koydu. Sakın dengeyi bozmayın, ölçüyü adaletle ikame edin, dengede ve terazide aşırı gitme­yin” [33] mealindeki âyetlerde ifadelendirmiştir.

Çünkü bu âyetteki “mîzân” kelimesi âyetlerin si­yak ve sibakına bakıldığı zaman, hemen hemen evren ve insan hayatında her türlü dengeyi çağrıştırdığını sez­mekte güçlük çekmeyiz.

Cenabı Hakk semanın yükseltilmesini zikretme­den önce “Güneş ve Ay'ın bir hesap ile olduğunu” [34] be­yan buyuruyor. Güneş ve Ay'ın Dünyamız'a uyguladığı çekim gücünün, yeryüzünün çok yönlü dengesine, akıllara durgunluk veren feza boşluğundaki hareketlerinin kontrolüne etkileri muhakkatır. Aynca uçsuz bucaksız fezada hiçbir gezegenin yörüngesinden sapmadığı, ha­cim ve hareket halindeki denge ve mîzânın asla bozulmadığı da gözlenen bir hakikattir.[35]

Evet, herşey; kâinattaki zerrelerden kürrelere, ışık­tan sese, atom çekirdeğinin çevresindeki yörüngesinde dönen elektronlardan, en büyük gök cisimlerine kadar her şeyin bir hesap ile olduğu kesindir. İşte cenabı Cena­bı Hakk’ın yukarıdaki âyet mealinde vurguladığı hesap, bu ince hesaptır ki bu, sistemin kaostan kurtulması için insana hep mîzânı, yani dengeyi gerçekleştirmek için koyulmuş gibi geliyor.

Dünyada insan hayatını mümkün veya huzurlu kı­lan ses, ışık, ısı vs. her ne varsa ince hesap ve dengelere dayalıdır şüphesiz. Bunun böyle olduğu müsbet ilimler tarafından tesbit edilmiş olmakla birlikte, Kur'ân-ı Kerim'de de bu duruma verilmiş çok hassas işaretler mev­cuttur.

Meselâ ses ve ışık gibi tabiî hadiseler, insanın işitme ve görme organlarına göre ayarlanmış ve dengeli bir miktarda olduğunu cenabı Cenabı Hakk’ın “Nerdeyse şimşek (onların) gözlerini çıkaracakmış gibi çakar, onla­rın etrafları aydınlanınca orada biraz yürürler. Karanlık üzerlerine çökünce de olduklan yerde kalırlar. Allah dileseydi onların (gök gürlemesinden) kulaklarını sağır, (şimşek parıltısından) gözlerini kör ederdi.”[36] mealinde ki âyet, gayet ince ve derin bir şekilde anlatmaktadır.

Eğer Allah isteseydi çok ince hesaplarla insan du-yulanna ağır gelmeyecek şekilde ayarlanmış “gök gürültüsünün sesini daha da artırıp onları sağır eder; işit­me duyularını yok ederdi. Artırdığı şimşek ışığında da onları kör ederdi, görme hassalarını silerdi.”[37]

Işık, ses ve ısı, bedenimizin dayanma gücü ile den­geli olduğu gibi etrafımızı saran hava basıncı da öyledir. Vücudumuzun dayanma gücüne göre belli bir oranda basınç yapmaktadır. [38] Etki ve tepki eşittir, bu da gösteri­yor ki “hesap ile olan” yalnız Ay ile Güneş değildir. Rahman’ın her işi hesap iledir.

Cenabı Hakk, işte bu ince hesapların hikmetini kul­ların idrakine bırakmış ve insana daha hususi bir üslup ile “Semaya gelince onu yükseltti ve mîzânı, yani denge­yi koydu.” bu yüksekliklerin durabilmesi için de çeşitli ve sayılı ağırlıklar, yoğnluklar, varlıklar, haklar arasında her şeyin hakkına göre duruşu ve konumu demek olan muvazene, yani “denge” kanununu, adalet kanununu' koydu ki bu kanun olmasaydı, göklerin ve yerin ayak­ta durması mümkün olamazdı. Çünkü bir hadis-i şerifte “yer ile göğün ayakta durması ancak adalet iledir.” buyurulmuştur.[39]

Dolayısiyle “..Ve dengeyi koydu.”[40] mealindeki âyetteki “Mîzân” kelimesi bizi bütün eşya arasındaki “genel denge” kanunundan haberdar etmektedir. [41] Bu­nunla beraber “mîzân”ın ifade ettiği mana ruhî, içtimaî, sosyal vesaire gibi konulara çekilerek, bu kelimenin “adalet” kanunu adı altında daha kapsamlı tefsir edilme­si ufkumuzu daha geniş tutmamıza yardıma olacaktır kanaatindeyiz.

“Mîzân” kelimesiyle Yüce Rabbimiz’in dikkatleri­mizi semaya çekmesinin elbette bir hikmeti olsa gerek­tir. Yakın göğümüzde, içinde soluk alıp verdiğimiz bir atmosfer vardır. “Bu atmosfer içerisinde de insanı Yüce Yaratıcı'nın san'atı karşısında dehşete düşürecek uyum ve dengeler mevcuttur. Daha başka âyetlerin de yorumunu katarak semaya koyulmuş “mîzân”ı biraz daha iyi anlamaya alışalım.

Cenâbı Hakk “Sonra duman halindeki semaya yö­neldi. O'na ve Yerküre'ye, isteyerek veya istemeyerek gelin, dedi.” İkisi de: “İsteyerek geldik dediler.”[42] mealin­deki âyetinde Arz ve semaya bir uyum çağrısında bulunuluyor. Allah'ın emrine karşı mahlukatın başkaldır­ması diye bir durumu düşünmek mümkün olamayacağına göre, “istemeseniz de uyun,” emri bize; Arz ve Arz semasının bir birine bir intibak zorluğu içinde olduğu gerçeğini anlatmak içindir.

Yakın yıllara kadar ısı derecesi elverişli olan her ge­zegende hayat olacağı kanaati vardı. Son yılların uzay araştırmaları gösterdi ki bir gezegen için en zor olay bir atmosfere sahip olmaktır. Yani gezegenlerle yakın semalarında diyebileceğimiz atmosferi arasında akıl al­maz bir zıtlık vardır. Zîrâ atmosfer yakın semada bulu­nan gaz halindeki atomlar demektir. Bu atomlar büyük gezegenlerin tümünde o gezegenin yüzeyi tarafından tamamen emilir. Küçük gezegenlerin tümünde geze­genlerin cazibesi bu atomları çekmeye yetmez. Bu gazlar semaya fırlar ve dolayısiyle de uçar giderler. [43] Bu bilim­sel tesbitlere göre Allah'ın “Semaya sıra gelince onu yük­seltti ve dengeyi koydu.” mealindeki âyeti yer çekimi­nin çok hassas bir ayarda olduğunu anlatmaktadır. Bu âyetteki mîzân kelimesinin, yer çekiminin dengede tut­tuğu daha bilemediğimiz bir çok hadisenin yanında, at­mosferi de yok olmaktan kurtarıcı yönüne işaret buyurulmuştur. Yani buradaki mîzân, yer çekiminin ayarlı oluşunu bildirmektedir. Yani atmosferdeki gazların se­maya kaçış kuvvetleri ile yerin onları çekme kuvveti denk... İşte atmosferin bu iki denk kuvvet arasındaki haline, onun istikrar yani denge hali demekteyiz.

Atmosferdeki moleküller ve atomlar uzaya kaç­mak istiyor. Arz ise emmek istiyor; yani yer ile atmos­ferin bir araya gelmeleri isteksizdir, kerhendir. [44] İşte “Se­maya sıra gelince onu yükseltti ve dengeyi koydu.” me­alindeki âyetten hemen sonra “Sakın dengeyi bozma­yın!” mealindeki âyetin hitabı da bir bakıma atmosferin dengesini koruyan yere veya yerdeki çekim kanununadır diyebiliriz. Bu te'vil çok uzak görülse bile, gerçekçi bir tefsire, kelimelerin mana sınırlarım olabilirlilik hu­dutları içerisinde onların manalarını sonuna kadar zor­lamakla yaklaşabileceğimiz kanaatindeyiz. Allah'ın Arz'ı ve onun dönüşü ile Yüce Allah dengeli ve ayarlı bir çekim gibi bir şey oluşturmak istiyorsa ona ol demesi ni­çin reddedilen bir fikir olsun ki? Çünkü Yüce Rabbımız, “Bir şeyi yaratmak istediği zaman, O'nun yaptığı “ol” de­mekten ibarettir.[45]

Bir gezegende, dolayısiyle Arz'da atmosferin oluş­ma şartları nelerdir?

Atmosferin teşekkülü için moleküllerin kaçış hare­ketleri ile Arz'ın çekim gücünün ki bu güce Kur'ân “mi­zan” dendiğine değinmiştik, dengede kalması gerek­mektedir. Bu şart imkânsız denecek kadar zordur ve bel­ki de bu şans evrende, gezegenler için milyarda birden de azdır. İşte Fussilet suresinin on birinci âyeti bu gerçe­ği dile getiriyor.

Jeo fizik açıdan atmosfer teşekkülündeki birçok zor şartlar üç önemli dengenin sağlanmasını gerektiri­yor. Bunlar da:

a- Atmosfer mekanının ısısı;

b- Arz cazi­besinin dengede olması;

c- Uzaydaki çeşitli ışınsal ener­jilerin bu dengeyi bozması[46] hadisesidir ki eğer atmosfe­ri varlıkta tutan dengelerden biri de bu ışınsal dengeler ise, “Sakın dengeyi bozmayın!” mealindeki âyetteki em­rin muhataplarından biri de bu ışınlardır diyebiliriz.

Semanın şu andaki yüksekliğini koruyabilmesi için moleküllerin kaçma hareketleri öncelikle ısıya tabi­dir. Mekanın ısısı ise şu ayrıntılı özelliklere tabidir;

a) Arz'ın Güneş'ten uzaklığı: Arz Güneş'e daha ya­kın mesafede olursa atmosfer mekanında meydana ge­len ısı, tüm moleküllerin uçup kaçmasına sebep olacak­tır. Eğer Arz Güneş'ten biraz daha uzak olursa bu kez, moleküllerin hareketleri yavaşlayacak ve atmosferdeki moleküller Arz'ın yüzeyine çökecek sonunda da Arz tarafından emilecektir.

b) Arz'ın Güneş'ten aldığı ısı, Arz'ın bütün atmosfer mekanında aynı olması gerekmektedir. Bunun için Arz'ın belli bir hızla kendi etrafında dönmesi lazımdır. Yavaş dönünce Güneş'e arkası dönük yüzde ani soğu­malar olur ve atmosfer o bölgede toprak tarafından yu­tulur. Hızla dönerse bu kez, çeşitli bölgeler dengeli bir ısınmaya fırsat bulamaz. O halde Arz, bugünkü hızıyla dönmelidir.

“Ve Allah geceyi ve gündüzü takdir eder.”[47] Gece ve gündüz dünyanın bu dengeli dönüşüyle meydana geldiğine göre Cenabı Hak bu âyet mealinde, Dünyanın dönüş hızını da takdir ettiğini, belirli ölçülere soktuğunu dolaylı olarak bizlere anlatmaktadır.

Ne var ki bu dengeli dönme de ısı işini halletmiyor. Zira bu kez de Arz'ın Güneş enerjisini daha çok alan ek­vator çok ısınacak, kutuplar devamlı soğuyacak, atmos­ferin yine bir uçtan emilmesine neden olacaktır. O hal­de Arz, eğri durarak ısınma bölgelerini değiştire değiştire dengeli bir şekilde dönmelidir. Arz ekseni, bu neden­le yirmi üç buçuk derece eğridir.[48]

Âyet-i kerimenin sonundaki “İsteyerek geldik dedi­ler.” beyanı da bu hikmeti dile getiriyor. Allah'ın “Birbi­rinize uyun, bir araya gelin.” emri, Arz'ın otomatik bir eğilme ve kendi etrafında dönme hareketi kazanmasına işarettir. Zîrâ Arz'da bu emirle, kendi payına düşen fizi­ki uyum tedbirlerini almaktadır.

c) Arz'ın kazandığı ısıyı terk etmemesi, bir süre sak­laması gerekmektedir. Yani Arz'ın yüzüne bir yorgan gerekli! Bu görevi havadaki karbondioksit gazı yapmak­tadır.

Hatıra gelebilir ki atmosfer kurulmadan karbondi­oksit nereden gelip bu görevi yapacaktır. Jeo fizikten bi­liyoruz ki bugünkü atmosferden önceki atmosfer, kar­bondioksit idi. Âyet-i Kerime mealen: “O bir duman bu­lutu idi.”[49] buyurarak bu sırrı da açıklıyor. Bilindiği gibi Arz'ın ilk çağında tam bir (duman), karbondioksit at­mosferi vardı. Bu ilk gaz sayesinde atmosfer ısısını mu­hafaza etmiş ve bugünkü atmosfer meydana gelme im­kânı bulmuştur.[50]

Böylece cenabı Cenabı Hakk, Rahman suresinde Güneş ile Ay'ın hesap ile olduğundan bahsettikten son­ra, semaya koyduğu dengeden bahsetmesi düşünceleri­mizi, Güneş'in ve Ay'ın yukarıda sözü edilen dengelerin kurulmasında çok yönlü ve hassas dengeler oluşturdu­ğu kanaatine doğru çekmektedir.

Modern fizik, cazibeyi Arz açısından taşıdığı atom-lardaki etkin çekim güçlerinin toplamı olarak tanımlı­yor. Demek ki Arz, belli yoğunlukta ve hacimde olmalı­dır ki çekim, atmosferin uçmasını engellesin ve aşırı olup emmesin.[51] İşte yakın semamızda müşahade ettiği­miz bu hadiseler, Rahman süresindeki mizan hakkında bize bu mesajları vermektedir.

Ayrıca Arz, belli maddeleri belli oranda bulundur­mak zorundadır. Bu da çok hususi ölçülerin ikame edil­mesine bağlıdır. Bu duruma işaret olarak Yüce Rabbimiz, “Ölçüyü adaletle ayakta tutunuz.”[52] buyuruyor. Ya­ni ölçünün tam hakkını veriniz, demek istemektedir.

Arz hayatın devamını sağlayıp medeniyetlerin ya­şamasını sağlayacak yeterince metal bulundurmak zo­rundadır. Yine hafif olan metalleri de yeterince bulun­durmak zorundadır. Yani Arz'ın yoğunluğu kaba bir he­sap ile değil, ölçüler, kusursuz bir adalet prensibi ile yapıl­malıdır ve bu yoğunluk da ona göre takdir edilmelidir.

Bir de Arz'ın çekim dengesi öyle kurulmalıclır ki fi­zikî açıdan atmosfer moleküllerini dengelerken, kimya­sal yapı bakımından da en dışta etkisiz kalmalıdır. Yani Arz’ın en dış kabuğu toprak ve dağlar, denizler ve at­mosfer gazlarıyla tepkiler yapacak yapıda olmamalıdır. Ya da atmosferi emici bir yapı özelliği göstermemelidir.

Meselâ Arz’ın en dış kabuğu karbon olsaydı hemen oksijeni tepkime ile bitirir, hem de azotu emerdi.[53]

Bu yüzden yeryüzünün en dış kabuğu karbon değil, daha bilmem nice nice dengelere hizmet eden çeşit­li bitki örtüsü ve suyla kaplıdır, cenabı Cenabı Hakk'ın dengelerden bahsettikten sonra “Allah yeri canlılar için yaratmıştır. Orada meyveler ve salkımlı hurma ağaçlan vardır. Yapraldı taneler ve hoş kokulu bitkiler vardır.”[54] buyurması Arz'daki her türlü bitki örtüsünün ve varlık­ların dengeye hizmet ettiğini vurgulamak için olabilir. Aynca müsbet ilimlerin önümüze tuttuğu bu gibi ışıkla­rın aydınlığında, göklerden, mizandan, Güneş, Ay; sema, mîzân, adalet ve bitkilerden bahseden ve bize serbest bir tedai gibi gelen bu âyetler arasındaki tenasübü da anlamış oluyoruz.

Arz'ın gravitesinde en önemli iki unsur ise fiziki yapı sorunlarıdır. Önce Arz'ın bu maddesel yoğunluğun­da manyetik etkiyi haiz demir gibi metallerin dengeli bir dağılımı gerekmektedir. Ayrıca merkezde sıcaklığı temsil eden sıvı çekirdeğin ve de bunun üstünde kısmen erimiş metallerin, Arz'ın kabuk kısmıyla bir denge kur­ması gerekmektedir. Böylece anlıyoruz ki Arz'ın cazibesindeki denge, pek çok hesapları gerektirmektedir. Öy­lesine ince bir denge hesabı ki bunu ancak dev kompütürlerin akıl almaz programlarıyla değerlendirmek mümkündür.[55]

Aynca uzaydan öyle dehşetli bir ışın yağmuru var­dır ki atmosferdeki dengeyi her an bozabilir ve mole­küllere dehşetli bir hız kazandırır.

Arz'ın etrafında O'nun büyüklüğünün yüz katı ka­dar geniş bir manyetik alan daha vardır. Bu alan, uzay­dan gelen tüm parçalara ve enerjiye karşı büyük bir perdedir.

Ve yine Arz'a belirli uzaklıklarda kara delikler var­dır. Samanyolu galaksisi içerisinden gelen tüm fazla enerjiler, bu korkunç cazibe merkezleri tarafından emi­lir.

Bir de atmosfer kendi yapısı içerisinde en yüksek­ten aşağıya doğru kendisini korur. Ozon aracılığı ile bir koruma perdesi oluşturarak ışınlar süzülür. Aynca azot da izotopik açıdan bu korumaya katılmaktadır. Atmos­ferin dengelenmesi konusunda takdir olunur ki daha birçok bilinmeyenler var.[56]

Bu bilgiler ışığında, insanın dışında, semaya ve yere de hitabı caiz olan Yüce Rabbimiz’in [57] “Sakın dengeyi bozmayın!” mealindeki âyetine, hem bu sayılan denge­leri bozabilecek objektif nedenlere ve hem de son zamanlarda mesuliyetsiz bir hayat sürmenin sonucunda “ozon”u delerek hayati dengeleri tehtid eden” ve hatta bozan insanlık âlemine yönelik bir ihtar ve tembihtir şeklinde bir yorum getirmemiz de olabilirlik hudutları dışında kalmaz kanaatindeyim.

On birinci âyetteki “sema” kelimesini, on ikinci âyetteki “Arz’ın seması” şeklinde yorumlamak suretiyle yola çıktığımızda bu gerçekleri görüyoruz.

Sema kelimesini genel anlamda ele alarak bu keli­menin yorumuna başka bir açıdan da yaklaşmak müm­kündür. Bilindiği gibi Kur'ân-ı Kerim yedi ayn semanın varlığından bahsetmektedir. Bu semanın mekan fiziğini çok az biliyoruz. Hangi mekanların hangi boyutlan oluşturduğunu bugün için hiç bilmiyoruz. Prof. de Iymak speitser'e göre Arz, kendisi için gerekli olan bir kı­sım atmosferi, özellikle azotu emer.

Atmosferdeki oksijenin etkin ve hırçın yapısı azot­la dengelenmiştir. Aynca azotla oksijenin zamanla ve özellikle şimşek sırasında bileşim yapmalarını engelle­yen asal gazlar, atmosferde az fakat dengeli bir şekilde bulunmaktadır.

Atmosfer, özellikle azot-oksijen dengesini 1/5 ora­nında daima korur.[58]

İşte Yüce Mevlamız “Semaya sıra gelince onu yük­seltti ve mizanı koydu.” mealindeki âyeti bu gün, daha yeni yeni keşfedilen bu ilginç ve hayati dengelere ta o zamlardan işaret buyurarak beşeriyetin' tefekkürünü kendi yüce sanatına doğru derinleştirmek istemiştir. Bu sahada fıkreden kimseler de “Allah'ı ayakta, oturarak, yanları üzerine yatarak zikredenler, yerin ve göklerin yaradılışı hakkında düşünürler.”[59] mealindeki âyet ile övgüye layık görülmüşlerdir.

Bütün bu ilmi hakikatler bize gösteriyor ki Kur'ân-ı Kerim her asırda insanların mevcut bilgileri ışığında tefsir edilmiş ve beşeriyetin çeşitli sahalarda bilgisi art­tıkça da Kur'ân, onlara yeni yeni sırlarını açmıştır.

Yine bu bilgiler gösteriyor ki evren Kur'ân-ı Kerim'in bazı âyetlerinin, Kur'ân da evrenin tefsiridir. Da­ha doğrusu evrenlerin tefsiridir. Evren çözüldükçe Kur'ân, Kur'ân tefsir edildikçe de evren ve evrenler anla­şılacaktır ve bu sonsuzluğa doğru böylece sürüp gide­cektir.

Bu yüzdendir ki Kur'ân-ı Kerim'in bütün sırlarına aşırıa olmak için bütün ilimleri; şu uçsuz bucaksız gibi görünen evreni, insan denen muammayı ve belki de Adem Aleyhisselâm’ın bildiği isimleri bilmemiz gereke­cektir.

İşin hakikati böyle olmasaydı, hiç Allah'ın sevgili Rasülü (s.a.v.), “Kur'ân ancak ilimle fayda verir.”[60] der miydi?

Buraya kadar mîzân kelimesinin bizde uyandırdığı çeşitli intiharlardan hareketle bir çok denge vakalarını dile getirme imkânı bulduk. Bu da gösteriyor ki Kur'ân âyetlerini düşündükçe Kur'ân, bizlere yeni sırlarını vere­cek ve yeni düşünce ufukları açacaktır.

Cenabı Hakk “Sakın dengeyi bozmayın” buyurur­ken, âdeta kâinattaki dengeler bozulduğu zaman nasıl kozmik felaketler baş göstermeye başlıyorsa, sizin de be­şerî münasebetlerde, ferdî davranış ve ahlâki ilkelerde dengeyi bozmanız beşerî münasebetler ve insanî sistem­lerin kıyametini hazırlıyor demek istemektedir. Yine ce­nabı Cenabı Hakk'ın “Sakın dengeyi bozmayın” mealin­deki âyetinde geçen “Mîzân” kelimesi için sadece terazi, tartı ve ölçek demek bir bakıma bu kavramın manasını sınırlamak olur kanaatindeyim. Zaten bu kavramın taşı­dığı mana genişliği, âyet ve suredeki mevkii, onu dar manada yorumlamamıza müsade etmemektedir. Bu iti­barla mîzân kavramı için maddi, manevi; beşerî, sosyal, siyasî v.s her sahadaki dengeleri ihtiva etmekten asla uzak bir mefhum değildir, diyebiliriz.

Meselâ bu kelimedeki mana genişliği bize, bu âyeti “şeriatı tecavüz edip de haddi aşmayınız; dengesiz, terazisiz, ölçüsüz iş ve davranışlar yapmayınız. Maddi, mane­vi hiç bir tartıda ve ölçüde taşkınlık göstermeyiniz. Allah (cc.)'ın emirlerine itaat ve hukuka riâyet ediniz,”[61] şeklinde yorumlama imkânı verdiği gibi, “âlemlerde var olan bütün dengelere dokunmayınız” şeklinde bir yo­rum imkânı da vermektedir. Çünkü insanın, kendi şah­sına münhasır dengelerin yanısıra, artık çevresel denge­lere de kast ettiği, son günlerin en çok konuşulan mev­zuları arasında yer almaktadır.

Yüce Rabbimiz bir bakıma dengeli iş görmenin kendi sünneti ve prensibi olduğunu vurgulayarak, insa­na kendi ahlâkı ile ahlâklanmasmm yakışacağını da ima etmiş oluyor.

Bu itibarla denilebilir ki Cenabı Hakk, sakın dünya ve ahiret dengesini bozmayınız. Ne aşırı derecede ağlayıp sızlayıp kendinizi helake sürükleyiniz, ne de emin olarak şımarınız; ne tevazünün dozunu kaçırarak zillet ahlâkına bürününüz, ne de kibirleniniz; ne elinizi boy­nunuza dolayarak cimri, ne de saçıp savuran müsrifler olunuz; ne sesinizi yükseltip kimseleri rahatsız ediniz, ne duyamayacağınız kadar fısıltı ile konuşunuz. Kısaca hakla hak ederek dengeyi, adaleti koruyunuz, şeklinde bizlere bir mesaj vermek istemektedir.

Buna binaen biz de, cezalarda da suçu aşan, ya da suça ulaşmayan müeyyideler uygulamayınız; her suçun misli olan bir ceza veriniz. Söz söylerken sözünüz mak­sadınızı aşmasın, maksadınız da sözünüzün altın da kal­masın; lafız mefhum dengesini koruyunuz.

Sevgide ve beşerî münasebetlerde de kişilere aşırı meddahlık yapmayınız. Kimseye layık olduğundan faz­la kıymet vermeyiniz. Kimseyi layık oldukları sevgiden mahrum da etmeyiniz. Bunlar arasında ince ve hassas dengeler kurunuz, yaklaşımına gelebiliriz. Çünkü kâ­inat âdeta bu kurulması zor ve hassas çizgi üzerinde durmaktadır.

Nitekim aşırılıklar Kur'ân'da sevilmeyen, yerilen huylar cümlesindendir. [62] Birçok âyetlerde Cenabı Hakk, aşırı gidenleri sevmediğini beyan buyurmuştur. Hülâsa edecek olursak diyebiliriz ki objektif, yani somut varlık­lardan; sübjektif, yani soyut varlıklara kadar herşey in­sana, “denge”den hoşlanıp onsuz huzurlu olamayacağını anlatmaktadır. [63]

 

1. Mîzân Kavramı Ve Evrensel Dengeler

 

Kur'ân'daki denge mesajı veren âyet ve mefhum­lar, düşüncelerimizi âlemlerin idrak boyutumuzla ulaşabileceğimiz her cüz'üne çevirmemize yardım etmekte­dir. İnsanlığın bakışları kendi iç âleminden daha çok çevreye, tabiata, gökyüzüne ve daha kapsamlı bir sistem olan evrene yöneldiği ve onu daha kolay gözleyebildiği için önce buralarda kurulu denge ve düzenlere, âyetle­rin yardımı ile dikkatlerimizi çekmek istiyorum.

Yüce Rabbımız “O ki birbiriyle âhenktar yedi göğü yaratmıştır. Rahman olan Allah'ın yaratışında hiç bir uygunsuzluk göremezsin. Gözünü çevir de bir bak bir bozukluk görebiliyor musun?” [64] mealindeki âyette belirtildiği gibi ne Rahman'ın göklerdeki ne de yerdeki; ne maddi âlemlerde, ve ne de manevi âlemlerdeki yaratmalarında bir dengesizlik gözlemek mümkündür. Göz­lerimizi gökyüzüne çevirdiğimiz zaman orada zaman zaman kanat çırparak uçan dizi dizi, çığlık çığlık kuşları görürüz. Acaba onlar orada nasıl dengede duruyor diye hiç düşünür müyüz? İşte bu soruya Yüce Rabbımız: “Üstlerinde kanatlarını aça kapata uçan kuşları (hiç) görmediler mi? Onları havada Rahman olan Allah'tan baş­kası tutmuyor. Şüphesiz O, her şeyi görmektedir.” [65] me­alindeki ayatiyle cevap vermekte ve kuşların dengesine işaret etmektedir. Başımızın üzerinde dizi dizi, saf saf ka­nat çırpan kuşlardan bir yere tutunarak yaşayan bitkile­re ve çift kanatlı böceklere kadar her mahlukat O'nun denge nimetine muhtaç... Bitkiler ve polip öbekleri, tu­tunma organlarını, kökler ve çengellerini zorlamamak için büyüme hareketlerini yere yöneltme yoluyla onlar da denge ararlar. Dengeye kavuşmak için ağırlık mer­kezlerini hep yere yakın tutarlar. Çift kanatlı böceklerin denge organı denen arka kanatlan yerinde bulunan kü­çük eklentiler de onların dengesini sağlamakta... [66] Bütün bunlardan başka Yüce Yaratıcımız, insana kendi yaratılışındaki kusursuzluğu da göstermek için bir çok âyetler serdetmiştir. Bu âyetlerden biri, Cenabı Hakk’ın: “Seni yaratıp, seni düzgün ve dengeli kılan.”[67] mealindeki âyettir. Gözlemlerimizi âyetlerin ışık tuttuğu bu varlık­lara çevirdikten sonra şimdi evrendeki dengeleri fiziksel yönlerden ele alalım.

Evrende denge üç biçimde vardır: Bunlar kararlı denge, kararsız denge ve bir de merkezin kendisine çe­ken kuvveti ile merkezden kaçan kuvvetin bir birbirini dengelemesi ile oluşan kararlı uzay dengesidir.[68]

İşte böyle gezegenler de eksenleri etrafında bir dön­me hızı ile kendilerini ana cisme çeken çekim kuvveti­ne karşı koyarlar, güneşe düşmezler ve yörüngelerinde seyrederler ki bu da kararlı uzay dengesine verilebilecek misâllerdendir. [69] Yani “Hepsi, (Güneş, Ay ve gezegenler) bir felekte (yörüngede) yüzerler.”[70] Buradaki yüzme ey­lemi, uzaydaki kararlı denge sayesindedir ki bu eylem de gök cisimlerinin içinde bulunduğu bir nevi “mîzân”, yani denge durumunu ifade etmektedir.

Çekim kuvveti kâinatta atomlardan galaksilere, en küçükten en büyüğe kadar, bütün varlıklarda hakim olan bir kanundur. Bu kanunla atomdaki elektronlar ve güneş sistemindeki gezegenler yerinde ve dengede tutu­lurlar. Bu denge kanunuyla yeryüzündeki cisimler uza­ya fırlayıp dağılmaktan kurtulurlar ve bu kanunla, ga­laksileri meydana getiren milyarlarca yıldız, belli bir sü­re içerisinde hareketlerine devam ederler. Şu kadar var ki bu çekim gücü, kâinatta yalnız başırıa bırakılmamış, başka bir kuvvetle dengelenmiştir. Eğer bu denge kurul­muş olmasaydı, bütün cisimlerin bir tarafa yönelip, bir yerde toplanması ve çarpışması kaçınılmaz olacaktı.[71]

Kâinattaki bu inceliklere ince bir bakış sarfettiğimiz zaman görüyoruz ki her zerre diğer bir zerreyi den­gelemek için yaratılmak gibi bir görevleri de vardır. Bu itibarla evrenin yaşadığı doğrultusundaki tezlerin doğruluğu kabul edilirse denge de bu hayatın canıdır diyebi­liriz. Evrende “denge” temel bir yasa gibi ehemmiyetini koruduğuna göre, “denge yaratılışın bir sırrı, mahlukatın tabi olduğu en büyük bir kanun ve cenabı Cenabı Hakk'ın “Allah'ın sünnetinde asla bir değişme bulama­yacaksın?” [72] Mealindeki âyette ifadesini bulan sünnetu'llahtır diyebiliriz. Durum böyle olduğuna göre âlem­ler kusursuzdur. Rahman'ın yarattığı âlemlerde kaosa, düzensizlik ve ahenksizliğe müsade yoktur.

Yeryüzü yekpare bir katı cisim niteliğinde olma­yıp, ayrı yoğunlukta kütlelerden meydana gelmiştir. Bu nedenle yer çekiminin şiddeti her yerde aynı değildir. Her yerde Allah'ın (c.c.) kurmak istediği uygun miktar­dadır. Yer kabuğunun bazı kesimleri özellikle yüksek dağların yer aldığı bölgelerde, daha büyük kütleye sa­hiptirler. İşte bu kabuk üzerindeki gerek yoğunluk ve gerekse yüksek röliyeften oluşan kütle fazlalığı, iç kısımlarada bir kütle eksikliği ile telafi edilerek bir tür denge durumu oluşturur. Bu denge durumuna izostasi, yani kararlılık denir. Denizlerde yıpılan ölçmeler, izostasinin deniz diplerinde de olduğunu gösterir. İzostasi ku­ralına göre bir dağ, yüksekliği oranında daha hafif fakat daha kaim bir kabuk kesimi oluşturarak derine kadar iner [73] İşte “(Yüce Allah) dağları (yeryüzüne) çaktı.”[74] me­alindeki âyet de bu ilmî tesbite kesin bir işaret vardır.

Yani yukarıdaki âyetin meali, dağlar mekanların­da sabit kılındı. Onu cenabı Cenabı Hakk direkler gibi kıldı. Taki insanlar yerde titreyip sarsılmasınlar. [75] Den­geleri bozulmasın şeklinde tefsir edilebilir kanaatinde­yiz.

Görülüyor ki dağların yeryüzündeki konumu ve dikilişi hakkında verilen bilgilere, âyetlerde de ince ve derin işaretler bulunmaktadır. Yani bir bakıma, dağla­rın yeryüzüne çakılması hem yerin, hem de üzerinde yaşayanların dengesi için gerekli kılınmıştır.

Ayrıca dağların duruşları da hassas denge prensipleri gösterirler. Daha hafif malzemeden oluşmuş bir şe­kilde, daha yoğun olan manto üzerinde dağlar da denge halinde bulunurlar. Bu durum aynen suda yüzen bir sa­la benzemektedir. Sal kalın olduğu ölçüde suya gömüle­cektir.[76]

Şu bilgiler de dağların yeryüzünde hassas denge noktalan olduğunu göstermektedir. Günümüz jeologla­rı yeryüzündeki engebelere dayanak ve temel teşkil eden, boyutları kilometreleri bulan yer kırılmalarından ve kırılma olayı sayesinde yerkabuğunun istikrar ka­zanmasından bahsetmektedirler. Dağların bu fonksiyo­nunu; “Dağları Yüce Allah (cc) sapasağlam çaktı,” [77] “Yer­yüzünde sizi sarsar diye sabit dağlar yerleşterdim.”[78] “Yeryüzünü bir döşek, dağları da Yerin dengesini sağla­yan kazıklar yapmadık mı?” [79] gibi âyet mealleri gayet güzel açıklamaktadır. Âyette geçen evtad kelimesi, çadır kurarken yere çakılan kazıklar anlamına gelmektedir ki[80] çadırın dengesini sağlamaktadırlar. Buna binaen ba­zı araştırmacılar dağlar için yeryüzünün balans (denge) ağırlıkları demekteler.[81]

Dolayısiyle konumuzun başırıdan beri sergilediği­miz atmosferin yükseltilmesi, dağların çok hususi bir şe­kilde dikilmesi, Yer'in akılları heyrete düşürecek bir bi­çimde döşenişi gibi bilimsel tesbitler, Yüce Yaratıcı'nın: “... (insanlar),... Göğün nasıl yükseltildiğine, dağlann nasıl dikildiğine, yeryüzünün nasıl yayıldığına bir bakmazlar mı?”[82] Mealindeki âyetlerde geçen “nasıl”? Sorusuna ye­ni yeni verilmeye başlanmış cevaplar mahiyetindedir.

Ekoloji canlıların birbiriyle ve çeverenin tüm diğer bireyleriyle münasebetlerini inceleyen bir bilim dalıdır. Ekoloji bazı sorulara cevap vermeye çılışır. Meselâ: Ne­den belirli bitki ve hayvanlar birlikte bulunurlar da başkalarıyla bulunmazlar? Neden bazı türlerin birçok bire­yi bulunurken bazılarının birey sayısı azdır? Ortaya çıkan değişiklik canlılar arasındaki ilişkiyi nasıl etkiler?[83]

Ekolojinin araştırma sahası bu olmakla birlikte ba­zı problemleri çözmeye çalışmak gibi bir amacı da var­dır. 1964 yılında Bermuda adasında, yanlışlıkla bu adaya getirilen bir böcek, beş yıl kadar zaman içerisinde sedir ağaçlarının % 85'i gibi önemli bir miktarını yok eder. Bu felaketi durdurmak isteyen yetkililer, ağaçları yok eden böceği yiyen ve fakat ağaçlara zarar vermeyen bizdeki teke böceğine benzer bir böceği ve “hymenoptera” adlı paraziti bölgeye sokarlar. Fakat önceleri karıncaları ye­mesi için ithal edilen bir kertenkele de aynı bölgede yaşamaktadır. Kertenkeleler yeni gelenleri daha lezetli bulduklarından karınca yerine onları yemeye başlarlar. Böylece kertenkelelerin sayıları gittikçe artar. Bu duru­mun farkına varan hükümet yetkilileri, bu kez de kertenkelelerden kurtulmak için kertenkeleleri yedikleri bilinen iki yüz çift “kiskadee” adlı bir kuş türünü ithal ederler. Fakat kiskadeeler de aynı kertenkeleler gibi pla­na uymayıp, türü sadece Bermuda'da bulunan “vireo” kuşunun yavrularını yemeyi Tercih ederler. Sonuç ola­rak kiskadeelerin sayısı yüz milyonun üstüne çıkar. Vi­reo kuşu önemli ölçüde azalır. Ortadan kaldırılması dü­şünülen böcekler, ağaçları yemeye devam ederken, kertenkeleler ise yine bildiklerini okurlar.[84]

Böylece ekoloji, ekolojik denge bir kere bozuldu mu, zincirleme olarak yeni dengesizlikleri davet eden tabiî bozulmalara da çare aramakla meşgul olmaktadır.

Buna benzer ikinci bir örnek de ABD'nin Kalifornia eyaletinde Clear Lake'de yaşayan zararsız bir böceği or­tadan kaldırmak için suya sıkılan DDD nin sudaki oranının artması ve gıdalarını sudan alan planktonlarda, planktonlarla beslenen ufak balıklarda ve bu ufak balık­ları yiyen büyük balıklarda gittikçe artış göstermesi ve sonuçta da bu balıklarla beslenen grebe kuşlarına sira­yet ederek bu kuşların yüksek konstrasyondan ötürü yok olmasına zemin hazırlanması hadisesidir.[85]

Allah (cc) herşeyi maksadına[86] uygun, ölçülü, mü­tenasip ve kendi ezeli takdirine uygun yaratması itibarıyla Halık'tır. Yani cenabı Hakkın bu ismi her şeyi uy­gun ve münasip ve dengeli yaratan bir mana taşımakta­dır. [87] Yüce Mevla'nın bu isminin tecellisine en güzel ör­nek, seneler önce Avusturalya'da çit yapmak için ekilen bir kaktüs türünün herhangi bir canlı türünden düşma­nı olmadığı için dev adımlarla yayılıp tahminen İngilTerc büyüklüğünde bir sahayı kaplayınca şehir ve köy hal­kım hicrete zorlaması hadisesidir. Bu hadiseye birçok çareler aranmış ve sonuçta, bu kaktüs ile beslenen bir böcek türüyle problem çözülmüş.[88]

Bir böcek işte... Biz insanlar onu çoğu zaman kü­çümser ve ibret nazarlarımızı esirgeyerek geçip gideriz. “Yerin ve göğün melekutunu düşünüp Rabbimiz sen bunlan batıl yaratmadın”[89] şeklinde tefekkür edebilen kullar için oldukça ibretli bir hadise... Aslında insanlığı kurtarıcı ve saadede erdirici dünyevi ve uhrevi hiç bir marifeti olmayan bu asrın modern insanın çevresel den­gelere nasıl kıydığını, hem çağdaşlarına ve hem de gele­cek nesillere nasıl ihanet ettiğini daha iyi vurgulaması açısından şu aşağıda geçecek olan misâli vermekte de fayda mülahaza ediyorum.

Tabiata olumsuz etkiler ve müdahaleler sonunda tabiî dengenin yıkılışına dair pek çok örnekler vardır. Meselâ Polonya'da balıklarla beslenen su samuru, balıklan tüketiyor düşüncesiyle tamamen yok edilmiş. Bu­nun bir neticesi olarak da balıkların giderek azaldığı gözlenmiştir. Aslında su samuru kolay yakalanabilen hasta balıklara saldırıyor. Bu sayede de mevcut balık popülasyonu daha sağlıklı olarak hayatlannı sürdürüyor. Halbuki su samurunun ortadan kaldırılmasıyla balık kı­rımına sebep olan enfeksiyonun yayılmasına bilinme­den ortam hazırlanıyor. [90] Zavallı moderinist. O, su sa­murunun hizmet ettiği bu ince hikmetleri nereden dü­şünebilsin. O, icat ettiği makinaların ve sistemlerin ken­di kontrolünde olduğuna inanır ama, su samurunun ila­hî bir tasarruf ile hareket ettiğini ve kendine Yaratıcısı tarafından takdir edilen hasta balıkları yemeyerek o ne­hirde Allah'ın istediği bir dengeleme işlemini yerine ge­tirmekle görevli olduğunu aklına bir türlü sığdıramaz. İşte çevreciliğin çok uzun bir tarihi olmamasına rağmen bir patlama gösTercrek uluslar arası boyutlara ulaşması ve bir halk deyimiyle yedisinden yetmişine kadar mil­yonlarca kişinin gündemine gelmesi, geçtiğimiz otuz yı­la dayanmaktadır.

Çevre kirliliğinden kaynaklanan sağlık sorunlan-nın gün geçtikçe artacağı, her yıl nesli tükenmeye yüz tutan binlerce hayvan ve kitlenin ekolojik dünya düze­nini bozacağı, atmosfere atılan gazlann küresel ısınma­ya yol açarak bütün dünyada bir çok felakete yol açabi­leceği bu otuz yıllık süre içerisinde dünya gündeminin baş maddesi haline gelmiştir.[91]

Küresel ısınma sonucu bazı türler ortadan kalkabi­leceği gibi, bazı türlerin de iklim değişmeleriyle bağlan­tılı olaylara uyum sağlayacakları bekleniyor. Sonuçta dünya belki başka bir dünya, insan başka bir insan ola­bilir ama, sonuç ne olursa olsun, değişimlerin doğal olmayan katkılarla hızlandırılması “doğal denge” de isten­meyen farklılıklara yol açacaktır.[92]

Bugün bir gezegenin karşı karşıya olduğu temel so­runlar, çevre kirliliği şeklinde ifade ediliyor. Çevre kirli­liği, kozmik ve ekonomik gerçekliğin bilincinde olma­yan insanın, sorumsuz etkinlikleri sonunda tabiatın yakalandığı bir kanser hastalığıdır.[93]

Dolayısiyle çevrecilikle ilgili olarak bugün sık sık işittiğimiz bir başka denge de ekolojikdengedir. Aşağı yukarı daha önceleri kullanılan tabiî denge ile ekolojikdenge aynıdır. Bu dengeler de tabiî olarak, tabiatta bir denge, bir düzen; varlıklar arsamda bir ahenk ve insica­mın olduğunu, yani herşeyin tabiatta bir ölçü ve bir miktarda bulunduğunu ifade ederler ki [94] “Yeri uzatıp yaydık, yine orada ölçüsü belirli olan şeyler bitirdik.” mealindeki âyet, bütün bunlan doğrulamaktadır. Yani çevrede ve kâinatta herşeyin hikmet terazisi ve takdir ile olduğu vurgulanmaktadır;[95]

Çok eski devirlerden beri birçok filozof ve düşü­nür, tabiatta tesadüfün olmadığını söylemişlerdir. Mese­lâ: Pisagor (MÖ.189) tabiat düzeninin bir aritmetik düzen ve armoni içerisinde olduğuuu kabul etmiştir.

Bu konuyu derinlemesine inceleyen Birunî, (973-1051) tabiatın bu düzenine tabiî ekonomi ya da tabiat ekonomisi adım vermektedir. Her şey ne fazla ve ne de eksik olarak tabiatta bulunmaktadır. Tabiattaki bu den­ge aritmetik bir dengeden ziyade geometrik bir denge­dir. Yani varlıkların kemiyyet olarak değil, keyfıyyet olarak birbirlerini denklemeleridir. İşte bizim denge kavramıyla ifade etmek istediğimiz denge vakası da, böyle bir hadiseyi, yani kâinattaki ve Kur'ân'daki sayısal esasa dayanan bir denge olgusu değil, geometrik, yani keyfi bir denge vakasıdır. Maksadımız da bu hadiseyi sergileyip vuzuha kavuşturmaya çalışmaktır.

Bu gün “ekolojikdenge” denen şey, Biruni ve onu müteakiben XVI. Yüzyıl Avrupalı filozofların ve bilim adamlarının tabiat ekonomisi diye ifade etmek istedik­leri şeydir.

Normal şartlarda tabiat kendi ekolojikdengesini muhafaza etmektedir. Fakat tabiatın insan eli ile ayrı tahribi ve kirletilmesi ile bu denge bozulabilmektedir.[96]

İşte bu bilgiler bize göstermektedir ki hayat ve te­kamül kaostan kaçmayı arzuluyor. Tabiatta canlı ve cansız her şey, dengeyi arzuladığı gibi insan da kaostan korkup kaçmaktadır. Hatta insan da düzen ve denge arama faaliyetleri âdeta bir ihtiras halindedir. Fakat ne var İd insan ilahîirşada kulak asmayarak kendisini ka­osun yani büyük dengesizliğin kucağına atıyor.

Akarsularda bile abdest alırken suyu israf etmeme­yi öğütleyen Yüce dinimizin bu tavsiyesini insan, kim bilir belki de aşırılık olarak talakki etmiştir. Sonuçta lüks, israf, sorumsuz yaşama ve kıt kaynaklan saçıp sa­vurma gibi bir hayat biçimi sergileyen insan, Evren ve en yakın çevremizdeki ilahî tasarrufun hassas işleyişini gözlemlemesine rağmen onu tatbik etmekten ve ondan örnek alamayan insan, kendi içini kokuşturduğu gibi çevresini de bozdu. Neticede uçsuz bucaksız gibi görü­nen atmosferi, dipsiz gibi görünen okyanusları bile kir­letti. Artık büyük okyanusların bile kirliliğinden bahse­der olduk. Kâinatın nizamı Dünya denen bu minicik gezegenden bozulmaya başladı ki bu bozulmanın, yanı ekolojikdengesizliğin sebebini Yüce Rabbımız, insanla­rın amellerine bağlayarak : “İnsanlann bizzat kendi işle­dikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu ki Allah (insanların) yaptıklarının bir kısmını onlara tattır­sın. Tuttukları kötü yoldan belki de dönerler. [97] buyur­makta. Gerçekten de çevresel bozulmaları, yani karada ve denizde gözlenen her türlü fesadı insanların amelle­rine bağlayan bu âyet-i kerime meali bizlere, kara ve de­nizleri ifsat edeceğimizi, ozonu deleceğimizi, atmosferi ve çevreyi kirleteceğimizi haber veren Kur'âni mucize­lerin sadece bir tanesidir.

İşte bu asrın sorumsuz insanı, Cenabı Hakk'ın “Sa­kın dengeyi bozmayın!” buyurduğu âyet-i kerime me­alinde geçen mizanı, yani çok hassas teraziyi farkında ol­madan bozuverdi.

Yani Allah'ın semavata ve yere bizim istifademiz için koyduğu “mîzânı”, yani denge nimetini insan bozu­yor. Ölçüleri aşıp taşkınlık ediyor. Allah'n gösterdiği doğrultuda çevreye tasarruf edemeyen insan, bencil ve müsrif insan, kâinatın dengesini kendi çevresinden, hat­ta kendi kalbinden başlayarak yavaş yavaş bozuyor.

Varlığın özü olan hayata ait hassas dengeler üzerin­de duran Dünyamız, özellikle sanayii inkilabından son­ra çok hızlı bir kirlenmeye maruz bırakılmıştır. Sanayi­de ileri olan ülkeler, bitki ve hayvan türlerinin yok ol­masına sebep olan ve nihayet insan sağlığını ciddi şekil­de tehdit etmeye başlayan kirlenmenin sorumsuz mi­marlarıdır. Bu tür kirlenmelerin kaynağını araştıran bi­lim adamları neşteri ittifakla hep aynı noktaya vurmuş­lar ve önce zihinlerin, ruhların kirlendiği, sonra da bu kirin dışa yansıdığı kanaatine varmışlardır. Gerçekte bu günün kirlenmiş Dünyası, modern insanın kirlenmiş kalbinin bir yansımasıdır.[98]

Çevreye, insana, insan ve canlı nesline düşman, her türlü dengeyi bozarak fesada koşan bir insan tipini de cenabı Cenabı Rabbımız bir âyet-i kerimede şöyle tavsif etmektedir: “O, dönüp gitti mi (yahut bir iş başırıa geçti mi) yeryüzünde ortalığı fesada vermek, ekinleri tahrip edip nesilleri bozmak için çalışır. Allah (cc) bozgunculu­ğu sevmez.”[99]

Bu mealdeki âyetin nüzuluna sebep olan Beni Sekif’ten Ahnes ibn Şerik, bir İslâm mezrasına gider, ekin­leri yakar ve hayvanları telef eder. [100] Âyette geçen “nesi” ve “hars” hem çevrenin ve hem de insanlığın vaz geçil­mez bir üyesi olan “ekin ve hayvanlar” anlamındadır.[101]

İşte bu âyet mealinin anlattığı insan tipi, içindeki fesadı dış âleme yansıtmak isteyen bir tiptir. Bu tip dü­zen ve nizam tanımayan, daima maddi ve manevi den­geleri bozmayı hedefleyen inkâra bir ahlâkı sembolize etmektedir. Çünkü inkâra bir ahlâkın hakim olduğu bütün asırlarda, yeryüzünde yaşayan her canlıya, aşağı yukarı âyetin dile getirdiği zulümler veya benzerleri yapılagelmiştir. Çünkü Nagazakiler, Hiroşimalar ve çernobiller bizim değil onların eseri.

Ekin ve hayvan neslinin helak edildiği bir çevrede, yukarıda sayılan ekolojikdengesizliklerin vuku bulaca­ğı muhakkaktır. Zaten âyet-i kerimenin sonunda da çev­re düşmanı diyebileceğimiz bu tipin yaptığı iş, fesat ola­rak tavsif edilmektedir.

Kur'ân'da oldukça fazla anılan ve daha çok kafirle­re ait bir ahlâk olarak vurgulanan fesat kelimesi, değil çevreyi, her sistemi tehdit eden bir kavram olarak karşı­mıza çıkmaktadır. Objektif olsun sübjektif olsun, hemen hemen her nizamın bu kavramdan hoşlanmadığı kafi bir gerçektir. Çünkü hayat için ölüm ve hastalık ne ise, sistemler, organizasyonlar, denge ve üniteler için de fe­sat odur.

Bu gibi çevre sorunlarının kaynağında da ruhî amilleri aramak objektifliğimize gölge düşürmez kana­atindeyiz. Çünkü problemin kaynağı çok derinlerdedir. Birey ve toplumların gözlemlenen boyutlarında değil, ta içlerinde, yani zihniyet bloklarında, paradigmatik Tercih noktalanndadır.[102]

İşte bu dengeleri korumamız için Kur'ân bizlere açık ya da gizli birçok emir ve işaretler vermektedir. Ni­tekim âlemlerde hiç bir şeyin, boş, batıl ve maksatsız ya­ratılmadığını bizlere çeşitli vesilelerle anlatan Yüce Rabbımız’ın “Rabbımız bunu sen batıl yaratmadın.” mealindeki âyetin işaret ettiği noktalara dikkatleri çekmiştik. Kim bilir Allah'ın tabiata koyduğu ve dengeyi koruyan daha nice varlıklar vardır ki onları çoğu zaman küçüm­ser, ciddiye bile almayız.

Göğü yükseltip ona dengeyi koyan cenabı Cenabı Hakk, aynı dengeleri insan vücuduna da koymuş. İnsan vücudunda iç kulak dolambacındaki üç yarım daire ka­nalı, üç ayn düzlemde bulunur ve başırı durumu hak­kında bilgi verir. Ayaktaki kas telleri, ayağın yere yaptı­ğı basınç değişikliklerini gösterir. Kulakların yanısıra gözlerin de vücudun dengesinde çok hassa role sahip ol­duğu söylenmektedir.[103] İç kulaktaki yarım daire kanal­ları içerisindeki sıvının hareketiyle insan vücudunun dengesi düzenlenmektedir, içerisindeki sinir uçları ve alıcılar, başırı hareketini kontrol ederek, dengeyi sağlar. Böylece vücudun yana eğilmesi ve düşmesi önlenir. Baş hareket ederken beyin, yarım daire kanallarındaki sıvı­nın hareketini yer çekimine göre denetlemektedir.

İşte bu bilgiler ışığında diyebiliriz ki “İnsanı en güzel biçimde yaratan” [104] Allah (cc), Kur'ân-ı Kerim'de insan vü­cudundaki dengelere “takvim” ve “enşe'e” kelimeleriyle işaret buyurmaktadır. Takvim kelimesinin bir şeyin den­geli ve uyumlu biçimde yaratılması [105], eyriyi doğrult­mak, kıvama ve nizama sokmak; [106] ta'dil etmek, yani den­gelemek [107] gibi manalar taşıdığını göz önünde tutarak Tin süresindeki “biz insanı, andolsun ki en güzel biçimde yarattık.” mealindeki âyete, biz insanı en ölçülü ve en dengeli biçimde yarattık şeklinde yorum getirebilmemiz mümkündür. Çünkü en güzel biçimde yaratılan bir var­lık, elbette dengeli bir varlık ve vücut yapısına da sahiptir.

Ayrıca Mülk süresindeki insanın dengesiz konum­ları sayılabilecek “yüzüstü sürünmek, emekleyerek ve yere bakarak yürümek”[108] gibi davranışlarıyla, dengeli konumu olarak kabul edebileceğimiz “dimdik ve dos­doğru yürümek [109] faaliyetlerinin zikrinden sonra, yu­karıda geçen ve insan vücudundaki dengeyi oluşturan organlardan göz ve kulağın anılmasını da, Kur'ân'daki, insan fizyolojisinde saldı denge unsurlarına birer işaret saymamız mümkündür.

Çünkü insanın inşa edilmesi, elbette birtakım ince denge prensiplerine bağlıdır. İşte gözler, kulaklar ve kalpler de insan vücudundaki denge haline hizmet eden unsurlardır ki Cenabı Hakk, bu organları şükredilmesi gereken nimetler olarak saymaktadır. Biz de az önce, konumuzun başırıda, kulak ve gözlerin insan vücudun­da dengeleyici roller oynadığına değinmiştik.

İnsanın yürüdüğü mekan üzerinde, vücudunun çe­şitli parçaları arasındaki normal bağıntıların sürekli ha­line vücudun fizyolojik dengesi denilmekte... Vücudun parçalarının duruşlarında, yürüme veya herhangi bir kıpırdanış esnasında meydana gelen değişmenin sebep olduğu dengeleme tepkileri, birçok duyu, duygu ve hareket sistemlerini uyarıp harekete geçirerek, vücudun her kıpırdınışında bozulma tehlikesi geçiren dengeyi yeniden kurarlar.[110]

Zîrâ Cenabı Hakk’ın, “Yüzü üzerine düşmüş olduğu halde yürüyen kimse mi arzuladığına vasıl olur, doğru yolda ayak üzerinde olduğu halde yürüyen kimse mi? “De ki: O Allah sizi inşa etti ve dimdik durmanızı sağla­dı, kulaklar, gözler ve kalpler verdi. Ne az şükredersi­niz.”[111] Mealindeki âyette “inşa”, “kulak”, “göz” ve “kalp” gibi nimetlerin sayılması da asla tesadüfü değildir.

İşte bu âyet-i kerimede insan vücudundaki bugün­kü müsbet bilimin yeni yeni tesbit edebildiği denge un­surlarına, bu âyeti kerimede bir tenasüp halinde sıralan­mış, göz, kulak ve inşa gibi kelimelere dikkatlerimizi çe­virdiğimiz zaman rastlamamız mümkündür. İnsanın donuk bir şekilde dengesini sağlamak elbette mümkün ama, çok yönlü dahili ve harici, fonksiyonlar sergileyen insanın bu kıpırdanışları esnasında onun dengeli olma­sını temin etmek, insan takatinin kat kat üstündedir şüphesiz. İnsanı inşa ettikten, onu dengeli ve dimdik ya­rattıktan sonra birçok fonksiyonlarının yanında insan fizyolojisinde dengeler sağlayan organlarımızdan Kur'ân'da sadece kalp, göz ve kulak gibi mesajları bu­günkü bilmin verileriyle anlamış bulunmaktayız.

Yine insan, küçük kimya imalathanelerine benze­yen kendi iç ifraz bezlerinin vazifesini bilmeden uzun yıllar boyunca yaşamıştır. Bu bezler kimyasal bileşikler meydana getirirler ve bu bileşimlerin faaliyet yönlerini denetimleri altında tutarlar. Böylece insanın zaruri ihti­yaçlarını karşılamış olurlar. Bundan başka iç ifraz bezle­ri öyle bir mükemellikte yaratılmışlar ki onların mil­yonda bir parçası çok önemli esereler meydana getirir. Yine bunların her biri diğerini dengeleyip tanzim eder.

Şüphe götürmez bir gerçektir ki ifraz bezlerinin denge­sinde bir bozulduk olsaydı çok tehlikeli bedeni ve zihni bozukluklar meydana gelirdi.[112]

Ayrıca şeker hastalığı sebebiyle insülin hormonu yetersiz kalmış ve kan şekeri % 110 mili gram yerine %250 miligrama yükselmiş olsun. Bu durumda insan organiz­masının bütün homeostatik dengesi bir anda alt üst olur. Kan şekerinin yüksek kalması sebebiyle kan basın­cı, kan dolaşımı, bütün hormonlar, sinir sistemi hepsi dengeden çıkarlar. Fakat bu sürgit böyle devam etmez. Organizmada Allah'ın verdiği büyük nimetlerden biri olan sansür mekanizması, bu gibi hallerde harekete geç­mekte ve dengesi bozulan sinir sisteminin diğer home­ostatik sistemlerle ilgisi kesilmektedir. Bu suretle arızalı olan sistemden gelen dengeyi bozucu infermasyonların diğer sağlam sistemlere intikali önlenmektedir. Aksi halde vücudumuzun bir yerindeki bozukluk, bir bütün halinde çalışan organizmanın her tarafını bozacak ve yeni bir dengenin sağlanması için insan ömrü değil, insanlığın ömrü bile yetmeyecektir.[113]

İşte Yüce Yaratıcı’nın insan denen kâinata koydu­ğu muvazeneler, bu kadar hayret verici mahiyettedir. Şeker oranı arttıkça onun fazla miktarı âdeta alman ila­hî bir emirle karaciğerde hemen glikojene çevrilir. Daha sonra acıkma, besin almama gibi çeşitli nedenlerle kan­daki şeker oranının azalması sonucunda da yine âdeta alman bir emir gereği depolanmış olan bu glikojen tek­rar şekere çevrilerek kana geçip kandaki şeker oranını dengede tutar.[114]

İnsanın damarlarında vuku bulan bu kıpırdanış ve ayarlamaların arkasında biz bir şuur ve akıl hissediyo­ruz. Evren ve âlemlere egemen bir şuur... O şuur da hiç şüphesiz Yüce Allah'ın mülkünde ki tasarruf iradesidir. Bu sebeple denge, Kur'ân ve evrende bir vak'a, bir olgu olmakla birlikte, Allah'ın insana verdiği en büyük nimetlerden bir olarak da karşımıza çıkmaktadır.

İnsan vücudundaki otomatik ayarlamalarla tıpkı, buzdolabında sistem soğuyunca ısıtan, ısındıkça soğutan bir bağlantı gibi... Ya da buhar makinasında sistem hız­landıkça yavaşlatan, yavaşladıkça hızlandıran bir ayarlama gibi vücutta da sibernetik dengeler kurulmuş­tur. Sibernetik görüşte bütün gerçek sistemler, kendi kendini ayaralayan sistemler ve geri tepmelerle çalışan sistemler canlıdır. Aralarındaki fark canlılığın boyutlarındadır. Buzdolabı sadece bir faktörünü ayarlardığı için bir boyutlu birer canlı, buna karşılık insan belki de sonsuz sayıda faktörünü, pisikolojik, fizyolojik, fikri ve hissi faktörlerini ayarlayabildiği için sonsuz boyutlu bir canlıdır. O halde insan vücudundaki dengeleşme fonksi­yonlarının sayısını varın siz düşünün... Kim bilir? Belki de Kur'ân'daki “Ahsen-i takvim”, yani en güzel biçim ifa­desi, bizlere vereceği birçok mesajların yanısıra, insan denen kâinatın fiziki ve ruhani âlemine yerleştirilmiş sonsuz dengeleşmelerden de haber vermektedir. Kur'ânî bir ifadeyle en güzel biçimde yaratılan insanın ruhî ve ahlâkî dengelerine ise ilerki konularda değineceğiz. [115]

 

2. Mîzân Ve Adalet Kelimeleriyle, Hukukî Münasebetler Dengesi'ne Dair Verilen Mesajlar

 

Kur’ân'da geçen mîzân kelimesi zaman zaman adalet manasında da ifadeye konulmuş. Bu yüzden Kur'ân'da bazı âyetlerde geçen bu kelimenin insanlar arasındaki hukukî münasebetlerin dengeli bir biçimde işlemesine dair bir takım mesajlar verdiğin de değin­mek istiyoruz.

Nitekim “Medyen'e de kardeşleri Şuayb'ı gönder­dik. Dedi ki: Ey kavmim! Allah'a kulluk edin. O'ndan başka Tanrınız yoktur, size Rabbınızdan açık bir delil gelmiştir. Artık ölçüyü, tartıyı, (mîzân)ı tam yapın. İn­sanların eşyalarını eksik vermeyin. Düzeltilmesinden sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. Eğer inanan­lar iseniz bunlar sizin için daha hayırlıdır.”[116] buyurur­ken ölçünün tam yapılmamasının hukukî münasebetle­ri yaralayacağına dikkat çekmiştir.

Yani, Cenabı Hakk’ın elçisi burada insanların hak­larını belirleyen terazinin korunmasanı öğütlemekte­dir. İnsanlığın ticarî münasebetlerindeki haklarını belir­leyen alet terazidir. Terazi bozulduğu an, kişi haklan tehlikeye düşmüş ve hatta çiğnenmiş demektir. Netice­de iktisadî ve buna bağlı olarak da içtimaî dengeler bo­zulmuş olur. Bu yüzden Şuayb (a.s.)’ın nasihatinde insan­lığa; ıslaha, düzene, yani denge ve sükunet haline sokul­duktan sonra yeryüzünde fesat çıkarıp beşerî sistemleri ayakta tutan dengeleri bozmayanız şeklinde bir ihtar bulunmaktadır. Bu fesadın temelinde “mîzân”ı bozmak gibi bir fiil yatmaktadır. Bu mîzân hangi manaya yo­rumlanırsa yorumlansın sonuçta diğer mizanları etkile­yeceği bir gerçektir. Bu yüzden Şuayb aleyhisselâm onla­ra, insanlarla muamelelerinde tartıyı doğru tutmalarını, eşyalarını ve paylarını eksik tartarak hainlik etmemele­rini öğütlemiştir. Yine denge ifade eden kavramların bir tenasüp teşkil edecek şekilde bir arada bulunduğu bir âyete daha bakalım.

“Rüşt çağına erişinceye kadar yetimin malana en iyi tutumla yaklaşırı; ölçüyü, tartıyı ve mîzânı adaletle yapın. Biz herkese ancak gücünün yettiği kadar yükle­riz. Söz söylediğiniz zaman yakınlarınız dahi olsa adalet­li olun. Allah'a verdiğiniz sözü tutunuz. İşte Allah (cc), si­ze iyice düşünebilesiniz diye bunları emretti.”[117]

Ölçü ve tartı hakların miktarını belirlediği için Yüce Allah (cc), bu hakları doğru belirleyin, esasen böy­le davranmaya gücünüz yeter. Biz teklifleri bile kulun gücü ile dengeli bir biçimde indirmişizdir, buyuruyor. Eğer mizanı, yani teraziyi bozarsanız karşılıklı haklar arasında denge ve insaf bozulur. Bu bozulma da cemiye­ti huzursuzluğa, zulme ve dolayisiyle de anarşiye sürük­ler. Âlemlerde her şey sükun halindeyken insanlığın dengesizlik çalkantıları içerisinde perişan olması yakı­şık almaz.

Ölçü ve tartı çok önemli kavramlar olduğu için ce­nabı Cenabı Hakk, cok sarih olarak herkesin anlayacağı bir üslupla “Ölçü ve tartıyı tam ve doğru yapın. Allahu Teâla hem alırken ve hem de verirken adaletli davranılmasını emretmektedir,[118] buyuruyor.

Cenabı Hakk âlemlerde birçok yollar var etmiştir ki her cisim kendi yol ve yörüngesinde seyretsin. Birbi­rinin yoluna çıkıp çatışmasınlar diye... Varlık fesat olma­sın. İnsanların bir başkasına karşı tecavüzünü men et­mek için de adaleti koymuştur ki herkes hak ettiği hak­kından mahrum olmasın. Zîrâ âlemin düzeni adaletle, adalet ise istikametle kâimdir. Buna mebni olarak her sahada adaleti ihlâl etmek, âlemin nizamını bozacaktır. Cenabı Hakk bütün işlerde aşırılığı, dengesizlik ve tuğ­yanı yasaklamıştır.[119]

Terazi anlamını taşıması itibariyle mîzân, kulların haklarım belirleyen bir alettir. Bu alet aynı zamanda dengeyi de temsil etmektedir. Objeler âleminde mîzân kusursuz olarak işlemektedir. Fakat beşerî boyutlarda mîzân nefsanî sâiklerle zaman zaman ve sık sık bozul­muştur. Halihazırda da insan hakk ve hukuk terazisini hep kendi egosu doğrultusunda bozmak temayülünde-dir. İnsan hemcinsi ile olan münesebetlerde haklan be­lirleyen objektif ve sübjektif mizanları sürekli bir biçim­de bazduğu için huzura hasret kalmıştır. Dengesizlik ev­renin kaçtığı, hoşlanmadığı bir durumken, insan bu ha­li özellikle yaşatmaya çalışmaktadır.

Üzerinde yaşadığımız Dünya, bugünkü insan nüfu­sunun daha bir kaç katını barındıracak yeterlikte yara­tılmış olamasma rağmen, tabiî dengeleri alt üst edecek hayat tarzı, Dünyayı yaşanmaz hale getirmeye yetecek­tir.[120]

Çünkü kâinatın nizamı adalet ve dengeye dayanır. Halbuki halife varlık olan insana verilen yetki ve hare­ket dairesi içerisinde biz, bu âlemde hayatın her cüzün­de “dengeyi” tesis etmemiz gerekiyordu. Şayet biz kendi­mize tevdî edilmiş bir başkasının hayatını telef edersek böyle yapmakla temelinde adalet saklı olan bu ilahî ni­zam, başka bir deyimle evrensel denge bozulur. Çünkü Allah (cc.)'ın kurduğu bu sistem, adaletsizlik ve haksızlık kabul etmez. Değil büyük bir zulüm, terazide hile yap­mak suretiyle müşterinin hakkını yemek gibi küçük sa­nılan bir haksızlık dahi, adalet ve denge üzerine kurulu bu âlemin nizamını bozar. [121] Çünkü küçük kıvılcımlar büyük yangınlara sebep olur.

Kur'ân'da geçen adalet kelimesinin beşerî münase­bet ve içtimaî dengelerin kurulmasına dair mesajlar ta­şıdığı hepimizin malumudur. Bu kelime ve mîzân kelimeşinin denge vakasıyla münasebetini çok iyi belirt­mek için onun lugavî tahlilinden sonra bu kelimenin denge açısından ehemmiyetini vurgulamaya çalışalım.

Adalet kelimesi, kökü Arapça olan A-D-L madde­sinden gelmekte ve denk olmak, birbirine eşit olmak, doğru olmak, terazinin kefelerini eşit hale getirmek, adil olmak, insaf etmek, işte doğru olmak, eşit muamele et­mek, adaletle hükmetmek, tarafsızlık, eşitlik, hakkı yeri­ne getirmek, haksızlıktan kaçınmak, ölçülü hareket et­mek, istücâmet, ifrat ile tefrit arasında olmak, hakkı ve müsavatı gözetmek, işleri yerinde ve zamanında yap­mak gibi manalar taaşımaktadır.[122] Ayrıca çevrin, zul­mün yani cefanın, tüm zulüm ifade eden kavramların zıt anlamlarını da ifade eder. [123] Adalet kavramı, gönül­lerde doğru olarak yatan şeyleri ikame etmek, uygula­mak; hükümde adil olmak, sözde, konuşurken adil ol­mak [124] gibi daha geniş bir anlam sahasını işgal etmiş gö­rünmektedir.

Adalet lafzı, her hangi bir şeyi Cenabı Hakk ile denklemek anlamında kullanılırsa şirk, ortaklık, denk­lik ifade etmektedir ki bu anlam da yine adalet kelime­sinin temel anlamından uzak değildir. “Rablerine denk tutarlar.” mealindeki âyette olduğu gibi Müfredat'ta adalet kelimesinin, aşağı yukarı, yukarıdaki izahlarının yanısıra denkler arasındaki eşitlik anlamına geldiğine de rastlamaktayız. [125] Yine aynı eserde “Yerin ve göğün ikamesi ancak adalet iledir” hadisi şerifi delil gösterile­rek [126] adaletin, bir hakkı eşit olarak bölmek anlamına geldiği de vurgulanmaktadır.

Adalet, “Eğer adalet yapamamaktan korkarsanız.” âyetinin mealinde olduğu gibi; kişilerin Cenabı Hakk tarafından belirlenen haklarını vermek, hanımlar arasındaki nafaka ve payda eşitlik yapmak, kulların bütün haklarını tanımak [127] gibi geniş anlamlan da vardır.

Fıkıh ıstılahında ise adil, şahitliği muteber olan kimse demektir. [128] Meydan Larousse'da adalet, devletin fertlerin karşılıklı zıt menfaatleri arasında hakka uygun denge sağlaması [129] şeklinde açıklanmış. İmâm Gazali ise “adalet” lafzıyla nefsin bir hal ve kuvvetini kastediyoruz ki onunla hikmetin gereğine göre davranır, [130] diyerek adalet kavramını insan tabiatının bir vasfı olarak yo­rumlamaktadır.

Yukarıdaki araştırmalar da göstermektedir ki “ada­let”, Türkçemizdeki “denge” kavramının anlamından tamamen uzak bir kelime değildir. Hatta kullanıldığı ba­zı bağlamlarda tamamen denge anlamına da gelmekte­dir.

Kur'ân-ı Kerim'i baştan sonuna kadar tetkik ettiği­mizde zulümle vasıflanan her davranışın adaletten uzak olduğunu görürüz. “Bağy”, “adv”, “İ'teda”, “ya'tedi”, “Mu'tedi”, israf, “müsrif, “eza”, “fitne”; “bi gayri hakk”, “biğayri'l hakk” gibi kavramlar adaletsiz muameleler so­nucu zuhur eden davranışları ifade eder olmuştur. Yani bu kavramlar, beşeriyetten adalet sıfatının silindiği an­da zuhur eder. Başka bir deyimle adaletin olmadığı cemiyetlerde bu kavramlar kol gezer.

Hatta Kur'ân-ı Kerim'de “Allah'ın yolundan men etmek,”[131] “Adam öldürmek,”[132] “Hırsızlık etmek, [133] “Erkeklere yaklaşmak, yol kesmek, rnünker işlemek, [134] “Ye­tim malı yemek, [135] Suçludan başkasını cezalandırmak; namusa hainlik etmek, Allah'a iftira etmek, cürüm, suç ve günah işlemek; fesada engel olmamak, servetle azıtıp günah işlemek, Allah'ın indirdikleriyle hükmetmemek, hakka tecavüz etmek, kafirleri sevmek, [136] şirk koşmak gibi zulüm sayılan ve zulüm olarak nitelenen bütün davranışlar adaletin ortadan kalkmasıyla zuhur edip, te­kamül gösterir. Zulmün yaygın olduğu beşerî münase­betlerde ise hiç bir “denge” den söz etmek mümkün de­ğildir.

Müşahhas âlemde “dengeler” alt üst olduğu zaman madde, istikrarsızlığın kucağına düşüyor. Dengesi bozu­lan bir cisim hemen yeni bir denge konumu arayıp du­ruyor. Bu hali bulunca da bir can taşımamasına, ağızsız dilsiz ve şuursuz olmasına rağmen madde, âdeta rahata, huzura ve sükuna kavuşuyor.

İşte insan da kurduğu içtimaî sistemlerde adaleti kaybettiği zaman, Kur'ân'da zulüm sayılan dengesizlik­leri yaşıyor, huzuru kaçıyor. Ancak adaletle sükunet bu­labiliyor.

Kâinattaki her zerre Yüce Mevlâ'nın adalet prensip­lerini arayıp duruyor. Bu prensiplere kavuştuğu an ken­di cüzleri arasında bir barış, bir istikrar haline ulaşıp, sü­kun denen mutluluk halini yaşıyor.

İnsanın dışındaki bütün varlıklar bu hali yasarken, her şey kendi feleğinde ilahî fermana baş eğip yüzerken insan, daha çok sosyal ve psikolojik hayatında, dengesiz­liğin, fesadın ve zulmün acımasız pençesinde kıvranıp duruyor.

İşte Kur'ân'daki denge kavramları, insana Âlemle­rin Rabbı'ndan uzatılan bir ip, bir kurtuluş çaresidir. Bu kavramları hayatına tatbik edip, bu kavramların yansıt­tığı huylarla ahlâklanan insan itmi'nana kavuşmuş ve zulmü kovmuş insandır.

Adaletin maksadı, hem fert ve hem de cemiyet ha­yatından fesadı, taşkınlığı uzaklaştırmak; kargaşa ve kaosu yok etmeye yöneliktir. Mademki adalet evrende­ki bütün varlıkların temel yasasıdır, o halde insan da di­ğer varlıklar gibi bu yasaya uymak ve bu yasayı hayatı­na hakim kılmak mecburiyetindedir.

Âlemlerdeki birliğin yaşaması; intizamsızlığın ölü­mü ve tenaasubun ikamesi için adalet elzemdir. Madde­de cüzleri, beşerî ünitelerde de fertleri barıştırıp kaynaş­tıran biricik rabıta unsuru adalettir.

Adalet, Allah'ın uçsuz bucaksız mülkünü korumak ve O'nun kusursuz nizamını insaniyet âleminde de te'sis etmek için elzemdir. Başka bir yönüyle de adalet, ebedî hayatın meyvelerini devşirmek, ilahînzaya erişmek ve bu vesileyle de insanı ebedileştirmek için Allah'a yaklaş­manın bir vesilesi, ibadet manzumelerinin temelidir.

İslâm'da beşerî münasebetlerin temeli adalettir. Bu hususta bütün insanlar eşittir. Kişinin amelerinin müka­fat, ya da mücazat cinsinden hükme bağlanması davra­nışlarına bağlıdır. Bu husus adalet ölçüleri içerisinde olur. Bu adalet mekanizması içinde hayır işleyen hayır, şer işleyen şer görür. Demek ki bir noktada İslâm adale­ti bütün insanlığı ihtiva edecek genişliğe ulaşmaktadır.

Bu noktada İslâm adaletinin dairesine girmek hu­susunda bütün insanlar birdir.[137]

Adalet insanların bütün haklarına saygı gösterme, herkese layık olduğu ve hak ettiği haklarını verme anla­mında, toplumun ahlâkî, hukukî ve fikrî değerlerinden­dir. Bunun için adalet insan cemiyetlerinin temel daya­nağı, huzur hali ve dengesidir. Adalet bu yüzden mül­kün temeli sayılmıştır.

Adalet ayrıca beşerî toplulukların ve fertlerin bir­birlerine karşı yapmış oldukları haksızlıkları düzeltmeye çalışan bir müessese olarak da toplum hayatına yer­leşmiş bulunmaktadır. Hakk, hakkaniyet, töre, nesafet, vicdan, alicenaplık, insaflılık, insaniyet gibi doğrudan insanî münasebetleri yakından alakadar eden kelime­lerle eş anlamda kullanılmıştır.[138]

Ayrıca çok adaletli manasına gelen “el-Adl” kelime­si Yüce Rabbımız’ın güzel isimleri arasında da yer almaktadır. O halde Yüce Allah, bu isminin gereği her şe­yi adaletle, mu'tedü ve dengeli yaratmaktadır. [139] Bizden de dengeli muameleler yapmamızı istemektedir.

Nitekim “Muhakkak Allah Adaleti emreder.”[140] Mealindeki âyet, buna işaret etmektedir.

Kur'ân bir ümmeti oluşturmak ve o ümmete ait iç­timaî nizamı te'sis etmeyi amaçlamaktadır. Bir dünya inşa etmek istemektedir. Allah'ın Adaletini beşeriyete hakim kılmayı arzulamaktadır. Kur’ân’ın çağrısı âlem­şümul bir insanlık davasıdır. Cins, ırk ve kabile taassubu­nun Kur'ân'î bir nizam içerisinde hayat bulması müm­kün değildir. Kur'ân'ın tanıyıp kuvvetlendirmek istedi­ği tek bağ, inanç bağıdır. Kavmiyet bağının yerini iman almıştır.[141] Bu yüzdendir ki inanç bağlan zayıflayan ce­miyet ve fertlerde ırk ön plana çıkmış ve bu eksenli doktrinler yazılıp, ideolojiler zuhur etmiştir. Hatta bu esasa dayalı devletler ve birlikler bile kurulmuştur. Neti­cede insanî-bağların temeli adalet olmaktan uzaklaştığı için bu temel sarsılmış ve beşeriyet, dünya coğrafyası üzerindeki siyasî ve buna bağlı olarak da diğer dengele­rini kaybetmiştir. Bu konu Ümmet-i Vasat mevzuunda daha geniş biçimde ele alınacaktır.

Yani bu bilgilere bağlı olarak demek istiyoruz ki adalet, ihsan ve iman esasına dayalı insanî yardımlaşma, şümulünü kaybederek daha dar mekan ve cemiyetlerde bir tarafgirlik anlayışı içerisinde cereyan etmiş, zulüm doğmuştur.

Neticede adalet ve ihsan ya hiç icra edilmemiş, ya da nefsanî standartlara göre icra edilmiştir. Adalet, böy­lece hayatını yitirdiken sonra, fuhşiyat, münkerat, cim­rilik, haset ve zulüm yaşama fırsatı bulmuştur. Bununla zulmün men edilemediği cemiyetlerde ve bu cemiyetle­rin fertlerinde huzursuzluk baş göstermiştir. Adaletin egemen olmadığı cemiyet fertlerinde ne kalbi ve ne de zahirî bir sükun görmek mümkün olmuştur. Kısacası or­taya, sayılabilecek içtimaî dengesizliklerin hepsi çıkmış­tır. İktisadî, siyasî, psikolojik ve ahlâkî dengesizlikler gi­bi...

Yukanda zikredilen âyetteki adalet, beşerî sistem­lerin canı demek olan kist, muvazene, yani denge mana­larını taşımakla beraber, en önemli manasını İbn Abbas’ın: “Adalet Allah'tan başka ilah olmadığına şahitlik etmektir.” şeklindeki yorumunda bulmuştur.[142]

Şüphe götürmez bir gerçektir ki her hakkın başı, Cenabı Hakk’ın uluhiyyet hakkıdır.[143] Yerlerin ve gökle­rin dengesi ancak, hakların tanınması ve sahibine veril­mesiyle kurulabilir. Uluhiyyet hakkının yegane sahibi de Yüce Allah (c.c) olduğuna göre bu hakla kullar ancak Allah'a teslim ederek âlemlerin dengesini muhafaza “edebilirler.

Bu itibarla Allah'ın hakkını tasdik ve kabul, âlemle­ri ayakta tutan adaletin ikamesi yolunda ilk ve en zaru­ri bir adım sayılır. Durumun böyle olduğunu “Onların Allah'a evlat isnat etmelerinden ötürü neredeyse gökler parçalanacaktı,”[144] yani bu sözden ötürü neredeyse gök­lerin dengesi bozulacaktı şeklinde yorumlanması mümkün olabilen âyet-i kerime meali tasdik eder mahiyettedir. Çünkü Allah'a evlat isnadı O'nun uluhiyyet hakları­na bir dil uzatma ve çiğneme anlamındadır.

Büyük karmaşa diye tanımlayabileceğimiz kaos kavramını dengeye davet eden tek prensip birlik pren­sibidir. Sevk ve idarede birlik prensibi olmazsa âlemler fesat olur. Evrenin bütün cüzleri derin ve sonsuz bir Tercddüt yaşar. “Âlemlerde eğer iki ilah olsa, âlemlerin idaresinde dengeyi hayâl etmek bile imkânsız hale gelir. Âlemler dağılır gider.”[145] Dolayısıyla evreni kaosun pen­çesinden kurtaran tek prensip tevhittir. Tevhit ise en büyük adalettir. Çünkü adaletin haklara saygı anlamı göz önüne alınırsa, uluhiyyet hakkının Allah'a ait oldu­ğunun ikrarı, bir hakkı ehline teslim etmek demek ola­cağından tevhit inana da en büyük adalet sayılacaktır.

Bu itibarla ilahlık hakkının birincisi vahdaniyet­tir[146] diyoruz. İşte bu yüzdendir ki adaletin ikamesi için âlemlerde bütün cüzler, bütün parçacıklar, atomlar, mo­leküller; yıldızlar, galaksiler, bitki, hayvan, cin ve insan, önce Allah'ın hakkını Alah'a teslim etmek zorundadır.

Cüzler arasında denge her parçacığın hakkını ken­disine teslim etmekle kurulur. Çünkü “adi” her şeyi yer­li yerine koymaktır. Başka bir ifadeyle bu kelime, cevr ve cefanın zıddıdır. Adalet: İnsaf, hakkaniyet ve istikâ­met kavramlarını içine alan bir dekleştirme ameliyesidir ki, terazinin dili gibi ifrat ile tefrit arsında, bir birlik noktası ve istikâmet olarak iki tarafı da denkleştiren bir denklem ifade eder. İşte bu sebebten ötürüdür ki adalet ve adalet ilkelerine mîzân, yani terazi de denilmiştir. Adalet âlemlerin intizamı ve dengesidir.[147]

Bütün fazilet, aşırılıklar arasmda orta bir nokta bul­mak ve o noktayı koruyup, o noktada hareket etmektir. Adli ve hissi kuvvetlerin bütün üstünlükleri de, adalet kelimesinde toplanmıştır. Bu yüzdendir ki cömertlik is­raf ve cimrilik arasında; kahramanlık, korkaklık ve bar­barlık arasındaki dengeli hallerin ifadesi[148] olmuştur.

Yüce Rabbimiz'ın Sevgili Rasülü de bu yüzden, bü­tün dengeli halleri yüce şahsına toplamış, adalet ile em­redip, adaletle muamele yapmıştır. Çünkü ona nasihat eden, onu terbiye ve irşat eden Yüce Rabbimizden baş­kası değildir. Yüce Allah (c.c.) O'na: “Ben Allah'ın kitabı­na inandım ve aranızda adaleti gerçekleştirmekle emrolundum.”[149] Demesini emir buyurmaktadır.

Bu mealdeki âyet-i kerimeden de anlaşılıyor ki dini doğrultmanın en mühim yollarmden birisi, zulüm hükümlerini kaldırıp adalet yapmaktır. Bu da önce Allah'ı bir bilip, dine dosdoğru sarılmak [150] adaleti sağlamak, haklan kusursuz ve eksiksiz belirlemeye yardım edecek olan Allah'ın Kitabı'na inanmak ve onu uygulamakla gerçekleşir.

Allah'ın Rasul'ü, bana bir mesele getirdiğinizde Allah (cc) bana, O' nun emrettiği şeyle hüküm vermem gerektiğini emretmektedir,[151] buyuruyor.

İşte bunun gibi ilahî bir emre uyulması, cemiyetler­de gölgesiz bir adalet inşa edecektir. Çünkü Allah'ın ki­tabında her mahlukun hakkı en doğru biçimde belirlen­miştir. O'nun kitabındaki ölçülerde kusur ve yetersizlik var gibi bir vehme kapılmak, kişide ancak Allah fikrinin gelişmemişliğiyle yorumlanabilir.

Allah'ın Rasul'ü, insanlar arasında ilahîferrnâna bo­yun eğerek adaleti icra etmiş ve insan kopluluklan ara­sında her türlü dengeyi sağlamıştır. Bu yüzdendir ki Asr-ı Saadetteki insanlık, tarihinin mecrası içerisinde denge­li bir toplum yapısına gösterilebilen yegâne örnek ol­muştur.

Adalet kavramı, Kur'ân-ı Kerim'de daha çok beşerî münasebetlerin te'sisi için esas kabul edümişitir. Çünkü adalet insanlığın kurduğu her birim ve ünitede fesadı yok eden tek dayanaktır. Eğer bir cemiyette huzursuz­luk, gıybet, haset ve dedikodu baş göstermişse o tomlumun temeli olan adalet, yavaş yavaş yara alıyor demek­tir.

Ancak ne var ki Kur'ân'da sözü geçen sayısız âlem­lerden biri olan insanlık âleminin de diğer âlemler gibi huzur ve dengeye ihtiyacı vardır. Feza boşluğunda den­gesini bulmuş bir galaksi gibi beşeriyet de sükun ve is­tikrar haline kavuşmak zorundadır.

İşte ademoğlunun bu âlemdeki görevlerinden biri de önce kendi ferdî nizamını Kur'ânî bir istikâmette yü­rüyerek gerçekleştirmek, sonra da kendi kalbinde ve davranışlarında kurduğu bu dengeyi, aile ve daha son­ra da cemiyet hayatına yaymak zorundadır. Aksi takdir­de beşeriyet âleminin dengesi yine insanın kendinden doğan zulmüyle sarsılır ve çökme tehlikesi ile karşı kar­şıya kalır.

Cemiyetin dengeli yapısını ise aile oluşturur. Yani insanlık âleminin dengesini, aile denen çekirdek nizam korumaktadır. Cüzler ıslah edilmeden bütünün selâme­ti düşünülemez. Fertler ise toplumun parçalanamayan en küçük parçaları, yani atomlarıdır. Beşeriyet ünitesi­nin çekirdeğinde insan realitesi yatmaktadır. İnsan ise ancak erkek ve dişi iki unsur ile birlikte düşünülebilir. Bu iki unsur ailenin çekirdeğini oluşturur. İşte ailenin bu temel iki unsuru çeşitli yönlerden birbirlerini bütünlemekte ve hatta ayarlamaktadırlar. Meselâ hissiyatı ağır basan kadının bu ruhî cephesini erkeğin akılcılığı­nın dengelenmesi veya ayarlanması gibi... Bu tür misâlleri çoğaltmak mümkündür. Çocukların terbiyesinde de annenin şefkati, babanın otoritesi ile dengelenir. Bu yüz­den evlilik ile başlayan aile hayatı adil temellere oturtu­lursa cemiyetler de istikrarlı olacak demektir. İnsan eğer bir veya birden fazla hanımla bir aile yuvası kurmak istiyorsa burada da hukukun üstünlüğüne riâyet ederek adaleti te'sis etmek zorundadır. Ancak bu yolla dengeli fertler, aileler ve çocuklar yetişebilir. İşte bu yüzden Ce­nabı Hakk, aile hayatının denge ve huzurunu korumak için yine adaleti emrederek ederek “Beğendiğiniz (ve si­ze helal olan) kadınlardan ikişer, üçer, dörder alın. Hak­sızlık yapmaktan korkarsanız bir tane alın. Yahut da sa­hip olduğunuz cariyelerle yetinin. Bu, adaletten ayrıl­mamanız için en uygundur.” [152] âyet-i kerime mealindeki nasihatlere dikkatimizi çekmek ve böyle amel etmemi­zi istemektedir.

İnsanlığın tecrübeleri de göstermektedir ki bozul­ma ve infisah hadisesi parçalardan başlayarak yayılma özelliği göstermektedir. Aile hayatındaki adaletsizlik de önce aile fertlerinin vicdanım yaralayacaktır. Bu durum ailenin huzurunu bozacak ve anne-babanın ayrılmasına yol açacaktır. Anne ve babanın ayrılığından ötürü kör­pe yavrular sevgiye aç ve muhtaç kalacaklar ve şefkatsiz yetişeceklerdir. Anne ve babanın sevgisine doymamış çocuklar, derin bir pisikolojik dengesizliğin kucağına iti­lecekler. Böylelikle cemiyete sevgiden mahrum olduğu için hırçın, saldırgan ve çeşitli buhranlar yaşayan fertler imal edilecek ve bu tiplerin çoğu ailelerinden biriktir­dikleri huzursuzluğu içtimaî hayata taşıyacaklar ve so­nuçta yine beşerî bir ünite olan toplumun dengesi tehli­keye düşecektir. Hülâsa beşeriyet, çeşitli alakalar içeri­sinde yaşadığı evrende hem kendi nefsiyle hem aile ha­yatı içerisinde hem cemiyette ve hem de canlı cansız varlıklar karşısında dengeli münasebetler kurmak zo­rundadır. İlişkiler kurduğu her varlığın hakkım tanı­mak ve saygı göstermekle mükelleftir insan. O eğer bu hakları bilir, korur, gözetir ve ehline verir, haklara teca­vüz etmezse beşerî dünya, sükunete kavuşur, Bu süku­net hali ise insanlığını denge halinden başka bir şey de­ğildir. Bu halin tahakkuku ise, haklann adil bir terazi ile tartılıp belirlenmesi ve sahibine verilmesi ile mümkün­dür. [153]

 

3. Adalet, Yargı Ve Sosyal Denge

 

Adalete en fazla muhtaç olduğumuz noktalardan birisi de insanlar arasında hükmederken adil olmaktır. İnsan başkalarını değerlendirirken, iyi ya da kötü der­ken ve başkalarına tanıtırken de hüküm vermekten ha­li olamaz. Demek ki insan bu muameleler esnasmda bir nevi yargıç durumundadır. Kişi olaylar karşısında da hakimlikten yine kendini alamıyor. Olaylan da iyi veya kötü olarak değerlendiryor. İşte insanların bu davranışlarını da denetleyip, yönlendirmek, onları irşat edip doğruyu yapmaya yönlendirmek için Yüce Rabbımız, “Allah, (c.c.) mutlaka sizden emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hük­metmenizi ister. Allah (cc), size ne güzel öğütler veriyor. Allah her şeyi işitici ve görücüdür” [154] buyurmaktadır.

Bu âyet-i kerime mealinde “emanetleri ehline veri­niz” hitabı daha çok idari görevleri ihtiva etmekle bera­ber, hem bütün mükellefiyetleri ve hemde bütün ema­netleri ihtiva edici bir mahiyet taşımaktadır kanaatin­deyiz.

Buna göre bu âyette geçen “emanet'i, hem Cenabı Hakk'ın insanlara teklif ettiği iman ve ameller ve hem de dünyevi işlerde kulların almak üzere birbirlerine tes­lim ettikleri her şeydir, şeklinde yorumlamamız sanırım akli ilkelerden uzak bir te'vil değildir.

Bu itibarla “emanetleri ehline veriniz.” fermanı, ev­rensel dengelerin tümünü korumaya yöneliktir kana­atini taşıyabiliriz. Çünkü Peygamber Efendimiz: “işler ehline verilmediği zaman kıyameti bekle” [155] buyur­maktadır. Bu durumda emaneti ehline vermek ameliye­si, adaletin de temeli olmak gibi bir mahiyet kazanmış oluyor.

Bu temayülümüzün gerçekle alakası kesindir. Çün­kü bir misâl vermek gerekirse devlet idaresi, ehil olma­yan pısırık, beceriksiz, korkak, nevasının peşine düşmüş, dünyaya tamahkar ve merhametsiz kişilere tevdi edildi­ği zaman, başlıbaşırıa siyasî, hukuki, beşerî, coğrafi, ikti­sadî ve ekonomik ünitelerin dengeli bir sentezi ve fonksiyonu olmak bakımından denge ifade eden devlet kav­ramının muvazenesinin bozulduğuna şahit olmaktayız. Devletin ehliyetsiz ellerde parçalanışı da bir nevi kıya­mettir. Çünkü yani devletin ölümü, dağılıp yok oluşu, çeşitli dengesizliğe sürüklenişi demektir. Her varlık ve sistem için bir küçük, bir de büyük kıyamet fikri, spekü­lasyon olmaktan samnm uzak mütala edilir...

Devleti oluşturan saydığımız bu unsurların arasın­daki haklar da bir emanettir. Bu emanetler layık olduğu mevkilere koyulup, ehil kimselere verilmediği takdirde devlet organları da birbirleriyle çatışıyor ve ihtilaller, isyanlar, darbeler ve daha birçok huzursuzlluklar yaşanı­yor. Hülâsa devleti meydana getiren cüzler birbirleriyle çatışmak zorunda kalıyor.

Devlet idaresi gibi bir emanet ehline verilmezse, beşeriyetin kurduğu devlet gibi kapsamlı bir ünitenin dengeli ve mutabakat halinde işlemesini nasıl hayâl ede­biliriz.?

Asrı Saadette bu dengeye de örnek bulmamız mümkündür...

Bu devlette emanetler ehline verilerek öyle hassas bir intizam kurulmuş ki ne fert devlete, ne devlet ferde mağlup edilmiş; ne siyaset insanları batıl ile idare etmiş, ne de insanlar batıla boyun eğmiş; ne zengin ve güçlüler fakirleri sömürmüş ve ne de fakirler zenginlere hasetçi dişlerini bileyedurmuşlardır.

Devlet idaresinde dengenin bozulması, adaletin bo­zulmasıyla, adaletin bozulması da bu kavramı ikame eden emanet, ölçüler ve hukuk gibi unsurların hiçe sayılmasıyla mümkün olmaktadır. İ'tidalin bozulması ba­zen de ferdîn devlete veya devletin ferde boğdurulmasıyla tahakkuk ediyor.[156]

İşte Kur'ân bu noktada hukukun üstünlüğü ilkesi­ni devlet denen ünitenin ağırlık merkeszine yerleştir­mek gibi bir yol takip ederek onun dengesini koruma­mızı istemektedir.

Aynca adalet fikrinin en büyük düşmanlarından birisi de “hevadır.” İnsanda Allah'a baş kaldıran, O'nun nizamını tanımayan arzulardır. Çünkü “hevanın” bir is­tek sınırı yoktur. O, her zaman bencildir. “Heva” hukuk ve hukukun üstünlüğü ilkesini tanımaz. Her hak benim olsun, her ölçü bana uyup, beni tanısın ister. Bu yüzden “hevaya” tabi olarak bir insanlık nizamı kurmak müm­kün değildir. Revanın “hak” namına bir dayanağı ve burhanı yoktur. O, ortaya attığı tezleri: “ben böyle istediğim için bu böyle olmalıdır.” şeklinde asılsız ve nefsanî naslarla müdafa etmeye çalışır.

Böyle bir anlayışla içtimaî dengeler sağlanamaya­cağı için Cenabı Hakk: “Ey iman edenler; adaleti titizlik­le ayakta tutun, kendiniz, ana babanız, akrabanız aley­hinde de olsa Allah için şahitlik eden kimseler olunuz. (Haklarında şahitlik ettikleriniz) zengin olsunlar, fakir olsunlar, Allah onlara sizden daha yakındır. Hislerinize (hevaya) uyup adaletten sapmayın, (şahitliği) eğer büker­seniz (doğru şahitlik etmez) yahut şahitlik etmekten kaçınırsanız, (biliniz ki) Allah yaptıklarınızdan haberdar­dır.”[157]

Bu mealdeki âyet-i kerimede de adalet prensipleri, denge unsurları sayılmaktadır. Suç, içtimaî ve ferdî bir vak'adır ve çoğu zaman kaçınılması da mümkün olmu­yor. İçtimai dengelerin bozulmaması için suç işleme hadisesinin yayılma göstermemesi lazımdır. Suç işleme olaylarının yayılmaması için de adalet vasfını haiz kanunların yaşaması gerekmektedir. Kanunlar da cezaî müeyyidelerle korunur ve yaşatılır. İşte bu yüzdendir ki ceza, kanunların kanı, canı ve gıdasıdır. Kanunlar cezay­la te’min edilirler.

Kanunlar ise toplumda beşerî dengeleri kurmak ve sürekli kılmak için koyulur. İşte her birliği tehdit eden fesat gibi unsurlar var olduğu gibi, bu kanunları tehdit eden amiller de suçlardır. Suçlan da ya fertler tek tek, ya da topluluklar işler Yalnız suç işleyenleri cezalandırmak için de suçlulan doğru ve şaşmaz bir biçimde tesbit et­mek gerekir. Bunun için de mahkemeler şarttır. Mahke­melerin isabetli kararlar verebilmesi için de doğru ve adil şahitlere ihtiyaç duyulmaktadır. Bu itibarla doğru şahitlik her şeyden önce gerçek suçluyu belirleyecektir.

Bundan sonra iş, cezayı uygulamaya geliyor ki bu da ic­ra edildiği zaman cemiyeti yaşatan kanunların hayatı kurtarılmış olacak ve cemiyet huzur içinde hayatına de­vam edecektir.

Yalan yere şahitlik ise gerçek suçluları gizlemek, bunun yanısıra masum insanları suçlu gibi göstermek vahşetini doğuracaktır. Sonra da bu şahitler toplumun sinesinde birer yara olarak yaşayacaklarıdır. Bundan böyle de suçlara karşı caydırma, korkutup tehdit edici bir güç bulunamayacak ve suçlar yayılma istidadı kazana­caktır. Sonuçta toplum yargı yönünden dengesini kay­bedip kaosa sürüklenecek, insan hakları teminatsız kala­caktır.

Şimdi düşünelim, Bu kaosun yaşandığı cemiyetler­de sosyal, siyasal, hukukî ve adlî müesseseler nasıl den­geli çalışabilir? Böyle bir toplumda ne gibi hakların gü­vencesinden söz edebiliriz.

Evreni kaostan kurtaran ve onlar için hayat husu­siyeti taşıyan “mîzân”ı koyan Yüce Allah, rahmeti gere­ği beşeriyet âlemini de kargaşanın pençesinden kurtar­mak için insanlığa hayatî dengeler vadeden “Ey iman edenler Allah için hakkı ayakta tutun, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adil davranmamaya itmesin, adaletli olun. Bu Allah kor­kusuna daha yakın bir davranıştır. Allah'a isyandan sa­kının Allah yaptıklarınızı hakkıyla bilmektedir.”[158] me­alindeki mesajını göndermiştir.

Ayrıca bu âyette Allah korkusu da, adaleti ikame için bir şart olarak zikredilmiş olmaktadır. Adalet, Allah korkusuna çok yakın bir hal, ancak takvanın ta kendisi değildir.[159]

Allah tararından sevilmeyen bir davranış olmasına rağmen, mü’minler de birbiriyle savaşabilir. Eğer mü’minlerin kurmuş olduğu cemiyette adalet zedelenmişse, bu kavga kaçınılmaz ve belki de elzem bile olabi­lir. İşte bu iki topluluğun kaybetmiş olduğu barış yine ancak adaletle geri gelebilir.

0 halde üçüncü mü’min topluluk “Eğer mü’minlerden iki topluluk bir birleriyle vuruşurlarsa aralarını dü­zeltin. Şayet biri ötekine saldırırsa Allah'ın buyruğuna dönünceye kadar saldıran tarafla savaşın. Eğer dönerse aralarını adaletle düzeltin ve (her işte) adaletli davranın. Şüphesiz ki Allah adil davrananları sever.”[160] Mealindeki âyetin emirlerine uyarak bu iki mü’min topluluk ara­sındaki barışı, adaletle sağlamak zorundadır.

Bir söz düşünün ki yayıldığı, bir ağızdan başka bir kulağa gittiği zaman kişilerin arasını bozar ve birbirini sevenleri dargın hale getirir, kalpleri kırar ve hatta daha ilerisi Yüce Allah'ı gadaplandınr. Neticede imana da küfre de bir söz Tercüman olmaz mı? Bu yüzden söyle­nen sözlerin de insanlık âleminin dengelerini kurduğu­nu ve bozduğunu söylemek mümkündür.

Bu itibarla söz söylerken de adaleti gözetmek zo­rundayız. Bu yüzden Yüce Hak, “Konuştuğunuz zaman, adaleti gözetin.”[161] buyurmaktadır.

Ve yine “Rüşt çağına erişinceye kadar yetimin ma­lına sadece en iyi tutumla yaklaşırı, ölçüyü ve tartıyı adaletle yapın.”[162] Mealindeki âyet-i kerimede bir çok denge prensipleri saklıdır. Önce sosyal bir anarşiye mey­dan verecek olan, zayıf ve yetimlere yapılmış veya ya­pılması muhtemel haksız muameleler yasaklanıyor. Bu yüzden zayıfların korunduğu bir sistemde zengin ve fa­kir arasında bir minnettarlık duygusu, bir mutabakat ve barış hakimdir. Bu sebepten ötürü böyle bir toplum sü­kunet içerisindedir.

Ayrıca “Biz ancak herkese gücünün yettiği kadar yükleriz.” [163] Buyuran Yüce Hakk daha önemli bir denge­ye işaret etmektedir ki bu da ilahîemir ve yasakların ki­şinin gücüyle olan dengesidir. Eğer insana gücü üzerin­de emir ve yasaklar konulsa bu, kişiyi ister istemez emir­leri terke, yasakları da işlemeye zorlar. Bunun tabiî bir neticesi olarak da ilahîemirler hayatta yürürlük kazana­maz. Yürümeyen kanunlardan cemiyet nasıl bir fayda bekleyebilir?

Sonra yine bir çok âyetlerde ölçü ve tartılara deği­nilmiştir ki insanlar ölçü ve tartıyla hakları ve payları belirlerler. Hakların ve payların adilane dağıtımının toplum dengesini sağladığına ise geçen konularda de­ğinmiştik.

Demek ki hayatın her kıpırdanışmda ve âlemlerin bütün cüzleri arasında bir tenasüp, bir muvafakat ve bir mutabakat olması gerekiyor. Zahir, batın; soyut, somut; canlı, cansız; insan, cin ve melek her şey adalet prensiplerine uymak zorundadır.

“Rabbın sözü doğruluk ve adalet bakımından ta­mamlanmıştır. O'nun sözlerini değiştirecek kimse yok­tur. O, işitendir, bilendir.”[164]

Hülâsa denge sükûnet, istikrar ve huzur demektir. Bizi bu hükme dengenin fiziksel tanımı getirmektedir. Devlet ise beşeriyetin, sosyal, siyasî, beşerî, hukukî, ikti­sadî ve coğrafî bir bütünlüğü, dengeli bir uyumu de­mektir. Kurâ'nî bir irşadın arkasından yürüyen insanlar yargıda, suçlan belirlemede ve cezalandırmada; huku­kun üstünlüğünü gözetmede, şahitlik ve hükümlerde söz söylemede; zayıflara, yetimlere ve düşkünlere arka çıkmada, vatandaşa yüklenen vatandaşlık görevlerinde, ölçü ve tartılarda, ortak malların paylaştırılmasında adaleti gözetir, devleti ve onun temeli olan yargıyı bu mefhum üzerine oturturlarsa insanlık ailesi, denge, is­tikrar, huzur ve sükunet içerisinde yaşayarak, kulluk gö­revini yapıp sonsuz saadetin meyvelerini dünyada salih ameller işlemek vasıtasıyla devşirecekler demektir.

Adaletle bölüştürülmüş bir pay, nasip anlamına geldiği gibi kıstas şeklinde mîzân, terazi, adil terazi, tera­ziyle tartarken adaletli olmak gibi manalar da taşımak­tadır. Canâbı Hakk’ın, “Doğru terazilerle tartınız.” me­alindeki âyetinde geçen “kıstas” kelimesinin “mîzân” an­lamında olduğu açıktır.

Adalet kavramı, “Bilakis onlar şirk koşan bir ka­vimdir.”[165] mealindeki âyette Allah'a denk, ortak, şirk koşmak manalarına çekildiği gibi “kist” kelimesi de “Şirk koşanlara gelince onlar cehennemin odunu oldu­lar.”[166] Mealindeki âyette denk, ortak ve şirk koşucu­lar [167] anlamında kullanılmıştır. Âyetteki “Kasidun” keli­mesinin, Ferra “kafirler olduğunu söylüyor. [168] Kelime, bu manada da denk koşucular, ortak koşucular, şirk ko­şucular anlamından uzak değildir. Çünkü kafirlerin te­mel özelliklerinden biri ortak koşmaktır. [169]

 

Kist

 

Sözlük anlamıyla, yani temel anlamıyla adalet kelimesiyle aynı anlamda olan bu kelime, Cenabı Hakk'ın sıfatlarından birini de ifade etmektedir.

Allah (cc)'ın güzel isimlerinden olan “el-Muksit” kelimesi de adil anlamındadır. Birisi adil olduğu zaman ona “Muksit” derler, [170] denmekte. Bu yüzden Cenabı Hakk bu sıfatıyla yine adildir. Âlemlerdeki her varlığın hakkını tayin eder ve verir anlamındadır.

Gazalî ise bu kelimenin, zalimden mazlumun hak­kını alan [171] anlamına geldiğini söylemektedir demektir ki bu da adaletle muamele etmek, yaratıklar arasında haklan bir ölçüye göre dengelemek muamelesidir. K-S-T maddesinden çeşitli çekimlere girmiş olan bu kelime de, adalet kelimesi ile aşağı yukarı eş anlamdadır.

“Sulu maddeler için kullanılan bir Arap ölçüsü olup tahminen 1/2 litre hacminde, İslâmiyetin ilk za­manlarındaki bir hacim ölçüsü olan kist, galiba daha ön­ceki devirlere nazaran çok daha yaygın bir şekilde kul­lanılmaktaydı.[172] Kur'ân'da da “Kıstas” şeklinde kullanıl­masının bu manayı ifade ettiği gözden kaçmamaktadır.

Her ne olursa olsun kelimeler ve kavramlar taşıdık­ları anlamı, yani sözü söyleyenin maksadındaki manayı, bulundukları bağlamda, yani cümle içerisinde daha açık ve net bir şekilde hissettirirler. Bu yüzden bu kavramı âyetler içerisinde incelemek daha isabetli olur düşünce­sindeyiz.

Yüce Rabbımız bu kelimeyle de “adaleti” emredi­yor. Muksitleri övüyor “Kendi şehadetine melekleri ve ilim sahiplerini de katarak; melekler ve ilim sahipleri de “kıstı”, yani adaleti ayakta tutarak Allah'tan başka ilah olmadığına şahitlik ettiler.”[173] buyuruyor.

Bu âyet-i kerime mealinde de adaletin temelinde, Allah'ın uluhiyyet haklarının tanınması yattığı açıkça ortaya çıkıyor. Çünkü Adalet, hukukun tanınması ve ehline verilmesiyle tahakkuk eder.

Yine bu âyette geçen “bil kist”, yani adaleti ikame ederek kelimesinde dini, şeriatı, mükevvenatı ve tabi­atı,[174] çevremizde; insanlar arasında, canlı ve cansız var­lıklar arasında, her zerrenin hakkını her zerreye; eşya­nın hakkını eşyaya, kulun hakkını kula, Allah (cc)’ın hakkını da Allah'a vererek, yani zerreden kürreye, her şeydeki eşsiz bir denge prensibim görerek Allah'tan baş­ka ilah olmadığına şahitlik ettiler manası gizlidir.

Allah (c.c)'ın “kıst'ı sözü, yani “adaleti” ayakta tuta­rak sözü, itikadı konularda adileti, Allah'ı bilmeyi, yani ne O'nu inkâr etmeyi ne ele ortak koşmayı, ibadet ve amellerde i'tidali, beden ve ruh kuvvetleri arasındaki “dengeyi gözeTerck [175] demektir ki bütün bu kıstasları göz önünde tutarak, Allah'tan başka ilah olamadığına, hem Allah (c.c), hem melekler ve hem de yukarıda sayı­lan vasıfları taşıyan ilim sahipleri şahitlik ettiler.

“Bu sıfat, yani adalet, uluhiyyetin ayrılmaz bir par­çasıdır. Burada surenin baştarafmda geçen ve Allah'tan başka ilah yok, ancak O, hay ve kayyumdur.” [176] mealin­deki âyetteki hükmün izahı yapılmaktadır.

Bu ise hay ve kayyum olan Allah'ın hükümranlığı­nın adaletle olduğunu vurgulamaktadır.

Allah âlemleri bir sistem ve dengede tutuyor. Hem de eşsiz bir muvazenede... Bu büyük işi Allah (cc) adalet ve kâinata koyduğu denge prensipleri ile koruyor. [177] Bu âyet-i kerime mealinde “Kaimen bilkıst” ile adaleti ayak­ta tutarak, adaleti ikame edip, yerine getirerek, anlamı kast edilmiştir. Nitekim filan işleri idare eder, onları dosdoğru yürütüp yönetir, [178] denilir.

Belki bu adaletten dünya ile ilgili olanlar ve din ile ilgili olanlar vardır. Dünya ile ilgili olanlar hususunda önce Yüce Allah'ın insan uzuvlarını nasıl dengeli ve te­nasüp halinde yarattığını düşünmek gerekir. Allah (cc), her türlü yaratmasında adil olduğu gibi, bu yaratmasın­da da adildir. Sonra insanların güzel, çirkin, zengin, fa­kir; sıhhatli, hasta; uzun ve kısa ömürlü olmaları da [179] çok ince adalet prensiplerinin bir gereği olmaktan hali değildir. İnsanların lezzet ve elemler bakımından farklı farklı oluşları da yine öyle... Bütün bunlar Allah'ın adaleti, hikmeti ve doğru işi neticesidir.

Yine maddelerin ve feleklerin yaratılışlanndaki in­tizam da bir hikmet ve isabettir.

Din ile ilgili adalet hususunda insanların ilim ve ce­halet; zeâdır ve aptallılc; hidâyet ve azgınlık bakımından  farklı oluşları da ilahî adaletin hassas bir tecellisidir.[180]

Razî'nin bu telakkilerine şu açıklamaları getirmek­te fayda mülahaza etmekteyiz. Denge ve adalet dediği­miz zaman insan zihninde umumiyetle müşahhas bir eşitlik ve denklik kavramı canlanıyor. Yani geometrik, keyfi değil de aritmetiksel bir denklik... Halbuki bu anla­yış fevkalâde yanlıştır ve adalet kavramını hatalı anla­mamıza neden olur.

Eğer insan uzuvları, somut bir mukayese ile karşılaş­tırılır da sağ el, sol ele eşit değildir; serçe parmak da başparmaktan küçüktür, şeklinde bir yorumla hareket edilir­se adalet kavramının hakikati, anlaşılmaktan uzak kalır.

İnsan elbette ki hacim bakımından file ve aslana eşit değildir. Böyle düşünerek evrendeki bütün cüzleri eşitlemeğe kalkarsak, ortaya monotonluk ve tek düzelik gibi çok garib ve sıkıcı bir âlem zuhur eder.

İşte bu itibarla zengini fakirle, hastayı sıhhatliyle, güzeli çirkinle karşılatırmak bizi adalet mefhumunu kavrama yoluna götürmez diyoruz.

Bu yüzden biz, adalet kavramını idrak edebilme­miz için varlıkları yaratılış maksatlanyla, statüleri, işleri ve hizmet edecekleri gayeye nisbetle mukayese edip yo­rumlamak zorundayız. Ancak böyle bir zihni muamele neticesinde farklı gibi görünen varlıklar arasında insanı hayrete düşüren bir ahenk, denge, mutabakat ve tena­süp gözleyebiliriz.

Zîrâ Rasul-i Ekrem'in (s.a.v.) kader sırrına taalluk eden “Çalışın. Herkes ne iş için yaratılmışsa kolayca başaracaktır.”[181] hadis-i şerifi, fertlerin işleriyle ahenkli bir biçimde yaratıldığını vurgulamaktadır. Anlar işleriyle ahenkli bir biçimde yaratılmışlardır ancak fillerden kü­çüktürler. Bu sadece hikmetin gereği olarak ortaya çık­mış bir hacim farkıdır.

İşte bu perspektifden bakıldığı zaman, dengesiz gi­bi gözüken her şeyde eşsiz ve kusursuz bir denge halinin hakim olduğunu gözlemek mümkün olabilir.

Dolayısiyle parmaklar yapacağı işe, hem de bulun­duğu konuma; el hem yapacağı işe ve kola; kol ise vücu­da göre tam bir uyum ifade eder.

Hülâsa edecek olursak diyebiliriz ki “kist” kelimesi de adalet, denge, tenasüp ve ahenk ifade eden bir kav­ramdır.

Yüce Mevlamız “Allah, melekler ve ilim sahipleri, Allah'tan başka ilah olmadığına, adaleti, yani kıstı ika­me ederek şahit oldular.”[182] Mealindeki âyetinden şu is­tidlallere de varmamız mümkündür: Allah, melekler ve ilim verilenler, önce eşyanın hakkını takdir ettiler. Âlemlerde her şeyi yerli yerine koydular. Yani her mah­lukun Allah tarımdan ölçülen, tayin ve takdir edilen hakkını tanıdı ve yerine koydular. Kendilerini mahluk ve kulluk makamına; eşyayı, insana hizmet ve Allah'ı marifet için yaratılmış bir vesile ve vasıta mesabesine koydular. Allah(c.c)'ı da en güzel isimlerle övülen, hamd makamının sahibi olarak tanıdılar. Her şey yerli yerine koyulunca hem Allah ile mahlukat ve hem de mahlukatın fertleri arasında sınır, mertebe ve ölçü belirmiş ol­du. İşte ortaya çıkan bu durumun adına da adalet diye­biliriz...

Yukarıdaki âyet mealinde geçen “Adaleti ayakta tutarak Allah'tan başka ilah olmadığına şahitlik eden ilim sahipleri”, marifet ilmini kuşatmış insanlardır. Çün­kü marifet sahibi alimler âlemlerdeki bu dengeyi seze­bilmek ve eşyayı gerçek makamına oturtmak, her şeyi olduğu gibi bilmek ve her şeyin yaradılış gayesine göre birbiri ile tenasübünü keşfedebilmek için, Allah'tan kendilerine verilen bir ilim nuruyla hadiselere baktılar. Bu ilim ma'rifet ilmidir. Ma'rifet ilmi de Allah'ı sıfatla­rıyla bilmek; nefsi, bütün acziyet ve zilletiyle ve Allah'a muhtaçlığı ile bilmek; dünyayı faniliği, değersizliği; ahireti de ebediliği ve hayrıyla bilmek[183] şeklinde özetleye­biliriz.. İşte bu ilmin bütününe ermişlik sayesinde me­lekler ve ilim sahipleri Allah'tan başka ilah olmadığına şahitlik ederek mülkün; mülklerin, âlemlerin, hatta kul­luğun temeli olan adaleti ayakta tuttular. Hem adaleti ve dolayısiyle de âlemleri!...

“Kist” ile muamele etmek her şeyden önce Allah (cc)'ın sünnetidir. Bu yüzden Rabbımız kendisine “Muksit” ismini vermiştir. Allah'ın sevgili kulları O'nun sün­netini icra etmekle vazifeli kimselerdir. Dolayısıyla “kist”, ile davranmak peygamberlerin de ahlâkı ve vasfı­dır. Buna işaret olarak Cenabı Hakk: “De ki: Rabbım ada­leti “Kıst'ı emretti. Her secde ettiğinizde yüzlerinizi O'na çevirin. Ve dini yalnız Allah'a has kılarak O'na yalvarın. İlkin sizi yarattığı gibi “yine ona” döneceksiniz.”[184] bu­yurmuştur. Yani Rabbim “kist ve i'tidali” emretti. Aşırılıklardan sakınıp î'tidal ve muvazenet (denge) ile hare­ket ediniz, [185] buyurdu.

Cahiliyyet her zaman cahiliyyettir. Devamlı olarak karakterini muhafaza eder. Ve insanlar cahüiyyete düştüklerinde her defasında birbirine benzer sözleri söyler­ler. Aralannda zaman ve mekan farkı ne olursa olsun bu insanlar birbirine benzer düşünceleri tekrar eder durur­lar. Bu gün bizim içinde yaşyadığımız cahiliyyet muhitinde gün geçmez ki yalana ve müfteri birisi akıp da kendi arzusunun telkini ile bazı şeyleri söyleyerek bunların Allah'ın sözleri olduğunu söylemesin. “Dinin böyle şeyler emretmesi katiyyen mümkün değildir” ve “Şüp­hesiz dinin böyle bir şeyi nehyetmesi olmaz”, şeklinde bir şeyler saçmalamış olmasınlar.

Allah (cc)'ın fenalığı emretmeyeceği, aksine her şeyde adaleti ve i'tidali emredip fenalığı, tecavüzü ya­sakladığı, ibadet ve dini kaidelere sebat gösTercrek Kur'ân ve Peygamber'in söylediklerinin tatbik edilmesi­nin gerektiğini, herkesin gönlünce konuşarak bu, Allah (cc.)'tandır, diyemeyeceğini, halisane olmadıkça di­nin ve ubudiyyetin kabul olmayacağını, şahıslara hürmeten dinin ifa edilemeyeceğini, bunların ancak Allah için yapılabileceğini, Hakk Teala beyan buyurmuştur. [186] İşte bu maksatla Yüce Rabbımız “Sevgili Peygamberi'ne: “De ki: Rabbim bana adaletli olmayı emir buyurdu.” hiç kemsenin “hevası” uyulduğu zaman insanı adalete gö­türmez. Her nefs kendi arzusunu esas alırsa, beşerî sis­temlerin dengesi bozulur. Çünkü “hevaya” uyulunca herkes ferdî hürriyetni, benliğini ve kişisel özgürlüğünü ilan eder. Böyle bir özgürlük ise toplum fertlerini savaşa sürükler. Sonunda savaşı kazanan fert diğerlerine ege­men olur. Kişi haklanmn üstünlüğüne değil de, kendi nefsanî arzularının üstünlüğüne inanan bir ferdîn ege­menliği, hakim olduğu toplumda zulüm doğurur. Zu­lüm ise her türlü haklann ayakaltında olması demektir. Zulmün hükümran olduğu hiçbir toplumda denge­lerden söz edilemez.

Adalet ancak insanları yaratan Rabb'in sözüne uy­makla te'sis edilir. Çünkü O'nun sözü  “heva” değildir.

Cenabı Hakk Hadid suresinde ki “Andolsun ki biz peygamberimizi açık beyyinelerle gönderdik ve insan­ların arasında adaleti yerine getirmeleri için beraberle­rinde kitabı ve mîzânı indirdik. Biz demiri de indirdik ki onda büyük bir kuvvet ve insanlar için faydalar vardır. Bu Allah'ın, dinine, gaybe inanarak yardım edenleri be­lirlemesi içindir. Şüphesiz Allah kuvvetlidir, üstün­dür.”[187] Mealindeki âyetinde geçen peygamber, beyyine, kitap, mîzân, demir, kuvvet ve din kelimeleri beşerî sis­temlerin dengelerini ikame eden unsurlar arasındadır. Bu yüzden bu âyet-i kerimede verilen gizli denge mesaj­larını da sergilemek istiyoruz. Çünkü bir tenasüp oluşturacak biçimde bu âyette, bu kelimelerin sıralanışı bize, serbest bir çağrışım gibi gelmemektedir. Bize göre bu kelimelerin tenasübü beşerîyyetin kurduğu en büyük üni­telerden sayılan “devlet” yapısının dengeli bir sentezini oluşturmaya yöneliktir ve devletin dengeli yapısını oluşturan çok hususi mefhumları telmih ettirmektedir.

Devlet kavramının başlı başırıa bir denge ifade etti­ğine değinmiştik. Şimdi de yukarıda geçen kavramların, devletin dengesindeki rollerini açıklamaya çalışalım.

Devlet gibi beşerî bir sistemin anarşiden uzak ol­ması için yasama, yürütme ve yargının hem dengede ol­ması ve hem de dengeli çalışması gerekmektedir.

Hemen hemen her rejim yasama, yürütme ve yar­gı gibi üçayak üstünde durur. Bu üçayak sağlıklı olursa diğer beşerî münasebetler kendiliğinden dengelenir. Çünkü ekonomik, iktisadî, siyasî, sosyal ve kültürel münasebetlerin aksaklıklarını bu üç müessese ayarlar.

İşte âyette geçen “beyyine”, “din”, “mîzân” ve “ki­tap”[188] devletin anayasasıdır. Bütünüyle adalettir. Al­lah'ın yasalarında noksan ve kusur bulmak mümkün değildir. Bu yüzden bu beyyinelere uyan bir devlet, te­melini adil bir yasaya oturtmuş demektir. Peygamber ve Allah'ın dinine yardım eden mü’minler ise yürütme iş­lemini üslenmiş olan devletin beşeri yanıdır. Ancak bu organın, yani yürütme organının bir kuvvete ihtiyacı vardır ki işte bu kuvveti de âyet-i kerime mealindeki “demir” sembolize etmektedir.

Demek ki bir insan topluluğunda yasalar sağlam ve adil, yasaları yürütenler sadık ve kuvvetli, başta da bu yasaları inanıp kabullenerek uygulayan devlet başkanı, devlet denen sistemin dengesini oluştururlar ve bu devlet asla analiz edilemez bir sentez gibi sürer gider ki devlet-i ebed müddet işte buna denir. Bu yorumumuza uzak bir te'vil gibi bakılsa bile, tamamen akıldan ve aklıselim ilkelerden kopuk bir yorum değildir kanaatindeyim. Kur'ân'da daha bir çok ayeletlerde geçen ve adalet kavramıyla aynı manaları ifade eden “kist” kavramının bizlere verdiği mesajlarla, bizlerde uyandırdığı intibalar bunlardan ibarettir. [189]

 

Hakk

 

Hakk, sabit, daim, şer'i, gerçek olan şey demektir ve Kur'ân tefsirlerinde daima sabit kelimesiyle tarif ve izah- edilir. Beydavi Allah manasına gelen Hakk kelime­sini “uluhiyyeti sabit olan” şeklinde izah eder. Sıhah “hakk”ı, batılın zaddı olarak tarif etmekle iktifa eder ki Kur'an'da ve diğer yerlerde bu anlamda da kullanılır. [190] Müfredat biraz daha farklı olarak “hak” kelimesine, mu­tabakat, muvafakat [191] yani ahenk, uyuşum, uygunluk, manalarını verir.

Elmalılı ise Hak kelimesi mastar, sıfat ve isim olur ve bu suretle çeşitli manalarda kullanılır. En umumi ola­rak mastar manası, sabit olma ve varlığın gerçekleşmesi diye ifade olunursa da, hakk kelimesinin asasında bir muvafakat, bir mutabakat anlamı vardır ki maddi ile manevinin; diğer bir ifadeyle, ilim ile malumun mutabakatını ifade eder, şeklinde izah etmektedir.[192]

Bu tanıma göre “hakk”, tasarıdan hakikate dönü­şen şey, yani beş duyumuz ile algılayamadığımız subjelerin, beş duyumuz ile algılayabileceğimiz şekilde zuhu­ra gelmiş şekli demek olur. Bir bakıma Allah'ın tasarı­mından, yani ezeli ilminden şehadet âlemine çıkan her şey haktır. Gayb alemindeki varlıkların bize görünür ol­ması gibi bir şey...

“Ve O (Allah) gökleri ve yeri hak olarak yaratandır. O gün O, ol der ve o (şey) olur. O'nun sözü haktır” [193] Meali kerimesinde hakk, abes ve batıl [194] kelimelerinin zıd­dı olarak geçmektedir. Abes lüzumsuz ve gayesiz anla­mına geldiğine göre hakkın bir gayesi ve lüzumu var de­mektir. Yine meali kerimede geçen “O'nun sözü haktır.” kavli şerifinde hakk kelimesi “Kesinlikle olacak olan, vuku'u gerçek” olan anlamlarına gelmektedir.[195]

“O gün tartı haktır.”[196] Meali kerimesinde ise adalet anlamındadır.”[197] “Gökleri yeri ve ikisinin arasındaki şey­leri ancak hakk ile yarattık.”[198] Mealindeki âyette hik­met, maslahat, [199] gaye ve maksat gibi manalar taşımak­ta. Ayrıca Elmalılı yine buradaki hakk kelimesini adalet olarak tefsir etmektedir.[200]

“Cenabı Hakk, gökleri ve yerleri hak ile bir maksat, bir gaye, bir hikmet ile halk etti. Hepsinin bir hak ve hakikati vardır ki, onu tecavüz edemez. Ve hiç biri haksız­lıkla tutunamaz. Hepsinin hakla mahlukiyettir”[201]

Elmalı'nın bu izahatmdaki hakk kelimesinden, bi­raz daha şahsiyeti, Allah tarafindan verilmiş bir payı, bir maksada mebni olarak yaratılan ve âlemlerde Allah in­dinde bir görevi olan varlık manasını sezmek de mümkündür.

“Rabbımız, aramızı kavmimizle hak üzere ayır.” [202] Meali kerimesindeki hakk kelimesi ise yine hikmet, sünnet, içinde zulüm ve cevr bulunmayan, yani hakk olan hüküm [203] manadarını taşımaktadır ki bu manaları itibariyle de yine adalet anlamından uzak değildir.

Ve yine “De ki Rabbi’ın hak ile hüküm ver, adaletin gecikmesin.”[204] Mealindeki âyette de “hakk”, adalet anlamını taşımaktadır.[205]

“Ancak Rabbımız Allah dedikleri için yurtlarından haksız yere çıkarılanlar”[206] meali kerimesinde geçen “haksız olarak” tabiri bir günah, bir isaet işlemedikleri halde, suçsuz, günahsız..., olarak şeklinde yorumlanmış­tır. [207] Yani inkarcılar onları haksız olarak, bir dayanak olmaksızın çıkarıp zulmettiler. Oysa o mü’minler, sade­ce Rabbımız Allah'tır diyorlardı. Bir kimsenin böyle inanması ve bu sözü söylemesi kimsenin hakkına yönel­miş bir tecavüz değildir.

Bu izahtan da hakk kelimesinin bir pay, kişi hakla­rına taalluk eden bir hisse anlamına geldiği sezilebilir. Çünkü Rabbımız Allah'tır diyenler, sizden bir hak, bir pay, bir nasip gasp etmediler ki siz, bu hakkınıza karşılık onlara bu cezayı verdiniz. Onları yurtlanndan çıkarıp perişan ettiniz. Yani Yüce Allah: “Siz bu işi karşılıksız, ya­ni bir suçun karşılığı olmaksızın yaptınız.” diyerek halde kelimesini âyeti kerimede “karşılık” olarak kullanmıştır. Bütün bu âyet-i kerime ve açıklamalardan sonra anlaşı­lıyor ki “hakk” kelimesinin anlam sınırlarında hayli ge­nişlemeler olmuş ve çeşitli manalara yorumlanmıştır. Herhangi manaya yorumlanırsa yorumlansın hakk kavramı, neticede adalet ve denge kavramlanyla çok yakından ilişkisi olan bir kelime olduğunu hissettimekten hali değildir.

Hakk olmadan, haklar verilmeden, haklann üstün­lük ve dokunulmazlıklan tanınmadan, hiç bir sistemde denge ve intizam düşünülemez.

Evrende canlı cansız her varlığın bir hakkı, bir mik­tarı ve bir görevi vardır. Bu haklar gasp edildiği takdirde varlıklann huzur içinde yaşaması mümkün değildir. Haklar zorbaların, ya da kuvvetlilerin tek elinde ve tasarrufunda olursa elbette denge bozulmuş demektir.

Adalet ancak hakların sahibine verilmesiyle sağlanır. Yani adaletin te'sis edilmesi için önce haklan tanımak gerekir.

Fakat ne var ki günümüzde her sahada bir ayrılık olduğu gibi bu sahada da derin ihtilaflar vardır. Bugün beşerî cemiyetlerin, teşekküllerin ve devletlerin özünde adalet, vazgeçilemez bir kavram olarak ilan edilir ama herkeste adalet anlayışı farklı farklıdır. Bugün insan haklan, kadın hakları, hukukun üstünlüğü ilkelerinden söz edilir ama bunu söyleyenlerin hem insan, hem de “haklar” hakkındaki yorumlan kendilerine göredir. Hal­buki insan hiçbir varlığın, hatta bir sineğin bile hakkını belirleyemez. Çünkü bu iş, Allah’ın işidir.

Şurası açık bir hakikattir ki evrende her parçacığın öteki biri ile bir münasebeti ve birinin diğeri üzerinde hakkı vardır. Varlık böyle sıkı ve girift münasebetler içerisinde, çokyönlü ilişkiler için yaratılmıştır. İşte bu hakların hepsini kusursuz bir şekilde belirlemek insan gücünü oldukça aşmıştır. Bu belirsizliktir ki insan, za­man zaman hakkı olmayan şeyleri elde etmeye çalışmış ve başka haklann sınırlannı ihlal etmiştir. Sonuçta orta­ya yine bir huzursuzluk ve savaş çıkmıştır. Halbuki hak­ların belirlenmesi ancak Allah'ın işidir. Bize sadece O'nun kitabında belirlenmiş hem kendi ve hem de başkalarının hakklarını tanımak ve ona saygı göstermek düşüyor ki adalet tahakkuk etsin. Bir toplumda haklar doğru bir biçimde tesbit edilir ve buna riâyet edilirse o toplumda artık beşerî münasebetler dengesi kurulmuş demektir. O halde “dengeli” bir toplumun oluşması için Yüce Allah'ın belirlediği haklan sıralayalım:

1) Allah'ın hakkı: Önce insan, toplum, devlet ve dünya insanlık ailesi hep birden, O'nun haklarını bilmeli ve hürmet göstermelidir. O'nu birlemeli ve O'na en büyük demelidir. O'na şükredip, secdeye kapanmalı ve yalnız O'ndan korkmalıdır. O'nun hudutlannı çiğnememeli, kısacası O'nun hakkına tecavüz etmemeli, mü’min ve müslüman olmalıdır. İşte evrensel dengenin ilk şartı budur.

2) Allah'ın kullara verdiği haklara saygı duymalı, onların dokunulmazlığına inanmalı. Ancak rızayla ve izinle birbirlerinin haklarından yardımlaşma kabilin­den faydalanmalıdırlar. Bu saydığımız haklar da Al­lah'ın kitabında ve O'nun Sevgili Rasulü'nün sünnetin­de mevcuttur.

Kişi hakkını, bu iki kaynağın dışında aradığı müd­detçe hep zulümle tanışacaktır. Zulümse dengesizlik ve adaletsizlik sonucu ortaya çıkan elem verici bir kaosun adıdır.

“Hak kavramı bir mü’min için çok şey ifade eder. Yetim, öksüz, dul, fakir, komşu, akraba ve arkadaş hak­kı; yenilmiş ekmek, içilmiş su hakkı olduğu gibi, sevgi­nin ve nefretin; dostluğun ve düşmanlığın da bir hakkı vardır. Sahibi olduğun canın, sıhhatin, gözün, kulağın, dilin ve dudağın da hakla vardır.[208]

Demek ki insan sırtında Allah'ın, anne ve babanın, evlatlann ve kısaca tüm mahlukatın, hatta evrenin hak­kını taşıyarak yaşıyor. İşte insan bu hakları ifa edip, sahi­bine verdikçe âlem, denge ve sükunet bulacaktır.

Bir karıncanın öteki karıncada hakkı vardır şüphe­siz... Âlemde birbiri ile münasebeti olmayan bir yaratık düşünülemeyeceğine, yapayalnız bir ferdîn tahayyülü imkânsız olduğuna göre, her parçanın diğer bir parça­cıktan hem alacağı ve hem de vereceği bir hak vardır el­bette.

O halde insan münasebet kurduğu her şeyle hak alış verişi içerisindedir. İşte insan, bu alış verişi adil bir bi­çimde yapmak zorundadır.

Kul haklarını korumanın yanında hayvan, doğa ve bitki hakkını korumak da mü’minin şiarındandır. Hazreti Nebi (s.a.v.), yoldaki bir engeli kaldırmayı dahi ima­nın bir birimi saymış ve kurbanlık hayvanlara belli bir yaş standardı getirerek hayvanların dahi hayat hakkını muhafaza etmiştir.

Bütün bunlardan anlaşılıyor ki Allah (cc.) tarafın­dan belirlenen “hakk'lara saygı olmadan “denge”, ada­let, huzurlu bir evren ve insan düşünülemez. Bu yüzden “hakk” kavramı dengenin ikamesi için Kur'ân'da yapı­lan tavsiyelerin ve emirlerin en önemlisidir. [209]

 

Keyl Ve Mîzan

 

Bu iki kelime, bir takım ölçüleri gözetmemizi öğütleyen âyetlerde geçtiği için bunları da denge kav­ramları ile yakından alakalı kavramlar olarak mütalaa ettik. Bunlardan “Keyl”, “el-keylu” çekirdek, tane gibi şeyleri ölçen aletin adı [210] Hacim ölçüsü için kullanılan en umumi bir tabirdir. Kelime sonradan hususi bir manada zahire ve hububat gibi kuru maddelerin ölçüsünü ve “kayla” ile muayyen bir hacim ölçüsünün muhteva­sını (veya muhtevasının) ağırlığını ifade için kullanıl­mıştır.[211]

Arapça'da “Keylu't team”, yiyeceğin ölçüsü anla­mındadır. Ayrıca Araplar: “Ona yiyecek tarttım” dedik­lerine göre bu ölçünün gıda maddeleri için kullanılan bir ölçü birimi olduğu anlaşlıyor ve gene “Aheztu minhu keylen” ondan bir ölçek aldım [212] cümlesindeki mana da “keyl”in arpa, buğday, hububat gibi taneli yiyecekle­rin ölçü birimi olduğunu ortaya koymaktadır.

Şimdi de bu kelimenin geçtiği birkaç âyeti incele­yelim.

“Medyen'e de kardeşleri Şuayb'ı (gönderdik.) Dedi ki: Ey kavmim! Allah'a kulluk edin. Sizin için Ondan başka Tanrı yoktur. Ölçüyü ve tartıyı eksik yapmayın. Zîrâ ben sizi hayır ve bolluk içinde görüyorum ve gerçekten ben sizin için kuşatıcı bir günün azabından kor­kuyorum.”[213]

Bu âyette geçen “mikyal ve mîzân”, “ölçü” ve “tar­tı” [214] manalarında kullanılmış.

“Ve ey kavmim! Ölçüyü ve tartıyı adaletle yapın. İnsanların eşyalarını eksik vermeyin. Yeryüzünde boz­guncular olarak dolaşmayın.”[215]

Kanaatimce bu âyet-i kerime meallerinde beşerî münasebetleri olumsuz yönde etkileyecek ve toplumu bir kargaşaya sürükleyecek muamelelerin yasaklanma­sından önce Allah'a kulluk edin ve O'nu birleyin şeklin­de emirlerin gelmesi oldukça düşündürücü olsa gerek­tir. Çünkü itikadın aha kaidesi yalnız ve yalnız Allah'ın dinine bağlanmaktır. Hayatın ilk kaidesi de budur. İn­sanlar arası muamelelerde ilk yapılacak şey de bu kaide­ye dayanır. Bu kaide olmadan ne akide olur ne ibadet olur ve ne de sosyal muameleler....

Burada akide ve din konusundan sonra gelen ikin­ci ana da'va emanet ve adalet davası oluyor. Veya akide ve din konusundan ne'şet eden içtimaî muamele ve ha­reketler.

Medyen kabilesi ve yurdu Hicaz ve Şam arasında ka­lan bir yerde bulunuyordu. Ölçü ve tartıyı eksik yaparlardı. Herkese eşyalarını verirken eksik verirlerdi. Alış veriş yaparken aldıkları eşyanın kıymetini düşürürlerdi. Bu ise kalp ve el temizliğini rencide eden insanın şeref ve haysi­yetini ayaklar altına alan çok kötü bir hareketti. Yarımadanın kuzeyinden güneyine giden yolların orta nokta­sında bulundukları için kervanların yolunu kesebilcek durumdaydılar. Gelip geçen yolcuları soyarak eşyalarını alıyor veya onlara ölü pahasına bedel ödüyorlardı.

Bunun için tevhid ve Allah'ın dinine bağlanmak ile emanete riâyet, muamelelerde temizlik ve alış verişte şereflice hareket etmek ve gerek devletler tarafından yürütülsün, gerekse fertler tarafından yürütülsün, gizli ve açık her türlü hmsızlıkla savaşmak arasındaki müna­sebet çok yakındır. Ve bu, insanlık için daha temiz ve faziletli bir hayatı garanti eder. Yeryüzü'nde yaşayan in­sanların arasında adaleti ve barışı sağlar.[216]

Demek ki insan hangi ölçüyü kaçınrsa kaçırsın, hangi hududu aşarsa aşsın, ortaya dengesizlik çıkıyor ve bu dengesizliğin sonucuna da gene insanlığın kendisi katlanmak zorunda kalıyor.

Aslında insanlık âleminde istikrar ve denge sağla­mayı murat eden ve seven Yüce Allah'ın yasak koyan her âyeti, bir balama bir ölçü değil midir? Keyl ve mî­zân gibi aletlerin miyarıyla oynandığı zaman nasıl kişi hakları zarara uğruyor, bir kısmına yazık olurken, diğer bir kısmına refah ve bolluk kapıları açılıyor ve sonuçta içtimaî dengeler bozuluyor ve bunun neticesi olarak da beşerî münasebetler vahşileşiyorsa, Allah'ın âyetleri çiğ­nendiği zamanlarda da bir çok dengesizlikler ortaya çı­kıyor ve biz bu dengesizliklerin çoğunun farkında bile olamıyoruz.

Yaşadığımız ruhsal sıkıntılar ve bu sıkıntıların top­luma yansımış biçimi olarak kabul edebileceğimiz anar­şi, enflasyon, faiz, karaborsa ve stokçuluk, hep Allah'ın koyduğu ölçülerin çiğnenmesinden kaynaklanıyor. “Keyl” ve “mîzân” ile maddî şeyler ölçülür. Fakat bu öl­çülerle doğru yapılan işlemler, ruhları ve vicdanları fe­rahlatır. Bu ölçüleri noksan tutmak ise, önce fertlerin ve toplumun dış dünyasını, sonra da iç danyasını harap eder. Artık hem afakta ve hem de enfüste kaos ve anarşi başlamış demektir. Böyle bir hafakan yaşayan ve yaşa­tan insanların dünyasında gerçek insana yaşama hakkı yoktur.

Sonuç olarak diyebiliriz ki tevhid inana ve kulluk, ferdîn gönül temizliğini gerçekleştirirken, azalar da te­miz kalbin gerektirdiğini yapacak ve alışık oldukları ci­nayetleri zamanla terk edeceklerdir. Bu da insanda iç ve dış temizliğini, iman ve amel dengesini kuracaktır.

Allah'ın koyduğu her ölçü muhafaza edildikçe, O'nun evrende kurduğu denge yaşayacaktır. Eğer den­geler böyle kurulmasaydı. Hiç cenabı Cenabı Allah (c.c), ölçüyü bozanlar hakkında Yeryüzü'nün fesatçıları ve tabirini kullanır mıydı? Demek ki adaletin, yani denge­nin ikamesi için “Keyl’i, “mîzân”ı, “vezn” ve ölçüleri gö­zetmek temel şarttır. [217]

 

Kader

 

Lügatta K-D-R madde-i asliyesinden gelen bu ke­lime ölçme, tahmin, ölçerek, takdir ederek tayin etmek manalarına geldiği gibi Allah'ın iradelerini icradan, yani kazadan evvel takdir etmesi ve ölçmesi anlamına gelir ve bu itibarla kelimede esasen mevcut olan hüküm ma­nasını ifade eder.[218]

Aynca “el-kaderu” Allah Teala'nın eşyanın bir hal­de ve bir zaman içerisinde vücuda gelmesini ilmine, ira­desine ve sözüne uygun olarak hüküm ve kaza etmesi­dir [219] şeklinde de tanımlanmıştır.

Yüce dinimizin sır, incelik ve derinlik taşıyan ve imanın şartlarından biri olan kader kelimesinde daha çok, ölçü ve ölçmek manaları daha belirgindir kanaatin­deyim.

Kader kavramı çok hassas bir şekilde mütalâa edi­lirse görülecektir ki bu kavram, âlemlerdeki şaşmaz ve mikrometrikten de ince hesap ve ölçümlerin adıdır.

Cenabı Hakk eşyayı yaratmadan önce eşyanın mik­tarlarını, ahvalini ve icat zamanlarını takdir edip bilir. Sonra sebkeden bu ilmi icabı da yaratır.[220]

Bu kelime Kur'ân'da kader, miktar, takdir, rnakdur' şeklinde çeşitli çekimlere girmiş ve kullanılmıştır. Buna göre kader hakkında Cenabı Hakk'ın tasarımları, planla­rı, neyi, nasıl, ne kadar, nerede, ne zamanda, hangi süre­ye kadar yaratıp yürüteceğini ezelde planlaması da di­yebiliriz.

Kur'ân-ı Kerim'de içerisinde kader kelimesinin geç­tiği bir takım âyet-i kerimeleri incelediğimizde görece­ğiz ki kader kavramı da ölçü ifade etmektedir. Daha ön­ceki çalışmalarımızda da geçtiği gibi “denge”, çeşitli öl­çümlerin uyuşum ve tenasubundan doğmaktadır. O halde evrendeki her cüzün diğer bir cüzle, her birliğin kendi fertleriyle münasebetleri bir ölçüye, yani başka bir deyimle kadere dayanmalıdır. Buna göre her şeyin Allah indinde bir kaderi vardır.

“Hiçbir şey yoktur ki onun hazineleri bizim yanı­mızda (levh-i mahfuz'da bulunmasın.) ancak biz onu malum olan bir miktar ile Levhimizden indiririz.”[221] mealindeki âyet ile kaderin ve kazanın ezeli ve layezali hüküm ve takdirlerine işaret buyurulmuştur.[222]

İşte bu âyet-i kerime mealinden de anlaşılıyor ki kâinatın dengesi için her şeyin bir miktarı ve oranı var­dır. Atmosferdeki oksijen miktarı gibi! Şayet oksijenin miktarı %21 yerine, %50 nisbetinde bulunsaydı, küçücük bir kıvılcım Dünyayı ateşe vermeye yeterdi.

Arz, atmosfer ve okyanuslar arasında görülen kar­bondioksit dolanımı sayesinde, karbondioksit gazı bir vasattan diğer bir vasata geçmekte ve hayatın dengesini sağlamaktadır.[223]

Bu açıklamadan da anlaşılıyor ki Rabbımız ezel de her şeyi ölçüp biçip, tasarlamış ve sonra da evrenin ve tüm mahlukatın, daha geniş bir ifadeyle, âlemlerin vücüda gelmesini, yani tahakkukunu dilemiş ve yaratmış. Şüphesiz bu yaratılış ölçüler ve denge esaslarına dayan­maktadır.

Her şeyin hazinesi Allah'ın indinde, fakat Yüce Rabbımız bu hazineden gelişigüzel, bol bol ve zamansız bir şekilde dağıtmaz. Bu âleme onları ölçüsüz bir biçim­de indirmez. Her şeyi ölçü ve ihtiyaçlara göre indirir ki bu şaşmaz ve kusursuz ölçüler, âlemlerin fizikî, kimyevî, matematiksel, geometrik, biyolojik, tabiî ve astronomik dengelerini sağlar.

Allah (cc)'ın her şeyi böyle bir ölçü ve kader çerçe­vesi içerisinde yaratması aslında çok hassas bir iktisadî hadise de sayılabilir.

Meselâ yağmur O'nun hazinelerinde çoktur. İstedi­ği kadar yaratıp yağdırabilir. Fakat istenilen bu değil, is­tenen yağmura ihtiyacı olan varlıklara yeterli olarak in­dirilmesidir. İşte yağmurun dengeli ve ölçülü bir biçim­de indirilmesi de bir kader, bir ölçü gereğidir. Zîrâ Cena­bı Hakk, yağmuru kıstığı zaman tabiatta görülen kurak­lık nedeniyle bir çok dengelerin sarsıldığı hepimizin malumudur. Bundan da anlaşılmaktadır ki Kur'ân'da denge kavramı ne kadar hassas ve önemli ise, onu husu­le getirecek olan ölçü kavramları da o derece hassastır.

Her şey bir ölçü ile yaratılmayıp, başıboşluk ve tesadüfılik prensiplerine teslim edilse, insan ortaya çıkacak neticenin dehşetini hayal etmekte sanırım güçlük çek­mez.

Âlemlerde hem her şey bir ölçüde ve hem de her şey lüzumlu mevkisindedir. Zamanındadır. Hiçbir şey ne zamanından evvel, ne de sonradır. Hiçbir şey başıboş, ölçüsüz ve kayıtsız değildir. Çünkü bu evrensel denge için şarttır.

Cenabı Hak: “Muhakkak biz her şeyi bir ölçü, bir kader ile yarattık.”[224] Yani gökler ve yerden ve onlarda mevcut olan eşyadan her şeyi kadere uygun, belirli bir miktar üzere yarattık buyurmaktadır.[225]

Mademki her şey bir ölçüye göre yaratılmış, insan davranışlarının da bir ölçüsü olmalıdır. Aksi takdirde in­san sonsuz bir kargaşa ve kaosa sürüklenir. Çünkü doy­mak bilmeyen ve sınır tanımayan insan arzulan her hu­dudu çiğner ve böylelikle kendi yörüngesinden çıkmış olur. Ağaçtan kopan yaprağın akibetini nasıl rüzgar ta­yin ediyorsa, Allah'ın çizgi, ölçü ve yasalarını çiğneyen insanın akibetini de “arzulan” tayin eder. Ve nasıl ki yörüngesinden çıkan cisimler, ölçüleri kaybeden varlıklar, hem kendi ve hem de ilişkili oldukları varlıkların dengelerine tesir ediyorsa, ölçüleri kaybeden insan da öyle­ce dengesini kaybetmiş ve diğer dengelere tesir etmiş oluyor.

Aşağıdaki âyet-i Kerime meali Allah'ın ölçüsüzlüğü reddetiğini vurgulamaktadır. Bu yüzdendir ki evren de ölçüsüzlüğü reddetmektedir.

“Her dişinin neye gebe kalacağını, rahimlerin neyi eksik, neyi ziyade edeceğini Allah (c.c.) bilir. O'nun katın­da her şey ölçü iledir.”[226]

Bu meali kerime de gösteriyor ki her şey Allah'ın indinde bir miktar iledir ve her şey evvel ve ahirden bir had ile mahdut ve mukadderdir. Her şeyin yaratılış mer­tebelerinde tecavüz edemeyeceği belirli bir çizgisi, bir vakti ve özel bir durumu vardır.[227]

Ve cenabı Cenabı Hak, rızkı yeterinden fazla indir­miş olsa yine ölçüler bozulur. Herkes bolluk ve refaha kavuşunca sosyal münasebetler ölür. Bu münasebetler ölünce insan yetişemez, olgunluğa kavuşamaz. Sadece bol rızık ve hazır yiyeceklerle hantal, işsiz, zevk ve sefa­ya dalmış bir hayat sürer. Neticede arama, yeni şeyler bulma ve keşfetme gibi faaliyetller ölür ve nihayet bu ölçüsüzlük yine bir takım dengeleri zincirleme olarak davet eder.

Bu yüzden Cenabı Rabbimiz: “Allah dilediğine rızkını bollaştırır da daraltır da.. Onlar Dünya hayatıyla şımardılar oysa ahiretin yanında Dünya hayatı, geçici bir faydadan başka bir şey değildir.”[228] Buyurmaktadır.

Rızkı daraltma konusunda bir hikmet ve adalet vardır. Bu hikmet ve adalet Allah'ındır.[229] Âyette geçen “yabsut” ve “yakdir” kelimeleri genişletmek ve kısmak manalanndadır. Elbette Allah indinde kısma ve geniş­letmenin bir ölçüsü vardır. Bu işlemler de bir ölçüye gö­re yapılır.

Kısma genişletme, nefes alıp, nefes verme; buzdolaplarında ve buhar makinelerindeki geri tepmelerle, kendi kendini ayarlamalar gibi dengeler göz önünde tutulursa buna, yani kısma ve genişletme eylemine bir nevi sibernetik denge, feed back (dönüt) ayarlama diyebiliriz.

Demek ki Cenabı Hakk genişletirken ve kısarken, insan cemiyetlerinin fertleri arasmda rızıklandırma yö­nünden bu sefer daha yeni ve çok ilginç bir denge kur­muş oluyor.

Cenabı Hakk rızıkları kısıp daraltmazsa beşerî mü­nasebetler yok olacak, içtimaî hayat teşekkül etmeye­cekti.

İnsanların herbirinde farklı ihtiyaç maddelerinin bolca bulunması çok ilgi çekici bir hadisedir. Toplumda sınıflardan ziyade, sosyal dilimlerden, yani iş bölümlerinden bahsetmek daha doğru olur kanaatindeyim. Toplum genelde işçi, memur, esnaf, serbest meslek sahi­bi, köylü ve işverenden oluşur. İşte bu dilimlerin çok dengeli ve ahenkli bir biçimde kaynaşması ile toplum denilen sentez meydana gelir. Toplumu çok hassas bir uyum içerisinde ancak karşılıklı ihtiyaçlar meze edebi­lir. Bu ihtiyaçların karşılığı olan rızıklar, eğer tek bir fer­de ve onun tekeline verilirse, yani bir insan maddî ve manevî ihtiyaçlarına tek başırıa cevap verebilse o zaman kollektif ruh ölür. Oysa Allah (cc), ferdî, cemiyet içeri­sinde olgunlaştırmayı, terbiye ve imtihan etmeyi murat etmektedir.

Bu yüzden Allah (cc)’ın dilediğine bol vermesi, di­leğinden de kısması, ahenkli bir cemiyet oluşturmak istemesindendir, diyebiliriz.

Gıda maddelerini köylü üretecek, iş makinalannı da sanayici... Böylece köylü ve sanayici bir birine muhtaç duruma düşecek. Sonuçta sanayici ihtiyacı olan gıda maddesini köylüden almak için ona onun ihtiyacı olan aleti verecek. Bu ekonomik işlem onları birbirlerini tanı­maya zorlayacak. Bu tip işlemler gelişince de fertler ara­sında hukuk belirecek. Dolayısiyle de bu ve benzeri hu­kuk çerçevesinde toplum teşekkül edecek ve cemniyetin yasalan hakkaniyet ölçüleri içerisinde oldukça da toplum dengeli, ahenkli, ritmik işleyen bir sistem ola­caktır. Bütün bu muamelelerin sonunda evrenin düzen­li bir parçası olan yeni bir “san'at eseri” ortaya çıkacaktır ki belki de bu eser evrenin en harikulade bir eseri sayı­lacaktır.

İşte yüce Rabbimizin rızıkları kısıp daraltması, ya­yıp genişletmesi de böyle hassas bir denge ve ahenk prensibinin ikamesine yöneliktir.

Cenabı Hakk İsra suresi otuzuncu âyette de bu ko­nuya değinerek “Rabbin rızkı dilediğine genişletir ve da­raltır; yani dilediğini fakir, dilediğini zengin kılar buyu-, ruyor ve bunda da Allah'ın bir hikmeti olduğunu belir­tiyor.

Kanaatimce bu hikmet şudur: Kâinatta her şey alış veriş içerisindedir. Bazı maddeler ışık alır, bazıları verir... Boşalan dolmak, dolan boşalmak ister. Isınan soğumak, soğuyan İsınmak ister. Sonuçta bu cisimler orta bir hal, yani denge arar. Fiziksel ve kimyasal yasalar da gösteri­yor ki kâinatta denge, arzu edilen bir durumdur. Bu dengeleme işlemi de alış verişle olur...

Dünya sürekli ısı alır. Isı aldıkça da ısınır. Bu ısı bir an denge durumuna ulaşır. Fakat bir an gelir ki Dünya­mız, aldığı fazla ısıyı vermek ihtiyacını duyar. Vermez­se dengesi bozulur. Sonuçta aşırı ısınan Dünyada hayat mümkün olmaz. Dengenin olmadığı yerde canlılar için düşünülürse hayat ve sistem, cansızlar için düşünülürse sistem yoktur. Doğurgan bir düzensizlik, yani kaos vardır.[230]

İşte fiziksel yasalar varlık için nasıl sonuçta bir den­ge noktasını zaruri kılıyorsa, insanlığın yasalan da insan­lığı her sahada istenen bir denge noktasına getirmek isti­yor. Cansız iki cisim, meselâ: Biri aşırı derecede sıcak, öte­ki ise biraz soğuk olsun... Bunlar karşıkarşıya koyulduk­ları zaman, veya yanyana, sıcak cisim kendinde fazla olan ısıyı soğuk cisme verecektir. Bu fiziksel bir yasadır.

İşte rızkı Allah tarafından genişletilen insan da bu fazla rızkı az bir rızıkla rızıklandırılana çeşitli yollarla verecektir. Bu verme yollan fiziksel yasalarda olduğu gi­bi net ve somut ve hatta cebrî değildir. Maddî âlemde alış verişler zorunlu iken insanlık âleminde iradîdir.

Sünnetullahı, yani ilahî mukadderatı ve bu mu­kadderatın maksadını sezip anlayamayan insan, ıraklar arasındaki bu uçurumu, “İnsan var ya.. Rabbi kendisini imtihan edip ikramda bulunduğunda ve bol nimet ver­diğinde Rabbim bana ikram etti der.”[231] Ve “Onu imti­han etip rızkını daralttığında ise, Rabbim beni önemse­medi der.”[232] Mealindeki âyetlere bakılırsa pek anlaya­mamış görünüyor.

Yukarıdaki meali kerimelerde geçen “Onun rızkını daraltırsa”[233] daki kader kelimesi daraltmak, kısmak ve bir ölçüye göre vermek manalarına geliyor. İşte Cenabı Hakk bu ölçülerle bir sistem kuruyor. Sonra da sistemler arası çeşitli ilişkileri başlatıyor. Sonra bu ilişkiler çerçe­vesi içerisinde kulu olan insanı imtihan ediyor. Bu ölçü­lerin yöneldiği maksadı idrak edemeyen insan, iki halde de yine dengeleri bozuyor. Zenginleşteği zaman şımarıyor. Bu benim faziletimden kaynaklanıyor, fakirleştiği zamanlarda ise Rabbine karşı hüsnü zannıru bozarak ka­derin ona tayin ettiği mevkinin görünmeyen yüceliğini hissedemeyerek yeise kapılıyor.

Dengesiz bir biçimde gelişen zengin ve fakir müna­sebetleri ortaya yeni bir dengesizlik koymuştur: Zengin fakiri hep malına göz dikmiş aşağı tabakadan, yani süfehadan bir hain olarak suizan altında tutmuş; onu ezmiş, sömürmüş ve onu istismar ederek hep tek taraflı olarak zeginler zümresini geliştirmiş. Fakiri bu zümrenin köle­si olarak yorumlamış. Fakir ise onu kıskanmış. Ona diş bilemiş. Bunun sonucu olarak da insanlık ailesi, huzur içinde yaşayan bir tek cemiyet değil bölünmüş iki züm­re haline gelmiş bulunmaktadır.

Yüce Rabbımız herşey için bir kader ve bir takdir tayin etmiş. O böyle murat ettiği için bunları böyle yaratmıştır. İnsanın dışındaki bütün varlıkların hem mik­tar ve fonksiyonlarını ve hem de evrendeki yerlerini be­lirlemiş ve o noktaya veriştirmiştir. İnsanlığın da her türlü kıpırdanışlannı takdir etmekle beraber ona, hür bir irade tevdi etmiştir. O halde insan, bu iradeyle Al­lah'ın bizim ellerimizle oluşturmak istediği kendi sana­tını ortaya koymak zorundadır. İşte bu münasebetle in­sanî irade, Allah'ın ölçülerini kullanarak kendine çizilen kader yörüngesinde beşerî dengeleri tesis etmek zorun­dadır. İşte bu itibarla bir toplumda aç, susuz, çıplak, hasta ve bakıma muhtaç insanların bulunması, insanlığın hür iradesinin önüne, çözülmek üzere konulmuş, insanın in­sanî cephesini ortaya çıkarmaya yarayan ilahî bir prob­lem ve imtihan sorusudur.

Bundan ötürüdür ki insanın Yüce Allah'a “Allah'ın dilediği takdirde doyuracağı kimseleri biz mi doyuraca­ğız?” âyetin mealindeki üslupla, küstahça ve insanın fa­kirlere nimetlerden yana her türlü fazlalıklarını ver­mekteki hikmeti anlamaktan cahil ve gafil tutumunu teşhir edercesine bir sual yöneltmesi onun insan iradesi­ne tanınmış olan hürriyetin şuurundan mahrum oldu­ğunu gösterir. Yani bu insan, hür ve cüz'i iradenin ne işe yaradığından haberi yoktur. Varlıkların birbirine fazla­lıklarını vererek kurduğu denge ve nizama ne kadar açık... Fakat biz ibret almaktan ve düşünceden firar ha­lindeyiz. Kâinatta hiç bir varlık fazlalığı sırtına yük et­miyor. Onu atıyor veyahut da muhtaç olana veriyor. Bir böcek, bir yırtıcı yalnız kendine takdir edilen rızkı yiyor. Geçen konularda verdiğimiz su samuru örneğin­deki gibi... O yalnız hasta balıkları yemekle vazifeli. Ge­risine dokunmuyor. Vahşi hayvanlar karınları doyunca öyle munis ve tehlikesiz oluyorlar ki... Onalann saldır­ganlaşmaları ya korkularından veyahut da şiddetli açlıklarından kaynaklanmaktadır. Birkaç kez değindiği­miz gibi aşırı ısınan cansız bir varlık olan demir, taş, ka­ya ve toprak bile fazlalıkları sırtında taşımıyor. Aldığı ısı veya ışık fazlasını hemen dışarıya veriyor. Stok eden, aç gözlü olan veyahut da saçup savuran yalnız biziz. İşte bir cemiyet içerisindeki fakirlere fazlalıklarımızı ver­mekten içtinap eden, fakir olmaktan korkan biz insanların bu tavrı, ileride de değineceğimiz gibi ortaya için­de aşırı fakir ve aşırı zenginlerin bulunduğu dengesiz bir cemiyet çıkarmıştır. Halbuki Kur'ân'da “takdir” ve “ka­der” mefhumlarının bizlere verdiği mesajları anlayıp fazlalıklarımızı verme faziletini gösTercbilseydik, cemi­yetin şeması fıravunların ehramlarına benzemezdi. Çünkü cemiyetteki ekonik farklılıkları dengeleme işle­mi bizim cüz'î irademize bırakılmış bir meseledir. Ne olaydı taşlan yemenin yasak olduğunu bilseydik...[234]

İşte “denge” böyle sayılarla ifade edilemez çokluk­taki evrenin en büyük Allah'a ve O'nun kanunlanna, öl­çü ve nizamlarına boyun eğmesiyle mümkündür. Kim bilir denge, belki aradığımız saadetin adıdır!...

“O sabahı aydınlatır. O geceyi dinlenme zamanı, Güneş ve Ay'ı vakitlerin tayini için birer hesap ölçüsü kılmıştır. İşte bu Aziz olan (ve her şeyi) pek iyi bilen Al­lah'ın takdiridir.”[235]

“Yani bütün bunlar, bu falkler, bu cailler, bu hesap­lar O Aziz ve Alim'in takdiridir. Ne hesapsız, takdirsiz, gelişigüzel, keyfe müteallik oluvermiş bir tesadüftür ve ne de ne yaptığını bilmeyen kör bir tabiatın ızdırabıdır.”[236]

“Hakikat her şey için Allah (c.c.) bir takdir kılmış­tır.”[237] Yani bir çizgi, bit miktar tahsis buyurmuştur ki onu ona göre yürütür. O çizgi ve miktardan ileri geçirmez. [238] “Geceyi de gündüzü de Allah takdir eder” [239] İki­sinin de hakiki miktarını ancak O biçer, O bilir ve bütün zamanı bilir. [240] Gece ile gündüz bize istirahat vakti ol­manın yanında daha kim bilir bilmediğimiz nice termo dinamik hadiseleri dengelemektedir.

Ölçen ve hidâyete eriştiren, ölçtükten sonra varlık­lara dosdoğru yollarını gösTercn de yine O'dur.

Eğer insanlar ve bütün mahlukat, kaderlerini ken­dileri tayin edebilselerdi, şüphesiz âlemler fesad olurdu. Çünkü her fert canlı olsun, cansız olsun, bencil ve hevaî düşünmek temayülündedir. Evrende dengenin oluşabil­mesi için her şeyin ölçüsünü bilen Allah'ın ölçülerine ih­tiyaç vardır. Hiç bir şey ölçüsüz ve başıboş olmadığı gibi, insan da başıboş değildir. İnsanlar icat ettekleri makinaları, robotları bilgisayarları, kurdukları cemiyetleri, orduları ve devletleri başıboş bırakıyorlarsa o zaman, kâ­inat da başıboş, dengesiz ve tesadüfîlik prensibine göre işleyen uçsuz bucaksız bir kaostur veya Yaratıcı' nın terk ettiği ve ilgilenmediği metruk bir kargaşa âlemidir.

Hülâsa kader mefhumunun, denge vakası ile olan münasebeti hakkında diyebiliriz ki siz bir âlem tahay­yül edin ki o, yaratılmış ve başıboş bırakılmış olsun!... Bu âlemin hiçbir zerresi bir diğerini tanımıyor!... Bir birliğe, bir nizam ve sisteme girmek istemiyor ve her şey, her şe­ye baş kaldırıyor!... Neticede eğer çatışan kuvvetler denkse bu durum sonsuza kadar devam edip gider. Yok, eğer bu çatışan güçler arasından biri en kuvvetli ise, her şey o kuvvetin hükmü altına girer ve sükunet bulurlar. Birliğe kavuşurlar. Sistemlerini kurarlar, yani kadere, öl­çüye, dengeye dönerler. [241]

 

Ceza

 

Veza kavramı aşırılıklara bir set çeken ve onları belirli bir seviyede tutan bir kavram olduğu için bu kav­ramı da denge ifade eden kavramlar arasında mütalâ etmeği uygun bulduk.

Ceza kununların canı, kam, kalbi ve ruhudur. Ceza­sız kanunlar yaşayamaz, korunup ayakta duramazlar, insanın serazat tavrını, başoboş yaşama arzusunu ve sı­nırsız hürriyet isteklerini ancak ceza ile durdurup ayar­layabiliriz.

Ceza, işlenen suçlara karşı uygulanan bir müeyyi­dedir. Dilimizde daha çok bu manada kullanılırsa da, asıl manasıyla yine çok yakın bir ilişki içerisinde olduğu gözden kaçmaz.

Ceza kelimesinin akla ilk getirdiği manalar “karşı­lık”, “mukabil”, “ivaz”, “cürüm” veya “günah işleyenlere verilen azap”[242] manalarıdır.

Ayrıca “zenginlik” ve “yeterlilik”, “denklik” gibi manalarının yanısıra, “hayrın karşılığı hayır, şerrin kar­şılığı ise serdir.” cümlesinde olduğu gibi karşılığı olan şe­yin denk olması, [243] manalarına da gelmektedir.

Nitekim ona şöyle şöyle “ceza” verdim, yani karşı­lık verdim. Cümlesindeki mana da yukarıdaki manaya uygundur.[244]

Âyet-i kerimelerde ceza kelimesi daha çok karşılık anlamı kazanmış görünmektedir, “içinde ebedî kalacak­ları, zemininde ırmaklar akan Adn cennetleri!.. İşte arı­nanların cezası budur.”[245] Bu âyet-i kerime mealinde ce­za; mükafat, yani yeterlik manasına gelmiştir ki o da denlik ve karşılık anlamına kullanılmıştır. Ayrıca bu kavram, fevz, [246] yani kurtuluş manalarından da uzak değildir.

“İman edip de iyi davranan kimseye gelince, onun için de en güzel bir karşılık vardır. Ve buyruğumuzdan ona kolay olanı söyleyeceğiz. [247] “Âyet-i kerime mealin­de de ceza kelimesi tamamen karşılık [248] anlamına gel­mektedir.

Yine Şûra sûresi kırkıncı âyetin mealinde “Bir kötü­lüğün cezası, ona denk bir kötülüktür. Kim bağışlar ve barış sağlarsa onun mükafatı Allah'a aittir. Doğrusu O, zalimleri sevmez.”[249] Bu âyet mealinde de ceza kavramı, yine “denk bir karşılık”[250] anlamını taşıyor.

“Sabredenlere karşılık olarak cennetleri ve cennetlerdeki ipekleri va'deder.”[251]

“Allah buyurdu: Git! Onlardan kim sana uyarsa, iyi bilin ki hepinizin cezası cehennemdir. Tam bir ceza...”[252]

“İşte onların sabretmelerine karşılık cennetin en yüksek makamı verilecek. Orada hürmet ve selâmla karşılanacaklar.”[253]

“Çekeceğiniz ceza yapmakta olduğunuzdan başka bir şeyin cezası değildir.”[254]

Yukarıdaki âyet-i kerime meallerinde geçen ceza kelimeleri karşılıkların denk olması[255] manalarına gel­diği sezilmektedir.

Bu açıklamalardan da anlaşılıyor ki “ceza”, başlı başırıa denge ifade eden bir kavram değildir. Ancak ne var ki dengenin ve adaletin te'sisi için elzemdir. İşte bu yö­nüyle biz bu kavramı da denge ifade eden kavramlar içerisinde mütalâ etmeyi uygun bulduk. Ceza sınır tanı­mayan arzulan durdurmak, onlara bir sınır çizmek ve bu yolla bu arzu ve isteklerin taşkınlıklarını önlemeye yöneliktir.

İnsan kinlerini hemen boşaltmak ve bu suretle kendini tatmin etmek ister. Tabir caiz ise bir pire için yorgan yakar. Kendine iğne batırana muhakkak kılıç saplamak ister. Kısacası her şeyde aşırı gider. Aşırı duy­guların emrine girmekse insanı azgınlığa sürükler. Azan insan da netice de toplumun kurulu bütün sistemlerine, düzenlerine, fert ve toplumun bütün haklarına saldır­mak ister ve beşerî dengeleri alt üst eder.

İşte cemiyette sükunet ve denge halini te'sis için bu, taşkınlıkların karşılığı olmalı ki insanın hudut tanımaz arzuları bir noktada ve bir sınırda dursun.

Öte yandan insan, hayır yapma konusunda da ol­dukça tembeldir. Ona kalırsa faydalı hiçbir iş yapmaz. Maddenin tabiatında da olduğu gibi en az enerji sarf eden konumda kalmayı Tercih eder. İnsanın bu hale uy­ması da yeni felaketler doğrur. Tembel insanların oluş­turduğu cemiyetlerlerde açlık, fakirlik ve zillet belirir, Buna bağlı olarak fikir, san'at, ilim yok olur. Böylece top­lumun dengesi yeniden bozulur.

İşte hayırlı amelleri teşvik için onlara güzel cezalar, şerli amellere, ağır ve korkutucu cezalar, azgın duygula­rın sevk edeceği aşırılıkları i'tidale çekerken, iyi amelle­re verilen güzel cezalar da insanlığı tembellikten kurta­rarak hayırlı işlere sevk eder.

Buna bağlı olarak da insan dolayısıyla dengeli ameller işleyecek, suçu terk edecek, hayra koşacaktır.

Kelime anlamları itibariyle cezanın yalnız kötülere karşı verilen bir karşılık olmadığım izah etmiştik. Buna göre her davranışın bir karşılığı olmalı. Bir misli olmalı ve bu misil de yapılan işe uygun olmalıdır.

Bugün insanların işlediği suçlara uygun cezalar ve­rilmediği için cemiyet nizamı sık sık bozulmaktadır. Hastalayan rejim, dengeleri bozulan toplum, geçici teda­vilerle hayata kavuşturulmak istense de durum gittikçe kötüye gitmektedir. Adalet kavramını dimdik ayakta tutan iki kavram doğru ve adilane belirlenemediği için kusursuz bir adaletten bahsetmemiz ne yazık ki müm­kün olmuyor. Bu ilci kavram, yani hak ve ceza bir top­lumda doğru belirlenip sonra da işletilirse toplum ancak o zaman denge ve huzura kavuşur.

Artık asrımızda “ceza”nın bilimsel tahlil altına alın­ması ve incelenmesi zamanı gelip geçmiştir bile. Top­lumlar uygun ceza anlayışını kaybettikçe perişan olma­ya devam edeceklerdir. Nitekim bu konu “kısas” kavra­mı ile biraz daha detaylı bir biçimde işlenilrneye gayret edilecektir. Fakat biz burada “ceza” kavramının “den­ge” te'sisine katkılarına değinmeden de edemeyece­ğiz.

Cenabı Hakk iyi amelleri topluma yaymayı, insan­lığın vazgeçilmez huyu haline getirmek için çok uygun karşılıklar koymuş. İnsanlık, iyi şeyler ortaya koymak için yaratılmış. Bu yüzden de beşeriyet hep iyi şeyler yapmaya teşvik edilmelidir. Bunun için de iyi amellerin karşılığı “Kim Allah'ın huzuruna iyilikle gelirse ona gel­diğinin on katı vardır. Kim de kötülükle gelirse o, sade­ce getirdiğinin dengi ile cezalandırılır. Onlar haksızlığa uğratılmazlar.”[256] Ayeti kerime mealinde olduğu gibi birkaç kat arttırılmalıdır. İşte iyilikleri teşvik ve artır­mak için bu tip karşılıklar oldukça uygun karşılıklardır. Günah ve suçlara verilen sınırlı cezalar ise suçluyu suç­tan caydırmak için yeterlidir.

Bu esnada, suçluyu suçtan caydırmak için neden kat kat ceza verilmiyor, şeklinde akla gelebilecek bir so­ruyu da cevaplamakta fayda görüyorum. Bu soruya şöy­le cevap verilebilir: İyiliklere sonsuz mükafat vermek bir ihsan hadisesidir. Yapılan bir iyiliğe daha fazlasıyla karşılık vermek insan tabiatının da bir gereğidir. Bu da iyilikleri çoğaltmayı sağlar. Çünkü iyilik yapmak ekin ekmek gibidir. Bir tohum için Cenabı Hakk yerden bize yine bir tohum verse, o zaman kimse ekin ekmez. Neti­cede nimetler kıtlaşır. İnsanlık âlemi yaşayamaz. Beşeri­yette iyilik yapma, sevapları çoğaltma şevki ölür. Dola­yısıyla Aynı zamanda ekin ekmek işi bir abes olur. Bu­nun içindir ki iyiliklerin karşılığı kat kat olmalı ki hem bu âlem, hem de öteki âlem iyilikle dolup taşsm.

Fakat kötülüklere karşı verilen cezalar misli misline olmalıdır. Çünkü bize bir tokat atan adama iki tokat at­mak dengeyi bozar. Bu davranış haddi aşmak olur. Zu­lüm olur. Nitekim cezanın maksadı insanları öldürmek, intikam almak, içimizdeki kin duygularını tatmin et­mek değildir. Eğer böyle olsaydı, ceza vermenin bir mik­tarı, bir sının olmazdı. Cezanın maksadı suçtan caydır­maktır. Kat kat olmamasının sebebi ise insanın elem ve­rici bir durumdan sonra hemen hayra meyletmesine bir firsat tanımak, onun pişmanlık duygusunu iyiliklere yö­neltmek içindir. Durum böyle olunca da “ceza” müessese­si haliyle maksadına ulaşmış ve asli görevini yapmış olur.

Hülâsa edersek, iyiliklere böyle kat kat ve hatta sonsuz sayıda ecir verilip; kötülüklere yalnız misli ile mukabele edilmesi, insanlığı iyilik ve ihsan yapma nok­tasında, doğru ve mutedil yolda dengede tutmak mak­sadına yöneliktir, kanaatine varabiliriz.

Ahiret hayatında şirk ve küfür ehline verilen ebedî cezalar ise insana asla aşırı gibi gelmemelidir. Çünkü şirk ehli inanmak şartıyla kendilerine sunulan ebedî sa­adeti bir çırpıda reddettiler. Ebedi saadeti reddetmek dolayısıyla ebedî bedbahtlığı Tercih etmektir ki bu müş­riklerin bizzat kendi iradeleriyle kurdukları bir denk­lemdir. Çünkü ortada iki Tercih var. Ebedî saadet, ebedî azap... Bunlardan herhangi birini Tercih eden, Tercihini kendi yaptığı işlemle ebedileştirmiş olur.

Sonuç olarak diyebiliriz ki, genelde karşılık anlamı­na gelen ceza kavramı, insan fiilleriyle denk olmazsa, beşeriyetin kurduğu bütün içtimaî dengeler bozulacaktır. Her şeyin dengeli olması gerektiği gibi, verilen cezalann da dengeli olması gerekmektedir.

Ceza müessesesi Kur'ân'da, insanların davranışlan-nı bir ayarda, belirli bir sınırda turnası bakımından den­ge olgusunu hazırlayan ve tesis eden bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Cemiyetlerin sükun içerisinde yaşamalarını, cemiyetlerin dengeli bir hali olarak yo­rumlarsak, cezanın bu hale nekadar katkıda bulunğunu, bu duruma nekadar yardıma olduğunu anlamakta güç­lük çekmeyiz şüphesiz. İşte Kur'ân'da ceza kavramı ve cezalann çeşit ve vasıflannı anlatan âyetler, insanlık için onları denge noktasına itid bir amil olarak karşımıza çıkmaktadır. Başka bir deyimle insanlığın keyfi gidişatı­na bir nevi fren olmakta... [257]

 

Din

 

Din kelimesi tam bir karşılık, insanlığın top ye­kun davranışlanna verilecek olan bir ceza anlamını his­settirdiği için bu kavramı da “denge” ifade eden kav­ramlar içerisine alıp yorumlamaya çalıştık.

Din kelimesi “Kema tedini tüdan” misâlinde, karşı­lık, [258] yani ceza anlamına gelmektedir. Din kelimesi malumdur ki Arapça'da oldukça şümullüdür. Bu kavram, “karşılık” ve “ceza” anlamlannm yanı sıra; “hesap”, “ka­za”, “siyâset”, “taat”, “âdet”, “hal”, “kahır” ve nihayet bü­tün bunlarla alakadar ve hepsine mebna ve miyar olan millet ve şeriat manalarına da gelir.[259]

“Din” kelimesinin “şeriat” şeklinde yorumu da ka­naatimizce denge ifade etmekten hali değildir. Çünkü şeriatın üzerinde dosdoğru gidilen cadde, sağa sola sap­madan yürünülen yol anlamlan da vardır. Nitekim Al­lah'ın Kitabı'na “mîzân” yani denge, terazi denildiği gibi, şeriat de denilmektedir. Buna Rahman suresinin ilgili âyetlerinde değinilmişti.

Buna göre din, uyulduğu zaman insanlığı adalete, sükunete, dünya ve ahiret mutluluğuna kavuşturduğu için ve yine tatbik edildiği zaman ferdî ve içtimaî denge­leri kurabilmesi hasebiyle din kavramına, dengenin ve adaletin ikamesi için elzemdir diyoruz. Nitekim dinin dengeleyiciliği, frenleyiciliği ve doğru bir biçimde sevk ve idare ediciliğinden uzak cemiyetlerde her türlü den­gesizliği müşahade etmek mümkündür.

Ahiret günü de nihaî dengeleşme günüdür. Yani bu günde büyük bir dengeleme işlemi yapılacaktır. Bu yüzdendir ki ettiklerini bulmanın korkusu, mücrimleri: “O ceza günü ne vakittir?”[260] Sorusunu sormaya zorluyor. Din gününde yapılacak olan işlemler göz önünde tutulursa “din” kavramının başlıbaşırıa bir dengeleme iş­lemi ifade ettiği anlaşılır.

Buna göre din, denge kavramına daha yakın bir mana ifade etmektedir. Çünkü denge, nizam ve adalet kavramlarının tatbik edilmesi ile ortaya çıkar. Fiziksel yasaların, daha geniş bir ifadeyle evrensel yasaların maksadı kozmik dengeleri, dinin maksadı ise beşerî den­geleri ikame etmektir. Ahiret gününde de her amelin karşılığı adil biçimde verildiği için o güne din günü de­nilmiş olabilir. Bu açıklamalar ışığında düşündüğümüz zaman “din” kavramının da denge ifade eden kavram­lardan ayrı olmadığı kanaatine varabiliriz.

Çünkü din, beşeriyeti sükunet içerisinde yaşatmak için, Allah (cc.) tarafından konulan eşsiz ve kusursuz ka­nunlar manzumesidir. Din mefhumunun bu son tanı­mından harek ederek diyebiliriz ki insanlık mükellef ol­duğu ferdî, içtimaî, siyâsî ve iktisadî dengeleri, dinin ka­idelerine uyarak kurucaktır.

İnsan günlük hayatta denkleştirme işlemi yapar­ken eşyanın mislini arar, eşyanın misliyle mukabele eder. Allah'tan başka her şeyin bir misli vardır. Eşya mis­li ile dengelenir. Denge halini gerçekleştirmek için her şeyin dengini ve mislini çok iyi bilmek gerekir. Eşyanın kıymetini değerlendirmek için onun mislini bilmek lazımdır. İşte “misi” kavramı bu cihetiyle denge kavram­larını çağrıştırmaktadır.

Bu kelime Türkçe'de “benzer”, “eş”, “nazır” ve “tıpkı­sı” gibi anlamlara geliyorsa da asıl taşıdığı mana; “tıpkı”, “ta kendisi” gibi manalardır. Arapça'da da “tıpkısı” ve “aynısı” gibi manalar taşıyor olmalı ki bu kelimeyi Ce­nabı Hakk'ın kendi gibi bir ilah olmadığını ilan ettiği “O'nun misli, (ta kendisi) gibi bir şey yoktur.”[261] mealin­deki âyet-i kerimede, bu manaya gelebilecek şekilde kullanılmıştır.[262]

Ve yine bu kelime her bakımdan bir denklik, aynı­lık ifade ediyor olmalı ki, Yüce Hakk: “Allah'a denkler koşmayın “[263] meali kerimesinde kendisine “misl” getir­meyi yasaklamıştır.

“Misl” kelimesi, “O (Allah), Kitap'ta size şöyle indir mistir ki: “Allah'ın âyetlerinin inkâr edildiğini yahut onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, onlar bundan başka bir söze dalıncaya (konuya geçinceye) kadar kafir­lerle beraber oturmayın; yoksa siz de onların misli gibi olursunuz.” [264] Mealindeki âyette de dengi, aynısı ve tıpkısı gibi manalara gelmektedir.

Kısas kavramına gelince bu kelime de denklik ifa­de eden bir kavramdır. “Esasen müsavat (eşitlik) manası­na olup, dnâyette ödeşme, misli ile cezadır, (karşılıktır.) Gerek adam öldürme (Kısas finnefs), kan intikamı, gerek ölüme sebebiyet vermeyen yaralara (kısas fıma dune'n nefs) şamildir.[265]

Cenabı Hakk: “Ey iman edenler! Öldürülenler hak­kında size kısas farz kılındı. Hüre hür, köleye köle, kadı­na kadın öldürülür. Ancak her kimin cezası kardeşi tara­fından (öldürülenin velisi) bir miktar bağışlanırsa artık  (taraflar) hakkaniyete uymak ve (öldüren) ona (gereken diyeti) güzellikle ödemelidir. Bu söylenenler Rabbınızdan bir hafifletme ve rahmettir. Her kim bundan sonra haddi aşarsa muhakkak onun için elem verici bir azap vardır.”[266]

Yukarıda meali verilen âyet-i kerimeyi İbn Kesir şöyle tefsir etmektedir.”Kim zulmedilerek öldürülürse biz onun velisine bir yetki kumasızdır. Katile karşı ona bir yetki vermişizdir. O, muhayyerdir. İsterse kısas yapa­rak katili öldürür, İsterse diyet karşılığı yahut karşılıksız katili öldürmekten vaz geçer. Sünnet-i seniyyede böyle sabit olmuştur. [267] Görüldüğü gibi Cenabı Hakk, “kısas” kavramını beşerî sistemlere ve bu sistem içerisindeki fertlere bir hayat reçetesi olarak sunmuştur.

“Kısas” bir bakıma misli ile muamele anlamına gel­mektedir. Bu da denge için gerek ve yeter şart sayılabilir kanaatindeyim. Bu prensip, adaletin şubelerinden biri­dir. Adalet mefhumundan asla ayrılmaz. Misli ile muka­bele insanlar arasında olsun veya başka varlıklara ara­sında olsun; muhatap olan kişi müslim yahut da gayri müslim olsun, insanî muamelelerde mevcut olması ge­reken adalet kanunlarından biridir. Kur'ân'daki misli ile karşılık verme düsturunu kalbine yerleştirmiş olan bir müslüman kendisine zulümle muamele eden insana ay­nı mukabelede bulunur. [268] Veyahut da da affedip, muhsinlerden sayılır. Ama asla ileri gitmez.

Kısas bir cezadır. Hem de denk bir ceza... Kusursuz bir kanun... Kısasın kalktığı bir cemiyetin dengesi, adam öldürme gibi cinayetlerle bir başka türlü bozulma istida­dı kazanır. Canilerin serbestçe gezdiği bir toplumda vicdanlarda da rahat ve huzur yoktur.

Kısası kaybeden beşeriyet, dengeyi kaybettiği için, hayatı kaybetmiştir. Kısası çağ dışı kabul edenler kısasta­ki hayat iksirini, yani abı hayatı göremeyenlerdir.

Halbuki “kısas” dengedir. Cezanın bir şekli olmak bakımından aşırılıklar karşısında bir nevi frendir. Azgınlıkların önünde bir settir. Bu şeddi yıkanlar insanlığı vahşi arzuların selinde boğmaktan başka ne yapmışlar­dır.

Kısas olmadan sükunete ermiş bir toplum göster­mek mümkün müdür? Cenabı Hakk, niçin “kısasta ha­yat vardır” buyurmuş? Toplumu kurtarmak gibi çok yüce iddialarla endamlarını arz eden hukukçular hiç in­saf terazisi ile tartarak düşünmediler mi? Kısas, öldüren öldürülür diyor. Öldürüleceğini bilen hiç öldürür mü? Böyle bir cürme kalkışır mı? Elbette hayır. O halde “kı­sas” daha adını duyurur duyurmaz topluma hayat dağıt­mış oluyor. Bir insan diğerini öldürdüğü zaman öldüre­ni öldürmekle, kan davalarını kesersiniz Asırlara uza­nan kinler biter. Bir, iki, üç nesle kadar uzanan kin to­humları kurur. Yine kısas toplumda hayat vadeden bir unsur olarak kalır.

Her aşırılık bir dengesizliktir. Her aşırılığı durdu­rup frenleyen kavramlar da denge unsurudur. Bu yüz­den Kur'ân çoğu yönleriyle denge emreden, dengeler kuran ve denge vadeden bir kitaptır.

Diyet kavramı da kısastan ayrı olarak mütalâ edile­mez elbette. Toplumda denge ve düzen için “ya kısas, ya diyet” ihtarını bir parola gibi kabul etmemiz yanlış ol­maz.

“Diyet” nefsin ya da uzvun mal olarak bedeli! [269] Bu bedeli ya aynen verirsin veyahut da mislini... Aksi tak­dirde yapacağın her günah yanına kar kalacağından seni zapt eden olmaz. Saldırganlaştıkça cemiyeti rahatsız eder, toplumda kurulmuş olan her türlü dengeyi ifsat edersin...

İnsan toplulukların dengesi hukukun çiğnenmesiyle zuhur etmektedir. Her şeyin bir diyeti olduğunu düşünen insan haklara saygı duyacağı için, diyetle beşe­ri dengeler kendiliğinden te'sis edilmiş olacaktır.

Eşitlik, düzeltme, doğrultma gibi manalarından ötürü “seva” kelimesini de denge ifade kavramlar ara­sında incelemeyi uygun bulduk. Bu kelime Lisanu'l Arab' da bir şeyin eşiti onun kendisidir. [270] Şeklinde ta­nımlanmış. Ayrıca seva, “ila kelimetin savain”[271] âyeti kerime mealinde de eşitlik anlamında kullanılmış biz ve siz, o konuda Allah'tan başka ilah olmadığı konusun­da eşitiz. İttifak halindeyiz. Burada da seva kelimesinin ve eşit denk anlamlarına geldiği anlaşılmaktadır.

“Onları uyarsan da uyarmasan da bir dir. Onlar için eşittir.”[272] Bu meali kerimedeki “sevaun” kelimesi eşit, denk, bir ve farksız gibi anlamlar taşımaktadır. [273] Bu ke­limenin yukarıdaki âyette kazandığı mana, onun dengeye yakın bir kelime olduğunu daha iyi kavratmakta­dır.

Cenabı Hakk, “Ey insan! Seni yaratıp, seni düzgün ve dengeli kılan!”[274] buyururken burada “seva” kelimesi, düzgün, “adelet” kelimesi ise, dengeli manalarını taşı­maktadır. Demek ki bir mahlukun yaratıldıktan sonra dengeli olması için önce düzeltilmesi, tesviye edilmesi, belirli ölçüler içerisinde mütenasip bir şekilde yaratılması gerekmektedir.

Yukarıdaki açıklamadan da “seva” işleminin, den­genin ikamesi için gerekli olduğu anlaşılmaktadır. “O Rabbın seni halk etti,” âyet mealinin, halk, tesviye, dü­zeltme, ta'dil ve tasvir kelimelerinden önce gelmesi se­bebiyle, ilk önce vücuda getirmek, icat etmek, yoktan yaratmak demek olduğu aşikardır. Sonra da “seni tesviye etti, insanlık seviyesine getirdi. Bünyeni, azalarını ve kuvvetlerini düzene koydu. Düzgünleşterdi de seni ada­letli, dengeli yeptı ve sana tenasüp ve tevazün verdi. [275] Şeklindeki tefsiri de bize seva kelimesinin denge işlemi­nin tahakkuku için esas teşkil ettiğini vurgulamaktadır.

Yine Cenabı Rabbimiz, “Nefse ve onu tesviye edene andolsun ki” [276] meal-i kerimesinde insanın düzgün yaratılmasının ehemmiyetini vurgulamak üzere hem nef­se ve hem de onu dengeleyene, tenasüp içerisinde Yaratan'a kasem ediyor, beşeriyetin nefsine, onu icat edip in­şa edene, onun organlarını adaletli” dengeli yapana; za­hir ve batınını kuvvetli yapana ve onun yaptığı hariku­lade san'at eserine dikkat çekiyor.

“Sonra onu tesviye etti ve onun içine ruhundan üfürdü.” [277] Yani önce insanın azalarını biçimlendirdi, yaradılışını adaletli, dengeli yaptı, dengede tuttu. [278] Bu me­aldeki âyette de seva kelimesi dengeli yaratmak anlamı­na gelmektedir.

Yine “Karşılıklı konuşan arkadaşı ona hitaben: Sen dedi, seni topraktan, sonra nutfeden (spermadan) yara­tan, sonra seni bir adam biçimine sokan Allah'ı inkâr mı ettin?”[279] Mealindeki “sevva” kelimesi, mu'tedil anla­mında olup insan vücudunun çeşitli dengelerini çağrış­tırmaktan uzak değildir.

Yani bir bakıma Rabbimiz, bu âyet-i kerimede de insana, seni dengeli yaratmak gibi bir şerefle şereflendi­ren Rabbm'ı inkâr mı ediyorsun? Buyurmaktadır. İstif­ham üslubuyla böyle bir davranıştan insanı sakındıran Rabbımız, aynı zamanda da böyle bir inkârdan insana dönmesini ihtar ediyor ve hem de dengeli yaratılmanın bir nimet olduğunu vurguluyor. [280] Cenabı Halde yüce kudretiyle insanı güzel surette yarattı, onun suretini düzeltti, tesviye etti en güzel biçimde onu sağlam, düz­gün ve mütenasip yarattı.[281]

Yüce Allah'ın “tesviye” nimetini vurguladığı bir âyet-i kerime meali de “Halik yarattı da tesviye etti.” [282] meali kelimesidir. Burada da gerek insanın ve gerek bü­tün varlıkların tesviye edilmelerinin önemi vurgulandı­ğı gözden kaçmamaktadır.

Allah insanı çeşitli biçimler içerisinde düzene sok­tu, sadece basit bir yaratma ile bırakmadı. Birçok yarat­ma işlemleri yaptı. Sonra da onları bir nizam ile denge­de tuttu.

Yer ve içindekiler, gökler ve içindekiler, bilhassa da semanın katları ve yedi gök, Yüce Yaratan'ın tesviye etmesiyle dengede durmaktadır. “Yedi göğü tesviye et­ti” [283] mealindeki âyet de buna bir işarettir.

Sonra kendi mini minnacık yaratılışımız ile dipsiz gibi görünen gökleri mukayese etmemizi isteyen Rab­bımız, istifham yoluyla bizleri düşündürücü soruların muhatabı kılarak, “Sizler mi daha kuvvetli yaratıklarsı­nız, yoksa gökler mi? Onu Allah bina etti, tavanını üze­rinizde yüksek yaptı. Dengelenmiş, düzgün kıldı. O'nda uygunsuzluk, yarıklık, çatlaklık yok.”[284] Buyurmaktadır.

Tesviye ve düzeltme muamelesi olmadan, denge ve adaletin gerçekleşemeyeceği muhakkaktır. Bundan da anlaşılmaktadır ki denge işleminin tahakkuk edebilme­si için birçok işlemler lazımdır. Bunlardan birisi de hakkaniyet ölçüleri içerisinde yapılan bir düzeltme ve doğrultma işlemidir. Bu ilahî prensibi örnek alarak biz insanlara da dengeleri korumak için işlerimizi doğru, düz­gün ve seviyeli yapmak yaraşır.

î'tidal tabiri her şeyi yerli yerine koymak anlamını taşıyan adi ve adaletle aynı kökten gelmektedir. Bunu dikkate alarak i'tidali şu ya da bu yana sapmalara engel olmak için denge noktasında tutmak şeklinde ifadeye koyabiliriz. Her şeyin denge noktası olan çizgidir ki Kur'ân bunu “sırat-ı müstakim” diye anmakta ve men­suplarını bu doğru yol üzerinde olmaya çağırmaktadır. İ'tidale riâyet; İslâm'ın ferdî, sosyal, evrensel ve boyutlar­da esas aldığı ve ısrarla istediği bir keyfiyettir.

Kur'ân insanoğlunun önüne gerekli olan her şey­den yeterli oranda alınarak meydana getirilmiş bir kompozisyon koymaktadır. Fıtrat dininin ana özelliği, bu kompozisyonu yapmış olmasıdır. Terkipteki unsur­lardan birinin oranını bozmak, insanı bunalıma ve hat­ta felakete sürükler, İ’tidalin terk edilmesi, başka bir ifa­deyle terkipteki oranların bozulması, ifrat ve tefrit sap­lantısına yol açar. Bu durum ise dengenin bozulmasıdır. Dengenin bozulması ise sırat-ı müstakimde önce yalpa­lama, sonra da düşmeler meydana getirir.[285]

İstikamet,” K-V-M “ maddesinden türemiş bir keli­medir, î'tidal manasına gelmektedir.[286] Bazı tefsirlerde müstakim için eğriliğin zıddı, [287] gibi manalar da vardır.

Fakat Fatiha suresi gibi Kur’ân’ın özeti sayılan bir surede geçmiş olması bu kelimenin daha geniş manalar taşıyor olması fikrini akla getirmektedir. Kendisiyle Al­lah'a ibadet edilen bir surede Allah'a hamd ve senadan sonra, Yüce Allah'ın âlemlerin Rabbı, Rahman ve Ra­him, Din Günü'nün tek sahibi olduğunu ilândan sonra bir kul, bir muhtaç ve bir dilenci edasıyla Yüce Mevlâ'dan istediği tek ve ilk şey Sırat-ı Müstakim'dir. Bura­dan da analaşılıyor ki Sırat-ı Müstakim, ulaşılması hem çok zor ve hem de kıymetli bir yoldur.

Fatiha suresinde daha sonra bu yolun atları tavsif ediliyor ve müstakim olmayan yollara sapıkların yolu, gadaba uğramışların yolu deniyor. Gadaba uğrayan ve sapıtanların yolu ise, her türlü denge olgularıyla tena­kuz teşkil etmektedir. Tezimizin başırıda da vurguladığı­mız gibi denge vakası adalet mîzân ve kist gibi kavram­larla anlamdaşlık teşkil ediyordu. Buna göre istikamet kavramı hallerde, ibadetlerde, beşerî münasebetlerde ve iş hayatımızda adaleti ve dengeyi simgeleyen bir kelime olmaktan uzak değildir kanaatine gelebiliriz.

Zaten adalet, denge ve kist gibi kavramların zıddını zulüm, taşkınlık, .aşırılık, israf gibi kelimeler oluşturmaktadır. Bu kelimeler de sapık kimselerin, Allah'ın gadabına uğramış kimselerin vasfıdır. Adalet, denge ve kist gibi kavramlar ise iyilerin şiarı olduğuna göre, Al­lah'ın nimetlerine ermiş kimseler, Sırat-ı Müstakim'de yürüyenlerdir

Buna göre Fatiha suresi ile “Bizi doğru yola ilet.” di­ye niyazda bulunan kimse, Allah'tan kendisine bütün hayırları bir kelime ile istemiş olur. Bu hayırların başırı­da da sanırım İtikatta, amelde ve kullukta dengeli ol­mak gelir.

O halde bu perspektifden bakarak, istikamet kavra­mına her şeyde, hayatın her safhasında, bu evrenin ve başka âlemlerin her cüzünde kusursuz bir adalet; doğru, doğruya götürücü veyahut da insanlar ve âlemler için doğru kılınmış bir yol anlamını ifade ediyor diyebiliriz.

Ezelî ve ebedî bütün hayat denklemleri Fatiha su­resinin içerisindedir. Basit bir kaç cümle gibi görünen Fatiha hilkatin, Yaratıcının ve mahlukun bütün esrarım toplayan umumi ve temel yasadır. Baştaki üç âyet ile sondaki üç âyetin rabıtası olan bu bir tek âyetle Fatiha suresi, böyle sonsuz üstü bir varlık denklemini ortaya koymuştur.

Fatiha'daki bu ruhu ve bu denklemi şu kutsi hadis ne güzel açıklamıştır. [288] “Ben namaz suresi olan Fatiha'yı kendim ile kulum arasında yarıya taksim ettim. Yarısı benim, yansı kulumundur ve kulumun istediği hakkıdır.”[289]

Fatiha âdeta başlıbaşırıa denge ifade eden bir sure olarak karşımıza çıkmaktadır. Adalet her şeye hakkını vermek demek olduğuna göre, Fatiha'da ilk üç âyet Al­lah (c.c)'ın hakkını bildirip tayin ediyor. Uluhiyyet hak­lan, hamd kelimeleri ve el-Esmau'l Husna, yani en güzel isimler Allah'a tahsis ediliyor. Sonraki üç âyette ise kul­luk sıfatları olan muhtaçlık, yardım dileme, isteme, ni­met talep etme, hidâyeti ve doğru yolu arzulama gibi hal ve sıfatlar da kula tahsis ediliyor. Bu surede Allah (cc) kendi makamında, kul ise kendi makamındadır. Böylece en büyük adalet tahakkuk etmiş oluyor. İki var­lığın da Hukuku tanınmış ve belirlenmiş oluyor. Böyle­ce kul bu sureyi okurken kul olmanın sınırını asla aşmı­yor ve hep bu sınırda kalmak anlamına gelen “Sırat-ı Mustakim”i istiyor, nimetler istiyor, yardım istiyor ve Rabbini tanıyor. Çünkü kul demek efendinin izzet ve üstünlüğünü, kendinin ise, zillet ve muhtaçlığını bilip tastık eden varlık demektir.

İşte bu yüce sureyi şerif bizlere, Allah'ın ve kulun hakkını belirlemek ve vermek cihetiyle bir denge, bir adalet ve bir muvazene hissi vermekten asla uzak değil­dir.

Bu yüzden Sırat-ı Müstakim kulluk sınırını aşma­mak yoludur diyoruz. Bu yol yalnız insanın izleyeceği bir yol değil, evrende ve daha geniş ifade ile âlemlerde cemat, nebat, hayvan; însan cin ve meleklerin de izleme­si gereken bir yoldur.

Ancak ne var ki insanın böyle bir yolda yürümeyi Yüce Yaraücı'sından istemesi, onun bu yoldaki yolculu­ğunun iradî olduğunu göstermektedir. Hele bu arzusu­nu çoğul sigasi ile istemesi düşünenleri daha ilginç yo­rumlara, mana inceliklerine davet etmektedir.

Yani bir bakıma Allah'ın halifesi olan insan, Rabbına “yalnız sana kulluk eder, yalnız senden yardım bekle­riz; bizi dosdoğru yola, nimete erdirdiğin kimselerin yo­luna ilet derken “bizi, yani ben ve benim islahı ile mesul olduğum her şeyi; adil, m'utedil, dengeli ve yalnız sana ve senin rızana ve emrine, kanunlarına gelen yola ilet. Şeklinde bir niyazda bulunuyordur şüphesiz.

Yani Fatiha'da beni değil de bizi derken insan, kim bilir belki de kalbimi, ruhumu, sırrımı, beynimi kısacası, manevi âlemimle beraber maddî âlemimi; ellerimi, göz­lerimi, kollarımı, daireyi biraz daha geniş tutacak olur­sak ailemi, içinde yaşadığım cemiyeti, insanları, hülâsa benim bozuluşumla bozulacak, fesat bulacak olan; bana bağlı olan objeler ve sujeler âlemini, her şeyi doğru yo­la ilet şeklinde kapsamlı bir niyazda bulunuyordur [290] şüphesiz.

Fatiha işte Yüce Allah'ın böyle bir lütfiınu tecelli et­tiren bir varlık dengesidir. Bu surede de kâinat nizamı­nın temeli olan adalet ve denge kanununun en açık ve engüzel gerçeğini görürüz.

Eğer Sırat-ı Müstakim dengeli ve mutedil bir yol ise ki öyle olduğu şüphesizdir, bütün güzel huylar den­ge, bütün zulümler ve taşkınlıklar da dengesizlik sayıla­bilir. Çünkü Kur'ân-ı Kerim'de adalet ifade eden kavramların zıddı hep fesat olarak değerlendirilmiştir. Bu noktadan hareketle Kur'ân-ı Kerim âlemlerde Hakkı hakk etmek, Allah'ın hakkını Allah'a, Kulun hakkını kula, her zerrenin hakkını her zerreye vermek sureti ile bir denge, eşsiz ve namütenahi bir denge kurmak için indiğini söyleyebiliriz. Çünkü Kur'ân'da herşeyi ve herşeyin hakkını bulmak mümkündür.

İslâm durmadan iç ve dış muvazenenin tahakku­kunu arar. Kur'ân'ın alelade bir okuyucu ve tahlilciye sistemsiz göründüğü ve birbirine zıt unsurlan bir araya getirdiği intibaını uyandırığı malumdur. Ne var ki Kur'ân edebiyat değil, hayattır. Dolayısıyla Kur'ân'a dü­şünce tarzı değil de bir yaşama tarzı olarak bakmaya başlanır başlanmaz bu intibalar ortadan kalkar ve bu yanlış telakkiler de değerini kaybeder. Bu sebepden ötü­rüdür ki Kur'ân'ın yegâne ve hakiki tefsiri hayat olabilir. Özellikle de Allah'ın Rasulü'nün hayatı. İşte bu yüzden­dir ki o devirde tefsir oldukça az ve varolan tefsirler de sadece kelimelerin anlamdaşlannı vermekten ibaret sa­yılabilecek bir biçimde... Bildiğimiz gibi Resulullah’ın (s.a.v.) hayatı tam buydu. İslâm'ın öğretisi, Kur'ân'ın yazılı şeklinden anlaşılamaz ve ilk bakışta mütenakız gibi görünebilir. Fakat Kur'ân, Resulullah (s.a.v)’ın hayatı içe­risinde tam manasıyla tabiî bir ahenk olarak [291] ortaya çıkar.

Evren de öyledir. O da ilk anda bütünü ile algılanamadığı için bazı tenakuzlar sergiler gibi görünebilir; fa­kat işin inceliğine gidildikçe her şeyin yerli yerinde ol­duğu anlaşılır. İşte bu yüzden ariflerler bu tenakuzu:

“Deme şu niçin şöyle

Bak sonuna, sabreyle,

Yerincedir ol öyle

Mevla görelim neyler

Neylerse güzel eyler.”[292]

Şeklinde izah ederek ortadan kaldırıyorlar.

Şu koskaca evreni bir kıyısından incelemeye başla­yan meraldi insan, kâinatı açıklamakla, Kurân-ı da tef­sir etmiş oluyor.

Tekrar konumuza dönecek olursak sözü, istikamet mefhumunun da Kur'ân'da denge ifade eden bir kav­ram olduğunu, “sırat-ı müstakimin” ise Allah'ın kelâmı ile kullarının Allah'tan istediği dengeli bir itikat, amel ve hayat tarzı, aşırılıklardan uzak, i'tidal çizgisinde den­geli bir hızla beşeriyetin namütenahiliğe, yani Allah'a doğru, O'nun sonsuz nimet ve marifetlerine doğru asla bitmeyecek olan yolculuğudur, şeklinde özetleyerek toparlayabiliriz. [293]

 

Kasd

 

Bu kelime ile de Kur'ân-ı Kerim bizlere bir takım denge vakalarını çağrıştırmaktadır. İktisadî hayatta, ba­tı dillerinden aldığımız ve denge manasına gelen ekono­minin Türkçeleşmiş bir karşılığı olan iktisat kelimesi de bu maddeden türetilmiştir. Dengeli olma, orta hali Tercih etme, sınırsız ihtiyaçlarla kıt nimetleri, kısarak lü­zumlu ve yerinde kullanarak, kanaat ederek dengeleme ameliyesini ifade eder. Aynca yolun doğruluğu, ifrat ile tefrit gibi iki aşırılığın orta noktasını Tercih etme, orta bir noktada, denge noktasında istikrar bulma, ifrat ve cimrilik gibi ahlâkî bir çizginin sağına ve soluna sapma­mak, cömertlik noktasında dengeli bir infak ve iktisat ahlâkına kavuşmak, ne korkak ve ne de cesaretli olmak, bu iki hissiyatı şecaat gibi bir ahlâk noktasına oturtmak gibi manalar taşımaktadır.[294] Kast ve türevleri olan kav­ramların, yukarıda saymış olduğumuz manaları, şu âyet meallerinde daha belirgin bir mahiyet arz etmektedir. Yüce Rabbımız: “Yürüyüşünde tabiî ve dengeli ol. Sesi­ni alçalt...” [295] Buyururken ifadeye kast kelimesini koy­muş. İnsanın en güzel davranışlarından biri olan yürü­yüş fonksiyonunun ne kadar ehemmiyetli bir davranış olduğu hepimizce malumdur. Göklere hükmedercesine, burnu havalarda yürümek, “suyun durgun akanından, insanın yere bakanından...” şeklinde bir atasözümüzle de veciz bir tarzda kınanan, yere, onu çatlatacakmışcasına ve ateş püskürürcesine bakarak yürümek elbette her şeyden önce göz estetiğimiz bakımından da çirkin karşı­lanır. Böyle insanları sevemez, onların hakkında içimiz­de uyanıp tahrik olan sui zannımızı bütün zorlama ve tevillerimize rağmen hüsnü zanna çevirenleyiz. Bu say­dığımız vasıflarla hemhal olan bir kimse evvelâ kendi şahsiyetini zedelemiş ve cemiyet içerisinde edinmesi ge­reken hassas bir statüyü elden kaçırmış ve şahsiyetini suizan gölgeleriyle karatmış demektir. Hızlı yürümek, yavaş yürümek, sallanarak yürümek bile insanın denge­siz yürüyüş şekillerindendir yerine göre... Disiplin, dü­zen, ahenk ve nizam gibi kavramları kendisine temel ve vazgeçilmez ilkeler kabul eden askerlik sanatı, acaba ne­den her şeyden önce insanın yürüyüşünü terbiye et­mekle işe başlar? Ve yine Yüce rabbımız adalet prensip­lerini çiğnemeyip, taşkınlıklara meyletmeyen kimseler için “..., içlerinden bir kısmı orta yolu tutar.”[296] Ayet me­alinde orta yolu tutan kullarını övmektedir. Ve yine kast kelimesiyle Kur'ân, “Yolun doğrusu Allah'ındır... Yolun eğrisi de vardır. Allah dileseydi hepinizi doğru yo­la iletirdi.”[297] Ayet mealiyle bize aşırılıklara, ifrat ve tefride sapmayan bir yolun varlığını bildirmiştir. Bu yol, aşı­rılıkları olmayan, üzerinde dosdoğru Allah'a gidilen bir yoldur. Veyahut da bu âyetteki doğru yol, başka bir ifa­deyle söylememiz gerekirse, âyet mealinde geçen orta yola, insan-ı kâmilin hayat tarzıdır da diyebiliriz. Çünkü o, yani insan-ı kâmil, öyle bir hayat biçimi, öyle bir ömür sergiler ki onun hayatında ne itikadî ve ne de amelî bir aşırılık gözlememiz mümkün olamaz. Tabi olduğumuz zaman, ruh ve ceset dünyamız denge halini yakalar, istikrar ve huzura kavuşur, nefsi mutmainne olur. İçinde her türlü çatışmanın bittiği, iç dünyasında ilahî nizamın hakim olduğu kararlı bir nefs olur. Al­lah'ın övgüsüne mazhar olur. Bu âyet mealinde, “Allah dileseydi hepinizi doğru yola erdirirdi.” sözünde bizce cebriyeye asla dayanak, delil ve burhan olmayacak bir fikir de algılıyoruz. Çünkü tezimizin muhtelif yerlerin­den ve çeşitli vesilelerle, objeler âleminde denge halinin mecburi olduğunu, yani Allah'ın iradesine tabi olduğu­nu vurgulamıştık. Burada ise bize, öyle geliyor ki Yüce Rabbımız, biz isteseydik doğru veya eğri iki yol arasında yürüme konusunda insanları muhayyer bırakmazdık. Dengeli olmaya hepinizi zorlardık. Nasıl ki kötülüğe zorlamıyoruz, bu konuda da iradenize, hür ve cüz'î iradeni­ze bir görev tevdi ediyoruz, denmek istenmiş olabilir ki, doğru yolda yürüme beşerîn dengeli bir hayat vetiresidir. Ayrıca bu âyet mealinde doğru yol, dengeli yol Allah'ındır ifadesinden Kur’ân’ın ve sünnetin doğru ve dengeli bir yol olduğu fikrine de varabiliyoruz.

Kur'ân'da Tevbe suresi 42. âyette de kasd kelimesi geçmekte... Ancak bu âyette geçen kast kelimesini den­ge manasına doğru teVil etmek oldukça uzak olur kana­atindeyim. Fakat “Eğer onlar, Tevrat, İncil ve Rablerinden onlara indirilen Kur'ân'ı doğru dürüst uygulasalardı hem üstlerinden ve hem de ayaklarının altından yerler­di. Onlardan aşırılığa kaçmayan iktisatlı, Mu'tedil, dengeli bir zümre vardır. Fakat çoğunun yaptığı ne kötü­dür”[298] âyet mealindeki “onlardan aşırılığa kaçmayan iktisatlı, dengeli bir zümre vardır.” âyetindeki kasd keli­mesinin manası bizi yine bir dinin bütününe inanıp ve uyan ümmet-i vasat gibi dengeli yaşayan ve dengeler kuran bir ümmet fikrine temayül ettirmektedir. Çünkü eğer Allah'ın kitapları ikame edilirse itikat, amel ve bü­tün davranışlarda ilahî kitaplara uyulursa, ortaya den­geler ve dengeli fert ve toplulukların zuhur edeceği bir hakikattir ki ilerideki konularda, bu konuların daha başka boyutlarına değinilicektir. [299]

 

İnşirah Süresindeki Denge Unsur Ve Mesajları

 

İnsan, hayat mecrasında akıp giderken binlerce tehlikelerle beraber, kader ve kaza oklarının hedefi ola­rak yaşar. Sayısız tehlikeler, onun hayat yolunda âdeta pusuda beklemektedir. Öyle ki bu kaza, musibet ve bela­ların görünür ve görünmezleri, suret-i haktan gözüken­leri ve kendi asli suretleriyle de gözükenleri vardır. Bun­ların hepsinden Allah'a sığınarak yaşamak zorundayız. İnsanın bir yumruk büyüklüğündeki kalbine bin bir türlü ızdıraplar üşüşür. İnsan, narin kanatlı bir kelebek kadar zarif ve dayanıksız iken, gövdesine göklerin, ye­rin, dağların ve yerle gök arasıdaki varlıkların taşımak­tan sakınıp, korkup, titredikleri teklif ve emaneti yük­lenme cür'etini göstermiştir. İnsanın bu cesaretini anla­mak ve izah etmek gerçekten zordur. Binbir başlı nefis kartalını alt etmek ve ona egemen olmak için onunla sa­vaşa tutuşmuş bir serçe, bir kanarya insanoğlu!.. İnsanın bu cür'eti nereden geliyor acaba?!. O, “Tek katre-i hunest ve hezâr endişe!..” Bir damla kan ve bin endişeden ibaret; mürekkeb, yani sentetik bir varlık.

Acaba insan bu kadar narin mi? Bu bakış açılarına göre izafiyet kazanıyor. İnsan bazı konumlarda çok na­zik, bazen de çok dayanıklı... Gözlemlediğimizde insanda bu azametli yüklere, tekliflere karşı bile bir dayanma gücü, bir vüsât sezmekteyiz. Kendinde hayat yolundaki bu musibetiere tahammül kudreti bulamayan insan, helak olmakta... Fizyolojik ve psikolojik varlığında çok yönlü huzursuzluklar yaşamakta... Daha başka bir ifadeyle, kendi özünde saldı dayanma güçlerini ilahî mesajlarla takviye etmesini bilemeyen insan, musibet ve belâlar karşısında zaman zaman aklî dengesini bozmakta, za­man zaman fizyolojik rahatsızlıklara müptelâ olmakta, çoğu zamanlarda da psikolojik buhranlar yaşamaktadır. İşte biz bu menfî, istenmeyen, tabiyatımızca sevimsiz ka­bul edilen halleri de insanın normal, dengeli fonksiyon­larına kıyasla dengesizlik olarak mütâla etmekteyiz.

Maddede etldye karşı daima bir tepki gözlemekte­yiz. Bu kanun da diğer birçok fiziksel ve somut olgular gibi objeler âleminin temel yasalarından biridir. Bir ma­sanın üzerine onun dayanma gücünden fazla yük yığar­sanız masanın ayakları çatırdar şüphesiz. Ama masanın ayakları bu arada kendine yüklenen yüke eşit bir tepki göstermiştir. Fakat masanın dayanma gücü yeterli ol­madığı için helâle olmuştur. İşte böyle etkiler, müteessir varlıkların dayanma güçlerini aşacak kuvvette olursa, tesir altındaki varlığın akibeti malumdur. İşte biz, bu et­ki ve tepki kuvvetleri arasına koyulmuş denge hadisele­rini insanın bütün bir varlığında, ruhanî ve cismanî dünyasında da sezmekteyiz.

Demek ki insanın kendisine, Yaratıcısı tarafından yüklenen fonksiyonları yerine getirirken gerek onun hissiyatından, yani beş duyusundan ve gerekse de öte­lerden gelen tesirleri; ruhuna, aklına, kalbine, beynine; kısaca maddî ve manevî varlığına inen darbe ve sadme­leri göğüsleyecek gönül genişliğine ihtiyacı vardır.

Onun bütün bir varlığı ile ilâhî teklifler ve hayatın gaileleri, çetinlikleri, yaşama zorluğu; üzüntü, keder, se­vinç ve saadetlerin tesirleri arasında bir ayarlama yapıl­ması bizce elzemdir.

İşte bu ayarlamalara oldukça ilginç işaretleri inşirah sûresinde bulabildiğimiz kanaatindeyiz. İnşirah sûresi ile Duha sûresi arasında şiddetli bir bağ vardır. Bu ilgi de bi­zim yorumlarımızı destekler mahiyettedir. Çünkü Duha vahyin kesilmesiyle birlikte Sevgili Peygamberimizde (s.a.v.) meydana gelen keder ve iç sıkıntısı esnasında nazil olarak ona bir gönül rahatlığı vermiş. [300] Yüce Rabbımız, “Senin sadrını genişletmedik mi?” [301] Senin için, se­nin saadedin için, kalbini, göğsünü genişletmedik mi? Nefsine genişlik, kalbine ferahlık, nefsine dayanma gü­cü, kuvvet ve ferahlık vermedik mi? Yani sıkıntılara kar­şı gücünü takviye etmedik mi? buyurarak O'na verdiği nimeti dile getirmiştir. İşte bu nimet, Allah'ın insan taka­ti ile emirleri arasındaki yükün dengeli olması nimetidir.

Kalbini ve göğsünü genişletme muamelesi, esasen göğsünü ve bağrını müşahhas manada, yani somut ola­rak, açıp genişletmek demek olduğu halde, bu ifadeyle, kalbe ferahlık vermek ve nefsi herhangi bir fiil ve söze açıp, onu anlayışlı ve kavrayışlı; neş'eli ve sevinçli hale getirmek gibi onun kinayî manası da yaygın olarak kast edilir. Öyle ki şerh ve gönül inşirahı denildiği zaman, maddî olarak gönül ve göğsü açmak, yani bıçak gibi bir şeyle onu yarmak manasından çok, manevî olan bir aç­ma, sevinç ve neş'e verme anlamı anlaşılır. İfadenin bu kinayî manasından hareketle Yüce Rabbımız’ın bu âyet mealiyle bizlere” senin kalbini Adem (a.s.)’ın bildiği bü­tün esmayı ve diğer akla gelebilecek bütün ma'rifetleri isteab edecek bir vüs'âte getirmedik mi? “ şeklinde bir mesaj vermiş olabileceğine de yaklaşmamız mümkün olur kanaatindeyim.

Hülâsa bu âyet mealiyle, senin kalbini, bin bir çeşit üzüntü, sıkıntı, darlık ve huzursuzluk verecek belâ ve musibetlere ve hatta ilâhî emirlere ve ilimlere karşı mü­sait bir vüs'âte erdirdik denilmek isteniyor. Eğer böyle yapılmasaydı musibet, belâ ve imtihanların senin kalbi­ne yapacağı tesirin kuvvetiyle senin takatin arasındaki denklem bozulur ve bu dengesizlik seni helak ederdi de­nilmek de istenmiş olabilir.

Dolayisiyle ikinci âyet, birinci âyetin âdeta bir tefsi­ri makamında gelerek, sadrı genişletme işleminin “senin üzerindeki her türlü yükü, ağırlığı kaldırmadık mı?”[302] Meali alisiyle Yüce Rabbımız, yukanda saydığımız beşerî mükellefiyetleri ve ona isabet eden her türlü musibetle­ri hafiflettik buyurarak, insanın takati ile buna mütevec­cih olan meşakkatleri dengeli ve ayarlı kıldık demek is­temiş de olabilir. “Sırtını ezen ve büken yükü” meali ali­siyle de yükün vasfı ve bu yükün Sevgili Peygamberimi­ze yaptığı tesirin şiddeti vurgulanıyor, “inkad” “nikd” ya­hut “nekid” yapmaktır. Nikd, yıkıntıyla, bozuntuyla, yü­rüyüş ve sefer sebebiyle zayıf ve güçsüz olamuş deveye denildiği gibi, bir şeyin bozulurken, üzülürken, kopar­ken ve bir yük yıkılmaya yüz tutmuş durumdayken çıkardığı sese, sepilenerek boyanmış ve cilalanmış deri, ağaç ve arabanın gıcırtısı, eklem yerlerinin, kemiklerin çatırtısı gibi seslere de nikd ve böyle ses çıkarmaya da in­kad denir. Buna göre “inkad-ı zahr” yükün sırtta ağırlaşarak kemikleri çadırdatması veya üzüp zayıf düşürmesi, bitkin ve güçsüz etmesi demek olur. [303] Bu izahatlar ışı­ğında biz de bu sûredeki şu mana inceliklerine dikkat çe­kebiliriz: Kâinatta her şeye gücünce teklifler yüklenmiştir. Gözlemlerimiz bize bunu ispat etmeye yeter bir delil­dir. Meselâ insanın başı gövdesi için taşırıır bir yüktür. Gövde ise, ayaklar için... Aynı şekilde ayakların dayanma gücü de ayaklara etkiyen kuvvetin altında değildir. Etki ve tepki dengededir. Tabiatta da bu böyledir. Dağların yeryüzüne yaptığı basla, bitki, hayvan ve insanlara at­mosferin yaptığı basınç ve onların bu basınca gösterdiği bütün tepkiler, hep dengeli ve ölçülüdür. Evrendeki bu yasa bozulursa, yani bir varlığın öteki bir varlığa tesiri fazla olursa, elbette bu etkileşim arasındaki dengesizlik eşyada bir huzursuzluk ve bir istikrarsızlığa sebep olacak­tır. İşte gözlenen bu istikrarsızlığın adı dengesizliktir.

Bu somut misâllerden hareket ederek Yüce Rabbımızın, “Senin belini büken yükü azaltmadı mı?” âyet mealini, İlâhî teklifleri senin ve dolayısıyla da ümmeti­nin ve hatta insanların hepsinin takati nisbetinde indir­medi mi? Bu iki gücü dengede tutmadı mı? Şeklinde yo­rumlamamız uzak bir te'vil sayılmaz kanaatindeyim. İş­te bu ayarlama, yani teklifler, musibet ve elemlerin, ku­lun takati ile denklenmesi de Allah'ın en büyük nimet­lerinden biridir ki bu sûreden önceki Duha sûresinde “ama Rabbın’ın nimetini anlat.”[304] Ayetiyle anlatılması istenen nimetler cümlesindendir. İşte bu mükellefiyet­ler, musibet ve insan kalbine inen çeşitli yükler ve insa­nın dayanma gücü arasındaki denge öyle bir nimettir ki, Yüce Allah'ın bazen bu nimeti kullarından geri alması, kulların işledikleri günahlarından ötürü onlara Allah ta­rafından verilen adil cezalardır şeklinde yorumlanabilir.

“Rabbımız bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yükler yükleme.”[305] Bizi isyan eden milletler gibi yapma. Yani bizi diğer milletlere yaptığın gibi yerinden kımıldatmaz, sıkıştırır, zor dayanılır, ağır boyunduruk­lar altına alma. Şiddetli misaklar, ağır tabiyetler, meşakkatli emirler, katı kanun ve kurallar ve uygulamalar al­tında bulundurma. Sonunda mükelleflerini meshederek maymunlara ve domuzlara çevirme. Bu sıkıntı ve elemleri bize yaşatma.[306] Meal ve tefsirini verdiğimiz bu âyet, her şey Allah'ın istek ve iradesine bağlıdır; dilerse bu dengeleri bozabilir. O yaptığından sorulmaz, fakat kullar sorumludurlar... O'nun mülkünde dilediği gibi ta­sarruf etmesi, asla zulüm olarak nitelendirilemez. Yani Yüce Allah kullarına istediği yükü yükler. Fakat O adil olduğu için kullarına muamele ederken daima rahmetle muamele etmek ister. O'nun korkutması da hep rahmetindendir. İşte bizden önceki ümmetlere fazla yükler yüklenmesi, onların takatlarmı aşan bir din, bir mükel­lefiyetler manzumesi değil, onların küstahlıkları yüzün­den Allah'ın onlara tevcih ettiği dünyevî bir ceza, belki ıslah olurlar diye bir çeşit ihtarıdır diyebiliriz.

Burada okuyucunun hatırına bizden önceki üm­metlere çok ağır yükler yüklenmiş, o halde o zaman bu denge bozulmuş olmaz mı şeklinde bir soru gelebilir. Biz acizane ilk bakışta çelişki gibi görünen bu mevzuyu şöy­le izah etmek istiyoruz. Dikkat edilirse, “Rabbımız, biz­den öncekilere yüklettiğin gibi ağır yükler yükleme.” mealindeki âyette, kulun gücünü aşan bir yük söz konu­su değil, ancak ağır ve zor dayanılır bir yük, yani meşakkat veren bir yük söz konusudur. Çünkü âyette geçen “ısr” kelimesinin esas mânâsı, esaret ve hapis manâsıyla alâkalı olup, altındakini ezen ve yerinden kıpırdatma­yan ağır yük ve bağ demektir. Boyunduruğa, ağır misaka, zor dayanılır ahde, bağımlılığa da “ısr” denir. Müfessirlerin açıklamalarına göre, meselâ Yahudilere günde elli vakit namaz kılmak ve mallarının dörtte birini ver­gi vermek, pislik bulaşan elbiseyi kesmek, vatanların­dan sürülüp çıkarılmak, birçok konuda hemen idam cezası uygulanmak, tevbe etmek için intihar etmekle mü­kellef olmak, bir isyanın akabinde hemen cezaya çarptı­rılmak, bir suçun arkasından hemen helâl olan yiyecek­lerin haram kılınması gibi hükümler vardı. Bu teklifler elbette ağır idi... Fakat kulun vüsatinin kat kat üstünde de değildi. Çünkü Yüce Rabbımız, “Allah kimseye kapa­sitesinin üstünde teklifte bulunmaz.” buyurmakta. De­mek ki, o teklifler de kulun vüsati çerçevesi içerisinde­dir. Çünkü önce “vusu”, yani kapasite kelimesinin manası, takat, dayanma gücü, kelimesinin manasından da­ha geniş ise de bu kelimenin takat yerine kullanılması meşhur olmuştur. [307] Buna göre eski ümmetlere yükle­nen yük de onların kapasitesi dahilinde idi ama, zorlayı­cı, ezici, kahredici bir yüktü.

Ümmet-i Muhammed'in “bizden öncekilere yük­lettiğin gibi bize yükleme” derken, Yüce Allah'tan bir kolaylık dilemiş olmaları akla daha uygun gözükmekte­dir kanaatindeyim. Yani bir bakıma, İnşirah sûresinde Peygamberimize verilen nimetleri, bu ümmet bu âyet ile Rabbımızdan istemiş bulunuyor şeklinde bir yorum da aklımıza gelebilir. Yani önceki ümmetleri ezen ve âdeta esir eden yükleri bize yükleme, bizim de sırtımızı ağrıtan yükleri hafiflet, yükümüzü dayanma gücümüz ile dengeli kıl ki hayatın neşe ve ferahıyla nimetlenelim demek istemiş de olabilirler.

İşte itikat ve amel kısımlarından bir çok teklifi, ta­kat ve kapasitemizle dengeli bir biçimde indiren yüce Rabbımız, İnşirah sûresinde zaman zaman, bize ağır ve ezici gelebilecek belâ, musibet ve kazaların arkasından bu zorlukları hafifletecek, denge ve i'tidal noktasına sevk edecek mesajları da “Zorlukla beraber bir kolaylık vardır. Zorlukla beraber bir kolaylık vardır.” [308] Mealin­deki âyetle vermektedir.

Çünkü bizden önceki ümmetlere yüklenen zorluk­lar zaman zaman belâ, musibet, acı ve keder olarak bizle­re de gelebilir. Bunlar kalbimize iner inmez eğer bu zor­luğun yanında veya hemen peşinden bir kolaylık denge­leyicisi olmazsa, belki de hemen helak oluruz. İşte bu ko­laylık, gelen bir zorluğu yumuşatan sabır, acıyı tatlandı­ran bir tat kederi ve yeisi hafifleten bir ümit olabilir.

Çünkü biz elemleri, ya onun muvakkat olduğunu düşünerek sabreder ve onunla teselli oluruz; sabrımız, yani dayanma gücümüz, o elemin acısını hafifletir, gü­cümüzle dengeler, veyahut da bize isabet eden musibet karşısında ahirette alacağımız mükâfatı düşünür ve bu şekilde teselli olur da, o zorluğu böylece kolaylığa çevirmiş oluruz ki buna da yalan üzere olan imanımızdan kaynaklanan ümidimiz sebep olur. Buradan da anlıyoruz ki kalbimize yüklenen yükü hafifletme konusunda ümit de sabır gibi dengeleyen bir rol oynamakta... So­nuçta Yüce Allah'ın (c.c.) ruhumuza yerleştirdiği denge­leyen bir iç mekanizmanın çalışması neticesi sadrımıza inen her zorluk, kendisini hafifletecek bir kolaylığı da­vet eder durur.

Hülâsa, İnşirah süresindeki, sadrın genişletilmesi, yükün kaldırılması, zorluktan sonra gelen ve bizim iman, sabır ve ümit olarak yorumlamak istediğimiz, zor­luğun ardından veya beraberinde gelen kolaylık ifadele­riyle Yüce Rabbımız, insan vüs'âti ve ona yönelen gam, keder, meşekkat ve ilâhî emir ve yasaklan dengelediği­ni beyan buyurmuş, dengeleyen birkaç unsura daha dikkatimizi çekmiş ve sayısız nimetlerinden birisini da­ha hatırlatmıştır kanaatindeyiz. [309]

 

2- KUR'ÂN'DA DENGE OLARAK YORUMLANABİLECEK DAVRANIŞ VE MEVZULAR

 

İKTİSADİ DENGE

 

İktisat kavramı Arapça'dan dilimize geçmiş ve di­limizde halihazırda tutum, biriktirme, her hususta i'tidal üzere bulunmak, lüzumundan fazla veya noksan sarfiyattan kaçınmak ve ayrıca amelde i'tidal gibi manaları ifade eden bir kelimedir.[310]

Kur'ân-ı Kerimde “...içlerinden bir kısmı orta yolu tutar...”[311] Mealindeki âyette geçen “kast” kelimesi bu kelimenin kökünü oluşturmaktadır ki bu kelime de bir önceki konuda da değindiğimiz gibi, orta, adil ve denge­li gibi anlamlar taşımaktan uzak değildir ve Arapça'da yolun doğruluğu gibi bir mana taşımaktadır.[312]

Daha sonra bu kelimeyi atarak Batı dillerinden al­dığımız “economic” kelimesini kullanmaya başlamışız. İngilizce'de “Equal” kelimesinin eşit, müsavi, denk [313] gi­bi anlamlara geldiğine bakılırsa, ekonomi ile iktisat kelimelerinin eş anlamlı ve denklik ifade eden kavramlar olduğunu anlamakta güçlük çekmeyiz.

İşte bu açıklamalardan hareketle diyebiliriz ki ikti­sadî bütün faaliyetler bir nevi denkleştirme muamelelerinden ibarettir.

Daha sonraları çok hususî olarak cemiyet halinde yaşayan insanlar arasında maddî ihtiyaçların elde edil­mesine yarayan ve saadetlerine müteallik olarak kurulmuş münasebetleri inceleyen ilim dalının adı olmuştur ki bu bilim dalı, sosyal ilimlerin bir şubesi gibi beşeri münasebetleri, ihtiyaçların dengelenmesi gibi bir bakış açısından inceler. [314] Bu ifadeler de bize iktisat kavramı­nın “denge” kavramından uzak bir kavram olmadığını vurgulamış oluyor.

İktisat muamelesi insan ihtiyaçlarına tabiattaki kaynaklan ihtiyacın miktarı kadar vermek faaliyetin­den ibarettir. Bu tanıma, her an iktisadî hayatia iç içe ya­şayan ve onu uygulayan insanın ekonomik faaliyetleri­ni gözleyerek varabiliriz.

Meselâ açlık hisseden insan, bu ihtiyacına yeteri ka­dar cevap verirse iktisat, doyduğu halde yerse, israf et­miş olur. Yani bir bakıma açlığını frenlemiş ve ihtiyacı­nı dengede tutmuş olur. Bu itibarla İktisadî davranışlan denge olarak izah etmek asılsız te'vilattan sayılmamalı­dır, demek istiyoruz.

Bu yüzdendir ki Rabbımız, yeme ve içmede de orta dereceyi, yani itidali emrederek [315] yiyiniz, içiniz fakat israf etmeyiniz, buyurmuştur. Şüphesiz cemiyetin her ferdî, bu âyetin hükmü ile amel ettiği takdirde ortaya kusursuz iktisadî dengeler çıkacaktır. Bu denge her şey­den önce aile topluluğunda kendisini gösTerccektir. Sos­yal gelişmler bu yüzden iktisadî dengelere bağlıdır. İkti­sadî dengeler milletler bazında düşünüldüğü zaman, ferdî gelirin devamlı olarak artması ve dengeli bir şekil­de bölünmesi şartlarından ibarettir. [316] Gelirin artması gelir getiren faktörlerin emek, zaman, vs. gibi israf edil­memesine bağlıdır. Dengeli bir toplum yapısı içinde ar­tan gelirin iktisat edilmesi şartır.

İşte bu bu açıdan bakarak, iktisadî problemlerimi­zin esasında israf ahlâkı yatmaktadır diyebiliriz.

Gayesi insan ve insan topluluklarını her sahada mu'tedil bir yapıya kavuşturmak plan Kur'ân-ı Kerim, beşerî topluluklara, çeşitli âyetleriyle iktisadî tavsiye­ler ve emirler vermekten de geri durmamıştır.

İktisat ilmi 1830'da İngiliz ünüversitelerinde bağım­sız bir bilim dalı olarak okutulmuş ve daha sonra çıkan tartışmalarda da ilahiyata tabi olması savunulmuş. [317] Bu yönelim, ilâhî kitapların bir takım tavsiyelerine uyulduğu zaman, iktisadî dengelere kavuşulacağına dair bir ta­kım güvenceleri insanlığa vermiş olmasından kaynak­lanmış olmalıdır.

Bugün iktisat ilmi özetle kıt kaynakların namüte­nahi ihtiyaçlara üleştirilmesi şeklinde tanımlanmakta­dır. Demek ki insanın bu sahada da işi oldukça zor! Bu yüzdendir ki insanın kendi iradesine terk edilmiş bu dengeleri kuramaması onu, uzun süre kaygılandırmaya devam etmiştir ve etmektedir de....

İşte iktisat ilminin bu son tanımı bizleri ister iste­mez var gücü ile tasarruf eden, kanaatkar bir insan tipi­ni aramaya sürüklüyor. Bu tip de yiyen içen, fakat israf etmeyen, Kur'ân ahlakıyla ahlâklanmış bir şahsiyettir.

Âyette geçen israf kelimesini, bizi ille de yeme ve içme konusuna yorumlamaya zorlayan bir karine de yok. Bu bağlamdaki israf kelimesi zaman, söz, enerji, dü­şünce gibi konuları da ihtiva edebilir. İşte böyle... Her sahada kısan ve biriktiren insan kıt kaynakları çoğaltacak demektir. Ancak ne var ki bu insanın kalbinde, artan kaynakları yoksula dağıtacak cömertlik ahlâkı da hazır bulunmalıdır. Aksi takdirde cimriliği sebebiyle tekrar israf etmiş olur. Çünkü dikkat ile bakılırsa cimriliğin ayrı bir israf şekli olduğu gözden kaçmaz.

Dünya hayatını anlamak ve bu hayatı Kur'ân'ın perspektivinden yorumlamak da iktisadî dengelerin ku­rulmasına yardım edecektir düşüncesindeyiz. Çünkü Dünya saçıp savurma ve bol geçim yurdu değil, dar bir geçim yurdudur.

Cenabı Hakk, Selâm yurdunda iken Adem (a.s) ile Havva'ya, “Cennet meyvelerinden bol bol, dilediğiniz yerden yiyiniz”[318] buyururken, sıkıntılar yurdu olan Dünyada'da Adem oğullarına: “İsraf etmeyiniz.” ve Peygamberimize de “Eli sıkı olma. Büsbütün de saçıp savur­ma. Sonra kınanır, kaybettiklerinin hasretini çekersin.”[319] Buyurmaktadır. Yani kıt kaynakları savurmayınız. Cennetteki gibi bol bol yemeyiniz. Âdeta sizin için orada dar bir geçim vardır deniyor. Allah'ın zikrinden, nasihatlerinden, yani Kur'ân'dan yüz çeviren için dar bir geçim “Maişeten danken”[320] vardır.

İşte insan eğer Kur'ânî tavsiye ve emirler doğrultu­sunda iktisadî hayatını tanzime yönelirse, iktisadî den­geler elbette bozulmak bilmeyecektir. Durum böyle ol­mazsa, kanaat ahlâkı İslâm'ın en başta tutulan ahlâk anlayışlarından biri olur muydu hiç? Barınmak için hur­ma lifleriyle örtülü kerpiç evleri, uyumak için toprağı ve ağaç gölgelerini, doymak için günde bir iki öyün mutedil ve tek çeşit yemeyi ve içmeyi Tercih eden insa­nın, kıt kaynakları kimlere hediye ve miras bıraktığı bi­zi derin derin düşündürmelidir. İşte bu züht kahraman­ları yalnız yaşatmak için yaşamışlar. Sonraki nesillere ta­ze ve zengin bir Dünya; kirden, pastan uzak, pırıl pırıl bir çevre hediye etmişlerdir.

Ancak iktisat anlayışı, cimrilik, stokçulukla ve yığ­makla kesinlikle karıştırılmamalıdır. İnsanlık eğer ikti­sadî dengelerin refahını yaşamak ve yaşatmak istiyorsa biriktirdiklerini muhtaçlara vermesini de bilmelidir. Aksi takdirde artırılan mal, insanlığa varlık içinde yok­luk yaşatır. İktisadî dengeleri bozar. Sonunda bu denge­leri bozanlar, “Altını, gümüşü yığıp da onları Allah yo­lunda harcamayanlar yok mu İşte onlara elem verici bir azabı mücdele. (Bu paralar) cehennem ateşinde kızdırı­lır, bunlarla onların alınlan ve sırtlan dağlandığı gün (onlara denilir ki): İşte bu kendiniz için biriktirdiğiniz servettir. Artık yığmakta olduğunuz şeylerin azabını ta­dınız” [321] Ayet mealindeki tehdide muhatap olur ve o azabı hakk edenlerden olurlar. Kısaca Kur'ân'ın ekono­mik prensipleri, üretim ve tüketimin dengeli olmasına dayalıdır diyebiliriz. Batı gelişme modeli olan, daha faz­la üretme ve daha fazla tüketme veya zevk için, lüks içe­risinde yaşamak için çok üretim ve hedonist bir hayat tarzı için aşırı tüketim Kur'ân asla tasvip etmez. Çok üre­timin yanısıra daha fazla tüketme ne olursa olsun; fay­dalı faydasız, zaralı, hatta öldürücü ve insanlık için sonuçlarını düşünmeden üretme anlayışının aksine, ken­di prensiplerine dayalı İslâm ekonomisi gelişmeyi değil, “denge”yi hedef tutmaktadır.[322]

Bu itibarla biz Kur'ân'daki iktisadî dengeyi, istihsal ve istihlak dengesi olarak yorumluyoruz. Üretim de tü­ketim de ihtiyaç kadar... Nelerin ihtiyaç olduğuna da Kur'ân karar verecek... Çünkü insan, ihtiyaçları belirle­mekte becerikli ve hem de akıla olamamıştır. Bu yüz­dendir ki erişilmesi bazılarımız için bir hayâl olan lüks ve israfın kucağına, insanlığın bir çoğu itilmiş durumda­dır. İslâm fıkhın hacet-i asliye diye belirlediği mikyas gerçekten ne kadar harikadır. İnsanlık top yekun bu noktayı üretimin nihaî sınırı olarak belirlemiş olsalardı, acaba bu günkü dünyanın iktisadî çehresi nasıl bir şekil alırdı? Gerçekten bu araştınlmaya değer bir konudur kanaatindeyim. Bu gün biz bünü bir insanlık ailesi ola­rak astronomik boyutlardaki üretim hedeflerine vara­bilmek için, uhrevî hayata sarfetmemiz gereken enerji­yi de bu çarpık ve doyumsuzluğun sembolü olan iktisa­dî hedefleri gerçekleştirme yolunda harcarken acaba nasıl bir neticeye varmış oluyoruz? Günde üç öğünde en az üç kap yemek yemek için çalışan bir insan, ebedî ha­yatını kazanmak için bir zaman ve enerji bulabilir mi acaba? Çağın bu etekleri tutuşmuşcasına koşuşturan in­sanı, iktisadî denge şuurundan mahrum olduğu için dünya ve ahiret bütünlüğünü bozmuş ol muyor mu? Böyle davranmakla ruhunu aç bırakırken, dengesiz bir hayat biçimi sergilemiş olmuyor mu?!...

İşte her şeyi isteyen, doyumsuz, dünya malına ta­mah ederken, dünyada olmanın asıl maksat ve hikmeti­ni unutan insan ya aşırı israf veyahut da aşırı kısmak su­retiyle yanı cimrilik ahlâkı ile iktisadî dengeleri de boz­muştur. Oysa ihtiyaç duyduğumuz kaynaklar ne kadar kıt veya fazla olursa olsun Kur'ân'ın emir veya tavsiye ettiği bir biçimde sergeleyeceğimiz iktisadî bir yürüyüş bize, bu dengelerin de huzur ve sükununu yaşatacaktır inancındayım. [323]

 

Zekat,  Faiz,  İçtimaî Ve İktisadî Dengeler

 

Maddede gözlenebilen fiziksel ve kimyasal her alış veriş, günlük yaşantımızda da göze çarpmaktadır şüphesiz. İnsan hep nefes alamaz. Bir noktadan sonra ne­fes vermek zorundadır. Sınırlı bi cisim sonsuza kadar dolamaz. Bir noktadan sonra boşalması lazımdır. Isınan ci­sim de yine öyle... Bir zaman sonra ısı fazlasını vermek zorundadır. Bütün bu alış verişler insana öyle geliyor ki varlığın muvazene halini yakalamak için bir nevi çırpı­nışı, cehdi ve gayretidir.

İşte iktisadî hayatta fert de böyledir bir balama. Elinde çeşitli vesilelerle yığılan malı vermek zorunda­dır. Aksi takdirde cemiyet aşırı zenginlerle aşırı fakirle­rin bulunduğu dengesiz bir ünite durumuna düşecektir. Oltaya çıkan bu dengesizlik de diğer bazı dengesizlikle­ri davet edecektir.

İşte bu bakış açısından bakarak biz, İslâm'daki ze­kât müessesesinin, iktisadî ve içtimaî dengelere nasıl hizmet ettiğini açıklamaya çalışacağız.

Zekât temizlik ve nema (büyüme, gelişme) demek­tir.[324] Zekât vermek ise bu bir nevi aşırıya doru giden büyümeyi verme, azaltma, fakir ile zengin arasındaki uçurumu dengeleme işlemidir. İnsan takatinden fazla yükü atınca nasıl ferahlıyorsa, farz kılınmış bu hakkın ödenmesiyle de insan borçtan kurtulmuş ve vicdanını temizlemiş oluyor. Aynı zamanda nefsini ve kalbini de cimrilik ve bencillik gibi ahlâktan korumuş oluyor.[325] İktisadî ve içtimaî bütün dengesizliklerin temelinde de bu ahlâlcı görebilmek için sanırım çok fazla bir dikkat gerekmeyecektir.

İçtimaî dengesizlikler bir toplumda, bir grup insa­nın aşırı zengin, bir grubunun ise aşırı fakirliğinden kaynaklanmaktadır, “İslâm ise insanların fakirlik ve ihtiyaç içerisinde kıvranmalarından hoşlanmaz. Herhangi bir yerde bulunanlar içerisinde bir kişi olsun aç sabahlaya­cak olursa onların üzerlerinden Allah'ın himayesi kalkar.[326]

Bugün denge kavramının en fazla kullanıldığı bi­lim dallarından birisi de iktisat ilmidir. Fiziksel bilimler­de olduğu gibi iktisat ilminde de dengesizlik hoşlanıl­mayan bir durum[327] olarak kabul edilir ve bütün iktisat uzmanları bu huzursuzluğa çare ararlar.

Dünyada bugün toplumların ve devletlerin iktisa­dî hayatında kusursuz bir denge hali, yani istikrar hali gözlenemezse de, kalkınmış ülkelelerin iktisadî hayatı kısmi de olsa denge durumu arz etmekten uzak değildir.

Meselâ “Amerika'nın iktisadî sistemi her ne kadar kapitalizm olarak nitelendiriliyorsa da bu rastgele bir ifade ve kolay bir yorumdan ileriye gitmez görüşünde­yiz. Bu sistem iyi bir şekilde gözlendiği ve tetkik edildi­ği zaman, bu sistemin kontrollü serbest teşebbüs olduğu gözden kaçmaz. [328] Bu durum da peygamber Efendi­mizin piyasaya narh koymak ve fıatlara müdahale et­mekten çekinmesi ile tevafuk arz etmektedir. [329] Nitekim Amerika, iktisadî sistemlerini büyük ölçüde rahata kavuşturmuş devletlerin başırıda gelmektedir. Bu devle­tin iktisadî hayatında hür teşebbüs ve bir takım zaruri müdahalelerin dışında tam bir serbest piyasa ekonomisi gözlenebilmektidir. Bu zaruri müdaheleler de serbest pi­yasa ekonomisinin ruhunu zedelemekten oldukça uzaktır. Meselâ gıda maddeleri ve ilaçların satışları; bo­zulmuş yiyecekler, yanıltıcı reklamların yapılması ve zehirli maddelerin satışlarının yasaklanması gibi...

Bu gibi misâller de gösteriyor ki Amerika'daki ikti­sadî hayatın dengesi devletçe yapılan bir planla değil, serbest piyasanın kendiliğinden dengeyi arayıp bulmasındandır. Devlet sadece hukukun işleyişini kontrol edi­yor o kadar...

İşte bir bakıma içtimaî sistemlerle çok yakından ilişkili olan iktisadî sistemlerde bir takım hukukî müda­halelerin denge sağladığı gözlemlerden uzak kalmamakadadır.[330]

İktisadî hayatı dengeli kılacak Kur'ânî emirlerin başırıda zekât, yasakların başırıda ise faiz gelmektedir.

“İslâm, toplum kesimleri arasındaki aşırı ekonomik farklılıkları hoş karşılamaz. Çünkü bunda ruhu ve vic­danı dejenere eden bencillik, katılık ve tam'a vardır. Bunda muhtaçları hırsızlığa ve gasba zorunlu olarak gö­türen veya zillete, şerefini ve yüceliğini satmaya mec­bur eden özellikler vardır. Bütün bunlar ise aşağılık şey­lerdir.

İslâm, malın “zenginler arasında dönüp dolaşan bir devlet” [331] Hatta bir sömürü ve egemenlik vasıtası olma­sını, çoğunluğun harcayarak bir şey bulamamasını hoş görmez. Çünkü bu, sonunda bu ümmet içerisinde hayatın, çalışmanın ve üretimin dondurulması sonucunu ve­recektir. Oysa bir ümmetin büyük çoğunluğunun elin­de mal varsa, malın bu büyük kısmının hayatî zaruret­lerinin alınmasına harcanmasını sağlayacak, böylece mallara yöneliş çoğalacak, bu da üretimin çoğalması so­nucunu doğuracaktır. Bu ise çalışabilecek durumda olan herkesin çakmasına imkân sağlayacaktır. Böylelikle ha­yatın çalışma, üretim, tüketim çarkı, tabiî, verimli ve dengeli “dönüşüne” devam edecektir.

İşte zekât, iktisadî aşanlıkları frenleyen ve bu yö­nüyle de iktisadî “dengeleri” sağlayan Kur'ânî emirlerin birkaçından sadece biri ve en önemlisidir. Allah (cc)'ın her şeye koyduğu bir sınır ve çizgi vardır. Hiçbir şey kendisine Allah (c.c) tarafından çizili bu sınırı aşamaz ve aşmamalıdır da... Eğer aşarsa ortaya eşyanın kendi öz ta­biatının bile hoşlanmadığı durumlar çıkar ki bu duru­ma her bilim dalında adı, kavranılan ve ifadeleri farklı bile olsa, (dengesizlik) denir.

Bu bakımdan zekât farizası da, Allah'ın zenginlik için koyduğu bir sınır ve durma veyahut da da yavaşla­ma noktasıdır. Eğer bu durum ve yavaşlama noktası ta­yin edilmezse zenginlik, belirli fertler elinde bir sömürü, böbürlenme, insanlara haksız yere tahakküm etme, in­sanların hemcinsinden kendilerini farklı görmesi, tuğ­yan etme ve hatta zulüm ve cimrilik gibi kötü huylann kaynağı olmaya doğru bir istidat kazanırdı.

Bu yüzden zenginliğin ve fakirliğin dengesizliği ne­ticesi ortaya sevimsiz, dev bir ehram çıkar. İnsanlar ise bu piramidin sivri ucuna hizmet eden zavallı köleler olur. Uçurumlar devleşir ve bu uçurumlann arasını da ancak içtimaî kinler doldurur. Birbirine kin duyan top­lulukların akıbeti ise malumdur.

Bu yüzden Yüce Allah “Mal, sizlerden zenginler ara­sında bir devlet olmasın” [332] ihtarıyla iktisadî hayatımı­zın “dengesini” tehdit eden bir gidişata bir nevi yasak ge­tiriyor.

Bugün iktisadî kalkınma yollannda zenginler sade­ce, zenginleri finanse ediyor. Fakirlere borç verilmiyor. Sadece zenginlerin birbirini finanse ettiği para, bir nevi stok edilmiş ve biriktirilmiş oluyor. İşte bu stok fakirle­re doğru boşaîtılmıyorsa toplumda fakire zulmediliyor demektir. İnsanlığın bir kesimi açlığa mahkum ediliyor demektir. İşte “Onlar ki altını, gümüşü biriktiriler..” me­alindeki âyet-i kerime Allh(c.c.)'ın verdiği maldan fakiri ve fukarayı mahrum eden zengin sınıfa bir tehdit muhtavası taşımaktadır.

Biriken ve hantal bırakılan mal bir nevi israf edil­miş oluyor. İnsanların rızkını başka bir usulle elde tut­ma, hapsetme anlamına geliyor.

“Para, durması ve çalışması ile mahiyet kazanmak yerine, zatı ile nema ifadesi mahiyetinde... Eğer çalıştınlmıyorsa durduğu yerde her yıl dini vergisini ödeyecek ve muayyen bir vade sonunda zekât mükellefiyeti sevi­yesinin altına düşecek olan miyar ve despot kıymet pa­ra sahibine: “Ya beni işlet, çoğalt, vergimi ödeyerek te­mizle yahut felce uğratarak sıfıra inmeme razı ol der gi­bidir.”[333]

Allah (cc), şehvet, kin ve gadap gibi aşırı istekleri nasıl yasaklanyla frenleyip denge ve itidal halinde tut­mak istiyorsa, dünya malına tam'a ve aşırı zengin olma hırsını ve esasta eşit olan bir insanın diğer insandan mal­ca çok farklı konumlara gelmesini de böylece dengele­miş oluyor.

Uygulandıktan zaman toplumun içtimaî ve iktisa­dî dengelerini alt üst eden, dengeleri ya toplum veya­hut da devlet lehine bozan “Sosyalizm” ve “Komü­nizmin” en büyük düşmanı İslâm'da, faizin haram ve zakâtın tarz olmasıdır. Bu ideolojilerin bağlılarının İs­lâm'da hayran oldukları ve hayranlıklarını gizleyemedikleri iki esas budur.[334]

“Şu var ki, hem şahsi mülkiyete açık, hem de ayni mülkiyetin murakıbı olan ve böylece aradaki tezadı kal­dıran ve her tarafın hakkını koruyan İslâm'ın bu topla­yıcı hikmeti bütünüyle mülkiyet düşmanı, maddeci yo­bazların idrakine sığmaz. Zekât (kapitalist ve antikapita­list) sistemler arası terazinin muvazene noktasını gösTercn ilahî ölçüdür. [335]“ Bu izahatlardan da anlaşılıyor ki ze­kât, Allah (cc)’ın iktisadî ve içtimaî dengeleri büyük öl­çüde kuran ve koruyan bir emridir.

Faize sıra gelince o, insan cemiyetlerinde daha baş­ka bir dengesizlik doğuruyor. Bu muamelenin yasaklanmasıyla Kur'ân, zekâtta olduğu gibi faiz alarak sınırsız bir büyüme gösTercn zenginlere dur derken, faiz vere­rek ezilip yok olmak tehlikesine düşen fertleri de koru­muş oluyor,

“Sermayenin işten üşendiği, rehavet uykusuna dal­dığı ve keyfine baktığı hallerde, nefsine bir nevi terleme hakkı tanınması yolunda, zehirli bir köpürüş demek olan faiz, servet hegemonyasının zulmüdür, ferdî ve ce­miyeti, olanca ruhu ve maddesiyle kemiren bir zulüm... Bu işin farkına vanmış olan sosyalistler İslâm'ın faiz ya­sağına bayılırlar ama bu yasağın bağlı olduğu dini teme­le inanmazlar.

Bilindiği gibi, faiz habasetinin en bariz şekli para üzerindedir ve hem fazla ödemede anlaşmak (akit), hem de borçlanmak, karz şeklindedir. Bu vaziyette faizi alan da veren de en acı haramı işlemek mevkiinde.[336]

Faiz muamelesi bir bakıma malî bir siyâset ve ikti­sadî bir politika şeklinde toplumumuzda hemen hemen tamamıyla meşruiyet kazanmak üzeredir. Zaten devle­tin siyâseti faizi meşru kabul etmektedir. Bir milletin izlediği malî siyâset, sosyal denge ile çok yakından ilişkilidir.[337]

Esasen Kur'ân'da kesin çizgilerle yasak edilen dav­ranışlar işlendiği takdirde, ortaya daima bir çeşit denge­sizliğin çıktığı gözlemlerden uzak değildir. Ancak ne var ki sosyal yapı iktisadî, hukukî ve siyâsî bir çok unsurlar­dan oluştuğu için, herhangi bir noktadan başlayan den­gesizlik, hemen diğer sosyal organlara sirayet kabiliyeti göstermektedir.

İktisadî dengenin oluşabilmesi için, sürekli artan beşerî ihtiyaçlara sürekli üretim zarurî görülmektedir. Üretim ve tüketim dengeli olmak zorunda! Üretim hali hazırda fazla olsa bile ihtiyaçlar o fazlalığı çok kısa bir za­manda tüketecek istidattadır. İşte faiz bu dengeyi altüst etmektedir. Üretimden uzak, münzevî bir tavırla fırsat kollayan faizci, her an bir zaafı, bir düşkünlüğü ve bir ça­resizliği sömürme sevdasındadır. Birikmiş sermayeyi; bir bakıma emeği ve alın terini oturduğu yerden avlama ile geçinen asalaktan başka bir şey değildir faizci. Uzaydaki kara delikler gibi... İşte böyle bir kaç faizcinin türediği toplumda yatırımlar, dolayısiyle de üretimler duracak, mevcutları ise yutulacaktır. Faizci çalışmadan cemiyette biriken alın terini ve sermayeyi böylece sömürüp dururken, farkında olmadan hem cemiyeti, hem de kendi ma­lî gücünü eritecektir. Cemiyeti yutarken yok eden bu canavar, sonunda kendisi de şişerek patlayacaktır.

Çünkü faizle para alan ya en basit planda karnını doyurmak için faiz verecek veyahut da üretim maksa­dıyla bir finans kaynağı oluşturmak, kendisine bir iş bulmak için... Her halükârda faiz alan verimsiz hale gele­cektir. Ya faizciye tam teslim olacaktır veyahut da faiz ile aldığı parayla ürettiği mala karşısındaki faizciyi hem emeksiz ve hem de risksiz olarak ortak edecektir. Bu du­rumda üreticinin, istenen randımanı alamadığı için şev­ki kırılacak, sonunda parasını faizden kurtarıncaya ka­dar ezilip perişan olacaktır. Veyahut da ürettiği malları pahalıya satmak zorunda kalacaktır. Her zaman faiz alan kimsenin zararı cemiyete doğru yayılma gösTerc­cektir.

İşte bu durumlar, üretici-tüketici dengesini, alış ve­riş, kısacası ticarî dengeleri bozacaktır. Toplumda artan her faizci, asalak bir işsiz demek olacaktır. Bu işsizlerin sayısının artması üretimi düşürecek, ya da faiz ile üreti­len malların maliyeti yüksek olacaktır. Sonuçta üretim düşük, mal pahalı, tüketici fakir ve sömürenlerin çok ol­duğu bir toplum manzarasıyla karşı karşıya kalırız ki iş­te bu toplum, dengesizliğin de ötesinde kaotik bir yığın halini yasayan bir kalabalık olmaktan ileriye gidemeye­cektir.

Toplumun her çeşit dengesi ise, yalnız haklara say­gı prensibinden geçer. Buna hakk kavramını işlerken de değinmiştik. Bu yüzden Cenabı Hakk, faizi yasakladık­tan sonra insanlığa: “Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız.”[338] Yani fazla olanı almamak suretiyle, hem hak­sızlık yapmamış, hem de anaparanızı bırakmamak, ver­diğinizi fazla ve noksan olmaksızın almak suretiyle hak­sızlığa uğratılmamış olursunuz.[339]

“Ey iman edenler! Faizi kat kat yemeyiniz, Allah'tan korkunuz, ola ki kurtulursunuz.”[340] Gibi ihtar ve tembihlerin çok yönlü faydalarının yanı sıra biz tezimi­zin mevzuu olmak yönüyle yorumlarımızı denge nok­tasına çektik. Yoksa Kurân’ın her emir ve yasağını den­ge vakasına hapsetmek gibi bir yanlışa asla düşmek iste­miyoruz.

Araplar cahiliye devrinde, borcun vadesi geldiğin­de; “Ya ödersin, ya da artırırsın” derlerdi. Borçlu borcunu öderse ne âlâ... Ödeyemezse borcun vadesi uzatılır, mik­tar da artırılırdı. Her sene bu minval üzere devam eder, az olan borç artar, esas borcun kat kat üstüne çıkardı.[341] Dolayısiyle ekonomik gücü olmayan borçlular, birer köle haline gelirdi.

Borçlu ile borç veren arasında insanî rabıtaları ge­liştirmek, yardımlaşma duygusunu ve ahlâkını kemâle erdirmek için Cenabı Hakk, ribayı kaldırmış, O'nun sev­gili Rasulü de onu mübarek ayaklarının altında çiğne­miştir. Faiz canavarı O'nun ayakları altında can verdiği gibi ümmetinin de ayakları altında can vermelidir.

İnsanların fırsat sömürüsü yapmadan, fakirin, düş­künün Ve çaresizin zaafını sömürmeden, karşılığını Al­lah'tan beklemek kaydıyla borç veren ve alan mü’minlere de Rabbımız; “Ne zulmediniz, ne de zulmolununuz.”[342] “Borcun üzerinden bir şey almayınız, alacağını­zın aslından da bir şey kısmayınız. Bilakis alacağınızı tam alınız.”[343] Gibi emirlere uyarak, borç alan ve veren mü’minlerin arasına bir ölçü, bir ahenk, bir doğru yol koyuyor. Parasını riske atan mü’minin kaybını, yani bu riskten doğan meşakkatinin karşılığını ise ahirette ödemek kaydıyla Yüce Allah kendi uhdesine alıyor.

İşte Yüce Rabbımız içtimaî ve iktisadî dengeleri böylece zekâtı emir, faizi nehyederek sağlıyor.

“İslâm ekonomisi dengedir. Batı ekonomilerinden çok daha geniş bir insanî alanı kaplar. Ümmetin yöne­timi konusundaki düşünce, ilahiyattan çevrebilime ka­dar uzanır gider.”[344]

İşte bütün bunlardan anlaşılıyor ki insanlığın birbi­rine yapacağı her türlü ihsan, yardımlaşma, sadaka, ze­kât, fitre kurban ve hatta ilmî ve fikri mübadele, cemi­yetin dengeli bir bütün oluşunu te’min maksadına yö­neliktir. İnsanlığın ferdî ve toplu hayatı dengeli olmaya muhtaçtır.

Bu bölümde ortaya koymak istediğimiz ana fikir, zekatların verilmesinin toplumda vasat bir ekonomik statü kurabileceği fikriydi. Zekât ve her türlü insanî da­yanışma, sılayı rahim yapma, ihsan ederken yakın akra­balardan başlamak gibi islâmî ameller bile sosyal denge­nin te'sisine müütevecdhtir kanaatindeyiz. Meselâ İs­lâm, babanın ailesine, çocuğuna ve hanımına yedirip içilmesini, giyindirip kuşatmasını bile bir sadaka kabul eder. Kurban etlerinin taksiminde İslâm fıkhı, eğer aile kalabalıksa hepsini evinde saklayabilir demektedir. Bu­nu belki yadırgayanlar olur. Fakat İslâm'ın maksadı top­lumu kurtarmaktır. İnsanın kendisi ve ailesi de cemiye­tin bir cüz'ü değil mi? Nereden başlayarak veriseniz ve­riniz, cemiyetin bir parçasını zaruretten kurtarmış ol­muyor musunuz? Veya tersini düşünün... İnsan endi ai­le fertlerini mağdur etmekle cemiyetin bir parçasını aç­lığa mahkum etmiş, onun bir parçasını hasta etmiş ol­muyor mu? Bütün maksat da insan cemiyetlerinin bu bölümlerini koruyup gözeTerck cemiyetin yapısını den­geli bir bütün haline getirmek değil midir? İşte bu yüz­dendir ki kişi kendi ehli beytine yaptığı harcamalar, ki­şinin helal rızık araması, sorumlu olduğu aile fertlerine iyi bakıp giydirip yedirmesi toplumun bir parçasını ikti­sadî ve dolayisiyle de sosyal bir denge noktasına taşıma­ya devam edecektir. Herkes vazifesini yaparsa, herkes kapısını süpürürse... [345]

 

Sosyal Denge

 

Kur'ân-ı Kerimdeki denge kavramları eğer tesbi-timizde yanılmamışsak, eh çok içtimaî (sosyal) dengeyi kurmak ve korumak yolunda öğütler vermektedir.

Toplumun en küçük birimi ferttir. Fert bir bakıma toplumun özü, yani canıdır. Bu nedenle de toplumun ahlâkı ferdîn ahlâkını aksetirmektedir. Eğer toplumu oluşturan fertlerde kusursuz ve ideal bir ahlâk varsa top­lum ahlâklıdır. İstikrarlı, adil ve dengeli bir toplumdur. Bu toplumun fertleri arasındaki münasebetler de arzu edilene, yani idealizme çok yakındır. Eğer cemiyette her fert ayrı ayrı bir ahlâk özelliği sergiliyorsa o toplum, subjektiv manada toplum değil, yığındır. Çünkü cemi­yet, belirli bağlarla, objektif veyahut da sübjektif bağlar­la bağlanmış bir ünite, yani birliktir. Yığın görünüşte bir birlik arz ederse de bu manada kaos ve kargaşadır.

Adı ve şekli ne olursa olsun çeşitli devlet ve cemi­yet nizamlarının ahlâkî temellerini incelediğimizde gö­receğiz ki ferdî karakterler, cemiyetlerin dengelerini kurmada temel bir yasa gibi durmaktadır. Bu fertlerin kurduğu çeşitli cemiyet nizamlanm da şöyle sıralamak mümkündür. Hayvan insanın cemiyet nizamı, drama­tik insanın cemiyet nizamı, ideal insanın cemiyet niza­mı... Cemiyetlerin nizamlarını, onların dengeli hali olarak yorumlamakta da bir sakınca yoktur kanaatinde­yim.

Her şeyden önce “devlet” ve “nizam” fikrinin insan­lığın anarşiden kurtulma çabasından doğmuş olduğuna işaret etmekte fayda mülahaza ediyorum. Nasıl ki duyu­larımız kaosla yüz yüze gelip, huzursuzluğa gömülüyor ise ise ve nasıl ki akıl, anarşiden kurtuluşumuzu arzulu­yorsa “cemiyetlerin nizamı” da anarşinin doğurduğu bunalımdan insan gruplarının kurtulmasını ifade eder.[346]

Kur’ân’ın da insanlardan kusursuz bir cemiyet niza­mı kurmalarını istediği çok açıktır. “Onlara yeryüzünde fesat çıkarmayın denildiği zaman, biz ancak ıslah edici­leriz, derler. Şunu bilin ki onlar bozguncuların ta kendileridir.”[347] Mealindeki âyet, Kur’ân’ın bu isteğini isbat için kafi bir delildir. Çünkü Yüce Rabbımız bu âyet me­alinde insan gruplarını anarşiye sürükleyen ve cemiyet­lerin nizamını bozan fesatçı fertleri tehdit etmektedir. ALLah (c.c) hiç bir dengesizlikten yana değil. Her türlü hayat için, özellikle de insan topluluklannın hayatı için anarşinin, kargaşanın ve kaosun kötülüğünü ilan edi­yor.

Mamafih yalnız insan grupları değil, canlı ve cansız her varlık “kaostan”, “dengesizlik” ve “kararsızlıktan kaçmak temayülündedir. Yaşadığımız âlemden atoma kadar bütün varlıkta kaostan kaçma eğilimini duyulamamak mümkün değildir.

Atom, anarşik ve çok küçük taneciklerin kaostan kurtuluşunu mücdeler. Bir merkez ve onun çevresinde­ki taneciklerin, bir ölçü ve oran içerisinde ahenge ulaş­masıyla somut dünyanın kurulmaya başladığını görü­rüz.

Bu zerreciklerin bir merkez ve çekirdek etrafında­ki nizam ve intizamı nasıl merkeze itaatle ve denge kanunlarıyla kuruluyorsa, işte içtimaî nizam, sosyal denge de Peygamber etrafındaki fertlerin O'na tabi olup kendi ferdî noktalarında görevlerini yapmakla oluşabiliyor. Toplumun çekirdeğinde ya bir peygamber veyahut da peygambere tabiî olmuş ideal bir insan lazımdır.

Dağınık ve seseri parçacıklar, bir merkez veya prensip etrafında kümelenerek “nizama”a zorlanırlar. Çokluğun birliğe ihtiyacı, çokların “bir” in etrafında kü­melenme zaruretleridir ki işte nizam buna diyoruz. Varlık çokluktan, yani başka bir ifadeyle serseri ve kaotik bir ortamdan nizama doğru zorlanmaktadır. Başka bir ifadeyle, cansız varlıkların, bitki ve hayvanların top­lanıp, nizama girmeleri çok katı kanunlara bağlanmış­tır. Yani “genel denge” prensibi, müsbet ilimlerin verile­rine ve gözlemlerimize bakılarsa cansızlarda, bitki ve hayvanlardaki mevcut nizam ve denge çok kesin, sert ve cebrî kanunların tahakkümü altındadır. Bu varlıklar kendilerini kuşatan fizikoşimik veya biyolojik zorlama­ların mahbesinde kıpırdar dururlar. Onlar zaruretlerin sürükleyip götürdüğü katı kanunların elinde şuursuz robotlar durumundadır.

Fakat durum, insan grupları için başka görünüşte­dir. İnsan, idare edilmesi en güç varlık durumundadır. O âdeta kendi nizamını kuramamanın çilesini yaşamakta­dır.[348]

O âdeta: “İnsan kendisinin başıboş bırakıldığını mı sanır?” [349] Ayet-i kerime mealinde işaret olunduğu gibi, kendisinin başıboş bırakıldığı inancındadır. Böyle bir in­san tarih boyunca birçok cemiyetler ve devletler kurdu. Fakat kurduğu her cemiyet ve devlette kendi iç dünya şuadaki kaosu yaşadı. O cemiyet ve devletlere sosyal bir denge, içtimaî bir nizam getiremedi.

Kâinatta yaradılışından bu yana her şey, cemat, ne­bat ve hayvanat her şey dengeye kavuşmuş, sükunet ve mutlak bir itaat halini yaşıyordu artık. Ama insan hala aradığı nizamı bulamamıştı. Nice anayasalar hazırlandı. Rabbımız'ın kanun koyuculuk sıfaünı üzerine alarak kanunlar yaptı ve hatta uyguladı ve fakat kendi ruhun­daki kargaşayı, kurduğu topluma sıçramış olarak gördü.

İnsanın bu kararsız ve dengesiz haline acıyan Rabbımız, onlara peygamberler, nizama davet eden kitap­lar, şaşmaz kanunlar gönderdi. Gönderilen bu kurtarıcı­lar taşlandı ve uğursuz sayıldılar. “Elçiler şöyle cevap verdiler: Sizin uğursuzluğunuz, sizinle beraberdir. (Bu kaos, bu dengesizlik, bu intizamsızlık, sizinle bir olmuş, içinize taht kurmuş oturuyor, demek istemişlerdir.) Size nasihat ediliyorsa bu uğursuzluk mudur? Bilakis siz aşı­rı giden bir milletsiniz. Derken şehrin öbür ucundan ko­şarak bir adam geldi. “Ey kavmim! Dedi. Bu elçilere uyunuz. Sizden herhangi bir ücret istemeyen bu kimselere tabi olun. Çünkü onlar hidâyete ermiş kimselerdir.”[350]

Fakat insanlık bu nasihatları dinlemedi. Bu yüzden de içtimaî nizamını kuramadı. Neticede üç insan tipi zu­hur edip, üç nizam kurdu.

Birinci tip, nefsi emmarenin kölesi olduğu için “hayvan insanın cemiyet nizamını kurdu.” Bu nizam in­sanı hayvan olarak görür. Bu nizamda insan ya ekono­mik hayvan, ya da alet ve iş yapan hayvandır. İnsanın temel ihtiyaçları ve güdüleri diğer hayvanlarla ortaktır. Onlardan farklı olarak düşünce yetisine sahiptir. İşte bu yetisiyle alet yapabilmekte ve endüstriyi kurabilmekte­dir. Fert bu nizamda cemiyet içerisinde ve cemiyet için vardır. Hatta bazıları daha da ileri giderek fert yok, ce­miyet vardır, demektedirler. Gerçekten de bu nizamda fert yoktur. Kaybolup gitmiştir. Cemiyete feda edilmiş­tir. Ferdîn hakkı yok, sadece vazifesi vardır.

Halbuki içtimaî dengenin bozulması bazen de fer­dîn topluma veya toplumun ferde yenik düşürülmesiy­le ortaya çıkmaktadır.[351] Oysa gerçekte fert de vardır, toplum da... Sosyal denge, ikisinin varlığını kabulle oluş­maya başlar. Sosyal dengenin oluşması için İçtimaî den­ge, fert, toplum ve devlet gibi müesseselerin hukukunu tanıyıp vermekle husule gelir. Toplumun kuvvetini temsil eden devletin yargı ve kaza organları bu dengeyi ilahî adaleti gözetmek suretiyle kurabilir. Fert toplu­mun yapısı içerisinde haksızlığa uğradığı zaman toplu­mun temsili kuvveti olan devlet ferdîn, topluluk her­hangi bir fert tarafından tehdit edildiği zaman da bu temsili kuvvet toplumun yanında yer alır. İşte bu denge­leme işlemine hukukun üstünlüğü ilkesinin korunması diyoruz ki içtimaî dengelerin oluşturulmasında biricik unsurdur. Gerçi ferdîn tutarsız ve haksız hoşnutsuzluk­ları bu dev ünite içerisinde erir, kaybolur, ancak ferdîn hakkı da devlete çiğnetilmez. Eğer böyle olursa bu dev­let, kendi temel unsurlarını en küçük yapı taşlarını yok etmek istiyor, kemiriyor demektir. Yani yıkılışını hazır­lıyor demektir. Âdeta kansere tutulmuştur bu devlet. Cemiyet, millet ve devlet gibi yapıların dengeleri o ka­dar hassastır ki en küçük bir haksızlığı bile taşıyamaz. Hülâsa bu müesseselerin hiçbiri diğerine feda edilemez. Ferdî nasıl yok sayabiliriz ki?... O vardır ve Allah'ın mu­hatabıdır. Toplumu nasıl yok sayabiliriz ki?... O vardır ve onsuz insan yaşayamaz. Yalnız kalır. İnsan bu âlemde bir Robenson hayatı süremez ki... Sürebileceği düşünülse bi­le, bu hayat tarzı Allah'ın muradı değildir.

Gelelim ikinci tipe... Yani Dramatik insana!

Dramatik insan şuursuz bir vazife adamından çok, hakkını arayan adamdır.[352] Artık fert olma, kendini bul­ma ülküsü içerisinde uyanmış insan, içinde yaşadığı top­lumla mukavele yapan, karşılıklı hak ve vazifeler icra eden ve arayan insandır. [353] Bu tip insan “levvame” mer­tebesindedir. İdealizmi arar bulur ve fakat çok geçme­den bu hâli kaybeder. Ağlar ve üzülür. Yalpa vuran bir tekerlek gibi denge peşindedir. Bu insanın cemiyet içeri­sindeki davranışları da kendi ruh âlemi gibidir. Henüz bir sosyal denge kuramamıştır. Fakat arayış içerisinde­dir. Önce dengeli bir insan olma, sonra da dengeli top­lum kurma sevdalısıdır. İdeal insanın cemiyet nizamı ile hayvan insanın cemiyet nizamı arasında bocalar du­rur.

Üçüncü tip insan, sayısı pek az olan insan tipidir. Sürü endişesinden ve ego (ben) ihtirasından kurtulmuş insandır. O, grubun normlarına da, kendi bencil istekle­rine de pek önem vermez. O, cemiyet ve fert çatışmala­rının üstüne sıçramış, toplumu da ferdî de Tanrılaştır­maktan kurtulmuştur. O, düşünce, inanış ve davranışla­rını ebedî hür, bir ve sonsuz gerçek olan Allah'a göre dü­zenler. O, kendi egosuna da cemiyete de boyun eğmez. İdeal insan her şeyden önce ve sonra, yaşayan bir şehit gibidir. Ancak ne var ki tarihin akışı içerisinde o, pek en­der olarak nizam ve kadrosunu kurabilmiştir. Bütün in­sanlığın ideal insan haline gelmesine lüzum ve zaten im­kân da yoktur. [354] Ancak her insan ilahî teklifleri ifa ede­cek, Allah'ın yasak hudutlarını çiğnemeyecek, kafi emirlerini, yani farzlarını yerine getirecek bir idealizme uluşmak mecburiyetindedir.

Sosyal dengeyi, Allah (c.c)’ın insan topluluklarında oluşturmak istediği nizamı, ideal insanlardan kurulu bir avuç liderler kadrosu gerçekleştirebilir. Sürü onlara sa­dece uyar. Bu muhteşem kadro dünyadan çekilince sürü tekrar kendi hayatını yaşamaya döner. Allah'ın Sevgili Rasulü'nün ve O'nun güzide arkadaşlarının kurduğu muhteşem kadro bu nizamın tarih içerisindeki en par­lak örneğidir. Bu büyük kadro hayattan çekildikten son­ra hayvan insan ve dramatik insan bu nizamı çarçabuk istilâ etmiş ve insanlık bu ideal nizamı hazmedecek sevi­yeye henüz ulaşamadığından şimdilik vahyin bu nurânî nizamı sanki yeryüzünü tekrar aydınlatmak için za­manını beklemek üzere gökyüzüne çekilmiştir.

İdeal insanın bu nizamı, asla bir ütopya değil, Hz. Rasulullah’ın zamanında yakın dostları Hz. Ebubekr (r.a.), Hz.Ömer, (r.a.), Hz. Osman (r.a.), ve Hz. Ali (r.a.) devir­lerinde nur kaynağından uzaklaştıkça zayıflamak şar­tıyla da olsa yeryüzünde gerçekleştirilmiştir.[355]

Görülüyor ki ideal insana tabi olmak, ideal bir ce­miyet nizamı oluşturuyor. Her bakımdan ortaya denge­li bir toplum çıkarıyor. Çünkü bu nizamda Allah'ın ka­nunları yürümektedir. Bu toplumda Kur'ân hayata ha­kimdir. Bu durum nazarı itibara alınırsa, İslâm'ın formü­lünün hayatın formülü ile tam mutabakat içinde oldu­ğu bir anda göze çarpar. İslâm daima iç ve dış dengenin gerçekleşmesini arar.[356] Kur'ân'ı Kerim'in ideal insanla­rın icrasıyla hayata dönüşmesi ve bu yüce kitabı hayata tatbik eden ideal insanlara diğer insanların tabi olmasıy­la da sosyal bir muvazene doğar.

Sonuçta bu ideal insanlara metbu şahıslar müslüman olarak Allah'ın “selâm” isminin bir tecellisi olarak yaradılışın kanunu kıldığı dengeyi kurmağa ve koru­mağa çalışırlar. Tarih, dengeyi bozanlarla dengeyi korumak isteyenlerin arasındaki ölümsüz mücadelenin adı­dır. Peygamberler ilahî dengeyi tavır ve davranışlarıyla sembolleştiren ideal örneklerdir.[357]

İnsanlar âleminden, tutun da hayvanlar âlemine kadar her birlikte ve her sistemde dengeyi bozmaya ça­lışan unsurlar nasıl tecriü edüirlerse ideal insanın kur­duğu insanlık ailesinin dengesi de bu dengeyi bozanlara karşı cihat ilan edilerek korunur. Onlar öldürülür. Veya­hut da ilahî ceza müeyyideleri uygulanır. Bu nizamı ko­rumak için yapılan savaş bir boğuşma değil, yaşatmak için hayatı ve hayat için elzem olan dengeleri korumak ve kurmak için yapılan savaştır.

Konumuz Kur'ân'da içtimaî denge olmasına rağ­men sosyal dengelere işaret eden âyet-i kerimeleri sayıp dökmedik. Çünkü Kur'ân'da bu gibi âyetlerin sayısı pek fazladır. Bu yüzden; fesat, fücur, fisk ve tuğyanı yasakla­yan; adaleti, ferdî ahlâkı, nefis terbiyesini; içki, kumar, zina, adam öldürmek, hırsızlık etmek, faiz yemek gibi bütün yasaklara taalluk eden âyetler, içtimaî dengeyi te'sis etmeye yöneliktir ki, içtimaî dengenin bir yönünü oluşturan nefis terbiyesine, evrensel dengelerde insan boyutu konusu içerisinde değinilicektir. [358]

 

Evrensel Dengede İnsan Boyutu

 

İnsan aşırılıklar ve taşkınlıklardan uzak; doğru yolda istikamet üzere gitmek ve doğru olmak sorumlu­luğunu taşır. Ancak istikamette gitmek bir takım güç­lükler arz etmektedir. İnsan, önce doğru yolun tayini, sonra çeşitli alakalardan sıyrılıp, sarsılmadan doğru yol­da sebat etmek güçlüğü ile karşı karşıyadır. İşte bu mis­yonu yüklenen fert Allah'a karşı mes'ul bir insan olma durumundadır. İnsan şahsiyetinin esasında da bu mes'uliyet vardır.[359]

İşte insan bu sorumluluğu ancak nefis terbiyesini gerçekleştirdikten sonra ifa edebilir. Terbiyeli bir nefis herşeyden önce hem kendi derunî duyguları arasında, hem de objektif âlemde dengeleri sağlamış ve sağlayabi­len insandır. Nefis terbiyesi bir bakıma Kur'ân'daki denge anlayışının fertten bir nevi yansımasıdır. Yani kâmil ve mükemmel bir mü’mine bakan, onun hem pisikolojik dünyasında ve hem de fonksiyonel dünyasında Kur'ân'ı okuyabilecektir. Kur'ân'daki denge ve bütünlü­ğü onda görmekte zorluk çekmeyecektir.

Bir bakıma Kur'ân'daki denge Allah'ın Sevgili Peygamberi'nin ortaya koyduğu altmış üç senelik hayatın ta kendisidir deyebiliriz. Bu hayat âlemlerdeki dengenin özü gibi görünmektedir. Şimdiye kadar vermiş oldu­ğumuz örnekler de gösterdi ki gerek cemat, gerek nebat ve gerek hayvanat olsun her grubun birlik ve intizamı­nı denge kanunu ayakta tutuyor. Bu grupların dengesi­ni de bu birliklerin parçacıkları ve atomları sağlıyor. Her birlik içinde fert, Allanın koyduğu cebrî denge prensip­lerine boyun eğmiş durumdadır. Ancak beşerî topluluk­ların temel taşı olan insan, Allah'ın koyduğu kurallara uymuyor, başkaldınyor, fesat çıkarıyor ve neticede in­sanlık âleminin dengeleri alt üst oluyor.

“Güneş, Ay, gece ve gündüz birbirinin yörüngesine tecavüz etmiyor ve hepsi feleklerinde yüzüp gidiyorken”[360] insan kendi çizgisini aşıp gidiyor. Düzeni bozu­yor, sistemlere saldırıyor. İnsan'daki bu taşkınlık tema­yülünü sezmiş olacaklar ki melekler: “Bizler seni hamdinle takdis ve teşbih edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyor­sun?” [361] Şeklinde Âlemlerin Rabbı'na belki de meşveret kabilinden bir soru yöneltmişlerdir.

Allah'ın kurup koruduğu objektif sistemlere kâinat mecburi olarak uyuyor. Buna mukabil evrende denge prensipi iradî olarak yalnız insan tarafından bozuluyor.

“Ay ve Güneş hesap iledir.”[362] “Güneş de takdir edi­len bir noktaya doğru akıp gider.” “Hepsi feleklerinde yüzer. Güneş'in Ay'a ulaşması imkânsızdır.”[363] Gibi âyet-i kerimeler de gösteriyor ki bütün mahlükat çok kesin bir kanuna boyun eğmiş durumda. Âlemin kendi isteği ile dengelenme gibi bir problemi yok. Herşey çok muntazam ve kusursuz işlemektedir.

Ancak bütün bu dengeler sağlandıktan sonra in­san, denge ve düzene davet edilmiş. Dileyen ilahî nizam çizgisine girer, isteyen de taşkınlık gösterir.

Tabiat şaşmaz bir saat gibi işler. Mevsimler düzenli bir biçimde gelir geçer, arılar vahye tabi vızıldar bal ya­parlar. Güneş doğar ve batar. Bütün bu faaliyetler ilahî emre boyun eymiş ve hatta melekler bile... Fakat insan irade hürriyeti ile bir takım davranışlar sergilemek zo­runda olduğu için, hem kendi iç nizamını ve hem de sos­yal nizamını kurmak ve yaşatmakla görevlidir.

Toplumda bir kargaşa varsa bunun sebebini bul­mak için toplumun Kalbine inmeliyiz. Yani ferde inme­liyiz. Çünkü fert insanlık sistemi olan toplumun kalbi ve çekirdeğidir. O bozulursa toplum bozulmaktan kur­tulamaz. Birliğini kaybetmiş birçokluk haline dönüşür.

Toplumların siyasî, iktisadî ve sosyal dengeye ka­vuşması ferde bağlıdır. Toplumların bozulma süreci de iyileşme süreci de fertle başlar. Çünkü ferdî nizam cemi­yete, cemiyet nizamı daha büyük bir insan topululuğu demek olan millete, millî nizam da milletin hukuki, si­yasî, coğrafî ve beşerî sistemi; ahengi, mutabakatı ve sen­tezi demek olan devlete sıçrayacaktır. İnfisah da böyle­dir. Hiçbir birlik, hiçbir sistem toptan, birdenbire ve hız­lı bir biçimde bozulmamıştır. Bozulma yine fertten baş­lamıştır. Ferdî infisah cemiyete, cemiyetin infisahı mil­lete, milletin infisahı devlete, devletlerin infisahı da bü­tün insanlık ailesine sirayet eder. Her iki gelişmenin de yayılma özelliği vardır. Ancak bozulma nefsanî zevklere hitap ettiği için biraz daha çabuktur.

Bu açıklamalardan da anlaşılıyor ki sosyal, iktisadî ve ahlâki dengeleri kurmak için ferdin terbiyesine yöneleceğiz. Onun dengeli devranış ve düşünceler sergeleyen ideal bir tip olmasına gayret gösTercceğiz. Bir balama nefsi yani kişiyi terbiye edeceğiz. Kişinin terbiyesi de öze bağlıdır. Yani kişinin kalbine! Çünkü işin esası budur.

Peygamberimiz (s.a.v) de “İnsanda bir et parçası var. O doğru olursa bütün vücut doğrulur. O eğri olursa bü­tün vücut eğri olur. Uyanık olun o et parçası kalp'tir.”[364] Buyurmaktadır. İnsan fıtratının merkezindeki kalp fe­sat bulduğa zaman insan yaradılışının dengesi bozuldu­ğu gibi, kâinatın merkezini oluşturan, onun ağırlık, yani kütle merkezini teşkil eden insan bozulduğu zaman da evrenlerin kaosu yani vanlık âleminin ufkunda kıya­met gözükmeye başlıyor.

Biz bu bölümde nefsin nasıl terbiye edileceğinden çok Âlemlerdeki birçok dengelerden sonra insandaki batini ve zahirî dengelere işaret ederek, yeni bir denge unsuruna dikkatleri çekmek istiyoruz ki o da insandan başkası değildir.

“Hadisler gelecekte bütün dünyanın İslâm ümme­tinden olacağını bildirmektedir. İşte tüm dünya, insan­lık ruhu ve insancılık, geleceğin planı içindedir. Bu gö­rülmemiş muhteşem dönemi ise yeniden ayrılıkçılık iz­leyecek ve kıyamet gündeme gelecektir. Ayrılıkçılık ol­masaydı ve hele yeryüzünde bir kez bir kişi Allah diyebilseydi kıyamet insana haram olurdu.”[365] Diyen Aiberg, âdeta kozmik kıyametin sebebini kalbi selim sahibi in­sanın dünyadan çekilişine bağlıyor. Bu görüş de bizim, evreni ayakta tutan dengelerin içerisinde İnsan-ı kâmi­lin âlemlerde biricik denge unsuru olduğu fikrimizi des­teklemektedir.

Ayrıca Aiberg'in bu fikirleri “Kıyamet ancak şerli insanların üzerine kopar.”[366] hadis-i şerifine de yeni yo­rum boyutları kazandırmaktadır.

Kâinattaki genel dengenin en hassas kilidi ve şarte-li gibi görünen insan, önce ruh dünyasında, yani içinde bir denge kurmakla görevli. Bunun için de dosdoğru, adil, dengeli bir yolda yürümeye muhtaç... Önce insan, Allah'a her namazında bu ihtiyacını açmak ve dosdoğru yolu istemekle başlamalı. Çünkü bu yola kavuşan insan dengeli insandır ve artık dış âleminde de dengeler kur­mağa istidatlıdır.

Allah (cc)’ın nimetlerini hak etmiş, sapıklık ve ila­hî gadaptan uzak kulların, itmi'nana ermiş kulların en önemli vasfı adalettir. Geniş manasıyla alırsak adalet, müttekinin her yönüyle taşıdığı vasfıdır.”[367]

Bu Yüce Allah (c,c.) erlerinin kalpleri itmi'nana er­miştir. Öncelikle özlerinde bir denge, bir sükunet hali mevcuttur. “Ey mutmain olmuş nefs!”[368] Yani itmi'nan, istikrar ve sabit olmuş, [369] âdeta fizikteki kararlı denge halini ifade eden bir nefs. İçindeki çatışmaları durulmuş, Rabbı'ndan razı olmuş nefs... Bu nefsin bu hali ancak Al­lah'ın zikri ile hasıl olmuş “İman edenler ve kapleri Al­lah'ın zikri ile itmi'nana erenler... Uyanık olun kalpler, ancak Allah'ın zikri ile mutmain olur.”[370] Seven ancak sevdiği ile hoşnut olur. [371] İtmi'nan olmamış kalp huzursuz, dengesiz ve de kararsızdır.

Kalp itmi'nana erdiği zaman artık dengeye kavuş­muş demektir. İtmi'nan kelimesinin anlamını Tefsiru'l Merağidede kararlılık, sabit olma hali[372] olarak bulabil­mekteyiz ki kelimenin bu şekildeki tefsiri de denge olgusunu tedai ettirmektedir. Kalp zikirle istikrar halini kazandıktan sonra, artık o kalpten hep ifrat ile tefrit arasında dengeli ameller, dengeli ahlâk ve davranışlar zu­hur eder. Kalbin sükun bulmuş hali âdeta dışa yansır.

Yüce Rabbımız, evren ve insan arasında oldukça il­ginç münasebetler kurmuş. Evrendeki her varlık ve ha­disenin bir benzerini insanın hem fizyolojik ve hem de psikolojik dünyasında bulabilmemiz mümkündür. Meselâ kütle merkezinden asıldığı veya kütle merkezinden bir desteğe oturtulduğu zaman cisim denge haline ka­vuşuyor. Daha önceki konularımızda da değindiğimiz gibi denge cismin sükunet yani itmi'nan veyahut da sa­bit bir hızla hareket halidir. İşte cisimlerin dengede dur­masını sağlayan destek, dmin altından çekildiği zaman, o cismin dengesi hemen bozuluyor ve madde ağırlık merkezini koyacak bir destek buluncaya kadar adeta bocalıyor ve Tercddütler yaşıyor. Bu bocalama ve Tercd­dütler, cismin yeni bir denge hali bulmak için bir destek ve bir dayanak arama çabalarından başka bir şey değil­dir. Bu gibi benzeşmelereden hareket ederek biz de itmi'nana erişmiş kâmil bir nefsin, yani nefsi mutmainnenin kütle merkezinin dayandığı desteği kur'ânî emirler olarak yorumluyoruz. Kur'ânî bir ahlâka sımsıkı sarılan insan dengeli bir insandır. Dolayısiyle bu insan kendi dengesini kurmuş ideal insandır. Dolayısiyle bu insanın çevresinde, yıldızların feleklerindeki seyri gibi merkezkeç kuvveti prensibince kümelenen ve dönen cemiyet­ler de dengededir ve bu nefis, cemiyetlerin, millet ve in­sanlık ailesi gibi en büyük beşerî oluşumların dayanağı ve denge desteğidir. Eğer bu insanlık ailesini hızla dönen bir değirmen taşma benzetecek olursak, insan-ı kâmil de bu taşırı mili, yani kutbu olmuş olur. [373]

 

1. İnsan-ı Kâmilin Dengeli Vasıflarından Birkaç Örnek

 

a. Cömertlik

 

Geçen açıklamaların ışığı altında düşünecek olursak cömertliğin de bir denge hali olduğunu anlarız. Me­selâ cimrilik dünya anzalarmdandır. İsraf da öyle... O da dünya arızalarındandır. Kalbin şartı ise bu ilcisinden be­ri olmasıdır. Yani kalp mala meyletmeyecek; ne onu toplayıp istif etmeye, ne de elinde avucunda olanı dö­küp savurmaya haris olacaktır. Çünkü dağıtmaya alışık olanın kalbi vermeye; yığmaya alışık olanın kalbi de biriktirmeye haris olur.

Halbuki kalbin olgunluğu, her iki taraftan da uzaklaşmakla mümkündür. İşte sevimsiz bu iki aşırı ucun sevimli ve istenen noktasına de denge demekteyiz.

Sehâvet, yani cömertlik, israf ile cimrilik arasında orta bir derecedir.[374] Denge halidir. Allah (c.c.) bu hali överek: “Harcadıklarında ne israf, ne de cimrilik ederler; ikisi arasında orta bir yol tutarlar,”[375] “Eli sıkı olma; büsbütün eli açık da olma, sonra kınanır, (kaybettiklerinin) hasretini çeker durursun.” buyurulmaktadır.

Ahlâkta aranan şeyin orta derece, i'tidal olup; sağ sol, üst, alt; ifrat ve tefrit tarafları olmadığına delil, cömertliktir. Cömertlik şer'an kabul gören bir ahlâktır. Cö­mertlik ise israf ile cimrilik arasındadır. Demek ki ne is­raf etmeli ne de cimri olmalı; zîrâ hiçbiri makbul değil, bunların ikisinin ortası olan cömertlik makbuldür.

Kalbi selim, yani mutmain olmuş ve takvaya eriş­miş nefsin meyvelerinden olan diğer dengeli davranış­lar da şüphesiz davranışların i'tidalidir.

İslâmî bakış açısından nefis, bizzatihi düşman ve mutlak kötülük değildir. O'nun övgüye layık ve hayatı sürdürmeye yarayan yönleri, hal ve türevleri vardır. Farklı kültürler bu konuda farklı bakış açılarına sahip­tirler. Sözgelimi Hindu geleneklerinde nefis mutlak kötülük, bütün yıkıa arzu ve ihtiraslann sebebi olduğun­dan kurtuluş, ondan tamamen kurtulmakla mümkün­dür. Bunun için yapılması gereken nefsi öldürmektir. Çi­lecilik, dünyadan tamamen el etek çekmek ve arzulan tümüyle öldürmek riyazetin temel şartları arasında yer almaktadır. Bu görüş şüphesiz ifrattır. Bu ifrat kimi ta­savvuf tarikatlarında da gözlenmektedir. Tam aksi du­rumda olan Batı kültürü ise, nefsin kışkırtılması, istek ve arzulann tahrik edilmesini ön görür. Bunu ise maddî ve kültürel gelişme, ilerleme, “ekonomik ve teknolojik kalkınma”nın şartı sayar. Rekabet, sınırsız üretim ve tüke­tim, bu nefsin arzu ve ihtiraslarını doyurmak üzere insa­nı, hayatın merkezi faaliyeti durumunda ele alırlar ki bu da tefrittir.

Bu her iki uç ve aşırı bakışın tam ortasında i'tidali İslâm'ın görüşü temsil eder. İslâm'da bizden istenen şey ne nefsi öldürmek, ne de dizginsiz bırakmaktır.[376] Bu ko­nuda biricik maksat, Kur'ân ve sünnet çizgisinde onu dengeli yürütmektir. [377]

 

b. Tevazu

 

Vakar ve zillet arasında mutedil bir hale kavuşma­mızı isteyen Yüce Rabbımız: “İnsanlardan yüzünü çevir­me. Yeryüzünde şımarık yürüme. Allah kibir taslayanları sevmez.” [378] “Yeryüzünde mu'tedil yürü, sesini ayar­la. Seslerin en çirkini eşeklerin anırışıdır.”[379] Yani yürü­yüşünde mutedil ve dengeli ol, iki aşırı uç arasında orta bir yerde ol, o şekilde hareket et demektedir.[380]

“Rahman’ın kulları yeryüzüde tevazu ile yürürler. Kendini bilmez kimseler onlara laf attığında (incitmeksizin) selâm derler geçerler. Gecelerini Rablerini secde ederek, kıyamda durarak geçirirler ve şöyle derler: Rab­bımız cehennem azabını üzerimizden sav. Doğrusu onun azabı gelip geçici değil, devamlıdır. Orası gerçek­ten ne kötü yerleşme ve ikamet yeridir. O kullar harcadıklannda ne israf, ne de cimrilik ederler. İkisi arasında orta bir yol tutarlar.”[381]

İşlerin en sevgilisi Allah indinde ortalandır. Kim emsallerinin önüne geçmek isterse bu, kibirliliktir. Kim de emsallerinden geri kalmayı dilerse bu tevâzudur. Ya­ni bir şeyin hak ettiği yerine koyulması, Allah indinde övülen adalettir. Adalet ise her hak sahibine hakkını vermektir.[382]

Denge kâinatın nizamı için ne kadar önemli ise, in­san terbiyesi için de o kadar önemlidir. Somut âlemde dengenin bozulduğu düşünüldüğü zaman nasıl kozmik bir kaos ortaya çıkıyorsa, İnsan terbiyesinde de denge bozukluklan, çok garip ahlâk kusurlan ortaya çıkarıyor.

Denge nisbetler arasında ahenk demektir. Bunu en güzel bir biçimde bir banka muhasebesi ifade eder. Ban­ka muhasebesi büyük bir nizam tablosudur. Hesaba ge­çen her şey bir zimmetse karşılığında bir matlubu var­dır. Bir bu tarafa bir öteki tarafa geçince, bütün zimmet­ler ve matluplar iki müsavi halinde toplanır. İşte bu ban­ka muhasebesinin belirttiği nisbet ölçüsü, muazzam muvazene, yani denge fikrine en parlak bir misâldir.

Terazi... O ne güzel ahenk belirticisi!..Vezinler birbi­rine uyunca ibre ortada durur ve ölçü teşekkül eder. Te­razi bir şiirdir. Müzik, sesler arasında bir nisbet, mimarî, biçimler arasında bir kıyas ahengi... Muvazene budur.

Estetiği ele alalım. Güzellik ilmi... Her güzel şey muhteşem bir güzelliğin ifadesidir.

Din inceliklerinde bütün hikmet, muvazenede top­lanıyor. Dinde kibir en büyük günahtır. Fakat zillet de kötü bir şey... Vekar ise güzel. Çünkü kibir ile zillet arası muvazene hali...[383] İşte bu güzel dengeleri kişide kalbi se­lim sağlıyor.

Nitekim tevâzuyu aşan dengesizliği daha başka ifa­delerle Gazali, “Tevazünün da diğer huylar da olduğu gibi, aşırı derecesi ile orta tarafları vardır. İfrat derecesi­ne kibirlenmek, tefrit derecesine de hissetlerime, zillet denir. Orta dereceye ise tevazu hali denir. Makbul olan tevazu, zillet ve hisset derekesine düşmeyen tevâzudur. Zîrâ her şeyin aşırı tarafları mezmumdur.”[384] Şeklinde dile getirmektedir. Demek ki tevazu, insan-ı kâmilin şahsiyetinde tezahür etmiş Kur'ânî bir ahlâk ve nefsin bu sahadaki denge konumudur. [385]

 

c. Hilm

 

Ademoğlu yaşadıkça dünya sevgisi, gadap ve şeh­vet ondan tamamen sıynlıp ayrılmaz. Bu arzulann ta­mamen yok olabileceğini söylemek hatadır. Bunu söyle­yenler zannediyorlar ki nefis mücahedesi bu sıfatları kö­künden silip yok etmektir. Elbette bu görüş gerçeğe ol­dukça uzaktır. Çünkü şehvet bir maksat için yaratılmış­tır. Bu sebeptendir ki o, insan fıtratında bir zarurettir. Eğer yeme arzusu kesilseydi, insan ölürdü. Cinsî arzular yok edilseydi, nesil kesilirdi. Eğer gadap bütünüyle yok edilseydi, insan kendini tehlikelere karşı koruyamaz, helak olurdu.

Şehvetin aslı kaldıkça, şehvete ulaştıracak mal sev­gisi de yaşar. Bu hal kişinin servet edinmesini ve malı korumasını sağlar. İstenen davranış bu arzuyu tamemen yok etmek değil, i'idale, yani dengeye sevk etmektir. Denge ise ne ifrat ve ne de tefrittir, ikisi ortası olmaktır.

Gadap duygusuna gelince... Bunda da aranan kor­kaklık ve saldırganlık arası ortasında güzel bir gayret ve hamiyyet sahibi olmaktır. Hülâsa insan kendi zatında kuvvetli olmakla beraber, aklına uymalı ve aklının pe­şinden gitmelidir.

Bunun için Allah (cc): “Kafirlere karşı şiddetli, ken­di aralarında ise merhametlidirler.”[386] Buyurdu. Onları şiddet ile vasıflandırdı. Şiddet ise ancak gadaptan doğar. Gadap silinip yok olsaydı, cihat da yok olup giderdi. Al­lah için buğz anlayışı da giderdi. Münkeratlar karşısında tepkilerimiz ölürdü. Peki, nasıl olur da gadap ve şehvet kökünden yok edilip silinmek istenir.

Peygamberler bile bundan hali olmamışlardır. Rasulu'llah (s.a.v.)’ın huzurunda hoşlanmadığı bir söz söyle­nince kızardı ve yanakları da kızarırdı. Bununla beraber hiddeti O'nu, haktan başkaya sevk etmezdi.

Gadap ve şehveti, aklın egemenliği altına girecek şekilde dengeye sevk etmek ekseriya mümkündür. Ah­lâkın değişip güzelleşmesinden istenen de budur. Bazen şehvet insanı öyle kuşatır ki akıl onu fuhşiyata dalmak­tan alıkoyamaz da riyazetle i'tidale döndürür.[387]

İşte insanın içerisine Yüce Allah tarafından yerleş­tirilen duygulann varlığının da bir hikmeti olduğu, böy­lece ortaya çıkmış oluyor. Evrende hiç bir şeyi lüzumsuz görmeyiz ve bir hikmeti olduğunu vurgulanz. Hatta ge­çen konulanınızda tabiatta zararlı görülen bazı canlıla­rın öldürülmesinin ne gibi tabiî ve ekolojik dengesizlik­ler doğurduğuna dair örnekler verdik. Tabiatta Yüce Al­lah'ın yarattığı bir varlığı beşerî kuvvet dahilinde yok etmek nasıl mümkün değil ve hem mümldin olduğu düşünülse bile, abes ve tehlikeli ise, Cenabı Mevla’nın in­sanın iç âlemine koyduğu hisleri de hem yok etmek mümldin değil ve hem de tehlikelidir.

Ancak ne varki her varlığın hizmet ettiği bir mak­sadı vardır ki onu, o maksat için kullanmak hikmetin esasıdır. Başka bir bakış açısından bakıldığı zaman insan­daki gadap hissinin, hilim sıfatının korkaklık ve mıy­mıntılığa, acze ve zavallılığa doğru denge çizgisinden kaydığı zaman harekete geçip, kişinin helakine mani olan bir fonksiyona da sahip olduğunu gözlemlemekte­yiz. Hülâsa hilm sıfatı dengeye kavuşmuş, mutmainne nefsin bir vasfıdır. [388]

 

d. İnsan Psikolojisini Dengeleyen İki Unsur: Korku Ve Ümit

 

“Kur'ân'ı Kerim, çeşitli âyetlerinde insanın korkula­rından bahseder. İnsan düşünen, etrafını gözleyen, kâ­inatın birçok tehlikelerine karşı ne kadar aciz kaldığının idrakinde olan bir varlıktır. Bundan dolayı insan, tehli­kelere karşı kendisini korumak mecburiyetindedir. İn­sanı buna sevk eden şey ise fıtratmdaki korku hissidir.

Önümüzde nefsin iki zıt çizgisi var: “Korku, ümit” Tabiatı icabı nefis korkar ve ümitlenir. Çocuk birbirine komşu bu iki istidatla yaratılır ve o büyüdükçe bunlar da onunla büyür ve gelişir, çeşitlenir. Bu ikisi insanın hayatına yön verir. Hedeflerini, davranışlarını, duygu ve düşüncelerini sınırlar, ayarlar ve dengeye sevk eder. Kur'ân evvel emirde korku ve ümit çizgisine yönelir ve ilk iş olarak bu iki çizgiden her türlü fasit ve sahte korkuyu ve sapık emeli ayıklar. Sonra sadece kendisi için gerekli olanı umacak, korkulması gerekli olandan korkacak şekilde ayarlar. Bu yapılmazsa insanın ruhî denge­si bozulur, hastalanır. Bilhassa korku hissi yönlendirilmezse ruhî bunalımların ve akıl hastalıklarının çok mü­him bir sebebi olur. Bunun için “korku, pisikiatrinin ato­mu gibidir.” denilmiştir. Yani birçok hastalığın -ruhî hastalığın- temelinde o yatar. İnsanların çoğu, fıtratlarındaki korku hissi iyi yönlendirilmediği için, gerçek merci olan Allah'a tevcih edilmediği için binlerce sahte korkunun elinde huzursuzluğun esiri olmuş, çırpınıp durmaktadır. Gerek bizzat kendisini, gerek cemiyeti iyi müşahade edebilen her insaf sahibi bu fikre katılır

Korku hissi insan tabiatında, diğer birçok hislere ve hatta zıddı olan ümit hissine oranla daha kuvvetlidir. Bundan dolayı Ku'ân-ı Kerim, bu hissi bilhassa muhatap almış ve hakiki mevkiine oturtmaya gayret etmiştir. Kur'ân'da yapılacak bir araştırma kanaatimizce, korku üzerine âyetlerin daha çok olduğunu ortaya koyacaktır. Kur’ân’ın biraz daha geniş manasıyla İslâm'ın, korku his­sine ağırlık veren bu hususiyeti, müsteşrikler tarafın­dan, bir eksiklik olarak değerlendirilmiştir. Onların tesi­rinde kalan ve bu görüşü cevaplandırmak zaruretini du­yan bir takım müslüman alimler de, böyle bir hususiye­ti bir eksiklik sayarak, Kur'ân-ı Kerim'in, diğer bir ifa­deyle İslâm'ın korkuya söylendiği kadar ağırlık verme­diğini iddia etmişlerdir. Bunun İslâmı yanlış anlamak ol­duğunu söylemişlerdir.[389]

Sayın Cebeci'nin çeşitli kaynakları ortaya atarak ileriye sürdüğü bu fikri desteklememek mümkün değil­dir. Gerçekten Kur'ân daha çok bu hissi muhatap almış­tır. Çünkü insanın en fazla frenlenmeye ve gem vurul­maya, bir noktada dengede tutulmaya muhtaç hissiyatı, taşkınlık, haddi aşmak, zulüm işlemek ve kısacası yasak­ları çiğnemeğe matuftur. İnsan bu huylarından ancak korku sebebiyle vaz geçebilir. İnsanı, işlemeğe pek haris ve hırslı olduğu günahlardan ancak onun korku hissine hitap ederek, cezaî müeyyideler koyarak ve hatta uygulayarak vaz geçirebilirsiniz. Sanırım hiç bir ülkenin şu veya bu günah ve suçlan işlemeyen insanlara şöyle böy­le mükafatlar vereceğiz, şeklinde bir ceza hukuku anlayışları yoktur. Beşerî terbiye sistemlerinde her ne kadar örnek davranışlara özendirmeye yönelik ödüllendirme usulleri varsa da insanların, yasakları işlemek ve yasaları çiğnemekten caydırmak için korkutucu yaptırımlar da­ha ağır basmaktadır. Bundan da anlaşılıyor ki korku, in­sandaki haddi aşma, haksızlık etme ve taşkınlıklar yap­mak gibi his ve eğilimleri frenleyen çok hususî bir niştir. Korku insan arzu ve iştihalarını helâl ve haram sınırın­da dengeli tutmaktadır.. Bu yüzden Kur'ân'da korkutan âyetlere daha çok yer verilmiştir. Aslına bakılırsa bu âyetler ne fazla ne de azdır. İnsandaki tuğyanı zararsız seviyede tutmak için yeterli ve dengelidir.

“Büyük Alim Gazzâli, gerçek İslâm anlayışını diril­ten İhya'sında, Korkunun recadan daha fazla olması mı, ilcisinin birbirine denk olmaları mı efdaldir? Başlığı al­tında meseleyi çok güzel ele alır. O'na göre: İlk bakışta hangisinin efdal olduğunu söylemek zordur. Bu, “ek­mek mi, su mu efdal?” sorusuna benzer. Acıkan için ce­vap başkadır, susamış olan için başka... Korku da ümit de kalbi tedavi eden bir ilaçtır. Bir birlerine üstünlükleri kalpteki hastalığa göredir. Allah'ın mekrinden emin ol­ma hastalığı var ise ilaç korkudur. Rahmet-i İlahî'den ümitsizlik hastalığı var ise, ilaç reca, yani ümittir.

Hangi hastalık galip ise onun ilaa efdaldir. Aynı şekilde insanın isyan yönü daha galipse korku efdaldir. İnsanların çoğunlukla günah ve isyan hastalığına müptela oluşlarını nazarı itibara alırsak korkunun daha makbul olduğunu söyleyebiliriz. İnsanlara daha faydalı olan kor­ku halidir. Çünkü insanlar için en uygun olanı, kişiyi ibadete yönelten, bütün şehvetleri törpüleyen, kalbi dünyaya meyletmekten koruyan, korku tarafının ümit­ten daha fazla olmasıdır. Bu ölüm vakti gelene kadar böyle olmaldır. Herkese yaraşan ölüm anında Allah sev­gisiyle dünyadan aynlmaktır.

Mustafa Sabri Efendi de İslâm'da korku hissine ve­rilen önemin, bir yanlış değerlendirme olmadığını, bila­kis aksini iddia edenlerin, Avrupalıların tesiri altında kaldıklannı anlatır. O'na göre: İnsan; tabiatüstü varlık olmadığından maddi faidelere ve maddi mazurlara da­ha çok bağlanır ve bu cihetle korku altında itaat, bağlılıkların belki en kuvvetlisi ve en ciddisidir. İnşam gizli-aşikar bütün muamelelerinde takip eden ve hiç aldanmayan ilahî kontrolün nihayetsiz tesir eden korkusu, muhabbet bağına kıyas edilemeyecek şekilde, itaat ve boyun eğmenin en amansız bir müeyyidesidir. Buna te­zat düşünen reforumcularımızın, tenkitleri İslâm'ın te­mel esaslarına yabancılıklarından neş'et etmiştir. Müslü­manlara bilhassa Allah korkusunu telkin eden eski  alimleri suçlu bulan kişiler, bu eğer bir suç ise bu suçu Kur'ân-ı Kerim'e atfetmelidirler. Çünkü O'nun hemen her sahifesinde korku ifade eden bir âyet vardır. Hucurat suresinin on üçüncü âyetinde “Allah katında en şe­refliniz, en mütteki; yani Allah'tan en çok korkup sakınanınızdır”, buyuruluyor.

İnsanın yaratıcısı ve sahibi olan Cenabı Allah, gön­derdiği kitabında fıtrata en uygun olanı yapmış ve korku hissine ağırlık vermiştir. Kur'ân-ı Kerim'i baştan sona kadar dikkatsizce okuyan bir kimse bile bunu fark eder. Böyle olması, Yani Kur'ân'da korkuya önem verilmesi çok az mefhumda görülen bir hususiyetle bu mefhu­mun çok çeşitli kelimelerle ifade edilmesi fıtrata uygun­luktan başka birşey değildir.[390]

Araştırıldığı zaman görülecektir ki takva Kur'ân'da defalarca övülen bir sıfattır. Allah indinde insanların taşıyacakları en yüksek şeref payesidir. Fıtrat dini İslâm, insanların ulaşmalarını arzu ettiği takva ve etka mertebelerinin tahakkuk etmesi için bunlann insanın yaratı­lışında dayandığı korku hissini işletip, onu gerçek yönünde bu övülen vasıflara insanların sahip olmasını te­min etmiştir. Daha doğrusu İslâm ve O'nun kitabı Kur'ân insanın tekamül usulünü ortaya koymuştur. Ma­nen yükselmeyi dileyen için başka usul yoktur. Korku­ya verilen ehemmiyetin sebebi neticesinin takva merte­besinden oluşundandır

İnsan şu uçsuz bucaksız gibi görünen evrende ken­disini kuşatan korkutucu unsurlara, içinde bulunduğu tehlikelere, geceye, vahşi tabiata, yuna hayvanlara; aç­lık, susuzluk, çıplaklık; düşman, işkence ve ölüm gibi bizimle burun buruna yaşayan korkulara bakacak olursa kâinat kitabında da korkunun, emniyet vadeden unsurlardan daha ağır bastığını, daha objektif bir şekilde göre­cek ve anlayacaktır. Hal böyleyken Kur'ân'da korku his­sinin daha çok uyarılması neden zor anlaşılan bir mese­le olsun. İnsanın beşikten mezara kadar geçirdiği hayat macerasında ona ümit ve emniyetten daha çok korku arkadaşlık etmiştir şüphesiz. Bu da gösteriyor ki Allah (c.c) kulunu korku ile terbiye ediyor. İnsana öyle geliyor ki: Kâinattaki korku miktarı insandaki isyan arzusuna denktir. Yeterki ki insan bu korkudan haberdar olsun.

İnsanı Rabbı'na yönelten duygular, nimetlerden, emniyet ve ümitten kaynaklansaydı Kur'ân'da insanın nankörlüğünden bahsedilmezdi. Şükreden kulların ve şükür amelinin azlığı sık sık vurgulanmazdı. Belki bazı kimselerin aklına Yüce Allah'ın “Rahmetim her şeyi ku­şatmıştır.” Gibi âyetleri ve Allah'ın ahirette daha çok rahmetiyle muamele edeceğine dair hadislerin ışığı altında rahmetin Kur'ân'da daha ağır bastığını fikrine kanaat ge­tirebilirler. Bu ilk bakışta doğru bir temayül gibi görünse de dikkatle bakıldığı zaman bu görüş hemen kıymetini kaybeder kanaatindeyim. Çünkü Allah'ın rahmet sıfatıy­la muttasıf olması, gadabıyla değil de mahlukata rahmetiyle muamele etmesi bile O'nun korku hissini uyarması­nı gerektirir. Anneler neden çocuklarını daha çok tehli­kelere karşı uyarır ve onları korkuturlar? Çokça merha­metlidirler de ondaa.. Yüce Allah'ta eğer Kur'ân'da kor­ku hissini fazlaca uyarmış ise bu da O'nun her şeyi kuşa­tan rahmeti gereğidir. Korkutmak bir azap değil, rah-metttir. Çünkü korkutanın korkutmakla maksadı, kor­kuttuğu kimseleri tehlikelerden yana selâmete davet et­mek maksadına yöneliktir. Bu yüzden Allah'ın rahmeti­nin genişliği fikrini esas alarak Kur'ân'da korku hissinin az uyarıldığını iddia etmenin tutarsızlığı aşikardır.

Oysa Kur'ân'da korku saçan, dağ gibi deniz dalgala­rının insanı kuşattığı an insanların Allah'a yönelip dini yalnız. O'na has kılarak Allah'ı tanıdıkları [391] anlatıl­maktadır.

Bizim maksadımız Kur'ân'da korku kavramının ağır bastığı tezini savunmak değil, bu vesile ile korku­nun hem kâinatta ve hem de Kur'ân'da başlı başırıa bir denge unsuru olduğunu vurgulamaktır. Çünkü her his bir maksat için yaratılmıştır. Bu fizyolojide de böyledir. Objeler âleminde de böyledir Sujeler âleminde de böyle...

Mesalâ fizyolojiden bir örnek verelim: “Yemekler­den sonra bolca alınan glikozun fazlasını derhal karaci­ğerde depolayan insülin, kanda şeker oranını dengede tutar, [392] yani ayarlar. İnsülin böyle dengeli çalışmazsa kanda şeker oranı artar, eksilir ve insanın sağlığı bozu­lur.

Objeler alemindeki bu ayarlamalar pozitif dengele­meler olarak nitelendirilmektedir. 0 halde sujeler ale­mindeki ayarlama ve dengelemelere de negatif dengele­meler diyebiliriz. İnsana bahşedilen sayısız negatif geri tepmeler ve düzenlemeler mekanizmaları içerisinde ise en değerlisi ve önemlisi akıl ve zekâdır.[393]

Bu melekemizin negatif geri tepmeler mekanizma­sı içerisinde zikredilmesinin sebebi ise, nefsanî aşırılıkla­rı dengeye bu cihazımızla çekmemizden ötürüdür. Her türlü davranışlarımızı akıl ve zekâ ile normale sevk ede­riz. Bu yönüyle akıl insanda bir nevi dengeleme cihazı olarak karşımıza çıkmaktadır. Dolayısiyle hep maddî âleme yönelerek yalnız bu âlemin gerçekliğini kabul eden ve gaybı inkâr eden akla, madde ve mana gerçek­liğinin dengesini kuramayan bir akıl diyebiliriz.

İşte insanın pisikolojik dünyası da böyledir. Korku olmazsa insandaki taşkınlık arzusu artar. Korkusuz in­san da serazat bir şekilde her yasayı fütursuzca çiğner dolaşır. Buna bağlı olarak da tüm beşerî dengeler alt üst olur. Korku çok aşırı olursa bu sefer pısıp susan insan, kendini tehlikelere teslim edip, helak olur. Veyahut da aşırı korku yüzünden normal aktivitesini kaybedip asıl fonksiyonunu yerine getiremez.

Kur'ân-ı Kerim, insanı bir bakıma ilahî tekliflerle dengeleyerek, âlemleri fesat olmaktan koruyor yaklaşı­mına da gelebiliriz. Bu tekliflerden emir ve yasaklar manzumesini ihlal edenler en şiddetli azap ve cezalarla korkutuluyor. Emre itaat edenler ise ümitlendiriliyor. İş­te bu korkutma ve ümitlendirme öyle hassas bir denge istiyor ki bu da, insanın Rabbı olan Allah'ın kitabında en dengeli bir biçimde yapılmıştır. İnsanda azgınlık istidadı çok, o halde korkutmak işlemi de o kadar çok olmalı. İnsanda, gurur, yani aldanış, avunma ve temenni gibi ümidi kötüye kullanma diyebileceğimiz huylar da çok... O halde “Şeytan sizi Allah'ın rahmetine güvendirerek al­datmasın.” şeklinde insana mesaj veren âyetler de o nisbette Kur'ân'da vardır şüphesiz.

Ancak ne var ki ümitlendiren âyetlerle, korkutan âyetler sayıldığı zaman korkutan âyetler fazla çıkabilir. Bu durum, dengesizlik ifade edemeyeceği gibi, bilakis dengenin ta kendisidir.

Denge olgusunda Korku ve ümit unsurları konusu­nu tekrar İmam Gazzalî Hazretleri'ne havale etmeden önce şurayı da hatırlatmak isterim ki: Biz korku ve ümit dengesi derken korkuyu terazinin bir kefesine, ümidi de bir diğer kefesine koyunuz, eşit olsunlar, işte bu denge­dir demek istemiyoruz. Bu fevkalâde yanlış bir denkleş­tirme olur. İşte böyle bir denkleştirme yüzündendir ki Kur'ân-ı Kerim'de “korkutan” âyetlerin çokluğu kişide aritmetiksel bir dengesizlik intibaı doğurmuştur. Biz bu konuda kavramların hizmet ettikleri maksatlarıyla olan mutabakatına “denge” demeyi daha doğru buluyo­ruz.

“Korku” duygusunun maksadı beşerî taşkınlıkları frenlemektir. O halde korku; bu taşkınlıkları durduracak miktarda olmalıdır. Ümit duygusunun maksadı ise korku yeise, karamsarlığa ve ümitsizliğe dönüştüğü za­man bu hali kendisine çekerek korkunun miktarını ayarlamaktır. Buna göre de ümit, korkuyu kendi mikta­rına çekecek derecede olmalıdır. Bu da ümit miktarının dengede olması demektir ki işte bu durum Kur'ân'da dengeli olarak vardır.

Hiç insanın terbiyecisi, terbiye edeceği varlığa ne kadar korku, ne kadar ümit gerekir bilmez mi?!...

Yukarıda sergilemiş olduğumuz örnek ve yorum­lar, korku ve ümit hislerinin insanda çok hassas ruhî dengeler kurduğunu izaha yeter kanaatindeyim. Bu denge ise hiç şüphesis kalbi selimin en önemli hususi­yetlerinden biridir. Çünkü o, daima korku ile ümit ara­sındadır. Ne Allah'a suizan besleyecek kadar ümitsiz ve korkak olur, ne de şımaracak kadar ümitvar...

Bazı kıssalarda Allah korkusundan ölen, çıldıran, dağlara düşen kimselerin hikâyelerini şüphesiz okumuşuzdur. İşte bu halin de dengelenmesi gerekir inancında­yız. Çünkü kişinin işlediği günahları, Allah'ın rahmetin­den ümit kestirecek derecede büyütmesi ne kadar yan­lışsa ve ne kadar tehlikeli ise; işlediği sevapları da şıma­racak kadar çok görmesi ve kendini beğenmesi de o de­rece yanlış ve tehlikelidir. Öyle ki kul ümitsizlikten kur­tulması için bile korkutulur. Yani eğer Allah'tan ümit keserseniz, ebedi hüsrana uğrarsınız denir. Bu noktada bile korku yine rahmetin bir tecellisi olarak zuhur eder. İşte Gazzalî, “Günahın gizli ve aşikâresini; zahir ve batı­nını terk eden müttakiye gelince, ona da yaraşan korku ve ümit taranın eşit tutmaya çalışmasıdır.”[394] demekte­dir.

Aşırı günahlara dalan biri için “Nefislerine günah işlemekle zulmeden kullarım, Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyiniz. “[395] Gibi rahmet âyetlerinin, Allah'ın azabından emin olanlar için de azap âyetlerinin okun­ması gibi bir tebliğ ve telkin üslubu kişide korku ve ümit dengesini gerçekleştirecektir kanaatindeyiz.

Hülâsa korku ve ümit, hem insanın yeis ve ümit gi­bi hislerindeki aşırılıkları dengeleyen birer amil ve un­sur, hem de asılları itibariyle insanda kafi miktarda ol­maları gereken huylar olarak karşımıza çıkmaktadır. [396]

 

Dua Ve Çeşitli Davranışlarda Denge

 

Kur'ân-ı Kerim duada da dengeli olmamızı iste­mektedir. Allah'ın sevdiği kullan hiçbir zaman, “Rabbınıza yalvara yakara, gizlice dua ediniz.”[397] Mealindeki âyete muhalefet etmezler. Rabbler'ini “İçinden yalvararak ve korkarak zikret” [398] âyet-i kerime mealindeki em­re uyarak zikrederler. Dualarında hiçbir zaman aşırı git­mezler. Takvaya erenlerin bütün davranışlan denge ifa­de etmektedir.,

İşte bu gibi bir denge haline eren kullar kahkaha ve tebessümden, tebessümü; zırıl zırıl ağlamakla gözlerin­den dökmek arasından ikincisini; sevinçten çıldırmayı ve taşmayı değil, memnuniyet belirtmeyi seçerler. Mütteki insanın güzellikler karşısında da tavrı çok dengeli­dir: O, bayılmaz, hoşlanır. Vurulmaz, sever; beşerî münasebetlerinde candan olur, fakat sırnaşmaz; kaba şakalar değil latife yapar. Hele hele yemek konusunda denge­den hiç taviz vermez. Tıkınmaz, sadece yetesiye yer. Ça­ka satmaz, Rahman'ın sevgili kulu olduğu için yeryüzünde mülâyemetle yürür. Yüzünde tebessümü hiç eksik ol­maz. Susacağı zamanlarda ise somurtmaz.[399]

 

Ferdî Ahlâktan İçtimai Ve Evrensel Dengelere Bir Yaklaşım

 

İnsandan başka her şey dengeyi koruyup durur­ken, fert nizamını hala kuramadı demiştik. Fert, saydığı­mız dengeli huylarla kendi nefsanî dengelerini, psikolo­jik huzur ve sükununu kuramayınca da beşerî topluluk­lar dengeyi hâlâ arayıp durmaktadır. Bugünkü beşeriyet anayasalar yazıyor, bozuyor ve hâlâ sosyal huzursuzluk­tan bahsediyor. Artık özlenen sosyal dengeyi ideal bir fert kurucaktır. İdeal fert ise Kur'ânî bir ahlâk ile müceh­hez olmak zorundadır ki buna zaman zaman değinmiş­tik.

Bu bölümden sonra değineceğimiz denge hadisele­ri daha çok, fert ve toplumun hayatiyetini ilgilendirece­ği için cemiyet filerini biraz daha açmakta fayda müla­haza ediyoruz. Sonra da bu cemiyetin temel taşı olan fert fikrine değineceğiz. “Hayvanı ve insanî hayatın yer­yüzündeki tenevvüü, ayrı ayrı fertlerin dağınıklığı de­ğildir. Nadir istisnalar bir yana bırakılacak olursa; bura­da seyrek, ötede sık olarak toplu olarak yaşarlar. Toplu­luğun herhangi bir derecesi cemiyetin tekamülü için başlıca şarttır. Cemiyette münakele, karşılıklı yardım ve arkadaşlık olması için komşuluk ve temas şarttır. Şe'ni âlemde hayvanlar umumiyetle topluluk kabiliyetindir­ler. Bütün memeliler ve kuş nevilerinden pek azı ayrı yaşar.

Topluluk, tabiî ve evrensel bir hadisedir.[400]

Evrenin ilk oluşumu hakkında kozmik tozlardan bahsedilir. Bunlar bir kaos halini yaşıyordu. Her toz zer­reciği bir fert idi. Objeler âlemi bile âdeta toplu yaşama­nın, bir birlik oluşturmanın sancısını yaşamaktaydı. So­nunda atomlar, moleküller, cüzler meze oldu. Bir birlik oluşturdu. Bu kâinat manzumesine baktığımız zaman zerrelerin bile yalnızlığa veda edip birliklerini kurmuş olduklarını görüyoruz.

İşte insan da yalnızlıktan vahşet duymuş, önce aile hayatını tesis etmiş ve insan cemiyeti aile ile başlamıştır

İslâm'ın sosyal nizamı, insanî ve Rabbani bir nizam olduğu kadar, bir aile nizamıdır da. [401] Nitekim aile en az iki unsurdan meydana gelir ki Kur'ân'ı Kerim insan top­luluğunun temeline “Ey insanlar! Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık.”[402] Buyurarak işaret etmektedir.

“İslâm'da aile nizamı kâinatın içinden, fıtrî nizamın kendisinden doğar. İslâm Allah'ın bütün kâinat için kur­duğu nizamla, insan için ikame ettiği nizamı birleştirir, İşte insan bu iki nizam arasında gelişir. [403] Cemiyeti, yani geniş insanlık ailesini kuracak olan fert bu iki nizam arasında hassas bir denge unsurudur. Toplumun varlığı­na temel olan sosyal dengeyi, fert ve aile unsuru sağla­maktadır. İnsan ve aile bozulduğu zaman hem beşeri ve hem de tabiî dengeler bozuluyor demektir. Bu fikir kim­seye uzak bir fikir olarak gelmemelidir. Kâinat insana bağlı bir manzumedir. İnsan kâinattaki dengenin sırrı gibi görünüyor.

“Gerçekten de kutsal kitaplar insanın, evrenin mer­kezi olduğunu söylerler!... Dünya bir merkez değildir; Fa­kat insan “zerreler” ve “kürreler” evreninin tam ortasın­da bir boyut olarak merkezdir. [404] Buna göre insana ev­ren terazisini dengeleyen midi bir boyut diyebiliriz.

Aile, insan topluluklarının üyesi olacak olan yavru insanı korumak, hakkına riâyet etmek; ruhunu, aklını, cesedini geliştirmek için çalışan tabiî bir müessesedir. Bu yuvada sevgi, rahmet, dayanışma, [405] topluma katılma ve toplumu yaşatma duygulan gelişir. Objeler ve sujeler arasındaki bu dengeyi kurmak için görevli bu midi boyut insan daha önce de değindiğimiz gibi aile ocağından üç biçimde topluma ihraç edilir,

a) Hayvan, yani hedo­nist insan;

b) Darmatik insan;

c) İdeal insan...

Hem kendi iç ve dış dünyasında dengeyi kuracak ve hem de içerisine katıldığı topluma nizam verecek olan unsur, fert olacağı için, bu üç insan tipinin âlemde­ki denge prensibine ne ölçüde katkıda bulunabilecekle­rini anlatmak için bu üç insanın pisikolojisine bir nebzecik de olsa değinmeye çalışmak yerinde olacaktır.

İnsanı Rabbi ile kurduğu münesebetlere göre hay­van, dramatik, ideal insan diye üç tipe ayırmıştık Bun­lardan “hayvan insan, şuurlu olduğu için kendi varlığını duyar. Varlığındaki aczin, sınırlılığın, faniliğin, esaretin farkındadır. Şuur, mes'uliyet ve mükemmeleşme irade­sini gerçekleştirdiği için her insan gibi o da bu durum­dan ızdırap duymaktadır.

Bu insan varlığının şuurundan zevk duyar, ancak bunun geçici olduğunu da içi sızlayarak görür. Hayatın hazzını sever, ızdıraplarından nefret eder. Her hayvan gibi ızdıraptan kaçar, hazzı arar. Bütün duyularını hayatın lezzetlerine açar. Ona aczini, sınırlılığını ve esaretini hatırlatan şeylerden nefret eder. Çevresinde böyle şeyle­rin varlığı onu ürpertir.

Duyuların hazzını arayan hayvan insan, bir bakı­ma duyularının realitesini kurcalamaktan korkar. Çün­kü o zaman duyuların verdiği ızdırap, duyuların hazzını kat kat aşar.

Hayvan insan, cenazeden ve ölümü hatırlatan tö­renlerden kaçar. Düğünlere ve eğlenceye can atar. Sefa­letin ve aczin cirit oynadığı mahallere gözünü kapatır. Lüksün, zenginliğin ve sıhhatin kaynaştığı salonları arar ve özler. Onun iyilik ve yardım duygularının altında da­hi kendi ızdırabı yatar. O daima “ego” sunu sefalet, acz ve ızdırap ortamından uzaklaştırma ve bunları unutma çabası içerisindedir. İnsanda bir iç muhasebe kapısı açan mabedlerden kaçar. Şuuru uyuşturan zevk, eğlence içki âlemlerine sığınır. Yahut mabetleri buna göre değiştirmeye kalkar.

Yemek haz içindir, içmek haz içindir, arkadaş, eş ve dost haz içindir. Sanat, ahlâk ve hatta din bile haz için­dir. Ona göre ızdırap veren her şeyden kaçmak gerekir. Görülüyor ki, hayvan adamın ahlâkı hayvani bir zevkçiliğe, yani hedonizme dayanmaktadır.[406]

“Kötü duygularını kendisine Tanrı edineni gördün mü ?... Sen Rasulüm, ona koruyucu olabilir misin? Yok­sa sen onların çoğusunun söz dinleyeceğini yahut düşü­neceğini mi sanıyorsun? Hayır, Onlar hayvanlar gibidir. Hatta onlar yolca daha da sapıktırlar.”[407]

İşte yukarıdaki âyet-i kerimede de vurgulandığı gi­bi hevasını ilah edinmiş bu insan tipinin ailede ve top­lumda bir nizam, bir denge kurması muhaldir. Çünkü cemiyetlerin yaşaması için birçok şartlar vardır. Bunlardan birisinin de hukukun üstünlüğü olduğuna değin­miştik. Ötekisi ise kendi nefsinden fedakârlıktır, ver­mektir. Sadece kendi zevklerinin hukukunu tanıyan ve onları tatmine koşan bir insan tipi elbette bir cemiyet değil, ancak bir yığın veyahut da bir sürü oluşturabilir. Çünkü O, kendi iradesini sürünün iradesi içerisinde erit­mek ister.”[408]

Aslında en güzel biçimde yaratılmış, sonra da en yüce bir makam ve vazifeye çağrılmışken insan, kendi gerçeğinden ve şuurundan kaçtığı için suçludur. O, artık ideal insan cemiyetlerini kemiren ve bu cemiyetlerin nizamını bozan bir müfsittir.

İkinci insan tipi ki şuurunun sesini duymuş, kendi ruh dengesini, gönül dengesini, görevini ve yerini ara­yan ve düşe kalka yürüyen, hem sevap ve hem günah iş­leyen tiptir. “Nedamet çeken nefse yemin olsun ki.”[409] Meali kelimesindeki, yani itaati terk ve günahları işledi­ği için kendi kendini levmeden, [410] kınayan, muttaki ve mü’min nefistir.

Hayatını bütünüyle duyularının hazlarından iba­ret olarak gören nefis, yani hayvan insan, vahşi bir or­manda acıkan, pençesine geçirdiği ceylanın kadife ka­dar narin olan tenini yırtarken, dişlerini bir hançer gibi onun boğazının sıcak etlerine saplarken ve damarlar­dan boşanan ılık kan fıskiyelerini yalarken katiyyen ız­dırap duymayan, daha sonra çekildiği mağarasında ra­hat ve sakin uyuyan bir aslan gibidir. Çünkü o, hazlarını tatmin etmiştir. Bunun ötesinde bir gayesi yoktur.

Ancak yalpalayarak denge arayan bir tekerlek mi­sâli olan dramatik insan daha çok, O güzelim ceylanı vu­rur. Sonra da oturur onun için ağıtlar yakar. Duvarda asılı sazını alır, “Aman yazık oldu ceylana, Kaç kuzulu cerran yad ava geldi “şeklinde ağıtlar söyler ve ağlar.

Yani dramatik insan ikili bir periyodik içerisinde bir alçalır, bir yükselir. İnsanlığın çoğunluğu galiba bu macerayı, bu dengesizliği [411] ve bu trajediyi yaşar.

İdeal insanlar Allah (cc)ın “Adaleti ayakta tutarak.” diye övdüğü ilim sahipleridir ki onların toplumları terk edişleri toplumsal dengesizlikleri, âlemi terk edişleri de kıyameti getirecektir. Bu insanların kalmadığı bir âlem­de hiç bir dengeden bahsedemeyiz. Bugünkü bunalımla­rımızın menşeinde de bu ahlâk kahramanlarının azlığı yatmaktadır.

Çeşitli başlıklar altında ele aldığımız denge örnek­lerinin hemen hemen hepsi başlı başırıa bir inceleme ve araştırma konusu olduğu gibi “ideal insan” veyahut da diğer bir ifadeyle “insanı kâmilin kâinatta biricik den­ge unsuru olduğu tezi de ayrı ve derin bir araştırma ko­nusudur. Biz bu hassas noktaya “kıyamet ancak şerli insanların üzerine kopar” hadisi şerifinden ilham alarak sadece bir işaret koymakla yetiniyoruz.

“İnsan padişahın hazineleri üzerine vurduğu mü­hür gibidir. O, padişahın üzerine vurduğu mührün nakşine mahal oldu. Bundan dolayı ona halife adı verildi. Mühür hazineleri koruduğu gibi Tanrı da mahluklarını o halife ile korur. Padişahın mührü o hazinelerin üzerin­de bulundukça onları açmaya kimse cesaret edemez. Ancak onun ismi ile açılır. Şu halde Tanrı âlemi koru­mak hususunda Adem'i' kendisine halife kıldı. Bu hale göre içinde insan-ı kâmil bulunduğu müddetçe âlem da­ima korunmuş olacaktır.”[412]

Her şeyin bir ruhu vardır. O ruh bedenini terk edin­ce, bedenin kıyameti gerçekleşir. Kim bilir belki âlemle­rin “canı” da kâmil insandır.

İşte bu kâmil insanın en büyük vasfı adalettir. Yanı dengeli olmak halidir. İnsan-ı kâmil, yani mütteki insan, “kalbine layık olan sevgiyi ve korkuyu yerleştirerek, ibadeti layık olan varlığa yaparak, sözün doğrusunu söyleyerek, her varlığı İslâmi ölçüler içerisinde değerlendi­rerek, takvaya en layık olan adaletli davranış yolunu [413] tutan insandır. Bu insanın davranışları hep dengeden ibarettir. Tebessümü, yürüyüşü, yemesi içmesi, harcaması her şeyi... İşlerin en hayırlısını o yapar. İmanın ve İslâmın gereklerini eksiksiz yapan odur. Yoksa bir köşeye çekilmiş sadece namaz, oruç gibi sırf şahsını ilgilendiren ibadetlere dalmış kimse değildir. Mütteki namaz ve oru­cu ile birlikte Allah'ın kitabında, O'nun Rasulü'nün sün­netinde ne varsa, hepsinin birden endişesini duyar. Nef­sine karşı cihadı yaparken İslâm düşmanlarına karşı ci­hadı ihmal etmeyen, kalbini temizlemeye gayret eder­ken, malını temizlemeyi ihmal etmeyen, sabır gösTerc­yim derken zillete düşmeyen, öfkemi yutacağım derken düşmanlara Allah için buğzu terk etmeyen, Dünyaya değer vermeyeceğim diye meskenete duçar olmayaa dengeli bir mü’mindir. Muttaki, Hz Rasulullah'tır, Hz. Ebubekr'dir. [414]  Ve onlara bağlı olan gerçek alimlerdir.

Mademki kâinattaki her şey dengededir, insan da dengeli olmalıdır. Çünkü o, başıboş bırakılmış bir varlık değil, iradesiyle kendini ve amellerini Yüce Allah'ın en çok sevdiği veya buğzettiği bir sanat eseri olarak ortaya koymak zorundadır. Bu konuda son sözü yine İmam Gazzali’ye bırakalım.

“Ey hakikat yolcusu! Peygamber Efendimizin bü­tün iş ve hakikatlerinin muvazenesinin, yani dengesi­nin dengesinin kanunî ilahî ve tertib-i Rabbani dışında olduğunu sanma... Çünkü gelişigüzel haraket etmek ve kendi akışına kapılıp gitmek behaim, yani hayvanların işidir. Hareketleri bir muvazene, denge ile yürütmek Al­lah dostlarının seciyesi, ahlâk ve tabiattandır.”[415]

 

3- ÜMMET-İ VASAT, ADİL VE DENGELEYEN BİR ÜMMET VE BU MÜNASEBETLE BEYNELMİLEL DENGE

 

Kur'an'da Uluslararası Kuvvetler Dengesi

 

İtidalin, yani “denge”nin Kur'ân tarafından bir prensip olarak ifadesi, İslâm ümmetinin orta yolu izliyen bir ümmet şeklinde serilmesiyle dikkate sunulmuş­tur.[416]

İşte Vasat Ümmet Allah'ın Kur'ân'ı ile ahlâklanmış ideal kullar topluluğudur. Bu ümmet savaşta bile aşırı gitmeyen, düşmanının bile haklarını tanıyan, yalnız Al­lah'ın egemenliğini yeryüzünde icra etmekle görevli bir ümmettir. Bu ümmet, insanlık ailesinin o çağlardaki denge noktasıydı. Hem elindeki sağlam ve kusursuz ilâ­hî kanunların ve hem de kılıcının gücüyle o çağlardaki insanlık alemindeki taşkınlıkları i'tidale sevkeden, dengeleyici bir ümmet vasfını da taşıyordu. Fakat bu denge ümmeti elindeki mîzânı, yani onun en büyük güç kay­nağı olan Kur'ânî ahlaktan uzaklaşırıca hem bu adil vas­fını kaybetti. Böyle bir ümmetten mahrum bir dünya ise hayat, istikrar ve huzur vadeden bütün dengelerden mahrum yaşamaktadır.

Vasat Ümmet, hem dengeli, hem de denge unsuru bir ümmet, orta bir ümmet. “İşte böylece sizi insanlığa şahitler olmanız, Rasul'ün de sizlere şahit olması için, si­zi mutedil bir ümmet kıldık...”[417] Mealini sunduğumuz âyet-i celilede de olduğu gibi “Vasat Ümmet”, bütün in­sanlığa şahit olan, insanların arasında hakkı ikame eden, insanlık için ölçü ve değerler koyan, dengeli bir ümmet­tir.

Tasavvur ve itikatta, ne sırf meddeye dalar, ne de sırf ruhaniliğe yönelir. Bu ümmet cesede bürünmüş bir ruh veya ruha sarılmış bir ceset gibidir.

İfrat ve tefride dalmadan, şefk ve arzularını serbest bırakır. İntizam ve insicamda, hayatı tamamen hislerin ve vicdanın emrine terk etmediği gibi, büsbütün tecziye usullerine de bırakmaz.

Alâka ve irtibatlarda ne ferdîn şahsiyetini ve temel dayanaklarını hiçe sayar, ne de onun şahsiyetini cemi­yet ve devletin şahsiyeti içerisinde eritir. Ferdi cemiyete yardıma kılan, cemiyete de ferdi himaye eden vazife ve mükellefiyetler yükler.

Ümmet-i Muhammed, mekanda da vasat bir üm­mettir. Yer'in göbeğinde, yeryüzünün orta bölgelerinde ve dünyasını İslâm'ın kuşattığı bu ümmet; şu ana kadar Şark'tan, Garp'dan; Kuzey'den ve Güney'den yeryüzü­nün orta bölgelerinde bulunmaktadır.[418]

Bu ümmet Allah'ın boyasıyla boyandığı zamanlar, bu orta mekanda Dünyanın siyasî, iktisadî ve sıtratejik dengesini koruyordu. Âlemi fesattan uzak tutuyordu. Şimdi başka boyalarla boyandığı için dengeyi bozdu.

Bu ümmet dengeli bir ümmetti. Çünkü elindeki Ki­tap, “Mîzânü'l Hakkk” idi. Bu kitapta eğrilik yoktu. Ne inananını havralara ve kiliselere kapatıp bir tecrit haya­tına mahkum ediyordu ve ne de serazat, sorumsuz ve sı­nır tammaz bir hayat vadediyordu.

Ümmet-i Vasat ayak bastığı her yerde, elindeki kitap ve kılıcındaki güç sayesinde eşsiz sosyal, siyasal ve beynelmilel dengeler kuruyordu. Bu ümmet Kur'ân'ı ve O'nun içindeki hükümleri, hayatın yalnız bir sektörüne hapsetmedi. Hiçbir zaman O'nu hayatın bütünlüğünden uzak tutmadı.

Ümmet-i Vasat'ın bozulduğu, kitabının emirlerini tatbik etmediği son bir buçuk asır içerisinde dünya öyle korkunç dengesizlikler yaşadı ki, bu dengesizliklerin i'tidale çevrilmesi için beşeriyet başırıı taştan taşa çaldı. Fakat bu çabalara rağmen Yirminci asır insanın ufkunda hala kurtarıcı bir ışık görünmüyor. Uluslar arası teşkilatlar güya insanlık ailesi arasında, milletler ve devletler arasında muvazeneyi sağlayacaktı.

Güçlenen bir Avrupa devleti bu gücüyle, bütün dünyanın dengesini bozdu. Çok korkunç ve maksatsız iki dünya savaşı yaşadık. Bu iki dünya savaşı da Vasat Ümmetin gücünü kaybetmesiyle, kuvvetin başka başka devletler eline geçmesiyle çıkmıştı.

Tabiatta çok ilginç bir alış verişten bahsetmiştik. Yine ona dönelim. Isınan bir cisim ısı fazlasını karşısın­daki cisme, soğuyan bir cisim de aşrı soğukluğunu öteki­ne vererek fazlalıklarını sırf Dünyadaki hayatı müm­kün kılmak için dengeli bir biçimde alıp veriyordu. Âdeta soluk alıp vermek gibi bir şey... Şuur ve akıldan habersiz maddenin fazlalıkları böylece alıp vermesi Kur'ân'daki “ihsan” hadisesine benzerlik arz etmektedir. Cansızlara Yüce Allah'ın koyduğu yasa, bize âdeta siz de böyle yapın dercesine bir örnek davranış sergiliyor. Evet, zekât; mala doymuş bir zenginin mal fazlasını fakire vermek şartıyla yapacağı bir dengeleme işlemidir. Zekât, sadaka ve bütün iylikler bir bakıma bir ihsandır.

İşte bu ahlâkı hem müşahhas âlemde ve hem de dinde görüp anlayamayan ve alamayan Avrupa, ken­dinde yığılan kuvvetle insanlığa adalet götürmeyi, in­sanlığa ihsan etmeyi nereden düşünebilirdi.

O bu gücü ile sömürmeye, dünyayı yemeye, uyutmaya ve kendine köle yapmaya kalkıştı. Dolayısıyla da dengeler bozuldu. Hatta aynı dine mensup ırkların bu­lunduğu bir kıt'a kan gölü haline geldi. İnsanlığa zararı dokunan bu güçleri, sonunda dengelemek mecburiyeti­ni hissettiler. “Avrupa Dengesi”ni kurmak zorunda kaldılar. Bir Avrupa devletinin öteki devletler üzerinde be­lirli bir üstünlük kurmasını engellemeyi ön gören sistemler [419] tasarlamaya başladılar.

Oysa Vasat Ümmet bütün gücünü dengeyi kurma yoluna sarf etmişti. İhsan etmişti. Kendinde biriken bir güç ile yeni sömürgeler arayıp, bu ülkelerin efendisi de­ğil, bizzat insanlığın hizmetçisi olmuştu. Bu baş döndü­rücü bir idealizmdir. Ve yalnız inananlarca, kesinlikle yakin nuru ile inananlarca gerçekleştirilebilecek bir ide­al... İşte Ümmet-i Vasat ve O'nun elindeki ilâhî Kitabı çok iyi tanıyanlar, Kırım'dan viyana'ya, Cezayir'den Yemen'e kadar at koşturan ve hatta Hint sularına dek gi­den ecdadımızın gerçek insanlık dostu olduklarını anla­makta zorluk çekmeyecekleri aşikârdır.

Zavallı insan!... Dengesizliğini ve her sahada düştü­ğü dualizmi yenemedi ki kendi dışında dengeler kura­bilsin. Vasat Ümmet Dünyanın merkezinde insan gücü­nün kurabileceği en kusursuz adaleti kurduğu için Üm­metlerin en hayırlısı diye anılmıştı.[420]

Eğer Allah'ın insanları birbiriyle def edişi olmasay­dı hayat bozulacak ve teaffün edecekti. “Eğer Allah (c.c) insanların bazısını bazısı ile def etmeseydi muhakkak yeryüzü fesat olurdu.”[421] Yani Cenabı Hakk azgınlar, zalim ve günahkârlar topluluğunu ehli ıslah ve ehli hayır ile def etmeseydi, zalimler ve fesatçılar topluluğu, salih insanlar topluluğuna galip gelirdi.[422]

Biz bu âyet-i kerimeler hakkında yukarıdaki bilgi­leri sergiledikten sonra Allah'ın beşeriyeti yine beşeri­yetle dengelemesi gibi çok ilginç bir denge hadisesine dikkatleri çekmeye çalışacağız.

Cenâb-ı Hakk: “Eğer Allah insanların bazısını bazısı ile def etmeseydi, yeryüzü fesat olurdu.” bozulurdu buyurmakta... Bu âyet mealinden de anlaşılıyor ki yeryüzü'nün fesadı insana bağlı bir hadisedir.

Düşüncelerimizi objeler âlemine çevirip de bu âlemdeki dengeleme örneklerine tekrar bir göz atacak olursak, konuyu daha iyi kavrayacağız kanaatindeyim. Cenâb-ı Hakk, yeryüzünün ıslahını, hayatiyet ve denge­sini fesattan korumak için aşırı giden birtakım insanla­rı, birtakımıyla def ederken, aynı olayı başka bir âlem olan insan vücudunda, onun damarlarında da icra edi­yor. “Mikroplar veya virüsler vücut sınırlarını aşarak iç muhite girdikleri zaman organik fonksiyonlar derhal değişiyor ve hastalık görülüyor.

Meselâ ateş, vücudun bazı bakterilerle virüs sızmala­rına ve tufeylilere bir nevi mukabelesidir. Vücudun pa­tojen ajanlara intibakının ilci ayrı görünüşü vardır. Bu intibak, bir yandan bu ajanların vücuda girmesini önle­meye ve onları tahribe çalışır, öte yandan da onlar tara­fından meydana getirilen lezyonları tamir eder ve bak­teriler veya bizzat dokular tarafından meydana getiri­len zehirli maddeleri yok eder. Hastalık bu oluşumların gelişmesinden başka bir şey değildir.[423]

Hastalığın vücuda egemen olmasıyla artık, vucudun dengesi bozulmuştur. Denge sağlanıncaya kadar bu kargaşa devam edecek, vücudun ıslah edici güçleri vücu­du fesada kalkan güçlerle çatışacak ve fesatçılar yenilin­ce de sıhhat geri gelecek. O halde hastalık vücudun den­ge arama çabaları, sıhhat ise denge halidir. Hastalık, vü­cudun ihlal edici, yani fesat çıkana bir ajana karşı mü­cadelesi ve onun zaman içinde istikrar kazanmasına kar­şı koymasına tekabül eder. Fakat kanser ve delilikte ol­duğu gibi bu organın veya şuurun pasif çöküşünün ifa­desi de olabilir. [424] Kısacası dengeli bir sistemde bir faktör bu dengeyi bozmaya kalktığı zaman, bu faktöre karşı bir tepki meydana geliyor. Eğer şekeri suda eritecek olursak ısı düşer ve soğuma şekerin erime niteliğini azaltır.[425]

Görüldüğü gibi vücut âlemimize yabana ve düş­man bir grup saldırdığı zaman vücuttaki bazı kuvvetler onları defetmeğe ve vücudun selâmet ve sıhhatini koru­maya çalışıyor. Vücudumuzda da bazı güçler bazısıyla def edilmezse vücut fesat bulacak ve neticede de ölecektir.

İnsan topluluklarında da aşağı yukarı aynı durum gözlenmektedir. Bir grup anarşist ve fesatçı topluluk in­sanlık bünyesini çeşitli davranışlarla yok etmeye çalışır­ken, diğer bir grup da bu bünyeyi korumaya çalışmak­tadır.

Ancak Allah'a itaat prensibi ile yaşaması ve zulüm­den an olması mümkün olabilecek beşerî sistemlerin dengesi de, Allah'ı tanımaz, hevasına uymuş bir toplu­luk tarafından sürekli bozulmak istenir. Bunlar insan vücuduna saldıran virüs ve mikroplar gibidir. Hayatı sü­rekli tehdit ederler. İnanıp, salih ameller işleyen insanlar ise hayatı tehdit eden bu mikroplara karşı vücudu koru­yan akyuvarlara benzerler.

İşte insan vücudu veya kâinattaki herhangi bir sistem nasıl denge ve sükunette kalmanın savaşırıı veri­yorsa, insanlık âlemi de yaratıldığından buyana bu sava­şı vermektedir.

Eğer hevasına uymuş, hiçbir sınır tanımaz insanla­rı her sistem ve dengenin amansız düşmanı olan, bencil ve tuğyana beşeriyeti, yeryüzünde frenleyen ve def eden salih insanlar topluluğu olmasaydı, yeryüzü, dolayısıyle de âlemler şüphesiz fesat olurdu.

İşte asrımız bu fesadı yaşıyor. Bu gün Allah'ın yasaları hiçe sayıldığı için iktisadî, siyasî, sosyal ve hukukî dengeler alt üst olmuş durumdadır. Çünkü “heva”nın sı­nır ve hudut tanımaz başıboşluğuna ram olmuş insanlı­ğı defedecek savunma sistemi artık zayıflamış haldedir.

Kazandığını hep stok eden, elinde tutan; ya da ezici ve sömürücü bir güç olarak kullanan insanın, diğer ek­sik bir insanı kendi fazlasıyla tamamlama gibi bir ahlâk anlayışı yok. Bunun neticesi ortaya korkunç bir ehram çıkıyor. Ve insanlık bu içtimaî ehram içerisinde, yine bu piramidin inşası için ona taş taşıyan munis ve sessiz kö­leler olmaktan ileriye gidemiyor.

Cenâb-ı Rabbimiz (c.c), sevgili kullarıyla, bu “heva peresi” kulların kökünü kazımasaydı, kıyamet elbette çok erken kopardı. Gerçi dünya kozmik olmayan kısmi kıyametler yaşamıştır. Karşılarında kendilerini durdura­mayan birilerine rastlamayan Ad kavmi, Lut ve Nuh kavmi gibi meşhur fesatçılann başırıa kısmî kıyametler kopmamış değildi. Onları o zaman Yüce Rabbımız ken­di gücü ile def etmişti. Ancak yeryüzünün iman için mü’min ve itaatkar kullar lazımdı. Yeryüzünün fesattan uzak yaşaması, Allah'a bir ma'rifet sahası olması için taş­kınlık yapmaya istidatlı kulların kökünü kazıyan takva sahibi kullar gerekliydi.

Nuh (a.s.) bu yüzden kavmine beddua eder. Ama bu insanlık için bir duadır. Nuh (a.s.)’ın bu duasını pek anlayan olmaz. O Yüce peygamberin insanlığa bir tufan istemesinin iç yüzü çok iyi anlaşılamaz...

Oysa iman etmemekte direnen ve gittikçe de çoğa­lan bu güruh, insanlığın ebedî saadetini tehdit ediyordu. Nitekim biz şu fani dünyada kurduğumuz sistemlerde insanlığın huzur ve saadedini bozan insanlara ceza vermiyor muyuz? Onu içimizden tecrit etmiyor muyuz? Elbetteki evet. Çünkü insanı huzursuz eden her sebep yok edilmelidir. Vücudumuzun her hangi bir uzvunda kangren belirse onu vücuttan bir parça saymıyor ve ke­sip atıyoruz.

İşte insanlığın ebedî hayatına kast eden, onu sonu gelmez bir bedbahtlığa, yani ateşe davet eden insanları da insanlıktan bir parça saymamak gerekir. Onları sa­vaşla yok etmek veyahut da beddua ile Allah'tan onla­rın köklerinin kazınmasını istemek bir nevi insanlığı kurtarma operasyonudur.

Ve Nuh (a.s.), yaşadıkları ve çoğaldıkları müddetçe yeryüzündeki her türlü dengeyi alt üst edecek ve insani­liğin iki cihan saadetiyle oynayacak olan kavmini beşe­riyet âlemi için artık bir kangren, kesilip atılması gere­ken bir uzuv olarak gördüğü için Rabbına “Rabbım dedi yeryüzünde kafirlerden hiç bir kimseyi bırakma Çünkü sen onları bırakırsan kullarını saptırırlar; yalnız ahlâk­sız, nankör doğrurlar.”[426] Şeklindeki meşhur ve kurtarı­cı niyazını havale etmek zorunda kalır.

Evet, kafirler de, kangren gibi aynı şekilde bir yayıl­ma istidadı göstermektedir. Eğer kangreni bir parmak ucunda bekletirseniz kendi varlığını vücudun her tara­fına yayar. Kangren, kangrenden başka nasıl bir şey doğurmuyor, yaymıyor ve çoğaltmıyorsa, kafir de küfür­den başka bir şey doğurmuyor.

Bu yüzden “Eğer Allah (cc) insanların bazısını bazısıyla def etmeseydi yeryüzü fesat olurdu.”[427] Meali kelimesindeki “müdafayı” kâinattaki fizikî, kimyevî, cematî, nebatîi, hayvani ve beşerî her sistemde de gözlemek

mümkündür. Allah (cc)'ın kurduğu her sistemde boz­mak isteyenlerle, ıslah etmek ve dengelemek isteyen güçlerin çatışması mevcuttur.

“Şayet Allah (cc.) insanları bir biriyle def edip savmasaydı, yeryüzü muhakkak fesada uğrardı. Davut Aleyhisselâm'ın kahramanlığı ile İsraüoğlları'nın başırı­dan düşmanlarını savdığı gibi.

Allah (cc.) başka bir âyet-i kerimede de mealen şöy­le buyurmaktadır: “Şüphesiz ki Allah (cc) insanların bir kısmını diğerleriyle def etmeseydi; manastırlar, kiliseler, havralar ve içinde Allah'ın adı çok anılan mescitler yıkı­lır giderdi.”[428]

Bakara suresinin 251. âyetinin bir nevi tefsiri sayıla­bilecek bu meali kerime [429] bize, yine iman edip salih ameller işleyen ve Allah'ın zikri ile meşgul olan kulların dünyadaki denge sisteminde ne kadar önemli bir rol oynadıklarını göstermektedir.

Yeryüzü ve âlemlerin fesadının, salih kulların yer­yüzünden silinmesine bağlı olduğuna bir kaç kez değin­miştik..

Allah, dinine karşı bir grup insanın karşısına ya kendileri gibi şerli, [430] ya da Allah'a itaatkar kullarını musallat ederek, onları def edip kuvvetleri dengelemeseydi, bu şerli kullar Allah'a yönelmiş itaatkar kulları yok ederlerdi. Veyahut da bu kullar acziyetlerinden ve korkularından yeryüzünde salih amelleri terk ederlerdi. Onların da tuğyanları artar, onları uyaran kullar kal­mazdı. Dünya Allah'a kulluk, Allah'ın halifesi insana da bir amel ve ma'rifet sahası olarak yaratıldığı için, o za­man duyanın varlığının bir mana ve maksadı kalmazdı. Neticede kıyametin erkenliği kaçınılmaz olurdu. Çünkü Dünya Rabbü'l Alemin'in bostanıdır. Bir bostan ki artık verim vermez hale gelir, bostan sahibi artık o bostanı bozar. Dünyada da Allah anılmaz ve Allah'ın zikredildiği yerler harap edilirse Allah (cc) bostanını bozar.

Allah (cc.)’ın inananlarla veya diğer insanlarla def ettiği fesatçılar topluluğunun tek ortak özelliği “heva'larına uymalarıdır.. Allah'a karşı yapılan her isyanın teme­linde yatan tek şey “heva”dır. Bu, insanda bulunan öyle hassas bir arzudur ki insan onu dengeleyemediği zaman taşar ve her şeyi istilâ eder. Her şeye egemen olmak, her şeyi kahru galebesine almak ister. Tek kelime ile “İlâh” olmak ister. Oysa bu onun hakkı ve zaten vasfı da değil. Onun sadece bir görevi vardır ki gerçek ilâh olan Al­lah'ın emirlerine uymak ve kul olmaktır. Heva bunu yapmıyor işte. İnsanı, onun aklını ve kalbini istilâ edince vücuda hükmediyor. Sonra da Allah'ın kurulu bütün sis­temlerine saldıntıyor. Çevresine, hemcinsine ve her şeye!

İşte Allah korusun eğer, “Hakk da onların hevasına tabi olsaydı, mutlaka gökler ve yer, bir de bunlarda bulunanlar bozulur giderdi.”[431] Eğer Allah'ın indirdiği ki­tap ve âyetler bu fesatçı topluluğun arzularını destekler mahiyette olsaydı artık insan arzularını kim durdurabi­lirdi. Ona kim bir had ve hudut çizebilirdi. O hangi noktada doyar da başkasına bir hak, bir varlık, bir hürriyet tanırdı. İşte nevanın karşısına başka güçler çıkaran Cenâb-ı Hakk onları defederek nevaların taşkınlığını böyle frenliyor. Bu da korkudur. Gerek dünyevî ve gerekse uhrevî korkulardır ki korkunun da bir denge unsuru ol­duğuna çeşitli vesilelerle değinmiştik.

Oysa Allah (cc.) “insanlığın şerefini ve şanını getir­miştir. Fakat inşalar kendi şereflerini çiğnemişlerdir.” [432] Kulluk bir şerefti ve onu çiğnediler. Kitaba uymayı red­dederek şereflerine sırt çevirdiler.

Eğer Allah'ın gönderdiği hak din ve hak peygam­ber insanların Allah (cc) tarafından men edilmiş arzula­rına uysaydı, toplumda mevki ve makam sahibi mütekebbirler insanları sömürmeye, zulmün her türlüsüne meşruluk kisvesi giydirip iyice azmaya yelteneceklerdi. Yeryüzünde zulüm ve taşkınlık hayat bulacaktı. Halbu­ki, insan Yeryüzüne zulmü değil, adaleti tesis için gönderilmiş bir halifeydi. Bu halife varlık, yeryüzünde hevasını Hakk'a tabi kılmakla görevlidir. Fakat insan bunun tersini yapmaktadır. Halde benim arzuma tabi olsun de­mektedir.

İslâm'ı yaşamak konusunda nefislerine söz geçire­meyen insanların bu gün Kur'ân ve O'nun âyetlerini kendi hevalarına ve hayat biçimlerine uydurma gayret­leri yok mu? Bu zoraki ve asılsız hevai te'villerle, sözde hür düşünce ve bilimsellik ve çağdaşlık adına, insanlık pereye sürükleniyor. Allah (cc), kitabı kimsenin keyfine göre göndermemiştir. Allah (cc) Yüce Kitabı'yla Âlem­lerde bir denge, bir sistem, bir intizam ve bir hayat kur­muştur. Kendini hamd ve sena maksadıyla ve bu kuru­lu sistemin yaşaması ve kendi maksadı hasıl olsun diye bir kitap indirmiştir. Kitap ve ona uyan insan ya Al­lah'ın bu maksadına hizmet edecek, munis, boynu bü­kük, itaatkar bir kul, bir köle olacak veyahut da cehen­nemi hak edecektir.

Bugün insanlığın içine düştüğü her taşkınlığı Kur'ân'a uydurmaya çalışanlar, insanlık için hangi sonu­cu hazırlamaktadırlar? Bu Hakk'ı hevaya uydurma ça­bası değil midir?

Neden Hakk, hevaya uyduğu zaman gökler, Yer ve yerde bulunanlar bozuluyor? Demek ki insanın fesadı daha başka âlemleri de etkileme kabiliyetine sahip bir özellik göstermektedir. Bu izahlar da gösteriyor ki Al­lah'ın, şerli kulları insanların bazısıyla veyahut da mü’min kullarıyla def etmesi, savması olmasaydı insan­lığın dengeleri bozulacaktı.

Heva hudut tanımıyor. Kur'ân ise esas itibariyle hat, hudut ve ölçüler kitabıdır. Hevasına uyan insan, Al­lah'ın ölçülerini çiğnemiş oluyor ve dengeyi bozuyor.

“Bunlar Allah'ın hudutlarıdır. Sakın bu hudutlara yaklaşmayın.”[433] Haramlara ve emirlere yönelik bu kap­samlı hükümler ve mubahlar hep Allah'ın koyduğu hü­kümler, hudutlardır. Sakın bu hudutları bozmayın ve bu çizgileri nefsanî arzularınıza uydurmayın. Bu açıkla­malar ve örneklerden de anlaşılıyor ki Kur'ân, insan ar­zularına bir takım sınır getirmekle insan davranış ve taşkınlıklarını bir ayarda tutmuş ve dengelemiş oluyor.

Hülâsa, ferdin nizamı, cemiyete; cemiyetin nizâmı, millet ve devlete; bir milletin nizamı ise çeşitli ırk ve dil­leri ihtiva eden daha şümullü bir mefhum olan ümme­te sirayet kabiliyeti gösterdiğine değinmiş ve bu konuyu fertten ve onun nefsi terbiyesinden başlayarak işlemiş ve bu ferdin objeler alemi ile de münasebetlerini sergilemeye çalışmıştık. Sonuçta Ümmet-i Vasat olgusuna gelmiştik ki bu, gerçekten İslâm tebliğinin bir vetiresi sonucu husule gelen bir olgu, yani bir vak'adır. İşte Kur'ân'da vasat, adil, orta ümmet şeklinde ifadesini bulan Ümmet-i Muhammed, hem dengeli ve hem de bir takım dengeleri oluşturan bir amil olarak karşımıza çık­maktadır. O infisah ettiği zaman, onun infisahı, önce dünya ulusları arasındaki dengelerin, daha sonra da ev­renlerin yıkılışını hazırlayacaktır. Çünkü o İtikatta adil ve dengeli, Allah'ın uluhiyyet haklarını kabullenen bir ümmet, amelde, siyasette, san'atta; kısacası halife varlık olan insanın bütün vazifelerini hakkıyla yerine getiren bir ümmettir. Bu ümmetin terki dünya ettiğini düşün­düğümüz zaman en büyük dengesizlik, nihaî kaos yani kıyamet artık kaçınılmaz olacaktır.[434]

 

4- İNSANLIĞI DENGELEME VE KONTROL ETMEDE İKİ TEMEL MEKANİZMA

 

Emirler Ve Yasaklar

 

Bugün yüce dinimiz, inananları tarafından haya­ta dengesiz bir şekilde tatbik edilmektedir kanaatinde­yiz. Dinimizin bütün emirleri hep tek taraflı bir uygula­ma içerisindedir. Bunun sebebini Kur'ân'daki denge kav­ramını sezemeyişimize bağlayabiliriz.

Emirler ya şeklen yapılır, ruhu ve özü terk edilir veyahut da işin özü daha önemlidir düşüncesiyle şekil feda edelir. Toplumda yaygın olan “sen benim kalbime baK” sözü de bu tip dengesizliğin güzel ve basit bir örne­ğidir. Yani neticesidir. İslâm ve O'nun kaynağı Kur'ân bazı kesimlerce ya musikî olarak algılanmış veyahut da O'nun tecvitli okunması, harflerinin kusursuz bir şekil­de telefruz edilmesiyle herşeyin bittiği kanaatini yay­mıştır. Böylece Kur’ân’ın asıl faydalı olan ruhu, özü ve manası elden çıkıp gitmiştir.

Bir grup, bir zaman O'nun yüce ve eşsiz ibretler su­nan kıssalarından hiç bir hisse almadan, sırf oyalanmak, uzun kış gecelerini geçirmek için okumuş, haşa O'nu bi­raz da kendi muhayyilesi ile süsleyerek ve İsrailiyyat ka­tarak hisse alınmayan bir kıssa mesabesinde algılamış; bir grup itikadı konuları, bir grup muamelatı inceler­ken, öteki cepheleri ihmal etmiştir. Oysa Kur'ân hayatın ve hatta bizim bilmediğimiz birçok hayat boyutlarının bütününü tanzime kalkan bir görünüm arzetmekten uzak değildir.

Hatta itikatta da bir takım dengesiz görüşler belir­miştir. Allah'ın ve rasullerinin getirdiği esaslar göz ardı edilir. “Heme ost” her şey O'dur. Eğer bu görüşle veril­mek istenen mesaj bizim anladığımız mana ise diyerek bir vahdet-i vücut görüşü doğarken, yine Allah'ın yara­tıp, mahlûk mertebesinde bile olsa bir varlık tanıdığı eş­ya, yani Allah'tan gayrı âlem inkâr edilir. Tamamen yok sayılır.[435]

Oysa itikattaki denge, Allah'ın rasullerinin getirdi­ği tevhit inanadır, Onlar, Yüce Allah'ı tek bir ilâh olarak tanımakla beraber, varlığı da sonradan yaratılmış O'nun mülkü ve mahlukatı olarak var ve hak bildiler ki bu mevzuları kitabımızın başırıda Kur'ân'a dengesiz bakış ve yaklaşımlar başlığı altında kısaca anlatmıştık.

İşte örneklerini, hayatın ve dinin hemen hemen her rüknünde ve her sahasında gösTercbileceğimiz bu dengesizlikler, beşerîyyetin tarih boyunca yaşadığı bir facia gibi görünmektedir. Bu dengesizlik halinden itidal durumuna geçip ve bu hali ölünceye kadar koruyan in­sanlar ise kâmil insanlardır ve sayılan oldukça azdır kanaatindeyiz.

Gerçekten Kur'ân'ın beşeriyete; gerek fert nokta­sında ve gerek toplum noktasında yüklediği misyon, eğer tesbit ve incelememizde yanılmamışsak, dengeli inanmak, olmak ve yasamak misyonudur. Kur'ân her iş ve davranışta; sosyal, siyasî, iktisadî ve kulluk noktasın­da ve ferdîn beşerî münasebetleri esnasında, her şeyde denge -orta yol- tavsiye etmiştir.

Sevgilerde, kinlerde, hissi hayatta, hükümde, yorumda ve kısacası insanın en yüksek fonksiyonlarından tutun da en küçük kıpırdanışlarına kadar her faaliyetin­de denge ve i'tidal emredilmiş ve ve bunun sevilen bir durum olduğu vurgulanmıştır. Çünkü objeler âleminin nabzında da Allah'ın bu kanunu atmaktadır. Kâinatta hiç bir şey dengesiz olmadığına göre insan ve onun kur­duğu müesseseler de dengesiz olmamalıdır.

“İslâm, insanın fıtratı ile birlikte bir adım daha ata­rak, insanın ruhî mekanizmasında iç içe bulunan tabiatı ile birleşiyor. Eş bir tabiat içerisinde tek bir mekanizma olarak birleştikten sonra ona uygun bir plan çiziyor. Or­tada ruh ve bedenden müteşekkil bir makina vardır. Bu makinamn birbirine intibakı o kadar dengelidir ki kıl payı kadar dengesizlik söz konusu olamaz. Bu makinada ruhun faaliyeti ayn, bedenin faaliyeti ayndır. Ama her ikisinin de en sonunda buluştuğu nokta birdir. Ortada bir dünya vardır, bir de ahiret. Dünyanın işi ayn, ahiret'in ayrıdır. Ama her ikisinin de yolu birdir. Asla ayrılmaz. Dünya için çalışmak ahiret için ibaddetten, ahiret için ibadet dünya için çalışmaktan ayn değildir. Çünkü her ikisinin de yönü Allaha doğrudur.

Görüldüğü gibi bu bir devr-i daimdir. Bir dengedir. Ahiret dünyayı, dünya ahireti dengeliyor. Birini kaybe­den dolayısıyle ötekisini kaybediyor. Dünya olmazsa Ahirete götürücü ameller nereden tahsil edilecek? Ahi­ret olmazsa dünyadaki say u gayretler nasıl manalanacak? Sevaplar nasıl cennete ve rızayı ilahiyeye tahvil olunacak? Günahlar nasıl cezalanacak?

Diğer sistemler yollarını yitirmiş ojduğu için bede­nî faaliyet ile ruhî faaliyeti birbirinden ayırmaktadırlar ve her birini diğerine karşı yönde göstermektedirler. Dünya ile ahireti birbirinden ayırarak her birini ayrı ayrı yönlere sevk etmektedirler. Ama İslâm, insanın fıtrıyatıyla tam bir mutabakat içerisindedir. Onu tabiatıyla birlikte ele alır, birbiriyle bağlantılı bulunan mekaniz­manın bölümlerini birbirinden ayırmaz. Bunun yanı sı­ra insan tabiatının eş değerliliğini de gözden uzak tut­maz. İnsan yer içer, cinsel faaliyette bulunur. Bütün bun­ları, varlık yapısının bedenî yanını tatmin etmek için yapar ama İslâm onu öyle bir yöne tevcih eder ki ihti­yaçlarını sırf bedeni ile değil, beden ve ruhtan müteşek­kil mekanizması ile birlikte telafi etmesini sağlar.

İşte bu iki ayrı unsur dengeli bir uyum içerisinde çalıştıkça ferdîn gerçek kişiliği, dengeli ve istikrarlı hali ortaya çıkar. Yemeği ve cinsel arzuyu bir ibadet haline getirir. Çünkü bunları Allah'ın adı ile birbirine bağlar. Allah'a yöneltip değer ölçüleriyle rapt eder. İnsanı hay­vanlık seviyesinden yükselten, üstün ve temiz değerler vaz eder. O zaman insanın hiçbir faaliyeti, basit bir ihti­yaç hududu içerisinde sıkışıp kalmaz. İnsan kendi varlık yapısının ruhî yanını tatmin etmek için ibadet eder, te­mizlenir ve annır. Ama İslâm, bu ruhî alandaki faaliyeti, insanın birbiriyle ilişkili bulunan mekanizmasının di­ğer yanlarıyla da birleştirir. Ona öyle bir ibadet düsturu koyar ki her ne kadar ruhî yönü ağır bassa da, bütün varlığını içine alır. Namaz oruç, hac ve zekât gibi... Böyle­ce insan ibadet ederken dahi, ruhî alanda gelişerek bede­ni alandan uzaklaşmaz. Bu anlamda bir ibadet dünya­dan uzak, rahibane bir hayat olmaktan çıkar, hayatın ta içine girer.”[436]

Kur'ân böyle bir aynm yapmamakla ruh ve beden uyumunu dengeli bir şekilde tutmuştur. Aynı zamanda dünyayı vasıta ve ahireti gaye olarak göstermekle bu iki kavramın kıymetini denk bir hale getirmiştir. Gaye elbetteki en üstündür. Vasıta gayeye hizmet ettiği için şe­refini gayenin yüceliğinden almakla birlikte o da en üs­tündür. Yoksa Kur'ân'ı Kerim'de “küçümsenen ve yeri­len dünya” gayeye hizmet eden “Bir dünya” anlayışı de­ğil, bilakis gaye ittihaz edilen dünyadır.

İnsan dünyası için yaşarken, aynı zamanda ahiret için de yaşar ama İslâm her ikisini de birleştirerek tek bir yola girdirir. Âdeta İslâm dünya ile ahireti, ruh ile ce­sedi, madde ile enerjiyi mezcetmiş gibidir. Ruhsuz beden nasıl ceset, ahiretsiz dünya nasıl serap, enerjisiz madde nasıl hantal ve atıl bir konumda yarımlık ve dengesizlik arzediyorsa, insanın kuşatıcılıktan, yani 'evrensellikten uzak her hareketi de yarım, dengesiz ve tek taraflıdır. Bu tek taraflılık öyle bir illet ve noksanlıktır ki kemalatm karşısında tek ve en aşılmaz gibi duran bir engeldir.

Şu halde İslâm'da dünya ile ilgili bir takım ameller yoktur ki onu yaparken ahîret duygusundan tamamen sıyrılabilelim. Hatta insan yerken, giyerken, içerken, sa­vaşırken, sivrilmek isterken, cinsel arzusunu tatmin ederken, mal ve mülk sahibi olmak isterken bile ahiretten uzak değildir. Aynca İslâm'da sırf ahirete mahsus bir amel yoktur. Sadece bir tek ibadet şekli vardır. O da hem dünya ve hem de Ahiret içindir. İhlas ile Allah'a yönelti­len her ibadetin iki yönü vardır. Bu iki yön de dünyada afiyet ve ahirette afiyetttir. İnsan onu yerine getirirken hem dünyası için ve hem de ahireti için çalışıyor. Terte­miz ve helal yemeğini yerken Allah'ın adıyla yer. dün­yadan kendi payına düşen rızkını alırken aynı anda manaya, yani ahirete yönelmiştir, ahiret için çalışmakta­dır.[437]

Kur'ân'ın bu denge emreden muhteviyatını muva­zeneli bir şekilde hayata geçiren büyük velilerden Abdul Hakim El Hüseynî (k.s.) Hazretleri de insanları ebleh­ler, ahmaklar ve akıllılar olarak telakki eder. O'na göre: sadece ahirete yönelmiş, insanların hiçbirine faydası do­kunmayan, yalnız belirli ibadetlerle meşgul olan insan­lardır. Ahmaklar, kendilerini bütünüyle dünyaya ver­miş ve ebedî hayatı terk etmiş kimselerdir. Akıllılar ise dünya ve ahiret dengesini kurmuş insanlardır.[438]

Genellikle Hıristiyan ilim adamları bütün gelişmiş düşünce yapılarına ve geniş bilgilerine rağmen, Kur'ân'ın müslümanların hayatına getirdiği bütünlüğü, yani dengeyi, Kur'ân'a dayalı hayat görüşünü bir türlü kavrayamazlar. Çünkü Batılılar, dini yalnız ahirete ve ferdîn manevi hayatına ait bilgiler olarak düşünürler. Onların düşüncesinde dinin yaşayan hayatta hiç bir ye­ri ve fonksiyonu yoktur. Onların anladıkları din, tıpkı hayattan el ve eteğini çekmiş kendi köşesinde ölümü bekleyen bir ihtiyar gibidir. Halbuki Kur'ân, hiçbir za­man insanı yalın kat bir varlık olarak değerlendirmez, İnsanı aile, cemiyet, ahlâk, hukuk ve bütün bir kültür ortamı içinde ele alır. İnsan hayatına tesir eden maddî ve manevî amillere gerekli yeri verir. İnsan hayatını bu amillerle birlikte değerlendirir. Bu itibarla, Müslümanların dinden anladıkları ve bekledikleri ile Hırıstiyanların dinden anladıkları ve bekledikleri tabiyatıyla birbirin­den farklı olacaktır.[439]

İşte bu farklı telakkiler dünya ve ahiret dengesini bozduğu gibi, hayatın her dilimine, bir hak, bir sınır, bir ölçü tanıyan ve çizen ilahî kitapların özündeki “panoromik”, bütüncü özelliği de bozarak dengesiz bir din anlayışı ortaya atmıştır. Yani böyle anlayış sahipleri dini tek taraflı ve dengesiz bir öğreti olarak algılamaşılardır. Günümüzde de dinî, sosyal, siyasî, iktisadî ve ilmi platformun dışına itme davranışları, dinin evrenselliği­ni anlayamamaktan veyahut da anlamak istememek­ten kaynaklandığı bir gerçektir. Kur'ân beşerî hayatın her cüz'üne çok dengeli bir müdahale ile kusursuz içti­maî, iktisadî ve siyasî dengeler kurmaya çalıştığı gibi, dünya ile ahiretin de haklarını vererek ortaya bu konu­da da denge getirmeyi amaçlamaktadır..

Kendi kitaplarını tahrif eden Hırıstiyan ve Yahudi­ler, bu sahada da dengeyi bozduklan için kendi insanını ya aşırı zevkçi veyahut da ruhban yaptı. Allah'ın kitabı tahrif edildikten sonra bu iki dinin mensuplan kendile­rini vasat bir noktada dengeli kılacak bir din bulamadı­lar. Kur'ân'a da sırt çevirdikleri için denge ve i'tidal on­lar için bir hayal oldu.

Önceleri çok aşırı bunalımlar yaşadılar. Yirminci asrın insanını bunalımlı insan olarak tasvir etmek iste­yenler pek çoktur. Sokaklara dökülen, diyar diyar dola­şan, etrafa saldıran, yakıp yıkan garip görünüşlü, garip giyinişli, uyuşturucu madde düşkünü genç adam, hep bunalımdan bahsetmektedir. Bazıları da bunalımı sanki sadece bu yüzyıla mahsus bir problemmiş gibi ortaya koymaya çalışmaktadırlar. Halbuki bunalım tarih bo­yunca ve insanlarla beraber varlığını sürdürmektedir. Geçmiş insanların bizden daha az bunalımlı olduklarını söylemek bize pek kolay gelmemektedir. Galiba fertler gibi aynı yüzyılda yaşayan nesiller de “egosantrik” olu­yorlar. Yani yaşayan her nesil geçmiş ve gelecek nesille­re nazaran daha cok ızdırap çektiğini sanmakta ve böy­lece kendine önem atfetmeye çalışmaktadır. Öyle anla­şılıyor ki bunalım, insanın tabiatı halinde tarih boyunca fert fert her insanda vardır. Bunalım yüksek bir idrak se­viyesine sahip bir canlı olan insanın psikolojik hayatında önemli bir yer tutar. “Bunalım” bizim kullanabildiği­miz anlamıyla yalnız insan için vardır. Çeşitli zaman ve mekânda, çeşitli tezahürler içinde ortaya çıkmasına rağ­men, asla yeni bir şey değildir kanaatindeyiz.

Bu bunalımın sebebi nedir? Psikanalistler, özellikle Dr. S. Freud, bu konuda “üst ben” süper ego adını verdiği vicdanî, ahlâki ve dini değerleri amil olarak gösterir. Bu vicdanî değerler “alt ben” (id) denilen hayvanı ve içgüdüsel varlığımızın kendini ifadesine fırsat vermez ve onu sansüre tabi tutarak hapseder. Bunalımın sebebini bilhassa hapsedilmiş cinsel iştihalara bağlar. Diğer psika­nalistler de bu kabil bir izah tarzına yaklaşık olarak bunalımı yorumlarlar.[440]

İşte bu açıklamalar tahrif edilmiş, dengesi bozul­muş bir din hayatı içerisinde yapılan gözlemler sonu­cunda ortaya atılmıştır. Elbette dengesiz bir din insan iştihalannı iç âleme sıkıştırır ve sonuna kadar biriktirirse, genleşen arzular çevreye hayvanı arzularını haykı­ran bir ihtilal gösterisi biçiminde yansıyacaktır. Sonuç­ta arzu ve istekleri, özellikle de cinsel arzuları bastırılan bu grup, bunalımlarının menşeinde dini görecektir. Dolayısiyle de onu düşman ilan edeceklerdir.

Objeler âleminde de bu böyle değil mi? Barut gazı­nın sıkışması bir mermiyi ne kadar ilerilere fırlatıyor. Sı­kışan buhar neler yapıyor? Bombalar nasıl patlıyor? Bu fiziksel olayları, maddenin sıkıştırılmasına ve bastırıl­masına karşı maddenin bir nevi tepkisi şeklinde yorum­lamamız mümkündür.

Din Batılı düşünürlerce bazen afyon, bazen de des­pot bir güç olarak ilan edilmiş. Bu yorumu biz hemen kendimize çakmış ve bizim dinimiz eleştiriliyor sanmı­şız. ...

Oysa “din afyondur”, ya da bir nevi demir kafestir şeklinde yorum yapan Avrupalı düşünürler, bilhassa psikanalistler, İslâm'ı tanımıyorlardı ki. Ya da pek az ta­nıyorlardı. Onları dini böyle anlamaya sevk eden bir sebep vardı. O da papazlar ve ellerindeki muharref kitap­lardı şüphesiz. Bu düşünürler, bunalımlarının temelinde ahlâk, vicdan, namus gibi sübjektif değerleri de gösteri­yorlardı. Belki de haklıydılar. Çünkü onların tanıdığı ahlâk, vicdan ve namus gibi değerler de bu muharref ki­taplarda ifadesini buluyordu.. Her vicdan, her ahlâk ve her namus anlayışının temelinde ya din, ya örf, ya da ananeler gizlidir. Bu saydığımız sübjektif değerler umumiyetle bu kaynaklardan mülhemdirler. Kaynak temiz ise bu göreceli (izafî) kevramlar da ona nisbi olarak te­miz, kaynak pis ise pis olurlar. Bu yüzdendir ki “ahlâk” kavramı İslâm ahlâkı, klan ahlâkı, Hıristiyan ahlâkı şek­linde izafiyet hissettiren terimler biçiminde ortaya çık­mıştır.

Avrupa'da dengesini kaybeden bir din anlayışı ve muharref kitaplarla papazlar, yeni bir vicdan, yeni bir din ve ahlâk prensibi ortaya koymuşlardı. Bu din, Orta­çağlarda bir baskı unsuru idi. Bu baskı Avrupa'nın ken­di nesillerinin iç dünyasına, Yirminci yüzyılda patlaya­cak ve kendi insanınyla beraber bütün insanlığı ahlâk­sızlığa boğacak bunalımları, ta ozamanlardan yığıyor­du. Yığılma, sıkışma ve bir zaman sonra patlama, Avru­pa insanının içinde birikmiş ve meşru yollarla tatmin edilmemiş arzularını bir zaman sonra âdeta ters yüz et­mişti. Yani dışa vurmuştu.

“Nrunberg'de lağvedilen bir kadın manastırındaki rahibelerin birçoğu genel evlere dağılmıştır. Halbuki bu mânâstır, kadınlar arasında yaygın olan ahlâksızlığı önlemek ve umumhanelere düşmüş olan kadınlara yardım etmek için kurulmuştu.

Papazlardan gayri meşru çocuk doğuran kadınlar, papalığı protesto ettiler.

Köyün bütün kadınları ile ilişki kuran papaz yaka­landı.

On yedi papaz bir kıza tecavüz etti. Gibi günlük ha­berler gazetelerin ilk sayfalarını işgal ediyordu.[441]

İşte bu, sıkıştırılan arzuların bir nevi patlamasın­dan başka bir şey değildir. Böyle bir toplumun içinde ya­şayan psikanalist düşünürler bu olaylara dayanarak bu­nalımların temelinde “içgüdülerimizi baskı altında tu­tan vicdanî, ahlâkî, dinî ve sosyal değerleri”[442] görmüş olabilirler.

Çünkü muharref dinlerde arzulara dengesiz yasak­lar konuyordu. Din adamı ve halk arasında yasak ve mubahlar konusunda anlamsız imtiyazlar oluşturuyor­du, “Rahipler için bekarlık, halk için evlilik... Asıl çözüm bekarlıktır, evlilik ise apaçık tavizdir. Görülmemiş bir feragatla birlikte bulunan bu kuvetli dahili dinamizm tamamen şahsidir ve bir sosyal faaliyetle asla ilişkisi yoktur.”[443]

Rahipler dini bir emir gibi kabul ettikleri bekar ya­şamayı Tercih etmekle, cinsel duygularını çoğu zaman ölünceye kadar belki bastırdılar ama “Papaz'ın Rüyası”, “Papaz’ın Metresi” gibi film ve kitapların konusu olmak­tan da kurtulamadılar. Bastırdıkları arzularını hayalle­riyle yaşayıp, kalplerini bunlarla meşgul ettiler. Ya da yukarıdaki gibi bunu perde arkasında gizli yaptılar. Son­ra yaka paça olup rezil oldular. İşte bu durumlar hiç şüp­hesiz arzulara bir tatmin sının, bir ferahlama hakkı tanımayan, evlenmeyi yasak eden, dünyadan tamamen el etek çekmeyi öğütleyen dengesiz bir din anlayışının mahsulleridir. Çünkü muharref hınstiyanlığm özelliği biraz ahiret hayatı cihetine doğru dengesizlik arzetmektedir. “Dini İsa, dünyadan ziyade ahirete mütealliktir. Zîrâ bu mezhebin talimatı esasiyesini, dervişliğin de ayini asliyesinden olan zehadet, riyazet, tevazu ve çilekeşlik teşkil etmektedir. Bununla beraber Ulema-i İseviyye Din-i Nasraniyyet ile Tasavvuf-u Nasara'nın bir birbirine karıştırılması, katiyen caiz olmadığını ihtardan hali kal­mazlar.”[444]

Burada Kur’ân’ın emir ve yasalarındaki eşsiz den­ge sistemine dikkat çekerken biz özellikle tahrif edilmiş Hınstiyanlığın ve Yahudiliğin dengesizliklerinden bah­sediyoruz. Çünkü hak olan İncil ve Tevrat'ta da şüphesiz böyle Kur'ânî dengeler kurulmuştur. Allah'ın hiçbir ki­tabında eğrilik gözlenernez.

“Keşişlerin hayatı, hükümdar ve zenginlerin zevk ü” sefasını gölgede bırakıyordu. Papazların ahlâkı çok fena bir şekilde çöküntüye uğramış, ihtiras ve mal sevgisi onları istilâ etmişti. Mansıp ve vazifeleri, kumaş gibi ve ba­zen alenî olarak açık artırımla satıyorlardı. Cennet köşk­lerini, endülijans kağıtları (cennet senetleri) ile satıyor, günahkarları bağışlıyor ve kanunları nakzetmeye izin veriyorlardı.”[445]

İşte bu durum ahirete aşırı yönelmenin, yersiz ve ölçüsüz yasakların bir patlamasıydı. ahirete aşırı derece­de yönelen Hıristiyanlık artık hislerini dizginleyecek kuvvetli rahipler bulamayınca bu şekilde kendini bilinç dışına vurmuştu.

Öte yandan “Maddeye tapacak kadar ona değer ve­ren, her şeyi onunla ölçen bozulmuş Yahudiliğin bir reaksiyonu olarak gönderilen Hıristiyanlık dini, bozulmuş Yahudiliğin aksine kendisini tamamen ruhî hayata ver­miştir. Hatta Hz. İsa'nın doğuşu bile madde ötesinde ve Yahudi anlayışını alt üst edecek bir mahiyettedir.”[446]

Bu durumu, tahrif edildiği az çok hissedilen İncil âyetlerinde de görmek mümkündür. Fakat biz eleştirile­rimizi hali hazırdaki İncil'e, muharref İncil'e, yöneltiyo­ruz ki O'na İncil deyişimiz bile mecazidir.

“Dünyayı ve dünyada olan şeyleri sevmeyin. Eğer bir kimse dünyayı severse onda Baba'nın sevgisi yoktur. [447]Çünkü dünyada olan her şey, bedenin şehveti, gözle­rin şehveti ve hayat gururu Baba'dan değil, fakat dünyadandır.[448] Ve dünya ve onun şehveti geçer, fakat Al­lah'ın, iradesini yapan ebediyyen durur.”

“ Bakın Allah'ın çocukları, çağırılalım diye, Baba bi­ze ne çeşit sevgi verdi. Ve öyleyiz Bu sebepten Dünya bi­zi tanımıyor. Çünkü O'nu tanımadı.”[449]

“[450]Çünkü Allah'ın inayeti bütün adamlara kurtu­luş getirerek izhar olundu.[451] Bize öğretiyor ki fışkı ve dünya arzularını inkâr edip [452] Büyük Allah'ın ve kur­tarıcımız Mesih, İsa'nın izzetinin mübarek ümidini ve zuhurunu bekleyerek şimdiki dünyada temkin ve salah ve takva üzere yaşayalım. [453]O kendini bizim uğru­muza teslim etti. Ta ki bizi her fesattan kurtarsın ve iyi işlere gayretli has kavmini, kendisi için temizlesin.”[454]

“Ey kardeşler bunu da beyan ediyorum. Vakit kısal­tılmıştır. Bundan böyle karıları olanlar yok gibi [455] ve ağlayanlar ağlamıyor gibi ve sevinenler sevinmiyor gibi [456] ve dünyayı kullananlar ifratia kullanmıyor gibi olsunlar; çünkü bu dünyanın heyeti geçiyor.”[457]

“[458]Fakat kanaat ile takva büyük kazançtır. [459]

Çünkü dünyaya bir şey getirmedik. Çünkü ne de ondan bir şey götürebiliriz. [460]Fakat yiyeceğimiz ve örtüneceği­miz oldukça onlarla kanaat edeceğiz. [461]Fakat zengin ol­mak isteyenler, imtihana ve tuzağa ve insanları helake ve harabiyete batıran ve çok mânâsız ve muzır arzulara düşerler.[462] Çünkü her türlü fenalığın bir kökü para sevgisidir. Bazıları bunu arzu ederek imandan saptılar ve birçok eziyetlerle kendilerine işkence ettiler.”[463]

“[464]..Bu dünyanın çocukları evlenirler ve kocaya verilirler.[465]  Fakat o dünyaya ve ölülerden kıyama eriş­meye layık sayılanlar ne evlenirler ne de kocaya verilirler.[466] Çünkü bir daha ölmezler. Çünkü onlar melekler­le birdirler ve kıyamet oğulları olduklarından Allah oğullarıdırlar.”[467]

Bu muharref pasajlar da gösteriyor ki Hıristiyanlık dünya-ahiret dengesini bozmuştur. Gerçi Kur'ân-ı Kerim'in de dünyaya bakışı pek sıcak değildir, Kanaat, te­vekkül gibi ahlâk anlayışı dinimizin de revaçta tuttuğu değerlerdir. Fakat Kur’ân’ın dünyayı Ahiret'e hizmet et­tirici ve arzuların azgınlaşmaması için onları dünya ni­metlerinden bir miktar faydalanmaya yöneltici tembih ve tavsiyeleri vardır. İslâm'da denge vardır.

“İslâm'da ağır, aşırı züht emirleri ve güçlük yoktur. Kolaylık ve kolaylaştırma vardır. Hıristiyan kaynakları­nın bazısında “Ayinimizde, küçük canlıların öldürülmemesi için yer süprülür.” “Hıristiyanlığın bir mezhebinde de dünya malıdır diye elbise giyilmez.”

İslâm'da böyle aşırılıklar ve ölçüsüz buyruklar yok­tur. Evlenmemek veya boşanmamak (bazı hırıstiyan mezheblerinde) şeklinde kayıtlar göze çarpmaz.[468]

Kur'ân-ı Kerim'in ve O'nun gerçek uygulanış biçimi olan Sünnet-i Rasulullah'ı inceden inceye tekik edenler bu dinde yasakların pek fazla olmadığını göreceklerdir. Tesbit edilen yasaklar ise hem fert ve hem de toplumun hayatiyetine yönelik yasaklardır.

“Musa (çölde) kavmi için su istemişti de biz ona: Değeneğinle taşa vur! Demiştik. Derhal (taştan) on iki kay­nak fışkırdı. Her bölük, içeceği kaynağı bildi. (Onlara:) Allah'ın rızkından yeyin, için, sakın yeryüzünde boz­gunculuk etmeyin, dedik.”[469]

“Oruç gecesi kadınlara yaklaşmak size helal kılındı. Onlar sizin için birer elbise, siz de onlar için birer elbisesiniz. Allah sizin kendinize kötülük ettiğinizi bildi ve tövbenizi kabul ederek sizleri bağışladı. Artık Ramazan gecelerinde onlara yaklaşırı ve Allah'ın sizin için takdir ettiklerini isteyin, Sabahın beyaz ipliği (aydınlığı) siyah ipliğinden (karanlığından) ayırt edilinceye kadar yeyin, için, sonra akşama kadar “orucu” tamamlayın. Mescitler­de ibadete çekilmiş olduğunuz zamanlarda kadınlarla birleşmeyin. Bunlar Allah'ın koyduğu sınırlardır. Sakın bu sınırlara yaklaşmayın. İşte böylece Allah âyetlerini açıklar, umulur ki korunurlar.”[470]

“Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yeme­yin.”[471]

“Ey peygamber! Eşlerinin rızasını gözeTerck Al­lah'ın sana helal kıldığı şeyi niçin kendine haram edi­yorsun? Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.”[472]

“Eğer (kendileriyle evlendiğiniz takdirde) yetimle­rin haklarına riâyet edememekten korkarsanız beğendi­ğiniz (veya size helal olan) kadınlardan ikişer, üçer, dör­der alın. Haksızlık yapmaktan korkarsanız bir tane alın yahut da sahip olduğunuz (cariyeler) ile yetinin. Bu, ada­letten ayrılmamanız için en uygun olanıdır.”[473]

“Aranızdaki bekarları, kölelerinizden ve cariyeleri­nizden elverişli olanları evlendirin. Eğer bunlar fakir ise­ler, Allah kendi lütfü ile onları zenginleştirir. Allah, (lüt­fü) geniş olan ve (her şeyi) bilendir.”[474]

“Ey iman edenler Cum'a günü namaza çağrıldığı (ezan okunduğu) zaman, hemen Allah'ı anmaya koşun ve alış verişi bırakın. Eğer bilmiş olsanız, elbette bu, sizin için daha hayırlıdır.”[475]

“Namaz kılınınca artık yeryüzüne dağılırı ve Al­lah'ın lütfundan isteyin. Allah'ı çok zikredin; umulur ki kurtuluşa erersiniz.”[476]

“İçinde taze et (balık) yemeniz ve takacağınız bir süs (eşyası) çıkarmanız için denizi emrinize veren O'dur. Gemilerin denizde (suları) yara yara gittiklerini de görü­yorsun. (Bütün bunlar) O'nun lütfünu aramanız ve nimetine şükretmeniz içindir.”[477]

“Ey adem oğulları! Her secde edişinizde güzel elbi­selerinizi giyin; yeyin, için, fakat israf etmeyin; çünkü Allah israf edenleri sevmez.”[478]

Yukarıda sergilediğimiz âyet-i kerime mealleri bize açıkça göstermektedir ki Kur'ân, Dünya nimetlerinden tamamen sarfı nazar etmemizi istememektedir. Nimet­lere şükredildikten, aşırı gidilmedikten ve Allah'ın kur­duğu dengeler muhafaza edildikten sonra, Allah'ın helal saydığı nimetlerden faydalanmakta güzellikler olduğu vurgulanmaktadır.

İşte İslâm'ın Yüce Kitabı Kur'ân, emir ve yasaklar; haram ve mubahlar dengesini o kadar güzel kurmuş ki, bu dengeyle, bir bakıma tamamen yok edilemeyen in­san bunalımlarını değerlendirmiş, bu bunalımlarla insa­nı, psikanalistlerin dediklerinin tam tersine takvaya, ibadete, vera haline, güzel ahlâka ve kısacası kâmil ve mükemmel bir varlık olmaya sevk etmiştir. Yani emir ve yasaklar Kur'ân'da hem kulun takati nisbetinde, onun gücü ile dengeli ve hem de insan davranışları i'tidale sevk edecek ölçüde bir ayarlama mekanizması şek­lindedir.

İnsan hiçbir zaman ahlâk prensiplerinden uzak ka­lamaz. Hayatı sadece ferdî zevkleri tatmin faaliyetleri olarak yorumlamak insana yakışmaz. İnsan bazen ken­disini hiç bir karşılığı yokken hem cinsine yardım et­mek zorunda hisseder. Hatta bazen kendisini feda eder­ken başkalarını yaşatır. Bu yüce davranışları zevkçi ve he­donist insiyaklara bağlamamız mümkün değildir.

Feminist ve hedonistlerin insan saadetleri için öne sürdüğü “yalnız zevk için yaşa” prensibi elbette ahlâk anlayışı ile fedakârlık ve yardımlaşma ahlâkı ile çelişe­cektir. İçten gelen her iştihanın her yolla tatmin edilme­sine izin vermek, insanı ve gayesini anlamamaktan kay­naklanmıştır. Çünkü hemd dünya bütün zevklerin tam manasıyla tatmin sahası, gerçek mutluluk diyarı değil ve hem de dünya nimetlerinde bu güç yoktur. Yedikçe acıktıran, içtikçe susatan bir hususiyeti vardır. Dünya sa­dece ebedî saadetin devşirildiği geçici bir bağdır, bahçe­dir, o kadar...

Şimdi insan bir düşünsün baksın, her arzusunu dünyada tatmin etmesi mümkün müdür? Bunu başara­bilir mi? Sonra böyle bir asla dayalı hayat biçimi kursa, hem cinsine yardım edebilir mi? Kurduğu cemiyette ah­lâk manzumeleri oluşturabilir mi? Bu soruların cevabı, elbette “hayır” olacaktır. Çünkü insan, arzularının tama­mını, her yerde her zaman tatmine kalkışsa ve böyle bir şeyi hayatın esas gayesi kabul etse, o zaman bu istekleriyle çelişen herşeyi ve herkesi ortadan kaldırması gere­kecektir. Şu halde her fert tek tek bencil birer dev ve ca­navar olarak ortaya akacaktır. Her kişi dünyanın fani, sınırlı, az ve ancak iktisatlı bir paylaştırma ile kullanılır­sa yetecek olan nimetlerine saldıracak ve neticede her­kes her şey benim olmalıdır diyecektir. Sonucu artık hayâlinizde canlandırabilirsiniz. Boğuşma, savaş, kan, ha­set, kin, anarşi ve en büyük dengesizlik!...

Zaten haset sınırlı ve yeterli olmayan dünya nimet­lerine herkesin paylaşmadan ve tek başına sahip olmaya kalkışmasından kaynaklanmaktadır. Bu nimetler kısıtlı olduğu için, bu nimetlere yönelenler arasında savaş, düşmanlık ve haset kaçınılmaz olacaktır. Ama ahiret ni­metleri ve ma'rifetullah sonsuz ve sınırsız olduğu için bu nimetin taliplileri arasında haset olmaz, çünkü bu herkese yeter.[479]

İşte bütün bunlar gösteriyor ki insan, ahlâk sistem­lerini zarurî gören, başkalarına da hak tanıyan, sınırlı ni­metleri kendi arzularına rağmen paylaşmayı hayatın bir gereği gören varlıktır. Paylaşma duygusu insanda daha gelişmiş bir histir. Oysa bir hayvan yalnız kendine yetecek bir nimeti, ikinci biriyle paylaşamaz. Paylaşabilmesi için ya tok olması veya da o nimetin fazla olması gerekir. Kıt da olsa nimetleri paylaşmak, kendi saadetinden birazını vererek başkalarını mutlu kılmak, insanlar­da çok özel bir yardımlaşma duygusu ve kendinden ver­me şeklinde, bir fedakârlık ve çok yüce bir beşerî vasıf olarak gelişmiştir.

O halde arzuların böylece kısmi olarak bastırılması ve içe atılması insanda birtakım sıkıntılar oluşturacak­tır. İnsan bu sıkıntıların ahiretteki karşılığını düşünerek bunalımlara katlanmayı bir zevk haline getirmeyi başaracaktır. Sabrın bu dünyadaki aalığını ukbada ebedi bir tatlılığa çevirecektir. Vermenin bir ihsan olduğunu, bu dünyada verdiği her nimetin, terk ettiği ve içine göm­düğü her arzunun ve her yasak iştihanm karşılığını ahirette alacağını düşünen insan, bunalımlarını sabırla hapsedebilir. Dolayısıyla sabır, yasaklan frenleyen ve dengeleyen bir amil olarak ortaya çıkar İnşirah suresin­de bu konuya değinmiştik. Fakat bir an gelir ki Allah'ın mubah saydığı hisleri de aşırı derecede bastırmak den­gesizliği, kişiyi patlama noktasına, dengeyi bozma aşamasına getirir. İşte o zaman, mubahlara yönelme şeklin­de bir boşalıma gideriz. İşte bu tür psikolojik ayarlamaları bize Kur’ân’ın haram ve mubah manzumesi kazan­dırmıştır.

Yüce dinimizdeki emir ve yasaklar; haram ve mu­bahlar sistemi o kadar esaslı kurulmuştur ki bu, iç dün­yamızda âdeta iş yapmak ve verimli olmak için bir nevi enerji biriktirme işlemi gibi görülmektedir. Bu enerji bi­zim çoğu zaman problem gibi, kökünden kazınıp atıl­ması gereken bir hastalık gibi gördüğümüz bunalımdır işte... Bunalım insanlığın iç zenginliğinin ve enerji biriktirebilişinin bir ifadesi olarak gözükmektedir. İnsan içgüdülerini ve iştihalannı hiç bir engelle karşılaşmaksı-zm ifade edebilseydi, bu kadar devleşebilir miydi? Buna­lım bize bir fert ve toplum kavgasının ifadesi olmaktan daha fazla bir mana taşıyor gibi gelmekte... Bizce insanın idrakinde bunalımı hazırlayan başka sebepler de vardır. Öyle anlaşılıyor ki bunalım, angoise, insanın tabiatı du­rumundadır. Bu huzur, Kur'ân'ı Kerim'de şöyle tesbit edilir. “Biz insanı muhakkak bir sıkıntı içinde yarttık.”[480]

Önce şu noktayı önemle ve tekrar belirtelim ki, bunalım insanın psikolojik bir özelliği olup, normal bir oluşumdur. İnsanın aleyhine değil bilakis lehine olan ve insanı güçlü ve dinamik yapan bir enerji biriktirme hadisesidir. İnsanın iç dünyasında beliren bir sıkışma ve kaynama olayıdır. Hayvanlarda ve bitkilerde böyle bir durum görülmemektedir. Onlar iştihalannı ve fizyolo­jik gerilimlerini hiç bir engelle karşılaşmaksızın ifade ederler. Onlar önüne baraj kurulmayan nehirler gibi ok­yanuslara boşanarak kaybolurlar. Fakat insan için bu kaabil olmuyor. İnsan yaradılışı icabı başıboş akamıyor. Bu hususu Yüce ve Mukaddes Kitabımız Kur'ân-ı Kerim, şu muhteşem âyeti kerime mealiyle özetler: “İnsan kendisinin başı boş bırakılacağını mı zanneder?” [481] İnsan, yi­ne tamamen bir iç ihtiyaç halinde kendini barajlayarak ve âdeta isteyerek bunaltıyor. Her ne kadar bu bunalım­dan şikâyetçi ise de, bundan bir türlü kendini kurtara­mıyor. Hayvan, altında ateş yanan ve fakat üstü açık bir kazan gibi iç enerjisini havaya savururken, insan kapalı bir buhar kazanı gibi kendini bir iç tazyike sokulmuş buluyor.[482]

İşte bu iç tazyik ve insanı bir nevi şarj eden amiller, Kur'ân-ı Kerim'in yasaklar manzumesidir. İnsan bazı davranışları yapmamakla dolar. İçinde biriken bir ener­ji bulur. Bu enerjiyle Kur’ân’ın emirlerine yönelir, amel eder, bir şeyler yapar ve sonuçta ortaya muhteşem üstü muhteşem bir sanat eseri çıkar ki o da, Allah'ın en güzel biçimde yarattığı üstün insandır, kâmil insandır. Bu san'at eseri yine Yüce Allah'ın dilemesiyle ve fakat, insa­nın da iradesiyle husule gelebilecek olan insan denen sa­nat eseridir, Şu uçsuz bucaksız kâinatta bulunan en muhteşem eser!..

Arzularının tamamen kölesi olan, onları harfıyyen yerine getiren insan boşalacaktır. Enerjisi ağzı açık kazandaki buhar gibi havaya savrulup gidecektir. Böylece bu insan hiç bir medeniyet kuramayacak, hiç bir sanat eseri ortaya atamayacaktır.

Hayvanlar âleminin neden medeniyeti yoktur? Neden bir hayvan resim yapamaz, şarkı söyleyemez? Bunalımları ve can sıkıntıları yoktur da ondan... Ama ca­nı sıkılan insan bir şeyler yapmak ister...

Muharref dinlerden vermiş olduğumuz örnekler­deki gibi arzular ve iştihalar bütünüyle bastırılırsa bu se­fer de ortaya hiç birşey çıkmaz. Bu duygular, önünde tiribünler olmayan baraj suyu, ya da hantal bir göl oluve­rip çıkar veyahut da patlar. Patlamak da başıboşluk gi­bidir bir bakıma. Çünkü patlama çoğu kez kontrol edile­mez. Birikimler bombanın içerisindeki parçacıklar gibi etrafa hızlı bir şekilde ve gelişigüzel olarak yayılır. So­nuçta yine ortaya bir iş, bir eser çıkmaz. Patlayan ve et­rafa serpilen bunalımlar sonunda yine başıboş ve ser­best akan bir ırmak gibi gider, bir denizde sükûnet bu­lur.

Biz bir bakıma bu asrın insanına bütün söylenenle­rin tersine bunalımsız bir nesil demeyi daha uygun bu­luyoruz. Eğer bu asrın bunalımları olsaydı, kurduğu bir medeniyet, ortaya attığı bir eser ve hakkı temsil eden bir sanat anlayışı olurudu. Ama siz bu gürültüler çıkara­rak homurdayan makinalara, fabrikalara, göklere zevk­siz zevksiz uzanan şu beton yığınlarına sanat diyorsanız, o başka mesele...

Bu izahatlar belki bizleri biraz konumuzdan uzaklaştırmış gibi görünebilir. Ancak ne var ki Kur'ân'da çok çeşitli denge hadiseleri vardır. Kur'ân hep dengelemeye çalışmakta, her sahada ortaya mütenasip bir manzara, bir eser çıkarmak istemekte ve bunu yaparken de beşe­rî sistemlere dengeli olmayı emretmektedir.

İşte Kur'ân-ı Kerim'deki emir ve yasaklar manzu­mesi, insanı önce bir iç birikime sahip kılıyor. Birikim tam patlayacağı sırada onun patlamasına izin vermiyor. Nasıl ki sıkışan buhar gücünden lokomotifler icat edilip insanlığın hizmetine sunuldu ise, insan da bunalımları­nın sayesinde yeni işlere koşuyor, bir talanı işler yapıyor ve böylece tedrici bir deşarj olma yolunu takip ediyor. Fakat ne varki insan bu hamülesiyle alelade işler değil, ilahî hikmete uygun işler yapmalı, yüksek ahlâk ilkele­rine doğru kanat açmalı ve salih ameller işlemelidir.

İnsan buhranlarını oyun, eğlence ve dans gibi meş­galelerle de boşaltabilir fakat bu konuda en faydalıyı bulmak gerekmektedir.

İnsan doldukça ve biriktikçe ortaya kusursuz ahlâk prensipleri koyarak boşalmalıdır. İnsan hamulesinin bi­ricik maksadı bu gibi görünmektedir. Böyle boşaldıkça da hemen hayırlı işlerle yorularak tekrar dolmalıdır.[483] “O halde boş kaldın mı hemen yorul. Ve Rabbına yönel.”[484]“ Bunalımlarla âdeta füzeleş, O'na doğru bir yük­seliş kazan. İşte Kur'ân ve O'nun gerçek tefsiri olan Al­lah'ın Sevgili'sinin hayatı bizlere böyle bir güç ve iç ener­ji bir hamule verecek şekilde “emir ve yasaklar” denge­sini getirmiştir.

Gerçekten insanın aklına vahyi yoldaş ve mürşit edinmeden hiç bir sahada dengeler kurması mümkün olmuyor. Kur'ân aslında bütünüyle ölçüler ve dengeler kitabıdır.

Somuttan soyuta doğru işlemeye çalıştağımız “den­ge” hadisesi, Kur'ân'ın asıl gayesini teşkil etmektedir kanaatindeyiz. Cenabı Hakk (cc), Yüce Kitabı'nda hem kâ­inata koyduğu dengelere dikkatimizi çekmekte ve hem de dengeyi çeşitli kavram ve ameller şeklinde emret­mektedir. İşte biz bu noktalara dikkatleri çekmek iste­dik.

Sahabe-i kiram ve çok az sayıdaki kâmil insanlar is­tisna edilirse, Kur'ân, O'na inanan mü’minler tarafından dengeli bir şekilde icra edilemedi. Tarihî tekâmülü içeri­sinde mü’minlerin birçoğunun hayatına baktığımız zaman onların Kur'ân'ı hep tek taraflı anlayıp, tek taraflı amel ettiklerini görmekteyiz. Bir zaman gelmiş, insanlar tamamen batını tarafa, bir zaman gelmiş tamamen zahi­ri tarafa ihtimam göstermiştir. Bazen en küçük bir günahtan, günahların en büyüğü imiş gibi kaçmılırken, büyük günahlar fütursuzca işlenmiş...

Hatta bilimsel istikrarsızlığın temelinde de ciddi dengesizlikler yatmaktadır. Kimi bilim adamları âyet ve hadislerin tamamen zahiri manalarını esas alarak istid­lal ve istihraç yoluna gittikleri halde, bazıları sadece isari manalarını esas alarak istidlaller ve içtihatlar yapmış­lar, sonuçta zahiriyye ve batınıyye çatışmaları zuhur et­miş.

Bir grup “somut” akıl ile Kur'ân'ı yorumlarken, bir grup sadece “vahyi” esas almış ve onun üzerinde mota mot bir teslimiyetle, fikir yürütmeden kabul anlayışını ortaya atmışlardır.

Bir grup sebepler âlemini tamamen inkâr ederek, tevekkülün yüzünden perdeyi kaldırmış, bir grup ise itimatlarını sadece sebeplere yöneltmişlerdir.

Züht anlayışında da aynı dengesizliği müşahade et­mek mümkündür. Aslında Kur'ânî olmayan, sünnetten uzak, öyle züht anlayışları İslâm'a sokulmuş ki, bütün bunları burada anlatmak mümkün değildir. Giymek için dünya maladır diye elbiseden uzaklaşarak yaprak­larla örtünmek, doymak için kır yemişlerini Tercih et­mek gibi kıssalar, bunlardan sadece bir kaçıdır.

Velhasıl sabırda, şükürde, ülfette ve uzlette; taat ve ibadette, verada, korku ve ümitte bazı kıssalar tetkik edilirse, ölçülerin kaçırıldığını ve dengelerin bozulduğu­nu gözlemek mümkündür.

Öyle ki bu Asra birer kültür mirası olarak gelen kıymetli eserlerin bir tarafında bu gibi hadiselere en az bir veya birkaç örnek gösTercbiliriz.

Temizlik gibi din ve ibadetlerin esasını teşkil eden konularda bile ölçüsüzlükler gözden kaçmıyor. Hele te­mizlik, zamanımızda sadece dışa yönelmiş durumda. İç âlemin temizliği ise tamamen ihmal edilmiştir.

İşte bu tezimiz bizi hayatın her kıpırdanışında ve her safhasında insanlığı i'tidale yöneltecek konulara sa­dece bir parçacık değinme üslubuyla yazılmaya çalışıldı. Yoksa bu başlıkların hemen hemen hepsi ayrı bir ince­leme ve araştırma konusudur kanaatindeyim.

Her fikir hakkında söylenen söz, yapılan yorum ve verilen hüküm bile “denge” istemektedir. Bugün fikrî, İçtimaî, siyasî, edebî, kültürel ve sanatsal ekollerin birbi­rini anlamaması ve birbirine düşmanca tavırlar takınmaya kadar ileri gitmeleri de bir çeşit dengesizliğin, i'tidalsizlik ve insafsızlığın neticesidir.

Objeler âleminden, sujeler âlemine doğru varlığın, yani evrenin her cüzünde gerek saldı ve gerek aşikâr olan denge vakasını böyle bir hülâsa şeklinde ele alma­mızın da sebebi buydu.

Yani cemattan nebata; nebattan hayvana; hayvan­dan insana; insandan ruha ve meleğe doğru ne kadar varlık ve âlem varsa hepsinde denge bize hoşlanılan ve Tercih edilen bir durum gibi gelmektedir. Kâinatın bü­tünüyle kabullendiği bu durumu biz, insanın gerek fer­dî ve gerek içtimaî hayatından nasıl kovabiliriz? Denge­siz nasıl yaşayabiliriz? Yahut da dengesiz bir hayat nasıl verimli, dengesiz bir san'at nasıl güzel, dengesiz bir dü­şünce nasıl bilimsel olabilir? Şeklinde de sorularımızı tekrarlayabiliriz.

İşte bu yüzden Allah (c.c), “Muhakkak Allah adli ve ihsanı emreder.”[485] Meali kerimesi ile dengeyi emredi­yor, adaleti emrediyor... Yani her şeyde insafı, fazlasız ve noksansız bir eşitliği emrediyor.[486]

 

Son Söz

 

Alemlerde eşsiz ve kusursuz bir denge prensibi var ve âlemler ancak denge ile kaim ve denge ile hayat vade­den bir manzume durumundadır. Âlemler kaostan yalnız denge ile kurtulmuştur ve her şeyde eşsiz bir düzen ve sükûnet hali gözlenmekte... Kargaşaysa, yalnız İnsanın iç ve dış dünyasında devam edip durmakta. Yer ve gökler, O eş­siz yaratıcının dengesiyle hayatiyetini sürdürebilmektedir.

İşte Allah'ın halifesi insan da, bu dengeyi bulmak, kurmak, korumak, yaşamak ve yaşatmak, yani hayata ge­çirmekle görevli! Kimbilir? Belki de insan, âlemlerde kuru­lu bu “ilahî denge”nin bir kilidi, bir hassas noktası ve bel­ki de bir mührü durumundadır. İnsan bozulunca âlemler fesat olacak. “Kıyamet ancak şerli insanların üzerine ko­par.” Kendi içinde ve dışında ilahî dengeleri ve adaleti te­sis edemeyen, insan ve evren ilişkisini anlayamayan, “Sa­kın dengeyi bozmayın” bir bakıma: “Ölçülerimi iyi bilin, eşyayı yerli yerine koyun, eşyaya benim emirlerim doğrul­tusunda tasarruf edin; siz, bunun için yaratılmışsınız.” Dercesine hitap eden Allah'ın hitabındaki ehemmiyeti sezemeyen insanların üzerine!..

İnsana öyle geliyor ki insan, artık her şeyin takdir edilen sona doğru gittiği bu zamanda, âlemin büyük ve ni­haî dengesizliği hazırlamakta. Oysa halife varlık İnsan, Allah'ın bu âleme koyduğu dengeleri korumakla mükel­lefti... Adaletle emrolunmuştu çünkü...

Çok az insan Allah'ın eşyaya verdiği hakkı takdir edebildi. Gerisi hep tecavüzkâr davrandı. Haddi aştı ve sonunda da dengeler alt üst oldu. İnsanın bu mesuliyetsiz davranışının sonucu olarak birçok dengesizliklerden bah­seder olduk. Ekolojik dengesizlik, iktisadî dengesizlik, sos­yal, siyasal ve ruhsal dengesizlik vs,vs!..

İnsan önce kendi ile Allah arasındaki haddi de aştı. Allah'ın hakkında adil olamadı. O'nun hakkını takdir edemedi, yahut etmedi.

Evet, insanlar “O'nu hakkıyla ma'rifet edemediler. O'nun gerçek büinen kadrini ve yüceliğini idrak edemedi­ler. [487]Veya muannid bir tutumla etmediler. Ya Allah (c.c.)'ı mahluk mertebesine çekip, bir büyük zulmün mucidi oldular veyahut da kendilerini O'nun mertebesine çıkarmak isteyerek taşkınlık gösterdi, haddi aştılar ve kendilerine böylece zulmettiler.

Oysa insan haddini bilmeye, âlemlerde kurulu “den­ge” prensibi çizgisinde yerinde durmaya, Allah'ın ve mahlukatın hakkını bilip gözetmeye çağrılmış ve bunun için yaratılmıştı. Tezimizde işlemeye çalıştığımız denge kav­ramlarını ikame ile görevliydi. Her namazda Fatiha ile Al­lah'tan istediği sırat-ı müstakim çizgisinde yalpalamadan yürümekle mükellefti. Emrolunduğu gibi istikamet etmek­le vazifeliydi...

Bu cihetle haksız yere büyüklenmenin zirvesine ulaşan insan, öte yandan evrenle kendi arasındaki münasabetlerinde de çok sefil durumlara düştü. Kendi kadrine de yazık etti. Kendini küçülttü, hayvandan daha aşağı oldu.

Gerçi insan şuurlu olduğu için bu yüce mevkisini sez­di ve anladı. Ara sıra kendini bulur gibi oldu ama nefis belasından ötürü o mevkiine ulaşamadı. Oraya geçip, halife­lik görevini yapamadı. O makamda kalamadı ve her za­man dengeyi bozdu, durdu.

Bazen yalpalayan ve denge arayan bir tekerlek gibi çırpınıp durdu. Bazen suç işleyen, pişmanlık duyan, idealizmi arayan, bu hali bulup ona erişemeyince de ağlayan, kendini kınayan dramatik bir varlık, yani nefsi levvame; bazen de duyularını tamamen hayatın lezzetlerine açmış hedonist bir varlık, yani nefsi emmare oluverdi. Çok az bir zaman için kâmil bir İnsan, sıratı müstakimde “emrolun­duğu gibi istikamet” eden, asıl gayesi Allah'a doğru me­safe alan kalbi selim sahibi ve dengeli bir insan olabildi.

Kısaca insan, kendi halini bozmakla her şeyi bozdu. Çevreyi, atmosferi, toplumu ve her şeyi... İnfisah etmiş insan, şu manevî çöküşün yükseliş kaydettiği çağda, yaşa­mış olduğumuz bütün dengesizliklerin ve huzursuzlukların tek sorumlusudur. Bu bozulan çevre, infisah eden beşerîyet, bu mes'uliyetsiz insanın iç dünyasını aksettiren bir ay­nadır. Bozulan, kirlenen ve kokuşan çevreyi, yaşanan kar­gaşayı, her şeyde görünen kirliliği, bu asrın dengesiz yaşa­yan insanın iç dünyasında da görmemiz mümkündür. Adeta insanın içi dışa taşmış ve her şeyi istilâ etmiş gibi...

Hayattan uzaklaştırılan Kur'ân, kalplerden de silinip gitti. Bu yüzden gönlü harap olan insanın çevresi de, kurduğu sistemler ile beraber kokuştu!..

Şunu da ilâve etmek istiyoruz ki varlık dengesiz de var olabilir ama huzursuz ve istikrarsız olur. Bu yüzden Kur'ân'ın emrettiği i'tidal, yani denge, var olmak için de­ğil; sistem, düzen ve hayat için elzemdir. Çünkü “doğurgan bir düzensizlik” diye tanımlanan “kaos”, varlığın dü­zensiz, derbeder, şaşkın, mutsuz ve serseri bir halidir.[488]

 

Kaynakça

 

1- Kur'ân-ı Kerim Ve Açıklamalı Meali (Hazırlayan­lar: Prof. Dr. Ali Özek, Prof. Dr. Hayrettin Karaman Ve Diğerleri. ), Ankara, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 1993.

2- Aiberg, Hans Von. Arz'dan Arş'a Mi'rac, İstanbul, Kitsan, ts...

3- Alderson, A. D., İz, Fahir. The Concise Oxford Turkish-English; Turkish Dictionary, Ankara, Tansaş Yayın Pazarlama, ts.

4- Alûsi, Şihabu'd Din Es-Seyyid Mahmud. Ruhu'l Meanî Fi Tefsiri'l Kur'âni'l Azim Ve's Seb'i'l Meşini Beyrut, Daru'l İhyai't Turasi'l Arabî, ts.

5- Atalay, Besim. Divan-i Lugati't Türk Dizini, Ankara, Alaaddin Kral Basımevi, 1943.

6- Arvasi, S. Ahmet. İnsan Ve İnsan Ötesi, İstanbul, Dokuz Işık Yayınevi, İstanbul, 1977.

7- Ayni, M. Ali, Tasavvuf Tarihi, İstanbul, Kütüphane-i Sev­da, 1341

8- Bayraktar, Mehmet, İslâm Ve Ekoloji, Ankara Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, 1992.

9- Battalgil, Asım. İktisat, Trabzon, KTÜ Yayınları, 1967.

10- Begoviç, Ali İzzet. Doğu Batı Arasındaki İslâm, (Terc. Salih Şaban.) İstanbul, Nehir Yayınları, 1987.

11- Boyacılar, Nurettin. İlim İman Etmeyi Gerektirir. Anka­ra, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, 1988

12- Buharı. Ebu Abdillah, Muhammed İbn İsmail. Sahih, Dımaşk-Beyrut, Dârü İbn Kesir, 1990/1410

13- Bulaç, Ali. “Tasarlanmış Fenomenler Dünyasında Akıl, Nefis Ve Kimlikleri,” Güz, 1993, Sayı 4.

14- Carrel Alexis. İnsan Den”en Meçhul, (Terc Refik Özdek), İstanbul, Yağmur Yayınları, 1990.

15- Cebeci, Lû'tfullah. Kur'ân'a Göre Takva, İstanbul, Seha Neşriyat, 1985.

16- Cerrahoğlu, İsmail, Kur'ân'ın Öngördüğü Adalet Esasları, Diyanet (Üç Aylık İlmi Dergi.), C.29, 1993, Nisan, Ma­yıs, Haziran.

17- Çamdibi, Mahmut. Din Eğitimine Giriş, İstanbul, Mar­mara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları, 1989.

18- Demirkan, Hüseyin. Yıldızların Esrarı, İstanbul, Yeni As­ya Yayınları, 1978.

19- Doğan, D. Mehmet. Büyük Türkçe Sözlük, Ankara, Bir­lik Yayınları, 1943.

20- Duru, Kazım Nami. Sosyolojinin Unsurları, İstanbul, Devlet Basımevi, 1936.

21- Ebu Zehra, Muhammed. İslâm'da Beşerî Münasebetler, İstanbul, Şamil Yayınları, 1971.

22- El-Cevheri, Ebû Nasr İsmail İbn Hammad, Es-Sıhâh, Dârû'l Kütûbi'l Arabi, Mısır, ts.

23- Eminoğlu, Mehmet. Kur'ân Işığında Kâinat Ve Gökle­rin Fethi, Konya, Eminoğlu Yayınları, 1979.

24- Er-Razi, Fahruddin. Et-Tefsiru'l Kebir (Mefatihu'i Ğayb), Yersiz, Buhyetu'l Mısriyye, 1938/1357.

25- Es-Sabuni, M. Ali. Safvetu't Tefasir, İstanbul, Dersâadet Kitabevi, Ts.

26- Garaudy, Roger. İslâm'ın Va'dettikleri, (Terc. Nezih Uzel.) İstanbul, Pınar Yayınları, Ts.

27- Gazzali, Ebû Hamid Muhammed b. Muhammed. Es-Mâû'l Hüsna, Terc. Yaman Arıkan, İstanbul, Elifbe Yayınları, 1982.

28- Gazzali, Ebû Hamid Muhammed b. Muhammed. İhyâû Ulumi'd Din,  İstanbul, Temel Neşriyat, 1986.

29- Geliday, R., Kocataş, A. Genel Ekoloji, İzmir, Eü. Fen Fakültesi Yayınları, 1975:

30- Guyton, Aurthur C. Text Book Of Medical Physıology, (Terc Hayrunnisa Çavuşoğlu Ve Diğerleri) İstanbul, Nobel Tıp Kitabevi, Ts.

31- Güner, Adil. “Eko Sistemlerin Dinamizmi Ve Denge,” Bi­lim Ve Teknik, Mayıs, 1994, Sayı:318.

32- Hüseyni, S. Abdu'l Hâkim. Sohbetler, Yersiz, Menzil Ki­tabevi, 1990.

33- İbnu'l Arabi, Ebubekir Muhyiddin Muhammed, Füsûsü'l Hikem, Devlet Kitapları, 1991.

34- İbn Kesir, Ebu'l Fidâ İsmail İbn Ömer. Tefsiru'l Kur'âni'l Azim, Beyrut, Dârû'l Ma'rife, 1388/1969.

35- İbn Manzur. Lisanu'l Arab, Beyrut, Dârû Sader, Ts.

36- İslâm Ansiklopedisi. İstanbul, Milli Eğitim Basımevi, 1979.

37- İslâmoğlu, Mustafa. Tavsiyeler, İstanbul, Denge Ya­yınları, 1994.

38- J. Jomier. Tevrat İncil Ve Kur'ân, (Terc. Sakıp Yıldız), İs­tanbul, Hareket Yayınları, 1974.

39- Karaçam, İsmail. Sonsuz Mu'cize Kur'ân, İstanbul, Çağ Yayınları, 1979.

40- Karlıdağ, Mustafa. “Çevre Kirliliği Ve İslâm Ahlâkı,” Sı­zıntı, Eylül, 1994, Sayı: 34.

41- Kazıcı, Ziya. Kur'ân-l Kerim Ve Garp Kaynaklarına Göre İslâm Ve Hıristiyanlık, İstanbul, Bahar Yayınları, 1971.

42- Kısakürek, N. Fazıl, Dünya Bir İnkılâp Bekliyor, İstanbul, Büyük Doğu Yayınları, 991.

43- Kitab-ı Mukaddes. (İncil I.Yohanna, Eski Ve Yeni Ahid), İstanbul, Kitab-ı Mukaddes Şirketi, 1969.

44- Kotku, M. Zaid. Cömertlik, İstanbul, Seha Neşriyat, Ts.

45- İman Ve İslâm Atlası, İstanbul, Büyük Doğu Ya­yınları, 1991

46- Kurter, Acun Ve Diğerleri. Jeomorfoloji Tatbikatı, İstan­bul Edebiyat Fakültesi Basımevi, 1986.

47- Kurtkan, Amiran, Sosyoloji, Milli Eğitim Bakanlığı Bası­mevi, Ankara, 1980.

48- Kutub, Seyyid. İslâm'da Sosyal Adalet, Terc M. Beşir Er-Yarsoy. İstanbul, Şûra Yayınları, Ts.

49- Kutub, Seyyid. Fi Zılali'l Kur'ân, (Terc. Bekir Karlığa Ve Di­ğerleri), İstanbul, Hikmet Yayınevi, 1976.

50- Kurtubi, Ebû Abdillah Muhammed İbn Ahmedi'l Ensarî. El-Camiu Li Ahkami'l Kur'ân, Dârû İhya'it Turasi'l Arabi”, Beyrut, 1966.

51- Kutub, Muhammed. İnsan Pisikolojisi Üzerine Etütler, Terc Bekir Karlığa, İstanbul, İşaret Yayınları, Ts.

52- Kuyucak, Hazım Atıf. Para Ve Banka, İstanbul, Maarif Vekilliği Siyasal Bilgiler Okulu Yayınevi, 1939.

53- Meraği, A. Mustafa. Tefsiru'l Merağî, Beyrut-Lübnan, Dârû İhyai't Turasi'l Arabi”, 1394/1974.

54- Mevdudi, Ebu'l A'la, Tefhimu'l Kur'ân, Terc. Muham­med Kayanı Ve Diğerleri) İstanbul İnsan Yayınları, 1987.

55- Müslim, Ebu'l Hüseyin İbn Haccâc El Kuşeyri En Nişaburi, Sahihu'l Müslim, Dârû İhyai't Turasi'l Arabi, ts.

56- Meydan Larousse. Büyük Lügat Ve Ansiklopedi, İstan­bul, Meydan Yayınları, ts.

57- Nedevi, Ebu Hasan Ali. Müslümanların Kaybetmesiyle Dünya Neler Kaybetti, (Terc. İbrahim Düzen, Mustafa Topuz) İstanbul, Çelik Cilt Matbaası, 1966.

58- Nurbaki, Haluk. Kur'ân-i Kerim'den Âyetler Ve İlmi Ger­çekler, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara, 1993.

59- Nurbaki, Haluk. Tek Nur, İstanbul, Damla Yayınları, ts.

60- Nursi, Bediüzzaman Said, İşâratu'l İcaz, Enver Neşriyat, İstanbul, 1989

61- Nursi, Bediüzzaman Said, Mektübat, Enver Neşriyat, İstanbul, 1992.

62- Nursi, Bediüzzaman Said, İşâratu'l İ'câz Fi Mâzâni'l İcaz, Tahkik, İhsan Ka­sım Salihi, Bağdat, 1981.

63- Öztürk, Yaşar Nuri. Din Ve Fıtrat, İstanbul, Yeni Boyut Yayınları, 1992.

64- Öztürk, Yaşar Nuri. Kur'ân Ve Sünnete Göre Tasavvuf,  İstanbul, Yeni Boyut Yayınları, 1990.

65- Rağıb, Ebu'l Kasım Hüseyin İbn Muhammed El-İsfehani. El-Müfredat, Beyrut, Dârû'l Ma'rife, ts.

66- Sami,-Ramazanoğlu Mahmut. Fatiha Suresi Tefsiri, İs­tanbul, Erkam Yayınları, 1989.

67- Sanyel, Didem. “Küresel Isınma”, Bilim Ve Teknik, Ağus­tos 1994, Sayı:321.

68- Soydan, Bahattin. Fen Bilimleri, İstanbul, Serhat Yayın­ları, 1992.

69- Songar, Ayhan. Sibernetik, İstanbul, Yeni Asya Yayınla­rı, 1979.

70- Songar, Ayhan. Enerji Ve Hayat, İstanbul, Yeni Asya Yayınları, 1979.

71- Şeker, Mehmet. İslâm'da Sosyal Dayanışma Müessese­leri, Ankara, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, 1991.

72- Şeyh Gâlib. Şeyh Gâlib Divanı, (Hazırlayan Muhsin Kal­kışım), Ankara, Akçağ Yayınları, 1994.

73- Tabakoğlu, Ahmet. Türk İktisat Tarihi, İstanbul, Dergâh Yayınları, 1968.

74- Tirmizi, Muhammed İbn İsa. Sünen, Beyrut-Lübnan, Dârû'l Kutubi'l İlmiyye, ts.

75- Tont, Saygun. “Ekolojik Denge”, Bilim Ve Teknik, Mayıs 1994, Sayı: 326.

76- Tuğlalı. Pars, A Dictionary Of Economic And Legal Terms, English, French, Turkish; İstanbul, Pars Yayınları, 1965.

77- Türkbal, Aydın. Fiat Teorisi, Erzurum, Atatürk Üniversi­tesi Yayınları, 1983.

78- Ulutürk, Veli. Kur'ân'a Göre Zulüm Kavramı, Kayseri, İstişare Yayınları, 1990.

79- Vehbi, Konyalı Mehmed. Hulâsatu'l Beyan, İstanbul, Üçdal Neşriyat, Ts.

80- Vatandaş, Celaleddin. Vahiyden Kültüre, İstanbul, PınarYayınları, 1991.

81- Yazır, Elmalılı M. Hamdi. Hak Dini Kur'sn Dili, İstanbul, Eser Kitabevi, 1971

82- Yeğin, Abdullah Ve Diğerleri, Osmanlıca Türkçe Ansiklo­pedik Büyük Lügat, İstanbul, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 1990.  

83- Zebidi, Zeynu'd Din Ahmed, Sahih-i Buhârî Muhtasarı Tecrid-i Sarih, (Terc. Ahmed Navi Ve Kâmil Miras), İstanbul, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları,1936.

84- Zehebi, Muhammed Hüseyin, Yersiz. Et-Tefsiru Ve'l Mufessirun, 1396/1976.

85- Zemahşeri, Caru'liah Ebu'l Kasım Mahmud İbn Ömer. Esasu'l Belağa, Daru Sader, Beyrut, 1385/1965.[489]



[1] Faruk Gürbüz, Kur’an’da Denge, Denge Yayınları, İstanbul, Nisan 1997: 9-11.

[2] Doğan, D. Mehmet. Büyük Türkçe Sözlük, Birlik Yayınları, Ankara, 1981, Denge md.

[3] Atalay, Besim. Divan-ı Lugati't-Türk Dizini, Alaaddin Kral Basımevi, Ankara,1943, s. 599.

[4] Meydan Larousse,  Büyük Lügat ve Ansiklopedi, Meydan Yayınları, ts. III/531.

[5] Larousse, 111/531.

[6] Larousse, 111/531.

[7] Faruk Gürbüz, Kur’an’da Denge, Denge Yayınları, İstanbul, Nisan 1997: 13-15.

[8] Zariyat: 51/56.

[9] Begoviç, Ali İzzet. Doğu Batı Arasında İslâm, tere, Salih Şaban, Nehir Yayınları, İstanbul, 1987, s. 314.

[10] Teğabun: 64 /6.

[11] Faruk Gürbüz, Kur’an’da Denge, Denge Yayınları, İstanbul, Nisan 1997: 15-17.

[12] Vatandaş, Celaleddin.   Vahiyden Kültüre, Pınar Ya­yınları, İstanbul, 1991,s. 75-76

[13] Vatandaş, s. 67.

[14] Bakara: 2/85.

[15] En'am: 6/159.

[16] Mu'minun: 23/53.

[17] Rum: 30/32.

[18] Bakara: 2/60

[19] Kutub, Muhammed. İnsan Psikolojisi Üzerine Etüt­ler, tere. Bekir Karlığa, İşaret Yayınları, İstanbul, ts. s.363-364.

[20] Kutub, Muhammed. İnsan Psikolojisi Üzerine Etüd-249 ler, terc. Bekir Karlığa İşaret Yayınları İstanbul, ts. s. 363-364.

[21] Tirmizî, Muhammed İbn îsâ. Sünen, Daru'l Kutubi'l İlmiyye, Beyrut, ts. VIII/295.

[22] Kutub, Muhammed. s. 364.

[23] Kutub, Muhammed. s. 364.

[24] Kutub, Muhammed. s.364

[25] Kutub, Muhammed. s.365

[26] Faruk Gürbüz, Kur’an’da Denge, Denge Yayınları, İstanbul, Nisan 1997: 18-24.

[27] Mevdudî, ebû'l A'lâ, Tefhimü'l Kur'ân, tere. Mu­hammed Han Kayani ve diğerleri, İnsan Yayınları, İstanbul, 1978,   VI/65. Ayrıca Bak: Er-Razî Fahru'd din. Et-Tefsiru'l/Kebir (Mefatihu'l Ğayb) Buhyetu'l Mısriyye, yersiz, 938/1357, XXX/90-91-92. Kurtubî, Ebû Abdullah Muham­med ibn Ahmedi'l Ensarî. el-Cami li Ahkâmı'l- Kur'ân, Darû İhyâi't Turasi'l Arabî,  Beyrut,   1966,  XVII/154.  İbn Kesir, Ebû'l Fida İsmail ibn Ömer. Tefsiru'l Kur'âni'l Azim, Daru'l Ma'rife, Beyrut, 1388/1969, bak. Rahman sûresi 7. ayetin tefsiri. Alûsî Şihabu'd din es Seyyid Mahmud. Ruhu'l Meanî fi Tefsiri'l Kur'âni'l Azim, ve's Seb'i'l Mesanî Darû İh­yâi't Turasi'l Arabî, ts. XIV/101. Yazır Elmalılı M. Hamdi, Hak Dini Kur'ân Dili,  Ese. Kitabevi   İstanbul,   1970, VII/4665; es- Sabuni M. Ali, Safvetu't Tefasir, Dersâadet Ki­tabevi İstanbul, ts., III/294;

[28] Yazır Elmalrlt M. Hamdi. VII/4665.

[29] Yazır Elmalılı M. Hamdi. VII/4665.

[30] Rağıb, Ebû'l Kasım Hüseyin ibn Muhammed el-İsfehanî, el- Müfredat, Daru'l Ma'rife, Beyrut, ts. s. 868-869.

[31] İslam Ansiklopedisi, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul, VIII/373; Zemahşerî Carullah Ebû'l Kasım Mahmud b. Ömer, Esasû'l Belağa, Darû Sader, Beyrut, 1385/1965, s. 674.

[32] el-İsfehanî, s. 868.

[33] Rahman: 55 /7-8-9.

[34] Kutub, Seyyid. Fi Zilali'l Kur'ân, terc, İ. Hakkı Şengüler ve Diğerleri, Hikmet Yayınları, İstanbul, Hikmet Yayınları, 1976,  XIV/215

[35] Kutub, Seyyid. Fi Zilali'l Kur'ân, XIV/21 5

[36] Bakara: 2/ 20.

[37] Muhammed Ali es-Sabunî,,Safvetu't Tefasir, İstan­bul, Dersâadet Kitabevi, Tarihsiz, 1/38.

[38] İsmail Karaçam, Sonsuz Mu'cize Kur'ân, İstanbul, Çağ Yayınları, 1987, s. 275.

[39] Yazır, Elmalılı M. Hamdi. VII/4665.

[40] Rahman, 55/7.

[41] Nurbaki Haluk, Kur'ân-ı Kerim'den Âyetler ve İlmî Gerçekler, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara, 1993, s. 12-13.

[42] Fussilet: 41/11.

[43] Nurbaki, s. 12-13.

[44] Nurbaki, s. 13.

[45] Yasin: 36/82.

[46] Nurbaki, s.14.

[47] Muzemmil: 73/20

[48] Nurbaki, s. 15.

[49] Fussilet: 41/11.

[50] Nurbaki, s. 14-15. 

[51] Nurbaki, 14-15.

[52] Rahman: 55/9

[53] Nurbaki, s. 16.

[54] Rahman: 55/10-11-12.

[55] Nurbaki, s. 15-16.

[56] Nurbaki, s. 18.

[57] Bkz. Hud: 11/44 “Ey yer! Suyunu yut! Ve ey sema sen de tut!”

[58] Nurbaki, 16,

[59] Âl-i İmrân: 3/191.

[60] Gazzalîebû Hamid Muhammed ibn. Muhammed. İhya u Ulumi'd Din, Darû İhyai'l Kutubi'l Arabiyye, ts., 1/16.

[61] Yazır, Elmalılı M.Hamdi, VI1/4664.

[62] Bakara: 2/60., En'am: 6/141.

[63] Faruk Gürbüz, Kur’an’da Denge, Denge Yayınları, İstanbul, Nisan 1997: 27-40.

[64] Mülk: 67/3.

[65] Mülk: 67/19.

[66] Larousse. 111/532.

[67] İnfitar: 82/7.

[68] Hans ,Von Aîberg, Arz'dan Arş'a Mi'raç, Kitsan, İs-tanbul,ts., 1/290-91

[69] Aiberg, 1/191-92.

[70] Yasin:36/40;

[71] Demirkan, Hüseyin. Yıldızların esrarı, Yeni Asya Yayınları, İstanbul, 1978, s. 79.

[72] Fatır: 35/43.

[73] Kurter, Acun. Jeomorfoloji Tatbikatı, Edebiyat Fa­kültesi Yayınevi, İstanbul, 1986, s.43

[74] Naziat: 79/ 32.

[75] Meraği, A. Mustafa. Teisirü'i Merağî, Darû İhyai't-Turasi'l Arabî, Beyrut, 1394/1974, XXVIII/32.

[76] Kurter, s. 43.

[77] Naziat:79/32..

[78] Enbiya: 21/31.

[79] Nebe': 78/ 6-7.

[80] Karaçam, İsmail. Sonsuz Mu'cize Kur'ân, Çağ Ya­yınları, İstanbul,1978, s. 274.

[81] Eminoğlu,  Mehmet.   Kur'ân  Işığında  Kâinat ve Göklerin Fethi, Eminoğlu Yayınları 1979, s., 109.

[82] Ğaşiye: 88/17-18-19-20.

[83] Güner, Adil. Eko Sistemlerin Dinamizmi ve Den­ge, Bilim ve Teknik, Mayıs 1994, Sayı: 318, s. 70.

[84] Güner, s. 18.

[85] Sanyel, Didem. Küresel Isınma ve Denge, Bilim ve Teknik, Mayıs, 1994, Sayı: 312,   s. 70.

[86] Boyacılar, s.86.

[87] Gazzalî, el-Esmaö'i Husna, Tere. Yaman Arıkan, Elîfbe Yayınları İstanbul, 1982, s., 123-124.

[88] Boyacılar, s.86

[89] Âl-i İmrân: 3/191.

[90] Geliday, R.. Genel Ekoloji, Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Yayınları, İzmir, 1975, s., 281.

[91] Sanyel, s., 67.

[92] Saygun, Tont. Ekolojik Denge, Bilim ve Teknik, Ağustos, 1994, sayı: 32, s., 70.

[93] Bulaç, Ali. Din ve Modernizm, İstanbul, Endülüs Yayınları, 1991, s. 40.

[94] Bayraktar, Mehmet. İslâm ve Ekoloji, Ankara, Di­yanet  İşleri Başkanlığı Yayınları, 1992,   s., 19-20-21.

[95] es-Sabunî, 11/107.

[96] Bayraktar,  s.21.

[97] Rum: 30/41.

[98] Karlıdağ, Mustafa. Çevre Kirliliği ve İslâm Ahlâkı, Sızıntı, Eylül, 1994, s.,34

[99] Bakara: 2/205.

[100] Yazır, Elmalılı M. Hamdi. 11/732-733.

[101] Merağî,   1/109-110.

[102] Kılıç, Sadık. "Problemlerin Büyük Aysbergi Derin Gerçekliğin Yitirilişi" Kalem ve Onur, Yaz, 1995, sayı : 85, s.,6.

[103] Larousse, MI/531

[104] Tin: 95/4.

[105] Ez-Zemahşerî, Esasu'i Belâğa,   s.528. Merağî, XXIX/193.

[106] Yazır, Elmalılı M.Hamdi. VIII/5935.

[107] Yeğin, Abdullah ve Diğerleri; Osmanlıcı Türkçe Ansiklopedik Büyük Lügat, Türkiye Diyanet İşleri Başkan­lığı Yayınları, İstanbul, 1990, İlgili Md.

[108] Mülk: 67/22.

[109] Mülk: 67/22.

[110] Larousse, 111/531.

[111] Mülk: 67/22-23.

[112] Boyacılar, s. 88-89.

[113] Songar, Ayhan. Sibernetik, Yeni Asya Yayınları, İs­tanbul, 1979, s. 78.

[114] Guyton, Audhur C, Text Book of Medical Physıology, Nobel Tıp Kitabevi, ts., M/1335.

[115] Faruk Gürbüz, Kur’an’da Denge, Denge Yayınları, İstanbul, Nisan 1997: 40-56.

[116] A'raf: 7/85.

[117] En'am: 6/152.

[118] İbn Kesir, 11/179.

[119] Vehbi, Konyalı Mehmet; Hülasatü'l Beyan, Fi-Tefsiri'l Kur'ân, Üçdal Neşriyat,   İstanbul, ts., XIV/5694.

[120] Karlıdağ, s, 188

[121] El-Mevdudî, VI/65

[122] Cerrahoğlu, İsmail. Kur'ân-t Kerim'in Öngördüğü Adalet Esasları, bk. Diyanet Üç Aylık İlmi dergi, C.29, sayı 2 Nisan, Mayıs, Haziran, 1993 S.17.  Ez-Zemahşerî, Esasu'l Bela-ğa, s. 411.

[123] El-Cevherî, ebû Nasır İsmail ibn Hammad. es-Sı-hah, Daru'l Kutubi'l Arabt, Mısır, ts., V/1760.

[124] İbn Manzur, ebu'l Fadl Cemalu'd din Muham­med. Lisanu'l Arab, II/431 ve devamı.

[125] İbn Manzur, XI/431 ve dev.

[126] Rağıb, Ebû'l Kasım Hüseyin İbn Muhammed El-İsfehanî, El-Müfredat. Daru'l Ma'rife, ts., s. 553.

[127] El-İsfehanî, s. 552.

[128] Larousse, 111/531.

[129] Larousse. 111/531

[130] Gazzalî, İhya, V/1442.

[131] A'raf: 7/44-45

[132] Maide: 5/129

[133] Yusuf: 12/175.

[134] Ankebut: 29/129-131.

[135] Nisa: 4/129-130.

[136] Ulutürk, Veli. Kur'ân'a Göre Zulüm Kavramı, İs­tişare Yayınları, Kayseri, 1990, s.  13-17.

[137] Ebû Zehra, Muhammed. İslâm'da Beşeri Münasebetler, tere. Osman Keskİoğlu, Şamil Yayınları, İstanbul, 1071, s., 62.

[138] Şeker, Mehmet. İslâm'da Sosyal Dayanışma Mü­esseseleri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara, 1991, s. 49.

[139] Şeker, s. 49.

[140] Nahl:16/90.

[141] Kutub, Seyyid. XIV/284.

[142] İbn Kesir, Il/582

[143] İbn Kesir, II/582

[144] Meryem:19/91

[145] Enbiya: 21/22.

[146] Yazır, Elmalılı M. Hamdi. V/3117

[147] Yazır Elmalılı M. Hamdi, s. 5/3117

[148] Alûsî, V/217, Nursî Bediüzzaman Said, İşaratu'l İ'caz, Enver Neşriyat, İstanbul, 1989, 23.

[149] Şûra: 42/5

[150] Yazır Elmalılı M. Hamdi, s. 6/423

[151] Merağî,   XXV/27

[152] Nisa: 4/135.

[153] Faruk Gürbüz, Kur’an’da Denge, Denge Yayınları, İstanbul, Nisan 1997: 56-70.

[154] Nisa: 4/58.

[155] Buharî, Ebû Abdillah Muhammed İbnİsmâil. Sa­hih, Dârû İbn Kesir, Beyrut, 1990/1410, 1/33

[156] Öztürk, Yaşar Nuri. Din ve Fıtrat. Yeni Boyut Ya­yınları, İstanbul, İ992,s.289.

[157] Nisa: 4/135.

[158] Mâide: 5/8.

[159] Yazır, Elmalılı M.Hamdi. 111/1394

[160] Hucurat: 49/9.

[161] En'am: 6/152.

[162] En'am: 6/152.

[163] Bakara: 2/286.

[164] En'am: 6/115.

[165] Neml: 27/60.

[166] Cin: 72/15.

[167] El-İsfehanî, s. 553.

[168] El-İsfehanî, s. 553.

[169] Faruk Gürbüz, Kur’an’da Denge, Denge Yayınları, İstanbul, Nisan 1997: 70-77.

[170] İbn Manzur, s. 7377. Ez-Zemahşerî, Esesu'l Belâğa, s. 506.

[171] Gazzalî, el-Esmau'l Hüsna, s. 240.

[172] İslâm Ansiklopedisi, Devlet Kitapları Basımevi, İstanbul, 1979, VI/274

[173] Âl -i İmrân: 3/18.

[174] İbn Kesir, İl/582. Kurtubî, IV/43.

[175] Merağî, III/117.

[176] Âl-i İmrân: 3/1.

[177] Kutub, Seyyid. Fi Zılali'l Kur'ân, II/241.

[178] Er-Razî, VI/209.

[179] Er-Razî, VI/209.

[180] Er-Razî, VI/209.

[181] Tirmizî, Sünen,   VIII/295.

[182] Âl-i İmrân: 3/18.

[183] Gazzalî, İhya, XI/2067.

[184] A'raf: 7/29.  

[185] Yazır Elmalılı M. Hamdi. 111/2144.

[186] Kutub, Seyyid.  VI/62

[187] Hadid:57/25.

[188] Yazır, Elmalılı M.Hamdi, VII/4756.

[189] Faruk Gürbüz, Kur’an’da Denge, Denge Yayınları, İstanbul, Nisan 1997: 79-87.

[190] İslâm Ansiklopedisi, 11/105.

[191] El-İsfehanî, s. 124. Ez-Zemahşerî, s. 135.

[192] Yazır, Elmalılı. M. Hamdi, 11/675.

[193] En'am: 6/73.

[194] Es-Sabunî, 1/399.

[195] Es-Sabunî, I/399.

[196] A'raf: 7/8.

[197] Es-Sabunî, I/438. Yazır, III/2124.

[198] Hicr: 15/85.

[199] Merağî, XIV/41.

[200] Yazır, Elmalılı M.Hamdi, V/3086.

[201] Yazır, Elmalılı M.Hamdi. V/386.

[202] A'raf:7/-89.

[203] Merağî, IX/8. Es-Sabunî, 1/454.

[204] Enbiya: 21/112.

[205] Yazır, Elmalılı M. Hamdi, V/3378.

[206] Hac: 22/40.

[207] Merağî, XVII/118.

[208] Islamoğlu, Mustafa. Tavsiyeler, Denge Yayınları, İstanbul, 1994, s. 77.

[209] Faruk Gürbüz, Kur’an’da Denge, Denge Yayınları, İstanbul, Nisan 1997: 89-94.

[210] İbn Manzur, XII/605.

[211] İslâm Ansiklopedisi, VI/663.

[212] El-İsfehanî, s.730.

[213] Hud: 11/84.

[214] Yazır, Elmalılı M.Hamdi, IV/2806.

[215] Hud: 11/85.

[216] Kutub, Seyyid. Fi Zılali'l Kur'ân, VI11/246.

[217] Faruk Gürbüz, Kur’an’da Denge, Denge Yayınları, İstanbul, Nisan 1997: 95-98.

[218] İslâm Ansiklopedisi, VI/41.

[219] Buharı, Sahih, VI/2433, Bkz dipnot. Ez- Zemahşerî, s. 495.

[220] Ez-Zebİdî Zeynü'd din Ahmed, Sahİh-i Buharı Muhtasarı Tecrid-i Sarih, Tere. Ahmed Naim, Kamil Miras, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, İstanbul, 1936, XII/221, bkz. açıklama.

[221] Hicr: 15/21.

[222] Ez-Zebidî, Xll/221.

[223] Tuna, Taşkın, Etrafımızdaki Hava, Yeni Asya Ya­yınları, İstanbul, 1991, s.15-17

[224] Kamer: 54/49.

[225] Vehbi, Konyalı Mehmed. XIV/568

[226] R'ad: 13/8.

[227] Yaztr, Elmalılı M.Hamdi. IX/2763.

[228] R'ad: 13/26. 

[229] Yazır, Elmalılı M.Hamdi, M/1132.

[230] Koçak, Şahin. “Kaos Ya da Doğurgan Bir Düzen­sizlik” bk. Bilim ve Teknik, Aralık 1994, sayı: 325, s. 6.                                   

[231] Fecr: 90/15.

[232] Fecr: 90/16.

[233] Yazır, Elmalılı M. Hamdi, VIII/5808.

[234] Özel, İsmet. Taşları Yemek Yasak, Çıdam Yayın­ları,İstanbul, 1985,s.127.

[235] En'am: 6/96.

[236] Yazır, Elmalılı M. Hamdi. III/1988.

[237] Talak: 65/ 3.

[238] Yazır, Elmalılı M. Hamdi Yazır. VII/5063

[239] Muzzemmil, 73/20

[240] Yazır, Elmalılı M.Hamdi, VIII/5540.

[241] Faruk Gürbüz, Kur’an’da Denge, Denge Yayınları, İstanbul, Nisan 1997: 99-109.

[242] Yeğin, Abdullah ve Diğerleri; Osrnanlıca-Türkçe Ansiklopedik Büyük Lügat, Türkiye Diyanet İşleri Başkanlı­ğı Vakfı Yayınları, 1990, Ceza md.

[243] El-İsfehanî, s. 91.

[244] El-İsfehanî, s. 91.

[245] Taha: 20/76.

[246] Merağî,  XVI/133.

[247] Kehf: 18/88.

[248] El-İsfehanî,  s. 91.

[249] Şura: 42/40.

[250] El-İsfehanî s.91.

[251] İnsan: 76/12           

[252] İsra: 17/63.

[253] Furkan: 25/75

[254] Saffat: 37/ 39.

[255] El-İsfehanî, s. 91.

[256] Neml: 27/89.

[257] Faruk Gürbüz, Kur’an’da Denge, Denge Yayınları, İstanbul, Nisan 1997: 111-116.

[258] İbn Manzur, Xll/166.

[259] Yazır, Elmalılı M.Hamdi, 1/82.

[260] Zariyat: 51/12

[261] Şura: 42/11

[262] El-İsfehanî, s. 859.

[263] Nahl: 16/74.

[264] Nisa: 4/140.

[265] İslâm Ansiklopedisi, VI/769.

[266] Bakara: 2/178,

[267] İbn Kesir, 111/1279

[268] Ebû Zehra, Muhammed, s.66.

[269] Buharî, Sahih,  VI/2517, Bkz haşiye.

[270] İbn Manzur, XIV/408.

[271] Âl-i İmrân: 3/64

[272] Bakara: 2/ 6.

[273] Yazır, Elmalılı M. Hamdi,   1/212.

[274] İnfitar: 82/6.

[275] Yazır, Elmalılı M. Hamdi, III/595.

[276] Şems, 91/8.

[277] Secde: 32/9.

[278] Es-Sabuni,   İII/556.

[279] Kehf: 18/376.

[280] Es-Sabuni, 11/192.

[281] Es-Sabuni, III/488.

[282] A'la: 87/3.

[283] Bakara: 2/29.

[284] Naziat: 79/29.

[285] Öztürk, Yaşar Nuri. Din ve Fıtrat, Yeni Boyut Ya­yınları, İstanbul, 1992. s. 287.

[286] İbn Manzur, XII/494

[287] Merağî, 1/35, Yazır,  1/123.

[288] Yazır, Elmalılı M. Hamdi. I/53-54

[289] Müslim, Ebu'l Hüseyin ibn Haccac el- Kuşeyrî en-Nişaburî, Sahihu'l Müslim, Daru İhyai't Turasi'l Arabî, ts., I/296.

[290] Nursi, Bediüzzaman Said, Mektûbat, Enver Neş­riyat, İstanbul, 1992, s. 393-395,  İşaratu'l İ'caz Fi Mazanni'l  İ'caz, tahkik, İhsan Kasım Salihî, Bağdat, 1989, s. 38. bizim yorumlamamızla alınmıştır,

[291] Begoviç, s. 22-24.

[292] Hakkı, Erzurumlu İbrahim, Ma'rifetnâme, Mehdi Yayınları, İstanbul, 1992, s. 495.

[293] Faruk Gürbüz, Kur’an’da Denge, Denge Yayınları, İstanbul, Nisan 1997: 117-130.

[294] El- İsfenhanî, s.672.

[295] Lokman: 31/32. 

[296] Lokman:31/32

[297] Nahl: 16/9

[298] Maide: 55/56.

[299] Faruk Gürbüz, Kur’an’da Denge, Denge Yayınları, İstanbul, Nisan 1997: 131-134.

[300] İnşirah sûresinin tefsiri için bak, Yazır, Elmalılı M. Hamdi, Vlll/5911-5926

[301] İnşirah: 94/1

[302] İnşirah: 94/2

[303] İnşirah sûresinin tefsiri için bak. Elmahh, Hak Di­ni Kur'ân Dili, VII1/5911-5926.

[304] Duha: 93/10.

[305] Bakara: 2/286.

[306] Âyetin tefsiri için bak, Elmalılı, Hak Dini Kuran Dili, 11/1004-1006

[307] Bu ayetlerin tefsiri için bak, Elmalılı, Hak Dini Kur'ân Dili, 11/1004-1006.

[308] İnşirah: 94/5

[309] Faruk Gürbüz, Kur’an’da Denge, Denge Yayınları, İstanbul, Nisan 1997: 135-142.

[310] Osmanlıca Türkçe Büyük Lügat İktisat md., Ta-bakoğlu Ahmet, Türk İktisat Tarihi, Dergah Yayınları, İstan­bul, 1968, s. 20.

[311] Lokman: 31/32.

[312] İbn Manzur, 111/353.

[313] Tuğlacı, Pars. terc. A Dıctıonary of Economıc and Legal Terms (Englıs, French, Turkısh) Pars Yayınları, İstanbul,1965, s.186,187.

[314] Kuyucak, Hazım Atıf. Para ve Banka, Maarif Ve­killiği Siyasal Bilgiler Okulu Yayınları, İstanbul, 1939, 1/11.

[315] Gazzalî, İhya, VIII/1448.

[316] Kurtkan, Amiran. Sosyoloji, Millî Eğitim Basıme­vi, 1980, Ankara, s. 58.

[317] Tabakoğlu, III/23.

[318] Bakara: 2/35.

[319] İsra: 1 7/29.

[320] Taha: 20/124.

[321] Tövbe. 9/34-35.

[322] Garaudy, Roger. İslâm'ın Va'dettikleri, tere, Ne­zih Uzel, Pınar Yayınları, İstanbul, ts., s. 81.

[323] Faruk Gürbüz, Kur’an’da Denge, Denge Yayınları, İstanbul, Nisan 1997: 145-150.

[324] Kutub, Seyyid. İslâm'da Sosyal Adalet, terc. M.Beşir Eryarsoy, Şûra Yayınları, İstanbul, ts. s.201.

[325] Kutub, Seyyid. İslâm'da Sosyal Adalet, s.202.

[326] Kutub, Seyyid. İslâm'da Sosyal Adalet, s.202.

[327] Türkbal, Ayhan, Fiat Teorisi, Atatürk Üniversite­si Yayınları, Erzurum, 1983, genel olarak.

[328] Türkbal, s.31.

[329] Tirmizî, II/443.

[330] Türkbal, s. 31.

[331] Kutub, Seyyid. İslâm'da Sosyal Adalet, s. 204.

[332] Haşr: 59/7.

[333] Kısakürek, N. Fazıl. İman ve İslâm Atlası, Bü-yükdoğu Yayınları, İstanbul, 1991, s. 153.

[334] Kısakürek, N. Fazıl, İmân ve İslâm Atlası, s. 153.

[335] Kısakürek, N. Fazıl. İman ve İslâm Atlası, s. 54.

[336] Kısakürek, N. Fazıl. İman ve İslâm Atlası, s. 54.

[337] Kutub, Seyyid. İslâm'da Sosyal Adalet, s. 149

[338] Bakara: 2/289.

[339] İbn Kesir, I/330.

[340] Âl-i İmrân: 3/130.

[341] İbn Kesir, 1/317.

[342] Bakara: 2/278.

[343] Merağî, 1/68.

[344] Garaudy, Roger. İslâm ve İnsanlığın Geleceği, tere., Cemal  Aydın, Pınar Yay., İstanbul, 1991, s. 124-125.

[345] Faruk Gürbüz, Kur’an’da Denge, Denge Yayınları, İstanbul, Nisan 1997: 151-161.

[346] Arvasi, S. Ahmet. İnsan ve İnsan Ötesi, Dokuz Işık Yayınevi, İstanbul, 1977, s. 116.

[347] Bakara: 2/11-12.

[348] Arvasi, s. 117                                       

[349] Kıyamet: 75/26.

[350] Yasin: 36/16-21.

[351] Öztürk, s. 284.

[352] Arvasi, s.123.

[353] Arvasi, s. 123.

[354] Arvasi, s. 124.

[355] Arvasi, s. 126.

[356] Begoviç, s. 22.

[357] İslamoğlu, s. 67

[358] Faruk Gürbüz, Kur’an’da Denge, Denge Yayınları, İstanbul, Nisan 1997: 163-170.

[359] Çamdibi, Mahmut. Din Eğitimine Giciş, M.Ü.İ.F. Yayınları, İstanbul, 1989, s. 22-23.

[360] Yasin: 36/ 37-38-39-40.

[361] Bakara: 2/30.

[362] Rahman:55/5.

[363] Yasin: 36/37-38

[364] Buharı, 1/28-29

[365] Aiberg, 111/13

[366] Buharı, Vl/1591.

[367] Cebeci, lüfullah. Kur'ân'a Göre Takva, Seha Neşriyat, İstanbul, 1985, s.145.

[368] Fecr: 89/1 7.

[369] Razî, XXXII/189.

[370] R'ad: 13/28.

[371] Gazzalî, İhya, IV/4593.

[372] Merağî, XXVIII/153.

[373] Faruk Gürbüz, Kur’an’da Denge, Denge Yayınları, İstanbul, Nisan 1997: 171-176.

[374] Gazzali, İhya, V/1448. Kotku, M.Zait. Cömertlik, Seha Neşriyat, İstanbul, ts., genel olarak.

[375] Furkan: 25/67.

[376] Bulaç, Ali. Tasarlanmış Fenomenler Dünyasında Akıl, Nefis ve Kimlikler, Güz, 1993, sayı: 4, s. 35.

[377] Faruk Gürbüz, Kur’an’da Denge, Denge Yayınları, İstanbul, Nisan 1997: 176-178.

[378] Lokman: 31/18.

[379] Lokman: 31/19.

[380] Razî, XVIII/161

[381] Furkan: 25/63-67.

[382] Gazzalî, İhya, Xl/1993.

[383] Kısakürek, Necip Fazıl, Dünya Bir İnkılap Bekli­yor, s. 53-92-93.

[384] Gazzalî, İhya, Xl/1993.

[385] Faruk Gürbüz, Kur’an’da Denge, Denge Yayınları, İstanbul, Nisan 1997: 178-180.

[386] Fetih: 48/29.

[387] Gazzalî, İhya, VIII/1447.

[388] Faruk Gürbüz, Kur’an’da Denge, Denge Yayınları, İstanbul, Nisan 1997: 180-182.

[389] Cebeci, s, 26.

[390] Cebeci, s.27-28.

[391] Bkz. Lokman: 31/32.

[392] Guyton, 11/1335

[393] Songar, Ayhan. Enerji ve Hayat, s. 62.

[394] Gazzalî, İhya, XII/2327.

[395] Zümer: 39/55.

[396] Faruk Gürbüz, Kur’an’da Denge, Denge Yayınları, İstanbul, Nisan 1997: 182-191.

[397] A'raf:   7/55.

[398] A'raf: 7/205.

[399] İslamoğlu, s. 42.

Faruk Gürbüz, Kur’an’da Denge, Denge Yayınları, İstanbul, Nisan 1997: 193.

[400] Duru, Kâzım Namî, Sosyolojinin Unsurları (Se­çilmiş Metinler),   Devlet Basımevi, İstanbul.1936, s. 96.

[401] Kutub, Seyyid. Fi Zılali'l Kur'ân, 1/486.

[402] Hucurat: 49/13.

[403] Kutub, Seyyid. Fi Zılali'l Kur'an, 1/487.

[404] Aiberg, 111/57-60. Öztürk, Yaşar Nuri. Kur'ân ve Sünnete Göre Tasavvuf,  Yeni Boyut Yayınları,  İstanbul, 1990, s. 76 vd.

[405] Kutub, Seyyid. Fi Zilali'l Kur'an, 1/448.

[406] Arvasî, 106.

[407] Furkan: 25/44,

[408] Arvasî, s. 108

[409] Kıyamet: 75/2.

[410] Es-Sabunî, III/484.

[411] Arvasîs. 110

[412] İbnu'l Arabî, Ebubekr Muhyiddin Muhammed. Füsusu'l H'ıkem, tere. Nuri Gencosman, Millî Eğitim Bakan­lığı Yayınevi, 1992, s.24.

[413] Cebeci, s. 141.

[414] Cebeci, s. 218.

[415] Gazzalî, İhya, I/252.

Faruk Gürbüz, Kur’an’da Denge, Denge Yayınları, İstanbul, Nisan 1997: 195-202.

[416] Öztürk, s. 286.

[417] Bakara: 2/143.

[418] Kutub, Seyyid. Fi Zilali'l Kur'ân, 1/174. 175

[419] Larousse,  IV/531.                                                       

[420] Buharî, 4218 numaralı hadisin haşiyesi.

[421] Bakara: 2/251.

[422] Merağî, 1/225.

[423] Carrel, Alexıs. İnsan Denen Meçhul, terc. Refik Özdek, Yağmur Yayınları, İstanbul, 1990, s. 249.

[424] Carrel, s. 249.

[425] Carrel, s. 269.

[426] Nuh: 71/26.

[427] Bakara: 2/251.

[428] Hac: 22/40.

[429] İbn Kesir, 1/210.

[430] İsra: 16/5.

[431] Mu'minun: 23/21.

[432] Mu'minun: 23/21.

[433] Bakara: 2/187.

[434] Faruk Gürbüz, Kur’an’da Denge, Denge Yayınları, İstanbul, Nisan 1997: 205-217.

[435] Bkz. Arabi, Füsusu'l Hikem, Genel Olarak: Ayrı­ca Bk. Ez-Zehebî, Muhammed Hüseyin. et-Tefsiru ve'l-Müfessirun,Yersiz. 1976/1396. II/432

[436] Kutub, M., s. 303-394.

[437] Kutub, M., s. 303-304.

[438] Hüseynî S. Abdül Hakim. Sohbetler, Menzil Kitabevi, yersiz, ts. s. 145, 25. sohbet.

[439] Jömier J. Tevrat İncil ve Kur'ân, terc, Sakıp Yıldiz, Hareket Yayınları, İstanbul, 1974, s. 5.

[440] Arvasî, s. 73-74.

[441] Kazıcı, Ziya, Kur'ân-ı Kerim ve Garp Kaynakları­na Göre Hıristiyanlık, Bahar Yayınları, İstanbul, 1971, s. 12.

[442] Arvasi, s. 74.

[443] Begoviç, s. 281.

[444] Aynî, M.Ali. Tasavvuf Tarihi, Kütübhane-i Sevda, İstanbul, 1341,s.1419.

[445] Nedevî, Ebu Hasan Ali, Müslümanların Gerile­meleri İle Dünya Neler Kaybetti?, terc. Abdullah Düzen, Çelik Cilt Matbaası, İstanbul, 1966, s. 186.

[446] Kazıcı, s. 106

[447] (16)

[448] (l7)

[449] Kitab-ı Mukaddes, (İncil), ı. Yutianna, Kitab-ı Mu­kaddes Eski ve Yeni Ahit, İstanbul Matbaacılık,, 11/15, 17, III/1

[450] (11)

[451] (12)

[452] (13)

[453] (14)

[454] Titusa, Kitab-ı Mukaddes,(İncil)  İstanbul Matba­acılık, 2/11-14

[455] (30)

[456] (31)

[457] Horintoslulara, VII/29-30

[458] (6)

[459] (7)

[460] (8)

[461] (9)

[462] (10)

[463] I.Timoteossa, VI/6

[464] (34)

[465] (35)

[466] (36)

[467] Luka, XX/34-36.

[468] Küçük, A., Tümer B., Dinler Tarihi, Ocak Yayın­ları, Ankara,1993, s. 194-195.

[469] Bakara: 2/60.

[470] Bakara: 2/187.

[471] Bakara: 2/188

[472] Tahrim: 66/1

[473] Nisa: 4/3.

[474] Nur: 24/32.

[475] Cuma: 62/9.

[476] Cuma: 62/10.

[477] Nahl: 16/14.

[478] A'raf: 7/31.

[479] Gazzalî, İhya, IX/141 -143.

[480] Beled: 90/4.

[481] Kıyamet: 75/36.

[482] Arvasî, s. 76.

[483] Arvasî, s. 76.

[484]  İnşirah: 94/7-8.

[485] Nahl: 16/90.

[486] Merağî, XI11/129.

Faruk Gürbüz, Kur’an’da Denge, Denge Yayınları, İstanbul, Nisan 1997: 221-244.

[487] Bk. En'am: 6/91

[488] Faruk Gürbüz, Kur’an’da Denge, Denge Yayınları, İstanbul, Nisan 1997: 245-247.

[489] Faruk Gürbüz, Kur’an’da Denge, Denge Yayınları, İstanbul, Nisan 1997: 267-272.