Kur’an’da Denge - Kuran - 1. Sayfa
Önsöz
Giriş
1. Denge Mefhumunun Sözlük Manaları Ve Önemi
2. İnsanın Maddî Ve Manevî Cephesi Arasındaki Tetabuk Ve Denge
3. Kur'ân'a Dengesiz, Tek Yönlü Yaklaşımlar
1- KUR'AN'DA DENGE KAVRAMLARI
Mizan
1. Mîzân Kavramı Ve Evrensel Dengeler
2. Mîzân Ve Adalet Kelimeleriyle, Hukukî Münasebetler Dengesi'ne Dair Verilen Mesajlar
3. Adalet, Yargı Ve Sosyal Denge
Kist
Hakk
Keyl Ve Mîzan
Kader
Ceza
Din
Kasd
İnşirah Süresindeki Denge Unsur Ve Mesajları
2- KUR'ÂN'DA DENGE OLARAK YORUMLANABİLECEK DAVRANIŞ VE MEVZULAR
İKTİSADİ DENGE
Zekat, Faiz, İçtimaî Ve İktisadî Dengeler
Sosyal Denge
Evrensel Dengede İnsan Boyutu
1. İnsan-ı Kâmilin Dengeli Vasıflarından Birkaç Örnek
a. Cömertlik
b. Tevazu
c. Hilm
d. İnsan Psikolojisini Dengeleyen İki Unsur: Korku Ve Ümit
Dua Ve Çeşitli Davranışlarda Denge
Ferdî Ahlâktan İçtimai Ve Evrensel Dengelere Bir Yaklaşım
3- ÜMMET-İ VASAT, ADİL VE DENGELEYEN BİR ÜMMET VE BU MÜNASEBETLE BEYNELMİLEL DENGE
Kur'an'da Uluslararası Kuvvetler Dengesi
4- İNSANLIĞI DENGELEME VE KONTROL ETMEDE İKİ TEMEL MEKANİZMA
Emirler Ve Yasaklar
Son Söz
Kaynakça
KUR’AN’DA DENGE
Önsöz
Denge, varlığın arzuladığı vaz geçilmez bir hal, hayat ve sistemlerin canı ve özü gibi görünmektedir. Dengesiz en küçük bir sistemi düşünebilmemiz mümkün olmadığı gibi, dengesiz bir evrende de huzur ve sükûneti hayâl edemeyiz. Evrende tesbit edebildiğimiz en küçük bir kıpırdanış, hayat ve sistemlerin özünde denge olgusuyla daima yüz yüze gelmekteyiz. İşte bu kadar mühim bir vak'anın evrendeki önemiyle beraber, Kur'ân'daki yeri ve önemi nedir? Kur'ân'da denge olarak te'vil edebileceğimiz mefhumların insanlığa vermek istediği daha orijinal mesajlar nelerdir? Bu mefhumlar vesilesiyle Rabbımız bizden neleri yapmamızı ve neferi terk etmemizi istemektedir? Evrensel dengelerin bozulmasıyla kaçınılmaz olan “kozmik kaosa” benzer bir intizamsızlık, evrensel bir anarşi, beşeriyetin te'sis etmekle mükellef olduğu çeşitli dengelerin bozulmasıyla, insanlık âleminde de vukü'a geliyor mu? En yakın muhitinden başlayarak bütün İnsanlığa sıçrama ve yayılma kabiliyeti gösteren ferdin ahlâkî dengesizliği, yani işlediği günahlar, evrene te'sir etme istidadında mıdır? Oldukça sübjektif olarak karşılanabilecek bu gibi sorulara cevap aramak, içinde yaşadığımız hayat mecrasında, İç ve dış dünyamızda tesbit edebildiğimiz birçok dengesizliklerin ortaya çıkardığı problemlerin hal çarelerini bulmak için bu konuda çalıştık.
Çalışmamızda astronomik, jeolojik, insan fizyolojisi ve psikolojisi; ferdî, içtimaî, siyasî, iktisadî, hukukî, dinî ve ahlâkî sahalardaki dengelerin Kur'ân'daki yer ve ehemmiyetini sergilemeye çalıştık.
Çalışmalarımız neticesinde bulduğumuz bilgilerin bize tuttuğu ışık altında, uçsuz bucaksız gibi görünen evrende, her münasebetin bir denge prensibine muhtaç olduğuna tanık olduk. Buna bağlı olarak da Yüce Allah'ın evrendeki dengelerin daha çok boyutlu ve evrendeki kadar mükemmelini, beşeriyetin hür iradesine kurdurtmak istediğini anladık. Hatta öyle ki insanlığa yüklenen İlâhî tekliflerin, beşeriyetin fert ve cemiyet; madde ve ruh planında bir takım dengelerini kurmaya müteveccih olduğu intibaına varmaktan kendimizi alamadık. Bu itibarla bize, İnsanlığın aslî vazifelerinden biri daha tecelli etmiş oldu. Bu yüzden bizde, insan-ı kâmil'in âlemlerde biricik ve temel denge unsuru olduğu kanaati uyandı. Ve biz, neticede bütün evreni kuşatacak olan “kozmik felaket” yani kıyamet, İnsan-ı kâmilin dünyayı terk edişini takip edecektir, kanaatine vardık.
Böylece bu çalışmamızla biz, hem denge olgusunun ehemmiyetini ve hem de insan-ı kâmilin denge kanunuyla olan çok hassas münasebetini sergilemeye çalıştık. Dolayısiyle insan ve kâinat İlişkisine daha farklı bir bakış açısı kazandırmış olduk.
Çalışmamızdaki bazı bilgilerle de İnsanı, yapmış olduğu her davranışıyla kâinata olumlu veya olumsuz yönde tesir ettiği fikrine de çekmek istedik. Bu yüzden insan Allah'a isyan etmekle, “kimseye zararım yok, zararım kendimedir,” diyemez. İşlenen her günahın, biz bu fikrimizi pozitif bilimlerin verileriyle ispat edemezsek bile, kâinatın bir cüz'üne tesir ettiği, bizce bir hakikattir.
Denge olgusunu işlerken hem Kur'ân'daki denge kavramlarını ve hem de Kur'ân'da denge olarak yorumlanabilecek huy ve davranışları çalışmamızın içerisine aldık. Her vesileyle de elimizden geldiği kadar müşahhas ve mücerret denge unsurları arasındaki münasebetleri belirtmeye çalıştık. İnsan-Allah; insan-kâinat ilişkisini de göz ardı etmedik. Bu maksada varabilmek için de çalışmamızı “Kur'ân'da Denge Kavramları”, “Kur'ân'da Denge Olarak Yorumlanabilecek Davranışlar ve Konular”, “Ümmet-i Vasat ve Beynel Milel Denge”, “İnsan Davranışlarını Ayarlayan İki Mekanizma, Emir ve Yasaklar...” başlıkları altında dört bölümde incelemeyi uygun bulduk.
Çalışmamızdaki alıntılar, umumiyetle mefhum ve manaların bizim kendi üslubumuzla aktarılışı şeklinde olduğu için, bunları tırnak içinde göstermedik.
Bu konuda şahsımı çeşitli kaynaklara yönelten, kusurlarımı ve eksikliklerimi gösteren kıymetli danışman hocam Sayın Yrd. Doç. Dr. Ali Eroğlu Bey'e ve bana yardımcı olan saygı değer arkadaşlarıma şükranlarımı sunarım.
Faruk Gürbüz, 07.08.1995[1]
Giriş
1. Denge Mefhumunun Sözlük Manaları Ve Önemi
Denge sözlükte çeşitli bakımlardan eşit manasını taşımaktadır. Boyca ve yaşça denk olmak gibi... Aynca sert olmayan eşyanın sıkı olarak bağlanmasından meydana gelen yük, balya ve yük hayvanlarının her iki tarafına yüklenen yüklerden herbiri, eş değerde ve muadil [2] manalarını ifade etmektedir.
Eski Türkçe'de “tenğle” biçiminde telaffuz edilen bu kelimenin iki şeyi birbirine denklemek, denk etmek, denkleştirmek manalarında da kullanılmış olduğuna rastlamaktayız.[3]
Temel anlamıyla eşitlik, denklik ve i'tidal gibi anlamlar ifade eden denge kavramı bugün, daha çok bilimsel bir terim değeri kazanmıştır. “Denge”nin “Birbirini ortadan kaldıran kuvvetlerin sonucundaki durma hali, herhangi bir cismin veya insan bedeninin dikey durumu, hareketin düzenliliği ve devamını sağlayan kuvvetler bağdaşması, bir makinadakı parçaların dengesi, organik hayatın bileşkenleri arasında meydana gelen uyum -ki organizmanın normal çalışması buna bağlıdır- [4] gibi tanımlarına bakılırsa “denge” kavramının anlam sınırlarında oluşan genişlemenin varlığı gözden kaçmaz.
Eskiden muvazene [5] denen denge, çeşitli ve karşıt şeyler arasında hareketsizliği, armoni ve uyumu meydana getiren doğru bağıntı ve uygun orantı manalarında da kullanılmış....
Denge kelimesi; bir bütçenin dengesi, siyasal kuvvetlerin, yetkilerin, etkilerin birbirini sınırlayacak şekilde dağıtılması gibi ibarelerde ise daha yeni anlam boyutları kazanmıştır.[6]
Denge kavramının bu kadar, geniş sahalarda kullanılması bize denge kavramının ehemmiyetini ihsas ettirmekten uzak değildir. Gerek objeler, gerek sujeler âleminde sık sık sözü edilen bu kavram, gerçekten de çok mühim bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır.
İleride ortaya koyacağımız inceleme ve tesbitlerimiz de gösterecektir ki “denge”, daha çok müsbet ve istenen bir hali ifade etmektedir.
Denge olgusu da adalet gibi her sahada arzu edilen bir haldir. Çünkü iktisadî, siyasî, sosyal ve ferdî hayatta; hatta iç dünyamızda ve hayal âlemimizde bile bir takım dengelerden bahsederiz. Akıllar anormal çalıştığı zaman akli dengelerin; ekonomi bozulduğu zaman iktisadî; çevre bozulup kokuştuğu zaman ekolojik yağışlar düzensiz yağdığı ve mevsimlerin gelişigüzel seyrettiği zaman meteorolojik; şahsiyetler istikrarsızlıklar sergiledikleri zaman psikolojik; siyasî hayat bulandığı zaman siyasî; cemiyetlerde anarşi başgösterdiği zamanlarda da içtimaî dengelerin bozulduğundan bahsederiz ve arkasından bu olumsuzluklardan kurtuluş yolları bulmak için olağan üstü çabalar sarf eder ve tedbirler alırız. Kısacası normalin altında ve üstünde seyreden her halden nefret eder ve onu sevimsiz buluruz. Bütün bunlar bize denge hadisesinin varlık ve onun kıpırdanışlarmm özünde yatan saadeti temsil ettiğini anlatmaktadır.
Mütemadiyen çeşitli münasebetler içerisinde bulunduğumuz tabiatta birçok dengelerden bahsedildiği gibi, sosyal yaşantımn her sektöründe, ferdî hayatta, pisikolojide ve dinde de dengelerden sık sık söz edilmeye başlandığını yapılan araştırmalar göstermektedir.
Dikkatle bakıldığı zaman şu müşahhas âlemin dengeyi arzuladığını anlamamak mümkün değildir. İşte varlık alemindeki her sistem ve varlığın arzulayıp, baş eğdiği ilahî bir yasa olan denge vakası, Yüce Kitabımızda hem bir olgu ve hem de uyulması, korunması ve kurulması gereken bir emir olarak karşımıza çıkmaktadır. [7]
2. İnsanın Maddî Ve Manevî Cephesi Arasındaki Tetabuk Ve Denge
Kur'ân-ı Kerim insanı, onun kendi yaradılışını ve varoluş maksadını aşan, onu olağanüstü bir varlık, bir süpermen yapmak gayreti içerisinde değildir. Ateşte yanmayan, gökte uçan, taşı altına çeviren bir insan anlayışına Kur'ân'da tek bir işaret bile bulabilmemiz mümkün değildir. Ancak bu gibi olağan üstülükler gaye insanın zaten vasfı da değildir. Allah dilerse sevdiği her veli kuluna bu olağanüstülükleri bir nimet, bir keramet olarak verebilir. Dolayısiyle bu vakalar, peygamberlerden mucize, velilerden de sadece çok hassas durumlarda ve belirli bir maksada müteveccih keramet olarak zuhur edebilir. Fakat ne var ki bu, insanın varoluş maksadı, dünya ve ahiret hayatının da üzerine oturduğu realite değildir. Kur'ân inşam yaratılış realitesine, yani onu yaradılış maksadına, Allah'ı marifete, her halükarda onu kulluk vazifesine davet eder. Kulluğun aslı da Allah'ı ma'rifet ameliyesinden ibarettir. Nitekim Cenabı Hakk: “Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.”[8] Buyuruyor. İnsanırı maksadı böyle belirlenip ilan edildikten sonra o, ister ruh, ister beden, ister olağanüstü, ister sıradan bir varlık olsun farketmez. Artık O'nun bu görevi yapıp yapmadığına bakılır. Bu yüzden Kur'ân, muhatap kabul ettiği insanı, “ceset ile ruh; hayvani arzular ile ahlâki davranışlar arasında bir muvazene unsuru haline getirmek ister.[9]
İnsanın gayb ve şehadet âlemi arasındaki veçhelerini ve bu veçhelerin görüp sezemeyen, onu tek yönlü, sadece görünen tarafıyla algılayan inkarcılar, peygamberlerin evlenmelerini, pazarda dolaşıp yiyip içmelerini pek garip karşılamışlar ve: “Bir beşer mi bizi hidâyete eriştirecek?” [10] Demekten kendilerini alamamışlardır. Yani bu anlayışla inkarcılar peygamberlik mefhumunu hep beşerî hususiyetler dışında bir melek, garip, bize benzemeyen, yemeyen, içmeyen evlenmeyen, gayblerin esrarengiz bir varlığı olarak mütala ettiklerini ortaya koymaktadır. Bu telakki de peygamberliği tek cepheli, yalnızca sübjektif yönü olan bir mefhum anlayışına çektiği için insanın maddi ve manevi varlığı arasında bir tetabuk sağlayamamıştır. Oysa Kur'ân, her sahada dengeler kurduğu gibi inşam da gayb ve şehadet âleminin tam orta, yani denge noktasında mütalaa eder. Onun sentetik varlığını muhatap alır ve onun bu terkibi varlığına teklifler yükler. İnsan bir yönüyle bu âleme yönelir, bu âlemin gereklerine göre davranırken; öteki cephesiyle de gayb âlemine yönelir ve o âlemin gereklerine göre bir takım muameleler yapar.
Evrendeki muvazene iradî değil, cebrîdir. Bu dengeyi cenabı Cenabı Hakk kurup koruduğu için, evrende denge hali süreklidir. Bu yüzden de evren huzur içerisindedir. Objeler âleminde hiç bir aşırılık gözlemek mümkün değildir. Dengesi bozulan bir cisim konuşabüseydi hasta bir insan gibi iniler ve halinden şikâyet ederdi muhakkak!...
İşte bu itibarla Kur'ân, tabiatta kurulan dengelerin daha gelişmiş bir biçimini insan ve insan topluluklarında da kurmak istemektedir. Ancak insan cemiyetlerinde kurulmak istenen bu dengelerin kurulması, insanın hür iradesine tevdi edilmiştir.
İşte insan, evrende Allah'ın kurup koruduğu dengeler gibi bir takım dengeleri kendi ruhani ve cismani dünyası arasında ve kendine tevdi edilen müesseselerde kurmadıkça büyük, çok yönlü ve derin şuuzursuzluldar yaşayacaktır. İnsan ne yalnız ruh ve ne de ceset olarak bir olgunluk ifade etmez. Onun olgunluğu, bu iki cephenin dengeli bir sentezi ile mümkündür. Bu durum Ahiret'te de böyledir. Çünkü Ahiret'te de ruhlar cesetlerle meze olacaktır. Bu gerçeği göz önüne alan insan, ruhani ve bedeni faaliyetlerini daha bu dünyada iken muvazeneli bir şekilde yürütmek zorundadır. İşte Kur'ân'ın hedefi böyle bir insandır. Çok dikkatli bakılırsa Kur’ân’ın tekliflerinin yani emir ve yasaklarının da hep bu oluşumu tahakkuk ettirmeye yönelik olduğu gözlenebilir. Nitekim abdest ceset temizliğine hizmet ederken zikir, ruh temizliğine yönelir. [11]
3. Kur'ân'a Dengesiz, Tek Yönlü Yaklaşımlar
Kur'ân hayatın her yönünü ele almaktadır. O'nu hayatın sadece bir cüz'üne hasretmek; O'nu kısmak, O'nun namütenahiliğine bir sınır çizmektir. Kur'ân hayatın her yönünü kapsayıp yöneten ve tek şekle sokan ilahî bir kanundur.
Kur'ân Resulullah (s.a.v.) Efendimiz'in hayatıyla tefsir edilmiştir. O'nun hayatı da gösteriyor ki Kur'ân, tek sahada egemen olmak isteyen ve hayatın diğer sektörlerine karışmayan emir ve yasaklar manzumesi değildir. Fakat ne yazık ki çeşitli sebeplerle Kur'ân'ı hayatın yalnız bir parçası olarak, mabedine tıkılmış miskinler kitabı şeklinde yorumlayıp anlamalar ve hatta bile bile böyle olsun diye dayatmalar, Kur'ân'daki denge ve [12] homojenlik, yani hayatın her parçasına yeteri kadar müdahaleyi emreden âyetlerini anlamaya müsade etmek şöyle dursun, Kur'ân'ı anlamaya çalışmanın, ona bakış usulünün ve ondan faydalanma üslubunun bile dengesini bozmuştur. Hülâsa Kur'ân'a “bütüncü” bir bakış ile yaklaşan pek az bilim adamı var olagelmiştir.
Tek gerçek ve hidâyet olan Kur'ân'a böyle tek yanlı inanç ve bakış açısından bakılırsa onun âlemşümul manası kaybedilmiş olur. Sonuçta da Kur’ân’ın bazı emirlerine ağırlık verip onları dikkate alırken, diğer yönlerini ihmal ederek ameli ve itikadi noktalarda bir takım dengesizlikler sergileriz. İşte Kur'ân'da kendisine topyekün bakılıp, bütünüyle kabullenilmesini emreden âyetlerin vermiş olduğu mesajları da biz, Kur'ân'da çok hususi bir denge hali olarak mütalaa ettik. Çünkü eğer bir unsuru diğerlerinden koparıp ayn yapıda değerlendirmek suretiyle manalandırırsak bu, birliğin bütünlüğüne vurulmuş darbeden başka bir şey değildir.[13] Birliğin böyle parçalanışı onun bütünlüğünü bozarken, onun yarım uygulanışı da beşerîn hayat tarzını dengesiz kılacaktır kanaatindeyiz. İşte bu yüzdendir ki iman bir top yekünlük arz eder. O'nun küçük bir cüz'ünü reddeden ötekilere inanmamış sayılır. Kur'ân'ın bütününe inanmamak da üerki konularda değineceğimiz gibi ferdîn önce ruh sonra da dış dünyasında huzursuzluğa sebep olacaktır ki cümle huzursuzluklar da bir nevi dengesizliktir.
Elbette Kur’ân’ın bir kısmını alıp, diğer kısımlarım terk veya inkâr anlayışı da din denen “mîzân”ın muvazenesini bozacaktır. Muvazenesi bozulmuş bir din de tatbik imkânı bulduğu her cemiyetin ve dolayisiyle de bütün bir beşeriyetin dengelerini alt üst eder. Siyasî, iktisadî, sosyal, ferdî ve daha bilmem nice nice dengelerini... Yüce Rabbımız, “Yoksa siz Kitabın bir kısmına inanıp, bir kısmı inkâr mı ediyorsunuz? Sizden öyle devranan-lann cezası, dünya hayatında rüsvaylık, kıyamet gününde ise en şiddetli azaba itilmektir.” [14], “ Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar var ya!?” [15] “Ne var ki insanlar kendi aralarındaki işlerini parça parça böldüler. Her grup, kendilerinde bulunan (fikir ve davranış) ile sevinip böbürlendiler.” [16] “Dinlerini parçalayanlardan ve bölük bölük olanlardar olmayın.” [17] âyet-i kerime meallerinde parçalanmaz bir bütünlük arzeden diğer ilahî kitaplara ve Kur'ân'a tek yönlü ve dar pirizmalardan bakan anlayışları reddetmektedir. İşte böyle, hevalarına göre dini hükümler içerisinden Tercih yapanlar, onların bir kısmını kabul ve bir kısmını red veya terk edenler, sonra dinin yalnız hoşlarına giden tarafını alıp ve bu doğrultudaki fikirlerini desteklediği için onunla övünüp, en doğrusunu biz bulduk, bizim meslek ve meşrebimiz haktır, gerisi yalan ve batıldır diyenler, insanlığın arzuladığı istikrar halini getirmek şöyle dursun, insanlığa kusursuz bir muvazene, bir mîzânü'l hakk olarak gönderilen İlahî kanunların bile bütünlüğünü bozarak dolayisiyle beşerî her türlü nizamın dengesini de bozmuşlardır.
O halde Kur'ân hayatın yalnız bir cüz'üne hitap eden ve kısmî egemenliği haiz bir kitap değildir hükmünü, gönüllere temel bir itikat kaidesi olarak yerleştirmek'zorundayız. Çünkü bu, beşerî takat ve irade dahilinde kurabileceğimiz objektif ve sübjektif dengeler için elzemdir. Elbette ki bir bütünlüğün bazı unsurlarını çıkarıp atmak, o üniteyi sakat ve noksan bir duruma getirmek demektir. Noksan bir sistemin ise tam kapasite ile fayde vermesi asla düşünülemez. Noksan sistemler nasıl denge ve istikrar te’ınin edebilirler? Dolayısıyla Kur'ân-ı Kerim'in bir kısmını alıp, bir kısmını terk anlayışı ferdî ve içtimaî sahalarda tatbik imkânı bulduğu zaman bir çok dengesizlikler meydana getirir. Hatta bu dengesizlikler beşerî sistemlerin dışına taşarak evren ve evrenleri dahi etki sahasına alabilir.
Aslında dini böyle yarım anlamak, onu tamamen hayata geçirememekten kaynaklanmaktadır. Asrımızdaki garip bir dengesizlik örneği de yazdığımız, konuştuğumuz, konferanslar verdiğimiz kadar amel edememektir. Ortaya çıkan bu duruma da ilim-amel dengesizliğidir. Halbuki İslâm, Kura'an ve sünnet eksenli bir tefekkürün hayat, yani icraat ile bütünleştiği dengeli bir terkibin adıdır. Çünkü müslüman bir fert, amelsiz bir feylosof değil, düşünceyi hayat yapan harikulade bir sanatkar demekter. Başka bir tanımla müslüman, tek boyutlu ve sınırlı fonksiyonlar sergileyen ve sadece bu âleme yönelik bir boyut değil, bütün ve bölünmez bir varlıktır. Şeyh Galib'in: “Hoşça bak zatına kim zübde-i âlemsin sen” [18] dediği gibi o, başlıbaşırıa bir kâinattır.
Hülâsa edecek olursak diyebiliriz ki Asrı Saadetteki peygamberi nurun etrafında haleleşen sahabi kadrosu gibi ahlâk erleri müstesna insanımız, hatta bütün insanlık hiçbir sahada istenen dengeleri kuramadı. Bu insanların kuramadığı dengelerden biri ve belki de en önemlisi madde ve mana dengesidir. Tarihi boyunca bu tip insanlık ya tamamen ruhaniliğe yönelip ruhban, ya da maddi âleme teveccüh edip âdeta materyalist oluverip çıktı.
Halbuki Kur'ân insanın derunî hislerinin hepsini muhatap alıyor ve onların terbiye edilip ilahî maksatlara teveccühlerini arzuluyor. İnsanın şehadet alemiyle, gayb âlemi arasında, vahyin irşadını göz önünde tutarak dengeli münasebetler kurmasını istiyor. Aşırılığa kaçmamak ve haram hudutlarını tecavüz etmemek şartıyla yemesini içmesini ve hatta cinsi arzularını dahi tatmin etmesini istiyor. Müsrif olmamak kaydıyla yiyiniz içiniz buyuruyor.[19]
Dünyalarını sadece hislerinin donuk kalıplan içine hapsedenler, hesaplarından Allah'ı dini, akideyi ve bunlarla ilgisi bulunan her türlü değer, ölçü ve duygulan silip atıyorlar. İşte günümüzde Batı dünyasını istilâ eden en büyük tehlike, bu katı materyalizmdir. Bu maddecilik anlayışı manaya hiç hakk ve mekan tanımıyor. Her şeyi madde olarak ele alıyor. Elbette bunun tersi de yanlıştır. Maddî âlemi hiçe sayıp onu gererksiz gibi yorumlamak ve maddî kayıtlardan tamamen tecrit olmaya çalışmak da boşuna bir yoruluştur. Bu yüzden gaybe iman da dengeli olmalıdır. Aksi takdirde istenen ölçü kaçırılacak olursa, o da başka tür bir anormallik ve hastalık peyda eder.
Duygular yoluyla kavranılan âlemin dışında gaybe imandan daha fazla bilinmezliğe dalmak, insanın akli ve fikri melekesini bozar. Akıl ve fikir mahsûlü olmayan diğer melekelerin çalışmasına sebep olur.[20] Dolayısiyle sonsuza açılan gayb âleminde insan, yolunu şaşırmış zavallılara döner ve bu sonsuzlukta kaybolup gider. Bu yüzdendir ki Yüce Peygamberimiz kaderin gaybi noktaları üzerinde derine dalmayı yasaklamıştır.[21] Kur'ân ise belli başlı gayb haberleri vermiştir. Onlara inanmamızı istemiştir. Gerisini reddetmemizi istememekle beraber, oralara dalıp, herşeyin künhünü kuşatma çabalarımıza bir nevi sınır getirmiştir.
Bu sınır getirilmezse insan, gaybı fazla kurcalamakla çok derin vesveselerin tuzağına düşer. Mademki herşey duyuların ötesinden gelmektedir ve duyular âleminde bir şey yoktur; o zaman gerçek diye birşey de yoktur kanaati insana egemen olmaya başlar. [22] Sonuçta insan Allah'ın hak olarak yarattığı bu âlemi hayal ve vehimler âlemi olarak yorumlamaya başlar.
Kâinattaki her şeyin kaynağının hisler ötesinden geldiği muhakkaktır. Hayata bilinmez ve görünmez amillerin tesir ettiği de bir gerçektir. [23] Ancak ne var ki bu subjeler âleminde de bir takım etki ve tepkiler vardır. Biz her şeyin ötelerden gelmesini beklersek, bu âlemdeki bir takım nimetleri elde edemeyiz. İrademizin fonksiyonunu hiçe saymış, onu hantal ve muattal bırakmış ve dolayisiyle de insanlığın asli görevlerinden birini daha ihmal etmiş oluruz. Allah'ın eşyası üzerinde tasarruf yetkimizi kullanamayız. Varlık hikmetimizi ispat etmiş olamayız. İşte Kur'ân insanlığı hem ruhani yöne ve hem de cismani tarafa çevirerek ikisi arasında dengeli bir terkip kurarak Allah'ı ma'rifet ameliyesine çağırmaktadır.
Binaenaleyh insanın duyularıyla elde ettiği şeyleri kullanması ve bunun yanısıra bir denge sağlayabilmesi için gaybe iman etmesi gerekir. Yalnız başırıa gaybe inanmak veya ölçüyü aşacak derecede bilinmezliklere inanmak, yaşanan gerçeklerin heder edilmesi olur.[24]
Ferdîlik ve içtimaîlik insanın fıtratında vardır ve birbirini dengelerler. Bu dengeleşmelerle de insan hayatında önemli roller oynarlar. Birisi diğerinden fazla olursa, ortaya bir anormallik ve sapıklık çıkar ki ruhî dengeyi bozar.[25] İnsan yapayalnız yaşayamaz, canı sıkılır. O bazı zaman ruhani, bazı zaman cismanidir. Kendini bütünüyle de topluma feda edemez. İnsan yaşantısı bazı zamanlar ferdî, bazı zamanlar ise içtimaîdir. Kur'ân'ı Kerim bize hem ferdî, hem de sosyal görevler yüklemekle bu iki görev arasında denge kurmamızı ister.
Fakirleri doyurmak, zekât vermek, topluma çıkıp nasihat etmek, ulu'l emre itaat etmekle devlet denen siyasî otoriteye bağlılığını izhar etmek, cihada çıkmak, cemaatle namaz kılmak, evlenmek, emir ve işleri meşveret ile çözmeye çalışmak, Kur’ân’ın insanı toplumsal fonksiyonlar yapmasına yönelten bir yönü iken, O'nun nefis terbiyesine yönelik emirleri ve takvaya yönlendirmesi de insana ferdî emirleri niteliğinde tezahür eden başka bir yönüdür. İşte Kur'ân’daki bu iki cephe incelendiğinde fert ve toplum münasebetlerinin de bir denge ile ayarlandığını görmek mümkündür. İşte Kur'ân’daki denge vakalarına değindiğimizde de göreceğiz ki itikatta, amelde, ferdî ve içtimaî hayatta; sadakada, duada hemen hemen hayatın her kıpırdanışında Kur'ân bizden “dengeli” olmamızı isteyecektir. İnsan bu saydığımız fonksiyonları yaparken ve bakışlannı objeler âlemine çevirirken, objelerin arkasında hep ruhanilik yani maneviyata ait şeyler aramıştır. Bu güzel bir yöneliştir. Fakat görünen âlemin hakk olduğunu tastik etmek de insanın vazifesidir. Çünkü âlem batıl yaratılmamıştır. İşte Kur'ân maddî ve manevî âleme yeteri kadar yönelmemizi ve bu yönelimlerle de top yekun, yani terkibi, başka bir ifadeyle sentetik varlığımızı çok yönlü marifetler kazanarak geliştirmemizi istiyor. Dolayisiyle Kuran bir terkib halindeki varlığımızın cüzleri arasındaki koordinenin nasıl kurulacağını da beyan etmektedir. [26]
1- KUR'AN'DA DENGE KAVRAMLARI
Mizan
Yaklaşık bütün müfessirler mîzân kelimesinden adalet anlamını çıkarmışlardırç [27] “Mîzân” da “misak” gibi mastar ve ismi alettir. Vezin eşyanın başka bir eşyaya nisbetle miktarı veya miktarının belirlenmesidir ki asıl olarak ağırlık göz önünde tutulur. Dolayisiyle eşyaların ölçüleri bir kıyaslama, bir denkleştirme ile yapılır. İşte bu mukayese ve denkleştirme işini yaptığımız alete “mîzân” [28] Türkçe'de de yine Arapça asıllı olmakla beraber “terazi” denir.
Bu yüzden vezin, daima bir muadele (denkleme) nisbetini ifade ettiğinden, adalet ve adaletin miyarı olan şeriate de mîzân denilegelmiştir.[29]
Daha farklı kaynaklarda da “mîzân” kelimesi için aşağı yukarı aynı manaları bulmak mümkündür.
Müfredatta “v-z-n” maddesinden türemiş olan “mîzân” kelimesininin bir şeyin miktarını bilmek, adaletle ölçülen iki eşit kap, insamn bütün fiil, söz ve tavırlarında ölçülü olması, adalet makamını gözetmesi; gündüzün yansı olduğunda Arapların: “günün terazisi kuruldu” demelerine bakılırsa, günün tam ortası [30] gibi manalar taşıdığı da kaydedilmektedir.
Terazinin farklı cisimleri dengelemesi ve kendisinin de dengeli bir hali ifade ettiğini düşünerek “mîzân” kelimesinin Türkçemiz'deki “Denge” kelimesini çağrıştırdığını anlamakta zorluk çekmeyiz.
İslâm Ansiklopedisinde ise bu kelimeye tartmak, yani “v-z-n” maddesinden türemiş bir alet ismi olarak rastlamaktayız. Aynca yukarıdaki tanımlara paralel olarak bir de.”tesviye” anlamı olduğu kaydedilmiş.[31]
Lisanül Arab'da da pek farklı manalara rastlamamaktayız. Bu eserde de Araplar'ın hurma, taş, demir gibi şeyleri ölçtükleri aletin adına “mîzân”, çoğul olarak mevazin dendiğine değinilmiş.[32]
Kelimenin bu açıklamalarından hareketle, “mîzân”ın denge, adalet ve eşit ölçüler gibi anlamlara geldiğini tesbit ettikten sonra sonra bu kelimenin âyet-i kerimelerde bizlere ne gibi mesajlar verdiğini mütâla etmeğe çalışalım.
Cenabı Hakk (c.c.) “mîzân” kavramını, objektif ve sübjektif; içtimaî ve ferdî; siyasî, iktisadî, ekonomik; fizyolojik, ekolojik kısacası evrensel manada en geniş bir denge kavramı ifade edebilecek şekilde kanaatimizce Rahman suresinin “Semaya sıra gelince onu O yükseltti ve dengeyi koydu. Sakın dengeyi bozmayın, ölçüyü adaletle ikame edin, dengede ve terazide aşırı gitmeyin” [33] mealindeki âyetlerde ifadelendirmiştir.
Çünkü bu âyetteki “mîzân” kelimesi âyetlerin siyak ve sibakına bakıldığı zaman, hemen hemen evren ve insan hayatında her türlü dengeyi çağrıştırdığını sezmekte güçlük çekmeyiz.
Cenabı Hakk semanın yükseltilmesini zikretmeden önce “Güneş ve Ay'ın bir hesap ile olduğunu” [34] beyan buyuruyor. Güneş ve Ay'ın Dünyamız'a uyguladığı çekim gücünün, yeryüzünün çok yönlü dengesine, akıllara durgunluk veren feza boşluğundaki hareketlerinin kontrolüne etkileri muhakkatır. Aynca uçsuz bucaksız fezada hiçbir gezegenin yörüngesinden sapmadığı, hacim ve hareket halindeki denge ve mîzânın asla bozulmadığı da gözlenen bir hakikattir.[35]
Evet, herşey; kâinattaki zerrelerden kürrelere, ışıktan sese, atom çekirdeğinin çevresindeki yörüngesinde dönen elektronlardan, en büyük gök cisimlerine kadar her şeyin bir hesap ile olduğu kesindir. İşte cenabı Cenabı Hakk’ın yukarıdaki âyet mealinde vurguladığı hesap, bu ince hesaptır ki bu, sistemin kaostan kurtulması için insana hep mîzânı, yani dengeyi gerçekleştirmek için koyulmuş gibi geliyor.
Dünyada insan hayatını mümkün veya huzurlu kılan ses, ışık, ısı vs. her ne varsa ince hesap ve dengelere dayalıdır şüphesiz. Bunun böyle olduğu müsbet ilimler tarafından tesbit edilmiş olmakla birlikte, Kur'ân-ı Kerim'de de bu duruma verilmiş çok hassas işaretler mevcuttur.
Meselâ ses ve ışık gibi tabiî hadiseler, insanın işitme ve görme organlarına göre ayarlanmış ve dengeli bir miktarda olduğunu cenabı Cenabı Hakk’ın “Nerdeyse şimşek (onların) gözlerini çıkaracakmış gibi çakar, onların etrafları aydınlanınca orada biraz yürürler. Karanlık üzerlerine çökünce de olduklan yerde kalırlar. Allah dileseydi onların (gök gürlemesinden) kulaklarını sağır, (şimşek parıltısından) gözlerini kör ederdi.”[36] mealinde ki âyet, gayet ince ve derin bir şekilde anlatmaktadır.
Eğer Allah isteseydi çok ince hesaplarla insan du-yulanna ağır gelmeyecek şekilde ayarlanmış “gök gürültüsünün sesini daha da artırıp onları sağır eder; işitme duyularını yok ederdi. Artırdığı şimşek ışığında da onları kör ederdi, görme hassalarını silerdi.”[37]
Işık, ses ve ısı, bedenimizin dayanma gücü ile dengeli olduğu gibi etrafımızı saran hava basıncı da öyledir. Vücudumuzun dayanma gücüne göre belli bir oranda basınç yapmaktadır. [38] Etki ve tepki eşittir, bu da gösteriyor ki “hesap ile olan” yalnız Ay ile Güneş değildir. Rahman’ın her işi hesap iledir.
Cenabı Hakk, işte bu ince hesapların hikmetini kulların idrakine bırakmış ve insana daha hususi bir üslup ile “Semaya gelince onu yükseltti ve mîzânı, yani dengeyi koydu.” bu yüksekliklerin durabilmesi için de çeşitli ve sayılı ağırlıklar, yoğnluklar, varlıklar, haklar arasında her şeyin hakkına göre duruşu ve konumu demek olan muvazene, yani “denge” kanununu, adalet kanununu' koydu ki bu kanun olmasaydı, göklerin ve yerin ayakta durması mümkün olamazdı. Çünkü bir hadis-i şerifte “yer ile göğün ayakta durması ancak adalet iledir.” buyurulmuştur.[39]
Dolayısiyle “..Ve dengeyi koydu.”[40] mealindeki âyetteki “Mîzân” kelimesi bizi bütün eşya arasındaki “genel denge” kanunundan haberdar etmektedir. [41] Bununla beraber “mîzân”ın ifade ettiği mana ruhî, içtimaî, sosyal vesaire gibi konulara çekilerek, bu kelimenin “adalet” kanunu adı altında daha kapsamlı tefsir edilmesi ufkumuzu daha geniş tutmamıza yardıma olacaktır kanaatindeyiz.
“Mîzân” kelimesiyle Yüce Rabbimiz’in dikkatlerimizi semaya çekmesinin elbette bir hikmeti olsa gerektir. Yakın göğümüzde, içinde soluk alıp verdiğimiz bir atmosfer vardır. “Bu atmosfer içerisinde de insanı Yüce Yaratıcı'nın san'atı karşısında dehşete düşürecek uyum ve dengeler mevcuttur. Daha başka âyetlerin de yorumunu katarak semaya koyulmuş “mîzân”ı biraz daha iyi anlamaya alışalım.
Cenâbı Hakk “Sonra duman halindeki semaya yöneldi. O'na ve Yerküre'ye, isteyerek veya istemeyerek gelin, dedi.” İkisi de: “İsteyerek geldik dediler.”[42] mealindeki âyetinde Arz ve semaya bir uyum çağrısında bulunuluyor. Allah'ın emrine karşı mahlukatın başkaldırması diye bir durumu düşünmek mümkün olamayacağına göre, “istemeseniz de uyun,” emri bize; Arz ve Arz semasının bir birine bir intibak zorluğu içinde olduğu gerçeğini anlatmak içindir.
Yakın yıllara kadar ısı derecesi elverişli olan her gezegende hayat olacağı kanaati vardı. Son yılların uzay araştırmaları gösterdi ki bir gezegen için en zor olay bir atmosfere sahip olmaktır. Yani gezegenlerle yakın semalarında diyebileceğimiz atmosferi arasında akıl almaz bir zıtlık vardır. Zîrâ atmosfer yakın semada bulunan gaz halindeki atomlar demektir. Bu atomlar büyük gezegenlerin tümünde o gezegenin yüzeyi tarafından tamamen emilir. Küçük gezegenlerin tümünde gezegenlerin cazibesi bu atomları çekmeye yetmez. Bu gazlar semaya fırlar ve dolayısiyle de uçar giderler. [43] Bu bilimsel tesbitlere göre Allah'ın “Semaya sıra gelince onu yükseltti ve dengeyi koydu.” mealindeki âyeti yer çekiminin çok hassas bir ayarda olduğunu anlatmaktadır. Bu âyetteki mîzân kelimesinin, yer çekiminin dengede tuttuğu daha bilemediğimiz bir çok hadisenin yanında, atmosferi de yok olmaktan kurtarıcı yönüne işaret buyurulmuştur. Yani buradaki mîzân, yer çekiminin ayarlı oluşunu bildirmektedir. Yani atmosferdeki gazların semaya kaçış kuvvetleri ile yerin onları çekme kuvveti denk... İşte atmosferin bu iki denk kuvvet arasındaki haline, onun istikrar yani denge hali demekteyiz.
Atmosferdeki moleküller ve atomlar uzaya kaçmak istiyor. Arz ise emmek istiyor; yani yer ile atmosferin bir araya gelmeleri isteksizdir, kerhendir. [44] İşte “Semaya sıra gelince onu yükseltti ve dengeyi koydu.” mealindeki âyetten hemen sonra “Sakın dengeyi bozmayın!” mealindeki âyetin hitabı da bir bakıma atmosferin dengesini koruyan yere veya yerdeki çekim kanununadır diyebiliriz. Bu te'vil çok uzak görülse bile, gerçekçi bir tefsire, kelimelerin mana sınırlarım olabilirlilik hudutları içerisinde onların manalarını sonuna kadar zorlamakla yaklaşabileceğimiz kanaatindeyiz. Allah'ın Arz'ı ve onun dönüşü ile Yüce Allah dengeli ve ayarlı bir çekim gibi bir şey oluşturmak istiyorsa ona ol demesi niçin reddedilen bir fikir olsun ki? Çünkü Yüce Rabbımız, “Bir şeyi yaratmak istediği zaman, O'nun yaptığı “ol” demekten ibarettir.[45]
Bir gezegende, dolayısiyle Arz'da atmosferin oluşma şartları nelerdir?
Atmosferin teşekkülü için moleküllerin kaçış hareketleri ile Arz'ın çekim gücünün ki bu güce Kur'ân “mizan” dendiğine değinmiştik, dengede kalması gerekmektedir. Bu şart imkânsız denecek kadar zordur ve belki de bu şans evrende, gezegenler için milyarda birden de azdır. İşte Fussilet suresinin on birinci âyeti bu gerçeği dile getiriyor.
Jeo fizik açıdan atmosfer teşekkülündeki birçok zor şartlar üç önemli dengenin sağlanmasını gerektiriyor. Bunlar da:
a- Atmosfer mekanının ısısı;
b- Arz cazibesinin dengede olması;
c- Uzaydaki çeşitli ışınsal enerjilerin bu dengeyi bozması[46] hadisesidir ki eğer atmosferi varlıkta tutan dengelerden biri de bu ışınsal dengeler ise, “Sakın dengeyi bozmayın!” mealindeki âyetteki emrin muhataplarından biri de bu ışınlardır diyebiliriz.
Semanın şu andaki yüksekliğini koruyabilmesi için moleküllerin kaçma hareketleri öncelikle ısıya tabidir. Mekanın ısısı ise şu ayrıntılı özelliklere tabidir;
a) Arz'ın Güneş'ten uzaklığı: Arz Güneş'e daha yakın mesafede olursa atmosfer mekanında meydana gelen ısı, tüm moleküllerin uçup kaçmasına sebep olacaktır. Eğer Arz Güneş'ten biraz daha uzak olursa bu kez, moleküllerin hareketleri yavaşlayacak ve atmosferdeki moleküller Arz'ın yüzeyine çökecek sonunda da Arz tarafından emilecektir.
b) Arz'ın Güneş'ten aldığı ısı, Arz'ın bütün atmosfer mekanında aynı olması gerekmektedir. Bunun için Arz'ın belli bir hızla kendi etrafında dönmesi lazımdır. Yavaş dönünce Güneş'e arkası dönük yüzde ani soğumalar olur ve atmosfer o bölgede toprak tarafından yutulur. Hızla dönerse bu kez, çeşitli bölgeler dengeli bir ısınmaya fırsat bulamaz. O halde Arz, bugünkü hızıyla dönmelidir.
“Ve Allah geceyi ve gündüzü takdir eder.”[47] Gece ve gündüz dünyanın bu dengeli dönüşüyle meydana geldiğine göre Cenabı Hak bu âyet mealinde, Dünyanın dönüş hızını da takdir ettiğini, belirli ölçülere soktuğunu dolaylı olarak bizlere anlatmaktadır.
Ne var ki bu dengeli dönme de ısı işini halletmiyor. Zira bu kez de Arz'ın Güneş enerjisini daha çok alan ekvator çok ısınacak, kutuplar devamlı soğuyacak, atmosferin yine bir uçtan emilmesine neden olacaktır. O halde Arz, eğri durarak ısınma bölgelerini değiştire değiştire dengeli bir şekilde dönmelidir. Arz ekseni, bu nedenle yirmi üç buçuk derece eğridir.[48]
Âyet-i kerimenin sonundaki “İsteyerek geldik dediler.” beyanı da bu hikmeti dile getiriyor. Allah'ın “Birbirinize uyun, bir araya gelin.” emri, Arz'ın otomatik bir eğilme ve kendi etrafında dönme hareketi kazanmasına işarettir. Zîrâ Arz'da bu emirle, kendi payına düşen fiziki uyum tedbirlerini almaktadır.
c) Arz'ın kazandığı ısıyı terk etmemesi, bir süre saklaması gerekmektedir. Yani Arz'ın yüzüne bir yorgan gerekli! Bu görevi havadaki karbondioksit gazı yapmaktadır.
Hatıra gelebilir ki atmosfer kurulmadan karbondioksit nereden gelip bu görevi yapacaktır. Jeo fizikten biliyoruz ki bugünkü atmosferden önceki atmosfer, karbondioksit idi. Âyet-i Kerime mealen: “O bir duman bulutu idi.”[49] buyurarak bu sırrı da açıklıyor. Bilindiği gibi Arz'ın ilk çağında tam bir (duman), karbondioksit atmosferi vardı. Bu ilk gaz sayesinde atmosfer ısısını muhafaza etmiş ve bugünkü atmosfer meydana gelme imkânı bulmuştur.[50]
Böylece cenabı Cenabı Hakk, Rahman suresinde Güneş ile Ay'ın hesap ile olduğundan bahsettikten sonra, semaya koyduğu dengeden bahsetmesi düşüncelerimizi, Güneş'in ve Ay'ın yukarıda sözü edilen dengelerin kurulmasında çok yönlü ve hassas dengeler oluşturduğu kanaatine doğru çekmektedir.
Modern fizik, cazibeyi Arz açısından taşıdığı atom-lardaki etkin çekim güçlerinin toplamı olarak tanımlıyor. Demek ki Arz, belli yoğunlukta ve hacimde olmalıdır ki çekim, atmosferin uçmasını engellesin ve aşırı olup emmesin.[51] İşte yakın semamızda müşahade ettiğimiz bu hadiseler, Rahman süresindeki mizan hakkında bize bu mesajları vermektedir.
Ayrıca Arz, belli maddeleri belli oranda bulundurmak zorundadır. Bu da çok hususi ölçülerin ikame edilmesine bağlıdır. Bu duruma işaret olarak Yüce Rabbimiz, “Ölçüyü adaletle ayakta tutunuz.”[52] buyuruyor. Yani ölçünün tam hakkını veriniz, demek istemektedir.
Arz hayatın devamını sağlayıp medeniyetlerin yaşamasını sağlayacak yeterince metal bulundurmak zorundadır. Yine hafif olan metalleri de yeterince bulundurmak zorundadır. Yani Arz'ın yoğunluğu kaba bir hesap ile değil, ölçüler, kusursuz bir adalet prensibi ile yapılmalıdır ve bu yoğunluk da ona göre takdir edilmelidir.
Bir de Arz'ın çekim dengesi öyle kurulmalıclır ki fizikî açıdan atmosfer moleküllerini dengelerken, kimyasal yapı bakımından da en dışta etkisiz kalmalıdır. Yani Arz’ın en dış kabuğu toprak ve dağlar, denizler ve atmosfer gazlarıyla tepkiler yapacak yapıda olmamalıdır. Ya da atmosferi emici bir yapı özelliği göstermemelidir.
Meselâ Arz’ın en dış kabuğu karbon olsaydı hemen oksijeni tepkime ile bitirir, hem de azotu emerdi.[53]
Bu yüzden yeryüzünün en dış kabuğu karbon değil, daha bilmem nice nice dengelere hizmet eden çeşitli bitki örtüsü ve suyla kaplıdır, cenabı Cenabı Hakk'ın dengelerden bahsettikten sonra “Allah yeri canlılar için yaratmıştır. Orada meyveler ve salkımlı hurma ağaçlan vardır. Yapraldı taneler ve hoş kokulu bitkiler vardır.”[54] buyurması Arz'daki her türlü bitki örtüsünün ve varlıkların dengeye hizmet ettiğini vurgulamak için olabilir. Aynca müsbet ilimlerin önümüze tuttuğu bu gibi ışıkların aydınlığında, göklerden, mizandan, Güneş, Ay; sema, mîzân, adalet ve bitkilerden bahseden ve bize serbest bir tedai gibi gelen bu âyetler arasındaki tenasübü da anlamış oluyoruz.
Arz'ın gravitesinde en önemli iki unsur ise fiziki yapı sorunlarıdır. Önce Arz'ın bu maddesel yoğunluğunda manyetik etkiyi haiz demir gibi metallerin dengeli bir dağılımı gerekmektedir. Ayrıca merkezde sıcaklığı temsil eden sıvı çekirdeğin ve de bunun üstünde kısmen erimiş metallerin, Arz'ın kabuk kısmıyla bir denge kurması gerekmektedir. Böylece anlıyoruz ki Arz'ın cazibesindeki denge, pek çok hesapları gerektirmektedir. Öylesine ince bir denge hesabı ki bunu ancak dev kompütürlerin akıl almaz programlarıyla değerlendirmek mümkündür.[55]
Aynca uzaydan öyle dehşetli bir ışın yağmuru vardır ki atmosferdeki dengeyi her an bozabilir ve moleküllere dehşetli bir hız kazandırır.
Arz'ın etrafında O'nun büyüklüğünün yüz katı kadar geniş bir manyetik alan daha vardır. Bu alan, uzaydan gelen tüm parçalara ve enerjiye karşı büyük bir perdedir.
Ve yine Arz'a belirli uzaklıklarda kara delikler vardır. Samanyolu galaksisi içerisinden gelen tüm fazla enerjiler, bu korkunç cazibe merkezleri tarafından emilir.
Bir de atmosfer kendi yapısı içerisinde en yüksekten aşağıya doğru kendisini korur. Ozon aracılığı ile bir koruma perdesi oluşturarak ışınlar süzülür. Aynca azot da izotopik açıdan bu korumaya katılmaktadır. Atmosferin dengelenmesi konusunda takdir olunur ki daha birçok bilinmeyenler var.[56]
Bu bilgiler ışığında, insanın dışında, semaya ve yere de hitabı caiz olan Yüce Rabbimiz’in [57] “Sakın dengeyi bozmayın!” mealindeki âyetine, hem bu sayılan dengeleri bozabilecek objektif nedenlere ve hem de son zamanlarda mesuliyetsiz bir hayat sürmenin sonucunda “ozon”u delerek hayati dengeleri tehtid eden” ve hatta bozan insanlık âlemine yönelik bir ihtar ve tembihtir şeklinde bir yorum getirmemiz de olabilirlik hudutları dışında kalmaz kanaatindeyim.
On birinci âyetteki “sema” kelimesini, on ikinci âyetteki “Arz’ın seması” şeklinde yorumlamak suretiyle yola çıktığımızda bu gerçekleri görüyoruz.
Sema kelimesini genel anlamda ele alarak bu kelimenin yorumuna başka bir açıdan da yaklaşmak mümkündür. Bilindiği gibi Kur'ân-ı Kerim yedi ayn semanın varlığından bahsetmektedir. Bu semanın mekan fiziğini çok az biliyoruz. Hangi mekanların hangi boyutlan oluşturduğunu bugün için hiç bilmiyoruz. Prof. de Iymak speitser'e göre Arz, kendisi için gerekli olan bir kısım atmosferi, özellikle azotu emer.
Atmosferdeki oksijenin etkin ve hırçın yapısı azotla dengelenmiştir. Aynca azotla oksijenin zamanla ve özellikle şimşek sırasında bileşim yapmalarını engelleyen asal gazlar, atmosferde az fakat dengeli bir şekilde bulunmaktadır.
Atmosfer, özellikle azot-oksijen dengesini 1/5 oranında daima korur.[58]
İşte Yüce Mevlamız “Semaya sıra gelince onu yükseltti ve mizanı koydu.” mealindeki âyeti bu gün, daha yeni yeni keşfedilen bu ilginç ve hayati dengelere ta o zamlardan işaret buyurarak beşeriyetin' tefekkürünü kendi yüce sanatına doğru derinleştirmek istemiştir. Bu sahada fıkreden kimseler de “Allah'ı ayakta, oturarak, yanları üzerine yatarak zikredenler, yerin ve göklerin yaradılışı hakkında düşünürler.”[59] mealindeki âyet ile övgüye layık görülmüşlerdir.
Bütün bu ilmi hakikatler bize gösteriyor ki Kur'ân-ı Kerim her asırda insanların mevcut bilgileri ışığında tefsir edilmiş ve beşeriyetin çeşitli sahalarda bilgisi arttıkça da Kur'ân, onlara yeni yeni sırlarını açmıştır.
Yine bu bilgiler gösteriyor ki evren Kur'ân-ı Kerim'in bazı âyetlerinin, Kur'ân da evrenin tefsiridir. Daha doğrusu evrenlerin tefsiridir. Evren çözüldükçe Kur'ân, Kur'ân tefsir edildikçe de evren ve evrenler anlaşılacaktır ve bu sonsuzluğa doğru böylece sürüp gidecektir.
Bu yüzdendir ki Kur'ân-ı Kerim'in bütün sırlarına aşırıa olmak için bütün ilimleri; şu uçsuz bucaksız gibi görünen evreni, insan denen muammayı ve belki de Adem Aleyhisselâm’ın bildiği isimleri bilmemiz gerekecektir.
İşin hakikati böyle olmasaydı, hiç Allah'ın sevgili Rasülü (s.a.v.), “Kur'ân ancak ilimle fayda verir.”[60] der miydi?
Buraya kadar mîzân kelimesinin bizde uyandırdığı çeşitli intiharlardan hareketle bir çok denge vakalarını dile getirme imkânı bulduk. Bu da gösteriyor ki Kur'ân âyetlerini düşündükçe Kur'ân, bizlere yeni sırlarını verecek ve yeni düşünce ufukları açacaktır.
Cenabı Hakk “Sakın dengeyi bozmayın” buyururken, âdeta kâinattaki dengeler bozulduğu zaman nasıl kozmik felaketler baş göstermeye başlıyorsa, sizin de beşerî münasebetlerde, ferdî davranış ve ahlâki ilkelerde dengeyi bozmanız beşerî münasebetler ve insanî sistemlerin kıyametini hazırlıyor demek istemektedir. Yine cenabı Cenabı Hakk'ın “Sakın dengeyi bozmayın” mealindeki âyetinde geçen “Mîzân” kelimesi için sadece terazi, tartı ve ölçek demek bir bakıma bu kavramın manasını sınırlamak olur kanaatindeyim. Zaten bu kavramın taşıdığı mana genişliği, âyet ve suredeki mevkii, onu dar manada yorumlamamıza müsade etmemektedir. Bu itibarla mîzân kavramı için maddi, manevi; beşerî, sosyal, siyasî v.s her sahadaki dengeleri ihtiva etmekten asla uzak bir mefhum değildir, diyebiliriz.
Meselâ bu kelimedeki mana genişliği bize, bu âyeti “şeriatı tecavüz edip de haddi aşmayınız; dengesiz, terazisiz, ölçüsüz iş ve davranışlar yapmayınız. Maddi, manevi hiç bir tartıda ve ölçüde taşkınlık göstermeyiniz. Allah (cc.)'ın emirlerine itaat ve hukuka riâyet ediniz,”[61] şeklinde yorumlama imkânı verdiği gibi, “âlemlerde var olan bütün dengelere dokunmayınız” şeklinde bir yorum imkânı da vermektedir. Çünkü insanın, kendi şahsına münhasır dengelerin yanısıra, artık çevresel dengelere de kast ettiği, son günlerin en çok konuşulan mevzuları arasında yer almaktadır.
Yüce Rabbimiz bir bakıma dengeli iş görmenin kendi sünneti ve prensibi olduğunu vurgulayarak, insana kendi ahlâkı ile ahlâklanmasmm yakışacağını da ima etmiş oluyor.
Bu itibarla denilebilir ki Cenabı Hakk, sakın dünya ve ahiret dengesini bozmayınız. Ne aşırı derecede ağlayıp sızlayıp kendinizi helake sürükleyiniz, ne de emin olarak şımarınız; ne tevazünün dozunu kaçırarak zillet ahlâkına bürününüz, ne de kibirleniniz; ne elinizi boynunuza dolayarak cimri, ne de saçıp savuran müsrifler olunuz; ne sesinizi yükseltip kimseleri rahatsız ediniz, ne duyamayacağınız kadar fısıltı ile konuşunuz. Kısaca hakla hak ederek dengeyi, adaleti koruyunuz, şeklinde bizlere bir mesaj vermek istemektedir.
Buna binaen biz de, cezalarda da suçu aşan, ya da suça ulaşmayan müeyyideler uygulamayınız; her suçun misli olan bir ceza veriniz. Söz söylerken sözünüz maksadınızı aşmasın, maksadınız da sözünüzün altın da kalmasın; lafız mefhum dengesini koruyunuz.
Sevgide ve beşerî münasebetlerde de kişilere aşırı meddahlık yapmayınız. Kimseye layık olduğundan fazla kıymet vermeyiniz. Kimseyi layık oldukları sevgiden mahrum da etmeyiniz. Bunlar arasında ince ve hassas dengeler kurunuz, yaklaşımına gelebiliriz. Çünkü kâinat âdeta bu kurulması zor ve hassas çizgi üzerinde durmaktadır.
Nitekim aşırılıklar Kur'ân'da sevilmeyen, yerilen huylar cümlesindendir. [62] Birçok âyetlerde Cenabı Hakk, aşırı gidenleri sevmediğini beyan buyurmuştur. Hülâsa edecek olursak diyebiliriz ki objektif, yani somut varlıklardan; sübjektif, yani soyut varlıklara kadar herşey insana, “denge”den hoşlanıp onsuz huzurlu olamayacağını anlatmaktadır. [63]
1. Mîzân Kavramı Ve Evrensel Dengeler
Kur'ân'daki denge mesajı veren âyet ve mefhumlar, düşüncelerimizi âlemlerin idrak boyutumuzla ulaşabileceğimiz her cüz'üne çevirmemize yardım etmektedir. İnsanlığın bakışları kendi iç âleminden daha çok çevreye, tabiata, gökyüzüne ve daha kapsamlı bir sistem olan evrene yöneldiği ve onu daha kolay gözleyebildiği için önce buralarda kurulu denge ve düzenlere, âyetlerin yardımı ile dikkatlerimizi çekmek istiyorum.
Yüce Rabbımız “O ki birbiriyle âhenktar yedi göğü yaratmıştır. Rahman olan Allah'ın yaratışında hiç bir uygunsuzluk göremezsin. Gözünü çevir de bir bak bir bozukluk görebiliyor musun?” [64] mealindeki âyette belirtildiği gibi ne Rahman'ın göklerdeki ne de yerdeki; ne maddi âlemlerde, ve ne de manevi âlemlerdeki yaratmalarında bir dengesizlik gözlemek mümkündür. Gözlerimizi gökyüzüne çevirdiğimiz zaman orada zaman zaman kanat çırparak uçan dizi dizi, çığlık çığlık kuşları görürüz. Acaba onlar orada nasıl dengede duruyor diye hiç düşünür müyüz? İşte bu soruya Yüce Rabbımız: “Üstlerinde kanatlarını aça kapata uçan kuşları (hiç) görmediler mi? Onları havada Rahman olan Allah'tan başkası tutmuyor. Şüphesiz O, her şeyi görmektedir.” [65] mealindeki ayatiyle cevap vermekte ve kuşların dengesine işaret etmektedir. Başımızın üzerinde dizi dizi, saf saf kanat çırpan kuşlardan bir yere tutunarak yaşayan bitkilere ve çift kanatlı böceklere kadar her mahlukat O'nun denge nimetine muhtaç... Bitkiler ve polip öbekleri, tutunma organlarını, kökler ve çengellerini zorlamamak için büyüme hareketlerini yere yöneltme yoluyla onlar da denge ararlar. Dengeye kavuşmak için ağırlık merkezlerini hep yere yakın tutarlar. Çift kanatlı böceklerin denge organı denen arka kanatlan yerinde bulunan küçük eklentiler de onların dengesini sağlamakta... [66] Bütün bunlardan başka Yüce Yaratıcımız, insana kendi yaratılışındaki kusursuzluğu da göstermek için bir çok âyetler serdetmiştir. Bu âyetlerden biri, Cenabı Hakk’ın: “Seni yaratıp, seni düzgün ve dengeli kılan.”[67] mealindeki âyettir. Gözlemlerimizi âyetlerin ışık tuttuğu bu varlıklara çevirdikten sonra şimdi evrendeki dengeleri fiziksel yönlerden ele alalım.
Evrende denge üç biçimde vardır: Bunlar kararlı denge, kararsız denge ve bir de merkezin kendisine çeken kuvveti ile merkezden kaçan kuvvetin bir birbirini dengelemesi ile oluşan kararlı uzay dengesidir.[68]
İşte böyle gezegenler de eksenleri etrafında bir dönme hızı ile kendilerini ana cisme çeken çekim kuvvetine karşı koyarlar, güneşe düşmezler ve yörüngelerinde seyrederler ki bu da kararlı uzay dengesine verilebilecek misâllerdendir. [69] Yani “Hepsi, (Güneş, Ay ve gezegenler) bir felekte (yörüngede) yüzerler.”[70] Buradaki yüzme eylemi, uzaydaki kararlı denge sayesindedir ki bu eylem de gök cisimlerinin içinde bulunduğu bir nevi “mîzân”, yani denge durumunu ifade etmektedir.
Çekim kuvveti kâinatta atomlardan galaksilere, en küçükten en büyüğe kadar, bütün varlıklarda hakim olan bir kanundur. Bu kanunla atomdaki elektronlar ve güneş sistemindeki gezegenler yerinde ve dengede tutulurlar. Bu denge kanunuyla yeryüzündeki cisimler uzaya fırlayıp dağılmaktan kurtulurlar ve bu kanunla, galaksileri meydana getiren milyarlarca yıldız, belli bir süre içerisinde hareketlerine devam ederler. Şu kadar var ki bu çekim gücü, kâinatta yalnız başırıa bırakılmamış, başka bir kuvvetle dengelenmiştir. Eğer bu denge kurulmuş olmasaydı, bütün cisimlerin bir tarafa yönelip, bir yerde toplanması ve çarpışması kaçınılmaz olacaktı.[71]
Kâinattaki bu inceliklere ince bir bakış sarfettiğimiz zaman görüyoruz ki her zerre diğer bir zerreyi dengelemek için yaratılmak gibi bir görevleri de vardır. Bu itibarla evrenin yaşadığı doğrultusundaki tezlerin doğruluğu kabul edilirse denge de bu hayatın canıdır diyebiliriz. Evrende “denge” temel bir yasa gibi ehemmiyetini koruduğuna göre, “denge yaratılışın bir sırrı, mahlukatın tabi olduğu en büyük bir kanun ve cenabı Cenabı Hakk'ın “Allah'ın sünnetinde asla bir değişme bulamayacaksın?” [72] Mealindeki âyette ifadesini bulan sünnetu'llahtır diyebiliriz. Durum böyle olduğuna göre âlemler kusursuzdur. Rahman'ın yarattığı âlemlerde kaosa, düzensizlik ve ahenksizliğe müsade yoktur.
Yeryüzü yekpare bir katı cisim niteliğinde olmayıp, ayrı yoğunlukta kütlelerden meydana gelmiştir. Bu nedenle yer çekiminin şiddeti her yerde aynı değildir. Her yerde Allah'ın (c.c.) kurmak istediği uygun miktardadır. Yer kabuğunun bazı kesimleri özellikle yüksek dağların yer aldığı bölgelerde, daha büyük kütleye sahiptirler. İşte bu kabuk üzerindeki gerek yoğunluk ve gerekse yüksek röliyeften oluşan kütle fazlalığı, iç kısımlarada bir kütle eksikliği ile telafi edilerek bir tür denge durumu oluşturur. Bu denge durumuna izostasi, yani kararlılık denir. Denizlerde yıpılan ölçmeler, izostasinin deniz diplerinde de olduğunu gösterir. İzostasi kuralına göre bir dağ, yüksekliği oranında daha hafif fakat daha kaim bir kabuk kesimi oluşturarak derine kadar iner [73] İşte “(Yüce Allah) dağları (yeryüzüne) çaktı.”[74] mealindeki âyet de bu ilmî tesbite kesin bir işaret vardır.
Yani yukarıdaki âyetin meali, dağlar mekanlarında sabit kılındı. Onu cenabı Cenabı Hakk direkler gibi kıldı. Taki insanlar yerde titreyip sarsılmasınlar. [75] Dengeleri bozulmasın şeklinde tefsir edilebilir kanaatindeyiz.
Görülüyor ki dağların yeryüzündeki konumu ve dikilişi hakkında verilen bilgilere, âyetlerde de ince ve derin işaretler bulunmaktadır. Yani bir bakıma, dağların yeryüzüne çakılması hem yerin, hem de üzerinde yaşayanların dengesi için gerekli kılınmıştır.
Ayrıca dağların duruşları da hassas denge prensipleri gösterirler. Daha hafif malzemeden oluşmuş bir şekilde, daha yoğun olan manto üzerinde dağlar da denge halinde bulunurlar. Bu durum aynen suda yüzen bir sala benzemektedir. Sal kalın olduğu ölçüde suya gömülecektir.[76]
Şu bilgiler de dağların yeryüzünde hassas denge noktalan olduğunu göstermektedir. Günümüz jeologları yeryüzündeki engebelere dayanak ve temel teşkil eden, boyutları kilometreleri bulan yer kırılmalarından ve kırılma olayı sayesinde yerkabuğunun istikrar kazanmasından bahsetmektedirler. Dağların bu fonksiyonunu; “Dağları Yüce Allah (cc) sapasağlam çaktı,” [77] “Yeryüzünde sizi sarsar diye sabit dağlar yerleşterdim.”[78] “Yeryüzünü bir döşek, dağları da Yerin dengesini sağlayan kazıklar yapmadık mı?” [79] gibi âyet mealleri gayet güzel açıklamaktadır. Âyette geçen evtad kelimesi, çadır kurarken yere çakılan kazıklar anlamına gelmektedir ki[80] çadırın dengesini sağlamaktadırlar. Buna binaen bazı araştırmacılar dağlar için yeryüzünün balans (denge) ağırlıkları demekteler.[81]
Dolayısiyle konumuzun başırıdan beri sergilediğimiz atmosferin yükseltilmesi, dağların çok hususi bir şekilde dikilmesi, Yer'in akılları heyrete düşürecek bir biçimde döşenişi gibi bilimsel tesbitler, Yüce Yaratıcı'nın: “... (insanlar),... Göğün nasıl yükseltildiğine, dağlann nasıl dikildiğine, yeryüzünün nasıl yayıldığına bir bakmazlar mı?”[82] Mealindeki âyetlerde geçen “nasıl”? Sorusuna yeni yeni verilmeye başlanmış cevaplar mahiyetindedir.
Ekoloji canlıların birbiriyle ve çeverenin tüm diğer bireyleriyle münasebetlerini inceleyen bir bilim dalıdır. Ekoloji bazı sorulara cevap vermeye çılışır. Meselâ: Neden belirli bitki ve hayvanlar birlikte bulunurlar da başkalarıyla bulunmazlar? Neden bazı türlerin birçok bireyi bulunurken bazılarının birey sayısı azdır? Ortaya çıkan değişiklik canlılar arasındaki ilişkiyi nasıl etkiler?[83]
Ekolojinin araştırma sahası bu olmakla birlikte bazı problemleri çözmeye çalışmak gibi bir amacı da vardır. 1964 yılında Bermuda adasında, yanlışlıkla bu adaya getirilen bir böcek, beş yıl kadar zaman içerisinde sedir ağaçlarının % 85'i gibi önemli bir miktarını yok eder. Bu felaketi durdurmak isteyen yetkililer, ağaçları yok eden böceği yiyen ve fakat ağaçlara zarar vermeyen bizdeki teke böceğine benzer bir böceği ve “hymenoptera” adlı paraziti bölgeye sokarlar. Fakat önceleri karıncaları yemesi için ithal edilen bir kertenkele de aynı bölgede yaşamaktadır. Kertenkeleler yeni gelenleri daha lezetli bulduklarından karınca yerine onları yemeye başlarlar. Böylece kertenkelelerin sayıları gittikçe artar. Bu durumun farkına varan hükümet yetkilileri, bu kez de kertenkelelerden kurtulmak için kertenkeleleri yedikleri bilinen iki yüz çift “kiskadee” adlı bir kuş türünü ithal ederler. Fakat kiskadeeler de aynı kertenkeleler gibi plana uymayıp, türü sadece Bermuda'da bulunan “vireo” kuşunun yavrularını yemeyi Tercih ederler. Sonuç olarak kiskadeelerin sayısı yüz milyonun üstüne çıkar. Vireo kuşu önemli ölçüde azalır. Ortadan kaldırılması düşünülen böcekler, ağaçları yemeye devam ederken, kertenkeleler ise yine bildiklerini okurlar.[84]
Böylece ekoloji, ekolojik denge bir kere bozuldu mu, zincirleme olarak yeni dengesizlikleri davet eden tabiî bozulmalara da çare aramakla meşgul olmaktadır.
Buna benzer ikinci bir örnek de ABD'nin Kalifornia eyaletinde Clear Lake'de yaşayan zararsız bir böceği ortadan kaldırmak için suya sıkılan DDD nin sudaki oranının artması ve gıdalarını sudan alan planktonlarda, planktonlarla beslenen ufak balıklarda ve bu ufak balıkları yiyen büyük balıklarda gittikçe artış göstermesi ve sonuçta da bu balıklarla beslenen grebe kuşlarına sirayet ederek bu kuşların yüksek konstrasyondan ötürü yok olmasına zemin hazırlanması hadisesidir.[85]
Allah (cc) herşeyi maksadına[86] uygun, ölçülü, mütenasip ve kendi ezeli takdirine uygun yaratması itibarıyla Halık'tır. Yani cenabı Hakkın bu ismi her şeyi uygun ve münasip ve dengeli yaratan bir mana taşımaktadır. [87] Yüce Mevla'nın bu isminin tecellisine en güzel örnek, seneler önce Avusturalya'da çit yapmak için ekilen bir kaktüs türünün herhangi bir canlı türünden düşmanı olmadığı için dev adımlarla yayılıp tahminen İngilTerc büyüklüğünde bir sahayı kaplayınca şehir ve köy halkım hicrete zorlaması hadisesidir. Bu hadiseye birçok çareler aranmış ve sonuçta, bu kaktüs ile beslenen bir böcek türüyle problem çözülmüş.[88]
Bir böcek işte... Biz insanlar onu çoğu zaman küçümser ve ibret nazarlarımızı esirgeyerek geçip gideriz. “Yerin ve göğün melekutunu düşünüp Rabbimiz sen bunlan batıl yaratmadın”[89] şeklinde tefekkür edebilen kullar için oldukça ibretli bir hadise... Aslında insanlığı kurtarıcı ve saadede erdirici dünyevi ve uhrevi hiç bir marifeti olmayan bu asrın modern insanın çevresel dengelere nasıl kıydığını, hem çağdaşlarına ve hem de gelecek nesillere nasıl ihanet ettiğini daha iyi vurgulaması açısından şu aşağıda geçecek olan misâli vermekte de fayda mülahaza ediyorum.
Tabiata olumsuz etkiler ve müdahaleler sonunda tabiî dengenin yıkılışına dair pek çok örnekler vardır. Meselâ Polonya'da balıklarla beslenen su samuru, balıklan tüketiyor düşüncesiyle tamamen yok edilmiş. Bunun bir neticesi olarak da balıkların giderek azaldığı gözlenmiştir. Aslında su samuru kolay yakalanabilen hasta balıklara saldırıyor. Bu sayede de mevcut balık popülasyonu daha sağlıklı olarak hayatlannı sürdürüyor. Halbuki su samurunun ortadan kaldırılmasıyla balık kırımına sebep olan enfeksiyonun yayılmasına bilinmeden ortam hazırlanıyor. [90] Zavallı moderinist. O, su samurunun hizmet ettiği bu ince hikmetleri nereden düşünebilsin. O, icat ettiği makinaların ve sistemlerin kendi kontrolünde olduğuna inanır ama, su samurunun ilahî bir tasarruf ile hareket ettiğini ve kendine Yaratıcısı tarafından takdir edilen hasta balıkları yemeyerek o nehirde Allah'ın istediği bir dengeleme işlemini yerine getirmekle görevli olduğunu aklına bir türlü sığdıramaz. İşte çevreciliğin çok uzun bir tarihi olmamasına rağmen bir patlama gösTercrek uluslar arası boyutlara ulaşması ve bir halk deyimiyle yedisinden yetmişine kadar milyonlarca kişinin gündemine gelmesi, geçtiğimiz otuz yıla dayanmaktadır.
Çevre kirliliğinden kaynaklanan sağlık sorunlan-nın gün geçtikçe artacağı, her yıl nesli tükenmeye yüz tutan binlerce hayvan ve kitlenin ekolojik dünya düzenini bozacağı, atmosfere atılan gazlann küresel ısınmaya yol açarak bütün dünyada bir çok felakete yol açabileceği bu otuz yıllık süre içerisinde dünya gündeminin baş maddesi haline gelmiştir.[91]
Küresel ısınma sonucu bazı türler ortadan kalkabileceği gibi, bazı türlerin de iklim değişmeleriyle bağlantılı olaylara uyum sağlayacakları bekleniyor. Sonuçta dünya belki başka bir dünya, insan başka bir insan olabilir ama, sonuç ne olursa olsun, değişimlerin doğal olmayan katkılarla hızlandırılması “doğal denge” de istenmeyen farklılıklara yol açacaktır.[92]
Bugün bir gezegenin karşı karşıya olduğu temel sorunlar, çevre kirliliği şeklinde ifade ediliyor. Çevre kirliliği, kozmik ve ekonomik gerçekliğin bilincinde olmayan insanın, sorumsuz etkinlikleri sonunda tabiatın yakalandığı bir kanser hastalığıdır.[93]
Dolayısiyle çevrecilikle ilgili olarak bugün sık sık işittiğimiz bir başka denge de ekolojikdengedir. Aşağı yukarı daha önceleri kullanılan tabiî denge ile ekolojikdenge aynıdır. Bu dengeler de tabiî olarak, tabiatta bir denge, bir düzen; varlıklar arsamda bir ahenk ve insicamın olduğunu, yani herşeyin tabiatta bir ölçü ve bir miktarda bulunduğunu ifade ederler ki [94] “Yeri uzatıp yaydık, yine orada ölçüsü belirli olan şeyler bitirdik.” mealindeki âyet, bütün bunlan doğrulamaktadır. Yani çevrede ve kâinatta herşeyin hikmet terazisi ve takdir ile olduğu vurgulanmaktadır;[95]
Çok eski devirlerden beri birçok filozof ve düşünür, tabiatta tesadüfün olmadığını söylemişlerdir. Meselâ: Pisagor (MÖ.189) tabiat düzeninin bir aritmetik düzen ve armoni içerisinde olduğuuu kabul etmiştir.
Bu konuyu derinlemesine inceleyen Birunî, (973-1051) tabiatın bu düzenine tabiî ekonomi ya da tabiat ekonomisi adım vermektedir. Her şey ne fazla ve ne de eksik olarak tabiatta bulunmaktadır. Tabiattaki bu denge aritmetik bir dengeden ziyade geometrik bir dengedir. Yani varlıkların kemiyyet olarak değil, keyfıyyet olarak birbirlerini denklemeleridir. İşte bizim denge kavramıyla ifade etmek istediğimiz denge vakası da, böyle bir hadiseyi, yani kâinattaki ve Kur'ân'daki sayısal esasa dayanan bir denge olgusu değil, geometrik, yani keyfi bir denge vakasıdır. Maksadımız da bu hadiseyi sergileyip vuzuha kavuşturmaya çalışmaktır.
Bu gün “ekolojikdenge” denen şey, Biruni ve onu müteakiben XVI. Yüzyıl Avrupalı filozofların ve bilim adamlarının tabiat ekonomisi diye ifade etmek istedikleri şeydir.
Normal şartlarda tabiat kendi ekolojikdengesini muhafaza etmektedir. Fakat tabiatın insan eli ile ayrı tahribi ve kirletilmesi ile bu denge bozulabilmektedir.[96]
İşte bu bilgiler bize göstermektedir ki hayat ve tekamül kaostan kaçmayı arzuluyor. Tabiatta canlı ve cansız her şey, dengeyi arzuladığı gibi insan da kaostan korkup kaçmaktadır. Hatta insan da düzen ve denge arama faaliyetleri âdeta bir ihtiras halindedir. Fakat ne var İd insan ilahîirşada kulak asmayarak kendisini kaosun yani büyük dengesizliğin kucağına atıyor.
Akarsularda bile abdest alırken suyu israf etmemeyi öğütleyen Yüce dinimizin bu tavsiyesini insan, kim bilir belki de aşırılık olarak talakki etmiştir. Sonuçta lüks, israf, sorumsuz yaşama ve kıt kaynaklan saçıp savurma gibi bir hayat biçimi sergileyen insan, Evren ve en yakın çevremizdeki ilahî tasarrufun hassas işleyişini gözlemlemesine rağmen onu tatbik etmekten ve ondan örnek alamayan insan, kendi içini kokuşturduğu gibi çevresini de bozdu. Neticede uçsuz bucaksız gibi görünen atmosferi, dipsiz gibi görünen okyanusları bile kirletti. Artık büyük okyanusların bile kirliliğinden bahseder olduk. Kâinatın nizamı Dünya denen bu minicik gezegenden bozulmaya başladı ki bu bozulmanın, yanı ekolojikdengesizliğin sebebini Yüce Rabbımız, insanların amellerine bağlayarak : “İnsanlann bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu ki Allah (insanların) yaptıklarının bir kısmını onlara tattırsın. Tuttukları kötü yoldan belki de dönerler. [97] buyurmakta. Gerçekten de çevresel bozulmaları, yani karada ve denizde gözlenen her türlü fesadı insanların amellerine bağlayan bu âyet-i kerime meali bizlere, kara ve denizleri ifsat edeceğimizi, ozonu deleceğimizi, atmosferi ve çevreyi kirleteceğimizi haber veren Kur'âni mucizelerin sadece bir tanesidir.
İşte bu asrın sorumsuz insanı, Cenabı Hakk'ın “Sakın dengeyi bozmayın!” buyurduğu âyet-i kerime mealinde geçen mizanı, yani çok hassas teraziyi farkında olmadan bozuverdi.
Yani Allah'ın semavata ve yere bizim istifademiz için koyduğu “mîzânı”, yani denge nimetini insan bozuyor. Ölçüleri aşıp taşkınlık ediyor. Allah'n gösterdiği doğrultuda çevreye tasarruf edemeyen insan, bencil ve müsrif insan, kâinatın dengesini kendi çevresinden, hatta kendi kalbinden başlayarak yavaş yavaş bozuyor.
Varlığın özü olan hayata ait hassas dengeler üzerinde duran Dünyamız, özellikle sanayii inkilabından sonra çok hızlı bir kirlenmeye maruz bırakılmıştır. Sanayide ileri olan ülkeler, bitki ve hayvan türlerinin yok olmasına sebep olan ve nihayet insan sağlığını ciddi şekilde tehdit etmeye başlayan kirlenmenin sorumsuz mimarlarıdır. Bu tür kirlenmelerin kaynağını araştıran bilim adamları neşteri ittifakla hep aynı noktaya vurmuşlar ve önce zihinlerin, ruhların kirlendiği, sonra da bu kirin dışa yansıdığı kanaatine varmışlardır. Gerçekte bu günün kirlenmiş Dünyası, modern insanın kirlenmiş kalbinin bir yansımasıdır.[98]
Çevreye, insana, insan ve canlı nesline düşman, her türlü dengeyi bozarak fesada koşan bir insan tipini de cenabı Cenabı Rabbımız bir âyet-i kerimede şöyle tavsif etmektedir: “O, dönüp gitti mi (yahut bir iş başırıa geçti mi) yeryüzünde ortalığı fesada vermek, ekinleri tahrip edip nesilleri bozmak için çalışır. Allah (cc) bozgunculuğu sevmez.”[99]
Bu mealdeki âyetin nüzuluna sebep olan Beni Sekif’ten Ahnes ibn Şerik, bir İslâm mezrasına gider, ekinleri yakar ve hayvanları telef eder. [100] Âyette geçen “nesi” ve “hars” hem çevrenin ve hem de insanlığın vaz geçilmez bir üyesi olan “ekin ve hayvanlar” anlamındadır.[101]
İşte bu âyet mealinin anlattığı insan tipi, içindeki fesadı dış âleme yansıtmak isteyen bir tiptir. Bu tip düzen ve nizam tanımayan, daima maddi ve manevi dengeleri bozmayı hedefleyen inkâra bir ahlâkı sembolize etmektedir. Çünkü inkâra bir ahlâkın hakim olduğu bütün asırlarda, yeryüzünde yaşayan her canlıya, aşağı yukarı âyetin dile getirdiği zulümler veya benzerleri yapılagelmiştir. Çünkü Nagazakiler, Hiroşimalar ve çernobiller bizim değil onların eseri.
Ekin ve hayvan neslinin helak edildiği bir çevrede, yukarıda sayılan ekolojikdengesizliklerin vuku bulacağı muhakkaktır. Zaten âyet-i kerimenin sonunda da çevre düşmanı diyebileceğimiz bu tipin yaptığı iş, fesat olarak tavsif edilmektedir.
Kur'ân'da oldukça fazla anılan ve daha çok kafirlere ait bir ahlâk olarak vurgulanan fesat kelimesi, değil çevreyi, her sistemi tehdit eden bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Objektif olsun sübjektif olsun, hemen hemen her nizamın bu kavramdan hoşlanmadığı kafi bir gerçektir. Çünkü hayat için ölüm ve hastalık ne ise, sistemler, organizasyonlar, denge ve üniteler için de fesat odur.
Bu gibi çevre sorunlarının kaynağında da ruhî amilleri aramak objektifliğimize gölge düşürmez kanaatindeyiz. Çünkü problemin kaynağı çok derinlerdedir. Birey ve toplumların gözlemlenen boyutlarında değil, ta içlerinde, yani zihniyet bloklarında, paradigmatik Tercih noktalanndadır.[102]
İşte bu dengeleri korumamız için Kur'ân bizlere açık ya da gizli birçok emir ve işaretler vermektedir. Nitekim âlemlerde hiç bir şeyin, boş, batıl ve maksatsız yaratılmadığını bizlere çeşitli vesilelerle anlatan Yüce Rabbımız’ın “Rabbımız bunu sen batıl yaratmadın.” mealindeki âyetin işaret ettiği noktalara dikkatleri çekmiştik. Kim bilir Allah'ın tabiata koyduğu ve dengeyi koruyan daha nice varlıklar vardır ki onları çoğu zaman küçümser, ciddiye bile almayız.
Göğü yükseltip ona dengeyi koyan cenabı Cenabı Hakk, aynı dengeleri insan vücuduna da koymuş. İnsan vücudunda iç kulak dolambacındaki üç yarım daire kanalı, üç ayn düzlemde bulunur ve başırı durumu hakkında bilgi verir. Ayaktaki kas telleri, ayağın yere yaptığı basınç değişikliklerini gösterir. Kulakların yanısıra gözlerin de vücudun dengesinde çok hassa role sahip olduğu söylenmektedir.[103] İç kulaktaki yarım daire kanalları içerisindeki sıvının hareketiyle insan vücudunun dengesi düzenlenmektedir, içerisindeki sinir uçları ve alıcılar, başırı hareketini kontrol ederek, dengeyi sağlar. Böylece vücudun yana eğilmesi ve düşmesi önlenir. Baş hareket ederken beyin, yarım daire kanallarındaki sıvının hareketini yer çekimine göre denetlemektedir.
İşte bu bilgiler ışığında diyebiliriz ki “İnsanı en güzel biçimde yaratan” [104] Allah (cc), Kur'ân-ı Kerim'de insan vücudundaki dengelere “takvim” ve “enşe'e” kelimeleriyle işaret buyurmaktadır. Takvim kelimesinin bir şeyin dengeli ve uyumlu biçimde yaratılması [105], eyriyi doğrultmak, kıvama ve nizama sokmak; [106] ta'dil etmek, yani dengelemek [107] gibi manalar taşıdığını göz önünde tutarak Tin süresindeki “biz insanı, andolsun ki en güzel biçimde yarattık.” mealindeki âyete, biz insanı en ölçülü ve en dengeli biçimde yarattık şeklinde yorum getirebilmemiz mümkündür. Çünkü en güzel biçimde yaratılan bir varlık, elbette dengeli bir varlık ve vücut yapısına da sahiptir.
Ayrıca Mülk süresindeki insanın dengesiz konumları sayılabilecek “yüzüstü sürünmek, emekleyerek ve yere bakarak yürümek”[108] gibi davranışlarıyla, dengeli konumu olarak kabul edebileceğimiz “dimdik ve dosdoğru yürümek [109] faaliyetlerinin zikrinden sonra, yukarıda geçen ve insan vücudundaki dengeyi oluşturan organlardan göz ve kulağın anılmasını da, Kur'ân'daki, insan fizyolojisinde saldı denge unsurlarına birer işaret saymamız mümkündür.
Çünkü insanın inşa edilmesi, elbette birtakım ince denge prensiplerine bağlıdır. İşte gözler, kulaklar ve kalpler de insan vücudundaki denge haline hizmet eden unsurlardır ki Cenabı Hakk, bu organları şükredilmesi gereken nimetler olarak saymaktadır. Biz de az önce, konumuzun başırıda, kulak ve gözlerin insan vücudunda dengeleyici roller oynadığına değinmiştik.
İnsanın yürüdüğü mekan üzerinde, vücudunun çeşitli parçaları arasındaki normal bağıntıların sürekli haline vücudun fizyolojik dengesi denilmekte... Vücudun parçalarının duruşlarında, yürüme veya herhangi bir kıpırdanış esnasında meydana gelen değişmenin sebep olduğu dengeleme tepkileri, birçok duyu, duygu ve hareket sistemlerini uyarıp harekete geçirerek, vücudun her kıpırdınışında bozulma tehlikesi geçiren dengeyi yeniden kurarlar.[110]
Zîrâ Cenabı Hakk’ın, “Yüzü üzerine düşmüş olduğu halde yürüyen kimse mi arzuladığına vasıl olur, doğru yolda ayak üzerinde olduğu halde yürüyen kimse mi? “De ki: O Allah sizi inşa etti ve dimdik durmanızı sağladı, kulaklar, gözler ve kalpler verdi. Ne az şükredersiniz.”[111] Mealindeki âyette “inşa”, “kulak”, “göz” ve “kalp” gibi nimetlerin sayılması da asla tesadüfü değildir.
İşte bu âyet-i kerimede insan vücudundaki bugünkü müsbet bilimin yeni yeni tesbit edebildiği denge unsurlarına, bu âyeti kerimede bir tenasüp halinde sıralanmış, göz, kulak ve inşa gibi kelimelere dikkatlerimizi çevirdiğimiz zaman rastlamamız mümkündür. İnsanın donuk bir şekilde dengesini sağlamak elbette mümkün ama, çok yönlü dahili ve harici, fonksiyonlar sergileyen insanın bu kıpırdanışları esnasında onun dengeli olmasını temin etmek, insan takatinin kat kat üstündedir şüphesiz. İnsanı inşa ettikten, onu dengeli ve dimdik yarattıktan sonra birçok fonksiyonlarının yanında insan fizyolojisinde dengeler sağlayan organlarımızdan Kur'ân'da sadece kalp, göz ve kulak gibi mesajları bugünkü bilmin verileriyle anlamış bulunmaktayız.
Yine insan, küçük kimya imalathanelerine benzeyen kendi iç ifraz bezlerinin vazifesini bilmeden uzun yıllar boyunca yaşamıştır. Bu bezler kimyasal bileşikler meydana getirirler ve bu bileşimlerin faaliyet yönlerini denetimleri altında tutarlar. Böylece insanın zaruri ihtiyaçlarını karşılamış olurlar. Bundan başka iç ifraz bezleri öyle bir mükemellikte yaratılmışlar ki onların milyonda bir parçası çok önemli esereler meydana getirir. Yine bunların her biri diğerini dengeleyip tanzim eder.
Şüphe götürmez bir gerçektir ki ifraz bezlerinin dengesinde bir bozulduk olsaydı çok tehlikeli bedeni ve zihni bozukluklar meydana gelirdi.[112]
Ayrıca şeker hastalığı sebebiyle insülin hormonu yetersiz kalmış ve kan şekeri % 110 mili gram yerine %250 miligrama yükselmiş olsun. Bu durumda insan organizmasının bütün homeostatik dengesi bir anda alt üst olur. Kan şekerinin yüksek kalması sebebiyle kan basıncı, kan dolaşımı, bütün hormonlar, sinir sistemi hepsi dengeden çıkarlar. Fakat bu sürgit böyle devam etmez. Organizmada Allah'ın verdiği büyük nimetlerden biri olan sansür mekanizması, bu gibi hallerde harekete geçmekte ve dengesi bozulan sinir sisteminin diğer homeostatik sistemlerle ilgisi kesilmektedir. Bu suretle arızalı olan sistemden gelen dengeyi bozucu infermasyonların diğer sağlam sistemlere intikali önlenmektedir. Aksi halde vücudumuzun bir yerindeki bozukluk, bir bütün halinde çalışan organizmanın her tarafını bozacak ve yeni bir dengenin sağlanması için insan ömrü değil, insanlığın ömrü bile yetmeyecektir.[113]
İşte Yüce Yaratıcı’nın insan denen kâinata koyduğu muvazeneler, bu kadar hayret verici mahiyettedir. Şeker oranı arttıkça onun fazla miktarı âdeta alman ilahî bir emirle karaciğerde hemen glikojene çevrilir. Daha sonra acıkma, besin almama gibi çeşitli nedenlerle kandaki şeker oranının azalması sonucunda da yine âdeta alman bir emir gereği depolanmış olan bu glikojen tekrar şekere çevrilerek kana geçip kandaki şeker oranını dengede tutar.[114]
İnsanın damarlarında vuku bulan bu kıpırdanış ve ayarlamaların arkasında biz bir şuur ve akıl hissediyoruz. Evren ve âlemlere egemen bir şuur... O şuur da hiç şüphesiz Yüce Allah'ın mülkünde ki tasarruf iradesidir. Bu sebeple denge, Kur'ân ve evrende bir vak'a, bir olgu olmakla birlikte, Allah'ın insana verdiği en büyük nimetlerden bir olarak da karşımıza çıkmaktadır.
İnsan vücudundaki otomatik ayarlamalarla tıpkı, buzdolabında sistem soğuyunca ısıtan, ısındıkça soğutan bir bağlantı gibi... Ya da buhar makinasında sistem hızlandıkça yavaşlatan, yavaşladıkça hızlandıran bir ayarlama gibi vücutta da sibernetik dengeler kurulmuştur. Sibernetik görüşte bütün gerçek sistemler, kendi kendini ayaralayan sistemler ve geri tepmelerle çalışan sistemler canlıdır. Aralarındaki fark canlılığın boyutlarındadır. Buzdolabı sadece bir faktörünü ayarlardığı için bir boyutlu birer canlı, buna karşılık insan belki de sonsuz sayıda faktörünü, pisikolojik, fizyolojik, fikri ve hissi faktörlerini ayarlayabildiği için sonsuz boyutlu bir canlıdır. O halde insan vücudundaki dengeleşme fonksiyonlarının sayısını varın siz düşünün... Kim bilir? Belki de Kur'ân'daki “Ahsen-i takvim”, yani en güzel biçim ifadesi, bizlere vereceği birçok mesajların yanısıra, insan denen kâinatın fiziki ve ruhani âlemine yerleştirilmiş sonsuz dengeleşmelerden de haber vermektedir. Kur'ânî bir ifadeyle en güzel biçimde yaratılan insanın ruhî ve ahlâkî dengelerine ise ilerki konularda değineceğiz. [115]
2. Mîzân Ve Adalet Kelimeleriyle, Hukukî Münasebetler Dengesi'ne Dair Verilen Mesajlar
Kur’ân'da geçen mîzân kelimesi zaman zaman adalet manasında da ifadeye konulmuş. Bu yüzden Kur'ân'da bazı âyetlerde geçen bu kelimenin insanlar arasındaki hukukî münasebetlerin dengeli bir biçimde işlemesine dair bir takım mesajlar verdiğin de değinmek istiyoruz.
Nitekim “Medyen'e de kardeşleri Şuayb'ı gönderdik. Dedi ki: Ey kavmim! Allah'a kulluk edin. O'ndan başka Tanrınız yoktur, size Rabbınızdan açık bir delil gelmiştir. Artık ölçüyü, tartıyı, (mîzân)ı tam yapın. İnsanların eşyalarını eksik vermeyin. Düzeltilmesinden sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. Eğer inananlar iseniz bunlar sizin için daha hayırlıdır.”[116] buyururken ölçünün tam yapılmamasının hukukî münasebetleri yaralayacağına dikkat çekmiştir.
Yani, Cenabı Hakk’ın elçisi burada insanların haklarını belirleyen terazinin korunmasanı öğütlemektedir. İnsanlığın ticarî münasebetlerindeki haklarını belirleyen alet terazidir. Terazi bozulduğu an, kişi haklan tehlikeye düşmüş ve hatta çiğnenmiş demektir. Neticede iktisadî ve buna bağlı olarak da içtimaî dengeler bozulmuş olur. Bu yüzden Şuayb (a.s.)’ın nasihatinde insanlığa; ıslaha, düzene, yani denge ve sükunet haline sokulduktan sonra yeryüzünde fesat çıkarıp beşerî sistemleri ayakta tutan dengeleri bozmayanız şeklinde bir ihtar bulunmaktadır. Bu fesadın temelinde “mîzân”ı bozmak gibi bir fiil yatmaktadır. Bu mîzân hangi manaya yorumlanırsa yorumlansın sonuçta diğer mizanları etkileyeceği bir gerçektir. Bu yüzden Şuayb aleyhisselâm onlara, insanlarla muamelelerinde tartıyı doğru tutmalarını, eşyalarını ve paylarını eksik tartarak hainlik etmemelerini öğütlemiştir. Yine denge ifade eden kavramların bir tenasüp teşkil edecek şekilde bir arada bulunduğu bir âyete daha bakalım.
“Rüşt çağına erişinceye kadar yetimin malana en iyi tutumla yaklaşırı; ölçüyü, tartıyı ve mîzânı adaletle yapın. Biz herkese ancak gücünün yettiği kadar yükleriz. Söz söylediğiniz zaman yakınlarınız dahi olsa adaletli olun. Allah'a verdiğiniz sözü tutunuz. İşte Allah (cc), size iyice düşünebilesiniz diye bunları emretti.”[117]
Ölçü ve tartı hakların miktarını belirlediği için Yüce Allah (cc), bu hakları doğru belirleyin, esasen böyle davranmaya gücünüz yeter. Biz teklifleri bile kulun gücü ile dengeli bir biçimde indirmişizdir, buyuruyor. Eğer mizanı, yani teraziyi bozarsanız karşılıklı haklar arasında denge ve insaf bozulur. Bu bozulma da cemiyeti huzursuzluğa, zulme ve dolayisiyle de anarşiye sürükler. Âlemlerde her şey sükun halindeyken insanlığın dengesizlik çalkantıları içerisinde perişan olması yakışık almaz.
Ölçü ve tartı çok önemli kavramlar olduğu için cenabı Cenabı Hakk, cok sarih olarak herkesin anlayacağı bir üslupla “Ölçü ve tartıyı tam ve doğru yapın. Allahu Teâla hem alırken ve hem de verirken adaletli davranılmasını emretmektedir,[118] buyuruyor.
Cenabı Hakk âlemlerde birçok yollar var etmiştir ki her cisim kendi yol ve yörüngesinde seyretsin. Birbirinin yoluna çıkıp çatışmasınlar diye... Varlık fesat olmasın. İnsanların bir başkasına karşı tecavüzünü men etmek için de adaleti koymuştur ki herkes hak ettiği hakkından mahrum olmasın. Zîrâ âlemin düzeni adaletle, adalet ise istikametle kâimdir. Buna mebni olarak her sahada adaleti ihlâl etmek, âlemin nizamını bozacaktır. Cenabı Hakk bütün işlerde aşırılığı, dengesizlik ve tuğyanı yasaklamıştır.[119]
Terazi anlamını taşıması itibariyle mîzân, kulların haklarım belirleyen bir alettir. Bu alet aynı zamanda dengeyi de temsil etmektedir. Objeler âleminde mîzân kusursuz olarak işlemektedir. Fakat beşerî boyutlarda mîzân nefsanî sâiklerle zaman zaman ve sık sık bozulmuştur. Halihazırda da insan hakk ve hukuk terazisini hep kendi egosu doğrultusunda bozmak temayülünde-dir. İnsan hemcinsi ile olan münesebetlerde haklan belirleyen objektif ve sübjektif mizanları sürekli bir biçimde bazduğu için huzura hasret kalmıştır. Dengesizlik evrenin kaçtığı, hoşlanmadığı bir durumken, insan bu hali özellikle yaşatmaya çalışmaktadır.
Üzerinde yaşadığımız Dünya, bugünkü insan nüfusunun daha bir kaç katını barındıracak yeterlikte yaratılmış olamasma rağmen, tabiî dengeleri alt üst edecek hayat tarzı, Dünyayı yaşanmaz hale getirmeye yetecektir.[120]
Çünkü kâinatın nizamı adalet ve dengeye dayanır. Halbuki halife varlık olan insana verilen yetki ve hareket dairesi içerisinde biz, bu âlemde hayatın her cüzünde “dengeyi” tesis etmemiz gerekiyordu. Şayet biz kendimize tevdî edilmiş bir başkasının hayatını telef edersek böyle yapmakla temelinde adalet saklı olan bu ilahî nizam, başka bir deyimle evrensel denge bozulur. Çünkü Allah (cc.)'ın kurduğu bu sistem, adaletsizlik ve haksızlık kabul etmez. Değil büyük bir zulüm, terazide hile yapmak suretiyle müşterinin hakkını yemek gibi küçük sanılan bir haksızlık dahi, adalet ve denge üzerine kurulu bu âlemin nizamını bozar. [121] Çünkü küçük kıvılcımlar büyük yangınlara sebep olur.
Kur'ân'da geçen adalet kelimesinin beşerî münasebet ve içtimaî dengelerin kurulmasına dair mesajlar taşıdığı hepimizin malumudur. Bu kelime ve mîzân kelimeşinin denge vakasıyla münasebetini çok iyi belirtmek için onun lugavî tahlilinden sonra bu kelimenin denge açısından ehemmiyetini vurgulamaya çalışalım.
Adalet kelimesi, kökü Arapça olan A-D-L maddesinden gelmekte ve denk olmak, birbirine eşit olmak, doğru olmak, terazinin kefelerini eşit hale getirmek, adil olmak, insaf etmek, işte doğru olmak, eşit muamele etmek, adaletle hükmetmek, tarafsızlık, eşitlik, hakkı yerine getirmek, haksızlıktan kaçınmak, ölçülü hareket etmek, istücâmet, ifrat ile tefrit arasında olmak, hakkı ve müsavatı gözetmek, işleri yerinde ve zamanında yapmak gibi manalar taaşımaktadır.[122] Ayrıca çevrin, zulmün yani cefanın, tüm zulüm ifade eden kavramların zıt anlamlarını da ifade eder. [123] Adalet kavramı, gönüllerde doğru olarak yatan şeyleri ikame etmek, uygulamak; hükümde adil olmak, sözde, konuşurken adil olmak [124] gibi daha geniş bir anlam sahasını işgal etmiş görünmektedir.
Adalet lafzı, her hangi bir şeyi Cenabı Hakk ile denklemek anlamında kullanılırsa şirk, ortaklık, denklik ifade etmektedir ki bu anlam da yine adalet kelimesinin temel anlamından uzak değildir. “Rablerine denk tutarlar.” mealindeki âyette olduğu gibi Müfredat'ta adalet kelimesinin, aşağı yukarı, yukarıdaki izahlarının yanısıra denkler arasındaki eşitlik anlamına geldiğine de rastlamaktayız. [125] Yine aynı eserde “Yerin ve göğün ikamesi ancak adalet iledir” hadisi şerifi delil gösterilerek [126] adaletin, bir hakkı eşit olarak bölmek anlamına geldiği de vurgulanmaktadır.
Adalet, “Eğer adalet yapamamaktan korkarsanız.” âyetinin mealinde olduğu gibi; kişilerin Cenabı Hakk tarafından belirlenen haklarını vermek, hanımlar arasındaki nafaka ve payda eşitlik yapmak, kulların bütün haklarını tanımak [127] gibi geniş anlamlan da vardır.
Fıkıh ıstılahında ise adil, şahitliği muteber olan kimse demektir. [128] Meydan Larousse'da adalet, devletin fertlerin karşılıklı zıt menfaatleri arasında hakka uygun denge sağlaması [129] şeklinde açıklanmış. İmâm Gazali ise “adalet” lafzıyla nefsin bir hal ve kuvvetini kastediyoruz ki onunla hikmetin gereğine göre davranır, [130] diyerek adalet kavramını insan tabiatının bir vasfı olarak yorumlamaktadır.
Yukarıdaki araştırmalar da göstermektedir ki “adalet”, Türkçemizdeki “denge” kavramının anlamından tamamen uzak bir kelime değildir. Hatta kullanıldığı bazı bağlamlarda tamamen denge anlamına da gelmektedir.
Kur'ân-ı Kerim'i baştan sonuna kadar tetkik ettiğimizde zulümle vasıflanan her davranışın adaletten uzak olduğunu görürüz. “Bağy”, “adv”, “İ'teda”, “ya'tedi”, “Mu'tedi”, israf, “müsrif, “eza”, “fitne”; “bi gayri hakk”, “biğayri'l hakk” gibi kavramlar adaletsiz muameleler sonucu zuhur eden davranışları ifade eder olmuştur. Yani bu kavramlar, beşeriyetten adalet sıfatının silindiği anda zuhur eder. Başka bir deyimle adaletin olmadığı cemiyetlerde bu kavramlar kol gezer.
Hatta Kur'ân-ı Kerim'de “Allah'ın yolundan men etmek,”[131] “Adam öldürmek,”[132] “Hırsızlık etmek, [133] “Erkeklere yaklaşmak, yol kesmek, rnünker işlemek, [134] “Yetim malı yemek, [135] Suçludan başkasını cezalandırmak; namusa hainlik etmek, Allah'a iftira etmek, cürüm, suç ve günah işlemek; fesada engel olmamak, servetle azıtıp günah işlemek, Allah'ın indirdikleriyle hükmetmemek, hakka tecavüz etmek, kafirleri sevmek, [136] şirk koşmak gibi zulüm sayılan ve zulüm olarak nitelenen bütün davranışlar adaletin ortadan kalkmasıyla zuhur edip, tekamül gösterir. Zulmün yaygın olduğu beşerî münasebetlerde ise hiç bir “denge” den söz etmek mümkün değildir.
Müşahhas âlemde “dengeler” alt üst olduğu zaman madde, istikrarsızlığın kucağına düşüyor. Dengesi bozulan bir cisim hemen yeni bir denge konumu arayıp duruyor. Bu hali bulunca da bir can taşımamasına, ağızsız dilsiz ve şuursuz olmasına rağmen madde, âdeta rahata, huzura ve sükuna kavuşuyor.
İşte insan da kurduğu içtimaî sistemlerde adaleti kaybettiği zaman, Kur'ân'da zulüm sayılan dengesizlikleri yaşıyor, huzuru kaçıyor. Ancak adaletle sükunet bulabiliyor.
Kâinattaki her zerre Yüce Mevlâ'nın adalet prensiplerini arayıp duruyor. Bu prensiplere kavuştuğu an kendi cüzleri arasında bir barış, bir istikrar haline ulaşıp, sükun denen mutluluk halini yaşıyor.
İnsanın dışındaki bütün varlıklar bu hali yasarken, her şey kendi feleğinde ilahî fermana baş eğip yüzerken insan, daha çok sosyal ve psikolojik hayatında, dengesizliğin, fesadın ve zulmün acımasız pençesinde kıvranıp duruyor.
İşte Kur'ân'daki denge kavramları, insana Âlemlerin Rabbı'ndan uzatılan bir ip, bir kurtuluş çaresidir. Bu kavramları hayatına tatbik edip, bu kavramların yansıttığı huylarla ahlâklanan insan itmi'nana kavuşmuş ve zulmü kovmuş insandır.
Adaletin maksadı, hem fert ve hem de cemiyet hayatından fesadı, taşkınlığı uzaklaştırmak; kargaşa ve kaosu yok etmeye yöneliktir. Mademki adalet evrendeki bütün varlıkların temel yasasıdır, o halde insan da diğer varlıklar gibi bu yasaya uymak ve bu yasayı hayatına hakim kılmak mecburiyetindedir.
Âlemlerdeki birliğin yaşaması; intizamsızlığın ölümü ve tenaasubun ikamesi için adalet elzemdir. Maddede cüzleri, beşerî ünitelerde de fertleri barıştırıp kaynaştıran biricik rabıta unsuru adalettir.
Adalet, Allah'ın uçsuz bucaksız mülkünü korumak ve O'nun kusursuz nizamını insaniyet âleminde de te'sis etmek için elzemdir. Başka bir yönüyle de adalet, ebedî hayatın meyvelerini devşirmek, ilahînzaya erişmek ve bu vesileyle de insanı ebedileştirmek için Allah'a yaklaşmanın bir vesilesi, ibadet manzumelerinin temelidir.
İslâm'da beşerî münasebetlerin temeli adalettir. Bu hususta bütün insanlar eşittir. Kişinin amelerinin mükafat, ya da mücazat cinsinden hükme bağlanması davranışlarına bağlıdır. Bu husus adalet ölçüleri içerisinde olur. Bu adalet mekanizması içinde hayır işleyen hayır, şer işleyen şer görür. Demek ki bir noktada İslâm adaleti bütün insanlığı ihtiva edecek genişliğe ulaşmaktadır.
Bu noktada İslâm adaletinin dairesine girmek hususunda bütün insanlar birdir.[137]
Adalet insanların bütün haklarına saygı gösterme, herkese layık olduğu ve hak ettiği haklarını verme anlamında, toplumun ahlâkî, hukukî ve fikrî değerlerindendir. Bunun için adalet insan cemiyetlerinin temel dayanağı, huzur hali ve dengesidir. Adalet bu yüzden mülkün temeli sayılmıştır.
Adalet ayrıca beşerî toplulukların ve fertlerin birbirlerine karşı yapmış oldukları haksızlıkları düzeltmeye çalışan bir müessese olarak da toplum hayatına yerleşmiş bulunmaktadır. Hakk, hakkaniyet, töre, nesafet, vicdan, alicenaplık, insaflılık, insaniyet gibi doğrudan insanî münasebetleri yakından alakadar eden kelimelerle eş anlamda kullanılmıştır.[138]
Ayrıca çok adaletli manasına gelen “el-Adl” kelimesi Yüce Rabbımız’ın güzel isimleri arasında da yer almaktadır. O halde Yüce Allah, bu isminin gereği her şeyi adaletle, mu'tedü ve dengeli yaratmaktadır. [139] Bizden de dengeli muameleler yapmamızı istemektedir.
Nitekim “Muhakkak Allah Adaleti emreder.”[140] Mealindeki âyet, buna işaret etmektedir.
Kur'ân bir ümmeti oluşturmak ve o ümmete ait içtimaî nizamı te'sis etmeyi amaçlamaktadır. Bir dünya inşa etmek istemektedir. Allah'ın Adaletini beşeriyete hakim kılmayı arzulamaktadır. Kur’ân’ın çağrısı âlemşümul bir insanlık davasıdır. Cins, ırk ve kabile taassubunun Kur'ân'î bir nizam içerisinde hayat bulması mümkün değildir. Kur'ân'ın tanıyıp kuvvetlendirmek istediği tek bağ, inanç bağıdır. Kavmiyet bağının yerini iman almıştır.[141] Bu yüzdendir ki inanç bağlan zayıflayan cemiyet ve fertlerde ırk ön plana çıkmış ve bu eksenli doktrinler yazılıp, ideolojiler zuhur etmiştir. Hatta bu esasa dayalı devletler ve birlikler bile kurulmuştur. Neticede insanî-bağların temeli adalet olmaktan uzaklaştığı için bu temel sarsılmış ve beşeriyet, dünya coğrafyası üzerindeki siyasî ve buna bağlı olarak da diğer dengelerini kaybetmiştir. Bu konu Ümmet-i Vasat mevzuunda daha geniş biçimde ele alınacaktır.
Yani bu bilgilere bağlı olarak demek istiyoruz ki adalet, ihsan ve iman esasına dayalı insanî yardımlaşma, şümulünü kaybederek daha dar mekan ve cemiyetlerde bir tarafgirlik anlayışı içerisinde cereyan etmiş, zulüm doğmuştur.
Neticede adalet ve ihsan ya hiç icra edilmemiş, ya da nefsanî standartlara göre icra edilmiştir. Adalet, böylece hayatını yitirdiken sonra, fuhşiyat, münkerat, cimrilik, haset ve zulüm yaşama fırsatı bulmuştur. Bununla zulmün men edilemediği cemiyetlerde ve bu cemiyetlerin fertlerinde huzursuzluk baş göstermiştir. Adaletin egemen olmadığı cemiyet fertlerinde ne kalbi ve ne de zahirî bir sükun görmek mümkün olmuştur. Kısacası ortaya, sayılabilecek içtimaî dengesizliklerin hepsi çıkmıştır. İktisadî, siyasî, psikolojik ve ahlâkî dengesizlikler gibi...
Yukanda zikredilen âyetteki adalet, beşerî sistemlerin canı demek olan kist, muvazene, yani denge manalarını taşımakla beraber, en önemli manasını İbn Abbas’ın: “Adalet Allah'tan başka ilah olmadığına şahitlik etmektir.” şeklindeki yorumunda bulmuştur.[142]
Şüphe götürmez bir gerçektir ki her hakkın başı, Cenabı Hakk’ın uluhiyyet hakkıdır.[143] Yerlerin ve göklerin dengesi ancak, hakların tanınması ve sahibine verilmesiyle kurulabilir. Uluhiyyet hakkının yegane sahibi de Yüce Allah (c.c) olduğuna göre bu hakla kullar ancak Allah'a teslim ederek âlemlerin dengesini muhafaza “edebilirler.
Bu itibarla Allah'ın hakkını tasdik ve kabul, âlemleri ayakta tutan adaletin ikamesi yolunda ilk ve en zaruri bir adım sayılır. Durumun böyle olduğunu “Onların Allah'a evlat isnat etmelerinden ötürü neredeyse gökler parçalanacaktı,”[144] yani bu sözden ötürü neredeyse göklerin dengesi bozulacaktı şeklinde yorumlanması mümkün olabilen âyet-i kerime meali tasdik eder mahiyettedir. Çünkü Allah'a evlat isnadı O'nun uluhiyyet haklarına bir dil uzatma ve çiğneme anlamındadır.
Büyük karmaşa diye tanımlayabileceğimiz kaos kavramını dengeye davet eden tek prensip birlik prensibidir. Sevk ve idarede birlik prensibi olmazsa âlemler fesat olur. Evrenin bütün cüzleri derin ve sonsuz bir Tercddüt yaşar. “Âlemlerde eğer iki ilah olsa, âlemlerin idaresinde dengeyi hayâl etmek bile imkânsız hale gelir. Âlemler dağılır gider.”[145] Dolayısıyla evreni kaosun pençesinden kurtaran tek prensip tevhittir. Tevhit ise en büyük adalettir. Çünkü adaletin haklara saygı anlamı göz önüne alınırsa, uluhiyyet hakkının Allah'a ait olduğunun ikrarı, bir hakkı ehline teslim etmek demek olacağından tevhit inana da en büyük adalet sayılacaktır.
Bu itibarla ilahlık hakkının birincisi vahdaniyettir[146] diyoruz. İşte bu yüzdendir ki adaletin ikamesi için âlemlerde bütün cüzler, bütün parçacıklar, atomlar, moleküller; yıldızlar, galaksiler, bitki, hayvan, cin ve insan, önce Allah'ın hakkını Alah'a teslim etmek zorundadır.
Cüzler arasında denge her parçacığın hakkını kendisine teslim etmekle kurulur. Çünkü “adi” her şeyi yerli yerine koymaktır. Başka bir ifadeyle bu kelime, cevr ve cefanın zıddıdır. Adalet: İnsaf, hakkaniyet ve istikâmet kavramlarını içine alan bir dekleştirme ameliyesidir ki, terazinin dili gibi ifrat ile tefrit arsında, bir birlik noktası ve istikâmet olarak iki tarafı da denkleştiren bir denklem ifade eder. İşte bu sebebten ötürüdür ki adalet ve adalet ilkelerine mîzân, yani terazi de denilmiştir. Adalet âlemlerin intizamı ve dengesidir.[147]
Bütün fazilet, aşırılıklar arasmda orta bir nokta bulmak ve o noktayı koruyup, o noktada hareket etmektir. Adli ve hissi kuvvetlerin bütün üstünlükleri de, adalet kelimesinde toplanmıştır. Bu yüzdendir ki cömertlik israf ve cimrilik arasında; kahramanlık, korkaklık ve barbarlık arasındaki dengeli hallerin ifadesi[148] olmuştur.
Yüce Rabbimiz'ın Sevgili Rasülü de bu yüzden, bütün dengeli halleri yüce şahsına toplamış, adalet ile emredip, adaletle muamele yapmıştır. Çünkü ona nasihat eden, onu terbiye ve irşat eden Yüce Rabbimizden başkası değildir. Yüce Allah (c.c.) O'na: “Ben Allah'ın kitabına inandım ve aranızda adaleti gerçekleştirmekle emrolundum.”[149] Demesini emir buyurmaktadır.
Bu mealdeki âyet-i kerimeden de anlaşılıyor ki dini doğrultmanın en mühim yollarmden birisi, zulüm hükümlerini kaldırıp adalet yapmaktır. Bu da önce Allah'ı bir bilip, dine dosdoğru sarılmak [150] adaleti sağlamak, haklan kusursuz ve eksiksiz belirlemeye yardım edecek olan Allah'ın Kitabı'na inanmak ve onu uygulamakla gerçekleşir.
Allah'ın Rasul'ü, bana bir mesele getirdiğinizde Allah (cc) bana, O' nun emrettiği şeyle hüküm vermem gerektiğini emretmektedir,[151] buyuruyor.
İşte bunun gibi ilahî bir emre uyulması, cemiyetlerde gölgesiz bir adalet inşa edecektir. Çünkü Allah'ın kitabında her mahlukun hakkı en doğru biçimde belirlenmiştir. O'nun kitabındaki ölçülerde kusur ve yetersizlik var gibi bir vehme kapılmak, kişide ancak Allah fikrinin gelişmemişliğiyle yorumlanabilir.
Allah'ın Rasul'ü, insanlar arasında ilahîferrnâna boyun eğerek adaleti icra etmiş ve insan kopluluklan arasında her türlü dengeyi sağlamıştır. Bu yüzdendir ki Asr-ı Saadetteki insanlık, tarihinin mecrası içerisinde dengeli bir toplum yapısına gösterilebilen yegâne örnek olmuştur.
Adalet kavramı, Kur'ân-ı Kerim'de daha çok beşerî münasebetlerin te'sisi için esas kabul edümişitir. Çünkü adalet insanlığın kurduğu her birim ve ünitede fesadı yok eden tek dayanaktır. Eğer bir cemiyette huzursuzluk, gıybet, haset ve dedikodu baş göstermişse o tomlumun temeli olan adalet, yavaş yavaş yara alıyor demektir.
Ancak ne var ki Kur'ân'da sözü geçen sayısız âlemlerden biri olan insanlık âleminin de diğer âlemler gibi huzur ve dengeye ihtiyacı vardır. Feza boşluğunda dengesini bulmuş bir galaksi gibi beşeriyet de sükun ve istikrar haline kavuşmak zorundadır.
İşte ademoğlunun bu âlemdeki görevlerinden biri de önce kendi ferdî nizamını Kur'ânî bir istikâmette yürüyerek gerçekleştirmek, sonra da kendi kalbinde ve davranışlarında kurduğu bu dengeyi, aile ve daha sonra da cemiyet hayatına yaymak zorundadır. Aksi takdirde beşeriyet âleminin dengesi yine insanın kendinden doğan zulmüyle sarsılır ve çökme tehlikesi ile karşı karşıya kalır.
Cemiyetin dengeli yapısını ise aile oluşturur. Yani insanlık âleminin dengesini, aile denen çekirdek nizam korumaktadır. Cüzler ıslah edilmeden bütünün selâmeti düşünülemez. Fertler ise toplumun parçalanamayan en küçük parçaları, yani atomlarıdır. Beşeriyet ünitesinin çekirdeğinde insan realitesi yatmaktadır. İnsan ise ancak erkek ve dişi iki unsur ile birlikte düşünülebilir. Bu iki unsur ailenin çekirdeğini oluşturur. İşte ailenin bu temel iki unsuru çeşitli yönlerden birbirlerini bütünlemekte ve hatta ayarlamaktadırlar. Meselâ hissiyatı ağır basan kadının bu ruhî cephesini erkeğin akılcılığının dengelenmesi veya ayarlanması gibi... Bu tür misâlleri çoğaltmak mümkündür. Çocukların terbiyesinde de annenin şefkati, babanın otoritesi ile dengelenir. Bu yüzden evlilik ile başlayan aile hayatı adil temellere oturtulursa cemiyetler de istikrarlı olacak demektir. İnsan eğer bir veya birden fazla hanımla bir aile yuvası kurmak istiyorsa burada da hukukun üstünlüğüne riâyet ederek adaleti te'sis etmek zorundadır. Ancak bu yolla dengeli fertler, aileler ve çocuklar yetişebilir. İşte bu yüzden Cenabı Hakk, aile hayatının denge ve huzurunu korumak için yine adaleti emrederek ederek “Beğendiğiniz (ve size helal olan) kadınlardan ikişer, üçer, dörder alın. Haksızlık yapmaktan korkarsanız bir tane alın. Yahut da sahip olduğunuz cariyelerle yetinin. Bu, adaletten ayrılmamanız için en uygundur.” [152] âyet-i kerime mealindeki nasihatlere dikkatimizi çekmek ve böyle amel etmemizi istemektedir.
İnsanlığın tecrübeleri de göstermektedir ki bozulma ve infisah hadisesi parçalardan başlayarak yayılma özelliği göstermektedir. Aile hayatındaki adaletsizlik de önce aile fertlerinin vicdanım yaralayacaktır. Bu durum ailenin huzurunu bozacak ve anne-babanın ayrılmasına yol açacaktır. Anne ve babanın ayrılığından ötürü körpe yavrular sevgiye aç ve muhtaç kalacaklar ve şefkatsiz yetişeceklerdir. Anne ve babanın sevgisine doymamış çocuklar, derin bir pisikolojik dengesizliğin kucağına itilecekler. Böylelikle cemiyete sevgiden mahrum olduğu için hırçın, saldırgan ve çeşitli buhranlar yaşayan fertler imal edilecek ve bu tiplerin çoğu ailelerinden biriktirdikleri huzursuzluğu içtimaî hayata taşıyacaklar ve sonuçta yine beşerî bir ünite olan toplumun dengesi tehlikeye düşecektir. Hülâsa beşeriyet, çeşitli alakalar içerisinde yaşadığı evrende hem kendi nefsiyle hem aile hayatı içerisinde hem cemiyette ve hem de canlı cansız varlıklar karşısında dengeli münasebetler kurmak zorundadır. İlişkiler kurduğu her varlığın hakkım tanımak ve saygı göstermekle mükelleftir insan. O eğer bu hakları bilir, korur, gözetir ve ehline verir, haklara tecavüz etmezse beşerî dünya, sükunete kavuşur, Bu sükunet hali ise insanlığını denge halinden başka bir şey değildir. Bu halin tahakkuku ise, haklann adil bir terazi ile tartılıp belirlenmesi ve sahibine verilmesi ile mümkündür. [153]
3. Adalet, Yargı Ve Sosyal Denge
Adalete en fazla muhtaç olduğumuz noktalardan birisi de insanlar arasında hükmederken adil olmaktır. İnsan başkalarını değerlendirirken, iyi ya da kötü derken ve başkalarına tanıtırken de hüküm vermekten hali olamaz. Demek ki insan bu muameleler esnasmda bir nevi yargıç durumundadır. Kişi olaylar karşısında da hakimlikten yine kendini alamıyor. Olaylan da iyi veya kötü olarak değerlendiryor. İşte insanların bu davranışlarını da denetleyip, yönlendirmek, onları irşat edip doğruyu yapmaya yönlendirmek için Yüce Rabbımız, “Allah, (c.c.) mutlaka sizden emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi ister. Allah (cc), size ne güzel öğütler veriyor. Allah her şeyi işitici ve görücüdür” [154] buyurmaktadır.
Bu âyet-i kerime mealinde “emanetleri ehline veriniz” hitabı daha çok idari görevleri ihtiva etmekle beraber, hem bütün mükellefiyetleri ve hemde bütün emanetleri ihtiva edici bir mahiyet taşımaktadır kanaatindeyiz.
Buna göre bu âyette geçen “emanet'i, hem Cenabı Hakk'ın insanlara teklif ettiği iman ve ameller ve hem de dünyevi işlerde kulların almak üzere birbirlerine teslim ettikleri her şeydir, şeklinde yorumlamamız sanırım akli ilkelerden uzak bir te'vil değildir.
Bu itibarla “emanetleri ehline veriniz.” fermanı, evrensel dengelerin tümünü korumaya yöneliktir kanaatini taşıyabiliriz. Çünkü Peygamber Efendimiz: “işler ehline verilmediği zaman kıyameti bekle” [155] buyurmaktadır. Bu durumda emaneti ehline vermek ameliyesi, adaletin de temeli olmak gibi bir mahiyet kazanmış oluyor.
Bu temayülümüzün gerçekle alakası kesindir. Çünkü bir misâl vermek gerekirse devlet idaresi, ehil olmayan pısırık, beceriksiz, korkak, nevasının peşine düşmüş, dünyaya tamahkar ve merhametsiz kişilere tevdi edildiği zaman, başlıbaşırıa siyasî, hukuki, beşerî, coğrafi, iktisadî ve ekonomik ünitelerin dengeli bir sentezi ve fonksiyonu olmak bakımından denge ifade eden devlet kavramının muvazenesinin bozulduğuna şahit olmaktayız. Devletin ehliyetsiz ellerde parçalanışı da bir nevi kıyamettir. Çünkü yani devletin ölümü, dağılıp yok oluşu, çeşitli dengesizliğe sürüklenişi demektir. Her varlık ve sistem için bir küçük, bir de büyük kıyamet fikri, spekülasyon olmaktan samnm uzak mütala edilir...
Devleti oluşturan saydığımız bu unsurların arasındaki haklar da bir emanettir. Bu emanetler layık olduğu mevkilere koyulup, ehil kimselere verilmediği takdirde devlet organları da birbirleriyle çatışıyor ve ihtilaller, isyanlar, darbeler ve daha birçok huzursuzlluklar yaşanıyor. Hülâsa devleti meydana getiren cüzler birbirleriyle çatışmak zorunda kalıyor.
Devlet idaresi gibi bir emanet ehline verilmezse, beşeriyetin kurduğu devlet gibi kapsamlı bir ünitenin dengeli ve mutabakat halinde işlemesini nasıl hayâl edebiliriz.?
Asrı Saadette bu dengeye de örnek bulmamız mümkündür...
Bu devlette emanetler ehline verilerek öyle hassas bir intizam kurulmuş ki ne fert devlete, ne devlet ferde mağlup edilmiş; ne siyaset insanları batıl ile idare etmiş, ne de insanlar batıla boyun eğmiş; ne zengin ve güçlüler fakirleri sömürmüş ve ne de fakirler zenginlere hasetçi dişlerini bileyedurmuşlardır.
Devlet idaresinde dengenin bozulması, adaletin bozulmasıyla, adaletin bozulması da bu kavramı ikame eden emanet, ölçüler ve hukuk gibi unsurların hiçe sayılmasıyla mümkün olmaktadır. İ'tidalin bozulması bazen de ferdîn devlete veya devletin ferde boğdurulmasıyla tahakkuk ediyor.[156]
İşte Kur'ân bu noktada hukukun üstünlüğü ilkesini devlet denen ünitenin ağırlık merkeszine yerleştirmek gibi bir yol takip ederek onun dengesini korumamızı istemektedir.
Aynca adalet fikrinin en büyük düşmanlarından birisi de “hevadır.” İnsanda Allah'a baş kaldıran, O'nun nizamını tanımayan arzulardır. Çünkü “hevanın” bir istek sınırı yoktur. O, her zaman bencildir. “Heva” hukuk ve hukukun üstünlüğü ilkesini tanımaz. Her hak benim olsun, her ölçü bana uyup, beni tanısın ister. Bu yüzden “hevaya” tabi olarak bir insanlık nizamı kurmak mümkün değildir. Revanın “hak” namına bir dayanağı ve burhanı yoktur. O, ortaya attığı tezleri: “ben böyle istediğim için bu böyle olmalıdır.” şeklinde asılsız ve nefsanî naslarla müdafa etmeye çalışır.
Böyle bir anlayışla içtimaî dengeler sağlanamayacağı için Cenabı Hakk: “Ey iman edenler; adaleti titizlikle ayakta tutun, kendiniz, ana babanız, akrabanız aleyhinde de olsa Allah için şahitlik eden kimseler olunuz. (Haklarında şahitlik ettikleriniz) zengin olsunlar, fakir olsunlar, Allah onlara sizden daha yakındır. Hislerinize (hevaya) uyup adaletten sapmayın, (şahitliği) eğer bükerseniz (doğru şahitlik etmez) yahut şahitlik etmekten kaçınırsanız, (biliniz ki) Allah yaptıklarınızdan haberdardır.”[157]
Bu mealdeki âyet-i kerimede de adalet prensipleri, denge unsurları sayılmaktadır. Suç, içtimaî ve ferdî bir vak'adır ve çoğu zaman kaçınılması da mümkün olmuyor. İçtimai dengelerin bozulmaması için suç işleme hadisesinin yayılma göstermemesi lazımdır. Suç işleme olaylarının yayılmaması için de adalet vasfını haiz kanunların yaşaması gerekmektedir. Kanunlar da cezaî müeyyidelerle korunur ve yaşatılır. İşte bu yüzdendir ki ceza, kanunların kanı, canı ve gıdasıdır. Kanunlar cezayla te’min edilirler.
Kanunlar ise toplumda beşerî dengeleri kurmak ve sürekli kılmak için koyulur. İşte her birliği tehdit eden fesat gibi unsurlar var olduğu gibi, bu kanunları tehdit eden amiller de suçlardır. Suçlan da ya fertler tek tek, ya da topluluklar işler Yalnız suç işleyenleri cezalandırmak için de suçlulan doğru ve şaşmaz bir biçimde tesbit etmek gerekir. Bunun için de mahkemeler şarttır. Mahkemelerin isabetli kararlar verebilmesi için de doğru ve adil şahitlere ihtiyaç duyulmaktadır. Bu itibarla doğru şahitlik her şeyden önce gerçek suçluyu belirleyecektir.
Bundan sonra iş, cezayı uygulamaya geliyor ki bu da icra edildiği zaman cemiyeti yaşatan kanunların hayatı kurtarılmış olacak ve cemiyet huzur içinde hayatına devam edecektir.
Yalan yere şahitlik ise gerçek suçluları gizlemek, bunun yanısıra masum insanları suçlu gibi göstermek vahşetini doğuracaktır. Sonra da bu şahitler toplumun sinesinde birer yara olarak yaşayacaklarıdır. Bundan böyle de suçlara karşı caydırma, korkutup tehdit edici bir güç bulunamayacak ve suçlar yayılma istidadı kazanacaktır. Sonuçta toplum yargı yönünden dengesini kaybedip kaosa sürüklenecek, insan hakları teminatsız kalacaktır.
Şimdi düşünelim, Bu kaosun yaşandığı cemiyetlerde sosyal, siyasal, hukukî ve adlî müesseseler nasıl dengeli çalışabilir? Böyle bir toplumda ne gibi hakların güvencesinden söz edebiliriz.
Evreni kaostan kurtaran ve onlar için hayat hususiyeti taşıyan “mîzân”ı koyan Yüce Allah, rahmeti gereği beşeriyet âlemini de kargaşanın pençesinden kurtarmak için insanlığa hayatî dengeler vadeden “Ey iman edenler Allah için hakkı ayakta tutun, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adil davranmamaya itmesin, adaletli olun. Bu Allah korkusuna daha yakın bir davranıştır. Allah'a isyandan sakının Allah yaptıklarınızı hakkıyla bilmektedir.”[158] mealindeki mesajını göndermiştir.
Ayrıca bu âyette Allah korkusu da, adaleti ikame için bir şart olarak zikredilmiş olmaktadır. Adalet, Allah korkusuna çok yakın bir hal, ancak takvanın ta kendisi değildir.[159]
Allah tararından sevilmeyen bir davranış olmasına rağmen, mü’minler de birbiriyle savaşabilir. Eğer mü’minlerin kurmuş olduğu cemiyette adalet zedelenmişse, bu kavga kaçınılmaz ve belki de elzem bile olabilir. İşte bu iki topluluğun kaybetmiş olduğu barış yine ancak adaletle geri gelebilir.
0 halde üçüncü mü’min topluluk “Eğer mü’minlerden iki topluluk bir birleriyle vuruşurlarsa aralarını düzeltin. Şayet biri ötekine saldırırsa Allah'ın buyruğuna dönünceye kadar saldıran tarafla savaşın. Eğer dönerse aralarını adaletle düzeltin ve (her işte) adaletli davranın. Şüphesiz ki Allah adil davrananları sever.”[160] Mealindeki âyetin emirlerine uyarak bu iki mü’min topluluk arasındaki barışı, adaletle sağlamak zorundadır.
Bir söz düşünün ki yayıldığı, bir ağızdan başka bir kulağa gittiği zaman kişilerin arasını bozar ve birbirini sevenleri dargın hale getirir, kalpleri kırar ve hatta daha ilerisi Yüce Allah'ı gadaplandınr. Neticede imana da küfre de bir söz Tercüman olmaz mı? Bu yüzden söylenen sözlerin de insanlık âleminin dengelerini kurduğunu ve bozduğunu söylemek mümkündür.
Bu itibarla söz söylerken de adaleti gözetmek zorundayız. Bu yüzden Yüce Hak, “Konuştuğunuz zaman, adaleti gözetin.”[161] buyurmaktadır.
Ve yine “Rüşt çağına erişinceye kadar yetimin malına sadece en iyi tutumla yaklaşırı, ölçüyü ve tartıyı adaletle yapın.”[162] Mealindeki âyet-i kerimede bir çok denge prensipleri saklıdır. Önce sosyal bir anarşiye meydan verecek olan, zayıf ve yetimlere yapılmış veya yapılması muhtemel haksız muameleler yasaklanıyor. Bu yüzden zayıfların korunduğu bir sistemde zengin ve fakir arasında bir minnettarlık duygusu, bir mutabakat ve barış hakimdir. Bu sebepten ötürü böyle bir toplum sükunet içerisindedir.
Ayrıca “Biz ancak herkese gücünün yettiği kadar yükleriz.” [163] Buyuran Yüce Hakk daha önemli bir dengeye işaret etmektedir ki bu da ilahîemir ve yasakların kişinin gücüyle olan dengesidir. Eğer insana gücü üzerinde emir ve yasaklar konulsa bu, kişiyi ister istemez emirleri terke, yasakları da işlemeye zorlar. Bunun tabiî bir neticesi olarak da ilahîemirler hayatta yürürlük kazanamaz. Yürümeyen kanunlardan cemiyet nasıl bir fayda bekleyebilir?
Sonra yine bir çok âyetlerde ölçü ve tartılara değinilmiştir ki insanlar ölçü ve tartıyla hakları ve payları belirlerler. Hakların ve payların adilane dağıtımının toplum dengesini sağladığına ise geçen konularda değinmiştik.
Demek ki hayatın her kıpırdanışmda ve âlemlerin bütün cüzleri arasında bir tenasüp, bir muvafakat ve bir mutabakat olması gerekiyor. Zahir, batın; soyut, somut; canlı, cansız; insan, cin ve melek her şey adalet prensiplerine uymak zorundadır.
“Rabbın sözü doğruluk ve adalet bakımından tamamlanmıştır. O'nun sözlerini değiştirecek kimse yoktur. O, işitendir, bilendir.”[164]
Hülâsa denge sükûnet, istikrar ve huzur demektir. Bizi bu hükme dengenin fiziksel tanımı getirmektedir. Devlet ise beşeriyetin, sosyal, siyasî, beşerî, hukukî, iktisadî ve coğrafî bir bütünlüğü, dengeli bir uyumu demektir. Kurâ'nî bir irşadın arkasından yürüyen insanlar yargıda, suçlan belirlemede ve cezalandırmada; hukukun üstünlüğünü gözetmede, şahitlik ve hükümlerde söz söylemede; zayıflara, yetimlere ve düşkünlere arka çıkmada, vatandaşa yüklenen vatandaşlık görevlerinde, ölçü ve tartılarda, ortak malların paylaştırılmasında adaleti gözetir, devleti ve onun temeli olan yargıyı bu mefhum üzerine oturturlarsa insanlık ailesi, denge, istikrar, huzur ve sükunet içerisinde yaşayarak, kulluk görevini yapıp sonsuz saadetin meyvelerini dünyada salih ameller işlemek vasıtasıyla devşirecekler demektir.
Adaletle bölüştürülmüş bir pay, nasip anlamına geldiği gibi kıstas şeklinde mîzân, terazi, adil terazi, teraziyle tartarken adaletli olmak gibi manalar da taşımaktadır. Canâbı Hakk’ın, “Doğru terazilerle tartınız.” mealindeki âyetinde geçen “kıstas” kelimesinin “mîzân” anlamında olduğu açıktır.
Adalet kavramı, “Bilakis onlar şirk koşan bir kavimdir.”[165] mealindeki âyette Allah'a denk, ortak, şirk koşmak manalarına çekildiği gibi “kist” kelimesi de “Şirk koşanlara gelince onlar cehennemin odunu oldular.”[166] Mealindeki âyette denk, ortak ve şirk koşucular [167] anlamında kullanılmıştır. Âyetteki “Kasidun” kelimesinin, Ferra “kafirler olduğunu söylüyor. [168] Kelime, bu manada da denk koşucular, ortak koşucular, şirk koşucular anlamından uzak değildir. Çünkü kafirlerin temel özelliklerinden biri ortak koşmaktır. [169]
Kist
Sözlük anlamıyla, yani temel anlamıyla adalet kelimesiyle aynı anlamda olan bu kelime, Cenabı Hakk'ın sıfatlarından birini de ifade etmektedir.
Allah (cc)'ın güzel isimlerinden olan “el-Muksit” kelimesi de adil anlamındadır. Birisi adil olduğu zaman ona “Muksit” derler, [170] denmekte. Bu yüzden Cenabı Hakk bu sıfatıyla yine adildir. Âlemlerdeki her varlığın hakkını tayin eder ve verir anlamındadır.
Gazalî ise bu kelimenin, zalimden mazlumun hakkını alan [171] anlamına geldiğini söylemektedir demektir ki bu da adaletle muamele etmek, yaratıklar arasında haklan bir ölçüye göre dengelemek muamelesidir. K-S-T maddesinden çeşitli çekimlere girmiş olan bu kelime de, adalet kelimesi ile aşağı yukarı eş anlamdadır.
“Sulu maddeler için kullanılan bir Arap ölçüsü olup tahminen 1/2 litre hacminde, İslâmiyetin ilk zamanlarındaki bir hacim ölçüsü olan kist, galiba daha önceki devirlere nazaran çok daha yaygın bir şekilde kullanılmaktaydı.[172] Kur'ân'da da “Kıstas” şeklinde kullanılmasının bu manayı ifade ettiği gözden kaçmamaktadır.
Her ne olursa olsun kelimeler ve kavramlar taşıdıkları anlamı, yani sözü söyleyenin maksadındaki manayı, bulundukları bağlamda, yani cümle içerisinde daha açık ve net bir şekilde hissettirirler. Bu yüzden bu kavramı âyetler içerisinde incelemek daha isabetli olur düşüncesindeyiz.
Yüce Rabbımız bu kelimeyle de “adaleti” emrediyor. Muksitleri övüyor “Kendi şehadetine melekleri ve ilim sahiplerini de katarak; melekler ve ilim sahipleri de “kıstı”, yani adaleti ayakta tutarak Allah'tan başka ilah olmadığına şahitlik ettiler.”[173] buyuruyor.
Bu âyet-i kerime mealinde de adaletin temelinde, Allah'ın uluhiyyet haklarının tanınması yattığı açıkça ortaya çıkıyor. Çünkü Adalet, hukukun tanınması ve ehline verilmesiyle tahakkuk eder.
Yine bu âyette geçen “bil kist”, yani adaleti ikame ederek kelimesinde dini, şeriatı, mükevvenatı ve tabiatı,[174] çevremizde; insanlar arasında, canlı ve cansız varlıklar arasında, her zerrenin hakkını her zerreye; eşyanın hakkını eşyaya, kulun hakkını kula, Allah (cc)’ın hakkını da Allah'a vererek, yani zerreden kürreye, her şeydeki eşsiz bir denge prensibim görerek Allah'tan başka ilah olmadığına şahitlik ettiler manası gizlidir.
Allah (c.c)'ın “kıst'ı sözü, yani “adaleti” ayakta tutarak sözü, itikadı konularda adileti, Allah'ı bilmeyi, yani ne O'nu inkâr etmeyi ne ele ortak koşmayı, ibadet ve amellerde i'tidali, beden ve ruh kuvvetleri arasındaki “dengeyi gözeTerck [175] demektir ki bütün bu kıstasları göz önünde tutarak, Allah'tan başka ilah olamadığına, hem Allah (c.c), hem melekler ve hem de yukarıda sayılan vasıfları taşıyan ilim sahipleri şahitlik ettiler.
“Bu sıfat, yani adalet, uluhiyyetin ayrılmaz bir parçasıdır. Burada surenin baştarafmda geçen ve Allah'tan başka ilah yok, ancak O, hay ve kayyumdur.” [176] mealindeki âyetteki hükmün izahı yapılmaktadır.
Bu ise hay ve kayyum olan Allah'ın hükümranlığının adaletle olduğunu vurgulamaktadır.
Allah âlemleri bir sistem ve dengede tutuyor. Hem de eşsiz bir muvazenede... Bu büyük işi Allah (cc) adalet ve kâinata koyduğu denge prensipleri ile koruyor. [177] Bu âyet-i kerime mealinde “Kaimen bilkıst” ile adaleti ayakta tutarak, adaleti ikame edip, yerine getirerek, anlamı kast edilmiştir. Nitekim filan işleri idare eder, onları dosdoğru yürütüp yönetir, [178] denilir.
Belki bu adaletten dünya ile ilgili olanlar ve din ile ilgili olanlar vardır. Dünya ile ilgili olanlar hususunda önce Yüce Allah'ın insan uzuvlarını nasıl dengeli ve tenasüp halinde yarattığını düşünmek gerekir. Allah (cc), her türlü yaratmasında adil olduğu gibi, bu yaratmasında da adildir. Sonra insanların güzel, çirkin, zengin, fakir; sıhhatli, hasta; uzun ve kısa ömürlü olmaları da [179] çok ince adalet prensiplerinin bir gereği olmaktan hali değildir. İnsanların lezzet ve elemler bakımından farklı farklı oluşları da yine öyle... Bütün bunlar Allah'ın adaleti, hikmeti ve doğru işi neticesidir.
Yine maddelerin ve feleklerin yaratılışlanndaki intizam da bir hikmet ve isabettir.
Din ile ilgili adalet hususunda insanların ilim ve cehalet; zeâdır ve aptallılc; hidâyet ve azgınlık bakımından farklı oluşları da ilahî adaletin hassas bir tecellisidir.[180]
Razî'nin bu telakkilerine şu açıklamaları getirmekte fayda mülahaza etmekteyiz. Denge ve adalet dediğimiz zaman insan zihninde umumiyetle müşahhas bir eşitlik ve denklik kavramı canlanıyor. Yani geometrik, keyfi değil de aritmetiksel bir denklik... Halbuki bu anlayış fevkalâde yanlıştır ve adalet kavramını hatalı anlamamıza neden olur.
Eğer insan uzuvları, somut bir mukayese ile karşılaştırılır da sağ el, sol ele eşit değildir; serçe parmak da başparmaktan küçüktür, şeklinde bir yorumla hareket edilirse adalet kavramının hakikati, anlaşılmaktan uzak kalır.
İnsan elbette ki hacim bakımından file ve aslana eşit değildir. Böyle düşünerek evrendeki bütün cüzleri eşitlemeğe kalkarsak, ortaya monotonluk ve tek düzelik gibi çok garib ve sıkıcı bir âlem zuhur eder.
İşte bu itibarla zengini fakirle, hastayı sıhhatliyle, güzeli çirkinle karşılatırmak bizi adalet mefhumunu kavrama yoluna götürmez diyoruz.
Bu yüzden biz, adalet kavramını idrak edebilmemiz için varlıkları yaratılış maksatlanyla, statüleri, işleri ve hizmet edecekleri gayeye nisbetle mukayese edip yorumlamak zorundayız. Ancak böyle bir zihni muamele neticesinde farklı gibi görünen varlıklar arasında insanı hayrete düşüren bir ahenk, denge, mutabakat ve tenasüp gözleyebiliriz.
Zîrâ Rasul-i Ekrem'in (s.a.v.) kader sırrına taalluk eden “Çalışın. Herkes ne iş için yaratılmışsa kolayca başaracaktır.”[181] hadis-i şerifi, fertlerin işleriyle ahenkli bir biçimde yaratıldığını vurgulamaktadır. Anlar işleriyle ahenkli bir biçimde yaratılmışlardır ancak fillerden küçüktürler. Bu sadece hikmetin gereği olarak ortaya çıkmış bir hacim farkıdır.
İşte bu perspektifden bakıldığı zaman, dengesiz gibi gözüken her şeyde eşsiz ve kusursuz bir denge halinin hakim olduğunu gözlemek mümkün olabilir.
Dolayısiyle parmaklar yapacağı işe, hem de bulunduğu konuma; el hem yapacağı işe ve kola; kol ise vücuda göre tam bir uyum ifade eder.
Hülâsa edecek olursak diyebiliriz ki “kist” kelimesi de adalet, denge, tenasüp ve ahenk ifade eden bir kavramdır.
Yüce Mevlamız “Allah, melekler ve ilim sahipleri, Allah'tan başka ilah olmadığına, adaleti, yani kıstı ikame ederek şahit oldular.”[182] Mealindeki âyetinden şu istidlallere de varmamız mümkündür: Allah, melekler ve ilim verilenler, önce eşyanın hakkını takdir ettiler. Âlemlerde her şeyi yerli yerine koydular. Yani her mahlukun Allah tarımdan ölçülen, tayin ve takdir edilen hakkını tanıdı ve yerine koydular. Kendilerini mahluk ve kulluk makamına; eşyayı, insana hizmet ve Allah'ı marifet için yaratılmış bir vesile ve vasıta mesabesine koydular. Allah(c.c)'ı da en güzel isimlerle övülen, hamd makamının sahibi olarak tanıdılar. Her şey yerli yerine koyulunca hem Allah ile mahlukat ve hem de mahlukatın fertleri arasında sınır, mertebe ve ölçü belirmiş oldu. İşte ortaya çıkan bu durumun adına da adalet diyebiliriz...
Yukarıdaki âyet mealinde geçen “Adaleti ayakta tutarak Allah'tan başka ilah olmadığına şahitlik eden ilim sahipleri”, marifet ilmini kuşatmış insanlardır. Çünkü marifet sahibi alimler âlemlerdeki bu dengeyi sezebilmek ve eşyayı gerçek makamına oturtmak, her şeyi olduğu gibi bilmek ve her şeyin yaradılış gayesine göre birbiri ile tenasübünü keşfedebilmek için, Allah'tan kendilerine verilen bir ilim nuruyla hadiselere baktılar. Bu ilim ma'rifet ilmidir. Ma'rifet ilmi de Allah'ı sıfatlarıyla bilmek; nefsi, bütün acziyet ve zilletiyle ve Allah'a muhtaçlığı ile bilmek; dünyayı faniliği, değersizliği; ahireti de ebediliği ve hayrıyla bilmek[183] şeklinde özetleyebiliriz.. İşte bu ilmin bütününe ermişlik sayesinde melekler ve ilim sahipleri Allah'tan başka ilah olmadığına şahitlik ederek mülkün; mülklerin, âlemlerin, hatta kulluğun temeli olan adaleti ayakta tuttular. Hem adaleti ve dolayısiyle de âlemleri!...
“Kist” ile muamele etmek her şeyden önce Allah (cc)'ın sünnetidir. Bu yüzden Rabbımız kendisine “Muksit” ismini vermiştir. Allah'ın sevgili kulları O'nun sünnetini icra etmekle vazifeli kimselerdir. Dolayısıyla “kist”, ile davranmak peygamberlerin de ahlâkı ve vasfıdır. Buna işaret olarak Cenabı Hakk: “De ki: Rabbım adaleti “Kıst'ı emretti. Her secde ettiğinizde yüzlerinizi O'na çevirin. Ve dini yalnız Allah'a has kılarak O'na yalvarın. İlkin sizi yarattığı gibi “yine ona” döneceksiniz.”[184] buyurmuştur. Yani Rabbim “kist ve i'tidali” emretti. Aşırılıklardan sakınıp î'tidal ve muvazenet (denge) ile hareket ediniz, [185] buyurdu.
Cahiliyyet her zaman cahiliyyettir. Devamlı olarak karakterini muhafaza eder. Ve insanlar cahüiyyete düştüklerinde her defasında birbirine benzer sözleri söylerler. Aralannda zaman ve mekan farkı ne olursa olsun bu insanlar birbirine benzer düşünceleri tekrar eder dururlar. Bu gün bizim içinde yaşyadığımız cahiliyyet muhitinde gün geçmez ki yalana ve müfteri birisi akıp da kendi arzusunun telkini ile bazı şeyleri söyleyerek bunların Allah'ın sözleri olduğunu söylemesin. “Dinin böyle şeyler emretmesi katiyyen mümkün değildir” ve “Şüphesiz dinin böyle bir şeyi nehyetmesi olmaz”, şeklinde bir şeyler saçmalamış olmasınlar.
Allah (cc)'ın fenalığı emretmeyeceği, aksine her şeyde adaleti ve i'tidali emredip fenalığı, tecavüzü yasakladığı, ibadet ve dini kaidelere sebat gösTercrek Kur'ân ve Peygamber'in söylediklerinin tatbik edilmesinin gerektiğini, herkesin gönlünce konuşarak bu, Allah (cc.)'tandır, diyemeyeceğini, halisane olmadıkça dinin ve ubudiyyetin kabul olmayacağını, şahıslara hürmeten dinin ifa edilemeyeceğini, bunların ancak Allah için yapılabileceğini, Hakk Teala beyan buyurmuştur. [186] İşte bu maksatla Yüce Rabbımız “Sevgili Peygamberi'ne: “De ki: Rabbim bana adaletli olmayı emir buyurdu.” hiç kemsenin “hevası” uyulduğu zaman insanı adalete götürmez. Her nefs kendi arzusunu esas alırsa, beşerî sistemlerin dengesi bozulur. Çünkü “hevaya” uyulunca herkes ferdî hürriyetni, benliğini ve kişisel özgürlüğünü ilan eder. Böyle bir özgürlük ise toplum fertlerini savaşa sürükler. Sonunda savaşı kazanan fert diğerlerine egemen olur. Kişi haklanmn üstünlüğüne değil de, kendi nefsanî arzularının üstünlüğüne inanan bir ferdîn egemenliği, hakim olduğu toplumda zulüm doğurur. Zulüm ise her türlü haklann ayakaltında olması demektir. Zulmün hükümran olduğu hiçbir toplumda dengelerden söz edilemez.
Adalet ancak insanları yaratan Rabb'in sözüne uymakla te'sis edilir. Çünkü O'nun sözü “heva” değildir.
Cenabı Hakk Hadid suresinde ki “Andolsun ki biz peygamberimizi açık beyyinelerle gönderdik ve insanların arasında adaleti yerine getirmeleri için beraberlerinde kitabı ve mîzânı indirdik. Biz demiri de indirdik ki onda büyük bir kuvvet ve insanlar için faydalar vardır. Bu Allah'ın, dinine, gaybe inanarak yardım edenleri belirlemesi içindir. Şüphesiz Allah kuvvetlidir, üstündür.”[187] Mealindeki âyetinde geçen peygamber, beyyine, kitap, mîzân, demir, kuvvet ve din kelimeleri beşerî sistemlerin dengelerini ikame eden unsurlar arasındadır. Bu yüzden bu âyet-i kerimede verilen gizli denge mesajlarını da sergilemek istiyoruz. Çünkü bir tenasüp oluşturacak biçimde bu âyette, bu kelimelerin sıralanışı bize, serbest bir çağrışım gibi gelmemektedir. Bize göre bu kelimelerin tenasübü beşerîyyetin kurduğu en büyük ünitelerden sayılan “devlet” yapısının dengeli bir sentezini oluşturmaya yöneliktir ve devletin dengeli yapısını oluşturan çok hususi mefhumları telmih ettirmektedir.
Devlet kavramının başlı başırıa bir denge ifade ettiğine değinmiştik. Şimdi de yukarıda geçen kavramların, devletin dengesindeki rollerini açıklamaya çalışalım.
Devlet gibi beşerî bir sistemin anarşiden uzak olması için yasama, yürütme ve yargının hem dengede olması ve hem de dengeli çalışması gerekmektedir.
Hemen hemen her rejim yasama, yürütme ve yargı gibi üçayak üstünde durur. Bu üçayak sağlıklı olursa diğer beşerî münasebetler kendiliğinden dengelenir. Çünkü ekonomik, iktisadî, siyasî, sosyal ve kültürel münasebetlerin aksaklıklarını bu üç müessese ayarlar.
İşte âyette geçen “beyyine”, “din”, “mîzân” ve “kitap”[188] devletin anayasasıdır. Bütünüyle adalettir. Allah'ın yasalarında noksan ve kusur bulmak mümkün değildir. Bu yüzden bu beyyinelere uyan bir devlet, temelini adil bir yasaya oturtmuş demektir. Peygamber ve Allah'ın dinine yardım eden mü’minler ise yürütme işlemini üslenmiş olan devletin beşeri yanıdır. Ancak bu organın, yani yürütme organının bir kuvvete ihtiyacı vardır ki işte bu kuvveti de âyet-i kerime mealindeki “demir” sembolize etmektedir.
Demek ki bir insan topluluğunda yasalar sağlam ve adil, yasaları yürütenler sadık ve kuvvetli, başta da bu yasaları inanıp kabullenerek uygulayan devlet başkanı, devlet denen sistemin dengesini oluştururlar ve bu devlet asla analiz edilemez bir sentez gibi sürer gider ki devlet-i ebed müddet işte buna denir. Bu yorumumuza uzak bir te'vil gibi bakılsa bile, tamamen akıldan ve aklıselim ilkelerden kopuk bir yorum değildir kanaatindeyim. Kur'ân'da daha bir çok ayeletlerde geçen ve adalet kavramıyla aynı manaları ifade eden “kist” kavramının bizlere verdiği mesajlarla, bizlerde uyandırdığı intibalar bunlardan ibarettir. [189]
Hakk
Hakk, sabit, daim, şer'i, gerçek olan şey demektir ve Kur'ân tefsirlerinde daima sabit kelimesiyle tarif ve izah- edilir. Beydavi Allah manasına gelen Hakk kelimesini “uluhiyyeti sabit olan” şeklinde izah eder. Sıhah “hakk”ı, batılın zaddı olarak tarif etmekle iktifa eder ki Kur'an'da ve diğer yerlerde bu anlamda da kullanılır. [190] Müfredat biraz daha farklı olarak “hak” kelimesine, mutabakat, muvafakat [191] yani ahenk, uyuşum, uygunluk, manalarını verir.
Elmalılı ise Hak kelimesi mastar, sıfat ve isim olur ve bu suretle çeşitli manalarda kullanılır. En umumi olarak mastar manası, sabit olma ve varlığın gerçekleşmesi diye ifade olunursa da, hakk kelimesinin asasında bir muvafakat, bir mutabakat anlamı vardır ki maddi ile manevinin; diğer bir ifadeyle, ilim ile malumun mutabakatını ifade eder, şeklinde izah etmektedir.[192]
Bu tanıma göre “hakk”, tasarıdan hakikate dönüşen şey, yani beş duyumuz ile algılayamadığımız subjelerin, beş duyumuz ile algılayabileceğimiz şekilde zuhura gelmiş şekli demek olur. Bir bakıma Allah'ın tasarımından, yani ezeli ilminden şehadet âlemine çıkan her şey haktır. Gayb alemindeki varlıkların bize görünür olması gibi bir şey...
“Ve O (Allah) gökleri ve yeri hak olarak yaratandır. O gün O, ol der ve o (şey) olur. O'nun sözü haktır” [193] Meali kerimesinde hakk, abes ve batıl [194] kelimelerinin zıddı olarak geçmektedir. Abes lüzumsuz ve gayesiz anlamına geldiğine göre hakkın bir gayesi ve lüzumu var demektir. Yine meali kerimede geçen “O'nun sözü haktır.” kavli şerifinde hakk kelimesi “Kesinlikle olacak olan, vuku'u gerçek” olan anlamlarına gelmektedir.[195]
“O gün tartı haktır.”[196] Meali kerimesinde ise adalet anlamındadır.”[197] “Gökleri yeri ve ikisinin arasındaki şeyleri ancak hakk ile yarattık.”[198] Mealindeki âyette hikmet, maslahat, [199] gaye ve maksat gibi manalar taşımakta. Ayrıca Elmalılı yine buradaki hakk kelimesini adalet olarak tefsir etmektedir.[200]
“Cenabı Hakk, gökleri ve yerleri hak ile bir maksat, bir gaye, bir hikmet ile halk etti. Hepsinin bir hak ve hakikati vardır ki, onu tecavüz edemez. Ve hiç biri haksızlıkla tutunamaz. Hepsinin hakla mahlukiyettir”[201]
Elmalı'nın bu izahatmdaki hakk kelimesinden, biraz daha şahsiyeti, Allah tarafindan verilmiş bir payı, bir maksada mebni olarak yaratılan ve âlemlerde Allah indinde bir görevi olan varlık manasını sezmek de mümkündür.
“Rabbımız, aramızı kavmimizle hak üzere ayır.” [202] Meali kerimesindeki hakk kelimesi ise yine hikmet, sünnet, içinde zulüm ve cevr bulunmayan, yani hakk olan hüküm [203] manadarını taşımaktadır ki bu manaları itibariyle de yine adalet anlamından uzak değildir.
Ve yine “De ki Rabbi’ın hak ile hüküm ver, adaletin gecikmesin.”[204] Mealindeki âyette de “hakk”, adalet anlamını taşımaktadır.[205]
“Ancak Rabbımız Allah dedikleri için yurtlarından haksız yere çıkarılanlar”[206] meali kerimesinde geçen “haksız olarak” tabiri bir günah, bir isaet işlemedikleri halde, suçsuz, günahsız..., olarak şeklinde yorumlanmıştır. [207] Yani inkarcılar onları haksız olarak, bir dayanak olmaksızın çıkarıp zulmettiler. Oysa o mü’minler, sadece Rabbımız Allah'tır diyorlardı. Bir kimsenin böyle inanması ve bu sözü söylemesi kimsenin hakkına yönelmiş bir tecavüz değildir.
Bu izahtan da hakk kelimesinin bir pay, kişi haklarına taalluk eden bir hisse anlamına geldiği sezilebilir. Çünkü Rabbımız Allah'tır diyenler, sizden bir hak, bir pay, bir nasip gasp etmediler ki siz, bu hakkınıza karşılık onlara bu cezayı verdiniz. Onları yurtlanndan çıkarıp perişan ettiniz. Yani Yüce Allah: “Siz bu işi karşılıksız, yani bir suçun karşılığı olmaksızın yaptınız.” diyerek halde kelimesini âyeti kerimede “karşılık” olarak kullanmıştır. Bütün bu âyet-i kerime ve açıklamalardan sonra anlaşılıyor ki “hakk” kelimesinin anlam sınırlarında hayli genişlemeler olmuş ve çeşitli manalara yorumlanmıştır. Herhangi manaya yorumlanırsa yorumlansın hakk kavramı, neticede adalet ve denge kavramlanyla çok yakından ilişkisi olan bir kelime olduğunu hissettimekten hali değildir.
Hakk olmadan, haklar verilmeden, haklann üstünlük ve dokunulmazlıklan tanınmadan, hiç bir sistemde denge ve intizam düşünülemez.
Evrende canlı cansız her varlığın bir hakkı, bir miktarı ve bir görevi vardır. Bu haklar gasp edildiği takdirde varlıklann huzur içinde yaşaması mümkün değildir. Haklar zorbaların, ya da kuvvetlilerin tek elinde ve tasarrufunda olursa elbette denge bozulmuş demektir.
Adalet ancak hakların sahibine verilmesiyle sağlanır. Yani adaletin te'sis edilmesi için önce haklan tanımak gerekir.
Fakat ne var ki günümüzde her sahada bir ayrılık olduğu gibi bu sahada da derin ihtilaflar vardır. Bugün beşerî cemiyetlerin, teşekküllerin ve devletlerin özünde adalet, vazgeçilemez bir kavram olarak ilan edilir ama herkeste adalet anlayışı farklı farklıdır. Bugün insan haklan, kadın hakları, hukukun üstünlüğü ilkelerinden söz edilir ama bunu söyleyenlerin hem insan, hem de “haklar” hakkındaki yorumlan kendilerine göredir. Halbuki insan hiçbir varlığın, hatta bir sineğin bile hakkını belirleyemez. Çünkü bu iş, Allah’ın işidir.
Şurası açık bir hakikattir ki evrende her parçacığın öteki biri ile bir münasebeti ve birinin diğeri üzerinde hakkı vardır. Varlık böyle sıkı ve girift münasebetler içerisinde, çokyönlü ilişkiler için yaratılmıştır. İşte bu hakların hepsini kusursuz bir şekilde belirlemek insan gücünü oldukça aşmıştır. Bu belirsizliktir ki insan, zaman zaman hakkı olmayan şeyleri elde etmeye çalışmış ve başka haklann sınırlannı ihlal etmiştir. Sonuçta ortaya yine bir huzursuzluk ve savaş çıkmıştır. Halbuki hakların belirlenmesi ancak Allah'ın işidir. Bize sadece O'nun kitabında belirlenmiş hem kendi ve hem de başkalarının hakklarını tanımak ve ona saygı göstermek düşüyor ki adalet tahakkuk etsin. Bir toplumda haklar doğru bir biçimde tesbit edilir ve buna riâyet edilirse o toplumda artık beşerî münasebetler dengesi kurulmuş demektir. O halde “dengeli” bir toplumun oluşması için Yüce Allah'ın belirlediği haklan sıralayalım:
1) Allah'ın hakkı: Önce insan, toplum, devlet ve dünya insanlık ailesi hep birden, O'nun haklarını bilmeli ve hürmet göstermelidir. O'nu birlemeli ve O'na en büyük demelidir. O'na şükredip, secdeye kapanmalı ve yalnız O'ndan korkmalıdır. O'nun hudutlannı çiğnememeli, kısacası O'nun hakkına tecavüz etmemeli, mü’min ve müslüman olmalıdır. İşte evrensel dengenin ilk şartı budur.
2) Allah'ın kullara verdiği haklara saygı duymalı, onların dokunulmazlığına inanmalı. Ancak rızayla ve izinle birbirlerinin haklarından yardımlaşma kabilinden faydalanmalıdırlar. Bu saydığımız haklar da Allah'ın kitabında ve O'nun Sevgili Rasulü'nün sünnetinde mevcuttur.
Kişi hakkını, bu iki kaynağın dışında aradığı müddetçe hep zulümle tanışacaktır. Zulümse dengesizlik ve adaletsizlik sonucu ortaya çıkan elem verici bir kaosun adıdır.
“Hak kavramı bir mü’min için çok şey ifade eder. Yetim, öksüz, dul, fakir, komşu, akraba ve arkadaş hakkı; yenilmiş ekmek, içilmiş su hakkı olduğu gibi, sevginin ve nefretin; dostluğun ve düşmanlığın da bir hakkı vardır. Sahibi olduğun canın, sıhhatin, gözün, kulağın, dilin ve dudağın da hakla vardır.[208]
Demek ki insan sırtında Allah'ın, anne ve babanın, evlatlann ve kısaca tüm mahlukatın, hatta evrenin hakkını taşıyarak yaşıyor. İşte insan bu hakları ifa edip, sahibine verdikçe âlem, denge ve sükunet bulacaktır.
Bir karıncanın öteki karıncada hakkı vardır şüphesiz... Âlemde birbiri ile münasebeti olmayan bir yaratık düşünülemeyeceğine, yapayalnız bir ferdîn tahayyülü imkânsız olduğuna göre, her parçanın diğer bir parçacıktan hem alacağı ve hem de vereceği bir hak vardır elbette.
O halde insan münasebet kurduğu her şeyle hak alış verişi içerisindedir. İşte insan, bu alış verişi adil bir biçimde yapmak zorundadır.
Kul haklarını korumanın yanında hayvan, doğa ve bitki hakkını korumak da mü’minin şiarındandır. Hazreti Nebi (s.a.v.), yoldaki bir engeli kaldırmayı dahi imanın bir birimi saymış ve kurbanlık hayvanlara belli bir yaş standardı getirerek hayvanların dahi hayat hakkını muhafaza etmiştir.
Bütün bunlardan anlaşılıyor ki Allah (cc.) tarafından belirlenen “hakk'lara saygı olmadan “denge”, adalet, huzurlu bir evren ve insan düşünülemez. Bu yüzden “hakk” kavramı dengenin ikamesi için Kur'ân'da yapılan tavsiyelerin ve emirlerin en önemlisidir. [209]
Keyl Ve Mîzan
Bu iki kelime, bir takım ölçüleri gözetmemizi öğütleyen âyetlerde geçtiği için bunları da denge kavramları ile yakından alakalı kavramlar olarak mütalaa ettik. Bunlardan “Keyl”, “el-keylu” çekirdek, tane gibi şeyleri ölçen aletin adı [210] Hacim ölçüsü için kullanılan en umumi bir tabirdir. Kelime sonradan hususi bir manada zahire ve hububat gibi kuru maddelerin ölçüsünü ve “kayla” ile muayyen bir hacim ölçüsünün muhtevasını (veya muhtevasının) ağırlığını ifade için kullanılmıştır.[211]
Arapça'da “Keylu't team”, yiyeceğin ölçüsü anlamındadır. Ayrıca Araplar: “Ona yiyecek tarttım” dediklerine göre bu ölçünün gıda maddeleri için kullanılan bir ölçü birimi olduğu anlaşlıyor ve gene “Aheztu minhu keylen” ondan bir ölçek aldım [212] cümlesindeki mana da “keyl”in arpa, buğday, hububat gibi taneli yiyeceklerin ölçü birimi olduğunu ortaya koymaktadır.
Şimdi de bu kelimenin geçtiği birkaç âyeti inceleyelim.
“Medyen'e de kardeşleri Şuayb'ı (gönderdik.) Dedi ki: Ey kavmim! Allah'a kulluk edin. Sizin için Ondan başka Tanrı yoktur. Ölçüyü ve tartıyı eksik yapmayın. Zîrâ ben sizi hayır ve bolluk içinde görüyorum ve gerçekten ben sizin için kuşatıcı bir günün azabından korkuyorum.”[213]
Bu âyette geçen “mikyal ve mîzân”, “ölçü” ve “tartı” [214] manalarında kullanılmış.
“Ve ey kavmim! Ölçüyü ve tartıyı adaletle yapın. İnsanların eşyalarını eksik vermeyin. Yeryüzünde bozguncular olarak dolaşmayın.”[215]
Kanaatimce bu âyet-i kerime meallerinde beşerî münasebetleri olumsuz yönde etkileyecek ve toplumu bir kargaşaya sürükleyecek muamelelerin yasaklanmasından önce Allah'a kulluk edin ve O'nu birleyin şeklinde emirlerin gelmesi oldukça düşündürücü olsa gerektir. Çünkü itikadın aha kaidesi yalnız ve yalnız Allah'ın dinine bağlanmaktır. Hayatın ilk kaidesi de budur. İnsanlar arası muamelelerde ilk yapılacak şey de bu kaideye dayanır. Bu kaide olmadan ne akide olur ne ibadet olur ve ne de sosyal muameleler....
Burada akide ve din konusundan sonra gelen ikinci ana da'va emanet ve adalet davası oluyor. Veya akide ve din konusundan ne'şet eden içtimaî muamele ve hareketler.
Medyen kabilesi ve yurdu Hicaz ve Şam arasında kalan bir yerde bulunuyordu. Ölçü ve tartıyı eksik yaparlardı. Herkese eşyalarını verirken eksik verirlerdi. Alış veriş yaparken aldıkları eşyanın kıymetini düşürürlerdi. Bu ise kalp ve el temizliğini rencide eden insanın şeref ve haysiyetini ayaklar altına alan çok kötü bir hareketti. Yarımadanın kuzeyinden güneyine giden yolların orta noktasında bulundukları için kervanların yolunu kesebilcek durumdaydılar. Gelip geçen yolcuları soyarak eşyalarını alıyor veya onlara ölü pahasına bedel ödüyorlardı.
Bunun için tevhid ve Allah'ın dinine bağlanmak ile emanete riâyet, muamelelerde temizlik ve alış verişte şereflice hareket etmek ve gerek devletler tarafından yürütülsün, gerekse fertler tarafından yürütülsün, gizli ve açık her türlü hmsızlıkla savaşmak arasındaki münasebet çok yakındır. Ve bu, insanlık için daha temiz ve faziletli bir hayatı garanti eder. Yeryüzü'nde yaşayan insanların arasında adaleti ve barışı sağlar.[216]
Demek ki insan hangi ölçüyü kaçınrsa kaçırsın, hangi hududu aşarsa aşsın, ortaya dengesizlik çıkıyor ve bu dengesizliğin sonucuna da gene insanlığın kendisi katlanmak zorunda kalıyor.
Aslında insanlık âleminde istikrar ve denge sağlamayı murat eden ve seven Yüce Allah'ın yasak koyan her âyeti, bir balama bir ölçü değil midir? Keyl ve mîzân gibi aletlerin miyarıyla oynandığı zaman nasıl kişi hakları zarara uğruyor, bir kısmına yazık olurken, diğer bir kısmına refah ve bolluk kapıları açılıyor ve sonuçta içtimaî dengeler bozuluyor ve bunun neticesi olarak da beşerî münasebetler vahşileşiyorsa, Allah'ın âyetleri çiğnendiği zamanlarda da bir çok dengesizlikler ortaya çıkıyor ve biz bu dengesizliklerin çoğunun farkında bile olamıyoruz.
Yaşadığımız ruhsal sıkıntılar ve bu sıkıntıların topluma yansımış biçimi olarak kabul edebileceğimiz anarşi, enflasyon, faiz, karaborsa ve stokçuluk, hep Allah'ın koyduğu ölçülerin çiğnenmesinden kaynaklanıyor. “Keyl” ve “mîzân” ile maddî şeyler ölçülür. Fakat bu ölçülerle doğru yapılan işlemler, ruhları ve vicdanları ferahlatır. Bu ölçüleri noksan tutmak ise, önce fertlerin ve toplumun dış dünyasını, sonra da iç danyasını harap eder. Artık hem afakta ve hem de enfüste kaos ve anarşi başlamış demektir. Böyle bir hafakan yaşayan ve yaşatan insanların dünyasında gerçek insana yaşama hakkı yoktur.
Sonuç olarak diyebiliriz ki tevhid inana ve kulluk, ferdîn gönül temizliğini gerçekleştirirken, azalar da temiz kalbin gerektirdiğini yapacak ve alışık oldukları cinayetleri zamanla terk edeceklerdir. Bu da insanda iç ve dış temizliğini, iman ve amel dengesini kuracaktır.
Allah'ın koyduğu her ölçü muhafaza edildikçe, O'nun evrende kurduğu denge yaşayacaktır. Eğer dengeler böyle kurulmasaydı. Hiç cenabı Cenabı Allah (c.c), ölçüyü bozanlar hakkında Yeryüzü'nün fesatçıları ve tabirini kullanır mıydı? Demek ki adaletin, yani dengenin ikamesi için “Keyl’i, “mîzân”ı, “vezn” ve ölçüleri gözetmek temel şarttır. [217]
Kader
Lügatta K-D-R madde-i asliyesinden gelen bu kelime ölçme, tahmin, ölçerek, takdir ederek tayin etmek manalarına geldiği gibi Allah'ın iradelerini icradan, yani kazadan evvel takdir etmesi ve ölçmesi anlamına gelir ve bu itibarla kelimede esasen mevcut olan hüküm manasını ifade eder.[218]
Aynca “el-kaderu” Allah Teala'nın eşyanın bir halde ve bir zaman içerisinde vücuda gelmesini ilmine, iradesine ve sözüne uygun olarak hüküm ve kaza etmesidir [219] şeklinde de tanımlanmıştır.
Yüce dinimizin sır, incelik ve derinlik taşıyan ve imanın şartlarından biri olan kader kelimesinde daha çok, ölçü ve ölçmek manaları daha belirgindir kanaatindeyim.
Kader kavramı çok hassas bir şekilde mütalâa edilirse görülecektir ki bu kavram, âlemlerdeki şaşmaz ve mikrometrikten de ince hesap ve ölçümlerin adıdır.
Cenabı Hakk eşyayı yaratmadan önce eşyanın miktarlarını, ahvalini ve icat zamanlarını takdir edip bilir. Sonra sebkeden bu ilmi icabı da yaratır.[220]
Bu kelime Kur'ân'da kader, miktar, takdir, rnakdur' şeklinde çeşitli çekimlere girmiş ve kullanılmıştır. Buna göre kader hakkında Cenabı Hakk'ın tasarımları, planları, neyi, nasıl, ne kadar, nerede, ne zamanda, hangi süreye kadar yaratıp yürüteceğini ezelde planlaması da diyebiliriz.
Kur'ân-ı Kerim'de içerisinde kader kelimesinin geçtiği bir takım âyet-i kerimeleri incelediğimizde göreceğiz ki kader kavramı da ölçü ifade etmektedir. Daha önceki çalışmalarımızda da geçtiği gibi “denge”, çeşitli ölçümlerin uyuşum ve tenasubundan doğmaktadır. O halde evrendeki her cüzün diğer bir cüzle, her birliğin kendi fertleriyle münasebetleri bir ölçüye, yani başka bir deyimle kadere dayanmalıdır. Buna göre her şeyin Allah indinde bir kaderi vardır.
“Hiçbir şey yoktur ki onun hazineleri bizim yanımızda (levh-i mahfuz'da bulunmasın.) ancak biz onu malum olan bir miktar ile Levhimizden indiririz.”[221] mealindeki âyet ile kaderin ve kazanın ezeli ve layezali hüküm ve takdirlerine işaret buyurulmuştur.[222]
İşte bu âyet-i kerime mealinden de anlaşılıyor ki kâinatın dengesi için her şeyin bir miktarı ve oranı vardır. Atmosferdeki oksijen miktarı gibi! Şayet oksijenin miktarı %21 yerine, %50 nisbetinde bulunsaydı, küçücük bir kıvılcım Dünyayı ateşe vermeye yeterdi.
Arz, atmosfer ve okyanuslar arasında görülen karbondioksit dolanımı sayesinde, karbondioksit gazı bir vasattan diğer bir vasata geçmekte ve hayatın dengesini sağlamaktadır.[223]
Bu açıklamadan da anlaşılıyor ki Rabbımız ezel de her şeyi ölçüp biçip, tasarlamış ve sonra da evrenin ve tüm mahlukatın, daha geniş bir ifadeyle, âlemlerin vücüda gelmesini, yani tahakkukunu dilemiş ve yaratmış. Şüphesiz bu yaratılış ölçüler ve denge esaslarına dayanmaktadır.
Her şeyin hazinesi Allah'ın indinde, fakat Yüce Rabbımız bu hazineden gelişigüzel, bol bol ve zamansız bir şekilde dağıtmaz. Bu âleme onları ölçüsüz bir biçimde indirmez. Her şeyi ölçü ve ihtiyaçlara göre indirir ki bu şaşmaz ve kusursuz ölçüler, âlemlerin fizikî, kimyevî, matematiksel, geometrik, biyolojik, tabiî ve astronomik dengelerini sağlar.
Allah (cc)'ın her şeyi böyle bir ölçü ve kader çerçevesi içerisinde yaratması aslında çok hassas bir iktisadî hadise de sayılabilir.
Meselâ yağmur O'nun hazinelerinde çoktur. İstediği kadar yaratıp yağdırabilir. Fakat istenilen bu değil, istenen yağmura ihtiyacı olan varlıklara yeterli olarak indirilmesidir. İşte yağmurun dengeli ve ölçülü bir biçimde indirilmesi de bir kader, bir ölçü gereğidir. Zîrâ Cenabı Hakk, yağmuru kıstığı zaman tabiatta görülen kuraklık nedeniyle bir çok dengelerin sarsıldığı hepimizin malumudur. Bundan da anlaşılmaktadır ki Kur'ân'da denge kavramı ne kadar hassas ve önemli ise, onu husule getirecek olan ölçü kavramları da o derece hassastır.
Her şey bir ölçü ile yaratılmayıp, başıboşluk ve tesadüfılik prensiplerine teslim edilse, insan ortaya çıkacak neticenin dehşetini hayal etmekte sanırım güçlük çekmez.
Âlemlerde hem her şey bir ölçüde ve hem de her şey lüzumlu mevkisindedir. Zamanındadır. Hiçbir şey ne zamanından evvel, ne de sonradır. Hiçbir şey başıboş, ölçüsüz ve kayıtsız değildir. Çünkü bu evrensel denge için şarttır.
Cenabı Hak: “Muhakkak biz her şeyi bir ölçü, bir kader ile yarattık.”[224] Yani gökler ve yerden ve onlarda mevcut olan eşyadan her şeyi kadere uygun, belirli bir miktar üzere yarattık buyurmaktadır.[225]
Mademki her şey bir ölçüye göre yaratılmış, insan davranışlarının da bir ölçüsü olmalıdır. Aksi takdirde insan sonsuz bir kargaşa ve kaosa sürüklenir. Çünkü doymak bilmeyen ve sınır tanımayan insan arzulan her hududu çiğner ve böylelikle kendi yörüngesinden çıkmış olur. Ağaçtan kopan yaprağın akibetini nasıl rüzgar tayin ediyorsa, Allah'ın çizgi, ölçü ve yasalarını çiğneyen insanın akibetini de “arzulan” tayin eder. Ve nasıl ki yörüngesinden çıkan cisimler, ölçüleri kaybeden varlıklar, hem kendi ve hem de ilişkili oldukları varlıkların dengelerine tesir ediyorsa, ölçüleri kaybeden insan da öylece dengesini kaybetmiş ve diğer dengelere tesir etmiş oluyor.
Aşağıdaki âyet-i Kerime meali Allah'ın ölçüsüzlüğü reddetiğini vurgulamaktadır. Bu yüzdendir ki evren de ölçüsüzlüğü reddetmektedir.
“Her dişinin neye gebe kalacağını, rahimlerin neyi eksik, neyi ziyade edeceğini Allah (c.c.) bilir. O'nun katında her şey ölçü iledir.”[226]
Bu meali kerime de gösteriyor ki her şey Allah'ın indinde bir miktar iledir ve her şey evvel ve ahirden bir had ile mahdut ve mukadderdir. Her şeyin yaratılış mertebelerinde tecavüz edemeyeceği belirli bir çizgisi, bir vakti ve özel bir durumu vardır.[227]
Ve cenabı Cenabı Hak, rızkı yeterinden fazla indirmiş olsa yine ölçüler bozulur. Herkes bolluk ve refaha kavuşunca sosyal münasebetler ölür. Bu münasebetler ölünce insan yetişemez, olgunluğa kavuşamaz. Sadece bol rızık ve hazır yiyeceklerle hantal, işsiz, zevk ve sefaya dalmış bir hayat sürer. Neticede arama, yeni şeyler bulma ve keşfetme gibi faaliyetller ölür ve nihayet bu ölçüsüzlük yine bir takım dengeleri zincirleme olarak davet eder.
Bu yüzden Cenabı Rabbimiz: “Allah dilediğine rızkını bollaştırır da daraltır da.. Onlar Dünya hayatıyla şımardılar oysa ahiretin yanında Dünya hayatı, geçici bir faydadan başka bir şey değildir.”[228] Buyurmaktadır.
Rızkı daraltma konusunda bir hikmet ve adalet vardır. Bu hikmet ve adalet Allah'ındır.[229] Âyette geçen “yabsut” ve “yakdir” kelimeleri genişletmek ve kısmak manalanndadır. Elbette Allah indinde kısma ve genişletmenin bir ölçüsü vardır. Bu işlemler de bir ölçüye göre yapılır.
Kısma genişletme, nefes alıp, nefes verme; buzdolaplarında ve buhar makinelerindeki geri tepmelerle, kendi kendini ayarlamalar gibi dengeler göz önünde tutulursa buna, yani kısma ve genişletme eylemine bir nevi sibernetik denge, feed back (dönüt) ayarlama diyebiliriz.
Demek ki Cenabı Hakk genişletirken ve kısarken, insan cemiyetlerinin fertleri arasmda rızıklandırma yönünden bu sefer daha yeni ve çok ilginç bir denge kurmuş oluyor.
Cenabı Hakk rızıkları kısıp daraltmazsa beşerî münasebetler yok olacak, içtimaî hayat teşekkül etmeyecekti.
İnsanların herbirinde farklı ihtiyaç maddelerinin bolca bulunması çok ilgi çekici bir hadisedir. Toplumda sınıflardan ziyade, sosyal dilimlerden, yani iş bölümlerinden bahsetmek daha doğru olur kanaatindeyim. Toplum genelde işçi, memur, esnaf, serbest meslek sahibi, köylü ve işverenden oluşur. İşte bu dilimlerin çok dengeli ve ahenkli bir biçimde kaynaşması ile toplum denilen sentez meydana gelir. Toplumu çok hassas bir uyum içerisinde ancak karşılıklı ihtiyaçlar meze edebilir. Bu ihtiyaçların karşılığı olan rızıklar, eğer tek bir ferde ve onun tekeline verilirse, yani bir insan maddî ve manevî ihtiyaçlarına tek başırıa cevap verebilse o zaman kollektif ruh ölür. Oysa Allah (cc), ferdî, cemiyet içerisinde olgunlaştırmayı, terbiye ve imtihan etmeyi murat etmektedir.
Bu yüzden Allah (cc)’ın dilediğine bol vermesi, dileğinden de kısması, ahenkli bir cemiyet oluşturmak istemesindendir, diyebiliriz.
Gıda maddelerini köylü üretecek, iş makinalannı da sanayici... Böylece köylü ve sanayici bir birine muhtaç duruma düşecek. Sonuçta sanayici ihtiyacı olan gıda maddesini köylüden almak için ona onun ihtiyacı olan aleti verecek. Bu ekonomik işlem onları birbirlerini tanımaya zorlayacak. Bu tip işlemler gelişince de fertler arasında hukuk belirecek. Dolayısiyle de bu ve benzeri hukuk çerçevesinde toplum teşekkül edecek ve cemniyetin yasalan hakkaniyet ölçüleri içerisinde oldukça da toplum dengeli, ahenkli, ritmik işleyen bir sistem olacaktır. Bütün bu muamelelerin sonunda evrenin düzenli bir parçası olan yeni bir “san'at eseri” ortaya çıkacaktır ki belki de bu eser evrenin en harikulade bir eseri sayılacaktır.
İşte yüce Rabbimizin rızıkları kısıp daraltması, yayıp genişletmesi de böyle hassas bir denge ve ahenk prensibinin ikamesine yöneliktir.
Cenabı Hakk İsra suresi otuzuncu âyette de bu konuya değinerek “Rabbin rızkı dilediğine genişletir ve daraltır; yani dilediğini fakir, dilediğini zengin kılar buyu-, ruyor ve bunda da Allah'ın bir hikmeti olduğunu belirtiyor.
Kanaatimce bu hikmet şudur: Kâinatta her şey alış veriş içerisindedir. Bazı maddeler ışık alır, bazıları verir... Boşalan dolmak, dolan boşalmak ister. Isınan soğumak, soğuyan İsınmak ister. Sonuçta bu cisimler orta bir hal, yani denge arar. Fiziksel ve kimyasal yasalar da gösteriyor ki kâinatta denge, arzu edilen bir durumdur. Bu dengeleme işlemi de alış verişle olur...
Dünya sürekli ısı alır. Isı aldıkça da ısınır. Bu ısı bir an denge durumuna ulaşır. Fakat bir an gelir ki Dünyamız, aldığı fazla ısıyı vermek ihtiyacını duyar. Vermezse dengesi bozulur. Sonuçta aşırı ısınan Dünyada hayat mümkün olmaz. Dengenin olmadığı yerde canlılar için düşünülürse hayat ve sistem, cansızlar için düşünülürse sistem yoktur. Doğurgan bir düzensizlik, yani kaos vardır.[230]
İşte fiziksel yasalar varlık için nasıl sonuçta bir denge noktasını zaruri kılıyorsa, insanlığın yasalan da insanlığı her sahada istenen bir denge noktasına getirmek istiyor. Cansız iki cisim, meselâ: Biri aşırı derecede sıcak, öteki ise biraz soğuk olsun... Bunlar karşıkarşıya koyuldukları zaman, veya yanyana, sıcak cisim kendinde fazla olan ısıyı soğuk cisme verecektir. Bu fiziksel bir yasadır.
İşte rızkı Allah tarafından genişletilen insan da bu fazla rızkı az bir rızıkla rızıklandırılana çeşitli yollarla verecektir. Bu verme yollan fiziksel yasalarda olduğu gibi net ve somut ve hatta cebrî değildir. Maddî âlemde alış verişler zorunlu iken insanlık âleminde iradîdir.
Sünnetullahı, yani ilahî mukadderatı ve bu mukadderatın maksadını sezip anlayamayan insan, ıraklar arasındaki bu uçurumu, “İnsan var ya.. Rabbi kendisini imtihan edip ikramda bulunduğunda ve bol nimet verdiğinde Rabbim bana ikram etti der.”[231] Ve “Onu imtihan etip rızkını daralttığında ise, Rabbim beni önemsemedi der.”[232] Mealindeki âyetlere bakılırsa pek anlayamamış görünüyor.
Yukarıdaki meali kerimelerde geçen “Onun rızkını daraltırsa”[233] daki kader kelimesi daraltmak, kısmak ve bir ölçüye göre vermek manalarına geliyor. İşte Cenabı Hakk bu ölçülerle bir sistem kuruyor. Sonra da sistemler arası çeşitli ilişkileri başlatıyor. Sonra bu ilişkiler çerçevesi içerisinde kulu olan insanı imtihan ediyor. Bu ölçülerin yöneldiği maksadı idrak edemeyen insan, iki halde de yine dengeleri bozuyor. Zenginleşteği zaman şımarıyor. Bu benim faziletimden kaynaklanıyor, fakirleştiği zamanlarda ise Rabbine karşı hüsnü zannıru bozarak kaderin ona tayin ettiği mevkinin görünmeyen yüceliğini hissedemeyerek yeise kapılıyor.
Dengesiz bir biçimde gelişen zengin ve fakir münasebetleri ortaya yeni bir dengesizlik koymuştur: Zengin fakiri hep malına göz dikmiş aşağı tabakadan, yani süfehadan bir hain olarak suizan altında tutmuş; onu ezmiş, sömürmüş ve onu istismar ederek hep tek taraflı olarak zeginler zümresini geliştirmiş. Fakiri bu zümrenin kölesi olarak yorumlamış. Fakir ise onu kıskanmış. Ona diş bilemiş. Bunun sonucu olarak da insanlık ailesi, huzur içinde yaşayan bir tek cemiyet değil bölünmüş iki zümre haline gelmiş bulunmaktadır.
Yüce Rabbımız herşey için bir kader ve bir takdir tayin etmiş. O böyle murat ettiği için bunları böyle yaratmıştır. İnsanın dışındaki bütün varlıkların hem miktar ve fonksiyonlarını ve hem de evrendeki yerlerini belirlemiş ve o noktaya veriştirmiştir. İnsanlığın da her türlü kıpırdanışlannı takdir etmekle beraber ona, hür bir irade tevdi etmiştir. O halde insan, bu iradeyle Allah'ın bizim ellerimizle oluşturmak istediği kendi sanatını ortaya koymak zorundadır. İşte bu münasebetle insanî irade, Allah'ın ölçülerini kullanarak kendine çizilen kader yörüngesinde beşerî dengeleri tesis etmek zorundadır. İşte bu itibarla bir toplumda aç, susuz, çıplak, hasta ve bakıma muhtaç insanların bulunması, insanlığın hür iradesinin önüne, çözülmek üzere konulmuş, insanın insanî cephesini ortaya çıkarmaya yarayan ilahî bir problem ve imtihan sorusudur.
Bundan ötürüdür ki insanın Yüce Allah'a “Allah'ın dilediği takdirde doyuracağı kimseleri biz mi doyuracağız?” âyetin mealindeki üslupla, küstahça ve insanın fakirlere nimetlerden yana her türlü fazlalıklarını vermekteki hikmeti anlamaktan cahil ve gafil tutumunu teşhir edercesine bir sual yöneltmesi onun insan iradesine tanınmış olan hürriyetin şuurundan mahrum olduğunu gösterir. Yani bu insan, hür ve cüz'i iradenin ne işe yaradığından haberi yoktur. Varlıkların birbirine fazlalıklarını vererek kurduğu denge ve nizama ne kadar açık... Fakat biz ibret almaktan ve düşünceden firar halindeyiz. Kâinatta hiç bir varlık fazlalığı sırtına yük etmiyor. Onu atıyor veyahut da muhtaç olana veriyor. Bir böcek, bir yırtıcı yalnız kendine takdir edilen rızkı yiyor. Geçen konularda verdiğimiz su samuru örneğindeki gibi... O yalnız hasta balıkları yemekle vazifeli. Gerisine dokunmuyor. Vahşi hayvanlar karınları doyunca öyle munis ve tehlikesiz oluyorlar ki... Onalann saldırganlaşmaları ya korkularından veyahut da şiddetli açlıklarından kaynaklanmaktadır. Birkaç kez değindiğimiz gibi aşırı ısınan cansız bir varlık olan demir, taş, kaya ve toprak bile fazlalıkları sırtında taşımıyor. Aldığı ısı veya ışık fazlasını hemen dışarıya veriyor. Stok eden, aç gözlü olan veyahut da saçup savuran yalnız biziz. İşte bir cemiyet içerisindeki fakirlere fazlalıklarımızı vermekten içtinap eden, fakir olmaktan korkan biz insanların bu tavrı, ileride de değineceğimiz gibi ortaya içinde aşırı fakir ve aşırı zenginlerin bulunduğu dengesiz bir cemiyet çıkarmıştır. Halbuki Kur'ân'da “takdir” ve “kader” mefhumlarının bizlere verdiği mesajları anlayıp fazlalıklarımızı verme faziletini gösTercbilseydik, cemiyetin şeması fıravunların ehramlarına benzemezdi. Çünkü cemiyetteki ekonik farklılıkları dengeleme işlemi bizim cüz'î irademize bırakılmış bir meseledir. Ne olaydı taşlan yemenin yasak olduğunu bilseydik...[234]
İşte “denge” böyle sayılarla ifade edilemez çokluktaki evrenin en büyük Allah'a ve O'nun kanunlanna, ölçü ve nizamlarına boyun eğmesiyle mümkündür. Kim bilir denge, belki aradığımız saadetin adıdır!...
“O sabahı aydınlatır. O geceyi dinlenme zamanı, Güneş ve Ay'ı vakitlerin tayini için birer hesap ölçüsü kılmıştır. İşte bu Aziz olan (ve her şeyi) pek iyi bilen Allah'ın takdiridir.”[235]
“Yani bütün bunlar, bu falkler, bu cailler, bu hesaplar O Aziz ve Alim'in takdiridir. Ne hesapsız, takdirsiz, gelişigüzel, keyfe müteallik oluvermiş bir tesadüftür ve ne de ne yaptığını bilmeyen kör bir tabiatın ızdırabıdır.”[236]
“Hakikat her şey için Allah (c.c.) bir takdir kılmıştır.”[237] Yani bir çizgi, bit miktar tahsis buyurmuştur ki onu ona göre yürütür. O çizgi ve miktardan ileri geçirmez. [238] “Geceyi de gündüzü de Allah takdir eder” [239] İkisinin de hakiki miktarını ancak O biçer, O bilir ve bütün zamanı bilir. [240] Gece ile gündüz bize istirahat vakti olmanın yanında daha kim bilir bilmediğimiz nice termo dinamik hadiseleri dengelemektedir.
Ölçen ve hidâyete eriştiren, ölçtükten sonra varlıklara dosdoğru yollarını gösTercn de yine O'dur.
Eğer insanlar ve bütün mahlukat, kaderlerini kendileri tayin edebilselerdi, şüphesiz âlemler fesad olurdu. Çünkü her fert canlı olsun, cansız olsun, bencil ve hevaî düşünmek temayülündedir. Evrende dengenin oluşabilmesi için her şeyin ölçüsünü bilen Allah'ın ölçülerine ihtiyaç vardır. Hiç bir şey ölçüsüz ve başıboş olmadığı gibi, insan da başıboş değildir. İnsanlar icat ettekleri makinaları, robotları bilgisayarları, kurdukları cemiyetleri, orduları ve devletleri başıboş bırakıyorlarsa o zaman, kâinat da başıboş, dengesiz ve tesadüfîlik prensibine göre işleyen uçsuz bucaksız bir kaostur veya Yaratıcı' nın terk ettiği ve ilgilenmediği metruk bir kargaşa âlemidir.
Hülâsa kader mefhumunun, denge vakası ile olan münasebeti hakkında diyebiliriz ki siz bir âlem tahayyül edin ki o, yaratılmış ve başıboş bırakılmış olsun!... Bu âlemin hiçbir zerresi bir diğerini tanımıyor!... Bir birliğe, bir nizam ve sisteme girmek istemiyor ve her şey, her şeye baş kaldırıyor!... Neticede eğer çatışan kuvvetler denkse bu durum sonsuza kadar devam edip gider. Yok, eğer bu çatışan güçler arasından biri en kuvvetli ise, her şey o kuvvetin hükmü altına girer ve sükunet bulurlar. Birliğe kavuşurlar. Sistemlerini kurarlar, yani kadere, ölçüye, dengeye dönerler. [241]
Ceza
Veza kavramı aşırılıklara bir set çeken ve onları belirli bir seviyede tutan bir kavram olduğu için bu kavramı da denge ifade eden kavramlar arasında mütalâ etmeği uygun bulduk.
Ceza kununların canı, kam, kalbi ve ruhudur. Cezasız kanunlar yaşayamaz, korunup ayakta duramazlar, insanın serazat tavrını, başoboş yaşama arzusunu ve sınırsız hürriyet isteklerini ancak ceza ile durdurup ayarlayabiliriz.
Ceza, işlenen suçlara karşı uygulanan bir müeyyidedir. Dilimizde daha çok bu manada kullanılırsa da, asıl manasıyla yine çok yakın bir ilişki içerisinde olduğu gözden kaçmaz.
Ceza kelimesinin akla ilk getirdiği manalar “karşılık”, “mukabil”, “ivaz”, “cürüm” veya “günah işleyenlere verilen azap”[242] manalarıdır.
Ayrıca “zenginlik” ve “yeterlilik”, “denklik” gibi manalarının yanısıra, “hayrın karşılığı hayır, şerrin karşılığı ise serdir.” cümlesinde olduğu gibi karşılığı olan şeyin denk olması, [243] manalarına da gelmektedir.
Nitekim ona şöyle şöyle “ceza” verdim, yani karşılık verdim. Cümlesindeki mana da yukarıdaki manaya uygundur.[244]
Âyet-i kerimelerde ceza kelimesi daha çok karşılık anlamı kazanmış görünmektedir, “içinde ebedî kalacakları, zemininde ırmaklar akan Adn cennetleri!.. İşte arınanların cezası budur.”[245] Bu âyet-i kerime mealinde ceza; mükafat, yani yeterlik manasına gelmiştir ki o da denlik ve karşılık anlamına kullanılmıştır. Ayrıca bu kavram, fevz, [246] yani kurtuluş manalarından da uzak değildir.
“İman edip de iyi davranan kimseye gelince, onun için de en güzel bir karşılık vardır. Ve buyruğumuzdan ona kolay olanı söyleyeceğiz. [247] “Âyet-i kerime mealinde de ceza kelimesi tamamen karşılık [248] anlamına gelmektedir.
Yine Şûra sûresi kırkıncı âyetin mealinde “Bir kötülüğün cezası, ona denk bir kötülüktür. Kim bağışlar ve barış sağlarsa onun mükafatı Allah'a aittir. Doğrusu O, zalimleri sevmez.”[249] Bu âyet mealinde de ceza kavramı, yine “denk bir karşılık”[250] anlamını taşıyor.
“Sabredenlere karşılık olarak cennetleri ve cennetlerdeki ipekleri va'deder.”[251]
“Allah buyurdu: Git! Onlardan kim sana uyarsa, iyi bilin ki hepinizin cezası cehennemdir. Tam bir ceza...”[252]
“İşte onların sabretmelerine karşılık cennetin en yüksek makamı verilecek. Orada hürmet ve selâmla karşılanacaklar.”[253]
“Çekeceğiniz ceza yapmakta olduğunuzdan başka bir şeyin cezası değildir.”[254]
Yukarıdaki âyet-i kerime meallerinde geçen ceza kelimeleri karşılıkların denk olması[255] manalarına geldiği sezilmektedir.
Bu açıklamalardan da anlaşılıyor ki “ceza”, başlı başırıa denge ifade eden bir kavram değildir. Ancak ne var ki dengenin ve adaletin te'sisi için elzemdir. İşte bu yönüyle biz bu kavramı da denge ifade eden kavramlar içerisinde mütalâ etmeyi uygun bulduk. Ceza sınır tanımayan arzulan durdurmak, onlara bir sınır çizmek ve bu yolla bu arzu ve isteklerin taşkınlıklarını önlemeye yöneliktir.
İnsan kinlerini hemen boşaltmak ve bu suretle kendini tatmin etmek ister. Tabir caiz ise bir pire için yorgan yakar. Kendine iğne batırana muhakkak kılıç saplamak ister. Kısacası her şeyde aşırı gider. Aşırı duyguların emrine girmekse insanı azgınlığa sürükler. Azan insan da netice de toplumun kurulu bütün sistemlerine, düzenlerine, fert ve toplumun bütün haklarına saldırmak ister ve beşerî dengeleri alt üst eder.
İşte cemiyette sükunet ve denge halini te'sis için bu, taşkınlıkların karşılığı olmalı ki insanın hudut tanımaz arzuları bir noktada ve bir sınırda dursun.
Öte yandan insan, hayır yapma konusunda da oldukça tembeldir. Ona kalırsa faydalı hiçbir iş yapmaz. Maddenin tabiatında da olduğu gibi en az enerji sarf eden konumda kalmayı Tercih eder. İnsanın bu hale uyması da yeni felaketler doğrur. Tembel insanların oluşturduğu cemiyetlerlerde açlık, fakirlik ve zillet belirir, Buna bağlı olarak fikir, san'at, ilim yok olur. Böylece toplumun dengesi yeniden bozulur.
İşte hayırlı amelleri teşvik için onlara güzel cezalar, şerli amellere, ağır ve korkutucu cezalar, azgın duyguların sevk edeceği aşırılıkları i'tidale çekerken, iyi amellere verilen güzel cezalar da insanlığı tembellikten kurtararak hayırlı işlere sevk eder.
Buna bağlı olarak da insan dolayısıyla dengeli ameller işleyecek, suçu terk edecek, hayra koşacaktır.
Kelime anlamları itibariyle cezanın yalnız kötülere karşı verilen bir karşılık olmadığım izah etmiştik. Buna göre her davranışın bir karşılığı olmalı. Bir misli olmalı ve bu misil de yapılan işe uygun olmalıdır.
Bugün insanların işlediği suçlara uygun cezalar verilmediği için cemiyet nizamı sık sık bozulmaktadır. Hastalayan rejim, dengeleri bozulan toplum, geçici tedavilerle hayata kavuşturulmak istense de durum gittikçe kötüye gitmektedir. Adalet kavramını dimdik ayakta tutan iki kavram doğru ve adilane belirlenemediği için kusursuz bir adaletten bahsetmemiz ne yazık ki mümkün olmuyor. Bu ilci kavram, yani hak ve ceza bir toplumda doğru belirlenip sonra da işletilirse toplum ancak o zaman denge ve huzura kavuşur.
Artık asrımızda “ceza”nın bilimsel tahlil altına alınması ve incelenmesi zamanı gelip geçmiştir bile. Toplumlar uygun ceza anlayışını kaybettikçe perişan olmaya devam edeceklerdir. Nitekim bu konu “kısas” kavramı ile biraz daha detaylı bir biçimde işlenilrneye gayret edilecektir. Fakat biz burada “ceza” kavramının “denge” te'sisine katkılarına değinmeden de edemeyeceğiz.
Cenabı Hakk iyi amelleri topluma yaymayı, insanlığın vazgeçilmez huyu haline getirmek için çok uygun karşılıklar koymuş. İnsanlık, iyi şeyler ortaya koymak için yaratılmış. Bu yüzden de beşeriyet hep iyi şeyler yapmaya teşvik edilmelidir. Bunun için de iyi amellerin karşılığı “Kim Allah'ın huzuruna iyilikle gelirse ona geldiğinin on katı vardır. Kim de kötülükle gelirse o, sadece getirdiğinin dengi ile cezalandırılır. Onlar haksızlığa uğratılmazlar.”[256] Ayeti kerime mealinde olduğu gibi birkaç kat arttırılmalıdır. İşte iyilikleri teşvik ve artırmak için bu tip karşılıklar oldukça uygun karşılıklardır. Günah ve suçlara verilen sınırlı cezalar ise suçluyu suçtan caydırmak için yeterlidir.
Bu esnada, suçluyu suçtan caydırmak için neden kat kat ceza verilmiyor, şeklinde akla gelebilecek bir soruyu da cevaplamakta fayda görüyorum. Bu soruya şöyle cevap verilebilir: İyiliklere sonsuz mükafat vermek bir ihsan hadisesidir. Yapılan bir iyiliğe daha fazlasıyla karşılık vermek insan tabiatının da bir gereğidir. Bu da iyilikleri çoğaltmayı sağlar. Çünkü iyilik yapmak ekin ekmek gibidir. Bir tohum için Cenabı Hakk yerden bize yine bir tohum verse, o zaman kimse ekin ekmez. Neticede nimetler kıtlaşır. İnsanlık âlemi yaşayamaz. Beşeriyette iyilik yapma, sevapları çoğaltma şevki ölür. Dolayısıyla Aynı zamanda ekin ekmek işi bir abes olur. Bunun içindir ki iyiliklerin karşılığı kat kat olmalı ki hem bu âlem, hem de öteki âlem iyilikle dolup taşsm.
Fakat kötülüklere karşı verilen cezalar misli misline olmalıdır. Çünkü bize bir tokat atan adama iki tokat atmak dengeyi bozar. Bu davranış haddi aşmak olur. Zulüm olur. Nitekim cezanın maksadı insanları öldürmek, intikam almak, içimizdeki kin duygularını tatmin etmek değildir. Eğer böyle olsaydı, ceza vermenin bir miktarı, bir sının olmazdı. Cezanın maksadı suçtan caydırmaktır. Kat kat olmamasının sebebi ise insanın elem verici bir durumdan sonra hemen hayra meyletmesine bir firsat tanımak, onun pişmanlık duygusunu iyiliklere yöneltmek içindir. Durum böyle olunca da “ceza” müessesesi haliyle maksadına ulaşmış ve asli görevini yapmış olur.
Hülâsa edersek, iyiliklere böyle kat kat ve hatta sonsuz sayıda ecir verilip; kötülüklere yalnız misli ile mukabele edilmesi, insanlığı iyilik ve ihsan yapma noktasında, doğru ve mutedil yolda dengede tutmak maksadına yöneliktir, kanaatine varabiliriz.
Ahiret hayatında şirk ve küfür ehline verilen ebedî cezalar ise insana asla aşırı gibi gelmemelidir. Çünkü şirk ehli inanmak şartıyla kendilerine sunulan ebedî saadeti bir çırpıda reddettiler. Ebedi saadeti reddetmek dolayısıyla ebedî bedbahtlığı Tercih etmektir ki bu müşriklerin bizzat kendi iradeleriyle kurdukları bir denklemdir. Çünkü ortada iki Tercih var. Ebedî saadet, ebedî azap... Bunlardan herhangi birini Tercih eden, Tercihini kendi yaptığı işlemle ebedileştirmiş olur.
Sonuç olarak diyebiliriz ki, genelde karşılık anlamına gelen ceza kavramı, insan fiilleriyle denk olmazsa, beşeriyetin kurduğu bütün içtimaî dengeler bozulacaktır. Her şeyin dengeli olması gerektiği gibi, verilen cezalann da dengeli olması gerekmektedir.
Ceza müessesesi Kur'ân'da, insanların davranışlan-nı bir ayarda, belirli bir sınırda turnası bakımından denge olgusunu hazırlayan ve tesis eden bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Cemiyetlerin sükun içerisinde yaşamalarını, cemiyetlerin dengeli bir hali olarak yorumlarsak, cezanın bu hale nekadar katkıda bulunğunu, bu duruma nekadar yardıma olduğunu anlamakta güçlük çekmeyiz şüphesiz. İşte Kur'ân'da ceza kavramı ve cezalann çeşit ve vasıflannı anlatan âyetler, insanlık için onları denge noktasına itid bir amil olarak karşımıza çıkmaktadır. Başka bir deyimle insanlığın keyfi gidişatına bir nevi fren olmakta... [257]
Din
Din kelimesi tam bir karşılık, insanlığın top yekun davranışlanna verilecek olan bir ceza anlamını hissettirdiği için bu kavramı da “denge” ifade eden kavramlar içerisine alıp yorumlamaya çalıştık.
Din kelimesi “Kema tedini tüdan” misâlinde, karşılık, [258] yani ceza anlamına gelmektedir. Din kelimesi malumdur ki Arapça'da oldukça şümullüdür. Bu kavram, “karşılık” ve “ceza” anlamlannm yanı sıra; “hesap”, “kaza”, “siyâset”, “taat”, “âdet”, “hal”, “kahır” ve nihayet bütün bunlarla alakadar ve hepsine mebna ve miyar olan millet ve şeriat manalarına da gelir.[259]
“Din” kelimesinin “şeriat” şeklinde yorumu da kanaatimizce denge ifade etmekten hali değildir. Çünkü şeriatın üzerinde dosdoğru gidilen cadde, sağa sola sapmadan yürünülen yol anlamlan da vardır. Nitekim Allah'ın Kitabı'na “mîzân” yani denge, terazi denildiği gibi, şeriat de denilmektedir. Buna Rahman suresinin ilgili âyetlerinde değinilmişti.
Buna göre din, uyulduğu zaman insanlığı adalete, sükunete, dünya ve ahiret mutluluğuna kavuşturduğu için ve yine tatbik edildiği zaman ferdî ve içtimaî dengeleri kurabilmesi hasebiyle din kavramına, dengenin ve adaletin ikamesi için elzemdir diyoruz. Nitekim dinin dengeleyiciliği, frenleyiciliği ve doğru bir biçimde sevk ve idare ediciliğinden uzak cemiyetlerde her türlü dengesizliği müşahade etmek mümkündür.
Ahiret günü de nihaî dengeleşme günüdür. Yani bu günde büyük bir dengeleme işlemi yapılacaktır. Bu yüzdendir ki ettiklerini bulmanın korkusu, mücrimleri: “O ceza günü ne vakittir?”[260] Sorusunu sormaya zorluyor. Din gününde yapılacak olan işlemler göz önünde tutulursa “din” kavramının başlıbaşırıa bir dengeleme işlemi ifade ettiği anlaşılır.
Buna göre din, denge kavramına daha yakın bir mana ifade etmektedir. Çünkü denge, nizam ve adalet kavramlarının tatbik edilmesi ile ortaya çıkar. Fiziksel yasaların, daha geniş bir ifadeyle evrensel yasaların maksadı kozmik dengeleri, dinin maksadı ise beşerî dengeleri ikame etmektir. Ahiret gününde de her amelin karşılığı adil biçimde verildiği için o güne din günü denilmiş olabilir. Bu açıklamalar ışığında düşündüğümüz zaman “din” kavramının da denge ifade eden kavramlardan ayrı olmadığı kanaatine varabiliriz.
Çünkü din, beşeriyeti sükunet içerisinde yaşatmak için, Allah (cc.) tarafından konulan eşsiz ve kusursuz kanunlar manzumesidir. Din mefhumunun bu son tanımından harek ederek diyebiliriz ki insanlık mükellef olduğu ferdî, içtimaî, siyâsî ve iktisadî dengeleri, dinin kaidelerine uyarak kurucaktır.
İnsan günlük hayatta denkleştirme işlemi yaparken eşyanın mislini arar, eşyanın misliyle mukabele eder. Allah'tan başka her şeyin bir misli vardır. Eşya misli ile dengelenir. Denge halini gerçekleştirmek için her şeyin dengini ve mislini çok iyi bilmek gerekir. Eşyanın kıymetini değerlendirmek için onun mislini bilmek lazımdır. İşte “misi” kavramı bu cihetiyle denge kavramlarını çağrıştırmaktadır.
Bu kelime Türkçe'de “benzer”, “eş”, “nazır” ve “tıpkısı” gibi anlamlara geliyorsa da asıl taşıdığı mana; “tıpkı”, “ta kendisi” gibi manalardır. Arapça'da da “tıpkısı” ve “aynısı” gibi manalar taşıyor olmalı ki bu kelimeyi Cenabı Hakk'ın kendi gibi bir ilah olmadığını ilan ettiği “O'nun misli, (ta kendisi) gibi bir şey yoktur.”[261] mealindeki âyet-i kerimede, bu manaya gelebilecek şekilde kullanılmıştır.[262]
Ve yine bu kelime her bakımdan bir denklik, aynılık ifade ediyor olmalı ki, Yüce Hakk: “Allah'a denkler koşmayın “[263] meali kerimesinde kendisine “misl” getirmeyi yasaklamıştır.
“Misl” kelimesi, “O (Allah), Kitap'ta size şöyle indir mistir ki: “Allah'ın âyetlerinin inkâr edildiğini yahut onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, onlar bundan başka bir söze dalıncaya (konuya geçinceye) kadar kafirlerle beraber oturmayın; yoksa siz de onların misli gibi olursunuz.” [264] Mealindeki âyette de dengi, aynısı ve tıpkısı gibi manalara gelmektedir.
Kısas kavramına gelince bu kelime de denklik ifade eden bir kavramdır. “Esasen müsavat (eşitlik) manasına olup, dnâyette ödeşme, misli ile cezadır, (karşılıktır.) Gerek adam öldürme (Kısas finnefs), kan intikamı, gerek ölüme sebebiyet vermeyen yaralara (kısas fıma dune'n nefs) şamildir.[265]
Cenabı Hakk: “Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı. Hüre hür, köleye köle, kadına kadın öldürülür. Ancak her kimin cezası kardeşi tarafından (öldürülenin velisi) bir miktar bağışlanırsa artık (taraflar) hakkaniyete uymak ve (öldüren) ona (gereken diyeti) güzellikle ödemelidir. Bu söylenenler Rabbınızdan bir hafifletme ve rahmettir. Her kim bundan sonra haddi aşarsa muhakkak onun için elem verici bir azap vardır.”[266]
Yukarıda meali verilen âyet-i kerimeyi İbn Kesir şöyle tefsir etmektedir.”Kim zulmedilerek öldürülürse biz onun velisine bir yetki kumasızdır. Katile karşı ona bir yetki vermişizdir. O, muhayyerdir. İsterse kısas yaparak katili öldürür, İsterse diyet karşılığı yahut karşılıksız katili öldürmekten vaz geçer. Sünnet-i seniyyede böyle sabit olmuştur. [267] Görüldüğü gibi Cenabı Hakk, “kısas” kavramını beşerî sistemlere ve bu sistem içerisindeki fertlere bir hayat reçetesi olarak sunmuştur.
“Kısas” bir bakıma misli ile muamele anlamına gelmektedir. Bu da denge için gerek ve yeter şart sayılabilir kanaatindeyim. Bu prensip, adaletin şubelerinden biridir. Adalet mefhumundan asla ayrılmaz. Misli ile mukabele insanlar arasında olsun veya başka varlıklara arasında olsun; muhatap olan kişi müslim yahut da gayri müslim olsun, insanî muamelelerde mevcut olması gereken adalet kanunlarından biridir. Kur'ân'daki misli ile karşılık verme düsturunu kalbine yerleştirmiş olan bir müslüman kendisine zulümle muamele eden insana aynı mukabelede bulunur. [268] Veyahut da da affedip, muhsinlerden sayılır. Ama asla ileri gitmez.
Kısas bir cezadır. Hem de denk bir ceza... Kusursuz bir kanun... Kısasın kalktığı bir cemiyetin dengesi, adam öldürme gibi cinayetlerle bir başka türlü bozulma istidadı kazanır. Canilerin serbestçe gezdiği bir toplumda vicdanlarda da rahat ve huzur yoktur.
Kısası kaybeden beşeriyet, dengeyi kaybettiği için, hayatı kaybetmiştir. Kısası çağ dışı kabul edenler kısastaki hayat iksirini, yani abı hayatı göremeyenlerdir.
Halbuki “kısas” dengedir. Cezanın bir şekli olmak bakımından aşırılıklar karşısında bir nevi frendir. Azgınlıkların önünde bir settir. Bu şeddi yıkanlar insanlığı vahşi arzuların selinde boğmaktan başka ne yapmışlardır.
Kısas olmadan sükunete ermiş bir toplum göstermek mümkün müdür? Cenabı Hakk, niçin “kısasta hayat vardır” buyurmuş? Toplumu kurtarmak gibi çok yüce iddialarla endamlarını arz eden hukukçular hiç insaf terazisi ile tartarak düşünmediler mi? Kısas, öldüren öldürülür diyor. Öldürüleceğini bilen hiç öldürür mü? Böyle bir cürme kalkışır mı? Elbette hayır. O halde “kısas” daha adını duyurur duyurmaz topluma hayat dağıtmış oluyor. Bir insan diğerini öldürdüğü zaman öldüreni öldürmekle, kan davalarını kesersiniz Asırlara uzanan kinler biter. Bir, iki, üç nesle kadar uzanan kin tohumları kurur. Yine kısas toplumda hayat vadeden bir unsur olarak kalır.
Her aşırılık bir dengesizliktir. Her aşırılığı durdurup frenleyen kavramlar da denge unsurudur. Bu yüzden Kur'ân çoğu yönleriyle denge emreden, dengeler kuran ve denge vadeden bir kitaptır.
Diyet kavramı da kısastan ayrı olarak mütalâ edilemez elbette. Toplumda denge ve düzen için “ya kısas, ya diyet” ihtarını bir parola gibi kabul etmemiz yanlış olmaz.
“Diyet” nefsin ya da uzvun mal olarak bedeli! [269] Bu bedeli ya aynen verirsin veyahut da mislini... Aksi takdirde yapacağın her günah yanına kar kalacağından seni zapt eden olmaz. Saldırganlaştıkça cemiyeti rahatsız eder, toplumda kurulmuş olan her türlü dengeyi ifsat edersin...
İnsan toplulukların dengesi hukukun çiğnenmesiyle zuhur etmektedir. Her şeyin bir diyeti olduğunu düşünen insan haklara saygı duyacağı için, diyetle beşeri dengeler kendiliğinden te'sis edilmiş olacaktır.
Eşitlik, düzeltme, doğrultma gibi manalarından ötürü “seva” kelimesini de denge ifade kavramlar arasında incelemeyi uygun bulduk. Bu kelime Lisanu'l Arab' da bir şeyin eşiti onun kendisidir. [270] Şeklinde tanımlanmış. Ayrıca seva, “ila kelimetin savain”[271] âyeti kerime mealinde de eşitlik anlamında kullanılmış biz ve siz, o konuda Allah'tan başka ilah olmadığı konusunda eşitiz. İttifak halindeyiz. Burada da seva kelimesinin ve eşit denk anlamlarına geldiği anlaşılmaktadır.
“Onları uyarsan da uyarmasan da bir dir. Onlar için eşittir.”[272] Bu meali kerimedeki “sevaun” kelimesi eşit, denk, bir ve farksız gibi anlamlar taşımaktadır. [273] Bu kelimenin yukarıdaki âyette kazandığı mana, onun dengeye yakın bir kelime olduğunu daha iyi kavratmaktadır.
Cenabı Hakk, “Ey insan! Seni yaratıp, seni düzgün ve dengeli kılan!”[274] buyururken burada “seva” kelimesi, düzgün, “adelet” kelimesi ise, dengeli manalarını taşımaktadır. Demek ki bir mahlukun yaratıldıktan sonra dengeli olması için önce düzeltilmesi, tesviye edilmesi, belirli ölçüler içerisinde mütenasip bir şekilde yaratılması gerekmektedir.
Yukarıdaki açıklamadan da “seva” işleminin, dengenin ikamesi için gerekli olduğu anlaşılmaktadır. “O Rabbın seni halk etti,” âyet mealinin, halk, tesviye, düzeltme, ta'dil ve tasvir kelimelerinden önce gelmesi sebebiyle, ilk önce vücuda getirmek, icat etmek, yoktan yaratmak demek olduğu aşikardır. Sonra da “seni tesviye etti, insanlık seviyesine getirdi. Bünyeni, azalarını ve kuvvetlerini düzene koydu. Düzgünleşterdi de seni adaletli, dengeli yeptı ve sana tenasüp ve tevazün verdi. [275] Şeklindeki tefsiri de bize seva kelimesinin denge işleminin tahakkuku için esas teşkil ettiğini vurgulamaktadır.
Yine Cenabı Rabbimiz, “Nefse ve onu tesviye edene andolsun ki” [276] meal-i kerimesinde insanın düzgün yaratılmasının ehemmiyetini vurgulamak üzere hem nefse ve hem de onu dengeleyene, tenasüp içerisinde Yaratan'a kasem ediyor, beşeriyetin nefsine, onu icat edip inşa edene, onun organlarını adaletli” dengeli yapana; zahir ve batınını kuvvetli yapana ve onun yaptığı harikulade san'at eserine dikkat çekiyor.
“Sonra onu tesviye etti ve onun içine ruhundan üfürdü.” [277] Yani önce insanın azalarını biçimlendirdi, yaradılışını adaletli, dengeli yaptı, dengede tuttu. [278] Bu mealdeki âyette de seva kelimesi dengeli yaratmak anlamına gelmektedir.
Yine “Karşılıklı konuşan arkadaşı ona hitaben: Sen dedi, seni topraktan, sonra nutfeden (spermadan) yaratan, sonra seni bir adam biçimine sokan Allah'ı inkâr mı ettin?”[279] Mealindeki “sevva” kelimesi, mu'tedil anlamında olup insan vücudunun çeşitli dengelerini çağrıştırmaktan uzak değildir.
Yani bir bakıma Rabbimiz, bu âyet-i kerimede de insana, seni dengeli yaratmak gibi bir şerefle şereflendiren Rabbm'ı inkâr mı ediyorsun? Buyurmaktadır. İstifham üslubuyla böyle bir davranıştan insanı sakındıran Rabbımız, aynı zamanda da böyle bir inkârdan insana dönmesini ihtar ediyor ve hem de dengeli yaratılmanın bir nimet olduğunu vurguluyor. [280] Cenabı Halde yüce kudretiyle insanı güzel surette yarattı, onun suretini düzeltti, tesviye etti en güzel biçimde onu sağlam, düzgün ve mütenasip yarattı.[281]
Yüce Allah'ın “tesviye” nimetini vurguladığı bir âyet-i kerime meali de “Halik yarattı da tesviye etti.” [282] meali kelimesidir. Burada da gerek insanın ve gerek bütün varlıkların tesviye edilmelerinin önemi vurgulandığı gözden kaçmamaktadır.
Allah insanı çeşitli biçimler içerisinde düzene soktu, sadece basit bir yaratma ile bırakmadı. Birçok yaratma işlemleri yaptı. Sonra da onları bir nizam ile dengede tuttu.
Yer ve içindekiler, gökler ve içindekiler, bilhassa da semanın katları ve yedi gök, Yüce Yaratan'ın tesviye etmesiyle dengede durmaktadır. “Yedi göğü tesviye etti” [283] mealindeki âyet de buna bir işarettir.
Sonra kendi mini minnacık yaratılışımız ile dipsiz gibi görünen gökleri mukayese etmemizi isteyen Rabbımız, istifham yoluyla bizleri düşündürücü soruların muhatabı kılarak, “Sizler mi daha kuvvetli yaratıklarsınız, yoksa gökler mi? Onu Allah bina etti, tavanını üzerinizde yüksek yaptı. Dengelenmiş, düzgün kıldı. O'nda uygunsuzluk, yarıklık, çatlaklık yok.”[284] Buyurmaktadır.
Tesviye ve düzeltme muamelesi olmadan, denge ve adaletin gerçekleşemeyeceği muhakkaktır. Bundan da anlaşılmaktadır ki denge işleminin tahakkuk edebilmesi için birçok işlemler lazımdır. Bunlardan birisi de hakkaniyet ölçüleri içerisinde yapılan bir düzeltme ve doğrultma işlemidir. Bu ilahî prensibi örnek alarak biz insanlara da dengeleri korumak için işlerimizi doğru, düzgün ve seviyeli yapmak yaraşır.
î'tidal tabiri her şeyi yerli yerine koymak anlamını taşıyan adi ve adaletle aynı kökten gelmektedir. Bunu dikkate alarak i'tidali şu ya da bu yana sapmalara engel olmak için denge noktasında tutmak şeklinde ifadeye koyabiliriz. Her şeyin denge noktası olan çizgidir ki Kur'ân bunu “sırat-ı müstakim” diye anmakta ve mensuplarını bu doğru yol üzerinde olmaya çağırmaktadır. İ'tidale riâyet; İslâm'ın ferdî, sosyal, evrensel ve boyutlarda esas aldığı ve ısrarla istediği bir keyfiyettir.
Kur'ân insanoğlunun önüne gerekli olan her şeyden yeterli oranda alınarak meydana getirilmiş bir kompozisyon koymaktadır. Fıtrat dininin ana özelliği, bu kompozisyonu yapmış olmasıdır. Terkipteki unsurlardan birinin oranını bozmak, insanı bunalıma ve hatta felakete sürükler, İ’tidalin terk edilmesi, başka bir ifadeyle terkipteki oranların bozulması, ifrat ve tefrit saplantısına yol açar. Bu durum ise dengenin bozulmasıdır. Dengenin bozulması ise sırat-ı müstakimde önce yalpalama, sonra da düşmeler meydana getirir.[285]
İstikamet,” K-V-M “ maddesinden türemiş bir kelimedir, î'tidal manasına gelmektedir.[286] Bazı tefsirlerde müstakim için eğriliğin zıddı, [287] gibi manalar da vardır.
Fakat Fatiha suresi gibi Kur’ân’ın özeti sayılan bir surede geçmiş olması bu kelimenin daha geniş manalar taşıyor olması fikrini akla getirmektedir. Kendisiyle Allah'a ibadet edilen bir surede Allah'a hamd ve senadan sonra, Yüce Allah'ın âlemlerin Rabbı, Rahman ve Rahim, Din Günü'nün tek sahibi olduğunu ilândan sonra bir kul, bir muhtaç ve bir dilenci edasıyla Yüce Mevlâ'dan istediği tek ve ilk şey Sırat-ı Müstakim'dir. Buradan da analaşılıyor ki Sırat-ı Müstakim, ulaşılması hem çok zor ve hem de kıymetli bir yoldur.
Fatiha suresinde daha sonra bu yolun atları tavsif ediliyor ve müstakim olmayan yollara sapıkların yolu, gadaba uğramışların yolu deniyor. Gadaba uğrayan ve sapıtanların yolu ise, her türlü denge olgularıyla tenakuz teşkil etmektedir. Tezimizin başırıda da vurguladığımız gibi denge vakası adalet mîzân ve kist gibi kavramlarla anlamdaşlık teşkil ediyordu. Buna göre istikamet kavramı hallerde, ibadetlerde, beşerî münasebetlerde ve iş hayatımızda adaleti ve dengeyi simgeleyen bir kelime olmaktan uzak değildir kanaatine gelebiliriz.
Zaten adalet, denge ve kist gibi kavramların zıddını zulüm, taşkınlık, .aşırılık, israf gibi kelimeler oluşturmaktadır. Bu kelimeler de sapık kimselerin, Allah'ın gadabına uğramış kimselerin vasfıdır. Adalet, denge ve kist gibi kavramlar ise iyilerin şiarı olduğuna göre, Allah'ın nimetlerine ermiş kimseler, Sırat-ı Müstakim'de yürüyenlerdir
Buna göre Fatiha suresi ile “Bizi doğru yola ilet.” diye niyazda bulunan kimse, Allah'tan kendisine bütün hayırları bir kelime ile istemiş olur. Bu hayırların başırıda da sanırım İtikatta, amelde ve kullukta dengeli olmak gelir.
O halde bu perspektifden bakarak, istikamet kavramına her şeyde, hayatın her safhasında, bu evrenin ve başka âlemlerin her cüzünde kusursuz bir adalet; doğru, doğruya götürücü veyahut da insanlar ve âlemler için doğru kılınmış bir yol anlamını ifade ediyor diyebiliriz.
Ezelî ve ebedî bütün hayat denklemleri Fatiha suresinin içerisindedir. Basit bir kaç cümle gibi görünen Fatiha hilkatin, Yaratıcının ve mahlukun bütün esrarım toplayan umumi ve temel yasadır. Baştaki üç âyet ile sondaki üç âyetin rabıtası olan bu bir tek âyetle Fatiha suresi, böyle sonsuz üstü bir varlık denklemini ortaya koymuştur.
Fatiha'daki bu ruhu ve bu denklemi şu kutsi hadis ne güzel açıklamıştır. [288] “Ben namaz suresi olan Fatiha'yı kendim ile kulum arasında yarıya taksim ettim. Yarısı benim, yansı kulumundur ve kulumun istediği hakkıdır.”[289]
Fatiha âdeta başlıbaşırıa denge ifade eden bir sure olarak karşımıza çıkmaktadır. Adalet her şeye hakkını vermek demek olduğuna göre, Fatiha'da ilk üç âyet Allah (c.c)'ın hakkını bildirip tayin ediyor. Uluhiyyet haklan, hamd kelimeleri ve el-Esmau'l Husna, yani en güzel isimler Allah'a tahsis ediliyor. Sonraki üç âyette ise kulluk sıfatları olan muhtaçlık, yardım dileme, isteme, nimet talep etme, hidâyeti ve doğru yolu arzulama gibi hal ve sıfatlar da kula tahsis ediliyor. Bu surede Allah (cc) kendi makamında, kul ise kendi makamındadır. Böylece en büyük adalet tahakkuk etmiş oluyor. İki varlığın da Hukuku tanınmış ve belirlenmiş oluyor. Böylece kul bu sureyi okurken kul olmanın sınırını asla aşmıyor ve hep bu sınırda kalmak anlamına gelen “Sırat-ı Mustakim”i istiyor, nimetler istiyor, yardım istiyor ve Rabbini tanıyor. Çünkü kul demek efendinin izzet ve üstünlüğünü, kendinin ise, zillet ve muhtaçlığını bilip tastık eden varlık demektir.
İşte bu yüce sureyi şerif bizlere, Allah'ın ve kulun hakkını belirlemek ve vermek cihetiyle bir denge, bir adalet ve bir muvazene hissi vermekten asla uzak değildir.
Bu yüzden Sırat-ı Müstakim kulluk sınırını aşmamak yoludur diyoruz. Bu yol yalnız insanın izleyeceği bir yol değil, evrende ve daha geniş ifade ile âlemlerde cemat, nebat, hayvan; însan cin ve meleklerin de izlemesi gereken bir yoldur.
Ancak ne var ki insanın böyle bir yolda yürümeyi Yüce Yaraücı'sından istemesi, onun bu yoldaki yolculuğunun iradî olduğunu göstermektedir. Hele bu arzusunu çoğul sigasi ile istemesi düşünenleri daha ilginç yorumlara, mana inceliklerine davet etmektedir.
Yani bir bakıma Allah'ın halifesi olan insan, Rabbına “yalnız sana kulluk eder, yalnız senden yardım bekleriz; bizi dosdoğru yola, nimete erdirdiğin kimselerin yoluna ilet derken “bizi, yani ben ve benim islahı ile mesul olduğum her şeyi; adil, m'utedil, dengeli ve yalnız sana ve senin rızana ve emrine, kanunlarına gelen yola ilet. Şeklinde bir niyazda bulunuyordur şüphesiz.
Yani Fatiha'da beni değil de bizi derken insan, kim bilir belki de kalbimi, ruhumu, sırrımı, beynimi kısacası, manevi âlemimle beraber maddî âlemimi; ellerimi, gözlerimi, kollarımı, daireyi biraz daha geniş tutacak olursak ailemi, içinde yaşadığım cemiyeti, insanları, hülâsa benim bozuluşumla bozulacak, fesat bulacak olan; bana bağlı olan objeler ve sujeler âlemini, her şeyi doğru yola ilet şeklinde kapsamlı bir niyazda bulunuyordur [290] şüphesiz.
Fatiha işte Yüce Allah'ın böyle bir lütfiınu tecelli ettiren bir varlık dengesidir. Bu surede de kâinat nizamının temeli olan adalet ve denge kanununun en açık ve engüzel gerçeğini görürüz.
Eğer Sırat-ı Müstakim dengeli ve mutedil bir yol ise ki öyle olduğu şüphesizdir, bütün güzel huylar denge, bütün zulümler ve taşkınlıklar da dengesizlik sayılabilir. Çünkü Kur'ân-ı Kerim'de adalet ifade eden kavramların zıddı hep fesat olarak değerlendirilmiştir. Bu noktadan hareketle Kur'ân-ı Kerim âlemlerde Hakkı hakk etmek, Allah'ın hakkını Allah'a, Kulun hakkını kula, her zerrenin hakkını her zerreye vermek sureti ile bir denge, eşsiz ve namütenahi bir denge kurmak için indiğini söyleyebiliriz. Çünkü Kur'ân'da herşeyi ve herşeyin hakkını bulmak mümkündür.
İslâm durmadan iç ve dış muvazenenin tahakkukunu arar. Kur'ân'ın alelade bir okuyucu ve tahlilciye sistemsiz göründüğü ve birbirine zıt unsurlan bir araya getirdiği intibaını uyandırığı malumdur. Ne var ki Kur'ân edebiyat değil, hayattır. Dolayısıyla Kur'ân'a düşünce tarzı değil de bir yaşama tarzı olarak bakmaya başlanır başlanmaz bu intibalar ortadan kalkar ve bu yanlış telakkiler de değerini kaybeder. Bu sebepden ötürüdür ki Kur'ân'ın yegâne ve hakiki tefsiri hayat olabilir. Özellikle de Allah'ın Rasulü'nün hayatı. İşte bu yüzdendir ki o devirde tefsir oldukça az ve varolan tefsirler de sadece kelimelerin anlamdaşlannı vermekten ibaret sayılabilecek bir biçimde... Bildiğimiz gibi Resulullah’ın (s.a.v.) hayatı tam buydu. İslâm'ın öğretisi, Kur'ân'ın yazılı şeklinden anlaşılamaz ve ilk bakışta mütenakız gibi görünebilir. Fakat Kur'ân, Resulullah (s.a.v)’ın hayatı içerisinde tam manasıyla tabiî bir ahenk olarak [291] ortaya çıkar.
Evren de öyledir. O da ilk anda bütünü ile algılanamadığı için bazı tenakuzlar sergiler gibi görünebilir; fakat işin inceliğine gidildikçe her şeyin yerli yerinde olduğu anlaşılır. İşte bu yüzden ariflerler bu tenakuzu:
“Deme şu niçin şöyle
Bak sonuna, sabreyle,
Yerincedir ol öyle
Mevla görelim neyler
Neylerse güzel eyler.”[292]
Şeklinde izah ederek ortadan kaldırıyorlar.
Şu koskaca evreni bir kıyısından incelemeye başlayan meraldi insan, kâinatı açıklamakla, Kurân-ı da tefsir etmiş oluyor.
Tekrar konumuza dönecek olursak sözü, istikamet mefhumunun da Kur'ân'da denge ifade eden bir kavram olduğunu, “sırat-ı müstakimin” ise Allah'ın kelâmı ile kullarının Allah'tan istediği dengeli bir itikat, amel ve hayat tarzı, aşırılıklardan uzak, i'tidal çizgisinde dengeli bir hızla beşeriyetin namütenahiliğe, yani Allah'a doğru, O'nun sonsuz nimet ve marifetlerine doğru asla bitmeyecek olan yolculuğudur, şeklinde özetleyerek toparlayabiliriz. [293]
Kasd
Bu kelime ile de Kur'ân-ı Kerim bizlere bir takım denge vakalarını çağrıştırmaktadır. İktisadî hayatta, batı dillerinden aldığımız ve denge manasına gelen ekonominin Türkçeleşmiş bir karşılığı olan iktisat kelimesi de bu maddeden türetilmiştir. Dengeli olma, orta hali Tercih etme, sınırsız ihtiyaçlarla kıt nimetleri, kısarak lüzumlu ve yerinde kullanarak, kanaat ederek dengeleme ameliyesini ifade eder. Aynca yolun doğruluğu, ifrat ile tefrit gibi iki aşırılığın orta noktasını Tercih etme, orta bir noktada, denge noktasında istikrar bulma, ifrat ve cimrilik gibi ahlâkî bir çizginin sağına ve soluna sapmamak, cömertlik noktasında dengeli bir infak ve iktisat ahlâkına kavuşmak, ne korkak ve ne de cesaretli olmak, bu iki hissiyatı şecaat gibi bir ahlâk noktasına oturtmak gibi manalar taşımaktadır.[294] Kast ve türevleri olan kavramların, yukarıda saymış olduğumuz manaları, şu âyet meallerinde daha belirgin bir mahiyet arz etmektedir. Yüce Rabbımız: “Yürüyüşünde tabiî ve dengeli ol. Sesini alçalt...” [295] Buyururken ifadeye kast kelimesini koymuş. İnsanın en güzel davranışlarından biri olan yürüyüş fonksiyonunun ne kadar ehemmiyetli bir davranış olduğu hepimizce malumdur. Göklere hükmedercesine, burnu havalarda yürümek, “suyun durgun akanından, insanın yere bakanından...” şeklinde bir atasözümüzle de veciz bir tarzda kınanan, yere, onu çatlatacakmışcasına ve ateş püskürürcesine bakarak yürümek elbette her şeyden önce göz estetiğimiz bakımından da çirkin karşılanır. Böyle insanları sevemez, onların hakkında içimizde uyanıp tahrik olan sui zannımızı bütün zorlama ve tevillerimize rağmen hüsnü zanna çevirenleyiz. Bu saydığımız vasıflarla hemhal olan bir kimse evvelâ kendi şahsiyetini zedelemiş ve cemiyet içerisinde edinmesi gereken hassas bir statüyü elden kaçırmış ve şahsiyetini suizan gölgeleriyle karatmış demektir. Hızlı yürümek, yavaş yürümek, sallanarak yürümek bile insanın dengesiz yürüyüş şekillerindendir yerine göre... Disiplin, düzen, ahenk ve nizam gibi kavramları kendisine temel ve vazgeçilmez ilkeler kabul eden askerlik sanatı, acaba neden her şeyden önce insanın yürüyüşünü terbiye etmekle işe başlar? Ve yine Yüce rabbımız adalet prensiplerini çiğnemeyip, taşkınlıklara meyletmeyen kimseler için “..., içlerinden bir kısmı orta yolu tutar.”[296] Ayet mealinde orta yolu tutan kullarını övmektedir. Ve yine kast kelimesiyle Kur'ân, “Yolun doğrusu Allah'ındır... Yolun eğrisi de vardır. Allah dileseydi hepinizi doğru yola iletirdi.”[297] Ayet mealiyle bize aşırılıklara, ifrat ve tefride sapmayan bir yolun varlığını bildirmiştir. Bu yol, aşırılıkları olmayan, üzerinde dosdoğru Allah'a gidilen bir yoldur. Veyahut da bu âyetteki doğru yol, başka bir ifadeyle söylememiz gerekirse, âyet mealinde geçen orta yola, insan-ı kâmilin hayat tarzıdır da diyebiliriz. Çünkü o, yani insan-ı kâmil, öyle bir hayat biçimi, öyle bir ömür sergiler ki onun hayatında ne itikadî ve ne de amelî bir aşırılık gözlememiz mümkün olamaz. Tabi olduğumuz zaman, ruh ve ceset dünyamız denge halini yakalar, istikrar ve huzura kavuşur, nefsi mutmainne olur. İçinde her türlü çatışmanın bittiği, iç dünyasında ilahî nizamın hakim olduğu kararlı bir nefs olur. Allah'ın övgüsüne mazhar olur. Bu âyet mealinde, “Allah dileseydi hepinizi doğru yola erdirirdi.” sözünde bizce cebriyeye asla dayanak, delil ve burhan olmayacak bir fikir de algılıyoruz. Çünkü tezimizin muhtelif yerlerinden ve çeşitli vesilelerle, objeler âleminde denge halinin mecburi olduğunu, yani Allah'ın iradesine tabi olduğunu vurgulamıştık. Burada ise bize, öyle geliyor ki Yüce Rabbımız, biz isteseydik doğru veya eğri iki yol arasında yürüme konusunda insanları muhayyer bırakmazdık. Dengeli olmaya hepinizi zorlardık. Nasıl ki kötülüğe zorlamıyoruz, bu konuda da iradenize, hür ve cüz'î iradenize bir görev tevdi ediyoruz, denmek istenmiş olabilir ki, doğru yolda yürüme beşerîn dengeli bir hayat vetiresidir. Ayrıca bu âyet mealinde doğru yol, dengeli yol Allah'ındır ifadesinden Kur’ân’ın ve sünnetin doğru ve dengeli bir yol olduğu fikrine de varabiliyoruz.
Kur'ân'da Tevbe suresi 42. âyette de kasd kelimesi geçmekte... Ancak bu âyette geçen kast kelimesini denge manasına doğru teVil etmek oldukça uzak olur kanaatindeyim. Fakat “Eğer onlar, Tevrat, İncil ve Rablerinden onlara indirilen Kur'ân'ı doğru dürüst uygulasalardı hem üstlerinden ve hem de ayaklarının altından yerlerdi. Onlardan aşırılığa kaçmayan iktisatlı, Mu'tedil, dengeli bir zümre vardır. Fakat çoğunun yaptığı ne kötüdür”[298] âyet mealindeki “onlardan aşırılığa kaçmayan iktisatlı, dengeli bir zümre vardır.” âyetindeki kasd kelimesinin manası bizi yine bir dinin bütününe inanıp ve uyan ümmet-i vasat gibi dengeli yaşayan ve dengeler kuran bir ümmet fikrine temayül ettirmektedir. Çünkü eğer Allah'ın kitapları ikame edilirse itikat, amel ve bütün davranışlarda ilahî kitaplara uyulursa, ortaya dengeler ve dengeli fert ve toplulukların zuhur edeceği bir hakikattir ki ilerideki konularda, bu konuların daha başka boyutlarına değinilicektir. [299]
İnşirah Süresindeki Denge Unsur Ve Mesajları
İnsan, hayat mecrasında akıp giderken binlerce tehlikelerle beraber, kader ve kaza oklarının hedefi olarak yaşar. Sayısız tehlikeler, onun hayat yolunda âdeta pusuda beklemektedir. Öyle ki bu kaza, musibet ve belaların görünür ve görünmezleri, suret-i haktan gözükenleri ve kendi asli suretleriyle de gözükenleri vardır. Bunların hepsinden Allah'a sığınarak yaşamak zorundayız. İnsanın bir yumruk büyüklüğündeki kalbine bin bir türlü ızdıraplar üşüşür. İnsan, narin kanatlı bir kelebek kadar zarif ve dayanıksız iken, gövdesine göklerin, yerin, dağların ve yerle gök arasıdaki varlıkların taşımaktan sakınıp, korkup, titredikleri teklif ve emaneti yüklenme cür'etini göstermiştir. İnsanın bu cesaretini anlamak ve izah etmek gerçekten zordur. Binbir başlı nefis kartalını alt etmek ve ona egemen olmak için onunla savaşa tutuşmuş bir serçe, bir kanarya insanoğlu!.. İnsanın bu cür'eti nereden geliyor acaba?!. O, “Tek katre-i hunest ve hezâr endişe!..” Bir damla kan ve bin endişeden ibaret; mürekkeb, yani sentetik bir varlık.
Acaba insan bu kadar narin mi? Bu bakış açılarına göre izafiyet kazanıyor. İnsan bazı konumlarda çok nazik, bazen de çok dayanıklı... Gözlemlediğimizde insanda bu azametli yüklere, tekliflere karşı bile bir dayanma gücü, bir vüsât sezmekteyiz. Kendinde hayat yolundaki bu musibetiere tahammül kudreti bulamayan insan, helak olmakta... Fizyolojik ve psikolojik varlığında çok yönlü huzursuzluklar yaşamakta... Daha başka bir ifadeyle, kendi özünde saldı dayanma güçlerini ilahî mesajlarla takviye etmesini bilemeyen insan, musibet ve belâlar karşısında zaman zaman aklî dengesini bozmakta, zaman zaman fizyolojik rahatsızlıklara müptelâ olmakta, çoğu zamanlarda da psikolojik buhranlar yaşamaktadır. İşte biz bu menfî, istenmeyen, tabiyatımızca sevimsiz kabul edilen halleri de insanın normal, dengeli fonksiyonlarına kıyasla dengesizlik olarak mütâla etmekteyiz.
Maddede etldye karşı daima bir tepki gözlemekteyiz. Bu kanun da diğer birçok fiziksel ve somut olgular gibi objeler âleminin temel yasalarından biridir. Bir masanın üzerine onun dayanma gücünden fazla yük yığarsanız masanın ayakları çatırdar şüphesiz. Ama masanın ayakları bu arada kendine yüklenen yüke eşit bir tepki göstermiştir. Fakat masanın dayanma gücü yeterli olmadığı için helâle olmuştur. İşte böyle etkiler, müteessir varlıkların dayanma güçlerini aşacak kuvvette olursa, tesir altındaki varlığın akibeti malumdur. İşte biz, bu etki ve tepki kuvvetleri arasına koyulmuş denge hadiselerini insanın bütün bir varlığında, ruhanî ve cismanî dünyasında da sezmekteyiz.
Demek ki insanın kendisine, Yaratıcısı tarafından yüklenen fonksiyonları yerine getirirken gerek onun hissiyatından, yani beş duyusundan ve gerekse de ötelerden gelen tesirleri; ruhuna, aklına, kalbine, beynine; kısaca maddî ve manevî varlığına inen darbe ve sadmeleri göğüsleyecek gönül genişliğine ihtiyacı vardır.
Onun bütün bir varlığı ile ilâhî teklifler ve hayatın gaileleri, çetinlikleri, yaşama zorluğu; üzüntü, keder, sevinç ve saadetlerin tesirleri arasında bir ayarlama yapılması bizce elzemdir.
İşte bu ayarlamalara oldukça ilginç işaretleri inşirah sûresinde bulabildiğimiz kanaatindeyiz. İnşirah sûresi ile Duha sûresi arasında şiddetli bir bağ vardır. Bu ilgi de bizim yorumlarımızı destekler mahiyettedir. Çünkü Duha vahyin kesilmesiyle birlikte Sevgili Peygamberimizde (s.a.v.) meydana gelen keder ve iç sıkıntısı esnasında nazil olarak ona bir gönül rahatlığı vermiş. [300] Yüce Rabbımız, “Senin sadrını genişletmedik mi?” [301] Senin için, senin saadedin için, kalbini, göğsünü genişletmedik mi? Nefsine genişlik, kalbine ferahlık, nefsine dayanma gücü, kuvvet ve ferahlık vermedik mi? Yani sıkıntılara karşı gücünü takviye etmedik mi? buyurarak O'na verdiği nimeti dile getirmiştir. İşte bu nimet, Allah'ın insan takati ile emirleri arasındaki yükün dengeli olması nimetidir.
Kalbini ve göğsünü genişletme muamelesi, esasen göğsünü ve bağrını müşahhas manada, yani somut olarak, açıp genişletmek demek olduğu halde, bu ifadeyle, kalbe ferahlık vermek ve nefsi herhangi bir fiil ve söze açıp, onu anlayışlı ve kavrayışlı; neş'eli ve sevinçli hale getirmek gibi onun kinayî manası da yaygın olarak kast edilir. Öyle ki şerh ve gönül inşirahı denildiği zaman, maddî olarak gönül ve göğsü açmak, yani bıçak gibi bir şeyle onu yarmak manasından çok, manevî olan bir açma, sevinç ve neş'e verme anlamı anlaşılır. İfadenin bu kinayî manasından hareketle Yüce Rabbımız’ın bu âyet mealiyle bizlere” senin kalbini Adem (a.s.)’ın bildiği bütün esmayı ve diğer akla gelebilecek bütün ma'rifetleri isteab edecek bir vüs'âte getirmedik mi? “ şeklinde bir mesaj vermiş olabileceğine de yaklaşmamız mümkün olur kanaatindeyim.
Hülâsa bu âyet mealiyle, senin kalbini, bin bir çeşit üzüntü, sıkıntı, darlık ve huzursuzluk verecek belâ ve musibetlere ve hatta ilâhî emirlere ve ilimlere karşı müsait bir vüs'âte erdirdik denilmek isteniyor. Eğer böyle yapılmasaydı musibet, belâ ve imtihanların senin kalbine yapacağı tesirin kuvvetiyle senin takatin arasındaki denklem bozulur ve bu dengesizlik seni helak ederdi denilmek de istenmiş olabilir.
Dolayisiyle ikinci âyet, birinci âyetin âdeta bir tefsiri makamında gelerek, sadrı genişletme işleminin “senin üzerindeki her türlü yükü, ağırlığı kaldırmadık mı?”[302] Meali alisiyle Yüce Rabbımız, yukanda saydığımız beşerî mükellefiyetleri ve ona isabet eden her türlü musibetleri hafiflettik buyurarak, insanın takati ile buna müteveccih olan meşakkatleri dengeli ve ayarlı kıldık demek istemiş de olabilir. “Sırtını ezen ve büken yükü” meali alisiyle de yükün vasfı ve bu yükün Sevgili Peygamberimize yaptığı tesirin şiddeti vurgulanıyor, “inkad” “nikd” yahut “nekid” yapmaktır. Nikd, yıkıntıyla, bozuntuyla, yürüyüş ve sefer sebebiyle zayıf ve güçsüz olamuş deveye denildiği gibi, bir şeyin bozulurken, üzülürken, koparken ve bir yük yıkılmaya yüz tutmuş durumdayken çıkardığı sese, sepilenerek boyanmış ve cilalanmış deri, ağaç ve arabanın gıcırtısı, eklem yerlerinin, kemiklerin çatırtısı gibi seslere de nikd ve böyle ses çıkarmaya da inkad denir. Buna göre “inkad-ı zahr” yükün sırtta ağırlaşarak kemikleri çadırdatması veya üzüp zayıf düşürmesi, bitkin ve güçsüz etmesi demek olur. [303] Bu izahatlar ışığında biz de bu sûredeki şu mana inceliklerine dikkat çekebiliriz: Kâinatta her şeye gücünce teklifler yüklenmiştir. Gözlemlerimiz bize bunu ispat etmeye yeter bir delildir. Meselâ insanın başı gövdesi için taşırıır bir yüktür. Gövde ise, ayaklar için... Aynı şekilde ayakların dayanma gücü de ayaklara etkiyen kuvvetin altında değildir. Etki ve tepki dengededir. Tabiatta da bu böyledir. Dağların yeryüzüne yaptığı basla, bitki, hayvan ve insanlara atmosferin yaptığı basınç ve onların bu basınca gösterdiği bütün tepkiler, hep dengeli ve ölçülüdür. Evrendeki bu yasa bozulursa, yani bir varlığın öteki bir varlığa tesiri fazla olursa, elbette bu etkileşim arasındaki dengesizlik eşyada bir huzursuzluk ve bir istikrarsızlığa sebep olacaktır. İşte gözlenen bu istikrarsızlığın adı dengesizliktir.
Bu somut misâllerden hareket ederek Yüce Rabbımızın, “Senin belini büken yükü azaltmadı mı?” âyet mealini, İlâhî teklifleri senin ve dolayısıyla da ümmetinin ve hatta insanların hepsinin takati nisbetinde indirmedi mi? Bu iki gücü dengede tutmadı mı? Şeklinde yorumlamamız uzak bir te'vil sayılmaz kanaatindeyim. İşte bu ayarlama, yani teklifler, musibet ve elemlerin, kulun takati ile denklenmesi de Allah'ın en büyük nimetlerinden biridir ki bu sûreden önceki Duha sûresinde “ama Rabbın’ın nimetini anlat.”[304] Ayetiyle anlatılması istenen nimetler cümlesindendir. İşte bu mükellefiyetler, musibet ve insan kalbine inen çeşitli yükler ve insanın dayanma gücü arasındaki denge öyle bir nimettir ki, Yüce Allah'ın bazen bu nimeti kullarından geri alması, kulların işledikleri günahlarından ötürü onlara Allah tarafından verilen adil cezalardır şeklinde yorumlanabilir.
“Rabbımız bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yükler yükleme.”[305] Bizi isyan eden milletler gibi yapma. Yani bizi diğer milletlere yaptığın gibi yerinden kımıldatmaz, sıkıştırır, zor dayanılır, ağır boyunduruklar altına alma. Şiddetli misaklar, ağır tabiyetler, meşakkatli emirler, katı kanun ve kurallar ve uygulamalar altında bulundurma. Sonunda mükelleflerini meshederek maymunlara ve domuzlara çevirme. Bu sıkıntı ve elemleri bize yaşatma.[306] Meal ve tefsirini verdiğimiz bu âyet, her şey Allah'ın istek ve iradesine bağlıdır; dilerse bu dengeleri bozabilir. O yaptığından sorulmaz, fakat kullar sorumludurlar... O'nun mülkünde dilediği gibi tasarruf etmesi, asla zulüm olarak nitelendirilemez. Yani Yüce Allah kullarına istediği yükü yükler. Fakat O adil olduğu için kullarına muamele ederken daima rahmetle muamele etmek ister. O'nun korkutması da hep rahmetindendir. İşte bizden önceki ümmetlere fazla yükler yüklenmesi, onların takatlarmı aşan bir din, bir mükellefiyetler manzumesi değil, onların küstahlıkları yüzünden Allah'ın onlara tevcih ettiği dünyevî bir ceza, belki ıslah olurlar diye bir çeşit ihtarıdır diyebiliriz.
Burada okuyucunun hatırına bizden önceki ümmetlere çok ağır yükler yüklenmiş, o halde o zaman bu denge bozulmuş olmaz mı şeklinde bir soru gelebilir. Biz acizane ilk bakışta çelişki gibi görünen bu mevzuyu şöyle izah etmek istiyoruz. Dikkat edilirse, “Rabbımız, bizden öncekilere yüklettiğin gibi ağır yükler yükleme.” mealindeki âyette, kulun gücünü aşan bir yük söz konusu değil, ancak ağır ve zor dayanılır bir yük, yani meşakkat veren bir yük söz konusudur. Çünkü âyette geçen “ısr” kelimesinin esas mânâsı, esaret ve hapis manâsıyla alâkalı olup, altındakini ezen ve yerinden kıpırdatmayan ağır yük ve bağ demektir. Boyunduruğa, ağır misaka, zor dayanılır ahde, bağımlılığa da “ısr” denir. Müfessirlerin açıklamalarına göre, meselâ Yahudilere günde elli vakit namaz kılmak ve mallarının dörtte birini vergi vermek, pislik bulaşan elbiseyi kesmek, vatanlarından sürülüp çıkarılmak, birçok konuda hemen idam cezası uygulanmak, tevbe etmek için intihar etmekle mükellef olmak, bir isyanın akabinde hemen cezaya çarptırılmak, bir suçun arkasından hemen helâl olan yiyeceklerin haram kılınması gibi hükümler vardı. Bu teklifler elbette ağır idi... Fakat kulun vüsatinin kat kat üstünde de değildi. Çünkü Yüce Rabbımız, “Allah kimseye kapasitesinin üstünde teklifte bulunmaz.” buyurmakta. Demek ki, o teklifler de kulun vüsati çerçevesi içerisindedir. Çünkü önce “vusu”, yani kapasite kelimesinin manası, takat, dayanma gücü, kelimesinin manasından daha geniş ise de bu kelimenin takat yerine kullanılması meşhur olmuştur. [307] Buna göre eski ümmetlere yüklenen yük de onların kapasitesi dahilinde idi ama, zorlayıcı, ezici, kahredici bir yüktü.
Ümmet-i Muhammed'in “bizden öncekilere yüklettiğin gibi bize yükleme” derken, Yüce Allah'tan bir kolaylık dilemiş olmaları akla daha uygun gözükmektedir kanaatindeyim. Yani bir bakıma, İnşirah sûresinde Peygamberimize verilen nimetleri, bu ümmet bu âyet ile Rabbımızdan istemiş bulunuyor şeklinde bir yorum da aklımıza gelebilir. Yani önceki ümmetleri ezen ve âdeta esir eden yükleri bize yükleme, bizim de sırtımızı ağrıtan yükleri hafiflet, yükümüzü dayanma gücümüz ile dengeli kıl ki hayatın neşe ve ferahıyla nimetlenelim demek istemiş de olabilirler.
İşte itikat ve amel kısımlarından bir çok teklifi, takat ve kapasitemizle dengeli bir biçimde indiren yüce Rabbımız, İnşirah sûresinde zaman zaman, bize ağır ve ezici gelebilecek belâ, musibet ve kazaların arkasından bu zorlukları hafifletecek, denge ve i'tidal noktasına sevk edecek mesajları da “Zorlukla beraber bir kolaylık vardır. Zorlukla beraber bir kolaylık vardır.” [308] Mealindeki âyetle vermektedir.
Çünkü bizden önceki ümmetlere yüklenen zorluklar zaman zaman belâ, musibet, acı ve keder olarak bizlere de gelebilir. Bunlar kalbimize iner inmez eğer bu zorluğun yanında veya hemen peşinden bir kolaylık dengeleyicisi olmazsa, belki de hemen helak oluruz. İşte bu kolaylık, gelen bir zorluğu yumuşatan sabır, acıyı tatlandıran bir tat kederi ve yeisi hafifleten bir ümit olabilir.
Çünkü biz elemleri, ya onun muvakkat olduğunu düşünerek sabreder ve onunla teselli oluruz; sabrımız, yani dayanma gücümüz, o elemin acısını hafifletir, gücümüzle dengeler, veyahut da bize isabet eden musibet karşısında ahirette alacağımız mükâfatı düşünür ve bu şekilde teselli olur da, o zorluğu böylece kolaylığa çevirmiş oluruz ki buna da yalan üzere olan imanımızdan kaynaklanan ümidimiz sebep olur. Buradan da anlıyoruz ki kalbimize yüklenen yükü hafifletme konusunda ümit de sabır gibi dengeleyen bir rol oynamakta... Sonuçta Yüce Allah'ın (c.c.) ruhumuza yerleştirdiği dengeleyen bir iç mekanizmanın çalışması neticesi sadrımıza inen her zorluk, kendisini hafifletecek bir kolaylığı davet eder durur.
Hülâsa, İnşirah süresindeki, sadrın genişletilmesi, yükün kaldırılması, zorluktan sonra gelen ve bizim iman, sabır ve ümit olarak yorumlamak istediğimiz, zorluğun ardından veya beraberinde gelen kolaylık ifadeleriyle Yüce Rabbımız, insan vüs'âti ve ona yönelen gam, keder, meşekkat ve ilâhî emir ve yasaklan dengelediğini beyan buyurmuş, dengeleyen birkaç unsura daha dikkatimizi çekmiş ve sayısız nimetlerinden birisini daha hatırlatmıştır kanaatindeyiz. [309]
2- KUR'ÂN'DA DENGE OLARAK YORUMLANABİLECEK DAVRANIŞ VE MEVZULAR
İKTİSADİ DENGE
İktisat kavramı Arapça'dan dilimize geçmiş ve dilimizde halihazırda tutum, biriktirme, her hususta i'tidal üzere bulunmak, lüzumundan fazla veya noksan sarfiyattan kaçınmak ve ayrıca amelde i'tidal gibi manaları ifade eden bir kelimedir.[310]
Kur'ân-ı Kerimde “...içlerinden bir kısmı orta yolu tutar...”[311] Mealindeki âyette geçen “kast” kelimesi bu kelimenin kökünü oluşturmaktadır ki bu kelime de bir önceki konuda da değindiğimiz gibi, orta, adil ve dengeli gibi anlamlar taşımaktan uzak değildir ve Arapça'da yolun doğruluğu gibi bir mana taşımaktadır.[312]
Daha sonra bu kelimeyi atarak Batı dillerinden aldığımız “economic” kelimesini kullanmaya başlamışız. İngilizce'de “Equal” kelimesinin eşit, müsavi, denk [313] gibi anlamlara geldiğine bakılırsa, ekonomi ile iktisat kelimelerinin eş anlamlı ve denklik ifade eden kavramlar olduğunu anlamakta güçlük çekmeyiz.
İşte bu açıklamalardan hareketle diyebiliriz ki iktisadî bütün faaliyetler bir nevi denkleştirme muamelelerinden ibarettir.
Daha sonraları çok hususî olarak cemiyet halinde yaşayan insanlar arasında maddî ihtiyaçların elde edilmesine yarayan ve saadetlerine müteallik olarak kurulmuş münasebetleri inceleyen ilim dalının adı olmuştur ki bu bilim dalı, sosyal ilimlerin bir şubesi gibi beşeri münasebetleri, ihtiyaçların dengelenmesi gibi bir bakış açısından inceler. [314] Bu ifadeler de bize iktisat kavramının “denge” kavramından uzak bir kavram olmadığını vurgulamış oluyor.
İktisat muamelesi insan ihtiyaçlarına tabiattaki kaynaklan ihtiyacın miktarı kadar vermek faaliyetinden ibarettir. Bu tanıma, her an iktisadî hayatia iç içe yaşayan ve onu uygulayan insanın ekonomik faaliyetlerini gözleyerek varabiliriz.
Meselâ açlık hisseden insan, bu ihtiyacına yeteri kadar cevap verirse iktisat, doyduğu halde yerse, israf etmiş olur. Yani bir bakıma açlığını frenlemiş ve ihtiyacını dengede tutmuş olur. Bu itibarla İktisadî davranışlan denge olarak izah etmek asılsız te'vilattan sayılmamalıdır, demek istiyoruz.
Bu yüzdendir ki Rabbımız, yeme ve içmede de orta dereceyi, yani itidali emrederek [315] yiyiniz, içiniz fakat israf etmeyiniz, buyurmuştur. Şüphesiz cemiyetin her ferdî, bu âyetin hükmü ile amel ettiği takdirde ortaya kusursuz iktisadî dengeler çıkacaktır. Bu denge her şeyden önce aile topluluğunda kendisini gösTerccektir. Sosyal gelişmler bu yüzden iktisadî dengelere bağlıdır. İktisadî dengeler milletler bazında düşünüldüğü zaman, ferdî gelirin devamlı olarak artması ve dengeli bir şekilde bölünmesi şartlarından ibarettir. [316] Gelirin artması gelir getiren faktörlerin emek, zaman, vs. gibi israf edilmemesine bağlıdır. Dengeli bir toplum yapısı içinde artan gelirin iktisat edilmesi şartır.
İşte bu bu açıdan bakarak, iktisadî problemlerimizin esasında israf ahlâkı yatmaktadır diyebiliriz.
Gayesi insan ve insan topluluklarını her sahada mu'tedil bir yapıya kavuşturmak plan Kur'ân-ı Kerim, beşerî topluluklara, çeşitli âyetleriyle iktisadî tavsiyeler ve emirler vermekten de geri durmamıştır.
İktisat ilmi 1830'da İngiliz ünüversitelerinde bağımsız bir bilim dalı olarak okutulmuş ve daha sonra çıkan tartışmalarda da ilahiyata tabi olması savunulmuş. [317] Bu yönelim, ilâhî kitapların bir takım tavsiyelerine uyulduğu zaman, iktisadî dengelere kavuşulacağına dair bir takım güvenceleri insanlığa vermiş olmasından kaynaklanmış olmalıdır.
Bugün iktisat ilmi özetle kıt kaynakların namütenahi ihtiyaçlara üleştirilmesi şeklinde tanımlanmaktadır. Demek ki insanın bu sahada da işi oldukça zor! Bu yüzdendir ki insanın kendi iradesine terk edilmiş bu dengeleri kuramaması onu, uzun süre kaygılandırmaya devam etmiştir ve etmektedir de....
İşte iktisat ilminin bu son tanımı bizleri ister istemez var gücü ile tasarruf eden, kanaatkar bir insan tipini aramaya sürüklüyor. Bu tip de yiyen içen, fakat israf etmeyen, Kur'ân ahlakıyla ahlâklanmış bir şahsiyettir.
Âyette geçen israf kelimesini, bizi ille de yeme ve içme konusuna yorumlamaya zorlayan bir karine de yok. Bu bağlamdaki israf kelimesi zaman, söz, enerji, düşünce gibi konuları da ihtiva edebilir. İşte böyle... Her sahada kısan ve biriktiren insan kıt kaynakları çoğaltacak demektir. Ancak ne var ki bu insanın kalbinde, artan kaynakları yoksula dağıtacak cömertlik ahlâkı da hazır bulunmalıdır. Aksi takdirde cimriliği sebebiyle tekrar israf etmiş olur. Çünkü dikkat ile bakılırsa cimriliğin ayrı bir israf şekli olduğu gözden kaçmaz.
Dünya hayatını anlamak ve bu hayatı Kur'ân'ın perspektivinden yorumlamak da iktisadî dengelerin kurulmasına yardım edecektir düşüncesindeyiz. Çünkü Dünya saçıp savurma ve bol geçim yurdu değil, dar bir geçim yurdudur.
Cenabı Hakk, Selâm yurdunda iken Adem (a.s) ile Havva'ya, “Cennet meyvelerinden bol bol, dilediğiniz yerden yiyiniz”[318] buyururken, sıkıntılar yurdu olan Dünyada'da Adem oğullarına: “İsraf etmeyiniz.” ve Peygamberimize de “Eli sıkı olma. Büsbütün de saçıp savurma. Sonra kınanır, kaybettiklerinin hasretini çekersin.”[319] Buyurmaktadır. Yani kıt kaynakları savurmayınız. Cennetteki gibi bol bol yemeyiniz. Âdeta sizin için orada dar bir geçim vardır deniyor. Allah'ın zikrinden, nasihatlerinden, yani Kur'ân'dan yüz çeviren için dar bir geçim “Maişeten danken”[320] vardır.
İşte insan eğer Kur'ânî tavsiye ve emirler doğrultusunda iktisadî hayatını tanzime yönelirse, iktisadî dengeler elbette bozulmak bilmeyecektir. Durum böyle olmazsa, kanaat ahlâkı İslâm'ın en başta tutulan ahlâk anlayışlarından biri olur muydu hiç? Barınmak için hurma lifleriyle örtülü kerpiç evleri, uyumak için toprağı ve ağaç gölgelerini, doymak için günde bir iki öyün mutedil ve tek çeşit yemeyi ve içmeyi Tercih eden insanın, kıt kaynakları kimlere hediye ve miras bıraktığı bizi derin derin düşündürmelidir. İşte bu züht kahramanları yalnız yaşatmak için yaşamışlar. Sonraki nesillere taze ve zengin bir Dünya; kirden, pastan uzak, pırıl pırıl bir çevre hediye etmişlerdir.
Ancak iktisat anlayışı, cimrilik, stokçulukla ve yığmakla kesinlikle karıştırılmamalıdır. İnsanlık eğer iktisadî dengelerin refahını yaşamak ve yaşatmak istiyorsa biriktirdiklerini muhtaçlara vermesini de bilmelidir. Aksi takdirde artırılan mal, insanlığa varlık içinde yokluk yaşatır. İktisadî dengeleri bozar. Sonunda bu dengeleri bozanlar, “Altını, gümüşü yığıp da onları Allah yolunda harcamayanlar yok mu İşte onlara elem verici bir azabı mücdele. (Bu paralar) cehennem ateşinde kızdırılır, bunlarla onların alınlan ve sırtlan dağlandığı gün (onlara denilir ki): İşte bu kendiniz için biriktirdiğiniz servettir. Artık yığmakta olduğunuz şeylerin azabını tadınız” [321] Ayet mealindeki tehdide muhatap olur ve o azabı hakk edenlerden olurlar. Kısaca Kur'ân'ın ekonomik prensipleri, üretim ve tüketimin dengeli olmasına dayalıdır diyebiliriz. Batı gelişme modeli olan, daha fazla üretme ve daha fazla tüketme veya zevk için, lüks içerisinde yaşamak için çok üretim ve hedonist bir hayat tarzı için aşırı tüketim Kur'ân asla tasvip etmez. Çok üretimin yanısıra daha fazla tüketme ne olursa olsun; faydalı faydasız, zaralı, hatta öldürücü ve insanlık için sonuçlarını düşünmeden üretme anlayışının aksine, kendi prensiplerine dayalı İslâm ekonomisi gelişmeyi değil, “denge”yi hedef tutmaktadır.[322]
Bu itibarla biz Kur'ân'daki iktisadî dengeyi, istihsal ve istihlak dengesi olarak yorumluyoruz. Üretim de tüketim de ihtiyaç kadar... Nelerin ihtiyaç olduğuna da Kur'ân karar verecek... Çünkü insan, ihtiyaçları belirlemekte becerikli ve hem de akıla olamamıştır. Bu yüzdendir ki erişilmesi bazılarımız için bir hayâl olan lüks ve israfın kucağına, insanlığın bir çoğu itilmiş durumdadır. İslâm fıkhın hacet-i asliye diye belirlediği mikyas gerçekten ne kadar harikadır. İnsanlık top yekun bu noktayı üretimin nihaî sınırı olarak belirlemiş olsalardı, acaba bu günkü dünyanın iktisadî çehresi nasıl bir şekil alırdı? Gerçekten bu araştınlmaya değer bir konudur kanaatindeyim. Bu gün biz bünü bir insanlık ailesi olarak astronomik boyutlardaki üretim hedeflerine varabilmek için, uhrevî hayata sarfetmemiz gereken enerjiyi de bu çarpık ve doyumsuzluğun sembolü olan iktisadî hedefleri gerçekleştirme yolunda harcarken acaba nasıl bir neticeye varmış oluyoruz? Günde üç öğünde en az üç kap yemek yemek için çalışan bir insan, ebedî hayatını kazanmak için bir zaman ve enerji bulabilir mi acaba? Çağın bu etekleri tutuşmuşcasına koşuşturan insanı, iktisadî denge şuurundan mahrum olduğu için dünya ve ahiret bütünlüğünü bozmuş ol muyor mu? Böyle davranmakla ruhunu aç bırakırken, dengesiz bir hayat biçimi sergilemiş olmuyor mu?!...
İşte her şeyi isteyen, doyumsuz, dünya malına tamah ederken, dünyada olmanın asıl maksat ve hikmetini unutan insan ya aşırı israf veyahut da aşırı kısmak suretiyle yanı cimrilik ahlâkı ile iktisadî dengeleri de bozmuştur. Oysa ihtiyaç duyduğumuz kaynaklar ne kadar kıt veya fazla olursa olsun Kur'ân'ın emir veya tavsiye ettiği bir biçimde sergeleyeceğimiz iktisadî bir yürüyüş bize, bu dengelerin de huzur ve sükununu yaşatacaktır inancındayım. [323]
Zekat, Faiz, İçtimaî Ve İktisadî Dengeler
Maddede gözlenebilen fiziksel ve kimyasal her alış veriş, günlük yaşantımızda da göze çarpmaktadır şüphesiz. İnsan hep nefes alamaz. Bir noktadan sonra nefes vermek zorundadır. Sınırlı bi cisim sonsuza kadar dolamaz. Bir noktadan sonra boşalması lazımdır. Isınan cisim de yine öyle... Bir zaman sonra ısı fazlasını vermek zorundadır. Bütün bu alış verişler insana öyle geliyor ki varlığın muvazene halini yakalamak için bir nevi çırpınışı, cehdi ve gayretidir.
İşte iktisadî hayatta fert de böyledir bir balama. Elinde çeşitli vesilelerle yığılan malı vermek zorundadır. Aksi takdirde cemiyet aşırı zenginlerle aşırı fakirlerin bulunduğu dengesiz bir ünite durumuna düşecektir. Oltaya çıkan bu dengesizlik de diğer bazı dengesizlikleri davet edecektir.
İşte bu bakış açısından bakarak biz, İslâm'daki zekât müessesesinin, iktisadî ve içtimaî dengelere nasıl hizmet ettiğini açıklamaya çalışacağız.
Zekât temizlik ve nema (büyüme, gelişme) demektir.[324] Zekât vermek ise bu bir nevi aşırıya doru giden büyümeyi verme, azaltma, fakir ile zengin arasındaki uçurumu dengeleme işlemidir. İnsan takatinden fazla yükü atınca nasıl ferahlıyorsa, farz kılınmış bu hakkın ödenmesiyle de insan borçtan kurtulmuş ve vicdanını temizlemiş oluyor. Aynı zamanda nefsini ve kalbini de cimrilik ve bencillik gibi ahlâktan korumuş oluyor.[325] İktisadî ve içtimaî bütün dengesizliklerin temelinde de bu ahlâlcı görebilmek için sanırım çok fazla bir dikkat gerekmeyecektir.
İçtimaî dengesizlikler bir toplumda, bir grup insanın aşırı zengin, bir grubunun ise aşırı fakirliğinden kaynaklanmaktadır, “İslâm ise insanların fakirlik ve ihtiyaç içerisinde kıvranmalarından hoşlanmaz. Herhangi bir yerde bulunanlar içerisinde bir kişi olsun aç sabahlayacak olursa onların üzerlerinden Allah'ın himayesi kalkar.[326]
Bugün denge kavramının en fazla kullanıldığı bilim dallarından birisi de iktisat ilmidir. Fiziksel bilimlerde olduğu gibi iktisat ilminde de dengesizlik hoşlanılmayan bir durum[327] olarak kabul edilir ve bütün iktisat uzmanları bu huzursuzluğa çare ararlar.
Dünyada bugün toplumların ve devletlerin iktisadî hayatında kusursuz bir denge hali, yani istikrar hali gözlenemezse de, kalkınmış ülkelelerin iktisadî hayatı kısmi de olsa denge durumu arz etmekten uzak değildir.
Meselâ “Amerika'nın iktisadî sistemi her ne kadar kapitalizm olarak nitelendiriliyorsa da bu rastgele bir ifade ve kolay bir yorumdan ileriye gitmez görüşündeyiz. Bu sistem iyi bir şekilde gözlendiği ve tetkik edildiği zaman, bu sistemin kontrollü serbest teşebbüs olduğu gözden kaçmaz. [328] Bu durum da peygamber Efendimizin piyasaya narh koymak ve fıatlara müdahale etmekten çekinmesi ile tevafuk arz etmektedir. [329] Nitekim Amerika, iktisadî sistemlerini büyük ölçüde rahata kavuşturmuş devletlerin başırıda gelmektedir. Bu devletin iktisadî hayatında hür teşebbüs ve bir takım zaruri müdahalelerin dışında tam bir serbest piyasa ekonomisi gözlenebilmektidir. Bu zaruri müdaheleler de serbest piyasa ekonomisinin ruhunu zedelemekten oldukça uzaktır. Meselâ gıda maddeleri ve ilaçların satışları; bozulmuş yiyecekler, yanıltıcı reklamların yapılması ve zehirli maddelerin satışlarının yasaklanması gibi...
Bu gibi misâller de gösteriyor ki Amerika'daki iktisadî hayatın dengesi devletçe yapılan bir planla değil, serbest piyasanın kendiliğinden dengeyi arayıp bulmasındandır. Devlet sadece hukukun işleyişini kontrol ediyor o kadar...
İşte bir bakıma içtimaî sistemlerle çok yakından ilişkili olan iktisadî sistemlerde bir takım hukukî müdahalelerin denge sağladığı gözlemlerden uzak kalmamakadadır.[330]
İktisadî hayatı dengeli kılacak Kur'ânî emirlerin başırıda zekât, yasakların başırıda ise faiz gelmektedir.
“İslâm, toplum kesimleri arasındaki aşırı ekonomik farklılıkları hoş karşılamaz. Çünkü bunda ruhu ve vicdanı dejenere eden bencillik, katılık ve tam'a vardır. Bunda muhtaçları hırsızlığa ve gasba zorunlu olarak götüren veya zillete, şerefini ve yüceliğini satmaya mecbur eden özellikler vardır. Bütün bunlar ise aşağılık şeylerdir.
İslâm, malın “zenginler arasında dönüp dolaşan bir devlet” [331] Hatta bir sömürü ve egemenlik vasıtası olmasını, çoğunluğun harcayarak bir şey bulamamasını hoş görmez. Çünkü bu, sonunda bu ümmet içerisinde hayatın, çalışmanın ve üretimin dondurulması sonucunu verecektir. Oysa bir ümmetin büyük çoğunluğunun elinde mal varsa, malın bu büyük kısmının hayatî zaruretlerinin alınmasına harcanmasını sağlayacak, böylece mallara yöneliş çoğalacak, bu da üretimin çoğalması sonucunu doğuracaktır. Bu ise çalışabilecek durumda olan herkesin çakmasına imkân sağlayacaktır. Böylelikle hayatın çalışma, üretim, tüketim çarkı, tabiî, verimli ve dengeli “dönüşüne” devam edecektir.
İşte zekât, iktisadî aşanlıkları frenleyen ve bu yönüyle de iktisadî “dengeleri” sağlayan Kur'ânî emirlerin birkaçından sadece biri ve en önemlisidir. Allah (cc)'ın her şeye koyduğu bir sınır ve çizgi vardır. Hiçbir şey kendisine Allah (c.c) tarafından çizili bu sınırı aşamaz ve aşmamalıdır da... Eğer aşarsa ortaya eşyanın kendi öz tabiatının bile hoşlanmadığı durumlar çıkar ki bu duruma her bilim dalında adı, kavranılan ve ifadeleri farklı bile olsa, (dengesizlik) denir.
Bu bakımdan zekât farizası da, Allah'ın zenginlik için koyduğu bir sınır ve durma veyahut da da yavaşlama noktasıdır. Eğer bu durum ve yavaşlama noktası tayin edilmezse zenginlik, belirli fertler elinde bir sömürü, böbürlenme, insanlara haksız yere tahakküm etme, insanların hemcinsinden kendilerini farklı görmesi, tuğyan etme ve hatta zulüm ve cimrilik gibi kötü huylann kaynağı olmaya doğru bir istidat kazanırdı.
Bu yüzden zenginliğin ve fakirliğin dengesizliği neticesi ortaya sevimsiz, dev bir ehram çıkar. İnsanlar ise bu piramidin sivri ucuna hizmet eden zavallı köleler olur. Uçurumlar devleşir ve bu uçurumlann arasını da ancak içtimaî kinler doldurur. Birbirine kin duyan toplulukların akıbeti ise malumdur.
Bu yüzden Yüce Allah “Mal, sizlerden zenginler arasında bir devlet olmasın” [332] ihtarıyla iktisadî hayatımızın “dengesini” tehdit eden bir gidişata bir nevi yasak getiriyor.
Bugün iktisadî kalkınma yollannda zenginler sadece, zenginleri finanse ediyor. Fakirlere borç verilmiyor. Sadece zenginlerin birbirini finanse ettiği para, bir nevi stok edilmiş ve biriktirilmiş oluyor. İşte bu stok fakirlere doğru boşaîtılmıyorsa toplumda fakire zulmediliyor demektir. İnsanlığın bir kesimi açlığa mahkum ediliyor demektir. İşte “Onlar ki altını, gümüşü biriktiriler..” mealindeki âyet-i kerime Allh(c.c.)'ın verdiği maldan fakiri ve fukarayı mahrum eden zengin sınıfa bir tehdit muhtavası taşımaktadır.
Biriken ve hantal bırakılan mal bir nevi israf edilmiş oluyor. İnsanların rızkını başka bir usulle elde tutma, hapsetme anlamına geliyor.
“Para, durması ve çalışması ile mahiyet kazanmak yerine, zatı ile nema ifadesi mahiyetinde... Eğer çalıştınlmıyorsa durduğu yerde her yıl dini vergisini ödeyecek ve muayyen bir vade sonunda zekât mükellefiyeti seviyesinin altına düşecek olan miyar ve despot kıymet para sahibine: “Ya beni işlet, çoğalt, vergimi ödeyerek temizle yahut felce uğratarak sıfıra inmeme razı ol der gibidir.”[333]
Allah (cc), şehvet, kin ve gadap gibi aşırı istekleri nasıl yasaklanyla frenleyip denge ve itidal halinde tutmak istiyorsa, dünya malına tam'a ve aşırı zengin olma hırsını ve esasta eşit olan bir insanın diğer insandan malca çok farklı konumlara gelmesini de böylece dengelemiş oluyor.
Uygulandıktan zaman toplumun içtimaî ve iktisadî dengelerini alt üst eden, dengeleri ya toplum veyahut da devlet lehine bozan “Sosyalizm” ve “Komünizmin” en büyük düşmanı İslâm'da, faizin haram ve zakâtın tarz olmasıdır. Bu ideolojilerin bağlılarının İslâm'da hayran oldukları ve hayranlıklarını gizleyemedikleri iki esas budur.[334]
“Şu var ki, hem şahsi mülkiyete açık, hem de ayni mülkiyetin murakıbı olan ve böylece aradaki tezadı kaldıran ve her tarafın hakkını koruyan İslâm'ın bu toplayıcı hikmeti bütünüyle mülkiyet düşmanı, maddeci yobazların idrakine sığmaz. Zekât (kapitalist ve antikapitalist) sistemler arası terazinin muvazene noktasını gösTercn ilahî ölçüdür. [335]“ Bu izahatlardan da anlaşılıyor ki zekât, Allah (cc)’ın iktisadî ve içtimaî dengeleri büyük ölçüde kuran ve koruyan bir emridir.
Faize sıra gelince o, insan cemiyetlerinde daha başka bir dengesizlik doğuruyor. Bu muamelenin yasaklanmasıyla Kur'ân, zekâtta olduğu gibi faiz alarak sınırsız bir büyüme gösTercn zenginlere dur derken, faiz vererek ezilip yok olmak tehlikesine düşen fertleri de korumuş oluyor,
“Sermayenin işten üşendiği, rehavet uykusuna daldığı ve keyfine baktığı hallerde, nefsine bir nevi terleme hakkı tanınması yolunda, zehirli bir köpürüş demek olan faiz, servet hegemonyasının zulmüdür, ferdî ve cemiyeti, olanca ruhu ve maddesiyle kemiren bir zulüm... Bu işin farkına vanmış olan sosyalistler İslâm'ın faiz yasağına bayılırlar ama bu yasağın bağlı olduğu dini temele inanmazlar.
Bilindiği gibi, faiz habasetinin en bariz şekli para üzerindedir ve hem fazla ödemede anlaşmak (akit), hem de borçlanmak, karz şeklindedir. Bu vaziyette faizi alan da veren de en acı haramı işlemek mevkiinde.[336]
Faiz muamelesi bir bakıma malî bir siyâset ve iktisadî bir politika şeklinde toplumumuzda hemen hemen tamamıyla meşruiyet kazanmak üzeredir. Zaten devletin siyâseti faizi meşru kabul etmektedir. Bir milletin izlediği malî siyâset, sosyal denge ile çok yakından ilişkilidir.[337]
Esasen Kur'ân'da kesin çizgilerle yasak edilen davranışlar işlendiği takdirde, ortaya daima bir çeşit dengesizliğin çıktığı gözlemlerden uzak değildir. Ancak ne var ki sosyal yapı iktisadî, hukukî ve siyâsî bir çok unsurlardan oluştuğu için, herhangi bir noktadan başlayan dengesizlik, hemen diğer sosyal organlara sirayet kabiliyeti göstermektedir.
İktisadî dengenin oluşabilmesi için, sürekli artan beşerî ihtiyaçlara sürekli üretim zarurî görülmektedir. Üretim ve tüketim dengeli olmak zorunda! Üretim hali hazırda fazla olsa bile ihtiyaçlar o fazlalığı çok kısa bir zamanda tüketecek istidattadır. İşte faiz bu dengeyi altüst etmektedir. Üretimden uzak, münzevî bir tavırla fırsat kollayan faizci, her an bir zaafı, bir düşkünlüğü ve bir çaresizliği sömürme sevdasındadır. Birikmiş sermayeyi; bir bakıma emeği ve alın terini oturduğu yerden avlama ile geçinen asalaktan başka bir şey değildir faizci. Uzaydaki kara delikler gibi... İşte böyle bir kaç faizcinin türediği toplumda yatırımlar, dolayısiyle de üretimler duracak, mevcutları ise yutulacaktır. Faizci çalışmadan cemiyette biriken alın terini ve sermayeyi böylece sömürüp dururken, farkında olmadan hem cemiyeti, hem de kendi malî gücünü eritecektir. Cemiyeti yutarken yok eden bu canavar, sonunda kendisi de şişerek patlayacaktır.
Çünkü faizle para alan ya en basit planda karnını doyurmak için faiz verecek veyahut da üretim maksadıyla bir finans kaynağı oluşturmak, kendisine bir iş bulmak için... Her halükârda faiz alan verimsiz hale gelecektir. Ya faizciye tam teslim olacaktır veyahut da faiz ile aldığı parayla ürettiği mala karşısındaki faizciyi hem emeksiz ve hem de risksiz olarak ortak edecektir. Bu durumda üreticinin, istenen randımanı alamadığı için şevki kırılacak, sonunda parasını faizden kurtarıncaya kadar ezilip perişan olacaktır. Veyahut da ürettiği malları pahalıya satmak zorunda kalacaktır. Her zaman faiz alan kimsenin zararı cemiyete doğru yayılma gösTerccektir.
İşte bu durumlar, üretici-tüketici dengesini, alış veriş, kısacası ticarî dengeleri bozacaktır. Toplumda artan her faizci, asalak bir işsiz demek olacaktır. Bu işsizlerin sayısının artması üretimi düşürecek, ya da faiz ile üretilen malların maliyeti yüksek olacaktır. Sonuçta üretim düşük, mal pahalı, tüketici fakir ve sömürenlerin çok olduğu bir toplum manzarasıyla karşı karşıya kalırız ki işte bu toplum, dengesizliğin de ötesinde kaotik bir yığın halini yasayan bir kalabalık olmaktan ileriye gidemeyecektir.
Toplumun her çeşit dengesi ise, yalnız haklara saygı prensibinden geçer. Buna hakk kavramını işlerken de değinmiştik. Bu yüzden Cenabı Hakk, faizi yasakladıktan sonra insanlığa: “Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız.”[338] Yani fazla olanı almamak suretiyle, hem haksızlık yapmamış, hem de anaparanızı bırakmamak, verdiğinizi fazla ve noksan olmaksızın almak suretiyle haksızlığa uğratılmamış olursunuz.[339]
“Ey iman edenler! Faizi kat kat yemeyiniz, Allah'tan korkunuz, ola ki kurtulursunuz.”[340] Gibi ihtar ve tembihlerin çok yönlü faydalarının yanı sıra biz tezimizin mevzuu olmak yönüyle yorumlarımızı denge noktasına çektik. Yoksa Kurân’ın her emir ve yasağını denge vakasına hapsetmek gibi bir yanlışa asla düşmek istemiyoruz.
Araplar cahiliye devrinde, borcun vadesi geldiğinde; “Ya ödersin, ya da artırırsın” derlerdi. Borçlu borcunu öderse ne âlâ... Ödeyemezse borcun vadesi uzatılır, miktar da artırılırdı. Her sene bu minval üzere devam eder, az olan borç artar, esas borcun kat kat üstüne çıkardı.[341] Dolayısiyle ekonomik gücü olmayan borçlular, birer köle haline gelirdi.
Borçlu ile borç veren arasında insanî rabıtaları geliştirmek, yardımlaşma duygusunu ve ahlâkını kemâle erdirmek için Cenabı Hakk, ribayı kaldırmış, O'nun sevgili Rasulü de onu mübarek ayaklarının altında çiğnemiştir. Faiz canavarı O'nun ayakları altında can verdiği gibi ümmetinin de ayakları altında can vermelidir.
İnsanların fırsat sömürüsü yapmadan, fakirin, düşkünün Ve çaresizin zaafını sömürmeden, karşılığını Allah'tan beklemek kaydıyla borç veren ve alan mü’minlere de Rabbımız; “Ne zulmediniz, ne de zulmolununuz.”[342] “Borcun üzerinden bir şey almayınız, alacağınızın aslından da bir şey kısmayınız. Bilakis alacağınızı tam alınız.”[343] Gibi emirlere uyarak, borç alan ve veren mü’minlerin arasına bir ölçü, bir ahenk, bir doğru yol koyuyor. Parasını riske atan mü’minin kaybını, yani bu riskten doğan meşakkatinin karşılığını ise ahirette ödemek kaydıyla Yüce Allah kendi uhdesine alıyor.
İşte Yüce Rabbımız içtimaî ve iktisadî dengeleri böylece zekâtı emir, faizi nehyederek sağlıyor.
“İslâm ekonomisi dengedir. Batı ekonomilerinden çok daha geniş bir insanî alanı kaplar. Ümmetin yönetimi konusundaki düşünce, ilahiyattan çevrebilime kadar uzanır gider.”[344]
İşte bütün bunlardan anlaşılıyor ki insanlığın birbirine yapacağı her türlü ihsan, yardımlaşma, sadaka, zekât, fitre kurban ve hatta ilmî ve fikri mübadele, cemiyetin dengeli bir bütün oluşunu te’min maksadına yöneliktir. İnsanlığın ferdî ve toplu hayatı dengeli olmaya muhtaçtır.
Bu bölümde ortaya koymak istediğimiz ana fikir, zekatların verilmesinin toplumda vasat bir ekonomik statü kurabileceği fikriydi. Zekât ve her türlü insanî dayanışma, sılayı rahim yapma, ihsan ederken yakın akrabalardan başlamak gibi islâmî ameller bile sosyal dengenin te'sisine müütevecdhtir kanaatindeyiz. Meselâ İslâm, babanın ailesine, çocuğuna ve hanımına yedirip içilmesini, giyindirip kuşatmasını bile bir sadaka kabul eder. Kurban etlerinin taksiminde İslâm fıkhı, eğer aile kalabalıksa hepsini evinde saklayabilir demektedir. Bunu belki yadırgayanlar olur. Fakat İslâm'ın maksadı toplumu kurtarmaktır. İnsanın kendisi ve ailesi de cemiyetin bir cüz'ü değil mi? Nereden başlayarak veriseniz veriniz, cemiyetin bir parçasını zaruretten kurtarmış olmuyor musunuz? Veya tersini düşünün... İnsan endi aile fertlerini mağdur etmekle cemiyetin bir parçasını açlığa mahkum etmiş, onun bir parçasını hasta etmiş olmuyor mu? Bütün maksat da insan cemiyetlerinin bu bölümlerini koruyup gözeTerck cemiyetin yapısını dengeli bir bütün haline getirmek değil midir? İşte bu yüzdendir ki kişi kendi ehli beytine yaptığı harcamalar, kişinin helal rızık araması, sorumlu olduğu aile fertlerine iyi bakıp giydirip yedirmesi toplumun bir parçasını iktisadî ve dolayisiyle de sosyal bir denge noktasına taşımaya devam edecektir. Herkes vazifesini yaparsa, herkes kapısını süpürürse... [345]
Sosyal Denge
Kur'ân-ı Kerimdeki denge kavramları eğer tesbi-timizde yanılmamışsak, eh çok içtimaî (sosyal) dengeyi kurmak ve korumak yolunda öğütler vermektedir.
Toplumun en küçük birimi ferttir. Fert bir bakıma toplumun özü, yani canıdır. Bu nedenle de toplumun ahlâkı ferdîn ahlâkını aksetirmektedir. Eğer toplumu oluşturan fertlerde kusursuz ve ideal bir ahlâk varsa toplum ahlâklıdır. İstikrarlı, adil ve dengeli bir toplumdur. Bu toplumun fertleri arasındaki münasebetler de arzu edilene, yani idealizme çok yakındır. Eğer cemiyette her fert ayrı ayrı bir ahlâk özelliği sergiliyorsa o toplum, subjektiv manada toplum değil, yığındır. Çünkü cemiyet, belirli bağlarla, objektif veyahut da sübjektif bağlarla bağlanmış bir ünite, yani birliktir. Yığın görünüşte bir birlik arz ederse de bu manada kaos ve kargaşadır.
Adı ve şekli ne olursa olsun çeşitli devlet ve cemiyet nizamlarının ahlâkî temellerini incelediğimizde göreceğiz ki ferdî karakterler, cemiyetlerin dengelerini kurmada temel bir yasa gibi durmaktadır. Bu fertlerin kurduğu çeşitli cemiyet nizamlanm da şöyle sıralamak mümkündür. Hayvan insanın cemiyet nizamı, dramatik insanın cemiyet nizamı, ideal insanın cemiyet nizamı... Cemiyetlerin nizamlarını, onların dengeli hali olarak yorumlamakta da bir sakınca yoktur kanaatindeyim.
Her şeyden önce “devlet” ve “nizam” fikrinin insanlığın anarşiden kurtulma çabasından doğmuş olduğuna işaret etmekte fayda mülahaza ediyorum. Nasıl ki duyularımız kaosla yüz yüze gelip, huzursuzluğa gömülüyor ise ise ve nasıl ki akıl, anarşiden kurtuluşumuzu arzuluyorsa “cemiyetlerin nizamı” da anarşinin doğurduğu bunalımdan insan gruplarının kurtulmasını ifade eder.[346]
Kur’ân’ın da insanlardan kusursuz bir cemiyet nizamı kurmalarını istediği çok açıktır. “Onlara yeryüzünde fesat çıkarmayın denildiği zaman, biz ancak ıslah edicileriz, derler. Şunu bilin ki onlar bozguncuların ta kendileridir.”[347] Mealindeki âyet, Kur’ân’ın bu isteğini isbat için kafi bir delildir. Çünkü Yüce Rabbımız bu âyet mealinde insan gruplarını anarşiye sürükleyen ve cemiyetlerin nizamını bozan fesatçı fertleri tehdit etmektedir. ALLah (c.c) hiç bir dengesizlikten yana değil. Her türlü hayat için, özellikle de insan topluluklannın hayatı için anarşinin, kargaşanın ve kaosun kötülüğünü ilan ediyor.
Mamafih yalnız insan grupları değil, canlı ve cansız her varlık “kaostan”, “dengesizlik” ve “kararsızlıktan kaçmak temayülündedir. Yaşadığımız âlemden atoma kadar bütün varlıkta kaostan kaçma eğilimini duyulamamak mümkün değildir.
Atom, anarşik ve çok küçük taneciklerin kaostan kurtuluşunu mücdeler. Bir merkez ve onun çevresindeki taneciklerin, bir ölçü ve oran içerisinde ahenge ulaşmasıyla somut dünyanın kurulmaya başladığını görürüz.
Bu zerreciklerin bir merkez ve çekirdek etrafındaki nizam ve intizamı nasıl merkeze itaatle ve denge kanunlarıyla kuruluyorsa, işte içtimaî nizam, sosyal denge de Peygamber etrafındaki fertlerin O'na tabi olup kendi ferdî noktalarında görevlerini yapmakla oluşabiliyor. Toplumun çekirdeğinde ya bir peygamber veyahut da peygambere tabiî olmuş ideal bir insan lazımdır.
Dağınık ve seseri parçacıklar, bir merkez veya prensip etrafında kümelenerek “nizama”a zorlanırlar. Çokluğun birliğe ihtiyacı, çokların “bir” in etrafında kümelenme zaruretleridir ki işte nizam buna diyoruz. Varlık çokluktan, yani başka bir ifadeyle serseri ve kaotik bir ortamdan nizama doğru zorlanmaktadır. Başka bir ifadeyle, cansız varlıkların, bitki ve hayvanların toplanıp, nizama girmeleri çok katı kanunlara bağlanmıştır. Yani “genel denge” prensibi, müsbet ilimlerin verilerine ve gözlemlerimize bakılarsa cansızlarda, bitki ve hayvanlardaki mevcut nizam ve denge çok kesin, sert ve cebrî kanunların tahakkümü altındadır. Bu varlıklar kendilerini kuşatan fizikoşimik veya biyolojik zorlamaların mahbesinde kıpırdar dururlar. Onlar zaruretlerin sürükleyip götürdüğü katı kanunların elinde şuursuz robotlar durumundadır.
Fakat durum, insan grupları için başka görünüştedir. İnsan, idare edilmesi en güç varlık durumundadır. O âdeta kendi nizamını kuramamanın çilesini yaşamaktadır.[348]
O âdeta: “İnsan kendisinin başıboş bırakıldığını mı sanır?” [349] Ayet-i kerime mealinde işaret olunduğu gibi, kendisinin başıboş bırakıldığı inancındadır. Böyle bir insan tarih boyunca birçok cemiyetler ve devletler kurdu. Fakat kurduğu her cemiyet ve devlette kendi iç dünya şuadaki kaosu yaşadı. O cemiyet ve devletlere sosyal bir denge, içtimaî bir nizam getiremedi.
Kâinatta yaradılışından bu yana her şey, cemat, nebat ve hayvanat her şey dengeye kavuşmuş, sükunet ve mutlak bir itaat halini yaşıyordu artık. Ama insan hala aradığı nizamı bulamamıştı. Nice anayasalar hazırlandı. Rabbımız'ın kanun koyuculuk sıfaünı üzerine alarak kanunlar yaptı ve hatta uyguladı ve fakat kendi ruhundaki kargaşayı, kurduğu topluma sıçramış olarak gördü.
İnsanın bu kararsız ve dengesiz haline acıyan Rabbımız, onlara peygamberler, nizama davet eden kitaplar, şaşmaz kanunlar gönderdi. Gönderilen bu kurtarıcılar taşlandı ve uğursuz sayıldılar. “Elçiler şöyle cevap verdiler: Sizin uğursuzluğunuz, sizinle beraberdir. (Bu kaos, bu dengesizlik, bu intizamsızlık, sizinle bir olmuş, içinize taht kurmuş oturuyor, demek istemişlerdir.) Size nasihat ediliyorsa bu uğursuzluk mudur? Bilakis siz aşırı giden bir milletsiniz. Derken şehrin öbür ucundan koşarak bir adam geldi. “Ey kavmim! Dedi. Bu elçilere uyunuz. Sizden herhangi bir ücret istemeyen bu kimselere tabi olun. Çünkü onlar hidâyete ermiş kimselerdir.”[350]
Fakat insanlık bu nasihatları dinlemedi. Bu yüzden de içtimaî nizamını kuramadı. Neticede üç insan tipi zuhur edip, üç nizam kurdu.
Birinci tip, nefsi emmarenin kölesi olduğu için “hayvan insanın cemiyet nizamını kurdu.” Bu nizam insanı hayvan olarak görür. Bu nizamda insan ya ekonomik hayvan, ya da alet ve iş yapan hayvandır. İnsanın temel ihtiyaçları ve güdüleri diğer hayvanlarla ortaktır. Onlardan farklı olarak düşünce yetisine sahiptir. İşte bu yetisiyle alet yapabilmekte ve endüstriyi kurabilmektedir. Fert bu nizamda cemiyet içerisinde ve cemiyet için vardır. Hatta bazıları daha da ileri giderek fert yok, cemiyet vardır, demektedirler. Gerçekten de bu nizamda fert yoktur. Kaybolup gitmiştir. Cemiyete feda edilmiştir. Ferdîn hakkı yok, sadece vazifesi vardır.
Halbuki içtimaî dengenin bozulması bazen de ferdîn topluma veya toplumun ferde yenik düşürülmesiyle ortaya çıkmaktadır.[351] Oysa gerçekte fert de vardır, toplum da... Sosyal denge, ikisinin varlığını kabulle oluşmaya başlar. Sosyal dengenin oluşması için İçtimaî denge, fert, toplum ve devlet gibi müesseselerin hukukunu tanıyıp vermekle husule gelir. Toplumun kuvvetini temsil eden devletin yargı ve kaza organları bu dengeyi ilahî adaleti gözetmek suretiyle kurabilir. Fert toplumun yapısı içerisinde haksızlığa uğradığı zaman toplumun temsili kuvveti olan devlet ferdîn, topluluk herhangi bir fert tarafından tehdit edildiği zaman da bu temsili kuvvet toplumun yanında yer alır. İşte bu dengeleme işlemine hukukun üstünlüğü ilkesinin korunması diyoruz ki içtimaî dengelerin oluşturulmasında biricik unsurdur. Gerçi ferdîn tutarsız ve haksız hoşnutsuzlukları bu dev ünite içerisinde erir, kaybolur, ancak ferdîn hakkı da devlete çiğnetilmez. Eğer böyle olursa bu devlet, kendi temel unsurlarını en küçük yapı taşlarını yok etmek istiyor, kemiriyor demektir. Yani yıkılışını hazırlıyor demektir. Âdeta kansere tutulmuştur bu devlet. Cemiyet, millet ve devlet gibi yapıların dengeleri o kadar hassastır ki en küçük bir haksızlığı bile taşıyamaz. Hülâsa bu müesseselerin hiçbiri diğerine feda edilemez. Ferdî nasıl yok sayabiliriz ki?... O vardır ve Allah'ın muhatabıdır. Toplumu nasıl yok sayabiliriz ki?... O vardır ve onsuz insan yaşayamaz. Yalnız kalır. İnsan bu âlemde bir Robenson hayatı süremez ki... Sürebileceği düşünülse bile, bu hayat tarzı Allah'ın muradı değildir.
Gelelim ikinci tipe... Yani Dramatik insana!
Dramatik insan şuursuz bir vazife adamından çok, hakkını arayan adamdır.[352] Artık fert olma, kendini bulma ülküsü içerisinde uyanmış insan, içinde yaşadığı toplumla mukavele yapan, karşılıklı hak ve vazifeler icra eden ve arayan insandır. [353] Bu tip insan “levvame” mertebesindedir. İdealizmi arar bulur ve fakat çok geçmeden bu hâli kaybeder. Ağlar ve üzülür. Yalpa vuran bir tekerlek gibi denge peşindedir. Bu insanın cemiyet içerisindeki davranışları da kendi ruh âlemi gibidir. Henüz bir sosyal denge kuramamıştır. Fakat arayış içerisindedir. Önce dengeli bir insan olma, sonra da dengeli toplum kurma sevdalısıdır. İdeal insanın cemiyet nizamı ile hayvan insanın cemiyet nizamı arasında bocalar durur.
Üçüncü tip insan, sayısı pek az olan insan tipidir. Sürü endişesinden ve ego (ben) ihtirasından kurtulmuş insandır. O, grubun normlarına da, kendi bencil isteklerine de pek önem vermez. O, cemiyet ve fert çatışmalarının üstüne sıçramış, toplumu da ferdî de Tanrılaştırmaktan kurtulmuştur. O, düşünce, inanış ve davranışlarını ebedî hür, bir ve sonsuz gerçek olan Allah'a göre düzenler. O, kendi egosuna da cemiyete de boyun eğmez. İdeal insan her şeyden önce ve sonra, yaşayan bir şehit gibidir. Ancak ne var ki tarihin akışı içerisinde o, pek ender olarak nizam ve kadrosunu kurabilmiştir. Bütün insanlığın ideal insan haline gelmesine lüzum ve zaten imkân da yoktur. [354] Ancak her insan ilahî teklifleri ifa edecek, Allah'ın yasak hudutlarını çiğnemeyecek, kafi emirlerini, yani farzlarını yerine getirecek bir idealizme uluşmak mecburiyetindedir.
Sosyal dengeyi, Allah (c.c)’ın insan topluluklarında oluşturmak istediği nizamı, ideal insanlardan kurulu bir avuç liderler kadrosu gerçekleştirebilir. Sürü onlara sadece uyar. Bu muhteşem kadro dünyadan çekilince sürü tekrar kendi hayatını yaşamaya döner. Allah'ın Sevgili Rasulü'nün ve O'nun güzide arkadaşlarının kurduğu muhteşem kadro bu nizamın tarih içerisindeki en parlak örneğidir. Bu büyük kadro hayattan çekildikten sonra hayvan insan ve dramatik insan bu nizamı çarçabuk istilâ etmiş ve insanlık bu ideal nizamı hazmedecek seviyeye henüz ulaşamadığından şimdilik vahyin bu nurânî nizamı sanki yeryüzünü tekrar aydınlatmak için zamanını beklemek üzere gökyüzüne çekilmiştir.
İdeal insanın bu nizamı, asla bir ütopya değil, Hz. Rasulullah’ın zamanında yakın dostları Hz. Ebubekr (r.a.), Hz.Ömer, (r.a.), Hz. Osman (r.a.), ve Hz. Ali (r.a.) devirlerinde nur kaynağından uzaklaştıkça zayıflamak şartıyla da olsa yeryüzünde gerçekleştirilmiştir.[355]
Görülüyor ki ideal insana tabi olmak, ideal bir cemiyet nizamı oluşturuyor. Her bakımdan ortaya dengeli bir toplum çıkarıyor. Çünkü bu nizamda Allah'ın kanunları yürümektedir. Bu toplumda Kur'ân hayata hakimdir. Bu durum nazarı itibara alınırsa, İslâm'ın formülünün hayatın formülü ile tam mutabakat içinde olduğu bir anda göze çarpar. İslâm daima iç ve dış dengenin gerçekleşmesini arar.[356] Kur'ân'ı Kerim'in ideal insanların icrasıyla hayata dönüşmesi ve bu yüce kitabı hayata tatbik eden ideal insanlara diğer insanların tabi olmasıyla da sosyal bir muvazene doğar.
Sonuçta bu ideal insanlara metbu şahıslar müslüman olarak Allah'ın “selâm” isminin bir tecellisi olarak yaradılışın kanunu kıldığı dengeyi kurmağa ve korumağa çalışırlar. Tarih, dengeyi bozanlarla dengeyi korumak isteyenlerin arasındaki ölümsüz mücadelenin adıdır. Peygamberler ilahî dengeyi tavır ve davranışlarıyla sembolleştiren ideal örneklerdir.[357]
İnsanlar âleminden, tutun da hayvanlar âlemine kadar her birlikte ve her sistemde dengeyi bozmaya çalışan unsurlar nasıl tecriü edüirlerse ideal insanın kurduğu insanlık ailesinin dengesi de bu dengeyi bozanlara karşı cihat ilan edilerek korunur. Onlar öldürülür. Veyahut da ilahî ceza müeyyideleri uygulanır. Bu nizamı korumak için yapılan savaş bir boğuşma değil, yaşatmak için hayatı ve hayat için elzem olan dengeleri korumak ve kurmak için yapılan savaştır.
Konumuz Kur'ân'da içtimaî denge olmasına rağmen sosyal dengelere işaret eden âyet-i kerimeleri sayıp dökmedik. Çünkü Kur'ân'da bu gibi âyetlerin sayısı pek fazladır. Bu yüzden; fesat, fücur, fisk ve tuğyanı yasaklayan; adaleti, ferdî ahlâkı, nefis terbiyesini; içki, kumar, zina, adam öldürmek, hırsızlık etmek, faiz yemek gibi bütün yasaklara taalluk eden âyetler, içtimaî dengeyi te'sis etmeye yöneliktir ki, içtimaî dengenin bir yönünü oluşturan nefis terbiyesine, evrensel dengelerde insan boyutu konusu içerisinde değinilicektir. [358]
Evrensel Dengede İnsan Boyutu
İnsan aşırılıklar ve taşkınlıklardan uzak; doğru yolda istikamet üzere gitmek ve doğru olmak sorumluluğunu taşır. Ancak istikamette gitmek bir takım güçlükler arz etmektedir. İnsan, önce doğru yolun tayini, sonra çeşitli alakalardan sıyrılıp, sarsılmadan doğru yolda sebat etmek güçlüğü ile karşı karşıyadır. İşte bu misyonu yüklenen fert Allah'a karşı mes'ul bir insan olma durumundadır. İnsan şahsiyetinin esasında da bu mes'uliyet vardır.[359]
İşte insan bu sorumluluğu ancak nefis terbiyesini gerçekleştirdikten sonra ifa edebilir. Terbiyeli bir nefis herşeyden önce hem kendi derunî duyguları arasında, hem de objektif âlemde dengeleri sağlamış ve sağlayabilen insandır. Nefis terbiyesi bir bakıma Kur'ân'daki denge anlayışının fertten bir nevi yansımasıdır. Yani kâmil ve mükemmel bir mü’mine bakan, onun hem pisikolojik dünyasında ve hem de fonksiyonel dünyasında Kur'ân'ı okuyabilecektir. Kur'ân'daki denge ve bütünlüğü onda görmekte zorluk çekmeyecektir.
Bir bakıma Kur'ân'daki denge Allah'ın Sevgili Peygamberi'nin ortaya koyduğu altmış üç senelik hayatın ta kendisidir deyebiliriz. Bu hayat âlemlerdeki dengenin özü gibi görünmektedir. Şimdiye kadar vermiş olduğumuz örnekler de gösterdi ki gerek cemat, gerek nebat ve gerek hayvanat olsun her grubun birlik ve intizamını denge kanunu ayakta tutuyor. Bu grupların dengesini de bu birliklerin parçacıkları ve atomları sağlıyor. Her birlik içinde fert, Allanın koyduğu cebrî denge prensiplerine boyun eğmiş durumdadır. Ancak beşerî toplulukların temel taşı olan insan, Allah'ın koyduğu kurallara uymuyor, başkaldınyor, fesat çıkarıyor ve neticede insanlık âleminin dengeleri alt üst oluyor.
“Güneş, Ay, gece ve gündüz birbirinin yörüngesine tecavüz etmiyor ve hepsi feleklerinde yüzüp gidiyorken”[360] insan kendi çizgisini aşıp gidiyor. Düzeni bozuyor, sistemlere saldırıyor. İnsan'daki bu taşkınlık temayülünü sezmiş olacaklar ki melekler: “Bizler seni hamdinle takdis ve teşbih edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun?” [361] Şeklinde Âlemlerin Rabbı'na belki de meşveret kabilinden bir soru yöneltmişlerdir.
Allah'ın kurup koruduğu objektif sistemlere kâinat mecburi olarak uyuyor. Buna mukabil evrende denge prensipi iradî olarak yalnız insan tarafından bozuluyor.
“Ay ve Güneş hesap iledir.”[362] “Güneş de takdir edilen bir noktaya doğru akıp gider.” “Hepsi feleklerinde yüzer. Güneş'in Ay'a ulaşması imkânsızdır.”[363] Gibi âyet-i kerimeler de gösteriyor ki bütün mahlükat çok kesin bir kanuna boyun eğmiş durumda. Âlemin kendi isteği ile dengelenme gibi bir problemi yok. Herşey çok muntazam ve kusursuz işlemektedir.
Ancak bütün bu dengeler sağlandıktan sonra insan, denge ve düzene davet edilmiş. Dileyen ilahî nizam çizgisine girer, isteyen de taşkınlık gösterir.
Tabiat şaşmaz bir saat gibi işler. Mevsimler düzenli bir biçimde gelir geçer, arılar vahye tabi vızıldar bal yaparlar. Güneş doğar ve batar. Bütün bu faaliyetler ilahî emre boyun eymiş ve hatta melekler bile... Fakat insan irade hürriyeti ile bir takım davranışlar sergilemek zorunda olduğu için, hem kendi iç nizamını ve hem de sosyal nizamını kurmak ve yaşatmakla görevlidir.
Toplumda bir kargaşa varsa bunun sebebini bulmak için toplumun Kalbine inmeliyiz. Yani ferde inmeliyiz. Çünkü fert insanlık sistemi olan toplumun kalbi ve çekirdeğidir. O bozulursa toplum bozulmaktan kurtulamaz. Birliğini kaybetmiş birçokluk haline dönüşür.
Toplumların siyasî, iktisadî ve sosyal dengeye kavuşması ferde bağlıdır. Toplumların bozulma süreci de iyileşme süreci de fertle başlar. Çünkü ferdî nizam cemiyete, cemiyet nizamı daha büyük bir insan topululuğu demek olan millete, millî nizam da milletin hukuki, siyasî, coğrafî ve beşerî sistemi; ahengi, mutabakatı ve sentezi demek olan devlete sıçrayacaktır. İnfisah da böyledir. Hiçbir birlik, hiçbir sistem toptan, birdenbire ve hızlı bir biçimde bozulmamıştır. Bozulma yine fertten başlamıştır. Ferdî infisah cemiyete, cemiyetin infisahı millete, milletin infisahı devlete, devletlerin infisahı da bütün insanlık ailesine sirayet eder. Her iki gelişmenin de yayılma özelliği vardır. Ancak bozulma nefsanî zevklere hitap ettiği için biraz daha çabuktur.
Bu açıklamalardan da anlaşılıyor ki sosyal, iktisadî ve ahlâki dengeleri kurmak için ferdin terbiyesine yöneleceğiz. Onun dengeli devranış ve düşünceler sergeleyen ideal bir tip olmasına gayret gösTercceğiz. Bir balama nefsi yani kişiyi terbiye edeceğiz. Kişinin terbiyesi de öze bağlıdır. Yani kişinin kalbine! Çünkü işin esası budur.
Peygamberimiz (s.a.v) de “İnsanda bir et parçası var. O doğru olursa bütün vücut doğrulur. O eğri olursa bütün vücut eğri olur. Uyanık olun o et parçası kalp'tir.”[364] Buyurmaktadır. İnsan fıtratının merkezindeki kalp fesat bulduğa zaman insan yaradılışının dengesi bozulduğu gibi, kâinatın merkezini oluşturan, onun ağırlık, yani kütle merkezini teşkil eden insan bozulduğu zaman da evrenlerin kaosu yani vanlık âleminin ufkunda kıyamet gözükmeye başlıyor.
Biz bu bölümde nefsin nasıl terbiye edileceğinden çok Âlemlerdeki birçok dengelerden sonra insandaki batini ve zahirî dengelere işaret ederek, yeni bir denge unsuruna dikkatleri çekmek istiyoruz ki o da insandan başkası değildir.
“Hadisler gelecekte bütün dünyanın İslâm ümmetinden olacağını bildirmektedir. İşte tüm dünya, insanlık ruhu ve insancılık, geleceğin planı içindedir. Bu görülmemiş muhteşem dönemi ise yeniden ayrılıkçılık izleyecek ve kıyamet gündeme gelecektir. Ayrılıkçılık olmasaydı ve hele yeryüzünde bir kez bir kişi Allah diyebilseydi kıyamet insana haram olurdu.”[365] Diyen Aiberg, âdeta kozmik kıyametin sebebini kalbi selim sahibi insanın dünyadan çekilişine bağlıyor. Bu görüş de bizim, evreni ayakta tutan dengelerin içerisinde İnsan-ı kâmilin âlemlerde biricik denge unsuru olduğu fikrimizi desteklemektedir.
Ayrıca Aiberg'in bu fikirleri “Kıyamet ancak şerli insanların üzerine kopar.”[366] hadis-i şerifine de yeni yorum boyutları kazandırmaktadır.
Kâinattaki genel dengenin en hassas kilidi ve şarte-li gibi görünen insan, önce ruh dünyasında, yani içinde bir denge kurmakla görevli. Bunun için de dosdoğru, adil, dengeli bir yolda yürümeye muhtaç... Önce insan, Allah'a her namazında bu ihtiyacını açmak ve dosdoğru yolu istemekle başlamalı. Çünkü bu yola kavuşan insan dengeli insandır ve artık dış âleminde de dengeler kurmağa istidatlıdır.
Allah (cc)’ın nimetlerini hak etmiş, sapıklık ve ilahî gadaptan uzak kulların, itmi'nana ermiş kulların en önemli vasfı adalettir. Geniş manasıyla alırsak adalet, müttekinin her yönüyle taşıdığı vasfıdır.”[367]
Bu Yüce Allah (c,c.) erlerinin kalpleri itmi'nana ermiştir. Öncelikle özlerinde bir denge, bir sükunet hali mevcuttur. “Ey mutmain olmuş nefs!”[368] Yani itmi'nan, istikrar ve sabit olmuş, [369] âdeta fizikteki kararlı denge halini ifade eden bir nefs. İçindeki çatışmaları durulmuş, Rabbı'ndan razı olmuş nefs... Bu nefsin bu hali ancak Allah'ın zikri ile hasıl olmuş “İman edenler ve kapleri Allah'ın zikri ile itmi'nana erenler... Uyanık olun kalpler, ancak Allah'ın zikri ile mutmain olur.”[370] Seven ancak sevdiği ile hoşnut olur. [371] İtmi'nan olmamış kalp huzursuz, dengesiz ve de kararsızdır.
Kalp itmi'nana erdiği zaman artık dengeye kavuşmuş demektir. İtmi'nan kelimesinin anlamını Tefsiru'l Merağidede kararlılık, sabit olma hali[372] olarak bulabilmekteyiz ki kelimenin bu şekildeki tefsiri de denge olgusunu tedai ettirmektedir. Kalp zikirle istikrar halini kazandıktan sonra, artık o kalpten hep ifrat ile tefrit arasında dengeli ameller, dengeli ahlâk ve davranışlar zuhur eder. Kalbin sükun bulmuş hali âdeta dışa yansır.
Yüce Rabbımız, evren ve insan arasında oldukça ilginç münasebetler kurmuş. Evrendeki her varlık ve hadisenin bir benzerini insanın hem fizyolojik ve hem de psikolojik dünyasında bulabilmemiz mümkündür. Meselâ kütle merkezinden asıldığı veya kütle merkezinden bir desteğe oturtulduğu zaman cisim denge haline kavuşuyor. Daha önceki konularımızda da değindiğimiz gibi denge cismin sükunet yani itmi'nan veyahut da sabit bir hızla hareket halidir. İşte cisimlerin dengede durmasını sağlayan destek, dmin altından çekildiği zaman, o cismin dengesi hemen bozuluyor ve madde ağırlık merkezini koyacak bir destek buluncaya kadar adeta bocalıyor ve Tercddütler yaşıyor. Bu bocalama ve Tercddütler, cismin yeni bir denge hali bulmak için bir destek ve bir dayanak arama çabalarından başka bir şey değildir. Bu gibi benzeşmelereden hareket ederek biz de itmi'nana erişmiş kâmil bir nefsin, yani nefsi mutmainnenin kütle merkezinin dayandığı desteği kur'ânî emirler olarak yorumluyoruz. Kur'ânî bir ahlâka sımsıkı sarılan insan dengeli bir insandır. Dolayısiyle bu insan kendi dengesini kurmuş ideal insandır. Dolayısiyle bu insanın çevresinde, yıldızların feleklerindeki seyri gibi merkezkeç kuvveti prensibince kümelenen ve dönen cemiyetler de dengededir ve bu nefis, cemiyetlerin, millet ve insanlık ailesi gibi en büyük beşerî oluşumların dayanağı ve denge desteğidir. Eğer bu insanlık ailesini hızla dönen bir değirmen taşma benzetecek olursak, insan-ı kâmil de bu taşırı mili, yani kutbu olmuş olur. [373]
1. İnsan-ı Kâmilin Dengeli Vasıflarından Birkaç Örnek
a. Cömertlik
Geçen açıklamaların ışığı altında düşünecek olursak cömertliğin de bir denge hali olduğunu anlarız. Meselâ cimrilik dünya anzalarmdandır. İsraf da öyle... O da dünya arızalarındandır. Kalbin şartı ise bu ilcisinden beri olmasıdır. Yani kalp mala meyletmeyecek; ne onu toplayıp istif etmeye, ne de elinde avucunda olanı döküp savurmaya haris olacaktır. Çünkü dağıtmaya alışık olanın kalbi vermeye; yığmaya alışık olanın kalbi de biriktirmeye haris olur.
Halbuki kalbin olgunluğu, her iki taraftan da uzaklaşmakla mümkündür. İşte sevimsiz bu iki aşırı ucun sevimli ve istenen noktasına de denge demekteyiz.
Sehâvet, yani cömertlik, israf ile cimrilik arasında orta bir derecedir.[374] Denge halidir. Allah (c.c.) bu hali överek: “Harcadıklarında ne israf, ne de cimrilik ederler; ikisi arasında orta bir yol tutarlar,”[375] “Eli sıkı olma; büsbütün eli açık da olma, sonra kınanır, (kaybettiklerinin) hasretini çeker durursun.” buyurulmaktadır.
Ahlâkta aranan şeyin orta derece, i'tidal olup; sağ sol, üst, alt; ifrat ve tefrit tarafları olmadığına delil, cömertliktir. Cömertlik şer'an kabul gören bir ahlâktır. Cömertlik ise israf ile cimrilik arasındadır. Demek ki ne israf etmeli ne de cimri olmalı; zîrâ hiçbiri makbul değil, bunların ikisinin ortası olan cömertlik makbuldür.
Kalbi selim, yani mutmain olmuş ve takvaya erişmiş nefsin meyvelerinden olan diğer dengeli davranışlar da şüphesiz davranışların i'tidalidir.
İslâmî bakış açısından nefis, bizzatihi düşman ve mutlak kötülük değildir. O'nun övgüye layık ve hayatı sürdürmeye yarayan yönleri, hal ve türevleri vardır. Farklı kültürler bu konuda farklı bakış açılarına sahiptirler. Sözgelimi Hindu geleneklerinde nefis mutlak kötülük, bütün yıkıa arzu ve ihtiraslann sebebi olduğundan kurtuluş, ondan tamamen kurtulmakla mümkündür. Bunun için yapılması gereken nefsi öldürmektir. Çilecilik, dünyadan tamamen el etek çekmek ve arzulan tümüyle öldürmek riyazetin temel şartları arasında yer almaktadır. Bu görüş şüphesiz ifrattır. Bu ifrat kimi tasavvuf tarikatlarında da gözlenmektedir. Tam aksi durumda olan Batı kültürü ise, nefsin kışkırtılması, istek ve arzulann tahrik edilmesini ön görür. Bunu ise maddî ve kültürel gelişme, ilerleme, “ekonomik ve teknolojik kalkınma”nın şartı sayar. Rekabet, sınırsız üretim ve tüketim, bu nefsin arzu ve ihtiraslarını doyurmak üzere insanı, hayatın merkezi faaliyeti durumunda ele alırlar ki bu da tefrittir.
Bu her iki uç ve aşırı bakışın tam ortasında i'tidali İslâm'ın görüşü temsil eder. İslâm'da bizden istenen şey ne nefsi öldürmek, ne de dizginsiz bırakmaktır.[376] Bu konuda biricik maksat, Kur'ân ve sünnet çizgisinde onu dengeli yürütmektir. [377]
b. Tevazu
Vakar ve zillet arasında mutedil bir hale kavuşmamızı isteyen Yüce Rabbımız: “İnsanlardan yüzünü çevirme. Yeryüzünde şımarık yürüme. Allah kibir taslayanları sevmez.” [378] “Yeryüzünde mu'tedil yürü, sesini ayarla. Seslerin en çirkini eşeklerin anırışıdır.”[379] Yani yürüyüşünde mutedil ve dengeli ol, iki aşırı uç arasında orta bir yerde ol, o şekilde hareket et demektedir.[380]
“Rahman’ın kulları yeryüzüde tevazu ile yürürler. Kendini bilmez kimseler onlara laf attığında (incitmeksizin) selâm derler geçerler. Gecelerini Rablerini secde ederek, kıyamda durarak geçirirler ve şöyle derler: Rabbımız cehennem azabını üzerimizden sav. Doğrusu onun azabı gelip geçici değil, devamlıdır. Orası gerçekten ne kötü yerleşme ve ikamet yeridir. O kullar harcadıklannda ne israf, ne de cimrilik ederler. İkisi arasında orta bir yol tutarlar.”[381]
İşlerin en sevgilisi Allah indinde ortalandır. Kim emsallerinin önüne geçmek isterse bu, kibirliliktir. Kim de emsallerinden geri kalmayı dilerse bu tevâzudur. Yani bir şeyin hak ettiği yerine koyulması, Allah indinde övülen adalettir. Adalet ise her hak sahibine hakkını vermektir.[382]
Denge kâinatın nizamı için ne kadar önemli ise, insan terbiyesi için de o kadar önemlidir. Somut âlemde dengenin bozulduğu düşünüldüğü zaman nasıl kozmik bir kaos ortaya çıkıyorsa, İnsan terbiyesinde de denge bozukluklan, çok garip ahlâk kusurlan ortaya çıkarıyor.
Denge nisbetler arasında ahenk demektir. Bunu en güzel bir biçimde bir banka muhasebesi ifade eder. Banka muhasebesi büyük bir nizam tablosudur. Hesaba geçen her şey bir zimmetse karşılığında bir matlubu vardır. Bir bu tarafa bir öteki tarafa geçince, bütün zimmetler ve matluplar iki müsavi halinde toplanır. İşte bu banka muhasebesinin belirttiği nisbet ölçüsü, muazzam muvazene, yani denge fikrine en parlak bir misâldir.
Terazi... O ne güzel ahenk belirticisi!..Vezinler birbirine uyunca ibre ortada durur ve ölçü teşekkül eder. Terazi bir şiirdir. Müzik, sesler arasında bir nisbet, mimarî, biçimler arasında bir kıyas ahengi... Muvazene budur.
Estetiği ele alalım. Güzellik ilmi... Her güzel şey muhteşem bir güzelliğin ifadesidir.
Din inceliklerinde bütün hikmet, muvazenede toplanıyor. Dinde kibir en büyük günahtır. Fakat zillet de kötü bir şey... Vekar ise güzel. Çünkü kibir ile zillet arası muvazene hali...[383] İşte bu güzel dengeleri kişide kalbi selim sağlıyor.
Nitekim tevâzuyu aşan dengesizliği daha başka ifadelerle Gazali, “Tevazünün da diğer huylar da olduğu gibi, aşırı derecesi ile orta tarafları vardır. İfrat derecesine kibirlenmek, tefrit derecesine de hissetlerime, zillet denir. Orta dereceye ise tevazu hali denir. Makbul olan tevazu, zillet ve hisset derekesine düşmeyen tevâzudur. Zîrâ her şeyin aşırı tarafları mezmumdur.”[384] Şeklinde dile getirmektedir. Demek ki tevazu, insan-ı kâmilin şahsiyetinde tezahür etmiş Kur'ânî bir ahlâk ve nefsin bu sahadaki denge konumudur. [385]
c. Hilm
Ademoğlu yaşadıkça dünya sevgisi, gadap ve şehvet ondan tamamen sıynlıp ayrılmaz. Bu arzulann tamamen yok olabileceğini söylemek hatadır. Bunu söyleyenler zannediyorlar ki nefis mücahedesi bu sıfatları kökünden silip yok etmektir. Elbette bu görüş gerçeğe oldukça uzaktır. Çünkü şehvet bir maksat için yaratılmıştır. Bu sebeptendir ki o, insan fıtratında bir zarurettir. Eğer yeme arzusu kesilseydi, insan ölürdü. Cinsî arzular yok edilseydi, nesil kesilirdi. Eğer gadap bütünüyle yok edilseydi, insan kendini tehlikelere karşı koruyamaz, helak olurdu.
Şehvetin aslı kaldıkça, şehvete ulaştıracak mal sevgisi de yaşar. Bu hal kişinin servet edinmesini ve malı korumasını sağlar. İstenen davranış bu arzuyu tamemen yok etmek değil, i'idale, yani dengeye sevk etmektir. Denge ise ne ifrat ve ne de tefrittir, ikisi ortası olmaktır.
Gadap duygusuna gelince... Bunda da aranan korkaklık ve saldırganlık arası ortasında güzel bir gayret ve hamiyyet sahibi olmaktır. Hülâsa insan kendi zatında kuvvetli olmakla beraber, aklına uymalı ve aklının peşinden gitmelidir.
Bunun için Allah (cc): “Kafirlere karşı şiddetli, kendi aralarında ise merhametlidirler.”[386] Buyurdu. Onları şiddet ile vasıflandırdı. Şiddet ise ancak gadaptan doğar. Gadap silinip yok olsaydı, cihat da yok olup giderdi. Allah için buğz anlayışı da giderdi. Münkeratlar karşısında tepkilerimiz ölürdü. Peki, nasıl olur da gadap ve şehvet kökünden yok edilip silinmek istenir.
Peygamberler bile bundan hali olmamışlardır. Rasulu'llah (s.a.v.)’ın huzurunda hoşlanmadığı bir söz söylenince kızardı ve yanakları da kızarırdı. Bununla beraber hiddeti O'nu, haktan başkaya sevk etmezdi.
Gadap ve şehveti, aklın egemenliği altına girecek şekilde dengeye sevk etmek ekseriya mümkündür. Ahlâkın değişip güzelleşmesinden istenen de budur. Bazen şehvet insanı öyle kuşatır ki akıl onu fuhşiyata dalmaktan alıkoyamaz da riyazetle i'tidale döndürür.[387]
İşte insanın içerisine Yüce Allah tarafından yerleştirilen duygulann varlığının da bir hikmeti olduğu, böylece ortaya çıkmış oluyor. Evrende hiç bir şeyi lüzumsuz görmeyiz ve bir hikmeti olduğunu vurgulanz. Hatta geçen konulanınızda tabiatta zararlı görülen bazı canlıların öldürülmesinin ne gibi tabiî ve ekolojik dengesizlikler doğurduğuna dair örnekler verdik. Tabiatta Yüce Allah'ın yarattığı bir varlığı beşerî kuvvet dahilinde yok etmek nasıl mümkün değil ve hem mümldin olduğu düşünülse bile, abes ve tehlikeli ise, Cenabı Mevla’nın insanın iç âlemine koyduğu hisleri de hem yok etmek mümldin değil ve hem de tehlikelidir.
Ancak ne varki her varlığın hizmet ettiği bir maksadı vardır ki onu, o maksat için kullanmak hikmetin esasıdır. Başka bir bakış açısından bakıldığı zaman insandaki gadap hissinin, hilim sıfatının korkaklık ve mıymıntılığa, acze ve zavallılığa doğru denge çizgisinden kaydığı zaman harekete geçip, kişinin helakine mani olan bir fonksiyona da sahip olduğunu gözlemlemekteyiz. Hülâsa hilm sıfatı dengeye kavuşmuş, mutmainne nefsin bir vasfıdır. [388]
d. İnsan Psikolojisini Dengeleyen İki Unsur: Korku Ve Ümit
“Kur'ân'ı Kerim, çeşitli âyetlerinde insanın korkularından bahseder. İnsan düşünen, etrafını gözleyen, kâinatın birçok tehlikelerine karşı ne kadar aciz kaldığının idrakinde olan bir varlıktır. Bundan dolayı insan, tehlikelere karşı kendisini korumak mecburiyetindedir. İnsanı buna sevk eden şey ise fıtratmdaki korku hissidir.
Önümüzde nefsin iki zıt çizgisi var: “Korku, ümit” Tabiatı icabı nefis korkar ve ümitlenir. Çocuk birbirine komşu bu iki istidatla yaratılır ve o büyüdükçe bunlar da onunla büyür ve gelişir, çeşitlenir. Bu ikisi insanın hayatına yön verir. Hedeflerini, davranışlarını, duygu ve düşüncelerini sınırlar, ayarlar ve dengeye sevk eder. Kur'ân evvel emirde korku ve ümit çizgisine yönelir ve ilk iş olarak bu iki çizgiden her türlü fasit ve sahte korkuyu ve sapık emeli ayıklar. Sonra sadece kendisi için gerekli olanı umacak, korkulması gerekli olandan korkacak şekilde ayarlar. Bu yapılmazsa insanın ruhî dengesi bozulur, hastalanır. Bilhassa korku hissi yönlendirilmezse ruhî bunalımların ve akıl hastalıklarının çok mühim bir sebebi olur. Bunun için “korku, pisikiatrinin atomu gibidir.” denilmiştir. Yani birçok hastalığın -ruhî hastalığın- temelinde o yatar. İnsanların çoğu, fıtratlarındaki korku hissi iyi yönlendirilmediği için, gerçek merci olan Allah'a tevcih edilmediği için binlerce sahte korkunun elinde huzursuzluğun esiri olmuş, çırpınıp durmaktadır. Gerek bizzat kendisini, gerek cemiyeti iyi müşahade edebilen her insaf sahibi bu fikre katılır
Korku hissi insan tabiatında, diğer birçok hislere ve hatta zıddı olan ümit hissine oranla daha kuvvetlidir. Bundan dolayı Ku'ân-ı Kerim, bu hissi bilhassa muhatap almış ve hakiki mevkiine oturtmaya gayret etmiştir. Kur'ân'da yapılacak bir araştırma kanaatimizce, korku üzerine âyetlerin daha çok olduğunu ortaya koyacaktır. Kur’ân’ın biraz daha geniş manasıyla İslâm'ın, korku hissine ağırlık veren bu hususiyeti, müsteşrikler tarafından, bir eksiklik olarak değerlendirilmiştir. Onların tesirinde kalan ve bu görüşü cevaplandırmak zaruretini duyan bir takım müslüman alimler de, böyle bir hususiyeti bir eksiklik sayarak, Kur'ân-ı Kerim'in, diğer bir ifadeyle İslâm'ın korkuya söylendiği kadar ağırlık vermediğini iddia etmişlerdir. Bunun İslâmı yanlış anlamak olduğunu söylemişlerdir.[389]
Sayın Cebeci'nin çeşitli kaynakları ortaya atarak ileriye sürdüğü bu fikri desteklememek mümkün değildir. Gerçekten Kur'ân daha çok bu hissi muhatap almıştır. Çünkü insanın en fazla frenlenmeye ve gem vurulmaya, bir noktada dengede tutulmaya muhtaç hissiyatı, taşkınlık, haddi aşmak, zulüm işlemek ve kısacası yasakları çiğnemeğe matuftur. İnsan bu huylarından ancak korku sebebiyle vaz geçebilir. İnsanı, işlemeğe pek haris ve hırslı olduğu günahlardan ancak onun korku hissine hitap ederek, cezaî müeyyideler koyarak ve hatta uygulayarak vaz geçirebilirsiniz. Sanırım hiç bir ülkenin şu veya bu günah ve suçlan işlemeyen insanlara şöyle böyle mükafatlar vereceğiz, şeklinde bir ceza hukuku anlayışları yoktur. Beşerî terbiye sistemlerinde her ne kadar örnek davranışlara özendirmeye yönelik ödüllendirme usulleri varsa da insanların, yasakları işlemek ve yasaları çiğnemekten caydırmak için korkutucu yaptırımlar daha ağır basmaktadır. Bundan da anlaşılıyor ki korku, insandaki haddi aşma, haksızlık etme ve taşkınlıklar yapmak gibi his ve eğilimleri frenleyen çok hususî bir niştir. Korku insan arzu ve iştihalarını helâl ve haram sınırında dengeli tutmaktadır.. Bu yüzden Kur'ân'da korkutan âyetlere daha çok yer verilmiştir. Aslına bakılırsa bu âyetler ne fazla ne de azdır. İnsandaki tuğyanı zararsız seviyede tutmak için yeterli ve dengelidir.
“Büyük Alim Gazzâli, gerçek İslâm anlayışını dirilten İhya'sında, Korkunun recadan daha fazla olması mı, ilcisinin birbirine denk olmaları mı efdaldir? Başlığı altında meseleyi çok güzel ele alır. O'na göre: İlk bakışta hangisinin efdal olduğunu söylemek zordur. Bu, “ekmek mi, su mu efdal?” sorusuna benzer. Acıkan için cevap başkadır, susamış olan için başka... Korku da ümit de kalbi tedavi eden bir ilaçtır. Bir birlerine üstünlükleri kalpteki hastalığa göredir. Allah'ın mekrinden emin olma hastalığı var ise ilaç korkudur. Rahmet-i İlahî'den ümitsizlik hastalığı var ise, ilaç reca, yani ümittir.
Hangi hastalık galip ise onun ilaa efdaldir. Aynı şekilde insanın isyan yönü daha galipse korku efdaldir. İnsanların çoğunlukla günah ve isyan hastalığına müptela oluşlarını nazarı itibara alırsak korkunun daha makbul olduğunu söyleyebiliriz. İnsanlara daha faydalı olan korku halidir. Çünkü insanlar için en uygun olanı, kişiyi ibadete yönelten, bütün şehvetleri törpüleyen, kalbi dünyaya meyletmekten koruyan, korku tarafının ümitten daha fazla olmasıdır. Bu ölüm vakti gelene kadar böyle olmaldır. Herkese yaraşan ölüm anında Allah sevgisiyle dünyadan aynlmaktır.
Mustafa Sabri Efendi de İslâm'da korku hissine verilen önemin, bir yanlış değerlendirme olmadığını, bilakis aksini iddia edenlerin, Avrupalıların tesiri altında kaldıklannı anlatır. O'na göre: İnsan; tabiatüstü varlık olmadığından maddi faidelere ve maddi mazurlara daha çok bağlanır ve bu cihetle korku altında itaat, bağlılıkların belki en kuvvetlisi ve en ciddisidir. İnşam gizli-aşikar bütün muamelelerinde takip eden ve hiç aldanmayan ilahî kontrolün nihayetsiz tesir eden korkusu, muhabbet bağına kıyas edilemeyecek şekilde, itaat ve boyun eğmenin en amansız bir müeyyidesidir. Buna tezat düşünen reforumcularımızın, tenkitleri İslâm'ın temel esaslarına yabancılıklarından neş'et etmiştir. Müslümanlara bilhassa Allah korkusunu telkin eden eski alimleri suçlu bulan kişiler, bu eğer bir suç ise bu suçu Kur'ân-ı Kerim'e atfetmelidirler. Çünkü O'nun hemen her sahifesinde korku ifade eden bir âyet vardır. Hucurat suresinin on üçüncü âyetinde “Allah katında en şerefliniz, en mütteki; yani Allah'tan en çok korkup sakınanınızdır”, buyuruluyor.
İnsanın yaratıcısı ve sahibi olan Cenabı Allah, gönderdiği kitabında fıtrata en uygun olanı yapmış ve korku hissine ağırlık vermiştir. Kur'ân-ı Kerim'i baştan sona kadar dikkatsizce okuyan bir kimse bile bunu fark eder. Böyle olması, Yani Kur'ân'da korkuya önem verilmesi çok az mefhumda görülen bir hususiyetle bu mefhumun çok çeşitli kelimelerle ifade edilmesi fıtrata uygunluktan başka birşey değildir.[390]
Araştırıldığı zaman görülecektir ki takva Kur'ân'da defalarca övülen bir sıfattır. Allah indinde insanların taşıyacakları en yüksek şeref payesidir. Fıtrat dini İslâm, insanların ulaşmalarını arzu ettiği takva ve etka mertebelerinin tahakkuk etmesi için bunlann insanın yaratılışında dayandığı korku hissini işletip, onu gerçek yönünde bu övülen vasıflara insanların sahip olmasını temin etmiştir. Daha doğrusu İslâm ve O'nun kitabı Kur'ân insanın tekamül usulünü ortaya koymuştur. Manen yükselmeyi dileyen için başka usul yoktur. Korkuya verilen ehemmiyetin sebebi neticesinin takva mertebesinden oluşundandır
İnsan şu uçsuz bucaksız gibi görünen evrende kendisini kuşatan korkutucu unsurlara, içinde bulunduğu tehlikelere, geceye, vahşi tabiata, yuna hayvanlara; açlık, susuzluk, çıplaklık; düşman, işkence ve ölüm gibi bizimle burun buruna yaşayan korkulara bakacak olursa kâinat kitabında da korkunun, emniyet vadeden unsurlardan daha ağır bastığını, daha objektif bir şekilde görecek ve anlayacaktır. Hal böyleyken Kur'ân'da korku hissinin daha çok uyarılması neden zor anlaşılan bir mesele olsun. İnsanın beşikten mezara kadar geçirdiği hayat macerasında ona ümit ve emniyetten daha çok korku arkadaşlık etmiştir şüphesiz. Bu da gösteriyor ki Allah (c.c) kulunu korku ile terbiye ediyor. İnsana öyle geliyor ki: Kâinattaki korku miktarı insandaki isyan arzusuna denktir. Yeterki ki insan bu korkudan haberdar olsun.
İnsanı Rabbı'na yönelten duygular, nimetlerden, emniyet ve ümitten kaynaklansaydı Kur'ân'da insanın nankörlüğünden bahsedilmezdi. Şükreden kulların ve şükür amelinin azlığı sık sık vurgulanmazdı. Belki bazı kimselerin aklına Yüce Allah'ın “Rahmetim her şeyi kuşatmıştır.” Gibi âyetleri ve Allah'ın ahirette daha çok rahmetiyle muamele edeceğine dair hadislerin ışığı altında rahmetin Kur'ân'da daha ağır bastığını fikrine kanaat getirebilirler. Bu ilk bakışta doğru bir temayül gibi görünse de dikkatle bakıldığı zaman bu görüş hemen kıymetini kaybeder kanaatindeyim. Çünkü Allah'ın rahmet sıfatıyla muttasıf olması, gadabıyla değil de mahlukata rahmetiyle muamele etmesi bile O'nun korku hissini uyarmasını gerektirir. Anneler neden çocuklarını daha çok tehlikelere karşı uyarır ve onları korkuturlar? Çokça merhametlidirler de ondaa.. Yüce Allah'ta eğer Kur'ân'da korku hissini fazlaca uyarmış ise bu da O'nun her şeyi kuşatan rahmeti gereğidir. Korkutmak bir azap değil, rah-metttir. Çünkü korkutanın korkutmakla maksadı, korkuttuğu kimseleri tehlikelerden yana selâmete davet etmek maksadına yöneliktir. Bu yüzden Allah'ın rahmetinin genişliği fikrini esas alarak Kur'ân'da korku hissinin az uyarıldığını iddia etmenin tutarsızlığı aşikardır.
Oysa Kur'ân'da korku saçan, dağ gibi deniz dalgalarının insanı kuşattığı an insanların Allah'a yönelip dini yalnız. O'na has kılarak Allah'ı tanıdıkları [391] anlatılmaktadır.
Bizim maksadımız Kur'ân'da korku kavramının ağır bastığı tezini savunmak değil, bu vesile ile korkunun hem kâinatta ve hem de Kur'ân'da başlı başırıa bir denge unsuru olduğunu vurgulamaktır. Çünkü her his bir maksat için yaratılmıştır. Bu fizyolojide de böyledir. Objeler âleminde de böyledir Sujeler âleminde de böyle...
Mesalâ fizyolojiden bir örnek verelim: “Yemeklerden sonra bolca alınan glikozun fazlasını derhal karaciğerde depolayan insülin, kanda şeker oranını dengede tutar, [392] yani ayarlar. İnsülin böyle dengeli çalışmazsa kanda şeker oranı artar, eksilir ve insanın sağlığı bozulur.
Objeler alemindeki bu ayarlamalar pozitif dengelemeler olarak nitelendirilmektedir. 0 halde sujeler alemindeki ayarlama ve dengelemelere de negatif dengelemeler diyebiliriz. İnsana bahşedilen sayısız negatif geri tepmeler ve düzenlemeler mekanizmaları içerisinde ise en değerlisi ve önemlisi akıl ve zekâdır.[393]
Bu melekemizin negatif geri tepmeler mekanizması içerisinde zikredilmesinin sebebi ise, nefsanî aşırılıkları dengeye bu cihazımızla çekmemizden ötürüdür. Her türlü davranışlarımızı akıl ve zekâ ile normale sevk ederiz. Bu yönüyle akıl insanda bir nevi dengeleme cihazı olarak karşımıza çıkmaktadır. Dolayısiyle hep maddî âleme yönelerek yalnız bu âlemin gerçekliğini kabul eden ve gaybı inkâr eden akla, madde ve mana gerçekliğinin dengesini kuramayan bir akıl diyebiliriz.
İşte insanın pisikolojik dünyası da böyledir. Korku olmazsa insandaki taşkınlık arzusu artar. Korkusuz insan da serazat bir şekilde her yasayı fütursuzca çiğner dolaşır. Buna bağlı olarak da tüm beşerî dengeler alt üst olur. Korku çok aşırı olursa bu sefer pısıp susan insan, kendini tehlikelere teslim edip, helak olur. Veyahut da aşırı korku yüzünden normal aktivitesini kaybedip asıl fonksiyonunu yerine getiremez.
Kur'ân-ı Kerim, insanı bir bakıma ilahî tekliflerle dengeleyerek, âlemleri fesat olmaktan koruyor yaklaşımına da gelebiliriz. Bu tekliflerden emir ve yasaklar manzumesini ihlal edenler en şiddetli azap ve cezalarla korkutuluyor. Emre itaat edenler ise ümitlendiriliyor. İşte bu korkutma ve ümitlendirme öyle hassas bir denge istiyor ki bu da, insanın Rabbı olan Allah'ın kitabında en dengeli bir biçimde yapılmıştır. İnsanda azgınlık istidadı çok, o halde korkutmak işlemi de o kadar çok olmalı. İnsanda, gurur, yani aldanış, avunma ve temenni gibi ümidi kötüye kullanma diyebileceğimiz huylar da çok... O halde “Şeytan sizi Allah'ın rahmetine güvendirerek aldatmasın.” şeklinde insana mesaj veren âyetler de o nisbette Kur'ân'da vardır şüphesiz.
Ancak ne var ki ümitlendiren âyetlerle, korkutan âyetler sayıldığı zaman korkutan âyetler fazla çıkabilir. Bu durum, dengesizlik ifade edemeyeceği gibi, bilakis dengenin ta kendisidir.
Denge olgusunda Korku ve ümit unsurları konusunu tekrar İmam Gazzalî Hazretleri'ne havale etmeden önce şurayı da hatırlatmak isterim ki: Biz korku ve ümit dengesi derken korkuyu terazinin bir kefesine, ümidi de bir diğer kefesine koyunuz, eşit olsunlar, işte bu dengedir demek istemiyoruz. Bu fevkalâde yanlış bir denkleştirme olur. İşte böyle bir denkleştirme yüzündendir ki Kur'ân-ı Kerim'de “korkutan” âyetlerin çokluğu kişide aritmetiksel bir dengesizlik intibaı doğurmuştur. Biz bu konuda kavramların hizmet ettikleri maksatlarıyla olan mutabakatına “denge” demeyi daha doğru buluyoruz.
“Korku” duygusunun maksadı beşerî taşkınlıkları frenlemektir. O halde korku; bu taşkınlıkları durduracak miktarda olmalıdır. Ümit duygusunun maksadı ise korku yeise, karamsarlığa ve ümitsizliğe dönüştüğü zaman bu hali kendisine çekerek korkunun miktarını ayarlamaktır. Buna göre de ümit, korkuyu kendi miktarına çekecek derecede olmalıdır. Bu da ümit miktarının dengede olması demektir ki işte bu durum Kur'ân'da dengeli olarak vardır.
Hiç insanın terbiyecisi, terbiye edeceği varlığa ne kadar korku, ne kadar ümit gerekir bilmez mi?!...
Yukarıda sergilemiş olduğumuz örnek ve yorumlar, korku ve ümit hislerinin insanda çok hassas ruhî dengeler kurduğunu izaha yeter kanaatindeyim. Bu denge ise hiç şüphesis kalbi selimin en önemli hususiyetlerinden biridir. Çünkü o, daima korku ile ümit arasındadır. Ne Allah'a suizan besleyecek kadar ümitsiz ve korkak olur, ne de şımaracak kadar ümitvar...
Bazı kıssalarda Allah korkusundan ölen, çıldıran, dağlara düşen kimselerin hikâyelerini şüphesiz okumuşuzdur. İşte bu halin de dengelenmesi gerekir inancındayız. Çünkü kişinin işlediği günahları, Allah'ın rahmetinden ümit kestirecek derecede büyütmesi ne kadar yanlışsa ve ne kadar tehlikeli ise; işlediği sevapları da şımaracak kadar çok görmesi ve kendini beğenmesi de o derece yanlış ve tehlikelidir. Öyle ki kul ümitsizlikten kurtulması için bile korkutulur. Yani eğer Allah'tan ümit keserseniz, ebedi hüsrana uğrarsınız denir. Bu noktada bile korku yine rahmetin bir tecellisi olarak zuhur eder. İşte Gazzalî, “Günahın gizli ve aşikâresini; zahir ve batınını terk eden müttakiye gelince, ona da yaraşan korku ve ümit taranın eşit tutmaya çalışmasıdır.”[394] demektedir.
Aşırı günahlara dalan biri için “Nefislerine günah işlemekle zulmeden kullarım, Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyiniz. “[395] Gibi rahmet âyetlerinin, Allah'ın azabından emin olanlar için de azap âyetlerinin okunması gibi bir tebliğ ve telkin üslubu kişide korku ve ümit dengesini gerçekleştirecektir kanaatindeyiz.
Hülâsa korku ve ümit, hem insanın yeis ve ümit gibi hislerindeki aşırılıkları dengeleyen birer amil ve unsur, hem de asılları itibariyle insanda kafi miktarda olmaları gereken huylar olarak karşımıza çıkmaktadır. [396]
Dua Ve Çeşitli Davranışlarda Denge
Kur'ân-ı Kerim duada da dengeli olmamızı istemektedir. Allah'ın sevdiği kullan hiçbir zaman, “Rabbınıza yalvara yakara, gizlice dua ediniz.”[397] Mealindeki âyete muhalefet etmezler. Rabbler'ini “İçinden yalvararak ve korkarak zikret” [398] âyet-i kerime mealindeki emre uyarak zikrederler. Dualarında hiçbir zaman aşırı gitmezler. Takvaya erenlerin bütün davranışlan denge ifade etmektedir.,
İşte bu gibi bir denge haline eren kullar kahkaha ve tebessümden, tebessümü; zırıl zırıl ağlamakla gözlerinden dökmek arasından ikincisini; sevinçten çıldırmayı ve taşmayı değil, memnuniyet belirtmeyi seçerler. Mütteki insanın güzellikler karşısında da tavrı çok dengelidir: O, bayılmaz, hoşlanır. Vurulmaz, sever; beşerî münasebetlerinde candan olur, fakat sırnaşmaz; kaba şakalar değil latife yapar. Hele hele yemek konusunda dengeden hiç taviz vermez. Tıkınmaz, sadece yetesiye yer. Çaka satmaz, Rahman'ın sevgili kulu olduğu için yeryüzünde mülâyemetle yürür. Yüzünde tebessümü hiç eksik olmaz. Susacağı zamanlarda ise somurtmaz.[399]
Ferdî Ahlâktan İçtimai Ve Evrensel Dengelere Bir Yaklaşım
İnsandan başka her şey dengeyi koruyup dururken, fert nizamını hala kuramadı demiştik. Fert, saydığımız dengeli huylarla kendi nefsanî dengelerini, psikolojik huzur ve sükununu kuramayınca da beşerî topluluklar dengeyi hâlâ arayıp durmaktadır. Bugünkü beşeriyet anayasalar yazıyor, bozuyor ve hâlâ sosyal huzursuzluktan bahsediyor. Artık özlenen sosyal dengeyi ideal bir fert kurucaktır. İdeal fert ise Kur'ânî bir ahlâk ile mücehhez olmak zorundadır ki buna zaman zaman değinmiştik.
Bu bölümden sonra değineceğimiz denge hadiseleri daha çok, fert ve toplumun hayatiyetini ilgilendireceği için cemiyet filerini biraz daha açmakta fayda mülahaza ediyoruz. Sonra da bu cemiyetin temel taşı olan fert fikrine değineceğiz. “Hayvanı ve insanî hayatın yeryüzündeki tenevvüü, ayrı ayrı fertlerin dağınıklığı değildir. Nadir istisnalar bir yana bırakılacak olursa; burada seyrek, ötede sık olarak toplu olarak yaşarlar. Topluluğun herhangi bir derecesi cemiyetin tekamülü için başlıca şarttır. Cemiyette münakele, karşılıklı yardım ve arkadaşlık olması için komşuluk ve temas şarttır. Şe'ni âlemde hayvanlar umumiyetle topluluk kabiliyetindirler. Bütün memeliler ve kuş nevilerinden pek azı ayrı yaşar.
Topluluk, tabiî ve evrensel bir hadisedir.[400]
Evrenin ilk oluşumu hakkında kozmik tozlardan bahsedilir. Bunlar bir kaos halini yaşıyordu. Her toz zerreciği bir fert idi. Objeler âlemi bile âdeta toplu yaşamanın, bir birlik oluşturmanın sancısını yaşamaktaydı. Sonunda atomlar, moleküller, cüzler meze oldu. Bir birlik oluşturdu. Bu kâinat manzumesine baktığımız zaman zerrelerin bile yalnızlığa veda edip birliklerini kurmuş olduklarını görüyoruz.
İşte insan da yalnızlıktan vahşet duymuş, önce aile hayatını tesis etmiş ve insan cemiyeti aile ile başlamıştır
İslâm'ın sosyal nizamı, insanî ve Rabbani bir nizam olduğu kadar, bir aile nizamıdır da. [401] Nitekim aile en az iki unsurdan meydana gelir ki Kur'ân'ı Kerim insan topluluğunun temeline “Ey insanlar! Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık.”[402] Buyurarak işaret etmektedir.
“İslâm'da aile nizamı kâinatın içinden, fıtrî nizamın kendisinden doğar. İslâm Allah'ın bütün kâinat için kurduğu nizamla, insan için ikame ettiği nizamı birleştirir, İşte insan bu iki nizam arasında gelişir. [403] Cemiyeti, yani geniş insanlık ailesini kuracak olan fert bu iki nizam arasında hassas bir denge unsurudur. Toplumun varlığına temel olan sosyal dengeyi, fert ve aile unsuru sağlamaktadır. İnsan ve aile bozulduğu zaman hem beşeri ve hem de tabiî dengeler bozuluyor demektir. Bu fikir kimseye uzak bir fikir olarak gelmemelidir. Kâinat insana bağlı bir manzumedir. İnsan kâinattaki dengenin sırrı gibi görünüyor.
“Gerçekten de kutsal kitaplar insanın, evrenin merkezi olduğunu söylerler!... Dünya bir merkez değildir; Fakat insan “zerreler” ve “kürreler” evreninin tam ortasında bir boyut olarak merkezdir. [404] Buna göre insana evren terazisini dengeleyen midi bir boyut diyebiliriz.
Aile, insan topluluklarının üyesi olacak olan yavru insanı korumak, hakkına riâyet etmek; ruhunu, aklını, cesedini geliştirmek için çalışan tabiî bir müessesedir. Bu yuvada sevgi, rahmet, dayanışma, [405] topluma katılma ve toplumu yaşatma duygulan gelişir. Objeler ve sujeler arasındaki bu dengeyi kurmak için görevli bu midi boyut insan daha önce de değindiğimiz gibi aile ocağından üç biçimde topluma ihraç edilir,
a) Hayvan, yani hedonist insan;
b) Darmatik insan;
c) İdeal insan...
Hem kendi iç ve dış dünyasında dengeyi kuracak ve hem de içerisine katıldığı topluma nizam verecek olan unsur, fert olacağı için, bu üç insan tipinin âlemdeki denge prensibine ne ölçüde katkıda bulunabileceklerini anlatmak için bu üç insanın pisikolojisine bir nebzecik de olsa değinmeye çalışmak yerinde olacaktır.
İnsanı Rabbi ile kurduğu münesebetlere göre hayvan, dramatik, ideal insan diye üç tipe ayırmıştık Bunlardan “hayvan insan, şuurlu olduğu için kendi varlığını duyar. Varlığındaki aczin, sınırlılığın, faniliğin, esaretin farkındadır. Şuur, mes'uliyet ve mükemmeleşme iradesini gerçekleştirdiği için her insan gibi o da bu durumdan ızdırap duymaktadır.
Bu insan varlığının şuurundan zevk duyar, ancak bunun geçici olduğunu da içi sızlayarak görür. Hayatın hazzını sever, ızdıraplarından nefret eder. Her hayvan gibi ızdıraptan kaçar, hazzı arar. Bütün duyularını hayatın lezzetlerine açar. Ona aczini, sınırlılığını ve esaretini hatırlatan şeylerden nefret eder. Çevresinde böyle şeylerin varlığı onu ürpertir.
Duyuların hazzını arayan hayvan insan, bir bakıma duyularının realitesini kurcalamaktan korkar. Çünkü o zaman duyuların verdiği ızdırap, duyuların hazzını kat kat aşar.
Hayvan insan, cenazeden ve ölümü hatırlatan törenlerden kaçar. Düğünlere ve eğlenceye can atar. Sefaletin ve aczin cirit oynadığı mahallere gözünü kapatır. Lüksün, zenginliğin ve sıhhatin kaynaştığı salonları arar ve özler. Onun iyilik ve yardım duygularının altında dahi kendi ızdırabı yatar. O daima “ego” sunu sefalet, acz ve ızdırap ortamından uzaklaştırma ve bunları unutma çabası içerisindedir. İnsanda bir iç muhasebe kapısı açan mabedlerden kaçar. Şuuru uyuşturan zevk, eğlence içki âlemlerine sığınır. Yahut mabetleri buna göre değiştirmeye kalkar.
Yemek haz içindir, içmek haz içindir, arkadaş, eş ve dost haz içindir. Sanat, ahlâk ve hatta din bile haz içindir. Ona göre ızdırap veren her şeyden kaçmak gerekir. Görülüyor ki, hayvan adamın ahlâkı hayvani bir zevkçiliğe, yani hedonizme dayanmaktadır.[406]
“Kötü duygularını kendisine Tanrı edineni gördün mü ?... Sen Rasulüm, ona koruyucu olabilir misin? Yoksa sen onların çoğusunun söz dinleyeceğini yahut düşüneceğini mi sanıyorsun? Hayır, Onlar hayvanlar gibidir. Hatta onlar yolca daha da sapıktırlar.”[407]
İşte yukarıdaki âyet-i kerimede de vurgulandığı gibi hevasını ilah edinmiş bu insan tipinin ailede ve toplumda bir nizam, bir denge kurması muhaldir. Çünkü cemiyetlerin yaşaması için birçok şartlar vardır. Bunlardan birisinin de hukukun üstünlüğü olduğuna değinmiştik. Ötekisi ise kendi nefsinden fedakârlıktır, vermektir. Sadece kendi zevklerinin hukukunu tanıyan ve onları tatmine koşan bir insan tipi elbette bir cemiyet değil, ancak bir yığın veyahut da bir sürü oluşturabilir. Çünkü O, kendi iradesini sürünün iradesi içerisinde eritmek ister.”[408]
Aslında en güzel biçimde yaratılmış, sonra da en yüce bir makam ve vazifeye çağrılmışken insan, kendi gerçeğinden ve şuurundan kaçtığı için suçludur. O, artık ideal insan cemiyetlerini kemiren ve bu cemiyetlerin nizamını bozan bir müfsittir.
İkinci insan tipi ki şuurunun sesini duymuş, kendi ruh dengesini, gönül dengesini, görevini ve yerini arayan ve düşe kalka yürüyen, hem sevap ve hem günah işleyen tiptir. “Nedamet çeken nefse yemin olsun ki.”[409] Meali kelimesindeki, yani itaati terk ve günahları işlediği için kendi kendini levmeden, [410] kınayan, muttaki ve mü’min nefistir.
Hayatını bütünüyle duyularının hazlarından ibaret olarak gören nefis, yani hayvan insan, vahşi bir ormanda acıkan, pençesine geçirdiği ceylanın kadife kadar narin olan tenini yırtarken, dişlerini bir hançer gibi onun boğazının sıcak etlerine saplarken ve damarlardan boşanan ılık kan fıskiyelerini yalarken katiyyen ızdırap duymayan, daha sonra çekildiği mağarasında rahat ve sakin uyuyan bir aslan gibidir. Çünkü o, hazlarını tatmin etmiştir. Bunun ötesinde bir gayesi yoktur.
Ancak yalpalayarak denge arayan bir tekerlek misâli olan dramatik insan daha çok, O güzelim ceylanı vurur. Sonra da oturur onun için ağıtlar yakar. Duvarda asılı sazını alır, “Aman yazık oldu ceylana, Kaç kuzulu cerran yad ava geldi “şeklinde ağıtlar söyler ve ağlar.
Yani dramatik insan ikili bir periyodik içerisinde bir alçalır, bir yükselir. İnsanlığın çoğunluğu galiba bu macerayı, bu dengesizliği [411] ve bu trajediyi yaşar.
İdeal insanlar Allah (cc)ın “Adaleti ayakta tutarak.” diye övdüğü ilim sahipleridir ki onların toplumları terk edişleri toplumsal dengesizlikleri, âlemi terk edişleri de kıyameti getirecektir. Bu insanların kalmadığı bir âlemde hiç bir dengeden bahsedemeyiz. Bugünkü bunalımlarımızın menşeinde de bu ahlâk kahramanlarının azlığı yatmaktadır.
Çeşitli başlıklar altında ele aldığımız denge örneklerinin hemen hemen hepsi başlı başırıa bir inceleme ve araştırma konusu olduğu gibi “ideal insan” veyahut da diğer bir ifadeyle “insanı kâmilin kâinatta biricik denge unsuru olduğu tezi de ayrı ve derin bir araştırma konusudur. Biz bu hassas noktaya “kıyamet ancak şerli insanların üzerine kopar” hadisi şerifinden ilham alarak sadece bir işaret koymakla yetiniyoruz.
“İnsan padişahın hazineleri üzerine vurduğu mühür gibidir. O, padişahın üzerine vurduğu mührün nakşine mahal oldu. Bundan dolayı ona halife adı verildi. Mühür hazineleri koruduğu gibi Tanrı da mahluklarını o halife ile korur. Padişahın mührü o hazinelerin üzerinde bulundukça onları açmaya kimse cesaret edemez. Ancak onun ismi ile açılır. Şu halde Tanrı âlemi korumak hususunda Adem'i' kendisine halife kıldı. Bu hale göre içinde insan-ı kâmil bulunduğu müddetçe âlem daima korunmuş olacaktır.”[412]
Her şeyin bir ruhu vardır. O ruh bedenini terk edince, bedenin kıyameti gerçekleşir. Kim bilir belki âlemlerin “canı” da kâmil insandır.
İşte bu kâmil insanın en büyük vasfı adalettir. Yanı dengeli olmak halidir. İnsan-ı kâmil, yani mütteki insan, “kalbine layık olan sevgiyi ve korkuyu yerleştirerek, ibadeti layık olan varlığa yaparak, sözün doğrusunu söyleyerek, her varlığı İslâmi ölçüler içerisinde değerlendirerek, takvaya en layık olan adaletli davranış yolunu [413] tutan insandır. Bu insanın davranışları hep dengeden ibarettir. Tebessümü, yürüyüşü, yemesi içmesi, harcaması her şeyi... İşlerin en hayırlısını o yapar. İmanın ve İslâmın gereklerini eksiksiz yapan odur. Yoksa bir köşeye çekilmiş sadece namaz, oruç gibi sırf şahsını ilgilendiren ibadetlere dalmış kimse değildir. Mütteki namaz ve orucu ile birlikte Allah'ın kitabında, O'nun Rasulü'nün sünnetinde ne varsa, hepsinin birden endişesini duyar. Nefsine karşı cihadı yaparken İslâm düşmanlarına karşı cihadı ihmal etmeyen, kalbini temizlemeye gayret ederken, malını temizlemeyi ihmal etmeyen, sabır gösTercyim derken zillete düşmeyen, öfkemi yutacağım derken düşmanlara Allah için buğzu terk etmeyen, Dünyaya değer vermeyeceğim diye meskenete duçar olmayaa dengeli bir mü’mindir. Muttaki, Hz Rasulullah'tır, Hz. Ebubekr'dir. [414] Ve onlara bağlı olan gerçek alimlerdir.
Mademki kâinattaki her şey dengededir, insan da dengeli olmalıdır. Çünkü o, başıboş bırakılmış bir varlık değil, iradesiyle kendini ve amellerini Yüce Allah'ın en çok sevdiği veya buğzettiği bir sanat eseri olarak ortaya koymak zorundadır. Bu konuda son sözü yine İmam Gazzali’ye bırakalım.
“Ey hakikat yolcusu! Peygamber Efendimizin bütün iş ve hakikatlerinin muvazenesinin, yani dengesinin dengesinin kanunî ilahî ve tertib-i Rabbani dışında olduğunu sanma... Çünkü gelişigüzel haraket etmek ve kendi akışına kapılıp gitmek behaim, yani hayvanların işidir. Hareketleri bir muvazene, denge ile yürütmek Allah dostlarının seciyesi, ahlâk ve tabiattandır.”[415]
3- ÜMMET-İ VASAT, ADİL VE DENGELEYEN BİR ÜMMET VE BU MÜNASEBETLE BEYNELMİLEL DENGE
Kur'an'da Uluslararası Kuvvetler Dengesi
İtidalin, yani “denge”nin Kur'ân tarafından bir prensip olarak ifadesi, İslâm ümmetinin orta yolu izliyen bir ümmet şeklinde serilmesiyle dikkate sunulmuştur.[416]
İşte Vasat Ümmet Allah'ın Kur'ân'ı ile ahlâklanmış ideal kullar topluluğudur. Bu ümmet savaşta bile aşırı gitmeyen, düşmanının bile haklarını tanıyan, yalnız Allah'ın egemenliğini yeryüzünde icra etmekle görevli bir ümmettir. Bu ümmet, insanlık ailesinin o çağlardaki denge noktasıydı. Hem elindeki sağlam ve kusursuz ilâhî kanunların ve hem de kılıcının gücüyle o çağlardaki insanlık alemindeki taşkınlıkları i'tidale sevkeden, dengeleyici bir ümmet vasfını da taşıyordu. Fakat bu denge ümmeti elindeki mîzânı, yani onun en büyük güç kaynağı olan Kur'ânî ahlaktan uzaklaşırıca hem bu adil vasfını kaybetti. Böyle bir ümmetten mahrum bir dünya ise hayat, istikrar ve huzur vadeden bütün dengelerden mahrum yaşamaktadır.
Vasat Ümmet, hem dengeli, hem de denge unsuru bir ümmet, orta bir ümmet. “İşte böylece sizi insanlığa şahitler olmanız, Rasul'ün de sizlere şahit olması için, sizi mutedil bir ümmet kıldık...”[417] Mealini sunduğumuz âyet-i celilede de olduğu gibi “Vasat Ümmet”, bütün insanlığa şahit olan, insanların arasında hakkı ikame eden, insanlık için ölçü ve değerler koyan, dengeli bir ümmettir.
Tasavvur ve itikatta, ne sırf meddeye dalar, ne de sırf ruhaniliğe yönelir. Bu ümmet cesede bürünmüş bir ruh veya ruha sarılmış bir ceset gibidir.
İfrat ve tefride dalmadan, şefk ve arzularını serbest bırakır. İntizam ve insicamda, hayatı tamamen hislerin ve vicdanın emrine terk etmediği gibi, büsbütün tecziye usullerine de bırakmaz.
Alâka ve irtibatlarda ne ferdîn şahsiyetini ve temel dayanaklarını hiçe sayar, ne de onun şahsiyetini cemiyet ve devletin şahsiyeti içerisinde eritir. Ferdi cemiyete yardıma kılan, cemiyete de ferdi himaye eden vazife ve mükellefiyetler yükler.
Ümmet-i Muhammed, mekanda da vasat bir ümmettir. Yer'in göbeğinde, yeryüzünün orta bölgelerinde ve dünyasını İslâm'ın kuşattığı bu ümmet; şu ana kadar Şark'tan, Garp'dan; Kuzey'den ve Güney'den yeryüzünün orta bölgelerinde bulunmaktadır.[418]
Bu ümmet Allah'ın boyasıyla boyandığı zamanlar, bu orta mekanda Dünyanın siyasî, iktisadî ve sıtratejik dengesini koruyordu. Âlemi fesattan uzak tutuyordu. Şimdi başka boyalarla boyandığı için dengeyi bozdu.
Bu ümmet dengeli bir ümmetti. Çünkü elindeki Kitap, “Mîzânü'l Hakkk” idi. Bu kitapta eğrilik yoktu. Ne inananını havralara ve kiliselere kapatıp bir tecrit hayatına mahkum ediyordu ve ne de serazat, sorumsuz ve sınır tammaz bir hayat vadediyordu.
Ümmet-i Vasat ayak bastığı her yerde, elindeki kitap ve kılıcındaki güç sayesinde eşsiz sosyal, siyasal ve beynelmilel dengeler kuruyordu. Bu ümmet Kur'ân'ı ve O'nun içindeki hükümleri, hayatın yalnız bir sektörüne hapsetmedi. Hiçbir zaman O'nu hayatın bütünlüğünden uzak tutmadı.
Ümmet-i Vasat'ın bozulduğu, kitabının emirlerini tatbik etmediği son bir buçuk asır içerisinde dünya öyle korkunç dengesizlikler yaşadı ki, bu dengesizliklerin i'tidale çevrilmesi için beşeriyet başırıı taştan taşa çaldı. Fakat bu çabalara rağmen Yirminci asır insanın ufkunda hala kurtarıcı bir ışık görünmüyor. Uluslar arası teşkilatlar güya insanlık ailesi arasında, milletler ve devletler arasında muvazeneyi sağlayacaktı.
Güçlenen bir Avrupa devleti bu gücüyle, bütün dünyanın dengesini bozdu. Çok korkunç ve maksatsız iki dünya savaşı yaşadık. Bu iki dünya savaşı da Vasat Ümmetin gücünü kaybetmesiyle, kuvvetin başka başka devletler eline geçmesiyle çıkmıştı.
Tabiatta çok ilginç bir alış verişten bahsetmiştik. Yine ona dönelim. Isınan bir cisim ısı fazlasını karşısındaki cisme, soğuyan bir cisim de aşrı soğukluğunu ötekine vererek fazlalıklarını sırf Dünyadaki hayatı mümkün kılmak için dengeli bir biçimde alıp veriyordu. Âdeta soluk alıp vermek gibi bir şey... Şuur ve akıldan habersiz maddenin fazlalıkları böylece alıp vermesi Kur'ân'daki “ihsan” hadisesine benzerlik arz etmektedir. Cansızlara Yüce Allah'ın koyduğu yasa, bize âdeta siz de böyle yapın dercesine bir örnek davranış sergiliyor. Evet, zekât; mala doymuş bir zenginin mal fazlasını fakire vermek şartıyla yapacağı bir dengeleme işlemidir. Zekât, sadaka ve bütün iylikler bir bakıma bir ihsandır.
İşte bu ahlâkı hem müşahhas âlemde ve hem de dinde görüp anlayamayan ve alamayan Avrupa, kendinde yığılan kuvvetle insanlığa adalet götürmeyi, insanlığa ihsan etmeyi nereden düşünebilirdi.
O bu gücü ile sömürmeye, dünyayı yemeye, uyutmaya ve kendine köle yapmaya kalkıştı. Dolayısıyla da dengeler bozuldu. Hatta aynı dine mensup ırkların bulunduğu bir kıt'a kan gölü haline geldi. İnsanlığa zararı dokunan bu güçleri, sonunda dengelemek mecburiyetini hissettiler. “Avrupa Dengesi”ni kurmak zorunda kaldılar. Bir Avrupa devletinin öteki devletler üzerinde belirli bir üstünlük kurmasını engellemeyi ön gören sistemler [419] tasarlamaya başladılar.
Oysa Vasat Ümmet bütün gücünü dengeyi kurma yoluna sarf etmişti. İhsan etmişti. Kendinde biriken bir güç ile yeni sömürgeler arayıp, bu ülkelerin efendisi değil, bizzat insanlığın hizmetçisi olmuştu. Bu baş döndürücü bir idealizmdir. Ve yalnız inananlarca, kesinlikle yakin nuru ile inananlarca gerçekleştirilebilecek bir ideal... İşte Ümmet-i Vasat ve O'nun elindeki ilâhî Kitabı çok iyi tanıyanlar, Kırım'dan viyana'ya, Cezayir'den Yemen'e kadar at koşturan ve hatta Hint sularına dek giden ecdadımızın gerçek insanlık dostu olduklarını anlamakta zorluk çekmeyecekleri aşikârdır.
Zavallı insan!... Dengesizliğini ve her sahada düştüğü dualizmi yenemedi ki kendi dışında dengeler kurabilsin. Vasat Ümmet Dünyanın merkezinde insan gücünün kurabileceği en kusursuz adaleti kurduğu için Ümmetlerin en hayırlısı diye anılmıştı.[420]
Eğer Allah'ın insanları birbiriyle def edişi olmasaydı hayat bozulacak ve teaffün edecekti. “Eğer Allah (c.c) insanların bazısını bazısı ile def etmeseydi muhakkak yeryüzü fesat olurdu.”[421] Yani Cenabı Hakk azgınlar, zalim ve günahkârlar topluluğunu ehli ıslah ve ehli hayır ile def etmeseydi, zalimler ve fesatçılar topluluğu, salih insanlar topluluğuna galip gelirdi.[422]
Biz bu âyet-i kerimeler hakkında yukarıdaki bilgileri sergiledikten sonra Allah'ın beşeriyeti yine beşeriyetle dengelemesi gibi çok ilginç bir denge hadisesine dikkatleri çekmeye çalışacağız.
Cenâb-ı Hakk: “Eğer Allah insanların bazısını bazısı ile def etmeseydi, yeryüzü fesat olurdu.” bozulurdu buyurmakta... Bu âyet mealinden de anlaşılıyor ki yeryüzü'nün fesadı insana bağlı bir hadisedir.
Düşüncelerimizi objeler âlemine çevirip de bu âlemdeki dengeleme örneklerine tekrar bir göz atacak olursak, konuyu daha iyi kavrayacağız kanaatindeyim. Cenâb-ı Hakk, yeryüzünün ıslahını, hayatiyet ve dengesini fesattan korumak için aşırı giden birtakım insanları, birtakımıyla def ederken, aynı olayı başka bir âlem olan insan vücudunda, onun damarlarında da icra ediyor. “Mikroplar veya virüsler vücut sınırlarını aşarak iç muhite girdikleri zaman organik fonksiyonlar derhal değişiyor ve hastalık görülüyor.
Meselâ ateş, vücudun bazı bakterilerle virüs sızmalarına ve tufeylilere bir nevi mukabelesidir. Vücudun patojen ajanlara intibakının ilci ayrı görünüşü vardır. Bu intibak, bir yandan bu ajanların vücuda girmesini önlemeye ve onları tahribe çalışır, öte yandan da onlar tarafından meydana getirilen lezyonları tamir eder ve bakteriler veya bizzat dokular tarafından meydana getirilen zehirli maddeleri yok eder. Hastalık bu oluşumların gelişmesinden başka bir şey değildir.[423]
Hastalığın vücuda egemen olmasıyla artık, vucudun dengesi bozulmuştur. Denge sağlanıncaya kadar bu kargaşa devam edecek, vücudun ıslah edici güçleri vücudu fesada kalkan güçlerle çatışacak ve fesatçılar yenilince de sıhhat geri gelecek. O halde hastalık vücudun denge arama çabaları, sıhhat ise denge halidir. Hastalık, vücudun ihlal edici, yani fesat çıkana bir ajana karşı mücadelesi ve onun zaman içinde istikrar kazanmasına karşı koymasına tekabül eder. Fakat kanser ve delilikte olduğu gibi bu organın veya şuurun pasif çöküşünün ifadesi de olabilir. [424] Kısacası dengeli bir sistemde bir faktör bu dengeyi bozmaya kalktığı zaman, bu faktöre karşı bir tepki meydana geliyor. Eğer şekeri suda eritecek olursak ısı düşer ve soğuma şekerin erime niteliğini azaltır.[425]
Görüldüğü gibi vücut âlemimize yabana ve düşman bir grup saldırdığı zaman vücuttaki bazı kuvvetler onları defetmeğe ve vücudun selâmet ve sıhhatini korumaya çalışıyor. Vücudumuzda da bazı güçler bazısıyla def edilmezse vücut fesat bulacak ve neticede de ölecektir.
İnsan topluluklarında da aşağı yukarı aynı durum gözlenmektedir. Bir grup anarşist ve fesatçı topluluk insanlık bünyesini çeşitli davranışlarla yok etmeye çalışırken, diğer bir grup da bu bünyeyi korumaya çalışmaktadır.
Ancak Allah'a itaat prensibi ile yaşaması ve zulümden an olması mümkün olabilecek beşerî sistemlerin dengesi de, Allah'ı tanımaz, hevasına uymuş bir topluluk tarafından sürekli bozulmak istenir. Bunlar insan vücuduna saldıran virüs ve mikroplar gibidir. Hayatı sürekli tehdit ederler. İnanıp, salih ameller işleyen insanlar ise hayatı tehdit eden bu mikroplara karşı vücudu koruyan akyuvarlara benzerler.
İşte insan vücudu veya kâinattaki herhangi bir sistem nasıl denge ve sükunette kalmanın savaşırıı veriyorsa, insanlık âlemi de yaratıldığından buyana bu savaşı vermektedir.
Eğer hevasına uymuş, hiçbir sınır tanımaz insanları her sistem ve dengenin amansız düşmanı olan, bencil ve tuğyana beşeriyeti, yeryüzünde frenleyen ve def eden salih insanlar topluluğu olmasaydı, yeryüzü, dolayısıyle de âlemler şüphesiz fesat olurdu.
İşte asrımız bu fesadı yaşıyor. Bu gün Allah'ın yasaları hiçe sayıldığı için iktisadî, siyasî, sosyal ve hukukî dengeler alt üst olmuş durumdadır. Çünkü “heva”nın sınır ve hudut tanımaz başıboşluğuna ram olmuş insanlığı defedecek savunma sistemi artık zayıflamış haldedir.
Kazandığını hep stok eden, elinde tutan; ya da ezici ve sömürücü bir güç olarak kullanan insanın, diğer eksik bir insanı kendi fazlasıyla tamamlama gibi bir ahlâk anlayışı yok. Bunun neticesi ortaya korkunç bir ehram çıkıyor. Ve insanlık bu içtimaî ehram içerisinde, yine bu piramidin inşası için ona taş taşıyan munis ve sessiz köleler olmaktan ileriye gidemiyor.
Cenâb-ı Rabbimiz (c.c), sevgili kullarıyla, bu “heva peresi” kulların kökünü kazımasaydı, kıyamet elbette çok erken kopardı. Gerçi dünya kozmik olmayan kısmi kıyametler yaşamıştır. Karşılarında kendilerini durduramayan birilerine rastlamayan Ad kavmi, Lut ve Nuh kavmi gibi meşhur fesatçılann başırıa kısmî kıyametler kopmamış değildi. Onları o zaman Yüce Rabbımız kendi gücü ile def etmişti. Ancak yeryüzünün iman için mü’min ve itaatkar kullar lazımdı. Yeryüzünün fesattan uzak yaşaması, Allah'a bir ma'rifet sahası olması için taşkınlık yapmaya istidatlı kulların kökünü kazıyan takva sahibi kullar gerekliydi.
Nuh (a.s.) bu yüzden kavmine beddua eder. Ama bu insanlık için bir duadır. Nuh (a.s.)’ın bu duasını pek anlayan olmaz. O Yüce peygamberin insanlığa bir tufan istemesinin iç yüzü çok iyi anlaşılamaz...
Oysa iman etmemekte direnen ve gittikçe de çoğalan bu güruh, insanlığın ebedî saadetini tehdit ediyordu. Nitekim biz şu fani dünyada kurduğumuz sistemlerde insanlığın huzur ve saadedini bozan insanlara ceza vermiyor muyuz? Onu içimizden tecrit etmiyor muyuz? Elbetteki evet. Çünkü insanı huzursuz eden her sebep yok edilmelidir. Vücudumuzun her hangi bir uzvunda kangren belirse onu vücuttan bir parça saymıyor ve kesip atıyoruz.
İşte insanlığın ebedî hayatına kast eden, onu sonu gelmez bir bedbahtlığa, yani ateşe davet eden insanları da insanlıktan bir parça saymamak gerekir. Onları savaşla yok etmek veyahut da beddua ile Allah'tan onların köklerinin kazınmasını istemek bir nevi insanlığı kurtarma operasyonudur.
Ve Nuh (a.s.), yaşadıkları ve çoğaldıkları müddetçe yeryüzündeki her türlü dengeyi alt üst edecek ve insaniliğin iki cihan saadetiyle oynayacak olan kavmini beşeriyet âlemi için artık bir kangren, kesilip atılması gereken bir uzuv olarak gördüğü için Rabbına “Rabbım dedi yeryüzünde kafirlerden hiç bir kimseyi bırakma Çünkü sen onları bırakırsan kullarını saptırırlar; yalnız ahlâksız, nankör doğrurlar.”[426] Şeklindeki meşhur ve kurtarıcı niyazını havale etmek zorunda kalır.
Evet, kafirler de, kangren gibi aynı şekilde bir yayılma istidadı göstermektedir. Eğer kangreni bir parmak ucunda bekletirseniz kendi varlığını vücudun her tarafına yayar. Kangren, kangrenden başka nasıl bir şey doğurmuyor, yaymıyor ve çoğaltmıyorsa, kafir de küfürden başka bir şey doğurmuyor.
Bu yüzden “Eğer Allah (cc) insanların bazısını bazısıyla def etmeseydi yeryüzü fesat olurdu.”[427] Meali kelimesindeki “müdafayı” kâinattaki fizikî, kimyevî, cematî, nebatîi, hayvani ve beşerî her sistemde de gözlemek
mümkündür. Allah (cc)'ın kurduğu her sistemde bozmak isteyenlerle, ıslah etmek ve dengelemek isteyen güçlerin çatışması mevcuttur.
“Şayet Allah (cc.) insanları bir biriyle def edip savmasaydı, yeryüzü muhakkak fesada uğrardı. Davut Aleyhisselâm'ın kahramanlığı ile İsraüoğlları'nın başırıdan düşmanlarını savdığı gibi.
Allah (cc.) başka bir âyet-i kerimede de mealen şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz ki Allah (cc) insanların bir kısmını diğerleriyle def etmeseydi; manastırlar, kiliseler, havralar ve içinde Allah'ın adı çok anılan mescitler yıkılır giderdi.”[428]
Bakara suresinin 251. âyetinin bir nevi tefsiri sayılabilecek bu meali kerime [429] bize, yine iman edip salih ameller işleyen ve Allah'ın zikri ile meşgul olan kulların dünyadaki denge sisteminde ne kadar önemli bir rol oynadıklarını göstermektedir.
Yeryüzü ve âlemlerin fesadının, salih kulların yeryüzünden silinmesine bağlı olduğuna bir kaç kez değinmiştik..
Allah, dinine karşı bir grup insanın karşısına ya kendileri gibi şerli, [430] ya da Allah'a itaatkar kullarını musallat ederek, onları def edip kuvvetleri dengelemeseydi, bu şerli kullar Allah'a yönelmiş itaatkar kulları yok ederlerdi. Veyahut da bu kullar acziyetlerinden ve korkularından yeryüzünde salih amelleri terk ederlerdi. Onların da tuğyanları artar, onları uyaran kullar kalmazdı. Dünya Allah'a kulluk, Allah'ın halifesi insana da bir amel ve ma'rifet sahası olarak yaratıldığı için, o zaman duyanın varlığının bir mana ve maksadı kalmazdı. Neticede kıyametin erkenliği kaçınılmaz olurdu. Çünkü Dünya Rabbü'l Alemin'in bostanıdır. Bir bostan ki artık verim vermez hale gelir, bostan sahibi artık o bostanı bozar. Dünyada da Allah anılmaz ve Allah'ın zikredildiği yerler harap edilirse Allah (cc) bostanını bozar.
Allah (cc.)’ın inananlarla veya diğer insanlarla def ettiği fesatçılar topluluğunun tek ortak özelliği “heva'larına uymalarıdır.. Allah'a karşı yapılan her isyanın temelinde yatan tek şey “heva”dır. Bu, insanda bulunan öyle hassas bir arzudur ki insan onu dengeleyemediği zaman taşar ve her şeyi istilâ eder. Her şeye egemen olmak, her şeyi kahru galebesine almak ister. Tek kelime ile “İlâh” olmak ister. Oysa bu onun hakkı ve zaten vasfı da değil. Onun sadece bir görevi vardır ki gerçek ilâh olan Allah'ın emirlerine uymak ve kul olmaktır. Heva bunu yapmıyor işte. İnsanı, onun aklını ve kalbini istilâ edince vücuda hükmediyor. Sonra da Allah'ın kurulu bütün sistemlerine saldıntıyor. Çevresine, hemcinsine ve her şeye!
İşte Allah korusun eğer, “Hakk da onların hevasına tabi olsaydı, mutlaka gökler ve yer, bir de bunlarda bulunanlar bozulur giderdi.”[431] Eğer Allah'ın indirdiği kitap ve âyetler bu fesatçı topluluğun arzularını destekler mahiyette olsaydı artık insan arzularını kim durdurabilirdi. Ona kim bir had ve hudut çizebilirdi. O hangi noktada doyar da başkasına bir hak, bir varlık, bir hürriyet tanırdı. İşte nevanın karşısına başka güçler çıkaran Cenâb-ı Hakk onları defederek nevaların taşkınlığını böyle frenliyor. Bu da korkudur. Gerek dünyevî ve gerekse uhrevî korkulardır ki korkunun da bir denge unsuru olduğuna çeşitli vesilelerle değinmiştik.
Oysa Allah (cc.) “insanlığın şerefini ve şanını getirmiştir. Fakat inşalar kendi şereflerini çiğnemişlerdir.” [432] Kulluk bir şerefti ve onu çiğnediler. Kitaba uymayı reddederek şereflerine sırt çevirdiler.
Eğer Allah'ın gönderdiği hak din ve hak peygamber insanların Allah (cc) tarafından men edilmiş arzularına uysaydı, toplumda mevki ve makam sahibi mütekebbirler insanları sömürmeye, zulmün her türlüsüne meşruluk kisvesi giydirip iyice azmaya yelteneceklerdi. Yeryüzünde zulüm ve taşkınlık hayat bulacaktı. Halbuki, insan Yeryüzüne zulmü değil, adaleti tesis için gönderilmiş bir halifeydi. Bu halife varlık, yeryüzünde hevasını Hakk'a tabi kılmakla görevlidir. Fakat insan bunun tersini yapmaktadır. Halde benim arzuma tabi olsun demektedir.
İslâm'ı yaşamak konusunda nefislerine söz geçiremeyen insanların bu gün Kur'ân ve O'nun âyetlerini kendi hevalarına ve hayat biçimlerine uydurma gayretleri yok mu? Bu zoraki ve asılsız hevai te'villerle, sözde hür düşünce ve bilimsellik ve çağdaşlık adına, insanlık pereye sürükleniyor. Allah (cc), kitabı kimsenin keyfine göre göndermemiştir. Allah (cc) Yüce Kitabı'yla Âlemlerde bir denge, bir sistem, bir intizam ve bir hayat kurmuştur. Kendini hamd ve sena maksadıyla ve bu kurulu sistemin yaşaması ve kendi maksadı hasıl olsun diye bir kitap indirmiştir. Kitap ve ona uyan insan ya Allah'ın bu maksadına hizmet edecek, munis, boynu bükük, itaatkar bir kul, bir köle olacak veyahut da cehennemi hak edecektir.
Bugün insanlığın içine düştüğü her taşkınlığı Kur'ân'a uydurmaya çalışanlar, insanlık için hangi sonucu hazırlamaktadırlar? Bu Hakk'ı hevaya uydurma çabası değil midir?
Neden Hakk, hevaya uyduğu zaman gökler, Yer ve yerde bulunanlar bozuluyor? Demek ki insanın fesadı daha başka âlemleri de etkileme kabiliyetine sahip bir özellik göstermektedir. Bu izahlar da gösteriyor ki Allah'ın, şerli kulları insanların bazısıyla veyahut da mü’min kullarıyla def etmesi, savması olmasaydı insanlığın dengeleri bozulacaktı.
Heva hudut tanımıyor. Kur'ân ise esas itibariyle hat, hudut ve ölçüler kitabıdır. Hevasına uyan insan, Allah'ın ölçülerini çiğnemiş oluyor ve dengeyi bozuyor.
“Bunlar Allah'ın hudutlarıdır. Sakın bu hudutlara yaklaşmayın.”[433] Haramlara ve emirlere yönelik bu kapsamlı hükümler ve mubahlar hep Allah'ın koyduğu hükümler, hudutlardır. Sakın bu hudutları bozmayın ve bu çizgileri nefsanî arzularınıza uydurmayın. Bu açıklamalar ve örneklerden de anlaşılıyor ki Kur'ân, insan arzularına bir takım sınır getirmekle insan davranış ve taşkınlıklarını bir ayarda tutmuş ve dengelemiş oluyor.
Hülâsa, ferdin nizamı, cemiyete; cemiyetin nizâmı, millet ve devlete; bir milletin nizamı ise çeşitli ırk ve dilleri ihtiva eden daha şümullü bir mefhum olan ümmete sirayet kabiliyeti gösterdiğine değinmiş ve bu konuyu fertten ve onun nefsi terbiyesinden başlayarak işlemiş ve bu ferdin objeler alemi ile de münasebetlerini sergilemeye çalışmıştık. Sonuçta Ümmet-i Vasat olgusuna gelmiştik ki bu, gerçekten İslâm tebliğinin bir vetiresi sonucu husule gelen bir olgu, yani bir vak'adır. İşte Kur'ân'da vasat, adil, orta ümmet şeklinde ifadesini bulan Ümmet-i Muhammed, hem dengeli ve hem de bir takım dengeleri oluşturan bir amil olarak karşımıza çıkmaktadır. O infisah ettiği zaman, onun infisahı, önce dünya ulusları arasındaki dengelerin, daha sonra da evrenlerin yıkılışını hazırlayacaktır. Çünkü o İtikatta adil ve dengeli, Allah'ın uluhiyyet haklarını kabullenen bir ümmet, amelde, siyasette, san'atta; kısacası halife varlık olan insanın bütün vazifelerini hakkıyla yerine getiren bir ümmettir. Bu ümmetin terki dünya ettiğini düşündüğümüz zaman en büyük dengesizlik, nihaî kaos yani kıyamet artık kaçınılmaz olacaktır.[434]
4- İNSANLIĞI DENGELEME VE KONTROL ETMEDE İKİ TEMEL MEKANİZMA
Emirler Ve Yasaklar
Bugün yüce dinimiz, inananları tarafından hayata dengesiz bir şekilde tatbik edilmektedir kanaatindeyiz. Dinimizin bütün emirleri hep tek taraflı bir uygulama içerisindedir. Bunun sebebini Kur'ân'daki denge kavramını sezemeyişimize bağlayabiliriz.
Emirler ya şeklen yapılır, ruhu ve özü terk edilir veyahut da işin özü daha önemlidir düşüncesiyle şekil feda edelir. Toplumda yaygın olan “sen benim kalbime baK” sözü de bu tip dengesizliğin güzel ve basit bir örneğidir. Yani neticesidir. İslâm ve O'nun kaynağı Kur'ân bazı kesimlerce ya musikî olarak algılanmış veyahut da O'nun tecvitli okunması, harflerinin kusursuz bir şekilde telefruz edilmesiyle herşeyin bittiği kanaatini yaymıştır. Böylece Kur’ân’ın asıl faydalı olan ruhu, özü ve manası elden çıkıp gitmiştir.
Bir grup, bir zaman O'nun yüce ve eşsiz ibretler sunan kıssalarından hiç bir hisse almadan, sırf oyalanmak, uzun kış gecelerini geçirmek için okumuş, haşa O'nu biraz da kendi muhayyilesi ile süsleyerek ve İsrailiyyat katarak hisse alınmayan bir kıssa mesabesinde algılamış; bir grup itikadı konuları, bir grup muamelatı incelerken, öteki cepheleri ihmal etmiştir. Oysa Kur'ân hayatın ve hatta bizim bilmediğimiz birçok hayat boyutlarının bütününü tanzime kalkan bir görünüm arzetmekten uzak değildir.
Hatta itikatta da bir takım dengesiz görüşler belirmiştir. Allah'ın ve rasullerinin getirdiği esaslar göz ardı edilir. “Heme ost” her şey O'dur. Eğer bu görüşle verilmek istenen mesaj bizim anladığımız mana ise diyerek bir vahdet-i vücut görüşü doğarken, yine Allah'ın yaratıp, mahlûk mertebesinde bile olsa bir varlık tanıdığı eşya, yani Allah'tan gayrı âlem inkâr edilir. Tamamen yok sayılır.[435]
Oysa itikattaki denge, Allah'ın rasullerinin getirdiği tevhit inanadır, Onlar, Yüce Allah'ı tek bir ilâh olarak tanımakla beraber, varlığı da sonradan yaratılmış O'nun mülkü ve mahlukatı olarak var ve hak bildiler ki bu mevzuları kitabımızın başırıda Kur'ân'a dengesiz bakış ve yaklaşımlar başlığı altında kısaca anlatmıştık.
İşte örneklerini, hayatın ve dinin hemen hemen her rüknünde ve her sahasında gösTercbileceğimiz bu dengesizlikler, beşerîyyetin tarih boyunca yaşadığı bir facia gibi görünmektedir. Bu dengesizlik halinden itidal durumuna geçip ve bu hali ölünceye kadar koruyan insanlar ise kâmil insanlardır ve sayılan oldukça azdır kanaatindeyiz.
Gerçekten Kur'ân'ın beşeriyete; gerek fert noktasında ve gerek toplum noktasında yüklediği misyon, eğer tesbit ve incelememizde yanılmamışsak, dengeli inanmak, olmak ve yasamak misyonudur. Kur'ân her iş ve davranışta; sosyal, siyasî, iktisadî ve kulluk noktasında ve ferdîn beşerî münasebetleri esnasında, her şeyde denge -orta yol- tavsiye etmiştir.
Sevgilerde, kinlerde, hissi hayatta, hükümde, yorumda ve kısacası insanın en yüksek fonksiyonlarından tutun da en küçük kıpırdanışlarına kadar her faaliyetinde denge ve i'tidal emredilmiş ve ve bunun sevilen bir durum olduğu vurgulanmıştır. Çünkü objeler âleminin nabzında da Allah'ın bu kanunu atmaktadır. Kâinatta hiç bir şey dengesiz olmadığına göre insan ve onun kurduğu müesseseler de dengesiz olmamalıdır.
“İslâm, insanın fıtratı ile birlikte bir adım daha atarak, insanın ruhî mekanizmasında iç içe bulunan tabiatı ile birleşiyor. Eş bir tabiat içerisinde tek bir mekanizma olarak birleştikten sonra ona uygun bir plan çiziyor. Ortada ruh ve bedenden müteşekkil bir makina vardır. Bu makinamn birbirine intibakı o kadar dengelidir ki kıl payı kadar dengesizlik söz konusu olamaz. Bu makinada ruhun faaliyeti ayn, bedenin faaliyeti ayndır. Ama her ikisinin de en sonunda buluştuğu nokta birdir. Ortada bir dünya vardır, bir de ahiret. Dünyanın işi ayn, ahiret'in ayrıdır. Ama her ikisinin de yolu birdir. Asla ayrılmaz. Dünya için çalışmak ahiret için ibaddetten, ahiret için ibadet dünya için çalışmaktan ayn değildir. Çünkü her ikisinin de yönü Allaha doğrudur.
Görüldüğü gibi bu bir devr-i daimdir. Bir dengedir. Ahiret dünyayı, dünya ahireti dengeliyor. Birini kaybeden dolayısıyle ötekisini kaybediyor. Dünya olmazsa Ahirete götürücü ameller nereden tahsil edilecek? Ahiret olmazsa dünyadaki say u gayretler nasıl manalanacak? Sevaplar nasıl cennete ve rızayı ilahiyeye tahvil olunacak? Günahlar nasıl cezalanacak?
Diğer sistemler yollarını yitirmiş ojduğu için bedenî faaliyet ile ruhî faaliyeti birbirinden ayırmaktadırlar ve her birini diğerine karşı yönde göstermektedirler. Dünya ile ahireti birbirinden ayırarak her birini ayrı ayrı yönlere sevk etmektedirler. Ama İslâm, insanın fıtrıyatıyla tam bir mutabakat içerisindedir. Onu tabiatıyla birlikte ele alır, birbiriyle bağlantılı bulunan mekanizmanın bölümlerini birbirinden ayırmaz. Bunun yanı sıra insan tabiatının eş değerliliğini de gözden uzak tutmaz. İnsan yer içer, cinsel faaliyette bulunur. Bütün bunları, varlık yapısının bedenî yanını tatmin etmek için yapar ama İslâm onu öyle bir yöne tevcih eder ki ihtiyaçlarını sırf bedeni ile değil, beden ve ruhtan müteşekkil mekanizması ile birlikte telafi etmesini sağlar.
İşte bu iki ayrı unsur dengeli bir uyum içerisinde çalıştıkça ferdîn gerçek kişiliği, dengeli ve istikrarlı hali ortaya çıkar. Yemeği ve cinsel arzuyu bir ibadet haline getirir. Çünkü bunları Allah'ın adı ile birbirine bağlar. Allah'a yöneltip değer ölçüleriyle rapt eder. İnsanı hayvanlık seviyesinden yükselten, üstün ve temiz değerler vaz eder. O zaman insanın hiçbir faaliyeti, basit bir ihtiyaç hududu içerisinde sıkışıp kalmaz. İnsan kendi varlık yapısının ruhî yanını tatmin etmek için ibadet eder, temizlenir ve annır. Ama İslâm, bu ruhî alandaki faaliyeti, insanın birbiriyle ilişkili bulunan mekanizmasının diğer yanlarıyla da birleştirir. Ona öyle bir ibadet düsturu koyar ki her ne kadar ruhî yönü ağır bassa da, bütün varlığını içine alır. Namaz oruç, hac ve zekât gibi... Böylece insan ibadet ederken dahi, ruhî alanda gelişerek bedeni alandan uzaklaşmaz. Bu anlamda bir ibadet dünyadan uzak, rahibane bir hayat olmaktan çıkar, hayatın ta içine girer.”[436]
Kur'ân böyle bir aynm yapmamakla ruh ve beden uyumunu dengeli bir şekilde tutmuştur. Aynı zamanda dünyayı vasıta ve ahireti gaye olarak göstermekle bu iki kavramın kıymetini denk bir hale getirmiştir. Gaye elbetteki en üstündür. Vasıta gayeye hizmet ettiği için şerefini gayenin yüceliğinden almakla birlikte o da en üstündür. Yoksa Kur'ân'ı Kerim'de “küçümsenen ve yerilen dünya” gayeye hizmet eden “Bir dünya” anlayışı değil, bilakis gaye ittihaz edilen dünyadır.
İnsan dünyası için yaşarken, aynı zamanda ahiret için de yaşar ama İslâm her ikisini de birleştirerek tek bir yola girdirir. Âdeta İslâm dünya ile ahireti, ruh ile cesedi, madde ile enerjiyi mezcetmiş gibidir. Ruhsuz beden nasıl ceset, ahiretsiz dünya nasıl serap, enerjisiz madde nasıl hantal ve atıl bir konumda yarımlık ve dengesizlik arzediyorsa, insanın kuşatıcılıktan, yani 'evrensellikten uzak her hareketi de yarım, dengesiz ve tek taraflıdır. Bu tek taraflılık öyle bir illet ve noksanlıktır ki kemalatm karşısında tek ve en aşılmaz gibi duran bir engeldir.
Şu halde İslâm'da dünya ile ilgili bir takım ameller yoktur ki onu yaparken ahîret duygusundan tamamen sıyrılabilelim. Hatta insan yerken, giyerken, içerken, savaşırken, sivrilmek isterken, cinsel arzusunu tatmin ederken, mal ve mülk sahibi olmak isterken bile ahiretten uzak değildir. Aynca İslâm'da sırf ahirete mahsus bir amel yoktur. Sadece bir tek ibadet şekli vardır. O da hem dünya ve hem de Ahiret içindir. İhlas ile Allah'a yöneltilen her ibadetin iki yönü vardır. Bu iki yön de dünyada afiyet ve ahirette afiyetttir. İnsan onu yerine getirirken hem dünyası için ve hem de ahireti için çalışıyor. Tertemiz ve helal yemeğini yerken Allah'ın adıyla yer. dünyadan kendi payına düşen rızkını alırken aynı anda manaya, yani ahirete yönelmiştir, ahiret için çalışmaktadır.[437]
Kur'ân'ın bu denge emreden muhteviyatını muvazeneli bir şekilde hayata geçiren büyük velilerden Abdul Hakim El Hüseynî (k.s.) Hazretleri de insanları eblehler, ahmaklar ve akıllılar olarak telakki eder. O'na göre: sadece ahirete yönelmiş, insanların hiçbirine faydası dokunmayan, yalnız belirli ibadetlerle meşgul olan insanlardır. Ahmaklar, kendilerini bütünüyle dünyaya vermiş ve ebedî hayatı terk etmiş kimselerdir. Akıllılar ise dünya ve ahiret dengesini kurmuş insanlardır.[438]
Genellikle Hıristiyan ilim adamları bütün gelişmiş düşünce yapılarına ve geniş bilgilerine rağmen, Kur'ân'ın müslümanların hayatına getirdiği bütünlüğü, yani dengeyi, Kur'ân'a dayalı hayat görüşünü bir türlü kavrayamazlar. Çünkü Batılılar, dini yalnız ahirete ve ferdîn manevi hayatına ait bilgiler olarak düşünürler. Onların düşüncesinde dinin yaşayan hayatta hiç bir yeri ve fonksiyonu yoktur. Onların anladıkları din, tıpkı hayattan el ve eteğini çekmiş kendi köşesinde ölümü bekleyen bir ihtiyar gibidir. Halbuki Kur'ân, hiçbir zaman insanı yalın kat bir varlık olarak değerlendirmez, İnsanı aile, cemiyet, ahlâk, hukuk ve bütün bir kültür ortamı içinde ele alır. İnsan hayatına tesir eden maddî ve manevî amillere gerekli yeri verir. İnsan hayatını bu amillerle birlikte değerlendirir. Bu itibarla, Müslümanların dinden anladıkları ve bekledikleri ile Hırıstiyanların dinden anladıkları ve bekledikleri tabiyatıyla birbirinden farklı olacaktır.[439]
İşte bu farklı telakkiler dünya ve ahiret dengesini bozduğu gibi, hayatın her dilimine, bir hak, bir sınır, bir ölçü tanıyan ve çizen ilahî kitapların özündeki “panoromik”, bütüncü özelliği de bozarak dengesiz bir din anlayışı ortaya atmıştır. Yani böyle anlayış sahipleri dini tek taraflı ve dengesiz bir öğreti olarak algılamaşılardır. Günümüzde de dinî, sosyal, siyasî, iktisadî ve ilmi platformun dışına itme davranışları, dinin evrenselliğini anlayamamaktan veyahut da anlamak istememekten kaynaklandığı bir gerçektir. Kur'ân beşerî hayatın her cüz'üne çok dengeli bir müdahale ile kusursuz içtimaî, iktisadî ve siyasî dengeler kurmaya çalıştığı gibi, dünya ile ahiretin de haklarını vererek ortaya bu konuda da denge getirmeyi amaçlamaktadır..
Kendi kitaplarını tahrif eden Hırıstiyan ve Yahudiler, bu sahada da dengeyi bozduklan için kendi insanını ya aşırı zevkçi veyahut da ruhban yaptı. Allah'ın kitabı tahrif edildikten sonra bu iki dinin mensuplan kendilerini vasat bir noktada dengeli kılacak bir din bulamadılar. Kur'ân'a da sırt çevirdikleri için denge ve i'tidal onlar için bir hayal oldu.
Önceleri çok aşırı bunalımlar yaşadılar. Yirminci asrın insanını bunalımlı insan olarak tasvir etmek isteyenler pek çoktur. Sokaklara dökülen, diyar diyar dolaşan, etrafa saldıran, yakıp yıkan garip görünüşlü, garip giyinişli, uyuşturucu madde düşkünü genç adam, hep bunalımdan bahsetmektedir. Bazıları da bunalımı sanki sadece bu yüzyıla mahsus bir problemmiş gibi ortaya koymaya çalışmaktadırlar. Halbuki bunalım tarih boyunca ve insanlarla beraber varlığını sürdürmektedir. Geçmiş insanların bizden daha az bunalımlı olduklarını söylemek bize pek kolay gelmemektedir. Galiba fertler gibi aynı yüzyılda yaşayan nesiller de “egosantrik” oluyorlar. Yani yaşayan her nesil geçmiş ve gelecek nesillere nazaran daha cok ızdırap çektiğini sanmakta ve böylece kendine önem atfetmeye çalışmaktadır. Öyle anlaşılıyor ki bunalım, insanın tabiatı halinde tarih boyunca fert fert her insanda vardır. Bunalım yüksek bir idrak seviyesine sahip bir canlı olan insanın psikolojik hayatında önemli bir yer tutar. “Bunalım” bizim kullanabildiğimiz anlamıyla yalnız insan için vardır. Çeşitli zaman ve mekânda, çeşitli tezahürler içinde ortaya çıkmasına rağmen, asla yeni bir şey değildir kanaatindeyiz.
Bu bunalımın sebebi nedir? Psikanalistler, özellikle Dr. S. Freud, bu konuda “üst ben” süper ego adını verdiği vicdanî, ahlâki ve dini değerleri amil olarak gösterir. Bu vicdanî değerler “alt ben” (id) denilen hayvanı ve içgüdüsel varlığımızın kendini ifadesine fırsat vermez ve onu sansüre tabi tutarak hapseder. Bunalımın sebebini bilhassa hapsedilmiş cinsel iştihalara bağlar. Diğer psikanalistler de bu kabil bir izah tarzına yaklaşık olarak bunalımı yorumlarlar.[440]
İşte bu açıklamalar tahrif edilmiş, dengesi bozulmuş bir din hayatı içerisinde yapılan gözlemler sonucunda ortaya atılmıştır. Elbette dengesiz bir din insan iştihalannı iç âleme sıkıştırır ve sonuna kadar biriktirirse, genleşen arzular çevreye hayvanı arzularını haykıran bir ihtilal gösterisi biçiminde yansıyacaktır. Sonuçta arzu ve istekleri, özellikle de cinsel arzuları bastırılan bu grup, bunalımlarının menşeinde dini görecektir. Dolayısiyle de onu düşman ilan edeceklerdir.
Objeler âleminde de bu böyle değil mi? Barut gazının sıkışması bir mermiyi ne kadar ilerilere fırlatıyor. Sıkışan buhar neler yapıyor? Bombalar nasıl patlıyor? Bu fiziksel olayları, maddenin sıkıştırılmasına ve bastırılmasına karşı maddenin bir nevi tepkisi şeklinde yorumlamamız mümkündür.
Din Batılı düşünürlerce bazen afyon, bazen de despot bir güç olarak ilan edilmiş. Bu yorumu biz hemen kendimize çakmış ve bizim dinimiz eleştiriliyor sanmışız. ...
Oysa “din afyondur”, ya da bir nevi demir kafestir şeklinde yorum yapan Avrupalı düşünürler, bilhassa psikanalistler, İslâm'ı tanımıyorlardı ki. Ya da pek az tanıyorlardı. Onları dini böyle anlamaya sevk eden bir sebep vardı. O da papazlar ve ellerindeki muharref kitaplardı şüphesiz. Bu düşünürler, bunalımlarının temelinde ahlâk, vicdan, namus gibi sübjektif değerleri de gösteriyorlardı. Belki de haklıydılar. Çünkü onların tanıdığı ahlâk, vicdan ve namus gibi değerler de bu muharref kitaplarda ifadesini buluyordu.. Her vicdan, her ahlâk ve her namus anlayışının temelinde ya din, ya örf, ya da ananeler gizlidir. Bu saydığımız sübjektif değerler umumiyetle bu kaynaklardan mülhemdirler. Kaynak temiz ise bu göreceli (izafî) kevramlar da ona nisbi olarak temiz, kaynak pis ise pis olurlar. Bu yüzdendir ki “ahlâk” kavramı İslâm ahlâkı, klan ahlâkı, Hıristiyan ahlâkı şeklinde izafiyet hissettiren terimler biçiminde ortaya çıkmıştır.
Avrupa'da dengesini kaybeden bir din anlayışı ve muharref kitaplarla papazlar, yeni bir vicdan, yeni bir din ve ahlâk prensibi ortaya koymuşlardı. Bu din, Ortaçağlarda bir baskı unsuru idi. Bu baskı Avrupa'nın kendi nesillerinin iç dünyasına, Yirminci yüzyılda patlayacak ve kendi insanınyla beraber bütün insanlığı ahlâksızlığa boğacak bunalımları, ta ozamanlardan yığıyordu. Yığılma, sıkışma ve bir zaman sonra patlama, Avrupa insanının içinde birikmiş ve meşru yollarla tatmin edilmemiş arzularını bir zaman sonra âdeta ters yüz etmişti. Yani dışa vurmuştu.
“Nrunberg'de lağvedilen bir kadın manastırındaki rahibelerin birçoğu genel evlere dağılmıştır. Halbuki bu mânâstır, kadınlar arasında yaygın olan ahlâksızlığı önlemek ve umumhanelere düşmüş olan kadınlara yardım etmek için kurulmuştu.
Papazlardan gayri meşru çocuk doğuran kadınlar, papalığı protesto ettiler.
Köyün bütün kadınları ile ilişki kuran papaz yakalandı.
On yedi papaz bir kıza tecavüz etti. Gibi günlük haberler gazetelerin ilk sayfalarını işgal ediyordu.[441]
İşte bu, sıkıştırılan arzuların bir nevi patlamasından başka bir şey değildir. Böyle bir toplumun içinde yaşayan psikanalist düşünürler bu olaylara dayanarak bunalımların temelinde “içgüdülerimizi baskı altında tutan vicdanî, ahlâkî, dinî ve sosyal değerleri”[442] görmüş olabilirler.
Çünkü muharref dinlerde arzulara dengesiz yasaklar konuyordu. Din adamı ve halk arasında yasak ve mubahlar konusunda anlamsız imtiyazlar oluşturuyordu, “Rahipler için bekarlık, halk için evlilik... Asıl çözüm bekarlıktır, evlilik ise apaçık tavizdir. Görülmemiş bir feragatla birlikte bulunan bu kuvetli dahili dinamizm tamamen şahsidir ve bir sosyal faaliyetle asla ilişkisi yoktur.”[443]
Rahipler dini bir emir gibi kabul ettikleri bekar yaşamayı Tercih etmekle, cinsel duygularını çoğu zaman ölünceye kadar belki bastırdılar ama “Papaz'ın Rüyası”, “Papaz’ın Metresi” gibi film ve kitapların konusu olmaktan da kurtulamadılar. Bastırdıkları arzularını hayalleriyle yaşayıp, kalplerini bunlarla meşgul ettiler. Ya da yukarıdaki gibi bunu perde arkasında gizli yaptılar. Sonra yaka paça olup rezil oldular. İşte bu durumlar hiç şüphesiz arzulara bir tatmin sının, bir ferahlama hakkı tanımayan, evlenmeyi yasak eden, dünyadan tamamen el etek çekmeyi öğütleyen dengesiz bir din anlayışının mahsulleridir. Çünkü muharref hınstiyanlığm özelliği biraz ahiret hayatı cihetine doğru dengesizlik arzetmektedir. “Dini İsa, dünyadan ziyade ahirete mütealliktir. Zîrâ bu mezhebin talimatı esasiyesini, dervişliğin de ayini asliyesinden olan zehadet, riyazet, tevazu ve çilekeşlik teşkil etmektedir. Bununla beraber Ulema-i İseviyye Din-i Nasraniyyet ile Tasavvuf-u Nasara'nın bir birbirine karıştırılması, katiyen caiz olmadığını ihtardan hali kalmazlar.”[444]
Burada Kur’ân’ın emir ve yasalarındaki eşsiz denge sistemine dikkat çekerken biz özellikle tahrif edilmiş Hınstiyanlığın ve Yahudiliğin dengesizliklerinden bahsediyoruz. Çünkü hak olan İncil ve Tevrat'ta da şüphesiz böyle Kur'ânî dengeler kurulmuştur. Allah'ın hiçbir kitabında eğrilik gözlenernez.
“Keşişlerin hayatı, hükümdar ve zenginlerin zevk ü” sefasını gölgede bırakıyordu. Papazların ahlâkı çok fena bir şekilde çöküntüye uğramış, ihtiras ve mal sevgisi onları istilâ etmişti. Mansıp ve vazifeleri, kumaş gibi ve bazen alenî olarak açık artırımla satıyorlardı. Cennet köşklerini, endülijans kağıtları (cennet senetleri) ile satıyor, günahkarları bağışlıyor ve kanunları nakzetmeye izin veriyorlardı.”[445]
İşte bu durum ahirete aşırı yönelmenin, yersiz ve ölçüsüz yasakların bir patlamasıydı. ahirete aşırı derecede yönelen Hıristiyanlık artık hislerini dizginleyecek kuvvetli rahipler bulamayınca bu şekilde kendini bilinç dışına vurmuştu.
Öte yandan “Maddeye tapacak kadar ona değer veren, her şeyi onunla ölçen bozulmuş Yahudiliğin bir reaksiyonu olarak gönderilen Hıristiyanlık dini, bozulmuş Yahudiliğin aksine kendisini tamamen ruhî hayata vermiştir. Hatta Hz. İsa'nın doğuşu bile madde ötesinde ve Yahudi anlayışını alt üst edecek bir mahiyettedir.”[446]
Bu durumu, tahrif edildiği az çok hissedilen İncil âyetlerinde de görmek mümkündür. Fakat biz eleştirilerimizi hali hazırdaki İncil'e, muharref İncil'e, yöneltiyoruz ki O'na İncil deyişimiz bile mecazidir.
“Dünyayı ve dünyada olan şeyleri sevmeyin. Eğer bir kimse dünyayı severse onda Baba'nın sevgisi yoktur. [447]Çünkü dünyada olan her şey, bedenin şehveti, gözlerin şehveti ve hayat gururu Baba'dan değil, fakat dünyadandır.[448] Ve dünya ve onun şehveti geçer, fakat Allah'ın, iradesini yapan ebediyyen durur.”
“ Bakın Allah'ın çocukları, çağırılalım diye, Baba bize ne çeşit sevgi verdi. Ve öyleyiz Bu sebepten Dünya bizi tanımıyor. Çünkü O'nu tanımadı.”[449]
“[450]Çünkü Allah'ın inayeti bütün adamlara kurtuluş getirerek izhar olundu.[451] Bize öğretiyor ki fışkı ve dünya arzularını inkâr edip [452] Büyük Allah'ın ve kurtarıcımız Mesih, İsa'nın izzetinin mübarek ümidini ve zuhurunu bekleyerek şimdiki dünyada temkin ve salah ve takva üzere yaşayalım. [453]O kendini bizim uğrumuza teslim etti. Ta ki bizi her fesattan kurtarsın ve iyi işlere gayretli has kavmini, kendisi için temizlesin.”[454]
“Ey kardeşler bunu da beyan ediyorum. Vakit kısaltılmıştır. Bundan böyle karıları olanlar yok gibi [455] ve ağlayanlar ağlamıyor gibi ve sevinenler sevinmiyor gibi [456] ve dünyayı kullananlar ifratia kullanmıyor gibi olsunlar; çünkü bu dünyanın heyeti geçiyor.”[457]
“[458]Fakat kanaat ile takva büyük kazançtır. [459]
Çünkü dünyaya bir şey getirmedik. Çünkü ne de ondan bir şey götürebiliriz. [460]Fakat yiyeceğimiz ve örtüneceğimiz oldukça onlarla kanaat edeceğiz. [461]Fakat zengin olmak isteyenler, imtihana ve tuzağa ve insanları helake ve harabiyete batıran ve çok mânâsız ve muzır arzulara düşerler.[462] Çünkü her türlü fenalığın bir kökü para sevgisidir. Bazıları bunu arzu ederek imandan saptılar ve birçok eziyetlerle kendilerine işkence ettiler.”[463]
“[464]..Bu dünyanın çocukları evlenirler ve kocaya verilirler.[465] Fakat o dünyaya ve ölülerden kıyama erişmeye layık sayılanlar ne evlenirler ne de kocaya verilirler.[466] Çünkü bir daha ölmezler. Çünkü onlar meleklerle birdirler ve kıyamet oğulları olduklarından Allah oğullarıdırlar.”[467]
Bu muharref pasajlar da gösteriyor ki Hıristiyanlık dünya-ahiret dengesini bozmuştur. Gerçi Kur'ân-ı Kerim'in de dünyaya bakışı pek sıcak değildir, Kanaat, tevekkül gibi ahlâk anlayışı dinimizin de revaçta tuttuğu değerlerdir. Fakat Kur’ân’ın dünyayı Ahiret'e hizmet ettirici ve arzuların azgınlaşmaması için onları dünya nimetlerinden bir miktar faydalanmaya yöneltici tembih ve tavsiyeleri vardır. İslâm'da denge vardır.
“İslâm'da ağır, aşırı züht emirleri ve güçlük yoktur. Kolaylık ve kolaylaştırma vardır. Hıristiyan kaynaklarının bazısında “Ayinimizde, küçük canlıların öldürülmemesi için yer süprülür.” “Hıristiyanlığın bir mezhebinde de dünya malıdır diye elbise giyilmez.”
İslâm'da böyle aşırılıklar ve ölçüsüz buyruklar yoktur. Evlenmemek veya boşanmamak (bazı hırıstiyan mezheblerinde) şeklinde kayıtlar göze çarpmaz.[468]
Kur'ân-ı Kerim'in ve O'nun gerçek uygulanış biçimi olan Sünnet-i Rasulullah'ı inceden inceye tekik edenler bu dinde yasakların pek fazla olmadığını göreceklerdir. Tesbit edilen yasaklar ise hem fert ve hem de toplumun hayatiyetine yönelik yasaklardır.
“Musa (çölde) kavmi için su istemişti de biz ona: Değeneğinle taşa vur! Demiştik. Derhal (taştan) on iki kaynak fışkırdı. Her bölük, içeceği kaynağı bildi. (Onlara:) Allah'ın rızkından yeyin, için, sakın yeryüzünde bozgunculuk etmeyin, dedik.”[469]
“Oruç gecesi kadınlara yaklaşmak size helal kılındı. Onlar sizin için birer elbise, siz de onlar için birer elbisesiniz. Allah sizin kendinize kötülük ettiğinizi bildi ve tövbenizi kabul ederek sizleri bağışladı. Artık Ramazan gecelerinde onlara yaklaşırı ve Allah'ın sizin için takdir ettiklerini isteyin, Sabahın beyaz ipliği (aydınlığı) siyah ipliğinden (karanlığından) ayırt edilinceye kadar yeyin, için, sonra akşama kadar “orucu” tamamlayın. Mescitlerde ibadete çekilmiş olduğunuz zamanlarda kadınlarla birleşmeyin. Bunlar Allah'ın koyduğu sınırlardır. Sakın bu sınırlara yaklaşmayın. İşte böylece Allah âyetlerini açıklar, umulur ki korunurlar.”[470]
“Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyin.”[471]
“Ey peygamber! Eşlerinin rızasını gözeTerck Allah'ın sana helal kıldığı şeyi niçin kendine haram ediyorsun? Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.”[472]
“Eğer (kendileriyle evlendiğiniz takdirde) yetimlerin haklarına riâyet edememekten korkarsanız beğendiğiniz (veya size helal olan) kadınlardan ikişer, üçer, dörder alın. Haksızlık yapmaktan korkarsanız bir tane alın yahut da sahip olduğunuz (cariyeler) ile yetinin. Bu, adaletten ayrılmamanız için en uygun olanıdır.”[473]
“Aranızdaki bekarları, kölelerinizden ve cariyelerinizden elverişli olanları evlendirin. Eğer bunlar fakir iseler, Allah kendi lütfü ile onları zenginleştirir. Allah, (lütfü) geniş olan ve (her şeyi) bilendir.”[474]
“Ey iman edenler Cum'a günü namaza çağrıldığı (ezan okunduğu) zaman, hemen Allah'ı anmaya koşun ve alış verişi bırakın. Eğer bilmiş olsanız, elbette bu, sizin için daha hayırlıdır.”[475]
“Namaz kılınınca artık yeryüzüne dağılırı ve Allah'ın lütfundan isteyin. Allah'ı çok zikredin; umulur ki kurtuluşa erersiniz.”[476]
“İçinde taze et (balık) yemeniz ve takacağınız bir süs (eşyası) çıkarmanız için denizi emrinize veren O'dur. Gemilerin denizde (suları) yara yara gittiklerini de görüyorsun. (Bütün bunlar) O'nun lütfünu aramanız ve nimetine şükretmeniz içindir.”[477]
“Ey adem oğulları! Her secde edişinizde güzel elbiselerinizi giyin; yeyin, için, fakat israf etmeyin; çünkü Allah israf edenleri sevmez.”[478]
Yukarıda sergilediğimiz âyet-i kerime mealleri bize açıkça göstermektedir ki Kur'ân, Dünya nimetlerinden tamamen sarfı nazar etmemizi istememektedir. Nimetlere şükredildikten, aşırı gidilmedikten ve Allah'ın kurduğu dengeler muhafaza edildikten sonra, Allah'ın helal saydığı nimetlerden faydalanmakta güzellikler olduğu vurgulanmaktadır.
İşte İslâm'ın Yüce Kitabı Kur'ân, emir ve yasaklar; haram ve mubahlar dengesini o kadar güzel kurmuş ki, bu dengeyle, bir bakıma tamamen yok edilemeyen insan bunalımlarını değerlendirmiş, bu bunalımlarla insanı, psikanalistlerin dediklerinin tam tersine takvaya, ibadete, vera haline, güzel ahlâka ve kısacası kâmil ve mükemmel bir varlık olmaya sevk etmiştir. Yani emir ve yasaklar Kur'ân'da hem kulun takati nisbetinde, onun gücü ile dengeli ve hem de insan davranışları i'tidale sevk edecek ölçüde bir ayarlama mekanizması şeklindedir.
İnsan hiçbir zaman ahlâk prensiplerinden uzak kalamaz. Hayatı sadece ferdî zevkleri tatmin faaliyetleri olarak yorumlamak insana yakışmaz. İnsan bazen kendisini hiç bir karşılığı yokken hem cinsine yardım etmek zorunda hisseder. Hatta bazen kendisini feda ederken başkalarını yaşatır. Bu yüce davranışları zevkçi ve hedonist insiyaklara bağlamamız mümkün değildir.
Feminist ve hedonistlerin insan saadetleri için öne sürdüğü “yalnız zevk için yaşa” prensibi elbette ahlâk anlayışı ile fedakârlık ve yardımlaşma ahlâkı ile çelişecektir. İçten gelen her iştihanın her yolla tatmin edilmesine izin vermek, insanı ve gayesini anlamamaktan kaynaklanmıştır. Çünkü hemd dünya bütün zevklerin tam manasıyla tatmin sahası, gerçek mutluluk diyarı değil ve hem de dünya nimetlerinde bu güç yoktur. Yedikçe acıktıran, içtikçe susatan bir hususiyeti vardır. Dünya sadece ebedî saadetin devşirildiği geçici bir bağdır, bahçedir, o kadar...
Şimdi insan bir düşünsün baksın, her arzusunu dünyada tatmin etmesi mümkün müdür? Bunu başarabilir mi? Sonra böyle bir asla dayalı hayat biçimi kursa, hem cinsine yardım edebilir mi? Kurduğu cemiyette ahlâk manzumeleri oluşturabilir mi? Bu soruların cevabı, elbette “hayır” olacaktır. Çünkü insan, arzularının tamamını, her yerde her zaman tatmine kalkışsa ve böyle bir şeyi hayatın esas gayesi kabul etse, o zaman bu istekleriyle çelişen herşeyi ve herkesi ortadan kaldırması gerekecektir. Şu halde her fert tek tek bencil birer dev ve canavar olarak ortaya akacaktır. Her kişi dünyanın fani, sınırlı, az ve ancak iktisatlı bir paylaştırma ile kullanılırsa yetecek olan nimetlerine saldıracak ve neticede herkes her şey benim olmalıdır diyecektir. Sonucu artık hayâlinizde canlandırabilirsiniz. Boğuşma, savaş, kan, haset, kin, anarşi ve en büyük dengesizlik!...
Zaten haset sınırlı ve yeterli olmayan dünya nimetlerine herkesin paylaşmadan ve tek başına sahip olmaya kalkışmasından kaynaklanmaktadır. Bu nimetler kısıtlı olduğu için, bu nimetlere yönelenler arasında savaş, düşmanlık ve haset kaçınılmaz olacaktır. Ama ahiret nimetleri ve ma'rifetullah sonsuz ve sınırsız olduğu için bu nimetin taliplileri arasında haset olmaz, çünkü bu herkese yeter.[479]
İşte bütün bunlar gösteriyor ki insan, ahlâk sistemlerini zarurî gören, başkalarına da hak tanıyan, sınırlı nimetleri kendi arzularına rağmen paylaşmayı hayatın bir gereği gören varlıktır. Paylaşma duygusu insanda daha gelişmiş bir histir. Oysa bir hayvan yalnız kendine yetecek bir nimeti, ikinci biriyle paylaşamaz. Paylaşabilmesi için ya tok olması veya da o nimetin fazla olması gerekir. Kıt da olsa nimetleri paylaşmak, kendi saadetinden birazını vererek başkalarını mutlu kılmak, insanlarda çok özel bir yardımlaşma duygusu ve kendinden verme şeklinde, bir fedakârlık ve çok yüce bir beşerî vasıf olarak gelişmiştir.
O halde arzuların böylece kısmi olarak bastırılması ve içe atılması insanda birtakım sıkıntılar oluşturacaktır. İnsan bu sıkıntıların ahiretteki karşılığını düşünerek bunalımlara katlanmayı bir zevk haline getirmeyi başaracaktır. Sabrın bu dünyadaki aalığını ukbada ebedi bir tatlılığa çevirecektir. Vermenin bir ihsan olduğunu, bu dünyada verdiği her nimetin, terk ettiği ve içine gömdüğü her arzunun ve her yasak iştihanm karşılığını ahirette alacağını düşünen insan, bunalımlarını sabırla hapsedebilir. Dolayısıyla sabır, yasaklan frenleyen ve dengeleyen bir amil olarak ortaya çıkar İnşirah suresinde bu konuya değinmiştik. Fakat bir an gelir ki Allah'ın mubah saydığı hisleri de aşırı derecede bastırmak dengesizliği, kişiyi patlama noktasına, dengeyi bozma aşamasına getirir. İşte o zaman, mubahlara yönelme şeklinde bir boşalıma gideriz. İşte bu tür psikolojik ayarlamaları bize Kur’ân’ın haram ve mubah manzumesi kazandırmıştır.
Yüce dinimizdeki emir ve yasaklar; haram ve mubahlar sistemi o kadar esaslı kurulmuştur ki bu, iç dünyamızda âdeta iş yapmak ve verimli olmak için bir nevi enerji biriktirme işlemi gibi görülmektedir. Bu enerji bizim çoğu zaman problem gibi, kökünden kazınıp atılması gereken bir hastalık gibi gördüğümüz bunalımdır işte... Bunalım insanlığın iç zenginliğinin ve enerji biriktirebilişinin bir ifadesi olarak gözükmektedir. İnsan içgüdülerini ve iştihalannı hiç bir engelle karşılaşmaksı-zm ifade edebilseydi, bu kadar devleşebilir miydi? Bunalım bize bir fert ve toplum kavgasının ifadesi olmaktan daha fazla bir mana taşıyor gibi gelmekte... Bizce insanın idrakinde bunalımı hazırlayan başka sebepler de vardır. Öyle anlaşılıyor ki bunalım, angoise, insanın tabiatı durumundadır. Bu huzur, Kur'ân'ı Kerim'de şöyle tesbit edilir. “Biz insanı muhakkak bir sıkıntı içinde yarttık.”[480]
Önce şu noktayı önemle ve tekrar belirtelim ki, bunalım insanın psikolojik bir özelliği olup, normal bir oluşumdur. İnsanın aleyhine değil bilakis lehine olan ve insanı güçlü ve dinamik yapan bir enerji biriktirme hadisesidir. İnsanın iç dünyasında beliren bir sıkışma ve kaynama olayıdır. Hayvanlarda ve bitkilerde böyle bir durum görülmemektedir. Onlar iştihalannı ve fizyolojik gerilimlerini hiç bir engelle karşılaşmaksızın ifade ederler. Onlar önüne baraj kurulmayan nehirler gibi okyanuslara boşanarak kaybolurlar. Fakat insan için bu kaabil olmuyor. İnsan yaradılışı icabı başıboş akamıyor. Bu hususu Yüce ve Mukaddes Kitabımız Kur'ân-ı Kerim, şu muhteşem âyeti kerime mealiyle özetler: “İnsan kendisinin başı boş bırakılacağını mı zanneder?” [481] İnsan, yine tamamen bir iç ihtiyaç halinde kendini barajlayarak ve âdeta isteyerek bunaltıyor. Her ne kadar bu bunalımdan şikâyetçi ise de, bundan bir türlü kendini kurtaramıyor. Hayvan, altında ateş yanan ve fakat üstü açık bir kazan gibi iç enerjisini havaya savururken, insan kapalı bir buhar kazanı gibi kendini bir iç tazyike sokulmuş buluyor.[482]
İşte bu iç tazyik ve insanı bir nevi şarj eden amiller, Kur'ân-ı Kerim'in yasaklar manzumesidir. İnsan bazı davranışları yapmamakla dolar. İçinde biriken bir enerji bulur. Bu enerjiyle Kur’ân’ın emirlerine yönelir, amel eder, bir şeyler yapar ve sonuçta ortaya muhteşem üstü muhteşem bir sanat eseri çıkar ki o da, Allah'ın en güzel biçimde yarattığı üstün insandır, kâmil insandır. Bu san'at eseri yine Yüce Allah'ın dilemesiyle ve fakat, insanın da iradesiyle husule gelebilecek olan insan denen sanat eseridir, Şu uçsuz bucaksız kâinatta bulunan en muhteşem eser!..
Arzularının tamamen kölesi olan, onları harfıyyen yerine getiren insan boşalacaktır. Enerjisi ağzı açık kazandaki buhar gibi havaya savrulup gidecektir. Böylece bu insan hiç bir medeniyet kuramayacak, hiç bir sanat eseri ortaya atamayacaktır.
Hayvanlar âleminin neden medeniyeti yoktur? Neden bir hayvan resim yapamaz, şarkı söyleyemez? Bunalımları ve can sıkıntıları yoktur da ondan... Ama canı sıkılan insan bir şeyler yapmak ister...
Muharref dinlerden vermiş olduğumuz örneklerdeki gibi arzular ve iştihalar bütünüyle bastırılırsa bu sefer de ortaya hiç birşey çıkmaz. Bu duygular, önünde tiribünler olmayan baraj suyu, ya da hantal bir göl oluverip çıkar veyahut da patlar. Patlamak da başıboşluk gibidir bir bakıma. Çünkü patlama çoğu kez kontrol edilemez. Birikimler bombanın içerisindeki parçacıklar gibi etrafa hızlı bir şekilde ve gelişigüzel olarak yayılır. Sonuçta yine ortaya bir iş, bir eser çıkmaz. Patlayan ve etrafa serpilen bunalımlar sonunda yine başıboş ve serbest akan bir ırmak gibi gider, bir denizde sükûnet bulur.
Biz bir bakıma bu asrın insanına bütün söylenenlerin tersine bunalımsız bir nesil demeyi daha uygun buluyoruz. Eğer bu asrın bunalımları olsaydı, kurduğu bir medeniyet, ortaya attığı bir eser ve hakkı temsil eden bir sanat anlayışı olurudu. Ama siz bu gürültüler çıkararak homurdayan makinalara, fabrikalara, göklere zevksiz zevksiz uzanan şu beton yığınlarına sanat diyorsanız, o başka mesele...
Bu izahatlar belki bizleri biraz konumuzdan uzaklaştırmış gibi görünebilir. Ancak ne var ki Kur'ân'da çok çeşitli denge hadiseleri vardır. Kur'ân hep dengelemeye çalışmakta, her sahada ortaya mütenasip bir manzara, bir eser çıkarmak istemekte ve bunu yaparken de beşerî sistemlere dengeli olmayı emretmektedir.
İşte Kur'ân-ı Kerim'deki emir ve yasaklar manzumesi, insanı önce bir iç birikime sahip kılıyor. Birikim tam patlayacağı sırada onun patlamasına izin vermiyor. Nasıl ki sıkışan buhar gücünden lokomotifler icat edilip insanlığın hizmetine sunuldu ise, insan da bunalımlarının sayesinde yeni işlere koşuyor, bir talanı işler yapıyor ve böylece tedrici bir deşarj olma yolunu takip ediyor. Fakat ne varki insan bu hamülesiyle alelade işler değil, ilahî hikmete uygun işler yapmalı, yüksek ahlâk ilkelerine doğru kanat açmalı ve salih ameller işlemelidir.
İnsan buhranlarını oyun, eğlence ve dans gibi meşgalelerle de boşaltabilir fakat bu konuda en faydalıyı bulmak gerekmektedir.
İnsan doldukça ve biriktikçe ortaya kusursuz ahlâk prensipleri koyarak boşalmalıdır. İnsan hamulesinin biricik maksadı bu gibi görünmektedir. Böyle boşaldıkça da hemen hayırlı işlerle yorularak tekrar dolmalıdır.[483] “O halde boş kaldın mı hemen yorul. Ve Rabbına yönel.”[484]“ Bunalımlarla âdeta füzeleş, O'na doğru bir yükseliş kazan. İşte Kur'ân ve O'nun gerçek tefsiri olan Allah'ın Sevgili'sinin hayatı bizlere böyle bir güç ve iç enerji bir hamule verecek şekilde “emir ve yasaklar” dengesini getirmiştir.
Gerçekten insanın aklına vahyi yoldaş ve mürşit edinmeden hiç bir sahada dengeler kurması mümkün olmuyor. Kur'ân aslında bütünüyle ölçüler ve dengeler kitabıdır.
Somuttan soyuta doğru işlemeye çalıştağımız “denge” hadisesi, Kur'ân'ın asıl gayesini teşkil etmektedir kanaatindeyiz. Cenabı Hakk (cc), Yüce Kitabı'nda hem kâinata koyduğu dengelere dikkatimizi çekmekte ve hem de dengeyi çeşitli kavram ve ameller şeklinde emretmektedir. İşte biz bu noktalara dikkatleri çekmek istedik.
Sahabe-i kiram ve çok az sayıdaki kâmil insanlar istisna edilirse, Kur'ân, O'na inanan mü’minler tarafından dengeli bir şekilde icra edilemedi. Tarihî tekâmülü içerisinde mü’minlerin birçoğunun hayatına baktığımız zaman onların Kur'ân'ı hep tek taraflı anlayıp, tek taraflı amel ettiklerini görmekteyiz. Bir zaman gelmiş, insanlar tamamen batını tarafa, bir zaman gelmiş tamamen zahiri tarafa ihtimam göstermiştir. Bazen en küçük bir günahtan, günahların en büyüğü imiş gibi kaçmılırken, büyük günahlar fütursuzca işlenmiş...
Hatta bilimsel istikrarsızlığın temelinde de ciddi dengesizlikler yatmaktadır. Kimi bilim adamları âyet ve hadislerin tamamen zahiri manalarını esas alarak istidlal ve istihraç yoluna gittikleri halde, bazıları sadece isari manalarını esas alarak istidlaller ve içtihatlar yapmışlar, sonuçta zahiriyye ve batınıyye çatışmaları zuhur etmiş.
Bir grup “somut” akıl ile Kur'ân'ı yorumlarken, bir grup sadece “vahyi” esas almış ve onun üzerinde mota mot bir teslimiyetle, fikir yürütmeden kabul anlayışını ortaya atmışlardır.
Bir grup sebepler âlemini tamamen inkâr ederek, tevekkülün yüzünden perdeyi kaldırmış, bir grup ise itimatlarını sadece sebeplere yöneltmişlerdir.
Züht anlayışında da aynı dengesizliği müşahade etmek mümkündür. Aslında Kur'ânî olmayan, sünnetten uzak, öyle züht anlayışları İslâm'a sokulmuş ki, bütün bunları burada anlatmak mümkün değildir. Giymek için dünya maladır diye elbiseden uzaklaşarak yapraklarla örtünmek, doymak için kır yemişlerini Tercih etmek gibi kıssalar, bunlardan sadece bir kaçıdır.
Velhasıl sabırda, şükürde, ülfette ve uzlette; taat ve ibadette, verada, korku ve ümitte bazı kıssalar tetkik edilirse, ölçülerin kaçırıldığını ve dengelerin bozulduğunu gözlemek mümkündür.
Öyle ki bu Asra birer kültür mirası olarak gelen kıymetli eserlerin bir tarafında bu gibi hadiselere en az bir veya birkaç örnek gösTercbiliriz.
Temizlik gibi din ve ibadetlerin esasını teşkil eden konularda bile ölçüsüzlükler gözden kaçmıyor. Hele temizlik, zamanımızda sadece dışa yönelmiş durumda. İç âlemin temizliği ise tamamen ihmal edilmiştir.
İşte bu tezimiz bizi hayatın her kıpırdanışında ve her safhasında insanlığı i'tidale yöneltecek konulara sadece bir parçacık değinme üslubuyla yazılmaya çalışıldı. Yoksa bu başlıkların hemen hemen hepsi ayrı bir inceleme ve araştırma konusudur kanaatindeyim.
Her fikir hakkında söylenen söz, yapılan yorum ve verilen hüküm bile “denge” istemektedir. Bugün fikrî, İçtimaî, siyasî, edebî, kültürel ve sanatsal ekollerin birbirini anlamaması ve birbirine düşmanca tavırlar takınmaya kadar ileri gitmeleri de bir çeşit dengesizliğin, i'tidalsizlik ve insafsızlığın neticesidir.
Objeler âleminden, sujeler âlemine doğru varlığın, yani evrenin her cüzünde gerek saldı ve gerek aşikâr olan denge vakasını böyle bir hülâsa şeklinde ele almamızın da sebebi buydu.
Yani cemattan nebata; nebattan hayvana; hayvandan insana; insandan ruha ve meleğe doğru ne kadar varlık ve âlem varsa hepsinde denge bize hoşlanılan ve Tercih edilen bir durum gibi gelmektedir. Kâinatın bütünüyle kabullendiği bu durumu biz, insanın gerek ferdî ve gerek içtimaî hayatından nasıl kovabiliriz? Dengesiz nasıl yaşayabiliriz? Yahut da dengesiz bir hayat nasıl verimli, dengesiz bir san'at nasıl güzel, dengesiz bir düşünce nasıl bilimsel olabilir? Şeklinde de sorularımızı tekrarlayabiliriz.
İşte bu yüzden Allah (c.c), “Muhakkak Allah adli ve ihsanı emreder.”[485] Meali kerimesi ile dengeyi emrediyor, adaleti emrediyor... Yani her şeyde insafı, fazlasız ve noksansız bir eşitliği emrediyor.[486]
Son Söz
Alemlerde eşsiz ve kusursuz bir denge prensibi var ve âlemler ancak denge ile kaim ve denge ile hayat vadeden bir manzume durumundadır. Âlemler kaostan yalnız denge ile kurtulmuştur ve her şeyde eşsiz bir düzen ve sükûnet hali gözlenmekte... Kargaşaysa, yalnız İnsanın iç ve dış dünyasında devam edip durmakta. Yer ve gökler, O eşsiz yaratıcının dengesiyle hayatiyetini sürdürebilmektedir.
İşte Allah'ın halifesi insan da, bu dengeyi bulmak, kurmak, korumak, yaşamak ve yaşatmak, yani hayata geçirmekle görevli! Kimbilir? Belki de insan, âlemlerde kurulu bu “ilahî denge”nin bir kilidi, bir hassas noktası ve belki de bir mührü durumundadır. İnsan bozulunca âlemler fesat olacak. “Kıyamet ancak şerli insanların üzerine kopar.” Kendi içinde ve dışında ilahî dengeleri ve adaleti tesis edemeyen, insan ve evren ilişkisini anlayamayan, “Sakın dengeyi bozmayın” bir bakıma: “Ölçülerimi iyi bilin, eşyayı yerli yerine koyun, eşyaya benim emirlerim doğrultusunda tasarruf edin; siz, bunun için yaratılmışsınız.” Dercesine hitap eden Allah'ın hitabındaki ehemmiyeti sezemeyen insanların üzerine!..
İnsana öyle geliyor ki insan, artık her şeyin takdir edilen sona doğru gittiği bu zamanda, âlemin büyük ve nihaî dengesizliği hazırlamakta. Oysa halife varlık İnsan, Allah'ın bu âleme koyduğu dengeleri korumakla mükellefti... Adaletle emrolunmuştu çünkü...
Çok az insan Allah'ın eşyaya verdiği hakkı takdir edebildi. Gerisi hep tecavüzkâr davrandı. Haddi aştı ve sonunda da dengeler alt üst oldu. İnsanın bu mesuliyetsiz davranışının sonucu olarak birçok dengesizliklerden bahseder olduk. Ekolojik dengesizlik, iktisadî dengesizlik, sosyal, siyasal ve ruhsal dengesizlik vs,vs!..
İnsan önce kendi ile Allah arasındaki haddi de aştı. Allah'ın hakkında adil olamadı. O'nun hakkını takdir edemedi, yahut etmedi.
Evet, insanlar “O'nu hakkıyla ma'rifet edemediler. O'nun gerçek büinen kadrini ve yüceliğini idrak edemediler. [487]Veya muannid bir tutumla etmediler. Ya Allah (c.c.)'ı mahluk mertebesine çekip, bir büyük zulmün mucidi oldular veyahut da kendilerini O'nun mertebesine çıkarmak isteyerek taşkınlık gösterdi, haddi aştılar ve kendilerine böylece zulmettiler.
Oysa insan haddini bilmeye, âlemlerde kurulu “denge” prensibi çizgisinde yerinde durmaya, Allah'ın ve mahlukatın hakkını bilip gözetmeye çağrılmış ve bunun için yaratılmıştı. Tezimizde işlemeye çalıştığımız denge kavramlarını ikame ile görevliydi. Her namazda Fatiha ile Allah'tan istediği sırat-ı müstakim çizgisinde yalpalamadan yürümekle mükellefti. Emrolunduğu gibi istikamet etmekle vazifeliydi...
Bu cihetle haksız yere büyüklenmenin zirvesine ulaşan insan, öte yandan evrenle kendi arasındaki münasabetlerinde de çok sefil durumlara düştü. Kendi kadrine de yazık etti. Kendini küçülttü, hayvandan daha aşağı oldu.
Gerçi insan şuurlu olduğu için bu yüce mevkisini sezdi ve anladı. Ara sıra kendini bulur gibi oldu ama nefis belasından ötürü o mevkiine ulaşamadı. Oraya geçip, halifelik görevini yapamadı. O makamda kalamadı ve her zaman dengeyi bozdu, durdu.
Bazen yalpalayan ve denge arayan bir tekerlek gibi çırpınıp durdu. Bazen suç işleyen, pişmanlık duyan, idealizmi arayan, bu hali bulup ona erişemeyince de ağlayan, kendini kınayan dramatik bir varlık, yani nefsi levvame; bazen de duyularını tamamen hayatın lezzetlerine açmış hedonist bir varlık, yani nefsi emmare oluverdi. Çok az bir zaman için kâmil bir İnsan, sıratı müstakimde “emrolunduğu gibi istikamet” eden, asıl gayesi Allah'a doğru mesafe alan kalbi selim sahibi ve dengeli bir insan olabildi.
Kısaca insan, kendi halini bozmakla her şeyi bozdu. Çevreyi, atmosferi, toplumu ve her şeyi... İnfisah etmiş insan, şu manevî çöküşün yükseliş kaydettiği çağda, yaşamış olduğumuz bütün dengesizliklerin ve huzursuzlukların tek sorumlusudur. Bu bozulan çevre, infisah eden beşerîyet, bu mes'uliyetsiz insanın iç dünyasını aksettiren bir aynadır. Bozulan, kirlenen ve kokuşan çevreyi, yaşanan kargaşayı, her şeyde görünen kirliliği, bu asrın dengesiz yaşayan insanın iç dünyasında da görmemiz mümkündür. Adeta insanın içi dışa taşmış ve her şeyi istilâ etmiş gibi...
Hayattan uzaklaştırılan Kur'ân, kalplerden de silinip gitti. Bu yüzden gönlü harap olan insanın çevresi de, kurduğu sistemler ile beraber kokuştu!..
Şunu da ilâve etmek istiyoruz ki varlık dengesiz de var olabilir ama huzursuz ve istikrarsız olur. Bu yüzden Kur'ân'ın emrettiği i'tidal, yani denge, var olmak için değil; sistem, düzen ve hayat için elzemdir. Çünkü “doğurgan bir düzensizlik” diye tanımlanan “kaos”, varlığın düzensiz, derbeder, şaşkın, mutsuz ve serseri bir halidir.[488]
Kaynakça
1- Kur'ân-ı Kerim Ve Açıklamalı Meali (Hazırlayanlar: Prof. Dr. Ali Özek, Prof. Dr. Hayrettin Karaman Ve Diğerleri. ), Ankara, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 1993.
2- Aiberg, Hans Von. Arz'dan Arş'a Mi'rac, İstanbul, Kitsan, ts...
3- Alderson, A. D., İz, Fahir. The Concise Oxford Turkish-English; Turkish Dictionary, Ankara, Tansaş Yayın Pazarlama, ts.
4- Alûsi, Şihabu'd Din Es-Seyyid Mahmud. Ruhu'l Meanî Fi Tefsiri'l Kur'âni'l Azim Ve's Seb'i'l Meşini Beyrut, Daru'l İhyai't Turasi'l Arabî, ts.
5- Atalay, Besim. Divan-i Lugati't Türk Dizini, Ankara, Alaaddin Kral Basımevi, 1943.
6- Arvasi, S. Ahmet. İnsan Ve İnsan Ötesi, İstanbul, Dokuz Işık Yayınevi, İstanbul, 1977.
7- Ayni, M. Ali, Tasavvuf Tarihi, İstanbul, Kütüphane-i Sevda, 1341
8- Bayraktar, Mehmet, İslâm Ve Ekoloji, Ankara Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, 1992.
9- Battalgil, Asım. İktisat, Trabzon, KTÜ Yayınları, 1967.
10- Begoviç, Ali İzzet. Doğu Batı Arasındaki İslâm, (Terc. Salih Şaban.) İstanbul, Nehir Yayınları, 1987.
11- Boyacılar, Nurettin. İlim İman Etmeyi Gerektirir. Ankara, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, 1988
12- Buharı. Ebu Abdillah, Muhammed İbn İsmail. Sahih, Dımaşk-Beyrut, Dârü İbn Kesir, 1990/1410
13- Bulaç, Ali. “Tasarlanmış Fenomenler Dünyasında Akıl, Nefis Ve Kimlikleri,” Güz, 1993, Sayı 4.
14- Carrel Alexis. İnsan Den”en Meçhul, (Terc Refik Özdek), İstanbul, Yağmur Yayınları, 1990.
15- Cebeci, Lû'tfullah. Kur'ân'a Göre Takva, İstanbul, Seha Neşriyat, 1985.
16- Cerrahoğlu, İsmail, Kur'ân'ın Öngördüğü Adalet Esasları, Diyanet (Üç Aylık İlmi Dergi.), C.29, 1993, Nisan, Mayıs, Haziran.
17- Çamdibi, Mahmut. Din Eğitimine Giriş, İstanbul, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları, 1989.
18- Demirkan, Hüseyin. Yıldızların Esrarı, İstanbul, Yeni Asya Yayınları, 1978.
19- Doğan, D. Mehmet. Büyük Türkçe Sözlük, Ankara, Birlik Yayınları, 1943.
20- Duru, Kazım Nami. Sosyolojinin Unsurları, İstanbul, Devlet Basımevi, 1936.
21- Ebu Zehra, Muhammed. İslâm'da Beşerî Münasebetler, İstanbul, Şamil Yayınları, 1971.
22- El-Cevheri, Ebû Nasr İsmail İbn Hammad, Es-Sıhâh, Dârû'l Kütûbi'l Arabi, Mısır, ts.
23- Eminoğlu, Mehmet. Kur'ân Işığında Kâinat Ve Göklerin Fethi, Konya, Eminoğlu Yayınları, 1979.
24- Er-Razi, Fahruddin. Et-Tefsiru'l Kebir (Mefatihu'i Ğayb), Yersiz, Buhyetu'l Mısriyye, 1938/1357.
25- Es-Sabuni, M. Ali. Safvetu't Tefasir, İstanbul, Dersâadet Kitabevi, Ts.
26- Garaudy, Roger. İslâm'ın Va'dettikleri, (Terc. Nezih Uzel.) İstanbul, Pınar Yayınları, Ts.
27- Gazzali, Ebû Hamid Muhammed b. Muhammed. Es-Mâû'l Hüsna, Terc. Yaman Arıkan, İstanbul, Elifbe Yayınları, 1982.
28- Gazzali, Ebû Hamid Muhammed b. Muhammed. İhyâû Ulumi'd Din, İstanbul, Temel Neşriyat, 1986.
29- Geliday, R., Kocataş, A. Genel Ekoloji, İzmir, Eü. Fen Fakültesi Yayınları, 1975:
30- Guyton, Aurthur C. Text Book Of Medical Physıology, (Terc Hayrunnisa Çavuşoğlu Ve Diğerleri) İstanbul, Nobel Tıp Kitabevi, Ts.
31- Güner, Adil. “Eko Sistemlerin Dinamizmi Ve Denge,” Bilim Ve Teknik, Mayıs, 1994, Sayı:318.
32- Hüseyni, S. Abdu'l Hâkim. Sohbetler, Yersiz, Menzil Kitabevi, 1990.
33- İbnu'l Arabi, Ebubekir Muhyiddin Muhammed, Füsûsü'l Hikem, Devlet Kitapları, 1991.
34- İbn Kesir, Ebu'l Fidâ İsmail İbn Ömer. Tefsiru'l Kur'âni'l Azim, Beyrut, Dârû'l Ma'rife, 1388/1969.
35- İbn Manzur. Lisanu'l Arab, Beyrut, Dârû Sader, Ts.
36- İslâm Ansiklopedisi. İstanbul, Milli Eğitim Basımevi, 1979.
37- İslâmoğlu, Mustafa. Tavsiyeler, İstanbul, Denge Yayınları, 1994.
38- J. Jomier. Tevrat İncil Ve Kur'ân, (Terc. Sakıp Yıldız), İstanbul, Hareket Yayınları, 1974.
39- Karaçam, İsmail. Sonsuz Mu'cize Kur'ân, İstanbul, Çağ Yayınları, 1979.
40- Karlıdağ, Mustafa. “Çevre Kirliliği Ve İslâm Ahlâkı,” Sızıntı, Eylül, 1994, Sayı: 34.
41- Kazıcı, Ziya. Kur'ân-l Kerim Ve Garp Kaynaklarına Göre İslâm Ve Hıristiyanlık, İstanbul, Bahar Yayınları, 1971.
42- Kısakürek, N. Fazıl, Dünya Bir İnkılâp Bekliyor, İstanbul, Büyük Doğu Yayınları, 991.
43- Kitab-ı Mukaddes. (İncil I.Yohanna, Eski Ve Yeni Ahid), İstanbul, Kitab-ı Mukaddes Şirketi, 1969.
44- Kotku, M. Zaid. Cömertlik, İstanbul, Seha Neşriyat, Ts.
45- İman Ve İslâm Atlası, İstanbul, Büyük Doğu Yayınları, 1991
46- Kurter, Acun Ve Diğerleri. Jeomorfoloji Tatbikatı, İstanbul Edebiyat Fakültesi Basımevi, 1986.
47- Kurtkan, Amiran, Sosyoloji, Milli Eğitim Bakanlığı Basımevi, Ankara, 1980.
48- Kutub, Seyyid. İslâm'da Sosyal Adalet, Terc M. Beşir Er-Yarsoy. İstanbul, Şûra Yayınları, Ts.
49- Kutub, Seyyid. Fi Zılali'l Kur'ân, (Terc. Bekir Karlığa Ve Diğerleri), İstanbul, Hikmet Yayınevi, 1976.
50- Kurtubi, Ebû Abdillah Muhammed İbn Ahmedi'l Ensarî. El-Camiu Li Ahkami'l Kur'ân, Dârû İhya'it Turasi'l Arabi”, Beyrut, 1966.
51- Kutub, Muhammed. İnsan Pisikolojisi Üzerine Etütler, Terc Bekir Karlığa, İstanbul, İşaret Yayınları, Ts.
52- Kuyucak, Hazım Atıf. Para Ve Banka, İstanbul, Maarif Vekilliği Siyasal Bilgiler Okulu Yayınevi, 1939.
53- Meraği, A. Mustafa. Tefsiru'l Merağî, Beyrut-Lübnan, Dârû İhyai't Turasi'l Arabi”, 1394/1974.
54- Mevdudi, Ebu'l A'la, Tefhimu'l Kur'ân, Terc. Muhammed Kayanı Ve Diğerleri) İstanbul İnsan Yayınları, 1987.
55- Müslim, Ebu'l Hüseyin İbn Haccâc El Kuşeyri En Nişaburi, Sahihu'l Müslim, Dârû İhyai't Turasi'l Arabi, ts.
56- Meydan Larousse. Büyük Lügat Ve Ansiklopedi, İstanbul, Meydan Yayınları, ts.
57- Nedevi, Ebu Hasan Ali. Müslümanların Kaybetmesiyle Dünya Neler Kaybetti, (Terc. İbrahim Düzen, Mustafa Topuz) İstanbul, Çelik Cilt Matbaası, 1966.
58- Nurbaki, Haluk. Kur'ân-i Kerim'den Âyetler Ve İlmi Gerçekler, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara, 1993.
59- Nurbaki, Haluk. Tek Nur, İstanbul, Damla Yayınları, ts.
60- Nursi, Bediüzzaman Said, İşâratu'l İcaz, Enver Neşriyat, İstanbul, 1989
61- Nursi, Bediüzzaman Said, Mektübat, Enver Neşriyat, İstanbul, 1992.
62- Nursi, Bediüzzaman Said, İşâratu'l İ'câz Fi Mâzâni'l İcaz, Tahkik, İhsan Kasım Salihi, Bağdat, 1981.
63- Öztürk, Yaşar Nuri. Din Ve Fıtrat, İstanbul, Yeni Boyut Yayınları, 1992.
64- Öztürk, Yaşar Nuri. Kur'ân Ve Sünnete Göre Tasavvuf, İstanbul, Yeni Boyut Yayınları, 1990.
65- Rağıb, Ebu'l Kasım Hüseyin İbn Muhammed El-İsfehani. El-Müfredat, Beyrut, Dârû'l Ma'rife, ts.
66- Sami,-Ramazanoğlu Mahmut. Fatiha Suresi Tefsiri, İstanbul, Erkam Yayınları, 1989.
67- Sanyel, Didem. “Küresel Isınma”, Bilim Ve Teknik, Ağustos 1994, Sayı:321.
68- Soydan, Bahattin. Fen Bilimleri, İstanbul, Serhat Yayınları, 1992.
69- Songar, Ayhan. Sibernetik, İstanbul, Yeni Asya Yayınları, 1979.
70- Songar, Ayhan. Enerji Ve Hayat, İstanbul, Yeni Asya Yayınları, 1979.
71- Şeker, Mehmet. İslâm'da Sosyal Dayanışma Müesseseleri, Ankara, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, 1991.
72- Şeyh Gâlib. Şeyh Gâlib Divanı, (Hazırlayan Muhsin Kalkışım), Ankara, Akçağ Yayınları, 1994.
73- Tabakoğlu, Ahmet. Türk İktisat Tarihi, İstanbul, Dergâh Yayınları, 1968.
74- Tirmizi, Muhammed İbn İsa. Sünen, Beyrut-Lübnan, Dârû'l Kutubi'l İlmiyye, ts.
75- Tont, Saygun. “Ekolojik Denge”, Bilim Ve Teknik, Mayıs 1994, Sayı: 326.
76- Tuğlalı. Pars, A Dictionary Of Economic And Legal Terms, English, French, Turkish; İstanbul, Pars Yayınları, 1965.
77- Türkbal, Aydın. Fiat Teorisi, Erzurum, Atatürk Üniversitesi Yayınları, 1983.
78- Ulutürk, Veli. Kur'ân'a Göre Zulüm Kavramı, Kayseri, İstişare Yayınları, 1990.
79- Vehbi, Konyalı Mehmed. Hulâsatu'l Beyan, İstanbul, Üçdal Neşriyat, Ts.
80- Vatandaş, Celaleddin. Vahiyden Kültüre, İstanbul, PınarYayınları, 1991.
81- Yazır, Elmalılı M. Hamdi. Hak Dini Kur'sn Dili, İstanbul, Eser Kitabevi, 1971
82- Yeğin, Abdullah Ve Diğerleri, Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Büyük Lügat, İstanbul, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 1990.
83- Zebidi, Zeynu'd Din Ahmed, Sahih-i Buhârî Muhtasarı Tecrid-i Sarih, (Terc. Ahmed Navi Ve Kâmil Miras), İstanbul, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları,1936.
84- Zehebi, Muhammed Hüseyin, Yersiz. Et-Tefsiru Ve'l Mufessirun, 1396/1976.
85- Zemahşeri, Caru'liah Ebu'l Kasım Mahmud İbn Ömer. Esasu'l Belağa, Daru Sader, Beyrut, 1385/1965.[489]
[1] Faruk Gürbüz, Kur’an’da Denge, Denge Yayınları, İstanbul, Nisan 1997: 9-11.
[2] Doğan, D. Mehmet. Büyük Türkçe Sözlük, Birlik Yayınları, Ankara, 1981, Denge md.
[3] Atalay, Besim. Divan-ı Lugati't-Türk Dizini, Alaaddin Kral Basımevi, Ankara,1943, s. 599.
[4] Meydan Larousse, Büyük Lügat ve Ansiklopedi, Meydan Yayınları, ts. III/531.
[5] Larousse, 111/531.
[6] Larousse, 111/531.
[7] Faruk Gürbüz, Kur’an’da Denge, Denge Yayınları, İstanbul, Nisan 1997: 13-15.
[8] Zariyat: 51/56.
[9] Begoviç, Ali İzzet. Doğu Batı Arasında İslâm, tere, Salih Şaban, Nehir Yayınları, İstanbul, 1987, s. 314.
[10] Teğabun: 64 /6.
[11] Faruk Gürbüz, Kur’an’da Denge, Denge Yayınları, İstanbul, Nisan 1997: 15-17.
[12] Vatandaş, Celaleddin. Vahiyden Kültüre, Pınar Yayınları, İstanbul, 1991,s. 75-76
[13] Vatandaş, s. 67.
[14] Bakara: 2/85.
[15] En'am: 6/159.
[16] Mu'minun: 23/53.
[17] Rum: 30/32.
[18] Bakara: 2/60
[19] Kutub, Muhammed. İnsan Psikolojisi Üzerine Etütler, tere. Bekir Karlığa, İşaret Yayınları, İstanbul, ts. s.363-364.
[20] Kutub, Muhammed. İnsan Psikolojisi Üzerine Etüd-249 ler, terc. Bekir Karlığa İşaret Yayınları İstanbul, ts. s. 363-364.
[21] Tirmizî, Muhammed İbn îsâ. Sünen, Daru'l Kutubi'l İlmiyye, Beyrut, ts. VIII/295.
[22] Kutub, Muhammed. s. 364.
[23] Kutub, Muhammed. s. 364.
[24] Kutub, Muhammed. s.364
[25] Kutub, Muhammed. s.365
[26] Faruk Gürbüz, Kur’an’da Denge, Denge Yayınları, İstanbul, Nisan 1997: 18-24.
[27] Mevdudî, ebû'l A'lâ, Tefhimü'l Kur'ân, tere. Muhammed Han Kayani ve diğerleri, İnsan Yayınları, İstanbul, 1978, VI/65. Ayrıca Bak: Er-Razî Fahru'd din. Et-Tefsiru'l/Kebir (Mefatihu'l Ğayb) Buhyetu'l Mısriyye, yersiz, 938/1357, XXX/90-91-92. Kurtubî, Ebû Abdullah Muhammed ibn Ahmedi'l Ensarî. el-Cami li Ahkâmı'l- Kur'ân, Darû İhyâi't Turasi'l Arabî, Beyrut, 1966, XVII/154. İbn Kesir, Ebû'l Fida İsmail ibn Ömer. Tefsiru'l Kur'âni'l Azim, Daru'l Ma'rife, Beyrut, 1388/1969, bak. Rahman sûresi 7. ayetin tefsiri. Alûsî Şihabu'd din es Seyyid Mahmud. Ruhu'l Meanî fi Tefsiri'l Kur'âni'l Azim, ve's Seb'i'l Mesanî Darû İhyâi't Turasi'l Arabî, ts. XIV/101. Yazır Elmalılı M. Hamdi, Hak Dini Kur'ân Dili, Ese. Kitabevi İstanbul, 1970, VII/4665; es- Sabuni M. Ali, Safvetu't Tefasir, Dersâadet Kitabevi İstanbul, ts., III/294;
[28] Yazır Elmalrlt M. Hamdi. VII/4665.
[29] Yazır Elmalılı M. Hamdi. VII/4665.
[30] Rağıb, Ebû'l Kasım Hüseyin ibn Muhammed el-İsfehanî, el- Müfredat, Daru'l Ma'rife, Beyrut, ts. s. 868-869.
[31] İslam Ansiklopedisi, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul, VIII/373; Zemahşerî Carullah Ebû'l Kasım Mahmud b. Ömer, Esasû'l Belağa, Darû Sader, Beyrut, 1385/1965, s. 674.
[32] el-İsfehanî, s. 868.
[33] Rahman: 55 /7-8-9.
[34] Kutub, Seyyid. Fi Zilali'l Kur'ân, terc, İ. Hakkı Şengüler ve Diğerleri, Hikmet Yayınları, İstanbul, Hikmet Yayınları, 1976, XIV/215
[35] Kutub, Seyyid. Fi Zilali'l Kur'ân, XIV/21 5
[36] Bakara: 2/ 20.
[37] Muhammed Ali es-Sabunî,,Safvetu't Tefasir, İstanbul, Dersâadet Kitabevi, Tarihsiz, 1/38.
[38] İsmail Karaçam, Sonsuz Mu'cize Kur'ân, İstanbul, Çağ Yayınları, 1987, s. 275.
[39] Yazır, Elmalılı M. Hamdi. VII/4665.
[40] Rahman, 55/7.
[41] Nurbaki Haluk, Kur'ân-ı Kerim'den Âyetler ve İlmî Gerçekler, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara, 1993, s. 12-13.
[42] Fussilet: 41/11.
[43] Nurbaki, s. 12-13.
[44] Nurbaki, s. 13.
[45] Yasin: 36/82.
[46] Nurbaki, s.14.
[47] Muzemmil: 73/20
[48] Nurbaki, s. 15.
[49] Fussilet: 41/11.
[50] Nurbaki, s. 14-15.
[51] Nurbaki, 14-15.
[52] Rahman: 55/9
[53] Nurbaki, s. 16.
[54] Rahman: 55/10-11-12.
[55] Nurbaki, s. 15-16.
[56] Nurbaki, s. 18.
[57] Bkz. Hud: 11/44 “Ey yer! Suyunu yut! Ve ey sema sen de tut!”
[58] Nurbaki, 16,
[59] Âl-i İmrân: 3/191.
[60] Gazzalîebû Hamid Muhammed ibn. Muhammed. İhya u Ulumi'd Din, Darû İhyai'l Kutubi'l Arabiyye, ts., 1/16.
[61] Yazır, Elmalılı M.Hamdi, VI1/4664.
[62] Bakara: 2/60., En'am: 6/141.
[63] Faruk Gürbüz, Kur’an’da Denge, Denge Yayınları, İstanbul, Nisan 1997: 27-40.
[64] Mülk: 67/3.
[65] Mülk: 67/19.
[66] Larousse. 111/532.
[67] İnfitar: 82/7.
[68] Hans ,Von Aîberg, Arz'dan Arş'a Mi'raç, Kitsan, İs-tanbul,ts., 1/290-91
[69] Aiberg, 1/191-92.
[70] Yasin:36/40;
[71] Demirkan, Hüseyin. Yıldızların esrarı, Yeni Asya Yayınları, İstanbul, 1978, s. 79.
[72] Fatır: 35/43.
[73] Kurter, Acun. Jeomorfoloji Tatbikatı, Edebiyat Fakültesi Yayınevi, İstanbul, 1986, s.43
[74] Naziat: 79/ 32.
[75] Meraği, A. Mustafa. Teisirü'i Merağî, Darû İhyai't-Turasi'l Arabî, Beyrut, 1394/1974, XXVIII/32.
[76] Kurter, s. 43.
[77] Naziat:79/32..
[78] Enbiya: 21/31.
[79] Nebe': 78/ 6-7.
[80] Karaçam, İsmail. Sonsuz Mu'cize Kur'ân, Çağ Yayınları, İstanbul,1978, s. 274.
[81] Eminoğlu, Mehmet. Kur'ân Işığında Kâinat ve Göklerin Fethi, Eminoğlu Yayınları 1979, s., 109.
[82] Ğaşiye: 88/17-18-19-20.
[83] Güner, Adil. Eko Sistemlerin Dinamizmi ve Denge, Bilim ve Teknik, Mayıs 1994, Sayı: 318, s. 70.
[84] Güner, s. 18.
[85] Sanyel, Didem. Küresel Isınma ve Denge, Bilim ve Teknik, Mayıs, 1994, Sayı: 312, s. 70.
[86] Boyacılar, s.86.
[87] Gazzalî, el-Esmaö'i Husna, Tere. Yaman Arıkan, Elîfbe Yayınları İstanbul, 1982, s., 123-124.
[88] Boyacılar, s.86
[89] Âl-i İmrân: 3/191.
[90] Geliday, R.. Genel Ekoloji, Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Yayınları, İzmir, 1975, s., 281.
[91] Sanyel, s., 67.
[92] Saygun, Tont. Ekolojik Denge, Bilim ve Teknik, Ağustos, 1994, sayı: 32, s., 70.
[93] Bulaç, Ali. Din ve Modernizm, İstanbul, Endülüs Yayınları, 1991, s. 40.
[94] Bayraktar, Mehmet. İslâm ve Ekoloji, Ankara, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, 1992, s., 19-20-21.
[95] es-Sabunî, 11/107.
[96] Bayraktar, s.21.
[97] Rum: 30/41.
[98] Karlıdağ, Mustafa. Çevre Kirliliği ve İslâm Ahlâkı, Sızıntı, Eylül, 1994, s.,34
[99] Bakara: 2/205.
[100] Yazır, Elmalılı M. Hamdi. 11/732-733.
[101] Merağî, 1/109-110.
[102] Kılıç, Sadık. "Problemlerin Büyük Aysbergi Derin Gerçekliğin Yitirilişi" Kalem ve Onur, Yaz, 1995, sayı : 85, s.,6.
[103] Larousse, MI/531
[104] Tin: 95/4.
[105] Ez-Zemahşerî, Esasu'i Belâğa, s.528. Merağî, XXIX/193.
[106] Yazır, Elmalılı M.Hamdi. VIII/5935.
[107] Yeğin, Abdullah ve Diğerleri; Osmanlıcı Türkçe Ansiklopedik Büyük Lügat, Türkiye Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, İstanbul, 1990, İlgili Md.
[108] Mülk: 67/22.
[109] Mülk: 67/22.
[110] Larousse, 111/531.
[111] Mülk: 67/22-23.
[112] Boyacılar, s. 88-89.
[113] Songar, Ayhan. Sibernetik, Yeni Asya Yayınları, İstanbul, 1979, s. 78.
[114] Guyton, Audhur C, Text Book of Medical Physıology, Nobel Tıp Kitabevi, ts., M/1335.
[115] Faruk Gürbüz, Kur’an’da Denge, Denge Yayınları, İstanbul, Nisan 1997: 40-56.
[116] A'raf: 7/85.
[117] En'am: 6/152.
[118] İbn Kesir, 11/179.
[119] Vehbi, Konyalı Mehmet; Hülasatü'l Beyan, Fi-Tefsiri'l Kur'ân, Üçdal Neşriyat, İstanbul, ts., XIV/5694.
[120] Karlıdağ, s, 188
[121] El-Mevdudî, VI/65
[122] Cerrahoğlu, İsmail. Kur'ân-t Kerim'in Öngördüğü Adalet Esasları, bk. Diyanet Üç Aylık İlmi dergi, C.29, sayı 2 Nisan, Mayıs, Haziran, 1993 S.17. Ez-Zemahşerî, Esasu'l Bela-ğa, s. 411.
[123] El-Cevherî, ebû Nasır İsmail ibn Hammad. es-Sı-hah, Daru'l Kutubi'l Arabt, Mısır, ts., V/1760.
[124] İbn Manzur, ebu'l Fadl Cemalu'd din Muhammed. Lisanu'l Arab, II/431 ve devamı.
[125] İbn Manzur, XI/431 ve dev.
[126] Rağıb, Ebû'l Kasım Hüseyin İbn Muhammed El-İsfehanî, El-Müfredat. Daru'l Ma'rife, ts., s. 553.
[127] El-İsfehanî, s. 552.
[128] Larousse, 111/531.
[129] Larousse. 111/531
[130] Gazzalî, İhya, V/1442.
[131] A'raf: 7/44-45
[132] Maide: 5/129
[133] Yusuf: 12/175.
[134] Ankebut: 29/129-131.
[135] Nisa: 4/129-130.
[136] Ulutürk, Veli. Kur'ân'a Göre Zulüm Kavramı, İstişare Yayınları, Kayseri, 1990, s. 13-17.
[137] Ebû Zehra, Muhammed. İslâm'da Beşeri Münasebetler, tere. Osman Keskİoğlu, Şamil Yayınları, İstanbul, 1071, s., 62.
[138] Şeker, Mehmet. İslâm'da Sosyal Dayanışma Müesseseleri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara, 1991, s. 49.
[139] Şeker, s. 49.
[140] Nahl:16/90.
[141] Kutub, Seyyid. XIV/284.
[142] İbn Kesir, Il/582
[143] İbn Kesir, II/582
[144] Meryem:19/91
[145] Enbiya: 21/22.
[146] Yazır, Elmalılı M. Hamdi. V/3117
[147] Yazır Elmalılı M. Hamdi, s. 5/3117
[148] Alûsî, V/217, Nursî Bediüzzaman Said, İşaratu'l İ'caz, Enver Neşriyat, İstanbul, 1989, 23.
[149] Şûra: 42/5
[150] Yazır Elmalılı M. Hamdi, s. 6/423
[151] Merağî, XXV/27
[152] Nisa: 4/135.
[153] Faruk Gürbüz, Kur’an’da Denge, Denge Yayınları, İstanbul, Nisan 1997: 56-70.
[154] Nisa: 4/58.
[155] Buharî, Ebû Abdillah Muhammed İbnİsmâil. Sahih, Dârû İbn Kesir, Beyrut, 1990/1410, 1/33
[156] Öztürk, Yaşar Nuri. Din ve Fıtrat. Yeni Boyut Yayınları, İstanbul, İ992,s.289.
[157] Nisa: 4/135.
[158] Mâide: 5/8.
[159] Yazır, Elmalılı M.Hamdi. 111/1394
[160] Hucurat: 49/9.
[161] En'am: 6/152.
[162] En'am: 6/152.
[163] Bakara: 2/286.
[164] En'am: 6/115.
[165] Neml: 27/60.
[166] Cin: 72/15.
[167] El-İsfehanî, s. 553.
[168] El-İsfehanî, s. 553.
[169] Faruk Gürbüz, Kur’an’da Denge, Denge Yayınları, İstanbul, Nisan 1997: 70-77.
[170] İbn Manzur, s. 7377. Ez-Zemahşerî, Esesu'l Belâğa, s. 506.
[171] Gazzalî, el-Esmau'l Hüsna, s. 240.
[172] İslâm Ansiklopedisi, Devlet Kitapları Basımevi, İstanbul, 1979, VI/274
[173] Âl -i İmrân: 3/18.
[174] İbn Kesir, İl/582. Kurtubî, IV/43.
[175] Merağî, III/117.
[176] Âl-i İmrân: 3/1.
[177] Kutub, Seyyid. Fi Zılali'l Kur'ân, II/241.
[178] Er-Razî, VI/209.
[179] Er-Razî, VI/209.
[180] Er-Razî, VI/209.
[181] Tirmizî, Sünen, VIII/295.
[182] Âl-i İmrân: 3/18.
[183] Gazzalî, İhya, XI/2067.
[184] A'raf: 7/29.
[185] Yazır Elmalılı M. Hamdi. 111/2144.
[186] Kutub, Seyyid. VI/62
[187] Hadid:57/25.
[188] Yazır, Elmalılı M.Hamdi, VII/4756.
[189] Faruk Gürbüz, Kur’an’da Denge, Denge Yayınları, İstanbul, Nisan 1997: 79-87.
[190] İslâm Ansiklopedisi, 11/105.
[191] El-İsfehanî, s. 124. Ez-Zemahşerî, s. 135.
[192] Yazır, Elmalılı. M. Hamdi, 11/675.
[193] En'am: 6/73.
[194] Es-Sabunî, 1/399.
[195] Es-Sabunî, I/399.
[196] A'raf: 7/8.
[197] Es-Sabunî, I/438. Yazır, III/2124.
[198] Hicr: 15/85.
[199] Merağî, XIV/41.
[200] Yazır, Elmalılı M.Hamdi, V/3086.
[201] Yazır, Elmalılı M.Hamdi. V/386.
[202] A'raf:7/-89.
[203] Merağî, IX/8. Es-Sabunî, 1/454.
[204] Enbiya: 21/112.
[205] Yazır, Elmalılı M. Hamdi, V/3378.
[206] Hac: 22/40.
[207] Merağî, XVII/118.
[208] Islamoğlu, Mustafa. Tavsiyeler, Denge Yayınları, İstanbul, 1994, s. 77.
[209] Faruk Gürbüz, Kur’an’da Denge, Denge Yayınları, İstanbul, Nisan 1997: 89-94.
[210] İbn Manzur, XII/605.
[211] İslâm Ansiklopedisi, VI/663.
[212] El-İsfehanî, s.730.
[213] Hud: 11/84.
[214] Yazır, Elmalılı M.Hamdi, IV/2806.
[215] Hud: 11/85.
[216] Kutub, Seyyid. Fi Zılali'l Kur'ân, VI11/246.
[217] Faruk Gürbüz, Kur’an’da Denge, Denge Yayınları, İstanbul, Nisan 1997: 95-98.
[218] İslâm Ansiklopedisi, VI/41.
[219] Buharı, Sahih, VI/2433, Bkz dipnot. Ez- Zemahşerî, s. 495.
[220] Ez-Zebİdî Zeynü'd din Ahmed, Sahİh-i Buharı Muhtasarı Tecrid-i Sarih, Tere. Ahmed Naim, Kamil Miras, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, İstanbul, 1936, XII/221, bkz. açıklama.
[221] Hicr: 15/21.
[222] Ez-Zebidî, Xll/221.
[223] Tuna, Taşkın, Etrafımızdaki Hava, Yeni Asya Yayınları, İstanbul, 1991, s.15-17
[224] Kamer: 54/49.
[225] Vehbi, Konyalı Mehmed. XIV/568
[226] R'ad: 13/8.
[227] Yaztr, Elmalılı M.Hamdi. IX/2763.
[228] R'ad: 13/26.
[229] Yazır, Elmalılı M.Hamdi, M/1132.
[230] Koçak, Şahin. “Kaos Ya da Doğurgan Bir Düzensizlik” bk. Bilim ve Teknik, Aralık 1994, sayı: 325, s. 6.
[231] Fecr: 90/15.
[232] Fecr: 90/16.
[233] Yazır, Elmalılı M. Hamdi, VIII/5808.
[234] Özel, İsmet. Taşları Yemek Yasak, Çıdam Yayınları,İstanbul, 1985,s.127.
[235] En'am: 6/96.
[236] Yazır, Elmalılı M. Hamdi. III/1988.
[237] Talak: 65/ 3.
[238] Yazır, Elmalılı M. Hamdi Yazır. VII/5063
[239] Muzzemmil, 73/20
[240] Yazır, Elmalılı M.Hamdi, VIII/5540.
[241] Faruk Gürbüz, Kur’an’da Denge, Denge Yayınları, İstanbul, Nisan 1997: 99-109.
[242] Yeğin, Abdullah ve Diğerleri; Osrnanlıca-Türkçe Ansiklopedik Büyük Lügat, Türkiye Diyanet İşleri Başkanlığı Vakfı Yayınları, 1990, Ceza md.
[243] El-İsfehanî, s. 91.
[244] El-İsfehanî, s. 91.
[245] Taha: 20/76.
[246] Merağî, XVI/133.
[247] Kehf: 18/88.
[248] El-İsfehanî, s. 91.
[249] Şura: 42/40.
[250] El-İsfehanî s.91.
[251] İnsan: 76/12
[252] İsra: 17/63.
[253] Furkan: 25/75
[254] Saffat: 37/ 39.
[255] El-İsfehanî, s. 91.
[256] Neml: 27/89.
[257] Faruk Gürbüz, Kur’an’da Denge, Denge Yayınları, İstanbul, Nisan 1997: 111-116.
[258] İbn Manzur, Xll/166.
[259] Yazır, Elmalılı M.Hamdi, 1/82.
[260] Zariyat: 51/12
[261] Şura: 42/11
[262] El-İsfehanî, s. 859.
[263] Nahl: 16/74.
[264] Nisa: 4/140.
[265] İslâm Ansiklopedisi, VI/769.
[266] Bakara: 2/178,
[267] İbn Kesir, 111/1279
[268] Ebû Zehra, Muhammed, s.66.
[269] Buharî, Sahih, VI/2517, Bkz haşiye.
[270] İbn Manzur, XIV/408.
[271] Âl-i İmrân: 3/64
[272] Bakara: 2/ 6.
[273] Yazır, Elmalılı M. Hamdi, 1/212.
[274] İnfitar: 82/6.
[275] Yazır, Elmalılı M. Hamdi, III/595.
[276] Şems, 91/8.
[277] Secde: 32/9.
[278] Es-Sabuni, İII/556.
[279] Kehf: 18/376.
[280] Es-Sabuni, 11/192.
[281] Es-Sabuni, III/488.
[282] A'la: 87/3.
[283] Bakara: 2/29.
[284] Naziat: 79/29.
[285] Öztürk, Yaşar Nuri. Din ve Fıtrat, Yeni Boyut Yayınları, İstanbul, 1992. s. 287.
[286] İbn Manzur, XII/494
[287] Merağî, 1/35, Yazır, 1/123.
[288] Yazır, Elmalılı M. Hamdi. I/53-54
[289] Müslim, Ebu'l Hüseyin ibn Haccac el- Kuşeyrî en-Nişaburî, Sahihu'l Müslim, Daru İhyai't Turasi'l Arabî, ts., I/296.
[290] Nursi, Bediüzzaman Said, Mektûbat, Enver Neşriyat, İstanbul, 1992, s. 393-395, İşaratu'l İ'caz Fi Mazanni'l İ'caz, tahkik, İhsan Kasım Salihî, Bağdat, 1989, s. 38. bizim yorumlamamızla alınmıştır,
[291] Begoviç, s. 22-24.
[292] Hakkı, Erzurumlu İbrahim, Ma'rifetnâme, Mehdi Yayınları, İstanbul, 1992, s. 495.
[293] Faruk Gürbüz, Kur’an’da Denge, Denge Yayınları, İstanbul, Nisan 1997: 117-130.
[294] El- İsfenhanî, s.672.
[295] Lokman: 31/32.
[296] Lokman:31/32
[297] Nahl: 16/9
[298] Maide: 55/56.
[299] Faruk Gürbüz, Kur’an’da Denge, Denge Yayınları, İstanbul, Nisan 1997: 131-134.
[300] İnşirah sûresinin tefsiri için bak, Yazır, Elmalılı M. Hamdi, Vlll/5911-5926
[301] İnşirah: 94/1
[302] İnşirah: 94/2
[303] İnşirah sûresinin tefsiri için bak. Elmahh, Hak Dini Kur'ân Dili, VII1/5911-5926.
[304] Duha: 93/10.
[305] Bakara: 2/286.
[306] Âyetin tefsiri için bak, Elmalılı, Hak Dini Kuran Dili, 11/1004-1006
[307] Bu ayetlerin tefsiri için bak, Elmalılı, Hak Dini Kur'ân Dili, 11/1004-1006.
[308] İnşirah: 94/5
[309] Faruk Gürbüz, Kur’an’da Denge, Denge Yayınları, İstanbul, Nisan 1997: 135-142.
[310] Osmanlıca Türkçe Büyük Lügat İktisat md., Ta-bakoğlu Ahmet, Türk İktisat Tarihi, Dergah Yayınları, İstanbul, 1968, s. 20.
[311] Lokman: 31/32.
[312] İbn Manzur, 111/353.
[313] Tuğlacı, Pars. terc. A Dıctıonary of Economıc and Legal Terms (Englıs, French, Turkısh) Pars Yayınları, İstanbul,1965, s.186,187.
[314] Kuyucak, Hazım Atıf. Para ve Banka, Maarif Vekilliği Siyasal Bilgiler Okulu Yayınları, İstanbul, 1939, 1/11.
[315] Gazzalî, İhya, VIII/1448.
[316] Kurtkan, Amiran. Sosyoloji, Millî Eğitim Basımevi, 1980, Ankara, s. 58.
[317] Tabakoğlu, III/23.
[318] Bakara: 2/35.
[319] İsra: 1 7/29.
[320] Taha: 20/124.
[321] Tövbe. 9/34-35.
[322] Garaudy, Roger. İslâm'ın Va'dettikleri, tere, Nezih Uzel, Pınar Yayınları, İstanbul, ts., s. 81.
[323] Faruk Gürbüz, Kur’an’da Denge, Denge Yayınları, İstanbul, Nisan 1997: 145-150.
[324] Kutub, Seyyid. İslâm'da Sosyal Adalet, terc. M.Beşir Eryarsoy, Şûra Yayınları, İstanbul, ts. s.201.
[325] Kutub, Seyyid. İslâm'da Sosyal Adalet, s.202.
[326] Kutub, Seyyid. İslâm'da Sosyal Adalet, s.202.
[327] Türkbal, Ayhan, Fiat Teorisi, Atatürk Üniversitesi Yayınları, Erzurum, 1983, genel olarak.
[328] Türkbal, s.31.
[329] Tirmizî, II/443.
[330] Türkbal, s. 31.
[331] Kutub, Seyyid. İslâm'da Sosyal Adalet, s. 204.
[332] Haşr: 59/7.
[333] Kısakürek, N. Fazıl. İman ve İslâm Atlası, Bü-yükdoğu Yayınları, İstanbul, 1991, s. 153.
[334] Kısakürek, N. Fazıl, İmân ve İslâm Atlası, s. 153.
[335] Kısakürek, N. Fazıl. İman ve İslâm Atlası, s. 54.
[336] Kısakürek, N. Fazıl. İman ve İslâm Atlası, s. 54.
[337] Kutub, Seyyid. İslâm'da Sosyal Adalet, s. 149
[338] Bakara: 2/289.
[339] İbn Kesir, I/330.
[340] Âl-i İmrân: 3/130.
[341] İbn Kesir, 1/317.
[342] Bakara: 2/278.
[343] Merağî, 1/68.
[344] Garaudy, Roger. İslâm ve İnsanlığın Geleceği, tere., Cemal Aydın, Pınar Yay., İstanbul, 1991, s. 124-125.
[345] Faruk Gürbüz, Kur’an’da Denge, Denge Yayınları, İstanbul, Nisan 1997: 151-161.
[346] Arvasi, S. Ahmet. İnsan ve İnsan Ötesi, Dokuz Işık Yayınevi, İstanbul, 1977, s. 116.
[347] Bakara: 2/11-12.
[348] Arvasi, s. 117
[349] Kıyamet: 75/26.
[350] Yasin: 36/16-21.
[351] Öztürk, s. 284.
[352] Arvasi, s.123.
[353] Arvasi, s. 123.
[354] Arvasi, s. 124.
[355] Arvasi, s. 126.
[356] Begoviç, s. 22.
[357] İslamoğlu, s. 67
[358] Faruk Gürbüz, Kur’an’da Denge, Denge Yayınları, İstanbul, Nisan 1997: 163-170.
[359] Çamdibi, Mahmut. Din Eğitimine Giciş, M.Ü.İ.F. Yayınları, İstanbul, 1989, s. 22-23.
[360] Yasin: 36/ 37-38-39-40.
[361] Bakara: 2/30.
[362] Rahman:55/5.
[363] Yasin: 36/37-38
[364] Buharı, 1/28-29
[365] Aiberg, 111/13
[366] Buharı, Vl/1591.
[367] Cebeci, lüfullah. Kur'ân'a Göre Takva, Seha Neşriyat, İstanbul, 1985, s.145.
[368] Fecr: 89/1 7.
[369] Razî, XXXII/189.
[370] R'ad: 13/28.
[371] Gazzalî, İhya, IV/4593.
[372] Merağî, XXVIII/153.
[373] Faruk Gürbüz, Kur’an’da Denge, Denge Yayınları, İstanbul, Nisan 1997: 171-176.
[374] Gazzali, İhya, V/1448. Kotku, M.Zait. Cömertlik, Seha Neşriyat, İstanbul, ts., genel olarak.
[375] Furkan: 25/67.
[376] Bulaç, Ali. Tasarlanmış Fenomenler Dünyasında Akıl, Nefis ve Kimlikler, Güz, 1993, sayı: 4, s. 35.
[377] Faruk Gürbüz, Kur’an’da Denge, Denge Yayınları, İstanbul, Nisan 1997: 176-178.
[378] Lokman: 31/18.
[379] Lokman: 31/19.
[380] Razî, XVIII/161
[381] Furkan: 25/63-67.
[382] Gazzalî, İhya, Xl/1993.
[383] Kısakürek, Necip Fazıl, Dünya Bir İnkılap Bekliyor, s. 53-92-93.
[384] Gazzalî, İhya, Xl/1993.
[385] Faruk Gürbüz, Kur’an’da Denge, Denge Yayınları, İstanbul, Nisan 1997: 178-180.
[386] Fetih: 48/29.
[387] Gazzalî, İhya, VIII/1447.
[388] Faruk Gürbüz, Kur’an’da Denge, Denge Yayınları, İstanbul, Nisan 1997: 180-182.
[389] Cebeci, s, 26.
[390] Cebeci, s.27-28.
[391] Bkz. Lokman: 31/32.
[392] Guyton, 11/1335
[393] Songar, Ayhan. Enerji ve Hayat, s. 62.
[394] Gazzalî, İhya, XII/2327.
[395] Zümer: 39/55.
[396] Faruk Gürbüz, Kur’an’da Denge, Denge Yayınları, İstanbul, Nisan 1997: 182-191.
[397] A'raf: 7/55.
[398] A'raf: 7/205.
[399] İslamoğlu, s. 42.
Faruk Gürbüz, Kur’an’da Denge, Denge Yayınları, İstanbul, Nisan 1997: 193.
[400] Duru, Kâzım Namî, Sosyolojinin Unsurları (Seçilmiş Metinler), Devlet Basımevi, İstanbul.1936, s. 96.
[401] Kutub, Seyyid. Fi Zılali'l Kur'ân, 1/486.
[402] Hucurat: 49/13.
[403] Kutub, Seyyid. Fi Zılali'l Kur'an, 1/487.
[404] Aiberg, 111/57-60. Öztürk, Yaşar Nuri. Kur'ân ve Sünnete Göre Tasavvuf, Yeni Boyut Yayınları, İstanbul, 1990, s. 76 vd.
[405] Kutub, Seyyid. Fi Zilali'l Kur'an, 1/448.
[406] Arvasî, 106.
[407] Furkan: 25/44,
[408] Arvasî, s. 108
[409] Kıyamet: 75/2.
[410] Es-Sabunî, III/484.
[411] Arvasîs. 110
[412] İbnu'l Arabî, Ebubekr Muhyiddin Muhammed. Füsusu'l H'ıkem, tere. Nuri Gencosman, Millî Eğitim Bakanlığı Yayınevi, 1992, s.24.
[413] Cebeci, s. 141.
[414] Cebeci, s. 218.
[415] Gazzalî, İhya, I/252.
Faruk Gürbüz, Kur’an’da Denge, Denge Yayınları, İstanbul, Nisan 1997: 195-202.
[416] Öztürk, s. 286.
[417] Bakara: 2/143.
[418] Kutub, Seyyid. Fi Zilali'l Kur'ân, 1/174. 175
[419] Larousse, IV/531.
[420] Buharî, 4218 numaralı hadisin haşiyesi.
[421] Bakara: 2/251.
[422] Merağî, 1/225.
[423] Carrel, Alexıs. İnsan Denen Meçhul, terc. Refik Özdek, Yağmur Yayınları, İstanbul, 1990, s. 249.
[424] Carrel, s. 249.
[425] Carrel, s. 269.
[426] Nuh: 71/26.
[427] Bakara: 2/251.
[428] Hac: 22/40.
[429] İbn Kesir, 1/210.
[430] İsra: 16/5.
[431] Mu'minun: 23/21.
[432] Mu'minun: 23/21.
[433] Bakara: 2/187.
[434] Faruk Gürbüz, Kur’an’da Denge, Denge Yayınları, İstanbul, Nisan 1997: 205-217.
[435] Bkz. Arabi, Füsusu'l Hikem, Genel Olarak: Ayrıca Bk. Ez-Zehebî, Muhammed Hüseyin. et-Tefsiru ve'l-Müfessirun,Yersiz. 1976/1396. II/432
[436] Kutub, M., s. 303-394.
[437] Kutub, M., s. 303-304.
[438] Hüseynî S. Abdül Hakim. Sohbetler, Menzil Kitabevi, yersiz, ts. s. 145, 25. sohbet.
[439] Jömier J. Tevrat İncil ve Kur'ân, terc, Sakıp Yıldiz, Hareket Yayınları, İstanbul, 1974, s. 5.
[440] Arvasî, s. 73-74.
[441] Kazıcı, Ziya, Kur'ân-ı Kerim ve Garp Kaynaklarına Göre Hıristiyanlık, Bahar Yayınları, İstanbul, 1971, s. 12.
[442] Arvasi, s. 74.
[443] Begoviç, s. 281.
[444] Aynî, M.Ali. Tasavvuf Tarihi, Kütübhane-i Sevda, İstanbul, 1341,s.1419.
[445] Nedevî, Ebu Hasan Ali, Müslümanların Gerilemeleri İle Dünya Neler Kaybetti?, terc. Abdullah Düzen, Çelik Cilt Matbaası, İstanbul, 1966, s. 186.
[446] Kazıcı, s. 106
[447] (16)
[448] (l7)
[449] Kitab-ı Mukaddes, (İncil), ı. Yutianna, Kitab-ı Mukaddes Eski ve Yeni Ahit, İstanbul Matbaacılık,, 11/15, 17, III/1
[450] (11)
[451] (12)
[452] (13)
[453] (14)
[454] Titusa, Kitab-ı Mukaddes,(İncil) İstanbul Matbaacılık, 2/11-14
[455] (30)
[456] (31)
[457] Horintoslulara, VII/29-30
[458] (6)
[459] (7)
[460] (8)
[461] (9)
[462] (10)
[463] I.Timoteossa, VI/6
[464] (34)
[465] (35)
[466] (36)
[467] Luka, XX/34-36.
[468] Küçük, A., Tümer B., Dinler Tarihi, Ocak Yayınları, Ankara,1993, s. 194-195.
[469] Bakara: 2/60.
[470] Bakara: 2/187.
[471] Bakara: 2/188
[472] Tahrim: 66/1
[473] Nisa: 4/3.
[474] Nur: 24/32.
[475] Cuma: 62/9.
[476] Cuma: 62/10.
[477] Nahl: 16/14.
[478] A'raf: 7/31.
[479] Gazzalî, İhya, IX/141 -143.
[480] Beled: 90/4.
[481] Kıyamet: 75/36.
[482] Arvasî, s. 76.
[483] Arvasî, s. 76.
[484] İnşirah: 94/7-8.
[485] Nahl: 16/90.
[486] Merağî, XI11/129.
Faruk Gürbüz, Kur’an’da Denge, Denge Yayınları, İstanbul, Nisan 1997: 221-244.
[487] Bk. En'am: 6/91
[488] Faruk Gürbüz, Kur’an’da Denge, Denge Yayınları, İstanbul, Nisan 1997: 245-247.
[489] Faruk Gürbüz, Kur’an’da Denge, Denge Yayınları, İstanbul, Nisan 1997: 267-272.
İslami Okul Okulların En Önemlisi