KUR’AN’DA FİTNE OLGUSU VE MODERN FİTNE ODAKARI - 1. Sayfa
KUR’AN’DA FİTNE OLGUSU VE MODERN FİTNE ODAKARI
Adem Ve İblis'in İlk Kavgası...
Fitneye Karşı Oluşturulmuş İlâhî Kurum: Nübüvvet
3- İşkence-Zulüm-Baskı Ve Rejim Fitnesi
FİTNEDE FERDÎ VE TOPLUMSAL BOYUT
Fitnede Ferdî Boyut Ve Kişisel Dengesizliklerin Âyetlerle Tasnifi
Fitnecilerin Topluma Yönelik Davranışları
Dahili Fitneyi Doğuran Sebepler Ve Tedbirler
Büyük Şeytan Emperyalizm Ve Modern Fitne Odakları
Yehova Şahitleri Ve Yöntemler:
Batıl İdeolojilerde Resmi Din Kurumları
Batık Ekonomi ve Adaletsiz Gelir Dağılımı
Yeryüzünden Hangi Fitne Topyekün Kaldırılıncaya Ve Hangi Din Allah'ın Oluncaya Kadar Savaşmak?
Kur'an'a Dönmek Ve Onu Anlamak
KUR’AN’DA FİTNE OLGUSU VE MODERN FİTNE ODAKARI
SALİH ASĞAR
Öz Geçmiş
1958 Trabzon Araklı doğumlu. 1970 de İkokulunu, 1980 de orta öğrenimini Trabzon'da tamamlayan yazar, aynı yıl içerisinde Bursa Yüksek İslâm Enstitüsüne kaydoldu. 1983-1984 sezonunda mezun olan Asğar, halen eğitimci olarak görevine devam etmektedir.Salih Asğar, evli ve beş çocuk babasıdır.
Yazılması Gerekenler adı ile çıkan kitabının yanında basıma hazır iki ayrı konuda kitap çalışması vardır.Basıma hazırlanan kitaplarının isimleri şunlardır:
1- Villadaki Çocuk ( şiir )
2- Tesettürde Sömürünün Keşif Kolu
3- Kur'an ve Akıl[1]
Sözün İlki
Yer yuvarlağında coğrafî bölge itibarı ile birbirlerine en uzak konumlarda yaşayan insanlar dahi, bugünün teknolojik yenilikleri sayesinde iç içe yaşıyorlar gibi. Doğu-Batı, Kuzey-Güney uçlarında yaşayan insanların düşünceleri, hayat tarzları, eylemleri aynı cemiyet içerisinde meydana gelmiş gibi yakın. Hangi ırk, din mensubu olursa olsun, hangi toplumun üyesi bulunursa bulunsun ve hangi dili konuşursa konuşsun, görüşme ve konuşma imkanları da mevcut, anlaşma imkanları da mevcut. Bu kadar uzak bölgelerde yaşayan insanların bu derece birbirlerine yakın yaşadıkları hiç bir dönem olmamıştır. Fakat buna rağmen, insanların birbirlerine bu kadar yabancılaştıkları, birbirleri ile bu kadar çelişkiye girdikleri bir dönem de mevcut değildir. İşte bunların asıl sebebi, anlaşabilecekleri, insanlığın ortak fıtratının benimseyebileceği bir düzlemin seçilmemesidir. Bu düzlemin adı İslam'dır.
Dün de, daha önceki gün de İslâmsızlık kendisini hissettirmiş, bunun faturasını yine insanlık ödemiştir. Fakat, dünya geçmişinin her döneminde kendisini hissettiren şeytâni düşünceler ve hareketlerin tümüne oranla artı durumda bulunan son asrın potansiyel fitnesi, belki de dünya merkezinde var olan magma'dan daha korkunç tahrip gücüne sahip.Bu sebeple; gerek insanların duygusal gerilimleri, birbirlerinden uzaklıkları, adaletsizliğin doğurduğu karşı kin, nefret ve tepkisel varoluş düşünceleri, gerekse; nükleer depo halini alan dünya için en büyük tehlike, şüphesiz, potansiyel fitnedir.Fitne, asırlardan beri birikimini tamamlamak üzeredir. Eğer fitne, İslâmın yumuşak zemininde eritilmezse, birikimini tamamlama fırsatı verilirse, infilak etmeden imha edilemez. Bu infilak, korkarım ki, insanlığın sonu olur.
Şüphe yok ki hiç bir insan düşündüklerinin tümünü düşünce boyutunda olduğu gibi kaleme dökemez. Çünkü ifadelerin tercümesi olan kelimeler yeterli değildir. Arzu edilen, istenilen mükemmellikteki bir oluşumu aynı mükemmellikte ancak hal diliyle anlatmak mümkündür. Bu sebeple okuyucularım beni bağışlasınlar. Ben de biliyorum ki Kur'an'ın bizden istediği ideal toplum mükemmelliğini ideal ifadelerle anlatamadım. Ama şahidim Allah'tır..Izdırabımı dile getirmek ve kaleme dökmek istedim. İnsanlığın ortak beklentisine işaret etmek istedim.İşte bu yazılar benim duyduğum acıların,özlediğim hedefin yazılarıdır.
Okuyucularımın tetkik ve tenkidleri hem beni daha iyi yazmaya zorlayacak, hem de konu ile ilgili daha iyi çalışmaların itici gücü olacaktır...
Selam ile...
Salih Asğar
25/12/1993[2]
I. BÖLÜM
VAROLUŞTAKİ GEREKÇE
Düşünme yeteneğini kaybetmemiş insanlardan hangisi kafasını göğe doğru kaldırırsa kaldırsın, herhangi bir düzensizlik göremezler. Gök mavisinde en ufak bir çatlak da tesbit edemezler. Her şey yerli yerinde ve belirli bir düzen içerisinde hareket etmektedir. Başıboş, amaçsız ve hedefsiz dolaşan hiç bir gök cismi yoktur. Kural dışı hareketlerde bulunuyor gibi görünen varlıklar ise kural, düzen ve sistemin hatırlatıcılarıdırlar.
Bütün bu sonu ve başlangıcı tesbit edilemeyen uzay boşluğunda, aklını kullanabilen, mukayese edebilen ve karar verebilen , üstün bir mekanizmaya sahip olan insanın, hiç şüphe yok ki, diğer varlıklardan daha yüce hedefi, gayesi ve yörüngesi vardır. Bu yörüngenin mihverini de yaratıcı Allah belirlemiştir.
"Ben , insanları ve cinleri sadece bana kulluk etsinler diye yarattım." [3] Allah'ı tanımak, O'na boyun eğmek, O'nun buyruklarına itaat etmek... Evrene egemen olan tevhidin, birliğin otoritesi gibi...
Ama insan bu kulluk görevini yerine getirmek üzere başıboş değildir. Kuralları vardır. Zorluklar, engebeler ve dikenler yol boyu dizilmiştir. Herşeyden önce Rabbine sözü vardır. O sözü yerine getirmek zorundadır. İtaat hususunda, Allah'ı İlah ve Rab olarak tanıdığını kanıtlamak zorundadır. Bu sebeple zor bir sınava tabi tutulmuştur.
Biz evvela bu yönü ile konuya girmek istiyoruz. Zira insan, yeni yerleşim bölgesinde, yani dünyada pek çok problemlerle karşı karşıya kalacaktır. Tüm bu problemlerin temelini oluşturan olgu ise fitne dir. Fitneyi, bütün boyutlarıyla açıklamaya başlamadan önce insanın yaratılış sebebi üzerinde biraz duralım. Daha sonra kısaca insanın mücadele süreci üzerinde durmamız gerekecek.
Yukarıda anlatılmak istenen şekli ile insanın kendisi dahi fitnedir, yani imtihandır. Kendisi ile birlikte varolan bütün yararlı ve zararlı görülen eşya ya da olay bir fitnedir. Ayrıca insanın karşılaşacağı olaylara takınacağı tavır sebebi ile sınava tabi olacağı da Kur'an'ın ifadeleri arasındadır. İnsan bazen mal ve evladı ile sınava tabi olur. Bazen birbirleri ile imtihan edilirler. Bütün bunların yanında genelde bütün insanlar safları belirgin olsun diye sınava tabi tutulurlar.
İman, sırf dille söylenen bir söz değildir.İman, birtakım yükümlülükleri olan bir gerçektir. Kendine özgü ağırlıkları bulunan bir emanettir. Sabretmeyi gerektiren bir cihaddır. Katlanılması zorunlu olan bir çabadır. Bu yüzden insanların inandık demeleri yeterli değildir.Sınavdan geçirilmeden, bu sınav esnasında kararlılıklarını ortaya koymadan, bu sınavdan cevherleri arınmış, kalpleri berraklaşmış olarak çıkmadan, sırf böyle bir iddiada bulunmakla bırakılmazlar. İman uğruna sınavdan geçirilme olgusu, yüce Allah'ın ölçüsünde değişmez bir temel, her zaman geçerli bir kuraldır.
“Biz onlardan önceki kuşakları sınavdan geçirdik. Bu sınav sonucunda Allah, doğru sözlüler ile yalancıları kesinlikle belirleyecektir." [4] Hiç şüphe yok ki, Allah, sınamadan önce de insanların kalplerinde olanı bilir. Fakat kendi lütfunun bir gereği olarak kalplerde olanlar açığa çıkmadıkça hesaba çekilmezler. Başka bir yönü ile bu sınav, Allah'ın adaletinin gereği ve insanları eğitmenin yöntemidir. Böylece, insanlar herhangi bir kimseyi yargıladıklarında, tezahür etmemiş düşüncelerinden dolayı onun suçlanmamasını öğrenmiş olurlar.
Hiç şüphe yok ki, hilafet, yüce Allah'ın yeryüzündeki emanetidir Bu emaneti ancak O'na layık olanlar taşıyabilirler. O'nu rahat ve konfora, huzur ve güvenliğe, ni'met ve aldanmaya tercih edenler taşıyabilirler. Bu görev; insanları Allah'ın dinine şevketine, Allah'ın mesajlarını insanların hayatlarında gerçekleştirme görevidir. Ancak bu emanet oldukça ağırdır. Bu yüzden sınavlara sabredecek şekilde özel yöntemle hareket etmek gerekir.
Bir müminin batıl ve batıl taraftarları tarafından eziyetlere uğratılması, sonra kendisini savunacak, destek olacak bir yardımcı bulamaması, zorbalara, tağutlara karşı koyacak güçten yoksun bulunması da bir imtihandır. Ve hatta imtihanın en belirgin şeklidir. Müminin aklına gelen ilk imtihan şekli budur. Fakat ilk planda çok çetin imtihan gibi görünmesine rağmen yine de bazı imtihanlara göre oldukça kolaydır.
İnsanın şaşaa ve debdebe içerisinde yaşarken, hayatını kuşatan rahatlıktan ve konfordan sıkıntı ve yoksulluk gerektiren bir sınavı başarması, yoksul halde iken ölüm ile sınanmasından daha zordur.
Ayrıca bütün kurumların, radyo, televizyon, basın - yayın ve sair türden kitle-iletişim vasıtaları ile yeryüzü coğrafyasında yaşayan insanların ezici çoğunluğunun batıl taraftarlarına yönelmesi, insanların onlardan sürekli övgü ile bahsetmeleri, sürekli alkış tutmaları, batıl çığırtkanlarının seçkin bir hayat yaşamalarına karşılık, müminlerin eziklik içerisinde bulunmaları, itilip kakılmaları, özellikle inandığı değerlerin ve savunduğu gerçeklerin kıymetinin benimsenmemesi veya bilinmemesi sınav süreci içerisinde sabrı zorlayan en önemli olumsuz unsurlardır.
Toplum içerisinde yalnız kalmak büyük bir sınavdır. Bütün bir toplumun dalâlete sürüklendiğini görüp onlara ulaşamamak, onları etkileyememek insanın içini kemiren bir imtihan türüdür. Tamamen ilâhi hedeflerle hayatı değerlendiren bir insanın en yakınlarının basit ve güncel hedefler peşinde koşması, bir türlü kendisini anlamamaları zor bir sınavdır.
Bir de imtihanın en zor olanı vardır. Nefis ve ihtiras imtihanı. Ni'met, iktidar ya da rahatlık ve güven arzusu. Nefsin derinliklerinde, hayat şartlarında, toplumun mantığında ve devrin insanlarının düşüncelerinde yer eden engellere ve geçit vermez önlemlere rağmen iman yolunu izlemenin, imanın öngördüğü üstün düzeye ulaşmanın zorluğu, bütün imtihan şekillerinden daha ağır ve daha büyük bir imtihandır.
Fakat bütün bunlar insanların ya da inananların sıkıntı içinde yaşamaları için değildir. Amaç ; zor olan engeller, engebeler ve sınavlardan sonra en sağlam kişilik, karakter, mizaç ve sahih iman sahiplerinden yüzeysel ve günlükçü mü'minlerin ve diğerlerinin denmesidir. Böylece, sağlam karakterlerin vücuda getirdiği sağlıklı inanç toplumu oluşmuş olacak, sel gibi imtihanlarla geçici ve temelsiz iman sahipleri selle birlikte gidecek, geriye sarsılmaz temel taşlar ve yapılar kalacak. Bu süreç, güven toplumunu meydana getirmiş olacak. İçinde sınav süreci hariç fitnenin hiçbir türünü beslemeyen bu toplum, Allahtan aldığı “Yeryüzünde fitnenin kökü kazılıncaya ve din yalnız Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın" [5] emrini yerine getirme idraki ile toplumsal dinanizmini ilahi değerlere bağlı kılacaktır. İşte bu sebeple, Allah'ın vaadini gerçekleştirecek toplumun eğitimi hedefin yüceliği oranında zordur.[6]
Adem Ve İblis'in İlk Kavgası...
Bazılarının dedikleri gibi insan yeryüzünde bir macera yaşamak için tesadüflerin yarattığı varlık değildir. Aksine o, mutlak şuur ve mutlak irade olan ilâhî organizasyonun varlık âleminde kendisine yüklediği karakteri canlandırmak için özellikle akıl, idrak ve zeka gibi üstün yeteneklerden bir kısım cüzler verilmek suretiyle, insanın yaratıcısına bağlanmasında önüne dikilebilecek engelleri kolayca ortadan kaldırması amacına yönelik bir Halîfedir. Sorumlu bir Halîfe. Böylece insan, yeryüzünde varlığa anlam kazandıracak canlı tiyatro olan hayat sahnesinde kendisine sunulan senaryoyu uyarlama bilinci kazanmış olur.
Bütün ölçüler hazırlanmış, dengeler yerleştirilmiş, mücadele alanı gerekli olan her türlü malzeme ile donatılmış, sebep-sonuç bağlantıları tesbit edilmiş ve bütünü ile evren mükemmel bir şekilde teçhiz edilmiş,hemen arkasından Allah , meleklerine:"Ben yeryüzünde bir halife tayin edeceğim" şok haberini iletmiştir.[7]
Yeryüzünde Allah'ın gerçekleştirmeyi murâd ettiği sistemi ve ahengi O'nun adına gerçekleştirecek olan insan yaratıldı. Hiç şüphesiz ilk anda melekler bu haberden hoşnut olmamış görünseler bile gerçekte ifadeleri sadece hayret anlamını taşımaktadır.
"Yeryüzünde kan akıtacak, orasını fesada uğratacak fitne çıkaracak kişiyi mi yaratacaksın? "[8]
Bu merak ve soru bir nevi insanın içerisinde bulunacağı ortamı insana hatırlatması amacına yöneliktir. Yani , insan bu tür haberlerle ön eğitimden geçirilerek gerçek anlamda vereceği mücadele için ön hazırlık sağlanmıştır.
Belirli bir süre eğitimden geçirildikten sonra, karşılaşacağı zorlukların ve mücadele vereceği düşmanının yakından tanıtılması ilahi organizasyon sayesinde gerçekleşmiş olur.
İmtihan dönemi başlar. Bütün meleklere âdem için secde etmeleri emri verilir. İblis müstesna bütün melekler secde ederler. İblis sanki yeryüzünde oluşturulacak hayat son buluncaya kadar savaşacağı düşmanını görmüş gibidir. Bu emre itaati reddeder. Ve kovulanlardan olur. küfrederek ilk fitneyi çıkarır.
Ebedi olarak lanetlenmesi, iblisi zaten kendisinde fazlasıyla bulunan kibrinden dolayı hırslandırır ve kızdırır. Allah'tan kıyamete kadar mühlet ister. Bir nevi, Allah'ın yüce ve şerefli kıldığı bu yeni yaratığı ve onun soyunu saptıracağını iddia eder. Allah'a meydan okur.
Allah, âdem ve havvâ'ya hitaben:
" Dedik ki: Ey âdem, sen ve eşin Cennete yerleşiniz, oranın yiyeceklerinden istediklerinizi bol bol yiyiniz, fakat şu ağaca yaklaşmayınız, yoksa zalimlerden olursunuz."[9]
Burada hem imtihan gerçekleşmiş olacak ve hem de iki asli düşmanın kavgalarında ilk raund tamamlanacak. Böylece iki karakter birbirlerini ve hedeflerini kendi ifadeleri ile tesbit etmiş olacaklar.
"Fakat şeytan onların ayaklarını oradan kaydırarak, kendilerini içinde bulundukları ni'met yurdundan çıkardı. Biz de dedik ki; Birbirinize düşman olarak oradan aşağı inin."[10]
Böylece, âdem yaptığı hatayı, daha doğrusu kendisini hataya sürükleyen fitneciyi tanımış oldu. Öğrendiği kelimelerle Allah'a karşı pişmanlığını dile getirerek tevbe ederken diğer taraftan kendisine bu kötülüğü yapan İblis'e ve onun misyonuna karşı kendi misyonunu ve mücadele alanını da belirlemiş oldu. Herşey zıddı ile bilinir. Zıddı ile kâimdir. Bu sebeple âdem, kendi karakter, şahsiyet ve misyonunu karşıt karakter, şahsiyet ve misyon sayesinde belirlemiş oldu. Cennet yurdundan sürgün edilmesi, yeryüzünde düşman çizgisini oluşturan karakter ile kendisi arasındaki mücadelenin temel sebebidir. Artık o da kendisini gerekli silahlarla teçhiz ederek, kendi misyonunu mükemmelleştirerek savaşını vermek ve intikamını almak zorundadır. Ama bu intikam Allah adına olacaktır. Çünkü kibir ve küfür Allah'a karşı ilan edilmiştir. Yani Fitne, Allah'ın otoritesine bir karşı çıkıştır. Bir nevi İblis Allah'a karşı savaş açmıştır.
Bu ilk olaylar bize çok önemli üç ipucu vermektedir:
Birincisi; Mutlak fitnenin, küfür veya küfrü sembolik olarak ifade eden davranış türleri olduğudur. Bu, küfre hizmet eden her türlü misyon olabilir. Seyir çizgisi itibarı ile ulaşmak istediği hedef esastır. Bu noktada küfre hizmet ediyorsa ibadet dahi fitnedir.
İkincisi; İmtihan olayıdır. Beşeri menfaatlere veya görünürdeki kişisel çıkarlara karşı mücadele, iradenin tartılması hakikati. Adı geçen ilk olaylar genelde aktarılan en önemli eğitim alıştırmalarıdır. İnsanın kazanması gereken formasyonun adeta altını çizerek işaretliyor.
Üçüncüsü ise; Mutlak mücadele mantığıdır. Fitneye galip gelmenin kaçınılmaz şartı sorumluluk yüklenmektir.Öyle ise mücadele eden bu iki temel saf veya misyon berrak bir şekilde tanımlanıp tesbit edilmelidir.[11]
Ademin Misyonu
Alemlerin Rabbi olan Allah, şüphesiz yeryüzünü insanla şereflendirirken, kâinata yerleştirmiş olduğu kendi sistemini insanlar için de öngörmüştür. Bunu kendi adına gerçekleştirmesi için temel prensipleri vahyetmek suretiyle kendi halîfesi olarak âdem ve âdemin oğullarını tayin etmiştir. Ademin sorumluluğu gereği misyonunu oluşturan dört temel unsur vardır:[12]
1- Arz'ın îmârı veya arz'ı îmar,
2- İnsanları idare etmek, yönetmek (siyaset),
3- Allah'ın otoritesini mükemmelen yerleştirmek,
4- Allah'ın emirlerini infaz etmek.
1- Arzı îmar etmekten maksat, yeryüzünün fiziki ve coğrafi yapısında yaşamaya uygun şartlar hazırlamaktır. Canlılar ve özellikle insanların barınıp geçinebileceği ortamı oluşturmak. İnsanların sağlıklı yaşamalarını sürdürebilmeleri için ilk örneği pratiğe dökmek. Bu, hayatı yaşanılır hale getirmek için ilk ve en önemli merhaledir. Tekniğin insanlığa sağladığı imkanların yanında , doğanın tahrip edilmesi, denizin ve havanın asıl fonksiyonunu yitirmesi yine tekniğin insanlığa getirdiği olumsuz faktörlerdir. İnsana düşen doğadaki bu bozguna son vermesidir.
2- İnsanları idare etmek ve yönetmek için iki maharete ihtiyaç vardır.
Bir tanesi ferdi yetenek, zekâ ve duyum gücü, diğeri ise toplumu oluşturan bireylerin kişisel ve toplumsal belirlenimlerinin tesbiti.
Bu ikinci unsur, adem misyonunun etkinliği açısından en önemlisi olduğu için üzerinde durmakta zaruret vardır.
Toplum için yürütme yetkisi ve siyasi egemenliğin ehemmiyetini , tevhid mücadelesi takviminin paragraflarını oluşturan peygamberlerin verdikleri yönetim ve iktidar kavgasında görebiliriz.
Bütün peygamberler kavimlerine birer yönetici olarak tayin edilmişlerdir. Tevhid mücadelesinin peygamberlerce ilk başlatıldığı yer ise zamanın siyasetini elinde bulunduran küfür iktidarının saraylarıdır.
Hz.Musa Firavun'un, Hz. İbrahim Nemrud'un ve Yüce Peygamberimiz Mekke müşriklerinin siyasi egemenliğini, siyasi otoritesini yıkma savaşı vermişlerdir. Zira toplumun eğitilmesi için gerekli olan yasama ve yürütme kurumları siyasetin bel kemiğini oluşturur. Hakkı egemen kılmanın yegâne yolu yönetime sahip çıkmaktır.
Bunun farkında olan küfür cephesinin, bugün yeryüzünde siyasi iktidara-yönetime hakim olmak için sarfettikleri çaba düşünmeye değer örnektir.
Hiç şüphe yok ki, İslâm'ın siyasi egemenlik mantığı beşeri kurumların benzerliğinde değildir.
3- Allah'ın otoritesini yeryüzünde hissettirmek, insanların düşüncelerine yerleştirmek. İlâhî saygınlığı ve azameti gereği gibi tedris etmek ve ettirmek. Bütün ilâhî vasıflarıyla Allah'ı hatırlatmak.
Bu, bir nevi İslâmî eğitim hareketidir. Hem fert ve hem de devlet planında şartlar oluşturularak İlâhi ve Rabbânî otoriteyi tanımak halîfe âdem ve onun evlâdının sorumluluğundadır. Bu hususta insana görev ve sorumluluklarını hatırlatan ilâhî haberler pek az sayılmaz.
Alemlerde sadece tek otorite olduğunu bilmek zorundadır insan.
“O'nun otoritesi, güç ve kudreti bütün eşyayı kuşatmıştır. Tek düzenleyici O'dur. Yön veren O'dur. Şekil veren “O'dur. O, bütün yaratılanların Rabbidir.[13]
“Yönelinecek tek ilah O'dur. El sadece O'na açılır, yardım sadece O'ndan talep edilir.[14]
“Sadece O'na kulluk edilir. Hizmet sadece O'nadır.[15]
O bütün güçlerin ilahı olduğu için sığınmak sadece O'nun kudretinedir.
Nitekim bu hususta Kur'an-ı Kerim, Peygambere hitaben
"Biz senden evvel hiçbir peygamber göndermedik ki, Ona şöyle vahyetmiş olmayalım; Gerçek şudur ki; benden başka hiçbir ilâh yoktur. O halde bana ibadet edin."[16]
Bu âyet-i kerîme, bütün peygamberlere ve onların ümmetlerine, boşluk bırakılmaksızın, ilâhî otoritenin, Allah'ın nüfuzunun altı çizilerek tedris ettirildiğini vurguluyor.
Allah'tan başka İlah ve O'ndan başka Rabb edinmenin ve aramanın mantıksal yapısı üzerinde duran başka bir ayeti kerimede de akl-ı selim sahibi bir insanın başka ilahlar edinmesinin ahmaklık ve sefihlik olacağına işaret ediliyor.
" De ki; O, her şeyin Rabbi iken ben Allah'tan başka bir Rabb mı arayacağım. [17]
Böyle bir niyet ve yönelme bile akıl dişiliğin ifadesidir. Çünkü sahih akıl bu soruya cevap verirken daha çok olumsuz bir tavır içerisine girer. Yani böyle bir harekete girişemeyeceğini düşünür. Böyle bir tavır içerisinde bulunanlara başka bir âyet-i kerimede ise , Allah'ın, kâinatta tek otorite ve güç olduğu biraz daha sert bir üslupla anlatılır.
" Şimdi onlar Allah'ın dininden başkasını mı arıyorlar. ? Halbuki göklerde ve yerde ne varsa hepsi ister istemez O'na boyun eğmiştir. Nihayette O'na döndürülüp götürüleceklerdir."[18]
Korkulması gereken merci de Allah'tır. Ancak bu korku, zalimin zulmünden veya vahşi ormanda her an karşılaşabileceği aç sırtlan yahut kaplana karşı kendisinde hissettiği korku değildir. Tamamı ile adaletin mutlaka tecelli edeceği düşüncesinin oluşturduğu, saygı ve ta'zimden kaynaklanan korkudur.
İnsanlar için artık yeryüzünde beşeri otorite merkezlerinin veya kurumlarının hiçbir şey ifade etmemesi gerekliliği vurgulanmalıdır. Bunu gerçekleştirecek, ilâhî otoriteyi hakim kılacak bir misyon belirlemiştir Allah. Ve bu misyonu halifesi olarak tayin ettiği âdeme yüklemiştir.
Allah; ilâhî otorite veya nüfuz meselesini büyük bir itina ile Kur'an'ı Kerim de işlemek suretiyle, insanların düşüncelerini birkaç önemli noktaya toplamayı murad etmiştir. [19]
Yukarıda zikredilenler gibi pek çok ayet-i kerime, vahyi ve vahyin kaynağını bazen ümit vererek, bazen korkutarak, bazen müjdeleyerek insanı eğitme ve insan üzerindeki otoriteyi, nüfuzu yalnız Allah'a has kılma noktasında ademi, insan-halifeyi muhatab almıştır. Hiç şüphe yok ki, adem veya peygamberler, misyon rehberleridir. Böylece, evvelemirde insanların kafasında oluşması gereken temel otorite çizgisi belirlenmiş olup, Mevdûdî'nin de tesbit ettiği gibi meseleye öz olarak şöyle bir izahat getirilmiştir.
a- Bütün mevcudatta mutlak egemenlik mevcuttur. Gözle görülen ve görülmeyen bütün canlı-cansız varlık veya nesnelerin hareketlerine, biçim ve şekillerine yansımıştır. Tabiatta görülen değişimler, hareketler, kaybolup çıkmalar bu otoritenin delilidir. Bu sebeple insan üzerinde de aynı otorite hakimdir. İnsan, olayları basite indirgeyerek sıradanmış gibi değerlendiremez. Bir karpuz çekirdeğinin toprağa atılmasından sonra geçirdiği evreler ve değişimler mutlak bir emir ve otorite zorunluluğu gerektirir. İştah kabartan suyu ve tadı ise insanın haberdar olduğu son halidir. İnsan bu son şeklin sadece görsel ve tadımlık bilincinde olmamalıdır. O'na şekil veren bilgi ve hakikate yönelmelidir. Mutlak kudretin otoritesi o zaman açığa çıkar. Mevcut milyonlarca cins ve sayı ile ifade edemiyeceğimiz miktarda eşyaya aynı şekilde otoritesini yerleştirmiş bulunan Allah, elbette insanada mutlak egemendir. İşte Kur'an, kendi ifadesi ile bu mutlak egemenliği insanlara ulaştırarak onun misyonunu mutlak sorumlulukla, tek ve mutlak egemen'e karşı sorumlulukla yüklemiş oluyor.
b- Bu egemenlik asla parçalanmaz. En ufak bir cüzü dahi başka bir ortak kabul etmez. Herhangi bir güç ve otorite ilâhî otoriteye müdahalede bulunamaz... Hüküm yalnız Allah'a aittir. O hükmünde müstakildir. Biz sadece kalemimizin gücü nisbetinde aktarabildiğimiz, ama aslında kalemden ve sözden öte sınırsız bir güç ve orotireye sahip olan Allah'ın nüfuzunu, Kur'an-ı Kerim'de ifade edildiği şekilde, yeryüzünde gerekli kurumlara yerleştirmek zorundayız. Halîfe âdem'in misyonunu oluşturan en güzel unsurlardan bir tanesi de budur.
4- Ve Allah'ın emirlerini, ahkâmını infaz görevi...
Allah adına adaleti temin... Suçluların cezalandırılması. Hakların hak sahiplerine dağıtılması... Allah'tan başka hüküm sahibi olmadığına göre, O'nun hükmünü O'nun adına gerçekleştirmek. İnsanlar arasında sosyal ahengi ve muvazeneyi sağlamak. Huzursuzlukların kaynağını kurutmak.
Bunu gerçekleştirmek âdem'in görevidir. Ancak bunun gerçekleştirilebilmesi için yargı kurumuna ihtiyaç vardır. Âdem yalnız başına yargılayamaz. Tek başına sorumludur ama tek başına yargıç değildir. Bu sebeple ortada en güzel örneğin sunulduğu Medine hukuk devleti bulunmalıdır. Bu devlet Allah'ın hükmünü infaz ederken bir nevi insanlar arasında adaleti temin görevi üstlenmiştir.Artık; Adem halife, İslam başka bir tabirle Allah'ın hükmü devlet olmuştur. Yani islam'ın adı devlettir.
İnsan sorumluluğunun kurumsal hedefi işte budur. Allah adına adaleti temin için O'nun otoritesini işleve koyan yargı mekanizmasını gerçekleştirmek.
Bu infaz görevi beşer mantık kuralına göre oluşturulmuş devletlerin yüklendikleri görevden tamamıyle farklıdır. Yargı sadece devlet içi denetimle görevli değildir. Bilakis hem devlet içi ve hem de devlet dışında cereyan eden toplumsal olaylara müdahale eder. Bu müdahale sadece olumsuzlukları bertaraf etmek içindir... Çıkar elde etmek için değil...
Ademin misyonunu oluşturan-bu dört unsurun birbirleri ile birinci derecede yakındıkları ve birliktelikleri vardır. Onun arzı imar etmesi; hayatın devamı, insanları yönetmesi; hilâfeti, Allah'ın müfuzunu yerleştirmesi ve onun hükmünü infazı ise İlâhı muradı gerçekleştirmesi içindir. Bir bütün olarak âdem'in sorumluluğu O'nun misyonunda belirtilmiş ve Allah'ın hükmünün egemenliğini gerçekleştirmek ana fikri ile özetlenmiştir.
Bu; doğru-yanlış, güzel-çirkin, hakk-batıl, tevhid-şirk vs. gibi karşıtların mücadelesinde temel prensip olarak vahyedilmiştir.
İnsanın, halîfe âdemin ve evlâdının misyonunu yukarıda bahsedilen esaslar oluşturur. O'na insan olma şeref ve payesi verilmesinin sebebi de budur.Kıyamete kadar kendi misyonu içerisinde, karşıt misyon ve harekete karşı mücadele içerisinde bulunacaktır. İblisin misyonuna karşı mücadelede içerisinde..[20]
İblisin Misyonu
İblis'in mantığı bir tepkidir. Mutlak olana bir tepki. İkincil planda kalma, endişesi ve telaşının oluşturduğu tepki. Dolayısıyla sonradan oluştuğu için bid'attir de... Öncesinde olmayan kibrin, bencilliğin, gururun ve emre itaatsizliğin tezahür ettiği küfre sebebiyet veren bid'at...
İlk bakışta sadece kibir olarak görülen bu tavır türü, aslında oluşturduğu mantık tahlil edildiğinde pek basit bir kibirlilik sıfatıyla izah edilemeyeceği anlaşılır. Zira kibir sadece açığa çıkan tali unsurdur. Onu izhara zorlayan gerçek sebepler, hakiki unsurlar vardır.Kovuluşuna ve reddedilişine sebep olan bu ilk menfi çıkış, neticede ani bir tepki ile karşı taaruza geçmiş ve kendi hareket planını ve kendi siyasi misyonunu belirleme zaruretini doğurmuştur.
Âdem'in misyonuna karşı bir tepki olan iblis misyonunu da şu dört unsur oluşturur:
1- Yeryüzünü tahribat,
2- İnsanları idare etmek, yönetmek
3- Allah'ın nüfuzunu ve otoritesini silip kendi mantığını otorite kılmak,
4- Kendi emir ve arzularını önce telkin ve sonra infaz.
Yeryüzünü tahribat ameliyesi bir kin, nefret ve intikam düşüncesinin ürünüdür... Allah'ın kendisinden üstün ve şerefli kıldığı âdem'e olan nefretin ürünüdür. Doloyısıyla bu kin ve nefret Allah'a karşıdır.
Yeryüzünü cehenneme çevirmek, insanların yani adem'in evladının hayatını azapla kuşatmak. Sıkıntı, işkence ve ızdırabı üreterek yeryüzü nimetlerinden insanların ortaklaşa istifade etmesini engellemek.Yeryüzünde sun'i sarsıntılar ve depremler meydana getirmek.
Siyaseti ele geçirmek. Yani yönetime sahip olmak. Böylece O, gücü elinde bulundurarak istediği istikamette kullanacaktı. İblis, tehdidini savururken bu noktayı da düşünmüştü.
"Beni azdırdığın için yemin ederim ki; senin doğru yolun üzerinde insanlara duracağım, sonra önlerinden, arkalarından, sağ ve sollarından onlara sokulacağım; çoğunu sana şükreder bulamıyacaksın."[21]
Biz de biliyoruz ki ,bugün, insan hayatını içeren bütün fonksiyonlar için en büyük olumsuz faktör veya olumlu faktör siyasettir. Yani yönetimdir. Siyasi hakimiyettir. Toplumun yönetimi hangi renkte ise toplum o rengi alır. Veya almaya zorlanır. İblis mantığı siyasi egemen güç ise toplum İblis'e kullaştırır. Yahut kullaştırılma uğraşı verilir. Bütün yasalar, yönetmelikler, kararnameler, kurumlar, kuruluşlar, müesseseler kısaca devletin bütün organları insanların Allah'a yöneldiği noktada resmi engel ve duvar olarak işlem yaparlar. Adeta iblis, siyasi yönetim olarak insanlığın önüne dikilmiş olur.
Aksine; ilâhî mantık siyasi egemen güç ise toplum sadece Allah'a kullaştırır... Allah'a kulluğun mücadelesi verilir. Mevcut hukuk sadece Allah'ın hükmünün oluşturduğu hukuk olur. Böylece devletin bütün unsurları, insanları iblisi çağrıya karşı uyanık olmaya çağırır. İblis mantığını ve iblisi olguları açığa çıkarır.
Yönetimin fert ve toplum hareketlerini yönlendirmede ne gibi fonksiyona sahip olduğunu iyi bilen iblis, kendi mantığını kutsayan düşünce ve akideye sahip insanların icraatı ile amacına ulaşmış olacaktır. Bir nevi , Allah, siyaset ile nasıl insanı halife-vekil tayin etmiş ise, iblis de aynı şekilde saptırdığı insanları kendisine halife-vekil tayin etmiştir. Böylece, yeryüzünde, Allah adına yönetecek olanlarla iblis adına yönetecek olanların yönetim savaşı süregelmiştir ve süregidecektir... Allah'ın vekilleri ile iblisin vekilleri arasındaki bu mücadelede siyasi hakimiyetin ibresi hangi tarafın lehine işaret ediyorsa toplam düşüncesi o yönde tekamül edecektir. Hiç şüphe yok ki insan düşüncesine şekil veren ana unsur ne ise insan düşüncesindeki otorite de odur. Siyasi hakimiyeti ile önce insanları kendi çizgisine çekme amacıyla çeşitli eğitim süreçlerinden geçiren iblis mantığı,bunun arkasından belirli bir beşer dünya görüşüne sürüklediği insanlara kendi nüfuzu ve otoritesini takdim eder.
Ancak kendi nüfuzu ve otoritesini yerleştirmek için evvela Allah'ın nüfuzu ve otoritesini halkın nazarında hafife alır. Onunla alay eder. daha sonra kendi otoritesini yerleştirir. Çünkü egemenlik mutlak otorite ile gerçekleşir. İnsan düşüncesinin ürünü olan ideolojilerin birbirleriyle mücadelesinde de benzeri yol izlenir.
Beşer çapındaki mevcut ideolojik farklılıkların birbirleri tarafından ortadan kaldırılması esnasında ve kaldırıldıktan sonra da istihza komisyonu oluşturulup karşı düşünce ile alay edici fıkralar üretilir. Tarihin bütün dönemlerinde bu görülmüştür. Hz. Musa ya sihirbaz, peygamberimize şair, sihirbaz, mecnun ve benzeri ithamlarda bulunanların niyeti halkın gözünde ilâhi nüfuzu küçük düşürmekten başka bir şey değildi.[22] Ayrıca Fransız ihtilali ile geride kalan feodalite, büyük 17 Ekim devrimi ile çarlık, Türkiye Cumhiriyetinin ilanı ile Osmanlı hakkında ve aleyhinde uydurulan küçük düşürücü fıkralar ve anlatılar bu örneklerden birkaçıdır.
Bu yöntem iblis tekebbürünün mirasıdır. Hatırlarsanız iblis de ilk önce âdem'i küçük düşürmeye çalışmış ve onunla alay etmişti. Kendi tutarlı ve dirayetli, inandırıcı delilleri ve tezleri bulunmayan mantık veya misyon, dikkatleri, özellikle olumsuz dikkatleri karşı tarafın üzerine çekmeye uğraşır. Kendini tanıtmadan önce diğer taraf hakkında şüphe tohumları eker.
“Beni ateşten, onu çamurdan yarattın."[23] Önce çamurun bayağılığını vurgulamak istiyor. Ve ateşin çamura üstünlüğünü kendisi ile âdem'e kıyaslıyor. Hiçbir hakka sahip değilken.
Bu mantık bütün dönemlerde ve çeşitli şekillerde kendini gösterir. Temel amacı ise kendi otoritesi ve nüfuzunu yerleştirmek, daim kılmak. Çünkü iblis de biliyor ki yeryüzünü fesada uğratmanın. fitneyi hakim kılmanın yolu kendi nüfuzunu ve otoritesini kabul ettirmektir. Nitekim âdem'i fesada sürüklerken aynı yolu seçmişti.
" Ey âdem; sana ebedilik ağacını ve çökmesi olmayan bir devleti gösteriyim mi ? " Bu İblisi soru ile iblis, âdem'in düşüncesini sarsmıştı. Belirli bir tepki alan iblis:
" Rabbinizin sizi bu ağaçtan men etmesi; melek olmanız ya da burada temelli kalmanızı önlemek içindir, doğrusu ben size öğüt verenlerdenim, diye ikisine de yalan yere yemin etti."[24]
İblis, önce âdem'in Allah'a olan güvenini sarstı. Daha sonra kendisine inandırdı. Böylece kendi otoritesini kabul ettirerek güvenini sağladı. Arkasından fesada sürükledi. Bugün de takip edilen yol bunun aynıdır. Aynı iblisi çağrı yer küresini kaplamıştır.
İslam'a inanmayın, O sizi yeryüzü nimetlerinden alıkoymak ve çağın genlerine sürüklemek istiyor. Halbuki ben size insanca yaşamak, dilediğiniz gibi eğlenmek ve mutlu olmanız için öğüt veriyorum.
Bu, günümüzdeki iblisi çağrıdır. Adı ne olursa olsun; demokrasi, hümanizm, insan hakları, hayvan hakları, kadın hakları, işçi hakları. Bütün bunlar İlahî çağrının karşısına dikilmiş iblisi olgulardır. Amacı ise İlahi senaryoyu fesada uğratmak, kendi senaryosunu perdelemek.Bunun için, insandaki beşeri zaafları kullanarak kendi saygınlığını otorite kılmanın zaruret olduğu bilincindedir.
Saygınlığını sağlayan iblis, arkasından kendi emir ve arzularını telkin edecek ve daha sonra emre itaat etmeyenlerin cezalarını infaz edecek. Bu suretle kendi hukukunu toplumsal düzlemde işleme koymuş olacak. Bu iblis'in misyonunu oluşturan en son unsur ve nihâî hedeftir. Emir ve arzularını telkin etmede kendine has yöntemleri mevcuttur. Bunu kendi ağzından öğrenelim:
" Beni azdırdığın için yemin ederim ki, senin yolun üzerinde insanlara duracağım, sonra önlerinden, arkalarından, sağ ve sollarından onlara sokulacağım; çoğunu sana şükreder bulamayacaksın."
"Yeryüzünde kötülükleri onlara güzel göstereceğim.Halis kıldığın kulların bir yana onların hepsini saptıracağım."[25] Yalanları ve yanlışları süsleyerek insanlara sunmak. Dikkat ederseniz insanların başına gelen bütün belaların evvelinde süs ve gösteriş mevcuttur.
Çıplak kadınlar gösterişlidir. Ancak ulaşılan netice bugün ortada. Nesil tahribatı, aids virüsü vs. zührevi hastalıklar. Alkol içilirken nefse hoş gelir ve gösterişlidir de. Pembe dünyalara götürür. Ama netice pembe değil kan kırmızıdır. Cinayetler, tecavüzler, trafik kazaları vs. Kumar çok çekici gösterilmiştir. Yakayı kaptıran kolay vazgeçemez. Ama neticede kazanan olmamıştır.Toplum sefalete ve tembelliğe alıştırılmıştır.
Bu yöntemle iblis, insanı evvela kendi vaadine inanır hale getirir. Tutkun hale gelen insana ikinci merhalede kurallarını tanıtır ve itaat etmesini ister. İtaat etmezlerse cezasını infaz eder. İnfaz olayı çeşitli şekillerde kendisini gösterir. Bazen haklardan mahrumiyet, bazen öldürme, bazen işkence, bazen sürgün, bazen dışlama vb.
Bütün bunları düzenleyen iblis mantığının üç şubesi mevcuttur. Ve her bir şubenin örneğini de müstakil olarak tarihten öğreniyoruz. Hem de mutlak doğru, mütevatir haberden. Kur'an'dan!.
İblis'i, yönetimde Fir'avn ve Nemrut temsil eder. Bunlar gerek özel isim olsun gerekse bir sıfat olsun farketmez. Aslolan iblise hizmet amacı ile iktidarda bulunan otoritenin tavrıdır. Ve bu, yeryüzünün yaşanılırlığını imha amacına yönelik fitneyi egemen kılma görevidir.. Veya sadece azınlık bir zümrenin iblisi çıkarlarını korumak amacına yöneliktir.
Ekonomide karun temsil eder. Özellikle insanı, insanî olgulardan uzaklaştıran en önemli faktör paradır. Sahip olma ve servet hırsının iblise hizmet eden en belirgin kişisel vasıf olduğunu karur, misalinde görüyoruz.
Ve Bel'am. İnsanları gerçek anlamda dini idrakten uzaklaştırarak, asıl hedefin dışına doğru bir sapmaya sürükleyen en önemli araç. Toplumu afyon yutmuş sürülere çevirmenin genel merkezi... Dinsel emir komuta merkezi... Her halükarda illa da din diyen insanları dinsel sapmaya sürüklemede iblisi bel'am temsil eder.
Bunlar her ne kadar müstakil karakterler gibi vasıflandırılmışlarsa da aslında iblisi çizgiyi oluşturan bir bütünün müstakil cüzleridir... Bu üç mümessili aynı olguya hizmet mantığı ile değerlendirdiğimizde ortaya korkunç bir şeytan üçgeninin çıktığını görüyoruz.
Adem ve İblisin misyonu üzerinde uzun uzadıya bir tahlil yapma ihtiyacı hissetmedim. Çünkü kitabımızın gelecek bölümlerinde bir tür bu iki misyonun kavgası halinde cereyan eden olayları zaman zaman aktaracağız. Sadece bilinmesi gereken iki karşıt misyonun veya kutbun kafalarda daha belirgin bir şekil alması için kısa bir özet sundum: Buna göre şöyle bir taslak ortaya çıkmış oluyor.
Adem yeryüzünü imar etme uğraşı verirken, iblis tahrib etmeye, âdem Allah adına yönetme uğraşı verirken iblis nefsi adına veya sapık insanlar iblis adına yönetmeye, âdem Allah'ın nüfuzu ve otoritesini yeryüzünde yerleştirme uğraşı verirken, iblis kendi ilahlığını ve otoritesini yerleştirmeye, âdem Allah'ın emrini tebliğ ve hukukunu hakim kılarak yeryüzünde ilahi hükmü infaz görevini yerine getirirken iblis kendi emirlerini infaz uğraşı içerisinde bulunmuştur. Ve bu karşılıklı savaş kıyamete kadar devam edecektir. Bu hususta her iki kutbun kendi misyonuna has silahları vardır. Bu silahlardan nübüvvet ve onun muhtevasını oluşturan kitap ile sünnet ademin; fitne , küfür, şirk, nifak vs. ise iblisin sahip olduğu silahlardır.[26]
Fitneye Karşı Oluşturulmuş İlâhî Kurum: Nübüvvet
İblis'in âdi tuzaklarına karşı koruyucu zırh hüviyetinde olan nübüvvet ve onun muhtevasını oluşturan vahyî hakikatler, insanın ve toplumun teçhiz edilmesi zaruretine binaen Allah'ın insana bir lütfudur.
Doğruların insanlara aktarılması için oluşturulan bu ilâhî kurumda dört temel unsur mevcuttur. Bunların
Birincisi; evveli ve âhiri sonsuz, mutlak hakim olan Allah'ı tanımak. O'nun gerçekliğini bütün vasıflarıyla anlamak. O'nun varlığını birlemek.
İkincisi; O'nun buyruklarına itaat edenleri müjdelemek,
Üçüncüsü; O'nun buyruklarına karşı gelenleri müeyyide, dünyevî ve uhrevî ceza ile korkutarak uyarmak veya tebliğ etmek.
Dördüncüsü ; tebliğ görevini yerine getirirken engelleme yapanlara karşı her türlü yerel, zaman ve bölgenin gerekli kıldığı unsurlarla cihad etmek.
Tevhid mücadelesinde adı geçen İlâhî kurumun sergilediği bütün örneklerde bu dört temel unsur esas alınmıştır.
Adem'den nübüvvetin son halkası Rasûl Muhammed efendimize kadar gelen bütün elçiler aynı tarihi motifi insan ve toplum düşüncesine işleme uğraşı vermişlerdir. Belki bölge farkı, zaman farkı gibi ayrıcalıkların dışında hiçbir farklılık mevcut değildir. İbn Haldun'un geçmiş geleceğe, suyun suya benzediği gibi benzer şeklindeki hakikatin ifadesi asıl örnekliğini hakk ve batıl mücadelesinde özellikle peygamberler döneminde cereyan etmiştir.
Bu sebeple biz tarihin bütününü kuşatan peygamberi çizginin fert ve toplum hayatındaki diriltici dinamizmini, koruyucu özelliğini ve yüceltici ruhunu Kur'an'dan öğrenmeye çalışalım. Bu konu üzerinde geniş bir açıklama yapmayı gerekli görmüyorum. Çünkü konu ile ilgili müstakil eserler zaten mevcut. Ancak meseleyi çok az da olsa ele almamız hem kitabın bütünlüğü içerisinde kendi safımızın belirginleşmesi için bir kolaylık sağlamış olacak ve hem de iblisi çizginin tanınmasına yardımcı olacak.
Önce, peygamber nedir? Peygamberin ilâhî organizasyon içerisindeki yeri nedir?
Bize en doğru haberleri delillerle sunan Kur'an-ı Kerim ,nübüvvet kahramanı peygamberler hakkında gerekli haberleri en güzel ve sade üslupla sunmaktadır.
"Biz peygamberleri ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak göndeririz."[27] En genel anlamda peygamberin tanımı budur. İblis hareketine karşı insanı eğitecek ,şekillendirecek ve koruyacak olan ilâhî öğretiyi hem sözde ve hem de pratik hayatta anlatmak suretiyle sonu hüsranla veya saadetle bitecek yol ayrımını yine vahiy formasyonu ile tahlil ederek, din, yani İslam dini' ni, iblisin dininin karşıtını tesis eden kuruma da nübüvvet diyoruz.
Gerçeği batılın üzerine vurmak, batılı paramparça edip yok etmek, insanları îmânî düşünceye, onun açıklığına, sadeliğine, doğruluğuna, realistliğine döndürmek peygamberliğin yönetmeliği, nübüvvetin tüzüğüdür.
"Allah Rasûlünde şüphesiz sizin için güzel örnekler vardır." ayetinden bugün genelde ibadet ve ahlak boyutu ile istifade edinilmeye çalışılıyor. Halbuki bu örneklik başlıbaşına dinin ta kendisidir. Çünkü Peygamberler, ayetleri hayatlarında pratize eden örnek insanlardır. Yani, şeytanî felsefenin lağvedilmesini gösteren canlı örnektirler. Hem fert planında ve hem de devlet planında oluşturulması gereken tavrın kendisidir peygamber!..
Peygamberlerden hiçbir tanesi farklı misyona sahip değildir. Gönderilenlerin tümü aynı birliği ve aynı ilkelerin etrafında bütünleşmeyi öğütlemek için gönderilmiştir. Aynı inancı yerleştirmek için ve fakat farklı zamanlarda tehlikeler ve felaketlerden haber vererek insanlara sorumluluklarını hatırlatmak için vardırlar. Yeryüzünde fitneyi egemen kılma savaşı veren ve sürekli insanların önüne çıkan iblise karşı, insanları uyanık olmaya çağırmak için gönderilen peygamberler aynı zamanda Allah'ın bir lütfudur da...
Bütün peygamberler misyonları gereği müjdeci ve uyarıcıdırlar. İnsanları bekleyen muhtemel tehlikelere karşı uyanık olmaya çağırırken, diğer taraftan insanların önüne Allah'ın vaadini sererler. Böylece insanın tabiî yapısında bulunan iki itici güç; korku ve ümit, insan için vahiy formasyonu ile donatılırsa, insana dışardan gelebilecek muhtemel şer telkinlerin etkinliği bertaraf edilmiş olur.
İblisî çağrıya karşı güçlü bir zırh hüviyetinde olan peygamber çağrısının ulaştırılmadığı herhangi bir millet olması halinde sorumlu tutulmayacakları hüküm koyucu Allah tarafından açıklanıyor. Böylece bütün toplumlar Allah'ın adaleti gereği mutlaka olumsuz düşünce ve tavırlara karşı korumaya alınmışlardır. Fakat buna rağmen uyarıları dikkate almayıp iblisi çağrıya kulak verenler ise kendileri için hazırlanan acı sona katlanmak zorunda kalacaklardır.
Peygamber çağrısında kendi kişisel menfaati veya arzusu asla bulunmaz. Özellikle insanlarda sapma eğilimi bulunduğu için tapınma ve yönelişin sadece Allah'a olacağı ikazı, altı çizilerek vurgulanmıştır.
Ayrıca peygamberlerin de Allah'ın hukukuna göre sorumluluğu diğer insanların sorumluluğu gibidir. Herhangi bir imtiyaz asla tanınmamıştır. Bu noktaya işaretle Allah (cc):
" Kendilerine elçi gönderilmiş olanlara da soracağız, ve gönderilmiş elçilere de soracağız."[28] şeklindeki ihtarı ile aslında peygamberlerin sorumluluğunun daha ağır olduğunu vurgulamıştır. Hatta bunun çarpıcı bir örneğini, “ Kendisine dini öğrenmek için gelen âmâ bir insana gereken ilgiyi göstermemesinden dolayı sert bir ihtar alan peygamberimiz oluşturur.[29]
Başka bir yönü ile peygamberlik insanlar için öğüt kaynağıdır. Özellikle geçmiş dönemlerle ilgili olayları ve toplumların geçirdikleri felaket, belâ, musibet gibi fitneleri anlatarak insanların ibret almalarını sağlarlar. Bu uyarıcıların gönderilmesi insanların gelecekte Allah'a karşı; niçin bize uyarıcı göndermedin? bahanesi ve itirazına mahal bırakmaz.
Hiçbir peygamber kendisini insan üstü bir sıfatla öne sürmez ve tanıtmaz. Bu, vahyin temel esprisine aykırıdır.[30] Hatta özellikle peygamlerlerin sadece insan olduğu belirtilerek, toplum içerisinde, toplumun sağlıklı ve tevhide dayalı din telakkilerini saptırmak ve küfre (fitne) sebebiyet vermek için peygamberlere tapınma şeklinde tezahür edecek muhtemel sapık hareketi önlemiş olur.
Azapla korkutulmaları ve hesaba çekilmeleri ile ihtar edilmeleri, peygamberlerde olduğu gibi, peygamberlerin dışındaki herhangi bir insanın tapınma derecesinde tazim edilmesini de sarsılmaz ve değişmez ölçülerle geçersiz ve mantıksız kılmıştır.
Bunlar bütün peygamberlerin genel karakterini oluşturmakla beraber, bizim açımızdan ilk planda önemli olan bütün Rasullerin ve Nebilerin insanlara sundukları ortak mesajlar vardır. Bunlar, peygamberliğin asıl misyonunu sembolize ederler. Bunlardan birincisi Kitap, ikincisi Hükümdür. Bu iki unsurdan özellikle birincisi; insanın varlık sebeplerini, yeryüzündeki konumunu, yaratıcı ile arasındaki hukukî bağlantısını; ayrıca kendi tabii misyonundan kendisini tanrı ilan ederek ayrılan düşman iblis mantığını, onun tuzaklarını, tehlikelerini ve hilelerini içerir. Bir nevi ideal insanın misyonunu belirler. Peygamberin kendisi ise bu belirlemede Allah için sadece bir araçtır. Aynı zamanda insanlar için pratik bir ölçü...
Bu şekilde insan başlı başına vahiy olan Allah'ın uyarıları ve onların pratik sunucusu peygamberlerle iblise karşı desteklenmiştir. Artık, insan için hayatı boyunca mücadele edeceği iblis'in ordusuna karşı çok belirgin kurallar, işaretler ve yöntemler belirlenmiştir. Şeytânı misyon , yani fitne, küfür, nifak, fesad ve bozgunculuk tarihi görevi için iblisin kararlılık anlamındaki yemini ile sürekli hız kazanmaktadır.
Bundan sonra insana düşen karşıt kutbu iyi tanımak, onun hilesini açığa çıkarmak ve halkı o hilelere karşı uyarmaktır. Bu sebeple iblis mantığının en etkili tezahür biçimi olan fitneyi tanımlama zorunluluğumuz vardır. O'nun ferdî ve toplumsal boyutunu kavramak O'nu imha etmenin zorunlu şartıdır.[31]
II BÖLÜM
FİTNE NEDİR?
1- Fitne Nedir?
Dil ve lügat yönü İle fitne:
1- Fitne, ibtilâ, yani imtihan ve ihtibardır.
2- Altın ve gümüşün iyisi ile kötüsünü ayırmak için ateşte eritmeye de fitne denir.
3- Fitne, yakmak manasındadır.
4- İbni Arabi'ye göre de fitne, bir şeyden haberdar olmak, mahiyetini anlamaktır.
5- Fitne, mihnetle olur, malın fitnesi olur, evladın fitnesi olur, küfrün fitnesi olur, insan görüşlerinde ihtilaf fitnesi olur.
6- Fitnede zulüm (ölçüsüzlük) manası da vardır.
7- Fitne aynı zamanda bir ceza ve karşılık manasınadır.
8- Kafirleri, küfürleri sebebi ile beğenmek te fitnedir.
9- İnsana bir bela gelmesine de fitne denir. Mesela; malı ve aklı giden bir kimse için "fitneye uğratıldı' denir.
10- Fitne sınamak manasına gelir.[32]
11- Hayret etmek anlamına gelir, [33]
12- Aklı giden adama denir, [34]
Yine el Kamusu'l-Cedidde şu manalar ile yer alıyor: Madeni ateşte eritmek. Bir kimseye görüş ve dininden dönmesi için işkence etmek.Denemek için güç işlere maruz bırakmak. Aklını çelmek gönlünü çalmak, döndürmek, vazgeçirmek. Eritmek üzere ateşe atmak. İmtihan ve deneme. Bir şeye tutkunluk. Fikir karışıklığı. Azap. Sapıklık.
Ehter-i Kebirde: birbiri ardınca şiddete düşmek. Fatin: azdıran anlamlarına gelmektedir.
Ayrıca Sahih-i Buhari'nin {Diyanet İşleri Bask. Yayınlan Sayı:55-2 No'lu Emel Matbaacılık tarafından 1975 tarihi basımlı) ikinci cildinde sahife 468'de şu şekilde aktarılmaktadır,
1- Küfür ve dalâl
2- Rezalet ve rüsvaylık
3- Bela ve azap
4- Kıtal-İç savaş
5- iyilikten kötülüğe dönmek (insan için)
6- Bir şeyi beğenip kalbin ona meyletmesi.[35]
2- Kur'anda Fitne Olgusu
Kur'an'da geçen fitne ile ilgili ayet-i kerimeleri çıkarırken ,ayetlerin indiriliş sırasını takib ettik.Şimdi bu ayet-i kerimeleri ve ne tür mesajlarla yüklü olduklarını açıklamaya çalışalım.
- Aklın Gitmesi Anlamında:
" Sen de göreceksin, onlar da görecekler; Hanginizin fitnelenmiş olduğunu. Şüphesiz Rabb'in, kimlerin kendi yolundan saptığını ve kimlerin yolda olduğunu en iyi bilen O'dur."[36]
Kalem suresi Mekke döneminde indirilmiştir. Risaletin ilk dönemlerinde Hz.Peygambere iğrenç iftiralar atarak O'nu toplum içerisinde alay konusu haline sokma uğraşları müşriklerin sık sık başvurdukları yöntemlerdi. İşte bunlardan bir tanesi de Peygamberin deli olduğu, ya da cinlenmiş olduğu iddialarıdır. Bu iddiaları vahiy yolu ile iptal ederek elçisine destek olan ve onu doğrulayan Allah aynı zamanda müşriklere ibret verici yakın geleceği müjdeliyordu!...
" Sen Rabbinin ni'meti ile cinlenmiş değilsin”[37]
Sen de göreceksin, onlarda görecekler. Hanginizin fitnelenmiş aklından zoru olduğunu..."[38]
Müşrikler Peygamberimizin risaletine inanmamakla birlikte O'nun emin olduğunu, yalan söylemeyen güvenilir bir şahsiyet olduğunu defalarca itiraf etmek zorunda kalmışlardır. Buna rağmen menfaatlerinin ve sömürülerinin tehlikede olduğunu sezinleyen müşrikler, peygamberimizin mecnun aklı giden - cinlenen birisi olduğunu yayarak Kur'an'ın tebliğine engel olmaya çalışmışlardır.
Bugün de Mekke döneminde olduğu gibi nübüvvet kahramanının varisleri olan islam bilginlerini aynı yöntemlerle küçük düşürme gayreti içerisinde olan malum zihniyetleri görmekteyiz.
- Sınama - Deneme Anlamında:
" Biz cehennem görevlilerini meleklerden seçtik, sayılarını da kâfirler için sınav konusu yaptık. Böylece kendilerine kutsal kitap verilenlerin buna inanmalarını ve mü'minlerin îmanlarının pekişmesini istedik, kendilerine kutsal kitap verilenler ile mü'minlerin kuşkudan arınmalarını diledik. Bu arada kalplerinde hastalık olanlar ile kafirlerin; Allah bu örneği ne amaçla veriyor? demelerine zemin hazırladık. İşte Allah böylece dilediklerini saptırır ve dilediklerini doğru yola erdirir. Rabbinin ordularını sadece kendisi bilir. Bu insanlara yönelik bir hatırlatma, bir öğüttür."[39]
Ayet-i Kerime Mekke döneminde indirilmiştir. Özellikle İman ve İmana delâlet eden âyet-i kerimeler Mekkîdir.
Ayetin nüzul sebebi olarak şu rivayetler mevcuttur:
Bera 'dan rivayet edilmiştir. O der ki:" Yahudilerden bir gurup Hz. Peygamber'in ashabından birine, cehennemin bekçilerini sormuştu. O da Hz. Peygamber in huzuruna varıp O'nu durumdan haberdar etti. Bunun üzerine o saat Hz. Peygamber'e bu Ayet-i Kerime indirildi."
" Üzerinde ondokuz muhafız melek vardır." âyet-i kerîmesi indirildiği zaman Ebu Cehil:
Ey Kureyş topluluğu ! Muhammed sizi ateş ile azab edecek olan Allah'ın ordulalarının, ondokuz kişiden ibaret olduklarını iddia ediyor. Oysa sizler sayıca daha çoksunuz. Sizden yüz kişi onlardan bir kişi ile baş edemez mi? dedi. Ebu'l- Eşedd ise :
"Ey Kureyş topluluğu, ondokuz bekçi sizi asla korkutmasın. Çünkü ben sağ omuzum ile onların onuna, sol omuzum ile de dokuzuna karşı sizleri korurum" dedi. Bunun üzerine ,Allah, yukarıdaki 31. Ayet-i Kerime'yi indirdi.[40]
Sayısal bilgi şüphesiz kafirlerin kalplerinde tartışma arzusu uyandırır. Onlar nerede teslim olacaklarını, nerede tartışacaklarını ayırdedemezler. Bu konu tamamen Allah'ın elinde olan bir gayb konusudur. İnsanoğlunun bu konuda az ya da çok hiç bir bilgisi yoktur. Allah'ın verdiği bu bilgiye insandan gelecek tepki sadece inanmak olmalıdır. Kendi alanını aşan bu sayısal bilgi hususunda insanın tartışma açması sadece cehaletini kanıtlar. İnsan yapısı tartışmaya meyillidir. Bu gibi ifadelerle Allah, aynı zamanda sınav sonucunda başarılı olan müminlerin imanını pekiştirmiş oluyor. Şüphe ve tereddütten uzak kat'i bir îman sahibi olmalarını gerçekleştirmek istiyor.
Ayette geçen fitne kelimesi îmânın pekişmesi ve küfrün sabitleşmesini açığa çıkaran bir sınav, deneme niteliği taşıyor. Böylece toplum içerisinde imanda samimi olmayanların ve kafirlerin, bu tür mucizevi örneklerle tartışma çıkarmalarını sağlayarak açığa çıkmalarına sebep oluyor. Zaten gaybî konular imanın tespiti içinden önemli ölçü aracıdırlar.
- Yakarak İşkence Etmek Anlamında:
" İnanmış erkek ve kadınlara işkence edip, sonra yaptıklarına tevbe etmeyenler var ya, şüphesiz onlar için cehennem azabı vardır. Yakıp kavuran azap ta onlaradır."[41] :
Ayet-i kerimede Uhdud Ashabı tarafından mü’minlere yapılan işkence anlatılmaktadır. Hangi dönem ve hangi toplum olursa olsun, haksız yere gördükleri zulüm ve işkencenin adı fitne dir. Aslında müminler bu işkencenin varlığını bildikleri halde sabretmeleri ile bir nevi işkence fitnesini mağlup etmişlerdir. Bu olay sonra gelenlere ve gelecek olanlara sabır ve sebat hususunda verilen en güzel ibrettir.
- Deneme Anlamında:
" Biz onları sınavdan geçirmek için dişi deveyi göndereceğiz. Sabret de gör bakalım, ne yapacaklar ?"[42]
Allah, Semûd oğullarını sınavdan geçirmek için, nasıl adamlar olduklarını ortaya çıkarmak amacı ile onlara dişi bir deve gönderdiğinde netice'nin açığa çıkması kolaylaştırıldı. Ayet-i Kerimenin; Semûd oğullarının Salih'i peygamber olarak benimsemeye yanaşmadıklarından dolayı illa da mucize isteriz demeleri sebebi ile indirilmiş olduğu ihtimali rivayet edilmektedir. Böylece samimi olup olmadıkları teste tabi tutulmuş oldu. Ayrıca suyun kullanımında verdikleri paylaşma sözüne uyup uymayacakları hususunda da denenmiş oldular.
Sınav amaçlı ayet-i kerimelerde genellikle bu tür temalar işlenmiştir. Kafa ve kalptekilerin sözlerle uygunluğunun doğru olup olmadığı ölçülmektedir. Elbette bu noktada fitne hem sınavı ve hem de sınav sonrasını açıklığa kavuşturmaktadır. Nitekim burada da Semûd oğullarının kiraladıkları gaddar birisi tarafından devenin öldürüldüğünü haber alıyoruz.Aslında bu kavmin amacı inanmak ve itaat değildir. Salih Peygamberi aciz durumda bırakarak azgınlıklarına meşru gerekçeler hazırlamak istemişlerdir. Tıpkı günümüzde olduğu gibi. Fakat Allah, adaleti gereği, onların azgınlıklarını fiiliyata dökmeden azabla cezalandırmamıştır.
Asrımız münafık, müşrik ve cahilleri de aynı bahane ve sorgulamalarla güya kominist felsefeyi tebliğ edeceklerini ilan ediyorlar. İnsanlar içerisinde doğal zenginliklerin, acil gıda ürünlerinin eşit! olarak dağıtılacağı sözünü vermektedirler. Ancak hiç şüphe yok ki, Allah, onlara da mühlet vererek onları sınıyor. Samimi olmadıklarına bütün insanlığın şahit olmasını bekliyor. Onları azabla kuşatması elbette Allah için çok kolaydır ve yakındır.
- İmtihan Anlamında:
" Ve sana davacıların haberi geldi mi? O vakit ki, ibadethaneye tırmanıp çıkmışlardı. O vakit ki, Davud'un karşısına girmişlerdi de, onlardan korkuya düşmüştü. Dediler ki; Korkma. Biz iki davacıyız. Birimiz ötekinin hakkına saldırdı. Şimdi sen aramızda hak ile hükmet. Adaletten ayrılıp bize zulmetme, bizi doğru yola çıkar. Muhakkak kî şu benim kardeşimdir. Onun doksan: dokuz dişi koyunu vardır. Benim ise bir dişi koyunum var. Böyle iken onu da bana ver dedi ve tartışmada beni yendi. "
" Davut, dedi ki: Elbette senin bir koyununu kendi koyunlarına katmak istemesiyle sana zulm etmiş oldu. Doğrusu ortaklardan çokları birbirlerinin haklarına tecavüz ederler. Ancak inanıp yararlı iş işleyenler müstesna. Onlar da ne kadar azdır.
Davud kendisini denediğimizi sanmıştı da, Rabbinden mağfiret dileyerek eğilip secdeye kapanmış, tevbe etmiş, Allah'a yönelmişti.[43]
Bu ayet-i kerimelerde kendisine gelen davacılara hak ile hükmetmesi gerektiği vurgulanarak davud 'un bu hususta sınandığı ifade ediliyor. Öyle ki; davud (as), davacılardan sadece bir tanesini dinlemiş fakat diğerini dinlemeden aralarında hüküm vermişti. Hal böyle iken davacıların aniden kaybolması neticesinde kendisinin imtihana tabi tutulduğunu anlamıştı. Çünkü hiç tanımadığı iki kişinin gelip hemen kaybolması davud'u düşündürmüştü. Davacılardan ikincisinin sözlerini dinlemeden hüküm verdiği için hatasını anlamış olacak ki, hemen Rabbinden af dileyerek secdeye kapanmıştır.
Bu âyet-i Kerîme , Peygamberlerin de diğer insanlar gibi imtihana tabi tutulduklarının en açık delilidir. Gerçi Peygamberimizi ikaz ve ihtar eden başka pek çok ayet de mevcuttur.
Yine Davud'a Süleyman'ı oğul olarak hediye eden Allah, Süleyman'ı da sınavdan geçirmiştir. Olayı aktaran ayetler şöyle:
"Andolsun, Süleyman'ı denedik. Tahtının üstüne bir ceset gibi bıraktık, sonra o, yine eski haline döndü. İçtenlikle şöyle dedi: Rabbim, beni bağışla. Bana benden sonra hiç kimsenin ulaşamıyacağı bir hükümranlık ver. Sen şüphesiz daima bağışta bulunansın"[44]
Ayet ile ilgili pek çok değişik tefsirler mevcuttur. Ancak biz sadece Süleyman'ı otorite ve yönetiminde denediğini, bunun için O'nu ölmüş gibi hakir düşüren hastalıkla ibtilâ ettiğini aktarmakla yetiniyoruz.
- Saptırmak - Yoldan Çıkarmak - Tuzak Anlamında:
" Ey adem oğulları, ana ve babanızı onların çirkin yerlerini göstermek için onların örtülerini çekip atarak cennetten çıkardığı gibi sizi de şeytan bir fitne'ye düşürmesin. Sizin şeytanı ve adamlarını göremiyeceğiniz yerlerden onlar sizi görürler. Biz şeytanları inanmayanlara dost yaptık..."[45]
Bu ayetler, Adem'in kıssasından Adem oğullarına alınması gereken ibreti ve dersi öğütlemektedir. Şeytanın ve şeytana tabi olan dinsizlerin ne kadar kötü hareketlerde, iddialarda bulunduklarını teşhir etmektedir.
Bu çağrı, Allah'ın evini çıplak tavaf etmeleri hikayesi ve atalarının yapageldikleri şeylerin Allah'ın emri ve hükmü olduğunu ileri sürmeleri konusundaki cahiliye geleneklerine ilişkin bir uyarıdır.
Birinci çağrı: Ademoğullarına anne- babalarına yaşadığı sahneyi ve ayıp yerlerini örten iç elbise ile insanı güzelleştiren dış elbiseyi göndermedeki yüce Allah'ın nimetini hatırlatma amacına yöneliktir.
İkinci çağrı ise; genelde tüm insanlara ilk günlerinde İslamın karşılaştığı müşriklere yönelik şeytana teslim olmamalarına ilişkin bir sakındırma mahiyetindedir. Hayatları için seçtikleri sistem, yasa ve gelenekler noktasında ona uyup fîtne'ye kapılmamaları için bir uyandır. Nitekim şeytan daha evvel anne-babalarının cennetten çıkarılmalarına sebep olmuş, avret yerlerini göstermek için elbiselerini çıkarıp çıplak bırakmıştı. Dolayısıyla eski ve yeni cahiliye toplumlarının karakteristik özelliği olan çıplaklık ve açık-saçıklık, şeytanın saptırması sonucu işlenen eylemlerden biridir.
Bu, insanla düşmanı arasında süren savaşın bir cephesidir. O halde Ademoğulları kendilerini tuzağa düşürmek için düşmanlarına fırsat vermemelidirler.
Yüce Allah, sakındırmayı artırmak, korunmak duygusunu ön planda tutmak için onlara, şeytan ve yardımcılarının kendilerinin göremiyeceği yerlerden onları görebildiklerini haber vermektedir. O . halde şeytan, gizli yöntemleri ile onları tuzağa düşürme açısından sofi derece güçlüdür. Dolayısı ile kendilerini saptırmaması için çok daha fazla ihtiyatlı olmaya, fazlası ile uyanık bulunmaya ve sürekli hazırlıklı olmaya ihtiyaçları vardır.
Şeytanı inanmayanlara dost yapması, gizli düşmanlıkta bulunan tehlikeli dost anlamındadır. Bir nevi dost görünüp felakete sürükleyen gizli ajan niteliği taşıyor. Bu durumda tehlikeli dost, kişiyi boyunduruğu altına alarak istediği yöne sürekleme firsatını yakalamış olacaktır.
- İmtihan Anlamında:
Ziynetten böğürme gibi ses çıkaran buzağı heykeli yaparak ona kavminin tapındığını gören Musa, öfke ile onlara gelmişti. Kendisinden öfke geçtikten sonra nüshasında Rabblerinden korkanlar için bir hidayet ve bir rahmet olduğu yazılı bulunan levhaları aldı. Burada buzağıya tapanlardaki samimi tevbeleri sayesinde mağfiret olunacakları müjdesi vardır. Ancak yine de imtihana tabi tutulmalarına engel değildir.
“Musa belirlediğimiz buluşma için soydaşlarından yetmiş kişi seçti. Bunlar bir sarsıntıya tutulunca Musa dedi ki; " Ey Rabbim, eğer dileseydin onları da beni de daha önce yok ederdin. Aramızdaki beyinsizlerin yaptıklarından dolayı bizi yokeder misin? Bu senin sınavından başka bir şey değildir. Bu sınav aracılığı ile dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletirsin. Sen bizim dostumuzsun. O halde bizi bağışla, bize merhamet et, sen bağışlayıcıların en hayırlısısın.."[46]
Daha önceki ve sonraki ayetlerden çıkarılacak ortak nokta şudur. Musa , kavminden bir müddet ayrıldıktan sonra geriye dönünce onları altından buzağıya tapınırken gördü. Bu durum Musa'yı öfkelendirdi. Fakat samimi tevbelerin Allah tarafından kabul edileceği müjdesi ile Musa'nın öfkesi dindi. Bu defa Musa Allah ile buluşmak için yetmiş seçkin insan belirledi. Fakat bu insanlar inanmak için illa da Allah'ı göstermesini isteyince onları bir sarsıntı, titreme tuttu. İşin tuhaf tarafı onların bu istekleri tevbe ve istiğfar anında iken gerçekleşmişti. İşte bu sebeple Allah hem Musa'yı ve hem de onun kavminin seçkinlerini böyle sınava tabi tutarak onların gerçek yüzünü açığa çıkarmıştı.
Sınavın farkında olmak insanı bilinçle donatır. Sınav sahibine bağlılığı ve güveni artırır. Musa da olayın gerçekliğini kavradığı için büyük bir teslimiyet örneği göstererek Allah'ın dostluğuna sığınmış ve onun iradesine, dilemesine boyun eğmiştir. Bu boyun eğme olayı o kadar içten ve samimi duygularla olmuştur ki hemen mağfiret dilemiştir.
Ayetlerden anlaşıldığı gibi sınav insanın kalbinde olanı güçlendirerek açığa çıkarır. Hayırda da böyledir, şerde de... Yani mü'minin imanını, münafığın küfrünü güçlendirmiş halde açığa çıkarır. Her iki tarafa da sahip olduğu misyonun gerçek kimliğini kazandırır. Bir tür belirsizlikten arındırır.
- İmtihan Anlamında:
Yüce Allah, cin ve insan topluluğundan gerçeğe sırt çevirenleri kasdederek
" Eğer onlar doğru yola girselerdi kendilerine gürül gürül su sunardık. Böylece onları sınavdan geçirirdik. Kim Rabbini anmaktan yüz çevirirse, o, artan bir azaba çarptırılır."[47]
Bu ayet-i kerimelerin insan ve cin topluluklarına verdiği mesajı üç şıkta toplayabiliriz. Şimdi bunları özetlemeye çalışalım.
a- Milletlerin ve toplumların, Allah'a vardıran tek yol izlemeleri ile toplum refahı ve bu refahı sağlayan imkanlar arasında sıkı bir bağ vardır. Hangi tür devir olursa olsun suyun en önemli rolü üstlendiği de ayrı bir işarettir. Aklınıza şöyle bir soru gelebilir. Şirk toplumları niçin bugün daha müreffeh ve zengin? Bu sadece parasal varlıktır. Saadete ulaştığını hiç bir aklı selim batılı iddia edemez. Maddeye sahip olmak aynı zamanda insanların - hangi inanca sahip olursa olsun- çalışmaları oranında elde ettikleri kazançtır. Ancak Maddeyi huzur ve güven vesilesi kılacak olan unsur ise Allah'a bağlılıktır. Ömür boyu aynı dairede çalışan iki insanın birbirine güvenemediği bir toplumun hayatını endişeden başkası kuşatmaz. Fakat müslüman da gerekli çalışmayı yapmadan mâlî zenginliğe ulaşamaz.
b- Ayetlerin sunduğu mesajlardan en önemlisi ise maddesel bolluğun sınav sebebi olarak verilmesidir. Gerçekten de insan için en zor sınav, maddesel refah ve yüksek hayat standardının oluşturduğu rehavet ve gevşeklik anındaki sınavdır. Konu üzerinde ilerde yine duracağımız için burada bu kadarı ile yetiniyoruz.
c- Bu ayetlerin dile getirdiği üçüncü çarpıcı gerçek şudur. Servet ve refahı sebebi ile Allah'tan yüz çevirmenin karşılığı Allah'ın azabıdır. Nimete nankörlük. Nimet sahibine yüz çevirme ve yokluk dönemlerini görmezlikten gelmenin, yani, nankörlerin karşılaşacağı son. Şiddeti gittikçe artan sıkıntı ve azab... Bolluğun ölçüsüne göre nankörlüğe karşı o ölçüde sıkıntı ve azab..[48]
İnsanların kendi aralarında en çok nefreti ve kızgınlığı davet eden kişilik bozukluklarından bir tanesinde iyilik ve güzel muameleye karşı çirkince, umursamaz bir vaziyete bürünüp âdice karşılık vermekdir. Ayetteki ifade ile Allah, aynı zamanda bu tür eylemin çirkinliğine altını çizerek işaret ediyor. Düşünce tutarlılıklarını, inanç sistemlerini ve sadakatte içtenliği ya da samimiyeti ölçmenin en doğru ve en kesin şekli imtihandır. Bu ciddi imtihan, kalp yapılanmalarına netlik kazandırır.
- İmtihan Anlamında:
" Senden önce gönderdiğimiz bütün elçiler de yemek yerler, çarşılarda gezerlerdi. Biz sizi birbiriniz için bir sınama vasıtası yaptık.
Sizin bir kısmınızı, diğer bir kısmınızla denemekteyiz. Zenginleri fakirlere karşı davranışları ile, halkı kendilerine gönderilen peygamberlerine karşı tutumları ile, mevki sahiplerini halka, güçsüzlere karşı muameleleri ile deniyoruz ki bakalım sabrediyor musunuz? Rabb'in her şeyi görendir"[49]
Furkan Sûresinin yedi ve sekizinci ayet-i kerimelerinde inkarcıların bahanelerinden bahsediliyor. İnkarcılar müminlere:
" Bizim gibi yiyen, içen ve çarşılarda gezen bir insana mı inanıyorsunuz? Halbuki Peygamber bizden ve sizden daha üstün meziyetlere ve lütuflara sahip olması gerekmez mi ? " gibi ve benzeri ifadelerle seslenerek alay ediyorlardı. Dolayısı ile Allah , on birinci âyetten sonra inkarcıların sonunu onlara ve peygambere müjdeliyor. Artık müşrikler iftiraların, yalanlamaların, alayların, peygamberimizin insan kökenli oluşuna, herkes gibi yiyip içip,çarşıda pazarda dolaşmasına yönelik itirazların sonunu görmüşler.Peygamberimize de diğer peygamberlerden farklı olmadığını, hepsinin aynı yollardan geçtiklerini hatırlatıyor. Bu noktada halkı bir sınavdan geçirirken Hz.Peygamber de karşılaşacağı sıkıntılarla sınavdan geçirilmiş oluyor. Hiç şüphe yok ki bu sınav çok yönlü bir sınavdır. Çünkü, ancak sabır suretiyle, yani, gelişen olumsuz olaylar karşısında gösterilen metanet suretiyle sınav kazanılmış olacaktı.
- Sıkıntılarla İmtihan Anlamında:
Hani izini bulmaya çalışan kızkardeşin Firavun ailesine : "Size bu çocuğa bakacak bir kadın bulayım mı?" dedi. Böylece annenin yüzü gülsün, üzüntüden kurtulsun diye seni ona geri verdik.
“Bir de hani sen bir adam öldürmüştün de seni bu olayın tasasından kurtarmıştık. Seni daha bir çok musibetle sınavdan geçirdik. Böylece medyen halkı arasında yıllarca kaldın. Sonra ey Musa, belirlediğimiz vakit üzerine buraya geldin."[50]
Risalete aday olarak seçilen musa daha doğduğu andan itibaren hem doğal şartlar ve hemde toplumsal şartlar içerisinde eğitime tabi tutulmaya başlamıştı. Öyle ki beşikte iken Allah'tan aldığı vahiy ile annesi tarafından nehre bırakılmış, firavun sarayında büyümüş ve risalet ile görevlendirilene kadar pek çok sıkıntı ile karşılaşmıştı. Bu olaylar aslında ilerde alacağı görev için bir hazırlık niteliği taşıyordu. Bu olaylardan bir tanesi de, kavga eden iki kişiden soydaşı olana yardım etmek amacı ile kıptî'ye, yani, Mısırdaki yerlilerden birisine vurması idi. Amacı öldürmek değildi, ama bu darbe ile kıpti ölünce genç Musa'nın içini hem korku ve hem de pişmanlık kapladı. Böylece, ömrünün çocukluk ve gençlik bölümünü geçirdiği firavun'un lüks saraylarından kısas korkusu ile uzaklaşarak yıllarca çobanlık yapmak zorunda kaldı. Bu tür belalarla uzun müddet testten geçirilerek yetiştirildi. Nitekim Musa bu sınavları başarı ile tamamladıktan sonra Rabbinin imtihandaki nihai amacını açıkladığını okuyoruz.
" Şimdi seni sırf kendime ayırdım"[51] Yani, vereceğim Peygamberlik görevini üstleneceksin...
Allah bize Musa'nın kavmini geçirdiği sınavdan da haber veriyor. Bu sınavlar karekteri bozulmuş bir toplumu terbiye etmek için zorunluluktur. Zira, yükümlülük üstlenebilmek, zorluklara katlanabilmek, anlaşmaya bağlı kalabilmek ve her şeye rağmen sözünde durmak gibi özellikleri yeniden kazanabilmek o kadar kolay değildir. Nitekim Hz. Musa, zillet ve kölelikten kurtarıp asil bir hayat kazandırdığı soydaşlarından eski inançlarına dönmiyeceklerine dair söz alıp onları Hz. Harun'a bırakmıştı. Fakat Hz. Musa'nın Tur dağına çıkıp geriye dönüşü kırk gün gibi kısa bir zaman olmasına rağmen geri dönüşünde kavmini cahiliye halleri üzerinde buldu. Onlar sınavı kaybetmişlerdi. Bu durumu Allah (cc) şöyle ifade ediyor:
"Allah dedi ki; "Biz senin arkandan soydaşlarını sınavdan geçirdik ve samiri onları saptırdı."[52] Samimiyet gerekiyordu, çünkü İsrailoğullarının talip oldukları görev İlahi ilkelerden oluşuyordu. Basit ve basmakalıp kişiliklerle bu görev üstlenilemezdi. Sağlam mizaç sağlam karakter gerekirdi. Bu olaylar bugünkü müslümanlar için de büyük bir ibret ve ders niteliği taşımaktadır.
Harun, İsrail oğullarının altın buzağı ile sınavdan geçirildiğini anlamış ve İsrail oğullarını özellikle sınavın gerçekliğine karşı uyarmış tı. Yüce Allah şöyle aktarıyor:
" Üstelik Harun daha önce onlara:" Ey soydaşlarım, bu altın heykel aracılığı ile siz sınav geçiriyorsunuz. Aslında sizin Rabbiniz rahmeti bol olan Allah'tır. Bana uyunuz ve dediğini yapınız." demişti."[53] Bu uyarıya rağmen İsrailoğulları Sameria'lı samiri lakabıyla tanınan birisinin süs eşyaları ile yaptığı buzağıyı ilah edindiler. Üstelik Musa ve onun Allah'ının biribirlerinden habersiz olduğunu düşünerek..Bu düşünceler ve eğilimler eski iğrençliklerinin yeniden açığa çıkması demekti. İşte sınav'ın insanlara kazandırdığı netlik budur.
Dünya ve dünya'ya çekicilik kazandıran mal ve mal sevgisi dile getirilerek, peygamberler dahi ikaz edilmiştir. Bu ikaz aslında peygamberlerin şahsında bütün insanlığadır. İlgili ayetlerden birinde şu ifade yer alıyor:
" Sınavdan geçirmek amacı ile bazı kafirlere verdiğimiz dünya hayatına ilişkin çekici ni'metlere sakın göz dikme. Rabb'inin katındaki rızık daha değerli ve daha süreklidir."[54]
Burada geçen sınav tabirinden anlaşılan odur ki; insanların erdem sahibi olmalarına ve yüce ahlaka ulaşmalarına bir işaret vardır. Şöyle ki; insanda bulunmayan cazip şeyleri insan elde etmek ister. Fakat insanın elde etme arzusu asla son bulmaz. Bu sebeple kendi zaafının farkında olan insanın, sahip olamadığı mal ve eşyaya ihtirasla bakması mümkün değildir. Bu zaafı çok iyi yorumlayan Allah'ın ihtarına kulak verip, eşyayı ihtiras -tevazu çizgisinde değerlendirebilme yeteneğini kazanan insanlar için iki önemli ni'met vardır. Birincisi; doyumluluk. Bu, insanın psikolojik huzurunu temin eden en önemli olgudur. Diğeri ise; Ahirete yönelik ebedi saadettir. Birincisinde, insanlar arasında meydana gelen günlük sosyal ilişkilerin ahlaki boyutunu görmekteyiz. İkincisinde ise, erdem sahibi insanların dünyayı aşan yüce hedeflerini...
Fahreddin Razi'nin açıklamasına göre bu ayetin indiriliş sebebi şudur: Ebu Rafı, Allah Rasülü'ne misafir geldiğinde yemeğe ihtiyaç hissetmiş. Bunun üzerine Allah Rasülü, Ebu Rafiyi bir yahudiye göndererek ilerde ödenmek üzere bir miktar un ister. Fakat yahudi rehine olmayınca un vermez. Ebu Rafı durumu gelip Allah Rasülü'ne anlatır. Peygamberimiz üzülerek zırh gömleğini rehin olarak göndermesi üzerine bu Ayet nazil olur.
Bu olayın ayet için indiriliş sebebi olduğu ittifakla kabul edilmemiş olsa bile alınacak ibret için oldukça önemlidir. İnananların sokakta yürürken karşılaştıkları konforlu arabaları, lüks villaları ve benzeri eşyayı ihtirasla, özlemle izleyerek kendilerinden geçmelerinin gelecekteki durumları için hiçte iç açıcı bir durum olmadığını gösterir.
Eşya her ne kadar ilk planda nimet olarak görünse de aslında çok zor bir imtihan aracıdır. Olayı bu yönü ile değerlendirmek gerekir. İnsanın izzetini ve haysiyetini imha eden şey genellikle mal ve paradır. İşte bu noktada insana izzet kazandıran varlık elbette az da görünse, ihtirasın egemen , olduğu varlıktan daha değerlidir.
Salih' in kavmi, Hz. Salih ve ona inananların kendilerine bir huzursuzluk getirdiklerini düşünüyorlardı. Semud oğullarının, Allah'tan af dileyip yalvarmaları gerekirken, imansızlıklarından dolayı gökten taş yağmasını ve azab gönderilmesini istiyorlardı. Güya böylece Salih'in peygamber, olmadığını ortaya çıkaracaklardı. Salih'i töhmet altında tutuyorlardı. Ayette Allah, olayı şöyle anlatıyor: "
Semudoğulları salih'e hitaben: " Sen ve yanındakiler bize uğursuzluk getirdiniz " dediler. Salih, dedi ki;" sizin kısmetiniz Allah katında belirlenmiştir. Aslında siz toplum olarak sınavdan geçiriliyorsunuz."[55]
Semud oğulları gaybın anahtarlarının Allah'ın elinde olduğuna inanmadıkları için bazı olayları uğurlu veya uğursuz olarak nitelendirerek hayatlarına yön vermekte idiler. Bunlar, günümüzde de varlığını sürdüren hurafe kalıntılarıdır.
Benzeri sınavlar risaletin son halkası peygamberimizin yaşadığı dönemde de gerçekleştirilmiştir. Bu sınavlar somut bir tarih ve toplum ismi ile zikredilmiş olsa bile aslında bütün zamanları ve toplumları kuşatan niteliğe sahiptir. Çünkü Adem'den kıyamete kadar yaşayan bütün insanlarda ortak bir karakter ve mizaç vardır. Bu, iki şekilde tezahür eder. İman ve küfür. Birincisinde teslimiyet, istikamet, iyi ahlak, emanet gibi türevler, ikincisinde inkar, inat, bozgunculuk gibi, türevler. Bu karekter farklılıklarını Mekke toplumunda da görmekteyiz. Ayette şöyle anlatılıyor:
" Ey Muhammed, hani sana " Rabbin insanları mekkeli müşrikleri kuşatma altına aldı" dedik. O gece sana gösterdiğimiz görüntüleri ve Kur'an'da adı geçen lanetlenmiş ağacı da sırf insanlara bir sınav konusu olsun diye ortaya koyduk.Onları korkutuyoruz, ama onları korkutmalarımız azgınlıklarını artırmaktan başka bir işe yaramıyor"[56]
Bu ayetin indiriliş sebebini İbn Abbas'tan gelen rivayetten aktaralım: O der ki: "Allah zakkum ağacını zikrettiği zaman onunla müşrikleri korkutmuştu. O zaman Ebu Cehl
Muhammed'in sizi korkuttuğu bu zakkumun ne olduğunu biliyor musunuz? diye sordu. Kureyşliler:
Hayır bilmiyoruz, dediler. Ebu Cehl:
O hurma ve kaymaktır, Andolsun ki, hurma ve kaymak bulursak, zakkumlanacağız, dedi.
Bunun üzerine Duhan suresi 43 ve 44. ayetleri ile yukarıda zikredilen ayet-i Kerime indirildi.
Mîrâc olayında Peygamberimize gösterilen zakkum ağacı - ki cehennem meyvesidir - ve müjdelenen zafer mekke toplumuna anlatılınca onlar hemen alaya başlamışlardı. Halbuki bu olayla o toplumun inanç gerçekliği sınavdan geçiriliyordu. Nitekim ayetin sonunda da belirtildiği gibi bu korkutma yolu ile imtihan onların bir çoğunun küfrünü artırmıştı.
Burada vurgulamak zorunda olduğumuz bir husus var. İmanın, ve teslimiyetin sıhhatini belirleyecek en önemli ölçü, gaybın bilgisine olan tavırdır. İnsan gördüğü ve işittiği, dokunduğu ve duyumsadığı her hangi bir şeye inanabilir.Bunda yücelik aranmaz. Teslimiyette ölçü;bilmediği, görmediği ve dokunamadığı fizik ötesi gerçeklere inanmaya yapılan çağrıya gösterilen tepkide açığa çıkar. Nitekim bütün dönemler boyunca ve bütün toplumlarda imanda ciddiyet bu yolla ölçülmüştür.
Küfrün aleniliği de bu yolla güç bulmaya çalışır. İnsan idrakinden uzakta olan meseleler ön planda tutularak küfür için sağlam ölçüler ! .elde etmeye çalışılır. Özetlersek; gaybın haberleri, iman ve küfrün ayıracıdır. .
Saptırma - Eğriltme Fesada Sürükleme Anlamında:
“Az daha onlar, seni, sana vahyettiğimizden ayırarak ondan başkasını bize iftira etmen için fitne'ye düşüreceklerdi. İşte o zaman seni dost edinirlerdi"[57]
Bu ayetin Sakıf oğulları hakkında indiği rivayet edilir. Onlar müslüman olmak için Hz. Peygamberden bazı tavizler istediler. Bize Arap'lara karşı övüneceğimiz özellikler tanı, namazda eğilmeyelim. Biz, başkaları üzerindeki faiz alacaklarımızı alalım, başkalarının bizdeki faizlerini kaldır. Putumuz Lat'ı terketmemiz için bize bir yıl süre tanı. Bizim vadimizi de Mekke gibi saygıdeğer yap. Eğer Araplar:' neden böyle yaptın' derlerse, 'Allah öyle emretti' dersin. demişler. Başka. rivayetlere göre de ayet, Kureyş hakkında inmiştir. Onlar;
"sen gelip bizim tanrılarımıza el sürmedikçe seni, Hacer-i esvedi selamlamaya bırakmıyacağız" demişlerdi.
Hasılı, ;bu ayetin dinde bazı tavizler isteyen müşrikler hakkında indiği rivayet edilir. Demek ki kafirler müslüman olmak için Hz. Peygamber'den bazı tavizler istemişlerdi. Peygamber de onları İslama çekebilmek için bu isteklerine kalben biraz meyletmişti. Bu ayet onu taviz vermekten men etti. Çünkü gerçekte taviz olmaz. Hak eğriltilemez. Tevhid inancından asla dönülemez.
Aynı düşünceler, aynı tehlikeli saptırma mantığı bugün de değişik boyutlarda mevcut. Müslüman olmak ama sosyal demokratlıktan da vaz geçmemek. Müslüman olmak, Allah'ı ve Kur'anı kutsamak ama laisizmi de kutsamak ve tartışma dışı bırakmak. Dini benimsemek fakat demokrasi tellallığı şartı ile...
Bu tür fitne bindirmelerinin kişi ve toplum üzerinde büyük bir tesir meydana getireceğim bildiği için Allah, Peygamberimizi özel korumasına aldığını ifade ediyor:
" Eğer biz seni sağlamlaştırmamış olsaydık, onlara bir parça yanaşacaktın. O takdirde sana hayatın da ölümün de kat kat azabını taddırırdık. Sonra bize karşı bir yardımcı da bulamazdın.[58]
-Kötülük Yapmak Anlamında:
Firavun'un büyülerine karşı Hz. Musa'nın, Allah'ın izniyle gösterdiği mucize kafirlerin çabasını boşa çıkarmıştı, fakat Firavun ve onun yandaşlarının baskı ve zulmünden korkup çekinen halkın bir çoğu yine inanmamıştı. Ayet-i Kerime şöyle işaret ediyor :
" Firavun ve adamlarının, kendilerine kötülük yapmasından korktukları için kavminin içinde Musa'ya, yalnız genç bir kuşaktan başkası inanmadı. Çünkü firavun, yeryüzünde çok ululanan ve çok aşırı gidenlerden idi."[59]
Ayet-i Kerimede fitne; batıla sürüklemek için insanların ölümle ya da diğer şekillerde taklit edilmek suretiyle korkutulmaları şeklinde vurgulanıyor. Bir nevi insanın özgürce seçimini bastırmak anlamı yüklenmiş. Bugünkü ideolojilerin yaptığı da bundan farklı birşey değil.
- Sınav Anlamında:
" Dediler ki : Allah'a dayandık, Rabbimiz bizi o zalim kavme sınav yapma" onları bize musallat etmek suretiyle deneme [60]
Hz. Musa'nın kavmini hidayete çağırması ile, insanların; Firavun ve zorba yandaşları tarafından görecekleri tepki ve baskıyı derhal hatırlamaları gayet doğal. Çünkü çocuklukları ve gençlikleri, daha önce yaşanmış örnekler göstermiştir ki, Firavun'a karşı gelmenin cezası ölüm ya da işkencedir. Bu düşünce, toplumun öz kültürü, toplumsal yaşamın örfü olmuştur. Şimdi bunun zıddı olan bir çağrıya kulak vermek ne gibi bir durum meydana getirecektir? İşte insanlar için en zor sınavlardan birisi de budur. Bu örnek her dönemde yaşanmıştır ve yaşanmaktadır.
- Çaresizlik - Acizlik - Teslimiyet:
“ Sonra onların : Rabbimiz Allah'a andolsun ki, biz ortak koşanlar değildik, demelerinden başka çareleri kalmadığı gün"[61]
Her ne kadar mahşer gününün kudretli görünüşü karşısında insanlar çaresizlik içerisinde bocalayıp bazı gerçekleri farkedecek olsalar da, aynı insanlar henüz dünya hayatında iken de çaresiz kaldıklarında bazı gerçekleri farkedeceklerdir. Bu fıtratın tabii seyridir.
-Deneme:
" Böylece biz onların kimini kimi ile denedik ki: "Allah, aramızdan şunlara mı lutfu layık gördü? " desinler. Allah, şükredenleri daha iyi bilmez mi? "[62]
- Deneme:
62. Ayet-i Kerimede zakkum ağacından bahsedilince alaylı hayret ifadelerde bulundular; Odun yakan ateşte ağaç mı olur. ? diye söylenmişlerdi. Bu bakımdan bu söz onlar için bir imtihan oldu. Bu sözden kasdedilen manayı anlamadıklarından dolayı iyice küfre girdiler. Düşünmediler ki; Allah dilerse Cehennemin yakmayacağı bir ağaç yaratır. Bu ağacın kendi vücudlarına işaret olması da muhtemeldir. Bu sebepten dolayıdır ki Ayet-i Kerimede ifade şöyle yer alıyor: Biz onu zalimler için bir fitne sınav yaptık [63] . Bu ; gerçek iman ölçüsünü belirlemede kullanılan zor bir sınavdır. Zira basit sınavlar imanı netleştirmede yeterli değildir.
- Azgınlık - Azmak (fatin):
" Sizler ve taptığınız şeyler, cehenneme girecek kimseden başkasını Allah'a karşı azdırıcı değilsiniz."[64]
Küfür veya küfre delalet eden ve küfür misyonu içerisinde bulunan düşünce ya da tavırların fitne nin türevlerinden olduğunu görüyoruz. Ayrıca insanları batıla çağırmak başlı başına bir vasıf, hem de çok kötü bir vasıf kazandırıyor. Fatin; fitneye çağıran, bozgunculuğa davet eden. Allah'ın ayetlerini yalanlayıp insanları, bu yalanlara inanmalarına çalışan demektir.
- İmtihan - Deneme:
" İnsana bir zarar dokunduğu zaman bize dua eder. Sonra, ona bizden bir ni'met verdiğimiz vakit: Bu benim bilgim sayesinde bana verildi, der. Hayır, o bir imtihandır, fakat çokları bilmiyorlar."[65]
- Deneme:
" Andolsun, onlardan önce firavn toplumunu da sınadık. Onlara değerli bir elçi geldi : " Ey Allah'ın kulları bana gelin, doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Allah'a karşı üstün gelmeye kalkışmayın, doğrusu ben size apaçık bir delil getirdim."[66]
-Yakmak - Azap Anlamında:
Allah Rasülüne iftira edip, O'na şair, büyücü kahin olduğunu söyleyerek alaylı bir şekilde : Ceza günü ne zaman? diye soranlara Allah'ın korkunç ihtarı gelir:
" O gün onlar ateş üzerinde yakılacaklardır. Kendilerine ; fitnenizin, fesadınızın cezasını tadın! Acele isteyip durduğunuz şey budur işte!... denilecek"[67]
Aslında fitne: kötülerin, inkar ve alay edenlerin elleri ile hazırladıkları kendi ateşleridir. Maden cevherini cürufundan ayıran ateş gibi... Alay etmek de inkar etmek gibi yakıcı bir fitnedir.
- İşkenceye Uğramak Anlamında:
" Sonra Rabbin, türlü işkencelere uğratıldıktan sonra hicret eden, sonra Allah uğrunda savaşan ve sabreden kimselerledir. Rabbin şüphesiz bundan sonra da bağışlar ve merhamet eder "[68]
Kureyş'in, Ammar , babası Yasir ve Annesi Sümeyye'ye yaptığı işkence ve ölüm sahnelerini dile getirerek günümüze ışık tutuyor.
- Deneme:
" Bilmem, belki de o azabın ertelenmesi sizi denemek ve bir süreye kadar yaşatmak içindir.'[69]
Genelde kafirlere ve zalimlere karşı sergilenen bu tavır, azabı hak edecek belge ve delillerin sabit olup çoğalması içindir. İnsanlar bunun farkına varabilseler, yani denendiklerini anlayabilseler elbette hiç bir ipucu bırakmak istemezler. İman ederler, zulümlerinden vazgeçerler ve salih amel peşinde olurlardı...
- Deneme - İmtihan:
" İnsanlar yalnız ; inandık, demekle hiç sınanmadan bırakılacaklarını mı sandılar? Andolsun ki biz onlardan öncekilerini sınadık. Elbette Allah sınayıp doğruları bilecek, yalancıları da bilecektir" [70]
- Azap Anlamında:
" İnsanlardan ; Allah'a inandık diyenler vardır; ama Allah uğrunda bir ezaya uğratılınca, insanların azabını Allah'ın azabı gibi tutarlar. Rabbinizden bir yardım gelecek olursa; andolsun ki, doğrusu biz sizinle beraberdik derler. Allah herkesin kalbinde olanı en iyi bilen değil midir?"[71]
-Deneme:
" Şeytanların, Süleyman'ın hükümdarlığı hakkında söylediklerine uydular. Oysa Süleyman kafir değildi, ama insanlara sihri öğreten şeytanlar kâfir olmuşlardı. Babil'de melek denilen Harut ve Marufa birşey indirilmemişti. Bu ikisi Biz sadece imtihan ediyoruz, sakın inkar etme demedikçe kimseye birşey öğretmezlerdi. Halbuki bu ikisinden, koca ile karısının arasını ayıracak şeyler öğreniyorlardı. Oysa Allah'ın izni olmadıkça onlar kimseye zarar veremezlerdi. Kendilerine zarar verecek, faydalı olmayacak şeyleri öğreniyorlardı. And olsun ki, onu satın alanın Ahiretten bir nasibi olmadığını biliyorlardı. Kendilerini karşılığında sattıkları şeyin ne kötü olduğunu keşke bilselerdi!.[72]
Ayette iki büyük gerçek vurgulanmıştır. Birincisi şeytan'ların artık sadece İblis olarak değil, tamamen insan modelli bir varlık şeklinde faaliyet gösterdiği belirtilmiştir. İblis bir sembol olarak telakki edilir. Kötülüklerin, hilelerin, tuzakların, hainliğin sembolü. Şeytan ise daha genel ve kötülük merkezi olan bütün odakların -ki bu bir fert, bir kurum, müessese veya devlet olabilir- unvanıdır. Bu nedenle Süleyman'ın halkına Süleyman'ın sihirbaz olduğunu ilan edenler de şeytan ruhlu insanlar ve onları azdıran cinler idi. Hüküm de kesin olarak belirlenmiştir. Şeytana bilinçli olarak hizmet eden ve ona aracılık yapan da şeytandır. Bu, insan da olabilir cin de. Erkek te olabilir , kadın da...
İkinci bir gerçek ise tehlikeli sınav. İnsanların ve cinlerin kullanıp kullanmayacaklarını ölçmek üzere ellerine tehlikeli imkanların veya silahların verilmesi suretiyle denenmeleri... Bugün, yeryüzü dün olduğu gibi sınav içerisindedir. Ellerine kimyasal silahları alıp çoluk - çocuk, yaşlı-genç, kadın -erkek ayırmaksızın kin ve kan kusan modern! dünya ve onlara yardımcılık yapan uşakların hem bu sınavı kaybettiklerini ve hem de şeytan olduklarını ayrıca açıklamaya bilmem gerek var mıdır?
-Bozgunculuk Anlamında:
Fitne'nin kelime karşılığı pek çok anlam ifade etmesine rağmen Kur'an-ı Kerim'de bir kaç anlam üzerinde yoğunluk kazanmıştır. Özellikle kitabımızın konusunu kapsayan ve insanları birinci dereceden ilgilendiren fitne meselesini ilgili bazı ayetlerle vermeye çalışalım.
" Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda siz de savaşın, ancak aşırı gitmeyin. Elbete Allah, aşırı gidenleri sevmez..."
" Onları bulduğunuz yerde öldürün ve sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne , öldürmekten beterdir."[73]
İnsan özgür düşüncesi ile vardır. Düşünme yeteneğini yitirmiş veya bu yeteneğini kullanma fırsatı bulamamış insanlar zaten bütün itibari ile insanî ve İslâmî sorumluluk altında değildirler. Bir nevi köle veya savaş esiri durumundadırlar. Kendi varlığının farkında olmak demek olan özgür inanç ve düşünce yeteneği, insanın zorunlu tabii mecrasında yürümesini gerekli kılar. Bu tabii akışını zorla engellemeye kalkışmak, teneffüs ettiği havayı zehirlemek, hayat kaynağı olan suyu toprağı elinden almak ve ona hayat hakkı tanımamaktır. Bu şartlar altında hayat hakkını kullanabilmesi için savaşması da kendi varlığı gibi doğaldır. Bu ayet, modern asrın cahil ideolojilerine ve bu ideolojilerin toplumsal bakış açılarına da sert bir eleştiri getirmiş oluyor. Bütün ilericilik ve çağdaşlık yaftalarını tekellerine alıp bunları kullanmalarına rağmen çağın beşer sistemleri, kendi mantığına aykırı düşen hiç bir fikrî canlılığa yaşam hakkı tanımıyorlar. İşte, bazen işkence, bazen öldürme, katliam ve bazen da yeryüzü servetini elinden alma tehdidi ile insanları inançlarından çevirme girişimlerini ,Kur'an fitne olarak yorumluyor. Ve insanın en tabii hakkını gasbetmeye çalışanlara karşı savaş açmasını, gerekirse onları öldürmesini emrediyor. Çünkü insandaki en kutsal yetenek, özgür düşünme yeteneğidir. Bu yeteneği imha etmek insan fıtratını imha etmektir. İnsanın varoluş gayesini ifsad etmektir.
-Küfür Anlamında:
" Yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve din yalnız Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın"[74]
Burada fitne, Allah yoluna tabi olmak için gerekli olan özgürlük ve güven gibi şartlara sahip olunamıyan bir toplum durumunu anlatmaktadır.Bu nedenle, müslümanlara, bu durumu düzeltmeleri, tekrar Allah yolunda, barış ve özgürlüğü sağlamaları için savaşa devam etmeleri emredilmektedir.
Arapça din kelimesinin orijinal anlamının teslimiyet olduğuna ve teknik olarak bir kimsenin emir ve düzenlemelerinin geçerli olduğu hayat tarzını anlatmak için kullanıldığına dikkat edilmelidir. Bu nedenle insanın insana hükmettiği ve Allah yoluna tabi olmanın imkansız olduğu bir toplumda, fitne hüküm sürüyor demektir. İslam'ın savaşmaktan amacı, fitneyi ortadan kaldırmak ve insanları İlahi çağrıya uygun bir şekilde Allah'ın kulları olarak yaşayabilmeleri için, Allah'ın yolunu tesis etmektir.
Daha önceki ayetlerde aşırıya gitmeyin sınırı çizilmiştir. Böylece savaşmanın, sadece hak'kı elde etmek için olabileceği vurgusu yapılmıştır. Hakk elde edilince, savaşa devam etmek ise yine fitneye düşmek anlamına gelir.
Allah'ın egemenliği fitne'nin karşıtı anlamındadır. Din ise Allah'ın egemenliği demektir. Kur'an, kendi mantalitesinde din'i bu anlamda kullanmıştır. Allah'ın egemen olmadığı toplumda, hem pek çok insan düşüncesi ve ideolojisi karşı karşıya gelecek ve hem de beşeri ihtiraslar hayati önem taşıyan temel unsurlara egemen olacaktır. Bu ise, topluma çelişkiyi yaşatmak demektir.
Dikkat edilirse, fitne, yeryüzünde kalmayıncaya kadar ifadesi ağırlık kazanmıştır. Bu hedef, insanın görüş, düşünüş, duyuş, etkileyiş ve etkileniş alanının yer küresini kuşatıcı ve evrensel nitelikli olması gerektiğini belirliyor. Dar; kabile, ırk, millet, ülke ve toplum gibi sınırlı bir hedef gözetilmemiştir. Herhangi bir toplum içerisindeki bunalımın yok edilmesi anlamından daha geniş ve daha engin bir yön çizilmiştir. Allah'ın egemenliğinin yani tevhidin zıddı olan şirk ve küfrün egemenliğini ortadan kaldırmaktır asıl ve nihai hedef. Yer küresi büyüklüğünde gösterilen bu hedefi oluşturan unsur ilk ve en doğru anlamı ile küfür ise de, bugün; küfür veya küfrün hizmetçileri durumunda bulunan siyasî, ahlaki ve dini .hareketler de, yukarıdaki ayette kullanılan anlamı ile fitne kavramının içerisinde yer alırlar. Bu ayet, ayrıca, insanın sorumluluk alanını ilan etmiştir. Bu ayetteki evrenseli kuşatıcı savaş emri, ilâhî çağrıyı bütün unsurları ile ilke edinmiş bir devlet mantığını gündeme getiriyor. Fitnecilere karşı fitneyi ortadan kaldırmak için fitneden arınmış, ilâhî niteliğe sahip bir devlet mantığı... Önce savaş yeteneğini kazanmış ve geliştirmiş bir devlet. Sonra fitneye karşı savaş. Kendi iç problemlerini halledememiş bir toplum, iç mantığını ve yapısını kaostan sisteme, bayağılıktan yüceliğe, bunalımdan düzene, çelişkiden vahdete dönüştürememiş hiç bir toplum, bozgunculuğun önüne asla geçemez. Bu gerçek sebebi ilerdir ki devlet mantığı savaştan önce gelir.
-Fesad Anlamında:
" Kalplerinde kayma olanlar, fitne ve karışıklık çıkarmak ve onun olmadık yorumlarını yapmak için ondan müteşabih olanına uyarlar.[75]
İnsan hayatını düzenlemede herhangi bir buyruk özelliği taşımayan, Allah'ın genel kurallarının dışında olan ve ayrıca değerlendirilmesi için derin gerçeklerinden yön çevirmek ve hem de çelişkiyi topluma yaymak içindir.
Halbuki, Kur'an'ın mükemmeliğini ve İlahi çağrıdaki çarpıcılığı anlamak için, muhkem dediğimiz, hükmü apaçık olan ayetler insanı sorumlu tutuyor. Gerçekten de, kendi sorumluluğunu hatırlatan hükümleri görmezlikten gelerek geçiştiren insanların, kendi dışında cereyan eden ve sadece işaret ve hikmet gereği bahsedilen ayetleri ağzına sakız yapması ne kadar ilginçtir?
Ayetteki, kalplerindeki eğrilik ifadesi saptırma amacına yöneliktir. Yani bilinçli olan eğriliktir. Yoksa, bilgisizlik veya yetişme tarzından kaynaklanan eğrilik kasdedilmiyor. Belirli bir dünya görüşünü, enkaz yığınına dönecek olan dünya görüşünü Kur'an'ın hükmü üzerine bina etmeyi amaçlayan bir mantık sapması.
Bilgi sahipleri ise, idrak sahipleri, gerçeği görme yeteneğini elde etmiş insanlar olarak alınmıştır. Çünkü ayetin devamında ilim sahibi olanlar, ilimde derinlik sahibi bulunanlar ise " Biz Allah'a inandık." derler. Bu özverili ve akılcı yaklaşımları sebebi iledir ki, başka bir yorumda ; " Allah ve ilimde rusüh sahibi olanlar bilir." anlamı vardır.
Allah'ın, insanlar arasında oluşturmayı planladığı tevhid olgusunu parçalamak amacına yönelik her düşünüş ve davranış fitne'dir. İnsanları, yaşanan hayatın somut gerçeklerinden uzaklaştıracak çiğ ve yersiz tartışmaları gündeme getirmek yukarıda bahsedilen fitne hareketidir.
Modern çağın bilginlerinin büyük çoğunluğu, laboratuvara sokamadıkları meseleleri veya ulaşamadıkları gerçekleri reddederek, ya da bilimi kullanıp inkar ederek, bilgeliklerini kurtarma (!) çabası içerisindeler. Tevazu örneği sergileyen kaç bilgin vardır? Ellerine ulaşan üç-beş fosille elde ettikleri bilgiler doğrultusunda uzanabildikleri zaman dilimini Tarih olarak adlandırdıkları halde, ulaşamadıkları daha önceki (ki, bilinen zaman diliminden daha uzun olması muhtemeldir) zaman dilimini tarih öncesi devir olarak adlandırarak, cahili bulundukları zaman dilimini bilgelik unvanı ile tamamen insan idrakinden uzak tutmak isterler. Elbette şuur altında yatan neden; İnsanların evrensel gerçeklere kulaklarını tıkamalarını sağlamaktır. Bu tür mantık sahiplerinin Kur'ana bakış açıları da aynıdır. Akıl ve idraklerinin ötesinde olan hususları bilgeliklerinin(!) bir gereği olarak gereksiz mecralara sürükleyerek reddetme uğraşı içerisine girerler. Onlarda; bu konuda yetersizim diyebilecekleri gerçek ilim mantığına asla rastlanmaz. Böylece fitne için malzeme dahi edinmiş olurlar.
-Küfür ve Bozgunculuk Anlamında:
" Fitne kalmayıncaya ve din tamamen Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın, eğer vazgeçerlerse muhakkakki Allah ne yaptıklarını görmektedir."[76]
" İnkar edenler birbirlerinin velisidirler -Ne siz onlara varis olabilirsiniz ne de onlar size varis olabilirler- Eğer bunu yapmazsanız -Allah'ın bu emirleri tersine, mü'minleri bırakıp kafirleri dost tutarsanız- yeryüzünde fitne ve büyük bir kargaşa olur."[77]
-Karışıklık Çıkarmak Anlamında:
" Eğer Medine'nin her yanından onların üzerine girilip saldırılsaydı da kendilerinden fitne , karışıklık çıkarmaları dinden dönüp müslümanlara saldırmaları istenseydi bunu yaparlardı. Bunu yapmakta fazla gecikmezlerdi.[78]
Hendek muharebesi esnasında münafıkların ve zayıf iman sahiplerinin durumu açıklanıyor. Küçük bir zayiat görülse hemen dinlerinden de, davalarından da dönüp ihanet edeceklerdi. İmanlarında samimi ve ciddi olmayanların genel karakteridir bu. Paraya olan iman, cana ve menfaate olan bağlılık, inanılacak zihniyeti de beraberinde değiştiriyor. Günümüzde bu, müslümanın Amerikancısı veya İslâmın Amerikancası şeklinde uygulanım ortamı bulmuş durumda. Elbette samimi olanlar ile sahtekarlar en basit sınavlarda dahi birbirlerinden pirinç ve taşları gibi ayrılıyorlar. Maddeperest, sahtekar, münafık dünyacılar ellerindeki nimetlerin gitmesinden korktukları an şeytanın uşaklarından devşirme demogojilerini ana sermaye olarak kullanmakta hiç zorluk çekmiyorlar.
-Belâ Anlamında:
" Öyle bir fitneden sakınınız ki, O sadece sizden zalim olanlara isabet etmez. Bilakis hepinize isabet eder."[79]
Fitne, imtihan ya da belâ ... İçindeki bir gurubun ne şekilde olursa olsun, zulüm işlemesine hoşgörü ile bakan, zalimlerin karşısına dikilmeyen, bozguncuların yoluna engel olmayan bir toplum, zalimlerin ve bozguncuların cezasını hak eden bir toplumdur. Zulüm, bozgunculuk ve kötülük yaygınlık kazanırken, insanların hiçbir şey yapmadan yerlerine oturmalarını İslam asla hoş görülü değerlendirmez.
Zira İslam, bir takım pratik yükümlülükler gerektiren bir hayat sistemidir. Kaldı ki, Allah'ın dinine uyulmadığını gördüklerinde, daha doğrusu. Allah'ın İlahlığının reddedilip yerine kulların ilahlığının yerleştirildiğini gördüklerinde sessiz kalmalarını, bununla beraber yüce Allah'ın, onları belâdan kurtarmasını istemelerini kabul etmez.[80]
Hakk'ın aksine seyir takib eden her düşünce veya eylem hak'ka ihanettir, dolayısıyla zulümdür. Bu noktada İslam, insana pratik sorumluluklar yüklemiştir. Bu sorumluluğu yerine getirmeyen insan, fitnenin iki türü ile de muhatab kılınacaktır.
Fitnelerin bir tanesi toplumsal düzensizlik - fesat, diğeri ise belâ ve musibet.
Toplumsal düzensizlik başlı başına bir fitne olmasına rağmen, adalet mekanizmasının çalışmaması, infaz kılıcının suçluların boynuna değil de mazlumların ve güçsüzlerin boynuna indirilmesi ve bu toplumsal aldatmacanın ilke halini alması halinde, Allah'ın kılıcı infaz görevini üstlenir. Bu infaz bütün toplumu hedef alır. Çünkü toplum içi dengesizliklerin had safhalara ulaşmasına rağmen, toplum aydınlarının bazı beşeri menfaatleri nedeni ile olaylara göz yummaları, toplumsal dinamikleri harekete geçirmemeleri, zulmün egemenliğini meşru kılmış olur. Batılın meşru ilan edilmesi ise toplumsal ahlâkın çökmesi anlamındadır.
Kur'anın geçmiş milletlerle ilgili çarpıcı örneklerini tekrar etmeye gerek yoktur. Ad kavmi, Semud kavmi, Lut kavmi, Nuh kavmi; yere geçirilen kavimlerden sadece bir kaç tanesidir.
Bu kıssaları ibret verici bir üslup içerisinde insanlara aktaran Kur'an, benzeri olaylarla mukayese edilerek tedbir alınmasını, aksi takdirde çok geç kalınmış olacağını ifade ediyor. "(21. asrın eşiğine gelindiği şu dönemler, toplumsal belayı hak ettiğimizi işaret ediyor. Belki de insanlık son şansım kullanmak üzeredir.
-Deneme:
" Şüphesiz mallarınız ve çocuklarınız sizin için bir imtihandır.”[81]
Fitne'nin yeryüzü boyutunu da aşan en genel anlamıdır. Bu anlamı ile fitne insanın varoluş sebebidir. Hatta insanın dışındaki canlı - cansız bütün bitki, hayvan ve diğer varlıkların varoluş sebebi imtihana vesile olmaktır.
Fakat insan, içinde bulunduğu durum itibarı ile pek çok yönden imtihan edilir. Bu denemeler genelde insanın zayıf yönlerine yöneliktir. Çünkü zayıflık iradenin en çok zorlandığı husustur. İnsan. bazen bu zayıf yönlerinden mala olan düşkünlüğü ile, onu elinde tutmanın hırsı ile deneniyor.
Bu deneme de iki yönlüdür. Bir yönü yokluk, sıkıntı ve zorluklardır. İnsanın sabrının ölçüldüğü bu hususlarda insanların başarılı olması ihtimali. ikinci yönü ile denenmesinden daha fazladır. Bu ikinci yönü, zenginlik, servet veya varlıktır. Bu nimetlere sahibolan insan, diğerine nisbeten daha fazla zor durumda kalır. Meşakkat daha çoktur. Servetin ve varlığın insanda meydana getireceği rehavet, insan direncini ve sabrını kemirebilir. Yoklukta yokluğa karşı göstereceği direnç ve sabrı, varlıkta varlığın gitme endişe ve telaşı içerisinde gösteremeyebilir. İnsan düşüncesinde mal hırsı ve evlat sevgisi şahsiyette aşınma meydana getirmişse, bu zaafı telafi etmesi çok zor olur. Olayın zorluğundan dolayıdır ki, verdiği mücadelenin karşılığında ecir değil, özellikle altı çizilerek vaadedilmiş olan büyük ecir yardır.
Halbuki insanlar genellikle zorlukların bir sınav olduğunu, varlığın ise sadece lütuf olduğunu zannederler. (Yukarıda da belirttiğimiz gibi) varlık ve güç vermek sureti ile yapılan sınav diğerinden çok daha zordur. Burada insanın kendi güç ve varlığının sonsuz olacağını vehmetmesi ihtimali vardır. Bu ise kendi varlığını ve gücünü nihai hedef olarak telakki etmesine sebep olur. Asıl hedefinden uzaklaşır. Artık insan idrakinin uyuşma tehlikesi çok fazladır.[82]
-Fesad:
“Eğer aranızda bu sıkı dayanışmayı gerçekleştirmezseniz, yeryüzünde fîtne ve büyük kargaşa çıkar."[83]
Fitneyi imha edecek güç, ortaya ,birliktelik ve dayanışma neticesinde çıkar. Çünkü küfür, dünya menfaatleri, geçici hedefleri sebebi ile de olsa büyük bir dayanışma içerisindedir. Onu yok edebilecek fikri ve toplumsal olgu, küfrün dinamiklerini oluşturan kendi iç mantığı veya mantalitesine nisbetle daha tutarlı ve güçlü olmak durumundadır. İşte bu karşı koyma gücü, inanç temellerini oluşturan Rabbani mantalitedir. Ayet te işaret edilen husus da, insanların bu İlahi mantaliteye bağlanarak (Allah'ın ipi) geçici olmayan Rabbani nimetlerden istifade etmeleridir. Bunu da ancak vahdet yapısına bürünerek gerçekleştirebilirler. Kaldı ki, çok kısa olan geçici menfaatler sebebi ile büyük bir dostluk ve dayanışma örneği sergileyen küfür ve şubelerine karşı; sonsuz Ahiret yurdunun menfaatleri inananlar için sınırsız bir güç kaynağıdır. Bu da zaten Allah'ın bir lütfudur. Bu lütfü hafife alıpta küfür milletini birbirine bağlayan sebeplere sarılan millet, hiç şüphe yok ki kendisini fitne batağının içerisinde bulur. Bu, hem hakimiyet yönü ile ve hem de iştirak yönü ile böyledir. Gerçeğe işaret eden ayet, dikkatleri tehlikeye çekiyor. Eğer aranızda bu sıkı dayanışmayı gerçekleştirmezseniz, yeryüzünde fitne ve büyük kargaşa çıkar. Bu ayette vurgulanan espri kaos ve bunalım halidir. Sistem ve düzenin imhası anlamını taşır. Bütün dengelerin darmadığın olduğu bir sosyal atmosfer halidir. Anlatılan durum mutlak küfrü anlattığı gibi, aynı zamanda kişisel ve toplumsal sorumluluklarını unutmuş ve dolayısıyla dayanışma mantığını yitirerek çözülmüş İslâmtopluluklarının halini de anlatmaktadır.İç çekişmeler sürtüşmeler, katliam ve benzeri türden huzursuzlukların geçmişte yaşandığını üzülerek okuyoruz. Fakat, üzüntünün çözüm olmadığı bir gerçek. Aksi olsaydı, asrın, İslam toplumunun, mevcut kargaşayı ve bunalımı yaşamaması gerekirdi.
Fesat Anlamında:
" Sizin içinizde sefere çıkmış olsalardı, size bozgunculuktan başka bir katkıları olmazdı. Sizi fitneye, birbirinize düşürmek için hemen aranıza sokulurlardı. İçinizde de onlara kulak verenler vardı. Allah zalimleri bilir."
"Onlar önceden de fitne çıkarmak istediler. Ve sonra nice işleri ters çevirdiler. Nihayet hak geldi, onlar istemedikleri halde Allah'ın emri galebe çaldı."
" İçlerinden öylesi var ki ; bana izin ver, beni fitneye düşürme , der. İyi bilin ki, onlar zaten fitneye düşmüşlerdir. Cehennem de kafirleri kuşatacaktır."[84]
Bu ayetler, tebük savaşındaki olayları anlatmaktadır. Münafıklar bu çetin günlerde İslam ordusuna katılmamışlar, bahaneler uydurarak Allah'ın elçisinden izin almışlar, savaşa gitmemişlerdi. Allah'ın resulü de bunlara izin vermişti. Çünkü gönülsüz savaşa katılan insanlardan bir hayır gelmiyeceğini biliyordu. İşte ayetler, onların bu kötü davranışlarını mü'minlere anlatmaktadır.
Sınama Anlamında:
" Kendilerinin her yıl bir-iki defa sınandıklarını görmüyorlar mı? Yine de tevbe etmiyor, öğüt almıyorlar.? "[85]
Münafıklar olmadan da zaferler kazanılıyor ve onların kalplerindeki çirkinlikler açığa çıkarılıyordu. Bu da gerçekleri göstermeye yönelik bir sınavdı.
-Sınav Anlamında:
" Rabbimiz, bizi, inkar edenler için bir sınav yapma , onları bizim başımıza musallat ederek, kendilerinde bir güç olduğu, kendilerinin haklı bulunduğu zannına kapılmalarına fırsat verme; bizi de onlara yenik düşürerek acılara sokup imtihan etme, bizi bağışla. Rabb'imiz, yegane gaalib ve hikmet sahibi, ancak sensin, sen!"[86]
- Kötülük - Fenalık Anlamında:
" Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman inkar edenlerin size bir kötülük yapmalarından korkarsanız, namazı kısaltmanızdan ötürü size bir günah yoktur. Muhakkak ki kafirler, sizin açık düşmanınızdır."[87]
Ayette kafirlerin mutlak düşmanlığından bahsediliyor. Allah'ı düşman ilan eden mantık şüphesiz Allah'ı dost edinenleri de düşman ilan etmiştir. Aşikar olmasa bile, kafirin kini, gizliden gizliye müslümana fenalık yapmak için uygun ortam gözetir. Müslümanın kendisini emniyete almasının zorunlu şartı kafire asla güvenmemesidir. Günümüzde kafir ve zalim toplumların hümanist edebiyatları, balığa oltanın ucunda sunulan yemden başka birşey değildir.
" Münafıklar, onlara seslenirler: Biz de sizinle beraber değilmiydik? Müminler derler ki: evet ama, siz kendi nefislerinize fenalık ettiniz, beklediniz , hemen tevbe etmediniz ,kuşkulandınız, kuruntular sizi aldattı. Allah'ın emri olan ölüm gelinceye kadar böyle hareket ettiniz, o çok aldatıcı şeytan, sizi Allah'ın affı ile aldattı."[88]
Demekki kendi canına ve nefsine aldatmak yoluyla fenalık yapan insan kendi şeytanı oluyor. Kendi kendine vesvese vermek suretiyle doğruya yürümekten alıkoyuyor. Bir sürü maddesel ve manevi bahaneler veya gerekçeler üreterek kendi İblisini ikna edip şer olanı tercih ediyor.
Hesap günü, geçmiş dünya hayatı film şeridi gibi gözler önüne serilir ama nafile... Dünya'da fitne egemen olduğu için karşılığını orada tadacaktır. Bahaneler insanın yardımına asla koşamıyacaktır.
-Belâ - Musibet Anlamında:
" Elçinin çağırmasını, aranızda herhangi birinizin diğerini çağırmasıyla bir tutmayın.
Zira onun çağırmasına derhal koşmak gerekir. Peygamberin çağırmasına aldırmazlık edilmez. Allah, sizden, birbirinin arkasına gizlenerek sıvışıp gidenleri biliyor. Elçinin emrine aykırı davrananlar, kendilerine bir belânın çarpmasından, yahut onlara acı bir azabın uğramasından sakınsınlar."[89]
Allah Rasulüne itaatsizlik başlı başına musibeti davet etmektir.
-Kötülük - Anlamında:
" İnsanlardan kimi de Allah'a bir kenardan bir yar kenarında duruyormuş gibi dinin bütününe inanmadan ibadet eder. Eğer kendisine bir hayır gelirse, onunla huzura kavuşur ve eğer başına bir kötülük gelirse yüz üstü döner , dini kötüleyerek ondan vaz geçer. O , dünyayı da, ahireti de kaybetmiştir. İşte apaçık ziyan budur."[90]
Günümüz döneklerinin en çarpıcı düşünce yapısını gözler önüne seriyor.
- Deneme:
" Allah şeytanın karıştırdığını kalplerinde hastalık bulunan ve kalpleri kaskatı olan kimseleri sınamaya vesile kılar. Zalimler şüphesiz derin bir ayrılık içindedirler."[91]
Şeytanın insanların kalplerine bıraktığı vehimler imanın sağlıklı olup olmadığını sınamak için gerekli ve gerçekçi bir ölçüdür. Vehimlerden sıyrılıp düzlüğe ulaşamıyan iman, sahiplerini hakk'a taşıyamaz. Gerçekçi olmaktan çok uzak, yüzeysel ve sahte bir iman görüntüsüdür.
- Sınav:
" Mallarınız ve çocuklarınız bir fitne, bir sınavdır. Allah, onlarla sizi imtihan etmektedir. Büyük mükafat ise Allah'ın yanındadır. Kim Allah sevgisini mal ve evlat sevgisinden üstün tutarsa o, Alah'ın yanındaki mükafata erişir."[92]
-Saptırmak Anlamında:
" Ey Elçi, ağızlarıyla; inandık, dedikleri halde kalbleri inanmamış olanlardan küfürde yarış edenler seni üzmesin. Yahudiler arasında da yalana kulak veren, sana gelmemiş olan bir kavme kulak verenler vardır. Onlar, kelimeleri yerlerinden kaydırırlar: " Eğer size bu verilirse alın, bu verilmezse sakının! ' derler. Allah birini şaşırtmak isterse sen onun için Allah'a karşı hiç bir şey yapamazsın. Onlar öyle kimselerdir ki Allah, onların kalblerini temizlemek istememiştir. Onlar için dünyada rezillik var ve yine onlar için Ahirette de büyük bir azab vardır."[93]
-Şaşırtma - Sapıtma:
" Aralarında Allah'ın indirdiğiyle hükmet. Onların keyiflerine uyma! ve onların, Allah'ın indirdiği şeylerin bir kısmından seni fitneye düşürmelerinden sakın! Eğer dönerlerse bil ki , Allah, bazı günahları yüzünden onları felakete uğratmak istiyordur. Zaten insanlardan çoğu yoldan çıkmışlardır."[94]
" Bir fitne kopmayacak sandılar, kör oldular, sağır kesildiler, sonra Allah onların tevbesini kabul etti. Sonra yine çokları kör, sağır kesildiler..."[95]
Bazen toplumlar o derece bütünsel bir azıtmaya ve sapmaya uğrar ki, başlarına hiç bir bela ve musibet gelmiyecek sanırlar. Nitekim, tarih felsefesinin en mükemmelini bize sunan Kur'an'ın, geçmiş ümmetlerin hikayelerini naklederken, azgınlığa düşen yahudilerin doğruyu ve güzeli görme yeteneklerini yitirdiklerini, işitme yeteneklerini kaybettiklerini vurguluyor.
Burada, toplumu kuşatan sosyal felaketlerin fitne anlamına gelmesinin yanında, toplumu toplum yapan, toplumsal idrak yeteneğinin yok olması, dikkati çekilen büyük ve toplumu zillete iten daha korkunç fitneye temas ediliyor.
Toplum, büyük bir insan gibidir. Ortak bir beyin, ortak göz ve ortak kulağı mevcuttur. Bu melekeler ne kadar sıhhatli olursa toplum idraki o derece güçlü olur. Birbirini tamamlayan makinenin aletleri gibi uyum içerisindedirler. Fakat, bu melekelerin asıl hüviyetlerini kaybetmesi, toplumsal yükseliş çizgisinin grafiğinde düşüş kaydetmesine neden olur. Bu olay, toplum için büyük bir fitne olarak tanımlanmıştır.
Aklımıza şöyle bir soru gelebilir: Toplumları yaşadığı gibi inanmaya, yaşadığı gibi duymaya ve görmeye sürükleyen sebep nedir? Bu sebeplerin fert bünyesinde ve toplum bünyesinde nasıl yerleştiğini hangi yaklaşımla kavrayabiliriz?
İnsan; İnandığı, bildiği ve benimsediği ilkeleri hayatına muntazam bir düstur olarak vahiy harcı ile örmezse, zaman; onun yaşam tarzını o mukaddes ilkelerin üzerine kazarak yerleştirir. Bu da; Onun doğal kişiliğini erozyona uğratarak imha eder.
-Fesad - Karışıklık Anlamı:
“Sizi fitneye düşürmek için hemen aranıza sokulurlardı, içinizde de onlara kulak verenler vardı"[96]
İslam toplumunun gücünü yıpratmak ve dışa karşı zayıf düşürmek için girişilen bu nifak , casus faaliyeti, toplum içerisinde yer yer şüphe uyandırmaktadır. Bilhassa bazı zaafları olan müslümanlar arasına şüphe tohumları ekmek, ümmet bünyesine yerleştirilmiş en korkunç dinamittir. Ayetteki fitne tabiri bu anlamda kullanılmış olup dahili çözülmenin ve erimenin ilk sebebidir.
Buraya kadar Kur'an'ın bildirdiği fitne'ye dair tespit ettiğimiz temel hususları özetlersek: Baskı ve şiddet, zulüm, güvenliği tehdit eden veya güvenliği olmayan ortam, küfür ve onun türevleri, iç kargaşa ve karışıklık, idrak yeteneğinin kaybolması, toplumu kuşatan belâ ve musibet, bazen varlık ve servet ve bazen da yokluk ve sıkıntılarla denenme gibi bazı durumlarda ferde, bazı durumlarda da topluma yönelik olayları fitne olarak isimlendiririz. Ancak bir de bunların tümünü kapsayan fitne var ki, o da soyut anlamı ile sınavdır. Daha önce değindiğimiz gibi varlık sebebi olan fitne. Allah'ın dışında ve O'nun yarattığı bütün eşya, canlı-cansız, akıllı-akılsız varlıklar bir denemedir. İnsana yönelik bir deneme. Diğer fitne türleri ise bu denemenin başarılı olup olmamasından doğan olaylardır. Biz, bu kitabımızda daha çok toplum içi ve toplumlar arası düzensizliği doğuran fitne olguları üzerinde durmaya devam edeceğiz..[97]
Hadislerde Fitne Olgusu
Kur'an-ı Kerim'de geçen fitne kelimesinin bütün boyutlarını Ayetlerin ışığında öğrendikten sonra en çok vurgusu yapılan ve en geniş tabanlı fitne türlerinden dört tanesini açıklamaya çalıştık. Şimdi de konumuza biraz daha netlik kazandırmak için Peygamber efendimizin sözlerinden fitne ile ilgili hadisleri tespit edebildiğimiz kadarı ile öğrenmeye çalışalım.Seçtiğimiz hadisler,sadece konumuzu ilgilendirenlerdir. Benzeri rivayetleri de sadece bir tanesinden nakletmeyi yeterli gördüm.Hadisleri aktarırken,hadisler de geçen fitne olgusunun ne tür manalara geldiğini de öğrenmiş olacağız. Fakat şunu da belirtmek isterim ki, hadislerde geçen fitne olgusunda genellikle ahlâkı boyut işlenmiş.Yani toplumsal pürüzler ve bu pürüzlere sebep olan amiller üzerinde daha fazla durulmuş.Şimdi Buhari'de fitne'nin tanımını ve ilgili hadisleri ele alarak tahlil etmeye çalışalım.
1- Fiten, fitnenin cem'idir. Fitne, imtihan, mihnet, azap, şiddet ve her türlü mekruh manasınadır. Küfür, günah, fisk, fücur, rusvaylık, insanlar arasında ihtilal, şekavet, kavga, musibet ve bütün günahlara da fitne denir.
2- Bazı günahlar vardır ki, zararı umumi olur.Sebep olacağı fitne ve ihtilal, getireceği mihnet ve musibet yalnız o günahı yapan, işi yerinden oynatan ve bu suretle kendisine ve başkalarına zulmetmiş olan zalimlere has kalmaz da kurunun yanında yaşı da yakar.Mesela çirkin olan şeyleri ilan ederek güzel olan şeyleri ilan ve tebliğde gevşeklik göstermek inanç bozmak, kelime ayrılığı, cihadda gevşeklik bu türdendir.Bir şahsın hatası bir orduyu yakabilir.Hadiste geldiği gibi, bir geminin dibini delmeye uğraşan bir şahsın fiili öyle bir batma musibetini meydana getirir ki, bu fitne o geminin içinde bulunanlardan yalnız onu delene veya ona yardım edenlere ya da hiç bir şeye karışmayanlara değil, hiç haberi olmayanlara varıncaya kadar hepsine isabet edecek bir musibet olur.[98]
Dini Tahrib Etmek:
1- Abdullah ibn Mes'ud şöyle rivayet etmiştir:Allah Rasulü şöyle buyurdu:
Ben sizin havuz başına ilk varan öncünüzüm.Yemin olsun,orada sizden bir takım adamlar bana kaldırılıp gösterilecek.Hatta ben onlara elimi vermek üzere uzatırım ki,bu sırada onlar çekilip benden uzaklaşırlar. Ben:
Ey Rabbim,onlar benim sahabilerimdirler, derim.
Yüce Allah :
“Sen onların senden sonra din'de neler icad ettiklerini bilmezsin, buyurur.”[99]
2- Ben havzın başında sizin öncünüzüm. Ona gelen içer. Ondan içen bir daha ebediyyen susamaz. Ve benim yanıma bir takım kavimler gelecekler ki,ben onları tanırım onlar da beni tanırlar. Sonra benimle onlar arasına bir perde konulur.
Ebu Hazm, bu hadisi rivayet ederken Numan ibn Ebi Ayyaş işitti ve şöyle dedi:
“Sen bu hadisi Sehl’ den bu şekilde söylerken mi işittin? diye sordu.
Bende:
“Evet,” dedim.
Ebu hazm şöyle dedi: Ben Ebu Said eh Hudri üzerine şahidim ki, ben ondan işittim.O şu sözleri ziyade ederek, Peygamberin şöyle buyurduğunu söylüyordu:
Onlar muhakkak bendendirler,derim.
Bana:
Sen, onların senin ardından ne değişiklikler yaptıklarını bilmezsin, denilir.
Ben de:
“Benden sonra dinde değişiklik yapanlar uzak olsunlar,uzak olsunlar, derim.”[100]
Yukarıda aktarılan hadislerde, Ümmet içinde dini yorumlamalarla ilgili tehlikelere dikkat çekilmiştir. Tevhid toplumunun en önemli dinamiği olan Kur'an ve Sünnet gerçeği vahyin saf ve berrak çizgisinden uzaklaştırılması durumunda, ümmeti birbirine bağlı tutacak olan güç bertaraf edilmiş olur.
Olayları nübüvvet sezgisi ile hissedip tehlikenin boyutlarını daha vefat etmeden evvel Ashabına haber veren Allah elçisi, dolayısıyla iki önemli meseleye de işaret etmiştir.
Bunlardan bir tanesi, kendisinden hemen sonra müminlerin gereksiz meselelerle uğraşacakları gerçeğidir ki,güvenilir tarih kitaplarının bütününde bahsedilen meselelerle ilgili üzücü olaylar üzerinde yeteri kadar durulmuştur. Günümüze kadar ulaşan geleneksel din anlayışının temelinde o günlerin izleri de mevcuttur. Din'in toplumu eğitici , yönlendirici ve hüküm koyucu esasları ikinci plana itilerek münferid meseleler,insanların kişisel düşünce ve idrak yeteneklerinin farklılıkları ön plana çıkarılmış, böylece ümmet, kendi içinde münafıkların ve ajanların da çalışmaları neticesinde fırkalara ayrılmıştır. Tarihi verilere göre olaylar bu boyutta kalmayıp,kamplara ayrılan mü'minler arasında kanlı çatışmalar meydana gelmiştir.Hatta her bir fırka diğer fırkalara göre kendilerinin doğru yol üzere olduklarını isbat için Peygamberimize iftira ederek hadis uydurmaktan da kaçınmamışlardır. Öyle görüş ileri sürenler de vardır ki; insanlara doğruyu sevdirmek için hadis uydurmanın caiz olduğunu söylemekten çekinmemişlerdir. Bu tür fetvalar,özellikle din bilgisi zayıf olanlar tarafından sınır tayin edilmeksizin kullanılmak suretiyle milyonlarca uydurma hadis, ümmetin dini anlayışlarında esaslı yer işgal etmiştir.Büyük İmam Ebu Hanife'yi dahi müfsid ilan ederek cenaze namazına iştirak etmeyenler,elbette büyük İmamın sünnete bağlılığındaki ciddiyeti ve ilmi yüceliği kavramaktan oldukça acizdiler.
Yüce Peygamberimizin mucize niteliğindeki sözleri o kadar isabetli olmuştur ki, Cemel ve Sıffin olayları, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali'nin öldürülmeleri ve pek çok öldürme vakası özellikle Sahabe arasında meydana gelmiştir.Muaviye'nin Hz. Ali'ye isyanı ile başlayan toplumsal kanlı çatışmalar ise Kerbelâ gibi büyük üzüntülere yol açan ve tarih boyunca müslümanları derinden yaralayan cinayetlerle devam etmiştir.
Burada kaçmamızın mümkün olmadığı üç gerçek vardır:
Birinci gerçek, Hz. Muhammed 'in sözleridir.
İkinci gerçek, olayların üzücü boyutlarda meydana gelmesidir.
Üçüncü ve şu an bizim için en önemli gerçek ise,Yüce Peygamberimizin sözlerini büyük bir titizlikle tahlil ederek tarihte meydana gelen olayların tekerrür etmesine müsaade etmeme zorunluluğudur.
Peygamber efendimizin işaret ettiği ikinci önemli mesele ise, günümüzde nas katiliğinde düşüncelere yerleşmiş bulunan sahabenin masumiyeti yanlışlığıdır.Budüşünce yüzündendir ki ,sahabilerin beşer olmaları münasebetiyle vermiş oldukları yanlış kararlar dahi dini ilkeler gibi benimsenmiş durumda. Halbuki Yüce Peygamberimiz kendi arkadaşlarının da beşeri zaaflara sahip olduklarını işaret ederek, ümmetini bu zaaflar sebebi ile düşecekleri muhtemel sıkıntılara karşı uyarmıştır. Elbette müslüman kanı döken, kasıtlı olarak fitne çıkaranların dışında kalan Ashab'ın tümü yüce ve değerli şahsiyetlerdir. Beşeri hataları onların büyüklüğüne bir eksiklik getirmez.
-İsyan Etmek:
3- Ubade dedi ki:
Peygamber'e, Ensar üzerine bir borç olarak bizden aldığı sözleşmeyi şöyle söyleyip biat ettik: Allah ve Rasulu'nün emirlerini dinleyip onlara hem neşeli,hem de kederli zamanımızda,hem zor ve hem de kolay halimizde itaat etmek,amirlerimiz kendilerini bize tercih etseler dahi onlara itaat etmek ve karşı gelmemek üzere biat ettik. Ancak emirin açık bir küfrünü görürseniz, onun küfrü hakkında yanınızda Allah'ın Kitabından bir deliliniz olması hali müstesnadır.[101]
Bu hadis, devletin nüfuz ve kudretini temsil eden emir'e ya da Halife' ye itaat etmek ve ona karşı isyana girişmemek hususunda açık bir hükümdür.Fakat burada şu hususu iyi ve doğru anlamak gerekir. İtaatin sınırı çok iyi çizilmelidir. Allah'a isyan hususunda itaat yoktur. Bu hadis, aynı zamanda müslümanların, devlet başkanlarını da sürekli kontrol altında tutmalarını zorunlu kılıyor. Allah'a ve O'nun ilkelerine ters düşecek uygulamalara karşı müslümanların uyanık olmaları gerekir.
Bu Hadis o derece yanlış anlaşılmış ki, Büyük İmam, İmam-ı Azam'ı zindanlarda süründüren ve işkence ile öldüren sultana karşı müslümanların kılları dahi kıpırdamamıştır. Halbuki Hadiste anlatılan hiç te öyle değildir.
Buharı de zikredilen ve fert - devlet ilişkisinde çok önemli bir boyutu dile getiren bu hadis, Fitne'nin ümmet içerisindeki en tehlikeli boyutunu da vurgulamış oluyor. Meşru bir İslami idareye ve onun Emirine karşı silah çekmek,savaş açmak,aleyhte propaganda yapmak v.b.
-Öldürmek, Cinayet, Katletmek:
4- Kıyametin kopmasının hemen önünde öyle bir, takım günler vardır ki,o günlerde yer yüzüne cahillik inip yayılır,ilim kaldırılır ve öldürmekten ibaret olan herc-ü merc çoğalır.[102]
-Giyinik Çıplakların Fitnesi:
5- Bir gece Allah Elçisi dehşetle uyandı. Şöyle , söylüyordu:
Sübhanallah, Allah bu gece ne hazineler indirdi. Ve ne fitneler indirildi. Hücrelerin- evlerin- sahibeleri olan kadınları namaz kılmaları için kim uyandırır? Dünyada nice giyinik kadınlar vardır ki, ahirette çıplaktırlar.
Hadis'te kadınların kıyafetlerinin durumuna özel bir değini var. Adeta, Allah Rasulü bugünkü sosyal ve kültürel dejenerasyonu dile getirmiş. Modayı İslami kılıkla meşrulaştırma çabaları kadınlarımızda büyük bir değişim meydana getirmiştir Defile düzenlemelerinde fahişelerin tanıttığı cezbedici kıyafetler aslında kapitalizmin yeni bir keşif kolunu oluşturmuştur. Tesettür'de sömürü'nün keşif kolu...Tüketime sürüklemenin ve haramı meşrulaştırmanın kapitalistçesi... Kadının iç çamaşırlarını dahi vitrinize etmekten çekinmeyen ve hatta bunu; örtünmeyi teşvik gerekçesi ile te'vil eden mantık sahipleri iki tür Fitne'yi yaygınlaştırma gayreti içerisindedirler. Birincisi; örtünmenin gerçekliğini saptırmak, ikincisi ise; kadının cazibesini açığa çıkararak bunu toplum düşüncesinde bilinçli bir merkeze oturtmak. Her ikisinin de ortaya çıkardığı sonuç şudur:Cinselliği açığa çıkararak satışı ve tüketimi hızlandırmak. Adını İslami koymak suretiyle ise henüz sömürü ağı kurulamamış yeni alanların sömürüyle kuşatılması arzusudur. Yoksa, İslam'ın getirdiği örtü mantığında vitrin düşüncesine yer yoktur. Örtü, temiz ve güzeldir ancak teşhir'den uzaktır. Ayrıca aylık ve sezonluk moda defileleriyle değişim rüzgarları estiren üretici firmaların tüketici kullar oluşturmasına da müsaade etmez. Örtü, sadece örtünmek içindir ve bu, İslam'ın koyduğu en önemli ahlaki kuralların bir tanesidir. Yukarıda naklettiğimiz Hadis-i şerifin bu yönüyle çok özel bir değeri vardır. Tekrar tekrar okunup üzerinde düşünülmesini ümid ediyoruz.
-Fitnenin Yaygınlaşması Durumunda Ne Yapılacağı?
6- İlerde bir takım fitneler olacaktır. Fitne zamanlarında oturan kimse,ayakta durandan hayırlıdır Ayakta duran da yürüyenden hayırlıdır. Yürüyen de koşandan hayırlıdır .Fitne'yi görmeye çalışan onun şerrini görür. Her kim fitne zamanı iltica edecek veya sığınacak bir yer bulursa , hemen oraya sığınsın.[103]
Bu hadiste ifade edilen fitnenin şerri ifadesinde, fitneye fiilen girmek kasdedilmiştir. Söz ya da eylem yönü ile fitneye hız kazandıran veya herhangi bir şekilde katkıda bulunan insan da fitnenin içine girmiş demektir .Tecessüs ve Gıybet hususunda Kur'an'da geçen hükümlerin dile getirdiği toplumsal gerçekleri izah türünde olan bu ve benzeri hadisler , adeta asr-ı saadet sonrası kanlı kavgaların ve daha sonra olabilecek sürtüşmelerin önünde ibret alınması gereken mükemmel bir tavsiyedir. Aynı zamanda Ümmetin bütünlüğünü koruyan, toplumsal sorumluluk yükleyen ahlaki bir ilkedir de...
Mülk ve iktidar İçin Savaşmak:
7- İbn Ömer yanındakilere hitaben dedi ki: -Sen fitne nedir bilir misin ? Anan seni zayi etsin. Muhammed (asm) ancak müşriklerle savaşırdı.
Onların dinlerine girmek bir fitnedir.O'nun mücadelesi,sizin savaşmanız gibi mülk,yani iktidar üzerine değildi...[104]
Hadis-i Şerifte iki husus belirtilmiştir:
Birincisi, İslâm’ın dışında kalan bâtıl dinleri seçmenin bir fitne olduğudur ki, bu, hem tercihle olur hem de kılıç zoruyla olur. Bir nevi , irtidat olayı başlı başına bir fitnedir. Buradaki fitnenin de iki boyutu vardır. Bir tanesi, küfre güç vermek. Böylece mutlak küfür anlamındaki genel anlamıyla fitne desteklenmiş olur. Diğeri ise, İslam toplumu içerisinde fesadın, dedikoduların, şüphelerin yaygınlaştırılmasına sebep olmak.Bu şekli ile, daha İslam'ı derinliğine öğrenememiş ve benimseyememiş olanların akıllarının çelinmesi tehlikesi oluşturulur.
İkincisi, beşeri menfaatler sebebi ile savaşmak. Ya da dünyevi bir menfaat için mücadele etmek. Halbuki, insanların kendi canlarını veya başka insanların canlarını tehlikeye atmak için tek gerekçe vardır. Tek meşru gerekçe.. O da , Allah'ın adı ile ye Allah adına.. Yani yeryüzünü ahtapot gibi sarmaya çalışan ve fitnenin başı olan Şirk'in ortadan kaldırılarak , insanların sadece Allah'ın hükmüne, adaletine ve merhametine kavuşmalarını sağlamak. Bunun dışındaki hiç bir gerekçe savaşı meşru kılmaz.
-İç Savaş, Dargınlık, Bunalım;
8- Hz. Ömer bir ara arkadaşlarına hitaben : -Peygamber(sav.) in fitne hakkındaki sözlerini hanginiz ezberinde tutuyor ? diye sordu. Huzeyfe :
Ömer (ra) huzeyfe’ ye şöyle dedi:
Benim senden sormak istediğim bunlar değildir. Bilakis ben, Peygamber ( sav. ) in; denizin dalgalanması gibi dalgalanacak, buyurduğu fitne'yi sordum. Huzeyfe Ömer'e şöyle cevap verdi;
Ey Mü'minlerin emiri,o fitneden senin üzerine bir korku yoktur. Şüphesiz seninle onun arasında kilitli bir kapı vardır..
Öyle ise ebediyyen kilitlenmeyecek demektir, dedi...Huzeyfe ;Evet. dediğini söyledi.Bu arada Huzeyfe' hin yanında bulunanlar Huzeyfe' ye:Ömer kapıyı biliyor muydu? diye sordular. Huzeyfe:Evet,bu gecenin yarından önce olduğunu bildiğim gibi biliyordu. Bunun sebebi şudur : Ben ona öyle bir hadis söyledim ki , onda yalan yanlış bir şey asla yoktur, dedi.
Şakik ibni Seleme el Esedi :Huzeyfe' ye kendimiz ; kapı kimdir.. ? diye sormağa cesaret edemediğimiz için, Mesruk ibnu'1-Ecda nın bizim adımıza sormasını emrettik.
Mesruk, Huzeyfe' ye:
Kapı kimdir ? diye sordu. Huzeyfe : Kapı Ömerdir, dedi...[105]
Asırlardan beridir müslümanların içinde bulundukları gerçek hayat trajedisini ortaya döken ifadelerdir bunlar. Daha ikinci halife Hz. Ömer in şehid edilmesi, onun arkasından gelen halifelerin şehid edilmeleri ve nihayet Muaviye'nin kılıç zoru ile saltanat kurması... Engin manevi dinamiklere sahip olan ashabın kamplara bölünüp iç savaşta rol almaları, Hz. Ali ve Hz. Aişe gibi hem Hz. Peygambere ve hem de biribirlerine yakın olan pek çok sahabenin karşı karşıya gelmelerine sebep olmuştur. Nihayet olayların boyutu, Yezid’in, Kerbelâ bölgesinde Peygamber torunlarını bütün bir dünya tarihinin lanetini üzerine çekercesine şehid etmesi ile birlikte zirveye tırmanmıştır.
Kim ne derse desin, nasıl te'vil ederse etsin gerçekleri örtmeye güçleri yetmez. Tarih, o günden beri hep tersine akmıştır. Batıla doğru... Hakkı üstün tutanlar, Kur'an bayrağına sarılıp Allah'ın hukukunu yüceltenler sürekli itilip kakılmışlardır.
Olayın, denizin coşkun dalgalarına benzetilmesi, şiddetin boyutunu göstermektedir. Aynı zamanda günahkar ve masum ayırmaksızın fitne belasından nasiplerini alacakları anlatılmak istenmiştir.
Mü'minlerin, tarihî gerçekleri ibret gözü ile izlememeleri sebebi iledir ki, günümüzde de aynı sahneler tekrarlanmaktadır.
Olaylarla ilgili müstakil araştırma mahsulü eserler bulunduğu için konu üzerinde daha fazla durmak istemiyorum. Okuyucularımın fitne ve olaylar arasındaki alâkayı yakalayabilmeleri yeterlidir. İlgi duyanların olaylarla ilgili müstakil eserleri okumalarında fayda vardır.[106]
Genelleme
Kur'an-ı kerimden çıkardığımız fitne olgusu ile ilgili ayetlerle derlediğimiz hadislerin ışığında şöyle bir genelleme yapabiliriz:
Fitne; dört ana boyutu ile karşımıza çıkıyor, Bunları şöyle maddeleyelim:[107]
1- Deneme- Sınav Fitnesi
Sınav anlamını içeren en genel fitne olgusu. Bu anlamı ile varlık başlı başına bir fitnedir. İnsanın varlık aleminde konuk olarak tutulmasının temel esprisi budur.
Yine Ayet-i Kerimelerden anlayacağımız gibi, denemenin birkaç türü vardır. Bunları da şöyle sıralayabiliriz.
a- Varlık-Servet ve imkanlar sebebi ile deneme: En zor imtihan şeklidir. Nefis rehavete alışmış olduğundan ilahi ilkeler kendisine oldukça zor gelir. Sınırsız bir varlık içerisinde yüzen insanın önüne bazı kurallar dikilince kendisini dar kalıplar içerisine sıkışmış zanneder. Aynı şekilde, makam-mevki ve benzeri türden imkanların imtihan sebebi olması da insanı hiç de kolay olmayan bir mücadelenin içerisine sokar. Kibir ve gurur, ihtiras ve doyumsuzluk gibi kötü ahlaki karakterlerin tahrik etmesi de işin tuzu biberi olur. Kötülük yapabilecek güç ve imkanı olmayan birisi için sınav hiç de zor değildir. Fakat çok güzel ve çekici bir kadınla bir erkeğin uzun zaman yalnız olarak bir ortamda bulunmaları onların her ikisi için de zor bir fitne - sınavdır. Hele bu konumda kadında ahlaki bozukluk mevcutsa erkek için daha büyük bir sınavdır. Fakat burada kadının fitne olmasını , fesad çıkaran olarak algılamamak gerekir. Çünkü kadının fitne olarak tanımlanmasında kastedilen asıl mana ; kadının büyük bir imtihan sebebi olmasıdır. Yoksa israîliyyat yolu ile Tevrat'ın tekvin babında geçen ve Ademi kandıran bir kadın yoktur aslında.[108] Kadın Ademin eğri kaburga kemiğinden de yaratılmamıştır. Erkeğin cinsel ihtirası kadının cazibesi oranında yükselir ki, bu da iman ve irade silahlan ile mağlup edilebilir.
Bu maddeyi şöyle toparlayabiliriz: İnsanın en büyük fitnesi; varlık ve servetin çokluğu ile, imkanların ve mevki sahibi olmanın getirdiği cazibelerde saklıdır. Bu cazibe insan iradesinin ve inancının en büyük engelidir. Sınavı kazanmanın yolu bu engelleri aşmaktan geçer.
b- Yokluk-Kıtlık ve İmkansızlıklar sebebi ile deneme: Zorluklar, engebeler ve insana göre sabrın son sınırına kadar dayandığı çıkmazlar olarak da adlandırılabileceğimiz beşeri problemler.
Tuttuğu her dalın kuruduğu , bastığı her taşın ayağının altından kaydığı, dayandığı her payandanın yıkıldığı veya devrildiği vehmine sürükleyen bütün olumsuzluklar şüphe yok ki insan için azımsanacak bir fitne, bir imtihan değildir.
Tükrüğünü dahi yutkunamayacak susuzlukta ve açlıkta iken çalmamak için nefisle sınava tabi olmak kolay değildir.Hele hele dünyanın türlü nimetlerinden doyasıya istifade edenleri görüp de Allah'a isyan etmeden bütün imkansızlıklara rağmen meşru yollardan çaba sarfetmek çok daha zordur. Fakat imanın berraklaşması, safların belirginleşmesi ve yalancılarla doğru olanların ayırımı için bu sınav böyle olmalıdır da... Kolay olan sınavı bütün sahtekarlar da kazanabilir. - Konu ile ilgili Ayet-i Kerimeler ve açıklamalar önceki konularda da yapıldığı için üzerinde daha fazla durmuyoruz.[109]
2- Küfür-İnkar Fitnesi
-Yeryüzü egemenliğinin Allah'a ait olduğunu vurgulayabilmenin tek yolu küfür fitnesinin ortadan kaldırılmasıdır.
Fitne tamamen ortadan kaldırılıncaya ve din yalnız Allah'ın oluncaya kadar olanlara savaşın.
Bu ayetle sözü edilen fitne, İblis mantığı veya onun batıl dinidir. Bu; küfür, kibir, isyan ve benzeri türden yaratıcıya muhalefet olan tüm düşünce ve akımları ihtiva eder. Sınırları da çizilmiştir, bütün bir yeryüzü, nün hiç bir noktasında küfür veya küfre delalet eden herhangi bir odak bulunmayıncaya kadar savaşmaktan bahsediliyor. Hedef, bütün bir yer yüzü olmalıdır. Aksi halde yeryüzünün bir kısmında Allah'ın egemenliği, bir kısmında da iblisin egemenliği gibi çarpık bir durum, ortaya çıkar.[110]
3- İşkence-Zulüm-Baskı Ve Rejim Fitnesi
Birinci maddedeki fitne en genel anlamı ile, var olan eşyanın tümünü kapsayan bir manada kullanılmıştır. İkinci maddedeki fitne olgusu ile ise insan ve cin taifelerinin tümünü ve bütün yeryüzünü kapsamaktadır. Bu anlamı ile de fitne evrensel anlam ifade etmektedir. Şimdi bahsedeceğimiz fitne olgusu ise daha dar alanda fakat şiddeti ve tezahürleri ile daha somut işlev görmektedir.
Yasama, yürütme ve yargı olmak üzere bütün hukuki birimleri ayrıca medyanın desteğini arkasına alarak devlet gücü haline gelen rejimler, eğer Kur'anı rejim olmaktan çıkmışlar ise o rejimlerin varlığı başlı başına fitnedir.
Kur'an toplumuna müsaade etmeyeceği için fitnedir. Müslümanların, dolayısıyla ilahi değerlerin alay konusu olması yolunda çalışacağı için fitnedir. Egemenliği birkaç bürokrata tahsis edeceği için fitnedir. İnançlarında ve çalışmalarında samimi olan müslümanlara tahammülsüz oldukları için fitnedir. İşkence ve zulüm kendi menfaatlerini koruyan en önemli silahları olduğu için fitnedir. Karşı düşüncelere her tür baskıyı uygulamakta tereddüt etmedikleri için fitnedir. Allah adına değil, tam aksine kendi adlarına, kendi tabuları adına hüküm verdikleri için fitnedir. Allah'ın adım değil, kendilerini yüceltmek istedikleri için fitnedir.
Bu fitnenin icra organı olması sebebi iledir ki, toplumu adaletsizlik ve haksızlık tehdit eder.
Rejimlerin, fitneyi yaygınlaştıran iki türü vardır.
Birincisi; mutlak küfür mantığı üzerine kurulmuş olmasıdır. İdarecileri de kanun yapıcıları da kâfir ya da müşriktirler. Bu tür devlet hukukuna ve yapısına sahip toplumların temel hedefi de zaten çok açıktır. Küfrü iblis adına egemen kılmak! Firavun'un Musa'ya, Nemrud'un İbrahim'e, Ebu Cehil'in Peygamberimiz'e karşı takındıkları' tavırlarda olduğu gibi. Bu tür olaylar zaten tarih boyunca süregelmiş, bugün devam etmekte ve yarın da devam edeceğe benzemektedir. Bugün bu tür olayların canlı örneğini dünyamızda üzülerek izlemekteyiz. Müslümanların odaklaştığı neresi varsa , orası alevler içerisinde yanıyor.
İkincisi ise; yöneticilerin kâfir olmayıp zâlim veya fâsık olması münasebeti ile, hukukun beşeri mantık üzerine temellendirilerek oluşturulduğu rejimler. Aslında her iki rejim de aynı mantığın ürünüdür. Fakat yönetici sınıflar arasında inanç farklılıkları mevcuttur. Bu ikinci tür devlet yapısına örnek teşkil edecek pek çok devlet geçmişte oluşmuş ve benzerleri bugün de mevcuttur.
Kendi halkına yönelik baskı ve şiddetin maksimuma ulaşan türü de bu rejimlerde görülmüştür. Halkı müslüman olan ülkelerle, İslam'ın zıddı ve karşıtı rejimlerle yönetilen bu ülkelerde ezan sesi susmamasına, din teşkilatlarının resmi olmasına rağmen, din adına hukuk isteyenlerin başları hep darağacında görülmüştür.
Emeviler ve Abbasiler dönemi tarihin en belirgin örnekleridir. Daha sonra gelen dönemlerde de İslam hukuku, siyasi boyutta kısmen uygulandığı için kendi varlıklarını koruma uğruna zaman zaman baskı ve şiddete başvurulmuş, beşikte bebelerin boyunları cellatlara teslim edilmiştir.
Bu tür yönetimlerde bazen ırk ve kavim, bazen mezheb-meşreb ön plana çıkarak toplum üzerinde baskı kurulmasına sebep olmuştur.
Devlet çatısı ve hukuki yapılanma, daha önce de belirttiğimiz gibi, hem yargı, hem yasama ve hem de yürütme gücünü elinde bulundurduğu için en güçlü ve yüksek icra makamıdır. Bu imkanları ile Hakk'ın temsilciliğini yapmayan devlet hem kendi içinde hem de kendi dışında büyük bir fitne icra organı durumuna düşmüş demektir. Ezanların okunması, mevlid cemiyetlerinin tertip edilmesi, namazların kılınması durumu değiştirmez. Zaten bu tür rejimlerde din ismi ne olursa olsun yatıştırıcı nitelikte sunulur. Dünya Sezar'ın, Ahiret ise Allah'ın yurdu mantığı ile hareket edildiği için, Sezar dünyaya, Allah ahirete ait işlerin emiridir. Bu sebeple fitneyi yok edip Allah'ın dinini egemen kılmayı hadefleyen devletin kendisi fitne olarak algılanır. Kari Mars'ın da zaten afyon olarak tanımladığı Din, Dünya siyasetiyle ilgilenmeyip sadece Ahiretle ilgilenen dindir. Böyle yoz bir siyasi çatıya sahip devletin halkı eğer İslam'ı yatıştırıcı, uyuşturucu hıristiyani özellikte değil de uyarıcı ve uyandırıcı İslamî özelliği ile tebliğe çalışırsa, devletin gücü yetkililerin elinde fitne kılıcı halindedir ve bastırmak için gereken terbirler alınır. İdam, hapis, sürgün, işkence... İnançları değşitirmenin veya bastırmanın yolları... Peygamber torunlarını katledenler de, İmam-ı Azam Ebu Hanife, Ahmet b. Hanbel, Zeyd b. Ali Zeynel Abidin, İmam İbni Teymiye gibi değerli İslam büyüklerine işkence edenler de müslüman olduklarını iddia edenlerdir. Fakat Kur'ani ölçülere göre bunlar da diğer müşriklerin hükümetleri gibi baskı ve işkence suretiyle müslümanların düşüncelerini zorla değiştirmeye çalışmışlardır. İşte bu da büyük Fitnenin ta kendisidir. Yok edilmesi gereken fitne...
İskilipli Atıf Hoca'yı idam eden, İhvan-ı Müslimin'i ipe dizen , dünyanın pek çok yerinde önde gelen müslümanları hapse tıkayan ve işkence eden mantıkla İslam'ı yok etmeye çalışan haçlı mantığının hiç bir farkı yoktur. Yönetimin başında müslüman da olsa, kafir de olsa zalim de olsa rejimin kendi varlığı fitne üretir. Yani batıl olan her rejim fitne sebebidir, yönetimin başında müslümanın olması batıl hukuku hakk yapmaz.[111]
4- Bozgunculuk Fesad Fitnesi
Ümmeti içerden parçalayan, ikiliğe düşüren, güç birliğine en büyük engel olan fitne türü..
Ümmet, kendi içinde Kur'an merkezli otoriteden sıyrılıp pratik farklılıklardan ibaret kişi, mezheb, meşreb, cemaat, hizip ya da grup merkezli otoritelerin etrafında toplanmayı din edindiğinde, yukarıda adı geçen fitne, kendisine en uygun ortamı bulmuş olur.
İnsanın benliğine yerleşen kötü ahlak örnekleri O'nu evvela kendi toplumu içinde topluma yabacı kılar. Zamanla tedavi edilmediği için müzminleşen bu çirkin ruh hastalıkları, insanı kendisinden uzaklaştırarak kendi içinde bir ruh ikileminin doğmasına sebep olur. Ulaştığı son nokta olan münafiklık ile ilk nokta olan dedikoducu ve yalan söz taşıma arasında, çirkin ahlakının ve inancının boyutuna göre bozgunculuk ve fesadın bir numaralı aracı haline gelir. Gerek bozuk karakteri sebebiyle ve gerekse sahtekarlığı sebebiyle, toplumda kendi lehine gelişmeyen olayları gerçek dışı yorum ve tevillerle zorlayarak kendisine payanda bulmaya çalışır.
Bu tür insanların bozgunculuğu nifak hareketi şeklinde cereyan eder. Bu, bir bir yönü ile münafiğın gayr-i müslimlere ajanlık yapmasıdır ki, münafık zaten imansız olduğu için amellerinin boşa gideceği ilahi bir vaiddir. Bahsedilen bu düzlemde müslümanların bir bütün olarak lehlerine gelişecek olayları tersine çevirmek, provake ve benzeri yollarla İslamı olumsuz anlamda gündemde tutarak düşünce bazında mağlup etmek gibi oyunlar düzenlenir. Ayrıca somut olarak küfür savaşçılarına karşı müslümanların kafalarını gündemsiz ve gereksiz şeylerle meşgul ederek meydanı kafirlere bırakmaları sağlanır. Bunlardan daha önemlisi, müslümanların kendilerine olan özgüvenlerini sarsarak endişe ve telaş dolu bir hayat anlayaşına sürüklerler. Yukarıda bahsedilen kötü karakter tiplerinin münafıkların yaptıkları fesad faaliyeti için en önemli kozlar olduğunu özellikle vurgulamak isterim.
Bedir gününde, Hendek gününde, müslümanlar bu tür münafıkların çalışmaları sebebiyle bazı tereddütler geçirmişlerdi. Fakat o günlerde mükemmel bir toplumsal teslimiyyet örneği veren Allah Rasulünün arkadaşlarından bazıları ve onların haleflerinin bir kısmı daha sonra bu tür oyunlara mağlup düştükleri için cemel ve Sıffin olayları meydana geldi... Kerbela ise olaylara vurulan kanlı mühürdü.
Münafiklar aradıkları zemini bulmadan asla ortaya çıkmazlar. Güçlü ve birbirine kenetlenmiş muvahhid bir ümmet içerisinde ortaya çıkıp bozgunculuk yapmaya kalkışmak onlar için bir intihardır. Bunu iyi bildikleri için büyük bir sabır ve özveri ile bazı çatlakların oluşuvermesini beklerler ki o, çatlaklardan müminlerin damarlarına sızıversinler. Kurt sisli havayı, timsah bulanık suyu sever.
Kendini iyi tanımayan, zaafının ve gücünün boyutlarını bilmeyen insan, şeytan dostları tarafından oltaya takılmış yemin aç balıklara göre cazibesi oranında bir cazibeye kurban edilir.
İkincisi, yukarıda bahsedilen sebepledir ki, her ne kadar bozgunculuğun küfür boyutunu münafiklar oluşturuyorlar ise de, onların oyunlarına ivme ve güç kazandıranlar mü'min olup da kendi varlığını teşhis edememiş ve daha önce zikrettiğimiz kötü karakterlerin bir kısmını kendi kişiliği ile özdeşleştirmiş insanlardır. Bu tür zaaf içerisinde bulunan müminlere çatallı oltaya batırılmış gayet cazip yemler takdim edilir. Yemler, insanların daha çok neye acıktığı göz önünde bulundurularak hazırlanır. Anlatmak istediğimiz bozgunculuk ve fesad oyununun hüsranla sonuçlandıran tatlı, ruhu, nefsi okşayan çekici yemlerini şu maddelerle özetleyebiliriz:[112]
a- Mevki:
Müminler içerisinde sosyal yönü güçlü olanlara -eğer yukarıda bahsedilen zaaflardan bir tanesini tespit ederseler, bir sürü iltifatlarda bulunurlar. Kişisel yeteneklerinin de yardımı ile bu tür insanlar zamanla güvenilir bir karizma kazanır. Kendisinde mevcut olan mevki hırsı zaten öteden beri onu bu noktaya şartlandırmış olduğu için teklifleri hemen değerlendirerek ilk adımını atmış olur. Kendi yeteneklerine ve becerisine tapınma derecesinde güvenmeye başlayarak sapma eğilimi gösteren bu insan, artık bundan sonra elde ettiği sıcak mevkiinin muhafazası için gayret sarfetmeye başlar. Bu mevki, etkinliğine göre farklılıklar arzedebilir. En küçük memuriyetten, basit bir yöneticilikten devlet başkanlığına kadar değişebilir. Bazen da müminler arasında manevi bağlarda otorite olarak takdim edilen cemaat lideri, şeyh ve benzeri türden makamlarla taltif edilirler.
Dedikodu ve fesad üretiminde kendilerine bağlı insanlar içerisine sızmış bulunan münafıklar, casuslar, ajanlar, provokatörler, rollerini yerine getirmeye büyük bir özveri ile çalışırlar. Farklı bir alanda faaliyet gösteren mü'minlerden veya onların liderlerinden yalan söz rivayet ederek önce cahil ve zaafları hayli fazla bulunan insanların liderlerine olan bağlılıklarını hırslandırırlar. Öyle olur ki, zamanla bu liderler o insanların gözünde insan üstü güçlere sahip bir varlık olarak büyütülürler. Bundan sonra kendi liderlerine hangi taraftan küçük bir yalan rivayetle saldırı duyarlarsa kin ve nefrete bürünerek kendi içlerinde karşı tarafın dedikodusunu yapmaya başlarlar. Bu, bütün cemaatlerde hemen hemen işleme konan fakat sadece İslami dirayeti güçlü olan topluluğun karşı koyabildiği fesad türüdür. Tarihte kanlı çatışmalara kadar varan sürtüşmelerin asıl sebepleri, iç sebepleri bu bahsettiğimiz fesad ve bozgunculuk faaliyetleridir. Bugün de belirli dozda devam etmektedir. Bu noktadan sonra liderler de çoğu zaman tabanın akıntısına ayak uydurmak zorunda kalırlar. Mevki hırsı olmayan, zaafları bulunmayan şahsiyetli liderler müstesna...
Bu tür çatlaklar zamanla büyür ve mü'minler arasında uçuruma dönüşür. Perde arkası senaristler aynı zamanda da oyunun yönetmenleri oldukları için gelişmeleri çok iyi takib ederler. İstedikleri kıvamda fesad ortamını oluşturduktan sonra herhangi bir müslümanın bir yerden tesadüfen gibi bir oyunla eline silah geçirmesini sağlarlar... Olaylar bu boyutta da kalabilir, daha korkunç boyutlara da ulaşabilir.[113]
b- Para:
Mevkiden sonra en tatlı ve çekici şeydir. İnsanların çoğu tarafından amaç olarak kabul görür. Pek azı ise araç olarak kullanır. Paranın enteresan tarafı, meblağ arttıkça kendisini araç olmaktan çıkaracak çekiciliğe sahip olmasıdır. O nedenledir ki insanların pek çoğu yoksul durumda iken paraya değer vermeyip insanlara karşı oldukça cömert davrandıkları halde, servet sahibi olduktan sonra ellerini sımsıkı yaparlar. İnsanların paraya düşkünlüğü o kadar büyük boyuttadır ki bugün paranın gücü deyim olarak halk diline yerleştirilmiştir. Para'nın uçamayacağı kapı yoktur. Bu cümlenin ifade ettiği gerçek şudur: İnsanlar parayı görünce prensiplerinden vazgçerler. kimisi az parayla kendisini satar. Kimisi az paraya direnir ama çok para görünce yorum değiştirerek kendisini satar. Kimisi ise kendisine bir saltanat takdim edilince çözülür. Bunlar kişinin nefsine karşı dayanma gücü ile orantılıdır. Parayı reddedecek tek insan, para ve serveti, ya da dünyayı oyun, eğlence ve bunlarla yapılan bir deneme-imtihan olarak düşünen ve dünya görüşünü bu gerçekler üzerine temellendiren insandır.
İnsanlardan öyleleri vardır ki, kendilerinden ve yakınlarından başka Allah'ın ayetlerini de satarlar. Ayetlerimi az bir paha karşılığında satmayın şeklindeki işaretiyle, Allah, insana hem insanın zaafını hatırlatıyor ve hem de Allah'ın hükmünü ne mevki karşılığında, ne para karşılığında ne de beşeri menfaatleri karşılığında değiştirmemelerini emrediyor.
Para ya da başka tabirle mal ve servetin, Kur'an'daki ifadelerde imtihan-deneme sebebi olduğunu daha önceki kısımlarda görmüştük. Bunun üzerinde ayrıca durmayacağız. Ancak İslam düşmanlarının ümmeti fesada sürüklemek için kullandığı silahların en önemlilerinden birisi de paradır. Zekat ve sadaka bu tuzağa karşı para hırsını söndüren mükemmel bir toplumsal ve ahlaki ibadet, İlahi kuraldır. O nedenledir ki, zekata karşı münafıkların ve diğer İslam düşmanlarının açtığı savaş açıkça görülür. İnsanların zekat vererek para hırsından temizlenmelerini banka ve para tahriki ile engelleme çalışmaları oldukça açık bir savaş biçimidir.
Yaygın eğitim araçları ile halkları tüketime sürükleyen, moralleri tüketime endeksleyen İslam düşmanları, bir ömrü yoksul yaşamış, fakat sahibolabilmenin, tüketebilmenin özlemi ile yaşamış olan birisine, ulaşmayı hayal bile edemediği bir taahhüdde bulununca kolay sonuca ulaşacaklarını biliyorlar.
Müslümanlar için özellikle Dini noktada en önemli tehlikelerden birisi şüphesiz para merkezli bir dünya görüşüdür. Paracı bir mantık. Bu noktada o kendi zaaflarını tespit edip iman ve iradesini eğiterek güç kazanmalıdır.[114]
c- Kadın:
Yaratılan insan, üremek ve çoğalmak için cazibeye muhtaçtır. Allah o cazibeyi insanın bir yarısı olan kadına bahşetti. Kadında erkeğe göre görsel açıdan o kadar farklı ve fazla cazibe vardır ki, bu büyük farkı Allah Rasulü Hadis-i şeriflerinde şöyle ifade ediyor:
Ben size kadından daha büyük fitne bırakmadım.
Hadis-i şerifte geçen fitne tabirini geleneksel yorumla, fesatçı,-Tevrat’ın tekvin babındaki alıntılar, İsrailiyyat sebebi ile, yanlışa, hem de büyük yanılgılara sebep olan yanlışa sürüklediğimiz için kadın-erkek arasındaki münasebetlerde iki uç düşünce oluştu. Bir tanesi eski ortaçağ katolik düşüncesi-ki kadın erkeğin hizmetkarıdır. Onunla evlenilmez, aynı sofrada yemek yenmez- şeklinde olan veya ona yakın, bir nevi erkekler hümanizmi, diğeri ise bu şartların meydana çıkardığı karşıt düşünce. Kadın erkekten tamamen soyutlanmış, sınırsız özgürlüğe sahip kadın feminizmini doğuran düşünce. Her iki düşünce de kadın-erkek arasındaki münasebetleri dengesizliğe sürüklemiştir.
Halbuki Hadis-i şerifteki kadının fitnesi sınav anlamındadır. Bu şekliyle o hadis-i şerifteki fitne ve kadını şöyle açmak gerekir.
Bu Hadis-i Şerifi katolik mantığı ile değerlendirirsek, Kur'an'daki insan tasviri ve diğer Hadis-i şeriflerdeki kadınla ilgili tanımlamaları elimizin tersiyle itmemiz gerekir. Bu mümkün değil. Te'vile çalışsak dahi bir yere oturtamıyoruz. Fakat Kur'an mantığı ile olaya yaklaşırsak, Peygamberin dile getirdiği fıtri-doğal gerçekle karşılaşırız. Kadınla erkek insanın iki yarısıdır. İkisi de birbirisi için caziptir, ama kadın erkeğe göre çok daha cazip ve çekici yaratılmıştır.Bu sebeple harama yönelme noktasında erkek daha fazla ihtiyatlı olmalıdır.Bu noktadaki erkeğin sınavı çok daha zordur.Örtü tesettür konusundaki İslam'ın hükmü de bu gerçek üzerine temellendirilmiştir.
İşte kadının bu cazibesi, kadınlara karşı zaafı olan topluluk için bozucu unsur olarak kullanılır.
Ahlak ve haya mefhumunu kendisinden tamamen sıyırmış olan kadın, ihtiras sahibi erkekler için yem olarak sunulur. Bugün de yapılan zaten bundan ibarettir. Podyumlar, güzellik salonları, basın, yayın araçlarının çalışmaları bu noktada yoğunlaşmış durumda. Ümmet için en büyük iç musibetlerden birisi de şüphesiz aile müessesesinin çökmesidir. Pek çok devletin çökmesinde dahi bazı kadınların yem olarak kullanılması gerçeği vardır. Günlük hayatımızda etrafımızdaki canlı örnekleri her gün izlemek mümkün.[115]
III.BÖLÜM
FİTNEDE FERDÎ VE TOPLUMSAL BOYUT
1- FİTNEDE FERDİ BOYUT
KİŞİSEL DENGESİZLİKLER
Fiziki alemdeki olaylar ile insan ve toplum maneviyatındaki olaylar arasında benzerlikler vardır. Maddeler arasındaki kimyasal, fiziksel ve biyolojik reaksiyonlar için belirli şartlar gerekiyor. Bu reaksiyonlar, maddelerin değişim ve kemali için gerekli ise, insan ve toplum için de buna benzer reaksiyonlar insanın ve toplumun gelişmesi için gereklidir.
Maddeler arası reaksiyonlarda sıcaklık ve basınç'ın yeri ne ise, insan ve toplum için de, bulundukları zaman dilimi ve yaşadıkları ortamda karşılaştıkları olaylar ve insanların yeri odur.Nasıl ki, sıcaklık ve basınç maddeleri etkiliyorsa olaylar ve fikirler de insanı ve toplumu etkiler. Bu etkileşim, insanın ve toplumun vicdanında bir değişime neden olur. Değişim olumlu da olumsuz da olabilir. Bu değişimin olumlu ya da olumsuz olmasını kişinin veya toplumun olaylara ve düşüncelere karşı gösterdiği davranış belirler. İnsanlar ve toplumların olaylar ve fikirler karşısında gösterdiği davranışlar, insanların, toplumların hangi değerler üzerinde olduklarını, insan ve toplum vicdanındaki potansiyel niteliklerinin ne olduğunu açığa çıkarır. Bu durumda şu söylenebilir; İnsanın iç yapısı ile yaptığı davranışlar ve toplumun vicdanı ile toplumsal yaşantı arasında çok güçlü etkileşim vardır. Bu etkileşim iki yönlüdür. Hem dıştan içe hem de içten dışadır. Bu anlayış bize dünya ile ahiret arasında da bu şekilde iki yönlü bir etkileşim olduğuna işaret eder. İnsan yaradılış olarak bir değerler bütününe sahiptir, biz buna fıtrat diyoruz. Bu fıtrat insanın doğru ve olumlu davranması için vardır. İnsanlar zaman içinde gerek ihtirasları, gerek kuruntu ve cahillikleri sebebi ile fıtratın sesine kulaklarını tıkamışlar, vicdanlarındaki değerler bütünü değişmiş ve olumsuz davranışlar sergilemeye başlamışlar. Bunun üzerine insanları, en güzel biçimde yaratan Allah (cc), peygamberler ve kitaplar göndererek insanların fıtratlarına dönmeleri için bir lütufta bulunmuş, insanları da bu konuda serbest bırakmış, bu seçimi yapabilmeleri için onlara irade yeteneği vermiştir.
İnsanlar yaşadıkları süre içerisinde yaptıkları bu seçimlerden sorumludurlar. İnsanlar ve toplumlar bu seçimlere göre bir iç nitelik kazanırlar.
İnsan ve insanlık için dönüm noktası olarak tanımlayacağımız bazı olaylar vardır. Bu olaylar neticesinde yapılan seçimler ve gösterilen davranışlar ne yöne kanalize olunacağını belirler. İşte bu tür olaylara fitne diyoruz.
Aslında deneme anlamına göre dünya ve içindeki her şey bir fitnedir, bu anlamda insanlar, mal, mülk, eş, evlat, güç, makam, güzellik, çirkinlik, fakirlik, hastalık, sıhhat, güçsüzlük, akıl ve hatta insanın kendisi dahi bir fitnedir.
İnsan, dünyaya fiziksel ve ruhsal olarak yalın bir şekilde geliyor. Dünyada hem fiziksel ve hem de ruhsal açıdan olgunlaşma süreci başlıyor. Diğer bir deyişle, insan dünyaya olmak için geliyor. Ol emri ile başlayan bu süreç insanın ölümüne kadar sürüyor. İnsan bu süre içinde ister olumlu, ister olumsuz yönde olsun, olmak zorundadır. Bu noktaya kadar zorunluluk var iken, olumlu veya olumsuz olmak, insanın kendi seçimine bırakılmıştır.
Gerek güzel görünen ve gerekse kötü görünen fitnelerde insanın olumlu davranış göstermesi onun manevi yapısının güçlenmesine ve insanlık derecesinin yükselmesine sebep olur. Olumsuz davranışlar sergilemesi halinde ise ruhsal organizasyonlarında bir maraz oluşur. İnsanlık kategorisinde bir düşme olur.
İnsan bu iki temel ve zıt düşünce veya hareket tarzını iki esasa dayandırıyor.
Birincisi fıtrata uygun düşen davranış türleridir, ki bu davranışları ile insan hem kendi içinde kendine karşı ve hem de toplum içinde diğer insanlara karşı olan yönelimlerinde uyumlu ve düzenlidir.Asla çelişki yaşamaz. Onun hem içe doğru ve hem de dışa doğru açılımında tevhid mantığının belirtilerine her an şahid olunabilir.
İkincisi ise; fıtratın tamamen zıddına olan düşünce ve tavırlardır. Kendi gerçeğine aksi bir istikamete yönelen bu tavırlar, insanın önce kendinden kaçıp kendisine yabancılaşmasına ve daha sonra toplum içi bireylerden kendi hayat felsefesini tamamen soyutlamasına sebep oluyor. Bu noktada insan fitnenin deneme anlamından öteye geçmiş, kaos, bunalım, dengesizlik ve sapma anlamındaki fitneye yakalanmış olur. İnsanda bu fitnenin açığa çıkarılmasını sağlayan bazı iç etkenler vardır. Bunları Kur'an'da en belirgin bir şekilde bulabiliyoruz.
Fitne ile onun versiyonlarından küfür, rett, şirk, cinayet ve bunalımı kişide açığa çıkaran bazı olgular vardır. Bunlar insan tabiatında mevcut olup genelde nefis denilen olgunun tezahürleridir.
Kur'an insanı yaratılmış olan canlı-cansız bütün varlıkların en şereflisi olarak tanımlamakla birlikte insanda bulunan bu nefis belirtilerine tabi olduğu ölçüde o şereften uzaklaşır.
"Şüphesiz biz insanı en güzel surette yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına çevirdik."[116]
Elbette insanı bulunduğu konumdan tepe takla aşağı yuvarlayan öyle basite alınacak sebepler değildir. Üstelik, Allah'ın merhameti gazabına nispetle daha geniştir. Buna rağmen insanın Allah'ı gazaplandıracak ölçüde çirkin olan düşünce ve davranışı nedir?
İnsanın tanrılık iddia etmesi. Veya insanın kendisine tapınması. Bu, insan için geçerli olabilecek bütün mazeretleri ortadan kaldırır. Kendi konumunu inkara kalkışmak insan için en büyük handikaptır. Ki bu tutumu onu Allah'ın rahmetinden uzaklaştırması için önemli sebeptir.
Ancak insanı bu tutuma sürükleyecek basit gibi görünen ama zamanla insanı aşağılanacak hale sokan bazı özelliklerin, gelecekte beraberinde getireceği muhtemel tehlikeler işaret edilerek tanınması, özellikle alınacak tedbirler açısından çok önemlidir.
İnsan için bu konuda en kapsamlı ve en akılcı otokritiği Kur'an yapıyor. Kur'an insanı tanımlarken onda beliriverecek muhtemel kötü davranışları yermek suretiyle dikkatleri onu olumsuzluğa sürükleyecek psikolojik kaynaklara çekiyor.
inkarcı insan
Bunca lütuf ve bunca nimetlere rağmen insanı Allah'a karşı nankör kılacak ne özellikleri var? Ki bu nankörlüğü sebebiyle insan kendisini yoktan vareden Rabbine karşı heybetleniyor. Halbuki onun çok basit ve hem de pis sıvıdan (meni) yaratıldığını bilmesi gerekmez mi?
" O , insanı bir meni damlacığından yarattı; fakat o birdenbire pervasız bir hasım kesildi."[117]
İnsanın başlangıcı ile ulaştığı inkar mesafesindeki korkunç farklılığı göstermeye yeterli bu ihtar! Basit bir damla sıvı ile yaratıcısına karşı gelen, apaçık düşman kesilen, onu inkar eden, varlığı veya birliği konusunda tartışmalara giren, düşmanca tavır takman insan arasındaki korkunç farklılık Nutfe hali ile düşmanlığını ilan duruma dönüşmesi arasında hiçte uzun bir zaman farkı belirtilmeden nutfe ile direkt insanın hasımlığından bahsedilmesi insanın değişimindeki korkunç farklılığı mukayese içindir. Gerçekten insan nutfe halini hiç hatırlamamak suretiyle yaratıcısına karşı gelmekte hiç zorlanmamıştır.
İnsanın aslı olduğuna hiç kuşku duyulmayan bu nutfe -sperma- zamanla Rabbi ile cedelleşen, ondan delil ve kanıt isteyen insan haline geliyor. Bir nevi yaratıcı bu spermadan apaçık hasım var ediyor.
İnsan çürüyüp toprağa karıştıktan sonra aynı yaratıcı gücün kendisini yeniden diriltip mahşere getirmesini bu yaratıcı için imkansız bir olay olarak görüyor.
“İnsan bizim kendisini nasıl bir nutfeden (sperma) yarattığımızı görmedi mi, şimdi apaçık hasım kesildi ? Kendi yaratılışını unutarak , çürümüş kemikleri kim yaratacak? diyerek bize misal vermeye kalkar. De ki; onları ilk defa yaratan diriltecek. O her yaratmayı bilir.”[118]
İşte bu sadelik fitratın dilidir, tabiliğin lisanıdır. Çok yakın görülen geleceğin, realitenin mantığıdır.
Çürüyüp dağılmış bir kemikten, toprağa karışmış bir kemikten, etten ve deriden sıyrılmış bir kemikten bir sperm daha mı canlı, güçlü ve değerlidir?
Bu iş için elbette uzun felsefeye gerek yok. Allah sanki bu soruyu yönelten insanın ağzını kapatırcasına insanın kendi varlığı kadar gerçek olan hakikati aktarıyor:
“De ki; onları ilk defa yaratan diriltecek. O her yaratmayı bilir.[119]
İnsanda beliren en köklü ve en korkunç fitne belirtisi bu kendi gerçeğini unutup Rabbini inkara kalkışması, O'na nankörlükte bulunmasıdır. Bu düşüncenin insan psikolojisinde meydana getirdiği dengesizlikler oldukça fazladır.
Her ne kadar insanı kuşatan bu fitne olguları toplumsal hareketlere sirayet ediyorsa da fert boyutunda tanınmalarında yarar vardır. Çünkü toplumsal hareketleri oluşturan bireysel çıkışların kişisel sebeplerini tanımak imha etmek için zorunludur. İnsan yapısını özellikle olumsuz niteliklerini önce yaratıcısının ifadelerinden öğreniyoruz.
İnkarcılığı ile kendisine paye vermeye çalışan insan her ne kadar kendisini açık bir ifade ile tanrı olarak tanıtmıyor ise de tanrısal güce sahip olduğunu zannediyor. Elbette bu bir vehimdir. Ama böylece insan kendi zaafını perdelemeye çalışıyor. Aslında ayetteki açık ifadede olduğu gibi "insan zayıf yaratılmıştır" dır.[120]
Gerçekten Allah'ın insanı koruyucu ve gözetici hukuku olmasaydı insan kendisini tam bir çıkmazın içinde bulurdu.
Özellikle insan hayatını düzenleyen ilahi sistemin kapsamına aldığı genel hayat alanındaki hafifletmeye yönelik ilahi irade gayet belirgindir. Bunun somut göstergesi Yüce Allah'ın, insan gücünü, insan fıtratını ve yapısını, insanın ihtiyaçlarını bir bütün olarak göz önünde bulundurup gözetmesidir.Bu şekilde yapıcı olan insan özelliklerini özgür bırakmış ve insanın bu enerjilerin etrafında yok olup gitmesine sebep olacak zararlı teşebbüslere karşı koruyucu duvarlar örmüştür.
İnsan bu koruyucu duvarlardan soyutlandığında kendisini acımasız istek ve arzuların içerisinde bulur. Kendisi ise maşa durumunda kalır. İnsanda fitneyi körükleyip hem kendisini ve hem de toplum düzenini tehdit eden psikolojik yaklaşımlar meydana getirir.
İşte klasik bir insan tipinin mükemmel örneği. İnsan sağlığı yerinde, afiyetle, yer içer ve otururken, durumu gayet münasip bir vaziyette iken hayatın akışına kendisini kaptırır; hata eder, günaha dalar, azar ve ölçüleri çiğner. Allah'ın nimet lütfedip koruduğu iyi insanların dışında, güçlü ve kudret sahibi iken hiç kimsenin aklına ilerde güçten düşüp takatsiz kalacağı ihtimali aklına gelmez. Zira bolluk ve sefahat insana çok gerçeği unutturur, gözlerini perdeler. Bu insanın azmasına ve taşkınlık yapmasına sebep olur. Ancak çok geçmeden kendisini bir bela ya da bir musibet kıskıvrak yakalayıverince tıpkı, aniden kendisini kurak bir çölde bulan narin çiçeğin haline döner. Boynu bükük, mahzun ve ümitsiz, her an gelebilecek olan ölümden korkan bir zavallı olmuştur artık. Bakarsınız aniden değişi verir... Kendisini hayata döndürecek bir damlacık yağmuru özlemle bekleyen çiçek misali yalvarmaya, yakarmaya başlar. Acziyetini, zavallılığını dile getirir. Ufukta çok küçük bir değişim belirtisi görse veya hissetse kalp atışları hızlanır, nabzı yükselir... Ama ne kadar ilginçtir ki kendisini bir sınava tabi tutan yaratıcının varlığını felaketten kurtulup kurtuluşa erdikten kısa bir müddet sonra unutur. İlk sefih haline döner. Gerçekten de insan sanki daha önce hiç sıkıntıya düşmemiş, perişan vaziyetten kurtulmak için Allah'a yalvarmamış gibi hayatın çekici cazibesine, nefsi okşayan aldatıcılığına kendisini kaptırır gider. Azgınlık, taşkınlık ve ölçüyü tahrip ameliyesi... Fıtrat zedelenmesi, tabiat kirlenmesi, ruhtaki zelzelenin açığa çıkması için son şeklini alan insana artık gerçek kapanmıştır. O, kötülükleri biricik hedef olarak görür. Çünkü dünya görüşü tamamen değişmiştir. “
“İşte ölçüyü aşanlara işledikleri kötülükler böylesine güzel gösterildi.”[121]
Haddi aşma ve ölçüyü çiğnemenin insanı sürüklediği felaket budur işte!.. Elbette bir de nankörlük, nimete nankörlük. Varlığa nankörlük. Ve akla nankörlük. İnsanın kendisine sunulan sonsuz imkanların dehşeti mi acaba insanı nankör kıldı. Allah insana aklını kullanmasını öğütlüyor ve insan için hazırladığı imkanların hayat bağışlayıcı olanlarını hatırlatıyor.
“O Allah ki gökleri ve yeri yarattı. Gökten su indirerek onun aracılığı ile size rızık olarak çeşitli meyveler ortaya çıkardı.[122] Suyun aracılığı ile rızkın çıkması. Yani ziraatın başlaması. Basit bir olay değildir bu! Yeryüzünde mevcut bütün yiyeceklerin basit çekirdeklerinden sadece bir tanesinin yeşermesi için evrene hakim egemen bir güç gereklidir, sadece tek çekirdeğin yeşermesi için tabii güçlerin tümü harekete geçriliyor. Su, ısı ve ışık, hava, ve toprak... Bütün bunlar Allah'ın dev projeleridir. Asla aksamazlar. Sadece insana sunulmuştur.
“Sürekli biçimde yörüngelerinde dönen güneşi ve ayı yararınıza sundu. Gece ile gündüzü yararınıza sundu.[123]
O, size kendisinden isteyebileceğiniz herşeyi verdi. Mal, evlat, sağlık, rızık, süs, zevk, vesair insani lezzetler. Gerçekten “Eğer Allah'ın nimetlerini sayacak olursanız bitiremezsiniz.[124] Buna rağmen insan -Allah'ın iyi kulları müstesna-nimete şükreden değildir. Kuşkusuz insan çok zalim ve son derece nankördür.[125]
Bu sebepledir ki insan acı akıbete maruz bırakılmış.
“Sizden önce nice kuşakları, peygamberleri kendilerine açık gerçekler getirmişlerken zalimce davranarak iman etmeye yanaşmadıkları için yokettik. İşte biz ağır suçlu toplumları böyle cezalandırırız.”[126]
Burada ceza aslında kişilerin idraksizliklerinden dolayı, Allah'ın ayetlerini inkara kalkışan veya duymazlıktan gelmeye çalışan insanlaradır. Ayrıca unutulmamalıdır ki Ayet sadece kitab da olanlar değildir. Bilakis kitabi ayetlerin işaret ettiği evrensel, tabii veya başka bir tabirle doğal ayetler insan aklına muhatab kılınır. Ki insan için pratik değeri olan ayetler bunlardır. Bu ayetlere nankörlük elbette insanın temiz fıtratını bozmuş ve tahrib etmiştir. Kişide içsel fitne oluşumu böyle başlar, ama sadece bu değildir. însanı asıl kimliğinden uzaklaştıran pek çok unsur vardır. Bunların üzerinde kısa tahliller yapmaya devam edelim.
Kişisel sapmaların açığa çıkmasında önemli rol oynayan karakter türlerinden bir tanesi de cimriliktir. Kişide bu oluşum, ferdin kendisini tasarruf noktasında sürekli telaş ve endişe düşüncesine sürükler. Özellikle sahip olduğu varlığın -bu; mal, para, makam vs. olabilir- elinden tamamen çıkması korkusu ile daha da sıkı önlemler almasına sebeptir. Böylece fert, diğer fertlere veya topluma karşı kapalı tutum içerisine girer. Hareket ve düşüncede kendi içine doğru alabildiğine geniş bir hayal dünyası kurmakla birlikte, kendi dışına zorunlu iletişimlerin dışında asla samimi olarak açılmaz. Kendisini diğer fertlere veya topluma yabancılaştırmış olmakla kalmaz. Kendi kendine de yabancı kalır. Bu yanlış kişilik toplumda pek çok insana hakim olması halinde ise cemiyet içerisinde samimi olmayan donuk bakışlar ve sırıtışlar doğurur. Artık insan bundan sonra çevresindeki bütün insanlarda kendi bozuk kişiliğini hisseder. Onlara karşı her an karşı tavır ve eylem hazırlığı düşüncesini sürekli meşgul eder. Hastalık haline gelen bu hal insanın tehlike sezdiği durumlarda her türlü çareye ve tedbire yönelmesine sebep olur. Toplum için huzursuzluk ve bunalım kaçınılmaz olur. Bu durumda Allah, kendi ifadesi ile :
“De ki; eğer Rabbimin rahmet hazinelerine siz sahip olsaydınız, sarfetmekle tükenir korkusu ile onu tutar kimseye bir şey vermezdiniz,Hakikaten insan çok cimridir.”[127] şeklinde açıklıyor. Vurgulanmak istenen, mal veya servetten başkalarının istifade edip etmemesi olayı değil, tamamen kişisel bozuklukların genelde insanın tabii ve iyi karakterini oluşturan fıtratına galip gelmesi için sarfettiği çabadır. Bir nevi bu, insan şahsiyetinin olumsuzluk içerisinde sürekli bocalaması için nefsin parmak oyunudur.
Fıtrata aykırı kişisel bozuluklukların açığa çıkmasında daha farklı ve tehlikeli unsurlar da mevcuttur. Mesela târtışmacılık olayı. Ancak bir meselenin doğru veya yanlışlığının açığa çıkması, yahut da müphem, kapalı bir olayın netlik kazanması için yapılan tartışmalar bunun dışındadır. Gerekli ortam ve zamanda tartışmak zaten zarurettir. Ancak tartışılması hem gündem dışı olan ve hem de hiçbir yarar sağlamayan durumlarda da , tartışma ortamı oluşturulması toplum içi duyumsamalar açısından oldukça tehlikelidir. Bu özelliği ile insanda yer, zaman, şart ve ortama bakmaksızın sadece şüphe ve tereddüt tohumları ekme amacına yönelik tartışmacı yön vardır. Bu yönü ile insan, bir taraftan kendi egosunu tatmin ederken diğer taraftan bireyler arasında, gereksiz ve olumsuz düşüncelerin filizlenmesine sebep olmaktadır.
Ayrıca bir kişi apaçık ve aşikar gerçekleri batıl ve yersiz gerekçelerle gizlemeye veya mağlub etmeye uğraşırsa elbette kendisinde bu tutum daha sonraları inat ve katı kalplilik doğurur. Böylece doğrulara karşı kulaklarına engel ve kalplerine perde yerleşir. Artık doğruyu ve gerçekleri kavrama yeteneği kaybolur. O, sadece cedel yeteneğini geliştirme uğraşı içerisine girer. Ve ne kadar delil, ne kadar gerekçe gösterilirse gösterilsin ikna edilmez. Demagoji onun en büyük silahı haline gelir. İnsanı her yönü ile en iyi bilen Allah (cc), bu gerçeği şöyle ifade ediyor: “Andolsun, biz Kur'an da insanlara her çeşit misali türlü biçimlerde anlattık. Ama insan, tartışmaya her şeyden daha çok düşkündür”.[128]
Burada özellikle gerçeklere karşı insanda bulunan umursamazlık özelliği vurgulanıyor. Ve ihtirası. Tahrip gücü çok yüksek düşünce piramidi. İnsanı kendisine veya menfaatine uygun düşen arzusuna tapındıran inanç sapması!
Duyumsuzluk düşüncesi insan için bütün güzel yetenekleri imha eden ruh sapmasıdır. Sürekli sahip olma arzusunu körükleyerek, elde etmek için bütün girişimleri , doğru-yanlış, güzel-çirkin, mubah sayan bir içgüdüdür. Mantıkla veya akılla hiçbir bağlantısı yoktur. Dolayısı ile, eğer elde edilmek istenen şey para ise, ticaretin her illegal şekli; şöhret ise, her ahlaksız tavır, mevki ve otorite ise, her türlü dalkavukluk veya zulüm meşru kabul edilir. Bu ruhsal hırsa sahip insan mutlaka kendisinden sözettirmek ister. Hangi şartlarda olursa olsun o tür insan için ilkedir de. Herhangi birisinin veya herhangi bir toplumun ızdırabı onun hedefine ulaşmasında asla engelleyici rolü üstlenemez. İnsandaki bu tehlikeli olguya işaret eden Kur'an şu tanımı getiriyor.
“Doğrusu insan hırslı yaratılmıştır.[129] Bu hırsı sebebi iledir ki, insanda sahip olma noktasında belli bir sınır yoktur. Kendi yaratılış felsefesi ve varoluş sebebini bilmeyen insanda meçhule doğru sürükleyen bu sınırsız sahip olma güdüsü, elbette fertler arasında büyük bir fitne oluşumuna da sebebiyet verir. Aslında insanda olan sadece hırstır. Yoksa insan gerçekten de her istediği şeyi asla elde edemez. Çünkü elde etmeyi istemesi süreklidir. Fakat insanın gerçek gücü ve yetenekleri sınırsız değil bilakis oldukça sınırlı ve zayıftır. İnsana bu sebeple Allah, gerçekte insanın sahip olamayacağı şeyleri talep ettiğini anlatıyor.
“Yoksa insan her arzu ettiğine sahip mi olacak?[130] Elbetteki hayır. Çünkü insanın ölümü, en çok arzu ettiği şeyleri elde etmeden gerçekleşir. Zaten sahip olma olayı imkan dışıdır. Bu sebeple bu imkansızlıkları zorlayan insan kendisini hiç de insani olmayan düşünce sapmasının içerisinde bulur. Kendi dışındakileri ne pahasına olura olsun dışlama tavrı. Her an suç işlemeye veya toplumu kaosa sürüklemeye hazır bir ruh. Geçmişte ve günümüzde meydana gelen fertler arası uçurumun ve toplumsal çalkantıların en önemli sebeplerinden bir tanesi budur. Özellikle toplumsal çözülmelerde, insandaki bu rolü ilerde toplumsal boyutta daha etraflıca belirteceğiz.
Allah uyarıyor: insan hiç kimsenin kendisine güç yetiremeyeceğini mi sanıyor?[131] Bu bir ihtardır. Çarpıcı sorunlarla muhatabı uyandırma yöntemi en etkili yöntemdir. İnsanı bu tür sorularla uyarırken insandaki o çirkin yaklaşımları tekrar, tekrar hatırlatarak şok tedavi yapıyor:
“Doğrusu İnsan çok zalim ve çok nankördür.”[132] Rabbine karşı nankör olan insan elbette beşeri ilişkilerinde günlük menfaatleri her türlü insan ve toplum menfaatlerinin önünde görecektir. Hak kendisinindir, kendisi ise haklıdır. Artık azgınlık halini alır düşünce ve eylemi. Bu kendi dışındakiler! hiçe sayma anlamındadır. Adeta bütün insanların kendisi için çalışması gerektiğine inanır. Azgınlığına sebep olan en önemli ve geçerli dayanak kendisine olan aşırı güvenidir. Ama Allah (cc) hatırlatıyor:
“Hayır Rabbinin bu kadar iyiliğine rağmen insan azar. Kendini zengin kendine yeterli gördüğü için.”[133] fakat bu bir hastalıktır. İnsanların gerçeklerden yüz çevirmelerini sağlayan şeytani bir hastalık! Oysa bu illetten Allah'ın lütfunu isteyerek sıyrılan insan kendi öz gerçeğinin farkına varabilir:
“İnsan zayıf yaratılmıştır”.[134]
Ve zayıf olması sebebi ile isyanı seçmiştir insan. Asi olmuştur. Tıpkı iblisin güç ve kudretini ispatlama ihtiyacı hissetmesinden dolayı Allah'a isyan etmesi gibi. Zaafını perdelemenin en mantıksız yolu budur. Ama insan her nedense bunu seçmiştir. Şüphesiz insanda mevcud olan bu duygu onu, toplum içi davranışlarda kendisini kabul ettirme gibi bir zorlamaya iter. Çok güç bir durumda kalırsa isyankar bir tavır koyar. İkinci veya üçüncü derecede değerlendirilmeye, en son danışılan ve hatta hiç danışılmayan bir konumda bulunmak içteki kötü güçleri harekete geçirir. Yaratıcısına karşı isyana kalkışan insan elbette insanlar arası münasebetlerde bu duygusunu harekete geçirecektir. Ama hiçbir şekilde haklı bir gerekçeye dayanmaz. Uyarıcı Allah:
“Ey insan, seni engin kerem sahibine karşı aldatıp sürükleyen nedir”? [135] Bu bir çeşit istismardır. Sebep olan şey ise kibir ve gururdur. Ama bütün bu fıtrata aykırı davranış türlerinin temelinde yatan en belirgin gerçek cehalettir. Bilgiye uzak kalmak. Hakikatin bilgisine uzak kalmak. Kendini bilmeyen insan, kendini bütün boyutları ile tanımlayamayan insan, ne kendi konumunu ve ne de yaratıcısının konumunu idrak edemez. İnsanı gerek kendi kişiliği içerisinde ve gerekse toplum bünyesinde kaosa, fitneye sürükleyen aslî sebep kendine yabancılaşmış olması yani kendinden uzaklaşmasıdır. Bunun sebebi ise kendi bilgisinden yoksun olmasıdır. Ben hakkında gerçeğe dayalı köklü bilgiye sahip olmaması. Varlık alemindeki varoluş sebebi nedir? Olmadan önce ne idi? Niçin oldu? Ne Olacak? bütün bunlar bir sistemin parçalarıdır. Bu sistemin çarkını oluşturan dişlilerden bir tanesi de kendisidir. Kendi gerçeğini bilmesi, çarkın sağlıklı dönmesi için zorunludur. Aksi takdirde dişliler parçalanır. İşte bu, fitnenin kişisel boyutudur. Kendisine yabancı olması onu topluma ve Allah'a yabancılaşmaya sürükler. Doğrulara ve gerçeklere doğruların ve gerçeklerin içinde olmasına rağmen göz kapamak, kulak tıkamak, sürekli aksi istikamette yürümek. Kaos, bunalım ve dengesizlik. İnsan tabiatını imha eden bir sürü olgular...
Ve çelişki! İnsanın bence en korkunç ruh krizidir. Kendi gerçeğine varamaması ve kendi doğasına ters düşmesi. İnsanın kendisi ile çelişkiye düşmesi diğer bireyler ile düzensiz ilişkiler kurması anlamına gelir. Toplumu oluşturan bütün bireyleri soyut bir ifade kullanıp herhangi bir insan düşünebiliriz. Bu şekli ile insanların birbirleri ile kurmaya çalıştıkları sosyal ilişkiler düzensizlik doğuruyorsa kişilerdeki ilişki mantığı veya yaklaşım biçimi fıtrata ters bir kimliğe bürünmüş demektir. Bu, bireyin diğer bireylere karşı tutumundaki sapma, aslında kendi içinde ve kendi cinsine karşı tutumundaki sapmanın ta kendisidir. Buna Kur'an'da dalalet de deniliyor. Bir tür hormonal bozukluk veya hormonal dengesizlik gibi bir şey. Fakat bu bozukluk fiziki yapıda meydana geliyor. Kendi mantalitesine uzak insan, kendisini çıkış noktasındaki sapma sebebi ile sürekli yanlış kullanıyor. Gömlek düğmelerinin birincisini yanlış ilikledikten sonra diğerlerinin zorunlu olarak yanlış iliklenmesi gibi bir şey.Düzgün görünmesi sadece algı yanılmasıdır. Algılamada yetersizlik veya eksikliktir.[136]
Fitnede Ferdî Boyut Ve Kişisel Dengesizliklerin Âyetlerle Tasnifi
İblisin, şeytani planlar yaparak yeryüzü egemenliğini eline geçirme uğraşında kendisine yardımcı olarak seçtiği insanlarda bazı fıtri özellikler vardır ki, fitnenin bütün boyutlarını özünde taşır. Bu özellikler, ferdi hem kişisel planda, hem de toplumsal planda fitne olgusuna hizmete sürükler.
Kendi varlığını, sebep ve boyutlarını iyi tanımayan insan, yaratıcısı ile kendisi arasındaki alakayı sağlıklı düzlemde gerçekleştiremeyeceği için kişisel düzlemde vesvese, inkar, hırs, gurur ve sair türden sıfatlar kendisinin tanrısı olur. İlerde de Allah'ın ayetlerinde belirtilecek olan olumsuz karakterlerde açıklayacağımız gibi toplumsal düzlemde çok daha şiddetli ve korkunç tezahürleri olur. Bu sebeple kişisel fitne sebeplerini birkaç madde ile somûtlaştırarak açıklamaya çalışalım. Kişisel dengesizliklerin meydana gelmesinde insanı saran, fitneyi doğuran on dört psikolojik rahatsızlık vardır. Şimdi bunlar üzerinde kısaca durmaya çalışalım:
1- Nankör insan
2- Zalim insan
3- Aceleci insan
4- Cimri insan
5- Tartışmacı insan
6- Cahil insan
7- Vesveseci insan
8- İhtiraslı insan
9- İnkarcı insan
10- Gururlu insan
11- Azgın insan
12- Düşman insan
13- Zayıf insan
14- Haddini bilmeyen insan[137]
1- Nankör İnsan:
Yaratıcısına karşı nankör. Yokluktan, hiçlikten varlığa çıkaran anlam kazandıran Rabbine karşı şükransızlık. Yaratıcısına karşı nankörlük içerisinde olması veya öyle bir yapıya meyilli olması, insanı bütün iyiliklere karşı nankör kılar.
“Eğer insana tarafımızdan bir rahmet nimet tattırır da sonra bunu ondan çekip alırsak, tamamen ümitsiz ve nankör olur.”[138]
“O size istediğiniz herşeyden verdi. Allah'ın nimetini sayacak olsanız sayamazsınız, doğrusu insan çok zalim, çok nankördür.[139]
İyiliğe karşı şükürsüz ve nankör insan bütün iyiliklere kapısını kapatmış insan demektir.[140]
2- Zalim İnsan:
“Denizde başınıza bir musibet geldiğinde O'ndan başka yalvardıklarınız kaybolup gider. O sizi kurtarıp karaya çıkardığında yine eski halinize dönersiniz. İnsanoğlu çok nankördür.”[141]
Zulmün en büyüğü şüphesiz Allah'a itaatsizliktir. Nankörlüğün bir gereği veya bir neticesidir. Başkasına haksızlık yaparak zulmetmeyi zevk haline getiren sadist insanın karakteri inançsızlık temeli üzerine bina edilmiştir:
“O size istediğiniz herşeyden verdi. Allah'ın nimetini sayacak olsanız sayamazsınız, doğrusu insan çok zalim, çok nankördür.”[142]
3- Aceleci İnsan:
“Başına gelen bütün felaketlerin ve çoğu zaman başkalarına karşı tahammülsüz kalışının sebebi sabırsız ve aceleci olmasıdır. İnsan hayrı istediği kadar şerri de ister. İnsan pek acelecidir.”[143]
“İnsan aceleci bir tabiatta yaratılmıştır.Size ayetlerimi göstereceğim. Benden acele istemeyin.”[144]
“Diyorlar ki, eğer doğru iseniz nerede bu tehdit”?[145]
İnsan karakterine ilginç bir açıklama. İnsan kendi menfaati için aceleci olduğu gibi kendi zararına olan durumlarda da cehaleti veya idraksizliği sebebiyle pek acele ediyor. Allah'ın korkunç azabını dahi görmekte acele davranan insanın beşeri ihtiraslarını tatmin etmek için sabır denilen güzel melekeye pek itibar etmemesi de elbette yadırganacak bir durum.[146]
4- Cimri İnsan:
“De ki, Rabbimin rahmet hazinesine eğer siz sahip olsaydınız, harcanır korkusu ile kıstıkça kısardınız. İnsanoğlu da pek eli sıkıdır.”[147]
5- Tartışmacı İnsan:
“Hakikaten biz bu Kur'an'da insanlar için her türlü misali sayıp dökmüşüzdür. Fakat tartışmaya en çok düşkün varlık insandır”.[148]
6- Cahil İnsan:
“Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler. Sorumluluğundan korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o, Çok zalim ve çok cahildir”.[149]
7- Vesveseci İnsan:
“Andolsun insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz.Ve biz ona şah damarından daha yakınız”.[150]
8- ihtiraslı insan:
“Gerçekten insan pek hırslı ve sabırsız yaratılmıştır.”[151]
“Yoksa insan arzu ettiği her şeye sahip mi olacaktır?”[152]
9- İnkarcı İnsan:
“Kahrolası insan, ne inkarcıdır!”[153]
10- Gururlu İnsan:
“Ey insan, Kerem sahibi Rabbine karşı seni aldatan gururlandıran nedir ?”[154]
“Gerçek şu ki; insan kendini kendine yeterli görerek azar.”[155]
11- Azgın İnsan:
“Gerçek şu ki; insan kendini kendine yeterli görerek azar.”[156]
12- Düşman İnsan:
“O, insanı bir damla sudan yarattı. Fakat, bakarsın ki insan rabbine apaçık bir hasım oluvermiştir.”[157]
“İnsan görmez mi , biz onu bir nutfeden yarattık. Halbuki o apaçık bir düşman kesilmiştir.”[158]
13- Zayıf İnsan:
“Allah sizden yükünüzü hafifletmek ister. Çünkü insan zayıf yaratılmıştır.”[159]
14- Haddini Aşan İnsan:
“İnsana bir zarar geldiği zaman, yan yatarak oturarak veya ayakta durarak bize dua eder. Fakat biz ondan sıkıntısını kaldırınca, sanki kendisine dokunan bir sıkıntıdan ötürü bize dua etmemiş gibi geçip gider. İşte böylece haddi aşanlara yapmakta oldukları şeyler güzel gösterildi.”[160]
2- Toplumsal Boyut
Her ne kadar toplumu fertler oluşturuyorsa da, fertlerde oluşan düşünce, tavır ve eylem, topluma mal olunca fertte tezahür eden tepkilerden daha değişik boyut kazanır. Fertte daha çok içe yönelik ve iç değişimler gözlemlenirken; toplum mantığı halini alınca dışa açılım, hızlı, büyük ve seri dalgalanmalar kendini gösterir... Fert psikolojisinde çekingenlik ve ürkeklik istisnalar dışında hakimken, toplum psikolojisinde coşku, cesaret ve taşkınlık hakimdir. Fertlerde meydana gelen ve meydana gelecek eğilimler kısa vadede ve kolayca değiştirilebileceği ya da engellenebileceği halde toplumsal eğilimler bir çığ misalidir, taşmayıversin! Yönlerini değiştirmek veya engellemek, kısa vadede ne mümkündür ne de kolaydır. O nedenle bir önceki bölümde aktardığımız, fertte açığa çıkan fitne unsurları toplumsal düzlemde çok daha korkunç boyutlara ulaşır. Belki bir toplumu binlerce insan veya ayrı organizma oluşturmuş olsa, hatta bu milyonlarla da ifade edilse bile; koca toplum tek organizma halinde eyleme hazırlanır. Toplum içi kargaşa, bunalım ve kaosa, aynı duyarlılık ve canlılıkla ve yine aynı hızla toplumsal çözülmeye dönüşebilir. Fertler nasıl sınavdan geçirilirse milletler veya toplumlar da sınavdan geçirilirler. Neticede fertte sınavın başarısız olduğunun belirtisi durumunda bulunan küfür, sapma, ihtiras ve sair olgular, toplumsal düzleme sirayet edince ortaya toplumsal ahlaksızlık çıkar. Fakat bu, tahribat açısından fertte olduğu gibi münferit kalmaz. Bazen toplum içi korkunç dengesizlikler, çalkantılar ve katliamlara sebebiyet verir, bazen da toplumun kendi kendini topyekün imha etmesine kadar götürür. Bu tür misaller için en canlı örnekler Kur'an'da geçmiş milletler hakkındaki anlatılarda mevcuttur. Bugün, belki de dünyanın ulaştığı bu asra kadar hiçbir döneminde bütün bir yer küresinde fitne unsuru hakim olmamıştı. En genel anlamda dünya insanlarının tümünü bir millet olarak, insan milleti olarak değerlendirsek; hakim unsurun fitne'nin en genel ve en belirgin tezahürü olan küfrün hakimiyetini veya küfrün türevlerinin hakimiyetini müşahede ederiz. Şimdi fitne, toplumda hangi boyutları ile açığa çıkar? Sınav fitnesinde başarısız olan toplumu ne gibi kaos, bunalım, çalkantı, dengesizlik fitnesi bekler? Veya fesad fitnesi, toplumu hangi oluşumlara sürükler?
Şimdi, denge unsuru olan tevhid düşüncesinin zıddı durumunda bulunan fitne, eğer topluma egemen olursa üç farklı boyutta ortaya çıkar. Bunu şiddet veya etkinlik özelliğine göre şöyle sıralayabiliriz.
Birincisi toplumu meydana getiren bireylerden bazılarının düşünce ve tavırlarıdır. Bu, şiddet ve kapsam itibarı ile üçüncü derecededir.
İkincisi tavana, yani elit tabaka ile yönetici sınıfın düşünce ve tavırlarıdır. Direk toplumu hedef alır. Bu, ikinci derecede çalkantı ve sarsıntı sebebidir.
Üçüncüsü ve şiddet yönü ile birinci derecede olanı ise tavana ve tabana, bütünü ile egemen fitnedir. Hakimiyet yönü ile en kapsamlı olanı budur. Hiç şüphe yok ki; Allah Rasulü'nün (as) ümmetini altını çizerek uyardığı ve ashabının dikkatini çekmek istediği fitne toplumsal nitelikli olanıdır. Ve yukarıda belirtmek istediğimiz toplumsal fitnenin üç boyutu da işaret edilen fitnedir. Bunlardan elit ve yönetici sınıfta fitne belirtisi baskı ve şiddet şeklinde, toplum içinde azınlık kesimde fitne belirtisi nifak yayma şeklinde, toplumun bütününde hakim fitne belirtisi ise, iç savaş veya bir kavga şeklinde kendini gösterir. Ancak burada, ikinci şıkta belirtilen casus faaliyeti veya gizli ajanlık faaliyeti her üç halde de mutlaka belirleyici rol oynar. Şimdi bu üç toplumsal yapının veya fitnenin adı geçen üç toplumsal boyutunun nasıl açığa çıktığını görelim.
l- Siyaset yolu ile. İblisi olgular siyasi egemenlerin hukukuna hakim durumda ise kendini gösterir. Tepeden inme, baskı ve şiddet hakim olur. Özellikle iblisin misyonunu oluşturan en önemli unsurlardan bir tanesi de zaten halkı idare etmektir. Tevhidi esası tahrib eden, evrensel ahengi parçalayan iblisçe siyaset halka karşı egemenliğini koruyucu tedbirler alır. Yaratıcıya karşı halkın düşüncesini iblis mantığına dönüştürme çabası içerisine girer. En belirgin anlamı ile iblisin cennette Adem ve Havva'ya yaptığı telkini bu defa siyasi egemen güç kılığında çeşitli yöntemler kullanarak tekrarlar. İnsana aynı şey tekrarlanır. Ölümsüzlük iksiri sunulur. Tanrılaştırılma duygusuna sürüklenir. Böylece toplum fıtrattan uzaklaştırılarak dünya fitnesine kurban edilir. Bunun en kısa anlatımı hedef saptırmadır. Hedef aslında Allah'tır. Ancak hedef saptırma olayı gerçekleşince artık insanın kendisi hedef olur. Bencilliği, egoizmi, yani dünya duyumsuzluğu... Bunu gerçekleştirmek için üç temel prensip ,ya da üç asıl metod vardır. Birincisi eğitim, ikincisi uyuşturmak, üçüncüsü ise baskı ve şiddete buşvurarak sindirmek.
2- Eğitim yolu ile. Bu, okuma yazma bilmeyen bir insana öğretilen ilk harfin onda bıraktığı derin, etkileyici ve kalıcı özellikte sunulur. Kendine özgü ilkeleri vardır. Toplum başarıya şartlandırılır. Daha iyi yaşamak için başarı zorunludur. Fakat başarılı olmak için eğitimde siyasi mantaliteye uyum sağlamak gerekir. Bu da diğer bir zorunluluktur. Böylece özellikle toplumun genç ve dinamik beyinleri iblisin askerleri konumuna ulaştırılır. Bu elbette yeterli değildir. Dinamik ve genç dimağlar için yukarıda bahsedilen türde bir eğitim çoğu zaman istenilen anlamda netice vermez. Bunun için insanlara, özellikle gençlerin en zayıf yönlerine hitap eden tertipler düzenlenir. Nefsi okşayan tertipler. Göze, kulağa ve diğer duyu organlarına hoş gelen oyunlar toplumu beş noktaya yöneltirler. İçki, kumar,spor, müzik ve seks. Bunlar, insanı, genzine eroin çekmiş insanın hayal alemine benzer aleme sürükler. Veya narkoz yemiş ve ameliyat masasında neresinin kesileceğinden haberi olmayan insan durumuna sokar. Ciddi düşünce kabiliyetini yitiren toplum daha kolay yönetilir ve yönlendirilir. Ama siyasi egemen güçlerde fitnenin belirgin şekli değildir bunlar. Nitekim kuyruğa basma olayı olmadıkça böyle devam eder. Şayet her halükarda bu iki usul istenilen mantığı topluma mal edemiyorsa üçüncü şık gündeme gelir. Baskı ve şiddet... Robinsonlar, cumaların cuma mantığı ile toplumsallaşma ihtimalini bildikleri için yasama, yürütme ve yargı organlarını geleceklerini teminat altına alma amacına yönelik bir şekilde oluştururlar.[161] Allah'a secde etmekte ısrar eden ve bu inancını topluma ısrarla aktaran insanlar için önceden hazırlanmış maddeler harekete geçer. Suç unsurları da belirlenmiştir. Egemen kurumların kutsadığı ne kadar mefhum varsa suçlama bu mefhumlar adına yapılır. Bu egemenlik İslam adına da olabilir. Nitekim İmam-ı Azam Ebu Hanife, İmam Zeyd b. Ali Zeynel Abidin, İmam İbn-i Teymiye ve Ahmed b. Hanbel'i sürgüne gönderen, hapse tıkan, işkence eden egemen siyasi mantık[162] da İslam adına idi...
Ama şüphe yok ki onların şiddet ve zorbacı tutumları fitnenin ta kendisidir.
Egemenlik beşeri ideolojiler adına da olabilir. Bu defa suç unsuru Komünist rejimlerde komünist olmamak, faşist rejimlerde faşist olmamak, demokratik rejimlerde demokrat olmamaktır. Sürgün, hapis, işkence ve idam sebepleri hep aynı tutuma bağlıdır.
Dün Sokrates ve Galileo'nun idam hükmünü giymeleri, Hitler nazizminin soykırımı, bugün ise yeryüzünü kuşatan ideolojilerin hükümet sistemleri ve uygulamaları çok küçük farklar dışında aynıdır. Ve her birinde işlenen cinayetler, şiddet ve baskı yukarıda bahsedilenler adınadır. Bunların tümü fitnedir. Müslümanların bütün rejimlerde tahkir edilmeleri iblisin en önemli oyunudur.Halkı müslüman olan bir çok ülkelerde,acı ve ızdırap dolu pek çok müslümanın gördüğü muameleler, aynı egemen güçlerin siyasi fitnelerinin açığa çıkmasıdır. Bu meselelere milyonlarca örnek vermek mümkündür. Konuya ilgi duyanlar ülkelerin siyasi tarihlerini karıştırsınlar.
Fitne de siyasi boyuta müstakil örnek vermek için tarih sayfalarını açıp bakarsak sayılamayacak , kadar çok olduğunu görürüz. Ciddi bir eleştiriye tabi tutulursa bugün de aynı örnekleri öncelikle İslam ülkelerinde görmekteyiz. Bir farkla ki günümüzdeki yöntemler daha çok modern kılıflıdır.
Toplumda meydana gelecek veya oluşturulacak bir diğer fitne hareketini halkın içerisinde görmekteyiz. Toplumun geneline göre oldukça az olabilirler ama son derece etkili olurlar. Bunlara Kur'an tabiri ile münafık, günümüz lisanı ile casus deniliyor. Hareketin kendisi çok yalın ve sade olmakla birlikte açığa çıkardığı fitne özellikle müslümanlar arasında büyük çapta ikilem, çelişki, sürtüşme ve hatta çatışmalara neden olmaktadır.
Dilimizde en yaygın şekliyle kullanılan ve Kur'an ile Sünnet'in büyük bir şiddetle insanları sakınmasını tavsiye ettiği toplumsal fitne budur. Bütün cemiyetin fertlerine sirayet edip kardeşlik, yardımlaşma, dayanışma ve ahenk içerisinde sosyal ilişkiler kurma gibi güzel davranışları tahrip ederek sosyal huzursuzluk, iç çekişme, kıskançlık, kavga, savaş gibi cemiyetin büyüklüğünü imha eden fitnedir.
Bu hareket, direk münafıklar aracılığı ile gerçekleştirilebileceği gibi sırf cehaleti sebebi ile fitneye alet olan müminler vasıtası ile de gerçekleştirilir. Bilgisizlikleri sebebi ile yersiz ihtilafa sürükleyici tavır sergilerler.[163]
Fitnecilerin Topluma Yönelik Davranışları
“Kalplerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak, kendilerine göre yorumlamak için onun benzer âyetlerinin ardına düşerler.”[164]
Ayrıca bu yaklaşım meşru derecede mezhebi gelişmeyi, ictihad düşüncesini taassub ve ihtirasa sürükler. Bilhassa bu tür mevzuları kaldıramayacak olan halka bu tür meselelerle yaklaşmak, hele hele toplumu kamplara ayırmak amacı ile halka yaklaşmak kısa vadede büyük kutuplaşmalara sürükler. İlerde özellikle olayların psikolojisi üzerinde duracağız. Fakat burada yeri gelmişken birkaç somut örnek verelim. Meselâ, toplumun ne maddesel ne de maddesel olmayan herhangi bir menfaati olmadığı halde ru'yetullah meselesi temcid pilavı gibi pişirilmiş durmuştur. Yine Allah'ın arşı istivası meselesi polemik konusu yapılmıştır. Daha ilginci ve komik olanı; Kur'an'ın mahluk mu, değil mi tartışması. Asırlara dar gelen belirleyicilik tartışmasında ölçü olarak kullanılmaya çalışılmıştır. Bu meseleler şarap gibi meselelerdir. Yutkundun mu dışarıda durduğu gibi durmaz. Toplumsal ikilem, çözülme ve özel casusların gayretleri ile nihayet çatışma, kavga ve kan haline dönüşür.
Halbuki Allah'ın arşı istivası nasıl olursa olsun. Bırakın Allah Allah'ça istivasını devam ettirsin. Burada insanlara yönelik ne bir emir ve ne de bir nehiy, yahud da bir had yoktur. Allah'ın görülmesi veya görülmemesi meselesi niçin ilk plana çıkarılmış? Kur'an'daki prensipler bize Allah'ı görmemizin veya görmememizin bilgisini sunmuyor. İnsan ve İslam olabilmenin genel prensipleri var onda.
Kur'an mahluk mu? Yani yaratılmış mı? Yoksa mahluk değil mi? Bunu ilk soran kimse hiç şüphe yok ki en büyük fitnecidir. Topluma ne gibi yarar sağlar?
Elbette toplumu olgunlaştırmaya yönelik en ufak bir yaran olmadığı gibi, toplumu kamplara bölmek için fevkalade ustalıkla akaid sahasına sokularak insanları en hassas noktadan yakalamışlardır. Çünkü insanın inancını ilgilendiren meselelerde insan gerçekten tartışmayı sever.
“Andolsun, biz, Kur'an da insanlara her çeşit misali türlü biçimlerde anlattık. Ama insan tartışmaya her şeyden daha çok düşkündür.”[165]
Günümüzde buna benzer olaylar bütün ülkelerde ve bizim ülkemizde sürüp gitmektedir. İlerde modern boyutta değinmek üzere şimdilik mevzumuza geçelim. Çünkü bugünkü cemel vakaları, sıffin savaşları ve kerbela facialarını özel bir bölümde ele almamız gerekiyor.
Topluma bütünü ile egemen fitne, kendisini, yukarıda değindiğimiz toplumsal katliamlarla açığa çıkarır. Bu bir önceki merhalede münafık casusların çalışmalarında elde ettikleri neticenin ulaştırdığı başlangıçtır, devam halinde o toplumun ya köleleştirilmesi veya başka milletlerle değiştirilmeleri ile sonuçlanır. Olay ile ilgili uyan Kur'an'da: “Öyle bir fitneden musibetten, beladan çekininiz ki, geldiği zaman yalnız zalimlere yönelik olmayıp mazlum ve suçsuzları da yakar.”[166] Bizzat suç işlememiş olsa da masum insanlar toplumun içinde bulunduğu duruma müdahale etmediği için cezalandırılır. Zalimlerin işlerine fiilen, manen iştirak etmek veya taraftar olmak sebebi ile bütün bir cemiyet suçlanır.
Peygamberimizin (sav) bu tür boyutta gelişecek fitneye karşı arkadaşlarını uyardığını biliyoruz. Özellikle denizlerin kudurduğu gibi ifadesi fitnenin derecesini yeteri kadar açıklamaktadır.
İfk hadisesinin elebaşı münafıkları aslında toplumu cemel, sıffin ve bir vahşet olan kerbelaya sürüklüyorlardı. Bu olayların şiddet derecesi toplumun fitneye tabi olma derecesine paralel olarak gerçekleşmiştir.
Toplum, doğru düşünme yeteneğini yitirdiği için çoğu zaman istese de, istemese de kendisini olayın içerisinde bulur. Aslında fitne bir süreçtir.
Bu, kısmın içerisinde ve kendi fıtratına karşı başlar. Zamanla alanını ve etkinliğini genişleterek topluma mal olur. Toplumu kuşatan fitneden, dalgalar gibi köpüren kin ve nefret duygularının dal budak saldığı görülür. Son merhalede yapılacak bir şey kalmaz. Toplum musibeti ve belayı hak etmiştir. Artık ya toplum kanlı kitle savaşı ile iç içe kalır veya tamamen tarihe karışır. Ta ki açılan yaraları sarabilecek nitelikte yeni bir neslin gelmesine kadar devam eder...[167]
Fitnenin Eylem Alanı
Fitneyi pratikte üç safhada etkin ve aktif olarak görmekteyiz. Birinci sahası İslam toplumunun içidir. Ümmet içerisine tefrika sokmak, bütünlüğünü bozup fesada sürüklemek için bütün yeteneklerini kullanan fitneciler, kendi varlıklarını ancak bu şekilde koruyabilirler. Biliyoruz ki peynir kurdu, rutubetli ortamda türer ve yaşar. Üstelik böyle sansasyonel fısıltıların egemen olduğu toplumda halkın en çok rağbet edeceği kişiler, nefsi okşayan ve sürekli muhatabına hak veren kişilerdir. Bu düşüncenin yoğun olduğu toplumda haklı lar oldukça çoğalacaktır. Fakat, insanlar artık haklı olmakta yetinmeyecektir. Sansasyon şiddeti arttıkça herkes hak talep etmeye başlar. Allah adına hak talep etmek... Artık olayın niteliğine veya boyutuna bakılmaksızın, istenenin gerçekten hakk olup olmadığı tetkik edilmeden, -ki zaten tetkik yeteneği yitirilmiş olur.- fitne'nin içine gömülürler. Bu tür olumsuzlukların açığa çıkmaya başladığı ilk dönemlerde, farklı kamplara veya gruplara bölünen insanlarda karşı tarafa yönelik suni tebessümler ve zoraki selamlaşmalar vardır. Doz artıp kalpler kararmaya başladıkça, yani fitne ağırlığını hissettirmeye başlayınca, bu kutuplar arasında adam çalma savaşı başlar. Adeta her teşkilat veya cemaatin mensubu, diğerlerinden bir müslümanı ikna edip kendi saflarına çekince büyük bir zafer elde etmiş duygusuna kapılırlar. Hatta bazen öyle durumlar olur ki, o insanın yeniden ihtida edip İslam'a girdiği vehmine dahi kapılır insan.
Üçüncü merhalede açıktan ve gizlice teşkilatlar arasında söz düellosu açılır. Dağlara nisbetle çakıl taşları kadar hükmü olmayan meseleler gündemleri işgal eder. Her bir grup konferans, seminer, panel veya miting düzenlemeye koyulur. Kuru sıkı atıp tutmalara kargalar bile gülmeye başlar.
İşte bu hareketli dönemlerde, nefsin egemen olup, aklın ve imanın etkisini yitirdiği zamanlarda, fitneci münafık casuslar eylemlerine hız kazandırarak, teşkilatların ağzından biri doğru, dokuzu yalan ve uydurma sözler taşımaya başlarlar. . Hele bugünkü modern iletişim araçları ile bu çok daha hızlı ve etkili olmaktadır.
Çıban olgunlaşmış ve deşilmek üzeredir. Çok tatlı da kaşınmaya başlamıştır. İç ajanlar asla bu fırsatı kazaya bırakmazlar. Bazı gafil müslümanlar namazı kazaya bıraksa da.
Herşey yerli yerinde ve hazır halde iken sıra atılacak tek bir kıvılcıma gelmiştir. Onu da uzman provakatörler gerçekleştirir. Nitekim Halife Osman b. Afvan'ın öldürülmesinde olduğu gibi. Veya daha değişik atmosferde gerçekleştirilen sabotajlar, cinayetler, suikastler.
Bugün, hedefine ulaşmaya ramak kalmışken kana bulanan Afgan cihadında olduğu gibi. Siffin de ve Siffîn'e gelinceye kadar oynanan oyunlar gibi...
Ve Öyle olur ki ümmet, Kerbela'ya sürüklenir. Bugüne gelinir, aynı oyunlar tekrar edilir. Sahne: tarih, aktör: İblis, fakat dublör sahnede... Münafık.. Yine aynı senaryo. İç çekişme, cinayet ve kan... Bunun adı: dahili fitne.
Fitne'nin daha kapsamlı ve etkili ikinci sahası devlet egemenliğidir. Hukuki mekanizmanın hakimiyeti. Yasama, yürütme ve yargının kendisi..
Bu noktada fitne; baskı ve şiddet olarak kendisini gösterir. İlkeler koyma yetkisine sahip olduğu için, kendi varlığını devam ettirecek kuralları kendi menfaatine uygun olarak hazırlar. Bir önceki toplum için gizliliğe ihtiyacı yoktur. Fakat o rolünü de bütünüyle ihmal etmiş değildir. Ancak şimdi resmi güç ve otorite olduğu için açık tavır koymasında da herhangi bir sakınca yoktur.
Başta belirttiğimiz gibi, İblis'in misyonunu oluşturan unsurlardan bir tanesi de zaten kendi emir ve arzularını önce ilga ve sonra infazdı. Bunun için de devlet çatısına ihtiyacı vardır.
Bu gücü elinde bulunduran iblis mantığı sahipleri, gerek eğitim müesseselerinde, gerek ticari kurumlarda ve gerekse toplumsal etkinliklerde insanların kendi ilkelerine boyun eğmeleri için gerekli çalışmayı yaparlar. Bunları yaparken ya darağacındaki ipi gösterirler veya elektrikli sandalyeyi. Baskı ve şiddet yönü ile kendi halkına hükmederken, halkı müslüman olan ülkeler arasında da tıpkı toplum içerisinde yürüttüğü ikilik fonksiyonunu yerine getirir. Böylece müslüman toplumların birbirlerine karşı sıcak duygular beslemelerini engeller. Hatta, toplum için fitnenin sebep olduğu kavganın benzeri, toplumlararası veya devletlerarası düzeyde, daha kanlı biçimde cereyan eder. Türk toplumunun Arap toplumunu, Arap .toplumunun Türk toplumunu pek sevmemesi bu çalışmaların ürünüdür. İran-Irak savaşında Irak yönetiminin tutumu bu hususta en canlı örnektir.
Yeryüzündeki bütün ülke müslümanlarının genelinde ümmet bilinci oluşturulamamasının nedeni, yönetimin veya yönetimlerin halk üzerinde bıraktıkları etkilerdir.
Din, birlikteliği sağlayan en önemli unsur olmasına rağmen, bugün, Türk toplumunu müslüman bir Arabın, Arap toplumunu müslüman bir Türk'ün idare etmesi kolay kabul edilecek bir durum değildir.! Bu, şuur altında saklı bulunan kinin oluşturduğu duygudur. Bunu sağlayan otorite ise yönetimdir.
Burnu kesik bir habeşliye itaat mantığı ile bugünkü mantık ne kadar da birbirleri ile çelişki ve zıt. Böylece fitne, ikinci sahasında, hem kendi içinde ve hem de ülkeler arasında ümmeti birbirine düşman edici görevini yürütmektedir.
Fitne'nin üçüncü ve en kapsamlı faaliyet sahası bütün yeryüzüdür. Burada direkt küfür ve onun unsurlarının mantığı egemendir. Allah'ın düzenini reddeden, Adem'in kalbine vesvese veren ve onu Allah'a düşman olarak eğitmeye zorlayan mantık... Bundan daha genel olanı önceden açıkladığımız gibi imtihan anlamındaki fitnedir.
Küfür ve küfrün özelliklerini taşıyan bütün tali unsurlar fitne'dir. Kaos ve bunalıma sürükler çünkü. Evren'e egemen vahdet durumunu insanlardan sıyırmak fitnedir. Küfrederek, yani insana verilen bütün gerçekleri reddederek aksini iddia etmek düzeni zorlamaktır. Sistemi tahrib etmektir. Bu nedenledir ki, Kur'an-ı kerim'de “İslamdan başka din asla kabul olunmaz “[168] ve
“Fitne tamamen kalkıncaya, egemenlik yalnız Allah'ın oluncaya kadar Allanın düşmanları ile savaşın.[169] emri geneldir.[170]
Dahili Fitneyi Doğuran Sebepler ve Tedbirler
Fitne'nin tanrısı şeytandır. Onun insanları azdırma ve fesada sürüklemedeki en açık yöntemini Kur'an'dan bir kere daha hatırlayalım:
“Yeryüzünde kötülükleri onlara güzel göstereceğim.Halis kıldığın kulların bîr yana, onların hepsini saptıracağım.”[171]
Bunlar sembolik ifadelerdir. Bazen sembolik ifadeler veya işaretler aşırı derecede gizli haberlerle yüklüdürler. Günümüz teknolojisinin en çok istifade ettiği kelime türleri sembolik olanlarıdır. Her alanda bu sembollerin geniş etkinliklerini görebilmemiz mümkündür. Ne kadar ilginçtir ki, şeytanın bu sembolik ifadeleri ile modern asrın ajan -münafik teşkilatlarının kullandıkları mikrofilmler, kısaltılmış kelime toplulukları, parola-işaret gibi anlaşma türleri birbirlerine oldukça fazla benzerler. Demek ki, iblisin bu iddiası çok açık ama faaliyet şekli oldukça gizli bir plan dahilinde cereyan ediyor. Tamamen şeytanca...
Kur'an'ın son suresini[172] hafif sesle ve dikkat kesilerek okuduğunuzda sanki bir fısıldama, gerçek muhatab gibi bir şeytani vesvese hissedersiniz. İşte, insanı fitneye sürüklerken aynı derinliklerden gelen ve son derece sessiz tırmalayan bu yaklaşıma insanın tepkisi en küçük frekanslara karşı hassas duyarlılıkta olması gerektiği gibi olmak zorundadır. En hassas kokuları algılayan, en küçük ses ve fısıltıları algılayan, en nazik hareketleri anında yakalayan radar kıvamında olmak zorundadır İslam toplumu...
Bir tür refleks yeteneği edinmek gerekir. İslami olmayan veya İslami olan kokuyu alır almaz karşı tepkiyi mutlak uyarıcı refleksle gösterebilmelidir mü'min. Aksi takdirde kalbe yönelecek sızmaları, kulağa yönelecek gürültüleri, cana ve İslam'a yönelecek saldırıları kavramakta gecikmiş olunabilir.
Ümmeti uykuda yakalayabilmenin özlemi ile nöbetçilerini gözcü olarak görevlendiren fitne ithalatçılarına bu fırsatı vermemek ve sürekli uyanık bulunmak her müslümana namaz kadar büyük bir vecibedir.
Fakat uyanık olmanın bazı kuralları vardır. Bunlar; "Fitne tanrısı"nın müslümanları görmek istediği kişilikten tamamen farklı olan şeylerdir.
Dahili veya harici fitne odaklarının toplum içi, ülke tavanı veya ülke dışı fitne mihraklarının müslümanlara yüklemeye çalıştıkları belli başlı zayıf karakterler vardır. Bunlar üzerinde kısa, fakat özlü durmakta yarar vardır.
Cehalet: Evreni kuşatan bir vahiy formasyonunun ilk yapıtaşı okumaktır. Okumak, bilmeye yönelik olanıdır. Çünkü vahyin kaynağının İslam peygamberine imandan veya inanılacak ilkeleri belirtmeden önce ilk emridir okumak.[173] Yani okumak, inanmaktan daha önce gelen ilkedir. Düşünün bir kez, kainatın yaratıcısı kaleme kasem ediyor [174] Yani bilgiye götüren kaleme. Aydınlığa götüren kaleme yemin ederken, cahil insanın aynı zamanda zalim olduğunu vurguluyor. İnsanı zalim yapan unsur onun cehaletidir. Ayrıca cehaletin egemen olduğu insanı, ölünün duyarsızlığı ve tepkisizliği ile tasvir ederken, bilge insanı dipdiri, hayat sahibi olarak tasvir ediyor Allah. Ölü insan, ya da ruhsuz ceset. Etrafında olup bitenlerden haberdar olmayan, kendisine yapılan her türlü müdahalelere tepki göstermeyen duyarsız yaratık Şimdi dikkat edilirse, yaşadığı halde etrafında dönen dolaplardan haberdar olmayan, kendine veya diğer müslümanlara karşı yapılan müdahalelerden rahatsızlık duymayan, burnunun dibinde işlenen vahşetlere en ufak bir tepki göstermeyen duyarsız ölü yaratıklar, en az yukarıda belirtilen ölüler kadar ölüdürler.
Burada diriltici ruh, aydınlatıcı nur özelliği taşıyan ilim, Allah düşmanlarının sızmalarına karşı en güçlü zırh hüviyeti taşır. Yine Kur'an-ı kerim'de;
De ki, bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?[175] şeklindeki sorusuyla Allah,hiç şüphe yok ki insanları bilgiye,aydınlığa sevketmek istiyor.
Evet... Bilenlerle bilmeyenler bir olmaz elbette. Bilenler doğru hükme ulaşabilirler, bilmeyenler ise kendilerine toplumun verdiğini olduğu gibi alırlar. Yanlış bilgi alınınca ulaşılan netice yanlış olur. Zaten burada kastedilen bilgi 'her şeyi bilmek değildir. Bunun için de temel esasların bilinmesi gerekir.[176] İnsanların uyanık olmalarına vesile olacak bilgi, fesatçıların işine asla gelmez. Çünkü fitne, insanların yanılgılarını kullanarak hayat bulabilir.
İnsanları cahilleştirme politikası, sömürgecilerin ve fesat düzenin savunucularının en önemli politikalarını oluşturur. Fitne'nin devlet çatısına egemen olduğu ülkelerde, özellikle İslam'ın dinamik unsurlarının eğitimi uzun zaman yasaklanmıştır.Veya bu eğitimi veren kurumlar kapatılmıştır. Buna rağmen insanların gayr-i resmi ilgilerini engellemeyen resmi otoriteler "dini" tekellerine alarak, resmi ideolojilerine uygun öğretimi başlatmışlardır. Böylece dünyaya karışmayan, dünyayı şeytanın tekeline terkeden ve sadece ahireti telkin eden bir "İslam" ortaya çıkarmaya çalışmışlardır. Bu çalışmalarla müslümanların önüne engeller çekerek bilgiye ulaşmalarını imkansız kılmışlardır.
Şimdi bu çalışmaların asıl sebebi, cehaleti hakim kılarak onun oluşturacağı rutubetli ortamdan sızıp toplumu çürütmektir. Fakat toplumu çürütmeye bu yetmeyebilir. Cehaletin zorunlu olarak insanlara yüklediği bazı özellikler daha vardır ki, bunlar toplumda fitnenin ivme kazanmasında itici güç olurlar.
Taassub... Kaynağı cehalettir. Taassub aynı zamanda inadı doğurur. Böylece hakikatin bilgisine kulaklar, gözler ve kalp kapanır. Bu karakterlerdeki insanlarda kendi bilgisi "bilginin esası" niteliğindedir. Tartışılmaz değer hüviyetindedir. Bu nedenle, gerek insanlar arasında ve gerekse toplumlar arasında fitneyi egemen kılmak için bu karakterlere fazlaca ihtiyaç duyulur. Kendi düşüncesini merkezileştirme veya odak noktası olarak ilan etme çabası içerisine giren bu yapıdaki insanlar, farklı düşünce ve yaklaşımlara asla yaşama hakkı tanımazlar. Bu tür yaklaşımı ilke edinen farklı teşkilatların içerisinde bulunan insanlar için küçük bir kıvılcım yeterlidir. Hiç şüphe yok ki o kıvılcım birilerinin elinde hazır beklemektedir. Fitne'nin tanrısı iyi biliyor ki, toplum içi veya toplumlar arası küçük bir provakasyon büyük olayları çabucak doğurur;.
Bu nedenle, taassub kördüğümüne yakalanan insanlarda şiddet duygularının geliştirilmeye çalışılması gayet doğaldır. Zira şiddet ruhu ortalığı kasıp kavuran kasırga gibidir. Dışarıya taşınca ne küçük, ne büyük, ne erkek, ne kadın, ne suçlu, ne de suçsuz ayırır. Ancak doyuma ulaşınca diner. Genellikle de tatmin olmaz. Bir süreç oluşturur ve zaman zaman tezahür eder.
Fîtne'yi içeri buyur eden bu karakterlerin en büyük yardımcı ve destekleyici gücü yalandır.
Hatırlayacak olursanız iblisin Adem'e ve Havva'ya karşı kullandığı ilk silahı da yalandı. Aslında insanlara sağlarından, sollarından, ön ve arkalarından sokulması, onları yanıltması anlamındadır. Nitekim kötü davranışları güzel göstermesi de yalanla mümkündür.
Ayrıca, münafık veya günümüzde kullanılan tabirle, ajan veya casusun en önemli özelliği de yalancılıktır. Kendi emellerine uluşabilmek için toplum içerisinde yalanı hüner olarak gösterirler. Bir çeşit meşrulaştırma yoluna giderler. İnsanlar arasında adeta yalanı yayan elçiler ordusu kurulur. Bu ortam içerisinde toplumu oluşturan bireylerden bir tanesine fısıldanan bir yalan, bir anda alev alan benzin deposu gibi yangın yerine döner.
Sarsıntı ve kargaşanın hızlı olması, yalancıların aceleci yapılarındandır. Çünkü bütün yalancılar, yalanlarının açığa çıkması telaşı içerisinde oldukları için ortamın çabucak toz-duman olmasını isterler.
Toplumu veya toplumları fitne dinamiti haline sokan bu karakter tiplerine karşı alınacak en gerçekçi önlemler sırasıyla şunlardır:
Cehaleti kaçırmak. Yarasa misalinde olduğu gibi, aydınlığa, ışığa, gerçeğe tahammül edemeyen insanlar uzun zaman ilim sahibi kişilerin yanında barınamazlar. Etkileyemedikleri insan veya insanların içerisinde içten içe kendilerini kemirirler veya bir çeşit intihar ederler.
Hakikate ulaştıran bilgiye sahib olmak mukayese yeteneğini güçlendirir. Bunun için kitap ve sünnet bilgisine danışmak zorunludur.
Bilgi insanı taassub derecesinden kurtaran en önemli etkendir. Kendi kişisel fikrini ve yaklaşımını vahiy değişmezliği ile sunmaya çalışan insanlara asla itibar edilmez. Çünkü o tipler cehaletin en şiddetli örneğini sergiliyorlar. Bu sebeple vahyin dışında kalan kişisel görüşlerde Allah'a kadar özgürlük hakları vardır insanların.
Kişisel olayları ve düşünceleri geniş bir perspektif içerisinde ele almak, vahyin temel ilkelerine ters düşmedikçe bir haklılık kapısı açık tutmak zorunludur. Ayrıca sürtüşmelerin durmasını sağlamakta önemli bir adım atılmış olur.
Şiddete karşı soğukkanlılık ve itidali korumak gerekir. Zaten şiddet, telaş ve endişenin zorunlu tezahürüdür. Halbuki tehlikenin nereden ve nasıl geleceğini bilen insanların şiddete asla ihtiyaçları yoktur.
Toplumda erdemi egemen kılmak. Yalanı yargılayabilecek bir bilince ulaştırmak, düşmana vurulacak en büyük darbedir. Yalanın sızdığı bütün delikleri tıkamak, kozasında kilitlenerek kendisini imha eden ipek böceği haline sokan yalancıları.
Bütün bunlar, insanın kendi özverisi ve gayreti ile elde edebileceği özelliklerdir. Zaten böyle olmasa idi, Allah, insanları bu hususlarda zorunlu tutmazdı. Çünkü insanın kaldıramayacağı yükü insana yüklemek Allah'ın adaleline uygun düşmez. Bu hususlarda gerçek anlamda ve ciddiyetle çalışmalar yapıldıktan sonra, insana gerekli olan son büyük ilahi destek gerekir. O'nu insan ancak Allah'tan isteyerek elde eder. O da sabırdır.
Yukarıdan beri sıraladığımız özelliklerin tümü birbirleri ile alakalı olan şeylerdir. Ama gerçekten de bugün ümmetin en çok ihtiyacı olan şeylerdir. Uyanık insan, uyanık bir toplum, uyanık bir millet ve uyanık bir ümmet başka türlü oluşturulamaz.
Tedbir almak çareleri bilmekle mümkündür. Fitne tehlikesi, gerek kişilerde ve gerekse toplumlarda açığa çıkma şekilleri, oldukça ciddi düzlemlerde ele alınıp, insanlar fert fert uyarılmalıdır. Bu münasebetle, tarihi seyir içerisinde zaman zaman korkunç dalgalar halinde yükselen toplumsal fitneye isabet olmak, telafisi zor sıkıntılar doğurmuştur, doğurmaya devam etmektedir ve devam edecektir.
Fitne'nin dini olan küfre ve tanrısı olan şeytana ve onun tuzaklarına karşı uyanık bulunmak zorundayız. Aksi takdirde Allah'ın geçmiş milletlere hak ettikleri için gönderdiği bela ve musebitlere, bizzat tanık olmak zorunda kalabiliriz...[177]
Fitnede Din Çizgisi
İslam toplumunu iç dinamiklerinden, inandıkları dinin ilkelerinden uzaklaştırmanın silah ve baskı yöntemi ile çok zor olacağını, hatta mümkün olmayacağını sezinleyen çıkarcı münafık düşünceler, bu defa din yolu ile yıkıcı eylemlere yöneldiler. Adına din demek suretiyle atılacak her adım, yapılacak her tavsiye ve verilecek her emir, özellikle İslami bilginin özünden yoksun cahil halk tabakasında büyük kabul görecektir. Ve nitekim görmüştür de...
Kur'an'daki fesahat, belagat ve ifade mükemmelliğini hiç bir insanın yakalayabilmesinin mümkün olmadığını, ayrıca, müslümanların O'nu büyük bir titizlikle teksir ettiklerini bilen fesatçılar, hadis yolu ile toplum inancını tâhrib etmeye yöneldiler. Çünkü , Allah Rasulü (as) vefat ettiğinde O'nun söz, emir ve tavsiyeleri bir bütün halinde kitap olarak toplanmamıştı. Pek çok beldede yaşayan sahabelerin birbirlerini görmeleri de oldukça zordu. Bu nedenle halkın inancını yozlaştırmak ve yanlış çizgiye çekmek için Allah Rasulüne atfederek uydurma bir senet düzenleyip hadis adı ile topluma vaaz etmeye başladılar. Din tahribatında izlenen en etkili yol bu olmuştur. Çünkü hem mezhebi ve hem de Tasavvuf! oluşumların pek çoğundaki yanlışlar bu tür uydurma sözlere dayandırılmıştır. Yani bir çeşit, pek çok batıl mezhep ya da görüş ve batıl tasavvufi hareket bu tür uydurmaların yan kuruluşu olarak tezahür etmiştir.
Uydurma söz çalışmalarının bir kaç sebebi vardır. Bunlardan bazıları şunlardır:
Belirli bir fırka ve mezheb oluşturmuş olanlar bu mezhebe ait görüşlerini desteklemesi için hadis uydururlar. Amaçları kendi düşünce ve görüşlerinin yayılması ve kabul görmesidir. Bu mezheplerden özellikle batıl olanlarda bu hadis düzme işlemi oldukça yaygınlık kazanmıştır. Bilhassa İslam toplumu içerisinde Allah Rasulünden sonra meydana gelen tefrikalarda baş rolü oynayan Abdullah İbni Sebe Hadis uydurma faaliyetinde de etkin rol üstlenmiştir. Osman b. Affan'ın şehid edilmesi ile ortalığı fitneye bulayanların başında da kendisi geliyordu. Ali b. Ebi Talib'in şehid edilmesinden sonra da onun misyonu aktif görevde idi. Bazen şii kılığında Ali yi göklere çıkaran uydurmalar çoğaltıyor, bazen de sünni kılığında diğer halifeleri göklere çıkartan düzme hadisler çoğaltılıyor. Her iki kanat adı altında özellikle fazilet yarışı ile ilgili darphane gibi uydurma kalpazan hadis matbaası kurulmuştur. Fakat hiç şüphe yok ki, ne şii ve ne de sünni mezhebi oluşumlar içerisinde sağduyu sahibi insanların yöneleceği bir eylem tarzı değildir bunlar. Zaten duyarlı müslümanlar bu hadis uydurma faaliyetinden sürekli yakınmakta idiler. Bir taraftan ümmetin firavn'ı Muaviyedir şeklindeki uydurmalara diğer taraftan Muaviyenin, katipliğe Allah tarafından tayin edildiği şeklinde karşı uydurmalar oluşturulması, ümmet içerisinde, tertemiz ve herkesin kana kana yudumlayabileceği İslam göletini bir yahudi dönmesinin attığı taşlarla bulandırmış ve hoş olmayan karışıklıklara sürüklemiştir.
Bu konuda tevbe eden bir haricinin itirafları şöyledir: "Bu hadisler dindir. Dininizi kimden aldığınıza dikkat ediniz. Zira biz, hoşumuza giden her hangi bir şeyi hadis yapardık. "[178] Tevbe eden kişinin başka bir bidat kolundan olma ihtimali daha fazladır.
Ayrıca siyasi guruplaşmalar yönünde Emevi ve Abbasiler döneminde yönetimin meşruluğunu destekleyen uydurma sözler oldukça yaygınlaşmıştır. Hatta, Ali bir grup için, Osman ve Muaviye diğer grup için nasıl istismar konusu olmuş ise, Hz. Peygamberin amcası Abbas da Abbasiler için istismar konusu olmuş ve fazileti ile ilgili, veraset ile ilgili sözler uydurulmuştur. Öyle ileri gidilmiştir ki; Cebrailin dahi Abbasilerin kıyafetini giydiğini ilan etmekten çekinmemişlerdir.[179]
Peygamberin yaşadığı dönemde genellikle asıl meseleler üzerinde durulmakla birlikte teferruatla ilgilenmiyor değillerdi. Fakat risalet önderi Hz.Peygamber, bu problemleri ya Allah'tan aldığı vahiy ile veya kendi içtihadı ile çözümlüyor ve kalpleri sükuna erdiriyordu.
Ancak Peygamber döneminden kısa bir müddet sonra İslam dini hem coğrafi alan ve hem de toplumsal alanda farklı kimlik ve kültürel yapılara sahip insanlara ulaştı. İslamla tanışan yeni yeni toplumlar ve milletler vahyin indirildiği merkezlere uzak oluşları sebebi ile dinsel problemlerini çözümlemede oldukça sıkıntılı durumlarda kaldılar. Vahiy ölçüsü peygamber vefat etmişti. Kur'an'da ise genellikle temel ilkeler mevcuttu. Fakat yeni toplumlar eski kalıntıları, dolayısıyla yeni bakış açıları getiriyordu. Ama bu bakış açılan eskiden etkilenen açılardı.
Bu durum elbette fitneciler için paha biçilmez bir değer taşıyordu. Gerek fitneciler ve gerekse diğer müslümanlar yeni problemler karşısında fikir beyan etmek durumunda idiler. Böylece Fitnecilere yalan söz uydurma imkanı doğdu. Özellikle Kur'an'ın mahluk olup olmadığı, Allah'ın sıfatlarının zatı ile aynı olup olmadığı ve Allah'ın arş'a nasıl istiva ettiği, Allah'ın görülüp görülemiyeceği gibi imanlarına pratikte hiçbir yararının olmadığı meseleleri , toplumsal ve ilk planda önemli meselelerin önüne dinsel problemmiş gibi sokuşturulması gereksiz meşgaleler olarak edinilmiştir.
Kaderiye, mürcie, cebriye ve mutezile, rafizîlik, cehmiye gibi özellikle hicri birinci asrın sonlarından itibaren yaygınlık kazanan mezhep müntesiblerinden yalan hadis uyduranların gerekçeleri ile birlikte isimlerinden bazı örnekler vardır. Bunlar çeşitli mezhep ve cerh ve ta'dil ile ilgili araştırmalarda belirtilmiştir. Zaten bizim için asıl olan ismin şu veya bu olması değildir. Hareketin mantığı önemlidir. Ne adına ve niçin yapıldığı esastır. Pek çoğunda görülüyor ki, amaç; kendi mezhebini yaygın hale getirme arzusudur. Ama biz de biliyoruz ki bu mezheplerin pek çoğu İslam akidesinin ve İslam ümmetinin böğrüne saplanmış bıçak gibi özellik taşımaktadır. Ayrıca bu akımlara karşı sünni mezhebi korumak amacı ile iyi niyetle uydurma faaliyeti de gözardı edemeyiz.
Yine fıkıh mezheplerinin teşekkül ettiği zamanlarda ve özellikle İmam Ebu Hanife (Ölümü H.150 / M.767 ) zamanında uydurma faaliyetleri korkunç boyutlara ulaşmıştı. Hanefi ve Şafii taraftarları arasında uydurma yarışında ; Şafii'nin şeytandan daha şerli, Ebu Hanife'nin ise ümmetin ışığı şeklinde bahseden hadis (!) ler imal edilmiştir.
Gerek mezheb imamları ve gerekse mezhepler hakkında uydurulmuş pek çok hadis örneği mevcuttur.
Bunların yanında bir taraftan İranlılar, Emeviler ve Araplar kendi ırklarının insanlar içerisinde en hayırlısı olduğuna dair hadis adı altında söz uydurmaktan geri kalmamışlardır. Bunda özellikle Emevilerin baskıcı ve ırkçı siyasetlerinin rolü pek az sayılmaz. Bu, sonraki dönemlerde de devam etmiştir.
Bu örnekleri verirken gözardı edilmemesi gereken bir husus vardır. O da; bu tür faaliyetlerde bulunanların çoğunluğunu İslam düşmanlarının oluşturmasıdır. Bir kısmı da cahil ve taassub sahibi müslümanlardır. Özellikle İslam düşmanlarını bazen şii kılığında şianın görüşlerini, bazen tasavvuf kisvesi altında sofiyenin görüşlerini, bazen sünni kılığında sünni mezheplerin tutarlılığını ve faaliyetini hararetle anlatırken hadis uydurduğu görülür. Zaten aşırı övme ve yermeye yer veren hadislerin çoğunluğu uydurmadır.Bilhassa Ali b.Ebi talib'e; "sen Allah'sın" diyecek kadar ileri giden Sebe ve yoldaşları bu hususta yoğun faaliyette bulunmuşlardır.
Hadis uydurma hareketinde İslam düşmanlarını hoş görmek mümkündür. Düşmanlıklarının gereğini yerine getiriyorlar. Ancak ilginç olan, bazı müslümanların bunu bile bile yaptıklarını ve yaparken de Dine hizmet ettiği zannına kapıldığını açıklamasıdır. Güya iyilik işleyenlere yetmiş binli rakamlarla cennet verip oradaki nimetlerden istifade edeceklerini, kötülük yapanlara da, en küçüğü de olsa, korkunç azapların muhatabı olacaklarını uydurma sözlerle haber vererek dini ihya edecekler! İnsanları dine yönelteceklerini sanan bu insanlar, aslında yalanı ve yalancılığı, özellikle Peygamber'e yalan isnadı meşrulaştırmak suretiyle dinin en önemli ikinci kaynağına hem müslümanların ve hem de gayri müslimlerin şüphe ile bakmalarına sebep olmuşlardır. Bu uydurmalar o kadar fazladır ki bunlarla ilgili terğib ve terhib adı ile özel kitap hazırlanmıştır.
Yukarıda bahsedilen uydurma hadis faaliyetleri gibi, İslam'ın bütünlüğünü zedeleyen ve özellikle müslümanların tartışmasız danışma kaynağı olan Kur'an-ı Kerim tefsirlerinde yine akıl dışı ve mantıksız sebeplerle az denilmeyecek oranda israiliyyat, yani, ehl-i kitabın haberleri ve İslam dışı olan diğer açıklamalar mevcuttur. Dini, son din ve mükemmel olarak insanlara sunmuş olan Allah, İslam'dan başka din tanımamakla İslamın diğer din ve düşünce sistemlerinin haber ve yorumlarına ihtiyacı olmadığını vurgulamış olmaktadır. Fakat Kur'an-ı Kerim’de belirtilmemiş isim, zaman ve olaylar hakkında sanki bir boşluk varmış gibi, veya olayın teferruatını, zamanın ve ismin kendisini belirtmek zorunlulukmuş gibi ehl-i Kitabın açıklamalarına gerekli-gereksiz, doğru-yanlış olduğuna bakılmaksızın yer verilmiştir. Bu elbette hem günümüz oryantalistlerine ve hem de İslam'a karşı sürtüşme arzusu ile yanıp tutuşan, fitne odaklarına verilmiş en büyük dinsel kozdur. Öyle ya, madem İslam mükemmeldi ve madem geçmiş kitaplar nakledilmişti, niçin onların haberlerine müslümanlar ihtiyaç duysun?
Olaylarla ilgili bir örnek verelim. Biz de ilk insan Adem ve onun eşinin yaratılışı halk arasında olduğu gibi şöyle yaygındır: Adem'i çamurdan yaratan Allah Havva'yı Adem'in sol kaburga kemiğinden veya eğe kemiğinden yaratmıştır. Bu esnada Adem ile Havva arasında bazı konuşmalar da geçmiştir. Şimdi dikkat ederseniz ortaçağ batı dünyasının, kadını şeytan olarak düşünmesine sebep olan düşünce geleneksel islam halkında bu israiliyyat sebebi ile kabul görmüştür. Kadın eğri kemikten yaratılmıştır. Onu doğrultmak mümkün değildir. Bu düşünce neticede kadının şeytani varlık olduğu inancına sürüklemiştir. Halbuki ne Havva'nın anlatıldığı şekilde yaratılması ve ne de Havva'nın Adem'i harama sürüklediği düşüncesi Kur'an'da mevcut değildir. Tamamen Ehl-i Kitabın inançlarının yansımasıdır. Bugün her yerde bulabileceğiniz Kitab-ı Mukaddesi alıp Tevrat'ın tekvin bâb'ını okursanız gerçeği daha yakından tespit etmiş olursunuz.
Ka'b el-Ahbar, Vehb b. Münebbih ve Abdullah b. Selam gibi raviler yolu ile yahudi inancı; Temin ed-Dari ve İbn Cureyc gibi ravilerle de hıristiyan inancı ve kültürü uydurma yoluyla sızma imkanı bulmuş ve böylece hem siyasi, hem de inanca ait meselelerde müslümanlar arasında fitne doğuracak sebepler oluşturmuştur.
Özellikle menkıbe ve kıssa türünden efsanelerin çokluğu, müslümanların ilkelerden ve ilkelerin diriltici dinamizminden uzak kalmalarını sağlama amacına yöneliktir. Çünkü müslüman, Kur'an'a yaklaştıkça akıl gerçeği, Kur'an'dan uzaklaştıkça nefis ve duygu olgusu güç kazanır. Sadece akıl sahipleri için öğüt olan Kur'an, şüphe yok ki aklını kullanma yeteneğini yitirenlere yararlı olmayacaktır. Toplumda oluşturulan bu zaaf, fitnenin egemenliği için yeterli sebeptir.
Kur'an'ın toplumsal gerçekleri altını çizerek ve tekrar ederek belirtildiğini görmemezlikten gelip koca bir tarihi, Allah'ın arşa istivası, Allah'ın yüzü, eli, gelip gitmesi, görülüp görülmemesi, cennet ve cehennemdeki dereceler ile meşgul etmek ve bunları öncelikli meselelermiş gibi sürekli gündemde tutmak gerçekten de fitnecilerin tezgahlarından başka bir şey değildir. Tartışılması gereken Kur'an'ın Kur'anlığıdır. Gündemde sürekli tutulması gereken Kur'an'ın başlı başına ne ihtiva ettiğidir. Yaşayanlara ulaştırdığı direktifler, ferdi ve toplumsal sorumluluklar gündemde tutulmalıdır. Sadece cuma gecelerinin mübarekliğini ilan etmek, müslümanlara, kalan altı geceyi boş geçirilmesinde bir beis yoktur mantığını yüklemiştir. Yasin suresini illa da kırk bir lemek, ölünün yedi, kırk elli iki ve sairlerini dinsel ilke haline sokmak baştan beri süregelen uydurma ve hurafelerin uzantılarıdır.
Din, afyon haline böyle sokulabilir. Bugün insanların düzenledikleri mevlid cemiyetlerine, nafile ve zikir meclislerine karşı duydukları hassas yakınlığı, yeryüzünde gelişen ve gelişmeye devam eden Tevhid-şirk, Tevhid-küfür savaşının boyutlarına karşı göstermediklerine şahid oluyoruz.
Tam tersi olduğu durumlarda, yani ana ilkeler hatırlatıldığında veya insanın toplumsal sorumlulukları gündemi işgal edecek durumlarda eğer nafile ibadetler veya efsane türünden kıssalar ikinci plana itilmeye kalkışılsa, din elden gidiyor, yahut, nereden zuhur etti bu fitneci? feryatlarının yükseldiğini görüyoruz. Bu feryatlar İslam düşmanı münafıklardan yükseldiği gibi cahil müslümanlardan da yükselmektedir. Din sürtüşmesi cemaat veya mezhep, ya da tasavvufi akımlara bu şekli ile yansıtılmıştır.
Büyük imam ve müctehid, İmam-ı Azam Ebu Hanife'nin sürekli itilip kakılması, zindanlarda süründürülüp kırbaçlanması zamanının yönetimini halife unvanı ile elinde tutan, imam Hanbel'e, İmam İbn Teymiyye'ye, Zeyd b. Ali Zeynelabidin'e işkenceyi reva görenler [180] din adına fitneye hizmet eden ücretsiz fitne hizmetkarları haline gelmişlerdir. Suçlarının ne olduğu sorulmadan yani yargılamadan boynu vurulan, boğazlanan sultan kardeşlerinin ölüm fetvasını veren dil, hiç bir surette Kur'an'ın ve Allah Rasulünün adalet ilkesini gözönünde bulundurmamıştır. Bu haliyle fitne, toplumun içerisine dinsel sızma imkanı bularak girmiştir. Geçmişte müşrik Arapların, kız çocuklarını diri diri gömerken öne sürdükleri gerekçeler ile İslam toplumu içerisinde işlenen bu cinayetlere gösterilen gerekçeler aynı mantığın ürünüdür. Ama farklı olarak, sadece yanılgı eseri veya hataen olabilir.
İşte bu yaklaşımlar, ister kasıtlı olsun ister kasıtsız, din yozlaştırılması amacına yönelik çalışmaların ürünüdür. Kur'an'a müdahale gücü olmayanlar hadis sahasını en uygun faaliyet sahası olarak görmüşlerdir. Nitekim başarılı olmuşlardır da.
Olayları çoğaltmak pekala mümkündür. Ancak benim bu kitapta vermek istediğim, başlı başına israiliyyat veya yalan hadis olayı değildir. Olaylara işaret ederek sadece düşüncelerde olayların bütünü hakkında genel bilgi vermek istedim. Hem tefsirlerde bulunan israiliyyat, hem hadislerde uydurma faaliyeti ve hem de bu tür faaliyetlerin islam ümmetini ne tür kutuplaşmalara sürükleyebileceğini müstakil eserlerden ayrı ayrı öğrenebilirsiniz. Hem de akademik düzeyde.
Yararlanabileceğiniz eserlerden bazıları:
1- Mevzu Hadisler. M. Yaşar Kandemir/Diyanet İşi. Bask. Yayınları.
2- İslam Düşüncesinin Teşekkülü. Prof. W. Montgomery Watt/Umran Yayınları.
3- Tefsirde İsrailiyyat. Dr. Abdullah Aydemir/Diyanet İşi. Başk. Yayınları.
4- İslam Hukuk Okulları ve Sekiz Büyük İmam: Muhammed Ebu Zehra/İhya Yayınları.
5- İslam Mezhepleri ve Müesseseseleri: Prof. Suphi es-Salih/ Bir Yayıncılık.
6- Çağımızda İtikadi İslam Mezhepleri: Prof. Dr. Ethem Ruhî Fığlalı/ Selçuk Yayınları.
7- Muhammedi Sünnetin Aydınlatılması: Muhammed Ebu Reyye/Yöneliş Yayınlan.[181]
IV. BÖLÜM
MODERN FİTNE ODAKLARI
Büyük Şeytan Emperyalizm Ve Modern Fitne Odakları
Aleni olarak bilinen bir gerçek var ki, o da; yeryüzü coğrafyasını kasıp kavuran bir sömürü ve cinayet ağını oluşturan, çağın en büyük şeytanı Emperyalizmdir. Gerçekten de tarihi seyir çizgisi içerisinde ilk unvanını şeytan olarak alan iblis, 21. asra merdiven dayadığımız şu ana kadar pek çok unvan daha yakalamıştır. Sembolik isim olarak alabileceğimiz bu şeytani unvanlardan bazıları şunlardır. Cinayetle kabil, dini yozlaştırmakla bel'am, kendini tanrı ilan etmek suretiyle firavn, zorbalıkla nemrut, Kibir, kin ve nefretle yahudi ve puta taparak halkı tapınmaya çağırmakla samiri... Bunların her biri belirli dönemlerde üstlendikleri misyonu yerine getirerek, yeryüzünde yaşayan insan topluluklarını fitne batağına sürüklemişlerdir.
Risaletin son halkasını oluşturan kâinat Peygamberi'ne ise Ebu Cehil ismi ile karşı çıkmış, fakat işin çok zor olacağını düşündüğü için, Abdullah İbnü Sebe rolünü de tarihi görevini yerine getirme bilinci içerisinde üstlenmiştir. Peygamberin de işaret ettiği gibi, İslam ümmetini kana boğup çıkmaza sürükleyen şeytan, özellikle fitne geleneğinin en şiddetlisini asr-ı saadet döneminin sonlarında başlatarak egemenliğini günümüze kadar sürdüregelmiştir.Fakat İblisin görevi bitmemiştir. O, ilk kovuluşun, Adem'in karşısında mahcup edilişin intikamını henüz tamamlamamıştır. Bu hırs ve nefretle yepyeni bir ünvan ve yepyeni bir misyona büründü. Bütün bir tarih boyunca, bütün dönemlerde, yeryüzünde bunalım doğuran hizmetçilerinin tümünün toplam etkinliğinden daha şiddetli bir hareket planı belirlemiştir. Bu hareket planına kendisinin yeni sıfatını vererek: Emperyalizm... Sömürü tekniği... Yeryüzünde ne varsa iliklerine kadar sömürmek. Hukuk sömürüsü, ekonomik sömürü, ahlâki sömürü, kültürel sömürü, din sömürüsü, toprak ve yaraltı-yerüstü zenginliklerin sömürüsü, savaş sömürüsü, katliam sömürüsü vb. Bu bir bozgun hazırlamak anlamına geliyordu. Bütünü ile bütün bir yeryüzünün bozguna uğrayıp fitnenin egemen olması.
Emperyalizm,sömürülmesi gerekenleri tespit ettikten sonra, nasıl ve hangi yollarla, hangi bahanelerle sömüreceğini de kendi emrindeki laboratuvar bilginleri ile keşfetti. Yani, sömürü tekniğini... Bunlar üzerinde sırası ile kısaca duralım.[182]
Misyoner Hareketler
Özellikle müslüman ve zengin kaynaklara sahip ülkeleri tekeline geçirmek için yoğun çaba sarfeden emperyalist hareket, kendisine gelebilecek muhtemel zararları en aza indirgemek için öncü keşif kolları oluşturur. Böylece, sömüreceği toplumların evvela iç dinamizmini yitirmelerini gerçekleştirip, kaos ortamına sürükleyerek sisli ortamdan yararlanıp sızmaları sağlanır. Bunu gerçekleştirebilmek için özel misyonerler yetiştirirler. Misyonerliğin tarihçesi üzerinde durmayacağım. Bizi ilgilendiren yönleri, kimlikleri ve metodlarıdır. Genelde Hıristiyan din adamı kılığı ile tanınırlar. Fakat doktor, kâşif, öğretmen ve bilim adamı olarak ta faaliyetlerini yürütürler. Son zamanlarda turist olarak faaliyetlerine yoğunluk kazandırdıkları gözden kaçmıyor. Asıl gayeleri İslamı yok etmek olan bu faaliyetler, genellikle belirli zaaflar tespit ederek bu zaafları kullanırlar. Hatta çoğu zaman zaaf oluşturmak için özel çalışma yaparlar. Bu çalışmalar genellikle kültür yozlaştırımı üzerinedir.
Emperyalizm, hakkı olmayanı gasbeden beynelmilel sömürü ağının plan ve program odağı anlamına gelir. Fakat sömürmek ve gasbetmek sadece kuvvet kullanmakla olacağı anlamına gelmez. Kendine has yöntemleri ve güçleri vardır. Bu güçleri uygun ortamlar hazırlayarak seferber eder. Kendi gücünü rahat kullanabilmek için, kendi dışındaki halkların zayıf düşürülmesi gerektiğini iyi etüd etmiştir. Zayıf düşürebilmenin en etkili yolu da, din ve kültür dinamiklerini yozlaştırmaktır. Dinin yozlaştırılması dinsel formasyon içerisinde gerçekleştirilir. Burada din fenomeni kendi dünya görüşleri çerçevesinde ustaca kullanılır.
Fitne, toplumu yok eden ve güçsüz bırakan en güçlü silahtır. Bu silaha toplum içerisinde bulunan uygun karakterleri kullanarak, veya, uygun karakteleri bizzat yetiştirerek elde ederler. Dinin insan düşüncesini ve onun içtihadına bıraktığı meselelerin iğdiş edilmesi sağlanarak, insanların dinsel çıkmaza girmelerine çalışılır. Ve bu hareketler çeşitli hareketlerle desteklenir.Casuslar, ajanlar, provakasyonel faaliyetler, toplum içi güvenin sarsılması ve benzeri türden faaliyetler neticeside toplum çökertilir.Bu çökme, daha çok düşünme mekanizmasının direncini yitirmesi anlamındadır. Tutarsız düşüncelerin egemen olduğu topluma yön vermek fazla zor olmaz. Çünkü, fitnenin egemen olduğu topluma sansasyonel haberler yön verir. Haber kaynağı ise arka plandaki egemen güçtür. Bu konuya ilerde geleceğiz. Daha önce, Emperyalizmin, özellikle İslam birliğine yönelik tehdidinin başını çeken kültürel yozlaştırım hakkında biraz bilgi verelim.
Kültür emperyalizmi, dini birliği tehdit eden faktörlerden bir tanesidir. Zira bağımsızlıklarını kaybeden, vatanları işgal edilen toplumlar, bir gün bağımsızlıklarına kavuşup, vatanlarını işgalcilerden kurtarabilirler. Fakat, kafaları işgal edilenler bunun farkında olamazlar. Emperyalistlerin ağına düşen fertler, vücut kendilerine, fikir ve düşünce düşmana ait garip bir varlık haline gelirler. Onlar tarafından empoze edilen fikirleri, sanki kendi fikirleriymiş gibi savunurlar. Bu halleriyle aslında düşman adına çalışan ücretsiz casuslardan farksızdırlar.[183]
Misyonerler bilirler ki, mahallî kültürleri yıkmadıkça, hiç bir zaman kendi misyonları yerleştirilemez. Onun için bu şahıslar evvela İslam ümmetini meydana getiren maddi ve manevi kıymetler manzumesini soysuzlaştırmakla işe başlarlar. Tahrip ettikleri inanç enkazı üzerine kendi inançlarının binasını yükselteceklerini düşünürler. İngiliz misyonerlerine ihtiyar bir Afrikalının verdiği şu cevap bu durumu çok açık ifade etmektedir: Siz buraya geldiğinizde bizim toprağımız, sizin İncil'iniz vardı. Şimdi sizin toprağınız, bizim de İncil'imiz var.[184]
Bugün misyonerlerin kültür ve din sömürüleri için bütün ülkelerde pek çok teşkilat olmakla birlikte, eğitim birimleri faaliyet içerisinde önemli bir yer tutar. Türkiyede Robert koleji, Beyruttaki ve halkı müslüman olan diğer ülkelerdeki katolik. Fransız ve Protestan Amerikan üniversiteleri bu faaliyetin önde gelen kuruluşları olmuşlardır. Özellikle ırkçılık fitnesini yayma hususunda oldukça başarılı olmuşlardır.
İslam birliğindeki zindeliği yıkılmışlığa, birlikteliği çelişkiye çevirme amacına yönelik bu faaliyet, özellikle müslümanlar arasındaki bazı ihtilafları büyüterek ve sansasyon oluşturarak sürekli tartışma gündeminde tutarlar. Bunlar genellikle şunlardır. Sünni-Şii ihtilafı, diğer mezhebler arası ihtilaflar, Bilgisizliğin doğurduğu taassubi hareketler, ırkçılık, milliyetçilik ve benzeri meseleler.[185]
Gerçekten de İslam, evrensel bir din olmasına ve gelişmenin her türlü dinamizmini kendi mantalitesinde saklı tutmasına rağmen, asrın müslümanları niçin zillet içerisinde ve tutsak? Emperyalistlerin çökertme planı şu üç hareketle devam eder. Birincisi, kendi fikirlerini desteklemeleri için siyasi ve ekonomik baskı kurmak, ikincisi, önceden batılılaştırılan bazı müslüman müsveddelerinin özellikle kültürlü olanlarını kendi hizmetlerinde kullanmak. Üçüncüsü ise, bazı hükümetlere sızmak.
Emperyalistler, bu din ve kültürel sömürü çalışmalarını yakın takibe alabilmeleri için, bir nevi ajan faaliyetlerine benzemekle birlikte, Mason cemiyetleri, Rotary ve Lions kulüplerini öncü kuvvet olarak kullanırlar. Bu teşkilatlar, hem örgün bir eğitim ağı oluşturarak, ve hem de sosyal etkinlikler vasıtası ile ülkenin bütün birimleri ile ilişki kurarak, özellikle halka inmeye özel gayret gösterirler. Oldukça tatlı dilli ve kibar tavırları ile toplum ilgisi zayıf olan insanları etki alanı içerisine alırlar. Önemine binaen, masonluk üzerine özel bir paragraf açmak istiyorum.[186]
Mason Cemiyetler
Masonluk, insanlar arasında din, dil, ırk, farkı gözetmeksizin kardeşlik, hürriyet, eşitlik ve adalet ilkelerini savunduğunu söyleyen, kısmen gizli olan bir cemiyetin adıdır.
Mason cemiyetleri, bütün dünyaya yayılmış, muhtelif isimler altında çalışan teşkilatlardan meydana gelmiştir. Bugün dünyada en yaygın olan Rotary ve lions klüpleridir. Asil, zengin, ilim adamı gibi şöhret ve itibar sahibi, veya ilerde mevki ve makam kazanabilecek kimseleri öncelikle cemiyetlerine üye kaydederler. Masonluğun gizlilikle ilgili genel prensibini şu şekilde ifade etmek mümkündür: Masonluk, kendini her yerde hissettirmeli, fakat hiç bir yerde görünmemelidir.
Masonluğa kabul edilen şahıs, önce kendi örf ve adetleri dikkate alınarak eğitilir. Düşünce mekanizmasının istenilen rayına oturtulduğu kanaati hasıl olunca mason prensiplerine ağırlık verilerek, Masonluk bir doktrin olarak şahsın kafasına yerleştirilir. Bu haliyle kişiler, aldıkları en küçük bir tiyo ile hareketin türünü ve yönünü tayin için refleks kazanmış olurlar.
1900 senesinde masonların aldıkları bir kararla ilgili zabıtların 102. sahifesinde, Dindarlar ve mabedlere galebe çalmak veya egemen olmak yeterli değildir. Asıl maksadımız, dinleri yok etmektir, yazılıdır.[187]
Masonlar, islamiyeti, mason localarının direktiflerine uygun olarak anlatan din kitapları. Kur'an-ı Kerim tefsirleri ve ilmuhaller yazdıkları gibi, bu kimselerin "Büyük alim, müceddid, müctehid" gibi isimler yakıştırarak İslamı yozlaştırmaya çalıştıkları da görülmektedir.
Emperyalist şeytanın bir çeşit keşif kolu hüviyetinde olan bu cemiyetin bütün teşkilatların halkı müslüman olan ülkelerde nüfuz sahibi olarak faaliyet yürüttüklerini görmekteyiz. Genellikle hayır toplantılarının organizatörleri olarak tanınmaya çalışan Rotary ve Lions kulüpleri, toplum içerisinde sakıntıda bulunan elit kesimlerin veya bürokrat sınıfı ile toplum içerisinde söz sahibi olabilecek kariyer ve karakterdeki insanların yardımlarına koşarak onları kendilerine minnettar bırakırlar.
Ayrıca okullarda zeki, yetenekli ve istikbal vad eden genç öğrencilere çeşitli teşkilatlar ve şirketler adı altında burs vererek, toplumun içerisinden çıkan bu insanlara, gelecekte İslamı yok etmeye çalışan birer mason yetiştirme amacı güderler.
Çoğu zaman lüks eğlenceler ve ziyafetler, partiler tertipleyerek etkin ve örgün bir ağ kurmayı planlarlar. Ayrıca buna benzer, fakat daha özel toplantılarla İslam dünyasındaki faaliyetlerin başarı durumu test edilir.
Bugün, özelikle İslam dünyasındaki rollerinin ne kadar büyük olduğunu görürsek, İslam ve İslam toplumu için oluşturulacak fitne mangasının tehlike ve etkinlik derecesini kavrayabiliriz. Özelikle bugün pek çok İslam ülkelerinin yönetimlerinde, bizzat etkin ve aktif görevlerde bulunduklarını üzüntü ile kabullenmek zorundayız. Zaten pek çok yetkili bunu açıkça itiraf ediyor.[188]
Hatta o kadar ilginçtir ki pek çok cami veya mescit yapımında dahi bu cemiyetin mali katkıları mevcuttur. Özel ve devlet okullarına sağladıkları destekler zaten gelenek halini almıştır, bu yollarla İslam toplumu içerisine sızarak onların akidelerini zaafa uğratmak ve ahlaki yapılarını dejenere etmeyi hedeflerler. İslami cemaat ve teşkilatlara sızıp, kendi mantalitelerine uygun zeminde yürümesi için lojistik baskı uygularlar.
Aslında bu tür cemiyetler bir tür kültür emperyalizmi karakollarıdır. Bir yandan ülkenin seçme beyinlerini kendi çıkarları doğrultusunda yetiştirirken, diğer yandan kamu oyunda emperyalistleri, güler yüzlü, dost canlısı, iyilik meleği, seçkin kişilik örnekleri olarak gösterme propagandasını yürütürler. Böylece, kendileri güç kazanırken İslam birlikteliğini içten içe eritme emellerini perdelemiş olurlar.[189]
Yehova Şahitleri Ve Yöntemler:
Yehova, tanrı anlamında kullanılmaktadır, bu anlamda tanrının şahitleri demektir. Hristiyanlığın bir mezhebi şeklinde belirmekle beraber, yahudiliğin kutsal kitaplarına büyük önem veren, yahudileri, İsrailoğullarını sevdirme gibi düşünceleri de bulunan ve merkezi ABD'de bulunan Yahudi-Hristiyan karışımı bir inanç faaliyetidir. Emir ve direktiflere son derece bağlıdırlar. Kariyer ve disiplin sahibi bir yapıya sahiptirler. Oldukça kibar ve tatlı dilli oluşları, halkın kendilerine samimi yaklaşmalarını sağlar. Hıristiyan şahidler, yehova şahidleri cemiyeti, Hıristiyan yehova şahidleri, tarassut kulesi derneği, yeni dünya derneği ve benzeri isimlerle kurulu dernekleri mevcuttur.
Bilhassa Afrika, Ortadoğu ve Türkiye müslümanlarına yönelik çalışmalarında, genellikle dinler arasındaki hoşgörüyü ön planda tutarak sağlam bir tartışma zemini oluştururlar. Tevrat, İncil ve Zebur'dan büyük bir sitayişle bahsederek, bunların vahiy ürünü olduklarını Kur'an ile delillendirirler. Mükemmel denilebilecek bir demagoji yetenekleri vardır. Allah'ın ayetlerini, kimsenin değiştirmeye gücü yetmeyeceğini yine Kur'an'ın desteğini arkalarına alarak delillendirirler. Bu tavırları ile İslami bilgiden yoksun olan halkın teveccühünü ve güvenini kazanırlar. Şerbet kıvamına geldikten sonra içirme hazırlığı yaparlar. Hiç bir zaman Kur'an'a inanmadıklarını, O'nun vahiy ürünü olmadığı yalanını ağızlarından çıkarmazlar. Ta ki, kendileri gibi düşününceye kadar. Burada gözettikleri en önemli ilke, hiç bir surette pürüze sebebiyet verecek tartışmalara girmemektir. Onun için, müslümanların çok hassas oldukları meseleleri tereyağından kıl çeker gibi geçiştirerek ortak noktalar bulmaya çalışırlar. Fakat en etkili ilkelerinden bir tanesi ise, her sohbet veya tartışmada sadece bir, nadir hallerde de iki soru yönelterek konuşmalarını tamamlarlar. Bu suretle dinleyicilerin ayrıldıktan sonra da kafalarını işgal altında tutmuş olurlar.
İlginç bir hümanist yaklaşımları daha var ki, o da; bugünkü yahudi ve hristiyanlann yeryüzünü kana buladığını sık sık gündeme getirmeleridir. Bu yaklaşımları ile, zaten tarih boyunca ve modern asırda sömürgen, kan dökücü ve vahşi batılılardan nefret eden müslümanların onayını alarak ortak faaliyetlere dikkatleri çekerler.
Yehova şahidleri, faaliyetlerini belirli psikolojik usullere uygun yaparlar.Bunlardan önemlileri şunlardır. Dünyadan ve insanlıktan ümitsizliğe sürükleyerek insanlarda boşluk oluşturmak. Ölümle korkutarak yehova şahidi olmayanların felakete uğrayacağını anlatmak. Kızlı-kadınlı toplantılar düzenleyerek beşeri zaafları kullanmak. Sürekli ve devamlı konuşmak. Ses tonunu sürekli değiştirmek, birisi bitirdiğinde diğerinin başlaması. Aynı veya benzeri eserleri sürekli okutmak. Kutsal kitaplarını mantıklı bir şekilde tahlil ve muhakeme etmek. İş ve menfaat sağlamak. Kendi kadınları ile evlendirmek. Bunların dışında en önemli etkinliklerini yeni çevre ve arkadaş edinmek suretiyle geliştirirler.
İslam ülkelerinde, İslami bilgisi yeterli olmayan, inancı zayıf olan kişilerle tanışıp, onlarla yakın ilişki kurarak sürekli, hikaye, roman ve benzeri türden yayınları vererek kendi düşüncelerini telkin ederler.
Müslümanların özellikle ihtilaflı gibi göründükleri meselelerin çok iyi araştırmasını yaptıkları için, tartışmaya açarak saptırmaya çalışırlar. Bu da, müslümanlar arasında büyük bir hızla yeni tartışmalara gündem oluşturur.
Allah'a teslim olmak gerçekten ne demektir? Adlı küçük bir el kitapçığına şu sorularla başlıyorlar:
Adaleti sever misiniz? Kavgalardan, ayrılıklardan, kan dökülmesinden, düşmanlıklardan, nefret ediyor musunuz?........Cümle şöyle bitiyor: Eğer bu sorulara olumlu cevap veriyorsanız, bu küçük kitapta önemli bir mesaj bulacaksınız!..
Gerçekten pek çok soyut meseleler bu kitapta mantıki ikna yolu ile ele alınarak işlenmiş. Dikkatli olmayan insanın aldanması çok kolay. Daha ilerde 11. maddede müslümanlar için şöyle yapıcı eleştiri var: "Eğer bütün müslümanlar, Tanrıya teslim olsalardı, kendi aralarında barış ve kardeşlik havası hüküm sürmeyecek miydi? Oysa değişik mezhepler arasında çeşitli kavgalar, sürtüşmeler, hatta müslüman ülkeler arasında savaşlar bile görülmektedir.
Böylece müslümanların güvenini kazanarak kendi manyetik alanı içerisine sokan yehova şahitleri, aslında, bu gibi yaklaşımları ile müslümanların birbirlerine olan güvenlerini sarsmayı umuyorlardır.[190]
Siyonizm
Konuya girmeden önce gazeteci yazar Cengiz Çandar'ın, Siyonizm Dosyası [191] adlı kitabına yazdığı önsözün bir kısmını aynen alıyorum.
"Küçük asya, ya da Anadolu ile Filistinin İslam coğrafyasının en hassas iki noktası olarak kaderleri birbirine bağlanmıştır. Bunun kanıtı tarihtir. Filistin, 1000 yıl önce Haçlı saldırısına ancak Anadolu çiğnendikten sonra kurban düşmüştü. Haçlı saldırısının önünde İslam'ın ilk savunma siperi de Anadolu topraklarında kurulmuştu.
Kudüs'ü Haçlılardan kurtararak kutsal toprakları tüm dinlerin özgürce varoluşuna açan büyük İslam komutanı Selahaddin Eyyubi şanlı seferini Anadolu topraklarından başlatmıştı. Filistin, en uzun barış dönemini de, Osmanlı yönetiminde, Anadolu ile aynı İslam vatanının bir köşesi olarak yaşadığı zaman sahip olmuştu.
Bugün, Yahudi Haçlılığı ya da Siyonizm, İslam coğrafyasında Filistinden sağlandı ve giderek kuzeye, Anadoluya tırmanıyor."
Türkiye'nin aydınları, İslam dünyasına ve İslam dünyasının ayrılmaz bir parçası olan Anadolu'ya yönelik Batının büyük Haçlı-Siyonist komplosuna karşı hasmın yapısını, düşüncesini, yöntemlerini ve en önemlisi tarih tezini bilmek zorundadır." Şimdi siyonizmin tarihi sürecini kısaca aktaralım.
Filistin dışındaki bütün yahudileri, Arz-ı mev'ud yani vaad edilmiş toprakta, daha doğrusu Filistinde toplamak ve sonra da Süleyman peygamberin mabedini siyon dağına yeniden inşa etmek, yahudileri bütün insanlığa üstün kılma ideali... Siyonizmin tanımı budur.8
Musa (as) Mısır'dan çıkıp, Kızıldeniz'i geçtikten sonra sina dağının bulunduğu çöle gelmiş, yahudiler ile kırk yıl kadar burada kalmıştır. Onları Filistin topraklarında yerleştirmeyi vaad etmiş, fakat Musa, Filistin topraklarına girmeden, daha şeria vadisinde iken vefat etmiştir. Yahudiler bundan dolayı Filistin'e arz-ı Mev'ud demişler ve oraya yerleşmek en büyük idealleri olmuştur. Ayrıca Hz.Süleyman döneminde olduğu gibi mabedlerini Kudüsteki siyon dağına kurmayı planladıkları için bu ideale Siyonizm adı verilmiştir. Fakat bu dini siyonizm , tarihi süreç içerisinde değişerek siyasi siyonizme dönüşmüştür. Siyasi doktrin ihtirasına yönelmiştir. Osmanlı Sultanı Abdülhamid'e para ile Kudüs ve Filistini satınalma teklifleri şok bir cevapla hayal kırıklığı yaratmıştı: Ben canlı ceset üzerinde ameliyat yapılmasına asla müsaade etmem. Siyonist girişimciler sarsıntıya uğramışlardı. Fakat Osmanlı'nın da bitmek üzere olduğu bir dönemdi.[192]
İsrail kaynaklarına göre 1908 yılı Filistin'de Yahudi yerleşimi açısından bir dönüm noktası olarak kabul ediliyor.[193] Aynı yıl dünya Yahudi birliği tarafından bölgede bir Filistin bürosu açılıyor. Bu büro Filistin'e yahudi göçü organize ediyor.Yani, çoğunluğu müslüman olan Filistin, resmen işgal ediliyordu. Kanlı bir soykırımı gerçekleştiren siyonistler, hem soykırımı yasallaştırmak ve hem de tanrısal hakk iddia etmek suretiyle yeryüzü kamu oyunda kendilerini haklı konuma çıkarmışlardır. Özellikle yahudi ırkının seçilmiştik gibi bir imtiyaza sahip olduğunu dinsel atmosfer içerisinde kullanmaları, diğer ırklara bakış tarzları hakkında sanırım yeteri kadar bilgi verir. Siyonist felsefede önemli olan, geleneksel bir türde sömürge oluşturmak değil, fakat dışardan gelenlerin yerlilere efendilik edeceği bir sömürge alanı ortaya çıkarmaktır. Bu amaca ulaşmak için siyonist devlet gerçek bir devlet terörizmine başvurmuştur. Bunun en çarpıcı örneği Deir Yassin'dir. 1948'de yüzlerce kişiyi kadın, çocuk, yaşlı demeden hunharca katletmiştir.[194] 1949'da meydana gelen ilk İsrail,Arap savaşından sonra da İsrail hem silah ve hem de Dünya yahudileri ve başta ABD olmak üzere bütün emperyalist ülkelerin siyasi lojistik desteğini alarak sürekli genişleme ve yutma operasyonları, senaryoları düzenlemektedir.
Bugün olayların seyri daha geniş veçhelere bürünmüştür. Siyon Dağına kurulması planlanan mabed ideali, yer yüzünü boydan boya siyon dağı ilan etme idealine dönüşmüştür. Emperyalizmin bir numaralı askeri karakolu durumunda bulunan bugünkü siyonis zihniyet, özellikle İslam ümmetinin tam göbeğinde hem askeri, hem siyasi, hem dini ve ahlaki misyonunu yürüterek bütün zamanlar boyunca dökülen müslüman kanlarından daha fazla kan dökülmesini sağlamıştır, bu hareket yalnız başına değerlendirilemez. Büyük şeytan, Emperyalizmin bir uzantısı, bir koldur. Ama en önde gelen ve en önemli koldur. Ortadoğu ve çevresindeki İslami birlikteliği sonuna kadar her türlü emperyalist yöntemlerle tehdit eden bu fitne odağı, zaman zaman İslam ülkeleri içerisinden işbirlikçileri kendine hizmet ettirmektedir. Filistin davasını İslami nitelikten uzaklaştırarak Filistinli müslümanlar içerisinde ikilik çıkaran ve davayı ırkçı boyutlara taşıyan Yaser Arafat, bunun en çarpıcı örneğidir. Şimdi yahudi siyonizminin genel emperyalizme takdim etmeyi planladığı hedefler şunlardır:
1- Bütün islam ülkelerini sürekli iç sürtüşmeye sürüklemek. Böylece kendi emelleri müslümanların gündeminden çıkarılmış olacak.
2- Bütün yeraltı zenginliğine hegomonya kurmak. Böylece İslam halklarını kuklalaştırmak.
3- Sürekli barış ve insanlık çağrısında bulunarak yeryüzü kamuoyunu arkasında tutmak.
4- Nitekim, İslam ümmetinin kafasında yenilmezlik bıkkınlığı meydana getirmek.
Bugün ortadoğunun ve İslam ülkelerinin neresinde bir kanlı çatışma, bir sefalet varsa, orada mutlaka bir siyonist parmak vardır. Siyonizm iyi bilir ki, yer yüzünün en uzak köşesindeki bir müslüman topluluk ayakta kaldıkça kendi hareketi tehlikeye girecektir.[195]
Oryantalizm
Misyoner faaliyetin değişik bir yöntemi. Fakat burada özellikle doğu İslam kültürü ve İslamın toplum üzerindeki fonksiyonu, ya da yaptırımı, bilimsel yaklaşımla ele alınır. İslamın her değerini analize tabi tutan müstakil kürsüler ve profesörler tanzim edilir. İslamın temel ilkelerinde çelişki üretemedikleri için, tali veya münferid konularda çelişki üreterek bunu bilimsel kılıfa sokup, kültürel hegomonyaları ile birlikte entellektüel yayın ağlarına taşıyorlar. İçerdeki maşaları vasıtası ile İslam halkına daha güzel olarak inme fırsatını yakalıyorlar. İslamın daha çok "günlük" din olduğu vurgulanıyor. Ve çoğu zaman sadece askeri bir hüviyetten ibaret olduğu, böylece, inanların çok boyutlu yaşamlarına pratik bir çözüm getiremeyeceğini ilan etme uğraşına giriyorlar. Hiç şüphe yok ki bu, yerli işbirlikçiler ile kolayca ip atlama meydanı bulabiliyor. Bir önceki fasılda belirttiğimiz faaliyetler neticesinde din, toplumdan soyutlanıyor. Egemenlik ve otorite tamamen din dışı organlara yükleniyor. Müslümanlar, kendilerini sorgulayacak olanları, kendi elleri ile ve onaylayarak otorite tayin ediyorlar. Oluşan otorite ise geleceğini garanti altına alabilmek için, müslümanlar arasında çeşitli ilgi odakları oluşturarak, birlikteliklerini bozacak din düşüncesini egemen kılıyorlar. Tasavvuf İslamı, mezheb İslamı, İbadet İslamı, Cihad İslamı, Akıl İslamı, Nakil İslamı ve benzeri türden iç münafıklar ve casuslar aracılığı ile suni problemler oluşturularak birbirlerine karşı güven duygularının gerginlik ve endişe dolu düşüncelere sahip olmalarını sağlıyorlar.
Bu noktaya gelirken, Emperyalizmin yeni sömürü alanları aramasının payı elbette en büyük olanı idi. Çünkü özellikle çok zengin yeraltı kaynaklarına sahip İslam dünyasını büyük bir güç olarak bütün dağılmışlığına rağmen ayakta tutan unsur dînî öğelerdi. Bu sebeple oryantalistler İslam ülkelerine yönelecek, her bir ülke ve ırkın; dil. din, yerel kültür, ve örf ve geleneklerini büyük bir tahlile tabi tutarak yerli halklara dinleri konusunda güvensizlik aşılamaya çalışırlar. Batılı olmayan bu halklara egemen olabilmek ve onları kontrol edebilmek için onların din ve kültürlerini çok iyi bilmeleri gerekiyordu. Bu ihtiyaç ise çağdaş oryantalizm tarafından karşılanıyordu. Bu noktada oryantalizmin tanımını Said şöyle yapmıştır: Fonksiyonu, açıktan açığa farklı bir dünyayı anlamak, bazı durumlarda kontrol etmek, yönlendirmek, hatta eritmek olan bir disiplindir.[196]
Bu disiplin, ilerde, İslam toplumunun dinamiklerini saptırmak için yoğun çaba sarfeden dergi. gazete, kitap, radyo, televizyon gibi iletişim araçlarından yaptıkları süreli ve gündemli yayınlarla halkı kendi bilimselliklerine! kanalize ederler.
Önemli olan bir nokta da şudur: İslam toplumlarını yolundan çevirmeye çalışan tek ilgi alanı elbette oryantalizm değildir. Sömürgeci çıkarlarla, bir başka eldivenin içindeki el statüsünde çalışan bir başka çocuğu daha vardır. Antropologların çalışmaları da diğer misyoner faaliyetlerine önemli malzeme teşkil etmektedir.[197]
Oryantalistler, İslamı doğulu ve kaba bir güç olarak telakki ederek, İslamın kendi ürettiği ifadelerle- çağ dışı, gerici, reforma ve ıslaha kapalı kaskatı bir iman ürünü olduğunu sürekli gündemde tutarlar. Halen bütün İslam ülkelerinde ve Türkiye'de bu akımın etkilerini hissetmemek mümkün değil. Toplumu aids mikrobu gibi içerden çözen ve çökerten bu unsur, müslümünları kamplara bölmektedir. Kompleksten kurtulma çabası içerisindeki İslam toplumu bugün, muhafazakarlar, liberal müslümanlar, gibi isimlendirilmeye maruz bırakılmıştır. Cemaat, teşkilat ve meşrebi oluşumlara da aynı radyasyonel esinti üflenmiştir.[198]
Gizli İstihbarat Teşkilatları
Münafığın modern dildeki karşılığı ajan, ya da casustur. Yeryüzünde fitneyi egemen kılacak zihniyetin en önemli hizmetçisidir. En önemli ve uluslararası nitelikli ajan firması CIA dır. KGB artık CIA'nın uydusu olarak kaldı. Ve bir de özellikle ortadoğu kaynar kazanının mimarı MOSSAD...
Müslümanların yaşadıkları bölgelere çok özel ilgi duydukları için, bu ajanlar aracılığı ile pek çok yönden faaliyette bulunurlar. İslam toplumunu kitlesel sürtüşmeye ve çatışmaya sürüklemek bu kuruluşun ilk hedefidir.
Uluslararası münafık teşkilatlarına bağımlı ve onlarla sürekli işbirliği yapan taşeron teşkilatlar vardır. Bu teşkilatlar İslam toplumunun içerisinde dalgalandırmayı gerçekleştirmek için önce etkin olan konumlara eleman yerleştirirler. Bunu gerçekleştiremedikleri noktada ise direkt önemli kişileri elde ederler. Bu hususta kullandıkları en etkili yöntem evliliktir. Kendilerine bağımlı asil tabakadan bir kadınla evlendirerek direkt olarak hayatına girmiş olurlar. Bunlar taşeron ajan olarak kullanılır. Çok etkili bir gazeteci-yazar, bilim adamı, bürokrat, hükümetin önde gelenlerinden birisi ve benzeri kişiler taşeron olarak kullanılabilir.
Daha değişik alanları da din adamlarıdır. Ya kendileri sabırlı çalışmalar neticesinde yetiştirirler, ya da hazır olup ta, kişisel zaafları fazla olanları elde ederler. Makam-mevki vaad etmek suretiyle kendilerine hizmetçi yaparlar. Bel'am adını verdiğimiz bu tipler aslında ümmetin din birliğini zayıflatmak, şüpheye düşürmek, dini aslından uzaklaştırmak için vardırlar. Bel'am ismi ile iblis,, insani ve İslami sorumluluğu kendi mantığına alet eder. Bu da din düşüncesinin toplumda çelişkiye dönüşmesine neden olur. Bazen de bel'am atlama taşı olarak kullanılır. Genellikle, mevcut egemen ideolojilerin kontrolünde kurulan teşkilalar veya yurtlar, vakıflar aracılığı ile resmi dinin önderleri durumundadırlar, bir kısmı kendisinin atlama taşı ajanı olarak kullanıldıklarını dahi bilmez. Zannederler ki, ulaştığı mevkiye bileğinin hakkı ile gelmiştir. Bu tiplerin halkın teveccühünü kazanması pek zor olmaz. Gerekirse kendisine uydurma suikastler düzenlenir. Ama her nedense her defasında kurtulur. Halkın nazarında bir kahraman, ideal bir lider olur artık. Bundan sonra O'nun emir ve telkinleri nass kadar önemlidir. Hatta daha da kıymetli. Öyle ki, eğer bir sözünde Kur'an'a göre eğrilik varsa bile, Kur'an'ın ilgili hükmü onun sözü doğrultusunda te'vil edilir. Yani çarpıtılır. Geçmiş ümmetlerde hahamlar nasıl Rablaştırıldı iseler, bugün de Bel'amlar öylece Rablaştırıldılar. Etliye-sütlüye asla karışmayan bu tipler resmi ideolojilere de yakınlık duyarlar. Kendilerini bulundukları konumdan düşürebilecek tehlikeli hareketleri de fitne olarak yorumlarlar. İşte İblis'in bütün bir tarih boyunca gerçekleştiremediği fitne hadisesi. Toplum, kendi İslam'ının mücadelesini verenleri fitneci olanak yorumlayıp, münafık casuslarla işbirliği yapıyor. Fitne'yi yeryüzünden kaldırmak için örgütlenen din, bir anda fitnenin kendisi haline sokuluyor. Din adına oluşturulan fetva makamları, halkın dinsel ihtiyaçlarını tatmin etmek için uğraşır. Hatta cinayeti o kadar meşru sebeplere dayandırarak caiz görürler ki, ana rahminde bulunan çocukların katledilmesine dahi karşı çıkmazlar. Hatta teşvik ederler. Böylece toplum, Musa yı ortadan kaldırmak için bütün erkek çocukları boğazlatan Firavn ve utançları sebebi ile kızlarını toprağa gömen mekke müşriklerinde olduğundan daha korkunç fitneyi yakalamış olur. Ana rahminde hayat mücadelesi veren hem kız ve hem de erkekleri imha eden bir fitne var ortada. Bu, firavun ve Ebu Cehil şeytanının fitnesinden daha büyük fitne demektir. Öldürdükleri çocukların suçu ne idi? gibi Kur'anî sorulara karşı ağızlarını eğip bükerler.
Bu tür suni karizmatik liderler sebebi ile toplumda beliren mezheb taassubu, cemaat taassubu, teşkilat taassubu, dini anlama ve algılama taassubu uyanık liderlerin olmadığı dönem ve yerlerde topyekün küfrün hizmetine girerler. Kendileri için hazırlanmış kulvarlarda oyalanarak, dolaylı yollardan müslümanları topyekün imha eden güçlere destek olurlar. Böylece geçmiş dönemlerde olduğu gibi, kılıçla karşı karşıya gelerek değil, fakat dolaylı yollardan birbirlerini imha ederler.
Bizi yakından ilgilendiren birinci dereceden olay olduğu için mevzuyu biraz uzattım. Münafık ajanlar hep bu kanaldan faaliyette bulunmazlar elbette.Daha çok müslüman teşkilatlar, cemaatler ve ülkeler içerisindeki ihtilafları dışarıya sızdırarak, ilerde, teşkilatlar, cemaatler ve ülkeler arasında kanlı çalışmaların olabileceği provakasyon çalışmaları yaparlar. Müslüman toplumların ve ülkelerin en zayıf noktaları ile en güçlü noktalarını bilgi düzeyinde tespit ederek -ki bu ekonomik, askeri, sivil, hukuki olabilir- kendi şeytani merkezlerine sızdırarak çökertme planı hazırlarlar.[199]
Provokasyon
Birbirlerine karşı zaten güven duygularını yitirmiş bulunan müslüman guruplar ve teşkilatlar arasında bazen hiç beklenmeyensivri çıkışlar oluyor.Elbette bu,asıl itibarı ile müslümanlar arasına sızmış bulunan casus-münafıkların eylemleridir. Bazen herhangi bir gazetenin bir sahifesinde bir söyleşi şeklinde yer alır. Bazen toplum içerisinde söylenti şeklinde. Bazen de bir teşkilatın başka bir teşkilattan veya bir İslam ülkesi önde gelenlerinin başka bir İslam ülkesi aracılığı ile öldürme haberi şeklinde şok haberler duyulur. Planlanmış mükemmel senaryolarla belirli dönemlerde, özellikle vahdet şuurunun olgunlaşmaya başladığı dönemlerde alınan tiyo ile gerçekleştirilen bu eylemler, müslümanları sürekli tedirgin bir düşünsel sapmaya sürükler. Hatta bazı durumlarda müslümanların büyük mesafe katettiklerini tesbit eden şer güçler, uluslararası çapta bir organizasyon ile, din adına! Kitle savaşma sürükleyici sebepler üretirler. Afganistanın bu günkü durumu aynen yukarıda bahsedilen gibidir. Tam bir nifak hareketidir. Daha önce benzeri olaylara yine tanık olmuştuk. Bu durumda müslümanlardan savaş dışında kalanlar ise, iki taraftan birinin taraftarı olma mücadelesine girerek, propaganda faaliyetine giriyorlar.
Bir diğer yöntem de şudur: Müslümanların çıkışını ve faaliyetlerini engellemek için yasal gerekçeler hazırlamak. Burada en önemli faktör, ülke müslümanlarının üzerine yıkılabilecek nitelikte bir provakasyon düzenlemektir. Yine müslümanların içerisinde bulunan ajanlar aracılığı ile ülke bütünlüğünü bozacak eylemler ve hareketler düzenlenerek müslümanların faaliyetlerini yasal kıskaca alırlar. Gözdağı vermek amacı ile önde gelen pek çok kişiyi tutuklar veya idam ederler. Cezayir bunun en canlı örneğidir. Hatta bazen provakatörler dahi kurban edilirler. Bundan provakatörlerin de haberi olmaz.Binlerce müslümanın katledilmesi de artık meşru sebebe dayandırılabilir.
Yüzlerce müslümanın öldüğü kanlı Mekke katliamı, olayın ne kadar usta provakatörler vasıtası ile gerçekleştiğini göstermektedir. Olayı, İrandan giden müslümanlara yıkma düşüncesi ise Amerikancı Suud rejiminin İran'da beliren İslami uyanışı, uluslararası platformda boğma amacına yöneliktir. Olayın gerçekte şiilikle veya Sünnilikle bir ilgisi yoktur. Olay bir çeşit modern çağın kerbelasıdır.
Irkçılık ruhunu dirilterek, sun'i idealler türetip ayrı ırktan insanları karşı karşıya getirmenin en güzel yolu ise provakasyondur. Irak'ta Kürt-Arap. Türkiye'de Türk-Kürt, Afganistanda Peşmerge-Türk savaşına sürüklemek için herhangi bir ırkın hareketi adına, diğer ırktan söz sahibi birilerinin öldürülmesi veya saldırma eylemleri provakasyonel eylemlerdir.
Daha önceleri Osman b.Affan ve Ali b.Ebi Talib'in öldürülmeleri de,müslümanları toplumsal katılımı olan savaşlara sürüklemişti. Bu iki büyük sahabenin öldürülmesi de hiç şüphe yok ki, o günün ajan provakatörleri tarafından gerçekleştirilmiştir.
Günümüzde ajan provakatörler iki yönlü çalışırlar. Birincisi; Müslümanları mezhep, teşkilat, ırk ve benzeri türden kamplara ayırarak karşı karşıya getirecek nitelikte olanlar. Diğeri ise; mevcut yönetimleri ya zann altında tutmak veya yasal yollardan bastırmak için hazırlanmış provakasyonlar. Birinciye misal olarak yukarıdaki olaylar alınabilir. İkinciye örnek ise Mısır diktatörlüğünün İhvan'a, Irak Baas rejiminin Ebu bekir es-Sadr ve Bintül Hûda ile arkadaşlarına karşı yaptığı eylemlerdir. Bu tür olaylar bütün İslam ülkelerinde düzenlenir. Türkiye'deki gerçekleştirilen Kubilay vahşeti en çarpıcı provakasyon örneğidir. Örnekleri bütün İslam ülkelerinde çoğaltabilmek mümkündür. Fakat bence yeterlidir. Sadece yakın geçmişte düzenlenen Üçok, Aksoy, Dursun ve Mumcu cinayetlerinin İslamın karşı konulmaz çıkışını bastırmak içen düzenlendiğini de belirtmekte yarar var. Bu eylemlerle onbinlerce insanın; kahrolsun şeriat sloganlarını basın ve yayın aracılığı ile dünyaya duyurmak, İslamın kan dökücü ve vahşet dini şeklinde gösterilebilmesi için çok önemli gelişmeler kaydetmişlerdir. Müslümanların çocuklarından oluşan orduyu müslümanların tepesine indirmek için hazırlanan yasal gerekçelerdir bunlar.[200]
Üssler
Baştan beri kısa kısa belirttiğimiz gibi Emperyalistler sosyal nitelikli çalışmalarını bir tür teminat altına almak için bazı stratejik bölgelerde kuvvet bulundurmaktan da geri durmazlar. Askeri üs olarak adlandırılan bu birimler, hem kara, hem deniz ve hem de hava hakimiyetini sağlayarak bir tür dürbün olarak kullanılmaktadır. İslam ülkeleri etrafında fesat çemberi özelliği taşıyan bu üslerle içerdeki işbirlikçiler, İslam toplumunun hem kültürel ve dinsel yapılarını yozlaştırma, ve hem de toplum içinde bunalım, kargaşa oluşturarak, ülkenin içine sürüklendiği kaostan istifade etme çabası içerisindedirler.[201]
Şimdi; hem askeri, hem ekonomik, hem kültürel noktalardan kuşatılmış islam toplumunun kendi içerisinde pek çok sun'i problemlerin oluşması, fitnenin topluma egemen olması, müslümanların bugünkü duyarsızlıkları ile mümkündür. Bugün görülüyor ki, bu duyarsızlık sebebi ile müslümanlar aleni olmasa bile dolaylı olarak iki misyona destek olmaktadırlar. Bunlardan birtanesi kapitalizm ve onun türevleri ile, diğer sosyalist mantık ve onun türevleridir. Müslüman milletler hem bu hususta şiddetle kamplara bölünmüşler ve hem de güç ve otoriteyi her iki mantık, siyasi veya ekonomik olsun, dünyanın her tarafında müslümanları iliklerine kadar sömürmektedirler. Kendilerine karşı mücadele veren uyanık müslümanları terörist, devletleri ise terörist devlet olarak ilan edip, halkın ve dünya kamuoyunun gözünden düşürerek saldırı için uygun gerekçeler hazırlarlar. Buna cinayet, toplu katliam, veya müslümanların kardeş kavgası adı verilmiyor bugün. Uluslararası bir ülkeyi yerle bir etmek, bütün kadınların ırzına geçip çocukları katletmek, elbette müslümanın müslümanı boğazlaması dır. Bu yönü ile tarihe bakıldığında bu ölçüde bir fitne harekatına rastlanmıyor. Bütün bunlara sebep olan, büyük şeytan emperyalizm ve onun fitne odaklarının modern, bilinçli, bilimsel ve sistemli çalışmalarının ürünleridir.
Görüntü itibarı ile bunların tümü hem ajan. hem oryantalist, hem provakatör, ve hem de misyonerdir. Fakat kendilerine daha değişik kimlik veren, farklı alanlardaki çalışmalardır. Böylece her alanda müstakil uzmanlıklar elde etmiş oluyorlar. Bunların içerisinde miyonerler müslümanlarla olan ilişkilerine çok özel itina gösterirler. Son derece kibar ve insancıl yaklaşımda bulunarak, müslümanların gönlünü kazanırlar. Bazen doktordurlar, bazen bilim adamı, bazen araştırmacı ve bazen kızıl haç hizmetlileri. Yukarıda bahsedilen fitne odakları ile ilgili konulan kapsamlı bir şekilde öğrenmek isteyenler kitabın sonundaki listeye bakabilirler.[202]
Batıl İdeolojilerde Resmi Din Kurumları
Devletin siyasi yapısı ne olursa olsun İslâmî olmayan bir sistemde -din- devlet siyasetinin bir parçasıdır. Her ne kadar Din-devlet işleri farklı organizmalar gibi görünse de resmi din kurumlan mevcut devlet sisteminin' tekeli durumundadır. Halkının inanç temellerini çok iyi bilen yönetim önderleri, halkın inancına direkt müdahale edip onları karşılarına almaktansa onların dinlerini tekelleştirip kendi menfaatlerine uygun tarzda kontrol altına almayı tercih ederler. Gerçek din bilgisinden mahrum olan halkı, cehaleti ile geleneksel din düşüncesi içerisinde ayinlere sürükleyerek onların dinsel doyuma ulaşmalarını sağlarlar.
Özellikle pek çok merasimde dini motifler kullanılır.Dini duyguların hukuk, siyaset ve ekonomik yapılanmalardan uzak tutularak geleneklerin ortaya çıkardığı din motifli ayin ve törenler üzerinde yoğunluk kazanması için büyük çaba sarfedilir.
Mesela bu tür çalışmalara cuma akşamlan, regaib, mevlid, miraç, beraat gecelerini örnek gösterebiliriz. Resmi din teşkilatları mevcut yayın vasıtaları ile bu geceleri ilgi odağı haline getirerek insanların bu gecelerde cennetteki yerlerini garanti edecekleri vurgulanır. Dinin dünyaya ait hukuki dinanizminden söz edilmez. Söz eden birisi de olursa o fitneci olarak tanımlanır. Ne kadar ilginç değil mi? Dini kullanan mantık dine sahip çıkan mantığı fitneci ilan edebiliyor.. Aslında dinin yozlaştırılması, saptarılması, fitne iken, egemen resmi kurum, Allah'tan ve Kur'an'dan başkasına minnet beslemeyen din sahiplerini fitneci-bozguncu ilan edebiliyor. İşte Resmi din kurumlarının en önemli işlevi de zaten bu. Devletin yargı gücünü de arkasına alarak din bozgunculuğunu yapmak.
Fakat şu nokta yanlış anlaşılmamalıdır. Burada bozguncu, Din bozguncusu olan kurumun kendisidir. Çünkü o bozgun amaçlı bir kuruluştur.Kurumda şu veya bu şekilde memuriyette bulunan insanlar elbette bu değerlendirmenin dışındadırlar. Ancak kurumu ayakta tutacak köşebaşı sultanları fesatçılar da yok değildir.
Ayetlerin bir kısmını yukarıda bahsedilen kurumlarda tebliğ etmek yasaktır. Yani ,sistem, işine gelmeyen ayetleri siyasidir gerekçesi ile yasaklar. Kısmi din ve kısmi din hayatı hedeflenir. Tabulara dokunmayan, putlara karşı çıkmayan, sadece ahiret dini sunulur. Dünya'nın Sezar'a Ahiret'in Allah'a bırakılması örneğinin en belirgin tezahürü budur.
Mescidler istişare ve örgün eğitim merkezleri olmaktan çıkarılarak sadece ayin ve tören yeri haline getirilmiştir. Adeta soğuk bir protokol merkezi gibi... Dinin pratik dinamiklerini toplumu ve fertleri kucaklayan sorumluluk bilincini buralarda bulamazsınız. Halbuki Peygamber ve O'nun ashabı mescidleri bütün problemlerin istişare ile çözüldüğü kongre salonu, toplumun idare merkezi olarak kullanım şiardır.
Toplum hayatı dinden soyutlanıp insanların gelişimi, tekamülü ve yapılanımında çifte standart ve ikilemin oluşmasını sağlayarak din bozgunculuğu görevini yerine getirmeye çalışırlar.
İslam'ın toplumsal değerlendirmesinde -imam-topluma bütün yönleri ile önderlik yapan, onların bütün girişimlerine rehber olan ve toplumun içinde seçilen halifedir. Bu konumu ile topluma İslamın dinamizmini kazandıran imam, mevcud modern teşkilatların tekelleşen din kurumlarında yukarıdan alınan namaz ve cenaze memurluğuna itilmiştir. Halktan uzak, sadece caminin fiziksel yapısı ile ve günlük namazlarla sorumlu tutulan fakat halkın İslami dinamikleri ile hiçbir bağlantısı uygun görülmeyen devlet memuru.
İmam ; İslam toplumunda hareket önderi ve rehberidir. Aynı zamanda ideologdur da... İslam toplumu bütün düzenlemelerini imam- Halife üzerine temellendirir. Mevcut modern ideoloji yanlıları bunu bildikleri için, ilk icraatları İslam toplumunun en önemli hareket merkezi olan imamlıkı ayağa düşürme çabaları olmuştur. Mescidlerin imamları da bölgenin vekil halifeleridir.
Zaten özel kıyafetleri ile halktan soyutlanan imamlar, halkın güvenine ve şahsın liyakatine bakılmaksızın memur tayin edilince büsbütün kopuk ilişkiler doğmasına sebep olmaktadır. Halkın kontrolünden ve eleştirisinden kendisini kurtaran imam ise, kendisini halkın üzerinde görmekte ve halktan gelen eleştirileri ciddiye almamaktadır.
Böylece memuriyetten öteye bir sorumluluğu bulunmayan tekelleşmiş din kurumlarının kurmayları ile halk zoraki -cami- kutsallığında bir araya gelmektedirler. İnanın memuriyet olmasa onların pek çoğunun halkla bir arada olmayacağını görürsünüz. Sistemin doğurduğu hatta istediği sonuç budur. İmama hem küfredecek, hem de arkasından namaz kılacak. Ya da hem halka gıyaben hakaret edecek hem de onlara namaz imamlığı yapacak. İstenmeyen imam istenmeyen halk ama yine de bir arada. Çelişkiler dünyası. Bundan sonrası, gayrı ciddi din anlayışı ve dedikodular, sürtüşmeler.
Bütün bunlara rağmen sağduyusu ve İslami birikimi ile halka gerçek bir imâm niteliği ile yaklaşanlar da vardır. Ancak bu değerli insanlar şüphesiz kendilerine verilen yetkileri aştıkları için kurum tahkikat memurları tarafından hiç te rahat bırakılmazlar. Çünkü bu tür imamlar kurulu düzen için tehlike arz ederler. Dünyanın her yerinde bu böyledir. Rejimler, kendi varlığını devam ettirebilmek için gerekli olan bütün hilelere başvururlar.[203]
Batık Ekonomi ve Adaletsiz Gelir Dağılımı
Adaletsiz gelir dağılımı,toplumdaki bütün dengelerin alt üst olmasına yetecek kadar ciddi ve büyük bir sebeptir.Bu, toplumun en küçük çekirdeğini oluşturan aile bireyleri arasında da böyledir.
Farzedelim, ailenin patronu anne ya da baba olsun. Çocukları arasında gelir-gider dengesini adil bir düzleme oturtmazlarsa ne gibi bir ortam oluşmasına zemin hazırlamış olurlar?Ya da, aile patronu, çocuklardan sadece bir tanesine ayrıcalık tanımış olsa, imkanları onun için daha geniş ve elverişli kılsa aile bireyleri arasında nasıl bir hava eser?
Toplumu idare eden siyaset ve ekonomi patronları ile toplum arasındaki gelir-gider dengesi; iş,emek, alın teri ve karşılığı olan ücret noktasında adalet göstergesi ile düzenlenmezse, ortaya toplumsal homurdanmalar,kin,güvensizlik,ahlakın bozulması gibi hastalıklar çıkar.Eylem dalgalanmaları büyük boyutlara ulaşır.Toplumu oluşturan bireyler arasında meydana gelen, refah düzeyi ve hayat standardı farklılığı iç bozulmanın temel sebeplerindendir. Alın terlerinin karşılığını alamayan insanlar,oturdukları yerlerden üretimin kaymağını yiyenlere hiç de iyi gözlerle bakmazlar. Bu yapılanma; ya servet sahiplerine tecavüz girişimlerine ,veya, servet sahibi olmak için , servet sahiplerinin ahlaksız kazanç yöntemlerini elde etmeye sebep olur.Yani, bir nevi toplumun kanseri durumunda bulunan rüşvet,kumar ve benzeri yollarla zengin olma arzusu içerisine girerler. İşte bu olaylar başlı başına ahlâkın, toplumsal hayatın bozguna uğramasıdır ki biz buna öz ifadesi ile fitne diyoruz.
Bugün,doğanın yaşanırlığının yitirilmesi, suyun ve havanın kirlenmesi de doğanın fitneye uğratılmasıdır. Aslında bu doğal bozulma, insanın kalbine yerleşen bozgunculuk ihtirasının fiziki aleme yansımasıdır.
İblis yer yüzünü tahrib etme düşüncesini, insanın eli ve gücü ile başarmış görünüyor.Bu sebepledir ki , doğa insandan, insan da doğadan uzaklaşıyor.[204]
V. BÖLÜM
ÇÖZÜM
Çözüm
Çözümü bulmak için insanın yaratılışındaki espriyi yakalamamız gerekiyor. Çünkü insanın yaratılışındaki ilahi hedefler çok belirgindir.
Daha insanları yaratmadan önce meleklere yaratacağı varlığın kendisine vekil tayin edileceğini bildiren Allah, insanın yükleneceği yüce göreve de işaret etmişti.[205]
Allah'ın kendi kudretiyle varettiği bu şerefli yaratık, Yüce Rabbin donattığı üstün özellikler yardımı ile yeryüzünde ilahi hukuku ve Tevhidi ölçüyü egemen kılmak suretiyle asli görevini tamamlamış olacaktı. Çünkü O'nun yaratılışında başka hiçbir sebep yoktur. Bu yaratılış esprisini daha belirgin ve net olarak şu ayet-i kerimeden daha iyi anlıyoruz:
“Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.”[206]
Allah'a ibadet veya O'na kulluk. O'nun direktiflerine boyun eğmek, emirlerini yerine getirmek ve yasaklarından uzak durmak anlamındadır.
Allah'ın insanlar için yeryüzünde belirlediği hedefe yine Allah'ın önerdiği metod ve usullerle yürümek zorundadır insan.
Bu sebeple fitne hususunda da Allah'ın çok belirgin hedefi vardır. Bu hedefe insanların sergileyecekleri tavırlarla varılacaktır. İnsanların fitneye karşı verecekleri mücadele de aynı zamanda insan açısından bir fitne -imtihan-olduğu için bir nevi insan kendi sınavını kendisi vermiş olacak.
Fitne'de nihai hedef Ayet-i Kerimede belirtiliyor:
“Fitne bütünüyle ortadan kalkıncaya ve din yalnız Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın”.[207]
Kullukta aslolan Allah'a bağlılığı isbat etmektir. Bunun en uç noktası ise ölümü göze almak ve şehid olmaktır. Ölümü göze almayan insanların Allah yolunda savaşması mümkün olmaz. Bu noktada insan fitne den geçirilerek ciddiyeti onaylanmış olur. Fakat savaş vermek iki türlüdür.
Birincisi kendi içine dönük, nefsin azgınlığına ve diğer şeytani olgulara karşı savaşmaktır ki böylece insan, kendi benliğinde sağlamlaşmış ve savaştan zaferle çıkarak dışa karşı daha güçlü bir kişilik arzetmiş olur.
İkincisi ise kendi dışındaki fitne (küfür) merkezlerine karşı savaşmaktır. Fakat ikinci tür savaş bir noktadan sonra kişisel olmaktan çıkar. Topyekün ve devlet organizatörlüğünde savaş durumuna ihtiyaç hissedilir. Ayette geçen savaşın sözcüğü de zaten bunu vurguluyor:
“Sizinle topluca savaştıkları gibi siz de müşriklerle topluca savaşın.”[208] Bu ayet-i kerime daha belirgin olarak devlet gerçeğini ve zaruretini ortaya koyuyor. Fitneyi yeryüzünden kaldıracak , küfrün egemenliğini yok edecek bir hukuki ve askeri güce ihtiyaç vardır. Bunlar olmadığı müddetçe küfrün egemenliği süregidecektir. Fakat, güçlü ve muvahhid bir toplumu oluşturmak başlı başına bir mücadele ister. Onu oluşturmanın Kur'ani ilkeleri vardır.
1- Rîsaletin son halkasına varis olmak: Doğrunun sunucusu ve taşıyıcısı olmak. Doğruya hamallık etmek. Hangi şartlar altında olursa olsun Peygamberin (sav) vahiyle aldığı davayı aynı tazeliği ve canlılığı ile insanlara ulaştırmak. Peygamberin mirası Kur'an ve Sünnetidir. Ona varis olanlar ise kur'an ve Sünnet bilgisine derinlemesine nüfuz eden ve bilen ilim sahipleridir. Hayatı düzenleyen hukuk olarak ta tanımladığımız Kur'an, kafalara ve kalplere vahiy sadeliğinde işlenmediği müddetçe onu anlayabilmek de anlatabilmek de mümkün değildir. Kur'an'ın müminleri çağırdığı topyekün savaş espirisini algılamanın yolu O Kur'anı parça parça değil bütüncül bir perspektiften taramaktır. Peygamber mirasına sahip çıkmanın başka yolu da yoktur.
2- Fedakarlık: Dava bilincinin olgunlaştırdığı karakter yapısı. Maldan fedakarlık, paradan fedakarlık eşten, çocuklardan, mevki ve makamlardan şan ve şöhretten topraktan fedakarlık. Yani bunların tümünden sıkıntı ve ızdıraba hicret eylemi. Düşünce değil, eylem. Akide, inanç ve düşünce üzerine bina edilir. İslam ise, eylem üzerine... İmanın merkezi kafa ve kalptir. İslamın merkezi ise hareket, tavır ve eylem. O nedenle, evrenseli kuşatan düşünce ve inanç yüceliği aynı oranda büyük, kararlı ve kuşatıcı eylem yüceliğine zorunlu olarak ihtiyaç duyar.
Çelikten güçlü dev halkalar misali islam toplumunu oluşturan milyonlarca halka, aynı merkeze zincir gibi bütünleşmek zorundadır. O zindeliği, güç ve dayanıklılığı kazanmanın yolu evvela tüm menfaatlerden dava'ya, İslam'a hicret etmektir. Bunu gerçekleştiren toplumda halkalar arasına zayıf karakterli, bozguncu, dünyaperest bir kişilik mikrobunun sızması mümkün değildir.
3- Toplumsal ahlaki ilke: “Kullarıma söyle, sözün en güzelini söylesinler. Sonra şeytan aralarını bozar.”[209]
Okuyucularımdan, bu ayetin metnini yavaş yavaş ve derinliklerine nüfuz ederek okumasını isterim. Mükemmel bir ahlaki ilke. Sanki bütün kötülüklerin, ümmeti parçalayan bütün sebeplerin temelinde bu ayeti anlamamak yatıyor gibi... Müminler, birbirleri hakkında başkalarına güzel sözlerle ve övgü dolu konuşsunlar. Hatalar, göz çıkarır gibi değil, tam aksine tedavi eder gibi yumuşak ve merhamet dolu sözlerle hatırlatılmalıdır. Yanlışta kasıt ve ısrar olursa elbette tebliğ metodunda da değişiklik yapılır.
“Ey iman edenler; şayet bir fasık size bir haberle gelirse onu mutlaka araştırın. Olur ki bilgisizlik sebebiyle bir kavme kötülük edersiniz de sonra yaptığınızdan dolayı pişman olursunuz.”[210]
Toplumda güven ağı örmenin de zaten başka yolu yoktur. Her haber, her tavır ve her hareket bütün çıplaklığı ile ortada olmalıdır. Öyle delilsiz, mesnedsiz fitne çukuru gibi ağızlardan çıkan sözler ümmet nezdinde kabul görmemelidir. Bu ilahi kuraldır. İlahi ölçüdür. İftiranın cezası da açıkça ilan edildikten sonra toplumu fitneye- bozgunculuğa- sürüklemek için yalan haber taşıyacak insan zor çıkar.
Ayrıca şüphe ve tereddüt tohumlarını çirkin kokunun yayıldığı gibi yayılmasını engelleyen ilahi bir ihtar daha var ki, meseleyi mükemmel bir üslupla somuta indirgeyerek ibret almamızı sağlıyor:
“Ey inananlar, zandan çok sakının. Zira zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin gizli şeylerini araştırmayın; biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemeği sever mi? İşte bundan iğrendiniz. O halde Allah'tan korkun, şüphesiz Allah, tevbeyi çok kabul eden ,çok esirgeyendir.”[211]
Toplumu ayakta tutmanın iki mükemmel ilkesi:
Birincisinde fasık, zalim, cahil ve benzeri kimselerden delilsiz olarak gelen haberlerin mutlaka araştırılması gerektiği belirtiliyor. Bu olay o kadar önemlidir ki yalan sözlerle birisine iftira eden insana toplum huzurunda seksen sopa vurulur.
Tabi bu arada şu noktaya farklı bir parantez açmak isterim. Hümanist çevreler bu hususu her okuduklarında Arşimed'in suyun kaldırma kuvvetini bulduğu an donsuz sokağa fırladığı gibi sokağa fırlarlar. Vay zorba gericiler. İnsana sopa atılır mı? Gibi homurdanmalarla insan haklarının temsilci (!) bürolarındaki telefon ve fax kanallarının kilitlenmelerine sebep olurlar. Çünkü onlara göre insan onuru, toplum onuru bireysel insan cezasından önemli değildir. Onlara göre suçlular insanların namuslarına tecavüz de etseler, mallarını da gasbetseler, onları öldürseler ve yaksalar da bu tür ceza reva görülmez. Onları lüks ve konforlu bir saray odası gibi ceza evinde sembolik olarak yatırıp, TV ve videosunu temin ederek çıkana kadar hiç bir eksiğini bırakmadan devletçe hizmet etmelisiniz?
Hayır! İslam, insan onurunun, kişisel ve toplumsal hakların önüne hiçbir gerekçe geçirmez. Bu konuda kurallar kesindir. Ama fesat toplumu elbette bu kurallara katlanmaz. Çünkü hayatlarını ve servetlerini bu tür iğrenç suçlar üzerine bina ederler.
Yukarıda bahsedilen sebepten dolayı, ayrıca güven ortamının sağlanması için, bu tür haberler, büyük bir ciddiyetle araştırılıp neticelendirilmeden ifşa edilmez.
İkinci ilke daha çok ahlaki yapı üzerine temellendirilmiş. Müminler birbirlerini aleyhte araştırmasınlar. Birbirleri ile zann ve desiselere göre iletişim kurmasınlar. Birbirlerini çirkin ifadelerle başkalarının yanında dile getirmesinler. Bu mükemmel ve birleştirici öğütlerin hemen arkasından, ifade edilen öğütlere uymayanları uyandırıcı, anlamayanları uyarıcı bir ölçü ortaya atılıyor. Bir müminin ölen bir kardeşinin etini ızgara yapıp yemesi ile onu aleyhte araştırması ve gıybet etmesi aynı iğrençliktedir. Fitne'ye karşı mücadele edecek toplumu oluşturan insanların kendi içlerindeki fitne yi yok etmeden tevhid toplumunu oluşturmaları elbette hayaldir. O nedenle bu çirkin hareketin ilahi ölçüler içerisinde ortadan kaldırılması gerekir.
Tefrikanın ümmet için ölülerin etlerini yemekten daha iğrenç olduğunu pratikte de hissediyoruz. İslam toplumunda cereyan eden tefrika çalışmalarını ciddi bir analize tabi tutarsak, uzun zaman sıcakta kokmuş ölü cesedin kokusu gibi toplumu rahatsız ettiğini görürüz.
Ayette örnek olarak ölünün eti tabiri kullanılmış. İnsanın gözünde sadece leş olarak yer yapan kokuşmuş, böceklenmiş et, yenilecek şeylerin en çirkinidir. Belki normal insanların beynine silah dayayarak yemeye zorlasanız dahi yenmeyecek, yenilemeyecek iğrençlikte bir örnek. Etrafı dayanılmayacak kokuya boğan bu örnek, dedikodunun gıybetin ve zann ile tecessüsün tahrip gücünü ne kadar güzel anlatıyor.
Şimdi müminlerin önünde engel olarak duran üç önemli fitne türü var. Bu üç fitne'yi bertaraf ettiği gün gerçek anlamda sınavdan başarılı olarak çıkacaklardır. Bunu şöyle özetliyelim:
Evvela, bireyler kendi iç fitnelerini bertaraf etmeleri gerekir. Şeytanî vesveseleri, kendilerine yönelen şeytani fısıltıları mağlup ederek kendi toplumunda cereyan eden fesâdî hareketlere karşı mücadele vermeli ve toplumunu fesadın barınamayacağı bir cemaat haline getirmelidir.
İkinci planda, devlet çatısını zalimlerin elinden kurtararak hem halka karşı işlenen zulüm, baskı ve şiddetlere son vermeli ve hem de böylece Tevhid toplumuna tevhidi bîr siyaset kazandırmalıdır.
Üçüncü merhale, genel olarak yeryüzü fitnesine karşı, küfre karşıt organize devlet gücü ile her alanda mücadele etmesidir. Bu mücadelenin içerisinde hayatın içinde yer alan bütün oluşumlar olmalıdır. Düşüncede, sanatta, edebiyatta, kültürde ve fiili savaş durumlarında.
Bu mücadeleler, öyle anlaşılıyor ki gerçek bir tevhid devletini zorunlu kılıyor. Zaten ayetler de insanı bu devlet oluşumuna hazırlıyor. Devlet gücü olmadan fitneyi kökünden bütünüyle ortadan kaldırmak mümkün değildir.[212]
Yeryüzünden Hangi Fitne Topyekün Kaldırılıncaya Ve Hangi Din Allah'ın Oluncaya Kadar Savaşmak?
Bilindiği gibi bu inanç sistemi, ilk insandan günümüze kadar uzayan İslam zincirinin son halkasını oluşturur. Bu inanç sistemi, kendisinden sonraki insan hayatının temeli, bütün insanlık için geçerli olacak ortak yaşam tarzı olmak üzere geldi. İslam ümmeti, bu hayat sistemi uyarınca, Allah yolunda tüm insanlığın önderliğini üstlenmekle yükümlüdür. Bu hayat sistemi, gerek varlık aleminin, gerekse insan varoluşunun amacını içeren yaygın ve eksiksiz düşünce sisteminden kaynaklanmıştır. Bu amacı Kur'an-ı Kerim bize aktarıyor. Bu ümmet, insanlığı, bütün cahiliye sistemlerinde eşi olmayan bir hayra doğru yöneltecek, ancak bu sistemin altında ulaşabileceği bir düzeye yükseltecek, onu başka eşi olmayan böyle bir nimete erdirecektir. İnsanlık bu nimetten yoksun kalınca bütün başarı ve kurtuluş ümidini kaybeder. Bu nimet kaynağına karşı saldırı düzenleyen saldırganın eline bu hayır kaynağından yoksun kalmaktan, yüce Allah'ın bu hayır kaynağı için dilediği yükselme, temizlik, mutluluk ve kemal ile insanların arasına girmekten mahrum kalma dışında birşey geçmez.
Bundan dolayı, bu evrensel ilahi sistemin çağrısının kendisine ulaşması, bu çağrının önüne şu ya da bu şekilde hiç bir engelin, hiç bir otoritenin dikilmemesi insanlığın ortak hakkıdır.
Bunun ötesinde, çağrıyı alan insanların bu dini serbestçe seçmeye de hakları vardır. Hiç bir engel ya da hiç bir otorite, onları bu dini seçmekten alıkoymaya kalkışmamalıdır. Eğer bir kısım insan, bu dinin çağrısını dinledikten sonra onu benimsemek istemezse, bu çağrıyı yoluna devam etmekten alıkoymaya da hakkı yoktur. Böyle bir durumda bu kişilerin, insanlara yapılan İslam çağrısının önüne dikilmeyecekleri, güvenliğine zarar vermeyecekleri ve müslümanlar bu dini insanlara ulaştırırken onlara hiç bir engellemede bulunmayacaklarına dair söz vermeleri gerekir.
Yüce Allah'ın hidayeti ile bu dini seçecek olanların ne işkence, ne ayartma, ne de başka bir baskı yolu ile bu dini bırakmaya zorlanmamaya hakları vardır.
Bunların yanısıra İslama benimsemeyen bu kişilere, diğer insanları Allah'ın hidayetinden ve bu dini kabul etmekten alıkoyacak sosyal ortam hazırlayacak imkanlar da verilemez. Müslüman toplum, bu yolda baskıya ve işkenceye uğrayan insanları kuvvet kullanarak savunmakla yükümlüdür. Böylece inanç özgürlüğü sağlanan toplumda yüce Allah'ın hidayet sunduğu insanlara güvenli bir ortam sunarak, İlahi sistemin sosyal hayatta uygulanmasının yolu açık tutulmuş, insanlığın bu büyük saadet kaynağından yoksun kalması tehlikesi önlenmiş olur.
Bu üç hakka; çağrıya muhatab olma hakkına. çağrıyı serbestçe benimseme hakkına ve çağrıyı benimseyecek olanlara engel olmama haklarına bağlı olarak müslüman cemaatin omuzlarına başka bir görev biner. Bu görev, bu çağrının yoluna dikilerek onun serbestçe insanlara ulaştırılmasına engel olan, ya da bu inancı benimseme özgürlüğünü tehdit ederek, insanlara bu dini seçtiler diye baskı yapan her gücü ortadan kaldırmak, böylece hiç bir yeryüzü kuvvetinin, müminleri baskı altına almaması uğrunda sürekli mücadele yererek, Allah'ın dinini kesinlikle egemen kılmak görevidir.
Bu görev, insanları zorla iman ettirme anlamına gelmez. Onun anlamı; Allah'ın dinini yeryüzünde üstün bir güç haline getirmektir. Öyle ki, bu dine girmek isteyen hiç kimse ona girmekten korkmamalı, bu dinin çağrısını duyurmak isteyen hiç bir kimse bu misyonu yerine getirirken hiçbir beşeri iktidardan çekinmemelidir. Bu çağrıyı benimseyecek veya bu dine bağlılığını sürdürecek hiç kimsenin, herhangi bir güç odağından korkusu olmamalıdır. İsteyenleri Allah'ın nurundan, hidayetinden alıkoyarak Allah'ın yolundan saptıran hiç bir sosyal düzen, hiç bir fiili durum yeryüzünde egemen olmamalıdır. Veya bu olumsuzlukların hiç bir aracı ve hiç bir metodu etkili olmamalıdır.
İşte İslam'da cihad, bu genel ilkelerin sınırları içinde vardır. Sırf bu yüce amaçlara dönüktür. başka bir hedefle, ya da başka bir sloganla, yafta ile karıştırılamaz.
Cihad, inanç içindir. Bu inancı kuşatma altına girmekten, ablukaya düşmekten korumak, baskıya uğramaktan korumak içindir. Bu inancın sistemini ve pratik hayatı düzenleyen şeriatını.savunmak içindir. Bu inancın sancağını, ona karşı saldırı düzenlemeyi düşünenleri saldırıya geçmeden önce caydıracak, onun altına sığınmak isteyenleri hiçbir engelleyici, önleyici ve baskıcı yabancı güçten çekinmeksizin himayesine baş vuracak biçimde yeryüzünde dalgalandırmak içindir.
Savaş Allah için olacak. Yoksa insanlığın uzun savaş tarihi boyunca tanımış olduğu başka bir hedef uğrunda yapılmayacaktır. Savaş Allah için olacak. Yoksa ganimet ve maddi kazanç elde etme uğruna ne pazar ve hammadde ele geçirmek uğruna, ne sosyal bir sınıf bir sosyal sınıfın ya da bir milleti diğer bir milletin boyunduruğu altına sokma uğruna yapılmayacaktır. Afganistan'ın işgali, Irak ve kuveyt harekatı, Somali operasyonu ve benzeri türden ABD ile uydularının öngördüğü amaçlar, İslam'ın cihad amacının tamamen daşındadır. İslamın belirlediği savaş, İslamın uğrunda cihadı yasallaştırdığı belirli amaçları gerçekleştirmek için verilecektir. Bu savaş; yeryüzünde Allah'ın söz üstünlüğünü sağlamak, O'nun sistemini hayata geçirmek, müslümanların dinleri yüzünden baskı altına alınmalarını, ya da sapıklığa ve yozlaşmaya sürüklenmelerini önlemek için verilebilir.
Sizinle savaşanlar ile siz de Allah yolunda savaşın. Ayetteki amacı yukarıda anlatmaya çalıştık. Amacı, Allah içindir. Ve bu ölçüyü aşan savaş meşru değildir. Ayrıca bu savaşın çerçevesi de sınırlıdır:
“Fakat ölçüyü kaçırmayın, saldırgan olmayın; çünkü Allah, ölçüyü elden bırakan saldırganları sevmez”.[213]
Savaşın Allah için olması ne demektir? Ne zamana kadar sürecektir? Ayette buna ağırlıklı olarak işaret edilmiştir. “Fitne ortadan kalkıp, Allah'ın dini tam anlamı ile egemen oluncaya kadar onlarla savaşın.”[214] Bu ayetin kapsamı evrenseldir. İnsanlığın geçmiş ve gelecek bütün tarihini kuşatır. Yani, bütün dönemler boyunca bu hususu gerekli kılan cihad kıyamete dek sürecektir.
Çünkü direktifte süreklilik vardır. Ne zaman zalim bir güç insanları Allah'ın dininden alıkoyarsa, insanların Allah'ın çağrısını dinlemelerini ve haklılığına kanaat getirince bu çağrıyı kabul etmelerini engellerse, müslüman cemaat her an için bu zalim gücü ortadan kaldırarak insanları bunun baskısından kurtarmakla, böylece özgür bir ortamda çağrıyı dinleyip gönüllü tercihleri ile yüce Allah'ın yolunu benimseyebilmelerini sağlamakla yükümlüdür. Bölümün bir önceki ayetinde, fitne kınandıktan ve adam öldürmekten daha ağır bir suç sayıldığı belirtildikten sonra[215] bunun önlenmesi şu ayette tekrar vurgulanıyor: Fitne ortadan kalkıp din yalnız Allah'ın oluncaya kadar savaşmak.
Burada din kelimesinin orijinal anlamını yakalarsak, zıddı olan fitne'nin ne anlama geldiğini de anlamış oluruz. Özellikle bu ayette din ile fitne birbirine zıt iki kavram olarak kullanılmıştır. Din kelimesinin orijinal anlamı Allah'a teslim olmaktır. Veya teslimiyettir. Dolayısıyla bu ayetteki fitne kelimesi 191. ayetteki fitne kelimesinden farklı anlamda kullanılmıştır. Fitne'yi imha emrine göre de en genel anlamı ifade edilmektedir. Son ayette kelime, Allah yoluna tabi olmak için gerekli olan özgürlük ve güven gibi şartlara sahip olunamayan bir toplum durumunu anlatmaktadır. Bu nedenle müslümanlara bu durumu düzeltmeleri, tekrar Allah yolunda barış ve özgürlüğü sağlamaları için savaşa devam etmeleri emredilmektedir. Arapça din kelimesinin orijinal anlamının teslimiyet olduğuna ve teknik olarak bir kimsenin emir ve düzenlemelerinin geçerli olduğu hayat tarzını anlatmak için kullanıldığına dikkat edilmelidir. Bu nedenle, insanın insana hükmettiği ve Allah yoluna tabi olmanın imkansız olduğu bir toplumda, fitne hüküm sürüyor demektir. İslamın savaşmaktan amacı Fitneyi ortadan kaldırarak Allah yolunu tesis etmektir.[216]
Buradaki anlamı ile fitne, tüm diğer anlamlarından daha geneldir. Ve iblisin ortaya çıkardığı, ilahî düstura alternatif olarak yeryüzünde güç haline gelen küfür ve onun varyantlarına verilen addır. Küfür mantalitesine sahip ne var ise o fitnedir. Ve müslümanın son görevi onu imha edene kadar savaşmaktır.
Din, yani egemenlik Allah'ındır. Bu yönü ile bugün görülüyor ki bu egemenlik sahibine teslim edilmiş değildir. O sebepten dolayıdır ki yeryüzündeki hiç bir müslümanın hayatı emniyette değildir. Bir tek müslümana yapılacak baskı ve zulmün karşılığını vermek zorunda olan İslamın mümessilleri bugün, topluca katledilen müslümanları sadece seyretmekteler. Bu yönü ile fitneyi aramak için fazla çaba sarfetmemek gerekir.
Hem müstakil olarak devlet yönetimine ve hem de yeryüzü güç ve otoritesine sahip olan mantık, dün, iblisin Allah'a meydan okuyarak gerçekleştirmek istediği düzenin mantığıdır.
Yeryüzünde Allah'ın dinini egemen kılacak bir hakim ümmet olmadığı müddetçe, insanları baskıcı zorbalara karşı emniyete alacak, İslama yönelenleri engelleyenlere kuvvetle müdahale edecek bir tevhid çatısı oluşturulmadığı sürece, fitne, ne dar ve özel anlamda İslam cemaatini rahat bırakacaktır, ne de dünya müslümanlarını veya mazlumlarını ezmekten vaz geçecektir.
Yeryüzünde gözlerinizi nereye çevirirseniz çevirin, fitnenin hegomanyası altında olduğunu görürsünüz. Asırlardır devam eden bu zillet, bugün, bir noktaya kadar uyanışa vesile olmuştur. Ama yok edilen Irak halkına, karambole getirilen Somali halkına ve petrolüne, el konulan Kuveyt petrolüne, ambargo konulan İslam'ın Ka'besine, kanı durmayan Afgan halkına, üçüncü sınıf hayvan muamelesi gören Amerikalı zencilere ve diri diri yakılan Bosnalı müslümanlara ve ciğerleri parçalanan mazlum İslam ümmetine karşı yardım elini uzatmaya cesaret edebilecek gücü oluşturmadıktan sonra müslüman olmanın bir yararı olmayacaktır. Ne nafile ibadetler, oruçlar, dualar dünyadaki şer düzeni ve fitne egemenliğini yok edebilir, ne de gözyaşları!..
Allah'ın insan için çizdiği ve belirlediği temel stratejiler vardır. Bu stratejiler, roman okur gibi okunmaya devam edildiği müddetçe, hedef, idealde ve hayalde, zillet ise, gerçek olarak kalacaktır.
Unutulmamalıdır ki güç ve zor oyunu bozar.
Müslümanlar, Allah'ın gücünü devletin çatısına monte ettikleri gün her türlü fitne, hile ve sair türden iblisi olgular, ne İslami teşkilatları rahatsız edebilirler, ne de yeryüzünün en uzak köşesinde bir müslümana silah çevirebilirler. Hakkı tebliğ edebilmek için hakk olması yeterli değildir. Güç de gereklidir. Bu sebepledir ki Allah, müslümanların bir an önce güç olmalarını, ve böylece, tevhid sancağını tüm dünya insanlarının üzerine fitne ve küfre karşı şemsiye yapmalarını emrediyor.
Aksi takdirde din; yani teslimiyet veya itaat, sadece Allah'ın değil de, ona karşı çıkan, yeryüzünü bozgunculukla ifsad edeceğini haykıran İblis'in olursa, kıyamete kadar bütün toplumu kuşatan fitne hüküm sürecek demektir.
Dini yalnız Allah'a has kılmak, Allah'ın takdir ettiği ve razı olduğu dini[217] egemen kılmakla mümkündür.
Yoksa din, yani Allah'ın nezdinde din [218] olarak kabul gören İslam egemen olmadıkça, din; Allah'ın dini, uygun zemine oturmamış demektir.
“Ve şüphesiz her kim kendisine İslam'dan başka din seçerse... Yol, düzen sistem, hukuk ve otorite benimserse bu ondan asla kabul edilmez.[219] Çok enteresan ve ibret verici bir ifade tarzıdır bu. Kainata egemen olan birliğe çağrının ta kendisidir. Bu birlik mantığını yakalamadan Allah'ın nüfuzunu hakim kılmak ta zaten mümkün değildir. Dini motifler, ibadet, zikir, dua veya ahlaki bir eğitim, ya da yol gösterme islam olmayacaktır. Bununla beraber pratik etkileri Allah'a bağlı bir hayat sisteminde somut olarak görülmelidir.
Her hangi bir nesil tarafından, beşeri arzuların doğrultusunda şekillendirilen islam'a itibar edilmez. İslamın açıklarını kollayan İslam düşmanları ve onların ajanlarının arzularına göre biçimlenen din, gerçek İslam'dan uzaktır. Böylece gerçek din ile sahtesini birbirinden ayırarak, gerçek din, yani, sistem, hukuk, otorite ye itaat sadece Allah'ın tekelinde oluncaya ve fitne yeryüzünden sürgün edilinceye kadar belirlenen stratejiler doğrultusunda savaşmaya devam edilecektir.
Gerçek dinin temelini ilkeler oluşturur. Bu ilkelere kayıtsız şartsız teslim olmak ve emirlerine boyun eğmek, İslam olmanın öncelikli şartıdır. Bu gerçekleşmeden, azgın fitneye karşı onurlu olan mücadele azmi ve kararlılığını edinmek hayalden ibaret kalır. Halbuki bu mücadele, öyle pek kolay değildir. Yollar uzun ve yorucudur. Engeller birbirini takip eder. İnsanı hem yokluk sıkıştırır, hem de varlık nefsini azdırır ve yumuşatır. Direncini kırar. İmanı bu mücadelede sürekli dinamik kılan, canlı ilkelerdir. Aksi takdirde, insanın fıtratında kendi aleyhine geliştirebilecek olgular süratle harekete geçer. Yani insan fıtratında saklı olan fitne, iç depremlere sabep olabilir. Bu gizli olan ve doğuştan gelen duygulara sürekli bir uyanıklık ile egemen olunmadığı, insanın arzu ve istekleri daha yüce ufuklara yönelmediği, Allah katından gelen daha sağlam ilkelerle temasa geçmediğinde sapmanın ilk adımı atılmış olur. Dünya ihtiraslarında, nefislerin arzu ve istekleri ile doğuştan gelen eğilimlerin etkisinde boğulmak, insanın gönlünü basiretten ve ibret almaktan alıkoyar. Bu nedenle, sarsılmaz ve diriltici ilkelere bağlanmak, içe yönelik ihtirası ve yokluğa karışmayı dinsel dinamizme dönüştürür.
Gerçek dini edinmek, gerçek ilkelere gerçek bağlılıkla mümkündür. Dışarıdaki fitneye karşı mücadele etmek için de, iç dinamiği kazanmak zorunludur.[220]
Kur'an'a Dönmek Ve Onu Anlamak
Kur'an'a dönüş fiziksel yöneliş değildir. Görsel veya işitsel yaklaşım da değildir. Başlı başına bir zaruretten doğan bir eğilim, zorunlu başvurudur. Tıpkı peygamber (as)de olduğu gibi.
Cebrail, Hz.Peygambere: oku [221] emrini iletince sadece Okuma bilmem cevabını almıştı. Bugün aynı emri müslümanlara hatırlatırsanız aynı cevabı alırsınız: Biz okuma bilmeyiz!.. Toplumun -istisnalar dışında- büyük çoğunluğu bu kafa yapısına sahip.
Eğer ısrar ederseniz şöyle bir açıklama ile karşılaşabilirsiniz: Biz Kur'an bilgisine sahip olmadığımız için onu anlamaya kalkışırsak yoldan çıkar, sapıklığa düşenlerden oluruz!..
Okuyanını, anlamaya çalışanını sapıtan Kur'an'ın Allah katında kalması daha doğru olmaz mı idi? Haşa... Bu örneği verdiğim için Allah beni bağışlasın.
Ama peygamber sapıtmaktan korktuğu için değil, doğruyu öğrenebilmek için okuma yeteneği olmadığından dolayı okuma bilmediğini söylemişti. Nitekim bu emir her tekrarlanışında Peygamber efendimizin hissettiği sıkıntı ve ızdırap şiddetini daha fazla artırmıştı. Üçüncü kez aynı emir, oku emri daha şiddetle tekrarlandı.
İlginç bir başlangıç. İnsan için sonsuz bir evren ve bu evrende yaratılmış, sayısız miktar canlı-cansız varlık, eşya, gezegen... Koca evrene Allah'ın sünneti -tabii kural-Evrensel kanun- hükmediyor. Dünyaya yönelik bir hizmet var.. Aslında insana yönelik bir hizmet.
O insan ki, Eğer kainat coğrafyasının bir atlasını çizme firsatını bulabilsek ve bu atlas yer küresi büyüklüğünde olsa, yerini tespit için bir tek nokta kadar dahi yer işgal edemeyen dünyada ikamet ediyor. Evrensel bilgi bu dünyada yaşayan insana gönderiliyor. Ve insana evrensel ilkeler bütününü talim ettirmek için karanlıkları parçalayan ilkelerin ilkesi emrediliyor. Oku...
Bu kelimenin başında ne Allah'ın ismi var, ne de Allah'a inanma ilkesi.. İman, ibadet, tebliğ, cihad, cennet, cehennem... Hiç birisi söz konusu değil. Hiç bir ilke, okumaksızın ulaşılır nitelikte değildir.
Bütün sırlar okumaka yönelten iradede kodlanmış durumda Ancak o irade nasıl harekete geçecek. İradeyi okumaka yöneltecek yetenek gereklidir. Evren'in boşluğunda boş kafa iman ifadesini harekete geçirmez.
Bundan dolayıdır ki cebrail (as) peygamberimizi olanca şiddeti ile takatsiz ve biçare kalıncaya kadar sarsarak, oku! emrini yeniledi... Cevap diğerlerinden hem lafız olarak ve hem de nitelik olarak çok farklı olmuştu... Boş bir insan değil. Hedefsiz bir varlık değil. Belirli bir hedefe yönelen irade harekete geçerek bütün sırları keşfedecek soru ile cevap verdi: ne okuyayım?
Okuyacak bir şey vardı, çünkü ihtiyaç duymuştu. Ortada zorunluluk vardı... İşte peygamber'in okumaya yönelik iradesini harekete geçiren tek unsur, ihtiyaç hissetmesi, zorunlu olmasıdır.:.
Mekanizma çalışmaya başlamıştır artık. Şimdi evrensel hükmün yapıtaşları birer birer telkin edilebilirdi...
“Seni yaratan Rabbinin adı ile oku..”.[222] Böylece bilgi kapısı, hikmet kapısı Allah'a kadar açılmış oldu...
Gelelim asrın ümmetine... Bir buçuk milyon civarında müslümanın en az danıştığı kitap kur'an-ı Kerim'dir. En az okunan kitap -Şiir gibi okumak kastedilmiyor- Kur'an-ı Kerim'dir. Niçin?
Toplum henüz ne okuyayım? düzeyine gelememiştir, ihtiyaç duymak gerçeği insanların beyninde kabul görmemiştir henüz... Halbuki müslümanların ne okuyayım? demeleri için terleten ve sıkıntıya sokan Cebrail'in tekrar gelmesi de gerekmez. Çünkü modern asırda değil terlemek, sakıntıya düşmek; müslümanların kanı kafataslarında içiliyor. Sekiz yaşındaki kızlarına tecavüz ediliyor. Kadınların göğüsleri jiletle doğranıyor ve ihtiyar-bebek ayırmadan diri diri boğazlanıyorlar. Bunlar; ne okuyalım? diyebilmek için yeterli sebep değil midir?
Bütün bunlara rağmen insanlar -istisnalar hariç- ihtiyaç hissetmiyorlar. Sebebi ise hem acı ve hem de kargaları güldürecek kadar komiktir: Biz okursak yanılırız. Dolayısıyla imamımız, şeyhimiz, liderimiz ne söylerse onu alır, ne söylemezse onu araştırmayız. İnsanların okuma ihtiyaçları da, anlama yetenekleri de imha edilmiştir. Onların yerine başkaları okuyacak, başkaları anlayacak, başkaları düşünecek, başkaları karar verecek. Onlar ise... İtaat edecekler... Sorgulamadan, araştırmadan, karar vermeden. Bu konuda hiç müsamaha yok... Allah'ın peygamberine tanıdığı müsamaha kadar bile...
Yeni bir din böyle icad edilir. Kur'an’ın bahsettiği geçmiş ümmetlerdeki ataların dini yeniden diriltildi. Hahamların rableştirilmesi yeni isimler ile tekrarlandı. Kur'an'ı, Kur'an'ın önüne duvar yaptılar. Kur'an'a ulaşmak sadece birilerinin yetki vermesiyle gerçekleşebilir! ilkesi getirildi...
“Artık, Şüphesiz o bir öğüt ve doğruyu yanlıştan ayıran apaçık Kur'an'dır.”[223] beyanı üzerinde durmak zorunluluk olmaktan çıkarılmıştır. Hala bu çalışma devam etmektedir.
Aklınızı kullanmıyor musunuz? şeklindeki uyan ise gözlerden uzak tutulmaya çalışılıyor. Akıl harekete geçerse ihtiyaç veya zorunluluk duyabilir. Ne yapalım? Ne okuyalım? Nasıl okuyalım? Bu sorular dinamizm kokuyor. Ama aklı kullanım alanından uzaklaştırırsanız, ortaya, uzaktan kumandalı robot temizlik işçileri çıkar. Afyon yutmuşlar gibi...
Aklıma gelirdi de düşünüp değerlendirmek isterdim. Karl Marx'ın ateizmi din edindiğini anlattığı meşhur sözünü: Din afyondur . O'nun İslam'la hiç tanışmadığı muhakkak. Fakat tanıştığı dinlerdeki nitelik donukluğunu iyi tespit etmiş olacak ki dinsizliği dine tercih etmiş.
Ancak yukarıda bahsettiğimiz sebeplerden dolayı hayat veren, dirilten Kur'an, farklı alanlarda işlev görmek üzere kullanılıyor. Toplumu hurafe hastalığı sardı. Kur'an'ı -üstelik şiir gibi- okumak için dahi cuma geceleri bekleniyor. Diğer altı geceye Kur'an egemen değilmiş gibi... Hatim inmek için Ramazan ayı niçin beklenir?-Zaten yapılan hatimlerde şiir gibi... Halbuki Allah ; “Biz ona şiir öğretmedik uyarısında bulunmuştur.” Hem de kırk bir kereden aşağı okunmaması geleneğine mahkum edilen Yâsîn sûresinde... Okuyanlar şiir gibi okudukları için muhtevası ile ilgilenmiyorlar. Muhteva ile ölüler ilgileniyor!.. Çünkü Kur'an, ölmek üzere olan hastalar kolay ölmesi için okunuyor, veya ölenlere bir şeyler anlatsın diye. Kur'an'da: Biz ölüleri uyarmak için ve onları doğru yola iletmek için Kur'an'ı indirdik, anlamında ne bir ayet, ne bir işaret, ne de bir kelimeye asla rastlanmaz. Tam aksine: Yaşayan, hayat sahiplerini korkutmak, uyarmak için. Aynı surede bu konu vurgulanarak anlatılmıştır.
"Kur'an, Diri olanları uyarıp korkutmak ve küfre sapanların üzerine sözün hak olması için indirilmiş dir.[224]
Kur'an'ı amacından uzaklaştırarak topluma tanıtmak daha önceleri anlattığımız egemen güçlerin yöntemleri ve baskıları ile gerçekleşmektedir. Hem resmi din ideolojisi ve hem de tekelci din ideolojisi, müslümanları Kur'an'ın diriltici ruhundan uzaklaştırmak için anlamak amacı ile okumaya değil sevap alma amacı ile okumaya zorlamışlardır. Yetmiş binlerden başlayan sevap miktarı cahil insanların "anlamak" gibi zihinsel dinamizmi gerektirecek zor işlerden daha cazip olarak kabul ettirilmiştir.
Kur'an, okuyucuyu diriltmesi gerekir. Ona yakınlaşan ve O'na yönelen insan evrensel dinamikleri ruhuna yerleştirir. İçe dönük değil... Dışa yansıtan. İçten dışa doğru, topluma, cemiyete, toplumsal sorumluluklara iten bir güç oluverir.
Aksi durumlar Kur'an'a yabancı kalmakla gerçekleşir. Kur'an'ı telaffuz etmek, onu cebinde taşımak, yüksek raflarda yaldızlı çantalarda saklamak O'na yabancı kalmayı engellemez. Onun ilkeleri insanda refleks haline gelmelidir. Hassas bir duyarlılık özelliği kuşatmalıdır insanı. Yoksa insanın herhangi bir uzvuna yerleştirilen yabancı metal ile insan uzvu arasındaki fiziksel içiçeliğe rağmen birbirlerine yabancılıkları gibi kalır insanla Kur'an.
Artık hahamları Rab edinenlerin durumlarını ibretle ve düşünerek okumak için zaman geçmek üzeredir. Ataların dini terk edilerek Kur'ani çizgide sunulan tevhid dinine inanma zorunluluğu vardır.
Kur'an'ı okumak, bilmek, anlamak, algılamak ve hayata bütün boyutları ile egemen kılmak istisnasız bütün insanlar üzerine farzdır. Bu, hem imandan ve hem de ibadetten önce gelen ilkedir. Mazeret ortaya atmak sadece Kur'an'ı toplum dışılığa iter ki, bu da; ümmeti parçalayıp yeryüzünü fitne ve fesad odağı haline getirmek isteyen iblis askerlerinin işini kolaylaştırır. Zaten kendileri müslüman kılığında bu hahamca düşünceyi İslam dinamikleri arasına sokuşturmaya çalışmaktadırlar.
Ümmet içerisinde bütün anlaşılmazlıkları ve suni ihtilafları sadece Kur'an bertaraf edecektir. Toplum bütünlüğü Kur'an'ın gölgesinde mümkündür. Kur'anı bestelemek ve türlü makamlarda okumak maharet olarak tanıtılmaktan çıkarılmalıdır. Düşündüren Kur'an, ağlatan Kur'an'dan daha mükemmeldir.
Zulüm odakları, Kur'an'ın anlaşılmaması için seferber olmuşken uyanmamak zillettir. Yöneliş Kur'an'a olmak zorundadır. Tek çıkar yol vardır. Adem'in misyonunun, iblisin misyonuna galebe çalması için tek çare... Kur'an'a yönelmek ve onu anlamak...[225]
Kaynakça
1. Kur'an-ı Kerim.
2. Seyyid Kutub , Fi Zilal'il-Kur'an , Dünya Yayınları,.
3. Mevdudi,Tefhim'ul-Kur'an .İnsan Yayınları.
4. Konyalı Mehmed Vehbi , Hulasatü'l-Beyan , Üç Dal Neşriyat-
5. M. Yaşar Kandemir,Mevzu Hadisler, Diy. İşl. Başk. Yayınları-
6. Dr. Abdullah Aydemir/Tefsirde İsrailiyyat , Diy. İşl. Başk. Yayınları-
7. Prof. Salih es-Suphi, İslam mezhepleri ve müesseseleri, Bir yayıncılık
8. M. Ebu Zehra jslam Hukuk Okulları ve Sekiz Büyük İmam,İhya Yay.,
9. Ümran Prof. W. Montgomery Watt , İslam düşüncesinin teşekkülü
10. Prof. Dr. Ethem R. Fiğlalı , Çağımızda İtikadı İslam Mezhepleri, Selçuk-
11. Muhammed Ebu Reyye, Muhammedi Sünnetin Aydınlatılması.
12. Edward Said ,Oryantalizm,Pınar,
13. Meryem Cemile , İslam ve Oryantalizm, Pınar.
14. R.Olsan-C.Kureyşi / A.Hüseyin, Oryantalistler ve İslamiyatçılar insan Yayınları.
15. Kültür Emperyalizmi/Hilal Yayınları.
l6. Doç. Dr. İhsan Süreyya Sırma,İngiliz Misyonerleri, Beyan.
17. Rehber Ansiklopedisi,Türkiye Gazetesi.
18. Harun Yahya , Masonluk ve Masonlar.
19. Mete Süer , Allah'a Teslim Olmak Gerçekten Ne Demektir? , Kule kitapları.
20. Siyonizm Dosyası/Pınar- Roger Garaudy.
21. Pentagon ve Amerikan Üsleri/Bilim Yayınları-İPor Melnikov.
22. Sahih-i Buhari, Tecrid-i Sarih tercemesi /Diy. İşl. Başk. Yayınları.
[1] Salih Asğar, Kur’an’da Fitne Olgusu ve Modern Fitre Odakları, Hanif Yayınevi, İstanbul 1994: 1.
[2] Salih Asğar, Kur’an’da Fitne Olgusu ve Modern Fitre Odakları, Hanif Yayınevi, İstanbul 1994: 7-8.
[3] Zariyat: 51/56.
[4] Ankebut: 29/2-3.
[5] Bakara: 2/193.
[6] Salih Asğar, Kur’an’da Fitne Olgusu ve Modern Fitre Odakları, Hanif Yayınevi, İstanbul 1994: 11-15.
[7] Bakara: 2/30.
[8] Bakara: 2 /30.
[9] Bakara: 2/35.
[10] Bakara: 2/36.
[11] Salih Asğar, Kur’an’da Fitne Olgusu ve Modern Fitre Odakları, Hanif Yayınevi, İstanbul 1994: 16-19.
[12] Hülasatü'l-Beyân.
[13] Fatiha: 1/1.
[14] Fatiha: 1/4.
[15] Fatiha: 1/4.
[16] Enbiya: 21/25.
[17] En'am: 6/164.
[18] Âl-i İmrân: 3/83.
[19] İsra: 17/42-43, Mü’minün: 23/91, Enbiya: 21/22-23, Ahkaf: 46/4-5, Bakara: 2/165, En'am: 6/101-102, Mülk: 67/1, Fatiha: 1/1-4, Yusuf: 12/23, En'am: 6/164, Tevbe: 9/31, Al-i İmran: 3/64.
[20] Salih Asğar, Kur’an’da Fitne Olgusu ve Modern Fitre Odakları, Hanif Yayınevi, İstanbul 1994: 20-26.
[21] A'raf: 7/16-17.
[22] Hicr: 15/11.
[23] Araf: 7/12.
[24] A'raf: 7/20.
[25] Hicr: 15/39.
[26] Salih Asğar, Kur’an’da Fitne Olgusu ve Modern Fitre Odakları, Hanif Yayınevi, İstanbul 1994: 27-34.
[27] En'am: 6/48.
[28] Araf: 7/6.
[29] Abese: 80/1-4.
[30] Kehf: 18/110.
[31] Salih Asğar, Kur’an’da Fitne Olgusu ve Modern Fitre Odakları, Hanif Yayınevi, İstanbul 1994: 35-40.
[32] Kamus'ul-Muhid.
[33] a.g.e.
[34] a.g.e.
[35] Salih Asğar, Kur’an’da Fitne Olgusu ve Modern Fitre Odakları, Hanif Yayınevi, İstanbul 1994: 43-44.
[36] Kalem: 68/5-7.
[37] Kalem: 68/2.
[38] Kalem: 68/5-6.
[39] Müddessir: 74 /30-31.
[40] Abdulfettah el-kadi, Esbab-t Nüzul, Fecr Yay. sh.411-412.
[41] Buruc: 85/10.
[42] Kamer: 54/ 27.
[43] Hülasatü'l-Beyan, c.13-14, sh. 5676.
[44] Sad: 38/34-35.
[45] A'raf: 7/27.
[46] A'raf: 7/155.
[47] Cin: 72/16-17 (Nazil olan 40. suredir)
[48] Seyyid Kutub, Fi Zilal'il-Kur'an.
[49] Furkan: 25/ 20.
[50] Tâ Hâ: 20/40.
[51] Tâ Hâ: 20/41.
[52] Tâ Hâ: 20/85.
[53] Tâ Hâ: 20/ 90.
[54] Tâ Hâ: 20/131.
[55] Neml: 27/47.
[56] İsra: 17/60.
[57] İsra: 17/73.
[58] İsra:17/74-75.
[59] Yunus: 10/84.
[60] Yunus: 10/85.
[61] Enam: 6/23.
[62] En'am: 6/53.
[63] Saffat: 37/63.
[64] Saffat: 37 /161-163.
[65] Zümer: 39/49.
[66] Duhan: 44/17-19.
[67] Zariyat: 51/13-14.
[68] Nahl: 16/110.
[69] Enbiya: 21/111.
[70] Ankebut: 29/2-3.
[71] Ankebut: 29/10.
[72] Bakara: 2/102.
[73] Bakara: 2/190-191.
[74] Bakara: 2/193.
[75] Âl-i İmran: 3/7.
[76] Enfal: 8/73.
[77] Enfal: 8/73.
[78] Ahzab: 33/14.
[79] Enfal: 8/25.
[80] Seyyid Kutub, Fî Zılâli'l-Kur'an , Dünya yay.
[81] Enfal: 8/28.
[82] Enbiya: 21/35.
[83] Enfal: 8/73.
[84] Tevbe: 9/49.
[85] Tevbe: 9/ 126.
[86] Mümtehine: 60/5.
[87] Nisa: 4/101.
[88] Hadid: 57/14.
[89] Nur: 24/63.
[90] Hacc: 22/11.
[91] Hacc: 22/53.
[92] Teğabun: 64/15.
[93] Maide: 5/41.
[94] Maide: 5/49.
[95] Maide: 5/71.
[96] Tevbe: 9/47.
[97] Salih Asğar, Kur’an’da Fitne Olgusu ve Modern Fitre Odakları, Hanif Yayınevi, İstanbul 1994: 45-90.
[98] Hak Dini, III / 2387-2388.
[99] Sahih-i Buhari, Kitabu'l-Fiten, Hadis No: 2.
[100] Sahih-i Buhari, Kitabu'l-Fiten, Hadis No:3.
[101] Sahih-i Buhari, Kitabu'l-Fiten, Hadis No; 7.
[102] Sahih-i Buhari, Kitabu'l-Fiten, Hadis No:13..
[103] Sahih-i Buhari, Kitabu'l-Fiten, Hadis No:31.
[104] Sahih-i Buhari, Kitabu'l-Fiten, Hadis No: 43.
[105] Sahik-i Buhari, Kitabu'l-Fiten, Hadis no: 44.
[106] Salih Asğar, Kur’an’da Fitne Olgusu ve Modern Fitre Odakları, Hanif Yayınevi, İstanbul 1994: 91-102.
[107] Salih Asğar, Kur’an’da Fitne Olgusu ve Modern Fitre Odakları, Hanif Yayınevi, İstanbul 1994: 103.
[108] Tekvin, Bab: 2/22.
[109] Salih Asğar, Kur’an’da Fitne Olgusu ve Modern Fitre Odakları, Hanif Yayınevi, İstanbul 1994: 103-105.
[110] Salih Asğar, Kur’an’da Fitne Olgusu ve Modern Fitre Odakları, Hanif Yayınevi, İstanbul 1994: 105.
[111] Salih Asğar, Kur’an’da Fitne Olgusu ve Modern Fitre Odakları, Hanif Yayınevi: 105-109.
[112] Salih Asğar, Kur’an’da Fitne Olgusu ve Modern Fitre Odakları, Hanif Yayınevi: 109-111.
[113] Salih Asğar, Kur’an’da Fitne Olgusu ve Modern Fitre Odakları, Hanif Yayınevi, İstanbul 1994: 111-113.
[114] Salih Asğar, Kur’an’da Fitne Olgusu ve Modern Fitre Odakları, Hanif Yayınevi, İstanbul 1994: 113-114.
[115] Salih Asğar, Kur’an’da Fitne Olgusu ve Modern Fitre Odakları, Hanif Yayınevi, İstanbul 1994: 115-116.
[116] Tin: 95/4-5.
[117] Nahl: 16/4.
[118] Ya-Sin: 36/77-78.
[119] Ya-Sin: 36/79.
[120] Nisa: 4/28.
[121] Yunus: 10/12.
[122] İbrahim: 14/ 32.
[123] İbrahim: 14/ 33.
[124] İbrahim: 14/ 34.
[125] İbrahim: 14/ 34.
[126] Yunus: 10/13.
[127] İsra: 17/100.
[128] Kehf: 18/54.
[129] Mearic: 70/19.
[130] Necm: 53/24.
[131] Beled: 90/5.
[132] Adiyat: 100/6.
[133] Alak: 96/6-7.
[134] Nisa: 4/28.
[135] İnfitar: 82/6.
[136] Salih Asğar, Kur’an’da Fitne Olgusu ve Modern Fitre Odakları, Hanif Yayınevi, İstanbul 1994: 119-136.
[137] Salih Asğar, Kur’an’da Fitne Olgusu ve Modern Fitre Odakları, Hanif Yayınevi, İstanbul 1994: 137-138.
[138] Hud: 11/9.
[139] İbrahim: 14/34.
[140] Salih Asğar, Kur’an’da Fitne Olgusu ve Modern Fitre Odakları, Hanif Yayınevi, İstanbul 1994: 138.
[141] İsra: 17/67.
[142] İbrahim: 14/34. Salih Asğar, Kur’an’da Fitne Olgusu ve Modern Fitre Odakları, Hanif Yayınevi, İstanbul 1994: 138-139.
[143] İsra: 17/11.
[144] Enbiya: 21/37.
[145] Enbiya: 21/38.
[146] Salih Asğar, Kur’an’da Fitne Olgusu ve Modern Fitre Odakları, Hanif Yayınevi, İstanbul 1994: 139.
[147] İsra: 17/100 29. Salih Asğar, Kur’an’da Fitne Olgusu ve Modern Fitre Odakları, Hanif Yayınevi, İstanbul 1994: 140.
[148] Kehf: 18/54. Salih Asğar, Kur’an’da Fitne Olgusu ve Modern Fitre Odakları, Hanif Yayınevi, İstanbul 1994: 140.
[149] Ahzab: 33/72. Salih Asğar, Kur’an’da Fitne Olgusu ve Modern Fitre Odakları, Hanif Yayınevi, İstanbul 1994: 140.
[150] Kaf: 50/16. Salih Asğar, Kur’an’da Fitne Olgusu ve Modern Fitre Odakları, Hanif Yayınevi, İstanbul 1994: 140.
[151] Mearic: 70/19.
[152] Neml: 27/24. Salih Asğar, Kur’an’da Fitne Olgusu ve Modern Fitre Odakları, Hanif Yayınevi, İstanbul 1994: 140.
[153] Abese: 80 / 17. Salih Asğar, Kur’an’da Fitne Olgusu ve Modern Fitre Odakları, Hanif Yayınevi, İstanbul 1994: 140.
[154] İnfitar: 82/6.
[155] Alak: 96/6-7. Salih Asğar, Kur’an’da Fitne Olgusu ve Modern Fitre Odakları, Hanif Yayınevi, İstanbul 1994: 141.
[156] Alak: 96/6-7. Salih Asğar, Kur’an’da Fitne Olgusu ve Modern Fitre Odakları, Hanif Yayınevi, İstanbul 1994: 141.
[157] Nahl: 16/4.
[158] Ya-Sin: 36/ 77. Salih Asğar, Kur’an’da Fitne Olgusu ve Modern Fitre Odakları, Hanif Yayınevi, İstanbul 1994: 141.
[159] Nisa: 41/28. Salih Asğar, Kur’an’da Fitne Olgusu ve Modern Fitre Odakları, Hanif Yayınevi, İstanbul 1994: 141.
[160] Yunus: 10/12. Salih Asğar, Kur’an’da Fitne Olgusu ve Modern Fitre Odakları, Hanif Yayınevi, İstanbul 1994: 141.
[161] Böyle Buyurdu Hukuk, M. Everdi.
[162] Tarih Boyunca İslam Hukuk Okulları ve Sekiz Büyük imam, M. Ebu Zehra.
[163] Salih Asğar, Kur’an’da Fitne Olgusu ve Modern Fitre Odakları, Hanif Yayınevi, İstanbul 1994: 142-148.
[164] Âl-i İmran: 3/7.
[165] Kef: 18/54.
[166] Enfal: 8 /25.
[167] Salih Asğar, Kur’an’da Fitne Olgusu ve Modern Fitre Odakları, Hanif Yayınevi, İstanbul 1994: 149-152.
[168] Âl-i İmran: 3/85.
[169] Bakara: 2/193.
[170] Salih Asğar, Kur’an’da Fitne Olgusu ve Modern Fitre Odakları, Hanif Yayınevi, İstanbul 1994: 153-157.
[171] Hicr: 15/39-40.
[172] Nas: 114.
[173] Alak: 91/l.
[174] Kalem: 68/2.
[175] Zümer: 39/9.
[176] Emperyalizm'in Oyunları, Ahmet Varol.
[177] Salih Asğar, Kur’an’da Fitne Olgusu ve Modern Fitre Odakları, Hanif Yayınevi , İstanbul 1994 158-165.
[178] Mevzu' Hadisler, M. Yaşar Kandemir.
[179] A.g.e.
[180] İslam Hukuku Okulları ve Sekiz Büyük İmam, M. Ebu Zehra.
[181] Salih Asğar, Kur’an’da Fitne Olgusu ve Modern Fitre Odakları, Hanif Yayınevi, İstanbul 1994: 166-176.
[182] Salih Asğar, Kur’an’da Fitne Olgusu ve Modern Fitre Odakları, Hanif Yayınevi, İstanbul 1994: 179-180.
[183] Kültür Emperyalizmi, Hilal Yay.
[184] Türkiye Rehber Ansiklopedisi.
[185] İngiliz Misyonerleri, Doç. Dr. İ. Süreyya Sırma Beyan Yay.
[186] Salih Asğar, Kur’an’da Fitne Olgusu ve Modern Fitre Odakları, Hanif Yayınevi, İstanbul 1994: 180-184.
[187] Türkiye Rehber Ansiklopedisi.
[188] Masonluk ve Masonlar, H. Yahya.
[189] Salih Asğar, Kur’an’da Fitne Olgusu ve Modern Fitre Odakları, Hanif Yayınevi, İstanbul 1994: 184-187.
[190] Allah'a Teslim Olmak Gerçekten Ne Demektir, Kule Kitapları. Salih Asğar, Kur’an’da Fitne Olgusu ve Modern Fitre Odakları, Hanif Yayınevi, İstanbul 1994: 187-190.
[191] Siyonizm Dosyası, Roger Garaudy Pınar Yay.
[192] T.G.Rehber Ansiklopedisi.
[193] Siyonizm Dosyası, Roger Garaudy Pınar Yay.
[194] A.g.e.
[195] Salih Asğar, Kur’an’da Fitne Olgusu ve Modern Fitre Odakları, Hanif Yayınevi, İstanbul 1994: 190-194.
[196] Oryantalistler ve İslamiyatçılar, İnsan Yay.
[197] Ag.e.
[198] Salih Asğar, Kur’an’da Fitne Olgusu ve Modern Fitre Odakları, Hanif Yayınevi, İstanbul 1994: 194-196.
[199] Salih Asğar, Kur’an’da Fitne Olgusu ve Modern Fitre Odakları, Hanif Yayınevi, İstanbul 1994: 196-199.
[200] Salih Asğar, Kur’an’da Fitne Olgusu ve Modern Fitre Odakları, Hanif Yayınevi, İstanbul 1994: 199-202.
[201] Pentagon ve Amerikan Üsleri, İgor Melnikov Bilim Yay.
[202] Salih Asğar, Kur’an’da Fitne Olgusu ve Modern Fitre Odakları, Hanif Yayınevi , İstanbul 1994: 202-204.
[203] Salih Asğar, Kur’an’da Fitne Olgusu ve Modern Fitre Odakları, Hanif Yayınevi, İstanbul 1994: 204-207.
[204] Salih Asğar, Kur’an’da Fitne Olgusu ve Modern Fitre Odakları, Hanif Yayınevi, İstanbul 1994: 207-209.
[205] Bakara: 2/30.
[206] Zariyat: 51/56.
[207] Bakara: 2/193.
[208] Tevbe: 9/36.
[209] İsra: 17/53.
[210] Hucurat: 49/6.
[211] Hucurat: 49/12.
[212] Salih Asğar, Kur’an’da Fitne Olgusu ve Modern Fitre Odakları, Hanif Yayınevi, İstanbul 1994: 213-220.
[213] Bakara: 2/190.
[214] Bakara: 193.
[215] Bakara: 2/191.
[216] Seyyid Kutub, Fi Zilal'il-Kur'an Dünya Yay.
[217] Maide: 5/3.
[218] Âl-i İmran: 3/19.
[219] Âl-i İmran: 3/85.
[220] Salih Asğar, Kur’an’da Fitne Olgusu ve Modern Fitre Odakları, Hanif Yayınevi, İstanbul 1994: 221-230.
[221] Alak: 96/1.
[222] Alak: 96/1.
[223] Yasin: 36/69.
[224] Yasin: 36/70.
[225] Salih Asğar, Kur’an’da Fitne Olgusu ve Modern Fitre Odakları, Hanif Yayınevi, İstanbul 1994: 231-237.
İslami Okul Okulların En Önemlisi