Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

2- MİLLÎ MÜCADELE VE İSTİKLÂL SAVAŞI YILLARINDA HİTABELER VE MEV'İZA'LAR - Index Web - 2 Hitabeler Ve Mevizala

2- MİLLÎ MÜCADELE VE İSTİKLÂL SAVAŞI YILLARINDA HİTABELER VE MEV'İZA'LAR.. 2

AL-İ  İMRAN SÛRESİNDEN.. 2

Meali 2

Tefsiri 2

AL-İ İMRAN SURESİNDEN  MEV’İZA.. 6

“NASRULLAH” KÜRSÜSÜNDEN TÜRK MİLLETİNE HİTAP. 6

Meali 6

Tefsiri 6

Sevr Muahedesi 10

Bîr Ek. 15

KASTAMONU KAZALARINDA AYETLER.. 15

Meâli 15

Ayetler 15

Meali 15

Tefsiri 16

KASTAMONU KAZALARINDA MEV'İZA.. 18

Tefsîri 18


2- MİLLÎ MÜCADELE VE İSTİKLÂL SAVAŞI YILLARINDA HİTABELER VE MEV'İZA'LAR

 

AL-İ İMRAN SÛRESİNDEN

 

Balıkesir'de  zaganos  Paşa camii şerifinde(2) Cuma günü, 6 Şubat 1336  (1920)

Meali

 

“Hepiniz birden Allahın bağına sımsıkı sarlıınız. Sakın aranı­za ayrılık, gayrılık girmesine meydan 'bırakmayınız. Allahın hak­kınızdaki nimetini düşününüz. Hani sizler, birbirinize düşmandınız. Cenabı Hak kalplerinizi birleştirdi de Onun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Hani sîzler bir zaman ateş çukurunun ta kenarına kadar gelmişiniz de Cenabı Hak sizi oradan kurtarmıştı!”[1]

 

Tefsiri

 

Ey Müslüman!

Cihan alt üst olurken seyre baktın, öyle durdun da,

Bugün bir serserisin, derbedersin kendi yurdunda!

Hayat elbette hakkın... Lâkin, ettir haykırıp ihkâk;

 Sağırdır kubbeler, bir ses duyar: davayı istihkak.

Bu milyarlarca davadan ki inler dağlar, enginler;

Oturmuş ağlayan âvâre bir masumu kim dinler?

Emeklerken sabi tavriyle topraklarda sen halâ;

Beşer doğrulmuş etmiş, bir de baktın cevvi istilâ:

Yanar dağlar uçurmuş gezdirir beyninde dünyanın;

 Cehennemler batırmış yüzdürür kalbinde deryanın;

Deşer afaki, bir geyler sezer esrarı kudretten;

 Eşer a'makı, izler keşfeder edvarı hilkatten.

Zemin mahkûmu olmuştur, zaman mahkûmu olmakta;

O, heyhat, istiyor hâkim kesilmek bu'di mutlaka!

Tabiat bin çelik bazuya sahipken, cılız bir kol

Ne kahır saltanat sürmektedir, bak bak da hayran ol!

Hayır, bir kol değil, binlerce, milyonlarca kollardır,

Yekahenk olmuş işler, çünkü birleşmekte muztardır:

Bugün ferdî mesainin bütün mahsulü bir hüsran,

 Birer beyhude yaştır damlayan efradın alnından!  -

Cihan artık değişmiş, infiradın yoktur imkânı,

 Göçüp mamurelerden boylasan, hatta, beyabanı.

Yaşanmaz böyle tek tek, devri hazır: devri cemiyet.

Gebermek istemezsen, yoksa izmihal için niyet,

Şu vahdet tarımar olsun diyip saldırma İslama;

 Uzaklaşsan da imandan, cemaatten uzaklaşma!

 İşit, bir hükmü kat'î var ki istinafa yok meydan:

“Cemaatten uzaklaşmak, uzaklaşmaktır Allahtan.”

Nedir iman kadar yükselterek alçak bir ilhadı,

Perişan eylemek zaten perişan olmuş ahadı?

Nasıl yekpare milletler var etrafında bir seyr et,

Nasıl tevhidi ahenk eyliyorlar, bak da al ibret.

Gebermek istiyorsan başka... lâkin, korkarım, yandm.

Ya sen mahkûm iken, sağlık, ölüm hakkım mıdır sandın?

Zimamın hangi ellerdeyse artık onlarınsın sen;

 Behimî bir tahammül varlığından en büyük hissen!

Ezilmek, inlemek, yatmak, sürünmek var ki âdettir;

Ölüm dünyada mahkûnıîne en son bir saadettir

Desen bin kere “insanım” o, kanmaz, hem niçin kansın?.

Ya sen hürriyetin, hakkın masun oldukça insansın!

Bu hürriyet, bu hak bizden bugün ahengi sa'y ister;

Değil üç dört alından, hep alınlardan boşansın ter.

Evet, biz müslümanlar cihan çalışırken, didinirken, uğraşır­ken, namütenahi terakkiler, namütenahi inkılaplar geçirirken uzak­tan seyirci sifatiyle baktık. Bilhassa şu son senelerde başımıza bir çok felâketler yağdı. El'an çilemizi doldurmadık. Sebebi? Hep se­yirci kalmamız, din işlerinde olduğu gibi, dünya işlerine karşı da bigâne durmamizdır.

Hayat, herkesin hakkıdır. Evet, Allah'ın bütün yarattıkları, hayat hakkına maliktir. O halde Allah'ın diğer mahlûkları ara­sında biz de yaşamakta haklıyız. Lâkin bilirsiniz 'ki haklı olmak başka, haklı çıkmak yine başkadır! Herhangi hak olursa olsun ihkak olunmadıkça (hak olarak yaşatıhnadikça) sahibine hiç bir menfaat temin etmez. Bugün hangi milletin mahkemei adaletine koşsamz elinizde kuvvetiniz varsa derdinizi duyurabilirsiniz. Yok, böyle yapmaz da ağlarsanız; onun insanlık hissine, medeniyet his­sine ilticaya kalkışırsanız hüsrandan başka bir netice elde edemez­siniz, istihkak davasını yükseltebilir misin, herhangi mahkemeye gitsen haklısın. Yoksa milyonlarca, milyarlarca mahlûk:

- Yaşamak hakkımdır, bu hakkı benden kimse alamaz!..

Diye haykırıp dururken senin, tenim gibi bir miskin, bir kö­şede ağlamış, inlemiş, merhamet dilenmiş hiç tesiri olmaz, hatta duyulmaz. Çocuk yürümezden evvel bilirsiniz ki emekler. Biz müs­lümanlar da tıpkı henüz doğrulamayla, yürüyemeyen sabiler gibi yerlerde emekler dururken bir de gözümüzü açtık, gördük ki etrafımızdaki milletler göklerde uçuyorlar. Gelip çöldeki  masumların tepesine ateşler yağdırıyorlar. Biz Bandırma'dan İstanbul'a kadar adam akıllı vapur işletemezken herifler bahri muhiti altından ge­çiyorlar. NewYorktan dalıyorlar, Hamburg'tan çıkıyorlar ki arada­ki mesafe bizim vapurların ayağiylebir aylık yoldur.  Berlinden uçuyorlar, Trabzona konuyorlar. Biz ise halâ yer yüzünde yürü­meyi temin edemedik.  Tabiat  bin  çelik  bazuya  sahipken  insanın bir cılız kolu nasıl kâinata hakim oluyor? Nasıl bu kadar tabiî kuv­vetleri hükmü altına alıyor? Hayır, yanlışın var. Bu kadar işleri gören bir kol  değil,   binlerce,  milyonlarca koldur.  Bunların  hepsi bir araya gelmiş, teşriki mesai etmiş!*, geceli gündüzlü çalışıyor­lar, uğraşıyorlar. Çünkü anlamışlar ki birleşmeseler kendilerini her taraftan kuşatan tehlikelere karşı duramıyacaklar. Demek birleş­mekte zaruret var. Bu iztırar olmasaydı, birleşmeleri de mümkün olmazdı.

işte biz şimdi derdimizin başını bulduk. Başkaları zarureti gö­rünce birleşmişler, biz ise o zarureti görmediğimiz, için bu birliği vucude getirememişiz, yahut gördüğümüz halde birliği temin etmek cihetine yanaşmamışız. Bugünkü hayatın, maişetin, bugünkü ihti­yaçların aldığı tarz itibariyle bir insan tek basma bir iş göremiyor Bütün işler şirketler, cemiyetler, millet'* tarafından meydana geti­riliyor. Ne fabrikalar, ne demir yollrı ne vapurlar, ne limanlar, ne hastahaneler, ne camiler, ne mekteper, ne ticarethaneler, ne de din ve vatanı müdafaa edecek toplar, tüfekler, cephaneler..' elha­sıl hiç bir şey ferdin sayı ile, yani tek başına çahşmasıyle kabil olamıyor. Bugün hayat öyle bir şekil almış ki tek başına çalışan bir adamın alnından damlayan terler, tıpkı göz yaşı gibi dökülüp gidiyor, hiç bir fayda temin etmiyor, ne zaman bir yere gelmiş binlerce alın birden terlerse, işte o vakit bu sa'yin yer yüzünde bir esen, bir izi görülebiliyor.

Madem ki tek başına sarf olunan itfsainin kıymeti yoktur, biz de aramızda vahdeti temin ederek topluca çalışmaya koyulmalıyız. Cemaatsiz yaşamaya, cemaatten ayrılmaya gelmez, cemaati İslâmiyenin çokluk sağlaması için çalışmalıyız Ufak sebeplerle birbirine küsmemeli. Biliyorsunuz ki yabancılar asirlardanberi tefrika tohumlarını aramıza serptiler. Bir hayli de mahsul aldılar. Biz gö­zümüzü açsaydık bugün altında inim inim inlediğimiz şu felâketleri elbette görmeyecektik. Her ne ise geçmişe esefin faydası yoktur. Maziden yalnız ibret alınır. Eğer müslümanlar yaşamak istiyorlar­sa cemaat arasında nifaka, şikaka, dargınlığa, küskünlüğe, ayrılı­ğa, gayrıhğa meydan açabilecek en ufak sözlerden, en ehemmiyet­siz görünen hareketlerden bile çekinmelidirler. Yok, yaşamak iste­mezlerse ona diyecek yok. Ancak bu hal ile insan gibi yaşamak elde olmadığı gibi yaşamamak ta elde değildir. Çünkü biz maa­zallah hakkı hayatımızı kaybettiğimiz gün mahkûmiyet felâketine düşeriz ki bizi tahakkümleri altına alanların nazarında hayvandan farkımız kalmaz. Hayvan gibi bizi kendi hesaplarına işletirler, sırtı­mızdan menfaatlerini temin ederler. Dünyanın yedi iklim dört köşe­sinden sürü sürü, ordu ordu getirilmiş, renk renk mahkûm milletle­rin ne halde bulunduklarını gözümüzle gördük. Maazallah sonra biz de onlar gibi oluruz. Biz sığırlarımızı, beygirlerimizi nasıl kul

Acaba biz müslümanlar niçin bu hale düştük? Bunun illetini ben şöyle görüyorum: Doğduğumuz günden itibaren babalarımız, analarımız, hocalarımız, siyasîlerimiz, ediblerimiz şairlerimiz, mu­harrirlerimiz bize istikbal için ümid verecek bir şey söylemediler. Ben çocukluğumdanberi:

“Biz yaşamayız. Avrupalılar terakki eylemiş. Siz çok fena günler göreceksiniz!..

Nakaratından başka bir şey işitmedim.

“Çocuklar, siz geceli gündüzlü çalışınız ki bu memleket kurtulsun...

Diye bizleri sa'ye, mücahedeye sevk edecekleri yerde rast ge­len adam ruhlarımıza, kalplerimize yeis mayası aşıladı. Garbin te­rakkilerinden bahsederlerken diyeceklerdi ki:

­“Evlâtlar, görüyorsunuz ya, Avrupalılarla bizim aramızda çok mesafe var. Bu mesafeyi telafi edecek süratte çalışınız. Yoksa da­ha geride kalır, mahvolursunuz. Sakın azminize fütur getirmeyiniz...

Evet, böyle diyeceklerdi. Lâkin demediler. Bilâkis yüz binler­ce halk bu devletin batacağına kail idi. Bir taraftan Avrupalıların terakkileri gözlerimizi kamaştırdı. Diğer tarafdan muhitimizin bu gibi makûs telkinleri sinirlerimizi uyuşturdu. Onun için ileri gide­medik. Halâ o yeis ruhlarımızda hükümrandır. Biz Kitabullahı hiç düşünmedik. O Kitabullah ki bir çok âyet-i celîlesiyle ümmeti İslâmiyeyi yeisden, azim sizlikten sakınmağa davet ediyor.

Estaizubillâh (ya beniyyezhebû fetehassısû min Yûsufe ve ehıhi vela teyesü min rayhi-llahi innehû la yeyesû min ravhi-llahi illel kavmul kâfirun) yani. “Oğullarım, gidiniz, Yusufla kardeşini araştırınız, sakın Allanın inayetinden ümidinizi kesmeyiniz. Zira şunu iyi biliniz ki kâfirlerden başkası Allahın inayetinden ümidini kesmez.”

Demek ki bir müslüman için Allahın inayetinden, merhame­tinden ümidi kesmek küfürdür.

Sonra surei Hicirde (Kale ve men yaknatu min rahmati rabbihi ille-d-dallun) buyuruluyor. Bu Âyet-i kerîme Hazreti İbrahim’in lisanından varid olmuştur. Melekler:

“Allah sana halim selim, hayırlı bir oğul ihsan edecektir.” dediler. O da “ben artık doksan yaşıma geldim. Bundan sonra çocuğum olur mu?” diyince “bizim sana verdiğimiz müjde haktır, doğrudur. Sakın bu saadetin husul bulacağından ümidini kesme. Allah'ın inayetinden yeise düşme” lanıyorsak onlar da bizi öylece kullanırlar.

dediler. Bunun üzerine Hazreti İbrahim:

“Hâşâ Cenabı Hakkın ina­yetinden, kereminden ancak dalâle düşenler ümidi kesebilir, yeise düşebilir.” buyurdular.

Erbabı iman için yeise düşmek imkânı yoktur. Elhasıl nazarı İslâmda Allah'tan ümidi kesmek haramdır. Haram da değil, küfür­dür, şirktir. Ancak mevlânın merhametine bel bağlayarak emret­tiği yolu tutmamak tabii caiz olmaz. Allah'ın inayetini temenni için, elbette o inayete velev cüz'i olsun istihkak lâzım. Allahın fey­zi boldur. Şu var ki o feyze istidad şarttır.

Kitabullah'da buyuruluyor ki m:

“Allah yolunda, hak yolunda mücahede edenler için tevfik, hidayet mev'uddur, muhakkaktır.” Evet bu Âyet-i Kerîme sarahten gösteriyor ki: O halde daha ne istiyoruz? Niçin bu feyze, bu inayete kabiliyet gösterebilmek için çalışmıyoruz?

Bu dünyada hiç bir şeye güvenilmez. Ne servete, ne sıhhate, ne akla, ne ilme, ne ahlâka, elhasıl hiç bir şeye dayanılmaz. Ba­karsınız: milyonlarca servet mahvolur, en metin sıhhatler bir an içinde devrilir; en temiz huylar değişir, kirlenir. Hülâsa maddî, manevî, ruhanî, cismanî, ne varsa hiç biri için beka tasavvur edil­mez. En sağlam yapılı hükümetler çöker. Dünyaya meydan oku­yan saltanatlar, bakarsınız, yıkılır gider. Dünyaları huzurunda titreten kudretler bir varmış bir yokmuş sırasına girer. Güvenecek, Allah'ın merhameti, Allahın inayetidir. Allah'ın emirlerine inkıyad etmeli; onun yapmâyınız" dediği şeylerden sakınmalı, Cemaati İslâmiye el ele vermeli, çalış­malı. Evet, vahdet lâzımdır  için de.

İslâm bundan bin üçyüz şu kadar sene evvel dünyanın en üc­ra bir köşesinde karanlıklar arasından bir kandil gibi parladı. Pek az zaman içinde o kandil büyüdü, bedir oldu. Daha büyüdü, güneş oldu. Nuru bütün âlemi kapladı. Yirmibeş sene zarfında yirmibeş bin senelik bir tealiye mazhar oldu. Bu mazhariyetin sırrı Ashabı Kiram (rıdvanullah aleyhim ecmain) hazerâtının el birIiğiyle çalış­maları idi. Islâmdan evvel aralarında senelerce, hatta asırlarca sü­ren bir çok kanlı muharebeleri intaç eden, ne kadar kabile gürültü­leri ,aşiret kavgaları varsa hepsini unuttular.

Bilirsiniz ki, Ashabı kiram iki kısmıdır: Ansar, Muhacirin. Bu isimler Cenabı Hak tarafından kendilerine verilmişti... “Ansar” esasen Medine'de bulunanlardır. “Muhacirin” evvelce Mekkeli olup da müşriklerin eza ve cefasından dolayı aleyhisselatü vesselam efendimizin arkasından Medine'ye hicret edenlerdir. Bu ansarın muhacırlara karşı yaptıkları fedakârlıkların tarihi âlemde hiç bir misli görülmemiştir. Ansan kiram (Evs) ile (Hazrec) kabilesine men­suptur. Bu iki kabîle esasen amca çocuklarıdır. Lâkin müruru za­man ile Evsîlîk-Hazrecîlik meselesi bu iki kabileyi birbirine düşman yaptı. Değil akvamı iptidaiye, en terakki etmiş milletler de "bile, asabiyet gürültüleri en müthiş muhasamata sebebiyet verir. îşte bunların, beyinlerindeki muharebe yüz seneden fazla devam etti. Hatta hicretten bir sene evvel de ayni harp tazelenmişti. Bunlar şerefi İslâm ile müşerref olunca İslâm onları barıştırdı. Kardeş ol­dular. Peygamber Aleyhisselâm'a destek oldular. İslâmi neşr için fedayı can etmeye başladılar.

Âshab-ı Kîram'ın giydikleri libaslar neresinden eskirdi, bilir misiniz? Omuzlarından. Çünkü daima cemaatle kıldıkları namazda saflar âdeta sabun kalıpları gibi idi. O ayrı ayrı vücutlar yekpare birer duvar kesilirdi. Aralarından su sızmaz, hava geçmezdi. Gö­rüyorsunuz ya, Aleyhissalâtü Vesselam efendimizin safları düzeltmeye atf buyurdukları ehemmiyet neden dolayı imiş. Hep camaati arasındaki birliği sağlamlamak!

Fakat müslümanlarm bu hali o zaman Medine'de bulunan yahudilerin hiç hoşuna gitmiyordu. Hatta günün birinde şöyle bir vak'a oldu: İhtiyar yahudinin biri baktı ki ansari kiramdan bir kaç genc bir arada oturmuşlar, tasavvur edilemiyecek bir samimiyetle konuşuyorlar, musahebe ediyorlar. Herif bunu görünce îslâmın âti­sinden kendi hesabına ürktü. îçi gıcıklandı.

“Ne olacak bu, dedi; bir az daha böyle giderse bize ekmek kalmayacak...

Bunun üzerine bir delikanlı yahudi buldu.

“Git, şunlara Evs ile Hazrec arasındaki vukuatı hatırlat, geç!

Dedi. O da gitti. Her iki tarafa ait şairlerin vaktiyle olup bi­ten maceraları musavvir olmak üzre söylemiş oldukları şiirleri oku­du. Bunun üzerine gençlik saikasiyle her iki tarafın kabadayılık damarları galeyana geldi. Her biri kendi kabilesinin kahramanlığını sayıp dökmeye başladı. îş alevlendi. Hatta biri:

“İsterseniz o geçmiş vak'aları tazeleyebiliriz. Sözünü ortaya attı. Bunun üzerine ötekiler:

“Hay hay! Sizden ne korkumuz var?

Dediler. Hepsi ayaklandılar. Silâhlarını alıp Medine haricindeki taşlık bir vadiye çıktılar. Muharebe başlamak üzere İken vakadan haberdar olan Aleyhissalâtü Vesselam efendimiz hemen oraya koş­tular. Hazreti peygamberi görünce her iki taraf durdu. Aleyhissalâtü Vesselam efendimiz yüksekçe bir yere çıkarak:

“Ey muslümanlar! Allah'tan korkunuz; Allah'tan korkunuz! Aklınızı başınıza alınız, daha ben sağ iken, henüz aranızda bulunurken cahiliyet davalariyle mi ayaklanıyorsunuz? Bu hareketlerinizin akıbeti nereye varacağını düşünmüyor musunuz?,.

Mealinde gayet müessir, gayet beliğ ve muhtasar bir hutbe irad buyurdular. Bunun üzerine her iki tarafın aklı başına geldi. Yaptıklarından pişman olarak ağlaşa ağlaşa sarmaşıp barıştılar. İşte bu vak'ayı müteakip şu âyet-i celîle nazil oldu ki:

“Ey muslümanlar, kendilerine sizden evvel kitap gönderilenler­den bir kısmına uyacak olursanız siz şerefi iman ile müşerref ol­muşken onlar sizi yeniden küfre sokarlar. Ya siz henüz aranızda Cenabı Hakkın âyeti celîlesi okunup dururken,  Allah'ın  peygam­beri içinizde yaşıyorken, nasıl bu suretle küfür yolunu tutarsanız? Kim Allah'ın gönderdiği rabıtaya sımsıkı  sarılacak  olursa doğru yolu bulmuş olur. Ey muslümanlar, Allah'tan nasıl korkmak icab ederse öylece korkunuz! Ve ancak müslüman olarak müslümanlıkta can veriniz. Sonra, hepiniz birden Allah'ın ipine sımsıkı sarılınız. Sakın aranıza ayrılık gayrılık girmesine meydan bırakmayınız. Al­lah'ın hakkınızdaki nimetini düşününüz. Hani sizler birbirinize düşman idiniz; Cenabı Hak kalplerinizi feyzi İslâm ile birleştirdi de onun sayei nimetinde kardeş oldunuz. Hani sizler bir zaman ateş çukurunun ta kenarına kadar gelmiştiniz de Cenabı Hak sizi ora­dan kurtarmıştı. İşte, belki tariki hidayeti bulursunuz, diye, Cena­bı Hak âyati celîlesini size böyle sarih olarak tebliğ buyuruyor...”

işte bin üçyüz bu kadar sene evvel nazil olan bu âyati celilenin hükmü kıyamete kadar bakidir. Sebebi nüzûli olan vak'a maa­lesef tekerrür edip duruyor. Binaenaleyh muslümanlar aralarında ayrılığı gayrılığı mucib olacak en ufak hadiselerden, dargınlığı in­taç edecek en hafif hareketlerden, sözlerden kafiyen çekinmelidir. Fırkacılık, komitacılık... Bunlar artık susmalı. El birliğiyle bugün yatanı müdafaa etmeli. Asla meyus olmamalı. Emîn olmalıyız ki canla başla çalışarak, aradaki tefrika sebeplerini kaldıracak olur­sak vatanı kurtarırız. İnşallah bundan sonra âlemi İslâm hakkında­ki tecelliyi celâl, cemale inkılap edecektir. Önümüzde hamdolsun bir çok beşaretler var. Bugün bütün muslümanlar uyandı. Gerek dünyayı, gerek kendilerinin dünyadaki mevkilerini artık anlamaya, başladı. Sonra gözleri büsbütün açıldı. Müslümanlar kendi başlarını kurtarmaya, kendi hakkı hayatlarını ihkak etmeye çalışmazlarsa kıyamete kadar zillet içinde, meskenet içinde kalacaklarını anladı­lar. Ona göre çalışmaya başladılar. Başkalarından merhamet, ada­let dilenmenin, mürüvvet, insaniyet beklemenin pek beyhude oldu­ğunu bilfiil gördüler; Asirlardanberi dalmış oldukları uykudan ar­tık silkîniyorlar. inşallah bu intibah devam edecek, bütün cihanı İslama yayılacak, yakın zamanda bir gün gelecek ki İslâm asır-lardanberi kaybettiği şevketini, kudretini, azametini yine istirdad edecektir. Bütün aleyhimizdeki ceryanlar bir az değişmiş, eskisin­den bir az daha iyileşmiş görünüyorsa, emin olunuz ki bu inkilâp hep vatanı müdafaa yolunda masruf olan bu mücahedelerinizle âle­mi İslâmm lehimizdeki galeyanları, tezahürleri sayesindedir.

Ey camaati müslimin! Memleketlerinizi kurtarmak için devam eden mücahedatmızda bir noktaya son derece dikkat etmelisiniz! Bu hareketlerin, bu himmetlerin sırf müdafai din ve vatan gaye

sine müteyeccih olduğu yar ağyarnazarında tamamiyle anlaşılmalıdır. Fırkacılık,menfaatçilik, komitecilik gibihislerden külliyen müberra  olduğuna  yakındakilere   uzaktakilere  tamamiyle   kanaat gelmelidir. Bu kanaati zerre kadar sarsacak bir harekete, bir söze kimse tarafından meydan verilmemelidir. Hususî emeller, hususî içtihadlar, yine hususî olarak sahiplerinin kafasında, kalbinde kal­malıdır. Çünkü gaye birdir. Efrad tarafından o müşterek gayeye karşı gösterilecek ufacık bir inhiraf son derece muhtaç olduğumuz vahdeti temelinden sarsmaya kâfidir. Onun için bundan son derece sakınmalıdır.

Camaat içinde herkesin uhdesine düşen bir vatanî vazife, bir dîni farz vardır ki; onu ifa hususunda zerre kadar ihmal göstermek caiz değildir. Bu hususta hiç bir fert kenara çekilerek seyirci ka­lamaz. Çünkü düşman kapılarımıza kadar dayanmış, onu kırıp içeri girmek, harimi namus ve şerefimizi çiğnemek istiyor. Bu namerd taarruza karşı koymak kadın, erkek, çoluk çocuk, genç, ihtiyar... her fert için farzı ayn olduğu, bir lahza hatırdan çıkarılmamalıdır. Bugün herkes varını yoğunu sarf ile mükelleftir. Osmanlı saltanatını iyla için “Karesi”nin, bu kahraman İslâm muhitinin vaktiyle ne büyük fedakârlıklar gösterdiği herkesin malûmudur. Rumeli'yi bas­tan başa fetheden hep bu topraktan yetişen baba yiğitlerdi. O kah­raman ecdadın torunları olduğunuzu isbat etmelisiniz. Anadoluyu müdafaa hususunda diğer vilâyetlere ön ayak olmak şerefini siz ih­raz ettiniz. Sa'yniz meşkûrdur. İnşallah bu ganu şeref kıyamete kadar artar gider. İnşallah vatanımızın haysiyeti, istiklâli, saadeti, refahı, ümranı dünyalar durdukça masun ve mahfuz kalır.[2]

 

AL-İ İMRAN SURESİNDEN [3] MEV’İZA

 

“NASRULLAH” KÜRSÜSÜNDEN TÜRK MİLLETİNE HİTAP [4]

 

 

Kastamonu 19 Kasım 1336 (1920) Cuma günü [5]

 

Meali

 

(Yaeyyuhe-llezine âmenu) ey iman etmiş olanlar, ey müsmanlar, içinizden olmayanlardan, size yabancı kimselerden dost ittihaz etmeyiniz. Âyeti celiledeki (bitane) içli dışlı görüşülen, ken­disine her türlü sırlar emanet edilen samimi dost, yarıcan, arka­daş, mahremi esrar manalarınadır. Öyle bitane ki (la yelunekumhabelan) sizlere karşı mazarrat ika etmekten, aranıza fitneler, fesadlar sokmaktan hiç bir vakit geri durmazlar. Ellerinden gelen fe­nalıkların hiç birini sizden esirgemezler, (veddu ma anittum) sizin sıkıntılara, musibetlere felaketlere uğramanızı isterler. (Kad bede-tü-bağdau min efvahihim) görmüyor musunuz, hakkınızda besledik­leri düşmanlık ağızlarından taşıp dökülüyor, (ve ma tuhfi sudurahum ekber ) bununla beraber yüreklerinde, sinelerinde gizlemekte oldukları kinler, garezler, husumetler, o bir türlü zabtedemeyip de ağızlarından kaçırmakta oldukları adavetten çok 'büyüktür, çok şid­detlidir- (Kad beyyenna lekum ul âyeti in kuntum ta'kilun) bizler size her biri ayni hikmet, mahza ibret olan âyetlerimizi böyle sarih bir surette bildirdik. Eğer sizler akı karadan, iyiyi kötüden seçer, hayrını, şerrini düşünür aklı başında adamlarsanız bu hikmetlerin, bu ibretlerin muktezasınca hareket ederek hem dünyada, hem ukbada felâh bulursunuz. [6]

 

Tefsiri

 

Ey müslümanlar, sizin için bu âyeti celileye ittibadan başka selâmet yolu yoktur. Takib edilecek hattı hareket, düsturu siyaset tamamiyle bu âyeti celilede toplanmıştır. Binaenaleyh meali ulvisini bir kere de toplayıp ifade edelim. Cenabı hak buyuruyor ki:

“Ey müminler, size ellerinden gelen fenalığı yapmakdan çe­kinmeyen, bu hususta hiç bir fırsatı kaçırmayan, dininize yabancı kimseleri kendinize mahremi esrar, dost, arkadaş ittihaz etmeyiniz. Bunların sureti hakdan görünerek size güler yüz göstermelerine, hayırnuzı ister gibi tavırlar takınmalarına asla kapılmayınız. On­ların gece gündüz isteyip durdukları sizin felâketinizden, izmihla­linizden, esaretinizden başka bir şey değildir. Baksanıza, size karşı kalplerinde besledikleri düşmanlık o kadar dehşetli ki bir türlü zabtedemiyorlar da ağızlarından kaçırıyorlar. Halbuki yüreklerinde kök salmış olan husumet, ağızlarından taşan ile kabili kıyas değildir, ondan çok fazladır, çok şiddetlidir. îşte bütün hakikatleri, âyatı celilemizle sizlere açıktan açığa tebliğ ediyoruz, bildiriyoruz.” Eğer aklı başında insanlarsanız; eğer dareynde [7] zelil olmak, hüsranda kalmak istemezseniz bizim âyatı celilemizm gereğince ha­reket ederek felah bulursunuz.

Bu âyeti ceîile sûrei Âli îmrandadır. Surei Tevbede de “Ey müslümanlar, Cenabı Hak içinizden hak yolunda mücahedede bulu­nanları, Allah ile onun resuli muhtereminden, bir de müminlerden kendisine dost ittihaz etmeyenleri görmedikçe sizler öyle başı boş bırakılacak mısınız, zannediyorsunuz?” Bu iki âyeti celileden baş­ka diğer âyatı kerime daha vardır ki hep ayni ruhtadır.

Ey camaati müslimin!'insan için kendi aleyhine hile çıksa hak­kı, hakikati söylemek lâzımdır. Ben de bir zamanlar Kitabullahı okur­ken bu gibi âyatı celileye geldikçe “acaba sair milletlere karşı bir az şiddetli davranılmıyor mu? Yabancılar hakkında daha merha­metli olmak icab etmez mi idi?” gibi düşüncelere dalardım. Vakıa bu hatıraların sırf şeytanî vesveselerden başka bir şey olmadığım bilirdim. Lâkin velev şeytani olsun, o düşünceleri içimden söküp atmcaya kadar hayli mücahedelere mecbur kalırdım. Acaba bu ves­vesenin menşei ne idi? Burasını araştıracak olursak işi bir az tabiî görürüz. Öyle ya, gözümüzü açtık, Avrupa medeniyeti, Avrupa ir­fanı, Avrupa adaleti, Avrupa efkârı umumiyesi nakaratından baş­ka bir şey işitmedik. Kiminin adaleti, kiminin hamiyeti, kiminin dehâ­sı, kiminin terakkiyatı kulaklarımızı doldurdu. lisan bilenlerimiz doğ­rudan doğruya bu heriflerin eserlerini, bilmeyenlerimiz tercümelerini okuduk. Edebiyatları, hele edebiyatlarının ahlâkî, insanî, içtimaî mev­zuları pek hoşumuza gitti. Müelliflerin kıymeti ahlâkiye ve insaniyelerini, eserleriyle ölçmeye kalkışdık. îşte bu mukayeseden itibaren aldanmaya, hatadan hataya düşmeye başladık. Bu adamların sözle­riyle özleri arasında asla münasebet, müşabehet olamıyacağmı bir türlü düşünemedik. İşte okuyup yazanlarımızın çoğuna ârız olan bu hata bir zamanlar bana da musallat oldu. Bereket versin ki yaşım ilerledi, tecrübem artı; hususiyle Avrupayı, Asyayı, Afrikayı do­laşarak Avrupalı dediğimiz milletlerin esaret altına, tahakküm al­tına aldıkları biçare insanlara karşı reva gördükleri zulmü, gadri, hakareti gözümle görünce artık aklımı başıma aldım. Demin söyle­diğim şeytani vesveselere kapılmış olduğumdan dolayı Cenabı Hak­ka tevbeler ettim.

Dünyada Avrupalıları hakkıyla anlayan ve anladığını da İki cüm­le ile hülâsa edebilen bir müslüman varsa o da eazimi ümmetten fazılı mağfur Hersekli hoca Kadri efendi merhumdur. Âlemi İslâmın en fedakâr, en faziletli erkânından mısırlı prens Abbas Ha­lim paşa bir gün musahabe esnasında demişti kî:

“Hoca Kadri efendiyi zaten Mısır'dan tanırım, irfanına, uluvvi cenabına hayran olurdum. Bir aralık Fransa'ya uğramıştım. Paris'de ilk işim bu muhterem müslümam ziyaret oldu. Kendi­siyle bir az hoş beşden sonra dedim ki;                               

“Hocam! senelerdenberi burada oturuyorsun. Şarkın, garbın ulûmuna, funnununa cidden vakıf bîr nadirei fıtratsın. Yakinen gördüğün şeyler tabiidir ki tecrübeni, görgünü, arttırmıştır. Öğrenmek isterim, Avrupalıları nasıl buldun?

“Paşa! Bu adamların güzel şeyleri vardır. Evet pek çok gü­zel şeyleri vardır. Lâkin şunu bilmelidir ki, o güzel şeylerin hepsi, evet hepsi yalnız kitaplarındadır!

Hakikat, hoca merhumun dediği gibi Avrupalıların ilimleri, ir­fanları, medeniyetteki, sanayideki terakkileri inkâr olunur şey de­ğildir. Ancak insaniyetlerini, insanlara karşı olan muamelelerini kendlerinin maddiyatdaki bu terakkileriyle ölçmek kat'iyyen doğ­ru değildir. Heriflerin ilimlerini, fenlerini almalı. Fakat kendilerine asla inanmamalı, asla kapılmamalıdır.

Bunların bütün insanlarâ insanlara bilhasa Müslümanlara karşı öyle kinleri öyle bütün                                       suretle teskin edilmek imkânı yoktur. Sureta dinsîz geçinirler. Hürriyeti vicdan diye kâi­natı aldatıp dururlar. Hele biz müslümanlan, biz şarklıları taassubla itham ederler dururlar! Heyhat. Dünyada bir müteaassıb millet varsa Avrupalılardır, Amerikalılardır. Taassubdan hiç haberi ol­mayan bir millet isterseniz o da bizleriz.

Ey camaati müslimin! Bilirim ki bu sözlerim sizin senelerden-beri avutulmuş, uyutulmuş fikirlerinize bir az aykırı gelecektir. Onun için bir iki misal getirmek icab ediyor:

Bilirsiniz ki bizim harbi umumiye girmemizden en çok müstefid olan bir millet varsa o da Alınanlardı. Şunu ihtar edeyim ki ben bu kürsüde harbi umumiye girmek mi lâzımdı, girmemek mi evla idi, girmeden durabilir mi idik, bir az daha geç mi girmemiz muvafık idi?., gibi meselelerin hiç birini mevzuubahis edecek de­ğilim. O benim sadedimin, salâhiyetimin haricindedir. Ortada bir vak'a var ki biz Almanlarla birlikde olarak harbe girdik. Yüzbinlerce şehit verdik. Yüzbinlerce hanuman söndü. Milyonlarca sâmân kaynadı gitti. Şimdi Almanlar için ne lâzım geliyordu? Ne yapa­caklardı? Şüphesiz bütün dünyanın, bütün dünyadaki milletlerin kendilerine ilânı harp ettikleri bir zamanda böyle yegâne müttefikleri olan bizleri sinelerine basacaklar, bütün gazeteleriyle, bütün kitap-lariyle, bütün edipleriyle, bütün muharriyleriyle bizi alkış, teşekkür tufanları içinde boğacaklardı. Heyhat! Bu umumî harbin ilk sene­sinde ben mühim bir vazife ile Berline gitmiştim. O aralık Almanya hükümeti bize dedi ki :

“Bizim meclisi meb'usanımızdaki bilhassa katolik meb'uslar kıyamet koparıyorlar: Almanlar gibi mütemeddin, mütefennin bir millet nasıl oluyor da Müslümanlar gibi, Türkler gibi vahşilerle ittifak"ediyorlar? Bu bizim için zül değil midir?., diyorlar. Aman, makaleler yazınız, eserler yazınız, biz onları almancaya tercüme ettirelim. Taki müslümanlığın da bir din, müslümanların da insan olduğu bunların nazarında taayyün etsin!

Almanya hükümeti haklı idi. Çünkü alman milleti nazarında müslümanlık vahşetten, müslümanlarsa vahşilerden başka bir şey değildi. Onların gazetecileri, romancıları; hele müsteşrik denilip de şark lisanlarına, şark ulûmu fünununa, şark ahlâk ve adatına va­kıf geçinen adamları mensup oldukları milletin efkârını asırlardan-beri bizim aleyhimize o kadar müthiş bir surette zehirlemişlerdi ki, arada bir anlaşma, bir barışma husulüne imkân yoktu. Biz o sı­rada kendimizi onlara tanıtmak için tabii elden geldiği kadar çalış­tık. Lâkin tamamiyle muvaffak olduğumuzu asla iddia edemem. Heriflerin taassubu yaman! Kökleşmiş bir takım kanaatler hakkı görmelerine mani oluyor.

Harp esnasında bilirsiniz ki Almanya imparatoru İstanbul'a gelmişti. Biz safderun müslümanlar halifenin müttefiki sıfatiyle o misafire karşı nasıl hürmette, nasıl ikramda bulunacağımızı şaşır­dık. Bu şaşkınlıkda o kadar ileri gittik ki darülhilâfenin, yani İs­tanbul'un minarelerini kandil gecesi imiş gibi kandillerle donattık. Alman dostluk yurdu binası kurulacak denildi, bol keseden bir kaç camimizi heriflere peşkeş çektik. Ha! Gelelim bizim bu gibi feda­kârlıklarımıza karşı gördüğümüz mukabeleye! Düşmanlar Küdüsü bizim elimizden gasbettikleri zaman bu felâket harbi umumi üzerine büyük bir tesir ika etmişti. Yani Filistin cephesinin bozulması mu­harebe terazisini düşmanlarımızın tarafına epeyce eğdîrmişti. Bi­naenaleyh müttefikimiz olan Almanlarla yine almandan başka bir şey olmayan Avusturyalıların bu işten bizim kadar müteessir ol­maları icab ederdi. Ey camaati müslimin! İşte bakın ki Kudüs, velevki ingilizlerin eline geçmiş olsun, velevki bu memleketin düş­man eline geçmesi, bu cephenin bozulması yüzünden muharebe bi­zim hesabımıza kaybolsun, tek müslümanlarm elinde, Türklerin elinde kalmasın da hasmımız da olsa dindaşımız olan ingilizlerin eline geçsin, diyerek Viyanalılar şehr âyin yaptılar. Evlerini do­nattılar. Bu maskaralığı men edip yakılan elektrik fenerlerini söndürünceye kadar Avusturya hükümetinin göbeği çatladı. Artık taassubun hangi tarafta, hürriyetin, müsamahakârlığın hangi tarafta olduğunu bu misallerle de anlamazsanız kıyamete kadar anlayaca­ğınız yoktur.

Avrupalıları, Amerikalıları dinsiz derler. Size bir hakikat da­ha söyleyim mi? Dünyada din ile en az mukayyeti olan bir memkeket varsa o da bizim memleketimizdir. Bugün cuma olduğu halde Kâstâmonu’ nun en şerefli bir camiinde, görüyorsunuz ya, kaç saflık camaat bulunuyor! Dünyanın en mamur, en yeni memleketi olan Berlin'de pazar günü büyük kiliseler hıncahınç dolar. Hem ki­liseleri dolduran camaati avamdan ibaret zannetmeyiniz. Bütün zen­ginler, milletin münevver dediğimiz tabakasına mensup adamlar, temiz temiz giyinmiş halk bu cemaati teşkil eder. İngiltere'ye git­tiğiniz takdirde şayet cumartesi gününden etinizi, ekmeğinizi teda­rik etmezseniz pazar günü aç kalırsınız. Çünkü kıyamet kopsa dinî bir gün olan pazar günü hiç bir dükkânı açtıramazsınız. İngilizler duasiz sofraya oturmazlar

Rumeli zenginlerinden bir adam tanırım ki ziraat tahsili için bir oğlunu Amerikaya göndermişti. Çocuğun kendi ağzından işittim. Diyor ki: 

“Memleketin acemisiyim. Lisanlarını lâyıkiyle  bilmi­yorum. New-York'ta bir otelde bulunuyorum. Gece canım sıkıldı. Oturduğum odada bir piyano vardı.  Azıcık tıngırdatayım dedim. Sazın perdeleri üzerinde parmaklanma hafifçe gezdiriyordum. Ara­dan iki üç dakika henüz geçmemişti ki odanın kapışma yumruk inmeye başladı. Ne oluyoruz? diye kapıyı açtım. Bir de baktım ki otelcinin karısı hiddetinden ateş kesilmiş, bana alabildiğine soğu­yordu. Karı benim ne barbarlığımı, ne saygısızlığımı, ne ahlâksızlı­ğımı, hülâsa hiç tutar bir yerimi bırakmadı. Meğer o gece hiristiyanlann eizzesınden, yani velilerinden birisinin gecesi imiş. Geceyi o veliye hürmeten ibadetle geçirmek icab edermiş! Piyano çalmak maazallah küfür derecesinde günahmış! Artık karıya memleketin acemisi olduğumu, bu hatanın benden kasdım olmaksızın sadır ol­duğunu anlatıncaya kadar akla karayı seçtim.

Ey camaati müslimin! Bizim diyarda cuma namazı kılınırken tavla şakırtıları, sarhoş nareleri duyulduğu nadir vak'alardan de­ğildir, zannederim.

Görüyorsunuz, herifler dinlerine nasıl sarılmışlar, asabiyeti di­niye meselesinde ne kadar ileri gitmişler! Bu da sebepsiz değil. Çünkü onların doğar doğmaz beşikte, bir az büyüyünce eşikte dini, millî telkinat ile kulakları dolar. Yabancılara karşı husumet, adavet hisleri her fırsattan bilistifade kendilerine verilir. Kendi cins­lerinden, kendi dinlerinden, kendi renklerinden olmayan mahlûkatı beşeriyenin insan sayılamıyacağı,   bunların  kafalarına  iyice   yerleştirilir. O sebepten bunların, bir şarklıyı, hele bir müslümam sevmesine imkân yoktur. Ressamları, meydana getirdikleri türlü tür­lü resimlerle, şairleri şiirlerle, hikayecileri gayet meharetle yazılmış romanlarla, siyasileri gazetelerle hep onların bu hislerini canlandırır dururlar.

Anlayorsunuz ya, biz nasıl yetişiyoruz, onlar nasıl yetiştirili­yor? Bu heriflere karşı olan duygumuzu hiç bîr vakit onların ilim­lerine, san'atlarına sıçratmamalıyız. Çünkü medeniyetin bu kısım­larında onlara uymazsak yaşamamıza, milletimizi yaşatmamıza im­kân yok.

Biz müslümanlar bin tarihinden itibaren çalışmayı bırakdık. Atalete, ahlâksızlığa döküldük. Avrupalılar ise gözlerini açdılar, alabildiğine terakki ettiler. Görüyorsunuz ki denizlerin dibinde ge­mi yüzdürüyorlar. Havalarda ordular dolaştırıyorlar. Madem ki va­tanın müdafaası farzı ayındır, bu farzın mütevakkıf olduğu esbabı elde etmek farzdır; O halde onların kuvvet namına neleri varsa hepsini elde etmek için çalışmak hepimize farzı ayndır. Ne hacet! (Düşmanlara karşı ne kadar kuvvet tedarik etmeye, hazırlama­ya imkân bulursanız derhal hazırlayınız) emri ilâhisi açıktır. Şüp­heye, düşünmeye, taşınmaya mahal yoktur. O halde ne yapaca­ğız? Aramıza sokulan fitneleri, fesadları, fırkacılıkları, komitecilikleri, daha bin türlü ayrılık gayrık sebeplerini ebediyen çiğneye­rek el ele, baş başa vereceğiz. Birden çalışacağız. Çünkü bugün dün­yanın dünyadaki hayatın tarzı büsbütün değişmiş. Yalnız başına ça­lışmakla bir şey yapamazsın. Toplar, tüfekler zırhlılar, şimendüferler, limanlar, yollar, tayyareler, vapurlar, elhasıl düşmanları bize üstün çıkaran, yarım milyar müslümanın bir kaç milyon frenge esir olmasını temin eden esbab ve vesait ancak cemiyetler, şirket­ler tarafından meydana getirilebilir. Demek, müslümanlar Allah'ın, Kitabullah'ın,' Resulullah'ın emrettiği, tavsîb ettiği vahdete, birli­ğe, cemaate sarılmadıkça âhiretlerini olduğu gibi dünyalarını da kurtaramazlar. Her şeyden evvel vahdet,  cemiat, yardımlaşma... Bir kere bunu elde edelim, alt tarafı Allahın inayetiyle kolaylaşır.

Bununla beraber icabmda Avrupalılarla birleş ebiliriz. Ancak bu birleşmek bize hiç bir vakit onların iç yüzünü unutturmamalı­dır. Yani vatanımızın, dinimizin menfaati, ticaretimizin, servetimizin, refahımızın terakkisi namına icab ederse, mümkün olursa mütekabil, müşterek menfaatler üzerine bunlarla çekiğe çekişe pa­zarlık ederek ittifak ederiz. Ancak bu pazarlıklarda son derecede açık gözlü bulunmamız lâzım gelir.

Biz müslümanlar ise maalesef gerek içimizdeki, gerek dışımız­daki yabancıların sözüne kanıyoruz da birbirimize itimad etmiyo­ruz.  Onlardan giydiğimiz külahı kendi dindaşlarımıza,  kendi  kar­deşlerimize giydirmek  için  uğraşıyoruz. Cenabı  Hak   “Müminler, birbirlerinin kardeşinden başka bir şey değildir” buyuruyorken ya­zıklar olsun ki biz, o kardeşlikten çok uzakta bulunuyoruz. Ancak ayda, âlemde bir kere camiye geliyoruz. Huzuru ilâhîde birleşiyoruz. Fakat namazı bitirip papuçlanmızı koltuklayarak dışarıya fır­layınca birbirimize karşı derhal ya hasım, yahut hiç olmazsa bigâ­ne kesiliyoruz. Âyet-i Kerîme var, namütenahi ehadisi şerife var. Bunlara göre:   müslümanlardan   biri   diğer  dindaşlarını  kendi   öz kardeşi bilmedikçe, onların sevinciyle mesrur, musibetiyle, matemiyle mahzun olmadıkça tam müslüman olamaz. îmanın kemali camaati müslimme sımsıkı sarılmakla kaimdir. “Müslümanların  derdi­ni, kendine dert etmeyen müslüman değildir.”  buyuran resmi hakîm   (Sallallahü Aleyhi ve Sellem efendimiz hazretleri) diğer bir hadis-i şeriflerinde buyuruyor ki:

“Dünyanın  öbür ucundaki  bir müslümanın ayağına bir diken batacak olsa ben onun acısmı ken­dimde duyarım. Bütün müslümanlar bir araya gelerek tek bir vü­cudu meydana getiren muhtelif uzuvlara benzerler, insanın bir uz­vuna bir hastalık, bir acı isabet etse diğer uzuvların kâffesi o has­ta uzvun elemine ortak oldukları  gibi  bir müslümanın  da diğer dindaşlarının acısına, musibetine, matemine kabil değil bigâne kala­maz. Kalabiliyorsa demek ki müslüman değil.”

“Bir müminin diğer mümine karşı vaziyeti yekpare bir duva­rı vücude getiren perçinleşmiş kayaların birbirine karşı aldığı va­ziyet gibidir. Öyle olacaktır. Öyle olmalıdır.” Hadis-i şerifini elbet­te işîtmişsinizdir. Ashabı kiram hazretleri arasındaki vahdet, mu­habbet, teavün cümlenizin malumudur. Bu din uluları, bu Allah'ın en sevgili kulları huzuru ilâhiye cemaatle durdukları zaman saflar adeta-maruf tabir veçhile-sabun kalıbı halini alırda. Bir­birleriyle okadar ittisal hasıl ederlerdi ki üzerlerindeki libaslar da­ima omuz başlarından eskirdi. O muazzam saflar, müseîsel yekpa­re bir dağ gibi kıyam eder, öyle rükûa varır, öyle secdeye kapanır­dı. Vahdetin namazdaki bu tezahürü namaz haricinde de böylece

devam eder giderdi. O sayededir ki İslâm, Aleyhissalâtü Vesselam efendimizin risaleti celilelerinden itibaren yirmi otuz sene zarfında dünyayı kuşatmıştı.

Hadis kitaplarını, siyer kitaplarını, İslâm tarihi sayfalarını göz­den geçirince ashabı kiram arasındaki birliğe hayran olmamak el­den gelmiyor “kafirler üzerine çok şiddetli, birbirleri arasında mer­hametli” vasfı ilâhisiyle tasvir buyurulan o kahraman fitretler ha­kikat birbirleri hakkında ne kadar merhametli, ne derecelerde rik­katli idiler, düşmanlarına karşı ise nasıl şedid idiler! (Müminlere karşı, mutavazı, halim, selim, şefik, rahim, kâfirlere karşı ise va­kur, metin, mekin, şedid} olmak İslâmın hususiyetlerindendir. Ya­zıklar olsun, biz bu hususiyetlerden, bu meziyetlerden, büyüklük­lerden mahrum olduk. Dinimizden olmayanlara karşı yapmadığımız müdahene, göstermediğimiz nezaket kalmıyor. Birbirimizi ise bir ka­şık suda boğmak istiyoruz. Cesaretimiz, kabadayılığımız, aşıcılığı­mız kesiciliğimiz hep kendi aramızda, “kendi kendilerine karşı oldu mu hücumları dehşetlidir. Zahir hallerine baksan toplu bir ce­maat zannedersin. Halbuki hepsinin yüreği başka başka hislerle çarpıyor” mealindeki âyeti celile, ki münafıklar vasfmdadır, bugün tamamiyle bizim halimizi gösterir oldu. Bundan ne kadar sıkılmamız icab eder, artık onu sîz takdir ediniz.

Ey cemaati müslimin! Kur'ân-ı kerîm tilâvet ederken bir çok yerlerinde sünnet lafzı celiline tesadüf edersiniz, evet meselâ (Sün-netellahi-lleti kad halet fi ibadîh-Sûnnetellahi fillezine halev min kablvelen tecide lisunnetî-llahi tahvila-sünnete men kad erselena) gibi daha bir çok âyatı kerimede hep bu sünnet kelimesini okursunuz. Kitabullahdaki sünnet, resulallahın sünneti değildir. Pey­gamberimizin sünneti cümlemizin malûmu, kuranın sünneti ise ce­nabı hakkın ezelî ve ebedî olan kanunu demektir. Evet, Allahu zülcelâlin bu âlem hakkında cari bir çok kanunları var. Cemadatta, nebatatta, hayvanatta, yıldızlarda, aylarda, güneşlerde, dağlarda, denizlerde, yerlerde, göklerde, elhasıl bizim bildiğimiz, bilmediğimiz, ne kadar mahlûkat varsa bunların hepsinde ayrı ayrı kanunlar ca­ridir. Bu kanunlar vaz'ı ilâhî olduğu iğin insanların tertib ettikleri kanunlar gibi ömürsüz değildir. Ta ezelde meşiyyeti ilâhi muktezasınca ibda olunan bu hükümlerin, bu kanunların hiç bir madde­si, hatta hiç bîr kelimesi, hiç bir noktası değişmez. Bunun böyle olduğunu Kitabullah'da bize sarahaten bildiriyor. Şimdi diğer ya­ratıklarda, diğer âlemlerde hakim olan süneni ilâhiyi, yani cenabı hakkın ezelî ve ebedî kanunlarını bir tarafa bırakalım da yal­nız insan kümeleri, beşer yığınları demek olan milletler, ümmet­ler üzerinde hüküm süren kanunu ilâhiyi tetkik edelim; evet millelerde cari olan bu kanunun mahiyetini biz müslümanlar doğru­dan doğruya Cenabı Haktan, yani onun bize gönderdiği kitabı ha­kiminden öğreniyoruz: Ümmeti İslâmiyenin dünyada, ukbada felahını, necatını, saadetini, refahını, samanını temin eden emirler yok mu, işte onların her biri Allah'ın bir sünneti, yani bir kanu­nudur, (vela teferrekû) tefrikadan, ayrılık gayrılık hislerinden uzak olunuz, (vela tenazeû)-ey müslümanlar birbirinize girmeyiniz, sonra kalplerinize meskenet, cebanet, aciz, fütur çöker de devleti­niz, saltanatınız, şevketiniz, kudretiniz, kuvvetiniz, hepsi elinizden (vasbirû-) sebatdan, azimden katiyyen ayrılmayınız, iste bunlar gibi bir çok öğütler, bir çok emirler var ki milleti yaşatmak, dini yaşatmak istersek bunların muktezasına tevfiki hareket etmekliğimiz zarurîdir. Demek, milletlerin hayatı, bekası, istiklâli, selâmeti için, aralarında vahdet hükümferma olması lüzumu bir kanunu ilâ­hi imiş!

Ey cemaati müslimin! Milletler topla, tüfekle, zırhlı ordular­la, tayyarelerle yıkılmıyor, ve yıkılmaz. Milletler ancak araların­daki rabıtalar çözülerek herkes kendi başının derdine, kendi hava­sına, kendi menfaatini temin etmek sevdasına düştüğü zaman yıkı­lır. Atalarımızın “kal'e içinden alınır” sözü kadar büyük söz söy­lenmemiştir. Evet, dünyada bu kadar sağlam, bu kadar şaşmaz bir düstur yoktur. îslam tarihini şöyle bir gözümüzden geçirecek olur­sak cenupta, şarkta, şimalde, garpta yetişen ne kadar, müslüman hükümetleri varsa hepsinin tefrika yüzünden, aralarında hadis olan fitneler, fesadlar, nifaklar, şikaklar yüzünden istiklâllerine veda et­tiklerini, başka milletlerin esareti altına girdiklerini görürüz. Emeviler, Abbasiler, Fatimiler, Endülüslüler, Gazneviler, Moğollar, Selçukiler, Mağribiler, İraniler, Faslılar, Tunuslular, Cezayirliler... hep bu ayrılık gayrılık hislerine kapıldıkları için saltanatlarını kaybet­tiler. Biz Türkiye müslümanlan dünyanın üç büyük kıt'asma ha­kimdik. Koca Akdeniz, koca Karadeniz hükmümüz altında bulunan cesîm cesîm memleketlerin ortasında birer gol gibi kalmıştı. Ordu­larımız Viyana önlerinde gezerdi. Donanmalarımız Hind okyanusla­rında yüzerdi. Müslümanlık rabıtası; ırkı, iklimi, lisanı, âdatı, ah­lâkı büsbütün başka olan bir çok milletleri yekdiğerine sımsıkı bağ­lamıştı. Boşnak islâvlığını, Arnavut lâtinliğini, Pomak bulgarlığını... elhasıl her kavim kendi kavmiyetini bir tarafa atarak islam

camia­sı etrafında toplanmış, kelîmetullahı iylâ için canını, kanın, bütün Varını güle güle, koşa koşa feda etmişti. Fakat sonraları aramıza Avrupalılar tarafından türlü türlü şekiller, türlü isimler altında eki­len fitne, tefrika, fesad tohumları bizim haberimiz bile olmadan filizlenmeğe, dallanmağa, budaklanmaya başladı. O demin söyledi­ğim rabıta gevşedi. Artık eski kuvveti, eski tesiri kalmadı. Kale­mizin içinden sarsılmaya yüz tuttuğunu gören düşmanlar kendi aralarında birleşerek, yani biz müslümanların memur olduğumuz vahdeti onlar vücude getirerek birer hücumda yurdumuzun birer büyük parçasını elimizden alıverdiler. Bugün bizi Asyanm bir ufak parçasında bile yaşayamayacak hale getirdiler.

Size bir vak'a anlatayım: Mısrı Ülyada dolaşıyordum Orada aklı başında bir müslümanla görüştüm. Bahsimiz siyasete intikal

etti. Dedim ki:

“Şaşıyorum Onbeş milyonluk  koca Mısırda yabancı asker olarak az kuvvet gördüm. Nasıl oluyor da bu kadarcık kuvvetle koca bir iklim muhafaza edilebiliyor?

Bu sualim üzerine o zat dedi ki:

“O yabancı devletin ricalin­den biriyle samimi görüştüm. Sizin aklınıza geleni ben de düşün­müş de,  demiştim kî:

“Günün, yahut senenin birinde meselâ Osmanlı hükümeti kırk elli bin kişilik bir ordu hazırlayarak Mısır'a sevk edecek olursa siz

ne yaparsınız?

“Hiç bir şey yapmayız. Müdafaa imkânı olmadığı için Mı­sırlarını kendilerine teslim eder çıkarız. Yalnış şurasın iyi biliniz ki biz hiç bir zaman Osmanlıların Mısıra kırkbin kişi değil, kırk kişi sevk edebilecek derecede yakalarını, paçalarını toplamalarına mey­dan bırakmayız. Memleketlerinde bitmez tükenmez meseleler çıka­rırız. Onlar birbirlriyle uğraşmaktan göz açamazlar ki, bir kere ol­sun  Mısıra  dönüp  bakmağa   vakit  bulabilsinler.

Ey camaati müslimin! Gözünüzü açınız, ibret alınız. Bizim ha­ni senelerdenberi kanımızı, iliğimizi kurutan dahilî meseleler yok mu, Havran meselesi, Yemen meselesi,, Şam meselesi Arnavutluk meselesi bilmem ne meselesi…Bunların hepsi düşman parmağîyle çıkarılmış meselelerdir. Onlar öyle olduğu gibi bugünkü Adapazarı, Düzce, Yozgat Bozkır, Biga. Gönen. Konya isyanları da hep o mel’un düşmanların işidir. Artık kime hizmet ettiğimizi, kimin hesabına birbirimizin gırtlağına sarıldığımızı anlamak zamanı zannediyo­rum ki gelmiştir. Allah rızası için olsun aidimizi başımıza toplaya­lım. Çünkü böyle düşman hesabına çalışarak elimizde kalan şu bir avuç toprağı da verecek olursak, çekilip gitmek için arka tarafta bîr karış yerimiz yoktur. Şimdiye kadar düşmana kaptırdığımız ko­ca koca memleketlerin halkı  hicret edecek yer bulabilmişlerdi. Neuzübillah biz öyle bir akıbete mahkûm olursak başımızı sokacak bir' delik bulamayız.[8]

 

Sevr Muahedesi

 

Zaten düşmanlarımızın tertib ettikleri sulh şartları bizim için dünya yüzünde hayat hakkı, hayat imkânı bırakmıyor. Bu sefer Anadolunun bir hayli kısmını yeniden dolaştım, halkın fikrini yok­ladım... Baktım ki zavallıların bir şeyden haberi yok. Vakıa aynisbetle aydın geçinen takım, bu şartların pek ağır olduğunu biliyor, lâkin ilimleri son derecede icmali. Halk ise hiç bir şeyden haberdar değil. Zannediyorlar ki memleketin kenarları, yani Hicaz gibi, Bağdad gibi, bir iki yer elimizden çıkmakla iş olup bitecek;  Rumeli, istanbul, Anadolu  Suriye yine bizde kalacak,  artık çiftçi  çiftiyle çubuğiyle; esnaf san'atiyle, dükkâniyle; ulema  medresesiyle, mek-tebiyle; tüccar alışiyle, verişiyle meşgul olacak! Heyhat! Düşman­larımız bizi ne hale getirmek için geceli gündüzlü çalışıyorlar, biz ise halâ ne gibi  hülyalarla  kendimizi  avutuyoruz!..   Allah   rizası için olsun, şu muahedenamenin bizim hakkımızdaki maddelerini oku­yunuz. Okumak bilmiyorsanız birisine okutunuz da dinleyiniz.

Maazallah onu kabul ettiğimiz gün acaba nemiz kalıyor? Bîr kere rumelinde hiç bir alâkamız kalmıyor.  Çatalca istihkamları dahil olduğu halde denizin Öbür yakasındaki memleketler kamilen gidiyor. Halife diye istanbul'da bir peyler bırakılıyor. Lâkin ken­disine yalnız-tıpkı Roma'daki Papa gibi-yediyüz asker bulun­durmak hakkı veriliyor. Vakıa müslümanlar İstanbul'dan bu sefer kovulmuyor. Fakat Yunanlılar Çatalca istihkâmatına sahip olacak­ları için tabiidir ki, Çekmece civarında istedikleri kadar asker yı­ğarlar, Avrupada bîr karsşıklik zuhur ettiği gibi İstanbul'u ahverirIer.

Şimdi bir suaî varid olacak:

“Neden ingilizler İstanbul'u doğrudan doğruya kendisine al­masın da Yunanlılara versin?

ingilizlerin bu kadar büyümesi, müttefiklerinin işine gelmiyor. Binaenaleyh payitahtımızı da alacak olursa araları büsbütün açı­lacak. Ancak hem Rumeli'yi, hem Aydın vilâyetini elinde tutabil­mek için Yunanlılar kuvvetli bir donanmaya muhtaçtır. Bunu ise Çaresiz ingilizlerden tedarik edecek. Anlaşıldı ya, İstanbul'un Yunan elinde bulunması demek, daima donanmasına muhtaç olduğu ingilizlerin elinde bulunmak demektir. Rumelinin, istanbul'un, Aydın vi­lâyetinin yunanlılar elinde bulunması ne demektir, biliyor musunuz? 'Oralarda tek bir Türk müslüman kalmaması demektir. Vaktiyle eski Yunanistanla Horadaki halkın yarısı rum ise yarısı da müslümandı. Bugün o havalide tek bir dindaşımız kalmamıştır. Bu müsalaha mucibince verilecek memleketlerde de bir müddet sonra ayni hal zuhura gelecektir. Evet, müslüman ahali katliam ile kor­kutulacak, hicrete mecbur edilecektir.

Bu muahedenin takib ettiği maksat şudur:

Düşmanlar, biz­den mümkün olduğu kadar fazla adam öldürtmek, kendisinden son derecede az insan harc etmek istiyorlar. O sebepten, bir taraftan rum, ermeni çeteleri teşkil edecek; bunlara para, silâh dağıtarak, Türk­ler arasında katliam yaptıracak. Diğer taraftan da müslümanlar, Türkler arasından para ile, yahut iğfal ile adamlar bularak, bizi bir­birimize doğratacaktır; ki bu zaten olup duruyor, işte düşmanın, Anadolunun iç taraflarında çıkarttığı isyanları bastırmak için biz izmir, Balıkesir cephelerindeki kuvvetimizi azaltmağa mecbur ol­duk da Yunanlılar burnumuzun dibine kadar sokuldular.

Neuzübillah muahedeyi kabule mecbur olduk mü, Anadoluda asker besleyemîyeceğiz. Yalnız bir miktar jandarma kuvveti bu­lundurabileceğiz. Bu jandarmalar içinde külliyetli miktarda rum, ermeni, yahudi bulunacak. Zabitlerin yüzde onbeşi, ki tabiî hep, yüksek rütbeliler olacaktır, ecnebiden gelecektir. Anadolu mıntıka mıntıka ayrılıp her mıntıka bir ecnebi zabitin eline verilecektir.

Meselâ Karadeniz sevahili mmtıkasmdaki ingiliz zabiti bütün inzibat kuvvetlerine kumanda edecek, o zaman istediği gibi rum, ermeni çeteleri vücude getirerek müslümanların üzerine saldıracak­tır. Netekim bu usulü ingilizler Kars'da, Ardahan'da; Fransızlar Adana'da, Maraş'da pek güzel tatbik ettiler.

Bilirsiniz ki Anadolu'nun iki mühim iskelesi vardır: Biri istan­bul, biri izmir. Elimizdeki üç buçuk şimendüfer hattı bu iki liman­da nihayet buluyor. Şimdi istanbul sözde bize bırakılıyorsa da ora­nın idaresi, gümrükleri, vergileri, zabıtası kamilen başka ellerde, yani bizim dahil olmadığımız bir komisyonun elinde bulunuyor. Bu komisyonda tabiî düşmanlar hakim olduğundan bizim ihracatımıza, ithalatımıza istediği gibi müşkülât çıkaracak. Gümrük tarifesini, şimendiifer tarifesini, liman tarifesini ona göre tertib ederek Ana­dolu'daki Müslüman tüccarı tamamiyle iflâs ettirecek. Zaten mütarekedenberi İstanbul'daki müslümanlann ticaretine el altından hep böyle güçlükler çıkarılmıştır. Bundan maksat ise müslümanları fakir, sefil bırakmaktır.

Bu muahede gereğince devletimizin bütçesi ingiliz, fransız, ital­yan murahhaslarından mürekkep bir komisyon tarafından tertib olunacaktır. Bu komisyonda bizden bir adam bulunacaksa da rey sahibi olamayacaktır, yani düşman bu komisyonda istediğini, yap­tıracaktır. O halde verdiğimiz vergiler hep rumlarm, ermenilerin \menfaatine sarf olunacaktır. Onların çocukları bizim paramızla mektepler açıp okuyacaklar, adam olacaklar. Sanatı, ticareti, zira­atı kamilen ellerine alacaklar. Bizden yalnız ırgad yetişebilecek.

Gelelim uhud meselesine: Ey cemaati müslimin! Frenkce bir kelime var: Kapitülasyon! Manası: bizim bilerek bilmiyerek, keyfî yahut iztirari, ecnebilere verdiğimiz eski imtiyazlardır. Bunların. bir kısmı adliyeye aittir. Meselâ içimizde yaşayan ecnebi tab'asından biri ne yaparsa yapsın hükümetimiz tarafından tevkif olunamaz. Caniyi yakalamak icin mutlaka mensup olduğu sefaretin adamı hazır olmalı. Tevkif olunduktan sonra sefaretine teslim edilmeli. Binaenaleyh ecnebiler bu muharebeden evvel bizim içimizde alikıran kesilmişti. Adam döverler, adanı vururlar, adam öldürürler, öteki­nin berikinin emlâk ve arazisini gasbederler Bütün yaptıkları yan­larına kalırdı. Biz bu imtiyazları harbin bidayetinde kaldırmıştık. Şimdi sulh şeraitini kabul ettiğimiz gibi bunlar yine avdet edecek, Hem nasıl avdet edecek, biliyor musunuz? Avrupa devletleri teb'asına münhasır olan o imtiyazlar şimdi rumlara, ermenilere, yahudilere verilecek. Artık bunun ne demek olduğunu matuhlar bile anlar.

Gelelim bu imtiyazların iktisadî kısmına: Ecnebi tabası te­mettü, belediye ve saire gibi vergilerden müstesnadırlar. Şimdi, rumlar, yahudiler, ermeniler de müstesna olacaktır. Açıkçası bütün parayı müslümanlar verecekler, bütün parsayı içimizdeki gayrı müslimler toplayacak!

Ya gümrükler meselesi...   O da bir âfet!  Biz başka memle­ketler  gibi gümrüklerimize  sahip  değiliz.   Memleketimize_sokulan

eşyadan istediğimiz gümrüğü alamayız. Halkımızın fakir düşmesi­ne en birinci sebep budur. Bunu bir az izah edelim. Evvelâ ziraatimizi ele alalım. Rusya gibi, Romanya gibi, Amerika gibi toprağı zengin memleketlerde ekin pek ucuza mal oluyor. Heriflerin va­purları, şimendüferleri de çok olduğundan dünyanın her tarafına kolaylıkla arpa, buğday gönderiyorlar. Binaenaleyh bu memleketler İstanbul piyasasına döktükleri ekini bizden, yani Anadolu'dan daha ucuza mal edebilirler. Bizim çiftçilerimiz İse malını îzmir, İstanbul gibi büyük  şehirlerde  kurtarabilecek  para ile  satamayacağından hem ekemez, hem fakir düşer. Buna kargı ne çare olabilir? Evet, çare hariçten gelecek ekin ve sair yiyecek şeylere öyle bir gümrük koymaktır ki ,bu gümrüğü verecek ecnebi tüccar piyasada malını Anadoludan gidecek maldan daha pahalıya satmak mecburiyetinde kalsın. îşte Fransa gibi, Almanya gibi toprağı çok zengin olmayan hükümetler kendi köylülerini hep bu usul sayesinde kurtarabilmiş­tir. Bizde  ise  bu  çareye  müracaat kabil   olamayacağından  mua­hedeyi kabul ettiğimiz gibi çiftçimiz bitecektir.

Gelelim   sanayie: Bilirsiniz  ki   memleketimizde   bir  çok   ham eşya yetişir: Keten, kenevir, pamuk, yün, tiftik, deri. Sonra tür­lü türlü madenler. Biz bunlardan istifade edemiyoruz. Meselâ bir dokuma fabrikası, yahut demir fabrikası açmaya kalkişsak, Avru­pa'nın, Amerika'nın fabrikalariyle başa çıkamayız. O halde ne yap­malıyız? Bizim sanayiimiz de onların sanayi derecesini buluncaya kadar hariçten gelecek mamulat üzerine münasip bir gümrük ko­yabilmeliyiz. Koyamadığımız gibi hiç bir müessesemiz, hiç bir fab­rikamız bir sene bile yaşayamaz. Bilirsiniz ki kendimize mahsus tezgâhlarımız, bezlerimiz vardır. Bunlar memleketimizin her tara­fında satılıyordu. Ahalimize de bir çok menfaat temin ediyordu. Halbuki ecnebi fabrikalariyle rekabet edemediğinden dolayı ezildi gitti. Şu halde halkımız ziraatini, sanayiini ileri götüremez, ticare­tini de gayri müslimlerin vergi vermemesi yüzünden başa çıkara­mazsa tabiidir ki sefil olur, perişan olur. Haydutluktan başka ya­pacak bir iş bulamaz.

Şimdi bir mühim mesele var. Onu tetkik edelim: Neden düş­manlar bizim mahvımızı temin için bu kadar uğraşıyorlar? Evet, bunlar. Harbi umuminin bidayetinde “biz bütün milletlerin istiklâli için harbediyoruz! tekerlemesini muttasıl tekrar edip durdukları için mahkûmîyetleri altında bulunan yüz milyon müslümana da istiklâl sevdası geldi. Mısır'da, Hind'de birbiri ardınca isyanlar başladı. Vakıa onlar bu isyanları kendilerine mahsus olan müthiş bir vahşetle  bastırdı. Lâkin  bunların  bir  daha  baş  kaldıramamaları için  dünyada  hiç  bir müslüman memleketin müstakil  kalmaması lâzımdı. Mütarekeden sonra jse müstakil olarak iki müslüman hükûmet kalmıştı ki biri bizdik diğeri İran idi. Biliyorsunuz ki İran hükümeti İslâmiyesinîn icabına baktılar.  Himayelerini  lanet halkası gibi acemlerin boynuna geçirdiler. O halde yalnız biz kal­dık. Ey camaati müslimin! Biz ise asırlardanberi âlemi İslâmm ba­şında olarak ehli salible çarpışıyoruz. Dünyanın bütün müslümanları selâmetlerini, necatlarını, yıllardanberi müştak oldukları istik­lâllerini  kurtarmak için bizden  örnek  alıyorlar.  Yüzlerce  milyon nıüslümana nisbetle  bizim  bir avuç  mesabesinde  olan  halkımızın ne ehemmiyeti vardır? demeyiniz. İyi biliniz ki bu bir avuç halkın bütün âlemi İslâmda pek büyük mevkii, pek büyük itibarı vardır. Bütün müslümanlar bilirler ki maazallah Türk milletinin devrilmesi bütün cihanı,imanı sarsacaktır. Bütün müslüman yurtlarını en müthiş zelzelelere tutulmuş gibi hasara uğratacaktır. Mütarekeyi mü­teakip Mısır'da, Hind'de hatta daha dün elimizde iken bugün işgal altında bulunan îrak'da, Suriye'de zuhur eden ihtilâller, isyanlar, kı­yamlar gösteriyor ki, biz Türkiye müslümanlari öyle âlemi İslâmm ve dolayısiyle düşmanlarımızın lâkayıt kalabileceği bir küme değiliz. O sebepten düşmanlar bizi büsbütün mahvetmeye ne kadar çalışsa­lar kendi menfaatleri namına o kadar haklıdırlar. Ama diyeceksiniz ki:

“Bugün bütün dünyaya hakim olan düşman satveti karşısın­da bizim ne ehemmiyetimiz olur ki herifler senin dediğin gibi bizim günün birinde büyüyeceğimizden korksunlar da bu kadar ihtiyatla­ra lüzum görsünler?

Yanılıyorsunuz. îş Öyle değil. Avrupalılar yalnız bugünü, kü hadisatı seyretmekle kalmazlar. Unlar yarını, gelecek seneyi, hatta gelecek~asrı, hatta bîr kaç asır sonrasını tahmin etmek, hesab etmek isterler. Heriflerin siyaseti müthiştir. îşte o müthiş siyaset sayesinde kendileri ne oldular, bizi ne hale getirdiler, gö­rüyorsunuz. Binaenaleyh velev bir kaç vilâyetten ibaret bir Ana­dolu hükümetinin kalmasına bile kendi ihtiyarlariyle, yani mecbur kalmadıkça, kabil değil, razı olamazlar.

“Pek âlâ! Ne yapabilirsiniz? Uzun zamanlardanberi devam eden dahilî, haricî muharebeler, bilhassa Balkan muharebesiyle şu harbî umumî, bizde can bırakmadı, kan bırakmadı, para bırakma­dı, hiç bir şey bırakmadı. Düşman ise bu kadar kuvvetli. Barış şart­larını çar naçar kabul edeceğiz. Bu tıpkı silâhsiz\bir adamın dağ

başında müsellah (silahlı) haydutlar tarafından kuşatılmasına ben­zer. İster istemez eşkiyanm emrine boyun eğecek...

Pek doğru! Yalnız iki nokta var. Bîr kere o müsellah. hay­dutlar ortalarına aldıkları biçareden parasını isteseler, üzerindeki elbisesini isteseler, ayağındaki pabucunu, başındaki külahını iste­seler biz de vermesini tasvib ederdik. Lâkin bununla kanaat etmi­yorlar ki. Biçare herifin kollarını, bacaklarını kestikten sonra:

“Boynunu uzat! Kafanı devir! diyorlar. Madem ki teklif bu kadar ağırdır. Artık bunu hiç kimse kabul edemez, ister istemez dişiyle, tırnağiyle uğraşır, çabalar, nefsini imkânın son derecesine kadar müdafaaya bakar.

Ey cemaati müslimin! işte bugün bizden istedikleri, ne filan vilâyet, ne filân sancaktır, doğrudan doğruya başımızdır, boynu­muzdur, hayatımızdır, varlığımızdır, devletimizdir, dinimizdir, imanımizdır.

Bir de o müsellah olduğunu kabul ettiğimiz haydutların baş­lan pek boş değil. Korktukları tehlikeler var. Biz zaruri olan müdafaai hayat vazifesinde bir a.z daha sebat edecek olursak emin olunuz ki cehennem olup gidecekler. Galiba maksat anlaşılmadı. Biraz izah edelim.

Kuvvetlerinin, kudretlerinin pek büyük olduğunu bildiğimiz düşmanlarımızın önünde bugün iki müthiş tehlike var: Biri onların kendi ta’biri veçhiyle İslâm tehlikesi, diğeri komünistlik tehlikesi! îslâm tehlikesini herifler çoktanberi hesaba almışlardı da ona gö­re ellerinden gelen tedbiri tatbikten geri durmamışlardı. Lâkin altı yedi senedenberi devam eden bu harp bir çok hesapları alt üst etti. Bir çok tahminler yanlış çıktı. Bugün düşmanlar artık müstemlekelerindekî insanlardan eskisi gibi emin olamıyorlar. Beşeri' yetin gözü açıldı. Mahkûm milletler kendilerinin hakim milletler elinde ne büyük bir kuvvet olduğunu bu sefer gözleriyle gördüler. Kanlarını, canlarını kimlerin hesabına döktüklerini anladılar. Har­bin her türlü safahatında bulundular. Hücum nedir, müdafaa na­sıl olur? En son îcad olunmuş silâhlar, bombalar nasıl kullanılır? Hepsini bilfiil öğrendiler. Hele tahakkümleri .esaretleri altında ya­şadıkları Avrupalıların kendilerini harbe sürüklerken verdikleri va~ adlerin hiç birinin aslı faslı olmadığına, bu gidişle kıyamete kadar kendileri için hürriyet ,refah, rahat yüzü görmek nasip olamıyacağına iyice yakin hasıl ettiler. Bugün cihan eski cihan değil. He­le Asya hiç o bildiğimiz halde bulunmuyor. Bilumum garkta, bil­hassa müslümanlarda büyük bir intibah, bir uyanıklık mevcut. Asya'nın şimal kısmında yaşayan dindaşlarımız kamilen denilecek derecede müsellah (silahlı) mütebakisi de bir taraftan silâhlanı­yor, fikirler gittikçe değişiyor, istiklâl sevdaları her yerde uyanı­yor. İşte bütün bu hareketler İslâm tehlikesi namı altında topla­narak düşmanlarımızı titretiyor.

İkinci tehlikeye gelince: Komünistlik denilen bu hareket Avrupanın doğrudan doğruya kalbine çevrilmiş bir silâhtır. Senelerden-beri sosyalistlik namı altında için iğin kaynayarak Avrupa hükü­metlerini ürkütüp duran bu hareket bugün artık yanar dağlar gibi alevler saçmaya başladı. Bu yangının kıvılcımları Paris, Londra, Roma ufuklarına dağılır, oralarda yer yer yangınlar çıkarır oldu. Çünkü hükümetleri ne kadar uğraşsa, ne kadar çabalasa buna kar­şı gelemiyor. Zaten böyle bir yangın için Avrupa'nın her tarafın­da istidad vardı, hazırlık vardı. Sermaye sahipleriyle amele arasın­daki gerginlik son senelerde, bilhassa bu muharebe esnasında son dereceyi bulmuştu. Ruslar ön ayak olarak çarı, çarlığı, asilzadele­rin bitmez tükenmez imtiyazlarını, servetlerini, samanlarını, hâk ile yeksan edince, Avrupa'daki sosyalistler de ayaklanmaya azmetti. Bu adamlar diyor ki:

“Bu harp, bu yedi senedenberi devam eden âfet kırk, elli milyon beşerin doğrudan doğruya harp meydanlarında helakine se­bep oldu. Bir o kadar insanı da bu sönen hayatların arkasından bikes, perişan bîr halde bıraktı, manevî bir ölüme mahkûm etti. Ne­tice ne oldu? Bir kaç zalim hükümet istibdadını artırdı. Milyar­larca servet sahibi bir kaç muhtekirin hazinelerini, kasalarını dol­durdu. Fukara tabakasının, işçi tabakasının sefaletini artık taham­mül edilmeyecek derecelere getirdi. Ahlâk namına, haya namına, ırz namına, haysiyet namına, insaf namına bir şey bırakmadı. Hep­sini sildi süpürdü. Kimsenin kimseye emniyeti, itimadı kalmadı. Âle­mi beşeriyet her türlü insanlık duygularından sıyrılarak yırtıcı hay­vanlar dereksine indi. O halde biz kimin için çarpışmış, hangi ga­yeye hizmet etmiş olduk? Bununla beraber sulh şeraiti diye orta­ya atılan hezeyannameler bundan böyle milletlere asla rahat hu­zur temin etmiyecektîr. Bilakis bunların aralanndak ihtilâfları, husumetleri, rekabetleri, kinleri, intikam hislerini büsbütün körük­leyecektir. Artık beşeriyet buna tahammül edemez, Artık sefil ma­hiyetleri bütün çıplaklığı ile meydana çıkan bütün bu teşkilâtı, bü­tün bu müessesatı yıkmalı, yerine yemlerini koymalıdır...

İşte bunların mülâhazaları aşağı yukarı bu merkezdedir. Gar­bin ukalası, hükeması çoktanberi böyle bir akıbetin böyle bir akı­betin zuhurunu bekliyorlardı. Dışı gözlere pek parlak görünen mede­niyeti haziranın içinden çürümeye yüz tuttuğunu, günün birinde paldır küldür yıkılacağını söyleyip duruyorlardı. Benîm bu kürsüden  söyleyecek bir sözüm varsa, o da garp medeniyeti dedjğimiz o rezil âlemin bir an evvel hâk ile yeksan olmasını temenniden ibarettir.;

Ey cemaati müslimin! Sakın bu sözlerimden benim ilim düş­manı, maarif düşmanı, terakki düşmanı olduğuma zahip olmayınız. Benim bütün insanlar hesabına bilhassa dindaşlarım namına iste­diğim bir medeniyet varsa, o da her manasiyle pek yüksek, na­muslu, vekarlı bir medeniyettir, yani bir medeniyeti fazıladır. Garp medeniyeti maddiyattaki terakkisini maneviyyat sahasında kat'iyyen gösteremedi. Bilakis o ciheti büsbütün ihmal etti. Hayır ihmal emedi; bile bile payma.1 etti. Avrupalıların ne mal olduklarını anlaya­mayanlar zannederim ki bu sefer artık gözleriyle görerek hatalarını

tashih etmişlerdir.

Avrupa hükümetlerini titreten komünizm tehlikesi de budur. Bütün' sömürgeci devletler, bu tehlike karşısında şaşırdılar ve git­tikçe, şaşkınlıkları artacaktır.

Ah, siz o sömürgeciler elinden_zavallı^Asya'nın neler çektiğini biliyor musunuz? Sömürgeciler tarafından idare olunan hangi mem­leketin bir şehrine gitseniz iki mahalle görürsünüz ki biri  sömürge­cilere, diğeri yerlilere aittir. Hiç bir yerli için yabancıların cemi­yetine girebilmek kabil değildir. Bir yerli temiz giyinmek iste­se, vergi vermeye mecbur tutulur. Şimendiferlere binseniz görür­sünüz ki yerliler için ayrı vagonlar vardır. Hastahanelere gidiniz, ayrı koğuşlar vardır. Biçareler o vagonlara binmeye, o koğuşlarda yatmaya mecburdur. Sömürgecilere:

“Niçin bu biçarelere insan muamelesi etmiyorsunuz?

Diye soranlara:

“Maymunlar adam olur, bunlar adam olmaz cevabını verirler. Bir Sömürgeci, yerliyi istediği gibi döver;  ceza lâzım gelmez.

Şayet öldürürse pek hafif bir para cezası ile kurtulur. Yerlinin ka­zancının yüzde tamam altmışı hükümet tarafından alınarak Sömür­gecilerin ihtiyaçlarına sarf olunur. Yerli nüfusun üçte birinden fazlası karnını doyurmaktan âcizdir. Bu sefalet gittikçe artıyor. Bundan bir asır evvel hesab etmişlerdi: Seksen sene zarfında onsekiz milyon yerli açlıktan ölmüş. Bu son asrın ilk onaltı senesi zarfında ise ayni sebepten helak olanların miktarı yirmi milyonu bulmuş. Yetmiş sene evvel bir yerli, günde bizim para ile kırk para kazanırken, bugün bu kazanç onbeş paraya inmiştir. Bununla bera­ber zavallı yerli sömürgeciden üç kat fazla vergi verir. Peki, bu vergiler ne ölür, bilir misiniz? Sömürgecilerin hazinelerine topla­nıp müstemlekât ahalisi arasında nifak çıkarmaya, fesad çıkarma­ya sarf edilir. Evet, son yüz sene zarfında Asyanm bu ülkesi va­ridatından tamam yüz milyon ingiliz lirası müstemlekâtta sefer yapmak için harcolunmuştur. Sömürgeciler buradaki kumaş tez­gâhlarını yok etmek için ustaların baş parmaklarını kesmekten bile çekinmemişlerdir. Bunlar yerli sanayii mahvetmek için hiç bir menfaatten geri durmazlar. Seksen milyon müslüman yerli için lise derecesi bir tek mektep var. Sömürgeciler bu mektebe son derecede düşmandırlar. Bir yerli en ufak silâhı bile taşıyamaz. Büyücek ça­kı taşıyanlar, şiddetli cezaya çarpılır. Mütareke denberi kasapların bıçaklan, berberlerin usturaları akşamları polis karakollara teslim ediliyor.

Gelin bir az da Afrikaya geçelim. Cezayir'de, Tunusda, Fas'da müslümanlara,  sömürgeciler tarafından hayvan   muamelesi edilir. Oradaki hıristiyanlar, yahudiler a'şar gibi, ağnam gibi vergilerin hiç birini vermezler.    Müslümanlara gelince, bizim zamanı­mızdan kalma vergilerin hepsini verdikten başka, sömürge­cilerin vaz'ettikleri kapı, pencere vergilerini de verirler. Bunun için biçare müslümanlar topraklarını, akarlarını, hayvanlarını muvazaa suretiyle çok zaman hiristîyanların, yahut yahudilerin üzerine çevir­meye mecbur olurlar. Bu mecburiyet yüzünden külliyetli para ver­dikleri gibi ekseriya mallarını da kaybederler. Sırf müslümanların vergisiyle yaşayan belediyelerde, hiç bir müslüman aza bulunamaz. Şayet bulunursa rey sahibi olamaz. Gerek Cezayir'de, gerek Tunus'da kabilelerin müşterek mer'aları vardır. Lâkin bu mer'alar muttasıl sömürgeciler tarafından  bedava  gasbedildiği  için  biçare müslümanlar hayvanlarını geçindiremiyorlar. Zarurî olarak cenuba, yani çöle doğru çekiliyorlar. Sömürgeciler Afrika'daki müstemleklerine kendi milletleri için köy teşkil edecekleri zaman, arapların elindeki arazîyi bedava alırlar. Bununla kalmayarak, o yeni kö­ye lâzım olan suyu civardaki müslüman köylerinden getirip, müslümanları susuz bırakırlar. Bu suretle vücude getirilen her hristiyan köyüne varidat bulmak için yine müslüman köylerine çulla­nırlar. Onlardan alacakları belediye rüsumiyle o hıristiyan köyünü refah içinde yaşatırlar. Bir sömürgeci, müslüman aleyhinde îkamei dava etmez. Çünkü lüzum görmez.  Onu isterse döğer, isterse öl­dürür.

 Ey camaati müslimin! Zaman, zemin müsait olsa size sömür­geci adaletinden (!), sömürgeci medeniyetinden, (!) bîr çok parlak numuneler daha gösterirdim. Mamafi ibret alacaklar için bukadan da yetişir zannederim. işte sefaletlerinin  derecesini kısaca anlattığım o zavallı dindaşlarımızın, hiç olmazsa düştükleri felâkete düş­memek için artık gözümüzü açmalıyız. Düşmanımızın bizi de on­ların haline getirmek için bugün elinde iki vasıta var. Ziyade yok,

çünkü haddi zatında gerek keyfiyet, gerek kemiyet itibariyle mü­him  olan  kuvvetlerini  dağıtmıştır.

Bu iki kuvvetin birincisi yunan ordusu, ikincisi memleketimiz­de çıkaracağı, daha doğrusu çıkarmakta olduğu nifak! Zaten bu ikin­ci kuvvet olmasa birincisinin hiç ehemmiyeti yoktu. Biz aklımızı başımıza alarak el ele verdiğimiz gün inayeti hakla memleketimizi, istiklâlimizi kurtarmaklığımız muhakkaktır, işte vilâyati şarkiye ahalisi gözünüzün önünde duruyor. Bunlar düşman istilâsı ne de­mek olduğunu gözleriyle gördükleri için, bu sefer düşman igfalatına kapılmadılar. Aralarında tefrika çıkmasına, nifak çıkmasına meydan bırakmadılar. Can cana, baş başa verdiler; yurtlarını çiğ­nemek, kendilerini esaret altına almak için hudut boyunda fırsat gözetip duran düşmanı tarumar ettiler. Kars gibi en müstahkem bir kaleye bayrağımızı dikerek ileriye doğru yürüdüler, gittiler. Ce­nabı Hak o kahraman mücahitlerimize tevfikler ihsan buyursun; Anadolumuzun garbindeki bu sefil düşmanı da ermenilerin bihakkın, uğradıkları akıbete uğratsın!.. -Amin!...

Bizi mahv için tertib edilen muahedei sulhiye paçavrasını mü­cahitlerimiz şark tarafından yırtmaya başladılar. Şimdi beri taraf­taki dindaşlarımıza, kardeşlerimize düşen vazife Anadolumuzun di­ğer cihetlerindeki düşmanları denize dökerek o murdar paçavrayı büsbütün parçalamaktır. Zira o parçalanmadıkça İslâm için, Türk için bu diyarda beka imkânı yoktur.

Ey camaati müslimin! Hepiniz bilirsiniz kî buhranlar içinde çarpınıp duran bu dini mübin, bu mübarek yurt bizlere vediatullahtır [9] Kahraman ecdadımız bu suphanî vediayı siyanet uğrunda canlarını feda etmişler, kanlarını seller gibi akıtmışlar, muharebe meydanlarında şehit düşmüşler; Rayeti İslâmi yerlere düşürmemiş­ler. Mübarek naaşlarını çiğnetmişler; yurdun harimi pakine yaban­cı ayak bastırmamışlar. Babadan evlâda, asırdan aşıra intikal ede ede bize kadar gelen bu emaneti kübraya hıyanet kadar zillet ta­savvur olunabilir mi? Yoksa bizler o muazzam ecdadın ahfadı değil miyiz? Ağyar eline geçen müslüman yurtlarının hali bizim için en müessir bir levhai ibrettir. Endülüs diyarım gözünüzün önüne ge­tirin. Cihanın bu en namur, en medenî, en mütefennin iklimi vak­tiyle sinesinde on milyon müslüman barındırırken  bugün baştan başa dolaşsanız, tek dindaşımıza rast gelemezsiniz. Allah'ın vah­daniyetini garbin afakına yetiştiren o binlerce minarenin yerlerin­deki çan kulelerinden bugün teslis velveleleri aksediyor. §evketin, medeniyetin, irfanın, ümranın müntehasına varmışken birbirlerine düşerek vatanlarını üç buçuk îspanyola karşı müdafaadan âciz ka­lan bu zavallı dindaşlarımızdan olsun ibret alalım da İslâmın son mültecası olan bu güzel toprakları düşman istilâsı altında bırakma­yalım. Yeisi, meskeneti, ihtirası, tefrikayı büsbütün atalım, azme, mücahedeye, vahdete sarılalım. Cenabı kibriya Hak yolunda nıücabede için meydana atılan azim ve iman sahipleriyle beraberdir.

Ya ilâhi bize tevfikini gönderi

“Amin! Doğru yol hangisidir, millete göster!

                                                                   “Amin!

Ruhi İslâmı şedaid sıkıyor,  öldürecek.

 Zulmü tedib ise maksudi mehibin gerçek,

Nare yansın mı beraber bu kadar mazlumin?

Bigünahız çoğumuz,  yakma ilâhi!

                                                                      “Amin!            

Boğuyor âlemi İslâmı bir azgın fitne;

Kıt'alar kaynayarak gitti o girdap içine.

Mahvolan aileler bir sürü masumundur;

Kalan avarelerin hali de malûmundur.

 Nasıl olmaz ki tezelzül veriyor arşa enin?

Dinsin artık bu hazin velvele yarap!

                                                                      “Amin!

Müslüman yurdunu her yerde felâket vurdu;

Bir bu toprak kalıyor dinimizin son yurdu.

O da çiğnendi mi, çiğnendi demek dini mübin.

Hakisar eyleme yarap onu olsun!

“Amin! V'elhamdü lillahi rabbilâlemin. [10]

 

Bîr Ek

 

Merhum üstad Akifin Kastamonu'da Nasruîlah camii kürsü­sünden Türk milletine hitaben irad ettiği ve her hakikati bütün çıplaklığı ile aydınlattığı bu mev'iza, o zaman memleketin her tarafın­da, her camiinde okunmuş, müteaddid defalar basılarak her yere gönderilmiştir.

Şu vesika, mev'izanm nasıl karşılanmış olduğunu vuzuh ile gös­teriyor:

Elcezire cephesi kumandanı Nihat paşadan Mehmet Akif'e telg­raf:

Nasrullah camü şerifinde irad buyurduğunuz mev’izayi havi mec­muanızın ancak bir nüshası elde edilebilmiştir. Dîyarbekirin camii ke­birinde Cuma namazından sonra kıraat edilerek mü'minini hazıra envari maneviyesinden hisseyabi tenevvür ve tefeyyüz olmuşlardır. Fa­kat bu istifade pek mahdut kalacağından cephe mıntakasını teşkil eden Elaziz, Diyarbekir, Bitlis, Van, vilayetleriyle civar müstakil mu­tasarrıflıklar halkı da nasibdar edilmek ve şerefiyle hukuku doğru­dan doğruya zatı âlinize ait olmak üzere Diyarbekir matbaasında tab ve teksir ettirilerek bütün cepheye tevzi edilmiştir. Cenabı Hakkın mesaii diyanet ve vatan perverinizi meşkûr eylemesi temennisiyle ih-tiramatımı takdim eylerim.

10/2/1337 -1921 Elcezire K/Nihat

Mehmet Akif de şu cevabı vermiştir:

Diyarbekir'de Elcezire Kumandanı Nihat Paşa Hazretlerine Hakkı âcizanemdeki teveccühatâ devletlerine en samimilkalb te­şekkürler ederim. Nasrullah kürsüsündeki mev'izanın o havalide ve o cephedeki bütün dindaşlarımıza tebliğine himmet ve delâlet, cid­den sezavari minnettir. Cenabı Hak, pek kıymettar bir rüknü bulunduğunuz kahraman ordumuzu zaferden zafere isal ve ümmeti islamiyede belirmeğe başlayan intibahı müzdad buyursun. Amin.

16 Şubat 1337 -1921 Mehmet Akif

Ozaman Ankara'da intişar etmekte olan “Sebilu-r-Reşad” da 314 üncü (17 Şubat 1337) sayısında şu malûmatı veriyor:

“Nasrullah kürsüsündeki mev'izayi ihtiva eden nüshamız ikinci defa basılmışsa da kısmı küllisi garp ordusuna gönderildiği cihetle o da bitmiştir. Müsait bir zamanda üçüncü bir defa basılacaktır”.

Bütün, bu malûmat, merhum Akifin Nasrullah kürsüsünde irad ettiği mev'izanın bütün milletçe okunmuş, dinlenmiş, çok iyi karşı­lanmış ve herkese hakikati öğretmek hususunda son derece müessir olmuş olduğunu vuzuh ile gösteriyor.[11]

 

KASTAMONU KAZALARINDA AYETLER

 

28 Mart 1337 -1921 Cuma günü

 

Meâli

 

1- “Oğullarım, gidiniz, Yusufla kardeşini araştırınız. Bir de sakın Allah'ın inayetinden, rahmetinden, tevfikinden ümidi kesme­yiniz. Zira iyi bilmiş olunuz ki kâfirlerden başkası için Cenabı Hakk’ın  inayetinden, rahmetinden,  tevfikinden  ümidini  kesmek,  ye'se düşmek kabil değildir”.[12]

2- İbrahim dedi M:  “d al âl a düşmüş olanlardan başka İdm Rabbinin rahmetinden ümidini kesebilir.” [13]

 

Ayetler

 

Meali

 

3- Ya Muhammed de ki: Ey nefislerine zulmetmiş olan Al­lah'ın kulları: Cenabı Hakk'in merhametinden ümidi, asla kesme­yiniz! Allah, bütün günahları bağışlar. Hiç şüphe yoktur ki o ba­ğışlayıcıdır, esirgeyicidir. [14]

4- Allah'ı tanımayan insan, menfaat talebinden bıkmaz, “san­maz; kendisine bir zarar dokundu, mu, hemen ye'se düşer, ümidini keser.[15]

 

Tefsiri

 

Acaba neden dolayı yeisten bu derece şiddetle ve İsrarla nehy' ediliyor? Neden yeis, dalâl ile, küfür ile bir tutuluyor? Bu nok­tayı bir az tetkik edelim. Evet, uzun uzadıya düşünmeye hacet yok. Bir müslüman yeise düştüğü gibi Cenabı Hakk'ın fi sebilillah çalı­şanlara vaad buyurmuş, olduğu necatı; selâmeti, muvaffakiyeti; nusreti inkâr etmiş oluyor! Hiç bir suretle hulf etmesine; haşa yalan çıkmasına imkân tasavvur edilemeyen va'di ilâhiye inanmamak aca­ba müslümanlıkla te'lif edilebilir mi? Öyle ya! Hergün namazlar­da, niyazlarda “Allahu zülcelâl asla vaadinde hulf etmez;” “Yarebbi sen hiç bir zaman vaadinde hulf etmezsin,” diyen dini bütün bir müslüman nasıl olur da başı sıkılmakla, işi bir az fena gidivermekle yeise düşer, Yani Allah'ın va'dine olan imanını: itminanını bir tarafa bırakır?

Ey cemaati müslimin! Bu âlemde hiç bir kuvvete; hiç bir kud­rete, hiç bir saltanata; hiç bir servete; hiç bir cemaate güvenilmez! Dünyayı yerinden oynatan kuvvetler bakarsınız ki bir inkılâp ile devrilmiş gitmiş, milyonlarca halkı esîr eden kudretler bir var­mış, bir yokmuş diye dillerde destan olmuş, en korkunç saltanat­lar ayaklar altında sürünüyor, bitmez tükenmez zannolunan ser­vetler bir ân içinde hiçe iniyor, dün bütün kâinata meydan oku­yan hükümetler, cemaatler bugün bütün kâinatın ayakları altında çiğneniyor!..

Bu dünyada güvenilecek, dayanılacak, hiç bir hadise ile, hiç bir inkılâp ile zerre kadar sarsılmayacak, müteessir olmayacak bir sey varsa o da Cenabı Hakk'ın inayet ve merhametidir. Demek Al­lah'ın kapısından da yüzünü çevirenler, diğer kapılar gibi onun da yüzlerine kapanacağını zannedenler hiç farkına varmadıkları hal­de Allah'ın ezelî ve ebedî olan azametini inkâr etmiş oluyorlar. Pek âlâ! Dünyada bu kadar korkunç bir sapıklık olabilir mi?

Görüyorum ki evlâtlarımızın, kardeşlerimizin bir kısmı muh­telif cephelerde, muhtelif düşmanlara karşı İslâmin şu elimizde ka­lan son yurdunu müdafaa için canlarını veriyor, kanlarını dökü­yor. Halbuki o cephelerin arkasında bulunanlardan bir kısmı da ellerini kollarını bağlamış, her türlü muvaffakiyetten ümidini kes­miş, hissiz hareketsiz en yaman, en acıklı akıbetleri bekleyip duru­yor. Zaten yeis bundan başka bir netice vermez ki! Dikkat olu­nursa meyus  olmak  demek  atalete,   meskenete,, meşru  bir  sekil vermek demektir. Ruha yeis denilen o mel'un hastalık çöktü mü artık vücutta hareket imkânı, saiy imkânı, mücahede imkânı kal­maz, îş o zehrin maneviyatı sarsmasına, yürekteki imam sarsma­sına meydan vermemektedir. Evvelâ azm ile, sonra tevekkül ile memur olan müslümanlar için yeis dediğimiz o mühlik âfete kapıl­mak maazallah hem dinin, hem dünyanın elden gitmesine badi olur ki böyle bir akıbete hüsranı mübîn derler. Felâketin bu de­recesinden Cenabı Hak bu ümmeti merhumeyi siyanet buyursun -Amin!

Ey cemaati müslimin! Şimdi size müslümanlann azim ile, te­vekkül ile memur olduğundan bahsettim. Evet Cenabı Hak resuli muhteremine buyuruyor ki =

“Onların (yani ashabı kiramın) ku­surlarını hoş gör. Kendileri için mağfiret talebinde bulun, dünya işlerinde onlarla müşavere et. Bir kerre de azmettin mi artık Al­lah'a dayan.” Bu hitap her ne kadar doğrudan doğruya Nebiyyi Ekrem Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimize ise de bizlerin de ayni o emir ile mükellef olduğumuzda şüphe yoktur.

Azim ne demektir? Azim, bir işi başa çıkarabilmek için ona canla başla sarılmaya karar vermek demektir. Tevekkül ise o isin husulü için mümkün olan esbabın hepsini tedarik ettikten sonra Cenabı Hakka bel bağlamak, onun tevfikini esirgemiyeceğine yü­rekten inanmak, demektir. Tevekkülü biz müslümanlar pek yanlık anlıyoruz. Bu hatamızı doğrultmak için geliniz yine Kitabullaha müracaat edelim. Allahu zülcelâko müminler için indallah'da ecri azîm vardır ki bir takımları gelip de bunlara:

“Düşmanlarınız sizi mahvetmek için bütün kuvvetlerini toplamışlardır, onlardan korku­nuz.” dedikleri zaman; bu söz onları korkutmak şöyle dursun, Allaha, Allah'ın nusretine olan imanlarını arttırır da “Allah bize kâfidir, biz Ona dayanırız, Ona bel bağlarız, O, ne güzel bel bağla­nacak bir kadirdir” derler.

îşte Aleyhissalâtü Vesselam efendimizin şerefli sohbetine na­il olan, âdab ve ahlâkı İslâmiyeyi doğrudan doğruya o mürşidi ekmelden öğrenen ashabı kiram efendilerimizin şu âyeti celile ile tas­vir buyurulan hali, tevekkülün en beliğ bir misalidir. Tedbir biter, tevekkül başlar. Kul esbaba teşebbüs ederek tevfiki, Allah'tan bek­ler. Allah'ın da bu tevfiki kendisinden uzak tutmuyacağını mutma­in olarak ona göre azminden dönmez, mesaisinde, mücahedatında Kemali metanetle devam eder, gider.

Yeîse kapılmayarak çalışan bir müslüman için aşılamayacak mani, varılamayacak gaye mevcut değildir. Azme, tevekküle sarılmak suretiyle her maksat elde edilir, insanın çalışmakla yükselemiyeği ancak iki mertebe vardır: Biri Allahu zülcelâla has olan yaratıcılık mertebesi, diğeri de hatemül embiyadan [16] sonra kim­seye verilmiyecek olan nübüvvet mertebesîdir. bu iki mertebeden başka hiç bir mertebe yoktur ki çalışan bir müslüman için ona varmak kabil olmasın.

O halde yeisin manası var mıdır? Çalışanlara, Allah yolunda mücahede edenlere mev'ud olan nusreti istihfaf mı edeceğiz? Al­lah'ın yardımına liyakat kazanmak için hiç bîr hareket, hiç bir faaliyet göstermeyecek miyiz? Bir zamanlar dünyaya hâkim iken bundan sonra ebediyen mahkûmiyet altmda mı yaşayacağız? Zil­let içinde, sefalet içinde, yumruk altında, hakaret altmda sürün­mek de yaşamak mıdır?

Bastığın hâki siyehden tutmak alçak nefsini;

Sabit ol azminde dehri bî sebatın rağmına.

Hâke yüz sürmekle kâimse yer üstünde hayat, îhtiyar et altını hâkin, hayatın rağmına.

Ey cemaati müslimin! İnayeti ilâhiye kapıları kapanmamıştır, henüz açıktır; bizim için o kapılara doğrulmaktan başka bîr şey lâfını değil. Nusret rüzgârları başlarımızın üzerinde esip duruyor: Allah'ın bu ezelî ve ebedî nefhasmı teneffüs etmekten başka bir harekete ihtiyaç yok. Ne duruyorsunuz? Sizler böyle yeise dalar­sanız; “artık İslâm için bir halâs çaresi kalmamıştır, artık dinin son yurdu olan bu topraklar da mutlaka bizim elimizden çıkacak­tır.” diye kötürümler gibi elleri kolları bağlı durursanız halimiz ne olur? Hiç düşünmüyor musunuz?

Size bu kürsüden ecdadınızın kahramanlıklarını hikâye edecek değilim. Çünkü ibreti maziden göstermektense halden misaller ge­tirmek daha kestirme olacak, İşte Mar'aş ve Adana havalisindeki bir avuç kahraman dindaşımız bir senedir fransızların toplarına göğüs geriyorlar. Etraftan ciddî bir imdad alamadıkları, ehemmi­yetli bir yardım göremedikleri halde düşmanın en müthiş silâh­larla müsellâh bulunan ordularına karsı duruyorlar. Yağmur gibi yağan kurşunlar, yıldırım gibi inen gülleler bunların azmini sars­mıyor, îslâmı sonuna kadar müdafaa için vermiş oldukları ahde

can kaygusu, ölüm korkusu gibi şeylerin zerre kadar tesiri olmu­yor.

İşte evvelâ ingilizlerin, sonra fransızların hücumuna göğüs ge­ren; bundan başka ingiliz, fransız silâhlariyle silâhlandırılan ermenilerin de türlü türlü melanetlerine, hıyanetlerine maruz kalan şu bir avuç müslüman yeise kapılmadı. Azme sarıldı. Bulabildiği kuvvetle, silâhla mücahede meydanına atıldı. Muhakkak ki bizim ordumuz, galib gelir, buyuran Allahu zülceüâlin vaadi ezelisine kal­binin bütün samimiyyetiyle inandı. Yani tevekkülün bütün manasiyle Cenabı Hakka mütevekkil oldu. Bu sayeösdir ki o mevcud olan nusreti kazandı. Allahu zülcelâl “bizim peygamber olarak gönder­diğimiz kullarımıza şu yolda bir vaadimiz sebk etmiştir: Hiç şüp he yoktur ki nusretimize mazhar olacak olanlar ancak kendileri­dir. Ve muhakkaktır ki galebe edecek olanlar ancak bizim ordularmızdir,” diye buyuruyor.

Madem ki fîsebîlillah mücahede meydanına atılan müminlere Allah'ın nusreti mev'uddur; madem ki Tanrı'nın inayetinden, mer­hametinden ümidi keserek yeise düşmek, küfürden başka bir şey değildir; o halde bu meskenetin, bu yeisin, bu ataletin hiç bir su­retle te'vili kabil olur mu? Zaten yer yüzündeki yarım milyara yakın müslümanın asırlardanberi esaret altında inlemesine bun­dan başka bir sebep aransa bulunabilir mi? Dünyanın hangi tara­fına gitseniz, akvamı İslâmiyeden hangisinin ruhunu, kalbini dinleseniz hep o mel'un yeis hastalığı ile malûl olduğunu görürsünüz. Ümmeti merhumeye bu zaafı iman nasıl olmuş ta müstevli olmuş? Nasıl olmuş ta bu kadar azîm bir kütlenin umumu birden kötürüm­ler gibi histen, hareketten mahrum kalmış? Biz şimdi bu kürsü­den onu tetkik edecek değiliz. Biz yalnız müslümanlara çöken yei­sin her iki âlemde hüsranı celbedecek bir âfet olduğunu bilmeyenlere anlatarak cemaati müslimini böyle bir  akıbetten tahzir edeceğiz.

Ey cemaati müslimin! Ta âlemi ervahta ikrar verdiğimiz bu dîni mübin, izzet dinidir, azamet dinidir, saadet dinidir. Zillet di­ni eğildir, meskenet dini değildir, sefalet dini değildir. Kelimetullah'ı i'la için [17] dünyanın şarkına, garbına, şimaline, cenubuna koşan, önüne dikilmek isteyen türlü türlü engelleri, mezahimi yıkıp geçen ecdadınızdan olsun sıkılmaz mısınız? O kahraman müslümanlar size dünyalar kadar geniş bir memleket, dünyaları titreten bir saltanatla tarihler dolusu mefahir bıraktılar. Ya sizler evlâdınıza, ahfadınıza miras olarak acaba ne bırakıp gideceksiniz? Her karış toprağında binlerce şehidin bissei şayiası bulunan na mütenahi müslüman yurtlarını elimizden çıkara çıkara bugün öyle bir hale. geldik ki artık maazallah yeni bir ric'ate imkân yok! İmkân ol­duğunu farz etsek meydan yok! Önümüzdeki düşmanı sürüp çıkarmasak, arkamızda dini, imam, ırzı, namusa, evlâdı, ayali barın­dıracak bir karış yer kalmamıştır. Bunu hiç bir zaman hatırınız­dan çıkarmayınız. Anadolunun köyüne kadar sokulmak isteyen düş­man maazallah bir az daha ilerleyecek olsa ne yapacaksınız, nere­ye gideceksiniz? Kaçacak yer olmadığı için “kazaya rıza” diyerek olduğunuz yerde kalacaksınız, öyle mi? Henüz hakimiyetimiyetimize, is­tiklâlimize hatime çekilmemişken o mel'un, o vahşî düşmanların eli­ne geçen yurtlarmıızdaki dindaşlarımızın ne gibi muamele gördük­lerini hiç mi işitmediniz? Ben buna imkân vermiyorum. Çünkü ha­tıra, hayale gelmez canavarlıklarla türlü türlü işkenceler altında öldürülen biçarelerin feryadı göklere kadar çıktı. Seller gibi akan masum kanlarının aksiyle ufuklar kıp kızıl kesildi. En katı yürek­leri merhamete getiren o muhrik figanları ,o acıklı eninleri sağır­lar duydu. Siz duymadınız mı? Hulâgûnun Bağdad'da, İspanyolla­rın Endülüs'de vücude getirdiği feci manzaraları andıran o vahşet numunelerini, o şenaat levhalarını körler gördü. Siz görmediniz mi? Yani başmızdaki din kardeşlerinizin matemine, felâketine karşı bu derecelerde lakayıt kalmak, Allah için olsun söyleyiniz, revayı hak mıdır? “Müslümanların derdini kendine dert etmeyen müslüman de­ğildir.” diyen peygamberin huzuruna acaba hangi yüzle çıkacak­sınız?”

Geliniz, Allah'ın inayetinden yeise düşmek suretiyle bilerek, bilmiyerek daldığımız dalâlet girdabından silkinip çıkalım. Cenabı Hakkın kudretine, azametine, va'di ilâhisinin hulf şaibesinden beraatine olan imanımızı tecdid edelim, barigâhi merhametine sığı­nalım. Yüzlerce senedenberi kahrından, celâlinden başka bir tecel­lisini görmediği için hüsran bucaklarından kalan, haybet ve hırman karanlıklarında bunalan şu dörtyüz milyon felâketzedeye artık nu-ri cemaliyîe tecelli etmesini Haktan niyaz edelim.

 

O nuru gönder, ilâhi ,asirlar oldu, yeter!

Bunaldı milletin afaki, bir sabah ister,

inayetinle halâs et ki, dalga dalga zalam

İçinde kaynamasın çarpmıp duran İslâm!

Bu secdegâha kapanmış yanan yürekler için;

Bütün soluklan feryad olan şu mahşer için;

Harimi Kâben için, en büyük Kitabın için;

Avalimindeki âyati bi hisabın için;

Nasibi daimi hüsran kesilmiş ümmet için;

O bikes ümmete vaad ettiğin saadet için

Yegâne bezmine mahrem siraci sermed için;

Resuli muhteremin, sevgilin Muhammed için;

Bir az ufukları gülsün cihanı İslâmın!

Hududu yok mu bu bitmez, tükenmez âlâmın?

O, bir zamanlar, ilâhi, zemine hâkim iken,

Nedense git gide mahrum olunca azminden,

Esaretin ne kadar şekli varsa katlandı

atanlarında garip oldu kendi evlâdı!

O azmi sen vereceksin ki eylesin seryan,

Soluk benizlere kan, inleyen göğüslere can.

O ruhu ver ki, ilâhi, kıyam edip dinin,

Zemine feyzini yaysın hayatı mazinin...[18]

 

KASTAMONU KAZALARINDA MEV'İZA

 

Cuma günü 10 Aralık 1336 (1920) Hadisi şerif

Peygamberimiz buyuruyor ki:

“Benim ümmetim de diğer ümmet­lerin uğramış oklukları hastalığa uğrayacaktır ki, bu hastalık nan­körlük, şımarıklık, soysopla övünmek, dünya için birbiriyle boğuş­mak, birbirinden; nefret etmek, birbirini kıskanmak belasıdır. Bu belâlara tutulduktan sonra haddi asacak ve bu taşkınlığın arkasın­da” sebebi meçhul bir kital zuhura gelecektir.”[19]

Tefsîri

Peygamber efendimizin bu hadisini irad ettikten sonra diğer bir hadisi şerifinin mealini nakledelim. Buyururlar ki:

“Hiç şüphe yok ki sizler de, sizlerden evvelki milletlerin tutmuş olduğu yolu tutacaksınız, bunların izini karış karış, arşın arşın takîb edecek­siniz. Bu uysallıkta o kadar ifrata varacaksınız ki, onlar bir ker­tenkele deliğine girmiş olsalar siz de arkalarından gireceksiniz.”

Şu naklettiğimiz iki hadisi şerif bir noktada birleşiyor ki biz­ler gerek ihtiyarımızla, yan bilerek, gerek gafletimiz yüzünden, ya­ni bilmeyerek başka milletlerin uğradıkları felâkete uğrayacakmışız; onların bizi sürüklemek istedikleri uçuruma yuvarlanacakmışız,

Aleyhissalâtü Vesselam efendimiz bu ikinci hadisi buyurduk­ları zaman Ashabı Kiram (rıdvanullahi aleyhim ecmein) efendi­lerimiz:

“Ya resulalîah! günün birinde böyle arkalarına düşeceğimiz ümmetler yahudilerle hiristîyanlar mıdır? diye sormuşlar. Resulü Ekrem efendimiz de cevaben:

“Ya kimler olacak?., buyurmuşlar.

Ümmeti İslâmiyenin son zamanlarda takındığı tavrı, tuttuğu mesleği, uğradığı akıbeti düşünürsek, bizi izmihlal uçurumunun ke­narına kadar getiren sebepleri gözümüz önünden geçirirsek görürüz kî Nebiyyî muazzam  (Sallallahu aleyhi ve Sellem)  efendimiz tarafından bin üç yüz şu kadar sene evvel başımıza geleceği haber verilen ahval tamamiyle zuhura gelmiştir. Fahri Âlem efendimizin namütenahi mucizelerinden biri de ahadisi sahiha kitaplarında se­netleriyle, râvileriyle birlikte musarralı olan rivayet edilen şu iki haberi sadıktır. Evet, bu ümmeti merhume Allah'ın kitabma, Re-sulallahın sünnetine sarılmaktan vaz geceli basiret nimetinden mah­rum kaldı. Hayrını, şerrini fark edemez hale geldi. Diyanet, kav­miyet, iklim, lisan, muhit, ahlâk, adat, an'anat itibariyle kendi­sine hiç benzemeyen, bilâkis büsbütün yabancı olan milletleri kö­rü körüne taklide başladı. Aleyhissalâtü Vesselam efendimizin bu­yurdukları gibi arkasına düştüğü mîlletler kertenkele deliğine, yı­lan inine sokulsalar o da arkalarından girmeğe yeltendi. Ara sıra:

“Yahu! Nereye gidiyorsunuz? Bu tuttuğunuz yolun sizi han­gi akıbete doğru sürükleyeceğini biliyor musunuz? “İşte bu Benim yolumdur ki dos doğrudur, hiç şaşmak bilmez. Siz ancak bu yolu tutunuz; sağa sola sapan diğer yollara uymayınız. Sonra Cenabı Hakkın yolundan ayrılmış olursunuz.”  arzındaki İhtarı ilâhiyi unut­tunuz mu?

Diyenler oldu ise de hiç kulak asan olmadı. Arap şairinin de­diği gibi “Canlı bir kimseyi çağırmış olsaydın, sesini muhakkak din­letirdin, fakat çağırdığın kimsede can yok ki” kimsede can kal­mamış, kan kalmamış, idrak kalmamış ki söylenen sözü işitsin, dü­şünsün de hak ise kabul tarafına yanaşsın. Maari bu beytinde di­yor ki: “Eğer karşındaki diri bir mahlûk olaydı feryadını duyura­bilirdin. Va esefa ki haykırdığın adamda hayat denilen devletliden eser yok!”

Öyle ya, milleti İslâmîye histen, hareketten mahrum olmasaydı asırlardan beri almakta olduğu felâket derslerinden mütenebbih ol­maz mı idi? Aklını başına toplayarak kendisini her taraftan ku­şatan esaret, sefalet zincirlerini kırıp atmaz mı idi ? Atalarımızın ne kıymetli sözleri vardır: Kırk nasihatten bir musibet yeğdir, derler. Biz bir musibet değil, binlerce musibet gördük. Meğerse gerek fert­ler için, gerek milletler için dünyada en büyük musibet varsa o da uğradığı musibetlerden ibret alamayacak kadar duygusuz olmak imiş!

Ey cemaati müslimin! Hale bakınız, geçmişi şöyle bir gözünü­zün önünden geçiriniz, gayet dünyanın diğer taraflarında, Afrikalarda, Asyanın içlerinde, Filipin adalarında, daha bilmem nerelerde yaşamakta olan müslümanların ne zelil, ne sefil, ne hakir bir Ömür geçirmekte olduklarını; bunların Sömürgeciler tarafından ne gibi mezalime maruz bulunduklarını bilmiyorsanız bari Anadolu'daki Rumeli'deki kardeşlerimizin başından mütemadiyen geçip durmakta olan felâketleri düşününüz. Evet, sizin uzakta yaşayan müslümanlara ait malûmatınız yoktur. Çünkü onlarla meşgul değilsiniz. Çünkü ilminiz yok. Çünkü sizler müslümanlığı bir iki farzı; o da yarım yamalak olmak suretle eda etmekten ibaret zannediyorsu­nuz. Zaten bütün dünya yüzündeki müslümanların felâketine belli başlı bir sebep varsa, o da İslâmiyetin bir kül olduğunu, yani bir çok evamir ve ahkâmdan müteşekkil bulunduğunu, binaenaleyh müslüman namı altında yaşayan bir adamın “ben müslümanım” diyebilmesi için İslâmin ne kadar şartları, farzları varsa hepsini bir­den eda etmesi lâzım geleceğini hiç hatırlarına getirmemeleridir. Evet, bir yere gidersiniz. Oradaki müslümanlarda yalnız namaz görürsünüz. Mükellefiyet çağına varan efradı ümmetin hepsini musalli bulursunuz. İçlerinde binamaz pek mahduttur. Lâkin bakarsı­nız ki namaz kadar ehemmiyeti bulunan farzı zekâtı hiç kimse eda etmiyor. Yine o memlekette camilerdeki cemaat kadar, mey­hanelerde şenlik görürsünüz. Diğer bir müslüman yurduna uğrarsı­nız, orada bilfarz yalnız namazla oruca ehemmiyet verildiğini, hal­buki cemaatı müslimin arasında hüküm sürmesi icab eden vah­detten, teavünden, şefkat, merhamet hislerinden eser olmadığını an­larsınız. Diyarı İslâmın başka bir köşesine giderseniz, ahalinin he­men kâffesini hac meraklısı bulursunuz. Aralarında tekrar Hi­caza gitmemiş olanlara nadir’tesadüf edersiniz. Bununla beraber o hacılar memleketinde müslümanlikla hiç bir vakit birleşmeyecek yığın yığın bidatler, alay alay şenaatler, sürü sürü rezil âdetler gö­rerek hayretler içinde,  dehşetler içinde kalırsınız.

Ey cemaati müslimin! Belki işitmişsinizdir, Hazreti Ayişe (Radıyallahu anha) validemize, peygamberimiz (Sallallahü Aleyhi Vessellem) efendimizin ahlâkı seniyyelerini hulasaten beyan buyur­malarını rica etmişler. Ummümü'minin [20] efendimiz de:

“Kur'an okuduğunuz yok mu? işte o Nebiyyi muazzamın ahlâkı baştan başa Kur'an idi...

Buyurmuşlar. Yani peygamberimizin bütün harekâtı, sekenati, tamamiyle Kitabullaha uygundu. Ona zerre kadar aykırı düşecek hiç bir tavrı, hiç bir hali görülmemişti, yoktu. Ümmet için peygam­berini mukteda [21] tanımak; onun siyretini, onun mesleğini ken­disine örnek edinmek, lâzım değil midir? Elbette lâzımdır. O halde bizler “Yoksa sizler Kitabullahm bir kısmına iman ediyorsunuz da diğer kısmına inkâr mı ediyorsunuz?” tarzındaki itabı ilahiye hedef olmamak için aklımızı başımıza almalıyız. Demin dediğimiz gibi dinin bir bütün olduğunu ve bu bütünü dağıtıp iki üç cüz'üne sarılmakla tam müslüman olamayacağımızı kafalarımıza iyice yer­leştirmeliyiz.

Namazlar, zekâtlar, oruçlar, haclar, teavünler, [22] vatanı İslâmı müdafaa için hazırlıklar, cihadlar; tefrikadan, şekavetten çe­kinmeler; vahdetler, uhuvvetler; birbirine karşı merhametler, şef­katler, fi sebilillah infaklar... hepsi ayrı ayrı farzdır, ayrı ayrı borç­tur. Namaz kılmakla zekât sakıt olmaz. Hacca gitmekle cihad bor­cu ödenmez. Müslümanlar arasında tefrikalar, şikaklar çıkaran bir adam için verdiği zekât hiç bir vakit Allah'ın azabına karşı fidyei necat (kurtuluş bedeli) olamaz. Elhasıl biz takatimiz, yettiği kadar çalışacağız. Mamafih bu söz de fazladır. Çünkü İslâmın hiç bir tek­lifi yoktur ki, mala yutak olsun, yani güç getiremiyecek derece­lerde ağır bulunsun. Evet, İslâm “yüsür” dinidir, kolaylık dinidir. Aleyhissalâtü Vesselam efendimiz “hiç şüphe yoktur ki, bu din sırf kolaylıktır.” buyuruyorlar. Ümmeti merhumenin mükellef ol­duğu gerek malî gerek bedenî, bütün ibadetler tetkik edilse görü­lür ki hep onun menfaatine, kendi hayrınadır. Yoksa Cenabı Hak ganiyyün anil âlemindir; [23] Senin, benim, şunun bunun ibadetimiz­de, taâtımızdan külliyen müstağnidir. Biz o ibadetlere, o taâtlara muhtacız. Her gün tekrar tekrar Surei İhlâsı okuruz, (Allahus-samed) deriz. “Samed” ne demektir, biliyor musunuz? Kendisi bütün kâinattan, müstağni; hiç bir hususta kimseye muhtaç değil; bütün kâinat her hususta ona muhtaç, ona müftekir.

İhtimal abdestler, gusuller, namazlar, oruçlar, haclar, zekâtlar, teavünler, saiyler, mücahecleler sana ağır geliyor, sana güç geliyor da “keşke din sırf vicdanî bir akideden ibaret olsaydı, hiç böyle bir takım teklifler bulunmasaydı!” diyorsun. Acaba bu emirlerin zımnındaki menfaatleri düşünüyor musun? Acaba kendi sıhhatini, ken­di hayatını, kendi safveti vicdanını, kendi rahatını, kendi huzurunu, hülâsa kendi insanlığını ve dolayısıyla bütün cemaatin saadetini, selâmetini temin için bu ilâhi teklifleri yerine getirmekten müstağni kalabilecekmisin? îyice bilmelisin ki senin insan olman için, insanca ölüp gitmen için hakikî müslüman olmandan başka çare yoktur.

Veledetke ummuka yebne âdeme bâkiyen

Vennâsu havleke yadhakûne sürûrâ

 Feched linefsike en tekune iza bekev

 Fi yevmi mevtike dahîken mesrura

diyen şair, büyük bir hikmet söylemiştir. Henüz berhayat olan pek kıymetli bir üstadımız bu kıt'ayı şu suretle tercüme etmişti:

Yadında mı doğduğun zamanlar

 Sen ağlar idin, gülerdi âlem?

 Bir Öyle ömür geçir ki: olsun

 Mevtin sana hande, halka matem.

Hakikat öyledir. Bir çocuk dünyaya geldiği zaman feryada bağlar. Evet, anası, babası, kardeşleri, amcaları, dayısı, konusu, komşusu ise sevinirler, gülerler. Şimdi büyüyüp aklı başına gelince o çocuk için nasıl yaşamak, nasıl ömür geçirmek lâzım imiş? Öl­düğü zaman kendisi Allah'ına güle güle, sevine sevine gidecek, ar­kada kalanları da “pek namuslu, pek hayırlı bir vücut kaybettik!” diye ağlatacak bir surette yaşamak icab ediyormuş, yoksa:

Ne kendi eyledi rahat, ne halka verdi huzur Yıkıldı gitti cihandan, dayansın ehli kubur!

dedirtmek değil.

Ey cemaati müslimin! İşte şairin şu dört satırla işaret ettiği mesleki hayat nedir, biliyor musunuz? Bizim dinimiz!. Kim bu di­nin gösterdiği yoldan giderse ölümlerin en mesudu ile ölerek kı­yamete kadar rahmetle anılır. Yoksa dünyada, ukbada rezil olur ki bunun adına neuzubillâh “hüsranı mübin” derler. Allah cümlemizi böyle yaman bir akıbetten masun buyursun.

“Amin!...

Ey cemaati müslimin! Böyle yalnız dua ile iş bitmez. Öyle ol­saydı, Aleyhissalâtü Vesselam efendimiz Ashabi Kiramım toplar, İslâmın selâmeti, saadeti namına ne yapılmak lazımsa hepsini Ce­nabı Haktan niyaz ederek onlara da “âmin” dedirttirirdi. Halbuki böyle yapmadı. Allah'ın en sevgili kulu, en son ve en muhterem peygamberi olan o Nebiyyi muazzam dini, kelimetu-llahı i'ylâ (yük­seltmek) için hiç bir an mücahededen, fedakârlıktan geri durmadı. Ömrü saadetleri ibadet içinde, taât içinde, mücahede içinde, hare­ketler içinde, faaliyetler içinde geçti. Medinei Münevvereyi düşman hücumundan kurtarmak için kazılan hendeğe ilk kazmayı vuran kendileri olmuştu. Ashabı güzin efendilerimiz içinde yalnız başına o zamanki orduları donatabilecek kadar zenginler varken ve bu zenginlerin her biri peygamberimizin uğrunda malının son habbe­sine kadar feda etmeyi cana minnet bilirken o Resuli muhterem kimseden bir şey istemedi. Elindekini, avucundakini muhtaçlara ve­rerek kendisinin ezvacı tahirati le beraber aç yattıkları çok  za­manlar vaki olmuştu. Geceleri sabahlara kadar huzuru ilâhiden ay­rılmayan, teheccütten fariğ olmayan, Peygamber gündüzleri bütün ümmetin mesalihiyle,  muamelâtiyle uğraştıktan  başka  Medinenin en ücra yerindeki fakir bir hastanın ayağına gider, hatırını sorar, bir ihtiyacı varsa defetmeye çalışırdı. Hulefâyi Raşidinin siyretleri, meslekleri az çok cümlenizin malûmdur. Yazıklar olsun bizlere ki dinin ruhunu, Aleyhissalâtü Vesselam efendimizin ahlâkı hümayu­nunu, sahabei  kiramın  mesleğini,   siyasetini   külliyen  unutmuşuz. Hiç bir kere olsun hatırımıza getirmiyoruz. Fahri Âlem efendimiz ümmetiyle bu kadar meşgul iken her birine karşı bu derecelerde alâkadar, bu"derecelerde şefik, bu derecelerde rahim iken bizler bu­gün bunun büsbütün aksine olarak yekdiğerimizden külliyen ayrı, külliyen bihaber, birbirimize karşı büsbütün yabancı bulunuyoruz; Avrupalılar olmasa düsyanın nerelerinde ne kadar müslüman  ol­duğunu  da  bilemiyeceğiz.   Dünyanın başka  taraflarını  bırakalım, Konyalı Ankaralıdan, Ankaralı Kastamonuludan, Kastamonulu Si­vaslıdan, Sivaslı Erzurumludan, Erzurumlu Diyarbakırlıdan acaba hiç haberdar mı? Yahut haberdar olmak lüzumunu bir kerre ol­sun duymuş mu?

îşte birbirimize karşı irtikâb “ettiğimiz bu duygusuzluk, bu ka­yıtsızlık neticesidir ki düşman silahiyle, düşman parasiyle donatı­lan yunan çeteleri, koca Aydın vilâyetini, koca Bursa vilâyetini ya­karak, yıkarak Anadolunun göbeğine doğru sokuluyor da beri ta­raftaki müslümanlardan “halife ordusu” geliyormuş diye istikbale hazırlanmak isteyen sersemler bile bulunuyor! Doğrusu, dünya dün­ya olalı gafletin, cehaletin, körlüğün, sağırlığın bu mertebesi ne gö­rülmüş, ne de işitilmiştir. İstanbul'un düşman elinde, düşman esa­reti altmda bulunduğunu, biçare İstanbul halkının sefaletin, zulmün, tahakkümün dayanılmayacak eşkâli altında inim inim inlediğini bü­tün dünya biliyor da bizler bilmiyoruz. Doğrusu, cehlin bu derecesi de mutlaka, tahsil ile elde edilmek lâzım gelecek!

İçimizden bazıları vaziyeti benden daha iyi kavramış, ancak bil­miyor gibi görünüyor. Çünkü bildiğini söylese kendisinden bir vazife, bir fedakârlık isteneceğini düşünüyor. Böyle bir düşüncede bu­lunanlara soralım: Maazallah düşmanın istilâsı devam etse, ilerlese, elimize kalan üç beş vilâyeti de çiğnense, hülâsa istiklâlimize hatime çekilse acaba bizler yalnız esir olmakla, mahkum olmakla kalacak mıyız? zannediyorlar. Eğer böyle bir zanda bulunuyorlarsa pek ya­nılıyorlar. Saltanatlarmı, hakimiyetlerini kaybetmiş olan diğer müslüman memleketlerini görmüyor musunuz? O biçareler başlarında­ki zalim hükümetlerden hiç bir insan muamelesi görmemekle bera­ber hangi tekliften müstesna tutuluyorlar? Asker mi vermiyorlar? Türlü türlü namlarla altından kalkılamayacak kadar vergiler mi ödemiyorlar? Hem onların verdikleri asker kimin hesabına fedayı -can ediyor? Ödedikleri vergiler ne gibi maksatlar uğrunda akıp gi­diyor, düşünüyor musunuz? Altı, yedi senedenberi devam ederek dünyayı birbirine katan bu müthiş muharebeyi sonunda düşmanla­rımız kazandı. Lâkin nasıl kazandı? îşte hep esaretleri altında inle­mekte olan mahkûm milletleri, bilhassa Afrika ve Asya müslümanlarını sürü sürü, milyon milyon toplayıp cephelere, hem de en ön­deki saflara sürmekle kazandı. Benimle beraber Almanya'da bulunsaydınız da Hind, Cezair, Tunus, Fas diyarından; rus çarının da Si­birya ovalarından, Volga sahillerinden, Kafkasya dağlarından kır­baçlarla, süngülerle toplayıp sevk ettikleri din kardeşlerimizin ha­lini görseydiniz! Ben bu zavallıları Almanya'da gördüm. Kendile­riyle konuştum, görüştüm doğrusu ya, ömrümde okadar acıklı man­zaraya tesadüf etmemiştim. Ömrümde o kadar yanık hasbihaller dinlememiştim. Almanların eline düşen bu biçareler yurtlarından ay­rılan mevcutlarının yüzde ancak beşi imiş. Mütebakisi kamilen helak olmuş gitmiş. Diyorlardı ki:

“Evvelâ bizi iğfal ettiler:

“Sizin halifenizle müttefikiz, onun düşmanı olan alınanlarla harb edyoruz. O halde sizin de halifenize yardım etmeniz dinen borcunuzdur.” dediler. Sonra hakikat mey­dana çıkınca cebre, gidete müracaat ettiler. Askere gitmemek is­teyenlerin anasını babasını hapisler, işkenceler altında inlettiler. Evini, barkını yaktılar. Bundan başka şayet muharebede kanımızın son damlasını dökmeyecek olursak ailelerimizi perişan edecekleri­ni tekrar tekrar söylediler. Bizim memleketimizdeki analarımız, ba­balarımız, çocuklarımız bugün o kâfirlerin elinde rehindir. Artık ne halde olduklarını Allah'tan başka kimse bilmez. Bizi daima en Ön­deki saflara veriyorlar. Önümüzde alınanların cehennemler yağdı­ran topları, arkada bizimkilerin ateşleri bulunuyor. Ne ilerlemeğe imkân var, ne de geri dönmeğe takat! Hele bu cehenneme niçin gir­diğimizi düşündükçe beynimiz tutuşuyordu. Evet, insan canını feda eder. Lâkin bu da dünya için, ahiret için, muazzez bir gaye olur.

Biz biçareler ise sırf düşmanımızın üzerimizdeki zulmünü, tahak­kümünü devam ettirmek için ölüyorduk. Bizi bu cehenneme sürük­leyenler ise ölmemizi de, öldürmemizi de kendileri için bir kazanç bilerek ona göre davranıyorlar. Ey Türk nıüslümanlar! Allah aşkına bizim düştüğümüz mahkûmiyete sakın sizler de düşmeyiniz. Hakimiyetinizin, istiklâlinizin kıymetini biliniz. Çünkü dünyada onsuz yaşamak, meğerse yaşamak değilmiş. Biz bunu pek acı, pek uzun tecrübelerden sonra anladık. İnşallah siz o tecrübelere maruz kal­mazsınız. ..

Biçare Tunuslunun ağlaya ağlaya söylediği bu sözler aradan beş altı sene geçmişken, halâ yüreğimin en hassas, en rakik da­marlarını inletip durmaktadır. Hem o zavallı bütün vatandaşlariyle beraber uğradığı felâketin yalnız fanî kısmım, yani bu üç günlük dünyaya ait olan tarafını düşünüyordu. Ah, musibetin en yaman bir ciheti var ki, onu düşünmüyordu. Küffar askeriyle beraber ola­rak küf far saflarında harbetmek; dolayısiyle bir taraftan küfrü, zulmü, fiskı,' fücuru yer yüzünde idameye, diğer taraftan yarım milyara yakın ehli imanın müebbeden mahkûm, mazlum kalmasını temine çalışmak, bu uğurda kanını dökmek, hayatını vermek, ma­azallah hüsrani ebedîdir, hüsranı mübindir.

Ne milletin şerefiiycin, ne kendi şanın için;

Fedayı can edeceksin aduvvi canın için!

Geber ki sen, baba yurdun, harimî namusun

Yabancı ökçeler altında çiğnenip dursun!

On sene kadar oluyor. Hindistandaki din kardeşlerimizden bir muharrirle mülâki olmuştuk. Kendisinden bize âlemi İslâm hakkın­da malûmat vermesini rica ettik. Bu ricamızı kemali minnetle ka­bul buyurdu, saatlerce süren bir çok acı hakikatlar söyledi. Bir çok acıklı manzaralar tasvir etti. Sonunda dedi ki:

“Ey Türk kardeşlerimiz! Bilmiş olunuz ki müslüman diyarını kasıp kavuran düşman nazarında âlemi İslâmın düşünür kafası Mı­sırdır. Hisseden kalbi Hindistan'dır. Çalışan, çabalayan eli, kolu da Türkiye'dir. Adalet perdesi, adalet nağmesi altına irtikâb etmediği zulüm kalmayan bu üşman ne diyor bilir misiniz? “Biz müslümanların göğsüne çullandık. Kafasını demir pençemiz içine aldık. Şim­di sıra bu vücudun çabalamakta olan elini, kolunu kıskıvrak bağ­lamaya geldi. Zira bu el, bu kol hareket kabiliyetini muhafaza et­tikçe biz istikbalden pek okadar emin olamayız. Ey Türk kardeşlerim! Sakın düşmana kapılmayın. Sakın bunlardan insaniyet, ada­let, merhamet, âlicenablık, mertlik gibi şeyler beklemeyin. Size şimdi asıl ihtar etmek istediğim bir nokta var ki o da şudur; Âlemi İslâmm elini kolunu bağlamak, yani sizin istiklâlinize, hakimiyetinize hatime çekmek için düşman doğrudan doğruya cebre, şiddete, harbe müracaat etmiyecektir. Bir taraftan memleketinizde bitmez tükenmez nifaklar, feşatlar, isyanlar, kitaller çıkartacak, diğer ta­raftan etrafınızdaki hükümetleri sizin aleyhinize kaldırarak kanını­zı, iliğinizi kurutmak isteyecektir. Dört, beş aydanberidir, içinizde dolaşıyorum. Halinizi kemali dikkatle tetkik ediyorum. Türlü isim­ler, türlü şekiller altında meydan almaya başlayan bir çok tefrika esbabı görüyorum ki bunların hepsinde düşman parmağını hisse­diyorum. Dünyada istiklâline sahip bir hükümeti İslâmiye var ki o da sizsiniz. Aman aranızdaki vahdeti sarsacak en ufak bir ha­rekete bile meydan vermeyiniz. Sonra bütün müslümanların akıbeti ti pek vahim olur.”

Ey cemaati müslimin! Bu hindli kardeşimizin sözleri bizler için düstur olacak kadar kıymetlidir. Aradan on sene geçti, bir çok hadiseler zuhura geldi. Adamcağızın vuku bulacağını haber verdiği şeylerin çoğunu gözümüzle gördük. Lâkin geçmişe teessüfün hiç bir faydası yoktur, maziden yalnız ibret alınır. Hamdolsun bugün müsIümanlık âleminde büyük bir intibah başladı. Artık dünyanın her tarafındaki din kardeşlerimizle bir çok yerlerde birleşiyoruz, dertlesiyoruz. El birliğiyle kıyam ederek asırlardanbei müslümanlığı kuşatmış olan esaret zincirlerini kırmak çarelerini düşünebiliriz. Bu ufak bir mazhariyet değildir. Şarktaki kahraman mücahitlerimizin gösterdiği fedakârlığı bu cephelerde göstermeye muvaffak olduğu­muz gün İslâm için en hayırlı bir gün olacaktır, inşallah o hayırlı gün pek yakındır.[24]



[1] Safahat. Kur’an-ı Kerim’den Ayetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Yayınevi:  163.

[2] Safahat. Kur’an-ı Kerim’den Ayetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Yayınevi: 164-172.

[3] Âl-i İmrân: 3/200 ayettir. Bu­rada 118 inci âyet tefsir olunmaktadır.

[4] Nasr-Allah cami şerifi Kastamonu'dadır. Merhum Mehmet Akif 1336 (1920) yılının kasım ayında Kastamonu'da idi ve 19 kasım Cuma günü Kastamonu'nun bu camii şerifinden bütün Türk milletine hitab ederek millî mücadelenin hakikî mahiyetini, millî vahdeti koruyarak canla, başla savaşmanın Türk milleti için hayatî bir vazife olduğunu, Sevr muahedesini kabul etmenin Türk milleti için ölümden başka bir şey olmadiğım, tereddüde yer bırakmayan kat'iyetle anlatarak bütün milleti Sevr muahedesini yırtmağa davet etti. Onun bu mev'izesi ayrıca bir risale halinde basılarak memleketin her tarafında, bütün Camilerinde ve bütün toplanma yerlerinde okundu ve bir taraftan dahilî nifaklara son vermeğe, diğer tarafından Türk milletini kalkındırmağa yardım etti. Bu mev'ize ve hitabe tam manasiyle tarihî bir vesikadır.  Ve bu vesika ozaman millî mücadelenin karşılaştığı  her  meseleyi

tavzih etmektedir.

[5] Safahat. Kur’an-ı Kerim’den Ayetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Yayınevi:  173.

[6] Safahat. Kur’an-ı Kerim’den Ayetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Yayınevi:  173-174.

[7] Dünya ve âhirette.

[8] Safahat. Kur’an-ı Kerim’den Ayetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Yayınevi:  174-184.

[9] Allah'ın emanetidir.

[10] Safahat. Kur’an-ı Kerim’den Ayetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Yayınevi:  184-194.

[11] Safahat. Kur’an-ı Kerim’den Ayetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Yayınevi:  194-195.

[12] Yusuf:  12/XII âyettir. Burada 87 inci âyet tefsir olunmaktadır.

[13] Hicr: 15/99.  âyettir.  Burada 56 inci âyet tefsir olunmaktadır.

Kur’an-ı Kerim’den Ayetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Yayınevi: 196.

[14] Zümer: 39/75  ayettir.  Bu­rada 53 üncü âyet tefsir olunmaktadır.

[15] Fussilet sûresi kur'an-ı kerimin 41 inci sûresi ve 54  âyettir. Bura­da 49 uncu âyet tefsir olunmaktadır.

Kur’an-ı Kerim’den Ayetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Yayınevi: 197.

[16] Peygamberlerin en sonuncusudur.

[17] Yükseltmek Igin.

[18] Safahat. Kur’an-ı Kerim’den Ayetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Yayınevi:  198-203.

[19] Kur’an-ı Kerim’den Ayetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Yayınevi: 204.

[20] Müminlerin  validesi.

[21] Örnek.

[22] El birlikleri.

[23] Bütün âlemlerden müstağnidir, bir kimseden kargılık beklemez.

[24] Kur’an-ı Kerim’den Ayetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Yayınevi: 204-212.