ahfadınıza miras olarak acaba ne bırakıp gideceksiniz - Index Web - 3 Hasbihallerfikralarhatiralaredebihaller
3- HASBIHALLER, FIKRALAR, HATIRALAR EDEBÎ BAHİSLER
3- HASBIHALLER, FIKRALAR, HATIRALAR EDEBÎ BAHİSLER
Bu eserin üçüncü bölümü merhum üstad Mehmet Akif'in muhtelif vesilelerle yazdığı hatıralar, fıkralar, hasbıhaller ve edebî bahislerdir. Üstad merhum bunları bilhassa Sıratı müstakim ile Sebilu-r-Reşad mecmualarına yazmıştı. Merhum bu yazılarda, karşılaşmış olduğu bir çok millî meseleler hakkındaki düşüncelerini yazmış, muasırı olan bazı şahsiyetleri tahlil etmiş, beğendiği bazı eserleri tenkid etmiş, edebî bahislerinde edebiyata ait fikirlerini anlatmış ve hasbıhallerinde mühim meselelere dokunmuştur. Böylece eserin son kısmına varmış bulunuyoruz.[1]
İstediğimiz Edebiyat
2 Nisan 326 -1910
Şayanı dikkattir ki;
Altıyüz bu kadar senedeniberi mevcudiyet-i millîyesini bütün cihana karşı, müdafaa eden Osmanlıların, siyasî tarihi devir devir, fasıl fasıl zengin hamaset sayfalariyle pirayedar iken tarihi edebiyatında o gözleri kamaştıran ve zihinleri dolduran maziyi mefahirden [2] sönük bir lem'a, nâçiz bir hatıra olsun yok!
Şarka, garba hâkim olduğumuz edvarı şevketimizde [3] bile lisanımız, istiklâlini temin edebilmek şöyle dursun, bir mevcudiyet, lâkin kaydi taklidden [4] âzâde bir mevcudiyet göstermemiş. Evet, biz daima mukallit, hem fena mukallit olmuşuz. O zamanlar bütün ulûm, bütün fünûn şarkta olduğu için Osmanlılar arasında yetişen ilim ve edeb erbabı arap ve acem lisanlarını hakkiyle öğrenirler, bu lisanlarda yazılmış bütün eserleri okurlarmış.
Her kavm için kendisinden meziyetli gördüğü diğer bir kavmi taklit etmek pek tabiîdir. Osmanlılar bu hususta bir istisna teşkil edemiyeceği için onlar da taklide başlamışlar. Lâkin arabın kadim şiiri ki garbın edebiyatı hakikiye mesleğine tamamiyle' muvafıktır, eski şairlerimizin nazarı iltifatım bile celbedememiş!
Malûmdur ki, “cahiliye” namı verilen o eski devrin arap şiirleri tabiat levhaları tasvirlerinden, âlemi bedahet [5] sergüzezştlerinden; hamaset, şecaat menkıbelerinden ibaret olup hikmete nadiren tercüman olur. Halbuki lisanı mübini Kur'an, arabın cihani edebinde gayet azim bir inkılâp husule getirdiği için islâmm doğusundan sonra yetişen şairler seleflerinin mesleğini kâfi görmeyerek hikmetle hamaseti karıştırmış, ve lisan-ı bülend-i şiiri ilâya başlamışlar. Maateessüf bizimkiler bunları da beğenmemişler!
Daha sonraları Endülüsün o feyizli toprağında yetien şairler hissiyatı garam ve şevki musavvir, gayet rakik, gayet nezih şiirler meydana getirmişler. Fakat nedense bizim şairlerimiz o yolda hissî eserleri de iyi bulmamışlar! Onlar, ancak îran şairlerini muk-teda ittihaz [6] etmişler.
Şurası gariptir ki edebiyatlarının en zengin olduğu devirlerde arabı taklide özenmeyen eslâfımız, sonraları, yani arap edebiyatı Iran edebiyatının seyyie-i temasiyle [7] mazmunculuk vadisine girdiği, tabiri sahih ile münkariz [8] olduğu bir zamanda; kalkarak arapları taklid etmişler. Evet, edebiyat nüktecilik, mazmunculuk vadisine döküldüğü gibi mahvolmuş demektir.
İnsaf edilsin, matbu, gayrı matbu yüzlerle, belki binlerle sayılan divanlarımızı birer birer nazar-ı tetkikten geçirsek bulabileceğimiz hakikî, hamasî, hikemî, ahlakî, hissî şiirler bir müntehabat mecmuası meydana getirebilir mi? Harabatı okuyan bir osmanlı edibi için sıkılmamak, müteessir olmamak kabil midir? Ziya paşa merhumun araptan, acemden bulduğu bedayiin yanında bizim osmanlı şairlerinin sözleri ne kadar sönük durur!
îmriülkays'ın, Nabığan'm, Anterînin, Ceri'nin, Mütenebbînin, Elbu Tammam'm, Buhturî'nin, îbni Farzın, Ebul-Beka Salih'in, Zülevzareteyn'in, Tihamî'nin, Îbni Züreykin karşısına çıkaracak hangi şairimiz var?
Gazeliyatımızm hali malûm, kasaidimiz ya bir takım küçük ekâbire dalkavukluk etmekten, ya fahriye unvanı altında kendi menafiîni (menfaatlarını) dinlemekten ibaret. Vakıa araplar da hem kendilerini, hem de başkalarını methetmiş değiller. Lâkin öyle medihalara canlar feda! Onlar memduhlarını öğdüklerini bizim gibi insanın haricine çıkarmamışlar. Kâmil insan nasıl olmak lâzım gelirse o surette göstermişler. Fahriyeleri ise bütün tariki mealîde [9] ilerlemek için ne gibi şedaide [10] göğüs gerdiklerini tasvir eder. Mütenebbînin kasideleri insana ahlâk dersi verir. En hissiz yüreklerde mealiye [11] meyi uyandırır. En yüreksiz mahlûklara, hayatı istihkar edecek kadar celâdet bahşeder.
îran üdebasından kimleri mukteda addetmişiz? Onlardan da meselâ Senai gibi ilâhî bir şair dururken Enverî'nin yalanlarını meşk ettihaz eylemişiz. Sa'diler'in mesleki hikmetini hiç taklide heves etmemişiz. En muktedir şairlerimiz bir takım muaramaci sen-bolistleri üstad tanımış.
Hele edebiyatın ahlâk ile münasebeti olmak lâzım geleceğini, bir heyeti içtimaîyeyi tehzib [12] edecek en başlı vasıta olacağını hatırımıza bile getirmemişiz. Avamın ağıza almaktan istihya edeceği [13] üryan bir yığın rezaili, havas-ı udebamız mazmunlarla, cinaslarla telleyip pullayıp edebî eserler namı altında büyük büyük mahfillerde inşad etmekten hiç çekinmemiştir.
Hülâsa bizim böyle taklid yolunda meydana getirdiğimiz asarı edebiyemiz, insanı ya miskin yapar, ya ahlâksız.
îşte vaktiyle şarktan nasıl istifade edememiş, zarar görmüşsek bugün de garp edebiyatından Öylece mutazarrır oluyoruz. Bir iki edebî güzînimizin, [14] eserleri istisna edilirse garbın bedayi-i edebi namına aldığımız şeyler hiç işimize yarayacak mahiyette değildir. Biz bugün heyeti içtimaiyemizin gözünü açacak, hissiyatını yükseltecek, hamiyetini galeyana getirecek, ahlâkını tehzib edecek, hülâsa bize her manasiyle edeb dersi verecek bir edebiyata muhtacız...[15]
Emrullah Efendi
8 Nisan 326-1910
Sevgili kari'Ierimizin çoğu hatırlayacaklardır ki, bundan on sene evvelki ikdam gazetesinin sütunlarında Muhitül-Maarif unvanı mehibi altında imzasız, lâkin gayet mühim lisan makaleleri görülürdü.
Memleketin bütün okur yazar takımını hayran edecek kadar derin bir vukuf ile yürütülen o mütalealar, hele Ispartalı Hakkı ile beni alıklaştırmışti! Çünkü o vakte kadar Hakkı'yı ne zaman görsem ya edebiyat menkıbeleri dinletir, yahut lisan mebahisi dinlerdim. Bazen, edibliği ona vererek, lisan ulemalığını kendi hisseme bıraktığım da olurdu. Malûmatı edebiyemizin hududu garken Puzulî'de, garben Lamartine'de karar kıldığı gibi, tetkikat-i lisaniye namına ileri sürdüğümüz bahisler de Methali Kavaid ile mahdut idi.
Fakat biz bu dar sahanın yalnız sathında dolaşmazdık ki!...
Bilseniz ne tamikat [16], ne tetkikat [17] icra ederdik! O bana izafet-i lâmiye ile izafet-i beyâniye arasındaki bıçak sırtı kadar farkı, usturanın keskin tarafından çok daha incelterek, anlatmaya çalışırdı; ben ona vasfı terkibilerin adedini dörtle, onla takyid etmek, ilm-i şerife karşı bir nevî tazyik olacağım kabul ettirmeğe uğraşırdım!... imlâ meselesine gelince ikimiz de, kendi isabetine iman etmiş ayrı ayrı birer müctehid idik...
Hayfa ki demin söylediğim makaleler meydana çıkiverince bizim mütaleatın kâffesi su görmüş teyemmüm gibi hükümden sakıt oldu!.. Kendi âlemimizde pek alâ birer lisan uleması geçinir dururken hiçliğimizi yüzümüze çarpan, felsefe-i lisanın ne olduğunu birinci defa olarak izah eden bu azametli mebahis kimin tarafından yazılıyor, diye merak ettik. Emrullah Efendinin mahsulü içtihadı olduğunu anlayınca, anil gıyab [18] müştak olduğumuz o simayı hikmet ve irfanı görmek emeline düştük.
Gerçek, o sırada ikdamın Paris muhabirliğini eden Ali Kemal beyin de lisana dair mülâhazatı görülmüştü. Lâkin doğrusunu isterseniz beriki makalelerin yanında onlar metin birer mülâhaza değil, açıktan açığa birer mülâhazasızlık idi! Tâ Paris'ten üşenmeden İstanbul'a kadar gönderilen koca bir makalenin erbabı mütaleaya öğretmek istediği hakayıkı arnika: (de) edatı zarf için gelmezse atıfa olur; binaenaleyh ayrı yazılmalıdır. (Mayub) kelimesi yanlıştır (?); Bunun yerine fasihi olan (maiyb) lafzını kullanmalıdır... gibi hayrhahane bi takım ihtarattan ibaret kalıyordu!...
Mamafih Ali Kemal bey telkin etmek istediği hakaiki böyle üryan bir kıyafetle göstermiyor, öyle telliyor, öyle pullayordu ki insanın vehlettennim ilmi bir makale diyeceği geliyordu.
Yalnız Emrullahın bizi bitiren o bülend muhakematı âlimânesi üzerine Ali Kemal beyin makalesi yüreğimize su serpmedi, diyecek olursam hakikati saklamış olurum.
Hakkı dedi ki:
“Emrullah Efendi ile görüşmenin bir yolunu bulsak...
“İyi olur ama nasıl ederiz? Büyük adamlara sokulmak benim için pek zordur, Hazreti tanıyan bir zat yine hazretin müsaadesini aldıktan sonra beni yanına götürseydi; ben de o ilk mülakatta iltifat görseydim alt tarafı kolay olurdu.
“Beni de görüştürür mi idin?
“Hay hay!
“O halde isin bütün müşkülâtını düşünerek cesaretsizlenme de bir an evvel çaresine bak...
“Acele etme! Bu gibi teşebbüsler beni hayli düşündürür. Çünkü canım yandı: Fazlına, kemaline hürmeten kimin yanına sokulmak istedimse ya ısırdı, ya tepti!.. Bizim memleketin okumuşları - hikmeti hüda- bütün huylu oluyor!
“Gevezeliği bırak!.. Dediğin ısırgan fıtratlı mahlûkları biliyorum. Kabahat sende ki; hayır umuyorsun da öyle heriflerin meclisine gidiyorsun. Onlarda zaten kemal namına, fazilet namına çok bir şey olmadığı için mahiyeti âcizelerini göstermemek maksadiyle haşin bir ridayı ceberuta [19] bürünüyorlar. Emrullahı bir insani kâmil göreceğinden emin ol. Baksana gaye-i maksadına doğru ne muhkem bir azim ile yürüyor!.. Sağdan, soldan yükselmeye çabalayan tezyif, istihza, techil gürültülerine kulak bile asmıyor, cehelei cemaate [20] karşı simay-ı safı asarında [21] bir çini işmi'zaz, [22] yahut bîr hende-i istihfaf olsun, [23] görülmüyor.
Hakkı beni iyice kandırdı. Hemen o hafta içinde pılıyı pırtıyı, çoluğu çocuğu yüklenerek Makrıköye taşındım. Evvelâ Baban-zade ismail Hakkı, sonra Halil Edib, Muhlis beylere müracaat ederek Emrullaha beni tavsiye etmelerini, ara sıra harim-i irfanına kabul olunmaklığımı rica eylemelerini söyledim. Nihayet hazretin hiç kimseden iltifatını diriğ etmez bir fazılı derya dil olduğuna dair bu saydığım arkadaşlarımın hepsinden teminat aldıktan sonra bir gece Muhlis beyin evinde kendisine mülâki oldum.
Filhakika Emrullah Efendi beni bir aşinay-i kadim gibi gayet teklifsiz kabul etti. Birinci defa olarak girdiğim o meclis-i mehib-i irfan, o gece beni hayli sıktı ise de, fıtratı da malûmatı kadar yüksek olan o büyük adam bana öyle samimî, öyle can aşına hitaplar tevcih etti ki; kimin karşısında olduğumu unutmak derecelerine gelerek ara sıra söze karışmaya bile bağladım.
O günlerde ise zavallı Emrullah, nekbetin, hüsranın en safil derekâttnda çalkanıp duruyordu: ikmaline bin can ile çalıştığı (Muhitilmaarif) ashab-ı hayırdan birinin himmetiyle kapatılmış; eserin tab'ını deruhde eden Ahmed Cevdet efendinin aldığı tazminattan da bu zavallının hisse-i avaresine ücreti tahrir olarak yalnız hasbî mesaisinin [24] ecri manevisi düşmüş idi!..
Lâkin o metin adam yine ümitsizliğe düşmüyor, yine âti için bir çok ümitler, bir çok hayaller besleyip duruyordu.
Bu mülakat ki üç defa tekerrür ettikten sonra IspartalıHak-kı'dan başlayarak bütün sevdiklerimi, Kâbeye hacı taşıyan deliller gibi Emrullahin evine götürmeye başladım. Çok defalar Veli efendi çayırında, Çobançeşme kırında, yahut daha içerde akdettiğimiz encümenler, Allah bilir a, enzari tecessüssü kamaştıracak kadar parlak olurdu!
Halin tehlikesini hepimizden iyi gördüğü için âtiyi hepimizden fena tahayyül etmesi icab eden koca Emrullahın tevekkülünü, fakat mütemad bir sa'y, mütezayid bir azim ile beraber giden tevekkülünü gördükçe hakkındaki hissiyat! vedad ve hürmetime münteha tasavvur eyliyemiyordum.
Aradan seneler geçti. Bir gün hazreti pek güler yüzlü gördüm:
Meğer Konya'da açılacak mektebi Hukuk müdürlüğüne tayin edilmiş imiş. Avnî hakla orada bir lem'ayı marifet uyandırabilirsek.., diyordu! Bir hafta sonra, Konya'da bulunması icab eden Emrullah'ı yine istanbul'da görünce “ne oldu? gitmediniz mi?” dedim.
“Gittim de geldim! Habisler bırakmadılar ki! Ne kadar da şevkim vardı! Hususile hükümetin, memleketin ileri gelenleri beni pek güzel kabul etmişlerdi. Büyük büyük işler göreceğimize cdeta yakîn hasıl eylemiş idim... Ne yapalım, elhük-mü-lillah! bir az daha bekleriz...
Zavallı Emrullah yine metanetine sahip idi!
Bu vak'adan tahminen bir buçuk sene kadar sonra idi ki hazrete Sultan Ahmet bahçesinde tesadüf etmiş idim. O gun de ferdayı Hürriyete tesadüf eden cumartesi günü idi. Biçare farti sürurundan asabî bir nöbet geçirmiş olmalı ki arkadaşları kendisine kordiyal içirmeye çalışıyorlardı.
Ogüne kadar neşat ile, inbisat ile yakından muarifesi olmayan Emrullahın kalbi o gün ziyayı saadetin ufukları lebriz eden tecel-lii nuranuru karşısında gaşyi olmuştu da, zannederim, ömründe birinci defa olarak metanetini kaybetmişti...
istanbul gazetelerinin şu günlerde Mektebi Sultanî meselesini bahane ederek nahak yere maarif nezaretine, dolayısiyle nazıra hücum eylemeleri bütün bu hatıratı maziyenin birer birer canlanmasına, o hatıraların sinesinde saklamak istediğim; ümitsizliklerimin, cesaretsizliklerimizin yeniden ayaklanmasına sebep oldu.
Muasırları tarafından tekfir edilen hakîm-i şehir îbni Sınanın “dünyada benim gibi bir müslüman var; o da kâfir ise hiç müslüman yok demektir!” dediği gibi bütün bir Ömrü maarifin neşrine, iylâsma vesait ihzarile geçen Emrullah, hazırdaki bir müessesei marifeti tahrib ile itham olunacaksa bence memleketi seven, memleketinin tealii irfanına (irfanın yükselmesine) çalışan adam yok demektir!
Meşrutiyet bize gayet acı bir hakikat Öğretti ki o da vatanımızda her manasiyle büyük adamın yok denecek kadar ender bulunmasıdır.
Evvelce “at var, meydan yok!” diye kendimizi aldatıyorduk, oyalıyorduk. Bugün de ayni hülyalara kapılacak mıyız? Tetkiki habere, tamiki nazara hacet görmeksizin, Emrullah gibi kendisinden bu kadar hizmetler beklediğimiz bir adamı acelemize kurban edecek miyiz? Biz daha ne zamana kadar hissiyata kapılmakta devam edip duracağız? Garibi neresi, meselenin mahiyetini anlattığınız adamlar da “iyi ama meselâ filân gazete böyle yazmıyor”, diyorlar. Sanki size inanmıyorlar da o filân gazeteye inanıyorlar! Allah cümlemize insaf versin.[25]
Lamartine
15 Nisan 1326 (1910)
Be cihan hurrem ezanen ki cihan hurrem ezost
Âsikam berheme âlemki heme âlem ezost
diyen Sa'dii Şirazı hakkında ne perestişkârane bir hürmet beslersem;
Ve ala tefennnni vasefihi bi vasefihi
Yefnez-zamanu ve fihi ma lem yusafi
terane-i vicdanrübasile her dem istiğrak olan îbni Fariza karşı ruhumda ne büyük bir incizab duyarsam;
Ey ki beherca zuhur kerde benami diğer
Hem arabî ra ilâh, hem acemî ra lıuda.
tehlili ârifanesiyle cihan-i şiirin berterîn tabakatma yükselen Feyz-i Hindiye nasıl hayran olursam;
Gerçi canandan dili şeyda için kâm isterim
Sonra canan bilmezem kâmi dili geyda nedir...
neşide-i lâhutisiyle aşkındaki kemali fevkalhayali duyuran Fuzuli'yi ne kadar seversem; Lamartine'i de okadar sever, okadar hürmetle okadar iştiyak ile yad ederim.
Bugün bile pek kifayetsiz olan fransızcam, o garp bülbülünün ilâhi zemzemelerini ilk dinlediğim zamanlar, hiç derekesinde iken yine anlamakta okadar müşkülât çekmezdim; onun lisanı benim samiaı vicdanıma bigâne gelmezdi, diyecek olursam ihtimal ki istigrab edersiniz. Ne olursa olsun, şurası muhakkaktır ki ben o zamanlar bile Lamartine'i asarından pek çok zevk duyardım.
Şark ile garp arasındaki mesafe bûdel-meşrikayn [26] olmakla beraber ben Iraklı Fuzuli ile fransalı Lamartine'i ayni hâki namiedarın [27] feyzi mübini zannederdim. Graziyellayı okurken Leyla name-i Fuzuli'yi okuduğuma zahip olurdum. Hele “Meditation” benim için bir S'adi külliyatı, yahut İbni Farız divanı idi!..
Lamartine'in desti sanatındaki erganunu, Fuzuli'nin benani rıkkatinde inleyen neypare ile hem ahenk bulur, ikisinden de ayni muhrik teraneleri duydukça serkerm-i istigrak olurdum.
Birinin samimi ruhundan kopan safir Dicle vadisinin nesimi gibi ateşin, diğerinin sinei masumundan yükselen sürud Surranet sahilindeki çamların enini rakiki gibi hazin olsa da, hilkatin bu iki bestekârı giryanı başka başka eda, başka başka seda ile ayni sesleri terennüm edip duruyordu. Çünkü ikisi de bir hüsni lâyezalin met-huşi cemali idi.
Graziyella'nın nigâhi kebudu Lamartine'in muhiti istiğrakında nasıl sermedi bir cihanı ezelî'yi ziya açıyorsa, Leylâ'nın canlı nazarları da Fuzuli'yi öyle bir âlem-i baki-i vecd içinde bidar ediyordu! Acaba Graziyella'nın arkasından ağlayan Lamartine'in “ilk acı” sında.
Cami meyi gam tutan da âlem,
Hem sen içtin o cami hem ben.
Bir hayli zaman eğerçi yandın.
Süzi dile durmadın usandın!
Bidarlığa getirmedin tab,
Şehlâ gözün oldu maili hâb!
Nevehatiyle Leylâsının hayali girizanını teşyi eden Fuzuli'yi duymamak kabil midir?
Yarı canım Ferit ile ara sıra “meditation” dan parçalar okuruz. Bu büyük şairi, Feridin de benim kadar sevdiğini, asarı hakkında onun da benim gibi düşündüğünü gördükçe incizabi kadimim - bilmem rekabetin tesiri sihri midir nedir?- bir kat daha arttı.
Bir gün Ferit:
“Biz Lamartine'i pek iyi anlıyormuşuz. Baksana kendisi bile ne söylüyor...” diyerek “meditaion”'uh o zamana kadar gözüme ilişmeyen bir parçasını gösterdi İnce mıruf ile haşiye kılıklı yazılan o parçanın meali şuna yakın idi:
“Fıtrat beni Paris âlemi için yaratmamış... O hayat zevkime elvermiyor, ruhumu bizar ediyor. Ben şarklı doğmuşum, hem şarklı öleceğim. Ben ıssız yerler, çöller, denizler, dağlar, atlar, tabiat ile derunî müşafeheler, mealini takdis edeceğim bir neşidei cemal, musahebesiyle oyalanacağım bir enisi can... hülâsa araplarda, Osmanlılarda olduğu gibi metaibi cismaniyeden azade bir lâkaydi içinde, fakat ruhun müfekkirenin mesaisile, tahayyülati mülhimanesiyle geçen bir hayat için yaradılmışım. Bir hayat ki baştan başa şiir ile, iman ile, hissiyatı necibei hamasetle pirayedar...”
Lamartine'e ait ihtisasatımın galatı hiss şaibesinden pâk olduğunu o büyük şairin kendisinden işitince içimde ne samimî bir sürür, ne tabii bir gurur uyanacağım ben tasvir edemezsem de elbette siz takdir edersiniz.
Ne olur, bir hayır sahibi çıksa da bize “Meditation”ları “Ar-monie” leri, “Graziyella” ları, “Rafael” leri tercüme etse! Vakıa iki sonraki eser lisanımıza naklolunmuş, lâkin bugün için kâfi değildir, çünkü bîr çok yerleri geçilmiştir. Hususiyle bu gibi aşari muhallede aslındaki nezahate müsaadei imkân nisbetinde yaklaşılıncaya kadar bir çok erbabı kalem tarafından tercüme edilmelidir. Rafael'in tamam natamam iki üç tercümesinden, ben birini gördüm ki iyi değildi. Lamartine'e tercüman olacak adanı fransızcayı ne kadar iyi anlasa, Türkçeyi de ne kadar doğru yazsa, hasîsei gür ile meftur olmadıkça, kabil değil ihrazi muvaffakiyet edemez. Hele benim gördüğüm tercümede “mezkûr kadının çehresinde nuri sabahat leman etmekte bulunmuş idi...” İbaresine yakın cümleler bile vardı! Evet, bu mütercim bir tarih tercüme edebilir, bir bendi siyasî yazabilirdi, lâkin hiç bir vakit Rafael'i tercüme edemezdi.
Her vadide kalem yürütmek fıtratın pek nadir yetiştirdiği er-bab-ı dehanın kâridir. Bize pek müfrid eserler bırakan Şemseddin Sami Bey merhum Hugo'nun “Sefiller”'ini tercümeye başladığı zaman edibi a'zam Kemal: “iyi ama bilmem yapabilecek mi?” demiş. Tercümenin birinci formasını getirmişler:
“Fena değil, fakat Türkçeden ziyade arnavutçaya benziyor!” tarzında lâtife perdazlik etmiş!...
Şarkta garpta bir çok bedayii edebiye var ki lisanımıza nakli übedamız için âdeta farzı kifayedir. Sadilerden, Firdevsilerden, Senailerden, Mevlânlardan, İbni Farzlardan, Ebu Tanım anılardan, Mütenebbilerden, Ebul Alalardan, kezalik garbin duhati edebinden bizim fakir edebiyatımız nasıl müstagni olabilir? Niçin bu işi başa çıkarabilecekler köşe-i mahviyete çekiliyorlar?
Vaktiyle Ahmet Naim bey kardeşimiz “Bedaiul Arap” unvanı altında ne nıüntehep eserler bulmuş, tercüme etmiş, idi! Sırati Müstakimin sayfaları o mesainin devamını görse ne olur!
Ferid, Lamartine'in “Cenabı Hak” unvanlı neşidei ârifanesini tercüme etti, okuyanlar mest oldu. Fakat çok yazık ki alt tarafı gelmedi. Mesnevide neler var! Lâkin hiç birimizin haberi yok. Vaktiyle uğraşmış, okumuş olanlar bize bilmediğimiz, okumadığımız, bu gidişle okuyamayacağımız eserleri birer birer yazmalı, okutmalıdır. Evvelce böyle teklif varid olsaydı reddi pek kolay idi; lâkin teşekkür olunur ki; şimdi öyle değil.
Şimdiye kadar şifahî davetlerde bulundumsa da ruyu kabul gösteren olmadı. Hattâ bazıları başından savmak için “kendin yapsana!” dediler. Ben kendimde o servet-i iktidar görsem kalkar da ihvan-ı gaf aya keşkül uzatır mıyım?..[28]
Eban Île A'rabi
Hazreti Osman ne kadar ağır başlı, ne kadar halim ise, oğlu Eban da bilâkis o kadar hezle mail, o kadar hafif imiş!
Günün birinde meşhur Eş'ab ile beraber kırda otururken, karşıdan devesi yedeğinde bir a'rabi zuhur etmiş ki engerek yılanı gibi etrafına zehir püskürür, yanma kimseyi sokmaz, önüne geleni ısırır, arkasına sokulanı tepermiş!
“Şu cehennem yüzlü herif badiyeden gelmiş olacak... Fena eğlence değil... Müsaade edersenis çağıralım da bir az kızdıralım...
“Hay hay!
Eban'ın adamlarından biri a'rabiye “Emir Elban B. Osman seni yanına davet ediyor” deyince, a'rabi icabet etmiş, selâm vererek Eban'ın karşısına çökmüş. Eban, herife kabilesini, nesebini sormuş, yalandan hısım çıkmış:
“Ne iyi tesadüf! Senin şu deven gibi bir deve edinmek istiyordum. Bu kadar zamandır arattım, bir türlü bulunmadı. Demek ki akrabamdan birisiyle ahzu itada bulunacakmışım... Evet, tam bu renkte, bu irtifada, bu yaşta, bu kalıpta bir hayvan aramıştım. Satar mısın?
“Satarım ya emir!
“Pek âlâ!. Ben de sana yüz altın veririm.
On altından on para fazla değeri olmayan devesine yüz altın verildiğini işitince a'rabinin abus çehresinde hırs le sürür berk ile zulmet gibi hemahengi zuhur olmuş.
Eban, Eş'abın kulağına eğilerek “bizim hısım sizin aileye pek yabancı değilmiş! Haydi bakalım hünerini göster!” demiş.
“Baksana dayı, Emir hazretleri senin devenin altmış liradan fazla etmiyeceğini bilmiyor zannetme! Kırk lira fazla vermesi hem seni sevdiğinden, hem de yanında para olmadığı için nakit yerine mal vermek istediğindendir. Razısın değil mi?
“Razıyım.
Eş'ab bir aralık kaybolmuş, sonra koltuğunda bir bohça olduğu halde çıkagelmîş. Eban:
Getirdiğin malları birer birer çıkarıp kıymetleri ile birlikte yazdır, diyince Eş'ab evvelâ eski bir sarık parçası çıkarmış;.
“Emir hazretlerinin mübarek imameleri! kendileri cuma, bayram namazlarında bu imameyi sardıkları gibi, halife huzuruna da bununla çıkarlar...
“Elli altın!:
Eş'ab yanındakkilerinden birine “haydi bunu bir tarafa kaydet” diyerek bohçaya tekrar elini sokmuş. A'rabi gayzından patlamak derecesine gelmiş ise de nutku tutulduğundan bir şey söyleyememiş..
Eş'ab bu sefer yan beline kadar yağ bağlamış eski bir takke çıkarmış:
“Emir hazretlerinin mübarek takkeleri! Beş vakit namazı eda, nas arasında adl ile kaza ederken bunu giyerler. Kıymeti takdirimden hariç ise de haydi otuz altın diyelim! Bunu da ötekinin altına yazınız.
A'rabinin yüzü büsbütün korkunç bir renk bağlamış, gözleri cevfinden dışarı uğramış; atılmak istemiş, lâkin kendini tutarak oturduğu yerde deli deve gibi homurdanmaya başlamış.
Eş'ab üstü yırtık, altı delik iki pabuç eskisi çıkararak:
“Emir hazretlerinin mübarek nalını! camaati müslimine karşı o beliğ hutbeleri inşad ederken bu mukaddes nalına suvar olurlar! Bilmem, ne kıymet koyalım? Haydi kırk altın olsun!
Eban, a'rabiyi mallarını toplamasını, yanındakilerden birine deveyi çekip getirmesini, bir diğerine de a'rabinin zimmetine geçen yirmi altını almasını emretmiş! A'rabi artık duramıyarak hemen önündeki sarık, takke, pabuç parçalarını derleyip toplayıp, olanca kuvvetiyle hazır bulunanların yüzüne çarpmış, devesinin yularım tutmak isteyen herifin elinden öyle bir çekmiş kî, az daha biçarenin kolu kopuyormuş; sonra dönüp Eban'a şu sözleri söylemiş:
“Bilir misin ben neden ölürüm?
“Hayır!
“Baban Osman'a yetişemedim ki katilleri arasına gireyim de dünyaya senin gibi bir evlât getirdiği için ben de kanına iştirak edeyim!
Eban a'rabinin bu tehevvürüne, bu sözüne o kadar gülmüş ki; kendini tutamiyarak yerlere serilmiş.
Sonraları a'rabi Eş'aba rast geldikçe (seni katibenin doğurduğu seni, dur da emirin mallarını ucuz ucuz satmayı sana öğreteyim) der. Eş'ab ise tabanı kaldırır, kaçarmış![29]
Mektep Kîtapları
2 Haziran 1326 -1910
Bizim adam olabilmemiz için çocuklarımızı okutmaktan, asrın icabına göre terbiye etmekten başka çare olamıyacağını anlamayan ya hiç yoktur, ya pek azdır. Kendimiz ister okumuş, ister okumamış; ister iyi bir terbiye görmüş, ister görmemiş olalım, artık maziye karışmış sayılabileceğimiz için, bugün düşüneceğimiz bir şey varsa, o da istikbaldir, yani evlatlarımızdır.
Çocuklarımıza kendi terbiyemizi vermeye kalkışırsak cinayet işlemiş oluruz. Hikmeti doğrudan doğruya Peygamberden telâkki eden Cenabi Ali diyor ki:
“Ciğerpareleriniz© yalnız kendi terbiyeniz! vermeye çalışmayınız, İyice hatırınızda olsun ki onlar sîzin yaşamakta olduğunuz zamandan,' başka bir zaman için yaratılmışlardır.”
içimizde tahsil hayatının ne acıklı bir surette geçip gittiğini tahattur edemiyecek kimse var mı? Malûmat namma kafamıza doldurduğumuz şeylerden ne istifade ettik?.. Düşünüyorum da, sekiz yaşında ezberlediğim bir çok ibareleri, ancak otuz sene sonra anlayabildiğimi görüyorum!.. Tabiî on onbeş yaşlarında iken okuduklarımı anlayabilmeye ömrüm müsait olamayacak!
Acaba hazmedemiyeeeği kadar kuvvetli yemeklerle harabedilen mi'de gibi, bu suretle temsil melekesinden mahrum kalan dimağa, fıtratmdaki faaliyeti iade etmek, bozuk bir cihazi hazmiyi tamir etmeye benzer mi? Mümkün ile muhal, mukayese edilebilir mi?
Bugün minimini çocuklar için yazıldığı muharrirleri tarafından rivayet edilen öyle kıraat kitapları, öyle fen risaleleri görüyorum ki, anlamak hususunda ben bile sıkıntı çekiyorum!... Pek âlâ, bunları benim çocuklarım nasıl anlayacak; hocaları nasıl anlatacak?.. Yetişmiş, adamların okuyacağı siyasî bentleri Çağatayca yazacaklarına yetişecek çocukların heceleyeceği risaleeikleri Türkçe yazsalar a! Muhterem karilerimizin bir çoğu aile sahibidir. Çocuklarının akşam sabah mektebe götürüp getirdikleri kitapları lütfen bir kere gözden geçirsinler; bir kere de çocuklara okudukları şeyleri sorsunlar. Görecekler, anlayacaklar ki, o biçare yavrucuklar hiç bir şey anlamıyorlar; beyinlerindeki malûmatı emanet para gibi taşıyıp duruyorlar! Yazık değil mi? Biz sersem olduk diye çocuklarımızı da mutlaka kendimize mi benzetmeliyiz?
Tefevvukyabi irfan eylemek ahfadı lâzımdır Hanüyyet meslekinde gayreti iecdad lazımsa diyen Edibi A'zam ne doğru söz söylemiştir!
Fikr-i âcizaneme göre; maarif nezaretine mühim bir vazife teveccüh ediyor: İptidaî, Rüşdî, İ'dâdî kitaplarını müsabakaya koymalı. Lâkin “Maarif nezareti hesap, yahut meselâ ilmühal, kıraat... kitabı yazdırmak istiyor. Bunu en güzel yazana şu kadar para verdikten başka, eserini bilumum mekteplere kabul edecek...” tarzında vuku bulacak davete kimse icabet etmez... Düşünmeli ki; kendinde böyle bir iktidar gören adam zayıf bir ihtimali muvaffakiyet için aylarca, belki senelerce çalışacak. Bizim memlekette zenginler, yani geçinecek kadar parası olanlar çalışmayı ayıp sayarlar; yaşamak için her gün didinmek mecburiyetinde bulunanların ise kırk tarakta seksen bezi vardır ki, hiç birini bırakıp da sizin müsabakanıza girilemezler.
O halde ne yapmalı?... Evet, Maarif Nezareti bilfarz iptidaî mektepleri için kıraat kitabı yazdırmak istiyor. Bir mevzu intibah (seçerek) ederek müsabakaya koymalı, demeli ki:
“Şu mevzuu yedi sekiz yaşındaki çocukların anlayacağı tarzda kim en güzel yazabîlirse, ona şu kadar para mukabilinde şöyle bir kıraat kitabı yazdıracağız.” Hesap için, hendese için, hülâsa bütün fenler için ayni usule müracaat etmeli. Yani müsabakaya girmek isteyen zevat ufak bir imtihan neticesinde bu işin kendilerine tevdi olunup olunmayacağını anlayacak olurlarsa, elbette bir tecrübe-i talihten geri durmazlar.
Tabiî her fenne ait mevzuları tayin etmek, müsabakaya girenlerin yazdıkları eserleri temyiz eylemek Maarif Nezaretine aittir. Vatanın tealisi hakkındaki gayret ve faaliyeti, ruh-i güzini fazileti gibi bütün nıeasirinde tecelli eden Emrullah efendi hocamızdan en evvel beklediğimiz bir iş varsa o da budur.[30]
Hangisi Şiir?
10 Haziran 1326 -1910
Arap edebiyatiyle bir az aşinalığı olanlar Kaside-i Bürde namiyle iştihar etmiş olan “Banet Suadu...” neşide-i garrasına, kabil değil, bigâne kalamazlar.
Cenabı Peygamberin iltifatına mazhar olan bu şiir beliğ, sahabeden Ka'b B. Züheyr'indir ki; babası da arabın en metin şairlerindendir. Hatta hazreti Ömer “en büyük şair kimdir?” sualiyle karşılaşınca “vemen, vemen diyendir” diyerek Zuheyre iyma edermiş. Çünkü Züheyrin Muallakasında
Vemen hâbe esbabel menâyâ yenennehu
mısraı ile başlayan altı yedi beyit vardır ki, her birinin başında “vemen” vardır. Arabın şi'ri kadimi daima elvah-i tabiatı, âlem-i bedevetı musavvir olarak hikmete nadiren tercümanlık ettiği için, Cenabı Ömer besbelli bu sözlerde bir hususiyet görmüş ki; pek beğenir, daima inşad edermiş.
Malûmdur ki Ka'b'm demi heder [31] edilmişken huzur-i peygamberiye dehaletle okuduğu “Banet Suadu” kasidesi sayesinde mazhar-ı afv olarak, ecîlle-i ashab [32] arasına girmiştir. Şiire Kaside-i Bürde denilmesine sebeb de sahibi tarafından inşad edilirken Resulü Muhteremin duş-i pakindaki bürdeyi çıkarıp §aire bahşey-Iemesidir.
Bazıları Kaside-i Bürde ile Kaside-i Bur'eyi birbirine karıştırıyorlar. Evet “Emin tezekkuri çıranın bizi selemi” mısraı ile başlayan gür de Hazreti Peygamber hakkında ise de nazımı olan imam Bu-sayrî, Asri Saadeti idrak edemediği için tabii Ka'b gibi şi'rine caize olarak bürde almamıştı. Ancak bu şiiri nazm ettikten sonra çoktanberi muztarip olduğu müzmin bir hastalıktan şifayap olmuş da onun için kasidesine “Kasidei Bur'e” namını vermiş, diyenler vardır. Binaenaleyh (bur'e) ile [33] (“bürde”)yi [34] ayırmalıdır.
Kaside-i Bürde'nin müteaddit şerhleri vadır ki bendeniz bir iki tanesini gördüm. Zaten şerhleri olmasa şiirin çok yerini biz Türkler şöyle duralım, araplar da kolay kolay anlıyamazlar. Hatta Nebiyyı Muhterem Efendimiz kaside inşad olunurken, geçen bazı kelimeleri ashaba sormuşlar, bilen olmayınca kendileri izah buyurmuşlardır.
Gariptir ki eslâf-ı kiram bu şi'ri güzini şerh için koca koca kitaplar yazmış, bir çok dekaik lisaniye ve edebiye göstermiş iken asıl ihtarı lâzım gelen bir dakikayı geçmişlerdir, ihtimal ki; benim görmediğim şerhler de vardır; lâkin gördüklerimde tesadüf ettiğimi hatırlamıyorum:
Ka'b, şİ'rinde sevdiği Suadın kendini bırakıp gittiğinden tutturarak arkasından yetişmek için nasıl bir deveye binmesi lâzım geleceğini uzun uzadıya anlattıktan sonra bir girizgâh ile Peygamberi methe başlıyor. Bir aralık “Peygamber Allah'ın öyle bir yalın kılıcıdır ki karanlıkta kalanlar onun aydmlığıyle yol bulurlar...”, mealindeki:
înner-resule le-nunın yüstedau bîhi Muhannedun mîn suyufi-Uahi meslûlû!
beytini okuyunca Cenabı resul safveti cevherini nazarlardan örten kınını yarıp çıkmış bir kılıç gibi hemen Bürde-i Pakinden insilâh ederek beytin her suretle masadık tamı olduklarını göstermişlerdir. îşte şarihler Cenabı Peygamberin tam bu beyti okunduğu zaman mübarek hırkalarını çıkarıp ka'bm üzerine attıklarını söylüyorlar da bundaki inceliği ihtar etmiyorlar. Bana öyle geliyor ki hiç bîr şair böyle kıymetli bir caize almamıştır. Acaba hangisi daha şiir? Kaside rai, caize mi,[35]
Hasbıhal
17 Haziran 326 -1910
İkindi üstü Ayasofya meydanından geçiyordum. Şadırvan avlusundan bölük bölük çıkan cemaat bende evvelâ bir hatıra, sonra bir çok hayal, daha sonra bir çok temenni, bir çok ümit uyandırdı:
Kemal bey merhum, bir gün arkadaşlarından Nuri beyle beraber yine bu meydandan geçiyormuş. Öğle namazını kılarak caminin muhtelif kapılarından muhtelif semtlere dağılan halkı dikkatle süzdükten sonra demiş ki:
“Nuri! Bu millet ne zaman adam olur bilir misin?
“Hayır.
“Ne zaman, bu camilerden şu dizlikli, poturlu hamallarla, küfecilerle beraber senin benim gibi yakalıklı, bastonlu beyler çıkarsa.
Nuri bey bu vak'ayı tanıdıklarından birine söylemiş; ben o adamdan duydum. Düşünülürse söz ne kadar doğru, ne kadar manalıdır!. Kemal bey merhum bu temennisiyle, tabii ki avamın ibadetini istihfaf etmiyor; Ancak ibadeti maksut bizzat bilen; abdestde, namazda, camide, cemaatde ne azim hikmetler, ne ince dakikalar bulunduğunu kimseden işitip bellemeyen bu zavallıların içinde kendilerini irşad edecek, uyandıracak adamlar bulunmasını istiyor. Camiler efkârı milleti tenvir için ne müsait yerlerdir! Ağzı düzgün bir zat kürsiye çıkar da Kur'an' namına, hadis namına hangi hakikati cemaate telkin edemez? Ihtirasatınm bir çoğunu cami kapısının dışında bırakarak temiz, asude bir kab ile Allah'ın evine giren şu binlerce halktan niçin istifade etmemeli? Niçin onları cemiyet için daha müfid bir hale getirmemeli?
Yazıklar olsun ki elimizdeki nimetlerden, vasıtalardan istifade etmenin hiç yolunu bilmiyoruz! Daha doğrusu bilerek bilmiyerek o yolları kamilen kapıyoruz. İbadetlerimiz hemen hemen birer bidat şekline girmiş!.. Büyük camilerde cuma namazı bir saate yakın sürüyor kî, mahfilde tilâvet olunan Kur'anı Kerim ile asıl namazdan başkası için geçirilen zamanlar hederdir!..
“Tayyebe-Hahu enfasekum.”“ diye başlayan; yarısı arapça, yarısı acemce gidip, lâkin bir edayı mahsus ile okunan; arada müezzinlerin tarziyeleriyle fasıladar olan; cami hademesi tarafından tevşib
ismi lâtifiyle yad olunan mülemma mensur da kimin icadı olsa gerek? Allah aşkına söyleyiniz bu uzun tekerleme camaatin canını sıkmaktan, uykusunu getirmekten başka neye yarar?..
Anlarım: Ağza düzgün hafızlar mahfile çıkarak kemali tertil ile Kur'an okurlar; zamanı gelip sünnet kılındıktan sonra hatip manidar bir hutbe irad eder. Aradaki bidatların hazfından kazanılacak zaman da bu suretle mev'izeye kalmış olur.
Lâkin mev'ize bermütad israilyat olacaksa vaz geçtik! Camaati müslimine artık içtimaiyat lâzım, içtimaiyat! Şarkta, garpta, şimalde, cenupta ne kadar müslüman varsa zillet içinde, sefalet içinde, esaret içinde yaşadığını; sefil bir milletin elinde kalan dinin kabil değil iyla edilemiyeceğini bilmeyen, anlamayan vaizi kürsiye yanaştırmamalı. Va'ız milletin mazisini, halini bilmeli; camaati istikbale hazırlamalı.
Hele hoca efendilerimiz hiç kürsülerin semtine uğramıyorlar. Göreceksiniz: Ramazanda yine kürsüler şuradan, buradan koşup gelen medrese, mektep görmemiş ümmî hocalar tarafından işgal olunacaktır!
Hocamız Halis efendi hazretlerinden niyaz ederiz:
Ya bu kürsülere Ramazanda birer adam çıkarsınlar, yahut bu ceheleyi cemaatin başına belâ etmesinler. Doğrusu bu herifleri dinledikçe gençlerdeki dinsizlik modasını hemen hemen mazur göreceğim geliyor! Eğer dinin ne olduğunu bunlardan öğrenseydim mutlaka İslâm'ın en büyük düşmanı olurdum!
Camiler hakkında söylediğimiz sözler dünyanın her tarafındaki camileri kendinde cemeden Hicaz hakkında evleviyetle varid olur.
Hicazın bir müslüman sergisi olduğunu, böyle bir sergi hiç bir millette olmadığını, bundan istifade etmemek kadar sersemlik tasavvur edilemiyeceğini ukalamız pek çok söylemişlerse de biz tekrarını faydasız görmüyoruz. Hem de görmemeliyiz. Bu gibi hakikatlar her gün herkes tarafından söylenmelidir. Meşrutiyetten, hürriyetten yalnız ötekine berikine ağız dolusu söğmek suretile mütelezziz olmamalıyız; yapılması elzem olduğu halde yapılamayan şeyleri yaptırıncaya kadar uğraşmalıyız,
îşte hac mevsimi yaklaşıyor. Evlâdını, ayalini bırakıp bir çok paralar, fedakârlıklar ihtiyarile dünyanın bir ucundan öbür ucuna kadar giden bu saf yürekli adamlara neler anlatılmaz, ne telkinatta bulunulmaz!.. Hiç olmazsa hacdan maksat ne olduğunu öğrenirler, birbirlerini tanırlar. Ya bu az muvaffakiyet midir?
Vaesfâ ki, hacılarımızın içinde “Medinede peygamber yatıyor; kâbede Allah...” diyenler bile var!..
Zenginlerimizin bir kısmı hacca gitmez, bir kısmı bedel gönderir, bir kısmı da on onbeş kişi ile beraber gider. Bu sonrakilerin dört beşyüz lira sarf edip götürdüğü adamlar kimlerdir biliyor musunuz, Mahallenin ihtiyar bekçisi, muhtar mütekaidi, merhum babasının azatlı kalfası gibi hikmeti hacci dünyada değil, ahirette bile anlayamıyacak adamlar!..
Be mübarek adam! Bunların yerine iki üç adam akıllı arkadaş götürsen de, müslümanlar arasında bir tanışma, bir birleşme husulüne çalışsan olmaz mı?
Arapça, acemce, rusça, tatarca konferanslar vermek, hutbeler irad etmek; mağribi aksadan gelen arabı, Hindden, Cinden, Sibiryadan, Afgandan, buradan giden huccac ile tanıştırmak; umumunun musab olduğu içtimaî hastalıkları ortaya koyarak buna el birliği ile çare aramak, ihmal, olunacak bir iş midir?
Hükümet belki bu hususta bazı tedbirler düşünmüş bazı, adamlar bulup göndermiştir. Fakat zenginlerimiz de vazifelerini ifa etmelidir. Evet, “musallidir, müttekidir, tütün bile içmez” diye mahallenin bekçisine elli lira verip bedel göndermekle bir şey olmaz. Madem ki bir fedakârlıktır ihtiyar olunuyor, bari müfid olsun, demeli ona göre adam bulmalıdır.
Hayatını âlem-i İslâm’ın saadetine vakfetmiş olan seyyahı Şehir Abdürreşit İbrahim efendi hazretleri geçen seneki hac için “bu seneki hac azıcık bir şeye benzedi...” buyuruyorlardı. İnşallah bu şebahet gide gide ayniyet derecesine yükselir.
Ancak bu umniyenin tahakkuku (bu dileğin gerçekleşmesi) o mübarek ülkeye hac mevsiminde dediğimiz gibi adamların gitmesile, yahut gönderilmesile kabil olabilir. Yoksa validem senakârmız da bu sene hacce gidiyor ki. ecri sırf kendisine ait kalacak, cemaate hiç hayrı dokunmayacaktır, zannederim.[36]
Mühim Bir Eser
1 Temmuz 1326-1916
Hürriyetin ferdayı ilânından itibaren namütenahi risaleler, gazeteler, kitaplar meydana çıktı. Bunların hepsi için faydalı demek dalkavukluk olacağı gibi, hepsi için faydasız demek de pek bayağılık olur. Evet bitarafane, munsifane bir hüküm vermek icab ederse iki senedenberi pek nafi, pek âli eserler intişar etmekle beraber, pek muzur, pek rezil cinayetnameler de ortaya kondu.
Ne yapalım Sadinin;
Baran ki der letafeti tab’eş hilaf nist
Der bağ lâle ruyed, dersure haruhes
dediği gibi meşrutiyetin, serbestli matbuatın feyzi de her tabakada başka başka asirler husule getiriyor.
Nemize lâzım!.. Biz milletin menfaati gözetilerek yazılan eserlerin sahiplerine samimî teşekkürlerimizi, hürmetlerimizi arz ederiz; ahlâkı milliyemizi alt üst etmek için çıkarılan mülevves sayfaların da yüzüne tükürür geçeriz.
Sırati Müstakimin delâletile intişar eden (Alemi İslâm)ın iki formasını da gördüm. Zaten Abdürresit İbrahim efendi hazretleri seyahatnamelerini neşredeceklerine dair çoktan bu vaidde bulundukları için biz de kemali iştiyak ile hayli zamandır bekliyorduk.
Evet, garb diyarının ahvalini tasvir edecek seyahatnamelere bizce lüzum olsa bile, ihtiyacımızı bertaraf etmek her zaman elimizdedir. Çünkü o gibi eserleri gerek başka lisandan, gerek tercümelerinden bol bol okur, elhasıl Avrupa hakkında istediğimiz kadar malûmatı istediğimiz eserden alabiliriz.
Lâkin Asya'yı hangi eserden öğreneceğiz? îtiraf etmeliyiz ki dünyada en az bildiğimiz bir kıt'a varsa o da kendi menşe'imiz, kendi memleketimiz olan Asya'dır!.. Bu eski dünyadaki bitmez tükenmez şehirlerin en meşhurlarını, yalnız isimlerini bilmek suretiyle tanırız; o mütenevvi iklimlerde yaşayan akvamın lisanlarına, ahlâklarına, âdetlerine dair, o da yanlış olmak şartiyle, pek az şey biliriz.
Vakıa garplı seyyahlar garkı da gezerek birer seyahatname yazmışlarsa da, onlara ne dereceye kadar itimad olunabilir, bilemem îbrahim bey merhum ile bir gün Şam'da oturuyorduk. Söz müşarun ileyhin Avrupadaki musteşîrklerle buluştuğu devre intikal etti: burada ismini söylemek bir az kabalık olacak, bir müsteşirk kendisine Tibet hakkında yalan yanlış bir yığın malûmat verirken, sol elini göstererek:
“Bak! Benim bu elim işte orada sakat oldu” demiş, ibrahim bey bu vak'ayi yine o memlekette birine anlatınca karşısındaki; “Hay maskara herif hay! Size böyle söyledi ha? Ayol o anadan doğma sakattır. Hatta çocukken biz onu çolak! diye kızdırırdık” demiş.
Şimdi bu kadar cesur bir yalancıdan kimsenin gidip görmiyeceği memleketler hakkında neler beklemezsiniz!
Gerçek! Bizim Evliya çelebi merhum da var... Lâkin doğrusunu isterseniz benim ondan da gözüm yılmiştır. Anlaşılan merhum ara sıra cezbeye gelirmiş ki eserlerinde ancak meczublardan sadır olacak rivayetler var: Bizim Ayasofya camiinin üçyüz kapısı olduğunu, altından bir ucu ta kubbeye dayanan bir gizli yol bulunduğunu ben hazretin bir eserinde görmüştüm. Herkesin bildiği Ayasofya hakkında böyle söyleyen bir seyyah, artık çinimaçin faslında neler söyler, yahut neler söylemez!
Sözü uzatmayalım, biz Asyamız hakkında doğru malûmatı doğrudan doğruya Abdürreşit îbrahim efendi hazretlerinden alacağız. Müşarun ileyhe, Japonya'ya, Çin'de, Hindistan'da iken Sırati Müstakim de neşrolunan mektuplarile, osmanlı toprağına geldikten sonra, yine. Sırata dercedilen hutbeleriyle kendisini sevgili karilerimize tanıttırmıştır. Onun için uluvvî irfanından, fezaili ahlâkından uzun uzadıya bahsetmiyeceğiz.
Hazret, Asyanın her tarafını senelerce gezmiş, bu koca kıt'ada sakin insanların mazisini tahkik etmiş, halini tetkik etmiş, bunlar da saadet görmüşse esbabını aramış, sefalet görmüşse menbaını taharri emiş, evlâdını, ayalini, memleketini sırf bir hissi cuşa cuşi hamiyetle bırakıp yola çıktığı halde gezdiği yerlerde hiç bir vakit hisse mahkûm olmamış. Evet, âlemi îslâmın felahı için çarpınıp duran bu muazzam kalp başkalarının fezailine karşı lakayt kalmamış: o, bir Mecusîye, bir Budist'e atfettiği nazarı, intikadı tam bir müslümana da atfetmiş.
Bugün zillet içinde, sefalet içinde çalkanıp duran cihanı islâmın bir çok menazırı, bir çok tazahüratı, zavallıyı, adım başında ağlatmış olmakla beraber, o etrafını iyi görmek içhi gözlerini sile sile yolunda devam etmiş. Evet, oturup ağlamanın, şu üçyüz milyonluk insan kitlesinin haline acımanın hiç bir faydası yoktur. Va esefa ki cibilliyetsizlerimiz şark tarafına dönüp bakmayı medeniyetlerine zül saydıkları gibi, hamiyetlilerimiz de müslümanlann felâketine müteessir olmakla kendilerine vazifelerini ifa etmiş nazarile bakıyorlar!
Siz benim uğradığım musibetten müteessir olmuşsunuz: Pek âlâ! Teşekkürler ederim. Lâkin bu teessürünüzü bana kavlen değil, fiilen bildirirseniz, yani benim derdimi elinizden geldiği kadar tadile çalışsanız daha iyi olmaz mı idi? Düşünmelisiniz ki siz bana dost muvasatı (teselli ve yardımını) uzatmakla yalnız bir vazife-i insaniyet ifa etmiyorsunuz, kendi hesabınıza, kendi mevcudiyetinize de çalışmış oluyorsunuz.
Vakıa Abdürreşidin bu seyahatnamesi insana o kadar keyf vermiyor. Çünkü bir çok acı hakikatları olanca acılığiyle, olanca ur yanlığiyle gösteriyor. Şarkın emraz-ı içtimaiyesini ortaya döküyor. Lâkin hastalık bütün a'razile, edvarile meydana çıkmalıdır ki; mü-davatı kabil olsun. Esbabı bertaraf edilebilsin.
Eser gayet sade bir lisanla yazılmış, ötesine berisine resimler serpiştirilmiştir. Ben çoktanberi bu kadar samimî, bu kadar müfid, lâkin bu kadar müessir kitap okuduğumu hatırlamıyorum. Araplar “söz ruhtan çıkarsa ruha girer; ağızdan çıkarsa kulağın hududunu aşmaz.” derler ki ne kadar doğrudur! Bakılsa Abürreşiin yazısında hiç bir sanat yok, hiç bir incelik yok. Lâkin hiç bir sanatın, hiç bir inceliğin ruhta husule getiremiyeceği tesiratı bu tabiî, samimî sözler anî bir surette hasıl ediyorlar.
Zaten hazretin meclisi de öyle değil mi? Binlerce huzzara karşı irad ettiği hutbelerde memleketine mahsus şive ile İstanbul şivesini mezceyleyerek hiç bir parlak cümleden, mutantan bir terkibden imdat istemiyerek gayet açık bir lisan ile yürüttüğü mülâhazalar cemaati meşhur ediyor; namütenahi söylese insanın namütenahi dinleyeceği geliyor..
Şimdi bize bu kadar mühim, bu kadar nafi bir eser ihda ettiği için Abdürreşide büyük büyük teşekkürler ederiz; bir an evvel ikmali için ne kadar fedakârlık mümkün ise diriğ buyurmamalarını ayrıca niyaz eyleriz.[37]
Arapça Lügatler
29 Temmuz 1336-1920
Bugün Arapçadan Türkçeye olmak üzere üç lügat kitabı tanıyorum ki bunlar da; Kamus, Vankulu, Ahterîden ibarettir.
Ahterî, söylediğine inanılır bir eser olmadıktan başka, erbabı lûgatça kabul edilen maruf, muntazam, muttarid bir tertibe de malik bulunmadığından lisan ile bir az ülfeti olan adam “müellifinin indallah sa'yi meşkûr olsun” demekle beraber, bu telife kütüphanesinde o kadar ehemmiyetli bir yer vermez.
Bizde ilk basma eser olan Vankulu'ya gelince Ahterîden çok iyi ise de Kamusun yanında tabii varlık davasında bulunamaz.
O halde bugün arapça öğrenmek isteyenler için kamusdan başka lügat kitabı yok, diyebileceğiz.
Kamusun aslı hakkında söz söylemek bizim için pek büyük terbiyesizlik olur.
Vakıa son zamanlarda gelen lugeviyyunun (lügatçilerin) en birincisi olduğu söz götürse bile herhalde en birincilerinden bulunduğu icmai ümmetle (oy birliğiyle) sabit olan Ahmet Faris efendi merhum, o meşhur eserinde, Firuzabadiyi sigaya çekmekte, Kamusun bir çok maddelerini didiklemekte ise de merhumun kullandığı ağzı bizim de kullanmaya kalkışmamız, ayniyle şiir namına üç kaya başı geveleyen bir zavallının; Kemal beyden bahsederken: “Onun, edebiyat-ı hazıra huzurunda bir mevkii olamaz!” demesine benzer ki biz böyle bir şebahatten savn-ı samedaniye sığınırız!
Asım efendi merhum. Firuzâbadının eserini lisanımıza naklettiği için ne kadar tecbil olunsa yine azdır. Hattâ mütercimin bu hizmeti, bu himmeti müellifinkinden daha büyüktür, dersek ifrat etmiş olmayız. Evet arapça gibi vasi, hususiyle işlenmiş, kavaidi en ince noktalarına kadar zaptedilmiş bir lisanın kemiyeti zihne durgunluk verecek kelimelerim bizim türkçeye nakletmek başka bir baba yiğitin kâri olmasa gerektir.
Müellif arapça bîr kelimeyi almış, arapça, izah etmiş; mütercim o kelimenin tam mukabilini bulmuş, ikisi arasındaki farkı bulmak için düşünmek bile istemez.
Lâkın acaba bugün için Kamus tercümesi bize kâfi midir? Arabın edebiyatı kadimesini, aşari kadimesini okurken tesadüf edeceğimiz kelimelerin pek çoğunu kamusda buluruz. Fakat bilfarz bugün Mısır'da çıkan yeni kitaplarda, yeni gazetelerde bir yığın muhdes, muvelled kelimeler vardır. Onların ne olduğunu da kamus bize gösterebilir mi? Tabii gösteremez. Demek elimizdeki kamus tercümesinden hiç bir zaman müstağni olmamak, ondan her zaman için istifade etmekle beraber bugün arapçadan türkçeye yeni bir lügat kitabına muhtacız.
Maarif Nezaretinden ricamız böyle bir eserin te'lifini müsabakaya koymasıdır.
Ancak müsabaka geçenlerde de arz ettiğimiz veçhiyle olmalıdır. Yani nezaret: “bize arapçadan türkçeye bir lügat kitabı lâzım. Hacmi bilfarz bin yahut binbeşyüz sayfayı geçmeyecek. Kim talip oluyor?” demeli. Sonra erbabı müracaata üç beş madde vererek “istediğiniz me'haze müracaat etmek şartiyle şu maddeleri müştekkatiyle beraber izah edin; Kitabın nihayet su kadar sayfadan fazla olmayacağını da düşünün” teklifinde bulunmalı.
Bu teklifi en muvafık bîr surette kim is'af ederse artık yine nezaretçe tayin edilecek program dahilinde olmak şartiyle eser o adama yazdırılır.[38]
Hasbıhal
15 Ağustos 1326-1910
Arifin kırathanesinde oturmuş, birini bekliyordum. Beş on dakika sonra karşımdaki masaya biri sarıklı, diğeri fesli iki adam geldi. Bunlar galiba yolda başladıkları bir münakaşaya devam ediyorlardı: Çünkü mübahesenin başlangıcında ses o kadar yüksek perdeye çıkamazdı.
Dinlememek, kafamı dinlendirmek istedim, kabil olmadı. Bu iki muarız, kulaklarımı iyice ses hapsine aldılar! Fesli diyordu ki:
“Hem memlekette bir şey yapılmıyor, diyorsunuz! Hem de medeniyet namına hangi işe teşebbüs olunursa engel olmak istiyorsunuz. Biz hep olduğumuz yerde mi sayalım? Hiçte mi ilerlemiyelim?
“Hoppala! makul olmak şartiyle ne gibi harekette bulundunuz da bizden bir muhalefet yahut mümanaat gördünüz? Dikkat ediyor musun “makul” diyorum, meşru olan işlerin hepsi makuldür.
“Din namına bu kadar müsamahakârlık da mutlaka zatı fazılanelerinin içtihadı olacak!..
“Hayır efendim, hazreti peygamber (Din, akıldır; aklı olmıyanın dini de yoktur) buyuruyor. Akla bu kadar yüksek paye veren müslümanlığın ahkâmında makul olmayan bir hüküm bulunabilir mi? Ne hacet! Bütün tekâlifi şer'iye zevilukule (Şer'î teklifler akıl sahiplerine) ait değil midir? Yoksa siz ilmühali de mi anlayarak okumadınız?
“Rica ederim sadedi kaybetmeyiniz... Bir heykel için bu kadar söz söylenir mi?
“Asıl sadedi solda bırakan sizsiniz. Ben heykel dikmek şer'an haramdır, yahut mubahtır tarzında yarım kelime bile söylemedim. Yalnız şimdi bunun sırası mıdır? dedim. Siz bu sualim üzerine az kaldı beni irtica ile itham edecektiniz!
“İyi ya, ay efendim Mithat paşa gibi muazzam bir vatanperver için heykel dikmek yar ve ağyar nazarında Osmanlıların kadirşinaslığını bîr bat daha iylâ etmez mi? Basra'ya çıkan bir Avrupalı merhumun heykelini görür görmez bizim hakkımızda ne müsaid hisler beslemez!
“Heyhat! Sîz direkler arası caddesinin tam göbeğinde yatan Osman baba türbesini gördüğünüz zaman nasıl bir his ile mütehassis oluyorsanız, her türlü umrane kabiliyeti olan Basra'yı, o güzel memleketi yangın yeri halinde gören bir yabancı göz de o harabenin ortasında bir heyekeli mamura tesadüf edince ayni duyguyu duyar! Ölülere heykel dikeceğinize birer meyyit-i gayri müteharrik, birer heykel-i camit şeklini alan şu zavallı milleti merhumeye ruhi gayret, hayatı faaliyet nefhetmeye çalışınız. Bu halkın binde dokuzyüzdoksani Mithat paşanın kim olduğunu, kendilerine ne gibi mebrur hizmetlerde bulunduğunu okuyup anlamadik-çe heykeline onun mezar taşına baktığı nazarî hürmetle bile bakmaz; bakmamakta mazurdur. Mektep yok, medrese yok, yol yok, şimendüfer yok, vapur yok; namütenahi hazain-i servet topraklar altında yatıyor, aldıran yok; okuyan yok, yazan yok... bu kadar yokluk içinde bir yüksek tasavvur var, o da heykel!..
“Lâkin ne kadar bedbinsiniz! Asırlardanberi harab edilen bu memleket iki günde Almanya gibi olsun diyeceksiniz; yavaş yavaş hepsi olacaktır.
- Ben zaten olmiyacak demedim; hem olacağından eminim. Olması için hisseme düşen faaliyeti de eda etmekten hiç çekinmiyorum. Namlarına heykel dikilmesini hoş görmediğim Midhatların, Kemallerin nasıl adam olduklarını Üç senedir üçyüzden fazla şakirdlerime adam akıllı öğrettim. Çocuklar Mithat'ın, Kemal'in ruhunu anladılar, heykelini görmeseler de olacak...
“İyi ama görseler daha iyi değil mi?
“Fesuphanallah! Siz hiç lâkırdı anlamıyorsunuz! A kuzum baksanıza yapılacak neîer var! İstanbul'a otomobil, otobüs getirdik, her gün bir iki kurban veriyoruz. Sabredin memleket istediğimiz hale gelsin; halk okusun, yazsın; ordumuz, donanmamız tuttuğu tariki terakkiyi, müntehasına kadar kat'etsül; bütün cihanı medeniyette bize en muhterem, en muazzam bir mevkii hürmet ifraz edilsin; elhasil bizim Avrupalı dostlarımızdan bir eksiğimiz varsa, o da eâzım için heykel dikmekten ibaret kalsın... o zaman el eîe verir heykel dikelim mi dikmiyelim mi diye düşünür, karar veririz.
Muhaverenin alt tarafını zabtedemedim, çünkü arkadaşım geldi, beni evvelce kararlaştırdığımız bîr yere götürdü.[39]
Hasbıhal
19 Eylül 1326-1910
Tanıdıklarımdan bir fransız vardı. İkimiz de bir adamın hususî muallimliğini ifa ettiğimiz için ara sıra buluşur, konuşurduk.
Gariptir ki; Avrupalılar dine karşı lâkayıt olduklarım daima ileri sürdükleri halde îtikadiyat üzerinde münakaşadan hiç geri durmazlar, Feridin dediği gibi bu heriflerin küfürleri imanlarından çok zayıf! Öyle olmasa din bahsini hiç karıştırın azlar, samimî fıtratlarında gizli duran hiss-i imanın uyanması ihtimaline karşı bu kadar telâş göstermezlerdi.
Fransalı arkadaşım da tıpkı böyle idi: Beni gördükçe edebiyata dair beş on söz söyledikten sonra, sadedden yükselerek bermutad din meselelerini karıştırmaya başlardı. Ben de bahusus bir yabancı iîe din üzerinde münakaşa etmeyi hiç sevmediğim halde müslümanlığı aklımın erdiği, dilimin döndüğü kadar muhatabıma anlatmak mecburiyetinde kalırdım. Adamcağız beni bir hayli dinledikten sonra günün bîrinde dedi ki:
- Eğer müslümanlık böyle ise çok iyi!.. O halde Jül Simonların yeniden bir din ibdama kalkışmaları hiç icab etmiyecek. Lâkin güphe etmem ki siz müslümanlığı olduğu gibi değil, olması lâzım geldiği gibi gösteriyorsunuz. Ben mesleğin iktizası bir çok müslüman ailelerle münasebette bulunuyorum ki; bunlara saplanıp kaldıkları bataklıktan kurtulmaları için ne kadar çare saydımsa evvelâ hükümeti, sonra dini mani gösterdiler; hiç birini kabul edemediler.
“Hükümeti bir tarafa bırakın, ona dair söz söylemek zaiddir, Çünkü olanca maskaralığı meydanda! Lâkin dinin mani-i terakki olmasına hiç aklım yatmaz. Mösyö, siz işin iç yüzünü bilmiyorsunuz! Başımızdaki hükümetin Allah belâsını versin! İstibdadını idame için bizim o güzel dînimizi mesnetti de "böyle umacı şekline soktu! Halkın tealisi, idarenin hiç işine gelmiyeceği için terakkiyat-ı fikirye, medeniye namına vuku bulacak harekâtı lisan-ı din ile men'etmek istiyor, görüyorsunuz ki ne güzel de muvaffak oluyor!..
“İdarei müstebide diyorsunuz... Lâkin sizin için başka şekilde bir hükümet tesisi kabil midir? Müslümanlık buna müsait mi?
“Lâkin siz tarihten büsbütün gafil gibi davranıvorsunuz! İlk müslümanlarm hükümeti böyle bir hükümeti keyfîye mi idi?
Siz ecnebiler,, daima ayni hataya düşüyorsunuz: Müslümanlığın lehinde, aleyhinde vereceğiniz hükmü bugünkü müslümanların haline bakarak veriyorsunuz...
“Ya ne yapmalıyız?
“Evvelâ dinin esaslarını tetkik etmeli, sonra dini doğrudan doğruya peygamberden telâkki eden eslâfın harekâtını nazarı itibare almalısınız...
Üç gün evvel Beyazıt'tan Fatihe doğru gidiyordum. Yolda tesadüf ettiğim simalardan birinin ufacık bir müşabeheti bana senelerdenberi görmediğim o fransız arkadaşımı hatırlattı; derken yukardaki muhavereler birer birer zihnimden geçmeye başladı. Kendi kendime Mösyö... elime geçse de vaktiyle dine isnad edilen cinayetler hükümete mi ait imiş, yoksa değil mi imiş, göstersem dedim O aralık biri aşağıdan, diğeri yukardan olmak üzre kemali sür'atle iki araba geliyordu. Ben bunların altında kalarak çiğnenmemek için tahayyûlâtıma veda ederek hemen kendimi sol tarafa atıp kurtulmak istedim. Göğsüm Osman baba türbesinin parmaklığına çarptı. Fena halde canını yandı. O acının tesiriyle “yol ortasında da mezar olur mu? Bu ne maskaralık!” demiş bulundum. Vay efendim, derhal sağdan soldan itiraz sesleri yükselmeye başladı! Garibi neresi, işin içine yine din bahsi karıştırıldı,..
Zavallı din! Kimlerin elinde, hem ne gibi işlere alet olduğunu biliyor musun? Allah aşkına olsun biz daha ne zamana kadar dini Üzerimize çökmüş bir kâbus, karşımıza çıkmış bir umacı tahayyül edeceğiz? Dünyanın en kalabalık bîr caddesinin ortasında bir Ölü yatmış, gelip geçen dirilerin hayatı üzerinde âdeta tasarruf ediyor! Yahu şu mezarı kaldıralım desen, derhal kıyametler kopuyor, dinin müsaadesi yoktur, ne yapıyorsun? deniliyor.
Demek bizim o mülevves hükümeti sabıkamız müslümanlığı şekli aslîsinden okadar çıkarmış ki halâ simay-i hakikisini tanıyamıyoruz; halâ bir emri hayra teşebbüs edeceğimiz zaman sakın din buna mani olmasın, demek istiyoruz!
“İyi amma Osman babayı kaldırmak için ne yapmalı?
“Pek kolay. Evvelâ parmaklığı, sonra taşlan kaldırılır. Daha sonra başındaki ağaçlar kestirilir. Bu işler bitince zemini düzeltilip bırakılır.
“Vakıa aklen böyle!
“Hayır efendim dinen de böyle!..[40]
Hasbıhal
16 Eylül 1326-1910
Müslümanlığın ilme karşı pek hürmetli, pek müsaadeli davrandığını isbat etmek, bunun aksini iddia eden hasmını susturmak için merhum Şeyh Mehmet Abduh bir eserinde şöyle diyor:
“Cizvit, Frere, Amerikan mekteplerinde yüzlerce müslüman çocuğu görebilirsiniz. Halbuki bu müesseselerin hepsi, hususiyle cizvitlerinki birer din mektebidir, pek âlâ! Bana dershanelerini her millete açık tutan bir dinî müslüman mektebi gösterebilir misiniz, ki içinde tek bir hıristiyan şakirdi bulunsun? Hıristiyan talebeye ancak hükümetin açtığı mekteplerde tesadüf olunabilir ki, buna da sebep bu gibi resmî mekteplerde tedrisatın din esası üzerine müesses olmamasıdır.”
Şeyh merhumun sözleri maatteessüf pek doğru. Maatteessüf diyoruz, çünkü milliyeti, diyaneti hakkında henüz hiç bir telâkkisi, hiç bir fikri olmayan masum evlâdını papazların eline teslim etmek mülâhazadan, histen azıcık nasibi olan bir baba için isteye isteye yapılır bir hareket olmasa gerektir!
Biz ne hamiyetsiz adamlar, ne vazifesiz babalarız ki mevcut mekteplerimizi işe yarar bir hale getirmek, yahut yeniden adam akıllı müesseseler yapmak tarafına hiç yanaşmıyoruz da istikbalimizi teşkil edecek ciğerparelerimizin terbiyesini o istikbalin hayalinden bile ürken bir takım yabancılara bırakıyoruz!
Zengin, orta halli, züğürt, elhasıl hepimiz mektepsizlikten, hepimiz maarif sizlikten şikâyet ediyoruz; fakat hiç birimiz bu derdin çaresini bulmak istemiyoruz. Yedi bacanak gidiyorlarmış, saatlerce süren sükût canlarını sıkmış, bir adam olsa da lâf etsek! demişler!.. Biz de tıpkı böyleyiz: milyonlarca herif bîr yere toplanmışsız “ah bir sahibi hayır çıksa da çocuklarımız için mektep açsa” diyoruz.
Bizde pek garip, bununla, beraber pek fena bir tabiat var: Mes'uliyeti hepimize birden racî olması lâzım gelen yolsuzlukları, hataları ağız dolusu, sayfa dolusu muahaze etmekle vazifemizi eda eylemiş oluyoruz; şu heyeti içtimaiyeyi teşkil eden efrattan biri bulunmak itibariyle meydandaki fenalıklardan kendimizin de mes'ul olduğumuzu hiç hatırlamıyoruz. Memleketimize bir şeref teveccüh ederse her birimiz en büyük hisseyi nefsine ayırmak istiyor; milletin şanını, haysiyetini lekeleyen içtimaî maskaralıkların töhmetini ise hiç birimiz yanına yaklaştırmıyor!
Bîr de, bakıyorum, vazifeperverliği, fedakârlığı daima başkalarından bekliyoruz. “Dostlar, şehit, biz gazi!” nağmesi dört elle sarıldığımız bir düstûr.
Evvelki akşam muhterem arkadaşım Akçura Yusuf bey şöyle bir vak'a hikâye etti:
Lehistan müslümanlarından bir zengin adam, geçenlerde Istanbula gelmiş. Maksadı hem bu memlekette büyücek bir iş yapmak, hem de oğlunu mekteplerimizden birine vermek imiş. Çünkü ora cimnazyalarına devam eden çocuğunun ruslaşmasını istemiyormuş.
Bu hamiyetli adam evvelâ mektebi sultaniye gitmiş; maksadını dili döndüğü kadar anlatmış. Fakat karşısındakiler bir türlü zavallı adama istediği malûmatı vermemişler; hatta eline sundukları program da fransızca yazılmış imiş.
Başka bir mektep yok mu, demiş. Robert Koleji sağlık vermişler. Gitmiş. Yanına kattıkları tercüman vasıtasiyle, gezmekte olduğu müessese hakkında malûmat alırken ma'bede benzer bîr yer nazarı dikkatini celbetmiş!
“Burası nedir?
“Kilisedir. Şu kürsüye her hafta bir protestan papazı çıkarak talebeye vaaz eder.
“Vaazı dinlemek mecburî midir?
“Evet, umum talebe için mecburîdir.
“Pek âlâ! Talebe içinde müslüman yok mu?
“Seksen kişi var.
“Çok şey! Müslüman çocukları protestan papazın vaazında bulunsunlar, hem de mecburen bulunsunlar ha! Lâkin Rusya mektepleri buradan çok iyi imiş. Onlar müslüman talebeyi papazların verdiği vaazlarda, din derslerinde hazır bulundurmak şöyle dursun, talebe kendiliğinden girmek istese men'ederler.
Bunun üzerine adamcağız şu ukdeyi çözmek için heyeti idareye içinizde bir Türk olsa da onunla anlaşsak, demiş. Kendisine vardır cevabını vererek, centlmen bir zatın yanma götürmüşler. Bu zat, umuru talebenin mev'îze günleri ma'bedde bulunması müessesenin vâkzfı tarafından vaz'edilmiş bir usul olduğunu, binaenaleyh müslüman çocukların da bundan istisnası kabil olmayacağını söyledikten sonra, sırf ahlâkî bir zeminde ceryan eden bu mev'izelerden okadar ürkmek icab etmiyeceğini bildirmiş.. Zaten insan dini mektepte almazmış, düşüncesi kuvvetlendikten sonra din hakkında bir fikir edinirmiş...
Bu mülâhazaları dinleyen lehistanlı kardeşimiz: “iyi ama insanın büyüyünceye kadar bulunacağı muhitler, maruz olacağı telkinler büsbütün tesirsiz mi kalır? Bunların her birinin vicdaniyat üzerinde mühim mühim intibaatı olmaz mı?” demişse de muhatabından “o halde mektebi sultaniye müracaat ediniz” sözünden başka cevap alamamış.
Şimdi bu adamcağız rast geldiğine çocuğu için bir mektep soruyormuş.
Bir müslüman çocuğuna, hem Rusyadaki jimnazlar derecesinde ulûmu fünun öğretecek, hem de sağlam bir fazilet telMn edecek bir mektep kimin hatırına gelirse lütfen bize bildirsin![41]
Muhtaç Olduğumuz Terbiye
23 Eylül 1326-1910
Dün gece pek sevdiğim bir arkadaşımla evlerimize dönüyorduk. Vapurda karşımıza ellibeş, altmış yaşlarında kadar bir adam geldi. Arkadaşıma aşinalık etti, oturdu.
Ben, bu zat kimdir, bilmiyordum. Ancak arkadaşımın kendisine karşı takındığı tavrı hürmetten, hüviyeti öyle “neme lâzım! kim olursa olsun” düsturu ihmaline kurban edilecek alelade adamlardan olmadığını anladım. Aradan üç beş dakika geçer geçmez, karşımızdakinin kitap mütaleasma dalmasını fırsat bilerek arkadaşıma dedim ki:
“Allahı seversen pek merak ettim, bu adam kim?
“Pek fazıl, pek mehterem bir adamdır. Ulûmu riyaziyede bir çok telif atı, bir çok tetkikatı vardır. Vaktiyle kendisinden bir hayli ders almış idim...
“Ha! Şimdi aklıma geldi. Bir kag kere bu zattan bahsetmiş idin.
“Evet, ta kendisi!
“Hariçte bir vazifesi var mıdır?
“Hayır mütekaittir.
“Evinde ne ile meşgul olur?
“Evvelâ mesleğine ait eserleri okumakla, saniyen milletin adam olmasına dua etmekle...
“ Birinci meşgalesine diyecek yok, lâkin ikincisine aklını ermedi. Çünkü böyle duagûlukta karar verecek olduktan sonra o kadar çalışmaya ne lüzum vardı? O şimdi Öğrendiğini Öğretmeli;, okuduğunu okutmalı.
“Doğru söylüyorsun ama okuyacak adam nerede? Yoksa eminim ki; beş on kişi çıkıp bu zata: “Efendim, şurada bir dershane açtık, ulûmu riyaziye tedrisini de size bıraktık, lütfediniz.” dese, maalmemnuniye kabul eder. Lâkin ne fayda kî; yaşını başım alanlar okuyacak halde değil; gençler de okumanın lüzumunu anlamak için galiba ihtiyarlık devrinin kudümünü bekliyorlar!
Yirmi sene kadar oluyor. Doğup büyüdüğüm, bütün yerli sekenesini tanıdığım mahallemizde yeni bir adam görülmeye başlamıştı. Mahalle kahvesine hiç çıkmayan, “kitapları tamam iki muhacir arabası ile taşman” bu yeni kiracı hakkında okadar garip sözler söylenmişti ki, zavallı adam zihinlerde adetâ hırçınlığın, titizliğin, kabalığın bir timsali kesilmişti.
Lâkin doğrusunu söylemek lâzım gelirse, yeni kiracının melekliği temsil eden pak, münevver siması bütün o şayiaları, dinleyenlerin değil, söyleyenlerin nazarında bile hükümsüz bırakıyordu.
Bir cuma günü üç beş arkadaş bu yeni kiracıyı ziyarete gittik. Adamcağız bizi gayet sevimli bir yüzle kabul etti. Yalnız kahve ikram edemiyeceğini söyledi:
“Af edersiniz, refikam ihtiyar bir kadındır; iş görecek halde değil. Hizmetçimiz yok. Ben sizi bırakıp kahve pişirmekle meşgul olsam tabii onu da siz istemeyeceksiniz...
“Aman efendim. Kahveyi her yerde içebiliriz. Lâkin efendimizin meclisini bir yerde bulamayız...
Hakikat hane sahibinin üç çeyrek kadar süren musahebesi okadar lâtif, okadar müfit, okadar yüksekti ki, saatlerce devam etseydi usanmak şöyle dursun, doyamıyac aktık.
Lâkin daha beklemeye imkân yoktu; çünkü adamcağız sözünü bitirir bitirmez artık kendisini yalnız bırakmamız lâzım geleceğini gayet açık bir lisan ile anlatmıştı. Biz bu mübarek zatın elini öpüp çıkarken, arasıra meclisinden istifade edebilir miyiz diye sorduk. Cuma günleri namazdan sonra bir saat kadar bizimle meşgul olabileceğini söyledi. Artık yeni kiracının hırçınlığı, kabalığı hakkındaki rivayetlerin nereden meydan aldığı nazarımızda pek iyan idi:
Hiç şüphe yok, biçarenin hücre-i saiy ve irfanını mahalle kahvesine çevirmek, taharriyatı hakîmanesine hasredeceği kıymetli zamanını sebze piyasasından bahis ile geçirmek için akın akın geldiler. İstediklerini bulamayınca adamcağıza hücum ettiler.
Arkadaşlarım demin işittikleri sözlerden okadar mahzun olmuşlardı ki; evvelce ertesi cuma için tertib etmiş oldukları eğlentiyi bin can ile feda etmişlerdi.
Uzatmayalım, birinci meclisden daha parlak olan ikinci musahabe üzerine şu adamdan ders okusak, temennisi beşimizi de işgale başladı. Öbür ziyaretimizde elini öpüp çıkarken, ayrı ayrı ricada bulunduk.
“Çocuklar! Siz okumak istiyorsunuz... Güzel arzu; lâkin benden okuyabilmek için bir çok sıkıntıya katlanmak lâzım ki; ben sizde o tahammülü göremiyorum. Evvelâ ders zamanlarını ben tayin edeceğim. Bir de bu muayyen zamanlarda beşiniz birden hazır bulunacaksınız. Sonra, söyleyeceğim sözleri can kulağiyle cünleyeceksiniz. Anlamadığınız mebahisİ anlamış gibi görünmiyeceksiniz, yani tekrar tekrar soracaksınız. Hele ben hangi usulü, hangi kitabı istersem bilâ itiraz kabul edeceksiniz. Bu şeriat dahilinde okuyabilecekseniz başlayalım. Yoksa, ne kendinizi yorun ne beni!
“Baş üstüne efendim, hepsini kabul ettik. Hatta bir bukadar teklifiniz daha olsaydı onu da kabul ederdik. Hamdolsun çocuk değiliz. Aklı başında adamlarız. Hiç efendimiz, o kıymetli zamanınızı bizim menfaatimize feda etmek kadar büyüklük gösterirsiniz de, biz çalışmazlık eder miyiz?
“Pek âlâ! Cuma günleri saat 9 da, salı akşamlan gece saat iki buçukta gelir, bir saat okur, gidersiniz. Erken gelmek, yahut geç gitmek, yahut bir akşam gelmeyip de onun yerine bir başka akşam gelmek gibi yolsuzlukları asla hoş göremem. îyi düşünün.
İlk salı akşamı dakikası dakikasına beş arkadaş hocamızın evine gittik. Derse başlamazdan evvel, seviye-i malûmatımızı anlamak için her birimize bir kaç söz söyletti.
“Çocuklar, anlaşılıyor ki siz bir şeyler okumuşsunuz, lâkin pek iyi görülüyor ki; bîr şeyler anlamamışsınız! Ha! Şimdi o eski okuduklarınızı kamilen unutarak beni dinleyeceksiniz. Sîzinle evvelâ hesaptan, hem de hesabın ta başından başlayacağız...
Filhakika bizi hesabın başından bağlatan hocamız âdad hakkında öyle malûmat verdi ki, anlamamak, anladıktan sonra da hayran olmamak kabil değildi.
İkinci dersin tesadüf ettiği cuma günü, hocanın evine beş dakika geç gitmiştik. Zira arkadaşlarımızın ikisi vaktiyle gelememişti. Hoca teehhürün sebebini haşin bir çehre ile sormaktan geri kalmamıştı. Dördüncü derste içimizden biri hiç gelemedi. Beşincide ise üç kişi buluşup gidebildik, iki arkadaşımızın biri derse başlandıktan yarım saat sonra, diğeri ders bitmesine on dakikadan az zaman kala yetişebildi,
“Anlaşıldı çocuklar Siz dersten ziyade nasihat almağa muhtaç imişsiniz! Hani o taahhütleriniz nerede kaldı? Hani sîz hayrını, şerrini tanır adamlar idiniz? Lâkin kabahat sizde değil... Kabahat bende ki, şimdiye kadar ettiğim tecrübelere kanmadım da, halâ bu memlekette adam arıyorum, halâ sizin gibilerinin suret-i haktan görünmesine aldanıyorum! Doğru! Hayrınızı, şerrinizi tanıyorsunuz... lâkin sizi hayıra sevk için arkanızdan sopayı, şerden men'için de göğsünüzden dipçiği eksik etmemeli... Çünkü ilk terbiyeyi bu suretle alıyorsunuz...
İçimizden biri ortada bu kadar hiddete mahal görmeiğini söylemez mi!. Hocanın sabrı, sekineti büsbütün alt üst oldu:
“Ne demek! Dünyada daha neye kızılır? Ben sırf Allah rizası için size karşı bir taahhütte bulundum; siz de sırf kendi menfaatiniz için bana karşı bir taahhütte bulundunuz. Şimdi siz sözünüzde durmuyorsunuz, yalancılık ediyorsunuz, benim olanca intizamımı, rahatımı bozuyorsunuz da, halâ meydanda kızacak ne var diyorsunuz! Haydi şuradan cehennem olun i
Hocanın evinden süklüm püklüm çıktık, iki üç gün sonra ben yalnızca giderek derse devam etmek istedimse de, kapıyı açan bile olmadı.
İşte dün gece gördüğüm bu mütekaid riyazi vaktiyle bağımızdan geçen şu macerayı aklıma getirdi. Ne yalan söyleyeyim, ötedenberi gayet nikbin olduğum halde, az kaldı bir çokları gibi ben de bedbin kesilecektim.
Bakıyorum, ayrı ayrı pek iyi adamlarız. Bizi medeniyette dünyalar kadar geride bırakan milletlerin efradında bizdeki büyüklükler yok. Sonra bakıyorum, bir yere gelince, bir heyeti içtimaiye teşkil edemiyoruz. Çünkü o terbiyeden mahrumuz. İşte bizim muhtaç olduğumuz terbiye asıl bu ikinci terbiye olacak.[42]
Letaifi Arap'tan
29 Eylül 1326-1910
Mütenebbi divanını karıştıranlar, şiirinde hikmet ile hamaseti mezcettiği için, arabın en maruf şairleri derecesine çıkarılan bu adam ile Emîr Seyfüddevle arasındaki münasebeti bilirler.
Bizim koca Ragıp paşa merhumun hikmetiyle Nef'inin cezaleti, şiddeti bir yere getirilir de ayni şaire verilirse, işte size bir Mütenebbi!.,
Yalnız bizim Nef'i harp ve darp tasvirinde gösterdiği kudreti hissiyat-ı âşıkanesinin tercümanı olan gazellerinde de izhar edebilmiş iken öbürü bunu, kabil değil, yapamamıştır.
Evet, Nef î divanında o kadar vecdengiz, o kadar rakik gazeller bulunabilir de Mütenebbi de belki bir tanesi görülemez.
Araplar kasidelerinde -bizim şairlerin tabiri veçhiyle-gazel tarh edeceklerse ona tesbib ismini vererek manzumenin baş tarafına geçirirler. İşte zavallı Mütenebbi'yi en ziyade sıkan, öyle zannederim, bu tesbibler olmuştur! Şair kendisinin duymadığı bir takım hisleri duyurmak mecburiyetiyle âdı bir nazım derekesine indikten sonra, bakarsınız, birdenbire yükseliverir: Çünkü artık doğrudan doğruya sanihatı fikriyesini ismaa çalışır.
Seyfu-d-Devle Hamdan padişahlarının en fazılı, en edibi olduktan başka, pek büyük bir askerdir. Bu muhterem zatın measir-i irfan ve şecaat-i Mütenebbiye, büyük büyük şiirler söyletmiştir. Zaten şairin en güzide eserleri vaktiyle Mısırda hükümet eden Kafur Ikşidî ile Seyfu-d-Devle hakkındaki kasideleridir.
Udebayı arap kâfur için söylediklerini daha parlak buluyorlar, zaten şairin kendisi de “ben o kasideleri Kâfur için söylemedim; Mısır ulemasına beğendirmek için söyledim.” dermiş.
Mütenebbî Kâfura takdim ettiği kasideleriyle kendisine bir vilâyet verilmesini ister, Kâfur da zavallıyı oyalar dururmuş. Nüde-masmdan biri “efendimiz, bu adamcağızın matlubunu is'af buyurursanız,
olmaz mı?” demiş. Kâfur da: “Ne söylüyorsun! Bu herifin dünyada bir dikili ağacı yokken peygamberlik davasına kalkıştı. Ben tutar da koca bir memleketi eline verirsem, ilahiyetini ilân etmiyeceğine nasıl emin olabilirim?” cevabını vermiş.
Mütenebbînin muasırlarından bir de Ebu Firas Hamdanî vardır ki arabın en büyük şairlerindendir. Kemalin cezmisinde görülen
Ve nahnu unasuit la tevassuta beynana
Lena-s-sadru dûnel-âlemîne evil kabru
Mü£redi Ebu Firasın pek maruf bir kasidesindendir ki emsaline az tesadüf olunur. Hatta araplar “sür bir emîr ile başladı. Bir emîr ile bitti” derler ki evvelkisiyle muallaka sahibi Imriulkay-si ikinrisiyle de Ebu Firasi kasdederler.
Bir gün Mütenebbî, Seyfu-d-Devle'in huzurunda bir neşidesini okurken neviyyundan İbni Haleveym, daha bir iki edip ile beraber Ebu Firas da bulunuyormuş. Bu sonraki, şairin kasidesini fena halde didiklemiş. En güzel beyitlerindeki hikmetlerin, nüktelerin başka yerlerden naklolunduğunu isbat hususunda bir az insafsızlık etmiş. îbni Haleveyh de işe karışınca Mütenebbî'nin canı sıkılarak. emirin huzurunda söylenmiyecek sözler söylemiş. Seyfu-d-Devle de nasılsa infialini yenemiyerek biçare şaire pek ağır bir muamelede bulunmuş. Şu kadar var ki Mütenebbî'nin
Sen hemen eyle tekellüm razıyım düşmana ben mısraından daha kuvvetli olan Fema licurhin iza ardâkumu elemu tarzındaki tazallûm-i rakiki üzerine hemen pişman olarak, şairini kucaklamış; nevazişlere iltifatlara, ihsanlara boğmuş, özürler dilemiş. Bu vak'ayı müteakip Mütenebbî ufak bir manzume, daha sonra büyük bir kaside ile Seyfud-d-Devle'ye teşekkürler eder.
İkinci kaside
Ecabe dem'i ve med-daî siva taleli
Dea felebbâhu kabl-ır rakhi vel ibîli matlaı ile başlar, epeyce de sürer. Bu kasidenin aşağılarına doğru tamam ondört emri hazırın dizilmesinden husule, gelmiş bir beyit vardır ki şöyledir:
Ekil, en il, akti, ihmil, i'li, sıl, aid
Ziid, hiş, biş, tefaddel, edni sır sılı
(Kusurumu af et; naili ihsanın olayım; bir çiftlik ver; beni yayan bırakma; mevkiimi iylâ et; kederden kurtar; eski şerefimi iade eyle; atanı artır; bana karşı güler yüz göster; inayet buyur, şerefi kurbundan mahrum bırakma; kalbimi sevindir; her zaman mazharı ihsanın olayım, gibi bir takım manalar ifade ediyor).
Şair bu beyte gelinceye kadar, pek güzel sözler söylediği için, son derecede mahzuz, münbasit kalan Seyfu-d-Devle bütün şu emir sığalarından her birinin tazammum ettiği istirhama karşı:
“Af ettim; daima îûtfumu göreceksin; Halep civarındaki... çiftliğini verdim; iki yağız at rükûbuna tahsis olunacaktır; şerefi kadimin kamilen masundur...” gibi mukabelelerde bulunmuş, mecliste gayet zarif bir ihtiyar varmış. Mütenebbî'nin nail olduğu bu kadar ihsanı tabii çekemediği için:
“Efendimiz, herifin ne kadar mes'ulü varsa üşenmeden birer birer is'af buyurdunuz. Yalnız biri kaldı...” demiş. Seyfu-d-Devle “hangisi?” diyince
“Hiş biş sigalarının akibinde Hi! Hi! Hi! diye gülecektiniz!” cevabını vermiş.
Emir ihtiyarın bu zerafetini son derecede takdir ederek, ömrünün son senelerini refah ile geçirecek kadar ihsanda bulunmuş.
Meşhur Asmaı bir gün Harunurreşidin yanında imiş. Badiyeden bir arap, halifenin huzuruna çıkarak bir şiir inşad etmiş. Halife şiiri takdir yolunda veciz, fakat müsecca iki üç cümle irad ettikten sonra “sana şu kadar altın versinler.” demiş. Lâkin arap “bir tanesini bile kabul edemem!” cevabını vermiş. Halife karşısındaki kebeli arabın şu istiğnasını görünce hayrette kalmış; sebebini sormuş.
“Ya ben okuduğum şiir için nasıl para ala bilirim ki sizin o mensur sözleriniz benim zavallı neşidemden bin kat parlak düştü?..
Artık Harunurreşid'in gurur ve inbısatı tasvirlerin, hatta tasavvurların fevkine çıkacağını, arabın caizesini yüz misline çıkaracağını söylemeye lüzum yoktur değil mi?
Asmai diyor ki:
“Bu kadar yaş yaşadım, bu kadar ümera ile, hulefa ile, ağniya ile düştüm kalktım da atiyye saydı hususunda şu baldırı çıplak bedevi kadar bile meharet gösteremedim. Yazıklar olsun![43]
Letaifi Arap'tan
Kîşîzadeler
4 Kasım 1326 -1910
Haccac, zabita memuruna yatsıdan sonra şehri dolaşarak, kimi sarhoş görürse boynunu vurmasını emretmiş.
Ne kadar fazla kafa keserse, efendisinin yanında o kadar fazla itibar kazanacağını bilen bu haydut, hemen o akşamdan paçaları sıvayarak bucak bucak sarhoş, aramaya başlamış.
Herif memleketin ötesini berisini dolaşırken, bir de bakmış ki: üç delikanlı iki tarafa yalpa vurarak, gidiyor; bir sürü mahalle çocuğu da bunları dalga gibi her taraftan kuşatmış “yuha!” gül-bankiyle teşyî ediyor! .
Memur hemen delikanlıları tevkif ederek: “Siz kim oluyorsunuz ki emir hazretlerinin fermanına isyan cür'etinde bulunuyorsunuz? Söyleyin bakayım!” diyince, içlerinden biri şu beyiti okumuş:
En'ebnu men danetir rikabu lehu
Mâ beyne Mahzumiha ve Hâşimiha
Te'tihi birrağmı vehye sağıratun
Ye'huzu min maliha ve min demiha.
yani (Haşimilerden olsun, Mahzumîlerden olsun, kimse yoktur ki gelip de babamın önünde boyun eğmesin. Ben bütün eşraf ve kabailin malına kanına tasarruf eden bir adamın oğluyum.)
Anlaşıldı: Bu oğlan mutlaka emirülmümininin pek yakın akrabasından olacak...
Ya sen kim oluyorsun bakalım diye, ikincisine sorunca, o da şu kıt'ayı inşad etmiş:
Ene’bnun limen la tunzilud dehru kadrahu
Ve in nezelet yevmen fesevfe teudu,
Terannase efvacen ila dav'i narini
Zeminhun kıyamun havleha ve kuudüyani
(Ben ihsan ve in'am sofrası hiç tükenmeyen bir adamın oğluyum. Babamın tenceresi her zaman kaynar; bir gün ocaktan inse, ertesi günü yine çıkar; gece gündüz yanan bu ocağın ziyasına doğru halk akın gelir; bir kısmı ayakta, bir kısmı oturmuş olduğu halde, o ateşin etrafını kuşatır).
Galiba bu da asü bir hanedana mensup olacak...
İlişmeye gelmez... Bunları anladık “fakat sen kimsin?” sualini üçüncüsüne tevcih edince, o da şu beyti söyler:
Ene bunu limen hadas süfafe bi azmihi
Ve kavvemeha bisseyfi hatte stekameti.
Ve rekbahu la yenfekku riclahu minhuma
İzelhaylu fi yevmil keriheti veletli yani
(Ben o adamın oğluyum ki dönmez bir azim ile safların içine dalar; kılıciyile onlara istediği istikameti verir. Meydan-ı'muharebede atlar geri dönmek istese bile, babamın ayakları özengiden asla ayrılmaz.)
Mutlaka bu oğlan da Serdarın gocuğudur... Zabıta memuru serhoşların üçünü de bir yere kapayarak, sabahlayın vak'ayı Hac-caca anlatır. Haccac üçünün de huzuruna çıkarılmasını emreder. Meğerse bunların birincisi hacamatçı oğlu, ikincisinin babası baklacı (araplar da sırf kuru bakla pişiren aşçılar vardır), üçüncüsününki de çulha imiş!
Haccac çocukların fesahatine havran olarak, meclisdekilere demiş ki: “Gördünüz ya, evlâdınıza edebiyat öğretiniz. Vallahi edip olmasalardı, şimdi bunların üçünün de boynunu vururdum.”[44]
Sa'di
25 Kasım 1336 -1920
Dumas fils'in (La dam o kamelya) sim hepimiz biliriz; daha doğrusu müellifi yalnız bu te'lif-i güzini delaletiyle tanırız. Nasıl, Fuzulî'nin enin-i ruh-u giryanı üç beş gazelinde duyulur; Şeyh Galibin hüviyet-i şairiyesi Hüsn-ü-Aşk'ının en parlak bir iki safhasında görülürse, Dumas fils'in kudret-i bülendi de, bu eserinden anlaşılır.
Sa'di unvanlı bir hasbıhale Dumas fisl'in eseri hakkında mütalea beyaniyle başlamak size garip geliyor, değil mi? Halbuki ben ne zaman Sadi'yi ansam, arkasından Dumas fils'i, ne vakit Dumas fils'i tahattur etsem, yanı sıra Sa'di'yi bilâ ihtiyar düşünürüm. Birbirinden asırlarla, dünyalarla ayrılan bu iki büyük fıtratı, nasıl oluyor da, yanyana getiriveriyorum, öyle mi?
Anlatayım:
Bundan yirmibeş otuz sene evvelki rüşdiyelerimiz şimdikilerden pek çok değil, bir az hallice idi. Yani o vakitlerde okuturlar, fakat öğretmezlerdi; şimdi de okutuyorlar, fakat öğretmiyorlar. Şu var ki eskiden daha çok şeyler okuturlar, tabir-i sahihi ile daha çok şeyler ezberletirlerdi! Biz de mektep programındaki kitaplar meyanmda gülistanı -beşinci bab müstesna olmak şartiyle- bab bab okumuş, ezber etmiş idik.
Artık Sadinin yaşını başını almış adamlar için yazdığı o muazzam eserden, sekiz" dokuz yaşındaki çocukların ne kadar zevk alabileceğini söylemeğe hacet yoktur. Her hikâyeyi okur; evvelâ kırık manasını verir, sonra tahlîl-i sarfîsini, nahvisini yapar; daha sonra mefhumunu su gibi söylerdik. Lâkin kıssadan hiç bir hisse çıkaramadığımız gibi, hiç bîr keyf de duymazdık.
Öyle ya! Evlerinde “bir padişahın üç oğlu varmış...” diye başlayarak, kışın uzun gecelerini cabasiyle idare eden cinli, perili masalları dinlemeye alışmış kafaları iki üç satırlık hikâyeden ne anlayacak!
İdadî tahsilini bitirdikten sonra, Gülistandan ezberimde kalan bazı hikâyeleri, beyitleri hatırlamaya; hatırladıkça o zamana kadar yabancısı bulunduğum bir neşveyi duymaya başladım. Üç beş sene daha geçince, eserin büyüklüğünü hakkiyle takdir eder oldum.
Ziya paşa merhum Harabat mukaddimesinde İran şairlerini birbiriyle mukayese eder de nihayet “efseri, fazilet” i Sa'di'ye verir. Merhumun bu hükmü, bilhassa:
Bir kimse okursa Bostanı,
Anlar o zaman nedir cihanı.
Tarzındaki tavsiyesi Sa'di'nin bu ikinci eserini de okumak için, bende zaten bir heves uyandırmıştı. Kendisinden bir çok acı, fakat doğru sözler işittiğim îspartalı Hakkı'nın “Senin için Bostanı okumamış olmak âdeta rezalettir.” gibi tezyifleri, o hevesi azim derecesine getirdi. Bu kitabı mübini kim bilir kaç defa hatmettim! O vakite kadar okumadığıma kim bilir ne kadar pişman oldum!
Bostanın kısm-ı a'zamı, bir kaç beyti ancak meşgul eden küçük hikâyeleri beni saatlerce düşündürdü. Ben eserdeki azameti sanatı görür, fakat bu sanatın sırrını bir türlü anlayamazdım.
Nihayet, garplıların, bilhassa fransizların edebiyatını da bir az anlamak için, o lisandaki maruf eserleri okurken, “la dam o kamelya'“ya sıra geldi.
Müellif kitabının baş taraflarında diyordu ki:
“Hakikat, üzerinde işlemekte olduğum bu kadar ufak bir mevzudan o kadar büyük neticeleri çıkarmak isteyişim, benim için bir cür'et görülecektir. Lâkin ben her şeyin az şeyde olduğuna kani olanlardanım: Çocuk küçük, fakat kendisinde koca bir insan mündemiç, beyin daracık, lâkin müfekkireyi ihtiva ediyor; göz bir noktadan ibaret, bununla beraber fezaları muhit.”
Şu satırları okur okumaz Sa'di'deki sirr-i sanatı anladım:
Demek büyük büyük hikmetler, ibretler göstermek için, uzun uzun vak'alar tertib etmeye lüzum yokmuş; hergün görülen, hergün görüldüğü için, hiç nazarı dikkati celbetmeyen hadiseler bir lâh-za-i im'an önünde namütenahi mevzular teşkil edebilirmiş!..
Meselâ Avrupalılarca dünyaya gelen şairlerin, Homerden sonra en büyüğü tanılan Firdevsiyi ne yapayım? Altmışbin beyitlîk şehnamesi Bostanın yedi sekiz beyte varan iki hikâyesi kadar insaniyete hizmet edebilmiş midir?..
Sa'di'yi çekemeyen muasırlarından biri:
“İyidir ama yalnız mev'ize vadisinde güzel sözler söyler; yoksa Firdevsı gibi harp ve darp tasvir edemez.” demiş. Sa'di bunu işitince: “ayol, ben sulh adamıyım!” cevabını vermiş. Halbuki müşarun ileyhin isterse Firdevsî gibi harp ve darp tasvir edebileceğini gösterir eserleri de yok değildir.[45]
Hicri Efendi
30 Aralık 1326-1910
Hicrî efendi hocayı görmüş olmasanız bile, öyle zannederim, işitmişsinizdir. Dört beş sene evvel rahmet-i Hakka vasıl olan bu zatın öyle menkıbeleri söylenir ki bunları dinleyen için, merhumun başlı başına bir âlem olduğuna hükmetmemek kabil olamaz.
Arabın eski naşirleri arasında o meşhur Makamatiyle kendisine gayet yüksek bir mevki temin eden Harirî eğer dünyaya asrımızda gelmiş olsaydı, hikâyelerinin unutulmaz bir kahraman-ı muhayyeli olan (EbuZeydi Suruci) yi bırakır, Hicrî hocayı alırdı.
Makamatı okumuş olanlar Ebu Zeyd Suruciyi bilirler; Ebu Zeyd Suruciyi bilenler de Hicrî Hocayı görmedik demesinler!
îlmine, irfanına, ahlâkına, maişetine dair pek çok garaib işittiğim Hicrîyi ilk defa olmak üzre Dede paşa merhumun evinde gördüm. O zamanlarda ise, Hafızın
Bes tavrı aceb lazim-ı eyyam-ı şebabest
dediği gibi, bende ilim öğrenmek, adam olmak merakı vardı. Paşanın mahdumu edibi Enis bey beni görünce:
“Pek vaktinde geldin. Hicrî hoca burada. Şimdi yemekten kalktı. İçeri gelsin de seni takdim edeyim” dedi.
Üç beş dakika sonra oda kapısından yetmişbeş, yahut seksen yaşlarında uzunca boylu, geniş alınlı, esmer bir zat girdi ki pek çukurlaşmiş iki göz evinden fışkıran nazarları parlak değil, hatta yakıcı idi!
Enis Bey beni kendisine tanıtmak istediği sırada, Hicrî hoca sofrada başlamış olacağı lâtif bir hikâyeyi ikmal ile meşgul idi. Vak’a esasen güzel olmakla beraber, Hicrî onu meraklılara has bir talâkatla okadar hoş tasvir ediyordu kî dinleyenler için meşhur olmamak imkânı yoktu. Bahis bir müddet sonra edebiyata intikal etti. Hicrî münasebet düşürerek bilmiyorum hangi Mahmut Paşa için yazdığı - bir Türkçe kasidesini sonra Feyzü Hindinin
Ma taîri kudsim hava ra neşinasem
Murğı Melekitim…
Matlaı ile başlayan neşidei ârifanesine yazdığı farisî tahmisini, daha sonra Mütenebbi'nin:
Fuadun ma tusellihi-1 mudamu
Ve umrum misle ma tehebu-I-Iîamu şikayetiyle girişen şiirine söylediği arabî tahmisini birer birer okudu, înşad gayet güzeli di; lâkin kendince müntahab olan beyitleri izah için bulduğu, hatıra, hayale gelmez nükteler, misaller daha güzel idi.
Enis bey bir aralık sırasını getirerek:
“Efendimiz, Akif sizden okumak istiyor ne buyurursunuz?” dedi.
“Benden okumak için bir çok külfete katlanmak lâzım, evvelâ sabit bir yerim yok. Şimdi buradayım, amma, akşama nereye konacağımı ben de bilmiyorum. Saniyen ihtiyarlamışım, kitaplarla çokluk uğraşamiyorum,
“ Efendimiz, kitaba hacet var mı? Siz başlı başına bir külliyatı ulûmsunuz! Hiç olmazsa haftada bir gün için bir mahal tahsis buyurun. Bendeniz oraya gelirim. Alacağım ders, musahabenize münhasır kalsa yine kâfi.
“O halde pek âlâ! Üsküdarın yukarı taraflarında Harmanlık derler bir meydan vardır. O meydanın ortasındaki kahveye cuma günleri gelir beni bulursun.
Ben o kahveye hayli taşındım. Fakat yalnız değildim. Merhumu sevenler, sohbetinden, fazlından müstefid olmak isteyenler de, îstanbulun en hücra köşelerinden kalkarak - yunan mabudlarının Olemp tepesindeki içtimai gibi- ta Nuh kuyusuna kadar güdd-i rahl ederlerdi.
Hicrî hoca bilmem nedense, iki üç ay sonra ders mahallini değiştirmek lüzumunu hissetti. Bana Üsküdarın içeri tarafından bir konak gösterdi. Bir iki defa gittim. Lâkin hocanın mihman olduğu bir haneye tufeyli devam etmek bana pek ağır geliyordu. Hususiyle ders öyle bir zamana tesadüf ediyordu ki, ya bidayette, ya ortasında yemeğe kalkmamak mümkün olamıyordu.
Bereket versin iki hayale gelmeyen bir vak'a zuhura geldi de artık dershaneyi değiştirmeye mecbur olduk.
Hane sahibinin sofrada da iki üç misafiri vardı. Esnayı musahabede söz Sadi'nin külliyatındaki hezl kısmına intikal etti. Ben Sa'di fıtratte bir hakimin bu gibi bayağılıklara tenezzül etmiyeceğini o ağıza alınmaz sözlerin mutlaka birer isnad olması lâzım geleceğini iddia ettim. Herkes bir şey söyledi. Hicrî merhum “evet!
Ben de o gibi küçükleri Sadi'ye yakıştırmak istemem. Yalnız insanları yüksek düşünmek isterken büsbütün beşeriyetten tecrid etmemelidir. Mevzu-u bahis olan hezeyanlar Sadi'den de sudur etmiş olabilir. Bunları ruhanî bir hastalığın tesiriyle karihanın büzülüp istifrağ etmesi şeklinde kabul etmelidir...” tarzında bir çok mütalealar yürüttükten sonra, bahse ufak bir lâtife ile hatime vermiş olmak için dedi ki:
“Ne hacet! Desti kudretten çıkan asara bakmıyor musunuz? İnsanlar, melekler yaratan halik-ı zülcelâl, yılanlar, akrepler de yaratmıştır!”
Sofradaki misafirlerden biri Hicrînin maksadı gayet açık bir lâtife olduğunu anlamamış olmalı ki hocaya derhal imansızlığı giydirdi!
O zamana kadar hiddetini görmediğim Hicrî birdenbire tehevvür kesildi. Nazarları hasmını eritecek kadar ateşlendi -Sözünü geri al! Ben senin iki yaşın kadar bir ömrü, hakayık-ı dini tahkik ile geçirdim. Elhamdülillah bugün Öyle halis bir müslümanım ki, şeriatın yüksek hikmetlerini bir tarafa bırak, bildiğim necasete müteallik ahkâmını bile senin Dedenin çürük imaniyle değişmem!..
O günden sonra Hicrî'den okuyamadun. Çünkü bu sefer de beni bilmem hangi paşanın yalısına davet ediyordu!
Herde vakit bulursak, hem karilerimizi neşelendirmek, hem de merhumun yad-ı rahmetine vesiyle olmak için bazı menkıbelerini, fıkralarını hikâye ederiz.[46]
Hasbıhal
16 Haziran 1327 -1911
“Ne gelenden haberim var, ne gidenden haberim;
Serseri kûne geleldenberi sersem gezerim!” diyen, şu hale göre yalnız bizim değil, Cenabı Hakkın hesabından bile hariçte kalması lâzım gelen âvâreleri bahsa katmayacak olursak, memleketimizde iki sınıf halk görürüz:
“Ne varsa şarkta vardır. Garbe doğru ağılan pencereleri kapamalıyız.” diyenler.
“Ne varsa garpte vardır.” “Harimi ailemizi bile garplılara açık bulundurmalıyız” iddiasına kadar varanlar.
İyi ama bunun ortası yok mu? diyeceksiniz. Evet var. Lâkin okadar az ki birbirine neyzen bakışı ile bakan şu iki cemaatin arasında hiç bir mevcudiyet gösteremeyeceği için, bunları da ister istemez, dercenıki evvel sürünün haricinde bırakılan biçarelere ilhak edeceğiz.
Bana öyle geliyor ki ne varsa şarkta vardır, diyenler yalnız garbı değil, şarkı da bilmiyorlar; nitekim ne varsa garpte vardır davasını ileri sürenler, yalnız garkı değil, garbı da tanımıyorlar.
Meselâ garp felsefesiyle uğraşıyor görünen bir adama deseniz ki: Yahu! Azıcık da bizim şarka ait felsefemizi tetkik etseniz...
Emin olunuz şu cevabı alacaksınız:
“Aman canım! Hiç şarkta mebahisi felsefiyeyi hazmedecek adam gelmiş midir?
“Niçin efendim? Kelâma, tasavvufa ait bu kadar eser var. Onların hakkında ne buyuracaksınız?
“Kelâm dediğiniz Teoloji olacak ki baştan başa safsatadır! Tasavvufa gelince bu da sırf panteizmdir, başka bir şey değildir. Halbuki panteizm; bugün butlanı anlaşılmış bir mesleki felsefîdir.
“Şu meslek-i felsefî hakkında azıcık izahat lütfeder misiniz?
“Hiç efendim, işte malûm olan vahdeti vücud!
“Çok şey! Binlerce mütefekkir dimağı ömürlerce işgal eden mesail-i gamıza böyle “vahdeti vücud” terkibiyle hülâsa edilince işin içinden çıkılmış mı oluyor? Rica ederim siz tasavvufa dair bir eser okudunuz mu?
“Lüzum görmedim. Çünkü tasavvufun dediğim gibi panteizm olduğunu işitmiş idim.
“Pek âlâ! Tasavvufun panteizme pek benzediğini, hatta onun ayni olduğunu kabul edelim. Acaba, panteizm mesleğinin ihtiva ettiğî mesail içinde hiç hakikata yaklaşmış olanı yok mudur? Onu tetkik ettiniz mi?
“Hayır efendim, onu da tetkike lüzum görmedim.
“İnsaf ediniz, tasavvuf saçmadır, çünkü panteizmin aynıdır, demek için her ikisini ayrı ayrı tetkik etmiş olmanız lâzım gelmez mi idi?
“Hacet mı var?.. Bu kadar adam tetkik etmiş, benim dediğimi söylüyor.
“Sakın onlar da sizin gibi tetkik etmiş olmasınlar! Hem siz başkalarının kafasiyle mi düşünüyorsunuz? Ömründe baklava yüzü görmeyen, fakat; çeri başının kızını, yerken gören dayısından naklen bu tatlının lezzetine iman eden çingene karısı gibi siz de kendi zaikanızı tatil edecek de ötekinin berikinin zevkine mi dellâl olacaksınız?
Geçende şuna yakın- bîr vak'a benim de başımdan geçti, iki kişi oturmuş konuşuyorduk. Bahis, Mesnevi'ye intikal etti. Ben hazreti Mevlâna'nın en- gamız, en mücerred mesaili mahsusat dairesine indirmekteki kudretine hayran olduğumu; o kitabı muazzamın mutlaka baştan başa okunması lâzım geleceğini ileri sürünce arkadaşım dedi ki:
“Hazreti Mevlana Hind felsefesinin nakilidir.
“Mesnevi'yi okudunuz mu?
“Hayır.
“Hind felsefesi nedir, onu biliyor musunuz?
“Hayır.
“O halde böyle bir iddiaya ne cür'etle kıyam ediyorsunuz?
“Öyle işittim.
Görüyorsunuz bizdeki hali ya! Koca bir felsefe, koca bir kitap, koca bir kâinat iki sözle devriliveriyor!
Demindenberi can sıkacak, atîden bizi büsbütün nevmid edecek bir çok sözler söyledik. Bir az da iyi tarafını görelim. Allaha çok şükürler olsun ki halâ içimizde ifrata, tefrite kapılmayarak hakikata itidal yolundan varmak için uğraşankafaları eksik etmiyor. İşte Feridin, dinî, felsefî musahebeleri Öyle bir kafa mahsulüdür. Müellifin dediği gibi “ka'rı nayabi edebiyete müntehi olan gayyayı ilhadın kenarında dolaşmak isteyen kulüb-i mütereddide-ye akıbetin vehametini göstermek maksadiyle yazılan bu eser bize bir çok hakaiki âliyeyİ en beliğ, en vazıh bir lisanla anlatmakta olduğu gibi deminki ifratlara tefritlere pek güzel bir nihayet veriyor.”
İşte hem şarkı, hem garbı tanıyan; hem Havyamı, hem Scho-penhauer'ı okuyan; hem Muhiddin'i, hem Spinozayı tetkik eden, Mevlânaya âşık olduğu kadar, Hind felsefesindeki hakikatlan da hirzican edinen hazreti Ferit imdadımıza yetişmiş olmasaydı, kim bilir biz bu bahs-i elimi daha ne kadar uzatacaktık!
Ferit'i, Sirati Müstakim karilerine tanıtmak hasılı tahsil olacağı gibi eseri hakkında söz söylemek de benim kudretimin pek fevkindedir. Mamafih ezeldenberi edebiyat avaresi olduğum için. şu parçalan bir daha okumadan geçmiyeceğim:
“Matıyye-i hayalimi saha-i latenâhiye doğru sevk ettim. Menzil almaya, neşveli negveli tek-ü-taz etmeye başladı. Lâkin merha-le-i ûlada dizlerinde kuvvet kalmadı. Aman bu benim cevelan edeceğim saha değil, döneyim dedi. Bir az daha, dedim. Zar zor bir az daha gitti, fakat bir az daha gidecek olursam helak muhakkaktır, diye feryad ediyordu. Yalvarmasına dayanamadım. Öyle ise dön, halim haddini bil de dairen dahilinde cevelan et, dedim. Pürlerze-i haşyet yerine çekildi. Fakat halâ tiril tiril titriyor; halâ nâsiyesinden dolu taneleri gibi terler döküyordu.
“Onu orada bıraktım, ufka doğru tevcih-i nigâh ettim. Kamer dâmen-i ufuktan nazan-u hıraman görünmeye başladı. Uçuk ziyası saha-i semaya bir reng-i hüznakîn veriyordu, en yakın olan hemsaye-i semavimizin çehresinde kird-ı küduret gibi duran küfler gittikçe nazarımda hutut-u ibtisam şeklini aldı. Kamerin bu ibtisam-ı lâtifi gönlüme de sirayet etti.
“Hatib-i nevbahar, bedayi-i rebi-i nağme suretine temsil ile samialara hisse çıkarmaya, ruhu o noktadan da müteessir etmeye başladı. Ruhum onun söylediği şeyleri anladı, ikisi birbirine âşinâ çıktı. Arada ben bigâne kaldım.
“Soluma tevcih-i nigâh ile denize baktım. Tatlı tatlı uyuyordu. Fakat o sırada esmeye başlayan genç yaramaz bir rüzgâr, gündüzün iztırab-i teabengizinden yorgun düşmüş, o yorgunlukla derin bir uykuya dalmış olan o safha-i nurimevvaç ile oynaşmak için onu uyandırmaya çalışıyordu. Deniz, rüzgârın işve-i şebabı andıran Iz'acat-ı mütevaliyesine bir fütur-i lâkaydi ile mukabele ettikçe, o yaramaz çocuk yine rahat durmuyor, yine onun ötesini, berisini gıcıklıyordu. Nihayet uyandırdı, uykusunu kaçırdı. Mülâabeye, mülâtafaya başladılar. Yaramaz çocuk onun yanağına hafifçe dokunup kaçar, o da bir tavrı rehavet nüma ile elini kaldırıp arkasından sular serperdi. Latifeler gittikçe şiddet kesbetmeye, sükût ile başlayan bu mülâtafeler arasında sesler işitilmeye başladı. Rüzgârın sesi kahkaha-i şebabı, denizin sadasi da hafif bir nevha-i istikayı, iktirabı andırıyordu. Ne ise sesler pek okadar yükselmedi. Rüzgâr kaldı; deniz de tekrar hab-ı nuşine daldı.
“Âfakta tecelli eden bu halatı gördükçe, ben de neşvelenmeye başladım. Kendi kendime dedim ki: Oh ne âlâ! Feleğin şu bedava safâsından bir az müstefid olayım. Derhal bir lisan-ı gayb-ı semavî bana şu sözleri söyledi:
“Bedava dediğin safa hangisi? O safânin husulüne badi olan şu levha-i garra silsile-i a'dadmda milyonlar vahid hükmünde kalan edvarı tekallübatın mahsulü mesaisidir...”
“...Evden çıktığım esnada hiç kabristana gitmek niyetinde değildim. Meğer niyetin oraya gitmeye tesiri yok imiş. Beni oraya götüren gayr-i iradî hatveler güya bana bu hakikati ihtar ediyordu. Etrafa baktım, hayu huyu hayat başlamak üzere idi. Fakat mahalle-i emvatta hükümferma olan sükûni amik haricin dağdağasından kat'iyyen müteessir değildi. Güneş doğdu. Bütün mevcudat uyandı, lâkin firaşi vapesininde yatanların miad-i istikazına kim bilir daha ne kadar zaman vardı! Onların yeldayı samitleri güneşin tuluundan bihaber idi. Her yerde gündüz geceyi takîb ediyor. Fakat onların gecesi gündüze müntehi olmaksızın bir siyak üzere gidiyordu. Âhi medid şeklinde asumana ser çeken siyah kesif serviler hafif bir rüzgârın temasiyle başlarını ağır ağır iki tarafa sallamakta, güya a'makı makabirden aldıkları peyamı ahireti hüznü vahşetle memzuc bir eda ve şada ile gûşu ibrete isal etmekte idî...”
Musahebelerde buna benzer bir çok şiirler daha var ki hepsinin altından müellif binlerce hakaik-i felsefiye çıkarıyor. Ben burada onları nakle kalkışmayacağım. Ancak hazreti Feritten bize böyle büyük büyük bir çok eserler daha yazmasını niyaz ederek, söze nihayet vereceğim.[47]
El - Hansa'
25 Ağustos 1327-1911
El-Hansa' arabın en büyük şairelerinden, daha doğrusu en büyük şairlerindendir. Muhdarimiyyat'dandır, yani hem devr-i cahiliyeti idrak etmiş, hem de asrı saadete yetişmiştir [48]. Ümmülmü'minin [49] hasreti Ayşe (Radiyallahu anha) Hansa'a pek iltifat buyururlar; bu ateşzeban kadının kardeşleri hakkındaki müthiş mersiyelerini kendisine inşad ettirerek dinlerlermiş.
Meşhur Cerir muasırlarının, seleflerinin şiirini tenkid ederken, nöbet Hansa'a gelince susarnıış. “Neye sustun?” sualine karşı da: “O kadının şiirleri hakkında mütalea yürütmek benim haddimin pek fevkindedir.” der imiş.
Sıratı Müstakim sayfalarında sırası düştükçe udebayı arabın eserlerini gücümüz yettiği kadar tercüme etmek istiyoruz. înşal-lah ozaman Hansa'nın mersiyelerini de naklederiz. Yalnız bu büyük kadının Suki Ukâzda hazreti Hassan ile geçirdiği bir vak'ayı şimdiden söyleyeceğiz.
Sevgili karilerimizin malûmudur ki, Suki Ukâz bir belagat sergisi, bir şiir sergisi idi. Arabın maruf, gayrı maruf, erkek, kadın ne kadar şuarası, üdebasi, hutabası varsa oraya gelerek, eserlerini okurlar; hakem intihab olunan bir münekıdin nazarı tenkidine arz ederlerdi.
Bir gün El-Hansa' Suki Ukâza gelerek şiirlerini okudu. Ozaman hakem meşhur Nabîğai Zubyanî idi. Hansa'yı can kulağiyle dinledikten sonra “ikincisin. Eğer senden evvel şu kör şair gelmiş olmasaydı, seni birinci çıkarırdım” dedi. Nabîğa'ınn birinci çıkardığı şair A'şo idi.
O sırada Hassan da orada bulunuyordu. El-Hansa'nın mazhar olduğu mertebeyi kıskandı. Nabiğaya itiraza kalkıştı. Nabiğa “sana bu cevap versin. Ben uğraşamam” dîye Hansa'yı gösterdi. Hansa' hazreti Hassan'e bakarak:
“En metin şiirin hangisi ise onu oka da dinleyeyim bakayım....” dedi. Hassan derhal
Lenel cefenatul-gurru yelma'ne bidduha;
Ve esyafuna min necdetin yakturan dema [50].
Matlaı ile başlayan neşide-i hamaseti inşad etti. Malûmdur ki; araplar en çok semahatleriyle, bir de secaatleriyle fahrederler. Hiciv edecekleri adamı da pintilikle, korkaklıkla batırırlar. Hassan da kabilesinin mefahirini tâdad eden bu şiirine o suretle başlamıştı. Matla' “bizim sabahleyin parıl parıl parlayan beyaz tencerelerimiz var, kılıçlarımız kemal-i necdetimizden kan damlalarına mizab oluyor.” mealindedir.
Hansa', şiiri baştan aşağı dinledi. Evvelâ şu matla* beytini alarak dedi ki:
“Kuzum, kabileni methetmek istemişsin; fakat bir beyitte yedi yerde düşmüşsün! Bizim beyaz tencerelerimiz var demek için “cefenatul gucr” diyorsun. Bilmiyor musun cefenat kelimesi killet (azlık) gösterir. Demek sizin nihayet üç tencereniz varmış. Sen bunu cefenat demeyecektin. Cifan diyecektin. Çünkü bu şekil kesret (çokluk) gösterir. Sonra beyazlığı da vazıh bir surette gösteremiyorsun: Evet gurr kelimesi gurreden gelir ki nihayet beyaz bir leke demektir. Sen burada gurr lâfzi yerine biyd kelimesini kullanacaktın. Gelelim yelmain'eye. Lemean, nisbetle okada şiddetli olmayan ziyanın zaman zaman zuhuru demektir. Demek sizin tencereleriniz zaman zaman parlıyor; hem sönük bir nur ile parlıyor. Evet, burada işrak maddesini kullanarak yüşrikno diyecektin. O zaman hem tencereleriniz alabildiğine parlayacak, hem mütemadiyen parlayacaktı. Gelelim bidduha'ye. Bir kere gündüzün tencerenin parlaklığı göze çarpmaz; saniyen mihmanperverlik samahat nokta-i nazarından gece parlayan tencere, gündüz kaynayan tencereden daha hoş olur. Onun için sen de tencereleri gece kaynatacak, yani bidduca yerine bidduca diyecektin. Ve Esyafuna da tıpkı cefenat gibi killet gösteriyor. Sizin koca kabilenizin topu topu üç kılıcı mı var! Tabu, değil. O halde esyaf yerine suyuf diyecektin. Yaktur'u kelimesi de zayıf: Kılıçların ucundan kan damlaması bir şey değil. Buradan kan damlayamayacak, belki seyelân edecek idi. O halde yaktnrne yerine yesilne diyecektin. dem' kelimesi de bir çok kanlar göstermek lâzım geleceği için duna şeklinde olacaktı...”
Daha, matla' beytine ait tenkidatını dinlemekle, zavallı Hassan da alt tarafını istimaa mecal kalmadı. Oradan çekilip gitti.
Geçenlerde resail-i mevkutenin birinde “araplar şiiri kasden mevzun ve mukaffa söylenen kelâm' diye tarif ederlermiş.” tarzında bir rivayet gördüm. Ravi bu malûmatı başka birinden aldığını da söylüyordu. Böyle ariyet ilim ile bahsa karışmak caiz inidir bilmem ki! Vak'ıa münekkidîn-i arabın vezin kafiye saktatını ihtar ettiklerini gördük; lakin mahza ahenginden, kafiyenin düzgünlüğünden dolayı bir nazmı sırfı şiir derecesine çıkardıklarını hiç görmedik. Hanya'dan naklen yazdığımız şu sözler müddeiyatımızı isbat edebilir sanırız.[51]
Edebiyat Bahisleri: 1
İnşad
26 Ocak 1327-1911
İnşad, bir şiiri, tavr-ı mahsusiyle okumak demektir; ister o neşide okuyanın kendi malı olsun, ister başkasının. Bazıları in-şad'dan şiir terkibinden şiir yazmak, yahut söylemek manasını çıkarıyorlar ki, bu türlü tefsire lûgatın müsaadesi yoktur. Hatta Kemal bey merhumun:
Ben tuttuğunuz yola gideydim,
Bir müntehabat cemredeydim;
Şehnameler etmiş olsam inşad,
Bir beytimi eylemezdim irad.
tarzmdaki itirazı, inşad kelimesinin yanlış kullanılmış olmasından dolayı haklı bir muvahezeye hedef olabilir.
înşad gayet mühim bir mesele olduğu, halde, biz nedense buna hiç ehemmiyet vermemişiz, hatta vermiyoruz! Bir cemaat-i kübra huzurunda yüksek sesle iradı nutk eden bir hatip tasavvur ediniz ki, sözleri serapa mana, serapa ruh; lâkin, bu adam esnayı tebliğde eda ile muedda arasındaki münasebete, ahenge dikkat etmiyor; hutbesini hafızaya istif edilmiş tekerlemeler gibi dümdüz okuyor. Şimdi böyle bir nutkun cumhuru samiin üzerinde ne tesiri olur? Tabii hiç! İşte yalnız veznin, kafiyenin akıntısına tabi olarak okunan şiirler de dinleyenler üzerinde ayni tesiri husule getirir.
İnşadın fenalığı bir çok sebeplerden ileri geliyor ki burada başlıcalarını sayacağız:
1- Lisanımızda kullanılan vezinleri bilmeyerek tef’ileri birbirine karıştırmak.
2- Yine vezin bilmemek belâsı olarak, bazı heceleri çekilmek icab eden kelimatı kısa geçmek; kısaltılacak heceleri de uzun okumak. Hele pek tabu, yani söylendiği gibi okunmak lâzım gelen kelimata imâle vermek, yani uzatmak bir hastalıktır ki, nazm ile muarefesi olmayan, yahut bu aşinalık pek yeni başlayan ağızIara müstevlidir! Böyleleri mısranın hiç olmazsa iki üç kelîmesiniı kuyruğu, kulağı çekilmedikçe manzum olmaz vehminde bulunur lar. Bu illetin çaresi çokça şiir okumaktır.
3- Nazım nesir gibi dümdüz okuyuvermek, yani tefrit.
4- Nazmı takti edercesînde okumak, yani ifrat.
5- Mana itibariyle birbirine bağlı olan mısralardan yahut beyitlerden her birinin sonunda sözün bittiğini zannettirecek surette duraklayarak sâmi'in zihnini karıştırmak.
6- İstifham, teessür, taaccüp, tehekküm, hülâsa bir başkalık, bir fevkalâdelik ifade eden cümleleri de diğerleri gibi irad eylemek.
7- Nesri manzum tarzında yazıldığı için, bazen sözün arkasını almak beş on mısraı bitirmeye mutavakkıf olan yeni şiirleri de eski şiirler gibi müstakil manalı mısralardan müteşekkil farz ederek öylece inşada kalkışmak.
8- Kafiyeleri dinleyenlerin kulağına zorla sokar gibi lüzumundan ziyade hissettirmek.
9- İmaleleri, hususiyle Türkçe kelimelerdeki imaleleri pek belli etmek.
10- Vezinde, kafiyede, tavırda bir sakatlık yapmamakla beraber şiirin müeddasına göre eda ihtiyari cihetini düşünmiyerek. rakik, şedid, yüksek, derin ne kadar hisler, hayaller, fikirler varsa hepsini birden ayni ahenge munkad eylemek.
Tabii, bunlardan başka sebepler de vardır; ancak inşadı ber-bad eden en belli başlı nakısalar, herhalde saydıklarımız olacaktır. Hele aruz mutaassıplığmdan İleri gelen takticiük en selis nazımları bile en müstekreh kılığa sokar. Malûmdur ki sakin harften evvel gelen hurufu med bir az fazlaca çekilir. Bu çekiliş, nazma bir ahenk de temin eder. Bazıları vezni şaşırmamak için, o sakin harfi harekeli okurlar M, bu suretle hasıl olan sekalete değme kulak tahammül edemez!
Evet, “bahardır, bahardır, bahardır, bahardır” mısrasındaki kelimelerin birinci relerına birer kesre vererek “baharidir” tarzında okuyanlar çok gördük.
Vakıa bu mısra takti' edilmek lâzım gelse, her (bahardır) kelimesi mefailün cüz'üne terfik için re'yi harekeli farz etmek icab ederse de inşad ederken bunu düşünmek pek garip olur.
İmaleler ne kadar mümkün ise okadar az belli edilmelidir. Hele mısra sonundaki kelimelerin âhır hecelerine rast gelen imaleler hiç hissettirilmemelidir. Söylediklerimizi bir misal üzerinde tatbik için Kemal'in şu matlaını alalım:
Ermemişken kimsenin miri nigâhı koynuna,
Gizli girmiş dün gece zülf i siyahı koynuna!
Görüyoruz ki bu beyitte nur, nigâhı, koynuna, gece, zülf, siyahı kelimeleri hep imalelidir. İki satırda altı imale,
dinleyeni sıkar. Lâkin biz oldukça güzel bir inşad sayesinde sıkıntıyı yarı yarıya indirebiliriz. Evet, nurun rasını, ince uzun okuyacağımıza bir az tefhim, yani kabaca talâffüz ederiz. O vakit imalenin sıkleti gereği gibi azalır. Nîgâhi kelimesindeki hi hecesine de ince uzun bir kesre vereceğimize kaba, lâkin kısa bir kesre veririz. Bundaki imale de hafifler. Koynuna radifindeki son heceyi ise imalesizce okuruz.
İkinci mısradaki zülf, siyahi, koynuna kelimelerinde de ayni suretle hareket ederiz.
Demek istiyoruz ki: înşadda asıl olan eczayı beytin bütün hecelerini mukabilindeki tef ilelere uyduracağım diye imaleleri sâmi'în kulağına çarpmak değildir; belki imalenin gayri tabii bir şey olduğunu bilerek onu mümkün mertebe az hissettirmektir.
Bununla beraber uzatılması icab eden öyle kelimeler de vardır ki, kısa geçilmesi aruzcuların zihaf dedikleri kusuru vücuda getirdikten başka esasen o gibi hecelerin memdud okunması mana üzerinde pek güzel tesir hasıl eder. Onun için böyle kelimeleri hafif geçmek tarafına asla yanaşmamalıdır-
Döner vadide dura dur bir ses, rûdler çağlar
Hey ne sensin dilsin eyzalım kı te’sir etmiyor
Ahlar, feryadlar, çaki kiribanlar sana
Feryad bu âlemdeki ahengi siyehten
Eyvah bu bazicede bizler yine yandık.
Ey vefasız dostum senden vefalıymış gamın!
Neşidelerinde dura dur, rud, ahlar, feryadlar, feryad, eyvah, dostum, kelimeleri mutlaka memdud okunmalıdır. Hele ah, eyvah heyhat, oh gibi teessüre, tahassüre tercüman olan kelimeler kısa çekilmemeli, dörder elif mikdarı çekilmelidir.
Letaifdendir ki:
Naci merhum Tercümanı Hakikata gazeller yazarak heveslileri tanzire davet eder; sonra da o nazireleri birer birer didiklerken talebei ulûmdan biri:
Dün gece ateşi sevda düşüp âh medreseme
Battı mantıkla meani ve beyanı maksut!
Tarzında veyahut bundan daha hallice bir yave göndermiş. Naci bu zavallı mollanın gazeline ait sözlerini şu mütalea ile bitirmiş: “Biz ahların memdud olmasına taraftarız. Hususiyle ateşi sevda ile bütün mameliki yanıp kül olan senin gibi bir molla böyle kısacık âh edemez... Yürekten olmak şartiyle gayet uzun bir âh çeker!”
Kemalin Cezmisinden
Benzetse beni hata değildi,
Bir kimse görüp de arifane:
Zincirde inleyen esirin
Koyundaki tıflı natavane.
kıt'asıni ele alalım da nasıl okuyacağımızı söyleyelim. Görüyoruz ki şu dört mısranın dördü de birbirine merhun, yani bağlı. Şimdi bu şiiri nasıl inşad edeceğiz? Eğer her mısranın sonunda sözün bittiğini anlatır bir tavır ile vakfedecek olursak mana askıda kalır. Ohalde ta son mısranın nihayetine gelinceye kadar geçecek evvelki karar, asma karar olmalı; yani sözün tamam olmayıp, aşağıda tamam olacağını anlatacak tarzda verilmelidir.
İmalelere gelince birinci mısradaki beni kelimesinin.(ni) si his olunmayacak gibi çekilecek, zincir alabildiğine uzatılacak; zira kaide bunu icab ettiği gibi ahenk de öyle olmasını ister. natuvane, arifane gibi imalesiz okunulacak. Bir farkı varsa bundaki karar tanıdır; âriföne gibi gayet hafif vakıf dan ibaret detildir.
İnşadın daha bir çok incelikleri vardır ki, onlar tarif edilemez; şiiri okuyan adamın zevkine kalmış şeylerdir. Meselâ, şiddetli fikirlere, ateşli hislere tercüman olan şiirler yüksek sesle, müheyyiç tavır ile okunmalı; rakik, nazik meani de kendisine münasip bir lalın ile tebliğ edilmelidir. Sesi kaldırmak icab eden yerde indirmek, alçaltmak icab eden yerde yükseltmek, pek münasebetsiz olur. Bununla beraber bir takım züppelerin yaptığı gibi, süre ruh vereceğim diye, acemi oyuncu tavrı takınarak soğuk soğuk caali-
yetler göstermenin lüzumu yoktur. Bu bir tasannudur, tasannu ise her zaman merduddur.
Eslâfımızın inşada verdikleri ehemmiyetin derecesini bilemiyoruz. Bakıyetüsselef, [52] olmak üzere yetişebildiğimiz şairler arada Hersekli Arif Hikmet merhumu azametli bir inşad sahibi gördük. Başkalarında öyle vakur, öyle manidar bir inşad göremedik.
İhtimal ki inşad bahsini bu kadar uzatılmaya mütehammil bulmayacaksınız. Lâkin en rakik, en hissi bir neşideyi alınız; bir mahfili edebte evvelâ ehline okutunuz; saniyen nâehline inşad. ettiriniz, sonra da bu iki okuyuşun dinleyenler üzerindeki tesiri birbiriyle mukayese ediniz. Ozaman işin ehemmiyetini iyice anlarsınız.
Şiiri kadimimiz hakkında mühim olan inşad, şiiri hazırımıza gelince büsbütün müthiş bir ehemmiyet alır. Zira şiiri kadimde her mısra, her beyit müstakil bir manayı ihtiva ederdi. Onun için iyi de okunsa, fena de okunsa beytin sonunda vakfedilince maksadın ne olduğu anlaşılırdı. Halbuki şimdiki şiirler eski nesirler gibi zincirleme gidiyor; hatta bazan birinci mısra ile başlayan cümlenin arkası tam sekiz on mısra sonra alınabiliyor. Onun için inşadın hakkı verilmezse, ahenkten vaz geçtik, mana anlaşılmaz. Bereket versin ki son zamanlarda taammüm eden tankit, [53] işi haylıdan haylıya kolaylaştırmıştır. Yoksa yeni şiirleri inşad, pek müşkül olurdu.[54]
Edebiyat Bahislerî: 2
Tasvir
9 Şubat 1327 -1911
Gözümüzle görebildiğimiz mahsusatı bize gösterebilecek, yahut hariçte vücudu olmayan ihtisasatı duyurabilecek melekeye., edebiyatta tasvir derler. Bununla beraber mutlak olarak zikredildiği zaman tasvir yalnız mahsûsata münhasır kalır.
Tasvir üç türlü olur. Birincisinde edip bir müstensih ressam tavrı takınarak tersim edeceği levhayı aynen alır; kendisinden hiç bir çizgi ilâve etmez. İkincisinde o levhayı olduğu gibi çizmiyerek, gerek ilâve, gerek tay suretiyle yer yer tadilât icra eder. Üçüncüsünde ise tasvir edeceği şeyi olduğu gibi göstermek tarafına hiç yanaşmıyarak, onu evvelce kendisi bambaşka bir nazarla, bambaşka bir şekilde gördükten sonra öylece gösterir; yani başkalarının gördüğü gibi değil, kendisinin görmek istediği gibi göstermeye çalışır.
Şu taksime göre birinci tasvir sırf hakikî, üçüncüsü büsbütün hayalî, ikincisi ise hakikatla hayalin mümtezic bir şekli oluyor-
Bir çok levhalar vardır İki şiiri içinde olduğundan şairin bütün sanatı, bütün vazifesi onları aynen nakletmekten ibaret kalır. Lâkin bu okadar kolay bir iş değildir.
Zira bir kere o levhaları gayet muhit, gayet nafiz bir nazarla görmek; sonra da o suretle gösterebilmek lâzım.
Yine bir takım levhalar vardır ki, bizde uyandıracakları hissiyati ulviyeye nisbetle heyeti hakikiye ve maddiyeleri pek naçia kalacağı için, o gibi elvahı tasvir ederken nazarı temaşamızın önündeki sureti bırakır; muhayyilemizde çizdiğimiz nakışlan kâğıt üzerine nakletmeye çalışırız.
Tasvirde fazla tafsilâttan ihtiraz etmelidir, diyorlar. Doğrudur. Ancak, ne gibi yerlerde ne gibi tafsilât zaiddir? Mesele burasını kesdirip atmaktır. Hele hakikî tasvirlerde bazan Öyle nevakıs geliyor ki: tasvir için tutulacak mikyas eldeki mevzu ile o mevzudan çıkarılacak neticeye göre detişmek lâzımdır. Evet, mevzuun ne derecelerde tafsile tahammülü vardır, kezalik istenilen neticeye varmak için karşınızdaki levhanın, yahut hangi noktaları, hangi çizgileri gösterilmek icab edecektir? Bunu katî bir düstur ile bildirmek kabil olamaz.
Eski şairlerimizin hiç ehemmiyet vermedikleri, adetâ şairliğe münafi gördükleri bir meslek varsa, o da mahsûsata ait hakikî tasvirlerdir.
Eğer ilk devirlerde gelen şairlerimiz îran edebiyatiyle uğraştıkları kadar, Arabın şiiri kadimiyle tevaggul etselerdi; yahut devri mutavassıtta yetişen ediblerimiz garbın asarı edebiyesine bigâne kalmasalardı, bugün bizim de elimizde tasvire dair güzel güzel eserler bulunurdu. Vaesafa ki divanlarımızdaki tasvirler baştan başa hayalîdir. Bahar, hazan, gurub, tulü gibi elvahı kudret bile etraflı bir surette tasvir olunmamıştır. Bir acem şairi baharı nasıl görmek istemiş ise, biz de öyle görmek istemişiz. Gariptir ki, “bahariye” ünvan-ı acibi altında gördüğümüz şiirlerde ismi geçen Çiçeklerin çoğu îran toprağında yetişir, burada bulunmaz! Memleketimizde mezarlık haricinde, servi ağacı pek nadir görülürken, bahar tasvir den şiirlerimiz her çimenden bir ırmak geçirir; her ırmağın iki tarafını da servi ağaçlariyle doldurur!
Hele bir çok Şitaiyelerimiz [55] var ki, insan onların Temmuz ayında yazıldığına hükmeder! Şairlerimiz bahar oldu mu, bütün kâinata bir hullei hazra [56] giydirirler; kış geldi mi, duşu zemine bir sürei beyza [57] geçirirler. Olur, biter. Varsın şu iki renkli libas örttüğü vücutlara gere namütenahi tenevvüler göstersin, onları ne görürler, ne gösterirler.
Edebiyatımızın tasvir hususunda bu kadar geri kalmasına bizde resmin fıkdanı da sebep gösterilebilir. Evet, eğer vaktiyle bizde de ressamlık olsaydı, belki şairlerimiz musavviriiğin kıymetini anlayarak bir az da bu türlü, yani gördükleri gibi yazmaya çalışırlardı.
Şimdi, yukarda söylediğimiz, şu üç muhtelif tarzı tasvirin hangisi intihab edilmek lâzımdır, sureti kafiyede tayin olunamaz. Orası mevzuun icabına, hususiyle şairin zevkine, daha doğrusu kabiliyetine kalmış bir şeydir. Ancak şiirdeki tasvirler, nesirdekiler kadar tafsilâta müsait değildir, sözünü bir kaidei külliye olarak ileri sürebiliriz.
Zamanımızdaki hikâye yazanlar, zemin ittihaz ettikleri vak'anın güzergâhında ne varsa, sağlı sollu tasvir etmeden geçmezler; geçmeyi yolsuz bulurlar. Lâkin bu usul şiire tatbik (olunamaz, olunsa da hoşa gitmez. Meselâ şair karşısındaki binanın tulünü, arzını santimetresine kadar göstermeye kalkışacak olursa, şiirin tadını kaçırır. Evet, bu öyle bir ifrattır ki nihayet otuz kırk arşın yüksekliğindeki bir yapıyı göklere kadar çıkarmaktan ibaret olan tefrit ile birleşir. Ne asumana kadar çıkarmalı; ne de eb'adım şerit çekip ölçmelidir,
Şiirdeki hakikî tasvirler pek dağınık, pek etraflı olmamalıdır, demiştik. Çünkü bu gibi tasvirlerden maksat bir çok hakikatleri eşyaya söylemektir. Meselâ bir fakirin sefaletini tarif ederek, haline acındırmak için şöyle perişandır, böyle sefildir... demektense, o zavallının yuvasında' nazarı merhamete olanca uryanlığıyle çarpacak ne gibi şeyler varsa, onları gösterivermek, çok daha beliğ olur. Zira birinde söylüyorsunuz, birinde ise gösteriyorsunuz. Elbette görmek dinlemekten müessirdir.
Tasvirden maksat hakikatları eşyaya söylemektir, hükmünü kabul edersek mevzua göre mikyas tayin eyleyebiliriz.
Hakikî tasvirlerde tabiiliğin haricine çıkmak hiç olamaz; zaten bunu ihtara hacet yoktur. Şayet karşımızdaki levhayı aynen çizmeyeceksek, tadilâtı Öyle bir surette icra etmeliyiz ki, kimse farkına varmasın.
Şu beş on sene içinde çıkan romanların birinde, bir yat tasviri vardı ki, müfredatına varıncaya kadar gösteriliyordu. Muharrinin ne derecede muvaffak olduğunu tabii ben anlayamazdım, bahriyeli arkadaşlarımdan birine gösterdim, o da bize yat olmak üzere tavsiye edilen yadigârın bir enine, bir boyuna, bir de derinliğine baktıktan sonra, kahkahayı salıverdi: “Ayol, bunun neresi yat? bu senin bildiğin salapurya!” dedi.
Bazan eşya kâfi gelmez, yahut icab eder de, eşhas da tasvir olunur; Hatta o eşhasa söz de söyletilir. İşte tasvirin pek mühim bir kısmı olan bu söyletmek meselesi gayet ince bir iştir. Her seviyedeki, her sanattaki, her memleketteki halkın tarzı ihtisası, tarzı rüyeti, tarzı muhakemesi, tarzı tekellümü birbirine benzemiyeeeği azıcık benzese bile, arada gayet farklar olacağı için hayale kapılarak, bir adama düşünemiyeceği, söyleyemiyeceği, yahut büsbütün başka bir vadide söyleyeceği sözleri söyletmemelidir. Bu şarta lüzumu derecesinde riayet edilmezse, ortaya çıkan eser pek maskara bir şey olur.[58]
Edebiyat Bahisleri: 3
Teşbih
16 Şubat 1327-1911
Aralarında maddî yahut manevî bir münasebet bulunan iki şeyi birbirine benzetmektir. Teşbih, ediblere has bir marifet değildir; hepimiz, en adî, en tabiî muhaverelerimizde bile bir çok teşbihler yaparız. Çünkü tarif etmek istediğimiz mahiyetin, eğer hariçte vücudu varsa, teşbih ile büsbütün göz Önüne gelir; yoksa, yine teşbih sayesinde, mücerredattan olan mahiyet, maddiyat sahasına girer. Meselâ soğukluk, sevimsizlik mücerredattan iken “yılan gibi” deyince bürudetin pek maruf bir timsali olan o mahlûk derhal gözümüzün önüne gelir; tarif edilmek istenilen şeyin, yahut şahsın halini bize olanca vazuhiyle gösterir.
Malûmdur ki teşbihte müşebbeh, muşebbehbih, vechi şebeh bulunur; edatı teşbih olsa da olur, olmasa da. Hatta olmazsa ter bih daha beliğ düşer. Meselâ Hamidin şu:
Duruyorken hareketsiz, sessiz;
Yere inmiş göğe benzerdi deniz.
Beytinde deniz durgunluğiyle, maîliğiyle gök yüzüne benzetiliyor. Bu teşbihte deniz müşebbeh, gök muşebbehbih; renk ile rükûdet de vechi şebeh oluyor. Edatı teşbih yoksa da onun yerine benzerdi fiili getirilmiş. Kemalin şu:
Geceyi görenler sanırlar: güya,
Kara kan dalgalı bir ulu derya;
Dağları, taşları içine almış,
Kabarmış, kabarmış da dona kalmış!
Tasviriyle Nedimin bu:
Sinede bir lâhza aram eyle gel canım gibi,
Geçme ey ruhi revan, ömrü şitabanım gibi.
Matlarında güya, gibi edatı teşbihleri var. Yine Hamidin:
Süfeha, evliya; keda, mürted;
Pare ma'bud bankalar ma'bed!
beyitinde edati teşbihler takımıyle mahzuf.
Veçhi şebehin şiirde tasrihi icab etmez. Zaten tasrih olunmaz. Çünkü bu suret daha beliğ olur. Yalnız müşebbeh ile müşebbehbih birbirine pek yabancı durur yahut aradaki münasebeti idrak herkesçe kolay olmazsa, sözü vuzuhsuzluktan, muammalıktan kurtarmak için, veçhi şebeh irad olunmalıdır. Meselâ İbni Kemal merhum Selim'e yalnız şemsi asır deseydi şiir okadar vazıh olmazdı. Lâkin bakınız veçlıi şebehi ne güzel gösteriyor:
Az zaman icre çok iş etmiş idi;
Sayesi olmuş idi âlemgir.
Şemsi asr idi: asırda şemsin
Zilli memdud olur, zamanı kasir.
Kezalik “leyal, senin kâinatı muhit olan kemalindir.” cümlesinde gece ile kemal arasında bir teşbih yürütülmüş ki gariptir. Zira ister müşebbeh, ister müşebbehbih suretinde irad olunsun, leylin siyah renkli maddiyat île, yahut kederi, matemi ifade eden maneviyat ile münasebeti anlaşılabilirse de kemal ile gece arasında ne gibi mülâyemet tasavvur edildiği anlaşılamaz. Onun için veçhi şebehin “ihata” olduğu tasrih edilmiştir. Edilmeseydi söz muak-kad olurdu,
Müşebbeh bihin müşebbehden ekmel olması yani veçhi şebeh dediğimiz sıfatta mûşebbehe faik bulunması lâzımdır. Bazan mübalâğa kasdiyle teşbihi aksederler de müşebbehi müşebbehbih, müşebbehibihi müşebbeh yaparlar. İşte yukarıki teşbih bu kabildendir. Zira asıl olan kemali leyale benzetmek idi.
Şurası pek iyi hatırda olmalıdır ki: müşebbeh, müşebbeh bihin bütün evsafına iştirak etmek lâzım gelmez. Meselâ bir adam şecaatinden dolayı arslana benzetilivermekle yine o adamın arslandaki vahşet, yırtıcılık gibi diğer vasıflara da iştiraki icab etmez.
Bir de insan teşbihde her zaman serbest değildir. Bir dereceye kadar âdete nıünkad olmalıdır. Meselâ bir şair hiç bir vakit memduhunu sadakati itibariyle köpeğe; büyük büyük maniaları ıktiham ettiğinden dolayı dağ keçisine benzetemez; Merdümkiriz bir adama ayı diyemez. Daha garibi müteradif elfazdan birini kullanır da diğerini kullanamaz. “Tosun gibisin” deyince koltukları kabaran bir adama “öküz gibisin” deyin de bakın ne olur! Halbuki tosun da öküz de ayni mahlûktur.
Ali B. Cehem isminde bir bedevî Abbasilerden El-Mütevekkilin huzuruna çıkarak bir şiir okumuş. Şair halifeyi, hukuku sıyanet seciyesinde köpeğe; siyaset engellerini biperva aşmak mehabetinde dağ keçisine; icabında halim, selim olmak hassasın da eşeğe; halkın kendisinden întifaı hususunda büyük su kogalarına benzetmiş! El-Mütevekkil bedeviyi çok takdir etmiş. Lâkin yanındakiler bu şiir medih midir, kadih midir, anlamamış. Halife onlara demiş ki: “bu adam bedevî olduğu için bir şey görmemiştir. Onun için tabiidir ki teşbihatı, hayalâtı hep kendi muhitine göre olacaktır. Eğer siz de âlemi bedaveti bilseydiniz teşbihlerdeki isabeti anlar, şiirin büyüklüğünü teslim ederdiniz.”
Hakikat, Ahi bin Cehem bir sene kadar halifenin sarayında kaldıktan sonra, öyle rakik, öyle nezih eserler meydana getirmiş ki, Bağdad şairleri zavallıyı çekemiyerek hapis ettirmişler.
Teşbihin güzelliğine, çirkinliğine hükmedecek meleke zevki selimidir. Bazen bir nükte gözetilerek, maddiyat maneviyata, maneviyat maddiyata teşbih edilir ki, eslâftan Nedim bu gibi incelikler üzerinde çok tasarruf eder.
Cami lebiyle mest edip evvel edaların
Mestane sonra gönderir ağuşi cane dek!
Beyti gibi sözleri Nedim divanında pek mebzul görürüz.[59]
Edebiyat Bahisleri: 4
Întikad
1 Mart 1328-1912
întikad, muaheze demek değildir. Bir eser-i edebiyi dikkatle okuyarak iyi yerlerini, fena yerlerini ayırmak demektir. Bunu tenkid suretinde kullanmak yanlıştır,
întikad, nakid maddesinden geliyor, Nakkad, yani sarraf meskûnâtin kalıplarını, siliklerini, eksiklerini, hülâsa bir suretle tedavül hassasından mahrum olanlarını iyice seçerek “şunlar geçmez; ötekiler geçer.” dediği gibi kendisinde intikad salâhiyetini gören edip de eline aldığı eserin her parçasını, hatta her kelimesini ayrı ayrı tartıp şunlarm revacı vardır, şunların yoktur, hükmünü verir. Doğru bir intikad için her şeyden evvel sağlam bir kafa ile sağlam bir yürek lâzımdır. Bunların ikisini birden kendisinde cem edebilmiş olan müntekidin, vereceği hükümler bir dereceye kadar hakikata yaklaşabilir. Çünkü taraftarlık etmez; hissiyatına kapılmaz.
Şimdi, sağlam kafanın nasıl olacağını bir az söylemeliyiz. Bir eseri hakkiyle anlamak, hele bir şiirin zevkine varmak, yalnız terbiye-i ilmiye sayesinde büyümüş her beynin kârı değildir. Şiir ile ayrıca meşgul olmuş, yani bir çok manzum parçalar okumuş olmak lâzımdır.
Fünunu hazıra arasında edebiyat gibi hiç biri yoktur ki; daire-i feyzi bu kadar geniş olsun; umumu bu derecelerde müstefid etsin de sonra hakkiyle takdiri, temyizi pek mahdut şahıslara münhasır kalsın.
Bizde şimdiye kadar sözüne itimad olunur bir müntakid çıkmamıştır, diyecek olursak intikadın ne ehemmiyetli, ne azametli bir iş olduğu anlaşılır.
Edebiyatta intikadın zorluğu en ziyade şundan ileri geliyor ki asar-ı edebiyenin muhtelif nokta-ı nazarlara göre meziyetlerini yahut noksanlarını tayin için, her ne kadar bir çok nazariye, bir sürü kaide ileri sürülmüş ise de, her zaman o kaidelerle, o nazariyelerle bir eserin iyiliğine, yahut fenalığına hükmolunmaz. Hü-
küm nihayet zevk-i selimden ibaret kalır. Pek âlâ! Kendisini zevki selim sahibi görmeyen kaç kişi tasavvur edebilirsiniz?
Sair fenler böyle değildir. Evet, meselâ riyaziyata, yahut tabiiyata ait bir eserin doğru olup olmadığı, o fenlere ait esaslarla kat'î surette isbat edilebilir. Edebî eserlerde ise hasmınızı susturacak deliller, katı deliller getiremezsiniz. Sizin sehli münteni bulduğunuz bir şiire başkası çıkar, adî söz der; ötekinin gayet tabii gördüğü bir tasviri karşısındaki bayağılıkla itham eder. Meselâ işitilmemiş bir hayal, bir fikir halkın bir kısmı tarafından hayretlerle, takdirlerle karşılanırken, diğer kısmı nazarında garabetle mahkûm olur. İnsan insafı bırakır, müşkülpesentliği ele alırsa hiç bir sözü beğenmemek onun için işten bile değildir.
Bizde evvelce intikadın kendi şöyle dursun, ismi bile yoktu. Nefsinin Veysî hakkındaki kıt'aları Sürûrî ile Vehbî arasında geçen ağız dalaşları gibidir; Şeyh Galip tarafından Nâbi'nin Hayirâ-bâdına ait olarak yürütülen mülâhazalar da intikaddan ziyade hücumdur. Kani iyi bir müntakid olacakmış, yapmamış, ilk intikadı. Telif olarak Kemalin (Tahrib)i ile (Takib)ini kabul etmek zaruridir. Yalnız şurasını söylemeliyiz ki Ziya paşa merhumun Harâbât'i-nı intikad maksadiyle yazılan bu iki eser pek çok sağlam mülâhazatı havi olmakla beraber asla bîtarafâne yazılmış değildir. Kemal bey infialine mağlup olarak bir çok haksızlıklar da yapmıştır. Bununla beraber nazım ile şiirin henüz ayrılamayıp bir zannedildiği; hangi söze şiir denilebileceği, çokları tarafından kesdirilemediği bir zamanda yazılan o eski eseri muahezede de ileri gitmek doğru olamaz. Bizde Kemal bey kadar malûmat-ı edebiyesi geniş bir edip yoktur. Arap, acem, Türk edebiyatım hakkiyle bildiği gibi garp edebiyatına da lüzumu kadar vakıf idi. Lâkin ne merhumun bu derecelerdeki ihata-i edebiyesi, ne de-üç beş garezgâr ile beş on kopuk istisna edildiği takdirde-herkesin müsellemi olan dehayı fıtrîsi, onun iyi bir müntakid olmasma el vermezdi. Zira son derecede hissiyatçı, son derecede infialâtına mahkûm idi.
Vakıa Naci merhum da müntakidlik ederdi. Lâkin Nacinin mütaleat-ı intikadiyesi sırf lisana, nazma aitti, denilebilir. Merhumun mesleğine göre vezni düzgün, elfazı ahenkli, heyet-i ummumiyesi lisanın şivesine uygun bir nazım en birinci şiir idi. Şunu da söyleyelim ki; Naci'nin intikadlarmdan lisan istifade etmiştir, halâ etmektedir. Merhuma söğenler, lâkin düzgün bir ağızla söğenler dillerini, Naci sayesinde okadar kıvrak bir hale getirebilmişlerdir!
Ustad Ekrem'in intikad yollu eserlerinden şiirimiz cidden büyük büyük istifadelere mazhar olmuştur. Yazık ki; o yazıların devamını göremedik. Evet, Naci lâfza, nazıma; Üstad ise manaya, şiire çok hizmetler etmiştir.
Bir zamanlar Servet-i Fünun risalesinde de intikadlar görülürdü. Lâkin methi mütekabil esası üzerine yürütülen o mütâleâ-lar, tabii tarafgirlikten âzâde değildi.
Bir şair her eserinde şair olamaz; yani insanın her yazdığı eser şiir derecesine çıkamaz. En büyük şairlerin öyle yaveleri olur ki en küçük şairden sudur edemez. Bunun gibi herze söylemekle iştihar edenlerin ara sıra öyle sözleri görülür ki şahıslarına verilmez. Onun için hakkında hüküm, vereceğiniz eseri, sahibine ait olmak üzre taşıdığınız fikirden tecerrüd etmeden okursanız daima yanılırsınız.
Şarkm iki büyük, iki hakîn şairi olan Sadi ile Mütenebbî'den evvelkisi:
“Ayıp arayan göz, hüner görmez.” diyor; ikincisi de; “Riza gözü bütün kusurlara karşı kör olur; nasıl ki gazep gözü olanca fenalıkları bulur bulur çıkarır.” hükmünü veriyor. Bunlar pek doğru sözlerdir, insan bir eseri herçebadabad beğenmek niyetiyle okursa daima iyi taraflarını görür; bilâkis beğenmemek için mütalea ederse, nazarına hiç güzel yerleri isabet etmez, yalnız nakışlan rast gelir. Onun için müntakide her şeyden evvel hissiyatı hususiyeye kapılmayacak sağlam yürek lâzım.
Her eser kendi vadisinde tetkik edilir; hepsi de mevzuuna, sonra, o mevzudan çıkarılmak istenen neticeye göre intikad olunur. Muhtelif eserler hakkında ayni nokta-i nazar muhafaza olunamaz. Ayrı ayrı mevzuların belâgati ayrı ayrı olmak pek tabii olduğu gibi çok defalar fesahatleri bile bagka başkadır, Bunlar kavaidi edebiyeyi şaşırtacak, hükümden sakıt bir hale getirecek noktalardır. Daha doğrusu edebiyattaki düsturların pek çoğu hukuku düvel kaideleri gibidir: Yalnız, zavallı yazıcılar hakkında tatbik olunur. Yoksa kalemine güvenen, o kaideyi yırtıp öte tarafına geçer de kimse sesini bile çıkaramaz![60]
Edebiyat Bahîsleri: 5
Plân
Osmanlı übedasını garplı'lardan bu kadar geride bırakan esbabın en birincisi, şüphe yoktur ki, plân meselesidir.
Evet, evvelce enine, boyuna düşünüp tasarlanmış, bidayeti, gayeti kestirilmiş, muntazam muayyen bir tertip dahilinde çalışmakla alel amya [61] nâzımlık, yahut nasirlik etmek arasındaki farkı teslim için uzun uzadiye mürakabaya varmak istemez!
Eski şairlerimiz böyle muntazam plân dahilinde hareket etmeyi hatıra getirmiş olmadıklarından başka; bizim tarzı kadim şiirimiz, doğrusu, pek öyle plân dinler takmadan değildi!
Yeni şairlerimiz plâna lüzumu kadar değilse de, az çok ehemmiyet veriyorlar. Maamafih naşirlerimiz oldukça muntazam, oldukça makul bir tertip dahilinde yazı yazmağa başladılar.
Garplılar eskidenberi “resimsiz, plânsız hiç bir eseri sanat meydana gelemez,” iddiayı muhikındadırlar. Hatta alınanların en büyük edibi olan meşhur Göte “ne çıkarsa plândan çıkar.” düsturunu daima tekrar ederdi.
Ne hacet! Dest-i kudretten çıkan asarı bile nazarı im'an ile tetkik edecek olursak bir tertibi ezelînin bütün hutut-i müthîşesini kemal-i hayretle görürüz.
İmam Gazali, Levhi mahfuz için “kâinatın planıdır”, deyip çıkıyor.
Evet, güzel bir plân, metin bir eseri edebînin temeli mesabe-indir. Vakıa şu sözler birdenbire pek kaide perestane telâkki olunabilirce de iyi düşünülünce bundan daha sağlam bir düstur bulunamıyacağı anlaşılır.
Meydana getirilecek eser ne olursa olsun, insan öyle bir plân dahilinde harekete mecbur olmalıdır ki, o plân ne kadar mümkün ise o kadar işlenmiş olsun; onun haricine çıkmak -kabil olmasın. Şimdi böyle müfredatlı bir plân tasarlandıktan sonra, bir kere işe başlanıldı mı, artık önce kabul edilen nisbetler gözetilmelidir. Çünkü o nisbetler bir çok düşünülerek kabul edilmiş idi; Çünkü plândan maksat taşkınlıklara meydan vermemek idi. İnsan ne kadar çok yazar, ne kadar çok tetebbu ederse, şu hakikate o nisbette kuvvetli bir kanaat hasıl eder:
İyi bir plân bir eserin metanetine, kıymetine üslûp kadar hâkimdir.
Evet, iyi bir, plân metin bir üslûp ile birleşince artık o eser; cihan-ı edebde bekaya namzettir. Büyük ediplerin muhallet eserleri hep bu tarzda yazılmış olanlardır.
Pek meşhur bir tiyatro müellifi, eserinin plânını çizdikten sonra “tiyatromu bitirdim.” dermiş. Bu sözde biraz ifrat olsa bile, plânın ehemmiyetim pek vazıh bir surette gösterir. Semahatı karihaya mağrur olarak işe başlayıvermek, ben plâna tabi olacağıma, plân bana tabi olsun demek doğru bir hareket değildir. En büyük
Eczası arasında nisbet gözetilmemiş, kaide-i i'tidale riayet olunmıyarak kâh ifrata, kâh tefrita gidilmiş, elhasıl gelişi güzel yazılmış ne kadar asarı edebiye görüyoruz ki eğer biraz plân, biraz intizam dahilinde hareket edilmiş olsaymış, bugün bütün o eserler kûşe-i nisyana atılmayacak, muhafaza-i mevcudiyet edecek imiş. Öyle ya, büyük kabiliyette yaratılmış olduğu halde eserlerini sırf karihasının şevkine tabi olarak rast gele yazan edipler unutulup gidiyor da, nisbetle okadar yüksek fıtratta olmayan diğer bir takım muharrirler ibkayı nam ediyorlar. Çünkü bu sonrakiler hemen kalemi ele almıyor; mevzuunu iyi seçiyor; sonra, iyi düşünüyor; plânı ile adam akıllı uğraşıyor; icab eden yerini tavzih, lâzım gelen tarafını tenkih ediyor.
Evvelce plânını güzelce tertib etmeyen bir edip için eserinde sukut muhakkaktır. Kim plânımı iyi çizmiş, ne söyleyeceğini, ne yapacağını kestirmiş ise, muvaffakiyet onundur.
Bazı gençler böyle bir mecburiyete kolay kail olmuyorlar. Evet, karihanın şevkine, hayalin servetine mütevekkilen işe başlayıvermek, çok zamanlar tabiata daha mülayim gelir. Hiç bir istikşaf yapılmaksızın, hiç bir rehber almaksızın maksada varılır zannolunur. Yazmak, bir an evvel yazıp bitirmek hırsı bu gibi ihtiyatlara meydan bırakmaz. Öyle ya! Tabiat-ı şairane galeyana gelmiş: Nükteler, mazmunlar saha-i hayalde dolaşıp duruyor. Artık neye beklemeli?
Hayır, hiç de öyle değil! O sanihalar, o manalar, o fikirler biraz sıkışmakla, biraz tazyik görmekle hiç bir şey kaybetmez. Görmezmisiniz ihtimare terk edilen mayi daha kuvvetli olur; şişenin ağzını vaktinden evel açarsanız fışkıran, köpükten başka bir şey değildir!
Müfredatiyle düşünülmüş, iyi çizilmiş bir plân olmazsa eserinizin başa çıkacağı pek şüphelidir. Çıksa da karmakarışık bir şey olur. Çünkü sevk-i tesadüfe kalmış olacağı için, eserin değersiz, ehemmiyetsiz bir kısmı lüzumundan fazla itinalı olur da, bilâkis çok uğraşılmak icab eden en mühim ciheti lâkayıdane geçiliverir. 282
Büyük bir adamın şu sözleri hiç bir zaman nazarı dikkatten uzak tutulmamalıdır:
Sırf evvelce plânını çizmemek, mevzuu lüzumu kadar düşünmemek seyyiesi ile dir ki büyük kabiliyetler bile müşkilât içinde kalarak, işin içinden nasıl' çıkacaklarını tayin edemezler. Vakıa ortada bir çok maani, bir çok efkâr görürler. Lâkin onları ne birbirleriyle mukayese ettikleri, ne de aralarında bir tertip gözettikleri olmadığından hangisini hangisine tercih etmek lâzım gelecek, birdenbire kestiremezler. Tereddüt içinde saplanıp kalırlar. Lâkin ne zaman bir plân çizer, ne zaman mevzua doğrudan doğruya irtibatı olan bütün efkârı toplar, sonra da onları bir tertibe, bir nizama koyarlar ise o vakit hangisini en önce kâğıt üzerine nakledecekler, işe nerden başlayacaklar, derhal kestirirler; eserlerinin en canlı yeri neresi olacağını hissederek, o ruhlu noktayı ihsasa uğraşırlar. Artık bunlar için yazmak, işkence değil, âdeta eğlence olur.
Demek iyi yazmak için, evvelâ mevzuu tamamiyle temsil etmiş olmak, saniyen maaninin, efkârın sırasını iyice görerek onlara muntazam, mantıkî bir silsilei cereyan verebilmek için, o mevzuu etrafiyle düşünmek lâzımdır.
Bir kere de kalem ele alındı mı, artık o çizilmiş olan daire dahilinde cevelanına ruhsat verilmeli; yalnız harice çıkmasına, yahut bazı yerlerde pek çok, bazı yerlerde pek az, elhasıl nisbetsiz bir tarzda dolaşmasına müsaade olunmamalidir. Yani devredeceği sahanın tayin eyleyeceği hareketten başka bir hareket verilmemelidir.
Madem ki bu gün plân bu kadar mühimdir, gayet mutaassıp davranarak bidayette iyice kesip biçmelidir. Mevzu, henüz mevadd-ı iptidaiye halinde, henüz ecza-i müteferrika şeklinde iken kabili İslahtır. Yoksa, bir kere kisve-i nazma, yahut nesre girdi mi, artık feda edilemez. Çünkü okadar uğraştıktan sonra bu fedakârlık insana pek zor gelir.
Bir de herkesin bazı maaniye, hatta bazı elfaza karşı hususî bir temayülü vardır; onları lüzumlu lüzumsuz kullanmak, sarf etmek ister. Onun için plân çizilirken o fikirler, o kelimeler şayet mevzua uzaktan temas ediyor, daha doğrusu bir güzellik vermiyorsa hemen atılıvermelidir.
Meşhur Paskal'ın dediği gibi “Bir şeyin yalnız güzel olması kâfi değildir, mevzua bigâne olmaması da şarttır. Mevzu öyle ister ki: Ne bir gey eksik olsun, ne bir şey fazla.”
Plân hakkında söylediğimiz şu sözleri bir fransız edibinden naklettik, çünkü garplıların bu meseleye ne kadar itina ettikllrini göstermek istiyorduk.
Evet, bizim divanlarımızda, mecmualarımızda yer yer öyle kıymetli beyitler. Öyle cemiyetli mısralar bulunur ki bir garp şairinin karihasından nadiren sünuh eder. Lâkin maateessüf onların tertibine hiç riayet edilmemiş, hatta böyle bir tertip akla bile getirilmemiş olduğu için, heyeti mecmuaları paydar bir güzellik gösteremiyor. Meselâ Fuzûlî elbstte pek büyük bir şairdir; Leylânamesinde elbette pek yüksek şiirler vardır. Lâkin hazretin efsanesini nazma kalkışmazdan evvel eserine nasıl başlayacağını, nelerden bahsedeceğini, nasıl bir netice vereceğim düşünmemiş; yani hiç bir plân, hiç bir taslak yapmadan sade karihasına, serveti hayaline, semahati hissine güvenerek işe başlayıvermiş, onun için bu kadar emeği heder olmuş gitmiş!
Leylâname-i Fuzûlî için hâşâ, kıymeti edebiyeden mahrumdur, demek istemiyoruz; demek istiyomı ki; Fuzûlî daha as şair, lâkin daha çok sanatkâr olsaydı, o eseri vücuda getiren eczayı edebiyeden daha az kıymetli mevad ile daha güzel bir bedia telif edebilirdi. Fuzûlî için söylenen bu sözler Nabi'ler, Yahya'lar, Şeyh Galip'-ler hakkında da variddir. Bizim garp edebiyatından ettiğimiz, daha doğrusu edeceğimiz istifade onların bütün hissiyatına, hatta bütün adatma tercüman olarak bu millete anlayamıyacağı, anladığı surette de zevk alamıyacağı bir takım ucubeler okutmak; yahut halkın zevki behimisini okşayacak, zaten sallanıp duran ahlâkı umumiyeyi temelinden yıkacak numuneler göstermek değildir. Gözümüzü açmalı, aklımızı başımıza almalıyız da edebiyatı insaniyete hadim müstakil bir sanat telâkki ederek tealisine onlar gibi çalışmalıyız; şeraitini cami bir eseri edebî nasıl oluyor, ne gibi hazırlıklar istiyor, buralarını onlardan öğrenerek muntazam, muayyen plânlar, metîn, muhkem usuller takib etmeliyiz.[62]
Edebiyat Bahisleri: 6
İcad Mevzu
İcad, fikrin bir mücahedesidir ki, gerek mevzu, gerek mevzua ait genişletmeler hep o sayede bulunabilir.
Bir mevzua zaferyap olabilmek, yani o mevzuda mündemiç maaniyi, nikâtı keşfedebilmek için en birinci şart iyice, etraflıca, düşünerek mevzuu hamlıktan kurtarmak, olgun bir hale getirmektir. Meşahirden birinin dediği gibi “mahza mevzu üzerinde lüzumu kadar i'mali fikir etmediği için bir müellif eserini yazarken müşkilât içinde kalır.”
Edip için her şeyden evvel mevzuunu, kelimenin bütün manasiyle, hissetmiş olmak lâzımdır. Evet, işin güçlüğü yazmakta değil, yazmaya başlamazdan evvel hissetmektedir. “Ancak iyi hissolunan zeminler iyi tasvir edilebilir” sözü pek kıymetli bir düsturu edebîdir.
Vaktiyle bir felâket geçirmiş, bir acı görmüş olursunuz: mazii hayatınızın elim bir safhası gözünüzün önünden geçer. İşte sizin için bu gibi mevzu alan hissetmek kadar kolay bir şey olamaz. Binaenaleyh bunları tasvir etmek isterseniz fevkalâde bir surette muvaffak olursunuz. Lâkin hüner böyle yad aşina bir mevzuu değil, yabancı bir mevzuu intihab ederek onu kendine doğru çekip getirmek, temsil etmek, ısındırmaktır; bir halde kî o mevzu bütün safahatiyle görülebilsin, hissolunabilsin.
Eğer yazmaya başladıktan sonra manalar, fikirler, birbirini veyl etmek suretiyle kaydı tertibe girmiyorsa, demek, mevzuunuz henüz size ram olmamış, daha kemale gelmemiş. O halde ayni mevzu üzerinde tekrar imali fikr etmek, uzun uzadıya düşünmek iktiza eder; o zamana kadar ki karihanızda cuşuhuruş başlasın da kendinizde bir an evvel yazıp kurtulmak için adeta bir ihtiyaç hissedesiniz. Evet, hakikî talakat, hakikî ilhamı sanat ancak o vakit gelebilir.
Mevzuu meşime-i karihada uzun müddet taşımak, cenin-i sakit gibi vaktinden evvel meydana çıkarmağa özenmemek, iyi yazmanın en birinci şartıdır. Mamafih işe başlamazdan evvel bu kadar şeraite inkiyad herkes için kat'î değildir, öyle edipler vardır ki saatlerce, hatta günlerce düşünmeden bir şey yazamazlar; sonra öyleleri de vardır ki, huruşa gelmek İçin mutlaka kaleme sarılırlar. Meselâ meşhur Russo birinci Şato Briyan ikinci zümreye dahildir.
Bir say-i edebînin kıymeti mevzuu intihab ettikten sonra bir nevzadi kâmil suretinde vücuda getirebilmek için, karihada iyice beslemekle kaimdir.
îcad, mevzuu hissetmekten, o mevzuun hissiyatınız, hayaliniz üzerinde husule getirdiği tesiratı tamamiyle tebliğ eylemekten ibarettir.
Mevzu dediğimiz mahiyet bir fikirden ibaret basit bir geydir; eğer hayal ile his yetişip -o fikrin ihtiva edebileceği menazırı, alabileceği eşkâli tasvir ederek basatattan kurtarmaz, bir kaç kat büyült emezse, söylenecek söz zaten söylenmiş demektir.
Bilfarz yirmi dört saattenberi kuyuya dürmüş bir adamın halini, ihtisasatını tasvir etmek lâzım geliyor. Ne yapacaksınız? Evet, kendinizi o adamın yerinde farz edeceksiniz. Lâkin hiç başınıza böyle bir şey gelmemiş... şimdi öyle bir adamın ihtisasatını nasıl keşfetmeli? Öyle ya! Meleke-i icat bu gibi yerlerde kendini gösterecek. Sanat dediğimiz de bundan başka bir şey değil. Tabiri marufu veçhiyle başkasının bedenine temessül lâzım.
Şimdi kuyuya düşen adamın halini tasvirden evvel tasavvur için uzun uzadiye düşününüz; o vaziyet-i ianei hayal ile gözünüzün önüne getirip o hayalin etrafında dolaşınız. Zihninize tevarüt edecek maaniyi zaptediniz. Meselâ: soğuk, su, karanhk, tedricî fakat müterakki bir surette dibe gitme, saatların uzunluğu, bağırdıkça sesin çınlaması, aksi nida, muhitin sükûnu mehibi, kuyunun aşağıdan yukarıya kocaman bir huni gibi görünüşü, me'yusane istimdatlar, tabu tuvanın kesilmesi, aczi mütezayit, suyun yüzünde kalmak için uğraşan, fakat çabaladıkça dibe doğru giden zavallının beyhude harekâtı, yukarda saf bir sema, zaman zaman kuş sesleri, hariçte velevledar, lakayt bir hayat, sonra onların şu biçare felâketzedenin haliyle husule getireceği tezat... Daha buna benzer şeyler.
İşte bunların hepsi düşünülerek sıraya konularak adamın hali tasvir edilecek.
Meselenin mühim ciheti bir vak'anın bütün müfredatını inceden inceye tasvir etmek değil, to tasvirde canlı, hususî bir tesir hasıl edebilmektir.
Görülüyor ki sanatı tahrir musırrane, müstemirrane bir sa'y ile elde edilen melekeden ibarettir. Büyük dehalar, yüksek kabiliyetler bu mecburiyetten azade olsalar bile, emin olunuz ki onlar da pek çok çalışmışlardır.
Mevzuun intihabiyle destgâhı tahrire vaz'ı arasında miktarı eşhasa göre değişen bir zaman geçer ki, ihtimal, bir teşebbüsi edebinin en sevilmez, en çekilmez devresi budur. Bu devrede tahammülü na kabil bir intizar,, bir üzüntü vardır. Bakarsınız hiç bir şey doğmuyor. Artık müfekkirede henüz vücudu olmayan maaniyi çıkarmak, dimağın bu duygusuzluğuna, bu ataletine galebe çalmak lâzım gelir ki, bu büyük mücahede için tenha güzin olmak, bütün kuvayı fikriyeyi bir noktada cem etmek elzemdir.
Düşününüz, düşününüz... Lâkin ruhu mevzuu temsil edecek hayal bir türlü karşınızda tecelli etmiyor! Sakın metanetinizi, ümidinizi kaybederek yeise düşmeyiniz: Bugün sizden kaçan o hayal, yarın ağuşu müfekkirenize gelir, hem de bir gün evvelki mücahedati fikriye neticesi olarak pek saf, pek açık bir surette mütecelli olur, siz de o zaman hemen kaleme sarılarak not almaya başlarsınız.
Mevzuunuz itiyadatınızdan,' muhitinizden, tarzı tefekkürünüzden ne kadar uzak ise azminiz, mücahedeniz de o uzaklık nisbetinde fazla olmalıdır. Mevzuımuzu kafanızda taşıyınız; hem uzun zaman taşıyınız; daima beraber gezdiriniz. Göreceksiniz ki nihayet onu kendinize râm edeceksiniz. Karihanın vüsati, semahatı bernmutad mücahede ile, kuvayı fikriye üzerinde tasarrufla istihsal edilebilir; yoksa rast gele bir şey olmaz. Hulâsa, his ile hayali kendine mal etmek, bunların üzerinde nüfuzunu yürütebilmek icab eder. Vakıa kuvvei muhayyileden hepimiz az çok nasibedarız; ancak o kuvvetten alabileceğimiz hisseyi büyültmek bize aittiir. Baktınız ki muhayyileniz hararetten mahrum... O zaman münebbihlere müracaat ediniz; yani mevzuunuzla münasebeti olan eserleri okuyunuz. Meselâ tiyatro yazmak, sahneler tertib etmek, eşhası birbiriyle konuşturmak istiyorsunuz değil mi? Bu yolda yazı yazanların güzide eserlerini tetebbua dalınız. Yahut bir orman tasvir edeceksiniz, fakat karşınızda öyle bir manzara yok. Ne yapacaksınız? işte böyle bir teşebbüsü başa çıkarmak için, kalemi ele almazdan evvel, orman tasviri yolunda yazılmış muhalled eserleri gözden geçiriniz; uyuşmuş olan muhayyilenizi tetebbu sayesinde intibaha getiriniz. Bu usul daima muvaffakiyeti temin eder.
Kimbilir kaç kere başınıza gelmiştir: Harareti histen, şetareti hayalden mahrum dimağınızda en basit bir manayı, en naçiz bir fikri bulmaktan âciz kaldınız da, artık bundan sonra hiç bir sey yazamıyacağım diyerek derin bir yeise düştünüz; edebî istikbalinizden ümidi kestiniz. Öyle değil mi: Halbuki biraz sonra, civarınızda yükselen bir terane, bir ahenk, yahut pişi nazarında açılan şairane bir levha; temaşa birdenbire sizde bir çok hayaller, bir çok hisler bir çok fikirler uyandırıverir; muhayyilenizin deminki uyuşukluğu faaliyete inkılap eder. Öyledir; bizim mevcudiyeti maneviyemizi tadil için çok zamanlar en ufak bir sey bile kâfidir. Lâkin hissimizi tehyic edecek hayalimizi uyandıracak münebbihler arasında hiç biri mutalea kadar müessir olamaz. Çünkü mütalea, bizim ihtiyacatımıza tamamiyle tekabül edebileceği gibi okuyacağımız eserler içinde rehberimiz olacak, elimizden tutacak sayfalar buluruz. [63]
Edebiyat Bahısleri: 7
Muhayyileyi İşletmek
Muhayyileyi işletmek edebiyatta en mühim bir iştir; çünkü her şey ona tabidir. Evet, edebiyat noktai nazarından muhakeme olunursa, o kadar ehemmiyeti olan his bile, hayalin yardımı ile kendini müteheyyiç etmekten başka bir şey değildir.
Hayal nedir? Eşyayı safha safha bütün müfredatile göz önüne getirebilmek melekesidir. Tahayyülâtı edebiyede hafızanın pek büyük, âdeta yarı yarıya hizmeti vardır. Meselâ Ağustos ayında karlı bir hava tasvir etmek için ne yapacaksınız? Tabiî hafızanıza müracaate mecbur kalacaksınız; vaktiyle görmüş olduğunuz o âlemi yazmak için hatıratınızdan, mahfuzatmızdan istimdat edeceksiniz. Zaten bizim dimağımız evvelce manzurumuz olan eşbahın az çok devam etmek, yahut ebediyen kalmak üzere intikaş ettiği bir fotoğraf makinesidir. Dimağ daima serveti artan bir hazinedir ki, biz sermayemizi oradan çekeceğiz. O halde bu hazineyi, mümkün olduğu kadar zengin leştirmelidir.
Bir mevzu ne kadar güçlükle kabili temsil ise, o mevzuu hissetmek, yani kendine mal etmek için o nisbette fazla bir mücahede ister. Binaenaleyh öyle mevzular intihabına çalışmalısınız ki; ya vaktiyle kendi başınızdan geçmiş, yahut iyice nazarı dikkatinizi celbetmiş olsun. Böyle yaparsanız o mevzuu gözünüzün önüne getirmek, sizin için pek kolay olur, pek kolay hissedersiniz: tevsi ve ikmali için müracaat edeceğiniz, kullanacağınız mevad kendiliğinden gelir.
Hususiyle bu kadar aşina bir mevzuu nazarı, müşahede önüne getirmek, sizde ona karşı bir incizap hasıl eder ki; o sizi teşci eder.
Demek, “Mevzu intihabı” meselesi hayli mühimdir. Her zemin size gelmez. Tevsî edeceğiniz madde kabiliyeti edebiyenizle, kuvayı edebiyenizle mütenasip olmalı. İnsan başa çıkarabileceği işi bilmeli. Faraza, bir zemin hoşumuza gider; onu tevsi etmek, tasvir etmek hevesine düşeriz. Fakat işe başlayınca bakarız ki; yürümüyor, ümid ettiğimiz netice çıkmıyor! Vakıa b mahrumiyet mevzuu etraflıca düşünmeksizin işe başlamaktan ileri gelirse de, çok zamanlar esasen o, mevzuun bizim seviyesi kabiliyetimizden çok yüksek olmasından neş'et eder. Onun için haddimizi bilmeli aczimizi nazarı insaftan uzak tutmamalıyız. O halde, hakikati, başımızdan geçmiş, yahut hiç olmazsa müşahede "altına alabileceğimiz zeminlerde aramalıyız.
Hakikat, hayat, müşahede her eseri edebînin şeraiti esasiyesindendir. Bu şeraiti ararsak her zaman bulabiliriz. Hatta hiç yoktan bir mevzu icad edeceğimiz zaman bile, işe tabiilik vermek için hakikat istinadgâhımiz olmalıdır. Yani hayat-ı hakikiyeden alınmış olup mevzuumuzu tevsie imdat edebilecek vekâyıa, ahvâle müracaat etmeliyiz. Sonra, görmüş olduğumuz muhitlerden, tetkik ettiğimiz şahıslardan istiane etmeli, onlara, eşhas ve muhitle muhayyilemiz arasında bir tetabuk husulüne çalışmalıyız.
Meselâ bir halet-i ruhiye, bir şahsiyet arıyorsunuz, değil mi? Yakından tanıdığınız adamları alınız; oldukları gibi gösteriniz; yahut birinden bir çizgi, diğerinden bir çizgi alarak bu cüzlerden bir kül teşkil ediniz. Garpte yetişen meşahir hep bu suretle muvaffak olmuşlardır.
Hayat-ı hakikiye arasında bulunup alınmış bir halet-i ruhiye, edip için öyle metin bir esastır ki, mevzuunu o sayede pek kolay başa çıkarabilir. Bir sahneyi tasvir etmek, yahut bir takım eşhası muhavere ettirmek hususunda güçlüğe uğradığınız zaman, o halet-i ruhiye imdada yetişerek güçlüğü bertaraf eder. Öyle ya! Madem ki meydanda şöyle bir adam var, madem ki siz de onu iyice biliyorsunuz, artık tasvirine çalıştığınız mevkie o adamın ne yapabileceğini, ne düşünebileceğini, ne söyleyebileceğini tahmin için zorluk çekmezsiniz. Bu pek mühim bir şarttır ki daima dikkat ister.
Sahravî bir manzara tasvir edeceksiniz, öyle mi? Bir köşeye çekilip ezber çalışacağınıza kıra çıkınız; kaleminizi hazırlayınız; meşhudatmızı not suretiyle zapta başlayınız. Yok, hafızanıza güvenirseniz not almıyarak, yalnız muhitinizi nafiz bir nazarla temaşaya dalınız.
Dessas, hilekâr bir adam göstermek istiyorsunuz, değil mi? Kıtlığı mı var? Gözünüzü etrafa gezdirerek beğendiğinizi alınız!
Avam arasında muhavereler yürütmek mi arzu ediyorsunuz? Halkın arasına karışınız; bîr taraftan çenesi düşük adamları, bilhassa koca karıları dinleyiniz; bir taraftan da söylenen sözleri edasîle, telaffuzu ile beraber zaptediniz.
Size etrafiyle malûm olan bir muhit intihabı meselesi de kat'î, sağlam neticeler verir. Meselâ elinizde bir hikâye plânı var. Lâkin vakanın geçtiği muhit size meçhul olduğu için, o plânı tatbik hususunda müşkilât çekiyorsunuz. O zaman vak'ayı öyle muhayyel değil, lâkin sizce malûm olan hakikî bir muhite naklediniz; görürsünüz ki plânınız derhal muvaffakiyetle tatbik olunmaya başlar.
Madem ki edebiyatta her şeyden evvel iyi hissetmek lâzım; şayet en iyi hissedebileceğiniz mevzu kendi şahsınız ise çekinmeyip, kendi şahsınızdan da bahsediniz. îşte bir çok müellefatı edebiye meydana getiren Abe Prevonun, Manon Leskosu en muhallet eseridir. Çünkü müellif o eserde kendi sergüzeşti garamını yazmıştır. Meşhur Dodenin sırr-ı sanatı, muhitini gayet nafiz bir nazarla keskin bir müşahede altında bulundurmasındadır.
Hakikat, hayat, müşahede; işte sanati edebiyeye hakim olan üç esas. Bütün mücahedati fikriye, bunlar üzerine istinad etmek icab eder.
Eğer bir eser sırf tatlı tatlı okunmak için yazılıyorsa, hakikat cerihadar edildiği, yahut tecrübe ile müşahede ile aykırı bir şey yazıldığı gibi maksat fevt edilmiş demektir. Meselâ eşhas-ı marûfe-i tarihiyeden birinin hayatını zemin ittihaz etmek istediniz; artık o adamı sağlığında hiç bulunmadığı muhitlerde, memleketlerde gezdirip durmamalısınız. Sonra, vak'annın güzar ettiği zamanın, mekânın ahvaliyle şerait-i hususiyesini de hiç nazarı dikkatten dur tutmamalısınız.[64]
Koleraya Dair
Aldığımız mektupların birinde deniyor kî:
“Bir zamanlar memlekete kolera gibi, veba gibi salgın bir hastalık gelince, fedakârlık yapılarak, para ile hafızlar tutulur ve memleketin etrafı devir ettirilirdi, bugün İstanbulda, civar vilâyetlerde koleradan epeyce telefat olduğu rivayet ediliyorken, hiç öyle bir teşebbüste bulunmak kimsenin aklına gelmiyor. Sıratı Müstakim hükümete bu eski, fakat dindarâne usûlü ihya etmesini tavsiyede bulunsa, büyük bir hayır işlemiş olacak...”
Evet, böyle bir eski usul vardı. Lâkin hiç bir vakit dindarâne değil idi! Hükûmet-i sabıka mevkiini tahkim için, millete savlet eden felâketlerden bile istifade etmek isterdi, yoksa sarî hastalıklara karşı nizamatı sıhhiyeyi tamamiyle tatbikten başka bir tedbir olamayacağını pek âlâ bilirdi.
yüksek sesle tilâvet edilen Buharîler hastalığı def etmek için değil, sadedil halkın hissiyat-i dîniyesini okşayarak huluskâr bir padişaha ihlâs celb etmek için idi. Yoksa bir taraftan ta Rusya hududundaki koleranın gölgesinden ürkerek, saraymda en sıkı tedabirî tahahhuziyeyi [65] ifa ettiren; diğer taraftan külhanlar dolusu kütüb-i diniyeyi [66] cayır cayır yaktıran adamın Buharilere, Salatu selâmlara zerre kadar ehemmiyet vermiyeceğini azıcık düşünenler pek kolay kestirebilirdi.
îyice bilmeliyiz ki, gerek münferid gerek sari ne kadar hastalık varsa, izalesi için tababetin tavsiye edeceği tehaffuzi, şifai teda-birden başka yapılacak bir şey yoktur. Esasen bir köylünün bile yakinen bilmesi icab eden bu basit hakikat, bizi ötedenberi pek çok aldattıkları için, hâlâ olanca vuzuhiyle gözümüze çarpamıyor!
islâm dininin tababete ne büyük bir mevki verdiğini hepimiz biliyoruz da, sonra iki üç riyakârın sözü ile yine o dine istinad ederek en celi hakîkatîara karşı igmaz-ı ayın [67] ediyoruz.
Hasreti Peygamber “Cenabı Hak hiç bir hastalık vermemiştir ki devasını da vermiş olmasın. O halde o devayı aramalısınız” buyuruyor. Fakat o devanın dua kitaplarında aranması lâzım geleceği gibi bir işaret yahut bir tasrih ise, asla vaki olmamıştır.
Ne hacet. Suret-i katiyede tahrim ettiği garabı hazık bir tabi-nin sözü üzerine tahlil eden:[68] tababeti alelade sanatlar derecesinde tutmak şöyle dursun, tahsili farzı kifayedir, diyen bir dini semavî nasıl olur da etibbanın vazifesine müdahale eder?
Eazım-i eslâfın tercüme-i hallerini, eserlerini okurken pek çoklarının tabib olduklarını, zamanlarındaki terakkıyat-ı tıbbiyeyi tamamiyle ihata etmiş bulunduklarını görmüyor muyuz? Hükemay-ı islâmdan tababetle uğraşan, yalnız îbni Sina ile Ebu Bekir Razı değildir. Pek çok ekâbiri ümmet aklın, naklin bu san'at-ı celileye verdiği mevki-i hürmeti hakkiyle takdir ederek fevkalâde çalışmışlar, bulundukları asra göre fevkalâde yararlıklar göstermişlerdir.
Bîr zamanlar tababetin okur yazar fırka için tahsili mecburî fünun sırasında bulunduğuna ise medreselerimizin ismi delâlet ediyor. Herkesçe malûm olan bu hakaik-i tekrardan maksadımız okumakla, üflemekle hastalık müdavaatına kalkışmak zannedildiği gibi dîndarâne bir usul olmadığını, bizim dinimize asla böyle bir şey sığmayacağını söylemektir.
Kur'an-ı kerim hastalara, ölülere okumak için nazil olmamıştır. Kur'an'daki şifa, cehelenin anladığı gibi değildir....
Fıkra meşhurdur ya: Arâbinin biri, uyuza tutulmuş develeri için hazreti Ali'den dua istemiş; müşarun ileyh de uyuza karşı, en me'sur duaların katran kadar müessir olamıyacağmı söylemiştir.
Hâzır tabiblerimiz “Koleraya karşı en nafi bir tedbiri şahsî varsa, o da yiyeceğe, içeceğe yani “himye”ye dikkatten ibarettir,” diye bağırıp dururken hâlâ bir çocuğumuz -mütevekkilen Alallah- pis boğazlıktan gen durmuyor! Doğrusu tevekkülü pek iyi anlamışız!
Allah aşkına olsun, halis din ile riyabı birbirinden ayıralım. Mahz-ı hayat olan dini islâmı cehaletimize, meskenetimize, hamakatimize bir hüccet gibi irad edip durmayalım. Dinin Özünü Kitabullahtan, sireti-i resulü hadisten alamayacaksak Kitabullah ile, sünnet-i resul ile âmil olan hakîkî müslümanları pişva ittihaz edelim.
Yoksa din ile aralarındaki mesafe budelmeşrakin olan cehele-i cemaate, yahut hazele-i ümmete uyacak olursak, koleralar, vebalar hakkımızda ayni rahmettir![69]
Zülmetten Nura [70]
Yakın zamanlara kadar dünyanın üç büyük kıt'asına hakim olan altıyüz otuz senelik koca bir saltanat, evvelâ Afrika'dan, sonra Avrupa'dan çekilmiş.; bugün Asya'da bile büyük, hem pek büyük fedakârlıklarla yaşayabilecek kadar küçülmüş iken bizim hâlâ uyumamız, hâlâ ibret gözünü açmak taraflarına yanaşmayışımız ne ağlanacak felâkettir!
Ecdadımız bol bol tarih okuturlarmış, Hamdolsun, bizim ona ihtiyacımız kalmadı! Zira yaşamak isteyen, lâkin insanca yaşamak isteyen bir milletin nasıl olması lâzım geleceğini etrafımıza bakınca görüyoruz; sonra, Allahu zulcelâlin bu âlem-i hilkatte cari olan ezelî kanunlarını çiğnemek gibi, çılgınlara bile yakışmaz bir cür'ette bulunan sefalet, mahkûmiyet namzedi cemaatlerin nasıl perişan olduklarını da kendi vücudümüzde duyuyoruz.
Öyle zannederim ki; Hiç bir tarih bu kadar açık görgü, bu kadar acıklı duygu temin edemez!
îyi ama, bu görgülerin karşısında, bu duyguların altında halâ bu körlük, halâ bu duygusuzluk nasıl olabilir?
îşte bir sual ki: herkes tarafından ileri sürüldü! îşte bir sual ki: kimse çıkıp da cevabını veremedi!
En yaman acı... milletin âkil tanınan evlâdını yeise düşüren acı, şu altında ezildiğimiz musibetlerden ziyade, o musibetlerden müteessir olamamak felâketidir.
Evet, okur yazar gençlerimiz, halâ nefsanı hevesler arkasında koşarken, mütefekkirlerimiz şebabın bu dalâlini [71] reşad şeklinde göstermeye sıkılmazken; mütefenninlerimiz hücre-i mesailerini siyaset ocağına çevirirken, ediblerimiz, şairlerimiz kendilerini Nedim devrinde sanırken; hatiplerimizin, vaizlerimizin ağzından çıkan sözler hiç bir kulağın hududunu aşamamak, hiç bir kalbe girememek mahiyetini hırzı can gibi saklar dururken; kalplerimiz masum beyinlere rezail mayası atılan, meali hissine karşı ebedi muafiyet hasisesi kazandıran birer mel'un şırınga kesilmekte devam ederken... yine meyus olmamak, yine hayırlı bir âti beklemek en nikbin, en metin adamların bile kâri olmasa gerektir.
Lâkin aşk olsun o kahraman yüreklere ki; bu kadar musibet, bu kadar hüsran, bu kadar hirman, bu kadar felâket karşısında yine sarsılmaz, yine yılmaz da her taraftan kuşatıldığı muhiti naimi uyandıımak, milleti “Zulmetten Nur'a” çıkarmak için zaman zaman samimiî feryatlar koparır!
İşte benim Şemseddin'im o kahraman yüreklerin biri: işte benim Şemseddin'imin şu telifi o feryatların en müessiridir!
Evvelâ şarkı adam akıllı öğrenen; sonra garbi hakkiyle tanıyan, her iki cihanın ulûmunu, fünununu, âdatıni, içtimaiyatını yıllarca tetkik eden Şemseddin, şu eseriyle bize neler gösteriyor, neler öğretiyor!
O, bir tabibi içtimaîdir, lâkin diğer bir takım sersemler gibi arazı maraza, marazı araza karıştırmaz, arazı müdavat ile uğraşmaz. Hastalığın mahiyetini anlamaya, esbabını bulmaya çalışır. Şu sa'yinde muvaffak olabilmesi için icab eden malûmata sahipdir; "hem sanatına, hem hastasının fıtratına hakkiyle vakıfdir.
Zaten bizim fıtratımız, bizim bünyei kavmiyetimiz, bizim mazii maişetimiz bilinmedikçe, ne hastalığımızın mahiyeti anlaşılabilir; ne de makul bir usulü müdavat ittihazı kabil olur. Yalnız emrazı dahiliye kitapları okumakla hekimlik edilemiyeceği gibi beş on içtimaî eserin sayıp döktüğü nazariyelerle de bir millete rehberlik edilemez... Nitekim edilemedi... halâ da edilemiyor!
Şemseddin'in şu telifi hakkında -hususiyle benim tarafıman -söylenecek sözler ancak birer söz olur. îşte o kadar! Başka türlü hareket etmek istesem, eserin herhangi bahsına ait olmak üzere bir mütalea yürütmek için, yine o bahsin, altındaki hakikatları tekrar etmek, lâkin oradan öğrenerek tekrar etmek ıstırarında kalacağım.
Ey sevgili kari', bu eseri kemal-i im'an ile oku; okuyacaklara tavsiye et; okumayacaklara da münderecatmı bildir, iyi bilmeliyiz ki şu Ölüm uykusundan silkinip kalkmamız için hatta bir kaç Şemseddin, hatta bîr kaç böyle eser yetişmez! Evet, hepimiz, her bîrimiz ayrı ayrı fedakârlık etmeliyiz. Yeise düşmek hiç doğru değil. Çünkü yeis atalete meşruiyet şekli vermekten başka bir manayı müfid olamaz. Nasıl ki sa'ye, azme, mücahedeye makrun olmayan ümitler de ayni manayı ifade eder!
Allahu Zülcelâl, Nebiyyi muhterem! Yakup Aleyisselâmin lisanından “oğullarım, gidiniz Yusufla kardeşini araştırınız, hem sakın Allah'ın inayetinden ümidinizi kesmeyiniz...” buyuruyor. Görüyorsunuz ya, biz müslümanlar evvelâ gitmek, aramak, araştırmakla, sonra da yeise düşmemekle memuruz. Yeis haramdır, yeis küfürdür. Çalışalım... Çalışalım... Çalışalım...[72]
Hasbıhal
30 Mayıs 1329 -1913
Müslümanların en büyük hakimi imamı Ali, la tarifil hakka bir-ricali, i'rafi I-hakka, ta'rif ehlehu “hakkı, hakikati bir takım adamlarla kaim bilme. Evvelâ hakkın ne olduğunu öğren ki ehlini de tanıyabilesin.” buyuruyor.
Dünyada bunun kadar kat'î, bunun kadar açık bir düsturu hikmet olamaz. Biz müslümanlar hak ile batılı birbirinden ayırmak için söyleyene değil, söylenene baktığımız; şahsı değil, sözü tarttığımız devirlerde cihanın en yüksek milleti imişiz. Sonraları, ortaya sürülen fikirlerdeki istikamete, yahut sakamete kendi mücahedemizle, kendi içtihadımızla hükmedebilmeyi uzun bir iş görmüşüz de onun için bütün kanaatlerimiz, bütün hareketlerimiz mukallitlikten ibaret kalmış; islâmm ilk devirlerinden zaman itibariyle ne kadar uzak düşmüşsek tahkik [73] denilen denilen feyz-i ilâhi de bizden o nisbette yüz çevirmiş.
îster yüzünü şarka, omuzunu garba vermiş.; ister bu vaziyetin aksini âdet edinmiş olsun... Kimi yoklasanız; mutlak ehli hak tanıdığı mahdut bir iki 'adamın fikrine mümaşat eder. [74] bulursunuz. “Şu söz pek doğrudur. Yanlış olmak ihtimali yoktur. Zira filandan sudur etmiştir.” tarzındaki hükmü garip hepimiz için şiarı hikmet olmuş; gitmiş!
Taklidin bu derecesi demin söylediğimiz vaziyetin devamına en büyük bir sebeb oluyor ki, biz bu sebebi kaldıramazsak kıyamete kadar yüz yüze gelip de milletin, memleketin hayırı için hasbıhal edemiyeceğiz!
Pek sevdiğim muhterem bir arkadaşım sekiz on sene evvel şöyle bir hikâye söylemiş idi: “Daha İstanbul'a gelmemiştim. Bir gün memleketimizin âlim tanılan ricali arasında fıkhın muamelât kısmına ait oldukça mühim bir bahis münakaşa ediliyordu. fikirler, daha doğrusu me'hazler taaruz edince kendi reyini, yani kendi okuduğu kitabın musannifini haklı çıkarmak için sesini diğerlerinden ziyade yükselten bir zat karşısındakine: “Sen bu sözleri yazma kitabtan mı söylüyorsun, yoksa basma kitaptan mı?” dedi. Bu sual üzerine başka başka musanniflere ait iki kitabın biri basma, diğeri yazma olursa hangisiyle amel olunmak, hangisinin sözü tercih edilmek icab edeceği de ruzname-i münakaşata ithal olundu!”
Geçenlerde fuzalâdan biri gayet mühim bir mesele-i usuliyeyi meydana çıkardı ki, bu da bir içtihadın mahsulü değil, ancak sürekli bir mücahedenin semeresi idi. Dine, dünyaya hiç yaramıyan; yahut ehemmiyeti üçüncü, dördüncü derecelerde kalan mesail ile zamanını öldürmeyip de böyle doğrudan doğruya hayat-ı ümmete taalluk eden bir meseleyi nazarı ittılâımızın önüne çıkaran fazıl-ı mücahide an samî-mülkalp teşekkürler ederken bakmız ne işittim:
Bu mesele me'hazlariyle, delilleriyle beraber salâhiyettar olması lâzım gelen zevata izah edilmiş:
Bir kısmı dinlemek zahmetini ihtiyar etmemiş: bir kısmı da son zamanda gelen musanniflerin kitaplarında böyle bir mesele var mı yok mu bilemediği için kabulünden itizar etmiş!
Tarih tekerrürdür, derler. Pek doğru. İşte arkadaşımın on sene evvelki hikâyesi aynen zuhur etti. Esef olunacak bir cihet var ki o da: Tarihin tekerrürü sözü bize gelince musibetin tekerrürü, daha doğrusu temadisi gibi bir mana ifade ediyor. Başka bir şey değil.[75]
Manastırlı Ve Ahmet Mithat
Aman yarabbi! Müslümanların çilesi dolmak bilmiyecek mi? Alemi islâmın başından musibet hiç eksilmiyecek mi? Bir yandan vatanın en kıymetli parçalan birer birer elimizden çıkıyor; öbür taraftan milletin en güzide evlâdı aramızdan çekilip çekilip gidiyor!
Hangi derdimize ağlayalım ? Hangi felâketimizin matemini tutalım? Manastırdan üç beş gün sonra Manastırlıyı kaybeden vatan, bugün de Alımet Mithat'ın arkasından ağlıyor. Ya hasreten alelmüslimin Ya hasreten bade hasreten alelmüslimin!
Manastırlı kim idi? Müteehhirini ulemanın en büyüklerinden idi. Şu son zamanlarda Şeyh Mehmet Abduh diyarı Mısırın; mevlâ-na Hüseyin Cısr Suriyenin; Şeyh Emin Şark Vilâyetlerimizin en büyük hakimi, en meşhur âllamesi olduğu gibi, Manastırlı da bu diyarın en mütebahhir bir âlimi nihriri idi.
Manastırlı altmişbeş sene imtidad edebilen hayatının elli senesini ulûmu islâmiyeye vakfetmiş; bütün ömrünü okumakla, okutmakla geçirmiş bir vücudu muhterem idi.
Manastırlı irfanmdaki azamet, hafızasındaki kudret, muhakematındaki isabet, mesaisindeki ciddiyet, zekâsındaki faaliyet itibariyle pek nadir yetişen fıtratlerdendir. Manastırlı kadar muntazam çalışmış: Manastırlı kadar çok okutmuş: Manastırlı kadar zamanını az israf etmiş ekâbiri, biz, islâmın, zamanı cahiliyeti olan bu devirde değil, edvarı maziye-i marifetimizde bile o kadar mebzul göremiyoruz.
Manastır'nının hücre-i mesaisi pek zengin bir kütüphane idi. Gecelerini hep orada okumakla, yazmakla geçirir; gündüzlerinin yarısını şehir kütüphanelerinde, yarısını da mekteplerde, tatil günlerini ise cami kürsülerinde imrar ederdi.
Manastırlı ulûmu islâmiyenin her birine ayrı ayrı çalışmış, hem senelerce çalışmış idi. Kemali im'an ile mütalea ettiği, kenarlarına kendi mütalealarmı ilâve eylediği nefaisi marifetin yalnız isimlerini saymak bile akıllara hayret verir!
Manastırlı mütalea yahut münakaşa ettiği mebahisi ilmiyeyi o mebahisin mütehammil olduğu, lâkin hiç bir bahsin mütehammil olamiyacağı derecelerde tamik ederdi. Onun için derslerinden müptedi talebe pek o kadar müstefid olamazdı. Lâkin müntehi talebe de Mnastırlı gibi bir üstadı muhakkak bulamazdı. Mevaizine gelince, onlardan hem havas, hem avam büyük büyük istifadeler ederdi.
Meclisi ise pek lâtif idi. Ancak bilemem, okumaktan, okutmaktan yorgun düştüğü için midir, nedir, hususî mahafilde söylemekten ziyade söyletmeyi isterdi. Her meslek erbabını hürmetle kabul eder; hepsini de istiskal etmeksizin dinlerdi.
Manastırlı garp lisanlarına vakıf değildi. Lâkin Mısır'da basılan eserleri birer birer takib ettiği için, cihanı medeniyetteki terakkiyati ilmiyeyi, edebiyeyi, inkılabatı fikriyeyi o vasıta ile günü gününe haber alırdı.
Manastırlı ulûmu islâmiyenin her birinde ihatai külliye sahibi olmakla beraber kendisinin en ziyade zevk aldığı, en ziyade uğraştığı fen; fenni celili tefsir idi. Ta îbni Abbas'tan zamanımıza gelinceye kadar kaç maruf müfessir yetişmiş ise. Manastırlı onların hepsini bilir, hepsini pek yalandan tanırdı.
Manastırlının ulema arasındaki iştiharı bundan otuz sene evvel başlar: Felsefe-i islâmiyedeki ihtisasiyle bihakkın iştihar etmiş olan Mevlana Hafız Şakir efendi merhum ile Manastırlı arasında bir mesel-i ilmiye, bir “amd, kasd” meselesi hadis olmuştu. Davanın nasıl bittiğini, hakkın hangi tarafta kaldığını halâ bilmiyorum. Yalnız şurası hatırıındadır ki; o sırada biz Rüştiye mektebi sıralarında oturuyorduk. Hafız Şakir efendi merhumu o vakitler yedi yaşından yetmişine kadar bilmiyen yoktu. Henüz o kadar iştihar etmemiş bir îsmail efendinin çıkıp da şakir efendi hoca ile münakaşaya girişmesi biz çocukların bile hayretini, hatta hiddetini nıucib olmuş idi!
Biz tabii evvelâ meseleyi anlamak icab edeceğini ufacık beynimize uğratmadan Şakir efendi hocayı haklı çikarıverdik. Akşam eve gider gitmez, merhum pederimle de. ayni mesele üzerine konuştuk. Babam benim ismail efendi merhuma olan hücumumu görünce; “oğlum, daha sen bu gibi mesaili anlayamazsın. Vakıa Şakir efendi yetişmiş bir büyük hocadır. Lâkin îsmail efendi de yetişiyor, çünkü alabildiğine çalışıyor.” demişti.
Manastırlının umum arasında iştiharına ise “risaleî hamidiye” tercümesi sebeb olmuştur. Bu tercüme de Ahmet Mithat efendinin sayesindedir. Zira Manastırlı merhumu bu hayırlı işe sevk eden o zattır...
Zavallı Mithat! Sen ne kadar hayırlı işler vücuda getirdin: Ne kadar hayırlı işlere delâlet ettin! Senin ellibeş yıl süren hayati faaliyetin milletin hayrına ait meşkûr, mebrur hizmetlerle doludur.
Varsın, o hizmetlerin şükranesi olarak seni tahkir etsinler, tekfir etsinler! Havas senin o büyük namına timsali cehaletler diksin; avam senin o açık nasiye-i imanına doğru küfürler savursım!
Sen bu millete hocalık ettin; sen bu millete okuyup yazmayı öğrettin, sen bu millete kütüphaneler dolusu nafi eser yazdın. İçimizde senin eserini okumamış, senden bir çok şey öğrenmemiş kimse yoktur.
Seni nasıl teçhil ediyorlar ki, ömrün çalışmakla geçti! Seni nasıl tekfire kalkışıyorlar ki müdafaalarım bütün cihan okudu!
Yaşın yetmişbeşi bulmuş, vücudun alabildiğine yıpranmış iken, milletin selâhı için, yirmibeşlik delikanlılardan ziyade çalışıyordun. Nihayet, gittin. O Darüşafakadaki öksüzlerin kucağında can verdin, Bezlettiğin mesai Allah indinde ne derecelerde meşkûr imiş ki: böyle evliyaullaha bile nadir nasip olur, bir hatime ile huzuru rabbilâ-îemine gittin!
Mithat'ın Darüşşafaka avlusuna çıkarılan cenazesini üç dört yüz yetim ihata etmiş idi. Tezkiye vazifesini Fahrülulema Halis efendi hazretlerine tevdi ettiler. Bir taraftan ihtiyarlığı, diğer taraftan geçende geçirdiği hastalıktan kalan dermansızlığı sebebiyle ayakta durmaya mecali olmayan o nihriri muhterem de asasına dayanarak cenazenin önüne geldi; göz yaşları arasında boğulan bir sesle:
“Ey cemaati müslimin! Bu adam şehittir. Şehadetine huzuru rabbulâleminde ben şahidim” dedi. Kısa, lâkin müessir bir duadan sonra çekildi. Ben ömrümde o kadar hazin, o kadar samimî bir tezkiye görmemiştim.[76]
SON
[1] Kur’an-ı Kerim’den Ayetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Yayınevi: 214.
[2] Göğsü kabartan âbidelerle dolu olan mazi.
[3] Şevketli devirlerimizi.
[4] Taklid kaydinden, zincirinden.
[5] Göçebelik âlemi.
[6] Rehber, Örnek edinmişler.
[7] Temas seyyiesi, temas kötülüğü.
[8] Ortadan yok olacak derecede alçaldiğı.
[9] Yükseklik yolu.
[10] Güçlükler.
[11] Yükseklikler.
[12] Terbiye etmek ve yükseltmek.
[13] Utanacağı.
[14] Seçilmiş edebiyatçı.
[15] Kur’an-ı Kerim’den Ayetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Yayınevi: 215-217.
[16] Derinleştirmeler.
[17] İncelemeler.
[18] Yüzyüze gelmeksizin.
[19] Kibir ve azamet örtüsü.
[20] Cemaatin cahilleri.
[21] Eserlerin saf simasında.
[22] Tiksinme kırışıklığı.
[23] Küçümseme gülüşü.
[24] Allah rızası için çalışmalarından.
[25] Kur’an-ı Kerim’den Ayetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Yayınevi: 218-221.
[26] Doğu ile batı arasındaki uzaklık.
[27] Özlü, verimli toprağın.
[28] Kur’an-ı Kerim’den Ayetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Yayınevi: 222-224.
[29] Kur’an-ı Kerim’den Ayetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Yayınevi: 225-226.
[30] Kur’an-ı Kerim’den Ayetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Yayınevi: 227-228.
[31] Nerede bulunursa öldürülmesi için hüküm giymişti.
[32] En yüksek mevkili arkadaşlar.
[33] Hastalıktan kurtuluş,
[34] Bürde (hırka).
[35] Kur’an-ı Kerim’den Ayetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Yayınevi: 229-250.
[36] Kur’an-ı Kerim’den Ayetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Yayınevi: 231-233.
[37] Kur’an-ı Kerim’den Ayetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Yayınevi: 234-236.
[38] Kur’an-ı Kerim’den Ayetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Yayınevi: 237-238.
[39] Kur’an-ı Kerim’den Ayetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Yayınevi: 239-240.
[40] Kur’an-ı Kerim’den Ayetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Yayınevi: 241-242.
[41] Kur’an-ı Kerim’den Ayetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Yayınevi: 243-245.
[42] Kur’an-ı Kerim’den Ayetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Yayınevi: 246-249.
[43] Kur’an-ı Kerim’den Ayetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Yayınevi: 250-252.
[44] Kur’an-ı Kerim’den Ayetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Yayınevi: 253-254.
[45] Kur’an-ı Kerim’den Ayetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Yayınevi: 255-256.
[46] Kur’an-ı Kerim’den Ayetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Yayınevi: 257-259.
[47] Kur’an-ı Kerim’den Ayetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Yayınevi: 260-263.
[48] Hem İslâmiyetten önceki devirde yaşamış, hem islâmiyet devrine yetişmiş.
[49] Müminlerin, inananların anası.
[50] Üstad, bir kaç satır sonra ma'nasını veriyor.
[51] Kur’an-ı Kerim’den Ayetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Yayınevi: 264-266.
[52] Selefin geride kalanları, hayattr kanlan.
[53] Noktalamak, durak işaretleri ..oymak.
[54] Kur’an-ı Kerim’den Ayetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Yayınevi: 267-271.
[55] Kış kasideleri.
[56] Yeşil bir luleli, bir elbise.
[57] Beyaz bir örtü.
[58] Kur’an-ı Kerim’den Ayetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Yayınevi: 272-274.
[59] Kur’an-ı Kerim’den Ayetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Yayınevi: 275-277.
[60] Kur’an-ı Kerim’den Ayetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Yayınevi: 278-280.
[61] Körü körüne.
[62] Kur’an-ı Kerim’den Ayetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Yayınevi: 281-284.
[63] Kur’an-ı Kerim’den Ayetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Yayınevi: 285-288.
[64] Kur’an-ı Kerim’den Ayetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Yayınevi: 289-291.
[65] Koruyucu tedbirler.
[66] Dinî kitaplar.
[67] Göz yumuyoruz.
[68] Helâl sayan.
[69] Kur’an-ı Kerim’den Ayetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Yayınevi: 292-293.
[70] Balkan harbinden sonra Şemseddin Günaltay'ın neşrettiği Sulmetten Nura adlı eser için.
[71] Sapıklığını.
[72] Kur’an-ı Kerim’den Ayetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Yayınevi: 294-295.
[73] Hak ve hakikati araştırıp bulmalar
[74] Ayak uydurur.
[75] Kur’an-ı Kerim’den Ayetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Yayınevi: 296-297.
[76] Kur’an-ı Kerim’den Ayetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Yayınevi: 298-300.
İslami Okul Okulların En Önemlisi