Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

ahfadınıza miras olarak acaba ne bırakıp gideceksiniz - Index Web - 3 Hasbihallerfikralarhatiralaredebihaller

3- HASBIHALLER, FIKRALAR, HATIRALAR EDEBÎ BAHİSLER.. 2

İstediğimiz Edebiyat 2

Emrullah Efendi 3

Lamartine. 5

Eban Île A'rabi 6

Mektep Kîtaplakı 7

Hangisi Şiir?. 7

Hasbıhal 8

Mühim Bir Eser 9

Asapça Lügatler 11

Hasbıhal 11

Hasbıhal 12

Hasbıhal 13

Muhtaç Olduğumuz Terbiye. 14

Letaifî Arap'tan. 16

Letaifi Arap'tan. 17

Kîşîzadeler 17

Sa'di 17

Hicri Efendi 18

Hasbıhal 19

El - Hansa' 21

Edebiyat Bahisleri : 1. 22

İnşad. 22

Edebiyat Bahislerî : 2. 24

Tasvir 24

Edebiyat Bahisleri : 3. 25

Teşbih. 25

Edebiyat Bahisleri: 4. 26

Întikad. 26

Edebiyat Bahîsleri : 5. 27

Plân. 27

Edebiyat Bahisleri: 6. 29

İcad Mevzu. 29

Edebiyat Bahısleri : 7. 30

Muhayyileyi İşletmek. 30

Koleraya Dair 31

Zülmetten Nura 32

Hasbıhal 33

Manastırlı Ve Ahmet Mithat 34

 

3- HASBIHALLER, FIKRALAR, HATIRALAR EDEBÎ BAHİSLER

 

Bu eserin üçüncü bölümü merhum üstad Mehmet Akif'in muh­telif vesilelerle yazdığı hatıralar, fıkralar, hasbıhaller ve edebî ba­hislerdir. Üstad merhum bunları bilhassa Sıratı müstakim ile Sebilu-r-Reşad mecmualarına yazmıştı. Merhum bu yazılarda, karşı­laşmış olduğu bir çok millî meseleler hakkındaki düşüncelerini yaz­mış, muasırı olan bazı şahsiyetleri tahlil etmiş, beğendiği bazı eser­leri tenkid etmiş, edebî bahislerinde edebiyata ait fikirlerini anlat­mış ve hasbıhallerinde mühim meselelere dokunmuştur. Böylece eserin son kısmına varmış bulunuyoruz.[1]

 

İstediğimiz Edebiyat

 

2 Nisan 326 -1910

Şayanı dikkattir ki;

Altıyüz bu kadar senedeniberi mevcudiyet-i millîyesini bütün cihana karşı, müdafaa eden Osmanlıların, siyasî tarihi devir devir, fasıl fasıl zengin hamaset sayfalariyle pirayedar iken tarihi edebiyatında o gözleri kamaştıran ve zihinleri dolduran maziyi mefahirden [2] sönük bir lem'a, nâçiz bir hatıra olsun yok!

Şarka, garba hâkim olduğumuz edvarı şevketimizde [3] bile lisanımız, istiklâlini temin edebilmek şöyle dursun, bir mevcudiyet, lâkin kaydi taklidden [4] âzâde bir mevcudiyet göstermemiş. Evet, biz daima mukallit, hem fena mukallit olmuşuz. O zamanlar bütün ulûm, bütün fünûn şarkta olduğu için Osmanlılar arasında yetişen ilim ve edeb erbabı arap ve acem lisanlarını hakkiyle öğrenirler, bu lisanlarda yazılmış bütün eserleri okurlarmış.

Her kavm için kendisinden meziyetli gördüğü diğer bir kavmi taklit etmek pek tabiîdir. Osmanlılar bu hususta bir istisna teşkil edemiyeceği için onlar da taklide başlamışlar. Lâkin arabın kadim şiiri ki garbın edebiyatı hakikiye mesleğine tamamiyle' muvafıktır, eski şairlerimizin nazarı iltifatım bile celbedememiş!

Malûmdur ki, “cahiliye” namı verilen o eski devrin arap şiir­leri tabiat levhaları tasvirlerinden, âlemi bedahet [5] sergüzezştlerinden; hamaset, şecaat menkıbelerinden ibaret olup hikmete na­diren tercüman olur. Halbuki lisanı mübini Kur'an, arabın cihani edebinde gayet azim bir inkılâp husule getirdiği için islâmm doğu­sundan sonra yetişen şairler seleflerinin mesleğini kâfi görmeyerek hikmetle hamaseti karıştırmış, ve lisan-ı bülend-i şiiri ilâya baş­lamışlar. Maateessüf bizimkiler bunları da beğenmemişler!

Daha sonraları Endülüsün o feyizli toprağında yetien şairler hissiyatı garam ve şevki musavvir, gayet rakik, gayet nezih şiir­ler meydana getirmişler. Fakat nedense bizim şairlerimiz o yolda hissî eserleri de iyi bulmamışlar! Onlar, ancak îran şairlerini muk-teda ittihaz  [6]  etmişler.

Şurası gariptir ki edebiyatlarının en zengin olduğu devirlerde arabı taklide özenmeyen eslâfımız, sonraları, yani arap edebiyatı Iran edebiyatının seyyie-i temasiyle [7] mazmunculuk vadisine gir­diği, tabiri sahih ile münkariz [8] olduğu bir zamanda; kalkarak arapları taklid etmişler. Evet, edebiyat nüktecilik, mazmunculuk vadisine döküldüğü gibi mahvolmuş demektir.

İnsaf edilsin, matbu, gayrı matbu yüzlerle, belki binlerle sa­yılan divanlarımızı birer birer nazar-ı tetkikten geçirsek bulabi­leceğimiz hakikî, hamasî, hikemî, ahlakî, hissî şiirler bir müntehabat mecmuası meydana getirebilir mi? Harabatı okuyan bir osmanlı edibi için sıkılmamak, müteessir olmamak kabil midir? Zi­ya paşa merhumun araptan, acemden bulduğu bedayiin yanında bizim osmanlı şairlerinin sözleri ne kadar sönük durur!

îmriülkays'ın, Nabığan'm, Anterînin, Ceri'nin, Mütenebbînin, Elbu Tammam'm, Buhturî'nin, îbni Farzın, Ebul-Beka Salih'in, Zülevzareteyn'in, Tihamî'nin, Îbni Züreykin karşısına çıkaracak hangi şairimiz var?

Gazeliyatımızm hali malûm, kasaidimiz ya bir takım küçük ekâbire dalkavukluk etmekten, ya fahriye unvanı altında kendi menafiîni (menfaatlarını) dinlemekten ibaret. Vakıa araplar da hem kendilerini, hem de başkalarını methetmiş değiller. Lâkin öyle medihalara canlar feda! Onlar memduhlarını öğdüklerini bizim gibi insanın haricine çıkarmamışlar. Kâmil insan nasıl olmak lâzım ge­lirse o surette göstermişler. Fahriyeleri ise bütün tariki mealîde [9] ilerlemek için ne gibi şedaide [10] göğüs gerdiklerini tasvir eder. Mütenebbînin kasideleri insana ahlâk dersi verir. En hissiz yürek­lerde mealiye [11] meyi uyandırır. En yüreksiz mahlûklara, hayatı istihkar edecek kadar celâdet bahşeder.

îran üdebasından kimleri mukteda addetmişiz? Onlardan da meselâ Senai gibi ilâhî bir şair dururken Enverî'nin yalanlarını meşk ettihaz eylemişiz. Sa'diler'in mesleki hikmetini hiç taklide he­ves etmemişiz. En muktedir şairlerimiz bir takım muaramaci sen-bolistleri üstad tanımış.

Hele edebiyatın ahlâk ile münasebeti olmak lâzım geleceğini, bir heyeti içtimaîyeyi tehzib [12] edecek en başlı vasıta olacağını hatırımıza bile getirmemişiz. Avamın ağıza almaktan istihya ede­ceği [13] üryan bir yığın rezaili, havas-ı udebamız mazmunlarla, cinaslarla telleyip pullayıp edebî eserler namı altında büyük büyük mahfillerde inşad etmekten hiç çekinmemiştir.

Hülâsa bizim böyle taklid yolunda meydana getirdiğimiz asa­rı edebiyemiz, insanı ya miskin yapar, ya ahlâksız.

îşte vaktiyle şarktan nasıl istifade edememiş, zarar görmüşsek bugün de garp edebiyatından Öylece mutazarrır oluyoruz. Bir iki edebî güzînimizin, [14] eserleri istisna edilirse garbın bedayi-i edebi namına aldığımız şeyler hiç işimize yarayacak mahiyette değildir. Biz bugün heyeti içtimaiyemizin gözünü açacak, hissiyatını yüksel­tecek, hamiyetini galeyana getirecek, ahlâkını tehzib edecek, hülâ­sa bize her manasiyle edeb dersi verecek bir edebiyata muhtacız...[15]

 

Emrullah Efendi

 

8 Nisan 326-1910

Sevgili kari'Ierimizin çoğu hatırlayacaklardır ki, bundan on se­ne evvelki ikdam gazetesinin sütunlarında Muhitül-Maarif unvanı mehibi altında imzasız, lâkin gayet mühim lisan makaleleri görü­lürdü.

Memleketin bütün okur yazar takımını hayran edecek kadar derin bir vukuf ile yürütülen o mütalealar, hele Ispartalı Hakkı ile beni alıklaştırmışti! Çünkü o vakte kadar Hakkı'yı ne zaman görsem ya edebiyat menkıbeleri dinletir, yahut lisan mebahisi din­lerdim. Bazen, edibliği ona vererek, lisan ulemalığını kendi hisseme bıraktığım da olurdu. Malûmatı edebiyemizin hududu garken Puzulî'de, garben Lamartine'de karar kıldığı gibi, tetkikat-i lisaniye na­mına ileri sürdüğümüz bahisler de Methali Kavaid ile mahdut idi.

Fakat biz bu dar sahanın yalnız sathında dolaşmazdık ki!...

Bilseniz ne tamikat [16], ne tetkikat [17] icra ederdik! O bana izafet-i lâmiye ile izafet-i beyâniye arasındaki bıçak sırtı kadar far­kı, usturanın keskin tarafından çok daha incelterek, anlatmaya ça­lışırdı; ben ona vasfı terkibilerin adedini dörtle, onla takyid etmek, ilm-i şerife karşı bir nevî tazyik olacağım kabul ettirmeğe uğra­şırdım!... imlâ meselesine gelince ikimiz de, kendi isabetine iman etmiş ayrı ayrı birer müctehid idik...

Hayfa ki demin söylediğim makaleler meydana çıkiverince bi­zim mütaleatın kâffesi su görmüş teyemmüm gibi hükümden sakıt oldu!.. Kendi âlemimizde pek alâ birer lisan uleması geçinir durur­ken hiçliğimizi yüzümüze çarpan, felsefe-i lisanın ne olduğunu bi­rinci defa olarak izah eden bu azametli mebahis kimin tarafından yazılıyor, diye merak ettik. Emrullah Efendinin mahsulü içtihadı olduğunu anlayınca, anil gıyab [18] müştak olduğumuz o simayı hikmet ve irfanı görmek emeline düştük.

Gerçek, o sırada ikdamın Paris muhabirliğini eden Ali Kemal beyin de lisana dair mülâhazatı görülmüştü. Lâkin doğrusunu isterseniz beriki makalelerin yanında onlar metin birer mülâhaza de­ğil, açıktan açığa birer mülâhazasızlık idi! Tâ Paris'ten üşenmeden İstanbul'a kadar gönderilen koca bir makalenin erbabı mütaleaya öğretmek istediği hakayıkı arnika: (de) edatı zarf için gelmezse atıfa olur; binaenaleyh ayrı yazılmalıdır. (Mayub) kelimesi yan­lıştır (?); Bunun yerine fasihi olan (maiyb) lafzını kullanmalıdır... gibi hayrhahane bi takım ihtarattan ibaret kalıyordu!...

Mamafih Ali Kemal bey telkin etmek istediği hakaiki böyle üryan bir kıyafetle göstermiyor, öyle telliyor, öyle pullayordu ki insanın vehlettennim ilmi bir makale diyeceği geliyordu.

Yalnız Emrullahın bizi bitiren o bülend muhakematı âlimânesi üzerine Ali Kemal beyin makalesi yüreğimize su serpmedi, diye­cek olursam hakikati saklamış olurum.

Hakkı dedi ki:

“Emrullah Efendi ile görüşmenin bir yolunu bulsak...

“İyi olur ama nasıl ederiz? Büyük adamlara sokulmak be­nim için pek zordur, Hazreti tanıyan bir zat yine hazretin müsa­adesini aldıktan sonra beni yanına götürseydi; ben de o ilk müla­katta iltifat görseydim alt tarafı kolay olurdu.

“Beni de görüştürür mi idin?

“Hay hay!

“O halde isin bütün müşkülâtını düşünerek cesaretsizlenme de bir an evvel çaresine bak...

“Acele etme! Bu gibi teşebbüsler beni hayli düşündürür. Çün­kü canım yandı: Fazlına, kemaline hürmeten kimin yanına sokul­mak istedimse ya ısırdı, ya tepti!.. Bizim memleketin okumuşları - hikmeti hüda- bütün huylu oluyor!

“Gevezeliği bırak!..  Dediğin ısırgan fıtratlı mahlûkları bi­liyorum.  Kabahat sende  ki; hayır umuyorsun da  öyle  heriflerin meclisine gidiyorsun. Onlarda zaten kemal namına, fazilet namına çok bir şey olmadığı için mahiyeti âcizelerini göstermemek maksadiyle haşin bir ridayı ceberuta [19] bürünüyorlar. Emrullahı bir in­sani kâmil göreceğinden emin ol. Baksana gaye-i maksadına doğru ne muhkem bir azim ile yürüyor!.. Sağdan, soldan yükselmeye ça­balayan tezyif, istihza, techil gürültülerine kulak bile asmıyor, cehelei cemaate [20] karşı simay-ı safı asarında [21] bir çini işmi'zaz, [22] yahut bîr hende-i istihfaf olsun, [23] görülmüyor.

Hakkı beni iyice kandırdı. Hemen o hafta içinde pılıyı pırtı­yı, çoluğu çocuğu yüklenerek Makrıköye taşındım. Evvelâ Baban-zade ismail Hakkı, sonra Halil Edib, Muhlis beylere müracaat ede­rek Emrullaha beni tavsiye etmelerini, ara sıra harim-i irfanına kabul olunmaklığımı rica eylemelerini söyledim. Nihayet hazretin hiç kimseden iltifatını diriğ etmez bir fazılı derya dil olduğuna dair bu saydığım arkadaşlarımın hepsinden teminat aldıktan son­ra bir gece Muhlis beyin evinde kendisine mülâki oldum.

Filhakika Emrullah Efendi beni bir aşinay-i kadim gibi ga­yet teklifsiz kabul etti. Birinci defa olarak girdiğim o meclis-i mehib-i irfan, o gece beni hayli sıktı ise de, fıtratı da malûmatı kadar yüksek olan o büyük adam bana öyle samimî, öyle can aşına hitaplar tevcih etti ki; kimin karşısında olduğumu unutmak derecele­rine gelerek ara sıra söze karışmaya bile bağladım.

O günlerde ise zavallı Emrullah, nekbetin, hüsranın en safil derekâttnda çalkanıp duruyordu: ikmaline bin can ile çalıştığı (Muhitilmaarif) ashab-ı hayırdan birinin himmetiyle kapatılmış; eserin tab'ını deruhde eden Ahmed Cevdet efendinin aldığı tazminattan da bu zavallının hisse-i avaresine ücreti tahrir olarak yalnız hasbî mesaisinin   [24] ecri manevisi düşmüş idi!..

Lâkin o metin adam yine ümitsizliğe düşmüyor, yine âti için bir çok ümitler, bir çok hayaller besleyip duruyordu.

Bu mülakat ki üç defa tekerrür ettikten sonra IspartalıHak-kı'dan başlayarak bütün sevdiklerimi, Kâbeye hacı taşıyan deliller gibi Emrullahin evine götürmeye başladım. Çok defalar Veli efendi çayırında, Çobançeşme kırında, yahut daha içerde akdettiğimiz en­cümenler, Allah bilir a, enzari tecessüssü kamaştıracak kadar par­lak olurdu!

Halin tehlikesini hepimizden iyi gördüğü için âtiyi hepimizden fena tahayyül etmesi icab eden koca Emrullahın tevekkülünü, fakat mütemad bir sa'y, mütezayid bir azim ile beraber giden tevekkülünü gördükçe hakkındaki hissiyat! vedad ve hürmetime münteha ta­savvur eyliyemiyordum.

Aradan seneler geçti. Bir gün hazreti pek güler yüzlü gördüm:

Meğer Konya'da açılacak mektebi Hukuk müdürlüğüne tayin edil­miş imiş. Avnî hakla orada bir lem'ayı marifet uyandırabilirsek.., diyordu! Bir hafta sonra, Konya'da bulunması icab eden Emrullah'ı yine istanbul'da görünce “ne oldu? gitmediniz mi?” dedim.

“Gittim de geldim! Habisler bırakmadılar ki! Ne kadar da şevkim vardı! Hususile hükümetin, memleketin ileri gelenleri beni pek güzel kabul etmişlerdi. Büyük büyük işler göreceğimize cdeta yakîn hasıl eylemiş idim... Ne yapalım, elhük-mü-lillah! bir az daha bekleriz...

Zavallı Emrullah yine metanetine sahip idi!

Bu vak'adan tahminen bir buçuk sene kadar sonra idi ki hazrete Sultan Ahmet bahçesinde tesadüf etmiş idim. O gun de fer­dayı Hürriyete tesadüf eden cumartesi günü idi. Biçare farti sürurundan asabî bir nöbet geçirmiş olmalı ki arkadaşları kendisine kordiyal içirmeye çalışıyorlardı.

Ogüne kadar neşat ile, inbisat ile yakından muarifesi olmayan Emrullahın kalbi o gün ziyayı saadetin ufukları lebriz eden tecel-lii nuranuru karşısında gaşyi olmuştu da, zannederim, ömründe bi­rinci defa olarak metanetini kaybetmişti...

istanbul gazetelerinin şu günlerde Mektebi Sultanî meselesini bahane ederek nahak yere maarif nezaretine, dolayısiyle nazıra hücum eylemeleri bütün bu hatıratı maziyenin birer birer canlan­masına, o hatıraların sinesinde saklamak istediğim; ümitsizlikleri­min, cesaretsizliklerimizin  yeniden  ayaklanmasına sebep oldu.

Muasırları tarafından tekfir edilen hakîm-i şehir îbni Sınanın “dünyada benim gibi bir müslüman var; o da kâfir ise hiç müslüman yok demektir!” dediği gibi bütün bir Ömrü maarifin neşrine, iylâsma vesait ihzarile geçen Emrullah, hazırdaki bir müessesei marifeti tahrib ile itham olunacaksa bence memleketi seven, mem­leketinin tealii irfanına (irfanın yükselmesine) çalışan adam yok demektir!

Meşrutiyet bize gayet acı bir hakikat Öğretti ki o da vatanı­mızda her manasiyle büyük adamın yok denecek kadar ender bu­lunmasıdır.

Evvelce “at var, meydan yok!” diye kendimizi aldatıyorduk, oyalıyorduk. Bugün de ayni hülyalara kapılacak mıyız? Tetkiki ha­bere, tamiki nazara hacet görmeksizin, Emrullah gibi kendisinden bu kadar hizmetler beklediğimiz bir adamı acelemize kurban ede­cek miyiz? Biz daha ne zamana kadar hissiyata kapılmakta devam edip duracağız? Garibi neresi, meselenin mahiyetini anlattığınız adamlar da “iyi ama meselâ filân gazete böyle yazmıyor”, diyor­lar. Sanki size inanmıyorlar da o filân gazeteye inanıyorlar! Allah cümlemize insaf versin.[25]

 

Lamartine

 

15 Nisan 1326 (1910)

Be cihan hurrem ezanen ki cihan hurrem ezost

Âsikam berheme âlemki heme âlem ezost

diyen Sa'dii Şirazı hakkında ne perestişkârane bir hürmet besler­sem;

Ve ala tefennnni vasefihi bi vasefihi

Yefnez-zamanu ve fihi ma lem yusafi

terane-i vicdanrübasile her dem istiğrak olan îbni Fariza karşı ru­humda ne büyük bir incizab duyarsam;

Ey ki beherca zuhur kerde benami diğer

Hem arabî ra ilâh, hem acemî ra lıuda.

tehlili ârifanesiyle cihan-i şiirin berterîn tabakatma yükselen Feyz-i Hindiye nasıl hayran olursam;

Gerçi canandan dili şeyda için kâm isterim

Sonra canan bilmezem kâmi dili geyda nedir...

neşide-i lâhutisiyle aşkındaki kemali fevkalhayali duyuran Fuzuli'yi ne kadar seversem; Lamartine'i de okadar sever, okadar hürmet­le okadar iştiyak ile yad ederim.

Bugün bile pek kifayetsiz olan fransızcam, o garp bülbülünün ilâhi zemzemelerini ilk dinlediğim zamanlar, hiç derekesinde iken yine anlamakta okadar müşkülât çekmezdim; onun lisanı benim samiaı vicdanıma bigâne gelmezdi, diyecek olursam ihtimal ki istigrab edersiniz. Ne olursa olsun, şurası muhakkaktır ki ben o za­manlar bile Lamartine'i asarından pek çok zevk duyardım.

Şark ile garp arasındaki mesafe bûdel-meşrikayn [26] olmak­la beraber ben Iraklı Fuzuli ile fransalı Lamartine'i ayni hâki namiedarın [27] feyzi mübini zannederdim. Graziyellayı okurken Ley­la name-i Fuzuli'yi okuduğuma zahip olurdum. Hele “Meditation” benim için bir S'adi külliyatı, yahut İbni Farız divanı idi!..

Lamartine'in desti sanatındaki erganunu, Fuzuli'nin benani rıkkatinde inleyen neypare ile hem ahenk bulur, ikisinden de ayni muh­rik teraneleri duydukça serkerm-i istigrak olurdum.

Birinin samimi ruhundan kopan safir Dicle vadisinin nesimi gibi ateşin, diğerinin sinei masumundan yükselen sürud Surranet sahilindeki çamların enini rakiki gibi hazin olsa da, hilkatin bu iki bestekârı giryanı başka başka eda, başka başka seda ile ayni sesleri terennüm edip duruyordu. Çünkü ikisi de bir hüsni lâyezalin met-huşi cemali idi.

Graziyella'nın nigâhi kebudu Lamartine'in muhiti istiğrakında nasıl sermedi bir cihanı ezelî'yi ziya açıyorsa, Leylâ'nın canlı na­zarları da Fuzuli'yi öyle bir âlem-i baki-i vecd içinde bidar ediyordu! Acaba Graziyella'nın   arkasından   ağlayan   Lamartine'in   “ilk acı” sında.

Cami meyi gam tutan da âlem,

Hem sen içtin o cami hem ben.

Bir hayli zaman eğerçi yandın.

Süzi dile durmadın usandın!

Bidarlığa getirmedin tab,

Şehlâ gözün oldu maili hâb!

Nevehatiyle Leylâsının hayali girizanını teşyi eden Fuzuli'yi duymamak kabil midir?

Yarı canım Ferit ile ara sıra “meditation” dan parçalar oku­ruz. Bu büyük şairi, Feridin de benim kadar sevdiğini, asarı hakkında onun da benim gibi düşündüğünü gördükçe incizabi ka­dimim - bilmem rekabetin tesiri sihri midir nedir?- bir kat da­ha arttı.

Bir gün Ferit:

“Biz Lamartine'i pek iyi anlıyormuşuz. Bak­sana kendisi bile ne söylüyor...” diyerek “meditaion”'uh o zama­na kadar gözüme ilişmeyen bir parçasını gösterdi İnce mıruf ile haşiye kılıklı yazılan o parçanın meali şuna yakın idi:

“Fıtrat beni Paris âlemi için yaratmamış... O hayat zevkime elvermiyor, ruhumu bizar ediyor. Ben şarklı doğmuşum, hem şark­lı öleceğim. Ben ıssız yerler, çöller, denizler, dağlar, atlar, tabiat ile derunî müşafeheler, mealini takdis edeceğim bir neşidei cemal, musahebesiyle oyalanacağım bir enisi can... hülâsa araplarda, Osmanlılarda olduğu gibi metaibi cismaniyeden azade bir lâkaydi içinde, fakat ruhun müfekkirenin mesaisile, tahayyülati mülhimanesiyle ge­çen bir hayat için yaradılmışım. Bir hayat ki baştan başa şiir ile, iman ile, hissiyatı necibei hamasetle pirayedar...”

Lamartine'e ait ihtisasatımın galatı hiss şaibesinden pâk ol­duğunu o büyük şairin kendisinden işitince içimde ne samimî bir sürür, ne tabii bir gurur uyanacağım ben tasvir edemezsem de el­bette siz takdir edersiniz.

Ne olur, bir hayır sahibi çıksa da bize “Meditation”ları “Ar-monie” leri, “Graziyella” ları, “Rafael” leri tercüme etse! Vakıa iki sonraki eser lisanımıza naklolunmuş, lâkin bugün için kâfi de­ğildir, çünkü bîr çok yerleri geçilmiştir. Hususiyle bu gibi aşari muhallede aslındaki nezahate müsaadei imkân nisbetinde yaklaşılıncaya kadar bir çok erbabı kalem tarafından tercüme edilmelidir. Rafael'in tamam natamam iki üç tercümesinden, ben birini gördüm ki iyi değildi. Lamartine'e tercüman olacak adanı fransızcayı ne kadar iyi anlasa, Türkçeyi de ne kadar doğru yazsa, hasîsei gür ile meftur olmadıkça, kabil değil ihrazi muvaffakiyet edemez. He­le benim gördüğüm tercümede “mezkûr kadının çehresinde nuri sabahat leman etmekte bulunmuş idi...” İbaresine yakın cümleler bile vardı! Evet, bu mütercim bir tarih tercüme edebilir, bir bendi si­yasî yazabilirdi, lâkin hiç bir vakit Rafael'i tercüme edemezdi.

Her vadide kalem yürütmek fıtratın pek nadir yetiştirdiği er-bab-ı dehanın kâridir. Bize pek müfrid eserler bırakan Şemseddin Sami Bey merhum Hugo'nun “Sefiller”'ini tercümeye başladığı za­man edibi a'zam Kemal: “iyi ama bilmem yapabilecek mi?” demiş. Tercümenin birinci formasını getirmişler:

“Fena değil, fakat Türkçeden ziyade arnavutçaya benziyor!” tarzında lâtife perdazlik et­miş!...

Şarkta garpta bir çok bedayii edebiye var ki lisanımıza nakli übedamız için âdeta farzı kifayedir. Sadilerden, Firdevsilerden, Senailerden, Mevlânlardan, İbni Farzlardan, Ebu Tanım anılardan, Mütenebbilerden, Ebul Alalardan, kezalik garbin duhati edebinden bizim fakir edebiyatımız nasıl müstagni olabilir? Niçin bu işi başa çıkarabilecekler köşe-i mahviyete çekiliyorlar?

Vaktiyle Ahmet Naim bey kardeşimiz “Bedaiul Arap” unva­nı altında ne nıüntehep eserler bulmuş, tercüme etmiş, idi! Sırati Müstakimin sayfaları o mesainin devamını görse ne olur!

Ferid, Lamartine'in “Cenabı Hak” unvanlı neşidei ârifanesini tercüme etti, okuyanlar mest oldu. Fakat çok yazık ki alt tarafı gelmedi. Mesnevide neler var! Lâkin hiç birimizin haberi yok. Vak­tiyle uğraşmış, okumuş olanlar bize bilmediğimiz, okumadığımız, bu gidişle okuyamayacağımız eserleri birer birer yazmalı, okutmalı­dır. Evvelce böyle teklif varid olsaydı reddi pek kolay idi; lâkin teşekkür olunur ki; şimdi öyle değil.

Şimdiye kadar şifahî davetlerde bulundumsa da ruyu kabul gösteren olmadı. Hattâ bazıları başından savmak için “kendin yapsana!” dediler. Ben kendimde o servet-i iktidar görsem kalkar da ihvan-ı gaf aya keşkül uzatır mıyım?..[28]

 

Eban Île A'rabi

 

Hazreti Osman ne kadar ağır başlı, ne kadar halim ise, oğlu Eban da bilâkis o kadar hezle mail, o kadar hafif imiş!

Günün birinde meşhur Eş'ab ile beraber kırda otururken, kar­şıdan devesi yedeğinde bir a'rabi zuhur etmiş ki engerek yılanı gibi etrafına zehir püskürür, yanma kimseyi sokmaz, önüne geleni ısı­rır, arkasına sokulanı tepermiş!

“Şu cehennem yüzlü herif badiyeden gelmiş olacak...  Fena eğlence değil... Müsaade edersenis çağıralım da bir az kızdıralım...

“Hay hay!

Eban'ın adamlarından biri a'rabiye “Emir Elban B. Osman seni yanına davet ediyor” deyince, a'rabi icabet etmiş, selâm ve­rerek Eban'ın karşısına çökmüş. Eban, herife kabilesini, nesebini sormuş, yalandan hısım çıkmış:

“Ne iyi tesadüf! Senin şu deven gibi bir deve edinmek isti­yordum. Bu kadar zamandır arattım, bir türlü bulunmadı. Demek ki akrabamdan birisiyle ahzu itada bulunacakmışım... Evet, tam bu renkte, bu irtifada, bu yaşta, bu kalıpta bir hayvan aramıştım. Satar mısın?

“Satarım ya emir!

“Pek âlâ!. Ben de sana yüz altın veririm.

On altından on para fazla değeri olmayan devesine yüz altın verildiğini işitince a'rabinin abus çehresinde hırs le sürür berk ile zulmet gibi hemahengi zuhur olmuş.

Eban, Eş'abın kulağına eğilerek “bizim hısım sizin aileye pek yabancı değilmiş! Haydi bakalım hünerini göster!” demiş.

“Baksana dayı, Emir hazretleri senin devenin altmış liradan fazla etmiyeceğini bilmiyor zannetme! Kırk lira fazla vermesi hem seni sevdiğinden, hem de yanında para olmadığı için nakit yerine mal vermek istediğindendir. Razısın değil mi?

“Razıyım.

Eş'ab bir aralık kaybolmuş, sonra koltuğunda bir bohça oldu­ğu halde çıkagelmîş. Eban:

Getirdiğin malları birer birer çıkarıp kıymetleri ile birlikte yazdır, diyince Eş'ab evvelâ eski bir sarık parçası çıkarmış;.

“Emir hazretlerinin mübarek imameleri! kendileri cuma, bay­ram namazlarında bu imameyi sardıkları gibi, halife huzuruna da bununla çıkarlar...

“Elli altın!:

Eş'ab yanındakkilerinden birine “haydi bunu bir tarafa kaydet” diyerek bohçaya tekrar elini sokmuş. A'rabi gayzından patlamak de­recesine gelmiş ise de nutku tutulduğundan bir şey söyleyememiş..

Eş'ab bu sefer yan beline kadar yağ bağlamış eski bir takke çıkarmış:

“Emir hazretlerinin mübarek takkeleri! Beş vakit namazı eda, nas arasında adl ile kaza ederken bunu giyerler. Kıymeti tak­dirimden hariç ise de haydi otuz altın diyelim! Bunu da ötekinin al­tına yazınız.

A'rabinin yüzü büsbütün korkunç bir renk bağlamış, gözleri cevfinden dışarı uğramış; atılmak istemiş, lâkin kendini tutarak oturduğu yerde deli deve gibi homurdanmaya başlamış.

Eş'ab üstü yırtık, altı delik iki pabuç eskisi çıkararak:

“Emir hazretlerinin mübarek nalını! camaati müslimine kar­şı o beliğ hutbeleri inşad ederken bu mukaddes nalına suvar olur­lar! Bilmem, ne kıymet koyalım? Haydi kırk altın olsun!

Eban, a'rabiyi mallarını toplamasını, yanındakilerden birine deveyi çekip getirmesini, bir diğerine de a'rabinin zimmetine geçen yirmi altını almasını emretmiş! A'rabi artık duramıyarak hemen önündeki sarık, takke, pabuç parçalarını derleyip toplayıp, olanca kuvvetiyle hazır bulunanların yüzüne çarpmış, devesinin yularım tutmak isteyen herifin elinden öyle bir çekmiş kî, az daha biçare­nin kolu kopuyormuş;   sonra dönüp Eban'a şu sözleri  söylemiş:

“Bilir misin ben neden ölürüm?

“Hayır!

“Baban Osman'a yetişemedim ki katilleri arasına gireyim de dünyaya  senin  gibi  bir  evlât getirdiği  için  ben  de  kanına  iş­tirak edeyim!

Eban a'rabinin bu tehevvürüne, bu sözüne o kadar gülmüş ki; kendini tutamiyarak yerlere serilmiş.

Sonraları a'rabi Eş'aba rast geldikçe (seni katibenin doğurdu­ğu seni, dur da emirin mallarını ucuz ucuz satmayı sana öğrete­yim) der. Eş'ab ise tabanı kaldırır, kaçarmış![29]

 

Mektep Kîtapları

 

2 Haziran 1326 -1910

Bizim adam olabilmemiz için çocuklarımızı okutmaktan, asrın icabına göre terbiye etmekten başka çare olamıyacağını anlamayan ya hiç yoktur, ya pek azdır. Kendimiz ister okumuş, ister okuma­mış; ister iyi bir terbiye görmüş, ister görmemiş olalım, artık ma­ziye karışmış sayılabileceğimiz için, bugün düşüneceğimiz bir şey varsa, o da istikbaldir, yani evlatlarımızdır.

Çocuklarımıza kendi terbiyemizi vermeye kalkışırsak cinayet işlemiş oluruz. Hikmeti doğrudan doğruya Peygamberden telâkki eden Cenabi Ali diyor ki:

“Ciğerpareleriniz© yalnız kendi terbiyeniz! vermeye çalışmayınız, İyice hatırınızda olsun ki onlar sîzin yaşamakta olduğunuz zamandan,' başka bir zaman için yaratılmışlardır.”

içimizde tahsil hayatının ne acıklı bir surette geçip gittiğini tahattur edemiyecek kimse var mı? Malûmat namma kafamıza dol­durduğumuz şeylerden ne istifade ettik?.. Düşünüyorum da, sekiz yaşında ezberlediğim bir çok ibareleri, ancak otuz sene sonra an­layabildiğimi görüyorum!.. Tabiî on onbeş yaşlarında iken okuduk­larımı anlayabilmeye ömrüm müsait olamayacak!

Acaba hazmedemiyeeeği kadar kuvvetli yemeklerle harabedilen mi'de gibi, bu suretle temsil melekesinden mahrum kalan dimağa, fıtratmdaki faaliyeti iade etmek, bozuk bir cihazi hazmiyi tamir et­meye benzer mi? Mümkün ile muhal, mukayese edilebilir mi?

Bugün minimini çocuklar için yazıldığı muharrirleri tarafından rivayet edilen öyle kıraat kitapları, öyle fen risaleleri görüyorum ki, anlamak hususunda ben bile sıkıntı çekiyorum!... Pek âlâ, bunları benim çocuklarım nasıl anlayacak; hocaları nasıl anlatacak?.. Ye­tişmiş, adamların okuyacağı siyasî bentleri Çağatayca yazacaklarına yetişecek çocukların heceleyeceği risaleeikleri Türkçe yazsalar a! Muhterem karilerimizin bir çoğu aile sahibidir. Çocuklarının akşam sabah mektebe götürüp getirdikleri kitapları lütfen bir kere gözden geçirsinler; bir kere de çocuklara okudukları şeyleri sorsunlar. Gö­recekler, anlayacaklar ki, o biçare yavrucuklar hiç bir şey anlamı­yorlar; beyinlerindeki malûmatı emanet para gibi taşıyıp duruyor­lar! Yazık değil mi? Biz sersem olduk diye çocuklarımızı da mut­laka kendimize mi benzetmeliyiz?

Tefevvukyabi irfan eylemek ahfadı lâzımdır Hanüyyet meslekinde gayreti iecdad lazımsa diyen Edibi A'zam ne doğru söz söylemiştir!

Fikr-i âcizaneme göre; maarif nezaretine mühim bir vazife teveccüh ediyor: İptidaî, Rüşdî, İ'dâdî kitaplarını müsabakaya koy­malı. Lâkin “Maarif nezareti hesap, yahut meselâ ilmühal, kıraat... kitabı yazdırmak istiyor. Bunu en güzel yazana şu kadar para ver­dikten başka, eserini bilumum mekteplere kabul edecek...” tarzında vuku bulacak davete kimse icabet etmez... Düşünmeli ki; kendinde böyle bir iktidar gören adam zayıf bir ihtimali muvaffakiyet için aylarca, belki senelerce çalışacak. Bizim memlekette zenginler, yani geçinecek kadar parası olanlar çalışmayı ayıp sayarlar; yaşamak için her gün didinmek mecburiyetinde bulunanların ise kırk tarakta seksen bezi vardır ki, hiç birini bırakıp da sizin müsabakanıza giri­lemezler.

O halde ne yapmalı?... Evet, Maarif Nezareti bilfarz iptidaî mektepleri için kıraat kitabı yazdırmak istiyor. Bir mevzu intibah (seçerek) ederek müsabakaya koymalı, demeli ki:

“Şu mevzuu yedi sekiz yaşındaki çocukların anlayacağı tarzda kim en güzel yazabîlirse, ona şu kadar para mukabilinde şöyle bir kıraat kitabı yazdıra­cağız.” Hesap için, hendese için, hülâsa bütün fenler için ayni usule müracaat etmeli. Yani müsabakaya girmek isteyen zevat ufak bir imtihan neticesinde bu işin kendilerine tevdi olunup olunmayacağını anlayacak olurlarsa, elbette bir tecrübe-i talihten geri durmazlar.

Tabiî her fenne ait mevzuları tayin etmek, müsabakaya giren­lerin yazdıkları eserleri temyiz eylemek Maarif Nezaretine aittir. Vatanın tealisi hakkındaki gayret ve faaliyeti, ruh-i güzini fazileti gibi bütün nıeasirinde tecelli eden Emrullah efendi hocamızdan en evvel beklediğimiz bir iş varsa o da budur.[30]

 

Hangisi Şiir?

 

10 Haziran 1326 -1910

Arap edebiyatiyle bir az aşinalığı olanlar Kaside-i Bürde namiyle iştihar etmiş olan “Banet Suadu...” neşide-i garrasına, kabil değil, bigâne kalamazlar.

Cenabı Peygamberin iltifatına mazhar olan bu şiir beliğ, saha­beden Ka'b B. Züheyr'indir ki; babası da arabın en metin şairle­rindendir. Hatta hazreti Ömer “en büyük şair kimdir?” sualiyle karşılaşınca “vemen, vemen diyendir” diyerek Zuheyre iyma eder­miş. Çünkü Züheyrin Muallakasında

Vemen hâbe esbabel menâyâ yenennehu

mısraı ile başlayan altı yedi beyit vardır ki, her birinin başında “vemen” vardır. Arabın şi'ri kadimi daima elvah-i tabiatı, âlem-i bedevetı musavvir olarak hikmete nadiren tercümanlık ettiği için, Cenabı Ömer besbelli bu sözlerde bir hususiyet görmüş ki; pek be­ğenir, daima inşad edermiş.

Malûmdur ki Ka'b'm demi heder [31] edilmişken huzur-i peygamberiye dehaletle okuduğu “Banet Suadu” kasidesi sayesinde mazhar-ı afv olarak, ecîlle-i ashab [32] arasına girmiştir. Şiire Ka­side-i Bürde denilmesine sebeb de sahibi tarafından inşad edilirken Resulü Muhteremin duş-i pakindaki bürdeyi çıkarıp §aire bahşey-Iemesidir.

Bazıları Kaside-i Bürde ile Kaside-i Bur'eyi birbirine karıştırıyor­lar. Evet “Emin tezekkuri çıranın bizi selemi” mısraı ile başlayan gür de Hazreti Peygamber hakkında ise de nazımı olan imam Bu-sayrî, Asri Saadeti idrak edemediği için tabii Ka'b gibi şi'rine ca­ize olarak bürde almamıştı. Ancak bu şiiri nazm ettikten sonra çoktanberi muztarip olduğu müzmin bir hastalıktan şifayap olmuş da onun için kasidesine “Kasidei Bur'e” namını vermiş, diyenler var­dır. Binaenaleyh (bur'e) ile [33]  (“bürde”)yi [34] ayırmalıdır.

Kaside-i Bürde'nin müteaddit şerhleri vadır ki bendeniz bir iki tanesini gördüm. Zaten şerhleri olmasa şiirin çok yerini biz Türkler şöyle duralım, araplar da kolay kolay anlıyamazlar. Hatta Nebiyyı Muhterem Efendimiz kaside inşad olunurken, geçen bazı kelimeleri ashaba sormuşlar, bilen olmayınca kendileri izah buyurmuşlardır.

Gariptir ki eslâf-ı kiram bu şi'ri güzini şerh için koca koca ki­taplar yazmış, bir çok dekaik lisaniye ve edebiye göstermiş iken asıl ihtarı lâzım gelen bir dakikayı geçmişlerdir, ihtimal ki; benim görmediğim şerhler de vardır; lâkin gördüklerimde tesadüf ettiği­mi hatırlamıyorum:

Ka'b, şİ'rinde sevdiği Suadın kendini bırakıp gittiğinden tuttu­rarak arkasından yetişmek için nasıl bir deveye binmesi lâzım ge­leceğini uzun uzadıya anlattıktan sonra bir girizgâh ile Peygambe­ri methe başlıyor. Bir aralık “Peygamber Allah'ın öyle bir yalın kılıcıdır ki karanlıkta kalanlar onun aydmlığıyle yol bulurlar...”, me­alindeki:

înner-resule le-nunın yüstedau bîhi Muhannedun mîn suyufi-Uahi meslûlû!

beytini okuyunca Cenabı resul safveti cevherini nazarlardan örten kınını yarıp çıkmış bir kılıç gibi hemen Bürde-i Pakinden insilâh ede­rek beytin her suretle masadık tamı olduklarını göstermişlerdir. îşte şarihler Cenabı Peygamberin tam bu beyti okunduğu zaman mübarek hırkalarını çıkarıp ka'bm üzerine attıklarını söylüyorlar da bundaki inceliği ihtar etmiyorlar. Bana öyle geliyor ki hiç bîr şair böyle kıymetli bir caize almamıştır. Acaba hangisi daha şiir? Ka­side rai, caize mi,[35]

 

Hasbıhal

 

17 Haziran 326 -1910

İkindi üstü Ayasofya meydanından geçiyordum. Şadırvan avlu­sundan bölük bölük çıkan cemaat bende evvelâ bir hatıra, sonra bir çok hayal, daha sonra bir çok temenni, bir çok ümit uyandırdı:

Kemal bey merhum, bir gün arkadaşlarından Nuri beyle bera­ber yine bu meydandan geçiyormuş. Öğle namazını kılarak caminin muhtelif kapılarından muhtelif semtlere dağılan halkı dikkatle süz­dükten sonra demiş ki:

“Nuri! Bu millet ne zaman adam olur bilir misin?

“Hayır.

“Ne zaman, bu camilerden şu dizlikli, poturlu hamallarla, küfecilerle beraber senin benim gibi yakalıklı, bastonlu beyler çı­karsa.

Nuri bey bu vak'ayı tanıdıklarından birine söylemiş; ben o adam­dan duydum. Düşünülürse söz ne kadar doğru, ne kadar manalıdır!. Kemal bey merhum bu temennisiyle, tabii ki avamın ibadetini istihfaf etmiyor; Ancak ibadeti maksut bizzat bilen; abdestde, na­mazda, camide, cemaatde ne azim hikmetler, ne ince dakikalar bulunduğunu kimseden işitip bellemeyen bu zavallıların içinde kendi­lerini irşad edecek, uyandıracak adamlar bulunmasını istiyor. Camiler efkârı milleti tenvir için ne müsait yerlerdir! Ağzı düzgün bir zat kürsiye çıkar da Kur'an' namına, hadis na­mına hangi hakikati cemaate telkin edemez? Ihtirasatınm bir çoğu­nu cami kapısının dışında bırakarak temiz, asude bir kab ile Allah'ın evine giren şu binlerce halktan niçin istifade etmemeli? Niçin onları cemiyet için daha müfid bir hale getirmemeli?

Yazıklar olsun ki elimizdeki nimetlerden, vasıtalardan istifade etmenin hiç yolunu bilmiyoruz! Daha doğrusu bilerek bilmiyerek o yolları kamilen kapıyoruz. İbadetlerimiz hemen hemen birer bidat şekline girmiş!.. Büyük camilerde cuma namazı bir saate yakın sü­rüyor kî, mahfilde tilâvet olunan Kur'anı Kerim ile asıl namazdan başkası için geçirilen zamanlar hederdir!..

“Tayyebe-Hahu enfasekum.”“ diye başlayan; yarısı arapça, ya­rısı acemce gidip, lâkin bir edayı mahsus ile okunan; arada müezzin­lerin tarziyeleriyle fasıladar olan; cami hademesi tarafından tevşib

ismi lâtifiyle yad olunan mülemma mensur da kimin icadı olsa ge­rek? Allah aşkına söyleyiniz bu uzun tekerleme camaatin canını sık­maktan, uykusunu getirmekten başka neye yarar?..

Anlarım: Ağza düzgün hafızlar mahfile çıkarak kemali tertil ile Kur'an okurlar; zamanı gelip sünnet kılındıktan sonra hatip mani­dar bir hutbe irad eder. Aradaki bidatların hazfından kazanılacak zaman da bu suretle mev'izeye kalmış olur.

Lâkin mev'ize bermütad israilyat olacaksa vaz geçtik! Camaati müslimine artık içtimaiyat lâzım, içtimaiyat! Şarkta, garpta, şimal­de, cenupta ne kadar müslüman varsa zillet içinde, sefalet içinde, esa­ret içinde yaşadığını; sefil bir milletin elinde kalan dinin kabil değil iyla edilemiyeceğini bilmeyen, anlamayan vaizi kürsiye yanaştırmamalı. Va'ız milletin mazisini, halini bilmeli; camaati istikbale hazır­lamalı.

Hele hoca efendilerimiz hiç kürsülerin semtine uğramıyorlar. Göreceksiniz: Ramazanda yine kürsüler şuradan, buradan koşup ge­len medrese, mektep görmemiş ümmî hocalar tarafından işgal oluna­caktır!

Hocamız Halis efendi hazretlerinden niyaz ederiz:

Ya bu kürsü­lere Ramazanda birer adam çıkarsınlar, yahut bu ceheleyi cemaatin başına belâ etmesinler. Doğrusu bu herifleri dinledikçe gençlerdeki dinsizlik modasını hemen hemen mazur göreceğim geliyor! Eğer dinin ne olduğunu bunlardan öğrenseydim mutlaka İslâm'ın en büyük düşmanı olurdum!

Camiler hakkında söylediğimiz sözler dünyanın her tarafındaki camileri kendinde cemeden Hicaz hakkında evleviyetle varid olur.

Hicazın bir müslüman sergisi olduğunu, böyle bir sergi hiç bir millette olmadığını, bundan istifade etmemek kadar sersemlik tasav­vur edilemiyeceğini ukalamız pek çok söylemişlerse de biz tekrarını faydasız görmüyoruz. Hem de görmemeliyiz. Bu gibi hakikatlar her gün herkes tarafından söylenmelidir. Meşrutiyetten, hürriyetten yal­nız ötekine berikine ağız dolusu söğmek suretile mütelezziz olmama­lıyız; yapılması elzem olduğu halde yapılamayan şeyleri yaptırıncaya kadar uğraşmalıyız,

îşte hac mevsimi yaklaşıyor. Evlâdını, ayalini bırakıp bir çok paralar, fedakârlıklar ihtiyarile dünyanın bir ucundan öbür ucuna kadar giden bu saf yürekli adamlara neler anlatılmaz, ne telkinatta bulunulmaz!.. Hiç olmazsa hacdan maksat ne olduğunu öğrenirler, birbirlerini tanırlar. Ya bu az muvaffakiyet midir?

Vaesfâ ki, hacılarımızın içinde “Medinede peygamber yatıyor; kâbede Allah...” diyenler bile var!..

Zenginlerimizin bir kısmı hacca gitmez, bir kısmı bedel gönderir, bir kısmı da on onbeş kişi ile beraber gider. Bu sonrakilerin dört beşyüz lira sarf edip götürdüğü adamlar kimlerdir biliyor musunuz, Mahallenin ihtiyar bekçisi, muhtar mütekaidi, merhum babasının azatlı kalfası gibi hikmeti hacci dünyada değil, ahirette bile anlayamıyacak adamlar!..

Be mübarek adam! Bunların yerine iki üç adam akıllı arkadaş götürsen de, müslümanlar arasında bir tanışma, bir birleşme husu­lüne çalışsan olmaz mı?

Arapça, acemce, rusça, tatarca konferanslar vermek, hutbeler irad etmek; mağribi aksadan gelen arabı, Hindden, Cinden, Sibiryadan, Afgandan, buradan giden huccac ile tanıştırmak; umumunun musab olduğu içtimaî hastalıkları ortaya koyarak buna el birliği ile çare aramak, ihmal, olunacak bir iş midir?

Hükümet belki bu hususta bazı tedbirler düşünmüş bazı, adam­lar bulup göndermiştir. Fakat zenginlerimiz de vazifelerini ifa etme­lidir. Evet, “musallidir, müttekidir, tütün bile içmez” diye mahalle­nin bekçisine elli lira verip bedel göndermekle bir şey olmaz. Madem ki bir fedakârlıktır ihtiyar olunuyor, bari müfid olsun, demeli ona göre adam bulmalıdır.

Hayatını âlem-i İslâm’ın saadetine vakfetmiş olan seyyahı Şehir Abdürreşit İbrahim efendi hazretleri geçen seneki hac için “bu seneki hac azıcık bir şeye benzedi...” buyuruyorlardı. İnşallah bu şebahet gide gide ayniyet derecesine yükselir.

Ancak bu umniyenin tahakkuku (bu dileğin gerçekleşmesi) o mübarek ülkeye hac mevsiminde dediğimiz gibi adamların gitmesile, yahut gönderilmesile kabil olabilir. Yoksa validem senakârmız da bu sene hacce gidiyor ki. ecri sırf kendisine ait kalacak, cemaate hiç hayrı dokunmayacaktır, zannederim.[36]

 

Mühim Bir Eser

 

1 Temmuz 1326-1916

Hürriyetin ferdayı ilânından itibaren namütenahi risaleler, ga­zeteler, kitaplar meydana çıktı. Bunların hepsi için faydalı demek dalkavukluk olacağı gibi, hepsi için faydasız demek de pek bayağılık olur. Evet bitarafane, munsifane bir hüküm vermek icab ederse iki senedenberi pek nafi, pek âli eserler intişar etmekle beraber, pek muzur, pek rezil cinayetnameler de ortaya kondu.

Ne yapalım Sadinin;

Baran ki der letafeti tab’eş hilaf nist

Der bağ lâle ruyed, dersure haruhes

 dediği gibi meşrutiyetin, serbestli matbuatın feyzi de her tabakada başka başka asirler husule getiriyor.

Nemize lâzım!.. Biz milletin menfaati gözetilerek yazılan eser­lerin sahiplerine samimî teşekkürlerimizi, hürmetlerimizi arz ede­riz; ahlâkı milliyemizi alt üst etmek için çıkarılan mülevves sayfa­ların da yüzüne tükürür geçeriz.

Sırati Müstakimin delâletile intişar eden (Alemi İslâm)ın iki for­masını da gördüm. Zaten Abdürresit İbrahim efendi hazretleri seya­hatnamelerini neşredeceklerine dair çoktan bu vaidde bulundukları için biz de kemali iştiyak ile hayli zamandır bekliyorduk.

Evet, garb diyarının ahvalini tasvir edecek seyahatnamelere bizce lüzum olsa bile, ihtiyacımızı bertaraf etmek her zaman elimiz­dedir. Çünkü o gibi eserleri gerek başka lisandan, gerek tercümele­rinden bol bol okur, elhasıl Avrupa hakkında istediğimiz kadar ma­lûmatı istediğimiz eserden alabiliriz.

Lâkin Asya'yı hangi eserden öğreneceğiz? îtiraf etmeliyiz ki dünyada en az bildiğimiz bir kıt'a varsa o da kendi menşe'imiz, kendi memleketimiz olan Asya'dır!.. Bu eski dünyadaki bitmez tükenmez şehirlerin en meşhurlarını, yalnız isimlerini bilmek suretiyle tanırız; o mütenevvi iklimlerde yaşayan akvamın lisanlarına, ahlâklarına, âdetlerine dair, o da yanlış olmak şartiyle, pek az şey biliriz.

Vakıa garplı seyyahlar garkı da gezerek birer seyahatname yazmışlarsa da, onlara ne dereceye kadar itimad olunabilir, bilemem îbrahim bey merhum ile bir gün Şam'da oturuyorduk. Söz müşarun ileyhin Avrupadaki musteşîrklerle buluştuğu devre intikal etti: bu­rada ismini söylemek bir az kabalık olacak, bir müsteşirk kendisine Tibet hakkında yalan yanlış bir yığın malûmat verirken, sol elini göstererek:

“Bak! Benim bu elim işte orada sakat oldu” demiş, ib­rahim bey bu vak'ayi yine o memlekette birine anlatınca karşısın­daki; “Hay maskara herif hay! Size böyle söyledi ha? Ayol o ana­dan doğma sakattır. Hatta çocukken biz onu çolak! diye kızdırır­dık” demiş.

Şimdi bu kadar cesur bir yalancıdan kimsenin gidip görmiyeceği memleketler hakkında neler beklemezsiniz!

Gerçek! Bizim Evliya çelebi merhum da var... Lâkin doğrusunu isterseniz benim ondan da gözüm yılmiştır. Anlaşılan merhum ara sıra cezbeye gelirmiş ki eserlerinde ancak meczublardan sadır olacak rivayetler var: Bizim Ayasofya camiinin üçyüz kapısı olduğunu, al­tından bir ucu ta kubbeye dayanan bir gizli yol bulunduğunu ben hazretin bir eserinde görmüştüm. Herkesin bildiği Ayasofya hakkın­da böyle söyleyen bir seyyah, artık çinimaçin faslında neler söyler, yahut neler söylemez!

Sözü uzatmayalım, biz Asyamız hakkında doğru malûmatı doğ­rudan doğruya Abdürreşit îbrahim efendi hazretlerinden alacağız. Müşarun ileyhe, Japonya'ya, Çin'de, Hindistan'da iken Sırati Müsta­kim de neşrolunan mektuplarile, osmanlı toprağına geldikten sonra, yine. Sırata dercedilen hutbeleriyle kendisini sevgili karilerimize tanıttırmıştır. Onun için uluvvî irfanından, fezaili ahlâkından uzun uzadıya bahsetmiyeceğiz.

Hazret, Asyanın her tarafını senelerce gezmiş, bu koca kıt'ada sakin insanların mazisini tahkik etmiş, halini tetkik etmiş, bunlar da saadet görmüşse esbabını aramış, sefalet görmüşse menbaını taharri emiş, evlâdını, ayalini, memleketini sırf bir hissi cuşa cuşi hamiyetle bırakıp yola çıktığı halde gezdiği yerlerde hiç bir vakit hisse mah­kûm olmamış. Evet, âlemi îslâmın felahı için çarpınıp duran bu mu­azzam kalp başkalarının fezailine karşı lakayt kalmamış: o, bir Mecusîye, bir Budist'e atfettiği nazarı, intikadı tam bir müslümana da atfetmiş.

Bugün zillet içinde, sefalet içinde çalkanıp duran cihanı islâmın bir çok menazırı, bir çok tazahüratı, zavallıyı, adım başında ağlat­mış olmakla beraber, o etrafını iyi görmek içhi gözlerini sile sile yolunda devam etmiş. Evet, oturup ağlamanın, şu üçyüz milyonluk insan kitlesinin haline acımanın hiç bir faydası yoktur. Va esefa ki cibilliyetsizlerimiz şark tarafına dönüp bakmayı medeniyetlerine zül saydıkları gibi, hamiyetlilerimiz de müslümanlann felâketine müte­essir olmakla kendilerine vazifelerini ifa etmiş nazarile bakıyorlar!

Siz benim uğradığım musibetten müteessir olmuşsunuz: Pek âlâ! Teşekkürler ederim. Lâkin bu teessürünüzü bana kavlen değil, fiilen bildirirseniz, yani benim derdimi elinizden geldiği kadar tadile çalışsa­nız daha iyi olmaz mı idi? Düşünmelisiniz ki siz bana dost muvasatı (teselli ve yardımını) uzatmakla yalnız bir vazife-i insaniyet ifa et­miyorsunuz, kendi hesabınıza, kendi mevcudiyetinize de çalışmış olu­yorsunuz.

Vakıa Abdürreşidin bu seyahatnamesi insana o kadar keyf ver­miyor. Çünkü bir çok acı hakikatları olanca acılığiyle, olanca ur yanlığiyle gösteriyor. Şarkın emraz-ı içtimaiyesini ortaya döküyor. Lâkin hastalık bütün a'razile, edvarile meydana çıkmalıdır ki; mü-davatı kabil olsun. Esbabı bertaraf edilebilsin.

Eser gayet sade bir lisanla yazılmış, ötesine berisine resimler serpiştirilmiştir. Ben çoktanberi bu kadar samimî, bu kadar müfid, lâkin bu kadar müessir kitap okuduğumu hatırlamıyorum. Araplar “söz ruhtan çıkarsa ruha girer; ağızdan çıkarsa kulağın hududunu aşmaz.” derler ki ne kadar doğrudur! Bakılsa Abürreşiin yazısında hiç bir sanat yok, hiç bir incelik yok. Lâkin hiç bir sanatın, hiç bir inceliğin ruhta husule getiremiyeceği tesiratı bu tabiî, samimî sözler anî bir surette hasıl ediyorlar.

Zaten hazretin meclisi de öyle değil mi? Binlerce huzzara karşı irad ettiği hutbelerde memleketine mahsus şive ile İstanbul şivesini mezceyleyerek hiç bir parlak cümleden, mutantan bir terkibden im­dat istemiyerek gayet açık bir lisan ile yürüttüğü mülâhazalar ce­maati meşhur ediyor; namütenahi söylese insanın namütenahi dinle­yeceği geliyor..

Şimdi bize bu kadar mühim, bu kadar nafi bir eser ihda ettiği için Abdürreşide büyük büyük teşekkürler ederiz; bir an evvel ikmali için ne kadar fedakârlık mümkün ise diriğ buyurmamalarını ayrıca niyaz eyleriz.[37]

 

Arapça Lügatler

 

29 Temmuz 1336-1920

Bugün Arapçadan Türkçeye olmak üzere üç lügat kitabı tanı­yorum ki bunlar da; Kamus, Vankulu, Ahterîden ibarettir.

Ahterî, söylediğine inanılır bir eser olmadıktan başka, erbabı lûgatça kabul edilen maruf, muntazam, muttarid bir tertibe de ma­lik bulunmadığından lisan ile bir az ülfeti olan adam “müellifinin indallah sa'yi meşkûr olsun” demekle beraber, bu telife kütüpha­nesinde o kadar ehemmiyetli bir yer vermez.

Bizde ilk basma eser olan Vankulu'ya gelince Ahterîden çok iyi ise de Kamusun yanında tabii varlık davasında bulunamaz.

O halde bugün arapça öğrenmek isteyenler için kamusdan baş­ka lügat kitabı yok, diyebileceğiz.

Kamusun aslı hakkında söz söylemek bizim için pek büyük terbiyesizlik olur.

Vakıa son zamanlarda gelen lugeviyyunun (lügatçilerin) en birincisi olduğu söz götürse bile herhalde en birincilerinden bu­lunduğu icmai ümmetle (oy birliğiyle) sabit olan Ahmet Faris efen­di merhum, o meşhur eserinde, Firuzabadiyi sigaya çekmekte, Ka­musun bir çok maddelerini didiklemekte ise de merhumun kullan­dığı ağzı bizim de kullanmaya kalkışmamız, ayniyle şiir namına üç kaya başı geveleyen bir zavallının; Kemal beyden bahsederken: “Onun, edebiyat-ı hazıra huzurunda bir mevkii olamaz!” demesine benzer ki biz böyle bir şebahatten savn-ı samedaniye sığınırız!

Asım efendi merhum. Firuzâbadının eserini lisanımıza naklet­tiği için ne kadar tecbil olunsa yine azdır. Hattâ mütercimin bu hizmeti, bu himmeti müellifinkinden daha büyüktür, dersek ifrat etmiş olmayız. Evet arapça gibi vasi, hususiyle işlenmiş, kavaidi en ince noktalarına kadar zaptedilmiş bir lisanın kemiyeti zihne dur­gunluk verecek kelimelerim bizim türkçeye nakletmek başka bir baba yiğitin kâri olmasa gerektir.

Müellif arapça bîr kelimeyi almış, arapça, izah etmiş; müter­cim o kelimenin tam mukabilini bulmuş, ikisi arasındaki farkı bul­mak için düşünmek bile istemez.

Lâkın acaba bugün için Kamus tercümesi bize kâfi midir? Arabın edebiyatı kadimesini, aşari kadimesini okurken tesadüf edeceğimiz kelimelerin pek çoğunu kamusda buluruz. Fakat bilfarz bugün Mısır'da çıkan yeni kitaplarda, yeni gazetelerde bir yığın muhdes, muvelled kelimeler vardır. Onların ne olduğunu da ka­mus bize gösterebilir mi? Tabii gösteremez. Demek elimizdeki ka­mus tercümesinden hiç bir zaman müstağni olmamak, ondan her zaman için istifade etmekle beraber bugün arapçadan türkçeye ye­ni bir lügat kitabına muhtacız.

Maarif Nezaretinden ricamız böyle bir eserin te'lifini müsa­bakaya koymasıdır.

Ancak müsabaka geçenlerde de arz ettiğimiz veçhiyle olma­lıdır. Yani nezaret: “bize arapçadan türkçeye bir lügat kitabı lâ­zım. Hacmi bilfarz bin yahut binbeşyüz sayfayı geçmeyecek. Kim talip oluyor?” demeli. Sonra erbabı müracaata üç beş madde ve­rerek “istediğiniz me'haze müracaat etmek şartiyle şu maddeleri müştekkatiyle beraber izah edin; Kitabın nihayet su kadar sayfa­dan fazla olmayacağını da düşünün”  teklifinde bulunmalı.

Bu teklifi en muvafık bîr surette kim is'af ederse artık yine nezaretçe tayin edilecek program dahilinde olmak şartiyle eser o adama yazdırılır.[38]

 

Hasbıhal

 

15 Ağustos 1326-1910

Arifin kırathanesinde oturmuş, birini bekliyordum. Beş on dakika sonra karşımdaki masaya biri sarıklı, diğeri fesli iki adam geldi. Bunlar galiba yolda başladıkları bir münakaşaya devam edi­yorlardı: Çünkü mübahesenin başlangıcında ses o kadar yüksek perdeye çıkamazdı.

Dinlememek, kafamı dinlendirmek istedim, kabil olmadı. Bu iki muarız, kulaklarımı iyice ses hapsine aldılar! Fesli diyordu ki:

“Hem memlekette bir şey yapılmıyor, diyorsunuz! Hem de medeniyet namına hangi işe teşebbüs olunursa engel  olmak istiyorsunuz. Biz hep olduğumuz yerde mi sayalım? Hiçte mi ilerlemiyelim?

“Hoppala! makul olmak şartiyle ne gibi harekette bulun­dunuz da bizden bir muhalefet yahut mümanaat gördünüz? Dik­kat ediyor musun “makul” diyorum, meşru olan işlerin hepsi ma­kuldür.

“Din namına bu kadar müsamahakârlık da mutlaka zatı fazılanelerinin içtihadı olacak!..

“Hayır efendim, hazreti peygamber (Din, akıldır; aklı olmıyanın dini de yoktur) buyuruyor. Akla bu kadar yüksek paye ve­ren müslümanlığın ahkâmında makul olmayan bir hüküm buluna­bilir mi? Ne hacet! Bütün tekâlifi şer'iye zevilukule (Şer'î teklifler akıl sahiplerine) ait değil midir? Yoksa siz ilmühali de mi anlaya­rak okumadınız?

“Rica ederim sadedi kaybetmeyiniz... Bir heykel için bu ka­dar söz söylenir mi?

“Asıl sadedi solda bırakan sizsiniz. Ben heykel dikmek şer'an haramdır, yahut mubahtır tarzında yarım kelime bile söyleme­dim. Yalnız şimdi bunun sırası mıdır? dedim. Siz bu sualim üze­rine az kaldı beni irtica ile itham edecektiniz!

“İyi ya, ay efendim Mithat paşa gibi muazzam bir vatan­perver için heykel dikmek yar ve ağyar nazarında Osmanlıların ka­dirşinaslığını bîr bat daha iylâ etmez mi? Basra'ya çıkan bir Av­rupalı merhumun heykelini görür  görmez  bizim  hakkımızda   ne müsaid hisler beslemez!

“Heyhat! Sîz direkler arası caddesinin tam göbeğinde yatan Osman baba türbesini gördüğünüz zaman nasıl bir his ile müte­hassis oluyorsanız,  her türlü umrane kabiliyeti olan Basra'yı, o güzel memleketi yangın yeri halinde gören bir yabancı göz de o harabenin ortasında bir heyekeli mamura tesadüf edince ayni duy­guyu duyar! Ölülere heykel dikeceğinize birer meyyit-i gayri mü­teharrik, birer heykel-i camit şeklini alan şu zavallı milleti merhumeye ruhi gayret, hayatı faaliyet nefhetmeye çalışınız. Bu hal­kın binde dokuzyüzdoksani Mithat paşanın kim olduğunu,  kendi­lerine ne gibi mebrur hizmetlerde bulunduğunu okuyup anlamadik-çe heykeline onun mezar taşına baktığı nazarî hürmetle bile bak­maz; bakmamakta mazurdur. Mektep yok, medrese yok, yol yok, şimendüfer yok, vapur yok; namütenahi hazain-i servet topraklar altında yatıyor, aldıran yok; okuyan yok, yazan yok...  bu kadar yokluk içinde bir yüksek tasavvur var, o da heykel!..

“Lâkin ne kadar bedbinsiniz! Asırlardanberi harab edilen bu memleket iki günde Almanya gibi olsun diyeceksiniz; yavaş ya­vaş hepsi olacaktır.

- Ben zaten olmiyacak demedim; hem olacağından eminim. Olması için hisseme düşen faaliyeti de eda etmekten hiç çekinmi­yorum. Namlarına heykel dikilmesini hoş görmediğim Midhatların, Kemallerin nasıl adam olduklarını Üç senedir üçyüzden fazla şakirdlerime adam akıllı öğrettim. Çocuklar Mithat'ın, Kemal'in ruhunu anladılar, heykelini görmeseler de olacak...

“İyi ama görseler daha iyi değil mi?

“Fesuphanallah! Siz hiç lâkırdı anlamıyorsunuz! A kuzum baksanıza yapılacak neîer var! İstanbul'a otomobil, otobüs getirdik, her gün bir iki kurban veriyoruz. Sabredin memleket istediğimiz hale gelsin; halk okusun, yazsın; ordumuz, donanmamız tuttuğu ta­riki terakkiyi, müntehasına kadar kat'etsül; bütün cihanı medeni­yette bize en muhterem, en muazzam bir mevkii hürmet ifraz edil­sin; elhasil bizim Avrupalı dostlarımızdan bir eksiğimiz varsa, o da eâzım için heykel dikmekten ibaret kalsın... o zaman el eîe verir heykel dikelim mi dikmiyelim mi diye düşünür, karar veririz.

Muhaverenin alt tarafını zabtedemedim, çünkü arkadaşım gel­di, beni evvelce kararlaştırdığımız bîr yere götürdü.[39]

 

Hasbıhal

 

19 Eylül 1326-1910

Tanıdıklarımdan bir fransız vardı. İkimiz de bir adamın hu­susî muallimliğini ifa ettiğimiz için ara sıra buluşur, konuşurduk.

Gariptir ki; Avrupalılar dine karşı lâkayıt olduklarım daima ileri sürdükleri halde îtikadiyat üzerinde münakaşadan hiç geri durmazlar, Feridin dediği gibi bu heriflerin küfürleri imanlarından çok zayıf! Öyle olmasa din bahsini hiç karıştırın azlar, samimî fıtratlarında gizli duran hiss-i imanın uyanması ihtimaline karşı bu kadar telâş göstermezlerdi.

Fransalı arkadaşım da tıpkı böyle idi: Beni gördükçe edebi­yata dair beş on söz söyledikten sonra, sadedden yükselerek bermutad din meselelerini karıştırmaya başlardı. Ben de bahusus bir yabancı iîe din üzerinde münakaşa etmeyi hiç sevmediğim halde müslümanlığı aklımın erdiği, dilimin döndüğü kadar muhatabıma anlatmak mecburiyetinde kalırdım. Adamcağız beni bir hayli din­ledikten sonra günün bîrinde dedi ki:

- Eğer müslümanlık böyle ise çok iyi!.. O halde Jül Simonların yeniden bir din ibdama kalkışmaları hiç icab etmiyecek. Lâkin güphe etmem ki siz müslümanlığı olduğu gibi değil, olması lâzım geldiği gibi gösteriyorsunuz. Ben mesleğin iktizası bir çok müslüman ailelerle münasebette bulunuyorum ki; bunlara saplanıp kal­dıkları bataklıktan kurtulmaları için ne kadar çare saydımsa evvelâ hükümeti, sonra dini mani gösterdiler; hiç birini kabul edemediler.

“Hükümeti bir tarafa bırakın, ona dair söz söylemek zaiddir, Çünkü olanca maskaralığı meydanda! Lâkin dinin mani-i terakki olmasına hiç aklım yatmaz. Mösyö, siz işin iç yüzünü bilmiyorsunuz! Başımızdaki hükümetin Allah belâsını versin! İstibdadını ida­me için bizim o güzel dînimizi mesnetti de "böyle umacı şekline soktu! Halkın tealisi, idarenin hiç işine gelmiyeceği için terakkiyat-ı fikirye, medeniye namına vuku bulacak harekâtı lisan-ı din ile men'etmek istiyor, görüyorsunuz ki ne güzel de muvaffak oluyor!..

“İdarei müstebide diyorsunuz...  Lâkin sizin için başka şe­kilde bir hükümet tesisi kabil midir? Müslümanlık buna müsait mi?

“Lâkin siz tarihten büsbütün gafil gibi davranıvorsunuz! İlk müslümanlarm hükümeti böyle bir hükümeti keyfîye mi idi?

Siz ecnebiler,, daima ayni hataya düşüyorsunuz: Müslümanlığın le­hinde, aleyhinde vereceğiniz hükmü bugünkü müslümanların hali­ne bakarak veriyorsunuz...

“Ya ne yapmalıyız?

“Evvelâ dinin esaslarını tetkik etmeli, sonra dini doğrudan doğruya peygamberden telâkki eden eslâfın harekâtını nazarı itibare almalısınız...

Üç gün evvel Beyazıt'tan Fatihe doğru gidiyordum. Yolda tesadüf ettiğim simalardan birinin ufacık bir müşabeheti bana senelerdenberi görmediğim o fransız arkadaşımı hatırlattı;  derken yukardaki muhavereler birer birer zihnimden geçmeye başladı. Kendi kendime Mösyö... elime geçse de vaktiyle dine isnad edilen cina­yetler hükümete mi ait imiş, yoksa değil mi imiş, göstersem dedim O aralık biri aşağıdan, diğeri yukardan olmak üzre kemali sür'atle iki araba geliyordu. Ben bunların altında kalarak çiğnenmemek için tahayyûlâtıma veda ederek hemen kendimi sol tarafa atıp kur­tulmak istedim. Göğsüm Osman baba türbesinin parmaklığına çarp­tı. Fena halde canını yandı.  O acının tesiriyle “yol ortasında da mezar olur mu? Bu ne maskaralık!” demiş bulundum. Vay efendim, derhal sağdan soldan itiraz sesleri yükselmeye başladı! Garibi ne­resi, işin içine yine din bahsi karıştırıldı,..

Zavallı din! Kimlerin elinde, hem ne gibi işlere alet olduğunu biliyor musun? Allah aşkına olsun biz daha ne zamana kadar dini Üzerimize çökmüş bir kâbus, karşımıza çıkmış bir umacı tahayyül edeceğiz? Dünyanın en kalabalık bîr caddesinin ortasında bir Ölü yatmış, gelip geçen dirilerin hayatı üzerinde âdeta tasarruf edi­yor! Yahu şu mezarı kaldıralım desen, derhal kıyametler kopuyor, dinin müsaadesi yoktur, ne yapıyorsun? deniliyor.

Demek bizim o mülevves hükümeti sabıkamız müslümanlığı şekli aslîsinden okadar çıkarmış ki halâ simay-i hakikisini tanıyamıyoruz; halâ bir emri hayra teşebbüs edeceğimiz zaman sakın din buna mani olmasın, demek istiyoruz!

“İyi amma Osman babayı kaldırmak için ne yapmalı?

“Pek kolay. Evvelâ parmaklığı, sonra taşlan kaldırılır. Da­ha sonra başındaki ağaçlar kestirilir. Bu işler bitince zemini dü­zeltilip bırakılır.

“Vakıa aklen böyle!

“Hayır efendim dinen de böyle!..[40]

 

Hasbıhal

 

16 Eylül 1326-1910

Müslümanlığın ilme karşı pek hürmetli, pek müsaadeli dav­randığını isbat etmek, bunun aksini iddia eden hasmını susturmak için merhum Şeyh Mehmet Abduh bir eserinde şöyle diyor:

“Cizvit, Frere, Amerikan mekteplerinde yüzlerce müslüman çocuğu görebilirsiniz. Halbuki bu müesseselerin hepsi, hususiyle cizvitlerinki birer din mektebidir, pek âlâ! Bana dershanelerini her millete açık tutan bir dinî müslüman mektebi gösterebilir misiniz, ki içinde tek bir hıristiyan şakirdi bulunsun? Hıristiyan talebeye ancak hükümetin açtığı mekteplerde tesadüf olunabilir ki, buna da sebep bu gibi resmî mekteplerde tedrisatın din esası üzerine müesses olmamasıdır.”

Şeyh merhumun sözleri maatteessüf pek doğru. Maatteessüf diyoruz, çünkü milliyeti, diyaneti hakkında henüz hiç bir telâkkisi, hiç bir fikri olmayan masum evlâdını papazların eline teslim et­mek mülâhazadan, histen azıcık nasibi olan bir baba için isteye is­teye yapılır bir hareket olmasa gerektir!

Biz ne hamiyetsiz adamlar, ne vazifesiz babalarız ki mevcut mekteplerimizi işe yarar bir hale getirmek, yahut yeniden adam akıllı müesseseler yapmak tarafına hiç yanaşmıyoruz da istikbali­mizi teşkil edecek ciğerparelerimizin terbiyesini o istikbalin haya­linden bile ürken bir takım yabancılara bırakıyoruz!

Zengin, orta halli, züğürt, elhasıl hepimiz mektepsizlikten, he­pimiz maarif sizlikten şikâyet ediyoruz; fakat hiç birimiz bu der­din çaresini bulmak istemiyoruz. Yedi bacanak gidiyorlarmış, sa­atlerce süren sükût canlarını sıkmış, bir adam olsa da lâf etsek! demişler!.. Biz de tıpkı böyleyiz: milyonlarca herif bîr yere toplanmışsız “ah bir sahibi hayır çıksa da çocuklarımız için mektep açsa” diyoruz.

Bizde pek garip, bununla, beraber pek fena bir tabiat var: Mes'uliyeti hepimize birden racî olması lâzım gelen yolsuzlukları, hataları ağız dolusu, sayfa dolusu muahaze etmekle vazifemizi eda eylemiş oluyoruz; şu heyeti içtimaiyeyi teşkil eden efrattan biri bulunmak itibariyle meydandaki fenalıklardan kendimizin de mes'ul olduğumuzu hiç hatırlamıyoruz. Memleketimize bir şeref teveccüh ederse her birimiz en büyük hisseyi nefsine ayırmak istiyor; mil­letin şanını, haysiyetini lekeleyen içtimaî maskaralıkların töhmetini ise hiç birimiz yanına yaklaştırmıyor!

Bîr de, bakıyorum, vazifeperverliği, fedakârlığı daima baş­kalarından bekliyoruz. “Dostlar, şehit, biz gazi!” nağmesi dört elle sarıldığımız bir düstûr.

Evvelki akşam muhterem arkadaşım Akçura Yusuf bey şöyle bir vak'a hikâye etti:

Lehistan müslümanlarından bir zengin adam, geçenlerde Istanbula gelmiş. Maksadı hem bu memlekette büyücek bir iş yap­mak, hem de oğlunu mekteplerimizden birine vermek imiş. Çünkü ora cimnazyalarına devam eden çocuğunun ruslaşmasını istemi­yormuş.

Bu hamiyetli adam evvelâ mektebi sultaniye gitmiş; maksa­dını dili döndüğü kadar anlatmış. Fakat karşısındakiler bir türlü zavallı adama istediği malûmatı vermemişler; hatta eline sunduk­ları program da fransızca yazılmış imiş.

Başka bir mektep yok mu, demiş. Robert Koleji sağlık ver­mişler. Gitmiş. Yanına kattıkları tercüman vasıtasiyle, gezmekte olduğu müessese hakkında malûmat alırken ma'bede benzer bîr yer nazarı dikkatini celbetmiş!

“Burası nedir?

“Kilisedir. Şu kürsüye her hafta bir protestan papazı çı­karak talebeye vaaz eder.

“Vaazı dinlemek mecburî midir?

“Evet, umum talebe için mecburîdir.

“Pek âlâ! Talebe içinde müslüman yok mu?

“Seksen kişi var.

“Çok şey! Müslüman çocukları protestan papazın vaazında bulunsunlar, hem de mecburen bulunsunlar ha! Lâkin Rusya mek­tepleri buradan çok iyi imiş. Onlar müslüman talebeyi papazların verdiği vaazlarda, din derslerinde hazır bulundurmak şöyle dursun, talebe kendiliğinden girmek istese men'ederler.

Bunun üzerine adamcağız şu ukdeyi çözmek için heyeti idare­ye içinizde bir Türk olsa da onunla anlaşsak, demiş. Kendisine vardır cevabını vererek, centlmen bir zatın yanma götürmüşler. Bu zat, umuru talebenin mev'îze günleri ma'bedde bulunması müesse­senin vâkzfı tarafından vaz'edilmiş bir usul olduğunu, binaenaleyh müslüman çocukların da bundan istisnası kabil olmayacağını söyle­dikten sonra, sırf ahlâkî bir zeminde ceryan eden bu mev'izelerden okadar ürkmek icab etmiyeceğini bildirmiş.. Zaten insan dini mek­tepte almazmış, düşüncesi kuvvetlendikten sonra din hakkında bir fikir edinirmiş...

Bu mülâhazaları dinleyen lehistanlı kardeşimiz: “iyi ama insa­nın büyüyünceye kadar bulunacağı muhitler, maruz olacağı telkin­ler büsbütün tesirsiz mi kalır? Bunların her birinin vicdaniyat üze­rinde mühim mühim intibaatı olmaz mı?” demişse de muhatabın­dan “o halde mektebi sultaniye müracaat ediniz” sözünden başka cevap alamamış.

Şimdi bu adamcağız rast geldiğine çocuğu için bir mektep soruyormuş.

Bir müslüman çocuğuna, hem Rusyadaki jimnazlar derecesinde ulûmu fünun öğretecek, hem de sağlam bir fazilet telMn edecek bir mektep kimin hatırına gelirse lütfen bize bildirsin![41]

 

Muhtaç Olduğumuz Terbiye

 

23 Eylül 1326-1910

Dün gece pek sevdiğim bir arkadaşımla evlerimize dönüyor­duk. Vapurda karşımıza ellibeş, altmış yaşlarında kadar bir adam geldi. Arkadaşıma aşinalık etti, oturdu.

Ben, bu zat kimdir, bilmiyordum. Ancak arkadaşımın kendi­sine karşı takındığı tavrı hürmetten, hüviyeti öyle “neme lâzım! kim olursa olsun” düsturu ihmaline kurban edilecek alelade adam­lardan olmadığını anladım. Aradan üç beş dakika geçer geçmez, karşımızdakinin kitap mütaleasma dalmasını fırsat bilerek arkada­şıma dedim ki:

“Allahı seversen pek merak ettim, bu adam kim?

“Pek fazıl,  pek mehterem bir adamdır. Ulûmu riyaziyede bir çok telif atı, bir çok tetkikatı vardır. Vaktiyle kendisinden bir hayli ders almış idim...

“Ha! Şimdi aklıma geldi. Bir kag kere bu zattan bahsetmiş idin.

“Evet, ta kendisi!

“Hariçte bir vazifesi var mıdır?

“Hayır mütekaittir.

“Evinde ne ile meşgul olur?

“Evvelâ mesleğine ait eserleri okumakla, saniyen milletin adam olmasına dua etmekle...

“ Birinci meşgalesine diyecek yok, lâkin ikincisine aklını er­medi. Çünkü böyle duagûlukta karar verecek olduktan sonra o ka­dar çalışmaya ne lüzum vardı? O şimdi Öğrendiğini Öğretmeli;, okuduğunu okutmalı.

“Doğru söylüyorsun ama okuyacak adam nerede?  Yoksa eminim ki; beş on kişi çıkıp bu zata: “Efendim, şurada bir ders­hane açtık, ulûmu riyaziye tedrisini de size bıraktık, lütfediniz.” dese, maalmemnuniye kabul eder. Lâkin ne fayda kî; yaşını başım alanlar okuyacak halde değil; gençler de okumanın lüzumunu an­lamak için galiba ihtiyarlık devrinin kudümünü bekliyorlar!

Yirmi sene kadar oluyor. Doğup büyüdüğüm, bütün yerli sekenesini tanıdığım mahallemizde yeni bir adam görülmeye başla­mıştı. Mahalle kahvesine hiç çıkmayan, “kitapları tamam iki mu­hacir arabası ile taşman” bu yeni kiracı hakkında okadar garip sözler söylenmişti ki, zavallı adam zihinlerde adetâ hırçınlığın, ti­tizliğin, kabalığın bir timsali kesilmişti.

Lâkin doğrusunu söylemek lâzım gelirse, yeni kiracının melekliği temsil eden pak, münevver siması bütün o şayiaları, dinle­yenlerin değil, söyleyenlerin nazarında bile hükümsüz bırakıyordu.

Bir cuma günü üç beş arkadaş bu yeni kiracıyı ziyarete gittik. Adamcağız bizi gayet sevimli bir yüzle kabul etti. Yalnız kahve ikram edemiyeceğini söyledi:

“Af edersiniz, refikam ihtiyar bir kadındır; iş görecek hal­de değil. Hizmetçimiz yok. Ben sizi bırakıp kahve pişirmekle meş­gul olsam tabii onu da siz istemeyeceksiniz...

“Aman efendim. Kahveyi her yerde içebiliriz. Lâkin efendi­mizin meclisini bir yerde bulamayız...

Hakikat hane sahibinin üç çeyrek kadar süren musahebesi okadar lâtif, okadar müfit, okadar yüksekti ki, saatlerce devam etseydi usanmak şöyle dursun,  doyamıyac aktık.

Lâkin daha beklemeye imkân yoktu; çünkü adamcağız sözünü bitirir bitirmez artık kendisini yalnız bırakmamız lâzım geleceğini gayet açık bir lisan ile anlatmıştı. Biz bu mübarek zatın elini öpüp çıkarken, arasıra meclisinden istifade edebilir miyiz diye sorduk. Cuma günleri namazdan sonra bir saat kadar bizimle meşgul ola­bileceğini söyledi. Artık yeni kiracının hırçınlığı, kabalığı hakkın­daki rivayetlerin nereden meydan aldığı nazarımızda pek iyan idi:

Hiç şüphe yok, biçarenin hücre-i saiy ve irfanını mahalle kah­vesine çevirmek, taharriyatı hakîmanesine hasredeceği kıymetli za­manını sebze piyasasından bahis ile geçirmek için akın akın gel­diler. İstediklerini bulamayınca adamcağıza hücum ettiler.

Arkadaşlarım demin işittikleri sözlerden okadar mahzun ol­muşlardı ki; evvelce ertesi cuma için tertib etmiş oldukları eğlentiyi bin can ile feda etmişlerdi.

Uzatmayalım, birinci meclisden daha parlak olan ikinci musa­habe üzerine şu adamdan ders okusak, temennisi beşimizi de işga­le başladı. Öbür ziyaretimizde elini öpüp çıkarken, ayrı ayrı rica­da bulunduk.

“Çocuklar! Siz okumak istiyorsunuz... Güzel arzu; lâkin ben­den okuyabilmek için bir çok sıkıntıya katlanmak lâzım ki;  ben sizde o tahammülü göremiyorum. Evvelâ ders zamanlarını ben tayin edeceğim. Bir de bu muayyen zamanlarda beşiniz birden ha­zır bulunacaksınız. Sonra, söyleyeceğim sözleri can kulağiyle cünleyeceksiniz. Anlamadığınız mebahisİ anlamış gibi görünmiyeceksiniz, yani tekrar tekrar soracaksınız. Hele ben hangi usulü, hangi kitabı istersem bilâ itiraz kabul edeceksiniz. Bu şeriat dahi­linde okuyabilecekseniz başlayalım. Yoksa, ne kendinizi yorun ne beni!

“Baş üstüne efendim, hepsini kabul ettik. Hatta bir bukadar teklifiniz daha olsaydı onu da kabul ederdik. Hamdolsun ço­cuk değiliz. Aklı başında adamlarız. Hiç efendimiz, o kıymetli za­manınızı bizim menfaatimize feda etmek kadar büyüklük gösterir­siniz de, biz çalışmazlık eder miyiz?

“Pek âlâ! Cuma günleri saat 9 da, salı akşamlan gece saat iki buçukta gelir, bir saat okur, gidersiniz. Erken gelmek, yahut geç gitmek, yahut bir akşam gelmeyip de onun yerine bir başka ak­şam gelmek gibi yolsuzlukları asla hoş göremem. îyi düşünün.

İlk salı akşamı dakikası dakikasına beş arkadaş hocamızın evine gittik. Derse başlamazdan evvel, seviye-i malûmatımızı an­lamak için her birimize bir kaç söz söyletti.

“Çocuklar, anlaşılıyor ki siz bir şeyler okumuşsunuz, lâkin pek iyi görülüyor ki; bîr şeyler anlamamışsınız! Ha! Şimdi o eski okuduklarınızı kamilen unutarak beni dinleyeceksiniz. Sîzinle ev­velâ hesaptan, hem de hesabın ta başından başlayacağız...

Filhakika bizi hesabın başından bağlatan hocamız âdad hak­kında öyle malûmat verdi ki, anlamamak, anladıktan sonra da hayran olmamak kabil değildi.

İkinci dersin tesadüf ettiği cuma günü, hocanın evine beş da­kika geç gitmiştik. Zira arkadaşlarımızın ikisi vaktiyle geleme­mişti. Hoca teehhürün sebebini haşin bir çehre ile sormaktan geri kalmamıştı. Dördüncü derste içimizden biri hiç gelemedi. Beşinci­de ise üç kişi buluşup gidebildik, iki arkadaşımızın biri derse baş­landıktan yarım saat sonra, diğeri ders bitmesine on dakikadan az zaman kala yetişebildi,

“Anlaşıldı çocuklar Siz dersten ziyade nasihat almağa muh­taç imişsiniz! Hani o taahhütleriniz nerede kaldı? Hani sîz hayrını, şerrini tanır adamlar idiniz? Lâkin kabahat sizde değil... Kabahat bende ki, şimdiye kadar ettiğim tecrübelere kanmadım da, halâ bu memlekette adam arıyorum, halâ sizin gibilerinin suret-i haktan görünmesine aldanıyorum! Doğru!  Hayrınızı, şerrinizi tanıyorsu­nuz... lâkin sizi hayıra sevk için arkanızdan sopayı, şerden men'için de göğsünüzden dipçiği eksik etmemeli...  Çünkü ilk terbiyeyi bu suretle alıyorsunuz...

İçimizden biri ortada bu kadar hiddete mahal görmeiğini söy­lemez mi!. Hocanın sabrı, sekineti büsbütün alt üst oldu:

“Ne demek! Dünyada daha neye kızılır? Ben sırf Allah rizası için size karşı bir taahhütte bulundum; siz de sırf kendi men­faatiniz için bana karşı bir taahhütte bulundunuz. Şimdi siz sö­zünüzde durmuyorsunuz, yalancılık ediyorsunuz, benim olanca in­tizamımı, rahatımı bozuyorsunuz da, halâ meydanda kızacak ne var diyorsunuz! Haydi şuradan cehennem olun i

Hocanın evinden süklüm püklüm çıktık, iki üç gün sonra ben yalnızca giderek derse devam etmek istedimse de, kapıyı açan bile olmadı.

İşte dün gece gördüğüm bu mütekaid riyazi vaktiyle bağı­mızdan geçen şu macerayı aklıma getirdi. Ne yalan söyleyeyim, ötedenberi gayet nikbin olduğum halde, az kaldı bir çokları gibi ben de bedbin kesilecektim.

Bakıyorum, ayrı ayrı pek iyi adamlarız. Bizi medeniyette dün­yalar kadar geride bırakan milletlerin efradında bizdeki büyüklükler yok. Sonra bakıyorum, bir yere gelince, bir heyeti içtimaiye teşkil edemiyoruz. Çünkü o terbiyeden mahrumuz. İşte bizim muhtaç oldu­ğumuz terbiye asıl bu ikinci terbiye olacak.[42]

 

Letaifi Arap'tan

 

29 Eylül 1326-1910

Mütenebbi divanını karıştıranlar, şiirinde hikmet ile hamaseti mezcettiği için, arabın en maruf şairleri derecesine çıkarılan bu adam ile Emîr Seyfüddevle arasındaki münasebeti bilirler.

Bizim koca Ragıp paşa merhumun hikmetiyle Nef'inin cezaleti, şiddeti bir yere getirilir de ayni şaire verilirse, işte size bir Mütenebbi!.,

Yalnız bizim Nef'i harp ve darp tasvirinde gösterdiği kudreti hissiyat-ı âşıkanesinin tercümanı olan gazellerinde de izhar edebil­miş iken öbürü bunu, kabil değil, yapamamıştır.

Evet, Nef î divanında o kadar vecdengiz, o kadar rakik gazeller bulunabilir de Mütenebbi de belki bir tanesi görülemez.

Araplar kasidelerinde -bizim şairlerin tabiri veçhiyle-ga­zel tarh edeceklerse ona tesbib ismini vererek manzumenin baş ta­rafına geçirirler. İşte zavallı Mütenebbi'yi en ziyade sıkan, öyle zannederim, bu tesbibler olmuştur! Şair kendisinin duymadığı bir takım hisleri duyurmak mecburiyetiyle âdı bir nazım derekesine indikten sonra, bakarsınız, birdenbire yükseliverir: Çünkü artık doğ­rudan doğruya sanihatı fikriyesini ismaa çalışır.

Seyfu-d-Devle Hamdan padişahlarının en fazılı, en edibi olduk­tan başka, pek büyük bir askerdir. Bu muhterem zatın measir-i irfan ve şecaat-i Mütenebbiye, büyük büyük şiirler söyletmiştir. Zaten şairin en güzide eserleri vaktiyle Mısırda hükümet eden Ka­fur Ikşidî ile Seyfu-d-Devle hakkındaki kasideleridir.

Udebayı arap kâfur için söylediklerini daha parlak buluyorlar, zaten şairin kendisi de “ben o kasideleri Kâfur için söylemedim; Mısır ulemasına beğendirmek için söyledim.” dermiş.

Mütenebbî Kâfura takdim ettiği kasideleriyle kendisine bir vi­lâyet verilmesini ister, Kâfur da zavallıyı oyalar dururmuş. Nüde-masmdan biri “efendimiz, bu adamcağızın matlubunu is'af buyurursanız,

 olmaz mı?” demiş. Kâfur da: “Ne söylüyorsun! Bu herifin dünyada bir dikili ağacı yokken peygamberlik davasına kalkıştı. Ben tutar da koca bir memleketi eline verirsem, ilahiyetini ilân etmiyeceğine nasıl emin olabilirim?” cevabını vermiş.

Mütenebbînin muasırlarından bir de Ebu Firas Hamdanî var­dır ki arabın en büyük şairlerindendir. Kemalin cezmisinde görülen

Ve nahnu unasuit la tevassuta beynana

 Lena-s-sadru dûnel-âlemîne evil kabru

Mü£redi Ebu Firasın pek maruf bir kasidesindendir ki emsa­line az tesadüf olunur. Hatta araplar “sür bir emîr ile başladı. Bir emîr ile bitti” derler ki evvelkisiyle muallaka sahibi Imriulkay-si ikinrisiyle de Ebu Firasi kasdederler.

Bir gün Mütenebbî, Seyfu-d-Devle'in huzurunda bir neşidesini okurken neviyyundan İbni Haleveym, daha bir iki edip ile beraber Ebu Firas da bulunuyormuş. Bu sonraki, şairin kasidesini fena halde didiklemiş. En güzel beyitlerindeki hikmetlerin, nüktelerin başka yerlerden naklolunduğunu isbat hususunda bir az insafsızlık etmiş. îbni Haleveyh de işe karışınca Mütenebbî'nin canı sıkılarak. emirin huzurunda söylenmiyecek sözler söylemiş. Seyfu-d-Devle de nasılsa infialini yenemiyerek biçare şaire pek ağır bir muamelede bulunmuş. Şu kadar var ki Mütenebbî'nin

Sen hemen eyle tekellüm razıyım düşmana ben mısraından daha kuvvetli olan Fema licurhin iza ardâkumu elemu tarzındaki tazallûm-i rakiki üzerine hemen pişman olarak, şairini kucaklamış; nevazişlere iltifatlara, ihsanlara boğmuş, özürler di­lemiş. Bu vak'ayı müteakip Mütenebbî ufak bir manzume, daha sonra büyük bir kaside ile Seyfud-d-Devle'ye teşekkürler eder.

İkinci kaside

Ecabe dem'i ve med-daî siva taleli

Dea felebbâhu kabl-ır rakhi vel ibîli matlaı ile başlar, epeyce de sürer. Bu kasidenin aşağılarına doğru tamam ondört emri hazırın dizilmesinden husule, gelmiş bir beyit vardır ki şöyledir:

Ekil, en il, akti, ihmil,  i'li,  sıl, aid

Ziid, hiş, biş, tefaddel, edni sır sılı

(Kusurumu af et; naili ihsanın olayım; bir çiftlik ver; beni yayan bırakma; mevkiimi iylâ et; kederden kurtar; eski şerefimi iade eyle; atanı artır; bana karşı güler yüz göster; inayet buyur, şerefi kurbundan mahrum bırakma; kalbimi sevindir; her zaman mazharı ihsanın olayım, gibi bir takım manalar ifade ediyor).

Şair bu beyte gelinceye kadar, pek güzel sözler söylediği için, son derecede mahzuz, münbasit kalan Seyfu-d-Devle bütün şu emir sığalarından her birinin tazammum ettiği istirhama karşı:

“Af ettim; daima îûtfumu göreceksin; Halep civarındaki... çift­liğini verdim; iki yağız at rükûbuna tahsis olunacaktır; şerefi ka­dimin kamilen masundur...” gibi mukabelelerde bulunmuş, mecliste gayet zarif bir ihtiyar varmış. Mütenebbî'nin nail olduğu bu kadar ihsanı tabii çekemediği için:

“Efendimiz, herifin ne kadar mes'ulü varsa üşenmeden birer birer is'af buyurdunuz. Yalnız biri kaldı...” demiş. Seyfu-d-Devle “hangisi?” diyince

“Hiş biş sigalarının akibinde Hi! Hi! Hi! diye gülecektiniz!” cevabını vermiş.

Emir ihtiyarın bu zerafetini son derecede takdir ederek, öm­rünün son senelerini refah ile geçirecek kadar ihsanda bulunmuş.

Meşhur Asmaı bir gün Harunurreşidin yanında imiş. Badiyeden bir arap, halifenin huzuruna çıkarak bir şiir inşad etmiş. Ha­life şiiri takdir yolunda veciz, fakat müsecca iki üç cümle irad ettikten sonra “sana şu kadar altın versinler.” demiş. Lâkin arap “bir tanesini bile kabul edemem!” cevabını vermiş. Halife karşı­sındaki kebeli arabın şu istiğnasını görünce hayrette kalmış; sebe­bini sormuş.

“Ya ben okuduğum şiir için nasıl para ala bilirim ki sizin o men­sur sözleriniz benim zavallı neşidemden bin kat parlak düştü?..

Artık Harunurreşid'in gurur ve inbısatı tasvirlerin, hatta ta­savvurların fevkine çıkacağını, arabın caizesini yüz misline çıka­racağını söylemeye lüzum yoktur değil mi?

Asmai diyor ki:

“Bu kadar yaş yaşadım, bu kadar ümera ile, hulefa ile, ağniya ile düştüm kalktım da atiyye saydı hususunda şu baldırı çıp­lak bedevi kadar bile meharet gösteremedim. Yazıklar olsun![43]

 

Letaifi Arap'tan

 

Kîşîzadeler

 

4 Kasım 1326 -1910

Haccac, zabita memuruna yatsıdan sonra şehri dolaşarak, ki­mi sarhoş görürse boynunu vurmasını emretmiş.

Ne kadar fazla kafa keserse, efendisinin yanında o kadar faz­la itibar kazanacağını bilen bu haydut, hemen o akşamdan paça­ları sıvayarak bucak bucak sarhoş, aramaya başlamış.

Herif memleketin ötesini berisini dolaşırken, bir de bakmış ki: üç delikanlı iki tarafa yalpa vurarak, gidiyor; bir sürü mahal­le çocuğu da bunları dalga gibi her taraftan kuşatmış “yuha!” gül-bankiyle teşyî ediyor! .

Memur hemen delikanlıları tevkif ederek: “Siz kim oluyorsunuz ki emir hazretlerinin fermanına isyan cür'etinde bulunuyorsunuz? Söyleyin bakayım!” diyince, içlerinden biri şu beyiti okumuş:

En'ebnu men danetir rikabu lehu

 Mâ beyne Mahzumiha ve Hâşimiha

Te'tihi birrağmı vehye sağıratun

Ye'huzu min maliha ve min demiha.

yani (Haşimilerden olsun, Mahzumîlerden olsun, kimse yoktur ki gelip de babamın önünde boyun eğmesin. Ben bütün eşraf ve kabailin malına kanına tasarruf eden bir adamın oğluyum.)

Anlaşıldı: Bu oğlan mutlaka emirülmümininin pek yakın ak­rabasından olacak...

Ya sen kim oluyorsun bakalım diye, ikincisine sorunca, o da şu kıt'ayı inşad etmiş:

Ene’bnun limen la tunzilud dehru kadrahu

Ve in nezelet yevmen fesevfe teudu,

Terannase efvacen ila dav'i narini

Zeminhun kıyamun havleha ve kuudüyani

(Ben ihsan ve in'am sofrası hiç tükenmeyen bir adamın oğ­luyum. Babamın tenceresi her zaman kaynar; bir gün ocaktan inse, ertesi günü yine çıkar; gece gündüz yanan bu ocağın ziyasına doğru halk akın gelir; bir kısmı ayakta, bir kısmı oturmuş olduğu hal­de, o ateşin etrafını kuşatır).

Galiba bu da asü bir hanedana mensup olacak...

İlişmeye gel­mez... Bunları anladık “fakat sen kimsin?” sualini üçüncüsüne tev­cih edince, o da şu beyti söyler:

Ene bunu limen hadas süfafe bi azmihi

Ve kavvemeha bisseyfi hatte stekameti.

Ve rekbahu la yenfekku riclahu minhuma

İzelhaylu fi yevmil keriheti veletli yani

(Ben o adamın oğluyum ki dönmez bir azim ile safların içine dalar; kılıciyile onlara istediği istikameti verir. Meydan-ı'muharebe­de atlar geri dönmek istese bile, babamın ayakları özengiden asla ayrılmaz.)

Mutlaka bu oğlan da Serdarın gocuğudur... Zabıta memuru serhoşların üçünü de bir yere kapayarak, sabahlayın vak'ayı Hac-caca anlatır. Haccac üçünün de huzuruna çıkarılmasını emreder. Meğerse bunların birincisi hacamatçı oğlu, ikincisinin babası bak­lacı (araplar da sırf kuru bakla pişiren aşçılar vardır), üçüncüsününki de çulha imiş!

Haccac çocukların fesahatine havran olarak, meclisdekilere de­miş ki: “Gördünüz ya, evlâdınıza edebiyat öğretiniz. Vallahi edip olmasalardı, şimdi bunların üçünün de boynunu vururdum.”[44]

 

Sa'di

 

25 Kasım 1336 -1920

Dumas fils'in (La dam o kamelya) sim hepimiz biliriz; daha doğrusu müellifi yalnız bu te'lif-i güzini delaletiyle tanırız. Nasıl, Fuzulî'nin enin-i ruh-u giryanı üç beş gazelinde duyulur; Şeyh Galibin hüviyet-i şairiyesi Hüsn-ü-Aşk'ının en parlak bir iki safhasında gö­rülürse, Dumas fils'in kudret-i bülendi de, bu eserinden anlaşılır.

Sa'di unvanlı bir hasbıhale Dumas fisl'in eseri hakkında mütalea beyaniyle başlamak size garip geliyor, değil mi? Halbuki ben ne zaman Sadi'yi ansam, arkasından Dumas fils'i, ne vakit Dumas fils'i tahattur etsem, yanı sıra Sa'di'yi bilâ ihtiyar düşünürüm. Birbirinden asırlarla, dünyalarla ayrılan bu iki büyük fıtratı, na­sıl oluyor da, yanyana getiriveriyorum, öyle mi?

Anlatayım:

Bundan yirmibeş otuz sene evvelki rüşdiyelerimiz şimdikiler­den pek çok değil, bir az hallice idi. Yani o vakitlerde okutur­lar, fakat öğretmezlerdi; şimdi de okutuyorlar, fakat öğretmiyor­lar. Şu var ki eskiden daha çok şeyler okuturlar, tabir-i sahihi ile daha çok şeyler ezberletirlerdi! Biz de mektep programındaki kitaplar meyanmda gülistanı -beşinci bab müstesna olmak şartiyle- bab bab okumuş, ezber etmiş idik.

Artık Sadinin yaşını başını almış adamlar için yazdığı o mu­azzam eserden, sekiz" dokuz yaşındaki çocukların ne kadar zevk alabileceğini söylemeğe hacet yoktur. Her hikâyeyi okur; evvelâ kırık manasını verir, sonra tahlîl-i sarfîsini, nahvisini yapar; daha sonra mefhumunu su gibi söylerdik. Lâkin kıssadan hiç bir hisse çıkaramadığımız gibi, hiç bîr keyf de duymazdık.

Öyle ya! Evlerinde “bir padişahın üç oğlu varmış...” diye başlayarak, kışın uzun gecelerini cabasiyle idare eden cinli, perili masalları dinlemeye alışmış kafaları iki üç satırlık hikâyeden ne anlayacak!

İdadî tahsilini bitirdikten sonra, Gülistandan ezberimde kalan bazı hikâyeleri, beyitleri hatırlamaya; hatırladıkça o zamana kadar yabancısı bulunduğum bir neşveyi duymaya başladım. Üç beş sene daha geçince, eserin büyüklüğünü hakkiyle takdir eder oldum.

Ziya paşa merhum Harabat mukaddimesinde İran şairlerini birbiriyle mukayese eder de nihayet “efseri, fazilet” i Sa'di'ye verir. Merhumun bu hükmü, bilhassa:

Bir kimse okursa Bostanı,

 Anlar o zaman nedir cihanı.

Tarzındaki tavsiyesi Sa'di'nin bu ikinci eserini de okumak için, bende zaten bir heves uyandırmıştı. Kendisinden bir çok acı, fakat doğru sözler işittiğim îspartalı Hakkı'nın “Senin için Bostanı oku­mamış olmak âdeta rezalettir.” gibi tezyifleri, o hevesi azim de­recesine getirdi. Bu kitabı mübini kim bilir kaç defa hatmettim! O vakite kadar okumadığıma kim bilir ne kadar pişman oldum!

Bostanın kısm-ı a'zamı, bir kaç beyti ancak meşgul eden kü­çük hikâyeleri beni saatlerce düşündürdü. Ben eserdeki azameti sanatı görür, fakat bu sanatın sırrını bir türlü anlayamazdım.

Nihayet, garplıların, bilhassa fransizların edebiyatını da bir az anlamak için, o lisandaki maruf eserleri okurken, “la dam o kamelya'“ya sıra geldi.

Müellif kitabının baş taraflarında diyordu ki:

“Hakikat, üzerinde işlemekte olduğum bu kadar ufak bir mevzudan o kadar büyük neticeleri çıkarmak isteyişim, benim için bir cür'et görülecektir. Lâkin ben her şeyin az şeyde olduğuna kani olanlardanım: Çocuk küçük, fakat kendisinde koca bir insan mün­demiç, beyin daracık, lâkin müfekkireyi ihtiva ediyor; göz bir nok­tadan ibaret, bununla beraber fezaları muhit.”

Şu satırları okur okumaz Sa'di'deki sirr-i sanatı anladım:

De­mek büyük büyük hikmetler, ibretler göstermek için, uzun uzun vak'alar tertib etmeye lüzum yokmuş; hergün görülen, hergün görüldüğü için, hiç nazarı dikkati celbetmeyen hadiseler bir lâh-za-i im'an önünde namütenahi mevzular teşkil edebilirmiş!..

Meselâ Avrupalılarca dünyaya gelen şairlerin, Homerden son­ra en büyüğü tanılan Firdevsiyi ne yapayım? Altmışbin beyitlîk şehnamesi Bostanın yedi sekiz beyte varan iki hikâyesi kadar in­saniyete hizmet edebilmiş midir?..

Sa'di'yi çekemeyen muasırlarından biri:

“İyidir ama yalnız mev'ize vadisinde güzel sözler söyler; yoksa Firdevsı gibi harp ve darp tasvir edemez.” demiş. Sa'di bunu işitince: “ayol, ben sulh adamıyım!” cevabını vermiş. Halbuki müşarun ileyhin isterse Firdevsî gibi harp ve darp tasvir edebileceğini gösterir eserleri de yok değildir.[45]

 

Hicri Efendi

 

30 Aralık 1326-1910

Hicrî efendi hocayı görmüş olmasanız bile, öyle zannederim, işitmişsinizdir. Dört beş sene evvel rahmet-i Hakka vasıl olan bu zatın öyle menkıbeleri söylenir ki bunları dinleyen için, merhumun başlı başına bir âlem olduğuna hükmetmemek kabil olamaz.

Arabın eski naşirleri arasında o meşhur Makamatiyle kendi­sine gayet yüksek bir mevki temin eden Harirî eğer dünyaya asrı­mızda gelmiş olsaydı, hikâyelerinin unutulmaz bir kahraman-ı mu­hayyeli olan   (EbuZeydi Suruci)  yi bırakır, Hicrî hocayı alırdı.

Makamatı okumuş olanlar Ebu Zeyd Suruciyi bilirler; Ebu Zeyd Suruciyi bilenler de Hicrî Hocayı görmedik demesinler!

îlmine, irfanına, ahlâkına, maişetine dair pek çok garaib işit­tiğim Hicrîyi ilk defa olmak üzre Dede paşa merhumun evinde gör­düm. O zamanlarda ise, Hafızın

Bes tavrı aceb lazim-ı eyyam-ı şebabest

dediği gibi, bende ilim öğrenmek, adam olmak merakı vardı. Paşa­nın mahdumu edibi Enis bey beni görünce:

“Pek vaktinde geldin. Hicrî hoca burada. Şimdi yemekten kalk­tı. İçeri gelsin de seni takdim edeyim” dedi.

Üç beş dakika sonra oda kapısından yetmişbeş, yahut sek­sen yaşlarında uzunca boylu, geniş alınlı, esmer bir zat girdi ki pek çukurlaşmiş iki göz evinden fışkıran nazarları parlak değil, hatta yakıcı idi!

Enis Bey beni kendisine tanıtmak istediği sırada, Hicrî hoca sofrada başlamış olacağı lâtif bir hikâyeyi ikmal ile meşgul idi. Vak’a esasen güzel olmakla beraber, Hicrî onu meraklılara has bir talâkatla okadar hoş tasvir ediyordu kî dinleyenler için meş­hur olmamak imkânı yoktu. Bahis bir müddet sonra edebiyata intikal etti. Hicrî münasebet düşürerek bilmiyorum hangi Mah­mut Paşa için yazdığı - bir Türkçe kasidesini sonra Feyzü Hindinin

Ma taîri kudsim hava ra neşinasem

Murğı Melekitim…

 Matlaı ile başlayan neşidei ârifanesine yazdığı farisî tahmisini, da­ha sonra Mütenebbi'nin:

Fuadun ma tusellihi-1 mudamu

Ve umrum misle ma tehebu-I-Iîamu şikayetiyle girişen şiirine söylediği arabî tahmisini birer birer oku­du, înşad gayet güzeli di; lâkin kendince müntahab olan beyitleri izah için bulduğu, hatıra, hayale gelmez nükteler, misaller daha gü­zel idi.

Enis  bey bir aralık  sırasını  getirerek:

“Efendimiz, Akif sizden okumak istiyor ne buyurursunuz?” dedi.

“Benden okumak için bir çok külfete katlanmak lâzım, evvelâ sabit bir yerim yok. Şimdi buradayım, amma, akşama nereye ko­nacağımı ben de bilmiyorum. Saniyen ihtiyarlamışım,  kitaplarla çokluk uğraşamiyorum,

“ Efendimiz, kitaba hacet var mı? Siz başlı başına bir kül­liyatı ulûmsunuz! Hiç olmazsa haftada bir gün için bir mahal tah­sis buyurun. Bendeniz oraya gelirim. Alacağım ders, musahabenize münhasır kalsa yine kâfi.

“O halde pek âlâ! Üsküdarın yukarı taraflarında Harmanlık derler bir meydan vardır. O meydanın ortasındaki kahveye cuma günleri gelir beni bulursun.

Ben o kahveye hayli taşındım. Fakat yalnız değildim. Merhu­mu sevenler, sohbetinden, fazlından müstefid olmak isteyenler de, îstanbulun en hücra köşelerinden kalkarak - yunan mabudlarının Olemp tepesindeki içtimai gibi- ta Nuh kuyusuna kadar güdd-i rahl ederlerdi.

Hicrî hoca bilmem nedense, iki üç ay sonra ders mahallini de­ğiştirmek lüzumunu hissetti. Bana Üsküdarın içeri tarafından bir konak gösterdi. Bir iki defa gittim. Lâkin hocanın mihman oldu­ğu bir haneye tufeyli devam etmek bana pek ağır geliyordu. Hu­susiyle ders öyle bir zamana tesadüf ediyordu ki, ya bidayette, ya ortasında yemeğe kalkmamak mümkün olamıyordu.

Bereket versin iki hayale gelmeyen bir vak'a zuhura geldi de artık dershaneyi değiştirmeye mecbur olduk.

Hane sahibinin sofrada da iki üç misafiri vardı. Esnayı mu­sahabede söz Sadi'nin külliyatındaki hezl kısmına intikal etti. Ben Sa'di fıtratte bir hakimin bu gibi bayağılıklara tenezzül etmiyeceğini o ağıza alınmaz sözlerin mutlaka birer isnad olması lâzım geleceğini iddia ettim. Herkes bir şey söyledi. Hicrî merhum “evet!

Ben de o gibi küçükleri Sadi'ye yakıştırmak istemem. Yalnız in­sanları yüksek düşünmek isterken büsbütün beşeriyetten tecrid et­memelidir. Mevzu-u bahis olan hezeyanlar Sadi'den de sudur etmiş olabilir. Bunları ruhanî bir hastalığın tesiriyle karihanın büzülüp istifrağ etmesi şeklinde kabul etmelidir...” tarzında bir çok mütalealar yürüttükten sonra, bahse ufak bir lâtife ile hatime vermiş olmak için dedi ki:

“Ne hacet! Desti kudretten çıkan asara bakmıyor musunuz? İnsanlar, melekler yaratan halik-ı zülcelâl, yılanlar, akrepler de yaratmıştır!”

Sofradaki misafirlerden biri Hicrînin maksadı gayet açık bir lâtife olduğunu anlamamış olmalı ki hocaya derhal    imansızlığı giydirdi!

O zamana kadar hiddetini görmediğim Hicrî birdenbire tehev­vür kesildi. Nazarları hasmını eritecek kadar ateşlendi -Sözünü geri al! Ben senin iki yaşın kadar bir ömrü, hakayık-ı dini tahkik ile geçirdim. Elhamdülillah bugün Öyle halis bir müslümanım ki, şeriatın yüksek hikmetlerini bir tarafa bırak, bildiğim necasete müteallik ahkâmını bile senin Dedenin çürük imaniyle değişmem!..

O günden sonra Hicrî'den okuyamadun. Çünkü bu sefer de beni bilmem hangi paşanın yalısına davet ediyordu!

Herde vakit bulursak, hem karilerimizi neşelendirmek, hem de merhumun yad-ı rahmetine vesiyle olmak için bazı menkıbelerini, fıkralarını hikâye ederiz.[46]

 

Hasbıhal

 

16 Haziran 1327 -1911

“Ne gelenden haberim var, ne gidenden haberim;

Serseri kûne geleldenberi sersem gezerim!” diyen, şu hale göre yalnız bizim değil, Cenabı Hakkın hesabından bile hariçte kalması lâzım gelen âvâreleri bahsa katmayacak olur­sak, memleketimizde iki sınıf halk görürüz:

“Ne varsa şarkta vardır. Garbe doğru ağılan pencereleri ka­pamalıyız.”  diyenler.

“Ne varsa garpte vardır.” “Harimi ailemizi bile garplılara açık bulundurmalıyız” iddiasına kadar varanlar.

İyi ama bunun ortası yok mu? diyeceksiniz. Evet var. Lâ­kin okadar az ki birbirine neyzen bakışı ile bakan şu iki cemaatin arasında hiç bir mevcudiyet gösteremeyeceği için, bunları da is­ter istemez, dercenıki evvel sürünün haricinde bırakılan biçarelere ilhak edeceğiz.

Bana öyle geliyor ki ne varsa şarkta vardır, diyenler yalnız garbı değil, şarkı da bilmiyorlar; nitekim ne varsa garpte vardır davasını ileri sürenler, yalnız garkı değil, garbı da tanımıyorlar.

Meselâ garp felsefesiyle uğraşıyor görünen bir adama dese­niz ki: Yahu! Azıcık da bizim şarka ait felsefemizi tetkik etse­niz...

Emin olunuz şu cevabı alacaksınız:

“Aman canım! Hiç şarkta mebahisi felsefiyeyi hazmedecek adam gelmiş midir?

“Niçin efendim? Kelâma, tasavvufa ait bu kadar eser var. Onların hakkında ne buyuracaksınız?

“Kelâm dediğiniz Teoloji olacak ki baştan başa safsatadır! Tasavvufa gelince bu da sırf panteizmdir, başka bir şey değildir. Halbuki panteizm; bugün butlanı anlaşılmış bir mesleki felsefîdir.

“Şu meslek-i felsefî hakkında azıcık izahat lütfeder misiniz?

“Hiç efendim, işte malûm olan vahdeti vücud!

“Çok şey! Binlerce mütefekkir dimağı ömürlerce işgal eden mesail-i gamıza böyle “vahdeti vücud” terkibiyle hülâsa edilince işin içinden çıkılmış mı oluyor? Rica ederim siz tasavvufa dair bir eser okudunuz mu?

“Lüzum görmedim. Çünkü tasavvufun dediğim gibi pante­izm olduğunu işitmiş idim.

“Pek âlâ! Tasavvufun panteizme pek benzediğini, hatta onun ayni olduğunu kabul edelim. Acaba, panteizm  mesleğinin  ihtiva ettiğî mesail içinde hiç hakikata yaklaşmış olanı yok mudur? Onu tetkik ettiniz mi?

“Hayır efendim, onu da tetkike lüzum görmedim.

“İnsaf ediniz, tasavvuf saçmadır, çünkü panteizmin aynıdır, demek için her ikisini ayrı ayrı tetkik etmiş olmanız lâzım gel­mez mi idi?

“Hacet mı var?.. Bu kadar adam tetkik etmiş, benim dedi­ğimi söylüyor.

“Sakın onlar da sizin gibi tetkik etmiş olmasınlar! Hem siz başkalarının kafasiyle mi düşünüyorsunuz?  Ömründe baklava yüzü görmeyen, fakat; çeri başının kızını, yerken gören dayısın­dan naklen bu tatlının lezzetine iman  eden  çingene  karısı   gibi siz de kendi zaikanızı tatil edecek de ötekinin berikinin zevkine mi dellâl olacaksınız?

Geçende şuna yakın- bîr vak'a benim de başımdan geçti, iki kişi oturmuş konuşuyorduk. Bahis, Mesnevi'ye intikal etti. Ben hazreti Mevlâna'nın en- gamız, en mücerred mesaili mahsusat dai­resine indirmekteki kudretine hayran olduğumu; o kitabı muazza­mın mutlaka baştan başa okunması lâzım geleceğini ileri sürünce arkadaşım dedi ki:

“Hazreti Mevlana Hind felsefesinin nakilidir.

“Mesnevi'yi okudunuz mu?

“Hayır.

“Hind felsefesi nedir, onu biliyor musunuz?

“Hayır.

“O halde böyle bir iddiaya ne cür'etle kıyam ediyorsunuz?

“Öyle işittim.

Görüyorsunuz bizdeki hali ya! Koca bir felsefe, koca bir ki­tap, koca bir kâinat iki sözle devriliveriyor!

Demindenberi can sıkacak, atîden bizi büsbütün nevmid ede­cek bir çok sözler söyledik. Bir az da iyi tarafını görelim. Allaha çok şükürler olsun ki halâ içimizde ifrata, tefrite kapılmayarak hakikata itidal yolundan varmak için uğraşankafaları eksik etmi­yor. İşte Feridin, dinî, felsefî musahebeleri Öyle bir kafa mahsu­lüdür. Müellifin dediği gibi “ka'rı nayabi edebiyete müntehi olan gayyayı ilhadın kenarında dolaşmak isteyen kulüb-i mütereddide-ye akıbetin vehametini göstermek maksadiyle yazılan bu eser bi­ze bir çok hakaiki âliyeyİ en beliğ, en vazıh bir lisanla anlatmak­ta olduğu gibi deminki ifratlara tefritlere pek güzel bir nihayet veriyor.”

İşte hem şarkı, hem garbı tanıyan; hem Havyamı, hem Scho-penhauer'ı okuyan; hem Muhiddin'i, hem Spinozayı tetkik eden, Mevlânaya âşık olduğu kadar, Hind felsefesindeki hakikatlan da hirzican edinen hazreti Ferit imdadımıza yetişmiş olmasaydı, kim bilir biz bu bahs-i elimi daha ne kadar uzatacaktık!

Ferit'i, Sirati Müstakim karilerine tanıtmak hasılı tahsil ola­cağı gibi eseri hakkında söz söylemek de benim kudretimin pek fevkindedir. Mamafih ezeldenberi edebiyat avaresi olduğum için. şu parçalan bir daha okumadan geçmiyeceğim:

“Matıyye-i hayalimi saha-i latenâhiye doğru sevk ettim. Men­zil almaya, neşveli negveli tek-ü-taz etmeye başladı. Lâkin merha-le-i ûlada dizlerinde kuvvet kalmadı. Aman bu benim cevelan edeceğim saha değil, döneyim dedi. Bir az daha, dedim. Zar zor bir az daha gitti, fakat bir az daha gidecek olursam helak mu­hakkaktır, diye feryad ediyordu. Yalvarmasına dayanamadım. Öy­le ise dön, halim haddini bil de dairen dahilinde cevelan et, de­dim. Pürlerze-i haşyet yerine çekildi. Fakat halâ tiril tiril titri­yor; halâ nâsiyesinden dolu taneleri gibi terler döküyordu.

“Onu orada bıraktım, ufka doğru tevcih-i nigâh ettim. Kamer dâmen-i ufuktan nazan-u hıraman görünmeye başladı. Uçuk zi­yası saha-i semaya bir reng-i hüznakîn veriyordu, en yakın olan hemsaye-i semavimizin çehresinde kird-ı küduret gibi duran küf­ler gittikçe nazarımda hutut-u ibtisam şeklini aldı. Kamerin bu ibtisam-ı lâtifi gönlüme de sirayet etti.

“Hatib-i nevbahar, bedayi-i rebi-i nağme suretine temsil ile samialara hisse çıkarmaya, ruhu o noktadan da müteessir etme­ye başladı. Ruhum onun söylediği şeyleri anladı, ikisi birbirine âşinâ çıktı. Arada ben bigâne kaldım.

“Soluma tevcih-i nigâh ile denize baktım. Tatlı tatlı uyuyor­du. Fakat o sırada esmeye başlayan genç yaramaz bir rüzgâr, gündüzün iztırab-i teabengizinden yorgun düşmüş, o yorgunlukla derin bir uykuya dalmış olan o safha-i nurimevvaç ile oynaşmak için onu uyandırmaya çalışıyordu.  Deniz,  rüzgârın işve-i şebabı andıran Iz'acat-ı mütevaliyesine bir fütur-i lâkaydi ile mukabele ettikçe, o yaramaz çocuk yine rahat durmuyor, yine onun öte­sini, berisini gıcıklıyordu. Nihayet uyandırdı, uykusunu kaçırdı. Mülâabeye, mülâtafaya başladılar. Yaramaz çocuk onun yanağı­na hafifçe dokunup kaçar, o da bir tavrı rehavet nüma ile elini kaldırıp arkasından sular serperdi. Latifeler gittikçe şiddet kesbetmeye, sükût ile başlayan bu mülâtafeler arasında sesler işi­tilmeye başladı. Rüzgârın sesi kahkaha-i şebabı, denizin sadasi da hafif bir nevha-i istikayı, iktirabı andırıyordu. Ne ise sesler pek okadar yükselmedi. Rüzgâr kaldı; deniz de tekrar hab-ı nuşine daldı.

“Âfakta tecelli eden bu halatı gördükçe, ben de neşvelenmeye başladım. Kendi kendime dedim ki: Oh ne âlâ! Feleğin şu be­dava safâsından bir az müstefid olayım. Derhal bir lisan-ı gayb-ı semavî bana şu sözleri söyledi:

“Bedava dediğin safa hangisi? O safânin husulüne badi olan şu levha-i garra silsile-i a'dadmda milyonlar vahid hükmünde ka­lan edvarı tekallübatın mahsulü mesaisidir...”

“...Evden çıktığım esnada hiç kabristana gitmek niyetinde de­ğildim. Meğer niyetin oraya gitmeye tesiri yok imiş. Beni oraya götüren gayr-i iradî hatveler güya bana bu hakikati ihtar edi­yordu. Etrafa baktım, hayu huyu hayat başlamak üzere idi. Fa­kat mahalle-i emvatta hükümferma olan sükûni amik haricin dağdağasından kat'iyyen müteessir değildi. Güneş doğdu. Bütün mev­cudat uyandı, lâkin firaşi vapesininde yatanların miad-i istikazına kim bilir daha ne kadar zaman vardı! Onların yeldayı samitleri güneşin tuluundan bihaber idi. Her yerde gündüz geceyi takîb ediyor. Fakat onların gecesi gündüze müntehi olmaksızın bir si­yak üzere gidiyordu. Âhi medid şeklinde asumana ser çeken si­yah kesif serviler hafif bir rüzgârın temasiyle başlarını ağır ağır iki tarafa sallamakta, güya a'makı makabirden aldıkları peyamı ahireti hüznü vahşetle memzuc bir eda ve şada ile gûşu ibrete isal etmekte idî...”

Musahebelerde buna benzer bir çok şiirler daha var ki hepsi­nin altından müellif binlerce hakaik-i felsefiye çıkarıyor. Ben bu­rada onları nakle kalkışmayacağım. Ancak hazreti Feritten bize böyle büyük büyük bir çok eserler daha yazmasını niyaz ederek, söze nihayet vereceğim.[47]

 

El - Hansa'

 

25 Ağustos 1327-1911

El-Hansa' arabın en büyük şairelerinden, daha doğrusu en bü­yük şairlerindendir. Muhdarimiyyat'dandır, yani hem devr-i cahiliyeti idrak etmiş, hem de asrı saadete yetişmiştir [48]. Ümmülmü'minin [49] hasreti Ayşe (Radiyallahu anha) Hansa'a pek iltifat bu­yururlar; bu ateşzeban kadının kardeşleri hakkındaki müthiş mersiyelerini kendisine inşad ettirerek dinlerlermiş.

Meşhur Cerir muasırlarının, seleflerinin şiirini tenkid ederken, nöbet Hansa'a gelince susarnıış. “Neye sustun?” sualine karşı da: “O kadının şiirleri hakkında mütalea yürütmek benim haddimin pek fevkindedir.” der imiş.

Sıratı Müstakim sayfalarında sırası düştükçe udebayı arabın eserlerini gücümüz yettiği kadar tercüme etmek istiyoruz. înşal-lah ozaman Hansa'nın mersiyelerini de naklederiz. Yalnız bu bü­yük kadının Suki Ukâzda hazreti Hassan ile geçirdiği bir vak'ayı şimdiden söyleyeceğiz.

Sevgili karilerimizin malûmudur ki, Suki Ukâz bir belagat ser­gisi, bir şiir sergisi idi. Arabın maruf, gayrı maruf, erkek, kadın ne kadar şuarası, üdebasi, hutabası varsa oraya gelerek, eserle­rini okurlar; hakem intihab olunan bir münekıdin nazarı tenki­dine arz ederlerdi.

Bir gün El-Hansa' Suki Ukâza gelerek şiirlerini okudu. Oza­man hakem meşhur Nabîğai Zubyanî idi. Hansa'yı can kulağiyle dinledikten sonra “ikincisin. Eğer senden evvel şu kör şair gelmiş olmasaydı, seni birinci çıkarırdım” dedi. Nabîğa'ınn birinci çıkar­dığı şair A'şo idi.

O sırada Hassan da orada bulunuyordu. El-Hansa'nın mazhar olduğu mertebeyi kıskandı. Nabiğaya itiraza kalkıştı. Nabiğa “sana bu cevap versin. Ben uğraşamam” dîye Hansa'yı gösterdi. Hansa' hazreti Hassan'e bakarak:

“En metin şiirin hangisi ise onu oka da dinleyeyim bakayım....” dedi. Hassan derhal

Lenel cefenatul-gurru yelma'ne bidduha;

Ve esyafuna min necdetin yakturan dema [50].

Matlaı ile başlayan neşide-i hamaseti inşad etti. Malûmdur ki; araplar en çok semahatleriyle, bir de secaatleriyle fahrederler. Hi­civ edecekleri adamı da pintilikle, korkaklıkla batırırlar. Hassan da kabilesinin mefahirini tâdad eden bu şiirine o suretle başla­mıştı. Matla' “bizim sabahleyin parıl parıl parlayan beyaz tencere­lerimiz var, kılıçlarımız kemal-i necdetimizden kan damlalarına mizab oluyor.” mealindedir.

Hansa', şiiri baştan aşağı dinledi. Evvelâ şu matla* beytini alarak dedi ki:

“Kuzum, kabileni methetmek istemişsin; fakat bir beyitte yedi yerde düşmüşsün! Bizim beyaz tencerelerimiz var demek için “cefenatul gucr” diyorsun. Bilmiyor musun cefenat kelimesi killet (azlık) gösterir. Demek sizin nihayet üç tencereniz varmış. Sen bunu cefenat demeyecektin. Cifan diyecektin. Çünkü bu şekil kesret (çokluk) gösterir. Sonra beyazlığı da vazıh bir su­rette gösteremiyorsun: Evet gurr kelimesi gurreden gelir ki niha­yet beyaz bir leke demektir. Sen burada gurr lâfzi yerine biyd kelimesini kullanacaktın. Gelelim yelmain'eye. Lemean, nisbetle okada şiddetli olmayan ziyanın zaman zaman zuhuru demektir. Demek sizin tencereleriniz zaman zaman parlıyor; hem sönük bir nur ile parlıyor. Evet, burada işrak maddesini kullanarak yüşrikno diyecektin. O zaman hem tencereleriniz alabildiğine parlayacak, hem mütemadiyen parlayacaktı. Gelelim bidduha'ye. Bir kere gün­düzün tencerenin parlaklığı göze çarpmaz; saniyen mihmanperverlik samahat nokta-i nazarından gece parlayan tencere, gündüz kaynayan tencereden daha hoş olur. Onun için sen de tencereleri gece kaynatacak, yani bidduca yerine bidduca diyecektin. Ve Es­yafuna da tıpkı cefenat gibi killet gösteriyor. Sizin koca kabileni­zin topu topu üç kılıcı mı var! Tabu, değil. O halde esyaf yerine suyuf diyecektin. Yaktur'u kelimesi de zayıf: Kılıçların ucundan kan damlaması bir şey değil. Buradan kan damlayamayacak, belki seyelân edecek idi. O halde yaktnrne yerine yesilne diyecektin. dem' kelimesi de bir çok kanlar göstermek lâzım geleceği için duna şeklinde olacaktı...”

Daha, matla' beytine ait tenkidatını dinlemekle, zavallı Has­san da alt tarafını istimaa mecal kalmadı.   Oradan çekilip gitti.

Geçenlerde resail-i mevkutenin birinde “araplar şiiri kasden mevzun ve mukaffa söylenen kelâm' diye tarif ederlermiş.” tarzında bir rivayet gördüm. Ravi bu malûmatı başka birinden aldığını da söylüyordu. Böyle ariyet ilim ile bahsa karışmak caiz inidir bilmem ki! Vak'ıa münekkidîn-i arabın vezin kafiye saktatını ih­tar ettiklerini gördük; lakin mahza ahenginden, kafiyenin düzgün­lüğünden dolayı bir nazmı sırfı şiir derecesine çıkardıklarını hiç görmedik. Hanya'dan naklen yazdığımız şu sözler müddeiyatımızı isbat edebilir sanırız.[51]

 

Edebiyat Bahisleri: 1

 

İnşad

 

26 Ocak 1327-1911

İnşad, bir şiiri, tavr-ı mahsusiyle okumak demektir; ister o neşide okuyanın kendi malı olsun, ister başkasının. Bazıları in-şad'dan şiir terkibinden şiir yazmak, yahut söylemek manasını çıkarıyorlar ki, bu türlü tefsire lûgatın müsaadesi yoktur. Hatta Kemal bey merhumun:

Ben tuttuğunuz yola gideydim,

Bir müntehabat cemredeydim;

Şehnameler etmiş olsam inşad,

 Bir beytimi eylemezdim irad.

tarzmdaki itirazı, inşad kelimesinin yanlış kullanılmış olmasından dolayı haklı bir muvahezeye hedef olabilir.

înşad gayet mühim bir mesele olduğu, halde, biz nedense bu­na hiç ehemmiyet vermemişiz, hatta vermiyoruz! Bir cemaat-i kübra huzurunda yüksek sesle iradı nutk eden bir hatip tasav­vur ediniz ki, sözleri serapa mana, serapa ruh; lâkin, bu adam esnayı tebliğde eda ile muedda arasındaki münasebete, ahenge dikkat etmiyor; hutbesini hafızaya istif edilmiş tekerlemeler gibi dümdüz okuyor. Şimdi böyle bir nutkun cumhuru samiin üzerinde ne tesiri olur? Tabii hiç! İşte yalnız veznin, kafiyenin akıntısına tabi olarak okunan şiirler de dinleyenler üzerinde ayni tesiri husu­le getirir.

İnşadın fenalığı bir çok sebeplerden ileri geliyor ki burada başlıcalarını sayacağız:

1- Lisanımızda kullanılan vezinleri bilmeyerek tef’ileri bir­birine karıştırmak.

2- Yine vezin bilmemek belâsı olarak,  bazı heceleri çekil­mek icab eden kelimatı kısa geçmek; kısaltılacak   heceleri de uzun okumak. Hele pek tabu, yani söylendiği gibi okunmak lâzım gelen kelimata imâle vermek, yani uzatmak bir hastalıktır ki, nazm ile muarefesi olmayan, yahut bu aşinalık pek yeni başlayan ağızIara müstevlidir! Böyleleri mısranın hiç olmazsa iki üç kelîmesiniı kuyruğu, kulağı çekilmedikçe manzum olmaz vehminde bulunur lar. Bu illetin çaresi çokça şiir okumaktır.

3- Nazım nesir gibi dümdüz okuyuvermek, yani tefrit.

4- Nazmı takti edercesînde okumak, yani ifrat.

5- Mana itibariyle birbirine bağlı olan mısralardan yahut beyitlerden her birinin sonunda sözün bittiğini zannettirecek su­rette duraklayarak sâmi'in zihnini karıştırmak.

6- İstifham, teessür, taaccüp, tehekküm, hülâsa bir başka­lık, bir fevkalâdelik ifade eden cümleleri de diğerleri gibi irad ey­lemek.

7- Nesri manzum tarzında yazıldığı için, bazen sözün arka­sını almak beş on mısraı bitirmeye mutavakkıf olan yeni şiirleri de eski şiirler gibi müstakil manalı mısralardan müteşekkil farz ederek öylece inşada kalkışmak.

8- Kafiyeleri dinleyenlerin kulağına zorla sokar gibi lüzu­mundan ziyade hissettirmek.

9- İmaleleri,  hususiyle Türkçe kelimelerdeki imaleleri pek belli etmek.

10- Vezinde, kafiyede, tavırda bir sakatlık yapmamakla be­raber şiirin müeddasına göre eda ihtiyari cihetini düşünmiyerek. rakik, şedid, yüksek, derin ne kadar hisler, hayaller, fikirler varsa hepsini birden ayni ahenge munkad eylemek.

Tabii, bunlardan başka sebepler de vardır; ancak inşadı ber-bad eden en belli başlı nakısalar, herhalde saydıklarımız olacak­tır. Hele aruz mutaassıplığmdan İleri gelen takticiük en selis na­zımları bile en müstekreh kılığa sokar. Malûmdur ki sakin harf­ten evvel gelen hurufu med bir az fazlaca çekilir. Bu çekiliş, naz­ma bir ahenk de temin eder. Bazıları vezni şaşırmamak için, o sa­kin harfi harekeli okurlar M, bu suretle hasıl olan sekalete değ­me kulak tahammül edemez!

Evet, “bahardır, bahardır, bahardır, bahardır” mısrasındaki kelimelerin birinci relerına birer kesre vererek “baharidir” tarzın­da okuyanlar çok gördük.

Vakıa bu mısra takti' edilmek lâzım gelse, her (bahardır) ke­limesi mefailün cüz'üne terfik için re'yi harekeli farz etmek icab ederse de inşad ederken bunu düşünmek pek garip olur.

İmaleler ne kadar mümkün ise okadar az belli edilmelidir. Hele mısra sonundaki kelimelerin âhır hecelerine rast gelen ima­leler hiç hissettirilmemelidir. Söylediklerimizi bir misal üzerinde tatbik için Kemal'in şu matlaını alalım:

Ermemişken kimsenin miri nigâhı koynuna,

Gizli girmiş dün gece zülf i siyahı koynuna!

Görüyoruz ki bu beyitte nur, nigâhı, koynuna, gece, zülf, si­yahı kelimeleri hep imalelidir. İki satırda altı imale,

dinleyeni sı­kar. Lâkin biz oldukça güzel bir inşad sayesinde sıkıntıyı yarı yarıya indirebiliriz. Evet, nurun rasını, ince uzun okuyacağımıza bir az tefhim, yani kabaca talâffüz ederiz. O vakit imalenin sık­leti gereği gibi azalır. Nîgâhi kelimesindeki hi hecesine de ince uzun bir kesre vereceğimize kaba, lâkin kısa bir kesre veririz. Bundaki imale de hafifler. Koynuna radifindeki son heceyi ise imalesizce oku­ruz.

İkinci mısradaki zülf, siyahi, koynuna kelimelerinde de ayni suretle hareket ederiz.

Demek istiyoruz ki: înşadda asıl olan eczayı beytin bütün he­celerini mukabilindeki tef ilelere uyduracağım diye imaleleri sâmi'în kulağına çarpmak değildir; belki imalenin gayri tabii bir şey olduğunu bilerek onu mümkün mertebe az hissettirmektir.

Bununla beraber uzatılması icab eden öyle kelimeler de vardır ki, kısa geçilmesi aruzcuların zihaf dedikleri kusuru vücuda ge­tirdikten başka esasen o gibi hecelerin memdud okunması mana üzerinde pek güzel tesir hasıl eder. Onun için böyle kelimeleri hafif geçmek tarafına asla yanaşmamalıdır-

Döner vadide dura dur bir ses, rûdler çağlar

Hey ne sensin dilsin eyzalım kı te’sir etmiyor

 Ahlar, feryadlar, çaki kiribanlar sana

Feryad bu âlemdeki ahengi siyehten

Eyvah bu bazicede bizler yine yandık.

Ey vefasız dostum senden vefalıymış gamın!

Neşidelerinde dura dur, rud, ahlar, feryadlar, feryad, eyvah, dostum, kelimeleri mutlaka memdud okunmalıdır. Hele ah, eyvah heyhat, oh gibi teessüre, tahassüre tercüman olan kelimeler kısa çekilmemeli, dörder elif mikdarı çekilmelidir.

Letaifdendir ki:

Naci merhum Tercümanı Hakikata gazeller yazarak heveslileri tanzire davet eder; sonra da o nazireleri birer birer didiklerken talebei ulûmdan biri:

Dün gece ateşi sevda düşüp âh medreseme

Battı mantıkla meani ve beyanı maksut!

Tarzında veyahut bundan daha hallice bir yave göndermiş. Naci bu zavallı mollanın gazeline ait sözlerini şu mütalea ile bitirmiş: “Biz ahların memdud olmasına taraftarız. Hususiyle ateşi sevda ile bütün mameliki yanıp kül olan senin gibi bir molla böyle kı­sacık âh edemez... Yürekten olmak şartiyle gayet uzun bir âh çeker!”

Kemalin Cezmisinden

Benzetse beni hata değildi,

Bir kimse görüp de arifane:

Zincirde inleyen esirin

Koyundaki tıflı natavane.

kıt'asıni ele alalım da nasıl okuyacağımızı söyleyelim. Görüyoruz ki şu dört mısranın dördü de birbirine merhun, yani bağlı. Şimdi bu şiiri nasıl inşad edeceğiz? Eğer her mısranın sonunda sözün bittiğini anlatır bir tavır ile vakfedecek olursak mana askıda ka­lır. Ohalde ta son mısranın nihayetine gelinceye kadar geçecek evvelki karar, asma karar olmalı; yani sözün tamam olmayıp, aşağıda tamam olacağını anlatacak tarzda verilmelidir.

İmalelere gelince birinci mısradaki beni kelimesinin.(ni) si his olunmayacak gibi çekilecek, zincir alabildiğine uzatılacak; zira ka­ide bunu icab ettiği gibi ahenk de öyle olmasını ister. natuvane, arifane gibi imalesiz okunulacak. Bir farkı varsa bundaki karar tanıdır; âriföne gibi gayet hafif vakıf dan ibaret detildir.

İnşadın daha bir çok incelikleri vardır ki, onlar tarif edile­mez; şiiri okuyan adamın zevkine kalmış şeylerdir. Meselâ, şiddetli fikirlere, ateşli hislere tercüman olan şiirler yüksek sesle, müheyyiç tavır ile okunmalı; rakik, nazik meani de kendisine münasip bir lalın ile tebliğ edilmelidir. Sesi kaldırmak icab eden yerde in­dirmek, alçaltmak icab eden yerde yükseltmek, pek münasebetsiz olur. Bununla beraber bir takım züppelerin yaptığı gibi, süre ruh vereceğim diye, acemi oyuncu tavrı takınarak soğuk soğuk caali-

yetler göstermenin lüzumu yoktur. Bu bir tasannudur, tasannu ise her zaman merduddur.

Eslâfımızın inşada verdikleri ehemmiyetin derecesini bilemiyo­ruz. Bakıyetüsselef, [52] olmak üzere yetişebildiğimiz şairler ara­da Hersekli Arif Hikmet merhumu azametli bir inşad sahibi gör­dük. Başkalarında öyle vakur, öyle manidar bir inşad göremedik.

İhtimal ki inşad bahsini bu kadar uzatılmaya mütehammil bul­mayacaksınız. Lâkin en rakik, en hissi bir neşideyi alınız; bir mah­fili edebte evvelâ ehline okutunuz; saniyen nâehline inşad. ettiri­niz, sonra da bu iki okuyuşun dinleyenler üzerindeki tesiri birbi­riyle mukayese ediniz. Ozaman işin ehemmiyetini iyice anlarsınız.

Şiiri kadimimiz hakkında mühim olan inşad, şiiri hazırımıza gelince büsbütün müthiş bir ehemmiyet alır. Zira şiiri kadimde her mısra, her beyit müstakil bir manayı ihtiva ederdi. Onun için iyi de okunsa, fena de okunsa beytin sonunda vakfedilince mak­sadın ne olduğu anlaşılırdı. Halbuki şimdiki şiirler eski nesirler gibi zincirleme gidiyor; hatta bazan birinci mısra ile başlayan cümlenin arkası tam sekiz on mısra sonra alınabiliyor. Onun için inşadın hakkı verilmezse, ahenkten vaz geçtik, mana anlaşılmaz. Bereket versin ki son zamanlarda taammüm eden tankit, [53] işi haylıdan haylıya kolaylaştırmıştır. Yoksa yeni şiirleri inşad, pek müşkül olurdu.[54]

 

Edebiyat Bahislerî: 2

 

Tasvir

 

9 Şubat 1327 -1911

Gözümüzle görebildiğimiz mahsusatı bize gösterebilecek, ya­hut hariçte vücudu olmayan ihtisasatı duyurabilecek melekeye., edebiyatta tasvir derler. Bununla beraber mutlak olarak zikredildiği zaman tasvir yalnız mahsûsata münhasır kalır.

Tasvir üç türlü olur. Birincisinde edip bir müstensih ressam tavrı takınarak tersim edeceği levhayı aynen alır; kendisinden hiç bir çizgi ilâve etmez. İkincisinde o levhayı olduğu gibi çizmiyerek, gerek ilâve, gerek tay suretiyle yer yer tadilât icra eder. Üçüncüsünde ise tasvir edeceği şeyi olduğu gibi göstermek tarafı­na hiç yanaşmıyarak, onu evvelce kendisi bambaşka bir nazarla, bambaşka bir şekilde gördükten sonra öylece gösterir; yani başka­larının gördüğü gibi değil, kendisinin görmek istediği gibi gös­termeye çalışır.

Şu taksime göre birinci tasvir sırf hakikî, üçüncüsü büsbü­tün hayalî, ikincisi ise hakikatla hayalin mümtezic bir şekli olu­yor-

Bir çok levhalar vardır İki şiiri içinde olduğundan şairin bütün sanatı, bütün vazifesi onları aynen nakletmekten ibaret kalır. Lâ­kin bu okadar kolay bir iş değildir.

Zira bir kere o levhaları gayet muhit, gayet nafiz bir nazar­la görmek; sonra da o suretle gösterebilmek lâzım.

Yine bir takım levhalar vardır ki, bizde uyandıracakları hissiyati ulviyeye nisbetle heyeti hakikiye ve maddiyeleri pek naçia kalacağı için, o gibi elvahı tasvir ederken nazarı temaşamızın önündeki sureti bırakır; muhayyilemizde çizdiğimiz nakışlan kâ­ğıt üzerine nakletmeye çalışırız.

Tasvirde fazla tafsilâttan ihtiraz etmelidir, diyorlar. Doğru­dur. Ancak, ne gibi yerlerde ne gibi tafsilât zaiddir? Mesele bu­rasını kesdirip atmaktır. Hele hakikî tasvirlerde bazan Öyle nevakıs geliyor ki: tasvir için tutulacak mikyas eldeki mevzu ile o mevzudan çıkarılacak neticeye göre detişmek lâzımdır. Evet, mev­zuun ne derecelerde  tafsile tahammülü  vardır,   kezalik   istenilen neticeye varmak için karşınızdaki levhanın, yahut hangi noktaları, hangi çizgileri gösterilmek icab edecektir? Bunu katî bir düstur ile bildirmek kabil olamaz.

Eski şairlerimizin hiç ehemmiyet vermedikleri, adetâ şairliğe münafi gördükleri bir meslek varsa, o da mahsûsata ait hakikî tasvirlerdir.

Eğer ilk devirlerde gelen şairlerimiz îran edebiyatiyle uğraş­tıkları kadar, Arabın şiiri kadimiyle tevaggul etselerdi; yahut dev­ri mutavassıtta yetişen ediblerimiz garbın asarı edebiyesine bigâ­ne kalmasalardı, bugün bizim de elimizde tasvire dair güzel güzel eserler bulunurdu. Vaesafa ki divanlarımızdaki tasvirler baştan başa hayalîdir. Bahar, hazan, gurub, tulü gibi elvahı kudret bile etraflı bir surette tasvir olunmamıştır. Bir acem şairi baharı na­sıl görmek istemiş ise, biz de öyle görmek istemişiz. Gariptir ki, “bahariye” ünvan-ı acibi altında gördüğümüz şiirlerde ismi geçen Çiçeklerin çoğu îran toprağında yetişir, burada bulunmaz! Mem­leketimizde mezarlık haricinde, servi ağacı pek nadir görülürken, bahar tasvir den şiirlerimiz her çimenden bir ırmak geçirir; her ırmağın iki tarafını da servi ağaçlariyle doldurur!

Hele bir çok Şitaiyelerimiz  [55] var ki, insan onların Temmuz ayında yazıldığına hükmeder! Şairlerimiz bahar oldu mu, bütün kâinata bir hullei hazra [56] giydirirler; kış geldi mi, duşu zemine bir sürei beyza [57] geçirirler. Olur, biter. Varsın şu iki renkli libas örttüğü vücutlara gere namütenahi tenevvüler göstersin, on­ları ne görürler, ne gösterirler.

Edebiyatımızın tasvir hususunda bu kadar geri kalmasına biz­de resmin fıkdanı da sebep gösterilebilir. Evet, eğer vaktiyle biz­de de ressamlık olsaydı, belki şairlerimiz musavviriiğin kıymetini anlayarak bir az da bu türlü, yani gördükleri gibi yazmaya çalı­şırlardı.

Şimdi, yukarda söylediğimiz, şu üç muhtelif tarzı tasvirin hangisi intihab edilmek lâzımdır, sureti kafiyede tayin olunamaz. Orası mevzuun icabına, hususiyle şairin zevkine, daha doğrusu ka­biliyetine kalmış bir şeydir. Ancak şiirdeki tasvirler, nesirdekiler kadar tafsilâta müsait değildir, sözünü bir kaidei külliye ola­rak ileri sürebiliriz.

Zamanımızdaki hikâye yazanlar, zemin ittihaz ettikleri vak'anın güzergâhında ne varsa, sağlı sollu tasvir etmeden geçmezler; geçmeyi yolsuz bulurlar. Lâkin bu usul şiire tatbik (olunamaz, olunsa da hoşa gitmez. Meselâ şair karşısındaki binanın tulünü, arzını santimetresine kadar göstermeye kalkışacak olursa, şiirin tadını kaçırır. Evet, bu öyle bir ifrattır ki nihayet otuz kırk arşın yüksekliğindeki bir yapıyı göklere kadar çıkarmaktan ibaret olan tefrit ile birleşir. Ne asumana kadar çıkarmalı; ne de eb'adım şerit çekip ölçmelidir,

Şiirdeki hakikî tasvirler pek dağınık, pek etraflı olmamalıdır, demiştik. Çünkü bu gibi tasvirlerden maksat bir çok hakikatleri eşyaya söylemektir. Meselâ bir fakirin sefaletini tarif ederek, ha­line acındırmak için şöyle perişandır, böyle sefildir... demektense, o zavallının yuvasında' nazarı merhamete olanca uryanlığıyle çar­pacak ne gibi şeyler varsa, onları gösterivermek, çok daha beliğ olur. Zira birinde söylüyorsunuz, birinde ise gösteriyorsunuz. El­bette görmek dinlemekten müessirdir.

Tasvirden maksat hakikatları eşyaya söylemektir, hükmünü kabul edersek mevzua göre mikyas tayin eyleyebiliriz.

Hakikî tasvirlerde tabiiliğin haricine çıkmak hiç olamaz; za­ten bunu ihtara hacet yoktur. Şayet karşımızdaki levhayı aynen çizmeyeceksek, tadilâtı Öyle bir surette icra etmeliyiz ki, kimse farkına varmasın.

Şu beş on sene içinde çıkan romanların birinde, bir yat tas­viri vardı ki, müfredatına varıncaya kadar gösteriliyordu. Muharrinin ne derecede muvaffak olduğunu tabii ben anlayamazdım, bah­riyeli arkadaşlarımdan birine gösterdim, o da bize yat olmak üze­re tavsiye edilen yadigârın bir enine, bir boyuna, bir de derinliği­ne baktıktan sonra, kahkahayı salıverdi: “Ayol, bunun neresi yat? bu senin bildiğin salapurya!” dedi.

Bazan eşya kâfi gelmez, yahut icab eder de, eşhas da tasvir olunur; Hatta o eşhasa söz de söyletilir. İşte tasvirin pek mühim bir kısmı olan bu söyletmek meselesi gayet ince bir iştir. Her seviyedeki, her sanattaki, her memleketteki halkın tarzı ihtisası, tarzı rüyeti, tarzı muhakemesi, tarzı tekellümü birbirine benzemiyeeeği azıcık benzese bile, arada gayet farklar olacağı için ha­yale kapılarak, bir adama düşünemiyeceği, söyleyemiyeceği, yahut büsbütün başka bir vadide söyleyeceği sözleri söyletmemelidir. Bu şarta lüzumu derecesinde riayet edilmezse, ortaya çıkan eser pek maskara bir şey olur.[58]

 

Edebiyat Bahisleri: 3

 

Teşbih

 

16 Şubat 1327-1911

Aralarında maddî yahut manevî bir münasebet bulunan iki şeyi birbirine benzetmektir. Teşbih, ediblere has bir marifet de­ğildir; hepimiz, en adî, en tabiî muhaverelerimizde bile bir çok teşbihler yaparız. Çünkü tarif etmek istediğimiz mahiyetin, eğer hariçte vücudu varsa, teşbih ile büsbütün göz Önüne gelir; yoksa, yine teşbih sayesinde, mücerredattan olan mahiyet, maddiyat sa­hasına girer. Meselâ soğukluk, sevimsizlik mücerredattan iken “yı­lan gibi” deyince bürudetin pek maruf bir timsali olan o mahlûk derhal gözümüzün önüne gelir; tarif edilmek istenilen şeyin, yahut şahsın halini bize olanca vazuhiyle gösterir.

Malûmdur ki teşbihte müşebbeh, muşebbehbih, vechi şebeh bulunur; edatı teşbih olsa da olur, olmasa da. Hatta olmazsa ter bih daha beliğ düşer. Meselâ Hamidin şu:

Duruyorken hareketsiz, sessiz;

Yere inmiş göğe benzerdi deniz.

Beytinde deniz durgunluğiyle, maîliğiyle gök yüzüne benzetiliyor. Bu teşbihte deniz müşebbeh, gök muşebbehbih; renk ile rükûdet de vechi şebeh oluyor. Edatı teşbih yoksa da onun yerine benzerdi fiili getirilmiş. Kemalin şu:

Geceyi görenler sanırlar: güya,

Kara kan dalgalı bir ulu derya;

Dağları, taşları içine almış,

Kabarmış, kabarmış da dona kalmış!

Tasviriyle Nedimin bu:

Sinede bir lâhza aram eyle gel canım gibi,

Geçme ey ruhi revan, ömrü şitabanım gibi.

Matlarında güya, gibi edatı teşbihleri var. Yine Hamidin:

Süfeha, evliya; keda, mürted;

Pare ma'bud bankalar ma'bed!

beyitinde edati teşbihler takımıyle mahzuf.

Veçhi şebehin şiirde tasrihi icab etmez. Zaten tasrih olunmaz. Çünkü bu suret daha beliğ olur. Yalnız müşebbeh ile müşebbeh­bih birbirine pek yabancı durur yahut aradaki münasebeti idrak herkesçe kolay olmazsa, sözü vuzuhsuzluktan, muammalıktan kur­tarmak için, veçhi şebeh irad olunmalıdır. Meselâ İbni Kemal mer­hum Selim'e yalnız şemsi asır deseydi şiir okadar vazıh olmazdı. Lâkin bakınız veçlıi şebehi ne güzel gösteriyor:

Az zaman icre çok iş etmiş idi;

Sayesi olmuş idi âlemgir.

Şemsi asr idi: asırda şemsin

Zilli memdud olur, zamanı kasir.

Kezalik “leyal, senin kâinatı muhit olan kemalindir.” cümlesinde gece ile kemal arasında bir teşbih yürütülmüş ki gariptir. Zira ister müşebbeh, ister müşebbehbih suretinde irad olunsun, leylin siyah renkli maddiyat île, yahut kederi, matemi ifade eden ma­neviyat ile münasebeti anlaşılabilirse de kemal ile gece arasında ne gibi mülâyemet tasavvur edildiği anlaşılamaz. Onun için veçhi şebehin “ihata” olduğu tasrih edilmiştir. Edilmeseydi söz muak-kad olurdu,

Müşebbeh bihin müşebbehden ekmel olması yani veçhi şebeh dediğimiz sıfatta mûşebbehe faik bulunması lâzımdır. Bazan müba­lâğa kasdiyle teşbihi aksederler de müşebbehi müşebbehbih, müşebbehibihi müşebbeh yaparlar. İşte yukarıki teşbih bu kabilden­dir. Zira asıl olan kemali leyale benzetmek idi.

Şurası pek iyi hatırda olmalıdır ki: müşebbeh, müşebbeh bi­hin bütün evsafına iştirak etmek lâzım gelmez. Meselâ bir adam şecaatinden dolayı arslana benzetilivermekle yine o adamın arslandaki vahşet, yırtıcılık gibi diğer vasıflara da iştiraki icab etmez.

Bir de insan teşbihde her zaman serbest değildir. Bir dere­ceye kadar âdete nıünkad olmalıdır. Meselâ bir şair hiç bir vakit memduhunu sadakati itibariyle köpeğe; büyük büyük maniaları ıktiham ettiğinden dolayı dağ keçisine benzetemez; Merdümkiriz bir adama ayı diyemez. Daha garibi müteradif elfazdan birini kullanır da diğerini kullanamaz. “Tosun gibisin” deyince koltukları kaba­ran bir adama “öküz gibisin” deyin de bakın ne olur! Halbuki to­sun da öküz de ayni mahlûktur.

Ali B. Cehem isminde bir bedevî Abbasilerden El-Mütevekki­lin huzuruna çıkarak bir şiir okumuş. Şair halifeyi, hukuku sıyanet seciyesinde köpeğe; siyaset engellerini biperva aşmak mehabe­tinde dağ keçisine; icabında halim, selim olmak hassasın da eşe­ğe; halkın kendisinden întifaı hususunda büyük su kogalarına ben­zetmiş! El-Mütevekkil bedeviyi çok takdir etmiş. Lâkin yanında­kiler bu şiir medih midir, kadih midir, anlamamış. Halife onlara demiş ki: “bu adam bedevî olduğu için bir şey görmemiştir. Onun için tabiidir ki teşbihatı, hayalâtı hep kendi muhitine göre ola­caktır. Eğer siz de âlemi bedaveti bilseydiniz teşbihlerdeki isabeti anlar, şiirin büyüklüğünü teslim ederdiniz.”

Hakikat, Ahi bin Cehem bir sene kadar halifenin sarayında kaldıktan sonra, öyle rakik, öyle nezih eserler meydana getirmiş ki, Bağdad şairleri zavallıyı çekemiyerek hapis ettirmişler.

Teşbihin güzelliğine, çirkinliğine hükmedecek meleke zevki se­limidir. Bazen bir nükte gözetilerek, maddiyat maneviyata, mane­viyat maddiyata teşbih edilir ki, eslâftan Nedim bu gibi incelikler üzerinde çok tasarruf eder.

Cami lebiyle mest edip evvel edaların

Mestane sonra gönderir ağuşi cane dek!

Beyti gibi sözleri Nedim divanında pek mebzul görürüz.[59]

 

Edebiyat Bahisleri: 4

 

Întikad

 

1 Mart 1328-1912

întikad, muaheze demek değildir. Bir eser-i edebiyi dikkatle okuyarak iyi yerlerini, fena yerlerini ayırmak demektir. Bunu tenkid suretinde kullanmak yanlıştır,

întikad, nakid maddesinden geliyor, Nakkad, yani sarraf meskûnâtin kalıplarını, siliklerini, eksiklerini, hülâsa bir suretle teda­vül hassasından mahrum olanlarını iyice seçerek “şunlar geçmez; ötekiler geçer.”  dediği gibi  kendisinde intikad salâhiyetini gören edip de eline aldığı eserin her parçasını, hatta her kelimesini ayrı ayrı tartıp şunlarm revacı vardır, şunların yoktur, hükmünü verir. Doğru bir intikad için her şeyden evvel sağlam bir kafa ile sağ­lam bir yürek lâzımdır. Bunların ikisini birden kendisinde cem edebilmiş olan müntekidin, vereceği   hükümler  bir   dereceye   kadar hakikata yaklaşabilir. Çünkü taraftarlık etmez; hissiyatına ka­pılmaz.

Şimdi, sağlam kafanın nasıl olacağını bir az söylemeliyiz. Bir eseri hakkiyle anlamak, hele bir şiirin zevkine varmak, yalnız terbiye-i ilmiye sayesinde büyümüş her beynin kârı değildir. Şiir ile ayrıca meşgul olmuş, yani bir çok manzum parçalar okumuş olmak lâzımdır.

Fünunu hazıra arasında edebiyat gibi hiç biri yoktur ki; daire-i feyzi bu kadar geniş olsun; umumu bu derecelerde müstefid etsin de sonra hakkiyle takdiri, temyizi pek mahdut şahıslara münhasır kalsın.

Bizde şimdiye kadar sözüne itimad olunur bir müntakid çık­mamıştır, diyecek olursak intikadın ne ehemmiyetli, ne azametli bir iş olduğu anlaşılır.

Edebiyatta intikadın zorluğu en ziyade şundan ileri geliyor ki asar-ı edebiyenin muhtelif nokta-ı nazarlara göre meziyetlerini yahut noksanlarını tayin için, her ne kadar bir çok nazariye, bir sürü kaide ileri sürülmüş ise de, her zaman o kaidelerle, o naza­riyelerle bir eserin iyiliğine, yahut fenalığına hükmolunmaz. Hü-

küm nihayet zevk-i selimden ibaret kalır. Pek âlâ! Kendisini zevki selim sahibi görmeyen kaç kişi tasavvur edebilirsiniz?

Sair fenler böyle değildir. Evet, meselâ riyaziyata, yahut tabiiyata ait bir eserin doğru olup olmadığı, o fenlere ait esaslarla kat'î surette isbat edilebilir. Edebî eserlerde ise hasmınızı sustu­racak deliller, katı deliller getiremezsiniz. Sizin sehli münteni bul­duğunuz bir şiire başkası çıkar, adî söz der; ötekinin gayet tabii gördüğü bir tasviri karşısındaki bayağılıkla itham eder. Meselâ işitilmemiş bir hayal, bir fikir halkın bir kısmı tarafından hayret­lerle, takdirlerle karşılanırken, diğer kısmı nazarında garabetle mahkûm olur. İnsan insafı bırakır, müşkülpesentliği ele alırsa hiç bir sözü beğenmemek onun için işten bile değildir.

Bizde evvelce intikadın kendi şöyle dursun, ismi bile yoktu. Nefsinin Veysî hakkındaki kıt'aları Sürûrî ile Vehbî arasında ge­çen ağız dalaşları gibidir; Şeyh Galip tarafından Nâbi'nin Hayirâ-bâdına ait olarak yürütülen mülâhazalar da intikaddan ziyade hü­cumdur. Kani iyi bir müntakid olacakmış, yapmamış, ilk intikadı. Telif olarak Kemalin (Tahrib)i ile (Takib)ini kabul etmek zaruri­dir. Yalnız şurasını söylemeliyiz ki Ziya paşa merhumun Harâbât'i-nı intikad maksadiyle yazılan bu iki eser pek çok sağlam mülâha­zatı havi olmakla beraber asla bîtarafâne yazılmış değildir. Kemal bey infialine mağlup olarak bir çok haksızlıklar da yapmıştır. Bu­nunla beraber nazım ile şiirin henüz ayrılamayıp bir zannedildiği; hangi söze şiir denilebileceği, çokları tarafından kesdirilemediği bir zamanda yazılan o eski eseri muahezede de ileri gitmek doğru ola­maz. Bizde Kemal bey kadar malûmat-ı edebiyesi geniş bir edip yoktur. Arap, acem, Türk edebiyatım hakkiyle bildiği gibi garp edebiyatına da lüzumu kadar vakıf idi. Lâkin ne merhumun bu derecelerdeki ihata-i edebiyesi, ne de-üç beş garezgâr ile beş on kopuk istisna edildiği takdirde-herkesin müsellemi olan dehayı fıtrîsi, onun iyi bir müntakid olmasma el vermezdi. Zira son de­recede hissiyatçı, son derecede infialâtına mahkûm idi.

Vakıa Naci merhum da müntakidlik ederdi. Lâkin Nacinin mütaleat-ı intikadiyesi sırf lisana, nazma aitti, denilebilir. Merhu­mun mesleğine göre vezni düzgün, elfazı ahenkli, heyet-i ummumiyesi lisanın şivesine uygun bir nazım en birinci şiir idi. Şunu da söyleyelim ki; Naci'nin intikadlarmdan lisan istifade etmiştir, ha­lâ etmektedir. Merhuma söğenler, lâkin düzgün bir ağızla söğenler dillerini, Naci sayesinde okadar kıvrak bir hale getirebilmişler­dir!

Ustad Ekrem'in intikad yollu eserlerinden şiirimiz cidden bü­yük büyük istifadelere mazhar olmuştur. Yazık ki;   o yazıların devamını göremedik. Evet, Naci lâfza, nazıma; Üstad ise manaya, şiire çok hizmetler etmiştir.

Bir zamanlar Servet-i Fünun risalesinde de intikadlar görü­lürdü. Lâkin methi mütekabil esası üzerine yürütülen o mütâleâ-lar, tabii tarafgirlikten âzâde değildi.

Bir şair her eserinde şair olamaz; yani insanın her yazdığı eser şiir derecesine çıkamaz. En büyük şairlerin öyle yaveleri olur ki en küçük şairden sudur edemez. Bunun gibi herze söyle­mekle iştihar edenlerin ara sıra öyle sözleri görülür ki şahıslarına verilmez. Onun için hakkında hüküm, vereceğiniz eseri, sahibine ait olmak üzre taşıdığınız fikirden tecerrüd etmeden okursanız da­ima yanılırsınız.

Şarkm iki büyük, iki hakîn şairi olan Sadi ile Mütenebbî'den evvelkisi:

“Ayıp arayan göz, hüner görmez.” diyor; ikincisi de; “Riza gözü bütün kusurlara karşı kör olur; nasıl ki gazep gözü olanca fenalıkları bulur bulur çıkarır.” hükmünü veriyor. Bunlar pek doğru sözlerdir, insan bir eseri herçebadabad beğenmek ni­yetiyle okursa daima iyi taraflarını görür; bilâkis beğenmemek için mütalea ederse, nazarına hiç güzel yerleri isabet etmez, yalnız nakışlan rast gelir. Onun için müntakide her şeyden evvel hissi­yatı hususiyeye kapılmayacak sağlam yürek lâzım.

Her eser kendi vadisinde tetkik edilir; hepsi de mevzuuna, sonra, o mevzudan çıkarılmak istenen neticeye göre intikad olu­nur. Muhtelif eserler hakkında ayni nokta-i nazar muhafaza oluna­maz. Ayrı ayrı mevzuların belâgati ayrı ayrı olmak pek tabii ol­duğu gibi çok defalar fesahatleri bile bagka başkadır, Bunlar kavaidi edebiyeyi şaşırtacak, hükümden sakıt bir hale getirecek nok­talardır. Daha doğrusu edebiyattaki düsturların pek çoğu hukuku düvel kaideleri gibidir: Yalnız, zavallı yazıcılar hakkında tatbik olu­nur. Yoksa kalemine güvenen, o kaideyi yırtıp öte tarafına geçer de kimse sesini bile çıkaramaz![60]

 

Edebiyat Bahîsleri: 5

 

Plân

 

Osmanlı übedasını garplı'lardan bu kadar geride bırakan es­babın en birincisi, şüphe yoktur ki, plân meselesidir.

Evet, evvelce enine, boyuna düşünüp tasarlanmış, bidayeti, ga­yeti kestirilmiş, muntazam muayyen bir tertip dahilinde çalışmak­la alel amya [61] nâzımlık, yahut nasirlik etmek arasındaki farkı teslim için uzun uzadiye mürakabaya varmak istemez!

Eski şairlerimiz böyle muntazam plân dahilinde hareket et­meyi hatıra getirmiş olmadıklarından başka; bizim tarzı kadim şiirimiz, doğrusu, pek öyle plân dinler takmadan değildi!

Yeni şairlerimiz plâna lüzumu kadar değilse de, az çok ehem­miyet veriyorlar. Maamafih naşirlerimiz oldukça muntazam, olduk­ça makul bir tertip dahilinde yazı yazmağa başladılar.

Garplılar eskidenberi “resimsiz, plânsız hiç bir eseri sanat meydana gelemez,” iddiayı muhikındadırlar. Hatta alınanların en büyük edibi olan meşhur Göte “ne çıkarsa plândan çıkar.” düstu­runu daima tekrar ederdi.

Ne hacet! Dest-i kudretten çıkan asarı bile nazarı im'an ile tetkik edecek olursak bir tertibi ezelînin bütün hutut-i müthîşesini kemal-i hayretle görürüz.

İmam Gazali, Levhi mahfuz için “kâinatın planıdır”, deyip çı­kıyor.

Evet, güzel bir plân, metin bir eseri edebînin temeli mesabe-indir. Vakıa şu sözler birdenbire pek kaide perestane telâkki olu­nabilirce de iyi düşünülünce bundan daha sağlam bir düstur bulunamıyacağı anlaşılır.

Meydana getirilecek eser ne olursa olsun, insan öyle bir plân dahilinde harekete mecbur olmalıdır ki, o plân ne kadar mümkün ise o kadar işlenmiş olsun; onun haricine çıkmak -kabil olmasın. Şimdi böyle müfredatlı bir plân tasarlandıktan sonra, bir kere işe başlanıldı mı, artık önce kabul edilen nisbetler gözetilmelidir. Çün­kü o nisbetler bir çok düşünülerek kabul edilmiş idi; Çünkü plân­dan maksat taşkınlıklara meydan vermemek idi. İnsan ne kadar çok yazar, ne kadar çok tetebbu ederse, şu hakikate o nisbette kuvvetli bir kanaat hasıl eder:

İyi bir plân bir eserin metanetine, kıymetine üslûp kadar hâkimdir.

Evet, iyi bir, plân metin bir üslûp ile birleşince artık o eser; cihan-ı edebde bekaya namzettir. Büyük ediplerin muhallet eser­leri hep bu tarzda yazılmış olanlardır.

Pek meşhur bir tiyatro müellifi, eserinin plânını çizdikten son­ra “tiyatromu bitirdim.” dermiş. Bu sözde biraz ifrat olsa bile, plânın ehemmiyetim pek vazıh bir surette gösterir. Semahatı ka­rihaya mağrur olarak işe başlayıvermek, ben plâna tabi olacağı­ma, plân bana tabi olsun demek doğru bir hareket değildir. En büyük              

Eczası arasında nisbet gözetilmemiş, kaide-i i'tidale riayet olunmıyarak kâh ifrata, kâh tefrita gidilmiş, elhasıl gelişi güzel yazılmış ne kadar asarı edebiye görüyoruz ki eğer biraz plân, biraz intizam dahilinde hareket edilmiş olsaymış, bugün bütün o eserler kûşe-i nisyana atılmayacak, muhafaza-i mevcudiyet ede­cek imiş. Öyle ya, büyük kabiliyette yaratılmış olduğu halde eser­lerini sırf karihasının şevkine tabi olarak rast gele yazan edipler unutulup gidiyor da, nisbetle okadar yüksek fıtratta olmayan di­ğer bir takım muharrirler ibkayı nam ediyorlar.  Çünkü bu son­rakiler hemen kalemi ele almıyor; mevzuunu iyi seçiyor; sonra, iyi düşünüyor; plânı ile adam akıllı uğraşıyor; icab eden yerini tavzih, lâzım gelen tarafını tenkih ediyor.

Evvelce plânını güzelce tertib etmeyen bir edip için eserinde sukut muhakkaktır. Kim plânımı iyi çizmiş, ne söyleyeceğini, ne yapacağını kestirmiş ise,  muvaffakiyet onundur.

Bazı gençler böyle bir mecburiyete kolay kail olmuyorlar. Evet, karihanın şevkine, hayalin servetine mütevekkilen işe baş­layıvermek, çok zamanlar tabiata daha mülayim gelir. Hiç bir is­tikşaf yapılmaksızın, hiç bir rehber almaksızın maksada varılır zannolunur. Yazmak, bir an evvel yazıp bitirmek hırsı bu gibi ih­tiyatlara meydan bırakmaz. Öyle ya! Tabiat-ı şairane galeyana gelmiş: Nükteler, mazmunlar saha-i hayalde dolaşıp duruyor. Ar­tık neye beklemeli?

Hayır, hiç de öyle değil! O sanihalar, o manalar, o fikirler biraz sıkışmakla, biraz tazyik görmekle hiç bir şey kaybetmez. Görmezmisiniz ihtimare terk edilen mayi daha kuvvetli olur; şişe­nin ağzını vaktinden evel açarsanız fışkıran, köpükten başka bir şey değildir!

Müfredatiyle düşünülmüş, iyi çizilmiş bir plân olmazsa eseri­nizin başa çıkacağı pek şüphelidir. Çıksa da karmakarışık bir şey olur. Çünkü sevk-i tesadüfe kalmış olacağı için, eserin değersiz, ehemmiyetsiz bir kısmı lüzumundan fazla itinalı olur da, bilâkis çok uğraşılmak icab eden en mühim ciheti lâkayıdane geçiliverir. 282

Büyük bir adamın şu sözleri hiç bir zaman nazarı dikkatten uzak tutulmamalıdır:

Sırf evvelce plânını çizmemek, mevzuu lüzumu kadar düşün­memek seyyiesi ile dir ki büyük kabiliyetler bile müşkilât içinde kalarak, işin içinden nasıl' çıkacaklarını tayin edemezler. Vakıa ortada bir çok maani, bir çok efkâr görürler. Lâkin onları ne bir­birleriyle mukayese ettikleri, ne de aralarında bir tertip gözettik­leri olmadığından hangisini hangisine tercih etmek lâzım gelecek, birdenbire kestiremezler. Tereddüt içinde saplanıp kalırlar. Lâkin ne zaman bir plân çizer, ne zaman mevzua doğrudan doğruya ir­tibatı olan bütün efkârı toplar, sonra da onları bir tertibe, bir nizama koyarlar ise o vakit hangisini en önce kâğıt üzerine nak­ledecekler, işe nerden başlayacaklar, derhal kestirirler; eserlerinin en canlı yeri neresi olacağını hissederek, o ruhlu noktayı ihsasa uğraşırlar. Artık bunlar için yazmak, işkence değil, âdeta eğlence olur.

Demek iyi yazmak için, evvelâ mevzuu tamamiyle temsil et­miş olmak, saniyen maaninin, efkârın sırasını iyice görerek onla­ra muntazam, mantıkî bir silsilei cereyan verebilmek için, o mevzuu etrafiyle düşünmek lâzımdır.

Bir kere de kalem ele alındı mı, artık o çizilmiş olan daire dahilinde cevelanına ruhsat verilmeli; yalnız harice çıkmasına, ya­hut bazı yerlerde pek çok, bazı yerlerde pek az, elhasıl nisbetsiz bir tarzda dolaşmasına müsaade olunmamalidir. Yani devredeceği sahanın tayin eyleyeceği hareketten başka bir hareket verilmeme­lidir.

Madem ki bu gün plân bu kadar mühimdir, gayet mutaassıp davranarak bidayette iyice kesip biçmelidir. Mevzu, henüz mevadd-ı iptidaiye halinde, henüz ecza-i müteferrika şeklinde iken kabili İs­lahtır. Yoksa, bir kere kisve-i nazma, yahut nesre girdi mi, artık feda edilemez. Çünkü okadar uğraştıktan sonra bu fedakârlık in­sana pek zor gelir.

Bir de herkesin bazı maaniye, hatta bazı elfaza karşı hususî bir temayülü vardır; onları lüzumlu lüzumsuz kullanmak, sarf et­mek ister. Onun için plân çizilirken o fikirler, o kelimeler şayet mevzua uzaktan temas ediyor, daha doğrusu bir güzellik vermiyor­sa hemen atılıvermelidir.

Meşhur Paskal'ın dediği gibi “Bir şeyin yalnız güzel olması kâfi değildir, mevzua bigâne olmaması da şarttır. Mevzu öyle is­ter ki: Ne bir gey eksik olsun, ne bir şey fazla.”

Plân hakkında söylediğimiz şu sözleri bir fransız edibinden naklettik, çünkü garplıların bu meseleye ne kadar itina ettikllrini göstermek istiyorduk.

Evet, bizim divanlarımızda, mecmualarımızda yer yer öyle kıy­metli beyitler. Öyle cemiyetli mısralar bulunur ki bir garp şairinin karihasından nadiren sünuh eder. Lâkin maateessüf onların terti­bine hiç riayet edilmemiş, hatta böyle bir tertip akla bile getiril­memiş olduğu için, heyeti mecmuaları paydar bir güzellik göstere­miyor. Meselâ Fuzûlî elbstte pek büyük bir şairdir; Leylânamesinde elbette pek yüksek şiirler vardır. Lâkin hazretin efsanesini naz­ma kalkışmazdan evvel eserine nasıl başlayacağını, nelerden bah­sedeceğini, nasıl bir netice vereceğim  düşünmemiş; yani hiç bir plân, hiç bir taslak yapmadan sade karihasına, serveti hayaline, semahati hissine güvenerek işe başlayıvermiş, onun için bu kadar emeği heder olmuş gitmiş!

Leylâname-i Fuzûlî için hâşâ, kıymeti edebiyeden mahrumdur, demek istemiyoruz; demek istiyomı ki; Fuzûlî daha as şair, lâkin daha çok sanatkâr olsaydı, o eseri vücuda getiren eczayı edebiye­den daha az kıymetli mevad ile daha güzel bir bedia telif edebilirdi. Fuzûlî için söylenen bu sözler Nabi'ler, Yahya'lar, Şeyh Galip'-ler hakkında da variddir. Bizim garp edebiyatından ettiğimiz, daha doğrusu edeceğimiz istifade onların bütün hissiyatına, hatta bütün adatma tercüman olarak bu millete anlayamıyacağı, anladığı su­rette de zevk alamıyacağı   bir takım ucubeler okutmak; yahut halkın zevki behimisini okşayacak, zaten sallanıp duran ahlâkı umumiyeyi temelinden yıkacak numuneler göstermek değildir. Gö­zümüzü açmalı, aklımızı başımıza almalıyız da edebiyatı insaniyete hadim müstakil bir sanat telâkki ederek tealisine onlar gibi çalış­malıyız; şeraitini cami bir eseri edebî nasıl oluyor, ne gibi hazır­lıklar istiyor, buralarını onlardan öğrenerek muntazam, muayyen plânlar, metîn, muhkem usuller takib etmeliyiz.[62]

 

Edebiyat Bahisleri: 6

 

İcad Mevzu

 

İcad, fikrin bir mücahedesidir ki, gerek mevzu, gerek mevzua ait genişletmeler hep o sayede bulunabilir.

Bir mevzua zaferyap olabilmek, yani o mevzuda mündemiç maaniyi, nikâtı keşfedebilmek için en birinci şart iyice, etraflıca, düşünerek mevzuu hamlıktan kurtarmak, olgun bir hale getirmek­tir. Meşahirden birinin dediği gibi “mahza mevzu üzerinde lüzu­mu kadar i'mali fikir etmediği için bir müellif eserini yazar­ken müşkilât içinde kalır.”

Edip için her şeyden evvel mevzuunu, kelimenin bütün manasiyle, hissetmiş olmak lâzımdır. Evet, işin güçlüğü yazmakta değil, yazmaya başlamazdan evvel hissetmektedir. “Ancak iyi hissolunan zeminler iyi tasvir edilebilir” sözü pek kıymetli bir düs­turu edebîdir.

Vaktiyle bir felâket geçirmiş, bir acı görmüş olursunuz: mazii hayatınızın elim bir safhası gözünüzün önünden geçer. İşte si­zin için bu gibi mevzu alan hissetmek kadar kolay bir şey ola­maz. Binaenaleyh bunları tasvir etmek isterseniz fevkalâde bir surette muvaffak olursunuz. Lâkin hüner böyle yad aşina bir mevzuu değil, yabancı bir mevzuu intihab ederek onu kendine doğ­ru çekip getirmek, temsil etmek, ısındırmaktır; bir halde kî o mev­zu bütün safahatiyle görülebilsin, hissolunabilsin.

Eğer yazmaya başladıktan sonra manalar, fikirler, birbirini veyl etmek suretiyle kaydı tertibe girmiyorsa, demek, mevzuunuz henüz size ram olmamış, daha kemale gelmemiş. O halde ayni mevzu üzerinde tekrar imali fikr etmek, uzun uzadıya düşünmek iktiza eder; o zamana kadar ki karihanızda cuşuhuruş başlasın da kendinizde bir an evvel yazıp kurtulmak için adeta bir ihtiyaç hissedesiniz. Evet, hakikî talakat, hakikî ilhamı sanat ancak o vakit gelebilir.

Mevzuu meşime-i karihada uzun müddet taşımak, cenin-i sakit gibi vaktinden evvel meydana çıkarmağa özenmemek, iyi yaz­manın en birinci şartıdır. Mamafih işe başlamazdan evvel bu ka­dar şeraite inkiyad herkes için kat'î değildir, öyle edipler vardır ki saatlerce, hatta günlerce düşünmeden bir şey yazamazlar; son­ra öyleleri de vardır ki, huruşa gelmek İçin mutlaka kaleme sarılırlar.  Meselâ meşhur Russo birinci Şato Briyan ikinci  zümreye dahildir.

Bir say-i edebînin kıymeti mevzuu intihab ettikten sonra bir nevzadi kâmil suretinde vücuda getirebilmek için, karihada iyice beslemekle kaimdir.

îcad, mevzuu hissetmekten, o mevzuun hissiyatınız, hayaliniz üzerinde husule getirdiği tesiratı tamamiyle tebliğ eylemekten iba­rettir.

Mevzu dediğimiz mahiyet bir fikirden ibaret basit bir geydir; eğer hayal ile his yetişip -o fikrin ihtiva edebileceği menazırı, ala­bileceği eşkâli tasvir ederek basatattan kurtarmaz, bir kaç kat büyült emezse, söylenecek söz zaten söylenmiş demektir.

Bilfarz yirmi dört saattenberi kuyuya dürmüş bir adamın ha­lini, ihtisasatını tasvir etmek lâzım geliyor. Ne yapacaksınız? Evet, kendinizi o adamın yerinde farz edeceksiniz. Lâkin hiç ba­şınıza böyle bir şey gelmemiş... şimdi öyle bir adamın ihtisasatını nasıl keşfetmeli? Öyle ya! Meleke-i icat bu gibi yerlerde kendini gösterecek. Sanat dediğimiz de bundan başka bir şey değil. Tabi­ri marufu veçhiyle başkasının bedenine temessül lâzım.

Şimdi kuyuya düşen adamın halini tasvirden evvel tasavvur için uzun uzadiye düşününüz; o vaziyet-i ianei hayal ile gözünüzün önüne getirip o hayalin etrafında dolaşınız. Zihninize tevarüt ede­cek maaniyi zaptediniz. Meselâ: soğuk, su, karanhk, tedricî fakat müterakki bir surette dibe gitme, saatların uzunluğu,  bağırdıkça sesin çınlaması, aksi nida, muhitin sükûnu mehibi, kuyunun aşağı­dan yukarıya kocaman bir huni gibi görünüşü, me'yusane istim­datlar, tabu tuvanın kesilmesi, aczi mütezayit, suyun yüzünde kal­mak için uğraşan, fakat çabaladıkça dibe doğru giden zavallının beyhude harekâtı, yukarda saf bir sema, zaman zaman kuş sesle­ri,  hariçte velevledar,  lakayt bir hayat, sonra  onların  şu  biçare felâketzedenin haliyle husule getireceği tezat...  Daha buna benzer şeyler.

İşte bunların hepsi düşünülerek sıraya konularak adamın hali tasvir edilecek.

Meselenin mühim ciheti bir vak'anın bütün müfredatını ince­den inceye tasvir etmek değil, to tasvirde canlı, hususî bir tesir ha­sıl edebilmektir.

Görülüyor ki sanatı tahrir musırrane, müstemirrane bir sa'y ile elde edilen melekeden ibarettir. Büyük dehalar, yüksek kabili­yetler bu mecburiyetten azade olsalar bile, emin olunuz ki onlar da pek çok çalışmışlardır.

Mevzuun intihabiyle destgâhı tahrire vaz'ı arasında miktarı eşhasa göre değişen bir zaman geçer ki, ihtimal, bir teşebbüsi ede­binin en sevilmez, en çekilmez devresi budur. Bu devrede taham­mülü na kabil bir intizar,, bir üzüntü vardır. Bakarsınız hiç bir şey doğmuyor. Artık müfekkirede henüz vücudu olmayan maaniyi çı­karmak, dimağın bu duygusuzluğuna, bu ataletine galebe çalmak lâzım gelir ki, bu büyük mücahede için tenha güzin olmak, bütün kuvayı fikriyeyi bir noktada cem etmek elzemdir.

Düşününüz, düşününüz... Lâkin ruhu mevzuu temsil edecek ha­yal bir türlü karşınızda tecelli etmiyor! Sakın metanetinizi, ümidi­nizi kaybederek yeise düşmeyiniz: Bugün sizden kaçan o hayal, yarın ağuşu müfekkirenize gelir, hem de bir gün evvelki mücahedati fikriye neticesi olarak pek saf, pek açık bir surette mütecelli olur, siz de o zaman hemen kaleme sarılarak not almaya başlarsı­nız.

Mevzuunuz itiyadatınızdan,' muhitinizden, tarzı tefekkürünüz­den ne kadar uzak ise azminiz, mücahedeniz de o uzaklık nisbetinde fazla olmalıdır. Mevzuımuzu kafanızda taşıyınız; hem uzun za­man taşıyınız; daima beraber gezdiriniz. Göreceksiniz ki nihayet onu kendinize râm edeceksiniz. Karihanın vüsati, semahatı bernmutad mücahede ile, kuvayı fikriye üzerinde tasarrufla istihsal edile­bilir; yoksa rast gele bir şey olmaz. Hulâsa, his ile hayali kendine mal etmek, bunların üzerinde nüfuzunu yürütebilmek icab eder. Vakıa kuvvei muhayyileden hepimiz az çok nasibedarız; ancak o kuvvetten alabileceğimiz hisseyi büyültmek bize aittiir. Baktınız ki muhayyileniz hararetten mahrum... O zaman münebbihlere mü­racaat ediniz; yani mevzuunuzla münasebeti olan eserleri okuyu­nuz. Meselâ tiyatro yazmak, sahneler tertib etmek, eşhası birbiriyle konuşturmak istiyorsunuz değil mi? Bu yolda yazı yazanların gü­zide eserlerini tetebbua dalınız. Yahut bir orman tasvir edeceksi­niz, fakat karşınızda öyle bir manzara yok. Ne yapacaksınız? işte böyle bir teşebbüsü başa çıkarmak için, kalemi ele almazdan evvel, orman tasviri yolunda yazılmış muhalled eserleri gözden geçiriniz; uyuşmuş olan muhayyilenizi tetebbu sayesinde intibaha getiriniz. Bu usul daima muvaffakiyeti temin eder.

Kimbilir kaç kere başınıza gelmiştir: Harareti histen, şetareti hayalden mahrum dimağınızda en basit bir manayı, en naçiz bir fik­ri bulmaktan âciz kaldınız da, artık bundan sonra hiç bir sey yazamıyacağım diyerek derin bir yeise düştünüz; edebî istikbalinizden ümidi kestiniz. Öyle değil mi: Halbuki biraz sonra, civarınızda yük­selen bir terane, bir ahenk, yahut pişi nazarında açılan şairane bir levha; temaşa birdenbire sizde bir çok hayaller, bir çok hisler bir çok fikirler uyandırıverir; muhayyilenizin deminki uyuşukluğu faaliyete inkılap eder. Öyledir; bizim mevcudiyeti maneviyemizi tadil için çok zamanlar en ufak bir sey bile kâfidir. Lâkin hissimizi tehyic edecek hayalimizi uyandıracak münebbihler arasında hiç biri mutalea kadar müessir olamaz. Çünkü mütalea, bizim ihtiyacatımıza tamamiyle tekabül edebileceği gibi okuyacağımız eserler için­de rehberimiz olacak, elimizden tutacak sayfalar buluruz. [63]

 

Edebiyat Bahısleri: 7

 

Muhayyileyi İşletmek

 

Muhayyileyi işletmek edebiyatta en mühim bir iştir; çünkü her şey ona tabidir. Evet, edebiyat noktai nazarından muhakeme olu­nursa, o kadar ehemmiyeti olan his bile, hayalin yardımı ile kendini müteheyyiç etmekten başka bir şey değildir.

Hayal nedir? Eşyayı safha safha bütün müfredatile göz önüne getirebilmek melekesidir. Tahayyülâtı edebiyede hafızanın pek bü­yük, âdeta yarı yarıya hizmeti vardır. Meselâ Ağustos ayında karlı bir hava tasvir etmek için ne yapacaksınız? Tabiî hafızanıza müracaate mecbur kalacaksınız; vaktiyle görmüş olduğunuz o âlemi yaz­mak için hatıratınızdan, mahfuzatmızdan istimdat edeceksiniz. Za­ten bizim dimağımız evvelce manzurumuz olan eşbahın az çok devam etmek, yahut ebediyen kalmak üzere intikaş ettiği bir fotoğraf ma­kinesidir. Dimağ daima serveti artan bir hazinedir ki, biz sermaye­mizi oradan çekeceğiz. O halde bu hazineyi, mümkün olduğu kadar zengin leştirmelidir.

Bir mevzu ne kadar güçlükle kabili temsil ise, o mevzuu hisset­mek, yani kendine mal etmek için o nisbette fazla bir mücahede is­ter. Binaenaleyh öyle mevzular intihabına çalışmalısınız ki; ya vak­tiyle kendi başınızdan geçmiş, yahut iyice nazarı dikkatinizi celbetmiş olsun. Böyle yaparsanız o mevzuu gözünüzün önüne getirmek, sizin için pek kolay olur, pek kolay hissedersiniz: tevsi ve ikmali için müracaat edeceğiniz, kullanacağınız mevad kendiliğinden gelir.

Hususiyle bu kadar aşina bir mevzuu nazarı, müşahede önüne getirmek, sizde ona karşı bir incizap hasıl eder ki; o sizi teşci eder.

Demek, “Mevzu intihabı” meselesi hayli mühimdir. Her zemin size gelmez. Tevsî edeceğiniz madde kabiliyeti edebiyenizle, kuvayı edebiyenizle mütenasip olmalı. İnsan başa çıkarabileceği işi bilmeli. Faraza, bir zemin hoşumuza gider; onu tevsi etmek, tasvir etmek he­vesine düşeriz. Fakat işe başlayınca bakarız ki; yürümüyor, ümid et­tiğimiz netice çıkmıyor! Vakıa b mahrumiyet mevzuu etraflıca dü­şünmeksizin işe başlamaktan ileri gelirse de, çok zamanlar esasen o, mevzuun bizim seviyesi kabiliyetimizden çok yüksek olmasından neş'et eder. Onun için haddimizi bilmeli aczimizi nazarı insaftan uzak tutmamalıyız. O halde, hakikati, başımızdan geçmiş, yahut hiç ol­mazsa müşahede "altına alabileceğimiz zeminlerde aramalıyız.

Hakikat, hayat, müşahede her eseri edebînin şeraiti esasiyesindendir. Bu şeraiti ararsak her zaman bulabiliriz. Hatta hiç yoktan bir mevzu icad edeceğimiz zaman bile, işe tabiilik vermek için haki­kat istinadgâhımiz olmalıdır. Yani hayat-ı hakikiyeden alınmış olup mevzuumuzu tevsie imdat edebilecek vekâyıa, ahvâle müracaat et­meliyiz. Sonra, görmüş olduğumuz muhitlerden, tetkik ettiğimiz şahıslardan istiane etmeli, onlara, eşhas ve muhitle muhayyilemiz arasında bir tetabuk husulüne çalışmalıyız.

Meselâ bir halet-i ruhiye, bir şahsiyet arıyorsunuz, değil mi? Yakından tanıdığınız adamları alınız; oldukları gibi gösteriniz; ya­hut birinden bir çizgi, diğerinden bir çizgi alarak bu cüzlerden bir kül teşkil ediniz. Garpte yetişen meşahir hep bu suretle muvaffak olmuşlardır.

Hayat-ı hakikiye arasında bulunup alınmış bir halet-i ruhiye, edip için öyle metin bir esastır ki, mevzuunu o sayede pek kolay ba­şa çıkarabilir. Bir sahneyi tasvir etmek, yahut bir takım eşhası mu­havere ettirmek hususunda güçlüğe uğradığınız zaman, o halet-i ru­hiye imdada yetişerek güçlüğü bertaraf eder. Öyle ya! Madem ki meydanda şöyle bir adam var, madem ki siz de onu iyice biliyorsu­nuz, artık tasvirine çalıştığınız mevkie o adamın ne yapabileceğini, ne düşünebileceğini, ne söyleyebileceğini tahmin için zorluk çekmez­siniz. Bu pek mühim bir şarttır ki daima dikkat ister.

Sahravî bir manzara tasvir edeceksiniz, öyle mi? Bir köşeye çe­kilip ezber çalışacağınıza kıra çıkınız; kaleminizi hazırlayınız; meşhudatmızı not suretiyle zapta başlayınız. Yok, hafızanıza güvenir­seniz not almıyarak, yalnız muhitinizi nafiz bir nazarla temaşaya dalınız.

Dessas, hilekâr bir adam göstermek istiyorsunuz, değil mi? Kıtlığı mı var? Gözünüzü etrafa gezdirerek beğendiğinizi alınız!

Avam arasında muhavereler yürütmek mi arzu ediyorsunuz? Halkın arasına karışınız; bîr taraftan çenesi düşük adamları, bilhas­sa koca karıları dinleyiniz; bir taraftan da söylenen sözleri edasîle, telaffuzu ile beraber zaptediniz.

Size etrafiyle malûm olan bir muhit intihabı meselesi de kat'î, sağlam neticeler verir. Meselâ elinizde bir hikâye plânı var. Lâkin vakanın geçtiği muhit size meçhul olduğu için, o plânı tatbik husu­sunda müşkilât çekiyorsunuz. O zaman vak'ayı öyle muhayyel değil, lâkin sizce malûm olan hakikî bir muhite naklediniz; görürsünüz ki plânınız derhal muvaffakiyetle tatbik olunmaya başlar.

Madem ki edebiyatta her şeyden evvel iyi hissetmek lâzım; şa­yet en iyi hissedebileceğiniz mevzu kendi şahsınız ise çekinmeyip, kendi şahsınızdan da bahsediniz. îşte bir çok müellefatı edebiye meydana getiren Abe Prevonun, Manon Leskosu en muhallet eseridir. Çünkü müellif o eserde kendi sergüzeşti garamını yazmıştır. Meşhur Dodenin sırr-ı sanatı, muhitini gayet nafiz bir nazarla keskin bir mü­şahede altında bulundurmasındadır.

Hakikat, hayat, müşahede; işte sanati edebiyeye hakim olan üç esas. Bütün mücahedati fikriye, bunlar üzerine istinad etmek icab eder.

Eğer bir eser sırf tatlı tatlı okunmak için yazılıyorsa, hakikat cerihadar edildiği, yahut tecrübe ile müşahede ile aykırı bir şey ya­zıldığı gibi maksat fevt edilmiş demektir. Meselâ eşhas-ı marûfe-i tarihiyeden birinin hayatını zemin ittihaz etmek istediniz; artık o adamı sağlığında hiç bulunmadığı muhitlerde, memleketlerde gezdi­rip durmamalısınız. Sonra, vak'annın güzar ettiği zamanın, mekânın ahvaliyle şerait-i hususiyesini de hiç nazarı dikkatten dur tutma­malısınız.[64]

 

Koleraya Dair

 

Aldığımız mektupların birinde deniyor kî:

“Bir zamanlar memlekete kolera gibi, veba gibi salgın bir hasta­lık gelince, fedakârlık yapılarak, para ile hafızlar tutulur ve mem­leketin etrafı devir ettirilirdi, bugün İstanbulda, civar vilâyetlerde koleradan epeyce telefat olduğu rivayet ediliyorken, hiç öyle bir teşebbüste bulunmak kimsenin aklına gelmiyor. Sıratı Müstakim hü­kümete bu eski, fakat dindarâne usûlü ihya etmesini tavsiyede bu­lunsa, büyük bir hayır işlemiş olacak...”

Evet, böyle bir eski usul vardı. Lâkin hiç bir vakit dindarâne değil idi! Hükûmet-i sabıka mevkiini tahkim için, millete savlet eden felâketlerden bile istifade etmek isterdi, yoksa sarî hastalıklara kar­şı nizamatı sıhhiyeyi tamamiyle tatbikten başka bir tedbir olama­yacağını pek âlâ bilirdi.

 yüksek sesle tilâvet edilen Buharîler hastalığı def et­mek için değil, sadedil halkın hissiyat-i dîniyesini okşayarak huluskâr bir padişaha ihlâs celb etmek için idi. Yoksa bir taraftan ta Rus­ya hududundaki koleranın gölgesinden ürkerek, saraymda en sıkı tedabirî tahahhuziyeyi [65] ifa ettiren; diğer taraftan külhanlar do­lusu kütüb-i diniyeyi [66] cayır cayır yaktıran adamın Buharilere, Salatu selâmlara zerre kadar ehemmiyet vermiyeceğini azıcık dü­şünenler pek kolay kestirebilirdi.

îyice bilmeliyiz ki, gerek münferid gerek sari ne kadar hasta­lık varsa, izalesi için tababetin tavsiye edeceği tehaffuzi, şifai teda-birden başka yapılacak bir şey yoktur. Esasen bir köylünün bile yakinen bilmesi icab eden bu basit hakikat, bizi ötedenberi pek çok aldattıkları için, hâlâ olanca vuzuhiyle gözümüze çarpamıyor!

islâm dininin tababete ne büyük bir mevki verdiğini hepimiz bi­liyoruz da, sonra iki üç riyakârın sözü ile yine o dine istinad ederek en celi hakîkatîara karşı igmaz-ı ayın [67] ediyoruz.

Hasreti Peygamber “Cenabı Hak hiç bir hastalık vermemiştir ki devasını da vermiş olmasın. O halde o devayı aramalısınız” buyuruyor. Fakat o devanın dua kitaplarında aranması lâzım geleceği gibi bir işaret yahut bir tasrih ise, asla vaki olmamıştır.

Ne hacet. Suret-i katiyede tahrim ettiği garabı hazık bir tabi-nin sözü üzerine tahlil eden:[68] tababeti alelade sanatlar derece­sinde tutmak şöyle dursun, tahsili farzı kifayedir, diyen bir dini semavî nasıl olur da etibbanın vazifesine müdahale eder?

Eazım-i eslâfın tercüme-i hallerini, eserlerini okurken pek çok­larının tabib olduklarını, zamanlarındaki terakkıyat-ı tıbbiyeyi ta­mamiyle ihata etmiş bulunduklarını görmüyor muyuz? Hükemay-ı islâmdan tababetle uğraşan, yalnız îbni Sina ile Ebu Bekir Razı de­ğildir. Pek çok ekâbiri ümmet aklın, naklin bu san'at-ı celileye verdiği mevki-i hürmeti hakkiyle takdir ederek fevkalâde çalışmışlar, bu­lundukları asra göre fevkalâde yararlıklar göstermişlerdir.

Bîr zamanlar tababetin okur yazar fırka için tahsili mecburî fünun sırasında bulunduğuna ise medreselerimizin ismi delâlet ediyor. Herkesçe malûm olan bu hakaik-i tekrardan maksadımız oku­makla, üflemekle hastalık müdavaatına kalkışmak zannedildiği gibi dîndarâne bir usul olmadığını, bizim dinimize asla böyle bir şey sığ­mayacağını söylemektir.

Kur'an-ı kerim hastalara, ölülere okumak için nazil olmamıştır. Kur'an'daki şifa, cehelenin anladığı gibi değildir....

Fıkra meşhurdur ya: Arâbinin biri, uyuza tutulmuş develeri için hazreti Ali'den dua istemiş; müşarun ileyh de uyuza karşı, en me'sur duaların katran kadar müessir olamıyacağmı söylemiştir.

Hâzır tabiblerimiz “Koleraya karşı en nafi bir tedbiri şahsî var­sa, o da yiyeceğe, içeceğe yani “himye”ye dikkatten ibarettir,” diye bağırıp dururken hâlâ bir çocuğumuz -mütevekkilen Alallah- pis boğazlıktan gen durmuyor! Doğrusu tevekkülü pek iyi anlamışız!

Allah aşkına olsun, halis din ile riyabı birbirinden ayıralım. Mahz-ı hayat olan dini islâmı cehaletimize, meskenetimize, hamakatimize bir hüccet gibi irad edip durmayalım. Dinin Özünü Kitabullahtan, sireti-i resulü hadisten alamayacaksak Kitabullah ile, sünnet-i resul ile âmil olan hakîkî müslümanları pişva ittihaz edelim.

Yoksa din ile aralarındaki mesafe budelmeşrakin olan cehele-i cemaate, yahut hazele-i ümmete uyacak olursak, koleralar, vebalar hakkımızda ayni rahmettir![69]

 

Zülmetten Nura [70]

 

Yakın zamanlara kadar dünyanın üç büyük kıt'asına hakim olan altıyüz otuz senelik koca bir saltanat, evvelâ Afrika'dan, sonra Av­rupa'dan çekilmiş.; bugün Asya'da bile büyük, hem pek büyük feda­kârlıklarla yaşayabilecek kadar küçülmüş iken bizim hâlâ uyuma­mız, hâlâ ibret gözünü açmak taraflarına yanaşmayışımız ne ağla­nacak felâkettir!

Ecdadımız bol bol tarih okuturlarmış, Hamdolsun, bizim ona ihtiyacımız kalmadı! Zira yaşamak isteyen, lâkin insanca yaşamak isteyen bir milletin nasıl olması lâzım geleceğini etrafımıza bakınca görüyoruz; sonra, Allahu zulcelâlin bu âlem-i hilkatte cari olan eze­lî kanunlarını çiğnemek gibi, çılgınlara bile yakışmaz bir cür'ette bulunan sefalet, mahkûmiyet namzedi cemaatlerin nasıl perişan ol­duklarını da kendi vücudümüzde duyuyoruz.

Öyle zannederim ki; Hiç bir tarih bu kadar açık görgü, bu ka­dar acıklı duygu temin edemez!

îyi ama, bu görgülerin karşısında, bu duyguların altında halâ bu körlük, halâ bu duygusuzluk nasıl olabilir?

îşte bir sual ki: herkes tarafından ileri sürüldü! îşte bir sual ki: kimse çıkıp da cevabını veremedi!

En yaman acı... milletin âkil tanınan evlâdını yeise düşüren acı, şu altında ezildiğimiz musibetlerden ziyade, o musibetlerden müteessir olamamak felâketidir.

Evet, okur yazar gençlerimiz, halâ nefsanı hevesler arkasında koşarken, mütefekkirlerimiz şebabın bu dalâlini [71] reşad şek­linde göstermeye sıkılmazken; mütefenninlerimiz hücre-i mesailerini siyaset ocağına çevirirken, ediblerimiz, şairlerimiz kendilerini Nedim devrinde sanırken; hatiplerimizin, vaizlerimizin ağzından çıkan söz­ler hiç bir kulağın hududunu aşamamak, hiç bir kalbe girememek mahiyetini hırzı can gibi saklar dururken; kalplerimiz masum be­yinlere rezail mayası atılan, meali hissine karşı ebedi muafiyet hasisesi kazandıran birer mel'un şırınga kesilmekte devam eder­ken... yine meyus olmamak, yine hayırlı bir âti beklemek en nik­bin, en metin adamların bile kâri olmasa gerektir.

Lâkin aşk olsun o kahraman yüreklere ki; bu kadar musibet, bu kadar hüsran, bu kadar hirman, bu kadar felâket karşısında yine sarsılmaz, yine yılmaz da her taraftan kuşatıldığı muhiti naimi uyandıımak, milleti “Zulmetten Nur'a” çıkarmak için zaman zaman samimiî feryatlar koparır!

İşte benim Şemseddin'im o kahraman yüreklerin biri: işte be­nim Şemseddin'imin şu telifi o feryatların en müessiridir!

Evvelâ şarkı adam akıllı öğrenen; sonra garbi hakkiyle tanı­yan, her iki cihanın ulûmunu, fünununu, âdatıni, içtimaiyatını yıl­larca tetkik eden Şemseddin, şu eseriyle bize neler gösteriyor, ne­ler öğretiyor!

O, bir tabibi içtimaîdir, lâkin diğer bir takım sersemler gibi arazı maraza, marazı araza karıştırmaz, arazı müdavat ile uğraş­maz. Hastalığın mahiyetini anlamaya, esbabını bulmaya çalışır. Şu sa'yinde muvaffak olabilmesi için icab eden malûmata sahipdir; "hem sanatına,  hem hastasının fıtratına hakkiyle vakıfdir.

Zaten bizim fıtratımız, bizim bünyei kavmiyetimiz, bizim mazii maişetimiz bilinmedikçe, ne hastalığımızın mahiyeti anlaşılabi­lir; ne de makul bir usulü müdavat ittihazı kabil olur. Yalnız em­razı dahiliye kitapları okumakla hekimlik edilemiyeceği gibi beş on içtimaî eserin sayıp döktüğü nazariyelerle de bir millete reh­berlik edilemez... Nitekim edilemedi...   halâ da edilemiyor!

Şemseddin'in şu telifi hakkında -hususiyle benim tarafıman -söylenecek sözler ancak birer söz olur. îşte o kadar! Başka türlü hareket etmek istesem, eserin herhangi bahsına ait olmak üzere bir mütalea yürütmek için, yine o bahsin, altındaki hakikatları tekrar etmek, lâkin oradan öğrenerek tekrar etmek ıstırarın­da kalacağım.

Ey sevgili kari', bu eseri kemal-i im'an ile oku; okuyacaklara tavsiye et; okumayacaklara da münderecatmı bildir, iyi bilmeliyiz ki şu Ölüm uykusundan silkinip kalkmamız için hatta bir kaç Şem­seddin, hatta bîr kaç böyle eser yetişmez! Evet, hepimiz, her bîri­miz ayrı ayrı fedakârlık etmeliyiz. Yeise düşmek hiç doğru değil. Çünkü yeis atalete meşruiyet şekli vermekten başka bir manayı müfid olamaz. Nasıl ki sa'ye, azme, mücahedeye makrun olma­yan ümitler de ayni manayı ifade eder!

Allahu Zülcelâl, Nebiyyi muhterem! Yakup Aleyisselâmin lisanından “oğullarım, gidiniz Yusufla kardeşini araştırınız, hem sakın Allah'ın inayetinden ümidinizi kesmeyiniz...” buyuruyor. Gö­rüyorsunuz ya, biz müslümanlar evvelâ gitmek, aramak, araştır­makla, sonra da yeise düşmemekle memuruz. Yeis haramdır, yeis küfürdür. Çalışalım...  Çalışalım... Çalışalım...[72]

 

Hasbıhal

 

30 Mayıs 1329 -1913

Müslümanların en büyük hakimi imamı Ali, la tarifil hakka bir-ricali, i'rafi I-hakka, ta'rif ehlehu “hakkı, hakikati bir takım adamlarla kaim bilme. Evvelâ hakkın ne olduğunu öğren ki ehlini de tanıyabilesin.” buyuruyor.

Dünyada bunun kadar kat'î, bunun kadar açık bir düsturu hikmet olamaz. Biz müslümanlar hak ile batılı birbirinden ayır­mak için söyleyene değil, söylenene baktığımız; şahsı değil, sözü tarttığımız devirlerde cihanın en yüksek milleti imişiz. Sonraları, ortaya sürülen fikirlerdeki istikamete, yahut sakamete kendi mücahedemizle, kendi içtihadımızla hükmedebilmeyi uzun bir iş gör­müşüz de onun için bütün kanaatlerimiz, bütün hareketlerimiz mukallitlikten ibaret kalmış; islâmm ilk devirlerinden zaman iti­bariyle ne kadar uzak düşmüşsek tahkik [73] denilen denilen feyz-i ilâhi de bizden o nisbette yüz çevirmiş.

îster yüzünü şarka, omuzunu garba vermiş.; ister bu vaziye­tin aksini âdet edinmiş olsun... Kimi yoklasanız; mutlak ehli hak tanıdığı mahdut bir iki 'adamın fikrine mümaşat eder. [74] bulur­sunuz. “Şu söz pek doğrudur. Yanlış olmak ihtimali yoktur. Zira filandan sudur etmiştir.” tarzındaki hükmü garip hepimiz için şiarı hikmet olmuş; gitmiş!

Taklidin bu derecesi demin söylediğimiz vaziyetin devamına en büyük bir sebeb oluyor ki, biz bu sebebi kaldıramazsak kıya­mete kadar yüz yüze gelip de milletin, memleketin hayırı için has­bıhal edemiyeceğiz!

Pek sevdiğim muhterem bir arkadaşım sekiz on sene evvel şöyle bir hikâye söylemiş idi: “Daha İstanbul'a gelmemiştim. Bir gün memleketimizin âlim tanılan ricali arasında fıkhın muamelât kısmı­na ait oldukça mühim bir bahis münakaşa ediliyordu. fikirler, daha doğrusu me'hazler taaruz edince kendi reyini, yani kendi okuduğu kitabın musannifini haklı çıkarmak için sesini diğerlerinden ziyade yükselten bir zat karşısındakine: “Sen bu sözleri yazma kitabtan mı söylüyorsun, yoksa basma kitaptan mı?” dedi. Bu sual üzerine baş­ka başka musanniflere ait iki kitabın biri basma, diğeri yazma olur­sa hangisiyle amel olunmak, hangisinin sözü tercih edilmek icab ede­ceği de ruzname-i münakaşata ithal olundu!”

Geçenlerde fuzalâdan biri gayet mühim bir mesele-i usuliyeyi meydana çıkardı ki, bu da bir içtihadın mahsulü değil, ancak sürekli bir mücahedenin semeresi idi. Dine, dünyaya hiç yaramıyan; yahut ehemmiyeti üçüncü, dördüncü derecelerde kalan mesail ile zamanını öldürmeyip de böyle doğrudan doğruya hayat-ı ümmete taalluk eden bir meseleyi nazarı ittılâımızın önüne çıkaran fazıl-ı mücahide an samî-mülkalp teşekkürler ederken bakmız ne işittim:

Bu mesele me'hazlariyle, delilleriyle beraber salâhiyettar olması lâzım gelen zevata izah edilmiş:

Bir kısmı dinlemek zahmetini ihti­yar etmemiş: bir kısmı da son zamanda gelen musanniflerin kitapla­rında böyle bir mesele var mı yok mu bilemediği için kabulünden iti­zar etmiş!

Tarih tekerrürdür, derler. Pek doğru. İşte arkadaşımın on sene evvelki hikâyesi aynen zuhur etti. Esef olunacak bir cihet var ki o da: Tarihin tekerrürü sözü bize gelince musibetin tekerrürü, daha doğrusu temadisi gibi bir mana ifade ediyor. Başka bir şey değil.[75]

 

Manastırlı Ve Ahmet Mithat

 

Aman yarabbi! Müslümanların çilesi dolmak bilmiyecek mi? Ale­mi islâmın başından musibet hiç eksilmiyecek mi? Bir yandan vata­nın en kıymetli parçalan birer birer elimizden çıkıyor; öbür taraftan milletin en güzide evlâdı aramızdan çekilip çekilip gidiyor!

Hangi derdimize ağlayalım ? Hangi felâketimizin matemini tuta­lım? Manastırdan üç beş gün sonra Manastırlıyı kaybeden vatan, bu­gün de Alımet Mithat'ın arkasından ağlıyor. Ya hasreten alelmüslimin Ya hasreten bade hasreten alelmüslimin!

Manastırlı kim idi? Müteehhirini ulemanın en büyüklerinden idi. Şu son zamanlarda Şeyh Mehmet Abduh diyarı Mısırın; mevlâ-na Hüseyin Cısr Suriyenin; Şeyh Emin Şark Vilâyetlerimizin en büyük hakimi, en meşhur âllamesi olduğu gibi, Manastırlı da bu di­yarın en mütebahhir bir âlimi nihriri idi.

Manastırlı altmişbeş sene imtidad edebilen hayatının elli sene­sini ulûmu islâmiyeye vakfetmiş; bütün ömrünü okumakla, okutmak­la geçirmiş bir vücudu muhterem idi.

Manastırlı irfanmdaki azamet, hafızasındaki kudret, muhakematındaki isabet, mesaisindeki ciddiyet, zekâsındaki faaliyet itiba­riyle pek nadir yetişen fıtratlerdendir. Manastırlı kadar muntazam çalışmış: Manastırlı kadar çok okutmuş: Manastırlı kadar zamanını az israf etmiş ekâbiri, biz, islâmın, zamanı cahiliyeti olan bu devirde değil, edvarı maziye-i marifetimizde bile o kadar mebzul göremiyo­ruz.

Manastır'nının hücre-i mesaisi pek zengin bir kütüphane idi. Ge­celerini hep orada okumakla, yazmakla geçirir; gündüzlerinin yarı­sını şehir kütüphanelerinde, yarısını da mekteplerde, tatil günlerini ise cami kürsülerinde imrar ederdi.

Manastırlı ulûmu islâmiyenin her birine ayrı ayrı çalışmış, hem senelerce çalışmış idi. Kemali im'an ile mütalea ettiği, kenarlarına kendi mütalealarmı ilâve eylediği nefaisi marifetin yalnız isimlerini saymak bile akıllara hayret verir!

Manastırlı mütalea yahut münakaşa ettiği mebahisi ilmiyeyi o mebahisin mütehammil olduğu, lâkin hiç bir bahsin mütehammil olamiyacağı derecelerde tamik ederdi. Onun için derslerinden müptedi talebe pek o kadar müstefid olamazdı. Lâkin müntehi talebe de Mnastırlı gibi bir üstadı muhakkak bulamazdı. Mevaizine gelince, on­lardan hem havas, hem avam büyük büyük istifadeler ederdi.

Meclisi ise pek lâtif idi. Ancak bilemem, okumaktan, okutmak­tan yorgun düştüğü için midir, nedir, hususî mahafilde söylemekten ziyade söyletmeyi isterdi. Her meslek erbabını hürmetle kabul eder; hepsini de istiskal etmeksizin dinlerdi.

Manastırlı garp lisanlarına vakıf değildi. Lâkin Mısır'da basılan eserleri birer birer takib ettiği için, cihanı medeniyetteki terakkiyati ilmiyeyi, edebiyeyi, inkılabatı fikriyeyi o vasıta ile günü gününe haber alırdı.

Manastırlı ulûmu islâmiyenin her birinde ihatai külliye sahibi olmakla beraber kendisinin en ziyade zevk aldığı, en ziyade uğraştığı fen; fenni celili tefsir idi. Ta îbni Abbas'tan zamanımıza gelinceye kadar kaç maruf müfessir yetişmiş ise. Manastırlı onların hepsini bilir, hepsini pek yalandan tanırdı.

Manastırlının ulema arasındaki iştiharı bundan otuz sene evvel başlar: Felsefe-i islâmiyedeki ihtisasiyle bihakkın iştihar etmiş olan Mevlana Hafız Şakir efendi merhum ile Manastırlı arasında bir mesel-i ilmiye, bir “amd, kasd” meselesi hadis olmuştu. Davanın nasıl bittiğini, hakkın hangi tarafta kaldığını halâ bilmiyorum. Yalnız şurası hatırıındadır ki; o sırada biz Rüştiye mektebi sıralarında otu­ruyorduk. Hafız Şakir efendi merhumu o vakitler yedi yaşından yet­mişine kadar bilmiyen yoktu. Henüz o kadar iştihar etmemiş bir îsmail efendinin çıkıp da şakir efendi hoca ile münakaşaya girişmesi biz çocukların bile hayretini, hatta hiddetini nıucib olmuş idi!

Biz tabii evvelâ meseleyi anlamak icab edeceğini ufacık beyni­mize uğratmadan Şakir efendi hocayı haklı çikarıverdik. Akşam eve gider gitmez, merhum pederimle de. ayni mesele üzerine konuştuk. Babam benim ismail efendi merhuma olan hücumumu görünce; “oğ­lum, daha sen bu gibi mesaili anlayamazsın. Vakıa Şakir efendi ye­tişmiş bir büyük hocadır. Lâkin îsmail efendi de yetişiyor, çünkü ala­bildiğine çalışıyor.” demişti.

Manastırlının umum arasında iştiharına ise “risaleî hamidiye” tercümesi sebeb olmuştur. Bu tercüme de Ahmet Mithat efendinin sayesindedir. Zira Manastırlı merhumu bu hayırlı işe sevk eden o zattır...

Zavallı Mithat! Sen ne kadar hayırlı işler vücuda getirdin: Ne kadar hayırlı işlere delâlet ettin! Senin ellibeş yıl süren hayati faa­liyetin milletin hayrına ait meşkûr, mebrur hizmetlerle doludur.

Varsın, o hizmetlerin şükranesi olarak seni tahkir etsinler, tekfir etsinler! Havas senin o büyük namına timsali cehaletler diksin; avam senin o açık nasiye-i imanına doğru küfürler savursım!

Sen bu millete hocalık ettin; sen bu millete okuyup yazmayı öğrettin, sen bu millete kütüphaneler dolusu nafi eser yazdın. İçi­mizde senin eserini okumamış, senden bir çok şey öğrenmemiş kimse yoktur.

Seni nasıl teçhil ediyorlar ki, ömrün çalışmakla geçti! Seni na­sıl tekfire kalkışıyorlar ki müdafaalarım bütün  cihan okudu!

Yaşın yetmişbeşi bulmuş, vücudun alabildiğine yıpranmış iken, milletin selâhı için, yirmibeşlik delikanlılardan ziyade çalışıyordun. Nihayet, gittin. O Darüşafakadaki öksüzlerin kucağında can verdin, Bezlettiğin mesai Allah indinde ne derecelerde meşkûr imiş ki: böy­le evliyaullaha bile nadir nasip olur, bir hatime ile huzuru rabbilâ-îemine gittin!

Mithat'ın Darüşşafaka avlusuna çıkarılan cenazesini üç dört yüz yetim ihata etmiş idi. Tezkiye vazifesini Fahrülulema Halis efendi hazretlerine tevdi ettiler. Bir taraftan ihtiyarlığı, diğer ta­raftan geçende geçirdiği hastalıktan kalan dermansızlığı sebebiyle ayakta durmaya mecali olmayan o nihriri muhterem de asasına dayanarak cenazenin önüne geldi; göz yaşları arasında boğulan bir sesle:

“Ey cemaati müslimin! Bu adam şehittir. Şehadetine huzuru rabbulâleminde ben şahidim” dedi. Kısa, lâkin müessir bir duadan sonra çekildi. Ben ömrümde o kadar hazin, o kadar samimî bir tezkiye görmemiştim.[76]

 

  SON           



[1] Kur’an-ı Kerim’den Ayetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Yayınevi: 214.

[2] Göğsü kabartan âbidelerle dolu olan mazi.

[3] Şevketli devirlerimizi.

[4] Taklid kaydinden, zincirinden.

[5] Göçebelik âlemi.

[6] Rehber, Örnek edinmişler.

[7] Temas seyyiesi, temas kötülüğü.

[8] Ortadan yok olacak derecede alçaldiğı.

[9] Yükseklik yolu.

[10] Güçlükler.

[11] Yükseklikler.

[12] Terbiye etmek ve yükseltmek.

[13] Utanacağı.

[14] Seçilmiş edebiyatçı.

[15] Kur’an-ı Kerim’den Ayetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Yayınevi: 215-217.

[16] Derinleştirmeler.

[17] İncelemeler.

[18] Yüzyüze gelmeksizin.

[19] Kibir ve azamet örtüsü.

[20] Cemaatin cahilleri.

[21] Eserlerin saf simasında.

[22] Tiksinme kırışıklığı.

[23] Küçümseme gülüşü.

[24] Allah rızası için çalışmalarından.

[25] Kur’an-ı Kerim’den Ayetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Yayınevi: 218-221.

[26] Doğu ile batı arasındaki uzaklık.

[27] Özlü, verimli toprağın.

[28] Kur’an-ı Kerim’den Ayetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Yayınevi: 222-224.

[29] Kur’an-ı Kerim’den Ayetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Yayınevi: 225-226.

[30] Kur’an-ı Kerim’den Ayetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Yayınevi: 227-228.

[31] Nerede bulunursa öldürülmesi için hüküm giymişti.

[32] En yüksek mevkili arkadaşlar.

[33] Hastalıktan kurtuluş,

[34] Bürde (hırka).

[35] Kur’an-ı Kerim’den Ayetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Yayınevi: 229-250.

[36] Kur’an-ı Kerim’den Ayetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Yayınevi: 231-233.

[37] Kur’an-ı Kerim’den Ayetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Yayınevi: 234-236.

[38] Kur’an-ı Kerim’den Ayetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Yayınevi: 237-238.

[39] Kur’an-ı Kerim’den Ayetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Yayınevi: 239-240.

[40] Kur’an-ı Kerim’den Ayetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Yayınevi: 241-242.

[41] Kur’an-ı Kerim’den Ayetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Yayınevi: 243-245.

[42] Kur’an-ı Kerim’den Ayetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Yayınevi: 246-249.

[43] Kur’an-ı Kerim’den Ayetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Yayınevi: 250-252.

[44] Kur’an-ı Kerim’den Ayetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Yayınevi: 253-254.

[45] Kur’an-ı Kerim’den Ayetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Yayınevi: 255-256.

[46] Kur’an-ı Kerim’den Ayetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Yayınevi: 257-259.

[47] Kur’an-ı Kerim’den Ayetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Yayınevi: 260-263.

[48] Hem İslâmiyetten önceki devirde yaşamış, hem islâmiyet devrine yetişmiş.

[49] Müminlerin, inananların anası.

[50] Üstad, bir kaç satır sonra ma'nasını veriyor.

[51] Kur’an-ı Kerim’den Ayetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Yayınevi: 264-266.

[52] Selefin geride kalanları, hayattr kanlan.

[53] Noktalamak, durak işaretleri  ..oymak.

[54] Kur’an-ı Kerim’den Ayetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Yayınevi: 267-271.

[55] Kış kasideleri.

[56] Yeşil bir luleli, bir elbise.

[57] Beyaz bir örtü.

[58] Kur’an-ı Kerim’den Ayetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Yayınevi: 272-274.

[59] Kur’an-ı Kerim’den Ayetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Yayınevi: 275-277.

[60] Kur’an-ı Kerim’den Ayetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Yayınevi: 278-280.

[61] Körü körüne.

[62] Kur’an-ı Kerim’den Ayetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Yayınevi: 281-284.

[63] Kur’an-ı Kerim’den Ayetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Yayınevi: 285-288.

[64] Kur’an-ı Kerim’den Ayetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Yayınevi: 289-291.

[65] Koruyucu tedbirler.

[66] Dinî kitaplar.

[67] Göz yumuyoruz.

[68] Helâl sayan.

[69] Kur’an-ı Kerim’den Ayetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Yayınevi: 292-293.

[70] Balkan harbinden sonra Şemseddin Günaltay'ın neşrettiği Sulmetten Nura adlı eser için.

[71] Sapıklığını.

[72] Kur’an-ı Kerim’den Ayetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Yayınevi: 294-295.

[73] Hak ve hakikati araştırıp bulmalar

[74] Ayak uydurur.

[75] Kur’an-ı Kerim’den Ayetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Yayınevi: 296-297.

[76] Kur’an-ı Kerim’den Ayetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Yayınevi: 298-300.