"Allah'ın indirdikleriyle
hükmetmeyenler kafirlerin ta kendileridir."
(Maide Sûresi, 5/44)
"Allah'ın indirdikleriyle
hükmetmeyenler zalimlerin ta kendileridir."
(Maide Sûresi, 5/45)
"Allah'ın indirdikleriyle
hükmetmeyenler fasıkların ta kendileridir."
(Maide Sûresi, 5/47)
Bu dinin, zorunlu kıldığı bir
gerçek vardır. Allah'ın şeriatına itaat etmek, O'nun Resulü'ne tabi olmak ve
O'nun indirdiği kitapla yönetmek ve yönetilmek gerçeği...
Bu, İslam'ın getirdiği tevhid
akidesinden kaynaklanıyor. İnsanların kulluk yapacakları, emirlerine uyacakları,
şeriatını uygulayacakları, değerlerini ve ölçülerini alacakları, hükmüne
başvurup sonra da razı olacakları uluhiyetin birliği...
İnsanların hayatında ve bütün
ilişkilerinde hakimiyeti Allah'a veren otoritenin tekliği...
Çünkü kainatın üzerinde yegane
egemen güç tek başına Allah'tır. İnsan bu koca kainatta bağımsız bir varlığa
sahip değildir.
Yüce Allah, gizli kapalı hiçbir
şey bırakmamıştır. Hayatta karşılaşacakları problemlere çözüm bulmak için başka
bir kaynağa muhtaç bırakmamıştır kullarını...
"Size kitabı açıklanmış
olarak indiren O'dur."
(En'am Sûresi, 6/114)
Buna rağmen
insanın Allah'tan başkasının hükmüne
ihtiyacı var mı?
"Size kitabi açıklanmış
olarak indirdiği halde, Allah'tan başka hükmedici mi arayacak mışım?"
Bu, Resulullah'ın lisanı ile
yöneltilen kınama amaçlı bir sorudur. Ve bu soru hiçbir konuda Allah'tan
başkasının hükmüne gerek olmadığını göstermektedir. Her konuda hakimiyetin yüce
Allah'a ait olduğunu ve O'nun birliğinin kabul edilmesi gerektiğini
vurgulamaktadır. Hayatın hiçbir meselesinde Allah'tan başkasının hükmüne imkan
vermeyen kesin bir vurgulamadır bu...
Bu kitap, yüce Allah'ın
hakimiyetini ve uluhiyetini temsilen, insanların ihtilaf ettikleri meselelerde
aralarında hükmetmek için indirilmiştir. Sonra bu kitap, hayat nizamının ikamesi
için gerekli ilkeleri içerecek şekilde açıklanmış olarak indirilmiştir. Aynı
şekilde bu kitap, insanların ekonomi, ilim ve hayatın sair yönlerinde ihtilaf
ettikleri sorunların çözümü için gerekli detaylı hükümleri de kapsamaktadır.
Bunlarla da anlaşılıyor ki başka bir hükme başvurmaya gerek bırakmayacak şekilde
apaçıktır Allah'ın kitabı. Yüce Allah'ın bu kitapla vurguladığı gerçek budur.
Bundan sonra dileyen şöyle söyleyebilir:
"Beşeriyet sürekli gelişme kayd
etmektedir, bu nedenle ihtiyaç duyduğu şeyleri bu kitapta bulamamaktadır."
Bunu söylerken de şunu da
beraberinde söylemelidir:
"Ben bu dine inanmıyorum,
Allah'ın dediğini yalanlıyorum..."
Allah'ın şu sözü ise meseleyi
daha güzel açıklıyor:
"Ey Resul, ağızlarıyla
inandık diyen, kalpleriyse inanmayanların küfre koşuşmaları seni üzmesin..."
(Maide Sûresi, 5/41)
Böylece sorunun özü ortaya
konmuş oluyor...
Bir tek ilah vardır ve yalnızca
bir tek malik vardır. Buna göre, bir tek hükmedenin, bir tek kanun koyucunun ve
bir tek tasarruf sahibinin bulunması gerekir. Sonuç itibariyle, bir tek
şeriatın, metodun ve kanunun olması zorunludur.
Demek ki, Allah'ın
indirdiklerine tabi olmak, itaat etmek ve onunla hükmetmek imandır, İslamdır.
Allah'ın indirdiklerine
karşı çıkmak O'ndan başkasıyla hükmetmek küfürdür, zulümdür, fasıklıktır.
Bu, Allah'ın bütün insanlardan
bağlılık sözü aldığı ve bütün resulleri onunla gönderdiği dinin kendisidir.
Muhammed (s.a.s.) ümmeti ve ondan önceki ümmetler bu din üzere olagelmişlerdir.
Allah'ın dini, onun
indirdikleriyle hükmedilmesidir. Bu, Allah'ın gücünün ve hakimiyetinin
göstergesidir."La ilahe illallah" ın hayata yansımasıdır.
Allah'ın diniyle, O'nun
indirdikleriyle hükmetme arasındaki kaçınılmaz gereklilik, sadece Allah'ın
indirdiklerinin, insanların kendi yanında koyduğu sistemlerden, yasalardan,
nizamlardan ve prensiplerden daha iyi olmasından kaynaklanmıyor. Bu, kesin
gerekliliğin sadece bir sebebidir. Ancak en önemli sebep değildir.
Bu kaçınılmaz gerekliliğin
esas nedeni; Allah'ın indirdikleriyle hükmetmenin, onun uluhiyetini kabul
etmek ve başkalarından bu sıfatı ve özelliklerini uzaklaştırmak anlamına
gelmesidir.
İslam'ın lügat anlamı,
teslimiyettir. Allah'ın gönderdiği tüm dinlerin ifade ettiği gibi,
İstılahı anlamı ise Allah'a
teslim olmak ve bu arada uluhiyet iddiasından soyutlanmaktır...
Uluhiyetin en belirgin
özellikleri olan otorite, hakimiyet ve kulların itaati, şeriat ve kanunlarına
uymak suretiyle kulluklarını istemek iddiasında bulunmamaktadır.
O halde insanların Allah'ın
şeriatına benzer bir şeriat edinmeleri kafi değildir. Hatta, kendilerine mal
ettikleri, üzerine kendi işaretlerini diktikleri, Allah'a döndürmedikleri, O'nun
gücünü idrak etmekten, uluhiyetini kabul etmek ve uluhiyette birliğini itiraf
etmek açısından O'nun adıyla tatbik etmedikleri müddetçe Allah'ın şeriatı bile
yeterli değildir. Çünkü, kulların kullara kulluktan kurtulmasını sağlayan, yüce
Allah'ın uluhiyetini kabullenerek O'nun şeriatını tatbik etmektir.
Kur'an'ın vurguladığı hüküm bu
gerçeğin ne denli gerekli olduğunu göstermektedir.
"Allah'ın indirdikleriyle
hükmetmeyenler kafirlerin ta kendileridir."
(Maide Sûresi, 5/44)
"Allah 'in indirdikleriyle
hükmetmeyenler zalimlerin ta kendileridir."
(Maide Sûresi, 5/45)
"Allah'ın indirdikleriyle
hükmetmeyenler fasıkların ta kendileridir."
(Maide Sûresi, 5/47)
Çünkü Allah'ın indirdikleriyle
hükmetmeyenler, Allah'ın uluhiyetini kabul etmediklerini ve Allah'ın uluhiyetini
reddettiklerini ilan etmiş oluyorlar. Bunu, ağızları ve dilleriyle söylemeseler
de davranışları ve pratik hayatlarıyla söylüyorlar. Davranış ve pratik hayatın
dili sözden daha açıktır.
Hakimiyetini, reddederek
Allah'ın izin vermediği konularda kendi yanlarından kanunlar vaz'etmek
suretiyle, uluhiyetin en başta gelen özelliğini haksız yere gasb ederek yüce
Allah'ın uluhiyetini inkar etmelerinden dolayı yüce Allah onları, kafir, zalim
ve fasık olarak isimlendiriyor.
Bu, Kur'an'ın anlaşılır
ayetleri aracılığı ile ortaya koyduğu tehlikeli bir sorundur. Kur'an bununla
gerek yönetenler gerekse yönetilenler için imanın sınırlarını ve İslam'ın
şartlarını belirtiyor.
Yönetenler Allah'ın
indirdikleriyle hükmedecek, yönetilenlerse sadece Allah'ın hükmünü kabul edip
uyacaklar, diğer şeriat ve hükümleri reddedecekler.
Meselenin bu derece önemli
olması ve bu derece şiddetle üzerinde durulmasının bir çok nedeni vardır.
Kur'an'a başvurduğumuzda bu nedenleri açıkça görürüz.
Bu konudaki en önemli nokta
meselenin yüce Allah'ın uluhiyetinin, rububiyetinin, beşer üzerindeki ortaksız
otoritesinin kabulü ya da reddi olmasıdır. Bu açıdan mesele, küfür ve iman,
cahiliye ve islam meselesidir. Kur'an'ın tüm mesajı bu hakikatin açıklanmasına
yöneliktir.
Yaratan Allah'tır; kainatı ve
insanı O yaramıştır...
Göklerde ve yerde ne varsa
insanın emrine vermiştir. Yüce Allah yaratma hususunda tektir. B hususun azında
da çoğunda da hiç bir şekilde ortağı yoktur.
Aynı zamanda maliktir...
Çünkü yaratan O'dur ve
yarattığına malik olması kaçınılmazdır. Göklerin ve yerin, ikisinin
arasındakilerin mülkiyeti Ona aittir. O, malikiyet hususunda da tektir. Mülkünde
de az veya çok olsun hiç bir şekilde ortağı yoktur.
Şüphesiz yüce Allah, Razık'tır.
Hiç kimse ne kendisi ne de başkası için az yada çok olsun rızıklandırma imkanına
sahip değildir.
Yüce Allah, evren ve insan
üzerinde mutlak egemenliğe ve tasarrufa sahiptir. Çünkü O, "yaratan" dır,
"malik" tir ve "rızık veren" dir. Sonsuz güç O'nundur. O olmadan,
yaratma, rızık, fayda ve zarar olamaz. O, şu varlıklar alemindeki hakimiyetiyle
tektir.
İman, yüce Allah'ın bu
hususlarda bir olduğunu ikrardır. Uluhiyet, mülk ve güç... bu konularda,
ortağı olmaksızın bir ve tektir. İslam ise bu özelliklerin gereklerine
teslimiyet ve itaattir. Uluhiyette, rububiyette, genelde bütün varlığa özelde de
insan hayatına egemen olmakta yüce Allah'ın bir olduğunun kabul edilmesi,
şeriatı ve takdiriyle beliren gücünün kabullenilmesidir.
Allah'ın şeriatine teslim
olmanın anlamı, her şeyden önce, Allah'tan başkasının uluhiyetini,
rububiyetini, otoritesini ve gücünü reddetmektir.
Teslimiyet ya da din, dilde
veya fiille olması sonuç itibariyle farketmez. Bu açıdan da mesele, küfür veya
iman, cahiliye ya da islam meselesidir. Aşağıdaki naslar bu noktaya yöneliktir.
"Allah'ın indirdikleriyle
hükmetmeyenler, işte onlar kafirlerin ta kendileridir."
"Allah'ın indirdikleriyle
hükmetmeyenler, işte onlar zalimlerin ta kendileridir."
"Allah'ın indirdikleriyle
hükmetmeyenler, işte onlar fasıkların ta kendileridir."
İkinci önemli nokta, Allah'ın
şeriatının diğer beşeri sistemlerin tümüne olan kesin ve mutlak üstünlüğüdür.
Aşağıdaki Kur'an ayeti, bu üstünlüğe işaret etmektedir.
"Yakinen bilen bir millet
için Allah'tan daha iyi hüküm veren kimmiş?"
(Maide Sûresi, 5/50)
Bütün sosyal sistemler ve
rejimler karşısında, Allah'ın şeriatının mutlak üstünlüğünü kabul etmek de
iman-küfür meselesinin kapsamına girer. Hiçbir insan, herhangi bir meselenin
çözümünde beşeri sistemlerin Allah'ın şeriatından daha üstün ya da denk olduğunu
iddia edemez. Şayet böyle bir iddiada bulunursa, mü'min ve müslüman olduğunu
iddia edemez. Çünkü o, insanların durumunu Allah'tan daha iyi bildiğini,
meselenin düzen ve idaresinde O'ndan daha sağlam hükümler edindiğini iddia
etmektedir, aynı şekilde, bu fikri ileri sürerken beraberinde şu iddiada da
bulunmaktadır:
İnsan hayatının ihtiyaçları
yenilenip durmaktadır.
"Yüce Allah, şeriatını vaz
ederken bu ihtiyaçları bilmiyordu" veya "biliyordu da gerekli ahkamı vaz'
edemiyordu." Bu iddia ile iman ve islam davası bir arada bulunamaz. Sözle bu
davayı sürdürse dahi...
Bu üstünlüğü tüm boyutları ile
algılamak son derece güçtür. Çünkü yüce Allah'ın şeriatının hikmeti, herhangi
bir dönemde bütünüyle anlaşılamaz. Anlaşılanları da burada bütün detaylarıyla
açıklamak son derece güçtür. Bazılarına değinmekle yetineceğiz.
Allah'ın şeriatı;
1- Kapsamlı bir düzendir:
Allah'ın şeriatı, beşer
hayatı için kapsamlı, mükemmel bir sistemdir. Düzenleme ve gelişmeye müsait
oluşuyla, beşer hayatının her tarafını, her halini ve vaziyetini kuşatmıştır. Ve
o, insan varlığının ve ihtiyaçlarının, insanın da içinde yaşadığı kainatın
hakikati ve kainata ve insana hükmeden değişme yasalarının tabiatı hakkında
mutlak bilgiye dayanan eksiksiz bir sistemdir. Bu yüzden insan hayatı ile ilgili
hiçbir konuyu göz ardı etmez, insanlar arasında bir çatışmaya sebep olmadığı
gibi, insan ve kainat arasında da bir çatışmaya imkan vermez. Aksine her yönüyle
denge, itidal, uygunluk ve nizam ve intizamı sağlar. Bu problem, sorunların
zahiri yönünü ve görülen tarafını, sınırlı idrakiyle kavrayabilen insan yapısı
düzenlerin çözemeyeceği kadar ağırdır, insan yapısı sistemler, insanın
cehaletiyle yoğrulmuşlar. Dolayısıyla çeşitli unsurların çarpışmasını ve meydana
gelen sarsıntıları durdurmalarına imkan yoktur.
2 - Mutlak adalete dayalı
bir düzendir:
Öncelikle, yüce Allah mutlak
adaletin ne ile ve nasıl gerçekleşeceğini en iyi bilendir.
İkincisi, yüce Allah herşeyin
rabbidir. Ve o, varlıklar arasında mutlak adaleti sağlamaya maliktir. Aynı
şekilde, hevadan, temayülden, zaaftan, cehaletten, kusurluluktan, aşırılıktan;
ifrat ve tefritten uzak bir nizam yerleştirmeye kadirdir. İster bir fert, bir
sınıf, bir millet ya da bir ırk olsun, şehvetin, tutkunun, zaafın, hevanın
esiri, bunlardan öte, cehalet ve kusurla malûl insanın uydurduğu hiçbir sistemin
çözemediği problemleri Allah'ın nizamı çözmüştür.
Bütün bunlar, hevesler,
şehvetler, tutkular, arzular, hatta cehalet ve noksanlıklarla dolu insanın bu
problemleri tüm boyutlarıyla bir nesil boyunca bile düşünüp araştırabilme gücüne
sahip olamayışı da beşeri sistemlerin yetersizliğine yeter delildir.
3 - Kainatla uyumlu bir
düzendir :
Çünkü bu düzeni koyan, bütün
kainatın ve insanların sahibi ve hepsinin yaratıcısı olan yüce Allah'tır. İnsan
için bir kanun koyduğu zaman, yaratıcısının emriyle kendisine boyun eğdirilmiş
varlık unsurları üzerinde egemenliği bulunan bir unsur için hüküm koyar gibi
teşride bulunur. Ancak bu unsurlar, hidayet üzere bulunmak ve bu unsurlarla
beraber onlara hakim yasayı da bilmek şartıyla insana râm kılınmışlardır. Bu
yüzden insanın hareketleriyle içinde yaşadığı kainatın hareketleri arasında bir
uyum sağlanır. Allah'ın şeriatı, onun hayatını varlık yasalarına tabi bir konuma
getirir. Sadece kendisi ya da hemcinsleriyle değil, içinde yaşadığı kainatın her
yönüyle uyum içinde bir hayat sürdürür. Çünkü insanın kainat düzeninden
ayrılmasına imkan yoktur. O halde onunla uyum içinde ve sağlam bir metod
doğrultusunda hayatını sürdürmelidir.
4 - İnsana hürriyetini
kazandıran bir düzendir:
Sonra o, insanın insana
kulluk yapmaktan kurtulduğu yegane sistemdir. İslam düzeninin dışındaki
bütün düzenlerde insanlar insanlara kulluk yapmakta, insanlar insanlara itaat
etmektedir. Yalnızca İslam nizamında insanlar, kula kulluktan kurtulup ortaksız
Allah'a kul olma şerefine nail olurlar. Dolayısiyle gerçek anlamda ve yalnız o
zaman hür olurlar.
Daha önce de söylediğimiz gibi,
uluhiyetin en başta gelen özelliği hakimiyettir. İnsanlar için kanunlar
koyanlar, uluhiyet makamına kurulup uluhiyetin özelliklerini kullanıyorlar
demektir. Onlara tabi olanlar da, Allah'ın değil onların kuludurlar. Allah'ın
değil onların dinindendirler.
İslam, kanun koymayı sadece
Allah'a bırakmakla, insanı kullara kulluktan kurtarıp bir olan Allah'ın
kulluğuna yükseltmiştir. Bununla insanın hürriyetini ilan etmiştir. Bu konu
inancın en önemli ve en büyük konusudur. Çünkü o, uluhiyet ve ubudiyet, adalet
ve İslah, hürriyet ve eşitlik, insanın hürriyetine kavuşması hatta yeniden
doğuşu konusudur. Bütün bunlardan dolayı küfür ve iman, cahiliye ve İslam
konusudur.
Cahiliye, tarihteki herhangi
bir dönem değildir. O, bir durumdur. Bir kurum ve sistemde ilkeleri mevcut
olduğunda cahiliye mevcut demektir. O temelde hüküm ve kanunu Allah'ın hayat
için koyduğu şeriat ve metoda döndürmeyip beşerin heva ve hevesine havale
etmekten ibarettir. Bu heva ve heveslerin, bir ferdin, bir sınıfın, bir milletin
veya bütün insanların, heva ve hevesi olması, sonucu değiştirmez. Tamamı,
Allah'ın şeriatına döndürülmedikten sonra!...
Hevadır, hevestir...
Bir fert, bir toplum
için kanun koyarsa, bu cahiliyedir. Çünkü onun heva ve hevesi, kanunlaşacaktır.
Ya da görüşleri...
Sonuç itibariyle fark etmez. Bir
sınıf, diğer sınıflar için kanun koyarsa, bu cahiliyedir. Çünkü o sınıfın çıkarı
ya da çoğunluğun görüşleri kanunlaşacaktır. Sonuç itibariyle fark etmez.! Hepsi
de cahiliyedir.
Toplumdaki her sınıfın, her
bölgenin temsilcileri bir araya gelip kanun koysalar, bu cahiliyedir. Çünkü,
insanların hiçbir zaman soyutlanamadıkları heva ve hevesler ya da cehaletleri
kanunlaşıyor ya da halkın görüşü kanunlaşacaktır. Hiç farketmez. Bunlar da
cahiliyedir.
Hatta bütün milletleri temsil
eden bir kurum kanun koysa, bu da cahiliyedir. Çünkü o zaman ulusal hedefler ya
da bu topluluğun görüşü kanunlaşıyor.
Netice aynı: Cahiliye...
Fertlerin, toplumların,
miletlerin ve nesillerin yaratıcısı, herkes için kanun vaz'ettiği zaman, işte o,
-yalnızca o- Allah'ın şeriatıdır. Orada, ne fert, ne toplum, ne devlet, ne
herhangi bir ırk, kimse kimseye karşı himaye edilmez. Çünkü Allah, herkesin
rabbidir ve herkes O'nun huzurunda eşittir. Çünkü Allah, tümü için en uygun
olanı bilir. İfrat ve tefrite düşmeden, herkese en uygun olanı gözetmek yalnızca
Allah'ın özelliğidir. Allah insanlar için kanun koyduğu zaman, bütün insanlar
hür ve eşit olurlar. Kimsenin önünde eğilmeden yalnızca-O'na kullukta
bulunurlar. Böylece bu meselenin, insanoğlunun hayatında ve kainat, nizamındaki
önemi anlaşılmış oluyor.
"Hak onların nevalarına tabi
olsaydı, gökler, yer ve-ikisinde bulunanlar fesada uğrardı."
(Mü'minun.71)
Allah'ın indirdiklerini dışında,
birşeyle hükmetmenin anlamı, şer, fesat ve sonuçta iman dairesinden çıkmaktır.
Bunu Kur'an söylüyor...
Şeriat indirme ve kanun koyma
hakkına sadece yüce Allah sahiptir.
"Aralarında Allah'ın
indirdiğiyle hükmet. Gerçek olan sana gelmiş bulunduğuna göre, onların
heveslerine uyma." (Maide.48)
Bu hitap, hüküm için kendisine
başvuran ehl-i kitapla ilgili meselede adaletle hükmetmesi için Resulullah'a
yöneliktir. Fakat bu hakikat, sadece bu olaya özgü değildir. Aksine kıyamete
kadar kalıcı ve geneldir. Bu son merciyle ilgili herhangi bir şeyi değiştirecek
yeni bir risalet ve resul de gelmeyecektir.
Şüphesiz bu din kemale
ermiştir. Allah'ın müslümanlar üzerindeki nimeti de tamamlanmıştır. Yüce
Allah insanların hayatı için bir metod olarak ondan hoşnut olmuştur. Bundan
sonra, onda herhangi bir şeyi iptal etmek, değiştirmek, başka bir hükme
başvurmak suretiyle geçersiz kılmak, ya da başka bir şeriata uymak suretiyle bir
kenara bırakmak, hiçbir surette doğru bir davranış olmayacaktır. Yüce
Allah,ondan insanlar için hoşnut olurken, onun bütün insanlığı kapsayacağını
biliyordu.
En son merci olmasını dilerken
bütün insanlık için hayrı tahakkuk ettireceğini ve beşeri hayatın her yönünü
kıyamete kadar kuşatacağını da biliyordu. Bu şeriatı tamamen terk etmek bir
yana, en ufak bir değişiklik bile yüce Allah'ın bu ilmini inkar anlamına gelir
ve diliyle bin defa müslüman olduğunu tekrarlasa bile sahibini dinden çıkaran
bir davranıştır. Bu da küfür değilse, nedir küfür? Dil ile İslam iddiasının
değeri nedir? Davranış ifade bakımından sözden daha etkilidir. Ve bu davranış,
gayet açık olarak küfrü ifade ediyor.
Bu kesin, kat'i, genel ve
kapsamlı hüküm karşısında inat etmek hakikatle yüzleşmekten kaçmanın ifadesinden
başka bir şey değildir. Bu, hükümde te'vile başvurmak, kelimeleri yerinden
oynatıp tahrif etmenin ifadesidir.
Bu inadlaşma ve te'vil suretiyle
tahrifin, bu hükmün işaretine uyanlara uygulanmasına etkisi olmayacaktır. Çünkü
hüküm hiçbir yoruma gerek bırakmayacak kadar açıktır.
"... İşte onlar kafirlerdir."
"... Zalimlerdir."
".... Fasıklardır."
Yüce Allah, birçok mazeretin
ileri sürülebileceğini, Allah'ın indirdiklerini değiştirmek ve yönetilenlerin
yönetenlere tabi olmaları konusunda birçok bahanenin aranacağını şüphesiz
biliyordu. Hiçbir değişikliğe uğratmadan Allah'ın indirdikleriyle hükmetmenin
zorluğu hakkında birçok mazeretin ileri sürüleceğini de biliyordu. Buna rağmen
yüce Allah peygamberini insanların heva ve heveslerine uymaktan ve Allah'ın
kendisine indirdiği hükümlerin bazısından uzaklaştırmak suretiyle fitne
çıkarmalarından sakındırıyor.
"Aralarında Allah'ın
indirdikleriyle hükmet. Gerçek olan sana geldiğine göre, onların heveslerine
uyma."
(Maide Sûresi, 5/48)
Böyle bir durumda akla gelen ilk
vesvese, farklı grupların kalplerini ve aynı coğrafyayı paylaşanların prensip ve
inançları arasında uzlaşma sağlamaya dair gizli beşeri arzudur. Bir kısım şeriat
ahkamıyla çatışsa bile arzuların sürmesi, şer'i ahkamda, esas hüküm olmadığı
bahanesiyle kolaylaştırma yönüne gidilmesidir.
İnsanın, 'İnsanları
Yaratıcılarından daha iyi biliyorum' iddiasında bulunması mümkün müdür?
Ya da insanlara, onların
Rabbinden daha çok merhamet ettiğini söyleyebilir mi?
Veya insanların çıkarını,
insanların İlahı'ndan daha iyi bildiğini söyleyebilir mi?
Veyahut, Yüce Allah, son
şeriatını bildirmiş, Son Resulü'nü göndermiş, O'nu nebilerin sonuncusu kılmış,
risaletini son risalet kılmış ve şeriatını Kıyamet'e kadar baki kılmış olmasına
rağmen; yeni rejimlerin ortaya çıkacağından ihtiyaçların yenileneceğinden, yeni
şartların doğacağından habersiz olduğundan şeriatini gereği gibi
düzenleyemediğini, çünkü bu durumlar O'na gizliydi, son zamanlarda insanlar
tarafından ortaya çıkarıldılar...
Evet! böyle bir iddiada
bulunabilir mi?
Allah'ın şeriatını hayattan
uzaklaştıran, onun yerine cahili yasa ve hükümleri yerleştiren, kendi hevasını
ya da herhangi bir halkın arzusunu, yahut herhangi bir milletin arzusunu
Allah'ın hükmünden ve şeriatından üstün tutan biri böyle bir şey söyleyebilir
mi?
Evet, bunu söyleyebilir mi?
Özellikle de müslüman olduklarını iddia edenler?...
Şartlar, karışıklıklar,
insanların ilgisizliği, düşman korkusu...
Müslümanlara aralarında Allah'ın
şeriatını ikame etmelerini, O'nun metoduna uymalarını ve indirdiklerinden
bazısından bile vazgeçmemelerini emrettiği halde, bütün bunlardan yüce Allah'ın
habersiz olduğu söylenebilir mi?
Geçici ihtiyaçları, yenilenen
durumları ve değişen olguları kuşatması bakımından, Allah'ın şeriatının bir
eksikliği mi vardır?
İnsanları bu derece şiddetle
uyarmasına rağmen yüce Allah'ın bütün bunlardan haberi mi yoktu?
Müslüman olmayan istediğini
söyleyebilir. Ama müslüman?...
Veya müslüman olduğunu iddia
eden?...
Bütün bunları söyler,buna rağmen
müslüman kalabilir mi? Ya da İslam'dan bir temele dayanabilir mi? İşte yollara,
ayrılış noktası...
Orada herkes hür iradesine
sahiptir. Mücadeleye ve dalaşmaya gerek yoktur. Her şey apaçık ortadadır. Ya
İslam ya da cahiliye. Ya iman ya da küfür, ya Allah'ın hükmü ya da cahiliyenin
hükmü.
Allah'ın indirdikleriyle
hükmetmeyenler, kafirlerin, zalimlerin ve fasıkların ta kendileridirler.
Allah'ın hükmüne göre yönetilmeyenler de mü'min değildirler...
Bu mesele, müslümanın vicdanında
açık ve kesin bir şekilde yer etmelidir. Ta ki kendi zamanındaki insanlara
tatbik ederken bir tereddüte düşmesin. Gerek dosta, gerek düşmana karşı olsun,
bu hakikatin sonucuna tam bir teslimiyetle uysun.
"Cahiliye hükmünü mü
istiyorlar, yakinen bilen bir millet için Allah'tan daha iyi hüküm veren
kimmiş?"
(Maide Sûresi, 5/50)
Bu mesele, müslümanın vicdanında
kesin bir şekilde yer etmezse, hayat ölçüsü istikamet bulmaz, metodu
berraklaşmaz, vicdanında hak ile batılı ayırmaz ve doğru yolda bir adım bile
atamaz. Bu meselenin bütün insanlarca gizli kalması ve sindirilmemesi normal
olsa bile, bu meseleyi berraklaştırmadan müslüman olmak veya bu vasfa sahip
olmak isteyip te bu hakikati ruhlara sindirmemek normal bir tutum değildir.
İnsanlar, ahirette hesaba
çekileceklerini bildikleri halde,yeryüzünde Allah'ın şeriatından başka bir
şeriatla hükmettiklerinde, öbür dünyada, hükmettikleri ve hükmüne tabi oldukları
beşeri sisteme uygun cezalandırılacaklarını mı, yoksa, hükmetmedikleri gibi
hükmüne de başvurmadıkları İlâhî şeriata uygun hesaba çekileceklerini mi
zannediyorlar?
Kesinlikle, yüce Allah, onları
şeriatına göre hesaba çekecektir, kulların şeriatına göre değil. Onlar her ne
kadar, hayatlarını, ilişkilerini şiarlarını, ibadetlerini, dünyadayken Allah'ın
şeriatına göre etmedilerse burada Allah'ın şeriatınca evvelâ bu konuda hesaba
çekilecekler.
O gün onlar, yeryüzünde Allah'ı
ilah olarak kabul etmedikleri, insanlardan birçok rabler edindikleri,
dolayısıyle uluhiyetini inkar ederek, ya da şirk koşarak küfre girdikleri,
ibadetlerinde, şiarlarında Allah'ın şeriatına uydukları halde, iktisadi, siyasi
veya toplumsal düzen itibariyle Allah'ın şeriatından başkasına uydukları için
hesaba çekileceklerdir. Allah kendisine ortak koşulmasını asla affetmez. Ondan
başkasını dilediği için af eder.
"Allah kendisine şirk
koşulmasın affetmez. Bundan başkasını dilediği için bağışlar."
(Nisa Sûresi, 4/48)
Yalnız O hükmeder. Yalnız O,
hesaba çeker. O, hükmünde gecikmediği gibi cezayı da ihmal etmez.
"Dikkat edin hüküm yalnız
O'nundur. Ve O, hesaba çekenlerin en çabuğudur."
(En'am Sûresi, 6/62)