"Hakkında ihtilafa düştüğünüz herhangi bir şey
artık onun hükmü Allah'ındır. İşte Rabbim olan Allah ben O'na tevekkül ettim ve
yalnızca O'na dönüp yönelirim."
(Şura Sûresi, 42/10)
Cahiliye, yaşanmış bir
tarihi dönem değildir. İnsanın insana kulluğu söz konusu olan bütün hayat
sistemleri ve nizamları cahiliyedir.
Bugün yeryüzünde egemen olan
bütün hayat sistemleri ve düzenleri istisnasız olarak bu kapsamın içindedirler.
Beşerin tabi olduğu bugünkü sistemlerin tümünde, insanlar, düşüncelerini,
ilkelerini, ölçülerini, değerlerini şeriat ve kanunlarını gelenek ve
göreneklerini kendileri gibi insanlardan alıyorlar. Bu durum, her yönüyle
cahiliyenin ta kendisidir. Bazısının bazısını Allah'tan başka rabbler
edinmesiyle, beşerin beşere kulluğu esasına dayanan cahiliye...
İslam ise, insanların
düşüncelerini, ilkelerini, ölçülerini, değerlerini, şeriat ve kanunlarını,
gelenek ve göreneklerini aldıkları yegane merci Yüce Allah olduğundan, beşerin
beşere kulluk yapmaktan kurtulduğu biricik sistemdir.
Başlarını eğerken, yalnızca
Allah'ın önünde eğerler. Yasalara itaat ettiklerinde bir tek Allah'a itaatleri
söz konusudur. Sisteme boyun eğdiklerinde yalnız ve yalnız Allah'a boyun eğmiş
olurlar...
İşte o zaman -ortaksız- Allah'a
boyun eğmiş olurlar. İşte o zaman, yalnızca o zaman -ortaksız- Allah'a kul olmak
suretiyle, kullara kul olma zilletinden kurtulmuş olurlar.
İşte her çeşidiyle cahiliye ile
İslam arasındaki yol ayırımı...
Bu dinin (İslam), ya da
daha genel bir ifadeyle tarih boyunca gelen bütün resullerin tebliğ ettiği
'Allah dini' nin ele aldığı temel sorun, yeryüzünde uluhiyetin ve kullar
üzerinde rububiyetin kime ait olacağı sorunudur.
Diğer bütün sorunlar, insanları
ilgilendiren bütün konular, bu sorulara verilen cevap üzerine ikame edilir.
Uluhiyet ve Rububiyet kime
aittir?
Yarattıklarından hiçbir
ortağı bulunmayan yüce Allah'a...
İşte iman budur...
İşte İslam budur...
Ya da, onunla beraber veya
onsuz bazı ortaklarındır, uluhiyet ve rububiyet.
İşte inkar budur...
Apaçık küfür budur...
Uluhiyetin ve rububiyetin
sadece Allah'a ait olması demek;
İnsanların yalnızca O'na boyun
eğmesi, O'na kuluk etmesi, O'na itaat etmesi ve yalnızca O'nun -kulları için
seçtiği ve razı olduğu- hayat sistemine ortak koşmadan uyması demektir.
Kullar için hayat metodu ve
sistemi koyan Allah'tır, insanlara şeriat gönderen sadece Allah'tır, insanlar
için ölçüler, değerler, hayat prensipleri ve toplumsal düzen koyan biricik ilah
ve rab olan Allah'tır.
O'nun şeriatına uymak durumu
müstesna, ferd olsun, toplum olsun bu konularda hiç kimsenin bir yetkisi yoktur.
Çünkü bunlar, uluhiyetin ve rububiyetin başta gelen özellikleridir.
Uluhiyet ve rububiyetin
Allah'la beraber veya O'nsuz başkasına verilmesi,
Kulların hayatında Allah'tan
başkasına boyun eğme, itaat etme, kulluk yapma ve insanlardan bir kısmının
diğerleri için Allah'ın kitabına ve otoritesine dayanmayan; başka otoritelere
dayalı kanunlar, değer yargıları ve ölçüler benimsetme şeklinde ortaya çıkar.
Bundan sonra, Allah'a imandan ve İslam'dan söz edilemez. Bu, apaçık şirk, küfür,
fısk ve isyandır...
İşin hakikati budur. Allah'ın
hududunu aşmak, bir tek emirde olduğu gibi bütün bir hayat nizamında da
olabilir. Sonuç itibariyle İkisi de birdir. Çünkü bir tek emir din olduğu gibi,
bütün bir hayat nizamı da dindir. İnsanların hayat sistemlerini düzenlemede
başvurdukları merci, onların uluhiyyet ve rububiyyete uygun gördükleri merciyi
gösterir. İnsanlar bu noktada, ya sadece Allah'a tabi olurlar, ya da müslüman
olduklarını iddia etmelerine rağmen O'ndan başkasına tabi olmak suretiyle şirki
ve küfrü tercih etmiş olurlar.
Yüce Allah'ın İslam ümmetinin
omuzlarından kaldırdığı ve onlardan önce Allah'ın yeryüzündeki hilafetini
reddedip Allah'ın hududunu çiğneyen milletlerin omuzuna bindirdiği yük,beşere
kulluk yüküdür. Kulların kullar için kanun koyması ve kişilere, sınıflara ve
uluslara boyun eğmesi şeklinde beliren kula kulluk yükü...
Yüce Allah, müminleri kendisine
kulluğa, itaate çağırmış yalnızca kendi yasalarına döndürerek kula kulluk
yükünden kurtarmıştır. Bir olan Allah'a kul olmaları suretiyle, ruhlarını,
akılların ve hayatlarını kula kulluk zilletinden kurtarmıştır.
Bir tek olan Allah'a kulluk,
şeriat ve kanunların, değer ve ölçülerin yalnızca Allah'tan alınması
demektir.
Bu nokta, beşerin kurtuluş ve
hürriyet noktasıdır.
Zorbaların, tağutların, mabet
bekçilerinin, kahinlerin, evham ve hurafenin, örf ve adetin, heva ye şehvetin
egemenliğinden kurtuluş noktasıdır.
Aynı zamanda, Allah'tan
başkasının önünde eğilmek suretiyle, büyüklük taslayan her gücün zilletini
taşımak külfetinden beşeri kurtaran bir özgürlük bildirişidir.
Yeryüzünde meydana gelen en
büyük bozgunculuk olayı, tevhitten yüz çevirenlerin bu davranışlarıyla sebep
oldukları bozgunculuktur. Tevhidi sırf kalben tasdik etmek, onup pratik
hayattaki gereklerin yerine getirmemek fesadın başlıca nedenidir.
Tevhidi gerçeğin en başta
gelen özelliği, Rububiyetin ve ubudiyetin birlenmesidir. Allah'tan başkasına
kulluk yapılmaz. O'ndan başkasına itaat edilmez. Her konuda başvurulacak merci
yüce Allah'tır. Teşri, değer ve ölçüler, adap-ahlak ve beşeri hayatın
düzenlenmesi, için gerekli olan bütün konularda, başvurulacak biricik merciin
yüce Allah olması, tevhidin sosyal boyutunun gerçekleşmesi için kaçınılmazdır.
Aksi halde, kupkuru bir itaat
ve sosyal hayatta hiçbir uzantısı görülmeyen kalben kabulleniş şirk ve küfürdür.
Çünkü, teslimiyet, itaat ve
boyun eğme şeklinde belirmeyen hiçbir kabullenişin İslam nazarında değeri
yoktur.
Evrendeki bu nizam ve intizam,
onun üzerinde egemen olan bir ilahın varlığını kaçınılmaz kılıyor. Aksi taktirde
fesat olurdu...
"Eğer orada Allah'tan başka
tanrılar olsaydı mutlaka bozgunculuk olurdu."
(Enbiya Süresi, 21/22)
Uluhiyetin gereğinin kulların
hayatına yansıyan tarafı, kulların ibadetlerinin o merciye dönük olması,
uluhiyet makamının, onların hayatı için yasalar tayin etmesi ve hayatlarında
başvuracakları bir ölçünün ikame edilmesidir. Kim bunlardan birini kendisi için
iddia ederse, kuşkusuz kendisini insanlar için bir ilah olarak takdim etmiş
olur. Yeryüzünde fesat, böylesine tanrıların bollaşmasının dışında başka bir
şekilde yayılmaz, insanlar, kendileri gibi insan olanlara kulluk ettiğinde;
insanlardan birinin şahsı için insanlar üzerinde bir egemenlik iddiasında
bulunduğunda; onlar için kanun, değer ve ölçü ikame etme yetkisine sahip
olduğunu iddia ettiğinde, Firavun'un
"Ben sizin yüce Rabbinizim."
(Naziat
Sûresi
79/24) dediği gibi söylemese bile bu, apaçık
uluhiyet iddiasıdır.
Bu iddiayı, boyun eğme, itaat
etme ve teslim olma şeklinde kabul etmek şirk ve küfürdür.
Ayrıca bu olay, yeryüzünde
işlenen en iğrenç bozgunculuktur.
Yalnız ve yalnız Allah'a kulluk
yapmağa davet etmek, O'na hiçbir şeyi ortak koşmamaktır. Beşer olsun, taş
olsun...
Bu davet, nebi, resul veya
başka biri olsun, bazısının bazısını "rabb" edinmemesi davetidir. Tümü de
Allah'ın kullarıdırlar, Yüce Allah onları kendi dinini tebliğ etmeleri için
görevlendirmiştir; uluhiyetine ve rububiyetine ortak olmaları için değil.
Yüce Allah, kimlerin müslüman
olduğunu açık seçik belirtiyor...
Yalnız ve yalnız Allah'a ibadet
eden, kulluk davranışlarını sadece O'na takdim eden ve birbirlerini Allah'tan
başka rabler edinmeyenlerdir ancak, "müslüman" ismini hak edenler.
Bu özellikleri, onları diğer
milletlerden, hayat metodlarını beşeri metodlardan ayıran en belirgin
özelliktir. Bu özellikler ya gerçekleşir ve bu durumda onlar müslüman olurlar ya
da gerçekleşmez ve bu durumda da bütün müslümanlık iddialarına rağmen müslüman
olamazlar.
İslam, "kula kulluk" tan,
mutlak surette kurtuluştur. Bütün sistemler arasında yalnızca İslam nizamı
bu kurtuluşu gerçekleştirir. Bütün yeryüzü menşeli düzenlerde insanlar
birbirlerini Allah'tan başka rabler edinirler. Bu durum, demokrasiden
diktatörlüğe kadar bütün beşeri düzenler için geçerlidir.
Çünkü rububiyetin başta
gelen özelliği,
insanların ibadetlerini hak etmesidir. Bu hak, sosyal yaşamda hayat düzeni ve
metodunu, şeriat ve kanun, değer yargıları ve ölçüler koymak şeklinde belirir.
Yeryüzü menşeli bütün sistemlerde bu hakkı, insanlardan bazıları kendileri için
iddia ederler.
Bu sistemdeki işlerin dönüş
mercii Yüce Allah değil, insanlardan bazısıdır. Bu insanlar, geri kalanlar için
yasalar, değer yargıları, ölçüler ve hayat metodu koyarlar, onlar da bu durumu
kabullenerek onları Allah'tan başka rabbler edinirler.
Her ne kadar, onlar için secde
ve rükuda bulunmasalar bile yaptıkları iş, yalnız ve yalnız Allah için olması
gereken kulluktan başka bir şey değildir.
Yalnızca İslam düzeninde
insanlar bu alçaltıcı durumdan kurtulurlar. Diğer insanlarla beraber
düşüncelerini, hayat metodlarını ve nizamlarını, şeriat ve kanunlarını, değer ve
ölçülerini sırf Allah'tan almak suretiyle hürriyetlerini elde ederler.
Bu noktada bütün insanlar
eşittir. Hepsi bir efendiden emir alarak sadece Allah'a boyun eğerek
birbirlerini rabler edinme zilletinden kurtulurlar. Sadece Allah'a kul olmak
suretiyle, bütün şekilleriyle kula kulluktan gerçek anlamda kurtulmuş oluyorlar.
Bu nokta, bütün şekilleriyle cahiliye ile İslam arasındaki yol ayırımıdır.
Şüphesiz din, Yüce
Allah'ın insanların hayatı için koyduğu bir nizam ve hayatlarını doğrultusunda
sürdürecekleri bir metottur. Yalnız ve yalnız Allah, böyle bir metodu koyma
hakkına sahiptir.
Aynı zamanda din, sadece
kendisine itaat edilen, tabi olunan, yalnızca kendisine başvurulan ve sadece
kendisine teslim olunan Rabbani önderliğe itaat etmek ve tabi olmaktır.
Müslüman toplumun, kendine özgü
inancı, düşüncesi olduğu gibi, kendine özgü bir önderlik kurumu da vardır. Bu
önderlik, Resulullah'ın şahsında ve onun Rabbinden aldığı şeriat ve metotta
somutlaşmıştır. Müslüman toplumun, bu Rabbani önderliğe uyması onların "müslüman
toplum" ismini almalarını sağlar. Bundan başkasına tabi olmaları durumunda,
hiçbir şekilde ve hiç bir durumda müslüman olmazlar. Bu uyma, Allah ve Resulüne
başvurmak, her işi Allah'a döndürmek ve O'nun Resulü'ün hükmünü kabul ve
teslimiyetle beraber hoşnutlukla uygulamak şeklinde olmalıdır.
Böylece dinin anlamı ve kapsamı
belirlenmiş, imanın sınırı çizilmiş, İslamın ve müslümanın toplum nizamı ye
hayat metodunun şartları belirlenmiş oluyor. Böylece iman, düşünce ve
sembollerden ibaret olmaktan, İslam da bazı kelime ve davranışlar, namaz gibi
ferdi kulluk davranışlarından ibaret olmaktan kurtulmuş oluyor.
İslam bunları da kapsamakla
beraber, hükmeden bir düzen, uyulan bir metod, itaat edilen bir önderlik; belli
bir sisteme, metoda ve önderliğe dayanan bir düzendir. Bunlar olmadan İslamın,
kendisi olmayacağı gibi İslam toplumu da olamaz.
Toplumda gerekli bütün sosyal
düzenlemeler, bu hakikatin yerleşmesinden sonra, kulluğun gereği olarak, Yüce
Allah'ın belirlediği, dinin anlamından, imanın kapsamından, İslamın şartlarından
kaynaklanır. Çünkü söz konusu olan sadece sosyal düzen ve şeriat değildir. Aynı
zamanda, iman etmenin Yüce Allah'ın uluhiyetini kabul etmenin ve uluhiyeti ona
özgü kılmanın ve belirlediği Rabbani önderliğe başvurmanın gereğidir. Bundan
sonra yasama ve düzenlemelerin tümü bu temel ve değişmez kaynağa dayandırılır.
Bu mesele, hüküm, şeriat ve
hükme başvurma meselesidir. Dolayısiyle ûluhiyet, tevhid ve iman meselesidir.
Bu mesele özünde şu soruya
verilecek cevabı da taşımaktadır:
Hüküm, şeriat ve hükme başvurma,
semavi dinlerin birbiri ardınca getirdikleri, resullerin kendilerinden
sonrakilerin uyması için çizdikleri hidayetin üzerinde Allah'ın şeriatine, O'nun
misakıne ve O'nun insanlarla yaptığı fıtri ahde göre mi olacak? Yoksa değişken
arzulara, Allah'ın şeriatından bir temele dayanmayan düzenlemelere veya bir
ırkın ya da ırkların geleneğine göre mi olacak? Diğer bir ifadeyle, yeryüzünde
ve insanların hayatında, uluhiyet, rububiyyet ve otorite, yüce Allah'ın mı
olacak? Yoksa izin vermediği halde bunların tümü ya da biri, O'nun kullarından
birinin mi olacak?
Yüce Allah şöyle buyuruyor:
Allah'tan başka ilah yoktur.
O biricik ilah olmasından ve kullarının yegane Rabb'i olmasından dolayı
şeriatının yeryüzüne hükmetmesi gerekir. Peygamberlerin hükmettiği ve onlardan
sonrakilerin hükmedecekleri yegane yasa budur.
Yüce Allah, bu konuda tavizin,
gevşekliğin az da olsa sapmanın söz konusu olamayacağını bildiriyor. Çünkü o,
bir ırkın üzerinde ittifak ettikleri bir gelenek ya da az çok Allah'ın izin
vermediği şeylerde birleşen bir kabilenin geleneği değildir.
Yüce Allah meselenin, iman ve
küfür, İslam ve cahiliye,şeriat ve heva meselesi olduğunu bildiriyor. Orta yol
yok, uzlaşma yok. İki tarafın arasında barış yok.
Mü'minler, bir harfini
gizlemeden ve hiçbir şeyini değiştirmeden Allah'ın indirdikleri ile
hükmedenlerdir.
Kafirler, zalimler ve fasıklar
da, Allah'ın indirdikleriyle hükmetmeyenlerdir.
Yönetenler ya Allah'ın şeriatına
göre hükmedecekler ve bu durumda iman üzere olacaklar, ya da başka şeriatlarla
hükmedecekler ki bu da kafir, zalim ve fasık olmaları demektir.
Yönetilenler işlerinde, ya
yönetenlerden Allah'ın hükmünü kabul edecekler ve mü'min sıfatını hak edecekler
ya da başka hükümler kabul edip iman dairesinden çıkacaklar.
Bu iki yol arasında bir orta yol
yoktur. Bu konuda hiç bir delil, hiç bir özür ileri sürülemez. Bunda bir iyilik
beklenemez, insanların Rabbi olan Yüce Allah, insanların iyiliğine olanı bildiği
için şeriatını onların iyiliğini gerçekleştirecek şekilde indirmiştir. O'nun
hükmünden daha güzel bir hüküm veya şeriat söz-konusu değildir. Aynı şekilde,
O'nun kullarından hiç kimse, ben Allah'ın şeriatını terk ediyorum; çünkü ben,
insanların çıkarını Allah'tan daha iyi biliyorum. iddiasında bulunamaz. Böyle
bir söz veya davranış insanı iman dairesinden çıkarır.
İman etmek, bunun yanında
Allah'ın şeriatiyle hükmetmemek veya ondan hoşnut olmamak bir arada olamaz.
Hayatlarında Allah'ın şeriatıyla hükmetmeyenler ya da hükmolunduğunda ondan razı
olmayanların kendileri ya da başkaları için kullandıkları iman sıfatı boş bir
sözden başka birşey değildir. Yalan bir iddiadır. Ve şu kesin nas onların
yalanlarını yüzlerine çarpmaktadır.
"Onlar mü'min değildirler:"
(Nur
Sûresi
24/47)
Konu sadece Allah'ın
indirdikleriyle hükmetmeyen yönetenlerle ilgili değildir. Ayet-i kerimenin
işaretiyle yönetilenler de müslüman olduklarını iddia etmelerine rağmen böyle
bir durumda iman dairesinden çıkarlar.
"Hayır, Rabbin'e andolsun ki,
aralarında geçen meselelerde senin hükmüne başvurmadıkça sonra da verdiğin hükme
içlerinde bir şüphe olmaksızın tam bir teslimiyetle razı olmadıkça iman etmiş
olmazlar."
(Nisa Sûresi, 4/65)
Bu ayetin muhatabı, yönetenlerle
beraber, yönetilenlerdir de. Allah'ın ve Resulü'nün verdiği hükme razı olmayan
ve O'ndan yüz çevirenler iman dairesinden çıkmışlardır.
Bu mesele, akidenin meselesi
olduğu gibi dinin de meselesidir. Ortak koştukları tanrılar, müşriklere,
hayatlarını mahvetmek ve gerçek dinlerini bulandırmak için yasalarını ve
törelerini onlara süslü gösteriyorlar. Çünkü dini bulandırmakla hayatı mahvetmek
aynı anlama gelir.
Ya Alahın şeriatı hakim olur ki
o, apaçık bir dindir ve dolayısiyle hayat sağlıklı bir şekilde yürür. Ya da
başka şeriatler hakim olur ki, bu da bulanık bir dindir ve neticede hayat
çeşitli yok olma tehditleri altında anormal bir tarzda sürüp gider.
İslam'ın ilahi bir metod olması,
Allah'ın uluhiyetini yeryüzüne yerleştirmek için gelmesi, kulluğun yalnızca O'na
yapılması gerektiğini bildirmesi ve bu hakikatin insan topluluklarının sosyal
hayatına yansımasıyla, 'kullara kulluk'tan kurtulup, 'kulların
Rabbi'ne kulluk' makamına yükselmesi ve böylece O'nun şeritainden başka bir
şeriatin egemen olmaması, diğer bir tabirle uluhiyeti bütün özellikeriyle
Allah'a vermesi; bunun kaçınılmaz sonucu olarak, ferdlerin vicdanlarına ve
akıllarına hitap edebilmesi için engel teşkil eden bütün sultaları/güçleri,
otoriteleri ortadan kaldırmağa çalışması onun en tabii hakkıdır.
Evet bu özellikleri olan bir
İslam ile, sadece kendisine yönelen saldırılan defetmeye çalışan yerel bir
düzen, belli bir coğrafyaya tutunmaya çalışan bir İslam arasındaki mesafe uçurum
gibi korkunç bir mesafedir.
Yüce Allah'ın Rab oluşunun genel
anlamda ilan edilmesi ve insanların topluca kurtulması için insanları kullara
kulluktan çekip kurtarmak ve yalnızca Allah'a kul olmalarını sağlamak İslam'ın
en belirgin özelliğidir.
İslam nizamı egemen olmadıkça,
sadece düşüncede ve birtakım bireysel davranışlarla Allah'a kulluk
gerçekleşemez. Yalnızca İslam nizamındadır ki, Allah' tek başına, kullar için
kanunlar koyar. Bu kanun yöneten ve yönetilenler, siyah ve beyaz, uzak ve yakın,
fakir ve zengin herkes için sadece aynıdır...
Tümü de o kanun önünde
eşittirler...
Fakat diğer sistemlere gelince,
orada insanlar kullara kulluk etmektedirler. Çünkü hayatları için gerekli
yasaları kullardan alırlar. Halbuki bu, ilah olmanın başta gelen özelliğidir.
Her kim kendisinde insanlar için kanun koyma yetkisini görürse, ağzıyla söylese
de söylemese de 'ilahlık iddiası' nda bulunmuş demektir. Her kim de bu
iddia sahibinin bu hakka sahip olduğunu itiraf ederse ağzıyla söylese de
söylemese de ona uluhiyet atfetmiş olur.
Yeryüzü, Allah'ın şeriatının
dışındaki sistemler ve kanunlarla düzelemez çünkü, şeriat ve kanunların
uygulanması vicdanlara hükmedecek takva gibi bir denetim unsurunu gerektirir...
Fakat kalblerde gizli olanı
bilen Yüce Allah'tan gelen şeriatın egemen olması durumunda fert, kanuna karşı
gelmenin Allah'ın emrine isyan ve iradesine karşı gelmek olduğunu bilir. Çünkü
o, Yüce Allah'ın, niyetini ve amelinin ne olduğunu bildiğini idrak eder.
Ayakları dolaşır, vücudu titrer ve takva duygusu vicdanını sarar.
Yüce Allah, kullarını en iyi
bilendir, onların fıtratından psikolojik ve sinirsel oluşumlarından en iyi
haberdar olan O'dur. Çünkü onları yaratan O'dur. Kalplerinde kendi ölçü, etki ve
korkusunun yer etmesi için şeriatını, kanununu, nizamını ve metodunu kendisi
koymuştur.
Yüce Allah biliyor ki, kalplerin
kendisinden korktuğu ve umutla bağlandığı bu kaynaktan doğmayan hiç bir sistem,
kalpleri itaate zorlayamayacaktır. Zorla, zulümle ve terörle insanları itaate
zorlasalar bile, maddi denetini unsurlarının gevşemesi anında insanlar kalplere
nüfuz edemeyen bu haksız sultalara başkaldırmaktan, karşı gelmekten geri
durmayacaklardır.
(Günümüzde
oyalama amacıyla da olsa kimi ülkelerde verilen kısmi özgürlükler, kontrolden
çıkıp bu sahte tanrıların yerle bir edilmesine neden olabiliyor. Ne varki
hareket noktası "Allah'ın ilahlığı ve insanların ona yönelik kulluğu" gerçeği
olmayan hiç bir başkaldırı, hiçbir özgürlük hareketi, bir sahte tanrıyı devirse
bile başka bir sahte tanrıya kul olmaktan kurtulamayacaktır.)
"Hakkında ihtilafa
düştüğünüz herhangi bir şey artık onun hükmü Allah'ındır. İşte
Rabbim olan Allah ben O'na tevekkül ettim ve yalnızca O'na dönüp yönelirim."