Kuran - 001. - Index Web
MÜFREDAT
Müfredat Çevirisine Önsöz {Mütercimlerin Bir kaç Notu)
RÂGIB VE el-MÜFREDÂT HAKKINDA GENEL BİLGİLER
Râgıb'ın Belli Başlı Hususiyetleri
Müfredat Hakkında Özlü Bilgiler
IV. Ulemânın Müfredat Hakkındaki Görüşleri
V. Müfredat Hakkında Birkaç Önemli Değerlendirme
VI. Müfredatlın Baskımızda Esas Alınan Nüshaları
VII. Tashih Esnasında Baş Vurulan Matbu Nüshalar
VIII. Râgıb'ın Te’lifâtında İzlediği Metot
Müellifin el-Müfredât İçin Yazdığı Önsöz
MÜFREDAT
(KUR'AN ISTILAHLARI SÖZLÜĞÜ)
Müfredat Çevirisine Önsöz {Mütercimlerin Bir kaç Notu)
1. En başta geleni, Kur'ân kavramlarının büyük bir vukufiyet ve titizlikle ele alınmış olmasıdır.
2. Bir diğer özelliği de, Kur'ân kavramlarını tüketmeyi aklının ucundan bile geçirmeden onlara hizmet etmeyi bir şeref bilmesidir. Onun için kullandığı üslup ve İfade tarzı genelde içli, duyarlı ve bilinçlidir. Değişik görüşleri verirken, çoğu zaman tercih etme yoluna bile gitmemiş olması, onun ne kadar engin bir ihtilaf fıkhına vakıf olduğunu göstermektedir. Hemen hiçbir yerde kavramların anlamlarına indirgemeci bir yaklaşım sergilememiş olması da, her sayfada onun âlimâne tutumunun tanıklığını yapmaktadır.
El-Müfredât, bir Kur'ân kavramları çalışması olduğundan, içinde aşırı denebilecek derecede çok kelime/kavram geçmektedir. Kelimelerin çoğu isim, bir kısmı da fiillerden oluşmaktadır. Fiillerde değişme ihtimali olan harekeler konmuştur. İsimlerlerde de değişebilecek harekeler konmuş, değişmeyecek olanlar konmamıştır. Bu açıdan isimlerim son harekeleri genelde konmamıştır.
kavramları gibi. Doğal olarak bunların başlarında yer alan ve Lâm-ı tarif diye bilinen elif ve lam harflerine de hareke verilmemiştir. Çünkü, bunlar her zaman aynıdır ve her zaman Türkçe'deki "el" sözcüğü gibi bir seslendirme ile okunurlar. O-nun için bu isimler sözgelimi, LliJi veya şeklinde yazılması, kayda değer
hiçbir yaran olmadığından bu konuda verilecek büyük emekleri zayi etmemek düşüncesiyle, tercih edilmemiştir. Aynı mantık gereği tek başına verilen isimlerin
cesiyle, tercih edilmemiştir. Aynı mantık gereği tek başına verilen isimlerin başında bulunan lam-ı tarifler de, mecbur alınmadıkça, yazılmamıştır. Buna göre verdiğimiz kavramı ve sözcüğü de şeklinde verilecektir.
Ayetlerin metinleri uzun inceleme, soruşturma ve incelemeden sonra konmalarının daha faydalı olacağı düşünüldüğünden meallerinden önce verilmiştir. Bu arada müellifin, o ayeti orada hangi amaçla kaydettiğine yardımcı olmak için ayette geçen ilgili kavram veya türevi bold/siyah biçimde verilmiştir. Bunun yanında mealde de ilgili kavramın anlamı veya yaklaşık manası yine bold olarak verilmiş-tir. Misal olarak bakalım: Rabbimiz; biz efendilerimize ve büyüklerimize uyduk da, bizi yoldan saptırdılar[1]. Bu vurgular sayesinde kimi silik duruma düşen delillendirmeler böylece daha belirgin hale gelecektir.
Müellif, ayetleri delil olarak sunarken, genelde çok kısa ve sadece o kavram veya fiilin geçtiği yeri vermekle yetinmiştir. Biz âyetlerin meallerini verirken bunda çok sıkıntı çektik. Çünkü, burada bazen ana cümle değil yan cümlecik, bazen de yan cümlecikte geçen bir fiil veya kavram seçilip konmuştur. Bunun açık anlamını yansıtmak için, bazen ilgili kelime veya fiilinin birkaç kelime Önünden veya arkasından almak zorunda kaldık. Çoğu zaman üç nokta koyarak bunun metnin ilgili yerine havale yapmakla beraber bazen tamamen anlam kaymasına yol açmamak ve maksadı açık ifade etmek için bu ilave mealleri verme gereği duyduk. Mealleri verirken, mutlak anlamda bir mealden almayı değil, en uygun meali vermeye çalıştık. Bu arada mevcut meallerden de epey istifade ettik. Bu bağlamda Elmalılı Hamdi, Ö. Nasuhi Bilmen, Süleyman Ateş ve DİB. Mealleri ile Tefhim, Fi Zılal ve İbn-i Kesir tefsirlerinin meallerinden çokça yararlandığımızı belirtmeliyiz.
Hadisler ve şiirler çok büyük bir yekûn tutmadıkları için âyetlerde izlenen metoda uygun olarak harekeli metinleri ve çevirileri birlikte verildikten sonra ilgili noktalar bold ile nazara verilmiştir.
Aynı şekilde, son harekeleri kural gereği açık olan ifadelerin bu harekeleri konmamıştır. Sözgelişi, isim tamlamalarında yer alan ikinci ismin son harekesi isim nelde konmamıştır.
tamlamaları gibi. bunların harekeleri daima esre olacaktır. Sadece istisnai bu durumu olanların harekesi belirtilmiştir; ifadeleri gibi.
Öte yandan son harekeleri mutlaka belirtilmesi gereken kelimelerin bu harekeleri konmuştur. ( cümle veya sözcükleri gibi.
Müfredat'm şimdiye kadar pek çok baskısı yapılmıştır. Ancak bunların hiçbiri hata, tashih ve tahriflerden kurtulabilmiş değildir; kimilerinde Râgıb'ın kullandığı bazı şiirler, kimilerinde bazı ayetler, kimilerinde ise, bazı kavramlar eksik kalmıştır. Çeviride esas aldığımız nüshalar: Tahkikini Adnan Safvan Dâvûdî'nin yaptığı Dâru'l-Kalem, Dimeşk- ed-Dâru'ş-Şamiye, Beyrut, 1992 birinci baskı ile 2002 üçüncü baskı. Bu baskıda bu eksikliklerden herhangi birinin bulunmaması i-çin özel bir gayret sarf edilmiştir.
Kitapta yer alan âyetlerin hem orijinal metinleri hem mealleri verilmiş olup, dipnotları azaltmak maksadıyla sûre ve âyet numaralan metnin içinde belirtilmiştir. Müellif, Kur'ân'ın kıraat farklarına değindiğinde bu kıraatlerin sahih ve şaz o-lanları dipnotlarda açıklanmıştır. Râgıb'ın kullandığı şiirlerin, kime ait oldukları tespit edilmiş ve kaynakları gösterilmiştir. Ata sözlerinin de geçtikleri dil kitaplarındaki yerlerine İşaret edilmiştir.
Metinde zikredilen birtakım İfade ve deyimlerin hangi bağlamlarda söylendiklerinin bilinmemesi çeviriyi zorlaştıran hususlardandı. Bu tür sözleri sağlıklı bir şekilde Türkçe'ye çevirmek için onların diğer kaynaklarda nasıl kullanıldıkları ve ne gibi anlamlar taşıdıklarını araştırmamız gerekiyordu. Bu amaçla sıkça başvurduğumuz başlıca Arapça kaynaklar şunlardır:
Ebu Bekr b. Muhammed b. Hasan İbn Düreyd, Cemheretu'l-Luga,
Ebu'l-Kasım Mahmud b. Ömer ez- Zemahşerî, Esasu'l-Belâga,
Muhammed b. Mükerrem b. Manzur, Lisanu'l-Arab;
Semin el-Halebî, Umdetu'l-Huffaz,
Mecdûddin Muhammed b. Yakub el-Firuzabadî, el-Kamıısu'l-Muhit,
İsmail b. Hammad el-Cevherî,, es-Sıhah Tacu'l-Luga ve Sıhahu'l-Arabiyye,
Ebu'l-Hasan Ahmed b. Faris, Mu'cemu Mekayisi'l-Luga
Bunun yanında Metinde yer almayan fakat tarafımızdan yapılan açıklamalar köşeli parantez içinde gösterilmiş, gerektiğinde yıldız (*) işareti kullanılarak dipnotlar eklenmiştir.
Metne azami derecede bağlı kalmakla beraber, her dilin kendine özgü bir anlatım biçiminin ve mantık bakış açısının olmasmdan dolayı, çeviriyi daha anlaşılır kılmak için kimi zaman metinden fedakârlık ettiğimiz de olmuştur. Ayrıca, elimizdeki Metni tahkik eden zatın eklediği dipnotların tümünü değil, manaya kalkışı o-lan ve yerinde bulduklarımız çevirilmiştir.
Çeviride Önceleri genelde Arapça kavramların tüm Latince okunuşları yazılmıştı. Ne ki, bu konuda fikir danıştığımız büyük hocalar ve uzmanlar, bunun i-sabetlİ olmadığını, söz birliği içinde belirtince, biz de kavramların bu Latince okunuşlarını yazmaktan vazgeçtik ve onların hepsini silmek zorunda kaldık. Bu okunuşların hiç Arapça bilmeyenler için epey bir faydası olacağını düşündüğümüz halde, sırf onların isabet şansları daha fazladır diye, böyle yaptık.
Çeviride Arapça muğlak sözlerin çözümünde ve özellikle şiirlerin çevirisinde engin Arap Edebiyatı vukufiyetinden istifade ettiğimiz değerli Hocamız Prof. Dr. M. Halil Çiçek Bey'e teşekkür etmeyi bir borç biliriz. Bunun yanında ayet metinlerinin seçilip ilgili yerlere konması, binlerce kavramın harekelenmesi konusunda bize çok yardım eden değerli dostlarımız Mecit Öztürk, Yılmaz Aydın, Fatma Yazıcı ve Ayşe Tokay ile daha rahat bir ortamda çalışmamız için tüm imkanlarını kullanan Koksal Turan Bey'e teşekkür ediyoruz.
Mehmet YOLCU Abdulbaki GÜNEŞ
RÂGIB VE el-MÜFREDÂT HAKKINDA GENEL BİLGİLER
Râgıb, el-İsfahanî lakabı ile şöhret kazanmıştır. Bu nedenle adının ne olduğu konusunda farklı görüşler ortaya çıkmıştır. Bunların en meşhurlarına göre adı, el-Hüseyin'dir. Biyografisini yazanların çoğu bu kanıdadır. Bunların tespitlerine göre adı:
el-Hüseyin bin Muhammed bin el-Mufaddal (Zehebî, Ziriklî, Safedî);
el-Hüseyin bin Mufaddal bin Muhammed (Fihristi'l-Hazâneti't~Teymuriyye müellifi);
el-Hüseyin bin el-Fadl (Şehrizûrî);
el-Mufaddal bin Muhammed (Suyûtî ve Dâvudî).[2]
Hocaları ve Öğrencileri
Elimizdeki kaynaklar, Râgıb'm kimin yanında okuduğuna, hangi ilimleri hangi hocalardan aldığına dair sağlıklı bilgi vermedikleri gibi, kimlere hocalık yaptığı, kimlerin onun yanında okuduklarına ilişkin malumat da vermezler. Bununla beraber Rey şehrinin tanınmış alimlerinden ve Arap Dilinin büyük üstadlarmdan Muhammed bin Ali bin Ömer Ebu Mansur el-Ceban'ın yanında dil ilimlerini ve Arapça'yı okuduğu söylenebilir.
Eserleri
Hicri dördüncü asırda yaşayan Râgıb değişik alanlarda pek çok eser yazmıştır. Bu asır, ilmi inkişafın/bilimsel gelişmenin kalkınma ve yükselmenin en parlak olduğu dönemlerden biridir. Râgıb'm başlıca eserleri şunlardır:
1. Kitâbu'l-Mufredât fi Garîb'il-Kur'ân
2. Tefsîru'l-Kur'âni'l-Kerîm. Tefsirinin adı Câmiu't-Tefsîr'dir. Râgıb bizzat kendisi Hillu Müteşâbihâti'l-Kur'ân kitabında Kafirûn suresini açıklarken şöyle der: Biz Camiu't-Tefsîr kitabımızda buna birkaç açıdan cevap verdik[3]
Keşfu'z-Zunûn'un yazarı Haci Halife der ki: Bu muteber bir tefsir olup bir cilttir. İlk sözü: Elhamdii li'l-Lahi ala âlâihi... Müellif, eserinin baş tarafında tefsirle ilgili faydalı açıklamalar yapmıştır. Metodu, önce bir ayetler grubunu kaydetmek, sonra onları ana hatları ile açıklamaktır. Bu, Beydavi'nİn Envâru't-TenzîVdt kullandığı kaynak kitaplardan biridir.[4] Tefsirinin önsözü Fatiha suresi ve Bakara'nın baş tarafları İle birliktedir. Ahmet Ferhat'ın tahkiki ile Kuveyt'te Dâru'd-Da'va tarafından basılmıştır. Feyrûzâbâdî der ki: On cilt halinde büyük bir tefsiri vardır, kendisi tahkikin zirvesindedir.
Buradan anlaşılıyor ki: Râgıb'in biri büyük biri de küçük olan iki tefsiri vardır. Tefsirinin bir nüshası Veliyuddin Cârullah Kütüphanesi'nde yazma olarak bulunmaktadır. Bu nüshada Girid'inin başından Mâide sûresinin basma kadarki kısım bulunmaktadır. Bu üç yüz elli varak tutmaktadır. Onun diğer kısmını şimdiye kadar görebilmiş değiliz. Râgıb'a, nispet edilen muhtasar bir tefsir daha vardır ki, Muhtesam Tefsin Müteşâbihâti'l-Kur'ân adı ile basılmıştır. Bunun Yemen'de Mescidi Sen'â Kütüphanesi'nde 165 varak tutan bir nüshası bulunmaktadır. Fakat bu eserin Râgıb'a ait olduğunun belgelenmesi gerekmektedir.
3. Durratu't-Te'vîl fi Müteşâbihi't-Tenzîl. Ben öyle sanıyorum ki, bunun ismi Durratu't-Te'vü fi Hılli Müteşâbihâti'l-Kur'ân'd\v. Pek çok araştırmacı bunları ayrı birer kitap olarak göstermektedir. Aslında her ikisi de aynıdır. Hacı Halife, Durratu't-Te'vtt fi Hılli Müteşâbihâü't-Tenzîl kitabını zikretmekte ve Râgıb'in bu kitabı el-Meânil-Kebîr ve İhticâcu'UKurrâ' kitaplarını yazdıktan sonra kaleme aldığını kaydetmektedir. Öte yandan Râgıb'ın, Durratu't-Te'vîl diye adlandırılan Hillu Müteşâbihâti'l-Kur'ân kitabının başında bu bilgileri kaydettiği de görülmektedir.[5]
Brokelmann da Hillu Müteşâbihâti'l-Kur'ân kitabından söz ederken onu ayrı bir kitap olarak gösterir ve der ki: Bu Ragıp Paşa Kütüphanesi'nde bulunan 180 numaralı yazmadır. Durratu't-Te'vîl kitabının ise, Süleymaniye Kütüphanesi'nde Esad Efendi bölümünde ve Britanya Müzesi'nde Durratu't-Te'vil kitabının yazmaları bulunmaktadır. Ben Britanya Müzesi'ndeki nüshasını gördüm. Fakat bu, Ragıp Paşa Kütüphanesi'nde mevcut olan Hillu Müteşâbihâti'l-Kur'ân kitabının aynısıdır.
Bazı araştırmacılar el-Hatip el-İskafiye nispet edilen Durratu't-Tenzil ve Gurratu'l- Te'vîl adıyla basılan kitabın Râgıb'm bu kitabının aynısı olduğunu belirtmiştir. Bu uzak bir ihtimal değildir. Her-iki kitabı karşılaştırdığımızda aralarında büyük bir uyum olduğunu görüyoruz. Sadece ilk sayfada birtakım farklılıklar vardır. Kanaatime göre de bu kitap Râgıb'indir. Sadece ilk sayfası bilerek yada bilmeyerek başına konmuştur. Burada deniyor ki: İbnu Ebî'l-Farac el- Ürdüstanî diye tanınan İbrahim b. Ali b. Muhammed kaydetmiştir ki: Bu MesâiVi Ebû Abdillah Muhammed b. Abdillah el-Hatîb, Fahriye kalesinde imlâ etmiştir. Yine burada Hatîb'in Hurûf-u Mukattaa ile ilgili bir kitabının olduğu zikredilmiştir. Râgıb'in ise, böyle bir kitabının olduğundan söz edilmemiştir. Doğrusunu Allah daha iyi bilir.
4. Tahkîku'l-Beyân fi Te'vîli'l-Kur'ân. Bu kitabı Râgıb, ez-Zerta ilâ Mekarimi 'ş-Şeria' nın önsözünde; Haci Halife, Keşfu 'z-Zunûri1 da (I, 377), Brokelmann da Tarihu'l-Edebi'l-Arabi'de (V, 211) zikretmiştir, Brokelman, bu kitabı edebiyatla ilgili olarak göstermiş ve onun Meşhed'te bir yazması olduğunu kaydetmiştir. Ben bunun Meşhed'teki Kitabhane-i Astane (Kudüs) nüshasından a-lınma bir kopyasını Umu'l-KurVda gördüm. Bu nüshanın, karşılaştırmadan sonn Râgıb'in el-İ'tikâd kitabı olduğu ve adı geçen Tahküku'l-Beyân kitabı olmadığı ortaya çıktı. Buna göre, adı geçen kitap şu an kayıp sayılmaktadır.
5. İhticâcul-Kurrâ': Bu eseri, Râgıb, Hillu Müteşâbihâti'l-Kur'ân kitabının Giriş'inde, Hacı Halife de Keşfu'z-Zunûn'da. (II, 15) kaydetmiştir.
6. El-Meâni'1-Ekber: Râgıb, Hillu Müteşâbihâti'l-Kur'ân kitabının Girid'inde Haci Halife de Keşfu'z-Zunûn'da (II, 1729) zikretmiştir.
7. Er-RîsâletuH-Münebbihetu alâ Fevâidu'l-Kur'ân Râgıb, el-Müfredâfm Girid'inde ve harf maddesinde zikretmiştir. Fakat bi;
el-lsfahânî herhangi bir nüshasını bir yerde bulamadık
8. Muhâderâtu'l-Udebâ ve Muhâverâtu'l-Buleğâ ve'ş-Şuarâ. Bu edebiyat ilanında büyük şöhreti olan bir kitaptır. Beyrut'ta Mektebetu'l-Hayat tarafından iki ;ilt halinde basılmıştır. Fakat kişiler ve şiirlerde pek çok baskı hatası, tashih ve tah-if bulunmaktadır. Bu kitap, Öneminden dolayı, vezirlere ve emirlere hediye edilir-li. İbnu Ebî Useybi'a, Tabakâtu'l-Etibbâ'da (s.369) belirtir ki, Emînu'd-T3evle bnu't-Tilmîz, el-Muhâdarât kitabını vezir İbnu Sadaka'ya hediye etmiştir.
9. Mecmau'l-Belağa. Efânînu'I-Belâğa diye de bilinen bu kitap, Amman'da vlektebetu'1-Aksâ tarafından Dr Ömer Sârîsî tahkiki ile basılmıştır. Bu güzel bir alışmadır, fakat pek çok meşhur şiir, şairlerine nispet edilmemiştir.
10. Edebu'ş-Şatranç. Brokelmann, bu eseri zikretmiş (V,21I) fakat biz bu :seri hiçbir yerde göremedik.
11. Muhtasaru Islâhi'l-Mantik. Bu eserin, Ummu'1-Kurâ Üniversitesi İs-ami Araştırmalar Merkezinde (Nu:316J bir yazma nüshası vardır. Bu, Teymuriye kütüphanesindeki nüshasının (Nu:137) bir kopyasıdır.
12. Risâletun Ft Âdâbi MuhâletatFn-Nâs: Esad Efendi (Türkiye) Kütüp-anesi'nde bulunan Rasâilu li'r-Râgıb Mecmuası içinde yer alan bir yazma nüsha-i mevcuttur.
13. Risâletun fı'1-İ'tikâd: Bu kitap üzerine Ahter Cemal Muhammed Lok-ıan tarafından Mekke-i Mükerreme'deki Ümmü'1-Kurâ Üniversitesinin Akide iölümünde 1401-1402 yılında bir mastır tezi hazırlanmıştır. Tezi yöneten 4uhyiddîn es-Sâfî'dir. Bu çalışmayı gördüm. Daktilo sayfasıyla 400 sayfadır. Bu, alışmada Râgıb hakkında yeterli bilgi verilmemiştir.
14. Ez-Zerîa ilâ Mekârimi'ş-Şerîa: Birkaç kere ba-
ılmıştır. En son Dr. Muhammed Ebu'l-Yezîd el-Acemî tahkikiyle yayınlanmıştır. .endisi, Râgıb ile el-Hüseyin b. Muhammed b. Sükkere'yi karıştırmış ve onunla gili bilgileri Râgıb için vermiştir. Hâcî Halîfe der ki: İmam Gazali, ez-Zeria kiîa-ını kendinden ayırmaz ve onun nefisliğini dile getirirdi. Şunu da belirtmek gerekir ı, Gazali'nin de Ez-Zerîa ilâ Mekârimi'ş-Şerîa adını taşıyan bir eseri vardır. Onun ■in, kendi kitabını mı yoksa Râgıb'ın kitabını mı bu kadar sevdiği kesinlik ka-inmamıştır. Bundan ayrı olarak Gazali, Râgıb'ın kitaplarından etkilenmiş ve ıearicu'1-Kuds'ta Akıl ve Şeriatın birbirine ihtiyacını güzelce açıklayan bütün bir bölümü Râgıb'ın Tafsîlu 'n-Neş'eteyn kitabından nakletmiştir.[6]
15. Tafsîlu'n-Neş'eteyn ve Tahsîlu's-Saâdeteyn: Bu eserini Vezir Ebû'l-Abbâs ed-Dabbî için yazmıştır. Bu da birkaç defa basılmıştır. Son baskısı Dr. Abdulhamîd en-Neccâr tarafından tahkik edilip 1988/1408'da Dâru'l-Garbi'l-İslâmî tarafından yapılmıştır. Bu baskıda Râgıb hakkında herhangi bir bilgi verilmemiştir.
16. El-îmân ve'1-Küfr: Hediyyetu 7-Arifin müellifi, bu eseri kaydetmiştir ama onunla ilgili herhangi bir bilgiye ulaşılamamıştır.
17. Risâletun fî Merâtibi'1-Ulûm; Esad Efendi Kütüphanesi'nde bulunan Resâilu 'r-Râgıb içinde (Nu:3654) yedi varakhk bir yazması mevcuttur.
18. Kitâbu Kelimâti's-Sâhâbe: el-Beyhakî, Târîhu Hukemâi'l-İslâm'da (s. 112) zikretmiştir.
19. Usûlu'l-İştikâk: Râgıb, el-Müfredâf in cedara maddesinde zikretmiştir.
20. Risâletun fî Şerhi Hadîsi Setefteriku Ümmeti ve'l-Cem'u Beyne'r-Rivâyeteyni IVÎ-Hadîs el-Ûlâ: Küllühâ fi'n-Nâri illâ Vahide ve's-Sânî: Küllühâ fi'1-Cenneü İllâ Vahide. Râg:b, ez-Zerîa'da. (s. 132) bu kitaptan bahsetmiştir.
21. Kitâbu Şerafi't-Tasavvuf... Râgıb, Tefsirinde (varak 42 ve 50) bu eserinden bahsetmiştir.
22. Tahkîku'l-EIfâzi'l-Muterâdife Alâ'l-Ma'ııâ'I- Vahidi ve mâ Beynehumâ mine'l-Furûki'l-Gâmida:
Râgıb, el-Müfredâf m&d ve Tefsirinde (varak: 54) bu eserinden söz etmiştir.
23. Risâletu Tahkiki Münâsebâti'l-Elfâz: Râgıb, el-Müfredâf m Giriş'inde bu eserinin adını kaydetmiştir.
Medîne-i Münevvere'deki Arif Hikmet Kütüphanesi'nde Aîbâku'z-Zeheb adında Râgıb'a nispet edilmiş bir kitap vardır. Bu, Zemahşerî'nin Atbâku'z-Zeheb adındaki kitabına tenkitler içermektedir. Burada kitabın yazma iki nüshası bulunmaktadır. Bunun Râgıb'a ait olmadığı ise açıktır; çünkü: Râgıb, Zemahşerî'den bir asır önce vefat etmiştir. Doğru olan bu kitabın, Abdulmümin b. Hibetullah el-Tsfâhânî'ye ait olduğudur. Bu eser Mısır'da Bulak matbaası tarafından basılmıştır.
El-Haremu'1-Medenî Kütüphanesi' nde bir nüshası bulunmaktadır.
Râgıb'ın Belli Başlı Hususiyetleri
Zehebi der ki: Mahir bir allâme ve eşsiz bir muhakkik/incelemeciydi. Ke-tanıcıların en zekilerinden biriydi.[7]
Beyhakî ve Şehrizûrî der ki: İslam'ın bilgelerinden biriydi; Şeriat ve Hikmeti bütünleştiren odur. Ma'kûlât konusundaki yetkinliği daha baskındı.[8]
Salah es-Safedî der ki: İlmin ileri gelen büyüklerinden, faziletin ünlülerinden biridir. İlmin birden çok alanında muhakkik bir kişidir. Muhakkikliğini, ilimlerdeki derinliğini ve gücünü gösteren pek çok eseri vardır.[9] Onun üzerinde bir çalışma yapan es-Sârîsî ise, şu tespitleri yapmaktadır: Yaratılış ve ahlak açısından güzel bir kişiydi. İnsanlarla güzel diyalogundan dolayı onları hemen etkisi altına alırdı. Başlıca üç eylemi vardı: Vaaz etmek, ders vermek ve kitap yazmak. Pek çok değerli kitabı ve ilginç tartışmaları vardır.[10]
El-Hansârî der ki: İmam, edip, büyük hafız, Arapça, Arap Dilbilimi, Hadis, Şiir, Yazarlık, Ahlak, Hikmet, Kelâm, Öncekilerin ilimleri (Rical ve Tarih) vd âlimidir. Kadr-u kıymeti her tür takdirin üstündedir. Avam da havas da onu takdir etmiştir, özellik Arap Dilbilimi alanında derinleşmiştir. El-Muhâdarâf ından anlaşıldığına göre, Şafiî mezhebine mensuptur,[11]
el-Hansârî'nin Yâkût el-Hamevî'den yaptığı alıntıda Râgıb hakkında şöyle denmektedir: Mu'cemu'l-Udebâ'nın müellifi der ki: el-Hüseyn b. Muhammed er-Râgıb el-lsfahânî, ilmin ileri gelen önderlerinden biridir. Birden çok alanda derinleşmiştir; edebiyat ve hikmetin Öncülerinden bindir. Onun Tefsiru'l-Kur'an adlı bir kitabı vardır; büyük bir kitap olduğu söylenmiştir.
Râgıb, tevazuu ve içine kapanmayı tercih eder, şöhret ve el üstünde tutulmaktan hoşlanmazdı. Ben, kendini övmekten ve nefsini tezkiye etmekten Allah'a sığınırım derdi. Kendi kendini kınar ve yererdi. Kendini öven kişinin aslında kendini yerdiğini ve kötülediğini düşünürdü. Kendi eserlerinde kendi şiirlerini örnek verenlerin yaptıklarıyla akıllarını kınadıklarını ifade ederdi. Kendisi, erdemlerinin gizli kalmasını tercih eden Sûfîyedendir. Hicvîrî onu Tarikatın Şeyhlerinden saymıştır.[12]
Râgıb'ın Akidesi
Râgıb'm akidesi konusunda üç görüş ileri sürülmüştür. Bunların kimilerine göre Mutezile, kimilerine göre Şîa ve kimilerine göre ise Ehli Sünnet ve'l-Cemaat akidesine mensuptur. Tartışma götürmeyen doğru görüş ise, onun Ehli Sünnet ve'l-Cemaatten olduğudur. Bunu es-Suyûtî'nin şu ifadesi de desteklemektedir: Ben onun Mutezili olduğunu sanıyordum. Bu kanaatim, İbnu Abdi's-Selâm'in el-Kavâidu'l-Suğrâ adını taşıyan kitabının bir nüshası üzerinde Şeyh Bedruddin ez-Zerkeşî'nin kendi el yazısıyla yazdığı şu cümleyi görünce değişti: İmam Fahreddin er-Râzî, usûl ile ilgili Te'sîsu't-Takdîs'te der ki: Ebû'l-Kâsım er-Râgıb, Ehli Sünnet'in İmamlarından biriydi. Onu Gazali'ye yakın bulmuştur. Suyûtî bu nakilden sonra der ki: Bu güzel bir tespittir; çünkü: İnsanların çoğu onu Mutezile'den sanmıştır.[13]
Bu durum, el-Müfredât kitabında Mutezile'ye yönelttiği tenkitlerden de anlaşılmaktadır. Sözgelimi, Mutezile'nin piri olan Ebû'l-Alî el-Cubbâî'ye (Ö.3O3) maddesinde, Ebû'l-Kasım Abdullah b. Ahmed el-Belhî'ye (ö.317) ise, maddesinde tenkitler yöneltmektedir.
El-Vtikâd kitabında ise: Kulların, kıyamet gününde Yüce Allah'ı görmesine gelince, bu görüşü, bilgeler ve Hadîs âlimleri, Kitâb ve Sünnet'in ifade ettiği gibi, tespit/kabul etmişlerdir. Râgıb, bu görüşüyle, beni asla göremezsin [14]ayetine dayanarak inkar eden Mutezile'ye muhalefet etmiştir. El-Vtikâd kitabında onlara yönelik başka tenkitleri de vardır.
Hz. Ali'den çokça nakil yapması gerekçe gösterilerek Şîa itikadında olduğı söylenmişse de, bu yeterli bir delil değildir; çünkü: Âi-i Beytin sevgisine ilişkir sahih haberler vardır. Bu nedenle insan, onları sevmek ve sözlerini nakletmekk Şia'dan sayılamaz. Sözgelimi, pek çok âlim gibi, Zemahşerî, Rabîu'l-Ebrâr, Gaza lî, İhyâu Ulûmdiddîn, Feyrûzâbâdî de, Besâiru Zevi't-Temyîz'de, Al-i Beyt'in bir çok sözünü nakletmiş ama kimse onların Şia'dan olduğunu söylememiştir. Bu id dianm en sağlıklı reddi bizzat Râgıb'm el-İ'tikâd kitabında yer almaktadır: Yetmi iki fırkaya kaynaklık eden bid'at fırkaları yedi tanedir: 1. Müşebbihe, 2. Sıfatlar reddedenler, 3. Kaderiye, 4. Mürcie, 5. Haricîler, 6. Mahlûkiyye ve, 7. Müteşiyyia. Müşebbihe, Allah'ın zâtı; Sıfatları reddedenler, Allah'ın fiilleri; Haricîler, Allah'ın vaîdi/cezası; Mürcie, îman; Mahlûkiye, Kur'ân, Müteşeyyia/Şîa ise imamet konusunda dalalete düşmüştür. Fırka-i Naciye ise, Sahâbe'nin yolunu izleyen Ehli Sünnet ve'l-Cemaattir.[15] Bu ifade, Râgıb'ın ne Mutezile ne de Şia'dan olduğunu, aksine Ehli Sünnet ve'l-Cemaat'e mensup olduğunu göstermektedir.
Râgıb'ın Fıkhî Mezhebi
Kitaplarının incelenmesinden anlaşılan odur ki, Râgıb, Fıkhın Furûâtla ilgili konularında kimseyi taklit etmemiştir; kendisi bu konuda müçtehit konumundadır. Bazıları, onu Şafiî saymıştır ama bu doğru değildir; bizzat kendisi, Şafiî'nin birtakım görüşlerini reddetmiştir. Kitaplarında yeri geldiğinde fakihlerin görüşlerini kaydettikten sonra bazen bir mezhebinkini, bazen de başka mezhebinkini kabul etmektedir; bu da, onun, belli bir mezhebe bağlı olmadığını göstermektedir. Bu bağlamda örnek olmak üzere sözgelimi maddelerine bakılabilir.
Muhâdarâtu'l-Udebâ'da, namaz, oruç, zekat, hac gibi fıkıh konularına değinmekte ve Şafiî, Mâliki, Hanbelî, Hanefî, Şîa ve Haricîlerin görüşlerini vermektedir. Bu da onun belli bir mezhebe bağlı olmadığım teyit etmektedir. Bununla beraber, bazen Şafiî'nin görüşlerine meylettiği gözlenmektedir; Tefsirinde Ali b. Dâvûd ez-Zâhirî'nin Şafiî'ye yönelik tenkitlerini reddetmekte ve onu savunmaktadır.
Râgıb'ın Şiirle İlgisi
Râgıb'ın şiiri ile ilgili herhangi bir kayda rastlanmamıştır. Birkaç beyit dışında kendisine izafe edilen şiir de yoktur. Biyografisinde en fazla iki beytine işaret edilmiştir.[16] Bunun yanında Ebû'l-Kâsım b. Ebî'1-Alâ ile kitabı ödünç verme/vermeme ile ilgili yazışmasında geçen şiirine de rastlanmıştır.[17] Kimi zaman söylemediği/yazmadığı beyitlerin kendisine nispet edildiğine de rastlanmaktadır.[18]
Hayatının Zorluk Günleri
Râgıb, el-Meâni'l-Ekber kitabını yazıp İhticâcu'l-Kıraât adını taşıyan eserini dikte ettikten sonra bîr süre inzivaya çekilmiştir. Kendisinin ifadesine göre: Bu bir kalp halveti değil, bir göz halvetidir; ihtiyarî değil, ıztırârîdir; hatta zor ve baskı ile gerçekleşmiş bir inzivadır. Bu dönemde Râgıb, her halde dönemin veziri ile bir görüşme esnasında ihtilafa düşmüş, etrafındakiler susmasını telkin etmesine rağmen, o kendisine itiraz anlamında cevap vermekten vazgeçmemiştir. Bunun sonucunda daha önce iyi olduğu anlaşılan ilişkileri bozulmuş ve sonunda göz hapsedilmesinde tutulmasına yol açmıştır. Bu dönemde yalnızlığımı Kur'ân ile giderdim, eğer o olmasaydı, ben bu durumla başa çıkamazdım, demiştir. Haksızlık karşısında canının çok sıkıldığı ve moralinin bozulduğu, görüş ve karar vermede zorlandığı, umutlarının darmadağın olduğu bu dönemin ne kadar sürdüğü tespit edilememiştir.
Vefat Tarihi
İlginç ama, Râgıb'ın adı, akidesi, fıkıh mezhebi ve çağı hakkında ihtilaf edildiği gibi, vefat tarihinde de ihtilaf edilmiştir. Suyûtî, beşinci asrın başlarında; Zehebî, onu kırk ikinci tabakadan saymıştır ki, bu kesimin vefatları 440 ile 470 arasında değişmektedir. Haci Halife, vefatını 502 diye göstermiş, Brokelmann da ona tabi olmuştur. Hediyetu'l-Ârifîn yazarı, vefatını 500; Fihrisu'l-Hizâneti't-Teymûriyye ise, 503; Zirikli, el-A'lâm'da 502 demiş, Ömer Rıda Kehhâle de ona uymuştur.[19] Muhammed Kurdali, el-Beyhakî'nin Târîhu'l-Hukemâ Râgıb'ın biyografisini verirken vefatını 402 diye vermiş, Müfredat için yazdığı takrizde ise, 503 tarihini vermiştir. El-Mecmau'l-İlmîyu'l-ArabVfe (24/275) ise, 452 denmiştir. Adnan el-Cevherî ise, 343'te doğdu, 412'de vefat etti, demektedir.[20] Bu konuda sağlıklı bir tercih yapmak zor da olsa, vefat tarihinin yaklaşık 425 olduğu söylenebilir.
Müfredat Hakkında Özlü Bilgiler
I. Müfredâthn Metodu
Râgıb, bu kitabında mükemmel bir metot, üstün bir üslup kullanmıştır. Derin ve geniş bir ilmî vukufiyete dayanarak maddelerin önce hakiki manaları, ardından türetilen kelimeleri ele almıştır. Ardından maddenin mecazi manaları belirtilip hakiki anlamla ne ölçüde bağlantılı oldukları açıklamıştır. Bu, ancak Arap Dili ve Belagatında köklü ve sindirilmiş yani içselleştirilmiş bir bilgi ile yapılabilir. Kendisi her kavramı işlerken önce madde ile ilgili Kur'ân ayetlerini vermiş, ardından hadislere geçmiş, sonra da Arapların deyim, atasözü ve şiirlerini sıra ile vermiştir. Ele alınan kavramın manasını ortaya koymak için çok ayeti delil getirmiştir. Bunun yanında değişik kıraatlere de değinmiştir. Çoğu zaman, Kur'ân'ı, Kur'ân ve Sünnet ile, ardından Sahabe ve Tâbiîn'in görüşleriyle açıklamıştır. Sonra da bilgelerin Şeriat ile bağdaşan görüşlerini sergilemiştir. Bazen imamların görüşlerini tartışmış, kimi görüşlerini reddetmiş, kimi zaman da kendine mahsus görüşler ileri sürmüştür.
II. Müfredât'm Kaynakları
Râgıb, tüm müellefatında olduğu gibi, el-Müfredâfm telifinde de kendisinden önceki ulemanın eserlerinden faydalanmıştır; onları incelemiş, tartışmış, bazı görüş/tespitlerini kabul etmiş, bazılarını ise reddetmiştir. Râgıb'm, el-Müfredâfı yazarken dayandığı başlıca kaynaklar ise şunlardır:
1. İbnu Fâris, el-Mucemmel fî'1-Luğa; Râgıb, bu eserin adını vermese de, ondan çok faydalandığı anlaşılmaktadır. Kitabın tertibi, ifadelerdeki büyük benzerlik, hiç değiştirmeden yaptığı nakiller ve aynı şiir beyitlerini örnek vermesi bunu açıkça göstermektedir. Sözgelimi, gibi kelimelerde ifadeler tamamen yakınlaşmaktadır. Sadece kısmen kısaltmalar vardır ve şiir beyitleri azaltılmıştır.
2. Ebû Mansûr el-Cebbân, eş-Şâmil Luğa: Müellif, maddesinde eş-Şâmil kitabını maddeleri zengin, delil olarak kullandığı şiirler az ve gayet faydalı şeklinde nitelemiştir. Bu nitelikler aynen el-Müfredât için de söylenebilir.
İbnu's-Sikkît, Tehzîbu'l-Elfâz: Müellif, maddesinde ondan nakil yapmıştır.
4. Ebû Alî el-Fârisî/el-Fesevî, el-Mesâilu'1-Halebiyyât: Müellif, birkaç maddede kitabın adını vermeden sadece: el-Fârisî der ki diyerek ondan nakil yapmıştır. Sözgelimi, maddelerine bakınız.
5. El-Ferrâ', MeânîH-Kur'ân: Sözgelimi, maddesine bakınız.
6. İbnu Dureyd, el-Cemhera: Bundan faydalandığı nakiller ve ibarelerin benzerliğinden anlaşılmaktadır. İbn-i Dureyd'in adını maddesinde açıkça vermiştir.
7. Ez-Zeccâc, Meânî'l-Kur'ân: Müellifin, maddesini işlerken ez-
Zeccâc'ın sözlerini adeta kelimesi kelimesine nakletmiş olması bunu açıkça göstermektedir. Aynı şekilde maddesinde de Yüce Allah'ın: İdarede onlara danış[21] ayetini yorumlarken ez-Zeccâc'm sözlerine çok yakın i-fadeler kullanmıştır.[22] Müellif, Zeccâc'dan nakil yaptığını (014S ) maddesinde açıkça ifade etmiştir.
8. el-Halîl, Kitâbu'1-Ayn: Müellif, el-Halîl'in adını birçok defa açıkça zikretmiştir. Sözgelimi bkz.( pik ) maddeleri.
9. Ebû Müslim el-lsfahânî, Tefsîr: ve maddelerine bkz.
Râgıb'in Mutezile'den etkilenmesi herhalde Ebû Müslim'in görüşlerini benimsemesinden kaynaklanmaktadır.
10. Ebû Ubeyde, Mecâzu'l-Kur'ân: Örnek olarak bkz. ( maddeleri.
11. El-Ahfeş, Meânî'l-Kur'ân: ve maddelerine bkz.
12. EI-Fârisî, el-Mesâüu'1-Basriyyât: maddesine bkz.
13. El-Fârisî, el-Mesâilu'1-Adudiyyât: maddesine bkz.
14. İbnu Kuteybe, Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân: maddesine bkz.
15. Kitâbu Sîbeveyh: (crts") ve maddelerine bkz.
16. Ebû Ubeyd, el-Garîbu'1-Musannef: Bu, bazı madde ve şiirlerde görü len büyük benzerlikten anlaşılmaktadır. Ayrıca bkz. maddesi.
17. Ebû Ubeyd, el-Emsâl: Pek maddede benzelikler var.
18. Ebû Ubeyd, Garîbu'l-Hadîs: Bkz. maddesi.
19. Mecâlisu Sa'leb: Sözgelimi bkz. maddeleri.
20. İbııu Kuteybc: Garîbu'l-Hadîs. Bkz. maddesi.
21. el-Fârisî, el-Hucce lî'1-kıraâtiVSeb'a: Bkz. maddeleri.
Bunun yanında Selefin sözlerine de büyük yer vermektedir. Tefsİrcİlerden İbni Abbas, İbni Mes'ûd, Hz. Ali, Hz. Ömer, Mucahid, Katâde, Hasan-ı Basri, el-Esam, Cafer-i Sadık, Şa'bî ve Sufyan gibi büyüklerden çokça nakiller yapmaktadır; dilcilerden el-Müberrid, el-Kisâî, Sîbeveyh, Yûnus, Ebû Zeyd, Abdullah b. Muhammed et-Tûzî (Ö.230), el-Asmaî ve İbnu'l-A'râbî gibi tanınmış âlimlerden faydalanmaktadır; tanınmış Kurrâdan Hamza, Ya'kûb ve en-Nakkâş gibi kıraat imamlarından; el-Cubbâî, Ebû'l-Kâsım el-Belhî, Ebû Bekir el-Allâf gibi tanınmış kelâm âlimlerinden ve isimlerini vermeden birçok hekîm/bilgeden nakiller yapmaktadır. Bütün bunlar, onun eserini, Dil ve Tefsir için önemli bir kaynak konumuna getirmiştir.
III. Müfredattan Etkilenenler
Ulemâ, el-Müfredât' tan çokça nakil yapmıştır. Bunların başında el-Kâmûs müellifi Feyrûzâbâdî gelmektedir. Onun, el-Müfredât üzerinde çalışıp kimi yerlerini kısalttığı, kimi ilavelerde bulunduğu ve böylece değerli kitabı Besâiru Zevi't-Temyîz'i yazdığı anlaşılmaktadır. Çoğu zaman, Râgıb'ın ibarelerini olduğu gibi aktarır, bazen de bir bölümü tamamen .nakleder. Semînu'l-Halebî de Umdetu'l-Huffâz fi Eşrafi'l-Elfâz adlı aynı türdeki çalışmasının ana kaynağı olarak el-Müfredâfı almış ve ona kimi ilavelerde bulunmuştur. Kitabı hâlâ yazma halindedir. Zerkeşî de el-Burhânfi UlûmVl-Kur'ân kitabında (bkz. el-Burhân, II, 148; IV, 18.); Suyûtî de, el-Muzhir (I, 184), el-İtkân (I, 210-218), Mu'teraku'l-Akrân (I, 22) adını taşıyan eserlerinde; Râzî ise, Tefsir'inde ona dayanmaktadır. Bağdadî de Hazânetu'l-Edeb'te (T, 37, III, 397, VII, 128-245, VIII, 92, IX, 302). Zebîdî, Tâcu'l-Arûs\dL (bkz. Recaa, rabaa, ebede, emede, avede maddeleri); İbn-i Hacer, Fethu'l-Bârî'de (III, 120, XI, 503); İbnu'l-Hanbelî ise, İkdu'l-Halâs'ta (s. 281); Semîn de ed-Durm'l-Mesûn'da (III, 689, IV, 389, 547, V, 570, VI, 182-442); el-Âlûsî, Rûhu'l-Meântde (I, 262, II, 129-131); İbnu'l-Kayyim, Bedâiu'l-Fevâid'te (II, 36); Bursevî, Rûhu'l-Meânfde[23] ayetinin yorumunda ondan nakiller yapmaktadır.
Râgıb'ın el-Müfredât'tından ve onda izlediği metottan en fazla etkilenenlerin başında herhalde Zemahşeri gelmektedir. O da Esâsu'l-Belâğa adlı eserinde onun metodunu izleyerek önce kelimenin hakiki sonra da mecazi manasını vermiştir. Şu farkla ki, Râgib'm kitabında yaklaşık 500 (beş yüz) beyit varken, Zemahşeri'nin kitabında 6000 (altı bin)'den fazla beyit vardır.
IV. Ulemânın Müfredat Hakkındaki Görüşleri
Zerkeşi der ki: On sekizinci ilim Kur'ân'ın Garibini bilmektir. Bu da kavramların anlamını bilmek anlamına gelir. Bu konuda Ebû Ubeyde, el-Mecâz\ Ebû Amr (Sa'leb'in kölesi), Yâkûtetu't-Sırât kitabını yazmıştır. Bunlarn en meşhurlarından biri İbnu Uzeyz'in kitabı ile Herevî'nin, el-Garîbeyn kitaplarıdır. Bu alanın en güzel kitaplarından biri ise, Râgıb'ın el-Müfredâfıdır.[24]
Yine der ki: Kur'ân iki kısımdır.
Biri hakkında muteber tefsirlerden nakiller bulunmaktadır. Diğeri hakkında herhangi bir açıklama yoktur. Bunlar her ne kadar az iseler de, onlara ulaşmanın yolu Arap Dilinde bu kavramların anlamlarını ve kullanımlarını sözün gelişinden öğrenmektir. Bu konuyla Râgıb, el-Müfredâf mdâ çok ilgilenmiştir. Bu çalışmasında o, kavramın anlamı konusunda dilcilerden daha ileri bir noktaya ulaşır; zira o, sözün gelişini ve kullanıldığı alanı dikkate alır. Bu açıdan Feyrûzâbâdî de: Kavramların manalarını tespitte onun gibisine rastlanmaz, demektedir. Hacı Halife de der ki: Râgib'm Müfredâtu Elfâzi'l-Kur'ân'ı, şeriat ilimlerinin her birinde faydalı olan bir kitaptır.[25] Semîn Halebî der ki: Râgıb, bu konuda derinleşmiştir, kendisinden öncekilere göre konuları daha geniş ele almıştır ve bu konuda kendine has bir metot izlemiştir[26]
Bütün bunlar göz önünde bulundurulduğunda denebilir ki: el-Müfredât, ilmî küçük bir ansiklopedi sayılır. Dil, Nahiv, Sarf, Tefsir, Kıraatler, Fıkıh, Mantık, Hikmet, Edebiyat, Nevâdir, Usûl-i Fıkıh, Tevhid gibi pek çok konuyu birlikte işlemektedir.
V. Müfredat Hakkında Birkaç Önemli Değerlendirme
İnsanın, ilim ve marifet konusunda ne kadar derinleşirse derinleşsin, bütün ilimleri elde etmesi mümkün değildir; o her zaman beşeriyet ve insaniyet hududunda kalacaktır. İnsanın doğasında unutkanlık vardır. İnsan adı da bu unutkanlıktan alınmıştır. Râgıb, ilmin deryalarına dalmış, oradan Müfredat gibi inciler çıkarmış, kendisi onca derîn İlmine ve değerli edebiyatına rağmen kimi kusurlardan kurtulamamıştır. Onlara da burada kısaca işaret etmek gerekir.
1. Râgıb Müfredât'tâ kimi zaman kıraatlere değinmiştir. Fakat onların Mütevatirleri ile Şaz olanları arasında herhangi bir ayırım yapmamıştır. Halbuki Mütevatür ile şaz kıraatler arasında nispet, derece ve hüküm farkı vardır.
2. Müfredat'ta. kullanılan hadis kültürü kimi zaman yetersiz kalmaktadır. Bunu, kimi zaman bazı sözleri Rasul'e nispet ettiği halde, bunların sahih kaynaklarda peygamber sözü olduklarını gösteren bir dayanağa rastlanmamasından anlamaktayız. Sözgelimi, Râgıb, maddesinde sözünü peygambere
nispet etmiştir. Halbuki bu ifade, kelamcılarm sözüdür; Peygamberin sözü değildir. Diğer yandan maddesinde görüldüğü gibi, bazı uydurma hadisleri de kaydetmektedir. Kimi zaman da peygamberin (sav) sözü olduğu halde onu Peygambere nispet etmediği görülmektedir. Sözgelimi, maddesinde: Arap atasözlerinden biri de şudur: Onun ne harcaması ne de adaleti kabul edilir, demektedir. Halbuki bu, peygamberin, sahih kaynaklarda yer alan sahih bir hadisidir.
3. Mutezile'ye genelde muhalefet etse de, bazen onun etkisinde kalmaktadır. maddesinde ayetini [27]açıklarken der ki:
Yani kendi elbisesine bürünen. Bu istiare yoluyla kullanılan bir ifadedir. Bir işi eksik yapmak, ihmal etmek ve gevşek tutmaktan kinayedir; ve ta'riz yolu ile tenkittir. Halbuki Peygamber, görevinde kusur etmek ve onu önemsememekten münezzehtir. Zira, geceleri ayakları şişinceye kadar ibadetle meşgul olan bizzat kendisidir. Bu anlayış, sadece Mutezile'nin ileri sürdüğü tutarsız görüşlerinden biridir. Öyle sanıyorum ki, Râgıb, bu görüşü Mutezile'nin büyük tefsircilerinde Ebû Müslim el-Tsfahani'den almıştır. Zemahşeri de Tefsir'inde bu görüşü kaydetmiştir. O da Mutezile'nin imamlarından biridir.
4. Râgıb, kimi zaman bazı yanılgılara da düşmüştür. Bazen birisinin sözünü başkasına nispet etmiştir. Sözgelimi, maddesinde Ebû Alî el-Fesevî der ki: sözünden alınmıştır. Böyle demiş ama bu bir hatadır. Çünkü mir'ât'takı mîm harfi asla ilave edilmiş bir fazlalıktır. ise, kahbındadır. Fakat bunu Ebû Alî söylememiştir. Onun söylediği sadece şudur: Bazı dil ravileri, sözünden alındığını sanmışlardır. Bu ise, fahiş bir hatadır.'taki mîm fazladır. ise, kalıtımdandır.23 maddesinde[28] ayetini açıklarken derdır[29] maddesinde[30] ayetini açıklarken der ki: El-Ahfeş der ki: kavramının anlamı alLüi dir.île sözleri gibi. Yani, bu ayet: anlamındadır. Başkaları İse, demektir; bâ harfi ise, ektir demiştir. Tıpkı[31] de ifadesi gibi. Burada Râgıb'ın başkası dediği Ahfeş'in kendisidir. Ahfeş bu görüşü savunmuştur. Bunu Meâni'l-Kur'an. ( II, 505) kaydetmiştir. Râgıb'ın, "Ahfeş der ki" diye aktardığı söz ise, el-Ferrâ'nındır. Çünkü Ferrâ burada: " anlamındadır. Bu da kelimesine yakın anlama gelir. Nitekim denmiştir"[32] diye bir yorum yapmaktadır.
5. Kelimelerin yazılışında bazı tashifler yapılmıştır. Bu hemen hemen kimsenin kurtulamadığı bir durumdur. Mesela maddesinde Bulutlar demiştir.
6. Râgıb, bazen şiirlerde kimi tashifler yapmıştır. Mesela Şenferâ'mn beytini son mısrasını diye rivayet etmiştir, fakat doğrusu şeklindedir.
7. Râgıb, Kur'ân'da olan bazı maddeleri işlememiştir. Bu konuda es-Semîn el- Halebî der ki: ... Bununla beraber o pek çok kavramı kitabına almamıştır. Çokça bilinmesine ihtiyaç duyulduğu, manalarının ve dil yönünden hangi kökten geldiklerinin tespit edilmesi bir ihtiyaç olduğu halde, kendisi bu maddelere değinmemiş ve onların Kur'ân'da bulunduğuna işaret de etmemiştir. Bununla beraber Kur'ân'da geçmeyen bazı maddeleri kaydetmiştir. Gerçekten Şaz olan bir kıraatte dayanarak maddesini açmış ve[33] ayetini örnek vermiştir. Halbuki ayetin bu şekilde okunması caiz değildir. Tamamen ihtiyaç olduğu halde yer ver-mediği maddeler ise şunlardır:[34]
Hem kendisinin hem de es-Semîn'in zikretmediği maddelerden biri diğeri ise maddeleridir. Nadiren de olsa bazen madde başlığıyla ilgili ayet ve hadisleri yeterince işlemediği veya onlara hiç değinmediği görülmektedir. Sözgelimi, ve maddelerinde ilgili ayet ve hadislerin işlenmediği gözlenmektedir.
8. Râgıb'ın kimi kusurlarından biri de, bazen bir şeyin belli kısımlara ayrıldığmı belirttikten sonra onları maddeler halinde sayarken kimi zaman birini fazla, kimi zaman ise, eksik saymasidır. Eksik saydığı maddelerden biri maddesidir. Başta el-vâhid müşterek bir lafızdır. Altı şekilde kullanılır, dedikten sonra beş tanesini sayıp altıncısını kaydetmemiştir. Başta belirttiği sayıdan fazlasını sayması ise, maddesinde görülmektedir. Başta helak üç şekilde olur demiş, onları sayarken ise, dört madde kaydetmiştir.
9. Râgıb, kavramları alfabetik sıraya dizerken üçüncü harfi dikkate almamıştır. Bu nedenle maddesini maddesinden önce vermiştir.
10. Râgıb'm el-Müfredâfta. yer verdiği bazı görüşler, kimi âlimler tarafından tenkit edilmiştir. Mesela maddesinde şairin sözünü aktarıp: "Deniyor ki: Bunun anlamı: Tehekkum yoluyla demektir. Burada fazladan kullanılmıştır" demektedir. Bu görüşü, el-Bağdadi şöyle tenkit etmiştir: Râgıb bu beyitte kelimesinin 'ye muzaf olduğunu ve 'in zaide olduğunu sanmıştır. Bu ise, hem dil hem de edebiyat açısından zayıftır, zira Araplar kelimesini sadece Allah'a veya Allah'ı gösteren zamirine veya Rabb kelimesine muzaf olarak kullanırlar. Bunu başkası için kullandıkları duyulmamış/ görülmemiştir. Edebiyat açısından ise, Basralılara göre, olumlu cümlede ziyade/fazlalık sayılamaz.[35]
Aynı şekilde, maddesinde der ki: Üzerinde yemek bulunan tepsidir. Bunların her birine denir. Es-Semtn, bu görüşü şöyle tenkit etmiştir. Üzerinde yemek bulunan sofradır. Eğer üzerinde yemek yoksa, ona. mâide denmez. Meşhur olan manası budur. Ancak Râgıb, bu konuda şöyle demektedir: ... deyip onun ifadesini nakletmektedir.[36]
11. Bazen ihtilaflı konularda görüş tercih ederken, zayıf görüşleri tercih ettiğine rastlanmaktadır. Mesela maddesinde, Süryanice bir kelimedir demiş, fakat es-Semîn, Umdetu'l-Huffâz'da bu görüşü reddetmiştir.
Bütün bunlar, Müfredat'm değerini düşürecek değildir. Zira Allah'ın kitabı olan Kur'ân dışında herhangi bir kitabın baştan sona kusursuz olması mümkün değildir. İbnu Abbas'm ve ondan sonra İmam Malik'in Rasulullah'ı (sav) işaret ederek dediği gibi: Her birimizin kabul edilecek veya reddedilecek görüşleri vardır; şu makamın sahibi müstesna. Bu da: Her bilenin üstünde bir bilen vardır[37] âyetinin bir açıklaması ve teyidi anlamına gelir.
VI. Müfredatlın Baskımızda Esas Alınan Nüshaları
Bu baskıda tahkik yapılırken Müfredât'ın hem yazma hem de matbu nüshaları göz Önünde bulundurulmuştur. Asıl dayanak olarak kabul ettiğimiz yazma nüshalar şunlardır:
1. Mahmudiye Nüshası. Bu, Medîne-i Münevvere'nin Mahmudiye Kütüp-hanesi'nde bulunan 218 numaralı yazmadır. Büyük boy 300 varak olup her varakta 19 satır bulunmaktadır. Bu, yazma nüshalarının en eksiksiz olanıdır. Onda bulunan birtakım ilaveler diğerlerinde yoktur. 1054 yılında Giyasuddin Ali eş-Şirâzî tarafında istinsah edildikten sonra baştan sona aslı ile karşılaştmlmıştır. Bu nüshanın, maddeleri eksik olmakla beraber, daha iyisi olmadığından, tashihte esas alınmıştır.
2. Mahmudiye Nüshası/Küçük Boy. Medîne-i Münevvere'nin Mahmudiye Kütüphanesi'nde bulunan 2019 numaralı yazmadır. Küçük boy 242 varaktır. Kavramları aynı hizada ama kırmızı mürekkeple yazılmıştır. Her sayfası 22 satırdır. Bu nüshanın ilk sayfasında birkaç şiir yazılı olup Vakafe Muhammed Emin Efendi denmektedir.
3. Arif Hikmet Nüshası. Medîne-i Münevvere'nin Arif Hikmet Kütüphanesi'nde 47/223 numaralı yazmadır. Büyük boy 351 varak olup her sayfası 26 satırdır. Maddeler kırmızı mürekkeple yazılıdır. İlk sayfası yaldızlıdır. Hattı güzeldir. İlk sayfasında: Vakafe Hikmetullah b. İsmetullah el-Huseynî yazılıdır.
4. Arif Hikmet Nüshası/Orta Boy. Medîne-i Münevvere'nin Arif Hikmet Kütüphanesi'nde 46/223 numaralı yazmadır. Orta boy sayfalara yazılmıştır. Hattı güzel ve açıktır. Üzerinde şöyle yazılıdır: Min Kütübi'l-Fakir Mustafa Behçet Reîsu'l-Etibbâi's-Sultaniyye 1266. Vakafe Hikmetullah b. İsmetullah el-Huseynî 1267.
VII. Tashih Esnasında Baş Vurulan Matbu Nüshalar
1. Muhammed Seyyid Keylânî Nüshası. Mısır'da Muhammed Seyyid Keylânî tahkiki ile basılan bu nüsha, ofset yoluyla Beyrut'ta Dâru'l-Ma'rife tarafından tekrar basılmıştır. ve gibi birçok maddesi eksik olan bu nüsha hata, tashif ve tahriflerle doludur; ayetlerde bile bazı hatalar yapılmıştır. İnceleme başında beş-on tane tahmin ettiğimiz bu hatalar, kitabın sonuna vardığımızda yüzlere varmıştır.
2. Meymeniyye Matbaası Nüshası. Mustafa el-Bâbî el-Hâlebî'nin desteği ile Muhammed ez-Zuhrî el-Gamrâvî tarafından Hadyeviyye Kütüphanesi'ndeki değişik nüshalarla karşılaştırılarak tashih edilmiş bu nüsha da, hata, tashif ve tahriflerle doludur. Özellikle şiirlerden alınan beyitlerde çok hata vardır. Yine de önceki nüshaya göre iyi durumdadır.
3. Halafallah Nüshası. Türkiye'de Muhammed Ahmed Halafallah tarafından tahkik edilip 850 sayfalık büyük bir cilt halinde basılan bu nüsha da hatalarla doludur, ancak yukarıda adı geçen iki nüshadan daha İyidir. Metin harekelenmemiş, şiirlerden alınan beyitlerde ise, pek çok hata vardır.
Bu her üç nüshanın da ortak Özelliği, hiçbir açıklama ve not ilave edilmemiş olmasıdır. Sadece metin verilmiştir; bari metin sağlıklı, düzgün biçimde verilmiş olsaydı. Öyle anlaşılıyor ki, hepsi de yazma bir asla dayanmış değildir.
4. Nedim Mer'aşlî Nüshası. Dâru'1-Fikr tarafından yayınlanan bu nüsha Nedîm Mer'aşlî tarafından tahkik edilmiştir. Bunda pek çok hata vardır. Muhakkik birtakım indeksler yapmışsa da, onların haklarını vermemiştir. Bu tıpkı, Muhammed Seyyid Keylânî tahkikinin kelimesi kelimesine bir kopyası gibidir. Muhakkikin bu baskıda herhangi bir yazma nüshaya dayanmadığı anlaşılmaktadır. Yanı sıra, Muhakkik, müellifin kavram sıralamasıyla oynamış, bazı maddeleri yerlerinden öne almıştır. Sözgelimi, maddesi, müellif tarafından Hemze Kitabının sonunda verilmişken, o bunu baş tarafta vermiştir. Öte yandan, bul maddelerini maddesinden önce zikretmiştir. Bunun daha pek çok örneği vardır.
VIII. Râgıb'ın Te’lifâtında İzlediği Metot
Râgıb, genel ilke olarak şeriat ile hikmeti bağdaştırma yolunu izlemiştir. Şehrizûrî der ki: Râgıb, eserlerinde Şeriat ile Hikmeti bağdaştırma yolunu izlemiştir.[38] Gazali (Ö.505), Şehristânî (Ö.548), İbnu Rüşd, Şemseddin el-Fenârî ve Fadıl Kâdîzâde er-Rûmî ve Ebû Ali îsâ b. Zur'a el-Bağdâdî gibi âlimler de Şeriat ile Hikmeti bağdaştırmak için gayret sarf edenlerdendir.[39] Bununla beraber Râgıb, Şeriatı esas ve Ölçü olarak almış, hukemâ/bilgelerin sözlerini ona göre değerlendirmiş, uygun olanlarını almış, olmayanlarını almamıştır. Onun için Ez-Zerîa kitabında der ki: Derin ilim sahibi hekîm/bilgenin görevi peygambere uyarak şu sözünün gereğini yapmaktır: Biz peygamberler topluluğu insanları yerli yerine koymak[40] ve onlara akıllarının alabilecekleri şekilde konuşmakla yükümlü tutulduk.[41]
Râgıb, der ki: Bazı bilgelere soruldu: Herkese yeten bir şey var mıdır! Cevap verdiler: Evet; güzel ahlak sahibi olman ve herkese karşı iyi niyet taşıman-dır[42] Râgıb bundan sonra şeriatın buna yakın hükmünü ifade eden peygamberin sözünü aktarmaktadır: Siz tüm insanlara mallarınızla yardım edemezsiniz, öyleyse ahlakınızla hepsine iyi davranmaya çalışınız.[43]
Kim bir şeyi bilmezse, ona düşman olur; insanlar, bilmediklerinin düşmanıdır. Nitekim Yüce Allah da: Kâfirler, iman edenlere: Eğer o iyi olsaydı, bizden önce onlar ona koşmazlardı, çünkü, onlar, O'nunla hidayet bulmamış olduklarında, bu, çok eski bir iftiradır diyeceklerdir[44] buyurmuştur.[45]
Öğretmen, öğrencilerini, evladı gibi görmelidir; çünkü, öğretmenlik, anne-babalıktan daha değerli bir makamdır. İskender'e sorulmuş: Öğretmenin mi daha çok saygıdeğerdir yoksa baban mı? Öğretmenim, diye cevap vermiştir; zira: Öğretmen, ebedi hayatımı hazırlayandır; babam ise, fani hayatımın sebebidir. Peygamber de buna işaret etmiştir: Ben sizin için bir baba gibiyim; size bilmediklerinizi Öğretirim.[46]
Bazı bilgeler, yemin, söz söyleyenin yalan söylediğine işaret eder. Yemin a-lışkanlığı, kişinin sözüne güvenilmemesinden kaynaklanır.[47] Nitekim Yüce Allah da buyurur ki: Benim âyetlerimi az bir paraya satmayın [48], başka bir yerde: Allah'ı, iyilik etmeye, takvaya ve insanların arasım düzeltmeye karşı bir kalkan olarak kullanmayınız[49].
Bazı bilgeler, Allah'ı tanımaya çalışan insanın durumu, kendinin yanındaki şeyi, uzaklarda arayan kişi gibidir.[50] Yüce Allah da: Nerede olursanız olun, O, sizinle beraberdir[51] buyurur ve yine: Gökte ilah olan O'dur, Yerde ilah olan da O'dur[52].
Bilgelerin her anlattığı Şeriata uymaz. Râgıb, kanaatle ilgili olarak peygamberin (sav): Dinarın kulu mahvolmuştur, dirhemin kulu mahvolmuştur[53] sözünü aktardıktan sonra der ki: Bir bilgeye: Neden hiç üzülmüyorsun1} diye soruldu. Dedi ki: Çünkü, beni üzecek bir şey bulamıyorum.[54] Râgıb der ki: Zühd, bazılarının sandığı gibi, Maneviye, Brahmanizm ve Ruhbanlık, yani: İnsanın işini gücünü terk etmesi değildir. Böyle bir şey, dünyanın yıkılmasına yol açar, Allah'ın takdir ve tedbire ilişkin kaidelerine aykırıdır. Gerçek zâhid, dünyadan yüz çeviren ve ah-retİ arzu edendir; o, dünyayı, ahret karşılığında satmıştır. Yüce Allah buyurur ki: Allah, müminlerin canlarını ve mallarım cennet karşılığında satın almıştır[55]. Bu ise, satılan ve satın alman şeyin değerini bilmeye bağlıdır. Satın alınanın, satılandan daha değerli olduğu anlaşılmadan böyle bir alışveriş yapılamaz. Bir zahide sorulmuş: Ne kadar da zahit, ne kadar da sabırlısın! Demiş ki: Zâ-hitliğim, bu nimetlerin daha büyüklerini arzu ettiğimden; sabrım ise, ateşten kork-tuğumdandır.
Müellifin el-Müfredât İçin Yazdığı Önsöz
[Yüce Allah'a kulluk ve hamd ederim. Onu zikreder ve Ona şükrederim. Alemlerin Rabbi Allah'a hamd olsun. Akıbet muttaküerindir. Yarattıklarının en hayırlısı ve hakkının ortaya çıkarıcısı olan, nebilerin sonuncusu, rasullerîn efendisi ve tüm yaratılmışların umudu olan Muhammed'e salat u selam olsun; O'nun Âline ve ashabına da].[56] Şeyh Ebû'l-Kâsim ei-Huseyn b. Muhammed b. el-Mufaddal er-Râgıb, Allah ona rahmet etsin, der ki:
Yüce Allah'ın bize nurlarından bir nur vererek, bizim iyiyi iyi, kötüyü kötü olarak görmemizi sağlamasını, hakkı ve batılı göstererek/öğreterek her ikisini de kendi hakikatiyle tanımamızı sağlamasını diliyorum. Biz ancak bu sayede nurları önlerinde ve sağ ellerinde olan kişilerden olabilir ve Yüce Allah'ın: Müminlerin kalplerine sekinet veren O'dur[57] ve işte Yüce Allah'ın kalplerine imanı yazdığı ve kendinden bir Ruh ile desteklediği kişiler onlardır [58]diye nitelediklerinden olabiliriz.
Ben, Kur'ân'ın Faydalarına Dikkat Çeken Risalede demiştim ki: Yüce Allah, Peygamberliği, bizim peygamberimizin peygamberliğiyle sona erdirdiği, onların şeriatlarını da onun şeriatıyla bir açıdan yürürlükten kaldırıp bir açıdan da: Bugün Sizin için Dîninizi kemale erdirdim ve size verdiğim nimetimi tamamladım ve sizin için Dîn olarak İslâm'a razı oldum[59] âyetinde ifade ettiği gibi, kemale erdirdiği gibi, O'na gönderdiği Kitabını da ilk ümmetlerden itibaren gelmiş olan ilâhî kitapların meyvesini/özünü mutlak anlamda içeren bir kitap kılmıştır. Buna da: Tertemiz kılınmış suhuflar okur; onlarda değerli kitaplar vardır[60] âye-tiyle dikkat çekmiştir.
Bu Kitabın mucizelerinden biri de, O'nu, küçük hacmine rağmen, alabildiğine geniş manaları taşıyan bir hususiyete sahip kılmasıdır. Öyle ki, bütün bir insanlığın a-kıüarı O'nu tamamıyla elde etmekten aciz kalmakta, dünyanın tüm imkanları O'nun tüm haklarını vermekten aciz düşmektedir. Nitekim kendisi de buna dikkat çekmiştir: Eğer yeryüzündeki ağaçlar kalem olsa, deniz de, yedi denizle ona destek olsa, Allah'ın kelimeleri [makdûrâtı, akla durgunluk veren sistemleri ve malûmatı yine anlatmakla] tükenmez; Allah aziz ve hakimdir[61]. Ben, ez-Zerîa ilâ kâri mi 'ş-Şeria kitabımda[62] işaret etmiştim ki: Kur'ân, her ne kadar görmesini sağlayacak bir nuru ve kendisine yönelenlere fayda vermekten tamamen hali olmasa da, şairin dediği gibi:
Dolunay gibidir; nereye dönsen onu görürsün, senin gözlerine bir nur huzmesi gönderir.
Gökyüzünün kalbinde duran Güneş gibidir, ışığı doğunun da batının da ülkelerini sarar.[63]
Şu var ki, Kur'ânî aydınlanmanın güzelliklerine basireti aydınlanmış kişilerden başkası nüfuz edemez; güzel meyvelerini tertemiz ellerden başkası toplayamaz; şifalarının faydalarına arınmış gönüllerden başkası erişemez. Nitekim Yüce Allah, O'nu ellerine alanları nitelerken bunu açıklamıştır: Şüphesiz o, değerli bir Kur'ân'dır; korunmuş bir kitaptadır; temiz kılınmışlardan başkası ona dokunamaz[64].
Yüce Allah, Onu dinleyenleri tanımlarken de buyurur ki: De ki: O, iman edenler için yol gösterici ve şifadır. İman etmeyenlerin ise, kulaklarında bir ağırlık vardır ve O, onların gözlerine/basiretlerine kapalıdır[65].
Yine belirtmiştim ki, nasıl ki, bereketleri taşıyan melekler, içinde suret (heykel, büst veya resim) ve köpek bulunan eve girmezse, beyyineleri cezbeden sekîneler de içinde kibir ve hırs bulunan kalbe girmezler; çünkü: Pis kadınlar, pis erkek içindir; temiz kadınlar da, temiz erkekler içindir; temiz erkekler de temiz kadınlar içindir.
Adı geçen Risalede,[66] kişiye elde edildiğinde gerçek bilgilerin yolunu açan a-zığın nasıl kazanılacağını göstermeye çalıştım. Böylece kişi, insan gücünün erişebileceği hüküm ve hikmetlerin en yücesine ulaşma, Allah'ın Kitabından Göklerin ve Yerin melekûtuna kadar her şeye muttali olma imkanına kavuşacaktır.
Böylece Yüce Allah'ın Sözünün: Kitapta hiçbir şeyi ihmal etmedik[67] âyetinde nitelediği gibi olduğunu görebilecektir.
Yüce Allah bizi, bu makama erişene ve bu onura kavuşana kadar Hidayetini esirgemediği kullarından eylesin. Malumdur ki, Allah'ın Hidayet vermediğine, bir insan yol gösteremez. Tıpkı Yüce Allah'ın, peygamberine @ bildirdiği gibi: Sen sevdiğine/dilediğine hidayet veremezsin; sadece Allah dilediğine hidayet verebilir[68].
Yine belirttim ki, Kur'ân ilimlerinin en çok gerekli olanı lafza ilişkin ilimlerdir. Kavramların gerçek anlamlarını incelemek de lafza ilişkin ilimlerdendir. Kur'ân'm manalarını anlamak isteyenler için Kur'ân kavramlarının anlamlarını öğrenmek, ilk yardımcı unsurdur. Bunlar, tıpkı, bir bina yapmak isteyenin öncelikle ilk kullanacağı malzemeleri temin etmesine benzemektedir.
Bu sadece Kur'ân ilimleri için faydalı/geçerli bir kural değildir; aksine, şeriat ilimlerinin her biri için de faydalı bir kuraldır; çünkü: Kur'ân kavramları, Arap Kelamının özü ve kaymağıdır; en mutedil, en değerli olandır. Fakih ve bilgelerin hüküm ve hikmetlerini ortada çıkarmadaki dayanaktır. En büyük şair ve belagat ustalarının nazım ve nesirlerinde daima başvurdukları kaynaktır.
Bu kavramların ve onlardan doğan ve türetilenlerin dışında kalanlar, ona kıyasla, meyvelerin içi ile kabuğu/hurmanın kendisi ile çekirdeği, buğdayın özü ile kepeği gibidir.
Ben Kur'ân kavramlarını her yönden inceleyen yeterli alfabetik şekilde dizilmiş bir kitap dikte etmek için Yüce Allah'tan hayır dileğinde bulundum. Buna bağlı olarak önce elif, ardından ba harfini alfabetik sıraya göre dizecek, bu dizilişte kavramları ilk asli harflerine göre düzenleyecek, ilave edilmiş harfleri dikkate almayacağız.
Bu arada kavramların istiare yoluyla kullanılanları ile türevlerini Kitabın hacminin elverdiği ölçüde ele alacağız.
Kavramların birbirleriyle ilişkileri konusunun incelenmesi iie ilgili kuralları ise, bu konuya ayırdığım Risaleye havale edip burada tekrar ele almayacağım.
Bu bağlamda kendi alanında yeterli olan yazdıklarım, beni hayırlar yolunda yarışmaktan ve bizi; Rabbinizden bir mağfirete koşunuz[69] sözü İle teşvik ettiği şeylerden alıkoymaktadır. Allah bize o mağfirete kavuşma yolunu kolaylaştırsın.
Bu kitaptan sonra, Allah diler ve Ömür verirse, bir manaya gelen müteradif kavramları ve onlar arasındaki gizli farkları inceleyen bir kitap yazacağım. O zaman, her yerde kullanılan bir kelimenin neden başka bir müteradifi ile kullanılmadığı da ortaya çıkacaktır.
Sözgelimi, neden bir yerde Ikalb, bir yerde Ifuâd, bir yerde Isadr denmiştir. Öle yandan, bir kıssa anlatıldıktan sonra neden
1. Bazen Bunda iman eden bir topluluk için âyetler/ibretler vardır[70]; bazen: Tefekkür eden bir topluluk için[71];
2. Bazen: Bilen bir kavim için[72]; bazen: Derinden anlamaya çalışan[73]; bazen: /basiret: Uzbakış sahiplen için ibretler/dersler vardır[74];
3. Bazen: Ihicr sahipleri için (fecr 5); bazen de: INuhâ sahipleri için[75] denmektedir?
Buna benzer konular çoktur. Bu konuda hakkı tahkik, batık iptal etmeyenler bunların hepsinin bir olduğunu düşünürler. Bunlar, sözgelimi, lelhamdu lülâh ifadesini leş-şükrü lillah diye açıkladıklarında veya İlâ raybe fihi sözünü ilâ şekke fîhi diye a-çıkladıklarında Kur'ân'ı açıkladıklarını ve ona yeterince açıklık kazandırdıklarını sanırlar.
Yüce Allah, muvaffak kılmayı önderimiz, takvayı kılavuzumuz yapsın; bize verdiklerinden bizi faydalandırsın ve onu: Azığınızı hazırlayınız; çünkü, azıkların en hayırlısı takvadır[76] sözünde emredilen azığın toplanmasında bize yardımcı kılsın.
KİTÂBU'L-ELİF
E-b-v
Baba demektir. Bir şeyin icat, ıslah veya zuhuruna sebep olan herkese baba adı verilir. Bu nedenle peygamber (sav) müminlerin babası diye adlandırılır. Bu bağlamda Yüce Allah: Peygamber müminler için canlarından daha önceliklidir; O'nun hanımları da anneleridi[77] buyurmaktadır. Bazı kıraatlerde ise, şu ilave yer almaktadır:
O da onların babasıdır.[78]
Rivayete göre O [Rasulullah], Hz. Ali'ye: ümmetin babalarıyız, demiştir.[79]
Peygamber (sav): Ben ve sen bu Kıyamet gününde benim sebebim ve nesebim hariç, her sebep ve nesep kesilecektir, sözüyle de buna işaret etmiştir.[80]
Misafirlerin babası denmesi, kişinin onlara düşkün olmasına savaşın babası denmesi de onu alevlendiren rolüne dayanır. Biı kızın bekaretini bozan erkeğe denir.
Amca ile baba beraber, anne de baba ile beraber: iki baba diye adlandırılır. Aynı şekilde dede de baba ile beraber bu şekilde anılır. Yüce Allah Hz. Ya'kûb'un kıssasında: Benden sonra neye İbadet edeceksiniz? diye sormuştu. Onlar da: Senin ilahına ve ataların ibrahim, ismail ve lshak'ın ilahına ibadet ederiz ki, o tek bir i-lahtır demişlerdi [81]buyurmaktadır. Halbuki, Hz. İsmail (as) onların baba/atalarından değildi, sadece amcalarıydı.
Bu nosyon gözetilerek, insanın öğretmeni de baba diye adlandırılmıştır. Yüce Allah'ın: Aksine: Biz babalarımız/atalarımızı bir ümmet üzere bulduk[82] sözü de bu manada yorumlanmıştır. Yani: Bizi, ilimle eğiten âlimlerimizin yolunda gideriz. Burada dayanak Yüce Allah'ın şu sözüdür: ilikli Rabbimiz; biz efendilerimize ve büyüklerimize uyduk da, bizi yoldan saptırdılar[83]. Bana şükret, iki babana da[84] ayetinin yorumunda denmiştir: Burada Yüce Allah, iki babana da sözü ile kendisinin dünyaya gelmesine sebep olan öz babasını ve kendisini eğiten öğretmenini kastetmiştir.
Yüce Allah'ın: Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir,[85] sözünde vurgulanan mana ise, sadece biyolojik manadaki babalıktır ve evlatlığın, gerçek evlat yerine geçemeyeceğine
dikkat çekmektir. kelimesinin çoğulu ve şekillerinde gelir; tıpkı ve kelimelerinde olduğu gibi. y kelimesinin aslı kalıbıdır. Şiirde bazen lîi ve Cip kafiyesinde kullanıldığına da rastlanmaktadır:
[Kad beleğâfi'l-Mecdi gâyetâhâ]
Onun babası ve babasının babası;
[Her ikisi de şerefte zirveye ulaştı].[86]
ifadesi, bir topluluğa babalık yaptım veya onlara baba oldum manasına gelir.ifadesi de babanın [çocuğunu] aradığı gibi hayvanını arıyor, demektir.
Nida' da/Seşlenmede yerine eb kelimesinin sonuna bir "tâ" ilave edilerek: denmektedir. deyimi ise, çocuğun "ba; ba" demeye başladığında çıkardığı sesi anlatmak için kullanılır.[87]
E-b-y
Şiddetle karşı çıkmak/asla kabul etmeye yan aşmamaktır. Öyleyse, her ibâ', karşı koymaktır, ama her karşı koymak, ibâ' değildir. Yüce Allah buyuruyor ki: Allah, Nurunun tamamlanmamasını asla kabul etmez[88]; ve kalpleri şiddetle karşı koyar[89]; Asla kabul etmeye yanaşmadı ve büyüklendi[90]; îblîs hariç; (O,) şiddetle karşı çıktı [91]. Bir hadiste: Hepiniz cennettesiniz; şiddetle karşı koyan hariç, denmektedir.[92] Bu bağlamda zulme dayanamayan adama denir, ifadesi de bu anlamdadır. Hayvanın, içine yaban koyununun bevli karışmış bir suyu İçtiğinden, su içmeme hastalığına yakalanan hayvanın bu halini anlatmak için deyimleri kullanılır.[93]
E-b-b
Yüce Allah buyuruyor ki: Meyve ve çayır(ı da biz yarattık)[94].
kavramı, otlama ve kesim için hazır hale getirilmiş mera anlamına gelir. Bu kavram, şunun için hazırlandı, deyiminden alınmıştır. ifadeleri de bu anlamdadır. deyimi, kişinin özlediği vatanına gitme kastiyle hazırlık yapmasına işaret eder. deyimi de, kılıcını çekmeye hazırlandı, demektir. kelimesi ise, aynı kökün ütAiâ kalıbıdır ve işi yapmak İçin hazırlanan zaman ve bu zamanın gelişi manasını taşır.
E-b-d
Yüce Allah buyuruyor ki: Orada uzun zaman, sonsuza dek kalırlar[95] : Bölümlere ayrılabilen zaman gibi değil, bölünmeden
sürüp giden zaman süresi demektir. Onun için şu kadar zaman denebilir, ama şu kadar ebedi sonsuzluk denemez.
Bu kavramın, ikilisi ve çoğulunun olmaması gerekirdi; çünkü: Buna ilave edilip ikili olmasını sağlayabilecek başka bir ebed düşünülemez. Fakat buna rağmen abâd kavramının kullanılmış olması, kimi zaman kapsadıklarının bir kısmının özelleştirilmek İstenmesinden kaynaklanmıştır. Bîr kısmı için cins ismin kullanılması bunun bir örneğidir; bu nedenle ikili ve çoğulu kullanılmaktadır.
Şunu da belirtmek gerekir ki, bazı dilbilimciler, tâ kavramını, asil Arapların sözü değil, türetilmiş bir kelime saymışlardır.
Bazen pekiştirmek için, atî ve yani : devamlı[96] ifadeleri kullanılır. Ebedi veya uzun bir zaman kalan şey için deyimi kullanılır. yaban ineği demektir, vahşi hayvanlar anlamına gelir. deyimi vahşileşti ve vahşiler gibi oldu manasına gelir. vahşileşti demektir, fiili de bu anlama gelir. Bu fiilin öfkelendi fiiliyle açıklandığına da rastlanmaktadır.
E-b-k
Yüce Allah buyuruyor ki: Hani o dolu bir gemiye binip kaçmıştı[97]. Aynı kökten gelen ve bir kölenin efendisinden kaçtığını ifade etmek için kullanılan ifadeler şöyledir:[98]
Bu ifade firar eden köle için kullanıldığında çoğul şeklinde ise, denir. ifadesi, kişinin saklanmada firar eden köleye benzediğini ifade e-der. Bu konuda şair şöyle demiştir:
[O, omuzları yaralı olan atın sürücüsüdür]
Tulum ve kendirin sağlamlıkları gibi sağlamlaştırılmıştır.[99]
İ-b-1
Yüce Allah buyuruyor ki: Deveden de iki tane (yaratmıştır)[100].
Jji kelimesi pek çok deveyi ifade etmek için kullanılır; kendi kökünden tekili yoktur.
Yüce Allah'ın: Devenin nasıl yaratıldığına bakmıyorlar mı?[101] ayetindeki kavramının bulutlar olduğu söylenmiştir.[102] Eğer bu görüş doğru kabul edilirse, bulut deveye teşbih edilmiş, bulutun hareketi de devenin hareketine benzetilmiş demektir. Vahşi hayvan için kullanılan de o hayvanın susuzluğa karşı deve gibi sabrettiğini/dayandığını, bu nedenle sudan geri durduğunu ifade eder. Aynı şekilde kişinin hanımına yaklaşmayı terketmesi de deyimiyle ifade edilir.
deyimi kişinin develerinin çoğaldığını anlatır. deyimi ise, kişinin deveye bindiğinde onun üzerinde duramadığını ifade eder. Deveye güzel binen ve orada güzel duran adam için ise deyimi kullanılır, sözü ise, toplu halde bulunan develer demektir.
âJÇı kelimesi bir deste odun anlamına gelir. Burada güç ve dayanıklılık yönünden bir benzetme yapılmıştır. Yüce Allah'ın: Onların üzerine katar katar kuşlar gönderdi[103]. Burada geçen kavramı, deve sürüleri gibi, dağınık (kuşlar) demektir. Bu kavramın tekili, şeklindedir.[104]
E-t-y
kelimesi kolayca bir gelişi ifade eder. Onun için kendi yolunu izleyerek gelen sele etiyyun ve adı verilir.[105] Yabancı/garip kişi de sele benzetilerek ona da etâviyyun denmiştir.[106]
sözcüğü, bizzat gelmek için kullanıldığı gibi, emirle veya planla getirmek için de kullanılır. Öte yandan hem hayır, hem de şer için, hem somut şeyler, hem de soyut şeyler için kullanılır. Yüce Allah, bu manada şöyle buyurmaktadır:
Eğer Allah 'in azabı size gelirse yada kıyamet size gelirse[107]; Allah'ın emri geldi[108]; Allah da onların binalarını temellerinden getirdi/söküp attı[109]; yani, Yüce Allah, bunları düzenlemesi ve tedbiri ile yapar. Rabbin geldiğinde [110]sözü de bu anlamdadır. Şairin:
Yiğitliğe kapısından vardım[111] sözü de bu anlamdadır.
Onlara, asla karşı koyamayacakları askerlerle kesin o-larak geleceğiz[112]; Si Namaza ancak tembel/uyuşuk bir halde gelirler (ye'tûne)[113]; yani, namazı ancak tembel halde kılarlar. Fahişeyi getirenler[114], Abdullah'ın kıraatinde
şeklindedir.[115] Burada sözcüğünün kullanılması, gerçekten iğrenç bir şey getirdin/yaptın[116] ayetindekİ getirme sözcüğünün kullanılması gibidir.
şeklinde de kullanılır. İçecek ekşiyip kaymak tuttuğunda denir. Bunun gerçek anlamı, gelmesi gereken noktaya/kıvamına geldi demektir. Bu, fail anlamında bir mastardır.
verimi çok olan bir toprak türüne denmektedir. Yüce Allah'ın: Şüphesiz O'nun vadi gelendir/gelecektir[117] sözünde geçen kelimesi fiilinin mef ûl halidir, [bu durumda gelendir değil de, getirilendir manasını ifade eder]. Bazıları ise, buradaki kelimesinin manasında olduğunu
belirterek, mef ûlü, fail konumuna getirmişlerdir,[118] fakat bu doğru değildir. Aksine, işe gittim ve iş, bana geldi; ona şunu götürdüm ve ona şunu verdim, denmesi daha doğrudur. Yüce Allah buyuruyor ki: Onlara bir benzerlik verilmiştir[119]; Onlara, asla karşı koyamayacakları askerlerle kesin olarak geleceğiz[120]; Biz onlara büyük bir mülk verdik[121].
[Kitabın verilmesi bağlamında kullanılan her biz verdik, ifadesi, her yerde yine bu bağlamda geçen . kendilerine verildi, ifadesinden daha etkilidir; çünkü: kelimesi, bazen onun kabul etmeyenlere verilmesi manasında da kullanılır; biz onlara verdik, ifadesi ise, ancak onu kabul edenler için kullanılır.[122]
Yüce Allah'ın: Bana demir kütlelerini getirin[123] âyetinde geçen / âtûnî/ bana getirin, ifadesi . cîânî manasındadır.
Hamza, buradaki hemzeyi mevsûl hemzesi olarak okumuştur;[124] yani: Bana getirin anlamında. kavramı ise, vermek anlamına gelir. [Kur'ân'da, sadaka/zekât vermek, Özellikle kavramıyla dile getirilmiştir.] Bazı misaller: Namazı kılınız; zekâtı veriniz[125]; rcamas kılmak, zekât vermek[126]; Onlara verdiklerinizden herhangi bir şey almanız size helal değildir[127]; ve kendisine maldan bir bolluk verilmemiş olan [128].
Esse/ e-s-s
kelimesi, evin, çok olan eşyasına denir. Bunun aslı fiilinden gelmektedir ki, çoğaldı ve bîrbirne geçü/yoğunlaştı demektir. Eğer bir mal çok İse, onun tümüne oli adı verilir ve bu kelimenin, eşya gibi, kendi kökünden tekili yoktur. Yani, esâs, onun çoğul şeklidir. Çokça hamile kalan kadınlara denir; bu ifadede sanki onların üzerinde bir şey/yük var diye düşünülmüştür, deyimi ise, bir kişinin ev eşyası aldığını anlatır.
E-s-r
Bir şeyin esen, onun varlığını gösteren şeyin meydana gelmesidir. " ve fiillerinin ikisi de bu manaya gelir. Çoğulu, şeklindedir. Yüce Allah buyuruyor ki: Sonra onların izlerinden rasûllerimizi gönderdik[129]; Onlar, yeryüzünde güç ve izler/eserler bırakma yönünden bunlardan daha güçlüydüler[130]; Allah'ın rahmetinin izlerine bak[131].
Bunun için, daha Önce geçenleri gösteren yola adı verilir. Yüce Allah bu anlamda: Onlar, onların (atalarının) izlerine sımsıkı sarılmaya ediliyor/zorlanıyordu[132]; (Mûsâ): İşte, onlar da benim izimdedir/ardundan geliyorlar, dedi[133]. deyimi, develer, üzerlerinde yağ izi görülecek derecede semizlediler, anlamına gelir. deyimi ise, devenin ayağına iz bırakacak bir alamet taktım ki, böylece onun izini bulabileyim, manasına gelir. Bu izi bırakacak demir parçasına da adı verilmiştir.
kılıcın cevherini yani hammaddesi ve sağlamlığının işareti demektir
ki, bu da onun üzerinde ışık dalgalarının parlamasını anlatır. Bu özelliğe sahip denmektedir, lüm rivayet etmeye İse, denir ki, ;7mm peşine takıldım, bunun da aslı, onun izini sürdüm manasına gelir.
FaJa ilimden bir iz/belge getirin[134]. Bu ayetteki kelimesi şeklinde de okunmuştur[135] ve bu, rivayet edilen veya yazılıp da izi kalan şey demektir.
Güzel ahlaka ilişkin rivayetlere adı verilir. de istiare olarak, üstünlükpıl ise, kendisini ihtiyacı olduğu halde başkasını kendine tercih etmek manasına işaret eder. Âfyl onu tercih ettim ifadesi de bu anlamdadır. Yüce Allah bu anlamda buyuruyor ki: İhtiyaçları olduğu halde, onları kendilerine tercih ederler[136]; Allah'a yemin olsun ki, bize tercih etti/seni bizden üstün kıldı[137]; Aksine, siz dünya/değersiz, yakın hayatı tercih ediyorsunuz.[138]
Hadîste: Benden sonra bir tercih etme olacaktır, denmiştir.[139] Yani: idarede sizin bazınız, bazınıza tercih edilecektir. başkasında olmayan bir şeyle akranından ayrılmaktır. deyimi ise, ölümün kinaye yoluyla anlatılmasıdır ve Yüce Allah'ın onu seçtiğini ve diğer insanları değil, yalnızca ona bunu layık gördüğünü ifade eder. de, arkadaşları arasında tercih edilen bir kişi demektir. El-Lihyâm, bu bağlamda şunlan hikaye etmektedir: Bunların hepsi da aynı anlama işaret etmektedir.
E-s-1
Yüce Allah buyuruyor ki: Onların iki bahçesini buruk yemişli, acı meyveli ve içinde biraz da sedir bulunan iki bahçeye çevirdik[140].
kelimesi, kökü sağlam olan bir ağaçtır. ise, sağlamlığı sabit ağaç demektir. Sağlamlığı sabit oldu, anlamındadır.
Peygamberin (sav): mâ/ma dalmadan ifadesi ise,[141] kendine aslan payı ayırmadan ve ilerde kullanmak üzere saklamadan, demektir. Burada: istiare olarak kullanılmıştır. Yine bundan bir istiare de: meselidir ki, bir
kişinin dedikodusunu yapmak demektir.[142]
kişiyi sevaptan geri bırakan/hayırdan alıkoyan işlerin adıdır; çoğulu, fin şeklindedir. Yavaş yürüyüp geç kalma anlamı da olduğundan şair bu anlamda şöyle demektedir:
İri dişi deve; ikinci bir biniciyle hızlı gider; Yavaş giden develer, gün ortasında yalanladıkları zaman.[143]
Onlarda büyük bir günah vardır ve insanlar için birtakım menfaatler[144]; ayetindeki içki ve kumarda hayırlardan alıkoyan bir özellik vardır, anlamındadır. Fiil, şeklinde kullanılır ve tüm anlamlan bu merkezdedir. İse, günahından kurtuldu demektir. Tıpkı büyük günahından ve zorluğundan kurtuldu fiillerinde olduğu gibi.
Yalanın ıliı diye adlandırılması, günah kapsamında yer almış olmasındandır. Bu, insanın hayvan diye adlandırılması gibidir. Çünkü, insan da hayvan kavramının kapsamında yer almaktadır.
Üstünlük duygusu onu günahla yakalar[145] aye-tindekİ üstünlük duygusu onu günahkar edecek işi yapmaya sevk etti, demektir, Bm/îm yapan esâmen ile karşılaşır[146] ayetindeki ise, azaben/bir azap, demektir. Burada azap, günahtan kaynaklandığı için esâmen diye adlandırılmıştır. Bu, bitki ve yağın kendisinden kaynaklandıkları için nediy/nem, çiğ diye adlandırılmaları gibidir. Bu bağlamda şair der ki:
Sırtında çiğ yükselip yuvarlandı.[147]
Kimilerine göre, esâmen ile karşılaşırın manası, bu onu günahlar işlemeye sevk eder; bu da, küçük şeylerin büyüklere yol açmasındandır. Yakında gayya ile karşılaşırlar[148] ayeti ise, bu her iki anlamda yorumlanmıştır.
Bir günahı yüklenendir. Yüce Allah buyurur: üs pî Kalbi günahkâr olan[149].
Bir hadîste kavramının karşısına kelimesi konmuştur: El-bir r/iyilik, gönlünün yattığı/içine sinen şeydir; hm/günah ise, göğsüne sıkıntı veren şeydir.[150] Rasulüllah'ın bu sözü, iyilik ve günahın hükmünü belirlemektedir; onları bizzat açıklaması değildir. Âyette: haddini aşan günahkâr[151], denmektedir. Bu, esîmlâsim: Günahkâr, demektir, Onlar, günah ve düşmanlıkta acele ederler/onları ciddi tutarlar[152]. Deniyor ki: el-ism kavramı ile, şu âyet gibilerine işaret edilmektedir: Allah'ın gönderdiğini yürürlüğe koymaz/uygulamazsa; asıl onlardır, kâfirler[153]; sözcüğü ile de: Kim Allah'ın gönderdiğini yürürlüğe koymaz/uygulamazsa; asıl onlardır, zâlimler[154]. Buna göre, el-ism/günâh, eZ-M^vândan/saldırganlıktan daha geneldir.
E-c-c
Yüce Allah buyurur ki: Bu tatlı, susuzluğu giderici, hu da tuzlu ve sıcaktır/acıdır[155]. Ayetteki ve ateşin sıcaklığı, alevlenmeye başladı, ifadelerindeki gibi, aşırı sıcaklık anlamındadır. Ye'cûc ve Me'cûc kavramları da bu köktendir. Bunlar, aşırı hareketi oluşlarından, alevlenmiş ateşe ve coşkun suya benzetilmişlerdir. mazlum kişi hareketlendi, ifadesinde bu hareketi, ateşin sıcaklığına benzetilmiştir.
E-c-r
dünyevi veya uhrevi amelin karşılığının kişiye dönmesini anlatır. Yüce Allah buyurur: Benim ecrimi verecek olan sadece Allah 'tır[156]; Ohû; dünyada ecrini verdik ve şüphesiz o, ahirette salihlerdendir[157]; edenler için ahiret ecri daha üstündür[158]. Ücret, dünyevi karşılık
ma«. edenler için ahiret ecri daha üstüü demektir. Ecrin çoğulu, şeklinde gelir. Onların ecirlerini
veriniz[159] âyetindeki ise, mehirlerden kinayedir. Ecr ve ücret sadece anlaşma veya anlaşma benzeri durumlar için kullanılır; ayrıca yalnız faydalı şeylerde kullanılır; zararlı olanlarında kullanılmaz; şu âyetler gibi: Onlara Rabblerinin katında ecirleri vardır[160]; Onun ecri Allah'a aittir[161]. Ceza kavramı ise, hem anlaşmalı hem de anlaşmasız işlerin karşılığında kullanılır; yanı sıra, hem faydalı hem de zararlı rin karşılığında kullanılır; yanı sıra, hem faydalı hem de zararlı şeyler için söylenebilir; şöyle ki: Sabrettiklerinden dolayı onları cennet ve ipekle ödüllendirmiştir[162]; Onun cezası cehennemdir,[163]
Zeyd, Amr'a bir şeyi ücret ile verdi, demektir. Amr, Zeyd'e ücret verdi, manasına gelir. Bu manada bir âyet: " Buna karşılık bana sekiz hac boyunca ücretle çalışacaksın[164]. lÂcera da bunun gibidir. Aralarındaki fark, bir kişinin fiili göz önüne alındığında, ise, iki kişinin fiili nazar-ı itibara alındığında söylenir, ama her ikisi de bir manaya işaret eder. Onun için da denebilir [ki, ikisi de Allah ecrini versin, demektir].
Ücretle çalışan kişi, fâ'il veya mufâ'il manasında olup, fe'îl kalıbında gelmiştir. bir şeyi ücret karşılığında istemek demektir. Ayrıca, bir şeyi ücretle yapmaya da denir. istiaresinde tır, sözü gibi. Yüce Allah'ın şu sözü de bu manadadır: syrtîl-ı Onu ücretle tut; çünkü, ücretle tuttuklarının en hayırlısı güçlü ve emin olandır[165].
E-c-1
Bir şey için belirlenmiş süredir. Yüce Allah buyurur: Belirlenmiş bir ecele ulaşmanız için[166]; iki ecel/süreden hangisini bitirirsem[167]. borç, zamana bırakılmış borç anlamına gelir. ona bir zaman belirledim, demektir. însan hayatı için belirlenmiş olan süreye de ecel denmiştir, Eceli yaklaştı deyimi ise, Ölümünün yaklaştığını ifade eder. Bunun aslı, ecelin yani hayat süresinin tamamlanmasıdır. için belirlediğin süreye ulaştık
[168]âyetindeki ecel ise, ölümün sınırıdır; yaşlılık sınırıdır da denmiştir; gerçekte, her ikisi de birdir. 5onra 5ize bir ecel belirleyen O'dıır. Bir de onun katında belirlenmiş bir ecel daha vardır[169] âyetindeki birinci ecel, dünyada kalma süresini, ikincisi ise, ahretteki süreyi anlatmaktadır. Hasan'dan [el-Basrî] Birincisi, dünyada kalış süresini, ikincisi ise, dünyada kalış süresini, ikincisi ise, ölüm ile diriliş arasındaki süreyi ifade eder, dediği nakledilir. İbn-İ Abbas'tan, Allah, ölüm. zamanında canlan vefat ettirir; ölmeyeninkini de uykusunda; Ölümüne karar verdiğini tutar, diğerini ise, belli bir süreye kadar bırakır[170] âyeti referans gösterilerek birincisi uyku, ikincisi İse, ölümdür, dediği rivayet edilir.
Bu her iki anlamıyla da ecel, ölüm için kullanılır, denmiştir. Buna göre, kiminin eceli kılıç, yangın, boğulma ve hayata uygun olmayan herhangi bir şey yada hayatın sona ermesine sebep olan başka bir nedenle gelir. Kimininki ise, korunur, Ölümü kendi kendine gelinceye kadar sağlıklı bir hayat yaşar. Büyük felaketin o-kundan kurtulan olsa da, ölümün okundan kurtulan olmaz, sözünde işaret edilen İki ecel de bunların aynısıdır.
Şöyle de denmiştir: İnsanların iki eceli vardır. Kimileri beklenmedik şekilde [genç ve sağlıklıyken] ölür. Kimileri de, Cenabı Allah'ın insanın doğasında daha fazlasını takdir etmediği sınıra varıncaya kadar yaşar. Yüce Allah şu âyetle buna işaret etmiştir: Sizden bir kısmı vefat eder, bir kısmı ise, ömrün en düşük olanına kadar ertelenir[171]. Bu iki ölüm halini kasteden şair şöyle demiştir:
Ölümleri, şaşkın/düşüncesiz bir cin çarpması olarak gördüm, kime değse onu öldürmektedir ...[172]
Diğer bir şair ise:
Beklenmedik şekilde [genç ve sağlıklıyken] ölmeyen de, iyice yaşlanınca ölecektir.[173]
kelimesi kelimesinin zıt anlamlısıdır. ise, ilerde meydana gelmesinden korkulan .vwçtur. Buna göre, her ecel, bir suçtur, ama her suç bir ecel değildir. Bu nedenle, onun için şöyle yaptım denir. Yüce Allah buyurur: Bu suçtan dolayı İsrâiloğullarına yazdık ki ...[174]; yani, bu nedenle. Âyetin bu kısmı, diye esre ile de okunmuştur ki, o zaman anlamı, bunun cinayetinden dolayı, demek olur.
Duyulan bir haberin tahkîki/tasdîki anlamında ecel [evet, doğru söylüyorsun] denir.
Kadınları boşadığınızda, onlar da belirlenen sürelerine ulaştıklarında, ya onları iyilikle tutun[175] âye-tindekİ ecele/belirlenen süreye ulaşma ise, boşama ile iddetin bitmesi arasında belirlenmiş olan süredir. Kadınları boşadığınızda, onlar da belirlenen sürelerine ulaştıklarında, aralarında iyilikle anlaştıkları takdirde, onların eski kocalarıyla evlenmelerine engel olmayın[176] âyeti ise, iddet süresinin bittiği zamana işarettir. O zaman, kendileri hakkında verecekleri kararda bir sakınca yoktur.
E-h-d
kelimesi iki şekilde kullanılır.
Birincisi, yalnız olumsuzluk için kullanılır.
İkincisi ise, olumlu anlamı ifade etmek için kullanılır.
Olumsuzluğa mahsus olan ehad, konuşanların cinsini kuşatmasından ve toplanma ve ayrılma yoluyla azı da çoğu da içine alması özelliklerine sahiptir. Sözgelimi, /evde kimse yoktur, cümlesi, evde ne bir ne iki ne de daha fazla
kimsenin ne toplanmış halde ne de dağınık halde bulunduğunu ifade eder. Bunun için olumlu cümlelerde kullanılması doğru değildir; çünkü: İki zıt şeyin olumsuz-lamak doğrudur, fakat, ikisini doğrulamak doğru olmaz. Eğer evde biri var denecek olsa, bu, evde tek başına bir kişinin olduğunu ispat ettiği gibi, birden fazla kişinin de toplu halde yada dağınık biçimde varlığının kabul edildiğini ifade eder. Bunun mümkün olmadığı açıktır. Bu ifade birden fazla kişiyi kapsadığından fazıl olmayan kimse yoktur denmesi doğrudur. Tıpkı şu âyet gibi: Sizden hiçbir kimse ona mani de olamazdı[177].
Olumluda kullanılanı ise, üç şekilde gelebilir:
Birincisi: Onluk sayılara eklenmiş olan bir sayısıdır. On bir ve yirmi bir sayılarındaki bir gibi.
İkincisi: Bir kelimesinin isim tamlamasında tamlayan veya tamlanan o-larak birincisi anlamında kullanılmasıdır. Sizin birinciniz, efendisine şakilik yapacak/şarap içirecek[178] âyetindeki gibi. Ehad günü/birinci gün/Pazar, /ikinci gün/Pazartesi, ifadeleri de bunun gibidir.
Üçüncüsü: Ehâdm mutlak bir vasıf olarak kullanılmasıdır. Bu da ancak Yüce Allah'ın vasfı olarak, şu ayette olduğu gibi, kullanılabilir: De fa": O, A/kıft fcmftr[179]. Bu /e/ıadın aslı, fvahaddır. Fakat, vahad, Allah dışındaki varlıklar için kullanılır. En-Nâbiğa'nın şu beytinde görüldüğü gibi:
sanki bineğim, zaman bizi bitirdikten sonra
Kadri Yüce vahad/bİricik dosta götürdü.[180]
E-h-z
Bir şeyi tutmak, elde etmek veya sahip olmak demektir. âi-î fiili bazen gerçekten tutmak anlamına gelir: Biz, eşyamızı yanında bulduğumuzdan başkasını tutmaktan Allah'a sığınırız[181]; bazen de yakalamak/hükmetmek anlamına gelir: herhangi bir uyuklama tutmaz, herhangi bir uyku da[182].
/Humma/sıtma tuttu da denir. Yüce Allah bu manada: ipi Zulmedenleri, sayha tuttu[183]; A//aft, onw ahretin cezası ve birincisinin de karşılığı olarak yakalayıverdi[184]; /^te Rabbin kentleri yakaladığında böyle yakalar[185] buyurur.
Onun İçİn esir düşmüş kişiye de ve yakalanmış adı verilir. ^ey edinmek de aynı fiilin iftiâl kalıbıdır. Bu durumda iki mef ûl alır ve mak, etmek fiilinin yerine geçer. Yüce Allah'ın şu âyetleri bu manadadır: Yahudileri ve Hıristiyanlan dost edinmeyiniz[186]; Ondan başka dostlar mı edinmişler?[187]; on/an maskara yaptınız[188]; insanlara beni ve annemi Allah'ın dışında iki ilah edinin dedin?[189]; Eğer Allah, insanları zulümleriyle yakalayıverecek olsa [190]Burada özellikle kökünün kullanılmış olması, ceza vermek ve yaptıklarının karşılığını verme manasına dikkat çekmek içindir; çünkü: Onlar, pek çok nimete sahip oldukları halde, buna şükür ile karşılık vermemişlerdir.
Falan me'/uîzdur/yakalanmış, onda bir cin tutması/çarpması hali vardır. deyimi, falan kişi, falanın yaptığını yapar, gittiği yere gi-der, demektir, deyimi de göz ağrımdan kinayedir. ise, kişinin kendisi için aldığı yere denir. [atasözü ise] on/ar gittiler, onların ahlak, giyim kuşam ve yolunu izleyenler de, manasına gelir.
E-h-v
kelimesinin aslı, şeklindedir ve kardeş demektir. O da, aynı anne babadan doğan veya sadece annesi veya babası aynı olan yada süt emmede başkasına ortak olan kişidir. İstiare yoluyla başkasına kabile, din, sanat, uygulama, sevgi veya diğer ilişkilerde ortak olan tüm kişiler için kullanılır. Yüce Allah buyurur: Kafir o/an ve kardeşlerine... diyenler gibi olmayın[191]; yani: Küfürde kendilerine ortak olanlara. Sadece mü'minler kardeştir[192]; Biriniz ölü kardeşinin etini yemek ister mi?[193] Eğer orttm kardeşlen varsa[194] yani: Erkek ve kız kardeşleri varsa. Ort/ar arfi/: köşkler üzerinde karşı karşıya oturan kardeşler olacaklardır[195] bu, onların arasında herhangi bir muhalefetindır[196] bu, onların arasında herhangi bir muhalefetin kalmayacağına dikkat çekmektir.
ise, kız kardeştir. Sonuna gelen tâ harfi, düşen son harfinin yerine gelmiş gibidir. Ey Harun'un kız kardeşi[197] âyeti, iyilikte onun kardeşi demektir, soyda değil. Bu, ey Temîm'in kardeşi deyimi gibidir.
Âd'tn kardeşi[198] âyetinde O'na kardeş demesi, Onun, kardeşin kardeşe şefkati gibi bir şefkat beslediğine dikkat çekmek içindir. Semûd'e de kardeşleri[199]; Âd'a da kardeşleri[200]; Medyene de kardeşleri[201] ifadeleri de bunun gibidir, Onlara her gösterdiğimiz mucize, kardeşinden daha büyüktür
[202]yani: Kendisinden önceki ayetten. Ona, onun kardeşi demesinin nedeni, sağlık, açıklık ve doğrulukta ikisinin de ortak olmasındandır.
Her bir ümmet girdiğinde kardeşine lanet eder[203] âyeti, Onların, velileri/dostları tagûttur[204] âyeti gibi ayetlerde zikredilen velilerine işarettir.
deyimi, kardeşin kardeşi aradığı gibi aradım demektir. Kardeşlikten, beraberlik manası çıkarılmış ve denmiştir.[205]
kelimesi birinci anlamına gelen kelimesinin zıt anlamışıdır. sözcüğünün zıddı ise, kelimesidir. İkinci hayat için deyimi kullanılır; tıpkı, birinci hayat için vlllü» jiS ifadesi kullanıldığı gibi.
Ahiret yurduna gelince, işte asıl hayat odur[206]. Bazen, dâr/yurt kavramı da kullanılmaz; şu âyet gibi: on/ar, ahrette ateşten başka bir şeyleri olmayanlardır[207]. Bazen dâr/yurt kavramı, ahret sıfatı ile nitelenir, bazen de onunla bir isim tamlaması oluşturur. Misaller: Takvalı olmaya çalışanlar için son yurt daha hayırlıdır[208]; Takvalı olanlar için ahiret yurdu"
[209]; Takvalı olanlar için ahiret yurdu daha hayırlıdır[210]. İsim tamlaması yapıldığında düşünülmesi gereken: Ahret yurdunun hayatı İfadesidir. kelimesi ise, eğer içinde elif-lâm var kabul edilirse, kelimesinden dönüşmüştür. Arapça'da bunun bir benzeri daha yoktur. Zira bu kelimenin ef alu kalıbı, ya kendisiyle beraber min açıkça veya takdiri olarak zikredilir ki, bu durumda tesniy e/ikil i, cemi/çoğul ve müennes kalıpları olmaz. Yada min harfi hazfedilerek başına elif-lâm getirilir ki, o zaman hem tesniyesi hem de cemisi yapılabilir. Diğer kardeşlerinin/benzerlerinin arasından sadece bu [uhar] kelimesinin elif-lâmsız kullanılması uygun görülmüştür. /ıfr/erteleme, takdîm/öne almanın karşılığıdır. Yüce Allah bu konuda: Öne aldıklarından ve ertelediklerinden[211]; günahlarından daha Önce geçen ve sonradan gelecek olan[212]; Allah, onları, gözlerin fal taşı gibi açılacağı bir güne ertelemektedir[213] Rabbimiz! Bizi yakın bir
zamana kadar ertele[214] buyurmaktadır. Veresiye ile satmak demek olan, ile sattım demek; ile sattım demek gibidir ve satılan şeyin bedelini alma zamanını geciktirerek satmayı ifade eder. deyimi ise, faziletten ve hakkı aramaktan geri kalanı, Allah [rahmetinden]uzak etti, demektir.
İ-d-d
Yüce Allah buyurur: çirkin bir şey getirdiniz[215] yani: Kötü bir şey, etrafında çok anlamsız sözün edilebileceği bir görüş ortaya attınız. Bu ifade: aitâı sözünden alınmıştır ki, devenin aşırı yorgunluktan şiddetli bir şekilde inlemesi/acı biçimde böğürmesi/bağırması demektir. -M ise, çokça konuşulan ama hiçbir şey anlaşılmayan söz demektir,
Sevgi veya deve inledi, sözünden alınmıştır.
E-d-y
Hakkı yerine vermek ve gereğini yapmaktır. Haraç, cizye, emaneti geri vermek gibi. Yüce Allah buyurur: îîıil Kendisine güvenilen kimse emanetini geri versin/ödesin[216]; Allah, size, emanetleri ehline vermenizi emretmektedir[217]; Ve ona güzellikle ödemelidir[218].
Bu kelimenin aslı edattan gelmektedir. deyimi, şu işi yaptın, yani, onu hallettin demektir ki, onun da aslı, kendisiyle istenen yere ulaşılan vasıtayı elde ettim demektir. Tıpkı deyiminin sözünün anlamında olması gibidir.[219]
Â-d-m
Âdem, insanlığın babasıdır. Denmiştir ki: Bu adı almasının nedeni, bedeninin topraktan yaratılmış olmasındandır. Renginin esmer oluşudur da denmiştir. Âdem bir adam denir ki, esmer adam demek gibidir.
Ayrıca, değişik maddelerden ve farklı güçlerden meydana geldiğinden bu adı aldığını söyleyenler de vardır. Yüce Allah'ın şu sözü gibi:
insanı imtihan etmek için karışık bir nutfeden yarattık[220]. Falanı ailemin edemesi yaptım da denir ki, bu, onu onlara kattım demektir.[221]
Hz. Âdem'e ona ruhumdan üfledim[222] âyetinde sözü edilen ruh Üflenip güzelleşince; onları yarattıklarımızın çoğundan bir şekilde üstün kıldık[223] âyetinde ifade edildiği gibi akıl, anlayış ve düşünce ile diğer varlıklardan üstün kılınınca bu İsmi almıştır diyenler de vardır. Bu yaklaşımın kalkış noktası, kelimesidir ki, kendisiyle yemeğin güzelleştirildiği şey demektir. Hadîste: Ona alıcı gözüyle baksaydın ya, çünkü bu, aranızın tatlılaşmasına yol açardı[224] gözüyle baksaydın ya, çünkü bu, aranızın tatlılaşmasına yol açardı17 yani, sizi birbirinize kaynaştırır, aranızı güzelleştirirdî.
E-z-n
Oii kelimesi, kulak demektir. Kazan tencere gibi şeylerin halka olan kısmı da buna benzetilerek tencerenin kulağı/kulpu denmiştir. Çok fazla dinlemeyi sevene de ve sözü dinlenene de jiı denmiştir. Yüce Allah buyuruyor ki:
Diyorlar ki: O bir kulaktır de ki: o sizin için hayır kulağıdır[225].
Bunun anlamı, onun, sizin için hayırlı olan şeylere, hayır getirene kulak verdiğidir. Onların kulaklarında bir sağırlık vardır[226] ayeti ise, onların cahilliklerine işarettir, duymadıklarına değil.
oii kulak verdi, dinledi anlamına gelir. Rabbine kulak verip boyun eğecek hale getirildiği zaman[227]. Bu kelime dinlemek yoluyla elde edilen ilimler için de kullanılır. Şu ayet gibi: Kesin olarak biliniz ki, siz, Allah ve Rasulu ile savaş halindesiniz[228] ve kelimeleri duyulan şeyler için kullanılır. Bilgi de bu şekilde ifade edilir. Zira, bizim pek çok bilgimizin ilk adımı dinlemekle elde edilmektedir. Yüce Allah buyurur ki: JsiS Bana izin ver, beni fitneye düşürme[229].
Ve Rabbiniz size şöyle bildirmişti...[230]. Bu anlamda ve a2m kalıplan da kullanılır. Bunlar da aynı anlamdadır ve izin vermeyi İfade ederler. kelimesi, bir şeyi bağırarak bildiren/ilân eden herkes İçin kullanılır. Yüce Allah buyurur ki: Sonra bir müezzin yüksek sesle bildirdi: Ey kafile![231]; Aralarından bir müezzin yüksek sesle bağırdı[232]; insanlar arasında ilan et/ bildir[233].
ezan sesinin geldiği yerdir. Bir şeyde izin onda serbestlik ve ruhsat olduğu anlamına gelir. Ayette: Biz her peygamberi Allah'ın izni dahilinde kendisine itaat edilmesi için gönderdik[234]. Buradaki Allah'ın izni onun iradesi ve emri demektir. İki topluluğun karşılaştığı gün sizin başınıza gelenler Allah'in izni ileydi[235]; Onlar Allah'ın izni dışında onunla (sihir) hiç kimseye zarar veremezler[236].
Onlar Allah'ın izni olmadan onlara zerre kadar zarar veremezler[237]; buradaki Allah'ın izni Allah'ın ilmidir denmişse de ilim ile İzin arasında fark olduğu açıktır. Çünkü izin daha özeldir ve genelde sadece dilemenin söz konusu olduğu durumlarda kullanılır; yapılan işten razı olunsun olunmasın fark etmez. Çünkü Yüce Allah'ın: hiçbir nefis Allah'ın izni olmadan iman edemez[238] ayetinde Allah'ın dilemesi ve emrinin olduğu acıktırdı. O«/ar Allah'ın izni dışında onunla (sihir) hiç kimseye zarar veremezler[239] ayetinde ise, bir açıdan Allah'ın dilemesi vardır.
Bunun izahı şöyledir: Yüce Allah'ın insanda bir kuvvet yarattığı bununla kendine zulmetmek ve zarar vermek isteyen kişinin bu zulmünü kabul etme imkanı olduğu fakat onu kabul ederken taş gibi acı çekmeyen bir varlık gibi yaratıp yaratmadığı konusunda görüş ayrılığı yoktur. Aynı şekilde bu imkanı yaratmanın Allah'ın fiili olduğu da tartışmasızdır. Bu açıdan şöyle denmesi doğru olur: Allah'ın izni ve dilemesi ile zalim tarafından gelen zarar diğer kişilere dokunur. Bu sözün genişletilmesi için ayrı bir kitap gerekir, fakat biz onu burada ele alamıyoruz. izin istemek demektir. Yüce Allah Buyurur: Ancak Allah'a inanmayan ... senden izin isterler[240]; Eğer senden izin isterlerse...[241]. edatına gelince, bu şart cümlesinin ikinci kısmı olan şartın cevabı veya teknik tabiriyle cezasının önünde kullanılır. Bu, bir cevap veya cevap yerine geçebilecek bir ifade ister demektir. Sözün onunla beraber kullanılan kısmı bir ceza/cevap gerektirir. Eğer sözün başında gelir ve ardında muzari bir fiil bulunursa, kaçınılmaz olarak o muzari fiili nasb eder; O zaman ben de çıkarım cümlesi gibi. Eğer izenden önce bir cümle varsa ardından da muzari bir fiil geliyorsa, hem mansup hem de merfu' şekilde okunabilir. Şöyle ki: veya denebilir. Eğer fiilden sonra gelir yada onunla beraber muzari fiil bulunmazsa bu durumda iten amel etmez. Şöyle ki: ifadesi gibi. Yüce Allah buyurur Yoksa, siz de o zaman onlar gibi olursunuz[242].
E-z-y
t$if kelimesi, canlı varlıklara dokunan zararı anlatır. Bu, canlının bedenine yada ruhuna yönelik olabilir; yada yapılan İşin dünyevî yahut uhrevî sonuçlarından kaynaklanabilir. Yüce Allah buyurur: Sadakalarınızı başa kakma ve eziyetle boşa çıkarmayın[243]; Her iki tarafa da eziyet ediniz [244]âyetindeki eziyet ise, dövmeye işarettir. Tevbe süresindeki: Onlardan kimileri peygambere eziyet ediyor ve o bir kulaktır diyorlar[245] ayeti de bunun gibidir.
O Ulah'ın rasülüne eziyet edenlere dayanılmaz bir azap vardır[246]; Musa'ya eziyet edenler gibi olmayınız[247]; Bizim yardımımız gelene kadar eziyet görenler[248]; neden bana eziyet ediyorsunuz[249]. Sana ay halini soruyorlar de ki: O bir eziyettir[250]. Bu halin eziyet diye adlandırılması hem şeriatın Ölçüleri hem de tıbbın kriterleriyle doğrudur. Bu işin uzmanlarının tespitlerine göre, bu hal gerçekten bir eziyettir.
veya ve tfif kelimeleri birbirine yakın anlamlar taşımaktadır ki, hepsi de eziyet etmek manasına gelir. ise, denizin üzerinde olanları rahatsız eden dalga, demektir.
İ-z-â
Bütün gelecek zamanlar ile ifade edilir. Şart manası taşıdığından fiilleri cezm eder. Bu genelde şiirlerde daha çok kullanılır, ise, geçmiş zamanı ifade eder. Bunun bir cevabının olması gerekmez. Ancak sonuna mâ edatı eklenirse, o zaman, cümlede bir cevap ister. Şöyle ki:
Rasule vardığında ona de ki:...[251]
E-r-d
mutlaka karşılanması gereken zorunlu ihtiyaç demektir. Buna göre, her ereb bir ihtiyaçtır ama her ihtiyaç bir ereb değildir. Bununla beraber ereb bazen sadece ihtiyaç için kullanılır, bazen de ihtiyaç olmasa da, olması istenen şey için kullanılır. Falan kişi ereb sahibidir ve erîbdit deyimi, giderilmesi gereken bir ihtiyacı var demektir. Onun için, deyimi, bir şeye aşırı derecede ihtiyacı var manasına gelir. ve ve ifadeleri de bu anlamı taşır. Yüce Allah buyurur[252]. onu başka işlerde de kullanırım
Deyimi, benim ona aşın ihtiyacım yoktur, manasına gelir.
Yüce Allah buyurur: Yahut kendilerine bağlı irbe sahibi olmayan erkeklerden[253]. Bu âyetteki irbe kelimesi, evliliğe ihtiyaç duymak anlamında bir kinayedir. Bu diye de adlandırılır ki, mutlaka karşılanması gereken zorunlu ihtiyaçtır. Çok ihtiyaç duyulan organlara da Zjty adı verilir ki, tekili erebtir. Bunu şöylece izah edebiliriz:
Organlar iki kısma ayrılır: Bir kısmı canlıların ihtiyaç duymalarından dolayı kendilerine verilenlerdir. Bunlar el, ayak, göz gibi organlardır. Diğer kısmı ise, ziynet içindir. Kaş ve sakal gibi.
Öte yandan ihtiyaçları gidermek için yaratılan organlar da iki kısma ayrılır. Birincilerine aşın ihtiyaç duyulmaz; ikincilerine ise, şiddetli ihtiyaç duyulur. Öyle ki, eğer bunlardan birinin olmadığı varsayılırsa, insan vücudunda büyük bir eksiklik/boşluk meydana gelir. İşte bu türden organlara adı verilir.
Bu anlamda Peygamberin (sav) şöyle dediği rivayet edilmiştir:
Kul .secdeye vardığında onunla beraber yedi ârâb/önemli organ da secde eder: Yüzü/alnı, elleri, dizleri ve ayakları[254] deyimi, payını büyütmek manasına gelir. Bu onu büyük İhtiyacını giderebilecek bir şey olarak değerlendirmesi durumunda ortaya çıkar. deyimi ise, malı çoğaldı, demektir. sözü ise, düğümü sağlamlaştırdım, anlamına gelir.
E-r-d
Ard kelimesi, mana olarak semânın karşısında yer alan kütledir. Çoğulu şeklinde gelir. Kur'ân'da çoğul şekli kullanılmamıştır. Kimi zaman bir şeyin alt kısmı da ard diye ifade edilir, nasıl ki, üst tarafına da sema denilir. Şair atını anlatırken derki:
İpek gibi kırmızıdır; semâsı/üst tarafı parlak, ardı/alt tarafı ise, tozludur.[255] Yüce Allah buyurur: Biliniz ki, Allah, ardı, ölümünden sonra diriltir[256]. Bu her bozulmadan sonraki tüm yeniden yaratmaları ve ilk yaratmadan sonraki yeniden yaratmaları ifade eder. Onun için bazı Müfessirler: Bu ayet, kalplerin katılaşmasından sonra yumuşatılmalarım ifade eder, demişlerdir.
Erdun ertdetun deyimi, bitkisi güzel olan toprağı dile getirir. deyimi, bitkinin yerde iyice yer ettiğini ve çoğaldığını; deyimi ise, oğlağın yerdeki bitkileri otlamaya başladığını ifade eder. ise, yerden odunlara giren kurtçuk manasına gelir. kurtlanmış odun, demektir. deyimi de, odun kurtlandı,
E-r-y-k
kelimesi, taht üzerinde bulunan gelinin süslü makamıdır. Çoğulu şeklindedir. Bu ismi alması, ya bir tür ağaç olan erâkten yapılmış bir yer olmasından, yada ikamet etmek/oturmak İçin yapılmış bir yer olmasındandır. Nitekim, deyimi, yerde bir süre kaldı demektir.
kelimesinin ash İse gözetmek üzere bir yerde ikamet etmekten alınmıştır. Öte yandan, aynı kavram, bunun dışındaki ikamet türleri için de kullanılır.
E-r-m
pi kelimesi, taştan yapılan işaret anlamına gelir, Çoğulu fijî şeklindedir.
Taşa da dendiği olur. Öfkelenen kişiyi anlatan diş biliyor deyimi de bu kökten gelmektedir. Sütunlar sahibi İrem'e[257] âyeti, yüksek-süslü sütunlara bir işarettir, deyimi orada hiç kimse yok demektir. Lâzım kalıbı olan aslı, çpû şeklindedir, fakat, özellikle olumsuz anlamda kullanılmaktadır. Tıpkı aslı evde ikamet eden kişi için kullanılan orada kimse yok, deyimi gibi.
E-z-z
Yüce Allah buyurur: Ijî fijjj Onları oynatıp duruyorsun[258]; yani: Onları, tıpkı şiddetli biçimde kaynayan kazan gibi, fokurdatır, harekete geçirirsin. Rivayet edilir ki, Peygamber (sav) namaz kılıyordu
(ağladığından dolayı) karnından sesi gibi sesler (ezîz) geliyordu[259] fiili fiilinden daha etkilidir. (Birincisi sarsmak, ikincisi sallamak anlamındadır).
E-z-r
kelimesinin aslı, elbise demek olan 'dır. Bu kelime hem hem hem de şekillerinde kullanılır. Kinaye yoluyla kadına da izâr adı verilir. Şair der ki:
Biri Ebâ Hafs'a bir elçi ulaştıramaz. mı ki; Ben senin güvenilir kardeşinim ve sana izârımfeda olsun[260] Kadının bu adı alması, Yüce Allah'ın: Siz onlar için elbisesiz, onlar da sizin için elbisedir[261] sözü gibidir.
n»nto ezrimi/sırtımı/kuvvetimi güçlendir[262]; yani: Onunla kuvvetli olayım. Sağlam kuvvettir. Yardım etti ve kuvvetlendirdi demektir. Aslı, elbiseyi bağlamaktan gelir. Yüce Allah buyurur: veren bir ekin gibidirler; Allah onu güçlendirdi[263].
deyimi, ona destek verdim o bu sayede güçlendi demektir. O, güzel, destek veren biridir deyimi: şeklinde İfade edilmiştir. deyimi de, binanın temellerini sağlamlaştırdım demektir. ise, bitki uzadı ve güçlendi manasına gelir. deyimleri ise, onun veziri oldum; aslı vâv'dır. Ayaklarının beyazlığı, eğer bağlandığı yere kadar uzanan attır. Yüce Allah buyurur: //ümi İbrahim, babası Âzere demişti ki...[264]. Deniyor ki, babasının adı Tarûh'tu, Arapçalaştınldı ve Azer yapıldı. Onların dilinde Azer, yolunu şaşırmış manasına geliyordu, diyen de vardır.
E-z-f
Yüce Allah buyurur: Yaklaşmakta olan yaklaştı[265]; yani: Kıyamet yaklaştı. ile Jif mana olarak birbirine yakındır. Yalnız, ez(/fe fiilinde vaktinin darlığı ölçü alınmaktadır. Şahıslar yaklaştı denirken ezife fiili kullanılır. ise, zaman darlığıdır. Kıyametin ezİfe diye adlandırılmasının nedeni, kopuşunun yakın olmasıdır. Bu açıdan ona, saat de denmiştir. Allah'ın emri geldi[266] de denmiştir. Fiilde geçmiş zaman kipinin kullanılması, yakınlığından ve zamanının darlığındandır. Yüce Allah bu manada: Onları Azife günü ile uyar [267]buyurmuştur.
deyimi, binası için bir temel attı demektir. Bu anlamı veren ve kelimesi, binanın üzerinde yapıldığı kaidedir. Uss'tin çoğulu, şeklinde gelir. Bu kelimenin çoğulu ise kelimesidir, denir ki, bu, zamana karşı direnmek, ona meydan okumak gibi bir mana taşımaktadır.
E-s-f
birlikte olan üzüntü ve ö/fcedir. Bazen bunların her biri için de kullanılır.
Gerçek manası ise, kalpteki kanın İntikam duygusunu harekete geçirmesidir. Bu duygu eğer kişinin altında bulunan bir kişiye karşı olduğunda yayılır, öfke olur; eğer bu kişi kendinin üstünde biriyse o zaman da büzülür, üzüntü olur. Onun için İbn-i Abbâs'a üzüntü ve öfke nedir diye sorulduğunda şöyle demiştir: Kaynaklan birdir ama isimleri farklıdır. Eğer bir kişi, kendisine gücü yeten biri ile sürtüşürse, ona karşı aşırı öfke veya öfke halini gösterir. Bir kişi de, gücünün yetmediği bir kişiyle sürtüşecek olursa, üzüntü ve aşın üzüntü halini gösterir. Bu bakış açısından şair der ki: Her üzüntü kardeşinin üzüntüsü, Öfkenin kardeşidir.[268]
Yüce Allah buyurur: Ne zurnan ki bizi öfkelendirdiler, onlardan intikam aldık[269]; yani: Bizi gazaba getirdiler.
Ebû Abdillah ibnu'r-Rıdâ[270] der ki: Allah bizim üzüldüğümüz öfkelendiğimiz gibi üzülmez/öfkelenmez; yalnız onun üzülen ve hoşnut olan dostları vardır; onların rızasını, kendi rızası; öfkelerini de kendi öfkesi kılmıştır. Der ki:
Onun için şöyle buyurmuştur: Kim benim bir dostumu aşağılarsa, bana karşı savaş açmış olur.[271]
Yüce Allah da: Rasûle itaat eden, kesin olarak Allah'a itaat etmiş olur[272] buyurmuştur. Ayrıca:
Musa, Öfkeü-mahzûn bir şekilde kavmine dönünce ..[273].de buyurmaktadır, Öfkeli demektir, istiare yoluyla, kişinin emrine verilmiş hizmetli için ve adı sanı olmayan kişiler için de kullanılır. O, esîfın biridir, sözü bunu anlatır.
E-s-r
Arapça'da bağırsakları bağladım, deyiminden alınan bir kelimedir ve kalın iple bağlamak anlamına gelir. Esir de onun için bu kelime ile adlandırılmıştır. Zamanla, bu şekilde bağlı olmasa da, yakalanan ve bağlanan her şey için kullanılmaya başlanmıştır. Esirin çoğulu, şekillerinde gelir. Yüce Allah buyurur: Yetime ve esire...[274]. Kimi zaman biraz gevşek tutularak ben nimetinin esiriyim denir. Kişinin yani, ailesi, kendisiyle güç kazandığı kişilerdir. Yüce Allah'ın: Bağını da sımsıkı bağladık[275] sözü, Sizin nefislerinizde de öyle; görmüyor musunuz? [276]âyetinde tetkik edilip üzerinde düşünülmesi istenen insan yapısının hikmetine işarettir. jU kelimesinin bir anlamı da, küçük apdestini tutmaktır. adam demek de bu anlamda esr't yakalanmış kişi anlamına gelir ki, bu onun sanki bevlinin akıntı yolunun kapanması gibi bir haldir. Küçük apdestteki büyük abdestdeki ^ kelimesinin anlamına yakın bir sıkışmayı ifade eder.
E-s-n
fiili, suyun kokusunun fena bir şekilde bozulmasını ifade eder. Bu şekilde bozulan suya denir. Yüce Allah:
de eder. Bu şekilde bozulan suya denir. Yüce Allah: Bozulmayan bir sudan ırmaklar[277] buyurur. adam hastalandı, anlamına gelir ve deyiminden alınmış olup kişinin bayılmasını ifade eder. Şair der ki;
Baygın sucunun titreyişi gibi mızrağı titretir,[278] deyimi de bir teşbihtir ve kişinin hastalandığını ifade eder.
E-s-v
ile kelimeleri, ile gibidir. Bunların her bîri, kişinin başkası için Örnek olduğu bir hali ifade eder. Bu hâl iyilikte de kötülükte de, bollukta da darlıkta da kullanılır. Yüce Allah buyurur:
Rasulullah'ta sizin için güzel bir örnek vardır[279]. Ayette peygamberin örnekliği güzellik sıfatı ile nitelendirilmiştir. Birini örnek almaya denir. ise, üzüntü demektir. Bunun hakikati ise, kaçanı/geçip gideni üzüntü ile izlemektir. Onun için ve deyimleri kullanılır. Yüce Allah buyurur: Kâfir olmuş bir kavme üzülme[280].
Şair der ki:
Dayılarım Rabia'ya üzüldüm[281] fiilinin aslı vav/idır; çünkü: denir ki, üzgün adam, demektir.
ise, yaranın iyileştirilmesidıv. Bunun da aslı, acı veren şeyin bertaraf edilmesidir. Tıpkı deyimi gibi ki, kişinin sıkıntısının izale edilmesi anlamını taşır. ifadeleri de bu anlamdadır. yaranın doktoruna denir. Bunun çoğulu siZ-i ve şeklinde gelir. Yaralı da adlarını almaktadır.
deyimi de ' fiili de insanların arasını düzeltmek manasında kullanılır.
Şair der ki:
Bizzaf kendisi kardeşini tedavi etti.[282]
Başka bir şair de:
Onu tedavi etti ve kendisine yardım etti, ama ona karşı cinayet işleyen gibi oldu[283]
filini işleyen kişi için kullanılır. Şair der ki:
Ödeme talebinin doğurduğu bozgunculuğun ağırlıklarını men ediyorlar,[284] Şairin kullandığı , kavramı, bu fiilin ınüstefil kalıbıdır. kavramı ise, kök olarak bu kelimeden değildir; fiilinden türetilmiş bir mastardır.
E-ş-r
nimetle büyüklenmedir, bu da şımarıklığın aşırı olanıdır. Bu kalıbın fiili, şeklindedir. Yüce Allah buyurur: Yarın kimin yalancı ve şımarık olduğunu öğreneceklerdir[285]. Onun için kavramı kavramından daha etkilidir. da kavramından daha etkilidir. Çünkü ferahlanmak/sevinmek çoğu zaman mezmûmlyerilen bir hareket olsa da, kimi zaman olması gerektiği kadarı ile ve olması gerektiği yerde ortaya çıkmakla sınırlı kaldığında mahmûd/övülen bir sıfat olur. Yüce Allah buyurur:
Allah (şımararak) sevinenleri sevmez[286]; İşte bunlarla sevinsinler[287]. Bunun böyle olmasının nedeni, sevincin, aklın kurallarına uygun bir mutluluktan kaynaklanmışıdır. Eserin ise, ancak insanın hevasından kaynaklanan bir mutluluk hali olmasıdır. Teşbih yoluyla, veya denir ki, etine dolgun veya zayıf deve, demektir. Bu da, " odunu yardım, deyiminden alınmıştır.
E-s-r
bir şeyi zorla bağlamak ve hapsetmektir. Aynı kökten denir ki, bağladım/hapsettim, o da bunu kabul etti demektir. ve kelimeleri geminin tutulup çekildiği yerdir. Yüce Allah buyurur: Onların
bağlarını çözer [Tevrat'taki her şeyi uygulayacaklarına ilişkin sözlerini yürürlükten kaldırır][288]. Bu, onları iyiliklerden alıkoyup bağlayan ve sevaba ulaşmalarına engel olan şeylerdir, Bize, bizi hayırlardan
alıkoyan bir şey yükleme[289] ayeti de bu anlama gelir. Buna, ağırlık diyen de olmuştur. Gerçek anlamı bizim kaydettiğimizdir.
ise, çiğneyenini sevap ve iyiliklerden geri kalmasına yol açan, iyiden i-yiye pekiştirilmiş sözdür. Yüce Allah buyurur: Kabul ettiniz mi ve bu hususta ağır ahdimi üzerinize aldınız mil[290]. İyiden iyiye pekiştirilmiş ev veya çadırın kendileriyle ayakta durduğu halatlar ve direklerdir, Beni senden alıkoyan bir şey yok, demektir, de deveye binilmesini kolaylaştırmak için içine ot doldurulup hörgücü üzerine konan kalın yastık veya eğer demektir.
İ-s-b-a
kelimesi, parmak kemikleri, tırnaklar, parmak uçları ve eklemleri için kullanılan bir isimdir.91 İstiare yoluyla maddi etki için de kullanılır.
İşba' kelimesinin hemzesi ek olduğundan sebe'a maddesinde kaydedilmesi gerekirdi. Bu madde Kur'ân'da geçmediği halde Müfredatta yer alanlardan bîridir. demek, demek gibidir ki, senin onun üzerinde bir ağırlığın, bir etkin vardır, manasına gelir.
E-s-1
Bi'l-guduvvi ve'l-âsâl[291] denmektedir. Bu, sabah ve akşam demektir. Akşam için, kelimeleri kullanılır. kelimesinin çoğulu, ve kelimesinin çoğulu ise ü^J onun da çoğulu ise, şeklinde gelir. Yüce Allah buyurur: Sabah ve akşam[292].
Bir şeyin aslı, kaidesi anlamına gelir ki, eğer onun yükseldiği düşünülürse, onun yükselmesiyle ona dayanan diğer varlıklar da yükselirler. Yüce Allah buyurur: Güzel bir sözü, kökü (yerde) sabit, dallan gökte olan güzel bir ağaca (benzetti)[293]. kökleşmek, kökleştirmek, köklü şeref anlamına gelir.
Falanın ne aslı, ne faslı vardır demek, ne ataları asildir, ne çocukları, anlamına gelir.
U-f-f
kelimesinin aslı, kir, tırnağın kıvrılıp düşen uçları ve bu manadaki değersiz veya pis şeyler anlamına gelir. Onun için çirkin/pis görüldüğünden gizlenen her şey için kullanılır. Şöyle ki: Size de yuh olsun, Allah dışında ibadet ettiklerinize de[294].
şunun /çm «/ e^/im denir ki, bu onu pisliğinden kerih görmekten kaynaklanan bir sözdür. Bu nedenle bir şeyi pis görmekten kaynaklanan daralma haline de falan uf puf etti denmektedir.
U-f-k
Yüce Allah buyurur: Onlara ufuklarda ayetlerimizi göstereceğiz[295] ufuklarda, yani: Sağda-solda.jiiî kelimesinin tekil hali şeklindedir. Nispet yapmak için de ,yi denir. Ufuklara doğru giden kışı için: ödenir. Cömertlikte en üst sınıra ulaşan kişiye ufuklarda kaybolan denir. Cömertlikte en üst sınıra ulaşan kişiye ufuklarda kaybolan ufuğa benzetilerek denmektedir.
İ-f-k
kelimesi, olması gereken şekilden başka bir şekle giren, yüzünü değiştiren her şeydir. Onun için estiği yönü değiştiren yönünden sapan rüzgarlara denir. Yüce Allah buyurur: Altüst olmuş beldeler de hep o günahı işlediler [296]. Altüst olmuş şehirleri de o böyle yaptı[297]. kahretsin! Nasılda çevriliyorlar[298]; yani: İnançta haktan batıla çevriliyorlar.
Sözde doğruluktan yalancılığa, fiilde güzelden çirkine dönüyorlar demektir. Yüce Allah'ın şu sözleri de bu anlamdadır: Ondan (Kur'an veya imandan) dönen döndürülür (engellenmez.)[299]. O halde (haktan) nasıl dönersiniz![300]. Üsa»ı Sen bizi tanrılarımızdan çevirmek için mi geldin[301].
Böyle diyenler düj kelimesini, onun, haktan batıla dönmek olduğuna inandıkları için kullanmışlardır. Bu, aynı sebepten, yalan için de kullanılmaktadır. (Peygamberin eşine bu ağır) iftirayı atanlar, şüphesiz sizin içinizden bir topluluktur[302]; Vay haline, her ejfâk/yalancı ve günahkâr kişinin[303]. Siz Allah'tan başka birtakım uydurma ilahlar mı istiyorsunuz[304]. Bu ayette şöyle denmiş olabilir: Siz yalandan ilahlar mı istiyorsunuz?
Aynı şekilde buradaki kelimesi üj-kj fiilinin mef ûlü da kabul edilebilir.
O zaman ilahlar kelimesi, ifk'ın bedeli olur ki, bu ilahlar ifk diye adlandırmış olur. Bu durumda siz ona bir iftira mı atmak istiyorsunuz? denmiş olur ki, bu durumda, Allah dışında ilahlar edinmek bu iftiranın kendisi olur. Onun için Haktan batıla dönen adama denmektedir. Şair der ki:
Eğer sen yiğitliğin en güzelinden sapmışsan
Onlar da başkalarından sapmışlardır.[305] demek aklın sapması anlamına gelir. Onun İçin aklı iyi çalışmaya veya tutulan adama denmektedir.
E-f-1
ay ve yıldızlar gibi aydınlatıcıların kaybolması/batmasıdır. Yüce Allah bu yurur: Kaybolunca/batınca dedi ki: Ben kaybolanları sevmen[306]; ayrıca: Yıldız batığında[307] âyetleri buna örnektir. koyunun küçüğüne denir.[308] ise, sütten kesilen küçük dev yavrusudur.
E-k-1
yenecek bir gıda maddesini yemektir. Teşbih yoluyla ateş odunu yed denir. ve yenen şeylerin hepsinin genel adıdır. Yüce Allah buyurur:
Ta On«n meyveleri kesintisizdir/devamlıdır[309]. a£i, bir ker yemek, üTi ise, lokma gibi, bir kerede yenen şeydir. arslanın o and yemekLe olduğu avı anlamına gelir. koyunun kesilip yenmesi için beslene türüne denir. kavramı ise, çok yiyen kişi demektir.
Rızkı bol kişiye istiare yoluyla adı verilir. sağlam çok dikişli veya nakışlı elbise demektir. Hurma, tam ağza layık bi yiyecektir, deyimi de bu anlamdadır. Yüce Allah buyurur: Ac^/e yiyeceği/meyvesi olan iki bahçe[310]. jsrf kelimesi, insanın nasibi için di kullanılır. Falan dünyada ukl sahibidir; yani: Dünyalık payı fazla/rızkı boldur. deyimi, kinaye yoluyla, kişinin ecelinin geldiğini ifade eder. Falan falan yedi yada etini yedi demek de kinaye yoluyla, dedikodusunu yaptı manasına gelir.
Yüce Allah buyurur: Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı[311].
Şair de der ki:
Eğer £en i//e rfe yeneceksem, bari sen benim yiyenim ol.[312] deyimi, yenebilen herhangi bir şey tatmadım demektir. Malın infak edilmesine de, eki adı verilir; çünkü: Yeme işinde, en çok mala ihtiyaç duyulmaktadır. Mallarınızı aranızda batıl yollarla yemeyiniz[313]; Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler[314]. Burada malı haksız yere yemek, hakkın reddettiği yerlere harcamaktır. Yüce Allah'ın: Onlar, karınlarına ateş dolduruyorlar/ateş yutuyorlar[315] sözü, onların bunu yemelerinin kendilerini cehenneme götüreceğine yönelik bir uyarıdır. ve ise, çok yiyen demektir. Yüce Allah buyurur: Durmadan suht/haram yerler[316].
kelimesi, yiyen adam lafzının çoğuludur, deyimi, az olduklan için, sadece bir kişinin doyurabileceği insan topluluğu demektir. Bazen, bozulma da eki kelimesiyle ifade edilir. Güve tarafından yenilip atılan başak gibi [317]âyeti buna örnektir. Falan şey bozuldu, demektir. Başına ve dişlerine er// deyimi, başında yara, dişlerinde çürüme meydana geldi, manasına gelir. Başım beni yedi, deyimi de bu anlamdadır. Mîkâîl kelimesi ise, Arapça değildir.
İ-ı-ı
kelimesi, yemin sözleşmesinden ve akrabalıktan meydana gelen her türlü bağlılık durumuna denir. apaçık ortada olup parladığı için inkarı mümkün olmayan şey anlamına gelir. Yüce Allah buyurur: Bir mümin hakkında ne akrabalık/yakınlık ne de sözleşme/antlaşma tanırlar[318]. At hızlandı manasına gelir ki, doğrusu, parladı demektir. Bu, şimşek gibi geçti veya uçtu gitti deyimlerinde olduğu gibi, hızlı gitmek konusunda bir istiaredir parlak hançerdir. ise, vurmak veya dövmek anlamına geldi. ve Yüce Allah'ın birer ismidir de denmiştir, ama bu doğru değildir. duymak veya dinlemek için kabartılmış kulaklar demektir. kelimesi, keskin bıçağın her iki yanına işaret eder.
E-1-f
[319]; Eğer yeryüzündeki her şeyi harcasaydın yine de onların kalplerinin arasını bulamazdın[320]. farklı parçaların derlenip, önde olma hakkına sahip olanın öne, arkada olması gerekenin de arkada yer alması şeklinde düzenlenmesi ile birleştirilmesidir. Kureyş'in iylâfı için (kureyş 1) âyetindeki kelimesi, antlaştı, uyuştu anlamına gelen fiilinin mastarıdır.
İçinde bulundukları arayış nedeniyle Yüce Allah'ın Eğer yeryüzündeki her şeyi harcasaydın yine de onların
kalplerinin arasını bulamazdın[321] âyetinde nitelediği kişiler cümlesinden olmaları umulan kesimlerdir. evcilleşmiş kuşlar anlamına gelir.
Bildiğimiz bin (1.000), sayısıdır. Bu ismi almasının nedeni sayıların onda kaynaşmış olmasıdır; çünkü, sayılar dört gruptur: Birler, onlar, yüzler ve binler. Bine ulaşıldığında artık hepsi bu sayıda kaynaşmış olurlar. Bundan sonraki sayılar artık tekrardır. Bazıları bin de bu sayılardandır; çünkü, o, sayı artık tekrardır. Bazıları bin de bu sayılardandır; çünkü, o, sayı düzeninin başlangıcıdır, demişlerdir. dirhemleri kaynaştırdım, deyimi, dirhemleri bine ulaştırdım demektir, denmiştir. Bu tıpkı, yüze tamamladım, bine tamamladım sözü gibidir ki, bu da yüze ulaştı, deyimi gibidir.
E-l-k
kelimelerinin aslı sözcüğüdür. kelimesinin değişmiş şeklidir de denmiştir. ile mektup veya mesaj demektir.
deyimi de bu kökten gelir ve mektubumu ona ulaştır demektir. Yİne bu kökten gelen /melâike kavramı ise, hem tekil hem de çoğul anlamda kullanılır.
Yüce Allah buyurur: Allah, meleklerden elçiler seçer[322].
El-Halîl der ki: mesaj veya mektup demektir; çünkü, o, ağızda çiğnenen bir şey niteliğindedir. Bu, yuları çiğneyen at, deyiminden alınmıştır.
E-l-m
elem kelimesi, aşırı acı demektir. bu fiilin başlıca kalıplarıdır. Yüce Allah buyurur: Şüphesiz, onlarda acı çekerler sizin acı çektiğiniz gibi[323]. falan adama acı verdim demektir. çok veren azap demektir. E/em ye'tikum[324] ayetindeki ifadesi ise iki edattır; bunların biri soru hemzesi olup olumsuzluk edatı olan lerri in başına gelmiştir.
E-l-h
Allah kavramı, deniyor ki: Aslı îlahun şeklindedir. Baştaki hemze kaldırılmış, başına elif-lâm getirilmiş ve Yüce Yaratıcı'nın adına tahsis edilmiştir. İsmin Yüce Allah'a mahsus oluşundan dolayı Yüce Allah buyurur: Onun adıyla anılan birini biliyor musun?[325]. îil lafzı, her tür mabut için kullanılan bir isimdir, özel ismi de böyledir. Araplar, Güneşi de tanrıça diye adlandırmışlardır; çünkü: Onu da kendilerinin mabutlarından biri saymışlardır.
deyimi, bir kişinin çağın tanrılarına kulluk ettiğini ifade eder. İlah edindi fiili bu manaya gelir, denmiştir. Buna göre kelimesi mabudun kendisi olmaktadır.
Allah lafzının şaşkınlık anlamına gelen fiilinden geldiği de söylenmiştir. Bu görüş, Müminlerin Emîri Hz. Ali'nin (r.a.) şu sözüne işarettir:
O 'nun sıfatları karşısında bütün güzel tasvirler aciz kaldı; Dillerin bütün ifadeleri burada şaşkınlığa düştü.
Bu durumun asıl nedeni, insanın, Yüce Allah'ın sıfatlarını düşündüğünde bu konuda hayretler içinde kalmasıdır. Onun için hadiste şöyle denmiştir:
Allah'ın nimetlerini düşününüz, fakat Allah'ın kendisini düşünmeyiniz.[326]
Allah lafzının aslı vilâhtiT. Baştaki vav harfi hemzeye dönüşmüştür.
Allah'ın bu şekilde adlandırılması, her varlığın ona doğru yönelmiş olmasındandır. Bu, cansız varlıklar ve hayvanlarda olduğu gibi ya sadece teshir ile olmaktadır yada bazı insanlarda olduğu gibi, hem teshir hem de irade ile beraber olmaktadır. Bu açıdan bazı bilgeler şöyle derler: Allah bütün varlıkların sevgilisidir. Bu sözün doğruluğuna Yüce Allah'ın şu sözü de işaret etmektedir:
Her şey Onu hamd ile teşbih etmektedir, fakat siz onların teşbihlerini anlamazsınız[327].
Bir başka görüşe göre Allah ismi kökünden gelmektedir ki, anlamı, perde arkasında kalmak, gizlenmektir. Onlara göre bu, Yüce Allah'ın şulamı, perde arkasında kalmak, gizlenmektir. Onlara göre bu, Yüce Allah'ın şu sözüne dayanmaktadır: Gözler onu idrak edemez fakat o gözleri idrak eder[328]. O zahirdir ve bâtındır [329]ayetinde geçen kavramı da bu anlama gelir.
İlâh kelimesinde asıl olan çoğul yapılmamasıdır, çünkü: Ondan (Allah'tan) başka (gerçek) mabut yoktur. Fakat, Araplar kendi eski inanç sistemlerinde pek çok mabuda yer verdiklerinden onu da çoğul yapmışlar ve ilahlar demişlerdir. Yüce Allah buyurur: Onların bizden başka kendilerini koruyan ilâhları mı var[330]. Seni ve ilâhlarını...[331]. Bir kıraatte bu ayetteki kelimesi şeklinde okunmuştur ki,[332] bu durumda sana kulluk etmeyi terk etmesine izin mi vereceksin anlamına gelir. ifadesi bir yemindir ve A/fo/î /ç/m, manasına gelir. Kolaylık olsun diye, iki lamından bîri kaldırılmıştır.
İfadesinin anlamı ya Allah demektir. Başındaki _yû sonundaki iki mim ile değiştirilmiş ve Allah'a dua ederken kullanılmaya tahsis edilmiştir. Bir gö-nişe göre ise, anlamı Allahım bizi hayra doğru sevk et şeklindedir. Bu
ifade buyurun ... ya deyimi gibi birleşik bir tamlamadır.[333]
İ-l-â
altı yönün herhangi birinde gösterilen bir uzunluğun sona erdiğini gösteren bir edattır. deyimi bir şeyde kısa yolu kullanmayı ifade eder.
Bu da aynı manaya gelir, kişi sanki bu işe başlarken onun sonunu görmüş gibidir. ona bir eksiklik kazandırdım demek gibidir. Yani ona bir kazanç sağladım demektir. gayret yönünden ona bir eksiklik kazandırmadım demektir. Buradaki cehden kelimesi tetnyizâh. vermede kusur etmedim sözü de bunun gibidir. deyimi, Yüce Allah'ın: size karşı herhangi bir günahı işlemekte kusur etmezler[334] âyetinde kullanılan ifade gibidir. Yüce Allah'ın: İçinizden fazilet sahibi kimseler... yemin etmesinler[335]. Bu âyetteki ifadesi fiilinin kalıbı olduğu söylenmiştir. Bunun yemin etmek anlamına gelen fiilinden türetildiği ve âyetin Mistâh'a verdiği yardımı keseceğine yemin ettiği sırada Hz. Ebû Bekir (ra) hakkında geldiği de söylenmiştir.[336]
Bazıları bu görüşü, babı çok nadir kalıbından yapılır. Aksine sadece kalıbından yapıldığı görülmektedir, itİrazıyla reddetmiştir. Bu kazandım-kazandırıldım, yaptı m-yaptın gördiim-gördürüldüm fiilleri gibidir.
Rivayette: Bilemedin ve kazanamadın[337] ifadesi yer almıştır ki, bu sözünün kalıbıdır. Bu durumda: Gücün yetmez, denmiş olmaktadır.
kelimesinin gerçek manası, üzerine yemin edilen şeyde, kimi haklarından vazgeçme veya azaltmaya gitmeyi gerektiren yemindir.
Şeriatta kavramı, kadınla beraber olmaya engel olan yemin anlamında kullanılmıştır. Bu iylâ nasıl olur ve hükümleri nelerdir gibi konular fıkıh kitapları tarafından ele alınır.
Allah'ın âlâ'ını hatırlayın[338] demek, nimetlerini hatırlayın demektir. kelimesinin tekili, ve şeklinde gelir. Tıpkı sözcüğünün tekili ve şeklinde geldiği gibi. Bazıları, Yüce Allah'ın; o gün birtakım yüzler vardır, ışıl ışıl parlarlar; Rabblerine bakanlar (o yüzlerdir)[339] âyetinin manası, Rabblerinin nimetini beklerler demiştir. Fakat bunda belagat açısından bir zorlama vardır.
edatı, istiftah/ söze giriş için kullanılır. ise, istisna edatıdır. Yüce Allah'ın: İşte siz onları seversiniz[340] âyetinde geçen ve genelde işaret için kullanılan erkek ve kadın topluluğuna işaret etmek
için kullanılan belirsiz bir isimdir; kendi kökünden tekili yoktur. Bazen kısaltılarak kullanıldığına da rastlanmaktadır. A'şâ'nın şu sözü buna örnektir:
Bunlara da şunlara da, hepsine verdin bir bağış, kendi ölçüne/şanına uygun bir bağış.[341]
E-m-m
Anne kelimesi, babanın mukabilidir. Hem kişiyi doğuran yakın annesi, hem de kendisini doğuranı doğuran annesi için kullanılır. Onun için Havva'ya, bizimle onun arasında pek çok vasıta olsa da, O, annemizdir denmiştir. Bir şeyin varlığı, eğitimi, ıslahı, başlangıcı için asıl olan her şeye anne denir. Halîl der ki: Yakınında bulunanların kendisine eklendiği her şeye anne ismi verilir. Yüce Allah buyurur: Ve O, katımızda bulunan ana kitapta mevcuttur[342], yani: Levh-i Mahfûz'da mevcuttur. Bunun nedeni de bütün ilimlerin ona mensup olması ve hepsinin ondan kaynaklanmış olmasıdır. Bu nedenle Mekke'ye kentlerin annesi denmiştir. Bunun nedeni ise, dünya, O'nun altından kaynayıp gelmiştir, rivayetidir.[343] Yüce Allah da: Kentlerin anasını ve etrafındakileri uyarman için[344] buyurmuştur. yıldızların anası deyimi ise, galaksi demektir. Şair der ki:
[Yabani hayvanlar candan arkadaşın ünsiyetini görür ve yola gelir]
Öyle ki karma karışık durumda kalan yıldızların annesi bile yola gelir.[345]
Bu bağlamda misafirlerin annesi, yoksulların annesi[346] de denir; misafirlerin babası[347] dendiği gibi. Reise de bunun için ju ordunun annesi denmiştir. Şairin şu sözü gibi:
Onları yedirdiğimde, nefeslerine tanık olduğum ailenin annesi olurum.[348]
Kitabın önsözüne de, kitabın başlangıcı olduğundan kitabın anası, denmiştir. Yüce Allah'ın: Onun annesi hâviyedir[349] âyetindekî kelimesi yerinin ateş olduğunu anlatırken, ateşi onun annesi gibi anlatmıştır varacağınız yer ateştir[350] âyetine benzer bir manaya gelmektedir. Yüce Allah, Peygamberin (sav) hanımlarını müminlerin anneleri diye adlandırmıştır: Onun hanımları, sizin annelerinizdir[351] .
Bu daha önce baba konusunda geçtiği gibidir. Aynı şekilde annemin oğlu[352] buyurmuş, babamın oğlu dememiştir. annesi olmayası, deyimi hem yermek için hem de övmek için kullanılır. de böyledir.
kelimesinin aslı şeklindedir; çünkü: çoğulu , tasgiri annecik kalıbında gelmektedir dendiği gibi; aslı, muzaaf yani şeddelidir; çünkü, çoğulunda otfı ve tasgirinde de denmektedir diyenler de vardır. Kimileri de, hayvanlar ve
benzeri için çoğunlukla demişlerdir. insanlar için ise, kelimesi kullanılır,
kelimesi, herhangi bir şeyin bir araya getirdiği topluluktur. Bir araya getiren bir din olabilir, bir zaman veya bir mekan olabilir. Bu bir araya getiren etken doğal şartlarda veya tercihe dayanıyor olabilir. Ümmetin çoğulu p ifadesidir. , iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki, sizin gibi birer ümmet olmasınlar[353] ayetinde geçen ümmet, bunların her birinin türünün birer ümmet olduğu, doğaları gereği cenabı Allah'ın onları bir araya getirdiği anlamını taşır. Bunların bir kısmı örümcek gibi dokumacı, kimileri anlamını taşır. Bunların bir kısmı örümcek gibi dokumacı, kimileri surfe[354] gibi inşaatçı, kimileri karınca gibi zahireci, kimileri İse, serçe ve güvercin gibi her Öğün azık aramaya çalışan türlerdir. Bunlardan başka her birinin kendine mahsus özellikleri olan pek çok yapıda hayvanın birer ümmet sayıldığı da anlaşılmaktadır.
Yüce Allah'ın: insanlar bir tek ümmet idiler[355] ayetinde geçen ümmet kelimesi, insanlar tek bir tür idiler, sapıklık ve küfürde tek bir yolda idiler, demektir. Eğer rabbin dileseydİ insanları tek bir ümmet kılardı [356]ayetindeki ümmet ise, imanda birliği anlatmaktadır. Sizden hayra çağıran bir ümmet bulunsun
[357]ayetindeki ümmet ise, ilmi ve salih ameli tercih edip başkalarına güzel Örnek olan bir topluluk bulunsun, demektir. Biz babalarımızı bir ümmet üzere gördük[358] ayetinde geçen ümmet ise, bir a-raya getiren bir din üzere bulduk demektir. Şair der ki:
Bir ümmet sahibi olan itaat ettiği halde hiç günahkar olur mu?[359]
Bir ümmetten/bir hayli zaman sonra hatırladı[360] ayetinde geçen ümmet ise, zaman anlamına gelir. diye de okunmuştur[361] ki, bu unutmadan sonra demektir. Bunun gerçek anlamı ise, bir asrın veya dinin mensuplarının tükenmesinden sonra anlamına gelir.
İbrahim gerçekten hakka yönelen Allah'a yönelen bir ümmet idi[362]; yani: Allah'a ibadet etmede bir topluluğun yerini tutabilecek bir kişi idi. Bu, falan adam tek başına bir kabiledir, sözüne benzemektedir. Rivayete göre, Zeyd bin Amr bin Nüfeyl tek basına bir ümmet olarak dirilip mahşere gelecektir.[363]
Hepsi bir değildir, ehli kitaptan istikamet sahibi bir ümmet vardır ki...[364] ayetindeki ümmet sözcüğü topluluk anlamına gelir. ez-Zeccâc, burada ümmet, istikamet içindir ve tek bir yola sahip olan topluluk anlamındadır, der.[365] Buna göre, gizli bir anlamın takdir edilmesini bırakmak daha doğrudur. yazmayan ve bir kitaptan okumayan anlamına gelir, Ummilerin içinden bir rasul gönderen de O'dur[366] ayetindeki bu anlama alınmıştır. Kutrub[367] der ki: gaflet ve cehalettir. de ondan gelmektedir ki, bu da bilgi kıtlığıdır. Yüce Allah'ın:
Onların içinde kimi ummiler de vardır ki, kitabı bilmezler. Bütün bildikleri kulaktan dolma şeylerdir[368]; yani: Bu ümmiler kendilerine okunan şeylerden başka bir şey bilmezler.
El-Ferrâ der ki: Bunlar, herhangi bir kitapları olmayan Araplardır. Yüce Allah'ın: Yanlarındaki Tevrat ve İn-cil'de yazılı buldukları o elçiye, o ümmipeygambere uyanlar..[369].ayetinde geçen ummi kelimesi yazma alışkanlığı olmayan ümmete mensup olan kişidir, çünkü: O da onların adeti üzere yetişmiştir. Bu, halkın genel alışkanlıkları üzere yetişen kişiye denmesi gibidir, diye de söylenmiştir.
Başka bir görüşe göre, ummi denmesinin nedeni, onun yazamayan ve bir kitaptan okumayan olmasından kaynaklanmaktadır. Bu onun için bir fazilettir; çünkü: O hafızasını yeterli bulmuş1 ve Allah'ın güvencesine dayanmıştır. Allah buyurur: Biz sana okutacağız ve sen unutmayacaksın[370]. Bir başka görüşe göre, peygambere ummi denmesinin sebebi, onun ummu'l-kurâlı (Mekkeli) oluşundandır.
İmâm kendisine uyulan varlık demektir. Bu sözüne ve hareketlerine uyulan bir insan olabilir yada bir kitap veya başka bir şey. İmamlık makamında olan, gerçekten imam olsun olmasın her iki durumda da imam diye adlandırılır. Çoğulu şeklindedir. Yüce Allah'ın: Her insan topluluğunu
imamları ile çağırdığımız gün[371] ayetindeki imam, onların uydukları kişidir. Bunun kitapları olduğu da söylenmiştir.
Bunun kitapları olduğu da söylenmiştir.
Bizi muttakilere imam yap[372] ayetine gelince, Ebû'l-Hasan, buradaki imâmın, kelimesinin çoğulu olduğunu belirtmiştir. Başkaları ise, şöyle demişlerdir: Bu şu deyim gibidir: parlak, yumuşak bir zırh ve parlak, yumuşak zırhlar. Onları imamlar yapalım[373]. Onları ateşe çağıran imamlar kıldık[374] ayetlerinde ki imamlar kavramı, "kelimesinin çoğuludur.
Her şeyi açık bir imam'da topladık[375] âyetindeki imam kelimesi, bir görüşe göre, Levh-i Mahfûz'a işarettir, fi kavramı ise, doğru amaçtır ve bir amaca doğru yöneliştir. Bu anlam şu ayette yer almıştır:
Beyt’i Haram'a yönelmiş kimselere...[376]. Deyimi yarmak anlamına gelir, fakat gerçek anlamı kişinin beynine ulaşacak kadar derin bir şekilde kafasından yaralanmasıdır. Çünkü onlar lafzını herhangi bir organın yaralanmasını açıklamak ve bildirmek için kullanırlar. Şöyle ki: başını yardım, ayağından vurdum, kalbinden vurdum, karnından vurdum, ifadeleri kişinin bu organlarının yaralanmasını anlatır.
edatının eğer karşılığında soru hemzesi var ise, manası hangisi demek o-lur. Örnek: ( Zeyd mi Amr mı? Yani: Bu ikisinden hangisi? Eğer karşılığında soru hemzesi yok ise, o zaman ile beraber gelen soru hemzesinin manasını taşır. gözden mi kaçırdık[377] gibi. Buradaki fi edatı, yoksa anlamındadır.
İki şeyden birinin olacağını, diğerinin olmayacağını bildirir ve cümlede tekrar edilir. Biriniz rabbine içki içirecek, diğeri ise, asılacak[378]. Bazen emmâ ile [konuşma, hitabe ve hutbelerde] söze başlandığı da olur; şöyle ki: Emmâ ba'du ... [bu girişten sonra asıl konuya gelecek olursak...]
E-m-m
Yüce Allah buyurur: O kötülükle kendisi arasında uzak bir mesafe bulunmasını ister[379].ve kelimeleri mana olarak birbirine yakındır. Şu farkla ki, ebed, belirlenmiş herhangi bir sınırı olmayan zamanı gösterir ve herhangi bir sınırlama kabul etmez; onun için, şu kadar ebed denemez. Emed ise, mutlak anlamda söylenince, belli bir sının olduğu halde bu sınırı belli olmayan bir süreyi İfade eder. Bunun kimi zaman sınırlandırıldığı da olur; şu kadar bir emed, şu kadar zaman deyimlerinde olduğu gİbî. Zaman ve emed arasındaki fark ise, emed'in sonuç itibari ile söylenmesidir. Zaman ise, daha geneldir. Hem başlangıç, hem sonuç için kullanılır. Bu nedenle kimileri ile Sa birbirine yakın anlamlar taşır, demişlerdir.
E-m-r
elimesi iş, durum anlamına gelir; çoğulu ise şeklindedir. Bir kişiye bir şey yapmayı yüklemek anlamını taşıyan fiilinin mastarıdır. Bu kelime genel bir lafızdır; hem fiiller hem de sözîerin tümünü içine alır. Yüce Allah'ın: Emrin tamamı ona çevrilir[380] ayeti, bu anlama gelmektedir.
tamamen Allah'a aittir. Onlar, sana açıklayamadıklarını içlerinde gizliyorlar. Bu işten bize bir şey olsaydı..., derler[381]; ve artık onun işi Allah'a kalmıştır[382] ayetleri de bunun gibidir.
Eşsiz yaratmaya da emr denmiştir. Şöyle ki: Dikkat edin yaratma da emr de Allah'a mahsustur[383]. Bu emr işi, sadece Yüce Allah'a tahsis edilmiştir. Diğer varlıklar için kullanılmaz. Yüce Allah'ın:
Ve her göğe görevini vahy etti[384] ayeti bu manada yorumlanmıştır. Bilgeler de: De ki: ruh, rabbimin emrindendir[385] âyetindeki emri, yaratmak olarak yorumlamışlardır. bir şeyi istediğimizde ona ol deriz o da oluverir[386] ayetinde işaret edilen mana, O'nun yaratması demektir ve bunu en özlü/kısa lafızlarla ifade etmiştir; bizim bir işin yapımına ilişkin anlatacaklarımızın en etkili şeklini kullanmıştır, Bizim emrimiz bir taneden başkası değildir[387]. Böylece ayette Allah'ın hızlı var edişi, insanın onu en hızlı şekilde anlayabileceği biçimde ifade edilmiştir.
Bir şeyi önermek veya öne sürmektir; bir şeye yönlendirmektir. Bu ister yap ve yapsın sözleri ile söylensin, isterse haber kelimeleri ile anlatılsın fark etmez; şöyle ki: Boşanmış olan kadınlar, kendilerini... gözetlerler[388] Aynı şey, öne sürmek, işaret veya başka bir şeyle de olabilir. Yüce Allah'ın, Hz. İbrahim'in rüyasında oğlunu kurban ettiğini görmesini, emr diye adlandırması bunun bir örneğidir.
Rüyada seni kurban ettiğimi görüyorum; bir düşün, ne dersin?
Dedi. O da cevaben: Babacığım! Sana emredileni yap[389]. Burada Hz. İbrahim'in rüyasında gördüğü kurban etme işi, emr diye adlandırılmıştır.
Yüce Allah'ın: Firavunun emri doğru değildi[390] ayetinde kullanılan emr sözcüğü, Firavunun, tüm sözlerini ve yaptıklarını kuşatan genel bir ifadedir. Allah'ın emri geldi[391] ayetindeki emr ise, kıyamete işarettir ve lafızların en kapsamlı olanı ile kullanılmıştır. Aksine, sizin nefisleriniz size bir işi süsleyip kolaylaştırarak bîr tuzak kurmuştur[392] ayetinde sözü edilen emr/iş ise. nefsi emmaren'm emrettiği kötülüktür.
ifadesi, topluluğun çoğaldığını anlatır; çünkü: Topluluk, çoğaldığında emir sahibi olur. Bu durumda onları idare eden birinin olması kaçınılmaz olur. Bu nedenle şair der ki:
İnsanlar anarşi içinde; başlarında büyükleri olmadan ıslah olmazlar.[393] Yüce Allah'ın: Onların mütreflerinelbol nimet içinde yüzdürülen-lerine emrederiz[394] ayetinde kullanılan sözü, onlara itaatin
emredilmesidir. Buradaki emernâ deyimi, onları çoğalttık anlamına gelir de, denmiştir. Ebû Amr, der ki: Çoğaltmayı anlatmak için emertu deyimi kullanılmaz. Eğer ve denecek olursa, ancak o zaman, çoğaltmak anlamını kazanır.
Ebû Ubeyde, der ki; Bazen kyl da çoğaltma anlamında kullanılır. Şöyle ki:
Malın en hayırlısı çoğalan tay ve aşılanmış hurma ağacı evleğidir.[395] Bu hadiste kullanılan fiil şeklindedir. Bir kıraatte diye okunmuştur ki, onları emirler yaptık, demektir. Bir yerde emirlerin çokluğu, oradakilerin mahvına yol açar. Bu nedenle emirlerin çokluğunda, hiçbir hayır yoktur, denmiştir. Yüce Allah'ın: Böylece her kentin büyüklerini oranın suçluları kıldık[396] ayetindeki manası da bu bağlamda yorumlanmıştır. Bir kıraatte ise, lîyt şeklinde okunmuştur ki, onları çoğalttık, demektir.
kavramı da emri kabul etmeyi anlatır. İstişare etmeye de i'timâr adı verilmiştir, çünkü: Bu durumda bazı insanlar, danıştıkları kimselerin görüşlerini ka-bul ederler. Yüce Allah: Şüphesiz ileri gelenler seni öldürmek için aralarında konuşuyorlar[397] buyurmaktadır. Şair der ki:
Nefsime danıştım, işlerimin hangisini yapayım diye.[398]
Yüce Allah'ın: Gerçekten sen çok tehlikeli bir iş getirdin[399] ayetindeki sıfatı münkeryani, kabul edilemez anlamındadır ve deyiminden alınmıştır ki, bu da iş, büyüdü, çoğaldı, demektir. Tıpkı, deyimi gibi. Ayette geçen ulu'l-emr[400] deyimi, bir görüşe göre, peygamber zamanındaki ümerâ'yi/devlet ricalini kastetmektedir. Bunlar, kimilerine göre, ehl-i beytten olan imamlardır. Kimilerine göre ise, iyiliği emredenlerdir. İbn-i Abbas der ki: Onlar Allah'a bağlı olan fakihler ve din ehlidir.
Aslında bu görüşlerin hepsi de doğrudur. Şöyle ki: İnsanların kendileri ile eğitildiği ulu'l-emr dört gruptur:
1. Enbiyâ/Peygamberler; onların otoritesi, avam ve havasın hem dışlarına hem de içlerine nüfuz eder.
2. Vulât/idareciler; bunların otoritesi ise, avamın dışına nüfuz eder ama içlerine sirayet edemez.
3. Hukemâ/Bilgeler; bunların otoritesi, elit kesimin içlerine nüfuz eder fakat dışlarına etki edemez.
4. Veaze/Vaizler, onların da otoritesi, avamın içlerine nüfuz eder ama dışlarına hükmedemez.
E-m-n
kelimesinin asıl anlamı, gönül huzuru ve korkunun bertaraf olmasıdır. aslında birer mastardır. Bazen emân, insanın güven içinde olduğu bir hâli/durumu anlatmak için kullanılır; bazen de insanın tam emin olmadığı bir hâl anlamına işaret eder. Yüce Allah'ın: bildiğiniz halde emanetlerinize ihanet etmeyiniz[401] ayetinde söz ettiği ihanet de, emanet edilen şeyler konusundaki ihanettir. Biz emaneti göklere ve yere arz ettik[402] ayetindeki emanet ise, tevhîd, adalet, alfabedeki harfler ve akıl diye değişik anlamlara alınmıştır ki, bunların hepsi de doğrudur; çünkü: Akıl olunca, insan onunla tevhidi öğrenir, adaleti gerçekleştirir, alfabeyi öğrenir, hatta onunla, insanın öğrenebileceği her şeyin öğrenilmesine, yapabilecekleri bütün güzel işlerin yapılabilmesine imkan sağlanmış olur ve yaratılmışların pek çoğundan üstün kılınmıştır.
Oraya giren artık âmin/güvende olur[403] ayetindeki kavamı ise, ateşten korunmuş olur manasına gelir. Allah bunlarla onlara dünya hayatında azap etmeyi istiyor[404] ayetinde sözü edilen kişilerin çektikleri dünya sıkıntıları anlamında olduğu da söylenmiştir.
Kimileri de söz olarak haber, mana olarak emirdir demiştir. Yıkımdan/yok oluştan yana emin/güvende olurlar da denmiştir. Allah hükmünde güvendedir diyenler de vardır. Bu tıpkı: Bu helaldir, bu haramdır demek gibidir ki: Allah'ın hükmünde bu böyledir, manasına gelir. Ayetin toplu anlamı ise şöyledir: Cennete girene, oradan çıkmadığı müddetçe, artık kısas yapmak gerekmez ve o, orada hiçbir şekilde öldürülmez.
Bizim, âmin/güven içinde bir belde yaptığımızı görmüyorlar mı ?[405]; Hani biz, Beyt'i/Ka 'be 'yi insanlar için bir sevap kazanma mekanı ve emn/güvenlik sahası kılmıştık[406] ; Sonra Allah size bir emene/güvenlik atmosferi olarak bir uyuklama hali indirdi[407] ayetlerinde geçen emn kavramları da bu anlamlara gelmektedir. Son ayette geçen kelimesinin kâtipler gibi çoğul olduğu da söylenmiştir.
Hz. İsa'nın gelişine ilişkin hadiste: Yeryüzünde emene/güvenlik atmosferi hakim olur denmektedir.[408] Sonra onu kendini güvende hissedeceği yere kadar ulaştır[409] ayetinde geçen aîiu ise, kişinin kendini İçinde güvende hissettiği evidir.
kavramı ise, sadece iki anlamda kullanılır:
Birincisi geçişlidir ve kendi kendine muteaddî manası taşır. Bu anlamda denir ki, ona güven verdim/onu, güvenliğe kavuşturdum, demektir. Onun için Allah'a, mü'min denebilmektedir.
ikincisi muteaddî değildir; 'JA güven sahibi oldu veya güven İçinde yaşadı manasına gelir.
iman edenler, Yahudi olanlar ve Sabitler[410] ; aynı şekilde Allah'ı ve Muhammed'in (sav) peygamberliğini kabul ederek O'nun Şeriatına giren herkes iman etmiş olmakla nitelenir, Onların çoğu, müşrik olmadan Allah'a iman etmez[411] ayetindeki imanın bu anlamda olduğu söylenmiştir.
Bazen övgü bağlamında kullanılır ve bu durumda insanın, doğruluğunu tasdik ettiği halde Hakka boyun eğişini/bağlanışını dile getirir. Bu da üç şeyin bir a-rada bulunmasıyla gerçekleşir: Kalp ile tahkîk/tasdik, dil ile ikrar ve organların hayatta buna uygun amel işlemeleridir. Yüce Allah'ın:
Allah'a ve Elçilerine iman edenlere gelince, onlar, gerçekten sadık olanlardır[412] sözündeki iman bu anlamdadır.
îtikâd/inanç sistemi, doğru söz ve salih amelin her birine de iman denir. Yüce Allah buyurur: Allah, sizin imanınızı zayi edecek değildir
[413]. [Hz. Peygamber (sav) del nem hayayı hem de yolda zarar veren şeyleri temizlemeyi imandan saymıştır.[414]
Yüce Allah'ın: söyleyenler olsak da sen bize inanacak değilsin[415] ayetindeki mü'min, tasdik eden manasına gelir, denmiştir. Ancak iman, eminlikle birlikte tasdik etmek demektir. Yüce Allah'ın: Kendilerine kitaptan bir nasıp verilenlerin cibt ve taguta iman ettiklerini görmüyor musun?[416] ayetindeki İman ise, onların yerilmesi bağlamında söylenmiştir.
Ayrıca onların, emin olunmayacak şeyde nasılsa bir eminlik içindeymiş gibi hareket etmeleri kınanmıştır; çünkü: Kalbin, batılda huzura ermesi, -eğer buna a-lışmış değilse- onun normal hareketi değildir. Bu, ancak: Kim de göğsünü küfre açarsa, Allah'ın bir gazabı onların üzerinedir ve onlar için büyük bir azap vardır[417] ayetindeki gibi bir durum olabilir. Bu, imanı kâfirliktir, selamı dövmektir ve benzeri sözler gibidir.
Peygamber (sav) de Cibril hadisinde, imanın aslını altı esas halinde ortaya koymuştur. Cibril: İman nedir? diye sormuş, o da bunları saymıştır.[418] Bu haber, ma'rûf/meşhurdur. ve ifadesi herkese güvenen kişi demektir. ve kavramları ise, kendisine güvenilen kişi demektir. kavramı ise, yorulması ve ayağının sürçmesinden emin olunan dişi deve demektir.
Amîn
Bu kelime hem uzatılarak hem kısaltılarak söylenir. ve gibi isim-fiillerdendir. Hasan der ki: Manası kabul et, demektir. ifadesi kişinin âmin dediğini bildirir. Allah'ın isimlerinden biridir de denmiştir. Ebu Ali El-Fesevî der ki: Bu sözü söyleyen âmin kelimesinde Yüce Allah'ı gösteren bir zamir olduğunu kastetmiştir; çünkü: Manası kabul et, demektir.
Yoksa geceleyin secde ederek ve kıyamda durarak ibadet eden, ahiretten çekinen ve rahbinin rahmetini dileyen kimse gibi olur mu?[419]. Bu ayette geçen kelimesi, edatlarının birleşmiş halidir. şeklinde de okunmuştur. Fakat bu ikisi de âmîn kökünden değildir.
İnne ve enne
Bu iki edat, isim cümlesinin baş tarafına gelir ve ismi nasb, haberi ise, ref ederler. İkisi arasındaki fark, kelimesinin kendisinden sonraki müstakil bir cümlenin başında gelmesidir, ise, kendisinden sonraki kısmın, müfret hükmünde olması ve merfu, mansub veya mecrur olabilmesidir. Örnekler: Eğer bunların başına edatı gelirse, fonksiyonları iptal olur. O zaman, söz konusu edilen şeyin hükmünün olumlu olması ve diğerlerini içermesinin engellenmesi gerekir. Şöyle ki:
Ancak müşrikler necistir[420]. Burada gerçek necisliğin müşriklere mahsus olduğuna dikkat çekilmiştir. Yüce Allah'ın: O sadece size ölüyü, kanı... haram kılmıştır[421] ayeti, O'nun, bunları, Şeriatın aslında yiyecekler içinden haram kılınanların en büyüklerinin ancak burada zikredilenler olduğuna dikkat çekmek için haram kıldığını bildirmektedir.
En
Bu edat dört şekilde kullanılmaktadır.
1. Mazi veya muzari/gelecekle ilgili fiillerden olmayan bir şeyin başına gelen ve sonrası mastar konumunda olan muzari fiili nasb eder. Örnek:
Çıkacak olman ve çıkman hoşuma gitti ifadeleri gibi.
2. Şeddeli olandan hafifletilmiş olan Örnek: Zeyd'in gidici olması hoşuma gitti.
3. edatını pekiştiren Örnek: Müjde getiren gelince...[422].
4. Sözün anlamını ifade eden veya açıklayan. Örnek:
Onların ileri gelenleri yürüyünüz ve direniniz diye direktif verdiler[423], yani: Dediler ki: Yürüyünüz. de dört şekilde kullanılır.
1. Şart için. onlara azap edersen onlar senin kullarındır [ben bir şey diyemem][424].
2. Şeddeli olandan hafifletilmiş olan . Bundan sonra lamın gelmesi gerekir. Örnek: yoldan çıkaracaktı[425].
3. Nafiye olan Öl. Bunu çoğu zaman bir takip eder. Örnek: biz ancak bir zanda bulunuruz[426]; Bu ancak bir beşer sözüdür[427]; Biz ancak bazı ilahlarımızın seni çarptığını söyleyebiliriz[428].
4. Nafiye olan ıS edatını tekid eden. Örnek: çıkacak değildir, (cümleye kattığı anlam bakımından nafiyedir).
E-n-s
kadın kelimesi, erkeğin karşıtıdır. Asıl itibariyle ayırımları cinsel organlarına göre yapılmaktadır. Kadından her kim inanarak salih amel işlerse...[429]. Kadınlar, tüm canlılarda, erkeklerden zayıf olduğundan, kendisinde zayıflık bir ölçü haline gelmiştir. Onun i-çin işi zayıf olana kadın denmiştir. Bu anlam itibariyle denmiştir ki ham demir demektir. Şair der ki:
Ona bildirir ki, verceğim akl/diyet;
Keskin bir kılıçtır; ne kördür ne de yumuşak.[430]
deyimi de yumuşak toprak demektir ve kadınlardaki yumuşaklık esas alınarak böyle denmiştir. Çok verimli oluşu, kadınlara benzetilerek de böyle denmiş olabilir. ve özgör ve doğurgan toprak, denmesi de bundandır.
Bazı eşyada kelimenin hükmü erkeğe benzetildiğinden, onun da hükümleri erkek kabul edildiği gibi, bazı kelimelerin hükmü de kadına benzetilip hükümleri dişi gibi kabul edilmiştir. İşte, kulak, bunlardandır. Sözgelimi, testislere, testis adı verilmesi, İki kadın kelimesinin dişi kabul edilmiş olmasındandır. Kulak kelimeleri de böyledir. Şair der ki:
Biz, Kayslı belli bir yaşa gelince, Unseynin altında, boynunu vururduk.[431]
Bir erkek değildir, eğer şişmanlarsa, kadındır}[432]
Şair burada Siy yani keneyi kastetmektedir; çünkü: O büyüdüğünde adını aldığından dişi kabul edilmektedir.[433]
Yüce Allah'ın: Onlar (müşrikler) O'nu (Allah'ı) bırakıp birtakım dişilerden başkasına çağırmıyorlar[434] ayetinde bazı müfessir-ler, kelimenin sözlük anlamını esas alıp: Çünkü: Mabutlarının adlan:
Lât, Uzzâ ve üçüncüsü Menât[435] ayetinde görüldüğü gibi, müennesti, demişlerdir. Bir kısmı böyle derken, onların bir kısmı ise -bu yaklaşım daha doğrudur- mananın hükmünü esas almış ve: etki altında olana yumuşak adı verilmiştir. Bu nedenle yumuşak demire de denmektedir.
Varlıklar, birbirlerine göre üç grupta toplandığından bu anlam uygun düşmektedir. Şöyle ki:
Bir: olup hiç olmayan. Bu sadece Aziz ve Celil olan Yüce Yaratıcıdır.
2. Sadece munfail olup fail olmayan. Bunlar da cansız varlıklardır.
3. Bir açıdan munfail, bir açıdan da fail olanlar. Bunlar da melekler, insanlar ve cinler gibi varlıklardır. Bir açıdan Allah'a karşı munfail konumunda olan bu varlıklar, yaptıklarına karşı ise, fail konumundadırlar. Onların mabutları, munfail olup fâîl olmayan cansızlar cümlesinden oldukları için, Yüce Allah onları ^f dişiler diye adlandırmış, böylece onları delil yönünden susturmuş ve onların, akılla hareket etmeyen, duymayan, görmeyen hatta hiçbir şekilde bir şey yapmayan varlıkların tanrı olduğuna ilişkin inançlarında ne kadar cahil olduklarına dikkatlerini çekmiştir.
Hz. İbrahim'in (sav) : Babacığım, duymayan, görmeyen ve sana hiçbir faydası olmayan şeylere ne diye ibadet ediyorsun![436] sözü de bu bağlamdadır.
Yüce Allah'ın: Rahman'ın kulları olan melekleri dişiler yaptılar[437] sözü ise, melekler, Allah'ın kızlarıdır, diyenlerin inançlarına göre söylenmiştir.
İ-n-s
Her şeyin olanı, insana y aks ir olanıdır. Vahşi ise, onun bu tarafının karşısında yer alan kısmının adıdır.
kelimesinin çoğulu şeklindedir. Yüce Allah buyurur: Pek çok insan[438].
İnsanın nefsine denmiştir. Yüce Allah'ın: onlarda (yetimlerde) bir olgunluk görürseniz[439] ayetinde geçen onlarda bir ünsiyet görürseniz, demektir. gördüm[440] ayetindeki kelimesi de bunun gibidir. ifcgnrfi evinizden başka evlere sıcak bir karşılama görmeden girmeyiniz[441] ayetindeki bulursanız, demektir.
kavramı ise, deniyor ki: İnsan neslinin, birbirleriyle uyumlu bir yakınlaşmadan başka ayakta kalma şansları olmayacak bir şekilde yaratıldığından, bu İsmi almıştır. Bu açıdan, insan doğası gereği medenidir denmiştir.
Yani: tnsan cinsi birbirine dayanmadan edemez ve hayatı için gereken tüm şartlan kendisi oluşturamaz.
Uyuştuğu herkesle kaynaştığından bu ismi almıştır diyenler de vardır. İnsan kelimesinin aslı kalıbında gelmiştir; bu ismi almasının nedeni,
Yüce Allah 'in kendisiyle yaptığı anlaşmayı unutmasıdır, diyenler de vardır.
E-n-f
kavramı, bilinen bir organ olan burun demektir. Fakat, her şeyin uç tarafı ve en yüksek kısmına burun adı verilir. Onun için, dağın burnu ve sakalın burnu denmiştir. Hamiyet, öfke, izzet ve zillet de burunla ilgilendi-rilmiştir. Bu bağlamda şair der ki:
burunlar öfkelendiğinde onları razı edemem, Utbâ/nza da dileyemem, onu ancak arttırırım.[442]
Falan burnunu kaldırdı deyimi kendini büyük gören için, deyimi ise, zayıf insan için kullanılır.
deyimi, bir işten çekilmek anlamına gelir, «iîf burnuna vurdum demektir. Hatta üii de hamiyettir, denmiştir. ifadesi de burnunu tuttum demektir ki, baştan almayı ifade eder.
Yüce Allah'ın şimdi söyledi?[443] ayetindeki başlangıç [şimdi veya yakın geçmiş zaman] anlamındadır.
E-n-m-l
Yüce Allah buyurur ki: Size karşı Öfkelerinden parmaklarının uçlarını ısırırlar[444] ayetinde geçen sözcüğü kelimesinin çoğuludur. Bu da, parmakların tırnaklara en yakın olan eklemidir. deyimi, bir kişinin kısa ve kalın parmaklı olduğunu anlatır. Bu kelimedeki hemze, zaidedir. Çünkü denmektedir. Kelimenin burada verilmesi, aslına göre değil, kullanılışından dolayıdır.
E-n-n-y
Bu kelime durumu ve yeri sormak/öğrenmek için kullanılır. Onun için o nasıl ve nerede manasındadır, çünkü, her ikisinin de anlamını içermektedir, denmiştir. Yüce Allah buyurur ki:[445] yani: Bu sana nereden geldi? ve ona nasıl sahip oldun? ...
E-n-e
Kendinden söz eden kişinin (birinci şahıs) yerini tutan zamirdir. Bir lehçeye göre geçişlerde elifi okunmaz; diğer birinde ise, okunur. Yüce Allah'ın Fafotf o, Rabbim olan Allah'tır[446] ayeti hakkında denmiştir ki: Bu manasındadır. Başındaki hemze hazf edilmiştir. İki nün da iç içe girmiştir. diye de okunmuştur. Bunda da sonundaki elif hazf edilmiştir.
kelimeleri bir şeyin zâtı veya kendisi anlamındadır. Bu da bir şeyin varlığına işaret eder; ama bu Arap dilinde bulunmayan uydurma bir kelimedir. gecenin saatleri demektir; tekili şeklindedir. Yüce Allah Buyurur ki: Gece saatlerinde Allah'ın ayetlerini okurlar[447] gecenin saatlerinde teşbih et[448]. Zamanına bakmadan[449] yani: Vaktine, kelimesinin ilk harfi esreli olduğunda kısa okunur, üstünlü olduğunda ise, uzun okunur. Hutay'e'nin şu sözü gibi:
Akşam yemeğini Süheyl'e kadar bekledim
Yada Şi'râ'ya kadar, vakit bana uzun geldi.[450]
zamanı yaklaştı demektir. Onunla kaynar su arasında dolaşırlar[451] sıcaklığı son derecesine ulaştı demektir. Kendilerine Kaynamış bir gözden içirilir[452] sözü de bu manaya gelir. iman edenlere... zamanı gelmedi mi[453]. Yani: Zamanı yaklaşmadı mı?
yani: Bir şeyin zamanını geçirmek, onu geciktirmektir. Onun için geciktirdim, sui ise, temkinli hareket demektir.
onurlu hareket etmek ve vakarlı davranan kişinin tutumu ve halini anlatan bir fiildir. fiilinin zamanım bekledim, onu geciktirdim anlamı da vardır. de bunun gibidir. bir şeyin konduğu kaptır ve çoğulu şeklindedir. elbise ve elbiseler sözcükleri gibi. İse pek: çok; kaplar demektir; çoğul kelimenin tekrar çoğul yapılmış halidir.
E-h-1
adamın ehli,b\v kişiyi başkasıyla bir araya getiren soy, din yada onlar gibi bir işlev gören sanat, ev, şehir gibi şeylerdir. Asıl itibariyle kişinin ehli, bir meskenin kendisini ve onları birleştirdiği kişilerdir. Sonra bu anlam genişletil-miş ve kendilerini bir soyun birleştirdiği kişiler için adamın ehli adı verilmiştir. Peygamberin ailesi için dendiğinde bu kavramın mutlak anlamda kullanıldığı bilinmektedir; çünkü: Yüce Allah şöyle buyurur: Ey Ehl’i Beyt! Allah sizden sadece günahı gidermek istiyor[454]. Bazen kişinin hanımına da ehli denmektedir.
İslâm'ın birleştirdikleridir. Şerîat, Müslüman ile kâfir arasında pek çok konuda soy bağının kaldırılmasına hükmettiğinden Yüce Allah şöyle buyurmuştur: O, senin ehlinden değildir; o, salih olmayan bir ameldir[455] iki tane ve boğulacağı kesinleşmiş olanların dışında, aileni yükle[456]. Yine aile anlamında olmak üzere : denir ki, bu kişinin aile sahibi olduğunu anlatır. Ahalisi İçinde bulunan yer demektir.
ifadesi, kişinin, bazı yakınları ve ailesi olduğunda söylenir. Bir yere alışan her hayvan için denir. de, bir kişi için kullanıldığında evlendi demektir.
Allah seni cennette evlendirsin ve sana orada bir aile verip sizi birleştirsin. Falan adam bu işe alışık veya uygundur. Misafiri selamlama bağlamında söylenir ve bizim yanımızda yerin geniş olsun/rahat ol, hepimiz senin için şefkatte ehli beytin gibiyiz, manasına gelir. Jiı kelimesinin çoğulu, ve ile şeklindedir.
E-v-b
ŞjH\ Evb, bir tür dönüştür; çünkü, evb ancak, iradesi olan canlıların dönüşü anlamında kullanılır. Rucû' ise, hem bunlar hem de başkaları için kullanılır. Bu bağlamda bir fiil olarak: denir. Yüce Allah buyurur: Sonra dönüşleri bizedir[457] ayrıca: Dileyen Rab-bine varan bir yol tutsun[458]. ise, kelimesinin masdarı, zaman ve mekan ismidir. Yüce Allah buyurur: Allah'ın katında varılacak yerin güzeli vardır[459]. ise, gibidir, bu da: Günahları terk ederek ve emirleri yerine getirerek Yüce Allah'a dönen kişidir.
Yüce Allah buyurur: Tövbe ile Allah'a çokça dönen, (Onun buyruklarını) koruyan[460]; şüphesiz o, Allah'a çokça dönen biriydi[461]. Bu açıdan tövbeye de adı verilmiştir. Gündüz yürüyüşüne de denir. Atıcının eli, oka döndü de denir ki, bu durumda iş ele nispet edilse de, atanın fiili kabul edilir. Ayrıca belirtilmelidir ki, daha önce irade ve seçime dayalı bir dönüştür şeklinde yaptığımız tanımlama ile bu açıklama Çelişmez. da, Hızlı, elleri çabuk dönen dişi deve demektir.
E-y-d
Yüce Allah: Rûhu'l-Kudus ile destekledik[462] buyurmuştur; ayette geçen kelimesi ciiî kalıbında olup büyük kuvvet anlamına gelir.
Ayrıca Yüce Allah buyurur ki: Allah dilediğini yardımı ile destekler[463]; yani: Desteğini arttırır, fiili, tıpkı fiili gibidir. fiili ise, bunun teksir kalıbıdır. Yüce Allah buyurur: Göğü kudretimizle bina ettik[464]. Gücü kuvveti olmak anlamında de denir. Bu açıdan büyük işe de adı verilmiştir.
bir şeyi koruyana denir. Yukarıda verilen ayet, bir kıraate göre şeklinde okunmuştur ki, bu aynı maddenin kalıbıdır.
Ez-Zeccâc rahimehullah der ki: Bu ifadenin cJpü kalıbından olması da düşünülebilir, gibi. Yüce Allah'ın: Onları korumak ona zor gelmez[465] sözü ise; ona ağır gelmez, demektir. Bunun aslı ise, kelimesinden alınmadır. fiili bir işin ağır geldiğini anlatmakta kullanılır. Tıpkı gibi. Kişi kendi halini hikaye ederken, der, tıpkı, der gibi. fiilinin gerçek anlamı, ağırlığından yürüyüşünde belini büktü şeklindedir.
Birbirine geçen sık ağaçlık yer demektir. Ashab-ı eyke, deniyor ki, yerleştikleri sık ağaçlıklı, bol sulu yere nispet edilmişlerdir. Bu bir ülke adıdır, da denmiştir.
Alu
kelimesi sözcüğünün değişmiş halidir. Tasgiri şeklindedir. Ancak, kavramı konuşabilen özel kişilere izafet için kullanılır; bilinmeyen kişi, zaman ve mekanlar için kullanılmaz. Bu nedenle Ufalanın âlı, veya bir adamın âlı, şu zamanın âtı veya şu yerin âlı denmez. Terzinin alı da denmez. Aksine, en şerefli, en üstün kişilere izafet için kullanılır: Allah'ın âlı, sultanın âlı denir.
kelimesi ise, hepsi için kullanılır. Allah'ın ehli de denir, terzinin ehli de. zamanın ve ülkenin ehli dendiği gibi.
kelimesinin aslı şahıs ismidir, diye tasgiri/küçültmesi yapılır ve insana akrabalık yakınlığı veya muvâlât ile özel bir bağı olan kişiler için kullanılır. Yüce Allah buyurur: İbrahim ve Â-li- İmrân[466]; Firavun âlını azabın en şiddetlisine koyun[467]. Deniyor ki: Peygamberin (sav) akrabasıdır; ilim açısından onunla özel bir bağı bulunanlardır da denmiştir. Bunun izahı da şöyledir: Din ehli İki kısımdır:
Bir- Bir kısmı kusursuzdur, ilimde ve sağlam amelde mahirdir. Bunlara peygamberin âlı ve ümmeti denir.
İki- Bir kısmı ise, taklit yoluyla ilim elde ederler. Onlara da Muhammed'in ümmeti denir ama onlar için Onun âlı ifadesi kullanılmaz. Buna göre, nebinin âlı olan herkes onun ümmetidir ama her ümmeti olan onun âlı değildir.
Ca'fer-i Sâdık'a (ra) dendi ki: İnsanlar, Bütün Müslümanlar, peygamberin âlıdır, diyorlar. Dedi ki: Bu yalan da olabilir, doğru da. Bunun izahı nedir? dendiğinde, dedi ki: Ümmetin tamamı [ne yaparlarsa yapsınlar yine de] onun âlıdır demek istiyorlarsa yalan söylemiş olurlar; ama O'nun şeriatının şartlarını yerine getirdiklerinde O'nun âlı olurlar demek istiyorlarsa doğru söylemiş olurlar.
Yüce Allah'ın: Firavun âlından mümin bir kişi[468] sözü, O'na ve şerîatine bağlı biri demektir. Bu kişiyi onlardan saymasının nedeni, soy veya mesken açısındandır. Kavmin, onu, şeriatlarının üzerinde saymalarından değil.
Cebrail ve Mîkâîl hakkında denmiştir ki: Yüce Allah'ın ismidir. Bu, Arap dili açısından doğru değildir. Böyle olsa, ikinci sırada gelen ismin esreli olması lazım gelir ki: Cebru-İylin denmesi gerekir.
Bir kişinin değişmekte olan şahsıdır. Şair der ki:
[Ruhlar her akşam onunla ihtiyaçlarını giderdi]
Şerefli bir çadırın âlından başkası kalmadı[469]
Âl, aynı zamanda, işinin varacağı nokta/durum anlamına gelir.
Şair der ki:
Kendime, bir iş yükleyeceğim
Ya aleyhime olur yada lehime döner[470]
İnsana gözüken seraba da adı verilmiştir. Bu da, yalan da olsa, gözüktüğü veya görüldüğü sanılan şahıs için, havanın yada dalganın değişmiş gibi olmasın-dandır. Yani, den gelen bu isimdir.
sütün katılaşması halini anlatmak için kullanılan bir deyimdir. Bu, sanki, azalmaya doğru bir dönüştür. Nitekim, eksik olan şeye, adı verilmektedir.
E-v-1
Te'vîl, asla dönüş anlamına gelen kökünden gelmektedir. Onun için dönülen yere denmiştir. Buna göre te'vîl, bir şeyi, ilmen veya fiilen kendisinden kastedilen manaya çevirmektir. İlim açısından olanına örnek: Onun te'vilini ancak Allah ve ilimde derinleşenler bilir[471]; fiil açısından Örnek ise, Şairin şu sözündeki gibidir:
[Sevgililerin kendilerini hatırlatan günleri vardır] Uzaklığın da ayrılık gününden önce bir te'vili/bilgisi vardır.[472]
Onların bütün bekledikleri onun te'vîlidir; te'vîti geldiği gün ..[473].ayetindeki ise, onun bildiriliş gayesi olan a-çıklamasıdır/ortaya çıkmasıdır. Yüce Allah'ın: Bu daha hayırlı ve te'vîl açısından daha güzeldir[474] ayeti ise, mana ve tercüme olarak daha güzeldir, denmiştir. Kimisi de: Ahrette sevap olarak daha güzeldir, demiştir. sonucu gözetilen siyasettir. Bu anlamda denir.[475]
Birincisi. Zaman olarak önce gelendir. Abdulmelik evveldir/Öncedir, sonra Mansur gelir, sözü gibi.
İkincisi. Başkanlıkta başta olan/başta gelip diğerlerinin onun yolunda gitmesidir. Emir evveldir/önce gelir, sonra vezir gelir, sözü gibi.
Üçüncüsü. Konum ve oran olarak önde olandır. Sözgelimi, Irak'tan dışarıya gidene Kadisiye evveldir, sonra ise Feyd gelir. Mekke'den çıkana ise, Feyd evveldir sonra Kadisiye gelir, sözü gibi.
Dördüncüsü: Yapı sistemi açısından önde gelendir. Temel evveldir, sonra bina gelir, sözü gibi.
Yüce Allah'ın sıfatlan bağlamında O, evveldir dendiğinde ise, varlıkta hiçbir şey ona yetişemez, O her şeyden önce vardır, anlamına gelir. başkasına ihtiyacı olmayan kimsedir, diyenlerin sözü de bu anlamdadır. O, kendi kendine yeter olandır, diyenlerin sözü de bu manaya gelir.
Yüce Allah buyurur: Ve ben Müslümanların ilkiyim[476]; ve ben müminlerin ilkiyim[477] ayetlerinin manası, İslam ve İman konusunda ben kendisine uyulacak kişiyim. Yine buyurur ki: Onu ilk inkar eden siz olmayınız[478]. Yani: Siz kafirlikte kendisine uyulan kişilerden olmayın. Evvel/ilk kelimesi, zaıf olarak da kullanılır; o zaman zamme üzere mebni olur. sana daha önce de geldim, gibi. Kadim/önce anlamında da kullanılır, yani: Sana önce de sonra da geldim, gibi. Yüce Allah'ın: Yazık sanayazık[479] sözü tehdit ve korkutmadır; uçurumun kenarında olan kişiye söylenir ki, kendisini ondan sakınsın veya ezilmiş bir halde tehlikeden kurtulan adama söylenir ki, ikinci bir kere ona düşmekten sakınsın. Çoğunlukla tekrar edilerek söylenir. Sanki, kişiyi, işinin varacağı sonucu düşünmeye teşvik eder ki, kişi kendini ondan sakındırsın.
E-y-y-m
Eyâmâ kelimesi, kelimesinin çoğuludur. Bu da, kocası olmayan kadın demektir. Kimi zaman hanımı olmayan erkek için de kullanılır. Bu da kişinin, olmazsa olmazları hakkında teşbih yoluyla kadına benzetilmesi durumundadır, gerçek anlamda değildir.
Mastarı şeklindedir, ve ve ayrıca bunun başlıca kullanımlarıdır. Savaş da me'yeme, yani: Koca ile hanımı birbirinden ayıran adını almıştır, ise, bir çeşit yılandır.
E-y-n
Eyne (nerede?) sözcüğü, kendisi ile yerin sorulduğu bir soru edatıdır. ne zaman ile bir şeyin zamanı sorulduğu gibi. ise, geçmiş ve gelecek zamanlar arasında kaldığı varsayın belirlenmiş zaman anlamına gelir. Ben şimdi şu işi yapıyorum, gibi. kelimesi, belirlilik takısı olarak kullanılan elif-lâm ile beraber kullanıldığında Özellik kazanmıştır, onlar bir daha kendisinden ayrılmamışlardır.
deyimi, yu iyi arasım yap demektir, de, ovı sözünden alınmadır. deyimi de şimdi şunun zamanı, şunu yapma zamanı demektir. Sîbeveyh der ki: demek, bu zaman senin zamanındır anlamına gelir.
ise, Ebû'l-Abbâs[480] rahimehullah der ki: Bu birincisinden değildir; sadece kendi başına bir fiildir.
yormaktır. Bu anlamda denir. de denir ki, zamanı geldi, demektir.
deyimi ise, denmiştir ki: Bu kelimesinden dönüşmüştür. Bu açıklama daha önce geçmişti.[481]
Ebû'l-Abbâs der ki: Bir kesim demiştir ki: kökünde baştaki hemze ha1 dan dönüşmüştür. Aslı ise, şeklindedir; kelimenin aslı da kavramından alınmıştır.
E-v-h
evvâh, çokça eden demektir ki, bu deyip durandır. Üzüntü ifade eden her kelimeye adı verilir. Yüce Allah'tan korktuğunu açıkça ifade edene evvâft adı verilir. Yüce Allah'ın: (Allah'a) yüz, tutup yalvarandır[482] sözü hakkında, dua eden mümin denmiştir. Aslı ise, daha önce geçene dönüktür.
Ebû'l-Abbâs rahimehullah der ki: Yeterli bulmak, durdurmak için teşvik için veyh, beğenmek ve takdir için vah ünlemleri kullanılır.
E-y-y
Bilgi almak istemede bir şeyin cinsini, türünü sormak, onu belirtmek için kullanılır. Bu hem haberde hem cevap cümlesinde kullanılır. Hangisini çağırırsanız fark etmez; çünkü O'nun Güzel İsimleri vardır[483]; süreden hangisini bitirirsem bana karşı bir haksızlık edilmeyecek[484].
ise, apaçık alamet, gerçekliği açık olan her şey için kullanılabilir, açıklığı ortaya çıkmamış şeylerden asla ayrılmaz. Bir kişi onların açık kısmını kavradığında, onun bizzat idrak edemediği diğer tarafını da kavradığını anlar. Çünkü, onların her ikisinin de hükmü aynıdır. Bu mahsûsât/maddî hem de ma'kûlât/aklî alanlarda açıktır. Mesela bir kişi izlediği yolun şartlar ne olursa olsun işaretsiz olmayacağını biliyorsa, işareti bulduğunda, yolu da bulduğunu bilir. Aynı şekilde bir şeyin yaratılmış olduğunu öğrendiğinde, onun bir yaratıcısının da olması gerektiğini bilir.
Ayetin türediği kelime ya esi kelimesidir, çünkü: O, bir şeyi diğerinden ayırmaktadır. Yada sözünden alınmadır.
Doğru olan ise, âyet kelimesinin tesebbut/sağlamlaştırma ve bir şey üzerinde durma anlamına gelen sözcüğünden türetildiğidir. Bu anlamda denir ki, yumuşak davran demektir. Yada sözünden alınmıştır. Yüksek binaya da bunun için âyet denmiştir; Siz her yüksek yere bir âyet/çok yüksek bir bina dikerek eğlenmek mi istiyorsunuz?[485] gibi.
Kur'ân'nın bir hüküm bildiren her demetine/cümlesine de âyet denir. Bu bir sure, birkaç cümle veya bir surenin bir cümlesi olabilir. Lafzi açıdan birbirinden ayrılmış her Kur'ân sözüne de âyet dendiğine rastlanmaktadır. Sureleri meydana getiren âyetler, bu son tanıma göre belirlenmiş ve böylece surelerin âyetleri tespit edilmiştir.
Yüce Allah'ın: Göklerde ve yerde müminler için âyetler vardır[486] sözünde geçen âyetler ise, insanların bilgi düzeylerine göre farklılık arz eden, bunlara göre değişik bilgilere işaret eden ma'kûl/akılla idrak edilebilecek ayetler demektir. Yüce Allah'ın şu sözü de bunun gibidir: Aksine O, apaçık ayetlerdir, kendilerine ilim verilenlerin göğüslerinde. Bizim âyetlerimizi zalimlerden başkası inkar etmez[487]; Göklerde ve yerde nice âyetler vardır...[488].
Bu kavram, Kur'ân'da bazı yerlerde âyet, bazı yerlerde ise, âyetler şeklinde zikredilmektedir. Bunun Özel bir anlamı vardır, fakat bu kitap o tür konuların açıklandığı bir eser olmadığından bu konulara girmiyoruz.[489]
Biz Meryem oğlunu ve annesini bir âyet yaptık[490] sözünde, bir ayet deyip, iki ayet dememiştir; çünkü: Her biri, kendi başına değil, diğeri ile bir ayet olmuştur. Yüce Allah'ın:
Biz ayetleri ancak korkutmak için göndeririz[491] sözündeki âyetler ise, bir görüşe göre, çekirge, kımıl, kurbağa ve benzeri gibi Önceki ümmetlere gönderilen ayetlerdir. Böylece bunun ancak korkutulmak İstenenlere gönderildiğine dikkat çekilmiştir. Bu ise, emir altında bulunanların en düşük derecesidir. Çünkü insan, hayır olan işleri üç şeyden dolayı elde etmek ister:
1. Arzu ettiğinden veya korktuğundan dolayı. Bu en düşük derecedir.
2. Elde etmek istediği şeyin övgüye değer olmasından dolayı.
3. Fazilet/erdem olduğundan dolayı. Bu da, o şeyin kendisi için [bir arzu, korku veya ihtiyaç değil] fazlalık olmasıdır. İşte derecelerin en yükseği budur.
Bu ümmet, Yüce Allah'ın: Siz insanlar için çıkarılmış
en hayırlı ümmetsiniz[492] sözünde ifade edildiği gibi, ümmetlerin en hayırlısı olduğundan, onları bu düşük dereceden kurtarmış ve içlerinde bulunan cahiller: Bizim üzerimize gökten taş yağdır
yada bize dayanılmaz bir azap ver[493] deseler de kendilerine umumi azap gönderilmeyeceğine dikkat çekmiştir.
Ayetlerden maksat, delillerdir, diyenler de vardır. Böylece onlara sadece deliller gönderileceğine, Yüce Allah'ın: Senden acele azap istiyorlar[494] beyanında dile getirdiği azaptan onları koruyacağına dikkat çekmiştir.
Ayet kavramının kökeni konusunda üç görüş vardır. Birine göre, kalıbı dir. Bunun, hayât ve nevât gibi ikinci harfinin değil, üçüncü harfinin illet harfi olması gerekir, fakat, üçüncü harfinden önce ya harfi geldiğinden, râyet gibi, bu harfi sahih kılınmıştır. Diğer bir görüş ise, âyet kelimesinin kalıbı 'dir. Şeddeli olması istenmediğinden kelimesinin şekline dönüşmesi gibi, bu da dönüşmüştür.
Bir başka görüş ise, âyet, kalıbmdadır, aslı ise, olup tahfif edilerek âyet olmuştur. Bu görüş zayıftır, çünkü: Tasgirinde denmektedir; eğer kalıbından olsaydı, denmesi gerekirdi.
Eyyâne
Bir şeyin zamanını ifade eder. Mana olarak metâ/ne zaman edatına yakındır. Yüce Allah buyurur: Sana kıyameti, ne zaman gelip çatacağını soruyorlar[495]; Ceza gününün ne zaman olduğunu sorarlar[496]. Bu, sözünden alınmıştır. Aslı, yani: hangi zamandır, kelimesinin başındaki hemze hazfedilmiş, vâv de yâ' yapılmış ve bunlar da idgam edilince Ol? olmuştur, diyenler de vardır.
İyya
İyya: Mansup muttasıl zamiri göstermek için kullanılan bir lafızdır. Bu zamir, kendisine bitiştiği zamirden kopunca, bu şekli almaktadır. Zamirin önce gelmesi durumlarında kullanılır: Yüce Allah'ın: Yalnız sana kulluk ederiz ve yalnız senden yarım dileriz[497] sözü gibi. Zamir île bitiştiği kelime bir matufun aleyh veya ile ayrıldığında da kullanılır:
Biz sizin de rızkınızı veririz, onlarınkini de[498]; Rabbin karar verdi ki, ondan başkasına ibadet etmeyesiniz[499] ayetlerinde geçtiği gibi.
İy
Daha önce geçen bir sözün doğruluğunu tasdik etmek için konulmuş bir kelimedir [ve sadece yeminlerden önce kullanılır]. De ki: Evet, Rabbime andolsun ki, o, şüphesiz gerçektir[500] gibi.
Eyâ, elif harfi ise, nida harflerindendir. Bunlarla nida/seslenme şöyle yapilmaktadir: Ey Zeydl, Eyâ Zeydf, E Zeyd!
Ey
Bu sözcük, bir ifadeden sonra gelen kelime yada cümlenin onun bir açıklaması veya yorumu olduğuna dikkat çeken bir kelimedir.
E-v-y
El-me'vâ, şeklinde kullanılan fiilin mastarıdır. başkasına eklendi, katıldı demektir. Fiil, şeklindedir, fiili ise, başkasının kendisini himaye etmesi ve onu barındırması demektir.
Yüce Allah buyurur ki: Gençler mağaraya sığındıkları zaman[501], Dedi ki: Beni, sudan koruyacak bir dağa sığınırım[502]; Yusuf'un yanına girdiklerinde, kardeşini yanına aldı[503]; Dilediğini de yanına alırsın[504]; Kendisini barındırıp koruyan büyük ailesini[505] yanında [Şehitlerin ruhlarının barındığı] Me'vâ cenneti[506] bu, Temelli kalacakları yer[507] ifadeleri gibidir. Burada da, dâr kavramı mastara izafe edilmiştir. Onların varacakları yer/barınakları cehennemdir[508], yani, bu kişilerin varıp sığınacakları yerin adı cehennemdir.
fiili ise, bir kişiye acımayı ve onu bu nedenle bağrına basmayı ifade eder.
Bunun gerçek anlamı ise, ona kalbimle döndüm demektir. Yusuf'un yanına girdiklerinde, kardeşini yanına aldı [509]onu kendine çekti/yanına aldı, demektir. Yine bu anlamda ve denir. Hatem-i Tâî'nin
Kadınlar...şüphesiz mal gelir de gider de;
[Maldan geri kalan hoş bir söz ile anılmaktır.][510] Sözündeki ise, kadın demektir. Kimileri, onun da bu kökten geldiğini söylemiştir. Sanki, suretin/bedenin barınağı olduğundan bu adı almıştır.
kavramı asıl itibariyle kelimesine nispettir, aslı şeklindedir,
hemzesi vâv'a dönüşmüştür diyenler de vardır.
Elif/e-l-f
Cümlede bir mana taşıyan elifler, üç çeşittir.
1. Sözün başında gelen elifler.
2. Sözün ortasında gelen elifler.
3. Sözün sonunda gelen elifler.
Sözün, başında gelen elifler de birkaç çeşittir.
Birinci Olarak: istihbar elifidir. Bunun istihbar elifi diye açıklanması, istifham elifi diye açıklanmasından daha iyidir; çünkü: Bu, onu da, inkâr, tebkît, nefy ve tesviye gibi diğerlerini de içine alır.
İstifham elifinin bir örneği Yüce Allah'ın: Yeryüzünde fesat çıkaracak... birini mi halife kılacaksın?[511] sözünde vardır.
ikincisi, Tebkît elifi ise, ya muhatap yada başkası için olur. Dünya hayatınızda bütün güzel şeylerinizi tükettiniz öyle mi[512]; Siz Allah katından bir söz mü aldınız ki, Allah asla sözünden dönmez[513]; Şimdi mi? Halbuki sen bundan önce âsî olmuştun[514]; Ölür yada öldürülürse...[515] ölecek olsan, onlar sonsuz mu yaşayacaklar?[516] İnsanların tuhafına mı gitti?...[517]
Allah bunların erkeklerini mi, dişilerini mi haram kıldı?[518]. Üçüncüsü, Tesviye elifi: Şimdi feryad
etsek de, sabretsek de farketmez[519];
Onları uyarsan da uyarmasan da fark etmez; onlar iman etmezler[520]. Bu elif ne zaman olumlu cümlenin başına gelse, onu olumsuz kılar. Çıktı mı? sorusu gibi. Bu ifade, çıkışın olmadığını ifade eder. Onun
için, onun olumlu hali, yukarıdaki şekilde gelmiştir. Aynı şekilde olumsuz cümlenin başına geldiğinde onu olumlu yapar; çünkü: Bununla beraber gelen olumsuzluk, iki olumsuzluğun bir olumluluk ifade etmesine yol açar.
Ben sizin rabbiniz değil miyim?[521]; Allah, hakimlerin hakimi değil midir?[522] Yeri şuradan buradan sararak onlara verdiğimizi görmediler mi?[523];
Onlara hiçbir reddedilemeyecek bir açıklama/mucize gelmedi mi?[524]; Onlar... görmüyorlar mı?[525]; Sizi yaşatmadık mı?[526]
İkinci Olarak: Kişinin kendinden haber vermesini sağlayan elif. Duyuyorum, görüyorum, gibi.
Üçüncü Olarak: Bu, emir fiilinde bulunan elif. İster bu katı' elifi olsun, ister vasıl olsun fark etmez. Bize gökten bir sofra indir[527]; Bana katında bir ev yap; cennette[528] ayeti gibi.
Dördüncü Olarak: Lâm-ı tarif ile beraber gelen elif. âlemler, gibi.
Beşinci Olarak: Zeydun, yani: Zeydu: Ey Zeyd! Seslenmesinde kullanılan elif gibi.
Ortada yer alan eliflere gelince, bunlar: Tesniyede yer alan elifler ve bazı cemilerde bulunan eliflerdir. Müslümât ve mesâkîn vb kavramlarda bulunan elifler gibi.
Kelimenin sonunda gelen elifler ise, hublâ ve beydâ' kelimelerinde bulunan te'nîs elifleridir. Bir de tesniyede zamir olan eliftir. Çmi İzhebâ fiilindeki elif gibi.
Ayetlerin sonunda yer alan elifler ise, beyitlerin sonunda yer alan elifler konumundadır. Ve siz de Allah hakkında çeşitli tanlarda bulunuyordunuz[529]; Onlarda bizi yoldan saptırdılar yordunuz[530]; Onlarda bizi yoldan saptırdılar[531]; fakat bu elif, mana açısından var sayılmaz; çünkü: Bu, sadece sözün söylenişini düzeltmek içindir.
KİTABU'L-BAİ
B-t-k
kavramı sözcüğüne yakındır. Fakat organların ve şiirlerin parçalan için kullanılır, Şiirini parçalara ayırdı da, kulağım doğradı da denir.
Yüce Allah buyurur: Davarların kulaklarını yaracaklar[532]. Buna bağlı olarak denir ki, organları kesen kılıç demektir.
o demek, şiirinin bir parçasını aldım manasına gelir. o Bu anlamda şiirin içinden çekilen parça demektir. Çoğulu şeklinde gelir. Şair der ki:
avucunda, tüylerinden parçalar olduğu halde.[533] sözcüğü ise, herhangi bir ipi ve bağı koparmada kullanılır. biçimde boşandı sözü de bundandır. ikisinin arasında kesin hüküm verdim sözü de bu köktendir. Orucu geceden başlatmayana herhangi bir oruç yoktur,[534] diye bir rivayet de vardır.
sözcüğü de bunun gibidir. Elbisenin kesilmesini ifadede ve hızlı olan dişi deve için de kullanılır. Bu manada denir. Bu, onun elinin, hızlılıkta dokumacıların eline benzetilmesinden kaynaklanır. Aynı anlamda şair der ki:
Hızlı işledi, dere tepe düz geçti, Akşamdan önce hızına erişmek istemektedir.[535]
B-t-r
sözcüğü, bundan önceki mastara/köke yakındır. Fakat bu, kuyruk kesmede kullanılır. Sonra, sonun kesikliği ve devamının kesilmesinde de kullanılmıştır. Eğer bir kişinin yerine geçecek bir çocuğu yoksa, onun için falan ebterdir, ifade kullanılır. ve adam, hayırda adı sanı anılmayan kişiye denir. Özellikle adam, merhameti olmayan adamdır. Yüce Allah'ın adı zikredilmeyen konuşmaya teşbih yoluyla adı verilmiştir. Bu da, Rasûlullah'ın (sav) Allah'ın adıyla başlamayan her iş ebterdir,[536] sözünden mülhemdir.
Yüce Allah'ın: Şüphesiz, asıl soyu kesik olan, sana kin bes-leyendir[537] sözünde geçen sözcüğü ise, adı, sam kesik olan adam demektir. Bunun sebebi ise, onların, Muhammed'in [erkek] çocuğu olmadığından, ömrünü tamamlayınca, adı, sanı yok olup gidecektir, diye düşünmeleridir. Yüce Allah, burada, asıl ona kin besleyenin adı, sanının yok olup gideceğine dikkat çekmiştir. Kendisine gelince, O, Yüce Allah'ın kendisini tanımladığı gibidir:
Senin adını yüceltmedik mil[538]. Bu da, O'nu, müminlerin babası kılması, O'nu ve O'nun hak dinini koruyacak kimseler vermesidir. Müminlerin Emîri radiyallahu anhu şu sözüyle buna işaret etmiştir:
Alimler, zaman durdukça bakidirler, kendileri yitip giderler, eserleri ise, daima gönüllerde mevcuttur.[539]
Bu, Peygamberin (sav) izinden giden âlimler için böyle ise, bizzat kendisinin makamı ne kadar yüce olur, düşünülsün; çünkü: O'nun adını Yüce Allah yüceltmiş ve kendisini peygamberlerin sonuncusu kılmıştır. Salât-u selamın en üstünü O'nun ve diğerlerinin üzerine olsun.
B-t-l
Yüce Allah buyurur: Rabhinin adını an Bütün varlığınla ona yönet[540] yani: Ona özgü bir şekilde ibadette ve samimiyette kendini ona ada. Bu manaya şu ayette de işaret edilmiştir.
Sen, Allah de! Sonra onları bırak, daldıkları bataklıkta oynaya dursunlar[541]. Bu ifade, Rasulullah'ın (sav) şu sözüne aykırı değildir;
İslam'da ruhbanlık ve tebettül yoktur. Buradaki evlenmeyi terk etmektir. Onun için Meryem'e denmiştir. Bu erkeklerden tamamen uzak düşen kız demektir. Evlenmeyi terk etmek ve ondan yüz çevirmek Yüce Allah'ın şu sözünden dolayı sakıncalıdır. Cariyelerinizden elverişli olanları evlendirin[542].
Rasulullah'ın:
Evleniniz, çoğalınız; zira ben, kıyamet gününde sizinle, diğer ümmetlere karşı, övüneceğim[543] sözü de bunun delilidir.
deyimi, tek başına kalmış, yanında sadece küçük bir ağaç kalmış o-lan hurma ağacı demektir.
B-s-s
kelimesinin aslı ayırmak demektir. Bu tıpkı rüzgarın tozu toprağı savurması gibi bir şeyi saçıp savurmaktır. insanın içindeki üzüntü ve sırları ifade eder. Bu anlamda: denir. Yüce Allah'ın şu sözü bu de eder. Bu anlamda: denir. Yüce Allah'ın şu sözü bu anlamdadır: Dağıhp tozduman haline geldiğinde[544]; Yer yüzünde her çeşit canlıyı yaymıştır[545]. Ayetleri Yüce Allah'ın olmayan şeyleri yaratıp onları ortaya çıkarmasına işarettir. Yüce Allah'ın:
İnsanların, ateşin etrafını sarmış pervaneler gibi olduğu ...gündür o Karial[546] sözünde geçen kelimesi, İyice sağlam iken kaynayıp duran ve hafifleşen şey demektir.
Yüce Allah'ın: kederimi ve hüznümü Allah'a şikayet ediyorum[547] sözünde geçen kelimesi, gizliden gizliye içime yaydığım kederim, demektir. Bu, meful gibi düşünülen bir mastardır. Ya da düşüncemi darmadağın eden kederim anlamına gelir. Tıpkı: deyimi gibi. Bu durumda fail anlamında olacaktır.
B-c-s
ifadesi, su fışkırdı, fiilî ise, su patladı, demektir. Fakat daha çok, dar bir şeyden çıkanlar için kullanılır. ise, hem bunda hem de geniş bir şeyden çıkan şeyleri tanımlamakta kullanılır. Onun için, Yüce Allah buyurur ki: Derhal ondan on iki pınar fışkırdı[548];
Derhal taştan on iki kaynak fışkırdı[549]. Burada çıkışın dar olduğu yer için her iki kelime de kullanılmıştır. Yüce Allah şu ayetlerde de bunu yapmaktadır: Onların aralarından bir de ırmak fışkırtmıştık[550]. yüzünde kaynaklar fışkırttık[551]. Bu ayetlerde fiili kullanılmamıştır.
B-h-s
kavramı, keşfetmek ve aramaktır. Bir işi araştırmak ve herhangi bir şeyi aramak da bu kökten ifadelerle anlatılır. Yüce Allah buyurur ki:
Allah kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini ona göstermek için yeri eşeleyen bir karga gönderdi[552]. sözü, dişi devenin yol alırken ayağını yere sert basması anlamında olup bu açıdan bir teşbih yapıldığını göstermektedir.
B-h-r
kelimesinin aslı, geniş ve büyük su kütlesini toplayan mekanı anlatır.
Kelimenin asıl anlamı budur. Sonra bu onun belli olan genişliğinin bir ifadesine dönüşmüştür. Onun için denir ki, şunu deniz kadar genişlettim anlamını taşır. Bu işin denize benzetilmesidir. deyimi devenin kulağını geniş biçimde yarmak demektir. kavramı da bundan alınmıştır. Yüce Allah buyurur ki: Allah ne bir bahire, ne sâibe, ne vasile ne de hamı diye bir şey emretmiştir[553]. Burada bahsedilen kavramı, cahiliye Araplarımn on doğum yapan dişi devenin kulağını yarıp artık serbest bırakmalarını anlatır. Bundan sonra bu deveye binilmez ve ona hiçbir şey yüklenmezdi. Bir şeyi geniş biçimde elde eden kişiye deniz adı
verilmiştir, hatta bile denmiştir ki, bu onun çok hızlı olduğunu ifade etmektedir. Rasulullah da bindiği bir at hakkında: Onu bir deniz gibi buldum, buyurmuştur.[554]
Geniş ilim sahibine de derya denir. deyimi, bir alanda geniş bilgi sahibi oldu demektir. İlimde derinlik/genişliktir. Bazen deniz acılığıyla söz konusu olur. denir ki, bu, tuzlu su demektir. Aynı anlamda su, denizleşti de denir. Şair der ki:
Yerin suyu denize dönmüştü, arttırdı;
Hastalığıma hastalık kattı; bu yüzden tatlı içeceğim, denizleşti.[555]
Bazıları der ki:
kelimesi aslında tuzlu suya denir; tatlı suya değil. Yüce Allah'ın: Birinin susuzluğu giderici, diğerininki tuzlu ve acı iki denizi salı veren ve aralarına bir engel ve aşılmaz bir sınır koyan odur[556] sözünde tatlı suyun deniz diye isimlendirilmiş olması, tuzlu suyla beraber bulunmasmdandır. Tıpkı, Güneş ve Ay'a birlikte iki ay denmesi gibi. Suyu çok olan buluta da adı verilir.[557]
Yüce Allah'ın: Karada ve denizde fesat ortaya çıktı[558] sözü, deniyor ki, bâdiye ve köylerde fesat çıkaran demektir; sular arasında bulunan yerlerde fesat çıkaran değil. deyimi, kendisini gizleyecek herhangi bir binanın olmadığı apaçık ortada olan bir yerde karşılaştım, demektir.
B-h-l
kelimesi, nimetleri, İhtiyaçları, esirgenmesi doğru olmayacak kimselerden esirgemektir. Karşılığı ise, cömertlik kelimesi yer alır. Fiil, şeklindedir. ise, aşın cimri olan kişidir. ve kavramları arasındaki fark gibi.
Cimrilik iki çeşittir. Biri, kişinin kendi ihtiyaçlarını karşılamada gösterdiği cimrilik, diğeri de başkalarının ihtiyaçlarını karşılamada gösterdiği cimriliktir. Bu sonuncusu daha çok tenkit edilmiştir. Bunun için delilimiz Yüce Allah'ın şu sözüdür: Bunlar kendileri cimrice davrandıkları gibi başkalarına da cimri olmayı telkin ederler[559].
B-h-s
kavramı, zulüm yoluyla bir şeyin kısılması/eksiltilmesidir. Yüce Allah buyurur: Onlar orada hiçbir ödül kısıntısına uğratılmaz.lar[560]; İnsanların eşyasını eksik vermeyiniz[561] kavramları, hafif ve eksik olan şey demektir. Yüce Alili'm; Yusuf u ucuz bir fiyatla,... sattılar[562] sözünün anlamı ise, deniyor ki, onu bir paraya, yani: Eksik/düşük bir fiyata, yine deniyor yani: Bİr kısmı kısılmış/çalınmış bir paraya sattılar demektir.
fiili de, birbirine karşılıklı eksik para verdiler, böylece karşılıklı olarak birbirlerini aldattılar, demektir.
B-h-a
kelimesi, kişinin kendini üzüntüden öldürmesidir. Yüce Allah'ın: Arkalarından duyacağın üzüntü sebebi ile neredeyse kendini mahvedeceksin[563] sözü, üzülmeyi bırakmaya yönelik bir teşviktir;
Allah dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir. Sakın onlar için hayıflanıp kendimi mahvetme[564] ayeti gibi.
Şair der ki:
Dikkat et, ey kendini üzüntüden dolayı mahveden.[565] deyimi, üzüntüden canı çıkacak kadar zoruna gitse de, kabul etme ve boyun eğmeyi ifade eder.
Yüce Allah'ın: Yetimler büyüyecek endişesi ile bu mallan, çabucak savurganca yemeyiniz[566] sözünde geçen fyl el çabukluğu demektir. Bu anlamda: gülleri kullanılır. Çok tehlikeli durumda işlenen hatalar da diye adlandırılır. Aynı anlamda:
da işlenen hatalar da diye adlandırılır. Aynı anlamda: konuda falanı birçok büyük hatası olmuştur denir
Dolunaya gelince, denmiştir ki, doğuştaki parlaklığıyla güneşle yarıştığından bu adı almıştır. Yine deniyor ki, dolgunluğundan kelimesinin[567] anlamını çağrıştırdığından bu adı almıştır. Buna göre, fail anlamında bir mastardır. Bana göre, dolunay demek olan jâî bu maddeden bir mastar olarak alınmıştır. Buradan hareketle kendisinden ortaya çıkan manalar değişik ifadelerde kullanılmıştır. deyimi dolunay gibi doğdu demektir. Bazen doluluğu ölçü alınarak para kesesi ona benzetilmiştir. ürünün toplanması için hazırlanmış yer/harman yeridir. Orada ölçü alınan doluluk da yiyeceklerle dolu olmasıdır.
Yüce Allah buyurur: Allah, Bedr'de de güçsüz, olduğunuz halde, size yardım etti[568]. Bu ayette geçen Bedr kavramı, Mekke ile Medine arasında bulunan bilinen bir yerin ismidir.
B-d-a
kelimesi, bir işi herhangi bir model kullanmadan, bilinen bir yolu izlemeden yapmaktır. Buradan denmiştir ki, bu da, yeni kazılmış çukur, demektir. Bu kelime Yüce Allah için kullanıldığında ise, bir şeyin herhangi bir alet, madde, zaman, mekan kullanmadan var etmeyi ifade eder. Bu kavramı aynı anlamda ancak Allah için kullanmak doğrudur.
ise, bir işi eşsiz yapan demektir. Yüce Allah'ın:
Göklerin ve yerin yoktan yaratıcısıdır[569] sözü gibi. Eşsiz yaratılan şeye da bu isim verilebilmektedir; eşsiz bir kuyu sözü gibi. Aynı şekilde kelimesi de her ikisi için fail ve meful anlamında kullanılabilmektedir.
Yüce Allah'ın: De ki: Ben Peygamberlerin ilki değilim[570] sözü ise, deniyor ki, manası, bu işin ilki olup benden önce hiçbir rasul gelmemiş değildir, demektir. Kimileri ise, bunu söylediğimde, kimsenin söylemediği yeni bir şey söylemiş değilim, yorumunda bulunmuştur.
Mezhepte bid'at ise, kişinin, şeriatın sahibi, öncü modelleri ve sağlam usulünü gözetmeden herhangi bir söz veya iş yapmasıdır. Rivayet edilir ki [Peygamber]: her sonradan çıkan bid'attır; her bid'at ise, dalalettir; her dalalet ise ateştedir,[571] buyurmuştur.
ifadesi İse, adamla binek hayvanının yorulması ve zayıf düşmesi nedeniyle bağını koparmak, ondan kopmaktır.
B-d-1
Bir şeyi başka birşeyin yerine koymaktır. Bu jy kelimesinden daha geneldir. Çünkü, bir şeyi vermekle elde edilen ikinci şeydir. ise, kimi zaman, yerine herhangi bir şey getirilmese de, mutlak anlamda değiştirmeyi ifade etmek için kullanılır. Yüce Allah buyurur ki: " Zulüm yapanlar, kendilerine söylenen sözü değiştirdiler.[572] Onlara korkularından sonra bir güvenlik ortamı vereceğiz[573]. Yine buyurur ki: Bunlar Allah'ın kötülüklerini iyiliklerle değiştireceği kişilerdir[574]. Deniyor ki: Bu ayette, sözü edilenler, daha önce İşledikleri kötülüğü iptal edecek salih ameller işleyenlerdir. Ayrıca deniyor ki: Bu, Yüce Allah'ın, onların günahlarını bağışlaması, iyiliklerini ise bereketlendirmesidir.
Yüce Allah buyurur ki: Kim onu duyduktan sonra değişti Biz bir ayeti bir ayetin yerine değiştirdirirse... [575]ğimizde[576]; değiştirdik;[577] değiştirdik[578];
Onların iki bahçesini iki bahçede sonra kötülüğün yerini iyilikle yer başka bir yer ile değiştirildiği gün... [579]; yani: Bugünkü hali değiştiği gün.
Firavun: Bırakın da Musa'yı öldüreyim. O Rabb'ine yalvara dursun. Onun sizin dininizi değiştireceğinden veya yeryüzünde bozgunculuk çıkaracağından korkuyoram, dedi[580]; küfrü iman ile değiştirirse[581]; Eğer yüz çevirecek olursanız, yerinize başka bir toplum gelir de onlar sizin gibi olmazlar[582].
Yüce Allah'ın: Katımda söz değişmez[583] sözü, daha önce Levh-i Mahfûz'da yazılı olan şey değişmez, demektir. Burada, Yüce Allah'a mahsus bilginin kesin olarak gerçek olduğu, O'nun bildiği gibi gerçekleşeceği, herhangi bir değişikliğe uğramayacağına dikkat çekilmektedir. Bu, O'nun sözünde herhangi bir hilaf olmadığı anlamındadır, diyenler de vardır.
Bu her iki yorum, Yüce Allah'ın şu sözleri için de geçerlidir: Allah'ın kelimelerinde herhangi bir değişiklik olmaz[584]; Allah'ın yaratmasında herhangi bir değişiklik olamaz[585]. Deniyor ki,
bunun anlamı bu bir emirdir [yani Allah'ın yarattıklarını değiştirmeyin] ve iğdiş etmeyi yasaklamaktadır.
Abdal ise, salih bir topluluktur; Yüce Allah, onları, geçmişte kendileri gibi bir topluluğun yerine koymaktadır.[586]
Bunun gerçeği ise, kavramının, kendi kötü tutumlarını iyi tutumlarla değiştiren kişiler manasına geldiği ve Yüce Allah'ın: "işte onlar, Allah 'in kötülüklerini iyiliklerle değiştireceği kişilerdir[587] sözünde işaret edilen kimseler olduğudur. bedende boyun ile göğüs kafesi arasındaki kısmın adıdır. Çoğulu, şeklindedir.
Şair der ki:
[Bir yiğit, kılıç gibi dümdüz ve keskin; mutedafıl değildir],
Çenesinin altı ve gerdanlığı sarkan/şişen biri değildir.[588]
B-d-n
kelimesi, cesed/gövde demektir; yalnız, cüssenİn büyüklüğüne bakılarak söylenirse rengine bakılarak söyleniyorsa adı verilir. Onun renkli bir elbise ve denir ki, iri yarı vücutlu kadın demektir. Bu açıdan semiz deveye de 0x bedene denmektedir. Aynı şekilde, bir canlı semizlediğinde o-nun için fiili kullanılmaktadır. de bunun gibidir. Ancak, ol' yaşlanınca söylenir diyenler de vardır.
Şiirde deniyor ki:
Ben gençliği de yaşadım, yaşlılığı da; [Yakın dostu da ürküten üzüntüyü de].[589] Peygamberden (sav) rivayet edilen: Rüku ve secdede benden önce hareket etmeyin, çünkü ben yaşlandım sözü de[590] bu anlamdadır. Yani: Büyüdüm ve yaşlandım.
Yüce Allah'ın: Bugün senin bedenini kurtaracağız[591] sözü, senin cesedini kurtaracağız demektir. Zırhınla kurtaracağız, çünkü: Tıpkı, gömlekte, elin geldiği yere, el; sırtın geldiği yere sırt, karnın geldiği yere karın dendiği gibi, zırh da, bedenin üzerinde olduğundan, bazen, ol' adını almaktadır, diyenler de olmuştur.
Yüce Allah'ın: Büyükbaş hayvan kurban etmeyi de Allah'ın size emrettiği (Dinin) şiarlerından kıldık[592] sözünde geçen kelimesi, hacda Ka'be'ye adanan deveyi ifade eden kelimesinin çoğuludur.
B-d-v
Bir şeyin apaçık ortaya çıkışını ifade eden bir fiildir. Yüce Allah buyurur: hesap etmedikleri şeyler, Allah tarafından karşılarına çıkarılmıştır[593]. Ayıp yerlerinin farkına vardılar[594].
bedevi, medeninin zıddıdır. Yüce Allah buyurur: çöl ortasından kaldırıp yanıma getirdi[595] ayetinde geçen kelimesi demektir ki, o da, içinde bulunan şeyi apaçık gösteren yer anlamına gelir.
içinde oturana da alî denir; şu ayetlerde olduğu gibi: Orada oturan da dışarıdan gelende orada birdir[596];
bedevilerin yanında olsalardı[597].
fiilleri bir şeyi öne almayı anlatır. ise, bir şeyi herhangi bir şekilde başkasının Önüne geçirmek demektir. Yüce Allah buyurur: ve insanı yaratmaya çamurdan başladı[598]; Nasıl yarattığına bakınız[599]; yaratmayı ilk başta gerçekleştirendir[600]; yarattığı gibi yine O'na döneceksiniz[601]. şeyin mebde'i, onun kendisinden oluştuğu ya da kendisinden meydana geldiği şeydir. Buna göre, harfler sözün mebde'idir; kereste kapı ve koltuğun mebde'idir, çekirdek de hurma ağacının mebde'idir. Bu açıdan, efendilerin sayıldığı sırada ilk kendisiyle başlanan efendiye adı verilir.
Yüce Allah da bu anlamda diye adlandırılmıştır; yani: Başlangıçta ve sonuçta asıl sebep odur. Bu anlamda, tekrar başladıği yere döndü, işi defalarca başa dönüp yeniden yaptı, dönüyor ve tekrar ediyor denir.
İse şu yerden çıkışa başladım demektir.
Yüce Allah'ın: Sıradan bir insan olduğunu görüyoruz[602] ayetinde söz konusu olan, görüşün ilk akla gelenidir. Bu ise, görüşün henüz iyice düşünülmemiş, sağlaması yapılmamış olan halidir. Hemzesiz diye de okunmuştur ki, görüşün ortaya çıkan fakat üzerinde durulmayan kısmı demektir. daha önceden hiç alışılmamış olan, gibi, daha önce hiç kullanılmamış/orijinal şey demektir.
sfaf Paylar dağıtılırken ilk verilen pay demektir. Onun için kesilen etin her parçasına, denmiştir.
B-z-r
sözcüğü ayırmak anlamındadır. Aslı ise, tohumu atmak ve serpmektir.
İstiare yoluyla malını kaybeden her kişi için kullanılır; çünkü: Tohumu serpmek dış görünüş İtibari ile onu zayi etmek gibidir. Bu ekmeden neyin kast edildiğini bilmeyen içindir. Yüce Allah buyurur: Şüphesiz savurganlar, şeytanın kardeşleridir[603]; Fâkat saçıp savurma[604].
B-r-r
kara parçası kavramı, deniz kavramının zıddıdır. Bunda genişlik anlamı da düşünüldüğünden y sözcüğü de bundan türetilmiştir, y hayırlı işleri genişçe yaymaktır. Bazen bu sıfat Yüce Allah için de kullanılır şöyle ki: Şüphesiz iyilik eden ve esirgeyen de O'dur[605]. Bazen bu sıfatın insanlar için kullanıldığı da görülmektedir. denir ki, kişinin Allah'a bağlılığının derinliğini ifade eder. Bu kelime Allah için kullanıldığında mükafat ve sevap vermek, kul için kullanıldığında ise, itaat etmek, bağlılık göstermek anlamına gelir. Bu da iki çeşittir.
Bir çeşidi inançtadır, diğeri ise amellerdedir. Şu ayeti kerime her ikisini de içermektedir: Yüzlerinizi ... çevirmeniz iyilik değildir[606]. Yine, bu manaya uygun olarak, Rasulullah'a (sav) yi iyilik nedir dîye sorulmuş, O da, cevap olarak bu ayeti okumuştur.[607]
Çünkü bu ayet hem inancı, hem de farz ve nafile amelleri İçermektedir. anne babaya çokça İyilik yapmaktır. Zıddı İse, sözcüğüdür. Yüce Allah buyurur Allah, sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve a-dil davranmanızı yasaklamaz[608]. kavramı, doğruluk için de kullanılır; çünkü: Bu da iyiliğin geniş bir alanını kuşatmaktadır. Onun için denir ki, sözüne ve yeminine sadakati ifade eder. Şair der ki:
Ben ona berrin yerindeyim.[609]
Bir görüşe göre ise, buradaki 'y. kelimesi gönül anlamında kullanılmıştır.
Fakat bu, doğru değildir. Aksine, şair az önce işaret edilen doğruluk manasını kastetmiştir. Yani beni, berrin sevdiği gibi gönülden sevmektedir.
Babasına iyi davrandı, o babasına İyi davranan bindir fiileri, kelimeleri gibidir. Bu anlam Yüce Allah'ın şu sözünde kullanılmıştır: Beni anama düşkün bir evlat olarak yarattı[610]. Aynı manada: ve yemininde durdu o sözünde duran bir adamdır ve ona iyilik yaptım ve denir, İse, makbul hac demektir, kavramının çoğulu şeklindedir. Yüce Allah buyurur: Şüphesiz iyiler cennettedirler[611];
Fakat iyilerin kitabı illiyyindedir/yücelerdedir[612]. Meleklerin sıfatı olarak da kelimesi kullanılmıştır: tertemiz kâtipler... [613].
Kur'an'da kelimesi sadece melekler için kullanılmıştır, çünkü: Bu, kelimesinden daha etkili olup kelimesinin çoğuludur. kelime ise, sözcüğünün çoğuludur. kavramı ise, sözcüğünden daha beliğdir. Tıpkı, kavramının kelimesinden daha beliğ olduğu gibi.
kelimesi ise, bildiğimiz buğdaydır. Bu şekilde adlandırılmasının sebebi, oıda konusunda geniş bir alanda kendisine ihtiyaç duyulmasındandır. sözcüğü ise, sadece ilijî ve benzeri ağaçların meyvesi için kullanılır. deyimi
de bu köktendir ve eşyayı birbirinden ayıramamayı ifade eder. Bu, seslerin hikaye edilmesidir (yani hır hır ve bir bir seslerin çıkarıldığını anlatmaktır) diyen olmuşsa da, doğrusu; bu deyiş, kendisine iyilik eden ile kötülük yapanı birbirinden ayıra-mayan kişi için söylendiğidir.
gevezelik etmek anlamındadır. Bu kelime, kişinin bu işi yaparken ki sesinin hikaye yoluyla anlatılmasından
{dırdır etmek) doğmuştur.
B-r-c
saraylar demek olup tekili şeklindedir. Bu isim gökteki burçlar için de kullanılır. Çünkü, bunların gökte her birinin kendine has bir yeri vardır. Yüce Allah buyuru: Burçları olan göğe ... andolsun ki (Buruc 1);
Gökteki gezegenlere yörüngeler belirleyen, orada ışık kaynağı olan güneşi ve aydınlık saçan ayı yaratan Allah'ın şanı yücedir[614]; Surlarla tahkim edilmiş kalelerin içinde bile olsanız[615]. Bu ayette geçen kelimesi, yer yüzündeki burçlar için kullanılmış olabiliceği gibi, gökyüzündeki yıldızların burçları için de kullanılmış olabilir. O zaman bu kelimenin kavramı ile birlikte verilmesi istiare yoluyla kullanılması demek olacak ve mana yönünden Züheyr'in şu sözüne benzemiş olacaktır:
Kim Ölümün sebeplerinden korkarsa o sebepler kendisini yakalar.
isterse merdivenle göklerin sebeplerine sarılmış olsun.[616]
Yer yüzündeki burçların kast edilmiş olması durumunda ise, şairin şu sözünde işaret edilen manası kast edilmiş olunur.
Kapısını Ahâbîş'in yiğitleri ve sevimli siyahların
Beklediği Gamrân'da olsaydım bile,
Ecelim nerede olursam bulunduğum yere gelirdi,
izimi süren bir kâif/izci nerede olduğumu ona gösterirdi[617] üzerine saray resimleri yapılmış elbise demektir ve onun güzelliğini ifade eder. ifadesi de, kendi güzelliklerini göstermesi açısında kadının saraya benzediğini ifade eder. Aynı şekilde deyimi, kişinin sarayından görünmesini/çıkmasını ifade eder. Yüce Allah'ın şu sözü bu manayı göstermektedir.
Evlerinizde oturun, ilk cahiliye dönemi kadınlarının açılıp-saçılması gibi açılıp-saçılmayın[618]; kendi zinetlerini sergilemeksizin[619]. de kişinin gözlerinin genişliği ve güzelliğini anlatır. Bu ifade, gözlerin bu her iki açıdan burcun güzelliğine benzeyişini ifade eder.
B-r-h
kavramı, içinde herhangi bir bina ve ağaç bulunmayan geniş ve görünür yer demektir. Bu kelime bazan açıklık, ortada olma manası ölçü alınarak kullanılır.
Bu manada bir şeyi açıkça, hiçbir şeyini gizlemeden yapmaktır,
ise, gizlilik açığa çıktı demektir. Sanki görülen bir yere geldi anlamına gelir. de evin apaçık görünecek yerde olmasını anlatır.
fiili, düz yerde yürümek, gitmek anlamına gelir. Şiddetli rüzgara bu açıdan denmiştir. Aynı şekilde geyiklerin ve kuşların hızlısına da adı verilir. Fakat Özellikle okçunun ok atamayacağı bir yöne sapan ve onun için kişinin uğursuz saydığı av anlamına gelir. Çoğulu şeklindeir. ise, ok atılabilecek ve uğurlu sayılabilecek avlar için kullanılır. geçen gecedir düz yerde sabit kalmaktır. Şu ayette bu anlam kastedilmiştir: buradan asla ayrılmayacağım[620]. Bu fiil sadece olumlu olarak kullanılır. Vazgeçmeyeceğim/devam edeceğim sözü gibi; çünkü: ile fiilleri zaten olumsuzluk anlamı taşırlar, da olumsuzluk bildirir; böylece iki olumsuzluktan bir olumlu hüküm çıkar. Yüce Allah'ın şu sözleri buna örnektir: Biz tapmayı sürdüreceğiz[621]; Hiçbir güç beni durduramaz,[622] Kelimesinde uğursuzluk düşünüldüğü için ve kelimeleri bundan türetilmiştir. uğursuz geldi ve falan adam yargıda bana kötü davrandı ve çok acı verecek bir şekilde vurdu ve falan adam uğuruzluk getirdi deyimleri, hep uğursuzluk, kötülük ve acıyı ifade ederler.
Efendiye de ikram ettin, komşuya da ikram ettin[623] ifadesi İse, ikram/hürmet etmeyi ifade eder. Ok atan hedefi şaşılınca Berhâ! Yazıklar olsun sana denir ki, bu ona beddua etmek demektir; isabet ettiğinde ise, Merhâ denir ki: Bu ona dua etmek manasını taşır. deyimi, bir kişiden çok eziyet ve şiddet görmeyi anlatır. deyimi ise, sıtmanın şiddetli ateşini ifade eder.
B-r-d
soğukluk kelimesinin aslı, sıcaklığın zıddıdır. Bazen soğukluğun bizzat kendisi ölçü alınarak tâ denir ki, bir şey soğukluk kazandı/soğudu demektir.
deyimi ise, suya soğukluk kazandırmak/suyu soğutmak anlamına gelir.
Şöyle ki:
Sen bazı yürekleri soğutacak çoklarını da ağlatacaksın.[624] Bu anlamda fiili de kullanılır. da denir diye söylenmişse de, bu doğru değildir. Suyu soğutmaya yarayan alete bu açıdan denmiştir. Buz gibi sabit kalan şeylere de denir. Hararet nasıl sıcaklığa mahsus kullanılırsa, berd de, sebat için öyle kullanılır. Bu açıdan sebat etti/sabit kaldı demektir. Borç, üzerinde dondu kaldı, deyimi gibi. Şair der ki:
Bugün, tehiri soğuk olan bir gündür, [Bugün sabredemeyeni kınaınamalıdır].[625] Diğer bir şair de şöyle der:
İki köpek dişi açıktadır ölüm donup kalmıştır Ne yaman donmadır o, onun ağılı Üzerinde[626]
Burada kullanılan fiili sabitleşti demektir, deyimi, elimde bir şey durmadıfka\ma.dı manasına gelir. ifadesi İse, İnsanın öldüğünü anlatır. onu öldürdü demektir. öldürücü kılıçlar da, ölen kişinin ruhunu kaybetmesinden dolayı sıcaklığını kaybetmesine yol açtıklarından ya da onu sessiz, sakin/hareketsiz bıraktıklarından bu adı almışlardır.
Uykuya, denmesinin nedeni ise, uyuyan insanın vücudunda meydana getirdiği zahiri soğukluk ya da onu bir süre hareketsiz bırakmasmdandır. Uykunun da ölüm türünden bir durum olduğu bilinmektedir: Allah, öleceklerin ölümleri anında, Ölmeyeceklerin de uykuları esnasında ruhlarını alır[627]; Orada ne bir serinlik ne de çilecek bir şey tadarlar[628]; buradaki kelimesi, uyku demektir.
sözü iyİ/güzel hayat/geçim demektir. Burada, insanın sıcak havalarda soğukluktan aldığı lezzet/tat ölçü alınmıştır, ya da onunla elde ettiği rahat nazar-ı itibara alınmıştır.
sözcüğü ise, sabah ve akşam demektir; gündüzün en serin zamanları sabah ve akşam vakitleri olduğundan bu adı almışlardır.
yağmurun havada donup asılan türüne denir. soğukluğa mahsus bulut demektir, ifadesi de bundandır. fiili ise, soğuk sahibi oldu/soğudu manasına gelir. Yüce Allah buyurur: Allah gökten dağlar gibi soğuk/dolu yüklü bulutlar indiriyor[629].
kelimesi soğuk havada çıktığından soğukluğa nispet edilen bir bitkinin adıdır. Denmiştir ki: Her hastalığın kaynağı herdedir;[630] yani: Çok yemektir. Hastalığa denmesinin nedeni, onun sindirimi zorlaştıran doğal soğukluktan kaynaklanmasıdır.
de kendisi ile serinlenilen ve soğuyan şeye denir. Buna göre, bazen anlamında bazen de anlamında kullanılır, denmesi ve sırmaya adının verilmesi gibi. ifadesi soğuttum demektir. fiili, tıpkı onu öldürdüm denmesi gibi. düşen meyve vs için kullanılır. ise, kendisi ile serinlenilen alettir.
Yollardaki kelimesininin çoğuludur. Bunlar da, her biri, kendine mahsus yerinde duran kişilerdir. Sonra bu fiil, kişinin bu işi yaptığı yerin değil, yaptığı işin adı olarak kullanılmıştır. Bu nedenle her hızlı/çabuk olana denmiştir. Yine bu açıdan, kuşun her iki kanadına, kendi yolunda giden, kendi işini yapan insanın hali ölçü alınarak, adı verilmiştir. Bunlar, kelime türetme metotlarında açıklandığı gibi, kendisi türetilmiş olan kelimeden yeni kelimelerin türetilmesi kapsamına girmektedir.
B-r-z
kelimesi, feza demektir. uzayda göründü demektir. Bu, ya bizzat ortaya çıkmakla olur: Yeryüzünü çırılçıplak ve dümdüz görürsün[631]. Burada yeryüzündeki binaların ve yerleşim birimlerinin yok edileceğine dikkat çekilmiştir. Bir savaş kavramı olan de bu köktendir. Bu savaş saflarından öne çıkmaktır.
Yüce Allah buyurur: Kendilerine ölüm yazılmış olanlar uzanacakları yerlerde olurlardı[632]; Calut ve ordusu ile karşılaştıklarında[633]. Ya da üstünlüğü ile ortaya çıkmak şeklinde olur. Bu ise, güzel, takdire şayan bir işle öne çıkmaktır. Kapalı, örtülü o-lan şeyin açılması, ortaya çıkması da bu fiille ifade edilmektedir. Bu anlamda Yüce Allah buyurur ki: Tüm insanlar tek ve galip/boyun eğdiren Allah'ın huzuruna çıkarlar[634]; O gün onlar meydana çıkarlar[635].
Yüce Allah'ın: Cehennem de azgınların gözlen önünde dikilir[636] sözü ise, onların cehenneme gösterileceklerine dikkat çekmektedir, deyimi, def-i haceti ifade etmekten kinayedir. namuslu
kadın demektir, çünkü: O, iffetiyle üstünlük kazanmaktadır; yoksa lafzın bizzat kendisi bunu ifade etmez.
B-r-z-h
kavramı, iki şey arasındaki engel ve sınırdır. Aslı, olup sonradan Arapçalaşmıştır da denmiştir. Yüce Allah buyurur ki: Acı ve tatlı sulu İki denizi birbiri üzerine salarak yanyana getirdi, ama aralarında birbirlerine karışmalarını önleyen bir engel vardır[637].
Kıyametteki ise, ahrette insan ile Yüce makamlar arasına giren perdedir. Bu da Yüce Allah'ın : Zor geçirfi aşmaya girişmedi[638]; [Bunun bir açıklaması gibi başka bir yerde ise şöyle buyurur:] Yeniden dirilecekleri güne kadar onların önünde geçit vermez, bir engel vardır[639] ayetinde geçmekte olan sözcüğüne işarettir. Bu akabe ise, salihlerin dışında kimsenin aşamayacağı handikaplardan oluşan engellerdir. Berzahın ölüm ile kıyamet arasındaki zaman dilimi olduğu da söylenmiştir.
B-r-s
kavramı, bilinen beyazlık/cüzzam hastalığı demektir. Ay'a da yüzündeki lekeler nedeniyle verilmiştir. büyük bir karga türüdür. O da hastalığına benzetildiğinden bu adı almıştır. dolunay gibi parlayan şey demektir. Bu, inana olarak kelimesine yakındır, çünkü: da parlamayı ifade eder.
B-r-k
sözcüğü, bulutta aniden gözüken parlamayı anlatır. Yüce Allah buyurur: Onda karanlıklar, şimşek ve gökgürültüsü...[640]. Bu anlamda ve fiilleri kullanılmaktadır; bunun yanında her parlayan şey için
denebilmektedir. parlak bir kılıç sözü gibi.
Ayrıca ve fiilleri korkudan açılıp kapanan ve dönen gözler için kullanılmaktadır. Yüce Allah buyurur ki: Gözler korkudan fıldır fıldır döndükleri zaman[641]; bu ayetteki kelimesi diye de okunmuştur. Bununla renk değişikliğine işaret olunur. Mesela değişik renklerdeki taşların olduğu yer için ismi kullanılır. ise, hem siyah hem beyaz tarafı bulunan dağ demektir. Bu nedenle göze de denmiştir. dış görünüş açısından parlayan deve demektir, ise, bulutlar olduğunda yeşeren bir ağaçtır. Bu, deyiminin kullanıldığı ağaçtır. Beraka taamehu bizeytin deyimi de kişinin yemeğine az bîr zeytin yağı katıp İçinde parlaması durumunu ifade eder. kelimeleri de parlaklığından dolayı kılıca verilen ve kelimeleri de parlaklığından dolayı kılıca verilen isimlerdendir.
kavramı ise, deniyor ki, peygamberin (sav) miraca çıkarken bindiği binektir. Onun nasıl bir şey olduğunu Allah daha iyi bilir. ise, bilinen ibriktir. O bu adı içi boş olunca parlıyor olmasından dolayı almıştır. sözleri ise, kişinin güıiemesini/tehdid savurmasını anlatır.
B-r-k
kelimesinin aslı devenin göğsüdür. Bununla beraber başkası için de kullanılmaktadır. Buna adı da verilmektedir. ifadesi devenin yükünü atması demektir. Bu, sebat anlamı da taşımaktadır. Onun için denir ki, savaş alanında sebat ettiler ve oradan hiç ayrılmadılar demektir. deyimi, savaşta kahramanların ayrılmadığı yer anlamına gelmektedir. deyimi, hayvanın çökmüş gibi durduğunu anlatmaktadır. Suyun toplandığı yerede adı verilmiştir.
ise, bir şeyde ilahî hayrın devamlı oluşudur. Yüce Allah buyurur ki: göğün ve yerin bereket kapılarım üzerlerine açardık[642]. Bu isimle adlandırılmasının sebebi suyun toplandığı yerde kalışı gibi, hayrın da burada durup kalmasıdır.
sözcüğü ise, içinde bu hayrın bulunduğu şeydir. Yüce Allah'ın şu sözü de bu anlamdadır: Bu Kur'ân, tarafımızdan indirilmiş mübarek bir öğüttür[643]. Bu ayette, Yüce Allah'ın Kur'ân ile gönderdiği ilahî hayırların kaynağına dikkat çekilmekdedir. Bu bağlamda Yüce Allah
Bu Kur'ân bizim indirdiğimiz mübarek bir kitaptır[644]; Nerede olursam olayım, beni mübarek/insanlara faydalı kıldı[645] yani, bunlar ilahi hayırların kaynağıdır. Yüce Allah'ın: Biz onu mübarek bir gecede indirdik[646]; Yine:
Ya Rabb'i, beni bereketli bir yere indir[647] ayetlerinde ise, kast edilen ilahî hayrın bulunduğu yer ya da zaman demektir.
Gökten bereketli bir su indirdik[648] ayetinde ise, göğün suyunun bereketine dikkat çekilmiştir ki, bu da şu ayetlerde dikkat çekilen yağışlar anlamındadır: Allah'ın, gökten su indirip, onu yerdeki kaynaklara yerleştiren, sonra onunla çeşitli renklerde ekinler yetiştiren olduğunu görmüyor musun?[649]; Biz gökten belirli miktarda su yağdırarak onu yerin yüzeyinde durdurduk[650].
İlahî hayır her zaman hissedilmeden geldiğinden ve sayılamayacak kadar çok olduğundan ayrıca herhangi bir şekilde sımrlandırılamadığından kendisinde hissedilmeyen bir fazlalık görülen her şeye: O mübarektir, onda bereket vardır denmektedir. Bu artmaya şu hadiste de işaret edilmiştir: Hiçbir mal sadakadan dolayı eksilmez.[651] Bu sadece görülen noksanlıkla sınırlı değildir. Bazı hüsrana uğramışların bu söz söylendiğinde benimle senin aranda tartı vardır, sözünde kast ettikleri gibi değildir.
Yüce Allah'ın: Gökteki gezegenlere yörüngeler belirleyenin şanı Yücedir[652], sözüne gelince bu onun adı geçen burçlar ve aydınlatıcılar vasıtası ile üzerimize yağdırdığı nimetlerine işarettir. Kur'ân'da sözünün geçtiği her yerde adı geçen iyiliklerin sadece Yüce Allah tarafından bize verildiğine ve ancak onun tarafından verilebileceğine dikkat çekmektedir. Bu bağlamda Yüce Allah buyurur ki: Yaratıcıların en güzeli olan Allah ne yücedir[653]; Yanlış ile doğruyu birbirinden ayıran Kur'ân'ı, tüm insanları ve cinleri uyarsın diye Kuluna göderen Allah'ın şanı yücedir[654]; £ğer dilerse onların sözünü ettiklerinden daha iyisini, ... cennetleri verebilen ...Allah'ın şanı yücedir[655]; Rabbiniz olan Allah budur. Alemlerin Rabbi Allah ne yücedir[656]; Sınırsız hükümdarlık elinde olan Allah, yüceler yücesidir ve O'nun her şeye gücü yeter[657]. Bu ayetlerin hepsi, sözü edilen iyiliklerin sadece Yüce Allah tarafından bize verilebileceğini, bu nedenle kutlu ve mübarek olduğunu göstermektedir.
B-r-m
kelimesi, bir işi sağlam/mükemmel yapmaktır. Yüce Allah buyurur: Yoksa bir işe mi karar verdiler? Doğrusu Biz de kararlıyız[658]. Aslı sözünden gelmektedir. Bu da tellerinin dokunuşlarının çokluğunu ifade eder. Şair der ki:
[Yemin olsun, bulduğunuz iki efendiniz de ne güzeldir] Onlar tek katlı olsun, çiftkatlı olsun her hâl üzere iyidirler.[659] sözcüğü ise, kaytan demektir ki, sağlam bir şekilde dokunmuş anlamına gelir. deyimi de bu köktendir. Bu nedenle hiçbir zaman kumar oynamayan/kumar İşine girmeyen cimriye adı verilmektedir. Tıpkı, cimriye eli bağlı, eli sıkı da denmesi gibi.
ise, bir işte ısrar eden ve onu sıkı tutan demektir ki, burada onun durumu ipi sağlam yapana benzetilmiştir, de böyledir. Hurmaları çifter çifter yiyen için de denir ki, bu onun ard arda çar çabuk yemesini anlatır. İpin sağlam olanı kimi zaman iki renkli olduğundan siyah beyaz karışımı askerlerden oluşan ordu için, koyun veya başka şeylerin herhangi biri, iki renkli her şey için de bu isim kullanılmaktadır.
aslında sağlam kazan demektir; çoğulu gelir, ve kelimeleri gibi. Bu, genelde meful kalıbında kullanılmıştır; gülüş ve alay gibi.
B-r-h
kavramı, delil için ileri sürülen açıklamadır. Bu ve kökleri
gibi fu'Iân kalıbından gelmiş bir mastardır. Bazıları ise, onun beyazlamak anlamına gelen fiilinin mastarı olduğunu söylemişlerdir. Onun için de, de, denebilmektedir ki, genç ve beyaz adam, topluluk ve şey demektir.
ni/güzel şey elemektir.
kelimesi zamanın kısa bir müddetidir. sözcüğü ise, delillerin en sağlam olanıdır. Bu her zaman kaçınılmaz olarak doğruyu gösteren, doğrulanması gereken delildir. Çünkü deliller beş çeşittir.
1. Delaleti daima doğru olan deliller.
2. Delaleti daima yalan olan deliller.
3. Delaleti doğruya daha yakın olan deliller.
4. Delaleti yalana daha yakın olan deliller.
5. Delaleti her ikisine de eşit mesafede olan deliller.
Yüce Allah buyurur ki: De ki; Eğer dediğiniz gibi ise, delilinizi getirin[660]; De ki; Bu konudaki reddedilenle?, kesin delilinizi getiriniz. Bu kitap, gerek benimle birlikteki olanların ...bilgileri içeriyor[661]; Ey insanlar size Rabbinizden kesin kanıt geldi ve size apaçık bir ışık indirdik[662].
B-r-e
kavramlarının aslı, hoşlanılmayan şeye yakın olmaktan uzak durmaktır. Bu nedenle uzaklaşmak ve kirli işlere bulaşmamış olmak anlamında Falandan alakamı kestim, elimi çektim sundan el çektirdim onun ilgisini kestim, hiçbir suçu olmayan adam, İçbir günahı olmayan tamamen günahsız topluluk denmektedir. Yüce Allah buyurur ki: Kendileri ile aranızda antlaşma bulunan müşriklere Allah ve Peygamber'i tarafından yöneltilen bir ilişki kesme ihtarıdır[663]; Aüah ve Peygamber'i ile müşrikler arasında her türlü ilişki kesilmiştir[664]; Benim işlediklerim ile sizin bir ilginiz olmadığı gibi, sizin işlediklerinizle de benim bir ilgim yoktur[665]; Biz, sizden ve sizin Allah'tan başka taptıklarınızdan uzağız[666]; Bir zaman İbrahim babasına ve kavmine demişti ki; Ben sizin taptıklarınızdan uzağım[667] onların dedikleri şeyden temize çıkardı [668]; kasına uyulanlar (liderler), kendilerine uyanlardan uzaklaşıkları zaman[669]. kavram] ise sadece Yüce Allah'ın bir vasfı olarak kullanılır. Şöyle ki: O yaratan, yoktan var eden, varlıklara şekil veren Allah'tır[670]; Gelin, kendi yaratıcınıza tevbe edin[671].
Ay, ise, halk demektir. Deniyor ki: Bunun aslı hemzeli idi, sonra terk edildi. Kimileri ise, bu sözünden alınmıştır. kelimesinin bu adı alması onun yani topraktan gelmiş olmasındandır. Bu bağlamda Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Sizi toprakta ... yaratan odur[672]; halkın en hayırlılarıdır[673]; Onlar da halkın en şerlileridir[674].
B-ğ-z
Yüce Allah buyurur ki: Daha sonra Güneş'i etrafına ışık saçmış halde doğarken görünce[675]; Arkasından Ay'ı etrafına ışık saçmış halde doğarken görünce[676]; yani, ışığını yaymış bir vaziyette doğmuş deyimi de teşbih yolu ile bu doğuşa benzetilmiştir.
kökünden alman bu kelime, baytarın hayvanın kanını akıtması, ve bu kanın da akışını ifade eder.
B-s-s
Yüce Allah buyurur: Dağlar paramparça olup, toz halinde boşluğa dağıldığı zaman[677]; yani, un gibi öğütüldüklerinde. Bu kelime yani, buğday ve unu su ile un ufak ettim. O da un ufak oldu.
Bir şeyi hızlı bir şekilde yürüttüm manasında olduğu da söylenmiştir. ifadesi de, aydan, hızlı bir şekilde akıp gitti sözünden alınmıştır. Buna göre, Yüce Allah'ın şu ayetlerde sözünü ettiği durumuna işaret mıştır. Buna göre, Yüce Allah'ın şu ayetlerde sözünü ettiği durumuna işaret edilmiş olunur Dağlan yürüttüğümüz gün[678];
Sen dağları görünce onların yerlerinden hiç kımıldamadıklarını sanırsın. Oysa onlar bulutlar gibi geçip giderler[679].
sözü, develeri sevk ederken, onları azarlamayı ifade eder. sözü ise, sakinleştirmek için söylenen güzel, yumuşak söz demektir. deyimi ancak yumuşak söz söylenmesi halinde sağılabilen deve demektir. Hadiste deniyor ki: Yemen ehli, çoluk çocuklarını da beraber sevk ettikleri halde, geldiler[680] Yani onları da beraberlerinde yürüttükleri halde geldiler.
B-s-r
sözcüğü, bir şeyi daha zamanı gelmeden elde etmeye çalışmaktır. adam, zamanı gelmeden istedi demektir. deyimi ise damızlık devenin, dişi deveyle birleşme isteği kızışmadan üzerine çıkması demektir.
kaynağından alınan ve henüz dinlenmemiş su demektir. İyileşmeden kabuğu soyulan yaraya da denmektedir. Henüz yetişmemiş olan hurma için ise, kelimesi kullanılmaktadır. Yüce Allah buyurur ki: Sonra suratını astı ve kaşlarını çattı[681]. Bu ayette geçen kelimesi, zamanı gelmeden ve vaktinden önce suratını astı demektir.
Eğer dense ki Yüce Allah'ın: O gün birtakım suratlar da asıktır[682] sözünde geçen kelimesi onların zamanından önce yüzlerini astıkları anlamında değildir. Onlara cevabım şu olur: Bu da, zamanmdan önce söylenen sözler kapsamındadır. Denmiştir ki: Bu ifade, onların henüz ateşe varmadan yaşadıkları acıyı, sıkıntıyı ifade etmeye işaret olduğundan özellikle kelimesi kullanılmıştır ki, onların acılarının uzaktan kendilerini yakalayacağına dikkat çekmektedir. Bu zorlanma bağlamında meydana gelen bir durum ve zamanı gelmeden önce yapılan bir iş konumundadır. Yüce Allah'ın: Belrıcı bir belaya uğrayacakları kaygısını taşırlar[683] sözü de bu anlamı desteklemektedir.
B-s-t
ifadesi, bir şeyi yaymak ve genişletmektir. Bazen bu her iki anlamda da kullanılır. Bazen de bu anlamlardan biri kast edilerek kullanılır. elbiseyi sermek anlamına gelir. sergi de bu köktendir. Her serilen şey, adını alır. Bu açıdan Yüce Allah buyurur ki: Yeryüzünü de sizin için yayan O'dur[684]. Bu ayette geçen kelimesi geniş yer düzgün olanı demektir. Bazıları kelimesini istiare yoluyla herhangi bir terkib, te'lif ve kafiye gerektirmeyen her şey için kullanmışlardır. Yüce Allah buyurur ki: Kısıtlayan da bol bol veren de Allah'tır[685]; Allah kullarına rızkı bollaştırsaydı, yeryüzünde azarlardı[686] yani, eğer genişletecek olsaydı. Peygamberleri onlara; Ona ve vücud gücü bakımından üstünlük bağışladı[687]. Bu ayetteki ise, geniş imkan, demektir. deyimi, bazılarına göre, bir kişinin kendisinin ilminden faydalanması ve başkasına faydalı olması demektir. Böylece kişi onunla bir yani, cömertliğe ulaşmış olmaktadır.
elini uzatmaktır. Yüce Allah buyurur ki: Köpekleri de ön ayaklarını mağaranın eşiğine uzatmıştı[688]. deyimi, bazen bir şey istemek için kullanılır. Mesela:
Böyleleri ağzına su gelsin diye avuçlarını açıp uzatan kimseye benzerler[689]. Bazen almak için kullanılır. Mesela: melekler ellerini uzatıp[690]. Bazen de sertlik ve dövmek için kullanılır. Yüce Allah buyurur ki: ellerini, dillerini kötülükle uzatırlar[691]. Bazen dağıtmak, vermek ve bağışta bulunmak için kullanılır. Aksine O'nun iki eli de cıcıktır[692]. yavrusuyla bereber sanki serilmiş olup serbest bırakılan dişi deve demektir. Bu kelimelerinin, anlamlarında kullanılması gibidir.
B-s-k
Yüce Allah buyurur: Birbirine girmiş kat kat tomurcuklan olan yüksek hurma ağaçları yetiştirdik[693]. Bu ayette geçen kelimesi uzundurlar anlamındadır. yükselme yönünde uzayıp giden şey demektir. Bu kökten denir ki, kişinin arkadaşlarına Üstünlük sağlaması demektir. kelimelerinin aslı fiilidir. demek,
devenin doğumdan sonra memesine tükürük gibi az ağızın düşmesidir. Bunun birinci anlamı oluşturan yükseklikle ilgisi yoktur.
B-s-l
kelimesi, bir şeyi kendine katmak ve onu korumaktır. Kendine katmak anlamından dolayı yüzün ekşitilmesinde istiare yolu ile kullanılmış ve Onun yüzü asıktır, surat astı denmiştir. Korumak anlamını taşıdığından da haram kılınan şeye, rehin bırakılan şeye de adı verilmiştir. Kur'ân aracılığı ile şunu hatırlat ki, işlediklerinin tutsağı olan kimse ..[694].ayetinde kullandığı fiili, sevaptan mahrum olmak demektir. ile arasındaki fark, haramın yönetim ve baskı ile yasak kılınan her şey için kullanılması, ise, sadece baskı ile yasaklanan şeyleri dile getirmesidir. Yüce Allah buyurur: bunlar, işlediklerinin tutsağı olmuş kimselerdir [695]yani, bunlar sevaptan mahrum kalmışlardır. Bu ayetteki kavramı, herkes tutumunun ve davranışlarının tutsağıdır[696] ayetinin açıklamasından yola çıkılarak, kişinin kendine emanet edilmesi/kendinden sorumlu tutulması diye açıklanmıştır. Şair der ki:
Suç işlemeden iki oğlumu zorla alıkoymam; İkisinin yardımıyla olmuştur; akıtılan bir kanla değil.[697] Başka bir şair ise şöyle der:
[Ülkeler ki, oradadır nedimlerim, can dostlarım] Eğer onlarla başbaşa kalırsan, onlar korunmuştur.,[698] deyimi, yerin boşaldığı anı anlatır.
cesaret için adı da kullanılmıştır. Bu cesur insanı yüzünde gözüken asık suratlılıktan ya da şeceatinden dolayı kendisini akranı üzerinde dokunulmaz sayılması ya da elinin altındakini korumasından dolayıdır.
deyimi, bîr yeri korumak ve oraya girmek isteyenlere karşı korumaktır. sözcüğü, üfürükçünün ücretidir. Bu söz de sözünden türetilmiş bir kelimedir ve onu yaptım. Bu da kişiyi şeytan veya yılan ve çiyanlara karşı kendini koruyabilecek cesur, güçlü biri yaptım, demektir; yahut da onu yani, başkasına haram yaptım, demektir (Üfürükçüye verilen şeye de adı verilmiştir) deyimi, ebucehil karpuzunu tathlaştırdım, demektir. Eğer bu doğru ise, manası: Onun giderdim yani şiddetini ya da, yani haramlığını izale ettim anlamına gelir. Hanzal ise, içinde bulunduğu şeyi haram şeyler gibi yapan acılığın bulunduğu yiyecektir. ise, yeter anlamındadır.
B-s-m
Bu kelime ile ilgili olarak Yüce Allah buyurur: ty nın dediklerini işitince gülerek tebessüm etti. (27/Neml 19)
Karıncanın dediklerini işitice gülerek tebessüm etti.[699] kelimesi, cildin dışına verilen isimlerden biridir, ise, onun iç yüzüdür. Ediplerin geneli böyle demiştir. Ebu Zeyd İse, bunun tersini söylemiştir. Ebu'l-Abbas ve başkası ise, onun yanlış söylediğini belirtmişlerdir. Çoğulu ve şeklindedir. İnsana denmesinin nedeni, derisinin tüysüz olması ve bakıldığında direk derisinin gözükmesidir. Çünkü, diğer hayvanların derileri ya yün ya kıl ya da tüylerle örtülüdür.
İnsan anlamına gelen kelimesi, bir kişi için de çokluk için de kullanılır. Yüce Allah'ın: İki beşere mi inanacağız, [700]sözünde ikili olarak kullanılmıştır.
Kur'an'da insanın bedeni, dış görünüşü kast edildiği her yerde, insan yerine beşer kelimesi kullanılmıştır. Misaller: sudan bir beşer yaratan Allah'tır[701]; Ben çamurdan bir beşer yaratacağım[702]. Aynı şekilde, insanlar derken peygamberlerden yüz çeviren kafirler kast edildiğinde onlar için de beşer kelimesi
kullanılmıştır: O kesinlikle bir beşer sözüdür[703]; İçimizden bir beşerin peşinden mi gideceğiz?[704]; birer insandan başkası değilsiniz[705]; Onlar dediler ki; kendimiz gibi birer insan olan şu iki beşere mi inanacağız[706]; Bir beşer mi bize yol gösterecek?[707] deyip inkâr etmeleri, yüz çevirmeleri nedeniyledir.
Yine bu anlamda buyurmuştur ki: Ben de tıpkı sizin gibi bir beşerim[708]. Böylece İnsanların beşeriyette eşit olduğuna, aralarındaki farkın elde ettikleri yüce marifetler ve güzel ameller olduğuna dikkat çekmiştir. Bu nedenle ayetin devamında şöyle denmiştir: Yalnız bana vahiy yolu ile ilahınızın tek Allah olduğu bildiriliyor[709]. Böylece de kendisinin hangi özellikle onlardan ayrıldığına dikkat çekmiştir.
Yüce Allah buyurur ki: Bana hiç beşer eli değmiş değildir[710] ayetinde özellikle beşer kelimesi
kullanılmıştır. Aynı şekilde: O, ona normal bir beşer kılığında görünmüştü[711] ayetinde de bu kelime geçmektedir. Bu, melekleri ifade etmektedir. Bu kelime ile onun normal insan kılığına girdiğine ve bir insan şeklinde kendisine göründüğüne dikkat çekmiştir. Yüce Allah'ın: Bu bir beşer değil! [712]çekmiştir. Yüce Allah'ın: Bu bir beşer değil[713] ayetinde kullandığı ifade ise, Hz. Yusuf için bir saygı ve yüceltmeyi ifade eder ve özünün insan özünden daha şerefli ve daha değerli olduğunu gösterir.
deyimi, derisine isabet ettim demektir. Bu ve sözleri gibidir. ifadesi çekirgenin yerdeki şeyleri yemesini ifade eder. iki deriyi birbirine değdirmeyi ifade eder. Beraber olmaya da kinaye yoluyla mübaşeret denmektedir. Yüce Allah'ın şu sözlerinde mübaşeret bu anlamda kullanılmıştır: Mescidlerde itikâfa girdiğinizde eşlerinize yaklaşmayın[714]; Şimdi artık eşlerinize serbestçe yaklaşın[715] deyiminin açıklaması cümlesidir, yani: Yüce Allah ona Övülen bir deri ve gönül vermiştir. Bu ifade, hem zahiri hem de batini faziletleri kendinde toplayan kamil insan için de kullanılır.
Kimileri bunun anlamı kişinin iç dünyasının yumuşaklığı, derisinin ise sertliği anlamına gelir demişlerdir. deyimi, kişiye yüzünün derisinin yayılmasına yol açan sevindirci bir haber/müjde vermeyi anlatır. Bunun nedeni, insan sevindiğinde suyun ağaçta yayılması gibi, kanın onun içinde yayılmasmdandır. Bu kelimeler arasında birtakım farklar olduğu da açıktır. Çünkü geneldir. ise, gibidir. ise, çokluk ifade etmek için kullanılır. fiili de, hem dönüşlü hem de dönüşsüz olarak kullanılır,
denir ki, bu ifade müjde almayı ve müjde vermeyi ifade eder. Aynı anlamı ifade etmek için da denir. Bu seni müjdeliyor, sana müjde veriyor ve sana müjdeyi bildiriyor fiili gibi kullanılabilmekteir. Allah sana Yahya'yı müjdeliyor[716] şeklinde de okunmuştur. Yüce Allah buyurur ki: Onlar: Korkma, biz sana bilgin bir oğlun olacağını müjdeliyoruz.
İbrahim, Hayli ilerlemiş yaşıma rağmen mi bana bu müjdeyi veriyorsunuz? O halde neye dayanarak müjde veriyorsunuz? dedi. Onlar dediler ki; sana bu müjdeyi gerçeğe dayanarak veriyoruz.[717]
kişiyi sevindirecek bir şeyi bulmaktır. Yüce Allah buyurur:
Arkadaki henüz kendilerine katılmamış olanlar için korku ve üzüntü söz konusu değil diye onlar adına da sevinçlidirler[718]; Onların sevinci Allah'tan gelen nimet ve lütuf[719]. Yüce Allah: £efr/r /za/fci sevinç içinde geldiler[720] buyurmuştur. Sevindiren habere adları verilir.
Yüce Allah: Onlar için dü'ttya hayatında da ahirette de müjde vardır[721] buyurmuştur. Ayrıca şu ayetler de buna örnektir: o gün günahkarlara hiçbir müjde yoktur[722]; Hani elçilerimiz İbrahim'e müjdeli haberi getirdiklerinde...[723]; Müjde, işte siz.e bir oğlan çocuğu dedi[724] sadece müjde olsun ve size bu yardımı yaptı[725].
müjde getirendir. Bu manada Yüce Allah buyurmuştur: Müjdeci gelip de. gömleği babasının yüzüne sürünce, gözleri açılıverdi[726]; Tağuta kulluk etmekten kaçınan ve Allah'a yönelenlere müjde vardır. Müjdele kullarımı[727]; Rüzgârları müjdeciler olarak göndermesi, size rahmetini tattırması, O'nun varlığının delillerindendir[728] yani yağmuru müjdeliyor.
Rasulullah (sav) buyurmuştur ki;
vahiy kesilmiştir artık; mübeşşirattan başkası kalmamıştır. Bunlar da salih rüyalardır; mümin onları görür ya da birisi onun için görür.[729]
Yüce Allah da bu anlamda buyurur ki: öylesini bir mağfiret ile müjdele[730]; Onları acıklı bir azapla müjdele[731]; Münafıklara acı bir azabın kendilerini beklediğini müjdele[732]; Kâfirleri acıklı bir azapla müjdele![733]. Burada kelimenin istiare yolu ile kullanılmış olması, onların orada duyabilecekleri en sevindirci haberin azaba atılacaklarına ilişkin haberdir. Bu, şairin şu sözüne benzemektedir:
Aralarındaki selamlaşma can yakan bir darbedir.[734] Yüce Allah'ın şu sözünün de bu anlamda olması doğru olur: Onlara de ki: Dünya nimetlerinden elinizden geldiği kadar yararlanın bakalım, çünkü sonunda varacağınız yer cehennem ateşidir[735].
Ayrıca şu söz de bu anlamdadır: Fakat Rahman olan Allah'a İsnad ettiği kız evlat kendilerinden birine
müjdelenince, o kimsenin yüzü simsiyah kesilir, öfkesinden yutkunup durur[736]. deyimi, bir müjde bulmak anlamına gelir. Bu ve fiilleri gibidir. Onlara: Korkmayın üzülmeyin, size söz verilen cennetle sevinin! derler[737].
deyimi, yerin bitkisinin güzel yeşerdiğini anlatır. İbnu Mesud'un (r.a.) şu sözü de bu anlamdadır: Kur'ân'ı seviyorsa, kendini kutlasın.[738] Yani: Buna sevinsin.
El-Ferra der ki: Bu fiil, şeddeli kullanıldığında müjdeyi, şeddesiz kullanıldığında ise, sevinci ifade eder. Ona müjde verdim oda sevindi denir ki bu, 0nun kırığını sardım, o da iyi oldu, sözü gibidir.
Sibeveyhi bu konuda: fiili, İbnu Kuteybe tarafından şöyle yorumlanmıştır[739]: Bu ifade deyiminden alınmıştır ki, derinin yüzünü inceltmeyi ifade eder. Yine der ki: Anlamı, nefsini inceltip zayıflatsın ifadesi gibidir.[740] Nasıl ki: Bizim arkamızda öyle sarp bir yokuş vardır ki, onu ancak erkeklerin/çakı gibi olanı aşabilir diye rivayet edilmiştir.[741]
Şairin şu sözü birinci anlamına göredir:
Onlara yardım et onların müjde saydıklarım müjde say
Onlar dar bir yere konakladığında sende konakla,[742]
yüzde beliren sevinçtir. sabahın ilk ortaya çıkan ışıklarıdır.
mevsiminde ilk ortaya çıkan yaş hurmadır. Müjde verene verilen hediyeye ve ya da adı verilmektedir.
B-s-r
kelimesi görme organma/goze denir. Yüce Allah buyurur: bir göz kırpması gibidir[743]; O zaman gözler kaymıştı[744]. Gözdeki görme gücüne de denmektedir; kalbin anlamayı sağlayan kuvveti ise, ve adı verilmektedir. Yüce Allah buyurur: senden gaflet perdesini kaldırdık, bugün artık görüşün keskindir denir.[745] Göz ne yana kaydı ne de öteye geçti.[746]
Göz anlamındaki kelimesinin çoğulu şeklindedir. Uzbakiş anlamındaki sözcüğünün çoğulu şeklindedir. Fakat ne kulakları, ne gözleri ...kendilerine bir fayda verdi.[747]
Göze neredeyse basiret adı hiç verilmez. Gözle görmeye, kalp ile görmeye ise, ve denmektedir. Kalbin görmesi ile beraber olmadığı zaman sadece gözle görmeye denmesi çok nadirdir. Gözle görme ile ilgili Yüce Allah buyurur: işitemeyen, göremeyen ... putlara tapıyorsun niye işitemeyen, göremeyen ... putlara tapıyorsun[748]; Rabb'imiz! Gördük ve işittik[749]; fakat görme yeteneğinden bütünü ile yoksun körler olsalar[750]; onlar da göreceklerdir[751]; görmediklerini gördüm[752].
Ayrıca Ben bilinçli bir şekilde Allah'a çağırırım. Bana uyanlar da Öyle yaparlar[753] ayeti de bundandır. Yani ben bilerek ve araştırarak bu çağrıyı yapıyorum.
Aslında insan kendi kendinin denetleyicisidir[754]. Yani, her insan o gün kendini görecek ve onun lehinde ya da a-leyhinde tanıklık yapacak organlaıının kendilerini gören bir basiretleri olacak ve kıyamet gününde buna göre ya lehinde ya da aleyhinde tanıklık edecektir. Tıpkı Yüce Allah'ın buyurduğu gibi: gün dillen, elleri ve ayaklan işledikleri kötülük konusunda aleyhlerinde şahitlik edecektir[755].
âmâ için bunun tersi olarak denmektedir. Bu kelimenin anlattığı anlamının zıddı ile kullanılması değil, onun kalp gözünün gücüne işaret olsun diye kullanıldığı daha doğrudur. Onun için âmâya ve denmez. Yüce Allah'ın:
Gözler O'nu görmez, fakat O gözleri görür[756] ayetindeki kelimesini ise, tefsircilerden çoğu tarafından göz diye yorumlanmıştır. Bu hem göze hem düşünmeye hem anlamaya işarettir. Bu, tıpkı Müminlerin emiri (r.a.) Hz. Ali'nin: Tevhid: Onu herhangi bir şekilde düşünmemektir ve: İdrak ettiğin herşey ondan başkasıdır sözünde olduğu gibidir diyenler de vardır.
bakan göz demektir. denir ki: Bu sert bir şekilde bakmayı ifade eder. Bu anlamda Yüce Allah buyurur ki:
Mucizelerimiz onların gözleri önüne serilince: Bu apaçık bir büyüdür, dediler[757]; gündüzün mucizesini aydınlık yaptık[758].
Yani gözler için parlayan aydınlık bir şey yaptık demektir. Yüce Allah'ın: Semudoğulları'na da açık mucize olarak deveyi verdik[759] ayeti de bunun gibidir. Bu ayetin anlamı raculün muhbis ve mut'if deyimlerinde kullanıldığı gibi, o halkın ahalisinin gözleri gören keskin gözlü yimlerinde kullanıldığı gibi, o halkın ahalisinin gözleri gören keskin gözlü olduğu, yani ora halkının pis ve zayıf kişiler olduğu kast edilmiştir de denmektedir.
lir, Andolsun biz, ilk nesilleri helak ettikten sonra Musa'ya, insanların kalp gözlerini aydınlatacak nur olarak Kitab'ı verdik[760] ayetinde de geçen kelimesi ibret alınacak ibretlik şeyler demektir, ayrıca Ve bekle de gör, onlar da göreceklerdir[761] ayetindeki fiilleri bak/bekle taki sen de onlar da ne olacağını göresiniz demektir. Yüce Allah'ın: Oysa isteselerdi gerçeği görebilirlerdi[762] ayetinde geçen basireti isteyenler demektir.
[763] ayetinde geçen gösteren ve açıklayan demektir. Çünkü: denir ki, bu tıpkı Onu öne sürdüm bir öne sürüş ve ayrıca fiilleri gibidir. Yüce Allah buyurur: Herhangi bir dost, bir dostun halini sormaz; birbirine gösterilirler[764]. Yani: Onlar ne yaptıklarının izlerini görür halde olurlar. deyimi, köpek yavrusu için, görmeye yüz tuttu gözleri açılacak oldu demektir.
kelimesi parlayan, parlaklığıyla göz kamaştıran yumuşak taş cinsî demektir. Ya da bu ismi almasının nedeni uzaktan görülmesini sağlayan bir ışık saç-malanndandır. Bu taşa da denmektedir.
kavramı, göz kamaştıran kan ve parlayan kalkandır. kenar, kıyı anlamına gelir. elbisenin iki parçası arasındaki yarık fazlalık, elbisenin altındakinin görülmesine yol açan küçük delik demektir, deyimi, elbise ya da derideki yırtık ya da delik kısmı dikmek demektir.
[1] 33/Ahzâb 67
[2] Bkz. Suyûtî, Buğyetu'l-Vuât, II, 297; Şehrizûrî, Nuzhetu't-Ervâh ve Ravdatıt'l-Efrâh, II, 44; Ziriklî, el-A'lâm, II, 255; Mu'cemu'l-MueUifîn, IV, 59; Hâcî Halîfe, Keşfu'z-Zunûn, I, 36; Feyrûzâbâdî, el-Bulğafı Târihi Eimmeti'l-Luğa, s. 69; Zehebî, Siyeru A'lâmi'n-Nubelâ, XVIII, 120; Safedî, et-Vâfîfİ'l-Vefeyât, XIII, 45.
[3] Bkz. Hillu Muteşâbihâti'l-Kur'an, Yazma nüshası, varak: 280.
[4] Bkz. Keşfu'z-Zunûn, I, 477.
[5] Hillu Muteşâbihâû'l-Kur'an, s. 1.
[6] Bkz. Hâcî Halîfe, Keşfu'z-Zunûn, I, 826; Gazali, İhyâu Ulûmi'd-Dîn Muakddimesi, tahkik: Dr. Tabâne, s. 22
[7] Bkz. Siyeru A 'lâmi'n-Nubelâ, XVIII, 120.
[8] Bkz. Târîhu Hukemâi'l-lslâm, s. 112; Nuzhetu'l-Ervâh, II, 44.
[9] El-Vâjîfi'l-Vefeyât, XIII, 45.
[10] Sârîsî, er-Râgıbu'I-Isfahanı ve Cuhûduhû, s. 33.
[11] Bkz. Ravdâtu'l-CennâU s. 238-250.
[12] Bkz. Râgıb, el-Muhâdarât, T, 7, 110; Hicvîrî, Keşfu'l-Mahcûb, II, 584.
[13] Bkz. Suyûtî, Buğyetu'l-Vu'ât, II, 297; İzz b. Abdisselâm, Esâsu't-Takdîs, s. 1.
[14] 7/A'râf 143
[15] Bkz. Râgıb, Kitâbu'l-İ'ükâd, s. 54.
[16] Bkz. Şehrizûrî, Nüzheîu'l-Ervâh ve Ravdatu'l-Efrâh, I, 44.
[17] Bkz. Muhâdarâtu'l-Udebâ', I, 109-110.
[18] Râgıb'ın hayatını inceleyen Sârîsî, er-Râgıbu'l-lsfahânî ve Cuhûduhu adlı çalışmasında Râgıb'ın Mecmau'l-Belâğa (s. 397) kitabından nakİ! yaparken Abdullah b. Cud'ân'ın bir şiirini ona izafe etmiştir. Bkz. en-N :hrâvî, el-Celîsu's-Sâlih, II, 238; İbnu Kuteybe, Uyûnu'l-Ahbâr, 11,33.
[19] Bkz. Buğyetu'l-Vuât, II, 297; SiyeruA'lâmi'n-Nubelâ, XVIII, 120; Keşfu'z-Zunûn, I, 36.
[20] Bkz. Mecelletu'l-Lugaü'l-Arabiyye, (Dimaşk), 61. cilt, Rebiu's-Sânî 1406/Kânunu's-Sâni 1986,1, 194.
[21] 3/Âl-i İmrân 159
[22] Bkz. Meânî'l-Kur'ân, I, 483.
[23] 43/Zuhruf 53
[24] Bkz. Zerkeşî, el-Burhân fi Ülûmi'l-Kur'ân, I, 291; Suyûtî, el-İtkan, 1, 149.
[25] Zerkeşi, age, II, 172; Feyrûzâbâdî, el-Bulğa, s. 69; Hâcî Halîfe, Keşfu'z-Zunûn, II, 1773.
[26] Semîn Halebî, Umdetu'l-Huffâz, yazma, varak, 1.
[27] 73/Müzzemmil 1
[28] 68/Kalem 6
[29] Bkz. el-Mesailu'l-Halebiyyat, s. 59. Burada sözü dil bilgini İbnu Durayd'dir. Bkz. Cemheretu'l-Luğa, III, 259. Ebû Zeyd de böyle söylemiştir.
[30] 68/Kalem 6
[31] 48/Fetih 28
[32] Bkz. Ferrâ, Meâni'l-Kur'an, III, 173.
[33] 16/Nahl 78
[34] Bkz. Umdetu'l-Huffâz, varak 1.
[35] Hizânetu'l-Edeb, VII, 245.
[36] Ed-Durru'l-Mesûm, IV, 502.
[37] 12/Yûsuf 76
[38] Bkz. Nuzhetu'l-Ervâh, I, 44.
[39] Keşfu'z-Zıınûn, I, 24,680; Nuzhetu'l-Ervâk,ll,59,99-lOO\ el-Bidâye ve'n-Nihâye,Xlîl, 283
[40] Hadisi, Müslim, Sahih'inin Mukaddimesinde ufak tefek değişiklerle talikat kaydetmiştir. Bkz. Aclûnî, Keşju'l-Hafâ (I, 194). Hadisin ikinci kısmı olan insanlara akıllarının alacaklarına uygun konuşmakla yükümlü kılındık, ifadesini, Deylemî, zayıf bir senetle İbnu Abbas'tan merfu olarak rivayet etmiştir.
[41] Bkz. Ez-Zeria, s. 121.
[42] Bkz. Ez-Zeria, s. 46.
[43] Hadisi, Hakim, Bezzar, İbnu Adi ve Beyhaki, Ebû Hureyreden almışlardır. Bkz. Keşfu'l-Hafâ,l,2ll.
[44] 46/Ahkâf 11
[45] Bkz. Ez-Zeria, s. 112.
[46] Hadisi, Ebû Dâvûd, Nesâî, İbnu Mâce, Ahmed ve İbnu Hibbân tahriç etmiştir. Bkz. el-Fethu'l-Kebîr, 1,437'
[47] Ez-Zerin e H5.
[48] 2/Bakara 41
[49] 2/Bakara 224
[50] El-Mufredâî, "betane" mad.
[51] 57/Hadid 4
[52] 43/Zuhruf 84
[53] Hadisi, Buhari ve İbnu Mâce tahriç etmiştir. Bkz. Keşfu'l-Hafâ, I, 307.
[54] Ez-Zeria, s. 166.
[55] 9/Tevbe 111
[56] Mahmudiye.
[57] 48/Fetih 4
[58] 58/Mücâdele 22
[59] 5/Mâide 3
[60] 98/Beyyine 2-3
[61] 3 l/Lokman 27
[62] Bu kitap, Mısır'da Mektebetu'l-Küllİyyâti'l-Ezheriyye'de 1973/1393'te basılmıştır. Bkz. age, s. 116.
[63] Bu İki beyit, Ebû't-Tayyib el-Mütenebbî'nindir. Bkz. Şerhu Divani'l-Mütenebbî, I, 130; el-Vesâiatu Beyne'l-Mütenebbîve Husûmihi, s. 262; Mu'terekü'l-Akrân, 1, 23.
[64] 56/Vâkıa 77-79
[65] 41/Fussilet 44
[66] Bu konu, ez-Zena'mn On Birinci bölümünde dile getirilmiştir. Allah'ın emanetini hakkıyla korumak ve ibadetin kemali için gönül temizliği şarttır. Bkz. ez-Zerîa, s. 29.
[67] 6/En'am 38
[68] 28/Kasas 58
[69] 57/Hadid 21
[70] 30/Rûm 37
[71] İÜ/Yûnus 24
[72] 2/Bakara 230
[73] 6/En'âm 98
[74] 3/ÂWİmrân 13
[75] 20/Tâhâ 54
[76] 2/Bakara 197
[77] 33/Ahzâb 6
[78] Bu kıraat, İbn Abbas ve Übey b. Ka'b'm kıraatidir ve onun Mushaf'ında yer alınıştır; fa kat bu, şaz ve mensuh bir kıraattir.
[79] Bu rivayeti Feyrûzâbâdî, el-Besâir'de, es-Semîn de, Umdetu'l-Htıffâz'du "ebâ" madde sinde yorumsuz kaydetmiştir. Ben bu rivayetin kaynağını bulamadım; öyle sanıyorum ki, Ş a'nın uydurmalanndandır. Yine de en doğrusunu Allah bilir.
[80] Taberânî, el-Mu'cemu'l-Kebîr, III, 36; Beyhakî, VII, 114; Ebû Nu'aym, Ma'rifetu'i Sahabe, I, 231; Hâkim, III, 142. Hâkim, isnadı sahihtir, derken, Zehebî, bu ifadeyi değerlend rirken munkan'/senedinde kopukluk olduğunu belirtmiştir. Bunun sebebi ise, Hz. Ömer, H, Ali'den kızı (Jmmü Gülsûm'u istemiş, O da, daha küçüktür diyerek mazeret beyan ederkeı Ben herhangi bir şeyle övünecek değilim ama Rasululiah'ın şöyle buyurduğunu işittim diyene bu sözü vermiştir. Bkz. El-Fethul-Kebîr, III, 324; Esbâbu Vurûdi'l-Hadîs, III, 90.
[81] 2/Bakara 133
[82] 43/Zuhruf 22
[83] 33/Ahzâb 67
[84] 31/Lokman 14
[85] 33/Ahzâb 40
[86] Şair, Ebû'n-Necm İclfdir. Yazmasında beytin tamamı 2. sayfadadır. Bkz. Şerhu İbni A-*«• I» 51; Şifâıt'l-Alîl bi-Şerhi't-TesMl, I, 120; Şerhu'I-Mufassal, I, 53. Ru'be'nin Dîvânı'mn eklerinde (s. 168) ise, bu beyit, ona ait olarak gösterilmiştir.
[87] Bkz. Lisânu'-Arab, I, 25 (Be'be') md.; el-Mesâilu'l-Halebiyyât, s. 326.
[88] 9/Tevbe32
[89] 9/Tevbe 8
[90] 2/Bakara 34
[91] 20/Tâhâ 116
[92] Ebû Hüreyre'den gelen hadiste Peygamber (sav) buyurur ki: Kıyamet gününde Ümmetimden olan herkes cennete girecektir; kesin olarak reddedenler hariç. Ey Allah'ın Rasulü karşı gelenler kimlerdir diye sordular. Buyurdu ki: Bana itaat eden cennete girer, bana karşı gelen ı-se, kesin olarak reddetmiş olur. Buhari, 96fel-I'tisâm bi'l-Kitâb ve's-Sünne 2; Fethu'l-Ban, XIII, 249; Ahmed, Müsned, II, 361; Mecmeu'z-Zevâid, X, 73. Heysemî der ki: Ricali, Sahih uı ricalidir.
[93] Bkz. Lisânu'-Arab, XIV, 5 (Eba) md.
[94] 8O/Abese31
[95] 4/Nisâ' 122
[96] Arapça'da bir şeyi kesin olarak yapmamak için kullanılan başlıca ifadeler şunlardır: Ebedu'l-Ebtd, Ebudu'l-Âbâd, Ebede'd-Dekr, Ebîde'l-Ebîd, Ebede'l-Ebediyye. Bkz. Lisânu'-\ UI, 68 (Ebd) md; El-Mustaksâ, II, 242.
[97] 37/Saffat 140
[98] Bkz. Sarkastî, El-Ef'âl, I, 96; El-Mücemmel, I, 84; Lisânu'-Arab, X, 3 (ebeka/ebika) md.
[99] Züheyr b. Ebî Sülmâ'nın şiiridir. Bkz. Dîvânı, s. 41. İkinci mısraı el-Miicemmel, I, 184 ve Şemsu'l-Ulûin, I, 52'de mevcuttur. Beytin lamamı Lisânu'l-Amb'm "ebeka" madd es indedir.
[100] 6/En'âml44
[101] 88/Gaşiye 17
[102] Ebû Amr B. El-Alâ' der ki: Bu kelimeyi şeddeli okuyan der ki: Şeddeli okuyana göre El-İbillu yağmur yağdırmak için su taşıyan bulut demektir. Bkz Lisânu'l-Arab, XI, 6 (ibil) md; Kurtubi, Tefsir, XX, 35.
[103] 105/Fil 3
[104] El-Ebâbîl kelimesi dağınık haldeki topluluk demektir. Tekili ibbîl ve Zfrfcev/ şeklindedir.
[105] Ibn-i Manzûr der ki: el-Etiyyu: Araziyi sulamak amacıya büyük sudan ayrılarak oluşturulan ırmak/kanaldır. Seyiun etiyyurı/etâviyyun deyimi ise, nereden geldiği bilinmeyen sel, demektir.
[106] Usanu'l-Arab'ta (XIV, 15) deniyor ki: Aksine sel, yabancı adama benzetilmiştir; çünkü, sel de onun gibi garip/yabancıdır.
[107] 6/En'âm 40
[108] 16/Nahl 1
[109] 16/Nahl 26
[110] 89/Fecr 22
[111] Bu A'şâ'nın bir mısraıdır. Bkz. Dîvânu'l-A'şâ, Mısır baskısı, s. 173; Hâssu'l-Hâs, s. 99; Besâıru Zevi't-Temyîz, II, 43.
[112] 27/Neml 37
[113] 9/Tevbe 54
[114] 4/Nisâ' 15
[115] Bu şaz bir kıraattir; (Abdullah) İbn-i Mes'ûd böyle okumuştur.
[116] 19/Meryem 27
[117] 19/Meryem 61
[118] Bunu söyleyen İbn-İ Kuteybe ve Ebû Nasr Haddadî'dir. İbn-i Fâris, bu görüşü aktarmış ve ze'ame nâsun ifadesini kullanmakla onu zayıf görmüş gibidir. Bkz. tbn Kuteybe, Te'vtht Müşküi'l-Kur'ân, s. 298; el-Medhal li-İlmİ Tefsiri Kitâbi'l-Lûh, s. 269; es-Sâhibî, s. 367; Zemahşeri, el-Keşşâf, II, 415.
[119] 2/Bakara 25
[120] 27/Neml 37
[121] 4/Nisâ' 54
[122] Sııyûtî, el-hkân'dü (I, 256) bu ifadeyi Râgıb'tan nakletmiştir.
[123] 18/Kehf 96
[124] Ebû Bekr Uleymî ve Ebû Hamdûn tarikiyle aldığı rivayete dayanarak böyle okumuştur. Bkz. El-hhâf, s. 295.
[125] 2/Bakara 277
[126] 21/Enbiyâ' 73
[127] 2/Bakara 229
[128] 2/Bakara 247
[129] 57/Hadîd 27
[130] 40/Mü'min 21
[131] 30/Rûm 50
[132] 37/Sâffât 70
[133] 20/Tâhâ 84
[134] 46/Ahkâf 4
[135] Sülemî, Hasan ve Ebû Recâ tarafından böyle okunmuştur ama, bu şaz bir kıraattir.
[136] 59/Haşr 9
[137] Yûsuf 91
[138] 87/A'lâ 16
[139] Üseyd b. Hudayr'dan, Ensâr'dan bir adamın; Yâ Rasûlallah, bana da, falana verdiğiniz gibi, bir görev verseniz, demesi üzerine, O: Benden sonra bir tercih yapmakla karşılaşacaksınız:, Havuz'im başında benimle karşılaşıncaya kadar sabredin, buyurmuştur. Bu, sahih bir hadîstir; Buharı tarafından tahriç edilmiştir. Bkz. Fethu'l-Bân, VII, 117.
[140] 34/Sebe' 16
[141] Buhari, Şurût, V, 263, Vasâyâ; Müslim, Vasiyye (1632); Şerhu's-Sünne, II, 288, 305. Nesâî'nin metni şöyledir: Yetiminin malından israf etmeden, saçıp savurmadan, iyice dalmadan yiyebilirsin.
[142] İbn-i Fâris der ki: Bu bir meseldir; bir kişinin namusuna dil uzatmak, çirkin konuşmak demektir. Bkz. Mucmelu'l-Luga, I, 87; Cemheretu'l-Emsâl, H, 309.
[143] Şair, A'şâ. Bkz. Dîvân'\, s. 87; el-Miicemmel, s. I, 87.
[144] 2/Bakara 219
[145] 2/Bakara 206
[146] 25/Furkân 68
[147] Şair, Amr b. Ahmer. Bkz. Divan'ı, s. 84.
[148] 19/Meryem 59
[149] 2/Bakara 283
[150] Vâbisa b. Ma'bed'ten. Der ki; Rasulullah'a vardım, buyurdu ki: Sen iyilikten sormaya geldin? Evet dediğimde, iyilik, gönlünün yattığı, kalbinin mutmain olduğu şeydir. İsın/Günah ise, gönlünde rahatsızlık uyandıran ve göğsünde tereddüt meydana getiren şeydir, insanlar sana izin verse de, fetva verseler de. Ahmed, el-Müsned, IV, 228; Dârimî, es-Sünen, II, 322; Mecmau'z-Zevâid, I, 182; Nevevî: Hasen bir hadistir, der. Bkz. el-Erbaûn, s. 53.
[151] 68/Kalem 12
[152] 5/Mâide 62
[153] 5/Mâîde 44
[154] 5/Mâide 45
[155] 25/Furkân 53
[156] 10/Yûnus 72
[157] 29/Ankebût 27
[158] 12/Yûsuf 57
[159] 4/Nisâ' 25
[160] 3/Âl-i İmrân 199
[161] 42/Şûrâ 40
[162] 76/İnsân 12
[163] 4/Nisâ' 93
[164] 28/Kasas 27
[165] 28/Kasas 26
[166] 40/Mü'min 67
[167] 28/Kasas 26
[168] 6/En'âm 128
[169] 6/En'âm 2
[170] 39/Zümer 42
[171] 22/Hac 5
[172] ZUheyr b. Ebî Sülmâ'mn Muallaka* smda yer alan bir beytidir. Beytin diğer mısraı ise: Kime de değmene, yaşar da, piri fani olur. Bkz. Dîvân, s. 86.
[173] Ümeyye b. Ebî's-Salfın bir mısraıdır. Beytin diğer mısraı ise: Ölümün bir şerbeti var, insan onu tadacaktır. Bkz. Dîvân, s. 241.
[174] 5/Mâide 32
[175] 2/Bakara 231
[176] 2/Bakara 232
[177] 69/Hakka 47
[178] 12/Yûsuf 41
[179] 112/İhlâs 1
[180] Bu beyit, Nâbiğa'nın Mwa;/tı/;o'sında yer almıştır. Dîvân'ında (s. 31) ve en-Nahhâs"ın Şerhu'l-Muallakâ?ında (II, 162) yer almıştır.
[181] 12/Yûsuf 79
[182] 2/Bakara 255
[183] 11/Hûd 67
[184] 79/Nâziât 25
[185] 11/Hûd 102
[186] 5/Mâide 51
[187] 42/Şûrâ 9
[188] 23/Mü'minûn 110
[189] 5/Mâide 116
[190] 5/Mâide 116
[191] 3/Âl-i İmrân 156
[192] 49/Hucurât 10
[193] 49/Hucurât 12
[194] 4/Nisâ' 11
[195] 15/Hicr 47
[196] 15/Hicr 47
[197] 19/Meryem 28
[198] 46/Ahkâf 21
[199] 7/A'râf 73
[200] 7/A'râf 65
[201] 7/A'râf 85
[202] 43/Zuhruf 48
[203] 7/A'râf 38
[204] 2/Bakara 257
[205] lbn Manzûr der ki: Ehiyye ve âhiyye, her iki ucu duvara gömülüp ortası ip gibi yapılarak hayvanın kendisine bağlandığı kazıktır.
[206] 29/Ankebût 64
[207] 11/Hûd 16
[208] 6/En'âm 32
[209] 6/En'âm 32
[210] 12/Yûsuf 109 Yazma nüshada ahiret mükafatı daha büyüktür, eğer bilselerdi (16/NahI 41) ayeti veril-Bttştir, ama bu, konu için örnek olmaz.
[211] 75/Kiyamet 13
[212] 48/Fetih 2
[213] 14/İbrâhîm 42
[214] 14/İbrâhîm 44
[215] 19/Meryem 89
[216] 2/ Bakara 283
[217] 4/Nisâ 58
[218] 2/Bakara 178
[219] Iste'deytu's-sultâne alâfulân deyimi, ista'deytu manasındadır ki, sultanı, falana karşı bir araç olarak kullandım, fe-âdânî aleyhi, yani: A'dânîve eânenîanlamına gelir ki, o da bunu kabul etti ve bana yardım etti, demektir.
[220] 76/ İnşân 2
[221] İbni Fâris, bu cümledeki edeme kelimesine, örnek/model; Ferrâ\ vesile; Zemahşerî ise, efendi ve öncü anlamını vermiştir. Bkz. El-Mucemmel, I, 90; Esâsu'l-Belâga, s. 4.
[222] 15/Hicr 29
[223] 17/İsrâ 70
[224] Mugîra b. Şu'be, bir kadınla evlenmek istediğini bildirince Peygamber ona bu sözü söylemiştir. Tirmizi tahriç etmiş ve Hasen bir hadîstir demiştir. Bkz. Âridatu'l-Ahvezî, IV, 307; Nesâî, Sünen, VI, 70; İbni Mâce, I, 599.
[225] 9/Tevbe 61
[226] 6/En'âm 25
[227] 84/înşikâk2
[228] 2/Bakara 279
[229] 9/Tevbe 49
[230] 14/îbrâhîm 7
[231] 12/Yûsuf 70
[232] 7/A'râf 44
[233] 22/Hac27
[234] 4/Nisâ 64
[235] 3/ Al-i İmrân 166
[236] 2/Bakara 102
[237] 58/Mücâdele 10
[238] 10/Yûnus 100
[239] 2/Bakara 102
[240] 9/Tevbe 45
[241] 24/Nûr 62
[242] 4/Nisâ 140
[243] 2/Bakara 264
[244] 4/Nisâ 16
[245] 9/Tevbe 61
[246] 9/Tevbe 61
[247] 33/Ahzâb 69
[248] 6/En'âm 34
[249] 61/Saf 5
[250] 2/Bakara 222
[251] Bu, sahâbî olan Abbâs b. Mirdâs'ın Huneyıı savaşında Peygambere hitaben söylediği kasidesinden bir mısradır. Beytin ikinci mısraı ise şöyledir: Bu senin üzerine bir hak olsun, Meclis sükûnete erdiğinde. Bkz. Şevâhidu Sîbeveyh, I, 432; İbnu's-Sayrâfî, Şerhu'l-Ebyât, II, 93;e/-Muktadab, II, 46; er-Ravdu'i-Unuf, II, 298; Hazânetu'l-Edeb, IX, 29.
[252] 20/Tâhâ 18
[253] 24/Nûr 31
[254] Hz. Abbas'tan alınan bu hadis Müslim tarafından Sûcûd kitabında kaydedilmiştir. Ayrıca Ahmet, Musned, I, 206; Ebû Davud, (HNu: 891); Tırmizi rivayetinden sonra şöyle der: Bu hasen sahih bir hadîstir; ilim ehline göre, uygulama da bu şekildedir. Bkz. Aridatu'l-Ahvezı, W,12;Fethu'l-Bari,U,2%.
[255] Bu beyit Tufeyl Ganevi'ye aittir. Şiirlerinin İlavelerinde yer almıştır, s. 62; Şemsu l-Ulûm, I, 72; el-Mücemmel, I, 92.
[256] 57/Hadîd 17
[257] Fecr 7
[258] 19/Meryem 83
[259] Abdullah b. Eş-Şihhîr'den. İbni Hacer der ki: Ebû Dâvûd (904) ve Nesâî tahriç etmiştir. Tırmızı de eş-Şemâü, s. 255'te nakletmiştir. İsnadı kuvvetlidir. İbnu Huzeyme, İbni Hibbân ve Hakim (I, 264) sahih saymıştır ve Müslim'in şartlarına uygundur demiş; Zehebî de bunu değerlendirmeyi takrir/kabul etmiştir. Bkz. Fethu'l-Bârî, II, 206; Mefâimu's-Sünen, I, 215..
[260] Beyit, sahabeden Ebû'l-Minhâl Bukayle EşceTnindir. Bkz. Şemsul-ülûm, I, 82; Te'vîlu Müşkili'I-Kur'ân, s. 265; Hattâbî, Garibu'l-Kur'ân, II, 101.
[261] 2/Bakara 187
[262] Tâhâ 31
[263] 48/Fetih 29
[264] 6/En'âm 74
[265] 53/Necm 57
[266] 16/Nahl 1
[267] 40/Mü'min 18
[268] Şair, Ebû't-Tayyib Mütcnebbî. Bkz. Divanı, s. I, 94; el-Besâir, II, 185; ez-Zerîa, s. 167; ed-Durru'l-Masûn, V, 466; el-Vesâta, s. 38J.
[269] 43/Zuhruf 55
[270] Musa Kâzım'ın oğlu Ali Rıza. Oniki İmam Mezhebi'nin (İmamiye) imamlarından biridir. 254'te vefat etmiştir. Bkz. SiyemA'lâmi'n-Nubelâ, IX, 393; Vefeyâtu'l-A'yân, III, 269.
[271] Hadîs, bu şekilde Hz. Aişefannemizl'den rivayet edilmiştir. Bkz. İbnu Adî, el-Kûmıl^\ 1939; Kenzu'l-Ummâl, I, 59; Buharı ise, Ebû Hureyre'den aynı hadisi şöyle tahriç eder: Yüce Allah buyurdu ki: Kim bir dostuma düşmanlık ederse, ben ona savaş ilan ederim. Bkz. Fethu Bârî, XI, 340.
[272] 4/Nisâ 80
[273] 7/A'raf 150
[274] 76/İnsan 8
[275] 76/İnsân 28
[276] 51/Zâriyât 21
[277] 47/Muhammed 15
[278] Şair, Züheyr. Bkz. Divem'ı, 105; £■/-£/«/, I, 106; Tehzîbu'l-Luğa, XIII, 84; el-Cemhera, 111,275.
[279] 33/Ahzâb 33
[280] 5/Mâide 68
[281] Şair, Bahterî. Bkz. Divan'ı, I, 10; Zehru'l-Adâb, I, 112.
[282] Şair, Durayd b. Sinime. Kardeşi Abdullah için yazdığı Mersiye. Bkz. Divanı, s. 49.
[283] Şair, Suveyd Merâsid Hârisî, bkz. Tebrîzî, Şerhu'l-Hamâse, II, 165; Muberred, el-Kâmil 11,271.
[284] Şair, Suveyd Murâsid Hârisî. Bkz. Tebrîzî, Şerhu'l-Hamâse, II, 165; Muberrad, el-Kâmil, 11,271.
[285] 54/Kamer 26
[286] 28/Kasas 76
[287] 10/Yûnus 58
[288] 7/A'râf 157
[289] 2/Bakara 286
[290] 3/Al-i Imrân 81
[291] 7/A'râf 205
[292] 48/Fetih 9
[293] 14/İbrâhîm 24
[294] 21/Enbiyâ 67
[295] 41/Fussilet 53
[296] 69/Hâkka 9
[297] 52/Tûr 53
[298] 9/Tevbe 30
[299] 51/Zârİyât 9
[300] 6/En'âm 95
[301] 46/Ahkâf 22
[302] 24/Nûr 11
[303] 45/Câsiye 7
[304] 37/Saffât 86
[305] Şair, Urve b. Uzeyne. Bkz. Divanı, s. 343; el-Mucemmel, I, 99; Şemsu'l-Ulûm, I, 93; Muşevviju'l-Muattim, I, 73.
[306] 6/En'âm 76
[307] 6/En'âm 78
[308] usan da e-f-l maddesinde ı/<2/, develerin küçüğüdür denmektedir. Ayrıca dkz. ti Mucemmel, I, 99.
[309] 13/Ra'd 35
[310] 34/Sebe' 16
[311] 49/Hucurât 12
[312] Şair, Cahüiye şairi Mümezzak Abdî. Beytin diğer mısraı şöyledir: Yada, ben daha param parça olmadan yetiş bana. Bkz. el-Asma'iyyât, s. 166; el-Mucemmel, T, 100; Garîbu'l-Hadîs, III, 429.
[313] 2/Bakara 188
[314] 4/Nisâ 10
[315] 4/Nisâ 10
[316] 5/Mâide 42
[317] 105/FÎ1 5
[318] 9/Tevbe 10
[319] 3/Al-i İmrân 103
[320] 8/Enfâl 63
[321] 8/Enfâl 63
[322] 22/Hac 75
[323] 4/Nisâ 104
[324] 6/En'âm 130
[325] 19/Meryem 65
[326] Ebû Nıı'aym, el-Hilye'de İbn-i Abbâs'tan Allah'ın yarattıklarını düşününüz oma Allah'ın kendisini düşünmeyiniz şeklinde rivayet etmiştir. îbnu Ebî Şeybe de Kitâbu'l-Arş'ta (s. 59) Ibn-İ Abbâs'tan Rasui'un sözü olarak her şeyi düşününüz ama Allah'ı düşünmeyiniz ifadesiyle rivayet etmiştir. Bu anlama geien birçok hadis vardır. Aclûnî der ki: "Bu rivayetin senetleri zayıftır yalnız pek çok yoldan rivayet edildiğinden bunların toplamı onu kuvvetli kılmaktadır, manası da doğrudur." Bkz. Keşful-Hafâ',\, 311; en-Nilıâyejî Garibi'l-Hadîs, I, 63.
[327] 17/İsrâ 44
[328] 6/En'âm 103
[329] 57/Hadîd 3
[330] 2 l/Enbiyâ 43
[331] 7/A'râf 127
[332] Ali b. Ebî Tâüb, İbnu Abbâs ve Dahhâk böyle okumuştur. Bu, şaz bir kıraattir. Bkz. Kurtubî, VII, 262.
[333] Bu, Farrâ'ın görüşüdür; Meânt'l-Kur'ân'da (I, 203) bunu belirtmiştir.
[334] 3/Âl-i İmrân 118
[335] 24/Nûr 22
[336] Bkz. Buharı, Tefsir, VIII, 455; Müslim, H Nu: 2770.
[337] Enes'ten tahriç eden Buharı; "... Kafire veya münafıka gelince o: Ben bilmiyorum, ben onun hakkında insanların söylediklerini söylüyordum, der. Ona: Bilemedin ve kazanamadın, denir. Ardından demirden bir tokmakla iki kulağının ardına vurulur, orada bulunan her şeyin duyabileceği bir şekilde öyle bir feryad eder ki, onu sadece insanlar ve cinler duymaz" Müslim, Nesâî, Ahmed. Bkz. Fethu'l-Bârî, III, 232; Müslim, el-Cenne ve Ne'imuhâlArdu Mak'adi'l-Meyyit, H Nu: 2870; Şerhu's-Sünne, V, 415; et-Tergîb ve't-Terhîb, IV, 185; el-MumedAU, 126.
[338] 7/A'râf 69
[339] 75/Kıyame 22-23
[340] 3/Âl-i İmrân 119
[341] Şair, A'şâ. Esved b. Munzir Lahmî'yi methettiği kasidesinde. Bkz. Divan'ı, s 167-Tefsîru'l-Kurtubî, 1,284.
[342] 43/Zuhruf 4
[343] Bu rivayet, Abdurrazzak, Abd b. Humeyd ve İbnu'l-Munzir'ın Katâde'den aldıkları bir nvayettir. Sahâbî olan Ebû't-Tufeyl b. Âmir b. Vasile, İbn-i Abbâs'ıtı sözü olarak aktarmıştır. Bkz. Abdurrazzak, el-Musannef, V, 28; İbnu Cerîr, I, 548; ed-Durru't-Mensâr, III, 316
[344] 6/En'âm 92
[345] Şair, Cahiliye şairi Teebbcta-Şerran. Bkz. Dtvân'ı, 156; el-Onhere, I, 11; Tebrîzî, Şerhu'l-Hamâse, I, 49; el-Muhassas, XIII, 181.
[346] Müminlerin annesi [annemiz] Zeyneb binti Hıızeyme'nin künyesi, yoksulları gözetmeye düşkünlüğünden ümmü'l-mesâkîn idi. Bkz. Siyeru A'lâmi'n-Nubelâ, II, 218.
[347] Hz. İbrahim Halîl, misafirperliği ile tanındığından ilk olarak Ebû'l-Adyâf lakabını alan kişidir.
[348] Şenferâ'nın bir beytidir. Bkz. El-Cemhere, I, 21; el-Mufaddaliyât, s. 110.
[349] 101/Karia 9
[350] 57/Hadîd 15
[351] 33/Ahzâb 6
[352] 20/Tâhâ 94
[353] 6/En'âm 38
[354] Surfe: çok güzel ev yapıp İçine kurulan toz renginde küçük bir böcektir.
[355] 2/Bakara 113
[356] 11/Hûd 118
[357] 3/Âl-i İmrân 104
[358] 43/Zuhruf 22
[359] Şair, Nâbİğa ez-Zubyânî. Bkz. Divanı, s. 81; el-Gafîbîn, I, 93.
[360] 12/Yûsuf 45
[361] Şubeyi b. Uzva ed-Dabbî böyle okumuştur ama bu şaz bir kıraattir. Bkz. en-Nahhâs, İ'râbu'l-Kur'ân, II, 143; Kurtubı, IX, 201.
[362] 16/NahI 120
[363] Hadis, Tayâlisî'nin Musned'inde (s.32) yer almıştır. Saîd b. Zeyd, Peygambere (sav) : Babam bildiğiniz gibi bir adamdı, siz onun hakkında çok şey bilirsiniz, onun için de dua eder misiniz der. Peygamber: Evet, olur, dua edeyim; çünkü o, kıyamet gününde yalnız başına bir ümmet olarak dirilecektir, buyurur. Bkz. el-îsâbe, I, 70; Ebû Ya'lâ da tahriç etmiştir, isnadı da hasendir. Bkz. Mecmau'z-Zevâid, IX, 420.
[364] 3/Âl-i İmrân 113
[365] Bkz. Meânî'l-Kur'ân, I, 458.
[366] 62/Cuma 2
[367] Kutrub; Ebû Alî (v.821); Basralı dilbilimci, müfessir. Sibeveyh'in öğrencisidir. Mutezilî eğilimlidir. Eserleri: Meânî'l-Kur'ân, Garîbu'l-Hadîs, el-Azdâd, el-Müsellesât.
[368] 2/Bakara 78
[369] 7/A'râf 157
[370] 87/Alâ 6
[371] 17/İsrâ 71
[372] 25/Furkân 7
[373] 28/Kasas 5
[374] 28/Kasas 41
[375] 36/Yâsîn 12
[376] 5/Mâide 2
[377] 38/Sâd 63
[378] 12/Yûsuf 41
[379] 3/Âl-i İmrân 30
[380] 11/Hûd 123
[381] 3/Âl-i İmrân 154
[382] 2/Bakara 275
[383] 7/A'râf 54
[384] 41/Fussilet 12
[385] 17/İsrâ 85
[386] 16/Nahl 40
[387] 54/Kamer 50
[388] 2/Bakara 228
[389] 37/Saffat 102
[390] 11/Hûd 97
[391] 16/Nahl 1
[392] 12/Yûsuf 18
[393] Efûh Evdî'nin bir beytidir. İkinci beyti şöyledir: Bir kavmin de cahilleri efendi olunca, artık büyükleri kalmaz. Bkz. Dîvân'ı, s. 10; Hamaselu'l-Basriyye, II, 69; Kalî, el-Emâlî, II, 228; el-İhtiyâreyn, s. 77;
[394] 17/İsrâ 16
[395] Ahmed, Musned, III, 368; rivayetin senedinde yer alan kişiler si kâtı'güvenilir ravilerdir. Bkz. El-îsâbe, II, 101; Mecmau'z-Zevâid, V, 261.
[396] 6/En'âm 123
[397] 28/Kasas 20
[398] Ka'b b. Züheyr'İn bir beytidir. Bkz. Dîvân'ı, s. 55; Fârisî, el-Hucce jî'l-Kıraât, I, 319.
[399] 18/Kehf 71
[400] 4/Nisâ 59
[401] 8/Enfâl 27
[402] 33/Ahzâb 72
[403] 3/AI-i İmrân 97
[404] 9/Tevbe 55
[405] 29/Ankebût 67
[406] 2/Bakara 125
[407] 3/Al-j İmrân 154
[408] İbnu Ebî Şeybe, Ahmed ve Ebû Dâvud (H Nu: 4324); İbnu Cerîr ve İbnu Hibbân, Ebû Hüreyre'den almıştır. İbnu Kesîr, isnadını kaydettikten sonra der ki: Bu ceyyid/iyi, kavi/sağlam bir isnattır. Bkz. Ed-Durm'l-Mensûr, II, 736; İbnu Kesîr, el-Fiten el-Metâhim, I, 105.
[409] 9/Tevbe 6
[410] 5/Mâide 69
[411] 12/Yûsuf 106
[412] 57/Hadîd 19
[413] 2/Bakara 143
[414] Müslim ve diğerleri.
[415] 12/Yûsuf 17
[416] 4/Nisâ 51
[417] 16/Nahl 106
[418] Buhari, I, 106; Müslim, (H Nu: 9), İman; Şerhu's-Sünne, I, 9.
[419] 39/Zümer 9
[420] 9/Tevbe 28
[421] 2/Bakara 173
[422] 12/Yûsuf9ö
[423] 38/Sâd 6
[424] 5/Mâide 118
[425] 25/Furkan 42
[426] 45/Casiye 32
[427] 74/Müddesir 25
[428] 11/Hûd 54
[429] 4/Nisâ 124
[430] Şair, Sahru'l-Gayyi'l-Hüzelî. Bkz. Dîvânu'l-Hüzelİyyîn, II, 223; Bahru'l-Muhît, III, 352.
[431] Şair Ferezdak'tir. Bkz. Dtvân'ı, s. 160; Fârisî, el-Hucce jî'l-Kıraât, II, 56; el-Muhakkem, VI, 465.
[432] Şair bulunamamıştır. Bkz. Fârisî, et-Tekmile, s. 364; el-İktidâb, s. 418; Demîrî, Hayâtu'l-Heyevân, I, 338. el-Mesâilu'l-Basriyyât, I, 381
[433] Asmaî der ki: Kurâd küçük iken ona kumkâme denir, sonra hamnâne olur, sonra kıtrâd sonra da haleme olur.
[434] 4/Nisâ 117
[435] 53/Necm 19-20
[436] 19/Meryem 42
[437] 43/Zuhruf 19
[438] 25/Furkân 49
[439] 4/Nisâ 6
[440] 20/Tâhâ 10
[441] 24/Nûr 27
[442] Şair belli değildir. Ragıb, el-Muhâdarât, I, 315 ve Esâsu'l-Belâğa, I, 524.
[443] 47/Muhammed 16
[444] 3/Âl-i İmrân 119
[445] 3/Âl-i İmrân 37
[446] 18/Kef 38
[447] 3/ÂI-i İmrân 113
[448] 20/Tâhâ 130
[449] 33/Ahzâb 53
[450] İbnu's-Sikkît şerhi ile birlikte basılan Dtvân'ı, s. 83; Şemsu'l-Ulûm, I, 107; el-Azdâd, s. 27; el-Af'âl, 1, 78; Ferrâ', el-Maksûr ve'l-Memdûd, s. 20.
[451] 55/Rahmân 44
[452] 88/Gaşiye 5
[453] 57/Hadîdl6
[454] 33/Ahzâb 33
[455] 11/Hûd 46.
[456] 11/Hûd 40
[457] 88/Gaşiye 25
[458] 78/Nebe! 39
[459] 3/Âl-i İmrân 14
[460] 50/Kâf 32
[461] 38/Sâd 30
[462] 5/Mâide 110
[463] 3/Âl-i İmrân 13
[464] 51/Zâriyât 47
[465] 2/Bakara 255
[466] 3/Âl-i İmrân 33
[467] 40/Mü'min 46
[468] 40/Mü'min 28
[469] Şair, Züheyr b. Ebî Sülmâ.
[470] Şair, Hansa'. Bkz. Dtvân'ı, s. 121; el-Hasâis, II, 271.
[471] 3/Al-i İmrân 7
[472] Şair, Abde b. Tabîb. Bkz. El-Mufaddaliyat, s. i 36.
[473] 7/A'râf 53
[474] 4/Nisâ 59
[475] Bu Hz. Ömer'in sözüdür; sonraları Ziyâd b. Ebîh de bir konuşmasında kullanmıştır. Bkz. Ne.sru'd-Durr, II, 40; Ebû Ubeyde, el-Emsâl, s. 106.
[476] 6/En'âm 163
[477] 7/A'râf 143
[478] 2/Bakara 41
[479] 75/Kıyame 34
[480] Sa'leb diye tanınmış olan Ahmed b. Yahya olup hicri 29 l'de vefat etmiştir.
[481] Bkz. Sayfa 85.
[482] 11/Hûd 75
[483] 17/İsrâ 110
[484] 28/Kasas 28
[485] 26/Şuarâ 128
[486] 45/Câsiye 3
[487] 29/Ankebût 49
[488] 12/Yûsuf 105
[489] İskâfî, bu konuda geniş açıklamalar yapmıştır. Bkz. Durratu'n-Tenûl ve Gurratu't-Te'vîk s. 435-436.
[490] 23/Mü'minûn 50
[491] 17/İsrâ 59
[492] 3/ÂI-i İmrân 110
[493] 8/Enfâl 32
[494] 29/Ankebût 54
[495] 7/A'râf 187
[496] 51/Zâriyât 12
[497] l/Fatiha 4
[498] 17/İsrâ 31
[499] 17/Isrâ 23
[500] 10/Yûnus 53
[501] 18/Kehf 10
[502] 11/Hûd 43
[503] 12/Yûsuf 69
[504] 33/Ahzâb 51
[505] 70/Meâric 13
[506] 52/Tûr 15
[507] 41/Fussilet 28
[508] 3/Âl-i İmrân 197
[509] 12/Yûsuf 69
[510] Hâtim-İ Tâî'nin Dîvân*ma bkz. s. 50.
[511] 2/Bakara 30
[512] 46/Ahkâf 20
[513] 2/Bakara 80
[514] 1 O/Yûnus 91
[515] 3/Â1-ı Imrân 144
[516] 21/Enbiyâ 34
[517] 10/Yûnus 2
[518] 6/En'âm 144
[519] 14/tbrâhîm 21
[520] 2/Bakara 6
[521] 7/A'râf 172
[522] 95/Tin 8
[523] 13/Ra'd 41
[524] 20/Tâhâ 133
[525] 9/Tevbe 126
[526] 35/Fâtır 37
[527] 5/Mâide 114
[528] ööA'ahrîm 11
[529] 33/Ahzâb 10
[530] 33/Ahzâb 10
[531] 33/Ahzâb 67
[532] 4/Nisâ 119
[533] Şair, Ziiheyr b. Ebî Sülma. Bkz. Dîvân71, s. 50; Esâsu'l-Belâga, s. 14; el-Mücemmel, I, 115; el-Garîbeyn, I, 131; Musellesu'l-Batalyûsî, II, 306.
[534] Dârekutni, II, 172. hadisi, Sünen müellifleri tahriç etmişlerdir, isnadı sahihtir, yalnız nıeıfu ve mavkuf olduğu konusunda ihtilaf vardır. Nesâî, mevkuf!uğunu doğrulamıştır. Bkz. Sünenu'n-Nesâî, IV, 196.
[535] Şair, cahiliye şairi ve A'şâ'nın dayısı Meseyyib b. Ales. Bkz. El-Mufaddaliyât, s. 62; Tebrizî, Şerhu't-Mufaddalİyât, II, 313.
[536] Ahmed. Musned. II, 359; İbnu Mâce, I, 610. Hadisi, Nevevi ve İbn-i Salâh "hasen" saymışlardır.
[537] 108/Kevser 3
[538] 94/İnşirâh 4
[539] Bkz. Nehcu'l-Belâga Şerhi, II, 172.
[540] 73/Müzzemmil 8
[541] 6/En'âm 91
[542] 24/Nûr 32
[543] İbnu Merdeveyh, Tefsirinde İbnu Ömer'den zayıf bir isnad ile; Abdurrazzak, Sa'îd b. Ebî Hiİâf'den rnursel olarak (el-Musanneft VI, 173), Beyhakî de Ma'rife'de eş-Şâfifden Ona ulaşmıştır ifadesiye vermiştir. Bkz. ihya, 11,22; d-Fethu'l-Kebîr, II, 38; Fethu'l-Bârî, IX, 111.
[544] 56/Vakıa 6
[545] 2/Bakara 164
[546] 101/Karia 4-5
[547] 12/Yûsuf 86
[548] 7/A'râf 160
[549] 2/Bakara 60
[550] 18/Kef 33
[551] 54/Kamer 12
[552] 5/Mâide 31
[553] 5/Mâide 103
[554] Bir ara Medine'de bir korku/panik havası esmiş, Peygamber (sav) ba esnada Ebû Tal-ha'dan cl-Mendûb adı verilen bir atı emaneten alıp hemen Medine'nin etrafını turlamıştır. Geri döndüğünde: Korkulacak bir şey göremedik; rahat olunuz; bu at maşallah deniz gibidir, buyurmuştur. Bkz. Buhari, Cihâd, VI, 58; Müslim, Secaatu'n-Nebiy (HN: 2307); Ahmed, Miisned, II, 163.
[555] Şair, Nusayb. Bkz. el-Garîbeyn, I, 140; el-Mucemmel, I, 117; Şemsu'l-Ulûm, I, 135; Dîvânu'l-Edeb, 11,294.
[556] 25/Furkân 53
[557] Bu ifadenin IBenâtu Bahrin mi Benâtu Mahrin mi olduğu tartışmalıdır. Bkz. el-Lisân, IV, 46 B-h-r maddesi ve el-Mucemmel, I, 117.
[558] 30/Rûm 41
[559] 4/Nisâ 37
[560] I l/Hûd 15
[561] 7 / A' râf 85
[562] 12 /Yûsuf 20
[563] 18/Kehf 6
[564] 35/Fâtır 8
[565] Şair, Zû'r-Rumme. Bkz. Dîvân*\, s. 338.
[566] 4/Nisâ 6
[567] Bedre: içinde 1000 veya 10.000 dirhem bulunan para kesesi demektir.
[568] 3/Âl-i İmrân 123
[569] 2/Bakara 117
[570] 46/Ahkâf 9
[571] Müslim, Cuma (H Nu: 867); Müellifin aktardığı biçimde Nesâî, III, 189 Câbir b. Abdillah'tan; Ahmed, Müsned, IV, 126 (her dalalet ateştedir kısmı hariç).
[572] 2/Bakara 59
[573] 24/Nûr 55
[574] 25/Furkân70
[575] 2/Bakara 181
[576] 16/Nahl 101
[577] 34/Sebe' 16
[578] 7/A'râf 95
[579] 14/îbrâhîm 48
[580] 40/mu'min 26
[581] 2/Bakara 108
[582] 47/Muhammed 38
[583] 50/Kâf 29
[584] 10/Yûnus 64
[585] 30/Rûm 30
[586] Kimileri, abdâVm varlığını inkar etmiştir. Suyûtî, onların varlığını gösteren bir risale yazmış ve burada ilgili hadis ve haberleri kaydetmiştir. Bkz. El-Hâvîli'l-Fetâvâ, II, 241.
[587] 25/Furkân 70
[588] Uceyl es-Selûlî ve Ummu Yezîd b. Et-Tasariyye'ye nispet edilen bir beyittir. Bkz. El-Mucemmel, I, 119; Şemsu'l-Ulûm, I, 141; el-Hasâis, 1, 79; Şerhu'l-Hamâse, IH, 46.
[589] Humeyd Erkat ve Kümeyt'e nispet edilen bir beyittir. Bkz. Şi'ru'l-Kümeyt, II, 19; el-Miİcemmel, I, 119; Sem.su'I-Ulûm, I, 143.
[590] Muaviyeden alınan bir hadistir. Hadis hasendir. Tahriç edenler: Ahmed, Müsned, IV, 92; Ebû Dâvûd (619); İbnu Mâce (963); İbnu Hibbâıı (el-İhsân ff Tertibi Sahihi İbni Hibbân, III, 323); Şerhu's-Siinne, III, 415.
[591] 10/Yûnus 92
[592] 22/Hac 36
[593] 39/Zümer 47
[594] 20/Tâhâ 121
[595] 12/Yûsuf 100
[596] 22/Hac 25
[597] 33/Ahzâb 20
[598] 32/Secde 7
[599] 29/Ankebût 20
[600] 10/Yûnus 34
[601] 7/A'râf 29
[602] I l/Hûd 27
[603] 17/İsrâ 27
[604] 17/İsrâ 26
[605] 52/Tur 28
[606] 2/Bakara 177
[607] Hadisi Ibnu Ebî Hatim, Ebû Zerr kanalıyla tahriç etmiş ve sahih saymıştır. Rivayette kı-Şi. uç kere iyilik nedir diye sormuş, hep aynı şekilde cevap vermiş sonuncusunda: Bir iyilik yaptığında kalbin ondan hoşlanır; bir kötülük işlediğinde kalbin ondan rahatsız olur diye eklemiştir. Bkz. Ed-Durm'l-Mensûr, I, 410; el-Müstedrek. II, 272.
[608] 60/Mümtehİne 8
[609] Şaır, Haddûş b. Züheyr. Bkz. el-Mucemmel, T, 112; Tâcu'l-Arûs "brr" md.
[610] 19/Meryem 32
[611] 82/İnfitar 13
[612] 83/Mutaffjfın 18
[613] 80/Abese 11-16
[614] 25/Furkân 61
[615] 4/Nisâ 78
[616] Şair, Züheyr. Bu beyit, Muallaka'smd-dn alınmıştır. Bkz. Divan'ı, s. 78; Şerhu'l-Muallakât, I, 122.
[617] Sa lebe b. Hazan Abdî. Bkz. Bahtarî, el-Hamâse, Bab, 52; el-Besâir, II, 234.
[618] 33/Ahzâb 33
[619] 24/Nûr 60
[620] 18/Kehf 60
[621] 20/Tâhâ 91
[622] 18/Kehf 60
[623] Şair, A'şâ. Bkz. Dîvâni, s. 82; el-Efâl, IV, 82; Cemheratu'l-Luga, I, 218; el-Mucemmel, I, 123; Dîvânu'l-Edeb, II, 288.
[624] Şair, Mâlik b. Er-Rayb. Bkz. el-Mikemmel, I, 124; Esâsu'l-Belâga, s. 19; Şemsu'l-Ulûm, I,152.
[625] Şair, belli değil. Bkz. el-Mücemmel, I, 104; el-Efâl, IV, 79; el-Cemhera, I, 240; 'l-Luga, XIII, 105.
[626] Şaır, hbu Zubeyd et-Tâî. Bzz. Dîvân\ s. 594; Yezîdî, el-Emâlî, s. 9; Tehzîbu'l-Luga, XIV, L05; el-Meânî'UKebîr, II, 859; Nizâmu'l-Garîb, s. 13.
[627] 39/Zümer 42
[628] 78/Nebe' 24
[629] 24/Nûr 43
[630] Bu söz, Ebû Nuaym, Mustağfirî, ed-Dârakutnî, Enes'ten merfu olarak tahriç edilmiştir. İbnu Abbâs ve Ebû Sa'îd de merfu olarak bildirmiştir. Hasan-ı Basrî veya İbnu Mes'ûd'un sözü olduğu doğrulanmıştır. Bkz. el-Fâik, XI, 102; Keşfiı'l-Hafâ, I, 132.
[631] 18/Kehf 47
[632] 3/Al-i İmrân 154
[633] 2/Bakara 250
[634] 14/İbrâhîm 48
[635] 40/Mu.'mm 16
[636] 26/Şuarâ 91
[637] 55/Rahmân 19-20
[638] 90/Beled 11
[639] 23/Mü'minûn 100
[640] 2/Bakara 19
[641] 75/Kıyamet 7
[642] 7/A'râf 96
[643] 21/Enbiyâ 50
[644] 6/En'âm 155
[645] 19/Meryem 31
[646] 44/Duhân 3
[647] 23/Mu'minun 29
[648] 50/Kâf 9
[649] 39/Zümer 21
[650] 23/Mu'minun 18
[651] adisi, Müslim, Sahîh'inin el-Birr ve's-Sıla konusunda tahriç etmiştir (H Nu:2588).
[652] 25/Furkân 61
[653] 23/Mu'minun 14
[654] 25/Furkân 1
[655] 25/Furkân 10
[656] 40/Mu'min 64
[657] 67/Mülk 1
[658] 43/Zuhruf 79
[659] Züheyr. M/n kafiyeli Muallakasmdan. Tek kat: Fakirlik/zayıflık; çift kat: Zengm-lik/güçlülük demektir. Bkz. Dîvân'ı, s. 79; Şerhu'l-Muallakât, I, 108; Esâsu'l-Belâga, s. 21.
[660] 2/Bakara 111
[661] 21/Enbiya 24
[662] 4/Nisâ 174
[663] 9/Tevbe 1
[664] 9/Tevbe 3
[665] 10/Yûnus 41
[666] 60/Mümtehine 4
[667] 43/Zuhruf 26
[668] 33/Ahzâb 69
[669] 2/Bakara 166
[670] 59/Haşr 24
[671] 2/Bakara 54
[672] 40/Mu'min 67
[673] 98/Beyyine 7
[674] 98/Beyyine 6
[675] 6/En'âm 78
[676] 6/En'âm 77
[677] 56/Vâkıa 5
[678] 18/Kehf 47
[679] 27/Neml 88
[680] Hadis Sutyan b. Ebî ZÜheyr kanalıyla gelmiştir. Sahih bir hadistir. Buhari tahriç etmiştir; bkz. Fethu'l-Bârî, IV, 90; Tenvîm'l-Havâlik, III, 85.
[681] 74/Müddesir 22
[682] 75/Kıyamet 24
[683] Kıyamet 25
[684] 71/Nuh 19
[685] 2/Bakara 245
[686] 42/Şûrâ 27
[687] 2/Bakara 247
[688] 18/Kehf 18
[689] 13/Rad 14
[690] 6/En'âm 93
[691] 60/Mümtehine 2
[692] 5/Mâide 64
[693] 50/Kâf 10
[694] 6/En'âm 70
[695] 6/En'âm 70
[696] 74/Müddessir 38
[697] Şair, Avf b. Ahvas. Bkz. Mecâzu'l-Kur'ân, I, 194; el-Mücemmel, I, 125; el-Meânî'l-Kebîr, H, n14; Şemsu'l-Ulûm, I, 172.
[698] Şaır, Züheyr b. Ebî Sülmâ. Dîvân'ı, s. 59
[699] 27/Neml 19
[700] 23/Mü'minûn 47
[701] 25/Furkân 54
[702] 38/Sâd 71
[703] 74/Müddesir 25
[704] 54/Kamer 24
[705] 36/Yasin 15
[706] 23/Mu'minun 47
[707] 64/Tağabun 6
[708] 18/Kehf 110
[709] 18/Kehf 110
[710] 19/Meryem 20
[711] 19/Meryem 17
[712] 12/Yûsuf 31
[713] 12/Yûsuf 31
[714] 2/Bakara 187
[715] 2/Bakara 187
[716] 3/Âl-i İmrân 39
[717] 15/Hicr 53-55
[718] 3/Al-İ İmrân 170
[719] 3/Al-i İmrân 171
[720] 15/Hicr 67
[721] 10/Yûnus 64
[722] 25/Furkân 22
[723] 11/Hûd 69
[724] 12/Yûsuf 19
[725] 8/Enfâl 10
[726] 12/Yûsuf 96
[727] 39/Zümer 17
[728] 30/Rûm 46
[729] Hadis sahihtir. Buharı, II, 331 ve Müslim (479); İbnu Mâce, I, 1283 tahriç etmiştir. Ayrıca bkz. Şerhu's-Sünne, XII, 204.
[730] 36/Yâsîn 11
[731] 3/Al-i İmrân 21
[732] 4/Nisâ 138
[733] 9/Tevbe 3
[734] Şair, Amr b. Ma'dîKerib. Bkz. El-Besâir, II, 201; Hazânetu'l-Edeb, IX, 252; Dîvân ı, s. l49>f}-Mümetta\ s. 260; el-Hasâh, I, 368.
[735] 14/İbrâhîm 30
[736] 43/Zuhruf 17
[737] 41/Fussilet 30
[738] İbnu Ebî Şeybe tahriç etmiştir: VI, 133. bkz. El-Garîbeyn, I, 180; en-Nihâye, I, 129.
[739] Bkz. Sibeveyhi, el-Kitâb, 11, 235.
[740] İbnu Kuteybe, Garibu'l-Hadîs, II, 234.
[741] Hadisi İbnu Merdeveyhi ve Taberânî Ebû'd-Derdâ'dan tahriç etmiştir. İsnadı sahihtir. Bkz. Durru'l-Mensûr, VIII, 523; et-Tergîb ve't-Terhîb, IV, 85; £s&$u Vurûdi'l-Hadîs, II, 42.
[742] Şair, Hâtem Tâî'nin çağdaşı Abdu Kays b. Hafâf. Bkz. El-Mufaddaliyyât, 384; el-Asma'iyyât, s.230; Tehzîbu İslahı'l-Manîik,-I, 89; Ferrâ', eî-Meânt, I, 212.
[743] 16/Nahl 77
[744] 33/Ahzâb 10
[745] 50/Kâf 22
[746] 53/Necml7
[747] 46/Ahkâf 26.
[748] 19/Meryem 42
[749] 32/Secde 12
[750] 10/Yûnus 43
[751] 37/Saffât 179
[752] 20/Tâha 96
[753] 12/Yûsuf 108
[754] 75/Kıyamet 14
[755] 24/Nur 24
[756] 6/En'âm 103
[757] 27/Neml 13
[758] 17/İsrâ 12
[759] 17/îsrâ 59
[760] 28/Kasas 43
[761] 37/Saffât 179
[762] 29/Ankebût 38
[763] 50/Kâf 7-8
[764] 70/Meâric 10-11
İslami Okul Okulların En Önemlisi