Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Nihayetsiz Hamdü Sena Allahu Teâlâ Hazretlerine olsun ki insanlara tefaddulen birçok peygamberler göndermiş, k

Önsöz. 5

1- Târihin Ehemmiyeti ve Kısımları: 5

2- Tefsîr Tarîhi'nin Mâhiyyeti ve İlimler Arasındaki Mevkii: 6

Birinci Kısım.. 6

Usûl-i Tefsîr'e Dâir Olup Üç Bölüme Ayrılmıştır. 6

Bîrincî Bölüm.. 6

Kur'ân-I Kerim Hakkında Umûmî Bilgileri Câmi'dir 6

1- Kur'ân'ın Ma'nâsı: 6

2 - Sûre'nin Mânası: 7

3- Âyet'in Ma'nâsı: 7

4- Kur'ân-ı Azîm'in  Nüzulü. 8

5-Vahy-i  İlâhî'nin  Mâhiyyeti ve Mertebeleri: 9

Vahyin dokuz mertebesi, nev'i vardır: 10

6-Kur'ân-ı  Kerîm'in Cem’  ve Tertîbi: 11

7-Kur'ân-ı Kerîm'in Mahfûziyyeti: 13

8- Kur'ân-ı Mübîn'in Resm-i Hattı: 13

9 - Sûrelerin Fatihaları = Ser-levhaları: 17

10- Kur'ân-ı Zî-Şân'ın Nüzulünden Evvel Ve Nüzulü Zamanında Arabların Lisan Bakımından. 18

11- Kurân-ı Kerîm'in Hangi Bakımlardan Ebedî  Bir Mu'cize Olduğu: 19

Velhâsıl Kur'ân-ı Kerîm, birçok bakımdan ebedî bir mu'cizedir. Ezcümle: 19

12- Kur'ân-ı Mübîn'in Sarahaten Veya İşâreten İhtiva Ettiği İlimler: 20

1-Tefsîr İlmî: 21

2-Hadîs İlmi: 21

3 -Tevhid İlmi = İlm-i Kelâm: 21

4- Fıkıh İlmi: 21

5-Usûl-i Fıkıh İlmi: 22

6- Hikmetü't-Teşrî İlmi: 22

7- Hitabet ve Mev'ize İlmî: 23

8- Ahlâk İlmi: 24

9-Tasavvuf İlmi: 24

10 -Havas İlmi: 25

11- Rü'yâ İlmî: 25

12- Belagat İlmi: 26

13- Mantık İlmi: 27

14- Riyâziyye İlmi: 29

15 -Hey'et İlmi: 29

Semâlara ve zemine dâir Kur'ân-ı Kerim'in âyetlerinden birkaç misâl: 30

16- Tabîiyyât Denilen İlimler: 30

17- Hikmetü't-Tekvîn İlmi: 32

İşte birkaç misâl : 33

18- Siyer ve Târih İlmi: 34

19 - İçtimâi İlim: 37

İkîncî Bölüm.. 38

Tefsîr, Te'vîl Ve Terceme Hakkında Umumî Bilgileri Hâvîdir 38

13- Tefsir İle Te'vîlin Mâhiyyetleri Ve Aralarındaki Fark: 38

14- Tebdil Ve Tahrifin Mahiyyetleri: 39

Tefsîr İle Terceme Arasındaki Fark: 39

16- Tefsirin Mevzuu İle Gayesi: 41

17- Tefsirlerin Mebâdîsî, Me'hazleri, Menba'ları: 41

18- Tefsir İlmi'nin Şeref Ve Ehemmiyeti: 41

19- Tefsirlere Olan İhtiyaç: 42

20- Tefsîrlerin Taksimi, Rivayet Ve Dirayet Tarikleri; 43

21 - Dirayet Tarikiyle Yapılan Tefsirler İle Re'ye Müstenid Tefsirler Arasındaki Fark: 45

Üçüncü Bölüm.. 46

Müfessirler Ve Bazı İlimler Hakkında Umûmî Ma'lûmâtı Muhtevidir 46

22 -Tefsîr İle Sıkı Alâkaları Olan Bir Kısım İlimler: 46

23- Müfessirlerin Muhtaç Oldukları İlimler: 48

9- Îlm-i Kelâm = Usûl-i Dîn; 51

10- İlm-i Hadîs: 52

11- İlm-i Fıkh: 52

12- Usûl-i Fikh: 53

13- İlmü Esbâbi'n-Nüzûl: 53

14- İlmü'n-Nâsih Ve'l-Mensuh: 53

15- İlm-i Mevhibe: 53

16- İlm-i Ahlâk: 54

17- Rûhiyyât: 54

18- İçtimâiyyât: 54

19- İlmü't-Tekvîn: 54

20- İlim-i Hey'et: 54

21- Coğrafya: 54

22- İlm-i Târih Ve Siyer: 55

24- Müfessirlerin Âdâb Ve Şeraiti: 55

Ashâb-ı Kiram Tarafından Vuku'bulan Tefsirlere İki Misâl: 56

Tabiîn Hazerâtının Tefsirlerinden Birkaç Nümûne: 57

25- Müfessirlerin Arasında Görülen Ba'zı İhtilâfların Sebebleri Ve İhtilâfların Nevi'leri; 59

Hakikî İhtilâflardan Birkaç Nümûne: 61

Bu Kısma Âid Başlıca Me'hazlar: 62

BÜYÜK TEFSİR TARİHİ 62

TABAKAT'ÜL MÜFESSİRÎN.. 62

İkincî 1Kısım: 63

Mukaddime. 63

Müteaddid Tefsirler Yazılmasındaki  Hikmet 64

Müfessirlerın Meslekleri 64

Müfessirlerin Tabakaları 66

Mümtaz Tabakaya Dair Teberrüken Bir Nebze Ma'lümât 66

1- Ebü Bekr Es-Sıddık (Radiya'llâhu Teâlâ Anh): 67

Hazret-i Ebû Bekr'in Hayâtına Ve Devre-i  Hilâfetine Bir Nazar 67

Hazret-İ  Ebü  Bekr'in Tefsir İlmindeki  Mevkii 67

Hazret-i Sıddîk'ın Hadîs İlmi'ndeki   Mevkii 68

Hazret-i Siddîk'ın Fıkıh İlmi'ndeki Mevkii 68

2- Ömer B. El-Hattâb (Radiya'llâhu Teâlâ Anh): 68

Hazret-i Ömer'in Hayâtına Ve Devre-i Hilâfetine Bir Nazar 69

Hazret-i  Ömer'in  Tefsirdeki   Mevkii: 69

Hazret-i Ömer'in  Hadîs İlmindeki  Mevkii: 70

Hazret-i Ömer'in İlm-i Fıkıhdaki  Mevkii 70

3- Osman B. Affân (Radiya'llâhu Teâlâ Anh): 71

Hazret-i Osman'ın Hayâtına Ve Devre-i  Hilâfetine Bir Nazar: 71

Hazret-i Osman'ın Tefsîr İlmindeki  Mevkii: 71

Hazret-i Osman'ın  İlm-i Hadîsdeki  Mevkii: 72

Hazret-i Osman'ın  İlm-i  Fıkıhdaki   Mevkii: 72

4- Alî B. Ebi Tâlib (Radiya'llâhü Teâlâ Anh): 72

Hazret-i Alî'nin  Hayâtına Ve Devre-i Hilâfetine Bir Nazar: 73

Hazret-i   Alî'nin  İlm-i  Tefsirdeki   Mevkii: 74

Hazret-i  Alî'nin   İlm-i  Hadîsdeki   Mevkii: 75

Hazret-i Alî'nin  İlm-i  Fıkıhdaki Mevkii: 75

5- Übeyy B. Kâ'b (Radiya'llâhu Teâlâ Anh) 75

Übeyy B Kâ'bın İlmi Kirâatdaki Mevkii: 76

İlmi  Tefsirdeki Mevkii: 76

Îlm-i Hadîsdeki Mevkii: 76

6- Abdu'llâh  B. Mes'ûd (Radiya'llâhu Teâlâ Anh): 76

İlm-i  Kırâetdeki Mevkii: 77

İlm-i  Tefsirdeki  Mevkii: 77

İlm-i Hadîsdeki  Mevkii: 77

İlm-i Fıkıhtaki Mevkii: 77

7- Ebû Müse'l-Eş'ar!  (Radiya'llâhu Teâlâ Anh): 78

İlm-i  Kırâet Ve Tefsirdeki  Mevkii: 78

İlm-i  Hadîs Ve  Fıkıhdaki   Mevkii 78

8- Zeyd B. Sabit (Radiya'llâhu Teâlâ Anh) 79

İlm-i   Kırâetdeki   Mevkii: 79

İlm-i  Tefsirdeki   Mevkii: 79

İlm-i  Hadis Ve  Fıkıhdaki  Mevkii: 80

9- Ebû   Hüreyre  (Radiya'llâhu Teâlâ   Anh): 80

Tefsir  İlmi'ndeki   Mevkii: 80

Fıkıh Ve Hadis  İlimlerindeki   Mevkii: 81

10- Abdu'llâh B. Amr (Radiya'llâhu Teâlâ Anhümâ) 81

Tefsîr  İlmi'ndeki  Mevkii: 82

Fıkıh Ve Hadîs İlimlerindeki  Mevkii: 82

Lahika. 82

11— İbn-i Abbâs (Radiya'llâhu Teâlâ Anhümâ) : 84

İlm-i  Tefsirdeki  Mevkii: 84

İbn-i  Abbas'ın  Hadîs  İlmindeki  Mevkii: 85

İbn-i Abbâs'ın  İlm-i   Fıkıhdaki   Mevkii 86

12- Abdu'llâh  B. Ömer (Radiya'llâhu  Teâlâ Anhümâ): 86

Abdu'llâh  B. Ömer'in Tefsirdeki Mevkii 87

İbn-i Ömer'in  Fıkıh Ve Hadîs  İlimlerindeki  Mevkii 87

13- Abdu'llâh  B.  Ez-Zübeyr  (Radiya'llâhu Teâlâ Anhümâ): 88

Târih-i   Hayâtına  Kısa  Bir  Nazar 88

Abdu'llâh  B.   Ez-Zübeyr'in  Tefsir  İlmindeki   Mevkii 90

Hadîs Ve Fıkıh  İlimlerindeki   Mevkii 90

14- Cabir  B. Abdi'llâh (Radîya'llâhu Teâlâ Anh): 90

Tefsir  İlmindeki   Mevkii  : 90

Fıkıh Ve  Hadîs İlimlerindeki   Mevkii : 91

15- Enes B. Mâlik (Radiya'llâhu Anh): 91

Tefsir İlmindeki   Mevkii: 91

Hadis İlmindeki  Mevkii: 92

Birinci Tabakayı Teşkil Eden Müfessirler 92

16- Alkame: 92

Tefsirde Ve Sair  İlimlerdeki  Mevkii: 92

17-  Muhammed b.  Kâ'b: 93

Tefsirde Ve Sâir  İlimlerdeki   Mevkii: 93

18- Mürre B. Şurahbîl: 93

Tefsîrde Ve Şâir İlimlerdeki Mevkii : 93

19 - Refî' B. Mihrân: 93

Tefsirde Ve Sâir İlimlerdeki Mevkii: 94


Nihayetsiz Hamdü Sena Allahu Teâlâ Hazretlerine olsun ki insanlara tefaddulen birçok peygamberler göndermiş, kendilerine ihsan buyurduğu semavî kitaplar ile insaniyyet muhitini aydınlatmış ve nihayet Hâtemü'1-Enbiyâ Efendimize Kur'ân-ı Mübîn'i inzal ederek yeryüzünü hidâyet nurları içinde bırakmıştır.

Gayr-i mütenâhî salât-ü selâm nebilerin hâtemi, bütün beşeriyyetin en büyük rehberi olan peygamberimiz Hazret-i Muhammed Mustafâ' ya ve sâir resûller ile nebilere olsun ki hâiz oldukları risâlet ve nübüvvet vazifesiyle bütün insanları irşada çalışmış, insanları hakdan, hakıykatten, hakıykî me-dehiyyetten haberdâr etmiş, kendilerine tâbi' olanları dalâlet ve cehalet­ten kurtararak hidâyet ve ma'rifet sahasına kavuşturmuşlardır.

Bu pek yüksek hidâyet ve fazilet rehberlerinin bilcümle Âl ü Ashabı da! Hak Tealâ'nın bînihâye salât ü selâmına mazhar olsunlar ki her biri insaniyyet için bir hidâyet yıldızı, bir irfan ve kemal mürşidi olmuştur.[1]

 

Önsöz

 

1- Târihin Ehemmiyeti ve Kısımları:

 

Târih, insanlara âid mühim hâdiselerin bir âyînesidir. Târih, muhtelit mâhiyyetlerde, muhtelif gayelere müteveccih faydalı, faydasız bilcümle beşerî müesseselerin güzel bir ma'kesidir. Târih, öyle bedî, pür ibret bir ma'kesdir ki, her mütefekkir insan, târih sahîfelerinde hilkatin sırlarını, kâina­tın inkılâblarını, beşerî bilgilerin cereyan ve inkişâf tarzlarını açık bir su­rette görebilir. Bundan dolayıdır ki târihin pek büyük bir ehemmiyeti vardır.

İnsanlar mâzîye bağlıdırlar, hiçbir zaman maziye karşı lâkayd bir vazi­yette kalamamışlardır. Mâzîye râci' hâdiselerden bir takım düsturlar, ka­nunlar çıkarmak, sonra bunları hâle, istikbâle tatbik ve ta'mim ederek iç­timaî hayâta mes'ud bir istikamet vermek mecbûriyyetinde bulunmuşlar­dır. Bu mecbûriyyete mebnîdir ki ibtidâî devirlerden beri her kavim, kendi bilgisiyle mütenâsib bir halde târîh ile uğraşmış, târihî vak'aları mümkün mertebe zabta çalışmış, hele mukaddesatına, muhterem bildiği zâtlere mü­teallik olan târihî bilgiler ile daha önemli bir surette meşgul olmuştur.

İnsanlar, daha yazı yazacak kadar bir yükseklik eseri göstermemiş ol­dukları çağlarda bile târihî hâdiseler ile zihinlerini yormuş, an'aneler ve nakledilegelen şey'ler yoluyla târîhî vak'aları hafızalarına nakşetmiş, bu da­ğınık vak'alara kendi muhayyelelerinin müsâadesi nisbetinde çeşit çeşit renkler vermişlerdir. Bu veçh ile de:  (Destânî Târîh) devresi başlamıştır.

Fakat insanlar gide gide yükseliyor, her hakiykati daha sağlam bir tarzda anlayarak tesbit etmek istiyordu. Yazının zuhuru bu terakkinin en parlak bir âbidesi olmuştur.

Yazının zuhuru insanların bilgilerine büyük bir genişlik verdi; yalnız muhâtablar ile değil, cihanın muhtelif kıt'alarında bulunan ve müteakip asırlarda zuhur eden insanlar ile de konuşmaya, fikir teatisine imkân vermiş oldu. Artık maziye âid vak'alar, yalnız hafızalarda mürtesem bulunmak teh­likesinden kurtulmuş, sahîfeler üzerinde tesbit edilmeğe de başlanılmıştı. Bahusus hükümdarlar ile dînî reisler ve bir kısım bilgili zâtler, içtimâi, siyâsî, ahlâkî, dînî, felsefî, edebî birçok vak'aları, mes'eleleri mensur ve manzum olarak kitap ve risale şeklinde tesbîte çalışıyorlardı, bu sayede geçmişlere âid vak'alar, hâtıralar oldukça salim bir tarzda sonrakilere in­tikal ediyordu. Bu suretle de (Yazılı Târîh) devresi vücûde gelmiştir.

Mısırlılar, Çinliler, eski Yunanlılar, Romalılar yazılı târihe başka baş­ka mâhiyyet vermiş, bunların bir kısmı, târihî vak'aları olduğu gibi zabt etmeğe çalıştığı halde diğer bir kısmı, hakiykate tercüman olmaktan ziyâ­de edebiyyat tarzında parlak sahîfeler vücûde getirmek merakına düşmüş, hakiykati indî faraziyyelere, tumturaklı ifâdelere feda etmekten çekinme­miştir. Bu cihetle sonrakiler, kendilerine intikal eden târihî bilgilere karşı mütereddit bir vaz'iyyet alıyor. Herhangi bir târihî vak'âyı bir hakiykat olmak üzere kabul etmekte kendisini ma'zûr görüyordu. Bu hal, mütefek­kir, münevver dimağları işgalden hâlî kalmadı. Artık târihe metin, vüsûka şâyân bir mâhiyyet vermek zamanı gelmişti. Bu gayeyi tahakkuk ettirmek üzere Şark'da, Garb'da birçok derin düşünceli müverrihler belirmeye baş­ladı. Bunlar vak'aları olduğu gibi yazmak istiyorlar; yazdıkları târihleri kuvvetli vesikalara, kaynaklara yaşlandırmaya çalışıyorlardı. Bu sayede de (Münakkah, vakı-ı hâli musavvir târîh) devresi vücûde gelmiş oldu.

Biz iftihar ile diyebiliriz ki bu gayeye en evvel ve en güzel bir tarzda hizmet etmek' şerefi her milletten ziyâde müslümanlara âiddir. Çünkü bu bâbda en iyi bir tarîk ta'kîb eden, en faydalı bir eser vücûde getiren, hâ­diseleri illiyyet bakımından görüp muhakeme eyleyen, büyük bir İslâm âli­mi olan (İbn-i Haldun) merhumdur.

Bu zâtin tarîhde ta'kîb ettiği usûl, Garb muharrirlerinin gözlerini aç­mış, takdirlerini celb etmiş, kendileri için bir rehber olmuştur.

Hele rivayet edilen şey'ler ile râvîler hakkında îslâm âlimlerinin öte-denberi kabul ve tatbik etmiş oldukları usûl ve kavâid ise Garb'de şu son asırda revaç bulan (Mantık-ı Tatbikî = Usûliyyât)ın târihi tetebbu'lar hak­kındaki mebhaslerini daha mükemmel bir halde muhtevi bulunmuştur.

Velhâsıl târîh, tekemmül etmiş, mevzû'u pek ziyâde vüs'at bulmuştur. Ahiren ilimler terakki ederek her ilmin mütehassısları yetişmiş, hattâ bir ilmin muhtelif şu'belerinden yalnız birisiyle uğraşıb duran ihtisas sahihleri vücûde gelmiş olduğu gibi, târîh de birçok şu'belere ayrılmış, her şu'be ile ayrıca uğraşan zâtler yetişmiştir. Ezcümle Umûmî Târîh, Dî'nî, Edebî, Fel­sefî, Sınaî, İktisadî, Siyâsî... kısımlara ayrıldığı gibi, bunlardan herbiri de ayrı ayrı şu'belere ayrılmıştır. Meselâ: Bizce Dînî Târîh, Tefsîr Târihî, Ha­dîs Târihî, Fıkıh Târîhî, Kelâm Târihî gibi şu'beleri muhtevi bulunmuştur.[2]

 

2- Tefsîr Tarîhi'nin Mâhiyyeti ve İlimler Arasındaki Mevkii:

 

Şüphe yok ki Umûmî Târîh'in her kısmı, kendine mahsus büyük bir ehemmiyeti hâizdir. Bizim bu eserimiz ise, yalnız Tefsîr Târîhi'ne âid oldu­ğundan mütalâalarımız da yalnız bu târihin mâhiyyet ve ehemmiyetine münhasır bulunacaktır.

Kur'an’ı Azîm'in nüzulü sayesinde beşeriyyet âleminin mazhar olduğu ulvî inkılâbı düşünenler, Tefsîr Târîhi'nin ehemmiyetini pek güzel takdir edebilirler.

Bütün semavî kitaplar, ayniyyetini kaybetmiş; bütün dînî, ahlâkî esas­lar, hâdisât dalgaları arasında erimiş gitmiş; insanlar cehalet kâbusları al­tında kıvranıp kalmış iken hidâyet ufkundan yeni bir güneş doğuyor, her tarafa Lâhûtî ziyalarını dağıtarak karanlık muhitleri aydınlatıyor, cihâna ilim ve hikmet nurlarını yayarak târihin birçok muzlim noktalarım aydın­latıyor, beşeriyyete yeni bir hayat veriyor.

İşte bu ma'nevî güneş, Kur'ân-ı Kerîm'dir. Bu güneşin İlâhî şualarını tahlil eden, bunun hâiz olduğu hayâtı kuvveti, semavî feyizleri teşriha ça­lışan, bunun İlâhî lem'alariyle en hücrâ yerleri bile ışıklandırmağa vesile olan ilim ise Tefsîr ilmi'dir. Böyle ehemmiyeti tasavvur fevkında olan bir ilmin seyrini ta'kîb etmek, bu ilmin vasıflarına, mertebelerine, inkişâfı tarzlarına muttali' olmak, bu ilme dâir birçok müdevvenât vücûde getir­miş olan eâzımı tanımak, bu büyük zâtlerin Tefsîr hususundaki meslekleri­ni, gayelerini anlamak artık lâzım gelmez mi?

İşte bize bunları gösterecek olan şey' de “Tefsîr Târîhi”nden başka de­ğildir. Binâenaleyh, İlimler Târîhî arasında Tefsîr Târîhî'nin mevkii pek yüksek, pek kıymetlidir.

Evet... şüphe yok ki Kur'ân-ı Azîm'in ulvî hitabelerini anlamaya, yük­sek belâgatinin, i'câzının incilâsına vâsıta olması cihetîyle en büyük fikri, ilmî ve felsefî tetebbulara, mütalâalara saha olan Tefsîr'in seyr-i ilmîsini, inkişâf ve i'tilâsını gösteren bir târîh, böyle pek yüksek, pek kıymetli bir mevkii ihraza lâyıktır.

İşte biz de aczimize bakmaksızın mahzâ dindaşlarımıza ilim yolunda bir hizmette bulunabilmek için bu Tefsir Târîhi'ni yazmağa cür'et etmiş bu­lunuyoruz.

Bu eser iki kısımdır. Birinci kısmı Usûl-i Tefsîr'e dâirdir. Buna “Tefsir İlmi'nin Mukaddimesi” adı da verilmektedir. Bu kısımda Kur'ân-ı Kerîm'e, Kur'ân'ın tefsirine ve her mü'mini azçok alâkadar eden sair ilmî, dinî mes'elelere dâir ma'lûmât verilecektir.

İkinci kısma gelince: Bunu da “Tabakatü'l-Müfessirîn” teşkil edecektir. Bu kısım da Kur'ân-ı Mübîn'in yüzlerce tefsirine ve yüzlerce yüksek İslâm âlimlerine ve sâireye âid ma'lûmâtı muhtevi bulunacaktır.

Ve mine'llâhi't-tevfîk.[3]

 

Birinci Kısım

 

Usûl-i Tefsîr'e Dâir Olup Üç Bölüme Ayrılmıştır.

 

Bîrincî Bölüm

 

Kur'ân-I Kerim Hakkında Umûmî Bilgileri Câmi'dir

 

Muhteviyat: Kur'ân'ın ma'nâsı. Sûre, âyet ta'bîrlerinin ma'nâları. Kur'­ân-ı Azîm'in nüzulü. Vahy-i İlâhî'nin mâhiyyeti ve mertebeleri. Kur'ân-ı Mübîn'in cem' ve tertibi. Kur'ân-ı Kerîm'in mahfûziyyeti ve resm-i hattı. Sûrelerin serlevhaları. Kur'ân-ı Zî-Şân'ın nüzulünden evvel ve nüzulü zamânında Arabların lisan bakımından yüksekliği. Kur'ân-ı Azîm'in hangi bakım­lardan edebî bir Mu'cize olduğu. Kur'ân-ı Mübîn'in sarahaten veya işâreten muhtevi olduğu ilimler.[4]

 

1- Kur'ân'ın Ma'nâsı:

 

Kur'ân lâfzı, esasen kırâet, tilâvet, cem' ve zam ma'nâsınadır. Kur'ân lâfzı gufran gibi masdar olu» makruvv, yani okunmuş, kırâet edilmiş şey ma'nâsına da gelir. Bilâhare taraf-ı llâhî'den Cibrîl-i Emin vâsıtasîyle Arabca olarak Resûl-i Ekrem salla'llâhu aleyhi ve sellem Efendimiz'e indirilmiş; ve zamanımıza kadar tevatür ile rivayet edegelmiş olan Kitâb-ı îlâhî'nin unvanı olmuştur. Binaenaleyh bu Mübarek Kitâb'ın lâfzı da, mânası da İlâhîdir; Vahy'e müstenittir; mukaddestir. Kur'ân-ı Kerîm'in lâfızların; «Nazmü'l-Kur'ân» denir. Kur'ân-ın nazmı ile mânası Kur'ân'ın mâhiyetin teşkil eden iki rükünden ibarettir ki, bunlar bulunmadıkça Kur'ân tahakkuk etmiş olamaz.

Kur'ân denilen bu Kitâb-ı İlâhî, dâima okunduğu veya âyetleri, süreleri, birçok emirleri, nehiyleri, va'dleri, vaîdleri ve bir nice ilimleri, hakıkkatleri sinesinde topladığı için bu Kur'ân unvanını almıştır.

Kur'ân-ı Azîm'in, Fürkan, Tenzil, Hak, Nûr, Rûh, Zikrâ, Hüdâ, Mev' za, Burhan, Besâir, Azîz, Kitâb-ı Mübîn gibi ellibeş kadar ism-i şerifi dah vardır.

Kur'ân-ı Azîm'in, bütün sahifelerini cami «Deffeteyn» denilen iki kap, iki cilt arasında mahfuz olan Kitâb-ı îlâhî'nin bu umumî hey'etine “Mushaf” adı da verilmiştir. Cem'i “Mesâhif”dir.

Bir Mushâf-ı Şerîf'deki âyetlerin, sûrelerin mecmuuna Kur'ân denildi­ği gibi, herhangi bir âyete veya sûreye de Kur'ân denilebilir.[5]

 

2 - Sûre'nin Mânası:

 

Sûre lâfzı, lügatte derece, yüksek rütbe, şeref ve şan, güzel tarzda ya­pılmış bina mânasına gelir. Şehirlerin çevrelerine çekilen hisara da (Sûr)denilir. Istılahımızda Sûre, Kur'ân-ı Kerîm'in, en az üç Âyet'den müteşekkil, hususî bir ismi hâiz olan bölümlerinden her birine verilen unvandır'.

Kur'ân-ı Zî-Şan'ın bölümlerinden herbiri büyük bir şeref ve mertebeyi hâiz olduğu veya her bölümü ma'nevî sûrlar ile mestur, mahfuz bulunduğu cihetle böyle (Sûre) unvanını almıştır.

Kur'ân-ı Kerîm'in sûreleri yüz on dörttür. Hicret'den evvel Mekke-i Mükerreme'de seksen altı Sûre, Hicret'den sonra da Medîne-i Münevvere'de yirmi sekiz Sûre-i Celîle nazil olmuştur. Bunların ekserisi uzun sûrelerdir. Bu sûrelerden bâzılarının müteaddid ismi vardır. Nitekim Fâtiha-i Şerife Sûresi'nin Fâtihatü'l-Kitâb, Ümmü'l-Kitâb, El-Seb'u'1-Mesânî gibi adları da vardır.

Bakara, Âl-i Imrân, Nisa, Mâide, En'âm, A'râf Süreleriyle Yûnus veya Kehf Sûresi'ne denir ki yedi uzun sûredir. Bu sûreleri ta'kib edib âyetleri yüzden ziyâde veya yüze yakın bulunan sûrelere de denir ki Berâe, Nemi, Hûd, Yûsuf Sûreleri bu cümledendir. sûrelerini ta'kib eden Ahzâb, Hac, Kasas gibi bir kısım sûrelere de “Mesânî” adı verilir. Mesânîden sonra gelen El-Rahmân, Ve'n-Necm, İkra' Bi'smi Rabbik gibi kısa sûrelere de “Mufassal” ünvânı verilmiştir. Bunlar da “Tıvâl-i Mufassal”, “Kısâr-ı Mufassal” “Evsât-ı Mufassal” nâmîyle üç kısma ayrılmıştır.[6]

 

3- Âyet'in Ma'nâsı:

 

Âyet,  lûgatta  alâmet, nişane,ibret,delîl,  her taraftan  göze çarpan yüksek bina ma'nâsınadır. Hâriku'1-âde ma'nâsında da kullanılır.

Istılahımızda “Kur.ân-ı Mübîn'in başlıca bir ma'nâyı, bir işareti, veya bir hükmü hâiz olan uzunca veya kısaca cümlelerinden herhangi biri) dir ki başlangıciyle sonu arasında bir ittisal, bir vahdet bulunmuş olur. Cem'i âyât'dır.                                                           ,

Kur'ân’ı Azîm'in böyle her cümlesi bir hakiykat nişanesi, bir ibret mev'ızası, bir ulviyyet âbidesi olduğu için bu Âyet unvanını hâiz bulunmuş­tur.

Âyetlerin sayısı Nâfi'a göre (6217), Şeybe'ye göre (6214), Kûfelilere gö­re (6236), Mısırlılara göre (6219), Şamlılara göre (6226) dır. Bu ihtilâf bir emr-i i'tibârîdir, âyetlerin başlangıcı ile nihayet bulması hakkındaki i'tibârdan ileri gelmiştir.

Bu âyât-ı celîlenin mikdârı, Zimahşerî'nin deyişine göre de (6666) dır. İbn-i Kemal merhum, bu âyetlerin ne gibi kısımlara ayrıldığım şu manzûmesîle bildirmiştir:

Bilmek istersen eğer sen aded-i âyâtı Cümlesi altı bin altı yüz, altmış altı

Binidir va'd beyânında anın, bini va'îd Binidir emr-i ibâdet, bini nehy ü tehdîd

Bini emsal ü iberdir, bini ahbâr u kasas Beş yüz âyâtı halâl ile harama muhtas

Buldu yüz âyeti teşbih u düâda çu rüsûh Altmış altısı dahi âyet-i nâsih, mensûh

Âyetler, nazil oldukları zamanlar i'tibârîle Mekkî, Medenî, leylî ve nehârî kısımlarına ayrılırlar. Şöyle ki: Hicret'den evvel nazil olan âyetler Mekkîdir. Hicret'den sonra nazil olanlar da Medenîdir. Velev ki bunlar Mekke'de veya Medine hâricinde nazil olmuş olsun. Diğer bir kavle nazaran bizzat Mekke-i Mükerrerne'de nazil olsunlar Mekkî'dir, velev ki Hicret'­den sonra nazil olmuş olsun. Meselâ: Âyet-i Celî-le'si birinci kavle nazaran Medenîdir. Çünkü Hicret'den sonra nazil olmuş­tur, îkinci kavle göre Mekkî'dir. Zîrâ Mekke-i Mükerrerne'de Haccetü'l-Veda1 esnasında nüzul etmiştir. Geceleyin nazil olan âyetlere (Leylî) gün­düzün nazil olan âyetlere de (Nehârî) denir.

İlk nazil olan âyetler, meşhur olan kavle göre Sûresi'nin ilk dört âyetidir ki bunlar, İslâm Dîni'nin ilim ve irfan üzerine müesses hil­katin şu'ûnunu tefekkâre saik bir âlî dîn olduğuna büyük bir şâhiddir. En son nazil olan âyetler de ercah olan kavle göre Bakara Sûresi'nde dan i'tibâren Nazm-ı Celîli'ne kadar olan âyetlerdir. Bunlar da insanlara kendilerini büyük bir tehlikeden koruyacak bir hareket hattını ta'lîm ile şahsî mes'ûliyyet esâsını te'sîs ve Resûl-i Ekrem'in irtihallerine işareti mutazammın bulunmuştur. Cumhurun kavline göre en son nazil olan âyet-i celîle  Âyet-i Kerîmesi'dir.[7]

 

4- Kur'ân-ı Azîm'in  Nüzulü

 

Ma'lûm olduğu üzere nüzul, bir şey'in yukarıdan aşağıya inmesidir. Bu halde, İnzal, Tenzil de bir şey'i yukarıdan aşağıya indirmek demektir. Maâmâfih Tenzîl'in tedrîc ile müteferrik surette indirmek ma'nâsına olduğuna kail olanlar da vardır.                                                          .

Binâen-aleyh Kur'ân-ı Kerîm'in nüzulünden maksad da anın dünya se­mâsından veya Levh-i Mahfûz'dan Hazret-i Peygamber'e Vahiy tarîkile in­miş olmasın'dan ibarettir.

Kur'ân-ı Azîm'in âyetleri, sûreleri vakit vakit Cibrîl-i Emîn vâsıtasîle indirilmiş, Resûl-i Ekrem'e vahy edilmiş olduğu cihetle de Kur'ân'i “Kitâb-ı Münzel” denilmektedir.

Şüphe yok ki asıl Kur'ân-ı Kerîm, bir Kelâm-ı îlâhî'dir, Hak Tealâ'nın zâtîle kaim, kadîm bir sıfatıdır, ezelî, gaybî olan Kelimât-ı Kudsiyye'den ibarettir. Bu halde bunun inmesi, indirilmesi tasavvur olunamaz. Belki bu ezelî kelimâtın mazâhiri olan, hissî, dünyevî kelimeler suretinde tebarüz eden bir kısım mübarek lâfızların, deliller ile işaretlerin Vahiy yolîle in­mesi indirilmesi kabildir, vâkı'dir, ki bu mübarek lâfızlara da bir hakiykat-i şer'iyye olarak (Kelâmu'llah) ve (Kur'ân) ismi verilir.

İşte bu mübarek İlâhî Kelimât-ı Hissiyye, Resûl-i Ekrem Efendimiz'e nazil olmuştur.

Şöyle ki: Bi'set zamanında Cezîretü'1-Arab halkı koyu bir cehalet için­de bulunuyordu, aralarında ilimden, hikmetten, fen ve san'attan nasîbi olanlar, binde bir derecesinde bile değildi. Nâs yanlış yollara sapmış, putlara tapınmaya başlamış, dînî ve içtimaî muhitlerini pek karanlık bulutlar kap­lamıştı.

İşte böyle bir muhitte yetişen Hazret-i Muhammed (aleyhi's-salâtü ve's-selâm) de Kur'ân-ı Mübîn'in haber verdiği üzere ne bir şey' okumuş, ne bir şey' yazmış idi, ne bir medreseye devam etmiş, ne de bir öğretmenden birşey öğrenmişti. O ancak fıtratındaki selâmeti, nezâheti muhafaza etmiş, lâtif kalbi binlerce ilâhî hakiykatlerin in'ikâsma müste'id bir safveti hâiz bulunmuştu.

Peygamber Efendimiz'in böyle okumaktan, yazmaktan berî bulunması hikmet muktezâsı idi. Çünkü Hazret-i Muhammed (aleyhi's-selâm) Efendi­miz, bütün âlemin yegâne bir hakiykat muallimi olacaktı. Bütün kâinatın hocası olacak böyle bir muallimin başkalarından feyz almış olması .elbette muvafık değildi.

Maâhâzâ Hazret-i Peygamber'in böyle (Ümmî)olduğu halde ahiren bir­denbire en büyük ilmî hakiykatlere muttali' olması, kendisinin nübüvvetini isbat için en açık bir delil olacaktı.

İşte bu gibi hikmetlere mebnî O'nun üzerinde Cenâb-ı Hak'dan başka­sının ta'lim ve terbiye hakkı geçmemiştir.

Mekke-i Mükerreme ahâlisinden ba'zıları her sene bir" müddet (Hirâ) dağına çekilerek orada ibâdette bulunurlardı. Buna “Tehannüs” denirdi. Hi-râ'da böyle ibâdetle, yolculara yemek yedirmekle uğraşan ilk zat, Peygam­ber Efendimiz'in dedesi Abdü'l-Muttalib'dir. Sonra Nebiyy-i Zî-Şân Efendi­miz de her sene bir müddet Hirâ'yı teşrif eder, orada dünyâ işlerinden kal­bi fariğ olarak Allâhu Teâlâ'nın kudretini tefekküre dalar, yolculara taam verirdi, Hazret-i İbrahim'in şerîatine âid, gayr-i mensûh ba'zı ahkâm veç­hile ibâdette bulunmuş olduğu da mervîdir.

Evet... Dünyâ ufuklarını maddî güneşin rezîn ziyaları tenvir edeceği gibi hidâyet ufuklarını da bir nübüvvet neyyiri, ufûlden masun bir halde ebediyyen aydınlatıp duracaktı.

Filhakiyka böyle oldu. Ramazân-ı Şerifin onyedinci günü seher vakti idi ki Hirâ'da yüksek tefekkür hanesini mübarek vücûdiyle tezyin etmiş bulunan Hazret-i Muhammed, Lâhûtî bir tecellîye mazhar olmaya başladı, nübüvvet târihine şeref veren birçok Peygamberler gibi Hazret-i Muham­med de ansızın Vahy-i İlâhî'ye nail oldu.

Şöyle ki: Kâinatın gaflet ve cehalet uykusundan uyanacağına bir işa­ret olmak üzere seher vakti Vahy-i îlâhî'yi yüklenmiş olan Cibrîl-i Emîn,. zuhur etti, Hazret-i Muhammed'e nübüvvetle şeref-yâb olduğunu tebşir ede­rek: (Oku) diye hitâb etti. Hazret-i Muhammed de (Ben okumak bilmem) dedi. Cibrîl-i Emîn, hemen zâ t-i Muhammedi'yi ku­caklayarak bir iyice sıkıştırdı, sonra bırakıb yine: dedi. Bu hâl üç kere tekerrür etti, nihayet Cibrîl-i Emîn: âyetlerini okudu, Hazret-i Muhammed de bu âyetleri tamamen hıfz etmiş bulundu.

Artık şimdiye kadar hiç hatırına getirmemiş, şimdiye kadar hiçbir veç­hile zihnini meşgul kılmamış olan nübüvvet gibi ulvî bir vazîfe, kudsî bir mansab Hazret-i Muhammed (aleyhi's-s elam) a teveccüh etmiş oldu. Bu Lâ­hûtî teveccüh, Zât-i Seniyyelerini dehşet ve mehabet içinde bıraktı, dağ­ların bile tahammül edemeyeceği İlâhî hitâbâtâ mazhar oluşu, nahîf, nezîh bünyesini sarsar gibi göründü, fakat te'yîd-i Sübhânî imdadına yetişerek Kelâmu'llah'ı telâkkiye kudret buldu.

Maâ-hâzâ Hazret-i Muhammed, böyle kendisine nüzule başlayan Vahy-i İlâhî'nin azametinden mütehassıl bir heyecan ile Mekke'ye döndü, muhte­rem refikası Hadîcetü'l-Kübrâ'nm yanına avdet buyurdu, keyfiyyeti hikâye ederek aralarında pek ulvî bir hasb-i hâl cereyan etti. Sonra bir müddet Va­hiy kesildi, Kur'ân'ın âyetleri nüzul etmedi. Buna (Fetret-i Vahiy) denir. Vahy-i îlâhî'nin mehabetinden ileri gelen heyecanın sükûnet bulması, Hazret-i Muhammed'in rakîk kalbinin kuvvet bulub Vahy'in tevalisine muka­vemet edebilmesi ve büyük bir iştiyak ile Vahy'in zuhurunu beklemesi gibi hikmetlere müstenid olmalıdır ki bu fetret vukua gelmiştir.

Bu müddet içinde Hazret-i İsrafil, Hazret-i Cebrail gelib Nebiyy-i Zî-Şân Efendimiz'i ziyaret ediyor, Kur'ân âyetlerinden başka şey'leri tebliğde bu­lunuyordu.

Bu hâl üzere birkaç ay, bir rivayete gbre üç sene geçti, artık Hazret-i Peygamber'in Vahy-i Ilâhî'ye iştiyakleri tasavvurların üstünde bulunuyor­du ki yeniden Vahy-i Rabbani’nin nurlarına müstağrak oldu.

Peygamber Efendimiz bu keyfiyyeti bu veçhile beyân buyurmuşlardı: “Ben yürürken birdenbire gök tarafından bir ses işittim, başımı kaldırdım, bir de baktım ki Hirâ'da bana gelmiş olan Melek, yer ile gök arasında bir kürsü üzerinde oturmuş. Pek korktum, evime döndüm, beni örtünüz, örtü­nüz! dedim, müteakiben   âyetleri indirildi.”

Artık Hazret-i Muhammed (aleyhi's-selâm) bu âyetlerin nüzûlîle Risâ-let'e nail olmuş, nâsi islâm dîni'ne da'vete me'mûr bulunmuştur.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, Vahiy nazil oldukça âyetleri unutmamak ar-zûsiyle acele ederek Cibrîl-i Emin ile beraber okumak isterdi. Ancak bir âyet-i kerîme ile bundan men' buyuruldu. Bu suretle de Kur'ân'm bir mu'cize olduğu teeyyüd etmiş oldu.

Şöyle ki: Bu hâl üzerine âyetleri nazil oldu, artık bun­dan sonra Cibrîl-i Emîn geldikçe Resûl-i Ekrem susar; Cibrîl, Vahy-i Ilâhî'yi temâmen tebliğ edib bitirince Hazret-i Peygamber vahyolunan âyetleri temâmen hıfzetmiş bulunur ve öylece tilâvet buyururdu. Ne büyük bir mu' cize!

Kur'ân-ı Azîm, iktizâsına göre âyet âyet, sûre sûre nazil olarak yirmi üç sene içinde hitâm bulmuştur.

İlk nüzul eden âyetlerin kaleme, ilme, Hakk'ın azametine, nazâfet ve taharetin lüzumuna, putlara ibâdetten mücânebete müteallik olması, İslâm Dîni'nin ne kadar yüksek bir dîn olduğunu, ne kadar mühim gayeler istih­daf eylediğini isbata kâfidir.

Tam sûre olarak ilk nazil olan ise (Fatiha) Sûre-i Celîlesi'dir. Kur'ân âyetlerinin, sûrelerinin müteferrik bir surette nüzulüne (Müneccemen Nü­zul) denir. Bu veçhile nüzulde ise bir takım hikmetler vardır.

Evvelâ: Kur'ân'ın umûmî hey'eti birden nazil olsa idi başkaları tara­fından evvelce düşünülüp tertîb edilmiş olması zihâbı hâsıl olabilirdi. Mü­teferrikan nüzulü ise bu zihâba imkân bırakmamıştır.

Saniyen: Kur'ân'ın ihtiva ettiği hükümler birden nazil olsa idi, yeni müslüman olacak kimselerin  bunlar  ile daha islâm'ın bidayetinde birden mükellef olmaları i'câb ederdi. Meselâ müslümanların daha pek az bir hal­de bulundukları bir zamanda Cihâd ile mükellef bulunmaları lâzım gelirdi. Bu ise tedrîc ve teshil kaidesine münâfî; İslâmiyyet'in çabukça yayılması­na engel olabilirdi.

Sâlisen: Peygamber Efendimiz'in Risâlet vazifesini ifâ sıralarında uğ­radığı güçlükler, gördüğü eziyetler takat getirilemeyecek derecede idi. Mü­barek kalbini takviye, tesliye için vakit vakit bir kısım âyetlerin nüzulü iktizâ ediyordu. Nitekim bir âyet-i celîlede buyurulmuştur.

Yani münkirler, (Ona Kur'ân birden indirilmeli değil miydi? dediler. Evet... biz böyle müteferrik bir tarzda indirdik ki bununla senin kalbini tes-bit edelim), Binâen-aleyh Kur'ân defaten nazil olsa idi buna imkân bulunamazdı.                                                                      

Râbian: Bi'setten i'tibâren yirmi üç sene içinde dînî, içtimaî, idarî, si­yâsî birçok vukuat zuhur etmiştir ki bunlar islâm târîhince pek mühim hâ­diselerdir. Bunların hakkında zuhurlarını müteâkib bir kısım ilâhî hüküm­ler, emirler nazil olmuştur. Halbuki Kur'ân'ın birden indirilmesi takdirinde buna imkân bulunmamış olurdu.

Hâmisen: Bi'seti müteâkib müslimler ve gayr-i müslimler tarafından birçok mevzu'lara dâir sualler, istizahlar tevâlî ediyordu. Bunların hakkın­da âyetlerin nüzulüne ihtiyâç görülüyordu. Halbuki Kur'ân-ı Azîm'in defa­ten nüzulü takdirinde bunlara Kur'ân lisânîle cevab vermek kabil olamaya­caktı.

Sâdisen: Kur'ân-ı Mübîn'in âyetleri vakit vakit nazil oldukça müslümanlar bunları birer yeni şevk ile telâkki' ederek ezberliyor, kolaylıkla Hâfızü'l-Kur'ân olmak ni'metine erebiliyorlardı. Halbuki birden nüzulü takdirinde bu şevk, bu suhulet kabil olamazdı.( Nazm-ı Şerifi bu hikmeti nâtıktir. Ya'nî: Kur'ân'ı müteferrik bir halde indirdik, taki nâse vakit vakit okuyup ta'lim buyurasın.)

Velhâsıl: Daha böyle bir nice sebeblerden, hikmetlerden dolayıdır ki Kur'ân-ı Kerîm'in âyetleri vahiy tarikiyle müteferrik bir tarzda nazil ola­rak Dîn-i islâm'ın tekâmül mertebesine mazhariyyetini te'min etmiştir. Hic-ret-i Nebeviyye'den evvel nazil olan âyetlere, sûrelere (Mekkî) ba'de'l-Hicre nazil olanlara da (Medenî) denilmiştir. Velevki başka başka yerlerde nazil olmuş olsunlar.[8]

 

5-Vahy-i  İlâhî'nin  Mâhiyyeti ve Mertebeleri:

 

Vahiy lûgatta işaret, kitabet; risâlet, ilham, gizli söz, teshir gibi ma'nâlara gelir. îhâ da: Bir şey'i nefse sür'atle ve gizlice ilka etmek ma'nâsınadır.

Vahiy, din ıstılahınca: (Allahu Teâlâ'nın dilediği şey'leri Peygamber­lerine muhtelif hallerden biriyle bildirmesi) demektir. Peygamberler, in­sanlar arasında fıtrî safvetleriyle, akıl ve irfanlariyle mümtaz yaratılmış zâtlerdir. Allahu Teâlâ bunları vahyine mazhar etmiş, bunların vasıtalarîle beşeriyyete necatlarına rehber olan hükümleri, esasları bildirmiş, insanla­rı isti'datları nisbetinde, Zât-ı Ülûhiyyet'den haberdâr buyurmuştur, işte in­sanlar, ancak bu sayede mebde' ve me'âdı anlamış, yaradılışındaki gayeyi öğrenmiş, saadet yollarını keşfedebilmiştir.[9]

 

Vahyin dokuz mertebesi, nev'i vardır:

 

1- Rü'yây-ı sâlihadır. Şöyle ki: Peygamberlerin gördükleri rü'yâlar, birer ilâhî i'lâmdır, mahz-ı hakiykattir, görüldükleri gibi zuhur eder. Pey­gamberlerin mübarek kalbleri hayâlâta ma'kes olamaz, misâl âleminde kalblerine muntabi olan herhangi birşey, aynı hakiykattir, başka değildir, on­ların rü'yâları yakaza hükmündedir. Nitekim bir Hadîs-i Şerif de buyurulmuştur. Ya'ni: “Biz nebîler zümresiyiz,   gözlerimiz uyur,  kalblerimiz uyumaz.”

Peygamber Efendimize rü'yâ ile vahyin zuhuru Rebîu'l-Evvel ayına mü­sadiftir. Altı ay devam etmiş, sonra Ramazân-ı Şerîf içinde ve yakaza hâ­linde Vahy-i ilâhî başlamıştır.

Hazret-i Âişe-i Sıddıyka validemizden rivayet edilen bir Hadîs-i Şerif de buyurulmuştur. Ya'nî: (Hazret-i Peygam­ber bir rü'yâ gördü mü, hemen sabahın aydınlığı gibi zuhur ederdi!) Sabâhın ziyasında şek edilemeyeceği gibi bu rü'yâların doğruluğunda da şüphe­ye mahal bulunmamıştır.

Vahyin böyle bir rü'yâ ile başlaması, yakaza hâlinde tevâlî edecek olan Vahy-i ilâhî ile istinas husulünü te'min hikmetine mebnîdir.

Vahy-i Rabbânî'nin mehabeti her türlü tasavvurların fevkindedir. Buna ancak Allahu Teâlâ'nın inayeti  sayesinde Peygamberler takat getirebilmiş­lerdir

2- Rü'yâ âleminde Hak teâlâ'nın cemâl-i bâ kemâlini müşahede ve sübhânî hitabelerini istima' suretiyle vuku' bulur. Nitekim bir Hadîs-i Şe-rîf'de buyurulmuştur ki vahyin bu kısmını göstermektedir.

3- Silsile-i ceres hâlinde vuku bulur. Şöyle ki: Vahiyden önce çan se­sine benzer gayet heybet-âver bir savt duyulur, bunun kesilmesini müteâkib vahyolunan şey'ler Peygamberin kalbinde temâmen mahfuz bulunmuş olur. Böyle bir savtın husulü, Peygamber olan zâtın bütün alâkalardan soyula­rak vahye olanca varlığîle yüz tutması hikmetini mutazammındır.

4- Peygamber olan zât, vahye âid savtı işitir, musavviti göremez. Bunun bir Vahy-i İlâhî olduğuna bir zarurî ilm ile muttali' olur. Allahu Teâlâ, bu savtı cevv-i havada ya bizim bildiğimiz kelâm nev'inden olarak yaratır, veya başka bir nevi' olarak vücûde getirir de bundan murâd ne olduğunu Peygamberine bildirir.

5- Kalbe vasıtasız bir halde ilka olunur. Şöyle ki: Peygamber olan zâtin kalbinde dîni hükümler hususundaki içtihadı ânında taraf-ı İlâhîden melek vâsıtası olmaksızın ilim husule gelir.

6- Kalbe vâsıta ile ilka olunur. Şöyle ki, Vahiy getirmeğe me'mur olan melek, Hak Teâlâ'mn emirlerini Peygamber olan zâtin kalbine yakaza hâ­linde ilka ve ifâza eder. Nitekim Hadîs-i Şerifi. vahyin bu kısmına âiddir. Ya'nî “Cibril-i Emin kalbime üfledi ki: Bir kim­se ecelini ve rızkını büsbütün bitirmedikçe ölmeyecektir. Artık Allah'dan korkunuz, rızkınızı araştırmakta güzel bir yol tutunuz.”

7- Melek vâsıtasîle olmaksızın yakaza hâlinde vuku bulur. Şöyle ki: Bu vahiy, ya hicâb arkasından zuhur eder veya hicab bulunmaksızın müşâfeheten tecellî eder. Semâların fevkında namazın farziyyetine dâir taraf-ı îlâhi'den vuku' bulan vahiy, bu nevi'dendir. Mi'râc Gecesi rü'yetu'llâh'ın vukuuna kail olmayan zâtlere göre hicab bulunmaksızın vahiy vukuu, müsteb'addir. Âyet-i Kerîmesi de bunu gösterir.

Mûsâ aleyhi's-selâm’ın mazhar olmuş olduğu vahiy de verâ-i hicabdan tecelli etmiştir.

8- Melek-i Vahy'in, temessül edib tebliğde bulunmasîle olur. Nitekim bir Hadîs-i' Şerîf'de buyurulmuştur. Ya'nî:  “Cibrîl, bana gelir, benimle konuşur: Nitekim birinize arkadaşı gelib konuşur, onu arada bir hâil olmak­sızın görür.”

Cibrîl-i Emîn, çok kere Ashâb-ı Kirâm'dan (Dahyetü'l-Kelbî) suretinde temessül ederdi. Meçhul bir a'râbî suretinde temessül edip Ashâb-ı Kirâm'a göründüğü de vâkı'dir.

Dahye radıye'llâhu anh, Bedir Gazvesi'nden sonra İslâm şerefine nail olmuştur. Bu halde Hazret-i Cibril'in Dahye suretinde temessülü, Bedir Gaz­vesinden sonraki vahiylerde olmak i'câb eder.

9- Melek-i Vahy'in kendi sûret-i asliyyesi üzere görülerek tebliğde bulunmasiyle olur. Bu suretle vahiy, yalnız Resûl-i Ekrem Efendimiz'e iki de­fa vuku' bulmuştur. Şöyle ki: Bir def’a Bi'set'in evvellerinde Peygamber Efendimiz Hirâ'da iken Cibrîl-i Emîn'i Ufuk-ı A'lâ'da müşahede etmiştir ki Cibril'in altıyüz kanadı Şark ile Garb'ı kaplamış bulunuyordu diye hitâb ediyordu.  Naznı-ı Celîl'i bunu nâtıktır.

Resûl-i Ekrem Hazretleri ikinci defa olarak da Cibrîl-i Emîn'i Mi'râc Gecesi bu veçhile müşahede Âyet-i Celîlesi de bunu beyan buyurmaktadır.

Meleklerin kanatları, Allahu a'lem hâiz oldukları melekiyyet sıfatların­dan, ruhanî kuvvetlerden ibarettir, yoksa kuşların kanatları gibi değildir.

Melâike-i Kirâm'ı, kendi ruhanî fıtratları üzere görmek pek güçtür. Buna beşerî kuvvetler takat getiremez, meğer ki bir insan, Hazret-i Pey­gamber gibi ilâhî te'yidâta mazhar olsun.

(794) târihinde vefat etmiş olan Zerkeşî unvanlı eserinde diyor ki: Resûl-i Ekrem sallâ'llâhu aleyhi ve sellem Efendimiz, Kur'ân-ı Mübîn'in âyetlerini iki tarîk ile telâkki buyurmuştur. Birisi, Re­sûl-i Ekrem, beşeriyyet hâlinden melekiyyet hâline intikal ederek Cibrîl-i Emin'den vahy olunan âyetleri telâkki buyururdu ki bu, vahyin en güç bir tarzıdır. İkincisi de Cibrîl-i Emîn melekiyyetten beşeriyyet suretinde zu­hur  eder,  inzaline me'mûr olduğu âyetleri Resûl-i Ekrem'e  tebliğ  ederdi.

Cibrîl-i Emîn de Kur'ân-ı Kerîm'in nazmını, ma'nâlarını ya taraf-ı İlâhî'den rûhânî bir tekarrub ve ittisal suretiyle ve hemen zâtinde mürtesem olacak bir sür'atle telâkki eder, yahud Levh-i Mahfûz'dan telâkki ve hıfz ederek yere nüzul eder, Resûl-i Ekrem'e tebliğde bulunurdu.

Velhâsıl Kur'ân-ı Azîm'in nüzulü başlıca bu nevi' vahye müsteniddir.

Şunu da ilâve edelim ki vahyin mâhiyyetini lâiki veçhile bilmek bizim için mümkün değildir. Ancak vuku'u ve hakkıyyet öyle vazıh bir hakiykattır ki insaf sâhibleri için bunu inkâra mecal yoktur. Zâten Vahy-i îlâhî'ye dayanan şeylerin kendi yüksek mahiyyetleri de vahyin en parlak delillerin­den, şâhidlerinden bulunduğundan bu hakiykati başkaca isbata lüzum gö­rülmez.

Kur'ân-ı Kerîm'in ulviyyetini, Resûl-i Ekrem'in mukaddes hayâtını, Vahy-i Sübhânî sayesinde vücûde getirmiş olduğu o harikulade, mes'ûd in­kılâbı tefekkür etmek de vahyin mevcudiyetini ve hakkıyyetini bilib tasdik etmek için kifayet eder.

Bu mebhas, bir Felsefe-i Dîniyye olan Kelâm îlmi'ne âid olduğundan biz burada bu kadar ma'lûmat vermekle iktifa ediyoruz.[10]

 

6-Kur'ân-ı  Kerîm'in Cem’  ve Tertîbi:

 

Kur'ân-ı Azîm, üç kere cem' edilmiştir. Nitekim muhaddislerden Hâkim' in (Müstedrek) unvanlı eserinde deniliyor ki Binâen-aleyh Kur'ân-ı Kerîm'in cem' ve tertibi üç dev­reye ayrılmış oluyor. Şöyle ki:

Birinci devre: Resûl-i Ekrem salla'llâhu aleyhi ve sellem Efendimiz, Kur'ân-ı Kerîm'in âyetleri, sûreleri nazil oldukça hemen Vahiy Kâtibleri'ne yazdırırdı. Beher âyetin hangi âyetlerin yanına, hangi sûreye yazılacağını da Cibrîl-i Emîn'in ta'limleri veçhile emrederdi. Nitekim Hâkim; vahiy kâtiplerinden olan Zeyd îbn-i Sabit radiye'aliâhu anh'den şöyle rivayet et­miştir: Binâen-aleyh Kur'an âyetlerinin şimdiki lertîb üzere yazılmış bulunması bir emr-i tevkîfîdir, ya'nî bu tertîb indî, içtihâdî bir surette olmayıb mahzâ Hazret-i Peygamber'in emir ve işaretine müsteniddir, bu hususta îcmâ-ı Ümmet var­dır.

Âyetlerin tertibinde pek mühim bir irtibat ve insicam vardır ki bunu Kur'ânî ilimlerde mütebahhir olanlar pek a'lâ takdir ederler.

Kur'ân'm sûreleri de Resûl-i Ekrem'in zamanında temâmen şimdiki ter­tîb dâiresinde âyetleri muhtevi ve müstakil bir halde bulunuyordu. Ancak bu sûreler, sırasîle yazılarak bir cild içinde toplanılmamıştı. Bu da pek za­rurî idi. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm'in umûmî hey'eti henüz te'ayyün etmemiş­ti. Vahy-i ilâhî, tevârüd ediyor, ba'zı nesihler vukuû'a geliyordu. Maâmâfih Kur'ân'm bütün âyetleri, sûreleri birçok zâtler tarafından temâmen ezber­lenmişti. Şöyle ki: Âyetler, sûreler nazil oldukça Resûl-i Ekrem'den başka Ashâb-ı Kirâm'dan birçokları da bunları pek büyük bir tehalükle ezberli­yorlardı. Hazret-i Ebû-Bekir, Ömer, Osman, Ali, Übeyy ibn-i Kâ'b, Zeyd ibn-i Sabit, İbn-i Mes'ûd, Ebu'd-Derdâ', Talha, Sa'd, Huzeyfe, Salim, Mu'âz ibn-i Cebel, Ebû-Hüreyre, Ebû-Eyyûbi'1-Ensârî, Ebû-Mûse'1-Eş'arî (radiye'l-lâhü anhüm) bu cümledendir.

Ümmühâtü'l-Mü'min'n'den Hazret-i Aile ile Hazret-i  Hafsa ve Hazret-i Ümmü-Seleme de bunlardandır.

Hattâ Ashâb-ı Kirâm'dan birçokları ezberlemiş oldukları Kur'ân-ı Ke-rîm'i Resûl-i Ekrem'in huzurunda okurlardı. Nebiyy-i Zî-Şân Efendimiz de ezberinde bulunan bütün Kur'ân âyetlerini Übeyy İbn-i Kâ'b'e ezber olarak okur, dinletirdi. Bundan başka her sene Ramazân-ı şerîf de o zamana ka­dar nazil olmuş olan Kur'ân âyetlerini Cibrîl-i Emîn'e bir kere tilâvet eder, hafızasındaki mükemmeliyyet, bu vesile ile de bir kat daha rasânet kesbetmiş olurdu. Âhiret âlemini teşrifine tekaddüm eden son Ramazân-ı Şerîf'de ise iki defa tilâvet etmişti ki buna (Arza-i Ahire) denir.

Velhâsıl: Daha Zamân-ı Nebevî'de Kur.ân-ı Kerîm'in bütün âyetleri, sûreleri birçok zâtler tarafından ezberlenmiş veya yazılmış bulunuyordu. Bu, Kur'ân-ı Azîm'in ilk cem'i bulunmaktadır.

Şunu da ilâve edelim ki Arabların, husûsîle Asr-ı Saadette ve onu müte­akip asırlarda yetişmiş birçok îslâm fudalâsının hâfızalarındaki hârikuladelik meşhurdur. Bir Arab, yüzlerce şâirin bütün manzumelerini ezber ola­rak inşâd eder, bunların bir harfini bile hafızasından kaçırmazdı.

Hele nice îlm-i Hadis âlimleri vardı ki binlerce Ahâdîs-i Şerîfe'yi bütün râvîlerîle senetleriyle ezber olarak nakl ve tedris eder dururlardı.

Bahusus fakîhlerden, muhaddislerden olan Şa'bî, hiç yazmaksızın bin­lerce Hadîs ezberlemiş, her işittiği Hadîs-i Şerifi tekrar edilmesine hacet görmeksizin derhal ezber edib bir daha unutmamıştır. Şiirde o kadar mahfûzâtı var idi ki hiç bir beyti tekrar etmeksizin bir ay şiir inşâd edebilece­ğini söylerdi.

Tabiînden Zührî, Kur'ân-ı Kerîm'i sekiz günde ezberlemişti, ezberlediği Hadîslerden, elde ettiği ilimlerden hiçbirini unutmadığını iddia ederdi.

Muhaddislerden Ebû-Zer'a da yüzbin Hadîs-i şerif'i Sûresi'ni ezber bilir gibi bilirim, üçyüz bin Hadîs de müzâkere sûretîle söyliyebilirim derdi. Bunlar, aşariyle sabit birer hakiykattir.

İşte böyle büyük bir isti'dâda mâilik olan ve yeni nail oldukları kudsî bir dînin şevkiyle yürekleri çarpıp duran Ashâb-ı Kirâm'm da Kur'ân-ı Ke­rîm'i derhal ezberliyecekleri şüphesiz idi.

Filhakiyka daha îslâmiyyetin başlangıcında yüzlerce Hâfızü'l-Kur'ân ye­tişmiştir ki bunlara o zaman (Kurrâ) denirdi. Yalnız Bi'r-i Maûne vak'asında yetmiş kadar Kurrâ'nın şehîd olduğu ma'lûmdur.

İkinci devre: Resûl-i Efham salla'llâhu aleyhi ve sellem Efendimiz âhireti teşrif edince artık Vahy-i îlâhî kesilmiş, Kur'ân-ı Kerîm’in hey'eti mecmû'ası teayyün etmişti. Hilâfet makamını ihraz eden Ebû-Bekir el-Sıddıyk radiye'llahu anh zamanında birçok gazalar vuku'buldu. Bunlarda ve bilhas­sa Yemâme muharebesinde Kurrâ-i Kirâm'dan bir haylisi şehid oldu. Bu hâdise, Sahîhü'l-Buhârî'de de yazılı olduğu üzere Hazret-i Ebû-Bekir'in ve bilhassa Hazret-i Ömer'in nazar-ı dikkatini celbettî. Bu gibi zâyi'ât netice­sinde Huffâz-ı Kirâm'ın azalabileceğini düşündüler, nihayet vahiy kâtiplerin­den (Zeyd ibn-i Sabit) Hazretleri başta olmak üzere Osman, Ali, Ubeyy ibn-i Kâ'b, Abdufllah ibn-i Mes'ud, Abdu'llah ibn-i Abbâs, Abdu'llah ibn-i Ömer, Abdu'llah ibn-i Zübeyr, Abdu'llah ibn-i Sâib,- Talha, Sa'd, Huzeyfe, Amrü'-bnü'l-Âs Ebû Hüreyre, Hâlidü'bnü'l-Velîd, Ebû-Mûse'1-Eş'arî, Ebû-Zeyd, Ebü'd-Derdâ, radiye'llahu anhüm ecmaîn gibi pek mümtaz Ashâb-ı Kirâm'dan bir encümen teşkil edildi.

Zeydü'bnü Sabit Hazretleri pek kuvvetli hafız idi. Kırâet vecihlerini de temâmen Resûl-i Ekrem'den zabt etmişti. Kur'ân'ın resm-i hattı da kendisin­ce bihakkın ma'lûm ve müteyakkan bulunmuştu.

Refiklerinin müşaveresinden ve mesâisinden de istifâde ederek mütefer­rik surette yazılmış olan âyetleri, sûreleri bir araya toplayarak bunları bir kitap hâlinde yazmıya başladı.

Şöyle ki: Ayetler, sûreler Zemân-ı Nebevî'den olduğu gibi tekrar yazıldı. Yalnız hafızalara i'timâd ile iktifa edilmedi. Kemâl-i ihtiyad ile hareket edile­rek ne kadar varakalar, deriler, levhalar üzerine yazılmış âyetler var ise hepsi de toplandı. Bu âyetlerin Resûl-i Ekrem tarafından nasıl tilâvet olun­muş, nasıl yazdırılmış, nasıl işitilmiş olduğu da büyük bir ihtimam ve ittifak ile tesbit edildi. Bu hususta daha birçok Ashâb-ı Kirâm'ın şehâdetlerine de müracaat edilerek Kur'ân-ı Kerîm'deki tevatüren menkuliyyet vasfı bu vesîle ile de yeniden tebarüz ettirilmiş oldu.

Dinleri hususunda fevkalâde hassas, harikulade bir salâbete mâlik olan Sahâbe-i Kirâm'm bu babda zerre kadar müsamahada bulunmalarına imkân mutasavver değildi.

Artık o zamana kadar temâmen hafızalarda bulunan ve müteferrik suret­te temâmen yazılmış olan Kurân-ı Mübîn, bir kitap halinde temâmen yazılıp toplanmış ve yine bir müşavere neticesi olarak İbn-i Mes'ûd Hazretlerinin teklifi üzerine bu Kitâb-ı îlâhî'ye (Mushaf) adı verilmişti. Şu kadar varki bu Mushaf-ı Şerîf'de her sûre müstakil bir kitap gibi idi; yazılışı i'tibariyle bir tertibe, bir sıraya konulmuş değildi.

Velhâsıl bu suretle de Kur'ân-ı Kerîm’in cem'ine âid ikinci devre vü-cûde gelmişti. Bu Mushaf-ı Şerîf'i Ebû Bekir el-Sıddıyk radiye'llahu anh nezdinde saklamıştı. Maraz-ı mevtinde Hazret-i Ömer'e tevdi' etmişti. Onun şehâdetinden sonra da mukaddes Mushaf, Ümmü'l-Mü'minin Hazret-i Hafsa'nın nezdinde mahfuz bulunmuştu.

Şunu da ilâve edelim ki Ali el-Murtazâ, İbn-i Mes'ud gibi zâtlerin cem' ve tertîb etmiş oldukları Mushaflar da var idi, bunlar esasen müttehid idi­ler, sûrelerin tertibi hususunda ba'zı farklar bulunuyordu, bir de bunlar­daki Kur'ân lâfızlarından ba'zılan Kureyş lûgatîle olmayıb Arab kabilelerin­den başka birinin lügatine göre idi.

Şö.yle ki:Ku r'ân-i Azîm, yedi lügat üzerine nazil olmuştu, ya'nî elfâz-ı Kur'âniyyeden ba'zılan Arab kabilelerinin en fasihlerinden olan Kureyş, Hüzeyl, Sakıyf, Hevâzin, Kinâne, Temîm, Yemen kabileleri lehçelerine tevâfuk ediyordu. Nitekim birçok zevata ve Beyhakî'nin tashihine ve Ebherî'nin ihti­yarına göre  Hadîs-i Şerif'indeki yedi harfden maksad da budur.

Meselâ Âyet-i Celîlesi'ndeki yeri­ne diye de okunabiliyordu. Bu kelimeler, müteradif lâfızlardan olduğu cihetle mâ'nâya te'sirleri bulunuyordu. Bu muhtelif lü­gatler üzere tilâvetin hepsi de caiz, Resûlû'llah'dan tevâtüren sabit bulunmuş­tu. Bu da Müslümanlığın bidayetinde henüz İslâmiyet'i kabul eden kabilelere bir kolaylık göstermek hikmetinde henüz müstenid bulunuyordu.

Bu gibi kırâetlerden herbirini Kurrâ-i Sahabeden biri iltizâm etmiş bulu­nuyordu. Âfâkdaki Müslümanlar da Kur'ân-ı Kerîm'in kirâetini bu zâtlerden ahz ve telâkki ediyorlardı.,

Meselâ; Kûfeliler îbn-i Mes'ûd'dan, Basrahlar Ebû-Mûse'1-Eş'arî'den, Şamlılar Übeyy ibn-i Kâ'b'dan, Humuslular Mikdâdü'bnü'l-Esved'den kırâetlerini ahzetmişlerdi.

Üçüncü devre: Hazret-i Osman'ın hilâfeti zamanında Müslümanlar ço­ğalmış, İslâm memleketi genişlemiş, gerek Ashâb-ı Kirâm'dan ve gerek Tâbiîn'den bulunan birçok mücâhidler etrafa dağılmış, Dîni İslâm'ı i'lâya çahşıb duruyorlardı. Nihayet Azerbaycan, Ermeniye muharebelerinde hazır bulunara Şamlılar ile Irâkîler; arasında Vücûh-ı Kırâet dolayısiyle bir ihtilâf yüz gösterdi. Denildiği üzere ba'zı zâtler; (Benim kırâetim senin kırâetinden hayırlıdır) diye münâkaşaya kal­kışmıştı. Her taraf kendi tarzı kirâetini sevâb görüyor, diğer tarafı tahtie etmek istiyordu. Bu yüzden ileride Müslümanlar arasında büyük ihtilâflar, yanlış telâkkiler zuhur edebilirdi.

Medâyin ordularının kumandanı olub Resûl-i Ekrem'in mahrem-i razı bulunan Huzeyfetü'I-Yemânî, radiye'llahu anh, bu hâdiseyi Hazret-i Osman'a bildirdi, Hazret-i Ebû-Bekir radiye'llahu anh zamanında yazılmış olan Mushaf-ı Şerîf'den birkaç nüsha yazdırılarak büyük İslâm merkezlerine birer nüsha gönderilmesine, müteradif kelimeler i'tibârîle ihtilâfın bertaraf edile­rek kitabette vahdetin te'min edilmesine lüzum gösterdi. Filhakiyka Müs­lümanlık genişlemiş, Müslümanlar arasında ta'lîm ve terbiyece bir vahdet tecellî ederek her Müslüman, Kur'ân-ı Mübîn'i asıl nâzü olduğu Kureyş leh­çesi üzere okumaya müste'id bir hâle gelmişti. İslâmiyet'in başlangıcında gösterilmesi hikmet muktezâsı olan teshîlâta hacet kalmamıştı. Binâenaleyh beyhude yere ihtilâflara, yanlış tevcih ve telâkkilere meydan verilmemesi için Kur'ân-ı Kerîm'in temâmen Kureyş lügati üzerine yazılıb neşr edilmesi­ne lüzum görülmüştü. Bunun üzerine Osman radiye'llahu anh, Medîne-i Mü­nevver e'de bulunan on iki binden ziyâde Ashâb-ı Kirâm'ı toplıyarak kararla­rını aldı; eâzımı eshâbdan müteşekkil bir hey'et vücûde getirdi. Bunların başlıcaları Zeydü'bnü Sabit Hazretleriyle Abdu'llahi'bni Abbâs, Abdu'llahi'bni el-Zübeyr, Saidü'bnü'1-Âs, Abdu'llahi “bni'l-Hâris radiye'llahu anhum”   Hazerâtı idi.

Hicretin yirmi beşinci senesi idi, bu zevat, Ümmü'l-Mü'minîn Hazret-i Hafsa nezdindeki Mushaf'ı Şerifi alarak nüshaları çoğalttılar. Bir rivayete göre beş sene içinde dört nüsha yazılıp biri Hilâfet Makamında hıfz edildi, diğerleri de Kûfe'ye, Basra'ya, Şam'a gönderildi. Diğer bir rivayete göre yedi nüsha yazılıp birer nüsha da Yemen'e, Bahreyn'e, Mekke-i Mükerreme'ye gönderilmiştir, Bu nüshalarda ihtilâf bertaraf edilmek için esas olan Kureyş lehçesi büsbütün ihtiyar edilmiş, müteradif lûgatlardan Kureyş lügati tercih edilerek diğerleri yazılmamıştır. “Fethü'1-Bârî” de denildiği üzere Hazret-i Osman, Mushaf-ı Şerifi bir lûgata kasr etmiş, Kureyş lügati ercahu'l-lûgaat olduğundan ona iktisâri iltizâm eylemiştir. Bununla beraber sûreler de bildi­ğimiz veçhile yazılıb tertibe konulmuştur. Bu cihetle Hazret-i Osman'a “Câ-miu'l-Kurân” unvanı verilmiştir.

Sûrelerin bu veçhile tertibi tevkifi midir, yoksa içtihadı midir? mes'elesinde ihtilâf vardır. Cumhura göre tevkifidir; Cibrîl-i Ernîn'in ta'lîmine, Res­ûl-i Ekrem'in işaretine müsteniddir. Nitekim namazda da bu tertibe riâyet edilmesi ekser fukahâca bir esâstır.

Hazret'i Osman'ın yazdırdığı bu nüshalara (İmam) denir. Bununla be­raber asıl Hazret-i Osman'ın yanında kalan Mushaf-ı Şerif nüshasına (İmam) denilmesi daha şâyi'dir.

Osman radiye'llahu anh, Hazret-i Hafsa'dan alman Mushaf-ı Şerifi müşârün-ileyhâya iade etmiş, bundan sonra yazılacak Mushafların bu merkezlere gönderilen Mushaflara göre yazılması lüzumunu, bu husustaki Ashâb-ı Kiram’ın icmâına mebnî her tarafa tebliğ eylemiş, bunlara tertîbce muhalif, mü­teradif kelimeleri hâvi müteferrik sahîfeleri de yaktırmış, Müslümanlarır arasında vahdeti te'min buyurmuştur.[11]

 

7-Kur'ân-ı Kerîm'in Mahfûziyyeti:

 

Kur'ân-ı Kerîm'in her veçhile mahfûziyyeti en kat'î bir hakıykattir. Kur'ân'ın âyetlerinden, sûrelerinden hiçbiri zayi' olmamıştır, hiçbir âyet mahalli­nin gayrine vaz' edilmemiştir. Peygamberimizin Zamân-ı Saadetlerinden beri temâmen mahfuz ve mektûb bulunmuştur. Zâten âyetleri de Kur'ân-ı Azîm'in hıfz-ı İlâhîde olduğunu bize bildirmektedir. Artık bunun bir harfinin olsun ziyama imkân mutasav ver değildir.

Semavî kitablar arasında asırlardanberi ayniyyetini muhafaza etmek şeref ve meziyyeti yalnız Kur'ân-ı Azîm'e mahsûstur. Bu da hıfz-ı İlâhîde olduğunun bir neticesidir. Bunun hilâfına kail olmak, hakiykat nurunu görmekten mahrum olan yarasa tabiatlı kimselere âid bir nakîsadan başka bir şey değildir.

Filhakiyka, Kur'ân-ı Azîm, bir Kitâb-ı İlâhî'dir, ebediyyen Cenâb-ı Hakk’ın hıfzında bulunmaktadır, ondört asırdanberi bir harfi bile tağyîre uğrama­mış olduğu gibi ilelebet de uğramayacaktır. Her asırda yüzbinlerce Huffâz-i Kirâm'ın hafızlarını tenvir eden ve milyonlarca matbu' ve gayr-i matbu' nüs­haları mevcud bulunub ehl-i îmânın ellerini tezyin eyliyen Kur'an-ı Kerîm'in velev bir harfinin olsun tebdil ve tağyirine ihtimal yoktur. Ba'zı Mushaflarda mücerred bir tahrîr veya tabı' neticesi olarak bir yanlışlık vuku'a gelse bilâhare tashih edileceği şüphesizdir. Hattâ böyle bir yanlışlığın vücûduna bıdâyeten meydan verilmemesi için îslâm âleminin başlıca merkezlerinde birer dînî müessese mevcûddur. Bilhassa bizim memleketimizde (Mushaflar ve Dînî Eserler Tedkîk Hey'eti) nâmîle ilmî, resmî bir müessese mevcûd bulunmak­tadır ki başlıca vazifesi bu gibi yanlışlıkların zuhuruna meydan vermemek­tir.

Hepimizin necat ve saadetine sebep olan, bütün beşeriyyet için Hak Te'âlâ'nın en büyük ve en son Kitâb'ı bulunan Kur'ân-ı Azîmü-ş-Şân'ın tilâvetine devam etmek, tecvidine ve resm-i hattına riâyet ederek kendisinde en cüz'î bir yazı ve basım yanlışlığının belirmesine meydan vermemek uhdemize dü­şen en mühim bir vecîbedir. Böyle ulvî bir vecîbenin ifâsı, bizim için elbette ilâhî atıfetlerin tecellîsine bir vesîle olacaktır.

 

8- Kur'ân-ı Mübîn'in Resm-i Hattı:

 

Kur'ân-ı Kerîm'in kendisine mahsûs bir resm-i hattı, bir yazı şekli var­dır. Bu Resm-i hatta (Hatt-ı Osmânî) ve (Hattı Istılahı) denir. Birçok âlimlerin beyânına göre bu resm-i hat, tevkifidir; Resûl-i Ekrem'in talimlerine, işaretlerine müsteniddir. Ba'zı kelimelerin yazı kaidelerine muhalif bir tarz­da yazılmış olması bir hikmete mebnîdir. Bunların böyle yazılışı birer nük­teyi, birer lâtif maksadı hâizdir. Fakat bunlar bir zühul eseri değildir. Kitabet kai­delerine vukufsuzluktan ileri gelmiş değildir. Belki dediğimiz gibi birer hik­mete, birer nükteye mebnîdir. Vahy-i İlâhî'ye mazh'ar olan bir Peygamber-i Zî-Şân'm nezâret ve işareti dâiresinde yazılan, bu cihetle resm-i hattı da tevkifi sayılan Kur'ân-ı Azîm'in ba'zı iklimlerinde bir vukufsuzluk neticesi olarak yazı kaidelerine muğâyeret vuku'u tasavvur olunamaz. Binlerce emsa­lini ve daha müşküllerini hat kavâidine mutabık bir surette yazan bir Vahiy Kâtibi'nin öyle bir kaç kelimenin basit, îsti'mâli kesîr olan imlâsından bîhaber bulunması melhuz değildir. Bir zühul vuku'u farz edilse buna her halde binlerce Sahâbe-i Kiram muttali’  olacak, bu zühul onların tarafından her­halde tashih edilecekti. Kur'ân-ı Kerîm'in imlâ i'tibârîle de umûmi hey'etinde görülen mükemmeliyyet, öyle birkaç kelimenin imlâ kaidelerine cüz'î bir surette muhalif bulunmasının elbette bir hikmete müstenid olduğunu kalblere ilham eder. Nitekim bu husustaki hikmetleri tavzih için İslâm âlimleri tarafından kitaplar yazılmış, pek mükemmel tevcihler dermeyan edilmiştir.

Hattâ, (İlmü Resmi'l-Kur'ân) ünvânîle bu babda bir ilim bile tedvin edilmiştir. Bu ilim de İlm-i Kırâet gibi İslâm'a mahsûs, Kur'ânî ilimlerden ma'dûddur. Bu ilim vasıtasîle Mushaflara mahsûs, hatt-ı ıstılahı ile kıyası olan resm-i hat arasında hangi kelimelerde muhalefet bulunduğu ve bu mu­halefetin hikmeti gösterilmiştir. Bu ilmin mevzû'u; ziyâde, hazf, ibdâl, fasl, vasi gibi haller i'tibârîle Mesâhif-i Osmânîyye'nin harfleridir. Bu ilmin gaye­si, faydası pek yüksek olduğundan ta'lîm ve teallümü kifâye tarîkîle farz bulunmuştur.

Binâen-aleyh (El-İmâm) denilen Mesâhif-i Osmâniyye'nin resm-i hattına ittiba', dâima i'câb etmekte olduğundan yazılacak, basılacak Mushafların bu esâsa mutabık olması lâzımdır.

İmâm-ı Mâlik Hazretleri, Kur'ân'daki resmen zâid, gayr-i melhuz Vavlar ile Eliflerin tağyir edilip edilemiyeceğinden suâl edenlere (Hayır... bunlar tağyir edilemez) diye cevap vermiştir.

İmâm-ı Ahmed İbni Hanbel Hazretleri de; (Mushaf-ı Osmânî'nin hattı­na,Vav, Yâ',Elifveşâire gibi husûsiyyetlerine muhalefet haramdır.) de­miştir.

Âlûsi merhum (Rûhü'l-Meânî) de diyor ki: (Zahir olan şudur ki, Sahâbe-i Kiram, resm-i hat hususunda mütefennin idiler; yazılması, yazılmaması ik­tizâ eden şey'lere, vasledilmesi, fasledilmesi i'câb eden hususlara vâkıf bulu­nuyorlardı. Fakat ba'zı yerlerde kaidelere li-hikmetin muhalefet etmişlerdir.)

Şeyh Muhammed Mahlûf da unvanlı eserinde diyor ki: “ümmet üzerine vâcib olan, ketbe-i ûlâyı = ilk yazılışı Kiyâs-ı hattîye muhalif cihetleri olmakla beraber— ahz edip resimlerine ittiba' etmektir. Çünkü Hatt-ı Osmânî, makîs ve kamîsün-aleyh olamaz, ona nazar ve içtihad yol bulamaz, onda tevkiften birşey vardır. Eğer bu, zahirî bir vahy ile değilse şüphe ki bâtını vahy iledir”.

Bugün elimizde bulunan Mushaf nüshalarının ba'zılarmda bu Hatt-ı Osmânî'den inhiraf edildiğini gösterir ba'zı kelimeler var mıdır? Var ise sebebi nedir? Suâli hakkında denilebilir ki; Yazılan Mushaf iarda Hatt-ı Osmânî'ye riâyet edilmesi bir vecîbe olduğundan ötedenberi buna riâyet edilmiş ve elyevm Mısır'da, Hindistan'da ve şâir îslâm ülkelerinde yazılıp basılan Mus­haflarda bu vecîbeye riâyete çalışılmakta bulunulmuştur. Bu resm-i hatta muhalefet, makbul bir esâsa gayr-i müstenid olan yazılar ise kâtipleri hakkınde ma'neyî mes'ûliyyeti câlib olup Müslümanlar tarafından tasvîb edilmemektedir. Bu esasen inhiraf gibi görülen bazı tebeddülat ise, ma'nânın ve kırâetin tebeddülünü müstelzim olmayıp Kur'ân-ı Kerîm'in safir âyetlerindeki resm-i hatta ve lisan kaidelerine muvafık olduğundan mücerred kelimelerin okunmasını kolaylaştırmak gibi bir maksatla kabul edilmiş ve asırlardanberi devam edegelmiştir. Meselâ beyânına göre Hazret-i Osmân'ın yazdırmış olduğu Mushaflara nazaran Kur'ân'm yalnız dört âyetin­de (Kitâb) lâfzı böyle elifli olarak yazılmıştır ki, bunlardan biri de Ra'd Süresindeki  Nazm-ı Celîlidir. Mütebaki âyetlerde ise elifin hazfiyle şeklinde yazılmıştır. Bilâhare yazılmış olan Mushafların bir kısmında ise bu elifler isbât edilerek bütün  şeklinde tahrir olunmuştur.

(Medeniyyet-i îslâmiyye)   Târîhi'nde de deniliyor ki; Asr-ı Saadet'de ba'­zı kelimelerin ortasında veya sonunda bulunarak med vazifesini gören elifler, ba'zen yazılır, çok kere de muttarid bir kaide hâlinde terk edilirdi, Hadd-i zâtinde birer hattî işâretden ibaret olan yazıların muhtasar, çabuk yazılma­ya elverişli olması birçok bakımdan ve ezcümle istimlâ cihetinden fâideli gö­rünmekte olduğundan birçok Kur'ânî kelimelerde ve şâir ilmî eserlerde bu husus iltizâm edilmişti. Maâ-hâzâ bu eliflerin ba'zen yazıldığı da görülüyor­du, 692 târihinde vefat eden Ya'kût-ı Müsta'sımî'nin ve 972 târihinde vefat eden ve Şeyh denilmekle ma'rûf bulunan Amasya'lı Hattat Hamdu'llâh'ın yaz­mış, olduğu Mesâhif-i Şerîfe'de bu elifler ibka edilmiş, bununla tilâveti teshil gayesi ta'kîb olunmuştur. Bilâhare birçok meşhur hattatlar da bu yolu tuta­rak elifleri yazagelmişlerdi Fakat bugün Mısır'da ve sair ba'zı İslâm diya­rında yazılan, tab' edilen Mushaflann birçoğunda bu elifler yine yazılmamak­tadır.

Şunu da ilâve edelim ki:  (Neşr) de ve (Şerh-i Mecâmi,) de beyân olunduğuna nazaran vâkıâ (mânı) ismi verilen Mushaf-ı Osmânî'nin resmine muvafakat vâcibdir. Fakat bu muvâfakattan maksad, Hazret-i Osman tara­fından yazdırılıp âfâka gönderilmiş olan Mushaflardan herhangi birinin resm-i hattına muvafakattir; velevki,   diğerlerine muvafık olmasın.  Maâ-hâzâ bu muvafakat, tahk'îkî muvafakat iletakdîrî muvafakat kısımlarına ayrılır. Me­selâ: El-Muknî'de mezkûr olduğu veçhile Mesâhif-i Osmâniyye'nin hepsinde eliflerin hattan hazfîle        yazılmıştır, şimdi yeni yazılacak bir Mushaf'da da bu eliflerin yine hazfile yazılırsa Mesâhif-i Osmâniyye'ye tahkîkî bir muvafakatle tevâ­fuk etmiş olur. Bilâkis elifler izhâr edilerek şeklinde yazılırsa tak­dirî bir muvafakatle muvafakat husule gelmiş olur. Çünkü bu elifler, Mesâ­hif-i Osmâniyye'de ihtisar için hazf edilmiştir, okunuş i'tibârîle yine mevcûddur. Binâen-aleyh (yerine) yazılması, asl-ı kırâete uygun olduğundan bu, Hatt-ı Osmânî'den bir inhiraf sayılmaz. Emsali hakkında da hüküm böyledir.

Nitekim bizim Türkçe'mizde de  gibi birçok kelime­ler mücerred ihtisar için şeklinde elifsiz yazılagelmiştir.

Şu da ma'lûmdur ki, Hazret-i Osman'ın zamanında (El-tmân) denilen Mushaf-ı Osmânî'den istinsah edilib Küfe, Basra gibi büyük merkezlere gönderilen Mushaf nüshalarında muhtelif kabilelere âid lügatler i'tibarîle değil, belki ba'zı edatlar ve ki veçhile kirâete müstaid, Kureyş lehçesine âid ba'zı kelimeler i'tibarîle ba'zı farklar mevcut bulun­muştur.

Meselâ: Medîne-i Münevvere'deki Mushaf-ı Şerif'de yazıldığı halde şâir Mushaflarda yazılmıştır. Kezâlik Medîne'lilerin Mushafinda  yazılı olduğu halde Irak'lılar'ın Mushafında  yazılmıştır.

Bütün bunlar, Resûl-i Ekrem'den bâyle telâkki edildiği için bunlardan herbiri bir Mushafda ibka edilmiş, hepsi de tevâtüren sabit bulunmuş ol­duğundan, aralarında ise lehçe ve ma'nâ i'tibarîle fark bulunmadığından bunların tevîdi caiz görülmemiştir.

Ve şöyle de denilir ki: (Kur'ân-ı Kerîm'in resm-i hattına âid, mukarrer kaidelerdendir ki, Kureyş lügatine dâhil olub iki veçhile okunması caiz olan kelimeler, bu iki vecihden herhangi birine göre yazılabilir. Nitekim kelimeleri şeklinde yazılagelmiştir.

Velhâsıl Kur'ân-ı Azîm'in ayniyyetini muhafaza etmek, resm-i hattına riâyette bulunmak bütün Müslümanlar için bir vecîbedir. Nitekim Şifâ-i Şerîf'de deniliyor ki: “Müslümanların arasında icma, vardır ki, her kim, kasden Kur'ân'dan bir harfi tenkis veya başka bir harf ile tebdîl ederse, veya hakkında icma, vâki' olan bir Mushaf'ın müştemil olmadığı bir harfi, Kur'ân'dan olmadığı bi'I-icma' ma'lûm iken Kur'ân'a ilâveye kalkışırsa îslâmiyyet dâiresinden çıkmış olur”.

İşte bunun içindir ki İslâm âleminde Kur'an-ı Kerîm'in resm-i hattına son derece i'tinâ edilegelmiştir.

Kurân-ı Kerîm'in resm-i hattının kadîm hey'eti, noktalardan,  hareke­lerden, şedde, vakf işaretlerinden,      kelimesinde olduğu gibi. denilen hemzelerden, ta'şîr, fasıla işaretlerinden hâli idi. Bunlar bilâhare kabul edilmiştir. Bunlar, Kur'ân-ı Kerîm'in asıl yazısından hâ­riç, onun şekil ve mâhiyyetini tağyirden berî bir nevi' tefsirden ibaret olub mücerred tilâvetini teshile hadim, ziyâdesîle zabt ve beyâna elverişli işaret­lerdir. Âyetlerin başlarındaki fasılalar ile vakf ve ibtidâya âid rumuzlar da bu cümledendir. Bunlar kelimelerin cevherlerinde hâriç, resm-i hattı tağ­yirden berî olduğundan kabulleri cumhûr-ı Müslimîn tarafından tasvîb edil­miştir.

Filhakıyka bunlar harflerden sayılmaz, bunların Kur'ân'dan olmaları tevehhüm olunamaz. Mücerred okunacak kelimelerin hey'etlerine, tarz-ı teleffuzlarma delâleti hâiz olduğundan yazılmalarında bir mahzur görülmemiş, âmme-i müslimînin istihsânına iktiran etmiş sırrı zuhur etmiştir.

Keşfü'z-Zunûn'da deniliyor ki: (Sadr-ı Evvel Kur'ân-ı Kerîm'i ricalin efvâlinden telkin sûretîle ahz etmişti. Bilâhare Müslümanlar çoğalınca âyetlere nokta ve hareke vaz'ına muzdar kaldılar. Deniliyor ki: Noktayı ilk vaz' eden Murâd'dır. Harekeleri ilk vaz' eden de Âmir'dir. Ve yine deniliyor ki Haccâc'dır, veya Hazret-i Alî'nin telkini ile Ebu'l-Esved'dir. Şu kadar var ki, zahir olan noktalar ile harekelerin hatt-ı Arabî ile beraber ötedenberi   vaz' edilmiş olmasıdır. Çünkü biri birine suretçe müteşâbih olan  harfleri Mushaflara nokta vaz'ı zamanına kadar noktadan ârî bulunmuş olması müsteb'addir. Hattâ rivayet olunuyor ki: Bidâyet-i İslâm'da Sahâbe-i Kiram Mushaf­ları ihtiyaten herşey'den, hattâ noktadan bile tecrid etmişlerdi; eğer zaman­larında nokta bulunmasaydı bundan tecrid etmeleri nasıl bahis mevzû'u ola­bilirdi? Şu kadar var ki, birçok muharrerâtta nokta kullanılması terkedilmiş, nokta konması muhatabın vukufsuzluğuna bir ta'riz gibi telâkki edilegelmişti.)

Nitekim bir zamanlar bizde de imzaya nokta konulması doğru görülmezdi.

Kuvvetli rivayetlere nazaran Kur'ân-ı Kerîm'in harflerine nokta şeklinde, ilk hareke vaz' eden zât, (67) tarihinde vefat eden ve Kibar-ı Tâbiîn'den bu­lunan “Ebû'l-Esved el-Düelî”dır ki, bu hizmeti İmâm-ı Alî'nin işaretine binâ­en îfâ etmiştir. O halde bu hareket, Hulefâ-i Râşidîn'den bir zâtın emrine müstenid bulunmuştur. Ümmet-i merhume ise Hulefâ-i Râşidîh'in isrine tebaiyyetle mükelleftir. Çünkü: Şerifi bunu âmirdir.

Filvaki da, yazıldığına gö­re de Kur'ân-ı Mübîn'e ilk harekeyi, tenvîni vaz' eden zat, nahvin vâzıı olan Ebu'l-Esved'dir. Hemzeler ile teşdîdleri vaz' eden de İmâm-ı Halil ibn-i Ah-med'dir. Hattâ denildiğine göre nokta şeklindeki harekeleri şimdiki bildiği­miz tarza ifrağ eden de yine bu zâttır. Tahmis ve ta'şîr, denilen işaretleri vaz' eden de Nasr ibn-i Âmir el-Leysî veya Yahya ibn-i Ya'mer'dir ki bu zâtlar Tâbiin'in ecillesindendirler.

Ebû-Ahmed el-Askerî,  yazmıştır ki: Nâs, Hazret-i Osman'ın yazdırmış olduğu Mushafları bir müddet olduğu gibi okumaya devam etmişlerdi; bilâhare Abdü'l-Melik ibn-i Mervan zamanında tashîf çoğalıb Irâk'da yayılmıya başladı.

Haccâc, bundan endîşeye düştü, müteşâbih harflerle alâmetler vaz'ını is­tedi. Bir rivayete göre bu vazifeyi ifâya Nasr ibn-i Âsim ve Yahya ibn-i Ya'mer kıyam edib noktayı vaz' etti. Fakat bununla tasniflerin önü temâmen alınmış olmadığından i'câm=harekeler de ihdas edildi.

Bu harekelere denir. Arz olunduğu üzere bunlar, Kur'ân harflerini tebdil ve tağyir etmediği cihetle ilk Hicrî asrın ortalarından be­ri kabul edilmiştir.

münderic olduğu üzere (Nâfi, ibn-i Ebî-Nuaym) diyor ki: Ben (Rebî'a ibn-i Ebî-Abd'1-Rahmân) dan Mushaflardaki şeklü'1-Kur'ân-ı sordum, (Bunda bir beis yoktur.) dedi. Ebû-Amr de demiştir ki: Nâs, bütün Müslüman şehirlerinde Tabiîn devrinden zamanımıza kadar bu şek-i Kur'ânî, gerek ümmühât sayılan tam mushaf nüshalarında ve gerek sâirede isti'male mezun bulunmuşlardır.

Sûrelerin başlıklarını tersimde, âyetlerin sayılarını göstermekte, tah­mis ve ta'şir işaretleri vaz'ında bir beis görmemişlerdir. Hata ise onların icmâından mürtefi'dir.

Maa-hâzâ bu harekeler, bu işaretler Kur'ân'ın resm-i hattının cevherine, mahiyetine dahil olmadığı için birçok tefsir kitaplarında ve sâirede iltizam olunmaktadır.

Görülüyor ki, Kur'ân-ı Kerîm'in resm-i hattını cüz'î bir sûretde tağyir caiz değildir, o halde bunun yerine başka yazıların kaim olamayacağı evleviyetle sabit olmuş olur.

Ma'lûmdur ki: Kur'ân-ı Kerim'in nüzulü zamanında Hicaz havâlisinde kullanılan yazı veya denilen yazı idi. Buna muahharen (Hatt-ı Hicâzî) adı verilmiştir ki, yazının aslıdır, bu yazı Müslü­manlar arasında yayılmaya başlamıştı. Peygamberimizin 26 veya 42 kadar Vahiy Kâtibi var idi. Hepsi de Kur'ân âyetlerini bu yazı ile yazmışlardı. Bu yazılar taraf-ı Nebevî'den böylece kabul ve takrir buyurulmuştu. Binâen­aleyh bu, bir Hüccet-i Şer'iyye sayılmaktadır. Maâ-hâzâ Mushafların bu resm-i hat ile yazılması hakkında Medîne-i Münevvere'deki oniki bin Sahâbinin de icmâı vardır. Bunların bu icmâı ise dinde muhalefeti caiz olmayan bir hüccetdir.

Sahibi, şeyhinden naklen demiştir ki: (Kur'ân-ın resm-i hattı, mü­şahede esrarından, kemâl-i rif'atten bir sırdır. Bu resim, îtesûl-i Ekrem'in tevkifine, emir ve ta'lîmine müsteniddir. Kur'ân'ın nazmı, mu'ciz olduğu gibi resmi de ayrıca mu'cizdir.

Kur'ân'ın resm-i hattı yerine başka bir hattın kaim olabilmesine islâm âlimleri arasında temâmen kail olmuş bir kimse olmasa gerektir. Yalnız “Kur'ân'ı Arabî olmayan bir kalem ile kitabet caiz midir?” suâline Bedrül dîn-i Zerkeşî: “Ben bu hususta ulemâdan hiçbirinin bir sözünü bilmiyorum; cevaza ihtimâli var, akreb olan ise men'dir, nitekim Kur'ân'ı Arabcanın gayrîle kırâet de haramdır.” diye cevab vermiştir.

Demek ki Kur'ân'ın başka bir yazı ile yazılıb yazılmaması bahis mevzu'u olurken Zerkeşî, bu babdaki icmâ'dan kat'-ı nazar edildiği takdirde bu­nun cevaza karin olabileceğini bir ihtimâl olmak üzere serd etmiş bulunu­yor. Yoksa bu hususta asırlardan beri adetâ bir icmâ-ı ümmet mevcud iken bunun hilâfına cevaz taharrisi Zerkeşî'nin de hatırından geçmemiş olsa ge­rektir.

Filvaki' Kur'ân-ı Kerîm'in sûrelerinin tertibi, kelimelerinin şekl-i im­lâsı, hey'et-i mecmuasına âid resm-i hattın neden ibaret olduğu hususların­da beyne'l-müslimîn bir vahdet vücûde gelmiş, bu hususta in'ikad eden' îc-mâ'a mebnî artık bu resm-i hattın tağyirîle yerine başka bir hattın ikamesine mesağ bulunamayacağı tahakkuk etmiştir. Nitekim (1117) târihinde ve­fat eden “Ahmed Dimyatı” İthafında Zerkeşi'nin mezkûr ifâdesini nakl et­tikten sonra Kur'ân-ı Kerîm'in gayr-i Arabî bir kalem, ya'nî bir yazı ile ya­zılmasının kat'iyyen haram olduğunu (İbn-i Hacer-i Mekkî) den naklen tas­rîh etmiştir.

Tefsîr-i Keşşaf da deniliyor ki: Mushaf'ın hattına ittiba' bir sünnettir; ya'nî İslâm'da sülük edilmiş bir tarîkattir; ona muhalefet olunamaz.

İbn-i Dresteveh dahi (Kitâbü'l-Küttâb)ında diyor ki: Kur'ân yazısı baş­kasına kıyâs olunamaz. Çünkü o bir sünnettir; ya'nî Resulü'llâhın işareti­ne müstenid, tevkifî bir yazıdır; onu bozmaya ümmetin salâhiyyeti yoktur.

Şeyhü'l-îslâm EI-Mergınânî de (Tecnîs) adındaki kitabında diyor, ki: Kur'ân'ı Fârisî ile yazmaktan men olunur, çünkü bu, Kur'ân'ın hıfzını ih­lâle müeddî olur. Biz Kur'ân'ın hem nazmını, hem de ma'nâsını hıfz ile me'mûruz. Bunun hilâfına hareket, Kur'ân emrinde tehâvüne de müeddî olur.

Ezher ulemâsı tarafından ısdar edilib Mecmuasında münderic bir fetvada da deniliyor ki: (İslâm âlimleri selef on ve halef en icmâ’ etmişlerdir ki, Kur'ân-ı Kerîm'de ya lâfzın tahrifine veya ma'nâmn tağyirine müeddî olacak herhangi bir tasarruf, kat'î surette memnu', tahrîm-i kat'î ile haramdır. Gerek Ashâb-ı Kiram ve gerek onlardan sonra za­manımıza kadar gelen ehl-i İslâm Kur'ân'ın Arabî harfler ile yazılmasını il­tizam etmişlerdir. Bundan da tebeyyün ederki Kur'ân-ı Azîm'in Lâtin harf-lerîie kitabeti caiz değildir.)

Vaktîle hurûf-i mukattaa ile basılmış bir risale hakkındaki istiftâya, mülga Fetva Emâneti tarafından şöyle cevab verilmiştir: (Ba'zı tefâsîrde beyân ve îzâh olunduğu üzere Kurrâ' ve Ulemâ' ve âmme-i müslimîn üzeri­ne Mushaf-ı Şerifin hatt-ı ma'rûfuna mütâbeat ve kemâlîle ona mutavaat lâbüd ve lâzımdır. Mushaf-ı Şerifin hatt-ı ma'rûfu, Resûl-i Ekrem Nebiyy-i Mükerrem sallaâ'llâhu Teâlâ aleyhi ve sellem Efendimiz Hazretlerinin Emi­ni ve Kâtib-i Vahyi bulunan Zeyd ibn-i Sabit radiye'llâhu Teâlâ anh Haz­retlerinin resmidir. Müşârün-ileyh Zeyd ibn-i Sabit, Resûl-i Hidâyet-Penâh Efendimiz Hazretlerinin şerefi sohbeti sebebîle bu ilm-i celîlü'l-kadirde baş­kalarının bilemediklerine vâkıf olmuş ve her resmi bir nükte-i lâtife ve hikmet-i belîgaya müstenid bulunmuştur.  Kezâlik kütüb-i fıkhiyye'de Kur'ân-ı Kerîm’in  temâimde hurûf-ı mukatta ile yazılmasının men'i lâzımgeleceği be­yan edilmiştir.)

Mezkûr Fetva Emâneti'nden buna mümasil bir mes'eleden dolayı da 1328 târihinde şöyle cevab verilmiştir: (Ma bihî necâtü'l-müminin ve nusbi ayni müslimîn olan Kur'ân-ı Lâtîfü'l-Beyân ve Furkan-ı Celîlü'l-Unvân'ın hurûf-ı mürekkebe-i Arabiyyenin gayri hurûf ile tahrîri cevâz-ı Şer'îye iktiran etmeyib hattâ hurûf-ı mukataa-i Arabiyye ile dahi yazılsa sıfat-ı celîle-i Kur'âniyye'yi iktisâb etmeyeceği mu'teberât-ı fıkhiyyede mensûstur. Tafsîlât-ı ânifeden müsteban buyurulacağı üzere Kur'ân-ı Azimü'ş-Şân’ın berveçhi mu­harrer hurûf-ı mukattaa-i muhdese ile yazılması Şer'-i Âlî'ye muhalif âmme-i müslimînin ızdırab ve galeyanını mûcib olmak i'tibârîle şedîden men' edil­mesi ve bunun nusha-i matbasının hemen bilmusâdere imhası esbabının istikmâl buyurulması ve ibreten li's-sâirîn mütecasirinin ta'zîr-i şedîd ile zecr ve cezâ-i ekîd ile cezâ-dîde edilmesi Şeri'at-i Mutahhare-i Ahmediyye nâmı­na bilhassa istirham olunur.)

Şunu ilâve edelim ki başka yazılar, Kur'ân-ı Mübîn'i harflerin mahreç­lerine, tecvîd kaidelerine riâyet bakımından güzelce okunmaya pek kifayet edemez. Kur'ân lisânına mahsûs, mükemmel bir yazının, vücûh-ı kırâet i'ti-bârîle te'min edeceği tenevvuâtı, başka hiçbir lisân te'min edemez. Mese­lâ; Âyet-i Celîlesi'ndeki  kelimesi hem inzal, hem de tenzil mas darlarından olarak okunabilir, her iki kırâet de mütevâtirdir. Halbuki başka bir lisandaki harflerle bu iki nevi' kırâeti te'min kabul değildir.

Kur'ân-ı Kerîm'in resm-i hattını değiştirmek arzusu,  Arabca bilmeyen Müslümanların Kur'ân-ı Mübîn'i kolayca okuyabilmelerini te'min gibi bir maksada müstenid olabilir. Fakat güzelce mülâhaza edilince bu maksadın daha mükemmel tecellîsi için Kur'ân'ın resm-i hattını muhafazadan başka çâre olmadığı tezahür eder.Bir kere bu yazının yerine başka yazıların ka­im olamayacağını yukarıda söylemiş bulunuyoruz. Sonra resm-i hattın ha­fızalara pek büyük yardımı vardır. Kur'ân'a mahsûs resm-i hat ise bu hu­susta birinciliği hâizdir. Zâten teshil ve te'sîri Cenâb-ı Hakk'ın va'dine mukterin olan Kur'ân'ı, on, onbeş yaşındaki binlerce müslüman çocukları bile ötedenberi temâmen okuyub ezber edegeldikleri ve hattâ bu muvaffakiyyetlerini bir hey'et muvacehesinde bütün Kur'ân sûrelerini sekiz on saat içinde ezber olarak tilâvet etmek sûretîle isbât eyledikleri dâima görülmektedir.

Maâ-hâzâ Kur'ân'ın resm-i hattı bir takım işaretleri hâvî ve bu veçhile okunup bellenmesi kolay bulunmakla beraber bu yazıyı bu veçhile belleyen bir müslüman, bu şekilde yazılmış şâir İslâm asarından da istifade edebilir. Meselâ Evrâd ve Ezkârı muhtevi şâir mübarek kitabları da okuyabilir. Binâen-aleyh Kur'ân'ı Kerîm'i kendisine mahsûs bir resm-i hat ile okuyup bel­lemek bil-faz biraz fazla zaman sarfına muhtaç olsa da yine faideli ola­cak ve İslâm âlemine âid, müstakil, târihî bir resm-i hatta ıttıla' peyda edilmiş bulunulacaktır. Medenî, müterakkî milletler birçok yabancı kavim­lerin dillerini yazılarını öğrenib dururken müslümanlar umûm islâm âle­mine âid, dîn bakımından da pek büyük bir kudsiyyeti hâiz olan bir yazıyı niçin bellemesinler? Aynı zamanda ibâdetten de sayılan bir bilgiyi ne için tahsile çalışmasınlar?

Şüphe yok ki semavî kitablar arasında şimdiye kadar gerek elfâz ve meânîsi ve gerek ecza ve eşkâli i'tibârîle varlığını, vahdet ve ayniyyetini muhafaza etmek imtiyazı yalnız Kur'ân-ı Azîm'e mahsûstur. Büyük bir kıymet-i târîhiyyeyi, pek mühim bir kudsiyyet-i dîniyyeyi hâiz olan bu Kitâb-ı îlâhî'nin lâfzını da, ma'nâsmı da, resm-i hattını da olduğu gibi muhafaza etmek müslümanlar için en kat'î bir vecîbedir. Bütün ehl-i İslâm, Kur'ân-ı Azîmü'ş-Şân'a karşı böyle bir vecîbe ile, mükellefiyyeti ebedî bir şeref bir mefharet telâkki etmektedirler.[12]

 

9 - Sûrelerin Fatihaları = Ser-levhaları:

 

Kur'ân-ı Kerîm'in yirmi dokuz sûresinin başında denilen bir takım harfler vardır. Bunların sayısı Arabî hecâ harflerinin yarısı ka­dardır, ya'nî ondört harften ibarettir. Bunlar hurûf-ı mukattaa kabîlindendir; münferid harfler hâlinde yazılıb isimlerîle okunurlar. Meselâ  yazılır (Nûn) diye okunur. Bunların bu tarzda yazılmaları da tağyir edi­lemez.

Acaba bu harflerin okunuşlarına göre yazılması neden caiz gorülmüyor? Bunların ma'nâları var mıdır, yok mudur? Bunların yazılmasında ne gibi hikmetler melhuzdur? Bu sualleri sırasîle tahlil edelim:

Evvelâ: Şüphe yok ki bu harflerin böyle yazılması da Vahy'e, Peygamberimiz'in ta'lîmine müsteniddir.  Bunların yazısının okunuşlarına uymamasında bir mahzur tasavvur olunamaz. Fakat bunların olduğu gibi bırakılmayıb da telâffuz edildikleri gibi yazılmalarında büyük mahzurlar mevcûd olabilir. Resûl-i Ekrem'in talimatına muhalefetten daha büyük bir nakîsa mı tasavvur olunabilir?

Düşünmeli ki, Kur'ân'ın sâir âyetleri kelimeleri ale'1-usul yazılıb okun­duğu halde ba'zı mübarek sûrelerin ibtidâlarındaki kelimelerin mukatta' harfler hâlinde yazılması elbette Peygamberimiz'ce mültezem, bir takım âlî hikmetlere müsteniddir. Eğer böyle olmasa idi bunlar da sâir Kur'ân keli­meleri gibi okunuşlarına göre yazılırdı. O halde bunların olduğu gibi bıra­kılmaları lâzımdır.

Şunu da ilâve edelim ki: Bugün ilim ve ma'rifet i'tibârîle yüksek bir seviyyede görülen birçok medenî milletler, yazılarında ihtisar cihetini ilti­zam ederek bir takım harflerden ibaret işaretler, müessese unvanları kul­lanıyorlar. Bilhassa âsâr-ı atîkanın muhafazasına pek ziyâde i'tinâ ederek târihî kıymeti hâiz olan bir yazının, bir resmin, bir binanın şeklini en cüz'î bir surette değiştirecek bir yağyîr ve ta'mîre asla müsâade göstermiyor­lar. Böyle bir hareketi kadir-nâşinâsîük sayıyorlar, hattâ eski ediblere, şâ­irlere âid yazıların imlâlarım ıslaha asla kıyam etmiyorlar. Onların kendi zamanlarındaki telâffuz ve kitabet tarzlarını göstermek için yazılarını şe­killerini aynen ibkaya çalışıyorlar. Bu böyle iken ondört asırlık bir kıdem-î târihisi bulunan, bununla beraber beşerî değil, İlâhî bir kıymet ve kudsiy­yeti hâiz olan ve bütün müslümanlarca bir Sübhânî Vedîa olub umum îmân ehlince temâmen mahfûziyyeti dînî bir gaye teşkil eyleyen Kur'ân-ı Kerîm'in bir kısım mukatta' harflerini, mukaddes rumuzlarını tağyir ve tebdil nasıl caiz görülebilir?

Saniyen: Bu mübarek harfler, birçok zâtlerin beyânlarına nazaran müteşâbihâttandır; bunların ma'nâsı bizce malûm değildir. Bunları bu suret­le yazmak okumak, bunlardan Murâd-ı îlâhî'nin ne olduğunu îlm-i ilâhî'ye havale etmek i'câbeder.

Maâ-hâzâ bu mukattaât, bir kısım İlâhî Esrâr'ı cami', Allâhu Teâlâ ile Resûl-i Ekrem'i arasında birer şifre mâhiyetini hâiz bir takım işaretleri muhtevidir. Bunların muksemünbih olmaları da melhuzdur.

Bir de bu mübarek harflerin bir kısmı Esamâ-i llâhî'den birer cüz' olub bunların bir yere cem' edilmesîle bir İsm-i İlâhî'nin zahir olduğu görülmektedir.   Meselâ: harfleri cem'  edilince İsm-i Celîli tecellî etmektedir.

Şöyle de deniliyor ki, bu harfler, isimlere, sıfatlara işarettir. Meselâ elif, ism-i Celîline, lâm, ism-i Celîline, mîm de  îsm-i Celîline işarettir. Yahud elif, îsm-i Celâl'ine, lâm, Cibrîl-i Emîn'e, mîm de Hazret-i Muhammed'e işareti mutazammındır. San­ki ma'nâsı (Allâhu Teâlâ Cibrîl-i vahy ile Hazret-i Muhammed'e gönderdi) demek oluyor.

Bu mukatta' harflerden istikbale âid birtakım vak'aların zuhuru istinbat edilebileceği de ba'zı müfessirler tarafından dermeyan edilmiş, ba'zı misaller gösterilmiştir.

Sâlisen: Bu harflerin sûre başlarında böyle yazılmasındaki hikmete ge­lince: Bunu ancak Allâhu Teâlâ ile Resûl-î Ekrem bilir. Bunun denilen hakıykî islâm Ulemâsı'nca malûm bulunması da melhuzdur. Maâ-hâzâ bu harfler, evvellerinde bulundukları sûrelerin isimleri, unvanları mâhiyyetinde de bulunmuştur. Ve bunların böyle başta münferid yazılmala­rı, işitecek kimselerin dikkatlerini, meraklarını celbederek okunacak âyet­leri dinlemelerine saik bulunmaktadır.

Bir de bunların böyle münferid yazılmaları bir îhtâr-ı Sübhânî mâhiyyetindedir. Adetâ bir gayb lisânîle denilmiş oluyor ki: (Ey nâs, ey cihanın yüksek bilginleri. İşte Kur'ân-ı Mübîn, bu gibi herkesin bildiği harflerden müteşekkildir, böyle olduğu halde buna bir nazire yazmaktan hepiniz âciz bulunuyorsunuz. Artık siz, bu harfleri ihtiva eden Kur'ân'ın Vahy-i İlâhî'ye müstenid bir mu'cize-i kelâmiyye olduğunda nasıl şüphe edebilirsiniz?)

Binâen-aleyh bu İlâhî Hitâb ile umûm beşeriyyet ve bilhassa Zamân-ı Nebevî'deki bülegây-ı Arab, insafa, tefekküre celb ve da'vet edilmiş oluyor.[13]

 

10- Kur'ân-ı Zî-Şân'ın Nüzulünden Evvel Ve Nüzulü Zamanında Arabların Lisan Bakımından Yükseklikleri:

 

Yeryüzünün birçok tarafları vakit vakit medeniyyetlere terakkilere sah­ne olmuştur.  Cezîretü'l-Arab'da da pek eski devirlerde medenî, siyâsî bir hayâtın hüküm sürmüş olduğu şüphesizdir. Ancak muhitin coğrafî halleri te'sîrîle içtimâi hayât başka bir tarzda devam etmiş, bedevîlik hayâtı medenîlik hayâtına galebe çalmış, Cezîre'nin üstünde seyyar bir halde başa birçok aşiretler, kabileler türeyerek sabit bir medeniyyete nail olamamış­lardı. Ancak yaşadıkları muhitin, ta'kib ettikleri bedevîlik hayâtının te'sî­rîle kendilerinde büyük bir cesaret ve şecaat tecellî etmiş, mâî semâ kub­besinin parlak yıldızları altmda yaşayan sahranişîn Arablar arasında pek aydın zekâlar zuhur etmiş, fikirleri zengin mazmunların, lâtif recezlerle ne-şîdelerin ilhâm-gâhı kesilmiş, bilgileri büyük olmadığı halde birçok mütefennin bilginleri hayrette bırakacak derecede belîğ, fasîh manzumelerle, hitabelerle adlarını yaşatan bir nice bedevî edibler yetişmiştir.

Hele Asr-ı Saâdet'e yakın zamanlarda belagat kaynağı Arablar arasın­da mütelâtım bir derya gibi cûş-u hurûşa gelmişti. Kabileler arasında be­lagat yarışları meydan almış, arkadaşlarına tefavvuk eden şâirlerin man­zumeleri altın suyu ile yazılarak Ka'be-i Muazzama'nın duvarlarına asılmış, beşerî kemâlâtın en güzidelerinden olan fesahat ve belagat kabileler arasın­da fahr-u mubâhâta medar olmuştu.

Ezcümle (Sûku'1-Ukâz) da; büyük edebî bir mahfilde okunarak alkışla­nan bir kısım kasideler zamanımıza kadar gelmiştir. Bunların ne büyük bi­rer belagat âbidesi olduğu ma'lûmdur. Bu kasideler, imriü'1-Kays, Tarfetü'bnü'1-tyd, Züheyr ibn-i Kbî-Sülemî, Lebîd ibn-i Rebî'a, Arnr ibn-i Gülsüm, Anteretü'bnü Şeddâd, Haris ibn-i Halze'ye âiddir.

Hazret-i Ömer radiye'llâhu anh bunlardan Züheyr'e derdi. Filvaki' Züheyr, açık, ciddî, hakimane sözlerîle temayüz etmiştir. Hele şu beytleri ne kadar hoştur:

Demiş oluyor ki: Kendi haklarını kendi silâhîle men'e, korumaya çalış­mayan kimsenin harîm-i hukuku âkibet yıkılır gider. Nâsa zulm etmeyen, ya'nî kendisinde zulmedebilmek kuvvetini göremeyen kişi, zulme uğrar mağdur.

Gurbete düşen tecrübesiz bulunacağından düşmanı dost sanar, nef­sine ikram etmeyen, kendini kötü hallerden geri alamayan tekrîme nail olamaz.

Herkim kendisinde bulunan bir hasleti, nâsdan gizleyebileceğini zannetse buna muvaffak olamaz, o haslet âkibet anlaşılır.

Bir nice hoşuna giden sükûtî kimseler, görürsün ki, onun artığı eksiği, ilim ve irfanının derecesi, konuşunca meydana çıkar.

Yiğitin yarısı dili, yarısı da yüreğidir. Şahsiyyetini bunlar teşkil eder. Artık et ile kan suretinden başka birşey kalmamış olur.

İhtiyar sefih oldu mu, artık uslanması kabil değildir. Genç ise sefahat­ten sonra uslanıb akıllanabilir.

Biz ihsanınızı diledik, siz de lütfettiniz; tekrar diledik, siz de tekrar lûtfedib verdiniz. Böyle dileyişini artırıb duran, birgün elbette mahrum ka­lacaktır. Bir zâtı bu kadar iz'ac, doğru değildir,

Arablar arasında fesahat ve belâgatçe husule gelen bu terakki, bu ede­bî feyz, bir i'tilâ devrinin yakınlaşmış olduğuna berâat-i istihlâl mâhiyyetinde idi. Evet... bu hal, belagat âleminde bir misli daha görülmemiş olan edebî bir mu'cizenin zuhuruna bir mukaddime demekti. Şöyle ki:

Hâtemü'l-Enbiyy Hazretlerinin Nübüvvet ve Risâlet iddiasındaki sıdkı birçok mu'cizeleri arasında en ebedî bir mâhiyyeti hâiz olan Kur'ân-ı Ke­rîm âyetlerîle de sabit olacaktı.

Bu Kitab-ı Mübin'in bir belagat hârikası olduğunu anlahabimek için ise kelâmın mezâyâsına bihakkın vâkıf, büyük edebî bir fikre sâhib olmak lâzım geliyordu.                                                                    

İşte Feyyâz-ı Kudret, bu vukufu, bu fikir ve zekâyı evvelce ihzar du­yurmuş, Kudret Semâsı'nda nüzule başlayacak olan ilâhî Âyetlerin ulviyyetini takdir edebilecek dimağlar vücûd bulmuş idi. Bu hal de başlıca bir mu'cize demekti.

Filhakıyka her Peygamber'i Zî-Şân'ın mu'cizeleri, kendi zamanında terakkî eden san'atlara, bedî'alara müşabih, fakat onların çok üstünde müm­taz bir mâhiyyeti hâiz olarak zuhur etmiş, bu suretle o Nebiyy-i Âlî-gân'ın da'vâsmdaki doğruluk anlaşılmıştır. Nitekim Hazret-i Musa zamanında si­hir, Hazret-i îsâ zamanında tıp pek yükselmiş olduğundan bu iki zâtin mu'­cizeleri de asanın ejderha şekline inkılâbı, hastaların derhal teşfiyesi gibi sâhirleri, doktorları âciz bırakacak bir halde zuhur etmiş, âdî sebeblere te­vessülden berî, İlâhî bir hârika mâhiyyetini hâiz bulunmuştur.

İşte Asr-ı Saadette de fesahat ve belagat pek ziyâde terakki etmiş, pek ziyâde revaç bulmuş idi. Bu cihetle fesahat ve belâgatin en yüksek şahika­larında bulunmak üzere Kurân-ı Mübîn'in âyetleri, sûreleri nazil olmaya başlamış, bunun tanzîri gayr-i kabil, semavî bir mu'cize, edebî, ilmî bir hârika olduğu anlaşılmıştı.

Ezcümle Kureyşın en belîğ şâirlerinden, hatîblerinden olan Velîdü'bnü'1-Muğîre, bir gün Peygamber Efendimiz'in Huzûr-ı Saadetlerine gitmiş, kendisini Nübüvvet iddiasından vaz geçirmek hülyasına düşmüş iken Taraf-ı Nebevî'den okunan ba'zı âyetleri dinledikten sonra mütehayyirâne bir halde avdet etmiş, başına toplanan halka hitaben: (Ey cemaat! Bilirsiniz ki ben eş'ârın bütün nevi'lerine vâkıfım, belâgatli sözleri benim kadar tak­dir edecek kimse yoktur. Yemîn ederim ki: Hazret-i Muhammed'e nazil olan âyetler, bizim bildiğimiz sözler kabilinden değildir; onlar da öyle fevkalâde bir belagat, bir lâtâfet var ki onlar her söze tefevvuk eder, onlara tefevvuk bir söz bulunamaz.) mealindeki sözlerîle hakiykati i'tirâfa mecbur kalmıştı.

Ma'lûm olduğu üzere insanların imtiyazlarına medar olan söz, fikirleri­ni musavvir olan kelâm iki surette, ya nazım veya nesir tarzında tebarüz eder. Şâirler kendi sânihalarını nazım şeklinde belirtirler; münşiler, hatîbler de maksadlarını, hitabelerini nesir suretinde meydâna koyarlar.

Manzumeler, âhenkler sâmiayı okşar, kolaylıkla ezber etmeye elveriş­li bulunur. Mensur yazılar da daha metin, daha samîmi ve daha mühim mevû'ları ihtiva eder.

İşte câhiliyye devrindeki Arablar arasında nazım ve nesrin her ikisi de meydan almıştı. Pek kudretli şâirler.yetiştiği gibi pek natûk hatîbler de vücûda gelmişti. Hattâ Kur'ân'ın ba'zı mübarek lâfızlarının ma'nâsını izah için câhiliyye şâirlerinin ba'zı şiirlerini müfessirler şevâhid makamında ola­rak tefsirlerinde yazarlar.

Kur'an-ı Mübîn'e gelince bu, manzum olmadığı gibi tamamen mensur da değildir. Belki kendisine hâs pek ulvî bir ahengi, pek nezîh, metîn bir üslûbu, tanzîri gayr-i kabil bir belâğati ihtiva etmekle Arabın nazım ve nes­rinden ayrılmıştır; nüzulü târihinden i'tibâren zamanımıza kadar milyon­larca ediblerin, beliğlerin istifâdeleri için bir feyz kaynağı, bir nûr meşrikı hâlinde tecellî edib durmuştur.

Muallâka sahiblerinden olub: “Ey hâsid! Milkin mâliki, hâkimi olan Allâhu Teâlâ'nın taksimine razı ol. Çünkü aramızda maişetleri, hasletleri taksîm eden zât, bunları her veçhile bilen, herkese istihkakına göre kemâl ve rif'at veren Hak Teâlâ Hazretleridir” mealindeki bedî'asının kaili bulunan (Lebîd ibn-i Rebî'a), îslâm şerefine nail olduktan sonra, artık Kur'ân'm şa'şa'a-i belâğati yanında kendi şiirlerinin pek sönük kaldığını anladığı için şiîre veda' etmiş, Kur'ân-ı Azîm'i tilâvet ile ruhunu zevk-yâb etmeye başlamıştır.

Evet... Kur'ân-ı Kerîm, bir Kitâb-ı îlâhî'dir. O halde şüphe yok ki in­sanların sözlerinden her veçhile yüksektir ve i'câz mertebesini hâiz olduğu için ebedî bir mu'cizedir.[14]

 

11- Kurân-ı Kerîm'in Hangi Bakımlardan Ebedî  Bir Mu'cize Olduğu:

 

Yukarıda işaret ettiğimiz veçhile Peygamberân-ı Zî-Şân'dan mu'cizeler hârikalar zuhur etmiştir. Fakat bunların hemen hepsi de birer (Mu'cize-i Kevniyye) den, muvakkat bir zaman içinde tecellî edib nihayete eren mad­dî, hissi, âfâkî hâdiselerden ibaret bulunmuştur. Peygamber Efendimiz'in ise kamerin inşikakı gibi birçok mu'cizât-ı kevniyyeleri görülmüş olmakla beraber en büyük mu'czesi, ma'nevî, ilmî, aklî, lâhûtî bir mu'cize olan Kur'ân-ı Azîmü'ş-Şân'dır. Bu da büyük bir hikmet muktezâsıdır. Çünkü sair peygamberlerin nübüvvetleri, risâletleri mahdûd birer zamana, mahdûd bi­rer kavme âid bulunmuştur. Birnâen-aleyh onların mu'cizeleri de zamanları­na münhasır, kavimlerinin isti'dâtlarîle mütenâsib olub ebediyyete müte­veccih bulunmamıştır. Resûl-ı Ekrem efendimiz'in risâletleri ise umudîdir, daimîdir, ebediyyete müteveccihtir, beşeriyyetin tefekkür ve muhakeme 'tibârîl pek yükselmiş olduğu bir zamane müsadiftir. Binâen-aleyh O'nun mu'cizesi de böyle daimî, ebediyyete müteveccih bulunmuştur ve akla hitâb eder, herkesi düşünmeye da'vet eder, kalbleri titretir, her mütefekkiri ikna' ede­bilir bir vech ile tecellî etmiştir. Bu sayede İslâm Dîni'nin hükümleri edebî bir surette mahfuz kalmış, Arab lisânının muhallediyyeti de parlak bir tarzda te'min edilmiştir.

Velhâsıl Kur'ân-ı Kerîm, birçok bakımdan ebedî bir mu'cizedir. Ezcüm­le:

1- Kur'ân-ı Mübîn, maddî, ma'nevî, ilmî, ahlâkî, içtimaî, iktisâdi, tâ-rîhî birçok hakiykatleri ihtiva etmektedir. Bu Kitâb-ı Mübîn'i insanlara teb­liğe me'mûr olan Hazret-i Muhammed aleyhi's-selâm ise ilimden, terakki­den  mahrum bir muhitte yetişmiş,  kırk yaşlarına kadar  hiçbir kimseden ilim nâmına birşey. öğrenmemiş, hiçbirşey okuyub yazmamış bulunuyordu. Bu hâl, bütün kavmince sabit bir hakiykat idi. Buna rağmen teblîğına mu­vaffak olduğu bu Kudsî Kitâb'ın böyle binlerce, yüzbinlerce hakiykatleri cami' bulunması, O'nun bir mu'cize olmasından başka neye hami olunabilir?

2- En yüksek âlimlerin, filozofların, fen sâhiblerinin birçok fikirleri, yazıları,  kâinat hakkındaki bilgileri zaman geçtikçe kıymetim kaybediyor, yeni nazariyyelere, keşiflere muhalif bulunarak ilim ve fen sahasından çe­kilmeğe  mecbur oluyor.

Kur'ân-ı Mübîn'in gerek İlâhiyyat'a, gerek mükevvenâta dâir verdiği ma'lûmat ise hiçbir vakit kuvvetli nazariyyelere, kıymetli keşiflere muha­lif bulunmuyor, kendi beyanâtı arasında hakiykî bir ihtilâf görülmüyor. Bilakis ilimlerin, fenlerinin kîşâfı, Kur'ân'ın haber verdiği hakiykatlerin incilâsına yardım ediyor, bu hakiykatler ile müsbet ilimler, yeni keşifler arasın­da asla bir tearuz vücûde gelmiyor. Zaman geçtikçe Kur'ân'ın ulviyyeti bir kat daha tebarüz etmiş oluyor. İşte bu bakımdan da Kur'ân-ı Kerîm ebedi bir mu'cizedir.

3- İstikbâle âid vukuu gayr-i muttarid birtakım hâdiseleri daha mey­dana gelmeden senelerce, asırlarca evvel kat'i bir sûretde bilib haber ver­mek bir hârika eseridir. Kur'ân-ı Mübîn ise böyle birçok hâdiselere dâir kesin ma'lûmat vermiş ve bunlar bil'ahare tahakkuk etmiştir. Romalıların Fürslere galibiyyeti, müslümanların Mekke-i Mükerreme'ye muzafferen gir­meleri, müslümanlığın yeryüzüne yayılması hakkındaki haberler bu cümle­dendir. Binâen-aleyh bu bakımdan da Kur'ân-ı Mübîn büyük bir mu'cizedir.

4- Bütün Semavi Kitablar, tahriflere bozulmalara, değiştirmelere uğramışlardır. Fakat Kur'ân-ı Kerîm, böyle bir tahrîfden salim bulunmuş­tur. Zâten Kur'ân-ı Azîm'in bu mümtâziyyetini bir âyet-i celilede önceden haber vermiştir. Aradan asırlar geçti, bu haberin bir hakiykat olduğu gün gibi sabit oldu. îşte Kur'ân-ı Mübîn, böyle Allâhu Teâlâ'nın korumasîle bü­tün tahriflerden mahfuz kalması bakımından da muazzam bir mu'cizedir.

5- En kudretli edibler, şâirler maksadlarını tasvir hususunda muhte­lif beyân üslûblarının nihayet birikisinde muvaffakiyyet gösterebilirler. Her üslûbda aynı kudreti gösteremezler; kendi yazıları buna şâhiddir. Hele il­mî, ahlâkî, hukukî, tekvini mevû'larda aynı fesahat ve belâğati göstermek her kalem sahibine nasîb olacak şey değildir. Kur'ân-ı Kerîm ise ihtiva et­tiği bütün beyân üslûblarında, telkin buyurduğu bütün mevzû'larda aynı kudreti, aynı fasâhat ve belâğati muhafaza etmiş, hârikul'âde bir mükemmeliyyet göstermiştir. İşte bu bakımdan da Kur'ân-ı Mübîn, pek parlak bir mu'cizedir.

6- En câzib mevzû'lara dâir en güzel bir tarzda yazılmış eserler, bir­kaç kere okundukça halâvetini, rûh üzerindeki te'sîrini kaybeder. Kur'ân-ı Kerîm ise böyle değildir. İnsan çok kere bir âyet-i celileyi yüzlerce defa okumuş, dinlemiş olduğu halde yeniden okuyunca, ilk defa olarak okuyor­muş, dinliyormuş gibi ulvî bir heyecana kapılır, yeni yeni halâvetler duyar, evvelce düşünememiş, anlayamamış olduğu bir nice nice mazmunlara, işa­retlere muttali' olur, bu semavî hitabelerin pek lâtif te'sirlerini derin bir hayretle hisseder durur, îşte Kur'ân-ı Kerîm bu mümtâziyyeti i'tibârîle de ma'nevî bir mu'cizedir.

7- Kur'ân-ı Kerîm'in nüzulü zamanında Arabistan ahâlîsi, Arab lisâ­nının bütün inceliklerine vâkıf, kendilerine hâs, fıtrî bir meziyyet olmak üzere pek fasîh ve belîğ bir halde bulunuyorlardı. Bi'1-bedâhe söyledikleri nutuklar, manzumeler lisân bakımından pek parlak şey'lerdi. Yukarıda da yazdığımız veçhile bunlar, birtakım edebî bedî'alar vücûde getiriyor, bu bedî'alar birer fasâhat ve belagat âbidesi sayılıyordu.

İşte Kur'ân-ı Mübîn, böyle bir cem'iyyet arasında nüzule başladı; bü­tün fasihlere, beliğlere meydan okudu: “Eğer Kur'ân'ın İlâhî bir kitâb ol­duğunda şüphe ediyor iseniz O'nun bir mislini siz de vücûde getiriniz! Ha­yır... O'nun tamâmına değil on sûresine olsun bir nazire yazınız! O'nun mevzuundaki hakiykatten, ulviyyetten kat'an nazar yalnız üslûbundaki mükemmeliyyeti, nazmındaki fasâhat ve belâğati, asılsız sözler ile olsun tak­lide çalışınız. Hadi on sûre de dursun, yalnız bir sûresinin mislini meydana getiriniz! Bakınız muvaffak olabilecek misiniz? Ne gezer, siz buna ebediyyen muvaffak olamayacaksınız.” mealinde hitâb etti.

Filhakiyka hiçbirisi buna muvaffak olamadı. Kılıçlar île çarpışmayı goze aldılar da kalemler île Kur'ân'ın en kısa bir sûresine olsun nazire yazmak sûretîle mücâdeleyi nazara alamadılar. Çünkü bu husustaki acizlerini pek güzel anlamış bulunuyorlardı.

Arabcanın bütün inceliklerine, derinliklerine, üslûblarına bihakkın vâ­kıf olan Arab fasihleri, edîbleri, Kur'ân-ı Kerîm'e nazire yazmaktan âciz olunca sair ırklara mensup fusahâ ve üdebânın da bundan âciz olacakları bedîhi bulunmuş olur. Nitekim aradan ondört asır geçmiş olduğu halde hiç­bir kimse tarafından böyle bir nazîre vücûde getirilememiştir. İşte bu ba­kımdan da Kur'ân-ı Kerîm pek muazzam bir kelâm mu'cizesidir.

8- Kur'ân-ı Mübîn, yukarıda yazıldığı veçhile ya i'câz mertebesine bağlıdır veya değildir. Eğer i'câz mertebesine baliğ olur, mâhiyyeti i'tibârîle gayr-i kabil ise bir mu'cize olduğu tebarüz etmiş olur. Bil'akis i'câz haddine baliğ olmadığı halde vuku'bulan tehaddîlere, meydan okumalara rağmen Dîn-i İslâm'ı söndürmek istiyen bir nice muânid fusahâ ve büleğânın bu Kitâb'a bir nazire yazmağa cür'et edememeleri, bu hususta kudret­lerinin meslûb bulunmuş olması, hârikul'âde bir keyfiyyet olacağından Kur'ân-ı Kerîm'in bu bakımdan da bir mu'cize bulunmuş olduğu sabit ol­muş olur.

Velhâsıl: Kur'ân-ı Azîmü'ş-Şân, ebedî bir mu'cizedir. Bunun i'câzı hak­kında Ebû-Bekir-i Bâkıllânî, Imâm-ı Râzî, Hattâbî, Rumânîî, Milkânî gibi yüksek âlimler müstakil kitâblar te'lîf etmişlerdir. Bu huhûsa dâir Şifâ-i Şerîf'de, Menâr Tefsîri'nde îbn-i Kemâl'in risaleleri arasında ve El-Zikrâ el-Muhammediyye Mecmuasında da pek güzel makaleler,  yazılar vardır.[15]

 

12- Kur'ân-ı Mübîn'in Sarahaten Veya İşâreten İhtiva Ettiği İlimler:

 

Kur'ân-ı Azîm ilimlerin, hikmetlerin pek feyizli bir kaynağıdır. Sûre­lerin, âyetlerin herbiri düşünceli insanlara başka bir yükseklik, başka bir uyanıklık, ilham eder. Her istiyen Kur'ân-ı Kerîm'den kendi isti'dâdı nisbetinde fâidelenir. Her bilgili kimse Kur'ân-ın mübarek âyetlerini okuduk­ça birçok ilimlerin, fenlerin mâbihi'l-kıyâmı olan esaslara, umdelere, düs­tûrlara muttali' olabilir. Bu cihetledir ki îslâm âlimleri Kur'ân-ı Mümîn'den birçok ilimlerin esaslarını istinbat etmişlerdir. Bunlara (Kur'ân-ı Kerîm'den bast ve tefsir edilmiş bulunur.)

Bir nice âyetler de vardır ki bunlar birtakım ilimlerin, fenlerin mevzû'larını teşkil eden maddeleri, mes'eleleri i'câzkârâne bir surette hulasaten veya işâreten muhtevi bulunmaktadır. Biz burada bunların bir kısmına dâir biraz ma'lûmat vereceğiz.[16]

 

1-Tefsîr İlmî:

 

Kur'ân-ı Mübîn'in ba'zı âyetleri ba'zılarını îzâh ve tafsil eder. Bu ci­hetle mücmel ve muhtasar âyetlerin güzelce anlaşılması için o husustaki mufassal âyetlere müracaat edilir. Bu suretle de Kur'ân-ı Kerîm'in baîzı âyetleri ba'zılarını tefsîr etmiş olur. Nitekim âlimlerimiz diyorlar ki (Kitâb-ı Azîz'in tefsirini istiyen evvelâ Kur'ân'a   müracaat   etmelidir.   Çünkü Kur'ân'ın bir yerinde icmal, ihtisar edilen birşey,  diğer bir yerinde bast ve tefsîr edilmiş bulunur.)

Hattâ bu veçhile yazılmış tefsîr kitabları bile vardır. îbn-i Kayym-ı Cevziyye'nin dahi bu hususa dâir bir eseri vardır; bu eserde birçok misal­ler kaydetmiştir. Biz de bu bâbda Tabakaatü'l-Müfessirîn kısmında ba'zı şey'ler yazmış bulunmaktayız.[17]

 

2-Hadîs İlmi:

 

Resûl-i Ekrem salla'llâhu aleyhi ve sellem Efendimizin Hadîslerinin menba'i Kur'ân-ı Kerîm âyetleridir. Peygamber-i Zî-Şân Efendimiz, Kur'ân-ı Mübîn'in âyetlerinden mülhem olur; sözlerini, işlerini bütün Kur'ân'ın be­yanâtına mutabık bulundururdu.

Saîd ibn-i Cübeyr Hazretleri diyor ki: (Bana Resûl-llâh'dan bir Hadîs baliğ olmadı ki ben onun mısdakını  doğruluğunu isbât eden şey'i Kitâbu'llah'da bulmuş olmıyayım.)

Zâten mübarek Hadîsler ile amelin lüzumunu emreden de yine Kur'­ân-ı Kerîm'dir. Nazm-ı Kerîm'i buna şahiddir.

Ehl-i Kitab denilen Yahudiler ile İsevîlerin kendi Peygamberlerine bir­takım bî-esas sözleri, işleri îsnâdda bulundukları görüldüğünden birgün Resûl-i Ekrem Efendimiz minbere çıkarak Ashâb-ı Kirâmına şöyle hitâb etmiş:Ya'nî her kim benim nâmıma yalan yere kasden Hadîs uydurursa Cehennemde yerini hazırlasın. Sonra da: (Bir hadîs'in sıhhatini anlamak için Kur'ân'a müracaat edilme­lidir, Kur'ân'a uymıyan sözler bana âid değildir.)mealinde tenbîh buyur­muştur.[18]

 

3 -Tevhid İlmi = İlm-i Kelâm:

 

Dîn-i İslâm'daki i'tikada âid meselelerin birinci mehazı, Kuran-ı Azîm'dir. Ulûhiyyete, meleklere, nübüvvete, semavî kitablara kaza ve ka­dere, âhiret gününe velhâsıl bütün ftikad esaslarına müteallik olan batasleri Kur'ân-ı Mübîn, pek açık, pek muknf bir surette camı bulunmaktar.

Filhakiyka Kur'ân-ı Hakim i'tikada âid herhangi bir meseleyi ve isbât hususunda fevkal'âde bir husûsiyyet gösterir. Muhtelif kabiliyette bulunan insanlardan herbirinı ikna've irşâd edecek tarzda deliller getirir, mes'elenin mevzuunu aydınlatır, isbât eder.

Meselâ:  öldükten sonra dirilmek hakkındaki şu âyetleri bir mülâhaza edelim:

Ya'nî: (O, O Allâhu Teâlâ'dır ki rahmeti olan yağmurları önünde müjdeci olan rüzgârları yollar da, bu rüzgârlar o ağır ağır bulutları yük­lenirler. Derken biz, onları ölmüş bir il'e göndermiş, oraya suları indirmiş, onunla orada her türlü meyvaları çıkarıb bitirmiş oluruz. İşte ölüleri de böyle kabirlerinden çıkaracağız; umulur ki bunları düşünür hatırlarsınız.”

Ya'nî (Kendi yaratılışını unutmuş da bize misâl ge­tirmeğe kalkışmış. Çürümüş bir halde bulunan kemikleri kim diriltecektir? dedi. De ki onu ilk defa yaratan zâr, diriltecektir. O bütün yaratılan­ları hakkîle bilicidir. Ya'nî “Biz ilk defa yaratmaktan âciz mi kaldık ki tekrar yaratmaktan âciz kalalım? Belki onlar yeniden yaratılmaktan şüphededirler.”

Acabâ bunlardan daha belîğ bir surette uhrevî hayâtın  imkânını,  vu­kuunu isbâta, ihtara imkân var mıdır?

Hıristiyanların Teslis, Übüvvet ve Bünüvvet hakkındaki bozuk akidele­rini ibtâl hususunda nazil olan: O Âyet-i Celîlesi'nin pek ulvî beyanâtı da pek mühim bir ihtarı hâvidir.

Ya'nî “Gökleri, yeri misilsiz olarak yaratan O'dur. O'nun nereden ço­cuğu bulunur ki, O'nun zevcesi yoktur ve her şey'i O yaratmıştır ve O her şey'i hakkiyle bilir. Artık O bütün mükevvenâtın halikı iken O'nda baba­lık, evlâdlık nasıl tasavvur olunabilir?”[19]

 

4- Fıkıh İlmi:

 

İbâdetlere, hukuka, ceza işlerine, islâm siyâsetine âid mes'elelerin, düstûrların en birinci feyyaz menba'ı Kur'ân-ı Mübîn'dir, Bu hususlarda bütün Müctehidlerin feyz iktibas ettikleri en büyük hikmet mecellesi, ada­let mecmû'ası Kur'ân-ı Kerîm'dir.

Allâhu Teâİâ'ya yapacağımız kudsî ibâdetleri ta'yîn eden, insanların karşılıklı vazifelerini, haklarını her selim akıllı kimsenin takdir ve tebcil edeceği bir tarzda bildiren Kur'ân-ı Azîm'dir.

İçtimâî hayâtın fevkal'âde bir intzâm dâiresinde devam edebilmesi için tatbiki i'câbeden ceza esaslarını, derin hikmetleri mutazammın bir halde beyân eden Kur'ân-ı Azîmü'ş-Şân'dır.

Müslümanların büyük bir kuvvetle önemli bir şükûh ve satvetle yaşa­yabilmeleri için düstûrü'1-amel olacak şey'leri emir ve tebliğ eden de yine Kur'ân-ı Hikmet-Beyân'dır. Bu hususta yalnız teberrük için: Âyet-i Celîlesi'ni okumakla iktifa ediyoruz.[20]

 

5-Usûl-i Fıkıh İlmi:

 

(Usûliyyûn) ünvânını alan bir kısım İslâm âlimleri, Usûl-i Fıkıh deni­len müdevven bir ilmin kaidelerini tanzim, bâblarını, fasıllarını tertîb, hü­kümlerini tebyin hususunda Kur'ân-ı Mübîn'den pekçok ilham almışlardır. Çünki Kur'ân âyetlerinin mübarek ma'nâları mülâhaza edilince bunlardan bir kısmının umûmî, bir kısmının da husûsî olduğu görülür. Kezâlik bunlar­dan bir kısmının birer hakıykı ma'nâyı, bir kısmının da birer mecazî veya kinâî ma'nâyı muhtevi olduğu anlaşılır.

Kezâlik Kur'ân'ın âyetleri nâs, zâhîr, mücmel, müfesser, muhkem, müteşâbih, emir, nehiy, nâsih ve mensûh gibi kısımlara ayrıldığı gibi ba'zı âyetler de istikra', istishâb ı hâl, kıyâs, temsil gibi mütenevvi' delil tarz­larını mutazammın bulunmaktadır.

Binâen-aleyh bunların hükümleri hakkında bir hayli mütalâalar, tedkîkler serdedilmiş, birtakım kaideler vaz' olunmuş, bu sayede de şer'î deliller­den şer'î hükümlerin nasıl istinbât ve istihraç edileceğini bildiren Usûl-ı Fıkıh ilmi vücûde  gelmiştir.

Ezcümle:

Âyet-i Celîlesi Usûliyyûn için büyük lair tedkîkat sahası vücûde getirmiştir.[21]                                                                                                            

 

6- Hikmetü't-Teşrî İlmi:

 

Ma'lûmdur ki Kerîm Ma'bûdümüz, Alîm'dir, Hakîm'dir. İnsanları lihikmetin yaratmış, kendilerini bir kısım ibâdetlerle, vecîbelerle mükellef tutulmuştur.

Şu da malûmdur ki, Azîm Halikımız, kullarının ibâdetlerinden, tâatlerinden ganîdir. Ancak kullarının menfa'atleri içindir ki, uhdelerine bu vazîfeleri tevcih buyurmuştur.

Filhakiyka mükellef olduğumuz herhangi dînî bir vazifemizi incelersek, bunların hiçbirini boş, gayesiz göremeyiz. Belki herbirinin dünyevî, uhrevîl birçok fâideleri, maslahatları muhtevî olduğunu görürüz.

İşte bu fâideler, bu maslahatlar, o vazifelerin teşri' buyurulmasındaki yüksek hikmetler cümlesindendir.

Kur'ân-ı Mübîn, bu hikmetlerin bir kısmını sarahaten bildiriyor, bir kısmına da delâleten işaret buyuruyor.  Kurân-ı Kerîm'in bu husustaki kudsî beyanâtından mülhem olan bir kısım İslâm âlimleri ise “Hikmetü't-Teşrî'” ünvânîle bir ilim tedvin etmişlerdir.

Binaen-aleyh bu ilmin birinci menba'ı da yine Kur'ân-ı Azîmü'ş-Şân olmuş olur.

Birkaç misâl :

A) Hak Teâlâ Hazretleri, insanlara birçok Peygamberler göndermiştir.

Acabâ bunları göndermekteki hikmet nedir? İşte bu hikmeti Âyet-i Kerîme'si bildiriyor.

Şöyle ki: Peygamberlerin müjdelemek ve korkutmak hikmetine mebnî gönderildiklerine “Mübeşşirîn ve münzirîn” kelimelerîle işaret buyurulmuştur. İnsanların âhirette: “Ya Rabbî! Biz gafil idik, bizi irşâd edecek bir kimse yok idi, bu sebeple biz cehalet içinde kaldık, seni bilemedik, vazife­lerimizi anlayıb yapamadık.” diye ma'zeret tarzında söz söyleyebilmelerine imkân bırakmamak hikmetine mebnî gönderilmiş oldukları da yâ Nazm-ı Şerifi ile sarahaten beyân buyurulmaktadır.

B) Müslümanların Allâhu Teâlâ'ya, Peygamber Efendimize itaat etmeleri, münâza’alardan, muhaşamalardan kaçınmaları, kalben müttehid olmaları i'câbeder. Acaba ne için? İşte bunun hikmetini Kur'ân-ı Kerîm bildiriyor:

Evet... Hak Teâlâ'ya, Hazret-i Peygambere itaat edilmemesi, münâzalara, münâkaşalara meydan verilmesi, Müslümanların perîşân olmalarını, devletten, ni'metten mahrum kalmalarını intaç eder. İşte böyle elîm bir âkibete uğramamaları hikmetine binâen itaatle, münazaaları, çekişmeleri terk ile mükellef olmuşlardır. Aralarındaki birlik, kardeşlik ancak bu su­retle tecellî eder. Bakalarım ancak bu sayede te'min edebilirler.

C) Ma'lûmdur ki namaz, pek kudsî bir farizadır, bunun farziyyeti hak­kında müteaddid âyetler vardır. Acaba bunun bu kadar ehemmiyetli bir farîza olmasının hikmeti nedir? îşte bu hikme Âyet-i Kerîme'si bildirmektedir.

Evet... Namaz, Allâhu Teâlâ'nın zikrini muhtevidir. Şeraiti dâiresinde kılınan bir namaz, sahibini fahşâdan, münkerden, seyyielerden men' eder. Gafletten uyandırır, Halikına tevcih eyler. Süfli düşüncelerden, duygulardan kurtarır, metîn, nûrânî bir îmâna erdirir.

D)  Oruç da pek mühim bir farizadır. Biz acaba ne için bir müddet aç, susuz durmakla mükellef bulunuyoruz? İşte bunun hikmetini Ayet’i Celîlesi gösteriyor. Demek ki,'oruç tutmaktaki başlıca hikmet, ittika imiş, kalblerimizde rik­kat, merhamet, Allah korkusu gibi yüksek duyguların tecellîsini te'mîn imiş.

E)  Hac da pek mühim bir farizadır. Şeraitini hâiz olan her Müslüman, ömründe bir kere Mekke-i Mükerreme'ye giderek Beytu'llâh'ı ziyaret ile, Arafât'da. Vakfe ile mükelleftir. Acaba bu farizada ne gibi hikmetler var­dır? İşte

Âyet-i Kerîmesi bu hikmetleri nâtıktır.

Evet... Şüphe yok ki, Hac farizası neticesinde dünyevî ve uhrevî birçok fâideler elde edilmiş olur. Bu sayede muhtelif ırklara, muhitlere mensûb birçok Müslümanlar muayyen bir zamanda, mukaddes bir mekânda toplanırlar, Hak Teala Hazretlerini bir arada Tesbih ve Tehlil ederler;aralarında bir muarefe husule gelir. Muazzam İslam ailesi a’zası, birbirinin halinden haberdar olur.Bu vesile ile de islam birliği tecelli ettirmiş bulunurlar.

Bununla beraber Hac vazifesi, seyahatten beklenilen ahlaki, iktisadi faidelerıde ziyadesile te’min eder.bu sebeple bir çok fakirler, zaifler hakkında yardımda yapılmış olur.

Mösyö Mishar,(Müsamere-i Kostantaniyye)ünvanlı Fransızca kitabında Fariza-i Hacc’ımuhakeme ve tedkik ederken: “Eğer bundan hakkiyle istifade olunursa dünya bir hükümet olur”demiş olduğunu Pertev Paşa bir makalesinde yazmıştır.

İntişar-ı İslam Tarihi müellifi İngiliz(T.V.Arnold.)dahi Hacc’ın menfaatlerini saydığı sırada diyorki:”Müminlerin efkarı üzerinde bir hayat-ı müştereke hissi ve rabıta-i diniye dairesinde bir uhuvvet te’siri hasıl etmek için hiçbir mehay-ı mezhebi bundan daha iyi bir tedbir tasavvur edemezdi.”

F)  Zekat, bir mali ibadettir, müteaddit ayetlerde namaza mukarin olarakemrolunmuştur. O halde bu muhim farizanın hikmet-i şer’iyyesi acaba nedir? İşte bu hikmeti: Nazm-ı Kur’anisi beyan buyurmaktadır.

Evet… Zekat, taharete, feyz ve berekete vesiledir. Sahibinin kalbini tathire, ruhunu tezkiyeye hizmet eder. Temiz yürekli bir kimse ise herkes hakkında faideli, hayırhah bir insan demektir. Hayırhah insanlar ise herkesçe sevilir. Demek ki zekat, cem’iyyet efradı arasında hayırhahlık duygusu beslıyor, mahabbat ve meveddet doğuruyor, binnetice cem’iyyetin ahlak bozukluğundan temizlenmesini, fevzavi hallerden uzaklaşmasını temin ediyor.

G) Cihad da İslam dininde bir vazifedir. Acaba bunun meşru’iyyetindeki hikmet nedir?

Evet… Cihadın meşruiyyettindeki başlıca hikmet, İslam varlığını müdafaadır; fitnenin şer ve fesatın zevalini temindir. Hakiyki bir dinin insanlar arasında yayılmasına ve bu sayede beşeriyyetin hidâyet ve saadete nailiyyetine hizmettir. Yoksa dünya için beyhude yere kan dökmek, başkala­rının yurdlarını ellerinden almak için değildir.

H) Müslümanlıkta öğüt vermek, ma'rûf ile emir, münkerden. nehyetmek de pek ehemmiyetli bir vecîbedir. Hele günahkâr olmaya devam edib du­ran kimselere içlerinden birtakım sâlih zâtlerin va'z ve nasîhatta bulunma­ları ise pek lâzımdır. Acaba bunun hikmeti nedir? îşte bu hikmet, şu âyet-i celîleden pek güzel anlaşılmaktadır:

Evet... Yahudilerden bir taife, sahil ahâlîsinden bulunuyorlardı. Bunlar Cumartesi gününün kendilerine mahsûs olan hürmetini ihlâl, seyyielere ictisâr edib duruyorlardı. İçlerinden ba'zı sâlih zâtler de, bunlara öğüt ver­meye devam ediyorlardı. (Allâhu Teâlâ'nm ihlâk veya ta'zîb edeceği bu âsî kavme neden va'z edib duruyorsunuz?) diyenler bulunmuştu. O sâlih zâtler de: (Rabbmıza karşı bir ma'zeret olsun diye va'z ediyoruz, bununla bera­ber umulur ki onlar bununla uyanırlar, Hak'dan korkarlar, şu müstehik ol­dukları elim akıbetten kurtulurlar.)demişlerdi. îşte felah ve necata nâm-zed olan da bu va'z eden zâtlerdi. Nitekim diğer bir âyet-i kerîme de bu­nu nâtıktır.[22]

 

7- Hitabet ve Mev'ize İlmî:

 

Şüphe yok hitabet de, mev'izeler de bir kısım usûle, birtakım kaidele­re, esaslara istinâd eder. Bunlar başlıbaşına bir ilim mevzuu teşkil etmek' tedir. İşte bu ilmin de en feyizli istinâd-gâhı Kur'ân-ı Mübîn'dir.

Malûm olduğu üzere hitabet, mev'ize, ötedenberi milletler arasında carî tefhim ve tenvir vâsıtalarından bulunmuştur. İleri gitmiş milletler ara­sında büyük hatîbler, vaizler yetişmiştir. Arablar içinde de câhiliyyet zamanında birtakım hatîbler yetişmiş, belîğâne nutukları irâdetmekte bulun­muşlardır. Arabcanın genişliği, Arabların fıtraten talâkata mâlikiyyeti, ara­larında bi'1-bedâhe kasideler tanzim, hitabeler îrâd edebilecek kimselerin zuhuruna yardım etmişti. Fakat bil'âhare Kur'ân-ı Kerîm nüzule başlayıb da hikmet dolu âyetleri belagat sahasını tezyine başlayınca fazilet ye hakiykat âleminde Lâhûtî bir güneş tulü' etmiş, artık bütün edebî eserler, yüksek mev'izeler, bedî'î hitabeler birer kandil gibi sönük bir halde kalmış, ar­tık yüksek hatîbler, edîbler bu yeni nûr kaynağından istifâde ederek yazı­larına, hitabelerine başka bir lâtâfet, başka bir nezâhet ve cezâlet vermeğe başlamışlardır.

Muhitlerini irşada çalışmak isteyen vaizler de, bu feyz menbaının va'de, vaîde, emsal ve ibere, tahzîr ve tebşire, haşir ve neşire, mebde' ve miâde, hisâb ve ikabe, cennet ve nâre dâir olan âyetlerinden müstefid olarak mev'izalerini müessir, vecd-âver bir hâle getirmeğe muvaffak olmuşlardır.

Bu mes'ud değişikliğin bir neticesi olarak İslâm âleminde birçok kudretlî hatîbler, vaizler yetişmiş, hitabete, mevâize dâir binlerce eser te'lif edilmiştir.

Herhangi beliğ bir hitabe, müessir bir mevize arasında birer münase­betle îrâd edilen Kur'ân-ı Kerîm âyetleri, zerrîn levhaları bezeyen pırlan­ta elmaslar gibi, veya gök kubbesini aydınlatan mehtâblar gibi derhal ken­disini gösterir, çevresinde bulunanlara başka bir lâtâfet, başka bir parlak­lık vererek kendi Lâhûtî mümtâziyyetini muhafaza eder durur.

Furkaan-i Hakîm'in bir kısım âyetleri, hitabelerin en yüksek numune­lerini teşkil eder.

Kur'ân-ı Mübîn'in bir kısım hitabeleri, o kadar lâtif, ruh-perver, vecdâverdir ki, bunların güzellikleri yanında en nûrânî sabahların lâtâfeti, en rengin şafakların dilnişîn manzaraları, en sevimli çiçeklerin câzib tara­vetleri pek sönük, pek renksiz, pek solgun bir halde kalır.

Yine Kur'ân-ı Azîm'in bir nice hitabeleri, o kadar mehîb, o kadar deh­şetli, o kadar korkunçtur ki, bunların azametleri yanında denizlerin müt­hiş dalgaları, kasırgaların garîb gürültüleri, toprağın şiddetli tarrakaları pek sessiz, te'sirsiz, ehemmiyetsiz bir halde bulunur.

Hatîbü'l-Enbiyâ unvanını hâiz bulunan Şu'ayb aleyhi's-selam'm kavmi­ne îrâd ettiği bir hitabeyi hâvî olan şu âyetlere dikkat etmeli ki i'tikadî, amelî, ahlâkî, içtimaî umdeleri ne kadar bedî, hakimane bir üslûb ile telkîn ediyor:

Meâl-i  Münîfi:  “Medyen'e  kardeşleri     Şu'ayb'ı   (gönderdik).   Dedi ki: Ey kavmim! Allah'a kulluk ediniz, sizin için O'ndan başka Tanrı yoktur. Si­ze Rabbınızdan bir beyine Açık bir hüccet gelmiştir.  Ölçeği, teraziyi tam tutun, nâsın eşyasını (Haklarını) eksiltmeyin, yeryüzünü ıslahından son­ra (Tekrar) ifsâd etmeyin, eğer bana inanır iseniz bu sizin için hayırlıdır. Bir de her caddede (Nâs)ı korkutarak ve Allah'a inananları Allah'ın yolun­dan men' ile o yoîun eğriliğini isteyerek oturmayınız, hatırlayınız ki siz az kimseler iken sizi artırdı ve bakınız ki müfsidlerin sonu ne oldu? Eğer siz­den bir taife, kendisîle gönderdiğim hakiykate inanmış, bir taife de inan­mamış ise Allâhu Teâlâ aramızda hükm edinceye kadar sabrediniz. O hâ­kimlerin hayırlısıdır.”

Hak Teâlâ'nın ve Resûl-i Ekrem'in da'vetlerine icabetin lüzumu hak­kında nâzü olmuş olan şu mübarek âyetlerin ihtiva ettiği hakiykatı, ihtar eylediği müstakbel tehlikeleri de bir kere mülâhaza etmeli ki, ne derece ibret-âmizdir, ne kadar intibaha sâikdır:

Meâl-i Şerifi: “Ey mü'minler! Sizi diriltecek (yaşatacak) bir şey'e da'vet ettiği zaman Allah'a ve Resulüne hemen icabet ediniz ve biliniz ki Al­lâhu Teâlâ muhakkak kişi ile kalbi arasına hâil olur, (ona kendisinden de, kalbinden de daha yakın olub dilediğini hükmedebilir) ve elbette ona haşrolunacaksmızdır. Ve öyle bir fitneden sakınınız ki sizden yalnız zulmetmiş olanlara dokunmakla kalmaz. (Belki hepinize birden dokunur) ve biliniz ki, Hak Teâlâ'nın ukuubeti muhakkak pek şiddetlidir. O zamanı da hatırlayınız ki siz pek az idiniz, yeryüzünde zaîf (âciz) sayılırsınız, nâsm sizi çarpıp te­pelemesinden korkuyordunuz. Derken sizi barındırdı (Medine'ye hicretle selâmete çıkardı) ve sizi yardımîle te'yîd etti ve sizi temiz (Halâl) şeyler­den merzûk buyurdu; tâki şükredesiniz.”[23]

 

8- Ahlâk İlmi:

 

Kur'ân-ı Mübîn'in birçok âyetleri ahlâkî esasların, düstûrların en mü­kemmelini muhtevidir. İnsanlara vazifenin kudsiyyetini, hakkın korunması lüzumunu, hayâtın gayesini, hayr-ı a'lânın neden ibaret olduğunu en güzel hakiykî bir tarzda gösteren Kur'ân-ı Kerîm'dir. Bu kudsî kitabın gösterdiği ahlâk yollarından daha mükemmel hiçbir ahlâkî meslek, müessese buluna­maz.

Binâen-aleyh Ahlâk İlmi'nin de birinci istinâd-gâhı, şüphe yok ki, Kur'­ân-ı Mu'ciz-Beyân'dir. Acaba Âyet-i Celîlesi'nden daha cem'iyyetli bir ahlâk düstûru bulunabilir mi?

Acaba Nazm-ı Celîli'ndeki ulvî ahlâk tavsiyelerinden daha fâideli ne tasavvur olunabilir?

Yaratılışın abes yere olmadığını gösteren Nazm-ı Celîli ne kadar düşünülse az değil midir?

Doğru sözlü,  doğru özlü olmanın lüzumunu,  yalancılığın,  seciyesizliğin kötülüğünü gösteren,

Âyet-i Celîlesi'nin dehşetli ihtarı karşısında insan titremeli değil midir?

İşte Kur'ân-ı Azîm, daha böyle nice ahlâk esaslarını, kaidelerini, tav­siyelerini, emirlerini cami' bulunmaktadır.[24]

 

9-Tasavvuf İlmi:

 

İnsanların asıl saadetleri nefislerini tezkiye ile ma'nevî kurbiyyete nâiliyyetten ibarettir. İslâmiyet'in birinci gayesi de beşeriyyet için bu saadeti te'min etmektir. Bu husus ile başlıca uğraşan ilim ise Tasavvuf'dur.

Fena, Bakaa, Huzur, Havf, Heybet, Üns, Vahşet, Kabz, Bast, Zahir ve Bâtın gibi İlm-i Tasavvuf ıstılahlarını teşkil eden kelimeleri, ta'birleri, Kur'­ân-ı Mübîn'in pek kudsî bir surette ihtiva ettiği görülmektedir. Bu cihetle Kur'ân-ı Azîm, Tasavvuf İlmi'nin de en birinci me'hazı, matla'-ı işrâkı bu­lunmuştur. Bu hususta Âyet-i Celîlesi'ni zikretmek kifayet eder.

Şunu da ilâve edelim ki Tasavvuf, Kal'den ziyâde Hâl'e âid bir ilim­dir. Tasavvuf nâmına söylenilen her söz doğru değildir. Tasavvufun asıl mi'yârı Kur'ân'dır. Şer'î hükümlerdir. Biz esasen bunlar ile mükellefiz, selâmetimiz, saadetimiz bunlar ile kaimdir. Binâen-aleyh Kur'ân-ı Mübîn'e Şer'-î Şerifin açık, zahir olan mukaddes hükümlerine uymayan sözler, te'viller bü­tün bâtıl şey'lerdir, hakiykî Tasavvufla asla alâkası yoktur..

Evet... İslâmiyyet'in hüviyyeti tamamen açıktır, sarihtir. Bunda gizli kapalı, esrârengiz hiçbir şey' yoktur. Buna muhalif olan herhangi bir Ta­savvuf mesleği, mezleka-i akdâmdır. Ondan pek kaçınmak lâzımdır.[25]

 

10 -Havas İlmi:

 

Malûmdur ki Allâhu Teâlâ ba'zı şey'lere, ba'zı zâtlere birtakım hassa­lar, fâideler, meziyyetler tevdî' buyurmuştur. Gözleri hakiykatlere açık olanlar, yakînen bilirler ki, bu maddiyât âleminin fevkında bir de ma'neviyyât âlemi vardır. Bu maddiyât sahasında sayısız hâdiseleri vücûde getiren İlâhî Kudret, ma'neviyyât âleminde de nihayetsiz şuûne olurlara vücûd vermektedir. Bu ma'nevî şuûnun tecelliyâtı hususunda ise Kur'ân âyetleri­nin pek lâtif te'sirleri vardır ki bu da Kur'ân-ı Kerîm'e Allâhu Teâlâ tara­fından mevdu' bulunan hassalardan, meziyyetlerden ibarettir. Bu cihetledirki, bir kısım hastalıkların, fûhî hâdiselerin zeval ve inkişâfı babında Kur'­ân âyetlerini okumanın pek mu'ciz te'sirleri görülmektedir.

Ezcümle Fatiha,  Muavvezetyn Sûreleri'nin, Ayetü’l-kürsi’nin büyük hassalar, olduğu ehlince ma'lûmdur.   Bir  Hadîs. Şerif de  “Fatihatü’l-Kitâb, ölümden başka herşey'  için şifâdır.” buyurulmuştu. İbn-i mes’ud ‘un rivayet ettiği bir Hadîs-i Şerife nazaran bir zât, Huzur. Nebevi’ye 1Ya Resûlâ'llah, bana birşey talim et ki Hak Teâlâ o sebeble beni faidelendirsin.1 diye rica etmiş. Resûl-i Ekrem Hazretler! de:  “Ayetü’l-kürsi’yi  oku; çünkü bu âyet, seni ve senin zürriyetini, haneni, hatta hanenin çevresindeki  evleri  de  hıfzeder.”   diye   buyurmuştur.  Diğer bir Hadîs-i Şerifin mealine göre de, herhangi bir nâhoş hâle tutulan kimse: Âyet-i Kerime'sini okursa o halden halâs olur.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, göğüs ağrısından şikâyette bulunan bir zâte şöy­le buyurmuştur: “Kur'ân oku, Allâhu Teâlâ Kur'ân hakkında  buyurmuştur.”

Beyhakî'nin naklettiği bir Hadîs-i Şerife nazaran Nazm-ı Celîli'ni okumak; mal, evlâd gibi herhangi bir ni'metin ölümden baş­ka bütün âfetlerden selâmetine vesîle olur.

Bir Hadîs-i Şerife göre de, deniz yolculuğu yapan bir Müslümanın, ge­miye binerken Âyetlerini okuması, gark olmaktan kurtulmasına vesîle olur.

Neseî'nin naklettiği bir Hadîs-i Şerife göre de, her gece Tebâreke Sûresi'ni okuyacak bir mü'min, kabir azabından kurtulur.

Vel'hâsıl, Kur'ân-ı Azîm, Havas İlmi'nin de en birinci istinâd-gâhı bu­lunmuştur.

Kur'ân'ın havassı hakkında Imâm-ı Gazali, İmâm-ı Şafiî gibi büyük âlimlerin  te’lfâtı vardır.[26]

 

11- Rü'yâ İlmî:

 

Ma'lûm olduğu üzre rü'yâ, bir sırdır; ruhî hâdiselerden biridir. Uyku hâlinde görülen birtakım hâdiseler, birtakım garîb manzaralar, âlemler rü'yânın ruhî bir hassa, ma'nevî bir halet olduğunu gösterir.

Acaba bütün rü'yâlar birer hakıykat mıdır? Yoksa mücerred hayâlâttanmı ibarettir?

Hayır, bütün rü'yâlar, birer hakıykat değildir. Fakat bütün - bütün ha­yâlâttan ibaret de değildir. Belki birtakım rü'yâlar, birer hakıykattır. Bun­lara (Sâdık Rü'yâlar) denir. Birtakım rü'yâlar da hayâlâttan ibaret; bâtıl şeylerdir. Bunlara da (Adgaas-ı Ahlâm) (Karışık Rü'yâlar) denir. Şöy­le ki: Nefs-i Natıka denilen rûh-ı insanî, hadd-i zâtinde bir idrâk-ı mahzdan ibarettir.  Kendisine Emir Âlemi'ndeki birtakım hakıykatler münkeşif  olur.

Ancak cismâniyyet ile hassalar ve kuvvetler ile alâkadar oldukça hassa­sından mahrum kalır; birtakım hakıykatlere muttali' olamaz. Vaktaki a'sâb ve kuvâya vakit vakit fütur gelerek istirahat için rûh-ı hayvani, kalbe çe­kilince zahirî hasseler muvakkaten muattal olur. Artık bu hâlden bil'istifâde rûh-ı insanî, cismânî alâkalardan soyularak kendi âlemine, Âlem-i Emr'e, Alem-i Misâl'e ittisal eder. O âleme lâyık olan hakıykatleri kabule müste'id olur. îdrâk edebildiği hakıykatler ile geri döner, cismânî âleme rücû ederek yüklenmiş olduğu malûmatı kuvve-i mütehayyileye atar. Bu kuvvet de o malûmatı münâsib birer suretle tasvir ederek hiss-i müştereke tevdi' eder. Artık uyuyan kişi bunları mahsûs şey'ler hâlinde, şeklinde görür. Bu veç­hile de Sâdık Rü'yâlar vücûda gelmiş olur.

Bâtıl Rü'yâlara gelince: Bunlar, gündüzleri gördüğümüz şeylerin, uğ­raştığımız işlerin, yaptığımız kuruntuların birer hayâlidir. Bunlar hayâli birer kisveye bürünerek uykuda karşımıza çıkmış şeylerdir. Bunlar hayâ­tın rû-fezâ, veya tâkat-fersâ hâlleri neticesi olarak birer hayalî surette uy­kuda görülen ve asi ve esâsı olmayan şeylerden başka değildir.

Demek ki sâdık bir rü'yâ: Rûh-ı insanîden kuvve-i mütehayyileye mütenezzil ve mün'akis olan hayalî suretlerdir ki, bir hakıykate sarahaten veya işâreten delâlet eder.

Bâtıl rü'yâlar ise yakaza hâlinde mütehayyilenin hayâl ve hafızaya bı­rakmış olduğu suver-i dimâğıyyeden ma'hûzdur. Hiçbir hakıykata delâlet etmez. Ta'bîri kabil olmaz. Bu hâlde bu iki kısım rü'yâ arasındaki fark açık bulunmuş oluyor.

Yukarıda da işaret edildiği üzere kuvve-i mütehayyilenin hiss-ı müşte­reke bıraktığı malûmat suretleri ba'zan açık, vazıh bir tarzda olur. Bun­lar ta'bîrden müstağnidirler. Ba'zan da münâsib birer surette, birer misâli, remzî şekilde bulunur. Bunlar ise ta'bîr ve te'vîle muhtaçtır.

İşte bu ta'bîr için birtakım küllî kaideler mevcuddur. Bu kaidelere tatbîkan rü'yâ ta'bîr edilir; ya'nî rü'yânın neye delâlet ettiği gösterilir. Me­selâ: Rü'yâda görülen süd ilm ile, ay ve güneş devlet ile, deniz saltanat veya menfaat ile, yılan adavet ile ve yerine göre hayât ile veya sırrı sak­lamakla te'vil olunur. Bu suretle de (Ta'bîr-i Rü'yâ ilmi) tedvîn edilmiştir.

Bu, nefsânî tahayyülât ile gaybî umur arasındaki münâsebetleri bildiren bir ilimdir. Bu ilm ile nefsânî tahayyüllerden hâriçte olan nefsânî hallere veya âfâkta carî bulunan şııûna istidlal olunur.

Rü'yâlaran ta'bîrleri, zamana, mekâna, şahıslara göre değişebilir. Muabbir olan zât, birtakım karinelerden istidlal eder, teşbih ve tanzır kuvvetîle bakarak rü'yâyı ona göre te'vîl eyler. Bununla berâbet muhabbırde fıtrî bir kabiliyyet de lâzımdır,  ki rü'yânın ta'bîri kalbine lâyıh olsun.

İste Kur'ân-ı Mübîn, bu rü'yâ te'vili hususunda da dikkat ve isti'dât sâhiblerine bir nice ilhamlarda bulunmakta ve bir kısım misâller göstermek­tedir.

Meselâ: Âyet-i Kerîmesi bildirdiği üzere Resûl-i Ekrem sallâ'llâhu aleyhi ve sellern Efen­dimiz, Mekke-i Mükerreme'ye Ashâb-ı Kiram ile beraber emîn bir halde girmiş olduklarını rü'yâlarında görmüşlerdi. Bu, te'vîle muhtaç olmayacak açık bir rü'yâ idi. Filvaki' ahâren görüldüğü gibi tahakkuk etti.

Kezâlik Âyet-i Celîlesi nâtık olduğu üzere Yûsuf Aleyhi's-selâm, onbir yıldız ile gü­neşin ve ayın kendisine secde ettiklerini rü'yâsında görmüştü. Bu rüya ise, remzî bir şekilde görülen rüyaların parlak bir misâlidir. Hazreti Yusuf'un babası ile anası güneş ile ay, kardeşleri de yıldızlar ile tasvir edilmişti. Yu­suf Aleyhisselâm'ın kardeşlerinin bu rüyada semâyı bezeyen ve birer kud­ret bedîası olan yıldızlar ile tasvîr edilmeleri kendilerinin yüksek makamla­rına delâlet etmekte ve kendilerinden beşeriyyet hasebîle sâdır olan bir kö­tü hareketten dolayı haklarında dil uzatmanın doğru olamayacağı nükte­sini işrâb eylemektedir.

Rü'yâ hakkındaki bu yazılarımıza şunu da ilâve edelim ki; ba'zı rü'yâ­lar da vardır ki, şeytânın ilkaâtndan sayılır. Bunlar insanın kalbine hüzün ve keder bırakmak için vuku'bulan gayr-i Rahmani rü'yâlardır.

Sahîh-i Müslim'de mevcûd bir Hadîs-i Şerîf'de beyân olunduğu üzere sâlih rü'yâ Allah'dandır, fena rü'yâ ise şeytandandır. Bir kimse rü'yâsında kerîh birşey görünce sol tarafına üflemeli, Allâhu Teâlâ'ya şeytandan sığınmalı ve bunu kimseye söylememelidir. Bundan kendisine zarar gelmez. Bilakis güzel bir rü'yâ görünce de bununla istibşâr etmeli, ve bunu yalınız sev­diğine söylemeli.

Birgün Resûl-i Ekrem Efendimiz'in Huzûr-ı Saâdetine gelen bir a’râbî, rü'yâda başının kesilmiş olduğunu söylemiş. Nebiyy-i Zî-Şân Efendimiz de: “Şeytanın seninle rü'yâda olan oynaşmasını söyleme.” diyerek a'râbîyi bu gibi rü'yâları nakilden men' buyurmuştur.

Velhâsıl bir kısım rü'yâlar asılsız tahayyülâttan, bir kısım rü'yâlar da gayb âlemine âid hakikatlerden ibarettir. Bu hususta te'lîf edilmiş bir hay­li kitablar vardır.[27]

 

12- Belagat İlmi:

 

Belagat ilminin de en feyyaz kaynağı şüphe yok ki, Kur'ân-ı Kerîm'dir. Çünkü Kur'ân-ı Mübîn'in hiçbir veçhile tanzîri kabil olmayan fasâhat ve belâğati, rikkat ve cezâleti, ifâdesindeki zinet, üslûbundaki ulviyyet, ahenk ve lâtâfet edîblerin, beliğlerin hayret nazarlarını celb etmiş, bu edebî mu'cizenin güzelliklerini, bedîalarım mümkün mertebe gösterebilmek için Belâğat İlmini tedvine lüzum görülmüştür.

Filhakika Küt'ân-ı Azîm’ den istifâde edilerek bu ilim tedvin edilmiş, bu ilme dâir birçok kitablar te'lîf edilmiştir.

Ma'lûm olduğu üzere Belagat İlmi, Maânî, Beyân, Bedî, kısımlarına ayrılır. Şöyle ki: Söylenilen veya yazılan bir sözün, makamına, muktezây-ı hâle muvafık düşmesi belagat îcâblarındandır. Meselâ: Zihni hâli bir kim; şeye karşı söylenilecek bir söz ile mütereddid veya münkir bir şahsa karşı söylenilecek bir söz bir tarzda olamaz.

Kezâlik ba'zı yerlerde i'câza, ba'zıyerlerde müsavata, ba'zı yerlerde ıtnaba lüzum görülür; ya'nî söz ya kısaca, veya maksada kâfi derecede ve­ya bir maslahata mebnî biraz uzunca söylenir. Ba'zı ibarelerde de müsned, ya müsnedün-ileyh veya başka bir kayıd mezkûr veya mahzûf olur, ya muarref veya münekker bulunur.

Kezâlik şükür ve sena, va'd ve teşvik, tebrik ve tehniyet makamında îrâd edilecek sözler, şikâyet makamında, vaîd ve tehdit makamında, tesliyet ve ta'ziyet makamında söylenecek sözler kabilinden olamaz.

İşte kelâmın bütün bu gibi havâssından, mezâyâsmdan bahseden, (İlm-i Maânî) dir. Kur'ân-ı Mübîn ise bu hususlarda bütün belagat eserlerinin fevkında bir mümtâziyyeti hâiz bulunmaktadır.

Herhangi bir maksadı muhtelif üslûblardan birüe beyân etmek, mak­sadın vuzuh veya hafâsını te'mîn için kâh hakikat ve kâh mecaz, kinaye, teşbih yolu île meramı ifâde eylemek de belagat muktezâsıdır.

Ba'zı maksadlar vardır ki doğrudan doğruya sarih, hakîkî lâfızlar ile ifâde edilmesi îcâbeder. Ba'zı maksadlar da vardır ki bunları ifâde için ki­naye, teşbîh, istiare gibi belagat üslûblarından birine müracaata lüzum gö­rülür. Bu sayede maksad daha canlı, daha müessir bir halde muhataba tel­kin edilmiş olur. Bahusus alelade mevzû'lar hakkında, sâde bir üslûb kifayet ettiği halde yüksek mevzû'lar hakkında âlî veya müzeyyen bir üslûba mü­racaat lâzımgelir.                                          '

İşte sözün böyle inceliklerini bildiren, sözün vuzuh ve hafâ hassaların­dan bahseden, bir sözün hangi bir üslûb ile söylenmesi, yazılması muvafık olacağını gösteren de (İlm-i Beyân)dır.

Kur'ân-ı Mu'ciz-Beyân, bu bâbda da bütün büleğânın eserlerine tefevfuk etmiş, herhangi bir mevzuu ifâde için müracaat ettiği mütenevvi' üs­lûblardan herbiri aynı derecede beliğ,bı-nazîr bulunmuştur.

Ba'zı sözler, yazılır; muktezây-ı hâle muvafık, vuzuh ve münakkahiyyeti hâiz olduktan sonra cinas, tersi', tevriye, hüsn-i ta'lîl gibi bir kısım Bedîî San'atlar ile tezyin edilir. Bu sayede sözün güzelliği, kıymeti bir kat daha artmış olur.

İşte sözlerin böyle Bedîî San'atlar ile tezyin edilmesini bildiren de (İlm-i Bedî') dir. Kur'ân-ı Kerîm'in âyetleri bu bediî meziyetler" i'tibârîle de her türlü tasavvurun fevkında bir güzelliği hâizdir.

Binâen-aleyh İslâm âlimleri, Kur'ân-ı Mübîn'in gerek muktezây-ı hâle riâyet, gerek herhangi mevzuu muhtelif üslûblardan birîle ifâde ve gerek edebî san'atlar ile bilâ tekellüf tezyin hususundaki mükemmeliyyetini müm­kün mertebe isbât ve irâe için üç şu'beye ayrılmış olan (Belagat îlmi)’ ni tedvine tehalük göstermişler, eserlerinde Kur'ân'ın âyetlerinden birçok mi­saller irâd etmişlerdir.

Meselâ: Maânî mes'elelerinden birine misâl olmak üzere Sûre-i Celîlesi'ne bir bakalım. Bir şehre iki zât gidiyor; Allâhu Teâlâ tarafın­dan kendilerine Peygamber olarak gönderilmiş olduklarım söylüyorlar. Şe­hir ahâlîsi bunları tekzîb ediyor. Derken kendilerine bir Peygamber daha iltihak ediyor. Şimdi o münkir ahâlîye sözlerini müekked olarak diye irâd ediyorlar. Ahâlî yine inanmıyor, “Siz de bizim gibi insansınız.” di­ye tekzibe devam ediyor. Bu kere sözlerini yemin ile te'kîd lamı ile de te'yîd ederek demeye mecbur oluyorlar.

İşte muktezây-ı makam, böyle derece derece te'kîdi müstelzim oldu­ğundan o Peygamberân-ı Âlî-Şân da sözlerini böylece te'kîdli olarak îrâd etmişlerdir.

Beyân mes'elelerine bir misâl olmak üzere de Hak Teâlâ'nın birliğini, Hâlikıyyetini,' kudret ve azametini ifâde eden şu âyetlere bir bakalım:

Görülüyor ki bu mübarek âyetler,  bir ulvî hakikati mütenevvi' üslûb ile ne kadar parlak, ne kadar müessir ve câzib bir halde beyân ediyorlar.

Bedî' mes'elelerine misâl olmak üzere de şu âyetleri bir göz önüne ala­lım Âyet-i Celîlesi'nde (Tevriye) san'atı vardır. Çünkü İstiva lâfzının karîb ma'nâsı olan istikrar îhâm olunub baid ma'nâsı olan istilâ irâde buyurulmuştur.[28].

2- Ayet-i Kerimesi’nde iltifat san’atı vardır. Çünkü yerinde denilerek tekellümden gaybete intikal olunmuş,  bununla da mağrifetin Uluhiyyet şanı olduğu şanı olduğu nüktesine işaret buyurulmuştur.[29]

3- Ayet-i Celilesi’nde tıbak san’atı vardır. Çünkü biribirine zıd olan kelimelerinin arası bir kelâmda cem' edilmiştir.[30]

4- Âyet-i Kerîmesi'nde tashîf, başka ta'bîr ile cinâs-ı hat vardır. Çünkü kelimeleri yazıca müsâvî, noktaca muhaliftir.[31]

5- Âyet-i Celîlesi'nde cinâs-ı muharref vardır. Çünkü birinci ikinci arasında hareke i'tibârîle ihtilâf vardır.[32]

6- Nazm-ı Celîli'nde cinâs-ı hat ile cinâs-ı mu­harref toplanmıştır.

7- Âyet-i Celîlesi'nde nezâhet san'ati vardır. Çünkü Allâhu Teâlâ'mn da'vetinden kaçınanlar hakkında hicvi muhtevi olup fuhuş lâfızlarından, sebb ve şetm kelimelerinden tamamen hâlî bulunmuştur.[33] Kur'ân-ı Hakîm'in müstehık olanlar hakkındaki şâir hicâları da böyle nezîhânedir.

İşte bütün hu misâller, Kur'ân-ı Azîm'in belagat ilmine ne kadar kudsî bir tecellî-gâh olduğunu göstermektedir.[34]

 

13- Mantık İlmi:

 

Kur'ân-ı Kerîm'in her âyetinde, mantığın en parlak tecelliyâtı müşahe­de olunur.

Ma'lûm olduğu üzere Mantık, iki kısma ayrılmıştır. Bir kısmı (Sûrî Mantık) dır ki bunun kaidelerine riâyet edildiği takdirde zihin; fikir saha­sında hatâya düşmekten kurtulur. Diğeri (Tatbikî Mantık = Usûliyyât)dır.

Kî ilimlerin mâhiyyetlerinden, bu ilimleri elde edebilmek için ta'kîbi lâzımgelen yollardan, usûllerden bahseder.

Sûrî Mantık'ın esâsı, ittihâd ve tenakuz mebdeidir. (Bir şey’ ne ise odur), (Birşey' kendisinin gayri değildir) düstûrları kafidir. Meselâ: (însan her zaman insandır, insan cemâd değildir). Bu hâlde (însan cemâddır) denil­mesi tenakuzu mûcib olacağından kabule şâyân olamaz.

Sûrî Mantık; cins, nevi' gibi külliyât-ı zihniyyeden bahseder. Bu mantıkda iki müsellem mukaddimeden bir meçhul neticeye intikal olunur ki bu­na Kıyâs = Ta'lîl denir. Meselâ: (insan mahlûktur. Her mahlûk ise bir yaradana muhtaçtır.) mukaddimeleri müsellemdir. Bunlardan: (Öyle ise insan da bir yaradana muhtaçtır.) neticesine intikal olunur.

Ba'zan Kıyas'ın mukaddimelerinden biri veya neticesi mahzûf olur. Bu tarzdaki Kıyas'a (Kıyası Matvî) adı verilir. Meselâ; (Hilm bir fazilet ol­duğundan memdûhtur.) denir. Bunun aslı: (Hilm bir fazilettir. Her fazilet ise memdûhtur, o halde hilm de memdûhtur,) şeklindedir. Muhâverâtta bu Matvî Kıyâs usûlü pek câridir.

Tatbikî Mantık'a gelince, bunun esâsı haricî hâdiselere âid kanunları, illetleri araştırmaktır. İlimlerde tatbik edilegelen (Terkîb ve tahlil, müşa­hede, tecrübe, istikra, temsil, bürhân, faraziyye) gibi usûl ve menâhaci göstermektedir.

îşte Kur'ân-ı Mübîn'in ulvî beyanâtı tedkîk edildiği takdirde gerek1 Sû­rî Mantık'ın ve gerek Tatbikî Mantık'ın kaideleri veçhile birçok esasları, kıyasları ve şâir isbat yollarını mutazammın bulunduğu görülür.

Meselâ Sûre-i Celîlesi'nde Allah olan Zât-ı Eceli ve A'lâ'mn birliği, samediyyeti, vâlid ve mevlûd olmadan münezzehiyyeti ve hiçbir fer­din kendisine müşabih, muâdil olmadığı beyân buyurulmaktadır. O halde Allah, bu vasıfları hâiz olan Zât demektir. Bu evsâfı hâiz olmayanlar ise nakıs olacaklarından Allah olamazlar. Bu bir ittihâd mebdeidir. Selîm bir akl ise bu mebdei kabule mecburdur; bu kabul olundu mu artık herhangi bir mahlûka (Allah) demek tenakuzdur.

Binâen-aleyh hadd-i zâtinde bir insan olan, bu cihetle bir valideden do­ğan, başka insanlara benzeyen Hazret-i İsâ'ya Allah demek bir tenakuz­dur. İşte bu tenakuzu beyân için de Âyet-i Celîlesi nazil olmuştur.

Bu böyle iken Hıristiyanlar; hem Allah birdir, derler, hem de (Eb, İbn, Rûhü'1-Kuds) nâmîle üç Allah'a kail olurlar. Ve bunların birer müstakil Al­lah olduğunu iddia ederler. Sonra da (Bu üçü, üç Allah değil, bir Allâh'dır)   zihâbında bulunurlar. Şimdi bu pek büyük bir tenakuz değil midir?

Kur'ân-ı Kerîm, bu mantıksızlığı da Âyet-i Celîlesîle beyân buyurmaktadır.

Filhakika bugün Hıristiyanların i'tikadlarma nazaran bir, üç'de, üç, bir'de olmak üzere bir Allah vardır

Yani Allah üç değil birdir, fakat bir olmakla beraber üçtür. Şöyle ki; üç İlâhî Uknum vardır: Baba, Oğul, Rûhü'1-Kuds, Allâhu Teâlâ Hâşa bu üç Uknûm'un aynıdır. Fakat hiçbirinin münferiden aynı değildir. Üç Uknûm'un herbiri ise Allah'ın aynıdır, Baba vâliddir, Oğul mevlûddur, Rûhü'1-Kuds de sudur sıfatını hâizdir.

Katoliklere göre Rûhü'1-Kuds'ün iki sudur menşe-i vardır ki o da Allah olan  Hâşâ  Peder ile İbn'in her ikisidir.

Ortodokslara göre ise bir menşei  vardır ki  o da yalnız  Peder'dir.  ne garîb i'tikad? ne büyük tenakuz?

Kur'ân-ı Hakim ise Hak Teâlâ'nın birliğini Nazm-ı Celîlîle isbat etmektedir. Bu Nazm-ı Celîl, bir Kıyâs-ı Matvî halin­dedir. Diğer bir mukaddime ile netice ilâve edilince şu mealde bir Kıyâs-ı İstisnaî şeklini almış olur: “Eğer göklerde ve yerde Allah'dan başka Tanrı­lar olsaydı bunlar bozulur, harâb olurlardı. Fakat bunlar bozulub harab ol­mamışlardır. O halde bunlarda Allâh'dan başka tanrılar yoktur.”

Evet... yerlerin, göklerin, varlığı, intizâmı, ahengi, halikının birliğine şâhiddir. Müteaddid ilâhlar farz edildiği takdirde bunların bu muntazam varlığı kabil olamazdı. Nitekim îlm-i Kelâm'da (Burhân-ı Temanu') ve (Burhân-i Tevâ'rüd) sûretile bu mes'ele îzâh olunmuştur.

“Olmaz bir âsumân iki hurşîde cilvegâh”

İnsanların yaradılışlarını nâtık olan  Âyet-i Kerîmesi de Tahlil ve Terkîb usûlünü mutazammındır. Bu Nazm-ı Mübîn'de insanların" mebde' ve müntehâları gösterilmiş,muhtelif devreleri beyân olunmuş mebde'den  müntehâya  ve  müntehâdan mebde'e doğru bir tahlil ve terkîb ameliyyesi yapılmış demektir.

Şu iki Âyet-i Kerîme de insanları Müşahede Usûlü'nü tatbîka da'vet et­mektedir :

Ma'lûm olduğu üzere müşahede, hâdiselerin illetlerini, kanunlarını keş­fedebilmek için hâdiselere dikkat nazarını tevcih etmektir. Bu sayede haki­kat tecellî eder, hilkatin meziyyetleri anlaşılır. Ruh, kâinatın mübdiini an­lamaya muvaffak olur. İşte bu hikmete mebnîdir ki Hallâk-ı Kerîm Hazret­leri kullarını gözleri önünde açılmış bulunan bu bedî' kâinatı müşahe­deye da'vet etmekte, bu acîb, lâtif mükevvenâta gafilâne bakıb duranları tevbîh buyurmaktadır.

“Olanlar feyz-yâb-ı intibah âsâr-ı kudretten

Alırlar hisse-i ibret temâşây-ı tabiatten”

Henüz meşhûd olmayan ba'zı hâdiseleri, daha meydana çıkmamış ba'zı halleri kesf ve izhâr edebilmek için. çok kere Tecrübe Ulûlüne müracaat edilir. Güzelce yapılan tecrübeler bilgi sebeblerinden sayılır. Bugünkü müsbet ilimlerin en birinci istinâd-gâhıdır. İşte Âyet-i Celîlesi de işbu Tecrübe Usûlü'nün ilim sebeblerinden, aklî delillerden olduğunu göstermektedir. Çün­kü bu Âyet-i Kerîme'de Resûl-i Ekrem'in nübüvvetini, Kur'ân'ın Vahy'e is­tinadını inkâr edenlere denilmiş oluyor ki “Hazret-i Muhammed aleyhi's-selâmın kırk senelik hayâtı sizin gözlerinizin önünde cereyan ettiğinden pek mükemmel bir tecrübe devresi husule gelmiştir. Resûl-i Ekrem, senelerce sizin aranızda yaşamış olduğundan onun okuyub yazmamış, İlâhiyyat ile uğ­raşmamış olduğunu pekâ'lâ bilirsiniz. Artık aklınız yok mu? Hiç düşünmez misiniz? Muahharen Kur'ân-ı Mübîn gibi muazzam bir kitab getirmesi O'nun Allâhu Teâlâ tarafından Nübüvvetle, Vahy’e mazhar olduğunu isbât etmez mi?...”    

“Berk urdu cemâlinde o ümmî-i yetimin

En şa'şaalı nuru Hudâvend-i Alîm'in

Bir ders-i edeb verdi ki erbâb-ı Zekâya

Hayret verir âsârı fuhûl-i hukemâya”

Âyet-i Celilesi de temsilî, istikrâî ve muhtelif kıyas şekillerini mutazamındır. Şöyle ki: Bu Âyet-i Kerîme'nin meâl-i âlîsi: “Sen insan olduğun için öleceksin, onlar da insan oldukları için öleceklerdir.» diye tevcih edilirse bu, bîr temsil olmuş olur. Bu, adetâ «Küre-i arz muhtelif maddelerden mürekkeb olduğu için hadistir. O halde böyle muhtelif maddelerden mürekkeb olan filân, filân küreler de hadistir.” demek kabilinden olur ki bu bir temsilden başka değildir.

“Vaktile dünyaya gelmiş olan insanlar birer birer irtihal etmişlerdir; hiçbiri için hulûd mukadder olmamıştır. O halde bir insan, olan Hazret-i Muhammed de ve O'nun vefatını arzu edenler de irtihâl edeceklerdir.” di­ye tevcih edilse bu da bir istikra olmuş olur. Bu, adetâ: “Bütün cisimler hararette inbisât 'ediyor, öyle ise altın da, bakır da inbisât eder.” demek mesabesindedir.

Şayet “Hiçbir insan için hulûd mukadder değildir. Hazret-i Muhammed de insandır, öyle ise onun için de hulûd mukadder değildir.” diye tevcih edilse bu da bir kıyas olmuş olur. Bunun nazîri: “Hiçbir mahlûk ezelî değil­dir, dünyâ da mahlûktur, o halde dünyâ da ezelî değildir.” cümlesidir.

Eğer: “er insan irtihâl edecektir. Çünkü insanlar için ebedî yaşayış mukadder olmadığı şimdiye kadar gelib geçen insanların irtihâlîle sabittir. Hazret-i Muhammed de insandır, o halde O da irtihâl edecektir.” tarzında tevcih edilirse bu da bir (Kıyâs-ı Müdellel) olmuş olur. Bunun nazîri de şudur: “Her cisim hadistir. Zira cisimler müellef olduğundan kadîm olamaz. Küre-i arz da cisimdir, öyle ise o da hadistir.”

Velhasıl: Kur'ân-ı Kerîm'in birnice hakikatleri mübeyyin ve müsbit olan âyetleri muhaverelere, hitabelere  uygun olmak  için  muhtelif  usûl ve menâhicin birer  hulâsası tarzında şeref-nâzil olmuş, fakat pek geniş tevcihlere müsâid bulunmuştur.[35]

 

14- Riyâziyye İlmi:

 

Ma'lûm olduğu üzere adedden, umumiyyetle mikdârlardan ve cism-i ta'lîmî = imtidâddan bahseden ve başlıca Hesâb, Cebir, Hendese kısımları­na ayrılan Riyâziyyât; Ulûm-ı Evâil'den eski kavimlerden kalma bilgi­lerden sayılır. Bu gibi ilimler, âfâkiyyet vasfını hâizdir; yalnız bir millete hâs olmayıb beyne'l-milel müşterektir. Binâen-aleyh bu gibi ilimlere dâir uzun uzadıya ma'lûmat vermek dinlerin yüksek maksatlarından hâriçtir. Ancak Kur'ân-ı Mübîn, Riyâziyyât'a âid ba'zı hükümleri başka maksadlar dolayısîle ihtiva etmektedir. Bahusus, miras mes'eleleri vesîlesîle vârisle­rin terekelerden alacakları, nısıf, sülüs, rubu', südüs, sümün nisbetindeki hisselarını göstermektedir. Nitekim Âyet-i Kerimesi bu cümledendir.

Vârislere ve sâireye âid hıssaların tevzii ise Hisâb ilmiine, bu ilmin nisbet kaidelerini bilmeye mütevakkıf olduğundan bu hususta da nâsin hak­larım korumak için kâfi derecede Hisâb îlmi'ni öğrenmek Müslümanlarca bir Farz-ı Kifâye'dir.

Nazm-ı Kur'ânî'si, îlm-i Hisâb'ın kadrini yükseltmek­tedir. Bundan dolayıdır ki, Müslümanlar arasında riyâzî mes'eleler ile uğ­raşan, bu ilme dâir müteaddid eserler vücûde getiren birçok mütefekkir îslâm âlimleri yetişmiştir.[36]

 

15 -Hey'et İlmi:

 

Ulu Yaradan'ımız yerlerde, göklerde kendi kudretine, azametine birer parlak burhan olmak üzere milyonlarca bedialar yaratmıştır. Bu bedîalar,ötedenberi mütefekkir insanların, nazarlarını ceîbetmiş, bunların halleri, şekilleri, mikdarları, uzaklıkları incelenib ta'yine çalışılmış, bu hususlara dâir birçok kitablar yazılmıştır. İşte bunlara müteallik mes'elelerin, kaidelerin, mütalâalar ile incelemelerin mecmûuna (İlm-i Hey'et) adı verilmektedir.

Kur'ân-ı Hakîm, bu hususlarda da insanlara rehber olmuş, insanların gözlerini göklere, yerlere celbetmiş, gözlerimize çarpan milyonlarca par­lak ecrâmın gafilâne bir halde temâşâ edilmemesini emretmiş, bunlar hik­met ve maslahat üzere yaratılmış, Yaradan'ına şehâdet etmekte bulunmuş olduğunu ihtar buyurmuştur,

Bu bâbdaki beyânât-ı Kur'âniyye; Hey'et İlmi'nin kıymetini yükseltmiş, Müslümanların arasında bu ilm ile uğraşanların çoğalmasına sebeb olmuş­tur. Hattâ namaz vakitlerini, Kıble cihetini ta'yîn hususunda kendisine ihtiyâç görülen ve Hey'et İlmi'nin bir şu'besi sayılan (İlmü'l-Mevâkît) gibi şey'leri bellemek Müslümanlarca bir Farz-ı Kifâye bulunmuştur.

Şu da bedîhîdir ki; Kur'an-ı Mübin'in gayesi, semavî ecrâmın şekilleri­ni, tavırlarını, mikdârlarını, bu'dlerini ta'yîn etmek, semâ tabakalarının şu mâhiyyette, bu mâhiyyette bulunduğunu bildirmek değildir. Belki kısmen müşahede edebildiğimiz ve letafetlerine, nûrâniyyetlerine meclûb bulundu­ğumuz semavî ecrâmın birer kudret âyeti, birer azamet numunesi, birer Ulûhiyyet şahidi olduğunu telkin ile insanları tefekkür ve intibah dâiresi­ne celbetmektir.

Felekiyyat hakkındaki fennî nazariyyeler ne renk alırsa alsın; Pythagoras, Batlamyos, Kopernik, Aynştayn faraziyyeleri birbirlerini ta'kîb edib dursun, Kur'ân'm yüksek beyanâtına, O'nun tesbit ettiği ulvî elvâhin mevcûdiyyetine bir mania teşkil edecek bir kıymeti hâiz olamaz.

Binâen-aleyh dâima tebeddülata ma'rûz olan birtakım faraziyyelere, ya­rım müşahedelere uygun gelsin diye bu husustaki âyetleri uzun uzadıya tef­sire, te'vîle kalkışmak meselâ Yedi Semâ'yi, Yedi Seyyâre'den ibaret gibi göstermek caiz olamaz. Günden güne vüs'at ve azameti daha güzel anlaşı­larak akılları hayrette bırakan kâinat, nice seyyareleri nice sabiteleri kuca­ğında besleyen, daha nice binlerce âlemlere tecellî-gâh olan bir kudret sa­hasıdır. Artık semavî, mukaddes bir kitabın haber verdiği semâları inkâra veya te'vîle nasıl cür'et edilebilir?

Semâlara ve zemine dâir Kur'ân-ı Kerim'in âyetlerinden birkaç misâl:

Bu Âyet-i Kerîme, Hak Teâlâ'yı herhalde zikredenlerin, yerleri gökle­ri ibretle temâşâ ederek bunların abes yere yaratılmamış olduğunu anlayan­ların, bunlardaki kudret ve azameti müşahededen münbais bir havf ve deh­şetle Allah'ın azabını hatırlayarak O'nun Zât-i Akdesi'ne sığınanların; ka­dirlerini yükseltmektedir.

Bu Âyet-i Celîle'de Allâhu Teâlâ'nın Mâlikü'l-Melekût olduğunu bildiri­yor. Bulutların, şimşeklerin, yağmurların, karların ve bu gibi şâir cevvi hâdiselerin nasıl vücûde geldiğini, nerelere dağılıb isabet ettiğini göstererek gözlerimizi Kudret-i îlâhiyye'ye  celbediyor,

Bu Âyet-i Celîle de bildiriyor ki: Mukaddes, müteâlî olan Ulu Yaradan'ımız, gökte seyyarelerin menzilleri mesabesinde olmak üzere birtakım burç­lar yaratmıştır. Semâ kubbesini ziyadar Güneş ile, nûrânî Kamer ile aydın­latmıştır. Bütün bunları Hakk'ın kudretini düşünen, ni'metlerine şükreden kimseler için bir intibah ve i'tilâ vesilesi olmak üzere vücûde getirmiştir.

Bu Âyet-i Celîle'de insanları gafletten men' ile kendi varlıklarını düşün­meğe da'vet ediyor. Bütün bu kâinatın hikmete, maslahata mukarin olmak üzere yaratıldığını, bunların birer mukadder müddeti olub ba'dehu zevale uğrayacaklarını bildiriyor, bu suretle de âlemi kıdem ve bakaasına kail olan, semâların hark ve iltiyâmı kabul etmeyeceğine zâhib bulunan dehriyyûnu red etmiş bulunuyor.

Bu Ayet-i Kerîme'de Güneş ile Ay'ın ve sair yıldızlardan herbirinin ken­dilerine mahsûs bir felekte, kendi müstekarrında veya cevelân-gâhında bir intizâm ve tertîb üzere hareket ve deveranda bulunduğunu bildirmekte, bunların birer semâda çakılı olub semânın hareketine tâbi' bulunduklarına dâir olan eski bir nazariyyeyi cerh eylemektedir.

Bu Âyet-i Celîle'de yeryüzünün insanlar için ve sair birçok hayât sâhibleri için lâtîf bir ikametgâh olduğunu bildiriyor. Bu yer sahasının ara­larından ırmakların akıb gittiğini, bunun üzerinde su ve ma'den hazîneleri olmak üzere yer yer dağların bulunduğunu gösteriyor, her iki denizin ara­sında bir haciz, bir hâil bulunub bunların birbirine karışmadığını anlatıyor. Artık bu bedîaları yaradanın Hak Teâlâ'dan başka olamayacağını, buna rağ­men birçok gafil kimselerin bunu bilemediklerini beyân buyurmuş oluyor.

Bu Âyet-i Celîle'de mukaddes Allah'ımızın birliğini, göklerin, yerin ve bunların aralarındaki bütün mevcudatın Rabb'ı olduğunu bildiriyor. Güne­şin bir sene içinde hergün başka matla'dan doğması cihetîle müteaddid meşrikların bulunduğunu, yıldızların da başımızın üstündeki gök kubbesi için birer zînet olduğunu hatırlatıyor.

Bütün bu mükevvenât Ulu Yaradan'ımızın birliğine, kudretine, azame­tine şâhiddir. Semâları, yerleri, milyonlarca parlak güneşleri, yıldızları ve daha nice binlerce âlemleri yaratan, yaşatan Kerîm Rabbimizin varlığında, birliğinde, büyüklüğünde hangi akıl sahibi tereddüd edebilir?

“Varlığın  bilmene ne hacet Küre-i Âlem ile

Yeter isbâtına halk ettiği bir zerre bile”[37]

 

16- Tabîiyyât Denilen İlimler:

 

Tabîiyyât, cismânî ilimler, Tabîî îlimler diye iki kısma ayrılıyor. Cismanî îlimler Fizik ile Kimyâ'dır. Tabîî İlimler de Arziyat, Maâdin, Nebâtât, hayvanât, Teşrîh ve Menâfiu'1-A'zâ ilimleridir.

Bütün bu ilimler, milletler arasında müşterektir. Bunlar, dünyevî bilgi­ler olduğundan bunların hakkında tetebbu'lar, tedkîkler icrâsîle bunlardan istifâde yollarını keşf hususunda akıl kâfidir. Binâen-aleyh bu ilimlere dâir uzun uzadıya malûmat vermek dînin kudsî vazifelerine dahil değildir. Şu kadar var ki, bu ilimlerin mevzularını = konularını teşkil eden maddeler, hâdiseler, Hallâk-ı Âlem Hazretlerinin kudretine birer burhandır. Bunlar­da tecellî eden hassalar, fâideler, Ulu Yaradan'ımızm hikmetinden, rahme­tinden birer nişanedir. İşte bunların bu bakımdan düşünülmeleri diyanet fik­rine inkişaf vereceği cihetle Kur'ân-ı Mübîn'de bu mevzulara dâir de pekçok âyetler vardır. Bunlara dâir birkaç numune kayd edeceğiz. Şöyle ki:

1) Fizik, cisimlerin Sulb, mayi', gaz gibi nevilerinden ve bunların ağırlık, kızgınlık, eriyicilik, inbisat ve büzülmek gibi vasıflarından bahse­der, bunlara âid âletleri, vâsıtaları gösterir.

2) Kimya, cisimlerin mürekkeb ve basit oluşlarını ve bunların hassala­rım bildirir.

Bu iki ilim, san'atların yükselmeleri hususunda pek büyük âmil bulun­maktadır. Hararet sebebîle cisimlere inbisât vermek, sulb cisimleri mayi' hâline getirmek ve saire birer fizik hadisesidir.

Cisimleri teşkil' eden unsurları meydâna çıkarmak, unsurları birer nisbet dâhilinde imtizaç ettirmek de birer kimyevî hâdisedir.

İşte Zü'1-Karneyn'in yapmış olduğu sed hakkındaki:

Âyet-i Celîlesi, bu iki kısım hâdiselere temas etmektedir.

Evet... Zü'1-Karneyn Hazretleri büyük demir parçalarını istif ettirerek bunları hararetle âteşin bir hâle getirtmiş, sonra bunların aralarına erimiş bir halde bulunan bakırı akıttırmış, artık böylece birleşen demir parçala­rından ahenîn bir sed vücûde gelmiştir. Bu cesîm ameliyye ise Fizik ve Kim­ya kanunlarına mutabık bulunmuştur.

3) Arziyyât, yeryüzünün teşekkülâtından, tahavvülâtından, yerde türe­yen kaynaklardan, ırmaklardan, denizlerden, rüzgârlardan, sarsıntılardan, hava boşluğunda beliren bulutlardan, buharlardan, gök gizlemelerinden, şimşeklerden, şimşek parıltılarından bahseder.

Küre-i arzın teşekkülü hakkında muhtelif nazariyyeler vardır. Bunlar­dan en mu'teber sayılan (Kant ve Laplas) nazariyyesine göre evvelce Gü­neş ile yer ve bütün seyyareler bir kül hâlinde ve kürevî bir şekilde bulun­makta idi. Bunun merkezi, ziyadar: muhiti, donuk ve gaz, buhar zerrelerin­den ibaret idi. Fezada dönen bu küre, hararetini uzak mesafelere kadar ya­yıyordu. Nihayet bu büyük kütlenin muhîtindeki gazlardan mürekkeb, sat­hî tabakalarından ba'zı parçalar koparak uzaklara gidiyor ve merkezin ca­zibesinden kurtulamadıkları cihetle yine asıl kütlenin çevresine dönmeye başlıyorlardı.

Bu kopan parçaların satıhları soğuma neticesi olarak kalınlaşıyordu. İşte bu suretle de merkezi teşkil eden büyük kütle Güneşten ibaret olub diğer parçalar da seyyarelerden ibaret bulunmuştur..

Bu seyyarelerden biri de bizim Küre-i Arz'ımızdır. Bunun üzerinde dağ­lar, ırmaklar, denizler ve saire türemiştir.

Şimdi Kur'ân-ı Hikmet-Beyân'ın bu husustaki ba'zı âyetlerini teberrüken  okuyalım   :

Evet... bu Âyet-i Celîle mantûkunca insanlar, ne semâlar ile yerin, ne de kendi şahıslarının nasıl yaratıldığını müşahede etmiş değildirler. O hal­de bunların nasıl yaratılmış olduklarını doğru bir veçhile bilmek ancak Ulu Tanrı'mıza mahsûstur ve O'nun bildirmesine mütevakkıftır. Artık bu hu­suslardaki beşerî bilgiler, mütâlâalar, birer nazariyyeden fazla bir kıyme­ti hâiz olamaz.

Bu Âyet-i Kerîme'de semânın evvelce dühan, yüksek bir buhar hâlinde bulunduğunu, sonra semâ ile arzın irâde-i ilâhiyye veçhile teşekkül eyledi­ğini bildirmektedir.

Bu Âyet-i Kur'âniyye'de semâlar ile yerin evvelce bir kütleden ibaret olduğunu ve sonra bunların araları açılarak herbirinin başka bir varlık kazandığını ve her diri şey'in sudan yaratıldığını bildiriyor ve insanların bu hakikatleri im'ân-ı nazarla anlayabileceklerine işaret buyuruyor.

Kant ve Laplas, kendi nazariyyelerinin bu babdaki beyânât-ı Kur'âniyye'ye yaklaşmasîle pek ziyâde müftehir olabilirler.

Bu Âyet-i Kerîme'de yerin menfaatlerimize elverişli bir halde teşkil edildiğini, bunun üzerinde dağların, ırmakların ve her türlü çift çift mah­sullerin vücûde geldiğini, gece ile gündüzün birbirini ta'kîb edib durduğunu nazar-ı ibrete vaz'ediyor. Mütefekkir milletler için bunlar da nice âyetlerin, alâmetlerin münderiç olduğunu beyân buyuruyor.

Bu Âyet-i Kerîme'de denizlerin ehemmiyetini, insanlara müsahhar oldu­ğunu, beşeriyyetin menfaatlerine hizmet ettiğini gösteriyor; insanları şükür vazifesine  da'vet  ediyor.

Bu Âyet-i Celîle'de rüzgârların sıkıştırmasîle bulutlardan yağmurların yağmakta olduğunu, bununla hayat sahihlerinin, nebatların, çeşit çeşit ağaç­ları, çiçekleri muhtevi olan bahçelerin vücûde getirildiğini uyanmamıza ve­sile olsun diye haber veriyor.

Bu mübarek Âyetler'de Allâhu Teâlâ'nm kudretîle yeryüzünde birtakım korkunç tahavvüllerin vücûde gelerek yerlerin yanlıb alt-üst olabileceğini bildiriyor. Şiddetli rüzgârların, kasırgaların önlerine gelen herşey'i söküb atabileceğim ihtar ediyor, suların çekilerek insanların medâr-ı hayâtları olan bu ni'metlerden mahrum kalabileceklerini beyân buyuruyor. Tâki in­sanlar gafletten uyansınlar, nail oldukları ni'metlerin kadrini bilsinler, bu ni'metleri kendilerine ihsan eden Ulu Yaradan'ı bilib O'na kullukta, şükür ve senada devam etsinler.

Velhâsıl bu mukaddes âyetlerin bildirdiği bu hâdiseler, Arziyyât îlmi' nin mevzuunu teşkil eden ve Cenâb-ı Hakk'in birer eser-i kudreti olan şey'lerden ibarettir.

4) Ma'denler, yerin sinesinde bulunan altın, gümüş, bakır, kalay, de­mir gibi ma'denlerden bahseden fenne  (Îlmü'l-Maâdin)  denilmiştir.

Ma'lûm olduğu üzere Küre-i Arz'da birçok ma'denler vardır. İnsanlar, bu ma'denleri keşfederek medeniyyet yolunda pek ilerlemişlerdir. Bahusus taş ve tunç devrelerini mütcâkıb demir devri başlaması üzerine insanlar arasında büyük bir terakki yüz göstermiştir. Bugünkü gördüğümüz sınaî terakkiler bütün demir sayesindedir. İşte: Âyet-i Kerîmesi de bu demir ma'deninin insanlar için ne kadar fâideli oldu­ğunu beyân buyurmaktadır.

5) Nebatat, yeryüzünü bezeyen, canlı mahlûklardan birçoklarının yiye­ceğini teşkil eden nebatlara âid hususları bildiren, bunların şekillerini, bün­yelerini, vücûde getirdikleri eserleri ve ayrıldıkları sınıfları gösteren fen­ne (İlmü'n-Nebâtât) denilir.

Nebatlar, bir nevi' hayâta mâliktirler. Kendi gıdâalarını kökleri ve yap­rakları vâsıtalarîle topraktan, havadan alarak neşvünema bulurlar.

Nebatların şahıslarına hizmet eden uzuvları üçtür: Kök, gövde, yap­raklar. Nevi'lerinin bakasına hadim olan uzuvları da üçtür:  Çiçekler, meyvalar, tohumlar.

Nebatların sayıları pek çoktur. Bunların yüzelli binden ziyâde nevi'leri dikkat nazarına alınmıştır.    .

Nebatların bir kısmı Zâtü'l-Ezhâr  Çiçek Sahibi, bir kısmı da Adîmü'l-Ezhâr  Çiçeksiz bulunmaktadır.

Şimdi Kur'ân-ı Kerîm'in bu nebatlara âid ba'zı âyetlerini okuyalım:

Bu Âyet-i Kerîme gösteriyor ki: “Her hazânı müteakip nebatat denilen otlar, kurur, mahvolur, yeryüzü bunlardan mahrum kalır. Sonra bahar olur, Hakk'm kudretîle yağmurlar yağmaya başlayınca yeryüzünde yeni bir ha­reket, bir canlanma başgösterir, toprak kabarır, her nevi'den güzel güzel, lâtîf lâtif otlar, yapraklar, çiçekler, meyvalar vücûde gelir.

Bu Âyet-i Celîle'de bu husustaki ilâhî ni'metleri ihtar buyurmaktadır. Evet...Feyyâz-ı Kerîm Hazretleri yağmurları yağdırıyor, toprakları yara­rak nebatları bitiriyor, buğday ve arpa gibi hububatı, yoncaları, üzümleri, zeytunları, hurmaları, büyük-büyük bahçeleri, mer'âları, çeşid-çeşid meyvaları vücûde getiriyor. Artık insan; kendisinin istifâdesi için yaratılmış olan bu ni'metlere bakıb da Muazzam, Kerîm Yaradan'ma kullukta bulun­mak i'câbetmez mi?

Velhâsıl bu mübarek âyetlerin bütün bu muhteviyatı, Nebatat İlmi'nin incelemekle uğraştığı en kıymetli mevzu'lardan ibaret bulunmuştur, 

6) Hayvanât, hayâta, iradî harekete sâhib olan mahlûklardan bahseden ilim şu'besine (İlm-i Hayvanât) denildiği ma'lûmdur. Hayât sahibi olan mahlûkların en mükemmeli, en müstesnası insandır.

İnsan, bir güzellikler mecmuasıdır. Yaradılışının devreleri pek ibret­lidir. Vücûdunun uzuvları pek mükemmeldir.

İnsan vücûdu, baş, gövde, kollar, bacaklar gibi kısımlara ayrılır. İn­sanda göz, kulak, burun ve sâire gibi duygu uzuvları vardır. İnsan, rûhîle, akıl ve zekâsîle, yüksek duygularîle, sair hayât sahiblerinden temayüz eder.

Yer-yüzünde sâir zî-hayât mahlûklar ise pek çoktur. Kuşlar, ehü, vah­şî hayvanlar, balıklar, yerlerde sürünüb (Zehâif) ve sâire denilen hayvan­cıklar bu cümledendir.

Şimdi Furkaan-ı Hakîm'in bu mahlûklardan bir kısmına âid olan ba'zı âyetlerini okuyalım:

Bu Âyet-i Kerîme, insanın hilkat devrelerini ne mükemmel bir surette bildiriyor. Şöyle ki: Hallâk-ı Hakim Hazretleri insanları evvelâ topraktan, sonra nutfeden, sonra donmuş katı kandan, sonra tamâm ve nâtamam hilkatte olan bir et parçasından bizlere kudretini göstermek için yarat­mıştır.

Evet... O büyük Hallâk'ımız dilediği insanları malûm bir müddete de­ğin validelerinin rahimlerinde bırakıyor, sonra onları birer çocuk olarak meydana çıkarıyor, kendilerini kuvvetli bir yaşa yetişinceye kadar büyü­tüyor. Sonra da içimizden ba'zılari daha gençken ölüyor, ba'ziları da ha­yâtın en zâif zamanı olan ihtiyarlık çağına eriştiriliyor. Tâki, bilginlikten sonra birşey' bilmez bir hâle gelmiş oluyor.

Bütün bunlar, Hak Teâlâ Hazretlerinin ilk önce yarattığı insanları öl­dürdükten sonra  tekrar yaratabileceğine  birer  burhandır.

Bu Âyet-i Celîle'de insanların birşey' bilmedikleri halde validelerinin rahimlerinden doğub meydana geldiklerini ve kendilerine göz, kulak, kalb gibi duygu, düşünce uzuvlarının İnkişâfa mazhar olduğunu haber veriyor; bizleri şükran vazifesine da'vet buyuruyor.

Bu Âyet-i Kerîme'de yer-yüzündeki hayvanâtın neş'etleri suretini bil­dirmektedir.

Evet... Bu hayvanâtın asıl menşeleri şudur. Bunlardan kimisi karnı üze­rine sürünerek yürür, kimisi iki ayağîle, kimisi de dört ayağîle yürür du­rur.

Âllâhu  Teâlâ Hazretleri  muazzam kudretîle  dilediklerini yaratır.  Şüp he yok ki O herşey'e kadirdir.

Bu Âyet-i Kerîme'de ihtar buyuruyor ki: Allâhu Teâlâ Hazretleri, in­sanlar için dört ayaklı hayvanları yaratmıştır ki, üzerlerine binsinler ve ba'zılarının etlerinden yesinler. Bunlarda insanlar için daha nice menfaatler vardır.

İnsanlar onlara binerek gönüllerinin istediği, lüzum gördüğü yere ka­dar giderler. Karalarda bunlara, denizlerde de gemilere yüklenirler. Hak Teâlâ Hazetleri bizlere böyle nice kudretinin nişanelerini, parlak âyetleri­ni göstermektedir. Artık bunları kim inkâr edebilir?

Velhâsıl bütün bu yüksek beyanatta Hayvanat îlmi'nin başlıca mevzu'ları cümlesindendir, beşeriyyeti uyanmaya, düşünmeye, yaratılıştan haber­dar olmaya saik bulunmuştur.

7) Teşrih ve Menâfiu'1-A'zâ', malûm olduğu üzere insanların uzuvla­rından ve bu uzuvların terekkübü keyfiyyetinden bahsetmek (Teşrih îlmi)ne, bu uzuvların vazifelerinden, menfaatlerinden bahsetmek de (Menâfiul-A'zâ' îlmi) ne âiddir.

Şimdi bu iki ilmin başlıca mevzularını ihtiva eden şu Âyet-i Kerîme'yi okuyalım:

Görülüyor ki, bu Âyet-i Kerîme, insanlarda kalblerin, gözlerin, kulak­ların bulunmasını beyân etmesîle Teşrih İlmi'ne, kalblerin düşünüb anla­mak, gözlerin bakıb görmek, kulakların dinleyib işitmek için yaratılmış ol­duğuna işaret etmesîle de Menâfiu'1 A'zâ' İlmi'ne temas buyurmuş, yara­dılışlarındaki Hikmetlere göre hareket etmeyenlerin saadetten mahrum, ebdî azaba müstehak olduklarını haber vermiş bulunmaktadır.[38]

 

17- Hikmetü't-Tekvîn İlmi:

 

Bizim görüb veremediğimiz mükevvenât arasında abes yere yaratılmış birşey' bulunamaz. Herşey'in varlığında  mutlaka gizli,  aşikâr birçok maslahatlar, hikmetler vardır. Her zerrenin varlığı bir varlığa müteveccihtir. Her hâdisenin zuhuru bir sebebe müsteniddir. Akıllı kimselerin vazifeleri de bu mükevvenâtı müşahede altına almak, herşey'de, her zerrede beliren san'at ve hikmet eserlerini anlamaya çalışmaktır. Çünkü Sani-i Hakim olan Ulu Yaradan'ımızın varlığının, kudret ve azametinin birinci delili bu mükevvenâttır.

Evet.. şüphe yok ki: Bu mükevvenâttaki mükemmeliyyeti, fâideleri, hikmetleri anlamaya çalışan, bunları tefekküre dalan, bunlardaki bedîyi' ve garaibi güzelce düşünen kimseler, derhal Alim ve Hakim olan bir Hâlik'ın büyük varlığına intikâl eder, kalblerinde yakın nurları parlamaya başlar, bunun neticesinde de hidâyete, ebedî saadete nail olurlar.

İşte bu hikmete mebnîdir ki, Allâhu Teâlâ Hazretleri Kur'ân'ın birçok âyetlerîle insanları intibaha, kâinatı tefekküre da'vet buyurmaktadır.

Nitekim bir âyet-i kerîmede buyurulduğu gibi diğer bir âyet-i celîlede de buyrulmuştur.  

Mükevvenâtın hikmetlerini, fâidelerini anlamak, Allâhu Teâlâ'yı ma'rifete vesile olacağı cihetle ba'zı mütefekkir İslâm âlimleri bir kısım mahlûkatın vücûdlarındaki hikmeti, birtakım hâdiselerin sebeblerini mümkün mertebe göstermek için müteaddid kitablar yazmışlardır. Bu kitabların münderecâtı (Hikmetü't-Tekvîn) ilmini teşkil etmektedir. İmâm-ı Gazali' nin (Kitabü'l-Hikme fî Mahîûkati'llâhi Azze ve Celi) unvanlı eseri bu cüm­ledendir. (Menâfiu'1-A'zâ) ilmi de işbu Hikmety't-Tekvîn îlmi'nin bir şu'besi demektir.  

İslâm âlimleri hikmet-i tekvin hususunda Kur'ân-ı Hakîm'in ulvî be­yanlarından pekçok müstefıd olmuşlardır. Bu cihetle Kur'ân-ı Azîm, Hik­metü't-Tekvîn îlmi'nin de en birinci menbaı bulunmaktadır.

İşte birkaç mi­sâl :

1) Acaba bizim yaradılışımızda ne gibi bir hikmet vardır? Acaba meb­de' ve meâdden Murâd-ı ,ilâhî nedir? İşte bunlara şu Âyet-i Kerîme cevâb veriyor:

Evet... bütün insanların dönüb girecekleri makam Huzûr-ı İlâhî'dir. Hak Teâlâ'nın va'di muhakkaktır; bütün insanları O yaratmıştır, sonra öl­dürecek, iade buyuracak olan da O'dur. Tâki mükellef olanlar, bu dünya­daki, bu imtihan evindeki amellerinin mükâfatına, mücâzâtına kavuşsunlar; İlâhî Adalet tamâmîle tecellî etsin; îmân edenler, güzel amellerde bulunan­lar mükâfata ersinler; Hakkı inkâr edenler de bu yüzden elîm azâblara uğrasınlar.

Demek oluyor ki: İnsanların hilkatlerindeki gaye, îmâna, güzel amel­lere nâiliyyet ve bü sayede ebedî saadete mazhariyyet imiş. İnsanların bu saadetten mahrum, pek elem verici azâblara ma'rûz olmaları da kendi! kö­tü i'tikadlarının, isyanlarının bir neticesi bulunuyormuş.                    

2) Acaba geceler ile gündüzler neden birbirini ta'kîb edib duruyor? Aca­ba gök kubbesini yaldızlayan şu Güneş ile Ay'ın yaradılışlarında, şu sayı­sız parlak - parlak yıldızların vücûde gelmelerinde ne gibi hikmetler vardır?

İşte bunların şu varlık sahasına atılmış olmalarındaki hikmetleri de bu Âyet-i Kerîme bildiriyor  :

Evet... Fâtır-ı Kudret, sabahlara inkişâf veriyor, gecelerin zulmetlerini açarak nûrânî sabahları vücûde getiriyor. Tâki insanlar için yaşamak, ma­işetlerini te'min etmek kabil olsun. Fakat gündüzlerin kesilmeksizin deva­mı, takatleri eritecek olduğundan her gündüzü bir gece ta'kîb ediyor; yor­gun vücûdlar gecelerin tatlı kucaklarına atılarak rahat uykusuna dalıyor­lar.

Güneş ile Ay ise muntazam bir yürüyüşe, deverana sâhib bulunuyor. Bunların bu deveranı neticesinde mevsimler, seneler, aylar, günler bilhisâb taayyün ediyor. Bunların alün ve gümüş gibi parlak şuleleri uzvî ha­yâtı te'mîne hadim bulunuyor. O lâtâfetli yıldızlar ise gecelerin karanlığını azaltmaya çalışıyor; denizlerde, karalarda seyahat edenlere birer rehber vazifesi görüyor;  semâmızı bezeyib duruyor.

Bunların yaradılışlarında kimbilir daha ne kadar yüksek hikmetler vardır. Elverir ki biz bunları mümkün olduğu kadar düşünerek bunların Ulu Yaradanı'na kullukta bulunalım,  ubûdiyyet secdelerine kapanalım.

3) Allâhu Teâlâ Hazretleri bütün insanları yaratmış, birtakım kuvvetlerî, varlıkları ve daha nice hayât sahihlerini çift - çift olarak insanlara müsahhar kılmış, insanlar bu sebeble karalarda, denizlerde seyr-ü sefer edebilmek için birçok nakil vâsıtalarına mâlik bulunmuşlardır. Bunlar bi­rer İlâhî atiyyedir. Bunların ihtiva ettiği hikmet ise şu Âyet-i Kerîme'den anlaşılmaktadır  :

Evet... Sâni-i Hâkim olan Allah'ımız, bu nice canlı - cansız nakil vâsı­talarını bizlere müsahhar kılmış, tâki bunlara binerek hayatî menfaatleri­mizi elde etmeye çalışalım, sonra, nail olduğumuz bu ni'metleri düşünelim, şu aczimizle beraber bizden pek kuvvetli olan şey'leri bizim pençe-i tes­hirimize tevdi' buyurmuş oları Kerîm Hallâk'ımızı Tahmîd ve Tesbîhe gay­ret edelim ve bu dünyevî olan geliş - gidişimizden asıl büyük bir sefere, bir nakl-i mekâna mecbur olduğumuzu hatırlayalım, Rabb'ımızın Huzûr-ı İzzet'ine gideceğimiz günü düşünerek ona göre tedarikli bulunalım. Ne büyük hik­met! Ne azîm inayet!

4) Ma'lûm olduğu üzere Bedir Gazvesi'nde Ashâb-ı Kiram, savaş bakı­mından muhataralı bir mevki'de kalmışlardı. Kendileri yorgun, susuz, uy­kusuz bir halde idiler. Derken uykuya daldılar, karşılarında hiç düşman yokmuş gibi korkusuz bir halde tatlı bir uyku geçirdiler. Bu arada yağmur­lar yağdı, bulundukları yer salâbet kazandı.

İşte ehl-i îmân hakkında bu suretle yüz gösteren Lûtf-i İlâhî'nin hikme­tini de şu Âyet-i Kerîme göstermektedir:

Evet... inayetlerine nihayet bulunmayan Rabbımız, Peygamberinin o gü­zide Ashâb'ına tatlı bir uyku vermiş,  karşılarında düşman yok imiş gibi tam bir emniyetle uykuya dalmışlar, tâki yol yorgunluğundan kurtulsunlar, zinde, kuvvetli bir halde düşman ile çarpışabilsinler. Sonra semâdan yağ­murlar yağdırmış, tâki suya olan ihtiyaçlarından kurtulsunlar, Hak Teâlâ' nın inayetine i'timâdları artsın, ihtilâm olanları yıkanarak temizlensinler, “Biz Müslüman olduğumuz halde neden böyle nâ-pâk bulunuyoruz?” diye kalben bir heyecan duymasınlar ve bulundukları yer askerî hareketlere el­verişli bir hâle gelsin.

Demek ki bu hâdiselerin zuhuru bir tesadüf eseri değilmiş, belki Allah'­ımızın mukaddes takdirine müstenid olub saydığımız fâideleri, hikmetleri mutazammın imiş. Artık insanlara düşen odur ki birşey'e muvaffak olduk­ları zaman, bunu bir tesadüf eseri veya kendi iktidarlarının bir semeresi bilmesinler, belki Hak Teâlâ'nın mahsûs bir lûtfu olarak telâkkî etsinler.

5) Târihin muhtelif çağlarında yaşamış olan cem'iyyetlerin hallerine bakılacak olursa görülür ki bunlar vakit vakit ni'metlere, nikbetlere uğra­mış durmuşlardır. Acaba bunların başlarından geçen bu muhtelif hâdisele­rin ne gibi hikmetleri vardır? îşte bu hikmeti de Benî-İsrâîl hakkındaki şu Âyet-i Kerîme haber veriyor:

Evet... Hak Teâlâ Hazretleri Benî-Isrâîli parçalamış asıl yurdlanndan ayırmış, dünyanın her tarafına atmıştır. Bunların içinde Müslümanlığı kabul eden Abdu'llâh ibni Selâm gibi sâlih kimseler bulunduğu gibi böy­le olmayan kimseler de bulunmuştur. Allâhu Teâlâ Hazretleri bu kavmi va­kit - vakit güzel ni'metler ile ve kötü  kötü hâdiseler ile imtihan buyur­muştur. Bunlar Cenâb-ı Hakk'ın birçok lûtuflarına nail olmuş, defeâtla esa­retten kurtulmuş, hâkimiyyet dâiresinde yaşamışlardır. Yine bunlar istilâ­lara, felâketlere uğrayarak birçok sıkıntılar' içinde asırlarca kalmışlardır. Tâki yaptıkları fenalıklardan vazgeçsinler, Allâhu Teâlâ'nın lûtuflarını dü­şünerek utansınlar, kahrini düşünerek korksunlar ve bunun te'sîrîle Hakk'a dö'nsünler,inkâra, isyana nihayet vererek salâh kazansınlar.

Demek oluyor ki, insanların saadetlerinde, felâketlerinde kendi halle­rinin, hareketlerinin te'sîri var imiş. Allâhu Azîmü'ş-Şân'ın bu âlemdeki lûtfu da, kahrı da insanları uyandırmak, insanları, Hakk'a, hakîkata dön­dürmek gibi hikmetlere müstenid imiş.

Velhâsıl  Kur'ân-ı  Kerîm,  birtefekkür   dâiresinde     okunursa   insanların gözleri önünde daha böyle nice binlerce hikmetler tecellî eder durur.[39]

 

18- Siyer ve Târih İlmi:

 

Ma'lûmdur ki Kur'ân-ı Kerîm, insanların uyanmalarını, aydınlanmala­rını, Hak'dan haberdâr olmalarını te'mîn için nazil olmuştur.

Geçmiş ümmetlerin hallerine vukuf, büyüklerin hayâtlarına, birtakım esâfilin elim akıbetlerine ıttıla' intibaha vesile olacağı cihetle Kur'ân-ı Hakîm'in ba'zı sûrelerinde  bu hususlara dâir  pek ibret verici  beyanât vardır.

Meselâ: Kur'ân-ı Mübîn'de Enbiyâ-i İzâm'dan yirmibeş veya yirmisekiz zâtin târîhi hayâtları hakkında kâfî derecede malûmat verildiği gibi, Âd, Semûd gibi müşrik kavimlerin, Numrûd, Fir'avn gibi mülhid hükümdarla­rın zalimane yaşayışları, sergüzeştleri hakkında da ibret alınacak malû­mat verilmiştir.

Öteden beri birçok hakimler, edîbler, ahlâkî, cinâî veya siyâsî mev­zular hakkında okuyucuları üzerinde fazla bir te'sîr bırakmak için hi­kâye tarzını iltizâm etmişlerdir.

Hakîkî veya muhtel vak'aları büyüterek canlı bir halde tasvir etmek, hikâye yazanların mesleğidir.

Evet... İnsanların bilgisine ve ahlâk i'tibârîle yükselmelerine hizmet et­mek isteyen bir kısım kalem sahihleri meselâ birtakım muaşakaların kor­kunç âkibetlerini, birtakım işret âlemlerinin hayâtı mahveden fedalarını, birtakım gayr-i ahlâkî hareketlerin meş'ûm neticelerini, müessir bir' suret­te göstermek için hikâye şeklinde yazıvermişlerdir.

İslâm zurefâsından ba'zı zâtlerin Mesnevi, Ma'nevî, Gülistan, Bostan, Bahâristân gibi kıymetli eserlerini hikâye tarzında ve mutasavvıfâne, edîbâne bir surette yazmaları da ruhlar üzerinde te'sîr îka' etmek düşünce­sine müstenid bulunmuştur.

Bununla beraber birçok hikâyelerde muhavere ve muhataba yolu ihti­yar edilmektedir. Bu sayede okuyanların hâdiseleri, şahısları bizzat gör­müş gibi istifâdeleri te'mîn edilmiş, mütâlâaya olan şevkleri artırılmış olu­yor.

İşte Kur'ân-ı Hakim bu hususlarda da her türlü tasavvurların fevkında bir muvaffakiyyet göstermiştir.   .

Evet... Kur'ân-ı Mübîn, bir kısım hakîkî, pür-ibret vakaları kıssa hâ­linde, fakat pek mûciz, müfid bir tarzda beyân ederek okuyucuların huyla­rını yükseltmeye, fikirlerini açmaya, bilgilerini doğru bir surette artırma­ya yardım  etmiştir.

Bu kıssaların ba'zıları bir kısım sûrelerde birer münâsebetle ve başka-başka birer üslûb ile tekrar edilmiştir. Bu kıssaların böyle beyân buyurulmasında birçok hikmetler vardır. Ezcümle: Bu kıssalar, Resûl-i Ekrem Efendimizin Nübüvvetleri hakkında birer hüccettir. Çünkü kendileri evvel­ce meçhulü olan bu kıssalara mahzâ Vahy-i îlâhî vâsıtasîle muttali' olmuş­tur. Bu kıssalar, Peygamber Efendimizin mübarek kalblerini tesbit ve tesliye fâidesini mutazammdır. Çünkü birkısım Enbiyâ-i İzâm'ın ümmetlerin­den gördükleri ezâ ve cefâ hikâye edilerek Resûl-i Ekrem Efendimiz'in müteellim ruhlarına teselli verilmiş ve atılmış olduğu mücâdele ve mücâdede hayâtında devamı te'min edilmiştir.

Bu kıssalar, ümmetin uyanmasını, ibret dersi almasını te'min eder.

Bu kıssalar insanların vaktîle neler yapmış, ne gibi değişiklikler geçir­miş olduğunu anlatır; birtakım eski milletlerin dinî, içtimaî hallerini haber vererek hakikati aydınlatır.                                                                ı

Bu kıssalar, birkısım büyük Peygamberlerin yüksek hasletleri, mücâhedeleri hakkında doğru malûmat verir; bu sayede hakikat anlaşılmış, Tevratlar,  İnciller  gibi muharref  kitabların haber  verdikleri birtakım târihî vak'alar tashih edilmiş bulunur.

Biz burada kıssalara bir misâl olmak üzere Yûsuf Sûre-i Celîlesi'ni na­zara alacağız.

Malûm olduğu üzere bu mübarek Sûre'nin ihtiva ettiği kıssa, unvanını hâizdir. Yâ Rabbî! ne ulvî beyân, ne ibretli man­zara, ne hitmet-karîn bir kıssa!

Yûsuf aleyhi's-selâmın târîh-i hayâtı, Tevrât'da da yazılıdır. Fakat Kur'­ân-ı Mübîn'deki beyanât başka bir ulviyyeti hâizdir.

Hazret-i Yûsuf'un ser-güzeşti, Tevrât'da mücerred bir hikâye tarzında naklolunmaktadır. Kur'ân-ı Kerîm'de ise bu nezîh ser-güzeşt beyân olunur­ken âyetlerin aralarında veya sonlarında i'tikada, güzel amellere, ahlâka, nezâhet-i hayâta müteallik, pek fâideli, müessir cümleler ilâve buyurulmuş, beyân silsilesinin azameti, sâfiyyeti, semavî ahengi insanları âdeta gaşy edecek bir halde bulunmuştur.

Bu Sûre-i Celîle'nin verdiği ilim ve irfan dersi, ahlâkî ve içtimaî ter­biye her türlü tasavvurların fevkindedir. Biz burada bunlardan birkaçını söyle muhtasarca bir tahlil edelim:

1) Yûsuf Sûre-i Celîlesi nin evvelinde Nazm-ı Şerîfîle Kur.ân-ı Mübîn'irı Arabca  olduğu  ve teakkul ve  tefekkür için indirilmiş bulunduğu beyan buyuruluyor, bu suretle de Hazret-i Yûsuf hakkındaki kıssanın düşünce ile, tefekkür ile okunması lüzumuna işaret buyurulmuş oluyor.

2) Yûsuf Aleyhi's-selâm'm daha çocuk iken tam bir safvet ve ma'sûmiyyetle muttasıf olub ileride Nübüvvet  şerefine mazhar olacağı gördüğü rü'yâdan anlaşılmış, bunun  zımnında da ba'zı rü'yâların Taraf-ı îlâhî'den mübeşşerâttan olduğu gösterilmiş oluyor.

3) Yûsuf Aleyhi's-s elam'ın hakkında kardeşlerinin duyguları, bî-rahîmâne hareketleri bildirilmiş, bu suretle de insanların meftûr oldukları bir­takım ihtiraslara,  hasedlere,  desîlere işaret buyurulmuş oluyor.

4) Pek sevgili yavrusunun kurt pençesinde parçalandığı haberini alan Ya'kub Aleyhi's-selâm'm i'tidâlini gâib  etmeyib damen-i sabra  sarıldığı, Cenâb-ı Hak'dan   yardım   istediği,  Allah'ın  inayetinden  ümidini kesmediği beyân olunuyor; bu vesîle ile de musibetler ânında nasıl hareket edileceği­ne dâir basiret sahihlerine İlâhî bir ders verilmiş oluyor.

5  Hazret-i Yûsuf kardeşlerinin hıyanetine uğruyor; derin bir kuyuya atılıyor; sonra bir kervan tarafından kuyudan çıkarılarak köle olmak üze­re Mısır'a götürülüyor. Yurdundan ayrılmış, ailesinden uzak düşmüş, zahi­ren her türlü  mahrumiyetler içinde kalmış bir biçâre. Nihayet Mısır'da (Azîz-i Mısr) denilen Mâlîye Nâzırı'na satılıyor. Azîz-i Mısr, bu hüsn ü an bedîasını, bu iffet ve nezâhet timsâlini evine götürüyor; kendisini büyük bir şefkat ve mahabbetle . koruyor.

Hazret-i Yûsuf da tecellî eden hüsn-ü cemâl, melekleri bile mebhût ede­cek derecede mükemmel, henüz rüşd çağına ayak basmış, sabâvetin en şatâretli, heyecanlı bir ânında bulunuyor;  şâhâne bir saray içinde yaşıyor.

Sâhibetü'1-beyt, hüsn-ü cemâle mâlik bir nazenin, Hazret-i Yûsuf'a meftun oluyor; bu garîbü'd-diyâr, bî-kes çocuğu ni'metlere, nüvâzişlere gark etmek istiyor; o'nun güzelliğinin şa'şaası çevresinde pervane gibi do­laşarak o taravet nurundan muktebis olmak emelinde. Maksadının husûli için kâh niyazda, kâh tehdîd ve tahvîfde bulunuyor. Artık böyle bir halde kendi nezâhet-i ahlâkıyyesini muhafaza edebilecek bir genç, melekler ka­dar kudsî sayılmaz mı?

işte Sûre-i Yûsuf'un bir kısım âyetleri, beşeriyyete böyle bir kudsiyyet ve ma'sûmiyyet numunesi gösteriyor; insanların böyle bir ismet ve nezâ-hete mâlik olmaları lüzumuna işaret ediyor.

Evet... Hazret-i Yûsuf O ma'sûm çocuk, O Peygamber yavrusu; böyle âdet fevkında bir nezâhet gösteriyor. Allah'ını düşünüyor; bir nübüvvet ha­nedanına mensûbiyyetini düşünüyor; hanesinde muazzezen yaşadığı Azîz-i Mısr'in hukukunu düşünüyor; düşünüyor da bütün nefsâî temayüllere gale­be ediyor; bütün ni'metlerinin, rahatlarının elinden çıkmasına razı oluyor da, necâbeti simasında parlayan iffet ve ma'sûmiyyete ufak bir leke kon­durmaya muvafakat etmiyor; her türlü işkencelere katlanıyor da diyane­tine, vicdanına muhalif bir harekette asla bulunmuyor.

Beşeriyyet için ne ulvî bir fazilet ve nezâhet numunesi.

Halbuki beri taraftan insan görürüz ki her türlü maişet ve saadet es­babı içinde yaşadığı, temayüllerini meşru' surette tatmine kadir bulunduğu halde hafif bir hevâ vü heves nesîminin temevvüçlerine tahammül edemez. Nâsiye-i iffetini kirletmeden, velî-ni'metine ihanet etmeden, hevesâtı uğ­runda seciyyesini, şahsiyyetini ayaklar altına almadan geridurmaz, başka­larının harîm-i ismetine tecâvüz eder, başkalarına kötü misâl olur, insan­lar  arasında iffetsizliğin, fuhşiyyâtın yayılmasına hizmet eder durur.

6) Hazret-i Yûsuf'un güzelliği cazibesine gayr-i iradî bir aşk ile, bir tehalükle kapılan bir vuslet üftâdesi, o sabâhat güneşini kendisine celb et­mek hülyasına düşüyor; olanca sevdâ-perestâne hilelere başvuruyor; şâhincesine bir pençe ile üzerine atılıyor; fakat o iffet hümâsını pençesine geçiremiyor.

Hazret-i Yûsuf kaçıyor: bu da arkasından ta'kîbediyor; kapıya doğru yarış edercesine koşuyorlar. Ma'sûm genç, ma'nevî hayâtını kurtarmak için hemen kapıya can atıyor; kendisini ta'kîb eden mağlûb-i heves bir pençe de güllerden daha nâzik olan o gencin vücûdunu örten lâtîf gömleğini arka cihetinden tutarak parçalıyor. Gömleğin böyle arka taraftan parçalanması da o muhterem gencin berâetine, ma'sûmiyyetine bir burhan teşkil etmiş oluyor.                                                                        

İşte bu pek heyecanlı hâdiseyi bildiren âyetler de bizlere ma'nevî ha­yâtı, iffet ve ismeti kurtarmak, saklamak hususunda ne kadar azimkâr, ne kadar fedakâr bulunmak lüzumunu telkin etmektedir.

“Dayanmaz zûr-ı bâzûy-ı cefâya perde-i ismet

Girîbân-ı Çakî-i gül, dest-i bîdâd-ı sabâdandır”

diyenlerin iddialarına bir nakız maddesi vücûde getirmektedir. Hidâyet er­babının her türlü hücumlara, desiselere rağmen kendi iffetlerini, nezâhetlerini nasıl koruya ve kurtarabileceklerini göstermektedir. Bununla beraber ba'zı hususlarda karinelerin alâmetlerin hüküm esbabından olabileceği düs­tûruna bir işareti de mutazammın bulunmuştur.

7) Yûsuf aleyhi's-selâm, iffet ve istikametinin mükâfatını göreceği yer­de mücâzâta uğruyor; zindana atılıyor. Fakat kendisi pür-neşve, arzu edi­len ma'siyetten berîü's-sgha kalmış olduğu için kendisine zindan Cennet kesilmiş, Hak Teâlâ'nın kendisine ihsan etmiş olduğu bilgiden, hikmetten zin­danda bulunanları da müstefîd etmeye çalışıyor; onları Vâhid, Kahhâr olan Allah'ın birliğini tasdîka da'vet ediyor; kendilerine Hakk'ın Dîni'ni telkin ederek küfrün, isyân'ın fenalıklarını anlatıyor.

Nihayet zâtindeki fazilet ve kemâl anlaşılıyor; hükümdarın huzurunu selbeden garîb bir rü'yânın ta'bîri kendisinden isteniliyor. Bu vesile ile de zindandan çıkarılmasına karar veriliyor.

Fakat o mücessem metanet ve nezâhet, yerinden kımıldanmıyor, ne gi­bi bir sebeble zindana atılmış olduğunun evvelâ tahkik edilmesini teklif ediyor; iffet ve ma'sûmiyyetinin herkesçe anlaşılmasını istiyor. Filhakika dâmen-i ismetinin her türlü şaibelerden berî olduğu anlaşılıyor; evvelce kendisine iftirada bulunmuş olanlar, şimdi bir nedamet duygusîle hakikati i'tirâfa,  o Muhterem Zât'in ma'sûmiyyetini ikrara mecbur kalıyorlar.

Bir kere düşünmeli, Hak yolunda, iffet ve istikamet yolunda bu kadar sıkıntılara katlanan, bu kadar meşakkatleri gayr-i meşru' zevklere yüzbinlerce derece tercih eden bir insan, ne büyük bir şahsiyyeti hâizdir.

Ya senelerce zindanda kalıb da halâs müjdesi yetiştiği halde temkini­ni bozmayan, sevincine mağlûp olmayan, ma'sûmiyyetinin tahakkukunu ar­zu edib duran bir zat, ne ulvi bir ruha mâlik olan bir insandır.

İste bütün bu kemâlâtın Hazret-i Yûsuf'da mütecelli  olduğunu, Sure-i Yûsuf'un bir kısım âyetleri göstermektedir. Bu âyetler beşeriyyete rehber-i hidâyet olan zâtlerin ne mükemmel bir fıtratta yaradılmış olduklarını da bildiriyor; insanların arasında yaşayacak, insanların umurunu deruhte ede­cek zâtlerin nâs arasında iffet ve istikametle maruf olmaları lüzumuna da işaret ediyor.

8) Yûsuf aleyhi's-selâm, ma'sûmiyyetinin zuhurundan dolayı  Cenâb-ı Hakk'a müteşekkir, nefsine asla mağrur değil,  nezâhet ve ma'sûmiyyetîle mübâhâtta bulunmuyor. Mazhar olduğu bu yüksek meziyetlerin bir İlâhî merhamet, bir Sübhânî sıyânet neticesi olduğunu i'tirâf ediyor.

Filhakika insan, maddî ve ma'nevî herhangi bir haslet ve ni'mete nail olursa bunu Hak'dan bilmeli, kendi şahsına güvenib durmamalı. ;

İşte Hazret-i Yûsuf'un bu tarz-ı hareketini nâtık olan , Âyet-i Celîlesi bizlere böyle bir hikmet dersi vermektedir.

9) Yûsuf aleyhi's-selâmın artık çilesi dolmuş,  şimdiye kadar göregeldiği zahmetler, üzüntüler nihayet bulmuş, fazilet ve nezâhetin dünyevî mü­kâfatını göreceği zaman gelmişti.

Mısır hükümdarı kendisini sarayına da'vet ediyor diyerek, o mücessem kemâlâtı büyük bir mevki'de bulundurmak istiyor. Hazret-i Yûsuf da insaniyete güzel hizmetlerde bulunmak için bu teklifi ka­bul ediyor; devletin hazînelerini muhafazaya, milletin mallarında güzelce tasarrufa muktedir olduğunu söylüyor; ve Mâliye Nezâreti makamında bu­lunan mühim bir vazifeyi deruhte ediyor.

Bu, ismet ve faziletin dünyevî mükâfatı Âhiret'de mazhar olacağı mü­kâfatlar ise gayr-i mütenâhî!

İşte bu cihetleri gösteren âyât-ı celîlede bizlere fazilet ve istikametin dünyâda da ukbâda da mükâfatsız kalmayacağını bildiriyor; her işi ehline tevdî' etmenin lüzumunu gösteriyor; bir işe teayyün eden, halkın siyâsetine, âmmenin menfaatlerine, haklarını ikameye hizmet edeceğini bilen bir zâtın o işi deruhde ederek insâniyyete hizmet etmesi i'câbdeceğini işrâb buyuruyor,

10) Yûsuf aleyhi's-selâm, memleketin iktisadî işlerini pek güzel idare ve. tenmiye ediyor; eski zamanlarda eksik olmayan kıtlık seneleri yüz gös­teriyor; her taraftan birçok yoksullar Mısır'a gelerek zahire alıyorlar. Ni­hayet Ken'ân ilinden bir kafile de Mısır'a gelerek Hazret-i Yûsuf'un lûtfuna nail oluyorlar. Bu kafile halkı kimlerdir bilir misiniz? Tamam Hazret-i Yûsuf'un hayâtına kasd etmiş olan kardeşleri! îşte intikam zamanı; bun­ları zincirlere vurmalı; zindanlara atmalı; yaptıkları kötülüğün acı âkibetini kendilerine göstermeli! Hissiyatına mağlûb olan bir insan böyle düşü­nür değil mi? Fakat Hazret-i Yûsuf'un büyüklüğü böyle bir harekete razı olur mu? O bilâkis beşeriyyetîn ruhunu tenşît edecek bir lâtife numunesi gösteriyor; sonra kendisini kardeşlerine bildirerek diye hep­sini affediyor; kendilerini bütün âilelerîle beraber Mısır'a celb ederek hak­larında pek çok lûtuflarda bulunuyor. Ya'kub aleyhi's-selâm da sabrının bir mükâfatı olarak pek sevgili kıymetli oğluna kavuşmuş oluyor.                                                                                    ...

Ne büyük afv ü safh! Ne muazzam lûtf-u kerem!

İşte bunları bize bildiren bir kısım mübarek âyetler, de bizlere iktisâdi, idâri, ahlâkî birçok hakikatleri ifhâm etmekte bulunmuştur.

Evet... Bu yüksek âyetler umûmî servetin güzel bir tarzda muhafaza edilmesi lüzumunu bildiriyor; halktan ağır ağır vergiler, cezalar almak sûretîle değil, halkın ihtiyâçlarını tehvîn edecek çareleri bulmak sûretîle dev­let hazînesini doldurmak yolunu gösteriyor. Fenalığa karşı fenalıkla değil, belki iyilikle mukabele edilmesinin insanlık şiarı olduğunu anlatıyor. Mazlûm, mağdur olanların, sabredenlerin nihayet muzaffer, muvaffak olacaklarını, zulme, i'tisâfa cüret edenlerin de âkibet mahcûb bir hâle gelerek zulüm-dîdelerine karşı: demek izdırârında kalacaklarını anlatmış oluyor.

Velhâsıl Yûsuf Sûre-i Celîlesi'nin âyetleri i'tikada, fıkha, ahlâka, fktisâ-ia, siyâsete ve şâir mühim mevzu'lara dâir nice hakikatleri, hikmetleri muhtevîdir. Bizim bu muhtasar eserimizde bunları göstermeye imkân yoktur. Ancak şunu da arz edelim ki: Kur'ân-ı Azîm'deki kıssalar birer mahz-ı ha­kikattir, akıl ve zekâ sahihleri için birer ibrettir; mü'minler için birer hü-dâ, birer rahmettir. Nitekim bu hakikati, yine bu Sûre-i Ceîile'nin şu son âyet-i nâtık bulunmaktadır:[40]

 

19 - İçtimâi İlim:

 

Ma'lûm olduğu üzere içtimaî hey'etleri idare eden, milletlerin yüksel­melerini te'mîne yarayan kanunlardan, esaslardan bahseden ilme (îçtimâiyyât) veya (îlm-i içtimaî) adı verilmektedir.

İçtimâî hâdiselerin başlıcaları: Aileler, ırklar, kabileler, diller, dinler, haklar, örfler, âdetler, iktisâdi mes'eleler, kazanç yolları, edebler, huylar, siyâsî teşekküller, muharebeler, muhaceretler, inkılâblar, yükselmeler, al­çalmalar ve sâireden ibarettir. Binâen-aleyh bütün bu muhtelif hâdiseler­den bahseden rnüteaddid ilimler ile İçtimâi îlm'in alâkası vardır. Bunun­la beraber, İçtimaî îlm'in bugün yalnız Hukuk gibi, İktisad gibi başlıca şu'beleri tekemmül etmiş, diğer şu'beleri henüz ibtidâî bir halde kalmış sayıl­maktadır.

İşte Kur'ân-ı Azîm'in birçok âyetleri bu içtimaî mevzu'lara da pek mü­kemmel bir tarzda temas etmekte, bunları mahzâ insanlık âleminin uyan­ması, yükselmesi, ebedî bir bahtiyarlığa erebilmesi için beyan buyur­maktadır.

Şimdi bu hâdiseleri birer misâl ile ta'kîb edelim:

1-Büyük Yaradan'ımızın insanları bir zâtden yaratdığını ve ondan eşini vücûde getirmiş olduğunu ve bu iki şahsiyyetin birleşmesinden ilk aile ha­yâtının başlamış bulunduğunu haber veriyor, sonra birçok erkeklerin, dişilerin türeyib yeryüzüne yayılmış olduklarını beyan buyuruyor; aile hak­larına, akraba haklarına riâyet edilmesi lüzumuna da işarette bulunmuş oluyor.

2-Âyet-i Kerîmesi de Allâhu Teâlâ'nın insanları bir erkek ile bir dişiden ya­ratmış  ve  birbirini  tanıyıb   bilmeleri   için kendilerini şu'belere,   kabilelere ayırmış olduğunu bildiriyor; bu ihtilâfın mücâdelelere muharebelere de­ğil, muarefelere, tanışmalara vesile olmak üzere vücûde getirilmiş oldu­ğunu ve insanların biribirine tefevvuku soyları, oymakları i'tibârîle değil, Hak'dan  korunmaları  derecesîle mütenâsib  bulunduğunu ihtar  buyuruyor.

3-Ayeti Celîleside insanlara mahsûs muhtelif lisânların, lügatlerin, mütenevvi' renklerin, simaların birer kudret âyeti olduğunu bildiriyor. Bunlarda bilgili kimseler için Hakk'ın varlığına delâlet eder bir nice alâmetler bulunduğunu göste­riyor; dillerin, renklerin bu tenevvu'u insanların arasında birer imtiyaz vesilesi değil, birer kudret nişanesi bulunduğuna işaret ediyor; lisanların kıymetine, tahsiline işaret ve irşâd hikmetini de mutazammın bulunuyor.

4-Ayeti kerimesi de insanların ilk hilkat devrelerinde bir millet hâlinde yaşayıb fıtratları muktezâsınca hareket ederken kendilerine bir ilâhî fazl u ihsan olarak birçok mübeşşir ve münzir peygamberlerin semavî kitablar ile gönderildiğini bil­diriyor, bu sayede beşeriyyetin hak ve hakikatten haberdâr edildiğini ve buna rağmen birçok insanların peygamberlere muhalefet ederek çıkmaz yol­lara saptıklarını; uydurma dinler, mezhebler vücûde getirmiş olduklarını haber veriyor.

Filhakika Hak Teâlâ Hazretleri, kendi nezdinde makbul olan dîni vakit-vakit peygamberler vâsıtasîle insanlara bildirmiş, fakat birçok insanlar, bu ilâhî dîni bozarak muharref dinlere uymuşlar, yine birçok insanlar da mücerred kendi kuruntularının, cehaletlerinin mahsûlü olan bâtıl dinlere uyub gitmişlerdir. Nihayet Hak Teâlâ Hazretleri Nazm-ı Kur'ânîsi ile İlâhî Dîn'in îslâmiyyet'den ibaret olduğunu bütün âleme i'lân buyurmuştur

5-gibi bir kısım mübarek âyetlerde beşeriyyet muhitinde en âdilâne bir hukuk müessesesi vücûde getirmiş, gerek ferdlerin ve gerek cem'iyyetlerin haklarına dâir en tabîî, en metîn ve her za­man tatbiki kabil düstûrları vaz'etmiş, insanların nezîh, fevzâvî hallerden bir halde yaşamalarını te'mîn edecek esasları tesbît eylemiştir.

Bu mukaddes âyetlerin muktezâsınca bütün emânetler ehillerine veri­lecek, bütün hükümler bir adalet dâiresinde cereyan edecek, hiçbir şahsın mallarına haksız yere el uzatılamayacak, bu mallardan ancak iki tarafın rızâsîle yapılan ticâret gibi meşru' bir muamele ile istifâde edilebilecektir.

Bütün bunlar, hukuka riâyetin lüzumunu en kudsal bir tarzda ifâde et­mektedir.

6 - Âyet-i Kerîmeside meşru, ma'kul örflere, âdetlere kıymet  veriyor, bunlara riâyetin lüzu­munu ihtar ediyor.

Filhakika Kur'ân-ı Kerîm'in yüksek beyanlarına nazaran güzel, fâideli örfler, âdetler memdûhtur; imtisâle lâyıktır. Bil'akis çirkin, muzir, câhilâne örfler de, âdetler de mezmûmdur; bunlara riâyet edilmesi beşeriyyet için bir nakîsadır. Meselâ: İbrahim aleyhi's-selâm gibi yüksek zâtlerin âdetleri, hareket tarzları bütün beşeriyyet için bir Üsve-i Hasene'dir, bir İmtisal Nümûnesi'dir. Bil'akis Fir'avn gibi, Kaarûn gibi bedbaht şahısların âdetleri, an'aneleri de birer Üsve-i Seyyie'dir, kaçınılması lâzımgelen birer dalâlet nümûnesi'dir.

7-Âyet-i Celîlesi de insanları maddî ve ma'nevî kazanç yollarına teşvîk etmektedir.

Kur'ân-ı Kerîm'in beyânına nazaran meşru surette yapılan bir ticâret memdûhtur. Allâhu Teâlâ'nın öyle temiz, metin kulları vardır ki onları ti­câret ile uğraşmak,  zikru'llâh'dan gafil bırakmaz, onlar hem ticâretlerini yaparlar, hem de zikr ile, fikr ile kalblerini aydınlatırlar; çalışırlar.

Kur'ân-ı Mübîn'in nazarında zirâat pek memdûhtur. Her sene yeryüzünün ekinler ile bezenmesi, yeryüzünün yeni bir hayat bulması, bir uhrevî hayat nümûnesidir; insanların öldükten sonra kudret-i ilâhiyye ile yeniden dirilebileceklerine açık bir delildir.

Kur'ân- ı Kerîm' in işaretlerine nazaran birtakım san'atlerin de büyük kıymetleri vardır.   Hazret- i  Nuh' un gemi yaptığını,  Hazret-i Davud'un sa­vaşlarda giyilmek üzere zırh yaptığını Ayetleri bildirmektedir.

Velhâsıl Kur'ân-ı Kerîm, iktisadî esasları da pek güzel muhtevidir. Bir­çok âyetlerinde insanların müreffeh bir halde yaşayabilmeleri için yaratıl­mış olan münbit topraklardan, çeşit-çeşit, renk-renk nebatlardan, engin denizlerden çıkarılacak gıda ve ziynet maddelerinden, nakil vâsıtalarından ve bilhassa dalgaları yararak yoluna devam eden gemilerden bildiğimiz ve bil­mediğimiz daha nice ilâhî ni'metlerden bahsediyor. Ezcümle Âyet-i Kerîmesi beşeriyyet hakkındaki ilâhî atıfetin ne kadar büyük olduğunu göstermeye kâfidir.

8-Âyet-i Celîlesi de âdabın, ahlâkın en önem­li esaslarını muhtevidir. İnsanlara en nezîh bir terbiye vermekte, insanla­ra en- mükemmel ahlâk yollarını göstermektedir.

Kur'ân-ı Kerîm'in daha birçok âyetleri mukaddesata anaya-babaya, ak­rabaya, insanlara karşı olan vazifelerimizi bize öğretmekte, ferdî ve içti­maî âdabın, muaşeret usûlünün nelerden ibaret olduğunu bildirmektedir. Ezcümle Lokman ve Hucurât Sûrelerindeki bir kısım mübarek âyetler, âda­ba, ahlâka dâir birçok tâlîmâtı, ihtarları muhtevi bulunmaktadır.

Kur'ân-ı Mübîn'in bu ulvî beyanlarına tamâmîle riâyet edecek bir içti­maî hey'et, şüphe yok ki meleklerin bile gıbta edecekleri derecelerde yük­sek bir nezâhete, bir tesânüd ve samîmiyyete nail olur.

9-Âyet-i Celîlesi de târihin ibret verici sahîfelerine gözleri celb ediyor, bir nice siyâsî teşekküllerin, içtimâi varlıkların ne acı hallere tutulmuş oldu­ğuna işarette bulunuyor. Nitekim diğer birçok âyetlerde Âd, Semûd kavim­leri gibi bir nice kuvvetli milletlerin yeryüzünde bir zaman birer satvet ve ihtişam ile yaşayıb bil'âhare kötü amellerinin cezalarına kavuştuklarını, yurdlannm pek ağır felâketlere uğradığını haber vermektedir. Bu hususta­ki çyât-t celîleden bazıları şu mealdedir: “Bunlar karyelere âid haberlerdir.Bunları sana hikâye ediyoruz. O karyelerden ba'züarı henüz mevcûddur; ba'zıları da biçilmiş ekinler gibi bitib gitmiştir. Biz onlara zulmetmedik; fakat onlar kendi nefislerine zulmettiler. Rabbının râdesi tecellî edince onlara Al lâh'dan başka tapındıkları ma.'budları asla br fâide vermedi.Ziyanlarını artırmadan başka birşey'e yaramadı. İşte Rabbın, zâlim olan elleri böyle ya­kalar. Şüphe yok ki, O'nun yakalaması elimdir, şedîddir.”

 Âyeti Celîlesi de Yemen'dekieski (Sebe*) bel­desi ahâlîsinin vaktîle ne kadar ni'metlere nail bulunmuş olduklarını, fakat bu ni'metlerin şükrünü yerine getirmedikleri için bil'âhare ne büyük belâla­ra uğradıklarını tasvir etmektedir.

Birçok âyetlerde Benî-îsrâil ile Âmâlika gibi eski kavimlerin araların­daki muharebeleri ve bilhassa Ashâb-ı Kirâm'ın müşrikler ile, Romalılar ile, Yahudiler ile yaptıkları gazveleri hikâye ederek kavimler hakkındaki kazâ-i ilâhînin vakit-vakit nasıl zuhur etmekte olduğunu göstermektedir.

 Âyet-i Kerîmesi de gösteriyor ki: Her ümmet, kendi ameli­ne göre mükâfat veya mücâzât görecek, kendisi için târîh sahîfelerinde ya güzel veya çirkin bir ad bırakacaktır.     .

Velhâsıl; Kur'ân-ı Mübîn, îçtimâiyyât mevzuunu teşkil eden hâdiseleri de kendisine hâs bir sarahatle, kendisinin istihdaf ettiği kudsî gayelere mü­teveccih bir ulviyyetle muhtevi bulunmaktadır.

İşte Kur'ân-ı Azîmü'ş-Şân, yukarıdan beri yazdığımız bu ilimleri ve bun­ların nice emsalini bir i'câz dâiresinde sarahaten veya işâreten muhtevi­dir. Bir müfessir için yazacağı tefsirde bunları mümkün mertebe nazara al­mak bir vazifedir. Nitekim ileride de izah olunacaktır.[41]

 

İkîncî Bölüm

 

Tefsîr, Te'vîl Ve Terceme Hakkında Umumî Bilgileri Hâvîdir

 

Muhteviyat: Tefsir ile te'vîlin mâhiyetleri ve aralarındaki fark. Tahrif ve tebdilin mâhiyyeti. Tefsir ile terceme arasındaki fark. Tefsirin mevzuu ile gayesi. Tefsirlerin mebâdîsi, me'hazları, menba'ları. Tefsir ilminin şeref ve ehemmiyeti. Tefsirlere olan ihtiyaç. Tefsirlerin taksimi, rivayet ve dirayet tarîkleri. Dirayet tarikiyle yapılan tefsir ile re'ye. müstenid tefsir arasındaki fark.[42]

 

13- Tefsir İle Te'vîlin Mâhiyyetleri Ve Aralarındaki Fark:

 

Tefsir, esasen lâfzından alınmıştır. Keşf, Beyan ve izhar ma­nasınadır. Nitekim bir şeyin beyan ve izah edilmesini istemeye de denir, istilânda ise Tefsir: “Kur'ân-ı Azîm'deki kelimelerin mânalarını, âyetlerin mazmunlarını, hükümlerini, kıssalarını, muhkem ve müteşâbih olanlarını, nâsih ve mensuh olanlarını ve nüzullerindeki sebepleri kendilerine açıkça delâlet eden lâfızlar ile, ta'birler ile izah etmektir.”

Başka bir ta'rif ile de Tefsir: “Kur'ân-ı Kerîm'in lâfızlarının nasıl okunacaklarını ve bunların mânalarını Arab lûgatına ve lisan kaidelerine tatbîkan beyan, âyetlerin mânâlarını, medlullerini, hükümlerini ihtiva et­tiği kıssaları izah, bu âyetlerin muhkem ve müteşâbih olanlarını, nâsih ve mensuh olanlarını tasrih, aralarındaki irtibat ve insicamı izhar ve bunlar­daki nükteleri mezâyây-ı beşeriyetin takati mikdarmda tebyîn ve tavzih” etmekten ibarettir. Tefsir, şöyle de tâ'riz edilmiştir:

Binaenaleyh Tefsir bugün müdevven bir ilim hâlinde bulunmaktadır. Te'vîle gelince bu, rucu' mânasına olan     kelimesinden müştaktır. Nitekim bir şeyin' hulâsasına, zübdesine, neticesine muhassalasıria da denilmektedir. Istılahda ise Te'vîl, “Kur'ân-ı Kerîm'in âyetle­rini muhtemel olduğu müteaddit mânalardan birine sarf ve irca' etmektir.”

Diğer bir ta'rif ile: “Âyetleri zahirlerinden alıp Kitab ve Sünnet'e mu­vafık olmak üzere muhtemel mânâlarına sarf ve hami etmek” demektir.

İmdi, Tefsir ile Te'vîl arasındaki fark, bu ta'riflerden anlaşılmaktadır. Bununla beraber Süyûti Merhumunda mufassalan bildirildiği üzere ile bazı zatlere göre bunların arasında fark yoktur. Bunlar bir şey demektir. Fakat sair zatlere göre bunların beyinlerinde mühim farklar vardır. Ezcümle Râgıb-ı îsfehânî'ye göre Tefsir, Te'vil'den eamdır. Tefsirin çokça isti'mâli lâfızları da müfredattadır; Te'vîl'in en çok isti'mali ise mânalarda, terkîblerdedir. Bir de Tefsir ta'biri hem semavî kitablar, hem de sâir ilmî eserler hakkındaki izahlara ıtlak olunur; Te'vil ise yalnız semavî kitablara âid izahlarda müsta'meldir.

Tefsîr ile Te'vîl arasında bir de şöyle bir fark buluyorlar. Tefsir, yal­nız bir veçhe muhtemel olan lâfız hakkındaki izahtır. Te'vil ise muhtelif mânalara müteveccih bulunan bir lâfzı o mânalardan yalnız birîle tevcihtir.

İmâm-ı Mâtürîdî'ye göre Tefsîr'de kat'iyyet vardır. “Bu lâfızdan mak-sad budur.” diye kat'î surette hüküm vermek bir tefsirdir. Böyle bir hüküm, kat'ı bir delile müstenid ise sahihtir; değilse menhiyyün anh olan “Tefsir bi'r-re'y kabilinden olacağı cihetle sahih değildir. Te'vîl ise ihtimâllerden birini kat'î bir surette olmaksızın tercih etmektir.

Ebû-Talibi's-Sübkî'ye göre de Tefsîr, bir lâfzın lûğavî mânâsını,  bir ibarenin hakikat, mecaz, kinaye bakımından   vasfını beyanetmektir.Te'vil' ise bir ibarenin iç yüzünü, o ibareden   mütekellimin asıl maksadının ne   ol­duğunu keşf ve izhar etmekten ibarettir.

Meselâ:

Nazm-ı Şerifini izah ederken Mirsadın raşaddan alındığını, terakkub = beklemek, fırsat gözetmek mânasına geldi­ğini beyan etmek bir Tefsîr'dir. Bundan murad; gafletten, tekâsülden tahzîr, emr-i İlâhiye riâyet edilmesine teşvik, âhiret için isti'dad tedârikini tavsiyedir, denilirse bu da bir Te'vil olmuş olur.

Kezâlk:Nazm-ı Kerîmi'ndeki hay'dan murad, kuştur; meyitten murâd da yumurtadır, demek bir Tefsîr'dir. Bunlardan murâd, gayr-i müslimin neslinden mü'minin, câhilin neslinden âlimin mey­dana getirileceğini beyandır, demek de bir Te'vil'dir.

Bagavî, Gevâşî gibi bazı zatlere göre de Te'vîl; bir âyet-i celîleyi. ma­kabline, ma-ba'dine muvafık, Kitâb'a, Sünnet'e gayr-i muhalif olmak üzere ihtimal dâhilinde bulunan bir mânâya istinbat ve içtihad  yoluyla   sarf   ve

hamletmektir.

Bazı zatlere göre de Tefsir, rivayet tarikîle olur. Te'vil ise dirayete, içtihada istinad eder. Müfessir, rivayet hâricine çıkmaz. Müevvil ise Kitap ve Sünnet'e muhalif olmamak  şartîle içtihad ve istinbâtına göre  beyanatta

bulunur.

Sofiye hazerâtının beyanlarına göre de Te'vîl, kudsî işaretlerden, Subhânî mâ'rif etler den ibarettir ki ariflerin kalblerine münkeşif olur. Sülük erbabına münkeşif olan  dakikalara da (İşârât-ı Sofîye) denilmektedir.

Bunlar, Kitab'ın, Sünnet'in zahirine muhalif  olmamak  şartîle pek kıymetli sünûhattan sayılır.[43]

 

14- Tebdil Ve Tahrifin Mahiyyetleri:

 

Tebdil, bir ibarenin bütün lâfızlarını değiştirmek, bir mefhûmun yeri­ne muhalifini koymaktır. Tahrif ise bir ibarenin lâfızlarından bâzılarını bir garaz için tağyir,etmektir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'den evvel nazil olmuş olan bir kısım semavî kitablarda böyle bir tebdîl ve tahrîf yapılmıştır. Ez­cümle îsevîler İncil'deki mânasına olan  lâfzını vekil ve halaskar mânasına gelene çevirmişlerdir.

Melâhidenin, Bâtiniye taifesinin Kur'ân-ı Mübîn hakkında yazdıkları şeyler, tebdîl ve tahrîf kabilinden olduğu cihetle bunlar asla Tefsîr ve Te'vü'den sayılamazlar.[44]

 

Tefsîr İle Terceme Arasındaki Fark:

 

Tefsîr'in mâhiyyetine dâir yukarda ma'lûmat vermiş buluşuyoruz. Bu ma'lûmattan anlaşılmıştır ki Tefsîr, bir ibarenin, bir eserin mâhiyyeüni, başka ta'birler ile îzah eder,   mânasını  mümkün mertebe anlatır;   kelimelerini tahlil eder; icabeden noktalarını tevcih ve takdir ederek maksadın tecellîsine hizmette bulunmuş olur.

Binaen-aleyh Tefsir, müfesserden başkadır; onun incilâsına hadimdir. Her ikisi bir lisan ile olabileceği gibi başka başka lisanlar ile de olabilir. Bu cihetle Kur'ân-ı Kerîm'in herhangi bir lisan ile tefsiri caiz ve tefsirin Kur'an olmadığı herkesçe ma'lûmdur.

Tercemeye gelince:Bu iki türlüdür. Biri (Terceme-i Tefsîriyye) dir ki bu da bir nevi Tefsir demektir. Bir ibarenin mânâsını daha mufassalca bir ibare ile mümkün mertebe ifâde etmek, o ibareyi hulasaten tevcihe çalış­mak demektir. Böyle bir terceme, aslın aynı sayılmaz; belki onun mealini bir dereceye kadar anlatmış, açıklatmış bulunur. Kur'ân-ı Azîm'in bu veç­hile tercemesi de tecviz edilmiştir. Maâ-mâfih böyle bir tercemenin makbul olabilmesi için tefsirdeki şeraite riâyet edilmiş olması lâzımdır. Mücerred re'ye lûgata istinaden yazılmış olacak bu kabil tercemeleri okumak caiz görülemez.

Tercemenin diğer türlüsü de (Terceme-i Harfiyye) dir ki, bir ibareyi onun yerine tamâmı tamâmına kaim olacak diğer bir ibareye tebdil etmek demektir. Böyle bir terceme, bir eseri ,bir ibareyi yazıldığı lisandaki mürâdif kelimeler ile tebdil etmek sûretile yapılabileceği gibi başka lisanlara ait, aynı mânâyı müfid olan yabancı kelimeler ile de yapılabilir. Böyle bir terceme aslının tam dengi olmak, aslının mânâsını tamamen ifâde etmek aslının üslûbunu, belâgatini, nüktelerini tıpkısı tıpkısına cami' bulunmak icâbeder. Böyle bir terceme ise insanların eserleri arasında bile pek müş­küldür. Çünkü lügatler arasındaki farklar, insanların uslûblarındaki, şü-mûllerindeki mübâyenetler, böyle bir tercemenin meydana gelmesine bü­yük bir engel teşkil eder. Artık böyle bir terceme i'câz mertebesini hâiz bulunan bir kelâma âid olunca büsbütün muhal bulunmuş olur.

İşte bu cihetledir ki Kur'ân-ı Azîm'in terceme-i harfiyye sûretîle ter­cemesi tecviz edilmiştir. Bu tarzda yazılmasına çalışılacak bir terceme, Kur'ân-ı Mübîn'in nihayet kısa bir mealinden ibaret bulunur. Kur'ân-ı Mübîn'in ihtiva ettiği mânâları, işaretleri, nükteleri, hükümleri kısmen ifâde etmekten başka bir şey olmaz. Binâen-aleyh kendisine de asla Kur'ân hükmü verilemez.

 Kur'ân-ı Kerîm'in  terceme-i   harfiyye suretiyle  terceme  edilemiyeceğine bütün islâm âlimleri kail olmuştur. Bu hususta bir İcmâ-i  Ümmet  vardır.  Kaffâl-i Kebir, îmâm-ı Gazali, ibn-i Teymiye, Düsûkî Şeyh Haseneyn Mahlûf, Şeyh Muhammed Bahit gibi eski ve yeni âlimler bu mevzua dâir eserler, makaleler yazmışlar, böyle bir tercemenin mümkün ve caiz olma­dığını tasrih etmişlerdir. Bu hususa dair Haseneyn Mahlûi'un adındaki eserinde Şeyh Muhammed Süleyman'ın unvanlı kitabında ve 1357 senesi Bağdad'da neşredilmiş olan mecmuasında kâfi derecede ma'lûmat vardır.

Terceme-i harfiyyenin muhal ve gayr-i caiz olduğuna dair olan alar şu veçhile hülâsa edilebilir:

1- Kur'ân-ı Mübîn'in fasâhat,  belagat, üslûb, tarz-ı beyan i'tibârîle olan i'câzı, kendisine mahsus, kudsî, mübarek nazmı vâsıtası ile tecellî eder. Bu ulvî nazım, aradan çıkınca bu i'caz tebarüz edemez. İ'cazdan hâlî bulu­nan ibareler ise Kur'ân'dan başka bir şey olmuş olur. Binaen-aleyh Kur'ân-ı Kerîm' in böyle bir tercemesi muhaldir; haramdır.

Nevevî Merhum da Îmâmü'l-Haremeyn'den şöyle nakletmiştir: “Kur'ân'ın tercemesi Kur'ân değildir. Bunda Müslümanların icmâı var­dır. Çünkü Kur'ân, mu'cizdir. Terceme ise mu'ciz değildir.”

2 -Kur'ân-ı Kerîm' in münzel olan nazmına ve tevkîfî bulunan resm-i hattına nazaran müteaddid kıraet vecihleri vardır.  Bunlardan müteaddid hükümler, nükteler tecellî etmektedir. Tercemelerde, başka resm-i hatlar­da ise bunları muhafazaya imkân yoktur. Binaen-aleyh tercemeler asla Kur'­ân sayılamaz.

3-Kur'ân-ı Kerîm, yalnız nazımdan, yalnız mânâdan ibaret değil, belki her ikisinin mecmuundan ibarettir. Kur'ân'ın mânâsı İlâhî olduğu gibi naz­mı da vahye müstenid, kudsî bir hüviyyeti hâizdir. Bu nazmın okunması başlıca ibâdetlerden sayılır. Tercemeler ise mânâ cihetleriyle Kur'ân'a yak­laşsa bile  nazım i'tibârîle Kur'ân'dan  ayrılmış,   Kur'ân   mahiyyetini hâiz bulunmamış olur. Binaen-aleyh bu bakımdan da Kur'ân-ı Kerîm'in terceme­si mümkün ve muvafık değildir.

4 -Arabcaya mahsus (edevat) ve (huruf-ı meânî) ta'bir edi en birtakım kelimeler vardır ki bunlar diğer kelimelere inzimam edince müteaddid mânâları, hükümleri tazammun ederler. Halbuki başka lisanlarla bunların karşılığını bulmak çok kere mümkün olamaz. Böyle bir edatın delâletindeki urnîmiyeti veya lâtif bir işareti başka bir lâfız ile muhafaza etmek müteazzir bulunur. Maâmâfih böyle bir terceme insanların yazıları arasında ka­bil olsa da İlâhî bir yazı ile beşerî bir yazı arasında asla kabil olamaz. îşte bu bakımdan da Kur'ân-ı Mübîn'in tercemesi mümkün değildir.

5 - Allahu Teâlâ Hazretleri Kur'ân-ı Âyet-i Kerîmesinde Arabiyyetle tavsif ediyor,Âyetlerîle de Kur'ân'ın bir Rûh, bir Nûr olduğunu haber veriyor. Binaen-aleyh başka lisanlar ile olan terceme-ler, Arabiyyet vasfından mahrum bulunur. Rûh ile Nûr ise esasen terceme edilemez. îşte bu  i'tibâr  ile  de  Kur'ân-ı Mübîn'in    tercemesi kabil değildir.

6- Kur'ân-ı Kerîm'in nazmını, resm-i hattını değiştirmek îlâhî bir kelâmın kudsiyyetini ve Resûl-i Ekrem'in ta'lim ve işaretine müstenid bir yazının ehemmiyetini istisgar, hürmetini ihlâl etmek demektir. Binaen-aleyh bu cihetle de Kur'ân'ın tercemesi caiz olamaz. Maksad Kur'ân-ı Azîm' in mânâsını herkese anlatmak ve muhtelif milletlerin ellerinde bulunan tercemelerin yanlışlıklarını göstermek ise bu, Tefsir tarzında ve münakkah bir surette yazılacak (Terceme-i Tefsîriyye) ile te'min edilebilir. Yoksa (Terceme-i Harfîye) de Tefsire muhtaç, aslın ihtiva ettiği mânâaları ifâdeye gayr-i kâfi olacağından onunla bu maksad te'min edilmiş olamaz. Belki Lâ-hûtî bir nûrâniyeti, bir lemeânı hâiz olan Kur'ân-ı Azîm, donuk bir şekil­de gösterilmiş olur. Böyle bir hareket ise yanlış zehablara sebebiyet vere­bilir.

7- Din alimlerimizin ittifakları vardır ki, Kur'ân-ı Kerîm'in herhangi bir âyeti yalnız mânası i'tibariyle rivayet edilemez. Belki kendisine has olup Resûl-i Ekrem'e indirilmiş bulunan mübarek nazmîle rivayet edilir; bir harfi bile tağyir edilemez. Nüzûli mütevâtir olmayan bir kelime, Kur'-ân' dan sayılamaz. O halde terceme, (rivayet bil'1-mâna) kabilinden olaca­ğı cihetle Kur'ân'da carî olamaz. Hadîsler de ise böyle rivayet bi'1-ma'nânın caiz olup olmadığı ihtilaflı, tafsile tâbi bir mes'eledir. Nitekim usûl kitablarında musarrahdır.

8- Kur'ân-i  Kerîm, ne Resûlû'llah tarafından, ne  Ashâb-ı Kiram ile islâm halîfeleri,  hükümdarları tarafından terceme edilmemiş  ve tercemeye lüzum da görülmemiştir. Peygamber Efendimiz Kisrâ, Kayser gibi hükümdarlara gönderip içlerinde Kur'ân âyetleri de bulunan mübarek mektublarını Arabca yazdırmış, o hükümdarların lûgatlarîle yazdırmamış ti. Bu da Kur'ân'da tercemesinin caiz olmadığına bir delil demektir.

9- Küre-i arzın her tarafında bulunan ve muhtelif ırklara mensub olup başka başka dillerle konuşan  Müslümanlar,   Kur'ân-ı Azîmü'ş-Şânı az çok okur, okunan Kur'ân âyetlerini tam bir hürmet ve zevk ile dinler, kabiliyet­lerine göre ruhanî te'sirler içinde kalırlar. Bu cihetle de Müslümanların ara­sında bir vahdet vücûde gelmiş, hepsi de Kur'ân'ın mübarek nazmından mânasını bilsinler bilmesinler bir feyiz ve neşve almakta bulunmuştur. Kur'ân'ın tercemesi  ise bu vahdeti ihlâl eder,  bu feyiz ve  te'siri te'min edemez.

10- Tercemeler, mahdûd bir miktarda kalmayıp teaddüd eder. Bunun neticesinde de  muhtelif,  mütenâkiz tercemeler vücûde gelmiş  olur.   İ'câz mertebesinde bulunmayan Tevrat ile İncil tercemeleri meydanda, bunların doğru tercemeleri kabil olmadığı halde i'caz  mertebesinde bulunan Kur'­ân-ı Mübîn'in sahih, tam bir tercemesi nasıl vücûde getirilebilir. Artık bu mütebâyin tercemelerden hangisi tercih edilecek, hangisine sahih nazariy­le bakılabilecektir.

11- Terceme-i harfiyye, bir ibdâlden ibarettir. Asıl ile bedel tam bir­birinin misli bulunmalıdır. Bedel, aslın muhteviyatını tamamîle ihtiva et­melidir. Böyle bir ibdâl ise Kur'ân-ı Kerîm hakkında mümkün değildir. Çünkü ne Kur'ân'a has nazm-ı Arabînin tam bir nazîri bulunabilir, ne de Kur'ân-ı Mübîn'in ihtiva eylediği mânâlar, işaretler başka, muâdil bir ta'-bîr ile gösterilebilir. Hiç bir i'caz hârikasına beşerî ibareler müsavi olabi­lir mi?

Ulemâ arasında Kur'ân-ı Kerîm'in terceme edilebileceğine kail olanlar var ise onların maksadları bîr (Terceme-i Tefsîriye)den başka değildir. Tef­sirdeki veya terceme-i tefsîriyedeki noksanlar, nazm-ı Kur'ân'a değil, müelliflerinin hatâlarına müsamahalarına hamledilir. Çünkü bunlar ile beraber asıl Kur'ân-ı Mübîn de yazılır. Bunları okuyanlar aynı sahifelerde Kur'ân'ın yazılmış âyetlerini de nazar-ı mülâhazaya alarak ona göre mütalâalarına devam edebilirler. Terceme-i harfiyyede görülecek bir noksan ise aslından münbais zannedilebileceğinden Kur'ân-ı Azîm hakkında yanlış bir fikre se­bebiyet verebilir. Nitekim birçok milletlerin ellerinde bulunan Kur'ân tercemeleri böyle bir nice noksanları ihtiva etmektedir.

Velhâsıl: Kur'ân-ı Mübîn'in bir bedîa-i semâviyye, bir mu'cize-i ebediyye olduğuna mu'tekid olan herhangi bir insan, terceme-i harfiyyenin im­kânına kail olamaz.[45]

 

16- Tefsirin Mevzuu İle Gayesi:

 

Tefsirin mevzuu, Allahu Teâlâ Hazretlerinin kelâmıdır; yani Kur'ân-ı Kerîm' in mukaddes âyetleridir. Çünkü Tefsir bu âyetlerin vasıflarından, ih­tiva ettikleri hakikatlerden, işaretlerden, derin nüktelerden, mazmunlardan bahseder. Bu cihetledir ki, İlm-i Tefsir, sâir ilimlerden temayüz etmiş bu­lunmaktadır. Çünkü her ilmin kıymeti mevzûunun kıymetîle, şerefîle, ulviyyetîle mütenâsibdir.

Tefsirin gayesine gelince bu da insanların dinî ihtiyaçlarını tehvîn ve tatmin ile hakîkî, ebedî saadetlerini te'mîn etmektir. Çünkü beşeriyetin ne­cat rehberi, felah güneşi ancak Kur'ân-ı Azîm' dir. Bu ezelî nurdan hakkîle istifâde etmek beşeriyyet için hayatî bir gayedir. Bu gaye ise Tefsir vâsıtasîle tecellî eder. Zira Tefsir vâsıtasîle Kur'ân-ı Kerîm' in birçok haki­katleri güzelce anlaşılır; İlâhî hükümler tam bir vuzuh ile mütecellî olur. İnsanların dînî, ahlâkî, içtimaî bir nice ihtiyaçları tatmin edilir. Bunun netîcesinde de insanlar için iki cihan refah ve saadeti yüz gösterir durur.[46]

 

17- Tefsirlerin Mebâdîsî, Me'hazleri, Menba'ları:

 

Tefsirlerin mebâdîsine riâyet lâzımdır. Me'hazleri, menba'ları da pek mühimdir, pek vâsi'dir. Bütün ilimler, fenler Tefsire hadimdir. Şöyle ki: Müfessirler, ileride söyleyeceğimiz veçhile Kur'ân-ı Kerîm' in kelimele­rini îzah ve tahlil için evvelâ lûgata, iştikak ilmine, sarf ve nahiv ilimleri­ne ve sâir edebî ilimlere müracaat ederler. Bunlar, Tefsir İlmi'nin mebâdişidir. Sonra Kur'ân-ı Azîm' in mânâlarını, hakikatlerini îzah için de Ha­dîs, Kelâm, Fıkıh gibi şer'î ilimlere müracaat ederler. Bunlardan başka da tekvînî, içtimaî, siyâsî, ahlâkî, hayatî ilimleri nazara alırlar. Bütün bu ilimlerde Tefsirler için birer me'haz, birer ma'lûmat menbaı bulunmuştur. (22) ve (23) serlevhalara müracaat.[47]

 

18- Tefsir İlmi'nin Şeref Ve Ehemmiyeti:

 

Bir ilmin, bir sınâatin şerefi, ehemmiyeti yukarıda da işaret olunduğu üzere onun mevzûunun şerefîle, gayesinin ehemmiyetîle, kendisine olan ih­tiyâcın derecesîle mütenâsibdir. Meselâ: Siyâgat, Tababet, Fıkıh = Hukuk bu bakımdan birer büyük kıymeti, önemi hâizdirler. Çünkü Siyâgat'in mev­zuu, maddî hayat i'tibarîle pek kıymetli olan altın ile gümüştür. Tabâbet'in gayesi de pek mühim olan umûmî sıhhattir. İlm-i Fıkıh ise herkesin yaşadık­ça muhtaç olduğu dînî, dünyevî mesâil ve ahkâmdan müteşekkil bir ilim­dir. Binaen-aleyh bunların şerefleri, ehemmiyetleri derkârdır.

İlm-i Tefsîr'e gelince: Bunun mevzuu, Kelâmu'llah'dır; gayesi, beşeriyyetin ebedî saadetidir; hükümleri veçhile hareket ise bütün insanlar için dînî bir ihtiyaçtır. Artık bundan ulvî bir mevzu', bundan mühim bir gaye, bundan ziyade halkın muhtaç olduğu bir feyizler menbaı tasavvur olunabi­lir mi? Artık, Tefsir İlmi de, gerek mevzuundaki nihayetsiz şeref 'itibarîle ve gerek gâyesindeki fevkalâde ehemmiyet i'tibarîle ve gerek kendisine olan umûmî bir ihtiyaç cihetîle en büyük bir şerefe, bir ehemmiyete mazhardır.[48]                                                                                                  

 

19- Tefsirlere Olan İhtiyaç:

 

Kur'ân-ı Azîm' in tefsirlerine büyük bir ihtiyaç vardır. Vakıa Kur'ân-i Kerîm, bir belagat mu'cizesidir. Birçok mes'eleleri, hükümleri pek açık, me'nus lâfızlar ile beyan buyurmaktadır. Fakat ilmî, ebedî, ahlâkî, hukukî içtimaî hakikatler ne kadar vazıh birer tarzda yazılmış olurlarsa olsunlar yine bunları herkes güzelce anlayamaz, bu babda şerhlere, îzahnâmelere ihtiyâç görülür. Bu cihetledir ki en beliğ edîblerin, en muktedir müellifle­rin eserleri hakkında birçok şerhler, haşiyeler yazılmıştır.

Bununla beraber herhangi bir mesele, birçok meseleler ile alâkadar ola­bilir. Mütehassıs olmayanlar, bu alâkayı göremezler. Bu mes'eleleri bir ara­da mülâhazaya, mütalâaya kadir olamazlar. Şarihler, müfessirler ise her meseleyi îzah eder ve o mes'ele ile ilgili olan sâir mes'eleleri de meydana koyar. Artık bu hususta bilinmesi icabeden maddeler bir levha halinde gö­ze çarpar, mütalâa sâhibleri fazla araştırmalardan kurtulmuş olur; az zamanda çok bilgi elde edilir.

Bir de herkes,  lâfızların, ibarelerin inceliklerini anlayamaz. Ve en ib­ret verici noktasına işaret olunan bir kıssanın, bir vak'anın tafsilâtına vâkıf olamaz; müfessirler ise lâfızlara âid incelemeleri yaparlar, kelimelerin ve terkiblerin hakîkî meczâzî, kinevî mânalarını, işaretlerini, delâletlerini gösterirler. Kıssalara, vak'alara dâir kâfi derecede ma'lûmat verirler. Ar­tık bu suretle Kur'ân-ı Kerîm' in hakikatleri, bedîaları büyük bir vuzuh ile münkesif olmuş olur.

Ma'lûm olduğu üzere Ashâb-ı Kiram, selikaları dolayısîle Kur'ân'ın mü­barek nazmındaki mezâyâya vâkıf idiler. Âyetleri bizzat Fem-i Saâdet'den dinleyip işiterek nasıl okunacaklarını biliyorlardı. Kur'ân’ın terkîbâtındaki mazmunları anlayabiliyorlardı. Buna rağmen kendilerine yine bazı mübhem cihetler kalıyordu. O halde ya Hazret-i Peygambere veya eâzım-ı Sa­habeden birine müracaat ederek müşkillerini halle muvaffak oluyorlardı. Şu kadar var ki onların zamanlarında yazılı tefsirlere pek lüzum görülmeye­bilirdi.

Halbuki Dîn-i İslâm, yalnız bir zamana, yalnız Arab kavmine mahsus de­ğil, bütün müstakbel zamanlara, kavimlere de şâmil, umûmî bîr dîndir. Binaen-aelyh Kur'ân'ın meânîsinden her Müslüman kavmin bihakkın istifâde etmesi bir vecîbedir. Bu istifâde ise ancak Tefsir vâsıtasîle kabil olabilir.

Şu da malûmdur ki, zamanların geçmesile Arabların selikaları bozul­muş, dil hususundaki selim melekelerine halel gelmiş, lisânın mezâyâsına selefleri kadar nazarlarını infaz edemez olmuşlardır. Sâir kavimler ise bu selikadan, bu melekeden esasen mahrum bulunmuşlardır.

O halde Kitabu'llah'ın gerek nazmını ve gerek mânâsını teşrih ve tasrîh ederek bu hikmet kaynağından tevâlî edecek, asırlarca bütün Müslü­manların istifâdelerini te'mine çalışmak îcâb etmez mi? Bu da mütehassıs İslâm âlimlerinin uhdelerine düşen en yüksek bir vazifedir. İşte bir Farz-ı Kifâye olan bu vazife, müfessirîn-i kiram tarafından ifâ edilmiş oluyor.

Bir de i'tikada, amele, hilkat eserlerine ve sair bazı hususlara dâir Kur'­ân-ı Kerîm'in bazı beyanâtı vardır ki, bunların hakkında muhtelif re'yler, düşünceler vücude gelmiş, anlayış selâmetinden mahrum olan bir ta­kım kimseler için birer iştibah noktası veya birer i'tiraz vesilesi teşkil et­miştir. Bu ihtilâf ve iştibâhı kaldırmak, bu i'tirâzlara cevab vermek ise diyanet muktezâsıdır. İşte bu i'tibâr ile de tefsirlere ihtiyaç görülmektedir.

Eğer herkes, kendi anlayışına göre Kur'an'a mânâ verse, Kur'ân'ın beyanatından hüküm çıkarsa birçok hakikatler kaybolur. Birçok hatâlar mey­dana gelir, birçok ihtilâflar yüz gösterir, müslümanlar arasında vücudu matlûb olan vahdetten eser kalmaz.

Binaen-aleyh Kur'ân-ı Kerîm'in güzelce anlaşılması için salâhiyet sahibi olan yüksek bilgili zatlerin yazdıkları tefsirlere dâima ihtiyaç vardır.

Hâsılı: Kur'ân-ı Mübîn, ehl-i îman için en mukaddes bir ahkâm mecellesidir. En müessir, nâfi bir nasihat ve hikmet mecmuasıdır. En mübeccel, İlâhî bir kitabdır. Bu kudsî kitabın mânâları vahye müstenid olduğu gibi nazm-ı lâtifi de bir vahiy muhassalasıdır. Mânâları veçhile amel olunduğu gibi mübarek nazmı ile de taabbüd olunur.

Bu Semavî Kitâb'ın i'tikada, ibâdete, muamelâta kısas ve ibere, va'd ü vaîde, âhiret umuruna ve sâire müteallik âyetlerini güzelce anlayıp muktezâsınca hareket lâzımdır. Bu halde Kur'ân-ı Azîm' in ihtiva ettiği bu me­seleleri bu hakikatleri tafsîlâtîle keşf ve îzah icâbeder. Bu vecîbeye mebnîdir ki: Taraf-ı İlâhîden Resûl-i Ekrem Efendimize hitaben buyurulmuştur. Bunun içindir ki Kur'ân-ı Kerîm' in ilk müfessiri Fahr-i Âlem, salla'llahu aleyhi ve sellem Efendimiz bulunmuştur.

Artık bütün mü'minlerin rehberi, bütün dînî ilimlerin en feyyaz menbaı olan Kur'ân-ı Kerîm için dînî ilimlerde ve sair ede mütebahhir olan İslâm âlimleri tarafından tefsirler yazılmasının lüzumunda iştibâha mahal yoktur, îşte bu lüzuma mebni de birçok faydalı tefsir yazılmıştır. Nitekim kitabımı­zın ikinci kısmında bunlar görülecektir.[49]

 

20- Tefsîrlerin Taksimi, Rivayet Ve Dirayet Tarikleri;

 

Tefsirler başlıca iki kısma ayrılır. Birinci kısım, selefden nakledilegelen eserlere müstenid olan (Tefsîr-i Nakli) dir ki buna (Bi-Târiki'r-Rivâye Tef­sir) de denir. Bu kısım tefsirlerde âyetlerin mânâları, nüzul sebebleri, nâsih ve mensûh olanları gösterilir. Böyle rivayet yolîle tefsirlerin başlıca me'hazleri Hadîs-i Şerif kitablarîle Siyer ve Târih kitablarıdır. Bunlara muhalif, aklın hükmüne münâfî olan rivayetlere i'timad olunamaz.

İkinci kısım, sonradan tedvin edilen Lügat İlmi, Belagat  ilmi  gibi ulûm-ı lisâniyyeye istinad   eden   tefsirlerdir.   Bunlar bir edereceye kadar menkulâtı da ihtiva eder. Bunlardan her birine de (Bi-tarîkı'd-Dirâye Tef­sir) unvanı verilir.

Şimdi bu iki kısmı biraz izah edelim. Şöyle ki: Asr-ı Saâdet'de Edebî İlimler adını alan lügat sarf, nahiv, iştikak, meânî, beyan, bedi, vaz' gibi ilimler müdevven değildi. Fakat Arablar selîkalarındaki mükemmeliyet, lisanlarındaki sıhhat ve selâmet i'tibarîle en beliğ, edebî eserleri anlıyor, mezâyâsına vâkıf oluyor, bunları vücude getirebiliyor. Bu hususta birta­kım müdevven ilimlere muhtaç bulunmıyorlardı. Bir bedevi: nazm-ı Kur'ânîsini işitir işitmez hemen yere kapanmış, bu kelâmların belâgatine secde ediyorum demişti.

İşte Ashâb-ı Kiram da kendilerindeki o fevkalâde selika, fıtrî kabiliyyet sayesinde Kur'ân-ı Azîmi pek güzel anlıyor, onun hakayıkına, mezâyâ­sına, işaretlerine nazarlarını infaz edebiliyorlardı. Kendi zamanlarına âid olduğu için âyetlerin nüzul sebeblerine, nâsih ve mensûh olanlarına da mut­tali' olabiliyorladı.

Hattâ Haccetü'1-Veda' esnâsında: Âyet-i Celîlesi Hâzil olunca Hazret-i Ebû-Bekir'in (Radiya'llahu anh) rakik olan kalbi çarpmıya başlamış, mübarek gözlerinden şeffaf katreler serpilmiş, sebebini soranlara şöyle demişti: “Bu Âyet-i Celîle, Resûl-i Ekrem'in İrtihal buyura­caklarını gösteriyor. Demekki din işleri tamam olmuş, artık Hazret-i Pey­gamberin kudsî vazifesi yerine getirilmiş, kerîm olan Ma'buduna kavuşa­cağı zaman yaklaşmış...”

İşte Hazret-i Sıddık'ın bu intikali, Kur'ân'ın işaretlerine infâz-ı nazarın en ulvî bir derecesi demektir.

Ebû't-Tufeyl demiştir ki: “Ben Hazret-i Ali'nin irâd ettiği bir hutbede hazır bulundum; diyordu ki: “Benden dilediğinizi sorunuz, va'llahi benden her ne sorarsanız size haber veririm. Bana Kitabu'llâh'dan sual ediniz; hiç bir âyet yoktur ki ben onun gecede mi, gündüzde mi, kırda mı, tepede mi na­zil olmuş olduğunu bilmiyeyim.”

İşte bu da Hazret-i Ali'nin Kur'ân-ı Kerîm hakkında ne büyük ilmî bir ihata sahibi olduğunu gösteriyor. Sâir birçok Sahâbe-i  Güzin de böyle idi.

Eshâb-ı Kiram, selika yardımîle bilinemiyecek hususları da Resûl-i Ekrem salla'llahu aleyhi ve sellem    Efendimiz' den işitmek   sûretîle öğrenmişlerdi. Hangi bir meselede iştibah vâki' olsa, hangi bir hakikate vukuf mecburiyeti hâsıl olsa hemen vahiy ve ilhâmâtın feyyaz bir menbaı olan Nebiyyi-i Zî-Şân Hazretlerine müracaat ederek bu dînî ihtiyaçlarını tatmin ediyorlardı.

 Şeyhü'l-İslâm İbn-i Teymiye diyor ki: “Şunu bilmek icâbeder ki Resûl-i Ekrem Efendimiz Ashâb-ı Kirâmına Kur'ân'ın lâfızlarını beyan  ettiği gibi mânâlarını da beyan buyurmuştur. Hak Teâlâ'nın: Kavl-i Şerifi her ikisine de şâmildir.”

Ebû-Abdi'1-Rahman el-Selemî'nin verdiği ma'lûmat da bunu müeyyiddir. Bu zat diyor ki: “Hazret-i Osman ve Abdu'llah İbn-i Mes'ud gibi Kurra'dan olan zatler, Resûl-i Ekrem'den Kur'ân teallûm ederken daha on âyeti tecâvüz etmeden durur, bunlardaki ilim ve ameli de öğrenirlerdi. Ve derlerdi ki: Biz Hazret-i Peygamber'den Kur'ân ile ilim ve ameli birlikte öğrendik. Bu­nun içindir ki bazı sûreleri ezberlerken bir müddet durur, bunların hakikat­lerine vukuf için teenni gösterirlerdi.”

Filhakika bu cihetledir ki Ashâb-ı Kiram, Kur'ân-ı Kerîm' in tefsiri hu­şunda birçok ma'lûmatı hâiz bulunuyorlardı. Faydalı ilimleri neşr ve ta'mim, dînî bir vazife olduğundan Ashâb-ı zevü"ihtiram, kendi malûmatlarını baş­kalarına da naklediyor, bu suretle tabiîn tabakasında bulunan zatler de bu ma'lûmattan tamamîle müstefîd olabiliyorlardı. Sonra bu zatler de böy­lece dinleyip telâkki ettikle şeyleri “Teba-ı Tabiîn” denilen müteâkıb nesille­re nakl ve ta'lîm ediyorlar.

Şunu da söyliyelim ki: Resûl-i Ekrem salla'llahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e veya Eâzım-ı Ashâbdan herhangi birine ref edilen bu nakiller, bu rivayetler fevkalâde bir usûl dâiresinde zabtedilmiştir. Gerek rivayet edi­lenlere ve gerek rivayet edenlere âid olmak üzere birtakım usûllere, menâhiç denilen kaidelere, düstûrlara pek ziyade i'tinâ olunmuştur. Sahih olan menkulât, tam bir vüsûk ile taayyüm etmiş, sadırlarda menkûş olan birçok ma'lûmat, satıralara da intikal edegelmiştir. Nitekim Usûl-i Hadîs İlmi bu hakikati pek güzel göstermektedir,

İşte bu nakil ve rivayet neticesinde (Tefsir-i Naklî  Bi-Tarîkı'r-Rivâye Tefsir) kısmı, vücûde gelmiş oldu. Ve bunlar: Kur'ân-ı Mübîn'in mânâ­larını, âyetlerin kırâet vecihlerini, muhkem ve müteşâbih olanlarını, nâsih ve mensûh olanlarını,   nüzul sebeblerini bildiren  sahîh rivayetlerden müteşekkil bulundu. Herhangi bir âyet-i kerîmeyi diğer bir ayet ile veya bir sün­net ile veya Sahâbe-i Kiramın kâvlîle îzah ve tefsir etmeğe (Tefsir Bi'l-Me'sûr) namı da verilmiştir.

Maa-mâfih Kur'ân-ı Azîm' de mahzâ Hakk'ın kudretini tefekküre ve geçmiş ümmetlerin vakalarını tedebbür ve teemmül ile intibah kazanmaya bir vesile olmak üzere birçok âyetler vardır ki, bunlar gayet beliğ ve aynı zamanda gayet vecîz bir tarzda nazil olmuştur. Bunların bir kısmı bu âle­min nasıl tekevvün ettiğini, Hazret-i Âdem'in nasıl yaratıldığını birtakım eski kavimlerin nasıl yaşayıp ne olduklarını bildirmektedir. Ancak bu gibi hususlar, dînin asıl maksadlarından olmadığı cihetle bunlara dâir tafsilâtı muhtevi değildir.

Arablar ise bedâvet halinde yaşamış, âlemin vak'alarından bihaber bu­lunmuşlardı. İçlerinde bulunan ve Ehl-i Kitab denilen Yahudiler ile İsevî'ler ise oldukça okuryazar ve ellerinde bulunan Tevrat ve İncil gibi kitabların bildirdiği bazı ma'lûmat ile mücehhez bulunurlardı. Bunlardan şeref-i İs­lâm'a nail olanlar, âlemin yaradılışı ve sâire hakkındaki eski bilgilerini Müslümanlar arasında yayıp duruyorlardı. Bunların verdikleri ma'lûmat, diyanetle alâkadar olmadığından bilâ tedkik dinleniyor, bunların naklinde bir mahzur görülmüyordu.

Binaen-aleyh rivayet tarîkîle olan tefsirlerde bu kabil menkulât da yer bulmuş oluyordu. Halbuki bu menkulâtın büyük bir kısmı hakikate uygun bulunmamıştır.

Hakîm-i Şehir İbn-i Haldun, (Mukaddime) sinde diyor ki: “Tâife-i Arab ibtidây-ı hallerinde ehl-i ilm ve kitab olmayıp bedeviyyet ve ümmîlikleri gâlib idi. İnsan ise esbâb-ı mükevvenâtı ve ibtidây-ı hilkat-i âlemi ve esrâr-ı mevcudatı bilmeğe bittabi' meyyal olarak Arablar dahi bunlardan birini bilmek istediklerinde kendilerinden evvel ehl-i kitab olan milletlere suâl edip onlardan öğrenirler idi. Onlar dahi tâife-i Yahûd ile onlara tâbi' millet-ı Nasârâ'dan olan ehl-i Tevrat idi. Ol vakit Arab içinde bulunan ehl-i Tevrat dahi Arab gibi bedevi olarak bir şey bilmeyip ancak ehl-i kitabın avamının bildiğini biliyorlar idi. Ve onların ekseri Himyer kabilesinden yahûd dînîle mütedeyyin olanlar idi. Sonra vaktaki İslâm ile müşerref oldular ise lâzimü'l-ihtiyat olan ahkâm-ı şer'iyede Şer'-i Şerîf-i Muhammedîye isnada münhasır olup ancak ibtidây-ı hilkat-ı âleme dâir olan haberlerde ve melâhim ve gazavâta müteallik hikâyatta ve bunların emsali vâcıbü'l-ihtiyat ol­mayan mevâdda eski bildikleri üzere kaldılar ve bunlar, Ka'bü'l-Ahbar, Veheb İbn-i Münebbih ve Abdu'llah İbn-i Selâm ve onların emsali Ashâb-ı Kirâm'dır ki böyle ahkâm-ı şer'iyeden hâriç olan maddelerde onlardan men­kul olan rivâyât ve hikâyât bizzat yahud bi'1-vâsıta rivâyât-ı sahîha ile Efen­dimiz aleyhi's-selâm'a isnad ve îsal olunmayarak yalnız onlardan menkul olan ahbâr-ı mevkufe kabilinden olduğu halde bu menkulât ile tefsirler dol­du. Ve bu ahbâr-ı menkule, ahkâm-ı şer'iyyeye dokunur ve sahîh olduğu takdirce mûcib-i amel olur ve olmadığı surette bir amelin terkini îcâbeder mevadd-ı şer'iyeden olmamak hasebîle ibtidâları bunların sıhhat ve adem-i sıhhati teftiş ve taharri olunmadı... Sonra vaktaki nâs dâiye-i tahkik ve tedkîka rucu' ettiyse mağrıbda müteahhirînden Ebû-Muhammed İbn-i Atiyye gelip bu tefâsîrin küllisini telhis ve tenkîh etti ve sıhhate akreb olan rivâyâtı taharri ve intihâb ederek Mağrıb ve Endülüs ahâlîsi beyninde meşhur ve mütedâvil olan Tefsîr-i Şerif ve Kitâb-ı Lâtifi te'lif etti. Bu yolda İmâm-ı Kurtubî dahi onun isrine giderek veçh-i mezbûr ve uslûb-i mastûr üzere bir tefsir tasnif etti ki, Meşrık'da meşhurdur.”

Bu halde rivayet tarikiyle olan tefsirlerin münderecâtı iki kısma ayrıl­mış oluyor. Bir kısmı tam bir usûl dâiresinde ve kemâl-i i'tinâ ile tetkik ve tenkîd ve sıhhati tevsik edilen ve şer'î hükümler ile alâkadar bulunan menkulâttır. Diğer bir kısmı da sırf târihe âlemin hilkatine, ümmetlerin sergü­zeştine dâir olan menkulâttır. Vâkıdî, Taberî, Seâlebî gibi zatlerin tefsirleri bu iki kısım menkulâtı muhtevi bulunmaktadır.

Bu zatler, diyanetle alâkası olmayan menkulâtı yazmakla iktifa etmiş, bunların sıhhatlerini bittabi iltizam etmemişlerdir. Nitekim târihî, içtimaî, felsefî kitablarda da birtakım esâtîrî, sahîf ma'lûmat vardır ki bunların nâkilleri de bunların birer hakikat olduğuna kail değildirler. Bunlar, insan­lık âleminde yapılmış olan hikâyeleri, kanâatleri, an'aneleri mücerred ahlâfa bildirmek maksadîle yazılır şeylerdir.

Halbuki bu noktayı nazara almayan bazı ecnebi münakkıdler, İslâm müellefâtında münderiç olan bu kabil bazı ma'lûmatı vesile ittihaz ederek ten­kide cesaret göstermişlerdir. Hakikati halde ise böyle bir tenkide mahal yoktur. Esâtîrî, gayr-i hakîkî menkulât bütün kadîm milletlere, hususîle muharref kitablara mu'tekid bulunan Yahudiler ile Hıristiyanlara âid olduğundan İslâm âlimlerinin yaptığı şey, bunları yalnız bir nakilden başka değil­dir. Asıl tenkîd, bu bâtıl şeyleri birer hakikat telâkki edenlere teveccüh eder.

Bakınız bir misal arzedelim: Bazı tefsirlerde Hazret-i Âdem ile Havva kıssasında Şeytan'ın ne suretle Cennet'e girerek Hazret-i Havva'ya vesvese vermiş olduğu yazılıdır. Bu babtaki tafsilât ise sırf ehl-i kitabdan alınmış­tır. Bir kere ehl-i kitabın ellerinde bulunan Tevrat'a göre “Yılan hayvanla­rın en zîreği idi. Aden bahçesine girmiş, karıya, yani Hazret-i Havva'ya de­miş ki: “Şu ağaçtan yer iseniz size hayır ve şerma'lûm olur; artık burada ebedî bir halde yaşarsınız. Bunun üzerine. Hazret-i Havva bundan yemiş, muhterem kocası Hazret-i Âdem'e de yedirmiştir.” Sonra bu yılan hikâyesi şu şekli almıştır: “Yılan dört ayaklı ve gayet güzel bir hayvan idi. Cennet'in hâzinlerinden, bekçilerinden bulunuyordu. İblîs, Cennet'e girmek istedi bı­rakmadılar; yılanın ağzına girdi, o vâsıta ile Cennet'e varıp Hazret-i Âdem ile Havva'nın memnu' ağaçtan yemelerine sebeb oldu. Bunun neticesinde de yılan bir ceza olarak şimdiki sürünür hâline gelmiş, yeryüzünde Isfehan diyarına indirilmiştir.”

Büyük Müfessir Fahrü'd-dîn-i Râzî ise bu rivayeti şöylece tezyif etmek­tedir: “Bilmelidir ki bu ve emsali rivayetler, iltifat edilmemesi îcâbeden şeylerdendir. Çünkü İblîs eğer yılanın ağzına girmeğe kadir bulunmuş ise neden doğrudan doğruya yılan suretine temessül ederek Cennet'e girmeğe kadir olamamıştır? Bununla beraber eğer İblîs, yılanın ağzına girmiş ise bundan dolayı yılan ne için ukuubete uğramıştır. Halbuki yılan ne akıllıdır, ne de mükelleftir.”

Hâsılı rivayet tarîkındaki böyle bazı gayr-i ma'kul nakiller mütefekkir müfessirlerimiz tarafından tenkîd edilerek     mâhiyyetleri  meydana  konulmuştur.

Dirayet tarikiyle olan tefsirlere gelince: Bunlar da birer lüzuma, birer maslahata müstenid bulunmuşlardır. Şöyle ki: Evvelce de arzedildiği üzere Arablar vaktîle lisanlarının bütün inceliklerine, meziyyetlerine hâkim bulunuyorlardı. Müfred lâfızların vasıflarını, mânalarını biliyorlardı, kelimele­rin i'râbını, iştikakını, ibarelerin muhtelif üslûblar ile irâd edilebilmesini, sözlerin muktezây-ı hâle göre söylenmesini ve bazı san'atler ile tezyin edil­mesini bilip bu babda müdevven edenlere muhtaç olmaksızın tatbik edebiliyorlardı. Fakat bilâhare selikaları bozuluyor, lîsan hususundaki melekeleri za'fa uğrayıp, Arablar. menbamdan taşan seriü'l-cereyan bir ırmak gibi her tarafa dağılıyorlar, muhtelif kavimler ile karışıyorlar. Artık Arab lisâ­nını muhafaza ve vikaye için usûller konuluyor, kaideler vaz'ediliyor, lûğat, sarf, nahiv, belagat gibi fenler vücude geliyor, Arabçaya hakkîle vukuf, bu fenlere riâyet sayesinde kabil olabiliyor. Kurân-ı Kerîm dahi Arab lisanı ve Usul-i belâğati üzerine nazil olmuş bulunduğundan bunun tefsiri hususunda da bu fenlere ihtiyaç görülüyor. İşte bu sebeble de dirayet yolîle olan tef­sirler vücûde gelmiş bulunuyor. Zimahşerî'nin meşhur tefsiri bunun en belîğ bir nümûnesidir.

Bununla beraber dirayet tarikiyle yazılan tefsirlerin ihata dâireleri git­gide daha genişlemiştir.  Çünkü İslâm ülkeleri genişleyerek muhtelif fenler ile felsefî fikirler ile mücehhez kimseler İslâm şerefine nail oluyor, millet­ler arasında müşterek olan bir kısım fenler, ilimler, Müslümanların arasın­da da yayılmaya başlıyor. Muhtelif mezhebler, meslekler erbabı zuhur edi­yor. Binaen-aleyh tefsirlere de bu hususlara dâir ma'lûmat dercedilmesine lüzum görülüyor. Artık müfessirler,  Kur'ân-ı Kerîm' in lâfızlarını, terkîblerini bir ilim hâlinde tedvin edilen edebî usûle tatbîka mecbur oldukları gibi ahkâma müteallik âyetleri de fıkıh dâiresinde îzâh mecburiyetinde kalıyor­lar. Arza, semâvata dâir âyetleri tekvin ve hey'et ilimlerindeki meseleler ile mütenazır bir halde tesrîh ve tevcihe çalışıyorlar. Ahlâka, içtimaiyata mütedair âyetleri şerhederken  felsefî ahlâk ve içtimâi  bilgiler esaslarını da nazara alıyorlar. İbret âmîz kıssalar hakkındaki âyetleri teşrîh ederken kâinat târihinin kaydettiği ma'lûmatı dermeyan ediyorlar. Muhtelif mezheb­ler erbabı tarafından îrâd edilen fikirleri, i'tirazları, münazara ilmi dâiresinde zikr ve cerh ederek keiâm ve mantık kaidelerine tatbîkan kendi mezheblerini, kanaatlarını isbâta gayret gösteriyorlar. Ve her müfessir yazdığı tefsirde kendi ihtisası dâiresinde bulunan ilimler ve fenler için daha ziya­de sahife ayırıyor. İşte bu sebeble de Tefsir sahasında muhtelif meslekler vücûde  gelmiştir. Bunlara  (Meşâribü'l-Müfessirîn)   de denir.  Nitekim  (Tabâkatü'l-Müfessirîn)  kısmında görülecektir.

Şunu da ilâve edelim ki: Dirayet yolîle yazılan ve muktedir zatlara âid bulunan tefsirlerde menkulât, rivâyat da büsbütün terk edilmiş değildir. Belki bunlar, tefsirlerin asıl ruhlarını teşkil etmektedirler. Bu tefsirlerde birçok âyetler, hadîsler ile îzah ediliyor. Bu asıl kaynaklardan tasrîh edile­rek veya edilmeyerek pek çok istifade edilmiş oluyor.

Velhasıl: Heer iki kısım tefsirin de şüphe yok ki pek büyük ehemmiye­ti vardır. Biz bunların hiç birinden müstağni olamayız.[50]

 

21 - Dirayet Tarikiyle Yapılan Tefsirler İle Re'ye Müstenid Tefsirler Ara­sındaki Fark: 

 

Dirayet yolîle yazılmış tefsirler, aşağıda müfessirlere âid yazacağımız âdâb ve şeraite tevfikan muhtelif mertebelerde vücûde getirilmiş tefsirler­dir ki, bunların cevazında, lüzumunda şüphe edilemez. Bu cihetledir ki öte­den beri birçok islâm eâzımı tarafından bu yolda muhtasar ve mufassal bir nice tefsirler yazılmış, Kur'ân-ı Kerîm'in meâlîsini izaha, İslâm muhitini tenvire hizmet gayesi ta'kib edilmiştir.

Tefsir bi'r-re'ye gelince bu, delile, sahih bir asla, nakle müstenid ol­maksızın mücerred re'y ile, indî içtihad ile yapılan tefsirdir. Böyle bir tef­sir dînen memnu'dur.

Âyetlerîle Hadîs-i Şerifi böyle bir tefsirin caiz olmadığını bildirmektedir.

Îbn'n-Nukayb'e göre re'y ile olan tefsirler beş türlüdür:

1- Tefsir için cevaz veren ilimleri elde etmeden yapılan tefsirler.

2- Hak Teâlâ'dan başkasının bilmediği müteşâbihâta dâir kat'î su­rette olan tefsirler.

3- Herhangi bozuk bir mezhebi takrir ve te'yid için yapılan tefsirler ki, mezheb asıl, tefsir tâbi' tutulur. Tefsir, velev en zaif bir tarîk ile olsun mezhebe irca' edilir.

4- “Allah'ın muradı böyledir.” diye kat'î surette bilâ delil vuku' bulunan tefsirler.

5- Keyf ve havaya uymak sûretîle yapılan tefsirler. Nitekim Batınîyye, Hurufîyye gibi birtakım bâtıl meslekler sâhiblerinin tefsir diye yaz­dıkları mânâsız şeyler bu kabildendir. Bunlar, ilim kaidelerine muhalif, ümmetin icmâına münâfî, semavî  kitabların nüzûlündeki hikmete ve  gayeye aykırı olan şeylerdir.  Bu gibi cüretkârların tutulacakları elim mücâzâtı Hadîs-i Şerifi göstermektedir.

Su kadar var ki müfessirler için lâzımgelen ilimler ile, şartlar ile mü­cehhez olan bir zâtın, Sahih Hadîslere muvafık, şeriat kaidelerine mutabık olmak üzere bazı âyetlerin delâlet ettiği hakikatlere, nüktelere, bedîalara işarette bulunması bir (re'y-i mahmûd - müstahsen bir re'y) dir ki bu tecvîz edilmektedir.[51]

 

Üçüncü Bölüm

 

Müfessirler Ve Bazı İlimler Hakkında Umûmî Ma'lûmâtı Muhtevidir

 

Mündericât: Tefsir ile sıkı alâkası olan bir kısım ilimler Müfessirlerin muhtaç oldukları ilimler Müfessirlerin âdâb ve şeraiti Müfessirlerin arasında görülen bazı ihtilâfların hedefleri ve İhtilâfların nevi'leri.[52]

 

22 -Tefsîr İle Sıkı Alâkaları Olan Bir Kısım İlimler:

 

Kur'ân-ı Azîmü'ş-Şân'ın tefsîrîle pek ziyade ilgili bulunan bir kısım meseleler vardır ki, bunlar mevzû'Iarı i'tibârîle birer zümreye ayrılmış, her zümre bir ilim halinde tedvin edilmiş, bunlara âid birçok kitablar da te'lif olunmuştur. Bu ilimlerin başlıcaları elliyi mütecavizdir. Biz bunlardan do­kuzunu muhtasarca kaydedeceğiz. Bunların tafsilâtı için İtkan'a, Mahzenü'1-Ulûm'a,  Mevzûâtü'l-Ulûm'a müracaat edilmelidir.

1- (İlmü Esbâbi'n-Nüzûl): Bu ilim sayesinde âyetlerin nüzûllerindeki sebebler bilinir. Âyetlerin bir kısmı bir suâle, bir hâdiseye, muayyen bir vak'anın ileride vuku'bulacağını ihbara ve sâireye binâen nazil olmuştur. Bunlar birer nüzul sebebidir. Bu gibi sebebler, Ashâb-ı Kirâm'ca ma'lûm ve onlardan menkul bulunmuştur. Binaen-aleyh Esbâb-ı Nüzûl' ü bilmenin yolu, nakl-i sahîhden ibarettir.

İbn-i Teymiye diyor ki: “Bir âyetin sebeb-i nüzulünü bilmek o âyeti an­lamaya yardım eder. Çünkü sebebe vukuf, müsebbibe vukufu irâs eder.”

Filvaki' seleften bir cemâat bazı âyetlerin mânâları hakkında işkâle ma'ruz bulunmuş iken bilâhare bunların nüzulleri esbabına vâkıf olunca bu işkâlden kurtulmuşlardır. Bu sayede ahkâm-ı şer'iyyenin hikmeti de aletta'yîn bilinmiş olur.

Bâzan bir âyet-i celîle için müteaddid nüzul sebebleri rivayet edil­mektedir. Eğer bu sebeblerin içtimâi ihtimal dâiresinde ise her biri sebeb olarak kabul edilebilir. Eğer ihtimal dâiresinde değil ise rivayetler tetkik edilir, müreccah görülen sebeb kabul olunur. Esbâb-ı nüzul hakkındaki kitablardan İmâm-ı Suyûtî'nin: unvanlı eseri

matbu’dur.

2- (İlmü Müfredâti'l-Kur'ân) : Bu ilim Kur'ân-ı Azîm'deki âyetlerin mânâları ve hükümleri i'tibârîle hususî hallerinden bahseder. Binaen-aleyh hangi âyetlerin en beliğ, en ziyade mânâları cami', hangi âyetlerin en zi­yade beşaret verici veya korku arttırıcı bulunduğu bu ilim sayesinde malûm olur.

İmâm-ı Şâ'bî'den rivayet olunuyor ki: Hazret-i Ömer radiya'llahu Teâlâ anh bir yolculuğu sırasında bir kafileye tesadüf etmiş, müşârün-ileyhin emri üzerine: (bu cemâat nereden geliyor) diye nida ede­rek sormuşlar. Kafile tarafından; uzak bir yoldan gelerek Kâ'be-i Mükerreme'yi ziyaret etmek istiyoruz) diye cevap verilmiş.

Hazret-i Ömer bukafile içinde mutlaka âlim bir zat var, çağırarak so­runuz bakalım, Kur'ân-'ın hangi âyeti a'zamdır, diye emreder. Sorarlar. Kafile tarafından: Ayeti'dir denilir.

Tekrar Kur'ân-ı Kerîm'in hangi âyeti ahkemdir, diye sorulur. Âyet-i Celîlesi'dir diye cevap verilir.

Kur'ân-ı Mübîn'in hangi âyeti daha cem'iyetlidir, diye sorulur. Âyet-i Celîlesi'dir denilir.

Tekrar Kur'ân-ı Mübîn'in en hüzün verici âyeti hangisidir, diye soru­lur. Ayeti'dir, diye cevap verilir.

Kur'ân-ı Kerîm'in en ziyade reca ve ümid veren âyeti hangisidir, diye suâl edilir.

Bunun üzerine Faruk-ı A'zam Hazretleri, bu kafilede İbn-i Mes'ud olma­lı, bir kere sorunuz bakalım, diye emreder. Sorarlar. İbn-i Mes'ud Hazretle­rinin, kafilede bulunduğu anlaşılır.

Filhakika o bînazîr allâme, kafilede bulunarak bütün bu cevapları ken­disi vermiş idi.

3- (İlmü Î'râbi'l-Kur'ân): Bu ilim, âyetlerdeki müfredlerin, terkiblerin müsned, müsnedün-ileyh, muzaf, muzâfün-ileyh, sıfat, hal, bedel ve sâire i'tibârîle nasıl okunub nasıl yazılacağını bildirir.

İ'rab hususundaki bir hatâdan dolayı ibarenin mânâsı tebeddül eder, yanlış bir zehâb hâsıl olur, lahn denilen lisan hatâsı husuûle gelir. Bu ci­hetle i'râba riâyet pek lâzımdır. Nitekim Kur'ân'ın mânâsını   güzelce  anlıyamıyan bir kimse:Âyet-i Celîlesi'ndeki kelimesini esire okuyarak büyük bir hatâya düşmüş idi. Bu hâdi­se de i'râba olan ihtiyacı bir kat daha isbat etmiş  olduğundan bu hususta eserler yazılmış ve hareke ihdas edilmiştir.

İbn-i Hayya'nın tefsirinde Kur'ân-ı Mübîn'in i'râbı gösterilmiş, bu husus­ta birçok letâif serdedilmiştir.

4- (İlmü Ma'rifeti Garîbi'l-Kur'ân): Bu ilim, Kur'ân-ı Mâbîn'in garib nâmîle anılan bazı lâfızlarının mânâlarını bilmeğe hizmet eder.  Şöyle ki: Kur'ân-ı Kerîm'in bazı  lâfızları ve  terkîbleri  vardır ki,  bunlar fusahây-ı Arabın edebî eserlerinde müsta'mel ise de halk  arasında şayi'  değildir. Bu cihetle garîb adını alan bu lâfızların ve   terkîblerin mânâlarını bilmek müfessirler için pek  lâzımdır. Bu hususta bazı kitablar te'lîf edilmiştir. (Müfredât-ı Râgıb ile Ebû-Ömer-i  Zâhid'in ve Azîz-i Sicistânî'nin  kitabları bu cüm­ledendir.

İmam-ı Suyûtî, Garîbü'l-Kur'ân'a müteallik olub İbn-i Abbas Hazretlerin­den ve sâir Sahâbe-i Kiram'dan sahîh senedler ile sabit olan kavilleri (itkan) unvanlı kitabında yazmıştır, Bunlardan birkaç misal:

Tefsirlerde bazı garib lâfızları îzah maksadîle Arab bülegâsının şiirleri yazılmış bulunmaktatır. Kur'ân-ı. Mübîn,   Arab lisanı üzerine inmiş olduğundan Kur'ân'daki kelimelerin Arab lisanında nasıl isti'mal edilmiş olduğu­nu göstermek için Arab eş'ârına müracaat edilir.

İbn-i Abbas Hazretleri diyor ki: “Şiir Arab dîvânıdır. Binaen-aleyh Hak Teâlâ'nın bize Arab lisanı üzere indirdiği Kur'ân'ın bir lâfzı hafî kalınca Arabın dîvânına müracaat eder, o lâfzın mânâsını orada ararız.

Bu halde şiir asıl sayılmış, şiir ile Kur'ân üzerine ihticac edilmiş ol­maz. Belki bu şiir vâsıtasîle Kur'ân kelimelerinin tasrîh ve tebyîn edilmesi kastedilmiş olur. Nitekim İbn-i Abbas (radiya'llahu Teâlâ anh) Hazretlerine Nazm-ı Şerîfi'nde nın mânâsı nedir? diye sorul­muş, o da yapışkan manasınadır, diyerek Nâbiga'nın şu beytini okumuştur.

Yani: Hayrı kendisinden sonra artık şer olmıyacak bir şey' sanma şerri de sabit, muttasıl bir felâket zannetme; bunlar bir hal üzere kalamaz. Bina­en-aleyh ne ihtiyatı elden bırakmalı, ne de ye'se düşmeli.

5- (İlmü Mübhemâti'l-Kur'ân): Bu ilim Kur'ân-ı Kerîm'de tasrîh edilmeyip mübhem bırakılan bazı isimleri, hâdiseleri bildirir. Şöyle ki: Bazı âyetler vardır ki kimlerin ve hangi hâdiselerin hakkında nâzl olmuş olduğu pek sarih değildir. Meselâ Âyet-i Kerîmesi'ndeki muhacirden murad kimdir? Bu mübhem bulunmaktadır.

Maa-hâzâ bu gibi âyetlerde lâfzın umûmiyyetine bakılır, sebebin husûsiyyetine bakılmaz. Binaen-aleyh hak   yolunda ölenler,  bütün  bu hükme tâbi'dirler.

Bu gibi mübhemat, nakil ile bilinir, re'y ile bilinmez. Bunlarda birtakım hikmetler vardır. Zikirden istiğna hâsıl olması, veya setrin matlub bulunma­sı bu cümledendir.

Mübhemat hakkında müstakil kitablar yazılmıştır. Süheylî ile İbn-i Asâkir'in kitabları bu cümledendir.

6- Bu ilim ile muhkem ve müteşâbih olan âyetler ve bunların umumî hükümleri bilinir. Muhkem ile müteşâbihin mâhiyyetleri hakkında müteaddid kaviller vardır. Bazı zatlere gö­re muhkem, muayyen bir mânâya, bir veçhe müteveccih olan âyettir. Mütesâbih ise müteaddid vecihlere ihtimali bulunan âyettir. Diğer bazı zatlere göre muhkem, beyâna muhtaç olmaksızın mânâsı anlaşılan âyettir. Müteşâbih ise beyânı umulmayan, yani bizim için mânâsını anlamak ümidi bulun­mayan âyettir. Bazı sûrelerin evvellerindeki hurûf-ı mukattaa gibi Allahu Teâlâ'ya yed, vecih, istiva isbât eden âyetler de bu kabildendir.

Acaba en kuvvetli, mütefekkir âlimler için müteşâbihâta ıttıla' kabil mi­dir? Bu ihtilaflı bir meseledir. Sahâbe-i Güzin'den, Tâbiîn'den ve sair Ehl-i Sünnet âlimlerinden birçoklarına göre müteşâbihâta muttali' olmak kabil değildir. Bunları bilmek yalnız Hak Teâlâ'ya mahsûstur. Bunlar, insanları im­tihan için. İnsanlara acizlerini hatırlatmak için, insanları azamet ve tekeb­bürden korumak için nazil olmuştur.

Fakat İbn-i Abbas'dan bir rivayete göre müteşâbihâta vukuf, mümkün­dür, İmam-ı Nevevî diyor ki: Allahu Teâlâ'nın kullarına  anlıyamıyacakları bir şey ile hitab buyurması müsteb'addir. Binaen-aleyh İmam-ı Nevevî de, İbn-i Hâcib de bu imkâna zâhibdirler. Âyet-i Celîlesi iki zümreye de delil olabilir. Nitekim tefsirlerde îzah edilmiştir.

Râgıb-ı Isfehânî, Müfredât-ı Kur'aniye'sinde müteşâbihâtı üç kısma ayırmıştır. Bir kısmına ıttıla' mümkün değildir, kıyamet vakti ile emsali gibi. Diğer bir kısmına ıttıla' mümkündür. Garîb lâfızlar, muğlâk hüküm­ler gibi üçüncü kısmına ise yalnız denilen kuvvetli âlimler muttali' olabilirler.

Resûl-i Ekrem salla'llahu aleyhi ve sellem  Efendimizin   İbn-i   Abbas hakkında diye dua buyurmaları   bu kısma işaret havidir.

7- Bu ilim, âyetler ve sûreler ara­sındaki münâsebetleri gösterir. Filvaki' Kur'ân-ı Mübîn'in mübarek âyetle­ri, sûreleri ve bunların fâtihalarîle hatimeleri arasında  pek lâtif bir münâsebet, bir insicam, bir hüsn-i tertib vardır. Bazı âyetlerin veya sûrelerin arasındaki münâsebet ilk nazarda görülmiyebilir. Fakat, nüzul sebeblerıne, makam muktezâsına, muhâtabaların vecihlerine, muhitin ve zamanın îcablarına, muhâtabaların ruhî hallerine muttali' olanlar, bunların aralarında ne kadar mükemmel bir münâsebet bulunduğunu derhal anlarlar.

İmam Fahrü'd-Dîn-i Râzî der ki: “Kur'ân-ı Azîm, lâfızları, mânâları i'tibarîle bir mu'cize olduğu gibi âyetlerinin tertibi i'tibârîle de bir İlâhî mu'cizedir. Hayfâ ki birçok müfessirler, bu husustaki letâife, dekaik-ı esra­ra vâkıf olmadıklarından tefsirlerinde bu münâsebetleri beyâna tasaddî etmemişlerdir.”

Bu ilim ile ilk uğraşan zat, rivayete göre Şeyh Ebû-Bekr-i Nisabûrî'dir. Bu ilme dâir Burhanü'd-Dîn İbrâhim el-Bıkaaî'nin unvanlı bir kitabı vardır. İmam-ı Suyûtî'nin adındaki eseri de meşhurdur.

8- (İlmü Havassi'l-Kur'an): Bu ilim, Kur'ân-ı Kerîm'in mübarek âyetlerindeki yüksek hassaları bildirir. Ma'Iûm olduğu üzere Kur'ân-ı Azîm, bir Kitâb-ı İlâhî'dir; beşeriyeti hidâyete, saadete kavuşturmak için gönderil­miştir. Bunun bir ma'rifet ve irfan, bir havas ve hikem hazînesi olduğunda kim şüphe edebilir.

Birçok sûrelerin, âyetlerin büyük büyük hassaları sulehây-ı ümmetin tecrübelerîle sabittir. Bununla beraber bu hususta bir hayli Ahâdîs-i Şerife de vardır.

Hazret-i Enes'den şöyle mervîdir: “Yatağına yattığın vakit Fâtiha-i Şerîfe ile İhlâs sûresini okudun mu, ölümden başka herşeyden emin olursun.” Bu ilme dâir İmâm-ı Gazâlî'nin ve sâirenin telifleri vardır. Bu babda ev­velce bazı ma'lumat vermiş bulunuyoruz.

9- Buna (Hikmet-i Teşrîiyye) de denir. Bu ilim yukarıda da beyan edildiği üzere Kitabu'llah ile, Resûl-i Ekrem'in sünnetîle îcmâ-ı Ümmet ve Kıyâs-ı Fukahâ ile sabit olan şer'î hükümlerin hik­metlerinden, fâideleriyle gayelerinden imkân miktarınca bahseder.

Dînî vazifelerimizin bir kısmı birer emr-i teabbüdî olduğundan bunlarda hikmet aramak, yani bunlar ne için böyle olmuş da şöyle olmamış de­mek doğru olamaz.

Meselâ: Sabah namazı, iki rek'at, akşam namazı üç rek'at, diğer namaz­lar dörder rek'at olarak farz kılınmıştır. Bu bir emr-i teabbüdîdir. Şâri-i Hakîm, bunları böyle meşru' kılmıştır. Artık bunun ne için böyle meşru' oldu­ğunu araştırmak ma'kul değildir.

Fakat sabah, öğle ve sair vakitlerde kılınan namazların o vakitlerde edâ edilmelerindeki hikmeti araştırmak, bu hususta münâsib vecihler dermeyan etmek mümkündür. Nitekim Tefsîr-i Kebir'de bunlara dâir mütâlâat vardır.

Hâsılı birçok şer'î hükümlerin, namaz, oruç, hac ve zekât gibi dînî va­zifelerin hikmetlerini, faydalarını araştırmak caiz, bu babda hakimane mü­tâlâalar serdedilmesi kabildir.

Şâri-i Mübîn ki, Hakim ve Alîm olan Allahu Teâlâ'dır. Nebiyy-i Zî-Şân Efendimiz ki Nebilerin hâtemi, mürsellerin efdalidir. Dîn-i İslâm ki, İlâhî dinlerin sonu ve hepsinin ekmelidir. Artık Müslümanlıktaki dînî hükümlerin, emirlerin, nehiylerin hikmetten hâlî olamayacağı bedîhî değil midir?

Bu hikmeti anlamak ise kalbe itmi'nan, zihne neşat, fikre inkişaf verir. Dîne bağlılığı arttırır, dînî hükümlere riâyeti kolaylaştırır.

Tefsirlerde ve sair dînî kitablarda Hikmet-i Teşr'iyye'ye dâir mütefer­rik mebhasler vardır. Bununla beraber âlimlerimizden bazı zatler, bu hu­susta müstakil kitablar da te'lif etmişlerdir. Buhârâ'lı Şeyh Ebû Abdi'llah Muhammed bin Abdi'r-Rahman'ın (Mehâsinü'ş-Şerâi' vel-İslâm) adındaki eseri bu cümledendir. Abdu'llah-i Dehlevî'nin (Huccetu'llahi'l-Bâliga) sı da bu hususta pek kıymetli bir eserdir.[53]

 

23- Müfessirlerin Muhtaç Oldukları İlimler:

 

Evvelce de beyan olunduğu üzere Kur'ân-ı Azîm, birçok ilimleri sara­haten veya işâreten câmi'dir. Binaen-aleyh bir müfessirin bu ilimlere müm­kün mertebe vâkıf olması lâzımdır. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm' in lâfızlarını izah, mânâsını izhar, belâgatini irâe, hükümlerini tavzih, ahlâkî, hukukî, içtimâi meselelerini tasrîh, beşeriyyetin intibahına vesile olmak üzere in­zal buyurulmuş olan bir kısım kıssalarını tebyîn edebilmek bu ilimleri bil­meğe mütevakkıftır.

Hele her müfessir için on beş ilim ile mücehhez bulunmak bir vecîbedir. Bu ilimler: Lügat, Sarf, Nahiv, İştikak, Meânî, Beyan, Bedi' Kırâet, Kelâm, Hadîs, Fıkıh, Usul-i Fıkıh, Esbâb-ı Nüzul, Nâsih, Mensuh ve Mevhibe ilimleridir. Bunlardan başka Ahâlk, Ruhiyat, İçtimaiyat, Tekvin, Hey'et, Coğ­rafya, Târih ve Siyer ilimlerine de büyük bir ihtiyaç vardır. Biz bu ilimlere dâir sırasîle biraz ma'lûmat vereceğiz. Nitekim bir kısmına dâir evvelce de ba'zı ma'lûmat vermiş bulunuyoruz.

1- (İlm-i Lügat): Bu, lûgavî mevzuatı bildiren bir fendir. Müfred lâ­fızların şerhi, vaz' hasebîle olan medlulleri bu fen sayesinde bilinir. Bunun için Mücâhid demiştir ki: “Allahu Teâlâ'ya ve Âhiret Gününe inanan bir kimse için Arab lûğatlannı bilmedikçe Kelâmu'llah hakkında söz söylemek helâl olmaz.”

Ba'zı lâfızlar birkaç ma'na arasında müşterek olur. Bunları bilmek, ara­larındaki farkı anlamak da lûğat ilmine mütevakkıftır.

Arablar sair kavimlere karışınca Arab lisanı tağyire uğradı, mütearribler tarafından arabî mevzûalara muhalif ba'zı ıstılahlar meydana çıktı, bir­çok Arabça kelimeler de mevzu'larının gayrinde isti'mal edildi. Bu cere­yan yüzünden lûğavî vaz'lar indirâse mahkûm olacak idi. Bu hal ise Kur'-ân-ı Kerîm'in ve Ahâdîs-i Nebevîyye'nin ileride anlaşılmayacak bir vaziye­te gelebilmelerini intaç edebilirdi. Binaen-aleyh İslâm âlimleri tarafından lûğavî mevzuat tedvin, Arabî lâfızların ehl-i lisan arasında ne suretle kul­lanıldığı zabt ve tesbît kılınarak böyle bir netice husulüne meydan bırakıl­mamıştır.

İmâm Halil bin Ahmed'in (Kitabü'l-Ayn)i, Endülüs âlimlerinden Ebû-Bekr el-Zübeydî'nin (Muhtasar)ı, Meşrık âlimlerinden Cevherî'nin (Kitabü's-Sıhah)ı, Zimahşerî'nin ma'nây-ı mecazîde kullanılan Arabî lâfızlar.' hâvî ve pek mu'teber olan (Esâsü'l-Belâga) sı, Rağıb-ı Isfehânî'nin (Müfre­dat)ı, Fîruz Âbâdî'nin (Kamus)u ve (Lisanü'1-Arab) adındaki meşhur eser, en mühim lûğat kitablarındandır.

2- (İlm-i Tasrif): Lâfızların binaları, sığaları, asıl ve muştakkun minh denilen kelimelerin diğer kelimelere ne suretle tahvil edildiği, müfred lâfız­ların ne veçhile cemi'lendiği bu ilim sayesinde bilinir.

Meselâ: Sarf ilmine vâkıf olan bir zat bilir ki lâfzının cem'i:  dır. Bu ilimden mahrum olan bir kimse ise sanar ki bu lâf­zın cem'i İmam'dır. Bu sanmasına mebni de: lÂyeti-i  Kerîmesini   “Yevm-i Kıyâmet'de  herkesi  analarına   nisbetle da'vet  ederiz.” tarzında tefsir ederek gülünç bir mevkie düşer.

Tasrif ilmini müstakil bir ilim halinde ilk tedvin eden zat, Ebû - Osman Bekr bin Habîb el-Mâzenî'dir.

Sibeveyh'in, Ebü'1-Feth Osman bin Cinnî'nin, İ,bn-i Hacib'in İlm-i Tas­rif hakkındaki kitabları meşhurdur.

3 - (Nahiv ilmi): Bu, birtakım usûlden, kanunlardan müteşekkildir ki, bununla Arabî terkiblerin irâb ve bina gibi halleri ma'lûm olur.

Lâfızların ma'nâları, delâletleri irâd i'tibârîle tagayyür ve tahallüf eder. Bu cihetle i'râba dikkat etmek lâzımdır. Bu husustaki ihtiyâcı tatmin eden ise İlm-i Nahiv'dir.

Bir ibareyi teşkil eden kelimelerin âhirleri nasıl okunacağını, ibaret olan' i'rabdan hangisini alacağı evvelleri Arablar ara­sında lisan melekesi sayesinde bilinirdi. Muahharen bu meleke bozulmaya yüz tutmakla Arabî terkiblerin i'râbını göstermek, bu hususta hatâdan kur­tulmak için nahiv kaideleri vaz' edilmiştir.

Nahiv ilminin ilk vâzıı (Ebü'l-Esvedi'd-Düelî) dir. Bu hususta Hazret-i Ali Radiya'llahu Teâlâ anh Hazretlerinden müstefîd olmuştur. Sonra Harûnü'r-Reşid'in asrında (İmam Halil bin Ahmed) tarafından nahiv ilmi ten­zih ve tertîb edilmiştir. Ondan da (İmam Sîbeveyh) ahz ile nahiv mesele­lerinin fer'lerini ikmal şâhidlerini teksir ederek meşhur kitabını vücude getirmiştir. Gide gide bu meseleler hakkında ihtilâflar çoğalmış, Arabların kadîm şehirleri olan Küfe ile Basra'daki ilim sâhibleri tarafından muhtelif usûller, meslekler meydana getirilmiştir. Sonraki bilginler tarafından da bu ilme dâir mufassal ve muhtasar birçok eserler vücûde getirilmiştir.

4- (İştikak İlmi): Bir lâfzın hangi maddeden müştak olduğu bu ilim ile bilinir. Başka bir ta'bir ile: (İki lâfız arasında cevheriyyet = madde i'tibârîle olan münâsebet, asalet ve fer'iyyet bu ilim ile anlaşılır. Meselâ: (Mesih) lâfzı seyahat lâfzından mı, yoksa mesh lâfzından mı alınmıştır. Bu ancak bu iştikak ilmîle bilinecek maddelerdendir.

Ba'zan bir lâfız, iki muhtelif maddeden müştek olarak muhtelif ma'nâ­ları ifâde eder. İştikak ilmine dâir müstakil müdevvenat yoktur. Bunun meseleleri fazla irtibatları dolayısîle lûğat ve tasrif ilimlerinde münderiç bulunmaktadır.

5- (İlm-i Meânî): Bu ilim belâgatin bir şu'besi demektir. Bu ilim her­hangi bir maksadı ifâde i'tibârîle sözdeki terkiblerin hassalarını bildirir, sözün muktezây-ı hâle nasıl mutabık olacağını gösterir. Meselâ: îcâze, müsâvâta,  ıtnaba nerelerde lüzum görüleceğini, bir ibarede müsnedin veya müsnedün-ileyhin mezkûr veya mahzur olmasında, yahud muarref veya münekker bulunmasında ne gibi nükteler bulunacağını ta'yin eder.

6- (İlm-i Beyan): Bu, vuzuh ve hafâ cihetîle sözdeki terkîblerin has­salarından bahseder. Bu maksadı muhtelif üslûblardan hangisîle ifâde et­menin daha münâsib olacağını bildirir, hakikat mecaz, kinaye mebhaslarını ihtiva eder. Bu da belagat ilminin bir şu'besi sayılır.

7- (İlm-i Bedi'): Bu da üç fenne ayrılmış olan belagat ilminin bir şu'besini, üçüncü fennini teşkil eder. Bir sözün cinas, tarsı', Tevriye, Hüsn-i Ta'Iil gibi bedîi san'atlar adını alan şeyler ile tezyin ve tahsîn edilmesini bildirir.

Bunlardan başka bir de en kuvvetli ediblerin, beliğlerin en parlak man­zum ve mensur âsar-ı kalemiyesinden teşekkül eden bir fen vardır ki ona da: (Fenn-i Edeb ,= Edebiyat) adı verilmiştir. Bu fenler, insanın edebî zev­kini arttırır, tenmiye eder. Bu sebeble sözün belâğati, hüsn ve bahâsının derecesi anlaşılır, insanda intikad fikri ve kuvveti parlar.

İnsan ba'zan gördüğü bir güzelliği, okuduğu bir edebî eserin letafetini fevkalâde bir hayretle görür, anlar. Fakat bunu lâfızlar ile kabil değil, ifâ­de edemez. Ruhun sezdiği bu hüsn ve bahâyı bu bedia-i garrayı tasvir için lisan kifayet etmez. İşte ruhu gaşyeden bu derûnî halet, bir edebî zevk neti­cesidir; bu zevk ise, şu belagat fenleri sayesinde inkişaf eder.

Sahâbe-i Güzîn gibi selim bir fıtrata, bir melekeye sâhib olan zatlardan başkası için Kur'ân-ı Kerîm'in belâğatini, mezâyâsını, üslûbundaki nezâhet ve ulviyyetini anlayabilmek için bu fenler ile iştigâle lüzum vardır. Bu ci­hetle müfessirler, bu ferilere ziyâdesîle muhtaçtırlar.

Zimahşerî'nin zuhuruna kadar yazılan tefsirlerin birçoğu, ilm-i belagat meselelerinden ârî bulunmuştur. Zimahşerî, Kur'ân-ı Kerîm' in i'câzını gös­termek maksadîle âyetlerin belagat ve fasâhatini bu ilme tatbik sûretîle tefsirinde tetebbu' etmiş, izhâra çalışmıştır. Bunun içindir ki tefsiri büyük bir imtiyaza mazhardır. Yazık ki kendisinin mu'tezileden olması, tefsirinin kadrini tenzil etmiştir.

İlm-i belagat hususunda en büyük rehberlik eden (Sekkâkî)dir. Bu zat, bu ilmin meselelerini tehzîb, bablarını tertib ederek bunları (Mitfah) adındaki kitabına bir kısım olmak üzere dercetmiştir. Sonradan gelen ba'zı âlimler, bu kitabı telhis etmişlerdir.

Müfessirlerin dâima nazara almaları icâbeden ilm-i belagat meselelerin­den bir kaçını burada hülâsatan kaydediyoruz. Şöyle ki:

a) Hakikat, kendisini isti'mal edenlerin ıstılahlarına nazaran asıl vaz'-edilmiş olduğu ma'nâda kullanılan herhangi bir lâfız demektir.

Meselâ (Salât) lâfzı lûğat bakımından dua ma'nâsına mevzu'dur. Bina­enaleyh salâtın dua ma'nâsında isti'mali bir hakikattir. Fakat bu lâfız, şe­riat ıstılahı bakımından namaz ma'nâsına mevzu'dur. Binaen-aleyh erkân-ı ma'lûmeden ibaret olan namaz ma'nâsında bir hakikattir'; başka ma'nâda isti'mâli ise mecaz olmuş olur.

b) Teşbih, bir şeyi diğer şeye benzetmek, bir şey'in diğer bir şey ile bir husustaki iştirakini usûlü dâiresinde göstermektir. Bir misal Âyet-i Celilesi'nde Benî-İsrâil'in kalbleri gılzet hususunda taşlara teşbih edilmiştir. Burada kalbler müşebbeh, taşlar müşebbehün bih, teşbin edatı, kasvet de veçhi şebehtir. Bu halde o kalblerin kasvet içinde kala kala taşlar gibi teessürden mahrum bir vaziyete gelmiş olduğu, artık, kendilerine Emr-i İlâhî'nin nûfûz etmeyeceğini bu teşbih tarîkile pek belîğ bir tarzda beyan buyurulmuş olu­yor.

Ba'zan teşbih edatı mahzûf olur. Böyle edatı zikredilmeyen teşbihler­den her birine (Teşbih-i Belîğ) denir ki bu, bir maksadı daha belîgâne ifâ­deye hadimdir. Âyet-i Celîlesi'nde hem müşebbeh, hem de teşbih edatı mahzufdur. 

c) Mecaz, vaz'olunduğu ma'nânın gayrinde bir alâka ile kullanılan lâ­fızdır. Alâkası müşabehetten ibaret olan mecaza (istiare) denir. Müşabe­hetten başka olan mecaza da (Mecâz-ı Mürsel) denilir, iki misal Âyet-i Kerîmesinde mâ vuzıa lehinin gayri olan “Dîn-i İslâm” ma'nâsında müsta'meldir. Alâkası da maksada kavuşturmak hususundaki müşübehettir. Doğru yolu ta'kib edenler menzü-i maksûda ereceği gibi İslâm Dîni'ne sâlk olanlar da fevz-ü necata kavuşa­caktır. Binaen-aleyh Sirat-ı Mustakîm'in, ya'ni doğru yolun Dîn-i İslâm ma'nâsında isti'mali bir istiaredir. Buna (İstiâre-i Tasrîhiyye ve Hakîkıyye) de denir.

Âyet-i Celîlesi'nde Lisan-ı Sıdk'dan murad, zikr-i cemîldir. Alâkası da âliyyetdir. Çünkü lisan, söyleme âletidir, vasıtasıdır. Bu halde lisanı sıdk, mâ vuzıa lehinin gayrı olan zikr-i cemîl ma'nâsında âliyyet alâkasîle isti'mal edildiğinden bir (Mecâz-ı mürsel) olmuş oluyor. Buna (Mecâz-ı Lûgavî) de denir.

Bir de (Mecâz-ı Aklî) vardır ki bu da bir fiilin veya şibih fiilin mâ hüve lehine değil de mülâbisine isnad edilmesidir. Buna: (Mecaz-i Terkibi, Me­caz fi'1-isnad) de denilir. Meselâ:

Âyet-i Kerîmesi'nde ziyade fiili, sebebiyet alâkasîle âyâta isnad edilmiştir. Hakikati halde îmânı tezyîd eden ise Allahü Teâlâ Hazretleridir. Binaen-aleyh îmânı arttırmanın âyetlere isnad edilmesi bir mecâz-ı aklî olmuş oluyor.

Âyet-i Celîlesi'ndeki fiili, tarafiyyet mülabesesile isnad edilmiştir.  Binaen-aleyh bu da bir Mecâz-ı Mecazın (Mecaz bi'n-noksan), (Mecaz bi'z-ziyade) denilen iki kısmı da­ha vardır. Meselâ: Kavl-i Şerîfi'nde bir mecaz bi'n-noksan vardır. Çünkü bu meâlindedir. Buna mahall-i zikir hâli murad denir. Ehlin hazfîle suâlin karyeye teveccühü, bir mecaz bi'n-noksan vücude getirmiştir.

Âyet-i Kerîmesi'nde de bir mecaz bi'ziyade vardır. yerinde denmekle bu mecaz vücûde gelmiş ve bu veçhile Hak Teâlâ'nın misilden münezzeh olduğu daha belîğâne bir tarzda beyan buyurulmuştur.

İstiarenin de diğer bir i'tibar ile (îstiâre-i bi'1-kinâye), (îstiâre-i tahyiliyye), (îstiâre-i temsîüyye) gibi nevi'leri vardır. İki misal Âyet-i Celîlesi'nde “Müşebbeh” olan (Ahd), zikrolunmuş, müşebbehünbih olan (Habl) zihinde ızmar edilmiştir. Sonra müşebbehünbihe muhtas olan (Nakz) fiili, müşebbeh için istiare edilmiştir. Bi­naen-aleyh böylece zihinde muzmar olan teşbihe, istiâre-i bi'1-kinâye denil­miştir. Müşebbehünbihe muhtas olan bir fiilin böyle müşebbeh için isbâtına da istiâre-i tahyiliyye nâmı verilmektedir.

Âyet-i Kerîmesi'nde de böyle iki istiare vardır. Şöyle ki,' münkirlerin kalbleri hakkı kabul etmemek hususunda ağzı kapalı, mü­hürlü bir şeye benzetilmiş, bu teşbihde müşebbehünbih zihinde ızmar edil­miş, buna mahsus olan fiili, müşebbeh olan kalblere isbat ve izafe olunmuştur. Âyet-i Celîlesi'nde de bir “îstiâre-i temsîliye” vardır. Çünkü, veçh-i şebeh, müteaddid umurdan münteza' bulunmuştur. Şöyle ki: Kulun Cenâb-ı Hakka i'timâdı, Allahü Teâlâ'nın himayesine vüsûku, bu sayede tehlikeli, fena şeylerden' halâsı, havaya atılan bir şahsın yüksek bir yerden sarkıtılmış, kopmak muhatarasından masun, kuvvetli bir ipe sarılarak düşmek hâilesinden kurtuluşuna benzetilmiştir.

Temsîliyeler mecâz-ı aklîyi hâiz olup sair istiarelerden daha beliğ sayıl­maktadır.                                                                                

d- Kinaye, bir lâfızdır ki, onunla ma'nâsınnı lâzımı kasdolunur. Bunun­la beraber o lâfzın asıl ma'nâsını irâdede caiz bulunur.

Ba'zı hallerde bir nükteye mebni asıl ma'nâ tasrîh edilmez; bundan içtinâb edilir. Belki melzûm zikrolunup lâzım kasdedilir. Meselâ Âyet-i Kerîmesi'nde Hazret-i Âdem'den kinayedir. Hazret-i Âdem'in yüksek kadrine ve beşeriyetin menşeindeki vahdete işaret için bu kinaye ihtiyar buyurulmuştur.

Nazm-ı Şerîfi' nde de muvakaa, rinde, bir şeyi istemek için gidip gelme ma'nâsında olan ihtiyar buyurularak beyan tarzında nezâhat gösterilmiştir.

Tenbih: Sözde asi olan hakikattir. Ya'ni asıl vazedilmiş olduğu ma'nâda isti'mâl olunmaktır. Bir sözü hakikatinden sarfederek mecâze hamletmek için hem ma'nây-ı hakîkî ile ma'nây-ı mecazî arasında müşühebet, külliyyet ve cüz'iyyet, sebebiyyet gibi bir alâka bulunmak, hem de ma'nây-ı hakîkîyi irâdeye mâni' olacak bir karîne mevcut olmalıdır. Yoksa böyle bir karineye mukterin olmadıkça bir lafzı, asıl vaz'edilmiş olduğu ma'nâdan başka bir ma'nâya sarf etmek caiz değildir. Sonra hiç bir sözün hakîkî medlünü ta'yin etmek kabil olamaz. Böyle bir hal ise muhatâbat ve mükâtebattaki gayeye münâf dir. Bu hususta başlıca üç karîne vardır.

Birincisi: Karîne-i Lâfziyye'dir. Meselâ  Âyet-i Kerîmesi'nde Hak Teâlâ'yı “Nur” ıtlâkı mecazdır. Buna karinede          kelimesidir. Burada nûr, Zat-ı Hakk'a izafe edilmiştir. Muzaf ise muzâfun-ileyhten başkadır. Bir şey kendi nefsine muzaf olamaz. Binaen­aleyh Nazm-ı Şerifi buradaki mecaz için bir karîne-i lâfziyye teşkil etmiş oluyor.

İkincisi: Karîne-i Akliyye'dir. Meselâ cümlesinde mecazdır. Zira karye suâlin teveccühüne müstaid değildir. Binaen-aleyh bu­rada mahall-i zikir, hâli irâde kabilinden bir mecaz bulunduğuna bir ka­rîne-i aklıyye mevcud bulunmuştur.

Üçüncüsü: Karîne-i Örfiyye'dir. Meselâ Âyet-i Ke­rîmesi'nde kelimesi, mâ'nâsında mecazdır. Zira vezir olan Hâman, bizzat bina edemeyeceği örf muktezâsı olduğundan burada ha­kîkaten Hâmânın bina etmesi matlub olmadığına bir karîne-i Örfiyye vardır.

8- (İlm-i Kı râet): Bu ilim sayesinde Kur'ân-ı Kerîm' in tilâveti sureti bilinir; bununla ba'zı kırâet vecihlerinin ba'zılarından müreccah olduğu an­laşılır.

Ma'lûm olduğu üzere Kur’ân-ı Azîm'in hey'et-i mecmuası Resûlu'llah'dan tevâtüren menkuldür. Bunda ihtilâf yoktur. Ancak ba'zı âyetlerin sûret-i tilâvetinde, ba'zı harflerin keyfiyyet-i edasında Peygamber Efendimiz Hazretlerinden menkul, muhtelif rivayetler, tarikler vardır. Şöyle ki: Kur'­ân-ı Kerîm'e müteallik kırâet vecihlerinden yedisi bilittifak tevâtüren sabit­tir.  Bunlara (Kırâat-i Seb'a)  denir. Bunlardan başka üç kırâet veçhi de vardır ki bunların da tevâtüren subûtuna âlimlerimizin ekserisi kail bulun­muştur. Bunlar ile kırâet vecihleri ona baliğ olur ki mecmûuna (Kırâat-i Aşere) veya (Vücûh-ı Aşere) adı verilir.

Mütevâtir bir kırâet veçhinin üç rüknü vardır:

Birincisi doğru bir senedi bulunmak, ya'ni Resûlû'llah'dan mu'teber bir anane ile rivayet edilegelmiş olmaktır.

İkincisi: Arabçanın usûlüne, kaidelerine muvafık olmak, ya'ni kelime­lerin okunuşu lâhinden, lisan kaidelerine muhalefetten berî bulunmaktır.

Üçüncüsü: Hazret-i Osman'ın cem'ettirmiş olduğu Mushaflardan birisi­ne uygun bulunmaktır.

Mütevâtir kırâet vecihlerinden bir kaçını müstakillen zabt ve rivayet ile uğraşmış ve bununla temayüz etmiş ba'zı zatlar vardır ki bu vecihlerden her biri bu zatlardan birine nisbet edilmiş, kendilerine “Kırâet İmamları”denilmiştir.

“Kırâet-i Seb'a” imamları şunlardır:

1- (Nâfi' îbni Abdi'r-Rahman = veya Naîm). Bu zat aslen Isfehan'lidır. Medîne-i Münevvere ehlinin imamıdır. Abdu'llah Îbni Abbas'dan (ra-diya'llahu anhüma) ve yetmiş kadar Tâbiîn'den Kur'ân teallüm etmiş, ken­disinden de îmârn-ı Mâlik gibi zatlar kırâet teallüm eylemişlerdir. Vefatı (169) tarihindedir. Kendisinden rivayette bulunan .Osman İbn-i Saîd'dir.

2- (İbn-i Kesîr, İbn-i Amr), Mekke-i Mükerreme' ehlinin kırâette ima­mıdır. Ecdadı Faris ahâlîsinden kendisi Tabiînden olup Abdu'llah İbni Zübeyir, Ebû-Eyyub-i Ansârî, Enes İbni Mâlik gibi Sahâbe-i Kirâm'dan riva­yette bulunmuş, kırâeti arz yolîle Abdu'llah İbni el-Sâib radiya'llahu anh'den ahzetmiştir. Vefatı (120) dedir. Râvileri (İmam Ebü'l-Hasan Ahmet El-Bezzî) ile   (Kunbûl Muhammed İbni Abdi'r-Rahman El-Mekkî)dir.

3- (Ebû-Amr Îbni'1-Ulâ): Aslen Kâzerûn'ludur. İbn-i Kesîr, Mücâhid, Saîd İbni Cübeyr gibi Tâbiîn'den kırâet telâkki etmiş, Basra'da yetişmiş, (154)  târihinde Kûfe'de vefat eylemiştir. Meşhur râvîleri  (Devri  =  Hafs İbni Ömer Ehvâzî) ile Sûs Salih İbni Zeyyad) dır.

4- (Abdu'llah İbni Âmir), kırâette Şam'lıların imamıdır. Ashâb-ı Kirâm'dan ve bahusus Mugıyre İbni Ebî-Şihâb'dan kırâet telâkki ve istiraa' etmiştir, Şam'da (118) târihinde vefat  eylemiştir. Râvîleri (Hişam İbni Ammâr ile Abdu'llah İbn-i Zekvan)'dır.

5- (Asım Ebû-Bekr El-Esedî), Tâbiîn'den pek fâdıl, fasîhü'l-lisân bir zat idi. Kûfe'de Şeyhü'l-Kurra' bulunuyordu.  (128) târihinde Kûfe'de veya Simav'da vefat etmiştir. Râvîleri (Şu'be İbni Ayyaş) ile Kûfe'Ii (Hafs İbni Süleyman El-Esedî)dir ki Âsım'dan ahzettiği kırâeti Hazret-i Ali'ye merfu'dur. Şu'be'nin rivayet ettiği kırâet ise Abdu'llah İbni Mes'ud Hazretlerine müntehi bulunmaktadır.

6- (Hamza İbnü Habîbi'1-Kûfl), Tâbiîn'den olduğu muhtemeldir. Âsım'­ dan ve Süleyman El-A'meş'den kırâet ahzetmiştir. (158) târihinde Hulvan'da vefat eylemiştir. Bilvasıta râvîleri Kûfe'Ii (Hallâd İbni Hâlid) ile Bağdad'lı (Half İbnü Hişâm)dır.

7- (Kisâî Ali İbnü Hamza El-Esedî),  Kûfe'nin meşhur nahiv âlimlerindendir. Kendisi (Hamza İbnü Habîb) den kırâet ahzetmiş, kendisinden de Ahmed İbnü Hanbel, Yahya İbnü Muîn gibi zatlar kırâet telâkki eylemiş­lerdir. Vefatı (189) tarihindedir. Râvîleri (Ebü'1-Hâris) ile (Hafs İbnü Ömer El-Dûn)dir.

Bu yedi zâta (Eimme-i Seb'a) denir. Diğer üç kırâet imamları da şun­lardır:

1- (Ebû-Cağfer El-Mahzûmî), bu zâtın Ümmühâtü'l-Mü'minîn'den “Ümmü Seleme” radiya'llahu anhânın azadlısı olup dualarına mazhar bulun­duğu rivayet olunuyor. (132) de Medîne-i Münevvere'de vefat etmiştir. Râ­vîleri (İbnü Cemmaz) ile (İsa İbnü Verdân)dır.

2- (Yakub İbnü Ishak). Bu zat Basra'lıdır. Basra'lıların kırâetde imam­ları idi. Zamanının en kudretli âlimlerinden bulunuyordu. (205) de vefat et­miştir. Râvîleri (Rüveys) ile (Revîh)dir.

3- (Ebû-Muhammed Half İbni Hişâm), Bağdad'lı olan bu zat, kırâet­de başlıca bir imamdır. Bununla beraber Hamza'nın da râvilerinden biridir. (229) târihinde Bağdad'da vefat etmiştir. Râvîleri (İshâk) ile (İdrîs)dir.

Bu on zâta izafe edilen Kırâet-i Aşere Vücûh-ı Aşere üzerine zâid üç kırâet daha vardır ki, bunlar Şâz sayılmaktadır. Bunlar Hasan-ı Basri ile İbn-i Muhaysın el-Mekkî'nin ve Süleyman el-Âmeş'in kırâetleridir. Bunlar­dan da icazet alanlar vardır. Şu kadar varki bu Şâz kırâetlerle namaz kı­lınması caiz değildir.

İlimler, sadırlardan satırlara nakl edildiği zaman Kırâet ilmi de müs­takil bir fen hâlinde tedvin edilmiştir. İbn-i Cezerî'nin Neşr unvanlı eserin­de yazdığına nazaran kırâet vecihlerini bir kitabda ilk cem eden zât Ebû-Ubeyd el-Kasım İbni Selâm'dır. Vefatı (224) tarihindedir. Daha sonra Ebû-Amil Dânî zuhur ederek bu bâbda yed-i tûlâ sahibi olmuş El-Mukni' adın­daki kitabı,te'lîf etmiştir. Bil'âhare Şâtıbiyye ahâlisinden Ebü'l-Kasım İbni Feyyûre Kırâet îlmi'ni kemâl derecesine kavuşturmuştur. Bu zât Ebû- Amr'in kitablarını tenkîh ve telhis ederek meşhur Hırzü'l-Emânî unvanlı man­zum eserini vücûde getirmiştir.

9- Îlm-i Kelâm = Usûl-i Dîn;

Bu ilme Fıkh-ı Ekber de denilmiştir. Bu ilim sayesinde Müslümanlığın i'tikada âid esasları bilinir. Ve bilhassa bir kısım âyât-ı celîlenin akaid ile ilgili olan ma'nâları ve bunların zahiren delâlet ettiği ma'nâların Zât-ı Ulûhiyyet'e isnâd edilib edilemeyeceği anlaşılır.

Usûl-i Dîn İlmi'ne vâkıf olan bir Müslüman Zât-i Bârî'ye isnâd edileme­yecek ma'nâları usûli dâiresinde te'vîl ve tevcih edebilir. Şân-ı İlâhî'de ca­iz, vâcib ve müstahîl olan şey'leri anlar, bu hususta istidlalde bulunabilir.

İbn-i Haldun'un mukaddimesinde denildiği gibi: Akaidden asıl maksad Tevhîd-i Bârî'dir. Tevhîd hususundaki İmân, yalnız bir tasdik-i hükmîden ibaret olmamalıdır. Böyle bir îmân, nefsânî ve arızî bir haletten ibarettir, Tevhîd'de kemâl ise nefsin muttasıf olacağı sabit bir keyfiyyetin, râsih bir sıfatın husulüdür. Bu suretle îmân, insanın sabit hallerinden olmuş olur. Ni­tekim amellerden, ibâdetlerden maksud tâat ve inkıyâd melekesinin husulüdür ve kalbin mâ siva'llah ile iştigâlden hulûvvüdür.

Selef-i sâlihîn, Tevhîd'e ve Riaâlet ve Âhiret'e müteallik olan Ümmühât-ı Akaid'i, aklî ve naklî delillerden ahz etmişlerdir. Sonraları bu akaidin tafsillerinde birtakım ihtilâflar vücûde geldiki, birçoğunun menşe-i müteşâbihattan olan âyât-ı celîledir. Binâen-aleyh naklî delillerden başka bir kı­sım aklî deliller ile de istidlal edilmesi, Müslümanların arasında münâzara ve muhâsamanın belirmesine sebeb olmuş ve bu saika ile İlm-i Kelâm tedvin edilmiştir.

Müslümanlar, akaid i'tibârîle birtakım mezheblere fırkalara ayrıldı, bunların arasında Kitâbu'llâh'a ve Resûl-i Ekrem'in sünnetine ittibâ, eden­lere Ehl-i Sünnet ve'1-Cemâat denilir ki, hak üzere olanlar ancak bunlardır. Bunların akaidce meşhur imamları İmâm-ı Es'arî ile İmâm-ı Mâtürîdî Haz­retleridir.

İlm-i Kelâm'a dâir yazılan Ehl-i Sünnet kitablarının meşhur ve mu'teber olanları bu iki zâtın meslekleri üzerine yazılan kitablardır.

Daha sonraları Müslümanların arasında Mantık İlmi yayılmış, felsefî mes'eleler revaç bulmuş oldu. Bunun üzerine îlm-i Kelâm'da kudemâ mes­leğinden başka müteahhirîne mahsûs bir yeni meslek zuhur etti. Artık Ke­lâm îlmi'nde mantık kanunları veçhile deliller îrâd edilmekte, filozofların mezhebleri red ve cerh olunmakta bulunmuştur. Bu usûl üzere ilk eser ya­zan zât, İmâm-ı Gazâlî ile ona ittiba' eden İmâm Fahrü'd-dîn-i Râzî'dir. Muahharen İlm-i Kelâm'a dâir eserlerde felsefe mes'eleleri daha çok yer bulmuş, bu vadide Şerh-i Mevâfık, Şerh-i Makasıd gibi birçok kitablar ya­zılmıştır.[54]

 

10- İlm-i Hadîs:

 

Bu, Resûl-i Ekrem salla'llâhü aleyhi ve sellem Efendimiz Hazretlerinin mübarek hadîslerini ve bu hadîslerin ne suretle rivayet edilegeldiğini bil­dirir ve birkaç kısma ayrılır.

Mücmel ve mübhem görülen bir kısım âyetlerin tefsiri için, Kur'ânî ha­kikatlerin güzelce anlaşılması için bu hadîslere vukuf lâzımdır. Hattâ ba'zı zâtlara göre Resûl-i Ekrem Efendimize müntehi olmayan tefsirler mu'te­ber değildir. Velev ki müfessir, âlim, fakîh, edîb Ahbar ve Âsâr İlmi'ne muttali'  olsun.

İlm-i Hadîs' in bir kısmı, Nâsih ile Mensûh'dan bahseder. Bunları bilmek Hadis İlmi'nin en mühim ve en müşkil şu'besini teşkil eder.

İmâm-ı Zührî demiştir ki: “Nebiyy-i Ekrem'in hadîslerindeki nâsih olan­lar ile mensûh olanları bilmek fakîhleri âciz ve bîtâb bırakmıştır. Bu hu­susta İmâm-ı Şafiî Hazretlerinin yed-i tûlâsı vardır.

İm-i Hadîs'in bir kısmı da isnâdların silsilesini, râvilerin tabakalarını ve sâireyi bildirir, bu kısma Usûl-i ilm-i Hadîs denir. Bu sayede hadîslerin şartlarını cami', vâcibü'1-amel olduğu bilinir. Za'îf veya mevzu' olan ha­dîsler, rivayetler anlaşılmış olur.

Usûl-i Hadîs'e dâir yazılan kitabların en meşhuru Ebû-Abdi'llâh Hâkim-i Nişâbûrî'nin eseridir. Usûl-i Hadîs îlmi'ni tehzîb, bu ilmin bâblarını, fasıl­larını tertîb eden bu zâttır. Ba'dehû yedinci asır ricalinden Ebû-Amr İbni Salâh'ın,  daha sonra  Muhyi'ü-dîn-i Nevevî'nin kitabları  da pek mu'teberdir.

Sahâbe-i Kiram ile Tabiîn zamanlarında Ahâdîs-i Nebeviyyeyi nakil ve rivayet edenlerin en ileri gelenleri Hicaz'da, Irak'da, Basra'da, Kûfe'de, Şam ile Mısır'da otururlardı. Bu cihetle İlm-i Hadîs'de ehl-i Hicaz, ehl-i Irak ve saire tarîkleri zuhur etmiştir. İmâm-ı Mâlik Hazretleri Muvatta' unvanlı hadîs kitabını tarîk-ı Hicaz üzere te'lîf etmiştir.

Muahharen İmâm-ı Buharı, rivayet dâiresini genişleterek Hicaz, Irak, Şam tarîklerini cem' etmiş, meşhur kitabını fıkıh bâbları üzerine tertîb eylemiştir. İmâm-ı Müslim de bu minval üzere ve daha müretteb ve münakkah bir tarzda Sahîh-i Müslim'i vücûda getirmiştir Ebû-Dâvûd-i Secistânî, Ebû-İsâ-i Tirmizî, Abdu'r-Rahmân-ı Neseî, İbn-i Mâce dahî daha vüs'atü bir tarîk ile kendilerine mensûb olan meşhur hadîs kitablarını te'lîf e muvaf­fak olmuşlardır. Bu zâtlar için (Tabakatü'l-Müfessirîn) kısmına da bakmalı.[55]

 

11- İlm-i Fıkh:

 

Bu, Hukuk-ı İslâmiyye îlmi'dir. Bununla insanların lehlerine ve aleyhle­rine âid olan amelî hükümler bilinir. Bu ilim şöyle de ta'rîf edilmektedir: “Amelî ve şer'î olan hükümlerin mufassal delillerinden nasıl istihraç ve istinbât edildiğini bildiren mes'elelerin,  kaidelerin hey'et-i müdevvenesi.”

Fıkıh îlmi sayesinde Kuran âyetlerinin amelî mes'elelere dâir olan kıs­mı güzelce anlaşılır.

Din âlimleri, mükelleflerin fiillerine müteallik olan vücûb, hürmet, nedb ve kerahet gibi şer'î hükümleri, şer'î delillerden istihraç etmişlerdir. Mansûs ve musarrah olmayan delillerden dolayı müctehidler arasında ihtilâf zuhur etmiştir ki bu da zarurî idi. Bunun neticesi olarak da ümmet-i merhu­me için bir rahmet olmak üzere müteaddid fıkhı meslekler meydana gelmiş­tir.

İlm-i Fıkıf'da başlıca iki tarik vardır. Biri ehl-i re'y ve kıyas tarîki'dır. Bu tarîkin en yüksek mümessilleri ehl-i Irak'dır. Bunların muktedâ-bihleri de İmâm-ı A'zam Ebû-Hanîfe Hazretleridir. Diğeri Ehl-i Hadîs Tarîkı'dır. Bu tarîki temsil eden en büyük zât da İmâm-ı Mâlik Hazretleridir. İmâm-ı Şafiî Hazretleri de re'y ile Hadîs tarîklerini cem' ederek başkaca bir ictihad ta­rîki vücûde getirmiştir. Sonra İmâm-ı Ahmed İbn-i Hanbel Hazretleri de İlm-i Hadîs'de müteahhir olub kendine mahsûs bir Tarîk-ı Fıkhı te'sîs et­miştir. Bütün bu tarîkler esasen Kitâbu'llah'a ve Ahâdîs-i Şerîfe'ye müstenid bulunmaktadır. Bu cihetledir ki bu dört zâtın mezhebleri âmme-i müslimînin kabulüne mazhar olmuştur. Bu zâtlar için (Tabakatü'l-Müfessirîn) kısmına da müracaat etmelidir.

Bir de Zâhiriyye Mezhebi vardır ki bunun müessisi Dâvûd İbni Ali nâ­mında bir zâttır. Bu mezhebde olanlar, şer'î delilleri yalnız Nas'larla Icma-ı Ümmet'e hasretmiş, “Bir yerde bir hükmün illetini tasrîh, o illetin bulundu­ğu her yerde o hükmün cereyan edeceğini tasrîh demektir.” diyerek Kı-yâs-ı Celî'yi Nass'a irca' eylemişlerdir.

Bil'âhare Zâhiriyye Mezhebi münderis olmuş, yalnız kitabları kalmış­tır. Bir aralık Endülüs Ulemâsından İbn-i Hazm, Zâhiriyye'nin kitablarını mütalâa ederek bu mezhebe sülük etmiş, birçok eâzıma haksız yere ta'n ü teşni'de bulunmuştur. Fakat halkın inkârına, takbihine ma'rûz kalarak bu mezhebi yeniden canlandıramamıştır.[56]

 

12- Usûl-i Fikh:

 

Bu ilim, dînî naslardan, delillerden şer'î hükümlerin ne gibi kaidelere, menheçlere tatbîkan istinbât ve istihraç olunacağını gösterir.

Usûl Fıkh'ı ilim hâlinde ilk tedvîn eden, İmâm-ı Şâfiî Hazretleridir. Sonra, Hanefî fukahâsı bu ilmi tevsi' ve tehzîb etmiştir. Hele Ebû-Zeyd Debûsî Kıyas bahsini daha vüs'atli bir tarzda yazarak Kıyas'ın şeritini izah ve ikmal eylemiştir.

Usûl-i Fıkh'da iki meslek vardır. Biri Fukahâ Mesleği'dir ki bunlar usûl mes'elelerini fıkhı nükteler üzerine bina eder, bu mes'eleleri fıkhî misâller ve şâhidler ile tavzîha çalışırlar.

Ebû-Zeyd'in te'lîfâtı ile müteahhirînden Şeyhü'l-İslâm Pezdevî'nin meş­hur kitabı bu fıkıh mesleği üzere yazılmıştır.

Diğeri Mütekellimîn Mesleği'dir ki, bunlar, mes'eleleri fıkıhdan tecrîd ederek İstidlâl-i Aklî cihetine meyil gösterirler. Îmâmü'l-Haremeyn'in Kitâbü'l-Bürhân'ı, İmâm-ı Gazâlî'nin Müstesfâ'sı, İmâm-ı Râzî'nin Kitâbü'l Mühsûlü, Âmidî'nin Kitâbü'l-Ahkâm'ı Mütekellimîn Mesleği üzere yazılmış ve bu meslek nâs arasında daha revaç bulmuştur.

Sadrü'ş-Şerîa'nın Tavzîh'i üzerine Sa'dü'd-Dîn'in Telvih adındaki şerhi ve Molla Hüsrev'in Mir'ât unvanlı eseri pek kıymetli usûl kitablarındandır.

İnsanda hukuk fikrinin güzelce inkişâfı için ve şer’i kanunî maddele­rin bir ilmî yolda anlaşılabilmesi için Usûl-i Fıkh İlmi'ne büyük bir ihtiyâç vardır.[57]

 

13- İlmü Esbâbi'n-Nüzûl:

 

Bu ilim, bir kısım âyetlerin ne gibi sebebler üzerine inzal buyurulmuş olduğunu bildirir.

Esasen âyetler iki kısma ayrılır. Bir kısmı bir suâle veya bir hâdiseye mebnî nüzul etmiştir. Bir kısmı da böyle bir suâle, bir hâdiseye mübtenî olmaksızın nazil olmuştur.

Esbâb-ı Nüzûl'ün bilinmesinde birçok fâideler vardır. Ezcümle bu sa­yede hükümlerin teşri' buyurulmasma bâis olan hikmetin veçhi anlaşılmış olur. Hak Teâlâ'nın muradı olan ma'nâ tebarüz eder, iştibâha mahal kalmaz.

Meselâ: Her namazda Kıble'ye istikbâlin bir fariza olduğunu biliyoruz. Halbuki Ayeti Kerîmesi zahiren bu farziyyetin ademini işrâb ediyor; bunun neticesi olarak yanlış bir zihâb hâsıl olabilir.

Fakat bu Âyet-i Celîle'nin Kıble cihetinde iştibâh eden yolcular hakkın­da nazil olduğunu bilince böyle bir zehaba meydan kalmaz. (22) No. lu ser­levhaya da müracaat.[58]

 

14- İlmü'n-Nâsih Ve'l-Mensuh:

 

Bu ilim ile âyetlerin hükümleri bilinir, ya'ni hangi âyetlerin Muhkemat'dan olub kendilerîle amel edileceği ve hangi âyetlerin hükümleri kaldırılıb onlar ile amel olunmayacağı anlaşılır.

Emir ve nehye dâir olan hükümlerden ba'zıları li-hikmetin tebdil edil­miştir ki buna Nesh denir. Ancak ba'zı müfessirler birçok âyetlerin mensûhiyyetine zâhib olmuşlardır ki bu doğru değildir. Nitekim Fahrü'd-Dîn-î Râzî, bu husustaki yanlış zihâbları tefsirinde tasrîh etmiştir.

Bu ilme dâir birçok eserler yazılmıştır. Ebü'l-Kasım Hibetu'llâh'ın ki­tabı, Ebû-Abdi'llâh Muhammed İbn-i Hazm'ın “Ma'rifetün Nâsih ve'l-Mensûh” adındaki eseri bu cümledendir.[59]

 

15- İlm-i Mevhibe:

 

Bu, ilimlerîle âmil olanlara Feyyâz-ı Kerîm olan Allâhu Teâlâ'nın ihsan buyurduğu bir âlî hassadır. Hadîs-i Şerifi ile buna işaret buyurulmuştur.

Filhak'ka îlm-i Mevhibe, insanın kudreti dâhilinde değildir; bu bir Sübhânî atiyyedir. Fakat buna nâiliyyete vesile olacak şey' vardır ki, o da gü­zel ameldir; zühd ü takvadır. Bildiği güzel şey'ler ile amel eden, takva yolundan ayrılmayan zâtların ruhları bir kısım ma'nevî bilgilere, sânihalara ma'kes olur.

Velhâsıl bu saydığımız Alî onbeş ilim, müfessirler için birer âlet, birer istinâdgâh mesabesindedir. Ashâb-ı Güzîn ile Tâbiîn'den sonra bu ilimlere muttali' olmayan kimselerin yazmaya cür'et edecekleri tefsirler, Tefsîr bi'r-Re'y kabilinden olacağı cihetle menhiyyün anhdır.                                                                                               

Sahâbe-i Güzîn ile Tabiîn ise tab'an Arabi ilimlere vâkıf idiler, sair ilimleri de Nebiyy-i Zî-Şân Efendimiz'den müstefîd bulunmuşlardı.[60]

 

16- İlm-i Ahlâk:

 

Kur'ân-ı Hakîm' in birçok âyetleri, ahlâkî mes'elelerin birer kudsî, fe­yizli kaynağıdır. Bu mes'eleleri tenvir etmek, muhtelif ahlâk meslekleri ara­sında Furkan-ı Mübîn'in gösterdiği ahlâkî mesleğin ulviyyetini ta'yîn ve isbât edebilmek için, bugün bir ilim hâlinde müdevven bulunan ve dînî, fel­sefî kısımlarına ayrılan İlm-i Ahlâk'a vâkıf olmak iktizâ eder.[61]

 

17- Rûhiyyât:

 

Ruhun muhtelif vasıflarından, melekelerinden, şuûnundan, bahseden Rûhiyyât, bugün önemli bir ilim hâline gelmektedir. Bu ilmin ba'zı mebhasleri, saf fıtratlar üzerine birer siyah tereddüt noktası koyabilecek bir mahiyyettedir. Binâen-aleyh Kur'ân-ı Kerîm'in beyânâtîle Rûhiyyât ilmi' nin ba'zı mebhasler arasında ne derece muvafakat veya muhalefet bulun­duğunu ta'yîne lüzum görülebilir. Bu ta'yân vazifesini yapabilmek için de bu ilme vâkıf olmak ihtiyâcı yüz gösterir.[62]

 

18- İçtimâiyyât:

 

Milletlerin dînî, ırkî, iktisâdi, ma'şerî birçok hallerinden bahseden içti­mâiyyât, bugün terakkiye yüz tutmuş ilimler zümresine girmiş bulunmak­tadır. Bu ilmin bir kısım mebhaslerîel Kur'ân-ı Azîm' in bize bildirdiği dînî, içtimaî ba'zı hakikatler arasında ne dereceye kadar münâsebet ve mukarenet bulunduğunu göstermeğe lüzum görülebilir. Bu halde İçtimâiyyât İlmi'ne de vukuf lâzımdır. Biz bu ilme dâir birinci bölümde ma'lûmât vermiş bu­lunmaktayız.[63]

 

19- İlmü't-Tekvîn:

 

Bu ilim, bizim meskenimiz olan Küre-i Arz'ın ve sair âlemlerin tekev­vünü, menşei hakkında birçok nazariyyeleri, ihtimâlleri ihtiva eder. Bu ilm ile Kur'ân-ı Mübîn'in hilkat hakkındaki âlî beyanâtı arasında mukayeseler yapmak, bu bâbda ba'zı fikirleri tahdîş eden bir kısım faraziyyelerin derece-i kıymetini göstermek îcâbeder. Bu da bu Tekvin İlmi'ne vukuf sayesin­de kabil olabilir. Hikmetü't-Tekvîn İlmi için birinci bölüme müracaat.[64]

 

20- İlim-i Hey'et:

 

Kur'ân-ı Azîm' in birçok âyetlerinde göklere, göklerdeki ziyâlı, münev­ver ecrâma ve sâireye işaret olunmuş, bu kudret bedîalarını tefekkür et­memiz emrolunmuştur. Biz bu muazzam varlıkların mâhiyyetlerine, vasıf­larına ne kadar ziyâde vukuf kazanır isek Halikımızın kudretindeki azamet, gözlerimizin önünde o kadar ziyâde mütecellî olur. Bu vukuf ise Hey'et İl­mi'ne ıttıla' sayesinde hâsıl olabilir. Bunun içindir ki Fahrü'd-Dîn-ı Râzî gibi mütefekkir, mütebahhir müfessirler, bu hususlara dâir tefsirlerinde pek çok şeylere yazmışlardır. Hey'ete dâir birinci bölümde biraz ma'lûmât ver­miş bulunuyoruz.[65]

 

21- Coğrafya:

 

Kur'ân-ı Mübîn'in ba'zı âyetleri yeryüzüne, yeryüzündeki sulara, muh­telif nebatlara, ma'denlere ve yeryüzünün başka-başka parçalarında yaşamış eski milletlere, meselâ Mısırlılara, Yemenlilere, Keldânî'lere müteallik­tir. Bu halde yeryüzünün uğramış olduğu tahavvülleri bilmek, müteaddid milletleri sinesinde yaşatmış olan muhtelif iklimlerin coğrafî hallerine âid bilgiler elde etmek iktizâ eder. Çünkü bu suretle ba'zı âyetlerin daha etraf­lıca,  daha açıkça tefsirine imkân hâsıl olmuş olur.[66]

 

22- İlm-i Târih Ve Siyer:

 

Kur'ân-ı Kerîm' in ba'zı âyetleri de Peygamberân-ı Zî-Şân'ın mübarek hayâtlarına, kudsî mesâilerine ve geçmiş ümmetlerin en ibretli hallerine dâirdir. Bunları îzâh için Siyar-i Enbiyâ'ya, Târîh-i Âlem'e müracaat edil­mesi îcâb eder. Bahusus zamanımızda târihin bir müstakil şu'besi olmak üzere ayrıca tedvin ve te'lîf olunmakta bulunan Târîh-i Edyân'a da vukuf lâzımdır.

Târîh ile Siyer'e dâir de birinci bölümde ba'zı tafsilât vardır.

Velhâsıl, mütefekkir bir müfessir, ne kadar ziyâde ilimlere, fenlere vâ­kıf bulunursa Kur'ân-ı Kerîm'in hakayıkını tecellî ettirmeye o kadar ziyâ­de hizmet etmiş olur. Onun içindir ki “Müfessir olan zât mütebahhir olma­lıdır.” deniliyor.[67]

 

24- Müfessirlerin Âdâb Ve Şeraiti:

 

Yukarıdanberi verilen malûmattan da anlaşılmış olacağı üzere müfessirler için riâyeti lâzım, nazar-ı dikkate alınması vâcib olan bir kısım âdâb ve şurût vardır, bir kısım usûl ve kavâid mevcuddur. Bunların hülâsası şunlardır:                                                                                      

1- Müfessirler için sahih bir i'tikad ve Sünnet-i Nebeviyye'ye riâyet lâzımdır. Kötü i'tikad sâhiblerinin yazacakları tefsirler, kendi bozuk kanaat­lerinin bir teşhîr-gâhı olacağından i'timâda, mütâlâaya lâyık olamaz.

Nebiyy-i Ekrem'in sünnetlerine sarılmayanların vücûde getirecekleri tefsirler de i'timâddan mahrum, ma'nevî feyizden bî-nasîb olacağından yine mütalâaya şâyân olamaz.

Hele ilhâd erbabının yazacakları tefsir nâmındaki eserler, İslâm bün­yesini tahrîb gibi hâinâne bir maksada müstenid olacağından bunları ele almak bile caiz değildir. Meğer ki red ve cerh için olsun. Bâtıniyyenin, Gulât-ı Râfıziyye'nin tefsirleri bu kabildendir.

Bid’at sâhiblerinin tefsirleri de kendi zaîf, boş i'tikadlarını te'yîd düşüncesîle yazılmış şey'lerdir. Bunlardan birtakıma, mesleklerini gizliyerek sûret-i hakdan görünmüş, halkı Selef-i Sâlihîn'in yolundan ayırmak gayesini ta'kîb ederek kalblere şüphe bırakacak mes'eleleri dermeyân etmişlerdir. Bunlar, yazıları arasına saf zihinleri tereddüde düşürecek, muhâkemesiz kimseleri yanlış kanaatlere saptıracak ibareler sokuşturmuşlardır.

Kaderiyye taifesinin tefsirleri bu cümledendir. Binâen-aleyh din ilimle­rinde ihtisası olmıyanlar için bu gibi tefsirleri mütalâa caiz değildir.

2- Müfessirler, güzel maksad sahibi olmalıdırlar. Tefsirlerini yalnız Hak Teâlâ'nın rızâsına nâiliyyet, Kur'ân-ı Mübîn'e hizmet, ehl-i îmânın istifâdelerini te'min maksadîle yazmalıdırlar. Böyle hâlis bir niyetle hareket edenlerin Hakk'a. vâsıl, emellerine nail olacakları Âyet-i Ker'mesîle sabittir.

3- Müfessirler, yazacakları tefsirlerde  diğer tefsirlere  nazaran   bir imtiyaz, bir husûsiyyet gösterebilmelidirler. Meselâ kendi tefsirleri, üslûb-ı beyan ve hüsn-i tertib i'tibârîle veya zamanın ihtiyaçlarına tekabül edecek yeni mes'eleleri, mütalâaları ihtiva cihetîle bir yeniliği hâiz bulunmalıdır­lar, ki zâid görülmesin. Hele başka tefsirlerin, kitabların ibarelerini me'haz gösterilmeksizin"aynen, alıb tefsirlerine dere eden zâtların bu hareketleri as­la savâb görülmese gerekir.

4- Müfessirler, hem naklî ilimler ile hem de aklî ilimler ile mücehhez olmalıdırlar. Bundan başka kendilerinde ebedî bir zevk, ma'nevî bir neş'e bulunmalıdır. Bu gibi meziyetleri hâiz olmıyanlar için tefsir sahasında muvaffakiyyet yüz gösteremez.

Meselâ: Lisâniyyâta vâkıf olmıyan, kelimelerin, ibarelerin lûğavî ve mecazî ma'nâlarını anlamıyan, muktezây-ı hâli, muhtelif beyân üslûblannı bilmiyen bir kimse, Kur'ân-ı Mübîn'in lâfızlarını, terkîblerini nasıl teşrih ve tahlil edebilir?

Kezâlik Kelâm ile Hadîs ile Fıkıh ile tevağğulü olmıyan bir kimse bu ilimlere temas eden âyetleri nasıl izah edebilir?

Hele ma'nevî bir neşveye, büyük bir zevk-i edebîye nail olmiyan bir zât, Kur'ân-ı Kerîm'in beyânâtındaki rengârenk ezhâr-ı bedîadan dimağları ta'tîre nasıl kadir olabilir? Bu ezelî bedîaların insicamını, lâtif işaretlerini, ulvî ma'nâlarını ruh-perver bir tarzda tasvire nasıl muvaffak olabilir?

5- Müfessirler, âyetlerin tefsirini evvelâ Kur'ân-ı Mübîn'de arama­lıdırlar. Çünkü Kur'ân'ın ba'zı âyetleri ba'zılarıni tefsir eder. Ezcümle ba'zı âyetlerde lihikmetin icmâlen beyân olunan birşey', diğer ba'zı âyetlerde mufassalan beyân buyurulmuştur. Kezâlik ba'zı âyetlerde mutlak olarak beyân buyurulanı bir hüküm, diğer âyetlerde mukayyeden vârid olmuştur, Kezâlik bir âyet-i kerîme ile emrolunan birşey', diğer bir âyet-i celîle ile nesh buyurulmuştur. İşte tefsir yazarken bütün bunları nazara almak îcâb eder.

Birkaç misâl:

a) Âyet-i Kerîmesi'nde beyân buyurulan Evliyâ'dan murâd kimlerdir? İşte bunu bu âyetin ma-ba'di bildiriyor.       Demek ki bu âyet-i celîlenin mâ-ba'di, .mâ-kablini müfessir bulunuyor.

b) Âyet-i Celîlesi'nde şeytanın ne için istikbârda  bulunduğu  beyân  buyurulmamıştır.

Âyet-i Kerîmesi'nde ise bu cihet beyân buyurulmuştur.

c) Âyet-i Kerîmesi'nde ıtlak vardır. Her gü­nâhın gufrana mazhar olacağı beyân buyuruluyor. Âyet-i Celîlesi'nde ise takyîd vardır. Bir kere şirkin gufrana mahal olmadığı bil­diriliyor. Sonra başka günahlara gelince bunların gufrana mazhariyyeti de Meşiyyetu'llâh ile takyîd olunuyor. O halde ikinci âyet birinci âyeti takyîd etmiş oluyor.

d) Âyet-i Kerîmesi, müslümanlardan zînâ fazîhasını irtikâb edenlere yalnız dil ile ezâ edilmesini âmirdir.   Fakat

 Nazm-ı Kur'ânîsi, bunu nesh etmiş, zâniyelerin habs edilmelerini âmir bulunmuştur. Sonra Âyet-i Celîlesi de hapis hükmünü nesh etmiş, zânî ile zâniye yüzer değnek vurulmasını emreylemiştir. Daha sonra bu hüküm de muhsan olmıyanlara tahsis edilib muhsan olanlar, ya'nî evlenmiş bulunanlar hakkında Recm cezası teşri' kılınmıştır.

İmâm-ı Alî kerreme'llâhü veçhen Hazretleri, bir kadıya   “Nasih'i  Mensûh'dan fark edebilir misin?” diye sormuş, kadının “Hayır, fark edemem.” demesi üzerine diyerek bu bâbdaki cehaletin ne mühlik birşey' olduğunu anlatmıştır.

6- Müfessirler, bir âyetin tefsirini Kur'ân-ı Mübîn'de bulamazlarsa Resûl-i Ekrem Efendimiz'in mübarek Hadîslerine müracaat etmelidirler. Çünkü Nebiyy-i Zî-Şân Hazretleri Kur'ân'ın esrarına vâkıf, ilimlerin dekaikina muttali' olub birçok âyetleri tefsîr ve tavzih buyurmuşlardır.

İmâm-ı Şafiî radiye'lâhu anh diyor ki: “Resûlû'llah sallâ'llâhu aleyhi ve sellem her ne ile hükmederse mutlaka onu Kur'ân-ı Azîm'den fehmetmiştir.” O halde ümmetin muttali' olamıyacağı dekayık-ı Kur'âniyye'ye Hazret-i Peygamber'in vâkıf olacağı ve onları bizlere anlıyacağımız veçhile îzâh bu­yurmuş bulunacağı şüphesizdir.

Binâen-aleyh müfessir olan zât, mübarek hadîslere müracaattan asla müstağni olamaz, Ancak rivayet bakımından bir kısım zaîf veya mevzu, ha­dîsler bulunduğundan bunlara göre tefsirden kaçınmak da lâzımdır.

Sahih hadîsler ile vuku'bulan tefsirlerden birkaç nümûne:

a- Âyet-i Celîlesindeki Yahut tâifesîle de Nasârâ tâifesîle Taraf-ı Nebevî'den tefs'r buyurulmuştur. Resûl-i    Ekrem Efendimiz, bu tefsiri yine Kur'ân-ı Kerîm’den mülhem olmuştur. Çünkü Kur'ân-ı Mübîn'de, Yahudiler   hak­kında  buyurulmuştur. Nasarâ hakkında da vârid olmuştur.

b- Ayet-i Kerimesindeki Taraf-ı Nebeviden ile tefsir buyurulmustur.

c- Nazm-ı Kur'ânîsi, Resûl-i Ekrem Efendimiz ile tefsir olunmuştur.

d- Âyet-i Celîlesindeki Cânib-i  Nebevî’den diye tefsir buyurulmuştur.

7- Müfessirler, bir âyetin tefsirini, Peygamberimizin mübarek ha­dîslerinde sarahaten bulamadıkları takdirde ashâb-ı kiramın kavillerine müracaat etmelidirler. Çünkü ashâb-ı güzîn Resûl-i Ekrem Efendimizle hem-sohbet olmak şerefine, ni'metine nail olmuşlardır. Kur'ân-ı Kerîm' in tefsirine dâir Nebiyy-i Zî-Şân Hazretlerinden bir nice âlî beyanat telâkki etmişlerdir. Esbâb-ı nüzule muttali' olmuş, Nâsih ve Mensûh'ı öğrenmiş, Kur'ân'ın yüksek maksadlarına vukuf kesbedebilmişlerdir. Kendilerinde güzel amel, temiz bir kariha, geniş bilgi ve sâir kemâller bi-hakkın inkişâf etmiştir.

Ashâb-ı Kirâm'dan bir zât, bir âyet-i celîleyi tefsir ederken: “Resûlu'llah böyle buyurmuştur.” demese bile onun bu bâddaki beyanâtı yine merfû' ya'nî Resûlu'llah'a isnâd ve izafe edilmiş sayılır. Zîrâ Ashâb-ı Güzîn, bu gibi mühim dînî şeylerde kendi nefislerinden birşey beyân et­mezlerdi, onlar mutlaka Vahy-i İlâhî'nin ziyâlarîle iltima' kesbetmiş olan Nebiyy-i Zî-Şân’ dan muktebes oldukları ilim ve ma'rifet nurlarını âfâka yay­makla iktifa ederlerdi.[68]

 

Ashâb-ı Kiram Tarafından Vuku'bulan Tefsirlere İki Misâl:

 

1- Âyet-i Kerîmesi'nin tefs'rinde deniliyor ki: İbn-i Abbâs Hazret­leri bu Âyet-i Celîle'yi okumuş, “Burada Benî-Bekr kabilesinden kimse var mı?” diye sormuş, orada bulunanlardan birisi “Evet... Ben Benî-Bekirdenim.” deyince müşârün-ileyh  demiş ki “neye denir?”. O zât de dalları birbirine girmiş birçok ağaçları hâvî olan vâdîye denir ki, içinden çıkacak yol bulunmaz,” diye ma'lûmât vermiş. Bunun üzerine İbn-i Abbâs Hazretleri: “İşte kâfirin kalbi böyledir.”   diyerek Lâfz-ı Kurânîsîle bildirilen bir hakikati canlı bir surette temsil ettirmiştir.

Yine İbn-i Abbâs Hazretleri bu âyette bildirilen mefhûmunu da O, Allahu Teâlâ'nın kâfirlere musallat ettiği şeytandan ibarettir.” diye tefsir etmiştir.

2- Âyet-i Celîlesindeki Tevbe'yi, İmâm-ı Alî kerreme'llahu vecheh Hazretleri şöylece tefsir ediyor: “Geçmiş günahlara nedamet, farzları kaza, mezâlimi red, hasımlar­dan istihlâl, günâha dönmemeye azim, nefsini ma'siyet içinde terbiye etti­ğin gibi tâat-i ilâhiyye dâiresinde terbiye.”

8 - Müfessirler, Ashâb-ı Kirâm'ın kavillerine muttali'  olamayınca Tâbiîn'in kavillerine müracaat etmelidirler.    Çünkü Tabiîn denilen  zâtlar, Ashâb-ı Güzin'e  mülâkî  olmuş, onlardan  pekçok  istifâde etmişlerdir.

Hadîs-i Şerifi de bu zâtların kadirlerini yükseltmektedir.

Şeyhü'l-İslâm İbn-i Teymiye diyor ki: “Ashâb-ı Kirâm'ın, Tâbiîn'in mezheblerini, tefsirlerini bırakıb da bunların ihlâfına hareket eden kimse, bu hususta muhtî', belki de mübtedî olmuş olur. Çünkü bu zâtlar, Kur'ân-ı azimîn tefsirine ma'nasına daha âlimdirler. Nasıl ki, Resulu'llâh'ın meb'us olduğu hak ve hakikîkate de başkalarından daha ziyâde vâkıftırlar.[69]

 

Tabiîn Hazerâtının Tefsirlerinden Birkaç Nümûne:

 

a- Âyet-i Kerîmesi'ndeki ibaresini Tâbiîn-i Kirâm'dan Mücâhid, Hasan-ı Basrî, Katâde gibi zâtlar ile tefsir ediyor ve şu beyt ile de ihticâcda bulunuyorlar:

b- Âyet-i Kerîmesi'ndeki ile murâd kimlerdir? Atâ'nın İbn-i Abbâs Hazretlerinden rivayetine göre tâat erbabıdır.

Hakk'ın tâatından geri kalanlardır. Dahhâk'e göre bunlar muharebe saffından ileri ve geri olanlardır. İkrime'ye nazaran yaratılmış olanlardır. Henüz yaradılmamış olanlardır.

c- Âyet-i Kerîmesi'nde Hazret-i İbrahim'e Ümmet nâmı veriliyor. Bir zâtın başlı başı­na bir ümmet teşkili ne suretle olabilir? Bu hususta müfessirlerin birçok tev­cihleri vardır. Tâbiîn'den olan Mücâhid diyor ki: “Bütün nâs kâfir iken yal­nız Hazret-i İbrahim mü'min, muvahhid bulunuyordu. Bunun için de kendisi başlı başına bir ümmet bulunmuş oluyordu.”

Resûl-i Ekrem salla'llahu aleyhi ve sellem Efendimiz, Hunefâ'dan bu­lunan (Zeyd İbni Amr İbni Nüfeyl) hakkında buyur­muşlardı.

9- Müfessirler, âyetleri tefsir ederken Arab lisânının muktezâsına ri­âyet etmelidirler. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm, Arab lûğatı, Arabcanın üslûbu üze­re nazil olmuştur. Kur'ân lâfızlarının medlulleri, lügatten anlaşılan ma'nâlardan başka olamaz. Aks-i takdirde nüzûlündeki hikmet fevt olur. Şu kadar varki Elfâz-ı Kur'âniyye'nin ba'zı husûsiyyetleri, işaretleri, şer'î ma'nâları da olduğundan bunları da nazara almak lâzımdır; sonra nüzul sebeblerini, kelâmın siyakını düşünmek de îcâb eder.

Müfessir olan zât, lügatlerin meşhur ve istimali kesîr olan ma'nâlarile şâz, mehcûru'l-isti'mâl, garîb olan ma'nâlarını ayırabilmelidir. Kur'ân-ı Kerîm' in herhangi bir lâfzını, mütebâdir ve zahir olan ma'nâsına haml etmeyib de kelâm-ı Arabdan pek azının delâlet edeceği bir ma'nâya hamlet­mek caiz değildir. Velev ki bu muhtemel ma'nânın isti'mâline Arab eş'ârında tesadüf olunabilsin.

Ba'zan bir lâfzın aynı derecede isti'mâli şayi' birden ziyâde ma'nâları olabilir, ki buna (Lâfz-ı müşterek) denir. Bunları da bilib yerine göre almak lâzımgelir. Birkaç misâl;

a- Ayet-i Celîlesi'ndeki lâfzı, lûğatta (Ziyâde sevinç) ma'nâsınadır. Râ'nın kesrîle kirâeti de vardır. Bu halde    ma'nâsına olmuş olur. Bundan murâd, yeryüzünde gâfilâne bir neşveye dalarak mütekebbirâne, müteazzimâne bir vaz'iyyetle gezmekten nehiydir.

b- Âyet-i Kerîmesi'ndeki lâfzı, evmek, ya'nî bir işini vaktinden evvel çabuk yapmak, birşey'i vaktinden mukaddem isteyib araştırmak ma'nâsınadır. Kur'ân-ı Kerîm' de mübalâğa için “İnsan aceleden yaratılmıştır.” denilmiştir. Nitekim filân zât keremden yaratılmıştır, yâhud mücessem adl ü keremdir denilir.

kelimeleri Himyer dilinde: Siyah, kokmuş balçığa denilirmiş. Bu halde Nazm-ı Şerifin ma'nâsı: “İnsan çamurdan yaradılmış” demek olur. Fakat bu kelimenin birinci ma'nâda isti'mâli zahirdir ve belîğânedir. İkinci ma'nâda isti'mâli ise garîbdir, her nekadar mısrasında bu ma'nâ maksûd ise de binâen-aleyh Âyet-i Celîle'de birinci   ma'nâya  almak  evlâdır. Zâten  âyetin  mabâ'di olan:  Nazm-ı Şerifi de bunu müeyyiddir.

c- Âyet-i Kerîmesi'ndeki fiilinin masdarı olan yaratmak, artırmak, yere to­hum saçmak gibi ma'nâlara gelir. Bu Âyet-i Celîle'de bu üç ma'nâdan  her­hangi birini almak caizdir. Hattâ Nazm-ı Şerîfi'ni: diye tefsir edenler de vardır. Böyle bir kelimenin asıl maksadı tağyir etmiyecek bir halde müteaddid ma'nâları ifâde etme­si Kur'ân-ı Kerîm'in mezâyâsındandır. Binâen-aleyh Kur'ân'ın herhangi bir lisâna tercümesi takdirinde bu mezâyâyı muhafaza kabil olamaz.

10- Müfessirler, Kur'ân-ı Mübîn'in müfredâtındaki terkiblerindeki teşbihleri, mecazları, istiareleri, kinayeleri dâima nazar-ı dikkate almalı­dırlar. Bunlar Arab lisânında çokça müsta'meldir. Bunlar belagat üslûblarındandır. Bu üslûblar sayesinde maksad, çok kere daha kısa bir ibare ile daha açık bir tarzda ifâde edilmiş olur. Bu sayede söz, başka bir revnak, başka bir letafet ve kuvvet kazanır. Yine bu sâyede  birçok mevzû'lar, gözönünde tecessüm edecek bir mertebede tezahür eder de ruhlar üzerinde büyük bir te'sîr vücûde getirir. Ba'zan da tasrîh edilmesi nezâhet-i beyâna muhalif olan şey'ler, mecaz veya kinaye kisvesine bürünerek mahzûrsuz olarak isbât-ı vücûd edebilir. Binâen-aleyh belagat sahasında bunların bü­yük bir mevkii vardır. Kur'ân-ı Azîm ise en güzel, en mükemmel beyân ü's-lublarını cami' bir belagat mu'cizesidir. En beliğ teşbihleri, en parlak me­cazları, istiareleri, en lâtif kinayeleri muhtevidir. Şu halde müfessir olan zât, bu gibi mezâyây-ı kelâma bi-hakkın vâkıf olmalıdır ki, Kur'ân-i Kerîm'in fasâhat ve belâğatini tefsirinde lâyıkıyle tecellî ettirebilsin. 23 No. lu serlevhaya da müracaat.

11- Müfessirler, inde'1-icâb âyetlerin muktezâlarını nazara alarak içtihâd ve istinbât yolîle tefsire muktedir bulunmalıdırlar. Bu veçhile tefsire muktedir olmak için büyük bir zekâya, geniş bir karihaya, mühim bir ilmî ihataya ihtiyaç vardır.

İçtihad ve istinbât tarîkîle tefsirin cevazına Nazm-ı Kur'ânîsi delildir. İbn-i Abbâs radiye'llahu anhümâ hakkında diye vuku'bulan Duây-ı Nebevi ile müşârün-ileyhin böyle bir ilmî kemâle nâiliyyeti kasd buyurulmuştur.

Ba'zu âyetlerin tefsirlerinde Ashâb-ı Kiram ile Tâbiîn'in ve sair müfessirlerin müteaddid tevcihlerde, te'villerde bulunmuş olmaları, mahzâ hâiz oldukları içtihâd ve istinbâttan neş'et etmiştir.

İçtihâd ve istinbât ise indî bir surette olmayıb bir şer'î asla müstenid olduğundan makbuldür. Kitâb'a, Sünnet'e,   İcmâ-ı  Ümmet'e Ümuhalif olan içtihâdlar, istinbâtlar ise cahilane teşehhiyyât kabilinden olduğu cihetle  bâtıldır. Velev ki doğrusuna isabet etsin. Çünkü bu isabet  kabilinden olub şuursuzcasına vâki' olmuştur. Bunun bir hatâ   olduğu ise. Hadisi şerif ile sabittir. Zaten:

Ayetleri de böyle bir hareketin memnûiyyetini nâtıktır. Lahika: Kur'ân-ı Mu'ciz-Beyân'ın ihtiva ettiği hakikatler üç kısımdır :

Birinci kısım, yalnız Allahu Teâlâ Hazretlerinin bildiği hakikatlerdir.

Künh-i Bârî ile ba'zı mugayyebât gibi. Bu kısım hakkında hiçbir kimsenin söz söylemesi caiz değildir.

İkinci kısım, Hak Teâlâ'nın yalnız Peygamber Efendimize bildirmiş ol­duğu hakikatlerdir. Bunların hakkında Resûl-i Ekrem'den başkasının söz söy­lemeleri caiz olamaz. Ba'zı zevata göre Sûrelerin evvellerindeki Hurûf-ı Mukattaa bu cümledendir.

Üçüncü kısım, Hak Teâlâ'nın, başkalarına ta'lîm etmek üzere, Peygam­ber Efendimize bildirdiği hakikatlerdir. Kur'ân'ın âyetlerindeki birçok celî ve hafî ma'nâlar bu cümledendir.

Bu üçüncü kısım da iki türlüdür. Birincisi, hakkında söz söylenmesi, sem'a = işitmeğe mütevakkıf olan hususlardır, Esbâb-ı Nüzul, Nâsih ve Mensûh, Vücûh-ı Kırâet, geçmiş milletlere âid kıssalar, haşir ve miâd, lûğatler gibi.

İkincisi Kur'ân-ı Kerîm'in lâfızlarından nazar, istidlal, istinbât ve içti­hâd tarîkîle ahzolunabilecek hususlardır ki, bunlar da iki nevi'dir.

Bu nevi'lerden birinin cevazında ihtilâf vardır: Allâhü Teâlâ'nın sıfat­larına müteallik müteşâbih âyetlerin te'vîli gibi. Yedi, Kudretle te'vîl, bu cümledendir.

Diğer birinin cevazında ise ittifak vardır. Bu da Kur'ân-ı Mübîn'in lâ­fızlarından ve terkiblerinden aslî ve fer'î hükümleri, i'râba âid hükümleri istinbâttan ibarettir. Çünkü bunlar kıyâs ve usûl dâiresinde anlaşılabilecek şeylerdendir.

Belagat fenlerini, mev'ızaların nevi'lerini, hikmetleri ve işaretleri istih­raç da bu kabildendir. Ehliyetli olan zâtlar için bunları Kur'ân-ı Kerîm'den istinbât etmek mümteni' değildir. Birkaç nümûne:

Âyet-i Celilesi'nden müfessirîn ve fukahây-ı kiram, birçok fer'î mes'eleler istinbât etmişlerdir. Ezcümle diyorlar ki: “Bu Âyet-i Kerîme Kitâb ile, Sün­net ile, îcmâ-i Ümmet ile sabit olan beş vakit namazlarını remz ve işaret yolîle câmi'dir. Çünkü murâd, güneşin Nısfü’n Nehâr Dâiresi'nden meyl ve zevalidir. Bu halde Âyet-i Celîle'nin ma'nâsı: Namazı zeval vaktinden gecenin karanlığına kadar devam ettir, demek olur. Bu müddete ise öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazları dâhildir. Salât-ı Subh yerinde buyurulmssına gelince, bu da namazın Kur'ânsız olamıyacağına ve Sabah Namazı'nda Kur'ân'ın şâir namazlardan daha uzunca oku­nacağına işareti mutazammındır. Çünkü Kur'ân'ın Sabah Namazı'nda tahsis bi'z-zikr buyurulması, Sabah namazı'nda Kur'ân tilâvetinin ekmeliyyetine delildir.

b- Ayet-i Kerîmesi tefsirine dâir İmâm-ı Kuşeyrî, İşârâtü'l-Kur'ân unvanlı eserinde diyor ki: “Allahu Teâlâ Hazret­leri Kavl-i Şerif île Resûl-i Ekreminin şerefini izhâr buyur­muştur. Bununla buyurulmuş oluyor ki, Hazret-i Muhammed hadd-izâtinde ümmî olub ne kitâb okumuş, ne de siyer-i enbiyâyı tetebbu' etmiştir. Bu hal­de O'nun hâiz olduğu faziletlerden, ilmî kemâllerden, tenzihlerden, .şer'i hü­kümlerden hiçbiri kendisinin zâtinden, ilim ve içtihadından, kendi tasarrufun­dan ileri gelmiş değildir. Belki Hazret-i Muhammed bunlara Allahu Azîmü'ş-Şân'in Cânib-i Sübhânîsi'nden mazhar olmuştur; ya'nî bu kemâlâta mahzâ Hak Teâlâ Hazretleri'nin inâyetîle, Vahyîle muvaffak olmuştur.

Bu cihet ise O büyük zâtın Nübüvvet ve Risâletini isbâta kâfî bir mu'cize değil de nedir?

c- Ayet-i Kerîmesinde Arş'ı yüklenen, çevresinde dolaşan meleklerin Hak Teâlâ'yı tesbîh ve tahmîdde bulunmaları için evvelce îmân etmiş olmaları iktizâ eder. O halde ayrıca buyurulmasında ne fâide vardır? Zimahşerî buna cevaben diyor ki: “Bundan murâd Allahu Teâlâ'nın Arş'ı üzerinde oturur olmadığına tenbîhtir. Çünkü Arş üzerinde hâzır ve müstekar olsay­dı Arş da, Arş'ın etrafında bulunan melekler, Hak Teâlâyı müşahede ve muayene etmiş bulunurlardı. Artık Allahu Teâlâ'ya olan îmanları hakların­da medhü senayı sebeb olmazdı. Zîrâ hazır ve müşâhed olan birşey'in vü­cûdunu ikrar, medhü senaya sebeb olamaz. (Zâten böyle ikrar, îmân adını da alamaz).

Görülmez mi ki güneşin varlığını ve ziyâlı bulunduğunu ikrar, medh ü senayı îcâb etmez. Halbuki Allahu Teâlâ Hazretleri meleklerin Zât-i îlâhîsi'ne olan îmânlarını medh ü sena ediyor, ta'zim tarîkîle zikir buyuruyor. Demek ki bunlar, Cenâb-ı Hakk'ı Arş üzerinde görmedikleri halde mücerred delil ile bilib Zât-i Ülûhiyyeti'ne îmân ediyorlar; bu cihetle de medha liyâkat kazanmış oluyorlar.

İşte Tefsîr'-i Keşşaf sahibi,Kavl-i Şerifinde böyle  güzel bir fâide buluyor. Bunu bulmak bu Nazm-ı Celü'in böyle bir esas akideye işa­reti hâiz olduğunu keşf ve istinbât etmek büyük bir zekâ eseridir. Zimah-şerî'nin bu dakîk işareti keşfetmiş olması, Fahrü'd-Dîn-i Râzî gibi mütefek­kir bir allâmeyi pek mütehassis etmiş ve şu sözlerîle Zimahşerî hakkında sitâyişde bulunmuştur:  “Allahu Teâlâ Keşşaf Sahibine rahmet etsin, yalnız tefsirinin ma-hasalı bu bir nükteden ibaret bulunsa idi, yine kendisine fahr u şeref için kifayet ederdi.” Zımahşerî'nin “Tabakatu'l-Müfessirîn” kısmında­ki tercüme-i hâline de müracaat.

12- Müfessirler, kıssalara,  kâinatın hilkatine, ma'denlere, nebatlara, semavî ecrâma, arzın teşekkülâtma müteallik âyetlerin tefsirinde Vahye müstenid olmayıb mücerred his ve tecrübe mahsûlü olan ulûm ve fünûn mesailini dermeyân ederken ihtiyatlı bulunmalıdırlar. Birtakım fennî faraziyyelere birer katiyyet mahiyyeti vererek Kur'ân'ın yüksek beyânâtîle bunla­rın arasını kat'î surette te'lîfe çalışmamalıdırlar. Çünkü Kur'ân'ın beyanâtı aynı, hakikattir. Fennî mes'eleler,  faraziyyeler ise ilmî terakkiler netice­sinde tebeddül edebilir. Nitekim İlm-i Hey'et mes'eleleri böyle bir tebeddü­le uğramıştır, Mücedded Kudret-i İlâhiyyeyi gözler önünde tecellî ettirmek için semavî ecrâma işaret buyuran âyetleri Batlamyus meslek-i felekîsi ile te'lîfe çalışanların bu babdaki gayretleri bugün kıymetini gâib etmiş bulu­nuyor. Artık bu gibi âyetlerin Kopernik veya Aynştayn nazariyye-i felekiyyesîle te'lîf etmek isteyenler de böyle bir akıbete uğramaktan endîşe etme­li, işin künhünü Allahu Teâlâ'nın ilmine havale eylemelidir.

13- Müfessirler, hakikati araştırmalıdırlar; lüzumsuz tafsilâttan ka­çınmalıdırlar. Bahusus aslı meçhul, kıssalardan, hikâyelerden ihtiraz etme­lidirler; hurâfât kabilinden olan, halkın idrâk-i havsalasına sığmayan garîb. gayr-i sabit rivayetlerden ictinâb üzere bulunmalıdırlar.

Bir müfessir, İslâm âlimlerinin en mütefekkiri, en münevveri olacağın­dan eserinde bu gibi şeylere yer vermesi muvafık olamaz. Meğer ki intikad için olsun.

14- Müfessirler, yazdıkları tefsir kitablarında muntazam bir tertîb ve tensîka riâyet etmelidirler. Âmmenin kabulüne mazhar olan tefsirlerle mutabık kalmaya çalışmalıdırlar. Noksan ve ziyâdeden  kaçınmalı, ya'nimaksadı tenvir ve tavzih edecek mikdârdan noksan yazmamalı, garaza ta­allûku olmayan şey'ler ile de kitablarını doldurmamalıdırlar.

Tefsirlerde ekseri şu tertîb iltizâm edilir:

Evvelâ: Sûrelerin ma-kabillerine olan münâsebetleri yazılır, isimleri, vech-i tesmiyeleri, faziletleri gösterilir. Âyetlerinin, kelimelerinin, harfle­rinin' mikdârı kayd edilir.

Saniyen: Her âyet-i celile kendi kendine bir fâtiha-i kelâm olmakla be­raber bunun ma-kablindeki âyetler ile olan münâsebeti yazılır. Çünkü ge­rek sûrelerin ve gerek âyetlerin aralarındaki münâsebetleri, insicamı gös­termek, Kur'ân-ı Mübîn'in belagat ve ulviyyetini bir kat daha tecellî ettir­miş olur. Hattâ bu bâbda yazılmış müstakil eserler de vardır.  Şeyh Ebû Cafer'in ismindeki eseri ve İmâm-ı Süyûtî'nin Esrârü't-Tenzîl adındaki kitabı bu cümledendir.

Âyetlerin münâsebetlerini göstermek hususunda Fahrü'd-Dîn-i Râzî'nin pek büyük hizmetleri geçmiştir. Tefsîr-i Kebîr'i bu i'tibâr ile de büyük bir kıymete mâliktir. Müşârün-ileyh demiştir ki: Kur'ân-ı Kerîm'in ekser-i lâtâifi, âyetleri arasındaki tertibat ve ravâbıta mevdu'dur.

Sâlisen: Âyetlerin muhassalası olan ma'nâya işaret olunur. Bu hususta rivayet ve dirayet yollarîle nakledilmiş olan ma'lûmat kaydedilir. îcâb eden i'tirazlara, vârid olan suallere cevâb verilir.

Râbian: Âyetlerin kelimelerinde, terkiblerinde tahliller yapılır, lûğat, tasrif, iştikak i'tibârile lâzımgelen ma'lûmat verilir, bunların belagat ilmi­ne temas eden noktaları gösterilir.

Hâmisen: Âyetlerin ihtiva ettiği dînî hükümler, şer'î emirler, nehiyler îzâh edilir, İslâm ulemâsının bu hususlardaki içtihâdlarına, kanâatlarına mümkün mertebe işaret olunur.

Sâdisen: Âyetlerin tazammun ettiği ma'nevî işaretlere, lâtâife, bedâyia meşru' bir tasavvuf neşvesîle işaret olunur, mütalâa erbabının her veç­hile istifâdesine çalışılır.

15- Müfessirler, gerek ba'zı âyetler arasında ve gerek ba'zı hadîsler ise Sahâbe-i Güzin'in ve Tabiîn ile sâir müfessirlerin beyanları arasında vücûdu tevehhüm olunan ihtilâfları, tearuzları hal ve ref  etmelidirler. Bir kere şüphe yok ki Kur'ân-ı Kerîm'in âyetleri arasında asla ihtilâf ve tena­kuz bulunamaz. Âyet-i Kerî­mesi buna delildir. Âyetler ile sahîh hadîsler arasında da böyle bir ihtilâf ve tenakuz bulunamaz. O halde bir müfessirin vazifesi, ilk bakışta birbiri­ne muhalif gibi görünen, ba'zı âyetlerin veya âyetler ile hadîslerin arasın­daki ittihadı göstermek, bu zâhîrî ihtilâfın mahiyyetini îzâh ederek mes' eleyi aydınlatmaktır.[70]

 

25- Müfessirlerin Arasında Görülen Ba'zı İhtilâfların Sebebleri Ve İhtilâfların Nevi'leri;

 

İhtilâf, lügatte ittifaksızlık demektir. Hakîkî ve zahirî kısımlarına ayrı­lır. Şöyle ki: Hadd-i zâtinde (Nefse'1-emr i'tibârile) birbirine mütebâyin bulunan iki söz arasında (Hakîkî ihtilâf) vücûde gelir. Birbirine hadd-i zâinde değil de, görünüş i'tibârîyle mütebâyin bulunan iki söz beyninde de (Za­hiri ihtilâf) bulunmuş olur.

Ba'zı zâtlara göre ihtilâf, delile müstenid olacağından içtihâd demek­tir. Hilaf ise delîle müstenid olmadığından memnu'dur. Demek ki ihtilâf da maksûd bir, tarîk muhtelifdir. Hilâfda ise hem maksûd, hem de tarik muhtelifdir. Bu bakımdan ihtilâf, bir rahmet eseridir, Hilaf ise bir bid'at ese­ridir,

Ba'zı zâtlara göre de iki kimse arasında ihtilâf bulunabilmesi için bun­ların muasır bulunmaları lâzımdır. Muasır olmayanların arasındaki ittifaksızîığa hilaf adı verilir. Bir de râcih mukabilindeki mercûh kavle hilaf ıt­lak olunur.

Bununla beraber ihtilâf ta'bîri her ilimde başka bir ma'nâya gelmek­tedir. Belağat ilmine nazaran fasâhatçe, rikkat ve cezâlet gibi üslûb-ı be­yânca evveli âhirine uymayan sözlere Muhtelef Kelâm denir. En belîğ söz­ler, bir nehc üzere muntazam bir halde bulunur.

Hadîs-i Şerîf ilmine nazaran aralarında ma'nâ hasebîle zahiren bir tezâd görülen iki hadîse Muhtelef denilir. Bu halde tezâd kaldırılarak hadîs­lerin araları cem' ve te'lîf edilir. Aralarını te'lîf mümkün olmazsa biri ter­cih olunur. Tercih de kabil olmazsa tevekkuf edilmesi lâzımgelir.

Mütekellimlerin muhakkiklerine göre ihtilâf, iki şey'in mütekabil ve mütemâsil bulunmasıdır. Başka bir ta'bîr ile iki mevcudun ne mütezâd, ya nî birbirine mütekabil, ne de mütemâsil. ya'nî sıfât-ı nefsiyyenin cümlesinde müteşârik olmasıdır. Buna tehâlüf de denir. Vâcib ile mümkin gibi.

Hukemâya göre ihtilâf, iki şey'in bir mâhiyette temâmîle müteşârik bu­lunmasıdır. Böyle mütehâlif olan iki şey' arasında ba'zen tezâd bulunur, ba'zan bulunmaz.

Tefsir bakımından ihtilâfa gelince bu da gerek ba'zı âyetlerin ma'nâları arasında ve gerek bu âyetlere âid olmak üzere müfessirlerin beyânları arasında görülen mubâyenetlerden ibaret olub ihtilâf-ı hakîkî ve ihtilâf-ı zahirî kısımlarına ayrılır.

Bir kere Kur'ân-ı Kerîm, bir Kelâm-ı îlâhî olduğundan âyetleri arasın­da hakîkî surette bir ihtilâf vukuuna imkân yoktur. Ancak bâdi-i nazarda ba'zı âyetler arasında bir ihtilâf nişanesi görülebilirse de cüz'î bir incele­me neticesinde böyle bir ihtilâfın mevcûd olmadığı anlaşılır.

Âyetler ile hadîsler arasında veya hadîsler beyninde dahî hakîkî bir ihtilâf mevcud olamaz. Çünkü Resûl-i Ekrem sallâ'llahu aleyhi ve sellem Efendimiz Âyet-i Kerîmesi mantûkunca Hak Teâlâ'nın Vahy'ine mazhar olduğu cihetle kendisinden mütebâyin söz­ler sâdır olamaz. Ancak mutlak ve mukayyed olan, nâsih ve mensûh bulu­nan nasları gözden uzak tutmamalıdır.

Hulâfây-ı Râşidîn Hazretlerîle sair Sahâbe-i Güzin'in îçtihâd eseri olmayan ifâdeleri ile Kitâb ve Sünnet arasında da hakîkî ihtilâf asla bu­lunamaz. Zîrâ bu yüksek zâtlar, bir Vahy ve ilham menbaından müstefîd oldukları ve dinî iğlerde son derece ihtiyatlı olub Kitâbu'llah'a, Sünnet'e muhalefetten kaçındıkları için aralarında hakîkî surette ihtilâflar yüz gös­teremez. Bu mübarek zâtların sözleri arasında zahiren bir .münâfât görülür­se bu anlayışımızdaki kusurdan münbais olacağından bir tedkîk neticesin­de bunun mevcûd bulunmadığı tezahür eder. Ve bu zâtlardan herhangisinin sözü alınacak olsa savâba isabet edilmiş olur.

Ashâb-ı Kiram ile Tâbiîn'in beyanâtı arasında görülen ihtilâflar da çok kere zahirîdir. Tabiîn Hazerâtı, Ashâb-ı Güzîn vâsıtasîle dînî bilgilere nâil olmuş oldukları cihetle birer Zülâl-i Hikmet kaynağı olan Sahâbe-i Güzîne muhalefet edemezler. Bununla beraber muhalefet ettikleri takdirde Ashâb-ı Kirâm'ın beyanâtı tercih olunur.

Sırf içtihâdî mes'elelerde olub sem'a (Resûl-i Ekrem'den işitmeye) mütevakkıf bulunmayan hususlarda ise daha ziyâde teeyyüdeden kavil ahzolunur.

Gerek Tabiîn Hazerâtının ve gerek sâir müfessirlerin ifadeleri arasın­daki ihtilâflara gelince, bunların en büyük kısmı zahirîdir. Evet... bir âye­tin tefsir ve tevcihi hususunda bu zâtlardan menkul birçok sözler görür, bunları ilk nazarda birbirine muhalif sanırız. Halbuki nazarımızı biraz derinleştirince böyle bir muhalefetin bulunmadığı anlaşılır.

Ba'zan olur ki bir âyet-i kerîmedeki bir lâfız, iki türlü okunur veya iki üç ma'nâya gelir. Her müfessir, bir okunuşa, bir ma'nâya göre âyeti tevcih eder. Bu halde aralarında nefse'l-emr i'tibârîle bir muhalefet bulunmuş olmaz.

Kezâlik ba'zan bir hakikati, müfessirlerden ba'zıları lâzımîle, ba'zıları da semere ve gâyesîle tevcih eder, bunların hepsi de bir ma'nâya râci' olur.

Yâhud bir hakikati bir müfessir, kendisine daha zahir olan veya sorucunun hâline daha uygun bulunan bir ta'bîr ile tefsîr eder, sair tevcihler ile meâlen müttehid bulunur.

Kezâlik ba'zan bir hakikati bir müfessir, ihtiva ettiği nevi'lerden, va­sıflardan yalnız birine veya ikisine göre temsîl yolîle tefsîr eder. Diğer bir müfessir de bunu diğer bir nev'ine veya vasfına göre tevcih eder. Bunlar­dan her biri bir hakikatin mütenevvi' safhalarında yalnız bir ikisini gös­termiş olur. Artık aralarında bir mübâyenet bulunmuş olamaz.

Tâbiîn'den bir zâtın bir âyet hakkında iki tevcihi bulunursa bakılır. Eğer kabil ise bunların araları te'lîf edilir. Değilse son tevcihi tercih olu­nur. Meğer ki bu iki tevcîhden evvelkisi daha sahih bir tarîk ile kendisin­den rivayet edilegelmiş bulunsun. O halde birinci tevcihi takdîm edilir.

Ba'zı tefsirler arasında hakîkî surette ihtilâflar görülebilir ki bunun baş­lıca beş sebebi vardır:

Birincisi: Sem'a mütevakkıf bulunan bir husûsda müfessir, rivayeti tashîha i'tinâ etmeyib zaîf kavillere hükmünü bina eder, sahîh rivayetlere müstenid tefsirlere muhalefet ederek hataya düşmüş olur.

İkincisi: İşitmeye mütevakkıf olmayıb içtihâd ve istinbâta mesağ bu­lunan bir hususta müfessir, ilim kaidelerine aykırı hareket eder, sair müdekkiklerin tevcihlerini nazara almaz, neticesinde hakka isâbet edemeyerek hatâya ma'rûz kalır.

Üçüncüsü: Müfessir, âyet-i celîlenin sibak ve siyakını, sebeb-i nüzulü­nü, mensûh olub olmadığını nazara almaz, âyetin kelimelerini, terkiblerini yalnız Arab lügatine tevfikan halle çalışır, neticesinde hatâya düşmüş olur.

Dördüncüsü: Müfessir, âyet-i kerîmenin lûğavî ma'nâsını, hakîkî med­lulünü hiç nazara almaz, kelâmın siyakına, âyetin ma-kabline, maba'dine olan irtibatına hiç ehemmiyet vermez. Bu husustaki rivayetleri de hiç nazar-ı dikkate almaz, kendisinin felsefî düşüncesine, veya tasavvufî zevkına göre âyete ma'nâ verir; daha doğrusu âyetin ma'nâsım kendi fikrine, aki­desine imâle etmiş olur. Bunun neticesinde de tefsir i'tibârîle hatâya ma'­rûz kalmış olur.

Zevk-i Tasavvufla yazılan tefsirler, hadd-i zâtinde tefsir sayılmaz. Bununla beraber bunların bir kısmı büyük bir kıymeti hâizdir. Hakîkî mutasavvifeden olan zâtlar, yazdıkları tefsirlerin müteaddid sahîfelerinde âyet­lerin lûğavî ma'nâları veçhile olan tefsirlerine riâyetin vücûbunu ihtar eder­ler, kendi yazılarının da Kur'ân-ı Azîm'in mücerred bir kısım lâtâifinden, işârâtından ibaret olduğunu  sarahaten i'tirâfda bulunurlar.

Beşincisi: Müfessir, bid'at erbabından olur. Ba'zı âyetleri mücerred kendi mezhebini terviç edecek surette te'vîle cür'et eder, bu suretle Ehl-i Sünnet'den bulunan müfessirler ile aralarında bir ihtilâf yüz göstermiş olur.

Ehl-i Sünnet ulemâsı, bütün bu ihtilâfları incelemiş, hakîkî ihtilâflar ile zahirî ihtilâfları ta'yân etmiş, Kur'ân-ı Kerîm'in yüksek, hakîkî ma'nâ­ları hakkîle mütecellî olmuştur.

Zahirî ihtilâflardan birkaç nümûne:

A - Âyet-i Kerîmesi münkirlerin meslûbü'l-ihtiyâr olduklarına delâlet ediyor. Âyet-î Celîlesi ise bun­ların ihtiyara nâiliyyetlerini gösteriyor. Birinci âyet-i kerîmeye nazaran ih­tiyardan mahrum oldukları cihetle münkirlerin îmân ile mükellef olmama­ları lâzımgelir. Halbuki Ayet-i Kerîmesi bu mükellefiyeti nâtıktir.

Binâen-aleyh birinci âyetle diğer iki âyet arasında bir ihtilaf yokmudur? Hayır yoktur. Çünkü birinci âyetteki icmal, Âyet-i Celîlesi ile ve emsâlîle tafsil buyurulmuştur. Demek ki onlar, mün­kir oldukları için kalbleri mühürlenmiştir. Yoksa kalbleri mühürlendiği için münkir olmuş değildirler. Artık îmânı kabule esasen müsteid bulunmuş ol­duklarından îmân ile mükellef olmaları, teklîf-i mâ-lâ-yutak kabilinden sa­yılamaz. Ve âyetler arasında da ihtilâf mezhebine meydan kalmaz.

Bu mes'eleyi Cemâlü'd-Dîn-i Aksarâyî, (Es'ile ve Ecvibe-i Kur'âniyye) adlı kitabında şu mealde tasvir etmiştir: “Çünkü Hak Teâlâ onların kalb­leri Üzerine hatm buyurmuş ola. Küfrün zevali, îmânın husulü mutasavver olmaz. Artık îmân ile mükellef olmaları nasıl caiz olur? El-Cevâb: Hatm, onların sû-i ihtiyarları sebebîle adem-i tevfikdan ibarettir. Bu ma'nâ ise asıl İhtiyarı nefy etmez ki teklife mâni' ola; mâni-i teklif ise asıl ihtiyarın intif asıdır.”

B- Nazm-ı Kur'ânîsini, müfessirler, Kur'ân'a ittiba' ile, İslâm ile, Sünnet ve cemâat ile, tarîk-ı ubûdiyyetle, Allahü Teâlâ'ya ve Re­sule itaat ile tefsir etmişlerdir. Bu bir ihtilâf değil midir? Hayır değildir. Çünkü Sırât-ı Müstekîm'den asıl murâd, Hakk'a îsâle vesile olan şey'dir. Kur'ân'a ittiba', İslâm ve saire ise böyle birer vesileden ibarettir. O halde bu tefsirlerden herbiri bir hakikatin mütenevvi' sıfatlarından, safhaların­dan birini göstermiş oluyor.

C- Âyet-i Kerîmesini  müfessirlerden ba'zıları ile, ba'zıları ile, kimi  ile, kimisi ile,  kimisi de  ile te'vîl ediyor.                                      

Bu  halde ihtilâf vücûde gelmiş olmuyor mu? Hayır olmuyor. Çünkü bunlar ile te'vîili şâyi'dir, Âyet-i Celîle de bu te'villere mütehammildir. Her müfessir bunlardan birine göre âyeti tevcih etmiş oluyor.

D- Âyet-i Kerîmesinde ile ibareleri muhtelif suretlerle tefsir edilmiştir. Bu halde ihtilâf vücûde gelmiş olmuyor mu? Hayır olmuyor. Zira müfes­sirlerden herbiri bir hakikatin nevilerinden birini nazara alarak o haki­kati yalnız o nevi' ile bir temsil olarak tefsir etmiş bulunuyor. Şöyle ki: den murâd, vâcibleri terk, haram olan şey'leri irtikâb eden­dir. (Aimzi) den murâd, vâcibleri edâ, muharremâtı terk edendir. dan da murâd vâcibleri edâ ile beraber hasenata müsâreat edendir. Şimdi zâlimi yalnız ikindi namazını te'hir eden, veya zekâta mâni' olan ile, muktasıdı da namazını vakti içinde kılan veya zekâtını veren ile, sabık bi'1-hayrâtı da namazını vaktinin evvelinde edâ eden, veya zekâtîle beraber sadaka da veren ile tefsir edenler, bu hakikatleri, ihtiva ettikleri nevilerden yalnız birîle tevcih etmiş olurlar; aralarında hakîkî bir ihtilâf bulunmamış olur. Buna İhtilâf-ı Tenevvu' denir ki caizdir.

E- Âyet-i Kerîmesinde kelimesi üç hayz ile, üç tuhr ile tefsir olunuyor. Bunların arasında bir tezâd bulunmuş olmuyor mu? Hayır olmuyor. Çünkü kelimesinin müfredi olan bir müşterek lâfızdır. Hem. hayza, hem de tuhra şâmildir. Müfessirlerden, fakîhlerden her biri bu iki ma'nâdan birini almış ve bu iki ma'nâya göre bir kısım fıkhı mes'eleler teferru' etmiştir.[71]

 

Hakikî İhtilâflardan Birkaç Nümûne:

 

A- Âyet-i  Kerîmesindeki murâd, Ehl-i Sünnet'in cumhuruna göre rü'yettir. Bu Âyet-i Celîle, mü'minlerin âhiret âleminde rü'yet-i İlâhiyyeye nail olacaklarını tebşir etmek­tedir. Mu'tezile taifesi ise rü'yetu'llâh'a kail olmadıklarından âdetleri veç­hile pek baîd te'vîllere müracaat ediyor, nazar ile rü'yetin başka başka şeyler olduğunu iddia ederek nazarı intizâr ma'nâsına alıyor, Kavl-i Şerifini ile te'vîle çalışıyorlar. Hattâ Mu'tezile'den olan Zimahşerî, rü'yetu'llâh'a kail olmadığından Âyet-i Kerîmesi'nin tefsiri sırasında en büyük fevz ü necatın Cennet'e girmekten ibaret olduğunu iddia etmiş, bu suretle, de kendi, sahîf mezhebine işarette bulunmuştur. Halbuki Ehl-i Sünnet'çe en büyük fevz ü necat, en büyük ni'met ve saadet rü'yetu'llâh'a mazhariyyettir.  Binâenaleyh bu hususta Ehl-i  Sünnet'den olan müfessirler  ile Mu'tezile'den olan müfessirler arasında hakiîki bir ihtilâf iki tarafın delilleri tefsirlerde ve bilhassa akaid kitablarında yazılıdır.

B- Âyet-i Celîlesinde Hazret-i Âdem ile Hazret-i Havva'nın bir ağaca yaklaşmaktan nehiy buyuruldukları beyân olunuyor. Acaba bu ne ağacı idi? Buna garaz taallûk etmediği için âyette bir delâlet yoktur. Bunun ne olduğunu târih vasıtasîle de öğrenemeyiz. Çünkü bu hâdise tarihten evvelki zamanlara âiddir. Bu bâbda Ehl-i Kitâb'ın sözlerini de kabul ve redde mecbur değiliz. Çünkü bir hadîs-i Şerîf'de buyurulmuştur. O halde Vahy-i İlâhî'ye mazhar olan Hazret-i Peygamberin beyanâtını araştı­rırız. Eğer bu hususta birşey beyân buyurduğu sahîh bir rivayet ile sabit ise o sayede hakîkat-i hâle muttali' oluruz. Sabit değilse tevakkuftan başka çâremiz kalmaz.    Halbuki müfessirlerden biri kalkıyor, Âyet-i Celîledeki şecereden murâd, buğdaydır diyor. Diğer biri de, hayır,   bundan murad incir ağacıdır, diyor. Üçüncüsü de, yok, bu ağaçtan murâd, üzüm kütüğü­dür, diye ma'lûmat veriyor, iste bu zâtlar arasında fâidesiz yere hakîkî bir ihtilâf vücûda gelmiş bulunuyor.

Nûh aleyhi's-selâmın gemisinin mikdârı, Ashâb-ı Kehf'in isimleri, Hıdır aleyhi's-selâmın Emr-i İlâhî ile öldürmüş olduğu çocuğun adı ve emsali hakkındaki ihtilâflar da bu kabildendir.

C- Ayet-i Kerîmesi'nden murâd, yaş, yeşil bir ağaçdan su gibi söndürücü bir madde­yi hâvî olduğu halde sıcak, yakıcı bir maddenin zuhurunu beyân ve bu ve­sile ile Kudret-i İlâhiyye'nin hârika gösteren bir eserini tefekkür sahasına vaz'etmekten ibarettir.

Kelâmın şevki bunu muktazîdir. Lûğat de bundan başkasına müsâid de­ğildir. Halbuki Ebû-Muâz-ı Nahavî diyorki: Bu Âyet'deki yeşil ağaçtan mu­rad, İbrahim aleyhi's-selâmdır. Ateşten murad da İbrahim aleyhi's-selâmın neslinden olub bir hidâyet nuru bulunan Hazret-i Muhammed aleyhi's-selâm­dır, îkad, yakmakdan murad ise, o Peygamber-i Zî-Şân'ın neşrettiği Dîn-i İslâm'dan, o nurlu menba'dan bizim feyz ve saadet iktibas etmemizdir. işte bu, bir mutasavvifâne tevcîhden başka değildir. Böyle teşbîhâta müstenid bir tevcih, sahîh olabilir. Fakat bu tevcih hiçbir vakit bu Âyet'in bir tefsiri mesabesinde olamaz. Burada medlul doğru olsa da delilin delâleti tes­lim olunamaz. Binaen-aleyh bu tevcih sahibi ile müfessirler arasında bir ha­kîkî ihtilâf bulunmuş demektir.

D- Âyet-i Kerîmesîle de başka bir kudret hârikası tasvir buyuruluyor. Hak Teâlâ Hazretlerinin seyelân hâlinde bulundurduğu acı ve tatlı iki denizin satıhları âdeta birbirine temas ediyor. Fakat aralarında bir haciz, bir mania bulunuyor, birbirine tecâvüz edemiyor, birbirinin hâssasını ibtâle kadir olamıyor, herbiri kendi varlığını, kendi hassasiyetini muhafaza edebiliyor, bunlardan inci, mercan gibi kıymetli şeyler çıkıb duruyor. Ne büyük kudret eseri! Bunu kim inkâr edebilir?

İşte müfessirlerin ifâdeleri bu merkezdedir. Lisan da bunun böyle olma­sını îcâb etmektedir. Şimdi öteden bir Şiî çıkıyor da diyorki: İki denizden murad, Hazret-i Alî ile Hazret-i Fâtıma'dır. İnci ile mercandan murad da Hazret-i Hasan ile Hazret-i Hüseyn'dir.

Artık kelimelerin ma'nâları böyle tayyedilir de her lâfza istenilen bir ma'nâ verilirse buna tefsir denebilir mi? Artık söz, bir tefhim ve tefehhüm vâsıtası olabilir mi? Binâen-aleyh burada da Ehl-i Sünnet'den olan müfessir­ler ile Gulât-ı Şîa arasında hakîkî bir ihtilâf bulunmuş oluyor.

E- ve emsali, Ehl-i Sünnet'e göre Müteşâbihâttandırlar. Bunlar, evvellerinde bulundukları sûrelerin unvanları olmıya, veya Hak Teâlâ ile Nebiyy-i Zî-Şân arasında birer hususî remizden ibaret bulunmıya muhtemeldirler. Bizim için bunların ma'nâlarını kat'î surette ta'yin etmek kabil değildir. Halbuki Erbâb-ı Hevâ'dan ba'zılarına göre dan murad, Hazret-i Alî ile Hazret-i Muâviye'nin harbidir. Mervân'ın valiliğine,Abbâsîlerin hükümetine, Süfyânîlerin hâkimiyyetine da Mehdî'nin kuvvetine işarettir.

Şimdi bu harflerin böyle birer ma'nâya delâleti nasıl kabul edilebilir? Öteden biri çıkıb da ne için dan murad, Hazret-i Peygamber ile Kureyş'in harbi olmasın? Ne için dan murad, Mervân'ın valiliğine işaret olunsun da Hazret-i Muâviyeîinin veya Mansûr'un saltanatına işaret olmasın? dese ne denilebilir? Bu gibi esassız te'vîlerin hiç bir kıymet-i ilmiyyesi yoktur. Doğrusu, bunlar, Ehl-i Hakk'ın sözlerîle ihtilâf teşkil  edecek kadar bir kıymeti de hâiz değildirler. Bu gibi te'vîllerden kaçınmak her müslüman için bir vecîbedir.

Velhâsıl müfessirler, kendilerine teveccüh etmesi melhuz olan ma'nevi bir mes'ûliyyetten son derece titrerler. Müfessir olmak, öyle kolay birşey değildir. Bunun için pekçok ilim ister, büyük bir zekâ ve irfan ister, nezih bir akideye sâhib olmak lâzımgelir, tefsîre hâs olan usûl ve kavâide riâyet etmek lâzımgelir.

Yukarıdanberi yazdığımız evsâfı hâiz, âdâb ve şeraite riayetkar olan bir müfessir, her veçhile tebcile lâyıktır, onun yazdığı tefsir, bütün müslümanlar için bir ilim ve irfan menbaı, bir hidâyet ve saadet rehberi mesabe­sinde bulunur.[72]

 

Bu Kısma Âid Başlıca Me'hazlar:  

 

Tefsîr-i Kurtubî Mukaddimesi Tefsîr-i İbn-i Atiyye Mukaddimesi Tefsîr-i Nîsâbûrî Mukaddimesi Tefsîr-i İbn-i Arefe Mukaddimesi  Aynü'l-A'yân Mukaddimesi Sevâtıu'l-İlhâm Mukaddimesi  Tefsîr-i Âlûsî Mukaddimesi.[73]                                                                   

 

BÜYÜK TEFSİR TARİHİ

 

TABAKAT'ÜL MÜFESSİRÎN

 

İkincî 1Kısım:

 

Muhteveyat : Mukaddime. -- Müteaddid tefsir yazılmasındaki hik­met. — Müfessirlerin tefsir sahasındaki meslekleri. — Müfessirlerin taba­kaları. — Müfessirlerden mümtaz tabakamn terâcim-i ahvâli. — Müfessirlerden ondört tabaka ricalinin terâcim-i ahvâli. — Tefsirlere âid cedvel.

Zeyil : Kur'ân'ın tefsirini bizzat Resûl-i Ekrem'den veya Sahâbe-i güzînden ahzetmiş veya Kur'ân-ı Kerîm'in bâzı sûrelerine tefsir yazmış olan zevatın terâcim-i ahvâli. — Kur'ân-ı Azîm'e dâir yazılmış olan bir kısım eserler. — Bu kısım eserleri yazan zevâtm terâcim-i ahvâli, — Hecâ terti­biyle umûmî fihristler.[74]

 

Mukaddime

 

(Usûl-i Tefsir) ünvâniyle yazmış olduğumuz birinci kısımda Kur'ân-ı Mübîn'e ve Kur'ân'ın tefsir ve te'vîline, müfessirler için lâzımgelen şeraite, Kur'ân-ı Kerîm'in ihtiva ettiği ulûm ve fünûna ve sâireye dâir oldukça mufassal ma'lûmât vermiş idik. Şimdi bu eserimiz de (Tabakatü'l-Müfessirîn) nâmiyle yazılarak, Kur'ân-ı Azîm'in tamâmına veya büyük bir kısmına dâir tefsir yazmış olan zevâtm mesleklerine, tabakalarına, tefsirlerine, terceme-i hallerine müteallik bir hayli ma'lûmâtı muhtevi bulunacaktır. Bundan baş­ka Kur'ân'ın bâzı sûrelerine tefsir yazmış zevat ile bâzı tefsirler hakkında haşiyeler, ta'lîkalar kaleme almış zevattan bir çoğunun terâcim-i ahvâline dair de bâzı ma'lûmât kaydedilecektir. Kur'ân-ı Mübîn'e müteallik yazılmış şâir birçok eserler ile bunların müelliflerine dâir de mümkin mertebe ma'­lûmât verilecek, bu hususlara âid cedveller ilâve olunacaktır.

Bu iki eser, (Tefsir Târihi) ser-levhasiyle birleşecek, bunun birinci kıs­mım (Usûl-i Tefsir), ikinci kısmını da işbu (Tabakatü'l-Müfessirîn) teşkil edecektir.

Ma'lûmdur ki îslâm muharrirleri, islâm muhitinde yetişmiş ve muhte­lif ilimlere intisâb ile ihtisas kazanmış ulemâyı -ya ilmî kudretlerine ve ya­şadıkları asırlara göre- tabakalara ayırarak bunların mufassal veya muh­tasar terceme-i hallerini yazmış, eserleri hakkında ma'lûmât vermişlerdir.

Tabakatü'l-Kurrâ', Tabakatüyl-Muhaddisîn, Tabakatü'l-Fukahâ, Tabakattü’l-Usûliyyîn, Tabakatü'l-Mütekellimîn, Tabakatü'n-Nuhât, Tabakatü'l-Udebâ', Tabakatü'ş-Şuarâ, Tabakatü'l-Etıbbâ' nâmlariyle yazılmış olan eserler bu cümledendir.

Kur'ân-ı Kerîm'in tefsîriyle meşgul olan bir kısım yüksek âlimlerimiz de böyle tabakalara ayrılmış, (Tabakatü'l-Müfessirîn) ünvâniyle bâzı kitablar yazılmıştır. Şu kadar var ki. bu ünvân ile yazılıp bizce ma'lûm olan eserler pek muhtasar şeylerdir ki, bunlar ne müfessirlerden birçokları hakkında ma'lûmâtı câmi'dir, ne de tefsirler hakkında beyanâtı, mütâleâtı muhtevi­dir, îmâm-ı Süyûtî'nin (Tabakatü'l-Müfessirîn) nâmiyle yazmış olduğu matbu' bir eser bu cümledendir.

Ahmed b. Muhammed nâmında bir zâtın yazmış olduğu Türkçe bir (Ta­bakatü'l-Müfessirîn) de vardır ki, birçok müfessirlerin isimlerini kaydet­mekle beraber meslekleri, tefsirleri hakkında malûmatı ihtiva etmemekte­dir. Bir yazma nüshası İstanbul'da Veli-Efendi Kütüphânesi'nde (427) numa­rada mukayyeddir.

Sırrı Paşa'nın (Tabakatü'l-Müfessirîn) nâmiyle yazmış olduğu matbu' bir eser ise bir risaleden başka değildir.

Bâyezid Dersiamlarından Bergamalı Cevdet Efendi merkumun (Tefsir Târihi) ünvâniyle yazmış olduğu matbu' bir eser de (Tabakatü'l-Müfessirîn) kabilinden olub, meşhur müfessirlerden ve muhaşşüerden (95) kadar zevat ile tefsirleri hakkında kısmen muhtasar ve kısmen oldukça mufassal, fâideli bâzı ma'lûmâtı ihtiva etmekte ise de, bundan da birçok müfessirler hâriç kalmıştır.

Muhammed b. Alî b. Ahmed ed-Dâvûdî el-Mâlikî nâmında bir zâtın yaz­mış olduğu bir (Tabakatü'l-Müfessirîn) de mevcûddur ki, Hamîdiye Kütüp­hânesi'nde (179) numarada mukayyeddir. Başka yere nakledildiğinden mütâlâasına muvaffak olamadık; bunun da pek mufassal bir eser olmadığı anla­şılmaktadır.

Bizim bu kerre yazmaya başladığımız bu eser ise, bi'n-nisbe daha vâsi', müfessirler ile tefsirleri hakkında oldukça daha geniş ma'lûmâtı cami' bu­lunacaktır.

Evet., biz, müfessirlerin tefsir sahasındaki mesleklerini ve yaşamış ol­dukları asırlar i'tibâriyle de tabakalarını ta'yîne çalışacağız; mütâlâasın­dan müstefîd olabildiğimiz tefsirleri ve şâir eserleri hakkında az çok ma'lûmat vereceğiz. Müfessirlerden ve bir kısım tefsirlere haşiye veya ta'lîka yazan zâtlardan ve Kur'ân-ı Mübîn'e dâir eser te'lîfine muvaffak olmuş sair zevattan (464) kadar yüksek din âlimlerinin terâcim-i ahvâlini mümkin mer­tebe ihatalı bir halde yazmaya gayret ederek oldukça cem'iyyetli bir (Ta-bâkatü'l-Müfessirîn) vücuda getirmiş olacağız.

Böyle güzide din âlimlerinin, üm ü irfan naşirlerinin hâiz oldukları yük­sek vasıfları mümkin mertebe tebarüz ettirmek, ilm ü ma'rifet nâmına bir şükran vazifesidir. Bu mümtaz zevatın namlarını her vesîle ile yâd etmek Rahmet-i İlâhiyye'nin nüzulüne bir vesiledir.

Bu muhterem zevatın terâcim-i ahvâline vâkıf olmak insanı pek ziyâde ma'nevî zevkler, neşveler içinde bırakır. Bu gibi büyüklerin terâcim-i ahvâ­lini okuyub bundan zevk-yâb olmak yalnız ilim erbabına münhasır değildir; bunların mütâlâasından, az çok tahsil görmüş olan her hangi bir meslek sa­hibi de müstefîd, mütelezziz olur; dînî, ahlâkî, içtimaî bîr çok meselelere, vecizelere vukuf ile maîlûmâtını tevsîa fırsat bulur.

Ancak şunu da i'tirâf edelim ki, bu gibi büyük zâtların hâiz oldukları fazilet ve kemâl ile mütenâsib bir tarzda terceme-i hallerini yazarak, ilmî, dînî meziyetlerini bihakkın tecellî ettirmeğe böyle bir iki cildden müteşek­kil serler kâfi olamaz. Ve böyle bir eser bir hayli noksanlardan hâlî bulunamaz.

Her veçhile mükemmel eserler vücûde getirmek insan için birinci gaye ise de, buna muvaffakiyet, maalesef çok kerre müyesser olmamaktadır. Buna ne zaman, ne mekân, ne hayâtı şerait, ne de hâl-i hâzırdaki vesâit çok kere müsâid bulunmuyor.

O halde böyle bir eser yazmaktan sarf-ı nazar mı edilmeli? Hayır, biz­ce böyle bir eseri hiç yazmamaktansa bunu noksâniyle beraber vücûda ge­tirmek ilim nâmına yine bir kârdır. îşte bu mülâhazaya mebnî biz de bu ese­ri yazmaya cür'et etmiş bulunuyoruz.

Ve mina'llâhi't-tevfîk"[75]

 

Müteaddid Tefsirler Yazılmasındaki  Hikmet

 

Ma'lûmdur ki Allahu Teâlâ Hazretleri'nin beşeriyete ihsan buyurduğu en son semavî kitab'ı Kur'ân-ı Mübîn'dir. Bu Kitâb-t İlâhî, bütün insanlara hitâb eder, bütün insanların hatt-ı hareketini gösterir, bütün insanları hidâyete, fazilete kavuşturmak ister, bütün insaniyetin necat ve saadetine vesîle ola­cak ahkâmı muhtevi bulunur. Asırların tevâlîsi, beşeriyetin edvâr-ı terakkisi ne kadar artarsa artsın, insanlar dâima muhtaç oldukları ulvî, ma'nevî, içtimâi hakikatleri, çareleri yalnız Kur'ân’ın lâhûtî beyanâtı sayesinde elde ede­bileceklerdir.

Beşeriyetin muhtelif edvâr-ı hâyatiyesine muntabık olan, insaniyetin her türlü sınıflarına yüksek hitabelerini tevcih eden Kur'ân-ı Azîm'in, artık ne kadar mu'ciz bir mahiyeti hâiz olduğunu, ne kadar tükenmez bir ilm ü irfan, bir hidâyet ve burhan hazînesi bulunduğunu düşünmelidir.

Evet.. Kur'ân-ı Azîm, hadd-i zâtında böyle bir i'câz bedîasıdır, böyle bir hikmet ve irfan hazinesidir. Nitekim bir Hâdîs-i Şerif'de: buyurulmuştur.

Filhakika Kur'ân-ı Kerîm, beşeriyetin, hak ve hakikate selâmet ve saa­dete, en ulvî bir gaye olan ma'rifet-i ilâhiyyeye nâiliyeti için en metin, en mukaddes bir vâsıtadır. Bu Kitâb-ı Hakîm'in acâib ve letâifi nihayet bulmaz, hiçbir kimse bunun mânâlarının künhüne kavuşamaz, her mütefekkirin tefek­kürü pîş-gâhında nice nice yüksek mazmunları dâima tecellî eder durur, fa-sâhat ve belâğati nezih ruhları gaşyeder, lâtif, i'câzkâr nazmındaki muhtefî hakikatler, vakit vakit urafâ-yı ümmete münkeşif olarak kalbleri ma'nevî zevkler, neşveler içinde bırakır.

Maahâzâ bu Kitâb-ı Mübîn'ın âyetleri ne kadar tekrar edilse revnakı, kırâetindeki zevk-ı ma'nevî zail olmaz; ne okuyanların lisanlarına ağırlık verir, ne dinleyenleri usandırır, ne de mütefekkirlerin zihinlerini yorar.

Sözlerini Kur'ânâ uyduranlar doğru söylemiş olurlar. Kur'ân ile amel edenler hakka isabet etmiş, Kur'ân ile hükmedenler adalette bulunmuş, Kur'ân'a sarılanlar doğru yola kavuşmuş bulunurlar.

İşte Kur'ân-ı Mübîn, böyle bî-nihâye hasâis ve hakayıkı cami', bütün in­sanların en mükemmel, en mukaddes bir rehberi olduğu içindir ki, bunun ge­rek mübarek nazmındaki en yüksek fesahat ve belâğati mümkin mertebe göstermek, ve gerek lâtif mânâsmdaki nihayetsiz hakayık ve bedâyi'den beşeri­yet ijin münkeşif olacak bir kısım meâlîyi izah edebilmek ve binnetîce Kitabu'llâh'a hizmet şerefine nail olmak maksad ve hikmetine mebnî yüzlerce tefsir kitabları te'lîf edilegelmiştir.

Her müfessir, kendi isti'dâdı, kendi ihtisası, kendi sünûhâtı derecesinde Kur'ân'ın hakikatlerine, bedîalarına, i'câzma tercemân olmuş olduğundan, mütenevvî  tefsirler vücûde gelmiş, hiçbiri diğerinden tamamen  muğnî bulunmayıp her birinden mütâlâa erbabı için başka bir fâide, başka bir feyz  gelmekte bulunmuştur.

Bu muhtelif isti’dadların, tecellileri birer muhassalası olan tefsirlerin her biri kendi başına bir hususiyeti, bir mümtaziyyeti haizdir. Fakat teferruat’dan kat’-ı nazarla takib dilen usulün kadir-i müştereki nazara alındığı takdirde, müfessirleri sekiz,dokuz zümreye,mesleğe, tefsirleri de bu mikdar nev’a ayrılabiliriz.[76]

 

Müfessirlerın Meslekleri

 

Müfessirîn-i kiram, yaşadıkları asırlar i'tibâriyle bugün on dört tabakaya ayrıldıkları gibi tefsir sahasında ta'kib ettikleri usul, serdeyledikleri ma'lûmat ve mütâlâat i'tibâriyle de müteaddid zümrelere, mesleklere ayrılırlar.

Müfessirlerin böyle mesleklere ayrılmaları, yazmış oldukları tefsirler ara­sında birer husûsiyyet, birer vasf-ı mümeyyiz bulunmasına mütevakkıftır. Biz bu husûsiyyette, bu vasf-ı mümeyyizde müttehid ve müşterek olmak i'tibâriy­le müfessirleri -aşağıdaki veçhile- dokuz mesleğe ayırabiliriz.

Birîncî Meslek : Mümtaz bir tabaka teşkil eden Ashâb-ı Kiram Hazerâtına âiddir. Ashâb-ı Güzîn, müstakil, müdevven bir halde tefsir yazmış değildirler. Belki Resûl-i Ekrem (salla'llâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz'den telâkki ettikleri âyetlerden bâzılarının mânâsını, sebeb-i nüzulünü kendileri­ne mulâkî olan bâzı zevata beyân etmişler, o zevat da bunları hıfz ve zabt ederek ümmet arasında nakil ve neşre himmet eylemişlerdir.

İkîncî Meslek : Birinci tabaka ile kısmen ikinci tabakayı vücûda ge­tiren Tâbiîn'e aittir. Bu zâtlar, bizzat Ashâb-ı Kirâm'dan Kur'ân'ın bâzı mâ­nâlarını telâkki ederek rivayette bulunmuş, İslâm âleminin muhtelif merkez­lerinde tslâm ulûmunu neşre muvaffak olmuşlardır. Bu zevatın da bildiğimiz tarzda bütün Kur'ân'ın maânîsıni cami', mufassal tefsirleri mevcûd değildir. Bunlardan bazılarının rivayetleri zabt ve cem' edilerek bilâhare namlarına birer muhtasar tefsir vücude getirilmiştir.

Üçüncü Meslek : Tabiîne tâbi' olan ve ikinci tabakaya mensub bulu­nan bir kısım zevata âiddir. Bu zevat, Ashâb-ı Güzîn ile tâbi'lerin tefsir hak­kındaki beyanât ve rivayetini cem' ve telfîk etmiş, rivayet tarikına büyük bir inkişaf vermişlerdir. Bunlar oldukça mufassal tefsir kitapları yazmış, tefsi­ri müdevven bir ilim hâline getirmişlerdir.

Dördüncü Meslek : Üçüncü tabakayı teşkil eden selef-i sâlihîne âiddir. Bu zâtlar, hem Ashâb-ı Kirâm'm, hem de Tabiîn ile Tebe-i Tâbiîn'in kavillerini cem' ve telfîk etmiş, tefsir sahasını genişletmişlerdir. Bu meslek müntesiblerinden bâzıları rivayetler arasında mukayeseler, tedkikler yapmış, âyât-ı celîleden ilmî menâhice tatbîkan ahkâm istinbâtına çalışmış, Kur'ân'ın nazmım lisan kavâidi i'tibâriyle de îzâha hizmet eylemişlerdir.

Beşinci Meslek : Dördüncü ve daha sonraki tabakalarda mensûb olan bir kısım zevata âiddir. Bu zâtlar, Ashâb-ı Kirâm'dan, Tabiîn'den ve eslâfdan menkul akvâli toplamış, mufassal tefsir kitabları yazmışlardır. Fakat bu menkulâtın senedâtı ihtisar edilmiş, râvîlerin isimlen kısmen veya tamamen terk olunmuştur. Bu zâtlar, tefsirlerinde bi'1-münâsebe bâzı ulûm ve fünûna da temasda bulunmuşlar, nazm-ı Kur'ân'ın delâlet ve işaretinden istifâde ede­rek bir takım nüktelerden, letâifden bahse de kıyam eylemişlerdir. Hattâ bun­lardan bir kısmı, yazdıkları tefsirlerde kendi sünûhât-ı fikriyyelerini de dere etmiş, sonradan gelenler de hüsn-i zanna mebnî bu sünûhâtın bir esâsa müstenid olduğuna zâhib bulunmuş, bu hususta selef-i sâlihînin sözlerini araştır­maya lüzum görmemişlerdir.

İslâm âleminde ulûm ve fünûnun tevessüü, fikirlerin inkişâfı, muhtelif felsefî düşüncelerin meydan alması, müteaddid mezâhib ve mesâlik erbabı­nın zuhuru tefsir sahasında büyük bir inkılâba sebebiyyet vermiş, bunun ne­ticesinde birçok hakayık tecellî etmiş ise de bir hayli ihtilâfât, indiyyât da vücûde gelmiştir.

Bahusus müfessirlerin eslâfına isnâd olunan akvâlin senedâtı terk veya ihtisar edildiği cihetle sahihini sakîminden ayırabilmek müşkil olmuştur. Kendi ilmî kudretine güvenerek rivayet tarikiyle pek alâkadar olmak isteme­yen bâzı âlimlerin yazdıkları tefsirlerde ise hakikatten inhiraf tehlikesi yüz göstermiştir.

Velhâsıl bu meslek müntesibleri tefsir sahasında bir de vâsi' surette bir dirayet tarîki vücûde getirmişlerdir.

Altıncı Meslek : Yazdıkları tefsirlerde en ziyâde mütehassıs bulun­dukları ilimlerden bahseden ve kendi mezheblerini tervice çalışan ve üçün­cü tabakadan i'tibâren muhtelif tabakalara mensub bulunan bir kısım zevata âiddir. Bu zâtlardan bir kısmı, lisan kavâidine, fesahat ve belagata müteallik ilimlerde kemâlâtı hâiz olduklarından, tefsirlerinde âyât-ı celîlenin elfâz ve terâkîbini nahiv kaidelerine, edebî fenlere göre pek çok îzâha çalışmışlardır.. Zeccâc gibi.

Bir kısmı da Fıkıh, Usûl-i Fıkıh, Hilâfiyyât gibi ilimlerde ihtisas sahibi bulunduklarından bunlar da tefsirlerini bu ilimlere âid meseleler ile doldur­muşlardır. Kurtubî gibi.

Diğer bir kısmı da ilm-i Kelâm ile, Felsefe ile, sair akü ilimlerle ziyâde meşgul bulunmuş olduklarından tefsirlerinde bunlara mütedair birçok şey­ler yazmışlardır. Fahr-i Râzî gibi.

Diğer bir kısmı da tarihî ilimlere münhemik oldukları cihetle tefsirlerin­de tarihe müteallik birçok ma'lûmât vermiş, naklettikleri tarihî vak'aların, kıssalar ile hikâyelerin doğru, ma'kul olub olmadığını tedkik ve tenkide lüzum görmemişlerdir. Seâlibî gibi.

Bu mesleğe mensub sayılabilen ve bid'at erbabından bulunan birtakım müfessirler de en cüz'î bir delâlet ve vesileden bilistifade kendi mezheblerine uygun mes'eleleri, fikirleri tefsirlerine dercetmeden geçmemişlerdir. Zemah-şerî gibi.                                                                                   

Yedinci Meslek : Kur'ân-ı Kerîm'in bâzı sûrelerine tefsir yazan ve mufassal tefsirler üzerine haşiyeler, ta'lîkalar yazmakla iktifa eden zevata âiddir. Bu zâtlar, Fatiha, Yâ-Sîn, Feth, Mülk sûreleri gibi birer veya iki­şer sûre-i celîleye mahsûs tefsirler yazmışlar, Keşşaf gibi, Envârü't-Tenzil gibi muhtasar, münakkah tefsirlerin mühim noktalarını ve îzâha, intikada muhtaç yerlerini şerh ve tavzîha çalışmışlardır. Bu zâtlar en ziyâde Beşinci Tabaka'dan sonraki tabakat ricali arasında bulunmaktadırlar.

Sekizinci Meslek : Yeni ilimleri, yeni nazariyyeleri nazara alan, İs­lâm âleminin intibahına vesile olacak mütalâalarda bulunan zevata âiddir. Bu zâtlar, on üçüncü, on dördüncü tabakalara mensub müfessirler arasında görülmektedir.

Son zamanlarda birtakım ilimler, nazariyyeler inkişâfa başlamış, şark ile garb arasında sıkı temaslar vücûda gelmiş, birtakım müsteşrikler tara­fından İslâmiyet hakkında doğru, yanlış mütâlâalar serdedilmiş, İslâm âlemi birtakım yabancı milletlerin hücumuna mâruz kalmıştır. Bunlardan mütees­sir olan bir kısım müfessirlerimiz, yazdıkları tefsirlerde bi'l-münâsebe bu hallerden bahse lüzum görmüş, İslâm âleminin intibahına çalışmış, İslâmiyet hakkındaki hücumlara ilmî ve felsefî bir tarzda cevablar vermişlerdir.

Dokuzuncu Meslek : Âyât-ı celîlenin işârât ve lâtâifini îzâha çalış­makla iktifa eden ve ehl-i tasavvuf denilen zevata âiddir. Bu yolda yazılan tefsîre (Tefsîr-i İşarı) adı verilir. Bu, bir nevi' te'vîldir.

İlm-i Tasavvuf dâiresinde tefsir yazmış olanlar iki kısma ayrılır: Birinci Kısım : Şer'-i Şerifin âdâb ve ahkâmına zahiren ve bâtınen ri­âyet eden ve hakikî tasavvuf ehli bulunan sûfiyye hazarâtıdır. Bu âlî zâtlar Kur'ân âyetlerinin Arabi lügatlar bakımından ifâde ettiği mânâları hakkıyyetine, murâd-ı îlâtrî olduğuna ve ümmet-i merhumenin de bununla mükellef bulunduğuna mu'tekid bulunurlar; bu i'tikadlarını yazdıkları kitablarda tas­rîh de ederler. Bununla beraber, ulûm ve maârifin bî-pâyân bir bahri olan Kur'ân-ı Azîm'in tazammun ettiği bir nice lâhûtî hakikatlere, bir kısım hafî, manevî işaretlere, letâife nazarlarını infaz ederek bunlardan da mümkin mer­tebe bahse himmet ederler; ümmetin ulvîyyete, meyyal olan ruhunu bu veç­hile de i'lâya çalışırlar ki, bunlar hadd-i zâtında âyât-ı Kur'âniyyenin nazm-ı celîlinden anlaşılan mânâlara münâfî bulunmazlar. Ve bunları birer şâhid-i şer'î, müeyyid bulunur.

İkinci kısım : Şerîat-ı Garrâ'nın âdâb ve ahkâmını ihlâl eden, sermâye-i marifeti birtakım sûfiyye istılâhâtını bellemiş olmaktan ibaret bulunan ehl-i hevâdır. Bunların akideleri fâsiddir. Bunların fikirleri birtakım yanlış düşün­celerin te'sîri altında' kalarak sönüp gitmişlerdir. Bunların tefsir diye yazdık­ları şeyler eslâfdan mütevâris, sahîh bir nakle müstenid değildir. Bu kitablar, nusûsa, şer'î usûle, edebî kaidelere muhaliftir. Binâenaleyh bunlara hiç­bir veçhile tefsir nâmı verilemez.

Esasen mücerred tasavvuf neşvesiyle yazılmış olan kitablar, Kur'ân-ı Mübîn'in bir kısım işârât ve letâifinin tecellîsine hadim olmakla beraber ha­kikaten tefsirden ma'dûd değildir. Bunlar alelekser te'vilât nâmiyle yâd olunur. Ehl-i hevâ'run yazdıkları kitabların ise Furkan-ı Hakîm ile hiçbir alâka­sı yok demektir. Bunları mütâlâa bile caiz değildir. Meğer ki bu.mütâlâa, onların münderecâtını red ve cerh etmek maksadına müstenid olsun.

Yukarıdanberi mesleklere dâir verdiğimiz ma'lûmattan da anlaşılacağı üzere müfessirlerden bir kısmı, yazmış oldukları tefsir kitablarının teaddüdü veya muhtelif münderecâtı i'tibâriyle başka başka bakımdan müteaddid mes­leklere mensub addedilebilirler. Meselâ: îmâm-ı Gazâlî, Kemâlü'd-dîn-i Kâşânî, hem müfessirlerin usûlü veçhile, hem de tasavvuf tarikiyle tefsir yaz­mışlardır. Binâenaleyh bunlar hem beşinci, hem de dokuzuncu meslek rica­linden sayılabilirler.

Kezâlik İmâm-ı Süyûtî de hem rivayet tarîki üzere müstakil tefsir yaz­mış, hem de Tefsîr-i Kaadî üzerine mükemmel bir haşiye vücûde getirmiştir, Binâ-berîn kendisi hem beşinci, hem de yedinci mesleğe mensub bulunmuştur,

Müfssirlerden büyük bir kısmının terâcim-i ahvâline ve yazmış oldukları tefsirlere dâir vereceğimiz ma'lûmat ile bu mesâlik erbabı daha güzelce teayyün edecektir.

Tenbîh: Son zamanlarda Ulüm-i İslâmiyye ile kâfî derecede tevağğulü bulunmayan bâzı muharrirler, Kur'ân-ı Mübîn'in tercemesini, tefsirini yaz­maya cür'et göstermişlerdir. Bunlar yazılarında ahengi, selâseti, şîve-i hâzıraya mutabakatı te'min maksadiyle çok kerre mânâ cihetini ihmal etmekte ve asrı fikirlere, garplıların telâkkilerine uygun gelsin diye Kur'ân-ı Kerîm' in bildirdiği birtakım hakikatleri tahrife, birtakım hârikaları te'vüe, birtakım vak'aları yanlış tevcihe cür'etden tevakki etmemektedirler. Bu gibi yazıcıla­rın hiçbir veçhile müfessir addedilemeyeceği, yazdıkları şeylere de hiçbir su­retle tefsir nâmı verilemeyeceği bedîhîdir. Binâenaleyh bunlar için de ayrı­ca bir tefsir mesleği ta'yînine lüzum yoktur.[77]

 

Müfessirlerin Tabakaları

 

Kur'ân-ı Mübîn'in en mükemmel tefsiri evvelâ yine Kur'ân-ı Mübîn'in kendisidir; sonra da Resûl-i Ekrem Efendimiz'in hadîsleridir. Çünkü Kur'ân' ın âyetleri biribirini îzâh eder; birinde mündemiç olan hakikat, daha mufas­sal diğer bir âyet-i celîle vâsıtasiyle mütecellî olur.

Kur'ân âyetlerinin, mücmel, müfesser, müteşâbih, muhkem gibi nevîlere ayrılmış bulunması şüphe yok ki birer hikmete müstenid bulunmuştur. Âyet­lerin böyle tenevvüü, nüfûs üzerinde matlub olan te'sirleri vücûde getirir. Bu âyetler muhtelif istîdâtdaki insanlara mütenevvî üslûblar dâiresinde hitâb eder; aynı hakikati muhtelif vecihler ile beyân ederek aynı i'câzı muhafaza eder ve bu suretle de Kur'ân'ın bir bedîa-i i'câz olduğunu gösterir; mütefek­kir ruhlara birtakım hakikatleri bâzan bir zübde hâlinde, bazan da mufassal bir surette telkin ederek kendilerini tefekküre, i'mâl-i fikre saik olur.

Velhâsıl Kur'ân-ı Mübîn, kendisinin bir müfessiri demektir. Nitekim bâ­zı zevat Kur'ân'ın âyetlerini yine Kur'ân'ın âyetleriyle tefsir ederek o veç­hile tefsir kitabları yazmışlardır. Ebü'1-Vefâ Senâi'llâh'ın (Tefsîrü'l-Kur'ân bi-Kelâmi'r-Rahmân) ünvanlı eseri bu cümledendir.

Hadîslere gelince: Bunlar da bir kısım mücmel âyetleri îzâh eder; bunlar da murâd-ı îlâhî'nin ne olduğunu anlatarak ümmet-i merhume için birer ilim ve irfan kaynağı bulunur. Bu cihetle Resûl-i Ekrem Efendimiz hem Kur'ân'ın nüzulüne tecellîgâh olan bir Nebiyy-i zî-Şân'dır, hem de Kur'ân'm bütün beşeriyyete mübelliği ve âyetlerinin pek büyük bir müfessiridir.

Resûl-i Ekrem'in huzurunda bulunmak şerefini ihraz etmiş olan Ashâb-ı Kiram ise Kur'ân'm tefsirini bizzat Hazret-i Peygamberden telâkki etmiş, ve bu tefsirin ümmet arasında intişârına vâsıta olmuş oldukları cihetle müfessirlerin mümtaz bir tabakasını teşkil etmekte bulunmuşlardır.

Binâenaleyh biz Ashâb-ı Kiram arasında tefsîr-i Kur'ân'a bihakkın vâkıf olmakla müştehir on beş zâtı (Mümtaz Tabaka) olarak kaydettikten sonra sa­ir müfessirîn-i kiramı, Tâbiîn'den i'tibâren târîh-i irtihâllerine veya son yaşamakta oldukları asırlara göre on dört tabakaya ayırmış bulunmaktayız.[78]

 

Mümtaz Tabakaya Dair Teberrüken Bir Nebze Ma'lümât

 

1- Ebü Bekr Es-Sıddık (Radiya'llâhu Teâlâ Anh):

 

Abdu'llâh b. Ebî Kuhâfe Osman b. Âmir et-Teymî el-Kureşî, Ashâb-ı Kirâm'ın efdali, Hulefâ-yı İslâm'ın birincisidir. Nesebi (Mürre b. Kâ'b) de Resûl-i Ekrem salla'llâhu aleyhi ve sellec Efendimizin neseb-i şerîfiyle bir­leşmektedir. Resûl-i Ekrem'den iki sene birkaç ay sonra, yâni milâdın (568) inci senesinde dünyâya gelmiştir. Lâkabı (Atik) dir. Hüsn ü cemâle mâlik olması veya Hazret-i Peygamberin kendisine hitaben : “Sen Allâhu Teâlâ'nın nârından âzadlısısın” buyurması bu lâkabı almasına vesile olmuştur.

Peygamber Efendimizin gerek risâletlerini ve gerek Mi'râclarını bilâtereddüd tasdik ettiği ve dâima sıdk u istikametle muttasıf bulunduğu cihet­le de (Sıddîk) lâkabını ihraz etmiştir. Hicret-i Nebeviyye'nin (13) üncü senasinde Âhiret'e irtihal etmekle Nebiyy-i zî-Şân'ın Ravza-i Saâdet'i civarına defn edilmiştir.

Pederleri Ebû Kuhâfe, Mekke-i Mükerreme'nin fethi günü şeref-i İslama nâil olmuş, Hazret-i Ömer'in hilâfetine kadar yaşamıştır. Validesi ümmü'1-Hayr Selmâ binti Sahr da islâmiyet şerefine nâil olmuştur. Hem kendisi, hem ebeveyni, hem de evlâdiyle bâzı ahfadı Sahabeden bulunmak şerefini hâizdir. Zürriyeti arasında üç batın Sahâbî bulunan zât yalnız Ebû Kuhâfe'dir; bu şeref, Ashâb-ı Kiram arasında yalnız kendisine hâs bir mazhariyettir.[79]

 

Hazret-i Ebû Bekr'in Hayâtına Ve Devre-i  Hilâfetine Bir Nazar

 

Ebû Bekr es-Sıddîk, bi'setden evvel Kureyş arasında nezâhet ve nebâhetle yetişmiş, herkesin muhabbetini kazanmış, rüesâ sırasına geçmiş, Resûl-i Ekrem ile de dost bulunmuştu. Bi'seti müteâkıb da hemen Hazret-i Peygam-ber'i tasdîka koşmuş, İslâm Dîni'ne hizmete başlamış, Nebiyy-i zî-Şân ile re­fakat şerefine nail olarak birlikte Medîne-i Münevvere'ye hicret etmiş, Re­sûl-i Efham'ın maiyyetinde olarak bütün gazvelerde hazır bulunmuş, Uhud, Huneyn gazvelerinde Resûl-i Ekrem'in yanından asla ayrılmamış, şecâatiyle, sehâvetiyle Ashâb-ı Kiram arasında temayüz eylemiştir.

Aleyhi's-salâtü ve's-selâm Efendimiz maraz-ı mevtinde Ashâb-ı Güzin'ine namaz kıldırmak için Hazret-i Sıddik'ı imâm tâyin buyurmuştu. Yine birgün bu hastalığı esnasında minbere çıkarak Cenâb-ı Hakk'a hamd ü senadan son­ra Ashâb-ı Kirâm'ına hitaben: "Nâs arasında, bana karşı gerek malı ve ge­rek nefsi hususunda Ebû Bekr bin Ebî Kuhâfe'den daha fedakâr bir kimse yoktur. Eğer ben nâsdan birini halîl İttihâz edecek olsaydım mutlaka Ebû Bekr'İ hafîi ittihaz ederdim. Lâkin İslâm dostluğu daha faziletlidir. Bu mes­cide, Ebû Bekr'in kapısından başka açılan bütün kapıları kapayınız." diye emretmişti.            

Bütün bunlar, Hazret-i Sıddîk'ın Hilâfet makamına geçmesine birer işa­ret bulunuyordu.

Filvaki' irtihâl-i Nebeviyi müteâkıb, Sahâbe-i Kirâm'm ittifâkıyle Ebû Bekr es-Sıddîk Hilâfet makamına geçmiş, ötedenberî de yüz gösteren irtidad hâdiselerini harikulade bir metanetle bertaraf ederek îslâm ordularını şark ve garbde büyük zaferlere sevk etmiştir.

Peygamber Efendimizin irtihâli üzerine Mekke-i Mükerreme'de büyük bir eyecan vücûde gelmişti. A'mâ bulunan Ebû Kuhâfe, bunu işidince "Nedir bu hal?" diye sormuş, Resûlu'llâh'ın irtihâlini haber alınca "Azîm bir hâdi­se" demiş, "Ya ondan sonra kim?" diye tekrar sormuş, "Senin oğlun" deni­lince "Buna Abd-i Menâf oğullan, Muğire oğulları razı olmuşlar mı?" diye söylenmiş, "Evet razı olmuşlar." cevabını alınca da demeğe başlamıştır.

Hazret-i Sıddîyk, Hulefâ-i Râşidîn'in ve Aşere-i Mübeşşere'nin birincisi­dir. Bu yüksek makama liyâkatini, târîh-i âlemi tezyin eden ulvî icrâatiyle pek güzel isbat etmiştir. Hâlid b. Velîd, Âmri'bni'l-Âs, Ebû Ubeyde bin el-Cerrâh, Alâ' b. Hadramî, Yezîd bin Süfyân, Mesnâ b. Harise gibi ne dirayet­li kumandanları cihâd işlerinde istihdam etmiş, Şam'ın fütuhatını te'mîn, Irak'ın büyük bir kısmını fetheylemistir.[80]

 

Hazret-İ  Ebü  Bekr'in Tefsir İlmindeki  Mevkii

 

Cenâb-ı Sıddîk, Arab'ın lisânına, ensâbına, vakayiine herkesden ziyâde vâkıf idi. Hattâ muasırları kendisini Kureyş'in âlimi olarak tanıyorlardı. Fil­hakika, gayet fasih, beliğ, hatîb, ma'lûmatlı bir zât bulunuyordu. Bununla beraber bizzat Resûl-i Ekrem'den feyz almış, Onun medrese-i irfanından ye­tişmiş, Kelâmu'llâh'ın maânî ve hakayıkına dâir malûmatı ve o büyük menba'dan ahzetmişti. Binâenaleyh Kur'ân-ı Kerîm'in tefsirine, dekayıkına bihak­kın muttali' idi. Kur'ân'ın âyetlerinden dînî hükümleri istinbat, lâtâif ve nükâtı istihraç hususunda büyük bir kudret sahibi idi. Hattâ Hilâfete intihâb olunacağı gün Sakîfe'de îrâd ettiği pek beliğ, hakimane hutbesinde: âyet-i ker'mesini okumuş, Muhacirinin Ensâra takaddümünü bu nazm-ı ce-lîlde muhacirinin mukaddem zikredilmiş olmasiyle de isbât etmişti.

Hazret-i Sıddîk, bir gün cemâate şöylece hitabda bulunmuştu: "Ey nâsi Siz[81] âyet-i kerîmesini okuyorsunuz da  bunu mevziinin gayrine vaz' ediyor, yâni yanlış tef­sire tâbi' tutuyorsunuz. Ben Resûlu'llâh'dan, şöyle buyurduğunu işittim:

“Halk bir fenalığın yapıldığını görür de tağyirine çalışmazsa, Allahu Teâlâ onun ukubetini hemen hepsine şâmil kılar.”

Hazret-i Sıddîk'ın bu ihtarından anlaşılıyor ki, ihtidaya nâiliyyet, bütün emirlere itaatle ve nehiylerden ictinâb ile kaimdir. Münkeri tağyire çalış­mak da bu itaat cümlesindendir. Bunu kudreti nisbetinde îfâya çalışmayan bir insan, Hakk'a itâatda kusur etmiş olacağından bihakkın ihtida etmiş ola­maz ki, melhuz zarardan müstesna kalabilsin.

Velhasıl Hazret-i Ebû Bekr, mümtaz müfessirîn tabakasını teşkil eden Sahâbe-i Güzîn'in birincisi bulunmaktadır. Maahâzâ kendisi pek ihtiyatkârâne hareket ettiği için tefsîre dâir pek çok şey zikretmemiştir. Hattâ bir gün kendisinden[82] nazm-ı celîlindeki den muradın ne olduğu suâl edilmiş, bundan murâd-ı İlâhî'nin ne olduğunu yakînen bilmedi­ği için cevab vermeyib  demekle iktifa etmişti. Yâni, kendi re'-yimle keyfe-mâ-yeşâ' te'vîl ve tefsîre kalkışır isem beni hangi semâ gölge­lendirir, beni azâb-ı İlâhî'den kim kurtarabilir.[83]

 

Hazret-i Sıddîk'ın Hadîs İlmi'ndeki   Mevkii

 

Ebû Bekr es-Sıddîk, Resûlu'llâh'ın enîsi, Yâr-ı Gâr'ı, Ashabının efdal ve akdemi idi. Bu cihetle Nebiyy-i zî-Şân Hazretlerinin mübarek akvâl ve ef'âli­ne pek yakından vâkıf bulunmuştu.

Hazret-i Sıddîk'dan Ömer bin el-Hattâb, Osman b. Affân, Aliyyü'l-Murtazâ, Abdü'r-Rahmân b. Avf, İbn-i Mes'ud, İbn-i Ömer, İbn-i Abbâs, Huzey-fe, Zeyd b. Sabit gibi Sahâbe-i Güzin, hadîs rivayet etmişlerdir.

Cenâb-ı Sıddîk, Resûl-i Ekrem'den sonra Hilâfet işleriyle meşgul olmuş, Hazret-i Peygamber'den her gördüğünü, her işittiğini rivayet edecek kadar yaşamamış, ahâdîs-i şerifenin de yalnız meâlen değil, aynen elfâz-ı mübârekesiyle beraber nakli cihetini iltizam eylemiş olmakla kendisinden rivayet edi­len ahâdîs-i şerife büyük bir mikdâra baliğ.olmamıştır.

İbn-i Hazm'in beyânına göre Hazret-i Sıddîk'ın yalnız müsned olarak ri­vayet ettiği hadîslerin adedi yüz kırk ikidir.

Hazret-i Sıddîk'dan  mervî ahâdîs-i şerife İmâm-ı Ahmed'in  (Müsned) inde ve sair muhaddislerin kitablarında münderictir.

Bunlardan üç hadîs-i şerifi teberrüken naklediyoruz:

1- Her kim bir kötülük yaparsa anın­la dünyâda cezalanır."

2- Misvak ağzı temizlemeğe, Hakk'ın rızâsını celbe vesiledir."

3-  Allâhu Teâlâ'dan,evvel ve ahır afv, afiyet ve yakın isteyiniz.[84]

 

Hazret-i Siddîk'ın Fıkıh İlmi'ndeki Mevkii

 

Hazret-i Ebû Bekr, Ashâb-ı Kirâm'ın en büyük fukahâsındandır. Resûl-ı Ekrem'in pek müstesna bir surette teveccühlerine mazhar, feyzlerine ma'kes olduğu cihetle kendisinde ilm ü irfan lâyıkıyle tecellî etmiş, İslâm'ın mesâil ve ahkâmına bihakkın vâvkif bulunmuştur.

"Resûl-i Ekrem Hazretlerinin zamanında kimler fetva verirdi?" diye İbn-i Ömer'den sorulmuş, o da: "Ebû Bekr ile Ömer fetva verirdi; bunlardan başkasının fetva verdiğini bilmiyorum." demiştir.

Filhakika Hazret-i Sıddîk ile Hazret-i Faruk, gerek Kitâbu'llâh'a ve ge­rek Peygamberimizin sünnetlerine bihakkın muttali' oldukları cihetle fetva vermek salâhiyyetini zamân-ı Nebevide bile hâiz bulunmuşlardı.

Hazret-i Ebû Bekr, vermiş,olduğu fetvaların adedi i’tibariyle fukaha-yı sahabenin mutavassıtlarından sayılmaktadır. Radrya'llahu Teala anh.

Me'hazlar: Sahîh-i Buhârî - Umdetü'l-Kaarî - Müsned-i Ahmed b. Hanbel. Üsdü'l-gâbe, El-Vasît fi'l-Edebi'l-Arabî, El-A'lâm.[85]

 

2- Ömer B. El-Hattâb (Radiya'llâhu Teâlâ Anh):

 

Ebû Hafs Ömer el-Fâruk el-Adevî el-Kureşî, Ashâb-ı Kirâm'ın güzîdesi Hulefâ-yı islâm'ın ikincisidir. Resûl-i Ekrem salla'llâhu aleyhi ve sellem Efendimiz'in vilâdetlerinden on üç sene sonra Mekke-i Mükerreme'de dünyaya gel­miştir. Validesi Hanteme bint-i Hâşim b. Mugîre'dir, ki Ebû Cehl'in amcasının kızıdır.

Hazret-i Ömer'e taraf-ı Nebeviden (Ebû Hafs) künyesi verilmiştir. Aşere-i Mübeşşere'dendir. Hulefâ arasında (Emîrü'l-Mü’minin) ünvâniyle ilk yâd olunan zât kendisidir. Hak ile bâtılın arasını lâyıkıyle ayırdığı veya Müslümanlar ile gayr-ı müslimler arasındaki ayrılığı tebarüz ettirdiği için (Fâ-rûk-ı A'zam) lâkabını da ihraz etmiştir. Fil senesinden on üç sene sonra dün­yâya gelmiş, hicretin (23) üncü senesinde Muğîre b, Şu'be'nin kölesi olan mecûsî Ebû Lü’lü tarafından Medîne-i Münevvere'de şehîd edilmiştir. Zâten kendisi böyle bir şehâdete nâihyyetini evvelce Cenâb-ı Hak'dan niyaz etmiş­ti, Nitekim Sahîh-i Buhârî'de şu duası mündericdir:

Hazret-i Hafsa: "Bu nasıl olabilir?" diye sormuş, Hazret-i Ömer de: "Allâhu Teâlâ dilerse bunu vücûde getirir." demiştir. Resûl-i Ekrem ile Hazret-i Sıd dîk'ın medfûn bulundukları Ravza-i Mutahhare'ye defnedilmiş ve Şâir-i Nebevî Hazret-i Hassan tarafından şu mersiye söylenmiştir:[86]

 

Hazret-i Ömer'in Hayâtına Ve Devre-i Hilâfetine Bir Nazar

 

Ömerü'l-Fâruk, ötedenberi Kureyş arasında yüksek bir sîmâ idi. Fasâhat ve belâgatiyle, eş'âr-ı Arab'a vukufiyle, güzel siyâset ve kiyâsetiyle te­mayüz etmişti. Kureyş ile sair kabileler arasında tekevvün eden muharebe­lerde, mufâharelerde sefaret vazifesi uhdesine tevdi' edilirdi. Peygamber Efendimiz İslâmiyyeti neşre başlayınca bidâyeten muhalif bir cebhe almış,, fakat az sonra Dîn-i İslâm'ın en büyük hadimleri sırasına geçmişti. Kalbinde İslâmiyyete karşı ne veçhile bir temayül zuhura geldiğini şöylece anlatmıştır:

"Resûlu'llâh'a taarruz için hanemden çıkmıştım. Kendisini benden evvel Mescid-i Haram'a gitmiş bulmağla hemen arka tarafında durdum. El-Hâkka sûresini okumaya başlamıştı, Kur'ân'ın fe'lîfine -fasâhat ve belâğatine- teaccüb ettim. Kalben "Va'llâhi bu, Kureyş'in dediği gîbi bir şâirdir." der demez Hazret-i  Peygamber,[87]âyet-i kerîmesini okudu.  Kendi kendime, bu, kâhin olacak, dedim.  Bu kerre de[88] nazm-ı celîlini okumasın mı? Artık İslâmiyet kalbimde büyük bir yer tutmuştu."

Hâsılı Hazret-i Ömer, Resûl-i Ekrem'de ve Kur'ân-ı Kerîm'de tecellî eden mekârim ve mehâsini görmüş, kalbinde İslâmiyet nurları parlamaya başla­mış, nihayet huzûr-ı Nebeviye giderek İslâmiyetini i'lân etmişti. Bu esnada kendisiyle erkek olan Müslümanların adedleri kırka, kadınların adedi de yir­mi bire baliğ olmuştu. Bunun üzerine :[89]

“Ey Peygamber! Sana, Allahu Teâlâ ile sana tâbi' olan mü'minler kifayet eder.” âyet-i kerîmesi nazil oldu. Artık Müslümanlar dînî vazifelerini Mes­cid-i Hârâm'a gidip alenî surette îfâya başlamış, İîslâm kuvveti de günden güne artmaya yüz tutmuştu.

Hazret-i Ömer, Resûl-i Ekrem'den evvel Medîne-i Münevvere'ye hicret. etmiş ve Hazret-i Peygamber'in bütün gazvelerine iştirak eylemiştir. Resû­lu'llâh'a karşı olan muhabbeti, fedâkârlığı her türlü tasavvurun fevkında idi. Bilâhare Ebû Bekr es-Sıddîk tarafından velî-ahd tâyin edilen Hazret-i Ömer'in Hilâfetini bütün Ashâb-ı Kiram memnuniyetle karşılamışlardı. Vü­cûdu, adâlet-i diyanetten temessül etmiş gibi bulunan Hazret-i Ömer, bu makama gelince vazifesinin ağırlığını ve o nisbette de ulviyyetini bihakkın müd­rik bulunduğundan pek harikulade bir metanet ve istikametle işe başlamış, az zaman içinde bir mislini daha âlem-i târihin kaydetmemiş olduğu bir ni­ce muazzam fütuhata, muvaffakıyyâta nail olmuş, zamanında Irak, Şam, Mı­sır, El-Cezîre, Diyar - Bekr, Ermeniyye, Azerbaycan, Bilâd-ı. Cibâl, Bilâd-ı Fâris, Huzistân gibi ülkeler, şehirler feth edilmiştir.

Resûl-i Ekrem vaktiyle, “Yâ Rabbîi İslâmİyyeti Ömer b. el-Hattâb ile kuvvetlendir." diye duâ buyurmuştu. Hazret-i Peygamber'in bu duası müstecâb olduğundan Hazret-i Ömer, bu kadar hizmetlere muvaffak olmuştur.

Hazret-i Ömer'in erbâb-ı ilme ve bilhassa Hânedân-ı Nübüvvete olan mahab-betleri, teveccühleri de pek ziyâde idi. Sahâbe-i Kiram arasında pek genç olan İbn-i Abbâs hakkındaki teveccühleri ma'lûmdur.

İslâm âleminde ilk Kur'ân mektebinin müessisi de Hazret-i Ömer'dir. Me­dîne-i Münevvere'de bu mektebi vücûde getirmiş, bunun muallimliğine Âmir b. Abdi'llâh el-Huzâî'yi tâyin ve kendisine Beytül-Mâl'den maaş tahsis etmişti.

Velhâsıl, Hazret-i Ömer, İslâmiyyet'e pek büyük hizmetler etmiştir. Haz­ret-i Ömer kadar, kalblerde hürmet ve mahabbetle mümtezic bir haşyet ve mehabet uyandırmış' bir zât daha yok gibidir. Son derece şecî' ve azimkar idi. Zamanında birtakım dirhemler darb edilmiş, üzerlerine El-Hamdü li'llâh, Muhammed Resûlu'llâh, gibi cümleler yazılmıştır. Beytü'l-Mâl-i Müslimîn nâmiyle hazîne-i devlet te'sîs, dîvan teş­kilâtı ihdas, Târîh-i Hicrî vaz', Basra, Küfe şehirleri bina olunmuştur.[90]

 

Hazret-i  Ömer'in  Tefsirdeki   Mevkii:

 

Hazret-i Ömer, Kureyş'in en beliğlerinden, en mütefekkirlerinden oldu­ğu cihetle fitrî selîkasiyle kelâmın dekaayıkına pek ziyâde vâkıf idi. Bundan başka senelerce Huzûr-ı Nebevî'de bulunmuş, Kur'ân âyetlerinin mânâları­na, nüzulü sebeblerine muttali' olmuş, bunların tefsiri hususunda Hazret-i Peygamber'den pek çok şey'ler öğrenmiştir.

Bütün hayâtını İslâmiyet'in maâlîsine tevcih ve tahsis etmiş olan Haz­ret-i Ömer, şüphe yok ki Kur'ân-ı Kerîm'in hakaayıkına vukuf hususunda buyük bir ihtisas sahibi idi. Binâenaleyh kendisi, müfessirlerin mümtaz tabaka­sını teşkil eden zevatın en güzidelerinden bulunmaktadır.

Hazret-i Ömer'den nakledilen tefsir verililerinden bir nümûne:

Bezzâz, Ömer b. el-Hattâb'dan şöyle naklediyor: "Hazret-i Ömer- dedi ki:[91] murâd rüzgârlardır.[92] de sefine­lerdir. [93]Meleklerdir. Eğer ben böyle buyurduğu­nu Resûlu'llâh'dan işitmiş olmasaydım bunu böyle söylemezdim."[94]

 

Hazret-i Ömer'in  Hadîs İlmindeki  Mevkii:

 

Fârûk-ı A'zam, Resûl-i Ekrem'in veziri, nedimi, sıhriyet i'tibarîyle karîbi bulunuyordu. Bu cihetle Hazret-i Peygamber'in birçok mübarek akvâl ve ef'â-line vâkıf olduğu şüphesizdir.

Filhakika Hazret-i Ömer'in muhaddisler arasındaki mevkii pek yüksek­tir. Kendisinden birçok hadîsler mervîdir. Bunların bir çoğu İmâm-ı Ahmed'-in Müsned'inde cem' edilmiştir. İbn-i Hazm'in beyânına göre Müsned olarak rivayet ettiği hadîslerin miktarı (573)'dür.

Maahâzâ Hazret-i Ömer, hadîs-i şerif hususunda pek ihtiyatkârâne hare­ket eder. Resûlu'llâh'a isnâd edilen her şeyi kuvvetli bir delil ile sabit olma­dıkça hemen bir hadîs-i şerif olarak kabul etmez, hadîs rivayet edecek zât­ları intibaha, basiret üzere harekete da'vet ederdi. Bu cihetledir ki Hazret-i Muâviye derdi ki: "Ömer b. el-Haîtâb'ın ahdindeki hadîslere iyi sarılınız. Çünkü o, nâsı, Resûlu'llâh'dan hadîs rivâyetii hususunda ihâfe etmişti." Binâ­enaleyh onun zamanında sahîh olmayan hadîsleri rivayet etmeye kimse cür'et edemezdi.

Hazret-i Ömer'in rivayet ettiği ahâdis-i şerîfeden ikisini burada teberrüken kayd ediyoruz;

Yâni:   "Nebiyy-i  Zî-Şân,  beş şeyden;   cimrilikten, korkaklıktan,  tevbesiz ölümden, kabir azabından, kötü işten -Allah'a- sığınırdı."

Yâni: Peygamber Efendimiz buyurdu ki: "Ümmetim hakkında korktuğum şeylerin en korkuncu, herhangi çenebaz olan münafıktır."

Ashâb-ı Kiram arasında Ömer isminde yirmi üç kadar Sahâbî mevcûd ise de, Hazret-i Fârûk'dan başka (Ömer b. el-Hattâb) isminde bir zât mevcûd değildir. Fakat Sahabeden olmayan muhaddisler arasında (Ömer b. el-Hat­tâb) nâmında altı zât daha mevcûddur.[95]

 

Hazret-i Ömer'in İlm-i Fıkıhdaki  Mevkii

 

Hazret-i Ömer, büyük bir fakîhdir, yüksek bir müctehiddir. Kendisinden birçok fetvalar menkuldür. İbn-i Abbâs gibi nice kudretli âlimler, Hazret-ı Faruk'un birer çırağı mesâbesindedirler. Kitâbu'llâh ile, Sünnet ile, Ashâb-ı Kiram'ın icmâiyle hükmü sabit olmayan hâdiseler hakkında ictihâd eder, kı­yas tarîkına gider, hikmet ve maslahatı nazara alır, Ashâb-ı Güzin'in fukahâsiyle müdâvele-i efkârda bulunurdu. îctihadlarında, hükümlerinde büyük isabetler görülmektedir. Fıkhın esaslarını vaz' hususunda pek mühim hizmet­leri sebk etmiştir. Bu hususta en ileri gelen rüfekaası Hazret-i Alî ile Abdu'l-lâh b. Mes'ûd, Übey b. Kâ'b, Zeyd b. Sabit, Ebû Mûse'l-Eş'arî Hazarâtıdır. Bu altı zât, Ashâb-ı Kirâm'ın en büyük âlimleri ve içtihada muktedir en gü­zide fakihleri idi.

Muhammed b. Vâil diyor ki: "İbn-i Mes'ûd: Eğer Ömer'in ilmi terazinin bir gözüne, nâsın. ilmi de diğer bir gözüne konulacak olsa idi elbette Ömer'in ilmi ağır gelirdi, demişti. Ben bu sözü İbrahim'e naklettim, İbrahim dedi ki: "Va'llâhi, Abdu'llâh bundan daha fazlasını söylemiştir." Ne söylemiştir? di­ye sordum. Dedi ki: Hazret-i Ömer vefat edince, Abdu'llâh: İlmin onda do­kuzu gitti, demiştir."

Kubeysa b. Câbir de diyor ki: "Ben raiyyesi hakkında Hazret-i Ebû Bekr'den daha re'fetli, daha hayırlı bir zât görmedim. Hazret-i Ömer'den ziyâde de Kaari-i Kur'ân, Dîn-i İlâhî'de fıkîh, hudûdu'llâhı ikaameye mukdim, rica­lin kalblerinde mehîb bir .zât görmedim. Hazret-i Osman'dan ziyâde de hayâlı bir zât müşahede etmedim:"

Hazret-i Ömer, kesret-i iftâ ile mâruftur. Âdâb-ı kazaya dair Basra kadısı Ebû Mûse'l-Eş'ârî'ye yazmış olduğu meşhur mektubu onun derece-i fakaahatini parlak bir surette gösterir. Bu da bî-nazîr bir vesikadır. (Kitâbü's-Siyâse) ünvâniyle yâdolunan bu mektub, Mebsûd-ı Serahsî, El-Bedâyi' ve İlâmü'l-Muvakkıîn gibi kitablarda tamamen münderictir.

Hazret-i Faruk'un daha çok birçok hutbeleri, mektubları vardır ki, bunlar son derece belagat üzeredir. Kendisine birşey arz edilmezdi ki, onun hakkın­da si'r-i Arab'dan bir beyit okumasın..

Kumandanlarına dâima sabr u sebat, adi ü takva tavsiyesinde bulunur­du, İmâm-ı Mâlik, Zeyd b. Eslem'den şöyle rivayet etmiştir: "Şam orduları kumandanı Ebû Ubeyde Hazretleri, yazmış olduğu bir mektubda Rumların tahşîdâtından, korkunç vaziyetlerinden bahsetmişti, Buna Hazret-i Ömer şöy­le cevap vermiştir:[96]

Meâl-i şerîfi: "Emmâ ba'd: Şübhe yok ki, bir mü'min kula, bir mahal­den, her ne zaman bir mihnet yüz gösterirse, Allâhu Teâlâ andan sonra bir halâs çâresi halk eder. Ve şüphe yok ki, birçetinlik, iki kolaylığa galebe ede­mez. Çünkü her bir usre, iki yüsrün mukaarın olacağınıbir âyet-i kerîme nâtıktır. Ve yine şüphe yoktur ki, Allâhu Teâlâ Kitâb'ında şöyle buyurmuştur: Ey mü'minler! Sabrediniz; sabır hususunda a'dâ-i dîne galebe ediniz. İslâm hududunu bekleyiniz ve Allâhu Teâlâ'dan korununuz ki, felah bulabilesiniz."

Velhâsıl Hazret-i Ömer'in maddî ve manevî kemâlâtını tasvir için böyle binlerce sahife kifayet edemez. Radiya'lîâhu anh.

Me'hazlar : Umdetü'l-Kaarî, Teysîrü'l-Husûl, Müsned-i Ahmed b. Hanbel, Üsdü'i-Gaabe, Tezkiretü'l-Huffâz, İtkaan, El-Basît fi'1-Edebi-l-Arabî, El-A'lâm, Tehzîbü'l-Esmâ.[97]

 

3- Osman B. Affân (Radiya'llâhu Teâlâ Anh):

 

Emîrü'l-Mü'minîn Osman  b. Affân  b.  Ebi'l-Âs  el- Kureşî el-Emevî,  Hu-lefâ-yı   Râşidîn'in  üçüncüsüdür.  Resûl-i   Ekrem  salla'llâhu   aleyhi ve selem Efendimiz'den altı sene sonra dünyâya gelmiştir. Validesi "Ervâ" Hazret-ı Peygamberin annesi-kızıdır. Fahr-i Âlem Efendimiz'in evvelâ "Rukayye" nâ-mındaki kesmesiyle, anın vefatından sonra da (Ümmü-Gülsüm) ismindeki kerîme-i muhtereme siyle teehhül bahtiyarlığına nail olduğu için (Zi'n-Nûreyn) lâkabını hâiz bulunmuştur. Resûlu'llâh'i ilk tasdik edenlerdendir. Bir aralık Habeşistan'a, sonra da Hazret-i Peygamberden evvel Medîne-i Münevvere" ye hicret etmiştir. (35) senesinde Medîne-i Münevvere/de "İlâdü't-Tecîbî" ta­rafından şehîd edilmiştir. Baki makberesinde (Haşa Kevkeb) denilen mahal­de medfundur. Bu mahalli hayâtında satın alarak Bakî kabristanına ilâve et­mişti. Ashâb-ı Kiram arasında Osman b. Affân nâmında başka bir zât yoktur.[98]

 

Hazret-i Osman'ın Hayâtına Ve Devre-i  Hilâfetine Bir Nazar:

 

Hazret-i Osman, Kureyş kabilesi arasında ötedenberi pek muhterem bu­lunmakta idi. Suretinde tecellî eden hüsn ü behâ, sîretinde de fevkalâde bir halde mütecellî bulunmuştu. Vücûdu, necâbetten, haya ve iffetten tecessürr. etmiş gibi bir nezâhet numunesi idî. Bu cihetle herkes kendisini sever, her­kes kendisine kalben müncezib bulunurdu. Resûl-i Ekrem Hazretleri İslâmiyyet'i neşre başlayınca hemen Dîn-i İslâm'ı kabul ederek "Sâbıkun" dan bu­lunmak şerefini kazanmıştır. Hazret-i Peygamber'in uğrunda caniyle, maliy­le pek büyük fedâkârlıklarda bulunmuş, Bedir'den başka bütün gavzelere iş­tirak eylemiştir. Bedir gazvesi esnasında muhterem refikası Rukayye Haz­retleri hasta bulunuyordu. Resûl-i Ekrem'in emriyle onun yanında kalmıştı Bedir muzafferivyetinin haberi Medîne-i Münevvere'ye geldiği gün Hazret-i Rukayye vefat etmişti.

Peygamber Efendimiz'in Hazret-i Osman hakkındaki mahabbet ve tevec­cühüne bakmalı ki: "Eğer kırk kızım olsa idi, bunlardan bir tanesi kalmayıncaya kadar birer birer Osman'a tezvîc ederdim." buyurmuştur.

Hazret-i Alî'ye, “Yâ Emîre'l-Mü'minîn! Osman b. Affân'a dâir bize ma'-lûmat ver." denilmiş, Hazret-i Murtazâ da şöyle buyurmuştur: "O bir zâttır ki, Mele-i A'lâ'da (Zi'n-Nûreyn) diye yâd olunur. Resûlu'llâh'ın iki kerîmesi­ni almak suretiyle damadı idi. Resûl-i Ekrem onun için Cennet'de bir beyt verilmesini zâmin olmuştur."

Velhâsıl Hazret-i Osman ilim ile amel, itkan ile cihad, infak ile sıla-i er-hâma riâyet beynini cem' etmiş, bütün mü'minlerin kalblerinde nihayetsiz bir hürmet ve muhabbet duygusu vücude getirmiş olan pek büyük bir zâttır. Tebük gazvesinde İslâm ordusunun yarısını kendi maliyle techîz etmişti. (Ceyş-i usret) denilen bu orduya yüz deve ile bin dînar teberru' eylemişti. Târîh-i Hulefâda, üç defada yüzer deve va'd buyurmuş olduğu rivayet olunmaktadır.

Bilâhare (23) senesinde ehl-i Şûrâ'nın karâriyle Hilâfet makamına geç­miş, muttasıf olduğu adalet ve istikaametiyle, nezâhet ve mülâyemetle İslâm milletinin işlerini idareye başlamıştır. Fârûk-ı A'zam'ın ahdinde vuku' bulan fütuhatı ikmâle çalışmış, zamanında Horasan, Mağrib iklimleri fethedilmiştir.

Hazret-i Osman'ın devr-i Hilâfeti altı sene kadar gailesiz geçmişti. Ba'dehu Mısır'da, Basra'da, Kûfe'de birtakım muhalifler türemiş, Hazret-i Os­man'ın valilerinden şikâyetler başlamış, o büyük Halîfe'yi hal' etmek için Medîne-i Tâhireye gelib toplanmışlar, nihayet o kudsî-sîret zâtı şehîd etmiş­lerdir.

Zâten Zi'n-Nûreyn Hazretleri sehâdet rütbesine nail olacağını vaktiyle Resûl-i Ekrem'den haber almıştı. Son günlerinde de rü'yâsında Resûl-i Ekrem Hazretlerini ve Hazret-i Sıddik ile Ö'merü'l Faruk'u görmüş, kendisine: "Sab­ret, yarın bizim yanımızda iftar edeceksin." diye tebşir etmişlerdi. Binâen­aleyh, kalbinin her köşesine mahabbetleri hâkim olan bu üç mukaddes zâta bir an evvel kavuşmak arzûsiyle nefsini âsîlere karşı müdâfaaya lüzum gör­memiş, Kur'ân-ı Kerîm'i açıp okumaya devam etmiş, şehîd edilirken müba­rek vücûdundan fışkıran kanların birkaç katresi[99] âyet-i celîlesinin üzerine isabet etmişti. Ne büyük, ne mu'ciz bir işâret-i Kur'âniyye!.

Hilâfeti zamanında Ermeniyye, Kavkaz, Horasan, Kirman, Sicistan, Afrikıyye, Kıbrıs fethedilmiştir.[100]

 

Hazret-i Osman'ın Tefsîr İlmindeki  Mevkii:

 

Zi'n-Nûreyn Hazretleri, müfessirlerin mümtaz tabakasını vücûde getiren zevatın en güzîdelerindendir, Gerek selikası ve gerek Fahr-i âlemden aldığı feyz ve hareket sayesinde Kur'ân-ı Mübîn'in dekaayıkına mükemmel bir su­rette muttali' idi. Hele Mesâhif nüshalarını teksir hususundaki hizmeti pek büyüktür. Bu cihetle "Câmiü'l-Kur'ân" ünvânını almıştı.

Kur'ân-ı Kerîm hakkında malûmat almak için bâzan Hazret-i Osman'a müracaat olunurdu. Ez-cümle İbn-i Abbâs gibi pek kudretli bir müfessir, bir gün Hazret-i Osman'a şöyle bir sualde bulunmuştu: "Neden Sûre-i Enfâl ile Berâe Sûresi'ni muttasıl yazdınız da aralarını Besmele ile ayırmadınız? Neden bu iki Sûreyi (Seb'u tıvâl) denilen sûreler sırasına vaz' ettiniz?" Buna karşı Hazret-i Osman şu mealde cevab vermişti: "Resûl-i Ekrem zamanında vakit vakit sûreler, âyetler nazil olunca Vahiy Kâtipleri'ne, şu âyeti şu sûredeki şu âyetlerin yanına yazınız, diye emrederdi. Sûre-i Enfâl, Medine'de ilk nazil olan sûrelerden, Sûre-i Tevbe ise en son nazil olan âyât-ı Kur'âniyyedendir. Her ikisinin muhteviyatı arasında bir müşabehet vardır. Biz bu iki sûrenin bir olduğuna zâhib olduk. Resûlu'llâh, irtihâlînden evvel bu sûrenin o sûreden olup olmadığını bize bildirmemişti. Binâenaleyh bunları muttasıl yazdık. Ara­larını Besmele ile ayırmadık ve bunları Seb'u tıvâl sırasına vaz' ettik."

Hazret-i Osman'dan mervî ma'lûmât-ı tefsîriyye pek çok değildir. Kur'ân'm cerm'i mese'lesi için (Usûl-i Tefsir) kısmına müracaat.[101]

 

Hazret-i Osman'ın  İlm-i Hadîsdeki  Mevkii:

 

Osmân-ı Zi'n-Nûreyn, Ashâb-ı Kiramın ilm ü irfan i'tibâriyle pek tema­yüz etmiş yüksek bir zümresine mensubdur. Nebiyy-i zî-Şân'ın mübarek sîretine, akvâl ve ef âline pek yakından vâkıf bulunuyordu. Bu cihetle kendi­sinden bir hayli ahâdîs-i şerife nakledilmiştir. Bunların adedi Umdetü'1-Kaa-rî'nin beyânına göre (146) hadîs-i şerif dir. İmâm-ı Buhârî bunlardan on bi­rini kendi Kitâb-ı Sahîh'inde rivayet etmiştir. İmâm-ı Ahmed'in Müsned'i bu hadîsleri câmi'dir.

Bunlardan iki Hadîs-i şerifi teberrüken kaydediyoruz:

1- Ebû Abdi'r-Rahmân, Hazret-i Osman'dan şöyle rivayet etmiştir:

Resûl-i Ekrem Efendimiz buyurdular ki: Sîzin en faziletliniz, Kur'ân'ı Öğ­renip öğreten kimsedir."

2- Hazreti- Osman'ın kölesi "Hâni"  şöyle rivayet etmiştir: Osman b. Affân bir kabre uğradı mı, mübarek sakalı ıslanacak derecede ağlardı. Kendisine:  "Sen Cenneti, nârı hatırladığın zaman böyle ağlamıyorsun da neden kabirleri ziyaret edince ağlıyorsun?" diye soruldu. O da şöyle cevab verdi:

Resûl-i Ekrem Efendimiz buyurdu ki: Kabir, âhiret menzillerinin birincisi­dir. Bundan kurtulunca artık ötesi bundan kolaydır. Bundan kurtulmayınca da ötesi bundan daha şiddetlidir."

Yine Resûlu'llâh Hazretleri buyurdu ki: "Vallahi ben hiçbir manzara gör­medim ki kabir andan daha sedîd olmasın.."[102]

 

Hazret-i Osman'ın  İlm-i  Fıkıhdaki   Mevkii:

 

Osman b. Affân Hazretleri ilim ile ameli zâtında bi-hakkın cem' etmiş, pek salâbet sahibi bir zât idi. Dâima Resûl-i Ekrem'in tarîkına ta'kib eder, her fılini ef'âl-i Nebeviyyeye göre tanzime çalışır, Mescid-i Nebevî'de cemâate kar­şı pek beliğ hutbeler îrâd eder, fıkha dâir bir kısım mes'eleleri bahis mevzuu ederek bu hususta halkı tenvir etmek isterdi. Hattâ bir gün Resûlu'llâh'ın ne veçhile abdest aldığını yanında bulunanlara ta'lîm için su celb ettirerek abdest almaya başlamış, üç kerre yüzünü yıkamış, üçer kerre ağzına, burnuna su almış, üçer kerre iki elini dirseklerine kadar yıkamış, sonra başına, kulak­larına meshetmiş, üçer kere de iki ayağını yıkadıktan sonra "İşte Resûlu'llâh safla'llâhu aleyhi ve sellem böyle abdest alırdı." demiştir.

Bir sene Hac için Mekke-i Mükerreme'ye gitmiş idi. "Minâ" mevkiinde namazını dört rek'at olarak kıldı. Nâs bunu garîb görmüş, "Seferi olduğu hal­de neden kasr-ı salâtda bulunmuyor?" demeye başlamışlardı. Bunun üzerine Hazret-i Osman :  "Ey nâs!  Ben Mekke'ye geldiğim gün teehhül ettim.  Ben Resûlu'llâh'ın: Herkim bir bel­dede evlenirse mukîm kimsenin namazı gibi namaz kılsın, buyurduğunu duy­muş bulunuyorum." dedi. Bu mes'elede Hazret-i Osman'ın içtihadı böyledir.

Velhâsıl Hazret-i Osman i'akahet i'tibariyle de pek yüksek bir mevki' sa­hibidir. (Radiya'llâhu Teâlâ anh.)

Me'hazlar : Umdetü'l-Kaarî, Müsned-i Ahmed b. Hanbel, Üsdü'l-Gâbe, Tezkiretü'l-Huffâz, el-Vasît fi Edebi'l-Arabî ve Târihini, El-A'lâm.[103]

 

4- Alî B. Ebi Tâlib (Radiya'llâhü Teâlâ Anh):

 

Emîrü'l-Mü'minîn Alî b. Ebî Tâlib b. Abdi'l-Muttalib b. Hâşim el-Kureşî, Hulefâ-yı Râşidîn'in dördüncü, Benî Hâşim'den Halîfe olanların birincisidir. Resûl-i Ekrem salla'Ilâhu aleyhi ve sellem Hazretlerinin amca-zâdesi, damadı, muâhât tarikiyle kardeşidir. Resûlu'ilâh'ın vilâdetlerinden otuz iki sene son­ra Mekke-i Mükerreme'de dünyâya gelmiştir. Künyesi (Ebü'l-Hüseyn) dir. Kendisine taraf-ı Nebeviden bir iltifat olmak üzere (Ebû-Türâb) künyesi de verilmiştir.   (Esedü'lîâhi'l-Gâlib)  lâkabını da hâizdir.

Hicretin kırkıncı senesinde Küfe mescidinde hâricilerden "Abdü'r-Rah-mân b. Mülcimü'I-Murâdiyyi'l-Himyeri" tarafından zehirli bir kılıç darbesiyle şehîd olmuştur. Kûfe'de medfundur.

Hazret-i Alî'nin şehâdeti, kalblerde ilelebed bir ceriha vücûde getirmiş­tir. Bu hususta birçok mersiyeler yazılmıştır. Ebü'I-Esvedü'd-Düelî'nin şu be­yitleri de bu cümledendir :[104]

 

Hazret-i Alî'nin  Hayâtına Ve Devre-i Hilâfetine Bir Nazar:

 

Aliyyü'l-Murtazâ, çocukluğundanberi Resûlu'llâh'ın himayesinde yetişmiş, Hânedân-ı Nübüvvet a'zâsından bulunmuştur. Risâlet-i Muhammediyyeyi ilk tasdik etmek şerefi kadınlardan Hazret-i Hadîce'ye, çocuklardan da Hazret-i Alî'ye âiddir.

Hazret-i Alî, sabâvetindenberi Nebiyy-i zî-Şân'ın ulvî nazarlarına,1 mahabbetlerine mazhar olduğundan dolayı kendisinde harikulade meziyyetler te­cellî edip durmuş, Resûl-i Ekrem'in ilmen, ahlaken vârisi olmuştur.

Hazret-i Alî, büyük bir fedakâr idi. Onun Resûl-i Ekrem uğrunda göster­diği fedâkârlık, ferâğ-ı nefs her türlü takdirlerin fevkindedir. Ezcümle hic­ret esnasında Hâne-i Saâdet'in etrafını düşmanlar kuşatmış olduğu pek tehlikeli bir anda, Resûl-i Ekrem'in mübarek yatağına sokuluyor, Nebiyy-i zî-Şân'ın hareketine dâir düşmanlara bir per-rişte vermemek için kendi hayâ­tını büyük bir muhataraya atıyor, sonra bir fırsat bularak kendisi de tek ü tenhâ yola çıkıyor, gündüzleri saklanıyor, geceleri Medîne-i Münevvere'ye doğru yaya olarak yürüyüp duruyordu. Hakk'ın sıyânetinde olarak Medîne-i Münevvere'ye kavuşmuştu. Fakat ayakları şişmiş, artık yürüyemez bir hâ­le gelmişti. Ayaklarından sular akıyordu. Huzûr-ı Nebeviye gidemeyecek bir halde idi. Resûl-i Ekrem Hazretleri bunu haber alınca bizzat kendisi teşrif etmiş, Hazret-i Alî'yi görünce hâline acımış, sevgili fedakâr amca-zâdesini kucaklamış, mübarek iki eliyle, o hak yolunda binlerce mezâhime katlanmış olan o nermin ayakları okşamış, kendisine afiyetle duâ buyurmuştu. Hattâ Hazret-i Alî'nin bu fedâkârlığı üzerine,[105]        Nâsdan öylesi de vardır ki, Allah'ın  rızâsı için nefsini feda eder." âyeti celîlesinin nazil olduğu mervîdir.

 

(1) Meali : Ebü'l-Hüseyn Aliyyü'l-Murtazâ'nın yüzüne dönüp baktığın zaman bakanların pek hoşuna gidecek parlak bir ay parçası görmüş olurdun. Biz onun şehâdetinden evvel, hayr içinde yaşıyorduk. Resûlu'llâh'ın sevgilisini, kendi aramızda görüp duruyorduk. Hazret-i Alî'yi kaybettiklerinde ise halk, sanki senelerce, bir sahada hayretler içinde kalmış deve kuşlarına dönmüştür.

 

Peygamber Efendimiz Aliyyü'l-Murtazâ'yı pek çok severdi. Sevgili kerî­mesi Hazret-i Fâtıma'yı ona tezvîc etmişti. Bu, Hazret-i Alî hakkındaki ilti-fât-i Nebevinin en yüksek bir nişânesiydi.

Bir gün Ashâb-ı Kirâm'dan bir zümre gaza için yola çıkmışlardı. Hazret-i Alî de bunların arasında idi. Resûl-i Ekrem Efendimiz "Yâ Rabbî! Alî'yi ba­na tekrar göstermedikçe beni öldürme." diye dua buyurdu. Bir hadîs-i şerîf-de de Aliyyü'l-Murtazâ'ya hitaben: “Seni ancak mü'min olan sever, sana ancak münafık olan buğzeder." buyurulmuştur.

Hazret-i Alî pek büyük bir metanete mâlik idi. Tebük gazvesinde Resûl-i Ekrem'e niyâbeten Medîne-i Münevvere'de kalmış, bundan başka bütün gaz­velerde hazır bulunmuş, nezd-i Nebeviden asla ayrılmamıştır. Ühud gazvesin­de on altı kılıç darbesi almışta. Bu gazvede Ashâb-ı Kirâm'dan bir hayli zevat şehîd düşmüştü. Bu şerefe nail olamadığından dolayı me'yûs görünen Hazret-i Alî'ye hitaben Resûl-i Ekrem Efendimiz : "Yâ Alî, şehâdet senin arkandadır. Bunlar kan ile boyandığı zaman nasıl sabr edeceksin?" buyurarak mübarek elleriyle onun başını, sakalını okşamıştı. Hazret-i Alî de: "Yâ Resûlâ'llâh, şu buyurduğun hal benim hakkımda tahakkuk edince o, sabredilecek şeylerden delil, beşâreî ve keramet sayılacak şeylerden olmuş olur." diye cevâb vermiş­tir.

Hazret-i Alî, Irak'a giderken Abdullah b. Sellâm ziyaretine gelmiş, "Ya Alî.. Irak'a gitme, korkarım ki orada vücûduna bir kılıç ağzı isabet eder." demiş Hazret-i Alî de: "Evet.. Kasem ederim ki bunu bana Resûlu'llâh haber vermiştir" diye mukabelede bulunmuştu.

Ebü'l-Esved diyor ki: "Ben o gündeki gibi böyle nefsinin musâb olacağını haber veren bir muhârib görmedim."

Amr İbn-i zî-Mürr el-Hemedânî şöyle rivayet ediyor: "Hazret-i Alî Kûfe'de kılıç darbesini aldıktan sonra huzuruna girdim. Başını birşey ile sarmıştı. Dedim ki: "Yâ Emîre'l-Mü'minîn! Cerihayı bana gösterir misin? Hemen sar­gıyı açtı. Baktım. Birşey yok, hafif bir yaradan ibaret, dedim. Hazret-i Alî : Evet, sizden ayrılmaktayım, dedi. Ker'mesi Ümmü Gülsüm perde arkasından ağlamaya başlamıştı. Hazret-i Alî : Kızım sükût et; eğer benim gördüğümü görecek olsan ağlamazsın, dedi. Yâ Emîre'l-Mü'minîn, ne görüyorsun? diye sordum. Buyurdu ki : İşte bunlar melekler ile nebîler cemâati; işte bu da Muhammed salla'llâhu aleyhi ve sellem : Yâ Alî, müjde sana, teveccüh et­mekte bulunduğun hal, şu içinde bulunduğun halden daha hayırlıdır, diye bu­yuruyor."

Hazret-i Alî'nin Hilâfetine gelince : Da'lûmdur ki, Resûl-i Ekrem Efen­dimiz, yalnız Dîn-i İslâm'ı bütün beşeriyyete tebliğ ve neşr için meb'ûs ol­muştu. Onun en ulvî vazifesi, en mukaddes gayesi bundan ibaretti. Onun kud-sî nazarları, başka maddî şeylere teveccüh etmemiş, ne kendisi ve ne de Ehl-i Beyt'inden birisi nâmına bir saltanat kurmak arzusunda asla bulunmamıştı. Anın samîmiyyeti, Onun ferâğ-ı kalbi, Onun âlâyiş-i dünyâya asla iltifat buyurmamış olduğu bu gün dünyâca müsellemdir. Bu cihetledir ki, Hilâfet mev­kiini de kendi hanedanından bir zâta tahsis etmemiş, bu makamı ehl-i İslâmın re'yine bırakmış, bu makama en ziyâde lâyık görülecek zâtların getirilmesine işaret buyurmakla iktifa etmişti.

Binâenaleyh, irtihâl-i Nebeviyi müteakip hemen Hazret-i Alî Hilâfet ma­kamına getirilmemişti. Fakat Resûl-i Ekrem'in pek büyük teveccühlerine mazhar olan üç zât, o muallâ makamdan ayrılıb âhirete gittikten sonra, artık sinni ilerlemiş, tecrübesi artmış, hâiz olduğu fazilet ve liyâkati kemâliyle tecellî etmekte bulunmuş olan Hazret-i Alî'ye sıra gelmişti :

Filhakika Hazret-i Alî, men'ine çalıştığı halde bir türlü önüne geçemediği elim bir şehâdet vak'ası üzerine halkın ittifâkiyle (35) senesi Hilâfet maka­mına geçti. Yalnız Emeviyye hanedanı, o şehâdet vak'asmdan dolayı bu ittifaka dâhil bulunmamıştı.

Meleklerden daha saf, daha nezih bir sîrette yaradılmış olan Hazret-i Alî, mukadderata boyun eğmiş, Hilâfet yükünü ister istemez deruhte etmiş, İslâm milletini ta'kîb etmekte bulundukları azametli terakkiler sahasında muvaffa­kiyetten muvaffakiyyete kavuşturmak istemişti. Fakat mukadderat her veç­hile arzusuna tevâfuk etmemiş, ehl-i İslâm arasında muvakkat bir ihtilâf yüz göstermiştir.

Hazret-i Osman'ın bir zulüm eseri olarak akıtılmış olan mübarek kanı he­der olup gitmiş gibi görünüyordu. Bundan galeyana gelen bâzı Ashabı Ki­ram, dînî bir gayretle heyecana gelmiş, Hazret-i Alî ile aralarında (36) se­nesinde (Cemel Muharebesi) denilen elîm bir vak'a zuhur etmiş, neticesinde iki taraf da müteessir, nadim, dilhûn olmuştu. Bir sene sonra da Şam ordulariyle Irak orduları arasında “Sıffîn” mevkiinde bir takım fecî muharebeler vücûde gelmiş, iki taraftan birçok İslâm kanları akıp gitmiştir. (38) senesin­de de Nehrüvân vak'a-i harbiyyesi vuku' bulmuştu.

Hâiz olduğu ulvî bir fıtrat, nezîh bir terbiye, kendisini diyanete, ahlâka münâfî hareketlerden her veçhile men' etmekte bulunan Hazret-i Alî, hasım­larının yanlış içtihadları, düşünceleri yüzünden zuhura gelen bu hâileler karşısında derin teessürler duyuyordu. Kılıçlardan daha müessir olan hitabeleri, mektupları bile bu yanlış içtihadları tebdilden âciz kalmıştı.

Hazret-i Murtazâ'nın hilkatindeki safveti, İslâmiyyet'in ahkâmına olan fevkalâde merbûtiyyeti takdir edemeyenler, onun siyâset sahasında büyük bir kudret gösteremediğine zâhib olabilirler. Fakat zekâsı, ilm ü irfanı binlerce dâhilerin dehâsı fevkında olan Hazret-i Alî, yalnız açık bir siyâset ta'kib et­mekte, yalnız hak ve hakikati iltizâm eylemekte, dînin ahkâmına muhalif ola­cak her türlü hareketlerden kaçınmakta idi. O, yalnız fânî bir saltanat, gayr-i ahlâkî bir gurur uğrunda ebediyyete müteveccih olan ulvî fıtratını feda et­mekten müctenib bulunuyordu. Temiz ruhunu hileli siyâsetlerle şâibedâr olmaktan siyânet. ediyordu. Yoksa Hazret-i Alî'nin kiyaset ve dirayetini güzel­ce takdir edenler, onun bu gibi siyasetlerin a'mâkma nazarlarını infaz ede­meyecek bir zât olduğuna asla kail olamazlar.

Cenâb-ı Murtazâ hâiz olduğu fevkalâde bir metanet ve şehâmetle bütün bu hâileleri karşılamakta, tedbirler düşünmekte idi. Hayfâkî böyle bir za­manda hâin bir Hâricî'nin gadrine uğramış, ötedenberi bir şevk ile beklemek­te olduğu şehâdet mertebesine kavuşmuş, Müslümanların kalblerinde kıyâmete kadar hüzün ve kederle mümtezic bir mahabbet ve ihtiram duygusu bırak­mıştır.[106]                                                                             

 

Hazret-i   Alî'nin  İlm-i  Tefsirdeki   Mevkii:

 

Hazret-i Alî, fevkalâde beliğ, fasîh bir zât idi. Resûl-i Ekrem'den sonra Aliyyü'l-Murtazâ derecesinde beliğ hutbe tertîb ve îrâd eden bir zât görülmemiştir. .Arab lisânının ilk kavâidini vaz' eden zât da Hazret-i Alî'dir. Bu cihetle Kur'ân lisânına herkesten daha ziyâde âşinâ idi. Kur'ân'ın belâğatine, i'câzma, hakayıkına herkesten daha ziyâde muttali' bulunuyordu. Resûî-i Ekrem'den işrak eden füyüzât nurlarına en evvel ma'kes olan Hazret-i Alî' nin nezîh ruhu idi. Artık onun en büyük bir müfessir olduğunda kim şüphe edebilir? Eğer onun zamanında tefsire dâir kitap yazılması mu'tâd olsa idi, kim bilir, o büyük zâtdan tefsire dâir bizlere ne kıymetli ma'lûmât intikal ederdi. Maahâzâ kendisinden tefsire âid bir çok şeyler nakledilmiştir. Hadîs, tefsir kitablarında Hazret-i Alî'den rivayet edilegelen bir hayli ma'lûmât vardır.

İbn-i Mes'ûd Hazretleri demiştir ki: "Kur'ân yedi harf üzerine inzal buyuruldu. Her harfin zahrı da, batnı da vardır. Aliyyül'-Murtazâ'nın nezdinde ise Kur'ân'ın zahiri de bâtını da mevcuddur."

Hazret-i Alî'den tefsire dâir iki nakil:

1- Hazret-i Alî demiştir ki: "Ben Resûl-i Ekrem'den "Yevmü'l-Hacci'l-Ekber"i sordum. Buyurdu ki: "Yevmü Nahir" dir. Yâni Kur'ân-ı Mübîn'deki (Hacc-ı Ekber Günü) nden murâd. Kurban Bayramının kurban kesilecek gü­nüdür." (Sünen-i Tirmizî).

2 - Hazret-i Alî söyle demiştir   :  “Size Kur'ân-ı Kerim de’kı efdal âyeti haber vereyim mi? O[107] ayet-i kerîmesidir ki, bunu bize Resûl-i Ekrem haber verdi ve ' Ya Alı sana tefsir edeceğim." diye şöyle buyurdu :

Yâni, size dünyâda marazdan, ukubetten veya belâdan her ne isabet eder­se, kendi ellerinizin kazandığı şeyler yüzündendir, -kendi günahlarınızın birer cezasıdır. Bunlardan dolayı âhirette ikinci bir ukubet daha görmeyeceksinizdir.- Allâhu Teâlâ ondan dolayı âhirette ikinci bir ukubet vermekten daha ke­rîmdir. Allâhu Teâlâ'nın dünyâda afv ve setr ettiklerine gelince: Şüphe yok Allâhu Teâiâ, bu afvinden sonra ıkaaba avdet buyurmaktan daha halimdir. Artık bundan dolayı âhirette başka bir ceza vermeyecektir. Çünkü afv edilen bir cürümden dolayı sahibinin tekrar muâhaze edilmesine hilm-i İlâhî, kerem-i Sübhânî müsâade etmez.” (Müsned-i Ahmed b. Hanbel.)

Hâsılı Hazret-i Alî, Kur'ân'a büyük bir vukuf sahibi idi. Hattâ bir gün hutbe îrâd ederken cemâate hitaben : “Sorunuz! Bana ne sorar iseniz size cevâbını veririm. Kitâbu'llâh'dan bana sorunuz. Vallahi bir âyet yoktur ki, ben onun gecede mi, gündüzde mi, kırda mı, cebelde mi nazil olduğunu bilmîyeyim” diye buyurmuştu.[108]

 

Hazret-i  Alî'nin   İlm-i  Hadîsdeki   Mevkii:

 

Aliyyü'l-Murtazâ, Hânedân-ı Nübüvvet erkânından olduğu ve pek yüksek ilm ü irfan ile mücehhez bulunduğu cihetle Resûl-i Ekrem'in sîretine, sünnet­lerine, akvâl ve ef'âline herkesten daha ziyâde muttali' idi. Bu hususta ken­disi ehl-i îslâmın yegâne bir mercii idi. Kendisinden nakl edilen ahâdîs-i şe-rîfe'nin mikdarı, UmdetÜ'l-Kaarîn'in beyânına nazaran beş yüz seksen altı hadîs-i şeriftir. Bunlardan yirmisi hem Sahîh-i Buhârî'de, hem de Sahîh-i Müslim'de münderictir. Bunlardan başka dokuz hadîs-i şerif yalnız Buhârî' de, on beş hadîs-i şerîf de yalnız Sahîh-i Müslim'de mevcuddur. Bu Ahâdîs-i Şerîfe'nin hepsi, İmâm-ı Ahmed b. Hanbel'i Müsnedi'nde cem' edilmiş bulun­maktadır. Bunlardan teberrüken üç Hadîs-i Şerîf kayd ediyoruz :

1- Hazret-i Alî Resûl-i Ekrem'den şu hadîs-i şerifi rivayet ediyor :

Allâhu Teâlâ Hazretlerine isyanı ik­tizâ eden hususta  mahlûka  itaat caiz değildir.

2- Hazret-i Alî,  Cemel Muharebesi esnasında Hazret-i Zübeyr'i şehid eden ve bir ihsana nâiliyyet ümidiyle Cenâb-ı Murtazâ'nın ikaametgâhina ge­lip kapısında bekleyen şahıs hakkında, "Elbette  (İbn-i Safiyye) yi  katleden Cehennem'e gidecektir. Ben Resûlu'llâh'ın: Her Peygamberin bir nasırı vardır; benim nasırım da şüphe yok ki, Zübeyr b. el-Avvâm'dır, buyurduğunu işittim." demiştir.

3- Hazret-i Alî, kendisine: “Sen nâsın hayırlısısın.” diyen kimseye hita­ben : "Bu ümmetin en hayırlısı. Peygamberden sonra Ebû Bekr ile Ömer -ra­diya'llâhu Teâlâ anhümâ- dır." demiştir.[109]

 

Hazret-i Alî'nin  İlm-i  Fıkıhdaki Mevkii:

 

Hazret-i Alî, Resûlu'llâh'dan sonra bütün Ashâb-ı Kirâm'ın en âlimi, en fakîhi idi. Kendisinde fevkalâde bir ilm ü irfan vücûde gelmiş, en büyük bir ictihad kudreti tecelli etmişti. Hazret-i Ebû Bekr, Hazret-i Ömer gibi Sahâ-be-i Güzin'in eâzımı dâima ilmî, fıkhî mes'elelerde kendisiyle müzâkere ve müşaverede bulunur, kendisinin ilminden, fakaahetinden müstefîd olurlardı. Yemen'e Kadı nasb edilmiştir.

Velhâsıl, Hazret-i Alî fevkalâde malûmatlı, ulûm-ı Nebeviyyeye muttali' bir zât idi. Maahâzâ kendisine esrâr-ı dîniyye veya ilmiyye nâmiyle husûsî birşey tevdi edilmiş olduğu hakkındaki iddialar doğru değildir. Bizzat Hazret-i Alî, "Resûlu'llâh'ın sana sır olarak bildirmiş olduğu şeyden bizi haber­dâr et." diyenlere şöyle cevab vermiştir: "Hazreî-İ Peygamber, nâsdan sak­ladığı herhangi bir şey'i bana bir sır olarak bildirmiş değildir. Fakat ben Resûl-i Ekrem'den işittim, şöyle buyuruyordu : Allâhu Teâlâ, Allah'dan baş­kasına kurban kesene lâ'net etsin. Allâhu Teâlâ, bir muhdesi himaye edene lâ'net etsin. Allâhu Teâlâ, anasına babasına lâ'net edene lâ'net etsin. Allâhu Teâlâ yerin hududunu, -yâni sınırlarını, alâmetlerini- değiştirenlere lâ'net etsin."

Hazret-i Alî'ye isnâd edilen bir dîvân-ı eş'âr, tamamen veya kısm-ı ekse­risi i'tibâriyle medsusdur; nâm-ı âlîsine izafe edilmiştir. Irâd etmiş olduğu hutbelerin, yazmış olduğu mektupların ve şâir akvâl-i aliyyesinin bir kısmı (Nehcü'l-Belâğa) nâmiyle bir kitab hâlinde cem' edilmiştir. Maahâzâ bu kitabın münderecatının Hazret-i Alî'ye âidiyyeti de kabul edilmemektedir. Filhakika bu kitabda münderic bâzı yazılar da bunu te yıd etmektedir.

Radiya'llâhu Teâlâ anh.

Me'hazlar : Umdetü'l-Kaarî, Müsned-i Ahmed b. Hanbel, El-Vasit, Üsdü'l Gabe, Tezkiretü'l-Huffâz,  İtkaan,  El-A'lâm.[110]

 

5- Übeyy B. Kâ'b (Radiya'llâhu Teâlâ Anh)

 

Übey b. Kâ'b b. Kays Ebü'l-Münzir el-Hazrecî en-Neccârî, Ensâr-ı. Kiram'dandır. Sahâbe-i Güzin arasında büyük bir mevkii vardır. Hazret-i Ömer, kendisine "Seyyidü'l-Müslimîn" der, ikram eder, kendisinden bâzan istiftâda bulunurdu. Vefat ettiği gün = Müslümanların ulusu öldü." diye teessürünü izhar buyurmuş olduğu mervîdir.

Ashâb-ı Bedir'dendir. Akabe Bîati'nde hazır bulunmuştu. Kable'l-İslâm Ehbâr-ı Yehûd'dan olup kütüb-i kadîmeye muttali' idi. Onları okur yazardı. Ba'de'l-İslâm Vahiy Kâtibi olmuş, Bedir, Uhud, Hendek gazvelerinde ve sair gazalarda ve Hazret-i Ömer ile beraber Câbiye vak'asında hazır bulunmuş, Beyt-i Makdis ahâlîsi için musâlâhanâmeyi yazmıştır. Kur'ân-ı Mübîn'in cem'i hizmetinde de encümen azasına iltihak etmiştir.

Bir rivayete göre (21) senesinde vefat etmiştir. Fakat sahih olan kavle nazaran vefatı (30) tarihine müsadiftir.[111]

 

Übeyy B Kâ'bın İlmi Kirâatdaki Mevkii:

 

Übey b. Kâ'b Hazretleri dâima Resûlu'llâh'a musâhib olmuş, Kur'ân-ı Kerîm'i bizzat Resûl-i Ekrem'den teallüm etmiştir. Ashâb-ı Kiram arasında “Reîsü'l-Kurrâ” sayılıyordu. Hattâ bir hadîs-i şerifte, "Ümmetimin ümmetine en merhametlisi Ebû Bekr'dir. Dîn-i İlâhî'de en şiddetlisi Ömer'dir. Hayaca en sâdıkı Osman'dır. Kazaya en muktediri Alî'dir. Halâl ve harama en âlimi Muâz b. Cebel'dîr. Ferâize en vukuflusu Zeyd b. Sâbit'dir. En kaariü'l-Kur'-ânı da Übey b. Kâ'b'dır. Her ümmetin bir emîni vardır. Bu ümmetin emini de Ebû Ubeyde b. el-Cerrâh'dır." Duyurulmuştur.

Hattâ bir defa Resûl-i Ekrem Efendimiz, Übey b. Kâ'b'a "Allâhu Teâlâ[112] Sûresini sana okumaklığımı bana emr etti." diye tebşirde bulunmuştu.    Bunun    üzerine    fevkalâde    müteheyyic olan Übey b.  Kâ'b .Çul Allah mı benim adımı sana andı?" diye Hazret-i Peygam­berden sormuş, "Evet." cevabını alınca ağlamaya başlamıştır.[113]

 

İlmi  Tefsirdeki Mevkii:

 

Übey b. Kâ'b, Resûlu'llâh'ın Medîne-i Münevvere'de ilk Vahiy Kâtibi bu­lunmuştur. Kendisi hazır bulunmadığı zaman, o ulvî vazifeyi Zeyd b. es-Sâbit Hazretleri ifâ ederdi.

Übey b. Kâ'b'dan Tefsîr'e dâir büyük bir nüsha mevcuddur ki, bunu Ebû Ca'fer er-Râzî, Rebi' b. Enes'den, o da Ebü'l-Aliye'den, o da Übey b. Kâ'b'dan rivayet etmiştir. Bu, sahih bir isnaddır. İbn-i Cerîr, İbn-i Ebî Hâkim, el-Hâkim, Ahmed b. Hanbel Hazarâtı bundan birçok şeyler rivayet ve tahrîc etmişlerdir. Bahusus Tirmizî ile İbn-i Cerîr[114] nazm-ı celîlindeki dan muradın (Kelime-i Tevhîd) kavli şe­rifi olduğunu Übey b. Kâ'b'dan bi'1-vâsıta rivayet etmişlerdir.

[115]Ayet-i kerîmesi'nin nefyedilen Yehûd taifesi hak­kında nazil olduğu da Übey b. Kâ'b'dan rivayet edilmiştir.[116]

 

Îlm-i Hadîsdeki Mevkii:

 

Übey b. Kâ'b, Resûl-i Ekrem'in mübarek ef'âl ve akvâline ıttıla’ cihetiyle de pek mümtaz bir Sahabidir. Kendisinden İbn-i Abbâs, Ubâde b,. es-Sâmit, Abdullah b. Habbâb gibi Sahâbe-i Güzîn hadîs rivayet etmişlerdir. Hadîs kitablarında kendisinden yüz altmış dört hadîs rivayet edilmektedir. Bunlar­dan üçü hem Sahîhü'l-Buhârî'de hem de Sahîh-i Müslim'de mündericdir. Bun­lardan başka dört hadis yalnız Buhârî'de, yedi hadîs de yalnız Müslim'de mezkûrur. İmâm-ı Ahmed b. Han.bel'in Müsned'i bütün bu hadîsleri câmi'dir.

Biz bunlardan Tirmizî'nin tahrîc ettiği bir hadîs-i şerîf'i teberrüken kay­dediyoruz :

1- Übey b. Kâ'b'dan mervîdir ki, Resûl-i Ekrem saila'llâhu aleyhi ve sellem kendisine şöyle buyurmuştur  :

Yâni, "Âdemoğlu için bir vadi dolusu mal olsa/ onun bir ikincisini de ister1. Eğer bir ikincisi de olsa, onun bir üçüncüsünü de talep eder. Âdemoğlunun içerisini topraktan başka birşey doldurmaz. Allâhu Teâlâ ise tevbekâr olanın tevbesini kabul buyurur."

Velhâsıl, Übey b. Kâ'b, pek muhterem bir Sahâbîdir. Kur'ân'da, Tefsirde, Hadîs'de büyük bir imamdır. Radiya'llâhu Teâlâ anh.

Me'hazlar : Umdetü'l-Kaarî, Teysîrü'l-Vusûl, Üsdü'1-Gâbe, Tezkiretül-'Huffâz,  İtkaan,  El-A'lâm.[117]

 

6- Abdu'llâh  B. Mes'ûd (Radiya'llâhu Teâlâ Anh):

 

Abdu'llâh b. Mes'ûd b. el-Hâris b. Gaafil b. Habîb el-Hezlî, Ashâb-ı Gü­zin'in fudalâsından fukahâsından pek büyük bir zâttır. Künyesi "Ebû Abdi'llâh"dır. Mekke-i Mükerreme'de doğmuş, daha pek genç iken İslâm şerefi­ne nail olmuş, Mekke'de Kureyşîlere karşı Sûretü'l-Kalem'i cehren okumak suretiyle onlara Kur'ân-ı Kerîm'in âyetlerini ilk duyuran zât, kendisi bu­lunmuştur.

Bir aralık Habeşe'ye, sonra da Medîne-i Münevvere'ye hicret etmişti. Bedir, Uhud, Hendek gazvelerine iştirak etmiş, Bîatü'r-Rıdvân'da bulun­muş, Yermûk seferinde de isbât-ı vücûda muvaffak olmuştur. Yermûk sefe­rinden sonra Hazret-i Ömer tarafından Kûfe'ye muallim gönderilmişti. Bu münâsebetle Hazret-i Faruk, ehl-i Kûfe'ye gönderdiği bir mektubunda şöyle demişti: "Ben size Ammâr b. Yâsir'i vali, Abdu'llâh b. Mes'ûd'u da mual­lim ve vezir olarak gönderdim. Bu ikisi Resûlu'llâh'ın necib Ashabından ve ehl-i Bedir'dendir. Bunlara iktidâ ediniz, itâatta bulununuz, sözlerini dinleyi­niz. Ben Abdu'llâh'ı göndermekle sizi kendi nefsime tercih etmiş bulunuyorum."

İbn-i Mes'ûd Hazretleri, Hazret-i Osman'ın Hilâfetine kadar Kûfe'de kal­dı. Ba'dehû Hazret-i Osman tarafından davet olunmakla Medîne-i Münevve­re'ye döndü. Nihayet (32) senesinde vefat ederek Bakî makberesine defnolundu. Vefatında altmış yaşını biraz tecâvüz etmişti.

Validesi (Ümmü Abd) da sahâbiyâttandır. Bu cihetle kendisine "İbn-i Ümmü Abd" da denilir.[118]

 

İlm-i  Kırâetdeki Mevkii:

 

İbn-i Mes'ûd Hazretleri Kur'ân-ı Mûbîn'i bizzat Resûl-i Kibriya aleyhi ekmeli't-tehâyâ Efendimizden teallüm etmiştir. Kendisinden de Esved, Temîm b. Hazm, Haris b. Kays, Ubeyd b. Kays, Alkame, Ubeyde el-Selmânî, Amr b. Şurahbil, Ebû Abdi'r-Rahmân es-Sülemî, Ebû Amr Şeybânî, Zeyd b. Vehb, Mesrûk gibi meşâhir ahz u teallümde bulunmuşlardır.

Âsim, Hamzâ, Kisâî, Halef, Â’meş gibi meşhur Kırâet imamlarının silsile-i kırâetleri İbn-i Mes'ûd'a müntehi olmaktadır.  

İbn-i Mes'ûd Hazretleri diyor ki: Birgün Resûlu'llâh salla'llâhu aleyhi ve sellem : "Sûretü'n-Nisâ'yı oku da dinliyeyim." diye bana emretti. "Sana nazil olduğu halde ben nasıl olur da sana okuyabilirim?" dedim. "Ben onu başkasından   dinlemeği   severim."   diye buyurdular.   Artık  okumaya  başladım.[119] Halleri ne ola­cak! Her ümmetden bîr şâhid getireceğimiz, seni de onların üzerine şâhid getireceğimiz zaman!." âyet-i celîlesine gelince Resûlu'llâh'ın mübarek göz­lerinden yaşlar akmaya başlamıştı.[120]

 

İlm-i  Tefsirdeki  Mevkii:

 

İbn-i Mes'ûd Hazretleri, Allah'ın Kitâb'INa, Resûlu'llâh'ın Sünnetlerine İttıla' hususunda temayüz etmiş bir zâttır. Onun bu faziletini Hazret-i Alî gibi yüksek bir ilm ü irfan timsâli bile i'tirâf ediyor. Bizzat ibn-i Mes'ûd diyor ki: "Kendisinden başka ma'bûdun bi'l-hak olmayan Zât'a kasem ede­rim ki, Kiîâbu'llâh'dan bir âyet yoktur ki, ben onun kim hakkında ve nere­de nazil olduğunu bilmiyeyim. Eğer Kitâbu'Llâh'ı benden daha iyi bilen bir kimsenin bulunduğu yeri haber alsam ve beni oraya râhileler götürecek ol­sa mutlaka oraya çıkar giderim."

Tefsîr-i Taberî'de ve sair bazı tefsirlerde ibn-i Mes'ûd'dan Tefsîr'e dâir bazı rivayetler mevcuddur. Ezcümle ibn-i Ebî Hâtem,[121]  âyet-i kerîmesi'ndeki den muradın (Emn ü sıhhat) ol­duğunu İbn-i Mes'ûd'dan bi'l-vâsıta rivayet etmektedir.[122]

 

İlm-i Hadîsdeki  Mevkii:

 

Abdu'llâh b. Mes'ûd, Hadîs hususunda da en büyük bir imamdır. Ken­disinden İbn-i Abbâs, İbn-i Ömer, Ebû Mûse'l-Eş'arî, İmran b. Husayn, îbnü'-Zübeyr, Câbir, Enes, Ebû Saîd, Ebû Hüreyre gibi Sahâbe-i Güzîn ile Al-karne, Ebû Vâil, Esved gibi Tabiîn hadîs rivayet etmişlerdir. Bu hadîslerin adedi sekiz yüz kırk sekize baliğ olmaktadır. Bunlardan altmış dördü hem Sahîhü'l-Buhârî'de, hem de Sahîh-i Müslim'de münderiçtir. Bunlardan baş­ka yirmi bir hadîs yalnız Buhârî'de, otuz beş hadîs de yalnız Sahîh-i Müs­lim'de mezkurdur. Bu hadîsler tamamen İmâm-ı Ahmed b. Hanbel'in Müs-ned'inde cem' edilmiştir.

Bunlardan teberrüken üç hadîs-i şerîf kaydediyoruz   :

1-  İbn-i Mes'ûd'dan mervîdir   :  Resûlu'llâh salla'llâhu aleyhi ve sel­lem buyurmuştur ki:

İktisâda riâyet eden fakir olmaz."

2-  İbn-i Mes'ûd diyor ki, Resûlu'llâh salla'llâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu :

Allâhu Teâlâ Hazretleri hiçbir maraz yaratmamıştır ki, ana bir de deva yaratmış, vücûde getirmiş olmasın.. Bunu bilen bilmiş, bilmeyen de ceha­lette kalmıştır."

3- İbn-i Mes'ûd'dan mervîdir : Resûl-i Ekrem salla'llâhu aleyhi ve sei-lem şöyle buyurmuştur  :

Siz üç kişi olunca içinizden ikisi, öbür artkadaşları yanında gizlice konuş­mamalıdır. Çünkü bu konuşma onu mahzun eder."[123]

 

İlm-i Fıkıhtaki Mevkii:

 

Abdu'llâh b. Mes'ûd Hazretleri yüksek bir fakîh, bir müetehiddir. Irak müctehidlerinin en büyük üstadı Hazret-i Alî ile İbn-i Mes'ûd'dur. Hattâ İmâm-ı A'zam'ın silsile i ilmiyyesi şu veçhile bu iki kadri âlî Sahâbî'ye müntehî olmaktadır  :

Yâni : "İmâm-ı A'zam ilmi Hammâd'dan, o da İbrâhîm-i Nehaî'den, o da Alkame ile Esved'den, bu ikisi de Hazret-i Alî ile İbn-i Mes'ûd'dan, bunlar da bizzat Nebiyy-i zî-Şân Hazretlerinden ahzetmişlerdir."

Resûl-i Ekrem Efendimiz bir hadîs-i şeriflerinde :

İbn-i   Mes'ûd'un  sözüne,   bilgisine sarılınız. buyurmuştur.

Diğer bir hadîs-işerîf'de de  :

Eğer ben bir kimseyi meşveret etmeksizin âmir tâyin edecek olsa idim, elbette  İbn-i Mes'ûd'u tâyin ederdim." buyurulmuştur.

Velhâsıl, Abdu'llâh İbn-i Mes'ûd, Tezkiretü'l-Huffâz'da da denildiği veç­hile bir îmânı-ı Hûda'dır. Hattâ kendi tilmizleri Ashâb-ı Kirâm'dan hiçbiri­ni İbn-i Mes'ûd üzerine tafdîl etmezlerdi. Maahâzâ müşarünileyh bazı kırâetler ve fetvalar hususunda münferid kalmış, bu husustaki içtihadı cumhu­run içtihadına muhalif tecellî etmiştir. Radiya'llâhu Teâlâ anh.

Me'hazlar:  Umdetü'l-Kaarî,   Müsned-i   İmâm-ı  Ahmed,  Tezkiretü'l-Huffâz, Itkaan.[124]

 

7- Ebû Müse'l-Eş'ar!  (Radiya'llâhu Teâlâ Anh):

 

Abdu'llâh b. Kays b. Selîm, Ashâb-ı Güzin'in büyüklerindendir. Resûl-i Ekrem salla'llâhu Teâlâ aleyhi ve sellem Hazretlerinin bi'setini haber alın­ca iki büyük biraderi ve kavminden elli üç kadar kimse ile beraber Mekke-i Mükerreme'ye gitmek üzere Yemen'den ayrılmış, râkib oldukları sefine ken­dilerini Habeşe'ye çıkarmış, orada muhacir bulunan Hazret-i Ca'fer ile gö­rüşerek bir müddet ikaamet etmiş, ba'dehu hepsi birlikte Medîne-i Münevvere'ye gelmek üzere tekrar yola çıkmışlar, Hayber'in fethi esnasında gelip Resûlu'llâh'a mülâki olmuşlardır.

Bu gazveye iştirak etmemiş oldukları halde kendilerine ganimet malla­rından bir mikdar şey i'tâ buyurulmuştu.

Ebû Mûse'l-Eş'arî, ulemâdan, fudalâdan, şeciî', Fütuhata nail bir zât idi. Resûl-i Ekrem, kendisini bir aralık Zebîd'e, Adn'e, Yemen sahiline âmil tâyin buyurmuştu. Hâzret-i Ömer tarafından da (17) târihinde Küfe, Basra valiliklerine nasb olunmuştur. Zamanında Ehvâz, Isfahan cihetleri feth edil­mişti. Hazret-i Osman Halîfe olunca kendisini Basra valiliğinde bir müddet ikbaa ve bilâhare azletmiş, fakat Kûfe'lilerin arzularına mebnî Küfe valiliğine tâyin eylemişti. Hazret-i Alî Hilâfet makamına geçince bu muhterem zâtı Küfe valiliğinde ibkaa etti. Bilâhare Cemel Vak'ası sıralarında Basra tarafına giderken Kürelileri de yardımına çağırmıştı. Fakat valileri bulu­nan Ebû Mûse'l-Eş'arî, böyle Müslümanların arasında zuhur eden bir fitne esnasında bitaraf bulunmanın lüzumuna kaani' olduğundan ahâlîye yerle­rinde oturmalarını emretmişti. Bunun üzerine kendisini Hazret-i Alî azlet­miş, daha sonra da Sıffîn vakayü esnasında hakem tâyin eylemiştir.

Hazret-i Alî'nin bu tâyini, Yemenlilerin musırrâne arzularına mebnî vu­ku' bulmuştu. Yoksa bu vazifeye diğer tarafın hakemi olan Amr b. el-As'a siyâsetçe nıüsâvî olacak diğer bir zâtın tâyini düşünülmüştü. Duhât-ı Arab' dan Ahnef b. Kays, İbn-i Abbâs'ın hakem nasb edilmesini istemiş, İbn-i Ab-bâs da Ahnefin bu işe ehil olduğunu Hazret-i Alî'ye arz etmişti. Fakat mu­kadderat yerini bulmuş, Ebû Mûse'l-Eş'arî Hazretleri hakem nasbedilerek bu vazifesini kemâl-i ciddiyet ve samimiyetle îfâya çalışmış ise de, diğer tarafın bu samimiyetten uzak bulunması üzerine, târihin kaydettiği o mü­essif neticeler yüz göstermiştir.

Ebû Mûse'l-Eş'arî, Yemen'de (Zebîd) beldesinde doğmuş, altmış üç ya­şında olduğu halde (45) senesi Mekke-i Mükerreme'de veya Kûfe'de vefat etmiştir.[125]

 

İlm-i  Kırâet Ve Tefsirdeki  Mevkii:

 

Ebû Mûse'l-Eş'arî, pek güzel Kur'ân okurdu. Son derece güzel sadâya mâlik idi. Bir kerre okuduğu Kur'ân-i Azîm'i Peygamber-i zî-Şân Hazretleri dinleyerek; “Buna muhak­kak  Davud'un  güzel   seslerinden  bir ses verilmiş” diye buyurmuştur.

Bu mübarek zât, İlm-i Tefsîr'e de pek güzel vâkıf idi. Kur'an âyetlerinin dekaayıkına, İşaretine bihakkın muttali' bulunuyordu. Kendisinden şöyle mervîdir   :

Resûlu'llâh salla'llâhu aleyhi ve sellem  :

Şüphe yok ki, Allâhu Teâlâ, zâlim için bir mühlet verir. Bir kerre de yakaladı mı artık bırakmaz." buyurdu. Sonra [126]âyet-i kerîmesini okudu.[127]

 

İlm-i  Hadîs Ve  Fıkıhdaki   Mevkii

 

Ebû Mûse'l-Eş'ari, İlmi Hadîs'de de büyük bir mevki' sahibidir. Kendisinden Enes b. Mâlik, Târik b. Şihâb gibi Sahâbe-i güzîn ve bir nice Ta­biîn hadîs rivayet etmişlerdir. Hadîs kitablarında kendisinden üç yüz altmış hadîs-i şerîf rivayet edilmiştir.  Bunların ellisini Sahîh-i Buhârî ile Sahîh-i Müslim müttefikan. tahrîc etmişlerdir. Bunlardan başka Buhârî'de beş, Sahîh-i Müslim'de, de onbeş hadîs daha mündericdir.

Bu  hadîslerden  birini teberrüken   kayd ediyoruz:

Ebû Mûse'l-Eş'arî diyor ki: "Yâ Resûlâ'llâh, hangi İslâm efdaldir?" diye sordular. Resûl-i Ekrem salla'llâhu aleyhi ve sellem de :

Dilinden, elinden Müslümanların salim bulunduğu  Müslüman efdaldir." diye buyurdu.

Bu muhterem Sahâbînin fakaahetine gelince: Bu i'tibar ile de kendisi yüksek bir mevki' sahibi idi. Fıkha dâir birtakım fetvaları menkuldür. Hat­tâ Safvân b. Süleym diyor ki: "Resûl-İ Ekrem Efendimiz zamanında Hazret-i Ömer ile Alî'den ve Muâz İle Ebû Mûse'l-Eş'arî'den başkaları fetva vermez idi."

Velhâsıl, Ebû Mûse'l-Eş'arî pek muhterem bir Sahâbî'dir. Radiya'1-lâhu Teâlâ anh.

Me' hazlar: Umdetü'l-Kaarî Teysîrü'l-Vusûl,   İtkaan,  Târih-i  İbn-i  Esîr, Üsdü'l-Gâbe.[128]

 

8- Zeyd B. Sabit (Radiya'llâhu Teâlâ Anh)

 

Zeyd b. Sabit b. Mahhâk b. Zeyd en-Neccârî, Ensâr-ı Kirâm'dandır. Ba­bası Sabit, hicretden mukaddem Evs ile Hazrec kabileleri arasında (Yevmü Buâs) nâmiyle yâd olunan bir muharebede ölmüştü. Kendisi Medine'de doğmuş, Mekke'de neş'et etmiş, ba'dehû Medine'ye hicret eylemişti. Hicret-i Nebeviyye esnasında henüz on bir yaşında pek zekî bir çocuk bulunuyor­du. Resûl-i Ekrem'in feyz-i nazarına mazhar olarak İslâm şerefine nail ol­muş, Hendek gazvesine iştirak ederek toprak nakli ile tavzif edilmiş, Haz­ret-i Peygamberin “O ne güzel çocuk" yollu iltifatlarını celbe muvaffak bulunmuştu.

Bilâhare Tebük gazvesinde Mâlik b. Neccâr'ın sancağını Ummâre b. Hazm) taşıyorken Resûl-i Ekrem, sancağı alıb Zeyd b. Sâbit'e tevdi' etmiş, Ammâre'nin "Yâ Resûlâ'llâh,. benden birşey mi duydun?" demesi üzerine de "Hayır, ve lâkin Kur'ân mukaddemdir. Zeyd ise Kur'ân'ı ahz hususunda sen­den daha ziyâdedir." diye buyurmuştur.

Zeyd b, Sabit, daha başka gazvelere de iştirak etmiş, Hazret-i Ömer ve Hazret-i Osman Hacc'a gittikleri zaman onlara Medîne-i Münevvere'de ni­yabette bulunmuştur.

Zeyd b. Sabit, Hazret-i Osman tarafdarı idi. Hazret-i Alî hakkında da pek ta'zîm gösterir, onun fazlını izhâr ederdi. Fakat Cenâb-ı Murtazâ'nın yaptığı muharebelerde kendisiyle beraber bulunmamıştır. (54) senesinde vefat etmiştir.[129]                     

 

İlm-i   Kırâetdeki   Mevkii:

 

Zeyd b. Sabit Hazretleri Ashâb-ı Kirâm'in en yüksek Kurrâsından biri­dir. Kur'ân-ı Kerîm'i güzelce hıfz ve itkan suretiyle teallüm etmiş, kendi­sinden İbn-i Abbâs, Ebû Abdi'r-Rahmân es-Sülemî gibi Sahâbe-i güzîn Kur'­ân okumuşlardır.

Süleyman b. Yesâr diyor ki: "Hazret-i Ömer ile Osman, fetva, ferâiz ve kırâet hususunda hiçbir kimseyi Zeyd üzerine takdim etmezlerdi."

Sıddîk-ı A'zam Hazretleri Zeyd b. Sâbit'i Kur'ân-ı Azîmü'ş-Şân'ı cem' ve tertibe me'mûr etmişti. Bu hususta pek muvaffakıyyetli bir surette çalış­mış, bu kudsî vazifeyi îfâ etmişti. Bilâhare Hazret-i Osman tarafından da Mesâhif-i Şerîfe'yi tahrîre me'mûr edilmiş, bu pek şerefli vazifeyi de kemâl-i muvaffakıyyetle ikmâl etmişti. Hıfz ile, emânetle, güzel kitabetle bi­hakkın muttasıf idi. Zâten aleyhi's-salâtü ve's-selâm Efendimizin zamanın­da Vahiy Kâtibi olmak şerefini hâiz idi. Bundan başka da emr-i Nebevi ile Süryânî lisânını, kitabetini onbeş gün kadar az bir müddet içinde bir hâri­ka kabilinden olarak öğrenmişti. O lisân ile Resûl-i Ekrem'e gönderilen bir kısım tahrîrâta cevab yazardı. Bu hususta başka milletlerden kâtib istihda­mına i'timâd olunmamıştı.[130]

 

İlm-i  Tefsirdeki   Mevkii:

 

Zeyd b. Sabit, İlm-i Tefsîr'de de büyük bir vukuf sahibi idi. Kâtibü'l-Vahy olmak  ni'metine nail,  fevkalâde zekî, Hulefâ-yı Râşidîn'e mukaarin olduğu cihetle bir çok âyât-ı celîlenin esbâb-ı nüzulünü bilir, hakayık ve hikemiyyâtına muttali' bulunurdu. Kendisinden Tefsîr'e dâir bir kısım ma'lûmât rivayet edilmiştir. Ez-cümle,[131]            

Size ne oluyor ki, o münafıklar hakkında iki fırkaya ayrılmış bulunuyor­sunuz." Nazm-ı Celîlinin sebeb-i nüzulünü şöyle anlatmıştır  :

Resûl-i Ekrem'in Ashabı arasında bulunan birtakım kimseler Uhud se­ferinden geri dönmüşlerdi. -Bunlar Abdu'llâh b. Übey b. Selûl'e tâbi' olan üç yüz kadar münafık idi- Nâs bunların hakkında iki fırkaya ayrılmış, bir fırkası bunların öldürülmesini, bir fırkası öldürülmemesini Resûl-i Ekrem'den istiyordu. İşte bunun üzerine  âyet-i Celîlesi nazil oldu.[132]

 

İlm-i  Hadis Ve  Fıkıhdaki  Mevkii:

 

Zeyd b. Sabit, Sahâbe-i Kirâm'ın en âlimlerinden ve ilimde râsihundan sayılırdı. Resûl-i Ekrem'in senelerce huzûr-ı saadetinde bulunmuş, o ilâhi menba'dan birçok şeyler ahz etmiştir. Kendisinden de Ebû Hüreyre, İbn-i Ömer, Ebû Saîd, Enes b. Mâlik, Sehl b. Sa'd, İbn-i Hârice, Ebû Amr gibi Ashâb-ı Güzin, Saîd b. Müseyyeb, Kaasım İbn-i Muhammed, Süleyman b. Yesâr gibi Tabiîn hadîs rivayet etmişlerdir. Şu hadîs-i şerif de bu cümledendir.

Namazın   efdali,   farz  namazlar  müstesna  olmak  üzere,  insanın  hanesin­de kıldığı  namazdır."

Zeyd b. Sabit Hazretleri fekaaheti, ferâize vukufu i'tibâriyle de teferrüd etmiştir. Alî b. Rabâh diyor ki: Bir kimse Zeyd b. Sabit’ den bir hâdise hakkında istiftâda bulununca : "Allah için doğru söyle, bu hâdise böylece vuku' bulmuş mudur?" diye sorar, evet cevâbını alırsa fetva verir, almazsa sükût ederdi.

Bu, mühim bir meseledir. Henüz tahaddüs etmemiş vak'alar hakkında vuku' bulacak istiftâlar, ekseri hüsn-i niyyete mukarin, tezvir ihtimâlinden hâlî olmadığından bunlar hakkındaki hükm-i şer'îyi beyân etmek ihtiyata münâfîdir.

Zeyd b. Sabit vefat edince, Ebû Hüreyre Hazretleri  :  "Bu ümmetin âli­mi vefat etti. Umulur ki Allahu Teâlâ İbn-i Abbâs'ı ona halef buyurur." demisti.

İbn-i Abbâs, kadrinin celâleti, ilminin vüs'ati ile beraber Zeyd b. Sabit'-in hanesine gidip  ondan  istiftâda bulunmak ister; îlm'e gidilir, ilim gelmez." derdi.

İbn-i Abbâs, bir defa Zeyd'in rikâbim tutmuş, Zeyd kendisini men' edin­ce İbn-i Abbâs; "Biz âlimlerimize böyle yapmakla me'mûruz." demiş, Zeyd Hazretleri de İbn-i Abbâs'ın elini tutarak öpmüş, "Biz de Peygamberimizin Ehl-i Beyt'ine böyle hürmet etmekle emr olunduk." demiştir.

Şafiî, Ferâiz hususunda Zeyd b. Sâbit'in kavlini ahzetmiştir.

Velhâsıl, bu mübarek Sahâbî, elsine-i ümmetde dâima hürmetle yâd olu­nan eâzımın en güzîdelerindendir. Radiya'llâhu Teâlâ anh.

Me'hazlar : Sahîhü'l-Buhârî, İrşâdü's-Sârî, Câmiu's-Sağir, Üsdü'l-Gaabe, Tezkiretü'l-Huffâz,   El-A'lâm.[133]

 

9- Ebû   Hüreyre  (Radiya'llâhu Teâlâ   Anh):

 

Abdu'llâh -veya Abdü'a-Rahmân- b. Sahr ed-Devsi'1-Yemânî, Ashâb-ı Ki­râm'ın fudalâsındandır. Hayber gazvesi esnasında İslâmiyyeti kabul ve bu gazveye iştirak etmiştir. Câhiliyyet devrinde adı "Abdü'ş-Şems" idi. Ebû Hüreyre künyesini kendisine ya Peygamber Efendimiz veya çocukluğunda ken­di pederi vermiştir. Ashâb-ı Güzin arasında "Ebû Hüreyre" künyeli başka bir zât yoktur. Hazret-i Ömer tarafından “Bahreyn” valiliğine tâyin edilmiş, ibâdet ve tâatle pek meşgul, tab'an mülayim olduğu için bilâhare azl olun­muştu. Daha sonra yine valiliğe tâyini istenilmiş ise de kendisi kabul etmeyib Medîne-i Tâhire'de ikaamet etmiş, yetmiş sekiz yaşında olduğu halde (59) senesi vefat ederek (Bakî') makberesine defn edilmiştir. Validesi (Meymûne) Sahâbiyyelerdendir.[134]

 

Tefsir  İlmi'ndeki   Mevkii:

 

Ebû Hüreyre Hazretleri, pek yüksek bir din âlimi idi. Büyük bir müfessir bulunmakta idi. İslâmiyetin bütün maâliyâtını kavramak hususunda pek büyük bir tehalük gösteren böyle bir zâtın tefsir ilmine bihakkın vâkıf olmasında tereddüd edilemez. Şu kadar var ki, kendisinden tefsire dâir nak­ledilen ma'lûmât pek çok değildir.

Bu hususta aşağıdaki iki rivayeti kayd ile iktifa edeceğiz : - Ebû Hüreyre demiştir ki: Resûlu'llâh Sallâ'llâhu aleyhi ve sellem : [135]

Sûra   üflendi   de  göklerde  kim  varsa,  yerde  kim  varsa   çarpılıp  yıkıldı. Yalnız Allâhu  Teâlâ'nın dilediği  müstesna" âyet-i kerîmesinde

— Bayılıb düşmek) den istisna edilen zevatın kimlerden ibaret olduğunu Cibrîl-i Emîn'den suâl etmiş, o da bunların "Şühedâ"dan ibaret bulunduğunu haber vermiştir.

2- Ebû Hüreyre diyor ki :

Resûl-i Ekrem Salla'llâhu aleyhi ve sellem:[136] 

O gün yer, bütün haberlerini anlatır" âyet-i kerîmesini okudu ve :

"Yerin vereceği haberlerden murad ne olduğunu bi­lir misiniz?" diye sordu.

Ashâb : "Allâhu Teâlâ ile Resulü bilir." dediler.

Resûl-i Ekrem de :

"Bundan murâd, her erkeğin veya kadının kendi üzerin­de ne yapmış olduğuna yerin şahadet etmesi, bu, şu günlerde şöyle şöyle yaptı demesidir." diye buyurdu.[137]

 

Fıkıh Ve Hadis  İlimlerindeki   Mevkii:

 

Ebû Hüreyre Hazretleri, Ashâb-ı Kirâm'ın fukahâsındandır. Kendisi bir mahfaza-i ilimdir. Eimme-i fetvanın kibârındandır. Celâlet-i kadre mâlik, tevazu' ve vakar ile muttasıf. yüksek bir âlimdi. Hadîs rivayeti hususunda da Ashâb-ı Güzîn arasında temayüz etmiştir.

İmâm-ı Şafiî diyor ki : "Ebû Hüreyre, zamanındaki hadîs râvîlerinin ahfazıdır.  Kendisinden   beş bin üç yüz yetmiş dört  hadîs rivayet edilmiştir."

Kendisinden hadîs  rivayet edenler, Ashâb ve Tabiînden olmak üzere  (Se­kiz yüz) zâtdır,

Ebû Hüreyre Hazretlerinin rivayet ettiği hadîslerden (325) i Sahîhü'l-Buhârî ile Sahîh-i Müslim'de münderiçdir. Bundan başka (93) ü yalnız Buhârî'de, (190) ı da yalnız Sahîh-i Müslim'de mevcuddur. Mütebakisi de şâir hadîs kitablarında mezkûrdur.

Bu muhterem zât, Ashâb-ı Suffe'dendir. Dâima Mescid-i Nebevî'de ikaamet eder, dâima Huzûr-ı Saâdet'de bulunur, Resûlu'llâh'ın bütün ef âl ve akvâlini hıfza çalışırdı. Kendisi diyor ki: "Sîz dersiniz ki, Ebû Hüreyre ne çok hadîs rivayet ediyor? Vallâhü'l-mev'id, ben fakir bir kimse idim. Resûl-i Ekrem'e karın tokluğuna hizmet ederdim. Muhacirin ise çarşı-pazarda alış-verişle meşgul idiler. Ensâr ise mallariyle iştigale kıyam ederlerdi. Bir gün Resûllu'llâh salla'llâhu aleyhi ve sellem: "Kim sevbini yayarsa benden işiteceği şeyleri unutmayacaktır." diye buyurduğundan ben hemen sevbimi açıb yaydım. Resûl-i Ekrem'in mübarek sözleri tamâm olun­ca toplayıb giyindim. Artık ondan sonra işittiğim hadîslerden hiç bir şey unutmadım,"

Ahâdîs-i şerîfe'nin ümmet arasında intişârı matlub olduğundan Ebû Hüreyre hakkında böyle bir mu'cizenin tecellîsi, şüphe yok ki, dînî bir hikme­te müsteniddir.

Ashâb-ı Kirâm'ın hepsi de adûldür. Bahusus zühd ü takva ile mevsuf, fukahâdan mâdud, etrafı bütün eâzım-ı sahabe ile muhat olan Ebû Hüreyre gibi bir zâtın Resûlu'llâh'a karşı hakikate muhalif bir şey iddia etmesi asla mutasavver değildir. Bunun hilâfına bir zehâbda bulunmak Ashâb-ı Kirâm'-m ulûvv-i kadrini, diyanet ve faziletini takdir edememekten ileri gelir.

Asr-ı Saadette ve onu tâkib eden asırlarda harikulade zekâya, hafızaya mâlik binlerce İslâm âliminin yetiştiği târihçe sabit bir hakikattir. Esasen Arabların fıtratan büyük bir kuvve-i hafızaya mâlik oldukları da müsellem dir.

Hâkim Ebû Abdi'llâh en-Nîsâbûrî diyor ki: Vaktiyle "huffâz-ı hadîs" nâ­mını alan her zât, beş yüz bin hadîs hıfz etmiş bulunurdu.

Tâbiîn'den olan Şa'bî'nin hiçbirini tekrar etmeksizin bir ay kadar şiir inşâd edecek derecede mahfûzâtı var idi.

İmâm-ı Ahmed b. Hanbel'in hafızasında bir milyon kadar hadîs bulu­nuyordu.

Ebû Zür'a er-Râzî, yedi yüz bin hadîs ezberlemişti. İmâm-ı Buhârî, hafızasından üç yüz bin hadîs naklederdi.

Bu misaller istenilirse yüzlere, binlere baliğ olabilir. Artık İslâm ümme­ti arasında tecellî eden bu kemâlâttan Ebû Hüreyre gibi muazzam bir Sahâbî'nin büyük bir mikyasta nasîbedâr olması neden çok görülsün?.

Maahâzâ şunu ilâve edelim ki, huffâz-ı hadîs'in rivayet ettikleri hadîs­lerin büyük bir kısmı Ef'âl-I Nebeviyye'ye dâirdir. Yâni Resûl-i Ekrem'in müşahede olunan harekât ve sekenâtına mütealliktir. Bunların hatırda kal­ması ise binnisbe daha kolaydır.

Sonra İlm-i ıstılahınca Resûlu'llâh'ın bir kavli veya bir fi'li müteaddid râvîler tarafından rivayet edilirse, bunların herbiri müstakil bir hadîs sayı­lır. Meselâ aynı bir kavli on zat rivayet etse, bu, on hadîs olmuş olur. Bi­nâenaleyh huffâz-ı hadîs'in hâfızalarındaki hadîslerin adedine, buna göre hüküm vermek lâzımdır.

Ebû Hüreyre Hazretleri'nin rivayet etmiş olduğu ahâdîs-i şerîfe'den üçü­nü teberrüken kayd ediyoruz  :

1- Resûlu'llâh salla'llâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdular :

İman altmı'ş şu kadar" şu'beye ayrılır. Haya  da îmândandır.'

2- Nebiyy-i Efhâm salla'llâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdular  :

Tatlı,  güze!  söz sadakadan  ma'dûddur."

3- Resûl-i Ekrem salla'llâhu aleyhi ve sellem buyurdular ki :

Kocasız kadına ve yoksul kimseye yardıma koşan, Allah yolunda mücâhid veya gündüzün sâim, geceleyin ibâdetle kaaim olan kimse mesabesindedir."

Velhâsıl, Ebû Hüreyre Hazretleri edille-i şer'iyyenin büyük bir rüknü olan ahâdîs-i Nebeviyye'nin İslâm âleminde intişârına mühim hizmetlerde bulunmak şerefini hâizdir. Radiya'llâhu Teâlâ anh.

Me'hazlar : Sahîhü'l-Buhârî, Umdetü'l-Kaarî, İtkaan, Üsdü'l-Gaabe, Tezkiretü'l-Huffaz,  El-A'lâm.[138]

 

10- Abdu'llâh B. Amr (Radiya'llâhu Teâlâ Anhümâ)

 

Abdu'llâh b. Amr b. el-Âs el-Kureşi's-Sehmî, Sahâbe-i Güzin'dendir. Kün­yesi (Ebû Muhammed) ve (Ebû Ab di'r-Rahman) dır. Babası Amri'bni'1-Âs'dan mukaddem İslâmiyyeti kabul etmiş idi. Resûlu'llâh Salla'llâhu aleyhi ve sellem kendisini babası üzerine tafdil buyururdu. Babası kendisinden on iki yaş büyüktü. Sıffîn muharebelerinde bulunmuş, fakat silâh istimal etme­miştir. Vaktiyle gazalara, harplere iştirak etmiş, âhir-i ömründe âmâ olmuş­tu. Pekçok ibâdetle meşgul olurdu. Bu cihetle Resûl-i Ekrem ona hitaben :

Şüphe yok ki, senin üzerinde cesedinin hakkı vardır ve senin üzerinde zevcenin hakkı vardır ve senin üzerinde iki gözünün hakkı vardır..." diyerek kendisini i'tidâle da'vet buyurmuştu.

Yetmiş iki yaşında olduğu halde (65) senesi Mekke-i Mükerreme'de ve­ya Tâif'de, yâhud Mısır'da vefat etmiştir.[139]

 

Tefsîr  İlmi'ndeki  Mevkii:

 

Abdu'llâh h. Amr, Kur'ân-ı Mübın'in tefsirine güzelce muttali' bulunu­yordu. Kendisinden kıssalara; fitneler hakkındaki haberlere, âhiret ahvâli­ne ve emsaline dâir bir hayli şeyler rivayet edilmiştir. Süryânî lisânına âşi­nâ idi. Ehl’i Kitâb'ın asarını da mütâlâa etmiş, bunlarda bir takım acîb ve garîb ma'lûmâta muttali' olmuştu. Binâenaleyh naklettiği şeyler arasında bu eserlerdeki ma'lûmâta müstenid bâzı haberler de vardır. Bunlar, iltizam tar'kıyle söylenilmiş haberler olmayıp mücerred nakil ve hikâye  tarikiyl dermeyân edilmiştir.

Tefsîr'e dâir verdiği ma'lûmattan iki misâl kaydediyoruz:

1 -[140] Ayet-i celîlesi'nin sebeb-i nüzulü hakkında şöyle demiştir  :

"Resûl-i Ekrem Salla'llâhu aleyhi ve sellem finâ-i Kâ'be'de namaz kı­larken "Ukbe b. Ebî Muayt" gelmiş, Nebiyy-i zî-Şân'ın omuzuna sarılmış, sevbini toplayarak mübarek boynuna sarmak istemiş, hayât-ı Nebeviyyeye kasd etmek cür'etini göstermiş idi. Bu esnada Ebû Bekri's-Sıddîk koşub gel­miş, Resûl-i Ekrem'i müdâfaa ederek: "Rabbim Allah'dır, diyen ve bu id­diasını beyyine ile isbât eden bir zâtı böyle dediğimden dolayı öldürecek misiniz?" demişti, işte bu hâdise üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu.

2-[141] Ayet-i kerîme'si münâsebetiyle de şöyle demiştir   :  "Tevrât'da  da  Resûlu'llâh'ın  evsâfını  mübeyyin şöyle bir âyet vardır: Ey peygamber! Biz seni bir şâhid, bir müjdeci ve ümmîler için bir muhafız gönderdik!. Sen benim kulumsun ve elçimsin. Sana mü­tevekkil  ismini verdim.  (Bir peygamber ki) fena huylu değildir, katı yürek li   değildir,   pazar  yerlerinde   çağırtkan   değildir.   Yaramazlığı   yaramazlıkla karşılamaz.   Fakat  affeder,   vaz  geçer.      Allâhu   Teâlâ  eğrilmiş  bir  kavmi Lâ ilahe illa'llâh diye anınla doğrultacaktır. Artık Hak Teâlâ bu Kelime-i Tevhîd ile kapalı gözleri, sağır kulakları, perdeli kalbleri   açacaktır."[142]

 

Fıkıh Ve Hadîs İlimlerindeki  Mevkii:

 

Abdu'llâh b. Amr Hazretleri fakîh bir zât idi. Fakat hadîs ile iştigâl ve iştiharı daha ziyâdedir. Katta Ebû Hüreyre Hazretlerinden daha ziyâde hadîs zabt etmiştir. Çünkü Ebû Hüreyre hadîsleri yazmadığı halde, kendisi yazardı. Resûl-i Ekrem'den görüb işittiklerini yazmasına taraf-ı Nebeviden izin verilmişti. Maahâzâ kendisinden rivayet edilen hadîsler, Ebû Hüreyre' den emrvî olan hadîslerden azdır. Kendisinden yedi yüz hadîs-i şerif rivayet edilmektedir. Bunların on yedisi Sahîh-i Buhârî ile Sahîhli Müslim'de mevcuddur. Sekizi de yalnız Buhârî'de, yirmisi de yalnız sahîh-i Müslim'de mündericdir.

Bu muhterem Sahâbîden İbnü'l-Müseyyeb, İkrime, Ebû Abdi'r-Rahmân el-Hublâ, Urve gibi kibâr-ı Tabiîn hadîs rivayet etmişlerdir.

Muhaddisler arasında Abdu'llahlar denildi mi, bunun­la Abdu'llâh b. Ömer, Abdu'llâh b. Abbâs, Abdu'llâh b. ez-Zübeyr, Abdu'llâh b. Amri'bni'1-Âs kasdedilir. Abdu'llâh b. Mes'ûd, Sahâbe-i güzîn'in kudemâsındandır; bu tâbire dâhil değildir. Fakat fıkıh kitablarında Abâdile denilin­ce, bununla alelekser İbn-i Mes'ûd ile İbn-i Abbâs ve İbn-i Ömer b. el-Hattâb kasd olunur. Radiyâ'llâhu Teâlâ anhüm.

1- Şübhe yok ki, Allâhu Teâlâ kulunun üzerinde ni'metinîn nişanesinin gömülmesini sever."

2-  Şübhe yok ki, Hak Teâlâ   katında  günâhın en  büyüğü,  bir şahsın,  nafakası   üzerine  lâzımgelen kimseleri zayi' kılması,  perişan, muhtaç bir halde bırakmasıdır."

İki huy vardır ki, onları Allâhu Teâlâ sever; iki huy da vardır ki onlara Hak Teâlâ buğz eder, Allâhu Teâlâ'nın sevdiği o iki huy, sehâ İle şecâatdir. Allâhu Teâlâ'nın buğz ettiği o iki huy da, kötü ahlâk ile hıssetdir, Cenâb-i Hak bîr kuluna hayır murâd edince de anı nâsın ihtiyaçlarını yerine getir­mek hususunda  istihdam  eder."[143]

 

Lahika

 

Burada bir ilâve olarak hadîslerin yazılıb yazılmaması hususundaki akvâl-i ulemâya işaret edeceğiz. Şöyle ki: ahâdîs-i şerîfe'nin bir kitab hâlin­le yazılıb cem' edilmesi hususunda vaktiyle iki nokta-i nazar vardı. Birine göre, bunlar yazılıb cem' edilmemelidir. Yalnız hıfziyle iktifa etmelidir. Çün­kü Resûl-i Ekrem Efendimiz bir hadîs-i şerîfiyle bunu men' etmişti. Diğer nokta-i nazara göre ise, bunlar yazılıb cem' edilmelidir. Çünkü bütün ümmetin istifâdesi ancak bu suretle te'min edilebilir. Ashâb-ı Kiram arasında bu­nunla iştigal eden zevat bulunmuştur. Bu bâbda kat'î bir emir olmadığı an­laşılmaktadır.

İki tarafın mütâleaları şu veçhile telhis edilebilir:

Hadîslerin yazılmamasma taraftar olan  zevat şöyle diyorlar   :

1- Ebû Saîdi'l-Hudrî'den mervîdir : Resûl-i Ekrem Efendimiz,

Kur'ân'dan başka bir şey benden yazmayınız. Bir kimse Kur'ân'dan baş­ka birşey benden yazmışsa anı hemen imha etsin."

İbn-i Nadre diyor ki: Ben Ebû Saîd'e, "Senden işittiğimiz hadîsleri yazmayalımmı?" diye sordum. Dedi ki: "Hadîsleri bir mushaf mı kılmak isti­yorsunuz? Peygamber Aieyhi's-salâtü ve's-selâm beyanatta bulunurdu, biz de hıfzederdik.  İmdi siz de bizim  hıfzettiğimiz gibi  hıfzediniz.

2- İbn-i Vehb, Mâlik'den şöyle naklediyor: Ömer b. el-Hattâb bu ha­dîsleri yazmak istemiş veya yazmış, sonra da           

demiş, bundan vaz geçmiş. Hattâ deniliyor ki, bu hususta Ashâb-ı Kiram'-dan istiftâda bulunmuş, muvafakat cevâbı almış, fakat bilâhare bu azmin­den rücû' ederek hadîslerin yazılmamasını emreylemiştir.

3- İbn-i Abbâs, İbn-i Şihâb, Nehaî, Katâde gibi zevat hadîslerin ya zurnasını kerih görmüşlerdi. Evzâî demiştir ki: Bu ilim, ricalin efvahinden telâkki ve aralarında müzâkere olunduğu müddetçe şerefli bir şey idi. Vaktâ ki yazılmaya başlandı, nuru gitti, ehlinin gayrına intikal etti.

4- Hadîsler vazılacak olursa, Kur'ân-ı Mübîn'e müşabih bir kitab vücûde getirilmiş gibi olur. Bu ise muvafık değildir.

5- Hadîsler her tarafta intişâr etmiş, her tarafta rivayete başlanmış­tır. Bir kısım hadîsler kitab hâlinde cem' edilecek olsa, yazılmayan kısım­ların hadîs sayılmaması, bu yüzden bir şübhe tevellüd ederek bir nice ahâ­dîs-i şerîfe'nin i'tibâra alınmaması melhuz bulunur.

6- Hadîsler yazılacak olsa, halk kitablara iğtirâren, hıfz hususunda müsamaha gösterirler. îlim sadırlardan satırlara intikal etmiş, hafızalar cevher-i ilimden hâlî kalmış olur. Vecizesi ma­lûmdur. Hadîslerin yazılmasına tarafdâr olan zevat da şöyle diyorlar:

1- Kur'ân-ı Mübîn'in nüzulü esnasında âyât-ı celîle hemen yazılıyor­du. Bunlar ile beraber hadîslerin de yazılması belki bir iştibâha sebeb ola­bilirdi. Bu cihetle muvakkaten men' edilmiş olması melhuzdur. Fakat Kur'­ân-ı  Kerîm'in   âyetleri  temâmen  yazılıp tevâtüren tekarrür  etmiş,  bunları binlerce zevat  hıfz eylemiş  olduktan  sonra, Hadîslerin yazılmasında artık istibah ihtimâli kalmamıştır.

Maahâzâ bu men'in vaktiyle de umûmî olmadığı anlaşılmaktadır. Çünkü Resûlu'llâh hadîslerin yazılması için bâzı zevata ruhsat vermişti. Hazret-i Alî, Enes b. Mâlik, Abdu'llâh b. Amr gibi zevat, zamân-ı Nebevide birçok hadîsler yazıb zabt etmişlerdi.

2- Ashâb-ı Kirâm'ın bir kısmı birçok hadîsler yazmış, bilâhare eâzım-ı müctehidîn de hadîs kitablan yazıb tertib ve neşr etmiş, bu husustaki me­saîyi cumhûr-ı ulemâ-yı İslâm tebcil ve senaya şâyân görmüştür. Eğer bu hususta dînî bir memnuiyyet olsa idi bu kadar ekâbir-i    İslâm buna cür'et gösterebilirler miydi?

3- Sünen-i Ebî-Dâvûd'da, ve İbn-i Mâce'de mezkûr olduğu üzere, Ab­du'llâh b. Amr'ın yazmış olduğu hadîsler, Hudcybiye'ye ve sâireye âid muâhede-nâmeler,  taraf-ı Nebeviden muhtelif kabilelere,  rüesâya  gönderilen emirler, bin beş yüz Şahabının isimleri vesâir bu gibi vesaik Hazret-i Pey­gamberin zamanında   tamamen yazılmış bulunuyordu. Sadakalara, diyetlere, ferâize müteallik hadîsler de bu cümledendir.

4- Enes b. Mâlik Resûl-i Ekrem'den : hadîs-i şerifini rivayet etmiştir.  İlmin yazılması, bekaasını te'min edeceği cihetle memduhdur." vecizesi  de ma'lûmdur,

5- Hazret-i Ömer'in, hadîsleri bir aralık    yazmaya    azmetmesi ve bu hususta Sahâbe-i Kirâm'ın  fetvaları, bu kitabetin cevazına, bunun hilâfına sarih bir emir bulunmadığına açık bir delildir. Eğer bu bâbda kat'î bir mem nûniyyet bulunsa idi ne Hazret-i Ömer kitabet cihetini düşünür, ne de Sahabe-i Kiram bunu tecviz ederdi.

6- Hatîb-i Bağdâdî'nin (Takyîdü'1-îlm) inde deniliyor ki: Sahâbe-i Ki­ram Resulu'llâh'in hadîslerini dinlemek için Enes b. Mâlik'in etrafında top­lanırlardı. O da koynundan bir sahife çıkararak, "Bu, Resûl-i Ekrem Salla'l-lâhu aleyhi ve selemden  işitmiş olduğum hadîslerdir." diye rivayet ederdi. Bu da kitâbet-i hadîs'in cevazına şâhiddir.

7- İshak b. Mansûl diyor ki: İmâm-ı Ahmed b. Manbel'e sordum ki, il­min yazılmasını kimler kerih gördü? Dedi ki: "Bunu bir cemâat kerih gördü; diğer bir cemâat da buna ruhsat verdi." dedim ki, "Eğer ilim yazılma­mış olsa idî elbette gider -zayi' olur- du". "Evet., dedi, eğer ilim yazılma­mış olsa idi biz ne olabilirdik?" Sonra bunu Râheveyh'den de sordum. O da İmâm-ı Ahmed gibi cevab verdi.

Velhâsıl, ahâdîs-i şerîfe'nin bir kısmı, daha zamân-ı Nebevide yazılmış, zabt edilmiş, bilâhare kısm-ı a'zamı da Ömer b. Abdi'kAzîz'in zamanında (122) târihinden i'tibâren fevkalâde bir i'tinâ ile cem' ve tahrîr edilegelmiştir. Eğer bunlar yazılıp zabtedilmemiş olsa idi, zamanların tevalisi, muhte­lif ilimlerin intişârı, eski hafızaların pek nedret peyda etmiş olması, dînî ilimlere talebkâr zevatın binnisbe azalması neticesinde İslâm ahkâmının bir rükn-i rekîni olan birçok ahâdîs-i şerife unutulur giderdi. Binâenaleyh ahâ­dîs-i şerîfe'nin yazılıp zamanımıza kadar pek mükemmel bir halde muhafa­za edilmiş olması, Mu'cizât-ı Nebeviyye'den ma'dûd, her veçhile istihsâna lâyıktır.

Me'hazlar : Sahîhü'l-Buhârî, Câmiü's-Sağîr, Tezkiretü'l-Huffâz, İtkaan, El-A'lâm, El-Kavlü'l-Fasl.[144]

 

11— İbn-i Abbâs (Radiya'llâhu Teâlâ Anhümâ) :

 

Abdu'llâh b. Abbâs b. Abdi'l-Muttalibi'l-Hâşimî, Ashâb-ı Kirâm'ın en yüksek âlimler indendir. Künyesi Abü'l-Abbâs'dır. Resûl-i Ekrem salla'llâhu aleyhi ve sellem Efendimizin amca-zâdesi, Ümmü'l-Mü'minîn Hazret-i Mey-mûne'nin de kız kardeşi oğludur. Validesi Ümmü'1-Fadl Lübâbetü'l-Kübrâdır.

İbn-i Abbâs Hazretleri Hicret-i Nebeviyye'den üç sene mukaddem Mekke-i Mükerreme'de dünyâya gelmiştir. Nebiyy-i Âlî-Şân'ın mübarek nazar­larına, ulvî dualarına mazhar olduğu cihetle kendisinde harikulade bir isti'dâd tecellî etmiş, daha pek genç iken Ashâb-ı Güzîn arasında ilm ü irfâniyle mümtaz bir hâle gelmiştir. Resûl-i Ekrem'den sonra Hulefâ'yı Râşidîn'in büyük iltifatlarına nail olmuş, onların ilmî mes'elelerde bir müşâvir-i hâssı mesabesinde bulunmuştu. Hazret-i Alî ile beraber Sıffîn muharebesinde bu­lunarak bir fırkanın kumandanlığını der'uhte etmiş ve bir aralık Hazret:i Ali tarafından Basra vâlîsi tâyin edilmiş ise de bilâhare bu vazifeden ayrılarak Hicaz'a avdet eylemişti.

Abdu'llâh İbn-i Zübeyr ile Abdü'l-Melik b. Mervân arasında fitne zuhur ettiği zaman Muhammed b. el-Hanefiyye Hazretleriyle beraber evlâd u yallerini alarak Mekke-i Mükerreme'ye rıhlet etmişler, musırren vâki' olan tekliflerine rağmen Abdu'llâh b. Zübeyr'e de bîat etmeyip bitaraf kalmışlar, nihayet Küfe’den celb ettikleri kendi tarafdarları vasıtasıyla tazyikde'i kurtularak Tâif'e gitmişlerdi.

İbn-i Abbâs, (68) senesi Tâif'de hastalanarak vefat etmiş, cenaze nama­zını Muhammed b. el-Hanefiyye kaldırmıştır.

Sabîhü'1-vech, nezîhü'1-kalb, fasîhü'l-lisân olan İbn-i Abbâs, son günle­rinde a'mâ olmuştu. Bu arızaya karşı olan metanetini şu kıt'asiyîa ibraz et­mişti.[145]

 

İlm-i  Tefsirdeki  Mevkii:

 

İbn-i Abbâs Hazretleri, Tercemânü'l-Kur'ân, Sultânü'l-Müfessirîn unva­nını hâizdir.

Kendisi en büyük bir müfessirdir. Kitâbu'llâh'a dâir kendisinden pekçok şeyler rivayet edilmiş, rivâyed tarîkına müstenid birçok tefsirlerde bu riva­yetlerden birçoğu nakledilegeimiştir. Fîrûz-Âbâdî, bu rivayetlerin bir kısmı­nı toplayarak "Tenvîrü'l-Mikyâs Tefsîr-i Îbni'l-Abbâs" unvanıyla muhtasar, müfîd bir tefsir yazmıştır ki, ileride buna dâir biraz ma'lûmât verilecektir.

Filhakika İbn-i Abbâs, zamanının en büyük âlimi, en yüksek müfessiri idi. Binlerce zât etrafını alarak kendisinden istifâdeye çalışırlardı. Akdettiği meclislerde birgün yalnız Tefsîr-i Kur'ân ile meşgul olurdu; birgün yalnız fıkıh meselelerinden bahsederdi; birgün yalnız Megâzîye, Gazevât-ı Nebevîyye'ye dâir ma'lûmât verirdi; birgün yalnız Eş'âr-ı Arab'a dâir birçok şeyler bildirirdi; birgün de yalnız Eyyâm-ı Arab'dan, Arablar arasındaki tâ­rihî vak'alardan bahsederdi. Huzuruna dâhil olan her âlim, kendisine kar­şı' mutlakaa" hürmet ve hudûa mecbûriyyet hissederdi. Kendisinden herhan­gi bir mes'efeyi soran kimse o hususta mutlakaa ilmî bir cevâba destires olurdu.

İbn-i Abbâs Hazretleri, daha genç iken tefsire, fıkha dâir halka ma'Iûmat verirdi. Birgün Harem-i Kabe'de oturmuş, başına toplanan cemâate, tefsire dâir ma'lûmât veriyordu. Bu hâli karşıdan müşahede eden Nâfi' b. el-Ezrak ile Necdetü'bnü Uveymir bakalım bilir-bilmez Kur'ân'ın tefsirine cür'et eden şu genç kimdir? Diye Hazret-i İbn-i Abbâs'ın yanına sokulmuş, "Sana Kitâbu'llâh'dan bâzı şeyler soracağız; Kur'ân, lisân-ı Arab üzere na­zil olmuştur; bize lisân-ı Arabdan istişhâd ederek cevab ver." demişler. "İs­tediğinizi sorunuz." diye aldıkları müsâade üzerine,  ikiyüz kadar garîb ke-limât-ı Kur'âniyye'nin ma'nâsını sormuşlar, hepsinin hakkında da birer Ara­bi beyit ile istişhâd edilmek suretiyle lâzımgelen cevâbı almışlardı.

Ez-cümle Nâfi'  :[146] Kavl-i İlâhîsindeki den murâd nedir?" diye sormuş, İbn-i Abbâs da "Bundan murâd, ince halkalar, dağınık fırkalar"dır,   diye cevab vermiş;   Nâfi' "Arab bunu böyle bilir mi?" diye tekrar sormuş, İbn-i Abbâs da "Evet, böyle bilir, Ubeyd b. el-Ahvas'ın şu beytini duymadınız mı?" diyerek, beytini okumuştur. Yâni : "Minberini netrâfını ince halkalar gibi sarmak için ona koşub geldiler." Diğer sualler, cevablar da bu veçhile tevâlî etmiştir. Bunların birçoğu  İtkan'da mündericdir.

Velhâsıl, İbn-i Abbâs Hazretleri büyük bir müfessirdir. Kendisinden bir­çok rivayetler, tarîkler vardır, fakat bunların dereceleri müsavi değildir, bâzı rivayetler, bâzı tarîkler kuvvetli, ceyyid, bâzıları da zaîf, vâhîdir. Binâenaleyh o büyük Sahâbîye isnâd edilen her tefsir vechinin mutlakaa ken­disine âid olduğu kestirilemez. Meğer ki en kuvvetli, makbul tarîklar ile ri­vayet edilmiş olsun. Bu tarîkların başlıcaları şunlardır   :

1- Alî b. Ebî Talha el-Hâşimî tarîkidir. Kâtibü'1-Leys denilen Ebû Sa­lih, Muâviye b. Sâlih'den, o da Alî İbn-i Ebî Talha'dan, o da ya bizzat veya Mücâhid veya Saîd İbn-i Cübeyr vâsıtasiyle İbn-i Abbâs'dan rivayet eder.

Bu tarîk, muhtelif tarîkların (ceyyid =) sağlamlarındandır. Buhârî, Sahîh'inde İbn-i Abbâs'dan ta'lîkan zikrettiği tefsirde bu tarîka i'timâd etmek­tedir, İbn-i Cerîr ile İbn-i Ebî Hâtem de tefsirlerinde bu tarîkdan tahricde bulunmuşlardır. Maahâza Ebû Salih ile Muâviye b. Salih'i zaîfü'l-hadîs gö­renler de vardır.

2- Kays tarîkidir. Bu zât, Atâ' b. es-Sâib'den, o da Saîd b. Cübeyr'den, o da Ibn-i Abbâs'dan rivayet eder. Bu tarîk Ceyyiddir. Buhârî ile Müslim'in şeraiti veçhile sahîhdir.

3- Ebû İshak tarîkidir. Bu zât, Muhammed b. Ebî Muhammed'den, o da îkrîme veya Saîd b. Cübeyr'den, bunlar da İbn-i Abbâs'dan rivayet eder. Bu tarîk de Ceyyid, isnadı hasen bir tarîkdir.

4- Atiyyetü'1-Avfî tarîkidir. Bu zaîf bir tarîkdir. Maahâzâ vâhî değil­dir. İbn-i Cerîr ile İbn-i Hâtem bu tarîkden tahrîcde bulunmuşlardır,

5- Süddî-i Kebîr tarîkidir. Bu tarîk, Müslim ile Sünen-i Erbaa ashabı yanında mergubdur. Süddî'nin Ebû Salih ve Ebû Mâlik vasıtalarıyla İbn-i Abbâs'a ve Mürr vasıtasıyla da İbn-i Mes'ûd'a nisbet eylediği bir tefsiri vardır. Bunu İbn-i Cerîr, Esbât vasıtasıyla tefsirinde nakleylemektedir.

Ebû Zür'a, Esbât b. Nasrân el-Hemedânî'nin za'fına kaaildir.

6- Dahhâk tarîkidir. Bu tarîk Munkatı'dır. Çünkü Dahhâk İbn-i Ab­bâs'a mülâki olmamıştır. Buna Bişr b. İmârenin Ebî Ravk'dan rivayeti mun­zam olursa Zaîf bir tarîk olmuş olur. Şâyed Dahhâk'dan Cüveybir rivayet ederse o zaman bu za'f daha artar. Çünkü Cüveybir ziyâde zaîfdir; metrûkü'1-hadîs'dir.

Dahhâk'in Saîd b. Cübeyr'den tefsir ahzettiği mervîdir.

İbn-i Cerîr ve İbn-i Hâtem, Bişr b. İmâre tarikiyle tefsir tahrîc etmek­tedirler.

7-  Kelbî tarîkidir. Bu zât, Ebû Salih Bâzân'dan, o da İbn-i Abbâs'dan rivayet eder. Bu tarîk Vâhî'dir. Hele buna Muhammed b. Mervân es-Süddî es-Sağîr inzimam ederse bir silsile-i kizb olur. Maazâlik Sa'lebî, Vahidî bu tarîkden birçok tefsîr tahrîc etmişlerdir. Mıkyâsü't-Tenvîr de bu tarîka gö­re yazılmıştır.

İbn-i Adiyy'in Kâmil'de dediğine nazaran Kelbî'nin Ebû Sâlih'den riva­yet ettiği bir kısım sâlih, hâs hadîsler de vardır.

8-  Mukaatil b. Süleyman tarîkidir. Kelbî, Mukaatil üzerine tercih edi­liyor. Çünkü, Mukaatil bâzı fena akaaid ile şaibelidir. Bunlara dâir kendi tabakalarında da bâzı ma'lûmat daha verilecektir.[147]

 

İbn-i  Abbas'ın  Hadîs  İlmindeki  Mevkii:

 

Abdu'llâh b. Abbâs hadîs İlminde de bihakkın temayüz etmiştir. Resûl-i Ekrem'in nezdinde yetişmiş, Peygamber-i zî-Şân'in ef'âl ve akvâline yakın­dan muttali' olmuştur. Bu cihetle kendisinden bin altı yüz altmış hadîs-i şerîf rivayet edilmiştir. Bunlardan doksan beşi Sahîh-i Buharı ile Sahîh-i Müslim'de mündericdir. Bunlardan başka, yüz yirmi hadîs yalnız Sahîh-i Buhârî'de, kırk dokuz hadîs de Sahîh-i Müslim'de mevcuddur. Bütün bu hadisleri Ahmed b. Hanbel Hazretlerinin Müsned'i cami' bulunmaktadır.

İbn-i Abbâs'ın ilmindeki kudreti, hafızasındaki vüs'ati, Resûlu'llâh'a olan kurbiyyetini güzelce takdir edemeyen bâzı müsteşrıklar, genç bir Sahâbînin Resûl-i Ekrem'den bu kadar hadîsi nasıl telâkki edib de rivayette bulunmuş olduğunu lâyıkıyla anlayamıyorlar.

Vakıa İrtihâl-i Nebevî'de İbn-i Abbâs, henüz on üç yaşında idi. Fakat o bir hârika-i zekâ idi. O, Resûl-i Ekrem'in amcası oğlu,- Ümmü'l-mü'minîn Hazret-i Meymûne'nin de yeğeni bulunduğu için dâima nezd-i Nebevide bulunabiliyor, Resûlu'llâh'ın ef'âl ve akvâlini yakından görüb işitebiliyordu. Hafızasındaki kuvvet ise her türlü tasavvurların fevkında idi. Artık o kadar ulvî fıtratta yaratılmış bir zâtın, bu kadar ahâdîs-i şerife rivayet etmiş olması çok görülemez. Bahusus bu hadîslerin büyük bir kısmı ef'âl-i Nebeviyye'ye mütealliktir. Resûl-i Ekrem ile birkaç sene değil, birkaç ay bile be­raber bulunmak şerefine nail olan herhangi bir zât, o Nebiyy-i zî-Şân'ın bir­çok ef'âl ve harekâtına şâhid olabilir. Artık bunlara dâir bilâhare vereceği ma'lûmat neden çok görülsün?

Maahâzâ şunu da ilâve edelim ki, İbn-i Abbâs, bütün bu hadîsleri bizzat Resûl-i Ekrem'den görüb veya işitib nakletmemiştir. Belki bunların büyük bir kısmım Hazret-i Ömer'den, Hazret-i Alî'den, Muâz b. Cebel ile Ebû Zer' den rivayet etmiş, fakat bu zâtların isimlerini tasrîhe lüzum görmemiştir. Bu misilli hadîslere "Ahâdîs-i Mürsele" nâmı verilir. Ashâb-ı Kirâm'ın hep si de âdil, sika olduğundan, onların böyle mürsel olarak rivayet ettikleri ha­dîsler bi'1-ittifak makbuldür.

Bu cihetler düşünülürse, İbn-i Abbâs'dan daha ziyâde hadîs rivayet et mesi pek tabii olarak beklenebilirdi.

Şu da İslâm âleminde kat'iyyeh sabit bir hakikattir ki, vaktiyle Müslü­manların arasında hafızalarını binlerce, yüz binlerce hadis ile veya eş'âr ile veya herhangi bir ilme âid mesâil ile tezyin etmiş olan yüzlerce, binler­ce zevat yetişmiştir. Târih sahnelerinde, Tezkiretü'l-Huffâz denilen Terâ-cim-i Ahvâl kitablarında bunları mütevâtir bir halde görüp duruyoruz. Nite­kim bâzılarına dâir bir nebze ma'lûmat vermiş bulunuyoruz. İbn-i Abbâs'ın hafızası ise bu hususta en müstesna bir hârika idi. Huzurunda ilk defa oku­nan bir uzun manzumeyi derhal ezberler, isterse onu ezber olarak tamamen okuyabilirdi.  Ez-cümle Ömer b.  Ebî Rebîa'nın : matlaıyle inşâd ettiği seksen beyitli bir Kasîde'yi bir defa dinlemekle ka­milen hıfzına alarak huzurunda bulunanları hayrette bırakmıştı. Bunlar târihin kaydetmiş olduğu birer hakikattir.

Velhâsıl, İbn-i Abbâs Hazretlerinin İlm-i hadîs'deki yüksek mevkiini görüb i'tirâf etmemek hiçbir munsıf, garazsız insan için kaabil olamaz.

Rivayet etmiş olduğu ahâdîs-i şerîfe'den üçünü teberrüken kaydediyo­ruz.

1- Resûl-i Ekrem Salla'llâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki,

İşitmek görmek gibi  değildir."

2- Nebiyye-i zî-Şân Hazretleri şöyle buyurmuştur :

Öğretiniz, müjdeleyiniz, güçleştirmeyiniz. Ve sizden biri kızınca sükût edi versin."

3- Resûlu'llâh salla'llâhu aleyhi ve sellem buyurmuştur ki:

Büyüğe ta'zîm,  küçüğe   merhamet,   ma'rûf  ile   emir,  münkerden  nehyet-meyen  bizden  değildir."[148]

 

İbn-i Abbâs'ın  İlm-i   Fıkıhdaki   Mevkii

 

Abdu'llâh b. Abbâs, Ashâb-ı Kirâm'ın en büyük fakîhlerinden idi. Ken­disinden Fıkh'a dâir birçok mesâil menkuldür. Hulefâ-yi Râşidîn'in refaka­tinde bulunmuş, onların hükümlerine muttali' olmuş, onlardan kaza umuru­na dâir birçok istifâdelerde bulunarak her veçhile tekemmül etmiştir.

İbn-i Uyeyne diyor ki: "Ashâb-ı Kiram arasında îbn-i Abbâs, Tabiîn ara­sında Şa'bî, Tebe-i Tabiîn arasında da îbrâhîm-i Nehaî zamanlarının en bü­yük fukahâsından bulunuyorlardı." Hattâ deniliyor ki: Hazret-i Ömer, müşkil bir mes'ele-î fıkhiyye karşısında kalınca İbn-i Abbâs-ı da'vet eder, mes'eleyi ona bildirir, onun kavlini ahzederdi. Bu gibi mu'dil mes'elelerde ondan başkasını da'vet etmezdi.

Hazret-i Fârûk'dan başka, Ashâb-ı Kirâm'dan yetmiş kadar zât da mü­him, ilmî bir mes'ele zuhurunda İbn-i Abbâs'a müracaat ederlerdi.

İbn-i Abbâs, bir ilm ü irfan ummanı idi. Bu cihetle kendisine "El-Bahr", "Hibrü'1-Ümme" nâmı verilirdi. Resûl-i Ekrem Hazretleri İbn-i Abbâs hak­kında: Yâ Rabbî! Ona hikmet öğret.",  İlâhî! Ona dinde fakaahet ver ve ona Tefsir ilmini nâsîb buyur." diye duâ etmiştir  Artık o mübarek Sahâbînin en mümtaz bir hakîm, bir fakîh, bir müfessir olacağında kim şüphe edebilir.

Resûlu'llâh'ın mâdihi olan Hassan b. Sabit, bâzı şiirleriyle İbn-i Abbâs' ı tavsif ederek onun fazâiline tercemân olmuştur. Radiya'llâhu Teâlâ anhüm.

Me'hazlar   :   Umdetü'l-Kaarî,   Musned-i  Ahmed   b.   Hanbel,   Üsdü'l-Gabe, Tezkiretü'l-Huffâz,  İtkaan, Şerh-i Şevâhidü'l-Muğni   (=  Süyûtî),  El-A'lâm.[149]

 

12- Abdu'llâh  B. Ömer (Radiya'llâhu Teâlâ Anhümâ):

 

Ebû Abdi'r-Rahmân Abdu'llâh b. Ömer b. el-Hattâb el-Adevî, Ashâb-ı Kirâm'ın pek büyükîerindendir. Muhterem pederi Hazret-i Ömer ile berâber henüz bulûğ çağında bulunmadığı bir sırada İslâmiyeti kabul etmiş ve onun­la beraber Medine'ye hicrette bulunmuştur.

Abdu'llâh b. Ömer, son derece metin, muttaki bir zât idi. Pekçok; haccederdi. Pekçok sadaka verirdi. Hattâ bir mecliste otuz bin dirhem sadaka verdiği olurdu. Resûlu'llâh'ın sünnetlerine pek ziyâde ittibâ' ederdi. Haz­ret-i Peygamber hangi yerlerde namaz kılmış ise, kendisi de oralarda na­maz kılmağa çalışırdı.

Câbir b. Abdi'llâh diyor ki, "Bizden bir kimse yoktur ki, dünyâ kendisi­ne, kendisi de dünyâya meyletmiş olmasın; Ömer ile oğlu Abdu'llâh ise müs­tesna!"

Hazret-i Ömer'den sonra oğlu Abdu'Ilâh'ın Hilâfet makaamına geçme sini pek ziyâde isteyenler bulunmuştu. Şamlılar da kendisini pek ziyâde se­viyor, istiyorlardı. Fakat kendisi asla böyle bir arzuda bulunmamıştır. Haz­ret-i Ömer'in, "Bir aileden bir kurban kâfî." dediği malûmdur.

Abdu'llâh Hazretleri, subavetine mebnî Bedir kazvesinde bulunmamış, fakat Hendek, Mu'te, Yermûk muharebelerine iştirak etmiş, Mekke'nin, Mı­sır'ın, Afrika'nın fethinde hazır bulunmuştur. Bilâhare Müslümanların ara­sında zuhur eden fitnelere karışmamış, Hazret-i Alî'nin yaptığı muhârebelere de -kendince hâsıl olan bir iştibâha mebnî- iştirak etmemiştir. Fakat ri­vayete nazaran Hazret-i Alî ile beraber bulunmadığına bilâhare nadim ol­muştur.

İbnü'z-Zübeyr'in şehâdetinden dolayı da pek müteessir olmuş, Haccâc hakkında : "Adüvvu'llâh, Cenâb-ı Hakk'ın muharremâtını istihlâl etti. Allâhu Teâlâ'nın Beyt'ini tahrîb etti. Allâhu Teâlâ'nın velîlerini katletti." diye söylenmiştir.

Hattâ birgün Haccâc hutbe okurken: "İbnü'z Zübeyr Kelâmu'llâh'i teb­dil etti." demekle İbn-i Ömer Hazretleri ayağa kalkarak, "Yalan, ne İbnü'z Zübeyr, ne de sen Kelâtmu'llâh'ı tebdile muktedir olamazsınız." diye bağır­mış, Haccâc'ın "Sen bunamış bir ihtiyarsın, otur yerine." demesi üzerine de. "Sen sözünü tekrar edersen ben de tekrar ederim." diye mukaabelede bu­lunmuştu.

Abdu'llâh b. Ömer, Mekke-i Mükerreme kurbinde (Fahh)  denilen mevzi'de seksen altı yaşında olduğu halde (73) senesi vefat etmekle Muhassab  denilen makbereye defnedilmiş, cenaze  namazını Haccâc kıldırmıştır.

Mekke'de en son vefat eden Sahâbî, bu zâttır. Âhir-i hayâtında kendisi­ne amâ arız olmuştu.

Bu mübarek zâtın şehîden vefat ettiği de mervîdir. Şöyle ki: Haccâc, Îbnü'z-Zübeyr'i şehîd ettikten sonra nâsa haccettirirken Abdu'llâh b. Ömer'e ittibâ etmesi için Abdü'l-Melik'den emir almıştı. İbn-i Ömer'in gerek Mev-kıf'de ve gerek şâir yerlerde kendisine tekaddüm etmesi gururuna dokunmuş olduğundan, gizlice talimat verdiği bir şahıs, Hac esnasında nâsı öteye beriye dağıtırken hazırlamış olduğu zehirli harbesini Hazret-i Abdu'llâh'ın aya­ğı üzerine dokundurmuş, o mübarek zât da bunun te'sîriyle birkaç gün has­ta olduktan sonra ebediyyet âlemine intikaal etmiştir. Hastalığı esnasında Haccâc ıyâdetine gitmiş ise de İbn-i Ömer Hazretleri onun ne selâmını al­mış, ne de kendisiyle konuşmaya tenezzül etmiştir. Radiya'llâhu Teâlâ anhüma.[150]

 

Abdu'llâh  B. Ömer'in Tefsirdeki Mevkii

 

Abdu'llâh Hazretleri, şüphe yok ki, Kur'ân-ı Kerîm'in tefsirine pek mü­kemmel bir surette vâkıf idi. Gerek Resûi-i Ekrem'den ve gerek kibâr-ı Sa­habeden tefsîr'e dâir birçok şeyler ahzetmiş, kendisinden de birçok şeyler rivayet olunmuştur. Bunların bir kısmı tefsir kitablarında münderictir. Bun­lardan ikisini kaydediyoruz  :

1-  İbn-i Ömer[151]  âyet-i kerîmesindeki Makaam-ı Mahmûd'ın, Şefâat-i Kübrâ olduğunu şöylece beyân etmiş­tir :

"Halk Kıyamet günü dizüstüne çökecek. Her ümmet kendi peygamberi­nin ardına düşüb, "Bize şefaat et." diye çağrışacak. Nihayet şefaat şerefi Nebiyy-ı zî-Şân Efendimize teveccüh edecektir, işte bu, Allâhu Teâlâ'nın Resûl-i Ekrem'ini Makaam-ı Mahmûd'a ba's buyurduğu bir gündür."

2-  İbn-i Ömer,[152]  Onlardan ölen hiçbirinin üzerine asla namaz kılma ve kabrinin üzerinde durma. Çünkü on­lar Allah'ı ve Resulünü inkâr etmiş, fâsık olarak da ölmüşlerdir." âyet-i ke­rîmesinin sebeb-i nüzulünü de şöyle anlatmıştır   :

Reîsü'l-Münâfıkîn Abdu'llâh b. Übey ölünce oğlu Abdu'llâh Resûl-i Ek­rem'in huzuruna gelerek keyfiyyeti haber verdi. Resûlu'llâh da İbn-i Übeyy'-in kefenlenmesi için mübarek gömleğini verdi. Sonra da cenaze namazına hazırlandı. Hazret-i Ömer -bu lûtf-ı Peygamberîyi görünce dayanamadı- Re­sûl-i Ekrem'in sevb-i saadetini tutarak : "Yâ Resûlâ'Ilâh, İbn-i Übeyy'in ce­naze namazını kılacak mısın? Halbuki o, münâfikdır. Allahu Teâlâ ise onla­ra istiğfardan seni nehyetmiştir." dedi. Resûl-i Ekrem de: "Allâhu Teâlâ be­ni muhayyer kıldı ve onlar için ister istiğfar et, isler istiğfar etme.. Yetmiş defa istiğfar etsen de yine Allah onlara asla mağfiret etmeyecektir, diye beyan buyurdu. Ben ise yetmişten daha ziyâde istiğfar edeceğim." dedi ve İbn-i Übeyy'in cenaze namazını kıldı. Biz de beraber kıldık. Sonra Resûl-ı Ekrem'e işbu âyet-i Celîlesi nazil oldu.

Resûl-i Ekrem'in bu lûtufkârâne hareketi, birtakım hikmetleri mutazammın idi. Ez-cümle bu hareket, bir kerre zâhir-i hâle göre muamele yapılma­sının lüzumunu göstermiştir. İbn-i Übeyy b. Selûl ise zahiren Müslüman idi.

ikincisi, Hazret-i Peygamberin bütün beşeriyyete, hattâ kendi düşman­larına karşı da nekadar şefik ve rahim olduğu bu vesile ile de tecellî et­miştir   :

Üçüncüsü, bu suretle İbn-i Selûl'ün gayet muhlis ve pek fâzıl bir Sahâbî olan oğlu Abdu'llâh taltif edilmiştir.

Dördüncüsü, İbn-i Übey b. Selûl, Bedir gazvesinde esir düşmüş olan Hazret-i Abbâs'a bir libas giydirmişti. Bu defa Resûl-i Ekrem de amucasına yapılmış olan o iyiliğe bu veçhile bir mukaabelede bulunmuştur.

Beşincisi; bu lûtf-ı Nebevi, birçok kalblerden nifak şaibesini silib çıkar­mış, yüzlerce kimsenin samimî surette Müslüman olmasına sebeb olmuştur.[153]

 

İbn-i Ömer'in  Fıkıh Ve Hadîs  İlimlerindeki  Mevkii

 

İbn-i Ömer Hazretleri Ashâb-ı Kirâm'ın fukahâsındandır. İmâm-ı Mâlik diyor ki: "Abdullah İbn-i Ömer, Nebiyy-i Ekrem salla.llâhu aleyhi ve sellem'den sonra Hac mevsiminde ve sâirede nâsa altmış sene fetva vermiştir. İftâ hususunda  pek ihtiyatlı idî."

İmâm-ı Şa'bî'nin beyânına nazaran İbn-i Ömer'in hadîs İlmi'ndeki ikti­darı, Fıkih'daki iktidarından daha ziyâde bulunuyordu. Ebû Hüreyre'den son­ra Ashâb arasında en çok hadis rivayet eden İbn-i Ömer'dir. Bizzat Resûlu' llâh'dan birçok hadîs rivayet ettiği gibi, Ebû Bekr, Ömer, Osman, Ebû Zer, Muâz b. .Cebel, Râfi', Ebû Hüreyre, Âişe-i Sıddîka Hazarâtından da birçok hadisler rivayet etmiştir. Kendisinden de İbn-i Abbâs, Câbir gibi Sahâbe-i Güzîri. Saîd b. Müseyyeb, Mus'ab b. Sa'd ve kendi oğulları. Salim, Abdu'llâh, Hamza gibi Tabiîn, rivayette bulunmuşlardır.

İbn-i Ömer'den iki bin altı yüz otuz hadîs-i şerif mervîdir. Bunların yüz yetmişi Sahîh-i Buhârî ile Sahîh-i Müslim'de mevcuddur. Seksen biri de yal­nız Buhârî'de, otuz biri de yalnız Müslim'de mündericdir. Mütebakisi de şâir hadîs kitablarında mezkûrdur. Bunlardan teberrüken üçünü kaydediyoruz :

1- Halk ancak yüz deve gibidir.. Az kalsın içlerinden bir binit deve bulama­yacaksın.” yâni, kendisinden bihakkın istifâde olunacak kimseler yüzde bir nisbetinde çetin bulunabilir.

2- Sizden herbiriniz Cum'a Namazı'na gelecek olunca iğtisâl etsin.” yâni, bütün vücûdunu yıkasın, nezâfete dikkat etsin, fena râyihasıyla, kirli elbisesiyle kimseye eziyet vermesin.

3- Şüphe yok ki, adak -mukadder olan- bir şeyi ne takd'm ne de te'hir eder. Bununla ancak cimrî olandan  -bir mal- çıkarılmış olur."

Yâni, insan sadakalarını., teberrû'larını mahzâ rızâ-yı Hak için yapma­lıdır. Yoksa şahsî bir menfaatin, dünyevî bir maksadın husulü için yapılan nezirlerin, teberrû'ların ahlâkan büyük bir kıymeti olamaz.

Velhâsıl : Abdu'llâh b. Ömer Hazretleri ümmetin kalblerindç pek hür­metli bir mevki' işgal etmiş olan pek muhterem, müteevrri', âlim bir zâttır. (Radiya'llâhu  Teâlâ   anhümâ).

Me'hazlar : Sahîhü'l-Buhârî, Müsned-i Ahmed b. Hanbel, Tezkiretü'l-Huf-fâz,  Umdetü'l-Kaarî,  Üsdü'l-Gaabe,  İrşâdü's-Sârî,  El-A'lâm.[154]

 

13- Abdu'llâh  b.  Ez-Zübeyr  (Radiya'llâhu Teâlâ Anhümâ):

 

Abdu'llâh b. ez-Zübeyr b. el-Avvâm el-Kureşî el-Esedî, Sahâbe-i Güzin'­dendir. Muhacirinin Medîne-i Münevvere'de dünyâya ilk gelen çocuğu bu zâttır. Bunun tevellüdü, Müslümanlar için büyük bir inşiraha vesile olmuş­tu. Çünkü Yahudiler : "Biz sihr ettik, muhacirlerin çocukları olmayacak­tır." diye söylemişlerdi. Bu mübarek zevâdın kudümü, düşmanların yalan­larını meydana çıkarmış, kendilerini inkisâr-ı hayâle uğratmıştı.

Bu zâtın pederi, Aşere-i Mübeşşere'dendir. Validesi, Hazret-i Sıddîk'ın (Zâtü'n-Nitâkayn) nâmıyla ma'rûf muhterem kerîmesi Esmâ'dır. Hâlesi, Ümmü'l-Mü'minîn Hazret-i Âişe-i Sıddîka'dır. 'Babası tarafından ceddesi. Abdü'l Muttalib'in kızı, Resûl-i Ekrem'in ammesi bulunan Hazret-i Safiyye'dir.

Böyle şerefli, kudsî bir aileye mensûb olan Abdu'llâh, hicretin ilk se­nesi Kubâ karyesinde dünyâya gelmiş, validesi tarafından Resûl-i Ekrem'in kenâr-ı iltifatına takdîm edilerek o Peygamber-i zî-Şân'ın teveccühlerine, dualarına mazhar olmuştur. Künyesi "Ebû Bekr" dir. Diğer bir künyesi de "Ebû Hubeyb" dir. Hicretin (73) üncü senesinde Mekke-i Mükerreme'de  şehîden vefat etmiştir.[155]

 

Târih-i Hayâtına Kısa Bir Nazar

 

Doğmasiyle Müslümanların kalblerini sevinç içinde bırakan bu dırahşan sîmâ, şehâdetiyle de ehl-i İslâmın kalblerinde ebedî bir ceriha açmıştır.

Gece ve gündüz ibâdet ve tâatla meşgûr olan İbnü'z-Zübeyr, aynı zaman­da; biüyük bir mücâhid, pek şeci' bir muhârib idi. Abdu'llâh İbn-i Sa'd ile beraber Afrika muharebelerine iştirak etmiş, yüzyirmi bin askerle harb meydanına atılan Hükümdar Cercîr'i yirmi bin kadar kişilik bir İslâm or­dusuyla mağlûp etmişlerdi. İslâm ordusuna bu galibiyeti asıl kazandıran zât, İbnü'z-Zübeyr idi. Çünkü o, birkaç mücâhid ile beraber Cercîr üzerine atı­larak onu öldürmüş, bu sâyade düşman kuvvetleri bozularak zafer nesîmi Müslümanların tarafında esmeye başlamıştı.

İbnü'z-Zübeyr, Cemel Vak'asında pederiyle beraber hazır bulunmuştu. Bilâhare hükümet mevkiini işgal eden Yezîd'e bîatden imtina etmesi üzerine Yezîd'in gönderdiği Müslim b. Akabe el-Merî Medîne-i Münevvere'yi muhasara ederek Müslümanların yüreklerini ebediyyen sızlatacak olan Harre vak'asını vücûde getirmiş, sonra da Îbnü'z-Zübeyr ile harb etmek için Mek­ke-i Mükerreme'ye doğru yürümüş ise de yolda öldüğünden bu teşebbüsü akim kalmıştı.

İbnü'z-Zübeyr, Hazret-i Hüseyin'in şehâdetini ve Yezîd'in mevtini mütaâkıb (64) senesi Mekke-i Mükerreme'de hilâfetini i'lân etmiş, kendisine Hicaz, Mısr, Yemen, Irak, Horasan ahâlîsi ve Şam'ın büyük bir kısmı tâbi' olmuştu. Kâ'be-i Muazzama'yı ta'mîr ettirmiş, hüccâc-ı Müslimîne sekiz sene haccettirmekte bulunmuştu.

(65) târihinde Emeviyye hükümetini ihraz eden Abdü'l-Melik'in (72) tâ­rihinde gönderdiği Haccâc-ı Zâlim, Mekke-i Mükerreme'yi muhasara ederek Îbnü'z-Zübeyr Hazretleriyle aralarında kanlı muharebeler başlamıştır.

Bu esnada Hazret-i Abdullah'ın göstermiş olduğu şecaat ve şehâmet, her türlü tavsifin fevkındadır.

Îbnü'z-Zübeyr, bu muharebe esnasında birgün validesini ziyarete gitmiş, a'mâ ve hasta bulunan ve fevkalâde bir şehâmet-i ruha mâlik olan o büyük kadın ile konuşmaya başlamış, "Ölümde rahat vardır." demişti. O mübarek valide de "Sen galiba benim ölmemi temenni ediyorsun. Hayır., ben senin galib veya mağlûb olduğunu haber almadıkça ölmeyi arzu etmiyorum. Sen ya hak yolunda şehîd olmalısın da ben onunla ihtisâbda bulunayım -yâni o acıya katlanarak Hak'dan mükâfatını bekleyeyim- veya sen zaferyâb olma­lısın da benim bundan gözlerim rûşen olmalıdır." diye mukaabelede bulun­muştu.

Îbnü'z-Zübeyr'in şehâdetinden birgün evvel, etrafındaki cemâat dağıl­mış, içlerinden on bin kadarı gidip Haccâc'a dehalet etmişti ki, kendisinin Hamza ve Habîb adındaki iki oğlu da bunlar ile beraber bulunmakta idi. Yal­nız, "Zübeyr" ismindeki diğer bir oğlu kendisinden ayrılmamıştı. "Oğlum, hadi sen de git, kendine Haccâc'dan eman dile." diye teklif etmiş ise de Zü­beyr bunu kabul etmemiş, "Ben seni bırakıp da nefsimi kurtarmak istemem." diyerek sabr u sebat göstermiş ve muhterem pederiyle beraber şehîd düş­müştür.

Îbnü'z-Zübeyr, bu vaziyyet üzerine validesini tekrar ziyarete gitmiş, ara­larında şu mealde bir muhavere cereyan etmişti :

Îbnü'z-Zübeyr: "Muhterem validem, ordum dağıldı. Arkadaşlarım, hat­tâ evlâdım, akrabam bile düşman tarafından geçti. Yanımda durup sebat edenlerin de yalnız  bir saatlik bir metanetleri  kaldı.  Bununla  beraber düşmana teslim  olursam  bana eman verilecek ve istediğim  kadar dünyalık da benden diriğ edilmeyecek. Bu hususta re'yin nedir?" Zâtü'n-Nitâkayn  :

"Evlâdım, sen kendi nefsini daha iyi bilirsin. Eğer kendini hak üzere görüyor, Hakk'a hizmet ettiğine kaanî' bulunuyor isen, yolunda devam et. Senin uğrunda hayatlarını feda edenleri düşün. Benî Ümeyye çocuklarına mel'abe olma. Yok eğer şimdiye kadar olan hareketlerinle dünyâyı kasdetmiş îsen pek fena kimse demeksin. Bu halde hem nefsini, hem de yolunda ölenleri helak etmiş olacaksın. "Hayır., ben hak üzereyim, ne yapayım ki ashabıma vehn arız oldu da ben zaîf düştüm." diyecek olursan bu da ahrâr, diyanet ehline yakışır bir söz değildir. Dünyâda daha ne kadar yaşayabile­ceksin? Öyle yaşamaktan ise katledilmek daha iyidir." Îbnü'z-Zübeyr :

"Korkuyorum ki, katledilirsem Şamlılar beni müsle yapacak, cesedimi salb  edecektirler." Zâtü'n-Nitâkayn   :

"Oğlum, koyun soyulmakla, asılmakla müteellim olmaz. Sen basiret üze­re hareket et. Allah'dan yardım iste. Metin ol. İzzet ve şeref uğrundaki bir kılıç darbesi, zilletdeki kırbaç darbesinden hayırlıdır. Sakın ölümden korkub da hakkında zilleti müstelzim olan bir vaziyeti kabul etme." Îbnü'z-Zü­beyr   :

"Muhterem validem, benim re'yim de tamamen bu merkezdedir. Ben ötedenberi dünyâya meyletmedim. Hayâtı sevmedim. Bu hurucuma sebeb ise ancak " dır, hurumâtin istihlâl edilmesidir. Ben yalnız senin re'yini de öğrenmek istedim. Sen benim basiretimi artırdın. Bak bu gün na­sıl muharebe edeceğimi, nasıl şehîd olacağımı göreceksin. Hüznün artma­sın, işi Allah'a teslim et. Şüphe yok ki, senin oğlun ne bir münkeri ihtiyar etti, ne de fahiş bir işi irtikâb eyledi. Ne bir müslime, muâhide zulm etmek istedi, ne de bir emânete hıyanet etti. Ne de me'murlarından birinin işlediği bir zulümden haberdâr oldu da ona razı oldu. Benim yanımda Allah'ın rızâ­sından daha müreccah birşey yoktur. İlâhî! Ben bunu nefsimi tezkiye için söylemiyorum. Lâkin validemi ta'ziye için söylüyorum. Tâ ki müteselli ol­sun." Zâtü'n-Nitâkayn :

"Evlâdım! Ümid ediyorum ki, hakkında sabr-ı cemile nail olurum. Eğer benden evvel ölürsen sabrederek sevab kazanmış olurum. Eğer zaferyâb olursan sevinirim. Git bakalım, işin sonu ne olacak!" Îbnü'z-Zübeyr  :

"Allahu Teâlâ sana mükâfat versin; bana duayı terk etme." Zâtü'n-Ni­tâkayn   :

"Evlâdım, ben sana dâima duâ edeceğim. Kim bâtıl üzere katledilirse edilsin, sen hak üzere katledilmiş olacaksın.

Allâhım! Sen uzun gecelerde uzun boylu ibâdet ve tâatle olan kıyama, âh u enine, şu Mekke'nin, Medine'nin sıcak günlerindeki susuzluğa, babası­na ve bana olan itaatine merhamet et.

Allâhım! Evlâdımı Senin emrine teslim ettim. Kazana razı oldum. Beni ondan  dolayı sâbiriler, şâkirler sevabına  nail  et!"

İbnü'z-Zübeyr, validesinin iki elini tuttu, öpmek istedi. Veda etmek isti­yordu. Zâtü'n-Nitâkayn :

"Oğlum, basiret üzere bulun. Bana yaklaş, seninle vedâlaşayim." dedi. Kendisine sarılıb ellerini takbîl eden kahraman oğlunun giyinmiş olduğu zır­ha elleri değince : "Bu ne?.. Bu senin, istediğini isteyen bir kimsenin yapa­cağı birşey değil. Buna neden lüzum gördün?" diye sordu. İbnü'z-Zübeyr :

"Artık bu benim son günümdür. Sana metânet-i kalb vermek için bu zır­hı giydim. Yoksa buna hakîkî bir ihtiyaç hissetmiş değilim." dedi. Ve Haz­ret-i Esmâ'nın: "Hayır böyle birşey bana metanet vermez." demesi üzerine zırhı üzerinden çıkarıb attı ve son vedâını yaparak muhterem validesinden ayrıldı.

Tekrar muharebe meydanına atılan İbnü'z-Zübeyr, hücum ettiği düşman kuvvetlerini darmadağın bir hâle getiriyordu. Bir aralık (Makam) denilen mevzi-i mübârekde iki rek'at namaz kıldı. Yeniden harbe atıldı. Derken Sa­fa tarafından gelen bir taş parçasıyle o arslan kalbli mücâhid ağır bir su­rette yaralandı. Yüzünden kanlar fışkırmaya başlamıştı. Buna rağmen   :[156] deyip turfeye devam ediyordu.

Nihayet her taraftan etrafını saran düşman kuvvetlerinin akurâne sav­letleri neticesinde hâk-i şehâdet'e düştü.

İbnü'z-Zübeyr Hazretleri doğduğu gün Ashâb-ı Kiram, sevinçlerinden Tekbîr almışlardı. Şimdi de vefatından dolayı sevinen düşmanları Tekbîr alıyorlardı' Abdu'llâh b. Zübeyr Hazretleri  :

Onun doğması üzerine tekbîr almış olanlar, onun katledilmesi üzerine tekbîr alanlardan hayırlıdır." demişti.

Haccâc hâlâ gâyzını teskin edememişti. O muhterem Sahâbîyi asdırmak; fazâhatini de irtikâb etti. Onun hakkında mülhid, münafık, şerir demek gibi hakaaretlere de cür'et göstermekte bulunmuş idi.

İbn-i Ömer Hazretleri bu mübarek şehidin asıldığı yerden geçerken: te­vakkuf etmiş, kendisine bakarak : diye selâm vermiş, duâ etmiş, sonra da : "Şerlisi senin gibi olan bir ümmet, vallahi'l-azîm nekadar iyi bir ümmettir," diye düşmanlarının sözlerine ta'rizde bu­lunmuştur.

Şehîd edilen Îbnü'z-Zübeyr'in mübarek başı kesilib Şam'a gönderilmiş, salb edilen cesedi de bir müddet sonra Abdü'l-Melik'in emriyle defnedilmiştir.

Diğer bir rivayete göre, validesi rica ve şefaat etmedikçe defnine mü­sâade edilmiyordu. Hazret-i Esmâ'nın ulûvvİ fıtrati ise böyle bir ricada bu­lunmaya müsâid değildi. Nihayet birgün : "Şu hatîb bu minberden hâlâ in­meyecek mi?" demiş, bu söz bir şefaat telâkki edilerek o büyük kahrama­nın defnine müsâade edilmişti.

Târih-i  Kâmil'in  beyânına  nazaran  Haccâc,  Hazret-i Esmâ'yı nezdine musırren da'vet etmiş., bu büyük yürekli kadın, olanca tehdidlere rağmen bu da'vete icabet tenezzülünde bulunmamış, nihayet Haccâc onu ziyarete gelmiş,

"Abdu'llâh'a yaptığımı nasıl görüyorsun?" diye sormuş, Hazret-i Esma da:

"Görüyorum ki sen oğlumun dünyâsını ifsâd ettin, oğlum da senin âhiretini ifsâd etti." demiş. Haccâc,

"Bırak o münafığı" demekle, Hazret-i Es­ma,

"Va'llâhi o münafık değildi, belki savvâm, kavvâm idi.  İbâdetle, sıla-i rahme riâyetle muttassf idi." diye mukaabelede bulunmuştu. Haccâc,

"Hadi git, sen bunamışsın." demeğe cür'et etmekle, Hazret-i Esma:

"Yok, va'llâ­hi ben bunamadım, lâkin ben Resûlu'llâh Salla'llâhu aleyhi ve sellem'in Sakîf kabilesinden bîri yalancı, biri de müfsid olmak üzere iki şahıs zuhur ede çektir,  buyurduğunu  işitmiştim.  Yalancıyı ki, Muhtâr-ı Sakafî'dir,   gördük. Müfsid olan Sakafî de senden başka değildir." diye mukaabelede bulunmuş­tur.

Mücâhid oğlunun ufûlünü gördükten birkaç ay sonra da Hazret-i Esrnâ, terk-i hayât ederek ebediyyet âleminde sevgili yavrusuna kavuşmuştur. Radiya'llâhu Teâlâ anhümâ.[157]

 

Abdu'llâh  B.   Ez-Zübeyr'in  Tefsir  İlmindeki Mevkii

 

İbnü'z-Zübeyr Hazretleri, sâhibü's-seyf olduğu gibi aynı zamanda sahibü'l-ilm de bulunuyordu. Ashâb-ı Kirâm'ın müfessirlerinden ma'dûddur. Kendişinden tefsire, bâzı âyetlerin nüzulüne dâir bâzı hadîsler, rivayetler menkuldür. Ez-cümle, âyet-i-Celîlesinin sebeb-i nüzulünü şöylece beyân etmiştir  :

"Nebiyy-i zî-Şân'a Benî - Temîm'den bir cemâat gelmişti. -Kendilerine bir Emîr tâyin edilmesini istiyorlardı. Hazret-i Ebû Bekr Ka'ka' b. Ma'bed'-in, Hazret-i Ömer de Akra' b. Hâbis'in Emîr tâyin edilmesi re'yinde bulunmuştu. Hazret-i Sıddîk: Yâ Ömer, sen bana muhalefet için bu re'yde bulu­nuyorsun, demiş. Ömerü'l-Fâruk da : Hayır, ben muhalefet için bu re'yde bulunmadım, demekle aralarında sesler yükselmeye başlamıştı. Bunun üze­rine âyet-i kerîmesi nazil oldu, -Huzûr-ı Nebevide yüksek sesle konuşulmanın muvafık olmayacağı beyan buyuruldu-.[158]

 

Hadîs Ve Fıkıh  İlimlerindeki   Mevkii

 

İbnü'z-Zübeyr, ahâdîs-i şerîfe'ye vâkıf, fakaahetle muttasıf idi. Hâiz olduğu ilm ü irfan kendisini daimî surette ibâdet ve tâatte bulunmaya saik olmuştu. Hânedân-ı Nübüvvete mensûb, Ashâb-ı Cüzînden birçoklarına musâhib olduğu için Resûlu'llâh'ın Sünen-i Seniyyelerine, mübarek akvâl ve ef’âline lâyıkıyle vâkıf bulunmuştu. Kendisinden Sahîhayn'de otuz üç hadîs-i şerîf rivayet  edilmektedir. Bunların  altısı Sahîhü'l-Buhârî'de münderictir.

Sünen-i Tirmizî'de mezkûr bir hadîs-i şerîf'i teberrüken kaydediyoruz:

Abdu'llâh b. ez-Zübeyr'den şöyle mervîdir  : Demiştir ki  : Vaktaki[159] âyet-i kerîmesi nazil oldu, Zübeyr  :

Yâ Resûlâ'llâh! Bizim aramızda dünyâda iken vuku’ bulan husûmet, bilâha­re hakkımızda tekerrür edecek midir? diye sordu. Resûl-i Ekrem Salla'llâhu aleyhi ve sellem de: Evet, buyurdular, iş o zaman daha şediddir."

Evet, buyurdular, iş o Velhâsıl Abdu'llâh b. ez-Zübeyr her veçhile tebcile lâyık, fazâil ile mev-sûf pek muhterem bir zâttır. Cenâb-ı Hak kendisinden de, şehid-i muhterem pederlerinden de razı olsun. Âmin.

 

(1)    Sûre :  49  (Hucurât),  âyet   :   1

Me'hazla : Umdetü'l-Kaarî,  Tirmizî,  İrşâdü's-Sârî,  Üsdü'l-Gaabe,  Târîh-i  İbn-i  Esîr,  El-A'lâm.[160]

 

14- Cabir  B. Abdi'llâh (Radîya'llâhu Teâlâ Anh):

 

Câbir b. Abdi'llâh b. Amri'l-Ensârî es-Selemî, pek muhterem bir Sahâbîdir. Künyesi, "Ebû Abdi'llâh" veya "Abdü'r-Rahmân"dır. Kendisinden baş­ka, Sahabe arasında Câbir b. Abdi'llâh nâmında iki zât daha vardır. Ashâb-ı Kirâm'dan olmayan hadîs râvîleri arasında da aynı isimde beş zât mevcûd-dur.

Hazret-i Câbir, Ensâr-ı Kirâm'dan İslâmiyet'i ilk kabul eden zâttır. Bi­rinci Akabe'den evvel Resûl-i Ekrem'e mülâkî olarak Islâmiyyet şerefine na­il olmuştu. Bilâhare Ensârdan yetmiş zât ile beraber İkinci Akabe'de hazır bulunmuş, Bedir, Uhud, Hendek gazvelerine ve sâireye iştirak etmiş, Bîatü'r-Rıdvân'da da bulunmuştur. Son zamanlarında kendisine amâ târî olmuştu. (94) yaşında olduğu halde (78) târihinde âhirete irtihâl etmiştir. Medîne-i Münevvere'de vefat eden Sahâbe-i Kirâm'ın âhiridir.[161]

 

Tefsir  İlmindeki   Mevkii  :

 

Hazret-i Câbir, Kur'ân-ı Kerîm'in mânâsına, dekaayıkına vukuf, âyetle­rin esbâb-ı nüzulüne ıttıla' ve şâire hususunda da büyük bir kudret sahibidir. Kendisinden Tefsîr'e dâir bâzı ma'lûmât mervîdir. Ez-cümle,[162]

O an ki, sizden iki taife, Allah nasırları iken korkup zaf göstermek iste­mişlerdi. Ve mü'minler ancak Allah'a i'timâd etmelidirler." âyet-i kerîmesi'nin sebeb-i nüzulü hakkında şöyle demiştir  :

"Bu âyet-i kerime -Uhud gazvesi üzerine- biz  Benî - Seleme ile Benî -Harise hakkında nazil oldu. Biz iki taife, bu âyet-i Celîle'nîn hakkımızda na­zil olmamış olmasını arzuda bulunmayız. Çünkü bu Nazm-i Celîl'de,  Allâhu Teâlâ onların velîsi, yâni nasırı veya hafızı iken, buyurulmuştur. Ne şerefli bir izafet! Ne büyük bir tebşîr!."

[163]Tezekkî eden muhakkak    kurtulmuştur."

Ayet-i kerîmesi'ndeki ma'nâsını da Resûl-i Ekrem'den şöyle riva­yet etmiştir: Allâhu Teâlâ'dan başka ma'bûd    olmadığına, ve Hazreti Muhammed'in risâletine şehâdet etmek, endâdı, şebîh ve nazîri red ve hal' eylemektir.[164]

 

Fıkıh Ve  Hadîs İlimlerindeki   Mevkii :

 

Hazret-i Câbir, Sahâbe-i Kirâm'ın fakihlerindendir. Zamanında Medîne-i Münevvere'nin Müftîsi bulunuyordu. Resûl-i Ekrem Sallâ'llâhu Teâlâ aleyhi ve sellem Efendimiz'den birçok ilim ahz etmiştir. Kendisinden bin beş yüz kırk hadîs-i şerîf rivayet edilmektedir. Bunlardan iki yüz on hadîs Sahîhü'l-Buhârî ile Müslim'de mezkûrdur. Şöyle ki: Bunların elli sekizi her ikisinde, yirmi altısı yalnız Buhârî'de, yüz yirmi altısı da yalnız Müslim'de mündericdir.        

Bunlardan, teberrüken ikisini kaydediyoruz

1- Hayırlılarınız, ömürleri daha uzun, amelleri daha güzel olanlarınızda."

2- Zulümden sakınınız; çünkü zulüm. Kıyamet gününde zulmetlerdir, -şedâid ve nekâle sebebdir-. Hıssetden de sakınınız; zîrâ hisset, -hırs ve buhl- sizden evvelkileri helak etmiş, onları birlbirinin kanlarını dökmeye, aralarındaki haram olan şeyleri halâl saymaya sürüklemiştir."

Velhâsıl : Câbir Hazretleri ilm ü irfan ile mücehhez, islâmiyet'in intişâ­rına hizmeti mesbûk, pek muhterem bir zâttır. Radiya'llâhu Teâlâ anh.

Me'hazlar: Sahîhü'l-Buhârî,   Sahîhü'l-Müslim,   Müstedrek Umdetü'l-Kaarî,  Üsdü'l-Gaabe,  Tezkiretü'l-Huffâz,   İtkaan.[165]

 

15- Enes B. Mâlik (Radiya'llâhu Anh):

 

Enes b. Mâlik b. en-Nadîr el-Ensârî el-Hazrecî, pek muhterem bir Sahâbîdir. Künyesi, "Ebû Hamza"dir. Hicret senesinde henüz on yaşında bu­lunuyordu. Validesi tarafından Resûl-i Ekrem'in hizmetine tâyin edilmişti. Nebiyy-i zî-Şân'ın :

Yâ Rabbi, malına, evlâdına bereket ver, ömrünü uzun et, günâhını yarlığa!" diye duâsına mazhar olmuştur. Bu cihetle pek çok evlâdı dünyâya gel­miş, malında feyz ü bereket yüz göstermiş, yüz üç sene kadar yaşamıştır. "Resûlu'llâh'ın hakkımda duâ buyurduğu dört şeyden üçü tahakkuk etti. Ar­tık hayattan usandım. Şimdi dördüncüsü olan mağfiret-i İlâhiyyeyi ummak­tayım." derdi. Son zamanlarında Basra'da bulunurken -Hazret-i Osman'a yar­dım etmediği bahanesiyle- Haccâc-ı Zâlim'in bir müddet gadrine uğramış, mübarek boynuna lâle geçirilmiştir. Haccâc, bu câniyâne hareketiyle o muh­terem zâtı nâsın gözünden düşürmek istemiş, kendisinden halkın uzaklaşma­sını, istifâde etmemesini arzu etmişti.

Hazret-i Enes, (93) senesinde Basra'da vefat etmekle Basra'dan bir bu­çuk fersah uzak bir mesafede bulunan köşkünde husûsî makbereye defnedilmiştir. Basra'da vefat eden Ashâb-ı Kirâm'ın en sonuncusudur.[166]

 

Tefsir İlmindeki   Mevkii:

 

Hazret-i Enes'de, terbiye-i Nebeviyyeden münbais büyük bir feyz ü ke­mâl müncelî idi. Bu cihetle Kur'ân-ı Kerîm'in hakaayıkına muttali' bulunu­yordu. Kendisinden tefsîr'e müteallik bâzı ma'lûmât nakledilegelmiştir. Bun­lardan ikisini kaydediyoruz :

1- Hazret-i Enes  :[167]  Ayet-i celîlesi'nde beyan buyurulan  istikaamet erbabının kimler  olduğunu şöyle bildiriyor:

"Resûl-i Ekrem Salla'llâhu aleyhi ve sellem bize bu âyet-i ker'me'yi ti­lâvet buyurdu. Nâsdan bir; kısmı, böyle, Rabbimiz Allah'dır, demiş, sonra dönüb kâfir olmuştur. Herkim bunu ölünceye kadar böyle demiş olursa işte o, bunun üzerine istikamette bulunanlardan olmuş olur." Yâni istikaamet, bu husustaki i'tikaadın ölünceye kadar devamı takdirinde husule gelmiş olur.

2- Hazret-i Enes:[168]  Ayet-i celîlesi'nin sebeb-i nüzulünü şöyle rivayet ediyor : "Ebû Cehil, "Yâ Rabbî! Eğer şu, senin tarafından gelmiş bir kitab ise bizim üzerimize semâdan taşlar yağdır veya elîm bir azâb getir." diye söylenmiş, bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil olmuştur ki, meali şöyledir : "Halbuki, sen onların aralarında bulundukça Allâhu Teâlâ onlara azâb edecek değildi, ve onlar istiğfar ettikleri takdirde Allâhu Teâlâ kendilerine azâb edecek değildir. Hem onların neleri vardır ki Allâhu Teâlâ kendilerine azâb etmesin?. Onlar ki, Müslümanları Mescid-i Harâm'dan men' ediyorlar, halbuki, kendileri Onun -O Mescid-i Harâm'ın-ehli de değildirler. Onun ehli, -hizmetine lâyık- olanlar ise ancak müttekîlerdir, fakat çokları  bilmezler."

Bilâhare Ebû Cehil ve emsali, ta'cîl ettikleri  azaba kavuşmuş, Bedir günü İslâm'ın seyf-i celâdetiyle kahrolup gitmişlerdir.[169]

 

Hadis İlmindeki  Mevkii:

 

Enes b. Mâlik, Resûl-i Ekrem Efendimiz'in on sene kadar hizmetleriyle şeref-yâb olmuştur. Hattâ derdi ki: "Ben on sene Resûlu'llâh'a hizmet ettim. Hiçbir gün ne yapmış olduğum birşey için, "Niçin bunu böyle yaptın?" dîye buyurdu; ne de yapmadığım bir  hizmet için "Niçin bunu yapmadın?" diye îhtatfda bulundu."

Hazret-i Enes, bu hizmeti sayesinde Resûl-i Ekrem'in birçok mübarek ef âl ve akvâline yakından şâhid olmuştu. Bununla beraber Hazret-i Ebû Bekr'den, Hazret-i Ömer ile Osman'dan, Übey b. Kâ'b ile şâir Sahâbe-i Gü­zin'den de birçok hadîsler ahzetmiştir. Kendisinden, iki bin yüz seksen altı hadîs-i şerîf rivayet edilmektedir. Bunların yüz altmış sekizi Sahîhayn'da mevcuddur. Seksen üçü yalnız Buhârî'de, doksan biri de yalnız Sahîh-i Müslim'de mündericdir. Bunlardan teberrüken yalnız üç hadîs-i şerîf kaydediyoruz :

1- Resûlu'llâh Salla'llâhu aleyhi ve sellem buyurdular : Hangi biriniz, kendi nefsi için  sevdiğini,  kardeşi  için  sevmedikçe,  bihakkın   mü'min olmuş ola­maz."

2- Nebiyy-i zî-şân Efendimiz şöyle buyurdular: Kolaylaştırınız, güçleştirrneyiniz;  teskin ediniz, tenfîr  etmeyiniz."

3- Resûl-i Ekrem Hazretleri söyle buyurdular:

"Birbirinize buğz etmeyiniz, hasedde bulunmayınız, arka çevirmeyiniz; ey Allah'ın kulları! Kardeş olunuz. Bir Müslüman için kardeşini üç günden zi­yâde terk etmek helâl olmaz."

Velhâsıl : Enes b. Mâlik Hazretleri, Resûl-i Ekrem'in hadimi olmakla mümtaz, ilm ü irfan ile mücehhez, zühd ü takva ile mevsûf, muhterem bir zât idi.. Radiya'llâhu Teâlâ anh.

Me'hazlar : Sahîhü'l-Buhârî, Umdetü'l-Kaarî, Şifâ-i Şerîf, Üsdü'l-Gaabe, Tezkiretü'l-Huffâz, İtkaan, Târîh-i  Kâmil.[170]

 

Birinci Tabakayı Teşkil Eden Müfessirler

 

16- Alkame:

 

Ebû-Şibl, İbn-i Kays b. Abdi'llâh el-Kûfî, Tâbiîn'in pek büyüklerindendir. İrtihâl-i Nebevî'den evvel doğmuş, fakat mülakat şerefine nail olama­mıştır. Evlâd bırakmaksızın (62) veya (70) veya (90) târihinde vefat etmiş­tir.[171]

 

Tefsirde Ve Sair  İlimlerdeki  Mevkii:

 

Alkame büyük bir âlimdir. Müfessir, muhaddis, fakîh bir zâttır. Celâleti ve tevsiki hakkında ittifak vardır. İbn-i Mes'ûd'dan Kur'ân-ı Kerîm-i teallüm etmiş, fıkh öğrenmişti. Kur'ân-ı Mübîn'i güzel bir savt ile okur, ah­lâk ve atvârıyle üstâzı İbn-i Mes'ûd'a benzerdi.

Alkame, Ömer b. el-Hattâb'a, Osman .ta. Affân'a, Aliyyü'l-Murtazâ'ya, Ebü'd-Derdâ'ya mülâki olmuş, onlardan hadîs dinlemiş, ilim ahzetmiştir. Hazret-i Ebû Bekr'den ve bir kısım Sahâbe-i Kirâm'dan hadîs rivayet eder. Kendisinden de Ebû Vâil, Muhammed bin Şîrîn, İbrâhim en-Nehaî, Şa'bî gi­bi zâtlar ilim ahzetmiş, rivayette bulunmuşlardır. İbn-i Mâce'den başka Bu­hârî'de ve şâir bir kısım kütüb-i ahâdîsde rivayetleri mevcûddur.

Tefsîr'e dâir Buhârî'de mezkûrbirrivayetini kaydediyoruz: Alkame, İbn-i Mes'ûd'dan şöyle naklediyor: Vaktaki:[172]

Îmân edip de, îmanlarını  bir zulm  ile karıştırmayan kimseler -yok mu?- işte korkudan eınîn olmak onlara mahsustur;  hidâyete erenler de onlardır."

âyet-i celîlesi nazil oldu.  Ashâb-ı Kiram:  "Hangimiz zulm etmiş bulunmu­yoruz?" dediler, -heyecana düştüler-. Bunun üzerine :[173]

Hani   Lokman da  oğluna  öğüd  vererek demişti  ki: Oğulcağızım, Allah'a şirk koşma! Şüphe yok ki bu şirk pek büyük bir zulümdür." âyet-i kerîmesi

nazil oldu.

Demek oluyor ki, bu Nazm-ı Celîl, evvelki âyetteki umûmu, tahsis etmiş, emândan, hidâyete nâiliyyetten mahrûmiyyeti intâc eden zulmün Cenabı Hakk'a şerik ittihâz etmekten ibaret olduğuna işareti mutazammın bulun­muştur. Filhakika Resûl-i Ekrem Efendimiz de bir hadîs-i şerîfiyle bu zu­lümden, bir zulm-i mukayyed murâd olduğunu tasrîh etmiştir ki, o da şirk­ten ibarettir.

Velhâsıl : Alkame, Tabiîn arasında büyük bir mevki' sahibidir. (Kaa-bûs b. Ebî Zabyân el-Kûfî) diyor ki: Ben babama, "Niçin Ashâb-ı Kirâm'ın meclislerini bırakıb da Alkame'nîn yanına gidiyorsun?" diye sordum. Babam dedi ki: "Ben Resûlullâh'ın birçok Ashabına yetiştim ki, onlar Alkame'den soruyor, ondan istiftâda bulunuyorlardı."

Ebû İshak da derdi ki: "Alkame Rabbâniyyûndandır." Rahmetu'llâhi aleyh.

Me'hazlar:.Sahîhü'l-Buhârî,   Umdetü'l-Kaarî, Tezkiretü'l-Huffâz, Takrîbü’t-Tehzip.[174]

 

17-  Muhammed b.  Kâ'b:

 

Ebû Hamza İbn-i Kâ'b b. Selîm İbn-i Esed el-Kurazî el-Medenî, Tabiîn'in büyüklerindendir. (40) tarîhinde doğmuş, (90) veya (120) senesinde Medîne-i Münevvere'de bir mescidde hadîs-i şerîf okuturken tavanın yıkılması üzerine cemâatten bir kısmıyla beraber enkaz altında kalarak vefat etmiş­lerdir.

Zamân-ı Nebevide doğmuş olduğuna dâir olan rivayet, vehim sayılmak­tadır.[175]

 

Tefsirde Ve Sâir  İlimlerdeki   Mevkii:

 

Ebû Hamza büyük bir âlimdir;  muhaddislerce sikadır. Avn b. Abdi'llâh demiştir ki: "Ben Kurazî kadar te'vîl-i Kur'ân'a vâkıf bir kimse görmedim”' İbn-i Sa'd ve İclî de kendisini tevsik etmektedirler.

Ebû Hamza bir müddet gidib Kûfe'de ikaamet etmiş, sonra yine Medîne-i Münevvere'ye avdet eylemiştir. Hayâtını ilme vakfetmiş ve o yolda öm­rü nihayet bulmuştur. Hazret-i Âişe'den, İbn-i Ömer'den, İbn-i Abbâs'dan, Zeyd b. Erkam'dan, Fadâle b. Ubeyd'den, Ebû Hüreyre'den vesâire'den ri­vayet eder.Kendisinden de İbnü'l-Münkedir, Yezîd Îbnü'l-Hâdî, El-Velîd b. Kesîr gibi zâtlar rivayette bulunurlar. Rivayet ettiği hadîsleri Eimme-i Şifte tahrîc etmişlerdir. Tefsîr'e dâir verdiği ma'lûmât, rivayet tarîkına müste-niddir.Bizzat İbn-i Abbâs'dan, İbn-i Ömer'den tefsir ahzetmiştir.

İbn-i Cerîr'in nakline nazaran Muhammed b. Kâ'b :[176]

Yoksa sanıyorlar mı ki, biz onların sırlarını, gizli sözlerini işitmiyoruz?. Evet.. İşitiyoruz, hemonların  yanlarında   elçilerimiz  vardır;     yazıyorlar."

âyet-i celîlesi'nin sebeb-i nüzulünü şöyle anlatmıştır:

"Kâ'be-i Muazzama ile estâr-ı Kâ'be arasında oturup konuşan iki Kureşî ile bir Sakafî veya iki Sakafî ile bir Kureşî beyninde bir muhavere cereyan etmiş, bunlardan biri demiş ki: Nasıl görürsünüz, Allâhu Teâlâ bizim lâkır­dılarımızı işidir mi? Diğeri de demiş ki; Aşikâr söyler iseniz işidir; gizlice söyler iseniz işitmez. Bunun üzerine,  âyet-i kerîmesi nazil olmuştur."

Velhâsıl; Muhammed b. Kâ'b, müfessirlerin kudemâsmdan fâzıl, muhte­rem bir zâttır.  Rahmetu'llâhi aleyh.

Me'hazlar  :  Umdetü'l-Kaarî, Takrîbü't-Tehz'b, Mevzûâtü'l-Ulûm.[177]

 

18- Mürre B. Şurahbîl:

 

Mürre b. Surahbîl el-Hemedânî el-Kûfî, Tâbiîn'in büyüklerindendir. Asr-ı,Nebevî'de tevellüd etmiş ise de Resûl-i Ekrem'i görmek şerefine nail olma­mıştır.   (90) târihinde vefat etmiştir.[178]

Mürre   büyük bir âlimdir. Muhaddisler arasında mühim bir mevki' sa­hibidir, Hazret-i Alî'den, İbn-ı Mes'ûd ile Ebû Mûse'l-Eş'arî'den hadis rivayet eder. Kendisinden de İsmâîlü's-Süddî, Talha bin Musarrif, Ata' İbnüs-Sâbî gibi Tabiîn rivayette bulunmuşlardır. Rivayet ettiği ahâdîs-i şerîfe'nin bâzıları Kütüb-i Sitte'de mezkûrdur.

Mürre,  müfessirler  arasında  da büyük bir kudret sahibidir.   Hakkında Zehebî merhum : Tefsir hususunda nüfûz-ı nazara mâlik idi." demiştir.

Bu zât pek âbid, zâhid idi. Bu cihetle kendisine ."Müretü't-Tîb", "Mürretü'1-Hayr"  da denilmiştir. Rahmetu'llâhi aleyh.

Me'hazlar : Tezkiretü'l-Huffâz, Takrîbü't-Tehzîb.[179]

 

19 - Refî' B. Mihrân:

 

Ebü'l-Âliye, Refî' b. Mihrân er-Riyâhî el-Basrî, Tâbiîn'in kibârındandır. Câhiliyyet devresinde yetişmiş, irtihâl-i Nebeviden iki sene sonra îslâmiyyet şerefine nail olmuş, Ebû Bekri's-Sıddîk'ı ziyaret etmiş, Hazret-i Ömer'in arkasında namaz kılmış, (93) târ'hinde vefat eylemiştir. Latifeyi sever, lâ­tif meşrebli bir zât olduğu rivayet olunmaktadır.[180]

 

Tefsirde Ve Sâir İlimlerdeki Mevkii:

 

Ebü'l-Âliye, Tabiîn arasında yüksek bir âlimdir. İbn-i Abbâs Hazretleri, huzurunda Kureyş'den birçok kimseler bulunduğu halde Ebü'l-Âliye'yi yanı­na oturtturur, "İşte ilim, insanın şerefini böyle kat kat eder." derdi.

Ebû Bekr b. Dâvûd demiştir ki: "Ashâb-i Kirâm'dan sonra Kur'ân'a, Ebü'l-Âliye'den, ba'dehû Saîd b. Cübeyr'den daha âlim bir kimse yoktur."

Ebü'l-Âliye, Kur'ân ilmini Übey b. Kâ'bdan, Zeyd b. Sâbit'den öğren­miştir. Ömer b. el-Hattâb'dan, Aliyyü'l-Murtazâ'dan, Âişe-i Sıddîka ile İbn-i Mes'ûd gibi zevattan rivayet eder. Kendisinden de Hâlidü'l-Hazzâ', Rebî' b. Enes ve şâire rivayette bulunurlar.

Ebü'l-Âliye, Tefsir İlmini İbn-i Abbâs'dan öğrenmiştir. Bu hususta en zi­yâde, üstâzı tbn-i Abbâs'a istinâd eder.[181]

Ayet-i kerîmesinin tefsirinde   diyor ki : Allâhu   Teâlâ'nın  Resûl-i   Ekrem'ine  salâtından murâd, anı   melâike-i  kiram  indinde sena   buyurmasıdır. Melâikenin salâtından murad da onların Nebiyy-i zî-Şân'a duâ etmeleridir."

Velhâsıl   :  Ebü'l-Âliye, ilm ü irfânıyla temayüz etmiş büyük bir zâttır, Rahmetu'Hâhi aleyh.

Me'hazlar   :   Sahîhü'l-Buhârî,   Umdetü'l-Kaarî,   Tezkîretü'l-Huffâz,   Mevzûâtü'l-Ulûm.[182]

 



[1] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/3.

[2] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/5-7.

[3] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/7-8.

[4] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/9.

[5] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/9-10.

[6] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/

[7] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/10-12.

[8] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/12-16.

[9] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/17.

[10] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/17-20.

[11] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/20-25.

[12] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/26-36.

[13] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/36-37.

[14] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/38-43.

[15] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/43-46.

[16] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/46.

[17] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/46-47.

[18] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/47.

[19] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/47-48.

[20] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/48-49.

[21] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/49.

[22] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/50-53.

[23] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/53-56.

[24] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/56.

[25] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/56-57.

[26] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/57-58.

[27] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/58-61.

[28] Tevriye; karîb ve baid iki ma'nâsı olan bir lâfzı îrâd odib karîb ma'nâsı îhâm edildiği halde baîd ma'nâsını kasdeylemektir

[29] İltifat; bir nükteye mebnî tekellümden, hitâbdan,  veya gaybetten diğerine kelâmı nakletmektir.  Meselâ o derken beni demeye başlamak gibi.

[30] Tıbâk; "bir kelimede ağlamak - gülmek, ölmek - dirilmek gibi iki mütezâd lâfzı cem'   etmektir.

[31] Tashîf;   iki kelimedeki harflerin noktalarca  ihtilâfıdır.

[32] Cinâs-ı  muharref;  kelimelerdeki harflerin hareke   i'tibârîle  ihtilâfıdır.

[33] Nezâhet; bir şahıs hakkındaki hicânın fuhuş lâfızlarından hâlî olmasıdır. Bir hâlde ki genç bir kız bile onu başkaları yanında hiçbir hicâb duymaksızın oku­yabilir.

[34] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/61-64.

[35] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/64-69.

[36] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/69.

[37] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/69-72.

[38] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/72-79.

[39] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/79-84.

[40] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/84-91.

[41] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/91-95.

[42] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/97.

[43] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/97-99.

[44] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/99.

[45] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/99-104.

[46] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/104.

[47] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/104.

[48] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/105.

[49] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/105-107.

[50] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/107-114.

[51] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/114--115.

[52] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/117.

[53] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/117-123.

[54] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/123-134.

[55] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/134-135.

[56] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/135-136.

[57] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/136-137.

[58] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/137.

[59] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/137-138.

[60] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/138.

[61] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/138.

[62] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/138-139.

[63] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/139.

[64] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/139.

[65] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/139.

[66] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/139-140.

[67] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/140.

[68] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/140-144.

[69] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/144-145.

[70] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/145-153.

[71] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/153-158.

[72] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/158-161.

[73] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/161.

[74] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/179.

[75] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/179-181.

[76] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/181-182.

[77] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/183-187.

[78] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/187-188.

[79] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/203.

[80] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/203-204.

[81] Sûre : 5 (Mâide), âyet : 105

[82] Sûre : 80 (Abese), âyet : 31

[83] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/204-205.

[84] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/205-206.

[85] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/206-207.

[86] Meali: Üç zat ki, fazilet ve ulviyetleriyle temayüz etmişlerdi, Rabbü’l-alemin onları haşr olunacakları günde revnak ve behcete müstağrak edecektir. Yad olundukları zaman anları başkalarına tafdil ve tercih etmiyecek mutabassır bir mü’min mutasavver değildir. Her üçü de birbirinden ayrılmaksızın birlikte yaşadılar;irtihallerinde de makbere-i saadetlerine konulduklarına yine birleştiler.

Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/207.

[87] Sûre: 69  (Hakka),  âyet  :  40, 41

[88] Sûre : 69 (Hakka), âyet : 42

[89] Sûre : 8 (Enfâl), âyet : 64

 

[90] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/208-209.

[91] Sûre : 51 (Zâriyât), âyet : 1

[92] Sûre : 51 (Zâriyât), âyet : 3

[93] Sûre : 51 (Zâriyât), âyet : 4

[94] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/209-210.

[95] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/210-211.

[96] Sûre : 3 (AI-i îmrân), âyet : 200

[97] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/211-212.

[98] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/212-213.

[99] Sûre : 2 (Bakare), âyet : 137

[100] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/213-214.

[101] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/214-215.

[102] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/215.

[103] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/215-216.

[104] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/216.

[105] Sûre : 2 (Bakare), âyet : 207

[106] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/217-220.

[107] Sûre: 42  (Şûra),  âyet  :  30

[108] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/220-221.

[109] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/221-222.

[110] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/222-223.

[111] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/223.

[112] Sûre  :  98  (Beyyine)

[113] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/223-224.

[114] Sûre: 48 (Feth),  âyet : 26

[115] Sûre: 59 (Haşr), âyet : 2

[116] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/224.

[117] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/224-225.

[118] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/225.

[119] Sûre .4  (Nisa), âyet :  41

[120] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/225-226.

[121] Sûre: 102   (Tekâsür),  âyet: 8

[122] 226.

[123] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/226-227.

[124] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/227-228.

[125] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/228-229.

[126] Yâni: İşte zulm etmekte olan memleketleri yakaladığı zaman da Rabbitı böyle   yakalar.   Anın  yakalaması,   çarpması  elimdir;   şedîddir.

Sûre : 11  (Hûd), âyet :  102

[127] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/229.

[128] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/229-230.

[129] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/230-231.

[130] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/231.

[131] Sûre:  4 (Nisa), âyet  : 88

[132] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/231-232.

[133] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/232-233.

[134] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/233.

[135] Sûre : 39  (Zümer), âyet : 68

[136] Sûre  : 99  (Zilzâl),  âyet  :  4

[137] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/233-234.

[138] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/234-236.

[139] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/236.

[140] Sûre : 40  (Gâfir), âyet : 28

[141] Sûre  :  48  (Feth), âyet  :  8

[142] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/236-237.

[143] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/237-238.

[144] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/238-241.

[145] Meali: "Allâhau Teâlâ iki gözümün nurunu aldı ise de, benim lisânımda, kal­bimde onlardan bir nûr mevcuddur, Kalbim parlaktır. Aklım da kusurdan beridir. Lisânımda ise ötedenberi kılınç gibi keskin bir te'sir vardır.

Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/241-242.

[146] Sûre : 70 (Maâric), âyet . 37

[147] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/242-244.

[148] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/244-246.

[149] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/246-247.

[150] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/247-248.

[151] Sûre :  17  (Isrâ)  âyet   :  79

[152] Sûre : 9 (Tevbe),  âyet  : 84

[153] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/248-249.

[154] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/250-251.

[155] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/251.

[156] Yâni :  "Biz, yaralarımız arka taraflarımıza kanar kimseler değiliz. Fakat Dizim kanlarımız, ayaklarımızın, üzerine damlar durur."

[157] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/251-255.

[158] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/255-256.

[159] Sûre: 39 (Zümer), âyet  :  31

[160] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/256-257.

[161] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/257.

[162] Sûre  : 3  (Al-i İmraan), âyet  : 122

[163] Sûre  : 87 (A'lâ), âyet  :  14

[164] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/257-258.

[165] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/258.

[166] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/258-259.

[167] Sûre  : 41 (Fussilet), âyet :  30 ve Sûre  : 46 (Ahkaf), âyet  :  13

[168] Sûre:8 (Enfâl),  âyet  :  33

[169] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/259-260.

[170] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/260-261.

[171] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/261.

[172] Sûre :  6 (En'âm),  âyet : 82

[173] Sûre : 31 (Lokman), âyet :  13.

[174] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/261-262.

[175] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/262.

[176] Sûre :43 (Zuhruf), âyet : 80

[177] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/262-263.

[178] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/263.

[179] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/263-264.

[180] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/264.

[181] Sûre: 33  (Ahzâb), âyet  :56

[182] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/264-265.