Kur'ân - Kuran - Tefsir Usulu Demirci - 5. Sayfa
A. Kur'ân Lafzının İştikakı Ve Sözlük Anlamı
b. Kur'ân Lafzının Terim Anlamı
a. Kur'ân'ın Vahiy Meleğine İntikali
b. Kur'ân'm Hz. Peygamber'e İndirilişi
ba. Kur'ân'ın İndirilişiyle İlgili İleri Sürülen Görüşler
bb. Kur'ân'ın Tedricen İndirilişi ve Bunun Sağladığı Faydalar
KUR'ÂN
Bilindiği gibi müslümanlarm Kur'ân hakkındaki genel kanaatleri, onun Yüce Allah tarafından aracı bir melek vasıtasıyla Hz. Peygam-ber'e gönderilen ilâhî bir kitap olduğu ve Peygamber'in de yirmü üç senelik bir süre içerisinde kendisine vahyedilen Kur'ân öğretilerini Allah'tan gelen şekliyle insanlara ulaştırmak suretiyle câhiliye toplumunu içine düştüğü vahşiliğin ızdıraplarmdan kurtarıp uygarlığın ve özgürlüğün eşiğine yükselttiği tarzındadır[1]. Esasen bu, Kur'ân'm bütün zamanlar ve mekânlar için söz konusu edilebilecek bir özelliğidir. Çünkü Kur'ân evrensel bir kitaptır. Dolayısıyla Kur'ân vahyi muhatap aldığı ilk insan için olduğu gibi, bugün de bütün insanlar için yegâne hidâyet rehberidir. Dünya ve ahiret mutluluğunun kazanılmasında sergilediği özgün yaklaşımıyla da bu özelliğini kıyamete kadar devam ettirecektir.[2]
1. Kur'ân'm Manası Ve Tanımı
A. Kur'ân Lafzının İştikakı Ve Sözlük Anlamı
Kur'ân lafzının lügat manasını tesbit edebilmek için önce bu kelimenin herhangi bir kökten türeyip türemediği hususunu gözden geçirmek gerekmektedir. Çünkü Kur'ân kelimesinin menşei konusunda farklı görüşler mevcuttur ve söz konusu kelimeye, ileri sürülen görüşler istikametinde anlamlar verilmiştir.
Şurası muhakkak ki, Kur'ân lafzının herhangi bir kökten türemedi-ğıni iddia edenler olduğu gibi, hemzesiz ya da hemzeli bir kökten türediğini iddia edenler de vardır. Meselâ,, eş-Şâfii (61.204/819) ve ona tâbi olanlara göre Kur'ân lafzı, ne "kıraat" mastarından ne de başka herhangi bir kökten türemiştir. Eğer bu kelime kıraat masdarmdan türemiş olsaydı o takdirde her okunan şeye Kur'ân denilmesi icab ederdi. Halbuki Kur'ân, Tevrat ve İncil gibi Allah'ın kelâmına verilen özel bir isimdir[3].
Kur'ân lafzının bir kökten türediğini savunanlar da kendi aralarında ittifak etmiş değillerdir. Bazıları, bu kelimenin hemzesiz, bazıları da hemzeli olduğunu kabul etmektedirler. Hemzesiz olduğunu ileri sürenlere göre Kur'ân lafzı, kelimesinin çoğulu olan den türemiştir. Karine, "delil" ve "burhan" gibi manalar ifade etmektedir. Bilindiği gibi Kur'ân âyetleri muhteva, nazm, vezn, fasıla ve ahenk yönünden birbirine benzemekte ve birbirine delil olmaktadır. Bu bakımdan söz konusu kelime, Kur'ân'a isim olarak verilmiştir. Ancak kelimesindeki hemze, kelimenin aslından olmayıp kökünde bulunan "yâ" nın yerine gelmiştir, harfi ise kelimenin aslındandır. Bu görüş, Ebû Zekeriyyâ Yahya b. Ziyâd el-Ferrâ (öl.207/822)'ya isnâd edilmektedir[4].
Kur'ân'm hemzesiz bir kökten türediğini ileri süren Ebu'l-Hasen el-Eş'arî (öl.324/936)'ye göre de Kur'ân lafzı, bir şeyi diğerine yaklaştırmak ve bitiştirmek manasına gelen Oy fiilinden türemiştir. Çünkü
Kur'ân'da yer alan sûre ve âyetler birbirine bitişiktir. Bu yüzden dir ki, ona Kur'ân ismi verilmiştir. Nitekim hacc ile umreyi bitiştirmeğe de bu mana da "kıran" denilmektedir[5].
Kur'ân lafzının hemzeli bir kökten türediğini savunanlara göre de söz konusu kelime, toplamak manasına gelen masdarından türemiş "fu'lân" vezninde bir sıfattır.[6] Bu görüşü ileri sürenler Katâde
(Öl.118/736)[7], Ebû Ubeyd el-Kâsım b. Sellâm (Öl.224/839)[8] ve ez-Zeccâc (öl.3H/923)'dır[9]. Söz konusu âlimlere göre Kur'ân kıssa, emir, nehiy, va'd, va'îd, sûre ve âyetleri[10], ya da önceki kitapların orijinal hükümlerini bir araya topladığı için ona bu isim verilmiştir[11].
Ebu'l-Hasen Ali b. Hazım el-Lihyânî (öl.215/830)'nin ileri sürdüğü görüşe göre de Kur'ân lafzı, "okudu" manasını ifade eden îy fiilinden türemiş "gufran" vezninde bir masdardir. Ancak bu masdar, ism-i mef ûl manasınadır. Onu (göğsünde) toplamak, onu okutmak, şüphesiz bize aittir. Öyle ise biz onu okuduğumuz vakit sen onun ktrâatına uy"[12] âyetinde yer alan Kur'ân lafzı da okumak manasına gelmektedir. Buna göre Kur'ân kelimesi, "okudu" anlamını ifade eden fiilinden türemiş olup, masdar manasından ism-i mef'ûl manasına nakledilmiş ve Hz. Peygamber (sav)'e indirilmiş ilâhî kelâmın özel ismi olmuştur. Bu görüş, İslam âlimleri arasında en çok taraftar toplayan bir görüştür[13].
Konuyla ilgili ileri sürülen bir başka görüş de şöyledir. Kur'ân lafzı, "dışarı çıkarıp attı" anlamına gelen fiilinden gelmektedir. Kur'ân okuyan kimse kıraat esnasında kelime ve harfleri ağzından dışarı çıkardığı için, ona bu isim verilmiştir. Nitekim Araplar da hiç yavrula-mayan deve için ifadesini kullanırlar. Hayız kanı da rahimden dışarıya çıktığından dolayı ona da denilmektedir ve burada da kelime yine hemzelidir.[14] ez-Zerkeşî son dönem âlimlerinden bazılarının bu görüşte olduğunu haber vermektedir[15].
b. Kur'ân Lafzının Terim Anlamı
Kur'ân terim olarak da: "Hz. Peygamber (sav)'e vahiy yoluyla indirilip Mushafîara yazılan, tevâtüren nakledilen ve okunmasıyla ibadet edilen mûciz bir kelâm" şeklinde tarif edilmiştir[16]. Bu tanımın unsurları içerisinde yer alan "Hz. Peygamber (sav)'e indirildiği" sözü, diğer semavî kitapları ve Resûlullah tarafından söylenenleri dışarıda bırakmakta, "vahiy yoluyla gelmiş olması" ifadesi de, onun ilâhî kaynaklı olduğunu beyân ermektedir. Yine tarifin bir unsuru olan "Mushafîara yazılan" ibaresi, Kur'ân'dan olmayan hiçbir kelâm ve kelimenin Mushafa girmediğini, "tevâtüren nakli" ifadesi, hem lafız hem de mana itibariyle mütevâtir derecesine ulaşmayan kırâatlann Kur'ân'dan sayılamayacağını, "okunmasıyla ibadet edilen" sözü de Kur'ân'ın kendisinden başka meali, tefsiri yahut da mütevâtir olarak nakledilen kudsî hadîslerle ibâdet edilemeyeceğini göstermektedir. Zira her ne kadar kudsî hadîslerin manaları Allah'tan ise de lafızları Hz. Peygamber (sav)'e ait olduğu için onlar da Kur'ân değildir ve okunmalarıyla ibadet edilmemektedir[17].
2. Kur'ân'ın Nüzulü
a. Kur'ân'ın Vahiy Meleğine İntikali
İslâm bilginleri, Kur'ân vahyinin aracı melek Cebrail'e[18] intikali konusunda üç ayrı görüş serdederler:
1. Cebrail, Kur'ân vahyini Levh-i mahfuz[19] dan almıştır[20].
2. Bazı görevli melekler tarafından yirmi gecede Cebrail'e intikal ettirilmiştir[21].
3. Kur'ân'ı Cebrail bizzat Allah'tan dinleyerek (semâen) almıştır. Bu görüş Ehl-i sünnet'e aittir[22]. Onlara göre Allah Kur'ân'ı, mahiyeti bilinmeyen bir tarzda Cebrail'e dinleterek inzal etmiştir[23]. Nitekim Nevvâs b. Sem'ân'm nakletmiş olduğu, "Allah emrini bildirmeyi dilediğinde, vahy ile konuşur. Konuşunca gökler şiddetle sarsılmaya başlar. Gök sakinleri bunu işitince bayılırlar ve Allah için secdeye kapanırlar; secdeden başını ilk kaldıran Cebrail olur. Yüce Allah dilediğini ona vahyeder. Cebrail de bu vahyi meleklere ulaştırır. Her bir semâya uğradığında oradaki melekler: Rabbimiz ne buyurdu? Diye sorarlar. O da: Gerçeği söyledi, yüceler yücesi, büyükler büyüğü, O'dur der. Böylece Cibril, gökte veya arzda Allah'ın emrettiği yere vahyi götürür"[24] hadisi de bunu teyid etmektedir.[25]
b. Kur'ân'm Hz. Peygamber'e İndirilişi
ba. Kur'ân'ın İndirilişiyle İlgili İleri Sürülen Görüşler
Ramazan ayında[26] mübarek bir zaman olarak nitelendirilen[27] Kadir gecesinde[28] indirilmeye başlandığı haber verilen Kur'ân vahyinin inzali konusunda üç ayrı görüş ileri sürülmüştür.
1. Kur'ân vahyi Önce Levh-i mahfuz'dan bir bütün olarak "Beytül-izzet" e yani dünya semâsına, oradan da çeşitli zaman aralıklarıyla yirmi küsur yılda Hz. Peygambere nazil olmuştur[29].
2. Kur'ân, Kadir gecesinde başlayarak yürmi üç seneye yakın bir süre içerisinde meydana gelen hâdiselere göre değişik zamanlarda Hz. Muhammed'e indirilmiştir[30].
3. Kur'ân, Yüce Allah'ın bir sene içerisinde inişini takdir etmiş olduğu miktarlar tarzında yirmi üç Kadir gecesinde dünya semâsına indirilmiş, oradan da tedrîci bir şekilde Hz. peygamber'e inzal edilmiştir[31].
ez-Zerkeşî, söz konusu görüşler içerisinde en isabetli olanın ilk görüş olduğunu beyan ederek, âlimlerin çoğunun da aynı kanaati taşıdıklarını belirtmektedir[32]. Bu görüşte olanlar kendi yaklaşımlarını İbn Abbâs'tan nakledilen; "Kur'ân dünya semâsına Kadir gecesinde toptan indirildi. Oradan da yirmi küsur yıl boyunca parça parça nazil oldu"[33] sözüne dayandırmaktadırlar. Ancak Süleyman Ateş, Kur'ân'ın, bütün olarak dünya semâsına indirildiğini ifade eden bu yaklaşımı doğru bulmamaktadır. Onun bu konudaki görüşü şöyledir: Bazı müfessirlerin Ibn Abbâs'a dayanarak Kur'ân'ın önce bir bütün halinde en yakın göğe indirildiği şeklindeki sözleri, ne herhangi bir âyet ve hadisle desteklenmekte ne de gerçeğe uymaktadır. Çünkü Kur'ân'ın çoğu Hz. Peygamber (sav)'in hayatinin çeşitli safhalarını, Mekke ve Medine deki davet olaylarını içermektedir. Bu olaylar henüz vuku bulmadan, bunlardan söz eden âyetlerin Levh-i mahfuz'dan en yakın göğe inmesinin hikmeti ve izahı yoktur[34]. Burada şu sorulara da cevap aramak gerekmektedir. Kur'ân'ın Levh-i mahfuz'da kalmasıyla dünya semâsına indirilmesi arasında nasıl bir fark vardır ki, Levh-i mahfuz'dan dünya göğüne aktarılmış olsun? Ayrıca, "Biz dünya semâsını lambalarla süsledik ..."[35] âyetinin ifade ettiği üzere dünya göğü denen şu yakın gök, yıldızlarla süslü olan uzaydır. Acaba Kur'ân bu yıldızlardan hangisine inmiştir? Allah'ın zatî kelâmı, maddi bir kitap mıdır ki, Levh-i mahfuz'dan alınsın da yakın göğe aktarılsın? Allah'a andolsun ki, Kur'ân'ın maddi bir kitap gibi Levh-i mahfuz'dan alınıp dünya göğüne indirildiğini ifade eden rivayet, anlamsız ve uydurma bir hikâyeden başka bir şey değildir[36].
Burada şunu hemen belirtelim ki, Süleyman Ateş hocamız bu kanaatinde haklı görünmektedir. Çünkü gerçekten de akıl, Kur'ân'ın önce dünya semâsına oradan da Hz. peygamber'e indirilişindeki hikmeti kavramakta zorluk çekmektedir. Bizim şahsî kanaatimize göre de ikinci sırada sunduğumuz görüş tercihe şayandır. Çünkü Kur'ân'm, Kadir gecesinde başlamak suretiyle mahiyetini bilmediğimiz bir tarzda vahiy meleği vasıtasıyla Hz. Peygamber'e çeşitli zaman aralıklarıyla indirildiğini öne sürmede, mahiyetinin bilinmezliği dışında herhangi bir problem ortaya çıkmamaktadır. Halbuki diğer iki tanımda açıklanması gereken birtakım problemli durumlar vardır.
Kısacası, Kur'ân yirmi üç senelik bir süre içerisinde meydana gelen hâdiselere ışık tutmak için tamamen ilâhî bir program dahilinde peyderpey indirilmiş mucize bir kitaptır. Öyle ki, bu inzalde bazılarının iddia ettiği gibi Kur'ân'ın sadece kadîm olan manaları değil[37], ayrıca bu manaları taşıyan lafızlar da söz konusudur. Bundan dolayıdır ki Kur'ân, Ehl-i sünnet bilginleri tarafından Hz. Peygamber'e lafız ve mana bütünlüğü içerisinde indirilmiş ilâhî kaynaklı bir kitap olarak telakki edilmiştir.[38]
bb. Kur'ân'ın Tedricen İndirilişi ve Bunun Sağladığı Faydalar
Vahiy zincirinin son halkasını oluşturan Kur'ân, belli bir zamana ait olmayıp İndiği andan itibaren bütün zamanları ve belli bir topluluğa ait olmayıp bütün insanlığı kucaklayıcı niteliktedir. Yirmi üç senelik bir uygulama süresi içinde tedricen indirilen Kur'ân vahyi, bir taraftan muhatap kabul ettiği toplumun ihtiyaçlarına cevap verirken diğer taraftan da, o toplumdan sonsuzluk âlemine uzanan hayat çizgisinde fert ve cemiyetin muhtaç olduğu evrensel prensipleri koymuştur. Dolayısıyla o, önceki vahiy muhtevalarının bir uzantısı olarak hem hal ve istikbâli düzenlemek[39], hem fert olarak insanı ruh, beden duyular; ya da cenin, çocukluk, gençlik, yaşlılık ve ölümden sonrası gibi bir ayırıma tâbi tutmaksızm bir bütün olarak ele almak, hem de insanlığa yön vermek için vardır[40]. Son ilâhî vahyin amacı bu olunca elbette ki o, indirildiği toplumu, bütün insanlığa model teşkil edecek "ideal bir ümmet" seviyesine getirmeliydi. İşte bu noktadan hareket eden Kur'ân, muhatap olarak kabul ettiği toplumun öteden beri alışageldiği ve sürdürdüğü âdet, gelenek ve değerlerin olduğunu, bütün bunların da bir anda terkedilmesinin mümkün olamayacağı gerçeğini göz önüne alarak teşride bir siyaset takip etmeye başlamıştır[41]. Bunun için de önce Allah'ın varlığı, birliği ve hükümranlığını konu alan itikadı konular üzerinde durarak alt yapıyı oluşturmuş; böylece tesis ettiği imanla ileride getireceği kayıtlamaların, mükellefiyetlerin kolayca kabulünün gerçekleştirilmesini amaçlamıştır[42]. Tedrici bir şekilde indirilen söz konusu vahiy, bir taraftan "imân-ahlak" zeminini oluştururken, diğer taraftan da daha Mekke döneminden başlamak ve genelde nazarî planda kalarak umûmî, küllî hükümlerin konulmasına (...) mukaddime olmak üzere, onlara atıflarda bulunma şeklinde bir teşri işlemini de sürdürmüştür[43]. Medine döneminde ise, söz konusu olan bu prensip ve kuralların pratik hayata tatbik imkânı doğmuş ve hedeflenen "ideal ümmet" modeli böylece her geçen gün daha da mükemmelleştirilerek, sonuçta elde ettiği "modellik" vasfını evrensel bir yapıya kavuşturmuştur. İşte sözünü ettiğimiz bu tedrici nüzul, sonuçta hedefine kavuşarak muhatapları için birtakım faydalar sağlamıştır. Bunları şu şekilde tesbit etmek mümkündür:
1. Kur'ân'm tedricen indirilişinde aslolan, vahyin yeni gelişmelere parelel olarak indirilmesidir. Bu, bir anlamda ferdî ve toplumsal gelişmenin ilâhî irâde istikametinde şekillenmesi ve meydana gelen problemlerin çözümü demektir. Nihâî amacı Allah'ın irâdesi doğrultusunda insanları ıslah etmek olan Kur'ân vahyinin, kendi direktiflerini, emir ve yasaklarını beyan etmek için toplumun, daha geniş anlamda muhitin değer ve davranış biçimlerini, inanç motivasyonlarını[44] ve toplumda meydana gelen fert ve cemaat bazındaki ihtilâf ve problemleri dikkate alması kadar daha tabii ne olabilir? Ancak şu da bir gerçek ki, bazı Kur'ân âyet ve sûrelerinin bir sebep çerçevesine oturtularak gönderilmesi, onların sadece gaye ve hedefleriyle ilgilidir. Bu yüzden hiçbir zaman bu sebepler olmasaydı o vahiy bölümleri inmeyecekti, tarzında bir kanaat ortaya atmak doğru değildir[45] Çünkü Kur'ân vahyi, Allah'ın ezelî bir kelâmıdır. Bu kelâm, şöyle veya böyle ilâhî irâde doğrultusunda nazil olacaktı. İşte söz konusu sebepler de, bu ilâhî irâdenin tecellisinden ibarettir. Bunun için denilebilir ki, tedrice konu olan Kur'ân vahyi, ne nüzul çağının muasırı olan toplumun örf, âdet, yaşayış, zihnî alışkanlık ve idrâk biçimlerinin; ne de onu tebliğ eden zâtın hayatının bir yansıması ve onlar tarafından yönlendirilmiş güdümlü bir vahiy muhtevâsıdır (...) O, ferdî ve toplumsal düşünce alışkanlıklarının bir ilk ateşleme malzemesi olarak kullandıktan sonra, sonsuz boyutları ve imkânları kucaklayan ahlâkî, itikadı, toplumsal, siyasî ve edebî prensipleri sinesinde toplayan ve onları çözümleyen ilâhî bir kaynaktır[46].
2. Kur'ân'ın tedrici şekildeki inzalinde görünen bir diğer özellik de, hükümlerde önem sırasının gözetilmiş olmasıdır. Bu, asıl hükümlerin önce, tamamlayıcı ya da tâli derecedeki hükümlerin genellikle sonra indirilmesi şeklinde ifade edilebilir[47].
3. Ayrıca kolaylık ve zorluk açısından da vahyin muhtevasında yer a an hükümlerde bir tedricilik söz konusudur. Burada göze çarpan husus, "mükellefiyetlerde genel olarak kolaydan zora doğru bir seyrin izlenmiş olmasıdır.Meselâ, farz olan namazın önce hem hazar hem de seferde iki rek at olarak farz kılınıp, sonra hazar zamanında artırılması gibi[48]. Ancak azda olsa, bazen bunun tam tersi bir hükme rastlamak da mümkündür. Gece namazı ile ilgili emrin[49] hafifletilmesinde olduğu gibi[50].
4. Kur'ân'm çeşitli zaman aralıklarıyla nazil olması, İslâm hukukçuları açısından da büyük önem taşımaktadır. Bilindiği gibi herbir vahiy bölümü, kendisine ihtiyaç duyulduğunda veya bir vakıa yahut bir sebep üzerine, belli bir sorunu çözmek için gelirdi. Zaten aksi de pek uygun düşmezdi. Meselâ, miras konusuyla ilgili bir halin söz konusu olabileceği bir ölüm hadisesi karşısında şayet ceza hukuku ile alakalı bir vahiy gelmiş olsaydı, bu anlamsız ve yersiz olurdu.[51] Dolayısıyla hukukçular nasslardan hüküm çıkarırken bu hususları da göz önünde bulundurarak sebeplerle olaylar arasında münasebet kurarlar. Bu da onlara, nasslarm manalarını anlama, yorumlama ve onlardan hüküm çıkarmada kolaylık sağlamış olur.
5. Kısacası Kur'ân-ı Kerîmi'in muhteva itibariyle tedricen indiri-Hşi, onun evrenselliğinden kaynaklanmaktadır. İçerisinde tarihî hadiseler bulundursa da onun genel özelliği budur. Elbette ki bu vahiy muhtevasının evrensel boyutu yakalaması, koyduğu prensiplerin zaman aşımı ile mükemmellik kazanması sayesinde değil, daha başlangıçta mükemmel olarak indirilmesiyledir. Kur'ân vahyinin bu mükemmelliği sayesindedir ki, onun uygulama alanı bulduğu toplum, ideal bir toplum olmuş ve sonsuz âleme uzanan zaman çizgisinde oluşacak toplumlara ve ümmetlere model teşkil edecek bir mükemmelliğe erişmiştir. Kur'ân'm bu evrensel dokusunda dikkatimizi çeken bir olgu da, onun değişmez özüne rağmen farklı ortamlara göre farklı şekiller almasını temin eden "esneklik" özelliğidir[52].
[1] et-Tabâtabâî, İslâm'da Kur'ân (trc. Ahmet Erdinç), İstanbul 1988, s. 78.
[2] Doç. Dr. Muhsin Demirci, Tefsir Usulü ve Tarihi, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları: 65.
[3] ez-Zerkeşî, el-Burhân, I, 277; es-Suyûtî, el-İikân, I, 67.
[4] es-Suyûtî, el-İtkân, I, 68; Cerrahoğlu, İsmail, Tefsir Usûlü, s. 31. Ayrıca bkz. Demirci, Muhsin, Kur'ân'ın Müteşâbihlerİ Üzerine, İstanbul 1996, s. 41.
[5] ez-Zerkeşî, el-Burhân, I, 277; es-Suyûtî, el-İtkân, I, 68; Subhi es-Sâlih, Mebâhis, s. 18; Gümüş, Sadreddin, Kur'ân, Tefsirinin Kaynaklan, istanbul, 1990, s. 14.
[6] es-Suyûtî, el-İtkân, I, 68.
[7] Mukaddimetân fi ulûmi'l-Kur'ân, (nşr. Arthur Jeffery) yy., 1954, s. 282.
[8] ez-Zerkeşî, el-Burhân, I, 277; es-Suyûtî, el-İtkân, I, 68.
[9] es-Suyûtî, el-İtkân, I, 68; Subhi es-Sâlih, Mebâhis, s. 19.
[10] İbn Manzûr, Lisânu'l-arab, 1,129.
[11] ez-Zerkeşî, el-Burhân, I, 278; Subhi es-Sâlih, Mebâhis, s. 19.
[12] el-Kıyâme 75/17-18.
[13] ez-Zerkânî, Menâhil, I, 14; Subhi es-Sâlih, Mebâhis, s. 19; Cerrahoelu, İsmail, Tefsir Usûlü, s. 32; Gümüş, Sadreddin, Kur'ân Tefsirinin Kaynaklan, s- 16-17.
[14] ez-Zerkeşî, el-Burhân, I, 277; Gümüş, Sadreddin, Kur'ân Tefsirinin Kaynakları, s. 15.
[15] ez-Zerkeşî, el-Burhân, I, 277.
Doç. Dr. Muhsin Demirci, Tefsir Usulü ve Tarihi, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları: 65-68.
[16] ez-Zerkânî, Menâhil, I, 19; Subhi es-Sâlih, Mebâhis, s. 31.
[17] Demirci, Muhsin, Kur'ân'ın Müteşâbihlerİ Üzerine, s. 43.
Doç. Dr. Muhsin Demirci, Tefsir Usulü ve Tarihi, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları: 68.
[18] Söz konusu meleği Kur'ân, "Cibril" olarak isimlendirmiştir (Bkz. el-Bakara 2/97-98).
[19] Levh-i mahfuz hakkında bilgi için bkz. ez-Zemahşerî, el-Keşşâf, IV, 240; er-Râzî, Mefâtihu'l-gaub, XXXI, 124; el-Kurtubî, ei-Câmi, XIX, 298-299; Elmalılı, Hak Dini, VIII, 5696.
[20] Bkz. ez-Zerkeşî, el-Burhân, I, 229; ez-Zerkânî, Menâhil, I, 47; Mennâu'l-Kattân, Mebâhis, s. 35,
[21] Bu görüş el-Mâverdî'ye nisbet edilmektedir- Bkz. ez-Zerkânî, Menâhil, I, 47.
[22] Mennâu'l-Kattân, Mebâhis, s. 35.
[23] ez-Zerkânî, Menâhil, I, 48.
[24] İbn Kesir, Tefsiru'l-Kur'âni'i-azîm, Mısır ts., III, 537; ez-Zerkânî, Menâhil, I, 48; Mennâu'l-Kattân, Mebâhis, s. 34.
[25] ez-Zerkânî, Menâhil, I, 48; Mennâu'l-Kattân, Mebâhis, s. 34.
Doç. Dr. Muhsin Demirci, Tefsir Usulü ve Tarihi, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları: 68-69.
[26] el-Bakara 2/184.
[27] ed-Duhân 44/3.
[28] el-Kadr97/l.
[29] ez-Zerkeşî, el-Burhân, I, 228; Mennâu'l-Kattân, Mebahis, 35; Cerrahoelu, İsmail, Tefsir Usulü, s. 43.
[30] ez-Zerkeşî, el-Burhân, I, 228.
[31] Mennâu'l-Kattân, Mebâhis, s. 103.
[32] ez-Zerkeşî, el-Burhân, I, 228.
[33] et-Taberî, Câmiu'I-beuân, XXX, 166; el-Kurhıbî, el-Camî, XX, 130. Ayrıca bkz. Mennâu'l-Kattân, Mebâhis, s. 101-102.
[34] Ateş, Süleyman, Çağdaş Tefsir, XI, 23.
[35] el-Mülk 67/5.
[36] Ateş, Süleyman, Çağdaş Tefsir, I, 307.
[37] ez-Zerkeşî, bazı İslâm bilginlerinin, Kur'ân'ı Cebrail'in Resûlullah (sav)'a mana olarak indirdiğini, lafızlandırmanm ise tamamen Hz. Peygamber'e ait olduğunu söylediklerini kaydetmektedir. (Bkz. el~Burhân,l, 230).
[38] Doç. Dr. Muhsin Demirci, Tefsir Usulü ve Tarihi, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları: 69-71.
[39] el-Kardâvî, el-Hasâisu'l-'âmme li'l-îslâm, Beyrut 1985; s. 105 vd.
[40] el-Kardâvî, et-Hasâi$u'l-'âmme, s. 107 vd.
[41] el-Medenî, De'âimıt'l-islİkrâr fi't-teşri'i'l-Kur'ânî, (Hadâratu'l-İslâm), Yıl, 13Ş4, sy-5/1, s. 20-21' den naklen Erdoğan, Mehmet, İslâm Hukukunda Ahkâmın Değişmesi -istanbul 1990, s. 149.
[42] Erdoğan, Mehmet, Ahkâmın Değişmesi, s. 150.
[43] Bkz. Tuğ, Salih, İslâm Vergi Hukukunun Ortaya Çıkışı, İstanbul 1984, s. 19 vd.
[44] kılıç ,Sadık ,Mitoloji Kitab-1 Mukaddes ve Kur'an-ı Kerim, İzmir 1993, s. 184.
[45] kılıç ,Sadık ,Mitoloji s. 187.
[46] kılıç ,Sadık ,Mitoloji 191
[47] eş-Şatıbiel-Muvafakat fi usuli’l-ahkam(thk.Abdullah Draz trc.Mehmet Erdoğan)İstanbul 1990-1993,II,48.
[48] Bkz .el-Buhârî, es-Salât, 1.
[49] Bkz. el-Müzzemmil, 73/1-3.
[50] Bu konuda geniş bilgi için bkz. Erdoğan, Mehmet, Ahkâmın Değişmesi, s. 151-153.
[51] Hamidulkh, Muhammed, Kur'ân-t Kerim Tarihi (trc. Salih Tuğ), İstanbul 1993, s. 14.
[52] Bkz. Erdoğan, Mehmet, Ahkâmın Değişmesi, s. 38.
Doç. Dr. Muhsin Demirci, Tefsir Usulü ve Tarihi, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları: 71-74.
İslami Okul Okulların En Önemlisi