Tefsir Tarihi - Kuran - Tefsir Usulu Demirci - 10. Sayfa
B. Tefsirde Yorum Farklılığına Yol Açan Sebepler
TEFSİR TARİHİ
I. GENEL BİLGİLER
Bilindiği gibi Kur'ân-ı Kerîm insana bir dünya görüşü vermektedir. Tabii ki, bu görüşü sağlıklı bir şekilde alabilmenin şartı da, sağduyu ve vasat bir genel kültürdür. Tefsir diye bir disiplinden söz edilecekse, bu disiplin bahis konusu genel kültürün içeriğini doldurmahdir. Bunun çerçevesi de Kur'ân metninin dil bakımından tahlil edilmesi ve metnin anlaşılması için gerekli olan dış verilerin bir araya getirilmesiyle ancak mümkün görünmektedir. Elbetteki bu da bir uzmanlık işidir. Tamamen bu anlayıştan hareket eden müfessirler Kur'ân'm, muhatapları tarafından iyi anlaşılmasını sağlamak amacıyla onu, baştan sona tefsir etmişlerdir. Bu faaliyet, tefsirin tedvin edildiği hicrî II. asrın sonlarından başlayarak aralıksız bir şekilde günümüze kadar devam edegelmiştir. İşte sözü edilen bu aktiviteler, tefsire yönelik tarihsel bir süreci oluşturmaktadır ki, buna da "tefsir tarihi" denilir. Söz konusu tarihin başlangıçtan bugüne kadar geçirmiş olduğu gelişim sürecinin bilinmesi elbetteki zaruridir. Özellikle Kur'ân üzerine araştırma yapanların bu tarihi oluşum çizgisini çok iyi bilmeleri gerekmektedir. Gerçi Tefsir tarihiyle ilgili olarak doğuda ve batıda birtakım çalışmalar yapılmıştır. Ancak bunlar, tefsire yönelik faaliyet sürecinin tamamını kapsayacak mahiyette eserler olmayıp, bazı müfessirlerin tefsirdeki metodlarını ele alan araştırmalardan ibarettir. Tabii ki, tefsir tarihinin birer halkası niteliğinde olan bu tür münferid çalışmaların devam ederek ileride, ihtiyaca cevap verebilecek özellikte kapsamlı eserlerin meydana gelmesini mümkün kılacaktır. Fakat bugün 'Çin tefsir tarihi ile alakalı bilgiler, söz konusu çalışmaların henüz yapılmamış olmasından dolayı oldukça sathî bir özellik arzetmektedir.
Biz de hem bu hususu göz önüne alarak, hem de tefsir usûlü ilmi içerisinde yer alması gereken tarîhî malumatın miktar olarak çok fazla bir yer işgal etmemesi düşüncesinden hareket ederek "tefsir tarihi" nin genel çerçevesini çizmekle yetinmek istiyoruz.[1]
A. Tefsirin Gerekliliği
Şu bir gerçek ki, vahiy kaynaklı kitapların sonuncusu ve en mükemmeli Kur'ân-ı Kerîm'dir. Hz. Peygamber'e verilen bu ebedî mucize, yeryüzüne inişinden itibaren kıyamete kadar bütün insanlığın dünya ve âhiret mutluluğunu gaye edinmiş bir kitaptır. Bundan dolayıdır ki Kur'ân, gerek fert ve gerekse toplumsal planda insanın bütün davranışlarına yön vermeyi esas almış, itikadı, ahlâkî ve hukukî alanlarda getirmiş olduğu esaslarla her dönemde insanlığa yol göstermiştir. İşte bu özellikleri sebebiyle söz konusu kitabın tefsir edilmesi elbetteki tabiî ve zarurîdir. Bu amaçladır ki,
"Ey Peygamber! Sana Rabbinden gönderileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O'nun elçilik görevini (insanlara) ulaştırmamış olursun..."[2],
"Sana Kur'ân'ı gönderdik ki, insanlara indirileni onlara açtklaya-sın"[3] âyetlerinde de ifade edildiği gibi Kur'ân'in ilk tefsiri Hz. Peygamberce başlatılmıştır. O da bu fonksiyonunu yerine getirmek için Kur'ân'da kapalı olan ve tefsirine ihtiyaç hissedilen nassları açıklamıştır. Bu sebeple Hz. Peygamber, aralarında bulunduğu sürece ashabın Kur'ân yorumuna fazla ihtiyaç duyulmamıştır. Ancak bir taraftan, Hz. Peygamberin âhirete irtihâl etmesi sebebiyle onların vahye dayanan bu masum kaynağa müracaat etme imkânlarının ortadan kalkmış olması diğer taraftan da îslâmın geniş bir coğrafyaya yayılması nedeniyle daha önce görülmeyen birtakım meselelerin ortaya çıkması ve bu coğrafyalarda yaşayan insanların, mensup oldukları kültürlerin tesirinde kalarak bazı fikirlerini Kur'ân'a dayandırma gayretleri ashabı, Kur'ân-ı Kerîm'i tefsir etmeye yöneltmiştir[4]. Böylece ashâb döneminde başlayan tefsir hareketi daha sonraki devirlerde de genişleyerek devam etmiştir. Tabii ki bütün bunların birtakım nedenleri vardır. Şöyle ki:
1. Kur'ân'm bizzat kendisi yukarıda işaret ettiğimiz âyetlerde de görüldüğü gibi kendisinin tefsir edilmesini istemektedir.
2. Kur'ân, ilk muhatapların ıstılah olarak anlamını bilmedikleri "salât", "zekât", "hac" ve benzeri birtakım kavramlara yeni mana ve mefhumlar kazandırmıştır. Hicrî II. asırda "el-vücûh ve'n-nezâir" adıyla müstakil bir ilmin ortaya çıkmasına sebep olan bu nevi lafız ve kavramlar, Kur'ân tefsirine olan ihtiyacı da beraberinde getirmiştir[5].
3. Kur'ân'da manaları kolayca anlaşılabilecek nitelikte âyetler olduğu gibi, manalarının anlaşılmasında hârici bir delile ihtiyaç gösteren müphem, müşkil, mücmel ve mutlak âyetler de bulunmuktadır[6]. Dolayısıyla bu tarz nasslarm anlaşılması için de ihtisas ehlinin tefsirine ihtiyaç vardır.
4. Kur'ân, müminlerin şahsî ve toplumsal hayatlarını düzenlemek gayesiyle hukukî hükümler koymuştur. Bu hükümleri ortaya çıkarmak, yalnızca Arapçayı bilmekle mümkün değildir[7]. O halde bu yönüyle de Kur'ân'm tefsiri gereklidir.
5. Kur'ân'da mecaz, kinaye, istiare ve teşbih gibi edebî sanatlar da mevcuttur. Tabii ki bu tarz âyetler de, onları iyi bilenler tarafından izah edilmelidir[8]. Aksi halde söz konusu sanatların delâletlerini anlamak zorlaşacaktır.
6. Kur'ân'da ayrıca bilimsel hakikatler ve genel prensipler içeren âyetler de bulunmaktadır. Elbette ki bunların da tefsiri gereklidir.[9]
B. Tefsirde Yorum Farklılığına Yol Açan Sebepler
Şurası muhakkak ki, Hz. Peygamber'in Kur'ânî lafızları insanlara ulaştırma görevi yanında ihtiyaç duyulduğu zaman onların manalarını açıklama görevi de vardı. Çünkü daha önce de ifade ettiğimiz gibi Yüce Allah ona beyân görevini vermişti[10]. Ashâb da peygamber (sav)'den on âyet öğrenince onların manalarını tam olarak kavrayıp hayatlarına tatbik etmeden diğerlerine geçmiyorlardı[11]. Hz. Peygamber aralarında bulunduğu müddetçe sahâbiler, bilmediklerini ona sorarak öğreniyorlar, Resûlullah'ın yapmış olduğu tefsir yanında başka açıklamaları gereksiz görüyorlardı. Hz. Peygamber'in âhirete irtihâlinden sonra da herhangi bir âyetin tefsirine ihtiyaç duydukları zaman, öncelikle yine Kur'ân'm kendisine müracaat ediyorlar, şayet aradıklarını orada bulamazlarsa, o takdirde de Resûlullah'ın sünnetine başvuruyorlardı. Sünnette de bulamadıkları zaman kendi re'y ve içtihâdlarıyla nasslarda kastedilen manayı tesbite çalışıyorlardı. Sahabenin tefsirini yapmaya gayret ettiği nasslar daha ziyade manası kapalı olan âyetlerdi. Bu yüzdendir ki, sahabe döneminde Kur'ân'ın tamamı tefsir edilmiş değildi. Elbette ki bunun da tabii neticesi olarak pek az ihtilâf ortaya çıkmıştı. İhtilâf gibi görünen hususlar da esas itibariyle tezâd ihtilâfı değil bir tenevvü/çeşitlilik ihtilâfıydı[12]. Meselâ, "Çevrelerinde (hizmet etmek için) Ölümsüz gençler dolaşır"[13] âyetinde yer alan "muhalledûn" kelimesine hem ihtiyarlamayan, hem de aynı yaşta kalan insanlar anlamının verilmesi[14], aynı şekilde kılıç sözcüğünün "el-mühenned", "es-seyf" ve "es-Sânm" şeklinde üç ayrı lafızla İfade edilmesi[15] ilk dönemlerde bazı kelimelere yüklenen manalar ve bu meyanda yapılan tefsirlerin esas itibariyle birbirine zıt açıklama ve yorumlar olmayıp, bir açılımın sonucu ortaya çıkan çok anlamlılık ve çeşitlilik olduğunu göstermektedir. Ancak daha sonraki dönemlerde söz konusu farklı yorumlar giderek çoğalmaya başlamış ve bunun sonucu olarak da tefsirin şifahî döneminde görülen söz konusu tenevvü ihtilafının yerini zaman zaman birbirine zıt yorumlar ve farklı anlayışlar almıştır. Tabii ki bunda da birtakım sebepler rol oynamıştır. İşte şimdi bu sebepler üzerinde durmak istiyoruz.
1. Kıraat ihtilâfları
Bilindiği gibi Kur'ân'm okunmasında çeşitli kırâatlar söz konusudur. Bu kırâatların bir kısmı sahih bir kısmı da şaz olarak nitelendirilmektedir. Ancak ekseriyetin anlayışına göre şaz kırâatlarla amel caiz değildir. Onun için biz burada sahih olanların Kur'ân tefsirine yansıyan ihtilafları üzerinde durmaya çalışacağız. Meselâ, "Ey İmân edenler! Namaz kılmaya kalktığınız zaman yüzlerinizi, dirseklerinize kadar ellerinizi, başlarınızı meshedip, topuklara kadar ayaklarınızı yıkayın. Eğer cünüp oldunuz ise, boy abdesti alın. Eğer hasta olur veya yolculukta bulunursanız yahut sizden biriniz tuvaletten gelirse yahut da kadınlara dokunmuşsamz (cinsel birleşmede bulunmuşsanız) ve bu hallerde su bulamamtşsanız o zaman tertemiz bir toprak ile teyemmüm edin..."[16] ayetinde geçen "lâmese" fiilini Hamza ve el-Kisâî elifsiz olarak sülâ-sıden "lemestüm", diğer kıraat imamları da "müfâale" babından lâmestüm" şeklinde okumuşlardır[17]. Birinci kıraat şekline göre fiil, tek dişide cereyan etmektedir. Buna göre "lems" in anlamı, "dokunmak"
emektir. Yani söz konusu fiil, elle dokunmak veya öpmek gibi cinsel ılışki dı§ı bir eylemi ifade etmektedir. Nitekim İbn Ömer de "Dokun- cimanm dışında bir şeydir" derken elle dokunmayı kastetmiş, İbn Mes'ûd, Sa'îd b. Cübeyr, İbrahim b. Yezîd en-Nehaî ve ez-Zührî de aynı görüşü benimsemiştir[18].
İkinci kıraat tarzına göre de fiil "müfâale" babından geldiği ve "müşareket" ifade ettiği için meydana gelen eylemin iki kişi arasında vuku bulduğunu göstermektedir. Buna göre "lâmese" fiili, cinsel ilişkiden kinayedir[19].
Böylece sözünü ettiğimiz bu iki kıraat tarzından hareketle, İslâm hukukçuları farklı sonuçlara ulaşmışlardır. Şöyleki: Ebû Hanife "Lâmestüm" şeklindeki kıraati esas alarak söz konusu kelimenin cinsel ilişki anlamına geldiğini ve el ile dokunmanın abdesti bozmayacağını ileri sürmüştür[20]. Zira, her ne kadar bazı âlimler, "mülâmese" fiilinin de "lems" gibi elle dokunmak anlamına gelebileceğini söylüyorlarsa da o, bu görüşün aksini savunarak, söz konusu kelimenin cima anlamını ifade ettiğinde ısrar etmektedir[21].
İmam Şafii ise, "lemestüm" kıraatini tercih ederek, anne, kız kardeş, hala ve teyze gibi nikâhı ebedi olarak haram olanları istisna ettikten sonra, yabancı kadının herhangi bir yerine dokunmanın abdesti bozacağını ileri sürmüştür[22].
İmam Mâlik ve Ahmed b. Hanbel de mutlak anlamdaki dokunma fiilini şehvetli veya şehvetsiz dokunma diye ikiye ayırarak, şehvetli olarak dokunma sonucu abdestin bozulacağını, diğer şekilde bozulmayacağını savunmuşlardır[23].
Buna göre Hanefîler, çoğunluğun kırâatma dayanarak söz konusu fiili "cinsel ilişki" anlamında ele almışlar, diğer mezhepler de Hamza ve el-Kisâî'nin kıraatim esas alarak bu kelimenin "dokunma" anlamını ifade ettiğini ileri sürmüşlerdir. Dolayısıyla onların istinbât ve istihraç ettikleri hükümlerde, sünnetin etkisi görülse de[24] ağırlık noktasını mütevâtir kırâatlardaki farklılıklar oluşturmuştur.
Burada şunu hemen belirtelim ki, kıraat ihtilâflarının tefsirde yol açtığı farklı yorum ve anlayışlar sayılacak kadar azdır. Bu bakımdan kırâatlarm etkisi kendisini daha çok i'râb farklılıklarında göstermektedir[25] .
2. Çok anlamlılık
"O bahçe simsiyah kesiliverdi"[26] âyetinde geçen kelimesi bu hususa Örnek teşkil etmektedir. Çünkü bu
kelime, "meyvası kesilmiş bağ, ürünü alınmış tarla, gecenin bir kısmı, hiçbir şey bitirmeyen kumluk arazî"[27] ve "yangından arta kalan siyahlıklar"[28] gibi manalara gelmektedir. Bu anlamları âyete uyarlamadan önce meselenin daha iyi anlaşılabilmesi için söz konusu âyetin geçtiği sûrede konu edinilen bahçe ile ilgili kıssayı nakletmemiz gerekmektedir.
Müfessirlerin beyanına göre söz konusu bahçe Sakifli cömert bir insana aitti. Bu şahıs her yıl hasat zamanında elde ettiği üründen fakirlere çokça dağıtırdı. Ancak söz konusu şahsın ölümünden sonra çocukları bir araya gelerek: "Bizim çoluk çocuğumuz fazladır, bu mal bize bile yetecek durumda değildir. Onun için biz babamızın yaptığı gibi yapmayalım yani fakirlere vermeyelim" dediler[29]. İşte âyet, bu istişareden sonra hurmaları toplamak üzere bahçeye giden o insanların karşılaştıkları manzarayı gözler önüne sermektedir. Buna göre denilebilir ki, "Bahçe, meyvası kesilmiş bağ yahut hasılatı toplanmış tarla veya gece gibi simsiyah yahut da yanıp kül ölmüş bir arazi oluverdi " şeklinde manalar ifade eder.
3. Itlak ve takyid anlayışı
Kur'ân'm bazı âyetleri de hem mutlak anlama alınabilecek hem de takyide gidilerek manaları sınırlandırılabilecek konumdadırlar. Meselâ,
"Allah, kasıtsız olarak ağzınızdan çıkıveren yeminlerinizden dolayı sizi sorumlu tutmaz, fakat bilerek yaptığınız yeminlerden dolayı sizi sorumlu tutar. Bunun da keffâreti, ailenize yedirdiğiniz yemeyin orta hallisinden on fakire yedirmek yahut onları giydirmek yahut da bir köle azat etmektir. Bunları bulamayan üç gün oruç tutmalıdır..."[30] âyetinde yer alan üç gün oruç tutma hükmü, takyidle hareket eden Ebû Hanife, es-Sevrî ve onlara tâbi olanlara göre mutlak değildir. Yani ard-arda tutulmalıdır. Çünkü bu fakihler bahis konusu âyetten çıkaracakları hükme, Ubeyy b. Ka'b ve İbn Mes'ûd'un mushaflarında yer alan "mütetâbiât" lafzını esas almışlardır. Dolayısıyla bu onlar için bağlayıcı bir karine demektir. Buna göre bir kimse bilerek yaptığı yeminim yerine getirmemeden dolayı üç gün oruç tutma keffâretiyle karşı karşıya kaldığı zaman söz konusu günlerin arasını açması caiz değildir[31].
Ancak İmam Şafii, Ubeyy b. Ka'b ve İbn Mes'ûd'un mushafmda yer alan söz konusu kelimeyi mütevâtir kırâatlarda bulunmadığı için şazz olarak değerlendirerek onun, hükme delil olamayacağını ileri sürmüş ve âyete mutlak bir anlam vermiştir. Bu yüzden İmam Şafii'ye göre sözü edilen üç günlük orucun arasını açmak yani değişik günlerde tutmak caizdir[32].
4. Umûm-husûs ihtilâfı
Kur'ân tefsirinde bazen de herhangi bir lafzın umûmî veya husûsi bir anlama hamledilmesinden dolayı ihtilâf ortaya çıkmıştır. Meselâ, "Yoksa onlar Allah'ın fazlından insanlara verdiği şeylere karşı hased mi ediyorlar?..."[33] âyetinde geçen "en-nâs" kelimesinin manasında bu anlamda bir ihtilâf vardır. Zira, "en-nâs" ile hem Hz. Peygamber'in, hem de onunla beraber aile fertleri ve ashabının kastedildiği ifade edilmektedir[34]. Gerçi bahis konusu kelimenin çoğul olması, onunla Hz. Peygamber'in tek olarak kas-tedilmesi hususunda tereddüde yol açabilir. Ancak Kur'ân'ın Hz. ibrahim'i bir topluluğa eş değerde görüp onu tek başına "ümmet" olarak nitelendirdiğini[35] düşünürsek, "en-nâs" ile de Resûlullah'm kastedil-mesinin mümkün olduğunu söyleyebiliriz.
5. Mensûh - muhkem ihtimâli
Bu anlamdaki bir ihtilâf da, hem Kur'ân-ı Kerîm'de neshin varlığını kabul edenlerle etmeyenler, hem de neshi kabul ettikleri halde bir ayetin neshi konusunda ittifak edemeyenler arasında söz konusudur[36]. Meselâ, "Ey imâm edenler! Allah'tan O'na yaraşır şekilde korkun..."[37] âyetini bir kısım müfessirler mensûh, bir kısmı da muhkem olarak kabul etmektedirler. Bahis konusu âyetın mensûh olduğunu ileri sürenlere göre, "Allah'tan O'na yaraşır şekilde korkmak" bir müslümanın bütün varlığıyla Allah'ın emirlerini yerine getirmeye ve yasaklarından uzak durmaya çalışması demektir Nitekim İbn Abbâs: "Bu âyet nazil olduğu zaman müslümanlara çok ağır geldi. Çünkü gerçek anlamda Allah'a kulluk etmek, bir an bile isyan etmeyip O'na itaat etmek, nankör olmayıp şükretmek ve Allah'ı hiç unutmaksızın hep hatırda tutmak demektir ki, kulların buna güç yetirmeleri mümkün değildir. İşte bundan dolayıdır ki Yüce Allah, "O halde gücünüz yettiği kadar Allah'tan
korkun..."[38] âyetini indirerek Âl-i İmrân 102. âyetini neshetti" demektedir[39].
Ancak müfessirlerin çoğunluğuna göre de söz konusu âyetler arasında herhangi bir şekilde nesih vuku bulmuş değildir. Çünkü her iki âyet de aynı şeyi ifade etmektedir. Yani bir insan gücünün yettiği kadar Allah'tan korkarsa, O'na gerçek anlamda kulluk etmiş demektir. Zaten hiçbir zaman insana, kendi gücünün üstünde bir sorumluluk yüklenmiş değildir. Nitekim Kur'ân da, Allah'ın her şahsı ancak gücü oranında mükellef kıldığını[40] belirterek bu hususta genel bir prensip ortaya koymuştur. Bu da, sözü edilen âyetin neshedilmediğini göstermektedir[41].
6. Seleften gelen farklı rivayetler
Herhangi bir konuda seleften nakledilen farklı rivayetler, bazen müfessirlerin de farklı neticelere ulaşmalarına sebep olmuştur. Meselâ, "Bu ikisi, Rableri hakkında tartışan iki hasımdır,.."[42] âyetinde geçen iki grubun kim olduğu hususunda selef âlimlerinden farklı görüşler nakledilmiştir. İbn Abbâs'tan gelen bir rivayette o, bahis konusu âyette geçen iki zümreden maksadın, "müminler ve kâfirler" olduğunu, ifade etmiş, bir başka rivayetinde ise, "rnüslümanlarla ehi-i kitabın" Allah'a kimin daha layık kul olduğu konusundaki tartışmaları üzerine âyetin indiğinden söz etmiştir[43].
Ebû Hureyre ve İkrime ise bu âyette zikredilen iki gruptan maksadın, "cehennem" ve "cennet" olduğunu nakletmişlerdir. Zira İkrime'den gelen rivayete göre, cehennem: "Allah beni, insanlara ceza vermek kasdıyla yarattı" cennet de: "Beni de merhametini göstermek için yarattı" diyerek, Ebû Hure'yre'nin nakline göre de, cehennem: "Bana zorbacı ve mütekebbirler girecek", cennet ise: "Bana da zayıf ve miskinler girecektir" şeklinde konuşarak tartışmışlardır[44].
Aynı durum, "İnsanlar arasında haccı ilan et..."[45] âyeti için de bahis konusudur. Zira, İbn Abbâs ve İbn Cübeyr bu âyetteki emrin Hz. İbrahim'e ait olduğunu naklederken, selef âlimlerinden bazıları da bu emrin muhatabının Hz. Peygamber olduğunu ifade etmişlerdir[46].
Görüldüğü gibi selef âlimlerinden gelen farklı anlayışlar da, daha sonra Kur'ân'ı tefsir eden âlimlere ışık tutarak, onların tercihlerinde etkili olmuştur.[47]
2. TEFSİRİN DOĞUŞU VE TEDVİNİ
Daha önce de ifade ettiğimiz gibi Hz. Peygamber, bir taraftan kendisine vahyedilen Kur'ân bölümlerini lafız olarak tebliğ ediyor, diğer taraftan da manası anlaşılmayan hususları tebliğ ediyordu[48]. Gerçi her ne kadar ilk muhataplar, ana dilleri Arapça olduğu için Kur'ân'ı genel çerçeve itibariyle anlama imkânına sahip iseler de, ümmî bir topluluk olmaları sebebiyle yine de onun bir kısım müteşâbih lafızlarını ve bazı ayrıntılarını anlamada sıkıntı çekiyorlardı. Dolayı-sıyla Kur'ân'm indiği dönemde yaşayan bu insanların hem anlamadıkları âyetlerin manalarını kendilerine açıklayacak, hem de bazı ameli hükümlerin uygulanış biçimlerini gösterecek bir rehbere irttiyaç-ları vardı. İşte bütün bu hususlarda ashabın tek müracaat kaynağı Hz Peygamberdi. Bu yüzden Allah Resulü (sav) aralarında bulunduğu müddetçe onlara yol gösteriyor ve meydana gelen sorunlarını çözüyordu Hz. Peygamber'in vefatından sonra ise ashâb, Kur'ân'ı anlama konusunda herhangi bir problemle karşılaştıkları zaman daha çok tefsirde şöhret bulmuş kimselere soruyordu. Bunların arasında kendilerine soru sorulmadığı halde, Kur'ân'ı insanlara baştan sona anlatıp tefsir edenler de vardı. Hatta bir kısım sahâbî de yine bu donemde Hz. Peygamberden öğrendikleri bilgileri, kendi görüşleriyle birleştirerek daha sonrakilere aktarıyorlardı. Ancak bu dönemde tefsirin nakli henüz şifahi bir yolla gerçekleştiriliyor ve tefsir çalışmaları da Kur'ân'm bazı garip kelimelerinin açıklamalarından ibaret görünüyordu. Tedvin dönemine gelindiğinde ise, daha önceleri şifahi olarak nakledilen rivayetler derlenip toparlanmış, garip lafızlarla ilgili bilgiler yanında, esbâbu'n-nüzûl, nâsih-mensûh ve Kur'ân'ın kâz yönüyle alakalı nakillere de yer verilmiştir. Rivayet tefsiriyle birlikte zaman zaman insanların kendi görüş ve düşüncelerini yansıtmaları sonucu dirayet tefsiri de yavaş yavaş kendisini göstermekle beraber, özellikle fıkhî ve kelâmı mezheplerin ortaya çıkmalarının ardından daha da hızlanmaya başlamıştır[49]. Tefsire yönelik bütün bu gayretler hicrî II. asırda yazıya geçirilerek tefsirin tedvini gerçekleştirilmiştir. Böylece Kur'ân'ın nüzulü ile başlayan tefsir hareketi, tedvin ile yeni bir mecraya girmiş, şifahî dönemde üzerinde durulmayan bir takım ayrıntılara tedvin sebebiyle yer verilerek hem rivayet hem de dirayet tefsirinde bir zenginlik meydana getirilmiştir. Elbetteki tefsire ait bütün bu gelişmelerin kaynağında Hz. Peygamber'in açıklamaları söz konusudur. Bu yüzden tefsirin doğuşundan söz ederken ilk önce Hz. Peygamber'in tefsirini konu edinmek gerekmektedir.[50]
[1] Doç. Dr. Muhsin Demirci, Tefsir Usulü ve Tarihi, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları: 269-270.
[2] el-Mâide 5/67.
[3] en-Nahl 16/44.
[4] Yıldırım, Suat, Peygamberimizin Kur'ân'ı Tefsiri, s. 22-23.
[5] Gümüş, Sadreddin, Kur'ân Tefsirinin Kaynaklan, İstanbul 1990, s. 24.
[6] Bkz. Al-i İmrân 3/7.
[7] Yıldırım, Suat, Peygamberimizin Kur'ân'ı Tefsiri, s. 18.
[8] Cerrahoğlu, İsmail, Tefsir Usûlü, s. 210.
[9] Doç. Dr. Muhsin Demirci, Tefsir Usulü ve Tarihi, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları: 270-272.
[10] en-Nahl 16/44.
[11] el-Ak, Usûlü't-tefsîr,s. 83-84.
[12] el-Ak,Usûlü't-tefsîr, s- 83-84.
[13] el-Vâkıa 56/17.
[14] Bkz. er-Râğıb el-İsfahânî, eUMüfredât, s. 154; el-Ak, Usûlü't-tefsîr, s. 87; Cerrahoğlu İsmail, Tefsir Usûlü, s. 226,
[15] cerrahoğlu, İsmail, Tefsir Usûlü, s. 224.
[16] en-Nisâ 4/43; el-Mîde 5/6.
[17] Bkz. Mekki b.Ebi Talip el-Keşf an vücuhi’l-kıraati’s-Seb(thk.Muhyiddin Ramazan),Dımaşk 1394/1974 I,391-392;ed-Dani,et-Teysir,s.96;İbnu’l-Cezeri,en-Neşr,II,250;el-Kurtubi,el-Cami V,223;Ateş,Süleyman ,Çağdaş Tefsir,II,440.
[18] Bkz. İbnu'z-Zencele, Huccetu'l-kırâat, (thk. Sa'îdu'I-Efgânî), Beyrut 1982, s. 204-20 , Mekki b. Ebî Tâlib, el-Keşf, I, 39.
[19] İbnu'z-Zencele, Huccetu'l-kırâat, s. 204-206; Mekki b. Ebî Tâlib, el-Keşf, I, 39.
[20] el-Kurtubî, el-Câmi, V, 223. Hatta Hanefîlere göre erkek ile kadının edenleri PP bir şekilde birbirine dokunsa bile yine de abdestin bozulmayacağını savunmaktadırlar. Bkz. el-Kurtubî, age-, gös., yer.
[21] Bkz. el-Kurtubî, el-Câmi, V, 223.
[22] Ateş, Süleyman, Çağdaş Tefsir, II, 291
[23] el-Kurtubî,. el-Câmi, V, 223; Ateş, Süleyman, Çağdaş Tefsir, II, 292. Ayrıca bkz Karaçam, İsmail, Kıraat ilminin Kur'ân Tefsiritıdekı Yeri, s. 176.
[24] Söz konusu meseleyle ilgili rivayetler için bkz. et-Taberî, Câmiu'l-beyân, V, 65 vd.
[25] Meselâ, "Âdem Rabbinden kelimeler belleyip aldı..." âyetinde (el-Bakara 2/37) geçen "Âdem" ye "kelimât" lafızlarının irabı ile ilgili farklılık bu husus için Örnek teşkil etmektedir. Zira İbn kesîr söz konusu âyette geçen "Âdem" kelimesini mansup, "kelimât" ı merfû, diğer kıraat imamları da "Âdem" i merfû kelimât" ı mansup olarak okumuşlardır. Böylece çoğunluğun kırâatma göre "Âdem" fail, "kelimât" mef'ûl olup, âyet _ "Âdem Rabbinden oirtakım kelimeler aldı" Şeklinde bir anlam ifade etmekte, İbn Kesîr'in kırâatma göre de "Âdem" mef'ûl, diğer kelime de fail olup âyet, "Allah katından Âdem'e oirtakım kelimeler geldi" 2 şeklinde bir manaya gelmektedir.
[26] el-Kalem, 68/20
[27] Elmalılı, Hak Dini, VIII, 5280; Ayrıca bkz. er-Râğıb el-İsfahânî, el-Müfredât, s. 280; el-Ak, Usûlü'Mefsîr, s. 87.
[28] eI-Ak, Usûlü't-tefstr, s. 87; Cerrahoğlu, İsmail, Tefsir Usûlü, s. 226.
[29] Bkz. er-Râzî, Mefâtîhu'l-gayb, XXX, 87. Esasen âyet müşriklere ,blldıklerjJ£,i hikâyeyi anlatarak, onlara söz konusu bahçe sahiplerinin durumuna düşüncelerini öğütlemektedir. Çünkü onlar da mala mülke fazla düşkün oldukları için taKir'bije yardımda bulunmazlar, onlarla bir arada bulunmak istemezler, hatta konuşmaya tenezzül etmezlerdi. (Bkz. Ateş, Süleyman, Çağdaş Tefsir, X, 15.)
[30] el-Mâide 5/89.
[31] Bkz. el-Ak, Usûlü't-tefsîr, s. 87; Cerrahoğlu, İsmail, Tefsir Usûlü, s. 226.
[32] el-Ak, Usûlü't-tefsîr, s. 87; Cerrahoğlu, İsmail, Tefsir Usûlü, s. 226.
[33] en-Nisâ 4/54.
[34] el-Ak, Usûlü't-tefsîr, s. 87; Cerrahoğlu, İsmail, Tefsir Usûlü, s. 226.
[35] en-Nahl 16/120.
[36] Bkz. el-Ak, Usûlü't-tefsîr, s. 87; Cerrahoğlu, İsmail, Tefsir Usûlü, s. 226.
[37] Al-i İmrân 3/102.
[38] et-Teğâbûn 64/16.
[39] er-Râzî, Mefâtîhu'l-ğayb, VIII, 161.
[40] el-Bakara 2/286.
[41] Bkz. er-Râzî, Mefâtîhu'l-ğayb, VIII, 161.
[42] el-Hacc 22/19.
[43] el-Kurtubî, el-Câmi', XII, 25.
[44] el-Kurtubî, el-Câmi', XII, 25.
[45] el-Hacc 22/27.
[46] el-Kurtubî, el-Câmi', XII, 38.
[47] Doç. Dr. Muhsin Demirci, Tefsir Usulü ve Tarihi, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları: 272-279.
[48] el-Mâide 5/67; en-Nahl 16/44.
[49] Geniş bilgi için bkz. Şimşek, M. Sait, Günümüz Tefsir Problemleri, s. 25-32.
[50] Doç. Dr. Muhsin Demirci, Tefsir Usulü ve Tarihi, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları: 279-280.
İslami Okul Okulların En Önemlisi