Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Sunuş - Kuran - Tefsirul Munir Zuhayli - 0. Sayfa

SUNUŞ. 2

SUNUŞ. 2

KUK'AN'A DAİR BİLİNMESİ GEREKLİ BAZI BİLGİLER.. 5

1- Kur'an'ın Tarifi, İndirilişi ve Toplanması: 5

Kur'an'ın İsimleri: 5

Kur'an-ı Kerim'in İndirilişi: 6

Ayetlerin Mekkî ve Medenî Oluşları: 7

Nüzul Sebeplerini Bilmenin Faydası: 7

Kur'an'ın İlk Ve Son İnen Buyrukları: 8

Kur'an-ı Kerim'in Toplanması: 8

a) Peygamber Dönemindeki İlk Toplama: 8

b) Kur'an-ı Kerim'in Hz. Ebu Bekir Döneminde İkinci Defa Toplanması: 9

c) Mushafların Tek Bir Yazı Esas Alınarak Çoğaltılması Şeklinde Hz. Osman Dönemindeki Üçüncü Toplama: 9

2. Kur'an-ı Kerim'in Yazılış Yöntemi ve Resm-i Osmani: 10

3. Yedi Harf ve Yedi Kıraat: 11

4- Kur'an Allah'ın Kelamı Olduğu ve Çeşitli İcaz Şekilleri İle Onu İsbat Etmenin Yolları: 12

5- Kur'an-ı Kerim'in Arapça Oluşu ve Diğer Dillere Tercüme Edilmesi: 14

Kur'an-ı Kerim'in Tercümesi: 15

6. Surelerin Başlarında Yer Alan Mukatta' Harfler: 15

8- Kur'an-ı Kerim'de Teşbih, İstiare, Mecaz ve Kinaye: 16

Tamamlayıcı Bilgiler: 18

İstiaze. 18

Besmele. 18

Besmele'nin fazileti: 20


SUNUŞ

 

Bilimevi okuyucu nezdindeki kazanmış olduğu güven ile temel eserler dizisine devam etmektedir. Elinizdeki bu eser bütün İslam dünyasında kabul görmüş mu­teber bir tefsirdir. Yazarı yazmış olduğu fıkıh konusundaki eseri ile gerek İslam dünyasında gerekse Türkiye'de haklı bir ün kazanmıştır. Yine yayınevimiz tara­fından 10 cilt halinde islam Fıkhı Ansiklopedisi adıyla Türkçeye kazandırılan ve günümüz insanı ve onun gereksinimleri gözönüne alınarak yazılan bu eserden sonra şimdi de yine günümüz insanına hitap ettiği tefsiri Türk okuyucusuyla bu­luşuyor.

Eserin orijinalinde Kuran-ı Kerim'in her iki cüzünü bir ciltte toplayan bu eser, Türkçeye de aynı özellik korunarak çevrilmiştir. İnsanlara Yaratıcılarından inen Kitab'ı açıklayan bir eser ile ilgili her aşamanın, yazımının ve tercümesinin çok hassas ve ciddi bir mesele olduğunun şuuru ile eserin tercümesi üzerinde titizlikle durulmuş, tercümeler dizgi aşamasına gelmeden önce çeşitli açılardan kontrol edilmiş ve yazar tarafından verilmek istenilen anlam ve bilgiler en sıhhatli bir şe­kilde aktarılmaya çalışılmıştır.

Eserin metoduna gelince; ayetler konu bütünlüğü ve kompozisyonu içerinde bölüm bölüm ele alınmakta ve tefsir edilmektedir. Surenin fazileti ile ilgili rivayet­ler varsa bunlar Surenin Fazileti başlığı altında kaydedilmektedir. Her surenin ele aldığı konular önce Giriş kısmında toptan özetlenmektedir. Tefsiri yapılan ayetlerin önceki ve sonraki ayetler ile ilişkisi Önceki Ayetler ile İlşkisi başlığı al­tında açıklanmakta, ayetlerin iniş sebepleri rivayetlerin sahih veya zayıf olduğu da belirtilerek Nüzul Sebebi başlığı altında yazılmaktadır. Daha sonra Belagat kısmında Kuran'ın kendisi gibi bir kitabın ortaya konulamayacağı konusunda meydan okuduğu mucizevi yönü (belagat - edebi yönü ve üslup sanatları) kısmı yer almaktadır. Bu bölümden sonra Kelimeler ve İbareler başlığı altında ayetlerin mealleri özlü bir şekilde açıklığa kavuşturulmaktadır. Daha sonra Açıklaması kısmında ayetlerin geniş bir şekilde tefsiri yapılmaktadır. Son olarak Ayetlerden Çıkan Hüküm ve Hikmetler başlığı altında da bu ayetlerin ortaya koyduğu hü­kümler ve hikmetler maddeler halinde ve özet olarak yazılmaktadır. (Tefsirin ori­jinalinde bulunan ve ayetlerden hemen sonra gelen İrab başlığı altındaki konu­larda Arapça ön bilgisine dayalı Arapça gramer bilgileri verilmekte olduğundan, bu kısımlar sadece tefsire etki yapan izahlar bulunduğu takdirde tercüme edilmiş­tir.

Bu tefsirin kendisine ait özellikleri:

1. İlk defa bu tefsirde Kuran-ı Kerim cüzler esas alınarak tefsir yapılmış ve bu şekilde iç düzen oluşturularak basılmıştır. Her cilt iki cüzü kapsamaktadır. Bu ise eseri kendisinden yararlanılması ve okunulması en kolay tefsir yapan son derece önemli bir yeniliktir.

2. Tefsir günümüz insanının anladığı bir üslupla kaleme alınmış, lüzumsuz dil münakaşaları yerine Kuran-ı Kerim'in indiriliş amacını en iyi yansıtacak şekilde ve onun ruhuna uygun tarzda açıklaması ortaya konulmuştur.

3.  Tefsir sırasındaki kullanılan bütün hadislerin ve rivayetlerin sıhhat ve za­yıflık dereceleri de kaydedilmiştir.

4. Ayetler, önce diğer ayetler ve hadisler ile açıklanmış daha sonra Kur'an'm genel bağlamı içerisinde tefsir edilmiştir.

5. Kuran'dan, çıkan gündelik hayata yönelik bütün fıkhi hükümler teferruatı ile ve fıkıh mezheplerinin görüşleri çerçevesinde yazılmıştır. Tefsirin bu yönü ya­zarın İslam dünyasınca kabul gören fıkıhçı yönünün etkisi ile diğer tefsirlere göre çok farklı bir durumdur.

6. Tefsirde günümüz insanının ihtiyaçları ve aradığı soruların cevapları veril­miş, bu şekilde Kur'an'm her dönem ve toplum için yeni ve eskimez yönü öne çıka­rılmıştır.

7.  Belagat kısmında şimdiye kadar müstakil olarak ele alınmayan Kur'an'm dil mucizesi oluş yönü her ayet ile ilgili olarak verilmiş, böylece bu konuda araştır­ma yapacak olan insanlar için de büyük bir imkan sunulmuştur.

8. Tefsir edilen bütün ayetlerin günümüz insanı için ne dediği, mesajının ne olduğu maddeler halinde toplu olarak sunulmuş olup bu da kendisinden yararlan­mayı kolaylaştırıcı bu tefsire ait bir özelliktir.

Bu eserin Kur'an-ı Kerim'in anlaşılmasına bir hizmeti olacağı ümidini taşı­maktayız. Cenab-ı Hak'tan Kur'an-ı Kerim'in sadece bize ne dediğini değil bizden ne istediğini de anlamayı nasib etmesini niyaz ederiz.

Bilimevi[1]

 

SUNUŞ

 

Kitab'ını emin Peygamber Muhammed'in kalbine indiren Allah'a hamdol-sun. Peygamberlerin, Rasullerin en faziletlisi yüce Allah'ın âlemlere rahmet olarak gönderdiği o üstün zata salât ve selâm olsun...

Hakkında yüzlerce kitabın yazıldığı ve her zaman ilim adamlarının baş vurduğu kaynak olmak özelliğini koruyacak olan Kur'an-ı Kerim'in mazhar ol­duğu bu ilgi ve ihtimam, varlık aleminde hiç bir kitaba nasib olmamıştır. Eli­nizdeki bu kitabı tükenmek bilmeyen Kur'an-ı Kerim kaynağından süzülüp çı­karılmış bilgi, marifet ve kültürler arasından seçerek oluşturdum. Bu kitapta ele alınan hususların çağın ihtiyaçlarıyla ilgili ve gerekleri ile yakın ilişkili ol­masına, bunların sade bir üslûb ve kapsamlı, bilimsel bir analiz ile -bu şerefli Kur'an’ın indirilmesinden gözetilen gaye ve hedefler üzerinde odaklaştırıla-rak- açıklamalarının yapılmasına çalışılmıştır. Bu eseri, vücuda getirirken usandıracak kadar uzun olmamasına, bununla birlikte güzel ve tatlı açıklama üslûbu açısından Arap dilinden uzak kalmış bir nesil tarafından âdeta bir şey anlaşılmayacak şekilde özlü ve kısa yazmaktan uzak bir yöntem izlemeye çalış­tım. Çünkü muhatab olduğumuz nesil bu dilin cümle ve kelime yapısındaki de­rinliklerinin muhtevasını idrak etmek imkanından alabildiğine uzak kalmıştır. Üniversitelerdeki uzmanlık alanları ile ilgili eğitimlere rağmen bu nesil adeta köklü ve asıl kaynaklara; tarih, edebiyat, felsefe, tefsir, fıkıh ve benzeri olduk­ça verimli ve çok çeşitli köklü ilmî birikimimize uzak kalmış ve ona yabancılaş­mışlardır.

Zor olan hususları kolaylaştırmak, yabancı görünen meseleleri tanıtmak, müslümana tefsirdeki İsrailiyâtm tesirinden uzak bir kültür vermek; bunu ya­parken de modern hayata, şahsî kanaatlere, aklî esaslara ve doğru bilgi biri­kimlerine cevap vermeyi gözönünde tutmak gerekmektedir. Bu ise bizim tef­sirlerimizde yer alan nakillerin iyi bir şekilde elekten geçirilmesini gerekli kıl­maktadır. Nitekim -İsrailî rivayetlerin etkisiyle- bu tefsirlerde yer alan kimi açıklamalar bazı Peygamberlerin masumiyeti hakkında -kasdî olmasa da- ade­ta bir gedik açılmasına sebep teşkil etmiş, fezaya gidildikten ve fen bilimleri­nin ilerlemesinden sonra-kesinlik kazanmış bir takım teorilerle bazı Kur'anî hükümler çatışır hale gelmiştir. Halbuki Kur'an-ı Kerim hayır istikametinde, bilgisizlikle ve gerilikle savaşmak uğrunda aklı kullanmak, düşünmek, sonuna kadar zihinsel faaliyetlerde bulunup bütün kabiliyetleri bu uğurda yönlendir­mek üzere davetini odaklaştırmış bulunmaktadır.

Bundan dolayı da Kur"an ayetlerinin fakihlerin kabul ettiği dar anlamıy­la meselelerin fıkhî yön ve hükümlerini açıklamakla yetinmeyip Kur'an ayet­lerinin gerek açık gerek üstü kapalı ifadelerini daha geniş anlamıyla; inanç, ahlak, günlük ferdi ve toplumsal hayat için bir program ve anayasaya kadar uyanan bir çizgide açıklamaya çalıştım. Bu konuda dile getirilecek hususların ileri toplumların sosyal bünyeleri ile ilgili veya şahısların özel hayatlarındaki sağlık, iş, bilgi edinme, bu dünya ve öte dünyaya ait elem ve ümitleri ile ilgili olması arasında fark gözetmedim. Böylelikle şanı yüce ve mübarek Rabbimi-zin şu buyruğunda dile getirilen doğru ve gerçek çağrısının isteğini yerine ge­tirmeye çalıştım: "Ey iman edenler! Sizi size hayat verecek şeylere davet ettiği zaman Allah'ın ve Rasulünün çağrısına uyun. Bilin ki Allah kişiyle kalbi ara­sına girer ve siz gerçekten yalnız O'na dönüp toplanacaksınız" (Enfal, 8/24).

İşte bu ayet-i kerimeye göre; Şanı yüce Rabbimiz ile onun gerçek peygam­beri bu varlık alemindeki bütün insanları, bütün şekil ve anlamlarıyla şerefli, soylu ve özgür bir hayata çağırmaktadır.

İnsanı bilgisizliğin vehimlerinden ve hurafelerden kurtaran, onu Allah'tan başkasına kul olmaktan, hevâ ve arzulara boyun eğmekten, materyalizmin az­gınlığından koruyan, kalpleri de akılları da dirilten bir akideye ve bir düşünce­ye çağıran ancak İslamdır.

Kur'an'm bu çağrısı adalete, hakka ve bütün insanlığı kuşatıcı rahmetedir. Hayatın, düşüncenin, tasavvur ve yaşayışın dosdoğru metodunadır. İnsanın Al­lah ile, kainat ve hayat ile ilişkisine açıklık getirecek şekilde bütün varlık âle­mini kuşatan bir bakış açısınadır.

Bu çağrı ilme, doğru bilgiye ve tecrübeye, idrak melekelerinin çalışmasına bağlı akıl ve fikre ve yerden göğe bütün kainat üzerinde düşünmeye dayalıdır. Yine bu çağrı güce, izzete, şeref ve haysiyete, Allah'ın dinine güven duyup onunla şeref duymaya, bağımsızlığa bir çağrıdır. Aynı zamanda bu çağrı, baş­kalarının sahip oldukları bilgi ve marifetlerden yararlanmaya da yöneliktir. Çünkü bilim her hangi bir toplumun tekelinde değildir. O bütün insanlığın mahsulüdür. Ayrıca insanlığın gerçek özgürlüğe kavuşturulması ve yüce insanî değerlerin gerçekleştirilmesi de ilâhî bir hedeftir. Bu hedef, kendi özel menfa­atlerini korumak, başkalarına üstünlük kurup diğer insanlara egemen olmak üzere insanın insanlığını ele geçirmeye gayret eden tâğût ve zorbaların menfa­atlerinden daha üstündür.

Bütün insanlara yönelik Kur'an-ı Kerim'in bu hayırlı davetine olan iman, hiç bir şekilde azgın materyalist kalkınmanın ortaya çıkardığı ve bu akidenin önüne koyduğu engellerden veya liyakati ile ilgili oluşturulmak istenen şüphe­lerden herhangi bir şekilde etkilenmez. Çünkü bu çağrı soyut, ruhanî bir çağrı olmadığı gibi hayalî bir felsefe veya sırf bir teori de değildir. Aksine bu davet, gerçekçi bir davet olup kainatın imarına, hem dünya hem de ahiretin binasına yöneliktir. Ruh ile maddenin birbirini desteklemesine, insanın bu kainattaki her türlü zenginlik kaynağından yararlanmasına da bir çağrıdır. Çünkü yüce Allah bu kainatı kullanmak, faydalanmak, keşfetmek, icad etmek, başkasına fayda sağlamak ve sürekli keşiflerde bulunmak üzere yalnızca insanoğlunun emrine vermiştir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 'Yerde ne varsa hepsini sizin için yaratan sonra göğe yönelip de onları yedi gök halinde düzenle­yen O'dur. O herşeyi hakkıyla bilendir." (Bakara, 2/29).

Tefsirde ve açıklamada önemli olan ve kendisinden beklenen, yüce Allah'ın şu buyruğunda müslümana emrettiği Kur'an-ı Kerim üzerinde düşünmede ona yardımcı olmaktır: "Ayetlerini düşünsünler ve özlü akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz çok mübarek bir kitaptır bu" (Sâd, 8/29).

Benim Kur'an-ı Kerim'in tefsirine dair böyle bir eser ortaya koymaktan hedefim, müslüman olsun olmasın insanların yüce Allah'ın Kitabı ile bağlantı­sını kurmaktır. Yüce Allah'ın Kitabı olan Kur'an-ı Kerim, O'nun beyânı ve hali­hazırda elde bulunan biricik vahyidir. Onun Allah'ın kelamı olduğu eşsiz ve benzersiz bir şekilde kesin olarak sabit olmuştur. Böyle bir kitabın tefsirinden hedefimiz bu olduğuna göre, bu tefsirin eski ve yeni güvenilir tefsir kitapları­na, Kur'an-ı Kerim ile ilgili tarihî malumatlara ve nüzul sebeplerine, çoğu aye­tin anlaşılmasına yardımcı olan i'rab'a (dilbilgisine) yönelik açıklamalara -fa­kat bu hususta müfessirlerin görüşlerini delil göstermek yerine ancak ayet-i kerimenin üslubu açısından doğruya en yakın görüşü nakletmekle yetineceğiz-dayanması, hem rivayet hem de aklî bilgi ve izahları bulundurması gerekir.

Bütün bu yazdıklarımda muayyen herhangi bir akımın yahut belirli bir mezhebin veya eski bir yönelişin, geçmişteki bir inanış birikiminin etkisi altın­da kalmadım. Benim rehberim ve yol göstericim Kur'an-ı Kerim'in ilettiği hak olacaktır. Bunu da Arap dilinin tabiatına, şer1! ıstılahlara uygun olarak yapma­ya çalışacağım. Bununla beraber ilim adamlarının ve müfessirlerin görüşlerini de güvenilir, dikkatli ve taassuptan uzak bir şekilde açıklayacağım.

Ayrıca bazı İslamî mezheplerin ve fırkaların görüşlerini desteklemek için Kur'an ayetlerini kullanmak, veya eski yahut yeni bir ilmî görüşü desteklemek için zorlamaya düşmekten de uzak kalmak lazımdır. Çünkü Kur'an-ı Kerim'in beyanı bu görüş, mezhep ve fırkalardan daha üstündür. Daha seviyeli ve daha yüce bir makama sahiptir. Kur'an-ı Kerim astronomi, feza bilimi, tıp, matema­tik ve benzeri bilgi ve bilimlerin kitabı da değildir. Bu Kitap'ta herhangi bir te­oriye bazı işaretler bulunsa bile o temelde ilahî bir hidayetin, dinî bir teşriin kitabıdır. Hak akideye, en güzel hayat sistemine, yüce ahlakî esaslara, üstün insanî değerlere yöneltir. "Şüphesiz size bir nur ve açıklayıcı bir kitap gelmiştir. Bu kitap ile Allah rızasına uyanları esenlik yollarına iletir; onları kendi izniyle karanlıklardan aydınlığa çıkartır ve onları dosdoğru bir yola hidayet eder" (Maide, 5/15-16).

Bu eserdeki metod ve planım aşağıdaki şekildedir:

1-  Konuların ruhuna uygun açıklayıcı başlıklar altında Kur'an ayetlerini bölümlere ayırmak.

2- Her bir surenin genel olarak muhtevasını açıklamak.

3- Sözlük açıklamaları.

4- Ayetlerin nüzul sebeplerini, bu hususta varid olmuş en sahih rivayetle­re göre kaydedip zayıf olanlarını bir kenara bırakmak. Peygamberlerin kıssala­rını, Bedir ve Uhud savaşları gibi İslam tarihinin büyük olaylarını güvenilir si-ret kitaplarından hareketle aydınlatmak.

5- Ayetlerin tefsir ve açıklamalarını yapmak.

6- Ayetlerden çıkartılan hükümleri belirtmek

7- Belagat ve İrab (dilbilgisi) ile ilgili konuları -bunların üzerinde durmak istemeyenlerin anlamasını zorlaştırmadan- dileyen kişi için anlamın açıklan­masına yardımcı olması için açıklamak.

Mümkün olduğu kadar konuları da gözönünde bulunduracak şekilde tefsir yapmaya gayret edeceğim. Bundan kastımız cihad, hadler, miras, evlilik hüküm­leri, faiz, şarap gibi belli bir konu hakkında gelmiş çeşitli Kur'an ayetlerinin tef­sirini bir arada vermektir. Mesela Âdem, Nûh, İbrahim (a.s.) ve diğer peygam­berlerin kıssaları, Firavun'un Musa (a.s.) ile kıssası Kur'an-ı Kerim'in diğer se­mavî kitaplara göre durumu ve benzeri hususları ilk geçtiği yerde açıklamaya çalışacağım. Bundan sonra ise kıssanın başka bir üslup ve bir vesile dolayısıyla tekrar edilmesi halinde, konu ile ilgili kapsamlı incelemenin yapıldığı yere atıfta bulunacağım. Bir kıssanın açıklanması ile ilgili gelmiş herhangi bir rivayeti di­nin hükümleri ile uyum halinde olmadıkça, ilim tarafından kabul edilip akıl açı­sından da tasvip görmedikçe hiç bir zaman zikretmeyeceğim.

Dikkat edilecek olursa Kur'an surelerinin faziletlerine dair rivayet edilen hadislerin büyük çoğunluğunun mevzu-uydurma ve yalan olduğu görülür. Bun­lar zındıklar yahut değişik arzu ve amaçlara sahip kimseler veya pazar ve mes-cidlerde duran dilenciler ya da -iddia ettiklerine göre- ecir umarak hadis uydu­ranlar tarafından ortaya atılmıştır. [2]

Kendi kanaatime göre böyle bir çalışma planı -Allah'ın izniyle- büyük bir fayda sağlayacaktır. Bu özellikleri dolayısıyla elinizdeki eserin kolay, anlaşılır ve istifade edilebilir, güvenilir ve rahatlıkla yararlanılabilir bir eser olacağını umuyorum. Her bir araştırmacı ve belli bir bilgi düzeyine sahip herkes böylelik-}e ona haşvurahilecektir. İçinde yaşaâıği2ni2 âönemde znescid)erâe   vb haşka yerlerde İslama davet çoğalmakta İslam hakkında pek çok şey söylenmektedir. Fakat bazen hak ve batıl birbirine karıştırılmakta ya da bilimsel dikkatten uzak kalınmaktadır. Tefsirde olsun, hadis, fetva ve serî hükümlerin açıklanma­sında olsun durum böyledir. Bu noktada elinizdeki eser, güvenilir bir başvuru kaynağı, insanların saptırılmasından ve bilgisizce fetva vermekten engelleyecek özellikte, âlimin de, ilim öğrenenin de güveneceği bir eser olacaktır. İşte bu va­kit Peygamber (a.s)'ın : "Benden bir ayet dahi olsun tebliğ ediniz" [3] buyruğun­da Kur'anm tebliğinden gözettiği amaç, tam manasıyla gerçekleşmiş olacaktır. Çünkü Kur'an-ı Kerim, onun diğer mucizeleri arasında kalıcı olan mucizedir.

İster kelime olarak, ister kelimelerin terkipleri olarak, Allah'ın Kitab'mm ayetlerinden gözetilen amacı açıklamak için izlemeyi öngördüğüm bu yol ile müslümanı Kuran'a bağlamak amacımı gerçekleştirmiş olduğumu, her müslü-manın görevi olan tebliğ vazifesini yapmış olacağımı ümid ediyorum. Bununla birlikte kaynak aldığım eski bir çok büyük eser ve tefsirler de vardır. Bu tefsir­lerin kimisi itikat, Peygamberlikle ilgili meseleler, ahlakî öğütler, Allah'ın kâ­inattaki ayetlerini açıklamak gibi bir özelliğe sahiptir. Râzî'nin et-Tefsirü'l-Ke-bîr'i, Ebû Hayyân el-Endülüsî"nin el-Bahru'l -Muhît'i, Âlûsî'nin, Ruhu'l-Me-âni'si, Zemahşerî'nin el-Keşşafı gibi.

Bu tefsirlerin bir kısmı da Kur*an kıssalarını ve tarihî olaylara dair haber­lerin açıklanması üzerinde durur: Hâzin ve Bagavî tefsirleri gibi. Kimisi de me­selelerin, fert konuların ve problemlerin -dar anlamıyla- fıkhî hükümlerini açıklamaya önem verir; Kurtubî, İbni Kesîr, Cassâs ve İbnul-Arabî gibi. Kimisi lügavî açıklamalara önem verir; Zemahşerî ve Ebû Hayyân gibi. Kimisi değişik kıraatlere önem verir; Nesefî, Ebü Hayyân, İbni el-Enbârî, en-Neşr fi'l-Kırââti'l Aşr adlı eserinde İbni el-Cezerî gibi. Kimisi de kainattaki bilimsel teoriler ve bilimlere ağırlık verir; Tantavî Cevherî'nin el-Cevâhir fi't-Tefsiri'l-Kur'ani'l-Ke-rim adlı eseri gibi.

Bize öğrettikleriyle bizleri yararlandırmasını, bize yarar sağlayacak şeyle­ri öğretmesini, bilgimizi artırmasını, Yüce Allah'tan dilerim. Erkek kadın bü­tün müslümanların bu kitaptan faydalanmasını, hepimize doğruyu ve doğrulu­ğu ilham etmesini, hayatın bütün alanlarında bir düstur, bir akide, bir düzen ve yaşayış olarak Allah'ın Kitabı'nm hükümlerini uygulayabilme başarısını ih­san etmesini, göklerde ve yerde bulunan her şeyin mutlak mâlik ve hakimi olan kendisinin dosdoğru yoluna bizleri iletmesini de dilerim. Şüphesiz ki bü­tün işler Allah'a döndürülür.

Hepimizin yol göstericisi, Buharî ve Müslim'in, müminlerin emiri Osman b. Affan (r.a.) dan rivayet ettikleri Resulullah (s.a.)'m: "Sizin en hayırlınız Kur'an'ı öğrenen ve öğretendir" [4] buyruğu olsun.

Dr. Vehbe b. Mustafa ez-Zuhayli[5]

 

KUK'AN'A DAİR BİLİNMESİ GEREKLİ BAZI BİLGİLER

 

1- Kur'an'ın Tarifi, İndirilişi ve Toplanması:

 

Önceki semavi kitapların kaybolup ortadan kalkmasından veya insan kay­naklı ve özlerine ters bilgilerle karışmasından sonra ilâhî hikmetin varlık âle­minde kendisinden başka ilâhî vahyin sabit bir eserinin kalmamasını uygun gördüğü Kur'an-ı Mecid; hidayetin nuru, teşriin anayasası, hayatın Rabbânî kurumlarının kanunu, helâl ve haramı bilmenin yolu, hikmetin, hak ve adale­tin pınarı, insanın gidişini doğrultmak, yaşantısını düzenlemek için gerekli olan ahlâk ve edep kaynağı bir kitaptır. Yüce Allah: "Biz bu Kitap'ta hiç bir şe­yi eksik bırakmadık" (En'am, 6/38) diye buyurmaktadır. Bir başka yerde de : "Biz sana bu Kitab'ı herşeyin apaçık bir beyanı, bir hidayet, bir rahmet ve müs-lümanlara da bir müjde olmak üzere kısım kısım indirdik" (Nahl, 16/89) diye buyurmaktadır.

Fıkıh usûlü âlimleri bu kitabın yani Kur'an'ın tanımını yapmışlardır. On­ların bu kitabın tanımını yapmalarının sebebi onu bilmemeleri yahut insanla­rın onu tanımamaları değildir. Onlar kendisiyle ibadet edilecek miktarı ve ne kadarı ile namazın caiz olduğunu ve olmadığını tespit etmek, helal haram gibi ilâhî şer*î hükümleri açıklamak, hüküm çıkartmakta delil olmaya neyin elve­rişli olduğunu, neyi inkar ederse kişinin kâfir ve neyi inkâr etmekle de kafir ol­mayacağını beyan etmek üzere bu tanımı yapmışlardır. İşte bu fıkıh usulü ilim adamlarının Kur'an-ı Kerim tarifi şudur:

Kur'an: Mu'ciz [6], Peygamber Muhammed (s.a.)'e Arapça olarak indirilen, mushaflarda yazılı, okunması ile ibadet olunan [7] tevatür yolu ile nakledi­len[8], Fatiha Suresi ile başlayıp Nas süresiyle sona eren Allah'ın kelâmıdır.

Buna göre Kur'an tercümesine "Kur'an" adı verilemez, o bir tefsirden iba­rettir.[9] Nitekim (tevatür yoluyla değil de âhâd olarak bize nakledilen) şâz kı­raate de Kur'an adı verilmez. (Şâz kıraat: Tevatür yoluyla değil de âhâd yolla rivayet edilen kıraattir. Mesela İbni Mes'ûd'un îlâ [10] dönüşü ile ilgili ayeti (ay­lar hakkında): O süre içinde anlamına gelen (Fîhinne) kelimesini ekleyerek: "Şayet -o süre içinde- dönerlerse şüphesiz Allah Gafûr'dur, Rahîm'dir" (Bakara, 2/226) şeklinde okuması; yine çocuğun nafakası ile ilgili ayeti kerimeyi: "Miras­çıya da -kendisiyle evlenümesi haram akrabalık sahibi olan mirasçıya anlamı­nı verecek şekilde (Zir-rahmi'l muharremi) ilavesiyle- düşen de bunun gibidir" (Bakara, 2/233) şeklinde okuması; yine yemin keffaretini ödemek için maddî imkanı bulunmayanın hükmünü beyan eden: "Fakat kim (bunları) bulamaz ise -peşpeşe anlamını ifade edecek şekilde (mütetabiat) kelimesiyle- üç gün oruç tutsun" (Maide, 5/89) ayetini okuması gibi.[11]

 

Kur'an'ın İsimleri:

 

Kur'anın bazı isimleri vardır. Kur'an, Kitab, Mushaf, Nur, Furkân[12]

Ona Kur'an denilmesinin sebebi, Allah tarafından indirilip okunan kitap olmasından dolayıdır. Ebû Ubeyde der ki: Ona Kur'an denmesinin sebebi sure­leri bir araya getirip toplamasından dolayıdır. Yüce Allah da şöyle buyurmak­tadır: "Çünkü onu toplamak ve onu okutmak bize düşer" (el-Kıyâme, 75/17). Bi­lindiği gibi Kur an-ı Kerim kısım kısım, arka arkaya inmiştir, onun bu değişik kısımları bir araya getirilince buna "Kur'an" adı verildi.

Kur"an'a "Kitap" denilme sebebi toplamak anlamına gelen "el-ketb" den tü­reyen bir isim olmasından dolayıdır. Çünkü Kur'an-ı Kerim, türlü kıssaları, ayetleri, hükümleri ve haberleri özel bir şekilde bir araya getirmektedir.

Kuran'a "Mushaf deniliş sebebi ise, içinde sahifelerin toplandığı kitap ol­duğundan dolayıdır. Sahife ise üzerinde yazı yazılan bir parça deri veya yaprak demektir. Ebu Bekr es-Sıddîk'm Kur'an-ı Kerim'i topladıktan sonra ona verile­cek isim hususunda insanlarla danıştığı ve sonunda "Mushaf adını verdiği ri­vayet edilmektedir.

Kur'an-ı Kerim'in bir diğer adı da "Nur"dur. Çünkü Kur'an gerçekleri açı­ğa çıkarır, helal, haram, gaybî haberler gibi aklın idrak edemediği üstü kapalı şeyleri kesin bir ifade ile açıklayıp ortaya koyar. Yüce Allah şöyle buyurmakta­dır: "Ey insanlar! Size rabbimizden bir burhan gelmiştir; size apaçık bir nur da indirmişizdir" (Nisa, 4/174).

Ona "Furkân" da denilmiştir. Çünkü Kur'an hak ile batılı, iman ile küfrü, hayır ile şerri birbirinden ayırt etmiştir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Furkânı âlemlerin korkutucusu olsun diye kuluna indiren Allah'ın şanı ne yü­cedir!" (Furkân, 25/1).[13]

 

Kur'an-ı Kerim'in İndirilişi:

 

Kur'an-ı Kerim, Tevrat'ın Hz. Musa'ya, İncil'in Hz. isa'ya nazil olduğu gibi -hükümleri mükelleflere ağır gelmesin diye- bir defada nazil olmamıştır. Kur'an-ı Kerim şerefli Peygamberimizin kalbine vahiy yoluyla Cebrail (a.s.) va­sıtası ile şartların, olayların, durumların gereklerine uygun olarak veya olay ve münasebetlere cevap teşkil etmek üzere ya da soru ve açıklama isteklerine uy­gun cevaplar vermek üzere kısım kısım nazil olmuştur.

Mesela: "Müşrik kadınları iman edinceye kadar nikahlamayın" (Bakara, 2/221) buyruğu birinci türdendir. Bu ayet-i kerime, Mersed el Ganavî hakkında nazil olmuştur. Hz. Peygamber onu Mekke'ye orada bulunan mustaz'af Müslü­manları bineği üzerinde taşımak üzere göndermişti. Zengin ve güzel Anak adın­da müşrik bir kadın onunla evlenmek istemişti. Mersed ise Peygamber (s.a.)'ın bunu uygun görmesi şartıyla kabul etmişti. Hz. Peygambere durumu sorunca ayetin işaret ettiğimiz bölümü ve: "Müşrik erkeklere de iman edinceye kadar (mümin bir kadını) nikahlamayın" (Bakara, 2/221) buyruğu nazil oldu,

"Sana yetimler hakkında soruyorlar" (Bakara, 2/220); "Sana kadınların ay halinden soruyorlar" (Bakara, 2/222); "Senden kadınlar hakkında fetva istiyor­lar..." (Nisa, 4/127) ve "Sana ganimetler hakkında soruyorlar..." (Enfal, 8/1) ikinci türdendir.

Kur'an-ı Kerim, Ramazan ayında Kadir gecesinde inmeye başlamıştır. Yü­ce Allah şöyle buyurmaktadır: "O Ramazan ayı ki Kur'an onda indirilmiştir, insanları hidayete erdirmek, doğru yolu açıklamak ve hak ile batılı ayırd eden hükümlerin nice açık delilleridir..." (Bakara, 2/185). Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: "Şüphesiz ki biz onu mübarek bir gecede indirdik. Mu­hakkak ki biz uyarıcılarız" (Bakara, 44/3). Bir başka yerde de Yüce Allah: "Şüphesiz biz onu Kadir gecesinde indirdik..." (Kadr, 97/1) diye buyurmaktadır. Kimi zaman Mekke'de, kimi zaman Medine'de, kimi zaman ikisi arasında yol­da, kimi zaman da başka yerlerde olmak üzere Kur'an-ı Kerim'in nüzûlu 23 yıl süreyle devam etmiştir.

Kur'an-ı Kerim ya Fatiha, Müddessir, En'am sureleri gibi bütün bir sûre halinde yahut Nûr sûresinde yer alan "ifk kıssası" ile Müminûn suresinin baş tarafı gibi onar ayet halinde yahut beşer ayet -bu şekli pek çoktur- veya "Mü­minlerden... oturanlarla Allah yolunda mal ve canlarıyla cihad edenler bir ol­maz" (Nisa, 4/95) buyruğundan sonra sadece "...özür sahibi olmaksızın...." (Ni­sa, 4/95) gibi bir ayetin bir kısmı şeklinde nazil olmuştur. Yine: "Ey iman eden­ler! Müşrikler ancak bir pisliktir, onun için bu yıllarından sonra artık onlar Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar" (Tevbe, 9/28) buyruğundan sonra: "Eğer fa­kirlikten korkarsanız, Allah dilerse sizi pek yakında lütfü keriminden zengin­leştirir. Şüphesiz Allah gerçekten çok iyi bilendir, Hakimdir" (Tevbe, 9/28) buy­ruğu nazil olmuştur.

Yüce Allah'ın Kur'an-ı Kerim'i kısım kısım indirme yönteminin hikmetleri pek çoktur. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Biz onu Kur'an olarak (ayet ayet) ayırdık insanlara karşı dura dura (ağır ağır) okuyasın diye biz onu kısım kısım indirdik" (İsrâ, 17/106).

Bu hikmetlerden birisi de Peygamber (s.a.)'in kalbine sebat ve onu iyice ezberleyip bellemesi için metanet vermektir. Çünkü Hz. Peygamber okuyup yazma bilmeyen, ümmî bir kimse idi. Yüce Allah işte şöyle buyurmaktadır: "İn­kâr edenler dediler ki: Ona bu Kur'an niçin birden indirilmedi, biz onu senin kalbine iyice yerleştirelim diye böyle yaptık ve onu ağır ağır okuduk" (Furkân, 25/32).

Bu hikmetlerden bir tanesi de teşrî'de, toplumun eğitilmesinde, yeni İslam cemaatini bir öncekinden daha iyi bir aşamaya götürmek, kullan ilâhî rahmete gark etmektir. Çünkü bu ilk toplum, her şeyi mutlak olarak mubah gören, her hangi bir ahlakî kayıt tanımayan cahiliyet döneminin insanları idi. Kur'an-ı Kerim onların üzerlerine bir defada indirilmiş olsaydı ilahî yükümlülükler üzerlerine ağır gelir, emir ve yasaklan uygulamakta zorlanırlardı.

Buhari’nin rivayetine göre Âişe (r.anhâ) şöyle demiştir: "Kur'an-ı Kerim­den ilk nazil olan Mufassal bölümünden bir suredir. O sûrede Cennet ve Ce­hennemden söz edilmektedir. Nihayet insanlar İslama yönelince helâl ve ha­ram hükümleri nazil oldu. Eğer ilk olarak şarap içmeyiniz; hükmü nazil olmuş olsaydı ebediyen biz şarabı bırakmayız, derlerdi ve eğer zina etmeyiniz hükmü nazil olmuş olsaydı biz zinayı bırakmayız, derlerdi"[14]

Kur'an-ı Kerim'in kısım kısım indirilmesinin hikmetlerinden bir tanesi de; Müslüman cemaatin çalışma ve faaliyetlerini ilahi vahye uygulamaktır. Çünkü Peygamber (s.a.)'in vahiy almaya devam etmesi hem onun sabretmesini hem de başkasını sabra davet etmesini kolaylaştırmıştır. Bu hususta ona yar­dımcı olup çeşitli sıkıntılara, müşriklerden çekip gördüğü türlü eziyet ve zor­luklara katlanmasını sağlamıştır. Aynı şekilde bu, İslama girenlerin akideleri­nin güçlenmesine yardımcı olmuştur. İnen vahiyler beraberinde bir problemin çözümünü getiriyordu. Bu ise Peygamber (s.a.)'in davetindeki doğruluğunu da­ha bir pekiştiriyordu. Peygamber (s.a.) sorulan bir soruya cevap vermekten ge­ri durduktan sonra o konu ile ilgili vahiy gelince, müminlerin imanlan daha da pekişir, sahip olduklan inançlanna, izledikleri yolun doğruluğuna dair gü­venleri artar. Yüce Allah'ın kendilerine vaadetmiş olduğu nihai amaç ve vaad-lere güvenleri artar. Yüce Allah onlara dünyada düşmanlara yahut müşriklere karşı zaferi ya da Cennette kendilerine vaadedilenleri elde etmeyi ve ilahi rı­zaya nail olmayı, kâfirlerin ise cehennem ateşinde azap görmelerini vaadediyordu.[15]

 

Ayetlerin Mekkî ve Medenî Oluşları:

 

Vahiy ile gelen Kur'an-ı Kerim'in iki ayrı rengi ve üslubu vardır. Bu, Kur'an-ı Kerim'in Mekkî ve Medenî olmak üzere iki ayrı tür olması sonucunu vermiştir. Buna bağlı olarak Kur'an-ı Kerim sûreleri de Mekkî ve Medenî ola­rak iki kısma ayrılmıştır.

Mekkî sûreler, Peygamber (s.a.)'in Mekke'den Medine'ye hicret etmesin­den önceki onüç yıl boyunca nazil olan buyruklardır. Bunlar ister Mekke'de, is­ter Taifte isterse de bir başka yerde inmiş olsun, Mekkî suredirler. Kâf, Hûd, Yûsuf sûreleri gibi. Medenî sûreler ise, hicretten sonraki on yıl boyunca inen sûrelerdir. İster Medine'de, ister yolculuklarda veya savaşlarda, isterse de fetih yılı Mekke'de inmiş olsun farketmez; Bakara, Âl-i İmran sureleri gibi.

Mekke dönemindeki teşriin yoğunlaştığı hususlar akide, ahlâk, şirk ve put­perestliğin tenkit edilmesi, tevhid akidesinin açıkça vurgulanması, öldürmek, zi­na, diri diri kız çocukları gömmek gibi bilgisizliğin etkilerinin tasfiye edilmesi, adalet, verilen ahde bağlılık, ihsan, iyilik, takva üzere yardımlaşmak, kötülük ve düşmanlık üzere yardımlaşmamak; hayırlı işleri yapmak, kötülüklerden uzak durmak akıl ve düşünceyi kullanmak, kör taklidin vehimlerini çürütüp atmak, insanı özgürlüğüne kavuşturmak, Peygamberlerin kavimleriyle olan kıssaların­dan gereken ibretleri çıkarmak, İslamın edep ve ahlakı ile bezenmek gibi husus­lardır. Bu ise Mekke döneminde inen ayet-i kerimelerin kısa, dehşet veren ifade­lerle, ikaz ve tehditlerle dolu, insanın kalbinde korku ve dehşet uyandıran, Al­lah'ın azamet ve celalini hissettiren bir üslupta olmasını gerektirmiştir.

Medine'deki teşrîlerin ağırlık noktasını ise çeşitli kurumların tespit edil­mesi, ibadetlere dair etraflı hükümler, sosyal ilişkiler, suçlara verilecek cezalar, Medine'de İslam toplumunun temellendirilip kurulması esnasında yeni haya­tın gerekleri, politika ve yönetim işlerinin düzene sokulması, hükümlerin veril­mesi için şûra ve adalet ilkelerinin yerleştirilmesi, müslümanlann işkenceye maruz kalmaları, düşmanlık görmeleri, yurdlanndan edilmeleri, sürülmeleri, hicrete mecbur edilmeleri gibi haklı gerekçeleri bulunduğundan dolayı cihada dair yasamalar ile barış ve savaş esnasında Medine'nin içinde veya dışında müslümanlarla müslüman olmayanlar arasındaki ilişkilerin düzenlenmesi, di­ğer taraftan barış ilkelerinin sağlamlaştırılıp güvenliğin yerleştirilmesi için antlaşmalara dair düzenlemelerin getirilmesi gibi hususlar teşkil eder. Bu ise Medine'de inen ayet-i kerimelerin üslubunun sakin bir atmosfer içerisinde ve nisbeten uzun olmasını gerektirmiştir. Bu ayetler aynı zamanda geçici olmayan daimî bir takım boyut ve gayelere sahipti. Huzur ve sükûnun etkenleri devle­tin en sağlam esaslar ve en güçlü temeller üzerinde yükselmesi gereği, böyle ol­masını gerektiriyordu.[16]

 

Nüzul Sebeplerini Bilmenin Faydası:

 

Olay ve münasebetlere göre ayetlerin nüzul (iniş) sebeplerini bilmenin Kur'an-ı Kerim'in tefsir edilmesinde ve sağlıklı bir şekilde anlaşılmasında pek çok faydası ve büyük bir önemi vardır. Çünkü nüzul sebepleri hükmün amaçla­rını açıklayan, teşrî sebeplerini beyan eden, bunun sır ve hedeflerini tanıtan Kur'an-ı Kerim'in kapsamlı ve incelikli bir şekilde anlaşılmasına yardımcı olan bir takım kaidelerdir. Hatta üzerinde durulması ve dikkate alınması gereken özel sebep değil de genel lafız olsa dahi, durum böyledir. Günümüzde de yargı tarafından verilen hükümlerin, kanun ve düzenlemelerin gerekçelerinin öne­mini görüyoruz. Diğer taraftan pratik gerekçelerle birlikte olmadığı ve günlük hayat ile ilişkili bulunmadığı müddetçe her bir düzenin çoğunlukla insanları ikna etmekten uzak teorik bir takım hususlar seviyesinde kalmaya devam et­mesi de bunu pekiştirmektedir.

Bütün bunlar Kur'an'ın getirdiği şeriatın hayatın ve olayların ötesinde ya da uygulanması kabil olmayan ideal (hayali) değerler olmadığını göstermekte­dir. Aksine Kur'an'm öngördüğü şeriat her zaman diliminde çağdaştır her vakı­anın şeriatıdır, her türlü toplumsal hastalığın ve fertlerin sapma ve sapkınlık­larının kesin tedavisidir.[17]

 

Kur'an'ın İlk Ve Son İnen Buyrukları:

 

Kur'an-ı Kerim'in ilk nazil olan buyrukları Alak Suresinin şu ayetleridir: "Yaratan rabbinin adı ile oku. O insanı sülük gibi yapışan bir kan pıhtısından yarattı. Oku Rabbin en kerim olandır ki, O, kalemle yazmayı öğretendir; insana bilmediğini O öğretmiştir." (Alak, 96/1-5)

Bu buyruklar, Peygamber Efendimize doğumunun kırkbirinci yılında, Ra­mazanın yirmiyedinci günü pazartesi Hira dağı mağarasında vahyin başladığı sırada Cibril-i Emin aracılığı ile inmiştir.

Konuyla ilgili görüşlerin en tercihe değer olanına göre ise Kur'an-ı Ke­rim'in en son nazil olan buyrukları şu ayeti kerimedir: "Öyle bir günden korkun ki o günde Allah'a döndürüleceksiniz; sonra herkese kazandığı eksiksiz olarak verilecek ve onlara zulüm olunmayacaktır." (Bakara, 2/281). Bu buyruk ise Hz. Peygambere veda haccından sonra ve vefatından dokuz gün önce nazil olmuş­tur. Bunu pek çok kimse İbni Abbas (r.a)'tan rivayet etmektedir.

es-Süddî'den rivayet edilen: Kur'an-ı Kerim'in son nazil olan buyruğunun: "Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslamı beğenip seçtim..." (Maide, 5/3) olduğu şeklindeki riva­yet bu şekliyle kabul edilmemektedir. Çünkü ilim adamlarının ittifakıyla bu ayet-i kerime Veda Haccında arefe gününde ve Nasr suresinden ve kaydettiği­miz Bakara suresinden önce nazil olmuştur.[18]

 

Kur'an-ı Kerim'in Toplanması:

 

Bugün elimizde olan ve tevkifi yani ilahî bir tespitle belirlenen ayet ve su­relerin sıralanışı, nüzul sırasına göre değildir. Çünkü Kur'an-ı Kerim ya tam bir sure ya tam bir kaç ayet veya bir ayetin bir kısmı şeklinde olaylara ve mü­nasebetlere uygun olarak nazil olmuş ve daha sonra üç defa bir araya getirilip toplanmıştır.[19]

 

a) Peygamber Dönemindeki İlk Toplama:

 

Peygamber (s.a.) döneminde ilk toplama Kur'an'ın adeta taşa nakşedilmiş-cesine sapasağlam bir şekilde Peygamberin kalbinde sabit olan hıfz ve ezberi ile olmuştur. Bu ise Yüce Allah'ın şu vaadinin gerçekleşmesi demektir:

"Onu çabuk bellemek için onunla dilini kıpırdatma. Çünkü onu kalbinde toplamak ve onu okutmak bize düşer, O halde biz onu okuduğumuz vakit sen de onun okumasına uy! Sonra onu açıklamak da hiç şüphesiz bize aittir" (Kıyame, 75/5).

Peygamber (s.a.), Kur'an-ı Kerim'i defalarca Cebrail (a.s) huzurunda oku­muştur. Her Ramazan'da bir defa okuduğu gibi vefatından önceki Ramazan ayında da onun önünde iki defa okumuş; daha sonra da Cebrail'e okuduğu bu şekillere (arzlara) uygun olarak insanlara karşı da okumuş; ashabı kiram da ondan öğrendikleri şekliyle Kur'an-ı Kerim'i yazmışlardır. Vahiy katipleri en az yirmibeş kişi kadar idi. Konu ile ilgili yapılan araştırmalar onların altmışa ka­dar ulaştığını göstermektedir. Bunların en ünlü olanları dört Raşid Halife, Ubey b. Kab, Zeyd b. Sabit, Muaviye Ebî Süfyan kardeşi Yezid, Muğire b. Şube, Zubeyir b. Avvam, Halid b. Velid'dir. Diğer taraftan bir çok sahabi Kur'an-ı Ke-rim'e olan sevgileriyle ezber ve hafıza güçlerine dayanarak Kur'an-ı Kerim'i ez­berlemişlerdi. O kadar ki mürtedlerle yapılan savaşlarda yetmiş kadar Kur'an hafızı (kurra) şehit edilmişti Ebu Ubeyd el-Kıraat adlı eserinde hafızların bazı­larını saymaktadır; muhacir hafızlar arasında dört raşid halife, Talha b. Ubey-dullah, Sa'd b. Ebi Vakkas, Abdullah b. Mes'ud, Huzeyfe b. Yeman, Ebu Hu-zeyfenin mevlası Salim b. Makil, Ebu Hureyre, Abdullah b. el-Saib, dört Abdul­lah (İbni Ömer, İbni Abbas, İbni Amr, İbni Zubeyr) Hz. Aişe, Hz. Hafsa, Ümmü Seleme'yi de sayar.

Ensardan ise, Ubâde b. Samit, Ebu Halime Muaz, Mucemmi b. Cariye, Fa-dale b. Ubeyd ve Mesleme b. Muhalled'i zikreder. Osman, Ali, Ubeyy b. Kab, Ebu'd-Derda, Muaz b. Cebel, Zeyd b. Sabit, Abdullah b. Mes'ud ve Ebu Musa el-Eş'arî hafızların en meşhurları idiler.[20]

 

b) Kur'an-ı Kerim'in Hz. Ebu Bekir Döneminde İkinci Defa Toplanması:

 

Kur'an-ı Kerim, Resulullah (s.a.) döneminde yeni bir vahiy inme ihtimali dolayısıyla tek bir mushaf halinde bir araya getirilmemişti. Onun döneminde Kur'an-ı Kerim'in bütün ayetleri deri parçaları, kemikler, taşlar ve kabuklan soyulmuş hurma dalları üzerinde yazılı idi. Daha sonra Ebu Bekr (r.a)'m döneminde Yemâme Savaşında birçok Kur'an hafızı şehid düştü. Nitekim Buharî (cüz 6) da Fedâilü'l-Kur'an adını taşıyan bölümde şunu ifade etmektedir: "Ömer b. Hattab, Kur1 anın bir araya toplanması konusunu ortaya attı. Ebu Bekr onun bu görüşünü uygun buldu ve Zeyd b. Sabit'i bu görevi yerine getir­mekle görevlendirdi. Hz. Ebu Bekir, Zeyd'e şöyle dedi: Sen akıllı bir gençsin, herhangi bir kusur ile itham edilmiş değilsin. Resulullah'a (s.a.) gelen vahyi yazıyordun. Şimdi Kur'an-ı Kerim adına kimde ne varsa onu iyice tespit et ve bir araya getir. Zeyd emrolunduğu işi yaptı ve dedi ki: "Ben de Kur'an-ı Kerim kimde varsa tespit ettim ve onu kabuklan alınmış hurma dallarından, ince be­yaz taşlardan, onu ezberlemiş olanların hafızasından derleyip topladım. Tevbe sûresinin son bölümünü -yazılı olarak- Huzeyme el-Ensari'nin yanında buldum bu şekilde ondan başka bir kimsenin yanında bulmadım. Bu kısım "Andolsun ki içinizden size öyle bir Peygamber gelmiştir ki..." (Tevbe, 9/128) buyruğundan itibaren surenin sonuna kadar olan bölümü idi. Sahifeler, Yüce Allah'a ruhunu teslim edinceye kadar Ebu Bekir'in yanında mahfuz kaldı; daha sonra hayatı boyunca Hz. Ömer'in yanında kaldı, sonra Hz. Ömer'in kızı Hz. Hafsa'nın ya­nında kaldı." [21]

Bundan açıkça şunu öğreniyoruz: Kur'an-ı Kerim'in toplanma işi bir anda iki hususa dayanılarak gerçekleştirilmiştir: Bunlar kemik ve benzeri şeyler üzerine yazımı ve Ashâb-ı Kiramın Kur'an-ı Kerim'i ezberlemeleri idi. Hz. Ebû Bekir dönemindeki toplama işi özel şekildeki sahifelerin bir araya getirilmesin­den ibaret idi. Daha önce ise pek çok sahifede dağınık halde bulunuyor idi. Hz. Zeyd kendisinin Kur'an-ı Kerim'i ezberlemiş olmasıyla yetinmedi; aynı şekilde kendisinden başka ashâb-ı kiramın ezberlemelerine de dayandı. Bu ise kendisi vasıtasıyla tevatürün gerçekleştiği yani adeten yalan söylemek üzere anlaşma­yacaklarından emin olunan büyük bir kitlenin birbirlerinden nakletmesiyle sağlanan bir bilgi kaynağı idi.[22]

 

c) Mushafların Tek Bir Yazı Esas Alınarak Çoğaltılması Şeklinde Hz. Osman Dönemindeki Üçüncü Toplama:

 

Osman b. Affan (r.a) döneminde tek bir şekil ve tek bir yöntem üzere mus­hafların çoğaltılarak yazılmasıyla yetinilmiştir. Hz. Osman bu yazılan nüsha­ları İslam ülkesinin çeşitli bölgelerine dağıtmıştır. Bunlardan üç tanesini Küfe, Şam ve Basraya göndermiş, iki tanesini Mekke ve Bahreyn'e veya Mısır ve Ce-zire'ye göndermiş, kendisi de bir tanesini Medine'de yanında alıkoymuştu. Sa­dece Irak ve Şam'da bulunan ve bu hatta uymayan diğer nüshalarının yakıl­masını da emretmişti. Şam'a gönderdiği Mushaf, Dimeşk camiinde (Emevî mescidinde) rüknün yanında, Allah'ın zikriyle mamur sundurmanın doğu tara­fında korunmaya devam edip durdu. Hatta İbni Kesir tefsirinin son bölümle­rinde Fedâilü'l-Kur'ari'da açıkladığına göre onu görmüştür. Nihayet 1310 Hicri yılında Emevî mescidinin geçirdiği büyük yangına kadar bu mushaf varlığını korudu; yanmasından az önce o yangına şahit olan Şam'ın büyük ilim adamları o mushafı görmüştü.

Hz. Osman dönemindeki bu toplamaya sebep Buharî'nin yine aynı yerde, Fedâilü'l-Kur'an bölümünde bize rivayet ettiğine göre şudur: Enes b. Mâlik (r.a) dedi ki: Huzeyfe b. el Yeman, Hz. Osman'ın huzuruna geldi, Huzeyfe Er­menistan'ın ve Azerbeycan'ın fethedilmesi için Iraklılarla birlikte Şam bölge­sinden gelen askerler arasında gazaya katılmış idi. Huzeyfe bu askerlerin Kur*an okumalarındaki ihtilaflarından dehşete kapılmıştı. Hz. Osman'a şöyle dedi:

"Müminlerin emiri! Allah'ın Kitabı etrafında Yahudi ve Hristiyanların ihtila­fa düştükleri gibi ihtilafa düşmeden önce bu ümmete bir çözüm sun! Bunun üze­rine Hz. Osman, Hz. Hafsa'ya: Bize o sahifeleri gönder, onları istinsah edeceğiz, sonra da onu sana oldukları gibi iade edeceğiz", diye haber gönderdi. Hz. Hafsa bu sahifeleri Hz. Osman'a gönderdi. O da Zeyd b. Sabit, Abdullah b. Zübeyr, Said b. As, Abdurrahman b. Haris b. Hişam'a emir verdi; onlar da bu sahifeleri mus-haflar halinde istinsah ettiler. Hz. Osman Kureyş'e mensup üç kişiye şöyle dedi:

- Sizlerle Zeyd arasında Kur'an-ı Kerim'in herhangi bir kelimesi hakkında anlaşmazlık başgösterirse onu Kureyş lehçesiyle yazınız; çünkü o Kureyşlilerin lehçesiyle nazil olmuştur.

Müstensihler bu işi yerine getirdiler ve nihayet bütün sahifeleri mushaflar halinde istinsah edince Hz. Osman, o sahifeleri Hz. Hafsa'ya geri verdi ve her bir bölgeye istinsah edilen bir tane mushaf gönderdi. Daha sonra bunun dışında Kur'an'ın yazılı bulunduğu her bir sahife veya mushafm yakılmasını emretti.[23]

Böylelikle Hz. Osman'ın istinsah ettirdiği bu mushaf yani "Mushafı Osma-nî" şu anda dünyada bulunan mushaflarm basım ve yayımına esas teşkil etti. İnsanlar önceleri Hz. Osman dönemine kadar farklı kıraatlerle okur iken Hz. Osman insanları tek bir mushaf, tek bir okuyuş etrafında topladı; bu mushafı "imam" kıldı; bundan dolayı bu mushaf ona nispet edildi ve Hz. Osmana "Ca-miu'l-Kur'an (Kur'an'ı toplayıcı)" adı verildi.

Özetle Hz. Ebû Bekir döneminde Kur'an-ı Kerim'in toplanması güvenilir tek bir nüsha ortaya koyma şeklinde idi. Hz. Osman'ın döneminde ise Hz. Haf­sa yanında bulunan sahifelerden tek bir yazı şekli ile altı mushaf halinde istin­sahı gerçekleştirildi. Bu yazı şekli Kur'an-ı Kerim'in kendisiyle nazil olduğu "yedi harfe uygundu.

Mushafm resminin (yazısının) iki şekilde okunuşu ortaya çıktı: Birisi ger­çekten yazıya uygun olan okuyuş diğeri ise ihtimalli veya takdirî olarak yazıya uygun olan okuyuştu.

Sûrelerin ayetlerinin sıralanışının tevkifi yani Peygamberimizden bu şe­kilde nakledildiği kesin olduğu hususunda ilim adamları arasında görüş ayrılığı yoktur. Yine tercih edilen görüşe göre sûrelerin de sıralanışı aynı şekilde tev­kifidir. Ayetlerin sıralanışının böyle olduğuna delil Osman b. Âs (r.a)'ın şu söz­leridir: "Resulullah (s.a.)'m yanında oturduğum sırada önce kafasını kaldırıp yukarı doğru sonra da önüne baktı ve arkasından şöyle dedi: Cebrail bana gel­di ve bana şu ayet-i kerimeyi bu sûrenin şu yerine koymamı emretti: "Şüphesiz Allah adalet ile iyilik ile ve yakınlara birşeyler vermekle... emreder" (Nahl, 16/90).

Sûrelerin sıralanışının tevkifi olduğunun deliline gelince: Kur'an-ı Kerim'i ezberleyen İbni Mesud gibi birtakım sahabilerin Cebrail ile Peygamberin (s.a.) karşılıklı olarak Kur'an'ı okumalarında hazır bulunmaları ve bu okuma da sû­re ve ayetlerde bilinen.sıralanışın takib edildiğine tanıklık etmeleridir.

Kur'an'dan olan bir ayetin yahut bir kelime ve bir kıraatin kabul edilebilir olmasının üç şartı vardır: İhtimali dahi olsa Osmanî resme uygun düşmesi, her­hangi bir yolla olsa dahi Arap nahvine (cümle yapısı kurallarına) uygun düşmesi, Peygamberden (s.a.) bir topluluğun, onlardan bir başka topluluğun nakli aracılı­ğıyla mütevatiren nakledilmesi. Bu ise "senedin sıhhati" diye bilinen husustur.[24]

 

2. Kur'an-ı Kerim'in Yazılış Yöntemi ve Resm-i Osmani:

 

Resm: Bir kelimenin başlangıçta ve üzerinde vakıf yapmak itibariyle alfa­be harfleri kullanılarak yazılış yönteminin adıdır.

Mushaf ise; Hz. Osman Efendimizin yazılmasını emrettiği ve üzerinde As­habı Kiram'ın icma etmiş olduğu "imam" unvanını almış Mushaf-ı Osmani'dir.[25]

Resm-i Osmanî ise; Hz. Osman döneminde istinsah edilen altı mushafın yazılış yöntem ve şeklinin adıdır. Venedik'de M. 1530 ondan sonra Rusya'da Senpetersburg'da M. 1787 de, sonra da Asitane (İstanbul) da M. 1877 de yapı­lan İslâmî baskılarda uygulanan ve kullanılan şekildir.

Kur'an-ı Kerim'in yazılış yöntemi veya imlası ile ilgili ilim adamlarının iki ayrı görüşü vardır.[26]

1- Aralarında İmam Ahmed ve İmam Malik'in de bulunduğu ilim adamla­rının çoğunluğunun görüşü: Kur'an-ı Kerim'in "İmam Mushaf'tan varid olduğu şekilde "Osmanî resme" uygun yazılması icabeder Mushaf yazarken herhangi bir şekilde Hz. Osman hattına muhalefet haramdır. Çünkü bu resim aynı keli­medeki çeşitli kıraatleri göstermektedir.

2- Bazı ilim adamlarının (bunlar Ebû Bekr, el-Bâkillânî, İzzeddin b. Abdüsselam ve İbni Haldun'dur) görüşüne göre ise, mushaflarm insanlarca bili­nen herhangi imla şekli ve yoluyla yazılması caizdir, çünkü mushafın resmine dair herhangi bir nass varid olmuş değildir. Yazıda bulunan fazlalıklar yahut hazifler Yüce Allah'ın Rasûlüne vahyetmiş olduğu bir vahyi ile (tevkif yoluyla) olmamıştır; durum böyle olmuş olsaydı bizim ona inanmamız ve olduğu gibi korunmasına çalışmamız gerekirdi. Mushaf yeni imla şekliyle yazılırsa sağlıklı bir şekilde okunması da ezberlenmesi de mümkündür.

Ezher'deki fetva grubu ile çağdaş başka bir takım ilim adamlarının görü­şüne göre [27] mushafın yazılışı ile ilgili olarak gelen rivayetlerin aşılmaması ge­rekir. Bu ise Kur'an-ı Kerim'in lafız ve yazı olarak olduğu gibi kalması için bir ihtiyattır; ayrıca önceki İslâmî dönemlerdeki mushafın yazılış şeklini korumayı da gerçekleştirir. Diğer taraftan herhangi bir müctehidden ilk yazılış şeklinden farklı, mushafın her hangi bir harf ve kelimesinin değiştirildiği nakledilmiş de­ğildir. Ayrıca kabul edilen ve reddedilen kıraatlerin bilinmesi için de bu resmin korunması gerekir. Bu bakımdan Kur'an-ı Kerim'i değiştirme ve tahrife veya onunla istenildiği gibi oynanmaya ya da yazılış bakımından ayetlerini oyuncak edilmeye maruz bırakan istihsan kapısı bu konuda açık tutulamaz. Bununla birlikte birçok ilim adamının görüşüne göre ders ve öğretim alanında yahut bir ayet-i kerimeyi delil gösterirken ya da çağdaş birtakım eserlerde veya Eğitim ve Öğretim Bakanlığının çıkardığı kitaplarda ya da televizyon ekranında gös­terimi yapıldığı sırada yeni imla yollarıyla Kur'an-ı Kerim'in yazılmasının bir sakıncası yoktur.[28]

 

3. Yedi Harf ve Yedi Kıraat:

 

Ömer b. Hattab (r.a)'dan Resulullah (s.a.) in şöyle buyurduğu rivayet edil­mektedir: "Şüphesiz bu Kur'an-ı Kerim yedi harf üzere nazil olmuştur. Siz ondan kolayınıza geleni okuyunuz" [29] "Yedi harfin anlamı yedi vecih demektir. Bu ise Arapların yedi şive ve lehçesi anlamındadır. Bunların her birisiyle okumak caiz­dir. Yoksa bu, onun her bir kelimesi yedi vecihte okunur ve bunların dışına çıkı­lamaz, anlamına gelmez. Buna göre bu yedi vecih ya Kureyş lehçesiyle olacaktır ki, çoğunlukla uygun görülen budur veya bir başka kabilenin lehçesinden birisiy­le olacaktır. Çünkü en fasih olanlar bunlardır. Üslubu tatlı, yaygın ve ünlü olan bu lehçeler Kureyş, Huzeyl, Temim, Ezd, Rabia, Hevazin ve Sa'd b. Bekr lehçele­ri idi. Bu "yedi harfe dair en meşhur ve en tercihe değer görüş budur.

Bir diğer görüşe göre yedi ile anlatılmak istenen Kur"an'ın kıraat vecihle-ridir. Buna göre bir Kufan kelimesinin okunuşu ne kadar çok olursa olsun ifa­desi ne kadar çeşitli olursa olsun bunlar arasındaki farklılık aşağıdaki yedi ve-cihin dışına çıkmaz. Söz konusu bu yedi vecih şöyle sıralanır. [30]

1- Kelimenin irabında yahut harflerinin harekesinde yazılış şeklini de anlamını da değiştirmeyecek yahut da yazılış şeklini değiştirmemekle birlikte an­lamını değiştirecek şekildeki farklı okuyuş. Mesela: "Adem telakki etti" ibaresindeki Adem kelimesini “Âdeme” şeklinde okuyunca anlamı değişir ve: "Ademi karşıladı" anlamına gelir.

2- Harflerde değişiklik yapmak. Bu ya "Ye’lemun, te’lemun” "bilirler ve bilirsiniz" şeklinde anlamı değiştirir ya da ile şeklinde anlamı değiştirmeksi-zin sadece şekli değiştirmek suretiyle olur.

3- Teklik, tesniye, çokluk, müzekker veya müennes olmak bakımından isimlerin vezinlerinde değişiklik yapmak: "onların emanetleri" ile "onların emaneti" gibi.

4- Çoğunlukla birinin öteki ile eş anlamlı olacak şekilde bir kelime yerine başka bir kelime kullanmak suretiyle ortaya çıkan farklılık: "atıl­mış pamuk gibi..." yahut "atılmış yün gibi" şeklinde okumak ba-zan da bir harfin yerine başka bir harf koymakla olur: "onları birleşti­rip yerli yerine koyuyoruz" (Bakara, 2/259) ifadesini şeklinde okumak gibi.

5- Takdim ve tehir ile farklılık. Mesela: "öldürürler ve öldü­rülürler ifadesi "öldürülürler ve öldürürler" şeklinde de okunmuş­tur.

6- Fazla ve eksik okuyarak ortaya çıkan farklılık. Mesela: "ve erkeği ve dişiyi yaratan (hakkı için)" (Leyi, 92/3) buyruğu: "erke­ği ve dişiyi..." şeklinde de okunmuştur.

7- Fethalı (üstünlü), imâleli, ince, kalın, hemzeyi açıktan söyleyerek, teshîl yaparak, muzaraat harflerini esreli okuyarak, bazı harfleri kalbederek, er­keklere delalet eden zamirin sonundaki mimi tok okuyarak, bazı harekelerde işmam yaparak, değişik lehçelere göre okumak, mesela: "Sana Musa'nın haberi geldi mi" (Naziat, 79/15); "Evet, biz onun parmak uçlarını dahi düzenlemeye kadiriz" (Kıyamet, 75/4) buyruklarında yer alan kelimeleri imaleli okunmuştur. Yüce Allah'ın: "keli­melerindeki "râ" harfleri ince okunmuştur. Diğer taraftan kelimele­rindeki "lâm" harfleri kalın okunmuştur. Yine Yüce Allah'ın: "buyru­ğunda hemze okunmayıp onun harekesi ikinci kelimenin başından alınıp birin­ci kelimenin sonuna kaydırılmıştır. Bu ise "hemzenin teshil edilmesi" diye bili­nir.

Diğer taraftan Yüce Alahm: buyruklarının tü­münde fiillerin baş taraflarında yer alan muzaraat harfleri esreli okunmuştur. Yüce Allah'ın: buyruğunu Huzeylliler: şeklinde her iki "hâ" har­fini "ayn" harfine dönüştürerek okumuşlardır. Yüce Allah'ın buyru­ğunda erkekler için kullanılan zamirin sonundaki mimi tok (ötreli uzatmalı) olarak okumuşlardır. Diğer taraftan buyruğu "ğayn" harfinin esreli okunuşu ile birlikte tok ve ötreli okunmuştur.

Özetle; "yedi harf" Arap kabileleri arasında Mudarlılarm lehçesinin kap­samına giren yedi şivedir. Yoksa "yedi harf" meşhur mütevâtir yedi yahut on kıraat değildir. Tabiin döneminde çokça yaygınlık kazanan bu kıraatler daha sonra büyük Kur"an okuyucusu İmam İbni Mücahid'in kıraatlere dair bir kita­bının ortaya çıkmasını müteakib hicri dördüncü asırda da yaygınlık kazanmış­tır. Onun bu kıraatlere dair açıklamaları yedi harf ile alakalı asıl ilkeden baş­ka esaslara dayalıdır ve bu yedi okuyuş aslında yedi harften sadece birisinin dalı ve budağı durumundadır. Nitekim Kurtubî de bunu böylece açıklamıştır.

Diğer taraftan yedi harfe dair açıklamalar artık tarihe karışmış bir olay­dır. Çünkü bu yedi harf zaruret dolayısıyle özel bir dönem için insanların telaf­fuzlarında bir genişlik idi. Kur'an-ı Kerim'i kendi şive ve lehçeleri dışında bir şive ve lehçe ile okuyup öğrenmekte zorlanıyorlardı. Zira onlar çok azları dışın­da okuma yazma bilmez, ümmî kişilerdi. Zamanla bu zaruretin hükmü ortadan kalktı ve dolayısıyla "yedi harfin hükmü de ortadan kalkmış oldu. Buna bağlı olarak artık Kur'an-ı Kerim tek bir harf halinde okunur oldu. Kur'an-ı Kerim Hz. Osman döneminden bu yana sadece tek bir harf üzere (tek şekil üzere) ya­zılmaya başlandı. Bu yazılış şeklinde ise sadece harflerin yazılışı ile ilgili ba-zan farklılık olabilir. Sözkonusu bu "harf ise Kur'an-ı Kerim'in kendisiyle nazil olduğu "Kureyş harfi (lehçesi)" dir. Nitekim Tahavî, İbni Abdilber, İbni Hacer ve başkaları da bunu böylece açıklamışlardır [31]

 

4- Kur'an Allah'ın Kelamı Olduğu ve Çeşitli İcaz Şekilleri İle Onu İsbat Etmenin Yolları:

 

Dinlediğimiz, Mushaflarda yazılı gördüğümüz Kur'an-ı Azim; Kadîm, Azîz, Alîm Allah'ın kelâmıdır. Onda Cebrail'in olsun Peygamberimiz Muham-med (s.a.)'in olsun onlardan başka bir kimsenin olsun yaratıklardan hiçbir kimsenin en ufak bir lafzı yoktur. İnsanlar sesleriyle bu Kur'an-ı Azîmi okurlar [32] Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Muhakkak bu alemlerin Rabbinin indirdi­ğidir. Onunla emin olan ruh, apaçık bir Arapça lisan ile senin kalbin üzere na­zil oldu ki sen uyarıcılardan olasın" (Şuarâ, 26/192-195). Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: "De ki: Onu Ruhu'l-Kudüs iman edenlere tam bir sebat vermek, müslümanlara bir hidayet ve bir müjde olmak için, Rabbin-den hak olarak indirmiştir" (Nahl, 16/102).

Kur'an-ı Kerim'in Allah'ın kelâmı olduğunun delili, insanların ve cinlerin onun en kısa sûresinin bir benzerini bile ortaya koymaktan aciz olmalarıdır. Kur'an-ı Kerim'in i'câzı ile anlatılmak istenen de budur. Yani insanlar belağati, teşrî'i ve gayba dair verdiği bilgiler açısından, onun benzerini getirmekten aciz­dirler. Yüce Allah güzel sözün ileri gelen ustaları, fesahat ve belagat meydanla­rının önde giden süvarileri olarak bilinen Arapları muhatab alarak, söz dizisi, manaları, eşsiz harikulade göz kamaştırıcı açıklamaları açısından Kur'an'a -onun bir sûresi gibi dahi olsun- benzer bir metin getirmek üzere onlara mey­dan okumuştur: "Eğer kulumuza indirdiğimizden şüphe içindeyseniz haydi siz de onun türünden bir sure getirin! Allah'tan başka şahitlerinizi de çağırın; eğer doğru söyleyen kimseler iseniz. Fakat bunu yapamazsanız -ki hiçbir zaman ya­pamayacaksınız- artık tutuşturucusu insanlarla taşlar olan o ateşten sakının ki, o ateş kâfirler için hazırlanmıştır" (Bakara, 2/23-24).

İslam davetine karşı çıkan Kur'an-ı Kerim'e iman etmiyen, Muhammed (s.a.)'in peygamberliğini itiraf etmeyen Araplardan değişik vesilelerle Kur'an'ın bir benzerini meydana getirmelerini isteyen, bu konuda onlara meydan okuyan Kur'an ayetleri bir kaç defa tekrarlanmaktadır. İşte bunlardan birisinde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "De ki: 'Andolsun ki bu Kur'an'ın bir benzerini ge­tirmek için insanlar ve cinler bir araya toplansalar birbirine yardımcı olsalar dahi, yine de bir benzerini getiremezler" (İsra, 17/87).

Eğer bütünüyle onun benzerini meydana getirmekten acze düşmüş iseler, haydi on surenin olsun benzerini meydana getirsinler. İşte bu şekilde onlara meydan okuyan ilahî buyruk: "Yoksa; 'Onu kendisi uydurdu' mu diyorlar? De ki: 'O halde haydi siz de onun gibi uydurma on sure getiriniz, Allah'tan başka kime gücünüz yetiyorsa onları da çağırınız; eğer doğru söyleyen kimseler iseniz. Eğer bunun üzerine onlar size cevap veremezlerse bilin ki şüphesiz ki o ancak Allah'ın ilmiyle indirilmiştir ve gerçekten O'ndan başka hiçbir ilah yoktur. Ar­tık Müslüman oluyor musunuz?" (Hûd, 11/13-14).

Kur'an-ı Kerim'in benzerini yahut onun on suresi gibisini meydana getir­mek hususunda acze düşüldükten sonra, yüce Rabbimiz Kur'an-ı Kerim'in tek bir suresinin olsun benzerinin getirilmesini isteyerek meydan okumayı daha bir pekiştirmiştir. "Yoksa onlar: 'Onu kendiliğinden Uydurdu' mu diyorlar? De ki: 'Öyleyse eğer, siz de onun benzeri bir sûre getirin ve Allah'tan başka gücünü­zün yettiği kim varsa çağırın; doğru söyleyenlerden iseniz..." (Yûnus, 10/38).

Taberi der ki [33] : Şanı yüce Rabbimiz, Efendimiz Peygamberimiz Mu-hammed'e (s.a.) ve onun ümmetine, indirmiş olduğu Kitab'ı ile öyle manaları bir araya getirmiş ki, kendisinden önce göndermiş olduğu herhangi bir Pey­gambere indirdiği hiç bir kitapta onun ümmetinden önce hiçbir ümmet için bu manaları bir araya getirmiş değildir. Diğer bir deyişle Yüce Allah'ın önceki peygamberlere indirmiş oldukları kitaplar, Peygamberimiz Muhammed'e (s.a.) indirdiği Kitab'ın ihtiva ettiği manaların ancak bir kısmını bulundur­maktadır. Meselâ, bir takım öğütler ve açıklamalar ihtiva eden Tevrat, şanı yüce Allah'a hamdü senalar olan Zebur, bir takım öğüt ve hatırlatmalar olan İncil böyledir. Bu kitaplardan herhangi birisinde, kitabın kendisine indirildiği zatın tasdik edilmesi gerektiğine tanıklık edecek bir mucize olma özelliği yok­tur.

Buna karşılık Peygamberimiz Muhammed'e (s.a.) indirilen Kitap, bütün bu kitapların manalarını bulundurmakla birlikte diğer kitaplarda bulunmayan birçok manaları da ihtiva etmektedir. Bizim Kitab'ımızın diğer kitaplara göre üstünlük sağladığı bu tür manaların en önemlilerinden bir kısmı şunlardır: Onun hayret verici nazmı (söz düzeni), benzersiz şekildeki tasvir kudreti, ha­tiplerin onun en kısa sûresinin dahi benzerini düzenlemekten acze düştüğü ve belagat ustalarının onun bir bölümüne benzer nitelikte ifadeler söyleyemeyişi, harikulade telifi, şairleri şaşırtan anlatışı... Bütün bunlardan dolayı Kur'an-ı Kerim'in bir, tek ve kahhâr olan Allah tarafından gönderildiğini kabul ve tes­lim etmekten başka çare bulunamamıştır. Bununla beraber Kur'an-ı Kerim, teşvik ve korkutma, emir ve yasak, kıssa, tartışma üslubu ve örneklendirme gi­bi hususları da ihtiva etmektedir. Ayrıca semadan arza indirilmiş hiçbir kitap­ta bir arada getirilmemiş daha birçok husus... Bütün bunlar Peygamberimize indirilen Kitap'ta bir araya gelmiştir.

İ'câz'ın Görünür Şekilleri veya İ'câz Yönleri: Bunlar pek çoktur. Bunların kimisi açıklamalarının göz alıcılığı, üslûbunun belağati, lafızlarının yahut söz düzeninin akıcılığı bakımından yalnızca Arapları ilgilendirir; bu ister kullanı­lan kelimenin seçiminde olsun, ister cümle terkibi ve söz dizilişinde olsun far-ketmez. İ'cazın kimi yönleri de daha genel olup hem Arab'ı hem de Arap olma­yan herkesi kuşatır. Gelecekteki gaybî. hususlara dair haberler vermek, Hz. Adem'den, Hz. Muhammed (s.a.) 'in peygamber olarak gönderildiği zamana ka-darki uzak geçmişten haber vermek, genel ve özel hayatın her yönünü kapsa­yan son derece sağlam teşrî'ler (yasamalar) bunlar arasındadır. Burada Kur'an-ı Kerim'in i'câzının görünür şekillerini kısaca kaydetmekle yetiniyoruz. Kurtubî'nin açıkladığa üzere bunlar on tanedir. [34]

1- Arapçada olsun başka dillerde olsun alışılmış her türlü söz düzeninden farklı harikulade söz düzeni. Çünkü Kur'an-ı Kerim'in söz düzeninin şiirle hiç bir ilgisi yoktur.

2- Arapların kullandığı bütün anlatım üslûblarından ayrı ve farklı bir üs­lûp.

3- Asla herhangi bir mahlûkun söylemesi düşünelemeyecek şekilde akıcı bir ifade. Bunu meselâ Kaf sûresinde; Yüce Allah'ın: "Halbuki arz bütünüyle kıyamet gününde onun kabzasıdır..." (Zümer, 39/67) buyruğundan itibaren su­renin sonuna kadar olan bölümleri ile: "Sakın o zalimlerin işlediklerinden Al­lah'ı gafil sanma" (İbrahim, 14/42) den itibaren sûrenin sonuna kadar olan bö­lümlerinde rahatlıkla görebiliriz.

4- Arapçayı hiçbir Arap için mümkün olmayacak bir şekilde kullanmak. Öyle ki ittifakla her bir kelimenin ve her bir harfin yerli yerinde kullanıldığı kabul edilmektedirler.

5- Dünyanın yaratılışından, Kur'an-ı Kerim'in ümmî Peygamberin kalbine nazil olduğu zamana kadar geçen döneme dair haber vermek. Kur'an-ı Kerim, Peygamberlerin ümmetleriyle olan kıssalarını, geçmiş nesillerin haberlerini bildirdiği gibi; Kitap Ehli'nin soru sorup( da kendisiyle meydan okudukları As-hâb-ı Kehf kıssası, Hz. Musa ile Hz. Hızır'ın kıssası ve Zülkarneyn'in durumu gibi hususları da sözkonusu etmiştir. Peygamber (s.a.) bu gibi şeyleri bilmeyen ümmî bir ümmetin ümmî bir ferdi olarak Yahudilerin geçmiş kitaplardan öğ­rendikleri şekilde bu hususları cevaplandırmış ve böylelikle onun doğru söyle­diği anlaşılmıştır.

6- Yüce Allah'ın vermiş olduğu bütün sözlerinin maddi olarak, his ve idrâk edilecek bir şekilde gerçekleşmesi. Bu da iki kısma ayrılır: İlki Resulullah'a (s.a.) yardımcı olup ona zafer vereceğine, kendisini yurdundan çıkartanları yurtlarından çıkartacağına dair vaadinde olduğu gibi mutlak haber verme, di­ğeri belli bir şarta bağlanan vaatler. Yüce Allah'ın şu buyruklarında olduğu gi­bi: "Kim Allah'a tevekkül ederse O ona yeter" (Talak, 65/3); "Kim Allah'a iman ederse onun kalbine hidayet verir" (Tağabun, 64/11); "Kim Allah'tan sakınır ve korkarsa Allah onun için bir çıkış yolu takdir eder" (Talak, 62/2); "Sizden sabre­den yirmi kişi olursa ikiyüz kişiyi yenik düşürür" (Enfal, 8/65).

7- Ancak vahiy ile bilinebilen, insanoğlunun bilmesinin mümkün olma­dığı gelecekte vuku bulacak gaybe ait hususlardan haber vermek. Yüce Al­lah'ın Peygamberine, dinini bütün dinlere üstün kılacağına dair vermiş oldu­ğu ve şu ayet-i kerimede dile getirdiği vaad bunlardandır: "O, Rasulünü hi­dayeti ile, hak din ile  ve o dini bütün dinlere üstün kılmak üzere gönderdi, müşrikler hoşlanmasalar dahi" (Tevbe, 9/39). Yüce Allah vermiş olduğu bu sözü yerine getirmiştir. Yüce Allah'ın şu buyruğu da bu tür sözlerdendir: "O kâfirlere de ki: Yakında siz yenik düşecek ve cehenneme haşr olacaksınız; o ne kötü bir yataktır!" (Âl-i İmran, 3/12); "Andolsun Allah Rasûlüne gösterdiği rüyanın hak olduğunu doğrulamıştır; inşallah Mescid-i Haram'a korkusuz­ca, güvenlik içinde başlarınızı tıraş ettirmiş ve kısaltmışlar olarak gireceksi-nizdir" (Feth, 48/27); "Elif, Lam Mim. Rumlar en yakın bir yerde yenik düştü; onlar bu yenilgilerinden sonra üç ila dokuz yıl arasında galip olacaklardır" (Rûm, 30/1-3).

Bütün bu buyruklarda Âlemlerin Rabbi ve Âlemlerin Rabbinin bilgi sahibi kıldıkları dışında, hiçbir kimsenin bilemeyeceği bilgiler dile getirilmektedir. İs­ter yaratmak ve varetmek ister geçmiş ümmetlere dair haberleri açıklamak is­terse de bütün ümmetler için dosdoğru şeriat ve yasamaları yapmak, isterse de bilimsel ve tarihî pekçok meseleyi açıklamakla ilgili olsun; bunların herhangi birisi çürütülebilmiş ve gerçekleşmesi önlenebilmiş değildir. Meselâ Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Biz rüzgarları aşılayıcılar olarak gönderdik" (Hicr, 15/22); "Kafirler görmedi mi ki göklerle yer bitişik ve yapışık idi biz onları ayır­dık" (Enbiyâ, 21/30); "Her şeyden de çift çift yarattık" (Zariyat, 51/49); "Yeri de döşeyip yaydık; üzerine sabit dağlar bıraktık:" (Hicr, 15/19); şu ayeti kerimede de yeryüzünün küresel olduğu tespit edilmektedir: "Geceyi gündüze doluyor (yükevviru) gündüzü de geceye doluyor" (Zümer, 39/5). Dolamak (tekvîr) , yu­varlak bir cisim üzerine bir şey sarmak demektir.

Bu ayet-i kerimede de güneşin doğuş yerlerinin farklı farklı olduğu göste­rilmektedir: "Güneş de kendi karargahıma kadar akıp gider... hepsi de birer yö­rüngede yüzerler" (Yâsîn, 36/38-40).

8- Ferdî ve toplumsal hayatın temeli olan helal, haram ve benzeri hükümle­rin Kur'an-ı Kerim'de yer alması. Kur'an-ı Kerim ilahi ilimleri, dinî inancın esas­larını, ibadetlerin hükümlerini, fazilet ve ahlakın prensiplerini, her zaman ve me­kâna uygun siyasî, medenî ve toplumsal yasamanın esaslarını kapsamaktadır.

9- Çokluğu ve niteliği bakımından bir insan eseri  olması beklenilemeye-cek çok yüce ve parlak hikmetler.

10- Arada herhangi bir aykırılık ve tutarsızlık olmaksızın Kur'an-ı Ke-rim'in zahir ve batın bütün muhtevası arasındaki tenasüb (uyum ve tutarlılık). Bu konuda Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Eğer o Allah'tan başkası tarafın­dan (indirilmiş) olsaydı, elbette içinde birbirini tutmayan birçok şeyler bu­lurlardı." (Nisa, 4/82).

Kur'an-ı Kerim'deki i'câz yönlerine dair bu açıklamalardan, bunların Kur'an-ı Kerim'in hem üslubunu hem de anlamını kapsadıkları açıkça anlaşıl­maktadır.

Kur'an-ı Kerim'in üslubunun özellikleri ise dört tanedir:

1- Şiir, nesir veya hitabet olsun, bütün Arap edebiyatında -kendisine has bir özellikte harikulade söz dizilişiyle- görülmemiş bir anlatım düzeni.

2- Lafzın güzelliği, kelimelerin terkibinin inceliği, anlatımın parlaklığı açı­sından sonu gelmez bir üstünlük ve yücelik.

3- Harflerin dizilişi, kullanılışı, sıralanışı, kelimeler halinde terkip edilme­si ve verdikleri anlamlarla da ilgili üstün bir ses ahengi. Bu ona farklı kültür­lerden olmalarına rağmen her kesimden insana hitab edebilme ve herkes tara­fından kolaylıkla öğrenilip ezberlenebilme özelliğini vermektedir. Nitekim Yü­ce Allah şöyle buyurmaktadır: "Andolsun ki biz Kur'an'ı zikr (düşünmek öğüt almak, hatırlamak) için kolaylaştırdık; o halde var mı öğüt alan bir kimse1?" (Kamer, 54/17).

4- Lafız ile anlam arasında uyum, lafzın akıcılığı ve anlamı eksiksiz bir şe­kilde ifade etmesi, kullanılan tabirin maksada uygun düşmesi, herhangi bir fazlalık olmaksızın vecîz ve uzun olmayan ifadelerin kullanılması; adeta elle dokunulur bir şekilde ve etkileyicilik ile birlikte son derece edebî ve sanatsal bir ifade ile anlamların köklü bir şekilde yerleştirilmesi ve bütün bunların, eş­siz, oldukça çekici bir şekilde tekrarlarla gerçekleştirilebilmesi.

Anlamının özellikleri ise dört tanedir:

1- Akla, mantığa, ilme ve insan ruhuna uygun düşmesi.

2- İkna etme özelliği, insanı cezbedişi ve vermek istediği net hükmü açıkça ortaya koyusu.

3- Tam bir doğruluk ve gerçeklikle tarihî olaylarla ve tanık olunan vaka­larla uyum göstermesi; bütün insan sözlerinin aksine -uzunluğuna rağmen- an­lamları arasında çatışma, çelişki ve tutarsızlıktan uzak kalmış olması.

4- Kur'an'ın ihtiva ettiği anlamların bilimsel keşiflere ve sağlam değişmez ilmî teorilere uygunluğu.

Bütün bu özellikleri Kur'an-ı Kerim'in niteliğini belirten şu üç ayet-i keri­me bir arada zikretmektedir. Söz konusu ayet-i kerimeler şöyledir: "Elif, Lâm, Ra. Bu, ayetleri sağlamlaştırılmış, sonra da hakîm (hükmü sapasağlam hikme­ti sonsuz) ve herşeyden haberdar olan (Allah tarafından) genişçe açıklanmış bir Kitaptır" (Hûd, 11/1); "Şüphesiz ki onlara zikir (Kur'an) geldiğinde onu inkar edenler (bize gizli kalmazlar); halbuki o, hiç şüphesiz aziz bir kitaptır, ne önün­den ne arkasından batıl hiçbir suretle ilişemez. Hakîm ve Hamîd (olan Allah) tarafından indirilmiştir." (Fussilet, 41/41-42); "Eğer biz bu Kur'an'ı bir dağın tepesine indirseydik, şüphesiz ki onu Allah'ın korkusundan başını eğmiş, dağı­lıp parça parça olmuş görürdün. İşte biz bu örnekleri insanlara (üzerlerinde) düşünsünler diye veriyoruz." (Haşr, 59/21).

Kur'an-ı Kerim, her çağda mucizelerini dile getirmeye devam edip dura­caktır. -O er-Rafiî'nin de dediği gibi; [35] her çağın kitabıdır. Her çağda, o çağ için geçerli icaz için bir delili vardır. O diğer kitaplardan farklı olarak tarihi bo­yunca mu'cizdir, insanlık üzerindeki etkisiyle mu'ciz olduğu gibi, ihtiva ettiği gerçekleri ile de mucizdir. Bunlar hiçbir hususta insanlığın fıtratına aykırı düş­meyen genel i'câz şekilleridir. O bakımdan insanlık kaldığı sürece bu özellikleri de devam edecektir.[36]

 

5- Kur'an-ı Kerim'in Arapça Oluşu ve Diğer Dillere Tercüme Edilmesi:

 

Kur'an bütünüyle Arapçadır.[37] Arap diliyle nazil olmuştur. Kur'an-ı Ke­rim'in bütün kelimeleri ya asıl itibariyle Arapçadır veya Arap dilinin vezinle­rine, kalıp ve ölçülerine uygun şekilde Arapçalaştınlmıştır. Bazıları Kur'an-ı Kerim'de katıksız Arapça olmayan kelimeler bulunduğunu iddia etmişlerdir. Bunlara göre Kur'an-ı Kerim'de Arapça olmayan (a'cemî) bir takım kelimeler vardır; Sündüs ve İstibrak gibi. Bazı Araplar da kasvere=aslan, kübbâr=ol-dukça büyük, yaşlı ve ucab=acayip, hayret verici kelimelerini uygun görme­mişlerdir. Fakat bir seferinde oldukça yaşlı bir zat Resulullah (s.a.) in huzuru­na girmiş, Resulullah ona: Kalk, demiş, arkasından ona: Otur demiş ve bu söz­lerini defalarca tekrar etmiş. Bunun üzerine yaşlı adam şöyle demiş: Ey kas-vere (arslan) in oğlu! Benimle alay mı ediyorsun; halbuki ben oldukça yaşlı (kübbâr) bir kimseyim ve şüphesiz ki bu çok hayret verici şaşırtıcı (ucab) bir şeydir. Ona: Bu kelimeler Arapçada var mı? diye sormuşlar; o da: Evet, cevabı­nı vermiş.

İmam Şafiî (Allah'ın rahmeti üzerine olsun) fasih sözleri ve güçlü delille­riyle böyle bir iddiayı reddedip çürütenlerin ilkidir. O buna karşı yaptığı açık­lamalarında Allah'ın Kitab'ında Arapça olmayan bir kelime bulunmadığını be­yan etmiş, bu iddiada bulunanların delillerini çürütmüştür. Sözkonusu bu iddi­ayı yapanların en önemli iki delili şunlardır:

1- Kur'an-ı Kerim'de bazı Arapların kısmen bilemediği özel bir takım ta­birler vardır.

2- Kur'an-ı Kerim'de Arap olmayanların da kullandığı kelimeler vardır. İmam Şafiî birinci iddiaya şu cevabı verir: Bazı Arapların Kur'an-ı Kerim'i kısmen bilmemeleri Kur'an-ı Kerim'in kısmen Arapça olmadığının delili ola­maz. Aksine bu gibi kimselerin dillerini kısmen de olsa bilmediklerini gösterir. Hiçbir kimse Arap dilinin bütün kelimelerini bildiği iddiasında bulunamaz. Çünkü Arapça bilinen dillerin en kapsamlı olanıdır, kelime hazinesi en zengin olan dildir. Bir peygamber dışında hiçbir insan Arap dilinin tam hakkını vere­mez.

İkinci delile de şu şekilde cevap vermiştir: Arap olmayan bazı kimseler Arapça olmayan birtakım lafızları öğrenmiş ve bunlar onların dillerine girmiş olabilir. Arap olmayanların dillerinin veya bazı dillerin Arap dilinden az sayıda bir takım kelimelere uygun düşmesi muhtemeldir. Diğer taraftan Arapça lafızla­rın bir kısmı Arapça olmayan bir kökten de gelmiş olabilir. Ancak Arapça olma­yan bir kökten gelen son derece az sayıdaki bu kelimeler, eski dönemlerde Arap-çaya girmiş ve Araplar bu kelimeyi Arapçalaştırmış, dillerinin yapısına uydur­muş ve bu kelimeyi Arap dilindeki mahreçleri (çıkış yerleri) ve nitelikleri açısın­dan artık kendi dillerinden bir kelime haline sokmuşlardır. Asıl itibariyle söyle­yiş bakımından diğer dillerdekinin bir taklidi olsa dahi, irticali (belli kurala göre türetilmemiş) lafızlar ve onlar için öngörülmüş vezinler buna örnektir.[38]

Kur'an-ı Kerim'in bütünüyle Arapça olduğunu açık bir şekilde ifade eden ve onun Peygamberin kavmi olan Arapların diliyle nazil olduğunu belirten de­liller pek çoktur. Bunların bir kısmını sıralayalım: "Elif, Lam, Râ. Bunlar apa­çık bir kitabın ayetleridir. Andolsun biz onu anlayıp düşünesiniz diye Arapça bir Kur'an olarak indirdik" (Yusuf, 12/1-2); "Şüphesiz ki bu, alemlerin rabbi ta­rafından indirilmiştir. Onu uyarıcılardan olasın diye apaçık Arapça bir dil ile emin olan ruh senin kalbine indirmiştir'' (Şuarâ, 26/192-195); "İşte biz onu öyle­ce Arapça bir hüküm olarak indirdik" (Ra'd, 13/37); "Sana da şehirlerin anasını (Mekke'yi) ve onun etrafında bulunanları uyarasın diye böylece Arapça bir Kur'an vahyettik" (Şura, 42/7); "Hâmîm, (Herşeyi) apaçık gösteren kitap hakkı için; şüphesiz biz onu aklınızı kullanasınız diye Arapça bir Kur'an kıldık" (Zuh-ruf, 43/1-3); "Onu hiçbir eğriliği olmayan Arapça bir Kur'an olarak (indirdik); olur ki sakınırlar." (Zümer, 39/28).

İmam Şafiî Kur'an-ı Kerim'in Arapça olduğundan hareketle oldukça önemli bir hükmü sözkonusu ederek şöyle der: Buna göre her müslümanın gü­cü yettiği kadar Arap dilinden birşeyler öğrenmesi görevidir. Ta ki bununla Al­lah'tan başka ilah olmadığına, Muhammed'in onun kulu ve rasulü olduğuna şahadet getirsin; bu öğrendiği sayesinde Allah'ın Kitab'ını okuyabilsin, kendisi için farz kılınmış bulunan tekbiri ve emrolunduğu teşbih, teşehhüd ve buna benzer zikirleri söyleyerek yerine getirsin.

Kur'an-ı Kerim'in Arapça oluşu durumunun ve Araplara olan lütfunun so­nucunda oldukça önemli iki husus sözkonusu olmaktadır:

1- Kur'an'ı esaslarına göre öğrenip telaffuz etmek, dili düzgün konuşmayı sağlar. Konuşmaya fasahat ve açıklık kazandırır, konuşmayı tashih eder. Arap dilini gereği gibi anlamaya yardımcı olur. Çeşitli mahallî avam lehçelerinden etkilenmesi durumunda kendi aslî şeklinde korunmasını sağlayacak Kur'ana benzer başka hiçbir esas yoktur.

2- Geçmiş ondört asır boyunca Arap dilini korumakta en büyük pay Kur'an-ı Kerim'indir. Karşı karşıya kalman zayıflık dönemleri, gerilik, Avru­palı emperyalistlerin Arap toprakları üzerindeki egemenlik dönemleri için de bu geçerlidir. Hatta Arapların birleştirilmesinde temel etken Kur'an-ı Ke-rim'dir. Gâsıp, istilâcı ve menfur sömürgecilere karşı müslüman milletlerin uyanışını sağlayan en güçlü etkenlerden birisi de Kur'an-ı Kerim'dir. Bu saye­de Arap ve İslam topraklarında İslâmî uyanış tekrar baş göstermiş, müslü-manları iman ve gerçekten samimi, güçlü kalbî duygularla birbirlerine bağla­mıştır. Özellikle istilacılara karşı girişilen savaş ve mihnet dönemlerinde bu böyle olmuştur.[39]

 

Kur'an-ı Kerim'in Tercümesi:

 

Seran Kur'an-ı Kerim'in nazmının (söz dizisinin) tercüme edilmesi doğru olamaz ve haramdır. Çünkü böyle bir şeye imkan yoktur. Bunun nedeni ise Kur'an-ı Kerim'in kendisi ile nazil olduğu Arap dilinin tabiatı itibariyle diğer dillerden farklı oluşudur. Arapçada mecaz, istiare, kinaye, teşbih ve başka bir dilin kalıplarına aynı şekilde yansımasına imkan bulunmayan birçok edebî ve teknik şekil vardır. Eğer bunu yapmaya kalkışacak olursak mana bozulur, ter­kiplerin arasındaki tutarlılık kalkar, Kur'an-ı Kerim'in mana ve hükümlerinin anlaşılmasında oldukça acayip şeyler ortaya çıkar. Kur'anm kutsiyeti gider, azameti ve göz alıcılığı ortadan kalkar, i'cazına sebep olan belagat ve fesahati paramparça olur.

Fakat Kur'an-ı Kerim'in anlamlarının veya tefsirinin -Kuran'ın kendisi olarak görülmemesi şartıyle- tercüme edilmesi, seran caizdir. Buna göre artık Kur'an'm tercümesi Kur"an sayılmaz. Tercüme istendiği kadar incelikli olsun, seri hükümler çıkartmakta bu tercümeyi dayanak kabul etmek sahih değildir. Çünkü ayet-i kerimelerden neyin kastedildiğini anlamakta hataya düşme ihti­mali vardır. Bu ayetleri başka dillere tercüme etmekte de aynı şekilde hataya düşme ihtimali vardır. Bu iki ihtimal var olmakla birlikte,bu hususta tercüme­yi dayanak almak doğru olamaz.[40]

Kur'an tercümesiyle namaz sahih değildir[41]; bu tercümeyi okumakla da ibadet yapılmaz. Çünkü Kur'an-ı Kerim, hem söz dizisinin, hem de anlamın adı­dır. Söz dizisi (nazm) Kur'an-ı Kerim'in mushaflardaki ibaresidir; anlam ise bu ibarelerin delâlet ettiği şeydir. Kur'an-ı Kerim ile sabit sert hükümleri öğrenmek ise, ancak Kur'an'm nazmını (söz dizisini) ve manasını bilmekle mümkün olur.[42]

 

6. Surelerin Başlarında Yer Alan Mukatta' Harfler:

 

Şanı yüce Rabbimiz, Kur'an-ı Kerim'de yer alan Mekkî ve Medenî birta­kım surelere bazı alfabe harfleriyle veya Mukatta harflerle başlamıştır. Bu harflerin kimisi bir tek harften oluşan basit bir başlangıçtır. Bu Sad, Kâf ve Kalem'den ibaret üç sûrede böyledir. Birinci sure "Sâd" harfiyle, ikincisi "Kâf harfiyle, üçüncüsü ise "Nûn" harfiyle başlamıştır.

Bu şekilde başlayan surelerin on taijesi ise iki mukatta harf ile başlamak­tadır. Bunlardan yedi tanesi birbirine benzemektedir ve bunların hepsine "Hâ, Mîm" harfleriyle başladıklarından dolayı "el-Havâmim" adı verilir. Bu sureler Ğâfir (Mümin), Fussılet, Şûra, Zuhruf, Duhân, Câsiye, Ahkâf sureleridir. Bun­ları ona tamamlayan ve iki harfle başlayan diğer sûreler ise Tâhâ, Tâsîn (ile başlayan Nemi sûresi) ve Yâsîn sûreleridir.

Bu şekilde başlayan surelerin onüç tanesi de üç harf ile başlamaktadır. Bunlardan altı tanesi; "Elif Lâm Mîm" harfleriyle başlamaktadır. Söz konusu bu sureler, Bakara, Al-i İmran, Rum, Ankebut, Lokman ve Secde sureleridir. Beş tanesi "Elif Lâm Râ" lafzıyle başlamaktadır. Bunlar Yûnus, Hûd, Yusuf, İb­rahim ve Hicr sureleridir. İki tanesi ise "Tâ, Sîn, Mîm" harfleriyle başlamakta­dır. Bunlar da Şuarâ ve Kasas sureleridir.

Bu şekilde harflerle başlayan iki sure de dört harfle başlamaktadır. Bun­lar ise "Elif, Lâm Mîm, Sâd" harfleriyle başlayan A'râf süresiyle "Elif, Lâm, Mîm, Râ" harfleriyle başlayan Ra'd süresidir.

Tek bir sure de beş harf ile başlamaktadır. Bu ise "Kef, Ha, Yâ, Ayn, Sâd" harfleriyle başlayan Meryem süresidir. Buna göre mukatta harflerle başlayan surelerin sayıları 29 olmaktadır. Bu şekiller onüç ayrı şekildir. Bunlarda kulla­nılan harfler ondörttür. Bu ise alfabe harflerinin yansını teşkil etmektedir.[43]

3- Dr. Subhi es-Salih, Mebâhisün fi Ulumi'l-Kur'ân, s. 234 vd.

Tefsir alimleri surelerin bu şekilde başlamalarından maksadın ne olduğu­nu farklı şekillerde açıklamışlardır. (4> Kimisi bunlar Allah'ın Kur'an-ı Kerim'deki sırrıdır ve Allah'ın her kitapta bir sırrı vardır. Bunlara dair bilgiyi Al­lah kendisine saklamıştır. Bu buyruklar müteşâbih gurubundandır. Biz müte-şabihin, Allah tarafından geldiğine iman ederiz. Herhangi bir tevil ve yoruma sapmayız. Ancak bunun Peygamber (s.a.)'dan geldiği gibi bilinmesi gerekir.

Bir diğer grup da şöyle demektedir: Bu harflerin sözkonusu edilmesinin uygun bir açıklaması olmalıdır. İlk anda akla gelen bunun Araplara karşı bir delillendirme ve Kur'an-ı Kerim'i onların kulaklarına, kafalarına iyice yerleş­tirmek için olduğudur. İnkar edenlerin -güçleri yetiyorsa- Kur'an-ı Kerim'in benzerini ortaya koymaları yolundaki meydan okumadan sonra bu ayetler gel­miştir. Diğer taraftan Kur'an-ı Kerim'in Arap dilinin yapısını teşkil eden bu harflerden de meydana geldiğini bilmek gerekir.

Bu ayetlerle Kur'an-ı Kerim Araplara şöyle diyor gibidir: Sizler nasıl olur da Kur'anın bir benzerim veya onun bir suresinin benzerini meydana getirmekten acze düşersiniz? Halbuki o, Arapça bir sözdür. Arap alfabesinin harflerinden oluş­muştur; ister, ümmî ister öğrenim görmüş olsun, her Arap bu harfleri söyler. Üs­telik ona muhatap olan Araplar beyan ilminin ustaları, fesahat ve belagat alanla­rında koşturan süvariler idiler. Nesir olsun, şiir olsun, hitabet olsun, yazıda ol­sun, bütün sözlerinde bu harfleri kullanırlar, bu harflerle yazarlardı. Bununla birlikte Muhammed (s.a.)'in üzerine indirilen bu Kur'an-ı Kerim ile baş etmekten acze düşmüşlerdir. Buna bağlı olarak onun Allah kelamı olduğuna, bir insan ke­lamı olmadığına dair delil böylelikle ortaya konulmuş olmaktadır. Bu balamdan Kur*an'ın Allah kelamı olduğuna iman etmek gerekir. Surelerin başlangıcında yer alan bu harflerle onların benzerini meydana getirmekten acze düştüklerini ispat eden bir delil ve (kabul etmemeleri) dolayısıyla da bir azar olmaktadır.

Fakat Araplar Kur'an-ı Kerime benzer bir eser ortaya koymaktan aciz kal­malarına rağmen, ona iman etmemekte ısrar ettiler, inatlaştılar, ahmakça ve oldukça bayağı, son derece sathî ve gülünç bir şekilde Muhammed (s.a.)'e Kur'an-ı Kerim hakkında yalan yanlış sözler söylediler; Muhammed sihirbaz­dır, şairdir, dediler. Kur*an geçmişlerin efsaneleridir iddiasını ortaya attılar. Bütün bunlar ise onların iflaslarının bir belgesidir. Zaaflarının bir görüntüsü, delil bulamadıklarının açık işaretidir. Ona benzer bir eser meydana getirmek yolundaki iddialarını başarmalarının imkansız olduğunu ortaya koymakta ve taklitçi bir zihniyetle sadece inkarcı olduklarını göstermektedir. Çürümüş eski geleneklere sımsıkı bağlı kaldıklarını, sadece geçmiş dönemlerden devralınan putperest inançlara sarıldıklarım göstermektedir.

İkinci görüş ilim adamlarının muhakkiklerinin ve müfessirlerin çoğunlu­ğunun görüşüdür. Kişinin Kur"an'ı pür dikkat kesilip dinlemesinin, ona tüm benliğiyle yönelmesinin amaç edinildiğini söyleyen makul bir izah1[44]

 

8- Kur'an-ı Kerim'de Teşbih, İstiare, Mecaz ve Kinaye:

 

Arapça inmiş olan Kur'an-ı Kerim, dili kullanması açısından Arap dilinin tabiatı dışına çıkmış değildir. Kimi zaman Kur'an-ı Kerim'in lafızlarının hakikat manasında kullanıldığını görüyoruz. Bu ise lafzı karşılıklı hitapta bilinen anlamı ile kullanmak demektir. Kimi zaman ise lafzı mecazî anlamda kullanır. Bu da kelimeyi kelimenin aslî anlamı ile kullanıldığı anlam arasındaki bir iliş­ki dolayısıyla asıl anlamından başka bir anlam için kullanmak demektir. Yine Kur'an-ı Kerim'de teşbih (benzetme) de kullanılmıştır. Benzetme bir veya bir­kaç niteliği itibariyle bir veya birçok şeyi -ister lafzen söylensin, ister söylen-memekle birlikte anlaşılsın- benzetme edatı ile kullanmak ve ifade etmektir. Yine istiarenin de kullanıldığını görüyoruz. İstiare ise teşbihin benzeyen ve kendisine benzetilen yönlerinden birisinin hazfedildiği beliğ bir teşbihtir. Benzeyen ile kendisine benzetilen teşbih arasındaki ilişki ise daima benzerlik ilişkisidir [45]

Teşbih ister benzeme yönü (vechu'ş-şebeh) itibariyle müfred olsun, ister mürekkep olsun, Kur'an-ı Kerim'de pek çoktur. Müfred veya temsilî olmayan teşbîh, benzeme yönünün birden çok unsurdan değil de tek bir unsurdan alın­dığı benzetmedir. Meselâ, Zeyd arslandır, demek gibi. Burada benzeme yönü tek bir kelimeden alınmıştır ki bu da Zeyd'in kahramanlık itibarıyla arslana benzediğidir. Buna Kur'an-ı Kerim'den örnek olarak Yüce Allah'ın şu buyruğu­nu gösterebiliriz: "Şüphesiz ki İsa'nın Allah katındaki misali Adem'in misali gibidir; onu topraktan yarattı, sonra ona "ol" dedi o da oluverdi" (Âl-i İmran, 3/59).

Mürekkep veya temsilî teşbihe gelince: Eğer vechu'ş-şebeh (benzeme yönü) birden fazla unsura dayanıyorsa veya Suyutî'nin el-İtkan 'da söylediği gibi, eğer benzeme yönü birbirine eklenmiş toplam birtakım hususlardan alınmış ise, buna mürekkep teşbih veya temsilî teşbih denilir. Yüce Allah'ın şu buyru­ğunda olduğu gibi: "Kendilerine Tevrat yükletilip sonra onu yüklenmeyenlerin misali, koca koca kitaplar taşıyan eşşeğin misali gibidir" (Cuma, 62/5). Burada­ki benzetme, eşşeğin birkaç durumundan biraraya gelmiş bir benzetmedir. O da son derece belîğ ve faydalı olan bir şeyden faydalanmaktan mahrum kal­makla beraber, yine de yorgunluk çekmesidir. Yüce Allah'ın şu buyruğu da böy­le bir benzetmeye örnektir: "Dünya hayatı gökten indirdiğimiz bir su gibidir ki onunla yeryüzünde insanların ve hayvanların yediği bitkiler birbirine karışmış­tır. Nihayet yer süslerini takınıp süslendiği, sahipleri de ona her halde güç yeti-receklerini sandıkları bir sırada, geceleyin veya gündüzün ona emrimiz gelive­rir. Sanki dün yerinde yokmuş gibi onu biçilmiş bir hale getiriveririz" (Yu­nus, 10/24). Bu buyrukta on ayrı cümle vardır ve mürekkep benzetme bunların toplamından meydana gelmiştir. Bu on unsurdan birisi olmadığı takdirde bura­daki teşbih/benzetme de bozulur. Çünkü maksat, çabucak gelip geçmesi, nimet­lerinin zeval bulması ve insanların ona aldanmasını, gökten inen ve türlü otlar bitiren süsleriyle yeryüzünü süsleyen suyun haline benzetmektir. Yeryüzü bu süslenmesiyle oldukça değerli elbiselerini giymiş bir gelin gibi olur; o gelinin sahibi onu elde edeceğini umduğu ve artık ona ulaşması için hiç bir engel kalmadiğini sandığı sırada ansızın Allah'ın azabı gelir ve dün yokmuş gibi bir hal alır.

Lügavî mecaz veya aklî mecaz gibi değil de tek bir kelimede görülen mecaz demek olan istiareye gelince; bu da Kur'an-ı Kerim'de pek çoktur. [46] Yüce Al­lah'ın: "Ve nefes aldığı zaman sabaha..." (Tekvir, 81/18) buyruğunda olduğu gi­bi. Bu buyrukta peşpeşe, yavaş yavaş nefes alış, tanyerinin ağardığı sırada ay­dınlığın doğu tarafından azar azar çıkışını anlatmak için istiare olarak kullanı­larak ifade edilmiştir. Yüce Allah'ın şu buyruğu da böyledir: "Şüphe yok ki hak­sızlıkla yetimlerin mallarını yiyenler karınlarına ancak bir ateş yemiş olurlar" (Nisa, 4/10). Burada "yetimlerin mallan" ateşe benzetilmiştir. Aralarındaki or­tak özellik, ateşin insana zarar verebileceği gibi, yetimin malını yemenin de in­sana zarar vereceğidir.

Bir başka örnek de Yüce Allah'ın şu buyruğunda yer almaktadır: "İnsanla­rı karanlıklardan nura çıkartman için sana indirdiğimiz bir kitaptır bu" (İbra­him, 14/1) Yani insanları bilgisizliklerinden, sapıklıklarından Allah'ın dosdoğ­ru dinine, hak olan akideye, ilim ve ahlaka çıkartasm diye, sana bu kitabı in­dirdik. Burada bilgisizlik, sapıklık ve düşmanlık karanlığa benzetilmektedir. Çünkü insan bu haller olduğu takdirde açık ve seçik olan yolu bulamaz. Dos­doğru din de aydınlığa benzetilmektedir. Çünkü insan her ikisi sayesinde (yani din sayesinde din hususunda, aydınlık halinde de izlenen yol hususunda) açık ve seçik yolu bulabilir.

Mecaza gelince; bir kısım ilim adamı Kur'an-ı Kerim'de mecazın varlığını kabul etmemektedir (Zahiriler, Ebû Hamid el-İsferayînî ve İbnul-Kâs gibi Şafiî mezhebine mensub bazı ilim adamları, İbni Huveyzi Mendad el-Basrî gibi Mâ-likî mezhebine mensub bazı ilim adamları ile İbni Teymiye bunlardandır). Bun­ların bu konudaki kuşkuları mecazın hakikat dışı oluşundan kaynaklanmakta­dır Kur'an-ı Kerim ise böyle bir şeyden münezzehtir. Diğer taraftan söz söyle­yen bir kimse ancak hakikat anlamıyla kelimeleri kullanmada yetersiz kalırsa mecaza başvurur ve onunla maksadını anlatmaya çalışır. Allah için ise böyle bir şeyi düşünmek imkansızdır; fakat "Çökmek isteyen bir duvar" (Kehf, 18/77) buyruğunda duvarın istekte bulunması; "O kasabaya sor" (Yusuf, 12/82) buy­ruğunda ise kasabanın kendisine sormak söz konusu değildir. [47]

Ancak Kur'an-ı Kerim'in üslubunun güzelliğinin zevkine varanlar, böyle bir kuşkunun batıl olduğu görüşündedirler. Bunlara göre Kur'an-ı Kerim'de mecaz kaldırılacak olursa güzellik yönü de kalkmış olur. Yüce Allah'ın şu buy­ruğunda olduğu gibi: "Elini boynuna bağlanmış kılma, büsbütün de açma; yok­sa sonra kınanmış ve yaptığına pişman oturursun" (İsra, 17/29). Karîne, bura­da kelimelerin gerçek anlamlarının kastedilmediği ve ayet-i kerimenin her türlü savurganlık ile cimriliği yasakladığını göstermektedir.

Kinaye ise kendisi ile anlamın gerektirdiği kastedilen lafızdır. Bu da 'de pek çoktur. Çünkü işaret ve ima bakımından anlatım üslub-Yarmm amaç olarak gözetilen nesü ve zürriye't şu buyruğunda işarette bulunmaktadır: "Kadınlarınız sizin için bir tarladır; o halde tarlanıza dilediğiniz gibi gelin" (Bakara, 2^223). Yine yüce Mlaiv şu buy­ruğundan eşler arasındaki ilişkiyi, içli dışlı olmak bakımından her birisinin ötekine elbise olması şeklinde nitelendirmiştir: "Onlar sizin için bir elbisedir, siz de onlar için bir elbisesiniz" (Bakara, 2/187). Şu buyruğu ile cima'a (cinsel ilişkiye) işaret etmiştir: "Yahut kadınlara dokunmuş iseniz" (Nisa, 4/43): "Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helal kılındı" (Bakara, 2/87). Şu buyru­ğu ile de iffet ve namusu korumaya kinaye yoluyla işarette bulunmuştur: "Ve elbiseni tertemiz tut" (Müddessir, 74/4).

Ta'rîz, lafzı zikredip kendi anlamında kullanmakla birlikte, o lafız ile -ha­kikat olsun mecaz olsun- o kelimenin anlamı dışında bir başka şeye de işaret etmektir. Bu anlatım üslubu da Kur'an-ı Kerim'de kullanılmıştır. Buna misal: "Ve sıcakta savaşa çıkmayınız, dediler. De ki: Cehennemin sıcağı daha şiddetli­dir" (Tevbe, 9/81) Burada sözün zahiri anlamı olan Cehennem hararetinin daha fazla olduğu ve onun sıcağının dünya sıcağından fazlalığını anlatmak değildir. Gerçek maksat, savaştan geri kalan buna da havanın aşırı sıcaklığını mazeret olarak gösteren bu gibi kimseleri, tariz yolu ile söz konusu etmek; onların Ce­henneme atılacaklarını ve anlatılması mümkün olmayan cehennem sıcağını duyacaklarını ifade etmektir. Hz. İbrahim'in dediği nakledilen: "...Hayır, bu işi onların şu büyük olanları yapmıştır" (Enbiya, 21/63) buyruğu da bu türdendir. Hz. İbrahim burada ilah edilen putların büyüğüne putları kırma fiilini nispet etmiştir. Çünkü onlar akıllarını kullanıp olaya baksalardı, putların en büyüğü­nün dahi böyle bir işi yapmaktan aciz kalacağını bilirlerdi. Halbuki ilah asla aciz olamaz.[48]

 

Tamamlayıcı Bilgiler:

 

Kur'an-ı Kerim otuz cüzdür.

Kur'an-ı Kerim'deki sûre sayısı yüzondörttür.

Kur'an-ı Kerim'in Kûfelilere göre ayet sayısı altıbin ikiyüzotuzaltıdır.

Emir bin, nehiy bin, va'ad bin, va'îd (tehdit) bin, kıssa ve haberler bin, ib­retli hususlar ve misaller bin, haram ve helal beşyüz; dua yüz, nâsih ve men-sûh altmışaltı ayettir. [49]

 

İstiaze[50]

 

Anlamı: Lanet olunmuş, yerilmiş olan şeytanın şerrine, beni azdırıp sap­tırmasına, dinim ya da dünyam ile ilgili hususlarda bana zarar vermesine, ya da emrolunduğum işleri yapmaktan alıkoymasına, veya bana yasak kılınan bir şeye beni teşvik etmesine karşı Cenab-ı Allah'ın himayesine giriyor, O'na sığı­nıp güveniyorum. Çünkü âlemlerin Rabbinden başka hiçbir kimse onun şerrini savamaz ve önleyemez.

Şeytan; teklik olup çokluk şekli "şeyâtîn"dir. Ona bu adın verilmesi, hak­tan uzak olması ve isyankarlığıdır. Racîm ise, hayırdan uzaklaştırılmış, hakir düşürülmüş, lanet ve tahkire uğramış kimse demektir.

Şanı Yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'in okunacağı zaman istiâze getirilmesini şu buyruğu ile emir buyurmuştur: "Kurban okuyacağın vakit kovulmuş şeytan­dan Allah'a sığın." (Nahl, 16/98) Kur'an okumak istediğinde istiaze getir, de­mektir. Yüce Allah'ın şu buyruğu da böyle bir emri ihtiva etmektedir: "O en gü­zel haslet ile kötülüğü sav. Biz onların (seni) ne ile nitelendirdiklerini daha iyi biliyoruz ve de ki: "Rabbim! şeytanların vesvesesinden sana sığınırım, yanımda hazır olmalarından da sana sığınırım". (Mü'minûn, 23/96-98). İşte bu, Kur'an-ı Kerim'in kötülüğü iyilikle bertaraf etmenin insanların şeytanlarına karşı, is-tiazenin de cinlerin şeytanlarına karşı çare olduğunu göstermektedir.

Sünnet-i seniyyede bu emrin uygulanışı olmak üzere Ebu Said el-Hud-rî'den şöyle bir rivayet gelmiştir: Peygamber (s.a.) namaza kalktığı vakit önce iftitâh tekbiri getirip daha sonra: "O kovulmuş şeytandan onun dürtmesinden, üflemesinden her şeyi işiten, her şeyi bilen Allah'a sığınırım" derdi. [51]

İbnul-Münzir der ki: Peygamber (s.a.), İbn Mesud'un rivayetine göre, kı­raatten önce "Kovulmuş şeytandan Allah'a sığınırım" dermiş. İşte ilim adamla­rının çoğunluğunun kabul ettiği istiaze lafzı budur. (Bu da: Euzibillahimineş-şeytanirracim, demektir) Çünkü Allah'ın Kitab'ında sözkonusu edilen lafız bu­dur.

İlim adamlarının çoğunluğunun görüşüne göre namazın dışındaki kıraat­lerde (Kuran okumalarda) istiâze getirmek menduptur.

Namazda ise Malikilerin görüşüne göre; Fatiha ve zammı sureden önce is­tiâze ve besmele çekmek mekruhtur; bundan tek istisna Ramazanda kılınan Teravihtir. Çünkü Hz. Enesten gelen hadiste şöyle denilmektedir: "Peygamber, Ebû Bekir ve Ömer namaza Elhamdülillah! Rabbilâlemin (Fatiha suresini) okuyarak başlarlardı."[52]

Hanefîler ise namaz kılan sadece birinci rekatte istiâze getirir, demişler­dir.

Şâfiîlerle Hanbelîlerin görüşüne göre ise, herbir rekatın başında kıraatten önce gizlice istiâze çekmek sünnettir.

İstiazenin Kur'an-ı Kerim'in bir ayeti olmadığı üzerinde ilim adamları ic-mâ' etmişlerdir.[53]

 

Besmele

 

Anlamı: Herşeyden önce Allah'ın adını anarak, O'nu zikredip teşbih ede­rek, bütün işlerimde O'nun yardımını dileyerek başlıyorum. Çünkü hakkıyla kendisine ibadet olunan, rahmeti geniş olan Rab O'dur. O'nun rahmeti herşeyi kuşatmıştır. O küçük büyük nimetleri veren lütuf, rahmet ve ihsanını sürekli kılmakla bize sonsuz bağışlarda bulunandır.

Hikmeti: Yüce Allah, Fatiha sûresini ve -Tevbe suresi dışında- Kur'an-ı Kerim'in bütün sûrelerini, besmele ile başlatmıştır. Böylelikle her bir surede bulunan her şeyin hak olduğuna, kullara verilen sözün doğru ve gerçek olduğu­na dikkat çekmektedir. Çünkü O şanı yüce Rab, sûrenin ihtiva ettiği bütün va-ad, lütuf ve iyilikleri yerine getirecektir. Her bir sureye bu şekilde başlamakla yüce Allah'ın yardım ve tevfikmı aramanın ve işlerine ilâhlarının veya liderle­rinin adı ile başlayan mümin olmayanlara muhalefet ederek bütün amellere besmele ile başlamanın da müstahap olduğunu göstermek istemiştir.

Bazı ilim adamları şöyle demiştir: Bismillahirrahmânirrahîm, şeriatın bü­tününü ihtiva etmiştir. Çünkü besmele Allahü Teala'nm hem zâtına hem de sı­fatlarına delâlet etmektedir. [54]

Besmele Başında Bulunduğu Surenin Ayeti midir?: Besmele'nin Fatiha ve diğer sûrelerden bir ayet olup olmadığı hususunda ilim adamlarının farklı üç görüşü vardır:

Malikîler ve Hanefîler'e göre: Besmele Fatiha'nın da başka bir surenin de bir ayeti değildir. Nemi sûresi bundan müstesnadır. Burada besmele surenin arasında bir ayettir; Enes (r.a) dan rivayet edilen hadis şu şekildedir: Resulullah (s.a.), Ebû Bekir, Ömer ve Osman (r. anhum) ile birlikte namaz kıl­dım; onlardan her hangi birisinin Bismillahirrahmanirrahim'i dediğini duyma­dım" [55] Yani Medine halkı Medine mescidinde kıldıkları namazda besmeleyi okumazlardı. Ancak Hanefîler şöyle demiştir: Tek başına namaz kılan bir kimse her bir rekatte gizlice Fatiha ile birlikte Bismillahirrahmanirrahim'i söyler. Çünkü besmele Kur'an-ı Kerim'in bir ayetidir. Ama surenin bir parçası değil­dir. Besmele sureleri birbirinden ayırd etmek içindir. Malikîler ayrıca şöyle de­miştir: Farz olan namazlarda ister açıktan okunsun, ister gizli okunsun, ister Fatiha ister diğer sûrelerde besmele okumaz. Bununla birlikte nafile namazda besmelenin okunması caizdir. Kurtubî der ki: Bu görüşler arasında sahih olanı İmam Malik'in görüşüdür. Çünkü Kur'an-ı Kerim âhad haberlerle sabit olmaz; onun sabit olması hakkında ihtilaf söz konusu olmayacağı kati tevatürdür. [56] Ancak bu iddia o kadar açık bir delil değildir. Zira herbir ayetin ayrı ayrı müte-vatir olması gerekmemektedir.

Abdullah b. el-Mübarek der ki: Besmele her bir sûreden bir ayettir. Çünkü Müslim'in rivayetine göre Enes şöyle demiştir: Birgün Resulullah (s.a.) bizimle birlikte olduğu bir sırada uykuya dalıverdi. Daha sonra gülümseyerek başını kaldırdı. Gülmene sebep nedir ey Allah'ın Rasulü diye sorunca o: "Az önce üze­rime bir sure nazil oldu" dedi ve okudu: "Rahman ve Rahîm olan Allah'ın adıy­la; Şüphe yok ki biz sana Kevser'i verdik. O halde Rabbin için namaz kıl ve kur­ban kes! Şüphesiz ki sana buğzedenin kendisi soyu kesik olandır" (Kevser, 8/1-3).

Şâfiîlerle Hanbelîler der ki: Besmele Fatiha'dan bir ayettir. Namazda okunması icab eder. Ancak Hanbelîler -Hanefiler gibi- onun gizlice okunup açıktan okunmayacağı görüşündedirler. Şâfiüer ise şöyle derler: Namaz kılan kişi kıraati gizli olan namazda besmeleyi gizli, kıraati açıktan olan namazda Fatiha suresini açıktan okuduğu gibi besmeleyi açıktan okur. Şafiîlerin Besme-le'nin Fatiha'nın bir ayeti olduğuna dair delilleri Darakutni de yer alan Ebu Hureyre'nin Peygamber (s.a.)'dan naklettiği şu hadistir: "Sizler Elhamdülilla-hirabbilâlemîn'i okuduğunuz vakit Bismillahirrahmanirrahimi de okuyunuz. Çünkü o (Fatiha Suresi) Kur'anın anasıdır, kitabın anasıdır. es-Seb'ul mesani-dir (tekrarlanan yedi ayetli suredir) Bismillahirrahmanirrahim de (onun) ayet­lerinden bir ayettir" Bu hadisin isnadı sahihtir.

Şafiîler'e göre Besmele'yi açıktan okumanın delili şudur: İbni Abbas (r.a) dan gelen rivayete göre Peygamber (s.a.) Bismillahirrahmanirrahim'i açıktan okumuştur. [57] Diğer taraftan besmele Kur'an-ı Kerim'den bir ayet olmak üzere okunur. Bunun delili ise istiâzeden sonra okunuşudur; dolayısıyla besmeleden sonra sünnet olan, Fatiha'nın sair ayetleri gibi açıktan okunmasıdır.

Besmele'nin diğer surelerde o surelerin bir ayeti olup olmadığı ile ilgili Şa­fiî'den gelen farklı görüşler vardır. Bir seferinde her surenin bir ayetidir, der­ken bir diğerinde ise, yalnızca Fatiha'nın baş tarafında bir ayettir, demiştir. "Bismillah" ibaresi elif siz olarak yazılır. Çünkü "ism" in başına gelen "b" hem lafizda, hem yazıda buna ihtiyaç bırakmamaktadır. Bu Elifin yazılmayış sebebi ise, çokça kul­lanılmasıdır. Buna karşılık Yüce Allahın: " Yaradan Rabbinin adı ile oku" ifadesinde böyle değildir. Bunun kullanımı az olduğundan dolayı burada elif hazf edilmez.sahih olan görüş besmelenin her bir sûreden Fatiha gibi bir ayet olduğudur. Bunun delili ise, Ashâb-ı Kiram'ın bütün surelerin baş tarafında onu yazmak üzere ittifak etmeleridir. Bunun tek istisnası ise Tevbe süresidir. Bununla bir­likte Ashab-ı Kiram'ın Mushaflarda Kur'an-ı Kerim'den olmayan bir şeyi yaz­madıklarını da bilmemiz gerekir. Diğer taraftan az önce sözünü ettiğimiz fıkhî görüş ayrılıkları hariç, ümmetin Nemi süresindeki besmelenin ayet olduğu üzerinde ittifak ettiğini bilmemiz gerekir. Ayrıca ümmet bütün ilmî kitapların hatta mektupların başında da besmeleyi yazmanın caiz olduğu hususunda itti­fak etmiştir. Şiir kitaplarının başına besmele yazılmasını ise ŞaTbî ve Zührî ka­bul etmemiş, Said b. Cübeyr ile sonraki alimlerin çoğu ise bunu caiz kabul et­mişlerdir. [58]

 

Besmele'nin fazileti:

 

Hz. Ali (k.v.) "Bismillah" hakkında şöyle demiştir: O her türlü hastalık için şifadır ve her türlü ilaca da yardımcı ve destektir, "er-Rahmân" ise ona iman eden herkese yardımcıdır. Bu ondan başka hiç bir kim­seye verilmemiş bir addır. "er-Rahîm" ise tevbe edip iman eden ve salih amel işleyen kimselere karşı Allahu Teala'nın çok merhametli olduğunu ifade eder.[59]



[1] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/7-8.

[2] Kurtubî, 1/78 vd.

[3] Ahmed, Buharı ve Tirmizî Abdullah b. Amr As (r.a.)dan rivayet etmişlerdir.

[4] Bu tefsiri yazmak cesaretini ancak sözünü edeceğim şu ilmî çalışmalarımı yaptıktan sonra gösterebildim : Konuları ile ilgili ansiklopedi sayılabilecek kapsamlı iki eser: Birisi "İslam Fıkhı Usulü"ne dair iki ciltlik; diğeri değişik mezheplere göre Delilleriyle İslam Fıkhı adını taşıyan sekiz ciltlik bir eser... (Bu eser İslam Fıkhı Ansiklopedisi adıyla Risale Basın-Yayın tarafından Türkçemize çevrilip yayınlanmıştır.) Çeyrek asın aşkın üniver­sitede geçirdiğim öğretim hayatı... Ayrıca tahkik, tahrîc ve açıklamalarıyla Peygamber Efendimizin hadisine dair başka arkadaşlarımla ortaklaşa yaptığım es-Semerkandî'nin Tuhfetü'l-Fukaha'sıyla yaklaşık bindörtyüz hadis ihtiva eden el-Mustafâ min Ehâdîsi'l-Mustafâ adlı eserler üzerindeki çalışmalarım. Bunlara ek olarak da yirmi, hatta otuzu geçen ansiklopedi maddeleri ve araştırmalar ve bir takım telif çalışmaları.

[5] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/9-13.

[6] Mu'ciz: İnsanların ve cinlerin en kısa sûresinin dahi benzerini meydana getirmekten âciz olduğu kitap demektir.

[7] Yani onu mücerret okumak bile müslümanın sevap almasına sebep teşkil eden bir ibadet olduğu gibi, ondan belirli bir miktar okumadıkça da namaz sahih olmaz.

[8] Adeten yalan üzere birleşemiyeceklerinden emin olunan büyük bir kalabalığın yine büyük bir kalabalıktan naklettiği haber demektir.

[9] bkz. Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, Meseletü Tercümeti'l-Kur'an (Çeviren).

[10] îlâ, Kadın ile ilişki kurmamaya yemin etmek demektir. Eğer koca bu işe yaklaşmamak şeklindeki yemininden sonra tekrar hanımına dönecek olur ise yemininden dönmüş olur.

[11] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/14-15.

[12] Büyük ilim adamı Nizamuddin Hasan bin Muhammed en-Nisaburî'nin, Taberî tefsiri kenarında yer alan Garâibu'l Kur'an ve Rağibu'l-Furkân adlı tefsiri, 1/25; Râzi, et-Tefsîru'l-Kebîr,  11/14.

[13] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/15.

[14] Zemahşeri, Keşşaf ta (1/185 vd.) Kur'ânı Kerim'in surelere bölünmesinin birtakım sebep­lerini zikretmektedir. Bu sebeplerden birisi belli bir durumun açıklanmasının farklı farklı olmasının tek bir şekil üzerine obuasına kıyasla daha iyi, daha güzel ve daha üstün oluşudur. Sûrelere bölünmesinin diğer bir sebebi de Kur'ânı Kerim'in okunup öğrenilmesi için teşvik edici ve gayrete getirici bir unsur olmasıdır. Halbuki kitap tek bir cümle şeklinde (tekdüze) devam etmiş olsaydı, bu gerçekleşemezdi. Bir diğer sebep, Kur'ân-ı Kerim'in bağımsız bir bölümünü ezberleyen bir kimsenin bıı-«zberlediği bölüm (sure) ile izzet bulmasıdır. Diğer bir sebep de bir çok sahneler ile konuyu genişçe anlat­mak, anlatılmak istenen hususların iyice yer etmesine ve maksadın sağlamlaşmasına dikkatlerin çekilmesine bir sebeptir.

[15] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/16-18.

[16] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/18.

[17] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/19.

[18] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/19.

[19] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/20.

[20] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/20.

[21] Buhari,VI/314-315.

[22] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/20-21.

[23] Buhârî, VI/315-316.

[24] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/21-23.

[25] es-Sicistânî, el-Mesahif, s. 50.

[26] İbnu'1-Kâs, Telhîsu'l-Fevaid, s. 56 ve.; es-Suyutî, el-İtkân, II, 166; ez-Zerkeşî, el-Bürhân fi Ulumi'l-Kur'ân, I, 379, 387; İbni Haldun, Mukaddime, 419.

[27] el-Risale Dergisi, Sayı 216, yıl 1937; el-Muktefaf Dergisi, Temmuz 1933.

[28] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/23-24.

[29] Bu hadisi Buharî, Müslim, Muvatta'da Mâlik, Tirmizî, Ebû Dâvûd ve Nesâî rivayet etmiştir. (Camiu'l-Usul III, 31)

[30] Kurtubî 1/42-47; Taberi 1/23. vd; İbn Kutaybe, Tevilu Muşküi'l-Kur'ân, s.28 vd; es-Sayis, Tarihu'l-Fıkhi'l İslami, s. 20 vd; Dr. Subhi es-Sâlih, Ulûmu'l-Kur'ân, s. 101 -116.

[31] Kurtubi, 1/42-43; Fethu'l-Bârî, K/24-25; Nevevî, Şerhu Müslim, VI/100.

Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/24-26.

[32] İbni Teymiye, Fetâvâ, XII/117-161,172.

[33] Taberi, 1/65-66.

[34] Kurtubî, 1/73-75; Ayrıca bkz. İmam Abdulkâhir el-Cürcânî, Delailu'l-İ'caz fi ilmi'l Meânî, s. 294 vd.; el-Bakillânî, İ'câzu'l-Kur'ân, 33-47; er-Rafî, İ'câzu'l-Kur'ân, 238-290; Tefsîru'l-Menâr, 1/198-215.

[35] İ'câzu'l-Kur'ûn, s. 173,175;

[36] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/26-31.

[37] Taheri. î/25.

[38] eş-Şâfiî, er-Risâle, s. 41-50 f. 133-170; Ayrıca bkz. el-Gazzalî, el-Mustasfâ, 1/68; Ravdatu'n-Nazır, 1/184.

[39] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/31-33

[40] Şu anda da görülen budur, Kur'ânı Kerim yaklaşık elli dille tercüme edilmiştir. Fakat bunlar ya eksik ya yanlış veya güvenilir değildir. Keşke güvenilir müslüman ilim adamları tarafından iyi bir tercüme yayınlanabilse.

[41] Râzî, 1/209.

[42] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/33-34.

[43] Kurtubi, 1/154 vd.

[44] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/34-35.

[45] bkz. Dr. Subhi es-Salih, a.g.e., s. 322-333.

[46] İbni Kuteybe, Teuîlu Müşkili'l-Kur'ân, s. 102 vd.

[47] a.e., s. 99.

[48] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/35-38.

[49] Görüldüğü gibi verilen bu rakamların toplamı 6666 eder. Bu döküm kesin rakam değildir. Öğrenilip ezberlenmesi kolay olsun diye böyle bir döküm verilmesi âdet olmuştur. [Çeviren].

Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/38.

[50] "Eûzü billahi mine'ş-şeytâni'r-racîm" sözü.

[51] Bu hadisi Ahmed ve Tirmizî rivayet etmiştir. (Neylü'l-Evtâr, II, 196, vd.)

[52] Buharî ve Müslim tarafından ittifakla rivayet edilmiştir.

[53] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/39-40.

[54] "Bismillahirrahmanirrahim ile başlamayan önemli herbir iş kesiktir" hadisi ise zayıftır. Bunu Abdulkadir er-Ruhâvî el-Erbaîn adlı eserinde Ebu Hureyre'den rivayet etmiştir.

[55] Bu hadisi Müslim ve Ahmed rivayet etmiştir.

[56] Kurtubî, 1/93.

[58] Kurtubi, 1/97.

Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/40-42.

[59] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/42.