Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Isra Suresi - Kuran - Tefsirul Munir Zuhayli - 17. Sayfa

ISRA SURESİ. 4

Surenin İsmi: 4

Surenin Fazileti: 4

Önceki Surelerle İlişkisi: 4

Surenin Ele Aldığı Konular: 4

İsra Mucizesi Ve Hz. Musa'ya Tevrat'ın İndirilmesi 5

Belagat: 5

Kelime ve İbareler: 5

Olay ile İlgili İlim Adamlarının Görüşleri: 6

Açıklaması 6

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 8

Tarihte İsrailogulları'nın Durumları 9

Belagat: 9

Kelime ve İbareler: 9

Ayetler Arası İlişki 10

Açıklaması 10

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 12

Kur'an-ı Kerimin Hedefleri 12

Kelime ve İbareler: 12

Ayetler Arası İlişki 13

Açıklaması 13

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 13

Dünyada Allah'ın Nimetlerinin Hatırlatılması Ve İlâhi Kudretin Delilleri 14

Belagat: 14

Kelime ve İbareler: 14

Ayetler Arası İlişki 15

Açıklaması 15

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 17

Dünyayı İsteyenin Cezası İle Ahireti İsteyenin Mükafatı: 18

Kelime ve İbareler: 19

Ayetler Arası İlişki 19

Açıklaması 19

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 20

Müslüman Toplumun Esasları: İmanın Esası Tevhid, İslam Toplumunun Temeli Aile Bağıdır 21

Belagat: 22

Kelime ve İbareler: 22

Ayetler Arası İlişki 22

Açıklaması 23

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 26

Müslüman Toplumun Diğer Esasları 27

Belagat: 27

Kelime ve İbareler: 28

Ayetler Arası İlişki 28

Açıklaması 29

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 33

Yüce Allah'a Evlât Ve Es Koşanların Kınanması 34

Belagat: 34

Kelime ve İbareler: 34

Ayetler Arası İlişki 35

Açıklaması: 35

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 36

Kur'ân-ı Kerim Okuduğu Vakit Peygamber (S.A.)'İn Müşriklerin Eziyetlerine Karşı Korunması 37

Kelime ve İbareler: 37

Ayetler Arası İlişki 37

Açıklaması 38

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 38

Müşriklerin Öldükten Sonra Dirilmeyi Reddetmeleri Ve Onlara Cevap. 39

Belagat: 39

Kelime ve İbareler: 39

Ayetler Arası İlişki 39

Açıklaması 39

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 41

Muhalifler İle Yumuşaklıkla Ve En Güzel Şekilde Mücadele Etmek. 41

Belagat: 41

Kelime ve İbareler: 41

Ayetler Arası İlişki 42

Açıklaması 42

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 43

Müşriklerin Şüphelerinin Başka Bir Şekilde Çürütülmesi 43

Belagat: 44

Kelime ve İbareler: 44

Ayetler Arası İlişki 45

Açıklaması 45

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 47

İblis İle Meleklere Secde Etme Emrinin Verilmesi 48

Belagat: 48

Kelime ve İbareler: 48

Ayetler Arası İlişki 48

Açıklaması 49

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 50

Yüce Allah'ın İnsana Bahşettiği Nimetlerin Bazıları 50

Belagat: 51

Kelime ve İbareler: 51

Ayetler Arası İlişki 51

Açıklaması 52

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 53

İnsan mı Daha Faziletlidir Yoksa Melekler mi?. 53

Kıyamet Gününde İnsanlar Ve Liderleri 54

Belagat: 54

Kelime ve İbareler: 54

Ayetler Arası İlişki 54

Açıklaması 55

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 55

Müşriklerin Peygamber (S.A.)'e Tuzak Hazırlamaya Kalkışmaları Ve Onu Mekke'den Uzaklaştırmak İstemeleri 56

Belagat: 56

Kelime ve İbareler: 56

Ayetler Arası İlişki 56

Açıklaması 57

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 58

Peygamber (S.A.)'E Birtakım Emirler, Direktifler Ve İrşadlar 58

Belagat: 59

Kelime ve İbareler: 59

Ayetler Arası İlişki 60

Açıklaması 60

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 63

Kur'an- Kerimin İ'cazı 66

Kelime ve İbareler: 66

Ayetler Arası İlişki 66

Açıklaması 66

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 67

Müşriklerin Altı Mucizeden Birisinin İndirilmesini Teklif Etmeleri 68

Kelime ve İbareler: 68

Ayetler Arası İlişki 68

Açıklaması 68

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 69

Müşriklerin Şüphelerinin Bazısı: Peygamberlerin İnsan Olması Ve Öldükten Sonra Dirilişin İnkâr Edilmesi 69

Belagat: 70

Kelime ve İbareler: 70

Ayetler Arası İlişki 71

Açıklaması 71

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 73

Musa (A.S)'a Verilen Dokuz Mucize İle Kur'ân-ı Kerimin İndiriliş Şekli 74

Belagat: 74

Kelime ve İbareler: 75

Ayetler Arası İlişki 75

Açıklaması 76

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 78

Yüce Allah'a En Güzel İsimleriyle (Esmaü'l-Hüsna İle) Dua Etmek. 78

Belagat: 79

Kelime ve İbareler: 79

Ayetler Arası İlişki 79

Açıklaması 80

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 81


Rahman ve Rahim Olan Allah'ın Adıyla

 

ISRA SURESİ

 

İsra Mucizesi Ve Hz. Musa'ya Tevrat'ın İndirilmesi

 

1- Kulunu Mescid-i Haram'dan çevresi­ni mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya geceleyin götürenin şanı ne yücedir! Ona bir kısım ayetlerimizi gösterelim diye. Muhakkak ki O Semî'dir, Basîr'dir.

2-3- Musa'ya da Kitabı verdik ve onu İsrailoğulları için bir hidayet kıldık. Beni bırakıp başkasını vekil edin-meyesiniz, dedik. Ey Nûh ile taşıdığımız kimselerin soyu! Gerçekten o çok şükreden bir kul idi.

 

Olay ile İlgili İlim Adamlarının Görüşleri:

 

Alimlerin büyük çoğunluğuna göre Hz. Peygamber bedeni ile birlikte olmak üzere Beytü'l-Makdis'e ve oradan göklere yükselerek nihayet Sidretü'l-Müntehâ denilen yere ulaşmıştır. İşte bundan dolayı Kureyş hayrete düşmüş ve bu hadiseyi imkânsız görmüşlerdir.

Ebu Hayyân der ki: Zahir olan o ki, İsra Hz. Peygamberin şahsıyla (ruh ve bedeniyle) birlikte olmuştur. Bundan dolayı Kureyş yalanlamış ve bunu büyük bir iş olarak görmüştür. Hz. Peygamber bu olayı Ümmü Hânî'ye anlattığında O: "Sen bunu insanlara anlatma, seni yalanlarlar." diye karşılık vermişti. Eğer bu rüyada olsaydı onun bu anlattıkları tepki ile karşılanmazdı. İlim adamlarının çoğunluğunun görüşü budur. İnanılması gereken şekil de budur. İsra hadisi ise İslâm âleminin her tarafında Ashab-ı Kiram'dan rivayet edilen müsned hadisler arasında yer almaktadır. Bu hadisi ashâb-ı kiramdan yirmi kişinin naklettiği rivayet edilmektedir.[1]

Hz. Aişe ile Muaviye'den rivayet edilen bunun bir rüya olduğu şeklindeki rivayetlerin sıhhati sabit değildir. Sahih olsa dahi, onların bu ifadeleri hüccet teşkil etmez. Çünkü her ikisi de olaya tanık olmamışlardı. Zira Hz. Aişe o sırada yaşça küçüktü, Muaviye de o dönemde müslüman değildi. Ayrıca her ikisi de bunu Rasulullah (a.s.)'a isnat ederek nakletmedikleri gibi, ondan rivayetle de hadis diye de zikretmemişlerdir.

"Musa'ya da Kitabı verdik." ayet-i kerimesinin önceki ayet ile ilişkisine gelince: Başta Peygamber (a.s.)'in İsra ile teşrifi ve ikrama mazhar kılınması ve ona âyetlerinin gösterilmesi söz konusu edildikten sonra, Hz. Musa'ya da ondan önce Tevrat'ın verilmesi suretiyle teşrif edilip ikrama mazhar kılınması söz konusu edilmektedir.[2]

 

Açıklaması

 

Gecenin bir bölümünde Mekke-i Mükerreme'deki Mescid-i Haram'dan, Beytü'l-Makdis'teki Mescid-i Aksa'ya kulu getiren Yüce Allah'ı her türlü kötülükten tenzih ederim. Her türlü acizlik ve eksiklik sıfatından ve müşrik­lerin ileri sürdüğü ortağının yahut evladının .bulunmasından da, tam anlamıyla uzak olduğunu belirtir, Onun üstün ve eksiksiz kudrete sahip olduğunu ifade ederim. O mümkün görülmeyen her türlü şeyi gerçekleştirmeye Kadir olandır. Dolayısıyla kısa bir zaman süresi içerisinde peygamberinin şere­fini yükseltmek, kadrini yüceltmek, şanını üstün kılmak kasdıyla, o uzak mesafede kulunu -bu çağlar boyunca ona daimi bir mucize olsun diye- isra ettirmesinde garip görülecek bir taraf yoktur.

"Kulunu" buyruğundan kasıt, müfessirlerin icmâı ile Muhammed (a.s.)'dir. "Geceleyin" lafzının nekire olarak gelmesi ise, süresinin kısalığını anlatmak ve İsrâ'nm gecenin bir bölümünde olduğunu göstermek içindir. Çünkü bu şekilde nekire, "bir bölüm" anlamını ifade eder. Mekke ile Şam (Suriye toprakları) arasındaki uzaklık ise, eski taşıma araçlarına göre kırk günlük bir süredir. İsra hicretten -Mukatil'in de belirttiği gibi-[3] bir sene önce gerçekleşmişti, el-Harbî ise hicretten bir sene önce Rabiulâhir ayının 17. gecesinde İsrânın gerçekleştiğini kaydetmiştir. İbni Sa'd da Tabakat'mda İsrâ'nm hicretten 18 ay önce gerçekleştiğini rivayet etmektedir.

Hz. Peygamberin İsrâ'ya götürüldüğü yere gelince: Bu da bizatihi Mescid-i Haram'ın kendisidir. Nitekim Kur'ân lafzının zahiri de buna delâlet etmekte­dir. Hz. Peygamberden: "Ben Beyt-i Haramın yanında Hicr'de Mescid-i Haram'da uyku ile uyanıklık arasında iken Cebrail Burak ile geldi." şeklindeki rivayet de bunu göstermektedir. Çoğunluk ise der ki: Mescid-i Haram'dan kasıt harem bölgesidir. Çünkü Harem bölgesi Mescid-i Haram'ı kuşatır ve Haremin her tarafı da mescittir. Nitekim İbni Abbas böyle demiştir. Hz. Peygamber İsra'ya Ebu Talib'in kızı Ümmü Hani'nin evinden miladi 621 yılında götürülmüştür.

Mescid-i Aksa da ittifakla Beytü'l-Makdis'tir. Ona aksa (en uzak) adının veriliş sebebi bu mescit ile Mescid-i Haram arasındaki mesafenin uzaklığıdır. O zamanlarda Mekkeliler için yeryüzünde ziyaretle tazim olunan en uzak mescit o idi. Müslümanların çoğunluğu da Rasulullah (a.s.)'m beden ve ruhu ile birlikte israsının gerçekleştiğini ittifakla kabul etmektedirler. Zayıf bir görüşe göre ise İsra, Hz. Peygamberin yalnızca ruhuyla olmuştur. Bu görüş

Huzeyfe, Aişe ve Muaviye'den nakledilmektedir. Daha sahih olan ise birinci görüştür. Çünkü Yüce Allah'ın "kulunu" buyruğundaki "kul" kelimesi, hem ruhun hem bedenin birlikte adıdır. O halde İsrânın, hem ruhunun hem bedeninin birlikte oluşu ile gerçekleşmiş olması gerekir. Çünkü Enes b. Malik'ten rivayet edilen haber -ki bu da Mi'rac ve İsra'ya dair sair kitaplarında rivayet edilen meşhur hadistir- Mekke'den Beytü'l-Makdis'e gidişe, oradan da göklere yükselmeye işaret eder .                                                                          

Kısacası buradaki ayet kesin olarak İsrânın olduğuna delâlet etmektedir. Mi'râc ise Hz. Peygamberin Beytü'l-Makdis'e varmasından sonra göklere, oradan da meleklerin kalem cızırtılarını işiteceği bir seviyeye kadar çıkmaya denilir.                                                                                                             

Yüce Allah Mescid-i Aksa'yı etrafı mübarek kılınmış olmakla vasfetmekte-dir. Bereket ise din ve dünyanın bereketini kapsamına almaktadır. Din bereketi ile mübarek kılınması, peygamberlerin bulunduğu yer olmasıdır. Dünyevi bereketlerden kastedilen ise, çevresinde dünyevi hayır ve mahsullerle kuşatılmasıdır. Çünkü orada akarsular, ağaçlar ve meyveler bulunmaktadır ki bunlar da çeşitli maişet ve gıdaların bol bol bulunmasına sebeptir.

İsra'dan gözetilen hedef, Yüce Allah'ın kuluna büyük ayetlerini; varlığına, birliğine, kudretinin azametine dair muazzam delilleri göstermektedir.

Bütün bunlarda hayret edecek bir şey yoktur. Çünkü şanı Yüce Allah her sözü işiten Semî'dir, herkesi gören Basîr'dir. O işleri yerli yerine ve hikmete uygun olarak yapar. Hak ve adaletin gereğine göre gerçekleştirir. İşte müşriklerin sözlerini işitmesi, onların İsra olayına dair açıklamalarını, böyle bir olayın meydana gelmesini uzak bir ihtimal olarak görmelerini, Mekke'den Kudüs'e İsra'sını bahane ederek peygamber ile alay etmelerini işitir ve bu müşriklerin yaptıklarını, Allah'ın peygamberine ve risaletine karşı tuzaklarını da görürü .                                                                                                             

"Musa'ya da kitabı verdik..." Yüce Allah İsmail'in soyundan gelen Muhammed (a.s.)'e ikramını yapmasını söz konusu ettikten sonra, bu ayet-i kerimede de Muhammed (a.s.)'den önce Hz. Musa'ya, vermiş olduğu kitap olan Tevrat ile ikramda bulunduğunu söz konusu etmektedir. Yüce Allah o kitabı bir hidayet rehberi ve hidayetin ta kendisi kılmıştı. İsrailoğulları'na bu kitabı bilgisizliğin karanlıklarından ilmin aydınlığına çıkmaları için vermişti. "Beni bırakıp başkalarını vekil edinmeyiniz." Yani işlerinizi kendisine havale edeceğiniz Allah'tan başka bir vekil edinmeyiniz. "Vekil" kelimelerinin anlamı ise işlerini kendisine havale edip tevekkül edeceğiniz bir Rab demektir.

1- Dikkat edilecek olursa âyet-i kerimede gaib sigadan muhataba, muhataptan gaibe intikal edilmiştir. Yüce Allah'ın: "Kulunu Mescid-i Haram'dan... götüren" denilince Yüce Allah'­tan gaib olarak söz edilmektedir. Buna karşılık "çevresini mübarek kıldığımız... ona bir kısım âyetlerimizi gösterelim diye" buyruğunda ise muhataba geçiş vardır. Diğer taraftan: "Muhakkak ki o Semî'dir, Basîr'dir." buyruğu ise gaibe delâlet etmektedir. Arkasından yine: "Musa'ya da kitabı verdik." buyruğu ile muhataba geçilmiştir. İşte buna iltifat sanatı denir.

Muhammad (a.s.)'in Beytü'l-Makdis'e götürülmesi şeklindeki İsra ile Hz. Musa'ya Tûr'a gitmesi sonucu Tevrat'ın verilmesi arasında apaçık bir ilişki vardır.

Daha sonra Yüce Allah İsrailoğulları'nı şereflendirip üzerlerindeki nimeti­ni tamamlamasını beyan etmektedir. Bununla da peygamberlere tabi olma şevk ve arzularını harekete getirmek istemekte ve: "Ey Nuh ile beraber taşıdığımız kimselerin soyu..." diye buyurmaktadır. Yani ey Allah'ın Nuh ile birlikte suda boğulmaktan kurtardığı ve tevhid, hak ve hayır yoluna hidâyet eylediği kimselerin soyundan gelenler; yahut onların torunları! İşte siz de bu soyunuza benzeyiniz. İnsanlar arasında tevhide bağlanmaya, peygamberlerin ve rasûllerin izinden gitmeye en lâyık olanlar sizlersiniz. Çünkü önümüzde Yüce Allah'ın nimetlerine şükrü, Allah'ın kudret ve azametini takdir hususun­da alabildiğine ileri gitmiş bulunan atanız Nuh (a.s) vardır. Kulun çok şükredi-ci olması, tam bir muvahhid olması ile mümkündür. Meydana gelen bütün nimetlerin Allah'ın lütfü ile geldiğini görmesidir. İşte sizler bu çok şükreden kulun izinden gidiniz, onun yoluna, onun sünnetine tabi olunuz. Sizden önceki atalarınız nasıl ona uymuş idiyse siz de öylece ona uyunuz.

Hz. Nuh'un "kul" olmakla nitelendirilip peygamberimiz Muhammed (a.s.)'in de "kul" ile nitelendirilmesi peygamberlerin mertebesinin Allah Teâlâ'ya halis, katıksız kulluk mertebesi olduğunun delilidir. Harikulade İsra ve Mi'râc mucizelerinin, gerçek mahiyetlerinden başka türlü nitelendirilmesi doğru değildir. Ayrıca Peygamber (a.s.)'in gerçek konumunu aşacak bir konuma çıkartılmasını da gerektirmez. O Allah'ın bir kuludur yani Allah'ın izzetine, hakimiyetine boyun eğen bir kimsedir. Hristiyanların Hz. Mesih'i nite­lendirdikleri ve olması gereken doğru konumunun dışında başka bir konuma yerleştirmeleri doğru değildir.[4]

 

Tarihte İsrailogulları'nın Durumları

 

4- İsrailoğulları'na Kitap'ta şunu hük­mettik: Doğrusu yeryüzünde iki defa bozgunculuk yapacak, kibirlendikçe kibirleneceksiniz.

5- O ikiden birincisinin vakti gelince üzerinize çok güçlü olan kullarımızı saldık. Onlar da ülkenin köşe bucak her yanını araştırdılar. Bu, yerine gelmiş bir vaad idi.

6- Bundan sonra size onlara karşı tekrar üstünlük verdik. Mallar ve oğullar ile size yardım ederek sayınızı alabildiğine artırdık.

7- Eğer iyilik ederseniz kendiniz için iyilik etmiş olursunuz. Kötülük ederse­niz o da kendinizedir. İkincisinin vakti gelince yüzünüzden kederin okunması­nı sağlasınlar, Mescid'e ilk defa girdik­leri gibi girsinler ve ele geçirdikleri her yeri harab etsinler diye.

8- Belki Rabbiniz size merhamet eder. Eğer dönerseniz biz de döneriz. Biz Cehennemini  kâfirlere  bir  zindan yaptık.

 

Açıklaması

 

Bu ayet-i kerimeler İsrailoğulları tarihine ait açıklamalarda bulunmakla, işledikleri büyük suçları haber vermektedir. Buyruğun anlamı şudur: Biz İsrai-loğulları'na Musa'ya indirdiğimiz Tevrat'ta bildirdiğimiz hususlar arasında kesinlikle meydana gelecek hükmü verilmiş, bitirilmiş bir vahiy ile yeryüzünde fesat çıkartacaklarını haber verdik. Yani Şam toprakları ve Beytü'l-Makdis'ten yahut Mısır arazisinde yahut yerleştikleri her arazide iki defa fesat çıkartacak­larını söyledik. Allah'a asi olacaklar, Rablerinin Tevrat'taki şeriatına bir defa değil iki defa muhalefet edecekler.

Bunların birincisi Tevrat'a aykırı davranıp onu değiştirmek, Şi'yâ (a.s.) gibi bazı peygamberleri öldürmek ve Yüce Allah'ın gazabını bildirip korkuttuğu sırada da Ermiyâ'yı hapsedip alıkoymaktır. Diğeri ise Hz. Zekeriya ile Hz. Yahya'yı öldürmek ve Hz. İsa'yı da öldürmeye kalkışmaktı.

Daha sonra bunlar insanlara karşı büyüklük taslayacak, azacak, zorbalık yapacaklar, ileri ölçüde zulmedeceklerdi. Yüce Allah'ın: "Kibirlendikçe kibir­leneceksiniz" buyruğu ile onların büyüklük taslamaları, haddi aşmaları ve azgınlık etmeleri kastedilmektedir.

"O ikiden birincisinin vakti gelince..." yani iki fesattan birincisinin vakti gelip fasıklara yapılan vaat ile birinci defa fıska karşılık vaat olunan cezanın zamanı gelince biz sizlerin üzerine sizden daha güçlü, kuvvetli bir orduyu musallat ettik. Bunlar Buhtunnasar komutasındaki Babil halkı idiler. İbni Abbas ve başkalarının dediği gibi. Bu Yahudilerin Ermiyâ'yı yalanlayıp onu yaraladıkları ve hapsettikleri vakit olmuştu. Katâde ise şöyle der: Üzerlerine Câlût'u gönderdi, onların bir çoğunu sürdü, onların bir çoğunu da öldürdü. Câlût ve kavmi oldukça güç kuvvet sahibi idiler. Mücâhid ise şöyle der: Bunlar İranlılardan bir ordu idiler. Ancak kuvvetli olan birinci görüştür. Önemli olan ise azgın bir topluluğa güçlü bir topluluğun musallat kılınmasından gereken ibret ve öğüdü çıkarmaktır. Yoksa kişi ve toplulukların kim olduklarının fazla önemi yoktur.

"Onlar da ülkenin köşe bucak her yanını araştırdılar..." Yani ülkenin dört bir bucağına yayıldılar ve orayı hakimiyetleri altına aldılar. İstedikleri gibi gidip geldiler, kimseden korkup çekinmediler. Öldürüyor, talan ediyor, yağmalıyorlardı. İlim adamlarının ileri gelenlerini katlediyorlardı. Yaptıkları işlerden bir kısmı Tevrat'ı yakmak, Beytü'l-Makdis'i tahrip etmek, İsrailoğulları'ndan çok sayıda bir grubu esir almaktı. Bu ise Allah tarafından vaad olunmuş, mutlaka gerçekleştirilmesi hükmolunmuş bir sözdü. Bu gerçek­leşecek ilâhî bir hüküm idi.

Bu gayet yerinde ve katı ders semeresini vermişti. İsrailoğulları meydana gelen olaydan ibret almış, sapıklıklarından, azgınlıklarından geri dönmüş, kitap ve dinlerinin ilkelerine sarılmışlardı. Bu ise Yüce Allah'ın şu buyruğunda olduğu gibi onları yeni bir zafere götürmüştü:

"Bundan sonra size onlara karşı tekrar üstünlük verdik..." Yani daha sonra sizleri onlara galip getirdik, üstün kıldık, tekrar gücünüzü iade ettik, düşman­larınızı helak ettik, sayınızı alabildiğine çoğalttık. Yani erkeklerinizin sayısı çoğaldı. Sizlere pek çok mal, evlat ve silah ile yardım ettik. Bu ise Allah'a itaat ve emri üzerinde dosdoğru yürümenin fazileti idi: "İşte biz o günleri insanlar arasında döndürür dururuz." (Ali İmran, 3/140). Bu bakımdan Yüce Allah: "Eğer iyilik ederseniz kendiniz için iyilik etmiş olursunuz..." diye buyurmak­tadır. Yani şayet amelinizi güzelleştirir, Allah'a itaat eder, emirlerine uyar, yasaklarından uzak durursanız yahut itaat olan amelleri işleyerek iyilik yaparsanız bu şekilde kendinize iyilik etmiş olursunuz. Allah da üzerinize çeşitli hayır ve bereketlerin kapılarını açacak, dünyada kötü kimselerin size verecekleri eziyeti önleyecek, ahirette de size sevap verecektir. Şayet size yasak olan işleri yaparsanız masiyetlerin uğursuzluğu dolayısıyla Allah size dünyada düşmanlarınızı musallat etmek, ahirette de küçültücü azabı tattırmak suretiyle değişik cezalarla sizleri cezalandıracaktır. Yüce Allah'ın: "Kötülük ederseniz o da kendinizedir." buyruğu "Bu sizin hakkınızda uyarıdır" anlamındadır. Yüce Allah'ın şu buyruğunda olduğu gibi: "Her kim salih bir amel işlerse bu onun lehinedir, her kim de kötülük işlerse bu da aleyhinedir." (Fussilet, 41/46).

Bu Yüce Allah'ın yarattıkları hakkındaki kanunudur. Eğer asi olurlarsa Allah da onlara ölümü, talanı ve esir olunmayı salar. Tevbe ederlerse, bu sıkıntıları üzerlerinden giderir ve tekrar onları eski güçlerine geri döndürür. Bunu da "yapılanlara uygun bir karşılık olmak üzere" (Nebe, 78/26) yapar.

"İkincisinin vakti gelince..." Yani Hz. Zekeriya ve Hz. Yahya'yı öldürme teşebbüsü şeklindeki ikinci fesadın cezasını vermek zamanı gelince, tekrar üzerlerinize düşmanlarınızı yüzünüzden kederin okunmasını sağlamak üzere gönderdik. Yani sizi küçültüp kahretsinler diye yüzünüzde çektiğiniz sıkıntı ve kötülüklerin etkileri ortaya çıksın, Mescide girsinler, yani Beytü'l-Makdis'e siz­leri kahrederek, mağlup ederek girsinler diye üzerinize düşmanlarınızı saldık. Tıpkı orayı yakıp yıkmak, Tevrat'ı yakmak üzere ilk defada girdikleri gibi. "Ve ele geçirdikleri her yeri tahrip etsinler diye." Üstünlük kurdukları her tarafı alabildiğine yıksınlar, helak etsinler. Uygarlık ve bayındırlığın izlerinden hiçbir şeyi bırakmasınlar, üzerlerindekiyle birlikte toprağı yok etsinler; ekini, meyvayı, ziraatı mahvetsinler diye. Bu ikinci kerede Yüce Allah onlara İranlıları musallat etmişti. Biredus yahut Hiredus -Beydavî'nin naklettiği üzere- adıyla anılan prenslerden Babil prensi onları yağmalamış idi.

Kısacası ilk olarak İsrailoğullan'na hücum eden ve Beytü'l-Makdis'i tahrip eden kişi Buhtunnasar'dır. Bu ise Ermiyâ peygamber döneminde olmuştu. Bu Yahudilerin tarihine uygun düşmektedir. İkinci keresinde onlara hücum eden kişi ise Beydavî'nin belirttiği üzere Babil prensi Biradus'tur. Bunun asıl adı ise Yahudilerin kendi tarihlerinde belirttiklerine göre Bizans Kayseri Esbiyanus'-tur. Her iki talan ve yağma arasında ise yaklaşık beş yüz yıllık bir süre vardır.

Daha sonra Yüce Allah bir defa daha umut kapılarını önlerine açarak: "Belki Rabbiniz size merhamet eder." diye buyurmaktadır. Yani Ey İsrailoğulları, ikinci defa düşmanlarınızı size musallat kılmasından sonra şayet tevbe eder ve masiyetlerden vazgeçerseniz belki Rabbiniz size merhamet buyurur, sizi afeder de düşmanlarınızı sizden uzaklaştırır. Allah onlara verdiği bu sözünde elbette durmuştur. Zilleten sonra onları aziz kılmış, tekrar onlara egemenliklerini iade etmiş, aralarından peygamber göndermiştir.

Arkasından Yüce Allah onları: "Ve eğer dönerseniz biz de döneriz." diye buyurmaktadır. Yani sizler de üçüncü bir defa fesat çıkarmaya, masiyetlere geri dönerseniz biz de sizleri zelil kılmaya, düşmanlarınızı size musallat

 svz,e gerĞ^en azap N^ cağız. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Ve biz cehennemi kâfir­ler için bir zindan yaptık." Yani kurtuluşları olmayacak şekilde karar kılacak­ları bir hapishane kıldık. Nitekim İbni Abbas böyle açıklamıştır. Hasan-ı Basrî de şöyle buyurmaktadır: "Biz orayı kendilerine bir yatak, bir döşek ve bir sergi kıldık." Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: "Onlara cehennemde döşekler vardır, üstlerinde de örtüler..." (A'raf, 7/41). Diğer taraftan Araplar küçük sergiye "hasîr" (mealdeki "zindan") kelimesi derler.

Kısaca, isyanları sebebiyle İsrailoğulları hakkında dünyada zillet, ahirette de cehennem azabı söz konusudur. Bu ise Yüce Allah'ın emirlerine aykırı hareket eden herkes için ibretli bir durumdur.[5]

 

Kur'an-ı Kerimin Hedefleri

 

9- Muhakkak bu Kuran en doğru olana iletir ve salih ameller işleyen mümin­lere, kendileri için büyük bir mükâfat olduğunu müjdeler.

10- Ahirete inanmayanlara gelince; onlar   için   elem   verici   bir   azap hazırladık.

11-  İnsan hayır istiyormuşçasına şer ister, insan çok acelecidir.

 

Açıklaması

 

Ey İsrailoğulları, ne diye Kur'ân-ı Kerim'e iman etmiyorsunuz? Halbuki Kur'ân da Tevrat gibi ilâhi bir kitap olup Allah tarafından Rasulü Muhammed (s.a.)'e indirilmiştir. Bu Kitab'ın üç niteliği vardır:

1- Bu Kur'ân-ı Kerim en doğru olan yola iletir. Dosdoğru din demek olan en mükemmel yolu gösterir. Yüce Allah'ın tek ve Samed, mülkün mutlak sahibi Aziz ve mutlak egemen olduğu, öldürüp dirilten, aziz ve zelil kılan olduğunu ihtiva eden tevhid temeli üzerinde yükselen "müsamahakâr hanif dine" davet eder. Yine onun davet ettiği yol, faziletli amellerdir ve bu yol, dünya ve âhiret hayrını ihtiva eder. Yüce Allah'ın: "En doğru olan" buyruğunun anlamı eğriliği olmayan, en doğru, en adil ve mutedil olan yol demektir.

2- Bu kitap salih amel işleyen müminlere kıyamet gününde amellerinin karşılığı olmak üzere büyük bir ecir olduğu müjdesini verir.

3- Allah'ın varlığını, birliğini tasdik etmeyen, öldükten sonra dirilmeyi, mükâfat ve cezayı kabul etmeyip inanmayan, hayır işler işlemeyen kimseleri ise yaptıklarının bir cezası olmak üzere, onlara cehennem azabının bulunduğunu bildirip uyarır ve korkutur.

Yani Yüce Allah müminlere iki tür müjde vermektedir: Birisi kendilerine verilecek olan sevap, diğeri ise düşmanlarına verilecek olan cezadır. Ayet-i ke­rimede azap hakkında "müjde" tabirinin kullanılması onlara tehakküm (bir çe­şit alay) kabilindedir. Yüce Allah'ın şu buyruklarında olduğu gibi: "Onlara acıklı bir azabı müjdele" (Ali İmran, 3/21). Ya da bir şeyin zıddını kullanmak kabilinden de olabilir. Yüce Allah'ın: "Bir kötülüğün karşılığı onun gibi bir kö­tülüktür." (Şûra, 42/40) buyruğunda olduğu gibi.

Yüce Allah, İsrailoğulları'na ve diğerlerine hidayeti gösteren Kur'ân-ı Ker-im'in niteliklerini beyan ettikten sonra hidayet bulan insanın durumunu beyan etmektedir ki, her ikisi arasındaki ilişki, daha bir güçlensin ve semavî kita­plarla hidayet bulanların bir olduklarını göstersin. İşte bunu açıklamak üzere Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"İnsan hayır istiyormuşçasına şer ister." Yani insanın niteliği aceleciliktir. O kimi zaman kızdığı vakitlerde kendisi yahut çocukları veya malı aleyhine kötülük isteyerek beddua eder. Ya da ölümü, helak olmayı, yok olmayı diler, lanetler yağdırır. Tıpkı Rabbinden esenlik, afiyet ve bol rızık istiyormuş gibi dua eder. Eğer onun bu bedduası kabul olunacak olursa helak olur. Fakat Yüce Allah lütuf ve rahmeti dolayısıyla onun bu duasını kabul buyurmaz. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Şayet Allah insanlara hayrı çabucak istedik­leri gibi, kötülüğü de alelacele verecek olsaydı, elbette ecellerine hükmedilirdi." (Yûnus, 10/11).

Ebu Davud da Hz. Câbir'den peygamberimizin şöyle buyurduğunu naklet­mektedir: "Kendiniz aleyhine, mallarınız aleyhine beddua etmeyin ki Allah'ın duaları kabul ettiği ana tesadüf edersiniz de o anda o bedduanız kabul olunur."

İnsanı bu şekilde beddua etmeye iten onun tezcanlılığı ve aceleciliğidir.

Bundan dolayı Yüce Allah: "Ve insan çok acelecidir." diye buyurmaktadır. Yani akıbeti hakkında hiç düşünmeksizin istediğini elde etmekte acele davranır.[6]

 

Dünyada Allah'ın Nimetlerinin Hatırlatılması Ve İlâhi Kudretin Delilleri

 

12- Biz geceyi ve gündüzü iki ayet kıldık. Gece ayetini sildik, gündüz ayetini aydınlık kıldık; Rabbinizden lütuf arayasmız ve yılların sayısını ve hesabı bilesiniz diye. Biz her şeyi uzun uzadıya açıkladık.

13- Her insanın işlediklerini boynuna dolarız. Kıyamet gününde ona açılmış bulacağı bir kitap çıkartırız.

14-  "Oku   kitabını!   Bu   gün   kendi hesabını görmek için kendin yetersin."

15- Kim hidayete ererse kendi hidayeti için  hidayete  ermiş  olur.  Kim  de dalâlete   düşerse   kendi    aleyhine dalâlete düşmüş olur. Kimse başkasının günahını yüklenmez. Biz peygamber göndermedikçe azap ediciler değiliz.

16-17 Bir şehri helak etmek istediğimiz zaman varlıklılarına emrederiz; onlar orada fâsıklık yaparlar. Bunun üzerine artık oraya söz hak olduğundan biz de onu kökten yıkar, darmadağın ederiz. Nuh'tan sonra nice nesilleri yok etmişizdir. Kullarının günahı için Habîr ve Basîr olan Rabbin yeter.

 

Açıklaması

 

Biz gece ile gündüzü, kudretimize ve harikulade sanatımıza delâlet eden iki alâmet kıldık. Bunların ardı arkasına gelmelerinde insanın faydasına olan işler gerçekleşmektedir. İnsanın sükûn, sessizlik ve dinlenmesi geceleyin; geçim ve kazancını elde etmek için, çalışması ise gündüz olmaktadır.

Biz gece ve gündüzün zamanlarını onlardan gözetilen maksat ve gayeye uygun bir vakit kıldık. Geceleyin koyu bir karanlık vardır ve ışık yoktur. Bu ise ruhun, gözün ve kulağın rahat etmesine uygundur. Gündüzün ise harekete, çalışmaya, eşyaları görmeye uygun olarak ışık ve aydınlık vardır.

İşte bu buyruklarla Yüce Allah kullarına geceyi ışıksız, karanlık ve her­hangi bir şeyin görülmediği bir halde yarattığını; gündüzü ise eşyanın açıkça görülüp seçilebileceği şekilde aydınlık kıldığını belirterek kulları üzerindeki lütuf ve nimetini hatırlatmaktadır.

"Rabbinizden lütuf arayasmız diye." Gece ile gündüzü arka arkaya gelecek şekilde yaratmamız işlerinizi yürütme imkânını bulaşınız, sizi besleyip büyüten Allah'ın rızkından arayasmız diyedir. O Rab ki yaz ve kış dönüp duran zamana uygun olarak size olan lütuf ve insanıyla sizleri ardı arkasına terbiye etmekte, besleyip büyütmekte, sizin yararınıza olacak şeyleri yaratmaktadır.

"Ve yılların sayısını ve hesabı bilesiniz." Yani gece ile gündüzün ardı arkasına gelmesiyle günlerin, ayların, yılların sayısını bilesiniz. Ayları, gece ve gündüzleri hesap etmek suretiyle de zirai dönemlerin, borç vadelerinin icâre ve çeşitli muamelelerinizin vadelerini, namaz, oruç, hac ve zekât gibi ibadet vakit­lerinizin zamanını bilesiniz diye.

Gece ve gündüz değişmemiş olsaydı, insan geceleyin tam bir rahat imkânını, gündüzün de geçimini ve rızkını kazanma imkânını bulamazdı. Şayet zaman bütünüyle tekdüze olsaydı doğru bir şekilde ve kolaylıkla hesap bilinemezdi.

Bu ayetin bir benzeri de Yüce Allah'ın şu buyruğudur: "De ki: Ne dersiniz, eğer Allah kıyamet gününe dek üzerinize geceyi daim kılsa, Allah'tan başka size aydınlık getirecek hangi ilâh vardır? Hâlâ dinlemeyecek misiniz? De ki: Ne der­siniz, eğer Allah kıyamet gününe kadar üzerinize gündüzü ebediyyen uzatsa Allah'tan başka size rahat bulacağınız, geceyi getirecek hangi ilâh vardır? Hala görmeyecek misiniz? Geceyi rahat bulmanız, gündüzü de lütfundan aramanız için yaratması O'nun rahmetindendir. Olur ki şükredersiniz." (Kasas, 28/71-73).

Bir başka yerde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Zikretmek veya şükret­mek isteyenler için gece ve gündüzü birbirinin ardınca getiren O'dur." (Furkân, 25/62); "Güneşi bir ışık, ayı bir aydınlık yapan, bunların sayısını ve hesabı bil­meniz için ona menziller tayin eden O'dur. Allah bunları ancak hak ile yaratmıştır. O bilecek bir topluluk için ayetlerini (böyle) açıklar." (Yûnus, 10/5).

"Ve biz her şeyi uzun uzadıya açıkladık." Din ve dünyanızın menfaati hususunda ihtiyaç duyduğunuz her şeyi size faydalı, yeterli ve eksiksiz şekilde açıkladık.

Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Biz o Kitaptan hiçbir şeyi eksik bırakmadık." (En'am, 6/38); "Biz Kitab'ı sana her şeyi açıklayıcı olmak üzere indirdik." (Nahl, 16/89).

Yüce Allah, hayır yahut şer türünden olan amellerden sorumluluk ilkesini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: "Her insanın işlediklerini boynuna dolarız." Yani bizler her insanın amelini hayır ise gerdanlığın boyundan ayrılmayışı gibi; şer ise boynundan çözülmesi imkânsız olan zincirler gibi insandan ayrılmaz kıldık. Ayet-i kerimede geçen tâir (kuş) den kasıt, insanın yaptığı işlerdir. Araplar bir şeyin bir şeyden ayrılmamasını ifade etmek için "boyuna koyulma" tabirini kullanırlar. O bakımdan "Bunu senin boynuna bıraktım" derken "Ben seni bu işle görevlendirdim, ona gereken şekilde dikkat göstermeni istedim." demek istenir.

Yapılan amelin insandan ayrılmayışı kesin bir iş ve bilinen ilâhî bir hükümdür. Bu da Yüce Allah'ın eşyaya ve insandan sadır olacak amellere dair ezeli bilgisine uygun olarak cereyan eder. Ancak bu insanın cebr altında olduğunu (seçme hürriyeti bulunmadığını) ve sevap ile cezanın esas sebebini teşkil eden seçme hürriyetinin bulunmadığını ifade etmez. Her insan güzel bir sevabı gerektiren hayrı yahut da kötü bir cezayı gerektiren şerri seçmekte muhayyerdir, serbesttir.

"Kıyamet gününde ona açılmış bulacağı bir kitap çıkartırız..." Yani kıyamet gününde her bir insana önünde açılmış olarak göreceği bir kitabı karşısına çıkar­tacağız. Onda hayrıyla, şerriyle bütün amelleri kaydedilmiş olacaktır.

Hasan-ı Basri kudsî bir hadisi söz konusu ederek şöyle demektedir: "Allah buyurdu ki: Ey Ademoğlu, biz sana bir sahife yaydık. Üzerine iki şerefli melek görevlendirildi. Bunların birisi sağında, diğeri solundadır. Sağında bulunan melek iyi amellerini, solundaki melek ise kötülüklerini tespit eder; sen dilediğini yap, az ya da çok amel işle. Nihayet öldüğün vakit sahifen dürülür ve kabrinde senin boynuna dolanarak bırakılır. Kıyamet gününde sana (verilmek üzere) çıkartılmcaya kadar bu böyle kalır."

"Oku kitabını. Bu gün kendi hesabını görmek için kendin yetersin..." Kitabın ile karşılaşacağın vakit sana: "Oku kitabını!" Yani dünyada işlediğin amellerin yazılı olduğu kitabı oku, denir. Kendi amellerini hesap edip tespit edecek hesapçı olarak sen kendine yetersin. Hasan-ı Basrî bu ayeti okuduğunda şöyle dermiş: "Ey Ademoğlu kendini hesaba çeken kimse olarak seni tayin etmekle Allah sana adil davranmıştır." Bu sözü söyleyecek olan ise, melekler aracılığı ile Yüce Allah'tır.

"Kim hidayete ererse kendi nefsi için hidayete ermiş olur." Yani her kişinin ameli kendine ait olduğuna göre hakka ve doğruya hidayet bulup Allah'ın dinine, peygamberinin hidayetine uyan bir kimse ancak kendisine fayda sağlamış olur. Her kim amelinden sapar, Allah'ın dininden yan çizip uzaklaşır, onu ve peygam­berlerini inkâr edip kâfir olursa, ancak kendisine zarar verir. Çünkü salih amelin sevabı o ameli işleyene hastır. Bu sevap onu aşarak başkasına ulaşamaz. Kötü amelin cezası da o ameli işleyenin yakasını bırakmaz.

Daha sonra Yüce Allah ikinci şıkkın anlamını: "Kimse başkasının günahını yüklenmez." buyruğu ile daha da pekiştirmektedir. Yani günah kazanmış herhangi bir nefis bir diğerinin günahını yüklenmeyecektir. Aksine her kimse kendi günahını yüklenecektir. Yahut da kimse kimsenin günahını taşımayacaktır. Suç ve cinayet işleyen ancak kendi aleyhine işlemiş olur.

Bu buyruk başkalarını kötülük işlemeye, küfre sapmaya teşvik eden ve bu günahların akıbetini yükleneceklerini iddia eden kimselere açık bir reddir. İbni Abbas'tan rivayet edildiğine göre bu ayeti kerime: "Muhammed'i inkâr edip kâfir olunuz, günahlarınız benim boynuma olsun." diyen el-Velid b. Muğîre hakkında nazil olmuştur.

Bu aynı şekilde: "Bizler hiçbir şeyden dolayı azap edilmeyeceğiz. Eğer ceza ^diye bir şey söz konusu ise bu bizim atalarımız hakkında söz konusu olacaktır. Çünkü bizler sadece onları taklit eden kimseleriz." diyen cahiliyye mensubu kimselerin görüşlerini de reddetmektedir. Bunu da Yüce Allah'ın şu buyruğu pekiştirmektedir: "De ki: Siz bizim suçlarımızdan sorumlu olmayacaksınız. Biz de sizin yaptıklarınızdan sorumlu olmayacağız." (Sebe, 34/25).

Cezada şahsî sorumluluk ilkesi, suçludan başkasına da ceza veren eski Romalıların ve Arapların ceza anlayışını düzelten, İslâmın iftihar ettiği ulvi esaslardandır.

Başkalarını sapıklığa çağıranların ceza ve günahı kat kat olur. Aynı zamanda sapıklıklarında onlara uyan kimselerin günah ve cezaları da affedilmez. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Onlar kıyamet gününde kendi günahlarını tamamen yüklendikten başka bilgisizce saptırdıkları kim­selerin günahlarının bir kısmını da yükleneceklerdir." (en-Nahl, 16/25); "Onlar elbette kendi yüklerini ve kendi yükleriyle birlikte de diğer (saptırdıklarının) yüklerini yükleneceklerdir." (Ankebût, 29/13).

"Biz peygamber göndermedikçe azap ediciler değiliz." Yani adaletin, hik­metin ve rahmetin bir gereği olarak bizler dünyada yahut ahirette ancak uyardıktan sonra azap ederiz. Onların ileri sürebilecekleri bütün mazeretleri ortadan kaldırdıktan ve kendilerine peygamberi gönderdikten sonra insanlara ceza vermek söz konusudur. Bu ise hükümleri, helâli, sevap ve cezayı açıklayan ayet-i kerimeler ile onlara karşı delil getirildikten sonra olur. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "İçine her bir grup atıldığında cehen­nem bekçileri onlara: Size uyarıcı bir peygamber gelmedi mi? diye sorarlar. Onlar: Evet gerçekten bize bir uyarıcı (Peygamber) geldi, fakat biz yalanladık ve Allah herhangi bir şey indirmemiştir... dedik." (Mülk, 67/8-9). Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: "Oranın bekçileri onlara şöyle diyecek: Size Rabbinizin ayetlerini okuyan ve bu gününüze kavuşmakla korkutan sizden peygamberler gelmedi mi? Onlar: Evet, diyecekler. Fakat azap sözü kâfirler üzerine hak olmuştur." (Zümer, 39/71).

Peygamberlerin gönderilmesinden sonra azabın meydana gelişine gelince; bu da Yüce Allah'ın haber verdiği şu şekilde olacaktır:

"Bir şehri de helak etmek istediğimiz zaman..." Yani kökten helak edecek bir azap ile bir kavmin helak edilme zamanı yaklaştı mı, biz onların ileri gelen­lerine, refahlılarına itaat ve hayır işleri yapmayı emrederiz. Yani bu işleri yap­malarını buyururuz. Onlar bu emre aykırı davranıp fasıklık edip itaatin dışına çıkarak isyanda diretmeye koyulunca, bu isyanlarına uygun bir ceza ve azap vacip olur. Biz de bunun üzerine onları mahvu perişan ederiz ve tam anlamıyla yok eder, dağıtırız. Bu azap bütün o belde halkını kuşatır. Ayetteki "mütrefler" nimet içerisinde yüzenlerdir. Diğerlerine nispetle onların öncelikle şükret­meleri gereklidir. Onlar için şükür daha bir gereklidir.

Bu şekilde kapsamlı yok etmek ise, bütün mükelleflere yönelik olan genel emirdir. Zengin yahut fakir olsunlar, müreffeh olsunlar, olmasınlar fark etmez. Ancak burada emrin özellikle müreffeh kimselere yöneltildiğinden söz edilme­si, onların önder olmaları, başkalarının da onların arkasından gitmesidir. Avamın ve onlara uyanların durumu ise, büyüklerin ve önderlerin arkasından giderek onları taklit etmektir. İbni Abbas, Yüce Allah'ın: "Varlıklılarına emir veririz, onlar ise orada fasıklık yaparlar." buyruğu hakkında şöyle demektedir: Yani o beldenin kötülerim o beldeye yönetici yaparız; onlar da orada isyan ederler. Bunu yaptıkları takdirde ise azap ile Allah onları helak eder. Bu da Yüce Allah'ın şu buyruğunu andırmaktadır: "Böylece her kasabada oraların günahkârlarını -o yerlerde hilekârlıklar etsinler diye- büyüklerinden kıldık..." (Enam, 6/123).

Daha sonra Yüce Allah Kureyş kâfirlerini ve benzerlerini Rasulü Muhammed (s.a.)'i yalanlamaları ile ilgili olarak şöyle uyarıp korkutmaktadır: Bundan önce pek çok ümmete günahları sebebiyle azap etmek hak olmuştur. İşte bunu hatırlatmak üzere Yüce Allah: "Nuh'tan sonra nice nesilleri yok etmişizdir..." Yani Nuh'tan sizin bu zamanınıza kadar azıp isyan etmeleri, rasullerini yalanlamaları sebebiyle bir çok ümmeti helak ettik. Bunlar tıpkı sizin şu andaki durumunuzda idiler. Ve siz ey yalanlayıcılar, Allah katında bunlardan daha değerli değilsiniz. Sizler rasullerin en şereflisini, mahlûkatm en değerlisini yalanlamış bulunuyorsunuz. Sizin cezalandırılmanız daha yerinde ve öncelikle söz konusudur.

Bu her dönemde Allah'ın rasulünü yalanlayacak kimselere çetin azabı hatırlatan bir tehdittir. Ayrıca bunda Adem ile Nuh arasında geçen nesillerin İslâm üzere olduklarına delâlet vardır. İbni Abbas der ki: Adem ile Nuh arasında on nesil geçmiştir ki, bunların hepsi İslâm üzere idiler.

"Kullarının günahları için Habîr ve Basîr olarak Rabbin yeter." Yani yarattıklarının günahlarını gören Habîr (her şeyden haberdar) olarak Allah yeter. O, onların amellerini, günahlarını onlar için tespit eder. Müşriklerin de başkalarının da işlerinden hiçbir şey ona gizli kalmaz. Onların hayrıyla, şerriyle bütün amellerini bilir. Habîr onları çok iyi bilen, Basîr ise amelerini çok iyi gören demektir. İşte bu günahların, yok olmanın, helak edilmenin sebe­bi olduğunu, Allah'ın bu günahları çok iyi bildiğini, göstermektedir.

Sözü geçen bütün bu hususlar aklı başında olanları dünyada da ahirette de fayda verecek salih ameller işlemeye yöneltmeye bir sebeptir.[7]

 

Dünyayı İsteyenin Cezası İle Ahireti İsteyenin Mükafatı:

 

18-  Kim geçici dünyayı isterse onun için oradan dilediğimiz kadarını dile­diğimiz kimseye hemen veririz. Sonra onun   için   cehennemi   hazırlarız. Kötülenmiş ve kovulmuş olarak orayı boylar.

19-  Kim de ahiret ister ve onun için gerekli çabayı inanmış olarak gös­terirse, işte onların çabaları karşılığını bulacaktır.

20-  Her birine, bunlara da onlara da Rabbinin bağışından ulaştırırız. Rab-binin  bağışı  kimseden  alıkonmuş değildir.

21- Bak, nasıl onları birbirlerine üstün kıldık.  Elbetteki  âhiret dereceler bakımından da daha büyüktür, üstün­lük bakımından da.

 

Açıklaması

 

Bu ayet-i kerimeler insanların dünya hayatındaki durumlarını genel olarak sınıflandırmaktadır. İnsanlar iki gruptur: Kimisi dünya için çalışır, kimisi de ahiret için. Birinci kesim Yüce Allah'ın: "Kim geçici dünyayı isterse..." diye söz konusu edilmektedir. Yani her kimin isteği çabucak geçen dünyayı elde etmek ise ve bütün çaba ve gayretlerini ona yöneltip ahireti unutursa, Allah dünyada ona kendi istek ve iradesine uygun olarak, emelini acilen gerçekleştirme imkânını verir. Rızkını geniş tutmak, hayatını rahat içerisinde geçirmek gibi. Fakat dünyayı isteyen, nimetlerini isteyen herkes de maksadını elde edemez. Aksine bu, Yüce Allah'ın dilediği şekilde irade ve istek ile kayıtlıdır. Bu kayıt iki hususu kapsamaktadır: Verilenler kulun istediği değil de Allah'ın dilediğidir ve bunu Allah dünyayı isteyen herkese değil, kendisinin dilediği kimselere bağışlar. İşte maddecilere de istedikleri her şey verilmemek­tedir. Onlara ancak arzu ve temennilerinin bir kısmı verilmektedir. Maddeci­lerin bir. çoğuna da ebediyyen bir şey verilmeyebilir. Böylelikle bunlar hem dünyada hem de ahirette hakirdirler. Hem dünyadan, hem de dinden mahrum­durlar.

Bu maddecilerin her birisine ister istekleri verilsin ister verilmesin cehen­nem vardır. Onlar oraya atılacaklardır. Yani sürekli olarak cehennem ateşini çekeceklerdir. Allah, melekler ve bütün insanlar tarafından şükürlerinin azlığı, kötü amel ve davranışları sebebiyle yerilecekler, Yüce Allah'ın rahmetinden kovulacaklardır.

Ayet-i kerimede bu cezaların üç türlü niteliği söz konusu edilmektedir: Devamlılık ve ebedîlik, zelil kılmak ve küçük düşürmek ile Yüce Allah'ın rah­metinden kovulmak. İşte bu, kâfir maddecilere bir tehdit ve ileri derecede bir azardır. Çünkü onlar bütün çabalarını dünyaya münhasır kılarlar; üstelik dünyalık namına ellerine bir şey de geçmeyebilir. Ahmed, Aişe (r.anhâ)'den merfû olarak şunu rivayet etmektedir: "Dünya (ahirette) yurdu olmayanların yurdu, malı olmayanların da malıdır. Dünya için akılsızdan başkası toparlayıp biriktirmez."

İkinci kesim olan takva sahibi müminlere gelince, bunlar Yüce Allah'ın kendilerinden şu şekilde söz edip durumlarını haber verdiği kimselerdir: "Kim de ahireti isterse ve onun için gerekli çabayı inanmış olarak gösterirse..." Yani her kim ahireti ister ve onun gayret ve maksadı ahiret olup elinden geldiğince Allah'a, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe iman ve tasdikle yaparsa, bunlar itaatleri Allah tarafından şükür ile karşılanan ve amellerine sevap ver­ilen kimselerdir.

Bunların böyle bir mükâfatı, bu şekilde güzel bir karşılığı görmeleri ancak şu üç şarta bağlıdır:

1- Ahiret sevabını ve ahiretteki nimet ve sevindirici mükâfatları istemek. "Buharı i\e Müs\rm'&e ttı. Öyûks'^s^ T\May^,t edilen hadis-i. şerifte: "Ameller ancak niyetlere göredir." diye buyurulmaktadır.

2- Yapılan iş Allah'a yakınlaştırıcı ve Allah'ın rasulünce yapılan işlerden olmalı; batıl amellerden olmamalıdır. Çünkü kâfirler putlara, yıldızlara, melek­lere ve peygamberler arasından birtakım insanlara ibadet ederek Allah'a yakınlaşmaya çalışırlar. Yüce Allah'ın: "Ve onun için gerekli çabayı... gösterirse." buyruğu yani salih amelleri işlemek suretiyle hakkını verirse, anlamındadır.

3- Amelin iman çerçevesinde olması gerekir. Sağlıklı bir iman olmaksızın amelin bir faydası olmaz. İşte yapılan işin meşkur olması, yani mükâfatla karşılanmasında aranan üç şart bunlardır.

Seleften bazıları şöyle demiştir: Şu üç niteliği taşımayan kimseye amelin­in faydası olmaz: Sabit bir iman, samimi bir niyet ve isabetli bir amel. Daha sonra da selefe mensup bu zat bu ayet-i kerimeyi okudu.

İşte ahiretin zenginliğini tercih eden bu salih müminler, bundan sonra hiçbir şeye aldırış etmezler. Eğer onlara dünyadan bir pay verilirse rablerine şükrederler. Bu paydan mahrum bırakılırlarsa da sabrederler, rıza gösterirler. Çünkü onlar için Allah katında bulunanlar daha hayırlı ve kalıcıdır.

Daha sonra Yüce Allah dünya hayatındaki rızkın her iki kesim için temi­nat altına alındığını açıklayarak şöyle buyurmaktadır: "Her birine, bunlara da onlara da Rabbinin bağışından ulaştırırız..." Yani Yüce Allah dünyayı isteyen­lere de ahireti isteyenlere de mal, evlât ve buna benzer dünya hayatındaki izzet ve zinetin görünür özelliklerini verir. Onun bağışı mümin veya kâfir olsun kimseden alıkonmuş değildir; çünkü hepsi de şu amel yurdunda yaratılmış varlıklardır. O bakımdan Yüce Allah'ın adalet ve rahmeti herhangi bir kimse­nin mazeret beyan edebilmesine fırsat kalmamasını hükme bağlamıştır.

Daha sonra Yüce Allah her iki kesime bağışının farklı olduğunu belirt­mekte ve: "Bak, nasıl onları biribirlerine üstün kıldık..." diye buyurmaktadır. Yani ibret gözüyle bir bak, her iki kesimi verdiğimiz dünya bağışında nasıl farklı kıldığımızı gör. Rızık ve dünya metaı bakımından biribirlerine nasıl üstün kıldığımızı bir gör. Bir mümine bu bağışı verirken bir diğer mümine ver­medik. Bir kâfire verirken ötekine vermedik. Bu ise bizim daha iyi bildiğimiz, son derece ileri bir hikmet dolayısıyladır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmak­tadır: "Dünya hayatında onların geçimlerini aralarında biz paylaştırdık. Onların bir kısmını diğer bir kısmının üzerine derece derece üstün kıldık ki bir­birlerinden faydalansın." (Zuhruf, 43/32). Bir diğer ayet-i kerimede de Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Kiminizi kiminizden derecelerle -sizi size verdiği şeylerle sınamak için- üstün kılandır." "Eğer Allah kullarına rızkı (genişletip) yaysaydı, yeryüzünde elbette azgınlık ederlerdi; fakat o dilediği bir miktarda indirir. Şüphesiz ki O kullarından haberdardır, onları çok iyi görendir." (Şûra, 42/27).

"Elbette ki ahiret, dereceler bakımından da büyüktür..." Yani ahiretteki farklılık daha büyüktür. Uhrevî dereceler daha büyük, fazilet ve üstünlükler daha muazzamdır. Cehennem halkı ise aşağı doğru inen basamaklarda Cennet halkı yüksek derecelerde birbirinden farklıdırlar. Cennetin yüz basamağı vardır. Her iki basamağın arasındaki mesafe gök ile yer arası gibidir. Buharî ile Müslim'de şöyle rivayet edilmektedir: "Şüphesiz yüksek derece sahipleri, İlliyindekileri (en yüksekte olanları) sizin semanın ufkunda batmaya yüz tutmuş yıldızı gördüğünüz gibi görürler." Bazıları da şöyle demiştir: Ey dünya meclislerinde yukarda olmakla övünen kişi, ahiret meclislerinde yukarda olmakla övünmeyi arzulamaz mısın? Kaldı ki ahiret daha büyük, daha üstündür.

Ayet-i kerimeye uygun düşen ibretli bir olay vardır ki bunu İbni Abdüll-berr, Hasan-ı Basrî'den rivayet etmektedir. Hasan-ı Basrî der ki: Aralarında eşrafın ve avamdan kimselerin bulunduğu bir topluluk, Halife Ömer (r.a.)'in kapısına geldiler. Aralarında (Mekke soylularından birisi olan) Kureyşli Süheyl b. Amr, Ebu Süfyân b. Harb ve Kureyş'in yaşlıları da vardı. Hz. Ömer önce Suhayb, Bilal ve Bedir mücahitlerine huzuruna girmeleri için izin verdi. Hz. Ömer bunları severdi. Ebu Süfyan: "Ben bu gün gibisini hiç görmüş değilim." dedi. Çünkü bu gün şu kölelere (huzura girmek için) izin veriliyorken bizler olduğumuz yerde oturuyoruz, kimse bize dönüp bakmıyor bile. En akıllıları olan Süheyl şöyle dedi: Ey Kavm, Allah'a yemin ederim ben yüzünüzdeki kızgınlık ifadelerini görüyorum. Eğer kızıyorsanız bizzat kendinize kızınız. Çünkü -İslâm'a girmek için- onlar da davet edildiler, biz de davet edildik. Fakat onlar bu konuda ellerini çabuk tuttular, biz ise geri kaldık, geciktik. Bu Ömer'in kapısı. Ya ahiretteki farklılık! Eğer siz Ömer'in kapısında bunları kıskandıysanız, şüphesiz Allah'ın cennette onlara hazırladığı çok daha büyük­tür.[8]

 

Müslüman Toplumun Esasları: İmanın Esası Tevhid, İslam Toplumunun Temeli Aile Bağıdır

 

22- Allah ile beraber başka bir ilâh edin­me! Yerilmiş ve terkedilmiş olarak kalırsın.

23- Rabbin hükmetti ki: Kendisinden başkasına ibadet etmeyesiniz. Ana ve babaya iyi davranasınız. Eğer onlardan biri veya her ikisi senin yanında iken yaşlanacak olursa onlara: "Öf dahi deme! Onları azarlama ve her ikisine de tatlı söz söyle.

24- Merhametinden   dolayı onlara alçakgönüllülük kanatlarını indir ve de ki: "Rabbim o ikisi beni küçükken yetiştirdikleri gibi sen de onlara merhamet et."

25-  Rabbiniz nanslerinizde olanı en iyi bilendir. Eğer salihlerden olursanız 'muhakkak ki o, kendisine dönenlere mağfiret edicidir.

26- Yakın akrabaya hakkını ver, misk­ine ve yolcuya da. Ama saçıp savurma.

27- Çünkü saçıp savuranlar şeytanlarla kardeş olmuşlardır. Şeytan ise Rabbine karşı pek nankördür.

28-  Rabbinden beklediğin bir rahmet için onlardan yüz çevirmek zorunda

kalırsan o zaman onlara yumuşak bir söz söyle.

29- Ve elini boynuna bağlı kılma. Onu büsbütün de açıp durma; yoksa kınan­mış ve pişman olarak kalakalırsın.

30-  Muhakkak ki Rabbin dilediğine rızkı genişletir ve daraltır. Muhakkak ki O, kullarından haberdardır, Basîr'dir.

 

Açıklaması

 

Yüce Allah tevhidin gerçeğini açıklamak üzere Rasulüne hitapta bulun­maktadır. İmanın gerçeği tevhiddir, Allah'ın ortaklarını reddetmektedir. Bu hitabın muhatapları ümmetin mükellef olanlarıdır. Çünkü o dönemde Hz. Peygamberin anne ve babası yoktu.

Ey mükellef olan insan, ulûhiyyet ve ibadetinde Yüce Allah'a ortak koşma!

Yalnızca O'nu ilâh ve Rab tanı. O'ndan başka ilâh yoktur, O'nun dışında ilâh yoktur, O'nun dışında Rab yoktur, hakkıyla ibadete lâyık kimse yalnız O'dur. Sen Allah ile birlikte bir başka ilâhı kabul edecek olursan, Ona ortak koştuğundan dolayı kınanmış olursun. Yardımsız kalırsın, Rabbin sana yardımcı olmaz; hatta sen kime ibadet ettiysen seni de onunla başbaşa bırakır. Onun ise ne bir fayda ne de bir zarar verecek gücü vardır. Ahmed, Ebu Davud ve Tirmizî, Abdullah b. Mes'ud'dan şöyle dediğini nakletmektedirler: Rasulul-lah (s.a.) buyurdu ki: "Her kime bir ihtiyaç arız olur da o da bunu insanlara (karşılamaları için) götürecek olursa, onun bu ihtiyacı karşılanmaz. Her kim bu ihtiyacını Allah'a arz ederse er veya geç Allah'ın ona bir rızık göndermesi uzak değildir." Kısacası müslüman toplumun birinci esası Allah'ı tevhid etmek ve ona şirk koşmamaktadır.

Akide ve imanın en büyük esası olan tevhidin açıklanmasından sonra Yüce Allah imanın şeâirini (alâmetlerini) ve gereklerini söz konusu etmektedir. Bu hususlar da şunlardır:

1- Yalnızca Yüce Allah'a ibadet etmek: "Rabbin hükmetti ki: Kendisinden başkasına ibadet etmeyesiniz." Yani Yüce Allah kendisinden başkasına ibadet etmemenizi emretmiştir. Bu ise iki hususu kapsamaktadır: Yüce Allah'a ibadet ile meşgul olup Allah'tan başkasına ibadetten sakınmak. Çünkü ibadet tazimin en ileri derecesidir. Bu ise Aziz ve Celil olan Allah'tan başkasının hakkı değildir.

2- Anne, babaya iyilik: "Ana ve babaya iyi davranasınız." Yüce Allah pek çok ayet-i kerimede kendisine ibadet etmek emriyle birlikte anne babaya iyi davranma emrini bir arada zikretmiştir. Çünkü insanın var olmasının gerçek sebebi olan Yüce Allah'tan sonra, var olmasının zahirî sebebi onlardır. Şefkat, merhamet, onların iyiliklerinin tercih edilmesi, yumuşaklıktan oluşan bir ortam içerisinde çocukların terbiye edilmesini onlar sağlamışlardır. Buyruğun anlamı şudur: Ve Yüce Allah anne babaya iyilik yapılmasını emretmiştir. Yahut da anne babaya iyilik yapmanızı, onlara güzel davranmanızı emretmiştir. Nitekim Yüce Allah bir başka ayet-i kerimede şöyle buyurmak­tadır: "Bana, anne ve babana şükret diye. Dönüş yalnız banadır." (Lokman, 31/14). Bu ise onların çocuklarına olan şefkatleri ve iyilikleri dolayısıyladır. Çocuğun terbiye ve korunması için azami gayret harcamalarından ötürüdür. O bakımdan onlara karşı güzel davranmak, iyi hareketlerde bulunmak bir vefakârlıktır, bir insanlıktır. Bu da onlara karşı güzel davranmakla, varlıklı ise maddi açıdan yardım ile olur. Bundan dolayı Yüce Allah onlara yapılacak bir­takım iyilik şekillerini beyan ederek şöyle buyurmaktadır:

"Eğer onlardan biri veya her ikisi senin yanında iken yaşlanacak olurlarsa..." Yani ana ve baba yahut onlardan birisi senin yanında yaşlanacak ve ömürlerinin son dönemlerinde senin yanında tıpkı hayatının başlangıcında olduğu gibi zayıf ve aciz düşecek olurlarsa aşağıdaki şu beş görevi yerine getirmelisin:

a) "Onlara öf dahi deme." Yani en asgari seviyede sıkıntı belirten kötü bir söz söyleme. Hatta öf dahi dememelisin. Bu kötü sözün en aşağı derecesindeki sıkılmanın ifadesidir. Bu her durumda, özellikle de zayıf oldukları, yaşlandıkları ve kazanç sağlamaktan acze düştükleri vakit böyle olmalıdır. Çünkü o dönemde artık iyiliğe olan ihtiyaçları daha fazladır, daha gereklidir ve daha önceliklidir. Bundan dolayı Yüce Allah yaşlılık durumunu özellikle zikret­miştir.

Müslim, Ebu Hureyre'den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasulullah <s.a.) buyurdu ki: "Burnu yerde sürtünsün, burnu yerde sürtünsün, burnu yerde sürtünsün." Kimin ey Allah'ın Rasûlü? diye sorulunca şöyle dedi: "Anne babasından birisinin yahut da ikisinin yaşlılığına yetişip de cennete giremeyen kimsenin."

b) "Onları azarlama". Yani senden onlara karşı çirkin bir iş sadır olmasın. Of demenin yasaklanması ile azarlanmanın arasındaki fark şudur: Birincisi az veya çok usancı açığa vurmayı yasaklamaktadır. İkincisi ise cevap vermek yahut yalanlamak gibi yollarla sözle dahi onlara muhalefeti açığa vurmayı yasaklamaktadır. Oflamak, puflamak gizli ve hafif kötü söz, azarlamak ise kaba ve sert bir şekilde paylamak demektir.

c) "Ve her ikisine de tatlı sözler söyle." Yani ikisine de hoş, güzel, yumuşak; onları sayıp tazim etmekle ve onlara karşı tam bir edep ile söz söyle. Dikkat edilecek olursa Yüce Allah öncelikle onları rahatsız edecek şeyleri yasakladı, arkasından onlara güzel söz söylemeyi, onlarla hoş konuşmayı emretti. Çünkü tehalli olumsuzluklardan arınma güzelliklerle bezenmekten önce gelir. Ömer b. el-Hattâb (r.a.) bu yüce buyruğu açıklarken şöyle demektedir: "Bu, kişinin babacığım ve anneciğim demesi şeklinde olur." Yani onları isimleriyle çağırmasın. Onlara sesini yükseltmesin. Onlara dik dik bakmasın. Said b. el-Müseyyeb'e tatlı söz söylemenin ne demek olduğu sorulmuş, o da: "Bu, suçlu bir kölenin oldukça sert efendisinin karşısında konuşması gibi olmalıdır." diye cevap vermiştir.

d) "Merhametinden dolayı onlara alçakgönüllülük kanatlarını indir." Yani davranışlarınla onlara karşı alçakgönüllülüğünü sergile. Bundan kasıt ise ala­bildiğine alçakgönüllü ve yumuşak davranmaktır. Çünkü kanatların indirilme­si mütevazi davranmaktan kinayedir. Kuşun yavrusunu kanadı altına alması haline benzetilmektedir. Alçakgönüllülüğün anne babasına karşı merhamet ve şefkattan dolayı olması gerekir. Yoksa yalnızca emre uymak ve tenkit edilmek­ten korkmaktan dolayı olmamalıdır.

e) "Ve de ki: Rabbim o ikisi beni küçükken yetiştirdikleri gibi sen de onlara merhamet et." Yani yaşlandıkları vakit olsun, vefatları esnasında olsun Yüce Allah'tan onlara rahmet dile. el-Kaffal (Allah'ın rahmeti üzerine olsun) dedi ki: Yüce Allah, anne babaya iyiliği öğretirken söylenecek sözleri öğretmekle kalmayıp buna yapılacak davranışları öğretmeyi de ilâve etmektedir ki, bu da rahmetle dua etmektir. Kişi: "Rabbim...onlara merhamet et." demekle emrolun-muştur. Merhamet lafzı ise din ve dünyadaki bütün hayırları kapsayıcı bir lafızdır. Yüce Allah'ın: "Beni küçükken yetiştirdikleri gibi" buyruğu ise, "Beni terbiye ederken bana iyilik yaptıkları gibi sen de onlara iyilik yap." anlamındadır. Terbiye, geliştirip büyütme demektir. Özellikle onu söz konusu etmesi kulun anne babasının şefkatini ve onu terbiye ederkenki çaba ve gayretlerini hatırlaması içindir. Bu onun anne babasına olan şefkat ve düşkünlüğünü daha da arttıracaktır.

Anne babaya iyilik hakkında pek çok hadis-i şerif vârid olmuştur. Bunlar­dan birisini Tirmizî ve Hâkim, Ebu Hureyre ile Enes (r.a.)'ten rivayet etmekte­dirler. Buna göre Rasulullah (s.a.) minbere çıktı, sonra üç defa "Âmin, âmin, âmin" dedi. "Ey Allah'ın Rasulü, ne diye âmin dedin?" diye sorulunca şöyle dedi: "Bana Cebrail geldi ve Ey Muhammmed, dedi. "Yanında adın anıldığı halde sana salatü selâm getirmeyenin burnu yere sürtünsün: Âmin de," dedi ben de âmin dedim. Sonra: "Ramazan ayına erişip de Ramazan ayı çıkıp gittiği halde kendisine mağfiret olunmayanın burnu yere sürtünsün. Âmin de," dedi; ben de âmin dedim. Sonra; "Anne babasına yahut onlardan birisine yetişip de bu durumun kendisini cennete sokmadığı kişinin de burnu yere sürtünsün. Âmin de," dedi ben de âmin dedim."

İyilik onlar hayatta iken olduğu gibi onların ölümünden sonra da olabilir. Buna delil ise Ahmed, Ebu Davud ve İbni Mâce'nin Malik b. Rabîa es-Sâidî'den yaptıkları şu rivayettedir: Malik dedi ki: Ben Rasulullah (s.a.)'ın yanında otu­ruyor iken ona Ensar'dan bir adam gelip şöyle dedi: Ey Allah'ın Rasulü, onların vefat etmelerinden sonra anne babamın benim üzerimde kendilerine karşı yap­mam gereken bir iyilik var mı? Hz. Peygamber şöyle dedi: "Evet! Dört şeyi yer­ine getirmelisin: Onlara rahmet ve istiğfarla dua edeceksin, söz vermişlerse yer­ine getireceksin, arkadaşlarına ikramda bulunacaksın ve onlar tarafından akrabalık bağı ile bağlandığın akrabalarını gözeteceksin. İşte vefat etmelerinden sonra onlara karşı yapmakla görevli olduğun iyilikler bunlardır."

Şayet anne ve baba kâfir iseler çocuğun, hayatta oldukları sürece hidayet bulmaları, için onlara dua etmesi, imana kavuşmalarından sonra da onlara rahmet olunması için duada bulunması gerekir. Kur'ân-ı Kerim ölümlerinden sonra müşriklere mağfiret dilemeyi yasaklamıştır, isterse bunlar akraba olsun­lar. Bu yasak şu ayet-i kerimede yer almaktadır: "Peygamberlerin ve iman edenlerin yakın akraba olsalar dahi müşriklere mağfiret dilemeleri olacak şey değildir." (Tevbe, 9/113). Buna göre müslüman kimse -müslüman olmayan anne ve babasına ölümlerinden sonra rahmet dilemek müstesna- güzel bir şekilde davranır.

Bu ayet-i kerime gereğince amel etmek için yalnızca bir defa onlara rah­met talep etmek yeterlidir. Çünkü emrin zahiri vücup ifade eder ve yine emrin zahiri tekrarı gerektirmez. Süfyan'a: "Anne babasına insan ne kadar dua etmelidir, günde bir defa mı ayda bir defa mı, senede bir defa mı?" diye soru­lunca, şu cevabı verdi: (Namazdaki) Teşehhüdün sonlarında onlara dua etmenin yeterli olacağını ümid ederiz.

Anne babaya kötü davranmanın büyük günahlardan olduğunu dinimizin ortaya koymuş olması yeter. Tirmizî, Abdullah b. Ömer'den şöyle bir hadisi şerif rivayet etmektedir: "Rabbin razı olması babanın razı olmasına bağlıdır. Rabbin gazap etmesi babanın gazap etmesine bağlıdır."

Daha sonra Yüce Allah anne babaya iyilik yapmak hususunda işi gevşek tutmaktan sakındırarak: "Rabbiniz nefislerinizde olanı en iyi bilendir..." diye buyurmaktadır. Yani asıl değerlendirme kalpte olana, sizin nefislerinizde gizle­diğiniz itaatte ihlâsa veya ihlâssızlığa göredir. Yüce Allah sizin nefislerinizde olana muttalidir. Hatta O, bu durumlarınızı sizden daha iyi bilir. Çünkü siz yanılır, unutur ve her şeyi kuşatamayabilirsiniz. Kasdi olmayarak bir kimse herhangi bir yanlışlık, bir hata işleyecek olursa, niyeti iyi olduğu sürece Allah bundan dolayı onu cezalandırmaz. Çünkü şanı yüce Allah tevbe edip tekrar hayra yönelenlere, kasdi olmayarak yaptıkları kusurlara pişman olanlara mağfiret edicidir, bağışlayıcıdır. Günahtan tevbe eden kimse ise masiyetten itaate dönen kimsedir. Allah'ın hoşlanmadığı şeyi terk edip Allah'ın sevdiği, razı olduğu şeye dönendir. Ayet-i kerimeden kasıt ise ihlâsı terk etmekten sakındırmaktır.

3- Akrabaya, yoksullara ve yolculara iyilik: "Yakın akrabaya hakkını ver, miskine ve yolcuya da." Yüce Allah anne babaya iyiliği söz konusu ettikten sonra, akrabaya iyilik yapmayı ve akrabalık bağlarını gözetmeyi zikretmekte­dir. Buyruğun anlamı şudur: Ey mükellef olan insan! Akrabaya, yoksula ve yolda kalmış garip yolcuya hakkını ver. Bu ise akrabalık bağını gözetmek, sevgi göstermek, ziyaretleşmek, güzel geçinmek, muhtaç olduğu takdirde yok­sula yardımcı olmak, yolcuya da gideceği yere ulaşıncaya kadar azığını ve bineğinin masraflarını karşılamak için yardımda bulunmaktır. Hitap Rasulul-îah (s.a.)'a olmakla birlikte maksat umumidir. Ebu Davud'un Bekr b. el-Hâris'ten rivayet ettiğine göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Annen ve baban, sonra sana daha yakın olan ve daha yakın olan." Yahut da: "Sonra da yakınlık sırasına göre akrabaların" Buharî ile Müslim de Enes'ten Rasulullah (s.a.)'ın şöyle buyurduğunu rivayet etmektedirler: "Her kim rızkının i-znişletilmesini, ömrünün uzun olmasını arzu ederse akrabalık bağlarını §-:zetsin."

Bu emir Ebu Hanife'nin görüşüne göre kızkardeş, kardeş, anne-baba gibi nahrem olan akrabalara nispetle vücub (zorunluluk) ifade eder, Şafiî'nin förüşüne göre ise mendupluk ifade eder, Cumhura göre de yalnızca usul ve rirdun -diğer akrabalar müstesna- nafakalarını karşılamak vaciptir. Han-mefilere göre ise uzak dahi olsa, bütün akraba lehine nafaka vaciptir.

Yoksullara ve yolculara yardımcı olmak ise mendup sadakalar arasında ;aer alır.

4- Savurganlığın yasaklanması: "Ama saçıp savurma!" Yüce Allah infakı ae karşılıksız olarak harcamayı emrettikten sonra israfı yasaklamakta ve har a politikasını beyan etmektedir. Yani sen malı ancak mutedil bir şekilde olmayan yollarda ve hak sahipleri için harca. İsrafa da düşme. Savur-(tebzir) sözlükte malı israf yollarında harcayıp tüketmektir. Orta yollu mutedil yollu olmak ise İslâm'ın sosyal ve dini politikasıdır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 'Ve onlar ki infak ettiklerinde (harcadıklarında) israf da etmezler, cimrilik de etmezler, bu ikisi arasında orta yolu tutarlar." (Furkân, 25/67).

Daha sonra Yüce Allah israfı şeytanların fiillerine izafe etmek suretiyle savurganlığın çirkinliğine dikkat çekerek: "Çünkü saçıp savuranlar şeytanlarla kardeş olmuşlardır." diye buyurmaktadır. Yani mallarını Yüce Allah'a isyan yolunda harcayan savurganlar bu çirkin fiilleriyle şeytanlara benzerler. Bunlar dünyada da ahirette de şeytanlarla birliktedirler. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Kim Rahmanın zikrinden yüz çevirirse biz ona bir şeytan musallat ederiz. Artık o onun (ayrılmaz) arkadaşıdır." Yine Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: "O zulmedenleri ve onlara eş olanları... (yani şeytanlardan onlarla birlikte olanları.) toplayınız..." (Saffat, 37/22).

İbni Mes'ud der ki: Savurganlık gerekli olmayan yerde harcamaktır. Müc-ahid der ki: Bir insan malının tümünü hak yolda harcayacak olsa savurganlık yapmış olmaz. Hak olmayan bir yerde bir avuç dahi harcayacak olsa bu da savurganlık olur. Ali (k.v.) nin şöyle buyurduğu nakledilmektedir: "Kendine, aile halkına israfsız ve savurganlığa sapmadan infak ettiğin ile verdiğin sada­ka senin lehinedir. Riyakârlık ve desinler diye yaptığın infak ise şeytanın payınadır." Selef-i salihinden birisi hayır bir yolda alabildiğine harcamalarda bulundu. Kendisine: "İsrafta hayır yoktur." denilince o: "Hayır, hayırda israf yoktur." diye cevap verir.

"Şeytan ise Rabbine karşı pek nanköndür." Yani şeytan Rabbinin nimetini çokça inkâr eder. Çünkü o Yüce Allah'a gereğince amel etmemiştir. Aksine Allah'a isyana, O'na muhalefete yönelmiştir. O bakımdan masiyetlerde ve yeryüzünde fesat çıkartmak yolunda insanları saptırmak uğrunda çalışmıştır.

el-Kerhî der ki: Yüce Allah'ın kendisine bir mevki, şeref veya mal ihsan ettiği kimse de bu durumdadır. Eğer bu kişi bunu Allah'ın razı olmayacağı bir alanda kullanacak olursa bu da Allah'ın nimetine bir nankörlüktür. Çünkü bu kişi sıfat ve fiiliyle şeytana uygun davranmış olur.

Şeytanın Rabbine karşı nankör olma niteliği, savurganın da aynı şekilde Rabbine nankör olacağını göstermektedir. Kimi ilim adamı şöyle demiştir: Bu ayet-i kerime Arapların âdetlerine uygun olarak indirilmiştir. Çünkü onlar talan ve baskınlar yoluyla mal topluyorlar, sonra da böbürlenmek ve övünmek arzusuyla bu malları insanları İslâmdan alıkoymak, müslümanları zayıflat­mak, düşmanlarını güçlendirmek için harcıyorlardı. İşte bu ayet-i kerime onların yaptıkları işlerin çirkinliklerine dikkat çekmek için nazil olmuştur.

5- Vereceğine dair güzel vaadde bulunmak yahut güzel söz söylemek: "Rabbinden beklediğin bir rahmeti elde etmek için onlardan yüz çevirmek zorunda kalırsan o zaman onlara yumuşak bir söz söyle." Yani eğer akrabadan, yoksuldan, yolcudan malının azlığı ve fakirlik sebebiyle -onları açıkça redd etmekten utanarak- yüz çevirecek olursan onlara güzel, yumuşak söz söyle ve Allah'ın rızkı gelecek olursa onları gözeteceğini belirterek onlara iyi vaadlerde bulun ve geçerli bir mazeret açıkla.

6- Yapılacak infakta orta yolu tutmak. "Ve elini boynuna bağlı kılma..." YSee Allah infakı emrettikten sonra burada da infakın adabını ve geçim için arta yol tutmayı, cimriliği yererek israfı da yasaklayarak emretmektedir. Yani sendine ve akrabalık bağlarını gözetmek hususunda ailene ve hayırlı işlerde cbbti olma. Aynı şekilde aşırıya kaçacak şekilde alabildiğine bol bol infak ederek takatinden fazlasını verme. Gelirinden fazla -elinde bir şey kalmayacak şekilde- harcamada bulunma.

Kısacası: İnfakın esasları yaşayışta iktisat (orta yollu olmak), infakta da vasatı aşmamaktır. Cimrilik de etmemeli, israfa da kaçmamaktır. Cimrilik, aşın eli sıkılık, savurganlık ise aşırı harcamadır. Her ikisi de yerilmiştir. işlerin en hayırlıları ise orta yollu olanlarıdır.

Ahmed, İbni Mes'ud'dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasulullah î_a.) buyurdu ki: "İktisat eden fakir düşmez." Beyhakî de İbni Abbas'tan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasulullah (s.a.) buyurdu ki: "Nafakada iktisat geçimin yarısıdır." ed-Deylemî de Müsnedü'l-Firdevs'inde Enes'ten merfu olarak şunu rivayet etmektedir: "Tedbir (idareli harcama) geçimin yarısıdır. Sevgi göstermek aklın yarısıdır. Üzüntü yaşlılığın yarısıdır. Aile efradının Ezhğı ise iki zenginlikten birisidir."[9]

Buharî ile Müslim'de Ebu Hureyre (r.a.)'den şöyle dediği rivayet edilmek-■sedir: Rasulullah (s.a.) buyurdu ki: "Kulların sabahladığı her günde mutlaka .ki melek semadan iner. Onlardan birisi: "Allah'ım, infak edene infak ettiğinin y/erini tutacak olanı ver." Diğeri ise: "Allah'ım cimrilik edenin malını da telef *L" diye dua eder. Müslim'in Ebu Hureyre'den merfu olarak rivayetine göre Hz. Peygamber) şöyle buyurmuştur: "Sadakadan dolayı bir mal eksilmez. Allah için alçakgönüllülük edeni de Allah yükseltir." Ebu Davud da Abdullah b. Ömer'den merfu olarak şunu rivayet etmektedir: "Cimrilikten sakınınız, çünkü cimrilik sizden öncekileri helak etti. Bu cimrilik duygusu kendilerine cimri olmalarını emretti, onlar da cimrilik ettiler. Akrabalık bağını kesmelerini emretti kestiler, kötülük yapmalarını emretti onlar da kötülük işlediler."

Daha sonra Yüce Allah rızkın kendi iradesine bağlı olduğunu belirtti ki, insanlar kimi vakitler rızıklarmın daralmasının Allah nezdindeki hallerinin kötülüğünden kaynaklanmadığını idrak etsinler. Şöyle buyurmaktadır: 'Muhakkak ki Rabbin dilediğine rızkı genişletir ve daraltır." Yani ey Rasul, ozık veren, kısan, yayan, yarattıklarında dilediği gibi tasarruf eden, dilediğini Bengin kılan dilediğini fakir kılan -bu husustaki hikmeti gereğince- senin Rab-: indir. İşte bundan dolayı Yüce Allah: "Muhakkak ki O kullarından hab--:"dardır, Basîr'dir." diye buyurmaktadır. Yani o Yüce Allah her bir insanın maslahatının ancak o kadarında olduğunu bilir. O kimin zenginliği hakettiğini, cimin fakirliği hakettiğini çok iyi bilen, haberdar olan, her şeyi görendir. Kulların rızıklarmdaki farklılık Allah'ın (haşa) cimriliğinden dolayı değildir. Aksine bu maslahatlara riayet içindir. Hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur:

"Benim kullarımdan kimisi vardır ki, ona ancak fakirlik elverişlidir. Eğer ben onu zengin edecek olursam onun aleyhine dinini bozmuş olurum. Yine kullarımdan öyleleri vardır ki onlara ancak zenginlik uygun gelir. Şayet ben o kimseyi fakir düşürecek olursam onun aleyhine olmak üzere dinini ifsad eder­im." Zenginlik bazı kimseler hakkında imtihan olabilir. Fakirlik ise bir ceza olabilir.

Ayet-i kerimeden maksat şudur: Yüce Allah Rasulüne kendisinin Rab olduğunu öğretmektedir. Rab ise kullarını terbiye eden, onu ıslah edip ihtiyaçlarını karşılayan ve ıslahına elverişli bir miktarda ihtiyaçlarını karşılayarak kimisine rızkı genişleten, kimisine de daraltandır.[10]

 

Müslüman Toplumun Diğer Esasları

 

31- Açhk korkusuyla çocuklarınızı öl­dürmeyiniz. Onlara da size de biz rızık veririz. Onları öldürmek gerçekten bü­yük bir günahtır.

32- Zinaya da yaklaşma­yınız. Çünkü o bir hayasızlıktır ve kötü bir yoldur.

33- Allah'ın haram kıldığı canı öldürmeyin, hak ile olursa müstesna. Kim zulmedilerek öldürülürse gerçek­ten    biz onun velisine bir hak tanımışızdır. Artık o da öldürmekte aşırı gitmesin. Çünkü o zaten yardım görenlerden olmuştur.

34- Erginlik çağına ulaşıncaya kadar yetimin malına -en güzel şekilde olması dışında- yaklaşmayın. Ahdi de yerine getirin. Muhakkak ahitten sorulacaktır.

35- Ölçtüğünüz zaman ölçüyü tam tutun ve dosdoğru ölçü ile tartın. Bu hem daha hayırlıdır, hem sonuç itibariyle daha güzeldir.

36- Bilmediğin şeyin ardınca gitme. Çünkü kulak da, kalp de, göz de; bütün bunlar ondan mesuldürler.

37-  Yeryüzünde kibirlenerek yürüme. Şüphesiz ki sen ne yeri yarabilirsin ne de boyca dağları aşabilirsin.

38- İşte bütün bunlar kötülükleri Rab-bin katında sevilmeyen bir şeydir.

39- Bunlar Rabbinin sana vahyettiği hikmettendir. Allah ile beraber bir başka ilah edinme. Yoksa kınanmış ve kovulmuş olarak cehenneme atılırsın.

 

Açıklaması

 

İslâm toplumunun esaslarını açıklayan bu ayet-i kerimelerde sözü edilen itaatlerin beşinci türü[11] işte budur. Bu ise kız çocukları diri diri gömmektir. Yüce Allah anne babaya iyilik yapma şekillerini açıkladıktan sonra, çocuklara iyilik yapma şeklini beyân etmektedir.

Fakirlik yahut utanç korkusuyla kız çocuklarınızı öldürmeyin. Onları rızıklandıran biziz, siz değil. Sizi de biz rızıklandırıyoruz. Fakirlik yahut utanç korkusuyla onları öldürmek oldukça büyük bir günah, büyük bir vebaldir. Altından kalkılamayacak kadar ağır bir mesuliyettir. Burada öncelikle çocuk­ların rızkına dair haber verilmektedir. Çünkü burada varlıklı olanlara hitap edilmekte ve onların rızıklarma verilen önem söz konusu edilmektedir. Buna karşılık En'am suresinde ise babaların rızkı ile ilgili habere öncelik tanındığını görüyoruz: "Sizi de onları da biz rızıklandırırız." (En'am, 6/151). Çünkü burada fakirlere hitap edilmektedir ve fakirlik dolayısıyla çocukların öldürülmesini yasaklamaktadır. O halde babaların da çocukların da rızıkları Allah'ın elindedir. Fakirlik korkusuyla çocukları öldürmek ise Allah'a karşı kötü bir zan beslemektir. İsterse çocukular utanç korkusu ve kız çocuklarının kıskanılması dolayısıyla olsun. Çünkü böyle bir iş dünyanın tahribi için çalışma demektir.

Ayet-i kerime Yüce Allah'ın kullarına, babanın çocuğuna olan mer­hametinden daha merhametli olduğunu göstermektedir. Çünkü Yüce Allah çocukların öldürülmesini yasaklamaktadır. Nitekim miras hususunda da babalara çocukları tavsiye ettiğini biliyoruz. Cahiliye dönemi insanları ise hiçbir zaman kız çocuklara miras vermezler, kimi zaman kız çocuklarını toprağa diri diri gömerek öldürürlerdi. Buna sebep ise kız çocukların kazan­maktan aciz olmaları ve denk olmayan kimselerle kız çocuklarını evlendirmek »orunda kalacaklarından korkmalarıydı.

Buharı ile Müslim'de İbni Mes'ud'dan şöyle dediği rivayet edilmektedir: Ey Allah'ın Resulü, en büyük günah hangisidir dedim. Şöyle buyurdu: "Allah seni yaratmışken O'na ortak koşmandır." Sonra hangisidir diye sordum, o "Seninle beraber yemek yer (rızkını paylaşır) korkusuyla çocuğunu âldürmendir." dedi. Sonra hangisidir diye sordum, bu sefer: "Komşunun hanımı Se zina etmendir." buyurdu.

Altıncı tür, zinanın haram kılınmasıdır: Yüce Allah daha önce geçen beş hususu emir buyurduktan sonra zina, öldürmek ve yetimin malını yemekten ibaret olan üç şeyi yasaklamaktadır. Önce zinayı haram kıldı. Çünkü o bir çeşit israf (haddi aşmak)tır. Zinanın haram kılınması, cimriliğin görünür hal­lerinden birisi olan çocukları öldürmeyi yasaklamanın akabinde söz konusu edilerek şöyle buyurmuştur: "Zinaya da yaklaşmayınız, çünkü o bir hayasızlıktır ve kötü bir yoldur." Yani zinadan en ufak bir payınız olmasın, asla «mu işlemeyiniz. Zinaya götüren sebeplere de, bu fiili çağrıştıran hususlara da yaklaşmayınız. Çünkü ona götüren sebepler sonunda zinaya götürür. Elbette ki zina çok çirkin ve hayasızca bir iştir, büyük bir günahtır, çok kötü bir yoldur. Çünkü zina ile aileler parçalanır, nesepler karışır. Haramlar çiğnenir, başkalarının haklarına saldırılır. Ailelerin parçalanması ile anarşi yayılır ve toplumun esasları tahrip edilir, bunalımlara kapı açılır. Öldürücü hastalıklar yaygınlık gösterir, fakirliğe, zillete ve alçaklığa düşürür. el-Kaffal der ki: Bir insana: "Bu işe yaklaşma," denilecek olursa bu o kimseye "Bunu yapma" demekten daha pekiştirilmiş bir emirdir. Diğer taraftan Yüce Allah bu yasağı 'Çünkü o bir hayasızlıktır ve kötü bir yoldur." buyruğu ile gerekçelendirmektedir.

İbni Ebi'd-Dünya, el-Heysem b. Malik et-Taî'den Rasulullah (s.a.)'a kadar merfû bir isnad ile Hz. Peygamberin şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: Allah nezdinde şirkten sonra bir erkeğin kendisi için helâl olmayan bir rahime nutfesini bırakmasından daha büyük hiçbir günah yoktur."

Peygamber (s.a.)'in İmam Ahmed'in rivayet ettiği bir hadis-i şerifte genç bir delikanlıya zinaya dair oldukça beliğ ve gerçekçi bir ders verdiğini görüyo­ruz. Zina nasıl ki kişinin annesi, kızları, kızkardeşleri, halaları ve teyzeleri için hoşlanılmayan, çirkin görülen bir iş ise aynı şekilde başka insanların da kendi anneleri, kızkardeşleri, hala ve teyzeleri için sevmedikleri bir iştir. Hz. Pey­gamber bu örneği verdikten sonra elini o gencin göğsünün üzerine koyarak şöy­le buyurdu: "Allahım, sen bunun günahını mağfiret buyur, kalbini arındırır ve onun cinsiyet organını haramdan koru." Artık bundan sonra o genç haram bir şeye dönüp bakmadı.

Zinayı serbest kabul eden doğu ve batılı ülkeler ise neseplerin karışmasına da namus diye bilinen ahlâki erdeme de önem vermezler. Artık bu onların ahlâkî değerleri arasında bir değer olmaktan çıkmıştır. Kadından yararlanmayı yemek içmek gibi bir şey haline getirmişlerdir. Bu ise oldukça kötü bir durumdur. Her şeyi altüst etmektir, insan fıtratının tepetaklak dön­mesi demektir.

Yüce Allah zinayı üç sıfat ile nitelemektedir: Onun hayasızlık olması, bir başka ayette oldukça gazabı gerektirici bir iş olması ve kötü bir yol olması. Hayasızlık olmasının sebebi dünyanın yıkılmasını gerektiren neseplerin bozul­ması gibi kötü bir sonucu bünyesinde taşıması, namus ve iffetlere saldırıp bun­lar dolayısıyla öldürme tehlikesini barındırması ve aynı zamanda bunun da dünyanın harap olmasını gerektirmesi. Gazaba sebep olmasına gelince: Çünkü zina eden kadın gazaba uğrayan, tiksinilen bir varlık olur. Çözülmüş toplum­larda bile bu böyledir. Bu ise aile sahibi olmamak, evlenmemek sonucunu doğurur ve insanın önemli hiçbir işinde kadına güvenmemesi sonucu verir. Kötü bir yol olmasına gelince, insan ile hayvanlar arasında belli dişilerin belli erkeklere has olmaması bakımından bir fark kalmaz. Aynı şekilde bu işin zil­leti, ayıbı ve çirkinliği de genellikle toplumda kadın üzerinde kalır.[12]

Yedinci tür, öldürmenin haram kılınmasıdır: "Allah'ın haram kıldığı canı öldürmeyin..." Bu da (bu buyruklar arasında) yasak kılman işlerin ikincisi, toplum ile ilgili hükümlerin yedincisidir. Zinadan sonra söz konusu edilmesi uygun düşmüştür. Çünkü zina insanın var olmaması sonucunu verir. İnsan neslinin azalmasına sebep olur. Öldürmek ise insan varlığını yıkar ve insanları yok etmeye kadar götürdüğünden haramdır. Çünkü Allah'ın yaratmasına ve yarattıklarına bir saldırıdır. Çünkü insan kendi kendisinin maliki değildir, aksine insan yaratıcısının mülküdür. Toplumun ve devletinin bir servetidir. Bu bakımdan İslâm'da intihar da haram kılınmıştır, hak ile olması dışında canın öldürülmesi de. Kim kendisini öldürecek olursa o haddi aşmış bir günahkârdır. Kim de başkasını öldürürse o da haddi aşmış bir günahkârdır.

Ayet-i kerimenin anlamı şudur: Dinin öldürülmesini haram kıldığı insanı -şer'î bir hak ile olması hali dışında- öldürmeyiniz. Bu da üç şeyden birisidir: İmandan sonra küfür (irtidat), muhsan olduktan sonra zina ve kanı koruma altında olan bir kimseyi kasten öldürme. Buharı, Müslim ve başka hadis kita­plarında Abdullah b. Mes'ud'dan Rasulullah (s.a.)'ın şu buyruğunu naklettiği sabittir. "Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed'in Allah'ın rasulü olduğuna şahitlik eden müslüman bir kimsenin kanı ancak şu üç şeyden birisi ile helâl olur:" "Cana karşılık can, muhsan zinakâr ve dinini terk edip müslü­man cemaatten ayrılan." Tirmizî ve Nesaî'nin Simerc'lerinde de Abdullah b. Amr'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Dünyanın zeval bulması Allah nezdinde müslüman bir kimsenin öldürülmesinden daha hafiftir.

Haksız yere öldürmek çok büyük bir günahtır. Çünkü o yeryüzünde bir fesattır, Yüce Allah ise, fesatı sevmez. O bir zarardır, bir saldırganlıktır, güvenligi ihlâl etmektir. Toplumda çalkantıya sebeptir, insanlığın son bulmasına götüren bir yoldur.

Şanı yüce Alfan: "Kak iCe müstesna"6uyruğu. iie riaff: lie" ötâarme âaûht jJdürmenin haram kılınması genel ilkesinden istisna ettikten sonra, devletin kontrolü altında maktulün velisine kısası uygulama hakkını tespit etmektedir. Bununla birlikte öldürme işinin yalnızca katile münhasır kalması kaydını da getirmekte ve şöyle buyurmuktadır: "Kim zulmedilerek öldürülürse gerçekten biz onun velisine bir hak tanımışızdır..." Yani her kim zulmen ve öldürülmesini gerektiren haklı bir sebep olmaksızın, haksızca ve saldırganlıkla öldürülürse, artık biz mirasça yahut da mirasçının olmaması halinde yönetici yetkisine sahip olan ve onun hakkını talep etme hakkına sahip olan kimselere, katile karşı bir yetki vermişizdir. Ve biz ona şu iki şeyden tercih etme imkânını tanımışızdır: Ya mahkemenin hükmünden sonra hakimin kontrolü altında kısas ya da diyet karşılığı yahut karşılıksız olarak -Sünnet-i seniyyede sabit olduğu gibi- katili affetmek. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Ey iman edenler, öldürmelerde üzerinize kısas farz yazıldı." (Bakara, 2/178). Hz. Peygamber de Ebu Davud ile Nesaî'nin Ebu Şureyh el-Huzâî'den rivayetlerine göre şöyle buyurmuştur: "Benim söylediğim bu sözümden sonra her kimin bir yakını öldürülecek olursa onun akrabaları şu iki şeyden birisini tercih edebilir­ler: Ya diyet alırlar yahut da katili öldürürler." İşte kanı talep etme yetkisine ı velayetine) sahip olana tanınmış bulunan bu hak, öldürmede aşırıya git­memek kaydıyla kayıtlıdır. Yani katili öldürme hakkına sahip olan veli, o katile müsle uygulamak (azalarını kesmek) yahut da katilden başkasına kısas uygulamak suretiyle aşırıya gitmesin. Cahiliye halkı ile günümüzde üstünlük sağlamak ve yüreklerini soğutmak için pek çok kimseyi öldüren cahillerin âdeti gibi yapmasın. Mühelhel b. Ebi Rabia, Müceyr b. el-Haris b. Abbâd'ın öldürülmesi üzerine şöyle söylemişti: Sen ancak Küleyb'in bir ayakkabısına eşit olabilirsin. Küleyb'e karşı bütün Mürrelileri öldürmekten başka bir şey kâfi gelmez.

Ey veli, öldürmeye karşı kısası uygularken aşırıya gitme! Çünkü zaten sen şer'an katile karşı yardım görmüş, desteklenmiş bir kimsesin. Yüce Allah dünyada da âhirette de günahlarını örtmek ve katili cehennemde azaplandırmak suretiyle sana daha hayırlısını verecektir.

Bundan kasıt da şudur: Evlâ olan kanı taleb etme hakkına sahip olan kimsenin katili öldürmeye kalkışmaması ve diyet almak yahut da karşılıksız affetmek ile yetinmesidir. Çünkü yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: "Her kime kardeşinden bir şey affolunursa artık (veli katilden diyeti almak için) marufla olsun ve katil de ona güzellikle ödesin." (Bakara, 2/178); "Bununla bir­likte affetmeniz takvaya daha yakındır." (Bakara, 2/237).

Sekizinci tür, yetimin malını yemenin haram kılınması:"... yetimin malına yaklaşmayın." Yüce Allah insanı telef etmeyi haram kıldıktan sonra malları telef etmeyi de haram kılmaktadır. Yani yemek suretiyle ve telef etmek yoluyla yetimin malına yaklaşmayınız, tasarrufta bulunmayınız. Ancak yetim lehine bir fayda yahut açık bir maslahat gerçekleştiren bir durumda olması bundan müstesnadır. Bu ise yetimin malını korumak veya onu artırma yoluna gitmek suretiyle en güzel yol ile olur ve bu reşit olarak bulûğa erinceye ve büyüyüp olgunlaşmcaya, aklı tamamlanıncaya kadar devam eder. Güçlü duruma gelmek, aklı ve reşitliği sayesinde malını ıslah edecek yaşa varmasıyla olur. Reşit olması halinde artık başkasının o malı üzerindeki velayeti son bulur. Bu da bulûğ yaşına reşit olarak varmasıdır. Eğer akıllı olmayarak yahut rüşdsüz bir şekilde bulûğa ererse daha önceki velayet devam eder. Aklın bulûğu ise aklın kemale ermesi, duyu ve harekete iten güçlerinin olgunlaşması demektir. Şu ayet-i kerime de bu buyrukları andırmaktadır: "Büyüyecekler diye onların mallarını israf ederek çabucak yemeyin. Kim zenginse kaçınsın, fakir olan da örfe göre yesin." (Nisa, 4/6). O bakımdan yetimin velisinin fakir ise maruf ölçülerde ihtiyacı dolayısıyla yetimin malından bir şeyler alması caiz olur.

Yüce Allah'ın "Yetimin malına... yaklaşmayın." ayeti nazil olunca ashab-ı kirama ağır geldi. O bakımdan yiyecek olsun başka şeylerde olsun yetimlerin mallarını kendi mallarına karıştırmazlardı. Bu ise yetimlerin bir takım işlerinin ihmal edilmesi sonucunu doğurdu. Bunun üzerine Yüce Allah şöyle buyurdu: "Eğer onları da katarsanız biliniz ki onlar kardeşlerinizdir. Allah fesat yapanı da ıslah edeni de bilir." (Bakara, 2/250).

Dukuzuncu tür, ahde vefadır: "Ahdi de yerine getirin, muhakkak ki ahitten sorulacaktır." Yüce Allah öncelikle beş hususu emrettikten sonra üç hususu da yasaklamaktadır (bunlar zina, hak olması dışında öldürme ve yetimin malına yaklaşmaktır). Arkasından üç hususu emrettiğini görüyoruz. Bunların birincisi ise ahde vefadır. Yani insanlarla sözleştiğiniz ahdi eksiksiz yerine getiriniz, onlarla karşılıklı ilişkilerde bulununuz, akitlerin gereğini ifa ediniz. Çünkü ahit ve akit sahipleri bundan sorumlu tutulacaklardır. Bu ayetin bir benzeri de: "Ey iman edenler, akülerinizi tastamam yerine getiriniz." (Maide, 5/1) aye­tidir. Buna göre ahit bir fazilet ve bir mîsak (söz, andlaşma), akit ise bir yükümlülüğü kabul etmek ve bir bağlantı yapmaktır. Ahdi bozmak hainlik ve münafıklıktır. Ahdi terk etmek ise güveni yok etmek, hakları zayi etmektir. O bakımdan şer'an ahde vefa göstermek icap eder, akdin gereğini yerine getirmek gerekir. Kim verdiği sözde durmaz, ahdini yerine getirmez, akdinin gereklerini yürürlüğe koymazsa günaha düşer, isyanda bulunmuş, imanın ve dinin gereğini ihlâl etmiş olur. Ahit insan ile Allah arasındaki ve kişi ile sair insan­lar arasındaki her türlü ilişkiyi kapsayan genel bir emirdir. Akit de yemin, alışveriş, şirket, icare, sulh ve evlilik gibi insanın gereklerini yerine getirmeyi üstlendiği her bir şeydir.

İşi sağlamlaştırıp pekiştirmek suretiyle yapılan her bir ahit, akittir. Bu bakımdan dolayı ahitlere ve akitlere bağlı kalıp gereklerini yerine getirmenin vücubuna delâlet eden pek çok ayet-i kerime varit olmuştur. Yüce Allah'ın şu buyrukları gibi: "Ve ahitleştiklerinde ahitlerini eksiksiz yerine getirenler..." (Bakara, 2/177); "Ve emanetlerine ve ahitlerine riayet edenler..." (Mü'minûn, 23/8; Meâric, 70/23); "Ve Allah alışverişi helâl kılmıştır." (Bakara, 2/275); "Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda sizden karşılıklı bir rızaya dayalı ticaret ile olması hali müstesna, batıl yollarla yemeyiniz." (Nisa, 4/29).

Ahde veya akde bağlı kalmak, onun gereğini yerine getirmek, şer'i usule uygun, onunla çatışmayan ve karşılıklı rızaya uygun olarak gereklerini yerine getirmektir.

Onuncu tür, ölçüyü eksiksiz yapmak, tartıyı adaletle yapmaktır: "Ölçtüğünüz zaman da ölçüyü tam tutun ve dosdoğru ölçü ile tutun." İşte bu, bu ayet-i kerimede sözü geçen üç emirden ikincisidir. Bu ölçüleri ve tartıları eksik­siz yapmaya dairdir. Yani eksiltmeksizin ölçülerinizi tam yapınız. Zulüm yahut haksızlığa sapmaksızm da adaletle tartıyı tam yapınız. Kendiniz için ölçer yahut tartacak olursanız ölçü veya tartıyı fazla yapmayınız. Bununla birlikte hakkınızı eksiltmenize bir mani yoktur. "Bu hem daha hayırlıdır..." Yani ahde bağlı kalmanın ölçü ve tartıyı eksiksiz ve adaletle yapmanın dinde de dünyada da geçiminizde ve akıbetinizde daha hayırlı olacağını, ahiretinizde akıbet ve dönüş yeri bakımından da daha iyi olacağını biliniz. Böyle yaptığınız takdirde kıyamet gününde o konuda sorgulanmaz yahut cezalandırılmazsınız. İnsanlar da sizinle ilişki kurmaya rağbet eder, sizden övgü ile söz eder, kötü bir nam sahibi olmakla karşı karşıya kalmazsınız, yahut yetkili organlar tarafından cezalandırılmazsınız. Tecrübe ile sabittir ki güvenilir tacir asıl sevilen, insan­ların kendisine doğru koştuğu kârlı kimsedir. Ölçü yahut tartısını eksik yapan tüccar ise, insanların kendisinden yüz çevirdikleri, bir kenara itip nefret ettik­leri ve ziyana uğrayan kimsedir.

Yine bu ayet-i kerimenin anlamını ifade eden başka bir çok ayet-i kerime varit olmuştur. Bunların bazıları şöyledir: "Tartıyı adaletle dosdoğru yapın ve tartıyı eksik yapmayın." (Rahman, 55); "İnsanların eşyasına haksızlık etmeyin, yeryüzünde ıslah olunmuşken fesat çıkartmayın." (A'râf, 7/85); "Ölçü ve tartıyı eksik yapanların vay haline ki, onlar insanlardan ölçerek aldıklarında tam alırlar, onlara ölçerek yahut tartarak verdiklerinde ise eksik verirler." (Muttaffifm, 83/1-3).

Akitlere ve ahitlere tastamam bağlı kalmak, ölçü ve tartıyı eksiksiz yap­mak her birisi başlı başına üstün toplumsal bir uygarlık kaidesidir. İnsanlar arası ilişkilerin yüksek noktalara ulaştırılmasında zorunlu ve temel esası teşkil ederler. Bu ise karşılıklı güven ve huzuru sağlar, karşılıklı ilişkilerin gelişmesine, kârın ve kazancın artmasına sebep olur.

Onbirinci tür, tahmin ve kötü zandır: "Bilmediğin şeyin ardınca gitme..." Yani şanı yüce Allah bu üç emri açıkladıktan sonra yine yasakları söz konusu ederek şu üç hususu yasak kılmaktadır:

Bunların birincisi tahmin ve kötü zanna dayanarak konuşmaktır. Bu, gün­lük yaşayışta bir kusurdur, haksız yere başkalarını tenkit etmektir, ilim ve gerçeğin kutsallığını heder etmektedir. Yani söz ya da davranış türünden olsun bilmediğin şeyin izinden gitme, ardına düşme! Maksat ise sağlıklı bir şekilde bilinmeyen hususlara dayanarak delilsizce hüküm vermektir. Bu aynı zamanda müşriklerin ilâhî meselelerde ve peygamberliğe dair hususlardaki yanlış itikatlarını yasaklamayı da kapsamına alır. Onlar bu yanlış itikatlarla geçmişlerini taklit ettikleri ve hevalarma tabi oldukları için varırlar: "Onlar ancak zanna ve nefislerin arzu ettiklerine tabi olurlar." (Necm, 53/23).

Aynı şekilde bu yasak, yalan şahitliği ve yalan söz söylemeyi, iftirada bulunmayı, muhsan (evli) erkek ve kadınları (iffetlileri) yalan iftiralara maruz bırakmayı, yalan söylemeyi, iftira ve bühtanda bulunmayı da kapsamaktadır. Zanna bağlı olarak başkalarını tenkit etmeyi, başkalarının gizliliklerini araştırmayı, bilimsel gerçekleri değiştirmeyi ve buna benzer hususları da kap­samına alır. İnsanın bilmediği bir şeyi söylemesi yahut da bilmediği bir şeye göre amelde bulunması, ya da bilmediği bir şeye dayanarak başkasını kötülemesi uygun değildir. Bu kötü huy Müslümanlar arasında da yaygınlık kazanmış bulunuyor ve artık bilgisizce, güvenilir kaynaklar olmaksızın söz söylemek, din ve imanın zaafa uğraması, ve ahlakî değerlerin çözülüşü sebe­biyle oldukça yaygın bir hal almıştır. İşte bundan dolayı Kur'ân-ı Kerim bu hastalıklı durumdan sakındırarak şöyle buyurmaktadır: "Çünkü kulak da, göz de, kalp de bütün bunlar ondan mes'uldür..." Yani ilim ve bilginin anahtarları durumunda olan, işitmek ve görmek -ki bunlar maddi ve deneysel bilgilerin aracıdır- aklî ilimlerin kendisiyle elde edildiği kalbin sahibi kıyamet gününde bunlardan sorumlu tutulacak ve bunlara da sahibi hakkında soru sorulacaktır. İnsan kendisi için helâl olmayan şeyleri işitecek, bakması ya da görmesi helâl olmayan şeylere bakacak ya da görecek olursa, yapması helâl olmayan şeyleri yapmaya karar verirse bunlardan dolayı sorumlu tutulur, ceza görür. Zira bilgi edinmenin aracı olan bu organların masiyette değil, itaat yolunda kullanılması gerekir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Ey iman edenler, zandan çokça kaçının, çünkü zannın bir kısmı günahtır." (Hucurat, 49/12). Peygamber (s.a.) de Buharî ile Müslim'in Ebu Hureyre'den yaptıkları rivayete göre şöyle buyurmuştur: "Zandan alabildiğine sakınınız. Çünkü zan sözün en yalan olanıdır." Hatta bu organlara sahipleri hakkında soru sorulacaktır. Bu da Yüce Allah'ın onlara hayat vermesiyle olacak, sonra da bunlar insan aleyhine şahit­likte bulunacaktır. Buna delil de Yüce Allah'ın şu buyruğudur: "O günde onların dilleri, elleri ve ayakları neler yapmakta olduklarından aleyhlerine şahitlik edeceklerdir." (Nur, 24/24).

İbni Abbas der ki: Gözünün gördüğü, kulaklarının işittiği, kalbinin belle­diği şeyler dışında hiçbir şey hakkında şahitlik etme! Katâde de der ki: İşitme-mişsen işittim, bilmediysen bildim, görmediysen gördüm, deme.

Onikinci tür, büyüklenmenin ve böbürlenmenin haram kılınmasıdır: "Yeryüzünde kibirlenerek yürüme..." Bu buyruklarda yasak kılman ikinci husus da budur. Bu da yürürken büyüklenmenin, böbürlenmenin haram kılınmasıdır. Yani zorbaların, azgınların yürüdüğü gibi, sen de yeryüzünde böbürlenerek, sağa sola eğilip çalım satarak yürüme. Böyle bir yürüyüş büyüklenmeye ve azamete işarettir. Şüphesiz ki sen (böyle yapmakla) yeri delemezsin. Boyun da dağlara ulaşmaz. Yani sen sağa sola eğilip bükülmekle, -övünmekle, kendini beğenmekle dağların tepelerine ulaşamazsın. Bu ise büyüklük taslayan ve böbürlenen kimselere tehakkümlü (alaylı) bir ifadedir.

Aksine bunları yapan kimse tam maksadının zıddı olan bir şeyle ceza­landırılır. Nitekim Müslim'in Sahih'inde şu rivayet sabit olmuştur: "Sizden tmcekilerden bir adam kavmi arasında üzerinde kendileriyle çalım sattığı iki elbise olduğu sırada yürürken aniden yer yarılıp içine geçti ve işte o kimse kıyamet gününe kadar orada batmaya devam etmektedir." Yüce Allah da Karun'un durumundan bizi haberdar ederek ziyneti içerisinde kavminin huzu­runa çıktığını Allah'ın onu da sarayını da yerin dibine geçirdiğini haber ver­mektedir. Ebu Nuaym'm el-Hilye'de Ebu Hureyre'den rivayet ettiği hasen bir badise göre de "Her kim Allah için alçakgönüllülük gösterirse Allah onu yük­seltir." Böyle bir kimse kendisini hakir görür, ama gerçekte Allah katında büyüktür.

Bu ayet-i kerimenin bir benzeri de Yüce Allah'ın şu buyruklarıdır: "Ve Rahmanın iyi kulları ki yeryüzünde ağır ve vakur yürürler." (Furkan. 25/63); Yürüyüşünde mutedil ol ve sesini kıs!" (Lokman, 31/19).

İşte bütün bunlar, Rabbinin katında sevilmeyen şeylerdir. Sözü geçen emir tc yasaklardan anlaşılan bütün bu çirkin hasletler -ki bunlar yirmibeş tane olup Yüce Allah'ın "Rabbin hükmetti ki; kendisinden başkasına ibadet etmey esiniz..." buyruğu ile başlayıp buraya kadar devam etmektedir. Bunlar Rabbin nezdinde hoş olmayan şeylerdir. Yani onun tarafından buğzedilen, yasak kılınan ve cezaları verilecek olan şeylerdir. Her ne kadar bunlar Yüce Allah'ın kendilerinden razı olmasını gerektirmeyen tekvînî iradesi ile Allah'ın murad ettiği şeyler olsa dahi, bu böyledir. Nitekim Rasulullah (s.a.): "Allah'ın dilediği olur, dilemediği olmaz." buyurmuştur.

"Bunlar Rabbinin sana vahyettiği hikmettendir." Yani bizim sana emret­miş olduğumuz bu güzel ahlâk ile sana yasaklamış olduğumuz bu alçaltıcı nite­likler, ey Muhammed sana vahyettiğimiz dinin kendisiyle hükmetmeni istediğimiz esaslardandır. Bunları sana insanlara emredesin diye bildirdik. Burada hikmetten kasıt ise sözü geçen mükellefiyetlerdir.

"Allah ile beraber bir başka ilâh edinme..." Allah'a ortak bir başka ilâh edinme, aksi takdirde kınanmış olarak cehenneme atılmakla cezalandırılırsın. Yani Yüce Allah'ın rahmetinden ve her bir hayırdan mahrum olursun.

Bu ayet-i kerimede hitap Rasulullah (s.a.)'m vasıtası ile ümmetedir. Çünkü bundan da Hz. Peygamberin kastedilmesi masum oluşundan dolayı söz konusu değildir. Bundan kasıt bu ayet-i kerimeyi işiten tüm insanlardır. Yüce Allah bu yükümlülüklerin başına tevhidi emredip şirkten sakınmayı emrettiği gibi, aynı anlam ile de bu mükellefiyetleri sona erdirmiştir. Bundan kasıt ise her işin, sözün, düşüncenin ve zikrin başının da sonunun da tevhit ile birlikte olması, tevhit ile başlaması gerektiğidir. Buna dikkat çekmektedir ve bütün mükellefiyetlerden maksadın tevhidi bilmek ve onda derinleşmek olduğunu ifade etmektir.

İbni Cerir, İbni Abbas (r.a.)'tan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Tevrat'ın tümü Ben-i İsrail (İsra) suresinden onbeş ayetin içerisindedir. Daha sonra İbni Abbas "Allah ile beraber başka bir ilâh edinme..." ayetini okudu. Yahut da bu ayet-i kerimeler, Musa (a.s.)'nın levhalarında idiler ve bunların ilki "Allah ile beraber başka bir ilâh edinme" buyruğudur.

Yüce Allah ilkin, şirk koşup tevhidi terk etmenin kişinin yardımsız bırakılacağı sonucunu vereceğini, ayetlerin sonunda ise böyle birisinin kınanmış ve kovulmuş olacağı sonucunu doğuracağını belirtmiştir. Bu ise işin başında tevhidi terk edip şirk koşanın yardımsız kalacağını, sonunda ise kovul­mak noktasına geleceğini göstermektedir. Yardımsız kalan kimse, kendi nef-siyle başbaşa bırakılan kişi, kovulmuş ise hakir kılınmış, hafife alınıp küçüm­senmiş kimse demektir.[13]

 

Yüce Allah'a Evlât Ve Es Koşanların Kınanması

 

40- Yoksa Rabbiniz size oğullar vererek ayrıcalık tanıdı da kendisi meleklerden kızlar mı edindi? Muhakkak ki siz büyük bir söz söylüyorsunuz.

41- Andolsun ki biz ibret alsınlar diye bu Kur'ân'da çeşit çeşit açıklamalar yaptık. Fakat bu, onların ancak bırakıp uzaklaşmalarını artırdı.

42- De ki: "Onların dedikleri gibi Allah ile beraber başka ilâhlar bulunsaydı o zaman -hepsi Arş'ın sahibine yakınlaşmak için yol ararlardı."

43-    Onların    söylediklerinden    O münezzehtir, yücedir ve pek uludur.

44- Yedi gök, yer ve içlerinde bulunan­lar O'nu teşbih eder. O'nu hamd ile teş­bih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ama siz onların teşbihlerini anlamazsınız. Muhakkak ki O Halîm'dir, Gafurdur.

 

Açıklaması:

 

Yüce Allah kendisine ortak nispet edenlerin iddialarını çürüttükten sonra burada da kendisine evlât nisbet edenlerin yaptıkları bu işin oldukça kötü ol­duğunu ortaya koymaktadır. Bu ayet-i kerimede Yüce Allah melekleri dişi ka­bul eden müşriklerin görüşlerini de reddetmektedir. Onlar önce meleklerin dişi olduklarını söylediler, sonra bunların Allah'ın kızları olduğunu iddia ettiler; ar­kasından kalkıp bu meleklere ibadet ettiler. Yüce Allah onları burada azarla­makta, yaptıklarını reddederek onların apaçık bir yanlışlık içinde olduğunu ifade etmektedir: Rabbiniz erkek çocukları size tahsis ederek ikramda bulunur­ken kendi kanaatinize göre kızları mı kendisine seçecek? Halbuki siz o kızları diri diri toprağa gömüyorsunuz ve kız çocuğu sahibi olmayı kendinize yedire-miyorsunuz. Arkasından Yüce Allah onların bu kanaatlerini daha ileri derece­de reddederek şöyle buyurmaktadır: Sizler, Allah'ın kendinize yakıştırmadığı­nız dişilerden çocuğu vardır, diye iddia ediyor, Allah'a karşı yalan uyduruyor ve Allah'a karşı büyük günah olan, azabınızı gerektiren bir söz söylüyorsunuz. Bu ise güçlünün zayıfa, zayıfın da güçlü olana nispet edilmesi suretiyle en basit akli ilkeye dahi aykırıdır: "Şüphesiz bu zalimce bir paylaştırmaktır." (Necm, 53/22).

Bu ayet-i kerimenin bir benzeri de Yüce Allah'ın şu buyruklarıdır: "Rah­man evlât edindi, dediler. Andolsun ki siz pek çirkin bir şey söylediniz. Bu söz­den dolayı neredeyse gökler parçalanacak, yer yarılacak ve dağlar parçalanıp dağılarak yıkılacak; Rahman'a evlât isnat ettiler diye. Halbuki evlât edinmek Rahmana yaraşmaz. Göklerle yerde olanların hepsi Rahmân'a ancak kul olarak gelecektir. Andolsun ki O, bunların hepsini kuşatıp teker teker saymıştır. Onların hepsi O'na kıyamet gününde yalnız gelirler." (Meryem, 19/88-95).

Daha sonra Yüce Allah bu tartışmanın ve bu iddianın gayet açık olduğunu: "Andolsun ki biz ibret alsınlar diye bu Kur'ân'da çeşit çeşit açıkla­malar yaptık." buyruğu ile ifade etmektedir. Yani biz bu Kur'ân-ı Kerim'de apaçık belgeleri, öğütleri geniş geniş açıkladık, onlara misaller verdik, içinde bulundukları şirk, zulüm ve iftiradan uzak durmaları ve öğüt almaları için de sakındırdık, uyardık. Fakat bununla birlikte hatırlatmak, onların haktan kaçışlarını artırmalarından başka bir şeye yaramamaktadır.

Daha sonra Yüce Allah kendisine ortak koşan müşriklerin kanaatlerini reddederek şöyle buyurmaktadır: "De ki: Onların dedikleri gibi Allah ile beraber başka ilâhlar bulunsaydı..." Ya Muhammed, Allah'ın yarattığı varlıklardan ortağı olduğunu iddia eden ve Allah ile beraber başka ilâh edinen şu müşriklere de ki: Eğer durum dediğiniz gibi olsaydı ve Allah ile beraber O'na yakınlaştırsm ve yanında şefaat etsin diye başka ilâhlar bulunsaydı, şüphesiz onlar bile O'na daha yakın olmaya çare ve yol bulmaya çalışacaklardı. O bakımdan sizler de yalnızca O'na ibadet ediniz. Sizin kendisiyle aranızda aracılık edecek bir başka mabuda ihtiyacınız yoktur. Çünkü şanı yüce olan o büyük zat bunları sevmez ve bunlardan razı olmaz; aksine bundan hoşlanmaz ve reddeder. Nitekim O böyle bir şirki paygamberleri ve rasulleri aracılığı ile yasaklamıştır. Bundan sonra Yüce Allah, şirkten kendisini tenzih ederek şöyle buyurmaktadır:

"Onların söylediklerinden O münezzehtir, yücedir ve pek uludur." Yani Yüce Allah kendisine yakışmayan şeylerden münezzehtir. O, başka ilâhların olduğunu iddia etmek suretiyle haddi aşan zalim müşriklerin söylediklerinden alabildiğine yücedir, pek büyüktür. Aksine o Allah'tır, tektir, birdir, sameddir. Doğmamıştır, doğurmamıştır, hiç kimse de ona denk olmamıştır.

Yüce Allah'ın yüceliğinin büyüklükle de nitelendirilmiş olması O'nun zatı ve sıfatları ile yaratılmışlar arasında mutlak bir farklılık olduğuna işarettir. Aynı şekilde O'na eş, çocuk, ortak, ona zıt ve denk varlıklar nispet etmenin de «Idukça boş bir iddia olduğunu göstermektedir. Çünkü kadim ile muhdes (san-radan var edilmiş), muhtaç olmayan ile muhtaç arasında daha ilerisi düşünüle­meyecek kadar büyük ölçüde bir aykırılık vardır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Bu sözlerinden dolayı neredeyse gökler parçalanacak, yer yarılacak ve dağlar parçalanıp yıkılacaktır. Çünkü Rahman olan Allah'a evlat onat ettiler." (Meryem, 19/91).

Daha sonra Yüce Allah azametinin nihai durumunu açıklayarak: "Yedi gök, yer ve içlerinde bulunanlar O'nu teşbih eder..." diye ifade etmektedir. Yani yedi gök, yer ve her ikisinde bulunan bütün yaratıklar bu müşriklerin söyledik­lerinden O'nu tenzih ve takdis edip, ubûdiyyet ve ulûhiyyetinde O'nun bir ve tek olduğuna tanıklık etmektedir. Bütün yaratıklar (canlılar, cansızlar ve bitki­ler) mutlaka Yüce Allah'ı hamd ile teşbih ederler. Yani her bir şey kendisinden başka bir varlıktan yaratılmış olmakla, bütün varlıkları yaratan Allah'ın varlı­ğının vücubuna (zorunluluğuna) delâlet etmekte, tanıklık etmektedir. İnsan­ların teşbihi "sübhanallah" demeleriyle insanların dışındakilerinin ise Yüce Allah'ın tenzihine delâlet etmeleri ile olur. Bu da mecazî bir teşbihtir. Kimi ilimler, bu dahi bir hakikattir, demektedir.

"Ama siz onların teşbihlerini anlamazsınız." Yani ey insanlar, siz o varlıkların teşbihlerini anlayamıyorsunuz. Çünkü bu sizin dilinizden başka bir fille olmaktadır. Nitekim Buhârî'de İbni Mes'ud'dan şöyle dediği sabittir: Bizler yenilmekte iken yemeğin teşbihini işitirdik. Katâde de der ki: Ağaç veya : aşka bir şey olsun, canı olan her bir varlık teşbih eder.

"Muhakkak ki O Halim'dir, Gafûr'dur." Şanı Yüce Allah ezelden beri öyleydi, ebediyyen de öyle olacaktır: O Halîm'dir, kendisine karşı gelip isyan edenlerin cezalarını çabucak vermez, aksine mühlet verip erteler, dilediğinde aranızdan tevbe edenleri de bağışlar.[14]

 

Kur'ân-ı Kerim Okuduğu Vakit Peygamber (S.A.)'İn Müşriklerin Eziyetlerine Karşı Korunması

 

45-  Kur'ân okuduğun zaman seninle ahirete inanmayanların arasına gizli bir perde koyarız.

46- Onu anlarlar diye kalplerine örtüler koyduk, kulaklarına da ağırlık. Kur'ân'-da Rabbini tek olarak zikrettiğin za­man da onlar nefret ederek arkalarını döner giderler.

47- Biz seni dinledikleri zaman ve gizli toplandıkları vakit neye kulak verdik­lerini çok iyi biliriz. Hani zalimler di­yorlardı ki: Siz sadece büyülenmiş bir adama tabi oluyorsunuz.

48-  Bak, sana misaller veriyorlar da delâlete düşüyorlar ve bir daha yol bulamamaktadırlar.

 

Rasulullah (s.a.) da Kur'ân-ı Kerim okumayı istediği vakit bu okuyuşundan önce şu üç ayet-i kerimeyi okurdu: Kehf sûresi 57. ayet olan: "Gerçekten biz onların kalpleri üzerine onu iyice anlamalarına engel perdeler, kulaklarına da ağırlık verdik.";

Nahl suresinin 108. ayeti olan: "Onlar Allah'ın kalplerini... mühürlediği kimselerdir." ile

Câsiye süresindeki: "Kendi hevasını ilâh edinmiş... kimseden haber ver." ayetini de sonuna kadar okurdu. Bunun özerine Yüce Allah bu ayet-i kerimelerin bereketiyle onu müşriklerin gözlerine karşı perdelerdi.[15]

 

Açıklaması

 

Ya Muhammedi Öldükten sonra dirilmeyi de sevabı da, ikabı da tasdik etmeyen şu müşriklere Kur'ân-ı Kerim'i okuduğun vakit, biz seninle onlar arasında görülmeyen bir perde koyarız. Yani onların kalplerinin Kur'ân-ı Ker-im'in manalarını anlamalarına, ayetleri üzerinde düşünmelerine engel teşkil edecek bir mania, bir engel koyarız. Onların kalplerine Kur'ân-ı Kerim'in man­alarını idrak etmelerine, hükümlerini bilmelerine, pek çok sır ve amaçlarını kavramalarına imkân vermeyecek şekilde örtülerle örteriz. Kulaklarında da onun sesini işitmelerini engelleyen bir ağırlık koyarız. Yüce Allah'ın "Onu anlarlar diye" ifadesinin anlamı "Kurân-ı Kerim'i anlayamasmlar diye" şeklindedir. Ağırlık (vakr) ise Kur'ân-ı Kerim'den, faydalanıp hidayet bulacak şekilde dinlemeye mani olan ağırlık demektir. Bu ayetin bir benzeri de Yüce Allah'ın şu buyruğudur: "Dediler ki: Bizi davet edegeldiğin şeye karşı kalpleri­miz örtüler içindedir, kulaklarımızda bir ağırlık vardır, bizimle senin aranda da bir perde bulunmaktadır." (Fussilet, 41/5).

"Gizli perde"den kasıt, örten, gizleyen demektir. Bu onların basiretlerini, eşyanın hakikatlerini, gerçek yüzlerini görmelerine engel olan bir örtüdür. Kalpleri üzerine perde germenin anlamı ise kalplerin örtüler içerisinde bırakılmasıdır. Dolayısıyla gizli ve açık, yukarıdan ve aşağıdan onların Kur'ân'ı kavramalarını önleyen engeller ve örtüler var demektir. Ayrıca Yüce Allah kulakları da Kur'ân-ı Kerim'i anlayacak, kavrayacak ve üzerinde düşünecek şekilde işitmelerini engeleyecek türden sağırlaştırmış, tıkamıştır. Onlar aklı başında işiten ve anlayan kimseler idiler. Ayet-i kerimeden kasıt ise, iman etmelerini engellemek, yani Kur'ân-ı Kerim'i sırlarını kavramalarına, incelik ve gerçeklerini anlamalarına imkân vermeyecek şekilde işitmelerine engel olmaktadır. Buna sebep ise şirkin nefislerinin derinliklerine kök salmış olması, dinin gerçekleri hakkında fikirlerini, düşüncelerini kullanmayışlarıdır.

"Kur'ânda Rabbini tek olarak zikrettiğin zaman da onlar nefret ederek arkalarını döner giderler." Yani sen Yüce Allah'ı Kur'ân-ı Kerim'i okurken tevhid edecek olursan ve lâ ilahe illallah (Allah'tan başka ilah yoktur.) deyip Lat ve Uzza'yı söz konusu etmezsen, onlar da Allah'ın tek başına.anılmasına karşı büyüklük taslayarak alabildiğine nefretle arkalarını dönüp kaçarlar. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: "Allah bir olarak andırsa ahirete inanmayanların kalpleri ürker." (Zümer, 39/45) Bunun sebebi ise onların müşrik olmalarıdır. Bu sebeple onlar, tevhidi işitir işitmez hemen kaçar giderler.

"Biz seni dinledikleri zaman... çok iyi biliriz." Ey Muhammed, onların seni alaya alarak, yalanlayarak dinlemelerini en iyi biz biliriz. Kureyş kâfirlerinin ileri gelenlerinin, kendi aralarında gizlice neler konuştuklarını ve senin oku­manı dinlemek üzere gelip gizlice kendi aralarında seni büyülenmiş deli, kâhin biri olarak nitelendirdiklerini çok iyi biliriz. Bundan dolayı Yüce Allah da sonra: "Bak, sana nasıl misaller veriyorlar da dalâlete düşüyorlar..." diye buyurmaktadır. Yani ya Muhammed, onların sana nasıl misaller verdiklerini, seni neye benzettiklerini iyice düşün. O büyülenmiştir, o delidir, şairdir dediler ve doğru yoldan sapıp uzaklaştılar. Dalâletleri dolayısıyla hakkı bulamadılar. Bu onlar için bir tehdit, Allah rasulü için de bir tesellidir.[16]

 

Müşriklerin Öldükten Sonra Dirilmeyi Reddetmeleri Ve Onlara Cevap

 

49- Ve, "Biz kemik ve ufalanmış toprak olduğumuzda mı, gerçekten biz yeni bir yaratılışla diriltilecek miyiz?" dediler.

50- De ki:" İster taş veya demir olun."

51- "Veya gözünüzde büyüttüğünüz her­hangi bir yaratık olun." Diyecekler ki: "Bizi tekrar kim diriltecektir?" De ki: "Sizi ilk defa yaratmış olan." Sana başlarını sallayacaklar ve "Ne zaman o?" diyecekler. De ki: "Yakın olması umulur."

52-  "O sizi çağırdığı gün hamdederek davetine uyarsınız ve çok az kaldığınızı zannedersiniz."

 

Açıklaması

 

Öldükten sonra dirilişi, tekrar yaratılmayı inkâr eden müşrikler Kur'ân-ı Kerim'i dinleyip öldükten sonra dirilişi işittiklerinde, bunu inkâr üslûbu ile şöyle sordular: Bizler kabirlerimizde çürümüş kemikler ve kemiklerimizin kırılıp dökülmesi dolayısıyla toprağı andıracak hale geldikleri için toz-toprak olduktan, artık böyle çürüyüp söz edilmeye değmeyecek bir varlık haline geldikten sonra, kıyamet gününde ölümden önceki halimizde olduğu gibi, yeniden sağlıklı bir şekilde tekrar mı diriltileceğiz? Nitekim onların bu durum­larını Kur'ân-ı Kerim bir başka yerde şöylece haber vermektedir: "Derler ki: Biz tekrar hayata mı döndürüleceğiz? Çürümüş kemikler olduktan sonra mı? Öyleyse bu oldukça zararlı bir dönüştür, dediler." (Nâziât, 79/10-12). Bir başka yerde de şöyle buyurulmaktadır: "Kendi yaratılışını unutarak bize bir misal verdi ve dedi ki: Bu çürümüş kemikleri kim diriltecek? De ki: Onları ilk defa yaratan onları tekrar diriltecektir. O her bir yaratılışı en iyi bilendir." (Yâsîn, 36/78-79).

Şanı yüce Allah peygamberine şu buyruklarıyla cevap vermesini emretti:

"De ki: İster taş veya demir olun..." Yani ya Muhammed onlara de ki: Ölmüş bir kimseyi tekrar hayata döndürmek kolay ve basit bir iştir. Bu Allah'a göre ilk yaratmaktan daha da kolaydır. Yani bizim kendi düşüncemize, eşyaya dair hükümlerimize göre daha kolaydır. Yoksa Yüce Allah için her bir şeyi yarat­mak her halükârda pek kolaydır. Çünkü değişik terkiplerden meydana gelmiş olan maddenin unsurları var olup da onun özellikleri bilinecek olursa, ona ben­zer şeyleri meydana getirmek kolaylaşır. Ey müşrikler, faraza sizin canlılıktan çok uzak bir şey olduğunuz mesela taş veya demir gibi en katı şeylerden olduğunuz kabul edilse dahi -çünkü bunlar canlılığa, kemiğe ve toz toprağa göre daha bir uzaklıktır- veya sizin düşünce ve aklınıza göre büyük herhangi bir yaratık -gök, arz ve dağ- gibi hayatı kabil olduğunu sanmadığınız herhangi bir varlık- olsanız dahi Yüce Allah bunu tekrar diriltmeye ve yeniden ona hayat vermeye kadirdir. Çünkü cansız varlıklar karşı karşıya kalacakları hayat veya akıl sahibi olmak gibi hususlar bakımından biribirlerine eşittirler. Zira eğer böyle bir kabiliyet ve böyle bir ihtimal ortada yok ve gerçekleşmesi söz konusu değil ise, ilk anda da bunların aklı ve hayatı kabul etmemeleri gerekirdi. Allah ise mümkün olan her şeye kadir olandır. Bütün cüz'iyyâtı da bilendir. O bakımdan bu maddî cüzlere tekrar hayatı iade etmesi elbette mümkündür. Bunlar ister kemik, toz toprak olsunlar, isterse de size göre canlı olması en uzak herhangi bir şey, taş veya demir olsunlar.

Bu anlatım, mübalağa kabilinden ve eşyayı Yüce Allah'ın tekrar diriltme ve yeniden var etme kudretine delâlet hususunda tasavvuru mümükün olan en ileri derecede eşya ile bağlantısını kurmak türünden bir örneklerdirmedir.

Müşrikler tekrar hayata döndürülmeyi uzak bir ihtimal gördüler. Nitekim Yüce Allah bunu şöylece ifade etmektedir: "Bizi tekrar kim diriltir? diyecek­lerdir." Yani ya Muhammed, sana biz eğer taş, demir veya sert herhangi bir yaratık olursak bizi tekrar kim hayata döndürür? diyeceklerdir. Onlara de ki: Sizi tekrar hayata döndürecek olan söz edilmeye değmez bir varlık iken, daha sonra dünyanın değişik yerlerine yayılan pek çok insan haline getirerek sizi yaratandır. O şanı Yüce Allah sizi tekrar hayata döndürmeye kadirdir. Her ne halde olursanız olunuz: "Yaratmayı ilk başlatan da O'dur, sonra onu tekrar iade edecek olan da. Ve bu O'nagöre daha kolaydır." (Rûm, 30/27).

Böyle bir şeyi işittiklerinde Yüce Allah ifade ettiği gibi, "Sana başlarını sallayacaklar." Yani öldükten sonra dirilişin inkârı ruhlarında köklü bir yer ettiği için alay yollu ve yalanlamak kasdıyla başlarını sallayacaklar. "Ve, "Ne zaman o?" diyecekler. Yani bu öldükten sonra diriltme ve tekrar hayata döndürme ne zaman olacak diyecekler. Bundan kasıtları ise böyle bir şeyin meydana gelmesini uzak gördüklerini ifade etmektir. Bir diğer ayet-i kerimede ifade edeldiği gibi: "Ve onlar: Eğer siz doğru söyleyen kimseler iseniz bu vaad ettiğiniz ne zaman1? derler." (Mülk, 67/25).

"De ki: Yakın olması umulur." Yani şüphesiz ki bu, size yakındır ve kaçınılmaz olarak gelip çatacaktır. Çünkü gelecek olan her şey yakındır. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: "Onlar onu uzak görürler, biz ise onu yakın görüyoruz." (Meâric, 70/6-7). Hz. Peygamber Ahmed, Buharî, Müslim ve Tirmizî'nin Hz. Enes'ten yaptıkları rivayete göre; "Ben ve kıyamet saati şu ikisi gibi gönderildim." diye buyurmuş ve işaret parmağı ile orta parmağını işaret etmiştir. Buna göre Yüce Allah'ın "Yakın olması umulur." buyruğunun anlamı; "o pek yakındır." şeklindedir. Çünkü "umulur" ifadesi, Yüce Allah tarafından gerçekleştirilecek fiiller için gereklilik ifade eder. Buna benzer bir diğer ifade de "Belki de kıyamet yakındır." (Şura, 42/17) buyruğudur.

"O sizi çağırdığı gün hamdederek davetine uyarsınız." Yani bu öldükten sonra diriliş şanı yüce ve mübarek Rabbin sizi çağıracağı gün olacaktır. Ve o gün sizler itaat ederek ve emrine boyun eğerek kabirlerinizden çıkıp onun çağrısına icabet edeceksiniz. Bu sizin öldükten sonra dirilişe itaatiniz hususun­daki en ileri bir haldir. Yüce Allah'ın "Hamdederek" buyruğu, onun emriyle kalkacaksınız, demektir. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyur­maktadır: "Sonra yerden sizi bir defa çağırdı mı siz de aniden çıkıvereceksiniz." (Rûm, 30/25). Yani o sizlere yerden çıkma emrini vereceği vakit Onun emrine asla muhalefet etmeyeceksiniz.

Hz. Enes, Rasulullah (s.a.)'tan şöyle dediğini rivayet etmektedir: "Lâ ilahe illallah ehli için kabirlerinde yalnızlık yoktur. Ben adeta onların kabirlerinden kalkıp da başlarından toprağı silkelerken lâ ilahe illallah dediklerini görür gibiyim." Taberânî'nin İbni Ömer'den rivayetinde de şöyle denilmektedir: Onları "Bizden kederi gideren Allah'a hamdolsun." (Fâtır, 35/34) derken görür gibiyim, şeklindedir; ancak bu zayıf bir rivayettir.

"Ve çok az kalmış olduğunuzu zannedersiniz." Yani sizler kabirlerinizden kalktığınız vakit öldükten sonra diriliş esnasında dünyada çok kısa bir süre kaldığınızı zannedeceksiniz. Yüce Allah'ın şu buyruklarında olduğu gibi: "Onlar onu görecekleri gün sanki bir günün akşamından veya kuşluğundan başka bir süre durmamış gibi olacaklardır." (Nâziât, 79/46); "Biz onların ne söyleştiklerini en iyi bilenleriz. Onlar daha iyi yolda olanlara derler ki: Siz ancak bir gün eğlendiniz." (Tâ-Hâ, 20/104); "Kıyametin kopacağı günde suçlu­lar bir saatten daha fazla eğlenmediklerine yemin edeceklerdir." (Rûm, 30/55).[17]

 

Muhalifler İle Yumuşaklıkla Ve En Güzel Şekilde Mücadele Etmek

 

53-  Kullarıma de: "En güzel olanı söylesinler." Doğrusu şeytan aralarını açmak ister. Çünkü şeytan insanın apaçık bir düşmanıdır.

54-  Rabbiniz sizi daha iyi bilir. İsterse size merhamet eder, (isterse) sizi azap-landırır. Biz seni onların üzerine vekil olarak göndermedik.

55-  Rabbin göklerde ve yerde olanları en   iyi   bilendir.   Andolsun   ki   biz peygamberlerden   bir   kısmını   bir kısmından üstün kıldık. Davud'a da Zebur'u verdik.

 

Açıklaması

 

Yüce Allah Rasulüne ve mümin kullarına müşriklerle ve diğerleriyle konuşmaları, tartışmaları esnasında ikna etmek için en güzel sözlerle konuşmalarını, hoş ifadeler kullanmalarını emir buyurmaktadır. Bu emrin sebebi ise mesajın sövmek, saymak ve eziyet etmekle zıt bir şekilde sunula-mayacağıdır. Nitekim Yüce Allah bir başka ayet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: "Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle davet et, onlarla en güzel yolla mücadeleni yap." (Nahl, 16/125); "Kitap ehli ile de ancak en güzel yol hangisi ise o yolla mücadele ediniz." (Ankebût, 29/46).

Bunun sebebi ise Yüce Allah'ın da buyurduğu gibi: "Doğrusu şeytan aralarını açmak ister." buyruğunda belirtilen husustur. Yani sizler en güzel sözleri ve güzel ifadeleri söylemeyecek olursanız, şeytan müminler ve müşrik­ler arasındaki işleri bozar ve aralarında fitne ve kötülüğü körükler. Aralarında düşmanlığa sebep verir ve onların bir kısmını kışkırtır. Çünkü şeytan Hz. Adem'in soyundan gelenlerin apaçık bir düşmanıdır. Bundan dolayı bir kimse­nin Müslüman kardeşine, demir ile işaret etmesi yasak kılınmıştır. Çünkü şey­tan onun elinde olanı dürtebilir ve belki de bununla kardeşine bir zarar vere­bilir. İmam Ahmed, Buharî ve Müslim'in Ebu Hureyre(r.a.)'den rivayetlerine göre Rasulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Sizden herhangi bir kimse silahla kardeşine işaret etmesin. Çünkü o şeytanın belki de elini dürteceğini ve bunun sonucunda da cehennemden bir çukura düşeceğini bilemez."

Şeytanın insanı tahrik etmesinin sebebi ise Yüce Allah'in buyurduğu gibi: "Çünkü şeytan insanın apaçık düşmanıdır." İnsanın açıktan açığa düşmanı olmasıdır. O düşmanlığını Kur'ân-ı Kerim'in de bize naklettiği gibi ta eskiden beri açıkça ilân etmiştir: "Sonra andolsun önlerinden, arkalarından, sağ taraflarından, sol taraflarından onlara geleceğim..." (A'râf, 7/17)

Daha sonra Yüce Allah sertliği, kabalığı bulunmayan en güzel ve en yumuşak yolu şöylece açıklamaktadır: "Rabbiniz sizi daha iyi bilir. Dilerse size merhamet eder..." Yani ey insanlar! Rabbiniz sizden kimin hidayeti, imana girme tevkifini hak ettiğini, buna lâyık olduğunu, kimin de lâyık olmadığını en iyi bilendir. O bakımdan O dilerse size merhamet ederek sapıklıktan kurtarır, itaate ve ona dönmeye muvaffak kılar. Dilerse size azap eder ve sizi iman ettirmez. O takdirde şirkiniz üzere ölürsünüz. İşte onlara söylenecek söz, bu ve benzerleridir. Onlara: "Sizler cehennemliksiniz, sizler azap edileceksiniz" gibi öfkelerini artıracak, kötülüğe götürecek türden sözler söylenmez. Yüce Allah'ın "Daha iyi bilendir" buyruğu çok iyi bilendir, en iyi bilendir, anlamındadır. "Allahu ekber" ifadesinin Allah'ın büyüklüğünü anlattığı gibi. Yani burada Yüce Allah ile başkaları arasında bir karşılaştırma yapmayı gerektiren bir taraf yoktur.

"Biz seni onların üzerine vekil olarak göndermedik." Yani ey Muhammed, biz seni onların üzerine bir koruyucu, bir gözetleyici, işleri sana havale edilmiş bir vekil olarak göndermedik ki, amelleri dolayısıyla onları hesaba çekesin ve onları İslâm'a girmeye mecbur edesin. Biz seni yalnızca bir uyarıcı, bir müjdeci olarak gönderdik. Sana itaat eden cennete girer, sana karşı gelip isyan eden cehenneme gider. O bakımdan onları davet ederken, yumuşak davran, sert davranma, ashabına da onları idare etmeyi ve eziyetlerine katlanmayı emret.

"Rabbin göklerde ve yerde olanları en iyi bilendir." Yani Rabbin göklerde ve yerde olanları en iyi bilir. Onların durumlarını, miktarlarını da tam bir kuşatı-lıcıkla bilendir O "Yaratan bilmez mi? O Latiftir, Hablr'dir." (Mülk, 67/14). O bakımdan O, onların her birisinin neye lâyık olduğunu en iyi bilendir. İşte bu buyruk, Yüce Allah'ın peygamberliği ve risaleti için seçtiği kimselere dair ka­naatlerini ve onların şu sözlerini reddetmektedir: "Bu Kur'ân-ı Kerim iki kasa­badan büyük birisine indirilmeli değil miydi?" (Zuhruf, 43/31). Yine müşrikler Suhayb, Bilâl, Habbâb gibi fakirlerin Hz. Peygamberin çevresinde bulunmala­rı, ona karşılık Kureyş'in ileri gelenlerinin ve liderlerinin uzaklaştırılmasından sıkıldıkları vakit, söyledikleri sözleri reddetmektedir.

"And olsun ki biz peygamberlerden bir kısmını bir kısmına üstün kıldık." Yani and olsun peygamberler ve rasullerin bir kısmını, bir takım meziyet, kitap ve özellikler bakımından diğer kısmından üstün kıldık. İbrahim (a.s.)'i halîl, Musa'yı (a.s.) kelim, Muhammed (s.a)'i peygamberlerin sonuncusu kılmak gibi. Şu ayet-i kerime de buna benzemektedir: "Biz o peygamberlerin bazısını bazısına üstün kıldık. Allah onlardan kimisiyle söyleşmiş, kimisini de bir çok derecelere yükseltmiştir." (Bakara, 2/253) Ayet-i kerimede ayrıca Rasul-ullah (s.a.)'ın Kur'ân-ı Kerim, İsra ve Miraç ile bütün peygamberlerden üstün kılındığına, ondan sonra Hz. İbrahim'in, ondan sonra Hz. Musa'nın, ondan sonra da Hz. İsa'nın -konu ile ilgili meşhur görüşe göre- geldiğine işaret etmek­tedir.

Rasullerin sair peygamberlerden üstün olduğunda "Ulü'1-azm" peygamber­lerin de rasullerin en faziletlileri olduğunda görüş ayrılığı yoktur. Bu beş ulü'l-azm peygamber ise Kur'ân-ı Kerim'deki şu iki ayet-i kerimede sözü geçen peygamberlerdir: "Hani biz peygamberlerden ahitlerini almıştık. Senden de İbrahim'den, Musa'dan ve Meryem oğlu İsa'dan da (ahit almıştık.)." (Ahzab, 33/7); "Dinden Nuh'a tavsiye ettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya tavsiye ettiğimizi "Dini dosdoğru tutun ve onda tefrikaya düşmeyin" diye, size de şeriat yaptı." (Şûra, 42/13).

"Davud'a da Zebur'u verdik." Yani biz ona Zebur'u indirmekle üstünlük verdik; yoksa krallık ve egemenlikle değil. Zebur'da varit olan buyruklardan birisi de Muhammed (s.a.)'in peygamberlerin sonuncusu, en üstünü olacağı, onun ümmetinin de ümmetlerin en hayırlısı olacağıdır. Yüce Allah şöyle buyurmak­tadır: "Andolsun, Tevrat'tan sonra Zebur'da da yazmışızdır ki Muhakkak arza benim salih kullarım mirasçı olacaktır diye yazmıştık." (Enbiya, 21/105). Ayrıca orada Rasulullah (s.a.)'ın faziletlerine ve şerefine de dikkat çekilmektedir.[18]

 

Müşriklerin Şüphelerinin Başka Bir Şekilde Çürütülmesi

 

56-  De ki: "Ondan başka (ilâh diye) iddia ettiklerinizi çağırın. Sizin bir sıkıntınızı gidermeye de, o halinizi değiştirmeye de güçleri yetmez."

57-  Onların çağırdıkları o kimseler de Rablerine hangisi daha yakın olacak diye vesile ararlar. O'nun rahmetini umarlar, azabından korkarlar. Çünkü Rabbinin azabı sakınılmaya değer.

58-  Hiçbir şehir yoktur ki kıyamet gününden önce biz onu helak edici veya şiddetli bir azap ile cezalandırıcı olmayalım. Bu, Kitap'ta yazılmıştır.

59- Bizi ayetler göndermekten alıkoyan şey, ancak öncekilerin onları yalan­lamış olmalarıdır. Semûd'a da gözleri göre göre dişi deveyi vermiştik. Bu yüz­den zulm etmişlerdi. Halbuki biz ayet­leri ancak korkutmak için göndeririz.

60-  Hani sana demiştik ki: "Rabbin gerçekten insanları kuşatmıştır. Sana göstermiş   olduğumuz   o   temaşayı sadece insanlar için bir imtihan kıldık. Kur'an'da lanetlenmiş olan ağacı da. Biz  onları  korkutuyoruz  ama  bu, onlara büyük bir azgınlık vermekten başka bir şeylerini artırmıyor."

 

Açıklaması

 

Ey Peygamber, Allah'tan başkasına ibadet eden şu müşriklere de ki: Allah'tan başka ilâh olduklarını iddia ettiğiniz şu putlara ve Allah'ın ortak­larına bir sesleniniz. Çağırınız onları, acaba onlar sizin bu çağırınıza cevap verecekler mi? Fakirlik, hastalık, kıtlık, azap ve buna benzer birtakım sıkıntıların baş göstermesi halinde onlara yöneliniz. Acaba bu sıkıntılarınızı giderebiliyorlar mı? Şüphesiz onların kendilerine de bir fayda ve zarar verme imkânları yoktur.

Bunları yapabilen ancak hiçbir ortağı olmayan, yaratmak ve emretmek kudret; ancak kendisinde olan Yüce Allah'tır. İbni Abbas der ki: Müşrikler biz meleklere, Mesih'e ve Üzeyr'e ibadet ediyoruz, derlerdi. İşte çağırılmalan iste­nenler de bunlardır. Yani melekler, Mesih ve Üzeyr'dir.

"Onların çağırdıkları o kimseler de Rablerine hangisi daha yakın olacak diye vesile ararlar." Sizin Allah'tan başka tapındığınız Üzeyr ve Mesih gibi kimseler dahi Rablerine dua ederler. Onlar da Allah'a yakınlaşmak için yol ararlar. İtaat ve ibadetlerle O'na yaklaşmaya çalışırlar. İbadetlerini yalnızca O'na yaparlar. Buradaki "yol" Allah Teâlâ'ya yakınlaştırıcı işler demektir.

"Rablerine hangisi daha yakın olacak diye vesile ararlar, onun rahmetini umarlar, azabından korkarlar." Yani onlardan daha yakın olanlar bile Yüce Allah'a yakınlaşmak için yol arar. Peki ya yakın olmayanların durumu ne olur?

Yahut da yol aramanın anlamı şudur: Onlar Yüce Allah'a hangisi daha yakın olacak diye çaba harcarlar. Bu ise itaatlerine devamla daha çok hayır yapmakla, olur. Ve bunlar Allah'ın rahmetini umar, onun azabından korkarlar; Allah'ın diğer kulları gibi. Peki bunların ilâh olduklarını nasıl iddia edebilirler?

Tirmizî ve İbni Merdüveyh, Ebu Hureyre'den şöyle dediğini rivayet etmek­tedir: Rasulullah (s.a.) buyurdu ki: "Allah'tan vesile dileyiniz." Vesile nedir? diye sordular. Rasulullah (s.a.): "Allah'a yakın olmaktır." buyurdu; sonra da bu ayet-i kerimeyi okudu.

Rahmeti umup azaptan korkmaya gelince, gerçekten şu iki ibadet korku ve ümid ile tamam olur. Korkan insan masiyetlerinden uzak durur, umut ile de itaatlerini daha çok artırır.

Azaptan korkmanın sebebi ise Yüce Allah'ın: "Zira Rabbinin azabı sakınılmaya değer." buyruğunda ifade ettiği husustur. Yani şüphesiz Rabbinin azabı kendisinden korkulan bir şeydir. Kimsenin azaptan yana güvenlik içerisinde olması söz konusu değildir. O bakımdan melekler olsun, peygamber­ler olsun ve onların dışındakiler olsun, bütün kulların azaptan çekinmeleri, azabın meydana gelmesinden çekinmeleri, sakınmaları gerekir. Peki ya siz ne yapmalısınız?

Daha sonra Yüce Allah zalimlerin akıbetini şöylece beyan etmektedir: "Hiçbir şehir yoktur ki kıyamet gününden önce biz onu helak edici... olmay­alım." Yani Yüce Allah'ın nezdinde levh-i mahfuz'da yazılı olan ilminde küfür ve masiyetlerle zulmeden kasabaların her birisini mutlaka Yüce Allah ya bütün ahalisini yok etmekle helak edecektir yahut da onları kökten yok edici bir azap ile cezalandıracaktır. Bu da ya öldürmek ile yahut da dilediği belâlara onları maruz bırakmakla olacaktır. O bunu yaparken onlara zulüm olsun diye değil, aksine günah ve hataları sebebiyle onlara bunu yapacaktır. Nitekim Yüce Allah' şöyle buyurmaktadır: "Ve biz onlara zulmetmedik fakat kendileri kendilerine zulmediyorlardı." (Hûd, 11/101).

"Bu kitapta yazılmıştır." Yani bu Yüce Allah'ın ilminde yahut Levh-i Mah­fuz'da tescil edilmiş sabit ve genel bir hükümdür. Tirmizî, Ubâde b. es-Samit'-den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Ben Rasulullah (s.a.)'ı şöyle buyururken dinledim: "Şüphesiz Allah'ın ilk yarattığı şey Kalem'dir. Ona, yaz diye buyurdu. O ne yazayım? diye sordu. Yüce Allah: "Takdir olunan her şeyi ve kıyamet gününe kadar olacak ne varsa onu yaz." buyurdu.

Daha sonra Yüce Allah Mekke halkının isteklerinin kabul edilmeyiş sebe­bini açıklayarak şöyle buyurmaktadır: "Bizi ayetler göndermekten alıkoyan şey..." yani onların gösterilmesini teklif ettikleri ayetleri (mucizeleri) gerçekleştirmekten bizi alıkoyan tek şey, onlardan öncekilerin benzerlerini yalanlama, olmalarıdır. Biz bu ayetleri gösterecek olsak, Mekke halkı da veya onların durumunda olanlar bunları yalanlayacak olurlarsa, dünya hayatında onları azaplandırırız ve asla onlara mühlet vermeyiz. Nitekim Yüce Allah'ın mahlûkatmda uygulayageldiği sünneti (şaşmaz kanunu) budur.

Nüzul sebebinde de açıkladığımız gibi, Mekke'lilerin gösterilmesini teklif ettikleri mucizeler, Safa'yı altın yapması, dağları bir parça kendilerinden uzak­laştırması ve arazilerinin ziraate elverişli hale getirilmesi gibi şeylerdi.

Öncekilerin teklif edip, gerçekleştirildikleri vakit de yalanladıkları ve bundan dolayı da topluca helak edildikleri ayetlere bir örnek de Hz. Salih'in kavmi olan Semud'a gösterdiği dişi deve mucizesidir. Onlar dişi deveyi kesince büyük sayha onları yakaladı. Onların helak edilmelerinin izleri de Arap topraklarında sınırlarına yakın yerlerde devam etti. Giden ve gelenler onları görüyordu. Nitekim burada Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Semud'a da göz­leri göre göre bir dişi deve vermiştik. Bu yüzden zulmetmişlerdi." Yani biz Semud kabilesine de dişi deveyi, onu yaratanın vahdaniyetine ve bu hususta Allah'ın duasını kabul ettiği Rasulünün doğruluğuna delâlet eden açık bir belge olarak vermiştik. Yüce Allah'ın: "göz göre göre" ifadesi, apaçık yahut insanların idrak ettiği şekilde gösterme özelliğine sahip anlamındadır. Burada diğer mucizeler arasında özellikle bunun söz konusu edilmesinin sebebi, Semud kabilesinin helak edilmesinin izlerinin Arap topraklarına yakın olması, onların yolları üzerinde bulunmasıdır. Yüce Allah'ın, "Bu yüzden zulmetmişlerdi" buyruğunun anlamı ise, ona kâfir oldular ve o dişi devenin su içmesini engelleyip onu öldürdüler, demektir. Yüce Allah da tek bir kimse kalmamak üzere onları yok etti ve onlardan intikam aldı.

"Halbuki biz ayetleri ancak korkutmak için göndeririz." Yani bizler ayetleri ancak insanları dünya azabının geleceğinden korkutmak üzere göndeririz. Belki bununla ibret alırlar, öğüt alırlar ve vazgeçerler. Şayet korkmayacak olurlarsa bu sefer başlarına azap iner.

İbni Kesîr'in naklettiğine göre bir seferinde İbni Mes'ud'un valiliği döne­minde Kûfe'de zelzele oldu, o da şöyle dedi: "Ey insanlar! Rabbiniz sizden ken­disini razı etmenizi istiyor. Haydi O'nu razı ediniz." Yine rivayet edildiğine göre Medine Ömer b. el-Hattab'ın halifeliği döneminde defalarca sarsıldı. Hz. Ömer şöyle buyurdu: "Allah'a yemin ederim, birtakım günahlar işlemeye başladınız. Andolsun eğer bir daha zelzele olursa şunları şunları yapacağım." Yine Buharı ile Müslim'in ittifakla rivayet ettikleri bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyrmuştur: "Şüphesiz Güneş ile Ay Allah'ın ayetlerinden iki ayettir ve şüphesiz bunlar herhangi bir kimsenin ölümü ya da hayatı dolayısıyla tutul­mazlar. Fakat Yüce Allah bunlarla kullarını korkutur. Böyle bir şey gördüğü­nüz zaman onu zikretmeye, Ona dua etmeye, ondan mağfiret dilemeye koşunuz." Daha sonra şöyle buyurdu: "Ey Muhammed ümmeti, Allah'a yemin ederim erkek veya kadın kulunun zina etmesinden dolayı Allah'tan daha çok galeyana gelen hiçbir varlık yoktur. Ey Muhammed ümmeti, Allah'a yemin ederim eğer sizler benim bildiklerimi bilecek olsaydınız pek az güler, pek çok ağlardınız."

Daha sonra Yüce Allah Rasulünün risaletini tebliğe teşvik etmekte ve ona kendisini insanlardan koruduğunu haber vererek şöyle buyurmaktadır: "Hani sana demiştik ki: Rabbin gerçekten insanları kuşatmıştır." Yani şunu hatırla ki, bir zamanlar biz sana şöyle vahyetmiştik: Kullarına kadir olan, güç yetiren Allah'tır. Onlar onun hakimiyeti, onun kahrı ve galebesi altındadırlar ve Allah ister Kureyş'ten olsun, ister başkalarından olsun düşmanlarına karşı seni korumuştur ve şüphesiz Allah, onlara karşı sana yardım edecektir. Nitekim bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: "Ve Allah insanlara karşı seni koruyacaktır." (Mâide, 5/67). Yine yüce Allah Bedir'de zafer müjdesini vererek şöyle buyur­muştur: "O topluluk pek yakında yenik düşecek ve arkalarını dönüp gidecek­lerdir." (Kamer, 54/45); "Kâfir olanlara de ki: Peki yakında yenilgiye uğraya­caksınız ve cehenneme sürülmek üzere toplanacaksınız." (Ali İmrân, 3/12).

Şanı yüce Allah Kur'an ayetlerinin inidirilmesinin aynı zamanda korkut­mayı da ihtiva ettiğini beyan ettikten sonra İsra mucizesini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:

"Sana göstermiş olduğumuz temaşayı sadece insanlar için bir imtihan kıldık." Yani İsra gecesinde sana gösterdiklerimizi ancak insanlar için bir den­eme ve bir sınama aracı kıldık. Böylelikle gerçek ve samimi müminler ile yalanlayıcı kâfirlerin insanlara karşı durumları açıkça ortaya çıksın, insan­ların bilmesi için ortaya çıkardık. Ama bu bize nispetle değil. Çünkü biz zaten gelecekte olacak her şeyi ezelden beri bilmekteyiz.

Bu mucizeyi bir takım kimseler yalanladı ve inkâr etti, başka kimseler de doğrulayıp tasdik etti.

Buharî, İbni Abbas'tan bu ayet-i kerime hakkında şunu söylediğini naklet­mektedir: Buradaki rü'ya kelimesi Rasulullah (s.a.)'a İsra'ya götürüldüğü gece gösterilen göz ile gördüğü bir rüyadır. Arapça'da da: "Ben onu gözümle bir rüyet şeklinde ve rüya olarak gördüm." denilir.

"Kur'an'da lanetlenmiş olan ağacı da." Bu buyrukta takdim ve tehir vardır. Yani biz Kur'an-ı Kerim'de lanetlenmiş ağacı da ancak insanlar için bir imtihan ve bir denenme sebebi kıldık. Tıpkı İsra ve Mi'râc hadisesi gibi. Söz konusu bu ağaç ise zakkum ağacıdır. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır: "Şüphesiz zakkum ağacı, o pek günahkârın yiyeceğidir." (Duhan, 44/43-44). Bu ağaç hakkında insanlar ihtilâfa düştüler. Kimisinin bundan dolayı imanı arttı, çünkü ateşin yakmadığı pek çok şey vardır; kimisinin de küfrü arttı. Ebu Cehil ile Abdullah b. ez-Ziba'rî gibi. Bunlar dediler ki: Zakkum dediğimiz şey, ancak hurma ve tereyağıdır. O bakımdan bunlar hurma ve tereyağını birlikte yiyip bunlardan zıkkımlanmaya koyuldular.

"Biz onları korkutuyoruz, ama bu onların büyük bir azgınlık vermekten başka bir şeylerini artırmıyor." Nasıl olur da bu durumdaki bir kavme güvenip onların teklif ettikleri mucizeler gösterilir?[19]

 

İblis İle Meleklere Secde Etme Emrinin Verilmesi

 

61- Hani meleklere, "Adem'e secde edin" demiştik de onlar da İblis müstesna secde etmişlerdi. O: "Çamurdan yaratmış olduğuna mı secde edeceğim?" demişti.

62- "Benden üstün kıldığın şu kişiyi görüyor musun? Andolsun eğer beni kıyamet gününe kadar tehir edersen pek  azı   müstesna,   mutlaka  onun soyunu emrim altına alırım" demişti.

63- Buyurmuştu ki: "Haydi git, onlar­dan her kim sana uyarsa muhakkak cehennem sizin cezanızdır, hem de tam bir ceza."

64- "Sesinle onlardan gücünün yettiği kimseleri yerinden oynat. Atlılarınla ve yayalarınla onlara karşı haykırarak yürü. Mallarda ve çocuklarda onlara ortak ol ve kendilerine vaadde bulun." Fakat şeytan onlara aldanıştan başka ne vaad eder ki!

65-  Muhakkak  ki  benim  kullarım üzerinde senin bir hakimiyetin yoktur. Vekil olarak Allah yeter.

 

Açıklaması

 

Ey peygamber! Sen insanlara İblis'in Adem'e ve onun çocuklarına olan düşmanlıklarını, bu düşmanlığın Adem yaratıldığından itibaren başladığını, bu sebeple oldukça eskilere dayandığını da hatırlat. Bunun delili de Yüce Allah'ın meleklere Adem'e -ibadet ve boyun eğme secdesi değil de- selâmlama, sevgi ve saygı maksadıyla secde etmelerini emrettiğinde hepsi secde ettikleri halde İblis'in secde etmeyip büyüklenmesi ve ona secde etmeyi kabul etmeme­sidir. Çünkü Adem'e karşı övünmüş ve onu küçük görmüştü. O, çamur olduğu halde ben ona mı secde edecekmişim, ben ateşten yaratılmış bulunuyorum, demişti. Nitekim Yüce Allah onun şöyle dediğini bildirmektedir: "Dedi ki: Ben ondan hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın." (Sâd, 38/76).

Burada da İblis olmadık bir cesaret göstererek ve inkâr yollu şöyle dedi: "Benden üstün kıldığın şu kişiyi görüyor musun..." Yani şu benden üstün kıldığın kişi hakkında bana haber ver, ben ondan hayırlı olduğum halde onu ne diye ben­den üstün kıldın? O bu ifadeleriyle kendi kanaatine göre Rabbinin haksızlık yaptığını ifade etmektedir. Çünkü kendi kanaatine göre yaratma unsuru balamandan ateş daha üstündür, çamur unsuru ise daha düşüktür; zira çamur hareketsizliğe, donukluğa daha yakındır. Gerçek ise şudur: Bütün unsurlar tek bir cinstendir, hepsini Allah yaratmıştır. Hatta çamur ateşten daha faydalıdır. Çünkü çamur ile yapı ve bayındırlık faaliyeti gerçekleştirildiği halde ateş -kon­trol edilmediğinde- tahrip eder, yakar ve her şeyi darmadağın eder.

"Andolsun, eğer kıyamet gününe kadar tehir edersen pek azı müstesna, mutlaka onun soyunu emrim altına alırım." Yani yemin ederek söylüyorum, eğer beni kıyamet gününe kadar bırakacak olursan, saptırmak suretiyle Adem'in zürriyetinin kökünü mahvedeceğim. Hepsini hakimiyetim altına alacağım ve şüphesiz pek azı müstesna soyundan gelenleri saptıracağım. Bun­lar ise Yüce Allah'ın şu buyruğunda nitelendirdiği Allah'ın kurtardığı (ihlâsa erdirdiği) kullarıdır: "Şüphesiz benim kullarımın üzerinde senin bir hakimiyetin yoktur." (Hicr, 15/42). Yani benim salih kullarımı saptıramaya-caksm.

Cezasını ertelenmesini dileyince, Allah Tealâ onun talebini kabul etti ve erteledi:

"Buyurmuştu ki: Haydi git onlardan, her kim sana uyarsa..." Yani kendin için seçtiğin işine koyulup git. Sana herhangi bir yardımım erişmeyecektir, maksadınla başbaşa kalacaksın. Onlardan kim sana itaat eder ve uyarsa hep­inizin kalacağı yer, barınacağı yer, eksiksiz olarak cezanızı vereceğimiz yer yani tam anlamıyla cezanızı çekeceğiniz yer cehennem olacaktır. Bu ayetin bir benzeri de şudur: "Şüphesiz sen mühlet verilmiş kimselerdensin. O bilinen zamanın gününe kadar." (Hicr, 15/37-38).

"Sesinle onlardan gücünün yettiği kimseleri yerinden oynat." Yani Yüce Allah'a isyan etmek için, sana verilmiş olan bütün kandırma ve vesvese imkânlarını kullanarak, yapacağın çağrı ile işini yap. Onun "sesi" Yüce Allah'a isyana çağırmasıdır.

"Atlılarınla ve yayalarınla onlara karşı haykırarak yürü." Yani atlısıyla, yayalarıyla askerlerini onlara karşı topla. Bu temsilî bir ifadedir. Bundan kasıt ise güç yetirdiğin her şeyle onlara musallat ol ve bütün hile ve tuzaklarını onlara kur; onları saptırmak hususunda elinden gelen ne varsa hepsini yap, bütün tabi ve yardımcılarını da kullanarak bunu gerçekleştir, demektir.

"Mallarda ve çocuklarda onlara ortak ol." Yani mallarını faiz, hırsızlık, gasp, aldatmak, kandırmak gibi Allah'a isyanı gerektiren hususlarda ve bu yol­lardan kazanmak üzere onları teşvik et. Zina yoluyla çocuk edinmek yahut da öldürmek, diri diri gömmek ya da Yüce Allah'ın razı olmadığı dine sokmak suretiyle ve buna benzer şer'î olmayan bir takım yollarla; evlilik, boşanmak, süt emmek, nafaka ve buna benzer hususlarda Allah'ın dininin sınırlarını aşmak suretiyle çocuklarda da onlara ortak ol.

"Ve vaadde bulun kendilerine. Fakat şeytan onlara aldanıştan başka ne vaad eder!" Sen onlara uydurma ilâhların şefaatte bulunacağı, şerefli soylar ile Allah katında değerli olunacağı kabilinden batıl ve yalan vaatlerde bulun. Ya da ileride tevbe ederim yahut tevbe etmeksizin de günahlar bağışlanır diye Allah'ın rahmetine güvendirmek, büyük günahlarla ilgili peygamberin şefaa­tine güvenmek, dünyayı ahirete tercih etmek gibi şeylere bel bağlatmak, cen­net ve cehennem diye bir şeyin olmadığını telkin etmek... Ve bunlara benzer vaadlerde bulunmak suretiyle... Halbuki bütün bunların batıl oldukları, hak ile hüküm verileceği gün İblis'in söyleyeceği şu söz ile de ortaya çıkacaktır: "Şüphesiz Allah size gerçek vaadde bulundu. Ben ise size vaatte bulundum ve verdiğim sözde durmadım." (İbrahim, 14/22).

Burada yer alan Yüce Allah'ın "Fakat şeytan onlara başka ne vaat eder" buyruğu; şeytan onlara yalan ve batıldan, batılı hak gibi göstermekten başka bir şey vaat etmez anlamındadır. Onun bütün vaatleri bir aldatmadır, yalan ve süslü göstermedir. Şeytana verilen bu emirler tehdit, Allah'ın yardımından uzak tutma ve kendi kendisiyle başbaşa bırakma yoluyla varit olmuştur. Nitekim günahkâr asilere: "İstediğinizi yapınız." (Fussilet, 41/40) denilmesi de bu kabildendir.

"Muhakkak ki benim kullarım üzerinde senin bir hakimiyetin yoktur." Yani şüphesiz benim salih ve senin şerrinden kurtarılan (muhlas=ihlâsa erdirilmiş) kullarımı saptırmaya güç yetiremezsin. Çünkü onlar kovulmuş olan şeytandan korunmuşladır, ona karşı himaye olunmuşlardır.

"Vekil olarak Rabbin yeter." Yani Allah'a tevekkül eden ve şeytanın vesveselerinden kurtulmak için ondan yardım isteyen salih müminleri koruyan, destekleyen ve yardım eden olarak Allah yeterlidir.

İşte bu buyruk, masum (günahtan korunmuş) kimsenin ancak Allah'ın koruduğu kimse olduğunu ve insanın Yüce Allah'ın yardımına muhtaç olduğunu göstermektedir.[20]

 

Yüce Allah'ın İnsana Bahşettiği Nimetlerin Bazıları

 

66-  Rabbiniz O'dur ki, lütfundan elde edesiniz diye gemileri sizin için yüzdü­rür; muhakkak ki O size çok merhamet­li olandır.

67- Denizde size bir sıkıntı dokununca -O müstesna- yalvardıklarınızın hepsi kaybolur. Ama O sizi karaya çıkartıp kurtarınca yüz çevirirsiniz. İnsan zaten pek nankördür.

68-  Kara tarafından sizi yere batırma­sından veya başınıza taş yağdırmasın­dan emin mi oldunuz? Sonra kendiniz için vekil de bulamazsınız.

69- Yoksa sizi tekrar bir kere daha ora­ya döndürüp üzerinize ortalığı yıkan bir fırtına göndererek küfre sapmış ol­manızdan dolayı sizi suda boğmuş ol­masından emin mi oldunuz? Sonra bize karşı onun öcünü almak isteyecek biri­ni de bulamazsınız.

70-  Andolsun ki biz Ademoğlunu mü-kerrenı kıldık. Onları karada ve deniz­de taşıdık, temiz nimetlerinden onları rızıklandırdık ve yaratmış oldukları­mızdan çoğuna onları üstün kıldık

 

Açıklaması

 

Kullarına çokça lütufkâr olan Rabbiniz yarattıklarının menfaatine olan şeyleri sağlayan, hayat yollarını kendilerine kolaylaştırandır. O bakımdan rüzgâr yahut buhar, elektrik gibi değişik güçlerle sizin için denizde gemileri o yürütüyor. Onlarla seyahat için yahut ticaret maksadı ile dünyanın çeşitli ülkeleri arasında kişilerin taşımacılığı yapılıyor, mal ve ticari metalar bir bölgeden bir diğer bölgeye nakledilebiliyor. Böylelikle Allah'ın lütfundan rızık aranıyor. Gerçekten O size karşı çok merhametlidir ,yani O bütün bunları size, üzerinizdeki lütfü ve size olan merhameti dolayısıyla yapmıştır.

Haber verdiği şu gerçek de Yüce Allah'ın merhameti ve lütfü kapsamı içerisindedir: "Denizde size bir sıkıntı dokununca..." Yani ey insanlar denizde size herhangi bir sıkıntı ya da zorluk gelip çatınca, Yüce Allah'ın dışında ken­disine dua edip tapındığınız herhangi bir put, melek veya insan gibi bütün mabudlar hatırınızdan gider, düşüncenizde onlara yer vermezsiniz. Allah'tan başkasını hatırlamaz, sıkıntınızın giderilmesi için başkasına sığınmazsınız.

Nitekim Ebu Cehü'in oğlu İkrime'nin başından geçen olay da buna benze­mektedir. Mekke'yi fethettiği zaman Allah Rasulünden kaçtı ve Habeşistan'a gitmek için gemiye bindi. Oldukça şiddetli bir fırtına koptu, herkes birbirine: "Yalnızca Allah'a dua edip yalvarmaktan başka size hiçbir şeyin faydası olmaz." dediler. İkrime bu sefer kendi kendisine şöyle dedi: "Allah'a yemin ederim, eğer denizde ondan başka fayda veren bir kimse yoksa şüphesiz karada da ondan başkasının faydası olmaz. Allah'ım sana söz veriyorum, eğer beni buradan (salimen) kurtaracak olursan yemin ediyorum elimi gidip Muhammed'in eline koyacağım ve şüphesiz onun oldukça şefkatli ve mer­hametli olduğunu göreceğim." Nihayet denizden (salimen) kurtulabildiler. Rasulullah (s.a.)'ın yanına geri döndü, İslâm'a girdi ve güzel bir şekilde de İslâm'a bağlandı -Allah ondan razı olsun ve onu razı etsin-

"Ama O sizi karaya çıkartıp kurtarınca yüz çevirirsiniz." Yani güvenlikle sizi karaya ve esenliğe çıkartıp, duanızı kabul edince siz yüz çevirirsiniz. Yani daha önce denizde iken itiraf ettiğiniz vahdaniyetini unutuverirsiniz, Ona dua etmekten, yalvarmaktan yüz çevirirsiniz, tekrar şirk koşmaya geri dönersiniz.

Bunun sebebi ise Yüce Allah'ın buyurduğu gibi insanın nankör oluşudur: "İnsan zaten pek nankördür." İnsanın nankörlüğü ise karakteri ve tabiatı icabı nimetleri unutması ve onları inkâr etmesi şeklindedir. Yüce Allah'ın koruduk­ları müstesnadır.

Daha sonra Yüce Allah nimetlerine karşı nankörlük etmekten sakındırarak şöyle buyurmaktadır:

"Kara tatafında sizi yere batırmasından veya başınıza taş yağdırmasından emin mi oldunuz..." Yani siz karaya çıkmakla Allah'ın intikam ve azabından yana güvenliğe kavuştuğunuzu mu zannediyorsunuz? Üzerinde yerleşmiş olduğunuz karanın bir tarafını yerin dibine geçirmek veya üzerinize taş yağdırmak suretiyle sizi azaplandıracağından yana kendinizi güvenlikte mi hissediyorsunuz? Lût kavmine yaptığı gibi. O size böyle yapacak olursa "sonra kendiniz için bir vekil de bulamazsınız." Yani artık bundan sonra işlerinizi ken­disine havale edeceğiniz, sizi kurtaracak ve kurtarmayı üzerinize alabilecek bir kimseyi bulamayacaksınız.

Kâsib (taş yağmuru)'den Yüce Allah çeşitli ayet-i kerimelerde haber vermiştir. Meselâ "Biz onların üzerine taş yağdıran bir yağmur gönderdik. Lût ailesi müstesna, biz onları seher vakti kurtardık." (Kamer, 54/34); "Ve biz onların üzerine pişmiş çamurdan taş yağdırdık." (Hicr, 15/74) gibi.

"Yoksa sizi tekrar bir kere daha oraya döndürüp üzerinize ortalığı yakıp yıkan bir fırtına göndererek... emin mi oldunuz?" Yani ey bizden yüz çevirenler, denizde bizim tevhidimizi itiraf ve kabul edip karaya çıktıktan sonra ikinci bir defa daha gemilerde yolculuk, üzerinize gemilerinizin direklerinizi kökten koparan ve gemileri suya batıran bir fırtına gönderemeyeceğimizden yana emin mi oldunuz?

"Küfre sapmış olmanızdan dolayı sizi suda boğmasından..." Yani O, küfre sapmanız ve kendisinden yüz çevirmeniz sebebiyle sizi suda boğar.

"Sonra bize karşı onun öcünü almak isteyecek birini de bulamazsınız." Yani biz size yapacağımızı yaparız. Daha sonra ise sizler bu yaptığımızdan dolayı bizden intikam almak için yaptığımızın acısını çıkarmak için bizi sorgu-layabilecek kimse bulamayacaksınız. Yani siz gittikten sonra intikamınızı ala­cak kimse olmayacaktır.

Ayette geçen "tebî" kelimesi intikam alacak yahut hak talebinde bulu­nacak yardımcı demektir. Yüce Allah'ın "Ve o bunun akıbetinden de korkmaz." (Şems, 91/15) buyruğu da bunu andırmaktadır. Bu buyrukta, kötü akıbet ile tehdit ve ağır bir korkutma vardır.

Yüce Allah'ın insanı mükerrem kılmış olması da onun lütuf ve rahmetinin, nimetinin mükemelliği cümlesindendir. Yüce Allah bu büyük nimeti de: "Andolsun ki biz Ademoğlunu mükerrem kıldık." buyruğu ile ifade etmektedir. Yani biz Ademoğlunu şerefli ve üstün kıldık. En güzel şekilde onları yaratmak, onlara işitmeyi, görmeyi ve kalbi kavrayıp anlamak için vermiş olmak, eşyanın hakikatlerini idrak ettikleri ve sanayi, ziraat, ticaret imkânlarını keşfedebile­cekleri, dilleri öğrenebildikleri, yeryüzünün zenginlik kaynaklarını keşfetmek üzere çeşitli enerji kaynaklarından yararlanmak üzere, yeraltı ve yer üstünde­ki zenginliklerden istifade etmek için düşünebildikleri; kâinatta bulunan türlü taşıma araçları, geçim ve hayatı sürdürme yollarını, eşyayı, eşyanın özellikleri­ni, dinî ve dünyevî hususlarda bunların fayda ve zararlarını ayırd etme gücünü elde ettikleri akıl ile onları mümtaz kılmak suretiyle biz insanları üstün ve şerefli kıldık.

Karada davarlar, atlar ve katırlar gibi binekler üzerinde; günümüzde ise tren, uçak ve benzeri vasıtalar üzerinde denizde de küçük küçük gemilerde onları taşıdık. Böyle bir taşıma ise irade ile kendi maksat ve şartlarını hazırla­ması şartıyla Ademoğlundan başkasının yapabildiği bir iş değildir.

Ve biz onlara hoş ve temiz rızıklar verdik. Yani ekinler, meyveler, etler, sütler ve buna benzer çeşitli yiyecek ve lezzetli yemekler, güzel görüntüler, oldukça değerli elbiselerle rızıklandırdık. Kısacası, temiz ve hoş şeyler lezzetli yiyecek ve içeceklerdir. Bunlara bağlı olarak hoş ve temiz olan çeşitli ziynet türlerini de kapsar.

Biz Ademoğullarını -melekler müstesna- yarattıklarımızın bir çoğundan da üstün kıldık veya onları çeşitli yaratıklara ve diğer canlı türlerine galip gelmek, onları egemenlik altına almak, korumak, temyiz (doğru ile yanlışı ayırd etmek), sevap ve amellerin mükâfatını görmek gibi hususlarla üstün kıldık.

İkinci tefsire göre bu ayet-i kerime İbni Kesir'in de belirttiği gibi insanın tür olarak meleklerden daha üstün olduğuna delil gösterilmiştir. Taberânî 'de, Abdullah b. Amr'dan. Abdürrezzak da Zeyd b. Eslem'den mevkuf olarak, İbni Asakir de Enes b. Malik'ten Rasulullah (s.a.)'a merfu olarak şöyle dedikleri rivayet edilmektedir: Melekler şöyle dediler: "Ey Rabbimiz sen Ademoğluna dünyayı verdin, orada yiyorlar, içiyorlar, giyiniyorlar. Biz de seni hamdederek teşbih ederiz. Yemeyiz, içmeyiz, eğlenmeyiz. Dünyayı onlara ayırdığın gibi ahireti de bize ayır." Yüce Allah şöyle buyurdu: "Ben elimle yarattığımın zür-riyetinden salih olan kimseleri, hiçbir zaman kendilerine "ol" deyip oluverenler gibi kılmam."

Ancak bizler doğru olanın, meleklerin insanlardan faziletli olduğunu kabul eden görüş olduğunu öğrenmiş bulunuyoruz.[21]

 

Kıyamet Gününde İnsanlar Ve Liderleri

 

71- O gün bütün insanları imamları (liderleri) ile çağırırız. Her kime kitabı sağından verilirse işte onlar kitaplarını okuyacaklar ve onlara kıl kadar zul-medilmeyecektir.

72-  Kim burada kör ise o ahirette de kördür, yolca daha da sapıktır.

 

Açıklaması

 

Ey Muhammed! Sen her bir ümmeti imamı ile birlikte kendisini hesaba çekeceğimiz o günü bir hatırla. Yani o gün biz onları amel defterleriyle hesaba çekeceğiz. İbni Kesir'in de belirttiği gibi daha tercihe değer olan görüş budur. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Ve biz her şeyi apaçık bir kitapta (levh-i mahfuzda) kaydettik." (Yasîn, 36/12); "Ve kitap konulmuş olacaktır. Sen günahkârları, onda bulunanlardan dolayı korkuya kapılmış göreceksin." (Kehf, 18/44). Kitaba da "imam" denilir. Çünkü amellerin bilinmesi için ona baş vuru­lacaktır.

Diğer taraftan "imamları ile" ifadesinden kendisine uydukları önderleri kastedilmiş olma ihtimali de vardır. İman ehli olan kimseler peygamberleri önder kabul ederler. Kâfirler de önder kabul etttikleri kimselerin ardından giderler. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Biz onları cehenneme çağıran imamlar kıldık." (Kasas, 28/41). Şu kadar var ki tercih edilen görüş İbni Kesir'in söz konusu ettiği görüştür. Buna delil ise bundan sonra gelen Yüce Allah'ın şu buyruğudur: "Kime kitabı verilirse işte onlar kitaplarını okuy­acaklar." Yani şu çağırılanlardan kitabı sağ taraflarından verilenler var ya, onlar orada bulunan salih ameller dolayısıyla sevinç ve neşe ile o kitabı okuya­caklardır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Kitabı sağ elinden verilene gelince o işte alın kitabımı okuyun, diyecektir." (Hakka, 69/19).

"Ve onlara kıl kadar zulmedilmeyecektir." Yani sevaplarından en basit bir şey dahi eksiltilmeyecektir. Bu da Yüce Allah'ın şu buyruklarını andırmaktadır: "Ve onlar hiçbir şeyle zulme uğratılmazlar." (Meryem, 19/60); "Ne zulümden korkar, ne de hakkının eksik verileceğinden." (Ta-Ha, 20/112).

Tirmizî ile Hafız Ebu Bekr el-Bezzar, Ebu Hureyre (r.a.)'den Rasulullah (s.a.)'ın, Yüce Allah'ın "O gün bütün insanları imamları ile çağırırız." buyruğu hakkında şöyle dediğini rivayet etmektedir: "Onlardan herhangi bir kimse çağırılır. Ona kitabı sağ elinden verilir ve bedeni alabildiğine büyütülür, yüzü ağartılır, başına parıldayan inciden bir tac konur. Arkadaşlarına doğru gider, onu uzaktan görürler ve derler ki: Allah'ım bu adamı bize doğru gönder ve bunda bereket ihsan eyle. O da onlara gider ve müjdeler olsun size, der. Sizden bir kişiye bunun gibisi vardır. Kâfire gelince onun da yüzü karartılır ve bedeni büyütülür. Arkadaşları onu görünce şöyle derler: Bundan yahut bunun şerrinden Allah'a sığınırız. Allah'ım, bunu yanımıza getirtme. Bu kişi onların yanına gidince şöyle derler: Allah'ım bunu rezil ve rüzvay kıl. O da şöyle der: Allah sizi benden uzak tutsun. Sizden her bir kimseye bunun gibisi vardır."

Hesabın akıbeti ise ahiretten önce dünyada bilinen bir husustur. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Kim burada kör ise o ahirette de kördür. Yolca daha da sapıktır." Yani şu dünya hayatında Allah'ın delilleri apaçık belgelere kâinat­ta açıkça ortaya koyduğu ayetlerine karşı kör olursa, ahirette de aynı şekilde kör olacaktır. Kurtuluş yolunu bulamayacaktır, hatta dünya kör kimselerden de yolca daha sapık olacaktır. Buradaki körlükten kasıt göz körlüğü değildir, kasıt kalbî körlüktür.

Körlük kurtuluş yolunu bulup hidayete eremeyen kimseler için istiare yoluyla kullanılmıştır. Dünya hayatındaki körlük ise gözün görmemesi demek­tir. Ahiretteki körlük ise sapık yolu izlemesinin kendisine fayda sağlamaması dolayısıyladır.[22]

 

Müşriklerin Peygamber (S.A.)'e Tuzak Hazırlamaya Kalkışmaları Ve Onu Mekke'den Uzaklaştırmak İstemeleri

 

73-  Neredeyse sana vahyettiğimizden başkasını bize karşı uydurman için seni fitneye düşüreceklerdi. O zaman seni dost edineceklerdi.

74- Şayet sana sebat vermemiş olsaydık, andolsun ki az da olsa onlara meylede­cektin.

75- Ve o zaman biz de sana hayatında kat kat azabını, ölümün de kat kat aza­bını tattırırdık, sanra bize karşı sana yardımcı olacak birini de bulamazdın

76- Yakında seni memleketinden çıkart­mak için rahatsız edeceklerdir. O za­man senin ardından onlar da çok az ka­labilirler.

77- Bu senden önce gönderdiğimiz pey­gamberlerimize de uyguladığımız bir sünnettir. Sen bizim sünnetimizde bir değişiklik bulamazsın.

 

Açıklaması

 

Bu buyrukların anlamı şudur: Her ne kadar müşrikler türlü hile, tuzak ve aldatmaları ile bizim sana vahyettmiş olduğumuz şer'î hükümlerden emir, yasak, vaat ve tehditlerinden uzaklaştırmak isteyip bize iftira ederek söyleme­diğimiz şeyleri aleyhimize uydurmanı sağlamaya uğraşmışlar, bir başka Kur'ân uydurup istedikleri şekilde vaadi tehdit ile ve tehdidi vaat ile değiştir­meni ve seni Sakîflilerin teklif ettiği şekilde, Allah'ın sana indirmediği bir şeyi kendisine izafe etmeni sağlamaya kalkışmış olsalar dahi... Allah'ın koruması sayesinde onlar bunu yapamadılar, "O zaman seni dost edineceklerdi." Yani eğer sen onların istediklerine uymuş olsaydın, seni kendilerine dost edinirlerdi ve insanlara senin kendilerine üzerinde bulundukları şirk hususunda muvafakat ettiğini açıklar ve sen onların bir dost ve yardımcısı olurdun. O takdirde de benim (ilâhî) velayetimden yani koruma, himaye ve dostluğumdan çıkmış olurdun.

"Şayet sana sebat vermemiş olsaydık, andolsun ki az da olsa onlara meyledecektin." Yani eğer biz hak üzere sana sebat vermeyip seni korumamış olsaydık, onlarmhilelerine ve aldatmalarına az dahi olsa meyleder, yaklaşırdın.

Bu ifade, Yüce Allah'ın peygamberini bu konuda uyarması ve harekete geçirmesi hedefine yöneliktir. Yüce Allah'ın ona lütfuyla sebat verdiğini, müminlere de lütufta bulunduğunu ifade etmektedir. Yani sen belki de onlarla anlaşırdın. Ancak bunu imanmdaki zayıflık dolayısıyla değil de onların hile, tuzak, aldatma ve desiselerinden kısmen de olsa emin olmak düşüncesiyle yapardın. Fakat bizim inayetimiz dolayısıyla sen onlara meyletmedin. İşte bu Peygember (s.a.)'den onlara karşı güzel davranmak ve onların isteklerini yer­ine getirmek gibi bir isteğin sadır olmadığını açıkça ifade etmektedir. Hatta o böyle bir noktaya yaklaşmamıştır bile.

Bu aynı zamanda Yüce Allah'ın Rasulünü desteklediğine, ona sebat verdiğine, onu koruduğuna, kâfirlerin hile ve tuzaklarından esenlikle kur­tardığına, Hz. Peygamberin işlerini görüp gözetenin, koruyanın, ona yardımcı olanın, onun gerçek velisinin Allah olduğuna, onu yarattıklarından hiç kimseye bırakmayacağına, peygamberinin dinini kendisine düşmanlık ve ona muhalefet edenlerin dinine üstün kılacağına açık bir delildir.

Katâde der ki: Bu ayet -i kerime nazil olunca Rasulullah (s.a.): "Allah'ım, sen beni bana bir göz açıp kapayacak kadar dahi bırakma." diye buyurmuştur.

"O zaman biz sana hayatın da kat kat azabını, ölümün de kat kat azabını tattırırdık." Yani şayet sen bunu yapmış olsaydın dünyada da ahirette de seni kat kat fazlasıyla, hayat azabının da, ölüm azabının da kat kat verilmesidir. Yani dünya azabı da ahiret azabı da katlanacaktır. Çünkü önderin yahut büyük kişinin günahı daha büyük, daha ağır bir cezayı gerektirir. Bundan dolayı önder konumunda olan ilim adamı, ona tabi olan avamdan birisinin cezasından daha ağır bir ceza ile cezalandırılır. Hz. Peygamber, Mâlik, Ahmed, Müslim ve sair (Ebu Davud müstesna) Sünen sahiplerinin Ebu Cuhayfe ile Vasile b. el-Eska'dan yaptıkları rivayete göre şöyle buyurmuştur: "Her kim kötü bir yol açarsa kıyamet gününe kadar onun günahını da alır, onunla amel edenlerin günahını da alır."

Bu aynı şekilde Yüce Allah'ın şu buyruğunda Rasulullah (s.a.)'m hanımlarının cezası hakkında da varittir: "Ey peygamber hanımları, sizden biri apaçık bir hayasızlık yaparsa onun azabı iki kat artırılır." (Ahzâb, 33/30).

Mekkeliler'in Hz. Peygamber'e kurmak istedikleri tuzaklardan birisi de onu Mekke'den çıkartmaya kalkışmalarıydı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

"Yakında seni memleketinden çıkartmak için rahatsız edeceklerdir..." Yani andolsun Mekke halkı da aradan fazla zaman geçmeden düşmanlıklarıyla, hile ve tuzaklarıyla seni rahatsız edecekler ve senin arzdan yani Mekke'den çıkart­maya çalışacaklardır.

"O zaman senin ardından onlar da ancak çok az kalabilirler." Yani seni çıkartacak olurlarsa, seni çıkartmalarından sonra ancak kısa bir süre kalırlar, Allah onları helak eder. Nitekim bu tehdit de Yüce Allah'ın buyurduğu şekilde gerçekleşmiştir. Allah Hz. Peygamber'i Mekke'den çıkarmalarından kısa bir süre sonra müşrikleri Bedir'de helak etti. Bu süre de hicretten yahut Mekke'­den çıkartılmasından sonra on sekiz aydır.

"Bu senden önce gönderdiğiniz peygamberlerimize de uyguladığımız bir sünnettir..." Yani bizim peygamberlerimizi inkâr eden ve onlara eziyet eden kimselere uyguladığımız kanunumuz, adetimiz azabın onlara geri gelmesi şeklindedir. Peygamber onların aralarından çıkmakla birlikte azap gelip onları bulur. Aralarından peygamberlerini çıkartan her bir kavme Allah'ın uygu-layageldiği sünneti, onları helak etmek şeklindedir ve eğer Hz. Peygamber Allah'ın bağışlanmış olan bir rahmeti olmasaydı, dünya hayatında herhangi bir kimsenin tahammül edemeyeceği kadar büyük imtihanlarla karşı karşıya kalırdı. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Sen aralarında iken Allah onlara azap edecek değildir." (Enfâl, 8/33).

"Sen bizim sünnetimizde değişiklik bulamazsın." Yani Allah'ın sünnetinde, düzeninde ve adetinde değişiklik olmaz, onun vaadi şaşmaz.[23]

 

Peygamber (S.A.)'E Birtakım Emirler, Direktifler Ve İrşadlar

 

78-  Güneşin batıya yönelmesinden gecenin kararmasına kadar namaz kıl; sabah  namazını  da.  Çünkü  sabah namazı tanık olunan bir namazdır.

79-  Gecenin bir kısmında da sana bir nafile olmak üzere onunla teheccüt namazı kıl. Umulur ki Rabbin seni övülmüş bir makama yüceltir.

80- Ve de ki: "Rabbim beni doğrulukla girdir, doğrulukla çıkar ve katından bana destekleyecek bir kuvvet ver."

81-  De ki: "Hak geldi batıl da çekişe çekişe can verdi. Çünkü zaten batıl yok olucudur."

82-  Kur'ân'dan müminler için şifa ve rahmet olanı indiririz. Zalimlerin ise ancak hüsranını artırır.

83-  İnsana nimet verdiğimiz vakit yüz çevirir ve yan çizer. Ona bir kötülük dokundu mu ümitsiz kalır.

84-  De  ki:  "Herkes  tabiatına  göre hareket eder. Rabbiniz yolca kimin daha doğru olduğunu en iyi bilir."

85-  Sana ruhtan sorarlar. De ki: "Ruh, Rabbimin emrindendir ve size bilgiden ancak çok azı verilmiştir."

 

Açıklaması

 

Yüce Allah Rasûlüne (s.a.) birinci ayet-i kerimede farz namazları vakit­lerinde kılmasını emretmektedir. Ayet-i kerimenin anlamı şudur: Ey peygam­ber! Sana ve ümmetine farz kılınmış olan namazı rükün ve şartlarını eksiksiz yerine getirerek güneşin zevalinden itibaren gecenin karanlığına kadar olan vakitler içerisinde eda et! Bu ise öğle, ikindi ile akşam ve yatsı namazlarını kapsamaktadır. Âyet-i kerimede "dülûk= batıya yönelmek" kelimesi güneşin öğle vakti semanın ortasından batıya doğru meyletmesidir. Hitap Rasulullah s.a.)'a olmakla birlikte aynı zamanda ümmeti de bu hitabın kapsamı içerisine girmektedir. Buna sebep ise emrolunan namazın dindeki yeridir.

"Sabah namazını da...= kur'âne'l-fecr" yani sabah namazını da kıl demek-dr. İşte beşinci vakit namaz da budur. Rasulullah (s.a.)'m söz ve fiillerinin yer aldığı mütevatir sünnet de namaz vakitlerinin başlangıcını ve sonunu günümüzde bilinen şekliyle açıklamış bulunmaktadır.

"Çünkü sabah namazı tanık olunan (meşhûd) bir namazdır." Yani sabah namazında gece ve gündüz melekleri hazır bulunurlar. Bu meleklerin bir kısmı mer. Diğer bir kısmı göğe çıkarlar ve bu, görev değişimi vaktinde olur. Sabah namazına "okumak" anlamına gelen "kur'ân" adının verilişi, Kur'ân okumanın rükün olmasından dolayıdır. Nitekim namaza aynı şekilde rükû, kunût, sücud adları da verilir. Diğer taraftan "kur'âne'l-fecr" ifadesinin sabah namazında uzun uzun Kur'ân okumaya bir teşvik olması da mümkündür. Diğer namazlara nispetle sabah namazında daha uzun ayetler okumanın sebebi budur.[24]

Ahmed, Tirmizî, Nesaî ve İbni Mace'nin, Ebû Hureyre'den rivayetlerine göre Rasulullah (s.a.) Yüce Allah'ın "Sabah namazını da. Çünkü sabah namazı tanık olunan bir namazdır" buyruğu hakkında şöyle buyurmuştur: "Bu namaza gece melekleri ile gündüz melekleri tanık olurlar."

Buharî ile Müslim'de de Ebu Hureyre (r.a)'den yine Rasulullah (s.a.)'ın şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir: "Sizin aranızda gece melekleri ile gündüz melekleri biribirinin ardı arkasına gelirler. Bunlar sabah namazı ile ikindi namazında bir arada olurlar. Aranızda geceyi geçirenler semaya çıkarlar. Hallerini en iyi bilen O olduğu halde Rableri yine onlara, "Kullarımı ne halde bıraktınız?" diye sorar. Onlar, "Onlara vardık namaz kılıyorlardı, yine namaz kıldıkları halde onları bırakıp geldik." derler."

Abdullah b. Mes'ud da der ki: Koruyucular (melekler) sabah namazında bir araya gelirler, bunlar yükselir, berikiler de kalırlar.

Yüce Allah'ın "tanık olunan" ifadesinden kasdm namazların cemaat ile eda edilmesini teşvik olması ihtimali de vardır. Bu durumda buyruğun anlamı çokça cemaat ile tanık olunan namaz olur yahut da Yüce Allah'ın kudretinden kemaline tanık olunur. Çünkü bu vakit, karanlığın aydınlık ile karıştığı zamandır. Karanlık, ölüme ve yokluğa; ışık ise hayat ve varlığa uygun bir örnektir ve o vakitte kâinat karanlıktan aydınlığa intikal eder. Bir çeşit ölüm olan uykudan hayata, hareketsizlikten harekete ve yokluktan varlığa geçiş gerçekleşir.[25]

"Gecenin bir kısmında da sana bir nafile olmak üzere onunla teheccüd namazı kıl." Bu Rasulullah (s.a.)'a has bir başka farzdır ki bu da teheccüd namazıdır. Yani gecenin bir bölümünde namaz kılmak üzere kalk. Bu, peygam­ber (s.a.)'e gece namazı kılmak için verilen ilk emirdir. Bu namaz emri ise farz olan diğer namazlardan ayrıca verilmiştir. İşte bundan dolayı Yüce Allah da farz namazdan ayrı olarak gece namazlarını Rasûlüne emretmektedir. Tehec­cüd namazı uykudan sonra kılınan namazdır. Ashab-ı kiramdan bir topluluk­tan sabit olduğuna göre Rasulullah (s.a.) uyuduktan sonra kalkıp teheccüd namazı kılardı.

Yüce Allah'ın "Sana bir nafile olmak üzere" buyruğu şu demektir: Yani farz namazlardan ayrı olarak senin için fazladan bir ibadet olmak üzere, ümmetinden ayrı, yalnızca sana has ve sadece sana farzdır. Ümmetine ise bu namaz menduptur veya tatavvudur. Tercih edilen görüş budur. Bir diğer görüşe göre ise kasıt, Peygamber (s.a.) için gece namazının özel bir nafile olduğudur. Çünkü Hz. Peygamberin geçmiş ve gelecek bütün günahları bağışlanmış bulunmaktadır. Nafileler ümmetinden diğer fertlerin günahlarına kefaret olur. İbni Cerîr ise bu görüşü reddederek şöyle demektedir: Çünkü Hz. Peygamber de mağfiret dilemekle emrolunmuştu: "Ve ondan mağfiret dile, çünkü O tev-beleri çokça kabul edendir." (Nasr, 110/3). Ayrıca Hz. Peygamber bir günde yüz defadan fazla mağfiret dilerdi. Kulun Rabbine yakınlığı arttıkça O'ndan korkusu da artar. İsterse âlemlerin Rabbi ona bu konuda güvenlik verilmiş olsun. Bu ehlince bilinen bir makamdır.

"Umulur ki Rabbin seni övülmüş bir makama yüceltir." Yani benim sana verdiğim bu emri yerine getir ki, kıyamet gününde seni övülecek bir makama yükseltelim. Orada bütün insanlar seni övsün. Ayrıca -İbni Kesir'in dediği gibi-onların yaratıcısı olan şanı mübarek ve Yüce Allah da övsün.

el-Vâhidî'nin de kaydettiği gibi, bütün müfessirler icma ile şunu belirtir­ler: Bu Makam-ı Mahmud cezanın kaldırılması hususunda şefaat-ı uzma (en büyük fesat) makamıdır. Bu ise İbni Cerir'in de belirttiği gibi, burası o günde insanların içinde bulunacakları sıkıntılardan Rablerinin kendilerini rahatlat­ması için, kıyamet gününde peygamberin bulunacağı şefaat makamıdır.

"Umulur ki" kelimesi burada vücup içindir. Çünkü burada böyle bir şeyi ümitlendirme anlamı ifade edilmektedir. Bir kimseyi herhangi bir hususta umutlandırıp sonra onu mahrum eden kişi aldatıcı olur. Böyle bir anlam ise Yüce Allah için imkânsızdır. Bu kelime, kerim olan Yüce Allah tarafından gerçekleşmesi muhakkak olan bir umutlandırmadır. Müfessirlerin ittifakı ile bu kelime, Allah tarafından kullanıldığı takdirde vücup ifade eder. Makam-ı Mahmud ise göz dikilen, umulan yerdir. Rasulullah (s.a.) için hazırlanan belli makamın adıdır. Bu önceden de açıkladığımız gibi her bir peygamber ve rasulün kabul edemeyeceği şefaat makamıdır. Rasulullah (s.a.) ise "Bu iş benim isimdir. Bu iş benim isimdir" diyerek hesaplarının çabuk görülmesi için insanların cehenneme dahi olsa gitmeyi temenni edecekleri, tepelerine son derece yaklaşmış aşırı derecedeki güneşin hararetinden kurtulmaları için, bütün insanlara şefaat edeceği makamdır.

Müslim senedini kaydederek Rasulullah (s.a.)'ın: "Umulur ki Rabbin seni övülmüş bir makama yükseltir." buyruğu hakkında şöyle dediğini rivayet etmektedir: "İşte o ümmetime şefaatçi olacağım makamdır."

Neseî ve Hâkim, Huzeyfe (r.a)'den şöyle dediğini rivayet etmektedirler: Allah bütün insanları tek bir düzlükte toplayıp bir araya getirecektir. Davetçi onlara sesini işittirecek, göz onları delip geçecektir. İlk yaratıldıkları gibi çıplak ayaklı ve sünnetsiz olarak ayakta duracaklardır. Onun izniyle olmadıkça hiç bir kimse konuşamayacaktır. Peygambere "Ya Muhammed" diye nida edilecek ve O şöyle buyuracaktır: "Buyur, emrine hazırım, hayır senin elindedir, şer ise sana nispet edilmez. Hidayet bulan senin hidayete ilettiğindir, kulun işte senin huzurundadır. Seninledir ve sana yönelmiştir. Senden yine sana sığınılır. Sen şanı mübarek ve yücesin. Ey Beyt'in Rabbi, seni bütün eksikliklerden tenzih ederim." İşte Aziz ve Celil olan Allah'ın sözünü ettiği Makâm-ı Mahmud budur.

Buharî'de Câbir b. Abdullah'tan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasul­ullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Her kim ezanı işittiği vakit: "Ey bu eksiksiz davetin ve kılınacak olan namazın Rabbi olan Allah'ım! Muhammed (s.a.)'e vesileyi, fazileti ve üstün dereceyi ver. O'nu, Makam-ı Mahmud'a yücelt. Şüphe­siz sen vaadinden dönmezsin." diyecek olursa, kıyamet günü benim şefaatim de onu bulacaktır."

Ahmed, Tirmizî ve İbni Mace'in Ubey b. Ka'b.'dan rivayetlerine göre Rasu­lullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Kıyamet günü oldu mu peygamberlerin imamı, hatibi ve şefaatlerinin sahibi ben olacağım. Övünmeden söylüyorum."

Peygamber (s.a.)'e hicret emri ile ilgili olarak da Yüce Allah: "Ve de ki: Rabbim, beni doğrulukla girdir, doğrulukla çıkar..." buyruğunu indirdi. Yani ya Muhammed, dua ederek şöyle de: Rabbim, dünyada da ahirette de beni razı olunacak güzel bir şekilde girdir. Orada hoşa gitmeyecek bir şey olmasın. Bu girişin sahibini sözünde de fiilinde de doğru olmakla nitelendirileceği bir giriş kıl. Yine beni razı olunacak ve güzel bir çıkarılış ile çıkar. Keramet ile taçlandır, gazabından güvenlik ver. O yerden çıkanın doğru olmakla nite­lendirileceği, bunu hak edeceği bir çıkarış olsun.

İşte bu Peygamber (s.a.)'in her bir giriş ve çıkışını kapsayan bir duadır. Medine'ye girişi, Mekke'den çıkışı, kabre girişi, kabirden diriliş için çıkarılışı, Mekke'ye hakim olarak girişi yine oradan güvenlik içerisinde çıkışı gibi.

Bazıları da bu ayet-i kerimenin Peygamber (s.a.)'e hicret emri verilmesi esnasında indiğini belirterek, tahsis ederler. Bununla Hz. Peygamber, Medine'ye girişini ve Mekke'den çıkışını kastetmiş olur. Yahut da Mekke'ye muzaffer ve fatih olarak gelişi ile oradan müşriklerden yana güvenlik içerisinde çıkışı kastedilmektedir.

"Ve katından bana destekleyecek bir kuvvet ver." Yani bana muhalefet eden­lere karşı bana yardımcı olacak apaçık bir delilin olsun yahut küfre karşı İslâm'ı zafere ulaştırıcı ve ona üstün kılıcı bir devletin, gücün, kuvvetin olsun. Hasan-ı Basrî der ki: Rabbin kendisine Farsların mülkünü ve kuvvetini onlar­dan alıp kendisine vereceğini, yine aynı şekilde Bizanslılar'in mülkünü ve kuvvetini onlardan alıp kendisine vereceğini vaad etmişti.

Nitekim Yüce Allah ona olan vaadini gerçekleştirmiş, Hz. Peygamberin duası kabul olunmuş ve bir taraftan şahsî olarak ilâhî koruması tahakkuk etmiştir. "Allah seni insanlardan koruyacaktır." (Mâide, 5/67). Diğer taraftan da İslâm yayıldı ve bütün dinlerden üstün oldu: "Ve ta ki onu diğer bütün din­lerden üstün kılsın." (Tevbe, 9/33). Yine devlet ve mülkü de zafer kazandı: "Şüphesiz Allah'ın Hizb'i galip gelenlerin ta kendileridir." (Mâide, 5/56); "And olsun onları yeryüzünde halifeler yapacaktır." (Nûr, 24/55).

Hz. Peygamberin devlet ve egemenlik talebi herhangi bir şekilde hakimiyet arzusu için değil, İslâm'ın korunması için, gereken değerlerini muhafaza içindi. Çünkü hakkın kendisine düşmanlık edenlere, mücadele verenlere karşı kahredici bir güce ve kendisine hizmet edecek bir yardımcıya ihtiyacı vardır ve bu bir zorunluluktur. Ondan dolayı Yüce Allah şöyle buyur­maktadır: "Andolsun ki biz elçilerimizi apaçık delillerle gönderdik. Onlarla bir­likte Kitabı ve Mizanı (ölçü ve adaleti) indirdik ki insanlar adaleti ayakta tut­sunlar. Bir de onda hem çetin bir kuvvet hem de insanlar için menfaatler bulu­nan demiri de indirdik..." (Hadîd, 57/25) Böylelikle Yüce Allah risâlet ile beyanı, demir ile gücü bir arada zikretmiş bulunmaktadır. Hz. Osman'dan da şöyle dediği rivayet edilmektedir: "Şüphesiz Allah Kur'ân-ı Kerîm ile menetme­diğini devlet otoritesi ile meneder." Yani Yüce Allah, Kur'ân-ı Kerîm'in hük­müne, bu konudaki kesin vaade ve en ağır tehdide rağmen işlemekten vaçgeçmeyen bir çok insanın birtakım hayasızlık ve günahları işlemekten devlet otoritesiyle alıkoyar.

Daha sonra Yüce Allah Kureyş kâfirlerini de şu buyrukları ile tehdit etmektedir:" De ki: Hak geldi, bâtıl da çekişe çekişe can verdi." Yani müşriklere şunu söyle: Allah'tan hiçbir şüphesi bulunmayan hak geldi, ki o da İslâm'dır. Ve Allah'ın onunla gönderdiği Kur'ân-ı Kerîm'dir, iman'dır, faydalı ilimdir. Buna karşılık batıl paramparça oldu, helak oldu. Bu ise şirktir. Esasen batılın hakka karşı hak ile birlikte durması, sebat göstermesi söz konusu değildir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Bilakis biz hakkı bâtıl üzerine bırakırız da hak onun beynini parçalar. Bakarsın ki o yok oluvermiştir." Enbiyâ, 21/18).

"Çünkü zaten bâtıl yok olucudur." Yani hiç şüphesiz bâtıl, her zaman için kalıcılığı olmayan, sürekliliği bulunmayan, yok olup gidendir.

Rasulullah (s.a.) Mekke'nin fethi sırasında putları kırarken bu ayet-i keri­meyi okumuştu. Buhârî, Müslim, Tirmizî ve Neseî'nin Abdullah b. Mes'ud'dan rivayetlerine göre o şöyle demiş: Peygamber (s.a.) Mekke'ye girdi. Beyt'in etra­fında ise 360 put vardı. Hz. Peygamber elindeki değnek ile bunları itekliyor ve bu arada: "De ki: Hak geldi, bâtıl da çekişe çekişe can verdi. Çünkü zaten batıl yok olucudur." ayeti ile "De ki: Hak geldi batıl ise ne yeniden bir şey meydana getirebilir, ne de bir şeyi iade edebilir." (Sebe', 34/49) ayetlerini okuyordu.

Hafız Ebû Ya'lâ da Hz. Câbir b. Abdullah'tan şöyle dediğini nakletmekte­dir: "Rasulullah (s.a.) ile birlikte Mekke'ye girdik. Kabe'nin etrafında Allah'tan başka ibadet olunan 360 tane put vardı. Rasulullah (s.a.) emir verdi, bu putlar yüzüstü yıkıldı ve şöyle buyurdu: "Hak geldi, bâtıl da çekişe çekişe can verdi. Çünkü zaten bâtıl yok olucudur."

Daha sonra Yüce Allah rasulü Muhammed'e indirmiş olduğu Kitabının bir şifâ ve bir rahmet olduğunu haber vererek şöyle buyurmaktadır: "Kur'ân­dan müminler için şifâ ve rahmet olanı indiririz." Yani ey Peygamber, biz senin üzerine kendisinde şifâ bulunan bir Kur'ân indirmekteyiz. Kur'ân-ı Kerîm'den nazil olan her şey müminlere şifâdır.

Onunla imanları artar ve onun sayesinde dinlerini daha bir arındırırlar. O kalplerdeki her türlü şüphe ve nifak hastalığını, şirk, sapkınlık, inkâr, bilgisiz­lik ve dalâlet hastalıklarını giderir. Kur'ân-ı Kerîm imana, hikmete ve hayra irşat eder, cennete sokup azaptan kurtulmaya götürür. ed-Deylemî'nin Fir-devs'inde rivayet ettiğine göre Rasulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Her kim Kur'ân ile şifâ dilemezse Allah ona şifâ vermesin."

"Zalimlerin ise ancak hüsranını artırır." Kur'ân-ı Kerîm'i dinlemek, kendi­sine zulmedenin ancak imandan uzaklaşmasını ve Allah'ı inkârını artırır. Bunun sebebi ise küfrün ruhunda kök salmış olmasıdır.

Bu ayet-i kerimenin bir benzeri de Yüce Allah'ın şu buyruğudur: "De ki: O iman edenlere bir hidayet ve bir şifâdır. İman etmeyenlerin ise kulaklarında bir ağırlık vardır ve onlara karşı bir körlüktür. İşte onlar kendilerine uzak bir yer­den seslenilir gibidirler." (Fussilet, 41/44). Yine Yüce Allah'ın şu buyrukları da bunu andırmaktadır: "İman edenlere gelince bu, onların imanını artırmıştır. Onlar biribirleriyle müjdeleşirler. Kalplerinde hastalık bulunanlara gelince, onların küfürlerine küfür katıp artırdı ve onlar kâfir olarak ölüp gittiler." (Tevbe, 9/124-125). Katâde der ki: Mümin Kur'ân-ı Kerim'i işittiği vakit ondan istifade eder, onu beller ve anlar. "Zalimlerin ise ancak hüsranını artırır." Yani zalim Kur'ân'dan yararlanmaz, onu bellemez, onu anlamaz. Şüphesiz Allah bu Kur'ân-ı Kerîm'i müminlere bir şifa ve bir rahmet kılmıştır.

Daha sonra Yüce Allah beşer olması itibariyle insanın eksikliğini haber vermektedir. Bundan tek istisna Allah'ın koruduğudur. İşte Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "İnsana nimet verdiğimiz vakit yüz çevirir ve yan çizer." Yani bizler mal, afiyet, rızık, yardım gibi insana herhangi bir nimet verecek ve o da dilediğine kavuşacak olursa, Allah'a itaat ve ona ibadetten yüz çevirir. Bu buyruk da onun yüz çevirmesini tenkit için gelmiştir. Çünkü yüz çevirmekten kasıt ise büyüklük taslamak ve uzaklaşmaktır. Çünkü bu, büyüklük taslayan-larm adetidir.

"Ona bir kötülük dokundu mu da ümitsiz olur." Yani ona bir kötülük isabet edecek olursa -bunlar da çeşitli musibet ve olaylardır- artık bundan sonra Allah'ın rahmetinden ve hayırdan yana ümit keser ve alabildiğine ümitsizlesin Bu ayet-i kerime Yüce Allah'ın şu buyruklarını da andırmaktadır: "İnsana bir zarar dokunduğu zaman yanı üzereyken, otururken veya ayakta iken bize dua eder. Fakat biz onun sıkıntısını giderdiğimizde kendisine dokunan bir sıkıntıya bizi çağırmamış gibi (döner) gider. İşte haddi aşanların işledikleri amelleri kendilerine böylece süslü gösterilmiştir." (Yunus, 10/12); "Andolsun ki insana nezdimizden bir rahmet tattırıp da sonra bunu kendisinden alıversek şüphesiz o ümit kesmiş bir nankör olur. Ve şayet ona kendisine dokunan bir zarardan sonra nimet tattıracak olursak, elbetteki benden kötülükler uzaklaşıp gitti, diye­cektir. Çünkü o şüphesiz şımarıktır, böbürlenendir." (Hûd, 11/9-10).

"De ki: Herkes tabiatına göre hareket eder." Ya Muhammed de ki: Herkes hidayet ve sapıklıktan kendi durumuna, izlediği yoluna, kanaatine uygun işler yapar.

"Ve Rabbiniz yolca kimin daha doğru olduğunu daha iyi bilir." Sizi besleyip büyüten, terbiye eden, var eden, size nimetler ihsan eden Rabbiniz olan Allah, herkesten daha çok kimin yolunun daha düzgün, kimin yolunun daha açık ve hakka daha çok tabi olduğunu bilir. Herkese ameline göre karşılık verecektir. Ayet-i kerimede müşrikler için bir tehdit vardır.

Bu ayet-i kerime de Yüce Allah'ın şu buyruğunu andırmaktadır: "İman etmeyenlere de ki: Elinizden geleni yapın. Biz de yapacağız. Bekleyin, çünkü biz de bekleyenleriz." (Hûd, 11/121-122).

"Sana ruhtan sorarlar..." Yani müşrikler sana bedenlerine hayat veren ruhun gerçek mahiyetine dair soru sorarlar. De ki: Ruh Rabbimin işlerindendir. Ruh onun var etmesi ve yaratması ile meydana gelir. Allah ona dair bilgiyi ken­disine saklamıştır. Ondan başka kimse onu bilmez ve ondan başka bunu bilme gücüne sahip kimse yoktur. Ey insanlar! Size verilen bilgiler, marifetler pek azdır ve bunların kaynağı da duyu organlarının hissetmesi ve bilinen şeyler üzerinde düşünmektir. Bunların ötesinde kalanlara gelince, sizin bunları bilm­eye gücünüz yetmez ve kimse bunların gerçek mahiyetine muttali değildir.[26]

 

Kur'an- Kerimin İ'cazı

 

86-  Eğer biz isteseydik sana vahyetmiş olduğumuzu and olsun götürürdük. Sonra da onun için bize karşı duracak bir vekil de bulamazdın.

87- Ancak Rabbinden bir rahmettir. Mu­hakkak ki O'nun sana olan lütfü pek büyüktür.

88- De ki: 'İnsanlar ve cinler Kur'ân'm bir benzerini getirmek için toplansalar, biribirlerine yardımcı da olsalar yine de onun bir benzerini getiremezler."

89- Andolsun ki biz bu Kur'ân'da insan­lar için her türlü örneği çeşitli şekiller­de açıkladık; yine de insanlardan pek çoğu küfürden başkasını kabule yanaş­madı.

 

Açıklaması

 

Şanı Yüce Allah insanlara kendi ilminden ancak pek az bir şey verdiğini hatırlattıktan sonra şunu beyan etmektedir: Eğer onlardan bu pek az bilgiyi dahi almak dileseydi, bunu da alırdı. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır "Eğer biz isteseydik andolsun sana vahyetmiş olduğumuzu götürürdük." Sana vahyetmiş olduğu bu Kur'ân-ı Kerim'i -ey Muhammed- kalplerden ve mushaflardan çekip alırdı, onun hiç bir izini dahi bırakmazdı. O Yüce Allah, Kur'an'ı Kerim'i yazısını onu ezberleyen kalplerden ve yazılı olduğu mushaflardan silme kudretine sahiptir.

"Sonra da onun için bize karşı duracak bir vekil de bulamazdın." Yani bundan sonra kendisine güvenip dayanacağın ve onun herhangi bir bölümünü geri kazanmak ve tekrar ezberleyebilmek için yardımını alabileceğin kimse bulamazdın.

Hâkim, Beyhakî, Taberânî ve Saîd b. Mansûr, İbni Mes'ud'dan şöyle dediğini rivayet etmektedirler: "Şu aranızda bulunan Kur'ân-ı Kerim fazla geçmeden aranızdan çekilip alınacaktır." Allah onu kalplerimizde tespit edip yerleştirmekten, biz de mushaflarımıza kaydetmiş iken nasıl olur da bizden çekilip alınır? denilince şöyle buyurdu: "Bir gece içerisinde ona bir yürüyüş ter­tip edilir, kalplerde bulunan çekilip alınır, mushaflarda bulunan çıkarılır ve insanlar ondan yana fakir düşmüş olarak sabahı ederler." Sonra da: "Eğer biz isteseydik andolsun sana vahyetmiş olduğumuzu götürürdük." ayetini okudu.

"Ancak Rabbinden bir rahmettir." Rabbinin sana merhamet edip de onu sana tekrar döndürmesi müstesna. Fahrüddin er-Râzî der ki: Bu Yüce Allah'ın Kur'ân-ı Kerim'i bırakmak suretiyle bütün ilim adamlarına iki türlü minne­tidir. Birincisi böyle bir ilmi onlara kolaylaştırması, ikincisi ise onların onu ezberlerinde tutmalarının korunmasının devam etmesidir.[27]

"Muhakkak ki onun sana olan lütfü pek büyüktür." Yani ey peygamber Allah'ın sana lütfü pek büyüktür. Seni insanlara müjdeci ve uyarıcı olarak gön­dermesi, Kur'ân-ı Kerim'i sana indirmesi, onu kalbinde, mushaflarda tespit edip uyanların da onu ezberlemesi ile koruyup seni de Ademoğullarınm efen­disi kılması, peygamberlik müessesesini seninle mühürlenmesi ve sana Makam-ı Mahmud'u vermesiyle sana olan lütfü pek büyüktür.

Kısacası Yüce Allah bu ayet-i kerimede şerefli kuluna ve Rasûlüne olan nimetini ve lütfunu hatırlatmaktadır. Söz konusu bu lütuf Allah'ın kendisine vahyetmiş olduğu şerefli Kur'ân-ı Kerim'dir. Bu Kur'ân-ı Kerim'e önünden de ardından da batıl erişemez. Kur'ân-ı Kerim çünkü bütün ilim ve bilgilerin kaynağıdır. Müslümanlar arasında baş göstermiş, ortaya çıkmış uygarlıkların ve kültürlerin kaynağıdır.

Daha sonra Yüce Allah bu büyük Kur'ân'ın şerefine ve önemine dikkat çekerek şöyle buyurmaktadır: "De ki: İnsanlar ve cinler, bu Kur'ân'ın bir benzerini meydana getirmek için toplansalar..." Ey Muhammed! Meydan okuyarak de ki: Allah'a andolsun, bütün insanlar ve cinler bir araya gelip belâğatıyla, güzel söz düzeni, güzel açıklamaları, anlamları ve hükümleri ile indirilmiş olan Kur'ân'ın bir benzerini meydana getirmek için söz birliği etseler, biribirlerine ardıma ve destek olsalar ve bunların aralarında güzel sözlü fesahat erbabı Araplar dahi olsa, onun benzerini meydana getirmekten aciz kalırlar. İsterse nepsi kendi aralarında bu maksadı gerçekleştirmek için biribirleriyle dayanışmaya girsinler. Bu altından kalkılamayacak bir iştir. Hem nasıl yaratıkların sözü, hiç bir eşi ve benzeri bulunmayan yaratıcının sözüne ben­zeyebilir ki?

Daha sonra Yüce Allah Kur'ân-ı Kerimin muhtevasını beyan ederek Duyurdu ki: "Andolsun ki biz bu Kur'ânda insanlar için her türlü örneği çeşitli şekillerde açıkladık..." Yani andolsun biz insanlara açıklamalarımızı değişik şekillerde, türlü türlü, farklı ifadelerle tekrarlayıp durduk. Kimi zaman özlü bir şekilde, kimi zaman geniş geniş açıkladık ve bu konuda kesin delilleri :rtaya koyduk, hakkı etraflı bir şekilde açıklayıp sunduk, bir çok ayetleri, ibretleri ortaya koyduk, korkuttuk, teşvik ettik, emirler verdik, yasaklar koy-iuk, hikmetleri açıkladık, öncekilerin kıssalarını anlattık, cennetten, cehen-- emden ve kıyametten söz ettik; öğüt ve ibret alsınlar diye.

Yüce Allah'ın: "Her türlü örneği" ifadesi, anlatılması gereken her bir .ıususu demektir. Kur'ân-ı Kerim hayret vericiliği ve güzelliği bakımından rrneğe (mesel'e) benzemektedir. Bununla birlikte "yine de insanların pek çoğu -.üfürden başkasını kabule yanaşmadı." Yani insanların pek çoğu başkasına yanaşmadı." Bundan kasıt ise, Mekke halkı ve benzerleri diğer insanlardır. Bunlar hakkı red ve inkârdan, doğruyu kabul etmemekten ve küfür üzere salmaktan başka bir işe yanaşmadılar.[28]

 

Müşriklerin Altı Mucizeden Birisinin İndirilmesini Teklif Etmeleri

 

90- Ve dediler ki: "Sen bize yerden bir kaynak fışkırtincaya kadar sana asla inanmayacağız.

91- "Veya hurmalıklardan veya üzüm­den bahçe olsun ve aralarında da ırmaklar akıtılsın.

92- 'Yahut iddia ettiğin gibi göğü üzer­imize parça parça düşür veya Allah'ı ve melekleri karşımıza getir.

93-  "Yahut da altından bir evin olsun veya göğe yüksel. Bununla beraber oradan bize okuyacağımız bir kitap indirinceye kadar senin yükselmene de inanmayacağız." De ki: 'Tenzih ederim Rabbimi, ben peygamber olarak gönder­ilmiş bir beşerden başkası mıyım ki?"

 

Açıklaması

 

Şanı Yüce Allah, Allah'ın kelâmı olduğundan dolayı Kur'ân-ı Kerim'in mu'ciz olduğunu tespit ettikten ve bununla da Muhammed (s.a)'in gerçek ve doğru peygamber olduğunu ispatlayıp ortaya konulan delillerle muarızlarını susturduktan sonra, Kureyş'in ileri gelenleri mucize indirilmesini teklif etme yoluna saptılar:

1- "Ve dediler ki: Sen bize yerden bir kaynak fışkırtıncaya kadar..." yani Mekke'nin liderleri olan Rabîa'nm iki oğlu Utbe ile Şeybe, Ebû Süfyân b. Harb, Ebû Cehil b. Hişâm. Velîd b. Muğîre, Nadr b. Haris, Umeyye b. Halef ve Ebu'l-Bahterî şöyle dediler: Sen yerden bize bir pınar fışkırtmadıkça senin peygam­berliğini doğrulamayız. Çünkü bizler Hicaz topraklarının oldukça susuz ve ve­rimsiz bir bölgesinde bulunuyoruz. Böyle bir şey yapmak ise Allah'a göre çok kolaydır.

2- "Veya hurmalıklardan ve üzümden bahçen olsun..." Yahut akarsuların kaynayıp coştuğu ve böylelikle ekinlerin, ağaçların sulandığı, meyvelerin bol bol alındığı hurmalıklardan ve üzümlerden oluşan bir bahçen olsun.

3- "Yahut iddia ettiğin gibi göğü üzerimize parça parça düşür." Rabbin dilediği takdirde bunu yapabilir, o halde iddiana uygun olarak, haydi göğün üzerimize parça parça düşmesini iste. Bir başka ayet de bunu andırmaktadır: "Ey Allah, eğer bu senin katından gelmiş hakkın kendisi ise durma, üzerimize

gökten taş yağdır..." (Enfal, 8/32). Çünkü sen bizlere kıyamet gününde semanın yarılacağım ve dört bir yanının parça parça olup düşeceğini vaat ederek tehdit etmiştin. Haydi dünyada bunu çabucak yap ve semayı üzerimize parça parça düşür. Bu da Şuayb kavminin şu isteklerini andırmaktadır: "Eğer doğru söyleyenlerden isen üzerimize gökten parça parça indir." (Şuarâ, 26/187).

4- "Veya Allah 'ı ve melekleri karşımıza getir." Yani Allah'ı ve melekleri göz­lerimizle görecek şekilde karşımıza getir, senin Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğunu bize söylesinler. Buyruğun anlamı şudur: Yahut sen Allah'ı karşımıza getir, melekleri de bölük bölük karşımıza çıkar. Yüce Allah'ın şu buyruğunda olduğu gibi: "Melekler bize indirilmeli veya Rabbimizi görmeli değil miydik? " (Furkân, 25/21).

5- "Yahut da altından bir evin olsun." İbni Mes'ud'un kıraatında olduğu gibi buradaki (süs anlamına gelen) "zuhruf' kelimesi yerine (altın anlamına gelen) zeheb kelimesi kullanılmıştır. Çünkü sen yetim ve fakir bir kimsesin.

6- "Veya göğe yüksel" yahut da koyduğun bir merdiven ile göğe doğru çık ve bu merdivene gözümüzün önünde tırman. Daha sonra beraberinde, durumun senin dediğin gibi olduğuna tanıklık edecek dört melek ile birlikte bize bir belge getir. Ya da senin Allah'ın rasulü olduğunu belirten ve bu konuda iddianı doğrulayan bir kitap getir ve adetimiz üzere biz de onu okuyalım.

"De ki: Tenzih ederim Rabbimi. Ben peygamber olarak gönderilmiş bir beşerden başkası mıyım ki?" Ey Muhammedi De ki: Yüce Allah'ın hâkimiyet alanını daraltacak herhangi bir hususta bir kimsenin öne geçmek cesaretini göstermesinden Rabbim münezzehtir, yücedir. O dilediğini yapandır. Ben ise ancak diğer peygamberler gibi tebliğ ediyorum, size öğüt veriyorum. Peygam­berlerin ise Yüce Allah'ın hikmet ve maslahata uygun olarak kendileri vasıtasıyla Allah'ın açığa çıkardığından başkasını getirme imkân ve yetkileri yoktur. Dilediğiniz bu hususlarda işiniz Allah'a kalmıştır. O dilerse sizin bu isteğinizi kabul eder, dilerse de kabul etmez.

Hatta onlar teklif ettikleri bütün bu mucizeler gelecek olsa dahi, iman etmezler. Nitekim Yüce Allah bir başka ayet-i kerimede bu hususu şöylece söz konusu etmektedir: "Muhakkak üzerlerine Rabbinin (azap) sözü hak olmuş bulunanlar iman etmezler. Eğer onlara her türlü ayet gelse de o acıklı azabı görecekleri ana kadar (inanmazlar) (Yûnus, 10/96-97).[29]

 

Müşriklerin Şüphelerinin Bazısı: Peygamberlerin İnsan Olması Ve Öldükten Sonra Dirilişin İnkâr Edilmesi

 

94-  Zaten onlara hidayet geldiği zaman insanları inanmaktan alıkoyan şey sadece: "Allah peygamber olarak bir beşer mi göndermiştir?" demeleri oldu.

95-  De ki: "Eğer yeryüzünde yerleşmiş dolaşan melekler olsaydı, biz de onlara peygamber olarak gökten bir melek indirirdik."

96-  De ki: "Şahit olarak benimle sizin aranızda Allah yeter. Muhakkak ki O kullarından  haberdardır.   Onların yaptıklarını hakkıyla görendir."

97-  Allah kimi hidayete erdirirse işte asıl  hidayet  bulan  odur.  Kimi  de dalâlete düşürürse onlar için O'ndan başka veliler bulamazsın. Biz onları kıyamet  günü  körler,  dilsizler  ve sağırlar olarak yüzüstü hasredeceğiz. Barınakları cehennemdir onların, alevi yavaşladıkça hemen onların alevini arttırırız.

98-  Bu, onların cezasıdır. Çünkü onlar ayetlerimizi inkâr ettiler ve: "Kemik, ufalanmış toprak olduktan sonra, biz mi yeniden bir yaratılışla diriltilece­ğiz?" dediler.

99-  Görmezler mi ki gökleri ve yeri yaratmış olan Allah, onların benzerini de yaratmaya kadirdir? Onlar için bir ecel kılmıştır ki, onda bir şüphe yoktur. Buna rağmen zalimler küfürden başka bir şeyde diretmediler.

100-  De ki: "Eğer siz Rabbimin rahmet hazinelerine sahip olsaydınız o zaman tükenir korkusuyla muhakkak cimrilik ederdiniz. Zaten insan pek cimridir."

 

Açıklaması

 

"Zaten onlara hidayet geldiği zaman insanları inanmaktan alıkoyan şey..." buyruğunun anlamı şudur: Aralarında Mekke müşriklerinin de bulunduğu in­sanların çoğunluğunun Allah'a iman etmelerine ve peygamberlere uymalarına engel olan şey, ancak onların insanların peygamber olarak gönderilmesine şaş­malarıdır. Peygamber olarak gönderilen kişinin kendilerine peygamber gönde­rilen insanların cinsinden olması gerektiğini düşünemeyişleri ve bunun mutla­ka meleklerden olması gerektiğini sanmalarıdır. Ancak bu tutarsız bir düşünce ve batıl bir inatlaşmadır. Ayet-i kerime Yüce Allah'ın şu buyruklarını andır­maktadır: "İnsanları uyar diye içlerinden bir adamı vahiy ile göndermemiz, in­sanlar için şaşılacak bir şey mi oldu?" (Yûnus, 10/2); "Çünkü peygamberleri on­lara apaçık delillerle geliyorlardı da onlar: Bizi bir insan mı hidayete iletecek diyorlardı." (Teğâbün, 64/6). Bu kabilden ayet-i kerimeler pek çoktur.

Daha sonra Yüce Allah kullarına olan lütuf ve rahmetine ve işin mantığına dikkatlerini çekerek şöylece cevap vermektedir: "De ki" Eğer yeryüzünde yerleşmiş dolaşan melekler olsaydı, biz de onlara peygamber olarak gökten bir melek indirirdirk." Yani ey Muhammed onlara de ki: Hikmetin ve eşyanın mantığının ve insanlara rahmetin gereği Yüce Allah'ın onlara kendi cinslerinden bir peygamber göndermesidir. Onlarla tartışsın, onlara hitap etsin, onlar da onun dediğini iyice kavrayıp anlasınlar diye. Bir peygamber göndermekten maksat, yalnızca ona vahyolunan şeyi iletmekten ibaret değildir ve eğer rasul bir melek olsaydı, onunla karşılaşmaya tahammül edemezlerdi, ondan bir şey öğrenemezlerdi. Çünkü her bir varlık kendi cinsinden bir varlıkla sükûn bulur. Meleğin tabiatı insanlarla bir arada olmaya uygun değildir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Eğer onu (peygamberi) bir melek yapsaydık, onu da elbette bir adam (suretinde) gösterirdik ve herhalde onları yine de düşmekte oldukları şüpheye düşürürdük." (En'am, 6/9).

Hatta peygamberin insanlar arasından gönderilmesi oldukça büyük bir nimet, bir hikmet ve lütuftur. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Nitekim içinize sizden bir rasul gönderdik ki, size ayetlerimizi okuyor, sizi arındırıyor, size Kitabı ve hikmeti öğretiyor ve bilmediklerinizi öğretiyor." Bakara, 2/151); "Andolsun ki Allah müminlere aralarında kendilerinden znlara ayetlerini okuyan, onları tertemiz eden, onlara Kitab'ı ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle büyük bir lütufta bulunmuştur." (Ali İmran, 3/164); 'Andolsun ki içinizden size öyle bir peygamber gelmiştir ki..." (Tevbe, 9/128).

Ayet-i kerimenin anlamı özetle şöyledir: Eğer yeryüzünde -ey insanlar-sizin gibi yerleşik ve yürüyen melekler bulunsaydı, elbette biz de onlara kendi cinslerinden semâ aleminden bir peygamber gönderirdik. Siz ey insanlar, sizin de rasulünüz sizdendir. Fakat insanların başkalarına rasul olmaları mümkündür. Rasulullah (s.a.) hem insanların hem de cinlerin peygamberidir. Çünkü cinlerin ondan vahiy öğrenmeleri ve onun hitabını anlamaları mümkündür. Peygamberin Cebrail (a.s.)'den vahiy almasına gelince, bu ise peygamber yahut rasulden başkası için mümkün olmayan özel bir istidadı gerektirmektedir.

Daha sonra Yüce Allah bir başka delili şöylece göstermektedir:

"De ki: Şahit olarak benimle sizin aranızda Allah yeter." Yani benimle sizin aranızda ayırıcı hüküm ve söz, size karşı susturucu kesin delili ortaya koy­mam, şu şekilde mümkündür: Allah bana da size de şahittir, benim ve sizin aranızda hakemdir. Benim size ne getirdiğimi bilir. Şayet ben yalan söyleyen birisi isem, şüphesiz benden en ağır bir şekilde intikam alacaktır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Eğer bazı sözleri bize isnat etseydi, biz onu elbette kudretimizle alıvereir, sonra da kalbinin damarını elbette keserdik." (Hakka, 69/44-46); "Allah'a karşı iftira edenlerden daha zalim kim olabilir?" (Enam, 6621).

"Muhakkak ki o kullarından haberdardır, yaptıklarını hakkıyla görendir." Çünkü şüphesiz Yüce Allah kullarının hallerini çok iyi bilir. Onların gizledik­lerini de açıklıklarını da bilir. Kimin hidayete, kimin sapıklığa lâyık olduğundan haberdardır. Kalplerinde olanı çok iyi bilir.

Onlar bu tür şüpheleri ancak kıskançlıkları ve liderlik arzuları dolayısıyla hakkı kabulden yüz çevirmek kasdıyla söz konusu ederler. Bu ifadelerde ise bir tehdit söz konusudur. Kavminin onun yolunu engellemeleri ve inat etmeleri dolayısıyla karşılaştığı sıkıntılara karşı Rasulullah (s.a.)'a bir tesellidir.

Daha sonra Yüce Allah, yarattıklarmdaki tasarrufunu, hükmünün yerini bulmasını ve hükmünü koğuşturacak kimsenin olmadığını haber vermekte ve şöyle buyurmaktadır: "Allah kimi hidayete erdirirse işte asıl hidayet bulan odur..."

Yani Allah'ın imana ilettiği kimse hakka doğru hidayet bulan kimsedir. Allah'ın saptırdığı kimseleri hakka ve doğruya iletecek Allah'tan başka asla yardımcılar bulamazsın.

Bundan maksat da Rasulullah (s.a.)'a teselli vermektir. Ezelden haklarında iman ve hidayet konusunda Allah'ın hükmü verilmiş olanların -onların ruhlarında hakka doğru meyilleri dolayısıyla böyle bir yola gidecekleri ezelden beri Allah tarafından bilindiğinden dolayı- mümin olmaları vacip olmuştur. Çünkü Allah'ın ilmi değişmez. Kendilerinin kötü tercihte bulunacak­larını ve sapıklık ve delâlet üzere ısrar edeceklerini de ezelden beri bildiğinden dolayı, Allah'ın haklarında sapıklık ve cahillik hükmünü vermiş olduğu kim­selerin ise bu sapıklıktan dönmelerine imkân yoktur. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Allah'ın hidayet verdiği kimse asıl hidayet bulandır, Allah'ın saptırdığı kimseyi ise doğru yola iletecek bir dost ve yardımcı asla bulamazsın." (Kehf, 18/17).

Allah'ın ezeli ilim ve hükmünün varlığından kasıt insanın iman ve küfre mecbur edilmesi değildir. Esasen insan, Allah'ın kendisi için seçmiş olduğu sınırlar çerçevesinde, seçmek imkânına sahiptir. Yani insan kendi iradesiyle seçimde bulunurken aslında, o kendisinin bilmediği bir gerçeğe göre Allah'ın kendisi için seçtiğinden başka bir şeyi seçmiş oluyor. İnsanın da herhangi bir şeyde Allah'ın dilediğinden başka bir şeyi dilemesi mümkün değildir. Her şeydeki Allah'ın bu kapsamlı ve küllî iradesi ile birlikte İlâhî irade, adalet ve rahmetiyle insanın hidayet ve güvenliği seçmekle sapıklığı ve şüpheyi seçmek arasında muhayyer bırakılmasını teminat altına almıştır. Nitekim Yüce Allah bunu şöylece açıklamaktadır: "Biz ona yolu gösterdik. O ister şükreden olsun, isterse de nankör (bir kâfir)." (İnsan, 76/3); "Ve biz ona iki de yol gösterdik." (Beled, 90/10).

"Biz onları kıyamet günü körler, dilsizler ve sağırlar olarak yüz üstü hasredeceğiz." Kıyamet gününde kabirlerinden çıktıktan sonra hesaplarının görüleceği yerde yüzleri üstünde sürüklenmiş olarak bir araya getireceğiz. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "O günde yüzleri üstü ateşe sürük­leneceklerdir." (Kamer, 54/48). Gözleri görmeyecek şekilde kör, konuşmayacak şekilde dilsiz, işitemiyecek şekilde sağır. Yani onlar nasıl dünyada bu duyu-iannı gerçek anlamda fayda sağlamayacak şekilde işlemez hale getirdi iseler -zahiren gören, konuşan ve işiten olmakla birlikte-; ahirette de gözleri aydınlık kurtuluş yolunu göremeyeceklerdir. Kendilerinden kabul edilecek sözler söyle­meyeceklerdir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Her kim bunda (dünyada) kör ise o ahirette de kördür, hatta yolca daha da sapıktır." (İsra, 17/72). İbni Kesîr der ki: Bu ise dünya hayatındaki hallerine uygun bir ceza olmak üzere bazı hallerde olur, bazı hallerde olmaz. Onlar hakka karşı sağır, kör ve dilsiz idiler, mahşer yerlerinde de böylelikle cezalandırılacaktır.

Buharî, Müslim ve Ahmed, Enes b. Mâlik (r.a.)'den şöyle dediğini rivayet etmektedirler: Ey Allah'ın Rasulü insanlar nasıl yüzleri üstünde haşrolunacak-lar? diye soruldu, Rasulullah (s.a.) şöyle buyurdu: "Onları ayakları üstünde rıirüten yüzleri üstü yürütmeye de kadirdir."

Tirmizî'nin de rivayetine göre "İnsanlar mahşerde üç sınıf olacaklardır. Kimisi yayan, kimisi binekli, kimisi de yüzleri üstünde." Yine bu anlamda olmak üzere İmam Ahmed de Huzeyfe b. Useyd'den şöyle bir rivayet kaydet­mektedir: Ebu Zeyd kalkıp şöyle dedi: Ey Gıfar oğulları, söyleyin fakat yemin etmeyin. Çünkü o doğru söyleyen ve sözü doğrulanan (Hz. Peygamber) bana anlattı ki: "İnsanlar üç kitle halinde haşredileceklerdir. Bunlardan bir kısmı binekli, tok ve elbiseli; bir diğer kesim kimi zaman yürür kimi zaman koşar; bir diğer kesimi ise melekler yüzüstü sürükler ve cehenneme doğru götürüp atar."

"Barınakları cehennemdir onların. Alevi yavaşladıkça hemen onların alevini artırırız." Yani onların varacakları, dönecekleri yer cehennem olacaktır. Bu cehennemin alevi dinecek gibi oldu mu hemen onun alevini hararetini ve korunu artırırız. Bu da cehennem ateşinin onların derilerini ve etlerini eritip yok etmesi ile olacaktır. Yok olduktan sonra da alevi dinecektir. Arkasından tekrar bunlara deri ve et giydirilecektir, yine cehennem alev alev yanmaya başlayacaktır ve bu şekilde tekrarlanıp duracaktır. Ta ki onların öldükten sonra bu dirilişleri, yalanlamalarına karşılık hasretlerini, pişmanlıklarını artırsın. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Tadın (azabı), sizin azap­tan başka bir şeyinizi asla artırmayacağız." (Nebe: 78/30).

Onlara bu şekilde azap edilmesinin sebebi ise Yüce Allah'ın buyurduğu şekilde "Bu onların cezasıdır, çünkü onlar ayetlerimizi inkâr ettiler..." ayetinin ifade ettiği husustur. Bizim onları kör, sağır ve dilsiz olarak diriltmek gibi kendilerine verdiğimiz bu ceza ve azabın sebebini, Allah'ı inkâr edip kâfir olmalarına, onun ayetlerini yani varlığına, birliğine, öldükten sonra dirilişe dair delil ve belgelerini inkâr etmelerine, öldükten sonra dirilişin gerçekleşeceğini inkâr ederek: "Bizler çürümüş kemikler ve etrafa dağılmış toz-toprak olduktan sonra yeniden bir daha, yaratılacağız?" demelerine bir ceza olarak verilecektir.

Yüce Allah öldükten sonra diriltmeye kadir oluşuna gökleri ve yeri yaratmış olduğunu belirterek dikkatleri çekmekte ve şöyle buyurmaktadır: "Görmezler mi ki gökleri ve yeri yaratmış olan Allah, onların benzerlerini de yaratmaya kadirdir..." Yani gökleri ve yeri daha önce görülmüş bir misal söz konusu olmaksızın yoktan var eden Allah'ın, tekrar onlar gibisini yaratmaya ve yine onların bedenlerini iade edip ilk olarak yoktan var ettiği gibi ikinci bir defa daha yeniden yaratmaya kadir olduğunu düşünmüyorlar mı, bilmiyorlar mı? Çünkü onları yeniden iade etmeye kadir olması, hiç yoktan var etmesine göre daha kolaydır: "Andolsun ki göklerin ve yerin yaratılması insanların yaratılmasından daha büyük (bir iş) tür" (Mü'min, 40/57); "Yaratılış itibariyle sizler mi daha çetinsiniz yoksa sema mı? O, onu bina etmiştir." (Nâziât, 79/27).

İşte bu şunu göstermektedir ki, insanı yaratmak ve onu tekrar iade etmek, gökleri ve yeri yaratmaktan daha kolaydır ve yine tekrar iade etmek, ilk yaratmaktan daha kolaydır.

Fakat öldükten sonra dirilişin ve kıyametin, yahut da ölümün belirli bir süresi vardır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Onlar için bir ecel kılmıştır ki onda bir şüphe yoktur." Onları yeniden yaratmak ve kabirlerinden kaldırmak için belli bir süre tayin etmiştir. Bunun geçmesi kaçınılmazdır. Bu sürenin geçmesinden sonra kıyamet kesinlikle olacaktır.

"Buna rağmen zalimler küfürden başka bir şeyde diretmediler." Yani onlara karşı bu susturucu delili ortaya koymaya rağmen kâfirler ve kendilerine zulmedenler, batıl ve sapıklıklarında kalmaktan, sıhhatli ve sapasağlam gerçeği inkâr etmekten, öldükten sonra dirilişi kabul etmekten başka bir davranış ortaya koymadılar.

Onların köşkler, bahçeler, pınarlar şeklindeki isteklerinin kabul edilmeyiş sebebi ise, cimrilikleridir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "De ki, eğer siz Rab-bimin rahmet hazinelerine sahip olsaydınız, o zaman tükenir korkusuyla muhakkak cimrilik ederdiniz..." Yani ey Muhammed, onlara de ki: Eğer sizler Allah'ın rızık hazinelerinde tasarrufta bulunma imkânına sahip olsaydınız, yine şu cimriliğinizi, eli sıkılığınızı devam ettirirdiniz. Fakir oluruz, korkusuy­la" harcama yapmazdınız. İbni Abbas'm dediği gibi, sizler elinizdeki bu hazinelerin yok olmasından, tükenmesinden korkardınız. Halbuki bunlar tükenmez. Sizin böyle davranmanız ise cimriliğin karakterinizde yerleşmesin­den dolayıdır.

"Zaten insan pek cimridir." Yani oldukça eli sıkı ve bir şey vermek iste­meyendir. Yüce Allah'ın şu buyruğunda olduğu gibi: "Yoksa onların mülkten bir payı mı vardır? Böyle olsaydı insanlara hurma çekirdeği çukurcuğunu doldura­cak kadar bir şey dahi vermezlerdi." (Nisa, 4/53). Eğer onların Yüce Allah'ın mülkünde bir payları olsaydı kimseye bir şey vermezlerdi. Hatta hurma çekirdeğinin uzunlamasına ve bir iplikçik kadar yeri bulunan çukurcuğu dolduracak kadar dahi bir şey vermezlerdi. Yine Yüce Allah şöyle buyurmak­tadır: "Gerçekten insan mal toplamaya düşkün ve hakkını ödemek bakımından cimri olarak yaratılmıştır. Kendisine zarar erişirse feryadı basıveren, hayır dokunursa cimrilik edip infâk etmeyendir. Ancak namaz kılanlar müstesnadır." (Meâric, 70/19-22).

Ayet-i kerime insanın cimriliğine Yüce Allah'ın ise keremine, cömertliğine ve ihsanına açık bir delildir. Buharı ile Müslim'de şu hadis-i şerif yer almak­tadır: "Allah 'm eli dopdoludur. Hiçbir harcama onu azaltmaz. Gece ve gündüz bol bol verip durur. Gökleri ve yeri yarattığı günden bu yana verdiklerini bir düşünün. Bu, onun elinde olanı eksiltmemiştir."[30]

 

Musa (A.S)'a Verilen Dokuz Mucize İle Kur'ân-ı Kerimin İndiriliş Şekli

 

101- Andolsun ki biz Musa'ya dokuz tane apaçık ayet verdik. Sor İsrailoğulları'na, hani onlara gelmişti de Firavun ona şöyle demişti: "Ey Musa, doğrusu ben seni büyülenmiş zannediy­orum."

102- O da demişti ki: "Andolsun ki sen bunları deliller olarak göklerin ve yerin Rabbinden başkasının indirme­miş olduğunu biliyorsun. Doğrusu ey Firavun ben de senin helak olacağını sanıyorum."

103-  Bunun üzerine onları o yerden sürüp çıkarmak istedi. Biz de onu ve beraberindekilerin    hepsini    suda boğduk.

104-  Onun ardından İsrailoğulları'na dedik ki: "Haydi, o ülkede yerleşin. Ahiret vaadi geldiği zaman biz de sizi bir araya getiririz."

105- Biz onu hak ile indirdik, o da hak olarak indi. Seni de ancak müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik.

106- Biz o Kur'ân'ı insanlara ağır ağır okuman için bölüm bölüm ayırdık ve onu kısım kısım indirdik.

107- De ki: 'İster ona inanın, ister inan­mayın. Muhakkak ki o daha önce kendilerine bilgi verilenlere okunduğu zaman onlar çeneleri üstü secdeye kapanırlar."

108-  Ve derler ki: "Rabbimizi tenzih ederiz. Rabbimizin vaadi şüphesiz yeri­ni bulur."

109-  Çeneleri üstü kapanarak ağlarlar ve bu, onların huşûunu artırır.

 

Açıklaması

 

Yüce Allah bu ayet-i kerimelerde "Sen bizlere şu büyük mucizeleri getirmedikçe asla sana iman etmeyeceğiz" diyen müşriklere cevap vererek şöyle buyurmaktadır: "Andolsun ki biz Musa'ya dokuz tane apaçık ayet verdik."

Bu ayet-i kerimede Allah Tealâ yemin ederek Hz. Musa (a.s.)'ya yardım gönder­diğini, ona apaçık dokuz tane ayet verdiğini ve bu ayetler Firavun'a karşı Hz. Musa (a.s).'nın doğruluğuna, nübüvvetinin sıhhatine kesin deliller olmasına rağmen yine de iman etmediklerini söylemektedir. Yine de bunlara iman etmediler. Yüce Allah'ın şu buyruğunda olduğu gibi: "Ve onlar büyüklük anladılar. Onlar günahkâr bir topluluk idiler." (A'râf, 7/133); "Kalpleri onlara mandığı halde zulüm ve büyüklenme sebebiyle onları inkâr ettiler." (Nemi, 21/14).

Sözü geçen dokuz ayet (mucize) Abdürrezzak'm, Said b. Mansûr'un, İbni Cferîr'in ve İbnü'l-Münzir'in rivayet ettiğine göre, İbni Abbas'm zikrettiği fonlardır: Asâ, el, yıllar süren kıtlık, denizin yarılması, tufan, çekirgeler, İMşerat, kurbağalar ve kan olmak üzere peşpeşe gelen ayetler.

Fakat özellikle dokuz ayetin söz konusu edilmesi bundan daha fazla mucizelerin olmasına da mani değildir. Çünkü fıkıh usülündeki kural şöyledir: Sayının zikredilmesi suretiyle yapılan tahsis, fazlasının nefyedildiğine delil değildir.

Kur'ân-ı Mecid er-Râzî'nin söz konusu ettiğine göre[31] Hz. Musa'nın onaltı nucizesini zikretmektedir. Bunlar: Hz. Musa'nın dilindeki bağın çözülmesi, yani onun dilindeki zor konuşma niteliğinin giderilerek fasih konuşur hale şelmesi, asanın yılana dönüşmesi, yılanın sihirbazların çokluğuna rağmen zolann bütün iplerini ve asalarını yutuvermesi, yedi beyza, tufan, çekirgeler, ^aşerat, kurbağalar, kan, denizin yarılması: "Hani size denizi yarmıştık." Bakara, 2/50), Taş, "Asan ile taşa vur." (A'râf, 7/160), dağın gölge kılınması: Hani dağı onlar üzerinde bir gölge imiş gibi kaldırmıştık." (A'râf, 7/171), Hz. Musa ve kavmine bıldırcın ve kudret helvasının indirilmesi, kuraklık ve Tieyvelerin, mahsullerin azlığı, "Andolsun Firavun hanedanını yıllar süren kuraklıkla ve meyvelerin azlığı ile yakaladık." (A'râf, 7/130), arı, un, yiyecek, :âra gibi mallarının yerin dibine geçirilmesi.

Yine er-Razî[32] dokuz ayetin açıklanmasına dair rivayetlerin yakînî >lmayıp zannî olduğunu söz konusu ettikten sonra Yüce Allah'ın: "Dokuz tane spaçık ayet." buyruğunun tefsiri ile ilgili olarak en iyi rivayetin Safvân b. Assa il-Muradî'nin yaptığı rivayet olduğunu kaydeder. O şöyle demektedir: Yahu-iinin birisi arkadaşına: "Gel seninle birlikte şu peygambere gidelim ve dokuz ayete dair ona soru soralım" dedi. Her ikisi Rasulullah (s.a.)'ın yanına gitti ve :na bu dokuz ayete dair soru sordu, şöyle buyurdu: "Bunlar Allah'a hiçbir şeyi *tak koşmayınız, hırsızlık yapmayınız, zina etmeyiniz, kimseyi öldürmeyiniz, ' ^yü yapmayınız, faiz yemeyiniz, iffetli kadına iftira etmeyiniz, savaş günü zınüp kaçmayınız ve ey yahudiler, sizin için özel olmak üzere cumartesi £j.nünde haddi aşmayınız, şeklindedir." Yahudiler kalkıp elini ayağını öptüler re dediler ki: Senin bir peygamber olduğuna şahitlik ediyoruz. Eğer öldürülmekten korkmasaydık şüphesiz sana tabi olurduk.[33]Buna göre "ayetler"den kasıt hükümlerdir.

"Sor İsrailoğulları'na..." Yani ey Peygamber! Abdullah b. Selâm ve arka­daşları gibi çağdaşın olan İsrailoğulları'na bunun kitaplarında da sabit olduğunu bilmeleri için sor.

"Hani onlara gelmişti de Firavun ona şöyle demişti: Ey Musa doğrusu ben seni büyülenmiş zannediyorum." Yani sen onlara Musa'nın bu ayetleri, mucizeleri getirdiği ve bunları Firavun'a tebliğ edip onun da, Şüphesiz Ey Musa, ben senin büyülenmiş olduğunu ve böylelikle aklının karıştığını zannediyorum, dediği zamanı sor onlara.

"O da demişti ki: Andolsun ki sen bunları açık deliller olarak göklerin ve yerin Rabbinden başkasının indirmemiş olduğunu biliyorsun." "Yani Musa Firavun'a şöyle demişti: Sen de kesinlikle biliyorsun ki, bu dokuz ayeti (mucizeyi) ancak gökleri ve yeri yaratan Allah indirmiştir. O bunları yalnız ve yalnız benim getirdiğimin doğruluğuna delil ve belge olsun diye indirmiştir. Bunlar insanı hak yola iletmektedir ve bunların Allah'tan geldiğini, başkasından gelmediğini ispatlamaktadırlar.

"Doğrusu ey Firavun, ben de senin helak olacağını sanıyorum." Yani sen hayırdan alıkonulmuş, şerre çokça meyleden, yenik düşürülmüş ve helak olmuş bir kimsesin.

"Bunun üzerine onları o yerden sürüp çıkarmak istedi." Yani Firavun Musa'yı ve kavmi İsrailoğullarmı öldürerek Mısır topraklarından çıkarmak istemişti. "Biz de onu ve beraberindekilerin hepsini suda boğduk." Firavun ve ordularının hepsini suda boğmak suretiyle helak ettik.

"Onun ardından İsrailoğulları'na dedi ki: Haydi o ülkede yerleşin." Yani biz Musa'yı ve kavmi İsrailoğulları'nı kurtardık. Firavun'u helak ettikten sonra da onlara şöyle dedik: İşte Firavun'un sizi çıkarmak istediği yerde yerleşin. Burası ise Mısır toprakları yahut da size vaat olunan Şam topraklarıdır.

"Ahiret vakti geldiği zaman onları da sizi de bir araya getiririz." Yani kıyamet günü geldi mi sizi ve düşmanlarınızı bir arada karışık olarak getiririz; sonra da sizler ve onlar arasında hüküm veririz. " Bir araya getirmek=lefîf' soylu olsun olmasın, itaat eden olsun isyankâr olsun, güçlü olsun zayıf olsun; değişik şahsiyetlerden meydana gelen büyük topluluk demektir.

Musa'nın kavmine Yüce Allah apaçık dokuz ayet vermiş onlar da , bu ayetleri inkâr edince Allah onları helak etmiş olduğundan şanı yüce Allah, kâfirlere mucizelere gerek olmadığını beyan ederek cevap verdi. Diğer taraftan eğer teklif ettikleri bu mucizeler onlara gelecek, sonra da bunları inkâr edecek olurlarsa, onları kökten yok edecek bir azabı indireceğini, kimin iman ettiğini kimin de etmediğini ezelden beri bildiğinden dolayı, bu isteklerini yerine getirmemesinin hikmetin bir gereği olduğunu açıkladı. İşte bu açıklamalardan sonra Yüce Allah onlara ebedi mucize olan Kur'ân-ı Kerim'e, gereken tazimi gösterip onunla yetinmeyi hatırlatarak, şöyle buyurmaktadır: "Biz onu hak ile indirdik, o da hak olarak indi..." Yani şüphesiz biz vahdaniyetin ve Allah'ın varlığının belgelerini, insanların peygamberlere olan ihtiyaçlarını açıklamak, adaleti ve üstün ahlâkî değerleri emretmek, zulmü, çirkin söz ve fiilleri yasak­lamak, fert, toplum ve devlet hayatını düzenleyici hukukî hükümleri, emir ve yasakları ihtiva etmek ve bunların dışında oldukça üstün ve yüce yasama esas ve ilkelerini ihtiva etmek gibi, hakkı kuşatan bir şekilde Kur'ân-ı Kerim'i indirdik.

Ve ey Muhammed, bu Kur'ân-ı Kerim sana da korunmuş ve himaye edilmiş olarak indirilmiştir. Başka bir şey ona karışmamıştır. Bu Kitap'ta herhan-m bir fazlalık olmadığı gibi, herhangi bir eksiklik de yoktur. Aksine o sana hak 3e birlikte ulaştı. Bu ise oldukça güçlü, kuvvetli, emin, muktedir, mele-i a'lâ'da kendisine itaat olunan Cibril (a.s.)'dir.

Kur'ân-ı Kerim'in özelliklerinin açıklanmasından sonra Yüce Allah Hz. Ppjrgamberin görevlerini şöylece açıklamaktadır: "Seni de ancak müjdeci ve jrmncı olarak gönderdik." Yani ey Muhammed, biz seni ancak sana itaat eden müminleri cennet ile müjdeleyici ve sana karşı gelip isyan eden kâfirleri de nehennemle uyarıp korkutucu olmak üzere gönderdik.

Daha sonra Yüce Allah tekrar Kur'ân-ı Kerim'in bölüm bölüm irdirilmesini. yani olaylara ve vakıalara uygun olarak parça parça indiriliş hikmetini açıklamaya dönerek şöyle buyurmaktadır: "Ve biz o Kur 'ân 'ı insanlara ağır ağır okuman için bölüm bölüm ayırdık ve onu kısım kısım indirdik." Yani yirmi üç yıllık bir süre boyunca biz senin üzerine kısım kısım ayrılmış, bölüm halinde Kur'ân'ı indirdik. Kur'ân-ı Kerim'in nüzulü Ramazan ayında mübarek Kadir gecesinde başlamıştır. Buradaki : "(ferakna)= onu bölüm bölüm ayırdık" kelimesi şedeli olarak (ferrakna) açıklayıcı, beyan edici şeklinde, olmak üzere ayet ayet indirdik, anlamında da okunmuştur.

Bunun böyle olması onu insanlara tebliğ edesin ve onu ağır ağır okuyasın diyedir. Biz onu peyderpey ve belirtilen şekil ve nitelikte indirdik. Yüce Allah'ın: "Ve onu kısım kısım indirdik." buyruğunun "bölüm bölüm ayırdık." buyruğundan sonra gelmesinin faydası ise Kur'ân-ı Kerim'in indirilmesinin olaylara uygun olduğunun açıklanmasıdır.

Daha sonra Yüce Allah onları durumlarına aldırış etmeksizin ve onları küçümseyerek şu buyruklarıyla tehdit etmektedir: "De ki: İster ona inanın, ister inanmayın..." Yani ey Muhammed sen şu Kur'ân'ı Kerim'in yeterli mucize oluşuna inanmayarak sana: "Sen bize yerden bir kaynak fışkırtıncaya kadar sana asla inanmayacağız." (İsra, 17/90) diyen bu kâfirlere de ki: Bu Kur'ân'a ister iman edin, ister iman etmeyin, o bizatihi haktır, onu Allah indirmiştir ve ebediyyen baki kalacak bir kitaptır.

"Muhakkak ki o daha önce kendilerine bilgi verilenlere ..." yani kitaplarına sımsıkı sarılıp onda değişiklik yapmayan, tahrife uğratmayan, kitap ehli'nin salih ilim adamlarına bu Kur'ân-ı Kerim okunduğu takdirde, Yüce Allah'a tazim ve Allah'ın kendilerine bu Kur'ân-ı Kerim ile vermiş oluduğu nimete şükür olmak üzere yüzleri üstü secdeye kapanırlar. Burada secdeye kapanmak: "Çeneleri üstü" kelimesi ile ifade edilmiştir. Çünkü bir insan secdeye kapan­mak üzere yere doğru çöktüğünde yere yüzün en yakın olan bölümü çenedir. Yahut da bu Yüce Allah'a karşı duyulan korku, haşyet ve alçakgönüllülüğü mübalağa yoluyla ifade etmek için kullanılmış bir kinaye de olabilir.

Bunlar secde ettikleri vakit: "Rabbimizi tenzih ederiz..." derler. Yani Yüce Allah'ı eksiksiz kudreti dolayısıyla tazim ederiz, eksiklerinden tenzih ederiz, ona karşı saygı duyarız ve o sözünden asla caymaz. İşte bundan dolayı daha sonra: "Rabbimizin vaadi şüphesiz yerini bulur." diye buyurulmaktadır. Yani onun vaadi yerine gelir, gerçekleşir, kaçınılmaz olarak tahakkuk eder.

Bunlar Mücâhid'in de belirttiği gibi Muhammed (s.a.)'e indirilenleri işittikleri vakit secdeye kapanan Kitap Ehli'nden bir grup insandır. Zeyd b. Arar, Varaka b. Nevfel ve Abdullah b. Selâm bunlardandır.

Bu gibi kimselerin secdelerinden söz etmek cahiliye ve şirk ehli olanlara bir ta'rîzdir. Bu cahiliye ehli eğer Kur'ân-ı Kerim'e iman etmiyorsa dahi, şüph­esiz onlardan daha hayırlı, daha faziletli olan, önceki kitapları okumuş, vahyin ne olduğunu bilen Kitap Ehli'nin ilim adamları bu Kur'ân-ı Kerim'e iman etmiş, onu tasdik etmişlerdir ve bunlar kendi kitaplarında geleceği vaat olunan peygamberin Hz. Muhammed olduğunu tespit etmişlerdir. O bakımdan bu Kur'ân-ı Kerim onlara okunduğunda Allah'ın emrini tazim etmek, önceki indirilmiş kitaplarda verdiği sözünü gerçekleştirmek ve Muhammed (s.a.)'i göndereceğine, ona da Kur'ân-ı Kerimi indireceğine dair müjdesini gerçekleştirmek dolayısıyla emrini tazim etmek üzere Allah için secdeye kapanırlar. İşte ayeti kerimede söz konusu edilen "Rabbimizin vaadi şüphesiz yerini bulur." buyruğunda kastedilen vaat budur. Yani onun Kur'ân-ı Kerim'i indirip Muhammed (s.a.)'i göndereceğine dair olan vaadi.

Bunların secde ederkenki nitelikleri Yüce Allah'ın belirttiği gibi: "Çeneleri üstü kapanarak ağlarlar ve bu onların huşuunu artırır." şeklindedir. Yani bun­lar Allah'tan korktukları için onun Kitap ve Rasulüne iman ve tasdik ile Allah'a huşu duyarak, alçakgönüllülük ile ağlayarak, secde ederek, yüzleri üstü kapanırlar.

Secde etmek de onların huşû'larını yani iman ve teslimiyetlerini artırır. Yüce Allah'ın şu buyruğunda olduğu gibi: "Hidayet bulanlara gelince, onların hidayetlerini artırdı ve onlara takvalarını verdi." (Muhammad, 47/17).

Rasulullah (s.a.) pek çok hadis-i şerifinde ağlamayı övmüştür. Onlardan birisini Tirmizî, İbni Abbas'tan şöylece rivayet etmektedir: Rasulullah (s.a.)'ı şöyle buyururken dinledim: "İki göze ateş değmeyecektir. Yüce Allah'tan korkarak ağlayan bir göz ile Yüce Allah yolunda (düşmana karşı) sınır bekleye­rek geceyi geçiren göz."[34]

 

Yüce Allah'a En Güzel İsimleriyle (Esmaü'l-Hüsna İle) Dua Etmek

 

110- De ki: ister 'Allah' diye dua edin, is­ter 'Rahman' deyin. Hangisini derseniz deyin, en güzel isimler yalnız O'nundur. Namazında sesini yükseltme de, gizle­me de, ikisi arasında bir yol tut.

111- Ve de ki: "Hamd, hiçbir çocuk edin­memiş O Allah'a mahsustur ki, Onun mülkünde bir ortağı da yoktur. Düş­künlükten ötürü O'nun bir yardımcısı da olmamıştır ve O'nu tekbir ettikçe et.

 

Açıklaması

 

Bu buyruk Yüce Allah hakkında Rahman adının kullanılmasını kabul etmeyen müşriklere bir reddir. Yüce Allah: "İster Allah diye dua edin ister Rah­man deyin..." diye buyurmaktadır. Yani ey Muhammed, sen Mekke'de Yüce Allah'ın rahmet sıfatını inkâr eden ve ona Rahman adının verilmesini kabul etmeyen şu müşriklere de ki: Sizin Allah'a "Allah" adını anarak dua etmeniz ile "Rahman" adını anarak dua etmeniz arasında bir fark yoktur. Çünkü O güzel isimlerin sahibidir. el-Keşşâf müellifi şöyle demektedir: Allah ve Rah-mân'dan kasıt müsemmâ değil isimdir. Buradaki "veya" ise muhayyerlik ifade etmek içindir. Buna göre "İster Allah diye dua edin, ister Rahman deyin" buyruğunun anlamı, siz ister bu ismi kullanın, ister öbür ismi; ister bunu alın, ister öbürünü demektir. Burada dua etmek ise seslenmek anlamında değil, adlandırmak anlamındadır.[35]

Yüce Allah'ın "Hangisini derseniz deyin, en güzel isimler yalnız O'nundur." buyruğundaki ifadenin takdiri şöyledir: Yani sizler bu iki isimden hangisini ad olarak verir ve hangisini anar iseniz, şunu bilin ki, onun bütün isimleri güzeldir ve bu isimler tazim ve takdis edilmektedir. Nitekim bir başka yerde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "En güzel isimler yalnız O'nundur. Göklerde ve yerde bulunan ne varsa O'nu teşbih eder." (Haşr, 59/24). Yani siz hangi isim ile onu çağıracak olursanız o güzeldir.

Daha sonra Yüce Allah Kur'ân okuma ve dua etme keyfiyetini bizlere şöylece göstermektedir: "Namazında sesini yükseltme, gizleme de. İkisi arasında bir yol tut." Yani namaz kılarken Kur'ân okuyuşunu açıktan yapma ki, müşrikler onu işitip Kur'ân-ı Kerim'e, onu indirene, onu getirene sövmesin­ler. Ashabının duymayacağı şekilde gizleyerek, senden Kur'ân'ı öğrenmelerini engelleyecek, Kur'ân-ı Kerim'i onlara işittirmeyecek bir şekilde de gizlice okuma! Sen açıktan okumak ile gizli okumak arasında orta bir yol tut. İşte Kur'ân okurken izlenecek en ideal yol budur. Bu ise sesi yükseltmek ile onu gizli, saklı okumak arasındaki ortalamadır. Açıkça okumasın ki çevresinden dağılmasmlar, Kur'ân-ı Kerim'i ondan dinlemekten yüz çevirmesinler yahut Kur'ân-ı Kerim'e sövmesinler; gizlice okusun ki, onu dinlemek isteyen dinleyip ondan yararlanabilsin.

Daha sonra Yüce Allah bizlere nasıl hamdedeceğimizi öğreterek şöyle buyurmaktadır: "Ve de ki: Hamd hiçbir çocuk edinmemiş o Allah'a mahsustur ki..." Yani şöyle de: Kullarına verdiği nimetlere karşılık hamd ve şükür yalnız Allah'ındır ve o kendisini, zâtını eksikliklerden tenzih etmek üzere aşağıdaki üç sıfata sahip olandır:

1- O hiçbir çocuk edinmemiştir: Onun çocuk edinmeye ihtiyacı yoktur. Çocuk edinmek sonradan yaratılmışların niteliklerindendir. O ise sonradan yaratılmış olmaktan münezzehtir. Bu buyruk ile: "Üzeyir Allah'ın oğludur" diyen Yahudiler ile, "Mesih Allah'ın oğludur" diyen Hristiyanlarm kanaatleri de reddedilmektedir.

2- Yüce Allah'ın mülk ve hakimiyetinde hiçbir ortağı yoktur. Çünkü o aynı zamanda ortağa muhtaç değildir. Şayet ortağa ihtiyacı olsaydı, aciz olması gerekirdi. Diğer taraftan ilâhların birden çok olması kâinatın düzenini bozuk­luğa ve onları kendi aralarında anlaşmazlığa götürür: "Eğer göklerle yerde Allah'tan başka ilâhlar bulunsaydı, her ikisi de bozulur, giderdi." (Enbiya, 21/22). Ve böylelikle ibadete, hamd ve şükre lâyık olan bilinmezdi.

3- Yüce Allah'ın düşkünlükten ötürü hiçbir yardımcısı olmaz. Yani O düşkün değildir ki, bu düşkünlüğü dolayısıyla herhangi bir kimseyi veli, yardımcı yahut danışman edinsin. Aksine o Yüce Allah, her şeyi tek başına ortaksız olarak yaratandır. Hepsini tek başına tedbir edendir, idare edendir, kendi meşîetiyle onları takdir edendir, belli ölçülerle yaratandır.[36]

İşte bu sıfatların toplamı Yüce Allah'ın şu buyruklarında yer almaktadır: 'De ki: O Allah'tır, bir ve tektir. O Allah'tır, O Samed'dir. Doğmamıştır, doğurmamıştır. Kimse de O'nun dengi değildir." (İhlâs, 112/1-4).

"Ve onu tekbir ettikçe et." Yani haddi aşan zalimlerin söylediklerinden onu alabildiğine yücelt, onun celâl ve azametini ifade et. İşte onun celâl, azamet ve kudsiyetine uygun olan tazim budur. O zatı ile büyük ve müteâl olandır. Zatı dolayısıyla O vâcibü'l-vücûd (varlığı zorunlu) ve var olan her şeye muhtaç olmadığı dolayısıylada o yüce ve müteâldir. Sıfatlarından da öyledir. Eksiklik ifade eden bütün sıfatlardan münezzehtir, bütün kemal sıfatları yalnız O'nun-dur. Fiillerinde de öyledir. O'nun mülkünde hikmet ve meşîeti gerekmedikçe hiçbir şey meydana gelmez. Koyduğu hükümlerde de böyledir. Mutlak olarak emretmek, nehyetmek, aziz ve zelil kılmak onun işidir. Kimse O'nun hükmünü koğuşturamaz, kimse O'nun herhangi bir hükmüne de itiraz edemez. O isim­lerinde de böyledir. Ancak en güzel isimleriyle anılır ve ancak üstün ve mukad­des sıfatlar ile nitelendirilir.[37]

İmam Ahmed, Muâz el-Cühenî'den Rasulullah (s.a.)'ın şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: İzzet ayeti, "Hamd hiç bir çocuk edinmemiş O Allah 'a mah­sustur..." ayetinden itibaren surenin sonuna kadar olan ayettir." Abdürrezzâk da Abdülkerim b. Ebi Ümmeye'nin şöyle dediğini rivayet etmektedir: "Rasulul­lah (s.a.), Haşim oğullarından bir çocuğun dili açılmaya başladı mı ona: "Hamd hiçbir çocuk edinmemiş..." ayetini sonuna kadar yedi defa öğretirdi."[38]

 



[1] el-Bahru'1-Muhît, VI/5.

[2] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/12-13

[3] Bu ez-Zührî ile Urve'nin görüşüdür. Buna göre İsra Rebîulevvel ayında olmuştur. Hafız el-Makdisî ise Siret'inde senedi sahih olmayan bir hadis rivayet etmektedir. Buna göre İsra, Recep ayının 27 nci gecesinde gerçekleşmiştir (İbni Kesîr, el-Bidâye ve'n-Nihâye, III/108-109).

[4] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/13-15.

[5] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/21-23.

[6] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/26-27.

[7] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/30-34.

[8] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/39-42.

[9] Bu hadisi el-Kudai, Ali (r.a.)'den rivayet etmiş olup hasen bir hadistir.

[10] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/54.

[11] Daha önce geçen dört tür ise tevhidin ve yalnızca Yüce Allah'a ibadetin emredilmesi, anne babaya iyilik emri, yakın akrabaya, yoksula ve yolcuya cimrilik ve haksızlık olmaksızın hakkının verilmesidir. Anne ve babanın hakkı ise şu beş şeydir: Onlara öf bile dememek, azarlayıcı bir sözle onlara sert çıkmamak, buna karşılık hoş ve güzel söz söylemek, alabil­diğine alçakgönüllülük göstermek ve onlara rahmet ile dua etmek.

[12] Râzî, XX, 198-199.

[13] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/60-68.

[14] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/72-73.

[15] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/77.

[16] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/78-79.

[17] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/82-84.

[18] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/87-89.

[19] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/95-98.

[20] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/103-104.

[21] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/109-111.

[22] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/115-116.

[23] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/121-122.

[24] Zemahşerî, 11/243.

[25] Razî, XXI/28.

[26] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/129-134.

[27] Razî, XXI/53-54. Zamahşerî, 11/245.

[28] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/142-143.

[29] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/147-148.

[30] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/153-157.

[31] Razi,XXI/64.

[32] Razi,XXI/64.

[33] Bu hadisi Ahmed, Tirmizî, Beyhakî, Taberânî, Neseî ve İbni Mâce rivayet etmiştir.

[34] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/162-166.

[35] Zemahşerî, 11/249.

[36] Razî, XXI/71.

[37] Razî, XXI/72.

[38] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/172-173.