Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Şuara Suresi - Kuran - Tefsirul Munir Zuhayli - 26. Sayfa

ŞUARA SURESİ. 4

Surenin İsmi: 4

Önceki Sure ile İlişkisi: 4

Surenin Muhtevası: 4

Surenin Fazileti: 4

Müşriklerin Kur'anı Yalanlamaları Ve Uyarılmaları, Allah'ın Birliğinin İspat Edilmesi 5

Belagat: 5

Kelime ve İbareler: 5

Açıklaması 6

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 6

Firavun'un Hz. Musa'ya Kendisini Terbiye Ettiğini Hatırlatarak Minnette Bulunması 7

Belagat: 7

Kelime ve İbareler: 7

Ayetler Arası İlişki 8

Açıklaması 8

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 10

Allahın Varlığını İspat Konusunda Hz. Musa (A.S) İle Firavun Arasındaki Mücadele. 11

Belagat: 11

Kelime ve İbareler: 12

Ayetler Arası İlişki 12

Açıklaması 13

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 14

Hz. Musa'nın Mucizesi Ve Firavun'un Bunu Sihirbazlık Olarak Nitelendirmesi 14

Kelime ve İbareler: 15

Açıklaması 15

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 16

Muazzam Bir Topluluk Huzurunda Yapılan Karşılaşmada Sihirbazların Allah'a İman Etmeleri 16

Kelime ve İbareler: 16

Açıklaması 17

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 19

Hz. Musa (A.S.) İle Kavminin Kurtulmaları, Firavun İle Ordusunun Boğulması 20

Belagat: 20

Kelime ve İbareler: 20

Açıklaması 21

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 23

Putlara Tapmanın Reddedilmesi, İbadete Lâyık Rabbin Sıfatlarının Beyan Edilmesi 24

Belagat: 24

Kelime ve İbareler: 24

Ayetler Arası İlişki 25

Açıklaması 25

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 26

Hz. İbrahim'in (S.A.) Duası İhlâslı Ve Allah'a Yönelenlerin Duasıdır 27

Belagat: 27

Kelime ve İbareler: 27

Ayetler Arası İlişki 27

Açıklaması 28

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 28

Kıyamet Gününün Vasıfları Allah'ın Sevap Ve Cezası, Müşriklerin Pişmanlıkları 29

Belagat: 29

Kelime ve İbareler: 30

Ayetler Arası İlişki 30

Açıklaması 30

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 31

Belagat: 32

Kelime ve İbareler: 32

Ayetler Arası İlişki 33

Açıklaması 33

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 35

Hz. Hud (A.S.) İle Kavmi Kıssası 36

Kelime ve ibareler: 36

Ayetler Arası İlişki 36

Açıklaması 37

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 38

Hz. Salih (A.S.) İle Kavmi Kıssası 39

Belagat: 39

Kelime ve İbareler: 39

Ayetler Arası İlişki 40

Açıklaması 40

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 41

Hz. Lut (A.S.) İle Kavmi Kıssası 41

Belagat: 42

Kelime ve ibareler: 42

Ayetler Arası İlişki 42

Açıklaması 43

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 44

Hz. Şuayb (A.S.) İle Kavmi Kıssası 44

Belagat: 45

Kelime ve İbareler: 45

Ayetler Arası İlîşki 45

Açıklaması 45

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 47

Müşrikleri Uyarmak Ve Müminleri Müjdelemek İçin Allah Tarafından Kuranın İndirilmesi 48

Belagat: 48

Kelime ve İbareler: 49

Nüzul Sebebi 49

Ayetler Arası İlişki 50

Açıklaması 50

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 53

Davetçinin Tebliğ Tarzı Ve Vazifeleri 55

Belagat: 55

Kelime ve İbareler: 55

Nüzul Sebebi 55

Ayetler Arası İlişki 56

Açıklaması 56

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 57

Müşriklerin Peygamberin Kâhin Veya Sihirbaz Olduğu Şeklindeki İftiralarının Reddedilmesi 58

Belagat: 58

Kelime ve İbareler: 58

Nüzul Sebebi 58

Ayetler Arası İlişki 59

Açıklaması 59

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 61

İslâm'ın Şiire Bakışı 61

 

ŞUARA SURESİ

 

Müşriklerin Kur'anı Yalanlamaları Ve Uyarılmaları, Allah'ın Birliğinin İspat Edilmesi

 

1- Tâ, Sîn, Mîm.

2- Bu ayetler hakkı beyan eden Kitab'ın ayetleridir.

3- (Ey Muhammedi) İman etmiyorlar di­ye neredeyse kendini mahvedeceksin.

4-  Eğer dilersek biz o inkâr edenlerin üzerine gökten bir mucize indiririz de, ona boyun eğmek zorunda kalırlar.

5- Onlar Rahman'dan kendilerine gelen her yeni öğütten mutlaka yüz çevirirler.

6- Onlar hakkı yalanladılar. Alay etmek­te oldukları o (korkunç) şeyin haberleri yakında kendilerine ulaşacaktır.

7-  Onlar hiç yeryüzüne bakmazlar mı? Biz orada her bitkiden nice değerli çift­ler yarattık.

8- Şüphesiz ki, bunlarda büyük bir delil vardır. Ne var ki onların çoğu iman eden kimseler değildirler.

9-  Şüphesiz ki senin rabbin mutlak ga­liptir, çok merhametlidir.

 

Açıklaması

 

"Tâ, Sîn, Mim. Bu ayetler hakkı beyan eden kitabın ayetleridir." Yani bu Kur'an tâ, sin, mim gibi Arap harflerinden meydana gelmiştir. Bu harflerle benzerini getirmeleri için Araplara meydan okuma amacı güdülmektedir. Bun­dan aciz kaldıklarından, bunun Allah'ın peygamberine vahyedilen kelâmı oldu­ğunu kabul etmek mecburiyetinde kalacaklardır. Bunlar hakkı batıldan, imanı küfürden ayırd eden her şeyi gayet açık-seçik beyan eden Kur'an ayetleridir.

"İman etmiyorlar diye sen neredeyse kendini mahvedeceksin."

Ya Muhammed (s.a.)! Sen kavminin peygamberliğine iman etmemesi sebe­biyle üzüntüden dolayı kendini helak mi edeceksin?

Bu Allah tarafından Rasulü'ne yapılan kendisine iman etmeyen kâfirler hakkında bir tesellidir. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "O halde senin nefsin onlar için duyduğun üzüntülerle bitip tükenmesin." (Fatır, 35/8); "Neredeyse sen bu (ilâhî) söze inanmazlarsa bir üzüntü duyarak arkalarından kendini mahvedeceksin. "(Kehf, 18/6).

"Eğer dilersek biz o inkâr edenlerin üzerine gökten bir mucize indiririz de, ona boyun eğmek zorunda kalırlar." Yani Allah her şeye kadirdir. Dolayısıyla biz onların başına onları zorla imana sevkedecek bir mucizeyi gökten indirir­dik, onlar boyunlarını eğerek zelil bir şekilde teslim olurlardı ya da onların bü­yükleri ve liderleri itaat ederlerdi ama biz bunu yapmadık. Çünkü biz herkes­ten zorla değil sadece kendi tercihi, arzusu ve rızasıyla iman etmesini istiyo­ruz.

Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Eğer Rabbin dileseydi yeryü­zünde bulunan herkes elbette toptan iman ederlerdi. Böyle iken sen hepsi mümin olsunlar diye insanları zorlayacak mısın?"(Yunus, 10/99); "Eğer Rabbin dileseydi bütün insanları muhakkak ki tek bir millet yapardı." (Hûd, 11/118). Yani bizim ilâhî sünnetimiz peygamberlerin insanoğluna gönderilmesi, basiret­le ve ikna olarak iman etmeleri için insanlara ilâhî kitapların indirilmesi şek­linde gerçekleşti.

Fakat kâfirler küfürde ileri gitmişler, sapıklığa iyice dalmışlar, inatçılık yapıyorlar, haktan yüz çeviriyorlardı. "Onlar Rahman'dan kendilerine gelen her yeni öğütten mutlaka yüz çevirirler." Yani kendilerine gökten ne zaman ilâ­hî kitap gelse insanların çoğu bundan yüz çevirirlerdi. İlâhî kitapların yeniden indirilmesinin amacı sadece düşünmeleri, fikir yürütmeleri, hidayeti bulmaları ve ıslah olmaları için tekrar hatırlatma yapmak ve üslûpta çeşitlilik içindir. Ancak Allah kendilerine her yeni öğüt ve hatırlatmayı gönderdikçe yeniden yüz çevirmişler ve yalanlamışlardı.

"Onlar hakkı yalanladılar. Alay etmekte oldukları o (korkunç) şeyin haber­leri yakında kendilerine ulaşacaktır." O müşrikler Peygamberin (s.a.) getirdiği ilâhî öğüdü ve hakkı yalanladılar, sonra alay etmeye yöneldiler. Onlar yakın gelecekte bu yalanlamanın ve alay etmenin sonucunu gayet iyi bileceklerdir.

Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Bunun haberini pek yakında hepiniz mutlaka bileceksiniz." (Sad, 38/88); "Ey kulların üzerine çöken büyük pişmanlık! Zira onlar kendilerine herhangi bir peygamber gelirse onunla alay ederlerdi." (Yasin, 36/30).

Sonra onlar Allah'ın kâinattaki kudretinin ayetlerini ve görünen eserlerini düşünmekten de yüz çevirdiler. Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:

"Onlar hiç yeryüzüne bakmazlar mı? Biz orada her bitkiden nice değerli çiftler yarattık."

Yani Onlar Allah'ın yarattığı ve orada her cinsten çok faydalı bitkiler ve meyveler yeşerttiği yeryüzüne bakmıyorlar, bununla Allah'ın hakimiyetinin büyüklüğüne, göz kamaştırıcı kudretine delil getirmiyorlar mı? Allah vardır, birdir, bu kavmine hidayet vermeye ve her şeye kadirdir.

Hem "kem" hem de "kül" kelimesinin bir arada getirilmesi "küll" kelimesi­nin bütün tafsilatıyla bitkilerin çeşitlerini ve çiftlerini kuşattığı içindir, "kem" kelimesi ise bu çevre çok çok çeşitlidir anlamını vermek içindir. Dolayısıyla ayet çeşitlilik, çokluk ve her şeyi kuşatmayı bir arada toplamıştır.

"Şüphesiz ki bunlarda büyük bir delil vardır. Ne var ki onların çoğu iman eden kimseler değildirler."

Yani bitkilerin bu şekilde yeşertilmesinde her şeyi yaratan Allah'ın kudre­tine, O'nun can vermeye ve diriltmeye kadir olduğuna delâlet vardır. Bununla birlikte insanların pek çoğu iman etmediler, bilakis onu, peygamberlerini ve ki­taplarını yalanladılar, Onun emrine muhalefet ettiler ve O'nun nehyettiklerini işlediler.

"Şüphesiz ki Rabbin Azizdir, Rahim'dir." Yani ey Peygamber! Senin Rab-bin her dilediğine kadirdir. O her şeye galip olan ezici güç sahibidir, yarattıkla­rına çok merhametlidir. Kendisine isyan edenleri hemen cezalandırmaz. Bilâ­kis öylelerine mühlet verir, belki bu bataklıktan kurtulur diye cezalarını erte­ler. Sonra da hükmünde galip ve muktedir bir kimsenin yakalaması şeklinde yakalayıp cezalandırır.[1]

 

Firavun'un Hz. Musa'ya Kendisini Terbiye Ettiğini Hatırlatarak Minnette Bulunması

 

10- Hani Rabbin, Musa'ya şöyle nida et­mişti: "O zalimler kavmine git.

11- Firavun kavmine git; onlar hiç kork­mazlar mı?"

12-  (O) şöyle dedi: "Ey Rabbim! Onların beni yalanlamalarından korkuyorum."

13-  Göğsüm daralır, dilim de dönmez. Onun için Harun'a da (Cebrail'i) gön­der.

14- Hem ben onlara karşı suçluyum. On­ların beni öldürmelerinden korkarım.

15- Allah şöyle dedi: "Hayır, (korkma)! ikiniz de ayetlerimizle gidin. Biz sizinle beraberiz, her şeyi işitiriz.

16- Firavun'a gidin. Ona: "Biz âlemlerin Rabbi'nin (Allah'ın) peygamberiyiz.

17-  İsrailoğuüarı'nı bizimle serbest bı­rak, deyin."

18-  Firavun: "Biz seni çocukken yanı­mızda büyütmedik mi? Ömrünün birçok yıllarını aramızda geçirmedin mi?

19-  Sonunda yapacağın davranışı da yaptın. Sen nankörlerden birisin." dedi.

20- Musa: "Ben o suçu işlediğim zaman cahillerden biriydim.

21-  Sizden korkunca da aranızdan kaç­tım. Nihayet Rabbim bana hüküm bah­şetti ve beni peygamberlerden kıldı.

22- İsrailoğulları'nı köleleştirmen karşı­lığında (yaptığın ve) başıma kaktığın şey de bir nimet midir?" (dedi.)

 

Açıklaması

 

Allah Tealâ bu kıssasıyla Musa b. İmran'ın peygamber olarak gönderilme­sini, Rabbinin ona hitap etmesini ve O'nun Tur dağının sağ tarafından Rabbine yakarışını anlatarak başlamakta ve şöyle buyurmaktadır:

"Hani Rabbin Musa'ya: "O zalimler kavmine git, Firavun kavmine git; on­lar hiç korkmazlar mı?" diye nida etmişti.

Yani Ey Muhammedi Kavmine şu olayı hatırlat. Hani Allah mukaddes Tuva vadisindeki Tur dağının sağ tarafından Musa'ya nida etmiş, onunla konuş­muş ve ona hitap etmişti. Musa'yı seçmiş, peygamber olarak göndermiş ve Ona şirk koşmaları, İsrailoğullan'nı köleleştirmeleri ve onların çocuklarını boğazla­maları sebebiyle kendi kendilerine zulmeden zalim Firavun ve kavmine gidip onları sadece Allah'a kulluk etmeye, Firavun'un ilâhlaştınlması fikrinden vaz­geçmeye davet etmesini emretmişti.

Allah, Musa'ya onların durumuna hayret etmesi için şöyle buyurdu: Onlar benden sakınmıyorlar mı? Benim şiddetimden ahiretteki intikamımdan kork­muyorlar mı? Bana isyan etmekten, küfürlerine vjenaddi aşmalarına karşılık onlara vereceğim azabımdan sakınmıyorlar mı?

"Onlar hiç korkmazlar mı?" ifadesi yeni bir başlangıç cümlesidir. Bunun ardından Cenab-ı Hak, Hz. Musa'nın onlara uyan için gönderildiğini, onların başlarına gelecek feci akıbetten emin olduklarını ve Allah'tan pek az korktuk­larını zikretti.

Hz. Musa'nın Allah Tealâ'dan işittiği nida Ebu'l-Hasan el-Eş'arî'ye göre işitilen kelâm olmakla birlikte Allah'ın harflere ve seslere benzemekten mü­nezzeh olan ezelî kelâmıdır. Ebu Mansur el-Matüridî ise şöyle demiştir: Mu­sa'nın işittiği kelâm harfler ve sesler cinsindendi.[2]

"Musa şöyle dedi: Ey Rabbim! Onların beni yalanlamalarından korkuyo­rum. Göğsüm daralır, dilim de dönmez."

Yani Musa Rabbine icabet ederek şöyle dedi: Ey Rabbim! Ben onların beni yalanlamalarından korkarım, üzülürüm. Yaptıklarından etkilenerek ve acı du­yarak göğsüm daralır, peygamberliği yerine getirmek için üzerime vacip olan şeyi ifade etmeye dilim dönmez, kekelerim. Halbuki kardeşim Harun'un dili benden daha fasih, vücudu benden daha güçlüdür. "Onun için Harun'a da pey­gamberlik ver." Harun'u da benim gibi peygamber kıl yahut O'nun da benimle birlikte bana destek ve yardımcı olacak bir nebi ve rasul olması için Cebrail'i vahiyle O'na gönder.

Bir ikinci sebep de şudur: "Hem ben onlara karşı suçluyum. Onların beni öldürmelerinden korkarım." Yani ben Mısır'dan çıkmama sebep olan bir olay, peygamberlikten önce bir kıptîyi hataen öldürme olayı sebebiyle kıptî kabilesi­ne karşı suçluyum. Eğer yalnız başıma olursa bu sebeple beni öldürmelerinden korkarım. O zaman da peygamberlikten beklenen amaç gerçekleşmez.

Bu ifade peygamberlerin de diğer insanlar gibi bazan korkuya kapılabile-ceğini ima etmektedir. Böyle bir korku Peygamberimiz (s.a.) için de vaki olmuş Cenab-ı Hak da onu "Allah seni insanlardan (insanların şerrinden) korur." (Maide, 5/67) buyurarak bu korkuyu gidermiştir.

Kısaca: Bunlar Hz. Musa'nın Allah'tan, kaldırmasını istediği mazaretler ve kendisiyle birlikte Hz. Harun'un da Firavun ve kavmine peygamber olarak gönderilmesi için saydığı sebeplerdir.

Hz. Musa Firavun ve kavminin kendisini yalanlamalarından korktuğunu söyleyerek mazeret beyan etmeye başladı, ikinci olarak bundan etkilenerek ve elem duyarak göğsünün daralacağını söyledi. Sonra da üçüncü/olarak dilinin dönmemesini zikretti. Halbuki Harun (a.s.) kendisinden daha fesih bir lisana ve daha sakin bir mizaca sahipti.

Sonra dördüncü olarak, bir suçunun olduğunu söyledi. Bu suç peygamber­likten önce hataen işlediği adam öldürme suçu idi. Bu sebeple kıptîlerin derhal kendisini öldürmeye teşebbüs edeceklerinden ve dolayısıyla risaleti (ilâhî me­sajı) ulaştırma ve ayma görevini yerine getirememekten korktu.

Hz. Musa'nın arzulan iki noktada toplanıyordu.

- Kendisinden kötülüğün, şerrin ve ihmalkârlığın kaldırılması,

- Kendisiyle birlikte Hz. Harun'un da elçi olarak gönderilmesi. Cenab-ı Hak da O'nun bu arzularını kabul edip şöyle buyurdu:

"Hayır (korkma)! İkiniz de ayetlerimizle gidin. Biz sizinle beraberiz. Her şeyi işitiriz."

Yani Allah, Musa'ya şöyle dedi: Ya Musa! Bu kanaatinden vazgeç. Hiçbir şeyden korkma. Çünkü onlar seni öldüremezler.

Cenab-ı Hak, Hz. Musa'nın ikinci arzusuna da "İkiniz de gidin" kavliyle icabet etti. Yani sen ve talep ettiğin kardeşin Harun beraberce sizlerin doğrulu­ğuna delâlet eden ayetlerimizle ve mucizelerimizle Firavun ve kavmine gidin. Ben de sizlerin yardımcınız ve destekçinizim.

Nitekim Cenab-ı Hak bir başka ayette şöyle buyuruyor: "İkiniz de korkma­yın. Ben ikinizle birlikte her şeyi duyuyorum ve görüyorum." (Tâ-Hâ, 20/46). Ya­ni. Ben, korumam, himayem, yardımım ve te'yidimle sizinle beraberim.

"İnna: (muhakkak ki biz)" kelimesiyle Cenab-ı Hak kendi zatını murad et­mektedir. "(Müstemiûn)" ise onların söylediklerini ve verdikleri cevabı işitiyo­ruz demektir. Bu kavl-i kerîmiyle Cenab-ı Hak, Hz. Musa ile Hz. Harun'un kalplerini takviye etmeyi ve onlara yardım edeceğini ve onları koruyacağını be­yan etmeyi murad etmiştir.

"Firavunagidin. Ona: "Biz âlemlerin Rabbininpeygamberiyiz. îsrailoğul-larını bizimle serbest bırak." deyin." Yani ikiniz birlikte Firavun'a gidin. Ona yumuşaklıkla ve nezaketle: "Biz âlemlerin Rabbinin elçileriyiz. Bizi sana ve kavmine elçi olarak Allah gönderdi. Yani ikimizden her birini sana gönderdi. İsrailoğullannı şu Allah'ın geniş arzında Rablerine kulluk etmeleri ve bizimle birlikte mukaddes topraklara -Filistin'e- dönmeleri hususunda serbest bırak" dedi.

Burada "rasul" kelimesi müfred olarak, bir başka ayette ise "Biz Rabbinin iki elçisiyiz" (Tâ-Hâ, 20/47) şeklinde tesniye olarak gelmiştir. Çünkü "rasul" ke­limesi tek kişi için de birden fazla kişi için de kullanılabilir. Zira bu cins isim­dir. Yahut burada rasul risalet manasındadır. Yani biz âlemlerin rabbinin risa-letinin sahibiyiz, demektir. Ya da Hz. Musa ile Harun aynı şeriat üzerindedirler ve kardeştirler. Sanki ikisi tek bir rasul gibidir. Yahut her biriniz peygam­berdir demektir.

Firavun onlardan yüz çevirdi. Musa'ya döndü. O'nu iki hususta kınayarak küçümseme ve ihtar edasıyla şöyle dedi:

a) "Biz seni çocukken yanımızda büyütmedik mi? Ömrünün birçok yıllarını aramızda geçirmedin mi?"

Burada hazif yapılmıştır. Bu da şudur: Her ikisi Firavun'a gittiler. Allah'ın emrettiği şeyi ona söylediler. Bunun üzerine Firavun şöyle dedi: Senden bekle­nen bu değildir. Sen küçükken sarayımızda ve yatağımızda büyüttüğümüz, pek çok kişiyi öldürürken öldürmediğimiz ve senelerce kendisine ikramda bulundu­ğumuz kimse değil misin? Rivayete göre Hz. Musa onların yanında 30 sene kal­mıştı. Sonra da sen bu iyiliğe nankörlükle karşılık veriyor ve şu sözle karşımı­za çıkıyorsun: Bu iddia ettiğin ne zaman oldu?

b) "Sonunda yapacağın davranışı da yaptın. Sen nankörlerden birisin." Yani sen ayrıca bizden birini öldürdün. Bu vurarak öldürdüğün kıptî şahıstır. O benim adamlarımdandı. (Bu Firavun'un fırıncısı idi.) Sen nimete nankörlük edenlerden oldun. Bu davranış vefakârlık ve iyiliğe iyilikle karşılık vermek gibi yüksek şahsiyetlerin ahlâkından değildir.

Hz. Musa ölüm olayı ile ve inkâr etmediği bilinen ve açık olan (çocukken Firavun'un sarayında) terbiye edilmesi konusunda cevap verdi. Çünkü pey­gamber kendisine gönderildiği kimseler ona ikramda bulunsa da bulunmasa da peygamberliği tebliğ etmekle yükümlüdür. Bu gibi sözlerden yüz çevirmek da­ha evlâdır. Zira bu konuda böbürlenme ve övünme olmaz.

"Musa: Ben o suçu işlediğim zaman cahillerden biriydim, dedi." Yani Musa Firavun'a: Ben bu kötü fiili kıptînin öldürülmesi suçunu işlediğimde bunu kas-den değil hata ile işlemiştim. Bu bana vahyolunmadan ve Allah bana risalet ve peygamberlik ikramında bulunmadan önce idi. Ben öldürme kasdı olmaksızın hata ile adam öldüren bir kimse durumundayım. Yahut ben bu vuruşumun ölü­me sebep olacağını bilmiyordum. Ben kendimi savunmak ve o adamı terbiye et-—ek üzere bilerek vurmuştum. Bu da ölüme sebep oldu. -Bu durum modern kanunlarda "ölüme sebep olan vuruş" adıyla adlandırılmaktadır- Yani beni kına­dığın bu öldürme benim tarafımdan kasden yapılan bir fiil değildi.

"Sizden korkunca da aranızdan kaçtım. Nihayet Rabbim bana hüküm bahşetti ve beni peygamberlerden kıldı." Yani bana bir adam haber verip de "Kavmin ileri gelenleri seni öldürmek için plan yapıyorlar." (Kasas, 28/20) dedi­ği zaman sizin şiddetinizden korkarak Medyen'e kaçtım. Bana bir başka emir de gelmişti. Bu Allah'ın bana anlayış, ilim ve hikmet bahşetmesi[3] beni sana elçi olarak göndermesiydi. Ben O'na itaat edersem selâmete kavuşurum. O'na muhalif olursam helak olurum.

Daha sonra Hz. Musa (a.s.) bir topluma -İsrailoğulları'na- kötülük yapıp o toplumun bir ferdini terbiye etme konusuna cevap vererek şöyle dedi:

"İsrailoğulları'nı köleleştirmen karşılığında başıma kaktığın şey de bir ni­met midir?" Kavmim olan İsrailoğulları'na kötülük edip onları senin işlerini ve adamlarının ağır işlerini gören köleler ve uşaklar olarak kullanmandan sonra bana iyilik yapmış ve beni terbiye etmiş sayılmazsın. Topluma kötülük yapman yanında bir kişiye iyilikte bulunmanın kıymeti olur mu? Onlara yaptıklarına nispetle şu zikrettiğin hiçbir şey değildir.

"îsrailoğullarını köleleştirdin." sözünün manası onları zelîl kılarak kendi­ne köle edindin demektir. "Sizden korktuğum zaman sizden kaçtım." ifadesin-deki "minküm" ve "hıftüküm" kelimelerindeki zamir çoğul olarak kullanılmış "İsrailoğulları'nı köleleştirmen karşılığında başıma kaktığın şey de bir nimet midir?" ifadesinde "temünnühâ" ve "abedte" kelimelerindeki zamir de müfred olarak kullanılmıştır. Çünkü korku ve kaçma sadece Firavun'dan değil, hem ondan hem de Hz. Musa'yı öldürme planı kuran adamlarındandı. Bunun delili daha önce geçen şu ayettir. "Kavmin ileri gelenleri seni öldürmek için plan ku­ruyorlar." Başa kakmak ve köleleştirmek ise sadece Firavun'un tavrı idi. Bu­nun için müfred olarak kullanılmıştır.[4]

 

Allahın Varlığını İspat Konusunda Hz. Musa (A.S) İle Firavun Arasındaki Mücadele

 

23- Firavun: "Âlemlerin rabbi de nedir?" dedi.

24- Musa: "O göklerin, yerin ve araların­da bulunan her şeyin rabbidir. Eğer gerçeği yakînen bilmek isteyen kimse-lerdenseniz (buna inanın)." dedi.

25- Firavun çevresindekilere: 'İşitmiyor musunuz?" dedi.

26- Musa: "O sizin de rabbinizdir, geç­miş atalarınızın da rabbidir." dedi.

27-  Firavun: "(Çevresindekilere:) Size gönderilen (bu) peygamberiniz mutlaka delidir." dedi.

28- Musa: "O doğunun, batının ve arala­rında bulunan her şeyin rabbidir. Eğer düşünürseniz (bunu bilirsiniz)." dedi.

29- Firavun O'na: "Yemin olsun ki eğer benden başkasını ilâh edinirsen seni zindanlıklardan biri kılarım." dedi.

30-  Musa: "Sana apaçık bir delil getir­miş olsam da mı?" dedi.

31-  Firavun: "Eğer doğru söyleyenler­den isen onu getir." dedi.

 

Açıklaması

 

Bu, Hz. Musa ile Firavun arasında "ilâh" hakkındaki bir münazaradır. Hz. Musa ile Hz. Harun, Firavun'a:

- Bizler hiç şüphesiz seni hakka ve Allah'ın birliğine davet etmek ve hida­yeti bulman için alemlerin rabbi tarafından gönderildik, deyip de hüccetle ona üstün gelince Firavun, karşı çıkma yoluna teşebbüs etti. İnkârı, inadı ve azgın­lığında ısrar edip şöyle dedi:

"Âlemlerin Rabbi de nedir?" Yani Firavun Hz. Musa'ya: "Seni elçi olarak gönderen âlemlerin rabbinin gerçek durumu nedir? Benden başka âlemlerin rabbi olduğunu iddia ettiğin de kimdir?" dedi. Bu sorunun sebebi ise Fira­vun'un kendi kavmine: "Sizin için benden başka ilâh bilmiyorum." (Kasas, 28/38) şeklindeki sözüdür. Onlar her şeyi yoktan var eden ilâhı inkâr etmişler, kendileri için Firavun'dan başka hiçbir ilâh olmadığına inanmışlardı.

Hz. Musa buna şu şekilde cevap verdi: "O göklerin, yerin ve aralarında bu­lunan her şeyin Rabbidir. Eğer gerçeği yakînen bilmek isteyen kimselerdenseniz (bunu bilin.)"

Hz. Musa şöyle dedi: O göklerin, yerin, göklerde ve yerde bulunan her şe­yin, gezegenler, yıldızlar, denizler, dağlar, ırmaklar, ağaçlar, insanlar, hayvan­lar, bitkilerin ve göklerle yer arasında bulunan havanın ve bu havada uçan kuşların gökyüzünün ihtiva ettiği her şeyin yaratıcısı ve gerçek sahibidir. Eğer sizde yakîn sahibi kalpler ve gerçeğe nüfuz edecek gözler varsa bilin ki hepsi O'nun kuludur, Ona boyun eğmek ve Ona teslim olmak zorundadır. Her şeyi O yarattı ve herşeyde tasarrufta bulunan da O'dur. Ya da sizler elle tutulur gözle görülür bu varlıkları zatıyla kaim olan (vacibül-vücud olan) bir varlığa isnad etmek gerçeğine inanıyorsanız bilin ki bu varlık Allah'tır. Onu tanımak ve ta­nıtmak da ancak eserleriyle mümkündür.

Bu ayetin bir benzeri de şudur: "Firavun: Ey Musa! Sizin rabbiniz kimdir? diye sordu. Musa: Bizim rabbimiz her şeye hilkatini veren, sonra da doğru yolu­nu gösterendir, dedi." (Tâ-Hâ, 20/49-50).

Bu cevap Firavunun hoşuna gitmemişti. Yakın adamlarına ve devletinde­ki önemli başkanlara döndü; küçümseyici, alaylı ve Hz. Musa'yı yalanlar bir ta­vırla:

"Firavun çevresindekilere: İşitmiyor musunuz? dedi." Yani: "Siz O'nun bu sözüne ve sizin benden başka ilâhınız olduğu şeklindeki iddiasına şaşmıyor musunuz. Onun saçmalamasını ve cevap vermekten kaçtığını duymuyor musu­nuz? Ben O'na alemlerin rabbinin gerçek durumunu soruyorum, o da bana O'nun fiillerini ve eserlerini anlatıyor." dedi.

Bunun üzerine önceki cevabından daha özel ve manaya daha açık bir şe­kilde delâlet eden bir cevap veriyor. Çünkü bu gözle görülen, duyularla hissedi­len bir gerçektir.

"Musa: O sizin de rabbinizdir. Geçmiş atalarınızın da rabbidir, dedi." Yani sizi yaratan da, sizden öncekileri -Firavun'dan öncekileri- de yaratan Allah Te-alâ'dır.

Bundan maksat şudur: Varlıktan yokluğa, yokluktan varlığa değişim "hu-dûs (sonradan olma)" delilidir. Siz sonradan meydana geldiniz. Yokluktan son­ra var oldunuz. Babalarınız da bir zamanlar var iken sonra öldüler. Siz onlar gibi aynı yoldasınız. Varlığı kendisiyle kaim olan ilâh ise bakidir. Fani olma du­rumu O'nun başına gelmez. O'nun varlığının ne başlangıcı vardır, ne de sonu vardır. O halde ilâh O'dur.

Firavun şaşkınlığa düşüp ikna edecek cevap bulamayınca çocukların man­tığına ve basit suçlama yoluna baş vurup:

"Firavun: Size gönderilen bu peygamberiniz mutlaka delidir, dedi." Yani Firavun kavmine şöyle dedi: Sizin peygamberinizin aklı yoktur. Soruya cevap vermek şöyle dursun soruyu anlamıyor. O sözünde polemik yapıyor, benden başka ilâh olduğunu iddia ediyor.

Hz. Musa ikinci cevaptan daha açık üçüncü bir yola yöneldi.

"Musa: O, doğunun, batının ve aralarında bulunan her şeyin rabbidir. Eğer düşünürseniz (bunu bilirsiniz) dedi."

Musa (a.s.) şöyle dedi: Güneşin doğması, gündüzün ortaya çıkması, güne­şin batması ve gündüzün sona ermesinin rabbi Allah Tealâ'dır. Doğuyu yıldız­ların doğduğu doğu, batıyı da yıldızların battığı batı kılan, sabit yıldızlarla yö­rüngelerinde son derece düzenli bir şekilde seyreden yıldızların Rabbidir. Bun­ları değiştiren, birbirlerinin yerine koyan, her gün devamlı bir şekilde düzenle­yip idare eden Allah'tır. Hatta bütün kâinatı idare eden siz değilsiniz, ancak O'dur. Eğer sizde akıl varsa bu akılla kâinatın bu görülen olaylarını idrak eder­siniz. Bu cevap onların sözlerine ve "Bu delidir" şeklindeki tavırlarına uygun bir cevap idi.

Dolayısıyla kendisinin rabbiniz, ve ilâhınız olduğunu iddia eden kimse sö­zünde sadık ise bu işin tersini yapsın, doğuyu batı, batıyı da doğu yapsın.

Allah'ın varlığına delil getirmek üzere izlenen bu yol, Hz. İbrahim'in (a.s.) Nemrud'a karşı izlediği yoldur. Çünkü önce can verme ve öldürme ile delil geti­rilmektedir. Bu cevap aynen burada Hz. Musa'nın verdiği cevap gibidir:

"O sizin de rabbinizdir, geçmiş atalarınızın da Rabbidir."

Nemrud Hz. İbrahim'e:

-  "Ben hem diriltirim, hem de öldürürüm." demişti. (Bakara, 2/258). Hz. İbrahim de ona:

- Allah Güneşi doğudan getiriyor. Sen de onu batıdan getir. dedi. Küfreden kimse de böyle sustu kaldı." (Bakara, 2/258).

İşte Hz. Musa'nın burada "O doğunun da batının da rabbidir." sözüyle ifa­de ettiği budur.

Hz. Musa hüccetiyle Firavun'a galip gelince Firavun, her zaman ve her yerdeki yetki ve saltanat sahipleri gibi kuvvet, zor ve yetki kullanarak korkut­ma ve tehdit metoduna yönelerek:

"Yemin olsun ki, eğer benden başkasını ilâh edinirsen seni zindanlıklardan biri kılarım, dedi." Yani benden başkasını ilâh edinirsen seni de -gayet iyi bildi­ğin gibi- yer altındaki zindan köşelerine atılan ve ölünceye kadar orada bırakı­lan zindanlıklardan biri yaparım, dedi. Firavun'un zindanı öldürmekten daha şiddetli idi.

Hz. Musa (a.s.) aklî deliller fayda vermeyince bu tehdit ve korkutmayı ola­ğanüstü mucizelerle karşıladı. Firavun'a şöyle dedi:

"Sana apaçık bir delil getirmiş olsam da mı?" Yani sana gayet açık bir hüccet, peygamberlik davamın doğruluğuna delil olan açık ve kesin bir burhan yani Allah Tealâ'nın varlığına delâlet eden bir mucize getirsem de sen yine bu­nu yani zindana atma işini yapar mısın?

"Firavun: Eğer doğru söyleyenlerden isen onu getir, dedi." Yani sana şahit olacak şeyi, peygamberlik davasının açık delilini getir bakalım, peygamberlik iddia eden herkes bu iddiasını te'yit etmelidir, dedi. Firavun Hz. Musa'ya karşı koyabileceğini zannediyordu.[5]

 

Hz. Musa'nın Mucizesi Ve Firavun'un Bunu Sihirbazlık Olarak Nitelendirmesi

 

32- Bunun üzerine Musa asasını yere bı­rakıverdi. Bir de ne görsünler: Apaçık bir ejderha!

33-  Elini (cebinden) çıkardı. Bir de ne görsünler: Bakanlar için bembeyaz birel!

34- Firavun çevresindeki ileri gelenlere şöyle dedi: "Gerçekten bu, çok bilgili bir sihirbazdır.

35- Büyüsüyle sizi yurdunuzdan çıkar­mak istiyor. Ne buyuruyorsunuz?" dedi.

36-  Onlar da: "Onu ve kardeşini alıkoy. Şehirlere de toplanmaları için haberci­ler gönder.

37- Ne kadar çok bilgili sihirbaz varsa sana getirsinler" dediler.

 

Açıklaması

 

Firavun Hz. Musa'nın mucizesini ortaya koymasını kabul ettikten sonra Hz. Musa bu mucizeyi göstermiştir:

"Bunun üzerine Musa asasını yere bırakıverdi. Bir de ne görsünler: Apaçık bir ejderha!" Yani Musa asasını elinden attı. Asâ hiçbir karışıklık, göz boyama veya hayal olmaksızın görülebilecek şekilde gayet açık bir ejderha haline dön­dü.

Rivayet edilmiştir ki: Hz. Musa'nın asası ejderhaya dönüşünce gökyüzün­de bir mil kadar yükselmiş, sonra Firavun'a yönelerek yere inmeye başlamış ve ejderha:

- Ya Musa! Bana dilediğin şeyi emret, demiş. Firavun ise:

- Ya Musa! Seni peygamber olarak gönderenin adına senden onu benden uzaklaştırmanı istiyorum demişti. Bunun üzerine asâ eski haline dönmüştü.[6]

Burada "apaçık bir ejderha" (Şuara, 26/32), bir başka ayette "koşan bir yı­lan" (Tâ-Hâ, 20/20), bir üçüncü ayette "sanki bir cin gibi" (Kasas, 22/31) denil­mesinin sebebi şudur: Yılan cins ismidir, sonra bu yılan büyüklüğü sebebiyle ejderha haline gelmiştir. Hafifliği ve sür'ati sebebiyle de cinlere benzetilmiştir.

Hz. Musa (a.s.) bu mucizeyi ortaya koyunca Firavun Ona:

- Bundan başka bir mucize var mı? diye sordu. Hz. Musa (a.s.):

- Evet, dedi. İkinci mucize bundan sonraki ayetle anlatılmıştır:

"Elini (cebinden) çıkardı. Bir de ne görsünler: Bakanlar için bembeyaz bir el!" Yani Musa elini cebine sokup çıkarttı. Bir de ne görsünler. Eli, onu gören­ler, temaşa edenler için pırıl pırıl parlayan, nurlu güneş gibi ışını olan, nerdey-se gözleri kamaştıran ve ufku kaplayan nurlu, bembeyaz bir el!

ğı sebebiyle yalanlamaya ve inatçılığa yöneldi. Üç noktayı zikretti:

1- "Firavun çevresindeki ileri gelenlere şöyle dedi: Gerçekten bu, çok bilgili bir sihirbazdır." Yani çevresinde bulunan reislere ve kavminin şereflilerine: "Bu zat sihirbazlıkta çok mahirdir." dedi. Bu sözüyle onun fiilini mucize olarak değil sihirbazlık olarak tavsif etmek istemişti. Sonra onları kışkırttı ve Mu­sa'ya muhalefet etmeye ve O'nu inkâr etmeye teşvik etti.

2, 3- "O büyüsüyle sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor. Ne buyuruyorsunuz? dedi."

O sizi vatanınızdan uzaklaştırmak istiyor, büyüsüyle sizin aranıza düş­manlık sokmak, sizin birliğinizi dağıtmak, kendi adamlarını ve yardımcılarını çoğaltmak, devletinize karşı üstün gelmek ve kendisiyle birlikte İsrailoğulla-n'nı alıp götürmek istiyor. Bu sebeple bu konuda bana söyleyin, ne yapayım? Ben sizin görüşünüze uyacağım ve sizin sözünüze boyun eğeceğim. Bu ifade Fi-ravun'un kavminin, Hz. Musa'yı kovalamak için ve O'na üstünlük sağlamak için söz birliği etmelerini sağlayan, kavminin heyecanlarını ve gayretlerini kamçılayan bir üslûptur. Firavun kavmi tek cevap üzerinde görüş birliğine var­dılar.

"O'nu ve kardeşini alıkoy. Şehirlere de toplanmaları için haberciler gönder. Ne kadar çok bilgili sihirbaz varsa sana getirsinler, dediler."

Firavun'un danışmanları aralarında müşavere ettikten sonra şöyle dediler:

- Musa'nın durumunu, O'nunla ve kardeşiyle münazara etmeyi ertele. On­ları cezalandırmakta acele etme; ülkenin her tarafına haberciler gönder, sihir­bazları bir araya toplasınlar. Sihirde mahir ve uzman olan herkesi getirsinler. Bunlar Musa'nın ortaya koyduğu şeyin benzeriyle Ona karşı koysunlar. Böyle­ce sen galip gelirsin, zafer senin olur.

Bu insanların bir meydanda toplanmaları, Allah'ın ayetlerinin, hüccetleri­nin ve burhanlarının insanlar üzerinde açıkça gündüz gibi ortaya konulması için Allah'ın Hz. Musa ve kardeşi için hazırladığı bir durumdu.

Rivayete göre Firavun Hz. Musa'yı öldürmek istemiş, ama O'na ulaşama­mıştı. Firavun'un adamları kendisine:

-  Bunu yapma. Çünkü sen onu öldürürsen insanların gönlüne onun hak­kında bir şüphe koymuş olursun. Sadece sihirbazların kendisine karşı koyma­ları için toplanmaları vaktine kadar O'nun ve kardeşinin durumunu ertele ki onun lehine senin aleyhine bir delil olmasın, dediler. Daha sonra Firavun'un adamları, sihirbazlar çoğaldığı zaman Musa'ya üstün gelecekleri ve O'nun du­rumunu ortaya çıkaracakları zannıyla sihirbazlara toplayarak haberciler gön­dermesini tavsiye ettiler.

Dikkat edilirse Firavun'un kavmi onun: "Gerçekten bu, çok bilgili bir sihir­bazdır. " sözlerine karşı "Ne kadar çok bilgili sihirbaz varsa sana getirsinler." ifadesiyle karşılık verdiler. Firavun'un kalbini hoş tutmak için ve endişesini teskin etmek için mübalağa sigasıyla ve kuşatıcı kelime ile karşılık verdiler.[7]

 

Muazzam Bir Topluluk Huzurunda Yapılan Karşılaşmada Sihirbazların Allah'a İman Etmeleri

 

38-  Sihirbazlar belirli bir günün belli bir vaktinde bir araya getirildiler.

39- insanlara: "Haydi toplanıyor musu­nuz." denildi.

40- (İnsanlar şöyle diyordu:) "Eğer sihir­bazlar galip gelirse biz onlara uyarız."

41-  Sihirbazlar gelince Firavun'a: "Eğer galip gelen biz olursak mutlaka bize bir mükâfat var, değil mi." dediler.

42- Firavun: "Evet, hem de o takdirde mutlaka bana yakın kimselerden ola­caksınız." dedi.

43- Musa sihirbazlara: "Ortaya koyaca­ğınız ne varsa hepsini ortaya koyun." dedi.

44- Onlar da (sihirli) iplerini ve değnek­lerini attılar ve Firavun'un şerefi için mutlaka galip gelecek olan biziz, dedi­ler.

45- Musa da asasını (yere) bırakıverdi. Bir de ne görsünler: Asâ onların uydur­dukları şeyleri hep yutuyor.

46-  Bunun üzerine sihirbazlar secdeye kapandılar.

47- Âlemlerin rabbine iman ettik, dedi­ler.

48- Musa ve Harun'un Rabbi olan...

49-  Firavun: "Ben size izin vermeden ona iman mı ettiniz? Meğer o sihir öğre­ten büyügünüzmüş! Pek yakında bile­ceksiniz. Mutlaka ellerinizi ve ayakları­nızı çaprazlama kestireceğim ve hepini­zi mutlaka astıracağım." dedi.

50- İman eden sihirbazlar: "Hiçbir zara­rı yok, zaten biz Rabbimize döneceğiz,

51- İman edenlerin ilki olduğumuzdan Rabbimizin hatalarımızı bağışlayacağı­nı kuvvetle ümit ediyoruz." dediler.

 

Açıklaması

 

Firavun ve kavmi olan kiptiler ağızlarıyla Allah'ın nurunu söndürmek iste­diler ama Allah kâfirler hoşlanmasalar da mutlaka nurunu tamamlayacaktır.

İmanla küfrün, hakla batılın durumu daima böyledir. İman ile küfür ne zaman karşılaşsalar iman küfre galip gelir:

"Bilakis, biz hakkı batılın tepesine atarız da o, bunun tepesini parçalar. Bir de görürsünüz ki, batıl yok olup gitmiştir. Yakıştırdığınız sözlerden dolayı size yazıklar olsun." (Enbiya, 21/18).

"De ki: Hak geldi, batıl zail oldu. Batıl daima yok olmaya mahkûmdur." (İsra, 17/81).

Bu, hakla batıl arasındaki mücadele sahnelerinden bir sahnedir. Cenab-ı Hak buyuruyor ki:

"Bu suretle belirli bir günün belli bir vaktinde bütün sihirbazlar bir araya getirildi." Hz. Musa ile buluşmak için belirlenen günde -bayram günü kuşluk vaktinde- Mısır'ın bütün bölgelerinden gelen sihirbazlar toplandılar. Nitekim bu günü Hz. Musa belirlemişti. "Musa: Sizinle buluşma zamanımız bayram gü­nü insanların toplanacağı kuşluk vaktidir." (Tâ-Hâ, 20/59). Mîkat, zaman veya mekân açısından belirlenen nokta demektir. Hac veya umre için ihrama girilen yerler de bu kelimeyle isimlendirilmiştir.

Sihirbazlar halk arasında en kabiliyetli büyücüler ve bu hususta en maha­retli göz boyayıcılar idiler. Bunlar o günün aydınlar sınıfı idiler. Sihirbazlar bü­yük bir topluluk idi. Bir rivayete göre 12.000 kişi idiler. Bir başka rivayete göre daha fazla idiler. Asıl sayılarını en iyi bilen Allah'tır.

îbni İshak diyor ki: Sihirbazların emir ve kararı içlerinden dört kişiye aitti. Bu kişiler onların başkanları olup isimleri Sabûr, Âzûr, Hathat ve Musaffa idi.

Hz. Musa (a.s.) bu karşılaşmanın muazzam bir topluluk huzurunda olması ve aleyhindeki hüccetinin büyük bir topluluk önünde ortaya konması için, on­ların bayram gününde olmasını arzu etmişti.

"İnsanlara: Haydi toplanıyor musunuz1? denildi." Yani halktan toplanma­ları talep edilmiştir. Kavmi Firavun'un üstünlük sağlayacağına güvendikleri için insanları iki tarafın yapacağı şeyleri görmek üzere bu toplantıda bulunma­ya teşvik etmişlerdir. Onlar ise hiçbir kimsenin Hz. Musa'ya iman etmemesi için böyle bir karşılaşmayı arzu ediyorlardı. Hz. Musa (a.s.) da Allah'ın adının yüceltilmesi ve Allah'ın hüccetinin kâfirlerin hüccetine galip gelmesi için bu toplantıya teşvik ediyordu.

"Eğer sihirbazlar galip gelirse biz onlara uyarız." Biri şöyle demişti: Biz si­hirbazların galip geleceğini ümid ediyoruz. Böylece onların dinlerinde devam ederiz. Musa'nın dinine uymayız. Onlar ister sihirbazlar olsun isterse Musa ol­sun biz hakka uyarız dememişlerdir. Çünkü halk idarecilerinin dini üzerinedir.

"Sihirbazlar gelince Firavuna: Eğer galip gelen biz olursak mutlaka bize bir mükâfat var, değil mi? dediler. Firavun: "Evet, hem de o takdirde mutlaka bana yakın kimselerden olacaksınız," dedi.

Yani sihirbazlar Firavun'un meclisine geldiklerinde onun etrafında vezir­leri, devletinin reisleri ve ülkesinin subayları toplantı halindeydiler. Sihirbaz­lar:

- Biz Musa'ya üstünlük sağlarsak bizim için mal v.b. bir mükâfat var mı? diye sordular. Firavun:

-  Evet, size mükâfat var. Buna ilâve olarak sizi kendime yakın ve mecli­simde bulunan kimselerden kılacağım, dedi. Sihirbazlar mükâfat yani mal ve mevki isteğiyle söze başladılar. Firavun her ikisini de cömertçe takdim etti.

Bundan sonra sihirbazlar Hz. Musa (a.s.) ile ellerindekini ilk kimin ataca­ğı hususunda görüştüler. Hz. Musa (a.s.) ilk sırayı onlara verdi. Nitekim Ce-nab-ı Hak şöyle buyurdu:

"Musa sihirbazlara: Ortaya koyacağınız ne varsa hepsini ortaya koyun, de­di. Onlar da (sihir) iplerini ve değneklerini ortaya attılar ve Firavun'un şerefi için mutlaka galip gelecek olan biziz, dediler."

Yani Hz. Musa (a.s.) ilk başlamaları için sihirbazlara izin verdi ve onların ellerindekileri yere atmalarından sonra Allah'ın mutlaka kendisini galip kıla­cağına ve kendisini destekleyeceğine güveniyordu. Sihirbazların attıkları şeyle­rin asasına lokma olması için şöyle dedi:

- Ortaya atmak istediğiniz ipleri ve değnekleri çıkarın.

Bunun üzerine sihirbazlar yanlarındaki civaya bulanmış ipleri ve içleri ci-vayla doldurulmuş değnekleri ortaya attılar ve:

- Firavun'un izzetine -yani kuvvetine ve şerefine yemin olsun ki, mutlaka Ona karşı galip geleceğiz dediler.

Güneşin harareti artmaya başlayınca içi civa doldurulmuş değnekler ve ipler hareket etmeye başlamış, meydan yılanlarla, ejderhalarla dolmuştu. Mu­sa sanki bu yılanlar yürüyor gibi bir intihaya kapılmıştı. Sihirbazlar insanların gözlerini büyülemiş ve onlara korku vermişti. Gerçekten de büyük bir sihirbaz­lık ortaya koymuşlardı. Nitekim Cenab-ı Hak bir başka surede bu durumu şöy­le anlatmaktadır:

"Musa bir de ne görsün: Onların ipleri ve değnekleri sihirleri yüzünden kendisine gerçekten bunlar koşuşuyormuş hayalini verdi. Bu sebeple Musa için­de bir çeşit korku hissetti. Biz de O'na: Korkma gerçekten en üstün olan sensin, dedik." (Tâ-Hâ, 20/66-68).

"Sihirbazlar ellerindekileri yere attıklarında halkın gözlerini büyülediler. Onlara korku saldılar, büyük bir sihir getirmiş oldular." (A'raf, 7/116).

O zaman Firavun ve kavmi sevince kapıldılar. Sihirbazların galip geleceği­ne, binlerce yılan önünde Musa'nın asasının asla bir şey yapamayacağına ke­sinlikle inandılar.

Bunun üzerine Cenab-ı Hak O'na asayı yere atmasını emretti: "Musa da asasını yere bırakıverdi. Bir de ne görsünler: Asâ onların uydurdukları şeyleri hep yutuyor." Yani Musa (a.s.) asâsım bırakınca asâ şekillerini değiştirdikleri ve göz boyama ve aldatma suretiyle koşuşturan yılanlar diye gösterdikleri her bulunan ip ve değnekleri yutmaya başladı. Bunlardan hiçbir şey bırakmadı.

Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: "Biz de Musa'ya: "Asanı yere bı­rak. " diye vahyettik. Bir de ne görsünler. Bu onların bütün uydurdukları şeyleri yutuyor. İşte bu suretle hak yerini buldu. Onların yaptıkları şeyler de bir hiç olup gitti." (A'raf, 7/117-118).

"Bunun üzerine sihirbazlar secdeye kapandılar." Yani hiç düşünmeden Al­lah'a secde ettiler. Çünkü onlar Hz. Musa'nın yaptığı şeyin beşer kudretinin üs­tünde olduğunu, bunun Musa ve Harun'un rabbi olan kâinatın ilâhının fiili ol­duğunu idrak etmişlerdi. Bunun üzerine kendilerine sahip olamadan bu ilâha secdeye kapandılar. Kendileri ellerindeki bilgi ve güçlerini son noktasına ka­dar, sihirbazların göz boyama ve aldatmayı son derecesine kadar sarfetmişlerdi.

"Ulkıye (secdeye atıldılar)" fiilinin faili veya naib-i faili sihirbazlara mu­vaffak kılmayı ihsan etmesi sebebiyle Allah Tealâ'dır. Ya da naib-i fail onların imanlarıdır. Ya da göz kamaştırıcı mucizedir. Failin takdir edilmemesi de caiz­dir. Çünkü "ulkıye" kelimesi burada "sekata (düştü)" manasındadır.

Secdeye kapanmak ya da secdeye atılmak "ilka" şeklindeki ifade, sihirbaz-

ların içine düştükleri dehşete işaret etmektedir. O derece dehşete düştüler ki sanki yerlerinden alınıp fırlatıldılar, Allah'a secde ederek yere düştüler. Sonra da gönüllerinde yerleşen duyguyu ilân ettiler:

"Biz Musa ve Harun'un rabbi olan âlemlerin rabbine iman ettik, dediler." Yani sihirbazlar, "Biz küfre karşı imanı, batıla karşı hakkı tercih ederek y^^^PMPjğğ^İSA JfliyyptİDe yş batılına aldırış etmeden, Onun mükâfatım, yakınlığını ve ondan gelecek faydaları beklemeden: "Musa ve flarunün cfavetT ■ ■"" âlemlerin rabbini tasdik edip kabul ettik." dedüer.

Bu, Firavun'un "rablık" iddiasının düştüğüne ve iman etmelerinin sebebi­nin de Hz. Musa ile Hz. Harun'un gösterdikleri mucizeler olduğuna delildir.

Firavun olanları görünce hayal kırıklığına uğrayıp şaşkınlığa düştü. Hal­kının önünde heybetinin gitmemesi, hüküm ve saltanatının temel taşlarının sarsılmaması ve diğer insanların da pek çok sihirbazın davrandığı gibi davran­maması için daima azgın zalimlerin tavrı olan tehdit ve korkutma politikasına sarıldı. Çünkü o galibiyet bekliyordu, ansızın çok kötü bir yenilgi ile karşılaş­mıştı. Fakat onun sihirbazlara yaptıkları tehditleri hiç fayda vermemiş ve bu kimseler gerçeğin açığa çıkması sebebiyle Allah Tealâ'ya iman hususunda ısrar etmişlerdir.

Firavun durumunu kurtarmak için:

İlk olarak: "Ben size izin vermeden O'na iman mı ettiniz? dedi." Kendisine itaat edilen hüküm sahibi ben olduğum halde, siz nasıl bana itaatin dışına çı­karsınız? diyordu. Burada şuna işaret ediyordu: Sizin derhal Ona iman etmeye koşmanız sizin O'na meylettiğinizi göstermektedir. Sizler O'nunla gizlice anlaş­ma ithamı altındasınız. Belki de sihirbazlığı esaslı bir şekilde yapmayıp ihmal­kârlık ettiniz.

Ayette "âmentüm bihî" yerine "âmentüm lehü" denmiştir. Çünkü Hz. Mu­sa ile Hz. Harun'u O'na davet etmektedirler.

Firavun ikinci olarak: "Meğer o size sihir öğreten büyüğünüzmüş." dedi. Bu birinci cümlede işaret ettiği şeyi açıkça ifade etmektedir. Yani siz bunu onunla gizlice anlaşarak yaptınız. Musa'nın görüşünün galip gelmesi için sihirde ih­malkâr davrandınız.

Bu, milleti şaşırtmaktır ve sihirbazların iman etmelerinin hak olduğuna inanmamaları için bir saptırmadır. Hz. Musa'dan daha çok nefret etmelerini temin etmek, zayıf olduğu çok açık olan bir çeşit büyüklenmedir. Çünkü sihir­bazlar bu buluşmadan önce Hz. Musa (a.s.) ile hiç bir araya gelmemişlerdi. Nasıl olursa Hz. Musa onlara sihir öğreten büyükleri olabilir?

Firavun üçüncü olarak: "Pek yakında gayet iyi bileceksiniz." dedi. Yani yaptığınızın cezasını ve benden göreceğiniz işkenceyi göreceksiniz, dedi. Bu mutlak bir korkutma ve şiddetli bir tehdittir.

Firavun dördüncü olarak: "Mutlaka ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama kestireceğim ve hepinizi mutlaka astıracağım." dedi. İman eden sihirbazlara sağ ellerini ve sol ellerini kestirmek suretiyle çaprazlama el-ayak kestirmek, sonra da toptan astırmak tehdidinde bulundu. Yok etme hususunda bundan daha şiddetlisi yoktur.

İman eden sihirbazlar Firavun'a karşı iman kuvvetine delâlet eden şu iki cevapla cevap verdiler:

a) "Hiçbir zararı yok, zaten biz rabbimize döneceğiz."

Yani bize bu hususta hiçbir zarar ve mahzur yoktur. Biz buna aldırış et­meyeceğiz. Zira her insan bir müddet sonra bile olsa mutlaka ölecektir. Dönüş Allah'adır. Allah güzel amel işleyen kimsenin ecrini zayi etmeyecektir. Bize yaptığın şey O'na gizli kalmayacaktır. Buna karşılık O bize en mükemmel mü­kâfatı verecektir.

Bu ifade, sihirbazların bir sevap umarak ya da bir cezadan korkarak iman etmediklerine delildir. Onların maksatları sadece Allah Tealâ'mn rızası idi. Bu­nun için onlar şöyle demişlerdir:

b) "İman edenlerin ilki olduğumuzdan Rabbimizin hatalarımızı bağışlaya­cağını kuvvetle ümid ediyoruz, dediler."

Bu onlar tarafından küfür ve sihir yapıldığına işarettir. Yani biz, bu muci­zeye şahit olup da iman edenlerin ilki olduğumuz için ya da iman hususunda kavmimiz olan kıptîleri geçtiğimiz için Rabbimizin günahlarımızı ve mecburen yaptığımız bu sihirbazlık günahını bağışlayacağını ümit ediyoruz, dediler. Bu­na karşı Firavun'un cevabı onların hepsinin öldürülmesi olmuştur.

Bu makamda tama' (ümid etme) yakînen bekleme demektir. Bu aynen Hz. İbrahim'in (a.s.) şu sözü gibidir: "Kuvvetle ümit ettiğim şey Rabbimin kıyamet günü benim hatalarımı bağışlayacağıdır." (Şuara, 26/82). Burada aynı zaman­da zan ihtimali de vardır. Zira kişi gelecekte ne olacağını bilemez.

Bu ayetin bir benzeri şu ayettir: "Sihirbazlar şöyle dediler: Seni bize gelen apaçık mucizelere, bizi yaratana kesinlikle tercih edemeyiz. Artık neye hakim isen hükmünü ver. Sen hükmünü ancak bu dünya hayatında geçirebilirsin. Biz günahlarımızı ve bizi zorladığın sihirbazlığı bağışlaması için Rabbimize iman ettik. Allah'ın sevabı daha hayırlı ve daha süreklidir." (Tâ-Hâ, 20/72-73).[8]

 

Hz. Musa (A.S.) İle Kavminin Kurtulmaları, Firavun İle Ordusunun Boğulması

 

52- Musa'ya: "Kullarımı geceleyin yola çıkar, çünkü takip edileceksiniz." diye vahyettik.

53- Firavun da şehirlere asker toplaya­cak kimseler gönderdi.

54- (Onlara şöyle dedi:) "Bunlar sayıları az basit bir topluluktur.

55- Ne var ki bizi öfkelendiriyorlar.

56- Biz ise gerçekten ihtiyatlı bir kitle­yiz." dedi.

57- Nihayet biz Firavun ve kavmini bah­çelerden ve pınarlardan... (çıkardık).

58-  Hazinelerden ve şerefli makamlar­dan uzaklaştırdık.

59- İşte böyle yaptık. Onlara İsrailoğul-ları'nı mirasçı kıldık.

60- Firavun ve kavmi güneş doğarken onların peşine düştüler.

61-  İki topluluk birbirlerini görünce Musa'nın taraftarları: 'İşte yakalandık." dediler.

62- Musa: "Hayır, şüphesiz Rabbim be­nimle beraberdir. Bana kurtuluş yolunu gösterecektir." dedi.

63- Bunun üzerine biz Musa'ya: "Asan ile denize vur." diye vahyettik. Bir anda de­niz yarılıverdi. Her bir kısmı kocaman bir dağ gibi oldu.

64-  Geriden gelenleri de oraya yaklaş­tırdık.

65- Musa'yı ve onunla beraber olanların tamamını kurtardık.

66-  Sonra diğerlerini de suda boğuver-dik.

67- Bunda elbette bir ibret vardır. Fakat çokları yine de iman etmediler.

68- Şüphesiz senin rabbin Aziz'dir (her şeye galiptir), Rahim'dir (çok merha­metlidir).

 

İsrailoğulları'nın Mısır'dan Çıkma Hazırlığı

 

Müfessirlerin belirttiklerine göre Hz. Musa (a.s.) Mısır diyarmdaki ikame müddeti uzayınca ve orada böbürlenen ve inatçılık yapan Firavun ve adamları­na karşı Allah'ın hüccetlerini ve burhanlarını ortaya koyunca onların önünde azap ve işkence etmekten başka yol kalmadı.

Bunun üzerine Allah Tealâ Hz. Musa'ya İsrailoğullarını geceleyin Mı­sır'dan çıkarmasını ve onlarla birlikte gitmesini emretti. Hz. Musa (a.s.) Rabbi-nin emrettiği şeyi yerine getirdi. İsrailoğulları, Firavun kavmine:

- Bizim bu gece bayramımız var, diyerek onlardan pek çok emanet altın ta­kılar aldılar. Hz. Musa ile İsrailoğulları'nın Mısır'dan çıkışları ayın doğduğu vakitteydi.

Hz. Musa (a.s.) Hz. Yusufun kabrini sormuş İsrailoğullan'ndan yaşlı bir kadın bu kabri göstermişti. Hz. Musa (a.s.) O'nun tabutunu alıp beraberinde götürdü. Çünkü Hz. Yusuf (a.s.) İsrailoğulları Mısır'dan çıktıkları zaman ken­disini de beraberlerinde götürmelerini vasiyet etmişti.[9]

 

Açıklaması

 

"Biz Musa'ya: Kullarımı geceleyin al götür, mutlaka takip edileceksiniz, di­ye vahyettik."

Allah, Musa'ya kavmi olan İsrailoğulları'yla birlikte geceleyin deniz yö­nünde yürümelerini emretti. Musa da böyle hareket etti. Allah onlara Firavun ve kavminin kendilerini takip edeceklerini bildirdi. Nihayet sabahleyin onları izlediklerinde de Hz. Musa ve kavmi ilerlemişti. Denize ulaşmadan önce Fira­vun kavmi onlara erişemediler. Hz. Musa ve kavmi denize girdiler. Firavun ve ordusu da aynı yoldan denize girdiler ve yolun iki tarafındaki dalgalar onları tamamen kapladı ve toptan suda boğuldular.

İsrailoğulları'nın Mısır'daki ikameti 430 yol sürdü. Mısır'dan çıkış gecesi ebediyete kadar onların "Fash Bayramı" idi. İbni Abbas'ın (r.a.) rivayet ettiği gibi onların sayıları 600.000 yaya idi.

"Firavun da şehirlere asker toplayacak kimseler gönderdi." Yani Firavun ve kavmi sabaha erip İsrailoğullarının çıktığını öğrenince bu durum onu öfke­lendirdi ve İsrailoğulları'na karşı kızgınlığı arttı. Derhal Mısır şehirlerine ordu toplayacak temsilci ve görevlileri gönderdi.                                                    ,

Firavun kavmini kendisiyle beraber takibe çıkmaya teşvik etmek için ma­nevî takviye üslûbunu kullandı ve İsrailoğullan'nı şu üç sıfatla nitelendirdi:

1- "Bunlar sayıları az, basit bir topluluktur." Yani İsrailoğulları küçük bir guruptur. Dolayısıyla onları takip etmek, esir etmek, öldürmek ya da itaatkâr etmek zor değildir.

2- "Onlar bizi öfkelendiriyorlar." Onlar her zaman bizi kızdırıyorlar ve fit­ne ve anarşi sebebiyle bizi daraltıyorlardı. Onlar mallarımızı götürdüler, bizim kulluğumuzdan çıktılar ve dinimize muhalefet ettiler.

3- "Biz ise gerçekten ihtiyatlı bir kitleyiz." Yani hepimiz ihtiyatımızı ve ha­zırlığımızı yaptık, askeri açıdan hazırlıklıyız. Ben onları kökten yok etmek ve köklerini kazımak istiyorum.

Büyük bir ordu toplandı. Ne Firavun'un ordusunu ne de İsrailoğullarının sayısını tespit eden sahih bir rivayet bulunmaktadır. Fakat kesin olan husus İs-railoğullan'nın sayısının Firavun'un ordusunun sayısından daha az olduğudur.

"Nihayet biz Firavun ve kavmini bahçelerden ve pınarlardan, hazinelerden ve şerefli makamlardan uzaklaştırdık." Yani onların kalplerinde Mısır'dan çıkış sebebini yerleştirdik. Onlar nimetlerden cehenneme çıktılar. Yemyeşil bağları ve bahçeleri, akan ırmakları, yeryüzünde depolanmış hazinelerde biriktirilmiş mallan, yüksek köşkleri, lüks evleri, dünyada büyük mevkileri ve mülkleri :erk ettiler.

"İşte böyle yaptık. Onlara Israiloğulları'nı mirasçı kıldık."

Yani durum gerçekten dediğimiz gibi olmuştur. Mısır'dan çıkarmamız tav­sif ettiğimiz şekilde olmuştur. Biz İsrailoğullan'nı bu servetlere vâris kıldık. Kölelikten hürriyet, istiklâl, refah ve nimetlere kavuştular.

Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Hakaretlere maruz bırakılmış o kavmi de bereketli kıldığımız yerin doğularına ve batılarına mirasçı kıldık." (A'raf, 7/137).

"Biz yeryüzünde horlanan kimselere lütufta bulunalım, onları önderler kı­lalım, onlara varis kılalım istiyoruz." (Kasas, 28/5).

"Firavun ve kavmi güneş doğarken onların peşine düştüler." Yani Firavun ve kavmi İsrailoğullarına güneş doğarken Süveyş Körfezi'nde ulaştılar.

İşte bu anda İsrailoğulları korkuya kapıldılar. Cenab-ı Hak şöyle buyurdu:

"İki topluluk birbirlerini görünce Musa'nın taraftarları "İşte yakalandık." dediler." Yani bu iki taraftan her biri diğerini görünce, yok olmayı yakînen an­layan İsrailoğulları şöyle dediler: Firavun ve orduları bize eriştiler, bizi öldüre­cekler. Yahut biz takip edildik, onların elinde öleceğiz.

Hz. Musa (a.s.) İsrailoğullan'nı mutmain kıldı ve onların gönüllerini sa-kinleştirdi, şöyle dedi: "Hayır, şüphesiz Rabbim benimle beraberdir. Bana kur­tuluş yolunu gösterecektir."

Musa dedi ki: Hayır onlar bize erişemeyeceklerdir. Rabbim koruması ve yardımıyla bizimle beraberdir. O, beni onlardan kurtuluş ve selâmet yoluna ulaştıracaktır. Onlara karşı bana yardım edecektir.

Cenab-ı Hak Hz. Musa'ya vahyini şöyle anlattı: "Bunun üzerine biz Mu­sa'ya: Asan ile denize vur, diye vahyettik. Bir anda deniz yarılıverdi. Her bir kısmı kocaman bir dağ gibi oldu." Yani Allah Musa'ya asâsıyla denize vurması­nı emretti. Musa da asâsıyla denize vurdu. Asasında Allah'ın kendisine ihsan ettiği mucizesi vardı. Bunun üzerine deniz bir anda on iki yol olarak yarılıver-di. Suyun hareket etmeksizin yan tarafa ayrılan herbir parçası büyük bir dağ gibi olmuştu. Hava ve güneşle kuruyan yollar İsrailoğullan'nın torunları sayı­sınca idi. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Onlar için denizde kuru bir yol ayır. Yakalanacağım diye korkma, çekinme." (Tâ-Hâ, 20/77).

"Geriden gelenleri de oraya yaklaştırdık." Geriden gelen Firavun ve ordu­sunu denize yaklaştırdık. Onlar da İsrailoğullan'nın izini takip ettiler.

"Musa'yı ve O'nunla beraber olanların tamamını kurtardık. Sonra diğerle­rini de suda boğuverdik." Musa'yı, İsrailoğulları'nı ve dinlerinde onlara tabi olanları kurtardık. Bunlardan hiçbir kimse helak olmadı. Firavun ve ordusu ise suda boğuldular. Onlardan ise hiçbir kimse geriye kalmadı.

"Bunda hiç şüphesiz büyük bir ibret vardır." Yani bu kıssada ve buradaki hayret verici olaylarda Allah Tealâ'nın kudretine, Hz. Musa'nın doğruluğuna, Allah'ın mümin kullarının kurtuluşuna ve kâfirlerin helak olacağına delâlet eden ibret, öğüt ve mucizeler vardır.

"Fakat onların çoğu yine de iman etmediler." Yani kıptîlerden Mısır'da ka­lanların çoğu ve yine İsrailoğulları'nın pek çoğu iman etmediler. Bu mucize imana teşvik etmektedir. Buna rağmen İsrailoğulları bunu yalanladılar, buza­ğıyı ilâh edindiler. Biz Allah'ı açıktan görmedikçe sana iman etmeyiz, dediler.

Bu ayetlerde Allah'a ve peygamberlerine imana delâlet eden mucizeler ve kudret delilleri ortaya konulduğu halde Rasulullah'ı (s.a.) gam ve üzüntüye bo­ğan kavminin yalanlamalarına karşı O'na bir tesellidir.

"Şüphesiz senin Rabbin Azizdir, Rahim'dir." Allah Tealâ düşmanlarından mutlaka intikam alacaktır, Allah dostları olan mümin kullarına da merhamet edecektir.

Bu, ayet yakın gelecekte Peygamberimiz'e (s.a.) verilen bir zafer müjdesidir.[10]

 

Putlara Tapmanın Reddedilmesi, İbadete Lâyık Rabbin Sıfatlarının Beyan Edilmesi

 

69-  (Ey Muhammedi) Sen ümmetine İb­rahim'in kıssasını da anlat.

70- Hani İbrahim babasına ve kavmine: "Neye tapıyorsunuz?" demişti.

71- Onlar da: "Putlara tapıyoruz. Onlara ibadetten hiç ayrılmıyoruz." demişlerdi.

72- İbrahim onlara: "(Bu putlar) Dua et­tiğiniz zaman sizi duyarlar mı?

73- Yahut size fayda temin edebilir, ya da zarar verebilirler mi?" dedi.

74- Onlar: "Hayır, biz atalarımızı bu şe­kilde yapar bulduk." dediler.

75- İbrahim şöyle dedi: "Görüyor musu­nuz, nelere tapıyorsunuz?

76- Sizler ve eski atalarınız!

77- Zira âlemlerin rabbi müstesna bü­tün bunlar benim düşmanlarımdır.

78- Beni yaratan ve bana hak yolu gös­teren Allah'tır.

79- Beni yediren de içiren de O'dur.

80- Hastalandığım zaman bana şifa ve­ren de O'dur.

81- Beni öldürecek, sonra da diriltecek olan O'dur.

82- Ceza gününde kusurlarımı bağışla­yacağını umduğum da O'dur."

 

Açıklaması

 

Bu bölüm muvahhidlerin önderi Hz. İbrahim (a.s.) ile kavmi arasındaki kıssanın birinci bölümüdür. Kıssanın konusu kavminin Allah Tealâ'ya ibadetle birlikte putlara tapmalarının reddedilmesi ve kendisine ibadet vacip olan Rab-bin sıfatlarının beyan edildiği bir bölümdür. Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:

"Sen ümmetine İbrahim'in kıssasını da anlat." Yani Ya Muhammedi ihlâs, Allah'a güven ve hiçbir ortak koşmadan yalnız Allah'a kulluk etmek, şirkten ve şirk ehlinden uzak durmak hususunda Hz. İbrahim'e (a.s.) uymaları için sen ümmetine Hz. İbrahim'in (a.s.) kıssasını anlat. Çünkü Allah Tealâ İbrahim'e küçüklüğünden büyüklüğüne kadar hidayet ihsan etti. Yaşlandığı zaman kav­minin putlara tapmasına karşı çıktı. Babasına ve kavmine:

- Bu taptıklarınız da nedir? Nedir bu hiç durmadan tapındığınız heykel­ler? diyor, böylece onların taptıklarının ne şeriat ne de akıl nazarında ibadete lâyık olmadığına dikkat çekiyordu.

Kavmi de O'na puta taptıklarını itiraf ederek ve gönüllerindeki sevinci ve bu durumdan iftihar ettiklerini ortaya koyarak cevap veriyorlardı:

- Biz putlara tapıyoruz. Hem onlara ibadetten de gece-gündüz hiç ayrılmı­yoruz.

Hz. İbrahim onların bu davranışlarından hayret ederek ibadetlerinin fay­dası hakkında onlarla tartıştı.

"İbrahim şöyle dedi: (Bu putlar) siz dua ettiğiniz zaman sizi duyarlar mı? Yahut size fayda temin edebilir, ya da zarar verebilirler mi?" Eğer bu olmazsa hiçbir amacı olmayan ibadetin faydası nedir? Biraz düşünür müsünüz? Yaptık­larınız hakkında fikir yürütür müsünüz? Vasfı bu olan şeylere tapınmayı nasıl normal görebiliyorsunuz?

"Kavmi İbrahim'e: Hayır, biz atalarımızı bu şekilde yapar bulduk dediler." Onlar Hz. İbrahim'in hüccetini reddedecek sadece babalan ve ataları körükö-rüne taklit etmeye sarılmaktan başka ikna edici bir cevap bulamamışlardı. Putlara tapmalarını ve onları takdis etmelerini normal kılacak, kabul edilebi­lecek bir hüccetleri, delilleri yoktur. Bu ayet inançları hususunda taklitçiliğin asılsız ve çürüklüğüne ikna edici aklî deliller ortaya koymanın gerekliliğine en kuvvetli delildir. Çünkü Allah onların bu ifadelerini kâfirlerin yolunu kötüle­mek ve onların metodunu reddetmek için nakletmektedir.

Hz. İbrahim (a.s.) kavmini azarlamak ve onlara meydan okumak hususun­da daha da güçlenmişti.

"İbrahim onlara şöyle dedi: Sizler ve eski atalarınız nelere tapıyorsunuz, görüyor musunuz? Zira âlemlerin rabbi müstesna bütün bunlar benim düşma-nımdır." Bana sizin, babalarınızın ve dedelerinizin eski zamandan şu ana ka­dar geçmişlerinizin tapındığı şeylerin durumundan haber verin. Bu ibadet hiç­bir şey gerçekleştirdi mi? İşitmeyen ve konuşamayan bu cansız putlar kendile­rine tapanların ibadetine lâyık oldular mı? Eğer bu putların bir etkileri varsa bana bir kötülük veya eziyet yapsınlar. Zira ben onların düşmanıyım, onlara ibadet etmiyorum. Onlara aldırış etmiyorum. Onlar hakkında fikir yürütmüyo­rum dedi. Bu ifade Hz. İbrahim'in (a.s.) putlara tapınmakla alay etmesidir. On­ların taptıkları şeyin doğruluğunu reddeden yüksek sesli bir meydan okuma­dır.

Ancak beni yaratan ve bana rızık veren âlemlerin rabbidir. O dünya ve ahirette benim yardımcımdır. Kendisine kullukta bulunduğum, azameti ve iz­zetine hürmet ederek eğildiğim O'dur. Benim putlara tapınmam düşmana ta­pınmam demek olur. Bunun için bundan kaçındım. Bütün hayrın elinde olduğu kimseye ibadette bulunmayı tercih ettim.

Bu Hz. İbrahim'in (a.s.) kendi nefsine nasihati idi. Bu onlar için kabule daha lâyık ve dinlemeye daha teşvik edici bir metod idi.

Bu tıpkı Hz. Nuh'un (a.s.) şu sözü gibidir: "Siz ve ortaklarınız artık topla­nıp ne yapacağınızı kararlaştırın ki sonradan bu işiniz size hiçbir tasa olmasın. Sonra hükmünüzü bana icra edin. Bana mühlet de vermeyin." (Yunus, 10/71).

Yine Hud (a.s.) şöyle demişti: "Ben Allah'ı hakikî şahit gösteririm ve siz de şahit olun ki ben sizin Allah'ı bırakıp da O'na ortak tutmakta devam ettiğiniz şeylerden kesinlikle uzağım. Artık bana hep birlikte istediğiniz tuzağı kurun, sonra bana mühlet de vermeyin." (Hud, 11/54-55).

Daha sonra Hz. İbrahim (a.s.) kendisinin ancak şu beş sıfatı taşıyan varlı­ğa ibadet edeceğini tekrar vurguladı. Bu beş sıfat şunlardır:

1- "Beni yaratan beni hidayete erdirir." O beni ve benden başka yaratıkları yaratan, yoktan var eden, eşsiz bir şekilde meydana getirendir. Beni daima dünya ve ahirette hayır bulunan şeylere ileten O'dur.

Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "O her şeyi yaratıp düzenine koyandır. O takdir eden ve yol gösterendir." (A'lâ, 87/2-3). O en güzel şekilde takdir eden yaratıcı ve yaratıkları en güzel şekilde düzenleyen ve bütün mah-lûkata yol gösterendir. Her şey O'nun takdir ettiği şekilde hareket eder.

2- "Beni yediren de içiren de O'dur." Yani beni yaratan ve ihsan ettiği se­mavî ve dünyevî vesilelerle bana rızık veren, yağmuru yağdıran, bununla top­rağa canlılık veren ve topraktan kullarına rızık olarak çeşitli meyveleri çıka­ran, hayvanları ve diğer varlıkları var eden, insanoğluna yiyecek, içecek ve rı-zıklanyla ilgili her şeyi yeteri kadar temin eden O'dur.

3- "Hastalandığım zaman bana şifa veren de O'dur." Benim başıma bir hastalık geldiği zaman kendi tarafından şifa vererek bana ikramda bulunan O'dur.

Hastalık da, şifa da hepsi Allah tarafından olduğu ve her ikisinin de Al­lah'ın kaza ve kaderiyle meydana geldiği halde, Hz. İbrahim (a.s.) Allah'a karşı edepli davranarak hastalığı kendi nefsine nispet etmiş, "beni hasta eden Allah" ifadesini kullanmamıştır.

Nitekim Cenab-ı Hak namaz kılan kimseye: "Bizi doğru yola ilet" (Fatiha, 1/6) demesini emretmiş, sonra da "Gazaba uğrayanların yoluna değil..." (Fati­ha, 1/7) buyurmuştur.

Fatiha'da hidayete erdirmek ve nimet vermek Allah Tealâ'ya isnat edil­miş, edebe riayet edilerek gazabın faili hazfedilmiş, delâlet ise beşere nispet edilmiştir.

Nitekim Musa'nın hizmetçisi: "Bana bunu ancak şeytan unutturdu." de­miştir. (Kehf, 18/63). Cinler de 'Yeryüzünde bulunanlara şer mi murad edildi yahut Rableri onlara hidayet mi murad etti, bilmiyoruz." (Cin, 72/10). demiş­lerdir.

Burada da Hz. İbrahim (a.s.) hastalığı kendisine izafe etmiştir. Yani bir hastalığa yakalandığım zaman takdir ettiği sebeplerle bana şifa vermeye Al­lah'tan başka kimse kadir olamaz, demiş gibidir.

4- "Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O'dur." Yani dirilten ve öldüren O'dur. Buna O'ndan başka hiçbir kimse muktedir değildir. Çünkü yoktan var eden sonra da tekrar diriltecek olan O'dur. Bundan murad dünyadaki öldürme ve ahiretteki diriltme ve yeniden yaratmadır. Bunun delili "sümme (sonra)" ke­limesiyle atfedilmiş olmasıdır.

5- "Ceza gününde benim kusurlarımı bağışlayacağını kuvvetle ümid etti­ğim de O'dur." Yani kıyamet günü benim günahımı örteceğini umduğum O'dur. Çünkü dünya ve ahirette günahları bağışlamaya muktedir olan O'ndan başka hiçbir kimse yoktur. Nitekim O şöyle buyurmaktadır: "Allah'tan başka kim gü­nahları bağışlayabilir?" (Âl-i İmran, 3/135).

Hz. İbrahim (a.s.) bu konuda kesin inançlı olduğu halde "atma'u" (=kuv-vetle ümid ediyorum) demiştir. Çünkü Allah hiçbir kimse lehine hiçbir şey de mecburi değildir. Ümid ve zan ifadelerinin kullanılması sevap vermenin ve azabı kaldırmanın Allah tarafından bir lütuf ve nimet olduğuna işaret etmek içindir.

Hz. İbrahim (a.s.), peygamberler hatalardan kesinlikle münezzeh oldukla­rı halde kendi nefsine hatayı isnat etmiştir. Bununla kendisinden sadır olan ve evlâ olana aykırı olan ameli "hata" olarak adlandırmak ve bunun kendisine gö­re çok büyük bir amel olduğuna işaret etmek istemiştir. Hatalar dünyada ba­ğışlandığı halde hatanın bağışlanmasını "din günü" ne bağlamıştır. Çünkü bu bağışlamanın eseri din gününde ortaya çıkmaktadır.

Hz. İbrahim (a.s.) duasında "En yağfira lî" derken bu hatanın bağışlanma­sı benim için, sadece bana raci olan bir şey içindir, manasına "lî" kelimesini kullanmıştır.

Özetle: İbrahim'in (a.s.) kendisinin bağışlandığım bildiği halde bu şekilde dua etmesi kulluğunu ortaya koymak içindir.

Sahih-i Müslim'de Hz. Aişe'den (r.a.) rivayet ediliyor:

- Ya Rasulallah! İbni Cüd'an cahiliyette akrabasını ziyaret ediyor ve yok­sulu doyuruyordu. Bunun ona faydası var mıdır? dedim. Peygamberimiz (s.a.):

- Fayda vermez. Çünkü o bir gün bile "Ey Rabbim din günü hatalarımı ba­ğışla." demedi, buyurdular.

"Din günü" kulların amellerinin karşılığını göreceği gündür.[11]

 

Hz. İbrahim'in (S.A.) Duası İhlâslı Ve Allah'a Yönelenlerin Duasıdır

 

83- Ey Rabbim! Bana hikmet bahşet ve beni salihlere kat.

84-  Beni benden sonrakilerin sadık lisanına nasip eyle.

85- Beni "Naîm" cennetine mirasçı olan­lardan kıl.

86- Babamı da bağışla. Çünkü o sapık­lardandır.

87- Diriltilecekleri gün beni rezil etme.

88- O gün ne mal, ne de evlât fayda ve­recektir.

89- Ancak Allah'a tertemiz bir kalple va­ran kimse müstesna.

 

Açıklaması

 

Hz. İbrahim (a.s.) bu dualar içinde kendini seçilmiş hayırlı kullardan kıla­cak hususları hem gelecek nesillere öğretmekte hem de bunlara uyulması için Rabbinden niyaz etmektedir. Bu hususlar şunlardır:

1- "Ey Rabbim! Bana hikmet bahşet." Yani, ya Rabbi bana sıfatlarını tanı­mak için kendisiyle kalbimi nurlandıracağın bilgi, anlayış ve ilmi, kendisiyle amel etmem için hakkı ve doğruyu idrak etmeyi nasip eyle.

2- "Beni salihlere kat." Yani salâh hususunda kâmil olanlar, günahların küçüğü ve büyüğünden sakınan kimseler zümresine girmem için beni taatine muvaffak kıl.

Nitekim Peygamberimiz (s.a.) vefatı anında üç defa "Allah'ım! Yüce dos­tum ." demiştir. Yine Peygamberimiz (s.a.) duasında "Allah'ım bizi müslüman olarak yaşat. Müslüman olarak öldür ve bizi rezil olmaksızın, değişmeksizin sa-lihler arasına kat." diye niyazda bulunmuştur.

Allah Hz. İbrahim'in (s.a.) duasını kabul etmiştir. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Muhakkak ki O salihlerdendir." (Ankebut, 29/27).

3- "Bana benden sonrakilere de sadık lisan nasip eyle." Yani, bana benden sonra güzel bir anma nasip eyle. Salih amele muvaffak kılınmam sebebiyle dünyada bu güzel övgü ile anılayım, hayırda bana uyulsun, diye niyaz etti.

Allah da O'nun duasını kabul etti. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmak­tadır: "Sonra gelenler arasında ona iyi bir nam bıraktık. İbrahim'e selâm olsun. Biz iyi hareket edeni işte böyle mükâfatlandırırız." (Saffat, 37/108-110).

Mücahid ve Katade diyor ki: Sadık lisan güzel övgü demektir.

Bütün ümmetler Hz. İbrahim'in (a.s.) sevgisi ve O'nun dindeki önderliği hususunda ittifak etmişlerdir.

Hz. İbrahim (a.s.) dünya saadetini talep ettikten sonra ahiret sevabını ta­lep ederek şöyle dua etti:

4- "Beni "Naîm" cennetinin varislerinden eyle." Yani, varisin dünyada baş­kasının mirasından yararlandığı gibi beni de cennetin hayırlarından ve nimet­lerinden istifade eden cennet ehlinden kıl.

Hz. İbrahim (a.s.) kendisi için dünyevî ve uhrevî saadeti talep ettikten sonra velinimeti ve varlığının sebebi olan babası için de bunları talep etmiş ve şöyle dua etmiştir.

5- "Babamı da bağışla. Çünkü o sapıklardandır." Yine O: "Ey Rabbimiz! Beni ve anne-babamı bağışla." (İbrahim, 14/41) diye dua etti. O'nun günahları­nı bağışla ve onu tevbeye ve islâma muvaffak kıl. Çünkü o hidayet ve hak yol­dan sapmıştır. Yani müşriktir. Bu, daha önce Hz. İbrahim'in ona vaad ettiği du­ayı yerine getirmek için yaptığı duadır, babasının Allah düşmanı olduğu ortaya çıkmadan önce yaptığı duadır.

Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur:

"İbrahim'in babasına olan istiğfarı ancak ona verdiği bir vaadden dolayı idi. Yoksa onun Allah'ın bir düşmanı olduğu kendisine iyice belli olunca o bun­dan uzaklaştı. İbrahim cidden pek çok niyaz eden ve gerçekten sabırlı bir zat idi. "(Tevbe 9/114).

Hz. İbrahim (a.s.) daha sonra ahirette tam bir bağışlanma talep ederek şöyle dua etti:

6- "İnsanların diriltileceği gün beni rezil etme." Yani ihmal ettiğim şeye karşı azarlama ile ya da mirasçının derecesinin noksanlığı ile rüsvay eyleme. Beni kıyamet günü ilk ve son bütün yaratıkların diriltileceği gün horlanmak­tan, rezil ve rüsvay olmaktan koru. Bu dua Hz. İbrahim'in (a.s.) dehşeti şiddet­li günde, huzura, kurtuluşa ve kemale ulaşma noktasındaki aşırı arzusudur. O bu günü şöyle tavsif etmektedir:

"O gün ne mal, ne de evlât fayda verecektir. Ancak Allah'a tertemiz bir kalple varan kimse müstesna." Yani o gün yeryüzü dolusu altını feda etse bile, malın kişiyi Allah'ın azabından kurtaramayacağı, yeryüzünde bulunan kimse­lerin tamamını feda etse bile evlâdın kişiyi Allah'ın azabından kurtaramayaca­ğı gündür. O gün sadece Allah Tealâ'ya iman, dinde ihlâsla ibadet etme, şirk ve şirk ehlinden uzaklaşma fayda verebilir.

"Selim kalb"den murad fasit inançlardan ve rezil huylardan ve küfür, şirk ve nifak başta olmak üzere bütün günahlara meyletmekten uzak olan tertemiz bir kalptir.

Said b. Müseyyeb (r.a.) diyor ki: "Selim kalp, sağlıklı bir kalptir. Müminin kalbi böyledir. Çünkü kâfirin ve münafığın kalbi hastadır. Allah Tealâ buyuru­yor ki: "Onların kalplerinde hastalık vardır." (Bakara, 2/10).[12]

 

Kıyamet Gününün Vasıfları Allah'ın Sevap Ve Cezası, Müşriklerin Pişmanlıkları

 

90-  (O gün) Cennet takva sahiplerine yaklaştırılır.

91-  Cehennem de (Allah'a isyan eden) azgınlara açılıp gösterilir.

92- Onlara: "Allah'ı bırakıp da, taptıkla­rınız nerede?

93-  (O putlar) size yardım edebiliyorlar mı? Yahut kendilerine yardımları doku­nuyor mu?" denilir.

94- Hepsi tepetaklak cehenneme atıla­caklardır. Hem o sahte ilâhlar, hem o azgınlar...

95- Hem de bütün İblis taraftarları...

96- Onlar cehennemde çekişecek ve şöy­le diyeceklerdir:

97- "Allah'a yemin olsun ki, biz apaçık bir sapıklık içindeymişiz.

98-  Biz sizi âlemlerin rabbi ile bir tut­muşuz.

99- Bizi ancak mücrimler saptırdı.

100- Artık şimdi bizim ne şefaatçileri­miz var!

101- Ne de candan bir dostumuz var!

102- Keşke dünyaya geri dönüşümüz ol­sa da iman edenlerden olsak!"

103-  Şüphesiz bunda büyük bir ibret vardır. Ne var ki onların çoğu yine de iman etmediler.

104-  Şüphesiz ki rabbin Azizdir, Ra-him'dir.

 

Açıklaması

 

Hz. İbrahim (a.s.) kıyamet gününü şu üç vasıfla nitelemiştir.

1- "(O gün) Cennet takva sahiplerine yaklaştırılır. Cehennem de (Allah'a is­yan eden) azgınlara açıkça gösterilir."

Yani kıyamet günü cennet saadet içinde bulunacak olan takva sahiplerine yaklaştırılır. Cennete bakarlar ve dünyada işledikleri salih ameller sebebiyle sevinçli ve müjdeli hayatı yaşamak için derhal girerler. Nitekim Cenab-ı Hak bir başka ayette şöyle buyurur: "Cennet takva sahiplerine uzak değil, yaklaştı­rılır" (Kâf, 50/21).

O gün yine cehennemin ortaya konulduğu ve haktan sapan bedbaht kâfir­lere açıkça gösterildiği gündür. Kâfirler cehennemi görürler ve dünyadaki bed­bahtlıkları sebebiyle derhal gam ve üzüntü duyarak oraya düşeceklerini anlar­lar. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Onlara şöyle denilir: Siz bu gününüze kavuşmayı nasıl unutmuş idiyseniz biz de sizi öylece (azapta) unuta­cağız. Sizin yeriniz ateştir. Size hiç yardımcılar yoktur." (Casiye, 45/34); "Onu yakından gördüklerinde inkâr edenlerin yüzleri kötü bir hale getirilmiş olur." (Mülk, 67/27).

Sonra da cehennemliklere bir azarlama ve tahkir olmak üzere şöyle nida edilir.

2- "Onlara: Allah'ı bırakıp da taptıklarınız nerede? (O putlar) Size yardım edebiliyorlar mı? Yahut kendilerine yardımları dokunuyor mu? denilir."

Yani nerede Allah'ı bırakıp da taptığınız putlar, heykeller ve sahte ilâhla­rınız? Onlar size yardımda bulunmak gibi fayda verebiliyorlar ve sizi azaptan koruyabiliyorlar mı? Onların kendilerine yardım etmek ve kendilerinden azabı engellemek gibi bir faydalan var mı? Bu ikisi de meydana gelmemektedir. Zira bunlar ve sahte ilâhları, ateş yakıtı ve cehennem odunudurlar. Onlar cehenne­me gireceklerdir.

"Hepsi tepetaklak cehenneme atılacaklardır. Hem o sahte ilâhlar, hem de o isyankâr azgınlar... Hem de bütün İblis taraftarları..."

Bu sahte ilâhlar ve onlara tapanlar, liderler ve onlara uyanlar cehenneme tekrar tekrar, üstüste atılacaklar. Nitekim onlarla birlikte insan ve cinlerin is­yankârlarından İblis taraftarlarının ilki ve sonuncusu cehenneme atılacaktır. Önce sahte ilâhların cehenneme atılmaları, isyankâr azgınların onların bu kö­tü durumlarını görmeleri ve kurtuluştan ümit kesmeleri içindir.

3- "Onlar cehennemde (taptıkları sahte ilâhlarla) çekişerek şöyle diyecek­lerdir: Allah'a yemin olsun ki, biz apaçık bir sapıklık içinde imişiz. Biz sizi âlemlerin rabbi ile bir tutmuşuz."

Azgınlık içinde olan insanlar ve cinler taptıkları sahte ilâhlar ve bu tapın­maya davet eden şeytanlarla son derece öfkeli bir tartışma ve çekişme halinde olacak ve şöyle diyeceklerdir: Allah'a yemin olsun ki, biz sizi -putları, taşlan, melekleri ve bazı insanlan- ibadet ve emre itaat hususunda alemlerin rabbiyle bir tuttuğumuz için gayet açık ve bariz olarak haktan sapma içine düşmüşüz. "Bu bir gerçektir. Cehennemliklerin birbirleriyle çekişmesidir." (Sâd, 38/64).

Bu gerçekten bir hitaptır. Onlann şu sözleri buna delildir:

"Bizi ancak mücrimler saptırdı." Yani gerçek şudur ki: Bizi bu büyük hata­ya şeytanlar, liderler ve başkanlardan mücrim kimseler davet etmişlerdir:

Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: "Ey Rabbimiz! Gerçekten biz efen­dilerimize ve büyüklerimize uyduk. Onlar da bizi (doğru) yoldan saptırdılar." (Ahzab, 33/67). Bugün onlann yalancı vaadleri ve sahte emelleri sebebiyle iflas ettik.

Cenab-ı Hak bu durumu şöyle anlatıyor: "Artık şimdi bizim ne şefaatçileri­miz var, ne de samimî bir dostumuz var!" Yani dün şefaatçi ve arkadaş olarak saydığımız kimselerden bize şefaat edecek hiçbir şefaatçi, bizim işimizle ilgile­necek hiçbir sevgili dostumuz yoktur. Çünkü putlar hakkında Allah katında şe­faatçi olacaklanna ve bu putların kendilerine kurtuluş vaadinde bulunan in­san şeytanlanndan arkadaşlan olduğuna inanıyorlardı. Allah Tealâ onların bu husustaki sözlerini şöyle naklediyor: "Şimdi bizim için şefaatçilerden var mıdır ki bize şefaaat etsinler yahut geriye döndürülür müyüz ki, önceki yapmış oldu­ğumuzdan başkasını yapalım." (A'raf, 7/53). Yine Cenab-ı Hak şöyle buyuru­yor: "Samimî dostlar o gün birbirlerine düşmandırlar. Ancak takva sahipleri müstesna." (Zuhruf, 43/67.)

"Keşke dünyaya geri dönüşümüz olsa da iman edenlerden olsak!" Yani keş­ke dünyaya geri dönsek de bir ve yalnız olan, ortağı bulunmayan Rabbimiz Al­lah'a iman etsek, O'nun değerli peygamberlerine iman etsek, daha önce yapmış olduğumuz amellerden farklı olarak salih amel işlesek! derler. Ama bu yalan ve aldatmacadır. Nitekim Cenab-ı Hak onlar hakkında bunun zıddını bildirdi: "Eğer onlar (dünyaya) geri çevrilseler nehyolundukları şeye dönerlerdi. Şüphe­siz kî onlar yalancıdırlar." (En'am, 6/28). Yine Cenab-ı Hak şöyle buyurmakta­dır: "Eğer biz onlara acıyıp da kendilerinde bulunan sıkıntıyı giderecek olursak yine azgınlıklarında başıboş dolaşacaklardır." (Müminûn, 23/75).

"Şüphesiz bunda büyük bir ibret vardır. Ne var ki onların çoğu yine de iman etmezler."

Yani bu zikredilen Hz. İbrahim (a.s.) kıssasında Hz. İbrahim'in (a.s.) kav­mini protesto etmesinde ve Allah'ın birliği hakkında kavmine karşı hüccetler ortaya koymasında, onlara karşı galibiyetinde ve cehennemliklerin birbirleriy­le çekişmelerinde büyük bir ibret ve öğüt, Allah'tan başka ilâh olmadığına, O'n-dan başka hiçbir mabud olmadığına, O'ndan başka hiçbir rab bulunmadığına gayet açık ve bariz bir delil vardır. Ne var ki Hz. İbrahim kavminin çoğu Al­lah'a ve Rasulü'ne iman etmediler.

Bu ayetlerde deliller ortaya konduğu ve mucizeler açık olduğu halde kav­minin yalanlaması ve Onun davetinden yüz çevirmesi şeklinde karşılaştığı hu­suslarda Peygamberimiz (s.a.) teselli edilmektedir.

"Şüphesiz ki rabbin Azizdir, Rahimdir." Hidayete ermeleri için seni onla­ra göndermekle lütufta bulunan rabbin onlardan intikam almaya da kadirdir. Acele olarak helak etmemesi sebebiyle onlara karşı çok merhametlidir. İtaat­kâr müminlere de çok merhametlidir.[13]

 

Hz. Nuh İle Kavmi Kıssası:

 

105-122. ayetler

 

Açıklaması

 

Bu kıssa, Hz. Nuh (a.s.) ile kavminin kıssasıdır. Hz. Nuh (a.s.) putlara ve heykellere tapınıldıktan sonra Allah'ın yeryüzüne gönderdiği ilk rasuldür.

Hz. Nuh (a.s.) kavmini bundan nehyetmiş ve Rabbinin cezasının şiddetin­den sakındırmıştı. Kavminin içinde 950 yıl kaldı. Kavmi kendisini yalanladı. Putperestliklerine devam ettiler. Allah onların Hz. Nuh'u yalanlamalarını bü­tün peygamberleri yalanlamaları olarak kabul etti. Cenab-ı Hak şöyle buyur­du:

"Nuh kavmi (gönderilen) peygamberleri yalanladı. Bir zaman kardeşleri olan Nuh şöyle demişti: Siz hiç Allah'tan korkmaz mısınız?"

Yani Nuh kavmi Allah'ın peygamberlerini yalanladılar. Kardeşleri -içlerin­den biri- olan Nuh onlara: "Siz Allah'tan başkasına tapınmak sebebiyle Al­lah'tan hiç korkmaz mısınız?" dediği zaman Nuh'un getirdiği Allah'ın birliğine hidayet ve putlara tapınmayı terk etmek hususunda O'nu yalanladılar.

Hz. Nuh'u yalanlamak bütün peygamberleri yalanlamak olarak kabul edilmiştir. Çünkü bir peygamberi yalanlayan bütün peygamberleri yalanlamış olur.

Ayette Hz. Nuh için "kardeşleri" ifadesi kullanılmaktadır. Zira Hz. Nuh (a.s.) içlerinden biri idi. Nitekim Araplar -meselâ- "Ey Temimoğullar'ının kar­deşi" derler. Yani Ey lemimoğulları'nın içinden olan kişi demektir.

Hz. Nuh onların kötü fiillerinden dolayı onları korkuttuktan sonra kendini iki vasıfla tavsif etmektedir:

a) "Şüphesiz ben size gönderilen güvenilir bir elçiyim." Yani ben Allah'ın si­ze gönderdiği ve gönderildiği hususta güvenilir olan elçisiyim. Size Rabbimin mesajlarını hiçbir fazlalık ve eksiklik olmaksızın tebliğ ediyorum.

"O halde Allah'tan korkun ve bana itaat edin." Yani Allah'ın azabından korkun ve size emrettiğim Allah'ın birliği, O'na ibadet etmek ve O'na itaat et­mek hususunda bana itaat edin.

Hz. Nuh (a.s.) "Allah'tan korkma" emrini O'na itaat etme emrinden önce zikretmiştir. Çünkü Allah korkusu O'na itaat etmenin illetidir. Bu, taatin te­meli ve asıl sebebidir. Allah'tan korkma olmasaydı insanlar O'na itaat etmez­lerdi.

b) "Ben bu davatime karşılık sizden herhangi bir ücret istemiyorum. Benim mükâfatım ancak âlemlerin rabbine aittir." Yani size yaptığım bu nasihat için sizden herhangi bir karşılık talep etmiyorum. Bilakis bunun sevabını Allah Te-alâ nezdinde bekliyorum.

"O halde Allah'tan korkun ve bana itaat edin." Benim doğruluğum, iyilik­severliğim ve Allah'ın beni gönderdiği, bana emanet ettiği bu vazifedeki güve­nilirliğimi sizler açıkça gördünüz.

Bu durumu te'kit etmek ve gönüllerine yerleştirmek için bu ifadeyi tekrar etti. Çünkü takva ve taat dinin esasıdır. Fakat birincinin illeti olarak onların aralarında "güvenilir" olmasını gösterdi, ikincinin illeti olarak "onların arzula­rını kesmek" olarak gösterdi.

Nuh kavmi O'nun hüccetinden kurtulacak ve O'nu tenkit edecek yol bula­mayınca değersiz bir şüphe ortaya koydular ve şöyle dediler:

"Sana en düşük kimseler uymuş halde iken hiç biz sana iman eder miyiz?" Yani biz toplumdaki o değersiz, basit kimseleri örnek alarak sana iman edecek ve sana tabi olacak değiliz. Çünkü onlar en düşük insanlarımız, toplumun za­yıfları ve fakirleridir. Biz ise mevki, servet ve nüfuz sahibi kimseleriz.

Bu şüphe son derece basit ve zayıf bir şüphedir. Çünkü Hz. Nuh (a.s.) zengin-fakir, şerefli-düşük, tanınan-tanınmayan, efendi-hizmetçi ayrımı olmaksı­zın bütün insanlara hidayet için gönderilmiştir. Peygamber genellikle mümin­lerin şahsî durum ve mertebelerini araştırmaz. Bu sebeple Hz. Nuh (a.s.) şöyle demiştir:

"Onların ne yaptıklarını ben ne bileyim?" Eğer onların yaptıkları bir şey varsa bunun hesabını görmek bana düşmez. Bu Rabbime aittir. Allah onların hesabını görecek ve buna karşılık onların cezasını verecektir. Ben sadece bir uyarıcıyım. Ne hesap görücüyüm, ne de ceza vericiyim, Hassas şuur sahibi, sa­mimî duyarlılık ve kavrayışlı bir akıl sahibi olmak suretiyle bunu bir düşünse­niz! Fakat siz bunu bilmiyorsunuz. Bilgisizlik sizi nereye götürüyor ve yönelti­yorsa onunla beraber sürükleniyor, gidiyorsunuz.

Bundan maksat Nuh kavminin şüphelerini dağıtmak ve mümin insanların en fakiri ve soy-sop bakımından en basiti olsa bile müminin "değersiz" kelime­siyle anılmasını reddetmektir. Çünkü asıl zenginlik iman zenginliğidir ve asıl nesep takva nesebidir.

Hz. Nuh (a.s.) daha sonra onların bu ifadelerindeki bu kimseleri meclisin­den uzaklaştırma ve kovma isteklerini reddederek şöyle buyurdu:

"Ben iman edenleri kovacak değilim. Ben sadece apaçık bir uyarıcıyım." Yani Rablerine iman eden, bana tabi olan ve beni tasdik eden kimseleri kov­mak benim şanıma, prensiplerime ve getirdiğim ulvî mesajıma yakışmaz. Ben ancak uyarıcı olarak gönderildim. Kim bana itaat eder, bana uyar ve beni tas­dik ederse ister şerefli isterse basit, ister değerli isterse değersiz biri olsun ben­den olur, ben de ondan olurum. Ben, beni yalanlayanları ve beni kabul etme­yenleri kabul etmem. Kim kabul ederse o bana yakın, kim reddederse o benden uzak olur.

Hz. Nuh (a.s.) bu cevabıyla onları susturunca tehdit yoluna baş vurmak­tan başka çare bulamadılar:

"Kavmi Nuh 'a şöyle dediler: Ey Nuh! Eğer bu davandan vazgeçmezsen mu­hakkak ki taşlananlardan olacaksın."

Kavmi Hz. Nuh'a: "Bizi dinine davet etmeyi bırakmazsan seni taş yağmu­runa tutarız." dediler.

Bu ifade kavminin kendisini taşla öldürmekle korkutmalarıdır. İşte o za­man Hz. Nuh (a.s.) onların iman etmelerinden ümit kestikten sonra Cenab-ı Hakk'ın izniyle onlara beddua etti ve Allah da O'nun bu niyazını kabul etti.

"Nuh şöyle dedi: Ey Rabbim! Kavmim beni yalanladı. Benimle onlar ara­sında hükmü ver. Beni ve benimle beraber olan müminleri kurtar."

Nuh dedi ki: Ya Rabbi! Kendilerini imana davet etmem hususunda kav­mim beni yalanladı. Benimle onlar arasında hak ehline yardımcı olacak, batıl ve delâlet ehlini helak edecek adaletli bir hüküm ile hüküm ver. Beni ve be­nimle birlikte benim risaletime iman eden ve benim davetimi tasdik eden kim­seleri azaptan kurtar. Nitekim bir başka ayette şöyle buyrulmaktadır: "Nuh Rabbine ben yenilgiye uğradım, bana yardım eyle diye dua etti." (Kamer, 54/10).

Dikkat edilirse bundan maksat Nuh'un Allah Tealâ'nın gaybı ve görünen âlemi en iyi bilen olduğunu bildiği için Ona kavminin yalanladıklarını bildir­mek değildir. Fakat Nuh şunu ifade etmek istiyordu: Ben onlara bana eziyet ettikleri için beddua etmiyorum. Ben sadece senin için ve senin dinin için dua ediyorum. Çünkü onlar beni senin vahyin ve ilâhî mesajın hususunda yalanla­dılar.

"Benimle onlar arasında hükmü ver." ayetindeki "hüküm"den murad onla­ra azabın indirilmesidir. Çünkü Hz. Nuh bunun akabinde "Beni kurtar." diye dua etmişti.

Allah da onun duasını kabul edip şöyle buyurdu: "Bunun üzerine biz de Nuh'u ve o yüklü gemide onunla beraber olanları kurtardık. Sonra da geride kalanları suda boğduk."

Yani biz Nuh'u ve onun davetine iman edenleri, Allah'ı bir tanıyıp Ona itaat edenleri, puta tapmayı reddedenleri kurtardık. Onları insanlar, eşyalar ve çeşitli hayvanlarla dolu olan bir gemi içinde kurtuluşa erdirdik. Onun kav­mini kurtardıktan sonra küfürleri üzerinde devam eden ve O'nun emrine mu­halefet eden diğerlerini suda boğduk. Rivayete göre, kurtulanlar seksen kişi olup kırkı erkek, kırkı kadın idi.

"Şüphesiz bunda büyük bir ibret vardır. Ne var ki onların çoğu yine iman etmediler." Yani müminlerin kurtarılıp kâfirlerin boğulmasında peygamberleri tasdik eden veya yalanlayan herkes için bir ibret ve öğüt vardır. Bizim ilâhî sünnetimiz daima peygamberleri ve onlara tabi olanları kurtarmak, onların ri-saletini yalanlayanları helak etmektir.

"Şüphesiz rabbin Azizdir, Rahimdir." Senin rabbin olan Allah son derece güçlüdür, üstünlük sahibidir. Kendisini inkâr edenlerden ve emrine muhalefet edenlerden intikam alandır. Kendisine itaat edenlere, kendisine yönelenlere ve tevbe edenlere karşı çok merhametli olup onları cezalandırmayandır.[14]

 

Hz. Hud (A.S.) İle Kavmi Kıssası

 

123- Âd de peygamberleri yalanladı.

124-  Bir zaman kardeşleri Hud, onlara şöyle demişti: "Siz hiç Allah'tan kork­maz mısınız?

125- Şüphesiz ben size gönderilen güve­nilir bir elçiyim.

126- Allah'tan korkun ve bana itaat edin.

127- Bu davetime karşılık sizden herhan­gi bir ücret istemiyorum. Benim mükâfa­tım ancak âlemlerin rabbine aittir.

128- Siz her tepeye bir işaret (bina) ku­rup onunla mı eğleniyorsunuz?

129- Dünyada ebedî kalacağınızı uma­rak sağlam köşkler mi ediniyorsunuz?

130-  Birini elinize geçirdiğiniz zaman ona zorbaca mı davaranıyorsunuz?

131- Artık Allah'tan korkun ve bana ita­at edin.

132- Size bildiğiniz nimetleri bol bol ve­ren Allah'tan sakının.

133- O size bol bol hayvanlar ve evlâtlar verdi.

134- Bahçeler... pınarlar... (verdi).

135- Doğrusu ben sizin için o büyük gü­nün azabından korkuyorum."

136- Onlar (Âd kavmi Hud'a) şöyle dedi­ler: "Öğüt versen de öğüt verenlerden olmasan da bizim için eşittir.

137-  Bu durum öncekilerin geleneğin­den başka bir şey değildir.

138- Biz öyle azaba uğratılacak kimse­lerden de değiliz, (dediler)."

139- Bu şekilde Hud'u yalanladılar. Biz de kendilerini helak ettik. Şüphesiz bunda büyük bir ibret vardır. Ne var ki çoğu yine iman etmediler.

140- Şüphesiz ki Rabbin Azizdir (her şe­ye galiptir), Rahimdir (çok merhametli­dir).

 

Açıklaması

 

"Âd" kavmi de gönderilen "peygamberleri yalanladı. Bir zaman kardeşleri Hud onlara şöyle demişti: Siz hiç Allah'tan korkmaz mısınız? Şüphesiz ben size gönderilen güvenilir bir elçiyim. O halde Allah'tan korkun ve bana itaat edin. Ben bu davetime karşılık sizden herhangi bir ücret istemiyorum. Benim mükâ­fatım ancak âlemlerin rabbine aittir."

Yani Âd kabilesi de Allah tarafından gönderilen peygamberlerin peygam­berliğini yalanladılar. Bir zaman Hz. Hud (a.s.) kavmine şöyle demişti:

Siz Allah'tan sakınmaz mısınız? O'nun azabından korkmuyor musunuz? Şüphesiz ben Allah tarafından olan risaletimde güvenilir bir elçiyim.

O halde emrettiği ve nehyettiği hususlarda Allah'tan korkun. Size emret­tiğim ve nehyettiğim hususlarda bana itaat edin ki durumunuz düzelsin, dün­yanız ve ahiretinizde saadete nail olasınız. Ben sizden peygamberliği tebliğ et­meye karşılık hiçbir ücret ve mal talep etmiyorum. Bununla hiçbir mevki ve makam arzu etmiyorum. Benim ecrim ve mükâfatım sadece Rabbime aittir. Şunu bir bilseniz! dedi. Ama kavmi Hz. Hud'u yalanladılar ve O'na eziyette bu­lundular.

Bu söz Nuh, Hud, Salih, Lût ve Şuayb peygamberlerin diliyle aynı şekilde ifade edilmiştir. Bununla Allah'ın birliğine, O'na itaate ve O'ndan başkasına tapınmayı terk etmeye davet eden peygamberlerin risalet birliğine dikkat çe­kilmektedir.

Daha sonra Hz. Hud (a.s.) onlarla üç hususu konuştu:

1- "Siz her tepeye bir bina kurup onunla mı eğleniyorsunuz?" Siz her yük­sek yere kuvvet, izzet ve zenginliğe alâmet olacak böbürlenmek için sağlam, muazzam ve göz kamaştırıcı bir bina inşa ediyorsunuz, bunu da bir ihtiyaç ol­duğu için değil, sadece oyun, eğlence ve güç gösterisi olarak yapıyorsunuz.

Bundan dolayı onların durumunu yadırgamıştı. Çünkü bu hem zaman kaybı, hem de bedenleri faydasız yere yormak hem de dünya ve ahirette fayda verme­yecek bir şeyle meşgul olmaktı.

2- "Dünyada ebedî kalacağınızı umarak sağlam köşkler mi ediniyorsu­nuz1?" Siz sizden öncekilerin geçip gittiği gibi sizler de geçip gideceğiniz halde sanki dünyada ebedî kalacakmışsınız gibi muazzam köşkler ve muhkem kale­ler ediniyorsunuz?

İbni Ebî Hatim anlatıyor: Ebu Derda (r.a.) müslümanlarm Şam diyarında icad ettikleri binaları ve ağaç dikmelerini görünce mescitte ayağa kalkıp:

- "Ey Şam ehli! dedi ve halk etrafında toplandı. Ebu Derda Allah'a hamd ü sena etti. Sonra şöyle dedi:

- Siz hiç utanmıyor musunuz? Siz hiç utanmıyor musunuz? Yemeyeceğiniz şeyleri topluyor sunuz. Oturmayacağınız binalar inşa ediyorsunuz. Erişemeye­ceğiniz şeyleri ümid ediyorsunuz. Sizden önce de mal toplayıp yığan, bina inşa edip bunlar, sağlam şekilde inşa eden, ümit besleyen ve tul-i emel peşinde olan bir takım kabileler vardı. Onların emelleri aldanma vesilesi oldu. Malları he­lak oldu. Evleri mezar oldu. Dikkat edin! Âd kavmi Aden'le Amman (bugünkü Yemenle Ürdün) arasını dolduracak atlar ve develere sahiptiler. Bugün kim Ad kavminin mirasını iki dirheme benden satın alır?"

3- "Birini elinize geçirdiğiniz zaman ona zorbaca mı davranıyorsunuz." Ya­ni sizler bu israf ve hırsla beraber başkalarına zorba muamelesi yapıyorsunuz. Çünkü sizler katı kalpli, sert, azgın ve zorba kavimsiniz.

Kısaca: Yüksek binalar inşa etmek yükseklik arzusuna, muazzam köşkler edinmek ebedîlik arzusuna, zorbalık yükseklikte yalnızlık arzusuna delâlet et­mektedir. Onlar yüksekliği, yüksekliğin devamlılığını ve yükseklikte yalnızlığı arzu ettiler. Bu sıfatlar ise ilâhın sıfatlarıdır. Bu vasıflar kul için imkânsız va­sıflardır. Bu ise dünya sevgisine, kulluk tarifinin dışına çıkmaya ve rabb olma iddiası etrafında dolaşmaya delâlet etmektedir.

Burada dünya sevgisinin bütün hataların başı ve her küfür ve masıyetin başlangıcı olduğuna dikkat çekilmektedir. Bunun için Hz. Hud (a.s.) şöyle de­miştir:

"O halde Allah'tan korkun ve bana itaat edin." Allah'ın azabından sakının, Rabbinize itaat edin, Rasulü'nüze itaat edin. Bu sizin için daha devamlı ve da­ha faydalıdır. Zira bu dünyada hiçbir kimse için ebedîlik yoktur.

Hz. Hud (a.s.) daha sonra Allah'ın üzerlerindeki nimetlerini tafsilatıyla hatırlattı.

"Size bildiğiniz nimetleri bol bol veren Allah'tan sakının. O size bol bol hayvanlar ve evlâtlar verdi. Bahçeler... pınarlar... (verdi)." Yani size bol nimet­ler veren, size eti yenen çeşitli hayvanlar ve bol evlâtlar, bahçeler, tatlı ve coş­kun nehirleri nzık olarak veren Allah'tan sakının. Bu nimetlerin mukabilinde size bunları veren Allah'a ibadet edin.

"Doğrusu ben sizin için o büyük günün azabından korkuyorum." Siz yalan­larsanız, muhalefet eder ve küfiiir üzerine ısrar ederseniz sizin için son derece korkunç günün azabından korkuyorum.

Bu ifade Hz. Hud'un Allah'a iman etmeye son derece güzellik, teşvik, kor­kutma ve açık beyan ile davet etmeye delâlet etmektedir. Onların cevabı şu idi:

"Öğüt versen de öğüt verenlerden olmasan da bizim için eşittir." Yani bize göre bize vaaz edip sakındırman da asla vaaz etmemen de birdir. Zira biz için­de bulunduğumuz durumdan dönmeyiz. Bu, aynen şu ayetteki ifade gibiydi: "Biz de senin sözünle tanrılarımızı bırakacak değiliz. Sana inanacak da deği­liz. " (Hud, 11/53); "Şüphesiz ki inkâr edenleri korkutsan da korkutmasan da birdir, onlar inanmazlar." (Bakara, 2/6).

Onların iman etmemekte bahaneleri şu idi:

"Bu durum öncekilerin geleneğinden başka bir şey değildir. Biz öyle azaba uğratılacak kimselerden de değiliz." Yani getirdiğin şey öncekilerin uydurması, iftirası ve yalanlandır "dediler." Nitekim onlar "Bunlar öncekilerin masalları­dır. " demişlerdi. Ya da bizim üzerinde olduğumuz din önceki babaların ve dede­lerin dinidir. Biz sadece onlara tabiyiz. Onların yolunda yürürüz, onların yaşa­dıkları gibi yaşarız. Nihayet onlar gibi ölürüz. Ne dirilme vardır, ne de ahiret. Ne sevap var ne ceza, ne de hesap görme! Ne cennet var ne de cehennem! Biz asla azap görecek değiliz. Durum senin söylediğin gibi değil, dediler.

"Bu şekilde O'nu yalanladılar. Biz de kendilerini helak ettik." Yani netice şu oldu. Hud kavmi getirdiği hususlarda Hud'u yalanladılar. Ona muhalefet et­tiler ve inatçılıkta devam ettiler. Allah da onları sert esen bir fırtına ve son de­rece soğuk şiddetli bir kasırga ile helak etti. Onların helak olmalarının sebebi amellerinin cinsinden oldu. Zira onlar en azgın ve en zorba kimselerdi. Al-lah'da onlara onlardan daha sert ve daha güçlü olan fırtınayı musallat etti.

Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Görmedin mi Rabbin Ad kavmi­ne nasıl yaptı? O sütunlar sahibi İrem'e ..." (Fecr, 89/6-8). Bunlar ilk Âd kavmi­dir. Yine Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "O ilk Âd kavmini helak etti." (Necm, 53/50). Bunlar Hz. Nuh'un torunu olan İrem b. Sam b. Nuh nesli idiler. "Zatil Imad" sütunlarla dolu yerde yaşayanlar demektir. İrem belde ismi değildir.

Cenab-ı Hak bir başka ayette şöyle buyurmaktadır: "Âd kavmine gelince: Onlar yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve: Kuvvetçe bizden daha güçlü kimmiş?" dediler. Onlar kendilerini yaratıp durmakta olan Allah'ı hiç düşünmediler mi ki O Allah bunlardan pek çok kuvvetlidir. Onlar bizim muci­zelerimizi bilerek inkâr ediyorlar." (Fussilet, 41/15).

Kasırga onlara ait her şeyi silip süpürmüştü. "Rabbin emriyle her şeyi yok eder." (Ahkaf, 46/25).

"Şüphesiz bunda büyük bir ibret vardır. Ne var ki çoğu yine iman etmedi­ler. Şüphesiz ki Rabbin Azizdir, Rahimdir."

Yani peygamberlerini yalanlamaları sebebiyle Ad kabilesinin helak edilme­sinde kendilerine Allah'ın ulvî mesajı ulaşan bütün kavimler için ibret vardır.

Bu helak olanların çoğu bizim ezelî ilmimizde mümin değillerdi. Şüphesiz ki Rabbin düşmanlardan intikam alıcıdır. Kullarından mümin olanlar tevbe edip islah olurlarsa onlara da çok merhamet edendir.[15]

 

Hz. Salih (A.S.) İle Kavmi Kıssası

 

141-  Semud kavmi gönderilen peygai berleri yalanladı.

142-  Bir zaman kardeşleri Salih onlaı "Siz   Allah'tan   korkmaz   mısınız demişti.

143-  Şüphesiz ben size gönderilen em: bir peygamberim.

144- Allah'tan korkun ve bana itaat edin

145-  Ben davetime karşılık sizden he hangi bir ücret istemiyorum. Beni mükâfatım ancak âlemlerin Rabbii aittir.

146-  Bahçelerin içinde... Pınarların b şında...

147- Ekinlerin ve salkımları olgunlasın hurmalıkların arasında...

148- Buralarda siz emin olarak bırakıl cak mısınız?

149- Sevinç ve maharetle dağları yont rak evler yapmaya devam edebilece misiniz?

150-  Allah'tan korkun ve bana itaı edin.

151- Haddi aşanların emrine itaat etm yin.

152-  Onlar yeryüzünde bozgunculuk ç karan ve İslah etmeye çalışmayan kin selerdir.

153-  (Semud) kavmi şöyle dedi: "Sen aı cak büyülenmiş kimselerden birisin.

154- Sen bizim gibi bir beşerden başka b kimse değilsin. Eğer sözüne sadık İrim» lerden biriysen bize bir mucize getir."

155- Salih şöyle dedi: 'İşte mucize bu di: devedir. Bir gün onun su içme hakkı vardır. Belli bu- gün de sızın su içme hakkınız vardır.

156- Sakın ona bir kötülük yapmayın, yoksa büyük bir günün azabı sizi yakalar."

157- Nihayet onlar (Semud kavmi) deveyi kestiler. Ama pişman da oldular.

158-  Bunun üzerine azap onları yakalayıverdi. Şüphesiz bunda büyük bir ibret vardır. Ne var ki onların çoğu yine iman etmediler.

159- Şüphesiz Rabbin Aziz'dir, (Her şeye galiptir) Rahim'dir (çok merhametlidir.)

 

Açıklaması

 

"Semud kavmi gönderilen peygamberleri yalanladı. Bir zaman kardeşleri Salih onlara şöyle demişti: Siz Allah'tan korkmaz mısınız? Şüphesiz ben size gönderilen emîn bir peygamberim. O halde Allah'tan korkun ve bana itaat edin. Ben davetime karşılık sizden herhangi bir ücret istemiyorum. Benim mükâfa­tım ancak âlemlerin rabbine aittir."

Bilindiği gibi bu ifade daha önce geçen Hz. Nuh ve Hz. Hud'un ifadelerine benzemektedir.

Bunun manası şudur: Semud kabilesi peygamberleri Salih'in (a.s.) risale-tini yalanlamışlardı. Hz. Salih (a.s.) onlara şöyle demişti:

"Siz hiç Allah'ın azabından korkmaz mısınız?" Eğer Allah'ın azabından korkarsanız bana iman edersiniz, benim birliğimi kabul eder ve bana ibadet edersiniz, size bildirdiğim risalette bana itaat edersiniz. Çünkü ben Allah Te-alâ tarafından gönderilen güvenilir bir elçiyim. Ben nasihatime ve tebliğime karşılık herhangi bir bedel veya karşılık talep etmiyorum. Benim mükâfatım beni gönderen Allah'a aittir. Dünya ve ahirette bana yardıma olan O'dur.

Hz. Salih (a.s.) kavmine nasihatte bulunmuş ve kendilerine Allah'ın azabı­nın gelmesinden sakındırmıştı. Ayrıca Allah'ın kendilerine rızık olarak verdiği nimetlerini, onlar için pınarlar ve nehirler fışkırttığını ve onlar için ekinler ve meyveler bitirdiğini ve Allah'ın kendilerini birtakım sıkıntılardan emniyete ka­vuşturduğunu hatırlatmıştı.

Hz. Salih (s.a) kavmine üç hususu ifade etti:

1- "Siz buralarda, bahçelerin içinde... Pınarların başında... Ekinlerin ve salkımları olgunlaşmış hurmalıkların arasında emin olarak bırakılacak mısı­nız?"

Siz dünyada nimet içinde ebedî olarak kalacağınızı mı zannediyorsunuz? Siz yerlerinizde emniyet içinde bahçelerden ve kaynaklardan nimetlenerek ga­yet hoş bir durumda, salkımları olgunlaşmış hurmalıklarda, ekin ve meyvele­rin arasında bırakılacağınızı mı zannediyorsunuz? Bunu mu ümid ediyorsu­nuz? Siz amellerin karşılığının verileceği bir yurt olmadığını mı zannediyorsu­nuz?

Siz bu nimetler içinde yaşarken ve bu hayırlardan istifade ederken şirk ve küfür üzerine kalmanız makul değildir.

"Buralarda emin olarak" ifadesi "Bu yerde yer alan nimetler" demektir. Sonra da bu ayet "Bahçelerin içinde... Pınarların başında..." ifadesiyle teferru­atlı olarak açıklandı. Bu mücmel (özlü) ifadeden sonraki tafsilattır.

2- "Sevinç ve maharetle dağları yontarak evler yapmaya devam edebilecek misiniz? O halde Allah'tan korkun ve bana itaat edin."

Sizler hiç oturmaya ihtiyacınız olmaksızın şımarıklık göstererek, aşın de­recede sevinç ve şirretlikle bina yapmak için yarış edercesine dağları yontarak evler inşa etmeye devam mı edeceksiniz? O halde Allah'tan hakkıyla korkun Dünya ve ahirette size fayda verecek olan, sizi yaratan ve size rızık veren Rab-binize ibadete yönelin.

Dikkat edilirse vasıfları daha önce belirtilen Hud kavmine hakim olan hu­sus büyüklük taslamak, ebedî hayata talip olmak, sivrilmek ve zorbalık yap­mak gibi manevî zevklerdir. Salih kavmine hakim olan husus ise yiyecek, içe­cek, güzel ve sağlam binalar gibi maddî zevklerdir.

3- "Haddi aşanların emrine itaat etmeyin. Onlar yeryüzünde bozgunculuk çıkaran ve İslah etmeye çalışmayan kimselerdir."

Masiyetlerle, günah işleme, aşın zevk düşkünlüğü ve taşkınlıkla kendi ne­fislerine karşı haddi aşan kimselerin emrine itaat etmeyin. Bu kimseler Semud kavmini hakka muhalefet etmeye, şirk ve küfüre davet eden büyükleri ve baş­kanları idi. Bunlar Semud diyarında bulunan ve bir başka ayette işaret edildi­ği gibi dokuz kişiydiler. "Şehirde dokuz kişi vardı. Bunlar yeryüzünde fesat çı­karıyor ve İslah etmeye çalışmıyorlardı." (Nemi, 27/49).

"Fesat çıkarıyorlar" ifadesinden sonra "İslah etmeye çalışmıyorlar" ifadesi­nin sebebi bunların fesatlarının mutlak fesatçılık olduğunu, amelleri bazı salih amellerle karışmış bazı fesatçıların aksine içine hiç salih amel karışmadığını beyan etmek içindir.

Hz. Salih (a.s.) kavmini Rablerine ibadete davet ettiği zaman kavmi Ona şöyle cevap verdiler:

"Nihayet onlar deveyi kestiler. Ama pişman da oldular. Bunun üzerine azap onları yakalayıverdi."

Semud kavmi (mucize olan) deveyi kestiler. Sonra da azabı görünce -yani azabın kendilerine ineceğini anladıkları zaman- yaptıklarına pişman oldular. Bunun üzerine Allah'ın azabı onları yakaladı. Kasabaları şiddetli bir depremle sarsılmaya başladı. Onların ödlerini koparan büyük bir çığlık koptu. Başlarına hiç beklemedikleri bir durum gelmiş, kendi yerlerinde dizleri üzerine çöküp ol­dukları yerde kalakaldılar ve helak oldular.

Meydana gelen olay şudur: Mucize deve Semud kavminin yanında bir müddet kaldı. Su içiyor, ağaç yapraklarından yiyor ve otlakta yayılıyordu. On­lar devenin sütünden yararlanıyorlar, kendilerine yetecek kadar içmek üzere süt sağıyorlardı. Bu müddet uzayınca ve onların en şirretleri gelince bu deveyi öldürmeyi planladılar ve bunu kestiler.

Rivayete göre Mısta' bu deveyi bir dağ geçidinde bir dar boğaza sürükle­miş, ona ok atmış, ok onun ayağına isabet etmiş ve deve yere düşmüştü. Sonra da deveye Kudar vurmuştu.

"Şüphesiz bunda büyük bir ibret vardır. Ne var ki onların çoğu iman etme­diler. Şüphesiz seninRabbin Azizdir, Rahim'dir."

Yani bu anlatılan Hz. Salih kıssasında ve kavmi olan Semud kavminin onun peygamberliğini yalanlamalarında ve mucize deveye saldırmalarında bü­yük ibret ve öğüt vardır. Bundan daha büyük mucize ne olabilir? Onlar pey­gamberlerini yalanladılar ve ona iman etmediler. Ellerinde olanlarla ve geçici dünya zevkleriyle aldandılar, deveye kastettiler. Bunun üzerine onlara azap in­di. Bu kavmin çoğu Allah'a ve peygamberlerine iman eden kimseler değillerdi.

Şüphesiz ki Rabbin düşmanlarından intikam alıcıdır. Eğer tevbe edip ken­dilerine yönelirlerse mümin dostlarına da çok merhametlidir. Bu sonuç Hz. Nuh ve Hz. Hud kıssalarının sonucuyla aynıdır. Zira maksat aynıdır. Bunlar yalanlayan kimselerin durumunda öğüt ve ibret almaları için anlatılmıştır.

Bu ümmetlerden sadece kadın ve erkek 2800 kişinin iman ettiği söylen­miştir.[16]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler

 

Hz. Lut (A.S.) İle Kavmi Kıssası

 

160- Lût kavmi de gönderilen peygam­berleri yalanladı.

161-  Bir zaman kardeşleri Lût onlara şöyle demişti: "Siz Allah'tan korkmaz mısınız?

162- Şüphesiz ben size gönderilen emîn bir peygamberim.

163-  Allah'tan korkun ve bana itaat edin.

164- Ben davetime karşılık sizden her­hangi bir ücret istemiyorum. Benim mü­kafatım ancak âlemlerin rabbine aittir.

165-  166- Rabbinizin sizin için yarattığı eşlerinizi bırakıp da bütün âlemler içe­risinde erkeklerle mi temas ediyorsu­nuz? Doğrusu siz haddi aşan bir kavim­siniz"

167- Kavmi ona şöyle dedi: "Ey Lût! Sen vazgeçmezsen mutlaka buradan sürü­lüp çıkarılan kimselerden olacaksın."

168- Lût da şöyle dedi: "Doğrusu ben bu işinize şiddetle kızanlardanım.

169- Ey Rabbim! Beni ve ailemi bunla­rın yaptıklarından kurtar."

170- Bunun üzerine biz de Lût'u ve aile­sini tamamen kurtardık.

171- Sadece geride kalanlardan bir yaşlı kadın müstesna.

172- Sonra da diğerlerini helak ettik.

173- Üzerlerine öyle bir yağmur yağdır­dık ki! Uyarılan (ama yola gelmeyen) kimselerin yağmuru ne kötüdür!

174-  Şüphesiz bunda büyük bir ibret vardır. Ne var ki, onların çoğu yine de iman etmediler.

175-  Şüphesiz ki senin Rabbin Aziz'dir (her şeye galiptir), Rahim'dir (çok mer­hametlidir).

 

Açıklaması

 

"Lût kavmi de gönderilen peygamberleri yalanladı. Bir zaman kardeşleri Lût onlara şöyle demişti: Siz Allah'tan korkmaz mısınız? Şüphesiz ben size gönderilen emin bir peygamberim. O halde Allah'tan korkun ve bana itaat edin. Ben davetime karşılık sizden herhangi bir ücret istemiyorum. Benim mükâfa­tım ancak âlemlerin rabbine aittir."

Lût kavmi kendilerine gönderilen peygamberlerini yalanladılar. Zira kim bir peygamberi yalanlarsa bütün peygamberleri yalanlamış olmaktadır. Bir za­man Hz. Lût (a.s.) şöyle demişti:

- Siz Allah'a isyan etmeyi terk etmek suretiyle Allah'ın azabından sakın­maz mısınız? Çünkü ben size gönderilen ve risaletini tebliğ hususunda güveni­lir olan bir peygamberim. O halde emrolunan şeyleri yapmak ve nehyedilen şeyleri terk etmek suretiyle Allah'tan korkun. Size emrettiğim sadece Allah'a ibadet etme ve sadece hamımlarla temas etme hususunda ve sizi nehyettiğim şekilde hayasız ve iğrenç davranışları işlememek konusunda bana itaat edin. Ben risaletimi davet etmeye karşılık sizden hiçbir ücret veya karşılık talep et­miyorum. Benim mükâfatım yeryüzünde ve gökyüzünde bütün âlemlerin, in­sanların ve cinlerin rabbi olan Allah'a aittir.

Hz. Lût (a.s.) daha sonra onları azarladı, tehdit etti ve bu iğrenç fuhuş ola­yına karşı onları şu sözüyle yadırgadı: "Sizler, Rabbinizin sizin için yarattığı eşlerinizi bırakıp da bütün âlemler içerisinde erkeklerle mi temas ediyor su­nuz?" Siz cidden ters bir şeye nasıl teşebbüs edebiliyorsunuz? Siz bu iğrenç ma-sıyeti mi işliyorsunuz? Bu iğrenç fiil erkeklerin erkeklerle temasta bulunması­dır. Bu ifade erkeklerin erkeklerle cinsî münasebet kurmasından kinayedir. Lût kavmi bu çirkin davranışı misafirlere ve gariplere uyguluyorlardı. Allah bunu "hayasızlık" olarak adlandırmakta ve şöyle buyurmaktadır: "Siz sizden önce hiçbir kimsenin yapmadığı hayasızlığı mı işliyorsunuz?" (A'raf, 7/80). Al­lah'ın sizin tabii istifadeniz için kıldığı hanımlarınızla teması terk ediyorsu­nuz? Yine Cenab-ı Hak: "Siz hanımlarınıza Allah'ın emrettiği yerden yaklaşın." (Bakara, 2/222) buyuruyor.

"Doğrusu siz haddi aşan bir kavimsiniz." Siz zulümde ve bütün masıyet-lerde ve özellikle bu iğrenç fiilde haddi aşıyorsunuz.

Ayetteki "bel" kelimesi "idrab" yani bir şeyden diğer bir şeye intikal için­dir. Yoksa daha önce geçen yadırgama ve fiillerini çirkin görme hususunu iptal etmek için değildir. Bununla anlatılmak istenen husus şudur: Doğrusu siz bu gibi hayasızlığı işlemeniz sebebiyle haddi aşmakla anılmaya lâyıksınız.

Hz. Lût (a.s.) kavmini bu davranıştan nehyedince onlar da O'na tehditte bulundular:

"Şöyle dediler: Ey Lût! Sen (bu davetinden) vazgeçmezsen mutlaka sürülüp çıkarılan kimselerden olacaksın." Yani Lût kavmi ona hitaben: "Sen bu pey­gamberlik iddiasını bırakmazsan ve bize getirdiğin şu erkeklerle temasta bu­lunmayı yadırgayan sözlerinden vazgeçmezsen mutlaka seni kovarız ve yetişti­ğin bu beldeden süreriz. Seni de tıpkı senden önce bize engel olmaya çalışanla­rı uzaklaştırdığımız gibi aramızdan uzaklaştırırız." dediler.

Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: "Kavminin cevabı ancak şu sözleri oldu: Lût ailesini kasabanızdan çıkarın. Hiç şüphesiz onlar tertemiz kimseler­dir." (Nemi, 27/56).

Hz. Lût (a.s.) da onların içinde bulundukları durumdan çekinmemeleri ve sapıklıkları üzerine devam etmeleri sebebiyle kendisini uzaklaştırmalarının onları yadırgamasına ve onlardan uzak olduğunu bildirmesine engel olmayaca­ğını kendilerine bildirdi.

"Lût şöyle dedi: Doğrusu ben bu işinize kızanlardanım." Ben hiç şüphesiz sizin bu amelinize şiddetle buğzediyorum. Bundan razı değilim. Bu ameli sev­miyorum. Beni kovmakla korkutup tehdit etseniz de ben sizden uzağım.

Onun kızanlardan olması bu fiile ondan başka kimselerin de kızdığına de­lildir. Ayrıca "kızanlardanım" kelimesi "Ben sizin bu amelinize kızıyorum." ifa­desinden daha beliğdir.

Bu ayette bu fiilin buğzu gerektirdiğine ve insanların bu fiile buğzetmele-rine dikkat çekilmektedir.

Daha sonra Hz. Lût (a.s.) kavminin kötü fiilinden kendisini kurtarması için Allah'a şöyle dua etti:

"Ey Rabbim! Beni ve ailemi bunların yaptıklarından kurtar." Yani ya Rab-bi! Beni bunların yaptığı masıyetlerin cezasından kurtar. Beni onların amelle­rinin uğursuzluğundan kurtar.

Kısaca: Kavmi, Hz. Lût'u kasabalarından kovmakla tehdit ettikleri zaman Hz. Lût onlara bu amellerinden dolayı onlara buğzettiğini haber verdi. Sonra da onların bu kötü fiillerinden kurtulmak için Rabbine dua etti. Allah da onun duasını kabul etti:

"Bunun üzerine biz de Lût'u ve ailesini tamamen kurtardık. Sadece geride kalanlardan bir yaşlı kadın müstesna." Yani biz onu, aile halkını ve ona iman edenlerin hepsini geceleyin onların amellerinin ve masıyetlerinin cezasından kurtardık. Lût'un hanımı olan yaşlı kadın müstesna. Bu kadın Lût'un dinine iman etmeyen kötü bir kocakarı idi. Kavmiyle birlikte kalmış, Hz. Lût'la birlik­te kasaba dışına çıkmamış ve helak olmuştu. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle bu­yurmaktadır: "Senin hanımın müstesna. Onlara isabet eden azap ona da isabet edecektir." (Hud, 11/81). Zira o Lût kavminin bu kötü fiillerine razı idi. Lût'un haberlerini de kavmine naklediyordu.

"Sonra da diğerlerini helak ettik. Üzerlerine öyle bir yağmur indirdik ki. Uyarılan (ama yola gelmeyen) kimselerin yağmuru ne kötüdür!"

Biz daha sonra çirkin fiiller içerisine dalmış olan ve kendilerini yaratan Allah'ı inkâr eden, onun peygamberlerine iman etmeyen kavminin diğer kim­selerini helak ettik ve üzerlerine hepsini kaplayan azap indirdik. Onların üzer­lerine pişmiş tuğladan taşlar yağdırdık. Helak ile korkutulan ve helak olan in­sanların yağmuru ne kötüdür! Katade diyor ki: Allah bu kavmin içindeki Lûtî-lere gökten taş yağdırdı ve onları helak etti.

Mukatil diyor ki: Allah, Lût kavmini yerle bir etti. Kasabanın dışında olan kimselerin üzerlerine taş yağdırdı. Orada Lût ailesi dışında hiçbir mümin yok­tu.

Vehb b. Münebbih diyor ki: Allah onların üzerine kibrit ve ateş yağdırdı. Yani orada ateşli volkanları fışkırttı.

"el-Müzerîn (uyarılanlar)" kelimesiyle belirli bir kavmi murad etmemiştir, bu kelime cins içindir.

Özetle: Lût kavminin cezası kasabalarını ters-yüz edecek derecede şiddetli bir deprem olup gökten de ayrıca kibrit, ateş ve taş yağmış, kasabalarını yak­mıştı. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "(Azap) emrimiz gelince oranın üstünü altına getirdik ve üstlerine balçıktan pişirilmiş, istif edilmiş taşlar yağ­dırdık. " (Hud, 11/82). O halde cezalan, deprem ve yanardağ fışkırması idi.

"Şüphesiz bunda büyük bir ibret vardır. Ne var ki onların çoğu yine de iman etmediler. Şüphesiz ki senin Rabbin Azizdir, Rahim 'dir."

İşte önceki peygamberlerin kıssalarının sona erdiği şekilde bu kıssa da ay­nı sonuç ve ibret levhalanyla sona ermiştir. Ayetin manası şudur: Bu kıssada düşünen her kimse için ibret ve öğüt vardır. Zira Allah masıyete dalmış isyan­kârları -Lûtîleri- helak etmiş, bu hayasızlığı reddeden salih müminleri kurtar­mıştır. Hz. Lût'un hanımı da kavmiyle gizli bir işbirliği yaptığı ve onların bu fi­illerini sevdiği için helak olanlar arasında yer almış, Hz. Lût (a.s.) ile olan irti­batının ona hiç faydası olmamıştı. Çünkü herkes için kazandığı günah vardır. Bu kavmin çoğunluğu iman etmemişler, bu yüzden helake maruz kalmışlardı.

Rabbin düşmanlarından intikam alıcıdır, kendisine yönelip tevbe eden mümin dostlarına da çok merhametlidir.[17]

 

Hz. Şuayb (A.S.) İle Kavmi Kıssası

 

176- Eyke halkı da gönderilen peygam­berleri yalanladı.

177- Bir zaman Şuayb onlara şöyle de­mişti: "Siz Allah'tan korkmaz mısınız?

178- Şüphesiz ben size gönderilen emîn bir peygamberim.

179-  Allah'tan korkun ve bana itaat edin.

180- Ben davetime karşılık sizden her­hangi bir ücret istemiyorum. Benim mükâfatım ancak âlemlerin Rabbine aittir.

181-  Ölçüyü tam yapın, eksik ölçenler­den olmayın.

182- Doğru terazi ile tartın.

183- İnsanların haklarını kısmayın. Yer­yüzünde bozgunculuk yaparak fesat çı­karmayın.

184- Sizi ve daha önceki nesilleri yara­tandan korkun."

185- Kavmi, Şuayb'e şöyle dediler: "Sen ancak büyülenmiş kimselerden birisin.

186- Ve de sen bizim gibi beşerden baş­ka bir şey değilsin. Öyle zannediyoruz ki sen yalancılardansın.

187-  Eğer sözüne sadık kimselerden isen üzerimize gökten parçalar düşür."

188-  Şuayb şöyle dedi: "Rabbim yaptık­larınızı çok iyi bilir."

189-  Fakat onlar Şuayb'ı yalanladılar. Ardından bulutlu günün azabı onları yakalayıverdi. Gerçekten o (azap) bü­yük bir günün azabı idi.

190- Şüphesiz ki bunda büyük bir ibret vardır. Ne var ki onların çoğu yine de iman etmediler.

191- Şüphesiz Rabbin Azîz'dir (her şeye galiptir), Rahîm'dir (çok merhametli­dir.).

 

Açıklaması

 

"Eyke halkı da gönderilen peygamberleri yalanladı. Bir zaman Şuayb on-,,zra şöyle demişti: Siz hiç Allah'tan korkmaz mısınız? Şüphesiz ben size gönde-~.len emin bir peygamberim O halde Allah'tan korkun ve bana itaat edin. Ben iavetime karşılık sizden herhangi bir ücret istemiyorum. Benim mükâfatım an-:ak âlemlerin rabbine aittir."

Medyen yakınındaki Eyke (ormanlık arazi) sakinleri peygamberleri yalan­ladılar.

İbni Kesir diyor ki: Eykeliler doğru görüşe göre Medyenlilerdir.[18]

Bununla kendilerine gönderilen peygamberleri Hz. Şuayb'ı (a.s.) yalanla­dılar.

Şuayb Eykelilere: Allah'a ve Rasulü'ne iman etmek ve O'na isyandan ka­rınmak suretiyle Allah'ın azabından sakınmaz mısınız? dediği zaman Eykeliler Suayb'i yalanladılar.

Bu ayette "Kardeşleri Şuayb" denilmemesinin sebebi Zemahşerî, Beyzavî Te Razî'nin dediği gibi nesep olarak onlardan olmamasıdır.

İbni Kesir ise Allah Tealâ'nın kendilerine nispet edilen mana -yani Ey-£e'ye (ağaca) tapınmaları sebebiyle- neseben kardeşleri olduğu halde Hz. Şu-syb ile Eykeliler arasındaki kardeşlik bağını yok saydığı ve bu bağı kopardığı rörüşünü ileri sürmüştür.

Hz. Şuayb (a.s.) kavmine kendisinin Allah tarafından gönderilen bir pey­gamber olduğunu ve risaleti tam anlamıyla kavmini tatmin edecek tarzda ifa-ie edip onları kendi risaletine uymaya -ihlâsla teşvik etti.

"O halde Allah'tan sakının. O'nun emrine sarılmak ve nehyinden de kaçın-nak suretiyle O'ndan korkun. Size emrettiğim ve nehyettiğim hususlarda bana  edin. Ben sizden bu risaleti tebliğ karşılığında maddî bir mükâfat ve karşılık, mevki, makam, liderlik gibi manevî bir mükâfat talep etmiyorum. Benim mükâfatım beni size gönderen Allah'a aittir."

Hz. Şuayb (a.s.) kavmine risaletin temel esasları olan bu nasihatlerle nasi­hatte bulunduktan sonra onlara bazı şeyleri de emretti:

1- Ölçü ve tartıyı tam yapmak: "Ölçüyü ve tartıyı tam yapın. Eksik ölçen­lerden olmayın." Yani satış yaptığınız zaman ölçüyü ve tartıyı tam yapın. İn­sanların haklarını eksiltenlerden olmayın. Alıcı olduğunuz zaman da insanla­rın mallarına tamahkârlık ederek ölçüye ve tartıya satarken yaptığınız gibi ilâ­ve yapmayın. Yani vacip olan husus alış-verişte eşitliği gerekli kılmaktır. Sizler verdiğiniz gibi alın. Aldığınız gibi verin.

"Doğru terazi ile tartın." Yani adil ve düzgün tartı ile tartın. Bu ayetin bir benzeri Cenab-ı Hakk'ın şu ayetleridir: "Ölçüde ve tartıda hile yapanların vay halinelOnlar insanlardan ölçekle aldıkları zaman tastamam alırlar. Kendileri ölçekle ve tartıyla verdikleri zaman ise eksiltenlerdir. Gerçekten onlar öldükten sonra diriltileceklerini sanmıyorlar mı?" (Mutaffifin, 82/1-4).

, Bu ayetler ölçü ve tartıda hile yapmaktan nehyetmektedir. Bu ifadeler ve-rirken-alırken, satarken ve satın alırken eşit davranma emrini ihtiva etmekte­dir.

Hz. Şuayb (a.s.) daha sonra zulmetmekten ve her çeşit hak hususunda haksızlık yapmaktan genel bir nehiyle nehyetti:

2- Haklan eksiltmemek: "İnsanların haklarını kısmayın." İnsanların mal­larını ve ölçülen-tartılan, ölçekle tartılan, sayılan her şeyde insanların hakları­nı eksiltmeyin.

Bu ifade her çeşit miktarları ihtiva etmektedir. Ölçü, tartı, yüzölçümü ve miktar olsun ölçülen her şeyde genel olarak adalet vacip kılınmaktadır.

Yine aynı şekilde şeref ve namusu korumak gibi manevî ve edebî hakları korumak da bu ifade muhtevasına girmektedir.

Razî diyor ki: Bu ayet bir kişi için sabit olan her hak hususunda bu hak­kın çiğnenmemesi ve her mülk hususunda bu mülkün sahibinden gasp edilme­mesi ve bir kimsenin mülkünde sahibinin izni olmadan, meşru bir tasarruf ol­maksızın tasarrufta bulunulmaması hakkında genel bir hükümdür.

Hz. Şuayb (a.s.) daha sonra onları bütün çeşitleriyle yeryüzünde bozgun­culuk yapmaktan nehyederek şöyle dedi:

3- Bozgunculuk yapmamak: 'Yeryüzünde bozgunculuk yaparak fesat çıkar­mayın. " Yani yeryüzünde yol kesme, baskın, yağmalama, soygunculuk, adam öldürme, bitkileri yok etme gibi yapmakta olduğunuz çeşitli bozgunculuk işleri­ni yapmayın.

4- Allah korkusu: "Sizi ve sizden önceki nesilleri yaratandan korkun." Siz­den önce yaşayan kendilerinin neslinden geldiğiniz ve zahiren sizin varlığını­zın ve yaratılışınızın sebebi olan ve aralarında güçlü, kuvvetli ve mal mülk sa­hibi olan Hud ve Salih kavmi gibi kavimlerin de bulunduğu önceki nesilleri ve szi yaratmak suretiyle size lütufta bulunan Allah'ın şiddetinden korkun. Bu zsha önce geçen Hz. Musa'nın şu sözü gibidir. "Sizin Rabbiniz ve sizden önceki ıhlarınızın Rabbi..." (Şuara, 26/26).

Kavmi Hz. Şuayb'in peygamberliğini iki açıdan tespit ederek sonra da kor-cutma ve tehdit ile hafife alarak ona cevap verdiler:

Tenkit ettikleri hususlar şu iki nokta idi:

1- "Sen ancak büyülenmiş kimselerden birisin. Sen de bizim gibi beşerden yışka bir şey değilsin."

Yani sen sadece aklı gitmiş, büyülenmiş bir kişisin. Dolayısıyla senin sözü­ne kulak verilmez ve senin nasihatine değer verilmez. Bu tıpkı Semud kavmi-zm peygamberlerine verdikleri cevabın aynıdır. Kalpleri birbirine benzemiş, iendilerindeki küfür eğilimleri ittifak etmiştir.

Kavmi Şuayb'a: "Sen de bizim gibi bir beşersin. Seni bizden üstün kılan ve rızi değil de seni nebi ve rasul kılan sebep nedir?" dediler.

Kendi takdirlerine göre Hz. Şuayb'in: "büyülenmiş olmak ve beşer olmak" seklindeki her iki vasfinı kastettiklerini ifade etmek üzere "ve-mâ ente..." ifa-iesine "ve..." diyerek başladılar. Vav terk edildiği zaman sadece bir manayı iastetmiş olurlar. Bu da "Şuayb'in büyülenmiş olduğu" düşünceleridir. Sonra :nun kendileri gibi bir beşer olduğunu kararlaştırdılar.

2- "Öyle zannediyoruz ki sen yalancılardansın." Yani bizim kuvvetli kana­atimize göre sen kasden yalan söyleyen kimselerdensin. Sen Allah'ın bize gön-ierdiği kimselerden değilsin.

Tehdit yoluyla hafife almaya gelince, Hz. Şuayb'in kavminin şu sözleri bu­nun ifadesidir:

"Eğer sözüne sadık kimselerden isen üzerimize gökten parçalar düşür." Ya­ni bizim azaba uğrayacağımız şeklindeki korkutman ve tehdit etmen hakkında sadık ve samimi isen bizim üzerimize içinde azap yağmuru bulunan bulut par­çalan indir, dediler.

Şuayb kavminin bu talepleri onların inkarcılık, yalanlama, inatçılık ve azabın meydana gelmesini uzak bir ihtimal olarak görmeleri sebebiyle idi. Di­ğer bir ifadeyle sen peygamber olduğunda sadık isen Allah'tan bizim üzerimize gökyüzünden -bulut veya dumanlardan- parçalar düşürmesini iste, dediler.

Bu Kureyş'in Peygamberimiz'e (s.a.) söylediği ve Cenab-ı Hakkın şu ayet­te haber verdiği sözlerinin benzeridir:

"Onlar: Biz sana kesinlikle inanmayız. Ta ki bizim için şu yerden bir pınar î.şkırtasın. Yahut senin hurmalıklardan, bağlardan bir bahçen olsun da arala­rından şarıl şarıl ırmaklar akıtasın. Yahut iddia ettiğin gibi gökyüzünü üstü­müze parça parça düşüresin veya Allah'ı ve melekleri kefil getiresin." (İsra, 17/90-92) dediler.

"Hani bir zaman da: Allah'ım! Eğer bu senin nezdinden gelmiş hakkın kendisi ise bizim üstümüze gökten taş yağdır yahut bize acıklı bir azap getir, de­mişlerdi." (Enfal, 8/32).

Şuayb kavmi bu sözleriyle azap meydana gelmez ise onun yalanı ortaya çı­kacağını zannettiler. Hz. Şuayb (a.s.) da onlara şu cevabı verdi: "Rabbim sizin yaptıklarınızı çok iyi bilir." Rabbim Allah, sizin amellerinizi gayet iyi bilir ve bunun karşılığını âcil olarak veya bilahare size verecektir. Bana gelince benim size azap indirecek kudretim yok. Siz buna müstahak iseniz o size zulmetmek-sizin bu amelinizin karşılığını verecektir.

Bu ifade, Hz. Şuayb m onlara beddua etmediğine ve azap verme hususun­daki emri Allah Tealâ'ya havale ettiğine delildir. Onlar yalanlamada devam edince Allah da onlara teklif ettikleri "bulutlu gün azabı'm indirdi.

Cenab-ı Hak şöyle buyurdu:

"Fakat onlar Şuayb'ı yalanladılar. Ardından bulutlu günün azabı onları yakalayıverdi. Gerçekten o (azap) büyük bir günün azabı idi."

Yani onlar yalanlamalarına ısrarlı bir şekilde devam edince "bulutlu gün" azabıyla cezalandırıldılar. Bu azap şuydu: Onlar nefeslerini bunaltan büyük bir sıcaklığa maruz kaldılar. Onlara ne gölgenin ne de suyun yararı oluyordu. Bunun üzerine sahraya çıkmak zorunda kaldılar. Serinlik ve rüzgarı olan bir bulut onları gölgelemişti. Bu bulutun altında toplandılar. Bulut ise onlara ateş yağdırdı, hep birlikte yandılar. Bu durum aynen Cenab-ı Hakk'ın şu ayetinde buyurduğu gibiydi:

"Eğer gökten bir parçanın düştüğünü görseler: Bu birbiri üstüne yığılmış bir buluttur, derler." (Tur, 52/44).

Bu azap çok korkunç, çok tesirli ve helak etmeye sebep olan bir azap idi:

"Şüphesiz ki bunda büyük bir ibret vardır. Ne varki onların çoğu yine de iman etmediler." Ey Mekkeliler ve Ey diğer kâfirler! Bu çok anlamlı kıssada büyük bir öğüt ve ibret vardır. Bu ibret peygamberlerin doğruluğuna ve azabın Allah'ın tayini ile geldiğine delâlet eden bir ibrettir. Şuayb kavminin çoğu yine de iman etmediler.

"Şüphesiz ki Rabbin Azlz'dir ve Rahimdir." Ey Muhammed! Senin rabbin olan Allah kâfirlerden intikam almaya kadirdir. Mümin kullarına çok merha­metlidir.

Bu sonuç her kıssadan ibret ve öğüt çıkarmanın gerekli olduğuna delâlet etmek için bu surede zikredilen diğer yedi kıssanın sonucu ile aynıdır. Bütün bu kıssalar Kur'an-ı Kerim'in gaybden haber veren tek varlık olan Cenab-ı Hakkın kelâmı olduğuna kesin bir delildir.

"Andolsun ki onların kıssalarında gerçek akıl sahipleri için büyük bir ibret vardır." (Yusuf, 12/111).[19]

 

Müşrikleri Uyarmak Ve Müminleri Müjdelemek İçin Allah Tarafından Kuranın İndirilmesi

 

192-  Şüphesiz ki bu Kur'an âlemlerin rabbi tarafından indirilmiştir.

193-  194- 195- (Ey Muhammedi) Uyarıcı­lardan olasın diye senin kalbine açık bir Arapça lisanıyle bu Kur'an'ı Rûhu'l-emîn (olan Cebrail) indirmiştir.

196- Şüphesiz Kur'an öncekilerin kitap­larında da anılmıştır.

197- İsrailoğulları'nın alimlerinin bunu bilmeleri onlar için bir delil değil miy­di?

198-  Biz Kur'an'ı Arapça bilmeyenler­den birine indirseydik...

199-  O bunu onlara okusaydı, yine de ona iman etmezlerdi.

200- İşte biz inkâr etmeyi mücrimlerin kalbine böyle koyduk.

201- Onlar can yakıcı azabı görmedikçe Kur'an'a iman etmezler.

202-  O azap onlara hiç farkında değil-lerken ansızın gelecektir.

203-  O zaman: "Acaba bize bir mühlet verilir mi?" diyeceklerdir.

204- Onlar azabımızın bir an önce indi­rilmesini mi istiyorlar?

205- (Ey Muhammedi) Ne dersin, biz on­ları yıllarca nimet içinde yaşatsak...

206- Sonra vaad olundukları azap başla­rına gelse...

207- O nimetler içinde geçen yıllar ken­dilerine bir fayda sağlar mı?

208- 209- Biz hiç bir ülkeyi öğüt vermek için uyarıcılar göndermeden helak et­medik. Biz hiç bir zaman zalim olma­dık.

210- Kur'an'ı şeytanlar indirmedi.

211-  Bu onlara yaraşmaz, zaten buna güçleri de yetmez.

212- Hem de onlar vahyi dinlemekten uzak tutulmuşlardır.

 

Açıklaması

 

Allah Tealâ rasulü Hz. Muhammed'e (s.a) indirdiği kitabın Allah tarafın­dan Arapça indirilen bir vahiy olması gibi hususiyetlerini Hz. Muhammed'in (s.a.) peygamberliğine delil olması için haber vermektedir.

Bu husus iki yönden anlatılmıştır:

1- "Şüphesiz ki bu Kur'an âlemlerin rabbi tarafından indirilmiştir. Uyarı­cılardan olasın diye senin kalbine açık bir Arapça ile bu Kuranı Ruhu'l-emin (Cebrail) indirmiştir."

Surenin başında "Rahmandan yeni bir öğüt gelince..." ayetinde zikri ge­çen Kur'an Allah'ın peygamberi Hz. Muhammed'e (s.a) indirilen kelâmıdır. Çünkü Kur'an fesahati sebebiyle mucize olup indirilmesi âlemlerin rabbi tara­fından olmuştur. Ayrıca Kuranda hiçbir tahsil ve öğretme olmaksızın geçmiş peygamberler kıssasından haber verilmektedir. Bu da ancak Allah Tealâ tara­fından gönderilen vahiyle olmaktadır. Kur'an'ı kirlilikten, fazlalıktan ve eksik­likten uzak olarak, bu kitapla kavmini ve bütün alemleri Allah'ın kendisine muhalefet eden ve kendisini yalanlayan kimselere vereceği azabına ve cezasına karşı uyarıda bulunman için ve Allah'a tabi olan müminleri cennetle ve ahiret-te ebedî nimetle müjdelemen için senin kalbine yani her şeyi idrak eden gayet anlayışlı, vahiy ve risalette son derece güvenilir olan, Allah nezdinde şerefli olan Mele-i A'lâ'da sözü dinlenilen Cebrail (a.s.) indirmiştir. Kur'an'ın fasih ve mükemmel Arapça ile indirilmesi gayet açık, özürleri yok eden, hücceti ortaya koyan, hakka delil olan, doğru yola ileten, kulların durumlarını düzelten bir ki­tap olması içindir.

"Kalbine (kalbine indirmiştir)" ifadesi Kur'an'ın korunmuş olduğuna, Ra-sulullah'ın (s.a.) onu iyice bellediğine ve Kur'an'ın onun zihnine iyice yerleştiği­ne delildir. Zira kalp hakkı batıldan ayırd etme yeri, ruhî duyguların merkezi, idrak ve şuur mahallidir.

Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Bunda kalbi olan kimse için öğüt vardır." (Kâf, 50/37).

Peygamberimiz (s.a.) Buharî ve Müslim'in rivayet ettiği bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyor: "İyi bilin ki vücutta bir et parçası vardır. Bu et parçası iyi olursa ceset de iyi olur. Bu kötü olursa bütün vücut kötü olur. İyi bilin ki bu kalptir."

Allah Tealâ kâfirlerin kalpleri kapalı olduğu için onları kınadı ve şöyle bu­yurdu: "Yoksa onların kalplerinde kilitler mi var?" (Muhammed, 47/24); "Gerçek şudur ki: Gözler kör olmaz, fakat göğüslerdeki kalpler kör olur." (Hac, 22/46).

"Açık bir Arapçayla" ifadesi Mekke'deki müşriklere bir azarlama, tehdit ve insanları buna iman etmeye teşvik niteliğindedir. Çünkü Kur'an onların diliy-ledir ve onlar Kur'an-ı Kerimi anlama zorluğu sebebiyle yalanlamadılar. Onla­rın inkârları inatçılıkları, büyüklük taslamaları ve kibirlenmeleri sebebiyle idi.

"Uyarıcılardan olasın diye..." ayetindeki "uyarı" kelimesinin anlamına ilim ve amel gibi farz olan her şeye davet etmek ve her çirkin fiili engellemek dahildir. Zira her iki durumda azaptan korkmak bulunmaktadır.

"Şüphesiz Kur'an öncekilerin kitaplarında da anılmıştır." Yani bu Kur'an'ın adı ve onun yüce şanı kendilerinden alınan misak ile amel edilerek, Kur'an'ı müjdeleyen bütün peygamberlerden nakledilen eski semavî kitaplarda yer almaktadır.

Sonuncuları -yani Hz.İsa (a.s.)- Ahmed'in (s.a.) geleceğini müjdeledi: "Mer-yemoğlu İsa da bir zaman şöyle demişti: Ey İsrailoğulları! Ben size benden ön­ceki Tevrat'ı tasdik edici, benden sonra gelecek olan ve adıAhmed olan peygam­beri müjdeleyici olarak gelen, Allah'ın peygamberiyim." (Saf, 61/6).

Ayette geçen "zübür", kitaplar demektir ve zebûr kelimesinin çoğuludur. Davud'un Zebur'u, onun kitabı demektir.

Aynı şekilde peygamberlere indirilen bütün geçmiş kitaplar Hz. Peygam-ber'i (s.a.) ve onun doğruluğuna şahit olacak ve ona hakim olacak Kur'an'ın ineceğini müjdelemektedir:

"Onlara Allah katından ellerinde bulunan kitabı (Tevrat'ı) tasdik edici bir kitap (yani Kur'an) geldi, ki daha önce küfredenlerin aleyhine (Allah'tan) fetih istiyorlardı. İşte tanıdıkları o kitap (Kur'an) kendilerine gelince ona küfrettiler. Artık Allah'ın laneti o kâfirlerin üzerinedir." (Bakara, 2/89).

Yine Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Biz sana bu kitabı önceki kitapları tasdik edici ve o kitaplara karşı bir şahit olmak üzere hak olarak indirdik." (Maide, 5/41).

Kısaca: Bu ayetler Kur'an'ın Allah tarafından geldiğine delâlet eden şu üç delili ihtiva etmektedir:

-  Kur'an'ın kendisine daha önce hiçbir bilgi verilmeden ümmî olan pey­gamberin kalbine indirilmiş ve onun da bunu iyice anlayıp ezberlemiş ve bu Kur'an'la uyanda bulunmuş olması.

- Kur'an'ın Araplara benzerini getirmeleri yahut onun sureleri gibi on sure getirmeleri, hatta onun benzeri bir sure getirmeleri şeklinde meydan okuyup onların âciz kaldıkları gayet açık Arapçayla gelmiş olması. Bu da Kur'an'ın

Muhammed (s.a.) tarafından değil, Allah tarafından indirildiğini gösteren de­lillerden biridir.

- Kur'an'ın önceki kitaplarda müjdelenmiş ve şanının beyan edilmiş olma­sı.

Kur'an'ın Allah tarafından gelmiş olduğu sabit olursa Hz. Muhammed Mustafa(s.a.)'nın peygamberliği sabit olur.

2- "İsrailoğulları'nın alimlerinin bunu bilmeleri onlar için bir delil değil miydi1?"

Yani İsrailoğullarına alimlerinin okudukları Tevrat ve İncil kitaplarında bu Kur'an'ın adı geçtiğini ve bu peygamberin (s.a.) sıfatları, gönderilişi ve üm­metinin beyan edildiğini görmeleri o peygamberin doğruluğuna şahit olarak yetmez mi?

Nitekim İsrailoğulları'ndan iman eden Abdullah b. Selam ve Selman el-Farisî gibi zatlar da bunu haber vermişlerdir. Kureyş müşrikleri onlara gidiyor ve bu konuda soru soruyorlar ve bu haberleri öğreniyorlardı.

Sa'lebî İbni Abbas'tan (r.a.) naklediyor: Mekke'liler Yesrib'deki (Yahudi) alimlere haberci gönderip Hz. Peygamber (s.a) hakkında sorular soruyorlardı... Bu alimler:

- Şu an onun çıkış anıdır, dediler ve vasıflarını saydılar.[20]

Allah Tealâ buyuruyor ki: "Onlar ellerindeki Tevrat ve İncil'de yazılı ola­rak buldukları ümmî nebi olan o rasule uyan kimselerdir. O kendilerine iyiliği emrediyor, onları kötülükten nehyediyor." (A'raf, 7/157).

Bu husus Hz. Muhammed'in (s.a.) peygamberliğine açık bir şekilde delâlet etmektedir.

"Biz Kur'anı Arapça bilmeyenlerden birine indirseydik. O da bunu onlara okusaydı yine de ona iman etmezlerdi." Biz bu Kur'an'ı onun nazmı gibi söz söylemeye muktedir olmak şöyle dursun hiç Arapça konuşamayan Acemlerden yahut yabancılardan birine indirseydik, o da gayet fasih bir mucize olarak on­lara okusaydı yine de onu inkâr ederlerdi.

Nitekim bir başka ayette şöyle buyurulmuştur: "Biz onu yabancı dille oku­nan bir Kur'an kılsaydık onlar mutlaka "O'nun ayetleri açıklanmalı değil miy­di?" derler. (Fussılet, 41/44). Bu o takdirde onların Kur'an'ı anlamamaları dola-yısıyladır. Araplara gelince Kur'an onların diliyle inmiştir, onu dinlemişler, an­lamışlar ve onun fesahatini ve icazını görmüşlerdir. Dolayısıyla onların iman etmemeleri için hiçbir mazeret yoktur.

Buna göre durum eşittir. İster bu Kur'an açık bir Arapçayla Arap bir zata indirilmiş olsun ve bu dinlenip anlaşılsın, fesahati ve i'cazı bilinsin, isterse Arapça bilmeyen yabancı bir kimseye indirilmiş olsun onlar yine de bunu inkâr edeceklerdir.

Bu Kureyş kâfirlerinin ısrarlarına, inatçılıklarına ve küfürlerinin şiddetli olduğuna elle tutulur bir delildir. Halbuki onlar hakkı biliyorlar, Kur'an'm fe­sahat ve belagatının sırrını idrak etmişlerdi. Fakat taassup göstererek, böbür­lenerek ve kibirlenerek bu gerçeği bilmezlikten gelmişlerdi. Bu ayetler ayrıca kavminin risaletine iman etmekten yüz çevirmesi sebebiyle üzülen Rasulul-lah'a (s.a.) bir teselli ve üzüntülerini hafifletme niteliğindedir.

Allah Tealâ bu katı tutumlarını şu ayetle te'kit etti: "İşte biz inkâr etmeyi mücrimlerin kalbine böyle koyduk." Biz bunu onların kalbine böyle yerleştir­dik. Ayetin manası şöyledir: Biz yabancıların ve Arapların Kur'an'ı okuyup an­ladıkları halde onların kalplerine yalanlamayı koyduğumuz gibi mücrimlerin -Kureyş kâfirlerinin- kalplerine de Kur'an'ı inkâr etmeyi koyduk.

Bundan maksat şudur: Biz Arap ve Acem birine Kur'an'ı indirmiş olsak da onların içinde bulundukları inkâr ve inançsızlık durumlarını değiştirme imkâ­nı yoktur. Çünkü Kur'an'ı inkâr etme ve yalanlama özelliği onların kalplerine iyice yerleşmiştir. Dolayısıyla onların gönüllerinden küfrün sökülmesi konu­sunda hiçbir tedavi ve İslah aracının faydası olmayacaktır.

Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Biz eğer sana kâğıt içerisinde bir kitap göndermiş olsaydık da kendileri de elleriyle onu tutmuş olsalardı o küfredenler derhal yine: "Bu apaçık bir büyüden başka bir şey değildir." derler­di. " (En'am, 6/7).

Bu da yine Rasulullah'ı (s.a.) teselli manası ifade etmektedir. Çünkü pey­gamber onların küfür üzerindeki ısrarlarını bilirse ve onların hiç değişmeyen gayet sert tavırlarının Allah'ın ezeli ilminde tescil edilmesi sebebiyle kazamn tamamlandığını bilirse Rasulullah (s.a.) onların imanından ümidini keser ve onlara karşı tavrının doğru olduğuna mutmain olur. Bu konuda ona hiçbir za­rar yoktur.

Bu vurgulama, açıklama ve beyan şu ayetle bir kere daha ifade edilmiştir:

"Onlar can yakıcı azabı görmedikçe Kur'an'a iman etmezler." Yani onlar o şiddetli ve acıklı azabı görmedikçe Hakka iman etmeksizin kalplerinde onu in­kâr ederek yalanlamaya devam edip kâfir olarak kalırlar.

Cenab-ı Hak daha sonra azabın kendisinden daha şiddetli olan hususu bil­dirdi. Bu da azabın ansızın gelmesiydi. Cenab-ı Hak şöyle buyurdu:

"O azap onlara hiç farkında değillerken ansızın gelecektir." Yani bu azap Kur'an'ı yalanlayan o kişilere onlara azabın gelişini hiç fark etmeden ansızın gelecek ve o zaman üzüntüye kapılacaklardır.

Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "O zaman onlar: Acaba bize bir mühlet verilir mi? diyeceklerdir." Yani onlar azabı gördükleri zaman eksik bıraktıklarını tamamlamak ve Allah Tealâ'ya taat işlemek iddiasıyla azabın bi­raz ertelenmesini temenni ederler. Fakat pişmanlık onlara fayda vermeyecek ve kendilerine mühlet verilmeyecektir. Çünkü onlar ahirette hiçbir sığınak ol­madığını gayet iyi bilmektedirler. Bunu sadece gönüllerini rahatlatmak için söylemektedirler.

Bu açık beyana ve uyanya rağmen onlara ahmaklık ve bilgisizlik hakim olmakta ve azabın derhal inmesini istemektedirler.

"Onlar azabımızın bir an önce indirilmesini mi istiyorlar?" Onlar "Bize va-ad ettiğin şeyi getir." (A'raf, 7/70) sözleriyle nasıl azabın derhal gelmesini talep ediyorlar? Halbuki kendileri azabın indiği anda azabın ertelenmesini ve gecik­tirilmesini istemektedirler. Dolayısıyla onlar çelişki içinde bir kavimdirler.

Bu onlara yadırgama ve tehditte bulunmadır. Çünkü onlar Rasulullah'ı (s.a.) yalanlamaları ve azabı uzak bir ihtimal olarak görmeleri sebebiyle: "Bize Allah'ın azabını getir bakalım." (Ankebut, 29/29) diyorlardı.

Cenab-ı Hak daha sonra yalanlama tarzında azabın derhal gelmesini talep etmelerinin sadece dünyada nimet içinde yaşamaları için olduğunu beyan et­miştir.

Ne dersin (Ey Muhammed)! Biz onları yıllarca nimet içinde yaşatsak... Sonra vaad olundukları azap başlarına gelse o nimetler için geçen yıllar kendi­lerine bir fayda sağlar mı?"

Yani ey muhatap olan kişi! Farz edelim ki, biz onların dünya nimetlerin­den yıllar boyunca yararlanmaları için onlara uzun ömür versek, sonra da on­lara vaad edilen azap ansızın geliverse o takdirde hiçbir şeyin ve içinde bulun­dukları hiçbir nimetin onlara yararı olmayacaktır. Onların azaplarını da hafif-letmeyecektir. Bu azabı ortadan kaldırmayacaktır. Çünkü dünyada nimetler­den yararlanma müddeti ne kadar uzun olursa olsun son bulacaktır ve az bir müddettir. Ahiretteki azabın müddeti ise son bulmayacaktır, ebedidir.

Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Onlar bunu görecekleri gün sanki günün bir akşam vaktinden ya da bir kuşluk vaktinden başka (dünyada) kalmamış gibi olacaklardır." (Naziat, 79/46).

"Onlardan her biri arzu eder ki kendisine bin yıl ömür verilsin. Halbuki onun çok yaşatılması kendisini azaptan uzaklaştırıcı değildir." (Bakara, 2/96).

"O helak olduğu zaman malı kendisine asla fayda vermez." (Leyi, 42/11).

Meymun b. Mihran'dan naklediliyor: Meymun Kabe'yi tavaf esnasında Hasan-ı Basrî ile karşılaşmış ve Ona:

-  Bana öğüt ver demişti. Hasan-ı Basrî de sadece bu ayeti (Leyi, 11) oku­muştu. Meymun:

- Sen gerçekten bana çok güzel öğüt verdin ve belâgatli bir şekilde konuş­tun, demişti.[21]

Sahih bir hadiste şu ifade yer almaktadır: "(Kıyamet günü) Kâfir getirilir ve cehennem ateşine bir defa batınhr. Sonra kendisine:

- Hiç nimet gördün mü? denilir.

- Hayır, vallahi ya Rabbi der.

Sonra da dünyada son derece perişan olan bir adam getirilir ve cennet bo­yasıyla bir defa boyanır sonra kendisine:

Hiç perişanlık gördün mü? denilir.

- Hayır, vallahi ya Rabbi der, sanki hiçbir şey olmamış gibi cevap verir.

Cenab-ı Hak daha sonra mahlûkatı hakkındaki mükemmel adaletini bil­dirdi. Bu adalet, uyarılmadan hiçbir kavme azap edilmeyeceği, mazeretler or­tadan kaldırılmadan ve hüccet beyan edilmeden, peygamberler gönderilmeden hiçbir ümmetin helak edilmediği ve edilmeyeceğidir.

Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: "Biz hiçbir ülkeyi öğüt vermek için uyarıcı peygamberler göndermeden helak etmedik. Biz hiçbir zaman zalim olmadık." Biz hiçbir kavmi küfretmelerinden dolayı azabımızla uyarıda bulunan ve iman edip itaat ederlerse cennet nimetleriyle müjdeleyen peygamberleri kendilerine göndermeden helak etmedik. Bu o kavimlere vacip olan hususlara dikkat çek­mek ve onlara öğüt vermek içindir. Biz onlara ceza verirken hiçbir durumda za­lim olmadık. Ancak onlar küfür, inkâr ve bizden başkasına ibadet etme husu­sunda ısrar ettiler.

Bu ilâhî prensip meşhur olup Kur'an'da tekrar edilmektedir. Meselâ: "Biz peygamber göndermedikçe azap ediciler değiliz." (İsra, 17/15).

"Senin Rabbin ülkelerin ana merkezlerine karşılarında ayetlerimizi okuya­cak bir peygamber gönderinceye kadar o ülkeleri helak edici değildir. Biz halkı zalimlerden olan ülkelerden başkasını helak edici değiliz." (Kasas, 28/59).

Allah Tealâ daha sonra: "Muhammed kâhindir, Ona indirilen Kur'an şey­tanların kâhinlere naklettikleri gibidir." diyen müşriklere cevap vermektedir:

"Kur'an'ı şeytanlar indirmedi. Bu onlara yaraşmaz, zaten buna güçleri de yetmez. Hem de onlar vahyi dinlemekten uzak tutulmuşlardır."

Yani Kur'an-ı Azîm şeytanların kâhinlere indirdiği sözler gibi cin ve şey­tanlar tarafından verdirilmiş değildir. Bu onlar için kolay da değildir. Buna im­kân da bulamazlar. Onlar vahiy indiren melekleri dinlemekten de yıldızlarla taşlanarak mahrum olmuşlardır. Onların gök ehlinin kelâmını dinlemelerine engel olunmuştur.

Şeytanların Kur1 an indirmeleri üç yönden imkânsızdır:[22]

1- Bu vahiy gerçeği şeytanların arzu ve istekleriyle bağdaşmaz. Çünkü on­ların seciyeleri fesat çıkarmak ve kulları saptırmaktır. Kur'an'da ise iyiliği em­retme, kötülüklere engel olma vardır. Kur'an hidayettir, nurdur ve büyük bir burhandır. Kur'an'la şeytanlar arasında çok büyük bir aykırılık ve şiddetli bir farklılık vardır.

2-  Şayet bunu arzu etseler bile bunu taşımaya muktedir olamazlar. Nite­kim Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: "Biz eğer bu Kur'an'ı bir dağa indirseydik o dağı Allah korkusundan eğilmiş ve paramparça halde görürdün." (Haşr, 59/21).

3- Eğer bunu arzu etseler ve taşımaya da muktedir olsalar bile onlar Kur'an'a ulaşamazlar. Çünkü onlar Kur'an'ın indirilmesi sırasında onu dinleye-meyecekleri ayrı bir yerdedirler. Zira bütün gökyüzü Kur'an'ın Rasulullah'a (s.a.) indirildiği müddet içinde çok güçlü bekçi melekler ve yakıcı yıldızlarla do­natılmıştır. Dolayısıyla Kur'an'da hiçbir karışıklık olmaması için şeytanlardan hiçbiri Kur'an'dan tek bir harfi dinleme imkânı bulamamıştır.[23]

 

Davetçinin Tebliğ Tarzı Ve Vazifeleri

 

213-  Sakın Allah'la birlikte başka ilâh edinme, yoksa azaba uğrayanlardan olursun.

214- (Önce) yakın akrabalarını uyar.

215-  Sana uyan müminlere tevazu ka­natlarını indir.

216- Eğer sana karşı gelirlerse: "Ben si­zin yaptıklarınızdan uzağım." de.

217- Sen Aziz (her şeye galip) ve Rahim (çok merhametli) olan Allah'a güven.

218- O senin namaza kalkmanı da görü­yor,

219-  Secde edenler arasındaki hareket­lerini de...

220- Şüphesiz ki O her şeyi çok iyi işiten ve her şeyi gayet iyi bilendir.

 

Peygamberimizin (s.a.) Tebliğ Noktasındaki Sîreti

 

Peygamberimiz'in (s.a.) risaletini tebliğ ve Allah'a davet etme şeklini açık­layan pek çok hadisler varit olmuştur:

Bunlardan biri İmam Ahmed ve Müslim'in Hz. Aişe'den (r.a.) rivayet ettiği şu hadis-i şeriftir: 'Yakın akrabalarını uyar." ayeti inince Rasulullah (s.a.) ge­lip şöyle demiştir: "Ey Muhammed kızı Fatıma! Ey Abdülmuttalib kızı Saftyye! Ey Abdulmuttaliboğulları! Ben Allah 'm huzurunda sizin için hiçbir şeye sahip değilim. Siz benim malımdan dilediğinizi benden isteyin."

Bir başka hadis-i şerif de İmam Ahmed, Buharî, Müslim, Tirmizî ve Nesaî'nin İbni Abbas'tan (r.a.) rivayet ettikleri şu hadis-i şeriftir: Allah Tealâ "Ya­kın akrabalarını uyar." ayetini indirince Peygamberimiz (s.a.) Safa'ya gelip te­peye çıktı. Sonra şöyle nida etti: "İmdat! İmdat!." dedi. İnsanlardan bir kısmı bizzat ona gelerek, bir kısmı elçisini göndererek onun etrafında toplandılar.

Rasulullah (s.a) şöyle buyurdu: "Ey Abdülmuttaliboğulları! Ey Fihroğulla-rı! Ey Lüeyoğullan! Ne dersiniz? Şu dağın arkasındaki süvarilerin size hücum edeceğini haber versem, beni tasdik eder misiniz diye sordu. Mekkeliler:

- Evet, dediler. Peygamberimiz (s.a.):

- Ben şiddetli bir azabın önünde sizin için uyarıcıyım, dedi. Bunun üzerine Ebu Leheb:

- Bugünün geri kalan kısmında elin kurusun. Sen bizi bunun için mi davet ettin dedi. Bunun üzerine Cenab-ı Hak şu sureyi indirdi: "Ebu Leheb 'in iki eli kurusun.! Kendisi de kurudu ya!" Tebbet, 111/1).

Bir başka hadis-i şerif İmam Ahmed, Müslim ve Tirmizî'nin Ebu Hurey-re'den (r.a.) rivayet ettiği şu hadis-i şeriftir: Bu "Yakın akrabalarını korkut." ayeti inince Rasulullah (s.a.) Kureyş halkını ve ileri gelenlerinin hepsini da­vet etti ve şöyle dedi:

- Ey Kureyş topluluğu! Kendinizi ateşten koruyun. Ey Ka'boğullan toplu­luğu! kendinizi ateşten koruyun. Ey Haşimoğullan topluluğu! kendinizi ateş­ten koruyun. Ey Abdülmuttalib oğulları topluluğu! Kendinizi ateşten koruyun. Ey Muhammed kızı FatımaîKendini ateşten koru. Allah'a yemin olsun ki hiç şüphesiz ben sizin için Allah'ın huzurunda hiçbir şeye malik değilim. Dikkat edin. Benim sizinle sadece akrabalık irtibatım var. Ben size sadece bu irtibatla bağlıyım. Yani dünyada sizinle irtibatı devam ettiririm ama Allah'ın huzurun­da size hiç faydam olmaz.[24]

 

Açıklaması

 

Bu ayetler Peygamberimiz'in (s.a.) risaletini tebliği ile ilgili olarak kendi­sine verilen dört emri ihtiva etmektedir:

1- "Sakın Allah'la birlikte başka ilâh edinme. Yoksa azaba uğrayanlardan olursun." Yani hiç bir ortak tanımadan sadece Allah'a ibadet et. Allah'la birlik­te başka bir ilâha dua veya ibadet etmekten sakın. Zira ibadet sadece Allah'a ait olun. Şirk ise bütün masıyetlerin başıdır.

Bu ayet Rasulullah'ı (s.a.) ibadette daha fazla ihlâslı olmaya teşvik et­mektedir. Allah ondan böyle bir şeyin meydana gelmeyeceğini gayet iyi bilmek­tedir. Sonra emre onunla başlamıştır. Zira o ümmetin lideridir. Gerçekte ise bü­tün bu emirler onun dışındaki insanlara tavsiye ve hitap niteliğindedir. Çünkü başkasına yapacağı hitabı te'kit etmek istediği zaman asıl maksadın tabi olan­lar olduğu halde bu hitabı görünüşte liderlere tevcih etmesi hikmet sahibinin şanındandır.

Kısaca: Ayet, Rasulullah'a (s.a.) emirle başlamış, eğer Allah'la birlikte baş­ka bir ilâha dua ediyorsa O'na tehditte bulunmuştur. Sonra da en yakından başlayarak yakınlara daveti emretmiştir.

2- "(Önce) yakın akrabalarını uyar." Yani yakınlarına ve akrabalarına Al­lah'ın azabının ve şiddetinin O'na şirk koşanlara ait olacağını bildirerek onları korkut.

Bu O'nun bütün beşeri Allah'ın azabından korkutma görevinin bir parçası­dır. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır:

"Bu, feyz kaynağı olan ellerindeki kitapları tasdik eden, bir de şehirlerin anası (Mekke) ile bütün çevresindekileri uyarman için bizim indirdiğimiz kitap­tır." (Enam, 6/12).

"Şehirlerin anası (Mekke) halkına ve etrafında bulunanlara gelecek tehli­keleri haber vermen için ve hakkında hiçbir şüphe bulunmayan o toplanma gü­nünün dehşetiyle korkutman için sana böyle Arapça bir Kur'an vahyettik." (Şû­ra, 92/7).

"Furkan'ı âlemlerin uyarıcısı olsun diye kuluna (Muhammed'e) indiren Al­lah ne yücedir!" (Furkan, 25/1).

Müjdelemek genellikle uyarmakla birlikte gelir: Nitekim pek çok ayette böyle zikredilmiştir: Bunlardan biri şu ayettir:

"Ey Peygamber! Biz seni gerçekten bir şahit, bir müjdeci ve bir uyarıcı, Al­lah'a O'nun emriyle bir davetçi ve nur saçan bir kandil olarak gönderdik". (Ah-zab, 23/45-46).

Müslim Peygamberimiz'in (s.a.) şu hadisini rivayet etmektedir: "Nefsimi elinde tutan Allah'a yemin olsun ki bu ümmetten bir Yahudi veya Hıristiyan be­ni duyar da sonra iman etmezse mutlaka cehenneme girer."

Sonra Yüce Allah ona, müminlere yumuşak davranmayı emretti ve şöyle buyurdu:

3- "Sana uyan müminlere tevazu kanatlarını indir." Yani sana iman eden ve seni tasdik eden ve sana tabi olanlara yumuşak ve nazik davran.

"Eğer sana karşı gelirlerse ben sizin yaptıklarınızdan uzağım, de." Eğer yakınlarından veya başkaları arasında uyardığın kimselerden biri sana isyan ederse onlara: "Ben sizin bu amellerinizden beriyim. Siz kıyamet günü bu amellerin karşılığını göreceksiniz." de.

4- "Sen Azız (her şeye galip) ve Rahîm (çok merhametli) olan Allah'a gü­ven, O senin namaza kalkmanı da görüyor. Secde edenler arasındaki hareketle­rini de görüyor."

Yani bütün işlerini son derece güçlü, üstünlük sahibi olan, düşmanların­dan intikam almaya kadir, dostlarına merhamet eden, insanlara namaz kıldır­mak için kalktığın zaman seni gören ve senin kıyam, rükû, secde ve ka'de gibi namazdaki ve namaz kılanlar içindeki hareketlerini gören Yüce Allah'a havale et. Burada namaz kılanlar için "secde edenler" ifadesi kullanıldı. Çünkü kulun Rabbine en yakın olduğu durum secdede olduğu haldir.

Bundan kastedilen mana şudur: Seni te'yit eden, seni koruyan, sana yar­dımcı olan, sana zafer ihsan eden, senin adını yücelten, senin bütün hallerinde ve özellikle namazda ve namazın kıyam, rükû ve secdelerinde sana itina göste­ren Allah'tır. Nitekim Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: "Rabbinin hükmüne sab­ret. Çünkü sen gözlerimiz önündesin (bizim murakabemiz altındasın)." (Tur, 52/48).

"Şüphesiz ki O her şeyi çok iyi işiten ve her şeyi gayet iyi bilendir." Yani se­nin Rabbin kullarının sözlerini gayet iyi işitmektedir. Onların davranışlarını, hareketlerini, sessizliklerini ve niyetlerini gayet iyi bilmektedir. Nitekim Ce-nab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Sen herhangi bir işte bulunurken, Kur'an'dan bir şey okurken ve sizler de herhangi bir iş işlerken onun içine daldığınız vakit biz başınızda şahidizdir." (Yunus, 10/61).[25]

 

Müşriklerin Peygamberin Kâhin Veya Sihirbaz Olduğu Şeklindeki İftiralarının Reddedilmesi

 

221-  (De ki:) Şeytanların kimlere indik­lerini size haber vereyim mi?

222-  Onlar her iftiracı günahkârın üze­rine inerler.

223- İftiracı günahkârlar da onlara kulak verirler. Onların çoğu da yalancıdırlar.

224-  Şairlere gelince onlara sapık kim­seler uyarlar.

225-  Görmüyor musun ki, onlar her va­diye dalıp çıkarlar.

226- Ve yapmadıkları şeyleri söylerler.

227- Ancak iman edenler, salih amel iş­leyenler, Allah'ı çok zikreden ve haksız­lığa uğratıldıktan sonra haklarını alan­lar bundan müstesna. O zalimler pek yakında nasıl bir darbe ile altüst ola­caklarını bileceklerdir.

 

Açıklaması

 

Bu ayetler Kur'an ve Rasulullah (s.a.) hakkındaki iki iftirayı reddetme manasını ihtiva etmektedir. Bu iki iftira "kâhinlik" ve "şairlik" suçlamalarıdır.

Kur'an-ı Kerim kâhinlerin şeytanlardan telakki ettikleri sözlerin cinsin­den veya şiir cinsinden değildir. Rasulullah da (s.a.) kâhin veya şair değildir.

Birinci iftirayı Allah Tealâ önce tavsif etmekte sonra da bunu reddetmek­tedir:

"(De ki:) Şeytanların kimlere indiklerini (ve vesvese verdikerini) size haber vereyim mi?" Yani size ilim ve irfan yönünden fayda veren hakiki bir haberi bil­direyim mi? Şeytanlar kâhinlere ve benzeri yalancı ve fasık kimselerden kimle­re inmektedirler? Haber vereyim mi?

Cahiliyette kâhinlerin Araplar arasında büyük bir tesiri vardı. Çekişmeleri kaldırmak ve problemleri çözmek için Muaviye ve Ebu Süfyan'm annesi Hind bt. Utbe ve Fatıma el-Has'amiyye gibi Arap kâhinlerinin önemli bir yeri vardı.

Bu ayetler müşriklerin Rasulullah'ın (s.a.) getirdiği kitabın hak olmadığı, bunu kendiliğinden uydurduğu ve cinlerden birinin ona getirdiği iddialarına cevap niteliğindedir. Ayrıca Peygamberin (s.a) getirdiği kitabın Allah tarafın­dan olduğuna, Allah'ın indirdiği vahyi olduğuna, şeytanlar tarafından olmadı­ğına bunu güvenilir, büyük ve değerli bir melek indirdiğine kesin bir beyan ni­teliğindedir. İki açıdan cevap verilmiştir:

1- "Onlar her iftiracı günahkârın üzerine inerler." Yani şeytanlar Şıkk b. Rehm, Satıyh b. Rabîa, Müseylime ve Tuleyha gibi peygamberlik iddia eden, kâhinler gibi ve şeytana itaat etmeye davet eden kâfirler gibi fiillerinde fasık, facir ve yalancı kişiler üzerine inerler. Halbuki Hz. Muhammed (s.a.) şeytana lanet etmeye ve ondan beri olmaya davet etmekteydi. Kâhinlere gelince onlara hakim olan husus yalancılıktır. Hz. Muhammed'in (a.s.) haber verdiği gaybî haberlerde ise sadece doğru sözlülüğü ortaya çıkmıştır.

2- "İftiracı günahkârlar da onlara kulak verirler. Onların çoğu da yalancı­dırlar. " Yani iftiracılar kulaklarını şeytanlara verirler. Şeytanlar da boş ilham­larını onlara verirler. İftiracılar da onlardan çoğu yalancılık ve asılsız kuruntu­lar olan ifadeleri onlardan alırlar. Şeytanların çoğu da iftiracılara verdikleri il­hamlarda yalancıdırlar. Çünkü şeytanlar onlara duymadıkları şeyleri duyur­maktadırlar. Nitekim iftiracıların çoğu da yalancıdırlar. Onlar da şeytanlara kendilerine ilham etmedikleri şeyleri iftira ederler. Hükmettikleri şeyin çoğun­luğu batıl ve yalancılık olmaktır.

Denilmiştir ki: Burada zamir şeytanlara raci olmaktadır. Yani şeytanlar yıldızlarla taşlanıp menolunmadan ve mele-i a'lâ'dan sözü almaktan uzaklaştı­rılmadan önce meleklere bildirilen gaybî haberlerden çaldıkları bazı haberleri dostları olan kâhinlere (falcılara) bildirirler. Bu duydukları haberlere pek çok yalan ilâve ederek onlara ilham ederler.

Kısaca: Görünen durum en hayırlı şahittir. Peygamberimiz (s.a.) ile kâhin­ler (falcılar) arasındaki fark güneş gibi açığa vurmaktadır. Hz. Peygamber'in (s.a) haber verdiği her şey doğru olup gerçeğe uygundur. Onun uzun sîretinde ondan sadece doğruluk görülmüştür. Kâhinlerin verdikleri haberlerin çoğunlu­ğu gerçekle uyuşmayan yalan haberlerdir. Kâhinlerden sadece yalancılık görül­müştür. Bu sebeple tarih onları ayıplamıştır. Akıl onları reddetmiştir. Falcıla­rın batıl sözlerini ve uydurma haberlerini ancak küçük çocuklar, bilgisiz kadın­larla sathî düşünen bazı yaşlılar gibi basit kimseler doğrulamaktadırlar.

Nitekim her kâhinin ve şairin bir şeytanı vardır şeklindeki âdet haline ge­len anlayışa uyarak: "Şeytanlar falcılara ve şairlere gelirler de niçin Kur'an'ı şeytanlar Muhammed'e indirir demek caiz olmasın?" şeklinde söyleyen kâfirle­re cevap vermek üzere Allah Tealâ Hz. Muhammed (s.a) ile falcılar ve şairler arasındaki farkları beyan ettikten sonra şöyle buyurdu:

"Şairlere gelince onlara sapık kimseler uyarlar." Yani şairlere insan ve cin­lerin sapıkları hak ve istikamet yolundan sapanlar ve delâlette olan kimseler uyarlar. Hz. Muhammed'e (s.a.) tabi olanlar ise hidayete eren, doğru çizgide yürüyen, hak olan Allah'a iman, O'na kulluk ve O'nun emrine binaen yolda yü­rümeye devam edenlerdir.

Allah Tealâ daha sonra bu sapıklığın iki hususta olduğunu beyan etmiştir:

1- "Görmüyor musun ki onlar her vadiye dalıp çıkarlar." Yani bilmiyor mu­sun ki şairler sözün her sanatına dalarlar ve kendileriyle çelişkiye düşerler. Bazan bir şeyi kötüledikten sonra överler yahut aksini yaparlar. Bazan bir şeyi küçümsedikten sonra onu alabildiğine büyütürler yahut aksini yaparlar. Bu onların hakkı ortaya koyma ve doğruluğu duyurma amacı taşımadıklarına de­lâlet etmektedir. Dolayısıyla şairler hayalî ve duygu yüklü (romantik) kimse­lerdir.

Hz. Muhammed (s.a.) ise sadece hakkı söyler, sadece doğruluğu emreder ve tek bir yola davet eder. O da Allah Tealâ'ya davet, ahirete teşvik ve faydasız dünyadan yüz çevirmektir.

2- "... ve yapmayacakları şeyi söylerler." Yani şairlerin sözlerinin çoğu ya­landır. Zira onlar kendilerinden sadır olmayan söz ve davranışlarla böbürlenir­ler. Bu da sapıklık alâmetlerindendir.

Meselâ: Şairler cömertliğe teşvik ederler, ama kendileri cömertlik yap­maktan kaçınırlar. Cimrilikten sakındırırlar, ama kendileri cimrilik yapmakta ısrar ederler. En basit bir sebeple insanların şeref ve itibarlarını lekelerler. Sa­dece hayasızlık irtikap ederler.

Hz. Muhammed (s.a.) ise bundan tamamen farklıdır. O sadece yaptığı bir şeyi emreder, yalnız sakındığı bir şeyden nehyeder. Rabbi ona ilk olarak sadece kendisine ibadet etmesini emreder:

"Sakın Allah'la birlikte başka ilâh edinme, yoksa azaba uğrayanlardan olursun."

O'nun yakınları şer'î, medenî ve siyasî yükümlülüklerin hiçbirinden istis­na edilmez: "Sen (önce) yakın akrabalarını uyar."

Şairlerin metodu peygamberlerin durumundan farklıdır. Çünkü peygam­berlerin yolu tek yoldur. Bu yola sadece hidayette olanlar uyar. Peygamberlerin daveti hep aynıdır. Bu da Allah'ın birliğine, Ona ibadet etmeye davet etmek, ahirete ve doğruluğa teşvik etmektir.[26]

Cenab-ı Hak daha sonra şairler arasından şu dört sıfatı taşıyanları -öve­rek- istisna etti:

1- İmanlı olmak,

2- Güzel ameller işlemek,

3- Allah'ı zikretmek ve O'nun birliğini tanımak,

4- Hakkı ve hak yolda olanları desteklemek.

Allah Tealâ şöyle buyurdu: "Ancak iman edenler, salih ameller işleyenler, Allah'ı çok zikredenler ve haksızlığa uğratıldıktan sonra hakkını alanlar bun­dan müstesnadır." Yani Allah'ı ve Rasulü'nü tasdik edenler, güzel ameller işle­yenler, sözlerinde veya şiirlerinde Allah'ı çok ananlar ve Peygamberimiz'i (s.a.) ve onun getirdiği dini müdafaa edenler, şirke ve şirk ehline karşı çıkanlar, müminleri hicveden kâfirlere cevap veren Hassan b. Sabit, Abdullah b. Rava-ha, Ka'b b. Malik, Ka'b b. Züheyr bu çeşit şairlerden müstesna kimselerdir.

Bunlardan çok sonra gelen Bûsayri ve Peygamberimiz'i (s.a.) medh ü sena eden Ahmed Şevki de bu cümleden sayılabilir.

Denilmiştir ki: Bu istisnadan murad Abdullah b. Ravaha, Hassan b. Sabit, Ka'b b. Malik ve Ka'b b. Züheyr'dir. Çünkü bunlar Kureyş'i hicvediyorlardı.

Ka'b b. Malik'ten rivayete göre Rasulullah (s.a.) ona şöyle demişti: "Onla-^ hicvet. Nefsimi elinde tutan Allah'a yemin olsun ki hicvetmen onları ok yağ­muruna tutmaktan daha şiddetlidir."

Yine Peygamberimiz (s.a.) Hassan b. Sabit'e şöyle diyordu: "Söyle, Ruhü'l-Kudüs seninle beraberdir."

Cenab-ı Hak daha sonra sureyi şiddetli tehdit ve kuvvetli vaîd ile sona er­dirdi: "O zalimler pek yakında nasıl bir darbe ile altüst olacaklarını gayet iyi bileceklerdir." Yani küfür sebebiyle nefislerine zulmedenler ve bu ayetlerin ma­nalarını düşünmekten, Hz. Peygamberin peygamberliği ile kâhinlerin falcılığı ve şairlerin şiirleri arasındaki açık farkları incelemekten yüz çevirenler ölüm­den sonra varacakları yeri gayet iyi bileceklerdir. Zira varacakları makam ce­hennemdir. Bu çirkin makamdır. Dönecekleri yer azaptır. Bu da en kötü mercidir.

Cumhur bu ayetten muradın Allah Tealâ'nın kendilerini tavsif ettiği vasıf­lardan şairleri menetmek olduğunu zikretmişlerdir. Razî diyor ki: Birincisi -ya­ni bu görüş- surenin başından sonuna kadar olan nazmına daha yakındır.

İbni Kesir diyor ki: Sahih olan görüş bu ayetin -İbni Ebî Hatim'in dediği gibi- her zalim hakkında genel hüküm olduğudur.

Bu ayeti şahit getirmek hakkındaki meşhur olaylardan biri Hz. Aişe'nin su sözüdür: "Bismillâhirrahmanirrahîm. Bu kâfirin mümin olduğu, facirin fü­curunu terk ettiği, yalancının artık doğru söylemeye başladığı dünyadan çıktığı anda Ebubekr b. Kuhafe'nin yaptığı vasiyetidir: Ben size Ömer b. Hattab'ı hali­fe olarak bıraktım. Eğer o adaletle davranırsa bu benim onun hakkındaki ıtisn-ü zannım ve umudumdur. Eğer zulmeder ve değişirse ben gaybı bilmem: Zalimler pek yakında nasıl bir darbe ile altüst olacaklarını gayet iyi bilecekler­dir. "

Kurtubî diyor ki: "Münkaleb" ile "merci1 kelimeleri arasındaki fark şudur: Münkaleb, insanın içinde bulunduğu durumun zıddına intikal etmesidir. Merci se içinde bulunduğu durumdan üzerinde bulunduğu duruma dönmesidir. Dola­rıyla her merci münkalebdir. Ama her münkaleb merci değildir. Bunu Maver-ı; zikretmiştir.[27]

 



[1] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/109-110.

[2] Razî, XXIV/121.

[3] Razî diyor ki: Akla daha yakın-ölan "hükm"ün peygamberlikten ayrı olduğudur. Peygam­berlik "Beni peygamberlerden kıldı." ifadesinden anlaşılmaktadır. "Hüküm" den murad ilimdir. İlim tabiri içine akıl, görüş ve dini (yani tevhidi) bilmek de dahildir.

[4] Zemahşerî, 11/422.

Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/115-118.

[5] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/123-126.

[6] Razî, XXIV/131; Zemahşen, 11/424.

[7] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/129-130.

[8] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/134-138.

[9] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/142-143.

[10] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/143-145.

[11] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/150-153.

[12] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/156-157.

[13] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/162-164.

[14] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/169-171.

[15] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/176-179.

[16] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/182-185.

[17] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/189-191.

[18] Ibni Kesir, III/345.

[19] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/195-198.

[20] el-Bahru'l-Muhît, VII/41.

[21] Razî, XXIV/171.

[22] İbni Kesir, III/349.

[23] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/204-210.

[24] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/215-216.

[25] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/216-218.

[26] el-Bahru'l-Muhit, VII/49.

[27] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/222-225.