Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Neml Suresi - Kuran - Tefsirul Munir Zuhayli - 27. Sayfa

NEML SURESİ. 4

Surenin İsmi: 4

Önceki Sure İle İlişkisi: 4

Surenin Muhtevası: 4

Kur'an'ın Mesajı 5

Belagat: 5

Kelime ve İbareler: 5

Açıklaması 6

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 7

Hz. Musa'nın Mukaddes Vadideki Kıssası 7

Belagat: 7

Kelime ve İbareler: 8

Ayetler Arası İlişki 8

Açıklaması 8

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 10

Allah'ın Hz. Davud Ve Hz. Süleyman Peygambere Verdiği Nimetler 11

Belagat: 11

Kelime ve İbareler: 11

Ayetler Arası İlişki 12

Açıklaması 12

1- Kuş Dilinin Öğretilmesi: 13

2- Hz. Süleyman'ın (a.s.) Ordular: 13

3- Karınca Kıssası: 14

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 14

Hz. Süleyman İle Hüdhüd Kuşu Kıssası 15

Belagat: 16

Kelime ve İbareler: 16

Ayetler Arası İlişki 17

Açıklaması 17

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 18

Belkıs'ın Hz. Süleyman'ın Mektubuna Cevabı 19

Kelime ve İbareler: 20

Ayetler Arası İlişki 20

Açıklaması 20

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 22

Belkıs'ın Müslüman Olması Ve Hz. Süleyman'a (A.S.) Bağlanması Ve Onu Ziyaret Etmesi 23

Belagat: 24

Kelime ve İbareler: 24

Ayetler Arası İlişki 25

Açıklaması 25

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 27

Cenab-ı Hakkın Hz. Süleyman'a (a.s.) Verdiği Nimetler: 28

Hz. Salih (A.S.) Ve Kavmi Kıssası 30

Belagat: 30

Kelime ve İbareler: 31

Ayetler Arası İlişki 31

Açıklaması 31

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 33

Hz. Lut (A.S.) Ve Kavmi Kıssası 34

Belagat: 34

Ayetler Arası İlişki 34

Açıklaması 34

Hz. Lut (A.S.) Kıssasının Devamı 35

Kelime ve İbareler: 35

Açıklaması 35

Ayetlerden Çıkarılan Hüküm Ve Hikmetler 35

Allah'ın Birliğinin Ve İlâhî Kudretinin Delilleri 36

Belagat: 36

Kelime ve İbareler: 36

Ayetler Arası İlişki 37

Açıklaması 37

Gaybı Allah'tan Başkası Bilemez. 40

Belagat: 40

Kelime ve İbareler: 40

Ayetler Arası İlişki 40

Açıklaması 41

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 41

Müşriklerin Öldükten Sonra Dirilmeyi İnkâr Etmeleri 41

Belagat: 42

Kelime ve İbareler: 42

Ayetler Arası İlişki 42

Açıklaması 42

Ayetlerden Çıkarılan Hüküm Ve Hikmetler 44

Hz. Muhammed'in (S.A.) Peygamberliğinin Kur"Anla İspat Edilmesi 44

Belagat: 44

Kelime ve İbareler: 44

Ayetler Arası İlişki 45

Açıklaması 45

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 46

Kıyamet Alametleri Ve İlk Belirtileri -1- 47

Dabbatü'l-Arzın Çıkışı, Allah'ın Ayetlerini Yalanlayan Zalimlerin Mahşerde Toplanmaları 47

Belagat: 47

Kelime ve İbareler: 47

Ayetler Arası İlişki 48

Açıklaması 48

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 49

-2- Sûr'a Üfürülmesi Ve Dağların Yürütülmesi 50

Belagat: 50

Kelime ve İbareler: 50

Ayetler Arası İlişki 51

Açıklaması 51

Sûr'a Üfürülmesi: 51

Dağların Yürütülmesi: 52

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 52

İbadet, Şükür Ve Kur'an Tilâvetiyle Meşgul Olma. 53

Kelime ve İbareler: 53

Ayetler Arası İlişki 54

Açıklaması 54

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 55


Rahman ve Rahim Olan Allah'ın Adıyla

 

NEML SURESİ

 

Kur'an'ın Mesajı

 

1- Ta, sîn. Bunlar Kur'an'm ve apaçık ki­tabın ayetleridir.

2- (Kur'an) Müminler için bir rehber ve müjdedir.

3- Onlar namazlarını dosdoğru kılar, ze­kât verirler. Onlar ahirete kesin olarak iman ederler.

4- Ahirete iman etmeyenlerin amellerini kendilerine güzel gösterdik. Artık onlar bocalar dururlar.

5-  İşte azabın şiddetlisi onlar içindir. Ahirette de en çok zarara uğrayanlar bunlardır.

6- Hiç şüphesiz bu Kur'an sana sonsuz hikmet sahibi olan ve her şeyi gayet iyi bilen Allah tarafından verilmektedir.

 

Açıklaması

 

"Tâ, sîn." Daha önce beyan ettiğimiz gibi bu harfler surelerin başlarındaki mukattaa harflerinden olup Kur'an'ın mucize olduğuna dikkat çekmek içindir.

"Bunlar Kur'anın ve apaçık kitabın ayetleridir." Ey Peygamber! Bu surede sana indirilen bu ayetler bir mushaf içinde toplanan Kur'an'ın ve satırlarda ya­zı ile tespit edilen, gayet açık bariz olan, kıyamet gününe kadar devam edecek olan Kur'an ayetleridir. Son derece açık olması ve parlak üslûbu sebebiyle Kur'an'ın amel edilmesi kolaylaştırılmıştır. Kur'an'ı inceleyen ve Allah'ın kelâ­mının tadını tadan, Allah'a azametini ve Kur'an'ın indirilmesi ve beyanı husu­sundaki Allah'ın lütfü hakkında düşünen kimseler Kur'an'dan istifade etmek­tedir. Kur'an beşer kelâmı değildir. Hiçbir kimse Kur'an'ın benzerini veya Kur'an surelerinden birinin benzerini getiremez.

"Kitab" kelimesinin "Kur'an a" atfedilmesi "Kelime ve İbareler" bölümün­de açıkladığımız gibi iki sıfattan birinin diğerine atfedilmesi şeklindedir. Mese­lâ: "Bu cömert ve ikramsever kişinin davranışıdır." denir.

Dikkat edilirse bu iki sıfat -yani Kitab ve Kur'an sıfatlan- bir defa marife, başka bir defa nekre olarak zikredilmektedir. Mânâ ise birdir. Kur'an'ın iki sı­fatı vardır: Bunlar Kur'an (okunan) ve Kitab (yazılan) vasıflarıdır. Zira Kur'an okuma ve yazı ile ortaya konulur.

"Müminler için bir hidayet rehberi ve müjdedirler." Yani Kur'an insanları sapıklıktan hidayete erdirir, itaat eden müminleri cennetle ve Allah Tealâ'nın rahmetiyle müjdeler.

Kur'an'ın müminler için hidayet olmasının manası Kur'an'ın onların hida­yetlerine hidayet katması demektir. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "İman edenlere gelince Kur'an onların imanlarını artırmıştır ve onlar birbirle­rine müjde verirler." (Tevbe, 9/124); "Onları (Allah) kendisinden bir rahmetin ve lütfün içine sokacak ve onları (Allah'a giden) doğru bir yola götürecektir." (Nisa, 4/175).

Özellikle müminlerin zikredilmesi hidayet ve müjdelemenin sadece Kur'an'a iman eden, O'na tabi olan, Onu tasdik eden ve onda bulunan hüküm­lerle amel eden kimseler için meydana gelecektir.

Allah Tealâ daha sonra iman tezahürlerini zikrederek şöyle buyurdu: "O müminler namazlarını dosdoğru kılar, zekâtı verir ve ahirete kesin olarak iman ederler." Kur'an'ın hidayeti ve müjdelemesinden yararlanan müminler namaz­da Rabbinin azametini düşünen, Kur'an tilâvetinde, niyazında, zikirleri ve teş­bihlerinde kalbi huşu içerisinde ürperen, namazlarını şartları ve rükünlerini tam olarak eda eden, mallarını ve canlarını kirlilikten ve şüpheli şeylerden te­mizleyen, farz olan zekâtı veren, ahiret yurduna, öldükten sonra dirilişe, hayır olsun şer olsun bütün amellerin karşılığının verileceğine, cennet ve cehenneme yakinen inanırlar. Dolayısıyla kendileri için en üstün ve en uygun hayat için hazırlanırlar. Emrettiği hususlarda Rabbine itaat ederler, nehyettiği ve sakın­dırdığı hususlardan uzaklaşırlar.

Allah Tealâ daha sonra bunların durumunu ahirete iman etmeyenlerin durumuyla karşılaştırdı. Öldükten sonra dirilişe yakînen iman edenleri zikret­tikten sonra dirilişi inkâr edenleri zikretti ve şöyle buyurdu:

"Ahirete iman etmeyenlerin amellerini kendilerine güzel gösterdik. Artık onlar bocalar dururlar."

Yani ahireti yalanlayanlar ve ölümden sonra bunun meydana geleceğini uzak görenlere onların içinde bulundukları durumu güzel gösterdik. Ahiret yurdunu yalanlamalarının cezası olarak bocalarlar, sapıklıklarında gider gelir­ler. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Biz onların gönüllerini ve gözle­rini ters çevirmiş, kendilerini azgınlıkları, taşkınlıkları içinde serseri ve şaşır­mış oldukları halde terk etmiş bulunuyoruz." (En'am, 6/110).

"İşte azabın şiddetlisi onlar içindir. Ahirette de en çok zarara uğrayanlar bunlardır." Onların cezalan dünya ve ahirette kötü bir azaptır. Dünyaya gelin­ce Bedir günü esir edilmeleri veya öldürülmeleri gibi bir azap, ahirette ise ce­hennem azabı vardır. Hatta onlar ahirette insanların en çok hüsrana uğrayan­larıdır. Mahşer halkı içinde kendilerini ve mallarını kaybedecek başka hiçbir kimse yoktur. Zira onların cehennemdeki azapları daimidir, hiç kesilmez.

Kur'an'a inananlarla onu inkâr edenlerin durumunu tavsif ettikten sonra Allah Tealâ kendisine Kur'an indirilen Peygamber'in durumunu anlattı:

"(Ey Muhammedi) Hiç şüphesiz bu Kur'an sana sonsuz hikmet sahibi olan ve her şeyi gayet iyi bilen Allah tarafından verilmektedir." Ey Peygamber! Şüp­hesiz ki sen Kur'an-ı Kerim, emri ve nehyinde, mahlûkatını idarede sonsuz hikmet sahibi olan, her işin en büyüğünü ve en basitini, mahlûkatının durum­larını ve kendileri için hayırlı olanı gayet iyi bilen Allah tarafından sana veril­mekte ve öğretilmektedir. Onun haberi tamamen doğrudur. Onun hükmü tam adalettir. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Rabbinin sözü doğruluk ve adaletle tam kemalindedir." (En'am, 6/115).[1]

 

Hz. Musa'nın Mukaddes Vadideki Kıssası

 

7- Hani bir zaman Musa, ailesine: "Ben gerçekten bir ateş gördüm. Size bundan bir haber getireceğim. Ya da parlak bir kor getireceğim ki belki bununla ısınır­sınız." demişti.

8- (Musa) ateşin yanına gelince kendisi- ne şöyle nida edildi: "Ateşin olduğu yer­de bulunan kimselere de çevresinde bu- lunan kimselere de muhakkak bereket  verildi. Âlemlerin Rabbi olan Allah her lÜ noksanhktan münezzehtir.

9- Ey Musa! Gerçek şudur ki, ben aziz (hükmünde galip olan) ve hakîm (son­suz hikmet sahibi) olan Allah'ım!

10- Asanı bırak!" (denildi. Asayı yere bı­rakan) Musa bunun bir yılan gibi kıvrı­lıp hareket ettiğini görünce arkasına bakmadan dönüp kaçtı. "Ey Musa! Korkma. Benim huzurumda peygam­berler asla korkmaz.

11- Ancak zulmeden kimseler sonradan kötülüğü bırakıp onu iyiliğe çevirirler­se ben çok bağışlayıcı ve esirgeyiciyim.

12-  Elini koynuna sok da Firavun ve kavmine gösterilen dokuz mucizeden biri olarak kusursuz bembeyaz bir el çıksın. Çünkü onlar fasık bir kavimdir (denildi)."

13- Onlara mucizelerimiz açık seçik ge­lince: "Bu apaçık bir büyüdür." dediler.

14- Vicdanları bunların doğruluğuna kanaat getirdiği halde sırf zulümleri ve büyüklük taslamaları sebebiyle o muci­zeleri inkâr ettiler. Bozguncuların so­nu nasıl oldu, bir bak!

 

Açıklaması

 

Allah Tealâ önce Hz. Musa kıssasını hatırlatarak başladı. Allah'ın Hz. Mu­sa'yı nasıl seçtiğini, O'na hitap ettiğini O'na eşsiz muazzam mucizeler ve ikna edici deliller verdiğini, O'nu Firavun ve adamlarına gönderdiğini ama onların Onu reddedip küfre düştüklerini, O'na tabi olup boyun eğmediklerini, büyük­lük tasladıklarını anlattı. Cenab-ı Hak şöyle buyurdu:

"Hani bir zaman Musa, ailesine: Ben gerçekten bir ateş gördüm. Size bun­dan bir haber getireceğim. Ya da parlak bir kor getireceğim ki belki bununla ısı-ıırsınız, demişti."

Yani ey peygamber! Şu kıssayı hatırla. Musa (a.s.) ailesiyle Medyen'den Mısır'a gitmiş, karanlık bir gecede yolunu kaybetmişti. Uzaktan parlayan ve yanan bir ateş gördü. Yolu bulma ve ateşle ısınma imkânı bulduğu için ailesine müjde vererek: "Ben bir ateş gördüm. Ben oradan size yol hakkında bir haber getireceğim. Ya da oradan size kor ateş getireceğim. Böylece bu soğuk gecede onunla ısınırsınız." dedi.

Durum aynen dediği gibi oldu. Çünkü oradan önemli bir haberle döndü. Bu peygamberlik haberiydi. Bu ışıktan ateş değil büyük bir nur aldı. Bu risalet nuru idi. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurdu:

"Musa ateşin yanına gelince kendisine şöyle nida edildi: Ateşin bulunduğu yerde bulunan kimselere de, çevresinde bulunan kimselere de muhakkak bereket verildi. Âlemlerin rabbi olan Allah her türlü noksanlıktan münezzehtir."

Hz. Musa (a.s.) ateşin yanına varınca ve ateşin dehşet verici manzarasını görünce, ateşin yemyeşil bir ağaçta yandığım, ateşin gittikçe daha fazla tutuş­tuğunu, ağacın da gittikçe daha yeşil ve daha parlak bir hal aldığını gördü. Da­ha sonra başını kaldırdı. Bir de ne görsün, bu ağaçtaki ateş değil, gökle irtibat halindeki nurdur. Bu nurdu. İbni Abbas'ın dediği gibi âlemlerin rabbinin nuru idi. Hz. Musa (a.s.) gördüğüne hayret etti. Kendisine şöyle nida edildi: Ateşin yerinde bulunan kimseye de çevresinde bulunan kimseye de muhakkak bere­ket verildi. Yani nurda bulunan kimse noksan sıfatlardan münezzehtir. Bu yer Cenab-ı Hakk'm şu ayetinde zikredilen mübarek yerdir. "Mübarek yerdeki va­dinin sağ tarafından nida olundu." (Kasas, 28/30). Buranın çevresi ise enbiya­nın indiği, ilâhî mesajların gönderildiği yer, bereketli ve hayırlı Şam diyarıdır.

Bir başka görüşe göre: Nurda olan Allah Tealâ'dır. Etrafında bulunanlar ise meleklerdir. Evlâ olan az önce belirttiğimiz görüştür.

Bu nfiibarekliğin sebebi muazzam bir olayın kendisinde meydana gelmesi­dir. Bu muazzam olay Allah'ın Musa'ya hitap etmesi, Onu rasul olarak gönder­mesi ve O'nun elinde mucizeler ortaya koymasıdır.

Bu durum Allah'a cisim ve madde izafe etme manası verebileceği için Al­lah kendisini zatına ve hikmetine lâyık olmayan bu gibi bir yanlış anlayıştan tenzih etti ve şöyle buyurdu: "Âlemlerin rabbi olan Allah her türlü noksanlık­tan münezzehtir." Yani dilediğini yapan, kendisine yarattığı varlıklardan hiç bi­rinin benzemediği, var ettiği varlıklardan hiçbirinin kendisini kuşatmadığı Al­lah bütün noksan sıfatlardan münezzehtir. O bütün mahlûkattan apayrı yüce ve ulu yaratıcıdır, sonradan meydana gelen varlıklara benzemekten münezzeh olan "samed" yani hiçbir varlığa muhtaç olmayan, "ehad" yani yegâne bir var­lıktır.

Hz. Musa (a.s.) bu nidanın Allah Tealâ tarafından geldiğini anlamıştı. Çünkü ateş yanmayan yeşil bir ağaçta parlıyordu. Bu durum bu nidanın Allah tarafından sadır olduğuna delâlet eden bir mucize niteliğindeydi.

İbni Abbas'tan (r.a.) rivayet edilen bu ifadenin doğruluğuna delâlet eden hadis-i şeriflerden biri İmam Müslim'in Sahih'inde, İbni Mace ve Beyhakî'nin Sünenlerinde Ebû Musa el-Eş'arî'den (r.a.) rivayet ettikleri Efendimiz'in (s.a) şu hadis-i şerifidir: "Allah uyumaz. Uyuması da ona yakışmaz. Adalet terazisi­ni indirir ve kaldırır. Onun hicabı nurdur. Eğer bu nuru açarsa zatının nuru onun basarının eriştiği her şeyi yakar." Sonra Ebu Ubeyde şu ayeti okudu: "Ate­şin bulunduğu yerde bulunan da, çevresinde bulunan da mübarek kılınmıştır. Alemlerin rabbi olan Allah bütün noksanlıklardan münezzehtir."

Sonra Cenab-ı Hak kelâmını açıkça ifade etti: "Ey Musa! Gerçek şudur ki: Ben aziz ve hakim olan Allah'ım!" Yani ey Musa! Sana hitap eden ve seninle konuşan, her şeye galip gelen, her şeyden üstün olan, sözlerinde ve fiillerinde sonsuz hikmet sahibi olan rabbin Allah'tır.

Cenab-ı Hak daha sonra Hz. Musa'ya kudretini gösterdi ve O'nu mucize­lerle te'yit etti:

Birinci Mucize:

"Asanı bırak (denildi). Musa bunun bir yılan gibi kıvrılıp hareket ettiğini görünce arkasına bakmadan dönüp kaçtı."

Yani Allah Hz. Musa'ya asasını elinden yere bırakmasını emretti. Hz. Mu­sa asasını bırakınca asâ derhal son derece büyük ve aynı anda süratle hareket eden korkunç muazzam bir ejderhaya dönüştü. Asayı bu şekilde görünce bun­dan korkarak kaçtı. Geri dönmedi. Çok korktuğu için arkasına dönmedi.

Hak Tealâ onu teskin etti ve korkusunu giderdi. Cenab-ı Hak şöyle buyur­du: "Ey Musa! Korkma. Benim huzurumda peygamberler korkmaz." Yani ey Musa! Şu gördüğün şeyden korkma. Ben seni rasul olarak seçmek, seni değerli bir peygamber kılmak istiyorum. Rasul ve nebiler kendilerine mucize ortaya koymalarını emrettiğim zaman benim huzurumda korkmazlar, dedi.

"Ancak zulmeden kimseler sonradan kötülüğü bırakıp onu iyiliğe çevirir­lerse ben çok bağışlayıcı ve esirgeyiciyim." Bu büyük bir istisnadır, Hz. Musa'ya doğrudan yapılan bu rabbani hitap da beşere verilen büyük bir müjdedir. Yani kendi nefsine veya başkasına zulmeden, ya da kötü bir amel üzerine olan sonra bunu terk eder, bundan vazgeçerse ve Rabbine yönelip tevbe ederse Allah bu gibi kimsenin tevbesini kabul eder. Çünkü bu kimse tevbesiyle kötülükten son­ra bunu güzel amelle değiştirmiştir. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: Şüphesiz ki ben tevbe eden, iman eden, salih amel işleyip sonra da doğru yola giren kimseyi çok çok mağfiret ediyicim." (Tâ-Hâ, 20/82); "Kim bir kötülük işler, ya da nefsine zulmeder de sonra Allah'tan mağfiret isterse o Allah'ı çok mağfi­ret edici ve çok esirgeyici olarak bulur." (Nisa, 4/110).

İkinci Mucize:

Musa'ya: "Elini koynuna sok da Firavun ve kavmine gösterilen dokuz mu­cizeden biri olarak kusursuz bembeyaz bir el çıksın. Çünkü onlar fasık bir ka­vimdir. " denildi.

Yani elini gömleğinin cebine sok. Elini oraya sokup çıkardığın zaman elin sanki bir ay parçası gibi pırıl pırıl parlayan, çakan şimşek gibi gözleri alan parlaklıkta, abraş v.b. hiçbir kusur olmaksızın çıkar.

Dikkat edilirse birinci mucize elinde olan asâmn değişmesi ve cansız bir varlık halinden canlı bir varlığa dönüşmesi idi. İkinci mucize ise bizzat elinin değişmesi ve nuranî vasıflara sahip bir el haline gelmesi idi.

"Firavun ve kavmine gösterilen dokuz mucizeden biri olarak..." Yani bu iki mucize yahut iki kudret delili seni kendileriyle te'yit edeceğim ve sana burhan olarak kılacağım Firavun ve kavmine gönderilen dokuz mucize içinde yei**al-maktadır. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Andolsun ki biz Musa'ya apaçık dokuz mucize verdik." (İsra, 17/101).

"Çünkü onlar fasık bir kavimdir." Yani Firavunu ilâh tanımak suretiyle hak dairesinden çıkan isyankâr bir kavimdir. Bu daha önce geçen Hz. Musa'nın mucizelerle te'yit edilmesinin sebebini beyan etmektedir.

Daha sonra Firavun ve kavmiyle buluşma meydana geldi. Cenab-ı Hak şöyle buyuruyordu:

"Onlara mucizelerimiz açık seçik gelince. Bu apaçık bir büyüdür, dediler." Firavun ve kavmine dokuz mucizemiz gayet açık bariz bir şekilde Musa ile kar­deşi Harun'un doğruluğuna delâlet etmek üzere geldiğinde bunu inkâr ettiler ve bu açık bariz bir büyüdür dediler. Sihirbazhklarıyla O'na karşı koymak iste­diler, mağlup olup rezil bir şekilde ayrıldılar.

Cenab-ı Hak bu mucizeleri sanki kendilerini açıkça ortaya koyuyor gibi son derece açık olduğuna delâlet etmek için "mubsıra" kelimesiyle ifade etti. Bu mucizedeki açık seçiklik sebebiyle kalpleriyle bu mucizeyi tasdik ettiler ama dilleriyle zahiren yalanladılar. Cenab-ı Hak bu durumu şöyle beyan et­mektedir:

'Vicdanları bunların doğruluğuna kanaat getirdiği halde zulümleYi ve bü­yüklük taslamaları sebebiyle o mucizeleri inkâr ettiler." Dilleriyle böbürlenerek ve inatçılık yaparak dış görünüş itibariyle bu mucizeleri inkâr ettiler ve yalan­ladılar. Halbuki gönüllerinde bu mucizenin Allah tarafından hak olduğuna ya-kinen inanıyorlar ve gayet iyi biliyorlardı. Ama nefislerine karşı zulmettiler ve hakka uymayıp büyüklük tasladılar. Nitekim bir başka ayette şu ifade yer al­maktadır: "Onlar büyüklük tasladılar. Onlar zorba bir kavim idiler." (Mü'mi-nûn, 23/46).

"Bozguncuların sonu nasıl oldu, bir bak!" Yani ey Peygamber! Ey bu ayeti duyan kimse! Allah'ın Firavun ve kavmini helak etmesi ve son nefere varınca­ya kadar hepsini bir sabah boğması şeklindeki akıbet nasıl oldu, bak!

Bu ayette Allah'ın insanlığı hidayete erdirmek için gönderdiği peygamber­leri yalanlayanlar için uyarı yapılmaktadır.

Ayetin manası şöyledir: Ey Muhammedi yalanlayanlar! Ey onun Allah ta­rafından getirdiği kitabı inkâr edenler! O kavimlere isabet eden azabın daha evlâ ve uygun olarak size de isabet etmesinden sakının. Çünkü peygamberlik O'nun risaletiyle sona ermiştir. Zira O'na inen Kur'an önceki kitapları tasdik etmekte ye onlara şahitlik etmektedir. Peygamberlerin O'nu müjdeledikleri, Onun gelişi için ümmetlerinden söz aldıkları, ve Hz. Musa ve diğer peygam­berlerden daha fazla O'nun peygamberliğine delâlet eden başta Kur'an-ı Kerim mucizesi gibi delillerle te'yit edildiği için azaba uğramaktan sakının. ;Nitekim Cenab-ı Hak bu surenin başında Kur'an mucizesini haber vermektedir: "Şüp­hesiz ki Kur'an sana sonsuz hikmet ve ilim sahibi olan Allah tarafından gel­mektedir. "[2]

 

Allah'ın Hz. Davud Ve Hz. Süleyman Peygambere Verdiği Nimetler

 

15- Andolsun biz Davud'a ve Süleyman'a ilim verdik. İkisi de: "Bizi mümin kulla­rının bir çoğundan üstün kılan Allah'a hamd olsun." dediler.

16- Süleyman Davud'a varis oldu: "Ey in­sanlar! Bize kuşların dili öğretildi, bize her şeyden (bol bol) verildi. Şüphesiz ki bu, apaçık bir lütuftur." dedi.

17-  Süleyman'ın cinlerden, insanlardan ve kuşlardan meydana gelen askerleri toplandı. Hepsi bir arada sevk ediliyor­lardı.

18-  Nihayet karınca vadisine geldikle­rinde bir karınca: "Ey karıncalar! Yuva­larınıza girin, aman Süleyman ve ordu­ları farkında olmayarak sizi ezmesin­ler." dedi.

19- Süleyman karıncanın sözüne hafifçe güldü ve şöyle dedi: "Ey Rabbim! Bana ve ana-babama lütfettiğin nimete şük­retmemi, razı olacağın salih amel işle­memi bana ilham et. Rahmetinle beni salih kullarının arasına kat."

 

Açıklaması

 

"Andolsun ki biz Davud'a ve Süleyman'a ilim verdik. İkisi de: "Bizi mümin kullarının bir çoğundan üstün kılan Allah'a hamdolsun." dediler."

Yani biz Davud (a.s.) ile oğlu Süleyman'a (a.s.) pek çok ilimler, şer'i mese­leler ve hükümlerin bilgisi ile insanlar arasında hüküm verme bilgisini verdik. Davud'a savaş zırhları yapma sanatını, Süleyman'a da kuşların dilini öğrettik. Onlar da Allah'ın bu nimetlerine karşılık O'na şükrettiler. Bizler gibi hiçbir kimseye verilmeyen dünya ve ahiretin hayırlarını bir arada toplayan bu ilim ve bilgilerle mümin kullarının pek çoğundan bizi üstün kılan Allah'a hamdolsun dediler.

Bu sultanlığın olmazsa olmaz şartı olan ilmin faziletine, ilmin ve alimlerin mertebesinin yüceliğine delildir.

Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Allah içinizden iman edip kendilerine ilim verilenlerin derecelerini yükseltir." (Mücadele, 58/11).

Bu, alimi nimete şükretmeye ve tevazu göstermeye teşvik etmektedir. Hz. Davud ve Hz. Süleyman (a.s.) kendilerini herkesten üstün görmemekte ancak pek çok kimseden üstün saymaktadırlar. Bu, aynı zamanda alimin her ne ka­dar pekçok kimseden üstün olsa da kendisi gibi pekçok faziletli kimselerin bu­lunduğuna inanması gereğini hatırlatmaktadır.

İlim mertebelerinin en şereflisi Allah'ı ve O'nun sıfatlarını bilmektir. İbni Ebî Hatim rivayet ediyor: Ömer b. Abdülaziz şöyle bir mektup yazmıştı: Allah kuluna bir nimet verip de kul buna şükrederse onun şükrü bu nimetten daha efdal olur. Bunu ancak Allah'ın kitabında buluruz. Allah Tealâ şöyle buyuruyor:

"Andolsun biz Davud'a ve Süleyman'a ilim verdik. Onlar: Bizi mümin kul­larının bir çoğundan üstün kılan Allah'a hamdolsun, dediler." Hz. Davud ve Hz. Süleyman'a verilen nimetlerden daha üstün hangi nimet vardır?

"Süleyman Davud'a varis oldu." Yani Süleyman babasının vefatından son­ra peygamberlik, ilim ve sultanlık mirasında onun yerine geçti. Burada anlatıl­mak istenen mal mirası değildir. Çünkü Hz. Süleyman Hz. Davud'un diğer ev­lâtlarından özellikle bu mirasa lâyık olmuştur. Ayrıca peygamberler mal miras bırakmazlar.

Nitekim Rasulullah (s.a.) Buharî, Müslim, Ebu Davud ve Nesaî'nin Hz. Ai-şe'den (r.a.) rivayet ettikleri hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır: "Biz pey­gamberler topluluğu miras bırakmayız. Bıraktığımız sadakadır."

Hz. Davud (a.s.) Hz. Süleyman'dan (a.s.) daha çok ibadet ediyordu. Hz. Sü­leyman (a.s.) daha isabetli hüküm veren, Allah'ın nimetine daha çok şükreden ve babasından daha büyük bir saltanata sahip olan bir peygamberdi. Hz. Sü­leyman'a (a.s.) babasına verilen nimetler verilmiştir. Ayrıca buna rüzgârların ve şeytanların onun emrine verilmesi ve kuşların dilini bilmek de ilâve edil­mişti. Nitekim Cenab-ı Hak ona verdiği bazı nimetleri beyan etmiştir.[3]

 

1- Kuş Dilinin Öğretilmesi:

 

"Ey insanlar! Bize kuşların dili öğretildi, dedi." Yani Hz. Süleyman (a.s.) Allah'ın üzerindeki nimetini itiraf ederek Rabbinin kendisine kuşların ve hay­vanların dilini öğrettiğini ve seslerinin çeşidinden onların maksatlarını ayırt edebileceğini söyledi. At, katır, eşek, sığır ve deve gibi bazı hayvanların bakı­mım ve hizmetini yapan bazı kimseler de birtakım hayvan seslerini anlayabil­mekte, hayvanların yeme-içme gibi arzularını idrak etmekte, hastalık veya vurma anındaki acılarını anlayabilmektedirler. Yine modern çağda bazı kimse­ler kuşların üzüntü, sevinç, yeme-içme arzusu ve yardım talep etme halindeki dillerini deney, mülahaza ve aynı durumdaki nağmelerin benzerliği sebebiyle anlayabilmektedirler. Nitekim karınca ve arı gibi haşeratın da dillerini öğren­meye teşebbüs etmişlerdir.

Beyzavî diyor ki: Belki de Hz. Süleyman (a.s.) bir hayvan sesi işittiği za­man ön sezgi gücüyle ona bu sesi çıkartan hususu ve onun bu sesteki amacını biliyordu. Anlatılan şu husus bu cinstendir: Hz. Süleyman şen-şakrak öten bir bülbülün yanından geçiyordu. Hz. Süleyman:

-  Bülbül yarım hurma yediğim zaman dünyaya afiyet olsun, diyor dedi. Bunun üzerine bir güvercin öttü. Hz. Süleyman:

- Güvercin diyor ki: Keşke mahlûkat yaratılmasaydı, dedi. Belki de bülbü­lün sesi karın tokluğu ve zihin açıklığı sebebiyle, güvercinin ötmesi de sıkıntı çekmesinden ve kalbinin acı duymasından olabilir.

"Bize her şeyden verildi." Yani bize din ve dünyadan mülk ve servet gibi herşeyden pek çok hayırlar verildi.

Bu üslup ile -Zemahşerî'nin zikrettiği gibi- verilen şeyin çokluğu murad edilir. Nitekim şöyle denir: "Falan kimseyi herkes ziyaret ediyor. O her şeyi bi­liyor." Bununla onun ziyaretçilerinin çokluğu, ilminin zenginliği ve genişliğine müracaat edildiği ifade edilmiş olur. Hüdhüd kuşunun Belkıs hakkındaki sözü­nü anlatan şu ayet de bunun gibidir:

"Ona (Belkıs a) her şeyden (bol bol) verildi." (Nemi, 27/23).

"Bize öğretildi" ve "Bize verildi" cümlelerindeki zamir Hz. Süleyman (a.s.) ve babasına aittir. Yahut siyaset kaideleri gözetilerek meliklerin âdeti olduğu üzere sadece Hz. Süleyman'a (a.s.) aittir.

"Şüphesiz ki bu, apaçık bir lütuftur." Muhakkak ki peygamberlik, sultan­lık, hakimlik gibi hayîr^ve nimetler hiçbir kimseye gizli kalmayan, apaçık, ba­riz ilâhî lütuflardır. Bu Allah'ın bizim üzerimizdeki lütfudur.

Bu ifade şükür ve hamd makamında variddir. Nitekim Rasulullah (s.a) Müslim ve Ebu Davud'un Ebu Hureyre'den (r.a.) rivayet ettikleri hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: "Ben kıyamet günü Ademoğlunun efendisiyim. Bunu iftihar etmek için söylemiyorum." Yani bunu şükür olması için söylüyorum.[4]

 

2- Hz. Süleyman'ın (a.s.) Ordular:

 

"Süleyman'ın cinlerden, insanlardan ve kuşlardan meydana gelen askerle­ri toplandı. Hepsi bir arada sevk ediliyorlardı."

Hz. Süleyman'ın askerleri bir araya geldiler. Cinler... İnsanlar... Kuşlar... toplandılar. Yani Hz. Süleyman onların içinde büyük bir ihtişam ve azamet içinde bineğe binmişti. Onun peşinde insanlar, sonra cinler, daha sonra da kuş­lar yer almıştı. Eğer hava sıcaksa kuşlar kanatlarıyla ona gölge ediyorlardı. Onlar bir sıra ve düzen içinde toplanıyorlardı. Böylece hiçbir kimse yerinden ve mertebesinden öne geçemiyordu. Toplu halde bulunuyorlar, onlardan hiçbir kimse geri kalmıyordu.

Bu, Hz. Süleyman'ın (a.s.) başlarında komutanları olan büyük bir ordu olarak yola çıktığına ve bu ordunun sadece insanlardan meydana gelen bir or­du olmadığına, Hz. Süleyman'la (a.s.) birlikte cinler ve kuşların da bulunduğu­na delâlet etmektedir.

Mücahid diyor ki: Her sınıfa komutan tayin edilmişti. Bu komutanlar ön-dekiler ileri gitmesinler diye bugün subayların yaptığı gibi öndekileri arkada-kilerle birleştiriyorlardı.

Hz. Osman (r.a.) şöyle demiştir: "Sultan, Kur'an'ın insanı menettiğinden daha çok insanları meneder." Hasan-ı Basrî ise şöyle demiştir: "İnsanlar için mutlaka bir caydırıcıya -yani engelleyici bir sultana- ihtiyaç vardır."

Bu, Allah tarafından bir lütuf olarak ve duası kabul olunarak Hz. Süley­man'ın (a.s.) peygamberlik ve bütün yetkileri ve kendisinden sonra hiçbir kim­seye nasip olmayan sultanlığı elinde topladığına delildir.

"Süleyman dedi ki: Ey Rabbim! Bana mağfiret eyle. Bana benden sonra hiçbir kimseye lâyık olmayan bir mülk ihsan eyle. Şüphesiz ki sen çok çok bağışlayıcısın. Bunun üzerine biz de rüzgârı onun emrine verdik. Rüzgâr Süley­man'ın emriyle onun dilediği yere gayet yumuşak bir şekilde akar giderdi. Ayrı­ca şeytanları (onlardan) her bina ustasını ve dalgıcı (Onun emrine verdik)." (Sad, 38/35-37).

"O'nun önünde Rabbinin emriyle çalışan cinler de vardı. İçlerinden kim bi­zim emrimizden saparsa ona çılgın azaptan tattırırdık. Onlar kaleler, heykeller, büyük havuzlar gibi, çanaklar ve sabit kazanlar gibi O'nun dilediği şeyi kendi­sine yaparlardı." (Sebe, 34/12-13).

Bundan anlaşılmaktadır ki Allah Tealâ insanları Hz. Süleyman'ın (a.s.) emrine vermiştir. Bu şekilde pek çok orduları vardı. Ayrıca -Hüdhüd kıssasında geleceği gibi- büyük binaları, geniş çanakları ve sabit kazanları yapmak için cinler Onun emrine de verilmişti.[5]

 

3- Karınca Kıssası:

 

"Nihayet karınca vadisine geldiklerinde bir karınca: Ey karıncalar! Yuva­larınıza girin, aman Süleyman ve askerleri farkında olmayarak sizi ezmesinler, dedi."

Yani Hz. Süleyman (a.s.) ile beraberindeki ordular -sabit olmayan rivayete göre- Şam'da veya bir başka yerde karıncalan çok olan Karınca Vadisi'ne gel­diklerinde bir karınca -Hz. Süleyman'ın anladığı gibi o karıncaların kraliçesi idi- şöyle nida etti: Ey karıncalar! Evlerinize girin. Sakın Süleyman ve orduları hiç farkına varmadan sizi kırmasınlar, dedi.

"Sizi ezmesinler." ifadesi Keşşafta yer aldığı gibi emrin cevabı da olabilir. Yani yuvalarınıza girin sizi ezmesin. Meselâ çalış ki başarısız olmayasın cümle­si gibi. Ya da emrin yerine geçen nehiy olabilir. Yani bulunduğunuz yerde dur­mayın, yoksa ezilirsiniz demektir. Bu aynen seni sakın burada görmeyeyim cümlesi gibidir.

"Süleyman karıncanın sözünden dolayı hafifçe güldü ve şöyle dedi: Ey Rabbim! Bana ve ana-babama lütfettiğin nimete şükretmemi, razı olacağın sa-lih amel işlememi bana ilhamjet. Rahmetinle beni salih kullarının arasına kat."                                              ;

Hz. Süleyman karıncanın sözünü anlayıp onun uyarısından dolayı hayret ederek veya Allah'ın kendisine özellikle verdiği karıncanın maksadını anlama kabiliyetinden dolayı sevinerek gülmeye başladı ve şöyle niyazda bulundu:

-Ey Rabbim! Bana verdiğin kuşların ve diğer hayvanların dilini öğretmen şeklindeki nimetine karşılık, anne ve babama verdiğin sana teslim olma ve sa­na iman etme nimetine karşılık sana şükretmeyi, nimete şükür vazifesini yeri­ne getirmek için seveceğin ve razı olacağın amel işlemeyi de bana ilham eyle. Benim canımı aldığın zaman beni peygamberler, veliler gibi salihler zümresi içinde cennette kıl.

Hz. Süleyman anne-babasını da duada zikretti. Çünkü çocuğa verilen ni­met ve özellikle din nimeti anne-babaya verilen nimettir. Çünkü çocuk muttaki olursa duası ve şefaatiyle anne ve babasına faydalı olur. Ayrıca müminler de her dua ettiklerinde onlara faydalı olurlar.

Bu, ilim nimetinin yalnız başına şükrü vacip kılmaya yeterli olduğuna, bu nimeti veren ve lütufta bulunan zatın hamdü sena etmeye lâyık olduğuna delil­dir. Yine bu ayet anne ve babaya itaat ve iyilikte bulunmaya ve öldükten sonra onlara dua etmeye delildir.

Hz. Süleyman'ın (a.s.) karıncaların sözlerini anladığını bildiren olaylardan biri de İbni Ebî Hatim'in Ebu's-Sıddîk en-Naci'den naklettiği şu olaydır: Hz. Süleyman (a.s.) yağmur duasına çıkmıştı. Bir de ne görsün, bir karınca sırtı üzerine yatmış, ellerini ayaklarını gökyüzüne çevirmiş şöyle diyordu:

- Allahım! Bizler senin yarattığın varlıklardanız. Senin yağmuruna muh­tacız. Bize yağmur vermezsen bizi helak etmiş olursun.

Bunun üzerine Hz. Süleyman (a.s.) kavmine:

- Geri dönün. Başkalarının duasıyla yağmura kavuştunuz, dedi.[6]

 

Hz. Süleyman İle Hüdhüd Kuşu Kıssası

 

20- Süleyman, kuşları araştırıp dedi ki: Neden Hüdhüd'ü göremiyorum? Yoksa kayıplara mı karıştı?

21- Bana apaçık bir delil getirmezse, onu mutlaka çetin bir azaba uğratacağım veya onu muhakkak kestireceğim.

22- Çok geçmeden Hüdhüd geldi ve Süleyman'a şöyle dedi: "Ben senin bilmediğin bir şeyi öğrendim. Sana Sebe'den doğru bir haber getirdim..

23- Ben, Sebe halkına hükümdarlık eden bir kadın buldum. Her şey onun emrine verilmiş, kendisinin büyük bir  tahtı da var.

24- Kendisini de kavmini de Allah'ı bırakip güneşe secde eder halde buldum. Şeytan yaptıkları amelleri onlara güzel göstermiş ve onları doğru yoldan alıkoymuş, bu yüzden doğru yola erememislerdir."

25- Göklerde ve yerde gizli olan şeyleri açığa çıkaran, gizledikleri ve açığa vurdukları şeyleri bilen Allah'a secde etmemeleri için (şeytan böyle davrandı).

26- O Allah ki, kendisinden başka hiçbir ilâh yoktur, yüce Arş'ın Rabbidir.

27-  Süleyman (Hüdhüd'e) şöyle dedi: "Bakacağız, doğru mu söyledin, yoksa yalancılardan mısın?

28- Bu mektubumu götür, onlara bırak. Sonra da onlardan uzaklaş ve neye baş vuruyorlar, bakf'

 

Açıklaması

 

"Süleyman kuşları araştırıp dedi ki: Neden Hüdhüd'ü göremiyorum? Yok­sa kayıplara mı karıştı?" Yani Hz. Süleyman (a.s.) ordusu arasında Hüdhüd'ü aradı. Hz. Süleyman kuş dili hakkında bilgi sahibi idi. Kuşlar da rüzgâr v.b. gi-oi Hz. Süleyman'ın (a.s.) emrine verilmişti.

Hz. Süleyman (a.s.): "Hüdhüd'ü neden göremiyorum?" dedi. Zira O Hüd­hüd'e izin vermemişti. Ben O'nun ayrılacağını bilmeden kayıplara karıştı. Bu ifadede değişiklik vardır. Yani Hüdhüd'e ne oluyor ki ben onu göremiyorum de­mektir. Bu ifade aynen: "Bana ne oluyor ki seni kederli görüyorum? Yahut sana ne oluyor?" sözü gibidir.

Müfessirler zikrediyorlar ki Hz. Süleyman'ın (a.s.) Hüdhüd'ü aramasının sebebi şu idi: Hüdhüd yer altında suyun bulunduğu yeri gagalayarak gösteri­yordu. Hz. Süleyman da (a.s.) cinler ve şeytanlar vasıtasıyla oradan suyu çıkanyordu. Ayrıca çölde yürürken suyu yakın olan yerle uzak olan yer arasını ayı­rıcı sınırı Hz. Süleyman'a (a.s.) ve ordusuna işaret ediyordu.

Hz. Süleyman (a.s.) Hüdhüd'ün bulunmadığını kesin olarak tespit edince makbul bir özrü olmadığı takdirde onu azaba uğratmakla tehdit etti: "Banm (mazereti için) apaçık bir delil getirmezse onu mutlaka çetin bir azaba uğrata­cağım veya onu muhakkak keseceğim." Yani Hz. Süleyman (a.s.) açık bir deH getirmesi dışında Hüdhüd'ü öldürmek, azaba uğratmak veya tüylerini yolmak gibi şiddetli bir ceza ile tehdit etti. Üçüncü teklifi -yani açık bariz özrü- getir­mezse ilk iki durumdan biriyle tehdit ve vaîdde bulundu.

"Çok geçmeden Hüdhüd geldi ve Süleyman'a şöyle dedi: Ben senin bilmedi­ğin bir şeyi öğrendim. Sana Sebe'den doğru bir haber getirdim."

Hüdhüd bir müddet kaybolmuştu. Sonra geldi. Hz. Süleyman ona görüa-memesinin sebebini sordu. Hz. Süleyman'a: Ben senin ve senin askerlerinim bilgi sahibi olmadığı bir şey hakkında bilgi edindim. Sana Sebe şehrinden doğ­ru ve yakînî bilgi getirdim, dedi.

Alimlerin çoğunluğu "Sebe" kelimesinin belde ismi olması sebebiyle gayr4 munsarıf olmadığı görüşündedirler. Sebe' halkı ise Hımyer kabilesidir ki bun­lar Yemen'in krallarıdır. Yine çoğunluğa göre 'mekese' fiilindeki zamir Hüd-hüd'e racidir. Süleyman'a raci olması da ihtimal dahilindedir. Buna göre mana "Süleyman araştırdıktan ve tehditte bulunduktan sonra çok beklemedi." de­mektir.

Hüdhüd bakışları kendine çevirmek ve sözüne kulak verilmesi ve kendisi­ni nezaketle müdafaa etmesi hususunda mahir idi. Hüdhüd Sebe' ülkesi için we halkının krallık ve dindarlık durumları hakkında bilgi sahibi olmak üzere ilmi keşif gezisi yapıyordu. Sonra ilim ve bilginin daha zayıf bir kimsede olabilece­ğine dikkat çekmek için ve alimlerin mütevazi olmasının zaruretine işaret et­mek için Hz. Süleyman'a (a.s.) peygamberlik hikmet ve pek çok ilimler verilme­sine rağmen yeni malumat getirdi.

Zemahşerî diyor ki: Burada Rafizîlerin: "İmama hiç bir şey gizli kalmaz ve onun zamanında ondan daha bilgilisi bulunmaz." şeklindeki görüşlerinin batal olduğuna delil vardır.[7]

Hüdhüd'ün getirdiği haberin muhtevası üç husustur: Hepsi de şu ayette­dir: "Ben Sebe' halkına hükümdarlık eden bir kadın buldum. Her şey onun em­rine verilmiş, kendisinin büyük bir tahtı da var." Ben Sebe' beldesinde şerefli, büyük bir krallık buldum. Onlara Belkıs b. Şerahîl isimli bir kadın hükümdar­lık ediyordu. Ondan önce melik olan babası büyük bir hükümdar idi. Bu meli­keye zenginlik, imkân, mülk ve konfor çeşitli savaş araçlarıyla donatılmış si­lâhlı bir ordu gibi dünya malından pek çok şey verilmişti.

Kısaca: Kendisine zamanında krallığın ihtiyaç duyduğu her şey verilmişti. Melikenin üzerinde oturduğu çeşitli mücevherat, inciler ve altınlarla süslenmiş büyük muazzam bir tahtı vardı. Tahtın büyüklükle tavsif edilmesi hem şekil, hem de sultanın mevkisi sebebiyledir. Tarihçiler diyorlar ki: Bu taht doğusun­da 300, batısında 300 pencere bulunan sağlam yapılmış, binası yüksek, gayet muhteşem bir sarayda bulunuyordu. Saray güneşin her gün bîr penceresinden gireceği ve bir penceresinden batacağı şekilde yapılmıştı. Sabah-akşam güneşe tapıyorlardı. Sebe halkının dinî inançlarım açıklayan şu ayetin işaret ettiği de budur:

"Kendisini de kavmini de Allah'ı bırakıp, güneşe secde eder halde buldum. Şeytan onlara yaptıkları amelleri güzel göstermiş ve onları doğru yoldan alı­koymuş, bu yüzden doğru yola erememişlerdir."

Yani bu melikenin ve kavminin Allah'a ibadet etmeyip güneşe taptıklarını gördüm. Şeytan da onlara bu çirkin amellerini güzel gösterdi. Dolayısıyle kötü­yü iyi görmeye başladılar. Şeytan onları hak yoldan, bir olan Allah'a kulluktan alıkoydu. Bu sebeple hidayete eremediler.

"Göklerde ve yerde gizli olan şeyleri açığa çıkaran, gizlediğiniz ve açığa vurduğunuz şeyleri bilen Allah'a secde etmesinler diye (şeytan onlara engel ol­du). "

Bu ayetin birinci kısmının benzeri şu ayettir: "Gece ile gündüz, güneş ile ay Allah'ın (kudretinin) ayetlerindendir. Siz güneşe de aya da secde etmeyin. Eğer sadece Allah'a kulluk ediyorsanız bu varlıkları yaratan Allah'a secde edin." (Fussilet, 41/37).

Ayetin ikinci kısmının benzeri de şu ayettir: "İçinizden sözünü gizleyen kimse ile bunu açıklayan, gece gizlenen kimse ile gündüz yoluna devam eden kimse (O'nun ilminde) birdir." (Ra'd, 13/10).

"O Allah ki, kendisinden başka hiçbir ilâh yoktur, Yüce Arş'ın Rabbidir."

Hüdhüd konuşmasının sonunda Allah'ın varlığı ve birliği delilini -yani bü­tün âlemin O'na muhtaç olduğunu- beyan ettikten sonra Cenab-ı Hakkı tenzih etti ve azametini beyan etti. Allah'ın hiçbir ortağı olmayan tek ilâh olduğunu, Ondan başka kendisine hakkıyla ibadet edilen hiçbir varlık bulunmadığını an­lattı. O yaratılmışlar arasında kendisinden daha büyük hiçbir mahlûk bulun­mayan Ulu Arş'ın rabbidir. Her arş, her taht ne kadar büyük olursa olsun ilâhî arşın altındadır, ondan düşüktür. Belkıs'ın arşı da böyledir. Dolayısıyla sadece Allah'a ibadet edilmelidir.

Hüdhüd Belkıs'ın tahtını nisbî olarak ya da aynı seviyedeki meliklerin :ahtına izafetle "büyük" olarak tavsif etti. Allah'ın arşını ise göklerde ve yerde arattığı varlıklara nispetle "büyük" olarak tavsif etti.

Sebe halkından ve melikesinden bilgi veren ve bu suretle kendini temize :ıkarmak için savunmada bulunan Hüdhüd'e Hz. Süleyman (a.s.) şu cevabı erdi:

"Bakacağız, doğru mu söyledin, yoksa yalancılardan mısın?" Yani Hz. Süleyman (a.s.) şöyle dedi: Senin sözünün doğruluk derecesini bileceğiz. Sen bu verdiğin haberde doğru sözlü müsün yoksa yalancısın da sana yaptığını tehditten kurtulmak için mi böyle söylüyorsun?

Bu ayetteki isim ve fiil cümleleri arasındaki farklılık ve ikinci cümlenin isim cümlesi olması mübalağa etmek yalancılık sıfatının onun üzerinde sabit olduğunu ifade etmek ve onun yalancılığa devam edip ondan ayrılmadığını bil­dirmek içindir.

İmtihan vesilesi ise şu ayette bildirilmiştir.

"Bu mektubumu götür onlara at. Sonra da onlardan uzaklaş ve neye baş vuruyorlar, bak."

Yani Hz. Süleyman (a.s.) Belkıs ve kavmine mektup yazdı. Bu mektubun­da onları imana ve Allah'a teslim olmaya çağırıyordu. Bu mektubu Hüdhüd'e verdi ve bunu Belkıs'ın yanına bırakmasını sonra da oradan biraz uzaklaşıp tepkilerini, birbirlerine ne şekilde sözler söyleyeceklerini ve bu konuyu nasıl tartışacaklarını incelemesini emretti.[8]

 

Belkıs'ın Hz. Süleyman'ın Mektubuna Cevabı

 

29-  Sebe Melikesi şöyle dedi: "Ey ileri gelenler! Bana çok değerli bir mektup bırakıldı.

30- Mektup Süleyman'dan geliyor, Rah­man ve Rahim olan Allah'ın adıyla baş­lıyorum, (diyor).

31-  Bana karşı büyüklük taslamayın, Müslüman olarak bana gelin diye yazı­yor."

32- Sebe Melikesi: "Ey ileri gelenler! Bu işim hakkında bana görüşlerinizi bildi­rin. Şimdiye kadar hiçbir konuda gö­rüşlerinizi almadan kesin karar verme­dim." dedi.

33- İleri gelenler: "Bizler güçlü kuvvetli kimseler ve cesur savaşçılarız. Fakat emir sana aittir. Artık, bak sen ne emre­deceksin." dediler.

34- Melike şöyle dedi: "Hükümdarlar bir ülkeye girdikleri zaman orasını perişan ederler. Halkının şerefli olanlarını hor kılarlar. Onlar da böyle yapacaklardır.

35- Ben onlara bir hediye göndereyim de, elçiler ne ile dönecekler, bakayım."

36- Elçi Süleyman'a gelince Süleyman ona şöyle dedi: "Siz bana mal ile yardım mı ediyorsunuz? Allah'ın bana verdiği (nimetler) size verdiğinden çok daha hayırlıdır. Doğrusu siz hediyenizle şı-manyorsunuz.

37- Onlara geri dön (Hediyeyi geri gö­tür). Yemin olsun ki onlara, karşı koya­mayacakları ordularla geliriz ve mutla­ka onları oradan zelil bir şekilde, hakir (horlanmış) olarak çıkarırız."

 

Açıklaması

 

"Sebe' Melikesi şöyle dedi: Ey ileri gelenler! Bana çok değerli bir mektup bırakıldı."

Belkıs kavminin şereflilerine, müsteşarlarına, devlet erkânına şöyle dedi: Ey bu kavmin eşrafı! Bana kıymetli bir mektup bırakıldı. Çünkü bunu gön­deren Allah'ın peygamberi ve aynı zamanda değerli bir sultan olan Hz. Süley­man'dır (a.s.). Ayrıca muhtevasının güzelliği ve ibarelerinin letafeti sebebiyle, ayrıca mektubun mühürlü olması sebebiyle değerli bir mektuptur.

Taberanî'nin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Efendimiz (s.a.) şöyle buyur­maktadır: "Mektubu değerli kılan, mühürlü olmasıdır."

Peygamberimiz (s.a) yabancı ülkelere mektup gönderirdi. Kendisine, yabancılar üzeri mühürlü olmayan mektupları kabul etmiyorlar, denildi. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.) kendisi için mühür yaptırdı.

Ayrıca bu mektubu getirenin durumu da hayret vericidir. Bu mektubu Bel-kıs'a bırakan kuş idi. Mektubu bıraktıktan sonra edeple bir kenara çekildi. Bu meliklerden hiç birinin yapamayacağı bir durumdur. Bunu yapmalarına imkân yoktur.

Mektubun muhtevası:

"Mektup Süleyman'dan geliyor ve "Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla başlıyorum. Bana karşı büyüklük taslamayın. Müslüman olarak bize gelin." diye yazıyor."

Yani Belkıs bu mektubu kavminin ileri gelenlerine okudu. Mektup son derece beliğ, veciz, fasih bir mektup olup şu üç hususu ihtiva etmektedir:

1- Allah'ın varlığına, birliğine, kudretine ve rahmetine delâlet eden "bes­mele",

2- Hakkın gönüllere ulaşmasına engel olan büyüklük taslamaktan ve nefsî arzulara boyun eğmekten nehyedilmesi,

3- Fazilet esaslarını içinde toplayan İslâm'a girmenin emredilmesi ya da Hz. Süleyman'ın (a.s.) emrine itaat edilmesinin ve ona boyun eğmenin emredil­mesi.

Alimler diyorlar ki: Hz. Süleyman'dan (a.s.) önce hiçbir kimse mektubun­da "Bismillâhirrahmânirrahîm" yazmamıştır. Bununla sabit olmuştur ki bu mektup veciz olmasından başka din ve dünya meselelerinden gerekli olan hususları içinde toplamaktadır.

Belkıs daha sonra bu mektuba cevap verme konusunda adamlarıyla is­tişare etti. Bu hikmet ve istişarenin kabulü, istibdadın reddedilmesinin gereği idi.

"Belkıs şöyle dedi: Ey ileri gelenler! Bu işim hakkında bana görüşlerinizi bildirin. Şimdiye kadar hiçbir konuda görüşlerinizi olmadan kesin karar ver­medim, dedi."

Belkıs şöyle dedi: Ey bu kavmin eşrafı! Allah'ın peygamberi Hz. Süley­man'dan (a.s.) gelen bu mektup hakkında bana fikirlerinizi anlatın. Ben sizin bulunmadığınız ve sizinle danışmadığım hiç bir meselede kesin karar ver­medim.

Bu Belkıs'm güzel siyaseti, isabetli görüşü ve hikmetli tavrına delâlet et­mektedir. Zira Belkıs daha üstün, daha samimî ve daha doğru bir karar almak­ta kendisine yardımcı olmaları için müsteşarlarından ricada bulundu. Adam­ları da çarpışmaya, savaşa ve ülkeyi savunmaya hazır olduklarını ortaya koy­mak suretiyle ona cevap verdiler:

"İleri gelenler: Bizler güçlü kuvvetli kimseler ve cesur savaşçılarız. Fakat emir sana aittir. Artık, bak sen ne emredeceksin, dediler."

Kavmin eşrafı: "Biz sayıca ciddî bir güç sahibiyiz. Savaşta sebatkâr, şid­detli ve cesur kimseleriz." dediler. Sonra da savaş ilânını şu sözleriyle ona havale ettiler: Bizler savaşa tam hazırlık içindeyiz. Bundan sonra emir sana aittir. Bizim hakkımızda görüşünü bildir ki ona uyalım ve itaat edelim.

Bundan daha güzel bir cevap zikretmek mümkün değildir. Bu cevapta şahsî ve maddî gücü ortaya koyma, eğer barış ve anlaşma isterse ona itaat edeceklerini ortaya koyma manası vardır.

Belkıs Hz. Süleyman'ın (a.s.), ordularının ve askerlerinin gücünü, yani cinler, insanlar ve kuşların onun emrine verildiğini bildiği için bu konuda müs-teşarlarıyla tartışmış ve barışı savaşa tercih etmişti. Belkıs şöyle diyordu: Ben Onunla savaşıp bize galip gelmesinden ve hepimizi helake ve yok olmaya maruz bırakmasından korkuyorum.

Bu ifadesiyle Belkıs barış yapmaya meylediyordu. Adamlarından daha ih­tiyatlı olduğu ve Hz. Süleyman'ın (a.s.) durumunu daha iyi bildiği anlaşılıyor­du. Bunun için onlara zorba kralların yaptıklarını anlatıyordu:

"Melike şöyle dedi: Hükümdarlar bir ülkeye girdikleri zaman orasını perişan ederler. Halkının şerefli olanlarını hor kılarlar. Onlar da böyle yapacak­lardır. "

Yani onlar Hz. Süleyman'la (a.s.) çarpışma hazırlığında olduklarını ortaya koyduklarında Belkıs onlara şöyle dedi: Çünkü hükümdarlar bir beldeye an­sızın girdikleri zaman orasını tahrip ederler, ülkeyi ve malları telef ederler. Öl­dürmek veya esir etmek suretiyle o belde halkının aziz ve şerefli olanlarını zelil ve hor kılarlar. Galibiyet ve hakimiyetin gerçekleşmesi için onları son derece hor kılarlar. İşte böyle yaparlar.

"Onlar da böyle yapacaklardır." Bu cümlenin Belkıs'ın sözü olup bununla hükümdarların değişmez, devamlı sabit âdetlerinin böyle olduğunu murad et­mektedir. Çünkü Belkıs eski bir kraliyet ailesi içinde yetişmiş, bu gibi durum­ları işitmiş ve görmüştü.

Bu kavminin Hz. Süleyman (a.s.) ile savaşmaktan ve O'nun kendilerine geleceği ve beldelerine gireceğinden sakındırma ifadesidir.

Belkıs savaş fikrinin uzak bir görüş olduğunu söyledikten sonra sevgi vesilelerine, barış ve anlaşma yoluna baş vurdu ve Hz. Süleyman'a (a.s.) hediye gönderilmesini teklif etti. İsabetli olan görüş bu idi.

"Ben onlara bir hediye göndereyim de, elçiler ne ile dönecekler, bakayım." Ben Onun gibisine lâyık olan bu denemeye -yani Ona hediye göndermeye-teşebbüs edeceğim ve peygamber mi yahut kral mı, onu deneyeceğim. Bundan sonra cevabı ne olacak bakacağım. Ya bu hediyeyi kabul edip bizden elini çeker ya da bize her sene göndereceğimiz bir haraç tayin eder. Böylece O'nun tarafın­dan emin oluruz, bizimle çarpışmayı ve savaşmayı terk eder.

Katade diyor ki: Belkıs şirk halinde de islâm halinde de ne kadar akıllı, ne kadar zekidir! Belkıs hediyenin insanların yanındaki yerini gayet iyi bilmek­tedir.

İbni Asakir'in Ebu Hureyre'den (r.a.) "hasen" senedle rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Peygamberimiz (s.a.) şöyle buyurmaktadır: "Hediyeleşin ki bir­birinizi sevesiniz. Birbirinizle musafaha edin ki sizdeki kin gitsin."

İbni Abbas (r.a.) ve başkaları şöyle demişlerdir: Belkıs kavmine dedi ki: Eğer Süleyman hediyeyi kabul ederse o bir meliktir. O durumda O'nunla savaşırız. Bu hediyeyi kabul etmezse o bir peygamberdir. O durumda O'na tabi oluruz.

Bu hediye altın, mücevherat ve inciler v.b. ihtiva eden büyük bir hediyedir.

İbni Kesir diyor ki: Doğru olan şudur: Belkıs Hz. Süleyman'a (a.s.) altın :abak göndermişti. Acaba Hz. Süleyman'ın (a.s.) Lu hediyeye karşı tavrı ne ol­muştu?:

"Elçi Süleyman'a gelince Süleyman ona şöyle dedi: Siz bana mal ile yar­dım mı ediyorsunuz? Allah'ın bana verdiği nimetler size verdiğinden çok daha hayırlıdır. Doğrusu siz hediyenizle şımarıyorsunuz."

Elçi yanında adamlarıyla birlikte Süleyman'a hediye getirince Hz. Süley­man bu hediyeye bakmadı ve bundan yüz çevirdi. Onları yadırgayarak: "Siz bana mal ile yardımda mı bulunuyorsunuz? Sizi şirkiniz ve mülkünüz üzerine :erk etmem için bana malla yardım mı ediyorsunuz? Şüphesiz ki Allah Tealâ îize verdiği şeylerden çok daha hayırlısını bana verdi. Bu peygamberlik ile reniş bir mülk ve bol mal idi. Dolayısıyla benim sizin hediyenize hiçbir ih-~yacım yoktur. Asıl hediyelere ve armağanlara boyun eğen ve onlarla şımaranlar sizlersiniz. Ben ise bu geçici dünyayı talep etmiyorum. Ancak sizin Allah'ın dinine girmenizi ve güneşe tapmayı terk etmenizi talep ediyorum. Sizden ya İs­lam'a girmenizi ya da kılıca boyun eğmenizi kabul ederim." dedi.

"Onlara geri dön. Yemin olsun ki onlara karşı koyamayacakları ordularla geliriz ve mutlaka onları oradan zelil bir şekilde hor hakir olarak çıkarırız."

Ey gönderilen elçi! Hediyeyi geri götür. Çünkü biz onlara savaşmaya güç yetiremiyecekleri ordularla geleceğiz. Onlar âlemlerin rabbi olan Allah'a boyun eğmiş müslümanlar olarak gelmezlerse onları beldelerinden zelil olarak, hor­lanmış ve ezilmiş olarak çıkaracağız.[9]

 

Belkıs'ın Müslüman Olması Ve Hz. Süleyman'a (A.S.) Bağlanması Ve Onu Ziyaret Etmesi

 

38- Süleyman: "Ey ileri gelenler! Onlar bana müslüman olarak gelmeden önce, onun tahtını bana hanginiz getirebilir?"

39- Cinlerden bir ifrit: "Sen şu makamın­dan kalkmadan ben o tahtı sana getiririm. Doğrusu ben bunu yapabilecek güce sahip güvenilir bir kimseyim." dedi.

40-  Kendisinde kitaptan ilim bulunan bir kimse ise: "Ben o tahtı sana gözünü açıp kapamadan getiririm." dedi. Süleyman tahtı yanında duruyor görünce: "Bu, rab-bimin lütfudur. Şükür mü edeceğim, yok­sa nankörlük mü edeceğim, beni imtihan etmek içindir. Kim şükrederse, ancak kendi faydası için şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse şüphesiz ki, Rabbim muhtaç değildir, ikram sahibidir (dedi.)"

41- Süleyman: "Onun tahtını tanınmaz hale getirin. Bakalım, tanıyabilecek mi, yoksa tanıyamayanlardan mı olacak?" dedi.

42- Melike gelince ona: "Senin tahtın böyle miydi?" denildi. O da: "Sanki bu odur. Bundan (bu mucizeden) önce bize ilim verilmişti ve biz de müslüman olmuştuk." dedi.

43- Allah'tan başka taptığı  şeyler o melikeyi (İslâm'ı kabulden) alıkoymuştu. Çünkü kendisi kâfir bir kavimdendir.

44- Melikeye: "Köşke gir." denildi. O, zemi­ni görünce derin su zannedip ayaklarını sıvadı. Süleyman: "Bu camdan yapılmış şeffaf bir zemindir." dedi. Melike "Ey Rab­bim gerçekten ben kendime yazık et­mişim. Şimdi Süleyman'la birlikte âlem­lerin rabbi olan Allah'a teslim olup müs­lüman oldum." dedi.

 

Açıklaması

 

Belkıs'ın heyeti Şam diyarına yaklaşınca Hz. Süleyman (a.s.) insanlardan ve cinlerden meydana gelen ordusunu topladı. Onlara şöyle hitap etti: "Ey ileri gelenler! Onlar bana müslüman olarak gelmeden önce, o Melikenin tahtını bana hanginiz getirebilir?"

Hz. Süleyman şöyle seslendi: Ey efendiler! Yardımcılarım! Belkıs heyetiyle birlikte boyun eğerek ve itaat ederek bana ulaşmadan önce, sizden kim bana Belkıs'ın tahtını getirebilir? Bu peygamberliğimizin doğruluğuna delil olacak ve Allah'ın yüce sıfatları ve eşsiz kudretinin önünde Belkıs'ın krallığının küçük bir şey olduğunu bildiren ilâhî bir mucize olacaktır.

Hz. Süleyman'ın bu teklifine ordusundan cevap geldi. "Cinlerden bir ifrit: Sen şu makamından kalkmadan ben o tahtı sana getiririm. Doğrusu ben bunu yapabilecek güce sahip güvenilir bir kimseyim dedi."

Yani cinlerden bir şeytan: "Sen şu hüküm ve karar verme meclisinden ay­rılmadan önce o tahtı sana getirebilirim." dedi. Hz. Süleyman'ın meclisi günün ortasına kadar devam ediyordu. Cinnî bu kararlığını ve fiilinin sonuç vereceğini şu sözüyle garantiledi: "Ben onu taşımaya kadir olup aciz değilim, emin olup hain değilim. Ondan hiçbir şey almam ve o tahttaki mücevher ve in­cilere dokunmam söz konusu olmaz."

Daha sonra Hz. Süleyman'ın: "Ben bundan daha çabuk istiyorum." demesi üzerine bir başka cinnî ileri atıldı. Zira Hz. Süleyman bu tahtın getirilmesiyle Allah'ın kendisine bağışladığı imkânların ve kendisinden önce ve sonra hiçbir kimseye verilmeyen cin-şeytan ve kuşların emrine verilmesi nimetinin azame­tini ortaya koymak istiyordu. Böylece Belkıs'ın Yemen'de koruma altında bıraktığı tahtının kendisi henüz Hz. Süleyman'a ulaşmadan önce getirilmesi gibi harikulade bir olayı gerçekleştirmek suretiyle Belkıs ve kavmine karşı Hz. Süleyman'ın peygamberliği hususunda hüccet getiriliyordu.

"Kendisinde kitaptan ilim bulunan bir kimse ise: Ben o tahtı sana gözünü açıp kapamadan getiririm, dedi." Bu alim, bir rivayete göre: Cebrail ya da baş­ka bir melek idi. Allah Tealâ, onunla Hz. Süleyman'ı te'yit etti.

Bir başka rivayete göre bu alim insanlardan olup Hz. Süleyman'ın veziri olan Âsıf b. Berhıyâ idi. Bu konuda İbni Abbas'ın meşhur kavli de budur. Bu alim ism-i âzami biliyordu. Nitekim bununla dua edilirse icabet olunurdu. Bu alim bir başka görüşe göre Hızır aleyhisselâmdır.

Razî'nin görüşüne göre tercih edilen husus bu alimin Hz. Süleyman (a.s.) olduğudur. Çünkü O kitabı başkasından daha iyi bilmekte idi. Zira bu peygam­berdir.

Ebu Hayyan diyor ki: En garip görüşlerden biri bu alimin Hz. Süleyman a.s.) olduğu şeklindeki görüştür. Sanki o kendi kendine: "Ben gözünü kırp­madan onu sana getiririm." demişti.

Önemli olan, bu alimin vaad ettiği hususun aynen meydana gelmiş ol­masıdır. En iyisini Allah bilir.

"Süleyman tahtı yanında duruyor görünce (söyle dedi): Bu, Rabbimin lüt-^udur. Şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim, beni imtihan etmek : cindir."

Yani Hz. Süleyman ve cemaati Belkıs'ın mutlu Yemen diyarından getirilen tahtının huzurlarında durduğunu görünce: "Bu, Allah'ın, benim hiçbir güç ve iuvvet sarfetmeden meydana gelen işin kendisinin bir lütfü olduğunu görmek suretiyle şükür mü edeceğim, yahut bu durumu kendime nispet edip de inkâr nıı edeceğim diye beni imtihan etmek için ihsan ettiği Allah'ın benim üzerim­deki nimetlerindendir." Şükrün faydası, inkârın ve küfrün de zararı insanın :izzat kendisine raci olmaktadır.

Bunun için Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Kim şükrederse ancak ken­di faydası için şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse şüphesiz ki Rabbim hiç -.ımseye muhtaç değildir, sonsuz ikram sahibidir." Yani kim nimete şükrederse şükrün faydası Allah Tealâ'ya değil o kimseye racidir. Çünkü şükür sebebiyle rimet devam eder. Kim nimeti inkâr eder ve şükretmezse hiç şüphesiz Allah -ıııllardan, onların ibadetlerinden ve şükürlerinden müstağnidir. Onların nan­körlükleri ona zarar vermez. Kendi nefsinde sonsuz ikram sahibidir. Hiç kimse J na ibadet etmese de kullarının kendisine şükretmekten yüz çevirmeleri sebebiyle kullarından nimeti kesmez.

Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Kim iyi amel işlerse bu kendi -: hinedir, kim de kötülük ederse bu da kendi aleyhinedir. Rabbin kullarına asla zJmedici değildir." (Fussılet, 41/46).

"Musa dedi ki: Siz ve yeryüzünde bulunanların tamamı inkâr ederseniz hiç ^phesiz Allah her şeyden müstağnidir, sonsuz övgüye lâyıktır." (İbrahim, 14/8).

Sahih-i Müslim'de şöyle bir hadis varit olmuştur: "Ey kullarım! Önce :-içenleriniz, sonra gelecek olanlarınız, insanlarınız ve cinleriniz sizin aranızda

~. muttaki adamın kalbi gibi olsalar yine de mülkümde bir şey artmaz. Ey kul-

znm! Önce geçenleriniz, sonra gelecek olanlarınız, insanlarınız ve cinleriniz : -anızdaki en facir adamın kalbi gibi olsalar yine de mülkümden bir şey eksil-~.ez. Ey kullarım! Bunlar sizin amellerinizdir. Sizin hesabınıza onları ben tes-::: ederim. Sonra da onları (bu amellerin karşılığını) size tam olarak

-ileceğim. Kim hayır bulursa Allah'a hamdetsin. Kim de başka şey bulursa

- -.dişinden başkasını kınamasın."

Sonra da Hz. Süleyman (a.s.) Belkıs'ın tahtını tanıyıp tanımadığı hususunda ve tahtı gördüğü zamanki sebatkârlığı hususunda imtihan etmek için Belkıs'ın tahtının özelliklerinin değiştirilmesini emretti. Nitekim Cenab-ı Hak bunu şöyle anlatmaktadır:

"Süleyman: Onun tahtını tanınmaz hale getirin. Bakalım, tanıyabilecek mi, yoksa tanıyamayanlardan mı olacak?" dedi.

Yani Süleyman (a.s.) adamlarına: "Tahtının durumunu, sıfatını ve şeklini değiştirin. Belkıs'ın durumunu deneyelim. O'nun aklî durumlarına, fikrî müla­hazalarına ve zekâsının ölçüsüne bakalım, tahtını tanıyabilecek mi ve bunun kendi tahtı olduğunu bilecek mi? Yoksa bunu tanıyamayacak, bundan uzak, hüküm vermede ve görüş beyan etmede şaşkınlıkla mı davranacak?" dedi.

Bu olay Allah Tealâ'nın bu tahtı uzak bir beldeden (Yemen'den) Şam'a nakletmeye kadir olduğuna ve Hz. Süleyman'ın (a.s.) doğruluğuna delâlet et­mektedir.

"Melike gelince: Senin tahtın böyle miydi? denildi. O da: Sanki bu odur (dedi.)" Yani Belkıs Hz. Süleyman'ın (a.s.) yamna gelince kendisine değiştirilen ilâve ve eksiklikler yapılan tahtı arz olundu. Tahtı hakkında:

- Senin tahtın bunun gibi miydi? denildi. Ona telkin olmaması için: "Arşın bu mu?" denilmedi. Belkıs:

-  Sanki bu odur, yani ona benzemektedir ve ona yakındır dedi. Mesafenin uzaklığı sebebiyle benzeri olması ihtimaliyle kesin bir ifade kullanılmadı.

Belkıs'ın bu cevabı mahir, zeki, tecrübeli ve siyasî bir cevap olup onun ak­lının ve dehasının kâmil olduğuna ve şahsiyetinin üstünlüğüne ve onun son derece zeki ve ihtiyatlı olduğuna delâlet etmektedir. Zira onların söylediği gibi benzetme ile cevap vermişti.

"Bundan önce bize ilim verilmişti ve biz de müslüman olmuştuk, dedi."

Görünen odur ki -Ebu Hayyan'm dediği gibi- bu söz Belkıs'ın kelâmıyla beraber yer alsa da onun kelâmından değildir. Mücahidin görüşü olarak nak­ledilen bir görüşe göre bu söz Hz. Süleyman'ın (a.s.) sözüdür. Yani onun müs­lüman olduğu ve bize itaat edici olarak geleceği bilgisi verilmişti. Biz bütün bu hususlarda tevhid ehli ve Allah'a boyun eğen kimseler olduk, demektir. Bir başka görüşe göre Hz. Süleyman'ın ve adamlarının görüşüdür.[10] İbni Kesir diyor ki: Belkıs'ın müslüman olduğunu o billur köşke girdikten sonra ortaya koyması -ileride geleceği gibi- Mücahid'in görüşünü te'yit etmektedir.[11]

Cenab-ı Hak daha sonra Belkıs'ın bundan önce müslümanlığı ilân et­memesinin mazeretini beyan etti ve şöyle buyurdu: "Allah'tan başka taptığı şeyler o Melikeyi alıkoymuştu. Çünkü kendisi kâfir bir kavimdendi."

Yani Allah'tan başka şeylere tapınması, güneşe tapınması Belkıs'ın Al­lah'a kullukta bulunmasına ve İslâm'ı kabul etmesine engel olmuştu. Çünkü o güneşe tapınan putperest bir kavimden olup içinde yetiştiği çevreden etkilenmişti. İnancını değiştirmeye muktedir değildi. Nihayet Hz. Süleyman'ın uyarına geldi. Hz. Süleyman Belkıs'a İslâm'ı güzel bir şekilde arz etti. Bu zzzıin doğruluğu hususunda, Allah'ın varlığı ve birliğine inanmanın vacip oluşu t:nusunda, Allah'ın bütün kâinatın rabbi, bütün gezegenlerin, güneşin, ayın, -.Idızlann ve pek çok sayısız yıldızın rabbi olduğu hususunda Belkıs'ı ikna etti.

"Melikeye: Köşke gir, denildi. O zemini görünce derin su zannedip ayak-zrını sıvadı. Süleyman: Bu camdan yapılmış şeffaf bir zemindir, dedi. Melike: Ey Rabbim gerçekten ben kendime yazık etmişim, şimdi. Süleyman'la birlikte z.emlerin rabbi olan Allah'a teslim olup müslüman oldum, dedi."

Bu husus kralların ve devlet başkanlarının muhteşem misafir köşklerinde karşılanması, ağırlanması âdeti üzerine cereyan etmektedir.

Hz. Süleyman'ın karşılama heyeti Belkıs'a:

-  Şu yüksek muazzam köşke buyurun, dediler. Hz. Süleyman mülkünün nun mülkünden daha değerli, saltanatının onun saltanatından daha muaz­zam olduğunu göstermek istiyordu. Köşkün zemini beyaz şeffaf camdan yapıl­mıştı. Belkıs onun muhteşem girişini görünce burada su toplanmış olduğunu zannetti ve ayaklarını sıvadı.

Hz. Süleyman ise ona:

- Bu parlak zemini olan pürüzsüz mermerden ve saf camdan yapılmış bir köşktür. Su onun içinde değil, altından akmaktadır. Bunun durumunu  rılmeyen onu su zannetmektedir.

İşte o zaman Belkıs bu gördüğü her şeyi tevhidin ve peygamberliğin delili : i arak kabul etti ve müslüman olduğunu ilân etti. Allah onun için hayır ve rudayet dilemişti.

"Belkıs: Gerçekten ben kendime yazık etmişim. Şimdi Süleyman'la birlikte tlemlerin rabbi olan Allah'a teslim olup müslüman oldum." Yani "Ben geçmişte r-enden başkasına ibadet etmek sebebiyle kendi nefsime zulmetmişim. Ben Süleyman'ın müslümanlığıyla birlikte müslüman oldum. İnsanların, cinlerin ve bütün âlemlerin Rabbi olan Allah'a boyun eğdim" dedi.[12]

 

Hz. Salih (A.S.) Ve Kavmi Kıssası

 

45- Gerçekten biz Semud kavmine "Al­lah'a kulluk edin." desin diye kardeşleri Salih'i peygamber olarak gönderdik. Bir de ne görsün, onlar birbirleriyle çekişen iki fırka olmuşlardır.

46- Salih: "Ey kavmim! Niçin iyilikten önce hemen kötülüğün gelmesini is­tiyorsunuz? Allah'tan bağışlanmanızı dileseniz olmaz mı? Belki merhamet edilirsiniz." dedi.

47- Kavmi: "Senin ve seninle beraber bulunanların yüzünden uğursuzluğa uğradık." dediler. Salih de: "Sizin uğur­suzluğunuzun sebebi Allah katındadır. Doğrusu siz imtihana  çekilen bir kavimsiniz." (dedi).

48- O şehirde dokuz kişi vardı ki bunlar yeryüzünde bozgunculuk çıkarıyor ve insanları ıslah etmeye çalışmıyorlardı.

49- Bunlar Allah'a yemin ederek şöyle konuştular: "Onu ve ailesini bir gece baskınıyla öldürelim, sonra da ak­rabasına: Ailesinin öldürülmesinden haberimiz yok, bizler doğru sözlü kim­seleriz, diyelim."

50- Onlar bir tuzak kurdular, biz de on­lar hiç farkına varmadan tuzaklarını altüst ediverdik.

51- Tuzaklarının sonucu nasıl oldu, bir bak! Biz onları da kavimlerini de top­tan helak ettik.

52- İşte şunlar zulümleri yüzünden çök­müş ve ıssız kalmış evleridir. Şüphesiz ki bunda bilen bir kavim için büyük bir ibret vardır.

53- Biz iman edenleri ve Allah'tan kor­kanları kurtardık.

 

Açıklaması

 

"Gerçekten biz Semud kavmine "Allah'a kulluk edin" desin diye kardeşleri Salih'i peygamber olarak gönderdik. Bir de ne görsün, onlar birbirleriyle pekişen iki gurup olmuşlar."

Yani andolsun ki biz Arap asıllı Semud kabilesine nesep ve kabile yönün­den kardeşleri olan Salih'i tek olan ve ortağı bulunmayan Yüce Allah'a kulluk rdin diye gönderdik. Onlar da iki guruba ayrıldılar:

-  Biri O'nun peygamberliğini ve Rabbi nezdinden getirdiği hususları tas-ük eden mümin gurup,

- Diğeri O'nun getirdiğini yalanlayan kâfir gurup.

İki gurup din konusunda birbirleriyle çekişiyor ve mücadele ediyorlardı. Her gurup: "Hak benimle birliktedir. Benden başkası batıldır." diyordu.

Cenab-ı Hak bu durumu bir başka surede şöyle anlatıyor: "Kavminden zuyüklük taslayan ileri gelenler kendilerince her görülenlere iman edenlere şöy-«f dediler: Siz Salih'in gerçekten Rabbi nezdinden gönderilmiş bir peygamber :ıduğunu biliyor musunuz. Onlar da: Biz doğrusu onunla ne gönderildiyse ona iman etmişiz, dediler. Büyüklük taslayan kimseler: Biz doğrusu o sizin iman et­tiğiniz şeylere inanmıyoruz, dediler." (A'raf, 7/75-76).

"Salih: Ey kavmim! Niçin iyilikten önce hemen kötülüğün gelmesini is­tiyorsunuz? dedi." Yani Salih şöyle dedi: Ey kavmim! Niçin siz sizi davet et­tiğim şeyle amel edip, iman ederek Allah'ın rahmetini ve sevabını istemeden önce derhal azabın ve cezanın inmesini istiyorsunuz.

Maksat şudur: Şüphesiz Allah size iman etmek suretiyle kendi rahmetine ve sevabına ulaşma imkânı verdi. Niçin bundan yüz çevirip onun azabının der­hal gelmesini istiyorsunuz?

Hz. Salih (a.s.) tek olan Allah'a iman etmezlerse kavmine gelecek azapla tehdit ettiği zaman onların cevabı şu oldu: "Ey Salih! Eğer peygamberlerden isen bize vaad ettiğin şeyi getir" (A'raf, İlli).

"Salih: Allah'tan bağışlanmanızı dileseniz olmaz mı? Belki merhamet edilirsiniz." Yani Allah'tan mağfiret isteseniz, rahmete nail olmanız için küf­rünüzden dolayı Ona tevbe etseniz olmaz mı. Çünkü azap indiği zaman tevbe etmeniz fayda vermez. Onların cevabı ise şu oldu:

"Kavmi Salih'e: Senin ve seninle beraber bulunanların yüzünden uğursuz­luğa uğradık, dediler." Yani kavmi şiddet ve kızgınlıkla Salih'e şöyle dediler: Andolsun ki sen ve seninle beraber iman edenler yüzünden uğursuzluğa uğ­radık. Sizden hiçbir hayır görmedik. Zira üzerimize peşpeşe belâlar geldi. Siz bu dininizi icad edeli beri aramızda ayrılık meydana geldi, dediler. Bu bedbaht­lıkları sebebiyle onlardan herhangi birine bir kötülük isabet ettiği zaman on­lar: "Bu Salih'in ve dostlarının tarafındandır." derlerdi.

Mücahid diyor ki: Onlar sebebiyle uğursuzluğa uğradıklarını söylerlerdi.

Bu aynen Cenab-ı Hakk'm Firavun kavmi hakkında haber verdiği durum gibidir: "Onlara bir iyilik geldiği zaman "Bu zaten bizim hakkımızdır." dediler. Onlara bir kötülük isabet ettiği zaman "Bu uğursuzluğun Musa ve Musa ile beraber olanlardan." derlerdi." (A'raf, 7/121).

Uğursuzluk, Arapların taş vb. bir şeyle kuş uçurmaları âdeti sebebiyle "tetayyur (kuş uçurma)" şeklinde adlandırılmıştır. Bu uçurulan kuş sağa doğru uçarsa bunu uğurlu kabul ederler ve buna "sânih" ismini verirlerdi. Kuş sola doğru yönelirse bunu uğursuz sayarlar ve buna da "bârih" derlerdi.

"Salih de: Sizin uğursuzluğunuzun sebebi Allah katındadır, dedi." Yani sizin uğurlu veya uğursuz saydığınız şeyler, size isabet eden hayır veya şer, size isabet eden Allah'ın kaderidir.

Bu, Allah katında yazılmıştır. Allah size bunun karşılığını verecektir. O dilerse size rızık verir, dilerse sizi mahrum eder, dedi. Kaza ve kader insana süratle geldiği için "tâir (talih kuşu)" olarak adlandırılmıştır. Bu aynen şu ayet gibidir: "Onlara bir iyilik isabet ettiği zaman: "Bu Allah tarafındandır." derler. Bir kötülük isabet ettiği zaman da: "Bu senin yüzündendir." derler. De ki: Hepsi Allah tarafındandır." (Nisa, 4/78).

"Doğrusu siz imtihana çekilen bir kavimsiniz." Siz, Allah beni size gönder­diği zaman itaat ve masıyetle imtihana çekiliyorsunuz. Eğer itaat ederseniz Al­lah size sevabınızı bol bol verir. Eğer isyan ederseniz size ceza gelir.

İbni Kesir diyor ki: Anlaşılan şudur ki "imtihana çekiliyorsunuz" ifadesinin manası içinde bulunduğunuz sapıklıkta size istidrac olarak birtakım imkânlar verilmekte, denenmektesiniz. Hangi şekilde olursa olsun maksat kendilerine fenalığın gelmesinin sebebinin onların isyan etmeleri olduğunu beyan etmektir.

Cenab-ı Hak daha sonra Semud'un tağutları ve fesatçı liderlerini, otur­dukları şehrin pek çok fesadın yuvası olduğunu anlattı:

"O şehirde dokuz kişi vardı ki bunlar yeryüzünde bozgunculuk çıkarıyor ve insanları İslah edip düzeltmeye çalışmıyorlardı." Yani semud kabilesinin şehri olan Hicr şehrinde dokuz kişi vardı ki bunlar İslahla hiç ilgisi olmayan fesada dalmışlardı. Bu kişiler kavimlerini sapıklığa, küfre ve Hz. Salih'i yalanlamaya davet edenlerdi. İlâhi mucize olan deveyi kesmek, Hz. Salih'i ve O'na iman edenleri öldürmek üzerine anlaşmışlardı. Cenab-ı Hak buyuruyor ki:

"Bunlar aralarında Allah'a yemin ederek şöyle konuştular: Salih'i ve jilesini bir gece baskınıyla öldürelim, sonra da akrabasına: Ailesinin öldürül­mesinden haberimiz yok, bizler doğru sözlü kimseleriz." diyelim."

Yani onlar deveyi kestikten sonra Hz. Salih (a.s.) hakkında müşavere ederek birbirlerine şöyle dediler: Yemin edelim. O'nu ve O'nunla birlikte iman edenleri geceleyin bir baskın düzenleyerek öldürelim.

Bu Allah'ın peygamberi Hz. Salih'i geceleyin haince öldürme üzerine japılan bir antlaşma idi. Bunlar daha sonra Salih (a.s.) ölünce kanına veya kısasına talip olacak velilerine, akrabalarına: "Biz onların öndürülmesinde Dulunmadık. Bunları kimin öldürdüğünü bilmiyoruz. Biz sözünde sadık kim­seleriz. Yani biz her iki taraftan Salih'in ehlinden hiç kimseyi öldürmedik." iemek üzere antlaştılar.

Zemahşerî: "Bu ayette şeriatı ve şeriatın yasaklarını bilmeyen ve bu husus akıllarına bile gelmeyen kâfirler nezdinde de yalanın çirkin olduğuna kesin bir delildir." demiştir. Zemahşerî'nin bu sözü "Aklın güzeli ve çirkini şeriatten önce :drak edeceği, yalanın da aklen çirkin olduğu" şeklindeki mu'tezile inancına göredir.

Bu kişilerin Hz. Salih'i öldürme komploları, Hz. Salih'in, deveyi öldürdük­leri için onları tehdit edip onları "Yurdunuzda üç gün daha yaşayın. İşte bu alanlanamayacak bir tehdittir." (Hud, 11/65) demesinden sonra idi.

Fakat Cenab-ı Hak onlara ilâhî tuzak kurmuş, planlarını boşa çıkarmış, nusibeti onların üzerine çevirmişti. Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: "Onlar bir zızak kurdular, biz de onlar hiç farkına varmadan tuzaklarını alt-üst ediver-zık." Yani onlar bir komplo kurdular, gizli bir plan yaptılar. Fakat biz onları imzalandırdık ve helak ettik. Onları azabın geleceğini hissetmeden derhal cezalandırdık. Kötü hile ancak sahibine zarar verir.

"Tuzaklarının sonucu nasıl oldu, bir bak! Biz onları da kavimlerini de top­tan helak ettik."

Ey Rasul! Ey bu ayeti işitenler! Düşünün! Onların planlarının sonucu nasıl oldu bir bakın. Biz onları da kavimlerini de tamamen yok ettik. Onlardan sadece Salih'e iman edenleri bıraktık.

"İşte şunlar zulümleri yüzünden çökmüş ve ıssız kalmış evleridir. Şüphesiz ki bunda bilen bir kavim için büyük bir ibret vardır." Onlara inen azabın iz­lerinden biri de evlerinin kendi kendilerine yazık etmeleri sebebiyle bomboş kalmasıdır. Bu cezada ilim ve irfan ehli için, Allah'ın mahlukatı hakkındaki ilâhî sünnetini bilenler ve neticelerin sebeplere bağlı olduğunu bilenler için ib­ret ve öğüt vardır. Allah'ı inkâr eden ve peygamberlerini yalanlayan kimselere tuğyanlarından, inatlarından ve inkârlarından vazgeçmeyen kimselere yazık­lar, çok çok yazıklar olsun. Müminlere gelince onlar Cenab-ı Hakk'ın şu ayette buyurduğu gibi daima kurtuluşa erenler olacaktır:

"Biz iman edenleri ve Allah'tan korkanları kurtardık." Yani Hz. Salih'i ve ona iman edenleri azaptan kurtardık. Onlar da Şam diyarına doğru gittiler. Filistin'de Remle kasabasına yerleştiler. Zira iman etmek ve Allah'a itaat ederek onun azabından sakınmak dünya ve ahiret azabından kurtulmak için daimî bir sebeptir.

Bundan maksat Kureyşlilere ve diğer Araplara hatırlatmada bulunmak ve onları eğer inkarcılık ve inatçılıklarında devam ederlerse emsalinin azaba uğ­radığı gibi onların da azaba uğrayacakları, Muhammed (s.a.) ile onun risaletini tasdik eden müminleri Allah'ın rahmeti ve lütfuyla kurtaracağı şeklinde uyarıda bulunmaktır.[13]

 

Hz. Lut (A.S.) Ve Kavmi Kıssası

 

54- Lût'u da (peygamber olarak gönder­dik.) Lût o zaman kavmine şöyle demiş­ti: "Siz göz göre göre hâlâ o iğrenç fiili işleyecek misiniz?

55- Siz   kadınları   bırakıp   şehvete kapılarak erkeklerle mi temas ediyor­sunuz! Doğrusu siz cahil bir kavim­siniz."

 

Açıklaması

 

"Lût'u da peygamber olarak gönderdik. Lût o zaman kavmine şöyle demiş­ti: Siz göz göre göre hâlâ o iğrenç fiili işleyecek misiniz?"

Ey Rasul! Kavmine Lût (a.s.) kıssasını anlat. Bir zaman Lût (a.s.) daha önce hiçbir kimsenin işlemediği çirkin fiili işlemekten dolayı gelecek Allah'ın azabına karşı kavmini uyardı. Lût (a.s.) kavmini yadırgayarak ve azarlayarak şöyle dedi: Bu fiilin çirkinliğini bilmenize rağmen bu çirkin fiili -kadınları bırakıp erkeklerle cinsî temas kurma fiilini- işliyorsunuz. Bilen kimsenin çir­kin fiili işlemesi başkasının işlemesinden daha çirkindir. Yahut siz meclis­lerinizde çirkin fiil işlerken birbirinizi gördüğünüz halde bu iğrenç fiili iş­lemeye devam mı edeceksiniz?

Lût (a.s.) kapalı bir ifadeden sonra yaptıklarını açık bir şekilde anlattı: "Siz hâlâ kadınları bırakıp şehvete kapılarak erkeklerle mi temas ediyorsunuz! Doğrusu siz cahil bir kavimsiniz."

Bu ikinci bir azarlamadır. Yani siz nasıl kadınları bırakıp erkeklere yak­laşmayı kabul edebiliyorsunuz? Bu cinsî sapıklıktır, fıtrata terstir. Allah'ın helâl kıldığı hanımlardan yararlanmayı terk etmektir. Gerçekten siz cahil, beyinsiz bir kavimsiniz. Siz hiçbir şeyi, ne tabii olanı ne de şer'î olanı bilmiyor­sunuz. Bu iğrenç davranışın sonucundan habersizsiniz. Güzelle çirkini ayıramıyorsunuz. İğrenç davranışı size mubah olan kadınlara tercih ediyor­sunuz. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır:

"Siz Rabbinizin sizin için yarattığı zevcelerinizi bırakıp da insanların için­den erkeklere mi yaklaşıyorsunuz. Hayır siz hakkı aşan bir kavimsiniz." (Şuara, 26/165-166). "Tübsırûn" kelimesi ilimle tefsir edilirse sonra da "techelûn (cahil­ce davranıyorsunuz)" denirse nasıl bilenler cahil kimseler olmaktadır?

Bunun cevabı -Zemahşerî'nin zikrettiği gibi- şudur: Bununla murad edilen mana şöyledir: Siz bunun fuhuş ve hayasızlık olduğunu bilmenize rağmen bun­ları bilmeyen kimselerin davranışı gibi davranıyorsunuz, yahut sonucunu bil­miyorsunuz. Ya da ayetteki "cehalet" ifadesiyle bu kavmin içinde bulundukları beyinsizlik ve taşkınlık murat edilmiştir. Yani bunlar beyinsiz ve taşkın kim­selerdir. Hiçbir münkere karşı bunun gibi şiddetli bir hücumla karşı çıkılıp karalama hücumu yapıldığını görmüyoruz. "Erkeklere yaklaşıyorsunuz." ifadesi ters bir davranış olup hayvanlar bile bunu reddetmektedir. "Kadınları bırakıp" ifadesi de tabiî ve efdal olan şeyden sapmayı işaret etmektedir. Bu büyük bir hata ve çirkin bir fiildir. "Doğrusu siz cahilce davranan bir topluluksunuz." ifadesi onların güzel ile çirkin arasındaki farkı ayırd edemeyen ve düşüne-meyen beyinsiz cahillerin davranışıyla davrandıklarını bildirmektedir. Bu sebeple bu fiil onlar için sabit ve değişmez bir vasıf halini almıştır.

Bu hücumun ve aşağılamanın karşısında fiillerinin şiddetine ve çirkinliğine rağmen aklı selim terazisinde makul ve makbul olmayacak cevap­larla karşılık verdiler.[14]

 

Hz. Lut (A.S.) Kıssasının Devamı

 

56- Kavminin cevabı sadece: "Lût aile­sini kasabanızdan çıkarın. Çünkü on­lar temiz kalmak isteyen kimseler-miş." demek oldu.

57- Bunun üzerine biz de, geride ka­lıp helak edilenlerden olmasını tak­dir ettiğimiz karısı hariç, Lût'u ve ai­lesini kurtardık.

58-  Onların üzerine öyle bir yağmur indirdik ki?.. Uyarılanların yağmuru ne kötüdür!

 

Açıklaması

 

Bu ayetler Hz Lût (a.s.) ile kavmi kıssasının devamını ve Hz Lût'un uyarısına karşı kavminin cevabını anlatmaktadır.

"Kavminin cevabı sadece: Lût ailesini kasabanızdan çıkarın... demek ol­du.." Yani Lût kavmi bu çirkin fuhşu işlemekte ısrarlı olduklarını ilân etti. Aralarında istişare ettikten sonra Lût'a şu cevabı verdiler: Lût'u, ailesini, onunla beraber olanları beldenizden çıkarın. Çünkü bunlar sizin memleketi­nizde size komşu olmaya lâyık değildirler. Böylece onların nasihatından ve irşadından kurtuluruz. Çünkü bu belde bizim beldemizdir. Lût ve cemaatı ise bize yabancıdır.

Onları beldelerinden çıkarmalarının yahut uzaklaştırmalarının sebebi şuydu:

"Çünkü onlar teiniz kalmak isteyen kimselermiş." Yani bizim davranışla­rımızı sakıncalı görüyorlar, yaptıklarımızı kabul etmiyorlar.

Fasıklann tavrı her zaman böyle olmuştur. Onlar kendilerini ayıplayan veya kendilerine itiraz eden hiçbir kimse bulunmadan rezalete alabildiğine dalmaya devam etmek için; fesatlarının, kirli işlerinin ıslah erbabının sözle­riyle bulandırılmasını (!) istemezler.

Hz Lût (a.s.) ile ailesini oradan çıkarmaya kesin karar verdiklerinde Allah kasabalarını başlarına yıktı. Allah'a itaatten yüz çeviren kâfirlere de benzeri muamele yapılabilir. Allah salih müminleri kurtarmıştır. Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır:

"Bunun üzerine biz, geride kalıp helak edilenlerden olmasını takdir etti­ğimiz karısı hariç, Lût'u ve ailesini kurtardık."

Yani Lût'u ve ailesinden onun peygamberliğine iman eden kimseleri kurtardık. Kavminin iğrenç fiillerinden hoşnut olan, kavmiyle işbirliği içinde olan ve temas kurmaları için Lût'un misafirlerinin geldiğini kavmine bildi­ren karısına gelince onun azapta ebedi kalanlardan olacağına hüküm veril­miştir. Çünkü münkere razı (haram ve çirkin davranışlardan hoşnut) olan kimse bunu yapmasa da bu davranışı ikrar ediyor demektir. Dolayısıyla ona da bu fiili işleyenlerin cezası verilir.

"Onların üzerine öyle bir yağmur indirdik ki! Uyarılan (ama yola gelme­yen) kimselerin (üzerine yağan taş) yağmuru ne kötüdür."

Yani biz onların üzerine pişmiş tuğladan taşlar yağdırdık. Bu onları he­lak etti ve yerin dibine geçirdi. Kendisine hüccet verilip ilâhî uyarı ulaşan peygambere muhalefet ederek onu yalanlayan ve kasabalarından çıkarmaya teşebbüs eden ve azapla uyarılmış kimselere yağan taş yağmuru ne kötüdür. İşte fasıklann sonucu budur.[15]

 

Allah'ın Birliğinin Ve İlâhî Kudretinin Delilleri

 

59- De ki: Hamd olsun Allah'a... Selâm olsun seçtiği kullarına... Allah mı da­ha hayırlı, yoksa müşriklerin O'na or­tak koştukları şeyler mi?

60- O taptıkları şeyler mi daha hayır­lıdır, yoksa gökleri ve yeri yaratan ve sizin için gökten su indiren mi? Ki biz o su ile sizin bir tek ağacını bile yetiş­tiremeyeceğiniz nice güzel bahçeler yetiştirdik. Allah'la birlikte başka ilâh mı var? Hayır! Fakat onlar hak­tan uzaklaşan bir kavimdir.

61- O taptıkları şeyler mi daha hayır­lıdır, yoksa yaşamaya elverişli halde yaratan, içinde ırmaklar akıtan ve oraya sabit dağlar yerleştiren ve iki denizin arasına engel koyan mı? Al­lah'la birlikte başka ilâh mı var? Ha­yır! Doğrusu onların çoğu bilmezler.

62- O taptıkları şeyler mi daha hayır­lıdır, yoksa darda kalana kendisine dua ettiği zaman icabet eden, kötü durumu kaldıran ve sizi yeryüzünün halifeleri kılan mı? Allah'la birlikte başka ilâh mı var? Ne kadar da az dü­şünüyorsunuz!

63- O taptıkları şeyler mi daha hayırlı­dır, yoksa kara ve denizin karanlıkla­rında size yol gösteren, rüzgârları rah­metinden önce müjdeci olarak gönde­ren mi? Allah'la birlikte başka ilâh mı var? Allah onların kendisine ortak koştukları şeylerden münezzehtir.

64- O taptıkları şeyler mi daha hayırlıdır, yoksa bütün varlıkları yoktan var eden, sonra da tekrar diriltecek olan, sizi gökten ve yerden rızıklandıran mı? Allah'la birlikte başka ilâh mı var? De ki: Eğer sözünüze sadık kimselerseniz de­lilinizi getirin.

 

Açıklaması

 

"De ki: Hamdolsun Allah'a... Selâm olsun seçtiği kullarına..." Allah pey­gamberine (s.a.) Allah'a hamdetmesini kullarına verdiği sayılamayacak, tes­pit edilemiyecek nimetlerine şükretmesini, tavsif olunduğu yüce sıfatlara ve güzel isimlere karşı şükretmesini, Allah'ın mesajını tebliğ etmesi için seçip tercih ettiği kullarına selâm vermesini emretti. Bu seçkin kullar Allah'ın de­ğerli rasulleri ve nebileridir. Allah'ın salât ve selâmı onların üzerine olsun.

Hitabın Peygamberimiz Hz. Muhammed'e (s.a.) yapılması Kur'an'ın kendisine indirilmiş olması sebebiyledir. Kur'an'da var olan her şeye Pey­gamberimiz (s.a) muhataptır. Ancak manası onun için sahih olmayan şeyler müstesnadır.

Bu nimetlerden biri Allah'ın peygamberlerini kurtarması, onlara yar­dımda bulunması, te'yit etmesi ve düşmanlarını helak etmesidir.

Bu ayetin benzeri şu ayettir: "İzzet sahibi onların yakıştırdıkları vasıf­lardan çok yücedir, münezzehtir. Gönderilen peygamberlere selâm olsun. Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun." (Saffat, 37/180-182).

Bu ayet bize bütün fiillerinde Allah Tealâ'ya hamdetmemizi, seçkin, de­ğerli kullan olan peygamberlerine selâmda bulunmamızı öğreten bir ayettir.

"Allah mı daha hayırlı, yoksa müşriklerin O'na ortak koştukları şeyler mi?" Yani azamet ve kudretle muttasıf olan Allah mı daha hayırlı, yoksa on­ların Allah'a ortak koştukları putlar mı? Bu ifade müşriklerin Allah'la birlik­te başka ilâhlara tapmalarını inkâr ve onları susturma anlamı taşıyan bir sualdir. Putlara tapınmayı Allah Tealâ'ya ibadete tercih etmeleri sebebiyle onları hiçe saymaktadır.

Bundan maksat onların son derece sapık ve bilgisiz olduklarını ortaya koymaktadır. Zira onların Allah'a şirk koştukları şeylerde asla hayır yoktur ki şirk koştukları şeylerle her hayrın yaratıcısı ve O'nun gerçek sahibi olan Allah arasında karşılaştırma mümkün olabilsin. Bu karşılaştırma sadece on­ların sahte ilâhlarında fayda bulunduğu şeklindeki inançlarına göredir.

Rasulullah (s.a.) bu ayeti okuduğu zaman: "Elbette Allah daha hayırlı ve daha ebedîdir, daha üstün ve daha değerlidir." buyurmuştur.

Bu azarlama ve susturma ifadelerinden sonra Allah Tealâ'nın hiçbir ortağı olmayan tek ilâh olduğuna, O'nun her şeye kadir olduğuna delâlet eden delilleri beyan etmek suretiyle putperestlere tafsilatlı bir cevap vermeyi amaçlayan ayetlere geçilmiştir. Çünkü o nimetlerin aslım da o nimetlerden doğan diğer nimetleri de yaratan O'dur. Kendisinden asla fayda gelmeyen bir şeye tapınmak nasıl doğru olabilir?

Bu deliller üç tanedir:

1- Göklerle ilgili olan deliller: "O taptıkları şeyler mi daha hayırlıdır, yoksa gökleri ve yeri yaratan ve sizin için gökten su indiren (Rabbiniz) mi? Ki Biz o su ile sizin bir tek ağacını bile yetiştiremeyeceğiniz nice güzel bahçeler yetiştirdik. Allah'la birlikte başka ilâh mı var? Hayır! Fakat onlar haktan uzaklaşan bir kavimdir."

Yani hiçbir faydası veya zararı dokunmayan putlara tapınmak mı daha hayırlıdır, yoksa bu yükseklikte ve safiyetteki semaları, bu semalardaki nur­lu gezegenleri, parlak yıldızları ve dönen yörüngeleri yerleştiren Allah'a iba­det etmek mi?

Allah sükûnetli ve huzurlu bir hayat için elverişli olan yeryüzünü yarat­mıştır. Yeryüzünde dağlar, ovalar, ırmaklar, vadiler, ekinler, ağaçlar, meyve­ler, denizler; çeşitli sınıf, şekil ve renklerde hayvanlar yaratmıştır. Kulları için gökten onlara nzık vesilesi olacak yağmuru yağdırmıştır. Bu yağmurla rengârenk çiçekler, güller, çeşit çeşit bitkiler, gayet güzel ağaçlarla dolu bağ-

kün olmazdı. Siz de ne ağaçları, ne de bitkileri bitiremez, yetişteremezdiniz.

Allah, yaratma ve rızık vermede tektir. Bunlardan sonra Allah'la birlik­te kendisine ibadet edilecek başka bir ilâh mı var? Cenab-ı Hak şöyle buyu­ruyor: "O'nunla birlikte hiçbir ilâh yoktur." (Mü'minûn, 23/91).

Doğrusu onlar haktan batıla meyleden, doğruluk yolundan sapan, Al­lah'a eş ve benzer varlıklar isnat eden kavimdir.

Bu ayetin benzeri ayetler çoktur: "Hiç yaratan yaratamayan kimse gibi olur mu? Hâlâ düşünmüyor, ibret almıyor musunuz?" (Nahl, 16/17); "Onlara kendilerini kimin yarattığını sorarsan mutlaka "Allah" derler." (Zuhruf, 43/87); "Onlara gökyüzünden suyu kimin indirdiğini, bu su ile öldükten son­ra yeryüzünü kimin dirilttiğini sorarsan mutlaka "Allah" derler." (Ankebût, 29/63).

2- Yeryüzü ile ilgili deliller: "O taptıkları şeyleri mi daha hayırlıdır, yok­sa yeryüzünü yaşamaya elverişli halde yaratan, içinde ırmaklar akıtan ve oraya sabit dağlar yerleştiren ve iki denizin arasına engel koyan Allah mı? Allah'la birlikte başka ilâh mı var? Hayır! Doğrusu onların çoğu gerçeği bil­mezler. "

Yani faydası ve zararı bulunmayan putlara tapmak mı daha hayırlıdır, yoksa yeryüzünü insanlar ve diğer varlıklar için üstündekileri sarsmayan is­tikrar yeri olarak kılan Allah mı?

Allah, yeryüzünde insan, hayvan ve bitkilerin sulanması için gayet hoş, tatlı ırmakları akıttı. Yeryüzünün üzerindekileri sarsmaması için yeryüzünü sağlamlaştıran ve iyice sabit kılan ulu dağları yarattı. Tatlı sularla tuzlu su­lar arasına bir perde yani tatlı suyun diğerinin tadıyla bozulmaması ve ara­larındaki kesin farklılığın devam etmesi için bu iki suyun birbirleriyle karış­masını önleyecek bir engel koymuştur. Çünkü tatlı ve berrak su insan, hay­van, bitki ve meyveleri sulamak içindir. Denizlerdeki tuzlu su ise yağmurlar için kaynak olması ve genellikle tatlı su birikintilerinde meydana gelen kötü koku sebebiyle üzerindeki havanın bozulmaması, saf ve tertemiz olarak kal­ması içindir.

Bunu yapabilecek ve bu kâinatı yoktan var edebilecek bir başka ilâh var mı? Doğrusu o müşriklerin çoğu hakkı bilip ona uymazlar. İbadete lâyık olan ilâhın azametinin derecesini bilemezler.

Ayetteki birinci kısmın benzeri şu ayet vardır: "Sizin için yeryüzü bir is­tikrar yeri ve gökyüzünü bir bina (kubbe) şeklinde yaratan... Allah'tır." (Gafir, 40/64).

İki deniz arasındaki engel ayetinin benzeri de şu ayettir: "İki denizi bir­birine katan O'dur. Şu deniz tatlı ve susuzluğu gidericidir. Bu ise tuzlu ve acıdır. Allah bunların aralarına bir perde, engelleyici bir sınır koymuştur." (Furkan, 25/53).

3- Yaratıkların Allah'a muhtaç olduklanyla ilgili genel deliller: "O tap­tıkları şeyler mi daha hayırlıdır, yoksa darda kalana kendisine dua ettiği za­man icabet eden, kötü durumu kaldıran ve sizi yeryüzünün halifeleri kılan (Allah) mı? Allah'la birlikte başka ilâh mı var? Ne kadar da az düşünüyorsu­nuz. "

Yani cansız, sağır ve sahte tanrılar mı daha hayırlıdır, yoksa sıkıntıda kalanın duasına kendisine niyaz ettiği zaman icabet eden Allah mı? Ayette geçen "muztarr" kelimesi darda kalan; hastalık, fakirlik ve mihnetini Allah Tealâ'ya arz etmeye mecbur kalan kişidir. Allah bu kimseden kötülüğü veya ona isabet eden fakirlik, hastalık, korku v.b. musibetleri kaldırır. Allah sizi yeryüzünde oturma ve tasarrufta bulunma hususunda sizden öncekilerin ye­rine varis kılar. Bir neslin yerine diğerini yerleştirir, selefe halef yapar.

Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurur: "Sizi yeryüzünün halifeleri kılan, size verdiği şeylerde sizi imtihan etmek için kiminizi derecelerle kiminizin üs­tüne çıkaran O'dur." (En'am, 6/165).

Bundan sonra Allah'la birlikte başka bir ilâhın varlığı düşünülebilir mi? Tek olan Allah'tan başka hiçbir kimse muktedir olabilir mi? Fakat Allah'ın sizin üzerinizdeki nimetlerini, size hakkı irşad edenin, size doğru yolu göste­renin kim olduğunu pek az düşünüyorsunuz.

4- Yaratıkların Allah'a daha çok muhtaç olduğu özel vakitlerle ilgili de­liller: "O taptıkları şeyler mi daha hayırlıdır, yoksa kara ve denizin karanlıklarında size yol gösteren, rüzgârları rahmetinden önce müjdeci olarak gönde­ren (Allah) mı? Allah'la birlikte başka ilâh mı var? Allah onların kendisine ortak koştukları şeylerden münezzehtir."

Yani bu şaşkın sahte tanrılar mı daha hayırlıdır, yoksa gökte ve yerde yarattığı delillerle yolunu kaybettiğiniz zaman karada ve denizde karanlık­larda size yol gösteren Allah mı?

Nitekim Cenab-ı Hak bir başka ayette şöyle buyurmaktadır: "Yeryüzün­de daha nice alâmetler (yarattı)... Yıldızla da insanlar yollarını bulurlar." (Nahl, 16/16); "Karanın ve denizin karanlıkları içinde yollarını bulmanız için yıldızlan yaratan O'dur." (En'am, 6/97).

Yeryüzünü ölümünden sonra kendisiyle dirilttiği bereketli yağmurdan önce rüzgârları müjdeci olarak gönderen kimdir? Bunu yapacak Allah'tan başka ilâh var mıdır? Ulûhiyette tek ve kemâl sıfatlarıyla muttasıf olan Al­lah kendisiyle birlikte başka ilâha tapan müşriklerin şirkinden münezzehtir.

5- Mahlûkatı yoktan var etmek, haşir ve neşirle ilgili deliller: "O taptık­ları şeyler mi daha hayırlıdır, yoksa bütün varlıkları yoktan var eden, sonra da tekrar diriltecek olan, sizi gökten ve yerden rızıklandıran Allah mı" Al­lah'la birlikte başka ilâh mı var? De ki: Eğer sözünüze sadık kimselerseniz delilinizi getirin."

Yani bu âciz, sahte tanrılar mı daha hayırlıdır yoksa kudreti ve hakimi­yetiyle mahlûkatı daha önce benzeri geçmemiş eşsiz bir şekilde yaratan, son­ra onları öldüren, sonra da ikinci defa ilk hayata iade edecek olan Allah mı? Bir ayette de şöyle buyruluyor: "İlk defa var eden sonra da tekrar diriltecek olan O'dur." (Burûc, 85/13).

"O mahlûkatı ilk defa yaratıp sonra tekrar diriltecek olandır. Bu O'na göre pek kolaydır." (Rum, 30/27). Sizi gökten inen yağmurlarla ve yerin bere­ketlerinden yetiştirdiğiniz meyve ve sebzelerle rızıklandıran O'dur.

Allah'la birlikte bunu yapan başka bir ilâh bulunabilir mi ki Ona ortak kılınsın? Ey Rasul! De ki: Eğer siz kendi vicdanınıza ve başkalarına karşı doğru sözlü kimselerseniz başka tanrılara tapınmak şeklinde iddia ettiğiniz şeylerin doğruluğuna delâlet edecek delilinizi ortaya koyun, bakalım. Gerçek şudur ki onların, akıl sahibi bir kişinin kabul edeceği hiçbir hüccetleri ve de­lilleri yoktur. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Kim Allah'la bir­likte bir başka ilâha buna dair hiçbir delili olmamasına rağmen taparsa, onun hesabı ancak Rabbi nezdindedir. Gerçek şudur ki kâfirler kurtuluşa ere-miyeceklerdir." (Mü'minûn, 23/117).

Ebu Hayyan diyor ki: Her sorunun başladığı şekilde sona ermesi uygun olmuştur. Ulvî ve süflî âlemi, yağmuru yağdırmak ve bahçeleri yetiştirmek gibi verdiği nimetleri zikredince bu ayeti "Hayır! Fakat onlar haktan uzakla­şan bir kavimdir." ifadesiyle bitirdi. Yani onlar Allah'a ibadetten yüz çevir­mektedirler. Yahut O'ndan yüz çevirip mahlûkata tapınmaktadırlar. Halbuki bu âlemi var edenden başkasına ibadet edilemez.

Eksik 307

[16]

 

Gaybı Allah'tan Başkası Bilemez

 

65- De ki: Göklerde ve yerde gaybı Al­lah'tan başka hiç bir kimse bilmez. Onlar ne zaman diriltileceklerini de bilmezler.

66- Doğrusu onların ahiret hakkında­ki bilgileri art arda gelip biraraya toplandı. Ne var ki onlar bundan şüphe etmektedirler. Daha doğrusu onlar bundan yana kördürler.

 

Açıklaması

 

"De ki: Göklerde ve yerde gaybı Allah'tan başka hiçbir kimse bilemez."

Ey Rasul! Bütün mahlûkata şunu söyle: Allah'tan başka yer ve göklerde bulunanlardan hiçbir kimse gaybı bilemez. Ayetteki "illallah" ifadesi istisna-i munkatı'dır. Yani bunu Allah'tan başka hiçbir kimse bilemez demektir. Çünkü bunu bilmek sadece O'na aittir. O'nun hiçbir ortağı yoktur.

Nitekim başka bir ayette: "Gaybın anahtarı sadece O'nun nezdindedir. Bunları O'ndan başkası bilemez." (En'am, 6/59) buyurulmaktadır. Yine Ca-nab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Kıyametin (ne zaman kopacağı) ilmi şüphe­siz ki Allah'ın nezdindedir. Yağmuru O yağdırır. Rahimlerde olanı O bilir. Hiçbir kimse yarın ne kazanacağını bilemez. Hiçbir kimse hangi yerde ölece­ğini bilemez. Şüphesiz Allah her şeyi bilendir. Her şeyden haberdardır." (Lok­man, 3/34).

Müslim ve İbni Ebî Hatim, Hz. Aişe'nin (r.a.) şu sözünü rivayet etmek­tedirler: Kim Hz. Peygamberin (s.a.) yarın ne olacağını iddia ederse Allah'a en büyük iftirayı yapmış olur. Çünkü Allah şöyle buyuruyor: "De ki: Gaybı Allah 'tan başka yer ve göklerde bulunan hiçbir kimse bilemez."

Onların genel anlamıyla gaybı bilmediğini ifade edince kıyametin vakti­ni bilme şeklindeki hususi gaybı bilebilmelerini de reddetti. Böylece iki defa reddedilmiş oldu. Cenab-ı Hak şöyle buyurdu:

"Onlar ne zaman diriltileceklerini de bilmezler." Göklerde ve yerde olan­lar kıyametin kopma vaktini bilemez. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmak­tadır: "Kıyametin bilgisi göklerin ve yerin ehline ağır geldi. Kıyamet size ansı­zın gelecektir." (A'raf, 7/187).

Dolayısıyla kâfirler ve başkaları hesap ve ceza için dirilmenin ne zaman olacağını hissedemez, bilemezler. Kıyamet onlara ansızın gelecektir.

Cenab-ı Hak daha sonra onların kıyameti bilmeyeceğini te'kit etti: "Ha­yır onların ahiret hakkıdaki bilgileri gelip biraraya toplandı. Ne var ki onlar bunda şüphe etmektedirler."

Yani onların ahiret hakkındaki bilgileri çoğaldı, ama ahiretin ne zaman kopacağını bilmekten acze düştüler. Murad edilen mana şudur: Onların eriş­tikleri ahireti ispat edici deliller yavaş yavaş yok oldu. Nihayet hiçbir önemli değer ifade etmez oldu.

Daha sonra onları ahiret hakkında şaşkın olmakla tavsif ederek şöyle buyurdu:

"Doğrusu onlar" yani kâfirler "bundan" yani ahiretin gerçekleştirilmesi ve varlığı hususunda şiddetli bir şaşkınlık içerisindedirler. Yani ahiretin var­lığından ve meydana gelmesinden "şüphe etmektedirler."

Nitekim Canab-ı Hak başka bir ayette şöyle buyurmaktadır: "Hepsi saf­lar halinde Rabbine arz edilmişlerdir. And olsun ki sizi ilk defa yarattığımız gibi bize geldiniz. Hayır size vaadi yerine getirecek bir zaman tayin etmediği­mizi sandınız değil mi?" (Kehf, 18/48).

Cenab-ı Hak daha sonra bunları düşünme ve ahiret meselesini inceleme hususunda gerçeği görmemekle ve körlükle tavsif etti.

"Daha doğrusu onlar bundan yana kördürler." Yani onlar kıyametin du­rumu hakkında büyük bir körlük ve bilgisizlik içindedirler. Gönüllerinin de­rinliklerinde bunu düşünmezler. Onların kafa gözleri değil kalp gözleri, basi­retleri kördür. Bu durum şüphecilikten daha kötüdür.

Ebu Hayyan diyor ki: "Bel" kelimesiyle başlayan bu üç vasıf onların du­rumlarının derece derece bildirilmesidir. Burada önce, kıyametin meydana geleceğini bilmemeleri sebebiyle diriliş vaktini bilmemekle tavsif edildiler. Sonra da şek ve şüphe içinde bocalamaktadırlar. Bu şüpheyi kaldırmaya güçleri yettiği halde şüpheyi kaldırmamaktadırlar. Ayet ahireti onların kör­lüklerinin başlangıcı ve kaynağı olarak kabul etmektedir. Bunun için "an" harf-i cerri yerine "min" harfi cerriyle kullanılmıştır.[17]

 

Müşriklerin Öldükten Sonra Dirilmeyi İnkâr Etmeleri

 

67-  İnkâr edenler şöyle dediler: "Biz ve atalarımız toprak olduğumuz za­man mı (diriltilip) çıkarılacak mışız?

68- Şüphesiz ki bize de önceki ataları­mıza da bu dirilme vaadi verildi. Bu, öncekilerin efsanelerinden başka bir şey değildir."

69-  De ki: "Yeryüzünde gezip dolaşın da, suçluların sonucu nasıl olmuş bir bakınr

70-  (Ey Muhammedi) Sakın onların yaptıklarına üzülme, kurdukları tu­zaklardan dolayı sıkıntıya düşme!

71-  Onlar: "Eğer doğru sözlü kimse-lerseniz, bu azap vaadi ne zaman (gerçekleşecek)?" diyorlar.

72-  De ki: "Acele ettiğiniz azabın bir kısmı başınıza inmek üzeredir."

73- Şüphesiz ki Rabbin insanlara kar­şı lütuf sahibidir. Fakat onların çoğu şükretmezler.

74- Şüphesiz ki Rabbin onların gönül­lerinin gizlediklerini de açığa vur­duklarını da gayet iyi bilir.

75-  Gökte ve yerde gizli hiçbir şey yoktur ki apaçık bir kitapta tesbit edilmiş olmasın.

 

Açıklaması

 

"İnkâr edenler şöyle dediler: Biz ve atalarımız toprak olduğumuz zaman mı diriltilip çıkarılacak mışız?"

Allah'ı inkâr eden, peygamberlerini yalanlayan ve öldükten sonra dirili­şi inkâr eden müşrikler şöyle dediler: Öldükten sonra, cesetlerimiz çürüdük­ten ve toprak olduktan sonra diri olarak kabirlerimizden çıkacağız, öyle mi?

Bu, müşriklerin çürümüş kemikler ve toprak olduktan sonra cesetlerin tekrar diriltilmesini uzak bir ihtimal olarak gördüklerini hikâye etmektedir.

"Şüphesiz ki bize de önceki atalarımıza da bu dirilme vaadi verildi." Bizler ve atalarımız bunu çok işitmiştik. Biz bunun gerçek olmadığını ve meydana gelmediğini biliyoruz. Zira hiçbir kimsenin ölümden sonra ayağa kalktığını görmedik. Bunun manası şudur: Bu anlatılan geçmiş bir tarihtir, tarih ise kaybolup gitmiştir.

"Bu, öncekilerin efsanelerinden başka bir şey değildir." Bu bedenlerin tekrar dirilmesi vaadi sadece bir efsaneden ibarettir. Bu insanların birbirle­rinden naklettikleri de hurafe ve masaldan başka bir şey değildir. Bunun gerçekle ilgisi yoktur. Bunun makbul bir delili de yoktur.

Daha sonra Allah Tealâ bu konuda ve onların küfrü ve ahireti inkârı hususunda doğru olanı vaîd ve tehdit sigasıyla işaret etmektedir.

"De ki: Yeryüzünde gezip dolaşın da, suçluların sonucu nasıl olmuş bir bakın." Ey Rasul! Şöyle söyle: Hicaz, Şam, Yemen v.b. yerlerde dolaşın. Siz­den önce gelip geçmiş hakkı yalanlayanların akıbetine bakın. Şüphesiz bun­lar dünya malıyla aldanmışlar, dünya ziynetlerinin fitnelerine kapılmışlar, peygamberlerini yalanlamışlar, dirilişin varlığını inkâr etmişlerdir. Allah da günahları sebebiyle onları helak etmiştir. Eski ümmetlerin yaşadıkları kasa­balar ibret ve öğüt için onların aleyhine şahit olan eserler olarak hâlâ mevcuttur. Allah peygamberlerini ve onlara tabi olan müminleri kurtarmıştır. Bu da peygamberlerin getirdiği mesajın doğruluğuna, Allah'ın ve öldükten sonra dirilişin gerçek olduğuna delâlet etmektedir.

Bu Allah'ın paygamberlerini yalanlayan herkese karşı ilâhî âdetidir. Eğer siz Allah'a ve ahirete koşmazsanız sizi de onları cezalandırdığı gibi ce­zalandıracaktır.

Cenab-ı Hak sonra da Peygamberlerini (s.a.) müşriklerin sözünden ve risaletinden yüz çevirmeleri sebebiyle teselli ederek şöyle buyurdu: "Sakın onların yaptıklarına üzülme. Kurdukları tuzaklardan dolayı sıkıntıya düş­me."

Yani Ey Muhammedi O hakkı yalanlayanların, senin risaletinden yüz çevirmelerinden dolayı üzülme! Onların hilelerinden ve sana kurdukları komplolardan dolayı gönlün daralmasın, üzüntülü, gamlı ve kederli olma! Çünkü Allah seni te'yit edecek, sana yardımda bulunacak, insanlardan koru­yacak ve doğuda-batıda Ona muhalefet eden ve inatçılık yapanlara karşı se­nin dinini hakim kılacaktır.

Allah Tealâ bundan sonra kâfirlerin kıyametten başka Allah'ın azabını da inkâr ettiklerini anlattı:

"Onlar: Eğer doğru sözlü kimselerseniz bu azap vaadi ne zaman (gerçek­leşecek)? diyorlar."

Yani Mekke'deki ve başka yerlerde bulunan müşrikler kıyamet günü hakkındaki sualleri ve kıyametin meydana gelmesini uzak bir ihtimal olarak görmeleri hususunda şöyle diyorlar: Ey Peygamber! Ey ona iman edenler! Siz iddianızda ve sözünüzde sadık kimselerseniz bize vaad ettiğin bu azabın vakti ne zaman? Kâfirler bunu alay ve hafife alma tarzında söylüyorlar.

Allah Tealâ da onlara şu ayetiyle cevap verdi: "De ki: Acele ettiğiniz aza­bın bir kısmı belki de başınıza inmek üzeredir."

Yani ey Muhammedi Meydana gelmesi için acele ettiğiniz, derhal mey­dana gelmesini istediğiniz azabın bir kısmı -bu da Bedir günü öldürülme, ya­ralanma ve azaba uğrama, şeklinde olmuştur- başınıza inmek üzeredir, size yaklaşmıştır.

Zemahşerî diyor ki: "Umulur ki, belki, olacak" manalarmdaki "asâ, leal-le ve sevfe" kelimeleri sultanların ve vaad tehditlerinde bu işin doğruluğuna ve ciddiyetine delâlet eder. Bundan şüphe etmeye yer yoktur. Bununla sade­ce ağır başlılıklarını ve olgunluklarını ortaya koyarlar. Kendilerinin intikam almakta acele etmediklerini, düşmanlarını ezmekten, onlara galip gelmek­ten ve düşmanlarını kendi ellerinden kurtulamayacaklarından emin olduk­larını ifade ederler. Maksatlarına işaret etmeleri kendi tarafları için yeterli­dir. Allah'ın vaad ve vaidleri de bu şekilde cereyan etmiştir." [18]

Cenab-ı Hak daha sonra cezanın geciktirilmesi sebebini zikretti:

"Şüphesiz ki Rabbin insanlara karşı lütuf sahibidir. Fakat onların çoğu şükretmezler." Yani Allah mümin olsun kâfir olsun bütün insanlara nimet ve­ren, lütufta bulunandır. Kendi nefislerine zulmetmelerine rağmen onlara dünyada bol bol nimet verir. Küfürleri ve masiyetlerine rağmen onlara der­hal ceza vermez. Fakat onların çoğu bütün bunlara rağmen O'nun lütfuna şükretmezler. Onlardan pek azı şükreder.

"Şüphesiz ki Rabbin onların gönüllerinin gizlediklerini de açığa vurduk­larını da gayet iyi bilir."

Yani Rabbin açık olanları bildiği gibi gizli ve kapalı olanları da bilir. Ni­tekim bir başka ayette şöyle buyurulmaktadır: "Sizden sözünü kim gizler kim de açığa vurursa O'na göre birdir." (Ra'd, 13/10); "O gizliyi de gizlinin daha gizlisini de bilir." (Tâ-Hâ, 20/7). Bundan murad Allah Tealâ'nın müş­riklerin Rasulullah için kurdukları tuzakları bildiğini ifade etmektir. Buna karşılık onları cezalandıracaktır.

Cenab-ı Hak daha sonra bariz bir gerçeği beyan etti. Bu da kâinatta olan her şeyin Levh-i Mahfuz'da saklı tutulmasıdır. Buyuruyor ki:

"Gökte ve yerde gizli hiçbir şey yoktur ki apaçık bir kitapta tespit edilmiş olmasın."

Yani göklerde ve yerlerde gizli kapalı her şey Allah Tealâ'nın şu ana ka­dar olan ve kıyamet gününe kadar olacak her şeyi tespit ve tescil ettirdiği Levh-i Mahfuz'da saklıdır, mevcuttur, bilinmektedir.

Cenab-ı Hak kullarının gördükleri şehadet âlemi ile görmedikleri, bil­medikleri gayb âlemini gayet iyi bilir. O bütün mahlûkatmın göklerde ve yerdeki gaybî durumlarını bilmektedir.

Nitekim Canab-ı Hak bir ayette şöyle buyurur:

"Bilmiyor musun ki, Allah gökte ve yerde ne varsa hepsini bilir. Bu mu­hakkak bir kitaptadır. Hiç şüphesiz bu Allah için pek kolaydır." (Hac, 22/70).

Yine Cenab-ı Hak Hz. Lokman'ın (a.s.) şu sözünü nakletmektedir: 'Yav­rum, gerçek şudur ki (iyilik vaya kötülük) bir hardal tanesi kadar olsa bile Allah onu ortaya çıkarır. Çünkü Allah lütuf sahibidir, her şeyden haberdar­dır." (Lokman, 31/16).[19]

 

Hz. Muhammed'in (S.A.) Peygamberliğinin Kur"Anla İspat Edilmesi

 

76-  Muhakkak ki bu Kur'an İsrailo-ğulları'na ihtilâf ettikleri şeylerin ço­ğunu anlatmaktadır.

77-  Şüphesiz Kur'an hidayet rehberi ve müminler için rahmet kaynağıdır.

78-  Şüphesiz ki Rabbin onların ara­sında hükmünü verecektir. O, Aziz­dir (her şeye galiptir), Alimdir (her şeyi çok iyi bilendir).

79-  Sen Allah'a tevekkül et. Çünkü sen apaçık bir hak üzerindesin.

80-  Şüphesiz sen ölülere duyuramaz-sın. Arkalarını dönüp kaçarken sa­ğırlara da davetini işittiremezsin.

81- Sen basiretleri körelmiş insanları sapıklıklarından uzaklaştırıp hidaye­te erdiremezsin. Sen ancak ayetleri­mize iman edenlere duyurabilirsin. İşte onlar müslümanlardır.

 

Açıklaması

 

Allah Tealâ'nın kemal sıfatlarını ispat edici delillerle, mahlûkat arasın­da sevap ve ceza verilmesi suretiyle gerçek adaletin ortaya konulması için meydana gelecek olan öldükten sonra dirilişin delillerini zikreden kitap, Kur'an-ı Kerim olup aşağıdaki i'caz şekillerini ihtiva etmektedir:

1- Kur'an'ın geçmiş peygamberlerin kıssalarından haber vermesi: "Mu­hakkak ki bu Kur'an İsrailoğulları'na ihtilâf ettikleri şeylerin çoğunu anlat­maktadır. "

Bu Kur'an-ı Kerim Tevrat ve İncil'in sahipleri olan İsrailoğulları'na ihti­lâfa düştükleri -Hz. İsa (a.s.) konusunda olduğu gibi- pek çok konuda da hak­kı bildirmektedir. Yahudiler Hz. İsa'ya iftira attılar. Hristiyanlar da onun hakkında ileriye gittiler. Kur'an bu konuda hak, adalet ve insaf ölçüsünü ge­tirdi: Hz. İsa (a.s.) Allah'ın kullarından bir kul, nebilerinden bir nebi ve de­ğerli rasullerinden biridir.

Bu kıssa ile diğer kıssaların gerçeği ancak Allah Tealâ tarafından ilâhî vahiyle bilinebilir. Çünkü kendisine Kur'an indirilen Hz. Muhammed (a.s.) ümmî idi, okuyup yazamıyordu. Tahsil için ve kültür meselelerini öğrenmek için alimlerin hiçbirine örğencilik yapmamıştı. Ancak Kur'anda antalılan bu kıssalar Tevrat ve İncil'deki kıssalara uygun idi.

2- Kur'an'ın Allah'ın birliği ve sonra dirilme, peygamberlik ve Şer'î hü­kümleri aklî delillerle ispat etmesi.: "Şüphesiz Kur'an hidayet rehberi ve müminler için rahmet kaynağıdır."

Yani bu Kur'an müminleri doğru yola iletir, tevhid, haşr, peygamberlik, Allah'ın güzel sıfatları gibi akide ile ilgili olan ya da beşerin ihtiyaçlarına uy­gun, ve ahiretteki menfaatlerini gerçekleştirmeye yönelik ameli için rahmet kaynağıdır.

Kur'an aynı zamanda beşerin benzerini getirmekten âciz kalacağı dere­cede fesahat ve belagatın zirvesine ulaşması sebebiyle müminler için hidayet ve rahmettir. Beşer onun benzerini getirmekten aciz kalmıştır. Bu durum onun mucize olduğuna, insanların güçlerinin dışına çıktığına, onun son dere­ce hikmet sahibi, övgüye lâyık sonsuz kudret sahibi bir ilâh tarafından indi­rilmiş vahiy olduğuna delâlet etmektedir. Ayetlerde özellikle müminler zik­redilmiştir. Çünkü ondan gerçek anlamda istifade edecek olanlar onlardır.

Nebevî risaletin doğruluğuna delâlet eden Kuranın mucize oluşunun hususiyetlerini beyan ettikten sonra Cenab-ı Hak şu iki hususu zikretti:

a) Allah Tealâ'nın adaletine işaret eden delilin ortaya konulması: "Şüp­hesiz ki Rabbin onların arasında hükmünü verecektir. O Azizdir, Alimdir."

Yani israiloğulları'na ihtilâf ettikleri hususların çoğunu anlatan Rabbin onlardan isabet edenlerle hata edenler arasında âdil hükmüyle hükmedecek­tir. Allah onlardan batıl yolda olanlardan intikam almaya ve içlerinden iyi amel işleyenlere mükâfat vermeye kadir ve son derece güçlüdür. Dolayısıyla O'nun kaza hükmü reddedilemez. O kullarının hareketlerini ve sözlerini ga­yet iyi bilir.

"Şüphesiz ki Rabbin onların arasında hükmünü verecektir." Bu ayetin manası, "Kıyamet günü kendisiyle hüküm vereceği adaletle hükmünü vere­cektir." demektir. Çünkü O ancak adaletle hüküm verir. Hüküm verilen ka­rar "hüküm" olarak adlandırıldı. Yahut Onun hikmetle hüküm verdiği mu-rad edildi.

b) Peygamberimiz (s.a.) Allah'a tevekkül etmeyi ve din düşmanlarına fazla önem vermemeyi emretti: "Sen Allah'a tevekkül et. Çünkü sen apaçık bir hak üzerindesin."

Yani sen Allah'a güven. O'na dayan ve bütün işlerini Ona havale et. Rabbi'nin risaletini tebliğ et. Allah'ın düşmanlarına dönüp bakma. Çünkü bedbaht kimselerden sana muhalefet edenler, sana muhalefet etseler de sen gayet açık bir hak üzerindesin.

Bu Allah'a tevekkül etmenin birinci sebebidir. Sonra diğer bir sebep zik­retti:

"Şüphesiz sen ölülere duyuramazsın. Arkalarını dönüp kaçarken sağır­lara da davetini işittiremezsin." Yani hiç şüphesiz sen onlara fayda verecek bir şey işittiremezsin. Onlar senden yüz çevirip arkalarını döndükleri zaman ölüler gibidirler, kendilerine okunan şeylerden etkilenmezler ve onu anla­mazlar. Onlar dinleme ümidi bulunmayan sağırlar gibidirler, bunlar hiçbir durumda duymazlar. Onlar hiçbir şey görmeyen ve asla hiçbir şeye dönüp bakmayan ölüler gibidirler. Çünkü onların kalplerinde perde vardır. Kulak­larında küfrün sağırlık veren uğultusu vardır. Kalplerinde hakka teslim ol­maya engel olan böbürlenme ve büyüklük taslama vardır.

Bu ikinci sebebi beyan etmekle Hz. Peygamber'in (s. a.) kâfirlerden ümid kesmesi istenmiştir. Böylece kalbi Allah'ın düşmanlarına karşı muha­lefet etme noktasında güç kazanacaktır. Zira ayet kâfirlerin ölüler, sağırlar ve körler gibi olduklarını, hiçbir şey anlamadıklarını, duymadıklarını, gör­mediklerini, delillerden hiçbir şeye dönüp bakmadıklarını beyan etmekteydi. Ayrıca insan herhangi bir kimseden bir şey alma ümidinde olduğu müddetçe o kimseye muhalefet etmeye cesaret edemez.

İşte Peygamberimiz'in (s.a.) dini lâyıkıyla ortaya koyma hususunda kal­binin güçlü olmasının sebebi bu idi. "Arkalarını dönüp kaçarlarken..." ifade­sinin manası sağır kimsenin durumunu te'kit etmek içindir. Çünkü hakka karşı sağır olan kimse davetçiye sırt çevirip uzaklaşırsa onun sesini duy­maktan daha çok uzak olacaktır.

Özetle: Allah Tealâ Rasulüne kendisine tevekkül etmesini ve kendisin­den başka her şeyden yüz çevirmesini emretti. Çünkü O apaçık bir hak üze­rinde, başkaları ise batıl üzerindedir. Ayrıca ne müşriklerin destek olmasın­da ne de onların hakkı kabul etmelerinde hiçbir ümidi ve emeli kalmamıştır.

"Ölülere duyuramamak" tan maksat peşinden kabul, tepki veya anlama gelen duyurmaktır. Bununla konuştukları kimseye karşı kabul veya reddet­tiklerini belirtmeksizin mücrerret sesi duymaları çelişki teşkil etmez. Nite­kim hadis-i şerifte sabit olduğuna göre ölü kendi cenazesinde bulunan kimselerin yanından ayrılışları esnasındaki ayak seslerini duymaktadır. Ayrıca Rasulullah (s.a.) Bedir ehlinin kabirlerine selâm vermiştir. Nitekim Buharî ve Müslim'in Sahih 'lerinde yer alan bir hadis-i şerife göre Peygamberimiz (s.a.) Bedir kuyusundaki ölülere hitap etmiş ve kendisine:

- Ya Rasulallah! Sen ruhları olmayan cesetlere hitap ediyorsun, denildi­ğinde Peygamberimiz (s.a.):

- Muhammed'in nefsi elinde olan Allah'a yemin olsun ki siz benim söyle­diğimi onlardan daha iyi işitemezsiniz, demişti.

Cenab-ı Hak önceki hükmü te'kit ederek şöyle buyurdu: "Sen basiretleri körelmiş insanları sapıklıklarından uzaklaştırıp hidayete erdiremezsin. Sen ancak ayetlerimize iman edenlere duyurabilirsin. Bunlar (hakka teslim olan) müslümanlardır"

Yani ey Peygamber! Basireti kapanmış kimseleri sapıklıklarından kur­tarıp hidayete erdirmeye, sapıklıktan hidayete çevirmeye senin gücün yet­mez. Zira onların gözlerinde senin getirdiğin şeye yani hakka ileten bir ba­kışla bakmalarını engelleyen perde vardır. Senin duyurman sadece, Allah'ın ezelde ilmiyle ayetlerine iman edeceklerini yani bunları tasdik edeceklerini bildiği kimselere fayda verir. Bunlar Allah'ın birliğinde ihlâslı olan, Allah'a boyun eğen müslümanlardır. Sana sadece kulağını ve gözünü her şeyi sahih şekliyle idrak etmek yolunda kullanan kimselerle kalp gözü ve basireti açık, hakkı kabule müsait kimseler icabet eder. Bu kimseler, kendini Allah'a tes­lim eden, nefsini Allah için selâmete erdiren, Allah'a halis kılan müslüman­lardır.[20]

 

Kıyamet Alametleri Ve İlk Belirtileri -1-

Dabbatü'l-Arzın Çıkışı, Allah'ın Ayetlerini Yalanlayan Zalimlerin Mahşerde Toplanmaları

 

82-  (Kendilerine söylenen) söz başla­rına geldiği zaman onlar için yerden "Dabbe" çıkarırız da o varlık onlara insanların ayetlerimize kesin bir imanla inanmadıklarını söyler.

83-  O gün her ümmetin ayetlerimizi yalanlayanlarından bir cemaat topla­rız. Onlar hep bir arada tutulurlar.

84-  (Mahşer yerine) geldikleri zaman Allah onlara: "Siz hiçbir bilgi sahibi olmadan benim ayetlerimi mi yalan­ladınız? Yoksa yaptığınız neydi?" der.

85-  İşledikleri zulüm yüzünden vaad olundukları azap onların başlarına gelmiştir. Onlar artık konuşamazlar.

86-  Onlar, geceyi dinlensinler diye karanlık, gündüzü de çalışsınlar diye aydınlık yaptığımızı, görmüyorlar mı? Şüphesiz ki bunda iman eden bir topluluk için nice deliller vardır.

 

Açıklaması

 

Kendilerine söylenen "söz başlarına geldiği zaman onlar için "Dabbe" denilen bir varlık çıkarırız da o varlık onlara insanların ayetlerimize kesin bir imanla inanmadıklarını söyler."

Yani bu durum ahir zamanda insanların fesada uğradığı, Allah'ın emir­lerini terk ettikleri, hak dinini değiştirdikleri ve kendilerine vaad edilen aza­bı hak ettikleri zaman olur. Kıyametin kopmasının yaklaştığı bir zamanda Allah insanlar için yerden bir "Dabbe" çıkarır ve bu Dabbe onlara insanların çoğunun Allah'ın ayetlerine kesin bir imanla inanmadıklarını söyler.

Bu "Dabbe" denilen varlık bazı yeni müfessirlerin söyledikleri gibi söz söylemekle tavsif edildiği için belki de bir insandır. Zira yeryüzünde hareket eden her varlık "Dabbe"dir.

Bu "Dabbe" hadis-i şeriflerde "cessâse" olarak adlandırılmıştır. Bu hu­susta âhad hadisler varit olmuştur. Bu hadislerden biri Müslim'in ve Sünen sahiplerinin Huzeyfe b. Esîd el-Gıfarî'den rivayet ettikleri hadis-i şeriftir. Huzeyfe şöyle anlatıyor: Rasulullah (s.a.) odasından çıkıp yanımıza geldi. Biz kıyamet konusunu müzakere ediyorduk. Buyurdular ki: "Sizler şu on ayeti görmedikçe kıyamet kopmaz:

- Güneşin batıdan doğması,

- Duman,

- Dabbe'nin çıkması,

- Ye'cûc ve Me'cûcün çıkması,

- Hz. İsa aleyhisselâmm çıkması,

- Deccal,

-  Üç yerin yerin dibine batması, ki bunlar batıda ve doğuda Arap yarı­madasında, gerçekleşecektir.

- Aden'den çıkacak ateşin insanları sevketmesi ve insanları toplaması, : uların gecelediği yerde gecelemesi, onların istirahat ettiği yerde onlarla bir-ıkte istirahat etmesi.

"Dabbetül-arz"m çıkış yerine gelince: Rasulullah'a

- Dabbe nereden çıkacak? diye soruldu.

- Mescidlerin Allah Tealâ'ya hürmet yönünden en muazzamı olan mes-cidden -yani Mescidi Haram'dan çıkacaktır, buyurdu. [21]

Cenab-ı Hak kıyametin kopmasının birinci alâmetini zikrettikten sonra ikinci alâmeti zikretti:

"O gün her ümmetin ayetlerimizi yalanlayanlarından bir cemaat topla­rız. Onlar hep birarada tutulurlar. Mahşer yerine geldikleri zaman Allah on­lara şöyle seslenir: Siz hiçbir bilgi sahibi olmadan benim ayetlerimi mi ya­lanladınız? Yoksa yaptığınız neydi?"

Yani kıyamet günü Allah'ın ayetlerini ve peygamberlerini yalanlayan zalimlerden her ümmetin reislerinden bir topluluğu bir araya getiririz. İlkle­ri sonrakilerle bir araya getirip haşir ve hesap meydanında toplarız. Nihayet toplanıp Allah'ın huzurunda hesap ve münakaşa için duruldukları zaman Allah onlara azarlamak ve ilzam etmek üzere şöyle buyurur:

Sizler ayetlerin gerçeği hakkında sizlere verdiği bilgileri incelemeksizin bu günde ilâhî huzurda bulunmaya delâlet eden benim ayetlerimi mi yalan­ladınız? Bu ayetler hakkında düşünmediğiniz zaman kendi nefislerinizi ne ile meşgul ediyordunuz? Bu hususta tasdik etme veya yalanlama şeklinde neler yapıyordunuz?

"İşledikleri zulüm yüzünden vaad olundukları azap onların başlarına gelmiştir. Onlar artık konuşamazlar." Yani o zaman zulümleri sebebiyle yani hakları yalanlamalarından ve inkâr etmelerinden dolayı Allah'ın ayetlerini yalanlayan o kimselere azap gelecek, bu azap onların konuşmalarına ve ma­zeret dilemelerine engel olur. Nitekim bir başka ayette şöyle buyurulmakta-dır: "Bu onların konuştukları gündür." (Mürselât, 77/35).

Cenab-ı Hak daha sonra tevhid, haşir ve peygamberliğin delilini zikretti:

"Onlar geceyi dinlensinler diye karanlık, gündüzü de çalışsınlar diye ay­dınlık yaptığımızı görmüyorlar mı? Şüphesiz ki bunda iman eden bir kavim için nice deliller vardır."

Ayetlerimizi yalanlayan o kimseler gündüzün yorgunluğundan sonra sü­kûnet, uyku, rahat ve istikrar için geceyi yarattığımızı, geçim, kazanç, yolcu­luk, ticaret gibi ihtiyaç duydukları işlerini görmek ve tasarrufta bulunmak için gündüzü aydınlık ve nurlu yarattığımızı görmüyorlar mı? Bu yaratma ve icad etmede Allah'ı ve Rasulü'nü tasdik eden bir topluluk için ceza ve hesap görmeye Allah'ın kullarını diriltmeye kadir olduğuna ve Allah'ın birliğine de­liller vardır.

Kim gece ve gündüzün birbirini izlemesini ölüme benzer bir halde hare­ket ve canlılığa intikal etmeyi düşünürse kıyametin hiç şüphesiz meydana

"Dabbetül-arz"ın çıkış yerine gelince: Rasulullah'a

- Dabbe nereden çıkacak? diye soruldu.

- Mescidlerin Allah Tealâ'ya hürmet yönünden en muazzamı olan mes-cidden -yani Mescidi Haram'dan çıkacaktır, buyurdu.[22]

Cenab-ı Hak kıyametin kopmasının birinci alâmetini zikrettikten sonra ikinci alâmeti zikretti:

"O gün her ümmetin ayetlerimizi yalanlayanlarından bir cemaat topla­rız. Onlar hep birarada tutulurlar. Mahşer yerine geldikleri zaman Allah on­lara şöyle seslenir: Siz hiçbir bilgi sahibi olmadan benim ayetlerimi mi ya­lanladınız? Yoksa yaptığınız neydi?"

Yani kıyamet günü Allah'ın ayetlerini ve peygamberlerini yalanlayan zalimlerden her ümmetin reislerinden bir topluluğu bir araya getiririz. İlkle­ri sonrakilerle bir araya getirip haşir ve hesap meydanında toplarız. Nihayet toplanıp Allah'ın huzurunda hesap ve münakaşa için duruldukları zaman Allah onlara azarlamak ve ilzam etmek üzere şöyle buyurur:

Sizler ayetlerin gerçeği hakkında sizlere verdiği bilgileri incelemeksizin bu günde ilâhî huzurda bulunmaya delâlet eden benim ayetlerimi mi yalan­ladınız? Bu ayetler hakkında düşünmediğiniz zaman kendi nefislerinizi ne ile meşgul ediyordunuz? Bu hususta tasdik etme veya yalanlama şeklinde neler yapıyordunuz?

"İşledikleri zulüm yüzünden vaad olundukları azap onların başlarına gelmiştir. Onlar artık konuşamazlar." Yani o zaman zulümleri sebebiyle yani hakları yalanlamalarından ve inkâr etmelerinden dolayı Allah'ın ayetlerini yalanlayan o kimselere azap gelecek, bu azap onların konuşmalarına ve ma­zeret dilemelerine engel olur. Nitekim bir başka ayette şöyle buyurulmakta-dır: "Bu onların konuştukları gündür." (Mürselât, 77/35).

Cenab-ı Hak daha sonra tevhid, haşir ve peygamberliğin delilini zikretti:

"Onlar geceyi dinlensinler diye karanlık, gündüzü de çalışsınlar diye ay­dınlık yaptığımızı görmüyorlar mı? Şüphesiz ki bunda iman eden bir kavim için nice deliller vardır."

Ayetlerimizi yalanlayan o kimseler gündüzün yorgunluğundan sonra sü­kûnet, uyku, rahat ve istikrar için geceyi yarattığımızı, geçim, kazanç, yolcu­luk, ticaret gibi ihtiyaç duydukları işlerini görmek ve tasarrufta bulunmak için gündüzü aydınlık ve nurlu yarattığımızı görmüyorlar mı? Bu yaratma ve icad etmede Allah'ı ve Rasulü'nü tasdik eden bir topluluk için ceza ve hesap görmeye Allah'ın kullarını diriltmeye kadir olduğuna ve Allah'ın birliğine de­liller vardır.

Kim gece ve gündüzün birbirini izlemesini ölüme benzer bir halde hare­ket ve canlılığa intikal etmeyi düşünürse kıyametin hiç şüphesiz meydana geleceğini ve Allah'ın kabirlerde bulunanları dirilteceğini idrak eder.[23]

 

-2- Sûr'a Üfürülmesi Ve Dağların Yürütülmesi

 

87- Sûr'a üfürüldüğü gün göklerde ve yerde bulunanlar dehşetli bir korku­ya kapılırlar. Ancak Allah'ın diledik­leri bunun dışındadır. Hepsi de O'na boyunlarını bükerek gelirler.

88-  Sen dağlara bakarsın da onları hareketsiz zannedersin. Halbuki on­lar bulutların geçişi gibi geçer gider. İşte bu her şeyi sapasağlam yapan Al­lah'ın sanatıdır. Şüphesiz ki O yap­tıklarınızdan haberdardır.

89- Kim iyilik getirirse ona ondan da­ha hayırlısı verilir. Onlar o gün kor­kudan da emindirler.

90- Kim de kötülük getirirse böyleleri yüzüstü ateşe atılırlar. Onlara: 'Yap­tıklarınızdan başka bir şeyle mi ceza­landırılıyorsunuz?" denilir.

 

Açıklaması

 

Sûr'a Üfürülmesi:

 

"Sûr'a üfürüldüğü gün göklerde ve yerde bulunanlar dehşetli bir korku­ya kapılırlar. Ancak Allah 'm diledikleri bunun dışındadır."

Yani ey Rasul insanlara sûr'a üfürülmesi korkusunun dehşetini anlat. Sûr hadiste yer aldığı gibi içine üfürülen boynuz demektir. Zira bu sura üfü­rüldüğü zaman göklerde ve yerde bulunanların tamamı korkuya kapılırlar. Bu korku onları ölüme götürecek bir korkudur. Ancak Rabbinin kalbine se­bat verip korkudan uzak tuttuğu "dilediği kimseler bunun dışındadır." Bu kimseler Cebrail, Mikâil, İsrafil ve Azrail gibi büyük meleklerdir. Bir başka rivayete göre bunlar şehitlerdir. Zira onlar Rableri nezdinde diri olup rızıkla-nırlar.

Sûr'a iki defa üfürülecektir:

a) Bu, ayette yer alan dehşetli üfürmedir. Bu nefha "Sûr'a üfürülüp Al­lah'ın dilediği kimseler dışındaki kimseler hariç göklerde ve yerde bulunan kimselerin tamamı bayılacak, öleceklerdir." (Zümer, 39/68) ayetinde zikredi­len nefhadır.

b) Önceki ayetin sonunda ifade edilen, diriliş üfürmesidir. "Sonra ikinci defa sûr'a üfürüldü. Onların tamamı ayağa kalkıp bakıyorlardı." Bir başka ayette şöyle buyuruldu: "Sûr'a üfürüldü. Bir de ne görürsün: Kabirlerden kalkmış Rablerinin huzurunda toplanırlar." (Yasin, 38/51).

Sûr hadisinde ifade edildiğine göre, Allah Tealâ'nın emriyle sûr'a üfleye-cek olan İsrafildir. Önce korku üflemesiyle uzun uzun sûr'a üfler. Bu nefha (üfleme) dünyanın ömrünün sonunda yaşayan en şerli kimselerin üzerine kı­yametin kopması anında olacak, yer ve göklerde bulunanlar dehşetli bir kor­kuya kapılacaklardır.

O halde sûr'a iki defa üfleme olacaktır. İlki Allah'ın dilediği kimseler dı­şında herkesin ölmesi için, ikincisi ise herkesin hesaba çekilmek üzere diril­mesi için. Birinci üfleme esnasında istisna edilenler bundan sonra ve ikinci üflemeden önce öleceklerdir.

"Hepsi de Ona boyunlarını bükerek gelirler." Yani mahlûkatın hepsi sor­gu ve hesap için zelil ve horlanmış olarak, kâfir iseler zillet içerisinde, mümin iseler ilâhî heybet önünde haşyet içerisinde Allah'ın huzuruna gelir­ler. Rabbinin emrinden hiç bir kimse geri kalamaz.

Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: 'Yer ve göklerde bulunan her­kes Rahmana kul olarak gelirler." (Meryem, 19/93). Yine şöyle buyurmuştur: "Sizi davet ettiği gün O'na hamdederek icabet edersiniz." (İsra, 17/52); "Sonra sizi yerden davet ettiği zaman siz hemen çıkarsınız." (Rum, 30/25); "Kabir­lerinden süratle çıktıkları zaman sanki onlar dikili bir şeye koşar gibidirler." (Meâric, 70/43).[24]

 

Dağların Yürütülmesi:

 

"Sen dağlara bakarsın da onları hareketsiz zannedersin. Halbuki onlar bulutların geçişi gibi geçer gider." Yani dağlara bakarsın ve onları bulunduk­ları halde devamlı kalacakmış, sabitmiş gibi görürsün. Halbuki o dağlar sür'atle yerlerinden ayrılırlar. Rüzgârın tesiriyle yürüyen bulutlar gibi yü­rürler. Çünkü büyük cisim ağır ağır hareket ettiği zaman hareketi neredeyse belli olmaz.

Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "O gün gök sallanıp çalka­lanır, (Dağlar yerinden kopup) yürür." (Tur, 52/9-10); "O gün biz dağları yü­rüteceğiz ve sen yeri bir çöl göreceksin." (Kehf, 18/47); "Dağlar yürütülmüş bir serap haline gelmiştir." (Nebe, 78/20); "Sana dağları (kıyamet gününde dağ­ların durumunu) sorarlar. De ki: Rabbim onları ufalayıp savuracak. Yerlerini dümdüz bir toprak halinde bırakacak, onlarda ne bir iniş ne de bir yokuş görmeyeceksin" (Tâ-Hâ, 20/105-107).

Dağlar birinci defa sûr'a üfürülmesi halinde un-ufak olsa da dağların yürütülmesi ikinci üfürmeden sonra mahşer ehlinin müşahede etmeleri için mahlûkatın mahşere toplanma vaktinde olacaktır. Allah yeryüzünü başka bir yeryüzü, gökyüzünü başka bir gökyüzü haline çevirecek.

"O gün yeryüzü başka bir yeryüzüne, gökler de (başka göklere) dönüşe­cek. İnsanlar bir olan, kahhar olan (ezici güce sahip olan) Allah'ın huzurun­da toplanacaklardır." (İbrahim, 14/48).

Bazı alimler bu ayeti dünyanın güneş etrafında son derece süratle dön­düğüne delil getirmişlerdir. Fakat anlaşılan odur ki bu ahirette olacaktır. Çünkü buradaki söz kıyamet günü hakkındadır.

"İşte bu herşeyi sapasağlam yapan Allah'ın sanatıdır." Yani bu sanat her şeyi son derece sağlam yapan ve ona hikmetinden tevdi eden Allah'ın fiilidir.

"Şüphesiz ki O yaptıklarınızdan haberdardır." Bu sûra üfürülmenin, he­sap ve ceza için dirilmenin illetidir. Yani Allah Tealâ kullarının yaptıklarını gayet iyi bilir ve onlara amellerinin karşılığını tam olarak verir.

Cenab-ı Hak daha sonra kıyamet koptuktan sonra mesut ve bedbaht mükelleflerin durumunu beyan etti:

"Kim iyilik getirirse ona ondan daha hayırlısı verilir. Onlar o gün korku­dan da emindirler."

Yani kim tek olan ve hiçbir eşi-ortağı olmayan Allah'a iman ederek, sa-lih amel işleyerek gelirse o kimseye Rabbi nezdinde naim cennetlerinde bol sevap vardır. Büyük korkudan -kıyamet azabı korkusundan- emin olur. Nite­kim Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Onları büyük korku mahzun etmez." (Enbiya, 21/103); "Cehenneme atılan kimse mi daha hayırlıdır, yoksa kıyamet günü emin olarak gelen mi?" (Fussılet, 41/40); "Onlar cennet köşklerinde em­niyet içindedirler." (Sebe1, 34/37).

Hasene (iyilik), iman ve salih amel demektir. İbni Abbas, Nehasî ve Ka-tade diyorlar ki: Bu "Lâ ilahe illallah" demektir.

Buradaki "hayr" kelimesi en hayırlı manasında ism-i tafdil değildir. Zira -İkrime'nin dediği gibi- Lâ ilahe illallah'tan daha hayırlı bir şey yoktur. Mak­sat sevabın kat kat ve devamlı olmasıdır. Zira amel biter, sevap ise devam eder. "Hayır" sevap demektir.

Bir başka görüşe göre "hayr" kelimesi ism-i tafdildir. Yani Allah'ın seva­bı kulun amelinden daha hayırlıdır.

"Min" son noktanın başlangıcı içindir. Yani ona hayırlardan bir hayır ve­rilir. Bu hayrın başlangıcı ise bu iyilik cihetindendir. Allah mükellefin hayır getirmesine iki şeyi bina etti: Sevap kazanması ve azaptan emin olması.

"Kim kötülük getirirse böyleleri yüzüstü cehenneme atılır. Onlara: "Yap­tıklarınızdan başka bir şeyle mi cezalandırılıyorsunuz?" denilir." Yani kim Allah'a şirk koşar ve masıyetleri işlerse, kim Allah'a hiçbir iyi ameli olmaksı­zın günahkâr olarak gelirse ya da günahları sevaplarını aşarsa herkes kendi ameliyle ceza görür ve cehenneme atılır. Onlara -yani kâfirlere ve isyankâr­lara- şöyle denilir: Bu sizin dünyadaki şirk ve masıyet şeklindeki amelinizin karşılığı değil midir?

Dikkat edilirse bu ayetlerin tamamı belagat, fesahat ve içice pek çok mana ifade eden icazın zirvesindedir.

Zemahşerî diyor ki: Bu kelâmın belâgatine, tanzim ve tertibinin güzelli­ğine, tefsirinin kenetleşmesine, birbiriyle kucaklaşmasına bakın. Sanki bu kelâm tek bir şelâleden dökülmektedir. Bu güçlü bir kimseyi âciz bırakacak, en mahir hatipleri susturup dilsiz kılacak şekildedir.[25]

 

İbadet, Şükür Ve Kur'an Tilâvetiyle Meşgul Olma

 

91- (De ki:) "Ben sadece bu beldenin Rabbine ibadet etmekle emrolun-dura. Allah bu beldeyi saygı gösteril­mesi gereken mukaddes bir yer kıl­mıştır. Her şey yalnız O'nundur. Ben müslümanlardan olmakla emrolun-dum.

92- Bir de Kur'an okumakla (emro-lundum). Kim hidayet yolunu tutarsa ancak kendisi için hidayet yolunu tutmuş olur. Kim de saparsa ben an­cak uyarıcılardanım." de.

93- De ki: "Hamdolsun Allah'a! O ayet­lerini size gösterecek siz de onları ta­nıyacaksınız. Rabbin yaptıklarınız­dan gafil değildir."

 

Açıklaması

 

De ki: "Ben sadece bu beldenin Rabbine ibadet etmekle emrolundum. Al­lah bu beldeyi haram kılmıştır."

Ey Rasul! Onlara şöyle söyle: Ben Mekke'nin Rabbine ibadet etmekle emrolundum ki O Mekke'yi insanlara haram kılmıştır. Burayı şerefli, emin, muhterem bir yer yapmıştır. Burada kan dökülmez, kimse zulme uğramaz, av avlanmaz, otu koparılmaz, kuşları ürkütülmez ve hiçbir kimse korkutul­maz. Her taraftan dünyanın meyveleri oraya toplanır.

Buraya şeref vermek üzere "Mekke" adı özellikle zikredilmiştir. Çünkü ibadet için tayin edilen ilk Beytullah orada bulunmaktadır. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Onları açlıktan doyuran, korkudan emin kılan bu beytin Rabbine ibadet etsinler." (Kureyş, 106/3-4). Burada Allah'a ibadeti terk etmeleri ve putlara tapmaya yönelmeleri sebebiyle Mekke ehline azarla­ma vardır.

Bu ayetin bir benzeri de şudur: "De ki: Ey insanlar! Eğer siz benim di­nimden şüphe içinde iseniz, ben sizin Allah'ı bırakıp taptığınız şeylere tap­mam. Fakat sizin canınızı alan Allah'a ibadet ederim." (Yunus, 10/104).

Peygamberimiz (s.a.) Mekke'nin haram belde kılınması tezahürlerini beyan etmiştir. Buharî ve Müslim Sa/ıi/ılerinde İbni Abbas'tan rivayet edi­yorlar ki: Peygamberimiz (s.a.) Mekke'nin fethi günü şöyle buyurdu: "Allah gökleri ve yeri yarattığı gün bu beldeyi haram kıldı. Bu, kıyamet gününe ka­dar Allah'ın haram kılmasıyla haramdır. Dikeni koparılmaz, avı takip edil­mez. Bulunan eşyası tarif etme dışında alınmaz. Yeşil otu koparılmaz."

"Her şey yalnız O'nundur." Yaratma mülk ve tasarruf olarak her şey, hiçbir ortak olmaksızın sadece Allah'ındır. Bu umumun hususa atfedilmesi-dir. Yani o bu beldenin Rabbi olduğu gibi her şeyin de Rabbi ve malikidir. O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur.

"Ben müslümanlardan olmakla emrolundum." Rabbim bana emrine bo­yun eğen, O'na itaat eden, ihlâsh muvahhidlerden olmamı emretti.

"Bir de Kur'an okumakla (emrolundum)." Rabbim bana insanlara Kur'an okumayı, gece-gündüz yanlız başıma Kur'an okumayı emretti. Böyle­ce onun sırları bana açılacak, daima onun ayetlerine tevdi edilen kâinatın delillerini tanıyacağım. Dolayısıyla imanım artacak, nefsim aydınlanacaktır.

"Kim hidayet yolunu tutarsa ancak kendisi için hidayet yolunu tutmuş olur." Yani kim hakka ve imana yönelirse sadece kendi nefsi için hidayete ka­vuşur. Kim risaletime iman eder ve bana tabi olursa doğru yolu bulur, Rabbi-nin azabından emin olur.

"Kim de saparsa ben ancak uyarıcılardanım, de." Yani sapıklığa düşer, hak, iman ve hidayet yolundan saparsa, benim davetimi ve Allah tarafından bana gelen Kur'anı yalanlarsa sapıklığının günahı onun üzerinedir. Ben sa­dece kavimlerini Allah'ın azabından korkutan ve uyaran kimselerdenim. Be­nim üzerime düşen uyarıda bulunmak ve tebliğ etmektir. Ben görevimi yeri­ne getirdim ve bana vahyolunanları size tebliğ ettim. Sorumluluktan kurtul­dum. Artık hesabınız Allah'a aittir. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmakta­dır: "Senin üzerine düşen sadece tebliğdir. Hesabı görmek de bizim üzerimize-dir." (Ra'd, 13/40); "Sen sadece bir uyarıcısın. Allah her şeye vekildir." (Hud, 11/12).

"De ki: Hamdolsun Allah'a. O size ayetlerini gösterecek ve siz de onları tanıyacaksınız." Yani ey Rasul! Onlara şöyle söyle: Aleyhine hüccet ortaya koymadan ve kendisine uyanda bulunulmadan hiçbir kimseye azap etmeyen Allah'a hamdolsun. Bana ihsan ettiği peygamberlik nimetinden dolayı, beni ilim sahibi kıldığından, risalet yüklerini taşımaya ve bana indirilen ayetlerle amel etmeye muvaffak kılmasından dolayı Allah'a hamdolsun.

Allah azametine, hikmetine ve kudretine delâlet eden ayetlerini, azabı­nın ve gazabının alâmetlerini size gösterecektir. Davetimin doğruluğu açıkça ortaya çıkacaktır. Siz de bütün bunları bileceksiniz ama o zaman imanın size bir faydası olmayacaktır.

Bu ayetin bir benzeri de şudur: "Gerek ufuklardaki ve gerekse nefislerde-ki ayetlerimizi yakında onlara göstereceğiz. Nihayet onun hak olduğu şüphe­siz kendileri için de apaçık meydana çıkacaktır. Rabbinin her şeye hakkıyla şahit olması sana kâfi değil mi?" (Fussılet, 41/53).

"Rabbin yaptıklarınızdan gafil değildir." Allah müşriklerin ve başkaları­nın yaptıklarından gafil değildir. Bilakis O her şeye şahittir. Fakat onların azaplarını iradesi ve hikmetine uygun vakte kadar erteler. Bu daha önce ge­çen vaad ve vaîdi tekit etmekte, Peygamberimize (s.a.) Allah'ın kendisine yardım edeceği ve düşmanları olan kâfirleri rezil ve rüsvay edeceği müjdesi­ni vermektedir.

İbni Ebî Hatim, Ebu Hureyre'den (r.a.) Peygamberimiz'in (s.a.) şöyle bu­yurduğunu rivayet etmektedir: "Ey insanlar! Sizden biriniz sakın Allah'ı al­datmaya kalkışmasın. Zira Allah bir şeyden gafil olsaydı kara sinekten, har­dal tanesi ve zerre kadar küçük şeylerden gafil olurdu."

Yine İbni Ebî Hatim, Ömer b. Abdülaziz'in (rh.a.) şu sözünü nakletmek­tedir: "Allah bir şeyden gafil olsaydı rüzgârların silip yok ettiği Ademoğlu-nun kumdaki ayak izlerinden gafil olurdu."[26]

 



[1] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/236-237.

[2] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/241-245.

[3] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/250-251.

[4] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/251-252.

[5] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/252-253.

[6] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/253-254.

[7] Zemahşerî, 11/448.

[8] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/259-262.

[9] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/267-270.

[10] el-Bahru'l-Muhît, VII/78.

[11] İbni Kesir, III/365.

[12] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/276-279.

[13] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/289-292.

[14] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/296.

[15] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/297-298.

[16] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/303-307.

[17] Razî, VII/93.

Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/311-312.

[18] Zemahşerî, 11/460.

[19] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/315-317.

[20] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/320-323.

[21] İbni Kesir, III/375.

[22] İbni Kesir, III/375.

[23] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/327-329.

[24] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/333-334.

[25] Zemahşerî, 11/463.

Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/334-335.

[26] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/338-340.