Rum Suresi - Kuran - Tefsirul Munir Zuhayli - 30. Sayfa
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:
Allah'ın Varlığına Ve Birliğine Delâlet Eden Mahlûkat Hakkında Düşünmeye Teşvik:
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:
Tekrar Dirilme, Mahşer Yerinde Toplanma, Allaha Dönme Vaktinde Olacak Şeylerin Beyanı:
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:
Allah Teala'nın Tenzih Edilmesi Ve Her Durumda O'na Hamd Edilmesi:
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:
Allah'ın Birliğine, Kudretine Ve Haşre Delâlet Eden Bazı Deliller:
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:
İnsanların Durumuyla Allah'ın Birliğinin İspat Edilmesi:
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:
Fıtrat Ve Tevhid Dini Olan İslâm'a Uymanın Emredilmesi:
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:
Bir Kısım İnsanların Bazen Allah'a Yönelmeleri, Bazen Da Ona Şirk Koşmaları:
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:
Allah Yolunda Harcamanın Teşvik Edilmesi, Rızkın Garanti Edilmesi, Haşir Ve Tevhit:
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:
Bozguncuların Ve Kâfirlerin Cezası, Müminlerin Mükâfatı
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:
Rüzgârlar Ve Yağmurlarla Allah'ın Kudretine Ve Birliğine Delil Getirilmesi:
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:
Hz. Peygamber (S.A.)'İn, Davetinden Yüzçevrilmesine Karşı Teselli Edilmesi:
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:
Öldükten Sonra Diriliş Durumları Ve Bunların Dünya Halleriyle Karşılaştırılması:
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:
RUM SURESİ
Gelecekten Haber Verilmesi:
1- Elif lâm mîm.
2- Rumlar mağlup oldular.
3- Size çok yakın bir yerde. Onlar bu yenilgilerinden sonra galip geleceklerdir;
4- Birkaç sene içinde. Eninde sonunda emir Allah'ındır. O gün müminler sevineceklerdir;
5- Allah'ın yardımı sebebiyle. Allah dilediğine yardım eder. O, Aziz'dir (herşeye galiptir) ve Rahim'dir (çok merhametlidir).
6- Bu Allah'ın vaadidir. Allah vaadinden dönmez. Fakat insanların çoğu bilmezler.
7- Onlar dünya hayatının sadece görünen yüzünü bilirler. Onlar ahi-retten tamamen gafildirler.
Açıklaması:
"Elif, lam, mim." Bu mukattaa harfleri daha önce benzerlerinde geçtiği gibi Kur'an'ın mucize olduğuna dikkat çekmek ve dinleyiciyi daha sonra anlatılacak şeyleri can kulağıyla dinlemeye teşvik etmek içindir.
"Rumlar, size çok yakın bir yerde mağlup oldular. Onlar bu yenilgilerinden sonra galip geleceklerdir, birkaç sene içinde." Yani İranlılar Rumları, Rum diyarının Arap diyarına en yakın yerinde Şam diyarında, Ürdün ve Filistin arasında yenilgiye uğrattılar. Rumlar da İranlıları bu olayın tarihinden itibaren birkaç sene içerisinde yenilgiye uğratacaktır. Biz, bu zafer günlerini insanlar arasında paylaştırırız.
Bu ifade ileride meydana gelecek bir olay hakkında gayb'den haber verme niteliğindedir. Yaşanan hayat bu haberi teyid etmektedir.
Daha önce beyan ettiğimiz gibi İran Şahı Sabur, Şam diyanyla Arap yarımadasının Şam tarafını ve Rum diyarının güney topraklarını aldığı zaman bu ayetler inmişti.
Bu durumda Rum kralı Hirakl zor durumda kalmış, nihayet Kostanti-niyye'ye sığınmıştı. İran Kralı Sabur, Rum kralı Hirakl'i bir müddet kuşatmış sonra da kuşatmayı kaldırınca Hirakl yine hakimiyetini elde etmişti.
Rum suresinin M. 622 yılında nazil olmasından birkaç yıl sonra (M. 627 yılında) Hirakl, Dicle nehri üzerindeki Ninova'da Rumların İranlılara karşı ilk defa kesin zaferini tescil etti. Bu sebeple İranlılar Kostantiniyye kuşatmasından çekildiler. M. 628 yılında da İran Kisrası Perviz oğlu Şîra-veyh'in eliyle öldürüldü.
Bu iki devlet eski dünyaya tamamen hakim idiler. Doğuda İran İmparatorluğu, batıda Rum (Bizans) İmparatorluğu. Ancak Şam diyarmdaki liderlik, aralarında çekişme konusu idi.
"Eninde sonunda emir Allah'ındır." Yani galibiyetten önce de sonra da bütün her şey Allah'a aittir. İki devletten biri diğerine Allah'ın kaza ve kaderiyle galip gelir. O, yaratıkları hakkında dilediği şekilde hükmeder: "Bu günleri insanlar arasında paylaştırırız." (Al-i İmran, 3/140). Zafer daima maddî ve şahsî güç sebebiyle değildir. Güçlü olmak zafer vasıtalarından biridir. Sonunda itimad edilen husus Allah'ın iradesi ve kudretidir. Bazan zayıf olan kuvvetliye, sayıca az olan çok olana galip gelebilir. "Nice az gruplar vardır ki Allah 'm izniyle çok gruba galip gelmiştir. Böylece Allah fasıkları rezil-rüsvay etmiştir."
"O gün müminler Allah'ın yardımı sebebiyle sevineceklerdir." Yani Şam Kralı Kayser'in adamları Hristiyan Rumlar, Mecusî putperest Kis-ra'nın adamları İranlılara karşı galip geldikleri gün müminler; Allah'ın din ve kitap ehlini, dinleri ve kitapları olmayanlara karşı zafere ulaştırması sebebiyle sevineceklerdir.
'Allah dilediğine yardım eder. O, Aziz 'dir, Rahim 'dir." Yani Allah dilediği kimseye düşmanlarına karşı yardım eder. O dilediğini yerine getirendir. O yenilgiye uğramayan mutlak galip olandır. Düşmanlarından intikam alandır. O dostlarına güç ve kudretiyle izzet ve şeref verendir. Mümin kullarına son derece merhametlidir. Güçlünün zayıfı ezmesine fırsat vermez. Günahlardan intikam almakta acele davranmaz. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Eğer Allah insanları işledikleri sebebiyle hemen sorgulayacak olsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat O, onları belirli bir vadeye kadar ertelemektedir." (Fatır, 35/45).
Tirmizî, İbni Cerir, İbni Ebî Hatim ve Bezzar Ebu Said el-Hudrî'den şöyle rivayet ediyorlar: Bedir Günü olduğu zaman Rumlar İranlılara galip gelmişlerdi. Bu müminlerin hoşuna gitti, bununla sevindiler. Cenab-ı Hak da bunun üzerine şu ayeti indirdi: "O gün müminler Allah'ın yardımı sebebiyle sevinirler. Allah dilediğine yardım eder. O Aziz'dir, Rahim'dir."
Bir başka âlimler grubu da şöyle dediler: Doğrusu Rumların İranlılara galip gelmesi Hudeybiye senesindeydi. Önemli olan, Rumlar İranlılara galip geldikleri zaman müminlerin bununla sevinmiş olmalarıdır. Zira Rumlar genellikle Ehl-i Kitap olup müminlere Mecusîlerden daha yakın idiler. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "İman edenlere en şiddetli düşman olarak Yahudileri ve Allah'a şirk koşanları bulursun. Onların iman edenlere sevgi bakımından en yakın olanlarının, Biz Hristiyanlarız, diyen kimseler olduklarını bulursun." (Maide, 5/82).
"Bu Allah'ın vaadidir. Allah vaadinden dönmez. Fakat insanların çoğu bilmezler." Yani ey Muhammedi Bizim Rumları İranlılara karşı galip kılacağımız şeklinde sana bildirdiğimiz bu haber Allah tarafından gerçek bir vaaddir, doğru bir haberdir. Allah vaadinden dönmez, bu mutlaka olacaktır. Çünkü Allah'ın ilâhî kanunu, çarpışan iki gruptan Hakka daha yakın olana yardım etmektir. Fakat insanların çoğu kâinatta varolan ilâhî sünnetleri bilmedikleri için Allah'ın hükmünü ve O'nun adalet üzerine kurulu olan ilâhî fiillerini bilmezler.
"Onlar dünya hayatının sadece görünen yüzünü bilirler. Onlar ahiret-ten tamamen gafildirler." Yani insanların çoğunun dünya hakkında ve geçim işleri, mal-mülk kazanmak, ticaret, ziraat ve sanat gibi meslekler v.b. maddî ilimlerde zahirî bilgileri vardır. Fakat onlar din ve ahiret işlerinden gafildirler. Sanki onlar düşünceden ve incelemeden mahrumdurlar. Geleceğe hiç bakmıyor gibiler. İman eder ve salih ameller işlerlerse ebedî nimetlerin; inkâr eder ve Rablerinin emirlerine isyan ederlerse horlayıcı bir azabın kendilerini beklediğini hiç düşünmüyorlar. Dolayısıyla kendilerine ahi-rette fayda verecek olan şeyleri asla işlemiyorlar. Onların ilimleri dünyaya aittir. Daha doğrusu onlar dünyayı bile gerçek yönüyle bilmiyorlar. Dünyanın sadece görünen yüzünü, yani lezzetlerini ve oyunlarını biliyorlar. Dünyanın iç yapısını, yani zararlı taraflarını ve sıkıntılarını bilmiyorlar. Dolayısıyla onlar gerçekten ahiretten gafildirler. [1]
Allah'ın Varlığına Ve Birliğine Delâlet Eden Mahlûkat Hakkında Düşünmeye Teşvik:
8- Onlar kendi kendilerine hiç düşünmezler mi ki, Allah gökleri, yeri ve aralarındakileri ancak hak ve belli bir vade için yarattı. Doğrusu insanların çoğu Rablerinin huzuruna çıkmayı inkâr ederler.
9- Onlar yeryüzünde dolaşıp kendilerinden önceki kavimlerin akıbetleri nasıl olmuş hiç bakmazlar mı? Önceki kavimler onlardan daha güçlüydüler. Yeryüzünü işlemişler ve yeryüzünü onlardan daha fazla imar etmişlerdi. O kavimlere de peygamberleri apaçık mucizeler getirmişlerdi. Allah onlara zulmetmiyordu. Fakat onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı.
10- Sonra o kötülük edenlerin akıbeti çok kötü oldu. Çünkü onlar Allah'ın ayetlerini yalanlıyorlar ve onları alaya alıyorlardı.
Açıklaması:
"Onlar kendi kendilerine hiç düşünmezler mi ki, Allah gökleri, yeri ve aralarındakileri ancak hak ve belli bir vade için yarattı."
Onlar akıllarını kullanmazlar mı? Ya da kendi nefisleri hakkında düşünüp de şöyle demezler mi? Allah gökyüzü, yeryüzü ve aralarındaki ulvî ve süflî âlemden ve aralarındaki cins ve türleri değişik varlıkları niçin yaratıyor? Böylece bu varlıkların boş, lüzumsuz ve batıl yere yaratılmış olmadığını; bilâkis bunların Hak ölçülerle ve ilâhî hikmete uygun olarak mutlaka sona erecek olan belirli bir vade olan kıyametin kopması; hesap, sevap ve ceza vaktinin gelmesi zamanının takdir edilmesi suretiyle yaratıldığını gayet iyi bilecektir. Bu vade gelince yer bugünkü yer ve göklerden farklı bir hale gelir ve tek olan sonsuz ezici güce sahip Allah'ın huzurunda hesaba çekilmek için mahşer kurulur.
Bu ifade müşriklerin kendi nefislerine ve çevrelerinde bulunan, kainat tablolarını incelemek suretiyle Allah'ı ve Onun birliğini tanımaya ulaştıran, doğru düşünceyi kullanmaya teşvik etmektir. Bununla anlatılmak istenen husus, sahih ilim sebepleri ve hidayet anahtarlarının aklı kullanmaya dayandığını, kendilerinde de akıl bulunduğunu bildirmektir. Fakat onlar akıllarını çalıştırmamakta ve gereği şekilde akıllarını kullanmamaktadır.
"Doğrusu insanların çoğu Rablerinin huzuruna çıkmayı inkâr ederler." Yani insanların çoğu ve özellikle kâfirler öldükten sonra dirilişin ve hesap görmenin varlığını inkâr etmektedirler. Çünkü onlar kendileri hakkında düşünmemektedirler. Eğer düşünmüş olsalardı öldükten sonra Rablerine döneceklerine yakînen inanırlardı.
Cenab-ı Hak daha sonra rasullerinin peygamberliklerini inkâr eden kimselerin helak edilmesi ve kendilerini tasdik eden kimseleri ise kurtarılması gibi gözle görülür apaçık delillerle ve göz kamaştırıcı mucizelerle te-yid etmek suretiyle peygamberlerinin Rableri nezdinden getirdikleri haberlerin doğruluğuna dikkat çekmiş ve şöyle buyurmuştur:
"Onlar yeryüzünde dolaşıp kendilerinden önceki kavimlerin akıbetleri nasıl olmuş hiç bakmazlar mı? Önceki kavimler onlardan daha güçlüydüler. Yeryüzünü işlemişler ve yeryüzünü onlardan daha fazla imar etmişlerdi. O kavimlere de peygamberleri apaçık mucizeler getirmişlerdi. Allah onlara zulmetmiyordu. Fakat onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı."
Peygamberleri inkâr eden, ahireti yalanlayan bu kimseler yeryüzünün çeşitli bölgelerinde dolaşıp da akılları ve anlayışlarıyla bakmazlar mı? Allah'ın eserlerini araştırmazlar mı? Geçmişlerin haberlerini duymazlar mı? Geçmiş ümmetlerden peygamberlerini yalanlayanların akıbetini düşünmezler mi? Halbuki önceki kavimlerin Mekke halkından ve benzerlerinden daha güçlü, daha çok mal ve evlât sahibi oldukları yeryüzünü ekip-biçtikle-ri, ekin ve dikim için toprağı, beldeleri çorak olan Mekkeliler ve diğer Araplardan daha fazla işledikleri ve Mekkelilerden daha fazla yeryüzünden istifade ettikleri biliniyordu. Sonra da Cenab-ı Hak kendilerine Allah'ın kudretini ve birliğini anlatan şahitler, gözle görülür deliller ve mucizeler getiren peygamberlerini yalanlamaları inkâr etmeleri ve günahları sebebiyle onları helak etti. Onlara verilen bu ceza zulüm değildi. Onlara veya başkalarına gelen azap ve işkencelerle zulmetmek Allah'ın şanına layık değildir. Fakat onlar Allah'ın ayetlerini yalanlamaları ve bu ayetlerle alay etmeleri ve geçmiş günahları sebebiyle bizzat kendi kendilerine zulmediyorlardı.
Akıllı olan, başkalarından ibret alandır. Mal ve evlât gibi dünya ziynetleri ve süslerinin kıyamet günü fayda vermeyeceğini bilen kimsedir. Allah Tealâ bunu şu ayetle tekid etmektedir.
"Sonra o kötülük edenlerin akıbeti çok kötü oldu. Çünkü onlar Allah 'm ayetlerini yalanlıyorlar ve onları alaya alıyorlardı."
Yani o kötülük edenlerin akıbeti Allah'ın varlığına ve birliğine delâlet eden Allah'ın ayetlerini ve delillerini yalanlamaları ve bunlarla alay etmeleri sebebiyle dünyada helak olma suretiyle, ahirette ise cehennem ateşinde ebedî kalmak suretiyle azaba uğramak olmuştur.
Kötülük edenlerin akıbeti kötü oldu. Çünkü onlar Allah'ın ayetlerini yalanlamışlar ve bu ayetlerle alay etmişlerdi. Kötülük; yalanlama ve alay etme mânasındadır. Kâfirlerden sadır olan suçu ceza olarak ifade etmesi müşakele sanatıdır. Kötülüğün cezası kötülüktür (yani kötü bir cezadır), cümlesinde olduğu gibi. [2]
Tekrar Dirilme, Mahşer Yerinde Toplanma, Allaha Dönme Vaktinde Olacak Şeylerin Beyanı:
11- Bütün varlıkları yoktan vareden ve sonra da tekrar diriltecek olan Allah'tır. Sonunda O'na döndürüleceksiniz.
12- Kıyamet koptuğu gün suçlular, bütün ümitlerini kaybedip susarlar.
13- Allah'a ortak koştukları şeylerden kendilerine şefaatçiler bulunmayacaktır. Ortak koştukları şeyleri kendileri bile inkâr edeceklerdir.
14- Kıyamet koptuğu gün, işte o gün müminlerle kâfirler birbirlerinden ayrılırlar.
15- İman edip salih ameller işleyenler, işte onlar cennette mesrur olurlar.
16- İnkâr edip ayetlerimizi ve ahirette huzuruma çıkmayı yalanlayanlar, işte onlar cehennem azabınagetirilirler.
Açıklaması:
"Bütün varlıkları yoktan vareden ve sonra da tekrar diriltecek olan Allah'tır. " Yani Allah, yaratıkları yoktan varetmeye ve yaratmaya kadir olduğu gibi bu yaratıkları tekrar diriltmeye de kadirdir. Allah mahlûkatı kudretiyle ve iradesiyle varedendir. Dolayısıyla tekrar diriltmekten âciz kalamaz. Sonra kıyamet günü yine yalnız O'na dönerler ve aralarında hüküm verilmesi için mahşer yerinde toplanırlar. O zaman Allah her amel işleyene ilmiyle amelinin karşılığını verir.
Daha sonra Cenab-ı Hak bedbaht olanların halini şu ayetle tavsif etti: "Kıyamet koptuğu gün suçlular bütün ümitlerini kaybedip susarlar." Yani insanlar arasında hüküm verileceği ve hesabın görüleceği kıyamet gününde, Allah'a şirk koşan ve kıyametin şiddetinden dolayı hücceti kesilen suçlular susar ve ümitsizliğe düşerler, kurtuluş için bir yol bulamazlar. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır:
"Allah'a ortak koştukları şeylerden kendilerine şefaatçiler bulunmayacaktır. Ortak koştukları şeyleri kendileri bile inkâr edeceklerdir." Yani onlar Allah'ı bırakıp da tapındıkları putlardan, asla kendilerini Allah'ın azabından kurtaracak şefaatçiler bulamayacaklardır. Onlar da ortaklarından ve sahte ilahlarından uzak olduklarını ifade ederek onları inkâr edeceklerdir. Zira ortak koştukları şeyler, kendilerine en çok muhtaç oldukları bir anda, onlara ihanet edecektir. Cenab-ı Hak bir ayette şöyle buyurmaktadır: "Nitekim kendilerine uyulanlar azabı görünce uyanlardan uzaklaşacaklar ve aralarındaki bağlar kopacaktır. Uyanlar: Keşke bizim için dünyaya bir dönüş olsa da bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsak, derler." (Bakara72(166-167).
Bu durum onların iflaslarının açığa çıkması ve hüsrana uğradıklarının ilân edilmesidir.
Sonra mahşer halkı iki gruba ayrılırlar. Cenab-ı Hak buyuruyor ki: "Kıyamet koptuğu gün, işte o gün insanlar gruplara ayrılırlar" Yani kıyamet koptuğu gün insanlar bir daha biraraya gelmeyecek şekilde ayrılacaklardır. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Ey suçlular! Bugün ayrılın." İman ve saadet ehli olanlar cennetlere alınır. Küfür ve bedbaht ehli olanlar ateşlere atılır. Katade diyor ki: Bu, Allah'a yemin olsun ki bir daha birleşme olmayacak bir ayrılmadır. Bunun için Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır:
"İman edip salih ameller işleyenler, işte onlar cennette mesrur olurlar." Yani Allah'ın Rasulü'nü ve ahiret gününü tasdik edip iman edenler, Allah'ın emrettiği şeyle amel edenler ve Allah'ın nehyettiği şeylerden vazgeçenler, onlar nimet içindedirler, kalbi ve gönlü dolduracak bir sevinçle sevinirler ve onlar gayet güzel, yemyeşil cennet bahçeleri ve akan nehirler şeklinde nail oldukları nimetler sebebiyle mesrur olurlar. Dolayısıyla onlar son derece sevinç içerisinde cennettedirler. Nitekim bir başka ayette şöyle buyurulmaktadır: "Hiçbir nefis kendisi için gizlenen göz nuru nimetleri bilmez." (Secde, 32/17).
İmam Ahmed, Buhari, Müslim, Tirmizî ve İbni Mace'nin Ebu Hüreyre (r.a.)'den rivayet ettiği hadiste Peygamberimiz (s.a.) şöyle buyurur: "Orada hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın duymadığı ve hiçbir beşer kalbine doğmayan nimetler vardır."
"İnkâr edip ayetlerimizi ve ahirette huzuruma çıkmayı yalanlayanlar işte onlar cehennem azabına getirilirler."
Yani Allah'ın varlığını ve birliğini inkâr eden, O'nun peygamberlerini ve ayetlerini yalanlayan, öldükten sonra dirilişin meydana geleceğini inkâr edenler cehennem azabında ebedî kalacaklardır. Onlar asla azaptan uzak kalmayacaklar, azab onlardan kesinlikle ayrılmayacaktır. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Orada uğradıkları gamdan, ne zaman çıkmak isteseler tekrar oraya iade edilirler." (Hac, 22/22) ve yine şöyle buyurmuştur: "Doğrusu suçlular ebediyyen kalacakları cehennemin azabı içindedirler. Azaba hiç ara verilmez. Onlar orada tamamen ümitsizdirler." (Zuhruf, 43/74-75). [3]
Allah Teala'nın Tenzih Edilmesi Ve Her Durumda O'na Hamd Edilmesi:
17- O halde akşama girerken de, sabaha ererken de Allah'ı tenzih edin.
18- Göklerde ve yerde hamd O'na mahsustur. Gündüzün sonunda ve öğle vaktine girince Allah'ı tenzih
diriden sonra yeryüzüne hayat verir. İşte siz de böylece (diriltilip) çıkarılacaksınız.
Açıklaması:
"O halde akşama girerken de, sabaha ererken de Allah'ı tenzih edin." Yani akşamın başlangıcında da, sabahın doğması anında da gece ile gündüzün bütün vakitlerinde Allah Tealâ'yı teşbih ve tenzih edin. Onun rızası için namaz kılın.
Bu ifade Allah'ın mükemmel kudretine ve muazzam hakimiyetine delâlet eden ve birbirini izleyen bu vakitlerde:
Akşam, gece karanlığının gelmesi,
Sabah, gündüz ışığının aydınlatması vakitlerinde Allah Tealâ'nın kullarının kendisini teşbih ve tahmid etmelerini bildirmektedir.
Akşam vaktinde, akşam ve yatsı namazları; sabah vatinde, sabah namazı yeralmaktadır. Burada akşam vaktine ermek, sabah vaktine girmekten önce zikredilmiştir. Zira gece, gündüzden öne geçmektedir.
"Göklerde ve yerde hamd O'na mahsustur." Yani Allah Tealâ melekler, cinler ve insanlar gibi yer ve göklerde bulunan bütün varlıklar tarafından hamdü sena edilmiştir. Bu cümle teşbihe uygun olarak hamdin ona layık olduğu şeklindeki bir ara cümledir.
"Gündüzün sonunda ve öğle vaktine girince Allah'ı tenzih edin." "Işâ" vakti yani şiddetli karanlıkta ve öğle vakti gündüz ortasında Allah'ı teşbih ve tenzih edin.
Maverdî diyor ki: Akşam ile gece vakti arasındaki fark şudur: "Mesâ" güneşin batmasından sonra karanlığın başladığı vakit yani akşam vaktidir. "Işâ"nın mânâsı ise güneşin batmaya yüz tuttuğu gündüzün son vakti (akşam üzeri)dir.
Dikkat edilirse, teşbih ve tenzih için bu vakitlerin tahsis edilmesi bir durumdan diğerine, bir zamandan diğerine fiilen intikal etme alâmetlerinin varlığı sebebiyledir. Bu tenzih vazifesi, sabah ışığın kuvvetiyle başlayarak öğle vakti güneşin doğudan batıya intikal etmesine, oradan gündüzün sona ermeye başlayıp akşam üzeri vaktinin başladığı ikindi vaktine kadar, sonra karanlığın başlangıcı olan akşam vaktine ve şiddetli karanlık vakti anlamındaki yatsı vaktine kadar bütün vakitleri içine almaktadır.
Ayetin manası: Birbirini izleyen bütün bu vakitlerde Allah'ı noksan sıfatlardan tenzih edin ve O'nu kemal sıfatlarıyla tavsif edin. Zira amellerin en faziletlisi devamlı olanıdır.
Burada cennet bahçelerini elde etmeyi sağlayan iman esaslarına işaret edilmektedir. Allah Tealâ en yüksek makamın ve en mükemmel karşılığın iman eden ve salih amel işleyen kimselere ait olduğunu "iman edip sa-lih amel işleyenler, işte onlar cennette (nimetlendirilip) mesrur olurlar." ayetiyle beyan ettikten sonra; imanın kalple yapılan tenzih, dille yapılan tevhid olduğunu ve salih amelin bütün vazifeleri yerine getirmek olduğunu bildirdi. Bütün bunlar, cennet bahçelerinde nimetlenip sevinç ve saadete ulaştıran teşbih, tenzih ve tahmiddir.
Aydınlık ve karanlığa dikkat çekilmesi, Allah'ın, sabahı aydınlığı açan ve geceyi sükûnet yeri kılan olması Kur'an'da tekrar tekrar yeralmaktadır. Nitekim Cenab-ı Hak bu hususlara şu ayetlerde işaret etmektedir:
"Güneşi ortaya koyan gündüze, onu bürüyen geceye yemin olsun." (Şems 91/3-4); "Kararıp ortalığı bürüdüğü zaman geceye yemin olsun. Açılıp aydınlattığı zaman gündüze yemin olsun." (Leyi: 92/1-2); "Kuşluk vaktine yemin olsun. Sükûna erdiği zaman geceye yemin olsun." (Duha, 93/1-2).
Allah Tealâ daha sonra tenzih ve tahmidi gerekli kılan kudretinin ve azametinin bazı görüntülerini zikredip şöyle buyurdu:
"O ölüden diriyi çıkarır, diriden ölüyü çıkarır." Yani Allah Tealâ birbirine zıt olan şeyleri yaratmaya muktedir olan yegâne varlıktır. O, önce ölü topraktan canlı insanı çıkarır, sonra da insanları nutfeden, yumurtadan da kuşu çıkarır. Nitekim bunun zıddmı da yapar; insandan nutfeyi, kuştan yumurtayı, kâfirden mümini, müminden kâfiri, uyuyan insandan uyanık insanı, uyanık insandan uyuyanı çıkarır.
Nutfenin canlı bir varlık oluşuna gelince, Araplar bunu bilmiyorlardı. Bu konudaki ilmî ilerleme Araplar nezdinde henüz açık bir noktada değildi.
Bu, ilâhî kudretin mükemmel, sanatının eşsiz ve ilâhının azametli oluşuna delildir.
"Ölümünden sonra yeryüzüne hayat verir." Allah Tealâ yeryüzüne yağmurla hayat verir. Tohumdan bitkiyi, bitkiden tohumu çıkarır. Nitekim Ce-nab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "İşte onlara bir delil: Ölü yeri diriltir ve oradan taneler çıkarırız da ondan yerler. Orada hurmalıklar ve üzüm bağları varederiz, aralarında pınarlar fışkırtırız." (Yasin, 36/33-34). Yine bir başka ayette şöyle buyurmaktadır: "Yeryüzünü kupkuru görürsün. Fakat biz ona su indirdiğimiz zaman harekete geçer, kabarır. Her güzel bitkiden çift çift yetiştirir." (Hacc, 22/5).
"İşte siz de böylece çıkarılacaksınız." Yani bu şekilde bir çıkartma ile öldükten sonra kabirlerden diri olarak çıkarılacaksınız. Bu da Allah için pek kolaydır. [4]
Allah'ın Birliğine, Kudretine Ve Haşre Delâlet Eden Bazı Deliller:
20- Sizi topraktan yaratması, sonra da birer insan olarak (yeryüzüne) dağılmanız Allah'ın ayetlerindendir.
21- Size kendi içinizden kendileriyle huzura kavuşacağınız eşler yaratması ve aranızda sevgi ve merhamet meydana getirmesi Allah'ın ayetlerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir topluluk için pek çok ibretler vardır.
22- Göklerin, ve yerin yaratılması, dillerinizin farklı farklı olması Allah'ın ayetlerindendir. Şüphesiz bunda bilenler için pek çok ibretler vardır.
23- Gece uyumanız ve gündüz O'nun lütfundan rızık aramanız O'nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda (Hakk'ı) dinleyen bir topluluk için pek çok ibretler vardır.
24- Size korku ve ümit vermek için şimşeği göstermesi, gökten su indirip onunla ölmüş olan yeryüzüne canlılık vermesi O'nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda aklını kullanan bir topluluk için pek çok ibretler vardır.
25- Göğün ve yerin Allah'ın emriyle
25- Göğün ve yerin Allah'ın emriyle ayakta durması O'nun ayetlerindendir Sonra sizi yeryüzündeki kadendir. Sonra sizi yeryüzündeki kabirlerinizden bir defa çağırdığı zaman hemen (kabirlerinizden) çıkıverirsiniz.
26- Göklerde ve yerde bulunan herkes ancak O'nundur. Hepsi O'na boyun eğmektedir.
27- Bütün varlıkları yoktan var eden ve sonra da tekrar diriltecek olan ancak O'dur. Bu O'na pek kolaydır. Göklerde ve yerde en yüce sıfatlar O'nundur. O, Azîz'dir (her şeye galiptir), Hakîm'dir (sonsuz hikmet sahibidir).
Açıklaması:
"Sizi topraktan yaratması, sonra da birer insan olarak yeryüzüne dağılmanız Allah'ın ayetlerindendir." Yani Allah Tealâ'nın yaratma, yoktan varetme, yoketme ve ortadan kaldırmaya tam anlamıyla muktedir olduğuna ve Allah'ın azametine delâlet eden ilâhî ayetlerden biri insanın ilk defa yaradılışıdır. Allah, babanız Adem'i asıl olarak topraktan yarattı. Sizin gıda kaynağınızı, hayvan etleriyle topraktan çıkan bitkiler kıldı. Sizi yaratmasından sonra sizler yeryüzünü imar edersiniz. Yeryüzünde şehirler ve kaleler yapmak, tarlaları ekmek, rızık temini için değişik ülkelere yolculuk yaparak ticaret yapmak, geçim için çalışmak, mal toplamak gibi değişik gayelerle kabiliyet, akıl ve düşüncede zenginlik ve fakirlik, mutluluk ve mutsuzluk gibi farklı durumlarla yeryüzüne dağılırsınız.
İmam Ahmed, Tirmizî ve Ebu Davud'un Ebu Musa el-Eş'arî'den rivayet ettikleri hadis-i şerifte Peygamberimiz (s.a.) şöyle buyurmaktadır: "Şüphesiz ki Allah Âdem'i bütün yeryüzü toprağından alınan bir avuç topraktan yarattı. Âdemoğulları toprak şekline göre geldi." Dolayısıyla içlerinde beyaz, kırmızı, siyah ve bunların arasındaki renklerde; kötü, iyi, yumuşak, sert ve bunların arasındaki insanlar meydana geldi.
Allah Tealâ daha sonra insan cinsinin devam etme yolunu zikretti:
"Size kendi içinizden kendileriyle huzura kavuşacağınız eşler yaratması ve aranızda sevgi ve merhamet meydana getirmesi Allah'ın ayetlerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir topluluk için pek çok ibretler vardır."
Allah'ın kudretine ve rahmetine delâlet eden alâmetlerden biri olarak sizin için erkekler cinsinden kadınlar yaratmıştır. Cenab-ı Hak, cinsler arasında uyumun gerçekleşmesi ve ünsiyetin mükemmel bir şekilde meydana gelmesi için ilk kadını (Hz. Havva'yı) erkeğin (Hz. Âdem'in) vücudundan yaratmıştır. İki cinsin hayatın yükünü taşıma hususunda işbirliği yapmaları ve ailenin en güçlü temel ve en mükemmel bir sistem üzerinde devam etmesi, ailede sükûnetin, huzurun, rahatın ve sessizliğin sağlanması için iki cins arasında sevgi ve şefkati varetmiştir. Zira erkek, ya kadına olan sevgisinden dolayı, ya da kadından çocuk sahibi olduğu için, yahut kadının nafaka hususunda kendisine muhtaç olmasından dolayı, yahut aralarındaki sıcaklık sebebiyle kadına şefkat duyması sebebiyle erkek kadını tutar.
Bu şekilde insanın ilk defa topraktan yaratılması, kadınların erkeklerin nefislerinden varedilmesi, iki cins arasındaki bağların sevgi, muhabbet, rahmet ve şefkatle güçlendirilmesi hususunda hayatın vesileleri, neticelerin gerçekleştirilmesi, aradaki bağların hikmete ve kamu menfaatine ve eşsiz bir sisteme uygun olarak kurulması konularını düşünen kimseler için, varlıkları yoktan vareden, ikram ve lütufta bulunan yaratıcının varlığına deliller vardır.
Babamız topraktandır. Zürriyeti sudandır. Bu su ise kandan, kan da gıdalardandır. Gıdalar ise bitkilerden, topraktaki maddelerden ve madenlerdendir.
Cenab-ı Hak daha sonra kadınla huzur duyulması, ona olan meylin tam olabilmesi, kadınla birlikte psikolojik sükûnetin meydana gelebilmesi için iki cins arasındaki aile irtibatını aynı oluşum, aynı tabiat ve aynı içgüdülerle meydana getirmiştir.
"...kendileriyle huzura kavuşacağınız..." ifadesini "Sizi tek bir candan yaratan, ondan da kendisiyle huzur bulacağı eşini meydana getiren O'dur." (Araf, 7/189) ayeti tefsir etmektedir.
Allah Tealâ kendisinin varlığına, Rab oluşuna, birliğine, büyük kainattaki kudretine ve insanın oluşumunun azametine delâlet eden diğer delilleri zikrederek şöyle buyurdu:
"Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklı farklı olması Allah'ın ayetlerindendir. Şüphesiz bunda bilenler için pek çok ibretler vardır."
Allah'ın direksiz olarak, yüksekte tutulan yıldızlar ve gezegenlerle süslenen gökyüzünü yaratması, hazineler, vadiler, çöller, denizler, hayvanlar ve ağaçlar bulunan, dağlarla sabit tutulan ve hazineler, madenler ve hayırlarla dolu olan tabakalarıyla yeryüzünü yaratması, Allah'ın muazzam kudretine ve varlığına delâlet eden alâmetlerdendir.
Bu kâinat çeşitli mahluklarla doludur. Çeşitli cinsler, muhtelif diller, farklı renkler, her varlığa ait sesler ve özellikler farklı parmak izleri gibi çeşitli durumlar, aynı asıldan, aynı babadan ve aynı anneden meydana gelmelerine rağmen farklılık, güzellik ve çirkinlikte ayrı ayrı olan insanlarla kâinatta ünsiyeti vareden O'dur. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Evet! İnsanoğlunun parmak uçlarını bile aynen eski haline getirmeye bizim gücümüz yeter." (Kıyame, 78/4).
İşte bu belirtilen hususlarda olaylara derhal nüfuz eden akıl, basiretli fikir ve faydalı ilim sahipleri için kendilerini Hakk'a sevkedecek, yaratıklar hakkında düşünmeye irşad edecek ve kendilerinin lüzumsuz veya bozgunculuk maksadıyla değil de sonsuz bir hikmet ve yüksek bir maslahat için yaratıldıklarını beyan edecek mükemmel bir ilâhî kudrete delâlet eden ayetler vardır.
"Gece uyumanız ve gündüz O'nun lütfundan rızık aramanız, O'nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda, Hakk'ı dinleyen bir topluluk için pek çok ibretler vardır."
Onun kudretinin ve rahmetinin alâmetlerinden biri yorgunluktan rahata erme imkânı verilmesi, geceleyin sessizlik ve istikrarın temini, gündüz ise hareket, rızık için çalışma ve devamlı bir gayret etme imkânı verilmesidir.
Bu belirtilen hususlarda ibret alma, derin düşünme, hüccetleri anlayıp şuurlanma şeklinde gerçeklere kulak veren bir topluluk için, kendilerine Allah'ın kâinatı diriltmeye ve yeniden varetmeye kadir olduğu şeklinde kesin inanç ve kanaat sahibi olmaya götüren ibretler ve deliller vardır.
Allah Tealâ, daha sonra, kâinatta meydana gelen olaylar ve hayat değişiklikleri hususundaki delilleri zikrederek şöyle buyurdu:
"Size korku ve ümit vermek için şimşeği göstermesi, gökten su indirip onunla ölmüş olan yeryüzüne canlılık vermesi O'nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda aklını kullanan bir topluluk için pek çok ibretler vardır."
Yolculara ve başkalarına korku vermek ve aynı zamanda insan, hayvan ve bitkilerin muhtaç oldukları yağmur gibi arzu ettiğiniz hususlarda size ümit vermek için şimşeği göstermesi O'nun kudretinin azametine delâlet eden ayetlerindendir.
Nitekim bir başka ayette şöyle buyurulmaktadır: "O gökyüzünden su indirir. Bu su ile ölümünden sonra yeryüzüne canlılık verir." (Rum, 30/24). Yani yeryüzü bitkisiz ve çorak iken su geldiği zaman "Titrer, gelişir ve her güzel çiftten bitkiler yeşertir." (Hacr, 22/5).
Şüphesiz ki ölümden sonra diriltme şeklinde zikredilen bu hususta diriliş, yeni bir hayata dönüş ve kıyametin kopmasına gayet açık bir burhan vardır. Elbette yeryüzüne hayat veren ölüleri diriltmeye de kadirdir. O her şeye gücü yetendir.
"Göğün ve yerin Allah'ın emriyle ayakta durması O'nun ayet-lerindendir. Sonra sizi yeryüzündeki kabirlerinizden bir defa çağırdığı zaman hemen (kabirlerinizden) çıkıverirsiniz."
Gökyüzünün direksiz, küre şeklindeki yeryüzünün fezada direksiz durması, bilakis Cenab-ı Hak'ın emri, tedbiri ve tasarrufuyla hayatını devam ettirmesi, O'nun kudretinin ve varlığının delillerindendir. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Allah, görmekte olduğunuz gökleri direksiz olarak yükseltendir." (Ra'd, 13/12); "Göğü de kendi izni olmadıkça yer üzerine düşmekten korur." (Hacc, 22/65); "Şüphesiz Allah gökleri ve yeri nizamları bozulmasın diye tutuyor." (Fatır, 35/41).
Sonra Allah Tealâ dünyanın eceli gelinceye kadar bu âlemin sistemini korur. O zaman, kabirlerinizden diri olarak çıkmak için davetçi sizi davet ettiği zaman çıkarsınız. Bir başka ayette şöyle buyurulmaktadır: "O gün onlar sanki dikili bir şeye koşuyorlar gibi... kabirlerinden fırlaya fırlaya çıkarlar." (Maaric, 70/43); "Allah sizi çağıracağı zaman kendisine hamdede-rek çağrısına uyarsınız ve (ölmeden önceki halinizde) çok kaldığınızı zannedersiniz. " (İsra, 17/52); "O, (yeniden dirilme) ancak bir tek nâra ve bir sayhadır. İşte o sayhadan sonra birdenbire insanlar kendilerini yeryüzünde buluverirler." (Nâziat, 13-14); "Bu olay, bir tek sayhadan başka bir şey değildir. İşte ondan sonra toplanıp huzurumuza dizilirler." (Yasin, 36/53).
Kesin netice ise şudur: "Göklerde ve yerde bulunan herkes ancak O'nundur." O'nun kuludur. "Hepsi O'na boyun eğmektedir." Yani göklerde ve yeryüzünde bulunan her şey mülk, kul ve tasarruf olarak Allah'ındır. Onlar, hep birlikte Allah'ın murad ettiği ölüm ya da hayata, hareket ya da sükûnete isteyerek ya da istemeyerek boyun eğmekte, gönülleri ürpererek kabul etmektedirler. Ebu Said el-Hudrî'den merfû olarak Peygamberimiz (s.a.)'in şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir: "Kur'an'daki her (kunût) ifadesi 'taat'demektir."
"Bütün varlıkları yoktan vareden ve sonra da tekrar diriltecek olan ancak O'dur. Bu, O'na pek kolaydır." Yani insanı daha önce benzeri hiç geçmemiş bir şekilde ilk defa yaratan, sonra insanı öldürecek ve yokedecek, sonra da ilk defa varettiği gibi onu tekrar diriltecektir. Bu onun için gayet basit ve kolaydır. Bu ayetlere muhatap olan beşerin tasavvuruna göre ve insanların "Yeniden varetme, başlangıçtaki varetmeden daha kolaydır." şeklindeki idraklerine göredir. Bütün bu zikredilen hususlar, dirilişi inkâr eden bilgisiz kâfirlerin akıllarına yaklaştırmak içindir. Aksi takdirde başlangıçta varetmek ya da sonradan diriltmek Allah Tealâ'nm kudretinde aynıdır. Ayetteki "ehven" kelimesi "heyyin: basit ve kolay" mânâsındadır. Çünkü Allah Tealâ için kolay olmayan bir şey yoktur.
Buhari'nin Ebu Hüreyre (r.a.)'den rivayet ettiğine göre Peygamberimiz (s.a.) şöyle buyurmaktadır: "Allah Tealâ buyuruyor ki: Âdemoğlu beni yalanladı. İnsanın buna hakkı yoktur. Hakkı olmadığı halde bana küfretti. Beni yalanlamaları Ademoğlu'nun: "İlk defa beni yarattığı gibi beni asla diriltmeyecek." şeklindeki sözüdür. Halbuki mahlûkatımı ilk defa yaratmam bana, onu tekrar diriltmekten daha basit değildir. İnsanoğlunun bana küfretmesine gelince, onun benim hakkımda: "Allah, evlâd edindi" (Bakara, 2/116) şeklindeki sözüdür. Ben doğmayan, doğurmayan, kendisinin hiçbir ortağı olmayan, Ehad (tek) olan, Samed (her şeyden müstağni) olanım."
"Göklerde ve yerde en yüce sıfatlar O'nundur. O Azîz'dir, Hakim'dir." Yani yüce ve kâmil sıfatlar O'na mahsustur. Bu sıfatlar Allah'ın "bir" olmakla mevsuf olması, Allah'tan başka ilâh olmaması, O'ndan başka hiçbir Rab olmaması, bütün kemal sıfatlarıyla muttasıf olması, bütün noksan sıfatlardan münezzeh olması, O'nun hiçbir ortağı, hiçbir benzeri, hiçbir eşi olmamasıdır. O, mülkünde güçlüdür. Yerde ve gökte hiçbir şey Onu âciz bırakamaz. O yaptığı şeylerde ve yaratıklarının idaresinde sonsuz hikmet sahibidir. O yarattı, güzel bir şekilde yarattı, takdir etti ve hidayete erdirdi. Varlık alemindeki her şey ilmi ve iradesine uygun ve hikmetinin gereği olarak cereyan eder. Her varlık Onun tek olan, muktedir olan kulları üzerinde ezici güce sahip olan yaratıcı olduğunu ifade etti. Onun kaderini reddedecek hiçbir varlık, Onun hükmünü kaldıracak hiçbir güç yoktur. [5]
İnsanların Durumuyla Allah'ın Birliğinin İspat Edilmesi:
28- Allah, size bizzat kendinizden misal verdi. Hiç sizler sahip olduğunuz kölelerin size verdiğimiz rı-zıklarda ortaklarınız olup sizinle eşit paya sahip olmalarına razı olup, birbirinizden çekindiğiniz gibi onlardan da çekinir misiniz? İşte biz aklını kullanabilen bir topluluk için ayetleri böyle açıklarız.
29- Doğrusu zulmedenler hiçbir ilme dayanmadan kendi arzu ve heveslerine uydular. Allah'ın saptırdığını kim hidayete erdirebilir? Onların hiç yardımcıları da yoktur.
Açıklaması:
Kur'an'ın farklı üslûplarından biri, manevî hususları maddî şekillerle tasvir etmek ve konuyu zihinlere yaklaştırmak ve iyice ikna etmek için gerçek misaller vermektir. Şu misal Allah Tealâ'nın; Allah'la birlikte başka varlıklara tapan, Allah'a ortak koşan ve aynı zamanda Allah'a ortak koştukları putların Allah'ın kulu ve mülkü olduklarını itiraf eden müşriklere verdiği bir misaldir. Zira onlar: "Emret, Allah'ım emret. Emrine teslimiz. Senin için, sana layık olan ortaktan başka hiçbir ortak yoktur. Sen o ortağa da, onun sahip olduklarına da sahipsin." diyorlardı.
Bu misalden maksat Allah'ın birliğini isbat etmek, şirki ve putperestliği yıkmaktır.
Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:
"Allah size bizzat kendinizden misal verdi. Hiç sizler sahip olduğunuz kölelerin size verdiğimiz rızıklarda ortaklarınız olup sizinle eşit paya sahip olmalarına razı olup, birbirinizden çekindiğiniz gibi onlardan da çekinir misiniz?"
Yani Allah size bizzat kendinizde şahid olduğunuz ve anladığınız, sizin durumlarınızdan ve size hakim olan duygularınızdan alınmış, size son derece yakın olan ve sizi içinde bulunduğunuz putlara ve heykellere tapınmaktan kurtarıp Allah Tealâ'nın birliğini isbat etmek için bir misal verdi.
Bu misal ise şudur: Ey müşrikler! Siz hiç kölelerinizin mallarınıza ortak olup mallarınızda sizinle birlikte eşit olarak aynı hisseye sahip olmalarına, sizin mallarınızı paylaşmalarına razı olur musunuz?
Bunu reddettiğiniz ve kendiniz için buna razı olmadığınıza göre nasıl Allah için onun yarattıklarından eşler koşar, O'nun kullarım, O'na nasıl ortak kılarsınız? Sizler kulunuzun, kölenizin mallarınızda tasarruf etme hususunda kendinizle aynı derecede eşit olmasını reddederken, Allah'a O'nun yarattığı varlıklardan nasıl eş ve ortak koşarsınız?
Bu ayet aynen şu ayet gibidir: "Onlar hoşlanmadıkları şeyleri Allah 'a nisbet ederler." (Nahl, 16/62). Yani Allah'ın kulları olan melekleri dişi olarak kabul ederler. Onları "Allah'ın kızları" olarak kabul ederler. Cahiliye devrinde onlardan birine bir kız evlâdının doğumu müjdesi verildiği zaman yüzü simsiyah kesilirdi. Zira onlar kız evlâddan hoşlanmazlar, melekleri de Allah'ın kızları olarak kabul ederler. Kendileri için hoşlanmadıkları, razı olmadıkları bir şeyi Allah'a nisbet ederler. Bu küfrün en şiddetlisidir.
"İşte biz aklını kullanabilen bir topluluk için ayetleri böyle açıklarız." Yani hasmı kuvvetli bir hüccetle ilzam etme hususunda bu şekildeki açıklama ve tafsilatla akıllarını kullanan, kendilerine söylenen ve zikredilen mantıkî delilleri ve ikna edici hüccetleri düşünen bir topluluk için ayetleri açıklarız ve tafsilatıyla beyan ederiz.
"Doğrusu zulmedenler hiçbir ilme dayanmadan kendi arzu ve heveslerine uydular." Yani nefislerine zulmeden o müşrikler, o putlara tapma hususunda akıl ve nakil hususunda hiçbir delile dayanmaksızın bilgisizce kendi arzu ve heveslerine uydular, hidayete, ilme ve basirete uymaksızın yürüdüler.
"Allah'ın saptırdığını kim hidayete erdirebilir? Onların hiç yardımcıları da yoktur."
Bu müşrik insanların durumu böyle olunca küfrü tercih ettikten, iman istidadını kaybettikten sonra ve artık şirk onların tabiatı olunca ve fıtraten şirke meyyal olarak yaratılınca onlara hidayet verecek ve onları Hakk'a muvaffak kılacak hiçbir kimse yoktur. Allah onları ve onların durumunu, onları yaratmadan önce bilir. Onlar kendi nefislerine güvenir oldular. Onları Allah'ın şiddetinden kurtaracak hiçbir yardımcı yoktur. Onları O'nun azabından ve onları çepeçevre kuşatacak olan şiddetli intikamından koruyacak hiçbir varlık yoktur. Çünkü O ne dilerse olur ve neyi dilemezse de olmaz. [6]
Fıtrat Ve Tevhid Dini Olan İslâm'a Uymanın Emredilmesi:
30- Yüzünü, tevhid ehli olarak tamamen dine çevir. Bu Allah'ın fıtrata en uygun dinidir ki Allah insanları yaratılıştan bu din üzerine kılmıştır. Allah'ın yaratmasında değişiklik yoktur. İşte en sağlam din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.
31- Allah'a yönelenlerden olun. O'ndan korkun. Namazı dosdoğru kılın. Müşriklerden olmayın.
32- Sakın dinlerini parça parça eden ve gruplara ayrılanlardan olmayın. Her grup kendilerinin sahip oldukları şeylerle övünür.
Açıklaması:
'Yüzünü, tevhid ehli olarak tamamen dine çevir. Bu Allah 'm fıtrata en uygun dinidir ki Allan insanları yaratılıştan bu din üzerine kılmıştır."
Yani önceki ayetlerdeki delilleriyle itikad ve din hususundaki Hak ortaya çıktığı, şirk ve şirkin alâmetleri hükümsüz ve batıl olduğu anlaşılınca Allah'ın senin için tayin ve ikmal ettiği, tevhid dini olan bu dine tâbi ol. Bu din Allah'ın bütün yaratıkları üzerinde yarattığı bozulmamış fıtrat dinidir. Zira Allah, insanları kendisini tanımaları, birliğini kabul etmeleri ve kendisinden başka hiçbir ilah tanımamaları üzerine yaratmıştır. Bu şekilde batıl dinlerden Hak dine meyleden kimse ol.
Bu, Hz. Peygamber (s.a.)'e ve aynı zamanda ümmetine bir emirdir. Bu fıtrat Allah Tealâ'nın buyurduğu gibi: "Allah onları kendi nefisleri üzerine: "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diyerek şahid kılmış, onlar da "Evet" demişlerdi." (A'raf, 7/172).
Yine Peygamberimiz (s.a.), Müslim ve Ahmed'in rivayet ettiği sahih hadis-i kudsîde şöyle buyurmuştur: "Ben kullarımı tevhid ehli olarak yarattım. Şeytanlar ise onları dinlerinden uzaklaştırdı."
Buhari ve Müslim'in rivayet ettiği bir başka hadis-i şerifte şöyle buyu-rulmaktadır: "Her doğan çocuk fıtrat üzerine doğar. Ne var ki çocuklarını Yahudi, Hristiyan ve Mecusî yapan, anne ve babasıdır. Tıpkı bir hayvanın azaları tam olarak doğması gibi. Siz hiç o hayvan yavrusunun kulağı ve burnu kesilmiş olarak görüyor musunuz?"
Bu iki ayet ve iki hadisten her biri mahlûkatın aslının tertemiz olduğuna, Allah Tealâ'nın mahlûkatmı kendisini tanımaları ve birliğini kabul etmeleri üzerine ve saf İslâm üzerine yarattığına, sonra bazılarına Yahudilik, Hristiyanlık ve Mecusîlik gibi fasit dinlerin arız olduğuna delildir.
"Fıtratallahi" yani Allah'ın fıtratına sarılın, ya da Allah'ın fıtratına bağlanın demektir. "Münîbîne ileyh" kavli sebebiyle muhatab fiili çoğul olarak takdir edilmiştir.
"Allah 'm yaratmasında hiçbir değişiklik yoktur." Yani hiçbir kimsenin Allah'ın fıtratını (aslî yaradılışı) ve sağlam dini değiştirme hakkı yoktur. Bu ifade nehiy ya da talep manasında haberdir. Yani Allah'ın yarattığı şeyi ve O'nun dinini şirkle değiştirmeyin. Böylece insanları Allah'ın üzerinde yarattığı fıtrî yapılarını değiştirmeyin.
Bu hilkatin inanç yönünden tertemiz olduğuna, varlığın ve kâinatın, aslında beşerî aklın saflığına delildir. Sonra nefsi arzular, eğri bilgiler, batıl gelenekler ve geçmişlerin daimî taklidi gibi çevre tesiriyle değişme meydana gelmekte, düşünce kullanılmaksızın, bağımsız isabetli bakışla bir inanç oluşturmaksızm bir değişiklik meydana gelmektedir. İnsan kendi haliyle başbaşa bırakılsaydı, İslâm'dan başka bir şeyi din olarak seçmeyecekti. Çünkü o, fıtratın ve aklın dinidir.
"İşte en sağlam din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler." Yani tevhid dinine tâbi olmak, şeriata ve bozulmamış fıtrata sarılmak şeklinde emredilen bu yol hiçbir eğriliğin ve sapmanın bulunmadığı en doğru yoldur.
Ancak insanların çoğu bunu hakkıyla bilmezler. Onlar düşüncelerini kullanmadıkları için ve buna delâlet eden açık burhanlardan ve doğru bilgilerden istifade etmedikleri için bundan uzak kalmışlardır. Eğer onlar düşünseler, akıllarını kullansalar ve hakkıyla bilselerdi, tevhid dininden, İslâm dininden ve O'nun hidayetinden yüz çevirmezlerdi.
"Allah'a yönelenlerden olun. O'ndan korkun. Namazı dosdoğru kılın. Müşriklerden olmayın." Allah'a yönelerek, O'na yalvararak, O'nun dinine tâbi olun. Ona yönelip de dünyayı terkettiğiniz zaman emin olup da, Ona ibadeti terketmeyin. Bilakis O'ndan korkun ve ibadete devem edin, O'nu gözetin, O'na itaatte ihmalkâr davranmayın ve masiyet işlemeyin. Namazı dosdoğru kılın, yani namazı şartlarına tam manasıyla uyarak, rükünlerini tam yaparak, huşua ve Allah'ı tazime riayet ederek kılmaya devam edin.
İman ettikten sonra O'na şirk koşanlardan olmayın. İbadette Allah'tan başkasını gaye edinmeyin. Bilakis sadece Ona ihlasla ibadet eden, Ondan başkasını murad etmeyen tevhid ehlinden olun. Halisane ibadet ise Buhari ve Müslim'in Hz. Ömer'den rivayet ettikleri sahih hadis-i şerife göre "Allah'ı görür gibi ibadet et. Sen O'nu görmüyorsan da, O seni görüyor." hakikatine vakıf olarak ibadet etmekdir.
İbni Cerir, Yezid b. Ebî Meryem'den şöyle rivayet ediyor: Hz. Ömer (r.a.), Muaz b. Cebele uğradı. Hz. Ömer:
- Bu ümmetin temel taşları nelerdir? diye sordu. Muaz:
- Üç şeydir. Bu üçü de kurtarıcı esaslardır:
1- İhlas: Bu, Allah'ın insanları üzerinde yarattığı bozulmamış fıtrattır.
2- Namaz: Dinin ta kendisidir.
3- İtaat: Günahlardan korunmaktır." dedi.
Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a.):
- Doğru söyledin, dedi.
Müşriklerin vasıfları ise şöyle anlatılmıştır:
"Sakın dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlardan olmayın. Her grup kendilerinin sahip olduklarıyla övünür." Yani dinlerini parçalara bölen, değişik nefsi arzularına göre Allah'a ibadette ihtilafa düşen ve fıtrat dinini değiştiren, bir kısmına iman edip bir kısmını inkâr eden; Yahudi, Hristiyan, Mecusî, putperest ve diğer batıl din mensupları gibi çeşitli gruplara ayrılan kimseler gibi olmayın. Onlardan her grup sahip oldukları şeyleri beğenir. Doğrunu, kendi yanında olduğunu zanneder. Halbuki onlar Allah'ın dilediği ve kullarına din olarak seçtiği Hakk'a aykırı olan batıl üzeri-nedirler.
Bu aynı zamanda İslâm ümmetinin ihtilafa düşmesi konusunu da içine almaktadır. İslâm ümmeti itikatta ve amelde pek çok grup ve mezheplere ayrılmıştı. Bunlardan biri -yani Allah'ın kitabına, Rasulü'nün sünnetine ve Asr-ı Saadet'teki sahabe, tabiîn ve müslüman imamların üzerinde bulundukları metotlara sımsıkı sarılan Ehl-i Sünnet ve'1-Cemaat mezhebi-hariç hepsi sapıklıktadır.
Nitekim Hakim'in Müstedrek 'inde rivayetine göre Peygamberimiz (s.a.)'e bu mezhepler arasında kurtuluşa erecek grubun (Fırka-i Naciye'nin) hangisi olduğu soruldu. O da: "Bugün benim ashabımın üzerinde olduğu yol üzerinde olan kimselerdir." diye cevap verdi. [7]
Bir Kısım İnsanların Bazen Allah'a Yönelmeleri, Bazen Da Ona Şirk Koşmaları:
33- İnsanlara bir zarar isabet etti mi Rablerine, O'na dönerek dua ederler. Sonra onlara kendi tarafından bir nimet tattırdığında içlerinden bir grup Rablerine ortak koşarlar.
34- Böylece kendilerine verdiklerimize nankörlük etmiş olurlar. Hele zevk ededurun, yakında bileceksiniz!
35- Yoksa biz onlara bir hüccet indirdik de O'na eş tutmalarını bu mu söylüyor?
36- Ne zaman insanlara bir nimet tattırdıysak, onunla çok sevinirler. İşledikleri günahlar yüzünden başlarına bir kötülük gelince de hemen ümitsizliğe kapılırlar.
37- Onlar, Allah'ın dilediğinin rızkını genişlettiğini, dilediğinin rızkını da daralttığını görmüyorlar mı? Şüphesiz bunda iman eden bir topluluk için pek çok ibretler vardır.
Açıklaması:
"İnsanlara bir zarar isabet etti mi Rablerine, O'na dönerek dua ederler. Sonra onlara kendi tarafından bir nimet tattırdığında içlerinden bir grup Rablerine ortak koşarlar." Yani insanlara genellikle hastalık veya açlık gibi bir belâ veya sıkıntı ya da havada, denizde ve karada başlarına bir tehlike dokunsa; onlar sadece bir olan, hiçbir ortağı olmayan Allah'a yönelerek Ona dua etmeye, Ona yalvarmaya, Ondan yardım dilemeye başlarlar. Nihayet onlardan belâyı kaldırıp da onlara nimetlerini bol bol verince onlardan bir grup serbest durumda Allah'a şirk koşarlar, O'nunla birlikte putlara ve heykellere taparlar.
Onlar menfaatçi ve çıkarcıdırlar. Menfaat vaktinde veya şiddetli ihtiyaç zamanında, Allah'a iman eder, sadece O'na dua ederler. Sonra da Rab-lerini tanımamazlıktan gelirler. Genişlik ve bolluk zamanında O'ndan yüz-çevirirler. Hatta başkalarını O'na ortak koşarlar. Bu gerçekten çok şaşılacak ve garipsenecek bir olaydır.
"Böylece kendilerine verdiğimiz nimetlere nankörlük etmiş olurlar." "Li-yekfurû" kelimesindeki lâm, akıbet lamıdır. Yani onlar sonunda Allah'ın nimetine nankörlük, Onun lütuf ve ihsanını tanımamak gafletine düşerler. Bazıları bu fiilin tehdit manasında emir fiili olduğu görüşünü ileri sürdüler. Bu aynen şu ayet gibidir: "Dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin. " (Kehf, 18/29). Bundan sonraki emir ifadesi de böyledir:
"Hele zevklenedurun, yakında bileceksiniz." Emir tehdit içindir. Buradaki emir şu ayetteki emir gibidir: "Dilediğinizi yapın." (Fussilet, 41/40). Yani ey müşrikler, dünyanın zevklerini ve lezzetlerini tadın bakalım. Dünyanın zevkleri geçici ve yok olmaya mahkûmdur. Allah'a yemin olsun ki bir yol kesici beni tehdit etse, ondan korkarım. Ya burada tehdit eden, bir şeye "Ol dediği zaman, dediği oluveren" Allah ise ben ne yaparım?!
Sonra Allah Tealâ müşriklerin hiçbir delil veya hüccet olmaksızın Allah'tan başkasına ibadet etme hususunda ihtilaf etmelerini reddederek şöyle buyurdu:
"Yoksa biz onlara bir hüccet indirdik de, Ona eş tutmalaranı bu mu söylüyor?" Yani biz onlara bu yaptıklarını onaylayan onlara şirk koşmalarını söyleyen, yahut şirk koşmalarını gösteren, ya da bu konuda şahitlik eden ve putlara tapma hususunda delil olacak bir kitap ve hüccet mi indirdik?
Bu, inkâr mânâsında soru olup, bunun anlamı, böyle bir şey olmamıştır, Allah onlara bu söylediklerini kabul eden, bir kitap indirmemiştir, hiçbir peygamber göndermemiştir. Bu sadece onların icad ettikleri bir şeydir. Onlar sapıklıklarında gidip gelirler.
Allah Tealâ şirki açık olan müşrikin durumunu beyan ettikten sonra bunun alt derecesinde olan müşrikin durumunu beyan etti. Bu çeşit müşrikin, Allah'a ibadeti dünya için olan kendisine dünya malı verince memnun ve razı olan, vermediği zaman da buğzedip ümitsizliğe kapılan kimse olduğunu Cenab-ı Hak şöyle açıklamaktadır:
"Ne zaman insanlara bir nimet tattırdıysak, onunla çok sevinirler. İşledikleri günahlar yüzünden başlarına bir kötülük gelince de hemen ümitsizliğe kapılırlar." Allah bazı insanlara bir nimet ihsan ettiği zaman insanlar
bununla şımanr ve şöyle der: "Günahlar benden gitti. Halbuki o çok şımarık ve gururludur." (Hud, 11/10). Yani insanoğlu kendi kendine şımanr, başkalarına karşı övünür. Kendisine bir sıkıntı veya kötülük dokunduğu zaman Allah'ın rahmetinden ümitsizliğe kapılır ve buğzeder. Çünkü kendisine bir kötülüğün dokunması günahının uğursuzluğu sebebiyle olmuştur.
Dikkat edilirse Allah Tealâ "nimet'i kendi lütfuyla verdiği için nimetin sebebini zikretmemekte, "azab'ın adaleti gerçekleştirmek için verilmesi sebebiyle azabın sebebini zikretmektedir.
Bu ifade insanoğlu ve tabiatım yadırgama şeklindedir. Fakat bir başka ayette, daha önce geçen Hud ayeti akabinde Allah Tealâ sabreden müminleri istisna ederek şöyle buyurdu: "Ancak sabreden ve salih amel işleyenler müstesna..." (Hud, 11/11). Nitekim İmam Ahmed ve Müslim'in Su-heyb (r.a.)'den rivayet ettikleri sahih hadiste buyuruluyor ki: "Mümine hayret edilir. Allah onun için bir hüküm vermez ki onun için hayır olmasın. Mümine bir iyilik isabet ederse, şükreder. Bu onun için hayırlı olur. Ona bir sıkıntı dokunursa, sabreder ve bu onun için yine hayırlı olur."
Daha sonra Allah Tealâ ümitsizliği ve umutsuzluğu kovacak şu ifadelerle onları uyarmaktadır:
"Onlar, Allah'ın, dilediğinin rızkını genişlettiğini, dilediğinin rızkını da daralttığını görmüyorlar mı?" Onlar bilmiyorlar mı ve görmüyorlar mı ki Allah küfür sıfatının varlığına bakmaksızın imtihan olsun diye kullarından dilediğine geniş rızık verir, iman ve salih amel bulunsa bile, dilediğine rızkı daraltır. Her iki durumu da hikmetiyle ve adaletiyle meydana getirip tasarrufta bulunan sadece Allah'tır. Allah iman ve küfür sıfatlarına bakmaksızın bir topluluğa genişlik verir, bir başka topluluğa da darlık verir. Zira Allah nezdinde dünya bir sinek kanadına bile denk değildir. Mümin, Allah'ın kaza ve kaderine razı olan, Allah'ın rahmetinden ümidini kesmeyen kimsedir. Zira Allah'ın rahmetinden kâfir kavimden başkaları ümit kesmez.
"Şüphesiz bunda iman eden bir topluluk için pek çok ibretler vardır." Rızkın genişletilmesi ve daraltılması şeklinde zikredilen bu hususlarda sadık imana açık bir delil, Allah'ın birliğini ve kudretini tasdik eden mümini her şeyi sadece Allah'a havale etmeye sevkeden bir hüccet bulunmaktadır. [8]
Allah Yolunda Harcamanın Teşvik Edilmesi, Rızkın Garanti Edilmesi, Haşir Ve Tevhit:
38- O halde akrabanın, yoksulun ve yolcunun hakkını ver. Allah'ın rızasını kazanmak isteyenler için bu daha hayırlıdır. İşte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.
39- İnsanların mallarının çoğalması için verdiğiniz faiz, Allah nez-
dinde artmaz. Allah'ın rızasını dileyerek verdiğiniz zekât ise böyle değildir. İşte onlar sevaplarını kat artıranlardır.
40- Sizi yaratan, sonra rızıklandıran, daha sonra öldüren, sonra da diriltecek olan Allah'tır. O'na koştuğunuz ortaklar içinde, bunlardan herhangi bir şeyi yapabilecek biri var mı? Allah onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir, çok yücedir.
Açıklaması:
"O halde akrabanın, yoksulun ve yolcunun hakkını ver." Allah Tealâ bu kimselere bağışta bulunulmasını emrederek şöyle buyuruyor: Ey Peygamber! Ey bu Peygamber'e tâbi olun ümmet-i Muhammed! Yakın akrabalara sıla-i rahim et, onlara iyilikte ve ihsanda bulun. Onlara haklarını ver. Çünkü onlar kan ve nesep bağının bir parçasıdırlar. Dolayısıyla bunlar insanlar içerisinde karşılıklı irtibat, karşılıklı ziyaretleşme ve şefkate en layık olan kimselerdir. Aynı zamanda kendisinin harcayacağı hiçbir şeyi olmayan, ya da kendine yetecek kadar bir şeyi olmayan yoksul kimseye de, kendi nafakası ve yolculuk ihtiyaçları için gerekli imkândan uzak olan yolcuya da hakkını ver. Ulaşım vasıtalarının süratli oluşu yolcunun ihtiyaçlarını ortadan kaldırmamakta, sadece muhtaç olduğu malî meblağı azaltmaktadır.
İmam Ebu Hanife (r.a.) bu ayeti, geçimini temin etmekten âciz ve muhtaç olan mahrem akrabaların nafakasını temin etmenin vacip olduğuna hüccet olarak kabul etmektedir. Görünen odur ki burada adı geçen "hak" zekât değildir. Sadece iyilik ve yardımlaşma hakkı olabilir. Yakın akrabalara önem verildiği için, yakın akrabalar yoksul ve yolculardan önce zikredilmiştir. Zira yakın akrabalara iyilik hem sadaka, hem de sıla-i rahim sevabı kazandırır.
"Allah'ın rızasını kazanmak isteyenler için bu daha hayırlıdır, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir." Amelleriyle halisane bir şekilde Allah'ın zatını amaçlayan yani O'nun varlığını, O'nun tarafını ve O'nun sevabını umarak, gösteriş, şan ve şöhrete kapılmadan sadece kıyamet günü Allah'ın rızasını talep eden kimseler için bu adıgeçen muhtaçlara yaptıkları bağış ve yardımlar çok hayırlıdır. İşte bunlar dünya ve ahirette kurtuluşa eren, kazançlı çıkan kimselerdir.
Bu bağışın hayırlı olması ailedeki dayanışma ve müslümanlann birbirleri arasında yardımlaşma vesilesi olması sebebiyledir. Karşılıklı dayanışma ve yardımlaşma ile güç elde etme, karşılıklı sevgi, karşılıklı merhamet ve destek olma fakirlikten, bölünmeden, kin ve kıskançlıktan kurtulmak mümkündür.
Cenab-ı Hak daha sonra bağış çeşitlerinden ikisini zikretmiştir: Bunlardan biri Allah nezdinde makbul ve güzel bağış şeklidir. Diğer bağış şekli Allah nezdinde buğzedilen ve çirkin bağış şeklidir. Çirkin olan bağış şekli faizdir. Güzel olan bağış şekli ise zekâttır.
Çirkin olan bağış, şu ayette zikredilen bağış şeklidir: "İnsanların mallarının çoğalması için verdiğiniz faiz Allah nezdinde artmaz." Yani kim insanların hediye ettiği şeyden daha fazlasını vermeleri için insanlara bağışta bulunursa, Allah nezdinde bu kimse için hiçbir sevap yoktur. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Daha çoğunu arzulayarak ikramda bulunma. " (Müddessir, 74/6). Yani daha fazlasını arzu ederek bağışta bulunma. Bu durum özellikle Peygamberimiz (s.a.) için haramdır, başkalarına ise helaldir. Lakin bu hususta hiçbir sevap yoktur.
İbni Abbas diyor ki: Faiz iki çeşittir:
- Doğru olmayan, caiz olmayan faizdir. Bu, alış-verişte olan faizdir.
- Diğeri hiçbir mahzuru olmayan faizdir (aslında buna faiz bile denemez). Bu, bir kimsenin daha fazlasını, kat kat ziyadesini elde etmek mura-dıyla hediye vermesidir.
İbni Abbas daha sonra bu ayeti okur: "İnsanların mallarının çoğalması için verdiğiniz faiz Allah nezdinde artmaz."
Bu görüşün benzeri İkrime, Dahhak, Mücahid, Katade, Muhammed b. Ka'b ve Şa'bî'den rivayet edilmiştir.
Sahibinin sevaba nail olacağı güzel bağışa gelince, bu Cenab-ı Hakk'ın buyurduğu gibi zekâttır. "Allah'ın rızasını dileyerek verdiğiniz zekâta gelince, zekât verenler sevaplarını kat kat artıranlardır." Yani sadece halisane bir şekilde Allah'ın rızasını hedefleyerek sadaka veren kimseye Allah Tealâ
nezdinde kat kat sevap ve üstün mükâfat vardır.
Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Kim Allah'a güzel bir şekilde borç verirse, Allah bunu kat kat artırır." (Bakara, 2/245). Yine bir başka ayette şöyle buyurmaktadır: "Kim Allah'a güzel bir şekilde borç verirse, Allah ona kat kat sevap verir. O kimse için değerli bir ecir vardır." (Hadid,
57/11).
Sahih hadiste şöyle buyurmaktadır: "Kim helâl kazançtan bir hurma değerinde bir sadaka verirse, Rahman bunu eliyle alır ve tıpkı sizden birinizin tayını ya da deve yavrusunu geliştirmesi gibi, bunu sahibi için geliştirir. Nihayet bir hurma Uhud dağından daha büyük olacaktır." [9]
Allah Tealâ daha sonra, geçen hükmü, ziyade ve nemanın her insan için belirlenmiş rızkına dahil olduğu şeklindeki ayette tekid etmektedir:
"Sizi yaratan, sonra rızıklandıran, daha sonra öldüren, sonra da diriltecek olan Allah'tır." Yani yaratıcı olan insana doğumdan ölüme kadar rızık veren, sonra da bu hayatın sonunda öldüren, daha sonra kıyamet günü haşr için dirilten Allah'tır.
"O'na ortak koştuğunuz ortaklarınız içinde, bunlardan herhangi bir şeyi yapabilecek biri var mı?" Yani sizin Allah'tan başka tapındığınız tanrılarınızdan bunlardan bir şeyi -yani yaratma, rızık verme, öldürme ya da diriltme fiillerinden birini- yapacak biri var mı? Elbette ki hayır. Onlardan hiçbiri, bunlardan hiçbir şeyi yapamazlar. Yaratma, rızık verme, diriltme ve öldürme yalnızca Allah'a aittir. Sonra Allah kıyamet günü bütün mahlûkatı diriltecektir. Bunun için şöyle buyurmaktadır:
"Allah onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir, çok yücedir." Yani Allah kendisinin ortağı, benzeri, dengi çocuğu veya babası olmaktan çok uzak, çok üstün ve çok yücedir. Bilakis O birdir, tektir, hiçbir kimseye ihtiyacı olmayandır. Bu ortakları putperestlere izafe etmesinin sebebi, onların putlarını "tanrı", ve "ortak" diye adlandırmaları ve mallarından bir kısmım putlara tahsis etmeleridir.
Gayet iyi anlaşılmaktadır ki Allah Tealâ bu ayette iki ana esası; haşr (mahşer yerinde toplanma) ve tevhid (Allah'ın birliği) esasını birarada toplamıştır. Haşr "size hayat verir" ifadesiyle yani mahlûkatın ilk yaradılışına muktedir olması deliliyle, tevhid ise "O'a ortak koştuğunuz ortaklarınız içinde, bunlardan herhangi birini yapabilecek biri var mı?" ayetiyle isbat edilmektedir. [10]
Bozguncuların Ve Kâfirlerin Cezası, Müminlerin Mükâfatı
41- İnsanların kendi elleriyle işledikleri yüzünden karada ve denizde fesat ortaya çıkmaktadır. Allah da belki dönerler, diye yaptıklarının bir kısmının karşılığını böylece kendilerine tattırır.
42- De ki: 'Yeryüzünde gezip dolaşın da öncekilerin akıbeti nasıl olmuş, bir bakın. Onların çoğu Allah'a ortak koşan kimselerdir."
43- Allah tarafından gelecek olan ve hiçbir kimsenin karşı çıkamayacağı o gün gelmeden önce yüzünü dosdoğru dine çevir. O gün insanlar bölük bölük ayrılacaklardır.
44- Kim inkâr ederse, inkârı kendi aleyhinedir. Kim de salih amel işlerse, kendilerine güzel bir yer hazırlamış olurlar.
45- Böylece Allah iman edip salih amel işleyenleri lütfuyla mükâfatlandıracaktır. Zira O kâfirleri sevmez.
Açıklaması:
İnsanların küfür, zulüm, mukaddes emirlerin çiğnenmesi, Hak dine karşı çıkılması, gizli ve açık yerlerde Allah Tealâ'nın emir-nehiylerinin dikkate alınmaması, insan haklarına tecavüz edilmesi, başkalarının malının haksız olarak yenilmesi gibi masiyet ve günahlarının uğursuzluğu sebebiyle; bariz noksanlıklar, itidalden sapma, zararlı şeylerin çokluğu, yararlı şeylerin azlığı, ekinlerin, canların ve meyvelerin bereketsizliği, az yağmur yağması, kuraklık, kıtlık ve çölleşmenin çokluğu bütün dünyayı kaplamıştır. Allah da belki sapıklıklarından ve isyanlarından dönerler, diye insanların masiyet ve günahlar gibi kötü işlerinin ve amellerinin bir kısmının karşılığını böylece onlara tattırır.
Daha sonra, Allah Tealâ bozgunculuğun ortaya çıkmasına karşılık önceki ümmetlere verilen cezanın benzeriyle tehditte bulunarak şöyle buyurdu:
"De ki: Yeryüzünde gezip dolaşın da öncekilerin akıbeti nasıl olmuş, bir bakın." Yani ey Rasulüm! Bozgunculuk çıkaranlara ve müşriklere şöyle de: Ülkelerde dolaşın. Sizden öncekilerin acı kaderini ve Allah'ın önceki ümmetleri nasıl helak ettiğini, inkarcılıkları ve kötü amelleri sebebiyle onlara kötü azabı nasıl tattırdığını düşünün. Peygamberleri yalanlamak ve nimetlere nankörlükten dolayı başlarına gelenlere bakın... Helak olma, çoğunlukla Allah'a açık şirk koşma sebebiyle meydana gelmektedir. Fasıklık ve hakka muhalif olma sebebiyle cumartesi gününe hürmet etmeyen Yahudilere yapıldığı gibi, helak edilme şirk dışında bir sebeple de meydana gelebilir.
Keşşaf tefsiri sahibi diyor ki: "Onların çoğu Allah 'a şirk koşan kimselerdi" ayeti onların yok olmasına sadece şirkin sebep olmadığına, ondan daha basit olan isyanların da bunun sebebi olduğuna delâlet etmektedir. [11]
Onların azaba uğramalarının sebebi genellikle Rablerin ayetlerini inkâr etmeleri ve peygamberlerini yalanlamalarıdır. Bu, hükümlerin mutlaka sebeplere bağlı olduğuna ve ilâhî cezada adalete riayet edildiğine delildir.
Cenab-ı Hak şirk, sapma ve bozgunculuk olayları ile bunların sonucunun beyan edilmesi, kâfirin içinde bulunduğu durumdan nehyedilmesin-den sonra buna karşılık istikamet halini zikretti ve mümine görevini emredip şöyle buyurdu:
"Allah tarafından gelecek olan ve hiçbir kimsenin karşı çıkamayacağı o gün gelmeden önce yüzünü dosdoğru dine çevir." Yani ey Rasul! Ey bu Pey-gamber'e tâbi olan müminler topluluğu! Allah'ın taatinde doğru çizgiye, istikamete koş, hayırlara koş. Hiçbir kimsenin reddedemeyeceği, engel olamayacağı; ama mutlaka meydana gelecek kıyamet günü gelmeden önce bütün varlığını amelde ihlasla doğru dine, yani doğruluğun zirvesindeki dine -İslâm dinine- çevir. Zira Allah kıyametin gelişini ezelde yazmış, takdir etmiştir. Allah'ın takdir ettiği ve meydana gelmesini murad ettiği kıyamet gününü reddedecek hiçbir kimse yoktur ve kıyamet mutlaka meydana gelecektir.
Bu gün, insanların amellerine göre gruplara ayrıldığı gündür. Bir grup cennette, diğer bir grup alevli ateştedir.
Allah Tealâ daha sonra her gruba verilen karşılığın ameline ve fiilinin sonucuna göre olacağını beyan ederek şöyle buyurdu:
"Kim inkar ederse, inkârı kendi aleyhinedir. Kim de salih amel işlerse, kendilerine güzel bir yer hazırlamış olurlar." Yani kim Allah'ı, kitaplarını ve peygamberlerini inkâr eder ve ahiret gününü yalanlarsa; küfrünün, suçunun ve günahının vebali ve akıbeti onun üzerinedir. Kim Allah'a, kitaplarına, peygamberlerine ve öldükten sonra dirilişe iman eder, salih ameller işler, emrettiği hususlarda Allah'a itaat eder, nehyettiği hususlardan sakınırsa kendine rahat, müreffeh, lüks bir yer, geniş bir mesken ve daimî bir istirahat yeri hazırlamış olur.
Cenab-ı Hak 44. ayette "kim iman ederse" dememiş, "kim salih amel işlerse" demiştir. Zira makbul salih amel, ancak imandan sonra olur. Ayrıca iman salih amelle kemal bulur. Bunun özellikle zikredilmesi mükellefi buna teşvik etmek içindir. Küfre gelince, küfrün yanında amelin bir değeri ve ağırlığı yoktur. Amellere verilen karşılığın farklılık sebebi Cenab-ı Hakk'ın şu ayette belirttiği husustur:
"Böylece Allah iman edip salih amel işleyenleri lütfuyla mükâfatlandı-racaktır. Zira o kâfirleri sevmez." Yani mükâfatı veren benim. O halde mükâfat nasıl olur? Onlar iki gruba ayrılırlar. O halde nasıl mükâfata nail olurlar? Ben salih amel işleyen müminlere lütuf ve ihsanımla karşılık veririm. Dolayısıyla ben bir haseneye on mislinden yediyüz misline kadar, hatta dilediğimi kadar karşılık veririm. Kâfirlere gelince, hiç şüphesiz Allah onlara buğzeder ve onları cezalandırır. Fakat o hiç haksızlık bulunmayan âdil bir cezadır. Bu bir tehdit ve korkutmadır.
"Onun lütfuyla" ifadesi hiçbir kimsenin amelinin azlığı ve basitliği sebebiyle asla cennete kendi ameliyle giremeyeceğine, sadece Allah Tealâ'nın lütfuyla cennete girebileceğine delâlet etmektedir.
Görüldüğü gibi Allah Tealâ küfür ve imanı yar'adümış kula isnad ettiğinde önce kâfiri zikretmekte ve şöyle buyurmaktadır: "Kim inkâr ederse inkârı kendi aleyhinedir." Allah Tealâ mükâfatı kendi nefsine isnad ettiğinde, ikram ve rahmeti ortaya çıkarmak için önce mümini zikretmekte ve şöyle buyurmaktadır: "Böylece Allah iman edip salih amel işleyenleri lütfuyla mükâfatlandıracaktır." Sonra da şöyle buyurmaktadır: "Zira o kâfirleri sevmez." [12]
Rüzgârlar Ve Yağmurlarla Allah'ın Kudretine Ve Birliğine Delil Getirilmesi:
46- Size rahmetini tattırması, ilâhî emriyle gemileri yürütmesi, lütfundan rızık aramanız ve dolayısıyla şükretmeniz için rüzgârları müjdeleyiciler olarak göndermesi O'nun kudretinin delillerindendir.
47- Şüphesiz ki biz senden önce peygamberleri kendi kavimlerine gönderdik. Peygamberler de kavimlerine apaçık mucizeler getirdiler (ama kavimleri iman etmediler). Biz de suç işleyenleri cezalandırdık. Müminlere yardım etmek ise bizim üzerimize hak olmuştur.
48- Rüzgârları gönderip onlarla bulutları yürüten, gökte bulutları dilediği gibi yayan ve parça parça ayıran Allah'tır. Derken bunların arasından yağmurun çıktığını görürsün. Artık onu kullarından dilediğine nasip ettiği zaman bundan memnun olurlar.
49- Halbuki onlar üzerlerine yağmur indirilmeden önce ümitsizliğe kapılmışlardı.
50- Allah'ın rahmetinin eserlerine bir bak! O yeryüzüne ölümünden sonra nasıl canlılık veriyor? O elbette ölüleri de böyle diriltecektir. O her şeye kadirdir.
51- Yemin olsun ki eğer bir rüzgâr göndersek de bitkileri sararmış halde görseler mutlaka bunun ardından inkâra başlarlar.
Açıklaması:
Allah Tealâ bereketli yağmurun gelişini müjdelemek üzere rüzgârları göndermek suretiyle mahlûkata olan nimet ve lütfunu zikrederek şöyle buyurmaktadır:
"Size rahmetini tattırması, ilâhî emriyle gemileri yürütmesi, lütfundan rızık aramanız ve dolayısıyla şükretmeniz için rüzgârları müjdeleyiciler olarak göndermesi O'nun kudretinin delillerindendir."
Allah Tealâ'nın birliği, kudreti, nimetlerinin delillerinden ve kainattaki ayetlerinden biri O'nun varlıktaki her şeye hakim ve hükümran olmasıdır. Bu sebeple O hayrı, bereketi ve kurumuş topraklara can verecek, ekinleri bitirecek, meyveleri çıkartacak yağmuru müjdeleyici olarak rüzgârları gönderir. Bu, insanlara indirdiği ve kullara ve beldelere canlılık verdiği yağmurla rahmetinin eserlerinden bir kısmını insanlara tattırmak için, rüzgârla denizlerde gemileri yürütmek için, kazanç ve geçim temini için beldeler ve ülkelerde seyahat etme ve ticaret yapma imkânı vermek için, Allah'ın sayılamayacak ve tesbit edilemeyecek kadar çok, açık ve gizli nimetlerden ihsanda bulunduğu nimetlerine karşı Allah Tealâ'ya şükretmek içindir. Nitekim bir başka ayette şöyle buyurulmaktadır: "Allah'ın nimetlerini saysanız da bitiremezsiniz." (İbrahim, 14/34).
Cenab-ı Hak daha sonra kulu ve Rasulü Hz. Muhammed (s.a.)'e tesellide bulunarak şöyle buyurdu:
"Şüphesiz ki biz senden önce peygamberleri kendi kavimlerine gönderdik. Peygamberler de kavimlerine apaçık mucizeler getirdiler (ama kavimleri iman etmediler). Biz de suç işleyenleri cezalandırdık. Müminlere yardım etmek ise bizim üzerimize hak olmuştur."
Ey Rasulüm! Kavminden pekçok kimseler seni yalanlasalar da sen yalanlanan ilk kimse değilsin. Senden önceki peygamberler ümmetlerine getirdikleri ve kendilerinin Allah nezdinden gelen elçiler olduklarına delâlet eden açık delilleri ortaya koymalarına rağmen yine de yalanlanmışlardı. Kavminin seni yalanlaması gibi, onlar da kendi peygamberlerini yalanladılar. Bunun üzerine Allah peygamberleri yalanlayan ve onlara karşı çıkanları cezalandırdı. Allah'ı ve peygamberlerini tasdik eden müminleri korudu. Bir şeye uygulanan hüküm aklî ve şer'î kıyasla benzerine de aynen uygulanır. Böylece kavminin içinden kâfir olanlarına verilecek ceza önceki kavimlerin cezası gibi olacaktır.
Özetle, Allah Tealâ Allah'ın birliği ve öldükten sonra diriliş esaslarını isbat ettikten sonra üçüncü temel esas olan peygamberlik esasını zikretti.
Cenab-ı Hak daha sonra müminlerin zaferle ve yardımla teyid edilecekleri ve bunun Allah'ın müminlere bir ikram ve lütuf olarak yüce zatına vacip kıldığı bir hak olduğu şeklindeki umumî prensibi bildirdi. Bu aynen şu ayet gibidir: "Rabbiniz kendi nefsine, rahmette bulunmayı takdir etti." (Enam, 6/54). Bu ayette kâfirlerin yenilgiye uğrayacakları tehdidi ve müminlerin zaferle müjdelenmesi vaadi ifade edilmektedir.
İbni Ebî Hatim, Taberanî, Tirmizî ve İbni Merdüveyh, Ebu'd-derdâ (r.a.)'den Peygamberimiz (s.a.)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: "Din kardeşinin ırzını koruyan hiçbir müslüman yoktur ki kıyamet günü onu cehennem ateşinden korumak Allah'ın üzerine bir hak olmasın." Efendimiz (s.a.) sonra şu ayeti okudu: "Müminlere yardım etmek bizim üzerimize bir hak olmuştur." (Rum, 30/47).
Allah Tealâ bundan sonra yağmurun döküldüğü bulutun yaratılış şeklini beyan ederek şöyle buyurdu:
"Rüzgârları gönderip onlarla bulutları yürüten, gökte bulutları dilediği gibi yayan ve parça parça ayıran Allah 'tır." Yani rüzgârları hikmetine uygun olarak ve iradesinin gereği olarak istenilen yöne yürüten, rüzgârlarla bulutları harekete geçiren ve sessizlikten sonra onları yürüten, gökyüzünde yayan, toplayan ve yoğunlaştıran, azdan çok kılan, sonra da onları değişik hacimlerde parça parça kılan bazan hafif bulutlar, bazan da deniz tarafından rutubetle dolu, su zerrecikleriyle ağırlaşmış bulutlar kılan Allah'tır.
Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Rahmetinin önünde müjdeci olarak rüzgârları gönderen Allah'tır. Rüzgârlar yağmur yüklü bulutları taşıdığında onu ölü bir memlekete gönderir, su indirir ve onunla her türlü ürünü yetiştiririz. Ölüleri de bunun gibi diriltip çıkarırız. Belki bundan ibret alırsınız." (A'raf, 7/57).
"Derken bunların arasından yağmurun çıktığını görürsün. Artık onu kullarından dilediğine nasip ettiği zaman bundan memnun olurlar." Yağmurun veya damlaların bu bulutun ortasından çıktığını görürsün. Allah bu yağmuru iradesiyle bazı kullarına ve bazı beldelere indirdiği zaman buna ihtiyaç duydukları için bunun kendilerine inmesine ve ulaşmasına sevinirler.
"Min hilâlihi: Bunun esnasında" kelimesindeki zamir görüldüğü gibi buluta râcidir. Zira söz konusu edilen odur.
"Halbuki onlar üzerlerine yağmur indirilmeden önce ümitsizliğe kapılmışlardı. " Onlar bu yağmurun yağmasından önce, yağmurun indirilmesinden ümitsiz iken Allah onların üzerlerine bu yağmuru indirir. Böylece yağmasından neredeyse tamamen ümit kestikleri bu yağmurun ansızın yağması sebebiyle sevinçleri gönüllerinde çok tesirli olmuştu. "Kablihi" kelimesinin tekrarı tekid içindir.
Ayetin toplu manası şöyledir: Onlar bu yağmur yağmadan önce ona muhtaç idiler. Onlar yağmuru gözetliyorlardı. Yağmur gecikmişti. Yağmurdan ümit kestikten sonra yağmur ansızın geldi. O kurak çorak arazileri her çeşit güzel bitkilerle yemyeşil oldu.
"Allah'ın rahmetinin eserlerine bir bak! O yeryüzüne ölümünden sonra nasıl canlılık veriyor?" Yani ey Rasulüm! Ey O'na tâbi olanlar! Allah'ın rahmetinin eserlerinden bir eser olan yağmura; incelemek, basiretle bakmak ve delil olarak kabul etmek için bakın. Yağmurun, Allah'ın geniş rahmetine ve muazzam kudretine delâlet edecek şekilde bitki, ekin ve ağaçlara canlılık vermek için nasıl sebep olduğuna bak.
Allah Tealâ bununla öldükten, ayrıldıktan ve parçalandıktan sonra cesetlere hayat verilmesine dikkat çekerek şöyle buyurdu: "O elbette ölüleri de böyle diriltecektir. O her şeye kadirdir." Yani bunu yapan, ölüleri dirilt-
meye de muktedirdir. Ya da kuruduktan sonra yeryüzüne yeşillik ve bitki ile canlılık veren, ölüleri diriltmeye de kadirdir. Sadece Allah her şeye sonsuz kudret sahibidir. Ne yerde, ne de gökte; ister ilk defa yaratma, isterse tekrar diriltme hususunda olsun hiçbir şey O'nu âciz bırakamaz. Nitekim Cenab-ı Hak bir başka ayette şöyle buyurmaktadır: "Çürümüş kemikleri kim yaratacak? dedi. De ki: Onları ilk defa yaratan diriltecektir?" (Yasin, 36/78-79).
Allah Tealâ daha sonra kâfirlerin kötü durumunu, iyilik ve güzellikleri görmezlikten geldiklerini, aynı metod üzere sebatkâr olmadıklarını beyan etmektedir. Dolayısıyla kâfirlerin iyilikle sevindiklerini, sonra da kötülüklerle karşılaştıklarında iyiliklerden ümitlerinin kesildiğini görürsünüz.
"'Yemin olsun ki, eğer bir rüzgâr göndersek de bitkileri sararmış halde görseler mutlaka bunun ardından inkâra başlarlar." Yani Allah'a yemin olsun ki, eğer biz bitki, ekin ve meyvalara zararlı, ya da zehirli, sıcak yahut soğuk bir rüzgâr göndersek de bu ekinlerin sararmış olduğunu, yeşillikten sonra bozulmaya meylettiğini görünce, bu sevinç ve sürürdan sonra Allah'ın kendilerine ihsan ettiği nimetleri inkâr etmeye, nankörlük yapmaya başlarlar. [13]
Hz. Peygamber (S.A.)'İn, Davetinden Yüzçevrilmesine Karşı Teselli Edilmesi:
52- Sen hiç şüphesiz ölülere duyuramazsın. Arkalarını dönüp giden sağırlara da (bu daveti) duyura-
53- Sen kör olanları sapıklıklarıntan kurtarıp hidayete erdiremezsin. Sen (davetini) ancak müslüman olarak ayetlerimize iman edenlere duyurabilirsin.
Açıklaması:
"Sen hiç şüphesiz ölülere duyuramazsın. Arkalarını dönüp giden sağırlara da duyuramazsın."
Ey peygamber! Tevhid ve diriltmeye kadir olma delillerini beyan ettikten, müşrikleri tehdit edip vaidde bulunduktan sonra, müşriklerin senin davetinden yüzçevirmelerinden dolayı üzülme ve telaşa kapılma. Çünkü sen ölülere bir şey anlatamazsın, ya da onların ibret alma ve düşünme amacıyla seni dinlemelerini temin edemezsin. Sen bu davetini işitmeyen ve aynı zamanda bununla birlikte sana arkalarını dönen, senin sözüne ve hidayetine yönelmeyen sağır kimselere de bu davetini duyuramazsın.
Onlar dış görünüş itibariyle işitmelerine rağmen kabirlerdeki ölülere benzerler. Hidayet yollarını kapattıkları ve Hak sözü duymamak için arkalarını döndükleri ve seni anlamak ve idrak etmeye istidatları da bulunmadığı için işitme duyusunu kaybeden sağırlar gibidir. Onlar aynı zamanda körlere benzerler. Nitekim şöyle buyurulmaktadır:
"Sen kör olanları sapıklıklarından kurtarıp hidayete erdiremezsin." Yani hakkı görmeyenleri hidayete erdirmek ve onları sapıklıklarından çevirmek senin gücünün yeteceği şeyler değildir. Hidayete erdirmek Allah'a aittir. Zira O, kudretiyle dilerse ölülere dirilerin seslerini işittirir. Dilediğini hidayete erdirir, dilediğini saptırır. Bu O'ndan başka hiçbir kimsenin hakkı değildir. Bu sebeple Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur:
"Sen ancak müslüman olarak ayetlerimize iman edenlere duyurabilirsin. " Yani ey Rasulüm! Sen istifade etmeye sebep olacak bir duyuruyu, sadece Kur'an'ı ve Kur'an'ın ihtiva ettiği tevhid delillerini ve herşeye muktedir olan ilâhî kudretin delillerini tasdik eden mümin kişiden başkasına yapamazsın. Mümin Allah'ın ayetleri kendisine okunduğu zaman bunları düşünür ve anlar; bunlara yönelir, bu ayetlerde yer alan hususlarla amel eder, nehyedilen hususlardan da uzaklaşır. Bunlar müminlerdir. Yani emrettiği ve nehyettiği hususlarda Allah'a itaat eden, emrine icabet edip boyun eğen kimselerdir. Onlar Hakkı duyan ve Ona tâbi olan kimselerdir. [14]
İnsan Hayatının Merhaleleri:
54- Sizi bir zaaftan yaratan, sonra diğer bir zaafın ardından size kuvvet veren, sonra kuvvetin ardın-
dan tekrar güçsüzlük ve yaşlılık veren Allah'tır. O, dilediğini yaratır. O her şeyi gayet iyi bilen, her şeye kadir olandır.
Açıklaması:
"Sizi bir zaaftan yaratan, sonra diğer bir zaafın ardından size kuvvet veren, sonra kuvvetin ardından tekrar güçsüzlük ve yaşlılık veren Allah'tır."
Yani insanın yaradılışının çeşitli merhalelerinde, bir halden diğerine geçmesini takdir eden Allah'tır. O, insanın aslını topraktan, sonra nutfeden, sonra kan pıhtısından, sonra da et parçasından kılmıştır. Daha sonra onun kemiklerini meydana getirmiş, sonra kemiklere et giydirmiş ve buna ruhu üflemiştir. Sonra da onu annesinin karnından zayıf, güçsüz, kuvvetsiz olarak çıkartmıştır.
Ayette geçen "min da'fin" kelimesi onu başlangıçta zayıf olarak yarattı demektir.
İnsanoğlu yavaş yavaş büyür, önce çocuk olur. Sonra bulûğ çağındaki bir genç olur. Gençlik devresi, güçsüzlükten sonraki kuvvet devridir.
Daha sonra da yetişkinlikten itibaren yaşlılığa ve ihtiyarlığa doğru giden güçsüzlük devri gelir. Bu devir de kuvvetten sonraki güçsüzlük devridir. Artık gayret ve hareketlilik zayıflar, görünen ve görünmeyen vasıflar değişmeye başlar.
Bu bir halden diğerine geçiş, değişim ve tedricî gelişim yaratıcı ilâhî kudrete delildir ve müşriklerin inkâr ettikleri öldükten sonra dirilişin burhanıdır. Zira bu değiştirmeye ve geliştirmeye muktedir olan ilk hayata aynı şekilde çevirmeye de muktedirdir. Kudreti mükemmel ve ihatalı olan birini insanın nisbî kudretiyle karşılaştırmak doğru değildir. Ne ilk yaratılışta, ne de tekrar iade edilmede hiçbir şey Onu âciz bırakamaz.
"O dilediğini yaratır. O her şeyi gayet iyi bilen, her şeye kadir olandır." Yani o dilediği şeyi yapar. Güçsüzlük, kuvvet, ilk defa yaratma, diriltme gibi dilediği her şeyi vareden ve eşsiz bir şekilde yaratandır. Kullarında dilediği şekilde tasarrufta bulunur.
O mahlûkatının idaresini tam bir ilimle gayet iyi bilen, dilediğine mükemmel ve ihatalı bir kudretle muktedir olandır. Onun kudretinin eserlerinden biri insanlara hayat vermek, öldürmek, sonra dilediği zaman onları yeniden diriltmektir. [15]
Öldükten Sonra Diriliş Durumları Ve Bunların Dünya Halleriyle Karşılaştırılması:
55- Kıyamet koptuğu gün günahkârlar dünyada kısa bir zamandan fazla kalmadıklarına yemin ederler. Onlar (dünyada haktan) böyle döndürülüyorlardı.
56- Kendilerine ilim ve iman verilenler de: "Şüphesiz sizler Allah'ın takdir ettiği dirilme gününe kadar kaldınız. İşte bu da yeniden diriliş günüdür. Fakat siz bunu bilmiyordunuz." derler.
57- Artık o gün zalimlere mazeretleri fayda vermez. Artık kendilerinden (Allah'ı hoşnut edecek şeylere) dönmeleri de istenmez.
Açıklaması
"Kıyamet koptuğu gün günahkârlar dünyada kısa bir zamandan fazla kalmadıklarına yemin ederler." Yani kıyamet koptuğu ve Allah'ın insanları kabirlerinden çıkarıp dirilttiği, insanların müddeti uzun, büyük ve korkunç olaylara maruz kaldığı gün, günahkâr kâfirler dünyada ya da kabirlerde bir saatten fazla, yani kısa bir zamandan fazla kalmadıklarına yemin ederler. Bununla kendileri aleyhlerine hüccet ortaya konulmaması amacını gütmektedirler. Onlar kendilerinin içinde bulundukları ihmallerini mazur göstermek için dünyada makul bir süre bekletilmediklerine yemin ederler.
Bu ifade dünyanın müddeti ne kadar uzun olursa olsun ahiretle karşılaştırıldığı zaman dünyanın müddetinin kısalığına ve kötü akıbetle uyarılan kimselerin yaşadıkları müddeti azımsadıklarma, kendilerine hayır va-adedilen kimselerin ise yaşadıkları müddet ne kadar kısa olursa olsun, bu müddeti çok görmektedirler: "Sanki onlar dünyayı gördüklerinde dünyada bir akşam ya da kuşluk vakti kalmış gibidirler." (Naziat, 79/46).
"Onlar böyle döndürülüyorlardı." Onlar dünyada kalma müddeti hakkında hakikati ve gerçeği takdir etmede bu şekilde haktan yüzçevirdikleri gibi haktan batıla, doğruluktan yalancılığa döndürülmektedirler.
Bununla anlatılmak istenen husus: Onların kısa bir zamandan fazla kalmadıklarına dair sözlerinde ve yalan üzerine yemin etmelerinde yalancıdırlar. Onlar dünyanın ziynetine, metaına ve süsüne aldanmışlardır. Bu-
nu bildikleri zaman, bu onları inatçılığı terketmeye ve hak yoluna girmeye sevkedebilir.
Buna göre onların küfürde ısrar etmeleri, Hakk'ı düşünmekten, öldükten sonra dirilişe ve ahiret gününe inanmaktan yüzçevirmeleri sebebiyledir.
Cenab-ı Hak kıyamet sahnesinde müminlerin kâfirlere verecekleri cevabı zikrederek şöyle buyurdu:
"Kendilerine ilim ve iman verilenler de: "Şüphesiz sizler Allah'ın takdir ettiği dirilme gününe kadar (dünyada) kaldınız." derler." Yani ahireti bilen müminler kendilerinin dünyada kısa bir zamandan fazla kalmadıkları görüşünde olan ve buna yemin eden, öldükten sonra dirilişi inkâr edenlere şöyle cevap verirler: Sizler hiç şüphesiz Allah'ın ilmi ve hükmünde yaratıldığınızdan dirildiğiniz zamana kadar dünyada uzun müddet kaldınız.
Bu ayette bilgi sahibi olan müminin dünyada bekleme müddetini çok gördüğüne işaret edilmektedir. Zira mümin cennet nimetlerini ve cennette ebedi kalmaya hasret olup akıbetin cennet olduğunu gayet iyi bilmekte, dolayısıyla dünyadaki müddeti çok uzun saymakta, gecikme istememektedir.
"işte bu da yeniden diriliş günüdür. Fakat siz dünyada bunu bilmiyordunuz, derler." Yani siz dirilişi inkâr eden kimselerseniz, işte inkârı imkânsız olan ve gerçekleşen diriliş günü. Bununla sizin dirilişi inkâr etmenizin asılsız olduğu ortaya çıkmaktadır. Ancak sizin görüşünüzdeki ihmalkârlığınız ve bunun sabit olduğuna dair delillerden gafil olmanız sebebiyle, bunun meydana çekecek bir hak olduğunu bilmiyorsunuz.
"Artık o gün zalimlere mazeretleri fayda vermez. Artık kendilerinden (Allah'ı hoşnut edecek şeylere) dönmeleri de istenmez." Yani kıyamet günü o kâfir zalimlerin yaptıklarından özür veya mazeret dilemeleri fayda vermeyecek, onların tevbe etmeleri kabul edilmeyecektir. Zira tevbe zamanı, amel vakti olan dünya hayatıdır. Âhirete gelince, ahiret amel vakti değil, amellerine karşılık verilmesi vaktidir.
"Artık kendilerinden (Allah'ı hoşnud edecek şeylere) dönmeleri de istenmez." yani onlardan suçun tesirini giderecek tevbe ve itaat talep edilmez. Zira bu kabul edilmeyecektir. Onlar günahlarına karşılık ayıplanmayacak, sadece cezaya uğrayacaklardır. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Onlardan Allah'ı hoşnut edecek şeyler istense bile onlar bunu yapamayacaklardır." (Fussilet, 41/24). Zira onların durumları içinde bulunduğu durumdan dönen ve hoşnutluk isteyen kimsenin durumu değildir. [16]
Akide Delillerini Beyan Etme Hususunda Kur'antn Metodu, Peygamberimiz (S.A.)'E Eziyetlere Karşı Ve Davet Yolunda Sabretmenin Emredilmesi:
58- Şüphesiz ki biz bu Kur'an'da insanlara her türlü misali verdik.
Yemin olsun ki, sen onlara bir ayet getirsen inkâr edenler, mutlaka:
"Siz ancak batılla uğraşıyorsunuz." (hakkı) rin kalplerini böyle mühürler.
60- Sen sabret. Şüphesiz Allah'ınvaadi haktır. Kesin bir imana sahip olmayanlar seni hafifliğe (sabırsızlığa) düşürmesin.
Açıklaması:
"Şüphesiz ki biz bu Kur'an'da insanlara her türlü misali verdik." Yani biz onlara gerçeği beyan edip açıkladık ve Hakk'ı anlayıp ona uymaları için yaratıcının birliğine, öldükten sonra dirilişe ve Rasulullah (s.a.)'in doğruluğuna delâlet eden misalleri verdik. Allah'a daveti tebliğ etmede Rasulullah (s.a.) tarafından hiçbir kusur meydana gelmemiştir. İnsanlar bundan sonra bir şey talep ederlerse bu inatçılık olur. Zira kim bir delili yalanlamayı önemsiz görürse inançsızlık ve inatçılıkla bütün delilleri yalanlamak ona zor gelmeyecektir. Bunun için Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur:
"Yemin olsun ki, sen onlara bir mucize getirsen inkâr edenler, mutlaka: "Siz ancak batılla uğraşıyorsunuz." derler."
Yani Allah'a yemin olsun ki, onlar ister kendilerinin, isterse başkalarının teklifiyle olsun hangi mucizeyi görürlerse görsünler, bu mucizelere iman etmezler, bunun sihirbazlık ve batıl olduğuna inanırlar. Ey peygamber ve ey müminler! Siz batılı ortaya koyan ve buna tâbi olan batıl, hükümsüz bir topluluksunuz, derler.
Bu tıpkı onların ayın ayrılması v.b. mucizelerde söyledikleri şekildedir: "Kendileri üzerine Rablerinin hükmü gerçek olan kimseler acıklı bir azab görmedikçe hangi mucize gelirse gelsin onlar iman etmezler." (Yunus, 10/96-97).
Onların inatçılıkla ve kibirlilikle imandan yüzçevirmeleri Cenab-ı Hakk'ın buyurduğu gibi kalplerinin damgalanmasına sebep olmuştur:
"İşte Allah (hakkı) bilmeyenlerin kalplerini böyle mühürler." Bu gibi mühürleme, hayırdan ve haktan mahrumiyet ile Allah, istidatları olmadığı ve geçmişlerin taklitçiliği üzerine ısrar etmeleri ve hurafelere inanmaları sebebiyle, Kur'an-ı Kerim'deki açık ayetlerin gerçek yönünü bilmeyen ve bunu öğrenmeyen bilgisiz kimselerin kalplerini mühürler.
Allah daha sonra Rasulü'ne, müşriklerin muhalefet etmeleri, eziyet etmeleri ve inatlarına karşı sabırlı olmasını emrederek şöyle buyurdu:
"Sen sabret. Şüphesiz Allah'ın vaadi haktır." Yani ey Peygamber! Müşriklerin eziyetine karşı sabret. Risaletini tebliğ etmeye devam et. Zira Allah'ın onlara karşı sana yardım edeceği ve senin onlara karşı zafer elde edeceğin ve hayırlı akıbetin dünya ve ahirette sana ve sana tâbi olanlara ait olacağı şeklinde Allah'ın sana verdiği vaadi hiçbir şüphe bulunmayan, değişmez bir gerçektir. Bu vaad mutlaka gerçekleşecek ve yerine gelecektir.
"Kesin bir imana sahip olmayanlar seni hafifliğe düşürmesin." Allah'a ve ahiret gününe yakînen iman etmeyenlerin söylediklerinden telaşa kapılarak sakın hafifliğe ve endişeye kapılmayasın. Zira onlar sapık bir kavimdir. Sen Allah'ın seni gönderdiği din üzerine sebat et. Çünkü bu hiçbir sapma olmayan gerçeğin ta kendisidir, daha doğrusu hakkın tamamı buna hastır. Bu ifade Peygamberimiz (s.a.)'in imana davetine devam etmenin vacip olduğuna işaret etmektedir.
İbni Cerir, İbni Ebî Hatim, İbni Ebî Şeybe, İbni Münzir, Hakim ve Beyhakî'nin rivayetine göre haricîlerden bir adam, Hz. Ali (r.a.) sabah namazını kılarken onun yanına geldi ve:
"Sana ve senden öncekilere vahyolundu ki eğer şirk koşarsan amelin boşa gider ve hüsrana uğrayanlardan olursun." (Zümer, 39/65) ayetini okudu. O sırada namaz kılan Hz. Ali (r.a.) ona kulak verdi ve dediğini anladı. Haricî'ye namazda şu ayeti okuyarak cevap verdi.
"Sabret. Zira Allah'ın vaadi haktır. Kesin imana sahip olmayanlar, seni hafifliğe düşürmesin." [17]
[1] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/51-53.
[2] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/56-58.
[3] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/61-63.
[4] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/65-67.
[5] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/72-76.
[6] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/81-82
[7] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/85-87.
[8] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/90-92.
[9] Buhari, Müslim, Neseî, Tirmizi, İbni Mace ve İbni Huzeyme Sahih 'inde bu hadisi Ebu Hüreyre'den rivayet etmiştir.
[10] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/95-97.
[11] Zemahşeri, ΙΙ/511.
[12] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/102-104.
[13] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/108-111.
[14] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/115.
[15] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/119.
[16] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/122-123.
[17] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/127-128.
İslami Okul Okulların En Önemlisi