Ahkaf Suresi - Kuran - Tefsirul Munir Zuhayli - 46. Sayfa
Allah'ın Varlığını, Birliğini, Haşrin Olacağını İspat Ve Putperestlere Cevap:
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:
Vahiy, Nübüvvet Ve Kuran Etrafında Müşriklerin Şüpheleri:
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:
Ana - Babaya İyilik Etme Ve İtaat Eden Evlâdın Durumu:
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:
Ana Babasına İsyan Eden Ve Öldükten Sonra Dirilmeyi Kabul Etmeyen Çocuğun Durumu:
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:
Hud (A.S.)'Un Kavmi Ad İle Olan Kıssası:
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:
Bas'in (Öldükten Sonra Dirilmenin) İspatı Ve Sabrın Emredilmesi:
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:
AHKAF SURESİ
Allah'ın Varlığını, Birliğini, Haşrin Olacağını İspat Ve Putperestlere Cevap:
1- Ha, mim.
2- Bu kitap aziz ve hakim olan Allah tarafından indirilmiştir.
3- Gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları biz, şüphesiz yerli yerinde ve belli bir süre için yarattık. İnkâr edenler, uyarıldıkları şeylerden yüz çevirmektedirler.
4- De ki: Söylesenize! Allah'ı bırakıp taptığınız şeyler yeryüzünde ne yaratmışlar; göstersenize bana! Yoksa onların göklere ortaklıkları mı vardır! Eğer doğru söyleyenlerden iseniz, bundan evvel (size indirilmiş) bir kitap yahut bir bilgi kalıntısı varsa onu bana getirin.
5- Allah'ı bırakıp da kıyamet gününe kadar kendisine cevap veremeyecek şeylere tapandan daha sapık kim olabilir? (Oysa) onlar, bunların tapmalarından habersizdirler.
6- İnsanlar bir araya toplandıkları zaman onlara düşman kesilirler ve onlara kulluk ettiklerini inkâr ederler.
Açıklaması:
"Ha, mim. Bu kitap aziz ve hakim olan Allah tarafından indirilmiştir." Bu sure de Casiye suresi gibi başlamıştır. Kur'an'ı kulu ve Rasulü Muham-med(s.a.)'e indiren ancak Allah'tır. Yoksa müşriklerin iddia ettiği gibi o Kur'an, peygamberin kendi sözü değildir. Allah, bu Kur'an'ı indirmekle, hiçbir şeyin üzerine çıkamayacağı bir izzete sahiptir. O, mağlûp olmayacak bir saltanat ve güce sahiptir. Kâinatı düzenlemesinde, sanatında, söz ve fiillerinde hikmet sahibi olup her şeyi yerli yerine koyar. Durum böyle olunca, insanlara düşen ancak Kurana inanıp, onun içindekileri tasdik etmek; Peygamber (s.a.)'in, nübüvvetinde ve çağırdığı tevhidde, ba'si (öldükten sonra dirilmeyi) ve cezayı ispatında, insanları dünya ve ahiret mutluluğuna ve faydalı güzel ahlâka çağırmasında doğruluğuna inanmaktır.
"Gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları biz, şüphesiz yerli yerinde ve belli bir süre için yarattık. İnkâr edenler, uyarıldıkları şeylerden yüz çevirmektedirler." Yani biz, yukarıdaki gökleri, aşağıdaki yerleri ve ikisi arasındaki diğer yaratıkları ancak ilâhî iradenin gereği olan hakka uygun bir biçimde yarattık. Yoksa abes (boş) ve batıl bir şekilde değil. O halde göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin yaratılışı abes ve batıl değildir.
Biz bunları, artmayacak ve eksilmeyecek olan belirli bir süreye kadar yarattık ki, o süre de kıyamet günüdür. Çünkü kıyamet gününde göklerin, yerlerin ve diğer yaratıkların varlığı sona erecek, gökler ve yer başka bir hal alacaktır.
Ancak bütün bu delillere, kitabın indirilişine ve peygamberlerin gönderilişine rağmen Allah'ı inkâr edenler, kendilerinden istenenlerden uzak bir şekilde eğlenmekte, herhangi bir hazırlık yapmadan Kur'an'da uyarıldıkları ba's (öldükten sonra dirilme), hesap ve cezadan yüz çevirmektedirler. Yakında bu vurdumduymazlığın akıbetini göreceklerdir.
Allah'ın varlığını, kıyamet gününde haşir ve ba'sin vaki olacağını ispat ettikten sonra Allah Tealâ putperestlere şöyle cevap vermiştir:
"De ki: Söylesenize! Allah'ı bırakıp taptığınız şeyler yeryüzünde ne yaratmışlar, göstersenize bana! Yoksa onların göklere ortaklıkları mı vardır!" Ey peygamber! Allah ile birlikte başkalarına da tapan bu müşriklere söyle: Ey müşrikler! Göklerin yerin ve ikisi arasındaki diğer yaratıkların yaratılışını iyice düşündükten sonra tapındığınız putların ve kabirlerin durumunu bana anlatın! Onlar, yerde herhangi bir şeyi tek başlarına yaratıp meydana getirebilirler mi? Yoksa onların, göklerin hakimiyet ve tasarrufunda ortaklıkları mı vardır?
Gerçek şu ki, onlar hiçbir şey yaratamamışlardır, göklerde ve yerde ortaklıkları da yoktur. O halde her şeyi yaratan Allah ile birlikte başkasına nasıl tapınır, onu Allah'a eş koşarsınız?
"...Eğer doğru söyleyenlerden iseniz, bundan evvel (size indirilmiş) bir kitap, yahut bir bilgi kalıntısı varsa onu bana getirin." Yani eğer siz, putların ilâhlığı iddiasında doğru iseniz, Kur'an'dan evvel; peygamberlere indirilen Tevrat, İncil gibi, putlara tapmanızın doğruluğunu gösteren yazılı bir delil, belge ya da öncekilerin ve geçmiş peygamberlerin ilminden, gittiğiniz yolun doğru olduğunu gösterecek bir bilgiyi bana getiriniz. Mana şudur: Sizin bu konuda ne naklî ve aklî hiçbir deliliniz yoktur.
Allah Tealâ yaratma ve diğer konularda putların gücü olmadığnı ortaya koyduktan sonra, onların hiçbir konuda bilgilerinin olmadığını da belirtmiş ve şöyle buyurmuştur:
"Allah'ı bırakıp da kıyamet gününe kadar kendisine cevap veremeyecek şeylere tapandan daha sapık kim olabilir? (Oysa) onlar, bunların tapmalarından habersizdirler." Yani Allah'ı bırakıp da birtakım putlara tapan ve onlardan, kıyamete kadar yapamayacakları şeyleri isteyenlerden daha sapık daha cahil kim olabilir? Çünkü böyle bir kimse, duymayan birisine dua etmiştir. Onun duayı kabul etmesini nasıl umar? Taptıkları putlar, kendilerine dua edenlerden habersizdirler, cansız oldukları için, duyamaz ve düşünemezler.
Mana şudur: Putların hiçbir şeye güçleri yetmez, onların hiçbir bilgileri de yoktur. Çünkü onlar cansız bir varlıktır. Cansıza tapmak ise sapıklıktan başka bir şey değildir. Bu ise kınanmayı ve alayı gerektirir, "...kıyamet gününe kadar..." ifadesi Arap adetine göre ebediliği anlatır. Yani "dünya durdukça..." demektir.
Sonra yüce Allah, insanların taptığı putların onların kendilerine taptıkları konusunda bilgilerinin olmadığını da şu sözüyle teyit etmiştir:
"İnsanlar bir araya toplandıkları zaman (tapınılan putlar) onlara (kendilerine tapanlara) düşman kesilirler ve onlara kulluk ettiklerini inkâr ederler." (Bir başka yoruma göre de, müşrikler tapındıklarına düşman kesilirler.). Yani putlara tapan insanlar hesap yerinde toplandıkları zaman, putlar onlara düşman olacak, onlardan uzaklaşıp, onlara lanet edecekler ve onların kendilerine tapmalarının yanlış olduğunu söyleyeceklerdir. Yüce Allah, putlara hayat verecek, putlar da onları tekzip edecekler. Melekler, Mesih (İsa), Uzeyr ve şeytanlar da kıyamet gününde, kendilerine tapanlardan uzaklaşacaklardır.
Yukarıdaki ayetin benzeri, Allah'ın şu buyruğudur: "Onlar, kendilerine bir itibar ve kuvvet (vesilesi) olsun diye Allah'tan başka tanrılar edindiler. Hayır hayır! (taptıkları) Onların ibadetlerini tanımayacaklar ve onlara hasım olacaklardır." (Meryem, 19/81-82). Yani o putları, müşrikleri yalanlayacak ve kendilerine en fazla muhtaç oldukları bir vakitte onlara düşman kesileceklerdir. Yüce Allah, İbrahim (a.s.)'den hikâye ederek şöyle buyurmuştur: "(İbrahim onlara) dedi ki: Sırf aranızdaki dünya hayatına has muhabbet uğruna Allah'ı bırakıp birtakım putlar edindiniz. Sonra kıyamet günü (gelip çattığında ise) birbirinizi tanımazlıktan gelecek ve birbirinize lanet okuyacaksınız. Varacağınız yer cehennemdir ve hiç yardımcınız da yoktur." (Ankebut, 29/25).[1]
Vahiy, Nübüvvet Ve Kuran Etrafında Müşriklerin Şüpheleri:
7- Ayetlerimiz onlara açıkça okunduğu zaman, inkarcılar kendilerine o hak gelince "Bu, apaçık bir büyüdür." dediler.
8- Yoksa, onu uydurdu mu diyorlar? De ki: "Er ben onu uydurmuşsam, AllaH tarafından bana gelecek hic"
bir savmaya gücünüz yetmez. O sizin Kur'an hakkında yaptığınız taşkınlıkları çok daha iyi bilir. Benimle sizin aranızda şahit olarak yeter.O bağışlayan, esirgeyendir."
9- De ki: "Ben' pevgamberlerin ilki
değilim. Bana ve size ne yapılacağı- nida bilmem. Ben sadece bana vah- yedilenlere uyarım. Ben, sadece
apaçıkbir
10- De ki: "Hiç düşündünüz mü, şayet bu' Allah katından ise ve siz onu inkâr etmiŞSeniz, İsrailogulla-rı'ndan bir şahit de bunun benzerini görüp inandığı halde siz yine de büyüklük taslamışsanız (haksızlık etmiş olmaz mısınız?) Şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu doğru yola iletmez."
Açıklaması:
Ayetlerimiz onlara açıkça okunduğu zaman; inkarcılar, kendilerine o hak gelince bu apaçık bir büyüdür." dediler. Yani Kur'an ayetleri müşriklere apaçık bir şekilde okunduğunda onlar, kendilerine gelen bu Kur'an gerçeği hakkında bu apaçık bir sihir, aldatıcı bir yaldızdır, derler de onu yalanlayıp iftira ederler, kâfir olup yoldan çıkarlar.
Sonra yüce Allah çok daha çirkin bir şekilde Kur'an'ı sihir diye nitelemelerini zikredip şöyle diyerek onlara cevap verdi:
"Yoksa onu uydurdu mu diyorlar? De ki: Eğer ben onu uydurmuşsam, Allah tarafından bana gelecek hiçbir şeyi savmaya gücünüz yetmez..." Yoksa onlar, "Bu Kur'an'ı Muhammed, Allah adına yalan söyleyerek, kendi kafasından mı uydurdu?" diyorlar. Allah Tealâ onlara şöyle cevap vermiştir: Ey Rasulüm! onlara şöyle söyle: Eğer ben faraza Allah'a iftira edip, iddia ettiğiniz gibi yalan söylemiş olsaydım, beni size peygamber olarak gönderdiği iddiasında bulunsaydım; durum da benim iddia ettiğim gibi olmasaydı; Allah Tealâ beni şiddetle cezalandırırdı da yeryüzü halkından hiç kimse, siz ve diğerleri benim Allah tarafından cezalandırılmama engel olamazdınız. O halde nasıl olur da ben böyle bir iftiraya cüret edebilir, kendimi azaba maruz bırakabilirim?
Ayette geçen "em" kelimesi inkâr ve hayret uyandırmak içindir. Sanki şöyle denilmiştir: Bunu bırak, yadırganan ve garip olan şu söze kulak ver!
Yukarıdaki ayetin mana bakımından benzerleri şunlardır: "De ki: Gerçekten (bana bir kötülük dilerse) Allah 'a karşı beni kimse himaye edemez, O'ndan başka sığınacak kimse de bulamam." (Cin, 72/22); "Eğer (peygamber) bize atfen bazı sözler uydurmuş olsaydı, elbette onu kıskıvrak yakalardık. Sonra onun can damarını koparırdık (onu yaşatmazdık.) Hiçbiriniz buna mani de olamazdınız." (Hakka, 69/44-47). "O sizin Kur'an hakkında yaptığınız taşkınlıkları çok daha iyi bilir. Benimle sizin aranızda şahit olarak O yeter. O bağışlayan, esirgeyendir." Yani Allah Tealâ, Kur'an hakkında söylediklerinizi, onu yalanlamak üzere yaptığınız taşkınlıkları; sihirdir, kehanettir diye iftiralarınızı daha iyi bilir.
Allah Tealâ doğru şahit olarak kâfidir. Kur'an'ın kendi nezdinden olduğuna, benim onu söze tebliğ ettiğime ve sizin yalanlamanız ve inkârınıza şahittir. Sözden sadır olan bütün bu iftiralara rağmen, Allah, tevbe edip, iman edenleri, Kur'an'ı tasdik edip içindekilerle amel edenleri bağışlayıcıdır.
Bu tehdit ve korkutma, tevbeye teşviki ve Allah'a yönelmeyi gerektiren bir ifadedir. Bu, aynen aşağıdaki ayette ifadesini bulan manaya benzer: "Yine onlar dediler ki: (Bu ayetler) onun, başkasına yazdırıp da kendisine sabah akşam okunmakta olan, öncekilere ait masallardır. (Rasulüm) De ki: Onu göklerdeki ve yerdeki gizlilikleri bilen Allah indirdi. Şüphesiz O, çok bağışlayıcıdır, engin merhamet sahibidir." (Furkan, 24/5-6).
Sonra yüce Allah müşriklerin bir başka şüphesine cevap vermiştir ki, o da şudur: Peygamberden, birtakım mucizeler getirmesini istemek ve gayba ait konulardan haber vermek. Bunu red için Allah Tealâ şöyle buyurdu:
"De ki: Ben peygamberlerin ilki değilim. Bana ve size ne yapılacağını da bilmem." Yani ben, dünyaya gelen ilk peygamber değilim, bilakis Allah benden önce birçok Rasuller göndermiştir. Ben, benzeri olmayan, ilk defa ortaya çıkmış bir peygamber değilim ki, beni yadırgayıp size peygamber olarak gönderilişimi garip görüyorsunuz. Gelecekte dünya ve ahirette bana ve size ne yapılacağını da biliyor değilim. Size hemen ceza verilecek rru> yoksa bir süre mi verilecek? bilmiyorum. Gelecekte durumumun ne olacağını bilmiyorum, Allah'ın fiillerini benim ve sizin için takdir ettiği hükümlerini de bilmiyorum.[2]
"Ben sadece bana vahyedilene uyarım. Ben, sadece apaçık bir uyarıcıyım." Ben ancak Allah'ın Kur'an ve sünnette bana indirdiklerine tabi olurum. Kendinden hiçbir şey uydurmam. Ben sadece, her akıllı için gayet açık ifadelerle sizi Allah'ın azabından korkutan bir uyarıcıyım.
Bu, Peygamber (s.a.)'in, dünyada kendisinin ve müşriklerin durumlarının nereye varacağını bilmediğinin delilidir. Ancak ahirette o, kendisinin ve tabilerinin kesinlikle cennette olacaklarını bilmektedir. Ama bu, genel olarak böyledir. Yoksa belli bir şahsın cennetlik olduğu konusunda kesin hüküm verilmez. Ancak kitap ve sünnette nassm belirlediği cennetle müjdelenen on kişi,[3] İbni Selâm, el-Umeysa, Bilal, Suraka, Cabir'in babası Abdullah b. Amr b. Haram, Bi'r-i Maune'de şehit edilen yetmiş Kurra, Zeyd b. Harise, Ca'fer b. Ebi Talib, Abdullah b. Revaha ve benzerleri (r.a.)'nin cennetlik olduğu kesinlikle söylenebilir. Bunların dışında kalan kimseler hakkında kesin hüküm verilemeyeceğine dair delil aşağıdaki hadistir:
Ahmed b. Hanbel ve Buhari'nin Ummu'l-Alâ'dan rivayetine göre -Um-mu'l-Alâ: Ensar kadınlarından biridir- o şöyle demiştir: Osman b. Maz'un öldüğünde, "Allah sana merhamet etti, ben sana şehadet ediyorum. Andol-sun ki Allah sana ikramda bulundu." dedim. Bunun üzerine Allah Rasulü (s.a.): "Allah'ın, ona ikramda bulunduğunu nereden biliyorsun? Ona Allah tarafından ölüm gelmiştir. Onun için hayır umuyorum (ama) Allah'a yemin olsun ki, ben Allah'ın Rasulü olduğum halde, bana ve size ne olacağını bilmiyorum." dedi. Ummu'1-Alâ da: Bundan sonra kimseyi tezkiye etmeyeceğim" dedi.
Taberani ve İbni Merdüveyh'in İbni Abbas'tan rivayeti ise şöyledir: Osman b. Maz'un ölünce hanımı veya herhangi bir hanım şöyle dedi: Ey İbni Maz'un! Cennet sana mutlu olsun! Bunun üzerine Allah Rasulü (s.a.) o
kadına öfke ile baktı ve "Onun cennetlik olduğunu nereden biliyorsun? Allah 'a andolsun ki, ben Allah 'm Rasulüyüm, fakat Allah 'm bana ne yapacağını bilmiyorum." dedi. Bunun üzerine o kadın: "Ey Allah'ın Rasulü! O, senin arkadaşın ve süvarindir, sen daha iyi bilirsin" dedi. Allah Rasulü (s.a.) de, "Onun için Rabbinin rahmetini umar, günahından dolayı da onun adına korkarım." buyurdu.
Sonra Allah Tealâ müşriklerin ne kadar zararda olduklarını şöyle ifade etti:
"De ki: Hiç düşündünüz mü; şayet bu, Allah katından ise ve siz onu inkâr etmişseniz, İsrailoğulları'ndan bir şahit de bunun benzerini görüp inandığı halde siz yine de büyüklük taslamışsanız (haksızlık etmiş olmaz mısınız"?) Şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu doğru yola iletmez." Ey Muhammedi Kur'an'ı inkâr eden bu müşriklere söyle: Bana haber verin, eğer bu Kuran gerçekte Allah nezdinden ise, siz de onu inkâr etmişseniz, Tevrat'ta Allah'ın indirdiklerini bilen İsrailoğulları'ndan biri de bunun benzeri olan Kur'an'ın doğruluğuna şahitlik ediyorsa veya benim söylediğimin benzerine şahitlik ediyorsa ve bu şahit, Kur'an'ın Allah kelâmı olduğu besbelli olduğu için, ona inanmışsa, (bu şahit, hicretten sonra müslüman olan Abd-lullah b. Selamdır) siz de halâ buna inanmaktan büyüklük taslamışsanız, nefsinize zulmettiniz ve zarara uğrayanlardan oldunuz.[4]
Allah'ın "Şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu doğru yola iletmez." sözü şu anlama gelmektedir: Allah, onları hayra muvaffak Tcılmaz. Bu cümle Arap dilinde "istinaf-i beyani" olarak adlandırıp onların niçin kibirlendiklerinin sebebini belirtmektedir.
Bir başka ifade ile ayetin manası şudur: Eğer getirdiğim bu kitabı, size tebliğ etmem için bana Allah indirmişse, siz de onu inkâr edip yalanla-mışsanız, insanların en sapığı ve en zalimi ya da kendinize zulmetmiş olmaz mısınız? Bu durumda Allah'ın size ne yapacağını zannediyorsunuz? Ayette "in kâne" diye geçen şartın cevabı açıkça belirtilmiştir, fakat bu hazfedilen cevap tefsir kısmında "...insanların en sapığı ve an zalimi olamaz mısınız..." şeklinde belirtilmiş olup, "...Şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu doğru yola iletmez" cümlesinden alınmıştır.
Ayette geçen "İsrailoğulları'ndan bir şahit de..." ayetindeki şahit, müfessirlerden çoğunun görüşüne göre Abdullah b. Selâm'dır. Keşşaf sahibi müfessir Zemahşeri şöyle demektedir: Allah Rasulü (s.a.) Medine'ye geldiğinde, Abdullah b. Selâm onun yüzüne baktı ve bu yüzün bir yalancı yüz (veya bir yalancının yüzü) olmadığını anladı, iyice düşünüp onun beklenen peygamber olduğuna kesinkes inandı ve şöyle dedi; Sana üç şey soracağım ki, bunları ancak peygamber bilir: Kıyametin alâmetlerinin ilki nedir, cennetliklerin yiyeceği ilk yiyecek nedir, çocuk babasına mı, anasına mı çeker? Allah Rasulü (s.a.) şöyle buyurdu: "Kıyamet alâmetlerinin ilki, insanları doğudan batıya doğru sevkedecek bir ateştir. Cennet ehlinin yiyeceği ilk yiyecek ise balık ciğerinin fazlası (havyar) dır. Çocuğun durumuna gelince: Erkeğin suyu daha önce gelirse çocuk erkeğe, kadının suyu daha erken gelirse çocuk anneye çeker, benzer." Bunun üzerine Abdullah b. Selam: "Şe-hadet ediyorum ki, sen gerçekten Allah'ın Rasulüsün. Ey Allah'ın Rasulü! Yahudiler gerçekten iftiracı bir toplumdur. Eğer sen onlara, benim hakkımda soru sormadan evvel müslüman olduğumu öğrenirlerse, senin yanında bana bühtan (iftira) ederler." dedi. Derken Yahudiler geldi ve Nebi (s.a.) onlara: "Aranızda Abdullah nasıl bir kimsedir?" diye sordu. Yahudiler de: "En hayırlımızdır, en hayırlımızın oğludur, seyyidimiz (efendimiz)dir, seyyidi-mizin oğludur, en bilginimizdir ve en bilginimizin oğludur" diye cevap verdiler. Allah Rasulü (s.a.) "Ya Abdullah müslüman olursa... ne dersiniz?" bu-yurunca; onlar, "Allah onu bundan korusun" dediler. Bunun üzerine Abdullah onların yanına çıktı ve "Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Muham-med'in Allah'ın Rasulü olduğuna şehadet ediyorum" dedi. Hemen Yahudiler: "O, en şerlimizdir ve en şerlimizin oğludur" diyerek kadru kıymetini düşürmeye başladılar. Abdullah b. Selam, "Ey Allah'ın Rasulü! Başıma gelmesinden korktuğum işte bu idi." dedi.[5] Dolayısıyla bu ayet Medine'de nazil oldu, Allah Tealâ da Rasulüne (s.a.) bu ayeti, bu Mekkî surenin içine muayyen yerine koymasını emretti.[6]
Kâfirlerin Diğer Şüpheleri:
11- Kâfirler, iman edenler hakkında dediler ki: "Bu (iman) bir hayır olsaydı onlar bizi geçemezlerdi." Fakat onlar bununla doğru yola girmek arzusunda olmadıkları için "Bu eski bir yalandır diyeceklerdir eski bir yalandır, diyeceklerdir.
12- Ondan önce de bir rahmet ve rehber olarak Musa'nın kitabı var- dır- Bu da zulmedenleri uyarmak ve iyilik yapanlara müjde olmak uzere Arap lisanıyla indirilmiş, doğrulayıcı bir kitaptır.
13- Rabbimiz Allah'tır, deyip sonra da dosd°Sru yaşayanlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.
14- Onlar cennet ehlidirler. Yapmakta olduklarına karşılık orada ebedî kalacaklardır.
Açıklaması:
"İnkar edenler, iman edenler hakkında dediler ki: Bu iş bir hayır olsaydı, onlar bizi geçemezlerdi. "Yani Mekke kâfirleri veya Yahudiler Bilal, Ammar, Suheyb, Habbab (r.a.) ve onlar gibi fakir ve zayıf olanların imanı hakkında kendilerinin değerli konularda önde olduklarını Allah yanında şerefli bulunduklarını ve Allah'ın kendilerine önem verdiğini düşünerek bu din hak olsaydı, onlar bizi imanda geçemezlerdi, demişlerdir. Bunda çok büyük bir yanlışa düşmüşlerdir. Çünkü Allah peygamberlik ve dini için dilediklerini seçer. Yukardaki ayet Allah Tealâ'nın şu ayetine benzemektedir. "Aramızdan Allah'ın kendilerine lütuf ve ihsanda bulunduğu kimseler bunlar mı! demeleri için onların bir kısmını diğerleri ile işte böyle imtihan ettik." (Enam, 6/53). Yani bunlar bizim dışımızdakiler nasıl hidayete erdi, diye hayrete düşerler.
Allah Tealâ'nın "iman edenler hakkında..." sözünün manası Zemahşe-ri'nin söylediği gibi onlar hakkındadır. Yani kâfirler iman edenlerin imanı hakkında "Şayet hayır olsaydı onlar bizi geçemezlerdi." demişlerdir. Mananın şöyle olması caizdir. Kâfirler iman edenlere hitap ederek şöyle şöyle dediler. Allah Tealâ bu sözden sonra kâfirlerin halini anlatıp şu ifadesiyle onlara cevap verdi: "Fakat onlar bununla doğru yola girmek arzusunda olmadıkları için Bu eski bir yalandır" diyecekler." Yani Kuranla hidayete ermeyince inatları ortaya çıktı, sonra (Kur'an hakkında) öncekilerin hurafeleridir dedikleri gibi Kuranı ve ona inananları küçültmek kastıyla "Bu Kur'an önceki insanlardan intikal eden bir yalandır." diyeceklerdir. Bu Müslim ve Tirmizi'nin İbni Mesud'dan rivayetine göre Rasulüllah'm bahsettiği kibirden başka bir şey değildir: "Kibir hakkı reddetmek ve insanları küçüksemektir."
Sonra Allah Tealâ Kur'an'ın doğruluğuna ve sıhhatine delil olarak şöyle buyurmuştur: "Ondan önce de bir rahmet ve rehber olarak Musa 'nın kitabı vardır. Bu (Kur'an) da, zulmedenleri uyarmak ve iyilik yapanlara müjde olmak üzere Arap lisanıyla indirilmiş, doğrulayıcı bir kitaptır." Dinde uyulan bir örnek ve iman olan Hz. Musa'ya Tevrat'ın Allah tarafından indirildiğini itiraf etmeniz, Kur'an'ın hak, doğru ve Allah katından olduğunu gösteren, din esaslarında Tevrat'a uygun olan bu Kur'an Musa'nın ve daha önceki ilâhî kitapların da doğrulayıcısıdır. Allah Kur'an'ı, peygamberin, nefislerine zulmeden Mekke müşriklerini Allah'ın azabına karşı uyarması ve amellerini iyi yapan müminleri de müjdelemesi için anlayacakları şekilde Arapça indirmiştir. Bu Kur'an kâfirleri korkutucu müminleri müjdeleyici esasları kapsamaktadır. O, Tevrat'la uyuşması sebebiyle onların zannettikleri gibi eski bir yalan değildir.
İnkarcıların şüphelerini zikrettikten sonra Allah Tealâ, müminlerin hallerini ve mükâfatlarını da şöyle ifade etti. "Rabbimiz Allah'tır deyip sonra da dosdoğru yaşayanlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir." Tevhid ve dinî kurallardan ayrılmayanlar gelecekte başlarına kötü bir olayın gelmesinden korkmayacaklar ve geçmişte de elden kaçırılan her hangi bir şeye üzülmeyeceklerdir. Onların mükâfatı Allah'ın buyurduğu şekildedir. "Onlar cennet ehlidirler. Yapmakta olduklarına karşılık orada ebedi kalacaklardır." Allah'ın emri üzere tevhid ehli olan o müminler cennetliklerdir. Dünyada yaptıkları birtakım salih amellerinin karşılığı olarak devamlı orada kalacaklardır. Yani alacakları karşılık dünyadaki salih amel sebebiyledir.[7]
Ana - Babaya İyilik Etme Ve İtaat Eden Evlâdın Durumu:
15- Biz insana, ana babasına iyilik etmesini tavsiye ettik. Annesi onu zahmetle taşıdı ve zahmetle doğurdu. Taşınması ile sütten kesilmesi otuz ay sürer. Nihayet insan, güçlü çağına erip kırk yaşına varınca der ki: Rabbim! Bana ve ana babama verdiğin nimete şükretmemi ve razı olacağın yararlı iş yapmamı temin et. Benim için de zürriyetim için de iyiliği devam ettir. Ben sana döndüm. Ve elbette ki ben müslüman-lardanım.
16- İşte kendilerinden, yaptıklarının en iyisini kabul edeceğimiz ve günahlarını bağışlayacağımız bu kimseler cennetlikler arasındadırlar. Bu, kendilerine verilen doğru sözün gerçekleşmesidir.
Açıklaması:
"Biz insana ana babasına iyilik etmesini tavsiye ettik..." Yani biz insana, ana babasına gerek hayatta ve gerekse öldükten sonra, şefkatla, iyilik yaparak, ihtiyaç anında onlar adına harcamada bulunarak ve karşılaştıklarında güleryüz göstererek, iyi davranmalarını tavsiye edip emrettik. Nitekim bu konu ile ilgili birçok ayet vardır. Meselâ yüce Allah bu konu ile ilgili bazı ayetlerinde şöyle buyurmaktadır: "Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti." (İs-ra, 17/23), "...(işte bunun için) önce bana, sonra da ana babana şükret diye tavsiyede bulunmuşuzdur." (Lokman, 31/14).
Bu önemli konuda pek çok hadis de gelmiştir. Peygamberimiz (s.a.) ana babaya iyiliği en faziletli amellerden, onlara isyanı ise kebairden (büyük günahlardan) saymış ve onlar vefat ettikten sonra da iyiliğin devam edeceğini bildirmiştir. İşte bu hadislerden biri, Buhari'nin Abdullah b. Amr
b. el-As (r.a.)'dan onun da Peygamberimiz (s.a.)'den rivayet ettiği hadistir. Peygamberimiz (s.a.) o hadiste şöyle buyurmuştur: "Kebair (büyük günahlar): Allah'a şirk koşmak, ana babaya asi olmak, bir insanı öldürmek ve ye-min-i gamusdur." Bir diğer hadiste, Ebu Davud, İbni Mace ve İbni Hıb-ban'ın Ebu Useyd Malik b. Rabia es-Sa'idî (r.a.)'den rivayet ettikleri hadistir. Sa'idî şöyle demiştir: "Biz, Allah Rasulünün yanında otururken aniden Seleme oğullarından bir adam çıkageldi ve "Ey Allah'ın Rasulü! Babam anam öldükten sonra artık onlara yapabileceğim bir iyilik kaldı mı?" diye sordu. Allah Rasulüde (s.a.): "Evet, onlara dua etmek, onlar için istiğfarda bulunmak, onların ölümünden sonra hayatta iken verdikleri sözleri yerine getirmek, ancak onlar sayesinde oluşan akrabaları ziyaret etmek (sıla-ı rahimde bulunmak) ve onların dostlarına değer verip, saygı göstermektir." buyurdu.
Yüce Allah sonra ana babaya iyiliği tavsiye etmenin sebebini belirtti ve daha fazla önem verilmesi, itina edilmesi için anneyi özel olarak zikrederek şöyle dedi:
"...annesi onu zahmetle taşıdı ve zahmetle doğurdu..." Yani anası onu karnında binbir türlü meşakketle taşıdı ve yine çok büyük zorluklarla doğurdu. Hamilelik zamanında aşermek, bayılmak, ağırlık ve zorluk nevinden birçok yorgunluk ve zorluklara göğüs gerdi. Aynı zamanda annesi onu doğum sancısı ve şiddetiyle dünyaya getirdi. Bütün bunlar, anaya iyiliği ve daha fazla ihsanı gerektiren hususlardır. Nitekim Allah Tealâ şöyle buyurdu: "O (insanın) taşınması ile sütten kesilmesi otuz ay sürer." Yani insanın ana rahminde taşınma ve sütten kesilme süresi otuz aydır, yani iki buçuk yıldır. Her ikisinde de anne, bıkmadan usanmadan, uykusuzluk acılarına, süt verme (emzirme), beslenme, temizleme ve büyütme zorluklarına severek ve şefkatle göğüs germiştir.
Bu ayette, ana hakkının baba hakkından daha ağır bastığına işaret vardır. Çünkü insanı meşakkatle karnında taşıyan, meşakkatle doğuran, emziren, gözetip büyüten, yorgunluk ve sabırla ona itina eden anadır. Çalışıp, kazanıp harcamak suretiyle yorulsa da bunların hiçbirinde baba ananın yanında değildir. Bu sebeple hadisler, anaya iyilik etmeyi vurgulamakta ve onu babanın derecesinden üç derece daha fazla göstermektedir. Buha-ri ve Müslim'in Ebu Hüreyre (r.a.)'den rivayetlerine göre o şöyle demiştir: "Adamın biri Nebi (s.a.)'ye gelerek şöyle dedi: Ey Allah'ın Rasulü! Benimle güzel dostluğa insanların en lâyıkı kimdir? Allah Rasulü: Annendir, dedi. Adam, sonra kimdir? diye sorunca Allah Rasulü (s.a.): Annendir, diye cevap verdi. Adam üçüncü kez, sonra kimdir? diye sordu. Allah Rasulü (s.a.) yine: Annendir, cevabını verdi. Adam, sonra kimdir? dedi. Peygamberimiz (s.a.) bu sefer: Babandır, diye cevap verdi."
Ayette aynı zamanda hamilelik süresinin en az altı ay olduğuna da işaret vardır. Hz. Ali (r.a.) bu ayetle, Lokman süresi "...onun sütten ayrılması da iki yıl içinde olur." (14. ayet) ve Bakara suresi (233. ayet) "Emzirmeyi tamamlatmak isteyen (baba) için analar çocuklarını iki tam yıl emzi-rirler." ayeti ile hamilelik süresinin en az altı ay olduğunu ifade etmiştir. Çünkü emzirme ve sütten kesme süresinin en fazlası iki tam yıldır. Hamilelik süresi için otuz aydan geriye kalan altı aydır.
Bu, doğru bir hüküm ortaya koymak, yani sahih bir istinbattır. Hz. Osman ve sahebeden bir topluluk da buna muvafakat etmişlerdir. İbni Ebi Hatim ve "es-Sire en-Nebeviyye adlı kitabın müellifi Muhammed b. İshak, Ma'mer b. Abdullah el-Cüheni'den rivayet ettiklerine göre el-Cüheni şöyle demiştir: Bizden bir adam Cüheyne kabilesinden bir kadınla evlendi, altı ayın bitiminde kadının bir çocuğu dünyaya geldi. Bunun üzerine bu kadının kocası Osman (r.a.)'a gitti ve durumu ona anlattı. Hz. Osman da, kadına adam gönderdi. Kadın elbisesini giymek için kalkınca kız kardeşi ağladı ve kadın kızkardeşine: "Seni ağlatan nedir, niçin ağlıyorsun? Allah'a andol-sun ki, Allah'ın yaratıklarından ondan başka hiç kimse benim hakkımda asla şüphelenmedi. Yüce Allah benim hakkımda dilediği hükmü verecektir.' dedi. Kadın Hz. Osman'a getirilince Hz. Osman kadının recm edilmesini emretti. Bu durum Hz. Ali (r.a.)'ye haber verildi, Hz. Ali de Hz. Osman'a (r.a.) gelerek şöyle dedi: "Sen ne yapıyorsun?" Hz. Osman "Altı ayın bitiminde tam bir çocuk dünyaya getirmiş, böyle bir şey olur mu?" dedi. Hz. Ali (r.a.) ona "Sen Kur'an okumuyor musun?" dedi. O da: "Evet" diye cevap verince, Hz. Ali "Allah'ın şu ayetlerini duymadın mı?" dedi. "...onun taşınması ile sütten kesilmesi cem'an otuz ay sürer..." "Emzirmeye tamamlatmak isteyen (baba) için, analar çocuklarını iki tam yıl emzirirler..." Bu durumda geriye ancak altı ay kaldığını görüyoruz. Bunun üzerine Hz. Osman "Allah'a yemin olsun ki, ben bunu akıl edemedim, o kadını bana getirin." dedi.[8] Hadisin ravisi Ma'mer el-Cüheni şöyle dedi: "Karga kargaya, yumurta yumurtaya bu kadar benzer. Çocuğun babası çocuğu görünce: "Allah'a yemin ediyorum ve hiç şüphe etmiyorum, bu çocuk benimdir" dedi.
Yine İbni Ebi Hatim, İbni Abbas (r.a.)'dan rivayet ettiğine göre, o şöyle demiştir: Kadın çocuğunu dokuz ayın bitiminde doğurursa, ona yirmi bir ay süt vermek (emzirmek) yeterlidir. Yedi ayın bitiminde doğurursa yirmi üç ay, altı ayın bitiminde doğurursa iki tam yıl emzirmesi kâfidir. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Onun taşınması ile sütten kesilmesi ceman otuz ay sürer..."
"Nihayet insan güçlü çağına erip, kırk yaşına varınca..." Yani insan yetişkin olarak ayakları üzerinde durup, aklı ve gücü tam olunca ki, bu otuz yaş ile kırk yaş arasında olur. İnsan kırk yaşına ulaştığında artık aklı zirvede anlayışı tam ve olgunluğu kemal noktasındadır. Teyze çocukları İsa ve Yahya (a.s.) hariç kırk yaşından önce hiçbir peygamber gönderilmemiştir.
"Der ki: Rabbim! Bana ve ana babama verdiğin nimete şükretmemi nasip eyle!" Yani insan kırk yaşma vardığında şöyle der: Rabbim! Bana ve ana babama vermiş olduğun hak dine ve tevhit inancına erişme nimeti ve diğer akıl selameti, sıhhat afiyet, bolluk içinde yaşamak, eli-ayağı düzgün yaratılmak ve küçüklüğümde ana babam beni büyütürken onlara verdiğin şefkat gibi dünya nimetlerine karşı şükretmemi bana ilham et ve beni buna muvaffak eyle!
"...ve razı olacağın yararlı iş yapmamı bana nasip eyle! Benim için de zürriyetim için de iyiliği devam ettir!" Daha önce "razı olacağın yararlı iş yapmamı" cümlesi "şükretmemi" cümlesine matuftur. Yani Allah'ım! Benden razı olacağın salih ameli yapmaya beni muvaffak kıl ve bana bunun ilhamını ver. Razı olunan salih amel burada kabul olmama endişelerinden uzak olan yararlı işlerdir. Dürüstlüğü de zürriyetim içerisinde devam ettir[9] ve onu onlarda sabit ve sağlam eyle ki, artık dürüstlük onların tabiatı ve ahlâkı haline gelsin.
"Ben sana döndüm ve elbetteki ben müslümanlardanım." Yani bütün günah ve hatalardan tevbe ederek sana döndüm. Ben sana teslim olanlardan, taatına boyun eğenlerden samimi olarak birliğini kabul edip, rububiy-yetine (Rablığına) boyun bükenlerdenim.
İbni Kesir şöyle demiştir: Bu son cümlede, kırk yaşına ulaşan kimsenin, tevbeyi yenilemesi ve Allah Tealâ'ya yönelmesi ve bunda kararlı olması konusunda irşad ve yönlendirme vardır.[10] Ebu Davud, Sünen'inde İbni Mesud (r.a.)'dan rivayet etmiştir: Allah Rasulu (s.a.) ashabına teşehhüd'de şöyle demelerini öğretirdi: Allah'ım! Kalplerimizi birbiriyle uzlaştır (kalplerimizi birbirine ısındır), aramızı ıslah et (düzelt), bizi selâmet yollarına (barış yollarına) ilet, bizi küfür karanlıklarından kurtarıp iman aydınlığına çıkar; hayasızlıkların açığından da, gizlisinden de bizi uzaklaştır; kulaklarımız, gözlerimiz, kalplerimiz, hanımlarımız ve çocuklarımız konusunda bize bereket nasip eyle, tevbemizi kabul et, zira sen, tevbeleri kabul eden ve merhametli olansın. Allah'ım! bizi nimetine şükredenlerden, o nimete karşılık seni övenlerden, ona karşılık verenlerden kıl ve bize dünyada verdiğin nimeti, ahirette de devam ettir.
Sonra yüce Allah şöyle diyerek bu salih kulların mükâfatını zikretti:
"işte kendilerinden, yaptıklarının en iyisini kabul edeceğimiz ve günahlarını bağışlayacağımız bu kimseler cennetlikler arasındadırlar. Bu, kendilerine verilen doğru sözün gerçekleşmesidir." Yani bu yolda olan, yukarıdaki sıfatlarla nitelenen ve Allah'a tevbe edip yönelen kimseler var ya, işte onlar, Allah'ın ikramına mazhar olacak, dünyada iken yapmış oldukları salih ameli ve Allah'ın emirlerine uygun diğer hayır amellerini Allah kabul edecek, onları affedip, kötülüklerini ve günahlarını bağışlayacak, bu günahlardan dolayı onları cezalandırmayacaktır. Çünkü o seyyiat (kötü ameller), hasenatın (iyi amellerin) yanında yok olup gidecektir. "Çünkü iyilikler kötülükleri (günahları) giderir." (Hud, 11/114).
Onlar cennetlikler arısındadır. Allak nezdinde onların hükmü budur. Nitekim, tevbe edip kendine yönelene Allah böyle vaadetmiştir. Allah'ın vaadi de şüphesiz yerine getirilecektir. O, kitaplarında ve peygamberlerinin lisanlarıyla Allah'ın kullarına yapmış olduğu vaaddir. Allah da, vaadini gerçekleştirecektir.
Ayetteki "ulâike" yani bu kimseler ifadesi "Biz insana ana babasına iyilik etmesini tavsiye ettik..." ayetindeki insana işarettir. İnsan fertleri düşünülerek bu işaret çokluk olarak gelmiştir. Bu insan fertleri ana baba haklarını tanıyan, nimetlerine şükretmeye muvaffak olabilmek için yalva-rarak Allah'a yönelen kimselerdir. Bu nitelikler, insan-ı kâmil olabilmenin şartlandır.
"Doğru söz" terkibi, önceki cümleyi tekid etmektedir. Yani Allah Tealâ iman ehlinin iyi davrananlarının amellerini kabul etmeyi, kötülerinin de günahlarını affetmeyi gerçekten vaadetmiştir.[11]
Ana Babasına İsyan Eden Ve Öldükten Sonra Dirilmeyi Kabul Etmeyen Çocuğun Durumu:
17- Ana babasına: "Öf be size! Benden önce nice nesiller gelip geçmişken, beni tekrar diriltileceğimle mi tehdit ediyorsunuz." diyen kimseye, ana babası, Allah'ın yardımına sığınarak: "Yazıklar olsun sana! İman et. Allah'ın vaadi gerçektir." dedikleri halde o: "Bu, eskilerin masallarından başka bir şey değildir." der.
18- İşte onlar, kendilerinden önce cinlerden ve insanlardan gelip geçmiş topluluklar içinde, haklarında (azap) sözünün gerçekleştiği kimselerdir. Gerçekten onlar ziyana uğrayanlardır.
19- Herkesin yaptıklarına göre dereceleri vardır. Allah, onlara yaptıklarının karşılığını verir, asla kendilerine haksızlık yapılmaz.
20- İnkâr edenler ateşe arzoluna-cakları gün (onlara şöyle denir.) Dünyadaki hayatınızda bütün güzel şeylerinizi harcadınız, onların zevkini sürdünüz. Bugün ise yeryüzünde büyüklük taslamanızdan ve yoldan çıkmanızdan dolayı alçaltıcı bir azap göreceksiniz!
Açıklaması:
"Ana babasına: Öf be size! Benden önce nice nesiller gelip geçmişken, beni mi tekrar dirilmekle tehdit ediyorsunuz?..." Ayet bu sözü söyleyen herkes hakkında, umumidir. Ana babası onu Allah'a ve son güne (ahirete) iman etmeye davet ettiklerinde o, ana babasına: Öf be size! Sizin söylediklerinizden sıkılıyorum! Siz bana, öldükten sonra kabrimden kalkıp dirilti-leceğime dair Allah'ın vaadi olduğunu mu haber veriyorsunuz? Bununla mı beni tehdit ediyorsunuz? Öldükten sonra bu uzak görülen dirilme hikâyesi inandırıcı değildir. Çünkü benden önce -Ad, Semud gibi- nice nesiller gelip geçmiştir. Onlardan hiçbiri dirilmemiştir.
"...Ana babası, Allah'ın yardımına sığınarak: Yazıklar olsun sana! İman et. Allah'ın vaadi gerçektir." Yani ana babası, evlâtlarını imana muvaffak kılması için Allah'a yalvarmakta ve çocuklarına şöyle demektedirler: Yazıklar olsun sana! Allah'a ve öldükten sonra dirilmeye (ba'se) iman et. Yoksa sen helak oldun, demektir. Allah'ın, kullarına, onları kabirlerinden dirilteceğim diye vaadettiği son gün hakkındaki sözünü tasdik et. Çünkü Allah'ın vaadi haktır, asla bu vaadden dönmez. Ana babanın evlâtlarına olan bu ağır ikazdan maksat onu imana teşvik etmektir. Yoksa yok ve helak olmasını istemek değildir.
"...O çocuk: Bu, eskilerin masallarından başka bir şey değildir, der." Yani bu çocuk, ana babasının söylediklerini yalanlayarak şöyle der: Bu sizin söylediğiniz öldükten sonra dirilme hikâyesi, öncekilerin masalları ve kitaplarına yazdıkları boş şeylerden başka bir şey değildir. Yani ana babasına karşı gelen bu evlâdın inancı ve düşüncesine göre, öldükten sonra dirilme, aslında aklın kabul etmeyeceği batıl bir olaydır.
Sonra Allah bu sözü söyleyenin cezasını şöyle diyerek zikretti: "İşte onlar, kendilerinden önce cinlerden ve insanlardan gelip geçmiş topluluklar içinde, haklarında azabın gerçekleştiği kimselerdir. Gerçekten onlar ziyana uğrayanlardır." Yani bu sözü söyleyenlere Allah'ın azabı gerekli olmuş, ister cinlerden ister insanlardan olsun, peygamberleri yalanlayan geçmiş inkarcı ümmetler arasında onlar da Allah'ın gazap ve öfkesine müstahak olmuşlardır. Çünkü onlar, şeytanın vesveselerine tabi olarak kıyamet gününde kendilerine ve aile fertlerine çok yazık etmişlerdir.
Ayette geçen "kavi" yani sözden maksat, Allah'ın onlardan evvel geçen cin ve insan milletleri arasında onlara da azap edeceğini söylemesidir. İşte bu durum, cinlerin de insanlar gibi nesil nesil ölmekte olduğunu ifade etmektedir.[12] Buradaki "kavl"den maksat belki de Allah Tealâ'nın İblis'e söylemiş olduğu şu sözdür: "Doğrusu ki -ben hep doğruyu söylerim- sen ve sana uyanların hepsiyle cehennemi dolduracağım." (Sad, 38/85). Burada "ulaike: onlar" ile işaret tahkir içindir.
Sonra yüce Allah şöyle diyerek mümin, kâfir her iki grubun mertebelerini zikretmiştir: "Herkesin yaptıklarına göre dereceleri vardır. Allah, onlara yaptıklarının karşılığını tam olarak verir, asla kendilerine haksızlık yapılmaz." Cinlerden ve insanlardan her iki grubun, yanı sıra iyi davranan müminlerle, şerli, bedbaht kâfirlerin, kıyamet gününde Allah nezdinde yaptıkları iyi ve kötü işlerden dolayı bir karşılık olarak yüce veya düşük mevki ve makamları vardır. Gerek iyi davranan mümine ve gerekse kötü davranan kâfire yaptıklarının karşılığı tam olarak verilecektir. Onlara sa-vabın eksütilmesi veya azabın artırılması tarzında asla haksızlık edilmeyecektir. Çünkü Allah kullarına zerre kadar, zerreden de aşağı zulmetmez. Derecat; cennet ehlinin yüce derecelerini ve cehennem ehlinin aşağı derekelerini kapsayan makamlar ve mertebeler demektir. Ancak yüce Allah, burada her ikisi için de (derecat) dereceler tabirini tağlib (Arap dilinde bir ifade üslûbudur; anne ve baba için ebeveyn kelimesinin kullanılması gibi) yoluyla kullanmıştır. Çünkü sevabın karşılığı derecelerdir. Cezanın karşılığı ise derekelerdir.
Yüce Allah herkese hakkın ulaştırılmasını beyan ettikten sonra, evvelâ azap durumlarını ve kâfirlerin maruz kalacağı kıyamet korkularını beyan ederek şöyle buyurdu:
"İnkâr edenler ateşe arz olunacakları gün (onlara şöyle denir): Dünyadaki hayatınızda bütün güzel şeylerinizi-harcadınız, onların zevkini sürdünüz. Bugün ise yer yüzünde büyüklük taslamanızdan ve yoldan çıkmanızdan dolayı alçaltıcı bir azap göreceksiniz." Ey peygamber! Kavmine; ateşin kâfirlere arzedileceği, yani o ateşte azap görecekleri zamanı veya perdenin açılacağı, kâfirlerin ateşe yaklaştırılacağı ve ateşe bakacakları günü hatırlat. Kâfirlere o gün şöyle denilecektir: Siz, dünyadaki lezetlerinizi tam olarak aldınız ve onların zevkini sürdünüz. Günaha aldırmadan, Allah'a asi olma noktasında şehevî arzularınıza ve zevklerinize tabi oldunuz. Peygamberlerin getirip haber verdiği hesap, ceza ve mükâfat vaadini yalanladığınız için bunları yaptınız. Bütün bu zevkü safalarınızı tam olarak elde ettikten sonra artık hiçbir şeyiniz kalmadı. Bu gün, kıyamet gününde Allah'a kulluktan, iman edip Onu bir kabul etmekten kibirlenmeniz, itaatten uzaklaşıp, masiyetlere dalmanız sebebiyle aşağılanacağınız, rezil rüsvay olacağınız azap ile cezalandırılacaksınız.
İşte böylece o kâfirler yaptıkları kötülüğün cinsinden bir ceza ile cezalandırılmışlardır. Nitekim, dünya zevklerine dalıp, fasıklık ve masiyetlerle meşgul ve hakka tabi olmayı küçüklük sayıp kibirlenen bu kâfirleri Allah Tealâ açaltıcı, küçük düşürücü, elem verici ve cehennem derekelerinde bir birini izleyen pişmanlıklarla cezalandıracaktır. Allah Tealâ bizleri bundan korusun!
Ancak sınırı aşıp aşırılık etmeden helâl ve temiz şeylerden istifade etmek mümin, kâfir herkese mubahtır: Nitekim Allah (c.c.) şöyle buyurmuştur: "Ey iman edenler! Allah 'in size helâl kıldığı iyi ve temiz şeyleri (siz kendinize) haram kılmayın ve sınırı aşamayın. Çünkü Allah sınırı aşanları sevmez." (Maide, 5/87), "De ki: Allah 'm kulları için yarattığı sözü ve temiz rızıkları kim haram kıldı?" (A'raf, 7/32).[13]
Hud (A.S.)'Un Kavmi Ad İle Olan Kıssası:
21- (Ey Muhammed!) Ad'm kardeşini hatırla. Hani o, Ahkaf denilen yerde kavmini uyarmıştı. Ondan önce ve sonra da uyarıcı peygamberler gelip geçmiştir. O, kavmine: "Allah'tan başkasına kulluk etmeyin. Çünkü ben sizin için büyük bir günün azabmdan korkuyorum." demişti. Onlar sen bizi ilâhlarımızdan çevirmek için mi geldin? Eğer doğru söyleyenlerden isen o bize vaadedip
durduğun azabı haydi getir, dediler.
23- "Onun ilmi Allah katındadır. Ben size benimle gönderileni tebliğ ediyorum. Fakat ben sizi cahillik eden bir kavim olarak görüyorum." dedi.
24- O azabı, vadilerine doğru yayılan bir bulut halinde gördükleri zaman, bu bize yağmur yağdıracak bir buluttur, dediler. Hud ise: O sizin acele gelmesini istediğiniz şeydir. O bir rüzgârdır ki, içerisinde acı bir azap vardır.
25- O rüzgâr Rabbinin emriyle her şeyi yıkar mahveder. Nitekim (o kasırga gelince) onların evlerinden başka bir şey görünmez oldu. İşte biz suç işleyen toplumu böyle cezalandırırız.
26- Andolsun ki, onlara da size verdiğimiz kudret ve serveti vermiştik. Kendilerine kulaklar, gözler ve kalpler vermiştik. Fakat kulakları, gözleri ve kalpleri kendilerine bir fayda sağlamadı. Zira bile bile Allah'ın ayetlerini inkâr ediyorlardı. Alay edip durdukları şey kendilerini kuşatıverdi.
27- Andolsun ki biz, çevrenizdeki memleketleri de yok ettik. Belki doğru yola dönerler diye ayetleri tekrar tekrar açıkladık.
28- Allah'tan başka kendilerine yakınlık sağlamak için tanrı edindikleri şeyler, kendilerine yardım etselerdi ya! Hayır, onları bırakıp gittiler. Bu onların yalanı ve uydurup durdukları şeydir.
Açıklaması:
"Ey Muhammedi Ad kavminin kardeşi Hud'u hatırla. Hani o, Ahkaf denilen yerde kavmini uyarmıştı. Ondan önce ve sonra da nice peygamberler gelip geçmiştir. Hud, kavmine: Allah'tan başkasına kulluk etmeyin. Çünkü ben sizin için büyük bir günün azabından korkuyorum, (demişti)" Yani, Ey peygamber! Kavmine Ad'm kardeşini hatırlat. O, din kardeşi değil de, onların nesep kardeşi olan Hz. Hud'dur. Allah, onu Hadramevt'te Ahkaf denilen bölgede sakin olan ilk Ad kavmine peygamber olarak göndermişti.
Allah Tealâ onlara şunu bildirmiştir: Hud'dan önce ve sonra gönderilen peygamberler, Lût'un yaptığı gibi kavimlerini Allah'tan başkasına kulluk etmeyin ve Onunla birlikte bir başka ilâhı Ona eş koşmayın, diyerek korkutmuşlardır. Hz. Hud'da (diğer peygamberler de) kavmine şöyle demişti. Ben sizin için büyük bir günün azabından korkuyorum.
Bu ayetin benzeri Allah'ın şu sözüdür: "Eğer onlar yüz çevirirlerse de ki: İşte sizi Ad ve Semud'un başına gelen kasırgaya benzer bir kasırgaya karşı uyarıyorum. Hani, kendilerine önlerinden ve arkalarından peygamberler, Allah'tan başkasına tapınmayın, uyarısıyla geldiklerinde, onlar Rabbimiz dileseydi melekler indirirdi; biz, sizin peygamberliğinize inanmıyoruz, dediler." (Fussilet, 41/13-14).
Kavmi, Hz. Hud'a şöyle diyerek cevap verdi:
"Onlar sen bizi tanrılarımızdan çevirmek için mi bize geldin? Hadi, doğru söyleyenlerden isen, bizi tehdit ettiğin şeyi başımıza getir, dediler." Yani sen bizi ilâhlarımıza tapınmaktan vazgeçirerek kendisine davette bulunduğun Allah'a kulluğa mı yönelteceksin? Bize yaptığın tehdidde samimi isen o vaadettiğin büyük azabı bize getir.
Bu tehditin gerçekleşmeyeceğini düşündüklerinden Allah'ın azabını ve cezasını hemen istemektedirler. Nitekim Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: "Ona inanmayanlar, onun çabuk kopmasını isterler." (Şura, 42)18). Burada vaadin (müjdeli haberin) bazen vaid (tehdit edici haber) yerinde kullanıldığına delil vardır.
Hud (a.s.) onlara şöyle cevap verdi: "Hud da bilgi ancak Allah'ın kalındadır. Ben size bana gönderilen şeyi duyuruyorum. Fakat sizin cahil bir kavim olduğunuzu görüyorum." dedi.
Yani Hud (a.s.) şöyle dedi: Azabın meydana geleceği vakti ben bilemem, onun ne zaman olacağına dair bilgi Allah'ın yanındadır, benim yanımda değil. Çünkü onu takdir eden Allah'tır, ben değilim. Ve bana o azabı ne zaman getireceğini de haber vermemiştir. Benim görevim ancak Rabbiniz tarafından benim vasıtamla size gönderilen mesajı tebliğ edip sizi akıbetten korkutmak ve azaptan sakındırmaktır. Yoksa o acele ettiğiniz azabı getirmek değildir. Çünkü o, benim kudretim dahilinde değildir. Ancak ben sizi, küfür üzerinde ısrarla devam ettiğiniz için, aklını çalıştırmayan ve anlayış göstermeyen bir kavim görüyorum. Getirdiğim mesajla doğruyu bulamadınız, aksine peygamberlerin işi ve vazifeleri olmayan şeyleri onlardan istediniz.
Sonra yüce Allah azabın gelişini anlatarak şöyle buyurdu:
"Nihayet onu, vadilerine doğru yayılan bir bulut şeklinde görünce: Bu bize yağmur yağdıracak bir buluttur, dediler." Yani onlar, azabı veya bulutu karşılarında, vadilerine doğru yönelmiş görünce; bu, yağmur yağdıracak bir buluttur dediler, buna fevkalade sevindiler. Çünkü uzun zamandan beri yağmur yağmıyordu, bu sebeple ona muhtaç idiler. Halbuki o, Allah'ın da Hud'un cevabında belirttiği gibi, azap yağmuru idi. Ya da bu (Hud'un sözü değil de) Allah Tealâ'nm sözüdür:
"raavhü -onu görünce" deki zamir "hu -onu" zikredilmeyen bir şeyi gösterir, ama onu "bulut" kelimesi açıklığa kavuşturmuştur. Sanki şöyle denilmiştir: Yani onlar, bulutu yayılmış bir halde görünce... Bu, daha uygundur. Ya da zamir "Bizi tehdit ettiğin o şeyi bize getir" ayetindeki "ma -o şey"e racidir. Yani onlar, tehdit edildikleri şeyi (azabı) yaygın olarak görünce demektir.
Buhari, Müslim, Tirmizi ve diğerlerinin Aişe'den rivayet ettiklerine göre o şöyle demiştir: "Ben, Allah Rasulü (s.a.)'nün, küçük dilini görünceye kadar (ağzını açarak) güldüğünü görmedim. O, ancak tebessüm ediyordu. Bir bulut veya bir rüzgâr gördüğü zaman, bu yüzünden belli oluyordu. "Ey Allah'ın Rasulü! İnsanlar bulutu gördükleri zaman, onda yağmur var, diye seviniyorlar, halbuki görüyorum ki, sen o bulutu gördüğün zaman yüzünde bir hoşnutsuzluk alâmeti gözüküyor dedim. "Ey Aişe! O bulutta bir azap olmadığı konusunda bana güvence verecek bir şey var mı? Çünkü bir kavim bu rüzgârla azaba uğratılmış; bir başka kavim de bu azap bulutunu görmüş de, bu bize yağmur yağdıracak bir buluttur, demişlerdi." buyurdu.
Sonra Allah Tealâ bu azap rüzgârını vasfederek şöyle buyurdu:
"(O) rüzgâr Rabbinin emriyle her şeyi yıkar, mahveder. Nitekim (o kasırga gelince) onların evlerinden başka bir şey görülmez oldu. İşte biz suç işleyen toplumu böyle cezalandırırız." Yani bu rüzgâr, Ad kavminin insanları ve mallarından önüne gelen her şeyi Rabbinin izniyle harap edip yok eder. Nitekim bir ayette şöyle buyurulmuştur: "Üzerinden geçtiği şeyi canlı bırakmıyor, onu kül edip savuruyordu." (Zariyat, 51/42) yani, o şeyi çürümüş bir eşya haline getiriyordu. Bu sebeple Allah Tealâ, onların hepsinin mahvolduğunu, geriye kimselerinin kalmadığını, malları ve canlarından hiçbir şeyin görünmez olduğunu, ancak harap olmuş evlerinin izlerinin görüldüğünü beyan etmiştir.
İşte, peygamberlerimizi yalanlayan ve emrimize aykırı hareket edenler hakkındaki hükmümüz budur. Ad kavmini, Allah'ı inkâr etmeleri sebebiyle böyle bir azap ile cezalandırdığımız gibi, onlardan sonra gelen asi, kâfir herkesi böyle cezalandırırız. Bundan gaye Mekke kâfirlerini korkutmaktır.
Müslim, Tirmizi ve Nesei'nin Hz. Aişe (r.a.)'den rivayetlerine göre o şöyle demiştir: "Şiddetli rüzgâr estiği zaman Allah Rasulü (s.a.) şöyle derdi: Allah 'im! Senden, o rüzgârın, içindekilerinin ve o rüzgârla gönderdiklerinin en hayırlısını istiyorum; o rüzgârın içindekilerinin ve o rüzgârla gönderdiklerinin şerrinden yine sana sğunıyorum." Hz. Aişe (r.a.) şöyle dedi: "Gök yüzü karıştığı zaman Allah Rasulü (s.a.)'nün rengi değişir, dışarı çıkar, içeri girer; yerinde duramaz, ileri geri dolaşıp dururdu. Yağmur yağdığı zaman, Allah Rasulünün bu üzüntüsü giderdi. Hz. Aişe (r.a.) Rasulüllah'm bu durumunun farkına vardı ve Allah Rasulüne sordu. Allah Rasulü de, "Ya Aişe! Belki de o Ad kavminin söylediği gibidir: Nihayet onu, vadilerine doğru yayılan bir bulut şeklinde görünce: Bu bize yağmur yağdıracak bir buluttur, dediler."
Yine Müslim'in İbni Abbas'dan rivayetine göre Allah Rasulü (s.a.) şöyle demiştir: "Ben, saba (kuzey) rüzgârıyla muzaffer oldum. Ad kavmi ise Debûr (güney) rüzgârıyla helak edilmiştir.
Allah Tealâ hazretleri Mekke kâfirlerini korkutup, tehdit ettikten sonra, Ad kavminin kuvvetini şöyle vasfetti: "Andolsun ki, onlara da size vermediğimiz kudret ve serveti vermiştik. Kendilerine kulaklar, gözler ve kalpler vermiştik. Fakat kulakları, gözleri ve kalpleri, kendilerine bir fayda sağlamadı." Yani hamdolsun ki, biz dünyada Ad kavmine ve geçmiş ümmetlere o miktarda mal, evlât, sağlık sıhhat ve uzun ömür verdik ki, benzerini ve ona yakınını bile size vermedik. Ey.Mekke halkı! Onlar sizden çok daha güçlü; mal ve evlât bakımından çok daha zengin; çok daha hâkim durumda idiler. Nitekim Allah şöyle buyurmuştur: "Öncekiler bunlardan daha çoktu, kuvvetçe ve yeryüzündeki eserleri bakımından da daha sağlam idiler." (Ga-fir, 40/82).
Yüce Allah, onlara delilleri idrak edebilecekleri duyu organlarını vermiş olmasına rağmen, onlar delili ve hidayeti kabul etmekten yüz çevirdiler. Yüce Allah'ın onlara bahşettiği bilgi ve doğru düşünme anahtarlarının onlara faydası olmamış, bu anahtarlarla da tevhide, ulaşamamışlar; kulak, göz ve kalplerini hayırda ve yaratılış görevi olan nimet veren Allah'a şükürde kullanmamışlardır.
Sonra Allah Tealâ, onların duyu organlarından niçin yararlanamadıklarını şöyle diyerek beyan etmiştir:
"Zira bile bile Allah'ın ayetlerini inkâr ediyorlardı. Alay edip durdukları şey, kendilerini kuşatıverdi." Yani onlar, Allah'ın ayetlerini inkâr ettikleri için, ne kulakları ne gözleri ve ne de kalpleri onlara fayda vermemiştir. "Hadi doğru söyleyenlerden isen, bizi tehdit ettiğin şeyi başımıza getir." diyerek alaylı bir şekilde acele olarak gelmesini istedikleri o azap onları kuşatıverdi.
Dolayısıyla Mekke halkı zaaf ve acizlikleriyle birlikte Allah'ın azabından sakınmaya ve korkmaya daha lâyıktırlar.
Sonra Allah Tealâ Ad kavmi gibi, peygamberleri yalanlayan ümmetlerin kıssalarından öğüt almanın zaruretini şöyle diyerek pekiştirmiştir:
"Andolsun biz, çevrenizdeki memleketleri de yok ettik. Belki doğru yola dönerler diye ayetleri tekrar tekrar açıkladık." Yani ey Mekke halkı! Çevrenizde, peygamberleri yalanlayan ülke halklarını da helak ettik. Mesela Hicaz ülkesine komşu olan Semud, Lût kavminin ülkesini ve Medyen'i helak ettiğimiz gibi, Yemende Sebe halkını da yok ettik. Bu ülkeler, Mekke halkının yaz ve kış yolculuklarında uğradıkları yolları üzerinde bulunuyordu. Biz çeşit çeşit ayetleri ortaya koyup açıkladık ki, onlar küfürlerinden yine de dönmediler.
Daha sonra da Allah Tealâ, çekilecek sıkıntı ve şiddetin boyutunu beyan ederek şöyle buyurdu:
"Allah'tan başka kendilerine yakınlık sağlamak için tanrı edindikleri şeyler, kendilerine yardım etselerdi ya! Hayır, onları bırakıp gittiler. Bu onların yalanı ve uydurup durdukları şeydir." Yani kendilerine şefaat etmeleri için, Allah'a yaklaşmaya vesile yaptıkları şeyler onları içine düştükleri azaptan kurtarsaydı ya! Bu sapıklığın ve bu hüsranın sebebi onların o putları ilâhlar edinmeleri, kendilerini Allah'a yaklaştıracak ve Allah yanında kendilerine şefaat edeceklerine veya onların ilâh olduğuna inanmalarıdır.
Burada Mekke halkını kınama vardır. Ayrıca putlarının kendilerine hiçbir fayda vermediğine dair bir uyarı vardır. Eğer bunların her hangi bir faydaları olsaydı, daha önce dalâlete (sapıklığa) düşen milletlere faydaları olurdu.[14]
Cinlerin Kur’an’a İnanmaları:
29- Hani cinlerden bir grubu, Kur'an'ı dinlemeleri için sana yöneltmiştik. Onda hazır olunca (birbirlerine) susun, demişler, okunması bitince uyarıcılar olarak kavimlerine dönmüşlerdi.
30- Ey kavmimiz! dediler, doğrusu so biz Musa.dan sonra indiriıen kendinden öncekini doğrulayan, hakka ve doğru yola ileten bir kitap dinledik.
31- Ay kavmimiz! Allah'ın davetçisine uyun. Ona iman edin ki, Allah da sizin günahlarınızın bir kısmını bağışlasın ve sizi acı bir azaptan korusun.
32- Allah'ın davetçisine uymayan kimse yer yüzünde Allah'ı aciz bırakacak değildir. Kendisi için Allah'tan başka dostlar da bulunmaz. İşte onlar apaçık bir sapıklık içindedir.
Açıklaması:
"Hani cinlerden bir grubu, Kur'an'ı dinlemeleri için sana yöneltmiştik. Kuranı dinlemeye hazır olunca (birbirlerine) susun, demişler, Kur'an'ın okunması bitince uyarıcılar olarak kavimlerine dönmüşlerdi." Yani ey Peygamber! Cinlerden bir grubu sana yönelttiğimizi ve kavimlerini doğruya iletmeleri için sana gönderdiğimizi sen kendi kavmine hatırlat. Onlar Kur'an okunurken geldiklerinde, Kur'an'ı iyice dinleyip, anlamaları için, birbirlerine susmalarını ve Kur'an'a kulak vermelerini emretmişlerdir. Bu-hari ve Müslim'in rivayetine göre bu olay Peygamber (s.a.)'in, Taiflileri İslâm'a davet için gittiği seferden dönmesi sırasında, Taif yolu üzerinde, Mekke'ye bir gecelik mesafede Batn-ı nahle denilen yerde gerçekleşmiştir. Peygamberin Kur'an okumasını dinleyenler de Nusaybin cinlerinin eşrafından veya Musul'daki Ninova'dandır.
Sabah namazında Kur'an'ın okunması bitince cinler, kavimlerini Kur'an'm emrine muhalefetten korkutmak ve Allah'ın azabından sakındırmak üzere onların yanma döndüler.
Ayet, Hz. Muhammed'in (s.a.) cinlere ve insanlara peygamber olarak gönderildiğine delâlet etmektedir. Çeşitli hadisler Allah Rasulü (s.a.)'nün ilk gece cinlerin geldiğini hissetmediğini göstermiştir. Cinler, peygamberin Kur'an okuyuşunu dinleyip, sonra kavimlerine dönmüşlerdir. Bundan sonra da, peygamberimize topluluk halinde fevç fevc gelmişlerdir.
Peygamberin, onların geldiğini hissetmediğini gösteren delillerden biri de, yukarıda ayetin nüzul sebebine dair, İbni Mesud'dan gelen rivayettir. Bir diğeri de, Ahmed b. Hanbel'in, Tirmizi ve Nesei'nin İbni Abbas'tan şu rivayetidir: Cinler vahye kulak veriyor, kelimeyi duyuyor ve bu kelimeye on kelime daha ilâve ediyorlardı. Duydukları hakti, ama ilâve ettikleri batıl. Hz. Muhammed'in risaletinden önce cinler yıldızlarla taşlanmıyordu. Ancak Allah Rasulü (s.a.) peygamber olarak gönderilince, cinlerden biri, (gökyüzü haberlerini dinlemek üzere) makamına gelince isabet ettiği yeri yakan bir yıldızla taşlanırdı. Cinler bu durumu İblis'e şikayet ettiler, İblis de, bunun mutlaka bir sebebi olmalıdır, diyerek kendisine bağlı olanları sağa sola yolladı. Birden Peygamber (s.a.)'in, Nahle'nin iki dağı arasında namaz kıldığını gördüler ve gelip İblis'e haber verdiler; İblis de, demek ki, yeryüzünde meydana gelen olay bu imiş dedi.
Buhari ve Müslim'in Mesruk'tan rivayeti de yukarıdaki olayı teyit etmektedir. Rivayet şöyledir: "İbni Mesuda, Kur'an'ı dinledikleri gecede, Peygamber (s.a.)'e cinleri bildiren kimdir? diye sordum. İbni Mesud da: Peygamber'e onları ağaç bildirmiştir, dedi." Çünkü, onların Kur'an'ı dinlemek için toplanmalarını ağaç bildirinceye kadar, peygamberimiz hissetmemişti.
Peygamber (s.a.)'in, cinlerle karşılaştığını, onlara risaletini (Allah'tan aldığı ilâhî mesajı) tebliğ ettiğini ve onlara Kur'an okuduğunu gösteren birçok deliller vardır.[15] Bu rivayetlerden biri, Ahmed b. Hanbel'in Müs-ned'inde ve Müslim'in Sahih'inde Alkame'den rivayet ettikleri şu husustur; Alkame şöyle demiştir: Abdullah b. Mesuda (r.a.), "Cinlerin, Peygamber (s.a.)'i dinledikleri gecede, Peygamber (s.a.)'in yanında sizden kimse var mı idi? diye sordum." O da "Onun yanında bizden kimse yoktu. Ancak onu bir gece Mekke'de kaybetmiştik, acaba suikaste mi uğradı, bir yere mi götürüldü, ne yapıldı? diye birbirimize sorduk. O gece bizim için en korkunç geceydi. Sabah olunca veya seher vaktinde birden Hira tarafından bize doğru geldiğini gördük ve içerisinde bulunduğumuz durumu ona anlattık." dedi. Bunun üzerine Allah Rasulü (s.a.): "Bana cinlerin davetçisi gelmişti, ben de onlara gittim ve onlara Kur'an okudum." dedi ve bize onların ve yaktıkları ateşlerin izlerini gösterdi.
Abdullah b. Mesud'dan bir rivayette o şöyle demiştir: Allah Rasulü (s.a.)'nü şöyle derken duydum: "Bu gece ben Hacun'da durup cinlere Kur'an okuyarak geceledim."
Cin suresi, cinlerin Kur'an'ı dinlediğini kesinlikle göstermektedir. Cin suresinin baş tarafı şöyledir: "(Rasulüm!) De ki: Cinlerden bir topluluğun (benim okuduğum Kur'an'ı) dinleyip de şöyle söyledikleri bana vahyolun-muştur: Gerçekten biz, doğru yola ileten harikulade güzel bir Kur'an dinledik de, ona iman ettik. Artık kimseyi Rabbimize asla ortak koşmayacağız ."(Cin, 72/1-2)
Allah Tealâ burada şöyle buyurmuştur:
"Ey kavmimiz dediler, doğrusu biz Musa'dan sonra indirilen, kendisinden öncekini doğrulayan, hakka ve doğru yola ileten bir kitap dinledik." Cinler şöyle demiştiler. Ey cinler! Biz, Hz. Musa'nın Tevrat'ından sonra, daha önceki peygamberlere indirilen kitapları tasdik eden, Allah'ın indirdiği bir kitap (Kur'an) dinledik. O kitap insanları gerçek dine, ibadete, inanca, davranış ve haberlerde Allah'ın sağlam yoluna yöneltmektedir.
Burada cinler (Hz. Musa'yı zikrettikleri halde) Hz. İsa'dan söz etmemişlerdir. Bunun bazı sebepleri vardır.
1- Atanın da dediği gibi, o cinler Hristiyanlıktan değil Yahudilikten müslümanlığa dönmüşlerdir.
2- İsa (a.s.)'ya indirilen İncil'de birtakım mevizeler, edebî, insanî incelikler bulunmakta; helâl ve harama dair pek fazla bir şey bulunmamakta ve dolayısıyla İncil, Tevrat şeriatının tamamlayıcısı kabul edilmektedir. Bu yüzden o cinler "Musa'dan sonra indirilen..." demişlerdir.
İşte Peygamber (s.a.), kendisine vahyin ilk geliş hikâyesini ve Cebrail'in kendisine geldiğini Varaka b. Nevfel'e haber verdiği zaman, Varaka b. Nevfel, peygamberimize şöyle demiştir. İşte bu namus[16] (Cibril), Allah'ın Musa'ya gönderdiği melektir. Kavmin seni (Mekke'den) çıkardığında keşke ben güçlü kuvvetli bir genç olsam (da sana yardım etsem)!
Kısaca cinler, burada sadece Tevrat'ı ifade etmişlerdir. Çünkü Tevrat geçmişte hükümlerin kaynağıdır. Ayrıca Kitap Ehlince de ittifakla kabul edilen bir kitaptır.
"Ey kavmimiz! Allah'ın davetlisine uyun, ona iman edin ki Allah da sizin günahlarınızın bir kısmını bağışlasın ve sizi acı bir azaptan korusun." Ey cinler! Allah'ın birliğine, kulluğuna, ve itaatına çağıran peygamberlerin sonuncusu (Hatemu'n-nebiyyîn) Allah Rasulüne ve Kur'an'a icabet ediniz, kulak veriniz ki, Allah birtakım günahlarınızı, kendine taalluk eden hakları bağışlasın. Kul hakları ise ancak sahiplerinin o haklardan vazgeçmesiyle düşer. Ayrıca sizi yüce Allah elem verici cehennem azabından koruyup kurtaracak, sizden müminleri cennete koyacaktır. Bir ayette şöyle buyurul-maktadır: "Rabbinin huzurunda durmaktan korkan kimselere iki cennet vardır. Öyleyken Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?" (Rahman, 55/46-47).
Ayette Allah Tealâ'nm Muhammed (s.a.)'i sakalayne (insanlara ve cinlere) peygamber olarak gönderdiğine açık delâlet vardır. Çünkü Peygamber (s.a.) insanları ve cinleri Allah'a davet etmiş, her iki gruba da, içinde hitap, teklif, vaad, (müjde) ve vaid (tehdit) bulunan Rahman suresini okumuştur.
Sevap, ceza, emirler, yasaklar, cennet ve cehenneme müstahak olma hususunda insanlarla cinler arasında hiçbir fark yoktur. Çünkü emir ve yasaklarla mükellef olmak aynıdır. Ayrıca her iki gruba hitap eden ayetlerin umumiliği, insanlar ve cinlerden meydana gelen iki grubu da kapsamaktadır. Dolayısıyla, bazı alimlerin, mümin cinlerin cennete girmeyeceğine ve kıyamet gününde ancak cehennem azabından korunacaklarını dair görüşleri doğru değildir. Aşağıdaki ayetin umumiliği de bu görüşü desteklemektedir: "İman edip iyi davranışlarda bulunanlara gelince, onlar için makam olarak Firdevs Cennetleri vardır." (Kehf, 18/107)
Daha sonra kavimlerini muhalefetten sakındırarak şöyle dediler:
"Allah'ın davetlisine uymayan kimse yeryüzünde Allah'ı aciz bırakacak değildir. Kendisi için Allah'tan başka dostlar da bulunmaz. İşte onlar apaçık bir sapıklık içindedirler." İnsanları Allah'ın birliğine inanmaya ve O'na itaate davet eden Allah Rasulünün bu davetine icabet etmeyenler Onun elinden kaçıp kurtulamayacaklardır. Zira o, Allah'ın mülkündedir. Allah'tan başka kendisine yardım edecek ve onu Allah'ın azabından kurtaracak dost ve yardımcıları da yoktur. İşte Allah'ın davetçisine olumlu cevap vermeyen bu insanlar, apaçık bir sapıklık ve hata içerisindedirler.
Bu bir tehdittir. Bununla cinler de, Kur'an-ı Kerim'in metoduna uygun olarak tergib (teşvik) ile terhib (korkutmak) için ikisine de muhatap olmuşlardır. Bu sebeple Allah Rasulü (s.a.)'ne heyetler halinde gelmişlerdir.[17]
Bas'in (Öldükten Sonra Dirilmenin) İspatı Ve Sabrın Emredilmesi:
33- Gökleri ve yeri yaratan ve bunları yaratmakla yorulmayan Allah'ın, ölüleri diriltmeye de gücünün yeteceğini düşünmezler mi? Evet O her şeye kadirdir.
34- İnkâr edenlere, ateşe sunulacakları gün: Nasıl, bu gerçek değil miymiş? denildiğinde: Evet, Rabbi-mize andolsun ki gerçekmiş, derler. Allah: Öyleyse inkâr etmenizden dolayı azabı tadın! der.
35- O halde (Rasulüm); peygamberlerden azim sahibi olanların sabrettiği gibi sen de sabret. Onlar hakın-da acele etme, onlar tehdit edildikleri azabı gördükleri gün sanki dünyada sadece gündüzün bir saati kadar kaldıklarını sanırlar. Bu bir tebliğdir. Yoldan çıkmış topluluklardan başkası helak edilir mi?
Açıklaması:
"Gökleri ve yeri yaratan ve bunları yaratmakla yorulmayan Allah'ın, ölüleri diriltmeye de gücünün yeteceğini düşünmezler mi? Evet O her şeye kadirdir." Yani kıyamet gününde ba'si (öldükten sonra dirilmeyi) inkâr eden ve hayatın bedenlere tekrar dönmesini uzak gören bu inkarcılar; gökleri ve yeri başlangıçta yaratan, bundan aciz olmayan ve bunları yaratmaktan dolayı da zaafa düşmeyen ve bunlara "olun, meydana gelin" deyince de, meydana gelmesini sağlayan Allah'ın, ölüleri kabirlerinden tekrar diriltmeye kadir olduğunu görmediler mi? Nitekim Allah Tealâ bir başka ayette şöyle demiştir: "Elbette göklerin ve yerin yaratılması, insanların yaratılmasından daha büyük bir şeydir. Fakat insanların çoğu bilmezler." (Gafir, 40/57).
Cevabın çok açık olduğu bilinmekle beraber yine de yüce Allah buna; "Evet o, bütün bunlara kadirdir. O, yaratmayı dilediği her şeye kadirdir. Yerde ve gökte hiçbir şey Onu aciz bırakamaz." şeklinde cevap vermiştir.
Yüce Allah ba'si ispat ettikten sonra kıyamet gününde kâfirlerin bazı hallerini zikrederek şöyle buyurmuştur:
"inkâr edenlere, ateşe sunulacakları gün: Nasıl, bu gerçek değil miymiş? denildiğinde: Evet, Rabbimize andolsun ki gerçekmiş, derler." Yani ey Rasul! Kavmine şunu hatırlat! Allah'ı inkâr edenler cehennem ateşi içerisinde azap görecekleri ve onları, ayıplayıp kınamak için "Başınıza gelen bu azap şüphesiz gerçek bir hadise değil midir?" denileceği gün, onlar, "Rabbimize andolsun ki bu bir gerçekmiş." diye itirafta bulunacaklar ama, bu itirafın faydası olmayacaktır. Çünkü onların itiraftan başka yapacakları bir şey yoktur.
"Allah: Öyleyse inkâr etmenizden dolayı azabı tadın, der." Yani Allah Tealâ onların zilletini gösterip, kınayarak dünyada Allah'ı inkâr etmeniz sebebiyle cehennem azabını tadınız! diyecektir.
Yüce Allah, tevhit, nübüvvet ve ba'si (öldükten sonra dirilmeyi) ispat edip, müşriklerin şüplerine gerekli cevabı verdikten sonra Rasulüne şöyle diyerek, kavminin yalanlamasına karşılık sabretmesini emretmiştir:
"O halde (Rasulüm), peygamberlerden azim sahibi olanların (ülü'l-azim peygamberlerin) sabrettiği gibi sen de sabret, onlar hakkında acele etme." Ya Muhammedi Ülü'1-azm (azim sahibi) peygamberler, kavimlerinin yalanlamasına karşı sabrettikleri gibi, sen de kavminin yalanlamasına karşı sabret. Çünkü sen de o azim sahibi peygamberlerdensin. Bunlar şeriat sahibi peygamberler olup; Nuh, İbrahim, Musa, İsa ve Muhammed (s.a.)'dir. O kâfirler için azabı acele isteme. Çünkü o azap onlara mutlaka gelecektir.
İbni Ebi Hatim ve Deylemi'nin Mesruk'tan rivayet ettiklerine göre Mesruk şöyle demiştir; Bana Aişe (r.a.) anlattı: Allah Rasulü (s.a.) gün boyu oruç tuttu, sonra gece de birşey yiyip içmedi, ertesi gün de bu aynen böyle devam etti, sonra şöyle dedi: "Aişe! Dünya Muhammed'e de, Muhammed'in ehli beytine de uygun değildir. Aişe! Şüphesiz Allah Tealâ azim sahibi (ülü'l-azm) peygamberlerden ancak şuna razı olmuştur: Dünyada sevilmeyen, nahoş olaylara sabretmek, sevilen, hoş olan şeylere de dayanmak. Benden de, ancak onları mükellef tuttuğu şeylerle yükümlü tutarak razı olmuştur. Bu sebeple şöyle buyurmuştur: "O halde (Rasulüm) peygamberlerden azim sahibi olanların sabrettiği gibi sen de sabret." Allah 'a yemin ediyorum ki, onlar sabrettiği gibi bütün gayretimle ben de sabredeceğim. Güç, kuvvet ancak Allah 'm yaratmasıyladır."
"Onlar hakkında acele etme." ayetinin benzerleri şunlardır: "Nimet içinde yüzen o yalancıları bana bırak ve onlara biraz mühlet ver." (Müz-zemmil, 73/11), "Kâfirlere mühlet ver; onları biraz kendi hallerine bırak." (Tarık, 86/17).
"Onlar tehdit edildikleri azabı gördükleri gün sanki dünyada sadece gündüzün bir saati kadar kaldıklarını sanırlar. Bu bir tebliğdir. Yoldan çıkmış topluluklardan başkası helak edilir mi hiç!" Kâfirler, büyük korkuları görecekleri için; Allah'ın, kendilerini tehdit ettiği azabı müşahede edince, sanki dünyada sadece bir saat kaldıklarını düşüneceklerdir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: "(Allah, inkarcılara) yeryüzünde kaç yıl kaldınız? diye sorar. Bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldık. İşte sayanlara sor, derler." (Müminun, 23/112-113), bir başka ayette yüce Allah "Kıyamet gününü gördüklerinde (dünyada) sadece bir akşam vakti ya da kuşluk zamanı kadar kaldıklarını sanırlar." (Naziat, 79/46) buyurmaktadır.
Allah'ın ve Peygamber (s.a.)'in insanlara öğüt verdiği bu Kur'an, kâfirlerin mazeretlerini ortadan kaldıracak yeterli bir tebliğdir. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "İşte bu (Kur'an), kendisiyle uyarılsınlar, Allah'ın ancak bir tek tanrı olduğunu bilsinler ve akıl sahipleri iyice düşünüp öğüt alsınlar diye insanlara (gönderilmiş) bir tebliğdir." (İbrahim, 14/52). Bir başka ayette yüce Allah "İşte bunda (bize) kulluk eden bir kavim için bir mesaj vardır." (Enbiya, 21/106).
Allah'ın azabıyla ancak, itaattan uzaklaşan ve Allah'a isyana dalan topluluklar helak olur. Allah nezdinde ancak Allah'a şirk koşan müşrikler helak edilecektir. Bu, Allah'ın adaletidir, müstehâk olmayana azap etmez. İşte bu da ümit konusunda en kuvvetli ayettir.[18]
[1] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/256-258.
[2] el-Bahru'l-Muhit, VIII/56.
[3] Cennetle müjdelenen on kişi; Dört halife: Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali, Sa'd b. Ebi Vakkas, Said b. Zeyd b. Amr b. Nüfeyl, Talha b. Abdullah, Zubeyr b. el-Awam, Ebu Ubeyde b. el-Cerrah ve Ubdurrahman b. Avf (r.a.)
[4] İşte bu kısım, şartın hazfedilmiş cevabıdır. "Allah, zalimler topluluğunu doğru yola iletmez" cümlesinden anlaşılmıştır.
[5] Keşşaf, III/119.
[6] Razî, XXVIII/10.
Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/263-267.
[7] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/272-273.
[8] Bir rivayette Hz. Osman bu sözünden döndü ve kadına had cezası uygulamadı. Yani Hz. Osman'ın emri hadden evvel olmuştur. Bir rivayette Hz. Osman bu sözünden döndü ve kadına had cezası uygulamadı. Yani Hz. Osman'ın emri hadden evvel olmuştur.
[9] Aslaha" fiili aslında harf-i cersiz müteaddi (geçişli) olur. Burada, yerleşmeyi ve geçişi ifade etmesi için "fi" harfi ile müteaddi kılınmıştır.
[10] İbni Kesir, IV/157.
[11] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/276-280.
[12] el-Bahru'l-Muhit, VIII/62.
[13] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/286-288.
[14] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/294-298.
[15] İbni Kesir, IV/164-169.
[16] Kişinin namusu: Sır emini veya gönlünü sadece kendisine açtığı, başkalarından sakladığını yalnızca ona sırrını paylaştığı sırdaşı demektir. Ehl-i kitap (Yahudi ve Hris-tiyanlar) Cebrail'e en-Nanıus diye isim veriyorlar.
[17] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/301-304.
[18] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/309-311.
İslami Okul Okulların En Önemlisi