Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Kuran - 002 1

BAKARA SÛRESİ. 8

Sûrenin Muhtevası: 8

Sûrenin İsmi: 9

Fazileti: 9

Müminlerin Nitelikleri Ve Takva Sahiplerinin Mükâfatı 9

İ'râb: 9

Belagat: 9

Kelime ve İbareler: 10

Açıklaması 10

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 11

Kâfirlerin Nitelikleri 11

İ'rab: 11

Belagat: 12

Kelime ve İbareler: 12

Önceki Ayetlerle İlişkisi Ve Nüzul Sebebi 12

Açıklaması 12

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 12

Münafıkların Nitelikleri -I- 13

Belagat: 13

Kelime ve İbareler: 13

Açıklaması 13

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 14

Münafıkların Nitelikleri -II- 14

Kelime ve İbareler: 15

Açıklaması 15

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 15

Münafıklaeın Nitelikleri -III- 15

Belagat: 16

Kelime ve İbareler: 16

Nüzul Sebebi 16

Açıklaması 16

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 17

Münafıkların Durumlarını Anlatan Misaller 17

Belagat: 17

Kelime ve İbareler: 18

Nüzul Sebebi 18

Açıklaması 18

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 19

Sadece Allah'a İbadet Ve Bunu Gerektiren Sebepler 20

I'râb: 20

Belagat: 20

Kelime ve İbareler: 20

Ayetler Arası İlişki 20

Açıklaması 20

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 21

Kur'ân'ın En Kısa Sûresinin Benzerini Meydana Getirmek Üzere İnkarcılara Meydan Okuyuş. 22

İ'râb: 22

Belagat: 22

Kelime ve İbareler: 22

Ayetler Arasındaki İlişki 23

Açıklaması 23

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 23

İman Edip Salih Amel İşleyenlerin Mükâfatı 24

İ'râb: 24

Kelime ve İbareler: 25

Ayetler Arası İlişki 25

Açıklaması 25

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 26

Kur'an-ı Kerim'de İnsanlara Misal Vermenin Faydası 26

Belagat: 26

Kelime ve İbareler: 26

Nüzul Sebebi 27

Açıklaması 27

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 28

İnsanı Yaratmak, Öldürmek, Gökleri Ve Yeri Yaratmak Gibi İşlerle Tecelli Eden Allah'ın Kudreti 29

İ'râb: 29

Belagat: 29

Kelime ve İbareler: 30

Ayetler Arası İlişki 30

Açıklaması 30

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 31

İnsanın Yeryüzünde Halife Kılınması Ye Ona Dilin Öğretilmesi 32

İ'râb: 33

Belagat: 33

Kelime ve İbareler: 33

Ayetler Arası İlişki 33

Açıklaması 34

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 35

İmam Tayininin Üç Yolu: 36

Meleklerin Kendisine Secde Etmesi Suretiyle Hz. Âdem'e İlâhî Lütuf. 37

Belagat: 37

Kelime ve İbareler: 37

Ayetler Arası İlişki 37

Açıklaması 37

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 37

Cennette Bulunan Hz. Âdem İle Hz. Havva'ya Karşı Şeytanın Tavrı 39

İ’râb: 39

Belagat: 39

Kelime ve İbareler: 39

Ayetler Arası İlişki 39

Açıklaması 40

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 40

Adem (s.a.) Kıssası: 42

Hz. Âdem Kıssasından Öğüt ve Hikmetler: 43

İsrailoğulları'ndan İstenenler 44

Belagat: 44

Kelime ve İbareler: 44

Ayetler Arası İlişki 44

Açıklaması 45

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 45

Yahudilerin Kötü Ahlakına Örnekler 46

İ'râb: 46

Belagat: 47

Kelime ve İbareler: 47

Nüzul Sebebi 47

Açıklaması 47

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 48

Yüce Allah'ın Yahudiler Üzerindeki On Nimeti 49

İ'râb: 49

Belagat: 49

Kelime ve İbareler: 50

Ayetler Arası İlişki 50

Açıklaması 50

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 51

İsrailoğulları'na Verilen On Nimetten Diğerleri 51

İ'râb: 52

Belagat: 52

Kelime ve İbareler: 52

Açıklaması 53

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 54

Yahudilerin Umutları, Bazı Suçları Ve Cezaları 55

Belagat: 55

Kelime ve İbareler: 56

Açıklaması 56

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 57

Genel Olarak Müminlerin Akıbeti 57

Kelime ve İbareler: 57

Nüzul Sebebi 57

Ayetler Arası İlişki 58

Açıklaması 58

Ayetten Çıkarılan Hüküm Ve Hikmetler 58

Yahudilerin Birtakım Suçları Ve Cezaları 58

İ'râb: 58

Belagat: 59

Kelime ve İbareler: 59

Ayetler Arası İlişki 59

Açıklaması 59

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 60

İneği Boğazlama Kıssası 61

Belagat: 61

Kelime ve İbareler: 61

Ayetler Arası İlişki 62

Kıssanın Sebebi 62

Açıklaması 62

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 63

Yahudilerin Kalplerinin Katılığı 64

Belagat: 64

Kelime ve İbareler: 64

Açıklaması 64

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 65

Yahudilerin İmana Gelmelerinin Zor Olması 65

Belagat: 65

Kelime ve İbareler: 65

Nüzul Sebebi 66

Açıklaması 66

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 67

Yahudi Hahamlarının Tahrif Ve İftiraları 68

I'râb: 68

Belagat: 68

Kelime ve İbareler: 68

Nüzul Sebebi 69

Açıklaması 69

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 70

Yahudilerin Ahitlerine Aykırı Davranmaları 71

Kelime ve İbareler: 71

Ayetler Arası İlişki 71

Açıklaması 71

Ayetten Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 71

Yahudilerin Sözlerine Aykırı Birtakım Halleri 73

Belagat: 73

Yenilenip Duran Tarihi Gerçek: 73

Açıklaması 73

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 74

Peygamberlere Ve Allah Tarafından İndirilen Kitaplara Karşı Yahudilerin Tavrı 75

I'râb: 75

Belagat: 75

Kelime ve İbareler: 75

Nüzul Sebebi 76

Açıklaması 76

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 77

Allah'ın İndirdiklerini İnkar Etmeleri Ve Peygamberleri Öldürmeleri 77

İ'râb: 77

Belagat: 77

Kelime ve İbareler: 78

Açıklaması 78

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 78

Tevrat'a İman Ettikleri İddialarının Yalanlanması 79

Belagat: 79

Kelime ve İbareler: 79

Açıklaması 79

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 80

Yahudilerin Hayata Tutkunluğu. 80

Belagat: 80

Kelime ve İbareler: 80

Nüzul Sebebi 80

Açıklaması 81

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 81

Yahudilerin Cebraile, Diğer Meleklere Ve Peygamberlere Karşı Tavırları 82

İ'râb: 82

Belagat: 82

Nüzul Sebebi 82

Açıklaması 83

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 84

Yahudilerin Kur'an'ı İnkar Etmeleri Ve Ahitlerini Bozmaları 84

Belagat: 84

Kelime ve İbareler: 84

Nüzul Sebebi 84

Ayetler Arası İlişki 85

Açıklaması 85

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 85

Yahudilerin Büyücülük, Gözbağcılık Ve Tılsımlarla Uğraşmaları 85

Belagat: 86

Kelime ve İbareler: 86

Nüzul Sebebi 86

Ayetler Arası İlişki 87

Açıklaması 87

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 88

Büyünün Hükmü: 89

Peygamberlerin Mucizeleri İle Büyü Arasındaki Fark: 89

Peygamber (S.A)'e Hitabın Edebi Ve Peygamberlik. 91

Belagat: 91

Kelime ve İbareler: 91

Nüzul Sebebi 91

Açıklaması 91

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 92

Şer'î Hükümlerin Neshedilmesi 93

Belagat: 93

Kelime ve İbareler: 93

Nüzul Sebebi 93

Açıklaması 94

Neshin Meydana Gelmesi: 95

Neshin Türleri: 96

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 97

Kitap Ehli'nin Müminlere Karşı Tavrı Ve Buna Karşılık Verme Şekli 97

Kelime ve İbareler: 97

Nüzul Sebebi 98

Ayetler Arası İlişki 98

Açıklaması 98

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 98

Yahudi Ve Hrıstıyanların Birbirleri Hakkındaki Kanaatleri 99

Belagat: 100

Kelime ve İbareler: 100

Nüzul Sebebi 100

Açıklaması 100

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 101

Mescitlerde Namaz Kılmayı Engelleyen Zalimin Durumu Ve Herhangi Bir Yerde Namaz Kılmanın Sahih Olması 102

Belagat: 102

Kelime ve İbareler: 102

Nüzul Sebebi 102

Ayetler Arası İlişki 103

Açıklaması 103

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 103

Hata Yoluyla Kabe'den Başka Tarafa Yönelmenin Hükmü: 104

Binek Üzerinde Nafile Namaz Kılmak: 104

Gaibe Namaz Kılmak (Gıyabi Cenaze Namazı): 105

Kur'ân ve Sünnet'te "Allah'ın Vechi" Tabirinden Maksat: 105

Yüce Allah'a Oğul İsnat Etmek Suretiyle Kitap Ehli'nin Ve Müşriklerin İftiraları Ve Allah'ın İnsanlarla Konuşmasını İstemeleri 105

İ'râb: 105

Belagat: 105

Kelime ve İbareler: 105

Ayetler Arası İlişki Ve Nüzul Sebebi 106

Açıklaması 106

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 107

Yahudi Ve Hıristiyanlara Uymaktan Sakındırma. 108

İ'râb: 109

Belagat: 109

Kelime ve İbareler: 109

Ayetlerin Nüzul Sebebi 109

Ayetler Arası İlişki 109

Açıklaması 109

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 110

Nimetin Hatırlatılması Ve Ahiret Korkusu. 111

Açıklaması 111

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 112

İbrahim (A.S.)'in Sınanması, Beyt-i Haramın Özellikleri, Mekke'nin Faziletleri 112

Belagat: 112

Kelime ve İbareler: 112

Nüzul Sebebi 113

Ayetler Arası İlişki 113

Açıklaması 113

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 114

Kabe'nin İnşa Edilmesi Ve Hz. İbrahim İle Hz. İsmail'in Duası 117

Belagat: 117

Kelime ve İbareler: 117

Ayetler Arası İlişki 117

Açıklaması 118

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 118

Hz. İbrahim'in Dininden Yüz Çeviren Akılsızlar 119

Belagat: 119

Kelime ve İbareler: 119

Nüzul Sebebi 120

Açıklaması 120

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 120

Yahudilerin Hz. İbrahim İle Hz. Yakub'un Dini Üzere Olduklarına Dair İddialarının Çürütülmesi 121

Belagat: 121

Kelime ve İbareler: 122

Nüzul Sebebi 122

Açıklaması 122

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 123

İman Boyası, İmanın Nepislerdeki Etkisi Ve Yalnızca Yüce Allah'a Kulluk. 124

I'râb: 124

Belagat: 125

Kelime ve İbareler: 125

Nüzul Sebebi 125

Açıklaması 125

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler 126

 


BAKARA SÛRESİ

 

Müminlerin Nitelikleri Ve Takva Sahiplerinin Mükâfatı

 

1-Elif, Lâm, Mim.

2- İşte bu Kitap; Onda hiçbir şüphe yoktur- Takva sahipleri için bir hidayettir.

3- Onlar gayba inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine rızık olarak verdiklerimizden de infak ederler.

4 " Ve onlar sana indirilene de senden önce indirilene de yakînen [kesin olarak| inamrlar-

5. işte onlar rablerinden bir hidayet üzeredirler ve onlar felaha erenlerin ta kendileridirler.

 

Açıklaması

 

Besmelenin anlamı bu sûrede bulunan her şeyin Allah'tan olduğunu, in­sandan olmadığını ilan etmektir. Allah bu sûreyi rahmetiyle insanları dünya ve ahirette hayır ve mutluluğa iletmek için indirmiştir. Şüphesiz ki besmele Mushafa Kur'an-ı Kerim'in dışında herhangi bir şeyi yazmamak için özel bir gayret gösteren Ashâb-ı Kiram'm icmâı ile Kur'an-ı Kerim'den bir ayettir.

Şanı yüce Allah, bu sûreye mukatta harflerle başlamaktadır. Bundan gaye Kur'an-ı Kerim'in niteliğine dikkat çekmek, onun i'câzına işaret etmek ve sü­rekli olarak onun en kısa bir sûresinin benzerini getirmek hususunda insanla­ra meydan okumak, insan kelâmı olan hiç bir şeyin boy ölçüşemiyeceği bir söz olan Allah'ın kelâmı olduğunu kesin olarak ispat etmektir. Şanı yüce Allah bu­nunla Kur'an-ı Kerim'in nazil olduğu Araplara şöyle diyor gibidir: Bu her Ara-bın konuşurken kullandığı alfabe harflerinden oluşan AfâpÇa bir SÖZ Oİduğlİtia göre onun benzerini getirmekten -insan sözü olduğuna inanıyorsanız- nasıl olur da âciz kalırsınız?. Bu böyle olmakla birlikte sizler onunla boy ölçüşemez-siniz. Kur'an-ı Kerim'in i'câzını açıklamak için bu harflerin zikredildiğini söyle­yen muhakkik ilim adamlarının görüşü işte budur. [1]

Zemahşerî der ki: Bütün bu mukatta' harfler Kur'an-ı Kerim'in başında bir defa vârid olmamış meydan okuma ve ikazın tesirini artırmak için defalar­ca tekrar edilmişlerdir. Tıpkı bir kıssanın defalarca tekrar edilmesi ve açıktan açığa bir kaç yerde Kur'an'ın benzerini meydana getirmeleri için meydan oku­manın tekrarlanması gibi. [2]

"Elif, Lâm, Mim" in mukatta harflerden oluştuğunun delillerinden birisi de Peygamber (s.a.)'in şu buyruğudur: "Her kim yüce Allah'ın Kitab'ından bir harf okursa onun için bir hasene vardır. Bir hasene ise on katı iledir (On kat fazlasıyla mükâfat görür). Ben sizlere: Elif, Lâm, Mim, tek bir harfdir, demiyo­rum. Fakat Elif bir harf, Lâm bir harf ve Mim de bir harfdir." [3]

Daha sonra yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'in üç özelliğini dile getirmektedir:

1- Bu kitap, ihtiva ettiği anlam, maksat, kıssa, ibret ve nakzedilmesi kabil olmayan yasamayla ilgili hükümleri ile kapsadığı her şeyde mükemmel ve ek­siksiz bir kitaptır.

2- Dikkatle bakan ve gönlüyle ona kulak veren kimse için Kur'an'ın Al­lah'tan gelmiş bir hak olduğunda hiç bir şüphe yoktur.

3- Bu kitap, takva sahibi müminler için hidayet ve doğru yolun kaynağı­dır. O takva sahipleri Allah'ın emirlerini yerine getirerek, yasaklarından sakı­narak Allah'ın azabından korunan kimselerdir; dolayısıyla bu kitaptan yarar­lanabilecek olanlar da onlardır.

Daha sonra Yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'den yararlanan takva sahiplerinin dört ayrı niteliğini açıklamaktadır. Bu takva sahipleri Kur'an-ı Kerim'in haber vermiş olduğu öldükten sonra diriliş (haşr), hesap, sırat, cennet, cehennem ve buna benzer gaybî şeyleri tasdik eder ve iman ederler. Onlar aklın yaklaşık bir şekilde idrak etmiş olduğu maddî ve duyularla hissedilen şeylerin sınırında du­rup kalmazlar; ayrıca ruh, cin ve melek gibi ve başta Allah'ın varlığı ve vahda­niyeti olmak üzere maddenin ötesindeki evrenleri de idrak ederler.

Diğer taraftan bunlar şart, rükün, âdâb, huşu ile en mükemmel şekliyle namazı eda ederler. Çünkü hususuz ve ayetlerinin üzerinde tefekkür etmeksi­zin okunan Kur'an-ı Kerim, Allah'a karşı haşyet duymaksızın kılınan bir na­maz ruhsuz bir ceset gibidir.

Bu takva sahiplerinin bir diğer özelliği de zekât, sadaka ve şer’an farz olan diğer nafakalar gibi malî harcamaları iyilik ve ihsan yolunda yapmalarıdır. Böy­lelikle toplum maddi açıdan bir rahatlığa kavuşur, mallar çeşitli şüphelerden te­mizlenir, şer'an arzulanan yapı tamamlanmış olur; dinin direği olan namaz ile ferdin yapısı, zekât ve buna bağlı olan şeylerle de toplumun yapısı. İşte bunlar ilerlemenin, hayatm gelişmesinin, ümmetin mutluluğunun temelidir. Ayet-i keri­me, Resulullah (s.a.)'ın olacağını haber verdiği her türlü gaybî haberi kapsayan genel bir ifade taşımaktadır. Yine ister farz olsun, ister nafile olsun, bütün na­mazlar ve her türlü nafaka hakkında genel (umumî) bir karakter taşımaktadır.

Bu takva sahiplerinin bir diğer özelliği de Peygamber Muhammed (s.a.)'e ve diğer peygamber ve rasullere indirilen her şeyi tasdik etmeleridir. Onlar ay­nı şekilde en ufak bir şüphe söz konusu olmaksızın ahireti de ve onun kapsamı­na giren ruh ve cesetlerin bir arada kabirlerden diriltilmesi, hesap, ceza, mî-zân, sırat, cennet, cehennem gibi diğer hususlara da kesinlikle ve en ufak bir şüphe sözkonusu olmaksızın, tam bir tasdik ile tasdik eder ve doğrularlar.

Sözü geçen gayba gerçek anlamıyla iman, namazı dosdoğru kılmak, zekâtı vermek, ahiret gününe inanmak, Kur'an'a ve ondan önce indirilmiş bulunan ki­taplara (Tevrat, İncil, Zebur ve sahifelere) iman etmek niteliklerine sahip olan bu kimseler, evet işte bunlar, Rablerinden gelen bir nur, bir hidayet üzeredir­ler. Allah katında çok yüksek bir makamın sahibidirler. Ebedîlik yurdu olan cennetlerde üstün derecelerle umduklarına nail olacak kimseler bunlardır.[4]

 

Kâfirlerin Nitelikleri

 

 6- Gerçekten o inkâr edenleri inzar etsen de (uyarsan da) etmesen de birdir;  iman etmezler.

 7- Allah kalplerine de kulaklarına da  mühür vurmuştur; gözlerinin üzerine  de perde çekmiştir. Onlar için büyük bir azap da vardır.

 

Nüzul Sebebi

 

Konu ile ilgili sahih rivayete göre ayetin nüzul sebebi şudur: Taberî'nin İbni Abbas'tan ve el-Kelbî'den rivayetine göre bu iki ayet-i kerime, Huyey b. Ahtab, Ka*b bin Eşref ve benzeri Yahudilerin ileri gelenleri hakkında nazil ol­muştur.[5]

 

Açıklaması

 

Allah'ın ayetlerini inkâr edip kâfir olanları, Kur'an-ı Kerim'i ve Muham-med'i (s.a.) yalanlayanları uyarmak veya uyarmamak fark etmez, kalpleri bu uyarıdan dolayı etkilenmez. Çünkü kalpleri îlahî nurun erişmesine imkan ver­meyecek şekilde örtülüdür. O kalplerde iman nuru parlamaz. Çünkü onlar hakka karşı, Allah'ın ayetlerine karşı görmezlikten gelmişlerdir. Hidayet ve öğüdün etkileri onlara ulaşmaz. Çünkü onlar bilmenin, düşünmenin, tefekkü­rün, işitme ve görme duyularını kullanmanın bütün yollarını işlemez hale ge­tirmiş, bunun sonucunda hakkı görmez duruma düşmüşlerdir. O bakımdan hakka uymazlar. Hakkı işitmezler, onu anlamazlar. Dolayısıyla onların cezaları da -Yüce Allah'ın ayetlerini yalanlamalarından dolayı- sonu gelmez, çok çetin büyük bir azaptır.[6]

 

Münafıkların Nitelikleri -I-

 

8- İnsanlardan öyle kimseler de vardır ki mümin olmadıkları halde "Allah'a ve ahiret gününe inandık" derler.

9- Allah'ı ve müminleri aldatmaya çalı­şırlar. Halbuki onlar kendilerinden başkasını aldatamazlar da farkına var­mazlar.

10-  Kalplerinde hastalık vardır; Allah da hastalıklarını artırdı, yalan söyle­dikleri için de onlara acıklı bir azap vardır.

 

Açıklaması

 

İşte bunlar üçüncü sınıf insanlardır. Yüce Allah inkâr edenlerin halini iki ayet-i kerimede münafıkların durumunu da onüç ayet-i kerimede açıklamakta ve bu ayetlerde onların kötülüklerini, hilelerini dile getirmekte, içyüzlerini açıklayarak, yaptıkları işlerin ne kadar gülünç olduğunu dile getirmekte; onla­rı sağır, dilsiz ve kör diye adlandırmakta; onlara dair misaller vermektedir. Çünkü bunlar İslâm için açıktan açığa kâfir olanlardan daha büyük bir tehli­kedir.

Burada sözkonusu edilen münafıkların özellikleri sadece o dönemin değil her dönemde mevcut olan münafıkların özelliklerindendir.

Birinci nitelikleri, kalpleri küfür ve sapıklıkla dolup taştığı halde dil ile iman ettiklerini söylemeleridir. Peygamberlik asrında münafıkların lideri Ab­dullah b. Übey Selûl'ün arkadaşlarının büyük çoğunluğu Yahudiydi. Bunlar mümin olduklarını iddia ediyorlardı. Allah onların bu iddialarını reddetmekte, zahiren mümin olduklarını ileri sürseler dahi gerçekte mümin olmadıklarını ifade buyurmaktadır. Şüphesiz onlar böylelikle Allah'ı aldatmaya çalışan kim­selerin durumuna düşmektedirler. Allah ise onların bu durumlarını bilmekte­dir; bu nedenle onların zararları kâfirlerden daha çoktur. Allah'a ve âhiret gü­nüne iman iddialarında yalancı oldukları için ahirette onlar için can yakıcı bir azap vardır.

Akıllarının kıtlığı dolayısıyle Yüce Allah'ı aldatacaklarını düşünmüşlerdir. Halbuki Allah aldatılmaktan münezzehtir. Hiçbir şey ona gizli kalmaz. Onların böyle bir işi yapmaya kalkışmaları Allah'ı gereği gibi tanımadıklarını göster­mektedir. Eğer Allah'ı gereği gibi tanımış olsalardı, onun asla aldatılamayaca-ğını da bilirlerdi. Diğer taraftan onların bu aldatmaya çalışmalarının vebali sa­dece kendilerine aittir ve Allah dilediği takdirde iç yüzlerini müslümanlara aç­maya kadirdir.

Bütün bunlarla birlikte Yüce Allah, bunlara İslâmın hükümlerinin uygu­lanmasını emretmektedir. İşledikleri günah türünden bir ceza ile muhatap ol­maktadırlar. Sanki müslümanlar Allah'ın onlar hakkında uygulamak istediği emri yerine getirirken onları -teşbih ve temsilî olarak- aldatıyor gibidir. Böyle­likle asıl aldanan ve aldatılan kimselerin münafıklar olduğuna işaret edilmek­tedir.

Kâfir oldukları halde öldürülmeyişlerinin sebebine gelince; doğrusu -İbnü'1-Arabî'nin de dediği gibi-[7] Peygamber (s.a.) münafıkları öldürmemiştir. Buna sebep onların kalplerini kendisine ısındırmak maslahatı ve insanların İslâmdan uzaklaşmalarını sağlayacak kötü durumların doğması endişesidir. Nitekim Resulullah (s.a.) da bu hususa işaret ederek şöyle buyurmuştur: "Ben insanların, Muhammed (s.a.) ashabını öldürüyor, demelerinden korkuyorum". Bu uygulama, itikadlarının kötü olduğunu bilmekle birlikte, gönüllerini İslam'a ısındırmak arzusuyla müellefe-i kulub'e zekattan pay verilmesini hatır­latmaktadır.[8]

 

Münafıkların Nitelikleri -II-

 

11- Onlara "Yeryüzünde fesat çıkarma­yın" denildiğinde "Biz ancak ıslah edi­cileriz" derler.

12- Dikkat et! Gerçekten onlar, fesatçı­ların ta kendileridirler, fakat farket-mezler.

13- Onlara "İnsanların iman ettiği gibi iman edin" denilince onlar: "Biz de o kıt akıllıların inandığı gibi mi iman edelim?" derler. Dikkat et! Asıl kıt akıl­lılar onların ta kendileridir, fakat bil­mezler.

 

Açıklaması

 

Münafıklara: "Fitneleri alevlendirmek kâfirler adına casusluk yapmak, Arapları Müslümanlara karşı kışkırtmak suretiyle uygulamaya koyduğunuz son derece kötü ve çirkin planlarınız bir fesattır" denildiğinde: "Hayır! Durum zannettiğiniz gibi değildir. Bizler ancak ıslah eden kimseleriz. Biz ıslahtan baş­ka birşeyin peşinde değiliz" derler.

Şanı yüce Allah fesat çıkartanların ancak kendileri olduğunu belirterek onların bu iddialarını reddetmektedir. Bununla birlikte onlar yaptıkları işin ne kadar tehlikeli olduğunu idrak edememekte ve bu fesadın farkına varamamak­tadırlar. Çünkü fesat artık onların tabî bir karakteri haline gelmiş ve tabiatla­rında yer etmiştir.

Müslümanlar münafıklara değişik vesilelerle nasihatlarda bulunuyor on­ları imana çağırıyorlardı. Doğru yolu gösteren akla kulak veren, doğruluk yolu­nu izleyen kimselerin iman ettiği gibi, iman etmelerini söylüyor; onlara Abdul­lah b. Selâm ve benzerlerini örnek gösteriyorlardı. Münafıklara: "Diğer insan­lar gibi siz de imanın çerçevesine giriniz" denildiğinde, onlar büyüklük taslaya­rak şöyle cevap veriyorlardı: "Köle, fakir gibi, insanlar arasında güçsüz ve bil­gisizlikleri dolayısıyla da akılları kıt olanların iman ettiği gibi biz de mi Kur"ana ve Muhammede iman edelim?"

Halbuki asıl akıllı, önündeki hayır ve nur yolunu görüp de o yolu izleyen kimsedir. Yüce Allah bizzat kendilerinin kıt akıllı olduğunu belirterek cevap vermekte, iddialarını reddetmektedir. Onlar imanı sağlıklı bir şekilde idrak edememekte ve onun gerçek mahiyetini ve etkisini bilememektedirler.

Şuur, gizli olan bir şeyi idrâk etmek anlamına gelmekle birlikte, fesat çı­kartmak hakkında "farketmezler (la yaş'urûn)"; ilim ise vakıaya uygun ve kesin bilgi demek olduğu halde, imanları hakkında da "bilmezler" denilmesinin sebebi şudur: Yeryüzünde fesat çıkartmak, hissedilebilen bir iştir. Onların ise bu fesadı idrak edecek kadar hisleri dahi yoktur. İman ise kalbî bir durumdur. Onu ancak gerçek mahiyetini bilen kimseler idrak edebilir. İman ayrıca yakînî bilgi olma­dıkça gerçekleşmez. İlim bilinen şeyi gerçek mahiyetiyle bilmek demektir. Onla­rın ise imanın gerçeğine ulaşabilmelerini sağlayacak kadar bir bilgileri yoktur.[9]

 

Münafıklaeın Nitelikleri -III-

 

14-  Müminlerle karşılaştıklarında: "İman ettik" derler. Ama şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarında: "Muhakkak biz de sizinle beraberiz. Biz ancak alay edenlerdeniz" derler.

15- Allah onlarla alay eder ve azgınlık­larında serserice dolaşmalarına müh­let verir.

16- İşte onlar hidayet karşılığında da­laleti satın almışlardı. Onların ticareti kâr sağlamamış doğru yola da ereme-mişlerdir.

 

Nüzul Sebebi

 

Müfessirler 14. ayet-i kerimenin Abdullah b. Übeyy ile münafık arkadaş­ları hakkında nazil olduğunu kaydederler. Bu münafık önce Ebû Bekir, Ömer ve Ali'yi (r.anhum) yüzlerine karşı övmüştü. Daha önce de onlar hakkında ken­di arkadaşlarına: "Bu kıt akıllıları sizler nasıl savıp gönderdiğime dikkat edin!" demişti. Bunun üzerine bu ayet-i kerime nazil oldu. Ancak Süyuti: Bunun se­nedi sağlam değildir, diye açıklama yapmıştır.[10]

 

Açıklaması

 

İşte şeytanları andıran, hatta onlardan da kötü olan Yahudilerin münafık­larına ait nübüvvet asnndaki bir tablo. Yalan söyleyen herkesin idraki az, gö­rüş mesafesi kısadır. Geleceğe bakamaz, o bakımdan onlar birbirleriyle ve ele-başılarıyla yalnız kaldıkları vakit, onlarla dayanışmaya girer ve: "Şüphesiz biz sizinle birlikteyiz" derler. Müminleri gördükleri vakit de iman ettiklerini açık­larlar. Yüce Allah ise onların durumlarını açığa çıkartarak, onları rezil etmiş, onlara en ufak bir değer vermemiştir. En ağır bir şekilde de onları cezalandıra­caktır. Bütün işlerinde şaşkınlıklarını, sapıklıklarını daha da artıracaktır.

Diğer taraftan onlar, Allah'ın Kitab'ını kavramak yolunda akıllarını kul­lanmamakla, dosdoğru yolu terketmeleri ve kıskançlıkları sebebiyle, bu dinin doğruluğunu ortaya koyan delilleri terketmekle oldukça zararlı bir ticarete kal­kışmışlar, sapıklığa bedel olarak hidayeti ödemiş, küfre ve nevaların sapıklık­larına karşılık olarak da nuru, aydınlığı vermişlerdir. Onlar kendilerini bekle­yen cehennem azabı sebebiyle bu ticaretlerinde kar sağlayamamışlardır. İbni Abbâs der ki: "Onlar dalâleti, sapıklığı aldılar, hidayeti terkettiler". Yani küfrü imana tercih ettiler ve imanı küfre değiştiler. Yüce Allah'ın burada bu işe "sa­tın almak" tabirini kullanması, anlama, genişlik kazandırma suretiyle olmuş­tur. Çünkü satın almak, ticaret karşılıklı değişimi ifade eder.

Araplar kişinin alışverişinde kar ve zarar etmesini alışverişin kar ve zarar etmesi şeklinde ifade ettikleri, yani kar ve zararı alışverişe isnat ettiklerinden dolayı Yüce Allah da burada kân ticarete isnat etmiştir. Onlar hidayet karşılı­ğında dalaleti almakla, hidayet bulmuş olamamışlardır.[11]

 

Münafıkların Durumlarını Anlatan Misaller

 

17- Onların misali bir ateş yakanın mi­sali gibidir. O etrafını aydınlatınca, Al­lah nurlarını giderir. Kendilerini ka­ranlıklar içinde görmeyecek halde ter-keder.

18- Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Artık onlar dönmezler.

19- Yahut içinde karanlıklar, gök gü­rültüsü ve şimşek ile gökten boşanan yağmur gibidir. Ölüm korkusu ile yıl­dırımlardan parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Allah kâfirleri çepeçevre ku­şatandır.

20- O şimşek neredeyse gözlerini kapıp alıverecek. Onları aydınlattıkça da (ışığı)   içinde yürürler. Onları karan­lıkta bırakınca, dikilip kalırlar. Allah dilese onların işitmelerini ve görmele­rini giderir. Şüphesiz Allah herşeye gücü yetendir.

 

Nüzul Sebebi

 

Taberi, İbni Abbas, İbni Mes'ûd ve başkalarından 19. ayet-i kerimenin nü-zülu hakkında şunları rivayet etmektedir: Dediler ki: Medine halkından müna­fıklardan iki kişi, Resulullah (s.a.)'dan kaçıp müşriklere sığındılar. Yüce Al­lah'ın sözünü ettiği bu yağmur onlara isabet etti. Bu yağmurla birlikte şiddetli gök gürültüsü, yıldırımlar ve şimşekler de vardı. Yıldırımlar, etraflarını aydın­lattı mı yıldırım kulaklarına girer de kendilerini öldürür korkusuyla parmakla­rını kulaklarına tıkıyorlardı. Şimşek çaktığı vakit ışığında yürüyorlardı. Çak­madığı vakit de etraflarını göremiyorlar, yerlerinde kalakalıyorlardı. Bunun üzerine şöyle demeye koyuldular: Keşke sabahı beklesek de Muhammed'e git­sek, ellerimizi ellerine koysak. Sabah olunca yanma gittiler. İslâm'a girdiler ve ellerini onun ellerine koydular, güzel bir şekilde İslâm'a bağlandılar. İşte Yüce Allah, kaçıp giden bu iki münafıkın durumunu Medine'de bulunan diğer müna­fıklara bir misal olarak verdi.

Münafıklar Peygamber (s.a.)'in meclisinde hazır bulunduklarında Pey­gamber (s.a.)'in sözleri dolayısiyla haklarında bir hüküm nazil olur yahut onlardan herhangi bir şekilde söz edilir de öldürülürler korkusuyla parmaklarını kulaklarına tıkıyorlardı. Tıpkı bu iki münafığın parmaklarını kulaklarına koy­dukları, şimşek etraflarını aydınlattığında'da yürüdükleri gibi. Malları artıp dünyaya çocukları gelince, ganimet veya bir fetih elde ettikleri vakit böyle dav­ranırlar ve "Muhammed'in dini doğru bir dindir" derlerdi. Şimşek yollarını ay­dınlattığında yollarına devam edip yürüyen, etrafları karardığında da dikilip kalan bu iki münafık gibi mallan telef olup çocukları ölüp başlarına belalar geldiğinde de: "İşte bu Muhammedin dini yüzündendir" deyip kafir olarak geri­sin geri irtidat ediyorlardı.[12]

 

Açıklaması

 

Yüce Allah bu ayet-i kerimelerde durumlarını açıklamak, onların kötü iş­lerini, kötü fiillerini beyan etmek, onları ibretli bir şekilde cezalandırmak, giz­lediklerini açığa çıkartıp rüsvay etmek üzere münafıkların durumuna dair iki misal vermektedir. Çünkü münafıklar insanlık için bir fitnedir, ümmet içerisin­de bir hastalıktır. Misaller vermek ise birtakım hususları açıklamak, gizli ve ancak düşünülerek anlaşılan şeyleri açık ve hissedilir olarak açığa çıkartmak için Kur'an'ın izlediği bir yöntemdir. Bu iki misal münafıkların huzursuz, şaş­kın ve tutarsız durumlarını, işlerinin içyüzlerinin çabucak açığa çıkışını tablo-laştıran iki örnektir:

Birinci misal: Onların işlerinin çabucak açığa çıkışını canlandırmaktadır: Şöyleki münafıkların sadece kısa bir süre için müslüman olduklarını söylemele­ri, kendilerinin ve çocuklarının güvenliklerini sağlama halleri, tıpkı kendisin­den yararlanmak için ateş yakan kimselerin haline benzer. Bu ateş çevrelerinde bulunan yerleri ve eşyayı aydınlatıp kısa bir süre çevrelerini görmelerini sağla­dıktan sonra Yüce Allah bu ateşi şiddetli yağan bir yağmur yahut şiddetli esen bir rüzgar ile söndürüverir. Böylelikle onların hiçbirşey görmeyecek hale gelme­lerini sağlar; gecenin, üstüste yığılmış bulutların ve ateşin sönmesinin sebep ol­duğu karanlıkların içerisinde bırakır. Çünkü artık aydınlık ortadan kalkmıştır.

Münafıklar ise duygu ve hislerini işlemez hale getirmişlerdir. Onlar işit­menin sağladığı faydayı, akıllarını işletmediklerinden dolayı öğüt verenin öğü­dünü, doğru yol gösterenin irşadını işitemezler. İşitseler bile anlayamazlar. O bakımdan onlar hakkı işitemeyen hakka karşı sağır kimseler gibidirler. Aynı zamanda onlar konuşma ve tartışmadan da yararlanamazlar. Herhangi bir me­seleye karşı delil, herhangi bir meseleye dair açıklama istemezler. Onlar sanki konuşmayan dilsizler gibidirler. Onlar görmenin sağladığı faydayı da işlemez hale getirmişlerdir. O bakımdan başlarına gelen türlü fitneler ile ümmetlerin maruz kaldığı hallerden ibret almazlar. Sanki onlar hidâyeti göremeyen körler gibidir. Onlar hiçbir zaman bulundukları sapıklık hallerinden vazgeçip hidaye­te yönelmezler. O bakımdan sen de onlar için üzülme, tasalanma!

İkinci misal: Onların şaşkınlıklarını, huzursuzluklarını ve fırsatçılıklarını dile getirmektedir. Kur'an-ı Kerim, onlara ilâhî irşadlarda bulunmuştur. Ancak onlar bunlardan yüz çevirmişlerdir. Onların bu durumları, karanlık bir gecede, gök gürültüleri ve çakan şimşeklerle beraber şiddetle yağan bir yağmura tutu­lan topluluğa benzer. İşte bu kapkaranlık atmosfer içerisinde kurtuluş yolunu araştırırlar ve ufukta gördükleri tek aydınlığa umut bağlarlar; yani apaçık ayetlerin getirdiği hakka uymayı kararlaştırırlar. Fakat aradan fazla zaman geçmeden karanlıklara düşer yine huzursuzluğa, çalkantıya yuvarlanırlar. Eğer Allah dilese gök gürültüsünün gürültüsüyle kulaklarını sağır eder. Gözle­ri kör ediveren şimşeğin parıltısıyla onları kör eder. Fakat bir hikmet ve bir maslahat dolayısıyla o bunu murad etmez. Çünkü onlara bir mühlet vermek, doğruya dönsünler diye fırsat tanımak istemektedir.

Özetle; nifak kısa bir süre için bazan münafık kimsenin yolu aydınlatabi­lir. Ancak ateşin sönmesi gibi bu da çabucak sönüverir. Bu ise münafıklığın sü­rekliliğine son verir, devamını önler. Münafık herhangi bir amacını gerçekleş­tirmek ve basit maddî bir kazanç elde etmek amacıyla münafıklığına umut bağlayabilir. Fakat kısa bir müddet içinde bu umutlar darmadağın olur gider. Münafıklar böylece huzursuzluk ve çalkantı içerisinde kalırlar. Çünkü bir aye­tin nüzûlu ile gösterdikleri zahirî sevinç, müminlerle birlikte cihad etmeleri is­tendiği zaman ortadan kalkar. Kısacası iyi günlerinde müslümanlara destek vermek ve onların mutluluğunu zahiren paylaşmak, ibtilâ ve imtihan dönemle­rinde ise nankörlük edip müslümanlara sırt çevirmek münafıkların misali ve tavrıdır.[13]

 

Sadece Allah'a İbadet Ve Bunu Gerektiren Sebepler

 

21- Ey insanlar! Sizi de, sizden önceki­leri de yaratan rabbinize ibadet edin ki, takva sahibi olasınız.

22-  O (Allah) ki yeryüzünü sizin için bir döşek, göğü de bir bina yaptı. Gök­ten su indirip onunla sizin için rızık olmak üzere meyveler çıkardı. Artık siz de bildiğiniz halde Allah'a şirk koş­mayınız.

 

Açıklaması

 

Yüce Allah, Mekke'n' müşriklere de başkalarına da yani bütün insanlara yalnızca kendisine ibadet etmelerini emretmektedir. Nitekim şu buyruğunda da dile getirdiği gibi, daha önceki peygamberleri aracılığıyla da insanlara aynı emri iletmiştir: "Andolsun ki biz her ümmet arasında: 'Allah'a ibadet edin ve tağuttan uzak durun' diye bir peygamber göndermişizdir" (Nahl, 16/36). Bura­da tağutların kapsamına putlar da girmektedir. İbadetin asıl anlamı tezellül içinde boyun eğmektir. Burada ibadetten kasıt yüce Allah'ı birlemek (tevhid), dininin şerl hükümlerine bağlanmak, putlara ibadeti terketmektir. Buna sebep ise şudur: Allahu teala tek başına ibadete hak sahibidir. Çünkü ibadet etmekle emrolunanlan da onlardan öncekileri de yani kulların tümünü yaratan O'dur. Onların işlerini O çekip çevirir. Gerek duydukları hidayet yollarını ve bilgi edinme vasıtalarını bağışlayan O'dur. İbadetin ise kesin bir meyvesi vardır ki, o da takvaya ulaşmak, umduğunu elde etmek, hidayeti bulmak ve kemal dere­cesine ulaşmaktır. Çünkü Yüce Allah, Cehennem için yarattığı kimseyi takva sahibi olsun diye yaratmış değildir. Allah'ın hakkı ile ibadet eden kullarından hasıl olmasını istediği tek şey takvadır. Arapçadaki "le'alle = belki, olur ki -me­alde sadece: ki-" kelimesi, aslında beklenti ve umut ifade eder. Ancak herşeye kadir ve herşeyden üstün olan yüce Allah için durumun bir beklenti seviyesin­de kalması imkansızdır. O bakımdan bununla anlatılmak istenen şudur: Sizler takvaya ulaşmayı ümit ederek bu işi veya şunu yapınız ki, akü sahibi olasınız, öğüt alasınız ve takva sahibi olasınız.

Yine yüce Allah'ın ibadet emrini vermesi O'nun yeryüzünü bir döşek, ora­da rahat bir şekilde yerleşmek, yaşamak, sükun ve huzur içerisinde -küresel olmasına ve dönmesine rağmen- ikamet edebilmek için bir karar yeri kıldığın­dan dolayıdır. Çünkü o yeryüzü -böyle olmakla birlikte- yüce dağlarla sağlam­laştırılmıştır: "Ve dağları (kazık) kılmadık mı" (Nebe', 78/7). Yine ibadet emrini vermesinin bir diğer sebebi de onun semayı yer üzerinde kubbeyi andıran bir şekilde yüksekçe bir tavan kılmış olmasıdır. Bu sema hayır ve bereketlerle in­sanın üzerini örtmektedir. Bu semada bulunan pek çok yıldıza ve pek çok gök cismine rağmen yapısını oldukça sağlam ve çekim sünneti (kanunu) ile bunlar arasındaki oran ve dengeyi sapasağlam kılmıştır. O bakımdan bu semanın dü­zeni bozulmaz, bu semadaki büyük bir gezegen, yıldız dünya üzerine düşmez, bu cisimler birbirleriyle çarpışmaz. Yüce Allah semadan yani bulutlardan ol­dukça bereketli bir su, kendisiyle ekinlerin ve otların bitip yeşerdiği tatlı bir yağmur indirmiştir. Bu yağmur ölümünden sonra yeryüzünü diriltir, toprağa nefes aldırır, yeşertir, hatta teneffüs ettiğimiz havayı da arındırır.

İnsanın faydası için yaratmak, yoktan var etmek ve tekvin ile ona nimet ve rızıklar bağışlamak, insanların menfaati için gökleri ve yeri yaratmak ile ni­telenen Yüce Zat, elbette ki ibadet ve tazim edilmeye, tezellülle önünde eğilme­ye layıktır. Hiçbirşey yaratamayan, rızık sunamayan, kendileri için bir menfa­at sağlayamadığı gibi kendilerine gelecek bir zararı da savamayan aciz putlar veya insanlardan Allah'a ortaklar koşmak, elbette ki insanoğluna yakışmaz. Şanı yüce Allah eşler, ortaklar, çocuklar edinmekten yücedir, münezzehtir. Çünkü onun bunlara ihtiyacı yoktur. Gerçek kudrete sahip olan rububiyet ve vahdaniyetin delilleri ile varlığı bilinen Yüce Zat, tek başına O itaat edilmeye layıktır.

Müşriklerin Allah katında aracı olmaları umuduyla putları ilah edinmele­ri, Kitap Ehli'nin hahamlarını ve rahiplerini Allah'tan başka yasa koymak, münkerleri helâl kılıp hoş ve temiz olan bazı şeyleri haram kılmak hususunda rabler edinmeleri Allah'a karşı yapılan bir iftira, bir yalan, bir gerçekdışılıktır. Herkes yaratanın, rızık verenin Allah olduğunu kabul etmektedir. Bütün kafir­ler ve münafıklar aslında uydurma ilahlarının hukuk ve düzenlerinin batıl ol­duğunu bilmektedirler. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Sen onlara: 'Göklerle yeri kim yarattı? Güneşi ve Ayı kim müsahhar (insanın emrine âmâ-de) kıldı?' diye sorsan, onlar elbette: 'Allah' diyeceklerdir. O halde nasıl döndü­rülürler?" (Ankebût), 29/61).

Yüce Allah, kendi katında aracılar edinmeyi tenkit etmekte ve Allah'ın teşrf buyurmadığı şeylerle ona yakınlık sağlamaya çalışmanın batıl olduğunu belirtmek üzere de şöyle buyurmaktadır: "Ondan başka veli edinenler: 'Biz bunlara ancak bizleri Allah'a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz' (derler)..." (Zümer, 39/3).[14]

 

Kur'ân'ın En Kısa Sûresinin Benzerini Meydana Getirmek Üzere İnkarcılara Meydan Okuyuş

 

23- Eğer kulumuza indirdiğimizden Şüphe içinde iseniz, haydi siz de onun benzeri bir sûre getirin. AUah'tan başka şahitlerinizi de çağırın, eğer doğru söyleyenler iseniz. Bunu yapmazsanız -ki hiçbir zaman yapamayacaksınız- artık tutuşturucusu insanlarla taşlar olan ve kafirler için hazırlanmış bulunan o ateşten sa­kının.

 

Açıklaması

 

Ey inkarcı Araplar ve diğer inkarcılar! Allah'ın, kulu ve rasûlü ümmî Pey­gamber Abdullah oğlu Muhammed'e indirmiş olduğu Kur'an-ı Kerim'in doğrulu­ğundan yana şüphe içinde bulunuyor ve onun insan sözü olduğunu iddia ediyor­sanız sizin gibi bir insan olan o zatm buna güç yetirebildiği gibi siz de onun ben­zerini getiriniz. Eğer sizler bu Kur'an-ı Kerim'in uydurma ve insan kelâmı oldu­ğunu söylerken, onunla boy ölçüşebileceğiniz iddiasında doğru söylüyor iseniz; -ki onlar: "Eğer biz dileseydik bunun benzerini elbette söylerdik" (Enfâl, 8/31) diyorlardı- dilediğiniz başkan, eşraf, uydurma tanrılarınızı da Kur'an-ı Kerim'in benzerini ortaya koymak için yardıma çağırınız. Ancak Allah'tan başka hiçbir kimse onun benzerini meydana getiremez. Sizler bu işten yani alışılmadık beya­nı, üstün belagati, parlak üslubu, her türlü kusurdan uzak fikrî yapısı, her za­man ve mekana elverişli göz kamaştırıcı yasama ve hükümleri ve gayba dair ha­ber vermesi hususlarında Kur'an'a benzer bir sûre getirmekten acze düştüğü­nüz, ve buna şimdi güç yetiremiyeceğiniz gibi gelecekte de aciz kalacaksınız.

Fiilen bu konuda aciz olduğunuz açıkça ortaya çıktığına göre hakka yani Kur'an-ı Kerim'e imana, Peygamber (s.a)m risâletini tasdike dönünüz. Çünkü yakıtı kâfir insanlar ile taşların, putların olacağı cehennemden, biricik kurtu­luş bununla mümkündür. Demir ve buna benzer diğer sert maddeleri eritmek için en üstün dereceli ateş fırınları dahi, bu cehennem ateşinin benzeri olamaz. Allah işte bu cehennemi, İslâmın risâletini inkâr edip kabul etmeyen kâfirler için küfür ve inkarlarına uygun bir ceza olmak üzere hazırlamıştır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Gerçekten siz ve Allah'tan başka taptıklarınız, Cehennemin odunusunuz. Siz oraya varacaksınız'' (Enbiyâ, 21/98).

Özetle: Kur'an-ı Kerim'in en kısa bir suresinin bile şimdi ve gelecekte bir benzerini ortaya koymaktan aciz kalışınız ortaya çıktığına göre artık şu inadı­nızı bırakın. Bırakın da kafirler için hazırlanan cehennem ateşine odun olma­mak için KurWın Allah kelamı olduğunu itiraf edin.[15]

 

İman Edip Salih Amel İşleyenlerin Mükâfatı

 

25-îman edip de salih amel işleyenlere müjdele: Gerçekten onlar için altından ırmaklar akan cennetler vardır, kendilerine orada rızık olarak o meyvelerden verildiği her seferinde: Hu bizimler ve o birbirinin benzeri olarak kendilerine getirilir. Orada onlar için temiz kılınmış zevceler vardır. Onlar orada ebedi kalıcıdırlar.

 

Açıklaması

 

Ey Muhammedi Sen ve sana mirasçı olan mümin ve takva sahibi ilim adamları, iman edip, salih amel ve güzel işler işleyenlere ağaçlan bulunan ve köşk ve meskenlerinin altından cennet ırmaklarının aktığı cennetlerin (bahçe­lerin) müjdelerini ver! Oralarda canların çektiği, gözlerin zevkle baktığı şeyler vardır. -Buharî ve Müslim'de rivayet edildiği şekliyle-; "orada hiçbir gözün gör­mediği, hiçbir kulağın işitmediği hiç bir insanın hatırından geçirmediği şeyler vardır." Yüce Allah'ın şu buyruğu da bu gerçeği dile getirmektedir: "İşledikleri­ne bir mükâfat olmak üzere gözleri aydınlatan neler gizlendiğini hiçbir nefis bilmez" (Secde, 32/17).

O cennetlerde kesintisiz nzıklar, canın çektiği çeşitli meyveler vardır. Gü­nün başlangıcında veya sonunda onlara herhangi bir meyve sunulduğu her se­ferde hayretle şöyle diyeceklerdir: Bu meyve dünyada iken bize nzık olarak ve­rileni andırmaktadır. Ancak o meyveyi yedikleri vakit alışageldikleri tadın dı­şında bir tad alırlar ve yalnızca şekli, görünüşü ve türü itibariyle dünya mey­vesine benzediğini, ama aslında tad ve lezzet ve hacim itibariyle ondan farklı olduğunu farkederler. Bu açıdan bu meyveler hiçbir zaman görmedikleri çeşit ve türdendir. Madde ve tadı itibariyle farklı olmakla birlikte, dünyadaki mey­velere benzemesi ile ilgili olarak İbni Abbas şöyle demiştir: "Cennette dünya­dan isimler dışında hiçbir şey yoktur". Taberi de der ki [16]; "Konu ile ilgili en uygun tevil (açıklama şekli) renk ve görünüşleri itibariyle birbirine benzeyen fakat tatları farklı meyveler getirilecektir, diyenlerin açıklamasıdır. O alimler bununla şunu anlatmak istiyorlar: Cennetin meyveleri ile dünyadaki meyveler görünüş ve renk itibariyle birbirine benzemekle beraber, tad ve lezzet bakımın­dan farklıdırlar.

Şanı yüce Allah'ın bize haber verdiği şekliyle iman ettiğimiz gaybî husus­lardan birisi de cennette müminler için huru'l-în'den zevceler olduğudur. Bun­lar çadırları içinde, örtüler ve perdeler arkasındadırlar. Onlardan önce ne bir insan ne de bir cin dokunmuştur onlara. Ay hali, lohusalık gibi maddi ve mane­vi pisliklerden, tiksinti veren kirliliklerden, küçük büyük abdestlerden, balgam çıkarmak ve tükürmekten, nefis ve hevânın şerlerinden uzaktırlar. Müslim'in rivayetine göre Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Cennetlikler orada yerler, içerler; fakat tükürmezler, küçük büyük abdest bozmazlar, sümkürmezler" As-hâb-ı kiram: "Peki yemek ne olacak?" diye sorunca; Hz. Peygamber şu cevabı verir: Misk kokusu gibi geyirmek ve ter (ile hazmedecekler) ve sizler nasıl ken­diliğinizden nefes alıyor iseniz onlara da o şekilde teşbih ve tahmîd etmek (el­hamdülillah demek) ilham olunacaktır".

Ancak dünyadaki mümin kadınların kıyamet gününde huru'l-în'den daha faziletli olacakları bildirilmiştir. Bu konu Allah'ın şu buyruğunda söz edilmek­tedir: "Biz onları yeniden yarattık; onları bakireler kıldık ve eşlerine düşkünler ve hep bir yaşta (kıldık)" (Vakıa, 56/35-38).

Tirmizî'nin de rivayetine göre Ümmü Seleme şöyle demiştir:... Ey Allanın Rasûlü! dedim. "Dünyanın kadınları mı üstündür? Hurul-în mi üstündür?" Hz. Peygamber: "Hayır! dünya kadınları Hurul-înden üstündürler. Tıpkı elbisenin astarından üstün olduğu gibi". Ben: "Bu neden dolayı olacaktır, ey Allanın Ra­sûlü?" diye sorunca: "(Dünya kadınlarının) kıldıkları namazlarla tuttukları oruçlar ve aziz ve celil olan Allah'a yaptıkları ibadet ile böyle olacaktır".[17] Yine Sahîh'te sabit olduğuna göre, cennette her bir erkeğin iki tane hanımı olacak­tır. İlim adamları derler ki: Bunlardan bir tanesi dünya kadınlarından, diğeri de cennet kadınlarından olacaktır.

Cennet, dünyadan ebedîlik vasfıyla aynin*. Yani orada devamlılık, kalıcılık ve sonu gelmez uzun bir dönem kalınacaktır. Bunun değiştirilmesi arzusu ol­mayacaktır. Cennet ayrıca eksiksiz, tam bir mutluluktur ve müminlerin emeli­dir.[18]

 

Kur'an-ı Kerim'de İnsanlara Misal Vermenin Faydası

 

26- Gerçekten Allah bir sivrisineği ve­ya ondan daha ileri herhangi bir şeyi misal vermekten çekinmez. İman eden­ler bunun Rablerinden bir hak olduğu­nu bilirler. Kâfirler ise: "Allah bu misal ile ne murad etmiştir?" derler. Allah bununla çoğu kimseyi saptırır ve yine bununla çoğu kimseyi de hidayete er­dirir. O bununla fasıklardan başkasını saptırmaz.

27-  Onlar ki Allahm ahdini sağlamlaş-tırdıktan sonra bozarlar. Allanın bitiş­tirilmesin! emrettiği şeyi keserler ve yeryüzünde fesad yaparlar. İşte onlar zarara uğrayanların ta kendileridir.

 

Nüzul Sebebi

 

Taberi, Tefsir1 inde (I, 138) Ashâb-ı Kiram arasından bir gruptan şunu ri­vayet etmektedir: Şanı yüce Allah münafıklara: "Onların misali bir ateş yaka­nın hali gibidir" (ayet 17) ile: "yahut boşanan yağmur gibidir" (ayet 19) buy­ruklarında münafıklara ait bu iki misali verince münafıklar, Allah böyle misal­ler vermekten daha yüce ve daha üstündür, dediler. Bunun üzerine yüce Allah da; "Gerçekten Allah bir sivrisineği... misal vermekten çekinmez... İşte onlar za­rara uğrayanların ta kendileridir" buyruklarını indirdi. [19] Süyuti ise Celâleyn' de: "Senet itibariyle bu görüş, daha sahih ve sûrenin daha önce geçen bölümle­rine daha münasiptir", demektedir.[20]

 

Açıklaması

 

Şanı yüce Allah sivrisinek ve benzeri, gerek ondan daha aşağı, gerek on­dan daha büyük bir şeyi misal vermeyi basit ve önemsiz olduğundan dolayı -onu örnek göstermekten çekinen kimsenin yaptığı gibi- misal vermekten çekin­mez. Çünkü ister küçük, ister büyük olsun, bu misali ve benzeri şeyleri göster­mekte garip kaçacak, çekinilecek veya ayıp görülecek bir taraf yoktur. Çünkü bunların hepsindeki azamet ve kudret aynı ölçüdedir. O da yaratmak ve hari­kulade bir şekilde var etmektir. Diğer taraftan örnek, bir anlama açıklık ka­zandırmak ve onu bilinen ve tanık olunan şekliyle izah etmektir. Misaller in­sanların daha kolay bir şekilde anlayabilmesi için maddî şeylerin kalıbı çerçe­vesinde murad edilen anlamlan açığa çıkarmak içindir.

Bunlar sonucunda ise kapalı görünen hususlar açıklık kazanır, aklın kar­şısında vehim gibi görünen şeyler ortadan kalkar.

Yüce Allah hikmeti sonsuz olandır. Duruma, hal ve münasebetlere uygun bir şekilde büyük olsun, küçük olsun eşyaya dair misaller vermekle, gayeye yö­nelik fayda sağlar. Eğer bahsedilen konu, hak ve İslâm gibi büyük bir şey ise, ona nur ve aydınlık gibi şeyleri misal gösterir. Eğer iş put gibi hakir ve düşük bir şey ise, faydasız olması, faydasının bulunmaması açısından, onu andıran sinek, sivrisinek ve örümceği misal verir.

Bütün eşyayı, küçüğü ile büyüğü ile yaratanın Allah olduğunu tasdik eden müminler: Bu, Allah'ın hak sözüdür. O haktan başkasını söylemez ve hepsi (her türlü misal) onun için bîrdir ve bu bir maslahat, bir hikmet dolayısıyla verilmiştir, derler. Hakir gördükleri şeylerin misal getirilmesiyle alay eden kâfirler ise, hayret ve şaşkınlık içerisinde: "Allah bu gibi önemsiz ve hakir şeyleri misal vermekle ne­yi anlatmak ister?" derler. Onlar şaşkınlık içerisindedirler ve sonunda zarara uğ­rayacaklardır. Eğer iman edecek olurlarsa hakkı bilir ve bu örneklemedeki hik­met yönünü de anlarlar. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "7h ki kendilerine kitab verilenler yakın ile inansınlar, iman edenlerin de imanı artsın. Kitab verilenler ile müminler şüpheye düşmesin, kalplerinde hastalık bulunanlarla kâfirler de: Allah bu misal ile neyi murad etmiş? desinler diye." (Müddessir, 74/31).

Daha sonra Yüce Allah bu tür soru soranlara böyle bir misalin Allah'ı in­kâr ettiklerinden dolayı kâfirlerin bir çoğunun sapıklığının artmasına, Allah'a iman ettiklerinden dolayı da müminlerin çoğunun hidayetinin artmasına sebep olduğunu belirterek cevâp vermektedir. Ayrıca verilen misal ile olsun, başkası ile olsun Kur'an-ı Kerîm'deki buyruklar sebebiyle fâsıklardan başkası sapıt­maz. Yani Allah'a itaatten yüzçeviren, onun yaratmasındaki sünnetinin dışına çıkıp ayetlerini inkâr eden ve maksatları idrak etmekten yana akıl ve şuurları­nı işlemez hale getirenlerden başkasını saptırmaz.

Bu buyruk, onların saptırılmalarının sebebinin Yüce Allah'ın öğüt almak isteyenler için ibret kılmış olduğu kevnî sünnetlerinin dışına çıkmaları olduğu­na işaret etmektedir. Saptırmanın Yüce Allah'a isnad edilmesi, fiilin sebebe is-nad edilmesi türündendir. Çünkü Yüce Allah misali verince, o misal sebebiyle birtakım kimseler saptı ve birtakım kimseler de hidayet buldu. İşte bu, onların sapıtmalarının ve hidayet bulmalarının sebebini teşkil etmiştir. [21] Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "İşte biz, bu misalleri insanlara veriyoruz. Onlara ancak âtim olanlar akıl erdirir." (Ankebui, 29/43). Alimler ise haklan yol göstericiliği sayesinde hidayet ve doğru yolu bulan müminlerdir.

Yüce Allah bunun akabinde bu fasıklann niteliklerini açıklamaktadır. Onlar yaptıkları ahitleri bozarlar. Akıl, şuur ve duyu gibi ilâhî bağışları asıl maksatları doğrultusunda kullanmaz, Yüce Allah'a fıtrî olarak (D söz verdikleri Muhammed'e iman, onu ve geçmiş bütün peygamberleri doğrulamak, Allah'ın şeriatları gere­ğince amel etmek gibi ahitleri bozarlar. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Onla­rın kalpleri vardır, fakat bunlarla idrak etmezler. Gözleri vardır, onlarla görmez­ler. Kulakları vardır, onlarla işitmezler. Onlar dört ayaklı hayvanlar gibidir, hatta daha da sapıktırlar. İşte onlar gafillerin ta kendileridir." (A'râf, 7/179)

Onlar Allah'ın bitiştirilmesini emretmiş olduğu, varlığına dair kevnî deliller ortada olmasına rağmen Allah'a iman bağını keserler. Böylelikle delil ile, delilin gösterdiği arasındaki ilişkiyi kopartmış olurlar. Bütün peygamberlere imanı da kesmişlerdir. Bir peygamber ile diğer bir peygamber arasında ayırım gözetmiş­lerdir. Halbuki Allah bütün peygamberlere iman ederek bağın koparılmamasını emretmiştir. Diğer taraftan onlar akrabalar arası maddi yakınlığı, peygamberler arasındaki manevi yakınlığı ve müminleri veli edinmek şeklindeki bağı da bitiş­tirmezler. Arap müşrikleri Peygamber (s.a.)'i yalanlayarak fıtrat ahdini bozmuş oldular. Kitap Ehli ise, hem fıtrat ahdini bozmuştur, hem de Yüce Allah'ın kitap­larında kendilerinden almış olduğu peygamberimiz Muhammed'e iman ahdini bozmuştur. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Şüphesiz içlerinden bir gurup bilip durdukları halde yine de hakkı gizlerler." (Bakara, 2/146). Buna göre peygamberlerin gönderilişlerini inkâr eden, onların gösterdikleri aydınlık yol ile doğruyu bulmayan herkes, Allah'ın ahdini bozmuş demektir.

Bu bozguncular, yeryüzünde masiyetler işleyerek, insanlar arasında boz­gunculuk yaparak, onları imandan alıkoyarak inançlarından saptırarak, Kur'an çerçevesinde şüpheler uyandırarak -kendi nüfuz ve payelerini korumak gayesiyle- yeryüzünde fesat çıkartırlar.

Sonuçta ise bunlar rezil edilmek, şaşkınlık içerisinde kalmak ve yardımsız bırakılmak suretiyle dünyada acıklı azab ve Allah'ın kendilerine gazab etmesi suretiyle de ahirette hüsrana uğrayacak olanlardır. Dünyalarında da ahiretle-rinde de onlar için bir mutluluk yoktur. Çünkü bunlar hidayet karşısında dalâ­leti, mağfiret karşısında gazabı, cennet karşılığında cehennemi, ahde vefa kar­şısında ahdi bozmayı, bağları bitiştirmek yerine kesmeyi, salah yerine fesadı, sevap ve ecir yerine cezayı almışlardır.[22]

 

İnsanı Yaratmak, Öldürmek, Gökleri Ve Yeri Yaratmak Gibi İşlerle Tecelli Eden Allah'ın Kudreti

 

28- Nasıl oluyor da Allah'ı inkâr edi- yorsunuz? Halbuki daha önce ölüler  idiniz de sizi diriltti. Sonra sizi yine öl- dürecek, sonra yine tekrar sizi dirilte- cek ve sonunda yalnız O'na döndürüle- çeksiniz.

29- Yerde ne varsa hepsini sizin için  yaratan, sonra göğe yönelip (istiva  edip) de onları yedi gök halinde düzenleyen O'dur. O, herşeyi çok iyi bilen  (aıîm)dir%

 

"Onları yedi gök halinde düzenleyen" yani eksiksiz bir şekilde, bir çatlak ve eğrilik-büğrülük bulunmaksızın yaratışlarını tam yapan "O'dur." Çünkü on­ların düzenlenmesi (tesviye edilmeleri) nin anlamı, yaratılışlarının dengeli kı­lınması, dosdoğru olması, eğrilik ve çatlaktan uzak olması veya yaratma işle­minin tamamlanması demektir.

"Yönelip (istiva edip)" buyruğunda sözü geçen istiva, sözlükte bir şeyin üstüne yükselmek demektir.

"O her şeyi çok iyi bilendir." Allah gökleri herhangi bir düzensizlik olmak­sızın sapasağlam ve eksiksiz bir şekilde yarattıktan sonra, yerde bulunan her şeyi de orada yaşayanların gereklerine, menfaat ve maslahatlarına uygun ola­rak yarattıktan sonra, her şeyin durumunu genel ve özel olarak çok iyi bilir.[23]

 

Açıklaması

 

Ey kâfirler! Durumunuz hayret vericidir. Şanı Yüce Allah, ölümünüzden sonra bu dünya hayatında sizi var etmekle birlikte, nasıl olur da O'nun varlığı­nı ve kudretini inkâr ediyorsunuz? Gizli-açık üzerinizdeki nimetlerini tamam­lamış, sizlere hayatın akü, duyu ve duygular gibi en üstün nimetlerini bağışla­mış, hayatın kalıcılığını sağlayan rızıklarla sizi donatmış bulunuyor. Ecelinizin sona ermesiyle birlikte canınızı alıyor, öldükten sonra da kabirlerinizden sizleri diriltiyor, sonra hesaba çekilmek, amellerinizin karşılığını görmek üzere de tekrar ona döndürülüyorsunuz. Böylelikle herkes dünyada iken işlediklerinin karşılığını görecek ve her nefis kendisine ihsan edilen nimetler dolayısıyla he­saba çekilecek. İşte iki ölüm ve iki hayat. Bunlar size küfür üzere kalmanızda ileri sürebileceğiniz bir mazeret bırakmamakta, Kur'an-ı Kerîm'in misalleriyle alay etmeniz, Muhammed (s.a.)'in peygamberliğini inkâr etmeniz için hiç bir şeyi mazeret sürmenize imkân vermemektedir.

İbni Abbâs ve İbni Mes'ûd şöyle tefsir ediyor: Sizler yaratılmadan önce yok idiniz, ölü idiniz. O sizi diriltti, yani yarattı. Sonra ecellerinizin sona ermesiyle sizi öldürecek, sonra da kıyamet gününde sizi tekrar diriltecektir. Bu tefsiri baş­ka ayet-i kerime de desteklemektedir: "Rabbimiz bizi iki kere öldürdün, iki kere de dirilttin." (Mü'min, 40/11). İbni Atiyye der ki: İşte ayet-i kerime ile kastedilen budur. Kâfirler ölmeyi ve diriltilmeyi kabul ettiklerinden dolayı bu delilin gere­ğini kabul etmekten de kurtulamazlar. Kâfirler başlangıçta yok olan ölüler ol­duklarını, sonra dünyada yaratıldıkları anı, sonra yine dünyada öldürüldükleri­ni kabul ettiklerine göre, öbür diriltmenin gereğini de kabul etmeleri gerekir ve bu onlar aleyhlerine daha güçlü bir delil olur. Onların bunu inkâr etmeleri ise, delil getirmek imkânını bulamayacakları bir iddia halini alır. [24]

Daha sonra, Yüce Allah öldükten sonra dirilmeye ve insanları imana yö­neltmeye dair bir delil sözkonusu etmektedir. Bu, yeryüzünü içinde bulunan her şeyle yararlanalım, Allah'ın yaratan ve rızık veren olduğunu kabul edelim diye, bizler için yaratmasıdır. Buna göre faydalanmak ya hayatı sürdürme es­nasında varolan şeylerden yararlanmak suretiyle maddi anlamıyla olur, ya da egemenlik altına alamadığımız şeyler üzerinde durup düşünerek, ibret alarak, manevi şekliyle gerçekleşir. Her iki durumda ise bedenlerin ve ruhların gıdası gerçekleşmiş olur.

Yüce Allah yeryüzünde insanlar için hayatlarını sürdürme imkânını ha­zırlamış, insanı korunmuş bir tavanın gölgesine almakla bunu gerçekleştirmiş­tir. Sözü geçen bu tavan kudreti ile yükselttiği, sapasağlam bir yapı halinde düzenlediği, hikmeti ile var ettiği yedi semadır. Bunlara geceleyin yeryüzünü aydınlatsınlar diye harikulade gezegenler ve yıldızlar yerleştirmiştir. Bunların gerçek mahiyetlerini, durumlarını, onlarda bulunan harikuladelikleri yalnızca Allah bilir. Allah yerde ve gökte ne yarattıysa hepsini bilendir. İşte bütün bun­lar yaratıcı bir ve tek ilahın varlığını gösteren göz kamaştırıcı kudretinin delilleridir. O, bu kudretiyle tekrar yaratmayı ve tekrar hayatı takdir etmeye kadir­dir. Artık bütün bunlardan sonra küfrü, inkârı veya Allah'ın varlığını kabul et­memeyi haklı çıkartan bir sebep bulunabilir mi?[25]

 

İnsanın Yeryüzünde Halife Kılınması Ye Ona Dilin Öğretilmesi

 

30- Hani Rabbin meleklere: "Muhak­kak ben yeryüzünde bir halife yarata­cağım." demişti. "Biz seni hamdinle teşbih ve takdis edip dururken orada fesat çıkartacak, kanlar dökecek bir kimse mi yaratacaksın?" demişlerdi. (Allah) "Sizin bilmediklerinizi herhal­de ben bilirim" demişti.

31- Âdem'e bütün isimleri öğretti, son­ra onları meleklere gösterip: "Eğer doğru söyleyenler iseniz, bunların isimlerini bana bildirin" dedi.

32- Dediler ki: "Seni teşbih ederiz. Se­nin bize öğrettiğinden başka bir şey bilmeyiz. Gerçekten sen Alîm'sin, Ha-kîm'sin."

33-  (Allah) "Ey Âdem onlara isimlerini haber ver." diye buyurdu. O da onlara isimlerini haber verince (Allah) buyur­du ki: "Size gerçekten göklerin ve ye­rin gizliliklerini ben bilirim ve neyi açıklarsanız neyi gizlerseniz yine ben bilirim" demedim mi?

 

Açıklaması

 

Ya Muhammedi Kavmine ataları Adem'in yaratılış kıssasını anlat! Hani Yüce Allah meleklere: Ben yeryüzünde bir halife edineceğim. Bu halife orayı imar edecek, orada yerleşecek. Benim hükümlerimi insanlar arasında uygula­yacaktır. Ondan sonra arka arkaya gelen nesiller de kâinatın imarı için onun bütün görevlerini üstleneceklerdir, demişti. Melekler hayret ile ve öğrenmek amacıyla şöyle sorarlar: "Sen nasıl olur da öyle bir halife yaratırsın? Halbuki onun soyundan gelecekler arasında masiyetler işleyerek fesat çıkartacak, hak­sızca ve haddi aşarak kanlar dökecek kimseler bulunacaktır. Çünkü onlar işle­rini irade ve seçimlerine dayanarak yapacaklardır. Zira onlar çamurdan yara­tılmışlardır. Madde onların yapılarının bir parçasıdır. Bu şekilde olan bir yara­tığın ise hata işleme ihtimali daha yüksektir.

Peki, -itiraz ve kıskançlık yolu ile değil de hayret ve öğrenmek üzere- itaat edenler yerine masiyet edenleri nasıl yaratırsın? Halbuki sen hayırdan başka­sını yapmayan, hayırdan başkasını dilemeyen Hakîm'sin."

Melek1 / ileride insanoğlunun yapacaklarını nasıl oldu da bilebildi diye sorulursa cevabımız şu olur.

Melekler ya bunu Allah tarafından verilen bir haber ile ya da Levh-i Mah-fûz'dan bilmişlerdir. Yahut onlar günah işlemekten yana korunmuş (masum) biricik yaratıkların kendileri olduğunu, onların dışında kalan diğer bütün ya­ratıkların ise bu nitelikte olmadığını bilmiş olduklarından dolayı bu soruyu sormuşlardır. \a da Sekaleyn'den birisi olan insanları diğeri olan cinlere kıyas etmişlerdir. Çünkü cinler daha Önceden yeryüzünde yerleştirilmiş ve melekle­rin orada sakin olmalarından önce fesat çıkartmışlardı.[26] Yahut melekler ha­yır ve şerri kendisinde barındıran maddenin tabiatını bildiklerinden dolayı bu-

nu söylemiş olabilirler ki bizim tercihimiz de budur. Şöyle de denilebilir: Hz. Âdem'den önce yeryüzünde bir çeşit yaratıklar vardı. Bunlar fesat çıkardılar, kanlar döktüler. İşte bu halife de onların yerine geçecektir. Bunun delili ise Yü­ce Allah'ın: "Sonra sizi arkalarından yeryüzünde halifeler yaptık." (Yunus, 10/14) buyruğudur. İşte melekler bu yeni halifeyi öncekilere kıyas ederek böyle söylemiş olabilirler.

Melekler böyle diyerek kendilerinin halife kılınmaya daha uygun oldukla­rını söylediler. Bunu da şöyle gerekçelendirmişlerdi: Çünkü bizim amellerimiz seni tesbîh, takdis etmek ve sana itaat etmekten ibarettir. Yüce Allah onlara şu cevabı vermişti: Onu halife kılmamdaki sizin için gizli olan maslahatı ve hikmeti ben daha iyi bilirim. Yeryüzünün nasıl ıslah olacağını, nasıl imar edile­ceğini, onu imar etmeye kimin elverişli olduğunu en iyi bilenim. Bu yaratığı yaratmakta sizin bilmediğiniz, benim bildiğim özel bir hikmetim vardır. Belki de insanlar arasındaki menfaatler üzere yapılan yarış, (hayatta) kalmak üzere biribirleriyle anlaşmazlıkları, kendi menfaatlerine karşı duydukları sevgi, ka­inatın ilerlemesinin, dünyanın uygarlaşmasının en güçlü sebeplerinden birisi­dir. Dünya hayır ve şer ile ıslah ve imar olur. Bununla da peygamberlerin gön­deriliş, insanların sınanış ve nefse karşı cihad hikmeti ortaya çıkar. Bu açıkla­malar meleklerin Yüce Allah'ın fiillerinin sonsuz hikmet ve kemale sahib oldu­ğunu bilmeleri yolunda bir irşâddır.

Daha sonra Yüce Allah kendilerinin halifeliğe daha lâyık oldukları şeklin­deki meleklerin kanaatlerini çürütmek, onların acizliklerini ortaya çıkarmak üzere melekleri bir sınavdan geçirir. Bu sınav Hz. Adem'e eşyanın isimlerini ve bitki, cansız, insan, hayvan gibi dünyanın kendileriyle imar olacağı türleri öğ­retmesinden sonra olmuştu. Yüce Allah bu öğretmenin ardından ad taşıyan varlıklar topluluğunu meleklere arzetti; ya da onlardan birtakım örnekler ar-zetti. Yani bizzat onların varlıklarını sundu. Çünkü Yüce Allah "Gösterip (arze-dipT diye buyurmaktadır. Göstermek (arzetmek) isimler hakkında düşünüle­mez. Yüce Allah onlara: Eğer sizler halifeliğe başkalarından daha çok hak sa­hibi olduğunuz iddianızda doğru söyleyen kimseler iseniz haydi bunlarm isim­lerini bana bildiriniz, dedi. Onlar da bu istenileni yerine getiremediler ve şöyle dediler: Seni her türlü eksiklikten tenzih ederiz; Rabbimiz, bize öğrettiğinden başka bizim bilgimiz yoktur. Şüphesiz ki sen her şeyi çok iyi bilensin, her ya­ratmasında hikmeti sonsuz olansın.

İşte bu buyruklar, Hz. Âdem'in meleklerin bilmediği şeylerin kendisine öğ­retilmesi ile meleklere üstün kılındığını, onlardan daha seçkin bir mevkide bu­lunduğuna işaret etmektedir. O bakımdan meleklerin ona karşı öğünmelerine neden olan bir üstünlükleri yoktur.

Daha sonra şanı Yüce Allah şöyle buyurdu: Ey Âdem, onların bilmekten âciz oldukları ve bilemeyeceklerini itiraf ettikleri bu eşyanın isimlerini onlara bildir. Hz. Adem onlara bütün bu eşyanın isimlerini haber verince melekler Hz. Âdem'in ve soyundan gelecek olanların halifelik makamına getiriliş sırrını ve maddî şeylerle uğraşmaya kendilerinin elverişli olmadıklarını idrak ettiler.

Halbuki bunlarla uğraşmaksızm dünya ayakta duramaz. Onlarla uğraşama-yışlannın sebebi ise meleklerin nurdan, Âdem'in ise çamurdan yaratılmış ol­ması ve maddenin Âdem'in yapısının bir parçası olmasıdır.

İşte bu esnada Yüce Allah meleklere şöyle buyurur: Ben sizlere göklerde ve yerde sizin için gaybî olan şeyleri de gaybî olmayan şeyleri de en iyi bilen ol­duğumu, yeryüzünde boşuna bir halife yaratmayacağımı, gizli ve açık herşeyi bildiğimi, sizin açığa vurduğunuz ve gizlediğiniz sözlerinizi dahi bildiğimi söy­lememiş miydim?

İbni Abbas'tan şu rivayet gelmiştir: "(Melekler kendi aralarında şöyle de­mişlerdi): Allah kendi katında bizden daha değerli bir yaratık yaratmayacak­tır. O bakımdan bizler yeryüzünde halifeliğe daha layıkız." [27] Bu ilgili ayetle­rin bir açıklama şeklidir. Taberî de der ki: Ayet-i kerimenin tevili ile ilgili ola­rak en uygun açıklama İbni Abbâs'ın söyledikleridir: Bu ise Yüce Allah'ın: "Si­zin açıkladıklarınızı en iyi bilenim." buyruğunun anlamını ifade eder. Ben gök­lerin ve yerin gaybını bilmekle birlikte dillerinizle açığa vurduğunuzu da "giz­lediklerinizi de" yani içinizde saklayıp açıklamadıklarınızı da "bilirim". Bana hiç bir şey gizli kalmaz. Sizin gizledikleriniz ile açığa vurduklarınız benim için birdir. Dilleriyle onların açığa vurdukları ise, Şanı Yüce Allah'ın kendilerinden söylediklerini haber verdiği husustur ki, o da onların: "Biz seni hamdinle teş­bih ve takdis edip dururken, orada fesat çıkartacak, kanlar dökecek bir kimse mi yaratacaksın?" demeleridir. Açıklamayıp gizledikleri ise İblis'in Allah'ın em­rine muhalefet etmesi, ona itaat etmeyip büyüklenmesi gibi gizli olan husus­lardır.[28]

 

Meleklerin Kendisine Secde Etmesi Suretiyle Hz. Âdem'e İlâhî Lütuf

 

34' Hani biz meleklere: "Adem'e secde edin" demiştik de hemen secde etmişlerdi- Ancak İblis dayattı, büyüktendi.  (Zaten) o, kafirlerdendi.

 

Açıklaması

 

Ey Muhammed! Kavmine, o tertemiz meleklere şöyle dediğimizi de hatır­lat: Âdem'e kafirlerin putlarına yaptığı şekilde ibadet ve ilâh edinmek amacı ile değil de, boyun eğmek, selâmlamak ve tazim amacıyla secde edin, demiştik. İblis dışında bütün melekler ona secde etmişti. O ise secde etmekten yüz çevir­miş, Hz. Âdem'e karşı büyüklük taslamış ve "Ben ondan daha hayırlı olduğum halde ona secde mi edecek misim? Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan ya­rattın", demiş, böylelikle yüz çevirmesi, büyüklük taslaması, kendisini üstün görmesi ve aldanışa götüren gururu sebebiyle kâfirlerden olmuş; kıyamet gü­nüne kadar Rabbinin emrine karşı gelip isyan etmesi, Âdem'e secde etmeyi reddetmesi sebebiyle de lanet edilmeyi hak etmiştir.[29]

 

Cennette Bulunan Hz. Âdem İle Hz. Havva'ya Karşı Şeytanın Tavrı

 

35- Ve Biz: "Ey Âdem sen ve eşin cenete yerleş, ondan bol bol istediğiniz gibi yiyiniz. Yalnız bu ağaca yaklaşmayı­nız; yoksa ikiniz de zalimlerden olur­sunuz." dedik.

36- Şeytan onları ordan kaydırıp onları içinde bulunduklarından (cennetten) çıkardı. Biz de: "Kiminiz kiminize düş­man olarak inin. Yeryüzünde sizin için bir süreye kadar karar yeri ve faydala­nacak şey vardır." dedik.

37- Derken Adem Rabbinden bazı keli­meleri telakki etti (belleyip aldı). O da tevbesini kabul etti. Çünkü O Tev-vâb'dır, Rahîm'dir.

38- "Hepiniz oradan inin." dedik. "Şa­yet benden size bir bidayet gelirse kim benim hidayetime uyarsa onlar için hiç bir korku yoktur ve onlar asla üzülmezler de."

39- Kâfir olup ayetlerimizi (kitapları­mızı) yalanlayanlara gelince; işte bun­lar ateş ehlidirler ve onlar orada ebe-diyyen kalıcıdırlar.

 

Açıklaması

 

Ya Muhammedi Sen kavmine şunu da anlat: Yüce Allah Âdem'e ve onun eşine cennette yerleşmelerini, oradaki nimetlerden istedikleri gibi yararlanma­larını, herhangi bir zorluk ve sıkıntı çekmeksizin afiyetle ya da sınırsız bol bir şekilde yemelerini emretmiş, bununla birlikte belli bir ağaçtan yemelerini de yasaklamıştır. Çünkü o ağaçtan yemek kendilerine zulmetmeleri demektir. Şu kadar var ki onların düşmanı olan şeytan oradan ayaklarını kaydırdı, içinde bulundukları uçsuz bucaksız nimetlerden çıkmalarına sebep oldu. Bunu ise o ağaçtan yemek hususunda onları aldatarak gerçekleştirdi. Ya da onları uzak­laştırıp cennetten çıkardı. Bunu şu sözleriyle gerçekleştirdi: "Rabbinizin size bu ağacı yasaklaması melekler olmayasınız yahut (burada) ebediyen kalmaya-anız diyedir. Bir de onlara: Şüphesiz ki ben size öğüt verenlerdenim, diye yemin etti." (A'râf, 7/20-21). Bu şekilde şeytanın vesveselerinin etkisi altında kaldılar, cennetten yeryüzüne çıkartıldılar, dünyanın sıkıntıları ile karşı karşıya kaldı­lar. Böylece insan ile şeytan arasında düşmanlık başgösterdi. İblis, Âdem'in onun eşi Havva'nın ve ikisinin soyundan gelenlerin düşmanı, insanlar da onun düşmandır. O bakımdan onun aldatmasından sakınınız: "Muhakkak şeytan si­zin düşmanmızdır. Siz de onu düşman edinin. O kendi topluluğunu ancak ce­hennemin arkadaşlarından olsunlar diye çağırır." (Fâtır, 35/6).

Daha sonra Yüce Allah Hz. Âdem'e birtakım kelimeler ilham etti. O ve eşi bu kelimeler gereğince amel ederek ve samimi bir şekilde tevbe ettiler. Sözü ge­çen bu kelimeler Yüce Allah'ın şu buyruğunda şöylece ifade edilmektedir: "Rabbimiz, biz nefislerimize zulmettik. Eğer bize mağfiret ve merhamet etmez­sen herhalde zarara uğrayanlardan oluruz." (A'râf, 7/23). Yüce Allah tevbeleri-ni kabul buyurdu. Çünkü O tevbeyi çokça kabul eden, kullara rahmeti geniş olandır. Bunun sonucunda insanlar yeryüzünde iki gruba ayrıldı: Birisi Allah'a iman eden, O'na itaat üzre amel edenler ki, ahirette Allah'ın cennetlerinde ola­caklardır. Diğer bir grup ise Allah'ın kitaplarında indirdiklerini yalanlayan, peygamberlerin risaletlerini inkâr edenlerdir. Onlar da cehennem ateşinde ebe-diyyen kalacaklardır.[30]

 

Adem (s.a.) Kıssası:

 

Kur"ân-ı Kerîm'de Adem (s.a.) adı toplam 25 defa geçmektedir. Bakara Sû­resi 31-37. ayetlerde, Âl-i İmran sûresi 33-59. ayetlerde, Mâide Sûresi 27. ayet­te, A'râf Sûresi 11, 172. ayette, İsrâ Sûresi 61-70. ayette, Kehf Sûresi 50. ayet­te, Meryem Sûresi 58. ayette, Tâ-Hâ Sûresi 115-121. ayetlerde, Yasin Sûresi 60. ayette Hz. Âdem'den söz edilmektedir. Bakara, A'râf, İsrâ ve Kehf sûrele­rinde olduğu gibi kimi zaman Hz. Adem'den isim ve nitelikleriyle söz edilmesi, Hicr ve Sâd sûrelerinde olduğu gibi de kimi zaman yalnızca niteliklerinden söz edilerek kıssanın anlatımının çeşitli türler alması, Kur'ân-ı Kerîm'in i'câzma delil olan hususlar arasında yer alır.

Kıssada altı konu ele alınmaktadır. [31]

1- Hz. Âdem'in çamurdan yaratılışı: Kur'ân-ı Kerîm Âdem (a.s.)'in yaratılı­şının aslının çamurdan, değişmiş çamurdan olduğunu ifade etmektedir. Niha­yet bu pişmiş çamur gibi ses veren bir hale gelince, Allah onun içine kendi nez-dinden ruh üflemiştir. Bunun üzerine o, hareket eden maddi, aklî, manevî ve ahlâkî birtakım güçlere sahip bir insan oluvermiştir. Adem ve Havva Kur'ân-ı Kerîm'in haber verdiği şekilde insan türünün esasını teşkil eder. İlim adamları günümüzde artık maymunu insanın aslı ve atası kabul eden Darwin nazariye­sinin çürüklüğünü ortaya koymuştur.

2- Adem'e secde ediliş: Yüce Allah İblis'e ve meleklere Âdem'e ibadet için değil de şanını yüceltmek kastıyla secde etmeleri emrini vermiş, bütün melek­ler secde ettiği halde cinlerden olan İblis secde etmemiştir. İblis böylelikle Rab-binin emri dışına çıkmış, büyüklük taslamış ve dayatmıştır.

3- İblis'in emre muhalefet ediş sebebi ve cezası: İblis kendisinin Hz. Âdem'den daha üstün olduğunu ileri sürmüş; "Beni ateşten onu ise çamurdan yarattın" demiştir. Ateş ise yükselmek ve yukarı doğru çıkmak gibi özelliklere sahip olduğundan dolayı, aşağı doğru çökme ve hareketsizlik unsuru olan ça­murdan daha üstündür. Yüce Allah büyüklük tasladığı için ve Allah'a haksızlı­ğı nispet ettiğinden dolayı onu kovmuştur. Şu kadar var ki İblis kıyamet günü­ne kadar kendisine mühlet verilmesini istemiş, Allah da ona mühlet vermiştir. Ayrıca Hz. Âdem'e soyundan gelecek olanları azdırmak tehdidinde bulunmuş, Yüce Allah da ona Allah'ın ihlâsa erdirilmiş kullan üzerinde onun herhangi bir etkisinin olamayacağını belirtmiş ve hem onu hem de ona uyanları cehennem azabı ile tehdit etmiştir.

4- Hz. Âdem'in yeryüzünde halife kılınması: Yüce Allah meleklerine Hz. Âdem'i yeryüzünde kendisinin halifesi kılacağını haber vermiştir. Bu halifenin yeryüzünde bulunan şeylerde tasarruf etme yetkisi olacaktır. Melekler de Yüce Allah'a kendileri itaat ehli oldukları, masiyetlerden uzak kaldıkları halde, yer­yüzünde fesat çıkartacak, kanlar dökecek kimseleri -bilgi edinmek ve hikmetini öğrenmek üzere- nasıl yaratacağını sordular. Cenab-ı Hak da onlara yarattığı bu varlıkta mevcut olan kendilerinin bilmediği sırlan bildiğini ve kendilerinin bilmedikleri ilmi ona bir özellik olarak bahşettiğini belirterek cevab verdi.

5- Hz. Adem'e duyularla hissedilir eşyanın isimlerinin öğretilmesi: Yüce Allah Hz. Âdem'e çevresinde gördüğü ekin, ağaç, meyve, kap-kacak, hayvan ve cansız gibi bütün eşyanın isimlerini öğreterek onu meleklerden üstün ve müm­taz kılmıştır. Çünkü Âdem (a.s.)'in yemesinde, içmesinde bunlardan yararlan­ma ihtiyacı vardı. Herhangi bir şeye ihtiyaç duymayan meleklerden farklı bir durumdaydı. Daha sonra Yüce Allah meleklerden ad taşıyan bu varlıkların isimlerini söylemelerini istedi, ancak melekler bunu bilemediler. Hz. Âdem'in soyundan gelenlerin birtakım şeylere ihtiyaç duymaları onları çalışmaya, kâ­inatı imar etmeye, ekin, sanayi ve ticaret gibi bütün alanlarda gerekli araçla­rın gelişimi için çalışmaya iter.

6- Hz. Âdem'in ve eşinin cennette yerleşmeleri ve oradan çıkmaları: Yüce Allah Hz. Âdem'i cennete yerleştirdi, ona eş olarak Havva'yı yarattı, her ikisine muayyen olarak kendilerine belirttiği bir ağaç dışında cennetteki meyvelerden yararlanmayı mubah kıldı. İblis onlara o ağaçtan yemek için vesvese verdi, on­ları kandırdı. Onlara: Rabbinizin size bu ağacın meyvesinden yemeyi yasak kıl­masının tek sebebi, ondan yemenizin sizleri meleklerden kılacağıdır veya sizle­rin ölümsüz ebedi kimseler olacağınız içindir. Hz. Âdem işin başında ağaçtan yemeyi reddetti. Şeytanın aldatmalarına karşı direndi. Şu kadar var ki İblis vesvese vermeye devam etti: "Şüphesiz ki ben size öğüt verenlerdenim." diye onlara yemin etti. Nihayet Hz. Âdem kendisine secde etmeyi kabul etmeyen düşmanının o olduğunu unuttu. Havva ile birlikte o ağaçtan yediler. "Hemen ayıp yerleri görülüverdi ve cennetin yapraklarıyla üstlerini örtünmeye başladı­lar." (Tâ-Hâ, 20/121). Böylelikle avret yerlerini örtmeye çalışıyorlardı. Allah Hz. Âdem'e emrine aykırı hareket ettiği ve ağaçtan yediği için sitemde bulun­du. Hz. Adem de pişman oldu. Allah'tan mağfiret dileyip tevbe etti, Allah da tevbesini kabul etti. Bununla birlikte ona ve Havva'ya cennetten çıkıp yeryü­zünde yerleşme emrini verdi.[32]

 

Hz. Âdem Kıssasından Öğüt ve Hikmetler:

 

1- Yüce Allah'ın tek başına bildiği birtakım sırlar, hikmetler ve bilgiler vardır. Melekler de dahil olmak üzere mahlukatından hiç bir kimse bunları bi­lemez. Çünkü melekler Hz. Âdem'in halifelik makamına getiriliş hikmetini bil­mediklerinden dolayı bu seçimin sebebi ile ilgili soru sormuşlardı.

2- Şanı Yüce Allah inayetiyle bir şeye yöneldiği takdirde o şeyi oldukça üs­tün ve büyük kılar. Nitekim onun inayeti toprağa yöneldi de ondan eksiksiz tam bir insan yarattı, bu insana meleklerin idrak etmekten âciz olduğu bir se­viyede bilgi, marifet ve buna benzer şeyleri cömertçe ihsan etti.

3- Allah tarafından üstün ve şerefli kılınmış olmakla birlikte insan zayıf­tır. Unutmaya meyillidir. Nitekim Hz. Âdem de Allah'ın emir ve yasaklarını unutmuş, düşmanı olan şeytana itaat etmiş, Allah'ın yemeyi yasakladığı ağaç­tan yemişti.

4- Tevbe edip Yüce Allah'a dönmek, Allah'ın uçsuz bucaksız rahmetine na­il olmanın yoludur. Rabbine karşı gelen Âdem tevbe etti, Allah da onun tevbe-sini kabul etti. Buna göre isyan eden bir kimseye düşen, bir an önce tevbeye koşmak, Allah'ın rahmet, rıza ve mağfiretinden ümid kesmeksizin ondan mağ­firet dilemeye yönelmektir.

5- Kibir, inat, fesat çıkartmak üzere ısrar, İlâhî gazabı hak etmenin, lanete uğramanın, gazaba uğrayıp Allah'ın rahmetinden kovulmanın sebepleri arasın­da yer alır. Secde etmeyi kabul etmeyen, bu inkarcı konumunu sürdürmekte ıs­rar edip Allah'a karşı inad eden şeytan, insanı aldatıp ve onu Allah'ın itaatin­den çevirmesi suretiyle Allah'ın egemenliğine karşı meydan okudu; bunun üze­rine de Allah ona gazab etti ve ebediyyen cennetten kovdu.[33]

 

İsrailoğulları'ndan İstenenler

 

40- Ey İsrailoğullan! Size verdiğim ni­metimi hatırlayın ve ahdimi yerine ge­tirin ki ben de sizin ahdinizi yerine ge­tireyim ve yalnız benden korkun.

41- Beraberinizdekileri doğrulayıcı olarak indirdiğime iman ediniz ve onu inkâr edenlerin ilki olmayınız. Ayetle­rimi de az bir pahaya satmayınız ve yalnız benden korkunuz.

42- Bilip dururken hakkı batıla karıştı­rıp hakkı da gizlemeyiniz.

43- Namazı dosdoğru kılınız, zekâtı ve­riniz ve rükû edenlerle birlikte rükû ediniz.

 

Açıklaması

 

Ey salih bir peygamber olan Yakub'un evlâtları! Hakka uymak hususunda atanız gibi olunuz. Allah'ın sizin atalarınıza ihsan etmiş olduğu Firavn'un aza­bından kurtarmak, bulutlarla gölgelendirmek gibi nimetlerini hatırlayın, O'nun emirlerine uyarak, O'na itaat ederek nimetlerine karşı şükür edin. Siz­den alınan söz üzere Allah'a iman etmek, hiç bir fark gözetmeksizin özellikle son peygamber Muhammed'e olmak üzere bütün peygamberlerine iman etmek şeklindeki sözünü yerine getirin ki, ben de Arz-ı Mukaddes'te size iktidar ver­mek, şanınızı yükseltmek, geçiminizi bollaştırmak, düşmanlarınıza karşı size zafer, ahirette de ebedî mutluluğu vermek şeklindeki dünya ve âhirete dair si­ze vermiş olduğum sözümü yerine getireyim.

Bu sözün kapsamı içerisinde olmak üzere- Kur"ân-ı Kerîm'e de, onun Allah tarafından indirildiğine ve Allah'ın Tevrat'ı, ondan önceki peygamberlere indiri­len kitaplarla birlikte destekleyici, doğrulayıcı ve onlara uygun olarak indirdiği­ne de iman ediniz. Onun önceki kitaplara uygunluğu, Allah'ın tevhidine çağır­ması, ahlaksızlıkların terkedilmesine davet etmesi, ma'rûfun emredilip münker-den sakmdırılması çağrısında bulunması bakımındandır. Ayrıca Tevrat'ta Resulullah (s.a.)'ın nitelikleri de açıklanmaktadır. O halde ey Kitab Ehli, onu inkâr edenlerin ilki olmayınız. Siz insanlar arasında ona iman etmeye en layık olan kimselersiniz. Çünkü Tevrat'ta onun doğruluğunun delili vardır. Muhammed'in peygamberliğinin doğruluğunu gösteren Allah'ın ayetlerini başkanlık, liderlik, mal, miras, gelenekler ve eski alışkanlıklar gibi basit ve dünyevî bedellere değiş­meyiniz. Çünkü bütün bunlar oldukça basit ve değersiz şeylerdir. Kâr sağlaya­mayan, zarar dolu bir ticarettir. Allah'tan başka hiç bir kimseden korkmayınız. Çünkü bütün hayırlar onun elindedir. Tevrat'ta bulunan hakkı, uydurduğunuz ve kendi ellerinizle yazdığınız batıla karıştırmayınız. Allah'ın ayetlerini gizleme­nin zararlarını bildiğiniz halde, peygamberin niteliklerini ve gerçek müjdesini gizlemeyiniz. Çünkü ahirette bilgi sahibi olanın göreceği ceza ile cahilin göreceği ceza bir değildir. Allah'ın üzerinize farz kıldığı namaz ve zekatı yerine getiriniz. Bunları Peygamber Muhammed (s.a.) ile birlikte edâ ediniz.

Yüce Allah'ın burada namazı "rükû" tabiri ile ifade etmesinin sebebi onla­rı namaz diye kıldıkları rükû'suz eski amellerinden uzaklaştırmak içindir.[34]

 

Yahudilerin Kötü Ahlakına Örnekler

 

44-  Siz insanlara iyiliği emreder, ken­dinizi unutur musunuz? Halbuki Kita­bı da okuyup durursunuz. Halâ akıl­lanmayacak mısınız?

45- Bir de sabır ile ve namaz ile yardım isteyiniz. Şüphesiz o hâşi'lerden başka­sına elbette büyük gelir.

46- Onlar ki gerçekten Rablerine kavu­şacaklarını ye sonunda yalnız O'na dö­nücü olduklarını bilirler.

47- Ey İsrailoğulları! Size verdiğim ni­metimi ve sizi âlemlere gerçekten üs­tün kıldığımı hatırlayın.

48- Bir de öyle bir günden korkun ki, kimse kimseye hiç bir fayda vermez. Ondan herhangi bir şefaat da kabul olunmaz. Ondan bir fidye de alınmaz ve onlara yardım da edilmez.

 

Nüzul Sebebi

 

el-Vâhidî ve es-Salebî'nin İbni Abbâs'dan rivayetlerine göre o şöyle demiş­tir: Bu ayet (44. ayet) Medine'deki Yahudiler hakkında inmiştir. Onlardan bir kişi müslümanlar arasında evlilik dolayısıyla akrabalık bağı bulunan hısımla­rına, yakınlarına, süt akrabalığı bulunan müslümanlara şöyle dermiş: Tuttu­ğun bu din üzerinde sebat göster. Bu dinin emirlerini yerine getir. Bu adam -yani Muhammed (s.a.)'ın işi haktır, gerçektir. Böylelikle bu işi insanlara emre­diyor, kendisi ise bu işi yapmıyordu. [35]

es-Süddî de der ki: İsrailoğullan Allah'a itaat etmeyi, ondan korkup tak-vâlı olmayı, iyilik yapmayı emrediyor, kendileri ise bunlara uymuyorlardı. Yü­ce Allah da bundan dolayı onları kınadı. [36]

 

Açıklaması

 

Az önce nüzul sebebinde de görüldüğü gibi, bu ayet-i kerimeler Kitap Ehli hakkında özellikle de hahamlar ve rahipler hakkında nazil olmuştur. Bunlar insanlara hayrı emreder, İslâm üzere sebat göstermelerini söyler, kendileri ter-kederlerdi. Bu gerçekten şaşılacak, garip karşılanacak bir husustur. Bir işin yapılmasını emreden kimse, o hususta uyulacak örnek kişi olmalıdır. Bizzat o kişinin başkasına verdiği emri işlemek hususunda dikkatli ve çabuk davran­ması gerekir. Aksi takdirde çevresindeki insanları aydınlatırken kendisi yanıp duran bir kandilden başka bir şeye benzemezler. İşte bu ifadeler ile ağır bir şe­kilde azarlanmakta ve yaptıkları işlerin kötülüğü dile getirilerek onlara sitem edilmektedir. Ey Kitap Ehli! Hayrın bütün çeşitlerini ihtiva eden bir iyiliği in­sanlara emredip durduğunuz halde, kendinizi unutmanız size yakışır mı? Ni­çin başkasına verdiğiniz emirleri siz uygulamıyorsunuz? Üstelik siz Kitabı da okuyup duruyor, Allah'ın emirlerine karşı kusurlu hareket edenler hakkında o Kitap'ta bulunan tehditleri biliyorsunuz. Kendinize yaptığınızı akledip düşün­müyor musunuz? Niye uykunuzdan uyanıp körlüğünüze bir son vermiyor mu­sunuz?

Bu hitap her ne kadar Kitap Ehli'nden Yahudilere yönelik ise de, her dö­nemde diğer milletlere de bir hitaptır. Çünkü nazar-ı itibara alınması gereken, iniş sebebinin özel olması değil, lafzın genel olmasıdır. Böyle bir hastalığın te­davi yolu gerçek anlamıyla iman etmeniz, size kötülüğü emreden nefsinize kar­şı Allah'ın rızasına uygun işleri yapmak hususunda gerçek sabır ile ve namaz ile yardım dilemenizdir. Gerçek sabır Yüce Allah'ın yasak kılman arzulara kar­şı direnip de kendisini onlardan alıkoyan kimseler için hazırladığı, vadettiği güzel mükâfatlan hatırlamakla olur. Namaz ile yardım dilemek ise, nefsi doğ­ruluk yolundan ayrılmamak hususunda eğitmek içindir. Her kim mükellefiyet­lerini yüklenmek, yerine getirmek hususunda nefsini masiyetlerden alıkoy­makta direnir (sabreder) ve namazında Rabbine münacaatta bulunur, günde beş defa Allah ile namazla ilişkilerini kurar ve sağlamlaştırırsa, başkalarına öğüt verme liyâkatini da kazanır. Doğruyu gösteren aklı ile doğru yoldan sap­manın tehlikelerini idrâk eder ve böylelikle kendisi için de kurtuluşu teminat altına alır. Çünkü ma'rûfü emretmek, açık bir iştir ve bu, bilenin görevidir. Bundan daha önemli bir görev ise, öğüt veren kimsenin o işi bizzat kendisinin yapmasıdır. Başkalarına vermiş olduğu emirlerden herhangi bir şekilde geri kalmamasıdır. Kur"ân-ı Kerîm'in bize naklettiğine göre Şuayb (a.s.) şöyle de­miştir: "Size yasakladığıma (ters düşerek) kendim size muhalefet etmek istemi­yorum." (Hûd, 11/88).

Namaz emrine sımsıkı sarılmak, nefisleri Allah'a itaatle boyun eğen, onun şiddetli cezasından korkan, kalpleri iman ile mamur hale gelip Allah'ın- huzu­runa çıkıp onun önünde hesap vereceklerini tasdik eden huşu' sahipleri dışın­dakilere ağır gelir. Bu şekildeki huşu sahipleri ruhlarını dinlendirmek, kalple­rine huzur kazandırmak, gönüllerini rahat ettirmek, huzursuzluklarını gider­mek için namaza koşarlar, işte peygamber efendimizin: "Gözümün nuru na­mazdır." [37] bayrağn ile düe gemdıği durum budur.

Daha sahih alam görüşe göre, Yahudiler ile başkalarına emrolunmuş bulu-

, Mâm şeriatının öngördüğü şekliyle namaz olduğu-

Bo Binliği ae, onların da şeriatın feri hükümlerine muhatap

mükellef olmalarıdır. Çünkü onlara emrolunan ı kerimede de görüldüğü gibi, rükû'uda kapsayan bir na­rı namazlarda açıkladığımız gibi rükû yoktur.

'onlar ki... zannederler" buyruğunda kullanılan "zan"

ı kavuşacağını zanneden (inanan) kimseye namazın ağır gelme-; etmektedir. Allah'tan korkan takva sahipleri için bu nasıl ağır Ira da, Kitab'ı okumakla birlikte kendilerine emrolunanları ı azarlanmalarına sebep teşkil eden bir diğer husustur.

Yapılması istenilen şeyler ile ilgili verilen emir ve teşvikler alanında ilâhî hatırlatılması güzel ve yerindedir. Bundan dolayı Yüce Allah, Kitap Ehifne atalarına da kendilerine de lütfettiği nimetleri tekrar tekrar hatırlat­ onları kendilerinin dışında kalan ve çağdaşları olan diğer âlemlere üstün  aralarından peygamberler göndermiş olduğunu söylemiştir. Bu hitap

yalnızca toplumun bütününe yönelik değildir. Aynı zamanda ayrı ayrı her ferde de yönelik bir hitaptır. Çünkü her kişi kendinden sorumludur. O bakımdan herkes ayrı ayrı takvanın dışında hiç bir şeyin kurtarıcı olmayacağı, kendisine yaptığı ameller dışında hiçbir şeyin fayda vermiyeceği dehşetlerle dolu olan bir gön olan kıyamet gününden korkmalıdır. O günde orada şefaatçilerin, aracıla­rın şefaati kabul olunmayacaktır. Bedel veya fidye ödemenin faydası olmaya­cak ve kusurlu hareket edenlerin azaba uğramaları önlenemeyecektir.[38]

 

Yüce Allah'ın Yahudiler Üzerindeki On Nimeti

 

49- Oğullarınızı boğazlayıp kızlarınızı sağ bırakmakla size azabın en kötüsü­nü yükleyen Firavun hanedanından si­zi kurtardığımız zamanı hatırlayın. Bunda sizin için Rabbinizden büyük bir imtihan vardır.

50- Bir zaman biz sizin için denizi yarıp sizî kurtarmış, Firavun hanedanını ise kendiniz de görüp dururken suda boğmuştuk.

51- Hani biz Musa'ya kırk gece vaad et­miştik. Siz onun arkasından buzağıyı, zalimler olarak (ilâh) edindiniz.

52- Bundan sonra sizi atfetmiştik, şük-redesiniz diye.

53- Hani biz Musa'ya kitabı, Furkân'ı verdik, doğru yola gelirsiniz diye.

54- Hani Musa kavmine şöyle demişti: "Ey kavmim, gerçekten siz buzağıyı (ilâh) edinmekle kendi kendinize zulmettiniz. Yaradanınıza tevbe edin, nefislerinizi öldürün. Bu Rabbiniz nezdinde sizin için daha hayırlıdır." Sonra tevbenizi kabul etti. Gerçekten O tevbeleri kabul edendir, çok merha­metlidir.

 

Açıklaması

 

Ey Kur'ân'ın indirildiği, Muhammed (s.a.)'in peygamberliği çağında yaşa­yan Yahudiler! Allah'ın atalarınıza ihsan etmiş olduğu nimetleri hatırlayınız. Bunlar, onlara bağlı olarak sizin üzerinizde de nimettir. Çünkü bu nimetler si­zin hayatınızın bekasının sebebini teşkil eder. Ayrıca bir ümmete verilen nimet o ümmetin bütün fertlerini kapsar. Bunlar on tanedir. Gördüğümüz ayetlerde bunların beşi söz konusu edilmektedir:

1- Firavun'dan ve onun hanedanından kurtuluş. Firavun erkek çocukları boğazlıyor, kız çocukları diri bırakıyor, onlara oldukça ağır bir azap tattırıyordu. Çünkü Firavun rüyasında Beytülmakdis'ten kendisini dehşete düşüren bir ate­şin çıktığını, bunun Mısır topraklarında bulunan kıptîlerin evlerini sardığı hal­de, İsrailoğulları'nın evlerini yakmadığını görmüştü. Bu rüya ona, krallığının İs-railoğulları'na mensup bir adamm eliyle son bulacağı şeklinde yorumlanmıştı. [39] Bunun üzerine Firavun erkek çocukları öldürmeye, kız çocukları da diri bırak­maya başladı. Halbuki Allah onları oldukça hakir kılıcı azaptan kurtarmıştı. Bu şekilde helak olmaktan kurtarması, Allah'ın kurtulanın şükrü ve helak olanm da sabrını ortaya çıkaran bir imtihan idi. İmtihan hayır ile de şer ile de olabilir. Nitekim Yüce Allah: "Biz bir fitne (imtihan) olmak üzere sizi hayır ve şer ile sına­rız." (Enbiyâ, 21/35) diye buyurmaktadır. Bir başka yerde de: "Biz onları iyilik­lerle de kötülüklerle de sınayıp durduk, dönerler diye." (A'râf, 7/168).

Öldürme dışındaki azap türleri ile ilgili olarak İbni İshâk şunları söyle­mektedir: Firavun İsrailoğulları'na azab ediyordu. Onları hizmetçi ve ağır iş­lerde işçi olarak kullanıyordu. Kendisine ait işleri gördürmek üzere onları kı­sım kısım ayırmıştı. Yansı inşaatlarda çalışıyor, diğer yarısı onun için toprak ekiyor, ona ait işlerde çalışıyorlardı. Firavun'un işlerinde çalışmayan kimseler ise, cizye ödemekle yükümlüydü. Bu şekilde Firavun onları ağır azaba tabi tu­tuyordu.

Firavun, Batlamyus (Ptolemios) lulardan önce Mısır'da krallık yapan kim­selerin lakabıdır. Bizanslıların kralına Kayser, İranlıların kralına Kisra, Habeş kralına Necâşî, Türklerin kralına Hakan adı verildiği gibi.

Yüce Allah'ın azabı Firavun hanedanına nispet etmesi -onlar bu işi onun emir ve otoritesi ile yapmalarına rağmen- bizzat bu işleri uyguladıklarından dolayı ve bir fiili işleyen kimsenin bundan sorumlu tutulacağının bilinmesi içindir. [40] Taberî der ki: Bundan dolayı haksız yere başkasının emriyle birisini öldüren herkes, bize göre kısas yolu ile öldürülür. İsterse onu başkasının zorla­ması sonucu öldürmüş olsun. [41]

2- İsrailoğulları'nın izleyecekleri bir yolun hazırlanışından sonra esenlikle Kızıldeniz'i geçmeleri, Firavun'un ve askerlerinin suda boğulmaları, denizin ikiye ayrılması, Musa (a.s.)'nın mucizelerinden idi. Tıpkı bu, Yüce Allah'ın in­sanların onları tasdik etmeleri için izhar ettiği diğer peygamberlerin mucizele­ri gibi bir mucize idi. Mucize, Yüce Allah'ın dilediği zaman kullarından dilediği kimseler için yarattığı kevnî bir sünnettir.

Firavun ve askerleri ise İsrailoğulları'nın arkasından gitmiş, nihayet deni­zin ortasına geldikleri sırada Yüce Allah onların üzerine suyu kapatarak bo­ğulmuşlardı.

3- İsrailoğullan'nın tevbesinin kabul edilmesi ve Allah'ın onları affetmesi. Çünkü Yüce Allah isyankârların tevbelerini çokça kabul edendir. Kendisine tevbe edip dönenlere son derece merhametlidir. Bu da Yüce Allah'a karşı şükrü gerektirir. O'na şükretmek resullerine iman etmek, getirdikleri şeylerde de on­lara uymaktan ibarettir. Özellikle de peygamberlerin sonuncusu Muhammed (s.a.)'e iman ve uymak ile.

4- Hakkı batıldan, haramı helalden ayıran Tevrat'ın, hidayet bulmaları, onda bulunan hükümler uzermde iyice düşünmeleri, onun gösterdiği şeriat ve yolu izlemeleri için Masa (s.a.) "ya indirilmesi.

5- Hz. Musa'nın Rafcbî ile buluşma vakti dolayısıyla, İsrailoğullan'nın ara­sından ayrıldığı w- kert gûn oruç tuttuğu bir sırada onların buzağıyı ilâh edi­nip Allah'tan başka şevlere ibadet etmeleri, Allah'a şirk koşarak kendilerine ralüm etmelerinden sonra Allah'ın peygamberi Musa (a.s.)'ya verdiği emir ile suçlu ve eûnalikâriardan topluca kurtuluş... İşte ya Muhammed! Sen, Musa'nın Rahbine mönacatta bulunduğu sırada, buzağıya tapan kavmine söy-

Wwj» sc sözleri îiatiriat:

Kj£Tiaâııı_ sizler buzağıyı ilâh edinmekle kendinize zarar vermiş oldunuz. Ebmdk «e yaratana tevbe ediniz, yaptığınız bu cahillikten kurtulunuz. Çün-yaratıcıya ibadeti terk ettiniz, ve bir sığıra ibadet ettiniz. şCTİatlerinde öngörülen tevbenin yolu da şu idi: Suçsuz olan, suçlu

ı öldürecekti. Yüce Allah onların üzerlerine öldürme esnasında biri öteki­si gurup de merhamete gelmesin diye siyah bir bulut gönderdi. Buzağıya ta­panlar iman edenlerle kılıçlarıyla çarpıştılar. Bu iş güneşin doğuşu anından knşluk vakti güneş yükseldiği zamana kadar sürüp gitti. Nihayet onlardan yretmiş bin kişi kadar öldürüldü. Bundan sonra Hz. Musa ile Hz. Harun Yüce Allah'a yalvarıp yakardı. Yüce Allah onlardan öldürülenlerin de öldürülme-yenlerinin de tevbelerini kabul etti. Öldürülen, Allah katında rızıklanan bir şehit oldu, kalan ise tevbesi kabul edilmiş bir kişi olarak hayatta kaldı. Silahı bıraktılar, barış ve güvenlik hakim oldu. Bunda hayret edecek bir taraf yok­tur. Çünkü Yüce Allah kullarının tevbelerini kabul eden, onlara son derece merhametli olandır.

Müfessirlerin çoğunun görüşüne göre "kırk gün" Zilkade ayı ile Zilhicce ayının ilk on günüdür.

Kısacası bu nimet, en üstün ve büyük bir nimetti. Çünkü şanı yüce Allah şöyle buyurmuştur: Vaadleştiğimiz sürenin bitmesi -ki kırk gün idi- esnasında Musa Rabbi ile tayin edilen vakitte buluşmak üzere gittikten sonra, buzağıya taptığınız için sizi affetmek şeklindeki nimetini hatırlayınız. Sözü geçen bu kırk gün, A'râf sûresi 142. ayette Yüce Allah'ın şu buyruğu ile dile getirilmek­tedir: "Musa ile otuz gece sözleştik ve buna ayrıca on (gece) daha kattık." Bu şe­kildeki buluşma, onların Firavun'dan kurtarılmaları ve denizden çıkarılmala­rından sonra olmuştu.[42]

 

İsrailoğulları'na Verilen On Nimetten Diğerleri

 

55- Hani: "Ey Musa! Biz Allah'ı apaçık görmedikçe sana asla iman etmeyiz." demiştiniz. O anda siz bakıp dururken yıldırım sizi çarpmıştı.

56- Sonra sizi ölümünüzden sonra tek­rar diriltmiştik. Belki şükredersiniz diye.

57- Ve bulutla üzerinize gölge yaptık. Size men ve selva indirdik. Size verdi­ğimiz helal nzıklardan yiyiniz (dedik). Onlar bize zulmetmediler, fakat kendi nefislerine zulmeder dururlardı.

58- Hani, "Şu kasabaya girin ve istedi­ğinizi bol bol yiyin, kapısından secde ederek girin ve 'hıtta' deyin ki günah­larınızı affedelim ve biz iyilik yapanla­rın sevabını daha da artıracağız", de­miştik.

59- Derken zulmedenler kendilerine söylenenleri başka sözlerle değiştirdi­ler. Biz de fasıldık ettikleri için zulme­denlerin üzerlerine gökten bir azab in­dirdik.

60- Hani Musa kavmi için su istemişti. Biz: "Asan ile taşa vur" dedik. Hemen ondan on iki pınar ftşkırdı. Her bir in­san topluluğu su alacağı yeri öğren­mişti. "Allah'ın rızkından yiyiniz, içi­niz. Yeryüzünde taşkınlık yapıp fesat çıkarmayınız." (demiştik).

 

Açıklaması

 

Ey Israiloğullan! Buzağıya tapmanızdan dolayı özür beyan etmek üzere Tir'a grtanek için geçmiş atalarınızın arasından Musa (a.s.)'nın seçmiş olduğu  kigipin söyledikleri şu sözü hatırlayınız: Bizler, arada herhangi bir en- <tğmaikmxm çıplak gözle ayan beyan Allah'ı görmedikçe -senin onun kelâmı-birlikte- asla Allah'ı da Kitabı'nı da tasdik etmeyeceğiz. Hah onları azabı ile yakalamıştı. Bu ise semâdan bir ateş gön-oinraştu ki bu bildiğimiz yıldırımdır. Bu yıldırım onları yak-Bu halleriyle bir gün ve bir gece kaldılar. Hayatta olan da t olana bakıp duruyordu.

işte İsrailoğulları'nın Hz. Musa'ya karşı durumu buydu. Ona karşı dik  ediyorlar, isyan ve inat ediyorlardı. Allah da yeryüzünde onlara veba­larla, hastalıklarla, yerdeki çeşitli hayvan ve haşeratı onlara musallat kılmak­la azap ediyordu. Nihayet bu şekilde onların pek çoğu helak olup gitti. Sonra Allah onlara nimette bulunuyordu. İşte Yüce Allah'ın -yukarıda ilk beşi geçen-sn nimetin geri kalanları şunlardır.

6- Sonra onları, gerçekten öldükten sonra, kendileri için takdir edilmiş aian ecellerini tamamlamak üzere tekrar dirilttik. Kalktılar, yaşamaya devam ettiler, biribirlerine bakar oldular. d) Ey Kur'ân'ın nüzulü çağında yaşayan Ya­hudiler! Bütün bunlar, ölümden sonra diriltmek suretiyle Allah'ın her şeye ka­dir olduğuna manasınız diyedir. Sizden istenen şükür ise Allah'a, kitaplarına ve Muhammed (s.a.)'e iman etmektir.

Kimi müfessirler de Yüce Allah'ın: "Sonra sizi ölümünüzden sonra tekrar âırütmiştik." buyruğu hakkında şöyle demişlerdir: Yani bilgisizliğinizden sonra size ilim vermiş, öğretmiştik. Kurtubî der ki: Birincisi ise daha sahihtir. Çünkü

Bir diğer görüşe göre burada diriltilmekten kasıt, neslin çokluğudur. Yani yıldırım ve benzeri sebepler dolayısıyla aralarında ölüm çoğaldıktan sonra, Allah onların nesillerine bereket ihsan etti. Bu, halk daha önce karşı karşıya kaldıkları sıkıntılar ile nankörlük ettikleri için azapla karşı karşıya kalan ataların istifâde ettiği nimetlere hakkı ile şükr edebilsinler diye. (Tefsirü'l-Menar, 1/322).

sözde aslolan hakikattir. Bu bir cezalandırma ölümü idi. Yüce Allah'ın şu buy­ruğu da bu türdendir: "Binlerce oldukları halde ölüm korkusuyla yurtlarından çıkanları görmedin mi? Allah onlara "ölün" dedi sonra da onları diriltiverdi." (Bakara, 2/243). <«

7- Atalarınızın Mısır'dan çıkıp denizi aşmalarından sonra Şam ile Mısır arasında bulunan Tîh vadisinde şaşkın ve ne yapacaklarını bilmez halde kal­dıkları kırk yıl süre boyunca güneşin ışığından beyaz ve ince bulutla sizleri göl­gelendirdik.

8- Sonra balı andıran ve suya karıştırıp içtikleri men gibi, tadı lezzetli bıl­dırcını andıran bir kuş olan selva gibi türlü yiyecek ve içeceklerle size nimetler ihsan ettik. Men üzerlerine tan yerinin ağardığı andan güneşin doğduğu vakte kadar sisi andırır bir şekilde inerdi. Bıldırcın da onlara gelir, herkes ertesi gü­nüne kadar kendisine yetecek kadarını alırdı.

Ve biz size şöyle dedik: Bu güzel ve hoş nzıktan yiyiniz, Allah'a şükrediniz. Fakat böyle yapmadılar. O uçsuz bucaksız nimetleri inkâr ettiler. Fakat kendile­rinden başkasına da zarar vermediler. Çünkü şükretmedikleri için Allah bu ni­metleri onlara göndermeyi kesmiş, aykırı hareketleri dolayısıyla onları cezalandır­mıştı. Bunun sonucunda isyan etmelerinin vebali tekrar kendilerine dönmüştü.

9- Yine, "Tîh'ten çıkışınızdan sonra size: Şu kasabaya girin." şeklinde em­rimi vermekle üzerinizdeki nimetimi hatırlayınız. (Cumhûr'un görüşüne göre sözü geçen kasaba Beytü'l-Makdis'tir. Bir görüşe göre de Beytü'l-Makdis'e ya­kın Erîha denilen yerdir). Size orada yerleşin, oradan hiç bir sıkıntı olmaksızın bol bol afiyetle yiyip için. Şu kadar var ki kasabanın kapısından Allah'a secde ederek, boyun eğerek, yalnızca O'na yönelerek giriniz. Böylelikle Tih'ten kurtu­luşunuza Allah'a şükrediniz ve "Rabbimiz günahlarımızı üzerimizden kaldır, günahlarımızı bağışla" deyiniz. Biz de ihsan eden kimselere lütfumuzdan se­vap ve bol ecir verip artıracağız. İhsan eden kimse ise tevhidin esasını sahih bir şekilde kuran, kendisini güzel bir şekilde yönlendiren, farzları edaya yöne-lip Müslümanlara herhangi bir zarar vermeyen kimsedir.

Ancak zalimler emre aykırı hareket ettiler, ona uymadılar. Onların bu uymayışları "değiştirmek" ile ifade edilmektedir. Bu ise emre uymayan kimsenin, o emri inkâr edip asıl emrolunduğu şeyden başkası ile emrolunmuş olduğunu iddia eden kimse gibi olduğuna bir işarettir. Kendilerine verilen emri yerine getirecek yerde gerisin geri sürünerek, Allah'a boyun eğmeksizin ve zilletlerini arzetmeksizin girdiler. O bakımdan onların cezalan semâdan oldukça ağır bir azabın (er-ricz) indirilmesi oldu. Müfessirlerin bir çoğunun görüşüne göre bu azap Tâûn idi. Bu da onların fâsıklık etmeleri, Allah'a itaatin sınırları dışına çıkmaları sebebiyle olmuştu. Denildiğine göre onlardan yetmiş bin kişi bu tâûn ile helak olmuştur.

10- Ey İsraüoğulları! Tîh'te aşırı sıcaktan dolayı atalarınızın susayıp Musa (a.s.)'dan su ihtiyaçlarının karşılanmasını istedikleri vakit size ihsan etmiş oldu-

ğum bir diğer nimetimi de hatırlayınız. Allah ona asâsıyla herhangi bir taşa vur­masını emretti. O da taşa vurdu, taştan tazyikli bir şekilde sular fişkırdı. O taş­tan on iki pınar kaynadı. Onların her bir topluluğu için su ihtiyaçlarını karşıla­mak üzere bir pınar çıktı. Bu aralarında anlaşmazlık ve düşmanlık çıkmaması içindi. İşte bu on iki sıbt Hz. Yakub'un on iki oğlunun soyundan gelenlerdir.

Hz. Musa'nın asası ile suyun fışkırması, Hz. Musa için apaçık bir mucizey­di. Böyle bir şey peygamberden başkası için gerçekleşmez. "Taş" ile kastedilen taş türüdür. Yani kendisine taş denilebilecek herhangi bir şeye vur, demektir. Hasan-ı Basrî der ki: Allah ona muayyen ve belli bir taşa vurmasını emretme­di. Bu ise delil olarak daha açık olup, ilâhî kudreti daha net bir şekilde ortaya koyar.[43]

 

Yahudilerin Umutları, Bazı Suçları Ve Cezaları

 

6/ Hani siz şöyle demiştiniz: "Ey Mu­sa, biz yalnız bir çeşit yemeğe sabrede-meyiz. Bizim için Rabbine dua et de bakla, sebze, acur, sarımsak, mercimek ve soğan gibi bize yerin bitirdiği şey­lerden çıkarsın." Dedi ki: "Daha hayır­lı olanı böyle daha aşağı olanla değiş­tirmek mi istiyorsunuz? Öyle ise Mı­sır'a çekip gidin. İstediğiniz şeyler size verilecek." Onlara zillet ve meskenet verildi. Allah'tan gelen bir gazaba uğ­ratıldılar. Bu Allah'ın ayetlerini inkâr etmelerinden ve haksız yere peygam­berlerini öldürmelerinden, isyan etme­lerinden ve taşkınlıklarından dolayı idi.

 

Açıklaması

 

Ey Yahudiler! Daha önceden atalarınızın söyledikleri şu sözleri hatırlayı­nız: Ey Musa, bizim tek çeşit yemek yemeye devam etmemize imkân kalma­mıştır. (Sözü geçen bu tek çeşit yemek ise, men ve selva idi.) Bize Rabbinden yeryüzünde yetişen ve diğer insanların yediği nane, kereviz, pırasa ve buna benzer güzel bakliyat türünden yerde biten şeylerden ihsan etmesini iste. On­lar Hz. Musa'dan dua etmesini istemişlerdi. Çünkü peygamberlerin duasının başkalarının dualarına göre kabul edilme ihtimali daha yüksek olduğunu bili­yorlardı.

Hz. Musa ise bu isteklerinden şaşırmış bir şekilde onları azarlayarak ve böyle bir talebi tepki ile karşılayarak şöyle dedi: Siz daha hayırlı, daha rahat elde edilen men ve selva gibi değerli şeyleri, bu gibi bayağı türlere mi değişmek istiyorsunuz? Halbuki men alışageldiğiniz tatlıdır, diğeri ise en güzel kuş eti­dir. Her ikisi de mükemmel ve lezzetli birer gıdadır. Sizler menfaat ve hayır iti­bariyle daha aşağıda olanı istediğinize göre, haydi Tîh'den aşağı ininiz [44] ve herhangi bir zirai beldede yerleşiniz. Orada istediğinizi elde edebileceksiniz. İs-raıloğulları men ve selvayı tek bir çeşit yemek olarak ifade ettiler. Halbuki bunlar iki ayrı şeydir. Buna sebep gıda olarak her gün bunları yiyip durmala­rıydı. Nitekim namaz, oruç ve kıraate devam eden bir kimse hakkında, o tek­düze devam edip gidiyor, denilir. Bu da onun bu işlere devam etmesinden dola-Tidır.

Fakat Yüce Allah bu nimetlere karşı nankörlük etmelerini, Allah'ın Hz. Musa'ya vermiş olduğu ayetlerle, yani göz kamaştırıcı mucizelerle alay etmele­ri, haksız yere peygamberleri öldürmeleri dolayısıyla onları cezalandırdı. Çün­kü Yahudiler Zekeriyyâ, Yahya ve diğer peygamberleri, öldürmelerini haklı çı­kartacak hiç bir sebep olmaksızın, zâlimce öldürdüler. Onların cezaları dünya hayatında zillet ve hakirliğe mahkûm edilmek oldu. Söz konusu bu zillet ve ha-kirlik onlardan ayrılmayacak ve onları kuşatacak bir şekildeydi. Tıpkı bir çadı­rın, altında bulunanları kuşattığı gibi. Dünya hayatında Allah'ın gazabını, belâ ve intikamını hak ettiler, ahirette de acıklı azabını.

Bu ceza, onların Rablerinin emirlerine tekrar tekrar isyan etmelerinden dolayı idi. Dinlerinin sınırlarını aşıp aralarında peygamberlerin de bulunduğu insanlara karşı haksızlık etmişlerdi. Buna göre ceza çekmelerinin iki sebebi vardı: İsyan etmek ve haddi aşmak. İsyan yasak kılınan şeyleri işlemek, haddi aşmak ise izin verilen ve emrolunan sınırı aşmaktır.

Zillet ve meskenetin üzerlerine vurulması, yani Yahudilerin zillet, hakirli­ğe ve ihtiyaca mahkum edilmeleri ise -mal sahibi olsalar dahi- ruhlarının de­rinliklerinde bunların yer etmesidir. Onlar zilletin niteliklerini, ruhî zayıflığı, nefsi hakir düşürmeyi, bayağı ve adi tasarrufları, âdi ahlakı atalarından kalı­tım yoluyla aldılar. Adeta nefis doygunluğu ve izzetini farkedemiyorlar, gözleri bir türlü doymuyor ve hiç bir şeye kanmıyor. Her zaman için onların göz diktik­leri menfaatler ve kinler onlara egemendir. O kadar ki onlar maddeyi ilahlaştı-rıp ona tapıyorlar. Bütün bunlar ise içten içe daha çok mal elde etmek duygu­suna sahip olmalarından dolayıdır.

Yine Yahudilerin bir devlete sahip olmaları, onların zillet ve adiliğe mah­kûm edilmelerini ifade eden bu ayet-i kerimeye aykırı değildir. Çünkü gerçek bir devleti ayakta tutan esaslara onlar sahip bulunmamaktadırlar. O Yahudi milleti, devletleri olsa dahi hiçbir zaman rahat huzur ve güven içinde olmamış­lar ve olamayacaklardır. Bundan dolayı o mîuet\)aşvta kmef^a &m&. nxt£x<& bütün büyük devletlerden sınırsız ve devamlı ekonomik, siyasal ve askeri yar­dım ve destek almak durumunda kalmışlardır.[45]

 

Genel Olarak Müminlerin Akıbeti

 

62- Muhakkak iman edenler, Yahudiler, Hristiyanlar ve Sabitlerden Allah'a ve ahiret gününe inanan ve salih amel işleyenlerin, elbette Allah Teâlâ katında ecirleri vardır. Onlar için korku yoktur ve onlar üzülmezler de.

 

Nüzul Sebebi

 

Bu ayeti kerime Selmân-ı Farisî'nin arkadaşları hakkında inmiştir. Hz. Sel-mân Cundîsâbur'un soylularından idi. [46] İbni Ebi Hatim ve Müsned' inde el-Ade-nî, Mücâhid'den (Selman-ı Farisî'nin) şöyle dediğini rivayet etmektedirler: Resu-lullah (s.a.)'a, kendileriyle birlikte olduğum bir dine mensup kimseler hakkında soru sordum. Ona kıldıkları namazları, ibadetleri anlattım ve şu: "Muhakkak iman edenler, Yahudiler..." ayeti nazil oldu. [47] el-Vahidî de Mücâhid'den şöyle de­diğini rivayet etmektedir: Hz. Selmân, Resulullah (s.a.s.)'a, arkadaşlarını anla­tınca, Resulullah (s.a.s.): "Onlar cehennemdedir" dedi. Selmân der ki: Yeryüzü gözümde kararıverdi. Daha sonra: "Muhakkak iman edenler, Yahudiler... üzül­mezler de" buyruğu nazil olunca, sanki üzerimden bir dağ kalkmış gibi oldu. [48]

 

Açıklaması

 

Resulullah (s.a.)'ın Allah'tan getirdiklerini doğrulayanlar daha önce Yahu­diliğe veya Hristiyanlığa girmiş veya dinlerini değiştirmiş ve bununla birlikte yalnızca Allah'a hiç bir kimseyi şirk koşmaksızm iman eden, öldükten sonra di­rilişe, amellerinin hesabının görüleceğine inanıp salih ameller işleyenler için amellerinin sevabı Allah nezdindedir. Kıyametin dehşetli halleri dolayısıyla on­lar için korku yoktur ve cennette ebedî nimetleri görecekleri vakit de, dünyayı ve dünyanın güzelliklerini geride bıraktıkları için üzülmezler.[49]

 

Yahudilerin Birtakım Suçları Ve Cezaları

 

63- Hani sizden sağlam söz almış ve Tûr'u da üstünüze kaldırmıştık. "Size verdiğimizi kuvvetle alın, içindekileri hatırlayın ki sakıtlasınız." (demiştik).

64- Bundan sonra ise yüz çevirdiniz. Eğer üzerinizde Allah'ın lütuf ve rah­meti olmasaydı, şüphesiz zarara uğra­yanlardan olurdunuz.

65- Andolsun sizden cumartesi günü haddi aşanları bilmişsinizdir. Onlara: "Hor ve hakir maymunlar olun" demiş-

66- Biz bunu önümdekilere de ardından gelenlere de bir ibret, takva sahip­leri için de bir öğüt kıldık.

 

Açıklaması

 

Ey İsrailoğullan! Geçmişteki atalannızdan Tevrat'ta bulunan hükümler gereğince amel etmelerine dair söz aldığımız zamanı hatırlayınız. Onlar bunu kabul etmemiş, sonunda Yüce Allah onlan korkutmak üzere Tûr'u tepelerine kaldırmış ve onlara Tevrat'ın içinde bulunan hükümlere tam bir ciddiyetle, iç­ten gelen bir gayret ve ısrar ile uymalannı emretmişti. Yine sizler Tevrat'ta bu­lunan hükümleri hatırlayınız ve orada bulunan hükümler gereğince amel edi­niz. Tevrat'ın anlamları üzerinde düşününüz ki, takva sahiplerinden olasınız. Çünkü ilim amele götürür. Amel ise nefsin derinliklerine ilmi yerleştirir ve Al­lah'ın gözetimi altında bulunmayı bir tabiat haline getirir. Bunun sonucunda da insanı masiyetlerden koruyan bir takva ortaya çıkar. Bu takva bayağı ve adi işlerle uğraşmaktan müslümanı korur ve Rabbın katında nzaya kavuşturur. Nitekim Yüce Allah: "Ve güzel akıbet takvanındır." (Tâ-Hâ, 20/132) diye buyur­muştur.

Siz bu emirleri bir süreye kadar kabul ettiniz. Fakat daha sonra itaatten yüz çevirdiniz. Eğer Allah'ın size rahmeti, lütfü ve size mühlet vermesi söz ko­nusu olmasaydı -çünkü hak ettiğiniz cezayı acilen vermemişti- dünya ve ahiret mutluluğunu kaybedenlerden, zarara uğramış, helak edilmişlerden olurdunuz.

Gerçekten sizler cumartesi günü balık avlamak suretiyle sınırı aşan ataları­nızın durumunu biliyorsunuz. O gün sadece ibadete ayrıldığından dolayı avlan­mak haramdı. Musa (a.s.) o günde iş yapmalarını onlara yasak kılmış ve Rableri-ne itaat etmelerini farz, haftanın diğer günlerinde de çalışmayı mubah kılmıştı.

Bu yasağı çiğneyenlerin cezası ise hayvan mertebesine inmek olmuştu. Akılsız, idraksiz, düşüncesiz, hevâlan doğrultusunda serserice dolaşan, gelişi­güzel arzularının mahkûmu maymunlar ve isteklerinin emrinde hareket eden domuzlar gibi yaşadılar. Açıktan açığa münkerleri işlediler, insanî erdemlerden uzak kaldılar. O kadar ki insanlar dahi onları hakir gördü ve onları kendileriy­le birlikte oturup kalkmaya, ilişkilerde bulunmaya lâyık ve ehil görmedi.

Onların aşağılık maymunlara dönüştürülmelerinin anlamı hayırdan uzak, zelil ve hakir kılınmalarıdır. Mücâhid der ki: Onlar maymunlar kılığına sokulma­dılar. Suretleri değiştirilmedi, kalpleri değiştirildi ve kalpleri hiç bir öğüt kabul etmez ve hiç bir yasağı kavramaz oldu. Bu, Yüce Allah'ın onlara verdiği bir misal­dir. Nitekim Yüce Allah'ın şu buyruğunda da koca koca kitaplar yüklenmiş eşek misaline benzetilmişlerdir: "Kendilerine Tevrat yükletilip de sonra onu yüklenme-yenlerin hali, koca koca kitaplar taşıyan eşeğin hali gibidir." (Cuma, 62/5). [50]

Ancak müfessirlerin çoğunluğunun görüşüne göre masiyetleri sebebiyle suretleri de meshedümiş (değiştirilmiş) ve maymun suretine dönüşmüştür. Ka-tâde der ki: Gençleri maymun, yaşlıları da domuz oldu. Aralarından yalnızca bu yasağın çiğnenmesinden vazgeçilmesini isteyenler ve bu doğrultuda telkin­de bulunanlar kurtuldu, diğerleri ise helak oldular.

Meshedilerek sureti değiştirilenlerin soyu olmaz; yemez, içmez ve üç gün­den fazla yaşamazlardı. İşte bu şekilde Yüce Allah, dilediği kimseye dilediğini yapar ve dilediği şekle dönüştürür. [51]

Bu ayet-i kerimenin benzeri diğer ayet de Yüce Allah'ın şu buyruğudur: "Onların bir kısmını maymunlar ve domuzlar suretine soktu ve onlar tağûta taptılar." (Mâide: 5/60).

İbni Kesîr der ki: Doğrusu, bu mesh'in hem manevî hem şeklî olduğudur. Yüce Allah en iyisini bilendir. [52]

Durum her ne olursa olsun, şanı Yüce Allah İsrailoğullarını -türü her ne ise- mesh ile cezalandırdı. Bu ise Allah'a itaatin dışına çıkan her fâsıkm cezası­dır. Bunu bilen de benzeri işlerden sakınsın diye bir ibrettir. Yani Allah'ın sı­nırlarını aşmaktan vazgeçsin diyedir. Aynı zamanda böyle bir ceza, takva sa­hipleri için de öğüttür. Çünkü gerçek takva sahibi kimse, böyle bir cezadan öğüt alır ve Allah'ın sınırlarına yaklaşmaz, uzak durur: "İşte bunlar Allah'ın sı­nırlarıdır, onlara yaklaşmayınız." (Bakara, 2/187). O bakımdan ey Kur'an'ın nüzulü çağında yaşayan Yahudiler! Geçmişlerinizin başına gelenlerden öğüt al­manız gerekir. Size yakışan budur.[53]

 

İneği Boğazlama Kıssası

 

67- Hani Musa kavmine: "Allah size bir inek boğazlamanızı emrediyor." deyin­ce: "Bizi alaya mı alıyorsun?" dediler. O "Cahillerden olmaktan Allah'a sığı­nırım." dedi.

68- "Bizim için Rabbine dua et de onun mahiyetini bize açıklasın." dediler. De­di ki: "Muhakkak ki o: 'O (inek) çok yaşlı da değildir, çok genç de değildir, ikisi arasında dinçtir." diyor. Artık em-rolunduğunuzu yapın."

69- "Rabbine bizim için dua et de onun renginin nasıl olduğunu bize iyice açıklasın" dediler. "Buyuruyor ki: "Gerçekten o bakanlara ferahlık vere­cek sapsarı bir inektir demişti."

70- Dediler ki: "Bizim için Rabbine dua et de nasıl olduğunu bize iyice açıkla­sın. Çünkü bize göre bir çok inekler birbirine benziyor. Allah dilerse ger­çekten biz hidayete ereriz."

71-  Dedi ki: "O şöyle buyuruyor: Mu­hakkak ki o işe koşulmamış, tarla sür­memiş ve ekin sulamamıştır. Salimdir, hiç bir alacası yoktur" Dediler ki: "İşte şimdi hak ile geldin." Hemen onu bo­ğazladılar; fakat az kalsın yapamaya­caklardı.

72- Hani siz bir canı öldürmüştünüz de hakkında birbirinizle anlaşmazlığa düşmüştünüz. Halbuki Allah sizin giz­lediğiniz şeyi açığa çıkarandır.

73- Biz: "Onun bir parçasıyla ona vu­run." dedik. İşte Allah ölüleri böyle di­riltir ve size ayetlerini gösterir. Akıl erdiresiniz diye.

 

Kıssanın Sebebi

 

İbni Ebî Hatim, Abîde es-Selmânî'den şöyle dediğini rivayet etmektedir: İsrailoğulları arasında çocuğu olmayan bir adam vardı. Bu adamın çokça malı vardı. Onun mirasçısı ise kardeşinin oğluydu. Bu yeğeni onu öldürdü, sonra da onu geceleyin taşıyıp kendilerinden olan bir başka adamın kapısı önünde bı­raktı. Sabah olunca o kişilerden amcasının kanını talep etmeye koyuldu. Niha­yet taraflar silahlandı ve birbirlerine girdiler.

Aralarında bulunan akıl ve görüş sahibi olan kimseler: "Ne diye birbirinizi öldüreceksiniz, işte aranızda Allah'ın Peygamberi (a.s.) var." dedi. Bunun üze­rine Hz. Musa'ya gittiler ve bu hususu ona anlattılar. O da kendilerine: "Allah size bir inek boğazlamanızı emrediyor." dedi. Eğer itiraz etmemiş olsalardı, herhangi bir ineği boğazlamaları onlar için yeterli olurdu. Fakat işi zora koştu­lar, onlar işi sıkı tuttukça işleri zorlaştınldı. Nihayet kesmekle emrolundukları ineğin nitelikleri onlara açıklandı. Bu nitelikteki bir ineği de başka ineği bu­lunmayan bir adamın yanında buldular.

Bu adam da onlara şöyle dedi: Allah'a yemin ederim ben onun derisi kadar altın verilmedikçe vermem. Daha aşağısını kabul etmem. Derisi dolusu altın ile onu aldılar, kestiler. Maktule (ölüye) ineğin bir parçası ile vurdular, ölü aya­ğa kalktı. Seni kim öldürdü? diye sordular. O da kardeşinin oğlunu göstererek, "Bu", dedi. Sonra da eskisi gibi ölü olarak yere yığıldı. Kardeşinin oğluna ma­lından hiç bir şey verilmedi. O zamandan itibaren, katile miras verilmez" oldu.[54] Bir rivayette de "delikanlıyı alıp öldürdüler." denilmektedir.[55]

 

Açıklaması

 

Ey Yahudiler! Musa'nın sizin geçmişteki atalarınız olan kavmine: "Allah size herhangi bir inek boğazlamanızı emrediyor." dediği zamanı hatırlayınız. Onlar bu emre uymadılar, işi sıkı tuttular. Allah da durumu onlara zorlaştırdı. Hz. Musa'ya: "Bizimle alay mı ediyorsun ey Musa?" dediler. "Biz senden öldür­me ile ilgili hususu soruyoruz, sen bize bir inek kesmeyi emrediyorsun?" Hz. Musa şöyle dedi: "Ben ciddi olunması gereken bir yerde insanlarla alay etmek­ten Allah'a sığınırım. Çünkü Allah'ın hükümlerini tebliğ konusunda şaka ve alaya gitmek akılsızlığın, cahilliğin delilidir."

Hz. Musa'nın ciddi olduğunu görünce, bu sefer ineğin ayırd edici niteliği­ni ona sordular, sorularını alabildiğine çoğalttılar, yaşını sordular. Hz. Musa onlara: "Küçük de değildir, büyük de değildir, ikisi arası orta yaştadır, haydi tmrolunduğunuzu yapınız, işi zorlaştırmayınız, Allah da işinizi zorlaştırır." dedi.

Fakat onlar işi daha da zorlaştırdılar. Bu sefer rengini sordular. Hz. Musa :iıiara: "Bakanlara ferahlık verecek şekilde sapsarı bir inektir" dedi. Bu kada­rıyla da yetinmediler, ayırdedici başka bir takım daha özellikler istediler ve bu konuda da şu sözleriyle özürlerini beyan etmeye kalkıştılar: "İnekler pek çok­tur ve bize göre bütün inekler birbirine benzer görülüyor, inşaallah biz isteneni bulup yapacağız." Rivayete göre Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Eğer is- yapıp inşaallah dememiş olsalardı, ebediyyen bu inek onlara açıklanmazdi." Hz. Musa onlara şöyle dedi: "Yüce Allah buyuruyor ki: "Bu inek tarla sür­mek ve sulamak suretiyle çalıştırılarak zelil kılınmış değildir. Her türlü kusur­dan da uzaktır. Ve onda sapsarı renkten başka bir renk de yoktur."

Bu sefer "Şimdi apaçık gerçeği ortaya koymuş oldun." dediler ve o ineği araştırmaya başladılar. Bu nitelikle ineği ancak annesine karşı iyi davranan yaşça küçük bir yetimin yanında buldular. Onunla pazarlık yaptılar, o da ala­bildiğine pahalı bir fiyat istedi. Nihayet derisi dolusu altına satın aldılar. Onla­rın bu emri yerine getirmeleri pek kolay olmadı. İbni Abbas der ki: "Eğer iste­dikleri bir ineği kesmiş olsalardı, bu dahi onlara yeterli gelirdi. Fakat kendi aleyhlerine olmak üzere işi sıkı tuttular, Allah da onların işini zorlaştırdı."

Ve ey Kur'an'ın çağdaşı olan Yahudiler! Şunu da hatırlayın: Hani siz bir kişiyi öldürmüştünüz... Bu ifade lafzan sonraya bırakılıp mana itibariyle önce­den söz konusu edilmesi gereken hususlar kabilindendir. Böyle yapılması ise ineğin kesilme sebebini bilmeye teşviktir. Öldürme Resulullah (s.a.)'a çağdaş olanlara isnat edildi. Çünkü onlar da soylarından geldikleri ataları ile gurur duyuyor, yaptıklarım beğeniyorlardı. İşte bu şekilde katil tek kişi olduğu hal­de, öldürme işi bütün bir millete isnat edilmektedir. Çünkü millet kendi ara­sında bir dayanışma içindedir ve geneli itibariyle tek bir kişi gibidir. O bakım­dan hepsi tek kişinin suçundan dolayı sorumlu tutulur. Ayrıca bunda geçmişle­re, halihazırda bulunanlara, topluma ve fertlere bir azarlama da vardır.

Siz geçmişinizdeki bu öldürme olayını, maktul hakkındaki anlaşmazlığını­zı hatırlayın. Her biriniz kendisinin katil olmadığını söylüyor, suçsuz olduğunu iddia ediyor, başkasını itham ediyordu. Allah onların bu işlerini ve hakikati gizlemelerini ise red etmektedir. Siz bu gün de yanınızda bulunan Resulullah (s.a.)'ın niteliklerini gizlemektesiniz. Allah ise mutlaka sizin öldürme ile ilgili gizleyip sakladığınızı açığa çıkaracaktır. O bakımdan biz onlara şöyle dedik: Bu maktule öldürülmüş olan kimseye kesilen ineğin bir parçası ile vurunuz. Vurdular. Allah maktulü diriltti, o da öldürenleri haber verdi. İşte bu şekilde hayret verici bir canlandırma gibi Allah kıyamet gününde ölmüşleri canlandı­racak, her kişiye amelinin karşılığını verecektir. İşte Allah, Kur*an ve peygam­berin doğruluğuna delâlet eden apaçık ayetlerini size göstermektedir. Çünkü bu Kur"an gaybî olan hususları haber vermektedir ki, aklınızı kullanasınız. Olur ki şeriatın sırlarını kavrar, şeriata boyun eğmenin faydasını anlarsınız. Nefislerinizi, hevâları peşine takılmaktan alıkoyup Allah'ın size vermiş olduğu emirlerde Allah'a itaat edesiniz.[56]

 

Yahudilerin Kalplerinin Katılığı

 

74- Sonra bunun ardından yine kalpleriniz taş gibi, veya taştan da katılaştı. Çünkü öyle taşlar vardır ki, ondan ır­maklar kaynar. Yine öyle taşlar vardır ki yarılıp su çıkarır. Öyle taşlar da vardır ki, Allah korkusundan yuvarla­nır. Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.

 

Açıklaması

 

Yahudiler suyun kaynaması, dağın kaldırılması, günahkârların maymun ve domuzlara dönüştürülmesi, maktulün diriltilmesi gibi mucizelere ve önce­den beri verilegelen öğütlere rağmen hakkı kabul etmediler. Kalpleri katılık açısından taşları andırmaktadır. Hatta taşlardan da katıdır. Bu kalpler, muci­zelerle etkilenme özelliğini kaybetmek, öğüt ve ibretlerden herhangi bir şekilde etkilenmemek sonucunda adeta cansız varlıklar gibi oldu. Hatta cansız varlık­lardan aşağılara da düştüler. Çünkü kayalardan kimi zaman su fışkırır, yeri canlandıran bitkilere faydalı olan ırmaklar akıp gider. Bunda da insanlar için faydalar vardır. Taşlar kimi zaman şiddetli rüzgârlardan ve buna benzer zelze­le ve sarsıntılardan da etkilenir, dağların üst taraflarından aşağı doğru yuvar­lanırlar. Kayaları kırar, kaleleri yıkar. Bunda ise insanlar için faydalı bir şey yoktur.

Bütün bu öğüt ve ibretlere rağmen Yahudilerin inat ve fesatları artıp dur­du. Fakat Yüce Allah onların amellerini tespit eder, sonra da amellerinin kar­şılıkları ile onları cezalandırır. Bu ise son derece tehdit dolu bir ifadedir. Çünkü Yüce Allah'ın: "Yaptıklarınızdan" buyruğu küçük ya da büyük bütün amelleri kapsar. Onun: "Zerre ağırlığı kadar bir hayır işleyen onu görür. Zerre ağırlığı kadar bir şer işleyen de onu görür." (Zilzâl, 99/8) buyruğu da bunu pekiştirmek­tedir.[57]

 

Yahudilerin İmana Gelmelerinin Zor Olması

 

75- Artık bunların size inanacaklarını mı umarsınız? Halbuki onların bir fır­kası vardı ki Allah'ın kelâmını dilerler­di de onu anladıktan sonra bile bile tahrif ederlerdi.

76- İman edenlerle karşılaştıklarında: "İman ettik" derler. Birbirleriyle baş-başa kaldıklarında ise: "Allah'ın size açtığını, onu Rabbinizin huzurunda aleyhinize delil göstersinler diye mi haber veriyorsunuz? Akıl erdiremiyor musunuz?" derler.

77- Gizlediklerini de açıkladıklarını da Allah'ın muhakkak bildiğini bilmiyor­lar mı?

78-  Onların içinden, kuruntu dışında kitabı bilmeyen ümmîler de vardır. Onlar yalnız zannediyorlar.

 

Nüzul Sebebi

 

İbni Abbâs ve Mukâtil der ki: Yüce Allah'ın: "Artık bunların size inanacak­larını mı umarsınız?" buyruğu Hz. Musa (a.s.)'nın kendisi ile birlikte Yüce Al­lah'ın huzuruna çıkmak üzere seçtiği yetmiş kişi hakkında inmiştir. Bu yetmiş kişi Hz. Musa ile birlikte gidip de Yüce Allah'ın kelâmını, emir ve yasaklarını işittiler, sonra kavimlerine geri döndüler. Doğru ve samimi olanlar işittiklerini olduğu gibi tebliğ ettiler. Onlardan bir kısmı ise: Bizler Yüce Allah'ın kelâmını şu şekilde duyduk: "Eğer bu işleri yapabilirseniz yapınız, yapmazsanız da mah­zuru yoktur."

Müfessirlerin çoğuna göre ise ayet-i kerime recm ayeti ile Hz. Muhammed (s.a.)'in niteliklerini değiştirenler hakkında inmiştir. [58] İlim adamları Hz. Musa'nın Allah'ın kelâmını daha önce onun hitabını işitmemiş olduğu halde, hangi yolla tanıdığı hususunda farklı görüşlere sahiptirler.

Bir görüşe göre o harf ve sesten ibaret olmayan, kesintiye uğramayan, ne­fes alıp vermenin söz konusu olmadığı bir ses işitince, bunun insan kelâmı ol­madığını, aksine ancak âlemlerin Rabbi Allah'ın kelâmı olabileceğini anladı.

Bir diğer görüşe göre o, belli bir cihetten olmayan bir söz işitti. İnsanların sözü ise altı yönden birisinden işitilir. Onun belli bir yönden gelmediğini görün­ce bunun insan kelâmı olmadığını anladı. .

Bir diğer görüşe göre, Hz. Musa'nın bedeni bütünü ile kulak kesildi ve böylelikle Yüce Allah'ın kelâmını işitti ve bununla o işittiğinin Allah kelâmı ol­duğunu bildi.

Bu hususta şöyle de denilmiştir: Mucize onun işittiği lafzın Allah'ın kelâ­mı olduğunun delili olmuştur. Şöyle ki: Hz. Musa'ya asanı yere bırak, denilince asasını yere bıraktı. O da bir yılan oluverdi. İşte bu karşı karşıya kaldığı duru­mun ve kendisine: "Şüphesiz ben senin Rabbinim." (Ta-Ha, 20/12) diyenin, Aziz ve Celil olan Allah olduğunun delili idi.[59]

76. ayetin nüzul sebebi Mücâbid'in açıklamasına göre şöyledir: Peygamber <s.a.) Kurayzalılar ile savaşıldığı gün kalkıp şöyle dedi: "Ey Maymunların kardeşleri, ey domuzlann kardeşleri, ey tâğûtlara ibadet edenler!" Yahudiler bir­birlerine: "Bunu Muhammed'e kim bildirdi, bu olsa olsa sizden birisinden çık­mıştır. Allah'ın size açıkladığı sırrı size karşı delil olsun diye nasıl söylersiniz?" dediler. Bunun üzerine bu ayet-i kerime nazil oldu.

İbni Abbas da der ki: Yahudiler iman edenlerle karşılaştıklarında: "Biz si­zin arkadaşınızın Allah'ın resulü olduğuna iman ediyoruz, fakat o sadece size peygamberdir." Fakat biribirleriyle başbaşa kaldıkları vakit: "Hiç Araplara böyle bir şey söylenir mi? Sizler o peygamberin geleceğini belirterek onlara karşı zafer kazanacağınızı bekliyor ve söylüyordunuz. Bu peygamber işte on­lardan geldi." dediler. Bunun üzerine Yüce Allah: "İman edenlerle karşılaştıkla­rında..." ayetini indirdi.

es-Süddi de der ki: Bu ayet-i kerime önce iman eden, sonra münafıklığa sapan bir grup Yahudi hakkında nazil olmuştur. Bunlar mümin Araplara gelir ve o sözlerini söylerlerdi. Aralarından kimisi de: Bunu Rabbinizin huzurunda aleyhinize delil göstersinler diye mi haber veriyorsunuz?" Ve bizler size göre Allah tarafından daha çok seviliyoruz, Allah katında sizden daha çok değerli­yiz, desinler diye mi bunları anlatıyorsunuz?" dediler. [60]

 

Açıklaması

 

Peygamber (s.a.) ve ashâb-ı kiram, Kitap Ehli'nin davetini kabul etmesine iman etmesine özel bir gayret göstermiştir. Çünkü Allah'ın varlığı, peygamber­leri tasdik etmek, öldükten sonra dirilişi ve ahiret gününe iman etmek gibi on­larla ortak noktalar vardı. Bu ayet-i kerimenin, Yahudilerle andlaşma içerisin­de bulunup da aralarında karşılıklı süt akrabalığı bulunan ve İslama girmele­rini temenni eden Ensar hakkında nazil olduğu da rivayet edilmiştir. Allah Te-ala, işte bu hususa işaret etmek üzere "artık bunların size inananacaklarını mı umarsınız?" buyruğunu inzal buyurdu.

Bu ayet-i kerimeler, Yahudilerin çirkin davranış ve tutumları açıklanırken îrâd buyurulmuştur. Bunlar Peygamber (s.a.)'e ve müminlere Yahudilerin iman etmeleri umut ve emelini taşımamalarını dile getirmektedir. Bunun sebebi şu­dur: Yahudilerden belli bir topluluk -bunlar Yahudi ve lider kadrodan bir kesim idi- önce Allah'ın kelâmını dinler, sonra bunu değiştirir ya da kendi hevâ ve eğilimleri doğrultusunda açıklarlardı. Sonraki nesillerde öncekilerden farklı değildi. Çünkü bunlar da geçmişlerinden hakka karşı büyüklenmeyi miras al­mışlardı. Onlar yaptıkları işin hakikate aykırı olduğunu bilmektedirler. O hal­de, eskiden beri sapıklıkta ayak diretip durmuş bulunan bu kimselerin iman edeceklerini nasıl umabilirsiniz?

Onları iman etmemeye götüren bir diğer sebep de: münafık olanları mü­minlerle karşılaştıklarında: "Bizler sizin gibi Allah'a ve peygambere iman edi­yoruz. Çünkü bu peygamber bizim kitabımızda müjdelenen peygamberdir, biz sizinle beraberiz" demeleri; başbaşa kaldıklarında ise: "Sizler Muhammed'e uyanlara Allah'ın Tevrat'a üzerinize indirdiği şeyleri nasıl anlatırsınız. Böyle bir işi nasıl yaparsınız? Onlar sizin kendi sözlerinizle size karşı delil getirecek­ler ve Kıyamet gününde Rabbinizin huzurunda size karşı davacı olacaklardır. Size zarar verecek sırlarınızı nasıl yayabiliyorsunuz?" diye çıkışmalarıydı: Yü­ce Allah kendi aralarındaki bu konuşmalarına şu şekilde cevap vermektedir:

Yüce Allah'ın gizliyi, açığı, gaybı ve gayb olmayanı bildiğini onlar bilmi­yorlar mı- Sizler gizli bir işi ister açığa vurun, isterse de hiç açığa vurmayın, Allah amellerinizin karşılığını verecektir.

Yüce Allah, Yahudi ilim adamlarının ve hahamlarının durumunun bu ol­duğunu böylece söz konusu ettikten sonra, aralarından ümmî olanların duru­munu açıklamaya geçmektedir. Bu ümmîler dinlerine dair işittikleri ve akılla-nyla kavramadıkları bir takım yalanlardan başka bir şey bilmemektedirler. Meselâ onlar, Allah'ın seçilmiş kavmi olduklarına, peygamberlerin ancak ken­dilerinden olduğuna ve kendilerine şefaat edeceklerine, ateşin sayılı günler dı­şında kendilerine dokunmayacağına inanırlar, bunları böyle bilirler. Halbuki bütün bu hususlarda onların bildikleri bir vehimden ibarettir, onlar sadece doğru olmayan bir zanna sahip bulunuyorlardır.

Evet, bunların iman etmeleri umulmaz; fakat böylelerine üzülmek de ge­rekmez. Nitelikleri ve çirkinlikleri bu gibi şeyler olanlardan hayır gelmez ve onlar için üzülmeye de gerek yoktur.

Yüce Allah'ın Yahudilere açtığı (feth ettiği) şeylerden kasıt ise, şeriat ve hükümleri verme, Muhammed (s.a.)'in peygamberliğini müjdeleme nimetleri­dir. Bu buyrukta kendisine şeriat verilmiş kimse, namazda Kur'an okurken ta­kılıp da arkasından ona kıraatin açıldığı (hatırlatılarak okumaya devam edildi­ği) ve böylelikle darlıktan çıkan kimseye benzetilmektedir. Ya da: "Allah'ın size açtığı" buyruğunun anlamı, "hüküm verdiği ve beraberinizdekileri tasdik edici olarak size gelecek olan peygambere iman edip ona yardımcı olacağınıza dair sizden almış olduğu söz demek de olabilir. "Rabbinizin huzurunda" buyruğun­dan kasıt ise, ahirette -Suyûtî'nin de dediği gibi- kendi kendilerine karşı delil getirmeleri kastedilmiştir. Muhakkikler bunun Allah'ın Kitabı'ndaki hükmü hakkında olduğu görüşündedirler. Yani sizin onlara naklettiğiniz Tevrat'ın hü­kümleri, Kur'an-ı Kerîm'de bulunanlara uygundur. Buna göre karşı delil getir­me, dünyada söz konusu olmaktadır. Bu, Yüce Allah'ın ifk'te bulunan (Hz. Ai-şe'ye iftirada bulunan) kimseler hakkındaki şu buyruğunu andırmaktadır: "Şa­hitleri getiremediklerine göre onlar Allah katında yalancıların ta kendileridir." (Nûr, 24/23). Yani O'nun kitabında açıklanmış bulunan hükmüne göre durum­ları böyledir, demektir." [61]

Onların kuruntu ve temennilerine gelince; bunlar uydurdukları yalanlar­dır. Bazıları, "ellerindeki Tevrat'ı okumalarıdır" diye açıklamıştır. Yani onların kitaptan payları anlamını kavramaksızın, amelde etkisi görülecek şekilde gere­ken ibreti çıkarmaksızın, yalnızca lafızlarını, kelimelerini okumaktan ibarettir. Bu Yüce Allah'ın: "Kendilerine Tevrat yükletilip sonra onu yüklenmeyenlerin misali koca koca kitaplar taşıyan eşeğin durumuna benzer." (Cuma, 62/5) buy­ruğunu andırmaktadır.[62]

 

Yahudi Hahamlarının Tahrif Ve İftiraları

 

79- Elleriyle kitabı yazıp sonra az bir

paha ile satabilmek için: "Bu Allah ka-tındandır." diyenlere veyl olsun! Elle­riyle yazdıklarından dolayı veyl olsun onlara! Kazandıkları yüzünden de veyl olsun onlara!

80- Onlar bir de: "Sayılı günler dışında bize asla ateş dokunmaz" dediler. De ki: "Allah'tan bir ahit mi aldınız? Allah asla ahdinden dönmez. Yoksa Allah'a karşı bilmediğiniz bir şey mi söylüyor­sunuz?"

81- Hayır, (ahdiniz yoktur). Kim bir kö­tülük işler ve günahı onu kuşatırsa iş­te onlar cehennemliktirler. Orada ebe­dî kalıcıdırlar.

82- İman edip salih amel işleyenler ise onlar cennetliktirler. Orada ebedî kalı­cıdırlar.

 

Nüzul Sebebi

 

79. ayet-i kerime, İbni Abbâs'm dediği gibi Kitap Ehli hakkında ya da el-Abbas'm dediği gibi "Peygamber (s.a.)'in sıfat ve niteliklerini değiştirenler hak­kında inmiştir. Tevrat'ta Peygamber Efendimizin nitelikleri, orta boylu, iri ka­ra gözlü, buğday tenli, güzel yüzlü olarak tanıtılırken, onlar kıskançlıklarından dolayı bunları değiştirmişler, yerine "Biz kitabımızda onun uzun boylu, mavi gözlü, düz saçlı olduğunu görüyoruz." demişlerdi.

80. ayet-i kerimenin iniş sebebi de, İbni Abbas'ın dediğine göre şöyledir: Re-sulullah (s.a.) Medine'ye geldiğinde Yahudiler şöyle diyordu: "Dünyanın ömrü ye­di bin senedir. Allah cehennemde insanları ahiret günlerinden bir gün azaplan-dıracaktır. O bakımdan ahiret yedi günden ibarettir. Sonra da azap kesilecektir". Buna dair Yüce Allah: "Sayılı günler dışında bize ateş dokunmaz... Orada ebedi kalıcıdırlar." buyruklarını indirdi. Taberî'nin İbni Abbas'tan rivayetine göre de Yahudiler: "Bizler cehenneme ancak yemini bozmanın cezası dolayısıyla girece­ğiz. Yani buzağıya ibadet ettiğimiz süre olan kırk gün kadar gireceğiz. Bu süre bitince azabımız da sona erecektir." Bunun üzerine bu ayet-i kerime inmiştir. [63]

 

Açıklaması

 

Tevrat'ı değiştirip tahrif edilen ayetleri elleriyle yazan, yanlarında bulu­nan Tevrat'ta yazılı olan Resulullah (s.a.)'ın niteliklerini değiştiren kimselere helak, şiddetli azap yahut çok büyük bir ceza vardır. Yine bunlara rüşvet aldık­ları, türlü masiyetler işledikleri, Yüce Allah'a karşı yalan uydurdukları için bü­yük bir azap vardır. Onlar bu yalanlan veya iftiraları karşılığında çok önemsiz, aşağılık bir dünyalık değer veya bir başkanlık ya da bir makam elde etmeye çalışıyorlardı. Bu bakımdan veyl onlara, yazıklar olsun onlara! Çünkü Yahudi­lerin üç tane büyük cinayetleri olmuştur: Resulullah (s.a.)'ın niteliklerini değiş­tirmek, Allah'a karşı iftirada bulunmak ve rüşvet almak. Bu üç büyük suçtan her birisi için ayrı ayrı helak olmakla tehdit edilmişlerdir.

Yahudilerin iddialarından birisi de, pek az ve sayılı günler dışında cehen­nem ateşinin kendilerine dokunmayacağı şeklindedir. Onlara göre bu pek az günler, buzağıya taptıkları süre olan kırk günlük bir zamandır. Yahudilerin ço­ğunluğu cehennem ateşinin kendilerine sadece yedi gün süre üe dokunacağı görüşündedir. Çünkü onlar dünyanın ömrünün yedi bin yıl olacağına inanmak­tadırlar. Cehennemde azap gören ve kurtulamayacak olan kimseler dahi her bin sene karşılığında bir gün olmak üzere toplam yedi gün kalacaktır. Yüce Al­lah onların bu iddialarını şöylece reddetmektedir: "Bu konuda Rabbiniz size söz mü vermiş1? Eğer öyle bir şey varsa kesinlikle Allah sözünden caymaz. Yoksa siz Allah'a karşı bilginiz olmadık bir şeyi mi uyduruyorsunuz?". Yani böyle bir söz ancak Allah tarafından gelen bir söze dayanılarak söylenilebilir ya da ona karşı yapılan bir iftira ve uydurma yolu ile söylenebilir. Bu konuda Yüce Al­lah'tan bir söz verilmediğine göre -ki bu vahiy ve sâdık haber üe olur- o halde siz yalancısınız. Kendinizin Allah'ın oğulları ve sevgilileri olduğunuzu ileri sü­rerken iftirada bulunuyorsunuz. Sünnet-i seniyede onların az sayıdaki gün akabinde ateşten kurtulacakları iddiaları da ayrıca dile getirilmektedir.

İmam Ahmed, Buhari ve Nesâî, Leys b. Sa'd'dan, Hafız îbni Merdûveyh ve Buharî, Ebu Hureyre (r.a)'den şöyle dediğini rivayet etmektedirler: "Hayber fethedildiği sırada Resulullah (s.a.)'a zehir katılmış bir koyun hediye edilir. Re­sulullah (s.a.) şöyle buyurdu: "Burada bulunan Yahudileri toplayıp bana getiri­niz." Toplanıp getirilen Yahudilere Resulullah (s.a.): "Babanız kimdir?" diye so­rar; onlar, filân, derler. Hz. Peygamber: "Yalan söylediniz; aksine, babanız fi­lândır" der. Onlar: "Doğru söyledin, haklısın" derler. Sonra onlara: "Veyl! Bir-şey hakkında size soru sorarsam bana doğruyu söyleyecek misiniz?" Onlar: "Evet, ya Ebe'l-Kâsım dediler, zaten yalan söyleyecek olsak, babamız hakkın­daki yalanımızı bildiğin gibi, onu da bilirsin." Resulullah (s.a.) onlara: "Peki ce­hennem ehli kimlerdir?" diye sorar, onlar: Biz orada kısa bir süre bulunacağız, sonra da sizler bizim yerimizi alacaksınız, derler. Resulullah (s.a.): "Hor ve ha­kir olarak (orada kalacaksınız) Allah'a yemin ederim, hiç bir zaman orada sizin yerinize biz geçmeyeceğiz." dedi. Daha sonra Resulullah (s.a.) onlara şöyle dedi: "Bir şey hakkında size soru sorsam bana doğru cevap verecek misiniz?" Onlar: "Evet ya Ebe'l-Kâsım" dediler. "Siz (pişirdiğiniz bu) koyuna zehir kattınız mı?" Onlar: "Evet" dediler. Resulullah (s.a.): "Peki sizi böyle davranmaya iten ne ol­du?" diye sorunca, şu cevabı verdiler: "Eğer bir yalancı isen senden kurtulup rahat edelim dedik ve eğer peygambersen sana zararı zaten olmayacaktı."

Ey Yahudiler! Durum sizin zannettiğiniz, arzuladığınız veya canınızın çek­tiği gibi değildir. Aksine, evet sizler cehennemde ebediyyen kalacaksınız. Buna sebep ise küfür gibi sizi çepeçevre kuşatan masiyetler işlemeniz, haksız yere peygamberleri öldürmeniz, Allah'ın emirlerine karşı çıkmanız, alabildiğine ifti­ralarda bulunarak nevalarınızın peşine takılıp gitmenizdir.

Bundan önceki açıklamalarımızda "belâ" nın daha önce olumsuz bir ifade­ye cevap olarak kullanıldığını ve bunun o olumsuz cümleyi iptal ve reddetmek anlamını taşıdığını görmüştük. Kazanç sağlamak, menfaat elde etmektir. Bu­rada günah hakkında "kazanma" tabirinin kullanılması onlarla alay türünden-dir. Günah (seyyie) ise cehennemi gerektiren kötü ve çirkin iştir. Burada kaste­dilen ise Allah'a şirk koşmaktır.

Cehennemde ebedî kalışın sebebi ise, Yüce Allah'ın şeriatinde bütün in­sanlar için geçerli genel bir kanunun muhtevâası dolayısıyladır; o da şudur: Kim kalbi ile, dili ve azaları ile bütün yönlerini kuşatan bir günah işlemiş olup da herhangi bir iyiliği bulunmuyor ise, o kişi cehennemliklerdendir. Allah'a, peygamberlerine ve ahiret gününe iman edip salih amel işleyen, üzerindeki gö­revleri yerine getirip haramı terk eden kimse ise cennetliklerdendir. İbni Ab-bas der ki: Kim sizin inkâr ettiğinize iman eder, Allah'ın dininden terk ettiğini­zi işlerse, onun için cennet vardır ve onlar orada ebediyyen kalacaklardır. Bu­rada, hayra verilen sevap ile kötülüğe verilen karşılığın bu işlerin sahipleri için ebedi olacağını, sonunun gelmeyeceğini, kesintiye uğramayacağını onlara ha­ber vermektedir.

Müminlere yapılan vaad ile kâfirlere yapılan tehditlerden sözü geçen her iki tür karşılık da Yüce Allah'ın şu buyruğuna benzemektedir: "Ne sizin boş ar­zularınızla ne de Kitap Ehli'nin kuruntularıyla olur. Kim bir kötülük yaparsa onun karşılığında ceza görür ve o kendisine Allah'tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı bulur. Erkek veya kadın her kim mümin olarak salih amellerden işlerse işte onlar cennete girerler ve hurma çekirdeğinin çukuru kadar bile hak­sızlığa uğramazlar." (Nisa, 4/123-124).

Fakat isyan edenlerden kim samimi bir şekilde tevbe eder, günahtan vaz­geçer, günahına pişmanlık duyar, gelecekte de benzeri bir iş işlememeye kesin karar verirse, bu sefer onun durumunda değişiklik olur. Cehennemliklerden ol­maktan çıkar, cennet ehli arasına girer.

Tirmizî, Ebu Hureyre (r.a.)'den Resulullah (s.a.)'ın şöyle buyurduğunu ri­vayet etmektedir: "Kul bir günah işledi mi, onun kalbine siyah bir nokta konu­lur. Tevbe eder, vazgeçer ve Allah'tan mağfiret dilerse kalbi cilalanır tekrar geri dönerse o siyah nokta artar ve nihayet onun kalbinin tümünü kuşatır." İşte Yü­ne Allah'ın Kur"an-ı Kerîm'de: "Hayır, aksine onların kazandıkları kalblerini kaplamıştır." (Mutaffifîn, 83/14) buyruğunda sözünü ettiği "er-rân (günahın kalbi örtmesi)" işte budur.

İmam Ahmed de Abdullah b. Mes'ûd'dan Resulullah (s.a.)'ın şöyle buyur-iuğunu nakletmektedir: "Küçük görülen günahlardan çokça sakınınız. Çünkü bu küçük günahlar kişinin aleyhine onu helak edinceye kadar bir araya gelir ve toplanırlar." Resulullah (s.a.) bu gibi kimseleri düzlük bir arazide konaklayan inr topluluğa benzetir. Bunların yemek yapma vakitleri gelince her birisi gider (ateş yakmak üzere) birer çubuk getirir. Nihayet bir yığın toplarlar ve ateş ya­kar ve o ateşe koyduklarını pişirirler.[64]

 

Yahudilerin Ahitlerine Aykırı Davranmaları

 

 83- Hani İsraüoğuUarı'ndan: "AUah'tan  başkasına ibadet etmeyin. Anneye, ba- baya, akrabaya, yetimlere, yoksullara  iyilik yapın ve insanlara güzel söz söyleyin* Namazı dosdoğru kılın, zekâtı  verin" diye söz almıştık. Sonradan azınız müstesnâ yüz çevirdiniz ve siz hâlâ  da yüz çevirmektesiniz.

 

Açıklaması

 

Ey Peygamber! İsrailoğulları'ndan şu muhtevada söz almış olduğumuzu hatırla: Yüce Allah'tan başkasına ibadet etmeyip ona melek, put veya herhangi bir insanı dua ya da herhangi bir tür ibadeti ona yönelterek ortak koşmamak, anne babaya onları gereği gibi koruyup gözeterek onlara şefkat göstererek, Al­lah'ın emirlerine aykırı olmayan hususlarda itaat ederek tam anlamıyla iyilik­te bulunmak. Tevrat'ta şu hüküm yer almaktadır: Anne ve babaya söven öldü­rülür. Ayrıca onlardan mallarıyla akrabalara, yetimlere, zayıflıkları, acizlikleri ve ihtiyaçları sebebiyle yoksullara iyilik yapmalarını, insanlara iyiliği emret­mek, kötülükten alıkoymak suretiyle güzel söz söylemelerini de onlara emret­miş, buna dair söz almıştı. Bununla birlikte insanlara karşı alçak gönüllü ve yumuşak davranmalarını istemiş, namazlarını eksiksiz bir şekilde edâ etmele­rini emretmişti. Çünkü namaz nefisleri ıslah eder. İnsanın tabiatını güzellik­lerle bezer. Çeşitli faziletlerle donatır, bayağı ve adiliklerden alıkoyar. Fakirle­re zekât vermelerini de istemişti. Çünkü zekâtta insanlar arası toplumsal da­yanışma, fert ve toplumun mutlu kılınma hedefleri gerçekleştirilmekte, herkes için refah ve huzuru yaygın hale getirmektedir.

Fakat verilen sözde durmamayı alışkanlık haline getiren ve madde sevgisi uğrunda adeta canlarını feda etmek durumunda olan Yahudiler, kasdî olarak ve bilerek ilâhî emirleri yerine getirmekten, verdikleri söz gereğince davranmak­tan yüz çevirdiler. Onlardan sonrakiler de tıpkı geçmiştekiler gibi Tevrat'tan yüz çevirmektedirler. Bundan Abdullah b. Selâm ve benzeri aklı başında, ihlâs-lı, güçleri oranında hakkı koruyan çok cüz'î bir azınlık müstesnadır. Şu kadar var ki bir ümmet arasında az sayıda sâlih kimselerin varlığı, o toplum arasında fesadın yaygınlık kazanıp belânın genel bir hal alması durumunda cezaya engel teşkil etmez. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Bir de içinizden yalnız­ca zalimlere gelip çatmayan bir fitneden korkunuz." (Enfâl, 8/25).[65]

 

Yahudilerin Sözlerine Aykırı Birtakım Halleri

 

84-  Hani sizden: "Birbirinizin kanını dökmeyin ve birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayın." diye süz almıştık. Sonra kabul ettiniz, hâlâ da şahitlik etmekte­siniz.

85- Sonra işte sizler birbirinizi öldürü­yor ve içinizden bir kesimi yurtların­dan çıkarıyor, onlara karşı günah ve düşmanlıkta birleşip yardımlaşıyorsu-nuz. Eğer size esir olarak gelirlerse fîdyeleşirsiniz. Halbuki onların çıka­rılması size haram kılınmıştır. Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıyorsunuz da bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? İçinizden böyle yapanların cezası dün­ya hayatında bir rezillikten başkası değildir. Kıyamet gününde de azabın en şiddetlisine uğratılırlar. Allah yap­tıklarınızdan gafil değildir.

86-  Onlar ahireti verip karşılığında dünya hayatını satın almış kimseler­dir. Azapları hafifletilmez, onlara yar­dım da edilmez.

 

Yenilenip Duran Tarihi Gerçek:

 

Yahudilerin karşılıklı kan dökmeleri, biribirleriyle savaşmaları, biribirle-rini yurtlarından çıkarmaları aralarında oldukça sık görülen bir olaydı. Bu açıkça tespit edilebilen olay, Kur'an-ı Kerîm'in nazil olduğu döneme kadar de­vam edip durdu. Kurayzaoğulları Yahudileri Evslilerle, Nadîroğullan Yahudile­ri ise Hazreclilerle andlaşmalı idiler. Aralarında bir savaş çıktığı vakit her bir Yahudi kesim antlaşmalılar safında savaşa katılıyor ve bir Yahudi öteki Yahu-diyi öldürüyor, biri ötekinin evini, yurdunu tahrib ediyor, yurtlarından, evlerin­den ediyorlar, evlerde bulunan eşya ve malları da talan ediyorlardı. Halbuki Tevrat'ın hükmü gereğince bu onlara haram idi. Diğer taraftan biribirlerini esir aldıkları vakit de fidye vererek onları kurtarma yoluna gidiyorlardı. Ken­dilerine: Niçin onlarla önce savaşıyor, sonra da fidye ödeyip kurtarıyorsunuz? diye sorulduğunda, bize Tevrat'ta fidye verme emri verilmiştir, derlerdi. Peki, niye onlarla savaşıyorsunuz? diye sorulunca, bu sefer de andlaşmalı olduğu­muz kimselerin zelil kılınmasından utandığımız için, diye cevap veriyorlardı. Bunun üzerine Yüce Allah: "Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıyorsunuz da bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?" buyruğunu indirdi. [66]

Bundan önce gördüğümüz ayet-i kerimeler yalnızca Allah'a ibadet etmek, anne babaya, akrabalara iyilikte bulunmak ve buna benzer Musa (a.s.) döne­mindeki İsrailoğulları'na verilmiş en önemli emirleri hatırlatmak mahiyetinde idi. Bu ayet-i kerimeler ise, onlara yasak kılman en önemli hususları hatırlat­mak sadedindedir. Hitap Peygamber Muhammed (s.a.) döneminde bulunan Ya­hudilere yöneliktir. Aynı zamanda bu belli bir ümmetin kendi arasındaki daya­nışmanın da delilidir ve ayrıca ümmetin tümünün bir fert gibi olduğunu gös­termektedir. Bu ümmetin sonradan gelenlerine geçmişlerinin izledikleri yolun etkileri isabet eder. Onların etkileri hayırsa hayır, kötülük ise kötülük olarak isabet eder.[67]

 

Açıklaması

 

Ya Muhammed! Yahudilere Tevrat'ta kendilerinden şu şekilde söz aldığı­mız zamanı hatırlat: Biribirlerini öldürmeyecek, biribirlerini evinden vatanın­dan çıkarmayacaklardı. Ayet-i kerimede "kanlarınızı, birbirinizi, yurtlarınızı" tabirlerinin kullanılması, toplumun diğer bir ferdinin yaşama hakkının, kişi­nin bizzat kendi yaşama hakkı gibi olduğuna işarettir. Çünkü bir insanı öldü­ren, bütün insanları öldürmüş, bir kimsenin hayatta kalmasına sebep olan da bütün insanları hayatta bırakmış gibi olur. İşte bu Mâide suresi 32. ayetin vur­guladığı bir gerçektir.

Sonra siz ey (Kur’an'ın nüzulüne) çağdaş olan Yahudiler! Geçmişinizden alınan bu sözü kabul ediyor, böyle bir şeyin varlığını reddetmiyorsunuz. O hal­de sizin için de bu bağlayıcı bir delildir.

Sizler bu hususta sizden sözün alındığını kabul etmekle birlikte yine de ahdi bozuyor, birbirinizi öldürüyorsunuz. Tıpkı daha öncekilerinizin yaptığı gi­bi. Kaynukaoğullan Kurayzaoğullarına düşman idi. Kurayzaoğulları Yahudile­ri Evslilerin andlaşmahları olarak, Hazreclilerle andlaşması bulunan Nadiro-ğulları Yahudileri ile -Evs ile Hazrec arasında savaş çıktığı taktirde- savaşıyor­du. Halbuki Yahudiler arasında bulunan din, dil ve soy birliği onların tek bir saf olmalarını gerektiriyordu.

Bu şekilde bütün Yahudiler diğer Yahudi kardeşlerine karşı öldürmek, ta­lan ve yağma gibi günah işler işliyor ve Yahudi kardeşlerine karşı, andlaşmalı-ianna yardımcı oluyordu. Yurttan çıkartmak gibi düşmanlık ve haddi aşmakla da aynı şekilde yardımlaşıyorlardı. Esirlerin fidye ile kurtarılması için ittifak yapıldığı vakit de, Yahudilerin her bir kesimi kendi soydaşlarını mal ile fidye ödeyip kurtarıyordu. Bunu da Kitab-ı Mukaddes'in hükmü gereğince yapıyor­lardı. Bu ise Tevrat'ta öldürmenin haram kılındığı gibi, size haram kılınmıştı. Peki nasıl oluyor da Kitabın bir kısmına iman ediyor ve esirlerin fidye ile kur­tarılması hükmüne riayet ediyorsunuz da, öbür hükümleri inkâr ederek öldür­me, yurttan çıkartma ve günah ve düşmanlıkla yardımlaşma suçlarını işleyebi­liyorsunuz? Halbuki imanın bölünme kabul etmeyeceği; bir kısmını inkârın, tü-aünü inkâr gibi olduğu bildiğiniz bir husustur.

Tevrat'ın bir kısmına iman edip diğer bir kısmını inkâr eden kimsenin böyle çelişkili ve son derece çirkin fiiline karşılık tek bir cezası vardır, o da iünya hayatında aşağılanmak ve rezil olmak, âhiret hayatında ise daimi azap-si. Allah hiç bir kimsenin yaptığından gafil değildir. O günahları dolayısıyla insanları cezalandırır.

Diğer taraftan bu ayet-i kerimeler, hem bu Yahudiler ve hem de başkaları apn genel bir hükmü tespit etmektedir ki o da şudur: Boş liderlik, mal almak abi dünya hayatını ahirete ve ahiretteki ebedî nimetlere tercih edenler, aslın­da fânî ve geçici olan dünyalık paylarını, edebî ve daimî nasiblerine tercih edip 3iılara öncelik tanımışlardır. Allah'ın Kitab-ı Kerim'indeki emirlerini terket-anek karşılığında, dünyayı satın almış kimselerdirler. Bunların ahiretteki azap­ları hafifletilmez, tek bir an dahi bu azaplarına ara verilmez. Dünyada da ahi-reîte de bunlara yardım olunmaz. Kimse onlara şefaatçi olmaz. Cehennemdeki cezalarını kimse kaldırmaz. Çünkü bunların günahları çok büyüktür, onları çe­peçevre kuşatmıştır. Bu günahları ilâhî rahmet ile kendileri arasında perde ol-xru= ve onları ilâhî feyzin rahmet ve bereketinden uzaklaştırmıştır.

İşte fertlerinin namaz, oruç ve hac gibi dininin bir takım hükümlerini ye­rme getirirken, başka hükümlere muhalefet edip zekâtı vermediği zenginlerinin fakirlerin haklarını ödemediği, aralarında hırsızlığın, zinanın, rüşvetin, haksızlığın yaygınlık kazandığı; adalet, eşitlik ve şûra gibi yönetim düzeninin temel esaslarının ihmal edildiği ve Allah yolunda ve cihat ederken zorda kal­mış müminlere yeterli yardımın yapılmadığı zamanlarda, belli bir dine bağlı her bir ümmet aynı şekilde dünya hayatında zillete, rezilliğe maruz kalır, ahi-rette de cehennem ateşinde azaba mahkûm olur.[68]

 

Peygamberlere Ve Allah Tarafından İndirilen Kitaplara Karşı Yahudilerin Tavrı

 

87- Andolsun ki Musa'ya o kitabı biz verdik ve ondan sonra da birbiri ar­dınca Peygamberler gönderdik. Mer­yem oğlu İsa'ya da beyyineler verdik. Onu Ruhu'l-Kudüs ile destekledik. Bir peygamber size her ne zaman nefisleri­nizin hevasına uymayan bir şey getir­diyse büyüktendiniz, bir kısmını ya­lanladınız, bir kısmını da öldürürdü­nüz.

88- "Kalplerimiz kılıflıdır" dediler. Öy­le değil, Allah küfürleri yüzünden on­lara lanet etmiştir. Onlar ne kadar az iman ederler!

89- Onlara Allah katından beraberinde bulunanı doğrulayıcı bir kitap geldi­ğinde -ki önceden kâfirlerin aleyhine fetih istiyorlardı- işte o tanıdıkları kendilerine gelince, onu inkâr ettiler. Artık Allah'ın laneti o kâfirlerin üzeri­nedir.

 

Nüzul Sebebi

 

İbni Abbas der ki: Hayber Yahudileri Gatafanlılarla sık sık savaşırdı. Kar­şı karşıya geldikleri her seferinde Hayber Yahudileri bozguna uğruyorlardı. So­nunda Yahudiler şu duayı yaptılar: "Allahım, ahir zamanda bize göndereceğini vadettiğin ümmî peygamber Muhammed hakkı için bizi onlara karşı muzaffer kılmanı diliyoruz." Gatafanlılarla her karşılaştıklarında bu duayı yaptılar ve Gatafanlılan bozguna uğratmaya başladılar. Fakat Muhammed (s.a.) peygam­ber olarak gönderilince onu inkâr ettiler. Bunun üzerine Yüce Allah: "... önce­den senin ile Ey Muhammed, kâfirlerin aleyhine fetih istiyorlardı. Artık Al­lah'ın laneti o kâfirlerin üzerinedir" buyruğuna kadar nazil oldu. [69]

İbni Ebî Hâtim'in İbni Abbas'tan rivayetine göre Yahudiler Resulullah s.a.)'ın peygamber olarak gönderilişinden önce Evs ve Hazreclilere karşı onun­la yardım diliyorlardı. Allah onu Araplar arasından gönderince peygamberliği­ni reddedip kâfir oldular ve onun hakkında daha önceki söylediklerini de inkâr ettiler. Muaz b. Cebel, Bişr b. el-Berâ ve Dâvud b. Seleme onlara: Ey Yahudiler! Allah'tan korkun ve İslâm'a girin. Biz müşrik iken Muhammed ile bize karşı yardım istiyordunuz ve onun peygamber olarak gönderilmesinin yakın olduğu­nu bildiriyordunuz. Bizlere onun niteliklerini anlatıyordunuz. Nadiroğulla-nndan birisi şöyle dedi: Bu peygamber bizim bildiğimiz bir şeyi bize getirmedi ve bu bizim size söz konusu ettiğimiz kişi değildir. Bunun üzerine Yüce Allah: ''Onlara Allah katından... bir kitap geldiğinde" buyruğunu indirdi.

es-Süddî de der ki: "Araplar Yahudilerin bulundukları yerlerden geçer ve onları rahatsız ederlerdi. Yahudiler de Tevrat'ta Muhammed (s.a.s.)'in nitelik­lerini, onun Allah tarafından peygamber olarak gönderileceğini ve onunla bera­ber Araplara karşı savaşacaklarını okuyorlardı. Muhammed (s.a.s.) onlara pey­gamber olarak gelince kıskançlıklarından "Bu Peygamber ne diye İsrailoğulla-n'ndan gelmedi? dediler." [70]

 

Açıklaması

 

Katı kalpli, maddî menfaatlere tapan, kişisel nevalarına ibadet eden Ya­hudiler arasında ilâhî uyarılar yenilenip durmuş, onlara arka arkaya pey­gamberler gönderilegelmiştir. İsrailoğulları bütün kavimler arasında kendilerine aralarından en çok peygamber gönderilmiş bir kavimdir. Bununla birlik­te uyarıları unutuyor, şeriatleri tahrif ediyor, nevalarına uyuyor ve peygam­berlerine kimi zaman yalanlayarak, kimi zaman da öldürürek isyan ediyor­lardı.

İşte bu ayetler onlara Hz. Musa'ya Tevrat'ın verildiğini ve onun ardından peygamberlerin de gönderilmiş olduğunu hatırlatmaktadır. Nitekim bir başka yerde de: "Sonra resullerimizi birbiri ardınca gönderdik." (Mü'minûn, 23/41) diye buyurulmaktadır. Hz. Musa'dan sonra gönderilen peygamberler: Yuşâ, Dâvûd, Süleyman, İlyas, el-Yesâ, Yûnus, Zekeriyyâ, Yahya ve İsâ (a.s.)dırlar. Hep­si de Hz. Musa'nın şeriatı ile hüküm veriyordu. Nitekim Yüce Allah buna işa­retle şöyle buyurmaktadır: "Şüphesiz biz Tevrat'ı indirdik. Onda bir hidayet ve bir nur vardır. Teslim olmuş olan peygamberler onunla Yahudiler arasında hü­küm verirlerdi..." (Mâide, 5/44). Bununla birlikte Hz. İsa bazı hususlarda Tev­rat'tan farklı hükümler getirmişti. Bundan dolayı Yüce Allah ona beyyinatı vermişti ki, bunlar ölüleri diriltmesi, çamurdan kuş şeklinde bir şey yaratıp ona üflemesi sonucu Allah'ın izniyle canlı kuş oluvermesi, türlü hastalıkları iyi etmesi, gaybdan haber vermesi, Ruhul-kudüs ile yani Cebrail (a.s.) ile destek­lenmesi gibi muziceleridir. Bütün bunlar Hz. İsa'nın kendilerine getirdiği şey­lerde doğruluğunun deliliydi. İsrailoğullarının onu yalanlaması, kıskanması, ona karşı bazı hükümlerde Tevrat'tan farklı hükümler getirdi diye inatçılık et­meleri ileri dereceye ulaşmıştı. Nitekim Yüce Allah Hz. İsa'nın durumunu şu buyruğu ile haber vermektedir: "O size haram olan şeyleri sizin için helâl kıl­mak üzere ve Rabbinizden bir ayet ile geldi." (Al-i İmrân, 3/50), Sonuç şuydu: Kendilerine nefislerinin hoşlanmadığı -ki her zaman için nefisleri hayra yönel­memiştir- bir peygamber geldiği her seferinde, onu inkâr ettiler, zorbalık ede­rek, haddi aşarak ona karşı büyüklük tasladılar. İsa ve Muhammed (ikisine de selâm olsun) gibi kimi peygamberleri yalanladılar. Zekeriyyâ ve Yahya (ikisine de selâm olsun) gibi kimilerini de öldürdüler. Artık bunların Muhammed (s.a.)'in davetine iman etmeyişlerinde garipsenecek bir taraf yoktur. Çünkü inatçılık onların tabiatları gereğidir. Hitap bütün Yahudileredir. Çünkü onlar geçmişte bu tür işleri yaptılar ve onların soyundan gelen çocukları da buna ra­zı oldular.

Onların çirkin işlerinden bir tanesi de Resulullah (s.a.)'a: "Bizim kalpleri­miz üzerinde perde vardır, senin ne konuştuğunu anlayamıyoruz" demeleridir. Yüce Allah onlara şu şekilde cevap vermektedir: "Hayır, durum dediğiniz gibi değildir. Sizin kapleriniz fıtrat itibariyle hakka ulaştıran düşünce ve akıl yü­rütmeyi yapacak istidatta yaratılmıştır. Fakat Allah, peygamberleri inkâr et­meniz, Tevrat'ın, emir ve hükümlerine karşı gelerek asi olmanızdan dolayı siz­leri rahmetinden uzaklaştırmıştır."

Allah bu şekilde rahmetinden uzaklaştırmak veya kovmakla onlara zul-metmemiştir. Bilhassa onlar kendi öz nefislerine zulmediyorlardı. Onlar kita­bın bir kısmına iman ettiler, diğer bir kısmı ile ameli terkettiler ya da hiç iman etmediler.

Peygamberin niteliklerini ve geleceği zamanı biliyorlardı. Onun gelişi ile müşriklere karşı zafer talebinde bulunuyor ve: "Allah'ım! Tevrat'ta niteliklerini gördüğümüz ahir zamanda gönderilecek peygamber ile bize zafer ver." diyorlar­dı.

Allah katından bir kitap yani Muhammed (s.a.)'e indirilen Kur'an-ı Kerim, onlara beraberlerinde bulunan Tevrat'ı doğrulayıcı ve onlarca bilinen peygam­berlerin niteliklerini pekiştirici olarak gelince, Araplara olan kıskançlıkların­dan dolayı, hem o peygamberi hem daha önce söylediklerini inkâr ettiler. Onun davetini kabul etmeyi ve çağrısına olumlu cevap vermeyi büyüklüklerine -pey­gamberleri küçümseyerek- yediremediler. Halbuki bu, İslâm davetini inkârdır.[71]

 

Allah'ın İndirdiklerini İnkar Etmeleri Ve Peygamberleri Öldürmeleri

 

90- Onların, Allah'ın kullarından dile­diği kimseye lütfundan indirmesini kıskanıp Allah'ın indirdiğini inkâr ederek nefislerini satmaları ne kötü­dür. Böylece gazap üstüne gazaba uğ­radılar. O kâfirler için hor kılıcı bir azap vardır.

91- Onlara: "Allah'ın indirdiğine iman edin" denildiği zaman: "Biz bize indiri­lene iman ederiz." derler. Ve  arkasın­dan geleni de inkâr ederler. Halbuki o nezdlerindekini doğrulayıcı bir ger­çektir: De ki: "Madem ki mümin idiniz, o halde Allah'ın daha önceki peygam­berlerini niçin öldürüyordunuz?"

 

Açıklaması

 

Peygamber (s.a.)'in çağdaşı olan Yahudiler onun Tevrat'ta müjdelenen pey-şamber olduğunu bilirler: "Kendilerine kitap verdiklerimiz onu öz oğullarını ta­nıdıkları gibi tanırlar." (Bakara, 2/246). Fakat kıskançlıklarından dolayı iman etmiyorlardı. Yüce Allah onları bu tutumları dolayısıyla ağır bir şekilde yere­rek cezalandırmaktadır. Çünkü onlar küfrü imana tercih ederek bu yolda ken­dilerini feda etmişler, adeta satıcı bir kimsenin sattığı bir şeyi elinden çıkart­ması gibi, nefislerini de öylece kaybetmişlerdir. Onların küfür ve inkârlarının sebebi, kıskançlığın bir sebebi olan tam bir inatla liderliğin ve servetin ellerin­den kaybolması korkusu ve Yüce Allah'ın kendi lütfuyla kullarından dilediği kimseye vahyi indirmesinden hoşlanmayışlarıdır. O bakımdan onların cezaları sn şekilde tecelli etmiştir: Hz. Musa (a.s.) ve ondan sonra gelen peygamberleri inkâr ettikten sonra, Muhammed (s.a.)'i de inkâr ettiklerinden dolayı, Al-îahtan gelen yeni bir gazapa uğratılmışlardır. Bu küfür ve inkârları sebebiyle stimya ve ahirette hor ve hakir kılıcı bir azaba da müstehak olmuşlardır. Dün­ya hayatında onlar için bir rezillik ve kötü bir hal, ahirette ise cehennem ate­şinde ebediyyen kalmaları söz konusu olacaktır.

Peygamber (s.a.) ile ashabı, Medine'deki Yahudilere: "Allah'ın indirdiği Sn/an-ı Kerim'e iman ediniz." dediklerinde o Yahudiler: "Biz Tevrat'ta bize in-îırilene iman ederiz, onun dışında kalanı -ki o da Tevrat'ı doğrulayıcı olarak gelen ve hak ve doğru olduğundan şüphe bulunmayan Kur'an-ı Kerim'dir- ise -nkâr ederiz." diye cevap veriyorlardı. Yüce Allah ise onlara şöyle cevap ver-»ektedir: "Kur*an Allah katından gelmiş, beraberinizde bulunan Tevrat'ı doğ­rulayıcı hakkın kendisidir. Her iki kitap da Allah tarafından gönderilmiştir. Sizler nasıl olur da Kitab'm kimisini inkâr ediyor kimisine iman ediyorsunuz? Aksine sizler öldürmeyi haram kılan hükmü ihtiva eden Tevrat'a iman eden kimseler değilsiniz. Çünkü sizler haksız yere peygamberleri öldürmüş bulunu­yorsunuz. Eğer sizler gerçekten Tevrat'a iman eden kimseler idiyseniz, niye o peygamberleri öldürdünüz?"

Yüce Allah burada öldürme işini Resulullah (s.a.)'in çağdaşı olanlara nis­pet etmektedir. Çünkü onlar önceki geçmiş atalarının yaptıkları öldürme ve benzeri diğer işleri onaylıyorlardı. Bunu bir muhalefet veya bir isyan saymıyor­lardı. Küfrü işleyen ile onu uygun gören arasında hiç bir fark yoktur. Ayrıca unlar isyan ve itaatsizlikte birbirleriyle dayanışma halindedirler ve biribirleri-ju desteklerler. Atalarının yaptığı cürümleri her fırsatta kendileri de tekrarlı- Eğer böyle bir rıza ve kabul bulunmayacak olsa elbetteki çocuklar hakkında günah söz konusu olmaz. Çünkü her bir nefis kendi durumundan so­rumludur ve hiç bir kimse başka bir kimsenin günahını yüklenecek değildir.[72]

 

Tevrat'a İman Ettikleri İddialarının Yalanlanması

 

92- Andolsun ki, Musa size beyyinelerle gelmişti. Sonra siz onun ardından bu­zağıyı (ilâh) edindiniz. Siz zalimlersi­niz.

93- Hani sizden bir söz almış ve Tûr'u tepenizin üstüne kaldırıp "Size verdi­ğimizi kuvvetle tutun ve dinleyin" de­miştik. Onlar: "Dinledik, isyan ettik" demişlerdi. Küfürleri yüzünden buzağı kalplerinde içirilmişti. De ki: "Eğer müminler iseniz, imanınızın size em­rettiği şey ne kötüdür!"

 

Açıklaması

 

Yahudiler şanı Yüce Allah'ın kendilerine ihsan buyurmuş olduğu nimetle­re karşılık nankörlük ettiler. Nitekim bu husus, bundan önceki ayetlerden açıkça anlaşılmaktadır. Aynı şekilde vadedilen arzdaki nimetlerde de durum böyle olmuştu. Yine orada apaçık ayetleri ve Musa (a.s.)'nın getirip onun Al­lah'ın resulü olduğunu gösteren Allah'tan başka hiçbir ilâh olmadığını belgele­yen kesin delilleri de inkâr etmişlerdi. Sözü geçen apaçık beyyineler, Tevrat'ın nazil olduğu mikat (Tevrat'ın Musa'ya verilmesi için söz verilen vakit)'tan önce meydana gelmiş olan mucizelerdir. Bunlar ise Yüce Allah'ın: "Andolsun Mu­sa'ya dokuz tane apaçık ayet vermiş idik" (İsra: 17/101) buyruğunda belirtildiği gibi, dokuz tanedir. Sözü geçen bu ayetler tufan, çekirgeler, haşerat, kurbağa­lar, kan, asâ, el, denizin yarılması ve yıllarca süren kuraklık ve kıtlıktır. Ancak bütün bu apaçık ayetler, şirk ve putperestliğe daha çok gömülmelerinden baş­ka bir işe yaramadı. Allah'ın üzerlerindeki nimetlerine şükredecek yerde, Al­lah'tan başka kendisine tapındıkları buzağıyı ilâh edindiler. Sözü geçen bu bu­zağı ise, Samiri'nin süs eşyalarından kendilerine yaptığı ve ilâh kabul edip ta­pındıkları bir puttur. Bu onların kalplerinin katılığının, akıllarının bozukluğu­nun delilidir. O bakımdan onların hidayet bulmaları umulamaz. Bu yaptıkları bir zulümdür, bir şeyi konulması gereken -hakkettiği yerden başka yere koy­maktır. Allah'a şirk koşmaktan daha büyük hangi zulüm olabilir!

Ey Muhammed! Tevrat'ta bulunanlar gereğince amel etmek, orada bulunan hükümlere tam bir gayretle sıkı sıkıya sarılmak üzere kendilerinden söz alındı­ğı zamanı da onlara hatırlat! Onlar kendilerinden alınan bu söze aykırı hareket etmiş, ondan yüz çevirmişlerdi. Nihayet kalplerine korku salmak üzere Tür (da­ğı) üzerlerine kaldırılmış, bunun üzerine onu kabul etmişlerdi. Fakat daha son­ra yine buna aykırı harekette bulunmuşlardı. Bununla onlar adeta "dinledik ve isyan ettik" demiş gibi oldular. Ardından aykırı davranışları daha da ileriye gö­türdüler, şirke düştüler. Buzağıyı ilâh edindiler, buzağıya karşı duydukları sev­gi kalplerine kadar işledi. Mısır'da kabul ettikleri putperestlik sebebiyle buzağı­ya tapınmaya karşı duydukları aşın sevgi ruhlarında alabildiğine yer etti.

Ey Muhammedi Sen geçmişteki önderlerinin bu durumlarını öğrenmele­rinden sonra çağında yaşayan Yahudilere de ki: Sizin Tevrat'a olan imanınız böyle bir şeye çağırıyor ise buzağıya tapınmak, peygamberleri öldürmek, sözle­rinde durmamak türünden amellere yönelten imanınız ne kadar kötü bir iman­dır!

Bu ayet-i kerimeler Hz. Muhammed (s.a.)'e iman etmeyen ve yalnızca Tev­rat'a iman ettiklerini ileri süren Yahudilerin imanlarını reddetmektedir. Çün­kü onlar gerçekte hiçbir şeye iman etmiyorlar; Tevrat'a da Kur"an-ı Kerim'e de. O bakımdan azarlanıp ağır bir şekilde sitem edilmeyi hak etmişlerdir.[73]

 

Yahudilerin Hayata Tutkunluğu

 

94- De ki: Eğer Allah nezdinde ahiret yurdu, insanlar içinde sizden başka kimseye değil de yalnız sizin ise, eğer doğru söyleyenler iseniz ölümü temen­ni edin.

95- Fakat onlar önceden ellerinin gön­derdikleri dolayısıyla onu asla temen­ni etmezler. Allah o zalimleri çok iyi bilendir.

96- Andolsun ki sen onları insanlar arasında müşriklerden bile hayata da­ha tutkun bulursun. Onlardan biri kendisine bin sene ömür verilsin ister. Halbuki onun ömrünün uzatılması kendisini azaptan kurtarıcı değildir. Allah onların yapmakta olduklarını çok iyi görendir.

 

Nüzul Sebebi

 

94. ayetin nüzul sebebi ile ilgili olarak İbni Cerir et-Taberî, Ebu'l-Aliye'den şunu nakletmektedir: Yahudiler: "Cennete Yahudi olanların dışında kimse giremeyecektir" deyince Yüce Allah da: "De ki: Eğer Allah nezdinde ahiret yurdu in­sanlar içinde sizden başka kimseye değil de yalnız sizin ise... ölümü temenni edin", buyruğunu indirdi.[74]

 

Açıklaması

 

Peygamber (s.a.)'in Yahudilere şöyle demesi emredilmektedir: "Eğer sizler bütün insanlar arasında cennetin yalnız size ait olduğunu, sayılı günler dışın­da da ateşin size dokunmayacağını, Allah'ın seçkin milleti olduğunuzu iddia et­menizde doğru söyleyen kimseler iseniz, haydi bu konuda kimsenin sizinle or­tak olamayacağını ve karşı davada bulunamayacağını ileri sürdüğünüz ebedî ve katıksız nimetlere ulaştıracak ölümü temenni ediniz." Çünkü hiçbir insan mutluluktan yüz çevirip de bedbahtlığı tercih etmez. Eğer bu sözün kendilerine söylendiği vakit böyle bir temennide bulunmuş olsalardı, yeryüzünde bulunup da ölmedik Yahudi kalmayacaktı. İbni Abbas der ki: Eğer ölümü temenni etmiş olsalardı, onlardan her bir kimse (en azından) yutkunurken dahi nefes borusu­na kaçacak olan tükürük damlası ile boğulup giderdi.

İbni Abbas'tan gelen rivayete göre maksat şudur: Bizden ve sizden kim ya­lancı ise ona ölümün gelip çatmasını isteyiniz, beddua ediniz. Ancak onlar böy­le bir isteği yerine getirmediler ve dua etmediler, çünkü yalan söylediklerini bi­liyorlardı.

İbni Kesir der ki: İbni Abbas'm ayet ile ilgili yapmış olduğu bu açıklama kabul edilecek tek açıklamadır. Bu da kendileri mi yoksa müslümanlar mı, hangisi yalancı ise ona beddua etmek şeklindedir. Ölümü temenni etmekle on­lara karşı getirilmek istenen delil, açık bir şekilde ortaya çıkmaz. Çünkü ileri sürdükleri idialannda samimi olduklarına, doğru söylediklerine inanmaları on­ları ölümü temenni etmek zorunda bırakmaz. Çünkü Allah'ın salih bir kulu ol­mak ile ölümü temenni etmek birbirinden ayrılmaz şeyler değildir. Nice salih insanlar da vardır ki ölümü temenni etmez. Hatta hayrı daha da artsın, cen­netteki yeri ve derecesi daha da yükselsin diye ömrü daha da uzun olsun ister. Nitekim hadis-i şerifte de şöyle buyurulmuştur: "Sizin hayırlınız ömrü uzayıp da ameli güzelleşendir". [75]

Her ne şekilde olursa olsun onlar Tevrat'ı tahrif etmek, günahsız peygam­berleri öldürmek ve kitaplarında müjdelenmiş olmasına rağmen Peygamber (s.a.)'i inkâr etmek gibi işledikleri küfür, fasıklık ve isyanları sebebiyle buna asla yanaşmaz.

Daha sonra şanı yüce Allah, kendi yüce zatına yemin ederek -"bulursan" anlamını ifade eden kelimede "lâm" harfinden sonra gelen "te" harfi bu yemini ifade eder- insanlar arasında uzunca bir hayata en tutkun kimselerin Yahudi­ler olduğunu belirtmektedir. Hatta onlar, Allah'a şirk koşup öldükten sonra di­rilmeye iman etmeyen müşrikler de dahil olmak üzere, bütün insanlar arasmda hayata en tutkun kimselerdirler. Halbuki, müşriklerin insanlar arasında hayata en tutkun kimseler olmaları gerektiği varsayılır. Çünkü onlara göre dünya hayatı ilk ve sondur. Arap müşrikleri bu dünya hayatından başkasını bilmiyor ve ahirete dair bir bilgiye sahip değillerdi.

Fakat dünya ve maddeye tutkun olan Yahudilerden her bir kimse, bin se­ne veya daha fazla ömür sürsün ister. -Araplar bin'i çoklukta mübalağa etmek için kullanırlar. Çünkü ahirette Allah'ın azabı ile karşılaşacağını ummakta, bundan dolayı da dünyayı ahiretten hayırlı görmektedirler. Fakat istediği ka­dar uzun olsun, onlardan herhangi bir kimsenin dünyada kalması Allah'ın em­rinden ve can yakıcı azapla cezalandırılmasından kendisini uzaklaştırmaz. Al­lah bunlar karşılığında kendilerini cezalandıracaktır.[76]

 

Yahudilerin Cebraile, Diğer Meleklere Ve Peygamberlere Karşı Tavırları

 

97-De ki: "Kim Cebrail'e düşman ise  muhakkak ki o, onu -Allah'ın izniyle- kalbin üzere, önündekini doğrulayıcı,  müminlere de hidayet verici ve müjde  olmak üzere indirmiştir.

98- Kim Allah'a, meleklerine, peygam- herlerine, Cebrail ve Mikâil'e düşman  olursa, şüphesiz Allah o kâfirlerin düş-manidir.

 

Nüzul Sebebi

 

97. ayet-i kerime'nin nüzul sebebiyle ilgili olarak Tirmizî'nin rivayetine göre, Yahudiler Resulullah (s.a.)'a: "Meleklerden Rabbi katından risalet ve vah­yi getiren belli bir meleğin gelmediği hiçbir peygamber yoktur. Sana bunu geti­ren arkadaşın kimdir? (Bize söyle) ki sana tabi olalım." demeleri üzerine Resu­lullah (s.a.) "Cebrail'dir" diye cevap verir. Bu sefer Yahudiler söylediler: O, sa­vaş ile ilgili emirleri indiren birisidir, o bizim düşmanımızdır. Eğer sen yağmur ve rahmeti indiren Mikâil demiş olsaydın, sana inanırdık. Bunun üzerine Yüce Allah: "... o kâfirlerin düşmanıdır" buyruğunu indirdi. [77]

İmam Ebu Ca'fer et-Taberî (Allah'ın rahmeti üzerine olsun) şöyle demiştir: Tefsir ilmine vakıf ilim adamları ittifakla şunu belirtirler: Bu ayet-i kerime İs-railoğullan'ndan Yahudilere cevap olmak üzere inmiştir. Çünkü onlar Cebra­il'in kendilerinin düşmanı olduğunu, Mikâil'in ise kendilerinin dostu olduğunu ileri sürmüşler, daha sonra da bunun hangi sebepten dolayı olduğu hususunda farklı gerekçeler ortaya koymuşlardır.

İmam Ahmed, İbni Abbas'tan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Yahudiler­den bir grup Resulullah (s.a.)'ın yanma gelip şöyle dediler: Ya Ebe'l-Kasım, bize ancak bir peygamberin bilebileceği, sana soracağımız bazı hususlara dair bilgi ver. Resulullah (s.a.) şöyle buyurdu: "İstediğinizi sorun. Fakat bana Ya'kub'un çocuklarından almış olduğu sözü verin! Eğer size bir şey söylerim ve siz de onun doğru olduğunu bilirseniz İslam üzere bana uyacağınıza söz veriniz." Onlar: "Sa­na istediğin gibi söz veriyoruz." deyince Resulullah (s.a.): "Dilediğinizi sorun" bu­yurdu. Onlar şöyle sordular: "Sana dört husus soracağız, sen de onları bize bildir. Bize Tevrat indirilmeden önce İsrail'in (Ya'kub'un) kendisine hangi yemeği ha­ram kıldığını, kadının suyu ile erkeğin suyunun nasıl olduğunu, bu sudan erkek ve dişinin nasıl yaratıldığını ve şu Tevrat'ta sözü geçen ümmî peygambere me­leklerden hangisinin dost olduğunu bildir. Resulullah (s.a.) şöyle buyurdu: "Eğer ben size bunları bildirirsem mutlaka bana uyacağınıza dair Allah adma söz veri­yor musunuz?" Onlar, bu konuda Hz. Peygamber'e söz verdiler. O da bütün sor­duklarına cevap verdi. Fakat kendilerine: "Benim dostum Cebrail'dir. Allah ne kadar peygamber gönderdiyse mutlaka Cebrail o peygamberlerin de dostudur." deyince, Yahudiler: "Hayır, o bizim düşmanımızdır." diye cevap verdiler. Bunun üzerine Yüce Allah: "De ki: Kim Cebrail'e düşman ise..." buyruğunu indirdi.

Buharî Enes b. Mâlik'ten şöyle dediğini rivayet etmektedir: Abdullah b. Selâm, Resulullah (s.a.)'ın Medine'ye geldiğini işitir. O sırada Abdullah bir arazide meyve topluyordu. Resulullah (s.a.)'m yanına gelip dedi ki: Ben sana üç hususa dair soru soracağım ki bunları bir peygamberden başkası asla bile­mez:

- Kıyamet alâmetlerinin ilki hangisidir? Cennetliklerin ilk yiyecekleri ne­dir? Çocuk babasına ya da annesine hangi sebepten benzer? Hz. Peygamber: "Bunu az önce bana Cebrail haber verdi" deyince, Abdullah: Cebrail mi? diye sorar, Hz. Peygamber: "Evet" deyince, Abdullah şöyle der: "O Yahudilerin me­lekler arasında düşman edindikleri birisidir. Bunun üzerine Hz. Peygamber: "Kim Cebrail'e düşman ise muhakkak ki o onu Allah'ın izniyle... indirmiştir." ayetini okudu. (Devamla) dedi ki: "Kıyamet alâmetlerinin ilki şudur: Bir ateş insanları doğudan batıya doğru önüne katıp toplayacaktır. Cennet ehlinin ilk yiyeceği ise balık karaciğeridir. Erkeğin suyu kadının suyundan ileri olursa ço­cuk babaya benzer, kadının suyu ileri olursa çocuk kadına benzer. Abdullah b. Selâm bunun üzerine, "Allah'tan başka ilâh olmadığına ve senin onun resulü olduğuna şahitlik ederim" dedi ve devam etti: "Ey Allah'ın resulü Yahudiler if­tiracı bir kavimdir. Benim müslüman olduğumu öğrenirlerse bana iftiralarda bulunurlar."

Yahudilere gelince Resulullah (s.a.) onlara: "Aranızda Abdullah b. Selam nasıl bir adam olarak bilinir?" diye sorar. Onlar: "Bizim en hayırlımızdır, en hayırlımızın oğludur, efendimizdir, efendimizin oğludur. Hz. Peygamber sorar: "Ya İslâm'a girerse, görüşünüz nedir?" Onlar: "Allah onu böyle bir şeyden koru­sun" deyince, Abdullah saklandığı yerden çıktı ve "Allah'tan başka ilâh olmadı­ğına şehadet ederim, Muhammed'in Allah'ın resulü olduğuna şehadet ederim" deyince Yahudiler: "O bizim en kötümüzdür, en kötümüzün oğludur." dediler ve onun şanını küçültücü ifadeler kullandılar. Bunun üzerine Abdullah: "İşte be­nim de korktuğum buydu, ey Allah'ın Rasulü" der.[78]

İbni Hacer, Fethu'l-Bârî'de şöyle demektedir: İfadelerin akışının zahirin­den anlaşılan şu ki, Resulullah (s.a.) bu ayet-i kerimeyi onları reddetmek üzere Yahudilere okumuştur. Bu, ayetin hemen o vakit nazil olmasını gerektirmez. İtimad edilmeye değer görüş budur. Çünkü o ayetin nüzul sebebi ile ilgili ola­rak Abdullah b. Selâm'ın (az önce geçen) kıssası sahih olarak gelmiştir.

Kimi rivayetlerde de şöyle denilmektedir: Fedek hahamlarından ve Yahu­di bilginlerinden Abdullah b. Sûriyâ adındaki birisi, Resulullah (s.a.)'a, hangi meleğin kendisine vahiy getirdiğini sorar. Hz. Peygamber: "O Cebrail'dir" de­yince İbni Sûriyâ: "O bizim düşmammızdır. Başkası olsa ona iman ederdik, Cebrail bize defalarca düşmanlık etti. Onun bize düşmanlıklarından bir tanesi de Allah ona peygamberliği bizim aramızdan birisine vermeyi emretmiş olduğu halde bizden başkasına getirmesidir. Üstelik her türlü yerin dibine geçirilme­nin ve azabın sahibi (görevlisi) de odur. Beytül-makdis'in yıkılacağı uyarısında o bulundu. Mikâil ise bolluk ve barışı getirendir" diye cevap verir.

Ömer b. el-Hattab'dan gelen rivayete göre de Hz. Ömer onların midrasla-rına (Tevrat okudukları ve öğrendikleri mahaller) girer ve Hz. Cebrail'den söz edince Yahudiler: "O bizim düşmammızdır, çünkü bizim sırlarımızı Muham-med'e bildiriyor. Ayrıca her türlü yerin dibine geçirmenin ve azabın gerçekleşti­ricisi de odur. Mikâil ise yağmuru ve bolluğu getiren rahmet meleğidir." diye cevap verirler.[79]

 

Açıklaması

 

Ey Peygamber, onlara de ki: Kim Cebrail'e düşman ise, o Tevrat'ı da baş­kalarını da kuşatan Allah'ın vahyinin düşmanıdır. Çünkü Allah Cebrail'i vahiy getirmek ve senin kalbine Allah'ın izin ve emriyle Kur'an'ı indirmek üzere gön­dermiştir. Kur"an ise Allah'ı tevhide, ahlâkın temel esaslarına ve ibadetlere ça­ğıran Tevrat ve İncil gibi kendisinden önceki kitaplara uygundur. Sapıklıklar­dan hidayete çıkartır. Kendisine iman eden kimselere cennet müjdesini verir. Nasıl olur da hayrı gösteren yol, tiksinmek ve buğzetmek için bir sebep görüle­bilir?

Daha sonra Yüce Allah kesin hükmü"" peV^+irici ifadelerle dile getirmek­tedir, o da şudur: Kim emirlerine aykırı hareket ederek ve O'na itaat etmez, in­sanlar için indirmiş olduğu hidayeti inkâr ederek Allah'a düşmanlık ederse in­sanlara tebliğ ettikleri vahiy ve risalet gibi vazifeleri dolayısıyla meleklere düş­man olursa, doğru söylediklerine dair bunca delilin varlığına rağmen peygam­ber olduklarını söyleyen Allah'ın peygamberlerini yalanlayarak ya da Hz. Ze-keriyya ve Hz. Yahya gibi bazılarını da öldürerek peygamberlere düşmanlık ederse, korkutucu şeyleri getiriyor iddiasıyla Cebrail'e ve diğer taraftan da Mi-kâil'e düşmanlık ederse, şüphesiz ki Allah onun düşmanıdır ve o kişiye bu se­beple ceza verecektir. Çünkü o kişi, bu düşmanlığı ile Allah'ı inkâr eden, Al­lah'a düşmanlık eden bir kâfir ve zalimdir ve böyle bir düşmanlık apaçık kü­fürdür.[80]

 

Yahudilerin Kur'an'ı İnkar Etmeleri Ve Ahitlerini Bozmaları

 

99- Andolsun ki biz sana apaçık ayetler  indirdik. Bunları fasıklardan başkası inkâr etmez.

100'Onlar ne zaman bir ahitle bağlandılarsa içlerinden bir grup bozup atı- vermedi mi? Hayır, onların çoğu iman  etmezler.

101- Onlara Allah tarafından yanların- dakini doğrulayıcı bir peygamber gel- diği her seferinde kendilerine kitap  verilenlerden bir kesim sanki bilmi- yorlarmış gibi Allah'ın Kitab'ım arka- larına atmışlardır.

 

Nüzul Sebebi

 

99. ayetin nüzul sebebiyle ilgili olarak, İbni Ebi Hatim, İbni Abbas'tan şu­nu rivayet etmektedir: Abdullah b. Sûriyâ, Resulullah (s.a.)'a şöyle demiş: "Ya Muhammed, sen bize bildiğimiz bir şey getirmedin. Allah da senin üzerine apa­çık bir ayet (delil ve belge) de indirmemiştir." Buna dair Yüce Allah: "Andolsun biz sana apaçık ayetler indirdik." buyruğunu indirdi.

100.  ayet-i kerimenin nüzul sebebi ile ilgili olarak da şu rivayet kaydedil­mektedir: Muhammed (s.a.) peygamber olarak gönderilip de onlardan alınan ahitler ve Muhammed (s.a.) hakkında kendilerine verilen emirler söz konusu edilince, Mâlik b. es-Sayf şöyle der: "Allah'a yemin ederiz, Muhammed hakkın­da bize herhangi bir emir verilmiş değildir ve bizden bu konuda söz de alınmış değildir." Bunun üzerine Yüce Allah: "Onlar ne zaman bir ahitle bağlandılar-sa.." buyruğunu indirdi.[81]

 

Açıklaması

 

Allah'a andolsun ki, sana -Ey Muhammed!- peygamberliğinin doğruluğunu gösteren apaçık deliller indirmiş bulunuyoruz. Bunun itikadı esasları ile birlikte kesin belge ve delilleri de gelmiştir. Amelî hükümleri, bir çok fayda ve maslahatı gözeten amaçlarını da bir arada ihtiva etmektedir. O bakımdan bunların kendi­lerine açıklık getirecek başka bir delile ihtiyaçları yoktur. Bizim sana indirdiği­miz bu apaçık belgeler, eşyayı ortaya çıkartan, görülmesini sağlayan ve bizatihi kendisi de açık ve görünür olan bir ışık gibidir. Bu apaçık delillerin ayetlerine ve hükümlerine ancak oldukça inatçı, isyankâr, körlüğü hidayete tercih eden kim­seler ve kendisi vasıtasıyla hakkın ortaya çıktığı kimseyi kıskanan ve hakka karşı bile bile inat edip reddeden inatçı kâfirler uymaz, karşı çıkarlar.

İşte bu gibi kişiler kâfir olmuşlardır. Allah'a yahut Allah'ın resulüne bir söz verdikleri her seferinde mutlaka onlardan bir kesim verilen bu sözü bozar:

"Kendilerinden bir takım kimselerle antlaşma yaptıktan sonra, her seferinde antlaşmalarını bozarlar." (Enfâl: 8/56). Yahudiler kendilerine güvenen kimse­lere karşı hainlik ederler, emanete de hainlik ederler. Allah'a karşısında söz verdikleri halde bozdukları ahit ne kadar da çoktur! Çoğunlukla onlar Tevrat'a iman etmezler, dinle bir alâkalan yoktur. Ahitleri bozmayı bir günah saymaz ve buna aldırış etmezler. Aynı şekilde Peygambere ve Kur"an-ı Kerim'e de iman etmezler. Sanki onlar herhangi bir şüphe söz konusu olmaksızın sağlam bir bil­gi ile kitabı bilmiyormuş gibi davranıyorlar. Ancak onlar hakka karşı bile bile inat ettiler, reddettiler ve onu arkalarına attılar.

Muhammed (s.a.) Yüce Allah'ın tevhid edilmesi, öldükten sonra dirilişin ispat ve kabulü, peygamberlerin tasdik edilmesi gibi genel dini esaslarda Tev­rat'ı doğrulayan bir kitap ile gelince, Yahudilerden bir kesim Allah'ın Kitab'mı sırtlarının arkasına atıp terk ettiler. Bu onların kitaplarını terkedişlerini, on­dan yüz çevirişlerini, anlatan temsili bir ifadedir. Yani Tevrat'a karşı tutumla­rı, insanın ihtiyaç duymayarak, önemsemeyerek arkasına atıverdiği bir şeye benzetilmektedir. Çünkü Tevrat'ta bulunan bir takım hükümleri uygulamadı­lar. Tevrat'a ve Kur'an-ı Kerim'e uygun iman etmeyen kimsenin, hiçbirine iman etmeyen bir kimse olacağını bilmiyorlarmış gibi, Tevrat'a gerçek anlamıyla iman etmediler. Bu ise Tevrat'tan tamamıyla yüz çevirişlerini anlatan kinayeli bir anlatımdır.[82]

 

Yahudilerin Büyücülük, Gözbağcılık Ve Tılsımlarla Uğraşmaları

 

102- Onlar şeytanların Hz. Süleyman'ın mülkü aleyhine uydurdukları şeylere uydular. Halbuki Süleyman kâfir olma­dı, fakat o şeytanlar kâfir oldular ki, insanlara büyüyü ve Bâbil'deki iki me­leğe, Hârut ile Mârufa indirilen şeyle­ri öğretiyorlardı. Halbuki onlar: "Biz ancak bir imtihanız. Sakın küfre gir­me." demedikçe kimseye (büyüyü) öğ-retmezlerdi. İşte onlardan koca ile ka­rısının arasını ayıracak şeyleri öğre­nirlerdi. Allah'ın izni olmadıkça onun­la hiçbir kimseye zarar verici değiller­dir. Onlar kendilerine zarar verecek ve fayda sağlamayacak şeyleri öğreni­yorlardı. Andolsun ki onlar onu satın alan kimsenin ahirette bir payının ol­madığını muhakkak biliyorlardı. On­lar kendilerini kötü bir şey karşılığın­da sattıklarını keşke bilmiş olsalardı.

103- Eğer onlar iman edip de sakınmış olsalardı, elbette Allah'ın sevabı daha hayırlıdır. Keşke bilselerdi.

 

Nüzul Sebebi

 

102. ayet-i kerimenin nüzul sebebi ile ilgili olarak Muhammed b. İshak şöyle demektedir: Kimi Yahudi hahamları şöyle demişti: Sizler Muhammed'in işine hayret etmiyor musunuz? O Süleyman'ın bir peygamber olduğunu ileri sürüyor. Halbuki Süleyman bir büyücüden başka bir şey değildi. Bunun üzeri­ne Yüce Allah: "Halbuki Süleyman kâfir olmadı..." buyruğunu indirdi.

Taberî'nin rivayetine göre Şehr b. Havşeb de şöyle demiştir: Yahudiler de­di ki: Şu Muhammed'e bakınız, hakkı batıla karıştırıyor. Süleyman'ı peygam­berlerle birlikte anıyor. Halbuki o rüzgâra binen bir büyücü değil miydi? Bu­nun üzerine Yüce Allah: "Şeytanların Süleyman'ın mülkü aleyhine uydurduk­ları şeylere uydular." ayetini indirdi. İbni Ebî Hâtim'in Ebu'l-Aliye'den rivayeti­ne göre de Yahudiler Peygamber (a.s.)'e Tevrat'a dair bir takım hususlar sordu­lar. Bu konuda her ne sordularsa mutlaka Yüce Allah bunların sorularına ce­vap teşkil edecek buyruklar indiriyor ve böylelikle onları susturuyordu. Duru­mun böyle olduğunu görünce şöyle dediler: Bu bize indirileni bizden daha iyi biliyor. Bu arada Yahudiler Hz. Peygamber'e büyü hakmda da soru sormuş ve bu konuda onunla tartışmışlardı. Yüce Allah da: "Şeytanların Süleyman'ın mülkü aleyhine uydurdukları şeye uydular." ayetini indirdi.

el-Kelbî der ki: Şeytanlar büyüyü ve gerçeği olmayan bir çeşit göz bağcılık­ları ve tılsımları Asâfa isnad ederek "İşte bu, hükümdar ve Allah'ın peygambe­ri Süleyman'ın kâtibi Berhiya oğlu Âsâfa öğretilen şeylerdir." diye yazdıktan sonra, bunları Hz. Süleyman'ın namaz kıldığı yerin altına gömdüler. Bu işi de Yüce Allah'ın Hz. Süleyman'dan mülkünü geçici olarak elinden aldığı sırada yaptılar. Hz. Süleyman bunun farkına varmamıştı. Hz. Süleyman vefat ettik­ten sonra bu büyüleri onun namaz kıldığı yerin altından çıkardılar, insanlara da şöyle dediler: Süleyman bunun sayesinde size hüküm ederdi, bunu öğreni­niz. İsrailoğulları'nın bilgin olanları bu durumu haber alınca: "Bunun Süley­man'ın bilgisi olmasını kabul etmekten Allah'a sığınırız." dediler. Seviyesiz, dü­şük kimseler ise: "Evet, bu Süleyman'ın bilgisidir." diyerek bu işi öğrenmeye yöneldiler, peygamberlerinin kitaplarını reddettiler. Böylelikle Hz. Süleyman'ı kınamak yaygın bir hal almaya başladı. Yüce Allah Muhammed (s.a.)'i pey­gamber olarak gönderip onun vasıtasıyla Hz. Süleyman'ın kendisine yakıştırı­lan iftiralardan uzak olduğunu bildirip şöyle buyurdu: "Şeytanların Süley­man'ın mülkü aleyhine uydurdukları şeylere uydular."[83]

 

Açıklaması

 

Yahudiler Allah'ın Kitabı'nı bir kenara attılar. Tevrat'ı bir kenara atan ha­ham ve ilim adamlarından bir kesim de Hz. Süleyman'ın hükümdarlığı döne­minde büyücülüğe ve gözbağcılığa uydular, bunların arkasına takılıp gittiler. Çünkü şeytanlar semadan hırsızlama yoluyla bir takım şeyleri işitiyor, işittik­lerine pek çok yalanlar katıyor, bunları kâhinlere telkin edip öğretiyor, onlar da bu öğrendikleri telkinleri insanlara öğretiyorlar ve şöyle diyorlardı: "Bu, Sü­leyman'ın bilgisidir. Süleyman'ın mülkü bununla ayakta duruyordu." Yüce Al­lah Hz. Süleyman'ın bu gibi şeylerle uğraşmadığını açıklayarak, bu iddialarını reddetmektedir. Hz. Süleyman'a büyünün nispet edilmesi yalandır, onun pey­gamberliğini inkârdır. Ayrıca bunlar insanlara Babil'deki iki melek olan Ha-ârut ile Mârufa indirilenleri de öğretiyorlardı. Hârut ile Mârut aslında Allah'a ibadet eden salih iki insan idiler. İnsanların onlara melek demeleri huy ve ya­şayışları itibarıyla meleğe benzediklerinden dolayı olmuştur. Hasan-ı Basrî ise "iki melek" buyruğunu insanlar arasında sözlerinin dinlenmesi açısından hü­kümdarlara benzediklerini ifade etmek üzere "iki melik (yani iki hükümdar)" şeklinde okumuştur.

Bu iki melek, kendi dönemlerinde oldukça çok ve değişik tekniklere sahip bulunan büyüyü insanlara öğretiyorlardı. Bundan amaçları ise, büyü ile muci­zeyi birbirinden ayırdedilmesini sağlamak ve büyücülük ile uğraşanlar arasın­dan yalan yere peygamberlik iddiasında bulunan kimselerin aslında peygam­ber olmayıp büyücü olduklarını öğrenme imkanını insanlara sunmak içindi. Bu iki kişinin büyüyü öğrenmeleri ise öğretmensiz olarak ilham yoluyla gerçekleş­mişti. İşte ayet-i kerimede sözü geçen "iki meleğe Hârut ve Mârut'a indirilen şeyler" den kasıt da budur. Onlara indirilen ise büyü ile ilgili şeyler olup bizzat büyünün kendisi değildir.

Fakat bu iki melek büyüyü öğretmekte uyarma ve sakındırma yolunu izle­miş, hiçbir kimseye: "Bizler Allah tarafından gönderilmiş bir sınama ve dene­me aracıyız. Bu bakımdan sakın büyü yapma, onun etkili olduğuna inanma, aksi takdirde kâfir olursun. Eğer büyü yapma amacını taşımayarak sadece ma­hiyetini bilmek için büyüyü öğrenirsen bunun sana bir zararı olmaz." demedik­çe hiçbir kimseye büyüyü öğretmezlerdi.

İnsanlar bu iki melekten koca ile hanımının arasım ayıracak hile, düğüm­lere üflemek, ruhu etkilemek ve buna benzer çoğunlukla insanları birbirinden ayırma yollan olan şeyleri öğrendiler.

"İnsanlara büyüyü... öğretiyorlardı" buyruğuna "ve Babil'deki iki meleğe..." buyruğunun atfedilmesinin anlamı şudur: Yahudiler bu iki melekten büyüyü asıl maksat olarak gözetilen insanları korumak ve sakındırmak yolu ile öğren­mediler. Halbuki bu ikisine büyü teknikleri, insanlara büyücülerin başvurduk­ları hile ve aldatıcı yollan öğretsinler diye ilham edilmişti.

Büyü, gerçekte tabiatı itibanyla olsun kendi öz yapısındaki güç dolayısıyla olsun, etkileyici değildir. Büyünün zarar verebilmesi ancak Allah'ın emir ve iradesiyle olur. Büyü sadece zahiri bir sebepten ibarettir. Bir insana büyücüle­rin herhangi bir işi dolayısıyla bir zarar gelip isabet ederse, bu ancak Allah'ın izni ile olabilir. O takdirde büyü ancak sonuç ile ilgili olan bir araç veya sebep­ten başka bir şey değildir ve bu da Yüce Allah'ın dilemesi ile olmuş demektir. Çünkü sebeplerin var olması halinde müsebbipleri ve sonuçlan var eden O'dur. Hasan-ı Basrî der ki: Allah dilediği kimseyi korur ve bunun sonucunda büyü­nün o kimseye zaran olmaz. Dilediği kimseyi de korumayıp bırakır; bunun so­nucunda da büyünün ona zaran dokunur.

Büyü öğrenip büyücülük yapan bir kimse, kendisine zarar veren ve fayda sağlamayan bir şeyi öğrenmiş olur. Çünkü büyü insanlara zarar vermeye se­beptir ve umumiyetle kötülük yapmak kasdıyla öğrenilir.

Andolsun ki Yahudiler, Allah'ın kitabını terk edip dinin asıl ilkelerin ihmal eden, iki cihanda insanı mutlu kılan şeriatın hükümleri yerine büyü kitaplarına itibar eden kimselerin, ahirette can yakıcı bir azaptan başka bir paya sahip ola­mayacağını bilmemektedirler. Çünkü böyle davranan kimseler, büyü öğrenmeyi yasaklayan ve cinlere şeytanlara, kâhinlere uyan kimselerin cezasmı, putlara tapanın cezası gibi tespit eden Tevrat'ın hükmüne muhalefet etmişlerdir.

Büyüyü Tevrat'ın yerine koymakla onu ne kötü şeyle değişmiş olduklarını bir bilselerdi! Onlar inanç ve gereğini yerine getirmek düzeyindeki bir bilgi ile büyünün haram olduğunu bilmeyen bilgisiz kimselerdir.

Eğer Yahudiler gerçekten Tevrat'a iman etmiş olsalardı, -ki onda son pey­gamberin müjdesi de vardır- Muhammed ve Kur*an-ı Kerim'e iman etmiş, bü­yücülüğün, gözbağcılığın yer aldığı kitapları terk edip emirlerine gereken titiz­liği gösterip yasaklarından kaçınmak suretiyle Allah'tan korkmuş olsalardı, bu salih amellerinin bir karşılığı olarak Allah tarafından büyük bir sevap ve ecre hak kazanırlardı. Onların sahip oldukları, hakiki bir bilgi olmayıp zan ve tak­litten ibarettir. Çünkü gerçekten bilgi sahibi olsalardı amellerinde bunun kar­şılığı ortaya çıkar, son peygamber Muhammed (a.s.)'e iman eder, ona tabi olur ve kurtuluşa erenlerden olurlardı. Onlar Allah'ın kitabına muhalefet edip he-valarına uyduklarından dolayı, asil bilgileri gereğince amel etmedikleri için adeta bilgisiz, cahil kimseler gibi değerlendirilmişlerdir.[84]

 

Peygamber (S.A)'e Hitabın Edebi Ve Peygamberlik

 

104- Ey iman edenler! "Râinâ" demeyin "Unzurnâ" deyin ve dinleyin. Kâfirler için ise can yakıcı bir azap vardır.

105- Kitap Ehli olan kâfirler de müşrik­ler de Rabbinizden üzerinize hiçbir hayrın indirilmesini istemezler. Allah ise rahmetini dilediğine has kılar. Al­lah büyük lütuf sahibidir.

 

Nüzul Sebebi

 

Atâ'dan gelen rivayete göre İbni Abbas 104. ayetin nüzul sebebi ile ilgili olarak şunları söylemiştir: Araplar bu kelimeyi (râinâ) kullanıyorlardı. Yahudi­ler onların Peygamber (s.a.)'e bu şekilde hitap ettiklerini görünce bu onların hoşlarına gitti. "Râinâ" Yahudilerin dilinde oldukça kötü bir sövgü anlamını ifade ediyordu. Bu sefer: "Biz muhammed'e gizlice sövüyorduk, şimdi artık Mu-hammed'e açıktan sövebiliriz. Çünkü bu ifade onun kullandığı dildendir." dedi­ler. Böylelikle Allah'ın peygamberinin yanına geliyor ve "ey Muhammed Râinâ" diyor ve gülüyorlardı. Ensar'dan olan Sa'd b. Muaz bunun farkına vardı. Yahu­dilerin dilini biliyordu. Onlara: "Ey Allah'ın düşmanları! Allah'ın laneti üzeri­nize olsun. Muhammed'in nefsi elinde olana yemin ederim ki, eğer sizden her­hangi birinizin bu lâfı söylediğinizi işitecek olursam mutlaka boynunu uçuru­rum." Bunun üzerine onlar: "Siz bu kelimeyi kullanmıyor musunuz ki?" dediler. Bu sefer Yüce Allah: "Ey iman edenler! Râinâ demeyin..." ayetini indirdi. [85]

105. ayet-i kerimenin nüzul sebebi ile ilgili olarak da müfessirler şöyle de­miştir: Müslümanlar antlaşmakları olan Yahudilere: "Muhammed (s.a.)'e iman edin." dediklerinde onlar: "Sizin kendisine iman etmeye davet ettiğiniz bu kişi (nin getirdiği din) bizim izlediğimiz bu yoldan daha hayırlı değildir. Keşke da­ha hayırlı olsaydı, diye arzu ediyorduk." dediler. Yüce Allah onları yalanlamak üzere bu ayet-i kerimeyi indirdi.[86]

 

Açıklaması

 

Bu ayet-i kerime ile Yüce Allah müminlere kendileri ile Yahudiler arasın­da ortak olan bir konu ile ilgili hitap etmekte ve Peygamber (s.a.) ile konuşma­ya başlanılacağı sırada kullanılacak en güzel kelimenin seçilmesi hususunda onları yönlendirmektedir. Hz. Peygamber onlara sahip olduğu ilimden bir şey­ler öğrettiği vakit, hakkında soru sormak istedikleri ve tekrar etmesini diledi­ğimiz hususlar için, bize de kulak ver, anlamında "Râinâ sem'ake" diyorlardı.

Yahudilerce "râinâ" kelimesi, "ru'ûneften gelen çirkin bir sövgü ifade edi­yordu. Bu şekilde sövmek ve hakaret etmek anlamını kastederek, Peygamber (s.a.)'e bu kelimeyi kullanarak hitap ediyorlardı. Bu kelimenin İbranice aslı "râînû" olup çok kötü kimse anlamındadır. Allah müminlere bu kelimeyi kul­lanmalarını yasaklamakta, anlam itibarıyla onun gibi, fakat lafzı itibarıyla farklı bir başka kelimeyi kullanmalarını emretmektedir. Söz konusu olan bu kelime süre vermek, mühlet tanımak anlamını ifade ettiği gibi, göz ile bakmak­tan anlaşılan gözetlemek anlamını da ifade eden "unzurnâ" kelimesidir. Kısaca "bize de yönel" ve "bize de bak", anlamına gelir.

"Şimdi ey müminler! Kur'an-ı Kerim'i kabul edip, düşünerek ve dikkat ederek dinleyiniz. Aralarında Yahudilerin de bulunduğu kâfirler için ise çok çe­tin ve can yakıcı bir azap vardır." Bu, Peygamber (s.a.) ile hitapları esnasında onlardan sadır olan edep dışı bu davranışın bir küfür olduğuna işarettir. Çün­kü peygamberi çok kötü olmakla nitelendiren bir kimse, onun peygamberliğini inkâr etmiş olur. İşte ortada müminlerin takınmaları gereken edep, diğer ta­raftan da Yahudilerinin davranışlarının çirkinliğinin sergilenmesi.

Peygamberlerine karşı tutumları ile Yahudilerin halini bilen siz ey mü­minler! Dikkatli olun^Kitap Ehli ve Arap müşrikleri, Kur'an-ı Kerim ve risalet gibi Rabbinizden hasar namına herhangi bir şeyin indirilmesini istemezler. Al­lah hayırların en büyüğü o Kitap sayesinde sizidarmadağın iken bir araya ge­tirdi, saflarınızı birleştirdi, sapık putperestliğin etkisinden akıllarınızı arındı­rıp temizledi, fitrat yolu üzerinde dosdoğru yürümenizi sağladı. Onlar ise üze­rinize kötülüğün, şerrin inmesini, işinizin bitip dininizin zeval bulmasını arzu­larlar.

Kıskananın kıskançlığı Allah'ın nimetlerine engel değildir. Allah Alîm'dir, kudreti sonsuzdur, hükmü sağlamdır. O peygamberliği, rahmeti ve hayrı kulla­rından dilediği kimseye has kılar. "Allah peygamberliğini kime vereceğini çok iyi bilendir." (En'am: 6/124). O risaleti ile ilgili görevlerini en hayırlı bir şekilde kimin üzerine getireceğini bilendir. O bakımdan hiçbir kimsenin bir başkasını ona ihsan edilen lütuf dolayısıyla kıskanmaması gerekir. Çünkü büyük lütfün sahibi yalnızca Allah'tır.[87]

 

Şer'î Hükümlerin Neshedilmesi

 

106-  Biz ondan hayırlısını veya  onun benzerini getirmedikçe hiçbir ayeti neshetmeyiz veya onu unutturmayız. Allah'ın her şeye kadir olduğunu bil­mez misin?

107- Bilmez inisin ki göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. Allah'tan başka hiç­bir dostunuz ve hiçbir yardımcınız da yoktur.

108- Yoksa siz de önceden Musa'dan is­tendiği gibi peygamberinizden isteme­ye mi lrnllriBnı».nİrsini»;? Kim imanı kar-şılığında küfrü alırsa, doğru yoldan sa­pıtmış olur.

 

Nüzul Sebebi

 

106.  ayetin nüzul sebebi ile ilgili olarak müfessirler şöyle demektedirler: Müşrikler şöyle söylerlerdi: "Muhammed'e bir balon? Ashabına önce bir hususu emreder, sonra onlara aynı hususu yasaklar ve ona aykırı bir başka emir verir. Bugün  bir söz söyler, ertesi gün o sözünden döner. Kur"ân-ı Kerim'de olanlar Muhammed'in kelâmından başkası değildir. Bu sözü o kendiliğinden söylüyor ve onun bu sözü birbiriyle çelişmektedir. Meselâ, zina eden erkeğin dil ile ayıp­lanarak cezalandırılmasını ifade eden: "Onlara eziyet ediniz" (Nisa: 4/16) ile zi­na eden kadının evde tutulmasını emreden: "Onları ölüm alıp götürünceye ya­hut Allah onlara bir yol açıncaya kadar onları evlerde alıkoyun". (Nisa: 1/15) ce­zasını, sopa cezası ile değiştirmesi buna bir örnektir. Bunun üzerine Yüce Allah: "Biz bir ayeti diğer bir ayetin yerine getirdiğimiz vakit." (Nahl: 16/101) buyruğu ile: "Biz ondan daha hayırlısını veya onun benzerini getirmedikçe hiçbir ayeti neshetmeyiz veya onu unutturmayız" (Bakara: 2/106) buyruğunu indirdi.

107.  ayetin nüzul sebebine gelince: İbni Abbas, şöyle der: Bu ayet-i keri­me, Abdullah b. Ebi Kal) ile Kureyşlilerden bir kaç kişi hakkında nazil olmuş­tur. Onlar: "Ya Muhammed şu Safa tepesini bize altın yap. Mekke arazisini bi­raz genişlet! Etrafında da pınarlar fışkırt ki sana iman edelim." dediler. Bunun üzerine Yüce Allah bu ayet-i kerimeyi inzal buyurdu.

Yahudiler ve onların dışında bir takım müşrikler Resulullah (s.a.)'tan bir takım temennilerini yerine getirmesini istediler. Kimisi, "Bize Musa Tevrat'ı nasıl getirdiyse o da semadan toptan bir kitap getirsin." Kimisi, -ki bu da Ab­dullah b. Ebî Ümeyye el-Mahzûmî'dir- "Bana semadan bir kitap getir. Onda alemlerin Rabbinden İbni Ebî Ümeyye'ye hitaben, şunu bil ki ben Muhammed'i bütün insanlara peygamber olarak gönderdim, diye yazsın, kimisi; bize Allah'ı ve melekleri kafileler halinde getirmedikçe sana iman etmeyeceğiz." dediler. Bunun üzerine Yüce Allah işte bu ayet-i kerimeyi indirdi.

İbni Ebî Hâtim'in rivayetine göre İbni Abbas şöyle demiştir: Râfi' b. Hu-zeyme ile Vehb b. Zeyd Resululah (s.a.)'e şöyle dedi: Ya Muhammed! Bize üzerimize semadan indireceğin ve okuyacağımız bir kitap getir ya da bizim için ır­maklar fışkırt ki biz de sana tabi olalım, seni tasdik edelim. Bu hususa dair yü­ce Allah da: "Yoksa siz de önceden Musa'dan istendiği gibi peygamberinizden is­temeye mi kalkışacaksınız.." ayet-i kerimesini indirdi.

108 ve ondan sonraki ayetin nüzul sebebine gelince: Huyey b. Ahtab ile Ebu Yâsir b. Ahtab, Allah son peygamberini aralarından gönderdi diye Arapla­ra çok ileri derecede kıskançlık besleyen kimselerdendi. Ellerinden geldiğince insanları İslâm'dan alıkoymak, döndürmek için çalışıyorlardı. Bunun üzerine onlar hakkında Yüce Allah: "Ehl-i kitap'tan bir çoğu... sizi imanınızdan sonra küfre döndürmek isterler." (109. ayet) ayetini indirdi.

İbni Cerir et-Taberî'nin rivayetine göre de Mücahid şöyle demiştir: Kureyş Muhammed (s.a.)'den Safa'yı kendilerine altına dönüştürmesini istedi. O da: Olur, İsrailoğullan için sofra ne ise bu da sizin için öyle olur. Ama eğer inkâr ederseniz (azaba çarptırılıp helak olursunuz) deyince, kabul etmediler, teklifle­rinden vaz geçtiler. Bunun üzerine Yüce Allah: "Yoksa siz de önceden Musa'dan istendiği gibi..." ayetini indirdi.[88]

 

Açıklaması

 

Kur'ân-ı Kerim çeşitli sebeplere, olay ve vakıalara uygun olarak kısım kı­sım indirilmiştir. Bu oldukça başarılı bir eğitim ilkesinin tatbikidir. Bu ilke ce­halet içindeki Arap toplumunu yavaş yavaş ve kademe kademe ıslah etmek için teşri'de tedricilik ve maslahatlara riayettir. Ayrıca bu yöntem geçmişten devralınan gelenek ve göreneklerden adım adım kurtulmayı sağlayan nihâî şer"î hükmü kabule hazırlayıcı bir özellik taşır. Bu şekilde nefisler onu kabul eder ve ağır ağır şer*î gayeye uygun bir şekilde terbiye edilebilirler. Teşri'in he­def olarak aldığı ufuk ve gerçekleştirmeyi amaçladığı uzak noktalar, fertlerin ikna olmasıyla kabul edilir. Ümmetin genel maslahatı gerçekleştiği noktada hüküm olduğu gibi kalır.

Sonradan gelmiş şer"î bir delil ile önce gelmiş bir şer"! hükmün kaldırılma­sı demek olan nesih, ya ayetin lafız ve manasının birlikte neshedilmesi ile, ya ikisinden birisinin neshi ile, veya nassın kalıp o ayetten anlaşılan hükmün so­na ermesi ile olur. Bütün bunlar maslahat ya da ihtiyaca uygun olarak gerçek­leşir. Tıpkı çeşitli zaman, mizaç ve sağlık durumlarının değişikliğine göre kul­landığı ilaçlan ve gıdaları çeşitlendiren doktor gibi. Peygamberler de (Allah'ın salat ve selamları üzerlerine olsun) ümmetin doktorlarıdır. Nefisleri ıslah edenlerdir. Allah onlara hali hazırdaki durumların veya gelecekteki hallerin göz önünde bulundurulması suretiyle sert hükmün değiştirilmesine dair vahiy­ler indirir. Çünkü geçmişte tedavi özelliğine sahip olan bir husus, gelecekte ol­mayabilir. İşte bütün bunlar İslâm'ın kapsayıcı esnekliğinin delilidir.

Nesih, hükmü değiştirmeyi gerektiren yeni bir takım maslahatların orta­ya çıkması ya da sonradan farkedilmesi dolayısıyla değildir. Çünkü nesheden Yüce Allah, geçmişi de, hali hazırdaki durumu da, geleceği de bilir. O şanı yüce Allah Teâlâ, şartlara ve hallere bağlı olarak, karşı karşıya kalınan durumları tedrici bir şekilde tedavi eder. İçkinin dört aşamadan geçerek haram kılınması ile, faizin yasaklanması, ve cihaddaki tedricilik gibi.

Ayet-i kerimenin anlamına gelince: Biz herhangi bir ayetin hükmünü de­ğiştirecek ya da senin hatırlamana imkan olmayacak şekilde o ayeti sana unut­turacak veya o ayetin hükmünü terk etmeyi emredecek ya da erteleyecek olur­sak, mutlaka sana, eğer nesheden daha ağır yükümlülük getiriyorsa sevabının çokluğu ile, eğer nesheden daha hafif ise maslahatı gerçekleştirmekle ondan daha hayırlısını ya da en azından teklif ve sevap bakımından onun gibisini ge­tiririz.

Fahreddin er-Râzî der ki: Yüce Allah'ın şu buyruğunda unutmak, terket-mek anlamındadır: "... O unuttu, biz onda bir kasıt bulmadık." (Tâhâ: 20/115). Şu ayet-i kerimelerde de bu anlamda kullanılmıştır: "Bugün biz de sizi unutu­ruz. Nitekim siz de bu gününüze kavuşacağınızı unutmuştunuz" (Câsiye: 45/34); "Sana ayetlerimiz geldiğinde sen de onları unuttun (terkettin). Bu gün de sen böylece unutulursun (terkedilirsin)" (Tâhâ: 20/126).

Hükmün neshedilmesi daha kolay ve daha hafif ile değiştirilmek suretiyle olabilir. Kocası vefat etmiş olan kadının iddetinin bir seneden, 4 ay 10 güne de­ğiştirilerek neshedilmesi gibi. Bazen eşit bir hüküm ile değiştirilebilir. Namazda Beytü'l-Makdis'e yönelme hükmünün, Ka'be'ye yönelmekle neshedilmesi gibi. Bazan daha ağır fakat sevabı daha fazla bir hükümle de neshedilebilir. Savaş­mamanın savaşı müslümanlara farz kılmak emri ile neshedilmesi gibi, zina edenlerin evde hapsedilmesi hükmünün sopa cezası ile neshedilmesi, aşure günü orucunun ramazan ayında oruç tutmak ile neshedilmesi. Çünkü hadis-i şerifte sabit olduğu üzere: "Amellerin en faziletlisi daha zor ve ağır olanıdır." Bazan usûl alimlerin cumhurunun görüşüne göre yerine bir başka hüküm getirerek de­ğil de, teklifin bütünüyle kaldırılması ile daha hayırlı olan gerçekleştirilebilir. Meselâ, kurban etlerinin saklanması yasağının neshedilmesi, Ramazan gecele­rinde hanımlara yaklaşmanın haram kılınmasının neshedilmesi gibi. Sözkonusu bu son nesih Yüce Allah'ın: "Artık onlara yaklaşın" (Bakara: 2/187) ayeti ile ger­çekleşmiştir. Ayrıca Ramazan gecelerinde uyuduktan sonra imsakin vücubunun neshedilmesi, Resululah (s.a.) hakkında gece namazının neshedilmesi gibi.

Allah her şeye gücü yeten değil midir? O her şeye gücü yetendir. Hüküm­leri neshetmek de O'na zor değildir.

Göklerin ve yerin mülkü (mutlak egemenlik ve tasarrufu) Allah'ın değil midir? O arzıyla, semasıyla kâniatta bulunan her şeyin malikidir. Kendi irade ve meşietine göre tasarrufta bulunur. Uygun gördüğü maslahata göre işleri dü­zenler. O bakımdan dilediği hükümleri neshetme hak ve yetkisine sahiptir.

İşlerinizi Allah'tan başka üstlenecek bir veliniz, size yardımcı olacak, sizi destekleyecek bir yardımcınız yoktur. Bu buyruk, müslümanlara rasullerinin kendilerine emrettiği şeyler gereğince amel etmeleri ve onlara yasakladığı şey­lerden de kaçınmaları doğrultusunda bir öğüttür.

Daha sonra Yüce Allah işi yokuşa sürmek ve inat olsun diye mucizeler göstermesi talebinde bulunan kimselere tehditte bulunarak bu tutumlarından vazgeçmeleri için onları sakındırmaktadır. Her kim maslahata uygun olarak indirilen ayetlere olan güvenini, yitirecek, Peygamber (s.a.)'e karşı inatlaşıp Yahudilerin -Musa (a.s.)'dan kendilerine açıktan açığa Allah'ı göstermelerini-istediği gibi bir istekte bulunursa, böyle bir kimse küfrü imana tercih edip, dos­doğru yolu terketmiş olur. Nitekim Yüce Allah: "Haktan sonra artık dalâletten başka ne kalır? O halde nasıl olur da döndürülüyorsunuz?" (Yûnus: 10/32) diye buyurmaktadır.

Yüce Allah'ın: "Yoksa siz de önceden Musa'dan istendiği gibi peygamberi­nizden istemeye mi kalkışacaksınız?" buyruğunun anlamı" hayır, siz istemeye kalkışmaktasınız." şeklindedir veya istifham (soru) anlamına da olabilir. O tak­dirde bu inkârî (böyle bir tutumu reddeden) bir istifham olur. Bu buyruk mü­minleri de kâfirleri de kapsamaktadır. Çünkü o, Allah'ın herkese gönderdiği el­çidir.[89]

 

Neshin Meydana Gelmesi:

 

Nesih, Yahudi ve Hristiyanlar dışında şeriat sahibi bütün kavimlerin ic-ması ile aklen caizdir. Ebu Müslim el-İsfahanî dışında Müslümanların icmaı ile de şer"an caiz olmuştur.

Aklî bakımdan caiz oluşunun delili sudun Neshin varlığını kabul etmek imkânsız olan bir sonucu vermez. Caiz oluşunun anlamı da zaten budur. Çün­kü Yüce Allah'ın hükümlerinin meşruluğunda eğer kulların maslahatları göze­tilmeyecek olursa, bu Allah'ın iradesine kalmış bir şeydir. Nesih ise Yüce Al­lah'ın bir fiilidir; Allah dilediğini yapar, dilediği hükmü verir. Belli bir zaman­da bir işin yapılmasını emrederken, bir başka zaman da onu yasak kılabilir. Nitekim o Ramazan ayının gündüzlerinde oruç tutmayı emrettiği halde, bay­ram gününde yasaklamıştır.

Yüce Allah'ın koyduğu hükümlerinde zaten kullarının maslahatını gözet­miş olduğu ileri sürülürse şunu belirtelim ki, maslahatlar kişilerin ve zamanın farklılığına göre değişik değişiktir. Zira bu maslahatlar bir kişi veya bir zaman için maslahat olmayabilir. Maslahatlar değiştiğine göre, hükümlerin teşriinde de insanların maslahatlarına riayet edildiğine göre, nesih mümkündür, imkân­sız bir şey değildir, aklen caizdir.

Neshin fiilen vaki olduğunun delileri ise pek çoktur.

Bunlardan birisi, ashabın ve selefin Muhammed (s.a.)'in getirdiği şeriatın daha önceki bütün şeriatları neshedici olduğu hususunda icma' etmeleridir. Bu nesih akide ve ahlâkî esaslardan başka hususlara dairdir. İç yağlarının ve tır­naklı her hayvanın etinin -zulümleri ve insanlarının mallarını faiz ve başka batıl yollarla yemeleri dolayısıyla- haram kılınması gibi.

Diğer delillerden bazıları da şunlardır: Beytül-Makdis'e yönelme vücubu-nun KâTje'ye yönelme vücubu ile anne- baba ve akrabaya vasiyette bulunma hükmünün mirasa dair başka ayet ile; aşure ayı orucunun ramazan ayı orucu ile, Peygamber (s.a.) ile özel konuşmadan önce sadaka verme vücubunun bu vücubun affedilmesi ile neshedildiği üzerinde icma olmuştur.

Hicri 322 yılında vefat eden tefsir alimlerinden Ebu Müslim el- İsfahanî'ye göre şeriatlar arasında -ondan nakledilen meşhur rivayete göre- nesh mutlak olarak caizdir. Ancak o aynı şeriatta neshin vukuunu kabul etmemektedir. Bu­na delil olarak da Yüce Allah'ın Kur"ân-ı Kerim'in niteliği ile ilgili şu buyruğu­nu gösterir: "Önünden de arkasından da ona batıl erişemez. O hakim ve Hamîd olan (Allah) tarafından indirilmiştir" (Fussüet: 41/42). Eğer Kur'ân-ı Kerim'de nesih vaki olursa, ona batıl ulaşmış demektir. Ancak onun bu iddiasına neshin batıl değil, iptal olduğu belirtilerek cevap verilmiştir. Çünkü neshin kendisi doğrudur, haktır. Mesele, sadece neshedilen hükmün artık kendisi ile amel edilmeyen bir hüküm haline gelmesinden ibarettir. Ayet-i kerimede İsfaha-nî'nin görüşüne delil olacak bir taraf yoktur.

Diğer taraftan, hakkında, "neshedilmiştir" denilen her bir ayeti, İsfahanî ya tahsis ile yahut sert hükmün süresinin bitmesi ile veya bazı hallerle kayıt­lamakla ya da şahıslarla ve buna benzer hususlarla te'vil etmektedir. Nitekim iddete dair ayetler ile, savaşa dair ayetler ve buna benzer daha sonra göreceği­miz ayetlerde hep bu yol izlenmiştir.[90]

 

Neshin Türleri:

 

Neshin dokuz çeşidi vardır ki, bunların en önemlileri şu üç tanedir:

1- Tilâvetin ve hükmün bir arada neshedilmesi: Hz. İbrahim'in ve Hz. Musa'nın Sahife'leriyle önceki peygamberlerin Sahife'lerinin neshedilmesi, süt emme sayısının ondan beşe indirilerek neshedilmesi gibi. Aişe (r.a.), Müs­lim'in Sahih'inde ve başka kaynaklarda zikredilen rivayette şöyle demekte­dir: "Kur'ân buyrukları arasında: "Bilinen on tane süt emme haram kılar" hükmü vardı. Bunlar, "beş tane süt emme ile" neshedildi. Resulullah (s.a.) ve­fat ettiğinde Kur'ân-ı Kerim'den olarak okunan buyruklar arasındaydı". Bi­rinci kısım hüküm ve tilâveti ile nesholunan kısımdır, ikinci kısım olan "beş defa süt emme" ise Şafiîlerce hükmü devam eden, ancak tilâveti nesholmuş kısımdır.

2- Hükmün kalması ve tilâvetin nesholması: Hz. Ömer'in şu sözünde böyle bir durum vardır. "İndirilen buyruklar arasında şu da vardı: "yaşlı erkek ile yaşlı kadın zina ettiklerinde kesin olarak onları recmediniz. Allah'tan ve resu­lünden ibretli bir ceza olmak üzere." Sahih hadiste sabit olduğuna göre bu, okunan bir Kur'ân buyruğu idi. Daha sonra lafzı neshedildi, hükmü olduğu gibi kaldı.

Hanefîler şaz kıraatlerden buna başka bir takım örnekler de eklerler. İbni Mes'ud'un yemin kefareti orucu ile ilgili (Mâide: 5/89) ayetini: "Peşpeşe üç gün oruç" şeklinde ("peşpeşe" kelimesini ilâve ederek), İbn-i Abbas'ın oruç ayetini: "... orucunu açarsa diğer günlerden sayısınca oruç tutar" şeklinde, "oruç açar­sa" ilâvesiyle (Bakara: 2/184) ayetindeki kıraatiyle Sa'd b. Ebî Vakkas'ın (Nisa: 4/12) miras ayetini: "Anne bir erkek veya kızkardeşi varsa onlardan her birisi için altıda bir vardır." ("anne bir" kelimesini ilâve ederek) şeklinde okumaları gibi.

3- Tilâvetin neshedilmeksizin sadece hükmün neshedilmesi: Bu da pek çoktur. Anne-baba ve akrabaya vasiyeti emreden ayetin, tam bir yıl süre ile id-det beklemeyi emreden ayetin, zina haddi ile ilgili olarak kadının evde alıko­nulması, erkeklerin ise sözlerle rahatsız ve eziyet edilmelerini emreden ayetin ve Resulullah (s.a.) ile özel konuşmadan önce sadaka vermeyi emreden ayetin neshedilmesi gibi. Kur'ân'ın nassının Kur'ân ile neshi ittifakla caizdir. Müteva-tir sünnetin kendisi gibi olan sünnet ile, âhâd haberin de kendisi gibi olan ve mütevatir haber ile neshi ittifakla caiz kabul edilmiştir.

Mütevatirin âhâd rivayetlerle neshi, cumhura göre caizdir. Yani Kur"ân-ı Kerim'in Kur'ân'dan başka sünnet ile ve mütevatirin "mütevatir olmayan" ha­ber ile neshi caiz kabul edilmiştir. Ancak Şafiî böyle bir şeyin vuku bulmadığını belirterek şöyle demektedir: Kur'ân sünnet ile neshedilmediği gibi, sünnet de Kur'ân ile neshedilmez. Buna delil olarak da Yüce Allah'ın: "Ondan daha ha­yırlısını veya onun benzerini getirmedikçe" buyruğunu delil göstermektedir. Bu ayet-i kerime birincisinin yerine geçecek olanı getirenin Yüce Allah olduğunu ve bu getirilen şeyin de Kur'ân olduğunu göstermektedir. Buna göre Kur'ân'ı nesheden Kur'ân'dır, sünnet değildir. Aynı şekilde şanı yüce Allah, yeni getiri­len hükmü neshedilenden daha hayırlı veya onun misli olarak tespit etmekte­dir. Sünnet ise Kitaptan hayırlı da değildir, onun misli de değildir; dolayısıyla sünnet kitabı neshedici olamaz. Diğer taraftan ayet-i kerimenin sonu böyle bir değiştirmeyi yapmanın, eksiksiz kudrete sahip olanın özel kudreti içerisinde olduğunu beyan etmektedir. Bu ise Yüce Allah'tır. O bakımdan nesih, sadece onun tarafından olur ki, bu da Kur'ân iledir; sünnet ile olmaz. Ayrıca bunu Yü­ce Allah'ın: "Biz bir ayeti diğer bir ayetin yerine getirdiğimiz vakit..." (Nahl: 16/101) buyruğu da desteklemektedir. Çünkü Yüce Allah burada değiştirme ve yerine getirmeyi bizzat kendi zatına nispet etmekte ve bunu ayetler arasında olacağını belirtmektedir.

İmam Şafiî'ye sünnetin de Kur"ân-ı Kerim gibi Allah'tan geldiği belirtile­rek cevap verilmiştir. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "O hevasından bir söz söylemez. O bildirilen bir vahiyden başkası değildir" (Necm: 53/4). Şu kadar var ki, Kur*ân-ı Kerim mu'cizdir ve Kur'ân tilâveti ile ibadet edilir, sün­net ise böyle değildir. Daha hayırlı olmak ve onun misli olmaktan kastedilen ise kulların maslahatı açısından hükümler hakkındadır. Lafız ile ilgili değildir. Buna göre neshedici hüküm, neshedilen hükümden hayırlı olur. Çünkü kulla­rın maslahatlarını gerçekleştirmek özelliğine sahiptir. Sünnet bazan mükellef için daha faydalı olan hükmü getirebilir. Bu ise bu ayet-i kerimenin Kur'ân-ı Kerim'deki hükmün sünnet ile nesholunmayacağını göstermediğine delildir.

Kur'ân-ı Kerim'de yer alan vasiyet ayeti, mütevatir hadis olarak gelen: "Mirasçıya vasiyet yoktur" buyruğu ile yani sünnetle nesholunmuştur.

Yine Şafiî şöyle demektedir: Sünnetin Kur'ân ile neshi caiz değildir. Nes-hedicinin de yine sünnetten olması gerekir. Çünkü şanı yüce Allah: "İnsanlara kendilerine ne indirildiğini açıkça hnlatasın diye" (Nahl: 16/44) buyruğunda sünneti "beyan (açıklama)" diye nitelendirmiştir. Eğer sünnet Kur'an'm bir hükmünü neshedecek olursa, beyan olmaktan çıkar. Bu ise caiz değildir. Bu gö­rüşüne şöyle cevap verilmektedir: Burada beyandan kasıt, tebliğdir. İster Kur'ân ile olsun, ister başkası ile farketmez.

Yüce Allah'ın: "Biz ondan daha hayırlısını veya onun benzerini getirmedikçe hiçbir ayeti neshetmeyiz..." buyruğunda yer alan "ayet" tabiri ile kastedilene gelince:

Muhammed Abduh'un görüşüne göre burada "ayet" ile Kur'ân'm ayeti kastedilmemektedir. Buna göre Yüce Allah, bir önceki peygamberin mucizesini ondan sonra gelen peygambere verdiği mucize ile değiştirmektedir. Bu­na yüce Allah'ın: "Allah'ın her şeye kadir olduğunu bilmez misin?" buyruğunu delil göstermektedir. Ona, bu ayet-i kerimenin kıblenin değiştirilmesine ve Kâ*be'ye yönelmek emri verilerek bir önceki kıblenin neshedilişine bir hazırlık, bir giriş olmak üzere geldiği belirtilerek cevap verilmiştir. O halde bu ayette geçen "ayet", ayetlerle tespit edilmiş hükümlerin neshi hakkındadır. Mutlak olarak "ayet" kelimesi kullanıldığında, bir emir yahut nehiy veya başka bir hu­susu ihtiva eden sûrenin bir bölümü kastedilir.[91]

 

Kitap Ehli'nin Müminlere Karşı Tavrı Ve Buna Karşılık Verme Şekli

 

109- Kitap Ehli'nden bir çoğu hak ken­dilerine besbelli olmuşken, ruhlarında yerleşmiş olan kıskançlıktan dolayı, si­zi imanınızdan sonra kâfirler olarak geriye döndürmek isterler. Allah'ın emri gelinceye kadar onları affedip ba­ğışlayın. Şüphesiz ki Allah her şeye gü­cü yetendir.

110- Namazı dosdoğru kılın, zekâtı ve­rin. Ve nefisleriniz için önden ne hayır gönderirseniz Allah nezdinde onu bu­lacaksınız. Şüphesiz Allah ne işlediği­nizi çok iyi görendir.

 

Nüzul Sebebi

 

109. ayet-i kerimenin nüzul sebebi ile ilgili olarak İbn-i Abbas şöyle de­mektedir: Bu ayet-i kerime Yahudilerden bir kesim hakkında nazil olmuştur. Söz konusu bu kesim, Uhud vakasından sonra Müslümanlara şöyle demişlerdi: Size gelen bu musibeti görmüyor musunuz? Eğer hak üzere olsaydınız, bozgu­na uğramazdınız. Haydi bizim dinimize geri dönünüz, o sizin için daha hayırlı­dır.[92]

 

Açıklaması

 

Yahudi ve Hristiy ani ardan pek çok kimse, Müslümanları dinlerinden uzaklaştırmak istemekte ve tekrar küfre geri dönmelerini temenni etmektedir. Buna sebep onlara karşı duydukları kıskançlıktır. Bunu da dinleri hakkında şüpheler uyandırmak, müminleri şüphelere düşürmek yoluyla gerçekleştirme­ye, kendi aralarında birbirlerinden sabahleyin mümin gözüküp, akşamleyin kâfir olmalarını istemekle bu işi yapmaya kalkışırlar. Böylelikle zayıf imanlı bazı kimseler de onlara uysun isterler.

Buna sebep ise, hakka olan meyilleri veya hakka karşı rağbetleri değil, ruhlarının derinliklerine yer etmiş bulunan gizli kıskançlık ve kötülüktür. On­ları böyle bir temennide bulunmaya iten ise, apaçık delillerle İslâm'ın hak din olduğunu, Muhammed'in hak üzere olduğunu görmeleridir. Şimdi siz ey Müslü­manlar! Onları affediniz, yaptıkları işleri bağışlayınız. Allah'ın size yardımı ge­lip de size savaşma izni verinceye ve onlar hakkındaki emri gelene kadar sab­rediniz. Bu emir ise Kureyzaoğullan'nın öldürülmesi, Nadiroğullan'nın sürü­lüp zelil kılınmasıdır. Allah zafer ve yardımı gerçekleştirmeye kadir olandır: "Elbette Allah kendisine (dinine) yardım edene yardım edecektir. Muhakkak Al­lah güçlüdür, Aziz'dir* (Hacc: 22/40).

Bundan sonra Yüce Allah, kendilerine vaad olunan zafer araçlarının bir kısmı­na şöylece dikkat çekmektedir: Bunlar rükünleri tam, nitelikleri eksiksiz şekliyle namazı eda etmek ve fakirlere zekât vermektir. Namaz, imanın direklerini güçlendi­rir. Allah ile olan ilişkiye ve güvene güç kazandırır. Mescitlerde toplanmak suretiyle kardeşlik bağlan daha bir sağlamlaşır. Zekât ile fakirler zenginleşir; toplumsal mut­luluk gerçekleşir, bireylerin arasındaki dayanışma ile ümmetin birliği tecelli eder, ümmetin kesimleri arasında karşılıklı destek söz konusu olur. Bütün bunların seva­bı ve ecri abirette sizin için hazırlanmıştır. Hayır türünden her ne yaparsanız, onun eksiksiz mükâfatım rabbinizin katında bulacaksımzdır: "Her kim zerre ağırlığınca bir hayır işlerse onu görecektir." (Zilzâl: 99/7). Allah sizin bütün amelelinizi bilir, azı­nı da çoğunu da çok iyi görür. Gizli hiçbir şey hayır ya da şer olsun ona gizli kal­maz. Namaz ve zekât dünya hayatında Allah'ın yardımını almanın sebepleri arasın­dadır. Ahirette de mutluluğa kavuşmanın sebeplerindendir. Buna delil ise Yüce Al­lah'ın "Şüphesiz Allah ne işlediğinizi çok iyi görendir" buyruğudur.[93]

 

Yahudi Ve Hrıstıyanların Birbirleri Hakkındaki Kanaatleri

 

111-  "Yahudi veya Hiristiyan olandan lau^koaı asla cennete girmez" dediler. Bu onların kuruntularıdır. De ki: "Eğer doğru söyleyenler iseniz delilini­zi getirin"

112- Hayır (dedikleri gibi değil), kim ihsan edici olarak yüzünü Allah'a tes­lim ederse, işte ona Rabbi katında ecri vardır. Onlar için hiç bir korku yok­tur, onlar üzülmezler de.

113- Yahudiler: "Hristiyanlar bir şeye sahip değildir." dediler. Hristiyanlar da: "Yahudiler bir şeye sahip değildir." dediler. Halbuki hepsi kitabı okurlar. Bilmeyenler de tıpkı onların söyledik­leri gibi söylediler. Allah anlaşmazlığa düştükleri bu konuda kıyamet günün­de aralarında hüküm verecektir.

 

Nüzul Sebebi

 

113. ayet-i kerime, Medine Yahudileri ile Necran Hristiyanları hakkında inmiştir. Şöyle ki, Necran heyeti Resulullah (s.a.s.)'ın huzuruna geldiğinde Ya­hudi alimleri de onların yanma geldi. Birbirleriyle tartıştılar: Yahudiler: "Siz din hususunda söz edilmeye değer bir şeye sahip değilsiniz" dediler. Hz. İsa'ya ve İncil'e karşı kâfir oldular. Hristiyanlar da onlara: "Siz de din hususunda bir şeye sahip değilsiniz deyip Hz. Musa'ya ve Tevrat'a karşı kâfir oldular. Bunun üzerine Yüce Allah bu ayet-i kerimeyi indirdi, [94]

 

Açıklaması

 

Kitap Ehli'nin Kur"ân-ı Kerim'e ve Muhammed (s.a.)'e iman etmeyişleri so­nucunda pek çok sapıklıklar, dağınıklıklar ve parçalanmalar ortaya çıkmıştır. Yahudiler Hristiyanlardan da daha kötü bir durumdadırlar. Onların iki hali söz konusudur: Evvela kendilerinden başkalarını saptırmak, onları sapıklıkla nitelemek, buna karşılık kendilerinin Allah'ın seçilmiş kavmi olduklarını ve peygamberlerin kendilerine münhasır olduğunu iddia etmek; ikinci olarak Ya­hudilerin Hristiyanları sapık görmeleri, Hristiyanların da Yahudileri sapık görmeleri halidir. Halbuki Tevrat Hristiyanların şeriatıdır. İncil Tevrat'ın ta-mamlayıcısıdır.

Ayet-i kerimenin manası şudur: Yahudiler "Cennete Yahudi olanların dı­şında kimse giremeyecektir." derken, Hristiyanlar da: "Cennete Hristiyanların dışında kimse girmeyecektir." demiştir. Onların her biri ötekinin kâfir olduğu­nu ileri sürmektedir. Bunlar ise onların temelsiz, faydasız, batıl temennilerin­den ibarettir. "Eğer öyle değil ise, ey Yahudi ve Hristiyanlar! Doğru söyleyen kimseler iseniz, bu iddialarınızın delilini getiriniz." Bu buyruğun zahiren ifade ettiği anlam iddianın doğruluğuna delil getirmeyi istemek ise de, örfen bu, id­diayı yalanlamak anlamınadır. Çünkü onların bu iddialarına gösterecekleri bir delilleri yoktur. Bu da bir delil bulunmaksızın hiçbir iddianın kabul olunmaya­cağına bir işarettir.

Daha sonra Yüce Allah, "hayır! (belâ)" kelimesi ile onların iddialarını red­detmektedir. Bu, daha önceki bir nefyi (olumsuz ifadeyi) reddetmek için kulla­nılan bir ifadedir ve onların iddialarını reddetmektedir. Çünkü cennete girecek olanlar Yahudi ve Hristiyanlar arasından olmayacaktır. Bunlar Allah'a itaatla boyun eğen, amelini halis olarak Allah'a yapan, ibadetinde ve itikadında ihsan edici olan herkestir. İşte bu gibi kimseler için rableri katında ecirler vardır. On­lar korkmazlar, ahirette üzülmezler. Putlara, heykellere tapmanlar ise böyle değildir. Onlar gelecekten endişe içerisindedirler, başlarına gelecek olanlardan dolayı da üzüleceklerdir.

Ayet-i kerime tek başına imanın yeterli olmadığını, aksine amelin de ihsan ile yapılmasının kaçınılmaz olduğunu göstermektedir. İman ile birlikte salih amelin de söz konusu edilmesi Kur"ân-ı Kerim'deki anlatım yollarından birisi­dir. Meselâ Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Erkek veya kadın kim mümin olarak salih amellerden işlerse işte onlar cennete girerler ve hurma çekirdeğinin çukurcuğu kadar haksızlığa uğratılmazlar" (Nisa: 4/124); "Kim mümin olduğu halde salih amel işlerse, onun sa'yi karşılıksız bırakılmaz" (Enbiya: 21/94).

Kitap Ehli arasındaki tartışma ve anlaşmazlık ileri derecelere ulaşmıştır. Onlar az önce geçen iddialarda bulunmakla da kalmazlar. Yahudiler: "Hristi-yanlar din adına söz edilmeye değer bir şeye sahip değildirler." diyerek Tev­rat'ın müjdelediği Mesih'e iman etmemekte ve Mesih'in henüz daha gelmediği­ni iddia edip ortaya çıktığında tekrar hükümdarlığı İsrail halkına geri vermesi­ni beklemektedirler. Hristiyanlar da buna karşılık, Yahudiler doğru din adına herhangi bir şeye sahip değildirler, diyerek Mesih'in Yahudilerin şeriatını ta­mamlayacağını inkâr ettiler.

Onlar kitap sahibi oldukları, kitabı okudukları, ona iman ettikleri halde bu sözleri söylediler. Tevrat Hz. Musa'dan sonra kendilerinden gelecek bir ra-sulün müjdesini vermektedir. İncil de, "Mesih, Musa'nın İsa'nın şeriatını ta­mamlamak üzere gelmiştir, onu nakzetmek üzere değil." demektedir. Eğer Ya­hudiler Tevrat'a, Hristiyanlar da İncil'e gerçekten iman ediyorlar ise, böyle bir söz hiç bir şekilde söylememeliydiler. Çünkü Allah tarafından indirilen her bir kitap kendisinden önceki kitabı doğrulayıcı, kendisinden sonra geleni müjdele-yici olarak gelmiştir ve her birisi belli bir zaman dilimi içinde bir şeriattır. Yani onların tuttukları din birdir. Her birisi dininin bir kısmını terketmiştir. Halbu­ki onların her birisinin kabul ettiği kitap, bizzat kendi aleyhine bir delildir.

Onlar bu tavırlarıyla aslında iman etmemiş sayılırlar. Ellerinde semavi bir kitap bulunmadığından dolayı, hiçbir şey bilmeyen puta tapıcı müşrikler de Kitap Ehli'nin dedikleri gibi her bir din hakkında: "Siz de hiçbir şeye sahip de­ğilsiniz" dediler. Allah ise, asla haksızlık, zerre kadar zulüm bulunmayan adil hükmü ile kıyamet gününde hepsi arasmda hükmünü verecektir. O hak ya da batıl olsun, her bir kesimin nasıl bir yol izlediğini çok iyi bilendir. Batıl yolda gidenleri cezalandıracaktır. Cennet ise ibadetini yalnızca Allah'a ihlâsla yapan, O'na itaatle boyun eğen, kendisini ihlâsla rabine teslim eden, O'na hiçbir şeyi şirk koşmaksızın emirlerini yerine getirip yasaklarından sakınan kimseler içindir.[95]

 

Mescitlerde Namaz Kılmayı Engelleyen Zalimin Durumu Ve Herhangi Bir Yerde Namaz Kılmanın Sahih Olması

 

114- Allah'ın mescitlerinde Allah'ın adının anılmasını engelleyenlerden ve onların harab olmasına çalışanlardan daha zalim kim olabilir? Böyleleri ora­lara ancak korka korka girebilirler. Onlar için dünyada rüsvaylık vardır, ahirette de büyük bir azap yine onla­radır.

115- Doğu da batı da Allah'ındır. Bun­dan dolayı nereye dönerseniz Allah'ın vechi oradadır. Şüphe yok ki Allah Vâsi'dir, Alîm'dir.

 

Nüzul Sebebi

 

114. ayet-i kerimenin nüzul sebebi ile ilgili olarak İbni Abbas'dan iki ayrı rivayet gelmiş bulunmaktadır. el-Kelbî'nin ondan yaptığı rivayete göre bu ayet-i kerime Romalı Titus ve onunla birlikte olan Hristiyanlar hakkında nazil ol­muştur. Bu hükümdar ve beraberindekiler İsrailoğulları'na hücum etmiş sa­vaşçılarını öldürmüş, kadın ve çocuklarını esir almış, Tevrat'ı tahkir etmiş, Beytul-Makdis'i yıkmış, oraya leş atmışlardır.

Katade der ki: Bu kişi Yahudilere baskın yapan, hücum eden, Beytü'l-Makdis'i yıkan Buhtunnassar ve onunla birlikte olanlardır. Bu hususta onlara Romalı Hristiyanlar da yardımcı ve destek olmuşlardır.

Ata'nın İbni Abbas'tan rivayeti ise şöyledir: Bu ayet-i kerime Mekke müş­riklerinin Müslümanları Mescid-i Haram'da Yüce Allah'ın adını anmaktan en­gellemeleri hakkında nazil olmuştur. İbni Ebî Hatim de İbni Abbas'dan şunu rivayet etmektedir: Kureyşliler Resulullah (s.a.)'ı Mescid-i Haram'da, KâTıe'nin yanında namaz kılmaktan engelleyince şanı yüce Allah: "Allah'ın mescitlerinde Allah'ın adının anılmasını engelleyenlerden... daha zalim kim olabilirT ayetini indirdi.

İbni Cerir ise Ebu Zeyd'den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Bu ayet-i kerime Hudeybiye günü, Resulullah (s.a.)'ın Mekke'ye girmesini engellemeleri üzerine müşrikler hakkında nazil olmuştur.

İbnül-Arabî'ye göre ise, bu ayet-i kerime Resulullah (s.a.)'ın önce Beytül-Makdis'e doğru namaz kılması, sonra da Kabe'ye doğru dönüp namaz kılması üzerine nazil olmuştur. Bu konuda Yahudiler ona itiraz edince Yüce Allah Hz. Peygamber için bir keramet, onlara karşı da bir delil olmak üzere bu ayet-i ke­rimeyi inzal buyurdu. Nitekim İbni Abbas da böyle demektedir.

Durum her ne olursa olsun asıl nazar-ı itibara alman lafzın genelliğidir, nüzul sebebinin özelliği değil. O balomdan bu ayet-i kerime hem Kitap Ehli'ni ve hem de onların durumunda olanları kapsamakta ve Hz. Mesih'in vefatı üze­rinden yaklaşık yetmiş yıl geçtikten sonra Beytül-Makdis'e giren Bizanslı Ti-tus'un yaptıklarına ve onun orayı tahrip etmesine, Hz. Süleyman'ın heykelini yıkıp Tevrat'ın bazı nüshalarını yakmasına da işaret etmektedir. Nitekim Hz. Mesih Yahudilere böyle bir tehlikeyi bildirip uyarmıştı. Diğer taraftan bu ayet-i kerime, Peygamber (s.a.)'i ve onun ashabını Mekke'ye girmekten engelleyen Arap müşriklerine de, Beytül-Makdis'e ve onun dışında kalan İslâm toprakla­rına hücum eden ve Mescid-i Aksa'dan müslümanlan engelleyip pek çok mesci­di yıkan haçlılara da uymaktadır. Aynı durum günümüzde Filistin'deki pek çok mescidi tahrip etmekle, Mescid-i Aksa'yı yakmak ve defalarca onu yıkmaya ça­lışmak suretiyle Yahudiler tarafından da defalarca tekrarlanıp durmaktadır.[96]

 

Açıklaması

 

Kamuya açık mescitlerde ibadeti engellemekten, onları tahrip edip yıkma­ya ve dinin emrettiği ibadetlerin orada eda edilmesine mani olmaya çalışmak­tan daha ağır, daha ileri boyutlarda bir zulüm söz konusu olamaz. Çünkü bu davranışlar yaratıcıyı unutmaya götüren bir şekilde dinin saygı duyulması ge­reken sınırlarını çiğnemektir. İnsanlar arasında çeşitli münker ve fesadın yay­gınlık kazanmasını sağlamak demektir. Bu şekilde tahrip yapan veya bu ibadet yerlerini çalışmaz hale getiren kimselerin böylesi yerlere ancak Allah'ın ve di­nin azametinden, İslâm'ın ve Müslümanların satvetinden korkarak girmeleri söz konusu olabilir. Allah böylelerine, dünya hayatında aşağılanmak ve zelil ol­makla tehditte bulunmuştur. Nitekim Romalıların da egemenlikleri, impara­torlukları bu sebepten paramparça olmuştur. Ahirette ise bunları cehennemde çok çetin ve ağır bir azap ile tehdit etmiştir ki orası çok kötü bir dönüş yeridir.

Müslüman ile mescitler arasında engeller konulacak olursa, bilinmelidir ki Müslüman her yerde namazını kılabilir. Namaz kılan kişi nereye dönerse Yüce Allah'a yönelmiş olur. Çünkü doğu da batı da yalnız Allah'ındır. Yani bun­lar O'nun mülküdür ve O'nun tarafından yaratılmıştır. Allah böyle bir kimse­nin kıldığı namazdan razıdır, kabul eder. Çünkü Yüce Allah Vâsi'dir hiçbir me­kân onu sınırlamaz. İlmi de geniştir, kendisine yönelen herkesi bilir.[97]

 

Hata Yoluyla Kabe'den Başka Tarafa Yönelmenin Hükmü:

 

Kişi havanın bulutlu olduğu bir sırada kendi kanaatiyle hareket ederek kıbleden başka cihete doğru namaz kusa ve daha sonra kıblenin o cihet olmadı­ğını anlasa, Cumhur'a (Ebu Hanife, Malik ve Ahmed'e) göre namazı caizdir. Fa­kat İmam Malikin görüşüne göre vaktin içinde namazı iade etmesi müstehaptır, vacip değildir. Çünkü o, emredildiği şekilde farzını eda etmiş bulunmakta­dır. Eksik bırakılan şeylerin tamamlanması (kemâl) ise, vaktin içerisinde mümkündür. Buna delili ise yalnız basma namaz kılıp da aynı namazın vakti çıkmadan cemaat ile kılındığını gören bir kimsenin namazını, bu gibi kimseler­le tekrar iade edebileceği hususudur. Bununla birlikte, vaktin içerisinde nama­zın müstehap olarak iade edilmesi, ancak kendi kanaatiyle hareket etmekle birlikte kıbleye arkasını dönen ya da oldukça doğu veya batıya doğru namaz kılan kimse içindir. Kıble istikametinden az bir şekilde sağa ya da sola dönen kimsenin ise vaktin içerisinde ya da dışında olsun, namazını tekrar iade etmesi gerekmez.

İmam Şafiî'ye göre ise bu şekilde (kıbleden başka tarafa dönülerek) "kılı­nan namaz caiz değildir, çünkü kıble namazın şartlarından bir şarttır.[98]

 

Binek Üzerinde Nafile Namaz Kılmak:

 

Binek üzerinde nafile namaz kılmanın caiz olduğu hususunda ilim adam­ları arasında görüş ayrılığı yoktur. İbni Ömer şöyle demiştir: Resulullah (s.a.) Mekke'den Medine'ye doğru gelirken devesi üzerinde olduğu halde yüzü hangi tarafa dönerse dönsün namaz kılardı. İbni Ömer der ki: "İşte: "Bundan dolayı nereye dönerseniz Allah'ın yüzü oradadır." (Bakara: 2/115) ayet-i kerimesi onun hakkında nazil olmuştur."

Fukaha namazın kısaltılmasını gerektirmeyen bir mesafe kadar (89 km'den az) bir yolculuğa çıkan kimse hakkında farklı görüşlere sahiptirler. Ma-likîler ve es-Sevrî der ki: Namazın kısaltılabileceği kadar bir yolculuk dışında, binek üzerinde nafile namaz kılınmaz. Çünkü Resulullah (s.a.)'ın nafile namaz kıldığı belirtilen yolculuklarının hepsi namazın kısaltılabileceği kadar uzak olan yolculuklardır.

Ebu Hanife, arkadaşları, Şafiî ve Dâvud ez-Zahiri de der ki: Her türlü yol­culukta ve şehrin dışında, binek üzerinde nafile namaz kılmak caizdir. Çünkü nakledilen rivayetlerde herhangi bir seferi tahsis eden bir ifade yoktur. Her bir yolculukta bu caizdir. Bundan tek istisna, kabul edilmesi gereken bir delil ile belirtilen özel durumları bulunan yolculuklardır. [99]

 

Gaibe Namaz Kılmak (Gıyabi Cenaze Namazı):

 

İmam Şafiî, gaib için cenaze namazı kılınmasını caiz görmektedir. Delili ise Peygamber (s.a.s.)'in hicretin 9. yılında ashab-ı kiram ile birlikte Habeş hü­kümdarı Necaşî'nin üzerine namaz kılmalarıdır. Necaşi'nin adı Arapça, atıyye (bağış) anlamına gelen Ashame idi, Ashab-ı kiram bu namaz ile ilgili olarak, "Ölmüş ve bizim kıblemizden başka bir tarafa namaz kılmış kimsenin üzerine nasıl namaz kılabiliriz?" deyince bunun üzerine: "Muhakkak ehl-i kitap'tan Al­lah'a... iman edenler vardır." (Âl-i İmran: 3/199) ayeti nazil oldu <194>. Şu kadar var ki bu rivayet oldukça gariptir, mürsel ya da mu'daldır. [100]

 

Kur'ân ve Sünnet'te "Allah'ın Vechi" Tabirinden Maksat:

 

İlim adamlarının Kur"ân-ı Kerim'de ve sünnette Yüce Allah'a izafe edilen "Vech" in yorumlanması hususunda farklı görüşleri vardır. [101] Bir kesim şöyle der: Bu, bir mecazdır. Çünkü vech (yüz) görülen bir yaratığın organları arasın­da en açıkta ve en değerli olanıdır. Vech'i olan ile anlatılmak istenen, varlığı olan demektir. Buna göre: "Biz size ancak Allah'ın vechi için yemek yediriyo-ruz." (Dehr: 76/9) buyruğu, "vechi bulunan Allah'ın rızası için size yemek yedi-riyoruz" demektir. Nitekim: "Yüce Rabbinin vechini aramasının dışında..." (Leyi: 93/20) buyruğu da böyledir. Yani vechi olan rabbinin rızasını aramanın dışında... fbni Abbas der ki: Vech, aziz ve celil olan Allah'ın zatını ifade eden bir tabirdir. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: "Ve celâl ve ikram sahibi Rabbinin vech'i kalır." (Rahman: 55/27) "Allah'ın vechi (yüzü) oradadır" buyruğunun anlamı Allah oradadır, demek olur. Bu aynı zamanda Yüce Allah için mekân ve cihetin nefyedildiğini de göstermektedir. Çünkü onun-için böyle bir şey imkânsızdır. O, ilim ve kudretiyle her yerdedir.

Bazı ilim önderleri de şöyle demektedir: Bu şanı yüce Allah hakkında delil ile sabit ve aklen kadîm olan sıfatlardan ayrı bir sıfattır. Bu görüş daha uygun ve daha ihtiyatlıdır.[102]

 

Yüce Allah'a Oğul İsnat Etmek Suretiyle Kitap Ehli'nin Ve Müşriklerin İftiraları Ve Allah'ın İnsanlarla Konuşmasını İstemeleri

 

116- "Allah oğul edindi" dedüer. O mü­nezzehtir. Aksine göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur, hepsi O'na bo­yun eğicidir.

117- Göklerin ve yerin yaratıcısı O'dur. Bir şeyin olmasına dair hüküm verirse ona sadece 'ol' der, o da oluverir.

118- Bilmeyenler: "Allah bizimle konuş­malı yahut bize bir ayet gelmeli değil mi?" dediler. Onlardan öncekiler de tıpkı onlar gibi böyle söylemişlerdi. Kalpleri birbirine ne kadar da benze-miş!? Biz yakîn sahibi olanlara ayetle­rimizi apaçık göstermişizdir.

 

Nüzul Sebebi

 

116. ayet-i kerime, "Üzeyr Allah'ın oğludur." diyen Yahudiler ile, "Mesih Allah'ın oğludur." diyen Necrân hıristiyanlan ve "Melekler Allah'ın kızlarıdır" diyen Arap müşrikleri hakkında nazil olmuştur.

118. ayet-i kerimenin nüzul sebebi ise, İbni Cerîr et-Taberî'nin İbni Ab-bas'tan rivayetine göre şöyledir: İbni Abbas dedi ki: Huzeyme, Resulullah (s.a.s.)'a: "Eğer sen söylediğin gibi Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber isen Allah'a bizimle konuşmasını söyle de, onun kelâmını işitelim." dediler. Bu­nun üzerine: "Bilmeyenler Allah bizimle konuşmalı... dediler." ayet-i kerimesini inzal etti.

Kurtubî'nin naklettiğine göre de: "Allah bizimle konuşmalı., değil mi?" ya­ni "Ya Muhammed! Senin peygamber olduğunu bize söylemeli değil miydi?" de­mektir. İbni Kesir de der ki: İfadelerin zahirinden anlaşılan budur. [103]

 

Açıklaması

 

Yahudiler, "Üzeyr Allah'ın oğludur.", Hiristiyanlar, "Mesih Allah'ın oğlu­dur.", Müşrikler: "Melekler Allah'ın kızlarıdır.", dediler. Bu ifadenin hepsi tara­fından söylenmesiyle bir kısmı tarafından söylenmesi arasında bir fark yoktur. Çünkü aynı ümmetin fertleri işledikleri ve söyledikleri bütün hususlar ile ilgili olarak birbirleriyle dayanışma içerisinde olurlar. Şanı yüce Allah ise onların id­dialarından yüce ve münezzehtir. Allah'ın yardıma ihtiyacı yoktur. Göklerde ve yerde bulunan her şey yalnız O'nundur. Hepsi O'nun egemenliğine boyun eğer, iradesine bağlıdır. Gökleri ve yeri daha önceden herhangi bir örnek söz konusu olmaksızın yoktan var eden O'dur. Onlarda bulunan herşeyin mutlak mâliki O'dur. Bir işi dilediği taktirde herhangi bir engel söz konusu olmaksızın "kün = (ol)!" harflerinin söylenmesinden daha seri bir şekilde derhal var eder. Var et­mek ilâh olmanın, ulûhiyyetin sırlan arasındadır. Yüce Allah burada anlaşıl­mayı kolaylaştıracak bir şekilde bu hususu bizlere: "Sadece ol der, o da oluve­rir." buyruğu ile anlatmaktadır. Yüce Allah yarattığı kullarından birisini nü­büvvet veya risâlet (elçilik) için seçtiği takdirde -resuller ve melekler gibi- yine onun bu seçtiği yaratılmışlık mertebesinin dışına çıkamaz, bu sınırı aşamaz. Hepsi Allah'ın kulu kalmaya devam ederler: "Göklerle yerde olanların hepsi Rahman (olan Allah)'a ancak kul olarak gelirler." (Meryem: 19/93). Hem yarat­ma, hem mülk itibarıyla göklerde ve yerde bulunan her şey kendisinin olan, kâinatta bulunan herşey emrine boyun eğen, itaat eden, gökleri ve yeri yoktan var eden, tekvîn ve derhal var etme güç ve imkânına sahip olan bir zat, hiç oğula veya babaya muhtaç olur mu?

Bu ayet-i kerimeyi Yüce Allah'ın, Arap müşriklerine dair şu buyruğu da teyit etmektedir: "Onlara bir ayet geldiğinde, Allah'ın peygamberlerine verile­nin bir benzeri bize de verilmedikçe asla iman etmeyeceğiz, derler. Allah pey­gamberliğini nereye vereceğini çok iyi bilendir." (En'am: 6/124). Yüce Allah'ın şu buyrukları da böyledir: "Dediler ki: Bize yerden bir pınar fışkırtmadıkça asla sana iman etmeyiz. De ki: Rabbimi tenzih ederim, ben resul olan bir insandan başka bir şey miyim ki?" (İsrâ: 17/90-93); "Bizimle karşılaşacaklarını umma-yanlar dediler ki: Niçin bize melekler indirilmedi veya niçin Rabbimizi görme­dik?" (Furkân: 25/21); "Hayır, onlardan herbirisi kendisine yayılmış sahifeler verilmesini ister." (Müddessir: 74/52). Buna benzer Arap müşriklerinin küfürle­rini, aşın günahkârlıklarını, inatlarını, gerek duymadıklanı şeyleri istedikleri­ni gösteren daha pek çok ayet-i kerime vardır. Onlar ihtiyaçları olduğundan do­layı değil, küfür ve inatlarından dolayı böyle davranıyorlardı. Tıpkı onlardan önceki Kitap Ehli (Yahudi ve Hıristiyanlar) bir takım kimselerin ve başkaları­nın talepleri gibi taleplerde bulundular. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmakta­dır: "Kitap Ehli senden üzerlerine gökten bir kitap indirmeni isterler. Gerçekten onlar, Musa'dan daha büyüğünü istemişlerdi de: Allah'ı bize açıkça göster, de­mişlerdi" (Nisa: 4/23); "Hani: Ey Musa, demiştiniz, biz Allah'ı apaçık görme­dikçe sana asla iman etmeyiz." (Bakara: 2/55). Bilmeyen müşrikler kitapları­nın bulunmadığından ve ulûhiyete nelerin yakıştığını kendilerine açıklayan bir peygambere uymadıklarından dolayı, senin gerçekten Allah'ın resulü olduğuna dair, "Allah bizimle konuşmalı veya bize haber vermek üzere sana gönderdiği gibi bize de bir melek göndermeli ya da peygamberlik iddiasında doğru olduğu­nu ortaya koyan bir delil getirmeli değil misin?" derler. Bu isteklerde bulun­maktan kasıtları ise serkeşlik etmekten, apaçık ayetleri ve Kur'ân-ı Kerim'i in­kâr etmekten başkası değildi.

İşi yokuşa sürmek kastıyla yapılan bu taleplerin benzeri -bu ayet-i keri­meyi destekleyici diğer ayet-i kerimelerde de açıklandığı üzere- geçmişteki üm­metler tarafından da yapılmış ve bunlara benzer sözler söylenmişti.

Kitap Ehli de daha önceden müşriklerin söylediklerinin benzerini söyle­mişlerdi. Onların kalpleri ve ruhları birbirini andırmaktadır. Arap müşrikleri­nin kalpleri, körlük, katılık, inat ve küfür açısından kendilerinden öncekilerin kalplerine benzemektedir. Adeta bu batıl ve dalâleti kendi aralarında birbirle­rine tavsiye etmiş gibidirler. Nitekim Yüce Allah buna işaretle şöyle buyur­maktadır: "Acaba bunu birbirlerine tavsiye mi ettiler? Hayır, onlar tuğyan etmiş kimselerdir." (Zâriyât: 51/53).

Şanı yüce Allah ise peygamberlerin doğruluğunu ortaya koyan ayetleri en güzel ve eksiksiz bir şekilde açıklamış, bunun delillerini de aynı şekilde gayet açık ve anlaşılır bir şekilde ortaya koymuştur. İlim ve yakın sahibi olma istida­dı bulunan kimseler içiriş insafları, temiz ruhları, inat ve hakkı bile bile inkârdan uzaklıkları dolayısıyla, delil ve belgesiyle hakkı arayıp bulmak isteyenler için şüphe etmeyi gerektirecek bir taraf bırakmamıştır. İşte ashab-ı kiramın durumu bu idi. Onlar Resulullah (s.a.)'a hakka olan sevgileri dolayısıyla, Pey­gamberliğini ve buyruklarını delil ve belgeleri gördükleri vakit kabul ettikleri gibi, delilini bilmedikleri hususu soruyorlardı. Onlar gerçekten kanaat getiri-rek, akıllarını kullanarak peygamberlere uyan insaflı, yakîn sahibi, peygam­berlerin Yüce Allah'tan alıp getirdiklerini kavrayan kimselere de örnektirler.

Allah'ın kalplerine, kulaklarına mühür vurup da yüzlerine perde koyduğu kimselere gelince; onlar hakkında da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Şüphe­siz üzerlerine Rabbinin kelimesi hak olmuş bulunanlar, iman etmezler. Eğer on­lara (istedikleri) bütün mucizeler (ayet ve belgeler) gelse de acıklı azabı görecek­leri ana kadar (iman etmezler)." (Yunus: 10/96-97).[104]

 

Yahudi Ve Hıristiyanlara Uymaktan Sakındırma

 

119- Şüphe yok ki biz seni hak ile müjdeleyici ve korkutucu olarak gönder­dik. Sen cehennemliklerden sorumlu tutulmazsın.

120- Dinlerine uymadıkça Yahudiler de Hıristiyanlar da asla senden hoşnut ol­mazlar. De ki: «Muhakkak ki Allah'ın hidayeti, işte doğru yol ancak odur." Andolsun ki sana gelen ilimden sonra onların nevalarına uyacak olursan Al­lah'tan seni koruyacak hiçbir dostun ve yardımcın yoktur.

121- Kendilerine kitap verdiğimiz kim­seler onu gereği gibi okurlar. İşte bun­lar ona iman ederler. Her kim onu in­kâr ederse işte onlar zarara uğrayanla­rın ta kendileridir.

 

Ayetlerin Nüzul Sebebi

 

Gördüğümüz bu (119-121) ayetlerin nüzul sebebi ile ilgili olarak şöyle de­nilmiştir: Bu ayetler Resulullah (s-a.)'ın anne ve babası hakkında nazil olmuş­tur. Şu kadar var ki bunu ifade eden hadis mürseldir ve sabit değildir. Mukâtil der ki: Peygamber (s.a.) şöyle buyurdu: "Eğer Allah Yahudiler üzerine azabını indirecek olursa mutlaka iman ederler." Bunun üzerine Yüce Allah: "Sen cehen­nemliklerden sorumlu tutulmazsın." buyruğunu indirdi.

120.  ayet-i kerime ile ilgili olarak da müfessirler şöyle demiştir: Yahudiler ve Hıristiyanlar Resulullah (s.a.)'tan barış antlaşması yapmasını istiyorlar, kendileriyle barış yapıp da mühlet tanıdığı vakit ona uyup muvafakat edecek­leri intibaını veriyorlardı. Bunun üzerine bu ayet-i kerime nazil oldu.

İbni Abbas der ki: Bu, kıble ile ilgilidir. Şöyle ki: Medine Yahudileri ile Necrân Hıristiyanları Peygamberimizin kendilerinin kıblesine yönelerek na­maz kılacağını ümid ediyorlardı. Allah Kâ'be'ye doğru kıbleyi değiştirince bu iş onlara ağır geldi ve Peygamberin dinleri hususunda kendilerine muvafakat edeceğinden yana ümitlerini kestiler. Bunun üzerine de Yüce Allah bu ayet-i kerimeyi indirdi.

121.  ayet-i kerime ile ilgili olarak da İbni Abbas Atâ ve el-Kelbf den gelen rivayet yoluyla şöyle demektedir: Bu ayet-i kerime, Ca'fer b. Ebî Tâlib ile bir­likte Habeşistan topraklarından gemiyle Medine'ye dönen kimseler hakkında inmiştir. Bunlar Habeşistanlı ve Şamlılardan kırk kişi kadar idiler. ed-Dahhâk da der ki: Bu ayet-i kerime Yahudi olup da iman eden kimseler hakkındadır. Katâde ve İkrime de: "Bu ayet-i kerime Muhammed (s.a.) hakkında inmiştir", demektedirler.[105]

 

Açıklaması

 

11. ayet-i kerime, Peygamber (s.a.)'i göğsü daralmasın, sıkılıp üzülmesin diye teselli etmektedir. Onun Yüce Allah tarafından insanlara müminleri müj­deleyen, kâfirleri uyarıp korkutan, bütün insanları vakıaya uygun akide ile, getirdiği şeriat ve hükümlerle mutlu eden, kendisine itaat edenleri cennetle müjdeleyip isyan edenleri cehennem ile uyarıp korkutan bir peygamber olarak gönderildiğini vurgulamaktadır. Ayrıca onun görevinin tebliğ etmekten ibaret olduğunu açıklamaktadır. O halde kafirlerin küfür ve inatlarında ısrar etmele­ri halinde onun için herhangi bir vebal söz konusu değildir: "Onların hesabın­dan sana bir şey düşmez." (En'âm: 6/52); "O halde sen kendini hasretlerle onlar için helak etme!" (Fâtır: 35/8); "Bu söze iman etmiyorlar diye arkalarından üzü­lerek kendini belki helak edeceksin."  (Kehf: 18/6).

Cehennemliklerden sen sorumlu olmayacaksın. O bakımdan onların seni yalanlamalarının sana bir zararı olmaz. Onlar için üzülme, kederlenme. Sen zorlayıcı ve baskı yapmak üzere gönderilmiş değilsin ki iman etmedikleri tak­dirde senin kusurlu davranman söz konusu olsun. Aksine sen öğretici, tebliğ edici, hikmet ve güzel öğütle insanları hidayete iletici bir peygamber olarak gönderildin. "On/arm hidayete ermesi senin sorumluluğun değildir. Fakat Allah dilediği kimseye hidayet verir."  (Bakara: 2/272).

Resulullah (s.a.) Kitap Ehli'nin kendi risaletine iman edeceklerini ümit ediyordu. Çünkü Allah'ın tevhid edilmesi, ve bazı dinin temelini teşkil eden hu­suslarda ona uygun inanışlara sahip idiler. Onun çağrısını kabul etmekten yüz çevirmeleri ona ağır gelmişti. Lisan-ı halleriyle de şöyle diyorlardı: "Ya Mu-hammed, bize istediğin kadar apaçık bir beyyine (delil) getir. Bizi razı etmek için ne yaparsan yap, sen bizim milletimize (dinimize) uymadıkça biz senden razı olmayız."

Millet: Kullar için meşru kılınmış yol demektir. Küfür bütünüyle bir mil­lettir. Millete din de denilir. Çünkü kullar onu ortaya koyana itaat edip uyar­lar. Şeriat adı da verilir. Çünkü yüce Allah'ın sevap ve rahmetine götüren bir yoldur.

Yüce Allah onlara şöyle cevap vermektedir: Allah'ın hidayeti ve İslâm adı­nı alan peygamberlere indirdiği dini, tek başına uyulması gereken hidayetin, doğru yolun kendisidir. Başka inanışların temelini ise heva ve arzular teşkil et­mektedir. İşte Yahudi ve Hıristiyanların Allah'ın dinine ekledikleri de bunlar­dır. Ya Muhammed! Sen onların nevalarına ve dinlerine eklediklerine tabi olur­san ve kalbinde ilâhî vahiy ile yer etmiş bulunan yakîn ve huzurdan sonra bunlara uyarsan, diğer taraftan yanlış tevillerde bulunarak sözleri yerlerinden değiştirip tahrif etmelerine rağmen onların ardından gidersen, şunu bil ki Al­lah sana yardım etmez, seni desteklemez. Allah sana yardım etmeyecek, seni veli edinmeyecek olursa, ondan başka sana kim yardım edebilir ki!

İşte bu suretle Peygamber (s.a.)'in onların İslâm'a gireceklerine dair umud beslememesi buyurulmaktadır. Çünkü onların Hz. Peygamberden razı ve hoşnut olmaları imkânsız olan bir şeyin gerçekleşmesine bağlıdır. O da onun onla­rın milletlerine (din ve şeriatlarına) tabi olması ve dinlerine girmesidir.

Peygamber (s.a.)'e yapılan bu uyarı ve hitap, gerçekte bütün insanlara ya­pılan bir uyarı ve hitaptır. Burada müslümanlar Resulullah (s.a.)'ın şahsında temsil edilmektedir. Çünkü imam, önder ve uyulan örnek odur.

Daha sonra Yüce Allah önceden söz konusu ettiği buyruklardan ayrı ola­rak, Peygamber (s.a.)'in Kitap Ehli'nden ebediyyen ümidini kesmemesi için, ba­zı Kitap Ehli'nin Tevrat'ı düşünerek üzerinde durarak okuduklarını, hakkı ile o kitabı anlayıp kavradıklarını, kör bir taassuba kapılmadıklarını, o kitapta bu­lunan Resulullah (s.a.s.)'m niteliklerini değiştirip tahrif etmediklerini, dünya karşılığında ahiretlerini satmadıklarını, Allah'tan cennetini isteyip cehenne­minden sığındıklarını haber vermektedir. İşte bunlar senin getirdiğinin hak ol­duğunu idrak ederler. Herhangi bir bozukluk söz konusu olmaksızın Tevrat'a iman ederler. Bu şekilde Tevrat'a iman eden kimseler, Kur'ân'a da peygambere de iman ederler. Abdullah b. Selâm ve benzerleri gibi. Tahrifçilerden olup kita­bını inkâr eden kimseler ise, katiyyen sana iman etmez. İşte bunlar helak ola­cak kimselerdir ki pek çoktur. Bunlar hem dünya hem ahiret mutluluğunu kaybedenlerdir. Azap bunlara hak olmuştur. Çünkü bunlar hidayet karşılığın­da dalâleti almış kimselerdir. Ateşe karşı ne kadar da dayanıklıdır onlar!

Burada geçen "kitap"tan kasıt Tevrat'tır. Katâde ise, kastın Kur'ân-ı Ke­rim olduğunu söylemekte ve ayet-i kerimenin genel bir anlam ifade ettiği ka­naatindedir. Her iki durumda da Yüce Allah'ın: "Onu gereği gibi okurlar" buy­ruğu ile anlatılmak istenen, ondaki emir ve yasaklara uyup helâlini helâl, ha­ramını haram kabul ederek, ihtiva ettiği hükümler gereğince amel etmek sure­tiyle ona hakkı ile tabi olurlar, demektir.[106]

 

Nimetin Hatırlatılması Ve Ahiret Korkusu

 

 122- Ey İsrailoğulları! Size ihsan etti- £»*» nimetimi ve benim sizi gerçekten  âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın.kimseye bir fayda sağla-kimseden fidyenin kabul şekilde şefaatin kimseye fayda vermeyeceği bir günden  sakının ve (o gün) onlara yardım da edilmez.

 

Açıklaması

 

Şanı yüce Rabbimiz Yahudilere ihsan etmiş olduğu nimetleri tekrar hatır­latmaktadır. Onların gayretlerini yenilemek, nefislerinde imana doğru bir can­lanış sağlayıp niteliklerini kitaplarında buldukları ümmî peygambere tabi ol­malarına teşvik etmek amacı ile bu yapılmaktadır. Daha sonra Yüce Allah öğüt ve hatırlatma ile birlikte ahiret günü azabından korkutmaktadır.

Birinci ayet-i kerimede Yüce Allah Kur'ân-ı Kerim'in indirildiği dönemde bulunan Yahudilere öğüt vermekte, atalarına ihsan etmiş olduğu dünyevî ve dinî pek çok nimeti hatırlatmaktadır. Onlara, kendilerini düşmanlarının elin­den kurtardığını, üzerlerine menni ve selvayı indirdiğini, zillet ve baskı altında iken bu durumdan kurtarıp ülkede iktidar verdiğini, aralarından peygamberler gönderdiğini, peygamberlere itaat ettikleri ve peygamberlerin rablerinden ge­tirdiklerini tasdik ettikleri dönemlerde çağdaşları olan alemlere üstün kıldığını hatırlatmaktadır. Ta ki sapıklıklarını terk etsinler, akıllarını başlarına alıp doğruyu bulsunlar. Onların üzerindeki en büyük nimetlerden bir tanesi de ken­dilerine gönderilen Tevrat'tır. Her kim nimete şükredip Tevrat'ta bulunanların tümüne iman ederse o kişi Tevrat'ta müjdesi verilen peygambere de iman et­mesi gerekir.

İkinci ayet-i kerimede ise Yüce Allah, Tevrat'ı tahrif edip Allah'ın resulü Muhammed (s.a.)'i yalanladıkları için kıyamet günü azabından onları sakındır-maktadır. O gün kimse başkasının günahından sorumlu, tutulmayacak, kimse bir başkasının günahını yüklenemiyecektir. Kimseden başkasının cehennem­den kurtarılmasına yarayacak bir fidye alınmayacağı gibi, kimse kimseye so­rumlulukları için şefaatçi de olamayacaktır.[107]

 

İbrahim (A.S.)'in Sınanması, Beyt-i Haramın Özellikleri, Mekke'nin Faziletleri

 

124-  Hani Rabbi İbrahim'i bir takım kelimelerle imtihan etmişti. O da bun­ları eksiksiz yerine getirmişti. "Ben se­ni insanlara imam yapacağım." buyur­muştu. O da: "Zürriyetimden de" de­mişti. (Rabbi) "Zalimlere ahdim eriş­mez." diye buyurmuştu.

125- Hani biz o evi insanlar için bir dö­nüş yeri ve emin (bir mekân) kılmıştık. Siz de İbrahim'in m»lramınHan bir na­mazgah edinin. İbrahim ve İsmail'e de: "Evimi tavaf edenler, itikâfa girenler, rükû ve secde edenler için titizlikle te­mizleyin" diye emir vermiştik.

126- Hani İbrahim: "Rabbim bunu emin bir belde kıl ve ahalisinden Allah'a ve ahiret gününe iman edenleri mahsul­lerle nzıklandır." demişti. (Rabbi) bu­yurmuştu ki: "Kâfir olanı dahi kısa bir zaman için faydalandırılacak, sonra onu cehennem azabına mahkum ede­ceğim. Varacağı yer ne kötüdür!"

 

Nüzul Sebebi

 

125. ayet-i kerime olan: "İbrahim'in Makamı'ndan bir namazgah edinin" buyruğu ile ilgili olarak Buharî ve başkaları Hz. Ömer'in şöyle dediğini rivayet etmektedirler: Üç hususta dileğim Rabbimin iradesine muvafak düştü. Ey Al­lah'ın Resulü, İbrahim Makamı yakınında bir yeri namazgah edinsen, dedim, bunun üzerine: "İbrahim'in Makamı'ndan bir namazgah edinin" buyruğu nazil oldu. Bir başka sefer: "Ey Allah'ın Resulü!" dedim, "Senin hanımlarının bulun­duğu yere iyi olanı da kötü olanı da giriyor. Keşke hanımlarına perde arkasına saklanmalarını emretsen." Bunun üzerine hicab ayeti (Ahzab: 33/53) nazil ol­du. Resulullah (s.a.)'ın hanımları kıskançlık hususunda bir araya gelip birleşti­ler. Ben onlara: "Eğer o sizi boşarsa umulur ki Rabbi ona sizin yerinize sizden daha hayırlı zevceler verir." (Tahrim: 66/5) dedim ve bunun üzerine bu ayet na­zil oldu.[108]

 

Açıklaması

 

Ya Muhammed! Müşrik olan kavmine de, başkalarına da Yüce Allah'ın İb­rahim (a.s.)'i bir takım emir ve yasaklardan oluşan bazı hükümlerle sınadığını hatırlat. O bu yükümlülükleri eksiksiz bir şekilde yerine getirmiş, en hayırlı bir şekilde ifa etmişti. Nitekim Yüce Allah: 'Ye (ahdini) eksiksiz yerine getiren İbrahim" (Necm: 53/32) diye buyurmaktadır. Sınadığı zatın doğruluğunu bil­mekle birlikte, şanı yüce Allah'ın onu sınamaktan kastı, diğer insanlara onun bu konudaki doğruluk ve samimiyetini ortaya çıkartıp göstermektir. Yüce Al­lah'ın: "Hani rabbi... imtihan etmişti" buyruğunda "zaman" in hatırlatılmasın-dan kasıt, bu tür olayların meydana geldiği zamandır. Kur*ân-ı Kerim diğer ta­raftan bu "kelimeler" in neler olduğunu açıkça ifade etmemektedir. Bunların hac menasiki oldukları söylendiği gibi, Hz. İbrahim'in kayboluşlarını Yüce Al­lah'ın vahdaniyetine delil olarak gördüğü yıldız, güneş ve ay olduğu da söylen­miştir; başka şeyler de söylenmiştir.

Yüce Allah da Hz. İbrahim'i en güzel şekilde mükâfatlandırmış ve ona: Ben seni insanlara bir resul ve bir imam yapacağım. Dinleri hususunda onla­rın önderi olacaksın. Onlar bütün bu hususlarda sana uyacaklar, salihler senin ardından gelecekler, diye buyurmuştur. Hz. İbrahim de insanları tevhit dinine ve şirki terketmeye davet etti.

Hz. İbrahim benim zürriyetimden de bu şekilde önderler kıl, diyerek kendi zürriyeti için yaşayışlarında, din ve ahlâklarında hayırlı olan insanlar temenni etti. Bunda garip kaçacak bir taraf yoktur. Çünkü insan her zaman için oğlu­nun kendisinden daha iyi durumda olmasını ister.

Yüce Allah ona şu cevabı verir: Senin isteğini kabul ediyorum. Senin so­yundan insanlar için bir takım kimseleri önder yapacağım. Fakat kendilerine zulmeden zalimler benim imamet ya da peygamberlik ahdime nail olamaya­caklardır. Çünkü böyleleri insanlara önder olmaya elverişli kimseler değildir. Çünkü imam, dininin ve ailesinin korunmasında başkalarını dosdoğru yola uymaya iletmekte, zulümden alıkoymakta, insanların uyulan örneği ve önderi­dir. Sapmak suretiyle kendi öz nefsine zalim olan imam başkasını nasıl doğrul-tabilecektir.

Burada "ahid"den kasıt peygamberlik ya da imamettir.

Bu buyrukta, zulmün kötülendiğinin, kötü bir şey olduğunun, zalimlerden nefret edilmesi, uzak kalınması gerektiğinin delili vardır.

Daha sonra Yüce Allah bu ayet-i kerimelerde Araplara da pek çok nimeti hatırlatmaktadır. Bunlardan bir tanesi Beyt-i Haram'm yani Kabe'nin insanlar için hac vaktinde olsun, başka zamanlarda olsun ibadet kastı ile dönüp dur­dukları bir yer olmasıdır. Bu ise ticari ve ekonomik hareketi canlandırır, oraya türlü hayırların, bollukların gelmesini sağlar. Araplara olan lütuflardan bir ta­nesi de, Beyt-i Haram'ın kişilerin korktuklarından yana huzura kavuştukları güvenilir bir yer kılınmasıdır. Oraya giren güvenlik içerisinde olur. Nitekim Yüce Allah bu hususu şöylece dile getirmektedir: "Biz onlara emin bir haram (belde) verdiğimizi görmüyorlar mı? Bununla birlikte onların etrafından in­sanlar yakalanıp kapılmaktadırlar. Bundan sonra hâlâ batıla inanıp Allah'ın nimetini inkâr mı edecekler?" (Ankebut: 29/67).

Daha sonra Yüce Allah müslümanlara İbrahim'in makamını namazgah edinmeleri emrini vermektedir. Namazlarında orayı tercih etmeleri istenmek­tedir. Çünkü buranın Hz. İbrahim'in orada ayakta durmasıyla üstün bir şerefi vardır. Buradaki emir vücub için değil, nedb (teşvik) içindir. Müslümanlar da tıpkı İbrahim (a.s.)'e çağdaş olan müminlerin emrolunduğu gibi bununla emro-lunmuşlardır.

Bu ev temizdir, tertemizdir. Biz İbrahim'e ve İsmail'e orayı putlardan ve İbrahim (a.s.)'in eline geçmezden önce müşriklerin yaptıkları putlara ibadetten temizlemesini emrettik. Maddî pislikten ve manevî her türlü kirlilikten de arındırmasını buyurduk. Hac menasiki ile Safa ile Merve arasında sa'y etmek, tavaf etmek, orada ikamet edip rükû ve secde etmek gibi ibadetlerin edası es­nasında boş, çirkin söz ve orada anlaşmazlık çıkarmak gibi manevî pisliklerden de arındırmalarını emrettik. Peygamber (s.a.)'den rivayet edildiğine göre, o Mekke'yi fethettiğinde Beytullah'taki putların kırılmasını emreder. Elinde bu­lunan sopa ile bu putları vurarak şu ayeti okur: "De ki: Hak geldi batıl da çeki­şe çekişe can verdi. Zaten batıl, çekişe çekişe can verip yok olucudur." (İsra: 17/81).

Hz. İbrahim ve ondan sonra gelenler bu ibadetleri yerine getirmekle emro-lunmuşlardı. Bunların keyfiyetini ve yerine getirilme yolunu bilmesek dahi bu böyledir. Buraya Beyt (ev) denilmesinin sebebi, Yüce Allah'ın, sağlıklı bir iba­detin edası için orayı bir mabed kılması ve namaz kılanlara ibadetlerinde ora­ya yönelmelerini emretmesi dolayısıyladır.

Namaz kılanlar için Kâ'be'nin yönelecekleri bir yer kıhmşındaki hikmet ise, ibadetlerin ve duyguların birleştirilmesi, Yüce Allah'ın huzurunda bulun­manın bir belirtisi olarak münhasıran mukaddes ve ilâhî zata yönelmektir. Gerçek manada ve gereği gibi Yüce Allah'ın huzurunda durabilmek imkânsız bir şeydir. O bakımdan ilâhî rahmetin o Beyt'te hazır olduğu düşünülür. Bu ne­denle KaTbe'ye yönelmek zat-ı ulûhiyyete yönelmek gibidir.

Yüce Allah'ın Peygamberine hatırlatmasını emretmiş olduğu Araplar üze­rindeki nimetlerinden bir tanesi de İbrahim (a.s.)'in bu beldeyi güven ve huzur beldesi kılması için dua etmesidir. O beldeye zorbalar musallat olamaz. Günah­kâr suçlular oranın saf havasını bulandıramaz. Yüce Allah'ın orayı yerin dibine geçmekten, zelzelelerden, sellerden ve buna benzer diğer beldeler üzerindeki gazabının görünür şekillerinden koruması da bu nimetler arasındadır.

Hz. İbrahim, Allah leâlâ'dan o belde halkını türlü ve en güzel meyve ve mahsullerden nzıklandırmayı, yeryüzünün çeşitli hayır, bereket ve güvenliğin­den faydalandırmayı istemiştir. Bu ya onun yakınında ziraat ile ya da uzak bölgelerden çeşitli meyve ve mahsullerin getirilmesi ile olur. Görüldüğü gibi bütün bunlar gerçekleşmiştir. Nitekim Yüce Allah da bu hususu şöylece dile getirmiştir: "Biz onları güven dolu bir hareme yerleştirmedik mi? Oraya her çe­şit mahsullerden -tarafımızdan bir rızık olmak üzere- toplanır gelir; fakat onla­rın çoğu bilmezler." (Kasas: 28/57).

Hz. İbrahim'in duasının kabul olunması müminler için bir ikram ve bir lü-tuftur. Allah'ın rahmeti müminleri de kâfirleri de kapsayıcıdır. Allah'ın herke­se nzik verdiği bir gerçektir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Onla­rın hepsine şunlara da bunlara da ardı ardına Rabbinin bağışından veririz. Rabbinin bağışı alıkonmuş değildir." (İsrâ: 17/20). Şu kadar var ki kâfirlerin dünya nimetlerinden faydalandırılması kısa ve sınırlıdır. Ondan sonra gidecek­leri yer cehennemdir. Allah küfre sapana da rızık verir ve kısa bir süre onu da bu rızıktan faydalandırır. O süre ise kafirin bu dünyada kaldığı süredir. Bun­dan sonra zorunlu olarak, ister istemez cehennem azabına sürülüp götürülür. Onları bekleyen akıbetleri ve dönüş yerleri ne kadar kötüdür!

Bu buyrukta Kureyş Arapları imana teşvik edilmekte, küfürden sakındırıl-makta, hem onlar hem de Kitap Ehli olanlar İslâm çağrısından yüz çevirmekten sakmdırılmaktadırlar. Yüce Allah'ın, yalnızca müminler için rızık talebini zik­retmesi onların bu işe lâyık olduklarına, bu işi hak ettiklerine de bir işarettir.[109]

 

Kabe'nin İnşa Edilmesi Ve Hz. İbrahim İle Hz. İsmail'in Duası

 

127- "Hani İbrahim ve İsmail o evin te­mellerini birlikte yükseltiyorlardı: "Rabbimiz, bizden kabul buyur. Şüp­hesiz sen her şeyi işiten ve hakkıyla bi­lensin."

128- "Rabbimiz, îlrimigi de sana teslim olmuş ve soyumuzdan da müslüman bir ümmet kıl! Bize menasikimizi gös­ter, tevbelerimizi kabul buyur. Çünkü tevbeleri en çok kabul eden ve hakkıy­la esirgeyen sensin."

129-  "Rabbimiz, onların arasında on­lardan bir peygamber gönder ki, onla­ra ayetlerini okusun, onlara Kitabı ve hikmeti öğretsin. Onları tezkiye etsin. Şüphesiz sen Azizsin, Hakimsin."

 

Açıklaması

 

Ey Muhammed! Kavmine bir de İbrahim (a.s) ile oğlu İsmail (a.s.)'in Beyt'in kaidelerini ve temellerini inşa ettikleri zamanı hatırlat! Onu yapan iki kişinin iki peygamber olduğunu ve putperest bir ülkenin ortasında o Beyt'in ibadete tahsis edilmesindeki fazileti hatırlat! Bu fazilet o evin taşlarında, ko­numunda ve semadan nazil oluşunda değildir. O Beyt'e yönelmek hiçbir mekân hududuna sığmayan ve hiçbir cihete hasrolmayan Yüce Allah'a yönelmek de­mektir. Oradaki Hacer-i Esved'in istilâm edilmesi (selâmlanması) namazda Kabe'ye yönelmek gibi taabbüdi bir davranış sayılmıştır. Bu taşın bizatihi bir meziyeti yoktur. Hatta Ömer b. el-Hattab'ın onu istilâm ettiği sırada söylediği şu söz gereği diğer taşlar gibi, o da bir taştır: "Allah'a yemin ederim, ben senin zararı da faydası da olmayan bir taş olduğunu biliyorum. Eğer Resulullah " s.a.)'ı seni öperken görmemiş olsaydım, ben de seni öpmezdim. Daha sonra Hz. Ömer yaklaştı ve taşı öptü." [110]

Binayı yükselttikleri esnada Hz. İbrahim ile Hz. İsmail şu sözleriyle dua ediyorlardı: "Rabbimiz, şüphesiz ki sen duamızı işitensin. Bütün amellerimiz-deki niyetlerimizi çok iyi bilensin. Rabbimiz ikimizi de sana itaatla bağlanan, ıtikadlan ile sana ihlâsla yönelen kimseler kıl! Senden başkasına yönelmeye-lim, senden başkasından yardım istemeyelim ve bütün amellerimizde senin rı­zandan başkasını aramayalım. Rabbimiz, soyumuzdan sana ihlasla bağlanan, emirlerine itaatla boyun eğen bir topluluk yarat. Yarat ki İslâm, bütün nesiller boyunca devam edip gitsin. Rabbimiz, ibadet şekillerimizi, ibadet yerlerimizi bize göster, bize bildir! Nerede ihrama girileceği, Arefede nerede vakfe yapıla­cağı, neresinin tavaf edileceği, nerede sa'y yapılacağı gibi haccın amellerini biz­lere öğret! Tevbemizi kabul buyur. Çünkü sen Tevvâbsın; Rahimsin; kullarının tevbelerini çokça kabul edensin. Onları azaptan kurtarmak suretiyle tevbe edenlere çok merhametlisin."

Onların bu şekildeki dua ve yakarışları soylarından gelecek olanlara bir ırşaddır, bir yol göstericiliktir. İtaat üzere sebat etmeleri ve devamlı olmaları için Allah'tan bir taleptir. Yoksa onlar günahkâr olduklarından bu duayı etmi­yorlardı. Çünkü peygamberler masumdur. İnsanlarca menasikin bilinmesi ve Beyt'in bina edilmesinden sonra vakfe yerinin ve oradaki diğer yerlerin, gü­nahlardan arınıp tevbenin Allah'tan isteneceği yerler olduğunu açıklamak için böyle dua etmişlerdir.

Rabbimiz, sen o müslüman ümmet arasında onlardan bir resul gönder! O resul onlara karşı çok şefkatli olsun. Onlar da onun sayesinde insanların en üs­tünleri, en şereflileri olsunlar. Onun çağrısını kabul edebilsinler, onu eksiksiz bir şekilde gereği gibi tanıyıp doğruluğunu, emin oluşunu, iffetini, istikamet üzere oluşunu ve buna benzer mümtaz özelliklerini hissedercesine görüp tanı­sınlar. Bu peygamber onlara karşı Yüce Allah'ın vahdaniyetini, öldükten sonra dirilme ve amellerin karşılıklarının görülmesine dair delilleri ihtiva eden ayet­lerini okusun. Onlara KuVân'ı, şeriatın sırlarını ve maksatlarını, bir de nefisle­rinin kendileri vasıtasıyla kemale ereceği bilgi ve marifetleri öğretsin. Şirkin pisliklerinden, türlü masiyetlerden onları arındırsın. Onlara güzel ahlâkı öğ­retsin. Çünkü sen mağlûp edilemeyen güçlü (Azîz), bütün işlerinde hikmeti sonsuz (Hakîm) olansın. Ancak hikmet ve maslahatın gereği olan şeyleri ya­parsın. İmam Malik der ki: Burada sözü geçen hikmet, dini bilmek, te'vil husu­sunda fıkıh (derin bilgi) sahibi olmak ve bir seciye ve Yüce Allah'ın nurunun neticesi olan bir kavrayıştır.[111]

 

Hz. İbrahim'in Dininden Yüz Çeviren Akılsızlar

 

130-Nefsini sefahete bırakandan başka kim İbrahim'in dininden yüz çevirebilir? Andolsun ki biz onu dünyada beğenip seçmişizdir. O şüphe yok ki ahirettede muhakkak salihlerdendir.

131- Hani Rabbi ona: "Teslim ol dediği zaman o da: "Alemlerin Rabbine teslim oldum" demişti,

132- İbrahim de bunu oğullarına vasiyyet etti. Ya'kub da: "Ey oğullarım! Allah sizin için bu dini beğenip seçti. O  halde siz ancak müslümanlar olarak can verin."

 

Nüzul Sebebi

 

130. ayet-i kerimenin nüzul sebebiyle ilgili olarak İbni Uyeyne şöyle de­mektedir: Rivayet edildiğine göre Abdullah b Selâm, Seleme ile Muhacir adın­daki kardeşinin iki oğlunu İslâm'a davet etti ve onlara şöyle dedi: "Şanı yüce Allah'ın Tevrat'ta şöyle buyurduğunu siz de biliyorsunuz: Ben İsmail'in soyun­dan adı Ahmed olan bir peygamber göndereceğim. Kim ona iman ederse hida­yeti ve doğru yolu bulur, kim ona iman etmezse o mel'ûndur." Bunun üzerine Seleme İslâm'a girdi, Ebu Muhacir İslam'ı kabul etmedi. İşte bu ayet-i kerime onun hakkında nazil olmuştur.[112]

 

Açıklaması

 

Yüce Allah Hz. İbrahim'i bir takım kelimelerle sınadığını, onun da bunla­rı eksiksiz bir şekilde yerine getirdiğini, Hz. İbrahim'e Beytullah'ı bina edip ibadet için orayı temiz tutmasını emretmiş olduğunu hatırlattıktan sonra, tev-hid ve kalpten Allah'a teslim oluşun ifadesi olan İbrahim'in (milleti) dininden yüz çevirmenin doğru olamayacağını belirtmektedir. Hz. Yakub da kendi oğul­larına bunu vasiyet etmiştir. Ondan önce Hz. İbrahim de aynı tavsiyede bu­lunmuştur.

O halde İbrahim'in milletinden ve dininden ancak kendisini küçük düşü­ren, kendisini hafife alan kimseler yüz çevirebilir. Çünkü hayrı, hakkı ve hida­yeti terk eden bir kimse kendi nefsini küçük ve zelil düşürmüş olur.

Yüce Allah Hz. İbrahim'i dünyada beğenip seçmişti. Onu peygamberlerin atası kılmıştır. Ahirette de salih ve istikamet üzere olmak ile lehine tanıklık edilen bir kimse kılmıştır. İnsanları da onun dini üzre amel etmeye yöneltmiş­tir. İşte bu, Hz. İbrahim'e ahiretteki halinin de salah (iyi ve düzgün) olacağına bir müjde ve bu konuda ona bir vaad özelliğini taşımaktadır.

Yüce Allah Allah'ın vahdaniyyetine dair delilleri göstermek suretiyle kav­mini İslama çağırdığı zamandan beri, onu beğenip seçmiştir. Hz. İbrahim ise gecikmeksizin Allah'ın emrine itaatla bağlanmıştır ve şöyle demiştir: Ben bü­tün yaratıkları var eden Allah'a dinimi halis kıldım. Yüce Allah'ın şu buyruğunda dile getirdiği gibi: "Şüphesiz ki ben gökleri ve yeri yaratana hanif olarak yöneldim ve ben müşriklerden değilim." (En'am: 6/79).

Hz. İbrahim, soyundan gelecekler için hayır dilekte bulunduğundan dolayı, onlara dosdoğru dini tavsiye etmiştir. Hz. Yakub da aynı şekilde davranmış ve her ikisi de soylarından gelenlere şöyle demişlerdir: "Allah size bu dini yani Al­lah'ın kendisinden başkasını kabul etmediği İslâm dinini seçmiş bulunmakta­dır. Allah'a teslim esası üzerinde sebat gösteriniz, ondan ayrılmayınız. Ölüm ge­lip çatıncaya kadar böyle devam ediniz. Rabbinizin sizin için seçmiş olduğu hak dinden başka bir din üzere olduğunuz halde ölüm gelip sizi bulmasın." İşte bu buyruk sapan kimsenin önünde tekrar Allah'a dönmek ve ölümden önce yeni­den Allah'ın dinine bağlanmak için kapının açık tutulduğunu göstermektedir.

O bakımdan ey Yahudiler! Duruma bir bakınız. Sizler gerçekten atalarınız İbrahim ile Yakub'a tabi misiniz, değil misiniz?[113]

 

Yahudilerin Hz. İbrahim İle Hz. Yakub'un Dini Üzere Olduklarına Dair İddialarının Çürütülmesi

 

133- Yoksa siz ölüm Yakub'a gelip çattı­ğı zaman orada hazır mıydınız? Hani o oğullarına: "Benden sonra siz neye iba­det edeceksiniz?" dediği zaman onlar: "Senin ilâhını ve ataların İbrahim, İs­mail ve İshak'ın bir tek olan ilahına ibadet edeceğiz, biz O'na teslim olmu­şuzdur" demişlerdi.

134- Onlar bir ümmetti, gelip geçti. On­ların lragflnrfıklnn kendilerinindir. Si­zin kazandığınız da sizindir. Ve siz on­ların işlediklerinden sorumlu olacak da değilsiniz.

135-  "Yahudi veya Hiristiyan olun ki hidayet bulaşınız" dediler. De ki: "Ha­yır hanif olarak İbrahim'in dini(ne uyarız). O şirk koşanlardan değildi."

136- Deyin ki: "Biz Allah'a ye bize indi­rilene İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Ya­kub'a ve Esbata indirilenlere, Musa'ya, İsa'ya verilenlere ve bütün peygamber­lere rableri tarafından verilenlere iman ettik. Birini diğerinden ayırd et­meyiz. Biz O'na teslim olmuşuz."

137- Artık eğer onlar da sizin îm^nı etti­ğiniz gibi iman ederlerse, muhakkak hidayete ererler ve şayet yüz çevirir­lerse onlar ancak ayrılık içindedirler. Onlara karşı Allah sana yeter. O her şeyi işitendir, her şeyi bilendir.

 

Nüzul Sebebi

 

133. ayet-i kerime Hz. Peygambere: "Sen Yakub'un vefat ettiği gün oğulları­na Yahudiliği tavsiye ettiğini bilmiyor musun?" demeleri üzerine nazil olmuştur.

135. ayet-i kerimenin nüzul sebebi ise İbni Ebi Hâtim'in İbni Abbas'tan kaydettiği rivayete göre şudur: İbni Suriye Peygamber (s.a.)'e: "Hidayet ancak bizim izlediğimiz yoldur. O bakımdan ya Muhammed, sen de bize uy ki hidayet bulasın" dedi. Hıristiyanlar da benzer bir ifadede bulundular. Bunun üzerine Yüce Allah onlar hakkında: "Yahudi veya Hıristiyan olun ki hidayet bulaşınız dediler." buyruğunu indirdi.

Yine ondan gelen bir diğer rivayete göre İbni Abbas şöyle demiştir: Bu ayet-i kerime Ka’b b. el-Eşref, Mâlik b. es-Sayf ve Ebu Yâsir b. Ahtab gibi Me­dine Yahudilerinin başını çekenler ile Necran Hıristiyanları hakkında nazil ol­muştur. Bunlar din hususunda Müslümanlar ile çekişiyor, her bir grup Allah'ın dini hususunda ötekinden daha hayırlı olduğunu ileri sürüyordu. Yahudiler "Bizim peygamberimiz Musa, peygamberlerin en faziletlisidir, dinimiz dinlerin en faziletlisidir" dediler; Hz. İsa'yı, İncil'i, Hz. Muhammed'i ve Kui^ân-ı Kerim'i inkâr edip kâfir oldular. Hıristiyanlar ise: "Bizim peygamberimiz İsa peygam­berlerin en faziletlisidir, kitabımız kitapların en faziletlisidir, dinimiz dinlerin en faziletlisidir." dediler; Hz. Muhammed'i ve Kur*ân-ı Kerim'i inkâr edip kâfir oldular. Bu kesimlerin her birisi ayrı ayrı müminlere: "Siz bizim dinimize bağ­lanınız. Din diye bizimkine denir." deyip onları kendi dinlerine çağırdılar.[114]

 

Açıklaması

 

Ey Muhammed (s.a.)'i yalanlayan Yahudiler! Yakub'a ölüm yaklaştığında sizler yanında hazır değildiniz. O bakımdan onun ağzından yalan söylemeyin. Ben İbrahim ile onun oğullarına ancak İslâm'ın kendisi olan Hanif dinini gön-dermişimdir. Bu peygamberler kendi soyundan gelenlere de bu dine bağlanma­larını tavsiyede bulunmuşlardır. Bunun delili ise Yakub'un oğullarına söylediği şu sözlerdir: "Benim ölümümden sonra neye ibadet edeceksiniz?" Oğulları ona şu cevabı vermişlerdi: Pek çok delilin onun varlığına ve vahdaniyetine delâlet ettiği bir ve tek Allah olan senin ilâhına ibadet edeceğiz ve O'na başkasını eş koşmayacağız. O senin ataların İbrahim'in, İsmail'in ve İshak'ın da ilâhıdır. Biz O'na boyun eğip O'nun hükmüne bağlı kalacağız, uyacağız. Hz. Yakub'un amcası olduğu halde Hz. İsmail'i de ataları arasında zikrettiler. Böylelikle onu da babaya benzetmiş oldular. Buharî ile Müslim tarafından rivayet edilen sa­hih hadiste de: "Kişinin amcası babasının bir dengidir." diye buyurulmuştur.

Daha sonra Yüce Allah Yahudilerin, Peygamberlerin soyundan ve onların torunları olduklarını, dolayısıyla sayılı günler dışında cehenneme girmeyecek­lerine dair iddialarını şu buyruğu ile reddetmektedir: Sözünü ettiğiniz bu üm­met, lehinde ve aleyhinde olan şeyleri ile birlikte geçip gitmiştir. Yüce Allah'ın kullan arasında uygulayageldiği sünneti ise, herkesi ancak kendi ameli ile ce­zalandırmasıdır ve kimsenin başkasının amelinden sorumlu tutulmamasıdır.

Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 'Yoksa Musa'nın ve ahdini eksiksiz yerine getiren İbrahim'in sahifelerinde olanlardan haberdar olmadı mı? Kimse kimsenin günahını yüklenmeyecek ve insan için çalıştığından başkası yoktur di­ye (kendisine bildirilmedi mi?)" (Necm: 56/33-34) Peygamber (s.a.) de: "Ey Ha-şimoğullan! İnsanlar bana amelleriyle gelirken siz bana nesep bağınızı ileri sü­rerek gelmeyiniz." diye buyurmaktadır. İşte bu geçmişlere kendi amelleri dışın­da hiçbir şey fayda vermeyeceği gibi, size de amellerinizin dışında hiçbir şeyin faydası olmayacaktır.

Yüce Allah kendi dininin bütün peygamberler vasıtasıyla bir ve tek olduğu­nu, Araplara da, Kitap Ehli'ne de önceki peygamberlerin çağrısının bir uzantı­sından ibaret olan İslâm'a uymak mükellefiyetinin bulunduğunu, teferruattaki ayrılıkların dinin özünü değiştirmediğini beyan buyurduktan sonra, Kitap Eh-li'nin aralarındaki cüz'î farklılıklara sıkı sıkıya yapışmalarını tenkit ettiğini, kusurlu bulduğunu görüyoruz. Yahudiler: "Din hususunda Yahudilerle birlikte olunuz ki dosdoğru yola iletilmiş olasınız." derken; Hristiyanlar da: "Hıristivan-larla birlikte olunuz ki, hakka ulaşasınız." dediler. Her bir dine tabi olan kendi dininin en hayırlı din olduğunu iddia ederken, Yüce Allah şu buyruğu ile onlara cevap vermektedir: Sizler dini üzere olduğunuzu iddia ettiğiniz İbrahim'in dini­ne geliniz. İşte herhangi bir sapması bulunmayan eğriliği olmayan din odur. İb­rahim Allah'a, Allah'tan başka putları ya da heykelleri ortak koşan bir kimse değildi. Bu ifadelerle onların: "Üzeyr Allah'ın oğludur, Mesih Allah'ın oğludur." gibi sözlerle şirk koşmaları ima edilmekte ve tenkit edilmektedir.

Daha sonra Yüce Allah müminlere şöyle demelerini emretmektedir: Biz­ler bütün peygamberlerin, bütün resullerin peygamberliğine iman etmekle birlikte, alemlerin Rabbi olan Allah'a da itaat etmekte, boyun eğmekteyiz. Bü­tün dinlerin kaynağı O'dur. Hiçbir peygamberi yalanlamayız. Aksine biz dini tek bir bütün olarak kabul edip tasdik ediyoruz. Dinin özüne iman ediyoruz. Ayrılığın söz konusu olmadığı aslına inanıyoruz. Bütün peygamberlerin hak ve hidayet ile gönderilmiş Allah'ın resulleri olduğuna şahitlik ediyoruz. O ba­kımdan İsa ve Muhammed (her ikisine de selâm olsun)den uzak olduklarını belirten Yahudilerin yaptıkları gibi yapmayız. Resulullah (s.a.)'den uzak ol­duklarını söyleyen Hıristiyanların yaptıkları gibi de yapmayız. Bizler Allah'a boyun eğenleriz, ona itaat edenleriz, kulluğumuzla O'na bağlanan kimseleriz. İşte sağlıklı iman budur. Sizler ise hevalarınıza uymaktasınız. O halde gerçek mümin, bütün kitaplara ve peygamberlere iman edip hiçbir peygamber ara­sında ayırım gözetmeyen, ilâhî kitabın bütün getirdiklerine iman eden kimse­dir.

Buharî'nin Ebu Hureyre'den rivayetine göre Kitap Ehli Tevrat'ı İbranice okuyor müslümanlara Arapça açıklıyorlardı. Peygamber (s.a.) şöyle buyurdu: "Kitap Ehlini tasdik de etmeyiniz, yalanlamayınız da. Bunun yerine: "Biz Al­lah'a ve.... iman ettik." deyin." [115]

İbni Ebî Hâtim'in MaTtil'den Peygamber (s.a.)'den merfû olarak rivayetine göre şöyle buyurmuştur: "Tevrat'a ve İncil'e iman ediniz ve Kur'ân sizin için ye­terli olsun."

Eğer Kitap Ehli sizin iman ettiğiniz gibi sahih şekliyle Allah'a iman eder, Allah'ın vahdaniyetini kabul ve itiraf eder, peygamber ve resullere indirdikleri­ni tasdik ederse, dosdoğru yola hidayet bulmuş olurlar. Şayet yüz çevirir ve se­nin kendilerini davet ettiğin dinin aslına dönüşü kabul etmez ve Allah'ın pey­gamberleri arasında ayırım gözetip bir kısmını kabul ederken diğer bir kısmını inkâr ederlerse, ya Muhammed, şunu bil ki, onların takındıkları bu tavır ayrı­lık, anlaşmazlık ve düşmanlık çıkarmaktır. Onların tavırları bu olduğu takdir­de şunu bil ki, onların kötülüklerine, eziyetlerine, hile ve tuzaklarına karşı Al­lah sana yardım edecektir. Allah onların birliklerini darmadağın edecek, sizleri onlara karşı muzaffer kılacaktır.

Nitekim bu ilâhî vaad, Kurayzaoğuları'nın öldürülüp çocuklarının esir edilmesi, Nadiroğullannın Şam'a sürgün edilmesi, Necrân Hıristiyanlarının da cizye yükümlülüğüne tabi kılınmasıyla gerçekleşmiştir. Allah onların söyledik­leri ve her sözü çok iyi işitendir, Semi'dir. İçlerinde gizledikleri kini, kıskançlı­ğı, buğzu ve her türlü fiili de çok iyi bilendir, Alim'dir.[116]

 

İman Boyası, İmanın Nepislerdeki Etkisi Ve Yalnızca Yüce Allah'a Kulluk

 

138- Allah'ın boyası! Kimin boyası Al­lah'tan daha güzel olabilir? Biz O'na ibadet edenleriz.

139- De ki: "Siz bizimle Allah hakkında mı çekişiyorsunuz? Halbuki o bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız sizedir. Biz ona ihlâsla bağlanmışızdır."

140- Yoksa siz: "Muhakkak ibrahim, İs­mail, İshak, Yakub ve Esbât Yahudi ya­hut Hıristiyan idi" mi diyorsunuz? De ki: "Siz mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Al­lah mı? Yanında Allah'tan gelen bir şa­hitliği saklayandan daha zalim kim olabilir? Allah işlediğinizden gafil de­ğildir."

141-  Onlar birer ümmetti, gelip geçti­ler. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandığınız da sizindir ve siz onların işlediklerinden sorumlu ola­cak da değilsiniz.

 

Nüzul Sebebi

 

İbni Abbas'ın açıklamasına göre 138. ayetin nüzul sebebi şöyledir: Hıristi­yanların oğullan olduğu vakit yedi günlük iken onu götürür ve vaftiz suyu de­nilen özel bir suyla yıkarlardı. Bununla onu temizleme amacını güdüyorlar ve bu bir temizliktir, diyorlardı. Bunu da sünnet etme yerine yapıyorlardı. İnanç­larına göre çocuk ancak bu şekilde gerçek bir Hıristiyan olurdu. İşte Yüce Al­lah bunun üzerine bu ayet-i kerimeyi indirdi. [117]

 

Açıklaması

 

136. ayet-i kerimede Yüce Allah müminlere şöyle demelerini öğretip emret­miştir: Biz Allah'a, kitaplarına ve peygamberlerine iman ettik. O'nun peygamber ve kitapları arasında bir fark gözetmeyiz. Bu ayet-i kerimede de Yüce Allah on­lara şöyle demelerini emretmektedir: Yüce Allah bizleri peygamberlerin getir­dikleri vasıtasıyla hakka ve imana istidatlı olarak yaratmış ve bu boya ile bizleri boyamıştır. Peki, hikmeti sonsuz, her şeyden haberdar olan Allah'ın boyasından boyası daha güzel olan kimdir? İslâm boyasından daha güzel boya olabilir mi? Kullarını iman ile boyayan Allah'tır. Bununla şirkin pisliklerinden onları arındı­ran O'dur. O bakımdan bizler önder ve hahamlardan herhangi bir kimsenin bo­yasına uymayız. Çünkü bu, tek olan bir dini fırkalara bölen, ümmeti birbirinden nefret eden kesimlere ayırmakta olan uydurma ve beşerî bir boyadır.

Bizler, bize ihsan etmiş olduğu oldukça üstün ve değerli nimetler arasında İslâm ve hidayet nimetlerini de bağışlamış bulunan Allah'a ibadet edenleriz, O'ndan başkasına ibadet etmeyiz, O'na ihlâsla bağlıyız, O'na itaatle boyun eğe­riz. O bakımdan bizler dine bir şeyler ekleyen, ondan bir şeyler eksilten, helâl ve haramlar koyan, ruhlardan İslam boyasını silen ve Allah'a şirk koşma boya­sını oraya yerleştiren hahamları, rahipleri Rabler edinmeyiz.

Daha sonra Yüce Allah Peygamberine, Kitap Ehli'ne şunları söylemelerini emretmektedir: Allah'ın dini hakkında bizimle tartışıyor ve hak dinin Yahudi­lik ve Hıristiyanlık olduğunu iddia ediyor, bu dinleri izlemekle cennete girece­ğinizi umuyor ve: "Yahudi veya Hıristiyan olandan başkası asla cennete gire­mez." (Bakara: 2/111) "Yahudi veya Hıristiyan olun ki hidayet bulaşınız." (Ba­kara: 2/135) mı diyorsunuz?

Sizler bu iddiaları neye dayanarak ileri sürüyorsunuz? Neye dayanarak hidayete ve Allah'a bizden daha yakın olduğunuzu söyleyebiliyorsunuz? Halbu­ki Allah bizim de sizin de Rabbidir. Allah'a kul olma açısından bizim ile sizin aranızda fark yoktur. Bizim de sizin de malikiniz O'dur. İyi ya da kötü olsun, bizim amellerimiz bizim, sizin amelleriniz sizindir. Allah her insana kendi amelinin karşılığını verecektir. İnsanlar arasında takva ve salih amel dışında hiçbir bakımdan üstünlük yoktur. Sizler ise geçmişteki salihlerinize güvendi­niz. Onların size şefaat edeceklerini zannettiniz. Bize gelince; biz kendi ameli­mize güveniriz, Allah'a ihlâsla yöneliriz, O'nun rızasından başka bir kastımız yoktur. Peki nasıl olur da cennet ve hidayetin size münhasır olduğu iddiasında bulunabilirsiniz?

Kendinizin özel olarak Allah'a yakınlığınızın yine Allah tarafından tespit edildiğini nasıl söyleyebilirsiniz? Ya da dinleriniz Yahudilik ya da Hiristiyanlı-ğın size ayrıcalık kazandırma sebebinin önceden gelmiş peygamberler olan İb­rahim, İsmail, İshak, Yakub ve Esbât'ın Yahudi ya da Hıristiyan olmalarından kaynaklandığını neye dayanarak söylemektesiniz? Siz onların izinden mi git­mektesiniz? Böyle bir iddia yalandır. Çünkü bu iki isim (Yahudilik ve Hıristi­yanlık) sonradan ortaya çıkmıştır. Yahudilik adı ancak Hz. Musa'dan sonra, Hıristiyanlık adı da ancak Hz. İsa'dan sonra ortaya çıkmıştır.

Burada maksat, her iki tarafın da iddialarını reddetmek ve bu iddiaları sebebiyle her iki tarafı da şiddetle azarlamaktır. Peki, Allah katında neyin kendi rızasına uygun olduğunu sizler mi daha iyi biliyorsunuz yoksa Allah mı? Şüphesiz ki bunu daha iyi bilen siz değil, Allah'tır. Allah insanlar için İbrahim dinini seçip beğenmiştir. Siz bunu itiraf ediyorsunuz? Kitaplarınız da Yahudilik ve Hıristiyanlık gelmezden önce onu tasdik etmektedir. Peki, siz neden bu dini beğenmiyorsunuz?

Yanında Allah'tan gelmiş bir şahitliği gizleyenden daha zalim kim olabilir? Bu ise Yüce Allah'ın Hz. İbrahim ile Hz. Yakub'un Hanif ve müslüman oldukla­rına, Yahudilik ve Hıristiyanlıktan uzak olduklarına dair şahitliğidir. İnsanlar arasında kardeşlerinin çocukları olan İsmail'in oğulları Araplardan bir pey­gamber göndereceğini müjdeleyen Allah'ın şahitliği O'nun kitabında tespit edilmiştir.

Zemahşerî der ki: Bunun iki anlama gelme ihtimali vardır:

a) Kitap Ehli'nden daha zalim hiçbir kimse yoktur. Çünkü onlar bile bile bu şahitliği gizlediler.

b) Eğer bizler bu şahitliği gizleyecek olursak, hiçbir kimse bizden daha za­lim olamaz. Böyle bir açıklama halinde ise, onların Yüce Allah'ın Muhamed (s.a.)'in lehine kitaplarında yapmış olduğu peygamberlik şehadetini ve diğer şehadetleri gizlemelerine de bir tariz vardır. [118]

Allah amellerinizden gafil değildir. Tek tek onları sayıp tespit eder, amel­lerinize karşılık sizi cezalandırır. Bu ise azar ve sitemin akabinde gelen bir teh­dittir.

O peygamberler topluluğunun kazandıkları güzel ameller kendilerinindir. Sizin de kazandığınız güzel ameller sizindir. Kimse başkasının amelinden so­rumlu olmayacaktır. Aksine herkes kendi yaptığından sorumlu tutulur. Kendi­sinden başka kişiye ne zarar veren bulunur ne de fayda sağlayan. Sizlere geç­mişlerin yaptıklarından sorulmayacaktır. Onlar da bizim yaptıklarımızdan so­rumlu olmayacaklardır. İşte bu, akılların da kabul ettiği hak dinlerin temel bir kaidesidir. Bu da kişisel veya ferdî sorumluluktur. Nitekim Yüce Allah bir baş­ka yerde şöyle buyurmaktadır: "Hiçbir (günah) yük (ünü) yüklenen, başka biri­sinin yükünü yüklenmez ve insan için çalıştığından başkası yoktur." (Necm: 53/38-39). Şanı yüce Allah bu kaideyi ve bu ayet-i kerimeyi pek çok münasebet­le tekrarlamıştır. Bundan önceki 134. ayet-i kerimede bu durum, onların övün­dükleri atalarının amelleri ile geçmişe bel bağlama huyları dolayısıyla söz ko­nusu edilmişti. İşte geçmişe bakıp geleceğe karşı tembellik gösteren, uyuşuk ve güçsüzlerin yaptıkları hep bu türden işlerdir.

Yüce Allah yine: "Allah yaptıklarınızdan gafil değildir." sözünü değişik yerlerde amellerinin karşılığını görmeyi, hesabı ve amellerin tespit edildiğini tekit etmek için tekrarlamaktadır. İşte insanlar arasındaki mutlak adalet bu­dur. Ebu Hayyan der ki: Bu cümle ancak bir masiyetin işlenmesi akabinde gel­mektedir. Dolayısıyla bir tehdit ihtiva etmekte ve Yüce Allah'ın onların işlerini başıboş bırakmayacağını haber veren bir üslupla gelmektedir.[119]

 



[1] İbni Kesir, 1/38.

[2] Zemahşerî 1/79.

[3] Bu hadisi Timizi Abdullah bin Mesud (r.) dan rivayet etmiştir.

[4] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/63-65.

[5] Taberi, 1/84; Kurtubî, 1/184.

Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/67.

[6] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/67.

[7] İbnu'l-Arabî,Ahkâmu’l-.Kur’an, 1/12; Kurtubî, 1/198 vd.

[8] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/70-71.

[9] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/72-73.

[10] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/75.

[11] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/75-76.

[12] Taberi, 1/119.

Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/78-79.

[13] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/79-80.

[14] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/83-84.

[15] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/88-89.

[16] Taberi, 1/135 vd.; Razî, 11/130.

[17] İbni Kesir, IV7291.

[18] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/92-93

[19] Ayrıca bkz. Kurtubi, 1/141; el-Vâhidî, Esbabu'n-Nüzûl, s. 12.

[20] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/96.

[21] Zemahşerî 1/206 vd.

[22] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/96-98.

[23] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/101-102.

[24] Kurtubî, 1/249.

[25] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/103-104.

[26] Zemahşerî 1/209; Taberi, 1/157.

[27] İbni Kesir, 1/71; Taberi, 1/177.

[28] Taberi, 1/176.

Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/109-111.

[29] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/116.

[30] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/121

[31] Prof. Abdulvahhâb en-Neccâr, Kısasu'l-Enbiyâ, s. 2 vd. 4. baskı.

[32] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/126-127.

[33] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/127-128.

[34] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/131

[35] el-Vâhidî, Esbâbu'n-Nüzâl, s. 13.

[36] İbni Kesîr, 1/85.

Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/135-136.

[37] Hadisin tamamı şöyledir: "Bana dünyanızdan üç şey sevdirildi: Kadınlar, hoş koku, bir de gözümün nuru namaz." Hadisi Ahmed, Nesâî, Hâkim ve Beyhakî, Enes b. Malik (r.a.)'ten rivayet etmişlerdir.

[38] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/136-137.

[39] İbni Kesîr, 1/90.

[40] Kurtubî, 1/385.

[41] Taberî, 1/214.

[42] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/141-143.

[43] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/147-149.

[44] Tüı: Beytü'l-Makdis ile Kinnesrîn arasındaki bölgedir ve 12'ye 8 fersah alanındadır.

[45] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/153-154.

[46] Taberî, 1/254. İbni Cerîr ve İbni Ebi Hâtim'in es-Süddî'den rivayeti böyledir.

[47] Süyutî, Esbâbu'l-Nüzûl -Celâleyn Tefsiri kenarında-, s. 14.

[48] el-Vahidî, Esbâbu'n-Nüzûl, s. 13 vd.

Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/156.

[49] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/157.

[50] Taberî, 1/263.

[51] Taberî, 1/261; Kurtubî, 1/440-443.

[52] İbni Kesîr, 1/106-107.

[53] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/159-160.

[54] Ibni Kesir, 1/108.

[55] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/164-165.

[56] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/165-166.

[57] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/170.

[58] el-Vâhidî, Esbâbu'l-Nüzûl, s.15.

[59] Kurtubî, II, 2.

[60] Suyûtî, Esbâbu'l-Nüzûl (Celaleyn Tefsiri kenannda), s. 16.

Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/173-174.

[61] el-Menâr, 1/357 vd.

[62] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/174-176.

[63] el-Vâhidî, Esbâbu'l-Nüzûl, s. 14; es-Suyûtî, Bsbâbu'n-Nüzûl -Celâleyn kenarında- s. 17-18; Taberî, 1/302 vd.; Kurtubî, 11/10.

Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/179.

[64] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/179-182.

[65] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/184.

[66] İbni Kesîr, 1/121

[67] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/187-188.

[68] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/188-190.

[69] Bunu Müstedrek'te Hâkim, Delailü'n-Nübüvve'de Beyhakî zayıf bir senetle, İbni Abbas'tan rivayet etmişlerdir.

[70] el-Vahidi, Esbabü'n-Nüzûl, s. 15; es-Süyutî, Esbâbu'n-Nüzûl, s. 19 vd.

Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/193.

[71] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/193-195.

[72] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/197-198.

[73] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/200-201.

[74] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/202-203.

[75] İbni Kesîr, 1/127-128.

[76] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/203-204.

[77] Kurtubî, 11/36; Bu hadisi ayrıca Ahmed ve Nesâî de rivayet etmiştir, bkz. es-Suyutî, Esbâbu'l-Nüzûl, s. 23; el-Vahidî, Esbâbu'n-Nüzûl, s. 15.

[78] Taberî, 1/342 vd.; İbni Kesîr, 1/129-130.

[79] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/206-208.

[80] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/208.

[81] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/211.

[82] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/211-212.

[83] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/214-215.

[84] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/215-217.

[85] el-Vâhidî, Esbâbu'l-Nüzûl, s. 18. Dikkat edilecek olursa el-Vâhidî eserinde "Sa'd b. Ubâde" adını zikretmektedir. Müfessirlerin kabul ettiği görüş ise bunun, "Sa'd b. Muaz" olduğudur.

[86] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/223-224.

[87] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/224-225.

[88] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/228-229.

[89] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/229-231.

[90] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/231-232.

[91] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/232-234.

[92] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/236.

[93] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/237.

[94] Bahru'l-Muhit, 1/350.

Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/241-242.

[95] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/242-243.

[96] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/246-247.

[97] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/247.

[98] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/249.

[99] Kurtubi, 11/80-81.

Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/249-250.

[100] Kurtubi, 11/80-81.

Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/250.

[101] Kurtubi, 11/80-81.

[102] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/250.

[103] Kurtubi, 11/92; İbni Kesir, 1/161.

Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/252.

[104] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/252-254.

[105] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/259.

[106] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/260-261.

[107] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/264.

[108] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/267.

[109] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/268-270.

[110] Hadisi, Buhari ve Müslim rivayet etmiştir.

[111] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/276-277.

[112] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/281.

[113] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/281-282.

[114] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/286.

[115] Kurtubî, 11/140.

[116] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/286-288.

[117] Zemahşerî, 1/241; el-Vahidî, Esbâbu'n-Nüzûl, 22; Kurtubî, 11/144.

Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/292.

[118] Zemahşerî 1/242.

[119] el-Bahru'l-Muhît, 1/416.

Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1/292-294.