Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

RAHMAN VE RAHİM OLAN ALLAH'IN ADİYLE - Index Web - 1. Sayfa

RAHMAN VE RAHİM OLAN ALLAH'IN ADİYLE. 2

1 - FATİHA SÛRESİ2

Nüzulü:2

Besmele. 2

Besmelenin   Feyizleri:3

(Rahman Ve Rahim Olan Allah'ın Adiyle)5

2 [ Rahman ve Rahîm'dir. ]5

3 [ Hesâb Ve Ceza Gününün Hâkimidir. ]5

4 [ Ancak, Sana İbâdet Ederiz. ]6

5 (Bizi Doğru Yola Hidâyet Et.)6

6 (O Kendilerine  Ni'met  Verdiklerinin  Yoluna.)7

7 (Gazâbına uğrayıp İslâmı terkedenlerin yoluna değil, hava ve hevesine uyup doğru yoldan azmışların yoluna da değil.)7


RAHMAN VE RAHİM OLAN ALLAH'IN ADİYLE

 

1 - FATİHA SÛRESİ

 

Mekke'de nazil olmuştur, 7 âyettir.

Fatiha: Arapça'da, kitab ve elbise gibi açılabilecek şeylerin başı, ilk açılan yeri, yâhûd söz ve okuma gibi husulünde tedriç bulunan her şeyin başı ma'nâsma gelir. Kitâb'ımızm ilk sûresi ol­ması, Kuı'ân-ı Kerîm'in bu sûreyle başlamış bulunması ftibâriyle «Fâtihatülkitâb» olarak adlandırılmıştır. «El-îâtiha» da denilir. Bundan başka daha birçok isimleri vardır. «Ümmül-kur'ân», «Ümmül-kitâb» da denilir. Zîrâ diğer Kur'ân sûrelerinin aslı, kökü gi­bidir. Bir şeyin aslına, köküne Arapça'da «ümm» denir. Filhakika Fatiha, Kur'ân'ın zübdesidir. Yine bu sebeble «Kenz», «el-Esâs», «EI-Vâfiye», «Elkâfiye» isimleri de verilmiştir. Şükür sûresi, Şifâ' veya Safiye sûresi, namazda okunması vâcib olduğu için Salât (Namaz) sûresi, Dua sûresi ve yedi âyetten ibaret olması hasebiyle «Seb'i mesâni» de denilir. [1]                                                                     

 

Nüzulü:

 

Kur'ân-ı Kerim, parça parça, sûre sûre, âyet âyet nazil olmuş-! tur. Hicret'ten önce nazil olanlara «Mekkî», yâni Mekke'de inen, Hicret'ten sonra nâzii olanlara da «Medenî» yânî Medine'de inen denir. Fatiha sûresi, Mekkî olan sûreler arasındadır, tbn-i Abbâs, Katâde, Ebül'âliye ve sair birçok müfessirler bu şekilde tesbit et­mişlerdir. Maamâfîh, Ebû Hüreyre, Atâ bin Yesâr, Zühri gibi Me­denî olduğuna kaail olanlar da mevcûddur. Hattâ; «Biri Mekke'de namaz farz kılındığı vakit ve diğeri Kıble tahvil edildiği zaman olmak üzere iki defa nazil olmuştur ve bu i'tibârla hem Mekkî vei hem Medenî'dir» diyenler de vardır.

Fakat icmaa yakın bir ekseriyet Mekkî olduğu kanaatindedir.

Atina'nın Mekkî olduğunu isbât eden iki istidlal mevcûddur. Mek-â olduğunda ittifak edilen Hicr sûresinde,

âyeti vardır ki, kasdedilen Fatiha süresidir. Esasen Fâtiha'nm adı da «Seb'ulmesâni» dir.

Bundan başka, beş vakit namazın Mekke'de farz kılındığı ve ondan evvel de İslâm'da namaz kılınmakta olduğu bilinen bir key­fiyettir. Nitekim Alak sûresinde âyetleri ve Müzzemmü sûresinde emri vardır. Cenaze namazı müs­tesna, Fâtihasız namaz kılındığı asla rivayet edilmemiştir. Bil'akis bir hadis-i şerifte:  «Fâtihasız namaz yoktur» buyurulmuştur.

Sa'İebî de tefsirinde Hazret-i Ali'ye isnâd edilen şu rivayeti kay­deder: «Fâtihatülkitâb, Arşın altında bir kenzden Mekke'de nâssü oldu.»

Kaldı ki, ekser müfessirler, Fâtiha'nm yalnız Mekke'de nâzll olduğunu değil, belki ilk nazil olan bütün sûrenin de Fatiha ol­duğunu ve bunu «Kalem» sûresinin takip ettiğini tesbit ve kabul etmişlerdir.

Filhakika, ilk defa nazil olan Alak sûresinin İlk nazil olan âyetle, ilk nazil olan sûreyi birbirine karıştır­mamak lâzımdır.[2]

 

Besmele

 

Mushaflarda iki türlü Besmele vardır.

Birincisi, sûre başlarında yazılan Besmeleler,  diğeri de Nemi sûresinde âyetindeki Besmele'dir. Bu Besmele'nin, bu âyetin bir cüz'ü oldu­ğu açık ve binâenaleyh, Kur'ân olduğunda hiç şübhe yoktur.

Fakat sûre başlarında yazılan ve her sûreyi birbirinden ayı­ran Besmelelerin, başında bulunduğu sûrenin bir âyeti olup ol­madığı ulemâ arasında imân, salât, kıraat mss'eleleriyle ilgili bu­lunduğu için bir tetkik ve ihtilâf mevzuu olmuştur.

Saîd bin Cübeyr, Zührî, Ata bin Mübârek'e göre Besmele; Fâtiha'ya da, diğer sûrelere de bağlı bir âyettir, ki Kur'ân'da yüz on üç âyet eder. İmâm Şafiî ve ashabı da buna kaildirler. Bu kavle göre, yedi âyet olduğunda ittifak edilen Fâtiha'nm ilk âyeti Bes­mele'dir. ayrı bir âyet değildir. Binâena­leyh namazda Fatiha ile birlikte Besmelenin de aşikâre okunması icâbeder.

Bu hususta - Kur'ân'ın başkalarından ayrılmasını tavsiye eden, hattâ bu sebeble, Fâtiha'nm sonundaki «Âmîn»!-bile yazmıyan es­kilerin, bu Besmeleleri mushaflarda tesbit ettikleri ileri sürülmek­te ve ba'zı haberlere İstiuâd edilmektedir. Filhakika, îbn-i Abbâs' in: «Besmeleyi terkeden kimse Allah'ın Kitabından yüz on dört âyeti terketmiş olur.» dediği rivayet edilmiştir. Ebû Hüreyre'den de rivayet edildiğine  göre Peygamber Efendimiz   (S.A.V.): «Fâtihatül-kitâb  yedi  âyettir  ve  başıdır» buyurmuşlardır.

Yine Ebû Hüreyre (R.A.) der ki: «Mescitte Resûlüllah ile bir­likte   idim.   Bir   kimse   gelip   namaza   durdu.   Teavvüzden   sonra dedi. Peygamber Efendimiz (S.A.V.) ona hitâbe derek: «Bilmez misin ki; Bismillah - ir - Rahman - ir - Rahîm, Hairid sûresinden bir âyettir, onu terkeden Fâtiha'dan bir âyet terketmiş olur. Halbuki Fâtihasız namaz olmaz ve Fâtiha'dan bir âyet terke-denin namazı bâtıl olur.» buyurdular.

Ümm-ü Seleme   (R.A.)  Hazretleri de:

«Resûl-ü    Ekrem    Efendimiz    (S.V.A.),    Fâtiha'yı    okudu    ve feir âyet.saydı» der.

Bu rivayete göre Besmele, Fâtiha'dan bir âyet değilse, yarım âyettir. Bu hâlde de kıraati farzdır ve aşikâre okunması îcâbeder. îmâm Ahmed bin Hanbel de, İmâm Şafii gibi, Besmelenin Fâ~ tihadan bir âyet olduğuna ve fakat her rek'atte gizlice okunması iktizâ ettiğine kaaüdir. Fakat buna karşılık İmâm Malik ve Ev-zaî, Kur'ân'm her yerinde Kur'ân olduğu açık olarak tevatürle, bi­lineceği ve binâenaleyh ihtilâf şâibesiyle Kur'âniyyetine hükme-dilemiyeceği için, Besmelenin Nemi sûresinden gayri yerde, Kur'ân-dan olmadığına ve bu sebeble namazda ne açık ve ne gizli okunamryacağına kaaildirler.

İmâm Ebû Hanîfe'ye göre ise, sûre başlarındaki Besmeleler Kur'ân'dan ve fakat ayrı bir âyettirler. Ne Fâtiha'nın ve ne diğer sûrelerin bir âyeti değildir. Sırf sûreler arasını ayırdetmek ve teberrüken onunla başlanılması için nazil olmuştur.

Bu içtihad, mevcûd ihtilâfı te'lif eylemiş bulunmaktadır. Mushaflara Kur'ân'dan başka bir şey yazılmadığında ittifak edildiği­ne göre, sûre başlarındaki Besmelenin de Kur'ân'dan ve fakat ba­şında bulunduğu sûrelerden cüz bildiren mütevâtir açık bir delil olmadığından, bu itibârla, sûrelerden ayrı bir âyet olduğuna hükmedilmiştir. Binâenaleyh, Fatiha gibi her namazda okunması vâcib değildir. Ve fakat, gerek namazlarda ve gerek hâricinde her kıraatin ve her mühim işin başında okunması sünnettir. Bunun için namazın her rek'atinde, kıraatin evvelinde okuruz, ortasın­da okumayız. Ancak cüz olduğu sanılmasın diye cehren kılman namazlarda dahi gizlice okuruz. Bütün Hanefiyye bu hususta müttefiktir.

Şu kısa îzâha göre, mezhebimizde Besmele ayrı bir âyet ad­dedildiğinden yedi âyetten ibaret olan Fâtiha'nın başı

dir' Üzerinde ihtilâf de müstakil bir âyettir.[3]

 

Besmelenin   Feyizleri:

 

Besmele'nin ma'nâsı, «Allah'ın adı ile başlıyorum» demektir. Allah Teâlâ'mn 99 ismi vardır ki, bunlara «Esmâ'-i hüsnâ» derler. İçlerinde Allah isminin öyle hâssaları vardır ki, diğerlerinde bun­lar yoktur. Meselâ: Kelime-i Şehâdetle kâfir, Müslüman olur. Bun­da Allah yerine Cenâb-ı Hakk'm diğer isimlerinden biri söylense olmaz. Kâfir-, «Eşhedü en Iâ ilahe illallah» yerine, «Eşhedü en ]â ilahe illerrahîm» yâhud «ilelmelik» dese küfürden kurtulmuş olmaz. Zikir kitablarımn ba'zısında şöyle denilmiştir: Bütün ilimler Tevrat, Zebur ve İncil'de toplanmıştır. Bu üç kitabın ilimleri de Kur'ân-ı Kerîm'de, Kur'ân'm ilimleri Fâtiha'da, Fâtiha'nin  ilimleri  Besmele'de,   Besmele'nin   ilimleri  Besmele'nin başında toplanmıştır. Zira bütün ilimlerden maksâd, kulun Allah'a vâsıl olmasıdır. Bâ harfi ise, üsâk (yâni yapıştırmak) nıa'nâsma gelir. Kulu Allah'a ulaştırır ki, maksadın kemâli budur.

Levâkıhu'l - Envâr'da şöyle denmiştir:

«Keşf için yâhûd insanların kalblerinde mevki1 kazanmak maksadı ile Allah'ın isimlerini zikre devam etmek, helake götü­ren ilimlerdendir. Bu suretle sadâkat arz etmek, yalancı bir zan-dır. Zîrâ, ba'zan bir şey sahibine hassaten verilir. O da, O'nu Hakk'a tekarrub (Allah'a yaklaşmak) sanır. Halbuki bu, müshil ilâcı gibidir. Müshil kullanıldığı müddetçe, ishal verir. Terk edi­lince, ishal kesilir; faydasız kalır.»

Bir Hadîs-i şerifte:

«Besmele, her kitabın anahtarıdır.» buyurulmuştur. Kitabımız­da Fatiha da dâhil olduğu hâlde, her sûre, Besmele ile başlar. Yalnız Tevbe sûresi, savaş emrini müştemil bulunduğu için ev­veline Besmele yazılmamıştır. Bu sebebledir ki, hayvan keserken «Bismillah allâhü ekber» denilmesi, «Bismillâhirrahmânirrahîm» denilmemesi sünnet-i seniyyedir. Zîrâ gerek savaş ve gerek katÜ vaktinde  «Errahmânirrahiym»in zikri lâyık değildir.

Mademki her gün her farz namazda, Cenâb-ı Hak, bu iki mü­barek kelimenin zikrine bizi muvaffak kılmıştır, bu delâlet eder ki, Allah Teâlâ bizi katil için, azâb için yaratmamıştır. Belki, an­cak rahmet için, fazl için, ihsan içiıı yaratmıştır.

Her Müslüman, her meşru' işe Besmele-i şerife ile başlar. Pey-, gamber (S.A.V.) Efendimiz:

«Besmele ile başlanmıyan her mühim iş aksaktır» buyurmuş­lardır. Elbette, Allah Teâlâ'mn ismiyle başlanmıyan herhangi bir iş O'nun huzur-u izzetine arz olunamaz, olunmayınca da aksak kalır.

Başka bir hadîs-i şerifte de:

«Dara düştüğün vakit (Bismülâhirrahmânirrahiym ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhitaliyyü'azİyın) de. Hak Teâlâ belâ ve mu­sibetlerin her çeşidini defeder» buyurulmuştur.

Diğer bir Hadîs-i şerîfde:

«Sizden bir kimse, evine girmek istediği vakit, Şeytân da bir­likte girmek için kendisini tâkibeder. Fakat girerken Besmele okursa, Şeytân (Benim için bu eve giriş yoktur) diyerek döner,» meâlindedir.

Besmele'nin fazileti pek yüksektir. Kitaplarımız, buna dâir sa­yısız misâllerle doludur:

Arifin biri, bir kâğıda «Bismiüâhirrahmânirrahiym» yazıp bu-t nu kefenine koymalarını vasiyyet etmiş. «Bunun sana ne faydası vardır?» diye sormuşlar. O da: «Kıyamet Günü, İlâhi! Sen, bize bir Kitap gönderdin, unvanını da Bismillâhirrahmânirrahiym kıldın. Şimdi sen de bana Kitâb-ı Kerîminin ünvânma göre muamele et derim cevâbını vermiştir. on  dokuz  harftir.   Bunda  iki  fayda vardır.

Birincisi: Zebanilerin sayısı da on dokuzdur. Cenâb-ı Hak, Ze­banilerin zararını bu on dokuz harfle giderir.

İkinci faydası da: Allah Teâlâ, bir günü yirmi dört saat tak­dir buyurmuştur. Sonra beş saatinde beş vakit namazı farz kıl­mıştır. Besmele-i şerifenin hâvi olduğu bu on dokuz harf, namaz saatleri dışında kalan on dokuz saat zarfında vâki' olan günâh­lara keffâret olur.

îsâ Aleyhisselâm, bir gün bir kabir üzerinden geçiyordu. Nü­büvvet nûriyle kendilerine münkeşif oldu ki, Azâb Melekleri bir ölüyü orada azâblandırıp duruyorlar. Yürüyüp gitti. Dönüşünde yine o kabrin yanmdan geçerken, bu defa, ellerinde nurdan ta­baklarla Rahmet Meleklerini görünce, bu değişikliğe hayretler içinde kaldı ve Cenâb- Haktan sebebini niyaz etti. Buyuruldu ki:

«Yâ İsâ! Bu kabrin sahibi âsî bir kuldu ve ölümündenberi azâb-taydı. Fakat adam öldüğü vakit, gebe olan karısı bir çocuk doğur­du. Kadın, çocuğunu terbiye etti, büyüttü mektebe verdi. Demin­cek de muallimi ona {Bismillâhirrahmânirrahiym) i telkine başla­dı. Çocuğu, yeryüzünde benim ismi pâkimi zikredip dururken, ba­basını yeraltında azâbta bırakmayı reva görmedim.»

Rûm Kayseri, Hazret-i Ömer  (R.A.)'e bir mektup göndererek:

«Bir türlü dlnmiyen bir baş ağrısına mübtelâyım, bana şif'a verecek bir deva gönderiniz» diye rica etti. Hazret-i Ömer (R.A.) de, ona bir kalensüve (takke) gönderdi. Kayser, kalensüveyi ba­sma giydiği vakit ağrısı diner ve çıkardığı vakit yine ağrımaya başlardı. Bu hâle hayret eden Kayser, bir gün kalensüvenin öte­sini berisini karıştırdı. Nihayet üzerinde «Bismillâhirrahmânirra­hiym» yazılı bir kâğıttan başka bir şey bulamadı.

Birkaç Mecûsî, Hazret-i Halîd bin Velid (R.A.)'e dediler ki: «Sen bizi İslâm'a davet ediyorsun. Öyle ise, bize kaani olabilece­ğimiz bir âyet, bir alâmet göster ki, biz de kanalım da Müslüman olalım.»

Hazret-i Halid   (R.A.), bir mikdar öldürücü zehir istedi. Derhâl bir tas zehir getirdiler. Halîd (R.A.), tası alıp «Bismillâhirrah­mânirrahiym» dedi ve zehiri içti. Allah'ın izniyle zehirin te'sîr et­mediğini gören Mecûsîler, bunun üzerine «Bu, hak dîndir» diye­rek İslâm Dînini kabul ettiler.

Peygamber Efendimiz   (S.A.V.):

«Bir kimse, üzerinde (Bismillâhirrahmânirrahiym) yazılı bir ; kâğıdı, Hak Teâlâ'nın ismine iclâl ve ta'zîm için, yerden kaldırırsa, Cenâb-ı Hak, onu sıddîklar zümresine yazar ve müşrik bile olsa, anasının babasının  azabını hafifletir.»  buyurmuşlardır.

Devlet malını, tamah edip de, düşman ei uzatmasın diye ekseriyâ damgalarlar. Allah Teâlâ da sanki kullarına der ki:

«Senin de tâatinin, Şeytân denilen bir düşmanı vardır. Binâ­enaleyh bir işe başlıyacağm vakit, o işi benim damgamla damga­la. Yânî «Bismillâhirrahmânirrahiym» de ki, o işe düşmanın olan Şeytân göz dikmesin.»

Bir gün Mûsâ Aleyhisselâm karın ağrısına tutulmuştu. Ce­nâb-ı Hakk'a duâ edip şif'a diledi. Filhakika, Hakikî şif'a sahibinin gösterdiği bir ottan yiyince karnının ağrısı geçti. Fakat, bir müd­det sonra yine karnı ağrımaya başladı. Tekrar o otu bulup yediyse de, bu sefer,   ağrı  dineceğine,   bü'akis  büsbütün   şiddetlendi.

Münâcaatında: Yâ Rab! Bu yediğim ot yine evvelki ottu. Birincisinde fayda­landım.  İkincisinde,  bil'akis,  zarar  gördüm,  sebebi  nedir?»   diye sordu. Buyuruldu ki:

«Birinci defasında benim iznimle o ota gitmiştin. Onun için şif'a buldun. Ama, ikinci defa kendiliğinden gittiğin için hastalı­ğın arttı. Bilmiyor musun ki, dünya öldürücü bir zehir ve ilacı benim ism-i pâkimdir.»

Sahâbe-i Güzin'den Zeyd bin Harise (R.A.); münâfıkın biriyle arkadaş olup Taife gitmek üzere Mekke'den yola çıkmışlardı. Yol­da bir harabeye rastladılar. Münafık: «Şuraya girsek de biraz is­tirahat etsek.» dedi. İkisi de harabeye girdiler. Cenâb-ı Zeyd, yor­gunluk haliyle uyuyakaldı. Münafık, meğer Zeyd'i öldürmeye fır­sat gözetirmiş. Bundan istifâde ederek derhâl kendisini sımsıkı bağladı ve öldürmeye davrandı.

Zeyd (R.A.), uyanıp münâfık'a: «Niçin beni öldürmek istiyor­sun?» diye sordu. Münafık: «Zırâ sen Muhammed'i seviyorsun, bense O'nu sevmiyorum» dedi. Zeyd (R.A.), adamın münafık ol­duğunu, O'na yalvarmanın faydası olamayacağını anladı ve «İm­dat, yâ Rahman!» diye istimdada başladı. Hemen gâibten: «Sakın O'nu öldürme!» diye korkunç bir ses işitildi. Sesi duyan münafık, harabeden dışarı çıkarak etrafına göz gezdirdi. Bir şey göreme­yince tekrar gelip Zeyd (R.A.)'e saldırdı. Bu sefer daha yakından: «Öldürme!» diye bir ses daha işitildi. Yine dışarı çıktı ve yine bir şey göremiyerek döndü. Fakat üçüncü defa işittiği ses üzerine tekrar harabeden dışarı çıkınca bir süvari ile karşılaştı. Süvari» elindeki mızrağı derhâl göğsüne saplıyarak habisi cansız yere ser­di. Sonra harabeye girerek ZeydtR.AJ'in iplerini çözdü. Zeyd (R. A.): «Sen kimsin? Hamdolsun, beni bu münâfıkın elinden kurtar­dın» dedi. Süvari: «Ben Cibril'im! Hak Teâlâya dua ettiğin vakit, semâ­nın yedinci katmdaydım. (Kulum Zeyd'e eriş!) emrini aldım ve haykırdım. İkinci sesi işittiğim» vakit dünya semâsında idim. Ni­hayet üçüncüde  münâfık'a  erişip  işini  bitirdim»   dedi. Allah Teâlâ, zât-i pâkini «Rahman ve Rahiym» tesmiye buyur­muşlardır. O hâlde nasıl olur ki kullarından rahmetini esirgesin. Bir dilenci, büyük bir kapıya yanaşıp (sahibinin de elbette evinin kapısı gibi şanı yüksek ve ihsanı boldur) diye bir şeyler is­ter. Pek az bir şey verirler. Dilenci ertesi günü, eline bir balta ala­rak kapıyı tahribe başlar. Sebebini sorarlar. Der ki: «Ya kapı ve­rilene lâyık bir hâle konulmalı, yâhûd verilen kapıya göre olmalı.»

İlâhi! Kitab-ı kerîminin başında rahmet sıfatını kullarına na­sıl ilkâ buyurdunsa, bizi de rahmetinden, fazlından mahrum etme![4]

 

(Rahman Ve Rahim Olan Allah'ın Adiyle)

 

1 (Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsûstur. Bütün hamdü sena, o Allah'a ki, rabbil'âlemiyndir. Âlemlerin mürebbi-si ve mâlikidir.)

Bununla; Cenâb-ı Hak, kullarına hamdi öğretmiş; sanki: «Siz de, elhamdü lillâh deyin», demiştir.

Beş vakit namazın her rek'atinde okuduğumuz Kur'ân-ı Ke­rimin Fatihası, hamd'le başlar. Hamd, Allah Teâlâyı, lûtf-ü ihsan buyurduğu sonsuz ni'metlerine karşı ta'zim ile anmak, övmektir. Filhakika, O, ancak, Hak Teâlâ'ya, bütün âlemlerin mürebbisi, mâ­liki, yaratanı, rabbü'âlemme yaraşır. Ve yalnız O'nun hakkıdır. Başka hiçbir varlığın değil. O Allah'a ki, bütün varlıklar, kendili­ğinden değil, O'nun halk ve icâdiyle vücûda gelir. O'nun terbiye­siyle olgunlaşır. Ve yine O'nun tasarrufiyle yok olur, gider. Hiç­bir şey, O'nun mülkünden hariç kalamaz. îlmi, her şeyi kaplar. İrâdesi, kudreti ve kuvveti, âlemlerin her zerresine nüfuz eder. Ke­mâl sıfatlariyle muttasıf, noksan sıfatlardan münezzehtir.

Ve kullarına hiç bir karşılık beklemeksizin ni'metlerini bol bol ihsan eder. Ni'metleri sayılamıyacak kadar çoktur. Her faydalan­dığımız nimet O'nundur, O'nun eseridir. Mademki öyledir, hamd ve şükür, ibâdet ve kulluk da O'na bizi yaratan, besleyen ve ko­ruyan Rabbimize olur; başkasına olmaz.

Hamdetmek, ta'zîm ile Cenâb-ı Hakk'ı anmak tâatin en üstü­nüdür. Bir ni'mete karşılık, «Elhamdülillah» diyen bir kul, kaza­nacağı bol sevâbla, ebedî hayra nail olur.

Ezkâr-ı Nevevîde rivayet edildiğine göre: Âdem Aleyhisselâm demiş ki:

«Yâ Rabbi! in'am ettiğin ni'metlerine karşılık bana Öyle bir şey öğret ki, bütün hamd ve teşbihleri kendisinde toplamış olsun.»

Bunun üzerine, sabah, akşam üçer kere: «Elhamdülillâhi rabbil'â-lemiyn, hamden yüvâfî ni'amehû ve yükâfi meziydeh» (Allah'a, ni'metlerme yetecek, fazlasını hak edecek şekilde hamd ederim), de, buyurulmuştur.

Şu kadar var ki, yerinde hamdetmesini de bilmek lâzımdır. Ve sonra yalnız dünya ni'metleri, maddi ni'metler için değil, asıl dîn  ni'metleri,  manevî  ni'metler  için  hamdetmelidir.

Evliyadan Sırrı Sakatı bir gün:

«Ben, bir kere hamdettiğim, elhamdülillah dediğim için otuz yıldanberi istiğfar ediyorum»  demiş.

«Niçin?»  diye sormuşlar. Anlatmış:

«Bağdad'ta yangın olmuş ve birçok dükkân yanmıştı. Bu sı­rada yalnız benim dükkânımın yanmadığını haber verdiler. Ben de hamdettim. Hamdetmenin nıa'nâsı sevinmekti. Âlemin dük­kânları yandığı hâlde benimkinin yanmaması yüzünden hoşnud olmaktı. Halbuki dindaşhğın ve mürüvvetmentliğin hakkı seyüv memekti. Bu yüzden otuz yıldır, o günün hamdinden dolayı, tevbe ve istiğfar ile meşgulüm.»

Âlemlerin Rabbi: Bütün yaratılanların yaratıcısı ve mürebbi-si demektir. İnsanlar bir âlem, hayvanlar, Cinler, Melekler, Yıl­dızlar vesaire birer âlemdir. Âlem kelimesi, alâmetten alınmıştır. Çünkü bütün varlıklar, onları îcâd eden Allah'ın varlığına alâmetdir.[5]

 

2 [ Rahman ve Rahîm'dir. ]

 

Rahman: Dünyâda mü'min ve kâfir bütün kullarına acıyan, Rahîm ise: Âhiret'te yalnız mü'min kullarına acıyan ma'nâsına gelir. Bu iki isim Besmelede geçmişken burada tekrar zikredilmesi rahmetinin  gazabından  çok  olduğunu  beyân  içindir.

O bütün halka rızık ve fayda erdirerek rahmet edicidir. Kı­yamet günü hassaten mü'minlerin ıkâba müstehak olanlarını afv ve Cennet'e îsalle rahmet edicidir.

Bütün varlıkları var eden Rabbil'âlemiynin fazl-u inayeti hu-dûdsuzdur.   Çünkü   Rahmandır.   Mahlûklarının   hiçbirini ayırdetmeksizin in'am ve ihsan eder. Hiç bir emek ve hiçbir istihkak ne­ticesi olmıyarak, mevcudiyetimizin devamı, inkişâfımızın te'mini için her şeyi yaratmıştır. İhtiyaçlarımızın tatmini için gerekli bü­tün vâsıtaları halk ve ihzar buyurmuştur. Rahîymdir; İnsanın bir sâlih ameline bin bir sevâb ile mukabele eder, onu mükâfatlan­dırır.[6]

 

3 [ Hesâb Ve Ceza Gününün Hâkimidir. ]

 

Her insanın yaptığı iyiliklerin mükâfatını ve kötülüklerinin mücazâtını göreceği, iyi ile kötünün ayırdedileceği günün yegâne hâkimi,  sahibi, mâliki O'dur.

Cenâb-ı Hak, her sâlih ameli mutlaka mükâfatlandırır. Fakat, günahkârları ister cezalandırır, ister cezalandırmaz. Çünkü Zât-i Ecell-ü Âlâ, hâşâ memlûk değil, mâliktir. (Yânî Allah milk değil, milkin sahibidir.) Kendisine karşı işlenilen bir günâhı afvetmek hususunda adalet kaydiyle mukayyed değildir.[7]

 

4 [ Ancak, Sana İbâdet Ederiz. ]

 

İbâdet: Kulun Halikına, lûtf-u ihsan buyurduğu ni'metlere karşı, şükran hislerini arzetmesi, Allah Teâlâyı anarak tkudre-tini, kuvvetini, azabını, ikâbım, rahmetini, fazlını ve ihsanını dü­şünerek)  ruhunu temizlemesidir.

Filhakika, ibâdet sayesindedir ki, bizi her türlü fenalığa sü-rükliyen, şehvet ve ihtiraslarımıza gem vurma imkânını bulur, iyiliğe, fazilete yöneliriz. Zira kalbimizi Allah'a taağlamışızdır. Dâ­ima O'nu hatırlar- her hareketimizin O'na açık ve murakabesi al­tında bulunduğunu düşünürüz.

Fakat ibadetle hedef tuttuğumuz asıl maksâd, Allah Teâlâ'ya, hiçbir eş tutmıyarak, ancak O'na kulluk etmek, O'nu takdis et­mektir, O'nun şanını yüceltmek, hoşnûdluğunu ve binnetice ecri­ni kazanmaktır.

Evliyâullahtan Ma'rûf Kerhî'ye arkadaşlarından biri:  «Ey Ma­ruf, seni bu derece ibâdete sevkeden nedir?»  demiş. Ma'rûf, sükût etmiş, arkadaşı ısrar ederek sormuş: «Ölümü anmak mı?»

Cevâb vermiş:  «Ölüm dediğin ne ki?»

Arkadaşı yine ısrar etmiş:

«Kabir ve Berzah'ı anmak mı?»

Ma'rûf cevâb vermiş:

«Kabir dediğin ne ki?»

Arkadaşı yine ısrar etmiş:

«Cehennem korkusu veya Cennet  ümidi mi?»

Ma'rûf cevâb vermiş:

«Bunlar da ne ki?.. Bu saydığın şeylerin hepsini elinde tutan Zât-i Kibriya, öyle yücelerden yüce varlıktır ki, eğer O'nu sever­sen, bu dediklerinin hepsini sana unutturur. Kendisi ile aranda bir ma'rîfet, bir bilgi, bir tanışma olur, bunların hepsinden senikurtarır.»

İslâm ariflerinden Süfyan  Sevri,  îslâm azizesi Hazret-i Râbiatü'I Adeviye'ye:

«îmânının hakikati nedir?» diye sormuş. O da şu cevâbı ver­miş:                                                     

«Allah'ın ne Cehennemi'nden korktuğum ne de Cennetini sevdiğim için O'na ibâdet etmiş değilim. Yoksa kötü hizmetkâr­dan ne farkım kalırdı? Ben, O'na muhabbetimden, iştiyakımdan dolayı ibâdet ederim.»

Bu iki misâlle açıkça anlaşılan şudur ki, ibâdet: Ne Allah Te-âlânın sevabı için, ne de ikâbından emin olmak için edilir. Bu, makbul olan ibâdet değildir. İbâdetimizi sırf Allah için, O Halik ve biz mahlûku olduğumuz için, ancak ve ancak O'nun rızâsını, hoşnûdluğunu kazanmak için ederiz. Rahiym olan Yaradanın rı­zâsı tahsil edildi mi, kulunun ibâdetini, huzur ve tezellülünü el­bette ki mükâfatlandırır.

Kaldı ki, «Ancak, sana kulluk ve ibadet ederiz,» diyoruz. «An­cak sana kulluk ve ibâdet eylerim» demiyoruz. Kul, ibâdet eder­ken, kendisininki ile birlikte, Allah Teâlâya bütün âbidlerin ibâ­detlerini arzetmektedir. Cenâb-ı Hakk'm keremine lâyık değildir, ki bunlardan bir kısmım ayırdetsin de .kabul "etmesin. Hepsini reddetmesi de caiz olmaz. Zîrâ, «İyyâke nâğbüdü» kavlinde Me­lekler, Enbiya ve Evliyanın da ibâdeti dâhildir. Umulur ki onun ibâdeti de kabul olunsun. Sanki kul: «Yâ Rabbi! Eğer ibâdetim makbul değilse, beni reddetme. Zîrâ bu ibâdette ben yalnız deği­lim. Eğer ben icabet ve kabule müstehâk değilsem, sair âbidlerin ibâdetlerini sana şefî' edinirim. Onların ibâdetleri hürmetine be­nim ibâdetimi de kabul et» der.

Ve ancak senden yardım dileriz.

Ancak Allah Teâlâya kulluk ve ibâdet ettiğimiz gibi, bütün işlerimizde yardımı da ancak Cenâb-ı Hak'tan isteriz. Bir takım lûtuflara nail olmak emeliyle başka kimseye boyun eğmeyiz. Ztrâ Allah'ın ni'metleri onlara olduğu gibi bize de açıktır. Başkaları­na ne ihsan olunmuşsa bize de ihsan olunmuştur. Başka insanlar, seviye ve vaziyet i'tibâriyle bizden üstün bulunuyorlarsa, onlar bizde de mevcûd olan, bize de ihsan olunan bir takım kuvvetle­rini işletmiş ve inkişâf ettirmişlerdir. Aynı yoldan gittiğimiz tak­dirde, onlar neye nail oldularsa biz de nail olabiliriz. Ve Allah Te-âlâ dâima yardımcımızdır.

Yalnız dikkat edilmelidir ki, Cenâb-ı Hakk'ın yardımına nail olmak, Hak Teâlâdan yardım niyaz edebilmek, evvelâ ve bihak­kın O'na kulluk ve ibâdet etmeye bağlıdır.[8]

 

5 (Bizi Doğru Yola Hidâyet Et.)

 

Bizi doğru yolda sabit kıl ki bu yol, Hakk'm yolu, hayır ve selâmet yoludur. Hedefe bu yoldan ulaşılır.

Maksâd  îslâmdır.  Kur'an-ı Kerîm  ve  içindeki hükümlerdir, Tefsîr-i Razî'de denir ki:

Âyet-i kerîmede «îhdinâ» denilmesinin hikmeti şudur ki, duâ umûmî olursa icabete yakın olur. Bu i'tibarladır ki duayı tahsis etmemek, bütün Müslümanlara teşmil etmek lâzımdır. Tahsis edi­len duanın kabul olunmaması .ihtimâli vardır. Fakat duâ, umûmi olur ve bütün Müslümanlara teşmil edilirse, içlerinde elbette ica­bete müstehâk bir kimse bulunur. Bunlardan biri hakkında dua­yı kabul buyuran Allah Teâlâ, Ekremül'ekremiyndir, diğerlerinin-kini de kabul eder, reddetmez.

Bu sebeble, duaya salâvatla başlamak ve salâvatla bitirmek sünnet-i seniyyedir. Cenâb-ı Kak, Peygamber Efendimize  (S.A.V.) olan salâvatı kabul buyurur. Duanın başı ve sonu kabul olunduk-- tan sonra ise, ortasındaki şeyin reddedilmesi mümkün değildir. Bir de, Peygamber Efendimiz  (S.A.V.):

«Allah Teâlâ'ya İsyan etmediğiniz bir dille duâ edin» buyur­muşlar.

Ashâb sormuş:

«Yâ Resûlallah! Böyle bir dili nasıl bulalım?» «Birbirinize duâ edin. Zîrâ ne sen onun, ve ne de o senin di­linle isyan etmiştir» buyurmuşlardır.

Duâ edelim: Allah Teâlâ bizi i'tikâdınuzda, hareketlerimizde, sözlerimizde, ahlâkımızda, ifrat ve tefrit arasında orta olan doğru yola hidâyet buyursun: Din-i islâm ve sünnet-i seyyidül'enam aleyhisselâtü  vesselam  olan  sirât müstekiyminde  sabit  kılsın.

İslâm ariflerinden Hoca Ubeydullah der ki:

«Yâ Rabbi! Bize doğru yolu göster. Kalbimizde muhabbetini dâim kıl. Tâ ki kendimizin ve gayrin iltifatından âzâd olalım. Sâ­de Senin olup; Senden gayriyi bilmiyelim, görmiyelim ve düşünmiyelim.»[9]

 

6 (O Kendilerine  Ni'met  Verdiklerinin  Yoluna.)

 

Ki bu yol, Enbiya ve sıddîklardan, şehîd ve sâlihlerden in'am ettiğin dostlarının yoludur.

Ni'met: Haz ve seâdet demektir. Haz ve lezzet veren şeylere de ni'met denir.

Kaadî Tefsirinde der ki:

Allah Teâlâ'nm ni'metleri sayılamaz,  (Nahl sûresi; âyet: 18). Fakat, başlıca dün­yevî ve uhrevî olmak üzere iki bölüme ayrılabilir.

Dünyâ ni'metleri de iki kısımdır: Vehbî, Kisbî. Vehbî olanlar da ya ruhanî, yânî manevî olur: Akıl, zekâ, idrâk, konuşma, vic­dan huzuru gibi. Yâhûd cismânî, yânî maddî olur: Vücûd sağlığı, kuvvet, körlük, topallık gibi arızalardan salim olmak gibi. Kisbî olanlar da: Ahlâk güzelliği, ilim, irfan, servet ve mevki gibi şey­lerdir.

Uhrevî olanlara gelince: Bunlar da Cenâb-ı Hakk'm kulunun taksiratını afvetmesi, ondan razı olması ve Alâ-yi ılliyyînde me-lâike-i  mukarrebin  ile  ebediyen  temkin  buyurmasıdlr.

Bu âyeti kerîmede ni'metten murâd, bu son kısımdır. Zîrâ ma­adasında  îmân   edenlerle   etmiyenler  müşterektirler.

Filhakika bu saydıklarımızın hepsi görünüşe göre mülâhaza edildikleri vakit başlı başına bir ni'mettir. Fakat her birini gele­ceğe göre mülâhaza etmelidir. îlkin ni'met zannedilen bir çok şeyler hakikatte bir musibet olabileceği gibi, bil'akis ilkin musi­bet gibi görünen birçok şeyler de, bilâhare büyük bir ni'met ve saadet olabilir. Maamafih safâdan sonra cefâ, ne kadar acı ise, cefâdan sonra safa da o kadar tatlıdır. Bu i'tibâxla ciddi ve ha­kîki olan ni'met ve saadet, akıbeti her hâlde salim olanlardır. Asıl istenilen de budur. İnsanı selâmete eriştiren ni'metlerdir. Bütün ni'metler Allah Teâîâ'nmdır.

Ni'metler, Tefsîr-i Bazî'de yapılan başka bir tasnîfe göre üç bölüme ayrılırlar.

Birincisi: Doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk'm îcâdiyle olan ni'­metler; halk ve nzık gibi.

İkincisi:  Cenâb-ı Hakk'm yardım ve inâyetiyle  elde  ettiğimiz tâatimizin ni'metleri.

Üçüncüsü de: İnsanlar vâsıtasiyle edindiğimiz ni'metler. Fil­hakika, bu, zahiren Allah'tan değil gibi görünür. Fakat hakikat­te yine Allah'tandır. Zîrâ o ni'meti, in'am edeni ve onun kalbine in'am etmek arzusunu halkeden Cenâb-ı Hak'tır.

Âyeti kerîmede ni'metten murâd, îmân ni'metidir.[10]

 

7 (Gazâbına uğrayıp İslâmı terkedenlerin yoluna değil, ha­va ve hevesine uyup doğru yoldan azmışların yoluna da değil.)

 

Allah'ın gazabına uğrayanlar Yahudiler; azmışlardan murâd da Hıristiyanlardır. 

Tefsîr-i Bazî'ye göre  müteakîb denilmesinin hikmeti şudur:

îmânın kemâli rica ve havfladır. Nasıl ki Peygamber Efen­dimiz  (S.A.V.).

«Mü'minin havf ve ricası tartüsa, ikisi beraber gelirdi» buyurmuşlardır. Buna göre; kavliyle mü'minin ricası kâmil olur, kavliyle de havf i kâmil olur ve bu suretle îmân, iki rüknü ve iki tarafiyle kuvvetlenip kemâlde nihayet bulur.

Âmîyn (Yâ Kab, kabul et!)»

Peygamber Efendimiz  (S.A.V.):

«Cebrâîl Aleyhisselâm bana Fâtiha'dan  sonra  âmîyn  dememi telkin etti.»  buyurmuşlardır.

Âmîyn, ne  Fâtiha'dan ve ne Kur'ân'dan bir kelime değildir.

Ve mushaflarda yazılmaz. Bu i'tibârla Fâtiha'dan ayrı okunur.

Vâil bin Hucr, Resûl-ü Ekrem Efendimizin (S.A.V.) den sonra yüksek sesle «Âmîyn» dediklerini rivayet etmiştir. Bu haber delaletiyle, İmâm Şafii'ye göre, namazda Fâtiha'nm kıra­atinden sonra, gerek imam ve gerek cemâat tarafından açık oku­nur. Hanefiler gizli okurlar.  [11]         

 



[1] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/9.

[2] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/9-10.

[3] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/10-12.

[4] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/12-16.

[5] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/17-18.

[6] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/18-19.

[7] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/19.

[8] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/19-21.

[9] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/21-22.

[10] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/22-23.

[11] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/23.